Ankebut Suresi Tefsiri

SÛRE-İ ANKEBÛT

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış dokuz âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓمٓ (1)

(الٓمٓ) Nimetuiiah Efendi'nin beyanı veçhile (ا) insan-ı kâmile, (ل) liyakatına, (م) müeyyid minindillâh olduğuna işaret ve Resûlullah'a hitaptır. Manâsı [Ey nimet-i İlâhiyenin feyezanına lâyık ve mucizât-ı bahireyle müeyyed minindillâh olan insan-ı kâmil !.] demektir.

أَحَسِبَ ٱلنَّاسُ أَن يُتۡرَكُوٓاْ أَن يَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا وَهُمۡ لاً يُفۡتَنُونَ (2)

[Nâs «Mücerret iman ettik» demekle fitneyle müptelâ olunmayarak terkolunurlar mı zannederler?.]

Yani; insanlar mallarında ve canlarında fitne olunmaksızın yalnız «Biz iman ettik» sözleriyle terkolunacaklarını ve imtihan olunmayacaklarını mı zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu misilli zan doğru değildir. Zira; mücerret «İman ettik» demek onları her belâdan kurtaramaz. Çünkü; insanlar ve bilhassa müminler tekâlif-i İlâhiyeden hasıl olacak meşakkatlarla, düşmanla mücahede ve muhaceretten hasıl olacak mihnetlerle, fakr u faka belasıyla, mallarında noksan, canlarında hastalık ve sair belâya ile müptelâ olurlar, onlara imtihan muamelesi yapılır ki, mümin, münafıktan seçilsin; sâdık, kâzipten ayrılsın, imanında sebat edenle etmeyip muztarip olanlar birbirinden farkolunsun ve herkes nazarında halleri ma'lûm olsun, mümin olanlar sabırla derecata ve münafık olanlar da nifaklarıyla Cehennem'in derekâtına müstehak oldukları anlaşılsın. Evet ! İmandı kâmil sahibini âhirette saha-i selâmete çıkarır, lâkin dünyada sahibini Müslümanlar nazarında bütün ehl-i İslâmm nail olduğu hukuka malik kılar, fakat her türlü belâdan kurtaramaz. Çünkü; dünya dâr-ı mihnet olduğundan mümin ve kâfir her cümlesi hissesine isabet eden belâya ile imtihandan geçer. Şu kadar ki, mümin imanı sebebiyle o belânın âhirette mükâfatına nail olur ve sabrından sevap alır. Binaenaleyh; çok kere mümin-i kâmil fâsık-ı fâcirden daha ziyade belâya müptelâ olur ki, sabrıyla derecât-ı âliyâta nail olsun. İmanında kemâl olmayanlar da bazı belâya ile müptelâ olunca itikadını bozar, imandan çıkar da haberi olmaz.
4161
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'de (Ammar b. Yâsir), (Ayaş), (Velid) ve (Seleme) gibi fukara-yı ashaba müşriklerin işkence etmelerinden Resûlullah'a şikâyet etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani «Mü'min olmakla her belâdan kurtulmak lâzım gelmez» demektir. Yahut (Mehca' b. Abdullah) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mehcâ') yevm-i Bedir'de en evvel şehid olan şüheda-yı İslâmiyedendir. Yani «Mümin olmakla kâfirin silâhına hedef olmamak lâzım gelmez» demektir.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah'ın «(Mehca') şehitlerin büyüğüdür, Cennet'in kapısı bu ümmetin şühedasından ilk önce Mehca'a açılacaktır» buyurduğu mervidir. Peder ve validesinin (Mehca') ın şehadeti üzerine çok fezi' ve feryad etmelerine binaen bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; bir kimse mümin olmakla fitneye duçar olmamak ve fitneye tutulmamak lâzım gelmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4162
***
Vâcib Tealâ müminin imanı dünyanın levazımından olan belâyâdan kurtaramayacağını beyandan sonra insanları belâ ile müptelâ kılmak yeni bir âdet olmayıp evvelden beri kullarını imtihanın âdet-i İlâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ فَتَنَّا ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Zat-ı ulühiyetime yemin ederim ki, biz muhakkak şol kimseleri fitneyle müptelâ kıldık. Onlar Kureyş müşriklerinden evvel geçtiler.]

فَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلله ٱلَّذِينَ صَدَقُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (3)

[Bu iptilâ üzerine Allah-u Tealâ elbette sözünde sâdık ve imanında sabit olanları, kavlinde ve fiilinde yalancıları bilir, onların sıdka ve kizbe dair olan hallerini nâsa izhar eder.]

Yani; bizim insanları müptelâ kılmamız ümmet-i Muhammede mahsus yeni bir âdet değildir. Zira; ümmet-i Muhammedden evvel geçen milletleri ve enbiya-yı kiramı dahî zamanlarında birtakım belâya ve meşakkatla müptelâ kıldık. Maahaza onlar da «Biz iman ettik» demekle imanlarını izhar ederlerdi, fakat onların «İman ettik» demeleriyle biz, onları iptilâsız mühmel olarak terketmedik, onlar üzerine tekâlifimizi inzal ve ibadeti farz kıldık, muharrematı terketmelerini emrettik ki, imanında sâdık olanlar kâzip olanlardan ayrılsın. Çünkü; tekâlifle mükellef olunca münafıklar itaattan i'razla imanlarında sâdık olmadıklarını izhar ve imanında sabit olanlar da tekâlifin cümlesini kabul ederek mükellef olduğu vazifeyi edaya sür'at ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak imtihan muamelesini bilicrâ sâdık olanları kâzip olanlarından tefrik etmekle her iki fırkanın halini herkese ilân eder.
Medarik'te ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ imtihan etmeden evvel sâdık veya kâzip olanları bildiği halde bu âyette «İmtihanla bildi» demek «İmtihan ve iptilâ ile her iki fırkanın hallerini halka izhar etti» demektir. Çünkü; sâdık olan hâl-i zarrâ' ve hâl-i serrâ yani zarar ve sürür zamanlarının her ikisinde de sabır ve şükreder; kâzip olan da hâl-i ferahında şükrederse de hâl-i kederinde cezi', fezi' ve feryad ü figanla herşeyi inkâra başlar. Bu âyette (فَلَيَعۡلَمَنَّ) if'âl babından (فَلَيَعۡلَمَنَّ) kıraat 4163 olunduğuna nazaran i'lâm yani bildirmek manâsınadır. Şu halde manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ sâdık olanların yüzlerini yevm-i kıyamette beyaz, kâzip olanların yüzlerini siyah kılmakla halka onların hâllerini bildirir.] demektir. Binaenaleyh; sâdık olanlar mesrur, kâzip olanlar me'yus olur; halk da onların hallerini görürler.
Hulâsa; insanların iptilâdan hâlî olmayıp mümin ve kâfir herkesin kendine göre iptilâsı bulunduğu ve iptilâ sebebiyle sâdık olanların kâzip olanlardan temeyyüz ettikleri yevm-i kıyamette Allah-u Tealâ'nın sâdıklarının sıdkını ve kâziplerin kizbini ilânla herkese onların hallerini bildireceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kulların mücerret «İman ettik» demekle fitneden hâlî olmayıp herbirini birçok tekâlifle mükellef kıldığını beyandan sonra tekâlifi kabul etmeyenlerin muazzep olacaklarını beyan etmek üzere :

أَمۡ حَسِبَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَسۡبِقُونَا‌ۚ سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ (4)

buyuruyor.
[Şol kimseler bizi sebkedeceklerini zannederler mi ki küfür ve sair günahları işlediler? Eğer böyle hükmederlerse onların hükmettikleri şey ne fena oldu.]

Yani; şol kimseler ki, onlar şirk ve sair günahları işlerler ve bizi sebkederler, yani işlediklerini bildirmez, ilm-i İlâhiyi tecavüz eder ve ilm-i İlâhi amellerine lâhik olmayacağını mı zannettiler? Eğer günahları yanlarına kalacak ve intikaam-ı İlâhiden kurtulacaklarını zannederlerse bu zanları yanlış ve hükümleri fasittir. Zira; onların hükümleri pek çirkin bir hükümdür. Çünkü; günah üzere dünyada azap görmemekten âhirette de azap görmemek lâzım gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet «Seyyiat üzerine dünyada azap olmayınca âhirette dahî azap olmaz» diyenleri red için nazil olmuştur. Çünkü; kâfirlerden bir kısmı «Eğer seyyiat üzere âhirette azap olsaydı dünyada da olurdu. Dünyada olmaması âhirette de olmayacağına delâlet eder. Şu halde vaad-i İlâhî kullarını ibadete teşvik ve azabını beyan eden vaîdi günahtan korkutmak içindir» demeleri üzerine bu itikadda olanların itikadlarının bâtıl olduğunu Vâcib Tealâ bu âyetle iptal etmiş ve şu hükümlerinin gaayet kötü bir hüküm olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âhireti dünyaya kıyas etmek yanlış olduğu gibi hükümleri de delâil-i akliye ve şer'iyeden hiçbirine müstenit değildir. Delilsiz hüküm ise bilkülliye itibardan sakıttır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu hükmün gaayet çirkin bir hüküm olduğunu beyan etmiştir ki, bu misilli hükümden herkes içtinab etsin.

***
Vâcib Tealâ dünyada nâsın mühmel olarak terkolunmayıp elbette mükellef olduklarını ve mükellef olduğu vazifeyi edadan istinkâf edenlerin muazzep olacaklarını beyandan sonra vazifesini edâ edenlerin amelleri zayi olmayacağını beyan etmek üzere :

مَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ ٱلله فَإِنَّ أَجَلَ ٱلله لأتٍ۬‌ۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (5)

buyuruyor.
[Âhirette Allah'ın rızasına mülâki olacağını ümid eden kimse âhiret için amel etsin. Zira; mülakat için ta'yin olunan gün elbette gelecektir. Halbuki Allah-u Tealâ kullarının sözlerini işitir, itikad ve amellerini bilir.]

Yani; bir kimse âhirete iman ve yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka mülâki olacağını ümid ederse mülakat günü için amel-i salih işlemekle hazırlansın. Zira; mülakat için Allah'ın ta'yin ettiği ecel-i muayyen elbette gelecek ve o günde Cenab-ı Hak herkesi hazırladığı ameliyle mücazat edecektir. Zira; Allah-u Tealâ cümle kullarının zikrini, duâsını ve günaha dair olan sözlerini işitir, bilûmum işlerini, ihtiyaçlarını ve istediklerini bilir.
4165
Vâcib Tealâ rızasına mülakat için ta'yin ettiği âhiret gününün geleceğine şüphe olmadığına işaret zımnında o günün geleceğini beyanda tahkika delâlet eden (ان) ve lâm-ı te'kidle (فَإِنَّ أَجَلَ ٱلله لأتٍ۬) buyurmuştur ki «Muhakkak ve elbette gelecek, şüphe yok» demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette abdin âhirette nail olacağı derecata işaret vardır. Çünkü abdin amelinde mertebe; üçtür:
B i r i n c i s i ; kalbiyle itikaadiyatın küllisini tasdik etmektir. Tasdik; gözle görülmez, ancak Cenab-ı Hak ilmiyle bildiğinden âhirette kuluna tasdikma mukaabil gözlerin görmediği ve kalb-i beşere hutur etmedik nimetler ihsan edeceğine işaret için âhirette mülakat ümid edenlerin amellerini bildiğini beyan etmiştir.
İ k i n c i s i ; amel-i lisanı olup lisanla amel de mesmûâttan olduğu cihetle kulakların duymadığı nimetleri vereceğine işaret için kullarının işitilmek sânından olan amel-i lisanîlerini işittiğini beyan etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; amel-i cevarihtir ki, azalarıyla işledikleri amellerini gördüğünü diğer nususla beyan buyurmuştur ki, gördüğü amellere mukaabil elbette mükâfat verecektir.
Hulâsa; yevm-i âhirete imanla Cenab-ı Hakkın rızasına mülakat ümid eden kimsenin o gün için amel hazırlaması lâzım olduğu ve mülakat için ta'yin olunan günün elbette geleceği ve Allah-u Tealâ'nın kullarının sözlerini işitip amellerini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kullarına teklifini beyandan sonra tekliften faydanın kullara ait olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَن جَـٰهَدَ فَإِنَّمَا يُجَـٰهِدُ لِنَفۡسِهِۦۤ‌ۚ إِنَّ ٱلله لَغَنِىٌّ عَنِ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (6)

buyuruyor.
[Eğer bir kimse huzuzat-ı nefsaniyesinden vazgeçer, ibadete sa'yile mücahede ederse ancak kendi menfaatına mücahede eder. 4166 Zira; Allah-u Tealâ âlemlerin ibadetlerinden ganîdir ve hiç kimsenin ibadetine ihtiyacı yoktur.] Şu halde ibadetin menfaati; ancak ibadet eden kimseye aittir. Binaenaleyh; Allah'ın kullarına ibadetle teklifi merhamet ve hallerini ıslah içindir, yoksa kendi ihtiyacı için teklif etmiş değildir.

Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hakkın kullarına beşaret vardır. Zira; Vâcib Tealâ âlemlerden ganî ve ihtiyaçtan berî olunca bütün mevcudatı bir şahsa vermiş olsa hiç noksan târî olmayacağı cihetle dünya ve âhirette istediği kadar nimeti istediği kuluna vermekte bir mânî olmadığından abd Rabbinden her nimeti ister, ümid eder. Rabbi de istediği kadar vermeye kaadirdir. Kezalik bu âyette kulları tehdit de vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak cümle eşyadan ganî olunca bütün eşyayı kahrıyla ihlâk ve bilhassa insanları azapla itlaf etmiş olsa hiç bir noksan târî olmadığı gibi ihlâkine bir mânî de bulunmadığı cihetle abdin daima havf ve endişe etmesi lâzımdır ki, kusuruna binaen Allah-u Tealâ'nın her zaman onu ihlâk etmek ihtimali mevcuttur. Binaenaleyh; bu âyette kulları tebşir olduğu gibi tehdit de vardır.
Hulâsa; abdin ibadetinden menfaat ancak kendine ait ve Allah-u Tealâ'nın cümle âlemden, bilhassa insanların ibadetinden ganî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ amel eden kimsenin amelinden menfaat ancak kendine ait olduğunu icmalen beyandan sonra tafsîlen beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنۡهُمۡ سَيِّـَٔاتِهِمۡ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَحۡسَنَ ٱلَّذِى كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (7)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler, imanlarının muktezası olan amel-i salih de işlediler. Onların günahlarını biz elbette kefaret eder ve amellerinin güzeliyle cezalandırırız.]
4167
Yani; şol kimseler ki, onlar Allah'a ve Resûlüne ihlâs üzere iman edip imanlarını amelleriyle isbat ettiler. Onların zaman-ı cehalet ve dalâlette işledikleri günahlarını biz elbette kefaret eder ve amel defterinden sileriz. Zira; küfrünü imanıyla ve sair günahı ameliyle izale ederiz ve amellerinin en güzel cezasıyla cezalandırırız. Yani müstehak oldukları sevabın kat kat fazlasını veririz. Çünkü cezada hasen; ameline göre cezadır. Şu halde a h s e n ; müstehak olduğu cezanın fazlasıyla mükâfattır. Binaenaleyh; imanıyla beraber amel-i salih işleyen kimselerin cezaları istihkaklarından fazla olacağını beyanla bu âyette Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Âyette kâfirin ameline sevap olmayacağına dahî işaret vardır. Zira; ahsen-i ceza imanla meşrut olunca imanı olmayan kimse bab-ı İlâhide ecnebi olduğu cihetle hüsn-ü ceza olan atiye-i İlâhiyeye müstehak olamaz ki, fazlasına müstehak olsun. Çünkü; asıl amelin cezasına müstehak olamayınca fazlasına müstehak olamayacağı evleviyetle sabittir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet amelin imana mugaayir olduğuna delâlet eder. Zira; ameli iman üzerine atfetmek mugaayir olduğuna delildir. Çünkü; ma'tufun ma'tufunaleyhe mugaayir olması kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Kezalik âyet; amel-i salihin sevabının bakî olduğuna dahî delâlet eder. Fakat niyet-i halisa olmak şarttır. Çünkü; niyet-i halisayla işlenmeyen amelde fayda olmaz ki, bekaa bulsun. Âyette c e z a ; iki nevi zikrolundu. Zira, amel, ikidir:
B i r i n c i s i ; imandır ki, onun cezası; seyyiatı kefarettir.
İ k i n c i s i ; amel-i salihtir ki, onun cezası; ahsen-i ceza olan derecattır.
Hulâsa; imanla beraber amel-i salihin cezası günahlara kefaret olacağı ve amel-i salih işleyen kimsenin fazlasıyla mükâfat göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4168
***
Vâcib Tealâ kullarını amel-i saliha terğib ettikten sonra amel-i salih cümlesinden olan ebeveyne ihsanla emretmek üzere :

وَوَصَّيۡنَا ٱلۡإِنسَـٰنَ بِوَٲلِدَيۡهِ حُسۡنً۬ا‌ۖ

buyuruyor.
[Biz insana ana ve babasına güzel muamele etmesini vasiyet ettik.]

وَإِن جَـٰهَدَاكَ لِتُشۡرِكَ بِى مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمٌ۬ فَلاً تُطِعۡهُمَآ‌ۚ

[Ey insan ! Eğer validen ve pederin senin için ilim olmayan birşeyle bana şirketmeni emrederler ve seninle bu hususa dair mücahede ederlerse sen onlara itaat etme.]

إِلَىَّ مَرۡجِعُكُمۡ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (8)

[Zira; sizin merciiniz ancak banadır. Binaenaleyh; ben size amelinizi haber veririm.]

Yani; biz insana iman ve amel-i salihle tekliften sonra validesine ve pederine ihsan etmesini tavsiye ettik. Zira; insanın ebeveyni vücuduna sebep olduklarından onların sebkeden hizmetlerine ve terbiyelerine mukaabil hüsn-ü muameleyle güzel hizmet edip incitmemesini insan üzerine vâcib kıldık ve ihsan etmesini emrettik ki, ihsanında asla eza karışığı olmamak lâzımdır. Binaenaleyh; insanın ana ve babasını küçük görmesi ve hakareti andırır muamelede bulunması caiz olmadığı gibi ebeveyni huzurunda kemâl-i tevazu ve inkıyacf üzere bulunmak vezaif-i şeı'iyedendir. Şu halde insanın ebeveyninin bilûmum emirlerine itaati vâcibtir. Ancak ebeveyni eğer o insana şirkle ve sair günahla emrederlerse itaat etmemek vâcibtir. Zira; Halika ma'siyet olan şeyde mahlûka itaat caiz olamaz. Eğer ma'siyetle emirlerine itaat ederse mes'ûl olur. Zira; cümlenin mercii huzur-u Bârî'dir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak herkesin amelini kendine haber vereceğini beyan etmekle bu misilli itaattan kullarını tehdid etmiştir.
Vâcib Tealâ suret-i meşrûada ebeveyne ihsanın mükemmel olmasına işaret için âyette (حسناً) lâfzını ta'zîme ve teksire delâlet eden tenvinle nekre olarak irad buyurmuştur. Şu halde evlât üzerine lâzım olan ebeveyne itaatin en yüksek tabakası olduğu gibi kemâl-i ta'zim üzere bulunmak da lâzımdır. Binaenaleyh; ebeveyne azıcık kusur, indallah pek büyük günahtır.
4169Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Sa'd b. Ebi Vakkas) ve anası (Hamiyye) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi ona gücendi ve irtidad etmesini teklif ve İsrar etti. Hatta (Sa'd) eski dinine dönmezse ekmek yemeyip su içmeyeceğini söyledi ve birkaç gün yemedi, içmedi. Bir gün (Sa'd) Hazretleri «Ey anam ! Eğer yüz canın olsa, birer birer çıksa ben din-i İslâm'ı terketmem. İster ekmek ye, ister yeme» dedi. Validesi irtidadından ümidini kesti ve ekmek yemeye başladı, onun üzerine bu âyet nazil oldu. Gerçi (Sa'd) ın validesi (Sa'd) a gücendi lâkin, bu gücenmesi bigayrıhakk'ın (Sa'd) ı şirke davet için olup şirk ise rıza-yı İlâhinin hilâfına olduğundan rıza-yı İlâhi hilâfına davete icabet caiz olmadığını Cenab-ı Hak beyan etti ve dedi ki «Ey ebeveynine ihsanla me'mur olan insan ! Eğer validen ve pederin senin ulûhiyete ilmin olmayan birşeye ibadet ve şirketmeyi sana emreder, bu hususta seninle mücahede eder, uğraşırlarsa onlara itaat etme ve rıza-yı İlâhi hilâfına tekliflerini kabul eyleme, sözlerini dinleme. Zira; cümlenizin merdiniz banadır. Binaenaleyh; ben sizin herbirinizin amelinizi kendinize haber veririm. Şu halde amelinizi rızama muvafık işlemeniz lâzımdır. »
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette «İlmin olmayan şeye davet ederlerse itaat etme» buyurmasıyla insan için sıhhatini bilmediği birşeye ittibâ' caiz olmadığını beyan etmiştir. Âyetin zahiri haber ise de hakikatta manâsı emirdir. Yani «Biz insana valideyni hakkında vasiyet ettik ve dedik ki ; Ey insan ! Sen valideynine ihsan eder gibicesine ihsan et ki, ebeveynini hoşnut etmekle bizim rızamızı tahsil etmiş olasın» demektir.

***
Vâcib Tealâ ebeveyn hakkında ahkâmını beyan zımnında insanın iki sınıfına işaret etmişti ki biri mümin, diğeri müşriktir. Bunlardan herbirinin ahkâmını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَنُدۡخِلَنَّهُمۡ فِى ٱلصَّـٰلِحِينَ (9)

4170
buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar imanla beraber amel-i salih işlediler. Onları elbette biz salihîn zümresine ithal ederiz.]

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱلله فَإِذَآ أُوذِىَ فِى ٱلله جَعَلَ فِتۡنَةَ ٱلنَّاسِ كَعَذَابِ ٱلله

[Nâstan bazıları «Biz Allah-u Tealâ'ya iman ettik» derler ve imanını izhar ettikten sonra nâş tarafından ezalanınca nâsın dünyada döğmekle azabını Allah'ın âhir ette ateşle azabı gibi kılar.] Binaenaleyh; dininden döner ve kalbinde küfrünü gizlemeye başlar. Şu halde nâsın azıcık ezası küfrüne sebep olur.

وَلَٮِٕن جَآءَ نَصۡرٌ۬ مِّن رَّبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا ڪُنَّا مَعَكُمۡ‌ۚ

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Rabbin Tealâ tarafından size nusret gelirse «Biz de sizinle beraberiz» derler.]

أَوَلَيۡسَ ٱلله بِأَعۡلَمَ بِمَا فِى صُدُورِ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (10)

[Böyle söylerler de Allah-u Tealâ âlemleri kalplerinde olan gizli küfürlerini bilmez mi ve bilmedi mi zannederler?]

وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلله ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَلَيَعۡلَمَنَّ ٱلۡمُنَـٰفِقِينَ (11)

[Ve elbette Allah-u Tealâ, şol kimseler ki, iman ettiler, onları ve münafıkları bilir.]

Yani; imanla amel-i salihe devam edenleri biz enbiya ve evliya cemaatı içine ithal eder ve onların girdikleri Cennet'e koyarız. Zira salâh; insanın mertebesinin nihayesi olduğundan sulehadan olanları suleha ile beraber bulundururuz, nâstan bazıları «Biz Allah'a ve Resûlüne iman ettik» deyip imanı izhardan sonra kâfirler tarafından eza olununca dünyada kâfirlerin iman üzere azaplarını Allah'ın âhirette küfrüzerine ateşle azabına müsavi kılar, 4171 dininden döner ve irtidad eder. Halbuki azab-ı âhiret ebedî ve şiddetli olduğundan dünya azabına asla kıyas kabul etmez. Zatıma yemin ederim ki Habibim ! Rabbin Tealâ tarafından size yardım gelirse onlar da «Biz de gazada sizinle beraberiz. Binaenaleyh; ganimette hakkımız vardır ve ahkâm-ı sairede size müsaviyiz» derler, Müslümanlıktan bahseder ve bir hak davasında bulunurlar. Maahaza kendileri münafıklardır. Binaenaleyh; eğer muharebe ehl-i İslâmm aleyhine neticelenirse kâfirlerle beraber olur. Müslümanlar aleyhine idare-i kelâm ederler. Böyle söylerler de Allah-u Tealâ âlemlerin ve bilhassa bunların kalplerinde olan küfrü herkesten ziyade bilir olmadı mı? Elbette bilir. Binanealeyh; bir müddet-i muvakkatada Müslümanları aldatsalar da Allah'ı aldatamazlar. Elbette Allah-u Tealâ müminleri ve münafıkları bilir, müminleri nusretiyle i'zaz, kâfirleri ve münafıkları ihanetle izlâl ve bilhassa münafıkların nifaklarını meydana koymakla âleme rüsvâ eder. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir müminin hâl-i ikrahta kalbi iman dolu olarak kelime-i küfrü söylemesi imanına zarar vermez. Bu mesele bu âyete münafi değildir. Zira; mümin icbar sebebiyle her ne kadar kelime-i küfrü tekellüm ederse de kalbinde imanı sabittir. Amma bu âyette beyan olunan münafıklar kâfirlerden gördükleri eza üzerine lisanlarıyla irtidad ettikleri gibi kalpleriyle de irtidad ederler. Binaenaleyh; kalbinde imanı sabit olan müminin icbar sebebiyle kelime-i küfrü söylemesiyle münafıkın kalbinde küfrüyle beraber lisanıyla kelime-i küfrü tekellümü müsavi olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nâstan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; kâfirlerden, imanlarına binaen gördükleri eza üzerine «Dünyada iman üzerine azapla âhirette küfür üzerine azap beyninde fark yoktur. Şu halde dünyada iman edip kâfirlerin işkencelerine ma'ruz olacağımıza dünyada küfreder, ezadan kurtuluruz. Âhirette küfrün azabını çekeriz» dediler ve küfrü irtikâb ettiler. Âhiretin ebedî ve azabının şiddetli olduğunu unuttular. İşte bu misilli kimseleri zem için Allah-u Tealâ bu âyeti inzal etmiştir.
4172
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salih olan mümini salihîn zümresine ithalin manâsı; onların girecekleri daireye girmektir ki, o daire de Cennet'tir. Amma eğer Cennet'e girmekte âhad-ı ümmet enbiya ile beraber olsalar da derecâta nail olmakta ve meratib-i âliyeye irtika etmekte bittabi' enbiya-yı izam hazaratıyla beraber olamazlar. Çünkü; mansıb-ı nübüvvetin derecatı başka ve gaayet âlîdir. Binaenaleyh; âhad-ı ümmet o derecelere nail olamazlar.
Bu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar on âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Zira; bu âyetlerde münafıklardan bahis vardır. Halbuki Mekke'de münafık yoktu. Çünkü; Mekke'de nâs iki kısımdı. Biri halis mümin, diğeri kâfir-i muannid ve mücahirdir ki, müslümanlardan korkuları olmadığından küfürlerini saklamaya ihtiyaç görmezlerdi.
Hulâsa; iman eden ve amel-i salih işleyenlerin salihîn zümresine dahil olacakları ve nâstan bir kısmı iman ederlerse de imanlarında sebat olmadığından kâfirlerden gördükleri eza üzerine irtidad edip âhiret azabını dünya azabına müsavi kıldıkları ve halbuki onlar her ne kadar küfürlerini saklasalar da Allah-u Tealâ'nın kalplerinde olan nifakı ve müminle münafık olanları bildiği ve müminler için hasıl olan galebeye ve emval-i ganimete «Biz de sizinle beraberiz» diyerek iştirak etmek istedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra kâfir mücahirlerin müminleri idlâl için sevkettikleri sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّبِعُواْ سَبِيلَنَا وَلۡنَحۡمِلۡ خَطَـٰيَـٰكُمۡ وَمَا هُم بِحَـٰمِلِينَ مِنۡ خَطَـٰيَـٰهُم مِّن شَىۡءٍ‌ۖ إِنَّهُمۡ لَكَـٰذِبُونَ (12)

buyuruyor.
[Kâfirler müminlere «Siz bizim tarikımıza ittibâ' edin. Biz sizin günahlarınızı götürelim» demekle müminleri iğfale çalıştılar. Halbuki onların günahlarından hiç birşey götüremezler. Zira; onlar yalancılardır.]
4173
Yani; kâfirler müminleri ıdlâle çalışırlar. Cümle-i idlâllerinden biri de müminlere dediler ki «Ey ahmak kişiler ! Siz bizim tankımıza ittibâ' edin, putperest olun. Bizim mezhebimize ittibâ'ınızdan dolayı günah varsa biz o günahı götürürüz ve bundan neş'et edecek günahı bizim boynumuza atın. Zira; putperestlik âbâ ve ecdadımızın dinidir. Eğer o anda günah olsaydı onlar bunu irtikâb etmezlerdi» demekle ıdlâle sa'yettiler. Halbuki onlar müminlerin günahlarından bir zerre bile götüremezler. Zira; onlar elbette yalancılardır. Çünkü; âhireti mu'tekid olmadıklarından ehl-i imanı iğfal için bu sözleri söylerler, maksatları da istihza etmektir.
İşte bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; kâfirlerle münafıkların ehl-i imanı, âsîlerin ehl-i taatı, fasıkların ehl-i ittikaayı ve müfsitlerin ehl-i salâhı ifsat ve ıdlâlleri her zaman carîdir, yalnız asr-ı saadete münhasır değildir. Hele şu âyette beyan olunan tarz üzere «Sen şu işi işle de vebali varsa benim olsun» sözü ekser-i insanların lisanında çok zaman işitilir, imanı zayıf kimselere şeytan'ınvesvesesi de inzimam edince yoldan çıkar, taatını ma'siyete tebdil eder. Çünkü; sözün insanlarda te'siri ve insanların sözle aldanması gayr-ı kaabil-i inkâr bir hakikattir. Amma imanı kavî olanlar hiçbir zaman bu gibi hezeyana aldanmak şöyle dursun bu sözleri red ve cerheder, asla imanına ve ibadetine halel getirmez.

وَلَيَحۡمِلُنَّ أَثۡقَالَهُمۡ وَأَثۡقَالاً۬ مَّعَ أَثۡقَالِهِمۡ‌ۖ وَلَيُسۡـَٔلُنَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ عَمَّا ڪَانُواْ يَفۡتَرُونَ (13)

[Onlar kendi günahlarını ve kendi günahlarıyla beraber idlâl ettikleri kimselerin günahlarını yani ıdlâllerinden dolayı kendilerine hasıl olan günahlarını elbette götürürler ve götüreceklerdir. Yevm-i kıyamette iftira ettikleri günahlarından elbette suâl olunurlar.]

Yani; müminleri ıdlâl için «Bizim dinimize ittibâ' edin, eğer ittibâ'ınız günah olursa biz sizin günahınızı götürürüz» diyen müşrikler kendi şirk ve sair günahlarıyla beraber ıdlâl ettikleri kimseleri ıdlâl ettiklerinden hasıl olan günahın bir mislini dahî kendi günahlarına inzimam ederek götürürler, fakat onlar, ıdlâl ettikleri 4174 kimselerin günahlarının bir mislini yüklenmelerinden o kimselerin günahlarını yüklenmiş olmazlar. Şu halde kendi günahlarını ve ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini yüklenirler, yoksa o kimselerin günahlarının aynını yüklenmezler ki bu âyet evvelki âyete münafi olsun, münafat yoktur, onlar ehl-i imanı ıdlâl etmelerinden ve Allah'a lâyık olmadık şeyleri isnatla iftiralarından ve sair günahlarından yevm-i kıyamette elbette suâl olunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların iftiralarında üç ihtimal vardır :
B i r i n c i s i ; mü'minleri ıdlâl için küfürde hata yoktur, eğer hata varsa o hatayı biz yükleniriz demeleridir.
İ k i n c i s i ; bu sözleri hasrı inkâr etmelerine mebni olduğu cihetle hasrı inkâr etmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; sizin günahınızı yükleniriz demeleridir ki, bir kimsenin diğerinin hatasını götürmesi ihtimali yoktur. Zira; (ولا تزرووازرةوزراخرى) bir kimse aharın vizr ü vebalini götürmez, bunlar yevm-i kıyamette sözlerinin hilafı zuhur edince herbirinden suâl olunur, denilir ki «Hani idlâl ettiğiniz kimselerin günahlarını niçin götürmezsiniz, iftiranıza sebep neydi, bu gibi iftiraya neden mecbur olmuştunuz?» İşte bu gibi şeylerle suâl olunurlar.
Bu âyette «Kendi günahlarının mislini günahlarıyla beraber götürürler» demek «Asıl günahları neyse onu götürecekleri gibi ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini dahi asıl günahlarıyla beraber götürürler» demektir. Bu manâyı Resûlullah «Bir kimse şer'a muhalif kötü birşey icadederse ilâyevmilkıyam o kötü şeyi işleyen kimselerin o şeyi işlemelerinden hasıl olan günahın bir misli de icadeden kimsenin defter-i a'mâline yazılır» buyurduğunu hadis-i şerifiyle izah etmiştir.
Hulâsa; ehl-i taatı ıdlâl eden kimsenin hem kendi günahını hem de ıdlâl ettiği kimselerin günahlarının birer mislini götüreceği ve her birinden yevm-i kıyamette mes'ûl olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4175
***
Vâcib Tealâ kullarına teklifini ve mükellefin aksamını, mümine sevap vereceğini, kâfire azab edeceğini, kâfirlerin ehl-i imanı ne gibi sözlerle ıdlâl ettiklerini, ıdlâl edenlerin asıl günahlarıyla beraber ıdlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini de götüreceklerini ve yevm-i kıyamette herbirinden suâl olunacaklarını beyandan sonra bu teklifin ümmet-i Muhammed'e mahsus olmayıp ümem-i salifeden dahî carî olduğunu ve ehl-i küfrün peygamberlerine itirazları evvelden beri carî olan ahvalden bulunduğunu beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَلَبِثَ فِيهِمۡ أَلۡفَ سَنَةٍ إِلاً خَمۡسِينَ عَامً۬ا

buyuruyor.
[Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, biz muhakkak Nûh (A.S.) ı kavmine Resûl gönderdik. Binaenaleyh; kavmi içinde elli sene müstesna olarak bin sene karar etti ve kavmini imana davet etti.]

فَأَخَذَهُمُ ٱلطُّوفَانُ وَهُمۡ ظَـٰلِمُونَ (14)

[Davetin te'siri olmayınca onları zâlim oldukları halde tûfân ahzetti.]

فَأَنجَيۡنَـٰهُ وَأَصۡحَـٰبَ ٱلسَّفِينَةِ وَجَعَلۡنَـٰهَآ ءَايَةً۬ لِّلۡعَـٰلَمِينَ (15)

[Onları tûfân ahzedince biz Nûh (A.S.) la beraber ashab-ı sefineyi tufandan kurtardık ve sefineyi yani Nûh (A.S.) ın gemisini âlemlere numune ve alâmet kıldık.]

Yani; kavm-i Nûh'un envâ'ı fısk u fücur ve zulm ü tuğyanla isyan ve ceng ü cidalle meşgul oldukları zamanda onların ıslaha şiddetle muhtaç olmalarına binaen biz Nûh (A.S.) ı irşad için muhakkak Resûl olarak gönderdik, elli sene müstesna olarak bin sene onları hakka davet etti ve esna-yı davette onlar tarafından vâki olan ezalara sabır ve tahammül eyledi, daveti asla te'sir etmeyince zulme devam eder oldukları halde tûfân onları ahzetti ve cümlesi helak oldular. Biz Nûh (A.S.) ı ve onunla beraber ashab-ı sefineyi ki, gemide bulunanları tufanla helakten kurtardık, biz gemiyi ve onların helaklerine dâir olan hâdiseyi onlardan sonra gelen âlemlere ibret için alâmet kıldık ki herkes ibret alsınlar, zulüm ve saire gibi helaki mucip olan günahlardan vazgeçsinler.
Nisâbûrî, Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Nûh (A.S.) ın ömrü bin elli senedir. Çünkü; kırk yaşında nübüvvetini izhar eylediği, dokuz yüz elli sene kavmini din-i hakka davet ettiği ve tufandan sonra altmış sene daha muammer olduğu cihetle mecmuu bin elli sene eder. Diğer rivayette bin dört yüz sene muammer olduğu mervidir. Gerçi bazı etibbâ ve hukema insanın ömr-ü tabiisinin yüz yirmi sene olduğunu iddia ediyorlarsa da bu iddia ekser-i insanların ahvâline nazarandır. Herkesin kendi zamanının ahvaline göre hüküm vermesi, bu gibi şeylerde âdettir. Yoksa o ekserin hilâfına bazı kimselerin fazla yaşamaları muhal olmadığı gibi harikulade olarak Hz. Nûh'un bin küsur sene yaşaması istib'âd olunacak bir mesele değildir ve âyet-i celile de etibbanm davasını sarahaten reddetmiştir ve delâil-i akliye de âyetin mealine muvafıktır. Çünkü; insanın şu bünyeyle bekaası ve devamı zatında mümkündür. Eğer mümkün olmasa hiç devam edemezdi. Halbuki insanın bu cismiyle yetmiş, seksen sene ve daha ziyade muammer olduğu ekseriyetle görülmektedir. Şu halde insanın bu cisimle devamında müessir Vâcibül Vücud'un iradesidir. Binaenaleyh; seksen sene muammer olmasını irade buyurduğu gibi onun fevkinde iki yüz, beş yüz veya bin sene daha muammer olmasına iradesinin taallûkuna ne gibi mani tasavvur olunur? Eğer bünyenin zaafı mani olur denirse ömrüne göre bünyesini kavî halketmesine ne gibi mani vardır? Yoksa ömr-ü tabiiin yüz yirmi sene olduğunu iddia edenler kudret ve iradeyi İlâhiyeye hâil mi olacaklar? Etibbâmn bu iddiaları zamanımızda yüz otuz, yüz kırk sene muammer olanlarıyla dahi mecruhtur. Binaenaleyh bu iddia naklin hilâfına bir iddia olduğu gibi akim dahi hilâfınadır. Bundan başka ömür; insanlara bir atiye-i İlâhiyedir, bu atiye-i İlâhiyeyi kullarından menedecek kimdir? Allah-u Tealâ istediği kuluna istediği kadar ömür verir. Çünkü; fâil-i muhtardır. İstediğini işler, kimse karışamaz.
4177
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetler Resûlullah'ı tesliye için nazil olmuştur. Tesliyede ve kâfirleri tehditte te'siri ziyade olacağına binaen müddet zikrolunmuştur. Yani «Habibim ! Müşriklerin inat ve istikbarlarından ve sana reva gördükleri ezalarından mahzun olma. Zira; Nûh (A.S.) kavmini dokuzyüz elli sene davet ettiği halde gaayet az kimseler iman etti, Hz. Nûh da sabır ve sebat eyledi, ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğden hiçbir zaman hâli kalmadı, kavminin ezalarını davete mani tutmadı. Şu halde senin zamanın Hz. Nûh'un zamanına nisbetle gaayet az ve kısadır. Binaenaleyh; senin de sabırla tebliğe devamın lâzımdır. Nûh (A.S.) sabretti, akıbet düşmanları helak oldu. Şu halde sen de sabret. Düşmanların helak olacaklardır. Binaenaleyh; müşrikler azaplarının te'hir olunduğuna mağrur olmasınlar. Zira; Nûh (A.S.) dokuzyüz elli sene tebliğe devam etti ve o müddette kavminin azabı te'hir olundu, bu te'hir onları azaptan kurtaramadı. Şu halde Habibim ! Senin düşmanlarına azabın te'hiri onları azaptan kurtaramayacağı evleviyetle sabittir» demek olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette «Dokuz yüz elli sene davet etti» denilmeyip de istisna suretiyle «Elli sene müstesna olarak bin sene kavminin içinde meksetti» denilmesinde iki fayda vardır.
B i r i n c i s i ; istisna, tahkika delâlet eder. Çünkü; filân adam yüz sene yaşadı denilse bu sözün tahminî bir söz veyahut çok yaşadığından kinaye olması muhtemel olduğundan filhakika yüz sene muammer olduğuna delâlet etmez. Amma bir ay veya bir sene müstesna olarak yüz sene yaşadı denirse bu sözde zan ve tahmin olmaz. Ancak hakikat olur. Binaenaleyh; Hz. Nûh'un dokuz yüz elli sene kavmini davet ettiği hakikat olduğunu beyan için istisna suretiyle varid olmuştur.
İ k i n c i s i ; hakikî bir uzun müddeti beyanla Resûlünü tesliyedir. Enbiya-yı izam hazaratı içinden Hz. Nûh, kavmi tarafından pek çok eza görenlerdendir. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran her davet ettikçe kavmi darp ve şetim gibi bir takım lâyık olmadık ef'âli reva görür, cahil ve mecnun gibi şan-ı nübüvvete yakışmaz sözleri söylemekten çekinmezlerdi. Hz. Nûh da bunların hiçbirinden müteessir olmaz, hemen vazifesine devam ederdi. Ashab-ı sefinenin Nûh (A.S.) ın oğlanları ve onların haremleri de dahil olduğu halde yetmiş sekiz veya seksen kimse olduğuna ve su çekilince gemi Musul civarında (Cûdî) denilen ufacık dağ üzerinde karar ettiğine dair tafsilât Sûre-i Hûd'da geçmiştir.

4178
***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Nûh (A.S.) ın kıssasına icmalen işaretten sonra Hz. İbrahim'in kıssasını beyan etmek üzere :

وَإِبۡرَٲهِيمَ إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِ ٱعۡبُدُواْ ٱلله وَٱتَّقُوهُ‌ۖ ذَٲلِڪُمۡ خَيۡرٌ۬ لَّكُمۡ إِن ڪُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (16)

buyuruyor.
[Biz İbrahim'i kavmine Resûl olarak gönderdik sol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavmine hitabederek dedi ki «Ey kavmim ! Siz Allah'a ibadet edin, şirk ve saire gibi günahları irtikâbetmekten nefsinizi vikaaye etmekle Allah'tan korkun. Eğer bilirseniz şu ibadet ve ittikaa sizin için herşeyden hayırlıdır. Çünkü; dünya ve âhirette menfaatiniz buna mevkuftur. »]

Yani; biz İbrahim (A.S.) ı Resûl olarak kavmine gönderdik. Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) kavmine «Allah'a ibadet edin ve Allah'tan korkun» dedi. Çünkü; kavmi müddet-i medide ibadet-i İlâhiyeden çıkmışlar ve zulm ü tuğyana dalmışlardı. Binaenaleyh; bir mürşid-i kâmile ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyaçlarına binaen biz İbrahim (A.S.) ı onları irşad için gönderdik. O da onlara evamire imtisalle ibadet ve nevâhîden içtinapla ittikaa etmelerini emretti ve nasihatına şunu da ilâve etti, «İşte şu ibadet ve ittikaa; eğer bilirseniz sizin için her şeyden hayırlıdır». İbrahim (A.S.) bu sözünde ibadetle emrinde tevhide ve ittikaa ile emrinde şirki terketmelerine işaret etmiştir. Çünkü ibadetle emir; bilûmum vâcibatı eda ile emir olup vâcibatın en büyüğü ise tevhid olduğundan ibadetle emir; tevhidle emri mutazammındır. Kezalik ittikaa ile emir; bilcümle muharrernatı terkle emrolup muharrematın en büyüğü ise şirk olduğundan ittikaa ile emir; şirki terkle emirdir. 4179
Hulâsa; Hz. İbrahim'in kavmine şu hitabında insana lâzım olan vazaif-i diniyenin cümlesini cemettiği ve vezaif-i diniyenin bilcümle vacibatı eda ve muharrematı terkten ibaret ve bunların cümlesini ibadet ve ittikaa ile emrin cami, ibadet ve ittikaanm insanlar için herşeyden hayırlı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kavmine birinci hitabesini beyandan sonra kavminin mezheplerinin butlanını beyan zımnında irâd ettiği delillerini beyan etmek üzere :

إِنَّمَا تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱلله أَوۡثَـٰنً۬ا وَتَخۡلُقُونَ إِفۡكًا‌ۚ

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Siz ancak Allah'ın dûnunda birtakım putlara ibadet eder ve yalan söylersiniz.]

إِنَّ ٱلَّذِينَ تَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱلله لاً يَمۡلِكُونَ لَكُمۡ رِزۡقً۬ا فَٱبۡتَغُواْ عِندَ ٱلله ٱلرِّزۡقَ

[Zira; şol şeyler ki, siz Allah'tan gayrı olarak onlara ibadet edersiniz. Onlar sizin için rızık vermeye malik olamazlar. Binaenaleyh; rızkınızı Allah-u Tealâ'nın indinde arayın.]

وَٱعۡبُدُوهُ وَٱشۡكُرُواْ لَهُ ۥۤ‌ۖ

[Ve siz Allah'a ibadet edin ve size verdiği rızık mukaabilinde Allah'a şükredin.]

إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (17)

[Zira; siz ancak onun huzur-u manevîsine irca' olunursunuz.]

4180
Çünkü; onun huzurundan gayrı merciiniz yoktur. Şu halde her iyiliği ondan beklemeli, ibadetinizi ve şükrünüzü ona hasretmelisiniz. Yani; «Ey müşrikler ! Siz ibadetinizi lâyık olduğu veçhüzere edâ etmiyorsunuz. Zira; Allah'ın gayrı taştan ve ağaçtan yapılmış putlara ibadet edersiniz. Halbuki onların ibadete istihkakları yoktur. Binaenaleyh; ibadete istihkaakı olmayan şeylere ma'bud demekle ve şirketmekle iftira eder ve yalan söylersiniz. Halbuki sizin ibadet ettiğiniz şol şeyler ki, onlar size rızık vermeye malik değillerdir. Binaenaleyh; siz rızkınızı Allah'tan isteyin, ibadetinizi ve şükrünüzü ona hasredin. Çünkü; ancak merciiniz onun huzurudur. Binaenaleyh; ibadet ederseniz menfaatiniz, kabahat ederseniz azabınız onun huzurundadır. Halbuki sizin ibadet ettiğiniz putların menfaat ve mazarrata iktidarları yoktur. Binaenaleyh; onlara ibadette fayda şöyle dursun o ibadetiniz size ayn-ı azaptır» demekle mezheplerinin bâtıl olduğunu beyanla kavmini din-i hakka davet etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile putlardan rızık istemek ma'ruf olmadığına işaret için putlara nispet olunan rızık; nekre olarak (رزقاً) ve Allah-u Tealâ'dan rızık istemek ma'ruf olduğuna işaret için Allah'a nispet olunan rızık; ma'rife olarak (الرق) varid olmuştur ki, her nevi rızkın Cenab-ı Hak'tan istendiğine dahî işaret vardır. Çünkü; (الرق) lâfzında (elif, lâm) cins için olduğundan rızkın her nev'ine, azına ve çoğuna şamildir.
Hulâsa; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putların hiçbir şeye malik olmadıkları gibi rızıktan azıcık birşeyi bile ibadet edenlere vermeye de malik olmadıkları ve rızkın her nev'ini Allah'tan istemek lâzım ve binaenaleyh; o rızkın şükrünü ve ibadeti Allah'a hasretmek vâcib olduğu, herkesin hata ve savap amelinin cezasını görmek için huzur-u Bârî'ye rücû' edeceği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in kavmine tevhitle emrettiğini beyandan sonra emre imtisal etmeyip Resûlünü tekzib edenleri tehdid etmek üzere :

وَإِن تُكَذِّبُواْ فَقَدۡ ڪَذَّبَ أُمَمٌ۬ مِّن قَبۡلِكُمۡ‌ۖ وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلاً ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ (18)

4181
buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Eğer siz beni tekzib ederseniz sizden evvel geçen ümmetler de nebilerini tekzib etmişlerdi. Binaenaleyh; ben sizin tekzibinize ehemmiyet vermem. Zira Resûl üzerine vâcib olan; ancak açık ve herşeyi beyan eder tebliğdir.]

Yani; «Ey kâfirler ! Eğer siz beni tekzib eder, sözümü dinlemez ve nasihatimi kabul etmezseniz sizden evvel geçen kavm-i Hûd, Nûh, Salih ile sair peygamberan-ı zişanın ümmetleri de onları tekzib etmişlerdi, tekziplerinin zararı kendilerine ait oldu, Resûllerine bir zarar gelmedi. Binaenaleyh; Resûlleri onların tekziplerine ehemmiyet vermediler. Kezalik sizin tekzibinize ben de ehemmiyet vermem. Zira ben; taraf-ı İlâhiden size Resûlüm. Resûl üzerine, ancak açıktan tebliğ etmek vâcib oldu. Şu halde ben de anlayabileceğiniz bir lisanla size tebliğ ettim, vazifemi yerine getirdiğim için benim üzerime keder yoktur» demekle kavmine nasihat etti.
Fahri Râzi, Kaazî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet İbrahim (A.S.) ın kelâmını hikâye ve onun kavmine hitabı olmak ihtimali olduğu gibi âyet cümle-i muterize olarak Hz. İbrahim'in kavmiyle olan mübahasesi arasında bizim Nebimizin Kureyş kavmine vâki olan hitabını beyan olur. B e l â ğ ; taraf-ı İlâhiden gelen ahkâmı ümmetine beyan etmektir. M ü b i n ; zikrolunan mesailin delillerini ve berahin-i kafiyesini ikaame edip halka anlatmaktır. Binaenaleyh; bu âyet; beyanın yani mesail üzerine delil ikaame etmenin ihtiyaç zamanından te'hiri caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü; bir nebi mücerret mesaili beyanla iktifa edip delâilini serdetmese vazifesini edâ etmiş olmaz. Zira; vazifesi yalnız tebliğ değildir, belki delâili beyanla beraber tebliğdir. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette: (وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلاً ٱلۡبَلَـٰغُ) buyurmadı, belki (وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلاً ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ) buyurdu. Binaenaleyh; halkın anlayamayacağı ve delâili beyan olunamayan tebliğ hükümsüzdür. Şu halde ulemanın vaazında dahi hüküm böyledir. Zira mücerret mesaili zikir; vaazda kâfi değildir, belki halkı uyandıracak delâil-i akliye ve nakliyesini beyanla meseleyi izah etmek vaazın üssülesasıdır. Beyzâvî'nin beyanına nazaran b e l â ğ - ı m ü b i n le murad; asla şek kalmamak, şüpheleri izale etmek, gizli kapaklı birşey kalmayıp herşeyi açıkça beyan eylemek ve örtülü birşey kalmamaktır.
Hulâsa; her nebinin ümmetleri tarafından tekzip olundukları ve Resûller üzerine ancak açık surette tebliğ vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4182
***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in kavmine tebliğde evvelâ tevhide ve saniyen risalete işaret ettikten ve davetini beyandan sonra üçüncü mertebede ahval-i âhireti işaret ettiğini beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ ڪَيۡفَ يُبۡدِئُ ٱلله ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۥۤ‌ۚ إِنَّ ذَٲلِكَ عَلَى ٱلله يَسِيرٌ۬ (19)

buyuruyor.
[Onlar haşı-ı inkâr ederler de nazar edip görmediler mi Allah-u Tealâ halkı nasıl icat, sonra nasıl iade eder? Zira; öldükten sonra iade etmek Allah üzerine daha kolaydır.] Çünkü; bilûmum mevcudatı iptidaen icadı nasılsa sonra aynıyla iadesi de öyledir. Şu halde iptidaen icadda şüphe var mı ki, iadede şüphe ediyorlar, belki iade iptidadan daha kolaydır.

قُلۡ سِيرُواْ فِى ٱلاًرۡضِ فَٱنظُرُواْ ڪَيۡفَ بَدَأَ ٱلۡخَلۡقَ‌ۚ ثُمَّ ٱلله يُنشِئُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلاًخِرَةَ‌ۚ إِنَّ ٱلله عَلَىٰ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (20)

[Yâ İbrahim ! Sen müşriklere de ki «Siz arz üzerinde seyr ü sefer edin. Nazar edin bakın ki, Allah-u Tealâ mahlûkaatı nasıl icad etti ve sonra neş'et-i âhireti nasıl icad eder.» Zira; Allah-u Tealâ herşey üzerine kaadirdir.]

Yani; ey müşrikler ! Hasrın vuku bulacağını defaten mahlûkaatı bilmekle bilemedinizse yeryüzünde seyr ü sefer edin, görün ki, Allahü Tealâ mahlûkaatı nasıl icadetmiş. Mahlûkaatın o kadar çokluğuyla beraber onların ahvalini, herbir cinsin nevilerini, her ferdinde olan acayibi ve müştemil olduğu garaip üzere yaratılışlarını 8183 görün ki, hasrın vücuduna kanaat gelsin, onların herbirinden ibret alın ve halkın iptida'en icadında olan bedâyiden öldükten sonra tekrar icad olunacağına intikâl ve neş'et-i âhiretin vücut bulacağını ve Allah'ın kudretini itikaad edin. Zira; Allah-u Tealâ her-şeye kaadirdir ki, dünyada icada nasıl kaadirse âhirette de iadeye öylece kaadirdir ve kudret-i İlâhiye gayr-ı mütenahidir.' Binaenaleyh; istediği gibi tasarruf eder. Şu halde iptidaen icadı nazar-ı tetkikten geçiren bir kimse âhirette tekrar icad olunacağında şüphe etmez. Zira; âlemin her cüz'ü kudret-i kâmileye şahid-i âdildir.

يُعَذِّبُ مَن يَشَآءُ وَيَرۡحَمُ مَن يَشَآءُ‌ۖ وَإِلَيۡهِ تُقۡلَبُونَ (21)

[Allah-u Tealâ dilediği kulunu ta'zib, dilediğine merhamet eder ve ancak huzur-u İlâhiye kalbolunursunuz.]

Yani; Allah-u Tealâ mülkünde mutasarrıf, müstakil ve herşeye kaadirdir. Binaenaleyh; dilediği kulunu kusur sebebiyle ta'zibeder, dilediği kuluna hidayeti tevfikle merhamet buyurur, dilediğine hırs verir ve hırsı sebebiyle dünyada rezil ve rüsvâ etmekle azabeder, dilediğine de kanaat vermekle merhamet eder. Zira kanaat sahibi; kanaati sayesinde herkes nazarında aziz ve muhterem olur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile insanları Cenab-ı Hak sû-u ahlâkla ta'zib ve hüsn-ü ahlâkla lûtf u ihsanına müstagrak ettiği gibi bazılarını emr-i İlâhiden i'raz, hava ve hevesine ittibâ'la ta'zib, bazılarını da emr-i İlâhîyi kabul, mucibiyle amel ve sünnet-i nebeviyeye temessükle merhamet eder. Bu âyet; fırka-i ahiresiyle ehl-i imanı tebşir ve ehl-i dalâli tehdid etmiştir. Çünkü; herkesin mercii ve reddolunacağı ancak huzur-u İlâhi olunca ehl-i iman elbette mesrur, ehl-i dalâl elbette me'yus olurlar. Çünkü; herkesin ameline göre ceza verecek orasıdır.

***
Vâcib Tealâ ehl-i dalâlin azaptan halâs olamayacaklarını beyan etmek üzere :

وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ فِى ٱلاًرۡضِ وَلاً فِى ٱلسَّمَآءِ‌ۖ

4184
buyuruyor.
[Sizin merciinizin huzur-u İlâhî olduğunu bilince üzerinize vâcib olan Allah'a iman ve itaat etmektir. Zira; yerde ve gökte Allah-u Tealâ'yı âciz kılıp intikaamından kurtulamazsınız.] Çünkü; cümlesi kabza-i kudret-i İlâhiyededir. Binaenaleyh; semanın en yüksek tabakasına ve arzın en derin mahallerine firar etseniz kudretin pençesinden kurtulmak imkânı yoktur. Elbette günahınızın cezasını göreceksiniz.

وَمَا لَڪُم مِّن دُونِ ٱلله مِن وَلِىٍّ۬ وَلاً نَصِيرٍ۬ (22)

[Halbuki sizin için Allah'ın gayrı umurunuza bir mütevelli ve düşmanlarınıza karşı size yardım edecek bir yardımcınız yoktur.]

Binaenaleyh; ibadetinizi ancak Allah'a hasretmeniz lâzımdır. Zira; Allah'tan gayrisi ibadete sevap vermeye muktedir olamadığı gibi onlara ibadet ayn-ı azaptır.
İnsanın başkasını âciz kılması; iki şeyle olabilir:
B i r i n c i s i ; kaçıp elinden kurtulmakla olur. Kaçmak da ya semâ canibine veyahut arz canibine olur. Allah-u Tealâ'nın kudreti her iki ciheti ihata ettiğinden âsî olan kimse hangi cihete firar etse azaptan kurtulamayacağını beyanla kullarını insafa ve itaata davet etmiştir,
İ k i n c i s i ; bir mahalle istinad etmek veya bir dostun yardımıyla azaptan kurtulabileceğinden bu cihetle de âsîlerin dostu ve yardımcıları olmadığını, ancak Allah-u Tealâ'nın kullarına yardım edeceğini beyanla ibadetlerini zat-ı ulûhiyete hasretmelerini tavsiye etmiştir. Çünkü; yerden zuhur edecek ve gökten nazil olacak azap ve belâdan Allah'ın gayrı kurtaracak ve defedecek bir kimse olmayınca herkesin her şeyde Allah'a iltica etmesi ve ondan lûtuf beklemesi ve kahrından korkması lâzımdır.
Hulâsa; hiçbir âsînin yere girmek veya semaya çıkmak suretiyle Allah'ı âciz kılıp azaptan kurtulamayacağı ve insanlar için Allah'tan başka bir yardımcı ve dost olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4185
***
Vâcib Tealâ âsîlerin hiçbir veçhile azaptan kurtulamayacaklarını beyandan sonra kâfirlerin rahmet-i İlâhiyeden me'yus olduklarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْبِـَٔايَـٰتِ ٱلله وَلِقَآٮِٕهِۦأُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَٮِٕسُواْمِن رَّحۡمَتِى وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (23)

buyuruyor.
[Ve şol kimseler ki, onlar Allah'ın âyetlerine ve yevm-i kıyamette hesabına mülâkaatına küfrettiler. İşte şu kâfirler benim rahmetimden me'yus olurlar ve âyetlere küfreden kâfirler için âhirette azab-ı elîm vardır.] Çünkü; onlar azamet-i İlâhiye ve kudret-i subhâniyeye delâlet eden âyetlere ve âhirette ehl-i iman için hazırlanan nimetlere mülâkaata küfrettiklerinden acıtıcı azaba müstehaklardır. Binaenaleyh; rahmet-i İlâhiyeden me'yus olmalarına mukaabil nimetten mahrum ve âhireti inkârlarına mukaabil azab-ı elimle muazzep olacaklardır. Şu halde insanlar âyetleri tetkikle kudret-i İlâhiyeye istidlal ve bu dünyanın icad olunduğunu tetkikle âhirete iman etmeli ki, azab-ı elimden kurtulmalı.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini tarik-ı hakka davet edip envâ-ı nesayihle davetini te'yid ve kabul etmedikleri surette envâ-ı azapla helaklerine işaret ettiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) ın bu kadar sa'y ü ikdamına karşı kavminin asla mütenassıh olmayarak verdikleri cevabı beyan etmek üzere :

فَمَا ڪَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦۤ إِلآً أَن قَالُواْ ٱقۡتُلُوهُ أَوۡ حَرِّقُوهُ

4186
buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) ın nasihatına karşı kavminin cevabı olmadı, ancak «Öldürün İbrahim'i veyahut yakın ateşte» demekten ibaret oldu.]

فَأَنجَٮٰهُ ٱلله مِنَ ٱلنَّارِ‌ۚ

[Onlar İbrahim (A.S.) ı ateşe atınca Allah-u Tealâ onu ateşten kurtardı.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (24)

[İşte şu İbrahim'i ateşten kurtarmakta imanı olan kavim için Allah'ın kudretine büyük alâmetler vardır.]

Yani; İbrahim (A.S.) ın kavmine nasihatinin te'siri olmayınca bu kadar beliğ vaazına karşı kavminin cevabı olmadı, illâ «Katledin İbrahim'i, vücudunu kaldırın ortadan veyahut yakın ateşte, sairlerine ibret olsun. Çünkü; dininize itiraz ettiğinden hadden katlolunmak lâzım olduğu gibi cürmü gayet büyük olduğundan ibret için yakmaya da lâyıktır» demekten ibaret oldu. Zira; onlar delâil-i muknia ile cevaba muktedir değillerdi. Binaenaleyh; delâilden acizleri icabı zulme tasaddi etmişlerdir. Onlar sözlerinden yakmak cihetini irtikâb edip ateşe atmışlarsa da Allah-u Tealâ onu ateşten kurtardı. İşte şu ateşin mazarratından kurtarmakta Allah'ın kudretine pek büyük deliller vardır.
Gerçi İbrahim (A.S.) ıh serdettiği delâile karşı «Öldürün veyahut ateşte yakın» demeleri cevap olmadığı halde cevap denilmesine sebep; kemâl-i dalâletlerini ve cevaba muktedir olmadıklarını beyanla cevap denilmesi tehekkümdür. Yakmakla emreden; kavmin reisleri ve erkân-ı hükümet ise de avam-ı nâs da bu emre razı olduklarından bu söz kavmin umumuna isnad olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ'nın Hz. İbrahim'i ateşten kurtarmasının keyfiyetinde üç ihtimal vardır.
B i r i n c i s i ; ibrahim (A.S.) da bir hassa halketti ki, o hassa ateşin tesirine, mani oldu.
İ k i n c i s i ; İbrahim (A.S.) hâli üzere ateşe atıldı, ateş de hali üzere terkolundu. Lâkin Allah-u Tealâ Hz. İbrahim'den ateşin tesirini menetti.
Ü ç ü n c ü s ü ; Cenab-ı Hak ateşi soğuk kıldı. Bu üçüncü ihtimal (ياباركونى برداً) âyetine muvafık olduğundan bu ciheti racihtir. Gerçi bazı erbab-ı fen ateşte soğukluk olmasını inkâr ederlerse de bu inkârları şu âyete muhalif olduğu gibi delâil-i akliyeye dahi muhaliftir. Çünkü; hararetin tezayüdü ve tenakusu görülmektedir. Meselâ; ateşi ne kadar çok yaksan körükle üfürmedikçe altını, gümüş ve sair madeniyatı eritmez. Şu halde körükle üfürülünce hararet tezayüd ediyor ki, madeniyatı eritiyor, üfürülmeyince eritememesi hararetin noksan olmasından olduğunda şüphe yoktur.
4187
Buna maddiyattan dahî birçok misaller vardır ki, maden kömüründen hasıl olan ateşin hararetiyle odundan hasıl olan ateşin harareti kıyas kabul etmez derecede farklı olduğu cümlenin ma'lûmudur. Şu halde ateşte hararet zatî değil, belki Cenab-ı Hakkın halkıyla arızîdir. Çünkü; zatî olsaydı ziyade ve noksanı kabul etmezdi. Halbuki kabul ediyor. Binaenaleyh; ateş, ateş olduğu halde insana te'sir etmeyecek derecede hararetinin tenakus etmesi mümkündür ki, bunu yani şu imkânı inkâr etmek akim haricidir Erbab-ı fennin beyanları, âdeti beyandır. Çünkü; âdette ateş insanı yakar, lâkin âyette beyan olunan Hz. İbrahim'in mu'cizatından harikuladedir. Âdetin hilafı herşeyi halketmek kudret-i İlâhiye tahtında olduğundan kudretullaha iman eden kimsenin bu gibi hârikalara itiraz etmeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde İbrahim (A.S.) a ateşin te'sir etmemesinde imanı olan kavim için alâmet olduğunu beyan etmiştir ki, «İmanı olmayan herşeye itiraz eder» demektir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın ateşten kurtulunca tekrar davete başladığını ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu ispat ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ إِنَّمَا ٱتَّخَذۡتُم مِّن دُونِ ٱلله أَوۡثَـٰنً۬ا مَّوَدَّةَ بَيۡنِكُمۡ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ

4188
buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) kavmine hitabederek dedi ki «Sizin dünyaya mahsus beyninizde olan muhabbete binaen Allah'ın gayrı birtakım putları ma'bud ittihaz ettiniz.]

ثُمَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ يَكۡفُرُ بَعۡضُڪُم بِبَعۡضٍ۬ وَيَلۡعَنُ بَعۡضُڪُم بَعۡضً۬ا وَمَأۡوَٮٰكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَڪُم مِّن نَّـٰصِرِينَ (25)

[Dünyadan gittikten sonra yevm-i kıyamette bazınız bazınıza küfür ve lanet eder, fakat orada küfür ve lanet fayda vermez. Yevm-i kıyamette makaamınız ateş, yeriniz Cehennem'dir. Halbuki sizi ateşten kurtaracak hiçbir yardımcınız da olmadı.] Çünkü; siz Allah'ın gayrı elinizle yapmış olduğunuz taştan ve ağaçtan ma'mûl birtakım cemadatı ma'bud ittihaz ettiniz ve bu ittihazınıza sebep de dünyada olan muhabbetinizdir. Halbuki dünyadan geçtikten sonra bu muhabbet zail olur. Binaenaleyh; âbidler ma'budlarınıza küfreder. Zira; hakikat meydana çıkıp onlardan fayda olmadığını görünce putlara küfre ve lanete başlar ve «Bizi siz ıdlâl ettiniz demekle sebbedersiniz, fakat fayda etmez. Çünkü; merdiniz Cehennem'dir ve Cehennem'den kurtaracak yardımcınız da yoktur» demekle kavmini ikaza çalıştı.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada muhabbetle murad; müşriklerle putlar arasındadır. Âbidler ma'budlarına «Bizi siz idlal ettiniz» demekle lanet ettikleri gibi ma'budlar da onlara «Biz size, bize ibadet edin demedik. Sizin bize ibadetinizle biz de Cehennem'e atılacağız» demekle âbidlere lanet ederler.
Yahut dünyada muhabbetle murad; puta ibadet edenlerin aralarında olan muhabbettir. Çünkü; onların hepsi putperestlikte bir din erbabı olduklarından yekdiğerini kardeş tanır ve gaayet sıkı muhabbet ve birbirlerine putları tavsiye ederlerdi, fakat yevm-i kıyamet olunca hakikat meydana çıkar. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek lanete başlarlar. Çünkü; bâtıl üzere içtimain neticesi daima kavgadır, dünyada bir ma'siyet üzere içtimâ' edip neticede ma'siyetin cezası görülünce «Senden oldu, benden olmadı» gibi münazaalar hep bu kabilden âhirette olacak münazaalara birer numunedir ve âyete muvafık olan da putperestlerin birbirine muhabbetidir. Yahut âbâ ve ecdatlarına muhabbetlerine binaen onların mesleklerini taklid ettiklerinden âhirette onlara «Siz sebep oldunuz» demekle lanet edeceklerdir.

4189
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kavmine nasihati te'sir etmeyince onların içinden hicret ettiğini ve yalnız Hz. Lût'un tâbi' olduğunu beyan etmek üzere :

فَـَٔامَنَ لَهُ ۥ لُوطٌ۬‌ۘ وَقَالَ إِنِّى مُهَاجِرٌ إِلَىٰ رَبِّىٓ‌ۖ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (26)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) ın mucizesi üzerine Lût (A.S.) ona iman etti ve İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin emrettiği mahalle hicret ederim. Zira Rabbim; düşmanlarına gaalip ve ef'âli hikmeti mutazammın aziz ve hakimdir» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) ın mucizelerini ve bilhassa ateşin yakmadığını biraderzadesi Lût (A.S.) görünce herkesten evvel nübüvvetini tasdik etti ve İbrahim (A.S.) da kavm-i müşrik içinden hicret edeceğini beyan ederek dedi ki «Ben Rabbimin emrettiği ve rızasına muvafık olan mahalle hicret edeceğim. Zira; Rabbim gaalip ve kaahir bir hakîm-i mutlaktır. Binaenaleyh; benim düşmanlarımdan intikaamımı aılr» demekle hicrete karar verdi ve beraberinde haremi (Sara) ve biraderzadesi Lût (A.S.) da hicret etmişlerdir.
Hâzin'in beyanma nazaran Hz. İbrahim ve rüfekası Küfe civarında (Kevsa) denilen mahalden Şam civarında (Harran) denilen mahalle hicret etmişlerdir. Hicreti, emr-i İlâhi üzerine olduğuna ve Allah'in rızası için hicret ettiğine âyette delâlet vardır. Rıza-yı İlâhi için evvel hicret eden Hz. İbrahim olduğundan rıza-yı İlâhiyi kasdederek dinini ihya için hicret edenler sünnet-i İbrahim'i ihya etmiş olurlar.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in kavminden görmüş olduğu cevr ü cefanın mükâfatını dünyada ve âhirette verdiğini beyan etmek üzere :

وَوَهَبۡنَا لَهُ ۥۤ إِسۡحَـٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَجَعَلۡنَا فِى ذُرِّيَّتِهِ ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلۡكِتَـٰبَ

4190
buyuruyor.
[Biz İbrahim'e oğlu İshak'ı ve onun oğlu Ya'kub'u verdik, nübüvvetini ve kitabı onun zürriyetine tevdi ettik.]

وَءَاتَيۡنَـٰهُ أَجۡرَهُ ۥ فِى ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَإِنَّهُ ۥ فِى ٱلاًخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (27)

[Ve biz İbrahim (A.S.) a dünyada ecrini verdik, âhirette muhakkak salihler zümresindendir.]

Yani; biz İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u hibe ve ikram olarak onun zürriyetine emanet-i nübüvveti ve kütüb-ü semaviyeyi tevdi ettik. Neslinden birçok enbiya halkettik. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an gibi muazzam kitapları onun zürriyetinden Resûllere ihsan eyledik, dünyada evlât ve elsine-i nâsta zikr-i cemil gibi mükâfatını verdik ve âhirette dahî muhakkak suleha zümresindendir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette k i t a p la murad; cins olduğu cihetle kütüb-ü erbaaya şâmildir. Binaenaleyh; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an cümlesi Hz. İbrahim'in neslinden gelen rusûl-ü kirama verilmiştir. Bundan dolayı cümle erbab-ı edyan Hz. İbrahim'e muhabbet ederler ve bilcümle ehl-i âlemin nübüvvetini tasdik ve kemâlâtını teslim ettikleri; enbiya içinden ancak İbrahim (A.S.) olduğundan bütün milletler Hz. İbrahim'in senasında bulunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) ın dünyada ecri; kavmi içinde yalnız olduğu halde ateşe atmalarına mukaabil kılletini kesrete tebdil ederek evlât ve ahfat verdi, zürriyetiyle dünyanın bir kısmını doldurdu, kavmi içinde akrabası dalâletteydiler. Ona mükâfat olarak zürriyetinin ekserisi hidayet üzere olduğu gibi birçok milletlerin ihtidasına sebep olacak enbiyanın ekserisini onun zürriyetinden halketti. Kavmi içinde Hz. İbrahim'in malı ve cahı yokken birçok mal ve öyle bir mansıp verdi ki, kadri ilâyevmilkıyam cümleden âlîdir ve .bilhassa ümmet-i Muhammed beş vakit namazda duâsıyla meşguldür ve (Şeyhül mürselîn) denmekle âlem nazarında şöhretyâb oldu. Şu sayılan nimetlerin cümlesi dünyaya mahsustur. Âhirette de insan için en yüksek mertebe olan suleha mertebesinde olacağı beyan olunmuştur.
Maksat; evlâd ü ahfatla taltif ettiğini beyan olduğundan evlâdından yalnız İshak ve ahfadından Ya'kub (A.S.) ı zikirle iktifa olundu ve diğer evlâdı zikrolunmadı. Halbuki zürriyetini beyanda cümle evlâdı dâhildir. İbrahim (A.S.) dan sonra gelen nâsın birçokları Hz. İshak'ınevlâdından gelen enbiyanın şeriatlarıyla amel etmişlerdi. Ba'dehu cümlesinde mevcut hisal-i hamîdeyi cami olan bizim nebimiz de İsmail (A.S.) neslinden geldi ve ilâyevmilkıyam nâs onun şeriatıyla amel etmekle mükellef kılınmışlardır.

4191
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın ahvalinden bazılarını beyan ettiği gibi Lût (A.S.) ın kavmiyle vâki olan mübahasâtını beyan etmek üzere:

وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦۤ إِنَّڪُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلۡفَـٰحِشَةَ مَا سَبَقَڪُم بِہَا مِنۡ أَحَدٍ۬ مِّنَ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (28)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Lût'u Resûl olarak kavmine gönderdik. Şol zamanda ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi kavmine dedi ki, «Siz âlemde sizden evvel hiç kimsenin işlemediği fahişeyi işleyip meydana getiriyorsunuz.»]

Yani; biz Lût'u, kavmini irşat ve ıslah için Resûl olarak gönderdik. Zikret Habibim ! Şol zamanı ki, o zamanda Lût (A.S.) kendi kavmine hitabederek dedi ki, «Ey kavmim ! Siz fena yolda gidiyor ve fena bir fiil işliyorsunuz ki, o fahişeyi işlemekte âlemde sizi hiç bir kimse sebketmedi. Yani bu fiili işlemiş sizden evvel hiçbir şahıs bulunmadı. Binaenaleyh; tıynetinizde olan habaset icabı bu çirkin fiili siz icadettiniz» demekle kavmini tevbih etti ve bu fiili onlardan evvel işleyen olmadığını beyanla bu fiilin son derecede çirkin olduğunu beyanla kavmini zemmetti ve fahişeyi izah etmek üzere dedi ki:
4192

أَٮِٕنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ وَتَقۡطَعُونَ ٱلسَّبِيلَ وَتَأۡتُونَ فِى نَادِيكُمُ ٱلۡمُنڪَرَ‌ۖ

[«Ey kavmim ! Siz kendiniz gibi erkeklere mi kaza-yı şehvet eder ve onlara mı vatyedersiniz? Halbuki onlar sizin emsalinizdir, siz yol kesip yolcuları soyuyorsunuz, mele-i nasta meclislerinizde bilâperva münkeratı ortaya getirip işliyorsunuz da Allah'tan korkup kullarından utanmıyor musunuz? Nesil için Allah'ın ta'yin ettiği tariki terkle ta'yin olunmayan tarika mı sülük edersiniz?» demekle kavmini tekdir etti.]

(نَادِيكُمُ ٱلۡمُنڪَر) (Nâdî); Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bir kavmin sohbet ve konuşmak için intihab ettikleri meclistir ki, köylerde odalar, kasabalarda kahvehaneler demektir. Şu halde âyetin sarahati ve müfessirînin beyanları veçhile kavm-i Lût rüsvalık ve fenalıkta nihayet derecede olan livatayı alenen meclislerde işlemekten çekinmedikleri gibi onu herkesin gözü önünde işlemekle iftihar eder ve bu gibi fuhşu saklamaya lüzum görmezlerdi. Halbuki bir günah nefsinde günah olduğu gibi onu âleme izhar etmek de ayrı bir günahtır. Hatta Hâzin'in ve Medarik'in beyanlarına nazaran bunlar meclislerinde birbirlerine livata etmekten çekinmezler, asla utanmazlar ve yol kenarına otururlar, gelip geçenlere çakıl taşı atmakla iz'aç ve istihza ederlerdi. Yol kenarında oturup gelip geçen yolculara attıkları çakıldan kimin çakılı isabet ederse o misafire tasalluta diğerlerinden ziyade o çakıl sahibi hak kazanmış olurdu. Ve o misafir o çakıl sahibinin hissesine isabet etmiş nasibi addolunurdu. K a t ' - i s e b i l le murad; kuttâ'ı tarik gibi yol kesmek ve herkesin malım almak ve katil gibi şeylerdir. Çünkü; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların misafirlere livata etmek üzere yol kesmek âdetleri olduğu gibi soymak, vurmak, kırmak ve öldürmek için dahî yol keserlerdi. Yahut k a t ' - ı s e b i l lemurad; tarik-ı tenasül olan nisvandan çocuk gelen tariki katı' yani terketmektir ki, «Siz tarik-ı tenasülü kat'eder de başka tarika mı sülük edersiniz» demektir.
4193
Şehvet; sıfat-ı kabiha ve behaime yakışan birşey olduğu halde dünyanın imarına me'mur olan insanda tenasülün ve nev'inin bekaasının lüzumuna binaen Cenab-ı Hak şehveti halkedip o şehveti kaza edecek mahalli ta'yinle insanlar beyninde izdivacı meşru kıldığından muayyen olan mahall-i tenasüle kaza-yı şehvetle ihtiyacını defe mezun kıldı. Binaenaleyh; taraf-ı İlâhiden ta'yin olunan mahallin gayrıya kaza-yı şehvet haram olduğu cihetle livataya fahişe denmiştir. Gerçi zinada nesil meydana gelmek mümkünse de zinadan hasıl olan çocuğun nesebi ma'lûm olmadığından taht-ı himayesine alıp terbiye edecek kimse bulunmadığı cihetle zinanın; nev'i insanın bekaasına hizmet şöyle dursun ziyama sebep olduğundan zina da haram kılınmıştır ki, Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüz olduğu gibi gayrın hukukuna da taarruz vardır.
Hulâsa; kavm-i Lût'un ahlâk-ı zemimeleri liva ta etmek, yol kesmek, yolcuları iz'âç ve istihza eylemek, meclislerinde şan-ı insanîye yakışmayacak ef'âl-i kabiha icra etmek, ıslık çalmak ve birbirinin yüzüne tükürmek gibi fena şeyler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Lût'un şu tekdirine karşı kavminin verdiği cevabı beyan etmek üzere :

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦۤ إِلآً أَن قَالُواْ ٱئۡتِنَا بِعَذَابِ ٱلله إِن ڪُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (29)

buyuruyor.
[Kavm-i Lût'un cevabı olmadı, illâ «Yâ Lût ! Eğer sen sözünde sâdık olanlardansan bize Allah'ın azabını getir» demekten ibaret oldu.]

Yani; kavm-i Lût'un, Lût (A.S.) ın şu nasihatlarına karşı cevapları, ancak «Eğer sözünde sâdıksan getir bize Allah'ın azabını» demekten başka bir şey olmadı ki, «Biz sözüne inanmaz ve 4194 fiilimizden vazgeçmez devam ederiz. Binaenaleyh; sen de doğru söyleyenlerdensen bize isyanımız üzerine vaadettiğin azabı getir» dediler.

Vâcib Tealâ şu cevapları üzerine Hz. Lût'ün salâh-ı hâl kesbedeceklerinden kat'ı ümid ederek tazarruunu beyan etmek üzere:

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِى عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡمُفۡسِدِينَ (30)

buyuruyor.
[Kavminden şu serkeşçesine cevabı dinleyince Lût (A.S.) «Yâ Rabbi ! Tarik-ı istikaametten çıkıp yeryüzünü ifsadetmiş olan kavm-i müfsit üzerine bana nusret ver» demekle Rabbisinden yardım istedi.] Çünkü; cevapları kat'i olduğundan salâh ümidi kalmamıştı. Eğer salâh ümidi olmuş olsaydı aleyhlerine duâ etmezdi. Zira; enbiyadan hiç bir nebi salâhı me'mûl olan kavmin helakine duâ etmemiştir. Çünkü; onların kalpleri sabırla dolu ve hilimle mütehalli olduklarından salâhı me'mûl olan kimselerin kahrını istemezler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile azaplarının aceleten gelmesine lâyık olduklarına işaret için Hz. Lût kavmini beşer için en fena sıfat olan ifsatla tavsif etmiştir. Çünkü ifsat; hiç kimsenin şahsı için kabul etmediği bir sıfat-ı zemimedir ki, müşrikler bile kendilerinin bu sıfatla tavsif olunmalarına razı olmazlar.

***
Vâcib Tealâ Lût'un duâsını beyandan sonra duâsının müstecab olup kavminin helakine me'mur olan meleklerin Hz. İbrahim'in huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَآءَتۡ رُسُلُنَآ إِبۡرَٲهِيمَ بِٱلۡبُشۡرَىٰ قَالُوٓاْ إِنَّا مُهۡلِكُوٓاْ أَهۡلِ هَـٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِ‌ۖ

4195
buyuruyor.
[Vakta ki, bizim Resûllerimiz müjdeyle İbrahim (A.S.) a geldilerse «Biz şu karye ahalisini ihlâk edeceğiz» dediler.]

إِنَّ أَهۡلَهَا ڪَانُواْ ظَـٰلِمِينَ (31)

[«Zira; o karye ahalisi zalim oldular» demekle helaklerinin sebebi zulüm olduğunu beyan ettiler.]

Yani; kavm-i Lût nehyolundukları ef'âl-i kabihayı terketmeyip devam ederek azaba istihkaklarıyla beraber kendileri de velev istihza suretiyle olsun azabın gelmesini istemeleri üzerine bizim İbrahim (A.S.) a oğlu İshak'ı ve hafidi Ya'kub'u vereceğimizi tebşire me'mur olan Resûllerimiz şu beşaretle huzur-u İbrahim'e gelip vazife-i beşareti edadan sonra kavm-i Lût'u ihlâke dahi me'mur olduklarını ilâve tarikıyla dediler ki «Biz şu karye ahalisini ihlâk edeceğiz. Zira; o karye ahalisi evvelden beri zâlim oldukları gibi elyevm de zulme devam ediyorlar. Binaenaleyh; zulümleri helaklerine sebeptir» demekle me'muriyetlerinin ikinci safhasını beyan ettiler.
Hz. İbrahim'e gelen meleklerin iki sıfatları olup
B i r i n c i s i ; eser-i rahmet olan beşaret,
İ k i n c i s i ; eser-i gazap olan ihlâktir. Fakat rahmet, gazap üzere sabık olmasına binaen beşareti ihlâk üzerine takdim etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ meleklerin «Bİz; Hz. Lût'un karyesi ahalisini ihlâk edeceğiz» demeleri üzerine İbrahim (A.S.) ın meleklerle olan muhaveresini beyan etmek üzere :

قَالَ إِنَّ فِيهَا لُوطً۬ا‌ۚ قَالُواْ نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَن فِيہَا‌ۖ لَنُنَجِّيَنَّهُ ۥوَأَهۡلَهُ ۥۤ إِلاً ٱمۡرَأَتَهُ ۥ ڪَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَـٰبِرِينَ (32)

buyuruyor.
[Meleklerin «Lût (A.S.) ın karyesi ahalisini ihlâk edeceğiz.» demelerine karşı İbrahim (A.S.) «O karyede Lût vardır, Allah'ın 4196 halis kullarındandır.» dedi. Melekler de «Biz o karyede olan kimseleri biliriz. Elbette biz Lût (A.S.) ı ve ehlini Allah'ın emri üzere helakten kurtaracağız. Ancak Lût'un haremi, helaki mukadder olanlardandır. Binaenaleyh; kâfire olan haremi helak olacak, diğer evlâd ü iyali helakten kurtulacaklardır.» dediler.] Bu sözleriyle Hz. Lût'un selâmet bulacağını ve onun için endişeyi mucip birşey olmadığını beyanla Hz. İbrahim'e te'minat verdiler.

***
Vâcib Tealâ meleklerin Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّآ أَن جَآءَتۡ رُسُلُنَا لُوطً۬ا سِىٓءَ بِہِمۡ وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعً۬ا

buyuruyor.
[Vakta ki, bizim Resûllerimiz güzel şimali insan suretinde Lût (A.S.) ın huzuruna geldilerse Lût (A.S.) onların gelmesiyle füturlandı, kendine bir durgunluk arız oldu, kavminin kötü fiillerinden onları kurtarmak için kolu ve kuvveti daraldı, nasıl tedbir edeceğinde tereddüd edip yoluyla tedbir edemediğinden mahzun oldu.]

وَقَالُواْلاًتَخَفۡ وَلاً تَحۡزَنۡ‌ۖ إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهۡلَكَ إِلاً ٱمۡرَأَتَكَ ڪَانَتۡ مِنَ ٱلۡغَـٰبِرِينَ (33)

[Melekler Lût (A.S.) ın bu halini görünce tesliye için dediler ki «Yâ Lût ! Sen korkma ve mahzun olma. Zira; biz sana ve ehline necat vereceğiz, ancak haremin helak olanlarla helak olup azab-ı ebedîde bakî kalanlardandır.» demekle Lût (A.S.) ın korkusunu izale ettiler.]
4197
Yani; Cibril-i Emin ve refikleri Hz. İbrahim'in huzurundan çıkıp beşer suretinde ve güzel delikanlı kıyafetinde Hz. Lût'un huzuruna gelince Lût (A.S.) a kavminin suikasdından bir korku arız oldu, ne yapacağını şaştı, takati daraldı, misafirleri nasıl muhafaza edeceğini ve kavminin ellerinden nasıl kurtaracağını düşündü, mahzun oldu, velhasıl meleklerin gelmesini iyiliğe alâmet addetmedi. İşte melekler Hz. Lût'un bu telâşını görünce dediler ki «Ya Lût ! Korkma ve mahzun olma. Zira; biz seni ve sana tâbi olan ehlini kurtaracağız, ancak sana tâbi olmayan haremin helak olacaklar zümresindendir. Çünkü; hükm-ü İlâhi onun helakine lâhik olduğundan helakten kurtarmak mümkün değildir» demekle Lût'u endişeden kurtardılar ve hakikati beyan ettiler.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile (وَضَاقَ بِهِمۡ ذَرۡعً۬ا) «misafirlerin halâslarına dair tedbirden takati kaasir oldu» demektir. Çünkü; (ذَرۡعً۬ا) esasen kol manâsına ise de bu misilli makamda kuvvet ve kudret manâsınadır. Binaenaleyh; «Filânın kolu uzun» demek «Kudreti ve kuvveti var» demektir. Şu halde bu cümle, bir hâdise hakkında tedbirden âciz manâsına darb-ı meseldir ki, «Lût (A.S.) ın misafirlere kolu daraldı, onları kavminin sû-u kasdından kurtarmak hususunda tedbirde kudreti kısa oldu. Ne edeceğini çok düşündü» demektir. Gerçi Hz. Lût'un haremi kavmi gibi fiil-i fahişi işlememişse de kavmin fiiline razı olduğundan ve misafirleri kavmine haber vermekle Hz. Lût'a hiyanet ettiğinden helak olanlar zümresinden oldu. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyettir.

***
Vâcib Tealâ meleklerin Hz. Lût'u tesliyeden sonra me'muriyetlerini ve niçin geldiklerini beyan zımnında söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere :

إِنَّا مُنزِلُونَ عَلَىٰٓ أَهۡلِ هَـٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةِ رِجۡزً۬ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ (34)

4198
buyuruyor.
[«Biz şu karye ahalisi üzerine fasık olmaları sebebiyle semadan bir miktar azap inzal edeceğiz» dediler.]

وَلَقَد تَّرَڪۡنَا مِنۡهَآ ءَايَةَۢ بَيِّنَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (35)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz o karyeden aklı olan kavim için açık ve herkesin anlayacağı derecede alâmetler terkettik ki, görenler onlardan ibret alsın.]

Yani; melekler Lût (A.S.) ı tesliyeden sonra vazife-i me'muriyetlerini beyan sadedinde dediler ki «Biz elbette bu karye ahalisinin itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücuru irtikâpları sebebiyle semadan onların helaklerine mahsus büyük bir azap inzal edeceğiz. Zira; onlar fıskları sebebiyle helake müstehak oldu» demekle kavm-i Lût'un helaki mukarrer olduğunu beyan ettiler ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onların karyelerinde herkesin görebileceği derecede açık ve aklı olan kavim için alâmet terkettik ki, ibret almak şanından olan ukalâ ibret alsınlar.
Bu gibi mühim vak'alardan ibret alacak ve istifade edecek ukalâ olduğundan alâmeti, ukalâya tahsisle bu gibi vukuuâttan ibret almayanlar aklı olmayan behaim menziline tenzil olunmuşlardır.
Hâzin'in beyanı veçhile â y e t - i b e y y i n e yle murad; hanelerinin harabeleri ve semadan dökülen taşlardır, yahut beldelerini ihata eden siyah su ki, elyevm (Bahr-i Lût) demekle meşhur ve meşhuttur.
Hulâsa; kavm-i Lût'un helakine sebep onların itaat-ı İlâhiyeden çıkıp fısk u fücurla ülfet etmeleri olduğu ve bu misilli vukuattan ibret alacak ukalâ olup aklı olmayan ve behaim menzilinde olanların istifade edemedikleri, halbuki bu gibi vukuuâtın bilûmum insanları ibrete davet için beyan olunduğu ve onlar gibi fasıkların her zaman gazab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4199
***
Vâcib Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) ın ümmetlerine olan nasihatlarını beyandan sonra Şuayb (A.S.) ın ümmetiyle olan mübahasesini beyan etmek üzere :

وَإِلَىٰ مَدۡيَنَ أَخَاهُمۡ شُعَيۡبً۬ا فَقَالَ يَـٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱللهُ وَٱرۡجُواْ ٱلۡيَوۡمَ ٱلاًخِرَ وَلاً تَعۡثَوۡاْ فِى ٱلاًرۡضِ مُفۡسِدِينَ (36)

buyuruyor.
[Biz ehl-i Medyen'e biraderleri Şuayb (A.S.) ı Resûl gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine Resûl olunca dedi ki «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin ve yevm-i âhiret için sevap ümid ettiğiniz ameli işleyin, yeryüzünde fesad kasdeder olduğunuz halde yürümeyin» demekle nasihat etti.]

فَڪَذَّبُوهُ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلرَّجۡفَةُ فَأَصۡبَحُواْ فِى دَارِهِمۡ جَـٰثِمِينَ (37)

[Şuayb (A.S.) ın nasihatına karşı kavmi onu tekzib ettiler. Bu tekzipleri üzerine onları zelzele tuttu ve sabah vakti evlerinde ölü oldular.]

Yani; biz Medyen ahalisine biraderleri Şuayb'ı Resûl olarak ıslah için gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine üç şey teklif etti; dedi ki «Ey kavmim ! Siz Allah'a ibadet edin, şirkten vazgeçin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Ancak ibadete ehil Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin, yevm-i âhirete iman edin, o gün için sevap bekleyin, sevap verilecek ve âhirette fayda edecek ameller işleyin. Zira âhiretln azabı şiddetlidir. Binaenaleyh; azabından korkun ve ifsadeder olduğunuz halde yeryüzünde yürümeyin, mekîlât ve mevzunatta ziyade almak ve noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzle ifsad etmeyin» demekle nasihat edince Şuayb'ı tekziple imandan içtinab ettiler. Binaenaleyh; şiddetli seda ile zelzele oldu. Onları ihlâk etti. Sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular. Çünkü; nasihat dinlemeyen kimsenin akıbeti helaktir.
R e c f e ; zelzele manâsınadır. Sadalı ve sadasız olur, hatta onları ihlâk için Cibril-i Emin'in sayhasıyla zelzele nasıl olduğu mervidir. Binaenaleyh; kavm-i Şuayb'ın helaklerinin keyfiyetini beyanda bazı âyette sayha, bazı âyette recfe zikrolunmuşsa da âyetler birbirine münafi değildir. Çünkü; recfeyle sayha birbirinin şümulüne girer. Zira; recfeyle sayha birbirine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu halde ehl-i Medyen'in helakinde recfe ve sayha her ikisi de mevcut olduğundan helaklerini beyan hususunda bazı âyette recfe ve bazı. âyette sayha zikrolunmuştur.

4200
***
Vâcib Tealâ Medyen ahalisinin helaklerini beyandan sonra Âd ve Semûd kavminin helaklerini beyan etmek üzere :

وَعَادً۬ا وَثَمُودَاْ

buyuruyor.
[Biz isyanları icabı Âd ve Semûd kavimlerini dahî ihlâk ettik.]

وَقَد تَّبَيَّنَ لَڪُم مِّن مَّسَـٰڪِنِهِمۡ‌ۖ

[Halbuki ey Mekke ahalisi ! Onların meskenlerinden hakikat-ı hâl ve helakleri sizin için tebeyyün etti.] Zira; Yemen cihetlerine müsaferetinizde harabelerinde yüksek ebniyelerin ve cesim kalelerin nasıl harap olduğunu nazar-ı ibretle görünce onların nasıl helak olduklarını bilirsiniz. Binaenaleyh; onlardan ibret almanız lâzımdır.

وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ أَعۡمَـٰلَهُمۡ فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَكَانُواْ مُسۡتَبۡصِرِينَ (38)

[Ve şeytan onlara amellerini tezyin etti, küfür ve sair günahlarını onlara gaayet güzel ve tatlı gösterdi. Binaenaleyh; onları tarik-ı müstakim olan din-i haktan menetmekle putlara ibadete onları terğib etti. Halbuki onlar ukalâdan, basiret sahipleri ve nazar-ı istidlale muktedirlerdi. Dikkat etseler hakikati görürlerdi, lâkin akıllarını mahalline sarf etmediklerinden basarı basiretlerinden istifade etmediler.] Maahaza Resûlleri vasıtasıyla onlar herşeyi gördüler, bildiler. Zira; Resûlleri herşeyi beyan etti, fakat kabul etmediler. Binaenaleyh; helake müstehak olarak helak oldular. Ey Mekke ahalisi ! Eğer siz de Resûlünüzün sözünü dinlemez ve emrine ittibâ' etmezseniz onlar gibi siz de helak olacaksınız.
4201

وَقَـٰرُونَ وَفِرۡعَوۡنَ وَهَـٰمَـٰنَ‌ۖ

[Biz Kaarûn'u, Fifavun'u ve Hâmân'ı ihlâk ettik.] Halbuki Kaarûn'a verdiğimiz malı, servet ü samanı dünyada kimseye vermedik, lâkin o malını mahalline sarfetmediği gibi malı sayesinde tuğyan etti, hayat-ı dünyaya son derece mağrur olup gururu helakine sebep oldu ve ilâyevmilkıyam nâsın lisanında darbımesel olarak kaldı. Kezalik Firavun son derece kuvvet ve şevkete malik, dünyanın en büyük hükümdarlarındandı. Hatta şevketine mağrur olarak ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Biz onu ve onun başvekâletini ihraz edip bütün kuvvet ve kudretini isti'mâle kaadir olan veziri (Hâmân) ı ihlâk ettik. Şu halde ey Mekke ahalisi ! Sizin onlara nispetle malınız ve kuvvetiniz yok mesabesindedir. O kadar kuvvet ve servete malik olanları ihlâk edince sizi ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir. Binaenaleyh; sizi ıslah ve irşad için gönderilen Resûlünüze ittibâ' ve emrine itaat etmekle sebeb-i necat ve çare-i selâmet aramanız lâzımdır.

وَلَقَدۡ جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ فَٱسۡتَڪۡبَرُواْ فِى ٱلاًرۡضِ وَمَا كَانُواْ سَـٰابِقِينَ (39)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onları ıslah için mu'cizatı bâhireyle Mûsâ (A.S.) muhakkak rasûl olarak geldi, onları Allah'a ibadete ve tevhide davet etti. Onlarsa yeryüzünde Allah'a ibadetten kendilerini büyük addettiler. Halbuki bu kibir ve gururlar ıyla Allah'ın azabını sebkeder olmadılar.] Çünkü onların istikbarları elbette helaklerini mucipti. Binaenaleyh; ibadetten istikbarları zili ü hakaarete ve azab-ı ebedîye müstehak olmalarına sebep olmuştur.
(سَـٰابِقِينَ) Geride kalanlar demektir. «Onlar sabikîn olmadılar» demek «Allah'ın azabını ileri geçip de Allah'ın azabı onlara ulaşamaz bir halde geride kalmadı» demektir ki, azaptan hiç bir veçhile kurtulamayacaklarını beyan etmektir.

4202
***
Vâcib Tealâ herbirinin azaptan kurtulamayıp helak olduklarını beyan etmek üzere :

فَكُلاًّ أَخَذۡنَا بِذَنۢبِهِۦ‌ۖ

4203
buyuruyor.
[Onlar istikbar edince biz herbirini isyanları, kibir ve gururları sebebiyle muahaze ettik.]

فَمِنۡهُم مَّنۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِ حَاصِبً۬ا

[Binaenaleyh; bazıları üzerine biz şiddetli rüzgâr gönderdik. O rüzgârla onları ihlâk ettik.]

وَمِنۡهُم مَّنۡ أَخَذَتۡهُ ٱلصَّيۡحَةُ

[Ve bazılarını şiddetli sayha tuttu, onunla ihlâk ettik.]

وَمِنۡهُم مَّنۡ خَسَفۡنَا بِهِ ٱلاًرۡضَ

[Ve asilerden bazılarını biz Kaarûn gibi yere batırdık.]

وَمِنۡهُم مَّنۡ أَغۡرَقۡنَا‌ۚ

[Ve onlardan bazılarını biz Firavun ve Hâmân gibi denize garkla ihlâk ettik.]

وَمَا ڪَانَ ٱللهُ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَـٰكِن ڪَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ (40)

[Halbuki Allah-u Tealâ onları ihlâkte zulmeder olmadı ve lâkin onlar hakkı kabul etmemek ve Resûllerini tekzib etmekle nefislerine zulmeder oldular.] Binaenaleyh; helakleri istihkaklarıyladır. Çünkü ömürleri oldukça zulümden hâlî kalmadılar. Şu helak oldukları beyan olunan akvamın cümlesi zulümde devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla (يَظۡلِمُونَ) varid olmuştur. Bunlardan herbirinin helaklerine dair tafsilât sebkettiği için tekrara lüzum görülmemiştir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i şirkin helak olduklarını beyan ettiği gibi mesleklerinin gaayet zayıf ve bâtıl olduğunu dahi beyan zımnında :

مَثَلُ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللهُ أَوۡلِيَآءَ كَمَثَلِ ٱلۡعَنڪَبُوتِ ٱتَّخَذَتۡ بَيۡتً۬ا‌ۖ وَإِنَّ أَوۡهَنَ ٱلۡبُيُوتِ لَبَيۡتُ ٱلۡعَنڪَبُوتِ‌ۖ لَوۡ ڪَانُواْ يَعۡلَمُونَ (41)

buyuruyor.
[Allah'ın gayrı dost ittihaz edenlerin sıfatları ankebutun sıfatı gibidir. O ankebut ki ev yapar. Halbuki bilmiş olsalardı evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun yaptığı evidir.]

Yani; şol kimselerin sıfatları ve hal ü şanları ankebutun sıfatı ve hal ü şanı gibidir ki, onlar Allah'ın gayrı putları kendilerine menfaat edecek zannıyla dostlar ittihaz etmişlerdi. İşte onlar tıpkı ankebut gibidirler. Zira; kendi tükürüğünden ev yapar, sonra onu terkeder, diğerini yapar ve daima ömrünü bu minval üzere ifna eder. Halbuki o evleri yapmakta emeği hep boştur ki, o evler soğuktan, sıcaktan onu muhafaza edemediği cihetle hiç faydasını görmez. Çünkü; evlerin en gevşek ve zayıfı ankebutun evidir. Eğer onlar bilmiş olsalar örümceğin evine benzeyen itikadda bulunmazlardı. Zira; Allah'ın gayrı putları ma'bud ittihaz edenlerin emekleri boştur. Çünkü; onlar âbâ ve ecdatlarını taklid eder ve onu bırakır, diğerini taklid eder. Halbuki cümlesi bâtıldır, hiçbirinde fayda yoktur. Çalışmaları zâyidir. Zira; aklî ve naklî bir delile müstenid olmadığından indallah makbul değildir. Binaenaleyh; ankebutun evinden daha gevşek ve faydasız birşey olmadığı gibi kâfirlerin amellerinden daha gevşek birşey yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu temsilde letafet vardır. Çünkü; içinde barınmak için örümcek ev yapar, emek çeker, fakat gaayet zayıf olduğundan hane sahibinin ufak bir süpürgesiyle silinir, hanümanı harab olup evinden eser kalmadığı gibi kendi de alelekser eviyle beraber helak olur. İşte putları veli ittihaz edenler senelerce itikadları ve çekmiş oldukları zahmetleri örümceğin evi gibi hep heba olur ve o ameliyle beraber kendileri de azab-ı ebedîye duçar olmakla helak olur giderler. 4204
Hz. Ali'den örümceği ve evlerini hanede terketmek fakir iras ettiği mervi olduğu gibi (İbn-i Ömer) Hazretleri de «örümcek şeytan'dan mesholunmuştur. Öldürün» buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin itikaad ve amellerinin örümcek yuvası gibi faydasız olduğunu beyandan sonra müşrikleri tehdid etmek üzere

إِنَّ ٱللهُ يَعۡلَمُ مَا يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ مِن شَىۡءٍ۬‌ۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَڪِيمُ (42)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kendinden başka kâfirlerin ibadet ettikleri ma'budlarını bilir. Zira; Allah-u Tealâ herkese gaalip ve ef'âli hikmeti mutazammın bir hakîm-i müteâldir.] Binaenaleyh; kullarından kendinin gayrı ma'bud ittihaz edenleri ve ma'budlarını bilir, onları ma'budlarıyla beraber ihlâkle intikam almaya kaadirdir. Lâkin onlara istidrac olarak müsaade eder ki, «Bize biraz mühlet verilseydi düşünür ihtida ederdik» demesinler. Şu manâ âyette (ما) lâfzı istifhamiye olduğuna nazarandır. Amma âyette (ما) lâfzı nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ bilir ki, Allah'tan başka müşriklerin ibadet ettikleri ma'budları hiçbir şey değildir. Zira; müşriklerin ma'budları Cenab-ı Hakka nispetle yok mesabesindedirler. Binaenaleyh onlara ibadet; örümcek yuvası gibidir. Halbuki Allah-u Tealâ cümleye gaalip ve kendine ibadet edenleri her fenalıktan muhafazaya kaadirdir ve cümle ef'âli hikmetten hâli değildir.] demektir.

وَتِلۡكَ ٱلاًمۡثَـٰلُ نَضۡرِبُهَا لِلنَّاسِ‌ۖ وَمَا يَعۡقِلُهَآ إِلاً ٱلۡعَـٰلِمُونَ (43)

[Şu durub-u emsali biz nâsa beyan ederiz. Halbuki durub-u emsali idrak etmez, ancak âlim olanlar idrak ederler.]

Yani; hayvanattan en zayıf olan örümceğin yuvasına kâfirlerin amellerini temsil ve daha bunun emsali darb-ı meselleri biz nâsa misal suretiyle beyan ederiz ki, nâs amellerinin neden ibaret olduğunu açık surette bilsinler, ondan ibret alsınlar. Halbuki durub-u emsalin faydasını idrak etmez, illâ eşyayı kemahüve hakkuhu 4205 düşünen âlimler idrak ederler. Binaenaleyh; ilm ü irfanı olmayanlar durub-u emsalden bir manâ çıkaramazlar.
Bu âyette Allah'ın gayrıya ibadet eden müşrikleri cehille itham ve ta'riz vardır. Çünkü; Medarik'in beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın Kur'an'da sinekle, örümcekle bazı meseleyi temsil etmesine müşrikler ta'nedip «Muhammed (S.A.) in Rabbisi misal getirecek birşey bulamadı. Binaenaleyh; hayvanatın en küçük ve hakiri olan örümcek ve sineği misal getirip onlarla temsil ediyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki bu gibi hayvanlarla temsilde kendilerinin bunlardan daha aşağı olduğunu beyanla tahkir olunduklarını idrak etmezler, bu misilli durub-u emsali istihza ederlerdi. Cenab-ı Hak da onların ilm ü irfan sahibi olmadıklarını ve o hayvanlardan daha aşağı mertebede olduklarını beyan ve ta'riz için «Durub-u emsalin faydasını anlamaz, ancak ilm ü irfan sahipleri anlar» demekle kendilerinin ilm ü irfandan bîbehre olduklarını beyan etmiştir. Ufacık hayvanatla darb-ı mesele müteallik tafsilât Sure-i Bakara'da geçmiştir. [Cilt: I, Sayfa: Yetmişsekiz).]

***
Vâcib Tealâ müşriklerin amelleri örümcek yuvası gibi olduğunu beyandan sonra ehl-i imanı tesliye etmek üzere :

خَلَقَ ٱللهُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ (44)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ semâvâtı ve arzı hakka mukaar in olarak halketti. Zira; semâvât ve arzın hilkatında müminler için kudretullaha alâmet vardır.]

Yani; hiçbir kâfir iman etmese kâfirin küfrü müminin imanınına şek iras etmez. Zira; semâvât ve arzı hakkıyla Allah'ın halketmesinde müminler için alâmet-i azîme vardır. Delâile ehemmiyet verip ondan maksada istidlal ederek intifa' eden müminler olup kâfirlerin bu gibi intifa'dan mahrum olduklarına işaret için Cenab-ı Hak bu misilli âyetlerde müminlere alâmet olduğunu tasrih etmiştir. Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın semavât ve arzı sabit ve mukarrer hakka mukarin olarak şu intizam üzere halketmesinde ehl-i iman için vahdaniyet-i İlâhiye ve kudret-i subhâniyeye delâlet-i kafiyeyle delâlet eder alâmet olduğu ve ehl-i insafa asla şek bırakmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4206
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalini zat-ı ulûhiyetin vücuduna delâlet eden delilleri beyandan sonra bazı ahkâmını ümmetine tebliğ etmesini Resûlüne emretmek üzere :

ٱتۡلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيۡكَ مِنَ ٱلۡكِتَـٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ‌ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِ‌ۗ

buyuruyor.
[Habibim ! Kitaptan sana vahyolunan âyetleri sen ümmetine tilâvetle delâlet ettiği ahkâmı tebliğ ve namazı vaktinde edâ et. Zira namaz; kötü şeylerden ve münkerattan seni nehyeder.]

وَلَذِكۡرُ ٱللهُ أَڪۡبَرُ‌ۗ

[Zatıma yemin ederim ki, Allah'ın zikri herşeyden büyüktür.]

وَٱللهُ يَعۡلَمُ مَا تَصۡنَعُونَ (45)

[Halbuki; Allah-u Tealâ sizin işlediğiniz ef'âlinizin cümlesini bilir.]

Yani; yâ Ekremer Rusûl ! Sen müşriklerin inat üzere küfre devamlarına müteessif olma ve Kur'an'dan sana vahyolunan âyetlerin elfazını tilâvet ve ahkâmını onlara tebliğ et ki, kalbine şifa ve gönlüne ferah olsun, sen şerait ve erkânına riayet ederek namazı edaya devam et. Zira namaz fiili; kabih olan fahşadan ve şer'an fena addolunan münkerattan semi pehypder. Çünkü, namaz; insanın kalbinde huşu' ve azasında inkıyad icabettiğinden insanları fena şeylerden meneder, Allah'ın zatı cümlenin halikı ve büyüğü olduğu cihetle zikrullah herşeyden büyük ve ibadetlerin efdalidir. Allah-u Tealâ sizin cümle ef'âlinizi bilir, amelinize göre cezanızı verir. Binaenaleyh; şu beyan olunan ibadetlere sa'yetmeniz lâzımdır. Zira; ibadetiniz kadara ecre nail olacaksınız.
4207
Bu âyette tilâvetle emir; Resûlullah'a ise de Resûlullah'a emir ümmetine dahî emirdir. Çünkü; Kur'an'da ahkâm-ı fıkhiye; durub-u emsal ve iffet bahşolacak ümem-i salifenin ahvalini beyan olduğundan Kur'an'ıntekrar be tekrar tilâvetinde ferah ve sürür ve her defa tilâvetinde fayda hasıl olur. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın mütalâa edeceği kitap; üç kısımdır :
B i r i n c i s i ; yalnız hikâyeden ibaret olur. İnsan onu bir kere okumakla iktifa' eder.
İ k i n c i s i ; bir kitap ki yalnız bir fennin kavaidini ve mesailini mutazammın olur. İnsan onu hıfzetmek, için tekrar be tekrar okur ve talip bulunursa gayra okutur.
Ü ç ü n c ü s ü ; bir kitap ki hem kendi nefsine hem de gayrılara tilâvetinde fayda olur. Binanealeyh; tekrar be tekrar okunmasında okuyana ve dinleyenlere fayda olur ve tekrarı melal ve fütur vermez. İşte o kitap da Kur'an'dır. Çünkü Kur'an; maddî ve manevî cümle âleme şifa ve doğru yolu gösterip irşadı mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak devam üzere tilâvetle emretmiştir.
İnsanın ameli üçtür.
B i r i n c i s i ; kalbin ameli ki itikaddır.
İ k i n c i s i ; amel-i lisan ki zikrullahtır.
Ü ç ü n c ü s ü ; namaz gibi bütün azanın amelidir. İtikaad-ı hak kalpte sabit olup tekrar emre hacet olmadığından tekrarı vâcib olan zikrullah ve namazla emirle bu âyette iktifa olunmuştur.
«Namaz insanı fahşâ' ve münkerattan nasıl nehyeder?» Fahri Râzi'nin beyanına nazaran namazın insanı fahşâdan meninin keyfiyetinde üç ihtimal vardır:
B i r i n c i i h t i m a l ; huzur-u kalple Allah'ın emrini yerine getirmek ve rızasını tahsil etmek için namaz kılan kimse Cenab-ı Hakkın bende-i hâssı olduğundan nefsi hasis ve şeytan gibi bab-ı İlâhiden matrudların ma'siyete teşvikine tebaiyet etmeyi kendine âr ve ayıp addettiğinden gerek şeytan'ı ve gerek nefsini reddeder. Bu cihetle namaz; onu fena şeylerden muhafaza eder. Bunun nazîri muazzam bir padişaha hizmet eden kimse o padişahın nimet ve insanıyla yaşayıp dururken padişahın hizmetini terkederek âdi bir kimsenin hizmetini ihtiyarla kendini rezil ettiği gibi. Namaz kılan kimse de Allah'a kulluk ederken şeytan'ıniğfalâtına aldanmakla şeytan'ınkulu olmayı irtikâb etmez. Namaza devam eden ehl-i imanda bu hâl her zaman müşahede olunmaktadır. Amma nadiren hem namaza hem de fuhşiyata devam edenler de görülürse de nadire hüküm taallûk etmez. Maamafih namaza devam eden kimseyi akıbet namazı menhiyattan menedeceğine dair Fahri Kâinat'tan bir hadis-i şerif mervidir. Çünkü; ensardan bir delikanlı beş vakit namazı Resûlullah'la beraber edâ ettiği halde fuhşiyata musir olduğu Resûlullah'a haber verildiğinde Resûlullah «Namazı yakında onu fuhşiyattan nehyeder» buyurup çok zaman geçmeksizin o delikanlının tâib ü müstağfir olduğu mervidir. Şu halde «Namaza devam eden kimseyi elbette namaz ıslah eder» demektir.
4208
İ k i n c i i h t i m a l ; kazuratla meşgul olan kimsenin güzel elbisesi üzerinde o kazuratın bulunmasına razı olmayıp elbise üzerinden onu izaleye çalıştığı gibi namaza devam eden kimse kazurat mesabesinde olan fuhşiyatı kendine münasip görmez. Çünkü; namaz takva libasının en güzeli olduğundan yevmiye beş defa bu libasla tezeyyün eden kimse bir takım necaset kabilinden olan fuhşiyatı- kendine münasip görmez. Çünkü; mescide gidip Allah derken taşra çıkıp hay huy demek kendine lâyık olmadığını birgün elbette namazı onu tefekküre sevkeder. Nitekim de namaza devam edenlerin diğerlerinden ziyade hâl-i salâha malik oldukları inkârı gayr-ı kaabil bir hakikattir.
Ü ç ü n c ü i h t i m a l ; namaza devanı eden kimse Allah-u Tealâ'ya bir hususiyet iktisab etmekle ashab-ı yemin mertebesini ihraz ettiğinden ashab-ı şimal derekesine tenezzülünü icabeden fevahişi irtikâb etmekten Cenab-ı Hak onu muhafaza eder demektir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette zikrullah la murad; namaz olmak ihtimali vardır. Zira zikrullah; namazın umdesi olduğundan namazın insanı fahşâdan nehyettiğine illet ve sebep olmak üzere zikrullahtan ibaret olan namaz cümle ibadetten büyük denilmiştir.
Hulâsa; Kur'an'ı tilâvete ve namazı ikaameye devamın lüzumu ve namazın insanı fuhşiy attan nehy ettiği ve zikrullahın her şeyden büyük olduğu ve Allah-u Tealâ'nın insanların efâlini tamamen bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müşrikleri irşadın tarikini beyandan sonra ehl-i kitabı irşadın tarikini beyan zımnında :

وَلاً تُجَـٰدِلُوٓاْ أَهۡلَ ٱلۡڪِتَـٰبِ إِلاً بِٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ إِلاً ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡهُمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Ey müminler ! Ehl-i kitapla mücadele etmeyin, illâ güzel tanklarla mübahase edin. Ancak şol kimseler ki, onlar ehl-i kitaptan zulmedenlerdir, onlarla mücadele edin.]

Yani; ey ehl-i iman ! Rabbinizin emrini yerine getirdikten sonra ehl-i kitabın kitabullahı muhafazaya dikkat edip kitaptan ahkâm istinbat eden ulemasıyla şiddetli ve gılzatll mübahase etmeyin, illâ gaayet güzel tariklar intihab ederek mübahase edin ki, onlarda olan huşunete liynetle ve gazaplarını hazımla mukaabele edin. Çünkü; onlar insaf ve adalet üzere hareket edince sizin de şiddeti terkedip mülayim bulunmanız lâzımdır. Ancak ehl-i kitaptan şol kimseler ki, cizye ve haraç vermekten imtinâ'la, Allah'a veled isnadetmekle «Ve Allah'ın -hâşâ- eli bağlıdır» demekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mübahase ve onları ilzam ve iskât edin, 4218 zulm ü udvandan vazgeçinceye kadar uğraşın. Zira; haksıza hakkı kabul ettirinceye kadar çalışmak lâzımdır.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette m ü c a d e l e - i h a s e n e yle murad; Kur'an'ı onlara tefhim, âyetleriyle hakka davet, delillerini mülâyemetle beyan ve onların fikirlerini defaten istihfaf ederek dalâlete nispet etmemektir. Çünkü: ehl-i kitap bir kitaba iman ettikleri cihetle müşriklere kıyas olunmaz. Elbette Allah'ın kelâmından, ahkâmından, enbiyanın ahvalinden ve vahy-i İlâhiden haberdar olduklarından kendileri âlimane ve insafla hareket ederler. Şu halde onların bu hareketlerine karşı ulemâ-yı İslâmiyenin mücadeleyi terkederek âdâb-ı münazaraya riâyetle hakimane mübahase edip hakkı meydana koymaya çalışması lâzımdır. Amma onlardan birtakım muannidler cizye kabul etmez ve Hz. İsa –hâşâ-- Allah'ın oğlu demek gibi zulümde devam edenlerle şiddetli mücadele lâzımdır ki, onları ilzamla tarik-ı istikaamete davet edilsin.
Z a l i m l e r le murad; cizyeden imtina' eden ve zimmeti kabul etmeyen ve ahdi nakzedenler olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Ey müminler ! Siz cizye ve zimmeti kabul edenlerle gaayet mülayim ve tatlı lisanla mübahase edin. Ancak ehl-i kitaptan şol kimseler ki, onlar zimmetten çıktılar ve cizyeden imtina' ve ahdi nakzetmekle zulmettiler. Onlarla şiddetli mücadele edin, hatta icabederse kılıca sarılın.] demektir. Binaenaleyh bu âyet; ehl-i küfürle mübahasenin cevazına ve mübahasenin usulünü ve itikaadiyatın esasını tahkik için vaz'olunan ilm-i kelâmı taallümün lüzumuna ve âdâb-ı münazaranın kavaidine riayet lâzım olduğuna delâlet eder. Bu âyetin muharebe âyetiyle mensuh olduğunu beyan edenler varsa da âyette zimmîlerle mücadelenin güzelini intihab etmekle emir olduğu gibi zimmetten çıkanlarla şiddetli mücadeleyle dahi emir olup şiddetli mücadele ise kılıçla muharebe olduğundan mensuh değildir, belki muharebeyi emreden âyete muvafıktır. Binaenaleyh; mensuh demeye ihtiyaç yoktur.

4221
***
Vâcib Tealâ ehl-i kitapla güzel mübahasenin cevazını beyandan sonra mücadelenin tanklarını beyan etmek üzere :

وَقُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱلَّذِىٓ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَأُنزِلَ إِلَيۡڪُمۡ وَإِلَـٰهُنَا وَإِلَـٰهُكُمۡ وَٲحِدٌ۬ وَنَحۡنُ لَهُ ۥ مُسۡلِمُونَ (46)

buyuruyor.
[Ey müminler ! Cizye kabul edip zimmette devam eden ehl-i kitaba siz deyin ki, «Ey ehl-i kitap ! Taraf-ı İlâhiden bize ve size inzal olunan kitaplara biz iman ettik, bizim ve sizin ma'budumuz birdir ve biz o ma'buda inkıyad ederiz» demekle onlara mukaabele edin.]

Yani; ehl-i kitap kendi kitaplarından size bir mesele haber verirlerse siz onları tasdik veya tekzib etmeyin, onlara şöyle mukaabele edin, deyin ki «Biz, Rabbimiz tarafından kullarını ıslah için bize ve size inzal olunan kitaplara iman ettik. Nasıl iman etmeyelim? Bizim ve sizin ma'budumuz birdir, ayrılık yoktur. Şu halde kitabın cümlesini inzal eden ancak o ma'buddur. Binaenaleyh; biz o ma'budun emirlerine ve kitaplarına kemâl-i ehemmiyetle inkıyad ederiz» deyin ki, onların hiddetlerini teskin etmiş olasınız. Şu halde âyette ehl-i kitaba ta'riz vardır. Çünkü; onlar ruhbanlarını erbab ittihaz ettiklerinden Allah'a inkıyadları lâyıkı veçhüzere değildir.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İmam-ı Buhârî'nin Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah «Ehl-i kitap kitaplarından size birşey haber verdiklerinde tasdik veya tekzib etmeyin. Belki (قَولواآمنا) âyet-i kerimesini nihayetine kadar kıraat edin» buyurmuştur. Çünkü; onların haber verdikleri şey doğruysa tekzib caiz olmadığı gibi batılsa tasdik de caiz olmaz ve onları incitmek de caiz değildir. Binaenaleyh; eslem-i tarik «Biz kendi kitabımıza ve sizin kitabınıza iman ettik» demektir. Çünkü; bazı rivayette Yahudiler Tevrat'ı İbranice okur, ehl-i İslama Arapçaya tercümeyle beyan ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onlara suret-i hasenede mukaabele etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh; Müslümanlarla muahedesi olup muharip olmayan ehl-i kitaba bu âyette beyan olunduğu veçhile üslûb-u hakîmaneyle mukaabele ve mülâyemetle müdafaa olunması tenbih ve tavsiye buyurulmuştur.

4220
***
Vâcib Tealâ ehl-i kitaba karşı nasıl söyleneceğini beyandan sonra Kur'an'ı Resûlüne inzal ettiğini ve ehl-i kitaptan Kur'an'a iman edenler ve etmeyenler bulunduğunu beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡڪِتَـٰبَ‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Geçmiş resûllere kitap inzal ettiğimiz gibi biz sana da Kur'an gibi muazzam bir kitabı inzal ettik.]

فَٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَـٰهُمُ ٱلۡڪِتَـٰبَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ‌ۖ

[Binaenaleyh; şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik. Onlar sana verdiğimiz kitaba iman ederler.]

وَمِنۡ هَـٰٓؤُلآًءِ مَن يُؤۡمِنُ بِهِۦ‌ۚ

[Ve şu ehl-i Mekke'den de Kur'an'a iman edenler vardır.]

وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَـٰتِنَآ إِلاً ٱلۡڪَـٰفِرُونَ (47)

[Halbuki biz âyetlerimizi inkâr etmez, illâ kâfirler inkâr ederler.]

Yani; müminler elbette kütüb-ü sabıkaya iman ederler. Zira; Habibim ! Kütüb-ü sabıka gibi biz sana Kur'an'ı inzal ettik ki, o Kur'an kütüb-ü sabıkanın hak olduğunu tasdik ve enbiyanın cümlesine imanı ta'rif eder. Şu halde Kur'an'a iman eden kütüb-ü sabıkaya ve enbiyaya iman eder. Çünkü; Kur'an, onlara imanı emrediyor. Hâl böyle olunca şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik. Onlardan (Abdullah b. Selâm) ve onun arkadaşları gibi ehl-i kitap Kur'an'a iman ederler ve şu Araplardan bazıları da Kur'an'a iman ederler. Zira; bizim âyetlerimizi inkâr etmez, illâ kâfirler inkâr ederler. Yahut âyetin manâsı şöyledir : [Habibim ! Enbiya biraderlerine kitap inzal ettiğimiz gibi sana da inzal ettik. Şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik. Onlar kendi kitaplarına iman ederler ve onlardan bazıları da Kur'an'a iman ederler ve bizim âyetlerimizi inkâr etmez, ancak ehl-i kitaptan ve Araplardan kâfir olanlar inkâr ederler.] demektir.
4221
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kendilerine kitap verilen ehl-i kitapla murad; zaman-ı saadetten evvel geçmiş olan ehl-i kitaptır. Çünkü; onların cümlesi kitaplarının beyanı veçhile gerek Resûlullah'a ve gerek Kur'an'a iman ederlerdi. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i kitabın Kur'an'a iman ettikleri beyan olunmuştur. Amma Resûlullah'ın zuhûru ve Kur'an'ın nüzulü üzerine birçokları hased ederek iman etmemişlerdir ve bir kısmının
da iman ettiğini Cenab-ı Hak (وَمِنۡ هَـٰٓؤُلآًءِ مَن يُؤۡمِنُ بِهِۦ‌) cümle-i lâtifesiyle beyan buyurmuştur. Şu halde ehl-i kitabın cümlesinin Kur'an'a imanı inzalden evvel kitaplarının beyanı veçhile imandır.
B a z ı l a r ı n ı n i m a n ı yla murad; Resûlullah'ın bi'setinden sonra imandır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı inzalini beyandan sonra Kur'an'ın vahyolduğunu ispat için Resûlullah'ın Kur'an vahyolunmazdan evvelki ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَمَا كُنتَ تَتۡلُواْ مِن قَبۡلِهِۦ مِن كِتَـٰبٍ۬ وَلاً تَخُطُّهُۥ بِيَمِينِكَ‌ۖ إِذً۬ا لاًرۡتَابَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ (48)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen Kur'an'ın inzalinden evvel bir kitap okur ve sağ elinle yazı yazar olmadın. Eğer vahiyden evvel okur yazar olsaydın müşrikler senin hakkında şüphe ederlerdi.]

Ve derlerdi ki ; «Muhammet ! (S.A.) kütüb-ü sabıkadan istinsah etti ve eski kitapları okudu. Bu ahkâmı onlardan öğrendi. Binaenaleyh: getirdiği vahiy değildir.» İşte bu sözleriyle müşrikler ta'nederlerdi. Su halde vahiyden evvel okuyup yazmak olmayınca bu gibi isnadâta cür'et edenler ohnuşsa da dinletememişlerdir. Çünkü: bu isnadın esbabından okumak ve yazmak gibi biışey olmadıkından herkes nazaıında yalan olduğu zahirdir. Halbuki Kur'an şek ve şüpheye mahal değildir. Zira: Kur'an'ın nazm-ı bedii, manâ-yı garibi ve üslüb-u hakimi mu'ciz ve harikuladedir. Binaenaleyh; erbab-ı akıl Kur'an"ın vahyolduğunda tereddüd etmez. Amma akıl müflisi ve kendini ukalâdan zanneden humakaa ve süfeha güruhu şekkedor ve i'razda bulunur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kuı'an'da sek edenlerin kâfirler olduklarına işaret kin Cenab-ı Hak (ٱلۡمُبۡطِلُونَ) buyurmuştur ki, şek icabeder esbap bulunmayarak sekkettiklerinden nıubtıl unvanıyla zemmolunmuşlardır.

بَلۡ هُوَ ءَايَـٰتُۢ بَيِّنَـٰتٌ۬ فِى صُدُورِ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ‌ۚ وَمَا يَجۡحَدُ بِـَٔايَـٰتِنَآ إِلاً ٱلظَّـٰلِمُونَ (49)

[Belki Kuran kendilerine ilim verilen elâdılın kalplerinde hak üzerine delâlet eden delâil-i vazıha ve âyât-ı beyyinedir, bizim hakka delâlet eden âyetlerimizi inkâr etmez, illâ zâlimler inkâr ederler.]

Vâcib Tealâ Kur'an'ın ehl-i ilmin kalplerinde mahfuz olduğunu beyanla tahrif olunmayacağına işaret etmiştir. Binaenaleyh; Kur'an'ın diğer kitaplara nisbetle hıfzı gaayet kolay olduğu cihetle kıyamete kadar hafızların kalplerinde mahfuz kalacak ve hiçbir kimse değil bir kelimesini, tek bir harfini bile tağyir edemeyecektir. Amma ehl-i ilhad ve birtakım müfsidler Kur'an'ı okutmamaya ve hıfzını menetmeye çalışırlarsa da murad-ı İlâhîye karşı hâib ü hâsir olmaktan başka birşey kazanmazlar. Çünkü; Kur'an'ın hâmisi Allah'tır. Binaenaleyh; Kur'an'ı inkâr edenleri Cenab-ı Hakkın zulümle tavsif buyurması ehl-i İslâm için teselli yönünden kâfidir.
Zira; zâlimlerin akıbetleri daima rüsvâ olmaktır. Zâlimle mubtıl ikisi bir manâya olduğundan bundan evvelki âyette «Âyetleri inkâr etmez, illâ mubtıller inkâr ederler» denmesine ve bu âyette «İnkâr etmezler, ancak zâlimler inkâr ederler» demek münafi değildir. Çünkü: her mubtıl zalim ve her zâlim mubtıldir.

4223
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın vahyolduğunu beyandan sonra kâfirlerin şüphelerini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ لَوۡلآً أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَـٰتٌ۬ مِّن رَّبِّهِۦ‌ۖ قُلۡ إِنَّمَا ٱلاًيَـٰتُ عِندَ ٱللهُِ وَإِنَّمَآ أَنَا۟ نَذِيرٌ۬ مُّبِينٌ (50)

buyuruyor.
[Kâfirler «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine nübüvvetine delâlet eder Rabbisinden bir âyet nazil olmuş olaydı» dediler. Habibim ! Sen onlara de ki «Sizin istediğiniz âyetler Allah'ın indindedir. Ben ancak sizi azapla korkuturum, yoksa sizin istediğiniz âyeti istediğiniz zaman getirmeye me'mur değilim» demekle cevap ver.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Senin mucizatına kanaat etmeyen müşrikler dediler ki «Ne olaydı Hz. Muhammed üzerine Rabbisi tarafından Salih (A.S.)ın devesi ve Mûsâ (A.S.)ın asası gibi nübüvvetine delâlet eder alâmetler olaydı da biz de iman edeydik» demekle nübüvvetine itiraz ettiler. Onlar böyle deyince sen de onlara de ki «Âyetlerin cümlesi Allah-u Tealâ indinde mahfuz ve kabza-i kudretindedir. Allah-u Tealâ isterse halkeder, isterse etmez. Benim vazifem ancak iman etmediğiniz surette azab-ı İlâhiyle sizi inzar etmektir. Şu halde sizin istediğiniz gibi başka mucize benim elimde değildir. Zira; mucizeyi halkedecek Allah-u Tealâ'dır» Binaenaleyh; ümmetin her istediği mucizeyi getirmemekten nebi mes'ûl olmadığı gibi nübüvvetine dahi bir halel gelmez. Çünkü; bir kere nebinin nübüvvetini ispata kâfi mucizesini meydana koyduktan sonra tekrar be tekrar inat üzere mucize isteyenlere istedikleri mucizeyi getirmeye me'mur değildir, eğer ümmetin her istediğini getirecek olsa ahkâmını tebliğ ve şeriatını te'sis haleldar olur. Zira; âhad-ı ümmetin istediği tükenmez ve herkes aklına geleni istemekten geri durmaz ve onunla meşgul eder dururlarsa arada maksat fevtolur.

4224
***
Vâcib Tealâ Resûlünün mucizesi kâfi olduğundan başka mucize isteyenleri tevbih etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَكۡفِهِمۡ أَنَّآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡڪِتَـٰبَ يُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَرَحۡمَةً۬ وَذِڪۡرَىٰ لِقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (51)

buyuruyor.
[Habibim ! Nübüvvetinde şekkederler de onlar üzerine tilâvet olunan kitabı bizim senin üzerine inzal ettiğimiz mucize yönünden onlara kifayet etmedi mi? Elbette kifayet eder. Zira; şu tilâvet olunan kitapta imanı olan kavim için büyük nimet ve mev'ize vardır.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Müşrikler senin nübüvvetinde şekkederler, başka mucize isterler de bizim Cibril vasıtasıyla senin üzerine inzal ettiğimiz kitap onlar üzerine tilâvet olunuyor. Nübüvvetine delâlet eder mucize yönünden onlara kâfi olmadı mı? Halbuki Kur'an başka mucizeden müstağnidir. Zira; bütün muarızları âciz kıldığından mucizelerin etem ve ekmelidir, her zaman ve her saatta meydan-ı mübarezede mu'terizlerine meydan okuyup duruyor. Binaenaleyh; her zaman her beldede ilâyevmilkıyam sabit ve nazil olduğu gün gibi herkesi mağlûp edip duruyor, kafiyen inkıraz bulmaz ve galebesini kaybetmez. Amma mucizât-ı saire böyle değildir. Zira; onlar bazı zamanda mevcut, diğer zamanda münkariz olur. Kezalik bir beldede mevcut, diğer beldede yok olur. Meselâ asâ-yı Musa'nın mucize olması Hz. Mûsâ’nın hayatıyla meşrut olduğu gibi Hz. Mûsâ’nın hayatında dahi icab-ı hale göre harikulade halini iktisabeder. Yoksa Kur'an gibi her an, her saat mucize olmaz. Şu halde Kur'an gibi bir mucize meydandayken onun gayrı bir mucize istemek inat ve eser-i hamakattır. Zira; Kur'an'ın inzalinde ve bizzat Kur'an'da iman edenler için rahmet-i azîme ve nasihat-ı vefire vardır. Çünkü; Kur'an, iman eden insanları saâdet-i dareyne îsâl eder. Binaenaleyh; Kur'an taraf-ı İlâhide kullarına büyük ihsandır. Kur'an'a iman etmeyip mucize olduğunu kabul etmeyen kâfirler hakkında rahmet olmak şöyle dursun helaklerine bâdî olduğundan onlar haklarında iman etmediklerinden felâkettir. Çünkü; Kur'an'dan intifa' etmek imanla mukayyeddir. Şu halde iman etmeyen intifa' edemez.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette Resûlullah'ın nübüvvetinin umumî olduğuna işaret vardır. Zira; Resûlullah'ın mucizesi umumî olarak zuhûr etmiştir. Meselâ Kur'an'ı işitmedik bir kavim olmadığı gibi Kur'an'ın vasıl olmadığı bir belde dahi yoktur. Binaenaleyh; Resûlullah'ın nübüvvet davası her yerde sabit ve mucizesi her yerde bariz ve muarazasından herkes âciz olduğundan herkesin iman etmesi vâcibtir. Çünkü; Kur'an'ı mucizelikten iskaat eden onun mislini veya bir kısa sûresini getirebilmeli. Getiremeyince hak olduğunu bilip davetine icabet etmek vâcibtir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın mucize yönünden kâfi olduğunu beyandan sonra şu mucizeyle sabit olan risalete iman etmeyenleri tehdid etmek üzere :

قُلۡ كَفَىٰ بِٱللهُِ بَيۡنِى وَبَيۡنَڪُمۡ شَہِيدً۬ا‌ۖ يَعۡلَمُ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۗ

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Mükerrem ! İman etmeyen muannitlere sen de ki, «Ben nübüvvet davasında sâdıkım ve sıdkıma mucizem de kâfidir. Ey müşrikler ! Madem ki, bu mucizeye kanaat etmiyorsunuz ! Şu halde sizinle benim beynimde şahit yönünden Allah-u Tealâ kâfi oldu, başka şahit istemez. Zira; Allah-u Tealâ göklerde ve yerde olan herşeyi bilir.] Binaenaleyh; sizin benim nübüvvetimi inkârınızın hiç te'siri yoktur. Çünkü; Allah-u Tealâ benim resûl olduğumu, 4226 sizin inadınızı, benim size Kur'an'ı tebliğ ettiğimi ve sizin ne gibi mukaabelede bulunduğunuzu bilir ve şehadet eder. Şu halde siz ister tasdik edip saadete nail olun, isterseniz tekzib edin şekaavetiniz üzere dâim olun. Bana asla zararı yoktur. Zira; Allah-u Tealâ yerde ve göklerde olan cümle esrarı ve bilhassa sizin ve benim halimizi bilir, saklı birşey yoktur» demekle onları ilzam et.

***
Vâcib Tealâ müşrikler, ehl-i kitap ve Resûlü arasında cereyan eden ahvali beyandan sonra gerek müşriklerin ve gerek ehl-i kitabın mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱلۡبَـٰطِلِ وَڪَفَرُواْ بِٱللهُِ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ (52)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar bâtıla iman ve Allah-u Tealâ'ya küfrettiler. İşte onlar dünya ve âhirette zarar edenlerdir.]

Yani; şol kimseler ki,, onlar şeytan'a iman ve onun emrine imtisal, hava ve heveslerine tebaiyetle Allah'ın gayrıya ibadetle küfrettiler. İşte onlar imanı küfre değiştiklerinden zarar ettiler ve zarar ancak onlara aittir. Çünkü; onların küfründen Allah'a bir noksan arız olmadığı gibi küfürlerinin zararı kendilerinin gayrıya tecavüz de etmez. Şu halde küfürlerinin zararı kendilerine münhasırdır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere :

وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ‌ۚ

4227
buyuruyor.
[Habibim ! Kâfirler azabın aceleten gelmesini senden ister ve «Vaad ettiğiniz azap gelecekse geliversin» derler.]

وَلَوۡلآً أَجَلٌ۬ مُّسَمًّ۬ى لَّجَآءَهُمُ ٱلۡعَذَابُ

[Eğer onlara azabın gelmesi için ta'yin olunmuş bir vakt-i muayyen olmamış olsaydı onların istedikleri vakit, azap gelirdi. Ve lâkin ta'yin olunan vakit, muayyen olduğundan o vakte te'hir olunmuştur.]

وَلَيَأۡتِيَنَّہُم بَغۡتَةً۬ وَهُمۡ لاً يَشۡعُرُونَ (53)

[Ve onların haberi olmadığı ve bilmedikleri halde onlara azap elbette füc'eten gelir.] Şu halde acele etmesinler. Çünkü; er geç azap elbette gelecektir. Fakat ta'yin olunan zamanı bekler. Binaenaleyh; kâfirlerin isti'câllerinin te'sîri yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bağteten gelecek azabın yevm-i Bedir gibi azab-ı dünya olmak ihtimali olduğu gibi herkesin mevti olmak ihtimali de vardır. Çünkü; herkesin eceli malûm olsa ecelinin vaktini bildiğinden tevbeye itimad eder, envâ'-ı fısk u fücuru işlerdi ve yeryüzünü zulm ü tuğyan kaplardı. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak herkesin ecelini gizli kıldı ki, her saatte eceline muntazır olsun.
Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet (Nadr b. Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) ın «Eğer sözünde sadıksan yâ Muhammedi Bizim üzerimize semadan taş yağdır» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

يَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةُۢ بِٱلۡكَـٰفِرِينَ (54)

[Habibim ! Onlar senden azabın aceleten gelmesini isterler. Halbuki Cehennem kâfirleri elbette ihata edecektir.]

Yani; kâfirler kendi mezheplerinin hak olduğunu ve onunla azaptan kurtulup selâmet bulacaklarını ümid ederek Habibim ! Senden azabın aceleten gelmesini isterler. Halbuki taraf-ı İlâhiden onlara mev'ûd ve hazır olan Cehennem o kâfirleri elbette üîata edecektir ve bugün Cehennem'de onların yerleri muayyendir. Çünkü: 4228 bu dünyada Cehennem'in tabakalarını icabeden seyyiât her taraflarını ihata etmiştir. Şu halde onları bu dünyada Cehennem bilfiil ihata etmemişse de bilkuvve ihata etmiş demektir. Zira; onların irtikâb ettikleri cinâyât ayn-ı Cehennem'dir.
Kâfirlerden hiç bir fert hariç kalmayıp Cehennem'in cümlesini ihata edeceğine işaret için her ferde şâmil olan ihata lâfzı varid olduğu gibi ihatanın sebebi, küfür olduğunu beyan için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak (كَـٰفِرِينَ) lâfzı dahi varid olmuştur. Çünkü; kâfirlerin zikri geçtiğinden (بِٱلۡكَـٰفِرِينَ) yerinde (بهم) gelse manâ sahih olurdu ve lâkin Cehennem'e istihkaklarının sebebi küfür olduğuna işaret olmazdı. Şu halde kâfirleri Cehennem'in ihatasının sebebi küfürleri olduğunu beyan için (كَـٰفِرِينَ) lâfzı gelmiştir.

***
Vâcib Tealâ Cehennem azabının kâfirleri ihatasının keyfiyetini beyan etmek üzere :

يَوۡمَ يَغۡشَٮٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِن فَوۡقِهِمۡ وَمِن تَحۡتِ أَرۡجُلِهِمۡ وَيَقُولُ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (55)

buyuruyor.
[Zikret Habibim ! Şol günü ki, o günde onları üstlerinde ve ayaklarının altından azab-ı Cehennem örtecek ve taraf-ı İlâhiden bir melek «Tadın amelinizin cezasını» diyecek.] Şu halde o günü ve o günde ihata edecek azabı bunların hatırlarına getir ki, mütenebbih olsunlar.

Yani; kâfirlerin üstlerinden ve altlarından her taraflarını Cehennem azabı bürüdüğü zaman Cehennem onları ihata edecektir. Şu beyan olunan azap cisimlerine mahsustur ve yalnız bununla kalmayıp azab-ı ruhanî ile dahî muazzep olacaklardır. Zira; taraf-ı İlâhiden onlara «Tadın amelinizin azabını» denilecektir. Binaenayh, bu söz onlara ihanetle elem-i ruhanîyi muciptir, vücutlarının hiçbir zaman azaptan hâlî kalmayacağına' işaret için (يغشى) lâfzı varid olmuştur. Çünkü
g a ş i y : birşeyi tamamıyla setredip örtmek manâsınadır. Binaenaleyh; «Onları azap setreder» demek «Azaptan hâlî bir cihetleri ve zamanları olmaz» demektir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin ve ehl-i kitabın ayrı ayrı hallerini ve herbirerlerinin itaata rağbet etmedikleri cihetle azab-ı Cehennem'e müstehak olduklarını ve Cehennem azabı her taraflarım ihata edeceğini beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanâ ezaya musir olmalarına binaen Cenab-ı Hak hicrete müsaade ettiğini beyan etmek üzere :

يَـٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِنَّ أَرۡضِى وَٲسِعَةٌ۬ فَإِيَّـٰىَ فَٱعۡبُدُونِ (56)

buyuruyor.
[Ey benim mümin kullarım ! Benim arzım geniştir. İstediğiniz mahalle gidebilirsiniz. Sizin için müsaade vardır. Ancak bana ibadet edin.]

Yani; ey benim Allah'a ve Resûlüne iman eden halis kullarım ! Eğer siz imanınızın muktezası olan amelinizi şeriatınızın beyanı veçhile edâ etmeye bir beldede fırsat bulamaz ve muktedir olamazsanız o beldede karar etmeyin, belki o beldeden ibadetinizi edaya müsait diğer bir beldeye hicret edin. Zira; benim arzım vâsi'dir. Her nereye gitseniz sizi istiab eder. Şu halde huzur-u kalple eda-yı ibadet edebileceğiniz bir beldeye nakletmeye me'zunsunuz. Binaenaleyh; her yerde ve her beldede ibadetinizi ancak bana hasredin.
Tefsir-i Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin manâsı şöyle olmak muhtemeldir : [Eğer bir beldede ma'siyet işlerseniz veyahut bir zâlim tarafından ma'siyetle emrolunursanız ey mümin kullarım ! O beldeden kaçın. Zira; arzım vâsi'dir. İstediğiniz yere 4230 gidebilirsiniz. Fakat her nerede olsanız ibadetinizi bana hasredin. Çünkü; benden başka ibadete müstehak yoktur.] demektir. Allah-u Tlahü Tealâ arzın vüs'atını beyanla rızkın vüs'atına işaret etmiştir. Yani «Ey mümin kullarım ! Eğer bir beldede ibadetinizi edada güçlük görürseniz ibadet kolay olan diğer beldeye gidin. Pederlerinizden mevrus olan mallarınızdan ve ülfet ettiğiniz beldelerinizden ayrıldığınıza mahzun olmayın. Çünkü; arzım geniş, rızkım bol ve her tarafı benim mülkümdür. Siz de benim kullarım olduğunuz için her nereye giderseniz Allah'ın kulları Allah'ın mülküne gidecektir. Şu halde her nereye gitseniz ibadetinizi bana hasretmeniz lâzımdır. Zira; benim mülkümde sakin olup nimetlerimden yiyip rahat edeceğiniz cihetle ibadetinizi mülkün ve nimetin sahibine tahsis etmeniz vâcib.» demektir.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile beldelerde ve arzın kıt'alarında tef avut vardır. Çünkü; bazı beldede fitne ve fesat az olduğundan ibadet suhuletle eda olunur. Zira; ahalisi salâha maildir. Bazı beldede şer ve fesat çok olduğundan ibadeti edada müşkülât çekilir. Binaenaleyh; ahalisi salâha meyyal olan beldeyi intihab etmek elbette evlâdır. (Sehil) Hazretleri «Âyetin manâsı bir beldede bid'atlar ve ma'siyetler zuhûr ederse o beldeden daha itaatli bir beldeye nakletmek lâzım» buyurmuştur. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dar-ı harpte oturmak haramdır, ancak dar-ı İslama çıkmaya müsaade olur ve dar-ı İslâmda rahat olacağını bilirse.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Mekke'de kalan zuafâ-yı müminin hakkında nazil olmuştur. Yani «Mekke'de imanınızı izhar ve ibadet etmekte müzayaka görürseniz Medine'ye hicret edin. Zira; arzım geniş» demektir. Yahut «Biz Mekke'den hicret edersek sefalet çeker, fakr-ı hâle duçar oluruz» diyenler haklarında nazil olmuştur. Yani «Korkmayın, hicret edin. Zira; arzım vâsi' ve rızkım bol, aç kalmazsınız» demektir. Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile ibadın zat-ı ulûhiyetten kinaye olan mütekellim zamirine muzaf olması ehl-i imanı teşrif ve müşriklere ta'riz içindir.
Hulâsa; din hususunda hicret edecek kimsenin rızk için endişe etmemesi lâzım olduğu ve her nereye gitse rızkı kendini bulacağı ve Allah'ın arzı ve rızkı bol olup cümlesini istiâb ettiği ve her nerede bulunsa ibadeti Allah'a hasretmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4231
***
Vâcib Tealâ ehl-i imana hicretle emredip hicret ise memleketlerini, ahibbâyı ve ihvanı terki mucip olduğu cihetle ehl-i imana hicret kerih olmasına binaen insanların en kerih gördükleri mevtin bile vukuunu beyanla müminleri tesliye ve kederlerini tehvin etmek üzere :

كُلُّ نَفۡسٍ۬ ذَآٮِٕقَةُ ٱلۡمَوۡتِ‌ۖ ثُمَّ إِلَيۡنَا تُرۡجَعُونَ (57)

buyuruyor.
[Her nefis ölümü tadacaktır ve öldükten sonra ancak bizim huzurumuza irca' olunursunuz.]

Yani; ey müminler ! Siz nefsinize tebaiyet edip ahbab ü yaran, akraba, taallûkaattan ve memleketten ayrılmayı mucip olan hicreti kerih görmeyin, ancak kalbinizi bana raptedin. Zira her nefis; ölümü tadacaktır, ölümün acısını tattıktan sonra elbette bizim huzur-u manevîmize reddolunacaksınız. Binaenaleyh; hicretten endişe etmemek lâzımdır. Çünkü; âkıbet-i emirde bu dünyadan hicret kafidir ve terketmesi ağır olan vatan, ahbab ü yaran cümlesi terkolunacaktır.
Bu âyet-i celile her şahsın öleceğini beyanla ibadete teşvik için bir düstur-u hakimdir ki, her şahıs için her zaman ve her yerde cereyanı kafidir. Binaenaleyh; her şahıs kendi nefsi için tatbik edip demeli ki «Ben bir nefsim. Her nefis ölümü tadacak. Binaenaleyh; ben de ölümü tadacağım». İşte böyle deyip ibadete sa'yetmelidir. Bu kaaide; sûğrâ sehletülhusul tarikıyla efrad-ı insanın kâffesinde carîdir. Meselâ «Zeyd bir nefistir. Her nefis ölümü tadacaktır. Zeyd ölümü tadacaktır.» demektir.

4232
***
Vâcib Tealâ bilûmum kullarının huzuruna rücû' edeceklerini beyandan sonra huzuruna rücû' eden müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَنُبَوِّئَنَّهُم مِّنَ ٱلۡجَنَّةِ غُرَفً۬ا تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا ٱلاًنۡهَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيہَا‌ۚ نِعۡمَ أَجۡرُ ٱلۡعَـٰمِلِينَ (58)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlediler. Onları elbette biz Cennet'ten âlî köşklerde ve saraylarda ikaamet ve iskân ederiz ki, o sarayların altından nehirler cereyan eder. Onlar da ebedî Cennet'te kalıcı oldukları halde istirahat ederler. Dünyada güzel amel işleyen âmillerin ecri olan Cennet-i A'lâ ne güzel oldu.]

ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَىٰ رَبِّہِمۡ يَتَوَكَّلُونَ (59)

[Cennet-i A'lâ'da kendileri için saraylar hazırlanan erbab-ı amel şol kimseler ki, onlar müşriklerin ezalarına sabrettiler ve ancak Rablerine itimad-ı tamla itimad ederler.]

Yani; Cennet'te ikaamet edecek ve güzel ecre nail olacak âmiller şol kimseler ki, onlar umum tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatına ve düşmanlarının ezalarına, vatanlarından hicrete, akran, ahbap ve akrabalarının firkatına sabrettiler. Yalnız sabırla da iktifa etmediler, belki ancak Rablerine her işlerinde itimad ettiler. Binaenaleyh; onlar ancak Allah'a rapt-ı kalbedip mâsivâdan alâkayı kestiler ki, herşeyi Allah'tan beklerler, Allah'ın gayrıdan birşey beklemezler.
(لَنُبَوِّئَنَّهُم) «Elbette biz onları ikaamet edecekleri bir menzile inzal ederiz» demektir. (غُرَفً۬ا) ğurfenin cem'idir. G u r f e ; âlî köşk ve yüksek saray demektir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin her taraflarını Cehennem'in ihata edeceğini beyan eden âyete mukaabildir. Yani «Müşriklerin her taraflarını Cehennem ateşi ihata ettiği gibi müminlerin de her taraflarını Cennet-i A'lâ'nın nimetleri ve yüksek sarayları ihata edecek» demektir.

4233
***
Vâcib Tealâ ehl-i imanın sabrını ve tevekkülünü beyandan sonra sabra ve tevekküle sebep olan şeyi beyan etmek üzere :

وَڪَأَيِّن مِّن دَآبَّةٍ۬ لاً تَحۡمِلُ رِزۡقَهَا ٱللهُِ يَرۡزُقُهَا وَإِيَّاكُمۡ‌ۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (60)

buyuruyor.
[Yeryüzünde hareket edip yürüyen birçok hayvanlar rızkını götüremez ki, gerek o hayvanları, gerek sizi Allah-u Tealâ merzuk eder. Zira; Allah-u Tealâ sözünü işitir ve her halinizi bilir.]

Yani; ey hicrette rızıktan korkan müminler ! Siz rızık için mahzun olup endişe çekmeyin. Zira; Allah-u Tealâ rızkınızı elbette verecektir. Çünkü; yeryüzünde hareket eden hayvanattan pek çokları şuur ve idrakten âciz olduğundan rızkını kesbedemediği gibi eline geçen rızkı yanında alıp götüremez. Halbuki Allah-u Tealâ hem o hayvanı hem de sizi merzuk ediyor. Şu halde rızık için hicreti terketmekte ve keder eylemekte bir manâ yoktur Binaenaleyh; bu gibi şeyleri dilinizle söylemediğiniz gibi kalbinizle de düşünmeyin. Zira; Allahü Tealâ sözünüzü işitir ve kalbinizde olan esrarınızı bilir. Binaenaleyh; rızkınızda ve sair hususatınızda Allah'a itimad edin ve işinizi ona ısmarlayın. Çünkü; ihtiyacınızı defe kaadir odur, onun gayrı yoktur. Esbab-ı rızka teşebbüs etmek tevekküle mâni değildir. Binaenaleyh; çiftçinin hububatı ekmesi ayn-ı tevekküldür. Çünkü; hububatı eker, ekinin bitmesini Allah'tan bekler ve kalbini Allah'a bağlar. Zira; Allah'tan başka ekini bitirmeye kaadir kimse olmadığını bilir. Hayvanat içinden karınca, fare ve insandan başka rızkını saklar ve toplar bir hayvan olmadığı Medarik'in cümle-i beyanatındandır. Şu halde hayvanat içinde insandan ve karıncayla fareden daha ziyade haris bulunmadığı ve akıbet korkusu ancak bunları istilâ ettiği anlaşılmaktadır.
4234
Beyzâvî ve Medarik'in beyanlarına nazaran Mekke'de iman eden müminleri müşriklerin pek çok işkence etmelerine karşı Resûlullah Medine'ye hicret etmelerine işaret edince «Biz diyar-ı gurbette nasıl maişet edelim? Oturacak evimiz, istifade edecek malımız, ticaret edecek paramız, halimizi bilecek akraba ve ahbabımız yok.» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde onların bu sözlerini redle Cenab-ı Hak «Hayvanattan çokları gittikleri yere rızkını götüremezler ve lâkin her nereye gitseler onları ve sizi Allah-u Tealâ merzuk eder. Binaenaleyh; hicret edeceğiniz mahalle rızkınızı götüremediğinizden korkmayın. Allah-u Tealâ sizi merzuk eder» buyurmuş ve hicret edenlerin aç kalmayacaklarını beyanla hicrete teşvik etmiştir.

***
Vâcib Tealâ müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri ve herkesin rızkını veren kendisi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin hallerini ve iftiralarını beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ لَيَقُولُنَّ ٱللهُِ‌ۖ فَأَنَّىٰ يُؤۡفَكُونَ (61)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Habibim ! Eğer sen müşriklere sual edip, desen ki «Semâvâtı ve arzı kim halketti, güneşi ve ayı kim muti' kıldı?» Onlar «Elbette bu işleri yapan ve bunları halkeden Allah-u Tealâ'dır» derler. Hâl böyle olduğunu bildikleri halde Allah'a nasıl iftira ediyorlar ve Allah'a ibadeti terkle putlara ibadet ederek nasıl şirkediyorlar?] Yerin ve göklerin halikı Allah-u Tealâ olduğunu bilince ibadetlerini ona hasretmek lâzımken Allah'a itaati terketmeleri ne kadar garip birşeydir ki, tevhidi terkedip şirki irtikâb ederler. İşte bu halleri şayan-ı taaccüp ve istiğraptır. Çünkü; Allah'ın azamet ve kudretini bilerek onu terkedip ehass-i mevcudat olan putlara ibadet etmeleri taaccüp olunmayacak birşey değildir.

4235
***
Vâcib Tealâ mahlûkaatını zikredip mahlûkat içinden bilhassa insanın bekaası rızka muhtaç olduğundan rızka müteallik bazı ahkâmını beyan etmek üzere :

ٱللهُِ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ لَهُ ۥۤ‌ۚ إِنَّ ٱللهُِ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (62)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kullarından dilediğine rızkı bol ve dilediğine dar verir. Zira; Allah-u Tealâ herşeyi ve herkesin halini bilir, her şahsın rızkını kendi nasıl isterse ona göre o şahsa rızık verir, hiç kimse karışamaz.]

Yani; rızık kulların arzularına tâbi' değildir, belki Allah'ın iradesine ve meşiyetine tâbi'dir. Zira; Allah-u Tealâ kullarından istediğinin rızkını bok istediğinin dar verir. Çünkü; Allah-u Tealâ herkesin mesalihini, mefasidini ve rızkının miktarını bilir ve muhtaç olan kulunun esbabına teşebbüsü üzerine rızkını nasibi miktarı halkeder. Şu kadar ki, rızıkta kullar için esbaba tevessül lazımsa da sebebin rızıkta te'sir-i tâmmı yoktur. Lâkin abdin iradesini sarfla esbabına tevessül ettikten sonra rızkın husulü irade-i İlâhiyeye menuttur. Binaenaleyh; insan çok zamanda birçok esbaba tevessül ettiği halde eline hiçbir şey geçmez ve şiddetle müzayaka içinde kalır. Eğer esbapta te'siri olsaydı daima halkolunur ve hiçbir sebep te'sirsiz kalmazdı, lâkin vukuuât bunun aksine şahittir.

***
Vâcib Tealâ rızkın esbabını halik kendi olduğunu beyanla müşrikleri ikaz etmek üzere :

وَلَٮِٕن سَأَلۡتَهُم مَّن نَّزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلاًرۡضَ مِنۢ بَعۡدِ مَوۡتِهَا لَيَقُولُنَّ ٱللهُِ‌ۚ

4236
buyuruyor.
[Habibim ! Eğer sen müşriklere suâl edip, desen ki «Semadan suyu inzal edip arzı öldükten sonra o su sebebiyle ihya eden kimdir?» Onlar «Elbette Allah-u Tealâ'dır» derler.]

قُلِ ٱلۡحَمۡدُ للهُِِ‌ۚ بَلۡ أَڪۡثَرُهُمۡ لاً يَعۡقِلُونَ (63)

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Onların bu kararlan üzerine sen de ki (الحمدلله) Yani «Meth ü sena ve öğülmek Allah'a mahsustur. Çünkü; kullarına nimet veriyor ve münkirleri ilzam ediyor» demekle müşriklerin hakikati itiraf ettiklerine şükret, belki onların ekserisi söyledikleri sözlerin manâsını taakkul etmezler.] Zira; sözleri şirke münafidir.

Yani; habibim ! Semadan yağmur suyunu inzal eden kim olduğunu, ruhtan hâlî ceset menzilinde olan toprağı kuruduktan sonra o yağmur suyuyla kimin ihya ettiğini sen onlardan sorsan bütün mevcudatın mucidi Allah-u Tealâ olduğunu ikrara mecbur olarak derler ki «Gerek yağmuru yağdıran, gerek ölmüş arzı ihya eden ancak Allah-u Tealâ'dır». Ve bu sözleriyle kendilerini ilzam ederler de haberleri olmaz. Çünkü; onlar Allah'ın mahlûkaatından gaayet âdi birtakım âciz taş ve ağaç parçasına ibadet edip onları Allah'a şerik itikaad ettikleri cihetle sözleri ef'âllerine münafidir. Şu halde kendi sözleriyle tuttukları meslekleri arasında tenakuz vardır. Zira; bir taraftan Allah'ın azametini ikrar, diğer taraftan gaayet âciz mahlûklara ibadet etmeleri elbette tenakuzdur. Binaenaleyh; bunların kendi kendilerini ilzam etmeleri şayan-ı şükran olmasına binaen Habibim ! Sen Allah'a hamdet, de ki (الحمدلله) Yani «Hamd ü sena ehl-i şirki kendi sözleriyle ilzam eden Allah-u Tealâ'ya mahsustur». Bil ki, Habibim ! Onların ekserisi söyledikleri sözün manâsının, kendilerini ilzam ettiğini idrak etmezler. Çünkü; sözleriyle ikrarlarını putlara ibadetleriyle inkâr ederler ve bu kadar açık tenakuzu anlamazlar, bu ise âkil şanı değildir. Çünkü; âkilin şanı söylediği sözü düşünüp mucibiyle amel etmektir. Şu halde söylediği sözün manâsını düşünmediklerinden aklı olmayan behâim menzilindedirler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hamd; müşriklerin hakkı itiraf etmelerine binaen olduğu gibi bu misilli dalâletten Cenab-ı Hakkın muhafazası üzerine olmak ihtimali dahi vardır. Buna nazaran «Ekserisi idrak etmezler» demek «Habibim ! Sen bu hale hamdet, fakat senin niçin hanıdettiğini onların ekserisi bilmezler» demektir.
4237

***
Vâcib Tealâ kendinin halik olup kullarının rızkını verdiğini ve kâfirlerin bu hali ikrarlarıyla beraber Allah'ın gayrıya ibadet ettiklerini beyandan sonra gayra ibadetlerinin sebebi dünyaya meyi ü rağbetleri olduğunu ve dünyanın ise hiç değeri olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَا هَـٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلاً لَهۡوٌ۬ وَلَعِبٌ۬‌ۚ

4238
buyuruyor.
[Şu hayat-ı dünya olmadı, illâ oyuncak oldu.]

وَإِنَّ ٱلدَّارَ ٱلاًخِرَةَ لَهِىَ ٱلۡحَيَوَانُ‌ۚ لَوۡ ڪَانُواْ يَعۡلَمُونَ (64)

[Halbuki dar-ı âhiret eğer bilmiş olsalar hayat-ı dâimidir.]

Yani; müşriklerin ve sair âsîlerin mağrur oldukları hayat-ı dünyanın bekaası olmayıp zevale ma'ruz olduğu cihetle olmadı, ancak boşu boşuna bir meşguliyet ve oyuncaktan ibaret oldu. Çünkü; dünya çocukların bir oyun ittihaz edip bir miktar oynadıktan sonra bıkıp bozup dağıldıkları gibi insanlar da dünyada az bir müddet döner dolaşır, meşgul olur, sonra vefat eder. Topladığı mallar dağılır, evlâtlar ayrılır, yerinde kimse kalmaz herbiri ayrı bir yere gider. Halbuki dar-ı âhiret hayat-ı ebediyedir inkıtâ'ı yoktur. Zira; ölüm yok, herşey devamlı, âfât ve avarızdan salim ve süruru daimdir. Eğer ehl-i dünya âhiretin devamını bilselerdi dünyayı âhiret üzerine tercih etmezlerdi. Dünyanın indallah kadri olmadığına işaret için hakaarete delâlet eden (هَـٰذِهِ) lâfzı varid olmuştur. Yani «Şu değersiz, hakir dünya oyuncaktan ibaret» demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (لَهِىَ ٱلۡحَيَوَانُ‌ۚ) lâfzında h a y v a n ; hayat manâsına masdardır. Âhiretin hayatında mübalâğa için hayat yerinde hayevan varid olmuştur. Zira; hayevanın manâsında hayata lâzım olan hareke ve ıztırap manâsı mevcut olduğundan dar-ı âhiretin hayatını beyanda hayat üzerine hayevan tercih olunmuştur. Şu halde âyetin manâsı: [Dünyanın zevali süratli olduğundan ehi-ı dünyanın kararı olmayıp az bir zaman muammer olduktan sonra mevtle intikaal zarurî olduğundan adetâ hayat-ı dünya çocukların oyunları gibidir. Amma dar-ı âhiret böyle değildir. Çünkü; oradan başka bir mahalle intikal olmadığından herşey hakîkî ve hayatı sermedîdir.] demektir.
La'b ile lehiv beyninde fark; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile L a ' b ; batılı irtikâptır. L e h i v ise haktan i'razdır. Her oyunda batılı irtikâp olur ki, faydasız olan şey nazaı-ı Şeri'de hep bâtıldır. Oyun; haktan i'razı dahi mutazammındır. Çünkü; oyun zamanı oyunla meşgul olan kimse hakla meşgul olamaz.
İşte dünyada bu manânın her ikisi de mevcut olduğundan lehv ü la'b ile tavsif olunmuştur. Çünkü; dünyaya teveccüh-ü tamla ibadetten hâli geçirdiği zaman haktan ıraz ettiği cihetle dünya lehivdir. D ü n y a y a t e v e c c ü h ; menfaattan ârî olan şeyi bir müddet-i muvakkata ihtiyar etmiş olduğu cihetle o dünya la'btır. Binaenaleyh; bu âyette dünyaya lehv ü la'b denmiştir. Şu manâlar dünyadan bir maksad-ı sahih murad etmeyip hemen dünyayı nefsine âlet ettiği takdirde demektir. Amma şeriatın ta'rifi veçhüzere umur-u dünyayı vazifesi olan ubudiyete mani tutmamak suretiyle helâlinde mal kazanmak meşru ve memduhtur. Yani «Dünyayı âhiretin derecâtına vesile kılmalı, yoksa emeli yalnız dünyaya hasrederek âhiretin fevtine sebep kılmamalı» demektir.

***
Vâcib Tealâ ibadeti terke sebep olan hayat-ı dünyaya rağbet ve bütün emeli ona hasretmek olduğunu beyan ettiği gibi tevhidi terke sebep dünyaya şiddetle muhabbet olduğunu dahi beyan etmek üzere :

فَإِذَا رَڪِبُواْ فِى ٱلۡفُلۡكِ دَعَوُاْ ٱللهُِ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ

4239
buyuruyor.
[İnsanlar gemiye bindiklerinde Allah-u Tealâ için hulûsu din ile duâ ederler.]ü

فَلَمَّا نَجَّٮٰهُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ إِذَا هُمۡ يُشۡرِكُونَ (65)

[Vakta ki, onlar denizden necat bulup karaya çıktıkları yerde görülür ki, onlar şirkediyorlar.]

Yani; dünyaya lüzumundan ziyade şiddetle muhabbet ederek âhireti bilkülliye arkaya atıp nisyan eden kimseler denizde gemiye bindiklerinde onlar dini halisenliveçhillâh kılar oldukları halde Allah'a münacat eder yalvarırlar ve şirki tamamen terkederek. arı duru Müslüman olurlar, putlara ibadet hatırlarından geçmez. Binaenaleyh; ihlâs üzere ubudiyet ederler. Çünkü; deryada olan helakten ve şiddetten Allah'ın gayrı kurtaracak bir kimse olmadığını bildiklerinden ancak Allah'a iltica ederler. Vakta ki, biz onlara necat verip karaya çıkardık mı? Derhal hal-i aslîlerine avdetle bir de görülür ki, şirkederler. Deryada olan ilticalarını unutup, şirke devam ederler.
Bu âyet; ehl-i şirkin bir hâl üzere bulunmayıp başları sıkıldığında tevhid, sıkıntıları geçince şirke avdet ettiklerini beyanla zem için varid olmuştur. Şirke devam ettiklerine işaret için istimrara
delâlet eden muzari suretiyle (يُشۡرِكُونَ) varid olmuştur. Bu hâl alelekser gemide fırtınaya tutulan insanlarda görülür ki, gemide şiddeti görünce müslim, kâfir cümlesi son ilticanın Cenab-ı Hakka olduğunu bilir ve hepsi birden «Allah Allah» sadasını bârigâh-ı ehadiyete arzederler. O şiddet geçince bir de görülür ki, herkes eski dininde devam ediyor.
4240
***
Vâcib Tealâ onların niçin şirkettiklerini beyan etmek üzere :

لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَـٰهُمۡ وَلِيَتَمَتَّعُواْ‌ۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ (66)

buyuruyor.
[Bizim onlara verdiğimiz nimetlere küfretmek ve onunla az bir zaman telezzüz eylemek için şirkederler. Binaenaleyh; yakında şirkin zararını bilirler.]

Yani; onların şirke devamları bizim onlara verdiğimiz nimet-i necata ve emval-i dünyaya küfretmek ve putlara ibadetle bir müddet birbirlerine muhabbet ve dünya metâ'ıyla intifa' eylemek içindir. Onların halleri böyle olunca şu küfür ve dalâletlerinin akıbetini bilirler ve yakında şirkin azabım görürler. Şu manâ (لِيَكۡفُرُواْ) daki (لام); ta'lil için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile (لام) emir olmak ihtimaline nazaran (لِيَكۡفُرُواْ) emri ehl-i küfrü tehdit içindir. Çünkü; hakikatta küfürle emir caiz değildir. Şu halde âyetin manâsı: [Bizim verdiğimiz nimetlere onlar küfür ve o nimetlerle intifa' etsinler. Küfürlerinin acısını elbette yakında bilirler.] demektir. Yani «Onlar küfretsinler bakalım, ne yapacaklar. Akıbet zararını görürler» demek olur.
Makaam-ı tehditte bu misilli kelâmın isti'mâli insanların muhaverelerinde dahi çoktur. Meselâ bir kimse diğerini şarap içmekten menetmek için birçok nasihatta bulunur. Fakat şarabı isti'mal eden kimseye nasihatinin asla te'sir etmediğini görünce hiddet eder ve tehdid etmek üzere «Haydi şarabını iç, zevkine bak ! Sen yakında onun zararını görürsün. Fakat badeharabülbasra. O vakit nedamet edersin. Amma nedamet fayda etmez» demekle hiddetini izhar eder. Şimdi bu kimsenin «Haydi şarabını iç» demesi hakîkî bir emir değildir, belki onu tehdid için söylenmiş bir söz olduğu gibi bu âyette Cenab-ı Hak ehl-i küfrü tehdit için (لِيَكۡفُرُواْ) buyurmuştur. Yani onlara nasihat edildi, dinlemediler. Karada şirkeder, gemiye biner, şiddeti görünce hakîkî bir mümin gibi ihlâs üzere Allah'a yalvarır. Gemiden çıkıp selâmeti bulunca eski haline avdetle şirkine devam eder. İşte bu gibilere Cenab-ı Hak gazabını izhar ederek «Küfretsinler onlar bizim nimetlerimize ve telezzüz etsinler, fakat akıbet zararını görürler» buyurmuştur ki, küfürle emir değildir, belki onları tehdit için bir emirdir.
4241
***
Vâcib Tealâ ehl-i küfrün gemide korku içinde bulundukları hallerini beyan ettiği gibi hâl-i emniyette bulundukları hallerini dahi beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا جَعَلۡنَا حَرَمًا ءَامِنً۬ا وَيُتَخَطَّفُ ٱلنَّاسُ مِنۡ حَوۡلِهِمۡ‌ۚ

buyuruyor.
[Müşrikler bizim nimetlerimizi inkâr ederler de kendi beldeleri olan Mekke'yi hurmet-i azîme ve emniyet-i tâmme sahibi kıldığımızı bilmediler mi? Elbette bildiler ve onların etrafından nâs birbirlerini nehb ü gaarat eder, birbirlerini esir alır, kapar, kaçarlar. Bunları görmüyorlar mı? Ve kendileri Mekke sayesinde emin ve istirahat üzere oturuyorlar, onu bilmediler mi?]

أَفَبِٱلۡبَـٰطِلِ يُؤۡمِنُونَ وَبِنِعۡمَةِ ٱللهُِ يَكۡفُرُونَ (67)

[Onlar şu nimetleri gördükten sonra batıla iman ederler de Allah'ın nimetine mi küfrederler? Onlara verdiğimiz emniyet ve istirahata karşı bâtıl olan putlara iman edip nimetlerimize küfretmekten utanmazlar mı?]

(وَيُتَخَطَّفُ ٱلنَّاسُ مِنۡ حَوۡلِهِمۡ‌) «Nâs etraflarından kapılıp kaçırılıyor, Araplar birbirlerini nehb ü gaarat ve katlediyorlaı veya esir alıp götürüyorlar. Bunları onlar görmüyorlar mı? Kendilerinin beldelerini bu gibi vahşiyane cinayetlerden emin kıldığımızdan mı putları bize şerik kılıyorlar» demektir. Şu halde Mekke ahalisi etraflarında olan kabaile nisbetle envâ'-ı nimet içinde oldukları halde o nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda etmek lâzımken bilâkis onlar küfrün en fenası olan şirki irtikâpla nimet-i İlâhiyeye küfredip bâtıl putlara iman etmeleri tevbih ve tekdire şayan olduğuna işaret için istifham-ı inkârı ile (أَفَبِٱلۡبَـٰطِلِ) varid olmuştur.

4242
***
Vâcib Tealâ müşriklerin zulümleri nihayete vardığını beyan etmek üzere :

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللهُِ ڪَذِبًا أَوۡ كَذَّبَ بِٱلۡحَقِّ لَمَّا جَآءَهُ ۥۤ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'ya yalan olarak iftira eden veyahut hak olan şey kendine geldiğinde o hakkı tekzib eden kimseden daha ziyade zâlim kim olabilir? Elbette kimse olamaz.]

أَلَيۡسَ فِى جَهَنَّمَ مَثۡوً۬ى لِّلۡڪَـٰآفِرِينَ (68)

[Kâfirler için Cehennem'de makam olmadı mı? Elbette oldu.]
Yani; Allah-u Tealâ'ya şirk ve veled isnadetmekle yalan olarak iftira eden kimseden daha ziyade zâlim kim olur? Veyahut hak olan resûl ve kitap kendine geldiğinde o hakkı tekzib ederek iman etmeyen kimseden daha ziyade zulmü irtikâb eden kim olur? Elbette bu gibi cinayetleri irtikâb eden kimseden daha ziyade zâlim olamaz. Bu misilli cinayetleri irtikâb eden kâfirler için Cehennem'de ikaamet mahalli olmadı mı? Elbette onların, Allah'a iftira ve Resûlünü tekziplerinin cezası olarak Cehennem'de mahalleri vardır.
Ehl-i küfrün Cehennem'de makamları; kendi istihkakları ve Cehennem'e girmelerine sebep; küfürleri olduğuna işaret için ehl-i küfrün isimleri (ڪَـٰآفِرِينَ) lafzıyla varid olmuştur.

4243
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ جَـٰهَدُواْ فِينَا لَنَہۡدِيَنَّہُمۡ سُبُلَنَا‌ۚ وَإِنَّ ٱللهُِ لَمَعَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (69)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar bizim dinimize yardım için mücahede ettiler. Elbette biz onlara doğru yolumuzu tevfik ederiz. Halbuki Allah'ın muaveneti erbab-ı ihsanla beraberdir.]

Yani; sol kimseler ki, bizim dinimize yardım ve Resûlümüze muavenet için müşriklerle mücahede ettiler. Elbette o mücahede edenlere mükâfat olmak üzere biz onları hidayette kılar ve amellerine sevap veririz ve rıza-yı İlâhimize onları îsâl edecek tarik-ı müstakimi tevfik ederiz. Zira; Allah'ın muaveneti mücahede ve sair taâtı eda ile ihsan edenlerle beraberdir.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te (Fazl b. İyaz) dan naklen beyan olunduğuna nazaran m ü c a h e d e yle murad; ilim talebi için sa'y ü gayrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sol kimseler kî; onlar ilim tahsili için sa'y ü gayret ettiler. Elbette biz onları tahsil-i ilim tarikında hidayette kılarız.] demektir.
M ü c a h e d e yle murad; sünnet-i nebeviyeyi ikaame, ilimle amel ve günahına tevbe etmek manâsına olmak muhtemeldir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran manâ-yı âyet: [Şol kimseler ki, onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden delillere nazarda ve meânîsini teemmülde sa'y ü gayretle takatlarını sarfettiler. Elbette biz onları itikaad-ı sahiha îsâl ederiz.] demektir. M u h s i n i n le murad; ibadâtı şeraitine riayet ederek eda eden kimselerdir.

***

Gösterim: 385