Bakara Suresi Tefsiri 1 - 100

SÛRE - İ BAKARA 1 - 100 AYETLERİ


Bu Sûre-i Kerime, Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak (وا تقوا يواماً ترجعون فيه إليالله) âyetinin Mekke-i Mükerreme'de Kurban Bayramında Haccet-ül Vedâ'da nazil olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir.
Hicretten sonra nazil olan sûreler velev Medine-i Münevvere'nin haricinde nazil olsun,
Medine-i Münevvere'de nazil olmuş addolunur. Sûre-i Bakara 287 âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

الٓمٓ (1)

Bazı süver-i Kur'âniyenin evvelinde bulunan hurufat Allah-u Tealâ'nın ilmini kendine has kıldığı esrar-ı ilâhiyeden olduğu cihetle Kur'ân'da bu misilli hurufat, ibadın muttali olamayacağı esrardandır. Bunlar ilm-i usulde beyan olunduğu veçhile müteşabihattandır. Müteşabihatm iki kısmı vardır :

B i r i n c i s i ; asla manâsı fehmolunmayan (صۡ) , (آلٓم) ,(آلٓر) ,(حِمَ) ,

(ن) ve (قَ) gibi bazı sûrelerin evvellerinde bulunan harflerdir.

İ k i n c i k ı s ı m ise,(سَتَوى ا شِ لعر ا عَلَي ٱلرَّحۡمَـٰنُ) âyetinde bulunan (اسْتَوَى) kelimesi gibi asıl manâsı fehmolunup lâkin makam itibariyle manâ-yı zahirisini murad etmek edille-i akliye ve nakliyyeye nazaran muhal olduğundan tevile muhtaç olanlardır.

Mutlaka müteşabihatta iki mezhep vardır.

B i r i n c i s i ; selef mezhebidir ki bu misilli müteşabihatm aslına ve murad-ı ilâhi neden ibaret olduğuna iman edip ilmini Allah-u Tealâ'ya tefviz mek ve tevili ile iştigal etmemektir. Bu mezhebe nazaran bu silli hurufatı Kur'ân'da zikrin faydası; iman ve kemâl-i itaat ve inkıyadla kulların mecur ve mû'sâb olmasıdır. Sıddik-ı Â'zam Ebubekir (R.A.) Hazretlerinin «Her kitabın bir sırrı vardır. Allah'ın Kur'ân'da sırrı ise sûrelerin evvellerinde bulunanharflerdir.» buyurduğu mervidir.

Müteşabihat hakkında

i k i n c i m e z h e p ; halef mezhebidir ki onların zamanlarında ehl-i dalâl ve mülhidler peyda olup kendi arzularına göre amele ve itikad-ı hakka ve kavaid-i şer'iyeye muhalifte'villerle meşgul olarak umur-u dini teşviş etmek istediklerinden ahlâf-ı kiram onların tevillerine meydan vermemek ve açmak istedikleri fesad kapılarını kapatmak üzere şer-i şerife muvafık surette tevilini vacip addettiklerinden müteşabihatın tevili ile meşgul oldular.

Şöyle ki: bazıları; «Süver-i Kur'âniyeden bazılarının evvelinde bulunan harfler o sûrenin ismidir.» dediler. Buna nazaran (آلٓم) Sûre-i Bakara'nın ismidir. Bazıları ise «Esma-i ilâhiyeden bir isimdir veyahut her harf esma-i ilâhiyeden bir ismin fatihidir. Meselâ (elif) Allah ve (lâm) Lâtif ve (mim) Mecid isimlerinin fatihleridir.» dediler. Yahut (آلٓم)yani (ان الله اعلم) (Ben Allah-u Azimüşşanım, bilirim) demektir. Veyahut kasemdir. Bu harflerden esma-yı ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniye ve kütüb-ü münezzele terekküb ettiğinden şanlarına tazim için Vâcib Tealâ harf-i hecaya kasem buyurur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [elif, lâm, mim harflerine yemin ederim ki, şu kitap kendisinde şek ve şüphe

olmayan bir kitaptır.] demek olur. Vâcib Tealâ Kur'ân'a itiraz eden müşriklere bir sûrenin mislini

getirmelerini emredip de onlar da getiremeyince keenne onlara «Kur'ân taraf-ı ilâhidendir. Eğer taraf-ı ilâhiden olmasa siz istediğiniz sûrenin mislini getirirdiniz; zira Kur'ân işte sizin terkibinekadir olduğunuz şu harflerden mürekkeptir. Halbuki siz kısa bir sûrenin bile mislini getirmekten aciz oldunuz, sizin acziniz Kur'ân’ın taraf-ı ilâhiden vahyolduğuna delâlet-i vazıha ile delâlet eder.» demektir.

Beyzâvî'de beyan olunduğuna nazaran (elif) Allah ve (lâm) Cibril ve (mim) Muhammed isimlerinden alınarak «Kur'ân Allah-u Tealâ'dan Cibril-i Emin vasıtası ile Muhammed (S.A.) üzerine nazil oldu.» manâsına olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir.

(2) ذَٲلِكَ ٱلۡڪِتَـٰابُ لاً رَيۡبَ‌ۛ فِيهِ‌ۛ

[Şu müşarünileyh olan Kur'ân bir kitap ki o kitabın taraf -ı ilâhiden vahy-i münzel olduğunda asla şüphe yoktur.]

Yani; evvelin ve ahirinin kemalâtını cami' olan Resûl-ü Ekrem lûtf-u keremimizden kullarımızı irşad için sana inzal ettiğimiz şu Kur'ân, bir kitab-ı kâmil ve bir düstûr-u â'zamdır ki, onun vahyi münzel olduğunda asla şek ve şüphe yoktur. Zira; elfazında olan intizamı ve maânisinde olan kuvvet ve metaneti ve mutazammın olduğu ahkâm-ı belâğati tefekkür eden bir kimse o kitabın kitab-ı semavi ve kelâm-ı ilâhi olduğunda kafiyen tereddüt etmez. Derhal kabul ve iman edip mucibiyle amele müsaraat eder. Ve sebeb-i necatın ancak o kitaba yapışmakta olduğunu idrak etmekle kendisinde olan zulümat-ı cehli izaleye sa'y eder.

Kur'ân’ın ulüvv-ü menzeletine ve kdâm-ı beşer olmaktan gayet baid olduğuna işaret için bu âyette bu'dü mertebeye mevzu olan ( dili ) lâfzı ile işaret olunduğu gibi kitabın kütüb-ü sabıkaya nisbetle kâmil olup ilâ yevm-il kıyam havadisin ahkâmını cami olmak itibariyle noksan olmadığına işaret için kemâle delâlet eden harf-i ta'rif ile varid olmuştur.

Yani (ذَٲلِكَ ٱلۡڪِتَـٰابُ) demek; işte şu işaret olunan kitab bir kitab-ı kâmil ki, onda asla noksan bulunmayıp, insanlar beyninde ilâ yevmilkıyam zuhur edecek havadisin cümlesinin ahkâmını ve ekseri ümem-i maziyenin ahvalini cami demektir. Şu halde Kur'ân'a nazar-ı sahihle bakan kimse mertebe-i belâgatin nihayetine ve hadd-i i'cazın gayetine baliğ olduğunu görünce vahy-i ilâhi olduğunda asla şüphe etmeyeceğini beyanla Kur'ân'da şüphe edenlerin nazar-ı sahih malik olmadıklarına işaret buyurulmuştur.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile kitap'la murad kitab-ı mev'ud olmak ihtimali vardır. Çünkü; iptidayı bi'sette Cenab-ı Hak resûlüne bir kitap inzal buyuracağını vahiy buyurduğu gibi Hz. Musa ve Hz. İsa'ya dahi İsmail (A.S.) neslinden âhir zamanda ba'solunacak nebiye bir kitabı celil-ün nisap inzal edeceğini dahi vahyedip onlar da ümmetlerine böyle bir kitabın nazil olacağını beyan ve nazil olduğu zaman iman etmelerini tavsiye etmişlerdi.

İşte gerek iptida-yı vahiyde bizim nebimize ve gerek Hz. Musa ve İsa (A.S.)'a mev'ud olan kitab-ı mübin şu kitap olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Şu müşarünileyh olan kitap iptida-yı bi'sette Muhammed (S.A.)'a ve ondan evvel geçen enbiyaya, âhir zaman peygamberine inzal olunacağı va'd-ü beyan olunan kitab-ı malûmdur ki, o kitabın vahy-i münzel olduğuna dair olan delâilin vuzuh ve zuhuruna bi­naen onun kelâm-ı ilâhî olduğunda asla şüphe yok] demektir.

Hulâsa; Kur'ân’ın tavk-ı beşerden hariç bir mertebe-i baidede bulunduğu ve noksansız havadis-i beşerin ahkâmını ve evvelin ve ahirinin ahvalini cami' bir kitab-ı kâmil olduğu ve taraf-ı ilâ­hiden bizim resûlümüz Muhammed (S.A.) Hazretlerine vahy-i münzel kelâm-ı ilâhi olduğu ve kelâm-ı ilâhi olduğunda asla şüphe caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vâcib Tealâ Kur'ân’ın şek ve şüpheden beri bir kitab-ı kâmil olduğunu beyandan sonra kitabın fevaidini ve cümle-i kemalâtından olan menafiini beyan etmek üzere:

هُدً۬ى لِّلۡمُتَّقِينَ (2)ٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡغَيۡبِ وَيُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَمِمَّارَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ (3)

buyuruyor.

[Kur'ân-ı Azim-üş Şan günâhlardan kaçınan müttakîlere tarîk-ı hayrı gösterici ve menfaatlerine delâlet edicidir. O müttakîler şol kimseler ki, onlar gayba imanla salevat-ı mefruzayı eda ve bizim onları merzuk ettiğimiz rızıklarının bazısını muhtaç olan­lara infak ederler.]

Yani kitab-ı mübin olan Kur'ân; evamire imtisal ve nevahiden içtinab edip, nefislerinin taharetine mani olan, habâisten mu­hafaza eden müttakîlere doğru yolu gösterir ve hidayet-i azîme ve tarîk-i müstakime irşad eder bir mürşid-i kâmildir. O müttakîler şol kimselerdir ki, onlar gayba iman ettikleri gibi furû-u â'malin â'zamı ve erkân-ı dinin ehemmi olan salâtı ikame etmekle cemi' azalarıyla canibi mânevi-i ilâhiye teveccüh ederler. Ve rızayı ilâhiyi talepten halî kalmazlar ve ubudiyetten maksad-ı aslî olan tezellül ve tevazuu kemaliyle yerine getirirler. Ve yalnız ibadet-i bedeniye ile iktifa etmezler. Belki bizim onlara lûtf-u keremimizden vermiş olduğumuz rızıktan muhtaç olan fukara ve zuafâya sarf ve infak etmekle ibadet-i maliyeden ibaret olan zekâtı da eda ederler.

H i d a y e t ; doğru yola irşad edip tarîk-i savabı göstermektir. İ t t i k a ; nefsi, mazarrat verecek şeylerden ve şer'a muhalif olan günâhlardan muhafaza etmektir. İttikanın üç mertebesi vardır :

B i r i n c i m e r t e b e s i ; küfürden nefsini muhafaza etmektir. Bu mertebe; ittikanın edna mertebesi ve mertebe-i avamdır. Her mümin bu mânaya nazaran nefsini küfürden vikaye ettiği için müttakîdir.

İ k i n c i m e r t e b e s i ; muharrematın kâffesini terkle ibadatı edaya sarf-ı makderet etmektir. Bu mertebe; ittikanın mertebe-i vustası ve havassın mertebesidir. Çünkü; bunlar evâmire imtisal ve nevahiden içtinabla nefislerini azab-ı cehennemden vikaye ettikleri için ittikanın tam manâsını ihraz etmişlerdir. Ve bu âyette murad olan ittika da bu manâca ittikadır. Zira; âyette müttakileri tavsifte yalnız imanla iktifa olunmayıp belki furû-u â'malden salât ve zekâtın ittikada dahil olduğu beyan olunmuştur.

Ü ç ü n c ü m e r t e b e s i ; cemi ibadatı eda etmek ve cemi maasiden ihtirazla beraber kalbinden masivanın küllisini ihraç ve daima azamet-i ilâhiyeye delâlet eden delâili tefekkürle meşgul olmaktır. Bu mertebe ittikanın âlâ mertebesi ve mertebe-i havass-ül havassıdır.

Kur'ân’ın hidayeti halen ve meâlen müttakîlere mahsus olduğu gibi küfürden ittika etmeyenlere hidayet olunmayacağı ve Kur'ân’ın hidayetinden müstefid olmak ancak ittika ile olacağı bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü; muharremattan içtinab ve ahkâm-ı ilâhiyeyi iltizam edip âhirete iman ederek tarik-ı hayr ve savabı taharri ile azab-ı cehennemden kurtulmak çaresini düşünmeyen kimseler Kur'ân'a iman ve itimad etmediklerinden Kur’ân'a atf-ı nazar etmezler ki, Kur'ân onlara hidayet etsin ve doğru yolu göstersin. Temessük etmeyenleri elbette Kur'ân hidayette kılmaz. Çünkü; Kur'ân’ın hak olduğunu itikad etmeyince ahkâmıyla amel etmek murad etmez ki, Kur'ân’ın âyetleri onun için doğru yolu göstersin. Evet ! Kur'ân tarîk-i hakkı arayanlara hidayet eder. Bu âyette Vâcib Tealâ muttakilerin evsaf-ı lâzımesinden üç sıfat zikretti. B i r i n c i s i esas itikaddan olan «iman», diğerleri de furu-i â'malden olan «salât»ile fukaraya «infak»tır.

İ m a n ; Vâcib Tealanın zatını ve sıfatını ve enbiya-yı kiramın nübüvvetlerini ve ahval-i âhireti ve sair iman edilmesi lâzım olan şeyleri, inanıp kalb ile tasdik ve lisanla ikrar etmektir. Şu halde imanın iki rüknü olan «tasdik-i kalbi» ve «ikrar-ı lisanî» nin her müminde bulunması lâzımdır. Binaenaleyh bir kimsenin yalnız kalbde tasdiki bulunsa da ikrar-ı lisanîsi olmasa şu tarife nazaran mümin olmaz. Amma iman yalnız tasdik-i kalbiden ibaret olduğuna nazaran o kimse beynehu ve beynallah mümin olur. Fakat imanın cüz'ü aharı olan ikrarı terkinden dolayı günâhkâr olduğu gibi zahirde o kimse üzerine ahkâm-ı şer'iye icra olunamaz. Çünkü; kalbinde olan imanı, ikrarı olmadığı cihetle zahirde bilinemediğinden imanıyla hükmolunamaz ki, ahkâm-ı şer'iye icra olunsun. İmanın iki cüzü olduğuna nazaran ziyade ve noksanı kabul etmez. Çünkü; «mü'menün bih» yani iman edilecek şeyler artmaz ve eksilmez ki, iman artsın veyahut eksilsin. Hatta itikadiyat cemi' enbiyanın şeriatlerinde birdir. Binaenaleyh usul-ü itikadiyatta enbiyanın cümlesi müttefiklerdir. Her ne kadar ümmetleri akla ve nakle muhalif bir takım batıl itikadlar ihdasiyle fena yollara ve bid'atlere sapmışlarsa da usul-ü itikad değişmiş addolunamaz. Meselâ; Nasârâ’ın ekanîm-i selâseyi kabul etmesi ve Hz. İsa'ya haşa Allah'ın oğlu demeleri kendi icadları olduğu için şeriat-i İsa da itikadiyatın o yolda olmasını icab etmez. Çünkü; bu misilli akla ve nakle muhalif olan itikadat-ı batıla nasaradan bazı kimselerin icadiyle beynennasârâ intişar etmiştir. Yoksa şeriat-i İsa'da böyle batıl itikad olamaz.

Şu tarife nazaran amel, imandan cüz' değildir. Belki imanın kemalinden cüz'dür. Binaenaleyh; imanı olup ameli olmayan kimse mümindir velâkin amel etmediği için fâsık addolunur. Eğer affı ilâhiye mazhar olamazsa taksiratı kadar muazzeb olduktan sonra imanı sebebiyle cennete girer.

Ehl-i sünnetten muhaddisînin mezheblerine nazaran iman: kalble tasdik, lisanla ikrar, aza-yı cevarihle amelden ibarettir. Şu tarifin zahirine nazaran amel, imandan cüz' ise de esah olan amelin, imanın kemalinden cüz' olmasıdır. Çünkü; fasıkın mümin olduğunda muhaddisin hazaratı dahi müttefiklerdir.

Ancak bir kimse yalnız lisanıyla ikrar etse fakat ameli olmadığı gibi kalben tasdiki dahi olmasa, o kimse beynehu ve beynallah mümin değil, belki münafıktır. Binaenaleyh; ebedi cehennemde kalır.

İmanda muteber olanın gaybe iman olduğuna bu âyet delâlet eder. G a y b ile murad; Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile Allah-u Tealâ'ya ve meleklere ve enbiyaya ve vahye ve yevm-i âhirete, âhirette sual, hesap, azap, cennet, cehenneme iman etmesi lâzım olup, bunlar insanın gözüyle göremediği şeylerdir. Onların cümlesine görmüş gibi iman etmek lâzımdır.

İman ikidir.

B i r i n c i s i ; din-i Muhammedîden olan ahkâmın kâffesine icmalen, kalble tasdik ve lisanla ikrar etmektir.

İ k i n c i s i ; din-i Muhammediden olan ahkâmı birer birer tafsil ederek iman etmektir. Avam-ı nâs için iman-ı icmali kâfidir. Birer birer ahkâmın kâffesini tafsil üzere bilmek lâzım değildir.

İ m a n d a t a k l i d ; babasından, anasından veyahut sair kimselerden işittiği gibi iman edip delâilini tetkik etmemektir. Bu manâca iman-ı taklidi eşâire indinde makbul değilse de ehli sünnetten matüridiye indinde makbuldür. Lâkin bu, imanın zayıf ve edna mertebesidir. Çünkü imanda makbul olan; mesail-i itikadi-yenin delâilini tetkikle ilm-i yakîn hasıl ederek iman etmektir. Zamanımızda ehl-i imandan hemen mukallid yok gibidir. Çünkü; her ne kadar cahil olsa ve kitaplardan delâili tetkik etmese dahi hariçte görmüş olduğu mevcudat ve mükevvenatın kudret-i ilâhiye ile vücuda geldiğini bilir ve bu cihetle eserden müessire istidlal eder. Zira; ukul-ü beşer tekemmül ettikçe herkes herşeyi Cenab-ı Hakka isnad eder. Ancak sanii inkâr eden Dehri gibi dinsizler müstesnadır.

Bu âyette salât ile murad; salevat-ı mefruzadır. Fahri Razi, Hazin ve Kazi'nin beyanları veçhile i k a m e - i s a l â t ile murad sünenini, adabını, feraizini ihlâl etmeksizin vakt-i muayyeninde hudû ve huşu ile edasına devam etmektir. S a l â t ı n asıl manâsı; duâdır. Lâkin Şer'i Şerifte s a l â t ; efal-i mahsusa ve erkân-ı malûmedir. Yani kıyam, kıraat, rüku, sücud, kuud ve niyet-i halise ile bunları eda etmek ve evvelinde tekbir ile dahil olmak ve ahirinde selâmla hitam bulmaktır. Salât lâfzı manâ-yı aslisi itibariyle mücmeldir. Lâkin Cibril-i Emin Resûlullah'a ve Resûlullah da ümmetine talim buyurdu. Ve bu minval üzere âyetteki icmal, sünnet-i nebeviye ile tafsil olundu ve takarrür etti. Binaenaleyh salât lâfzı zikrolunduğu yerde manâ-yı şer'isi hatıra geldiği gibi murad da odur. Manâ-yı lugavisi olan dûa manâsı örf-ü şeri'de metruktür.

Hal-i hayatında Resûlullah (S.A.) eshabı ile beraber erkân-ı malûme olan salâtın ikamesine devam buyurdu ve zaman-ı saâdetten ilâ yevminâ hâza, icma-ı ümmet de bu suretle vaki oldu. Binaenaleyh; malûm olan evkat-ı hamsede salâtın farziyetini ve heyetini inkâr eden tekfir olunur. Yani; salâtın esasını inkâr eden tekfir olunduğu gibi beş vaktin rekatlerini ve heyetlerini inkâr eden kimse dahi tekfir olunur demektir. Çünkü; salâtın rekâtleri ve heyetleri her ne kadar Kur'ân’ın sarahatiyle sabit olmamış ise de gerek rekât ve gerek heyeti icma-ı ümmetle sabit ve tevatürle zaman-ı saâdetten bu ana kadar naklolunduğundan inkâr eden hükm-i kafiyi inkâr ettiği cihetle küfretmiş olur. Âyet-i celilede Cenab-ı Hak ehl-i imanı bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan bazısını infak ederler buyurmakla ibadet-i maliyesini eda edenleri sena buyurmuştur.

R ı z ı k ; insanın intifa ettiği mal kabilinden nasiptir. İ n f a k ; Fahri Razi ve Hazin’ın beyanları veçhile fi sebilillâh elinde olan malını sarf ve hare etmektir. Âyet-i celile; zekât, nezir, sadaka-i fıtır, nefsine infak, üzerine nafakası vacip olanlara infak ve cihad-ı fi sebilillâhta infak gibi vacip olan infakın cümlesine ve sadakat-ı nevafile şamildir. Hatta müminler beyninde muavenete müteallik şeylerin cümlesi intakta dahildir. Zira; cümlesi nazar-ı şer'ide makbul ve memduhtur.

Vâcib Tealâ ehl-i imam infakta israf ve tebzirden muhafaza ve malının bir miktarını infak ve bir miktarını kendi mesalihi için alıkoymak lâzım olduğuna işaret için bağza delâlet eden (مِن) lafzıyla irad buyurınuştur ki. «merzuk olduğunuz rızkınızın bazısını infak ve bazısını ibka edin» demektir. Çünkü; insanların ahlâkı muhtelif olup bazısı gayet sahi olmakla elinde olan emvalin küllisini infak etmek istediğinden ve bazısı da gayet bahil olup elinde olan emvalin bir zerresini bile vermek istemediğinden ve bu cihet de mezmum olduğundan Vâcib Tealâ bu âyette insanlar için lâzım olan bu iki tarafın vasatını ihtiyar etmek lâzım olduğuna işaret buyurmuş ve infak hususunda lazuu olan hattı hareketi tayin etmiştir. Gerek imanın ve gerek ikame-i salât ile infakın devam üzere lâzım olduğuna işaret için İstimrar ve devama delâlet eden muzari siğaları ile varid olmuşlardır.

Bu âyet-i celilede Vâcib Tealâ insan için dikkat ve itinası lâzım olan vazife-i mühimme-i asliyeyi beyan buyurmuştur. Çünkü Fahri Razi'nin beyanı veçhile insanın mükellef olduğu ahkâmın esası ikidir.

B i r i n c i s i ; bilkülliye maasiyi terketmektir. Bu kısma ittika ile işaret buyurmuştur.

İ k i n c i s i ; bilûmum vecibatı eda etmektir. Vacibatın esası da ikidir :

B i r i n c i s i ; salât gibi ibadet-ı bedeniyedir. Ona (يُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ) cümle-i celilesi ile işaret olunmuştur.

İ k i n c i s i ; zekât gibi ibadet-i maliyedir. Buna da (وَمِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ) kavl-i lâtifi ile işaret buyurulmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetteki infakın niam-ı zahire ile ilim, idrak, kuvvet ve kudret gibi niam-i batıneye dahi şamil olması muhtemeldir. Şu halde; ilmi talim ve dâlli irşad ve mansıb sahibi ve hatırlı olan kimsenin şei'aat-i hasenesi ve kuvvet sahibinin âciz ve zayıfa muaveneti insanın ecr-ü sevaba nail olacağı infakda dahil ve memduhtur. Zira bunların cümlesi; tarafı ilâhiden insana ihsan olunan rızık cümlesindendir.

Hulâsa; menhiyatı terk ve me'muratı işlemekle ittika ve erkân-ı dinden olan salâtı ikame ve zekâtı eda edenlerin Kur'ân'dan intifa edip Kur'ân’ın ise onları hidayette kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bilûmum ehl-i imana Kur'ân’ın hâdi olduğunu beyandan sonra ehl-i kitaptan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve emsali Kur'ân-a iman eden ehl-i kitabın şanlarını teşrif ile iman etmeyen ehl-i kitabı imana terğib etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِمَآ أُنزِلَ إِلَيۡكَ وَمَآ أُنزِلَ مِن قَبۡلِكَ وَبِٱلاًخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ (4)

buyuruyor.

[Kur'ân şol kimselere dahi hâdidir ki, onlar sana inzal olunan Kur'ân'a ve senden evvel geçen enbiya-yı kiram biraderlerine inzal olunan kütüb-ü semaviyenin kalleşine iman eder ve ancak âhireti yakinen bilir ve tasdik ederler.]

Yani; Kur'ân, gayba iman ve ikame-i salât ve eda-yı zekât eden bilûmum müminlere hidayet ettiği gibi ya Muhammedi Sana Cibril-i Emin vasıtasıyla inzal olunan Kur'ân'a ve senden evvel inzal olunan Tevrat, İncil, Zebur ve sair suhuf-u münzeleye iman eden ve bilhassa dar-ı âhirete şekki ve tereddüdü izale eder bir yakînle iman eden ehl-i kitabı dahi hidayette kılar.

Fahri Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile inzal; bir şeyi aladan ednaya nakletmektir. Cibril-i Emin kütüb-ü semaviyeyi Cenab-ı Haktan kelâm-ı ilâhi olarak huruf ve es vattan ar i olduğu halde işitir, badehu semadan nazil olarak enbiya-yı kirama nakil ve beyan eder. Veyahut levh-i mahfuza yazılmış olan kitapları ve kitapların âyetlerini iktiza ettikçe emr-i ilâhi üzerine levh-i mahfuzdan kıraat ve hıfz eder ve badehu rusul-ü kirama tebliğ için semadan nazil olur. Şu iki suretten herhangi suretle olursa olsun kelâm-ı kadim-i ilâhiye dâl olan elfaz ve ibareyi beyan etmek üzere semadan nazil olduğu cihetle inzal tabir olunmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i kitaptan âhirete iman edenlerin ikan üzere iman ettiklerini beyan ve iman etmeyenlere tariz ve imana terğibdir. Ve âhiret hakkında itikadlarının vakıa mutabık olmadığını beyanla iman etmeyenlerin itikadları ilme müstenid olmaksızın birtakım evham ve itikad-ı batıl olduğuna işaret buyurmuştur.

 h i r e t ; dünyadan muahhar olduğu için âhiret denilmiştir. Bu âyet nazil olduğunda, gerçi Kur'ân’ın küllisi henüz nazil olmamış ise de nazil olanı nazil olmayanlara tağlib ve nazil olması muntazar olanları vaki nefselemirde nazil olmuş menziline işaret için «inzal» mazi sigası ile varid olmuştur.

Enbiya-yı sabıka üzerine nazil olan kitaplara imandan murad; iman-ı icmalidir. Ahkâmına tafsilen iman etmek murad değildir. Zira; biz ahkâmıyla mükellef olmadığımızdan alettafsil kütüb-ü sabıkanın ahkâmını tahsil etmek üzerimize vacip değil ki tafsilen îman vacip olsun. Amma bizim kitabımıza icmalen iman farz-ı ayn olduğu cihetle her ferde lâzımdır. Fakat bütün ahkâmını tafsil üzere iman farz-ı kifayedir. Zira; bilûmum ahkâmını tahsil etmek umum efrad üzerine vacip değildir. Belki namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan ibadatın mesailini her ferdin bilmesi vaciptir. Diğer ahkâmını ise icrası lâzım olan kimselerin bilmesi vacip olur. Başkalarının bilmesi vacip olmaz. Meselâ zekâta müteallik mesaili zekât vermesi vacip olan kimsenin bilmesi vaciptir. Zekâta muktedir olmayan fakire zekât mesailini öğrenmek vacip olamaz. Kezalik muamelât ve ukubata müteallik olan mesaili bilmek farz-ı kifayedir. Her ferd üzerine bilmek vacip değildir. Eğer her ferd üzerine vacip olmuş olsaydı, umur-u millet haleldar olur ve milletin heyet-i mecmuasına ait olan işler intizamdan çıkardı. Çünkü; milletin her ferdinin ahkâm-ı şer'iyeyi bilmesi vacip olsa herkes ömrünün nısfını bu uğurda feda etmek ve başka işe bakmamak lâzım gelirdi. Halbuki bir milletin heyet-i mecmuasına ait olan vazife yalnız tahsil-i ilme münhasır olamaz. Zira; ziraatle ekmek ve ticaretle para kazanmak milletin devam ve bekasına yegâne sebeptir. Badehu düşmana karşı mevcudiyetini muhafaza etmek millet için ehemmi vezaiftendir; Ve sair hususatta da hal böyledir. Binaenaleyh; taksmi-i â'mal kaidesine tevfiken milletin bir kısmı ziraat, bir kısmı sınaat, bir kısmı ticaret, bir kısmı emaret, bir kısmı tahsil-i ilim ve bir kısmı da askerlikle meşgul olur. Çünkü; insan bittabi medeni olduğundan yalnız yaşamayıp cemiyetle yaşamak zaruri olduğu cihetle heyet-i mecmuasının bekası için amelleri taksim zaruridir.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân’ın müminlere hidayet olduğunu beyandan sonra hidayetin mümin müttakilere mahsus olduğunun hikmetini ve zikrolunan imanın ikame-i salât ve eda-yı zekât gibi ibadatı eda etmek fevz-ü falâha sebep olduğunu beyan etmek üzere:

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ عَلَىٰ هُدً۬ى مِّن رَّبِّهِمۡ‌ۖ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ (5)

buyuruyor.

[Şu mümin muttaki olan kimselerin cemi kitaplara iman ve âhirete yakîn üzere itikad etmeleri sebebiyle mürebbi-i hakikileri olan rablarından hidayet-i azim üzerinde karar edici ve şu evsaf-ı celileyi haiz olan zevat-ı müşarün ileyhim dünyaya ve âhirette fevz-ü felah buluculardır.]

Yani; usul-ü itikadiyeye dikkat ve furu-i â'mali şeraitine riayet ederek lâyıkıyla eda edenler ve sair muharremattan içtinabla ittika eden müttakiler rablerinden hidayete muvaffak oldukları gibi korktuklarından kurtulmak ve umduklarına nail olmak suretiyle felâhyab oluculardır. Fahri Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile ehl-i imanın hidayette temekkün ve tekarrurlarına, sebat ve devamlarına işaret için istikrara delâlet eden (عَلَىٰ) lafzıyla varid olmuştur. Güya ehl-i imanın hidayete devamları birşey üzerine çıkıp oturan kimselerin hallerine teşbih olundu. Çünkü; bir kürsü üzerinde oturan kimse karar üzere rahat ederek düşmek gibi rahatsızlıklardan emin olduğu gibi delâil-i ilâhiye ile Hakka istidlal edip hakla batıl beynini tefrik ederek hak üzere karar ve birtakım itikadat-ı fasideden kendini muhafaza etmesi her türlü avarizden salim kürsü üzerinde oturan kimseye benzediğinden mâkulü mahsûsa teşbih tarikiyle istikrara delâlet eden (عَلَىٰ) lâfzı varid olmuştur.

İşte hidayet üzere karar edenleri Cenab-ı Hak ilk önce iman ve ibadetleriyle methettikten sonra iman ve ibadet üzere karar ve imanlarını şek ve şüpheden muhafaza etmeleri ile dahi meth-ü sena buyurmuştur.

İman, üzere karar eden kimselerin hidayetleri gayet büyük olup ukûl-ü beşerin idrakinden aciz olduğuna işaret için h i d a y e t lâfzı tazime delâlet eden tenvin ve nekre suretiyle varid olmuştur. Çünkü; doğru yola vasıl olmak manâsınca hidayet insanın dünyevî ve uhrevî saâdetine sebep olup bütün mehleke ve felâketlerden kurtardığı için insana pek çok ve büyük faydalar bahşettiğinden hidayet hakikaten büyüktür. Ve şu büyüklüğüne işaret olmak üzere tenvin ile varid olmuştur.

Ehl-i imanın, hidayetle sairlerinden mümtaz oldukları gibi felah ve necat bulmakla dahi mümtaz olduklarına tenbih için (أُوْلَـٰٓٮِٕكَ) lâfzı her ikisinde de zikrolunmuştur. Bundan evvel beyan olunan itikad ve amelin neticesi felah ve felaha sebep ise iman ve ibadet-i bedeniye ve maliye olduğuna bu âyet delil-i vazıhtır. Zira müştak olan (يُؤۡمِنُونَ) ve (يُوقِنُونَ) üzerine felah hükmünün terettübü; iştikakın me'hazi olan iman ve ikame-i salât ve infakın felâhyab olmaya sebeb ve illet olmasını müş'irdir. Şu halde itikad-ı sahih ve amel-i salihin neticesi; tazim ve tevkir üzere sevaba zaferyab ve naîm-i daime vasıl olmaktır.

F e l â h la murad; felâh-ı kâmil olduğundan fasık olanların bilkülliye felahtan mahrum olmalarını icab etmez. Çünkü; fasıklar kusurları miktarı azap gördükten sonra felâhyab olacaklarından, onların felahları felâh-ı nakıstır. Binaenaleyh felâh-ı kâmil; imanla beraber amel-i salih sahiplerine mahsustur. Felah hasra delâlet eden zamir faslı ile varid olmuştur.

Hulâsa; mümin müttakilerin rablerinden hidayet-i azim üzerine oldukları ve ancak fevz-ü falâh-ı kâmil onlara münhasır olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ felaha nail olacak evliyâsını sıfatlarıyla beraber zikirden sonra evliyâsının zıddı olan â'dâsını ve onların temerrüdlerine binaen inzar ve adem-î inzarın onlar için müsavi olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡهِمۡ ءَأَنذَرۡتَهُمۡ أَمۡ لَمۡ تُنذِرۡهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ (6)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar muhakkak küfrettiler, senin onları inzar edip etmemekliğin onlar üzerine müsavidir. Zira; onlar iman etmezler.]

Yani; şol kimseler ki, onlar hakkı inkâr ve haktan iraz ve batılı izhar ve inat ve istikbarla küfr üzere İsrar ettiler. Ya Muhammedi Senin onları azab-ı ilâhi ile korkutup korkutmamaklığın onlar üzerine müsavidir. Zira; onların temerrüd ve batıla ısrarlarına binaen inzar fayda etmediğinden asla iman etmezler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile küfür; birşeyi setredip örtmek manasınadır. Kâfirler hakkı setredip kabul etmedikleri için kâfir denilmiştir. Küfrün envai dörttür :

B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'yı asla bilmez, inkâr eder. Buna küfr-ü inkârı denir.

İ k i n c i s i ; kalb ile Allah-u Tealâ'yı bilir, fakat lisan ile ikrar etmez. Buna küfr-ü cuhûdî denir. İblis'in küfrü bu kısımdandır.

Ü ç ü n c ü s ü ; kalbi ile Allahı bilir ve lisanı ile ikrar eder, fakat diniyle tedeyyün etmez. Buna küfr-ü inâdî denir. Ebu Talib'in küfrü bu kabildendir.

D ö r d ü n c ü s ü ; lisan ile ikrar eder, fakat kalb ile tasdik etmez, buna küfr-ü nifakî denir. Münafıkların küfrü bu kabildendir.

Küfrün hulâsası; Allahı ve vahdaniyetini veyahut inzal ettiği âyetlerinden ve kitaplarından birini veya cümlesini veyahut rusûl-ü kiramdan birini veya hepsini inkâr etmektir. Bunların cümlesi küfür olduğundan bu minval üzere vefat eden kimse ebediyen cehennemde kalır. Zira; Allah-u Tealâ küfredeni mağfiret etmez.

İ n z a r ; günâhlardan men etmekle beraber Allah'ın azabından korkutmaktır.

Rusûl-ü kiramın kâffesi, ümmetlerini maâsîden nehiyle beraber maâsî işledikleri surette azab-ı ilâhi ile muazzap olacaklarını beyanla korkuttukları için münzir unvanını ihraz etmişlerdir. Kâfirler küfr üzerine musir olup Resûlullah’ın sözüne kulak asmadıkları için haklarında azab-ı ilâhiyi beyanla korkutmakta bir fayda olmadığından Cenab-ı Hak onların indinde inzarın vücudu ve ademi müsavi olduğunu bu âyette beyan buyurmuştur. Zira hızardan fayda; küfürden vazgeçip iman etmektir. Bunlar ise gerek inzar olsun, gerek olmasın iman etmezler ve inad ve temerrüdle küfr üzere ısrar ederler. Şu halde inzardan müstefid olmadıkları için onlar hakkında da inzar yok mesabesindedir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile küfürde ısrar edip iman etmeyeceklerini Cenab-ı Hak bildiği halde resûlüne inzarı emretmesi; yevmi kıyamette kâfirler üzerine hüccet ikame etmek ve onların itizarlarına ıneydan kalmamak ve emr-i risalet umumî olmak ve inzar sebebiyle resûlü müsâb kılmak hikmetine müptenidir. Binaenaleyh; rusûl-i kiram iman edeceklere ve iman etmeyeceklere emr-i risaleti tebliğ ve tarik-ı hakkı herkese göstermek ve azab-ı ilâhi ile inzar ve niam-ı ilâhiye ile tebşir etmekle memurdur. Çünkü; küfr üzere ısrar edecekleri inzar etmeseler yevmi kıyamette kâfirlerin «bize resûl gelmedi ve doğru yolu göstermedi» diyerek itizar etmeye hakları olacağından Cenab-ı Hak bu misilli itizar kapılarını kapamak için iman etmeyecek kâfirleri inzar etmelerini resûllerine emretmiş ve onlar da daima inzar etmişler ve inzardan hali kalmamışlardır.

İnzarın, bir şeyi işlemek veyahut terk etmekte tesiri ziyade olduğundan bu makamda yalnız inzarı zikirle iktifa olundu. Çünkü; insanın mazarratı defle iştigali, menfaati celble iştigalinden evlâdır. Binaenaleyh; def-i mazarrat kabilinden olan inzar zikrolunup celb-i menfaat kabilinden olan tebşirin zikrolunmadığı Fahri Razi'nin cümle-i beyanatındandır. Zira; inzarın tesiri olarak mazarrat terk olununca min vechin menfaat celb olunmuş demektir.

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyet-i celilede gerek (hemze) ve gerek (elif mim) kelimesi istifham manâsından mücerreddirler. Zira; istifham müsavata münafidir. Çünkü maksat; inzar ve adem-i inzar müsavi olduğunu haber vermektir. Bu habere «Sen inzal ettin mi veyahut inzar etmedin mi?» diyerek sual etmek muhaliftir. Binaenaleyh; âyette suret-i istifham varsa da manâ-yı istifham yoktur. Yani «İstersen inzar et, istersen inzar etme, her ikisi de müsavidir. Zira; inzar etsen de, etmesen de iman etmezler» demektir. Yoksa «İnzar ettin mi veyahut inzar etmedin mi?» unvanında sual değildir. Vâcib Tealâ küfr üzere ısrar edecek kâfir-i mütemerridlerin iman etmeyeceklerini beyanla beraber iman etmediklerinden dolayı zem etmiştir. Çünkü; imanla mükellef olduklarından teklif olunan imanı yerine getirmedikleri için elbette zem olunurlar.

Bu âyet teklif-i mâlâyutakin cevazına ve vukuuna delildir. Çünkü; Cenab-ı Hak kâfir-i mütemerridin dünyaya arz-ı vücud edip teklife mahal olduğunda irade-i cüz'iyesini küfre sarf edip ve ısrar etmekle iman müyesser olmayacağını ezelde bildi. Ezelde o kâfirin lâyezaldeki iradesine binaen adem-i imanına ilm-i ilâhî taalluk ettiğinden kâfirin imanı muhal ve mümtenî olduğu halde Cenab-ı Hakkın imanla teklifi mümteni ile tekliftir. Şu halde teklif-i mâlâyutak vakî olmuştur. Çünkü; kâfir-i mütemerrid iman etmiş olsa — hâşâ — Allah-u Tealâ'nın ilminin hilafı zuhur edeceğinden «cehil alâllah» lâzım geldiği gibi iman etmeyecekleri haberinin dahi kâzip olması lâzım gelir. Gerek «cehil alâllah» ve gerek «kizb alâllah» her ikisi de muhal olduğundan kâfirin imanı muhaldir. İşte şu muhal ile teklif; teklif-i mâlâyutaktır.

M u h a l ; ikidir:

B i r i n c i s i ; kadimi yok eylemek ve zıddını cem etmek gibi lizatihîdir. Bununla Vâcib Tealâ'nın mülkünde mutasarrıf olup hiç kimsenin itiraza salâhiyeti olmadığı cihetinin teklif caizse de zatında imkânı olmadığından teklif vaki dedir.

İ k i n c i s i ; kâfir-i mütemerridin imanı gibi muhal bilgayr olur. Çünkü; kâfirin imanı zatında mümkündür. Lâkin küfründe ısrar edeceğini Cenab-ı Hak bildiğinden adem-i imanına ilm-i ilâhî taalluk ettiği için kâfir-i mütemerridin imanı ilm-i ilâhiye nazaran muhal olduğu cihetle muhal bilgayrdır. Zira; zatında mümkündür, muhal değildir. İşte bu kısım muhal ile teklif vakidir. Binaenaleyh; kâfirler imanla mükelleftir. Çünkü; iman etmek yed-i ihtiyarlarındadır. İradelerini küfre sarf edeceklerini ve küfür üzere ısrar eyleyeceklerini Vâcib Tealâ bildiği için imanları ilm-i ilâhiye nazaran muhaldir. Fakat kâfirler iradelerini adem-i imana sarf edeceklerinden Vâcib Tealâ'nın ilmi adem-i imanlarına taalluk etmiştir. Yoksa ilm-i ilâhi adem-i imanlarına taalluk ettiğinden dolayı iman etmediler değildir. Binaenaleyh; küfrü ihtiyarda mecbur değillerdir. Zira; ilm-i ilâhi malûm olan adem-i imanlarına tabidir. Yoksa adem-i imanları ilm-i ilâhiye tabi değil ki, küfrü ihtiyara mecbur, olsunlar.

***

Vâcib Tealâ kâfir-i mütemerridlerin iman etmeyeceklerini beyandan sonra, iman etmediklerinin sebebini beyan etmek üzere:

خَتَمَ الله عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ وَعَلَىٰ سَمۡعِهِمۡ‌ۖ وَعَلَىٰٓ أَبۡصَـٰرِهِمۡ غِشَـٰوَةٌ۬‌ۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (7)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kâfirlerin kalbleri ve kulakları üzerlerini mühürledi ve gözleri üzerinde hakkı görmekten men eder perde vardır ve onlar için âhirette büyük azap olucudur.]

Yani; inzar kendilerine menfaat vermeyen kâfirler iman etmezler. Zira Allah-u Tealâ kalbleri üzerini mühürledi ki, asla kalplerine hayır girmez. Çünkü; onların iradelerini küfre sarf ve ısrar edeceklerini Cenab-ı Hak bildiği için güya kalblerine hariçten br şey girmesin diyerek ağzı mühürlenmiş gibi kıldı. Binaenaley onların kalbleri ağzı mühürlenmiş bir kese mesabesinde olduğu dan kelime-i hak oraya asla vasıl olmaz bir hale geldi. Onların kulakları üzerine mühür vaz etmiştir ki, kelime-i hakkı işitmez / işittikleriyle katiyen intifa etmezler ve muannid kâfirlerin gözle üzerinde büyük ve kalın perde örtülmüştür ki, asla gördükleri delâil-i garibeden intibah etmezler. İşte kalbleri ve kulakları mühürlü ve gözleri perdeli olan kâfirler için âhirette azab-ı azîm vardır. Yahut dünyada esaret, katil, helâk ve âhirette azâb-ı daim vardır. Zira; onlar Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri mahalline sarfla intifa etmedikleri gibi belki mahallinin gayrıya sarfla birtakım günâhlarda ve küfür gibi büyük cinayetlerde bulunduklarından büyük azaba müstehak olmuşlardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette h a t m ile murad; onların kalblerinde küfür ve sair maâsiye muhabbet halk olunmasıdır. Çünkü; onlar küfür üzere musir oldukça kalblerinde küfre muhabbetleri bir dereceye varır ki, iman ve taatı kabih addederek âbâ' ve ecdatlarını taklide münhemik olurlar. Ve nazar-ı sahihten iraz etmek adetleri olduğundan keenne kalbleri ve kulakları mühürlenmiş gibi bir kasavet iktisab eder. Binaenaleyh; kalblerinden küfrün çıkması ve hariçte olan iman ve taatın kalblerine girmesi mümkün olmadığından mühürlenmiş addolunur. Zira; mühürlü bir kesenin içinde olan şey dışına çıkmadığı gibi dışında olan da içine giremez. Şu halde kâfirlerin kalbleri mühürlü keseye teşbih olunmuştur, yoksa hakikatte mühür vaz olunmuş değildir. Lâkin muamele mühür vaz olunmuş gibidir ki, mühürlenmiş kese içine hariçten birşey giremediği gibi onların kalblerine dahi birşey giremez, demektir. Kezalik kulakları hakkı duymamakta ve gözleri hakkı görmemekte keenne perdelidir. Zira kâfirler; gözleriyle intifa edecekleri deliller arasında azîm perdeler çekilmiş gibi delâilden asla intifa etmezler.

Yahut hatm ile murad; onları imana icbar etmemektir. Çünkü; onların küfre ve maâsiye muhabbetleri bir dereceye varmıştır ki, küfrü terk ve imanı kabule icbardan başka bir çare olmadığı halde icbarı terk etmek keenne onların kalbleri ve kulakları mühürlenmiş ve gözlerine de perde çekilmiş gibi addolunur.

Yahut h a t m ile murad; onların küfr üzerine bekalarına delâlet eder bir alâmet vaz'ıyla meleklere bildirip, meleklerin buğz ve lânet etmeleridir.

Kâfirlere nazil olacak azabın künhünü ve miktarını Allah-u Tealâ'dan gayrı kimse bilmediğine işaret için (azab); azametle tavsif olunduğu gibi adem-i malûmiyete delâlet eden nekre ile varid olmuştur.

Bu âyet kâfirlerin adem-i imanlarına sebep ve illeti beyan için inzal olunmuştur. Takriri kelâm şöyledir: «Kâfir-i mütemerridler iman etmezler. Zira; Allah-u Tealâ onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi ve gözlerinde perde vardır. Her kimin kalbleri ve kulakları mühürlü ve gözleri perdeli ola; o adamlar iman etmezler. Binaenaleyh; kâfirler de iman etmezler.» Bu âyette (kulûb) ve (ebsâr) cemî sîgası ile varid olmuş ise de (semî) lâfzı lâfızda müfred, manâda cemî'dir. Veyahut mastar olduğu cihetle müfred suretinde varid olmuştur. Zira; mastarın tesniyesi ve cem'i birdir. Fahri Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kulağın gözden efdal olmasına delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ sem'i basar üzerine takdim buyurmuştur. Sem'i takdim etmek sem'in şerefine ve faziletine delâlet eder. Binaenaleyh; işitmek nübüvvetin şartındandır, lâkin görmek şartından değildir. Yani, sağır olmak nübüvvete manidir, lâkin âma olmak nübüvvete mani değildir ve enbiyadan hiçbiri sağırlığa müptelâ olmamıştır. Kuvve-i sâmia gıda-yı ruh olan mâ'kulâtı tahsile vesile olup kuvve-i bâsıra ise ancak mahsusatla meşgul olduğu cihetle sem'i basardan efdaldir. Hulâsa; kâfirlerin küfür üzere ısrar ve meyl-ü muhabbetlerine binaen hakkı görmez ve işitmez ve kalbleriyle kabul etmeyip, iradelerini küfre sarf edip imandan iraz ettikleri için kulakları ve kalbleri mühürlü ve gözleri perdeli gibi delâil-i hakkadan intifa edemedikleri ve onlar küfr üzere ısrar ettikleri takdirde imana muvaffak olamayacakları ve adem-i muvaffakiyetleri kendi sû'u ihtiyarlarından neş'et ettiği ve mühürden murad onların adem-i itaat ve adem-i inkıyadlarından ibaret olup hakîkî bir mühür olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ evvelâ müminlerin ve saniyen kâfirlerin hallerini beyandan sonra münafıkların hallerini beyan etmek üzere :

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ ءَامَنَّا بِٱلله وَبِٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ وَمَا هُم بِمُؤۡمِنِينَ (8)

buyuruyor.

[Nâstan bazıları Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettik, diyen kimselerdir. Halbuki onlar mümin değillerdir.]

Yani; Cenab-ı Hakla fıtrat-ı asliyelerinde vaki olan muahedelerini unutmuş olan kimselerden bazıları tezvir ve telbis tariki ile itikadlarına muhalif olarak derler ki «Biz ulûhiyetle muttasıf olan Zat-ı Ecellü Â'lâ'ya ve â'mâlimizin cezasını görmek için vaad olunan yevm-i âhirete iman ve alâ tarik-i yakîn tasdik ettik, şüphemiz kalmadı.» demekle kalblerinde merkûz olan küfrün hilafını izhar ederler. Halbuki; onlar Allah-u Tealâ'ya ve âhirete iman etmiş değillerdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; münafıkların bazı evsaf-ı habiselerini beyan hakkında varid olmuştur.

M ü n a f ı k ; müminle kâfir arasında müzebzeb bir fırkadır. Çünkü; zahirde mümin görünür, kelime-i tevhidi tekellüm eder, halbuki kalbinde küfriyâtını saklar. Binaenaleyh; münafıkların küfürleri sairlerinden eşnâ' ve ağlâzdır. Cenab-ı Hakkın kâfir-i mücahirden daha ziyade münafıklar mebğuzu olduğundan cehennemin alt tabakasında bulunacaklarına dair âyetler varid olmuştur.

Hâzin'de beyan olunduğu veçhile münafıkların halleri tebeddüle maruzdur. Sabah bir renkte, akşam diğer renkte görünürler, bir hal üzere asla sebat edemezler. Zira; bazan kâfir ve bazan da mümin görünürler.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu sürede Vâcib Tealâ dörtrâyetle müminlerin evsafını ve iki âyetle alenî küfrürihtiyar edenlerin hallerini beyandan sonra on üç âyette münafıkların habasetleri, sefahetleri, cehaletleri, istihzaları ve tuğyanları üzere ısrarları ve mütehayyir ve mütereddid oldukları ve hakkı işitmekten sağır ve görmekten kör ve söylemekten mahrum olduklarını beyan buyurmuş ve eşnâ' surette haklarında darbı mesel varid olmuştur.

Bidayeden nihayeye kadar imanlarını doğru göstermek için, imanlarını Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete tahsis etmişlerdir. Çünkü itikadiyatın hulâsası; ikidir:

B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın vücûduna ve sıfatına ve ef'aline iman gibi mebdee müteallik olup, nübüvvete iman da bunda dahildir.

İ k i n c i s i ; âhirete ve ahval-i âhirete imandır. Münafıklar iman etmesi lâzım olan şeylerin kâffesine iman etmiş görünmek için imanlarını izharda bu ikiyi tahsis etmişlerdir.

Münafıkın şerri, alenî olup kâfirin şerrinden daha ziyade ve küfr-ü eşed olduğundan Vâcib Tealâ münafıkların ahvalini beyanda küfürlerini beyanla beraber birçok maasîlerini dahi beyan buyurmuş ve küfürde eşnâ' olduklarından Cenab-ı Hak onları sarahaten müminler sırasından ihraçla mümin olduklarına dair iddialarını red etmiştir. Tasdik-i kalbiden âri mücerred ikrarın iman olmadığına âyet sarahaten delâlet eder. Zira; münafıklar imanı ikrar ettikleri halde Cenab-ı Hak onların mümin olmadıklarını beyan buyurmuştur. Eğer ikrar, mücerred iman olmuş olsaydı onlar ikrar edip dururken «Siz mümin değilsiniz» diyerek red olunmazlardı. Halbuki, Vâcib Tealâ münafıklar hakkında «Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettik derler, bu sözleri zahirdedir, hakikatte onlar mümin olmadılar» buyurmakla onların dâva-yı kâzibelerini redle ehl-i islâma karşı nifaklarını ilân etmiştir. O zamanda, nifaklarını ilân da lâzım idi ki ehl-i imanı aldatmasınlar. Zira; mümin zannıyla ehl-i iman onlara birçok esrar verirler, onlar da müşriklere götürürlerdi. Binaenaleyh; nifakları ilân olundu ki müminler hazer üzere bulunsunlar.

***

Vâcib Tealâ münafıkların kalbi münkir olduğu halde ikrar-ı mücerredleri iman olmadığını beyanla dâvalarını tekzip ve red ettikten sonra onların evsâf-ı zemîmelerinden hud'alarını beyan etmek üzere:

 

يُخَـٰدِعُونَ ٱلله وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَمَا يَخۡدَعُونَ إلاً نفُسَهُمۡ وَمَا يَشۡعُرُونَ (9)

buyuruyor.

[Münafıklar Allah-u Tealâ'ya ve Allah'a iman eden müminlere hile ederler. Halbuki onlar hile etmezler, ancak kendi nefislerine hile ederler ve lâkin hilenin mazarratını bilmezler.]

Yani; münafıklar kalbleri ile Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne ve müminlere muhalefet ettikleri halde zahirde mümin olduklarını beyanla küfürlerini setr ederek hile ve hud'a ederler. Ve onlar bu hileleriyle kimseyi zararlandıramazlar, ancak kendi nefislerini zararlandırırlar. Zira; Allah-u Tealâ onların cemî' ahvalini bildiği gibi hilelerini dahi bilir ve mücazât eder. Binaenaleyh hilelerinin zararı ancak kendilerine aittir ve lâkin hilelerinin zararı kendilerine ait olduğunu bilmezler.

H u d' a ; Fahri Razi'nin beyanı veçhile selâmet ve doğruluk icab eden şeyi izhar etmek ve gayrı izrar edecek şeyi gizlemektir. Münafıklar selâmeti mucib olan imanı izhar ve mazarratı mucib olan küfrü gizlemek ve ehl-i imanı aldatmak ümidi ile hud'a etmişlerdir.

Allah-u Tealâ münafıkların her hallerini bildiği için Allah'ı aldatmak ve hile yapmak ihtimali olmadığından bu âyette Allah'a hud'aları ile murad; Allah'ın resûlüne hud'alarıdır. Zira; Cenab-ı Hak, resûlünün şanına tazim ve indennâs kadr-i nebevilerini i'lâ için resûlüne hud'anın Zat-ı Ulûhiyetine hud'a mesabesinde olduğunu beyanla münafıkları terzil buyurmuştur. Yahut Allah-u Tealâ'ya imanı izhar ve küfrü gizlemekle, keenne hud'a muamelesi yapıyorlar. Güya bu muamele-i mezmumeleri ile Allah'ı haşa aldatmış gibi kendilerine bir gurur arız olduğundan Allah'a hud'a ederler denilmiştir.

Müfaale babı bu makamda isneyn beyninde iştirak için değildir. Lâkin münafıklar Resûlüllah'ı ve ehl-i imam aldatmak için enva-ı hiyel ve desaisi irtikâb ve devamda ısrar ettiklerinden şu muamele-i şenaatkâranelerinde mübalâğa için müfaale siğası varid olmuştur. Hud'a her muamelede dinin hilâfına olduğundan mezmumdur. Zira din-i mübin; istikamet ve adalet icab eder. Hud'a adaletin hilafıdır. Yahut münafıkların Allah-u Tealâ'ya karşı muameleleri hilekâr kimselerin muamelesi gibidir.

Çünkü; küfrü gizleyip islâmı izharla hud'a tarîkini iltizam ettikleri gibi Allah-u Tealâ da onlara zahirde ahkâm-ı islâmı emir buyurdu. Halbuki i ilâhide onlar kâfirdirler. Şu hud'ayı iltizamdan garazları; Fahri Razi'nin beyanı veçhile dört şeydir :

B i r i n c i s i ; Resûlüllah ve müminler tarafından kendilerine sair müminler gibi tazim olunmak ve şayet İslâmiyet şevket bulursa o şevketten faydalanmaktır.

İ k i n c i s i ; ehl-i islâmın sırlarına vakıf olup â'dâ-yı dine ehl-i islâmın sırlarını haber vermektir.

Ü ç ü n c ü s ü ; ehl-i islâm tarafından katil ve esaret gibi kâfirlere reva görülen şeylerden kendilerini muhafaza etmektir.

D ö r d ü n c ü s ü ; ehl-i islâmın âda-yı dinden almış oldukları emval-i ganimete iştirak edip hissedar olmaktır. Hud'alarının ancak kendi nefislerine olmasının manâsı; dünyada ve âhirette hud'alarının zararı kendilerine raci olmak ve müminlere hud'alarından bir zarar isabet etmemektir.

Hud'alarının zararı mahsusattan birşey gibi meydanda olduğu halde kemal-i gafletlerinden naşi his olunmaz birşey gibi idrak edemediklerine işaret için Vâcib Tealâ (وَمَا يَشۡعُرُونَ) yani «idrak etmezler» buyurmuştur. Çünkü şuur hisle idrak etmektir.

Hulâsa; münafıklar küfürlerini saklamak ve imanlarını iznar etmekle Allah-u Tealâ ve müminleri aldattık gibi hud'a muamelesinde bulunuyorlarsa da onlar hud'a edemeyip ancak kendi nefislerine hud'a eyledikleri ve lâkin nefislerine hud'a ettiklerini bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Teâlâ münafıkların islâmı kabullerine mani olan, kalblerinde bulunan maraz olduğunu beyan etmek üzere :

فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ۬ فَزَادَهُمُ الله مَرَضً۬ا‌ۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمُۢ بِمَا كَانُواْ يَكۡذِبُونَ (10)

buyuruyor.

Kalblerinde maraz vardır. Allah-u Tealâ marazlarını ziyade kıldı. Halbuki onlar için yalanları sebebiyle azab-ı elim vardır.]

Yani; münafıkların kalblerinde hakkı kabule mani perde-i maraz vardır ki o maraz; resûle iman ve kitabın ahkâmını kabul ve amel etmekle mündefi olur. Bunlar kitabullaha iltifat etmeyince Allah-u Tealâ marazlarını ziyade kıldı ve küfrü saklayıp imanı izhar etmek suretiyle vaki olan yalanları sebebiyle âhirette azab-ı elim vardır ve nar-ı cahime duçar olacaklardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile m a r a z ; filhakika bedene arız olarak mizacı itidalden çıkarıp ef'aline halel getiren hastalıktır. Bu makamda maraz ile murad; kalblerine arız olan cehil, itikad-ı fâsid, hased, hıkd, gayz ve gazap gibi nefislerinde mevcut olan araz-ı kabiha ve ahlâk-ı fasidedir. Çünkü; şu beyan olunan ahlâk-ı faside nefsin kemalât ve fezail iktisabına mani olduğundan hayat-ı ebediyeden mahrumiyetine badi olduğu gibi onların günden güne gamlarının tezâyüdüne dahi sebep olur. Zira; riyâset-i dünyeviyeden mahrum olduklarını ve resûlullahın emr-i dinde sebatını ve şan-ı nebevileriyle din-i mübinlerinin yevmen feyevmen terakki ve tealisini gördükçe gamları tezayüd ve maraz-ı kalbileri tekessür eder. Binaenaleyh; küfr üzere ısrar ve Resûlullaha adaveti kendileri için bir vazife addederler. Halbuki adavetlerinden gözettikleri neticeyi iktitaf edemeyince kendi adavetleri kendileri için büyük bir musibet olur.

Fakat islâmiyet şevket buldukça (يف خا ين الخا) fahvasınca kalblerini korku ihata eder. Bîmecal hasta olan kimsenin her tarafını acı ve ağrı ihata edince nasıl muztarip olursa onlar da Allah'ın meleklerle resûlüne imdadını ve â'dâsı üzerine zaferyab olduğunu ve ânen feânen bilâd-ı islâmın tevessuunu müşahede ettikçe muztarip bir hal üzere bulunurlardı. Münafıkların iman ettik diyerek kalblerinde muzmer olan itikadlarının hilafını haber vermek suretiyle yalanları azab-ı elim ile muazzep olmalarına sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran marazla murad emr-i dinde şek ve nifaktır. Çünkü mara; vücud-u insana zaaf iraz ettiği gibi emr-i dinde şek ve tereddüd dahi dine zaaf iraz ettiği için umûr-u dinde tereddüde maraz ıtlak olunmuş ve ahkâm-ı diniyeye delâlet eden âyetler birbiri akabinde nazil olup her âyet nazil oldukça tereddüt ettiklerinden, Kur'ân’ın her âyetinde tereddüt ve sekleri ziyade olmuştur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak kalblerinde olan marazın ziyadelendiğini onları zem makamında beyan buyurmuştur.

Hulâsa; münafıkların yalanlarının devamına ve yalandan vazgeçmeyeceklerine işaret için devama delâlet eden (كَانُواْ) istimrara delâlet eden muzari siğasıyla varid olduğu ve Kur'ân’ın her âyeti nazil oldukça zahirde iman ettik deyip kalbde küfrü gizlemek suretiyle itikad-ı batıldan ibaret olan marazları tezayüd ettiği Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

***

Vâcib Tealâ münafıkların evsafından bazılarını beyandan sonra evsaf-ı habiselerinden bazı âhari beyan etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ لاً تُفۡسِدُواْ فِى ٱلاًرۡضِ قَالُوٓاْ إِنَّمَا نَحۡنُ مُصۡلِحُونَ (11)أَلآً إِنَّهُمۡ هُمُ ٱلۡمُفۡسِدُونَ وَلَـٰكِن لَّا يَشۡعُرُونَ (12)

buyuruyor.

[Münafıklara mahza nasihat tarikiyle «yeryüzünde Allah'ı ve kitabını ve resûlünü tekzip ve müminlere eza etmek suretiyle ifsad etmeyin» denildiğinde onlar «biz ancak yeryüzünü ıslah ediciyiz, bizim halimiz ıslahtan ifsada tecavüz etmez» diyerek fesadlarını inkâr ederler. Ey müminler ! Agâh olun ve uyanık bulunun ki onlar ancak müfsidlerdir. Onlar; asla salâh ve felah ümid olunmaz bir zümre-i fasidedir. Çünkü; hal-ü şanları gece gündüz düşünceleri hemen ifsaddır. Lâkin tıynetlerindeki habaset ve kalbferindeki Kasavet neticesi olarak fesadlarının âkıbetini idrak etmezler.]

Zira; onlar küfr-ü nifakı ve müminlere ezayı ve nası imandan men'e sâ'y etmelerini aynı savap ve salâh zan ederler. Binaenaleyh; kendilerinin başkalarını ıslah edici olduklarını iddiadan çekinmezler.

Tefsir-i Medarik ve Kazi'de beyan olunduğu veçhile f e s a d ; bir şeyin hal-i itidal ve istikametten çıkıp intifa olunmaz bir hale gelmesidir. S a l â h ; bunun zıddıdır ki birşeyin itidal ve istikamet üzere bulunup intifa olunmasıdır. İ f s a d : yeryüzünde fitne uyandırmak ve ahval-i nâsı ve tarik-i taayyüşlerini istikametten çıkarıp menafi-i diniye ve dünyeviyeyi ihlâl etmektir.

Münafıkların ifsadları; kâfirlere meyil, müslimîne ihanet ve esrar-ı ehl-i islâmı ifşa etmek ve harb fitnelerini uyandırmakla yeryüzünde nâsın ve hayvanâtın rahatlarını selbeylemek ve masiyeti izharla dine ihanet etmektir. Çünkü şerâyü ihlâl ve ahkâmından iraz; âlemin nizamını ihlâl ettiğinden hercümerci muciptir.

İmam-ı Kaffâl'den naklen Fahri Razi'nin beyanı veçhile masiyeti izhar ve dine ihanet; yeryüzünü ifşaddır. Çünkü şeriat; a h v a l - i i b a d ın hüsn-ü cereyanını temin için sevk olunmuş kavanin-i ilâhiyedir. Bu kavanin-i ilâhiye ise adaleti mahz olduğundan temessük edenler beyninde asla fesad olmaz ve fitne ve fesad varsa şeriate temessükle derhal sükûnet bulur, herkes istirahat eder. Amma şeraitten iraz herkesin keyfine ve arzu ve emeline tabi olup her şahıs şehevat-ı nefsaniyesi icabı kendi menfaatini takip ve gayrin ızrarını kast edeceğinden

fitne ve fesat kapılan açılır, hercümercler uyanır. Âlemin intizamı haleldar olduğundan âlemi ıztırap ihata eder, rahat üzere bir kimse bulunmaz bir hale gelir. Nitekim şeriatten inhiraf eden her kavmin hali ıztırap ve akıbeti izmihlal olduğu Kur'ân’ın birçok âyetlerinde beyan buyurulduğu gibi vakayü tarihiye de bunu göstermektedir. «Münafıklara ifsad etmeyîn» diyen Allah-u Tealâ veyahut resûlullah veyahut bazı müminler olmak ihtimali varsa da bu makamda her üçü de murad olunmakta bir mani yoktur. Zira; Alllah-u Tealâ Kur'ân'la ve Resûlullah bazı hadisle ve müminlerden bazıları da nasihat tarikiyle münafıklara «ifsad etmeyin» demişlerdir. Lâkin münafıklara bu gibi nasihatler asla tesir etmediğin fesaddan hali kalmamışlardır. Münafıkların hasr-ü kasırla ehi-i imana tariz ederek «ancak muslih biziz» dedikleri kelâmlarını Cenab-ı Hak şiddetle reddetmiştir. Çünkü; edat-ı tenbih olan (أَلآً) Ve kelâmın mazmununu te'kid ve takrir eden (إِنَّ) ve kasır ve hasra delâlet eden zamir-i fasl ve (مُفۡسِدُونَ)u kemâle delâlet eden edat-ı tarifle irad etmek müminlerin, münafıkların kelâmlarına aldanmamalarma tenbih ve onların müfsid olduklarını tahkik ve ifsad onlara münhasır olup salâh-ı hale tecavüzleri olmadığını beyanla fesadlarının şiddeti mukabilinde azaplarının şiddetine işaret buyurmuştur.

Hulâsa; taraf-ı ulûhiyetten ve taraf-ı risaletten münafıklara «yeryüzünü ifsad etmeyin» denildiği ve onlar da bu nasihate karşı «biz ifsad etmeyiz, ancak ıslah ederiz» dedikleri ve halbuki onlar ancak müfsid oldukları ve ifsadlarını ıslah zannederek hamakatlerini meydana koydukları ve müminlerin

bunlara aldanmamaları umûr-u lâzimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ münafıkların ef'al-i kabihalarından daha bazılarını beyan etmek üzere:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ ءَامِنُواْ كَمَآ ءَامَنَ ٱلنَّاسُ قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ كَمَآ ءَامَنَ ٱلسُّفَهَآءُ‌ۗ أَلآً إِنَّهُمۡ هُمُ ٱلسُّفَهَآءُ وَلَـٰكِن لآًيَعۡلَمُونَ (13)

buyuruyor.

[Münafıklara «Nâsın iman ettiği gibi siz de iman edin» denildiğinde onlar «süfehânın iman ettikleri gibi biz iman eder miyiz ? » derler. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, ancak süfehâ, münafıklardır, lâkin kendilerinin süfehâ olduklarını bilmezler.]

Yani; taraf-ı risaletten ve ashab-ı resûlullah tarafından münafıklara nasihat ve merhamet tarikiyle «Sizden âbâ' ve ecdadının dinlerini terk edip Allah'a ve resûlüne ve kitabına imanla dareynde fevz-ü felah bulan nâsın imanı gibi siz de iman edin. Zira; dareynde necatınız imanladır» denildiğinde onlar kemal-i unf-ü şiddetle «İman edenler hayrı şerden fark etmez sefihlerdir. Süfehânın iman ettiği gibi biz iman eder miyiz? Elbette iman etmeyiz, zira biz hayrı serden fark ve temyiz eden ukalâdanız ve aklımız başımızdadır. Binaenaleyh; babalarımızın dinlerini terk edemeyiz» demekle iman edenleri itham ederler. Mütenebbih olun ey müminler ! Ancak süfehâ onlardır. Zira; sefih olmasalar hayrı mahz olup selâmet-i dareynin üss-ül esası olan imanı terk etmezlerdi. Lâkin sefahetlerini bilmezler ve binaenaleyh imana rağbet etmezler.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile insanın tekemmülü; iki şey iledir:

B i r i n c i s i ; lâyık olmayan ve menhî olan şeyleri terk etmektir. Bu kısım kemalâtın lüzumuna Vâcib Tealâ(لاً يفۡسِدُو) nazm-ı celîli ile işaret buyurmuştur.

İ k i n c i s i ; lâyık olan şeyleri işlemektir. Bu kısmın vücubuna (ٱمِنَوَ) emr-i lâtifi ile işaret olunmuştur.

Münafıkların ehl-i imana sefih demeleri ehl-i imanın o zamana nispetle ekserisinin fakir olmalarından neş'et etmiştir. Çünkü; onlar bütün şerefi dünyaya hasr edip, dünya şerefi de servete muhtaç olduğundan fakir olanları şereften mahrum ve sefih addederlerdi.

Cenab-ı Hak sefahetin ancak münafıklara münhasır olduğunu beyan buyurmuştur. Zira; münafıklar âhireti dünyaya değişip Allah'ın resûlüne adavet ettikleri gibi usul-ü itikadiyede delili terk ederek taklide istinad ettiler. Bundan ziyade sefahet olamayacağından Cenab-ı Hak sefaheti onlara hasırla ehl-i imanı sefahetten tebrie buyurmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile münafıkların bu kelâmları kendi beyinlerinde cereyan etmiştir. Yoksa aşikâr olarak «Sufehânın imanı gibi biz iman eder miyiz?» demiş olsalar, aleni kâfir idadından madud olurlar, münafık olmazlardı.

İman, nazar-ı sahih ve ilm-ü irfana muhtaç olduğundan münafıkların ilmi olmadığı beyan olunmuş ve haklarında(وَلَـٰكِن لآًيَعۡلَمُونَ) cûmle-i celilesi varid olarak cehaletlerini beyanla zem olunmuşlardır. Binaenaleyh; sefahetin cehaletten ibaret olduğu iş'ar olunmuştur. Amma bundan evvelki âyette beyan olunan fesad ve fitne mahsusattan olduğu için hisle idrak manâsına şuurları nefy olunmuştur.

Hulasa; münafiklara «Nâsın iman ettigi gibi siz de iman edin» denildigi. onlar da şu emre karşıi ehl-i imanin fakrine binaen «íman edenler sefihlerdir, biz o sefihler gibi iman eder miyiz?» dedikleri ve halbuki ehl-i iman sefih olmayip ancak sefih münafiklar oldugu ve sefahet onlara ve erbab-i nifaka münhasir bulundugu, fakat onların kemal-i cehalet ve hamakatleri neticesi olarak kendi sefahetlerini bilmedikleri ve fakr-i hal insan icin sefahet olmayip sefahet ancak Şeriate inkiyad etmemek oldugu bu ayetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Teala munafikların ef'al-i kabihalarından diger bir kısmını beyan etmek üzere :

وَإِذَا لَقُواْ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلَوۡاْ إِلَىٰ شَيَـٰطِينِهِمۡ قَالُوٓاْ إِنَّا مَعَكُمۡ إِنَّمَا نَحۡنُ مُسۡتَہۡزِءُونَ (14) الله يَسۡتَہۡزِئُ بِہِمۡ وَيَمُدُّهُمۡ فِى طُغۡيَـٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ (15)

buyuruyor.

[Münafiklar müminlere tesadüf ettiklerinde «Biz de iman ettik» derler ve kendi reisleri ve küfr üzere musir olan Şeytanlari ile tenha kaldıklarında «Biz de sizinle beraberiz, ancak biz onlari istihza ettik» derler. Allah-u Teala onlari istihzaları mukabilinde cezalandırır ve mütehayyir ve mutereddit olduklari halde dalâl ve tugyanlarında terk eder.]

Yani; munafiklann, müminler ve kafirlerle iki türlü muameleleri vardir. Ehl-i imana mülaki olduklannda tezvir ve ehl-i imanı aldatmak suretiyle «Biz de sizin gibi iman ettik, dinde kardeşiz» derler ve küfür üzerine ísrar eden Şeytanlara benzeyen kafir-i mütemerridlerle hali kaldıklarında «Biz sizinle beraberiz, dininizden ayrilmaz, sebat ederiz, ancak müminlerle eğlendik ve itikadımıza muhalif birtakım yalan sözlerle onlan aldattık ve istihza ettik. Zira; şu telbisatimizla biz onlarin esranna vakif ve şerlerinden emin olmak ve emval-i ganimetten hisse almak isteriz» demekle iki tarafla uyuşmak isterler ve zahirde işlerini becerirlerdi. Allah-u Teala her an ve saat onlara istihza muamelesi yapar ve onların ehl-i imanı istihzaları mukabilinde mücazat eder ve onları tuğyanları içinde ve maâsiye münhemik ve dalâl ve serkeşlikte mütehayyir oldukları halde terk ve onları âhirette azapları ziyade olsun için müsaade eder ve mühlet verir. Münafıklar, müminlere te'kidden âri cümle-i füliye siğası ile «Biz de iman ettik» demekle mübalâtsız ve ehemmiyetsiz olduğuna işaret ettikleri gibi kendi cinsleri münafık ve kâfirlere te'kid ile cümle-i ismiye olarak ehemmiyetine işaret ettiler. Yani: İmanlarını ehemmiyetten ari olarak beyan ettikleri halde küfürlerini kemâl-i ehemmiyetle beyan ederler.

M ü l â k a t ; yolda tesadüf etmektir. Ş e y t a n la murad; küfre ısrarda şeytana benzeyen kâfirler. Veyahut münafıkların reisleridir. T u ğ y a n ; masiyette haddini tecavüz etmektir. İ s t i h z a ; bir kimseyi hafif görmek ve eğlence yapmaktır. Kâfirlerin «Biz onları istihza ederiz» demeleri kendi cinsleri şeytanlarına «Biz de sizinle beraberiz» dedikleri kelâmlarını te'kid ve bu kelâmlarından neşet eden bir suale cevaptır. Çünkü; «Biz sizinle beraberiz» deyince şeytanları tarafından «Bizim ile beraber olsanız müminlere muvafakat edip iman ettik demezdiniz?» unvanında varid olan suale onlar da cevap olarak «Biz onları istihza için söyledik» dediklerini Vâcib Tealâ bu âyette hikâye ve istihza olunanların kimler olduğunu beyanla istihzalarını kendilerine red etmiştir. Çünkü (آ لجز اء من نجس العمل)

fehvasınca bir zamanda âhari istihza eden kimse, diğer zamanda kendi istihza ve bir kimseyi istihza eden de diğer kimse tarafından istihza olunur. Allah-u Tealâ'nın onları istihzası ile murad; onların istihzaları mukabilinde mücazat etmesi ve istihzalarının zararı kendilerine raci olmasıdır. Yahut Allah-u Tealâ'nın onları istihzası ile murad; dünyada ve âhirette onlara istihza muamelesi yapmasıdır. Çünkü; Fahri Razi'nin beyanı veçhile dünyada münafıklar nifaklarını son derece gizlemek istedikleri halde Allah-u Tealâ onların nifaklarını resûlüne bildirmesi onlara istihza muamelesi olduğu gibi âhirette dahi «İbn-i Abbas» Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran kâfir ve münafıklar cehenneme girdiklerinde münafıklara cennetten bir kapı açılarak o kapıdan çağırılırlar.

Münafıklar o kapıdan cennete girmek üzere koşarlar, kapının önüne varınca kapı örtülür. Ehl-i cennet bunların hallerine gülüşürler. Onlar me'yusen avdet edince tekrar kapı açılır, geri dönerler, kapı önune gelince örtülur. Velhasıl bu cihetle rnaskara olurlar.

Beyzavi ve Hazin'in beyanlanna nazaran ayet-i celile; reis-i munafikin olan (Abdullah b. Übey) ve rüfekasi hakkında nazil olmuştur. Çünkü birgün onlara eshab-i izamdan (Ebubekir), (Ömer), (Osman), (Ali) ve daha bazi zevat (RA.) tesadüf ettiklerinde (Abdullah b.Übey) rüfekasına «Bakın; ben su süfehayi nasil aldatacagim» dedikten sonra Ebubekir (RA.) in elinden tuttu ve «Merhaba ey Beni Temimin ve Íslamın şeyhi !» Ve Ömer Hazretlerine: «Merhaba ey Benî Adî'nin ulusu ve Resûlullah'a malını ve canını feda eden zat-i şerif !» dedi. Ve diğerlerine de bu minval üzere sahte iltifat ederek rüfekasını keyiflendirip geçince ayet-i celilenin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Teala münafıkların evsafından diğer bir kısmını daha beyan etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلضَّلَـٰلَةَ بِٱلۡهُدَىٰ فَمَا رَبِحَت تِّجَـٰرَتُهُمۡ وَمَا كَانُواْ مُهۡتَدِينَ (16)

buyuruyor.

[Şu evsaf-ı habise ile muttasıf olan münafıklar şol kimseierdir ki, onlar hidayeti dalalete tebdil ettiler. Binaenaleyh; ticaretleri kar etmedi ve kendileri ihtida etmediler.]

Yani; küfrü gizleyip ehl-i islami aldatmak için yalan olaral imam izhar ve ehl-i imam istihza eden münafıklar şol kimselerdi ki, onlar fitrat-i asliyeleri olan hidayeti dalale tebdil ve dalali ihtiyar etmekle hidayeti ihlal ve hidayet bedelinde dalali kabul il hidayeti terk ve dalâli mezheb ittihaz ettiler. Binaenaleyh; ticaretlerinde fazla nema bulmadılar ve ihtida edici dahi olmadılar.

Í ş t i r a ; birşey almak üzere para vermeh manasına ü de bu makamda yed-i kudretlerinde olan imandan iraz ve om bedelinde küfrü tahsil ve kabul etmek manasına istiare olunmuş yani ariyet tariki ile iştira lafzi, imandan iraz etmek manasına istimal edilmiştir.

T i c a r e t ; bey-ü şıra sebebiyle sermaye üzerine ziyade mat talep etmektir. R i b h ; sermaye üzerine hasıl olan ziyadedir. Nema ve ziyade sermaye üzerine ticaret vasitasi ile hasıl olduğu için ticaret kesb-i emval hususunda amil ve fail-i mustakil menziline tenzil olunarak ribh, ticarete isnad olunmuştur.

Bu makamda sermaye;ömürdür. Ticaret; ahiret için işlenilen ameldir ki, bu da sarf-i sa'y ve gayretle hasri olacak ve omür üzere terettüb edecek. N e m a ; iman ve amel-i salihtir. Münafiklar omürlerini küfre sarfla maksut olan ticaret ve ticaretten hasıl olacak iman ve amel-i salih tariklerine ihtida edemediklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü tarik-ı haktan hurucla tarik-ı dalali ihtiyar ettiklerinden ticarette kar şoyle dursun ayni mazarrat ve zarara uğramışlardır. Zira, hidayetten dalalete ve taatten masiyete ve cemaatten tefrikaya ve emniyetten havf-ü haşyete ve sünnetten bid'ate intikal ettiler. Şu halde, insan için sermaye-i saâdet olan omürlerini zayi eylediler. Çunkü; ömürden maksud olan iman ve amel-i salih olmayrnca asıl omürleri boşuna gitmiştir. Hedefe isabet etmeyen bir mermi her zaman zayi olduğu gibi a'mal-i ahirete sarf olunmayan ömür dahi her zaman zayi ve sahibine vizr-ü vebaldir.

Münafıkların muttasıf oldukları evsaf-ı habiseleri sebebiyle rıza-yı ilahiden gayet uzak ve şerr-u fesad ve su-i hal tabakalarının en nihayet derekesinde olduklarını işaret için bu'd-i meratibe mevzu olan (أُوْلَـٰٓٮِٕكَ) ismi işareti varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

***

Vâcib Teala munafıkların evsaf-ı habiselerini beyandan sonra hallerini tamamiyle izah etmek üzere :

مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ ٱلَّذِى ٱسۡتَوۡقَدَ نَارً۬ا فَلَمَّآ أَضَآءَتۡ مَا حَوۡلَهُ ۥ ذَهَبَ الله بِنُورِهِمۡ وَتَرَكَهُمۡ فِى ظُلُمَـٰتٍ۬ لَّا يُبۡصِرُونَ (17)

buyuruyor.

[Munafıkların hal-u şanları ve sıfatlan sol kimsenin sıfatı gibidir ki, o kimse etrafını görmek ve matlubuna vasıl olmak için ateş yaktı. Vakta ki ateş, etrahnda olan şeyleri aydınlattı. Allah-u Teala onların nur ve ziyalarını sondurdü ve gözleri görmez oldu ve onları karanlıklar içinde terk ettiğinden matluplarına vasıl olmak şoyle dursun, etraflarını bile görmez bir halde kaldılar.]

Yani; munafıkların halleri nifaklarında karanlık gecede ıssız gölde etrafını görmek ve korktuğu seylerden kendini korumak için ateş yakıp ateşin ziyasında vakit geçirmekte iken ateş sonup hayret ve korku içinde karanlıkta kalan kimsenin hali gibidir. Zira; munafıklar kelime-i tevhidi tekellüm ve imam izharla nur-u iman sayesinde kendilerini birtakım korkulu seylerden korudular. Nefislerine, mallarına, canlarına, evlad-ü ayallerine emin oldular ve emval-i ganaimden hisse aldılar ve ehl-i imanın kılıcı ile katl-u esaret gibi azaplardan halas oldular. Vakta ki, Allah-u Teala resûlüne ve resûlü müminlere onların su-i akidelerini beyan buyurdu. O zaman yalan olarak izhar ettikleri imanlarının nuru söndü. Zulümat ve hayret içinde endişe ile şaşkın kaldıkları gibi vefat ettiklerinde de bütün zulümat ve enva-i azab içinde kaldılar. Çünkü; zulümat-ı kufürle ahirete giden kimsenin zulmeti izale olunmak ihtimali yoktur.

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile ayette insani matlubuna isal etmekte müminin imanini nura tesbih vardir. Çünkü nur; insana herşeyi gösterip istirahatini mucip olduğu gibi iman da insana hakayıkı keşf ettirir ve akaid-i hakkayı ve ibadat-ı taati gösterir ve cennat-ı aliyata ve rıza-yı ilahiye isal eder. Kezalik küfür de zulmete teşbih olunmuştur. Zira; karanlık gecede yol yürüyen kimseye karanlık hayret ve havf-ü haşyet iras edip ne yapacağını şaşırdığı gibi küfür de sahibini hayret ve endişeye ilka eder.

Darb-ı mesel; Fahri Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile birşeyin hakikatini ziyade keşf ettirdiğinden Cenab-ı Hak Kur’ân'da pek çok misaller irad buyurmuştur. Zira misal; hayalat hakikatk ve makulatı mahsusatla ve hafiyi celi ile ve gaibi hazırla gösterü izah ettiğinden nufus-u beşerde tesiri elbette ziyade olur. Çünkü meselenin anlaşılmadık bir ciheti ve şüpheli bir mahalli kalmaz. Binaenaleyh; bu ayette Cenab-ı Hak munafıkların maneviyatta hallerini gecenin zulmetinde ateş yakıp etrafını görmek isteyen kimselerin ateşleri sonüp zulümat içinde kalarak etrafını göremeyen kimselerin hallerine teşbih buyurmuştur.

Munafıklar; iki kısımdır:

B i r i n c i s i ; Resûlullah Medine'yi teşrif buyurunca iman ettiler. Biraz vakit sonra kalblerinde irtidadla küfrü gizlediler. Bunlara nazaran misal zahirdir. Zira; iptida-yi hallerinde ihlâs uzere nur-u imam yaktılar ve bazı hakayıkı görduler ve onunla intifaa başladılar. Badehu irtidadla küfrü gizlediler ve nur-u imam iptal ile ebedi hayretler ve zulmetler içinde kaldılar ve her nimetten mahrum, dünyada ve ahirette zulümat ve enva-ı azab içinde vehm-u hayalata tebaiyetle rezil ve rüsva oldular.

Íkincisi; evvel ve ahir munafıklardır. Onlann hakkında temsil soyledir: Zahirde imam izharla ahkam-i musliminden intifa ettiler ve lakin bu intifain muddeti gayet az olup vefat edince ebedi hayretler içinde kalacaklarından keenne ateşin nurundan bir müddet-i kalilede intifa edip de badehu ateş sonunce hayret içinde kalan kimseye benzediklerini ayet-i celilede Cenab-ı Hak izah buyurmuştur.

Fahri Razi, Hazin ve Medarik'in beyanları veçhile bu ayette (ٱلَّذِى) lafzı cemi' manasına olduğundan cem'i cemi' ile temsildir, yahut cins murad olduğundan cins de kalile ve kesire şamildir. Binaenaleyh «musebbeh cemi'dir ve musebbehun bih müfret olduğundan teşbihin taraflarında mutabakat yoktur», unvanında varid olan sual mündefidir. Zira; (ٱلَّذِى) lafzı cemi' manasına olunca teşebbuhun taraflarında lafızda mutabakat yok ise de manada mutabakat vardır.

***

Vâcib Teala munafıkların her ne kadar zahirde hisleri tarn ise de intifa' etmediklerinden yok mesabesinde olduğunu beyan etmek uzere :

صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمۡىٌ۬ فَهُمۡ لاً يَرۡجِعُونَ (18)

buyuryor.

[Munafiklar sağır, dilsiz ve körlerdir. Binaenaleyh; nifaklarından dönmezler.]

Yani; munafıklann hernekadar gözleri ve kulakları ve dillerine muteallik hisleri tam ise de o hislerin menfaatindan mustefit olmadıkları için keenne hakkı işitmez sağırdırlar. Zira; Kur’ân'ı ve Resûlullahın irad ettiği delaili saireyi duyarlarsa da kabul etmediklerinden işitmez ve sağır gibidirler. íşitmeyen kimseler cevaba iktidarlan olmamak itibariyle dilsiz gibi oldukları cihetle nasıl söleyemezlerse,münafıklar da hakkı işitmedikleri için lisanları haktan sakıttır. Tarikı hakkı görmediklerinden kor gibidirler. Çünkü; mucizat-ı nebeviyeye atf-ı nazar edip muktezasından müstefit olmadıkları cihetle gözleri varsa da yok menziline tenzil olunmuştur.

Nifakla ülfet ve küfre temessük ettiklerinden vo küfrü izale ve akaid-i hakkayı iktisab için Allah'ın vermiş olduğu havass-ı zahirelerini hüsn-ü istimal etmediklerinden müptela oldukları nifak ve evsaf-ı sairelerinden rücü' edemezler. Binaenaleyh gözleri dunyayı görurse de hakkı görmediklerinden kor gibi ve kulakları duyarsa da hakkı duymadıklarından sağır gibi ve dilleri her hezeyanı soylerse de hakkı soylemediğinden dilsiz gibi olduklarını ve munafıkların hiss-i zahirileri varsa da hiss-i hakikiden mahrum bulunduklarını Vâcib Teala bu suretle beyan buyurmuştur. Ebussuud efendinin beyani veçhile (فَهُمۡ لاً يَرۡجِعُونَ) cümlesinin makablinde beyan olunan evsaf üzere terettüp edip netice makamında olduğuna işaret için tertibe delalet eden Fa lafzile varid olmuştur. Buna nazaran taknr-i kelam şöyledir: [Münafıklar müptela oldukları nifaklarından rücu' etmezler. Zira; münafıklar hakkı görmez, duymaz ve söylemez dilsiz, kulaksız ve gözsüz körler ve sağırlar mesabesindedirler. Her kimselerin ki hal-ü şanlan bu minval üzere ola, onlar nifaklarından dönmezler. Binaenaleyh; münafıklar nifaklarından dönmezler] demektir.

***

Vâcib Teala munafıklann hallerini bir misalle beyandan sonra kemalile izah için ikinci bir misal ile temsil etmek üzere :

أَوۡ كَصَيِّبٍ۬ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَـٰتٌ۬ وَرَعۡدٌ۬ وَبَرۡقٌ۬ يَجۡعَلُونَ أَصَـٰبِعَهُمۡ فِىٓ ءَاذَانِہِم مِّنَ ٱلصَّوَٲعِقِ حَذَرَ ٱلۡمَوۡتِ‌ۚ وَالله مُحِيطُۢ بِٱلۡكَـٰفِرِينَ (19)

buyuruyor:

[Hidayeti dalalete, tebdil ve ticaretlerinde ziyade olmamakía münafıkların halleri; siddetli karanlıklar ve havanın gürültüleri ve şimşek ziyaları kendisinde mevcut olan bulutlu havada yağmura tutulmuş kimselerin halleri gibidir. Onlar şiddetli ve gürültulü yağmurlarda semadan nazil olan yıldırım sebebiyle ölüm korkusuna binaen parmaklannın uclarını kulaklanna tıkarlar ki, o şiddetli sayhaları işitip de korkuları tezayüd etmesin. Halbuki Allah-u Teala kafirleri kudretiyle ihata edicidir.]

Binaenaleyh; onlar ellerini kulaklarına tıkamakla helâk olmaktan halas olmazlar. Zira; kudreti Ílahiye her taraflarıni ihata etmiştir.

يَكَادُ ٱلۡبَرۡقُ يَخۡطَفُ أَبۡصَـٰرَهُمۡ‌ۖ كُلَّمَآ أَضَآءَ لَهُم مَّشَوۡاْ فِيهِ وَإِذَآ أَظۡلَمَ عَلَيۡہِمۡ قَامُواْ‌ۚ وَلَوۡ شَآءَ الله لَذَهَبَ بِسَمۡعِهِمۡ وَأَبۡصَـٰرِهِمۡ‌ۚ إِنَّ ٱلله عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (20)

[Siddetli şimşek, kemal-i sür'atle gözlerinin ziyasini almaya karíb olur. Her ne zaman şimşek parlar ve onlara ziya verirse, hemen o ziyadan bilistifade yürtirler. Fakat şimşek kaybolur olmaz onlar uzerine karanhk basınca tevakkuf eder, yurumekten kesilir, ayak üzerinde dururlar. Eğer Allah-u Teala dilemis, olsaydı elbette onlann kulaklarını ve gözlerini giderirdi. Zira; Allah-u Teala herşeye kadirdir.]

Nimetullah Efendi'nin beyaınna nazaran ayetin temsili şöyle tasvir olunur: münafıklar kendi zü'm-u batıllarında dïn-i islamin ansızın zuhurunu yağmura ve din-i islamin enva-i tekalifini şiddetli yağmurda mevcud olan zulümata ve vaídat-i ilahiyeyi havanın korkutucu gürültülerine ve ahkam-i celileyi şiddetli şimşeklere teşbih ederek ukül-ü sahife ve zaifeleriyle hemen bu şiddetli yağmurdan bir tenha mahalle çekilip kurtulmak lazım olduğu gibi din-i islamın tekalifinden ihtiraz etmeyi kendilerine vacip bildiklerinden derhal iraz ve kabul etmemek için parmaklarını kulaklarına tıkadılar ve bu muameleleriyle helâktan halas olduk zan ettiler ve bilmediler ki kudret-i ilahiye her taraflarını ihata ettiğinden onlar için halas ihtimali yoktur.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile münafikların halini şiddetli yağmura ve korkulu firtınaya tutulan kimselerin hallerine tesbihin izahi şöyledir: Karanlık gecede gayet korkunç bulutlar havayı ihata edip dehşetli gürultüler ve aralık arahk mahabetli şimşek ziyalarinin lemeani ile beraber yağmur yağdığında berr-ü beyabanda bulunan kimsenin yıldırımla helâk olmak korkusundan ellerini kulaklanna tıkayıp havf-ü telaş içinde kaldığı gibi din-i mübini karanlık gören münafıklar, karanhk gecede zulümat-ı şedïde içinde kalmış kimselerin havf-ü hayretleri gibi hayret içinde kalmışlardır. Zira; doğru yolu görmez ve hakka ihtida edemezler.

S a y y i b ; şiddetlice yağmurdur. R a ' d ; bulutlann gürültüsudür. B e r k ; şimşek denilen ve buluttan zuhur eden ziyadır. S a v a i k ; saikanın cem'i olup saika; gazab-ı ilahi eseri olarak buluttan zuhur eden bir ateş parçasıdır ki yıldırım denilen şeydir. Dilediği kuluna isabetle Cenab-ı Hak onu helâk eder.

Cenab-ı Hak münafıkların hallerini tamamiyle izah için iki cihetle misal irad etti. Her ikisinde de münafıkların umur-u din ve umur-u dünyada hayretlerini temsil buyurmuştur :

B i r i n c i m i s a l d e münafıkların hayreti; ateş yakıp ziyasından istifade edecek kimsenin ateşi sönduğunde hayret içinde kaldığı gibi münafıkların da hayret içinde oldukları beyan olunmuştur.

İ k i n c i m i s a l d e ; gecenin karanlığında yağmura tutulmuş, havanın gürültüsü ve şimşek parıltısı ve yıldırım korkusuyla hayret içinde kalan kimseler gibi münafıkların da hayret içinde oldukları beyan olunmuştur.

Bulut ve yağmur, semanın her tarafını ihata ettiğini beyan için (sema) lafzı zikr olunmuştur: Keenne gökyüzü bulutla tarnmamen örtülü olup açık hiçbir mahalli bulunmadığun beyan etmek suretiyle şiddetli karanlık olduğuna işaret edilmiştir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile gecenin ve bulutun ve yağmurun her tarafı ihatasının zulmetleri müteaddid olduğuna işaret için (zulümat) cemî' sîgası ile varid olduğu gibi zulümatın şiddetine işaret için tazime delâlet eden tenvinle dahi varid olmuştur. Kemal-i hayret ve dehşetlerine ve alât-ı carihalarını lâyıkı ile istimale elleri değmediğine işaret için kemal-i sür'atle intişar eden din-i muhammedînin terakkisini ve Peygamberimiz (S.A.) in etraf-ı âleme dağılan sıyt-i nebevilerini ve mezaya-yı âliyelerini işitmemek için parmaklarını kulaklarına tıkadıklarına ihbar suretiyle münafıkların ihtida etmek ihtimali olmadığını beyan buyurmuştur. Kemal-i şiddete ve onları din-i Muhammedî karşısında ihata eden hayrete ve ıztıraba işaret için lemeân eden şimşek ziyasının hemen hemen gözlerin ziyasını alır derecede berrak olduğunu ve o ziya gelince yürüyüp, ziya gidince yürümek ihtimali olmayıp durmaya mecbur olduklarını beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ mümin ve kâfir ve münafıkların hallerini beyanın sonra umum-i nasa ibadet ve tevhitle emretmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّاسُ ٱعۡبُدُواْ رَبَّكُمُ ٱلَّذِى خَلَقَكُمۡ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ (21) ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلاًرۡضَ فِرَٲشً۬ا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءً۬ وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَخۡرَجَ بِهِۦ مِنَ ٱلثَّمَرَٲتِ رِزۡقً۬ا لَّكُمۡ‌ۖ فَلاً تَجۡعَلُواْللهِ أَندَادً۬ا وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (22)

buyuruyor.

[Ey nâs ! Kemal-i tezellül ve inkıyad üzere Rabbinize ibadet o Rabbiniz şol zât-ı ecellü â'lâdır ki, sizi ve sizden evvel geçen ümem-i sâlifeyi halk etti. Siz nefsinizi azaptan vikaye etmek için ibadete devam edin. Zira; Rabbiniz öyle bir zat-ı kerimdir ki sizin için yeryüzünü karargâh ve döşek kıldığı gibi semayı dahi üzerinize bir kubbe mesabesinde bina etti ve semadan rahmet sularını inzal ve o sular sebebiyle size rızık olarak meyvalar ve medâr-ı maişetiniz olan hububat ihraç etti. Allah'ın bu kadar nimetlerine müstağrak olunca Allah-u Tealâ için şerik ve nazır itikad etmeyin. Halbuki Allah'ın şeriki ve nazîri olmadığını siz bilirsiniz.] Şu halde ilminizin hilafını itikad etmeyin.

Bu âyette hitap; nasırı kâffesinedir. İ b a d e t l e murad; tevhid ve â'mâl-i sâlihadır. Âyetin nazil olduğu zamanda mevcud olan nâsa şamil olduğu gibi ondan sonra ilâ yevm-il kıyam meydana gelecek nâsa dahi şamildir. Çünkü; ibadetin şartı iman olduğundan ibadetin zımnında imanla dahi emr olunduğu cihetle; kâfirler dahi mükelleftirler.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ sâniin vücuduna nazar-ı sahihle istidlalin vacip olduğuna işaret buyurmuştur. Zira; ibadetle emirden sonra mükellefinin ve ümem-i sâlifenin hilkatini beyan zımnında herkesin kendi vücûdunun halikına istidlal etmesinin vücubuna işaret etmiş ve ibadetin vücubuna illet; Allah-u Tealâ'nın in'am ve ihsanı olduğunu beyan sırasında ümem-i sâlifenin hilkati bu ümmete nimet olduğunu beyan buyurmuştur. Zira; ümem-i salife bu ümmetin usulü olduğu cihetle usulün icadı furû'un icadına vesile olduğundan, usulün vücudu elbette furû' hakkında nimettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak ümem-i sâlifenin hilkatini bu ümmete nimet sırasında zikir buyurmuştur. Zira; pederin vücudu evlâdın vücuduna sebep olduğundan pederin vücudu evlât hakkında elbette nimettir. Ümem-i salife ise müteselsilen bu ümmetin pederleridir.

L e a l l e kelimesi rica ve ümit manâsına olup rica ve ümit; akıbeti bilinmeyen yerde cereyan ettiğinden Allah-u Tealâ kelâmında (لَعَلََّ) kelimesinin manâ-yı aslîsini murad etmek muhaldir. Zira; Allah-u Tealâ herşeyin akıbetini bildiğinden rica ve ümit etmek Vâcib Tealâ hakkında muhaldir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın kelâmında (لَعَلَّ)kelimesi kat'i ve sabit manâsına veyahut ta'lil manasınadır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Ey nâs ! Rabbinize ibadet edin. Zira; o rabbiniz şol zat-ı ecell-ü â'lâdır ki sizin maâsîden ittika etmekliğiniz için sizi ve sizden evvel geçenleri halk etti.] demektir.

Vâcib Tealâ bu âyette sâniin vücuduna ve vahdeniyetine dair zikr etmiş olduğu beş delilden insanın hilkatini takdim buyurdu. Zira; insanın nefsine ilmi herşeye ilminden mukaddemdir. Çünkü kişinin nefsine cisminden daha yakın birşey olmadığından nefsini herşeyden ziyade bilip, nefsinden halikının vücuduna istidlal edeceği tabiî olduğundan insanın halk olunması sair delâil üzerine takdim olunmuştur. Nefsinden sonra valide ve pederine insanın ümi yakin olduğundan evvel geçenlerin hilkati ikinci derecede beyan olunmuştur. Valide ve pederden sonra mükevvenat içinde insana az yakın olup arza ilimden sânün vücuduna ilmi üçüncü derecede ve arzdan sonra semaya ilim dördüncü derecede ve arzla semadan hasıl olan nebatat, beşinci derecede zikr olunmuştur. Çünkü nebatat; semadan nazil olan bereket sebebiyle arzdan hasıl olduğu için sema ile arzın veledi mesabesinde olduğundan nebatat, sema ile arzı zikirden muahhar olarak zikr olunmuştur. Şu halde delâilin tertibine riâyet vardır.

Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetine delil ve bize nimetlerinden birisi de arzın bize döşek mesabesinde olmasıdır. Arzın bizim için firaş yani döşek olması sakin olmasına delâlet eder. Eğer mahsus derecede müteharrik olsa bizim intifaımıza muvafık olmazdı. Arzın taş, altın ve gümüş gibi gayet katı ve billur gibi berrak olmaması bizim için firaş olmasının şeraitindendir. Zira; gayet katı olmuş olsaydı ziraat etmek ve ekin ekmek ve ebniye yapmak gibi menfaatlerden hâli olur ve bizim intifaımıza ve istimalimize yaramazdı.

Eğer billur gibi berrak olsa şemsin ve sair yıldızların ziyasını kabul etmez, gayet soğuk olur ve insanın iskânına kabil olmazdı. Çünkü; arz berrak olmayıp kesif olduğundan şemsin ve sair yıldızların ziyasını kabul ile ısınıp insanın tarz-ı taayüşüne elverişli bir hale geldiğinden insanın döşeği mesabesinde olmuştur.

Arzın sikletiyle beraber bir nısfının su seviyesinin haricinde bulunması dahi bizim için firaş olmasının şartlarındandır. Zira; sikleti muktezası her tarafı denizler içinde olsa idi bizim için iskan ve intifa mümkün olmazdı. Halbuki bize firaş yani döşek olarak halk olunması bizim menfaatimiz içindir. İnsan için arzın — madeniyat, hayvanat, nebatat ve enva-ı eşcar ve esmar ve insanın elbisesi ve envâ-i et'ımesi gibi— menâfü lâ yüad ve lâ yuhsâdır. Zira; arzda bulunan cümle mahlûkat bizzat veya bilvasıta insana hadimdir. Ve kâffesi insanın intifaı için taraf-ı ilâhiden hazırlanmış nimetlerdir. Şu halde insan için hüner; onların esbab-ı intifamı taharri ederek herbirinden lâyıkı veçhile intifam çaresini bulup intifa edebilmektir.

Semanın arzdan efdal olduğuna kail olanlar varsa da Fahri Razi'nin beyanı veçhile arz, semadan efdaldir. Zira; Cenab-ı Hak arzı bereketle tavsif buyurduğu gibi efdal-i mahlûkat olan enbiyayı kiramı da arzdan halk buyurmuştur.

Hulâsa; cümle nâsın halikı olan Vâcib Tealâ'ya ibadet vacip olduğu ve Allah-u Tealâ'nın yeryüzünü bizlere döşek ve gökyüzünü bizlere kubbe mesabesinde kılarak lûtfü ihsan ettiği ve semadan yağmur sularını inzal etmekle bizlere rızık olarak meyvalar halk ettiği ve Allah-u Tealâ'nın şerik ve nazîri olmadığını, insanların bildikleri halde şerik ve nazîri var dememek vacip ve şerik ve nazîrden tenzih etmek lâzım olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ arzın ve semanın acaip ve garaibiyle saniin vücudunu ve vahdaniyetini isbat edip şeriki ve nazîri olmadığını beyandan sonra nübüvveti ispat etmek üzere :

وَإِن ڪُنتُمۡ فِى رَيۡبٍ۬ مِّمَّا نَزَّلۡنَا عَلَىٰ عَبۡدِنَا فَأۡتُواْ بِسُورَةٍ۬ مِّن مِّثۡلِهِۦ وَٱدۡعُواْ شُهَدَآءَكُم مِّن دُونِ ٱلله إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (23)

buyuruyor.

[Eğer bizim abd-i ahassımız Muhammed (S.A.) üzerine inzal ettiğimiz Kur'ân'dan şek ediyorsanız o Kur'ân’ın mislinden bir sûre getirin. Allah'ın gayrı olarak umur ve hususunuzda müracaat ettiğiniz şühedanızı ve muin ve nasırlarınızı çağırınız. Eğer sözünüzde sadıksanız, yardım etsinler, hepiniz bir araya gelin, Kur'ân’ın mislinden bir sûre meydana getirin görelim.]

Yani; ey nübüvvet-i Muhammediyeyi inkâr eden münkirler ! Bizim abd-i ehassımız Muhammed (S.A.) üzerine havadisin icabı vekâyi' ve müşkülâtın hal ve izahı için tedriç tariki ile inzal ettiğimiz Kur'ân ki ahlâk-ı üâhiyeyi cami olan kitaptır. O kitabın taraf-ı ilâhimizden olduğunda şek ve şüphe ediyorsanız siz de Muhammed (S.A.) gibi okuyup yazmak bilmeyen ümmî bir zatın getirdiği gibi bir sûre getirin de görelim ve umur ve hususunuzda müracaat ettiğiniz Allah'ın gayrı mabutlarınızı çağırın, yardım etsinler. Siz Muhammed (S.A.) Kur'ân'ı kendi nefsinden uyduruyor, dediniz. Eğer sözünüze sadıksanız bize bir sûre telif edin, getirin de biz de görelim.

S û r e ; evveli ve ahiri malûm olan Kur'ân'dan bir kıt'adır. Sûrenin manâ-yı aslîsi: yüksek bir menzildir. Kur'ân’ın sûrelerini kıraet eden kimse kıraat sebebiyle menzile-i refiaya nail olduğu için Kur'ân’ın mâlûm-ül miktar kıt'alarına sûre denilmiştir. (فَأۡتُواْ) emri, emr-i tacizidir. Çünkü; Kur'ân’ın vahy-i ilâhi olduğunu inkâr edenlerin Kur'ân'dan bir sûre getirebilmelerine ihtimal yoktur. Şu halde emr-i ilâhi; onlara acizlerini bildirmek için varid olmuştur. (مِّثۡلِهِ) zamiri Kur'ân'a raci olduğuna

nazaran Kur'ân’ın fesahat ve belâgatte ve tertip ve üslûpta az elfazdan birçok maânî istihracına salih olmakta ve lâfzının taravetinde ve manâsının halâvetinde füsahâ ve bülegâyı aciz kılmakta bir nazilini getirmekle emirdir.

(شُهَدَآءَ) ile murad; Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putlarıdır. Yahut beyinlerinde cereyan eden mübahaseyi görecek we şehadet edecek kimselerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: Eğer hal ve şan sizin dediğiniz gibi putlarınız, ibadetinize müstehak mabudlarınız ise Muhammed (S.A.)'e nazil olan Kur'ân’ın mislini icad etmekte putlarınızdan istiane edin, size yardım etsinler ve çağırın nâstan birtakım kimseleri ki, onlar sizin menfaati şehadet etsinler demektir.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân-ı inkâr edenlere, inkâr ve şüphelerini izadecek tariki irâe ettikten sonra şüphelerini izaleye fezleke ve hülasa-i netice olmak üzere :

فَإِن لَّمۡ تَفۡعَلُواْ وَلَن تَفۡعَلُواْ فَٱتَّقُواْ ٱلنَّارَ ٱلَّتِى وَقُودُهَا ٱلنَّاسُ وَٱلۡحِجَارَةُ‌ۖ أُعِدَّتۡ لِلۡكَـٰفِرِينَ (24)

buyuruyor.

[Kudretinizi sarf ettiğiniz halde emr olunduğunuz bir sûreyi getiremediniz ise elbette ilâ yevm-il kıyam çalışsanız getiremeyeceksiniz ve elbette getiremezsiniz. Bari şol ateşten ihtiraz edin ki o ateşin tutruğu yani yakılacak odunu sizin gibi küfr üzere ısrar ve inat eden insanlar ve insanların elleriyle yonttukları ve ibadet ettikleri taşlardır. O ateş, küfrü itiyad edip terk edemeyen kâfirler için hazırlanmıştır.]

Yani; hepiniz bu kadar uğraşmışken Kur'ân’ın bir sûresine bile nazire getirmekten aciz kaldınız ve ilelebed ömrünüz olsa d çalışsanız elbette âciz kalacaksınız. Zira Kur'ân’ın mislini ityan; kudret-i beşerden hariçtir. Binaenaleyh Kur'ân’ın taraf-ı ilâhiden vahy-i münzel olduğunu tasdikle kâfirler için hazırlanmış olan ateşten nefsinizi vikaye edin ki, saâdet-i ebediyeye nail olasınız.

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette nübüvveti ispata iki cihetle delil vardır :

B i r i n c i s i ; Resûlullah'ın mû'cizesi olan Kur'ân’ın mû'ciz olması,

İ k i n c i s i ; ebediyen mislini ityan edemeyeceklerini beyandır.: Çünkü bu ihbar; gaipten haberdir ve haber verildiği veçh üzere acizlerinin tahakkuku, haber veren nebinin nübüvvetinin sıdkına delâlet-i vazıha ile delâlet eder.

Kur'ân'dan bir sûrenin mislini getiremedikleri muhakkak olduğu halde muâraza için sarf-ı himmet eden kâfirler fesahat ve belâgatlerine itimad ederek muaraza edebilecekleri yolunda zan ve sekte bulunmalarına ve bu hususta tereddütlerine binaen şekke delâlet eden (إِن) kelimesiyle varid olmuştur. Bundan sonra bu seklerinin izalesi için kat'iyete ve ebe nefy-i muhakkaka delâlet eden (لَن) kelimesiyle ebediyen mi lini getiremeyecekleri kendilerine suret-i kafiyede beyan olunmuştur.

Kemal-i hırs ve arzu ile nur-u Kur an'ı söndürmeye çalı tıkları halde bir kelimesini bile ihlâl edemediler. Şu halde onlar için iman etmekten başka çare kalmadığından inkârı terkle ateşten nefislerini vikaye etmeleri taraf-ı ilâhiden tavsiye olunmuştur. Kâfirlerin Kur'ân'dan sekleri kat'i ise de şüphe-i kafiyeleri meşkûk bir halde olduğuna işaret için âyetin bidayesinde Vâcib Tealâ şekke delâlet eden (إِن) kelimesiyle irad buyurmuştur. V e k u d ; ateş yakacak odunu ve sair tutruk olan şeylere ıtlak olunur. H i c a r e yle murad; putperestlerin şefaat ve menfaat ümid ederek ibadet ettikleri putlarıdır. Menfaat bildikleri şeylerin aynı mazarrat ve cehennem ateşi olacağını beyanla puta ibadet edenlerin akıbetleri vahim olduğu kendilerine tefhim olunmuştur.

Tefsir-i Hazin'de «İbn-i Abbas» Hazretlerinden naklolunduğuna nazaran hicare ile murad; kibrit taşlarıdır. Zira kibrit taşlarının alevi daha ziyade olduğundan cehenneme tutruk kibrit taşları olmak muvafıktır ve bu vesile ile cehennem ateşinin kuvvetine dahi işaret olunmuştur.

Ş ü h e d a ; şehidin cem'idir. Ş e h i d ; Beyzâvî ve Fahri Razi'nin beyanları veçhile hazır veyahut eda-yı şehadet edici kimse manasınadır. Bu makamda Kur'ân'ı inkâr edenlerin fikirlerine muvafakat eden kimselerin büyükleri murad olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Çağırın büyüklerinizi, size muavenet ve emr-i muarazada menfaat ve mazarratınıza şehadet etsinler] demektir. Yahut mabudları muraddır. Zira; mabudlarının umur ve hususlarında muavenet edeceklerini itikad ettiklerinden [Çağırın mabudlarınızı, size muavenet etsinler] demektir.

(أُعِدَّتۡ لِلۡكَـٰفِرِينَ) nazmı cehennemin el'an mahlûk olduğuna delâlet eder. Zira U i d d e t ; zaman-ı mazide idad olundu yani hazırlandı manasınadır. Geçmiş zamanda hazırlanmak el-yevm mevcud olmasını icab eder. Bir lâfzın manâ-yı hakikisi mümkün iken manâ-yı mecazisini ihtiyarla istikbal manâsına hami etmeye sebep yoktur. Şu halde bu âyet-i celile cennet ve cehennemin kıyamette halk olunacağını itikad eden Mu’tezile taifesini red eder.

Hulâsa; Kur'ân'a muarazaya, kâfirlerin şiddetle tergîb ve bezl-i makderet etmelerine teşvik ve kısa bir sûrenin nazirini getirmeleri emr olunup getiremedikleri surette cehennem ateşiyle tehdid olundukları halde kemal-i fesahat ve belâgate malik ve şiddetle muarazaya münhemik ve Resûlullah'a adavetleri son dereceye varmış iken hurufatla muarazadan aciz kalıp kılıçla muharebeye kıyam ve vatanlarını terke ve canlarını mevte amade etmeleri Resûlullah'ın sıdk-ı nübüvvetine delâlet ettiği gibi âyetler ga-ibden haber verip, haber verildiği veçh üzere vukuatın zuhur etmesi ve Resûlullah'ın kemal-i cesaret ve şecaat ve mübalâğa ile onlara meydan okuyup muarazaya davet eylemesi dahi sıdk-ı nübüvvetine delâlet ettiği cihetle bu âyetlerin vücuh-u adideyle nübüvvetin hak olduğuna delâleti Beyzâvî'nin cümle-i beyanatındandır.

***

Vâcib Tealâ kâfirleri azab-ı cehennemle tehdid ettikten sonra ehl-i imanı cennet nimetleriyle tebşir etmek üzere :

وَبَشِّرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ أَنَّ لَهُمۡ جَنَّـٰتٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِهَا ٱلاًنۡهَـٰرُ‌ۖ ڪُلَّمَا رُزِقُواْ مِنۡہَا مِن ثَمَرَةٍ۬ رِّزۡقً۬ا‌ۙ قَالُواْ هَـٰذَا ٱلَّذِى رُزِقۡنَا مِن قَبۡلُ‌ۖ وَأُتُواْ بِهِۦ مُتَشَـٰبِهً۬ا‌ۖ وَلَهُمۡ فِيهَآ أَزۡوَٲجٌ۬ مُّطَهَّرَةٌ۬‌ۖ وَهُمۡ فِيهَا خَـٰلِدُونَ (25)

buyuruyor.

[Ey habib-i zişanım ! Tebşir et şol kimseleri ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onlar için altından nehirler cereyan eden cennetler ve müteaddid nimet mahalleri vardır. Her ne zaman ki onlar o cennetlerden bir rızıkla merzuk olurlarsa «Şu rızık bundan evvel bizim dünyada merzuk olduğumuz rızıktır» derler. Zira nimet-i cennet; lezzette dünya nimetine kat ender kat faik ise de şekilde dünya nimetlerine benzediğinden kemal-i ferah ve sürür kendilerini ihata ederek şeklen dünya nimetlerine müşabih olduğunu söylerler. Çünkü o rızık; dünya rızıklarına müşabih olarak onlara ita olunur ve ehl-i cennet için afattan ve tabiat-ı beşerin sevmeyeceği şeylerden tahir ve temiz zevceler vardır. Halbuki onlar cennette bu nimetlerle telezzüz ederek ebedi kalıcılardır.]

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile beşaret; insana ferah ve sürür verecek haberdir. Cennet-i âlânın nimetlerini haber vermek ehl-i imana sürür verip eser-i sürür âzâ-yı zahirelerinde görüldüğünden Resûlullah'a ümmetini tebşir buyurmasıyla emr olunmuştur.

A m e l – i s a l i h ; riyâdan âri niyet-i haliseye mukarin olarak eda olunan ibadettir. Bazıları da İlm ve niyet ve sabır ve ihlâs üzere eda olunan taat olduğunu beyan etmişlerdir.

C e n n e t ; meyveli ve meyvesiz eşcar-ı kesîre ile dolu bahçeye ıtlak olunursa da bu makamda dâr-ı âhir ette Allah-u Tealâ'nın kullarına in'am edeceği dar-ı naîmdir. Ve her türlü ağaçlarla dolu olup arazisini ağaçlar setr ettiği için cennet denilmiştir. İbn-i Abbas Hz. den naklen Beyzâvî'nin beyanı veçhile (cennet-ül firdevs), (cennet-i adn), (cennet-ün naîm), (dar-ül huld), (Cennnet-ül me'va), (dar-üs selâm), (illiyyun) isimleriyle müsemmâ müteaddid cennetler olduğuna işaret için bu âyette cennet cemi siğası ile varid olmuştur. Âmal-i salihanın miktarına ve derece-i kabulüne göre cennetlerin herbirinde müteaddid mertebeler ve muhtelif dereceler vardır. (وَلَهُمۡ) de bulunan lâm istihkaka idâlet ederse de cennete girmek fazl-ı ilâhi neticesiyle ve derecata nail olmak amel-i salihle istihkakına göre nail olacağına işaretir. Cennete girmek ve derecâta nail olmak; iman ve amel-i saliha devam üzere vefat etmek şartıyla meşruttur. Çünkü; el iyazü billâh iman üzere vefat etmezse cennete giremeyeceği diğer hususla sabit olduğundan bu âyette iman üzere vefat etmek kaydı zikr olunmamıştır. Cereyan eden nehirlerle murad; mutlaka nehir olmak ihtimali olduğu gibi Sûre-i Muhammed'de beyan olunan süt ve bal ve şarap ve sudan ibaret olan enhar-ı erbaa olmak ihtimali ağleptir. Cennet-i âlânın meyvaları ta'mında ve lezzetinde ve sair keyfiyetinde dünya nimetlerine muhalif ise de eşkâlinde müşabih olduğu için ehl-i cennet dünyada merzuk oldukları nimetler kabilinden olduğunu hatırlarına getireceklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

İnsanın ülfet ettiği şeyle ünsiyeti ziyade olup tabiati, şevkle meyl ederek ülfet etmediği şeyi görünce tabiat nefret edeceğinden ehl-i cennetin rızıkları dünyada ülfet ettikleri rızıkların suretinde zuhur etmesiyle ferah ve sürurlarının tezayüdüne işaret için ülfet ettikleri suret üzere zuhur edeceği beyan olunmuştur.

Tefsir-i Medarik'te Resûlullah'tan rivayet olunan bir hadis-i şerife nazaran ehl-i cennet yemek için bir meyva tanesini aldığında onun yerinde aynı suret ve heyette diğer birisi zuhur eder, o vakitte «Şu görünen meyva bizim bundan evvel eklettiğimiz meyvadır» derler. Halbuki ikincinin tâ'mı ve lezzeti evvelkinin gayrıdır. Şu halde âyetteki (مِن قَبۡل) den müstefad olan evvel kaydı cennette ikinci saate nispetle evvelki saate racidir.

Cennet-i âlâda yemek, içmek vardır, lâkin bevl, tağavvud, sümük ve tükürük gibi ezalı şeyler yoktur. Çünkü; «Cabir» (R.A.) den «Müslim» Hz.'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah (S.A.) buyurmuş ki: «Ehl-i cennet yerler ve içerler fakat bevl ve tağavvud gibi abdesthaneye gitmek icap eden şeyler olmadığı gibi sümük silmezler, tükürük tükürmezler, teşbih ve tehlil ilham olunurlar.» Yani «Teşbih ve tehlilleri nefisleri makamındadır. Dünyada insanın nefsi, başka şeyle meşguliyete mani olmadığı gibi ehl-i cennetin teşbihleri dahi me'külât ve meşrubatlarına mani olmaz» demektir.

Bu âyette Vâcib Tealâ, insan için mümkün olan lezaizin kâffesini beyan buyurmuştur. Çünkü; Fahri Razi'nin beyanı veçhile insan için lezaizin esası; üçtür.

B i r i n c i s i ; mesken, ona cennetle,

İ k i n c i s i ; taam ona rızıkla,

Ü ç ü n c ü s ü ; nikâh ona ezvac-ı mutahhara ile işaret buyurmuş ve bu işaretle ehl-i cennetin rahatları mükemmel olup asla noksan olmayacağı beyan olunmuş ve ehl-i cennette ezvacın tab-ı beşere muhalif ahlâk-ı zemîme ve hayz-u nifas gibi sevilmeyecek şeylerden tahir olacaklarını beyanla mesruriyetleri tezyid ve akıbetinde nimetin zeval endişesi olmayacağına işaret ve tebşiri tamamiyle ikmal için ehl-i cennetin muhalled olacakları beyan olunmuştur.

Tebşir etmekle emr olunan Resûlullah olduğu gibi her asır ve zamanda tebşir şanından olan her kimse memurdur. Amel-i şalinin asıl imandan cüz olmadığına âyet delâlet eder. Zira; amel-i salih iman üzere atf olup matuf, matufun aleyhe mugayir olacana binaen amelin imandan cüz olmadığına sarahatla delâlet ; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet, âhiretin ve haşrin vukuuna delildir. Haşr-ü neşri ispat, usul-i itikadiye ve zarurat-ı di-en olduğu cihetle ilm-i akaidde şanına itina ve ispatına ihtimam olunan mesail cümlesindendir. Âhiretin ispatı hakkında mubahase iki cihetle cereyan eder:

B i r i n c i s i ; haşrin imkânı hakkında Bi akli ve delil-i nakliyi şerd etmekle hasıl olur.

İ k i n c i s i ; vukuu hakkındadır. Vukuu ispat, ancak delil-i nakliye müsteniddir. Binaenaleyh; Kur'ân-ı Azimüşşan’ın her sûresinde müteaddid âyetlerle Cenab-ı Hak haşrin vukuunu beyan buyurmuştur. Şu haşrin vukuunu inkâr eden kimse zarurat-ı diniyeden bir meseleyi ve sarahat-i Kur'âniyeyi inkâr ettiğinden tevili gayrı kabil bir surette tekfir olunur.

Hülâsa; ehl-i iman ve abidler için cennetler ve cennetlerde bağlar ve bahçeler ve enva-ı meyvalar ve ezvac-ı mutahharat olanı âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Fakat bu âyet bunun emsali âyetlerde â'mâl-i saliha işleyenlerin ind-i ilâhide nail olacakları nimetler; fehm-ü idrakçe havsalamızın alabileceği bir surette bizim için bu dâr-ı fenada leziz ve nefis olan şeylerle tasvir ve temsil olunmaktan ibarettir. Yoksa dâr-ı âhiretin nimetleri bu dâr-ı fesadın nimetlerinin aynı demek değildir. Yalnız dâr-ı âhiretin nimetleri dünya nimetlerinin isimlerine müşarik olduğundan onların isimleriyle tesmiye kılınmıştır. Halbuki; dar-ı ahiretin nimetleri külfetsiz ve mihnetsiz olduğu gibi ebedidir asla fenası yoktur, zevalden ve tükenmekten mahfuz ve sırf telezzüz için yenilir ve içilir. Yoksa yenilip içilmeye ihtiyaç mes ettiğinden değildir. Binaenaleyh; âhiret nimetleri isimde ve surette dünya nimetlerine benzerse de hakikatleri dünya nimetinin gayrıdır. Zira ebedîdir, zeval korkusu yoktur. Safidir, kederi yoktur, Hazmı kolaydır, sıkıntısı ve zahmeti olmaz. Hazırlanmıştır, kazanmak külfeti yoktur ve herkesin istediği kadar çoktur, darlık endişesi yoktur.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân’ın mûciz olduğuna dair kâfirler tarafında irad olunan bir şüpheyi def, için :

إِنَّ ٱلله لاًيَسۡتَحۡىِۦۤ أَن يَضۡرِبَ مَثَلاً۬ مَّا بَعُوضَةً۬ فَمَا فَوۡقَهَا‌ۚ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ فَيَعۡلَمُونَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّهِمۡ‌ۖ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ فَيَقُولُونَ مَاذَآ أَرَادَ الله بِهَـٰذَا مَثَلاً۬‌ۘ يُضِلُّ بِهِۦ ڪَثِيرً۬ا وَيَهۡدِى بِهِۦ كَثِيرً۬ا‌ۚ وَمَا يُضِلُّ بِهِۦۤ إلاً ِ ٱلۡفَـٰسِقِينَ (26) ٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهۡدَ ٱلله مِنۢ بَعۡدِ مِيثَـٰقِهِۦ وَيَقۡطَعُونَ مَآ أَمَرَ الله بِهِۦۤ أَن يُوصَلَ وَيُفۡسِدُونَ فِى ٱلاًرۡضِ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ (27)

buyuruyor.

[Cemi' sıfât-ı kemalâtı cami' olan Allah-u Tealâ sivrisinek ve cüssede sivrisinekten daha büyücek hayvanatla bazı mesaili iza için misal beyan etmekten çekinmez ve haya muamelesi yapmaz.]

Zira durûb-i emsal; bir meseleyi izahla muhatabım terğib veya tenfir için makulü mahsûsla veyahut mahsûs-u, aharla göstermekte ibarettir. Şu halde sivrisinek ve hakaret ve denaette onun daha fa kinde karasinek ve karınca gibi şeylerle bir maksadı izahla kullan irşad etmekten haşa Cenab-ı Hakkın azametine ve Kur'ân’ın ulüvv derecesine bir noksan tarî olmaz, belki ufacık hakîr birşeyle mühi bir maksadı izah etmek kudret-i ilâhiyenin kemâline ve Kur'ânın tabakat-ı belagatın nihayetine baliğ olduğuna delâlet eder. [Ama şol kimseler ki, onlar vahdaniyet-i ilâhiye ve risalet-i nebeviyeye iman ettiler. Onlar o darbı meselin Rableri tarafından hak ve sah olduğunu ilm-i yakinle bilirler, asla itiraz etmezler. Ve amma şu kimseler ki, onlar kâfir oldular, «Allah-u Tealâ bu misilli durûb-i emsalle ne gibi şey murad eder, böyle hakir şeylerle misal irad etmek azamet-i ilâhiyeye münasip olur mu? derler.] Ve bu kelâmları dan maksatları; istihza ve Resûlullaha tarizdir. Yani; «senin getirdiğin kelimatın cümlesi müfteriyâttan ibarettir. Ukul-ü zaîfe e babına maksadını terviç ettirmek için Allah-u Tealâ'ya isnad eca vahy-i ilâhidir diyorsun. Halbuki böyle hakîr şeylerle misal irs etmek kelâm-ı ilâhi olmadığına delâlet eder» demek isterler. [Halbuki Allah-u Tealâ bu misilli durûb-u emsalle çok kimseleri idlâl eder.] Zira; bu durûb-u emsalin kelâm-ı ilâhi olduğunu inkârla küfr ederler. [Ve birçok kimseleri durûb-u emsalle hidayetine mazhar eder ve bu maksatlarına nail kılar.] Zira; onlar durûb-u emsalin taraf-ı ilâhiden kullarını irşad için nazil olduğuna iman ederler. Binaenaleyh; maksatlarına nail olurlar. [Durûb-u emsalle Vâcib Tealâ idlâl etmez, illâ fasıkları idlâl eder ki, o fasıklar yeminleriyle ahitlerini te'kit ve takviye ettikten sonra ahd-i ilâhiyi nakz eder, evamir-i ilâhiyeye itaatten huruç ederler. Ve Allah-u Tealâ'nın sıla olunmasını emr ettiği şeyi kat' eder ve sılayı terk ve yeryüzünü ifsad ederler. İşte şu evsaf-ı habise ile muttasıf olanlar dünyada ve âhirette zarar görücülerdir.]

Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile h a y a; işlediği fülden zem ve ta'yib olunur korkusuna binaen insana arız olan inkisar ve levnine tari olan tagayyürdür. Kadîm olan Allah-u Tealâ hudus emmaresi olan tagayyür ve inkisar manâsına olan hayadan münezzeh ve müberra olduğu cihetle Allah-u Tealâ'ya isnad olunan haya ile murad; hayatın gayesi ve lâzımı olan terk manâsıdır. Çünkü; insan akıbetinden utanacağı birşeyi terk etmek adettir ve terk etmek lâzım olduğundan Vâcib Tealâ'ya isnad olunan haya zikr-i melzûm irade-i lâzım kabilinden mecaz olarak terk manasınadır. Binaenaleyh; bu âyette: (لاًيَسۡتَحۡىِ لا يترك) manâsını ve mealini müfiddir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ kâfirlerin zem ve ta'nlarından dolayı sivrisinek ve ondan daha büyük ve daha küçük mahlûkatla misal irad etmeyi terk etmez. Onlar hernekadar tâ'n etseler de Cenab-ı Hak durûb-i emsali iradla kullarını ikaz ve irşad eder.]

B u û z a ; sivrisinektir. Cüssesi o kadar küçük olduğu halde en büyük hayvanın icra edemeyeceği faaliyeti icra eder. Hatta içi boş uzun bir hortuma malik olup bu hortumu fil, deve ve manda gibi cesim hayvanlara saplar ve tesiri ile onları firara mecbur kılar. O küçük hayvanın deveyi ve mandayı yerinden kaldırıp kaçırması azamet-i ilâhiyeye delâlet eden acaibâttandır ve bazan tesiriyle deveyi bile itlaf ettiği Araplar beyninde meşhurdur. Ve insanı rahatsız ettiği de cümlenin malûmudur. Şu halde sivrisineğin küçüklüğüne nazar etmemeli belki insanlara lâyık olan, onda zuhur eden kudret-i ilâhiye ve sanâyi-i sübhaniyenin azametine zar edip ibret almalıdır. O kadar zayıf ve küçük bir hayvan old ğu halde kuvvet ve kudret sahibi olan büyük hayvanlara galebe etmesi Vâcib Tealâ'nın kudretine, delâlet-i vazıha ile delâlet ed ki, ukul-ü beşer düşündükçe idrakinden aciz olduğunu teslim memek kabil değildir. (مَثَلاً۬‌ مّاَ) da bulunan “ma” lâfzı ibham içindir. Yani; «Meselelerden çok meseli buûza ve buûzanın daha büyüğü ve daha küçüğü ile irad etmekten Allah-u Tealâ vazgeçmez ve bu misilli duru emsalle bazı mesaili izah etmeyi terk etmez.» demektir. Buûza fevkiyle murad; daha büyüğü demek ihtimali olduğu gibi da küçük demek ihtimali de vardır. Yani «Büyüklükde onun fevkında» demek ihtimali olduğu gibi «Küçüklükte anın fevkında» demek mekama daha münasipdir. Kur'ân'da vaki olan durûb-u emsal hakkında nâs iki fır olup

B i r i n c i s i ; durûb-u emsal taraf-ı ilâhiden münzel inkârı ga; kabil bir hakikat olduğuna iman ve ihtida eden ehl-i iman olduğunu ve

İ k i n c i s i ; bu misilli durûb-u emsali inkârla dalâletleri tezayüd eden kâfirler olduğunu ve imanın gayesi hidayet ve küfrün gay dalâlet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

F a s ı k ; evâmir-i ilâhiyeyi terkle taat-i ilâhiyeden hurû eden kimsedir. A h i d le murad; edat-ı tekitle birşey kabulü' ikrar vermektir. Nakz-ı ahd; o ikrarından dönmek, kendini rapte miş olduğu kayıttan çıkarmaktır. Bu makamda ahd-i ilâhi ile nr rad; emr-i ilâhidir. Şu halde nakz-ı ahd edenlerle gerek yahûdd ve gerek sair milletlerden emr-i ilâhiye muhalefet edenlerin cü lesi murad olabilir. Çünkü; her ne suretle olursa olsun emr-i kat'î ilâhiye muhalefet edenler; fasıklar ve Allah-u Tealâ'nın ahdini na edenlerdir. Allah-u Tealâ'nın vasi olunmasını emrettiği şey; Resûlullah’a iman ve sıla-i rahimdir. Bunlara riayet etmeyenler sıla-i rahmi kat' ve yeryüzünde ifsad ve maâsiyi irtikâb etmiş ve iman ed çeklerin imanlarına mani olmuşlardır. Cenab-ı Hak durûb-u emsali red ve inkârla dalâli ihtiyar ede kâfirleri bu âyette de dört sıfatla tavsif buyurmuştur.

B i r i n c i fısk ki, tâatten huruç etmektir.

İ k i n c i s i ; nakz-ı ahddir.

Ü ç ü n c ü s ü riayeti lâzım olan sılayı kat' etmektir.

D ö r d ü n c ü s ü ; enva-ı maâsiyi irtikâpla yeryüzünü ifsad etmektir ve bu evsafın cümlesi hüsrân-ı ebediyi mucip olduğunu beyanla kâfirlerin dünyada ve âhirette zarardîde olacaklarına hükm-ü kat'î-i ilâhi varid olmuştur. Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyette kâfirlerin kat ettikleri sıla ile murad; sıla-i erhamı ve müminler beyninde yekdiğerine matlub olan muaveneti terk ve enbiya-yı izamın cümlesine iman lâzımken bazısını bazısından tefrikle bazılarına iman ve bazı âhare küfr etmektir. Kâfirlerin zararları dört cihettendir:

B i r i n c i s i ; nakz-ı ahdi vikaye ve tercih,

İ k i n c i s i ; sıla-ı rahmi kat'a tebdil,

Ü ç ü n c ü s ü ; fesadı salâh üzerine ihtiyar etmek,

D ö r d ü n c ü s ü ; azabı sevab üzere takdim eylemek ve sevabı ikaba değişmektir. Şu halde tadâd olunan evsafın cümlesinde menfaati mazarrata değişmek olduğundan herbiri azabı mucip kabayihten olduğu cihetle haklarında zararı mahz olmuştur. Fahri Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Vâcib Tealâ’nın Kur'ân-ı Azimüşşan'da bazı ufacık örümcek ve karınca gibi hayvanatla darb-ı mesel iradına yahûdun ve şimşek ve yıldırım gibi şeylerle temsiline münafıkların tâ'nı üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Çünkü onlar «Muhammed (S.A.) Kur'ân’ın taraf-ı ilâhiden vahyolduğunu iddia ediyor, halbuki Kur'ân'da şân-ı ulûhiyete yakışmayacak birtakım karınca, sinek ve arı gibi ufacık hayvanlardan bahis vardır. Bunlardan bahs ise azamet-i ilâhiye ile kabil-i telif olamaz» demişlerdi.

Allah-u Tealâ bu âyetle onların tâ'nları varid olmadığını beyan buyurmuştur. Maahaza bu misilli hakir eşya ile temsil ve maksadı izah etmek; Arap, Acem ve cümle milletler beyninde meşhur ve füseha ve büleğa indinde mer'î ve muteberdir. Yalnız misalin mümesselün lehe mutabık ve muvafık olması şarttır. Binaenaleyh mümesselün leh hakir olursa misal de hakir ve mümesselün leh şerif olursa misal de şerif olmak adettir.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın ufacık hayvanlarla darb-ı mesel iradını terk etmeyeceği ve müminlerin bu misilli durûb-u emsalin taraf-ı ilâhiden nazil ve hak olduğuna iman ettikleri ve kâfirlerin bu misilli ufacık hayvanlarla Allah'ın durûb-u emsalini garip gördükleri ve inkâr ettikleri ve bu misilli durûb-u emsale çok kimselerin imanla ihtida ve birçok kimselerin küfürle dalâleti ihtiyar edecekleri ve dalâleti ihtiyar edenler şol kimselerdir ki, onlar tâât-ı ilâhiyeden huruçla nakz-i ahdi ve sıla-i rahmi kat' ve yeryüzünü ifsad etmek gibi cinayeti irtikâb edenler olduğu ve şu kabayihi ihtiyar edenlerin dünyada ve âhirette zarar görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Teâlâ tevhide ve nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik delâili beyandan sonra umum mükellefine şamil olan nimetlerini beyan ve o nimetlere karşı küfran-ı nimet edenleri tevbih etmek üzere:

كَيۡفَ تَكۡفُرُونَ بِٱلله وَڪُنتُمۡ أَمۡوَٲتً۬ا فَأَحۡيَـٰڪُمۡ‌ۖ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (28)

buyuruyor.

[Sizi icad ve vücudunuzu hadd-i lâyıkına iblâğ eden Allah-u Tealâ'ya nasıl küfr ediyorsunuz? Halbuki siz babalarınızın sulbünde cemadat kabilinden ruhsuz meyyit mesabesinde idiniz. Badehu babalarınızın sulblerinden sizi analarınızın erhamına inzal ile ihya ve dünyaya ihraç ve enva'ı nimetleriyle terbiye etti. Bundan sonra sizi öldürür, daha sonra diriltir ve amalinize göre ceza verdikten sonra ancak huzur-ı manevi-i ilâhiye rucu edersiniz.]

Haliniz şu etvar üzere halen bade halin cereyan edince nasıl oluyor ki, bu| hallerden ibret almaz da Vâcib Tealâ'ya küfr edersiniz? (كَيۡفَ) istifham-ı inkârî ve tevbih içindir. Yani: «Bu kadar cesim nimetlere karşı nasıl küfr edersiniz? Küfrünüz, taacübe şayan bir haldir» demek olur.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile küfür; abdin kisb ve ihtiyariyld olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ'nın küfr üzere kâfirleri tevbih ve tekdir buyurması kâfirlerin irade ve ihtiyarıylai hasıl olduğuna delildir. Gerçi küfrü halk eden Allah-u Tealâ'dır va lâkin abdin iradesini küfre sarfı üzerine halk ettiği için küfründen abd mesuldür. Allah-u Tealâ'nın halkı, abdin iradesini sarf üzerine' olduğundan abd küfrü irtikâba mecbur değildir. E m v a t ile murad; cemadat kabilinden hayata malik olmamaktır. İ m a t e ile murad; hayattan sonra muhakkak olan mevttir. İhya ve imate ancak Allah-u Tealâ'ya mahsus olup Allah'ın gayrı ihya ve imateye kadir kimse olmadığına ve haşr-ü neşrin vukuuna ve dünyada elbette mevt muhakkak olduğundan zühd-ü takvanın lüzumuna âyet delâlet-i vazıha ile delâlet eder. Çünkü Allah'ın ihya ve imate edeceği beyan olunduğu gibi tekrar ihya edeceğini beyan etmek; haşrin vukunu beyan demektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile mevt hayat-ı ebediyeye nail olmaya vesile olduğu cihetle bu âyette ölüm insan için rümet-i uzma sırasında tadad olunmuştur. Çünkü ölüm; ehl-i imanı saâdet-i ebediyeye îsal eder bir hal olduğu için bir nevi nimet olduğunda tereddüt yoktur. Gerçi ölüm, hayat-ı mecaziye olan dünyadan ve ülfet ettiği nimetlerden alâkasını kesmek itibarı ile dünyaca kerih görülürse de saâdet-i uhreviyeye vusulün sebeb-i âdisidir. Amma küfr üzere vefat edenler için azab-ı cehenneme vuslata vesile olduğundan nikmettir.

***

Vâcib Tealâ umuma ait olan hayat nimetini beyandan sonra imrar-ı hayat için lâzım olan menafii ve hayata taalluk eden ve hadim olan semavat ve arzın, insanın fevaidini temin etmek üzere halk olunduğunu beyan zımnında :

هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ لَكُم مَّا فِى ٱلاًرۡضِ جَمِيعً۬ا ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ فَسَوَّٮٰهُنَّ سَبۡعَ سَمَـٰوَٲتٍ۬‌ۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (29)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı ecell-ü â'lâdır ki, arzda mevcud olan şeyin kâffesini sizin intifamız için halk ettikten sonra irade-i ilâhiyesi semayı halka teveccüh etti. Binaenaleyh; semayı yedi tabaka olarak tesviye buyurdu. Zira; Allah-u Tealâ herşeyi bilici ve ilmi herşeye lâhik olucudur.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya nasıl küfr ediyor ve haşre kudretini nasıl inkâr eyliyorsunuz? Bu küfür ve inkâr lâyık ve münasip değildir. Zira; Allah-u Tealâ yeryüzünde intifa şanından olan eşyanın kâffesini sizin menfaatiniz için halk etti ve ölü mesabesinde oemadat kabilinden olduğunuz halde sizi ihya edince öldükten sonra ihya etmeye kadir olduğu evleviyetle sabittir. Nasıl kadir olmasın ki, yeryüzünde eşyayı menafimize müheyya kıldıktan sonra semayı halk ve icada irade-i ilâhiyesi taalluk etti ve yedi tabaka olarak tesviye eyledi. Zira; herbirinde olan hikem ve mesalihi ve tabakatın birbirine muhazi ve müsavatında mevcud olan esrarı bilicidir. Çünkü; herşeye ilmi lâhiktir. Fahri Razi ve Hazin'in beyanlarına nazaran yeryüzünde nasın intifa için halk olunan; nebatat, hayvanat, maadin, dağlar, sular ve ağaçlardır. Çünkü; insanın bizzat veya bilvasıta intifa ettiği şeylerin cümlesi bunlardan ve ukalânın istihraç ettikleri sanayii garibelerden ibarettir.

Cenab-ı Hak bu âyette intifa olunmak şanından olan herşeyle intifa etmek ve intifam esbabına tevessül eylemek lâzım olduğuna işaret buyurmuştur.. Çünkü «arzda mevcud olan menafün kâffesini insan için halk ettiğini» beyan etmek; «insana arzın menafiini iktisaba sâ'y lâzım olduğunu» beyan etmektir. Arz üzerinde olan şeyler yalnız . mesalih-i dünyeviyeyi tesviyeye ve hayatın bekası için tagaddi ve ebdanı takviyeye münhasır değildir. Belki umur-u dinde kudretullaha ve vahdaniyetine ve sair usul-ü itikadiyeye istidlal suretiyle intifaa dahî şâmildir.

Bu âyetle bazıları toprağın ekli haram olduğuna istidlal etmişlerdir. Çünkü; Cenab-ı Hak, arzda bulunan şeyin intifaa tahsis olunduğunu beyan buyurmuş ve bununla nefsi toprağın hayat-ı insana hadim olmadığını anlatmıştır. Zira topraktan intifa etmek insanın sa'yine merbuttur. Âyette semanın arzdan sonra halk olunduğuna işaret vardır. Çünkü istiva; kasd ve irade ve (ثُمَّ) kelimesi tehir manâsına olduğundan semanın icadını arzdan sonra irade buyurduğuna delâlet eder. Ayet-i celilede semavatm yedi tabaka olduğuna delâlet vardır. Ve kürsi ile arşı azam mecmuu dokuzdur. Ve herbirinin eczalarına ilm-i ilâhi lâhik olduğuna dahi sarahatle âyet delâlet eder. Çünkü Vâcib Tealâ'nın herşeye âlim olduğunu beyan; her cüzüne âlim olduğunu beyandır. Zira şey lâfz-ı semavat ve arinher zerresine şamil ve her cüz'üne âlim olduğundan her yerini bir siyak ve miktar-ı muayyen üzere muhkem halk ettiği gibi tabakat birbirine muhazı olup asla eğrilik yoktur ve arzın her cüzünü, sakin olan halkın menafi ve mesalihine muvafık olarak halk etmiştir. Şu intizam üzere halk etmek ecza-yı âlemin her cüzüne Vâcib Tealâ'nın âlim olduğunu beyan eder. Bu âyetle nafi olan eşyanın insanlara mubah ve intifaı caiz olduğuna müsaade-i ilâhiye vaki olmuştur. Gerçi âyette umuma ibâha kapısı açılmışsa da nâs beyninde müna'zaaya meydan verilmemek, fitne ve fesad kapılarını kapamak üzere bazı delâil-i hariciye vasıtasıyla eşya-yı nafiadan bazıları bazı kimselere tahsis olunmakla âharin müdahale ve taarruzundan masun kalmıştır. Binaenaleyh; herkes esbab-ı temellükten bir sebeble malik olduğu emvalinde keyfe mayeşâ tasarruf eder, âhari müdahale edemez. Yoksa bazı erbab-ı havanın dedikleri gibi herkese herşey mubah olsun, öyle değildir. Zira; insanlar umumiyet üzere menafünin esiri oldukları cihetle eğer herşey herkese mubah olsa her zaman âlem, hercümerc içinde kalarak haraba badi olacağından Cenab-ı Hak şer'i şerifinde ukudat-ı şer'iye ile her şahsın hukukunu mahfuz ve menafi-i mahsusasını mahalline tahsis ve gayrın müdahalesini men etmekle âlemin intizamını ve kullarının istirahatini temin buyurmuştur.

Eğer herkesi kuyudat-ı kanuniye-i şer'iye ile bağlayıp ve her şahsın tasarrufatını kavaid-i şer'iye ile tahdit bu-yurmamış olsaydı herkes aklına geleni işler ve aharin hukukunu kendine mubah addederek tecavüz eder ve hak sahibi tecavüzünü men etmek ister ve bu suretle beyinlerinde ufacık birşeyden büyük arbedeler çıkar ve her beldede ve her şahısta hal bu merkezde olacağı cihetle âlemde emniyet ve istirahat kalmazdı. Binaenaleyh âlemin intizamına halel geleceği şüphesizdir. Şu halde yeryüzünde insanlar için intifaı mümkün olan şeyi, Allah-u Tealâ, insanlara esbab-ı intifa ve temellükten bir sebeple malik olmak ve gayrı ızrar ve aharin hukuku taalluk eden şeylere taarruz etmemek şartıyla intifamı mubah kılmıştır.

***

Vâcib Tealâ beni ademin hilkatini ve idame-i hayatlarına hadim olan rızıklarını halk ettiğini beyandan sonra cümle beni ademe nimet kabilinden olan Âdem (A.S.)'ın keyfiyet-i hilkatini beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ إِنِّى جَاعِلٌ۬ فِى ٱلاًرۡضِ خَلِيفَةً۬‌ۖ قَالُوٓاْ أَتَجۡعَلُ فِيہَا مَن يُفۡسِدُ فِيہَا وَيَسۡفِكُ ٱلدِّمَآءَ وَنَحۡنُ نُسَبِّحُ بِحَمۡدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ‌ۖ قَالَ إِنِّىٓ أَعۡلَمُ مَالاً تَعۡلَمُونَ (30)

buyuruyor.

[Zikr et ya Ekrem-er rusûl ! Şol zamanı ki, o zamanda Rabbin Tealâ meleklere hitaben «Ben azimüşşan yeryüzünde bir halife halk edeceğim» dedi. Melekler cevaplarında yeryüzünde gördükleri fesad ve inada ilimlerine binaen dediler ki «Yeryüzünü ifsad eden ve kanlar dökecek olan kimseleri halk eder misin ya Rabbi ! Taaccüb ederiz ki, yeryüzünü ifsad edecek kimseleri ıslah ve imarına memur edesin? Zira; enva-ı fesadla ifsad şanından olan kimselerin nasıl halife olacağına idrakimiz kasırdır.» demekle Adem (A.S.)'ın halk olunmasının hikmetinden suale cür'et ettiler ve dediler ki «Ya Rabbi ! Biz senin hamdine mülâbis olduğumuz halde teşbih ve nekaisten tenzih ederiz.» Meleklerin bu suallerine cevap olarak Allah-u Tealâ «Sizin bilmediğiniz şeyleri ben muhakkak bilirim» buyurdu.]

Beyzâvî ve Fahri Razi'nin beyanları veçhile melekler; mevcud zatlar olup Allah'a muti' ve münkad kullar olduklarına ittifaktan sonra ekseri müslimin indinde melekler; ecsam-ı lâtife ve eşkâl-i muhtelife ile teşekküle kadirdirler. Çünkü; enbiya-yı kiram hazaratı suver-i muhtelifede görmüşlerdir. Nasara indinde melekler; bedenden iftirak eden ervah-ı beşerdir. Hükema indinde melekler; cevahir-i mücerrededir denilmiş ise de bu iki mezhebin esası kati bir ilme müstenid olmadığından esah olan ve delil-i nakliy müstenid bulunan ehl-i islâmın mezhebidir ki melekler; ins ve cinnin gayrı Allah'ın kullarıdır. Meleklerin gökte karar edenle olduğu gibi yerde karar edenleri dahi vardır. Allah-u Tealâ ile kulları be\tünde resûllerdir. Allah-u Tealâ'ya asla isyan etmezler ve memuriyetlerini lâyıkı veçh üzere yerine getirirler. Adetlerinin gayet kesretine dair ehadis-i celile mevcuttur.

H a l i f e ile murad; Hz. Âdem'dir. Zira arz üzerinde Âdem (A.S.) Allah'ın halifesidir. Çünkü; her nebiyi Allah-u Tealâ arzın imaretine ve nasın siyasetine ve nüfusunun tekemmülüne ve emirlerinin tenfizine halife kılmıştır. Avam-ı nasın bilâ vasıta feyz-i ilâhiden müstefid olmaya kabiliyetleri olamadığından Cenab-ı Hak her asırda avam-ı nası bir nebinin yed-i atıfetine teslim ve o nebi vasıtasıyla terbiye etmiş ve feyz-i sübhanisinden müstefid kılmıştır.

Emr-i hilâfette evlâd-ı âdem müşterek olduğu halde bir nev'in pederini zikir evlâdını zikirden müstağni olmasına binaen yalnız Adem (A.S.)'ın hilâfeti zikirle iktifa olunmuş, diğer enbiyanın hilâfetleri bu âyette zikrolunmamıştır.

Vâcib Tealâ kullarına usul-i müşavereyi talim ve Hz. Âdem'in ve zürriyetinin hilâfetini ilân ve ehl-i semaya vücûd-u Âdem'in tuluunu tebşirle şan-ı Âdeme tazim için meleklere müşavere suretinde Âdem (A.S.)'ı halk edeceğini beyan buyurmuş ve hikmet-i ilâhiyesi hayrı galip olan şeyi icad etmek iktiza ettiğini ilân etmiştir. Çünkü; azıcık şer için hayr-ı kesîri terk etmek şerr-i kesirdir. Binaenaleyh hayr-ı külli zımnında şerr-i cüz'îyi ihtiyar etmek; hikmet-i ilâhiye icabı olduğuna bu âyet delâlet eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile meleklerin suali, bilemedikleri esrarı anlamak ve şüphelerini izale etmek suretiyle müşkülâtı halletmektir. Yoksa beni âdemi gıybet etmek suretiyle haşa Allah-u Tealâ'ya itiraz etmek değildir. Çünkü; beni ademde kuvve-i şehevaniye ve gazabiye olacağını Allah-u Tealâ'nın haber vermesi veyahut levh-i mahfuzda görmeleri veyahut maâsiden masumiyet kendi hasseleri olduğundan gayrılarda masiyet olacağını idrak etmeleri veyahut Âdem'den evvel cin taifesi yeryüzünde isyan ettiklerine kıyasla beni ademin dahi isyan edeceklerine hükmettiklerinden sual etmişlerdir. Yoksa henüz meydanda olmayan evlâd-ı ademin isyanlarına hükmetmeleri gaibe ilim kabilinden değildir, belki bazı emâratla istidlal kabilindendir. Kendilerinin teşbih ve tehlil ile meşgul olduklarını dermeyan etmekle Âdem'i hilâfete ihtiyarla tercihin hikmetini sual etmişlerdir, yoksa kendi ibadetleriyle iftihar etmek maksadıyla teşbihlerinden bahsetmemişlerdir. Çünkü; insanda kuvve-i gazabiye ve şehevaniye bulunup bunlar fesada ve sefk-i dimâya badi olacağını ve insanda bir de kuvve-i akliye olup tâate ve marifet-i ilâhiyeye sebep olacaksa da fesadı dai olan kuvvelerin galebesini nazar-ı itibare alarak hilâfete liyakatinde taaccüp ve hayretleri suale badi olmuştur. Halbuki kuvve-i gazabiye ve şehevaniye tehzip ve terbiye olununca ahlâk-ı hamideye ve ef'al-i pesendîdeye menşe' olacağını bilemediklerinden o kuvvelerin faziletinden gaflet etmişlerdir. Maahaza kuvây-ı adideden mürekkep olan bir şahıs kuvve-i vahide sahibinden daha ziyade menafi-i kâinata elverişli olacağını dahi bilememişlerdir. Zira kuva-yı adideden mürekkep olan zat; umur-u sınââtı istihraç ve menafi-i kâinatı istinbatla hilâfetten maksad-ı asli olan imarat-ı âleme salâhiyette elbette ziyade olduğuna işaret için Cenab-ı Hak [sizin bilmediğinizi ben bilirim] buyurmuştur.

Melekler beni adem hakkında dermeyan ettikleri fesad ve sefk-i dimadan ibaret olan sıfat-ı kabîhalara mukabil kendilerinin teşbih ve takdisten ibaret olan sıfat-ı memduhalarını dermeyan etmişlerdir.

Fahri Razi'nin beyanına nazaran Vâcib Tealâ meleklerin sualine cevaben «Sizin bilmediğinizi ben bilirim» demekle beni ademden zuhur edecek enbiya ve evliyâ ve sulehaya işaretle meleklerin gumumunu izale buyurmuştur. Çünkü melekler; yeryüzünü ifsad edecek bir sınıfın vücuduna keder ve telâş etmeleri üzerine Vâcib Tealâ benî âdemden fesad zuhur edecekse de salâh daha ziyade olacağına işaret buyurmuş ve bu cihetle melekleri teskin ve taaccüplerini izale etmiştir.

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran Vâcib Tealâ Hz. Adem'in tıynini arzın her tarafından aldığı için evlâd-ı adem beyaz, siyah, kırmızı, mülayim, sert, tayyib ve habis suretlerde ve muhtelif ahlâkta zuhur etmektedir. Zira; Maye-i asliye olan arzın, hilkatlerinde medhali olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; bir memleket halkının renkleri, tabiatleri ve suretleri diğer memleket halkına benzemediği herkesçe malûmdur.

***

Vâcib Tealâ meleklerin hilkat-i Âdemdeki hikmeti sualine «Sizin bilmediğinizi ben bilirim» cümle-i celilesiyle icmalen cevaptan sonra o icmali tafsil etmek üzere :

وَعَلَّمَ ءَادَمَ ٱلاًسۡمَآءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَہُمۡ عَلَى ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ فَقَالَ أَنۢبِـُٔونِى بِأَسۡمَآءِ هَـٰٓؤُلآًءِ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (31)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ Âdem (A.S.)'a isimlerin küllisini talim etti. Badehu o isimleri ve isimlerin müsemması olan eşhası meleklere arzetti ve dedi ki: Hilâfete evleviyet iddianızda sadık ve doğru iseniz şu gösterilen eşyanın isimlerim bana haber verin.]

Yani; meleklerin «Evlâd-ı âdem yeryüzünü ifsad ederler, biz teşbih ve takdis ederiz. Acaba ifsad ve sefk-i dima şanından olan kavmi halk etmekteki hikmet nedir?» demeleri üzerine meleklere Hz. Âdem'i ve zürriyetini halk etmekteki hikmet; ilmile mümtaz ve meleklerden efdal olması olduğunu beyan etti ve onları irşad etmek üzere Âdem (A.S.)'da ilm-i zaruri halketmek veyahut kalbine ilka eylemek suretiyle eşyanın isimlerini öğretti. Sonra meleklere o eşyayı gösterdi ve «Eğer sözünüzde doğruysanız şu eşyanın isimlerini bana haber verin» dedi ve bu veçhile Âdem'in ilim sayesinde hilâfete müstehak olduğunu bildirdi.

 d e m ; ism-i acemdir. Arzın yüzünden halk olunduğu için Âdem (A.S.)'a Âdem denmiştir. Künyesi; Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile Ebülbeşer veya Ebu Muhammed'dir. Âdem, ism-i alemisidir. Allah-u Tealâ eşyanın mahiyetini ve hassalarını ve isimlerini ve ulûm ve idrakâtın usul ve kav aidini ve kavanin-i sınaatı ve san'atın aletlerini meselâ kitabet için kalemi ve dikiş yani terzilik için iğneyi ilham tarikiyle talim ettikten sonra meleklere haber vermelerini emr etti, onlar da habtr veremediler. Bu emirden maksat; onlara acizlerini bildirmek ve ilzam etmek içindir. Yoksa emr-i ilâhi emr-i teklifi değil ki muhali teklif olsun. Çünkü emr-i hilâfet; fevaid-i ilmiye ve kavaid-i fenniyeye aşina olmaya ve tedbir ve tasarrufta hata etmemeye ve adalet icra edip herşeyi lâyıkı veçhile yapabilmeye ve eşyanın mahiyetlerini ve hassalarını ve onların ef'alini ve hariçte asarını bilmeye tavakkuf ettiğinden Cenab-ı Hak evvelâ Âdem (A.S.)'a talim etmek suretiyle emr-i hilâfeti edaya lâyık olduğunu ve saniyen meleklere emirle bilemediklerinden dolayı umur-u hilâfeti idareye ve temşiyete ehil olmadıklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; umur-u ibadda tedbir ve tasarruf ve meratib-i istidatlarını bilmezden evvel adalet ikame etmek muhaldir. Zira adalet; herşeyin liyakatini ve istihkakını ve onun hakkında enfâ' olan şeyi bilmek ve icabını icra etmekle olacağından ilmi olmayan kimse hilâfete lâzım olan adaleti icra edemez. Ve binaenaleyh; hilâfete ehil olamaz.

Âdem (A.S.)'ın meleklerle mübahase zamanında nübüvvetini izhar edip etmediğine dair müfessirin beyninde ihtilâf vardır. Fahri Razi'nin beyanından anlaşıldığına nazaran o zamanda henüz nübüvvetini izhar etmemiştir, el ilmü indallah.

Âyet-i celile ilmin cümle fezailden efdal olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ melekler üzerine Hz. Âdem'in ilm ile faziletini ispat etmiştir. Eğer insan ve melekler için ilimden ziyade bir şeref olmuş olsaydı Âdem (A.S.)’ın faziletini Vâcib Tealâ onunla ispat ederdi. Halbuki Âdem (A.S.)'ın faziletini ilimle ispat etmiştir. Şu halde insan için ilimden ziyade bir fazilet ve meziyet olmadığını ve her iş başına geçecek kimsenin o işe alim olması lâzım olduğunu Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. İlmin faziletine delâlet eder ayat-ı beyyinat ve ehadis-i nebeviye pek çoktur. Ezcümle «Amiri Cüheni» (R.A.)'ın rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah «Yevm-i kıyamette talib-i ilmin mürekkebiyle şehidin kanı huzur-u ilâhiye gelir, talib-i ilmin mürekkebi şehid olan kimsenin kanı üzerine tafdil olunur» buyurmuştur.

Hulâsa; Genab-ı Hakkın Hz. Âdem'e eşyanın isimlerini öğrettiği ve badehu meleklere eşyayı gösterip o eşyanın ismini haber vermelerini emrettiği ve insan için tahsil-i ilme sa'y edib mübaşeret edeceği işin evvelâ ilmini tahsil etmek lâzım olduğunu ve insan için ilimden ziyade bir fazilet olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ «Haber verin bana şu eşyanın isimlerini» buyurması üzerine meleklerden sudur eden kelâmı beyan etmek üzere :

قَالُواْ سُبۡحَـٰنَكَ لاًعِلۡمَ لَنَآ إلاًمَا عَلَّمۡتَنَآ‌ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡحَكِيمُ (32) قَالَ يَـٰٓـَٔادَمُ أَنۢبِئۡهُم بِأَسۡمَآٮِٕہِمۡ‌ۖ فَلَمَّآ أَنۢبَأَهُم بِأَسۡمَآٮِٕہِمۡ قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ إِنِّىٓ أَعۡلَمُ غَيۡبَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَأَعۡلَمُ مَا تُبۡدُونَ وَمَا كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ (33)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'dan meleklere «Haber verin bana şu eşyanın ismini» hitabı gelince itab-ı ilâhiden havf-ü haşyet içinde oldukları halde kemaM tevazu ve tezellüî üzere dediler ki «Ya Rabbi ! Biz seni cemi nekaisten tenzih eder ve cemi sıfât-ı kemaliye ile müttasıf olduğuna itikad ederiz ve bizim için asla ilim olmayıp ancak senin talim ettiğin şeyi bildiğimizi ikrar ve itiraf eyleriz. Zira; sen herşeyi bilici ve lâyık olan kimseye liyakati kadar ilm-ü irfan ihsan edicisin.» Meleklerin suallerinden hasıl olan hicaplarıyla beraber teşbihlerini ve vaki olan kusurlarına nedametlerini kabul buyurduktan sonra Vâcib Tealâ Âdem (A.S.)'e hitaben «Ey Âdem ! Meleklere şu eşyanın isimlerini haber ver» dedi. Vakta ki emr-i ilâhiye imtisalen Âdem (A.S.), meleklere eşyanın isimlerini haber verdi. O zaman Allah-u Tealâ meleklere hitaben buyurdu ki «Ben size semavat-ü arzın gaybini ve gizli olan şeylerini ve sizin Adem hakkında lisanınızla izhar ettiğiniz şeyleri ve kalbinizde gizlediğiniz esrarı bilirim demedim mi?»] buyurdu.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile meleklerin bu kelâmları acizlerini izhar ve kusurlarını itiraf ve suallerinin istifsarı olup itirazı olmadığını iş'ar ve bilemedikleri esrara vakıf olduklarına teşekkürdür ve ilmin küllisini Allah-u Tealâ'ya tefvizle hüsn-ü edebe riayet ve hakikat-i hale vakıf olamayarak suale cür'etlerinden itizar etmektir.

Vâcib Tealâ’nın meleklere hitabı; istifsarda acele ettiklerinden dolayı itebı müş'irdir. Çünkü; melâikeye evlâ olan, işin akıbetine intizar ederek zuhurata tabi olmaktı. Bu evlâyı terk ettiklerinden dolayı itab-ı ilâhiye müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; insan bilmediği şeyi sualde acele etmeyip akıbete intizar etmek lâzım olduğuna işaret olunmuştur.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile «İbn-i Abbas» Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyette meleklerin izharı ettikleri kelâmla murad; arzı ifsad edecek ve kan dökecek kimseleri halk eder misin? demeleridir. Gizledikleri şeyle murad; İblis'in kibri ve meleklerin bizden daha iyi bir mahlûku Allah-u Tealâ'nın halk etmeyeceğini zan etmeleridir. Halbuki bu zanları yanlış olduğunu ve bu gibi mühim mesailde zanna ittiba caiz olmadığını ve bu gibi zanla vaki olan hükmün hatadan hali bulunmadığını Cenab-ı Hakkın meleklere tefhimle insanlara bir hatt-ı hareket tayin buyurduğu âyetin cümle-i ahkâmındandır.

Hulâsa; insanın şerefi ve ilmin ibadet üzere fazileti ve ilmin hilâfette şart ve belki umde olması ve melâikenin ulûm ve kemâlâtlarının tezayüdü caiz olması ve Hz. Âdem'in şu meleklerden efdal bulunması ve Vâcib Tealâ'nın madûmu, madûm olduğu halde bilmesi bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Âdem (A.S.)'ın hilâfete lâyık olduğunu ve ilm-i kesirle mümtaz ve meleklerin âciz olduklarını beyandan sonra meleklere secdeyle emr ettiğini beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ ٱسۡجُدُواْ لِأَدَمَ فَسَجَدُوٓاْإلاًإِبۡلِيسَ أَبَىٰوَٱسۡتَكۡبَرَوَكَانَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (34)

buyuruyor.

[Zikr et ya Ekrem-er rusûl; şol zamanı ki o zamanda biz azimüşşan meleklere «Âdem'e secde edin» dedik. Onlar da emrimize imtisalen secde ettiler, illâ İblis secdeden imtina ve Âdem (A.S.)'a secde etmekten kendini büyük addetti ve emrimize muhalefet sebebiyle kâfirler zümresinden oldu.]

Yani; bizim Âdem'e ve evlâdına birçok nimetlerimiz vardır. Cümle-i nimetlerimizden birisi de Âdem'in, meleklerin tazim suretiyle secdelerine lâyık olmasıdır. Binaenaleyh zikret ya Habibim, şol zamanı ki Âdem'in meziyet ve faziletini izhar için biz azimüşşan meleklerin Âdem ve evlâdı hakkında söyledikleri sözden istiğfar ve itizar olunmak üzere meleklere secdeyle emrettik ve dedik ki «Âdem'e tezellül ve tevazu' edin.» Onlar da emrimizi yerine getirdiler ve derhal tevazu ve tezellül suretiyle secde ettiler. Ancak İblis kalbinde olan şekaveti izhar ederek secdeden imtina ve istikbar etti ve kâfirlerden oldu ve tıynet-i habisesinin icabatını meydana koydu ve hasedini ve kibr-ü gururunu saklayamadı.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile secdeyle emrolunan; yeryüzünde sakin olan melekler olduğunu söyleyenler varsa da esah olan cemü melâikedir. Çünkü; meleklerin kâffesinin secde ettiklerini diğer âyetler natık olduğu cihetle secdeyi meleklerin bazısına tahsise bir sebep yoktur.

S e c d e ; ibadet kasdıyla alnı yere koymaktır. Bu manâca secde Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğundan eğer secdeden maksat ibadet kasdıyla secde ise hakikatte secde Allah-u Tealâ'yadır. Ancak Hz. Âdem'in şanına tazim ve ulüvvü mertebesini izhar ve melekleri imtihan için Allah'a ibadetlerine Âdem (A.S.)'ı kıble ittihaz etmişlerdir. Tefsir-i Hazin'in beyanına nazaran secde ile murad; tevazu ve tezellül ve arz-ı tahiyyet manâsına manâ-yı lugavisi muraddır. Şu halde esah olan secde; Âdem (A.S.)'adır. Lâkin Yusuf (A.S.)'ın biraderlerinin secdesi gibi meleklerin Âdem (A.S.)'a secdeleri de tazim ve arz-ı tahiyyattan ibarettir. Meleklerin Âdem (A.S.) hakkında sebkeden bazı kelâmlarına mukabil Cenab-ı Hak Âdem (A.S.)'a tazim etmeleriyle emr etmiştir. Melekler, emr-i ilâhiye imtisalen Âdem (A.S.)'a tazim ve bu vesile ile Allah-u Tealâ'ya ibadet etmişlerdir. Çünkü; insanların birbirleriyle [selamlaşmaları zahirde aşinalık ve adab-ı islâmiyeye riayet ise de [hakikatte Allah-u Tealâ'ya ibadet olduğu gibi meleklerin secdeleri wlahi zahirde Âdem (A.S.)'a tazim ise de hakikatte Allah-u Tealâ'ya ibadettir ve islâmiyetten evyel küçüklerden büyüklere selâm merasimi, belini eğmek veya secde etmek suretiyle icra olunmak meşini ve insanlar beyninde kabul olunmuş bir adet idi. Vakta ki matla-ı şerayî'den şeriat-i islâmiye tulü edince secde tevazuun nihayeti olup tevazuun nihayeti en alâ nimetleri in'am eden mün'ime lâyık olduğundan kullara secdeyle arz-ı tâzîmi iptal ve merasim-i tahiyyatın selâm lafzıyla eda olunmasını emr ile kullarına merasim-i tahiyyatı teshil buyurdu ve secdenin zat-ı ulûhiyetine mahsus olduğunu ilân eyledi ve din-i islâmın mesail-i mühimmesinden kıldı. Her ne suretle olursa olsun meleklerin Âdem (A.S.)'a secdeyle emrolunmaları enbiya-yı kiramın melâikeden efdal olduğuna delâlet eder.

İ b l i s ; rahmet-i ilâhiyeden meyus olduğu için iblis denilmiştir. Esasen ismi Süryanice «Azazil» ve Arapça «Hâris»tir. Fakat isyanını izhar edince ameline göre ismi değişmiş ve sureti tebeddül etmiştir. Bu hal insanların âsîlerinde dahi cereyan etmektedir. Çünkü; bidaye-i halinde itikadı ve ameli şer'a muvafık olan bir kimse güzel simaya malik ve ehl-i islâm beyninde hüsn-ü sıyt sahibi iken sonraları isyan ederse sureti çirkin bir manzaraya tebeddül ettiği gibi beyennas kötü lâkaplarla çağrılır ve islâm arasında haysiyeti zail olduğundan iblis gibi dünya ve âhirette haib ve haşir olur.

Fahri Razi, Kazi, Hazin ve Medarik'in beyanları veçhile İblis meleklerden istisna olunup müstesna, müstesna minhin cinsinden olmak adet olduğu nazar-ı itibara alarak İblis'in melek cinsinden olup isyan sebebiyle cinlerden madûd olduğunu beyan edenler varsa da esah olan İblis; cindendir. Zira; cinden olduğuna diğer âyette sarahat olduğu gibi meleklerin masumiyeti nâs ile sabittir. Eğer melek olsa masum olur, asi olmazdı.

İblis'in tevalüd etmesi ve nesil meydana getirmesi melâikeden olmadığına delâlet eder. Zira; meleklerde doğup ve doğurmak yoktur. Halbuki İblis'in doğup ve doğurmak suretiyle tekessür ettiği mervidir. İblis, meleklerle ibadet ve ülfet ve ünsiyet ettiğinden ve bazı rivayete nazaran birçok zaman meleklere muallimlikte bulunduğundan sıfatı itibariyle melâikeden madud olarak istisna olunmuştur. Çünkü; meleklerle beraber secdeyle memur olup muhalefet ettiğinden istisna olundu. Yahut istisna-i munkati' (إلاًَ) kelimesi lâkinne manasınadır. Buna nazaran müstesna olması meleklerden olmasına delâlet etmez. Zira: «Melekler secde ettiler, lâkin iblis secdeden imtina ve istikbar etti» demektir.

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile, İblis'in emr-i ilâhiye muhalefeti ve imana muvaffak olamaması; rububiyetin ulviyetini ve ubudiyetin süfliyetini beyan ve iman ile küfür beynindeki farkı ve cennetle cehennemin hilkatindeki hikmeti ilân ve cemü mutekadat-ı şer'iye ve takâlif-i ilâhiye ve ahkâm-ı diniyenin netice itibarı ile esrarını izhar etmiştir.

İbad beyninde münazaa ve emr-i ilâhiye muhalefet ve batılı hak üzere tercih ve kibir sebebiyle bab-ı ilâhiden tard olunmak evvel be evvel İblis'te zuhur etmiştir.

Hulâsa; kibrin kabih ve sahibinin küfrüne bâdi olduğu ve emr-i ilâhiye muhalefetin caiz olmadığı ve ef'al-i ilâhiyedeki esrara vakıf olmak sevdasını terk etmek insanlar için lâzım bulunduğu ve emirde aslolan vücub ifade etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Hz. Âdem'e meleklerin secdelerini ve İblis'in muhaleftini beyandan sonra cennete sakin olmasıyla Âdem (A.S.)'a emreylediğini ve şecere-i mâhûdeden ekletmekten nehyettiğini beyan etmek üzere:

وَقُلۡنَا يَـٰٓـَٔادَمُ ٱسۡكُنۡ أَنتَ وَزَوۡجُكَ ٱلۡجَنَّةَ وَكُلاً مِنۡهَا رَغَدًا حَيۡثُ شِئۡتُمَا وَلاً تَقۡرَبَا هَـٰذِهِ ٱلشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ ٱلظَّـٰلِمِينَ (35)

buyuruyor.

[Biz azimüşşan Âdem (A.S.)'a emr ettik ve dedik ki: «Ya Âdem ! Sen ve zevcen cennette karar edin ve istediğiniz mahalden bol bol yiyin, fakat şu muayyen ağaca yakın olmayın. Eğer bu ağaca yakın olur ve eklederseniz zalimlerden olursunuz.»] demekle cennette kararlarını ve tarz-ı taayyüşlerini tayin ettik.

Cennetle murad; Fahri Razi, Kazi ve Hazin'in beyanlarına arz-ı Filistin'de mürtefi bir mahalde bahçe olup arz-ı Hinde ondan nazil olduğuna kail olanlar varsa da esah olan Hz. Âdem'in nazil olduğu cennet; dar-ı âhirette ehl-i iman için hazır olan «Cennet-i Â'lâ»'dır. Çünkü; mâruf olan cennet budur. Ve «elif lâm» ahd içindir. Beynelmilel maruf olan cennet; dar-ı âhirette olacak cennettir. Şu halde Âdem (A.S.)'ın nazil olduğu cennet için marufun hilafını ihtiyara bir sebep yoktur. İskânla ve ekille emir; ibaha içindir. Şecere-i mahudenin gayrı cennetin her meyvalarından yemek ve her tarafında gezmek Âdem (A.S.) ve Havva (R. Anha) için mubah kılınmıştır.

Hz. Havva'ya, hay olan Âdem (A.S.)'ın bir cüz'ünden halk olunduğu için Havva denilmiştir. Çünkü; Fahri Razi ve Hazin'in beyanları veçhile Vâcib Tealâ İblis'i tard edip Hz. Âdem cennette yalnız kalınca ünsiyet edecek bir kimseye ihtiyaç mesetti ve mukadder olan şeyin zuhuru için muallak olan zaman geldi. Cenab-ı Halikı lem yezel Âdem (A.S.)'a uyku verdi, asla elem vermeksizin ve haberi olmaksızın sol eğesinden Havva'yı halk buyurdu, uyandığı zaman Havva'yı başında oturur gördü ve kendine zevce olmak üzere halk olunduğunu bildi ve ünsiyete başladı.

Fahri Razi'nin Hz. Hasan (R. Anha)'dan rivayeti ile beyan ektiği bir hadiste Resûlullah (S.A.) «Hatun, erkek eğesinden halk olundu. Eğer doğrultmak istersen kırarsın ve eğer haline terk edersen onunla intifa edersin» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif her hatun zevcinin eğe kemiğinden halk olunduğuna delâlet eder. Yani Hz. Âdem'in topraktan halk olunmasıyla cümle evlâdının topraktan halk olunmuş ad olunduğunu ve hepsinin maye-i asliyesi topraktan olduğu gibi Hz. Havva Âdem (A.S.)'ın eğesinden halk olunmak itibariyle cümle hatunların maye-i asliyeleri eğe kemiğinden demektir. Amma her hatun kendi zevcinin eğesinden halk olunmasına gelince; bu cihet manevi birşeydir. Cenab-ı Hak o hatunu pederinin nutfesinden halk ettiğinde, zevcin eğe kemiğinden bazı zerratın o hatunun eczasına karışmasında da kudretullaha karşı bir mani yoktur.

Şecere-i muayyeneye kurbiyetten nehi; tahrim veya tenzih için olduğuna dair ihtilâf varsa da esah olan tenzih için olmasıdır. Zira; tenzih için olduğunda şecere-i muayyeneye kurbiyyet; evlâyı terk kabilinden olur. Hz. Âdem'in masumiyetini ihlâl etmez. Binaenaleyh kabule şayan olan; tenzih için olmasıdır. Hz. Âdem'i nehi, şecere-i muayyeneden ekletmekten ve sair menafimden nehy olduğuna işaret için kurbiyetten nehy olunmuşlardır. Yalnız eklinden nehiyle iktifa olunmamıştır. Şu halde «Şecere-i mahudeye yakın olmayın» demek; «Hiçbir gûna menafiyle intifa etmeyin» demektir. Nehy olundukları ağaç, üzüm veya incir veyahut buğday ağacı olmasına dair ihtilâf varsa da «İbn-i Abbas» ve «Ebubekir'issıddîk» (R.A.)'dan varid olan rivayete nazaran buğday ağacıdır. Ve nehyin hikmeti, mezkûr ağaçtan eki etmek, bevl ve tagavvud gibi eza verecek şeyleri icab etmesidir. Çünkü; cennette bu gibi şeyler yoktur. Binaenaleyh; dünya icabatından olan zaruret mes etmesin için Cenab-ı Hak mahud şecereye yakın olmaktan nehy etmiştir. Fahri Razi'nin beyanı veçhile âyette şecerenin hangi şecere olduğuna dair tayin olmadığından bizim için tayinine dair bahsi terk etmek evlâdır. Çünkü; tayininde bize ait bir maksat yoktur. «Eğer mezkûr ağaçtan eki ederseniz zalimlerden olursunuz.» demek; «Kendi nefsinize zulm etmişlerden olursunuz» demektir, yoksa «Âhara zulmetmiş olursunuz» demek değildir. Çünkü; ekilden tevellüd edecek zarar kendilerine ait olup âhara tecavüzü yoktur. Bu makamda z u l m ile murad; evlâyı terktir, hakikaten zulüm değildir. Zira; enbiya-yı izam hazaratı hakikat zulmü irtikâptan masumlardır.

Emr-i iskânda zevcin asıl olduğuna ve me'murun bihi telâkkide ihtimam, asile lâzım geldiğine tenbih için iskânla emirde Âdem (A.S.) tayin olunduğu ve ekl-ü şürpte her ikisi müsavi olmasına binaen eki ile emrin her ikisine birden varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

Hulâsa; Hz. Âdem ve zevcesinin cennette sakin ve istedikleri meyvalar ve nimetlerden intifaa mezun olmaları ve fakat şecere-i muayyeneye yaklaşmamaları kendilerine tenbih ve eğer şecere-i muayyeneden eklederlerse evlâyı terk etmek lâzım geleceği dahi ayrıca beyan olunduğu bu âyetten, müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Âdem (A.S.)'la zevcesi Havva (R.A.)'yı şecere-i muayyeneden eki etmelerini nehy ettiğini beyandan sonra şeytanın vesvese edip eki ettirmekle cennetten huruç ettiklerini beyan etmek üzere :

فَأَزَلَّهُمَا ٱلشَّيۡطَـٰنُ عَنۡہَا فَأَخۡرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ‌ۖ وَقُلۡنَا ٱهۡبِطُواْ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوٌّ۬‌ۖ وَلَكُمۡ فِى ٱلاًرۡضِ مُسۡتَقَرٌّ۬ وَمَتَـٰعٌ إِلَىٰ حِينٍ۬ (36)

buyuruyor.

[Şeytan Âdem'le Havva'yı şecere-i menhiyeden ekle ve vesvese ile zelleyi irtikâba ısrar ve ilhah etti ve ekil gibi menhi olan bir zellenin onlardan suduruna sebep oldu. Binaenaleyh; onları nail oldukları cennet nimetlerinden ihraç etti ve zelleleri cennetten huruçlarına sebep oldu ve biz onların cümlesine hitab ederek dedik ki: «Bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde cennetten aşağı yeryüzüne inin ve sizin için arz üzerinde karar edeceğiniz mahal hazırlanmıştır ve lezaiziyle intifa etmek vardır ve karar ve intifamızın müddeti vakt-i muayyen olan kıyamete kadar imtidad eder.»]

Kazi'nin ve Hazin'in beyanlarına nazaran şeytanın Âdem'le Havva'yı zelleye düşürmesinin keyfiyeti; ya onlara beşer suretinde temessül ederek iğfal etmesi veyahut vesvese suretiyle zihinlerine şecereden ekli ilka eylemesidir. Fakat «İblis cennetten tard olunduktan sonra cennete nasıl girebildi?» unvanında varid olan suale cevap; «Cennete tekrim suretiyle girmekten memnu ise de vesvese tarikile girmekten memnu değildi. Âdem'le Havva'yı hatada vaki olmak gibi bir iptilâ ile müptelâ kılmak için girmişti. Yahut cennetin kapısı önünden, onlar kapının iç tarafında oldukları halde vesvese etmiştir. Yahut bir hayvan suretinde girmiştir. Yahut yılan dostu olduğu için onun vasıtasıyla girmiştir. Ancak ne suretle girerse girsin şeytanın onlara vesvese edip cennetten huruçlarına sebep olduğu kafidir. Zira; sarahat-ı âyet bunu nâtıktır. Amma vesvesenin keyfiyetinde rivayet muhteliftir. Bizim için savab olan el ilmü indallah demektir. Çünkü; vesvesenin keyfiyetini bilmekte bir faide ve bilmemekte bir zarar yoktur.

Hz. Âdem'le Havva cümle insanların esası oldukları cihetle onların cennetten nüzulleri cümlesinin nüzulü mesabesinde olduğundan cemi siğasıyla hitab olunmuştur. Yahut şeytan evvelce cennetten çıkmışsa da tekrar vesvese için dahil olduğundan hitab, mecmuuna varid olmuştur.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile enbiya-yı izam usul-ü itikadda asla hata etmezler ve emri tebliğde yalan söylemeleri ve tağyir ve tahrif etmeleri kafiyen caiz olamaz. Emr-i fetvada sehven hata caizse de derhal taraf-ı ilâhiden hatalarını beyanla tenbih vaki olur. Ancak kendi ef'allerinde evlâyı terk kabilinden günâh-ı sağirenin suduru caizse de günâh-ı kebirenin sudurundan masunlardır. Çünkü enbiya-yı izam; nasın mukteda bihleri oldukları için mansib-ı nübüvvete lâyık olan, günâhtan masum olmaktır. Zira; nası günâhtan nehy eden zümre-i âliyeden nehyettikleri günâhın suduru, b'âsından maksad olan halkı irşad hikmetine münafidir. Şu halde enbiya büyük günâhlardan ve tab'an denaet addolunan küçük günâhlardan masum olmamak risaletten maksud olan hikmete muhaliftir.

Âyet-i celilede maasiden zecr-i azim vardır. Zira; günâh-ı sağirenin suduruna binaen pederimiz Âdem (A.S.) cennet-i âlâdan yeryüzüne indi ve hasedü kibrinden naşi şeytan, o mel'ûn ve matrud oldu ve ilâ yevm-il kıyam zelil ve hakir olacağı gibi kıyamette ebedi cehennemde kalıcıdır.

Hulâsa; Âdem ve Havva'yı şeytan vesvese suretiyle iğfal edip nehy olundukları şeyi işlettiği ve o vesileyle cennetten ve nimetlerinden çıkardığı ve taraf-ı ilâhiden cümlesine birden «İnin cennetten» hitabı varid olduğu ve onların mecmuuna yeryüzü karargâh tayin olunduğu ve kıyamete kadar yeryüzünde intifaa mezun oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Âdem (A.S.)'dan zellenin sudurundan sonra vaki olan zelleye nedamet ettiğini ve Cenab-ı Hakkın tevbesini kabul buyurduğunu beyan etmek üzere

فَتَلَقَّىٰٓ ءَادَمُ مِن رَّبِّهِۦ كَلِمَـٰتٍ۬ فَتَابَ عَلَيۡهِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ (37)

buyuruyor.

[Âdem (A.S.) Rabbinden birtakım kelimeler kabul etti. Binaenaleyh; Rabbisi fazl-ü ihsanından Âdem (A.S.) üzerine tevbesini kabul ve sudur eden zellesini affetti. Zira; Rabbisi kemaliyle kullarının tevbelerini kabul ve merhamet edicidir.]

Yani; Âdem (A.S.) Rabbisinin ilham ettiği kelimatı kabul ve ilmi lâhik olduğu zamanda amel etmekle karşıladı ve derhal tevbeye müsaraat edince Allah-u Tealâ tevbesini kabul buyurdu. Zira; Allah-u Tealâ tevbeyi kabul ve kullarına merhamet edicidir.

Fahri Razi ve Hazin'in beyanlarına nazaran Hz. Âdem'in kabul ettiği kelimat

(ربنا ظلمنا انفسنا) gibi kelimat-ı tevbedir. Yahut emr-i hacca müteallik talimattır. Yahut sudur eden zellenin tevbeye muhtaç hata olduğunu ve o hata üzerine tevbenin kabulünü beyandır.

İmam-ı Gazâlî'den naklen Fahri Razi'nin beyanına nazaran tevbenin mahiyeti; üç şeyle hasıl olur:

B i r i n c i s i ; sudur eden hatanın zararını bilmektir.

İ k i n c i s i ; bu zararı bildikten sonra haline teellüm ve teessüf etmektir.

Ü ç ü n c ü s ü ; bu teellüm ve teessür üzerine istiğfar eylemektir.

Tevbenin kabulü; günâhın af olunması ve tevbe üzerine sevap verilmesiyle husul bulur. Tevbe; altı manâyı camidir: Geçmişe nedamet, gelecekte günâh işlememekte azm ve metanet, fevt olan feraizi eda etmek, bigayrı hakkın almış olduğu nasın hukukunu yerli yerince vermek, vücudunda haramdan hasıl olmuş eti eritmek ve bedene ibadetin lezzetini tattırmaktır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cennet-i Âlâ'dan inmeleri akabinde herşeyden evvel tevbe için ilham olunan kelimeleri Adem (A.S.)'ın kabul ettiğine işaret olmak üzere tertip ve takibe delâlet eden (فا) lafzıyla varid olduğu gibi taraf-ı ilâhiden ilham olunan kelimelerin nedamet ve vaki olan hatayı itirafla dergâh-ı ulûhiyetten affını istirham manâsını mutazammın olduğuna işaret için Vâcib Tealâ tevbesini kabul ettiğini beyan buyurmuş ve Hz. Âdem'in şanına tazim için terbiye ve şerefini tezyid manâsım müş'ir olan Rab ism-i cehli varid olmuştur. Hz. Âdem asıl ve Havva tâbi olduğundan tevbeye müteallik kelimeleri kabulde Âdem (A.S.)'ı zikirle iktifa olundu. Halbuki Havva (R.A.) da beraber tevbe etti. Cenab-ı Hak kemaliyle tevbelerini kabul buyurduğuna işaret için (تَّوَّابُ) mübalâğa sığasıyla varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Hz. Âdem'in tevbesini kabul buyurduğunu beyandan sonra yeryüzüne inmelerini ve indikten sonra hidayete tabi olanlar için havf olmadığını beyan etmek üzere :

قُلۡنَا ٱهۡبِطُواْ مِنۡہَا جَمِيعً۬ا‌ۖ فَإِمَّا يَأۡتِيَنَّكُم مِّنِّى هُدً۬ى فَمَن تَبِعَ هُدَاىَ فَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡہِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (38)

buyuruyor

[Biz azimüşşan Âdem ve Havva ve İblis'e dedik ki, hepiniz cennetten yeryüzüne ininiz ve cümleniz yeryüzüne inince eğer size benim tarafımdan resûller ve kitaplar vasıtasıyla hidayet ve tarik-i müstakime delâlet gelecek olursa, benim şeriatim vasıtasıyla hidayetime tebaiyet eden kimseler üzerine vesvese-i şeytandan ve haybet ve hüsrandan korku olmadığı gibi arzu ettikleri şeyin ellerine geçmemesinden veyahut ele geçtikten sonra elden çıkmasından mahzun da olmazlar. Zira; hidayete tabi olan kimse necat bulur ve havf-ü hüzünden vareste olur.]

Fahri Razi'nin beyanına nazaran âyette hitap; Âdem (A.S.)'a ve Havva (R.A.)'ya bilesâle ve bitteba' zürriyetlerine ve İblis'e ve yılanadır. Bu emr-i ilâhi üzerine Âdem (A.S.)'ın Hind'e ve Havva (R.A.)'nın Cidde'ye ve şeytan aleyhillânenin Basra'nın bir mevkiine ve yılanın da İsfahan'a indikleri mervidir. Yeryüzüne inmelerinin ehemmiyetine binaen, tekid için tekrar zikr olunmuştur. Yahut evvelki emirden maksat; dâr-ı beliyyeye inmeleri ve birbirine kıyamete kadar adavet etmeleridir. Hübûtle ikinci emirden maksad; tekâlif-i ilâhiye ile mükellef olmalarıdır. Şu halde hubutla emirde tekrar yoktur. Yahut Ebussuud'un beyanı veçhile

B i r i n c i s i ; cennetten sema-yı dünyaya inmelerini emir,

İ k i n c i s i ; sema-yı dünyadan yeryüzüne inmelerini emir olduğundan tekrar yoktur. Hubut; yüksek bir mahalden aşağıya inmek manasınadır. Binaenaleyh; Cennet-i Âlâ'nın sema cihetinde olduğuna âyette delâlet vardır.

H i d a y e t l e murad; rusûl-ü kiram, kütüb-ü semaviye ve şeriattir. Bu âyet, Cenab-ı Hakkın Âdem'le Havva'ya nimet-i ilâhiyenin ziyadeliğine ve inayet-i ilâhiyenin onlarla beraber olduğuna delâlet eder. Zira; «Ben sizi her ne kadar cennetten inzal ettimse de sizi tekrar cennete idhale vesile olacak hidayeti de ihsan ettim ve bilkülliye cennetten mahrum etmedim. Hidayetime teba-iyet ederseniz tekrar cennetime gireceksiniz» demekle lûtuf tan mahrum etmediğini beyan ve inayetini izhar etmiştir.

Bu âyet-i celile Fahri Razi'nin beyanı veçhile gayet kısa olmakla beraber tekâlifi ve tekâlifin neticesi olan saadâti camidir. Zira hidayet; şeriat ve şeriatin cemi ahkâmım ve delâil-i akliye ve nakliyesini cami olduğu gibi hidayete tebaiyet ise delâilde teemmül ve nazar-ı sahih ve delâilden maarif-i hakkayı istihraç ve maarifle amel ve tekâlifin küllisini camidir. Kezalik hidayete tebaiyet edince Allah'ın dostlarına hazırlamış olduğu nimetlerin cümlesine nail olacaklarına dair âyette vaad vardır. Çünkü havfin zevali; cemi'âfattan selâmeti ve hüznün zevali ise lezaiz ve metalibin küllisine nail olmasını mucip ve müş'irdir. Havfin zevali def-i mazarrat kabilinden olduğu için celb-i menfaat kabilinden olan hüznün zevali üzerine takdim olunmuştur. Zira def-i mazarrat; celb-i menfaatten evlâdır. Cenab-ı Hakka iman ve tevhidi ikrarda akıl ve edille-i afakiye ve enfüsiyeyi nasb etmek ve delâilden nazar-ı istidlale kuvvet vermek kâfi olup resûl göndermeye ve kitap inzal etmeye hacet olmadığına işaret için kelime-i şek olan edat-ı şartla varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

Hulâsa; Âdem ve Havva ve onların zellesine sebep olan İblis ile yılanın mecmuuna taraf-ı ilâhiden cennetten inmelerine dair emir varid olduğu ve onlara yol gösterir resûl ve kitap geldiğinde onlara tebaiyet edenler için dünya ve âhirette korku ve hüzün olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ hidayete tebaiyet edenlere havf ve hüzün olmayacağını beyandan sonra hidayete tebaiyet etmeyenlerin ebedi havf ve hüzün içinde cehennem ateşine duçar olacaklarını beyan etmek üzere:

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَـٰتِنَآ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ‌ۖ هُمۡ فِيہَا خَـٰلِدُونَ (39)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar küfr üzre bizim, hakkaniyete delâlet ve tarîk-i müstakime irşad eden âyetlerimizi tekzib ettiler. İşte şu küfr üzere ısrar ve âyetlerimizi tekzib eden kâfirler, ebedi cehennemde kalıcı oldukları halde cehennem ateşine mülâzimlerdir, asla ayrılmazlar.] Çünkü cinayet-i küfrün cezası; ebedi azaptır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile beni âdemin cümlesine nimet-i âmme kabilinden olan Âdem (A.S.)'ın hilkatine ve lihikmetin cennetten yeryüzüne nazil olmasına müteallik kıssa hitam buldu. Fakat haşeviye taifesinin zû'm ettikleri gibi Âdem (A.S.)'ın cennetteki zellesi enbiyanın masum olmamasına delâlet etmez. Zira; zellenin vukuu zamanında henüz nübüvvetini izhar etmemişti. Şecere-i muayyeneden nehy, tenzih için olduğundan şecereden eki etmek evlâyı terk etmek kabilinden idi. Zalim denilmesine sebep ise nefsine zulm ettiğinden ve evlâyı terkle cennette olan nasibine zarar eylediğinden zulüm tabir olunmuştur. Niamı cennetten fevt ettiği nimetleri tedarik için tevbe ile emr olunmasından isyan etmesi lâzım gelmez. Şecereden eklin nisyan üzere vaki olduğu (فنسي ولم نجد له عزما) âyeti ile sabittir. Fakat esbab-ı nisyandan kendini muhafaza etmediği için itab olunmuştur. Yahut şecereden ekli içtihadda hata kabilindendir. Zira şecereden eki etmekten nehy; aynı şecere nev'inden değildir zannıyla o nevi diğer şecereden eki etmesidir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin ehl-i imana nisbetle pekçok olduklarını işaret için hidayete tabi olan kimseler müfred siğasıyla varid olduktan sonra kâfirler cemi siğasıyla varid olmuştur. Küfrün ve tekzibin kemal-i kubhuna işaret ve mehabetin ziyadeliğine delâlet için âyetler nun-i azamete muzâf olarak varid olmuştur. Çünkü tekzib; Allah'ın âyetlerini tekzib olduğu beyan olununca elbette mehabet ve korku ziyade olur.

Hulâsa; cennetin elyevm mahlûk ve âli bir mevkide bulunması ve mâsiyetten tevbenin makbul ve hidayete tebaiyet edenin me'mun-ül akıbe olması ve azab-ı nar daim olup kâfirlerin cehennemde muhalled bulunmaları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ tevhidin delâilini ve nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik delâili ve umumu beni âdeme ait olan niam-ı ilâhiyeden bazılarını tadad ettikten sonra kütüb-ü sabıkada mezkûr olan mesaili' ayniyle zikr etmek gaibden haber olup bir kimseden taallüm etmeyen ve bir kitap mutalasıyla meşgul olmayan zat-ı şeriften suduru, mucize kabilinden olduğu cihetle ehl-i kitabın sair milelden evvel tasdik etmesi lâzım olduğundan onlara hitab ve nail oldukları nimetleri tadadla iman ve insafa davet etmek üzere :

يَـٰبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِىَ ٱلَّتِىٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَوۡفُواْ بِعَہۡدِىٓ أُوفِ بِعَهۡدِكُمۡ وَإِيَّـٰىَ فَٱرۡهَبُونِ (40)

buyuruyor.

[Ey İsrail oğlanları ! Zikr edin şol nimeti ki, o nimeti ben sizin üzerinize in'am ettim ve benim ahdimi yerine getirin ben de sizin ahdinizi yerine getiririm ve ancak benden korkun ve bana teveccüh edin ki, benim kahr-ü gazabımdan halâs olasınız.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile İsrail; Yakub (A.S.fın lâkabıdır.] Lisan-ı İbranide safvetullah veyahut abdullah demektir.

N i m e t i ; zikirle murad tefekkür ve şükrünü eda etmek tir. Zira birşeyi zikirden maksat; hakikatini düşünmek ve muci ile amel etmektir ki, Beni İsrail de nimeti zikr etmekle emr olu dular. Çünkü; insan hasud ve gayur olduğundan gayrın nimet' zikir küfran-ı nimete badi olur. Amma kendi nimetini zikir, şükre ve rızaya badi olacağından Cenab-ı Hak kendilerine in'am ettiği nimeti zikirle emr etmiştir. Binaenaleyh herkes nail olduğu nimetleri tezekkür etmek lâzımdır.

Vâcib Tealâ'nın Beni İsrail'e in'am ettiği nimetle murad; pederlerini Fir'avnın zulmünden kurtarmak, deryada gark olmaktan tahlis eylemek, buzağı suretine ibadet cinayetinden affetmek, «Sahra-yı Tih»de bulutla gölgelemek ve «Men» ve «Selva» = kudret helvası ve kuş etiyle beslemek, Tevrat'ı saâdet-i dünyeviye ve uhreviyeyi cami bir kitaptır- inzal etmek v.s. gibi diğer milletlerin nail olamadığı nimetlerdir. Çünkü; Beni İsrail şu tadad olunan nimetlerin cümlesine nail olmuşlardır. Şu halde bu nimetleri onlar tezekkür ederlerse herkesten evvel iman etmeleri lâzım olduğunu Cenab-ı Hak tefhim buyurmuştur. Gerçi şu tadad olunan nimetler zaman-ı saâdette bulunan Beni İsrail'in pederlerine ihsan olunmuş ise de babanın nimeti evlâda nimet ve babanın iftihar edeceği şey evlâda medar-ı mefharet olduğundan zaman-ı saâdette bulunanlara dahi nimet sırasında tadad olunmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile a h i d l e murad; hıfz-ı lâzım ve halen bade halin murâatı vacip olan şeydir. Beni İsrail'in ahdi ile murad; tekâlif-i ilâhiyenin cümlesine riayet ve enbiya-yı kiram ve bilhassa ahir zaman nebisine iman edip hukukuna riayeti taahhüd demektir. Çünkü Tevrat'a iman; bunların cümlesini taht-i taahhüde almaktır. Allah-u Tealâ'nın ahdi ile murad; her teklifi eda mukabilinde sevap vermek ve teklifin gayesini muhafaza etmektir. Meselâ bizim için ahdi ifa etmek meratibinin evveli; imandır. Buna mukabil Vâcib Tealâ'nın ahdi; bizim kanımızı hederden muhafaza ve malımızı ziyadan sıyanet etmektir. Bizim için ikinci mertebe de ahdi ifa; feraizi eda ve kebairden içtinab eylemek, Vâcib Tealâ'nın buna dair ahdi ise sevap vermek ve mağfiret etmektir. Bizim için ahdin ifasından murad; istikamet, Vâcib Tealâ için de nimetini ihsan etmektir. Nakz-ı ahd edenlerin ancak Vâcib-ül Vücud'dan korkmaları lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak hasırla

( وَإِيَّـٰىَ فَٱرۡهَبُونِ ) buyurmuştur. Yani: «Ancak benden korkun» demektir.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile bize gecede ve gündüzde vasıl olan nimetin kâffesi Vâcib Tealâ'dandır. Zira; bizi halk etmek ve rızkımızı vermek gibi yalnız Allah-u Tealâ'ya mahsus olan nimetler Allah-u Tealâ'dan olduğu gibi bazı kulları vasıtasıyla bize vasıl olan nimetler dahi Allah-u Tealâ'dandır. Çünkü; o kulları halk eden ve kudret veren Allah-u Tealâ'dır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'e verilen nimetlerin şanına tazim için Vâcib Tealâ kendi zat-ı ulûhiyetine muzaf kılmış ve korkmaya lâyık ancak zat-ı ulûhiyeti olduğuna işaret için meful takdim olunduğu gibi kelâmı ilâhinin şart manâsını mutazammın olduğuna işaret için fâ lâfzı dahi varid olmuştur. Şu halde şart-ı mahfuzla beraber manâ-yı nazım: [Eğer siz birşeyden korkarsanız ancak benden korkun. Zira; korkmaya lâyık benim. Herkesin korkusunu bana hasr etmesi vacip] demektir.

Hulâsa; şükrünü eda etmek için insan nail olduğu nimeti zikr eylemek vacip olduğu ve ahdi ifa ederse ecr-ü mesubata nail olacağı ve mümine ancak Allah-u Tealâ'dan korkmak ve Allah'ın gayrıdan korkmamak lâyık olduğu bu âyetin mutazammın olduğu fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e ahdini ifa ile emr ettikten sonra Kur'ân'a imanla emr etmek üzere:

وَءَامِنُواْ بِمَآ أَنزَلۡتُ مُصَدِّقً۬ا لِّمَا مَعَكُمۡ وَلاً تَكُونُوٓاْ أَوَّلَ كَافِرِۭ بِهِۦ‌ۖ وَلاً تَشۡتَرُواْ بِـَٔايَـٰتِى ثَمَنً۬ا قَلِيلاً۬ وَإِيَّـٰىَ فَٱتَّقُونِ (41)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin nimetlerimi ve yerine getirin ahdimi ve sizinle beraber olan Tevrat'ı tasdik edici olduğu halde inzal ettiğim Kur'ân'a iman edin ve Kur'ân'a evvel küfredicilerden olmayın ve benim âyetlerimi azıcık bir paraya değişmeyin ki. âyetlerin ahkâmı mukabilinde yanlış telkinatla az paraya satın almayasınız ve ancak bana ittika edin ki, her cihetle benim gazabımdan ihtiraz etmiş olasınız.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman; maksudu bizzat ve umde olduğundan ahdi ifada dahil olduğu halde şanına ihtimam için bu âyette iman ayrıca zikrolunmuştur. Kur'ân, kütüb-ü semaviyede beyan olunan evsaf üzere nazil olduğundan kütüb-ü sabıkayı tasdik ettiği beyan olunmuştur. Yahut kısas ve hikâyede ve azab-ı ilâhi ile ibadı tehdidatta ve tevhide davette ve ibadetle emir ve fuhşiyat ve maasiden nehy ve ahval-i âhiretten bahs etmekde Kur'ân, kütüb-ü sabıkaya mutabık olarak nazil olduğundan kütüb-ü sabıkayı tasdik ettiği beyan olunmuştur. Gerçi hasbez zaman nâsın mesalihine müteallik ahkâm-ı cüziyede kütüb-ü sabıkaya muhalif ise de o da zamanın ihtilâfından neş'et etmiş ve muhatabın ahval-i hususiyesine muvafık ahkâmda ihtilâfdan inbias eylemiştir. Hatta kütüb-i sabıka o zamanda nazil olmuş olsaydı o ahkâm-ı cüziye dahi Kur'ân'a muvafık surette nazil olurdu.

Taife-i Yehud'un Resûlullah’ın şanına ve evsafına ilimleri olup ve mebus olacağı zamanla Tevrat'ta tebşirat olduğu ve iman etmekle memur oldukları cihetle evvelemirde iman etmek onlara vacip olduğuna işaret ve tariz için «Evvel kâfir olmayın» denilmiştir. Yoksa evvel küfürden nehiy; haşa ikinci merrede küfrün cevazına işaret değildir. Yani; «Evvel iman edenlerden olun da evvel küfr edenlerden olmayın» demektir. Yahut «Ehl-i kitaptan küfr edenler olacaktır. Siz onlardan evvel küfr edenlerden olmayın» demektir. Çünkü; Mekke'de müşrikler ehl-i kitaptan daha evvel Resûlullah ve Kur'ân'a küfr ettiler. Resûlullah Medine'yi teşrif edince Medine etrafında bulunan yehuda «Evvel küfr edenlerden olmayın» demek «Ehl-i kitabın evvel küfr edenlerinden olmayın» demektir.

Taife-i Yehud ulemasının kavminden hediyeleri ve rusum-u ilmiyeye müteallik tahsis olunmuş avaid ve atiyeleri olup Resûlullah'a ittiba ederlerse bu atiyelerinin zevalinden korktukları için avam-ı nasa karşı dünya metaını ihtiyar ederek ahkâm-ı Tevrat'ı tahrif ettiklerinden ayat-ı ilâhiyeyi dünya metaına tebdil etmekten nehy olunmuşlardır. Aldandıkları dünya metaı onların nazarında ve o zamana nisbetle hernekadar çok olsa dahi imanı terk sebebiyle âhirette fevt ettikleri nimetlere nispetle hiç değeri ve kıymeti olmadığına işaret için semen-i kalil olduğu beyan olunmuştur ki, «Azıcık bir paraya değişmeyin» demektir. Yahut ulemayı yehûd, ruesa ve zenginlerinden rüşvet alarak Tevrat'ın, Resûlullah'ın evsafını beyan eden âyetlerini tahrif ettiklerine işaret için «Âyetleri azıcık paraya değişmeyin» buyurulmuştur. Yani «Tevrat'ın, Resûlullah’ın evsafını beyan eden âyetlerini tebdil ve tağyir eyleyerek azıcık dünya metaına tebdil etmeyin» demekle ulema-yı yehudu ayat-ı ilâhiyeyi tahrif gibi bir cinayete cür'etten nehy etmektir.

Binaenaleyh; iman ve hakka ittiba ve huzuzat-ı dünyadan iraz ve ahkâm-ı Kur'ân'a riayet etmek suretiyle ancak Cenab-ı Hakka ittika etmeleri emr olunmuştur. Kur'ân'a iman, Tevrat'a ve İncil'e imanı tekid ve takviye edicidir. Çünkü; Fahri Razi'nin beyanı veçhile Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah’ın ve Kur'ân’ın evsafını beyan ve tebşir vaki olduğundan Resûlullah'a ve Kur'ân'a iman, Tevrat'a ve İncil'e imandır. Kur'ân'a ve Resûlullah'a küfür ise onlara küfürdür. Zira Kur'ân'a küfr etmek; Tevrat'ın ve İncil'in Resûlullah'a ve Kur'ân'a müteallik ahkâmını inkâr etmektir. Şu halde Tevrat'a tamamiyle iman, Kur'ân'a imanı muciptir ve kezalik Kur'ân'a küfr etmek; Tevrat'a küfr etmektir.

***

Vâcib Tealâ imanı emir zımnında küfür ve dalâli terkin lüzumuna işaret ettikten sonra hakkı batıla karıştırmakla nası idlâl ve iğvayı telkin vücuduna işaret etmek üzere :

وَلاً تَلۡبِسُواْ ٱلۡحَقَّ بِٱلۡبَـٰطِلِ وَتَكۡتُمُواْ ٱلۡحَقَّ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (42)

buyuruyor.

[Hakkı batıla karıştırmayın ve hakkı bildiğiniz halde saklamayın.]

Yani; sizin üzerinize nazil olan hakkı elinizle kendi arzunuz üzere yazdığınız batıla karıştırmayın ve hakkın hak olduğunu bildiğiniz halde saklayıp batılı terviç etmeyin. Zira; batılı terviç için hakkı ketrn etmekte zarar-ı azim ve fitne-i cesime vardır. Halbuki hakkı bilenler için onu izhar etmek vacip olduğundan hakkı saklamak haramdır.

Tefsir-i Hâzinde beyan olunduğu veçhile hakla murad; Tevrat'ta heyan olunan evsaf-ı Resûlullah'tır. Batılla murad; yahudun evsaf-ı Resûlullahı tağyir ve yanlış olarak yazdıkları şeylerdir. Çünkü yahud hasedlerinden naşi hakkı tağyir ile batılı tervice çalıştıkları ve halkın zihnini iğfal için delâili kendi arzularına muvafık te'vile uğraştıkları malûmdur. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette onları bu gibi telbisattan nehyetmiştir ki, onları nehyetmek; ümmet-i Muhammedi dahi nehyetmektir. Şu halde hakkı batıla karıştırmak din-i Musa'da caiz olmadığı gibi din-i islâmda dahi caiz değildir.

Bu âyet, yahud hakkında nazil olmuşsa da manâda umuma şamil olduğundan her şahıs için hakkı batıla karıştırmaktan nehiy vardır. Binaenaleyh; gerek kendi şahsına müteallik ve gerek ahar şahsına müteallik hususatta ve gerek umuru âmmeye müteallik ahvalde hakkı batıla karıştırmak ve batılı terviç etmek ve batılla hakkı setr etmekten bu âyetle bilcümel mükellefin memnudurlar.

***

Vâcib Tealâ imanla emir ile hakkı batıla karıştırmaktan nehy ettikten sonra şerayi-i diniyeden ve furû-u â'malden lâzım ve ehem olanlardan bazılarını beyan ve emretmek üzere :

وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ وَٱرۡكَعُواْ مَعَ ٱلرَّٲكِعِينَ (43)

buyuruyor.

 

[Namazı ikame edin ve zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber siz de rükû edin.]

Yani; Allah'a ve resûllerine ve kitaplarına imandan sonra salâvat-ı mefruze-i hamseyi hududât ve erkân ve şeraitine riayetle evkatında eda ve .Cenab-ı Hakka azanızla teveccüh ve zahir ve batınınızı şevağil-i nefsaniye ve bedeniyeden tathir edin ve emvalinizde üzerinize farz olan zekâtı eda ile nüfusunuza buhl, hased ve hıkt gibi emraz-ı batıniye iras eden âlâik-i hariciye ve avâriz-i lâhikiyeden nefsinizi halâs edin ki, İbadet-i bedeniye ve maliyeyi nefsinizde cem' edesiniz ve namaz kılan Resûlullah ve eshabıyla beraber namazınızı eda edin ki, cemaatten ayrı düşmüş olmayasınız.

Z e k â t ; malt habasetten ve nefsi buhulden tathir edip mala bereket ve nefse fazilet ve kerem bahş ettiğinden zekât denilmiştir. Çünkü zekât; Beyzâvî'nin beyanı veçhile nemadan yani ziyade ve taharet manâsından me'huzdür.

Fahri Razi ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu âyet, kafirlerin furû-u â'malle mükellef olduklarına delâlet eder. Çünkü âyette hitab; yehudadır. Yahud ise henüz iman etmemişlerdi. İman etmedikleri halde zekâtla emr etmek furû-u â'malle mükellef olmalarına delâlet eder.

R ü k û ile murad; salâttır. Zira rükû; salâtın erkân-ı mühimmesinden olduğu cihetle zikr-i cüz irade-i kül kabilinden mecaz olarak salât burada rükû ile tabir olunmuştur. Ve yehudun salâtında rükû olmadığından salâttan murad; ehl-i islâmın salâtı olduğunu ve yehudun bu âyette mükellef oldukları salâtın salât-ı müslimin olduğunu beyan için rükû zikr olunmuştur.

İkame-i salâtla murad; mutlaka eda ve rükû ile murad cemaatle edayı emir olduğundan âyette salâtla emirde tekerrür yoktur ve cemaatle edanın yalnız eda olunan namaz üzerine yirmi yedi derece fazileti olduğundan şanına ihtimam için mutlaka salâtla emirden sonra cemaatle eda olunması ayrıca emr olunmuştur. Yehud, zekâtı vermekte tekâsül ettiklerinden zekâtı vermekle emr olundular. Zira; Tevrat'ın zekâta müteallik ahkâmını ihlâl ettiler ve ihlâl ettiklerini beyinlerinde ketm ederlerdi. Cenab-ı Hak sair esrarı keşf etmekten havf etmeleri için bunu izhar etmiştir.

Sadakat-ı mefruze ve nafile vermek, dünyada rızkın ziyadeliğine ve malın kesretine ve memleketlerin mamuriyetine ve âhirette uyubun setrine ve kıyamette gölge ve cehennem ateşine perde olacağına dair Peygamberimizden varid olan hadis-i şerif Tefsir-i Kebir'de mezkûrdur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e iman ve furu-u â'malle emr ettikten sonra kendi sözleriyle amil olmadıklarını beyan etmek üzere:

أَتَأۡمُرُونَ ٱلنَّاسَ بِٱلۡبِرِّ وَتَنسَوۡنَ أَنفُسَكُمۡ وَأَنتُمۡ تَتۡلُونَ ٱلۡكِتَـٰبَ‌ۚ أَفَلاً تَعۡقِلُونَ (44)

buyuruyor.

[Nâsa iyilikle emr eder de nefislerinizi unutur musunuz? Halbuki siz kitap okur erbab-ı ilimdensiniz. Kendi gafletinizi idrak edip düşünmez misiniz?]

Yani; Siz nasa enva-ı hayrat ve taâtla emreder de nefsinizi unutur, gayre emrettiğinizi nefsinize reva görmez misiniz? Evamir ve nevahi üzere müştemil ve ef'al-i haseneye terğib ve â'mal-i kabihadan tenfir eden kitabı siz kıraat ve ahkâmına âlim olduğunuzu iddia edersiniz. Halbuki muameleniz cahil muamelesinden daha aşağıdır. Nefsinizi nisyan eder de fiilinizin kabih olduğunu taakkul etmez misiniz?

Âyette hemze istifham-ı inkâridir. Binaenaleyh Fahri Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile ulema-yı yahudun ahvaline taaccübü ve tevbih ve tekdiri mutazammındır. Çünkü nasa nasihat; tarîk-ı müstakime tergib ve tarîk-ı dalâlden tenfir etmektir. İnsanın gayre şefkatle nasihat edip hayra sevk etmeye sa'y ettiği halde kendi nefsini tarik-i dalâlde bırakması makulün hilafı olduğundan Vâcib Tealâ bu hallerin taaccübe şayan ve tevbihe müstehak olduğunu beyan buyurmuştur.

B i r r , Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'ya ibadet ve akrabaya riayet ve ecanibe hüsn-i iltifat gibi envâ-ı hayrat ve ibadâta şamildir.

N i s y a n ; birşeye ilmin husulünden sonra hadis olan sehivdir. Sehven işlenen şeyden kişi mesul olmadığından unutmakla işlenilen şey üzerine zem terettüb etmeyeceği cihetle bu makamda nisyan; nefislerini bilerek menfaatini terk ve gaflet etmek manasınadır.

A k l : filasıl, haps etmek ve bağlamak manasınadır. Akılla idrak insanı kabâyihten hapsedip muhassenata bağladığından akıl denilmiştir. Yani «Akıbeti vahametli olan şeyden sizi men edecek aklınız yok mu?» demektir.

Âyet-i celile, âhire vâ'zedip kendi nefsini vâ'z ettiği ahkâmdan muaf gibi tutanları zem ve kadh içindir. Zira; insan gayra vâ'zını evvel kendi nefsinde tatbik etmek lâzımdır. Çünkü; eğer söylediği söz haksa kendi ittiba etmek ve eğer hak değilse gayre söylememek mâ'kul ve mantıkîdir. Şu halde gayre vâ'z edip kendi amel etmemek şer'a cahil ve akıldan hali ahmak kimselerin ef'al-i kabihalarındandır. Binaenaleyh âyet-i celile; vaiz olan kimseyi nefsini tathire ve söylemiş olduğu mevâizi evvel kendi nefsinde icra etmekle tekemmül ettirmek ve badehu gayrın noksanını ikmale sevk ve teşvik etmek içindir. Yoksa fâsıkı vâ'zetmekten men' değildir. Çünkü; bir kimseye lâzım olan vâ'z veyahut amelden birini terk etmekle diğerini terk etmek lâzım gelmez. Vaaz eder amel etmez, yahut amel eder vaaz etmez. Ancak vaaz ederse amel etmek lâzımdır. Gayre vaaz edip kendi amel etmemek kabahattir.

Kazi ve Fahri Razi'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile; Medine'de bulunan yahudi uleması hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar nasa taatla emir ve masiyetten nehy ederler ve halbuki kendileri vaazlarının hilâfında hareket ederlerdi ve gizlice bir kimse Resûlullah’ın ahvalinden sual ederse «Haktır, ittiba etmek vaciptir» derler, fakat kendileri riyâset-i dünyeviyeyi feda edip ittiba etmezlerdi. Bundan başka halka sadakayla emrettikleri halde kendileri buhl ederler ve Tevrat'a ittiba ile emr ettikleri halde kendileri Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ederlerdi. Çünkü; Tevrat Resûlullah'a imanla emrettiği halde onlar Tevrat'ın ahkâmına muhalefet ederler, iman etmezlerdi.

K i t a p la murad; Tevrat-ı Şeriftir. Zira yehud: Tevratı tilâvet ve ahkâmını taallüm ve tederrüs ederlerdi. Hatta Medine'de Tevrat'ı okuyup okutmak için yehudilerin medreseleri bile vardı.Gayre nasihat edip kendi mütenassıh olmayan kimselerin halleri taaccübe şayandır. Zira emr-i bil mâ'ruf ve nehy-i anilmünkerden maksat; âhari tariki hakka irşad ve mafsedeti mucip olan şeyden korkutmaktır. İnsanın kendi nefsine ihsanı gayra ihsandan daha evlâ olduğu halde nefsini terk etmek şayan-ı istiğrabdır. Nâsa vaaz edip kendi muttaaz olmayan kimsenin âhirette dudağının makasla kesileceğine ve ehl-i nar rayiha-i kerihesinden müteezzi olacaklarına dair ehadis-i celile Fahri Razi'de mezkûrdur. Vaazedip vaazıyla amil olmayan kimse gayre ziya verip kendisini yakan çırağa teşbih olunmuştur. Âyet-i celile her ne kadar ulema-yı yehud hakkında nazil olmuşsa da hitap; vaazıyla amil olmayan bilûmum vaizlere şamildir. Zira itibar; elfazın umumuna olup hususuna değildir. Çünkü Kur'ân'da şeriat-i sabıka ahkâmına dair zikr olunan ahkâm; bu ümmet hakkında aynı şeriat ve ameli vacip olan ahkâmdandır.

***

Vâcib Tealâ imanla ve salâtı ve zekâtı eda etmekle emrettikten sonra salâta devam ve sabra mülâzemetle emr etmek üzere :

وَٱسۡتَعِينُواْ بِٱلصَّبۡرِ وَٱلصَّلَوٰةِ‌ۚ وَإِنَّہَا لَكَبِيرَةٌ إلاًعَلَى ٱلۡخَـٰشِعِينَ (45)

ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّہُم مُّلَـٰقُواْ رَبِّہِمۡ وَأَنَّهُمۡ إِلَيۡهِ رَٲجِعُونَ (46)

buyuruyor.

[Cismin telezzüz edeceği şeylerden sabırla ve eda-yı salâta müdavemetle havayiciniz üzerine Cenab-ı Hak'tan muavenet taleb edin. Halbuki salât, her şahıs üzerine ağır bir yüktür, illâ tevazu ve huşu' edici şol kimseler üzerine hafiftir ki, onlar Kablerine mülâki olacaklarına ve ancak Rablerinin huzur-u manevisine rücu edeceklerine itikâd ve iman ederler.] Bu misilli kimseler salâtı seve seve eda eder ve umur-u mühimmelerinde sabır ve salâtla istiane ederler.

Fahri Razi ve Hazin'in beyanları veçhile bu âyetle muhatap; sabır ve salâta itikad ve iman eden müminlerdir, diyenler varsa da esah olan âyette hitap evvelâ Beni İsrail'e, badehu ehl-i manâdır. Çünkü; Beni İsrail'in, sabrın selâmete sebep olduğunu itikad ettikleri gibi Halik Tealâ'ya tevazu ve tezellül ve zikrullahla iştigalden ibaret olan salâta da iman ve itikadları vardı. Zira; şeriat-i Musada namaz mevcuddu. Şu kadar ki, şeriat-i Muhammediyede salâtın keyfiyeti şeriat-ı Musadaki salâtın keyfiyetine muhaliftir. Meselâ şeriat-i Muhammediyede salâtta rükû olup din-i Musada salâtta rükû yoktur. Fakat asl-ı salât her iki dinde mevcud olduğundan yehud salâtın mihan-i dünyadan tesliye edeceğine kani oldukları cihetle salâtla istiane etmelerini emir buyurmuştur. Ancak âyet yehud hakkında nazil olmuşsa da hükmü yehuda münhasır değildir, belki umuma şamildir. Binaenaleyh; cümle ehl-i iman bu âyette beyan olunan ahkâmla mükelleftir.

Bu âyet, yehudun müptelâ oldukları marazın ilâcını beyan kabilindendir. Zira; salâtla ve zekâtla emirde onlar için külfet ve meşakkat ve riyâseti terk ve maldan iraz etmek bulunduğu cihetle gayet ağırlık olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette o ağırlığın ilâcını tavsiye buyurmuştur. Yani «Tekâlif-i ilâhiyede gördüğünüz siklete sabırla mualece ve mukavemet edin» demektir. Yahut sabırla murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile oruçtur. Çünkü oruç; şehveti kesredip nefsi tasfiye ettiği cihetle insanın huzuzat-ı şehevaniyeden sabrını mutazammındır.

Hususat-ı mühimmeye salâtla tevessül olunmasını Vâcib Te-alâ bu âyetle emr etmiştir. Zira salât; taharet, setr-i avret, Kabe'ye teveccüh, kıraet-i Kur'ân, kelime-i şahadet ve nefsi arzusundan men etmek gibi ibadat-ı bedeniyeyi tevazu, tezellül, kalble niyet, Şeytanla mücahedeyi ve Vâcib Tealâ'ya münacatı cami olduğundan Allah-u Tealâ salâtla dergâh-ı ulûhiyetinden istimdad ve iltica olunmasını tavsiye buyurmuştur.

Resûlullah’ın umur-i mühimmede salâtla istiane buyurduğu mervidir. Şu halde cümle ehl-i imanın mühim olan işlerinde salâtı vesile ittihaz ederek Allah'tan yardım taleb etmeleri lâzımdır. Sabır ve salâtla istianenin veyahut yalnız salâtla istianenin gayet ağır ve meşakkatli olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; salâtta menfaat itikad etmeyen bir kimse için salâtı eda etmek ne kadar müşküldür. Zira; insanların ef'ali bir garaza müstenid olmak lâzım olduğundan menfaat görmediği birşeyi işlemek gibi insana ağır birşey olamayacağından Cenab-ı Hak salâtla istianenin ağır olup ancak huşu üzere ibadet edenlere ağır olmayacağını beyan buyurmuştur. Çünkü; huşu ve kemal-i inkıyad üzere iman ve ibadet eden kimseler âhirette Rablerinden sevap ve derecata nail olmak ve azabından kurtulmak ümid edenlerdir. Binaenaleyh; onlar namazlarından sevap gibi mukabilinde bir fayda beklediklerinden namaz kılmak onlara güç gelmez.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e nimetini zikr etmekle vadini ifa eylemekle ve bazı furû-u â'mali eda ile emirden sonra emrini tekid ve hüccetini takviye ve Resûlüne ittibaı terk edenleri tehdid etmek üzere :

يَـٰبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْنِعۡمَتِىَ ٱلَّتِىٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَنِّى فَضَّلۡتُكُمۡ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (47)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin sizin üzerinize in'am ettiğim nimetimi ve sizi âlemler üzerine tafdil ettiğimi hatırınızdan çıkarmayın]

Fahri Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âlemle murad; Beni İsrail'in kendi zamanlarının âlemi olduğundan kendilerinden evvel ve sonra gelecek âlem üzerine efdal olmak lâzım gelmez ki, Fahr-i Âlem üzerine efdal olmaları lâzım gelsin. Şu halde faziletleri ancak kendi zamanlarına münhasırdır. Dünya mülkü, saltanat, risalet ve kütüb-ü ilâhiye kendilerine verildiğinden zamanları âlemine efdal olmuşlardı. Şu halde dünyanın mülkü ve saltanatı ve resûl sahibi olmak ve şeriate temessük etmek insanlar için fazilet ve meziyet ve taraf-ı ilâhiden kullarına nimet olduğuna bu âyet delâlet eder.

Bu âyette tafdil olundukları beyan olunan Beni İsrail ile murad; Allah'ın kendilerine ilim, iman ve amel-i salih ihsan ettiği kimseler ve Allah'ın inzal ettiği kitapları tağyir ve tahrif etmeyen Beni İsrail'in müminleridir. Yoksa kâfir olanlar ve asr-ı saâdette bulunanlar değildir. Lâkin insanın âbâ' ve ecdadının nimeti evlâdı hakkında nimet olduğundan asr-ı saâdette bulunanların âbâ' ve ecdadının fazilet ve nimetleri evlâtlarına nimet sırasında tadad olunmuştur. Zira; insanların âbâ ve ecdadının faziletleriyle iftihar etmesi adetleridir. İbad hakkında aslah olan şeyi halk etmek; Allah-u Tealâ üzerine vacip olmadığına âyet-i celile delâlet eder. Zira âyette tafdil; fazilet-i din ve fazilet-i dünyaya şamil olduğu gibi Vâcib Tealâ in'am ettiğini beyanla imtinan buyuruyor. Eğer Allah-u Tealâ üzerine bu fazileti ihsan etmek vacip olsaydı minnet yani ihsan ettiğini beyan etmezdi. Çünkü; vacip olan birşeyi halk etmek zaruri olacağından ihsan sırasında tadad olunmazdı. Halbuki Cenab-ı Hak ihsan sırasında tadad buyurdu.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e vaki olan nimetlerini zikr etmelerini emr ettikten sonra yevm-i âhiretten korkmalarını tavsiye etmek üzere :

وَٱتَّقُواْ يَوۡمً۬ا لَّا تَجۡزِى نَفۡسٌ عَن نَّفۡسٍ۬ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً يُقۡبَلُ مِنۡہَا شَفَـٰعَةٌ۬ وَلاً يُؤۡخَذُ مِنۡہَا عَدۡلٌ۬ وَلاً هُمۡ يُنصَرُونَ (48)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Yevm-i kıyametin azabından korkun ki o günde bir nefis gerek âsi olsun gerek mutî olsun âhar nefis bedelinde hiç bir şeyle cezalanmaz ve bir nefse nazil olan azaptan ahar nefis hiç bir zerresini defedemez. Belki herkes kendi derdinden diğerinin derdine iştirak edemez. Ve nefs-i kâfire hakkında hiç bir şefinin şefaati kabul olunmaz ve o nefs-i asiyenin isyanına mukabil fidye kabul olunmadığı gibi isyanına hiç bir şey muadil kılınmaz ve onlar ahar bir kimse tarafından yardım olunmaz ve muavenet görmezler.]

Yani; bir kimsenin azabını hiç bir veçhile ahar bir kimse def edemeyeceği cihetle kıyamet gününün azabından ittika etmeniz vaciptir. Yevm ile murad; yevmin azabıdır. Çünkü; nefsi yevmden havf ve ittikada manâ yoktur. Ancak korkulacak o günün azabıdır.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile âyetin manâsı; insanları maasiden tehdid ve taâta tergibdir. Çünkü; yevmi kıyamette kâfirlere şefaat ve nusret olmayıp herkes kendi cezasıyla raücazat olunacağını bilince ve azaptan halâsın başka çaresi olmayıp ancak taâtle halâs olunacağını idrak edince geçmiş günâhı tevbeyle silmek ve geleceği ibadetle tedarikin çaresini düşünmek ve küfrü terk ve sebeb-i necat olan imana temessüc etmek lâzımdır. Âyet-i celile kâfirlere şefaat olmayıp seyyiatları kefaretle ödenmeyeceğini ve bir kimse tarafından muavenet görmeyeceklerini beyan hakkında olduğundan mutlaka şefaatin nefyine delâlet etmez. Çünkü âyet; âbâ' ve ecdatlarını şefaatleri ile azab-ı nardan halâs olacaklarını iddia eden yehud kâfirlerini red hakkında varid olduğundan kâfirlere mahsus olan ahkâmı beyana mütealliktir. Binaenaleyh; ehl-i imanın günâhlarını affa ve derecatlarını terfie ve bilhassa büyük günâh sahiplerine mağfiret olunmasına dair olan ayât-ı celile ve ehadis-i nebeviyenin beyanları veçhile âhirette şefaatin vukuuna ve vücuduna bu âyet münafi değildir. Zira âyetin manâsı; yalnız kâfirlere şefaat yok demektir. Yoksa kâfir ve mümin hiçbir kimse hakkında şefaat yok demek değildir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan nimetlerini icmalen aeyandan sonra tafsilen beyan etmek üzere :

وَإِذۡ نَجَّيۡنَـٰڪُم مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَسُومُونَكُمۡ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبۡنَآءَكُمۡ وَيَسۡتَحۡيُونَ نِسَآءَكُمۡ‌ۚ وَفِى ذَٲلِكُم بَلآًءٌ۬ مِّن رَّبِّكُمۡ عَظِيمٌ۬ (49)

buyuruyor.

[Zikr edin şol zamanı ki o zamanda ey Beni İsrail ! Biz sizi Fir'avn ve Fir'avn'in âlü ctbaının zulüm ve taaddilerinden halâs ettik ki o Fir'avn ve etbaı size azabın esed ve esnamı reva görürler ve size envâ-ı mihan ve meşakkati teklif eder ve azabın pek büyüğünü tattırırlardı. Hatta kuvvet ve şevketinizi kırmak için oğlan evlâdınızı katl eder ve sizi rüsva etmek için kızlarınızı hayatta bırakır ve nikâhsız istimal ederlerdi. İşte şu beyan olunan azapta Rabbiniz tarafından size büyük imtihan ve iptilâ vardır.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Fir'avn Kıpt kavminden Mısır padişahlarının lâkabıdır. Acem Meliklerine KisraRum Meliklerine Kayser, Habeş Meliklerine Necaşi ve Yemen Meliklerine Tubba denildiği gibi Mısır Meliklerine de Fir'avn denilirdi. Hz. Musa zamanındaki Fir'avn’ın ismi «Meneftah»dır. Hz. Yusuf zamanındaki Fir'avn’ın ismi «Reyyan»dır. Reyyan’ın Heksoslardan olma ihtimali vardır. Yusuf (A.S.) ile Musa (A.S.) beyninde dört yüz seneden ziyade bir zaman geçtiği tarihlerde mezkûrdur.

Tefsir-i Hazin'in ve Fahri Razi'nin beyanlarına nazaran Fir'avn Beni İsrail'i â'mal-i şakkaya taksim etmiş ki bazıları ekin eker, bazıları ağaç diker, bazıları kerpiç keser, bir kısmı ebniye yapar, diğer bir kısmı dağlarda taş yontar ve bir kısmı da helâ temizlerdi. İşinde bulunmayanlara ağır cizye vaz eder ve hatta hergünün cizyesini gününde teslim edemeyen kimse elleri boynunda bağlı bir ay haps olunurdu. Dağlarda yontmuş oldukları taşları omuzlarında sürüklemekle getirdiklerinden kiminin eli kırılır, kimi taş altında ölür ve sağ kalanların arkaları yara olur ve daha nice hatır ve hayale gelmedik azaplarla muazzap olurlardı. Fir'avn’ın ve etbaının Beni İsrail'e reva gördükleri sû-u azabı Vâcib Tealâ Beni İsrail'in oğlanlarının kesilip kızlarının ibka olunmasıyla beyan ve izah buyurmuştur. Zira oğlanları katl edip kızların ibkası; neslin inkıtaına badi olduğu gibi mesalihi nisvanın fesadını dahi muciptir. Çünkü tedariki maişetten taife-i nisvan acizdir. Ve dokuz ay müddetinde hami için çekilen zahmetler akabinde veledin tevellüdüyle beraber katl olunması elbette nefs-i insana gayet ağır gelen şeylerdendir. Ve oğlan kıza nispetle ebeveyn indinde daha kıymetli olduğu için oğlanı katl edip kızı ibka etmek ayrıca bir azab-ı şediddir. Ve oğlansız kız evlâdını ibka â'dâ elinde esir firaş etmek cihetinden Beni İsrail'e zül ve ar ve ayıp olduğu cihetle felâket üzerine felâketti.

Fir'avn, Beni İsrail'den zuhur edecek bir oğlan elinde saltanatın zail olacağına dair görmüş olduğu bir rüyâ üzerine Beni İsrail'in oğlanlarının katlolunmasını emretti ve mahallâta bekçiler koydu. Doğan oğlanları katlederken Beni İsrail'in ihtiyarları da bittabi ölüyorlardı. Vükelâsı «Beni İsrail'in eskileri vefat ediyor, ' yenilerini de biz öldürüyoruz. Akıbet amel-i şakka bizim üzerimizde kalacak» demeleri ve telâşa düşmeleri üzerine Fir'avn bir sene doğanları katl etmek ye diğer sene de doğanları ibka etmek üzere emir verdi. Harun (A.S.)'ın affa tesadüf eden senede ve Musa (A.S.)'ın da katle tesadüf eden senede dünyaya geldikleri mervidir.

Fir'avn’ın enva'ı mezaliminden halâs etmek Beni İsrail hakkında nimetlerin büyüğü olduğundan Vâcib Tealâ bu halâsın nimet-i azime olduğunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa; hayır ve serden insana her ne isabet ederse taraf-ı ilâhiden olduğunu ve sürür verecek şey isabet ettiğinde şükrün ve keder verecek şey isabet ettiğinde sabrın lüzumu ve her iki ciheti de Allah'ın kullarına iptilâ ve imtihanı bulunduğunu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan nimetlerinden ikincisini beyan etmek üzere :

وَإِذۡ فَرَقۡنَا بِكُمُ ٱلۡبَحۡرَ فَأَنجَيۡنَـٰڪُمۡ وَأَغۡرَقۡنَآ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ وَأَنتُمۡ تَنظُرُونَ (50)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin şol zamanı ki, ol zamanda biz sizin deryaya duhulünüz sebebiyle denizi fırak-ı kesireye tebdil ettik ve o fırkalar aralarında sizin denizi geçip Fir'avn'in şerrinden kurtulmak için denizin bazısını bazısına rapt edip yollar kıldık. Binaenaleyh; size necat verdik ve sizin gözünüzün önünde onların hallerini görür ve nazar eder olduğunuz halde Fir'avn'ı ve etbaını denize gark ettik.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in on iki kabilesi adedince deniz on iki yol olmuş ve her kabile bir yoldan denize girmişler ve deniz billur gibi olduğundan aradaki su yığınları kabilelerin birbirini görmesine mani olmamıştır yahut aradaki su yığınlarından birbirini görmeye pencereler açılmış ve kabileler birbirlerinin hallerine vakıf olarak geçmişlerdir.

Fir'avn’ın helâki zamanı için mukadder olan vakit gelince Cenab-ı Hak geceyle Beni İsrail'i alıp Mısır'dan çıkmasını Musa (A.S.)'a emr etti. Fakat Beni İsrail düğün bahanesiyle Kıptilerin ellerinde bulunan ziynetlerini alıp beraber götürmüşlerdi. Fir'avn'in haberi olunca askerini cem ile Beni İsrail'i bittakip nihayet denizin kurbunda Fir'avn ve askeri Beni İsrail'e yaklaştılar. Beni İsrail onların gelmesinden telâş edince onlar için denizde yollar açıldı, geçtiler. Onlar geçince Fir'avn etbaı ile beraber tama' ederek denize daldıklarını ve akıbet gark olduklarını Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.

Beni İsrail'in necat bulup gözleri önünde düşmanlarının helâk olması ve düşmanlarının emlâk ve emval ve arazisine varis olmaları dünyaca en büyük nimetlerdendir. Şu harikulade mucizenin zuhuru kalblerinde olan şekki izaleyi ve Hz. Musa'ya itaat ve imanlarında inkıyadlarını mucip olup cümle umurun Allah'ın yed-i kudretinde olduğunu bilmelerine sebep olduğundan bu vaka, haklarında diyanet cihetinden dahi pek büyük nimettir ve bu kıssayı aynıyla beyan etmek; ümmet-i Muhammed hakkında dahi nimettir. Çünkü; Peygamberimizin okuyup yazmadığı halde vukuatı aynıyla beyan etmesi mucize-i bahire olduğundan sıdk-ı nübüvvetine delâlet eder hüccet-i zahiredir. Allah-u Tealâ'ya muhalefet edenin dünyada ve ahrette rezil ve rüsva olacağına ve Allah-u Tealâ'ya itaat edenlerin akıbet selâmet bulup saâdet-i dareyne nail olacaklarına bu âyette işaret olunan vukuat delil-i kâfidir. Çünkü; Fir'avn ve kabilesinin o kadar kuvvet ve saltanatlarıyla beraber Allah-u Tealâ'ya asi oldukları için helâk ve Beni İsrail fakr-ü hal ve za'fla beraber iman ve itaat ettikleri için enva'ı azaptan halâs olmaları asinin helâkine ve âbidin helâkten necatına delâlet eder. Şu halde geçmişlerin vukuatı geleceklere ders-i ibrettir.

Eyyam-ı ahirede Mısır'da lâhdi bulunan Fir'avn; Hz. Musa zamanında gark olan Fir'avn değildir. Lâhdi bulunan Fir'avn’ın ismi Tutankamon'dur. Hz. Musa'nın zamanındaki Fir'avn’ın ismi ise söylendiği üzere «Meneftah»dır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e vaki olan üçüncü nimet beyan etmek üzere :

وَإِذۡ وَٲعَدۡنَا مُوسَىٰٓ أَرۡبَعِينَ لَيۡلَةً۬ ثُمَّ ٱتَّخَذۡتُمُ ٱلۡعِجۡلَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَنتُمۡ ظَـٰلِمُونَ (51) ثُمَّ عَفَوۡنَا عَنكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (52)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin şol zamanı ki o zamanda biz Musa (A.S.)'a kırk gece vaad verdik ve mikata gelmesini emrettik, Musa (A.S.) emrimize imtisal ederek ahdini ifa etmek üzere kırk gece münacâta devama mübaşeret ettikten sonra zalim olduğunuz halde siz buzağı suretini mabud ittihaz ettiniz. Halbuki ibadetinizi mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz ettiğiniz için zalim oldunuz. Şu cinayet-i azîmeye cür'etinizden sonra nedamet ve tevbe edince biz şükretmeniz için sizin kusurunuzu affettik.]

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Allah'ın vadiyle murad; mikata gitmesini Musa (A.S.)'a emr etmektir. Musa (A.S.) ın vadiyle murad; kabul edip derhal emre imtisal etmesidir. Mısır'da Cenab-ı Hak Musa (A.S.)'a bir kitap inzal edeceğini vaadetmiş ve Musa (A.S.) da Beni İsrail'e tebşir ettiğinden Fir'avn’ın şerrinden saha-i selâmete çıkınca Beni İsrail Musa (A.S.)'dan vaad olunan kitabı taleb etmeleri üzerine Musa (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz etti. Allah-u Tealâ da otuz gün Zilkade'den ve on gün de Zilhicceden ilâve ederek kırk gün Tûr-u Sina'da münacat etmesini emir buyurdu. Emr-i ilâhiye imtisalen Harun (A.S.)'ı Beni İsrail'in umur ve hususuna halife tayin edip Musa (A.S.)'ın mikata gitmesi üzerine «Samirî» isminde bir münafık Beni İsrail'in elinde bulunan hülliyatı cem eder. Kendisi kuyumcu sanatında mahir olduğundan derhal bir buzağı sureti döker ve Beni İsrail'e işte sizin ve Musa'nın mabudu budur demesiyle Beni İsrail bu söze inanır ve vakit fevt etmeksizin hemen ibadete başlarlar. Bu kadar az bir zamanda iğfal olunmalarının sebebi; denizden geçerken «Samirî» Cibril-i Emin'i bir at üzerinde insan suretinde görüp, atının ayağını bastığı mahallerin harikulade olarak ani surette yeşil çimen olduğunu görmesiyle bu emr-i garipten emmare-i hayat olduğuna istidlal eder. Mezkûr atın ayağını bastığı yerden almış olduğu bir avuç toprağı hulliyattan dövmüş olduğu buzağı suretinin külçesine karıştırır ve ondan bir sada hasıl olur. İşte bu sada; Beni İsrail'in pek çabuk aldanmalarına sebep olmuştur. Ayların hesabı hilâlden bed' edip hilâl ise gece zuhur ettiğinden Musa (A.S.)'ın mikatında kırk gece tabir olunmuştur. Çünkü mikat; yalnız geceye mahsus değildi. Belki gündüz ve gece mecmuu bir gün sayılıyordu. Bu kıssa ümmet-i Muhammedin sair ümmetlerden hayırlı olmasına delâlet eder. Zira; Beni İsrail berahin-i katiye ve mucizat-ı bahireyi gözleriyle görmüş iken bir münafıkın iğfaline aldanıp şüpheye düşmeleri kemal-i hamakatlerine delâlet eder. Halbuki ümmet-i Muhammed re'y-el'ayn mucizat-ı nebeviyeyi müşahede etmedikleri halde zaman-ı saâdette zuhur eden mucizata tamamiyle iman edip itikadlarına şüphe ve dinde sebatlarına asla halel gelmemiştir.

İtikadiyatta taklidin mahzurdan salim olmadığına şu vukuat delâlet ettiği gibi Resûlullah'ı tesliyeye delâlet eder. Çünkü; Beni İsrail'in itikadları taklide müstenid olup henüz delâilini tetkik ile takarrür etmediğinden birdenbire dönüverdiler. Beni İsrail Halika ibadeti terkle mahluka ibadet edip ibadeti mahallinin gayrıya sarf ederek menfaattan hali mazarratı ihtiyar ettiklerinden nefislerine zulmettiklerini Cenab-ı Hak beyan için «Siz zalimlersiniz» buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e vaki olan nimetlerden dördüncüsünü beyan etmek üzere:

وَإِذۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَـٰبَ وَٱلۡفُرۡقَانَ لَعَلَّكُمۡ تَہۡتَدُونَ (53)

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki o zamanda biz azimüşşan Musa (A.S.)'a esrar-ı rubibiyet ve ubudiyeti cami olarak mev'ud olan kitabı ve sizin tarîk-ı hakka ihtida etmekliğiniz için hakla batd ve hidayetle dalâlet beynini tefrik eder Tevrat'ı verdik.] Sizin, Musa (A.S.)'ın mikata gittikten sonra şirk etmenizle biz Musa'nın emrinde ihmal etmedik. Binaenaleyh Musa (A.S.)'ın şeriatini tanzim ettik.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Fürkan'la murad Tevrat'tır. Zira; Tevrat'ta iki sıfat vardır:

B i r i n c i s i ; taraf-ı ilâhiden münzel kitap olması,

İ k i n c i s i ; hakla batıl ve küfürle iman beynini tefrik eder hüccet-i kafiye olmasıdır. Yahut Fürkan'la murad; Tıafcla batıl beynini tefrik eden Hz. Musa'nın mucizeleri ve düşmanları üzerine nusretidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun gerek kitap ve gerek Furkan Beni İsrail'in ihtidalarına hadim olan in'am-ı ilâhi cümlendendir Çünkü senelerce Fir'avn’ın esareti ve enva'ı azapları altında ezilmişken ufku nübüvvetten şems-i taban gibi Musa (A.S.) enva'ı mucizatla tulü' ile koca Fir'avn hükümetini mahv-ü muzmahil ederek Beni İsrail'i sâha-i selâmete çıkarması Beni İsrail'in hidayetine sebep olacağı gibi hillüv hürmeti tefrik eder ve saâdet-i dareyni kâfil Tevrat gibi bir kitap getirmekle halkın dünyevi asayişini tanzim ve uhrevî itikadlarını tahkim etmek elbette ihtidaya vesile ve sebeptir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail hakkında vaki olan beşinci nimetin beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ يَـٰقَوۡمِ إِنَّكُمۡ ظَلَمۡتُمۡ أَنفُسَڪُم بِٱتِّخَاذِكُمُ ٱلۡعِجۡلَ فَتُوبُوٓاْ إِلَىٰ بَارِٮِٕكُمۡ فَٱقۡتُلُوٓاْ أَنفُسَكُمۡ ذَٲلِكُمۡ خَيۡرٌ۬ لَّكُمۡ عِندَ بَارِٮِٕكُمۡ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡ‌ۚ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ (54)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikredin şol zamanı ki o zamanda Musa (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim ! Buzağı suretini mabud ittihaz etmekle nefsinize zulmettiniz. Zira; ibadeti mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz etmekle dünya ve âhiret hayratından mahrum oldunuz. Binaenaleyh şu itikad-ı fasihten tevbe ile tazarru ve tezellül ederek halikınızın dergâhına rücû edin ve vaki olan isyanınıza nedamet-i kâmileyle nedamet ettikten sonra nefsinizi katledin. Zira: nefsinizi katletmeniz tevbenizin kabulünü itmam edecektir. Çünkü nefsinizi katletmek; halikınızın indinde sizin için hayırlıdır. Zira nefsinizi katletmek; şirkten taharet ve hayat-ı ebediyeye vuslat olduğu için hakkınızda menfaati mahzdır» dedi ve bu minval üzere zuhur eden emr-i ilâhiyi Musa (A.S.) onlara tebliğ etti. Onlar da emr-i ilâhiye imtisalen tevbe ettiler Hz. Musa tevbelerinin kabulünü beyan etti ve dedi ki «Allah-u Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurdu. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusuru ne kadar büyük olsa tevbelerini kabul ile merhamet buyurucudur.»] Gerçi katil, zahirde mihnet ise de katil sebebiyle masiyei azimeden halâs olmak umur-u dinde pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak Beni İsrail'in nefislerini katletmelerini haklarını nimet sırasında tadad buyurmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile nefislerini katletmek ayn-ı tevbe değildir, belki tevbenin mütemmimidir. Katolunmaları, tevbelerinin kabulü için şart olduğu beyan olununca herkes dizlerH karınlarına zam ederek oturdular. Hatta elleriyle kendilerini korumaları tevbelerinin kabulüne mani olduğundan kılıca boyunlarını uzatırlar ve elleriyle asla hareket, etmezlerdi.

Maktul düşecek olanlar katillerin babaları ve oğlanları ve biraderleri olduğunda birbirlerini görünce rikkat-ı kalbin emr-i katle mani olmaması için Allah-u Tealâ kaim bir bulut halk etti. Herkes birbirini görmez bir halde kuşluktan akşama kadar şirk etmeyenler şirk edenleri katl ettiler. Akşam üzeri Musa ve Harun (A.S.) katolunanS rın çokluğuna bakarak kalplerinde hasıl olan rikkat onları duâya sevk etti. Dua ettiler ve Cenab-ı Hak da emr-i katli affetti. Ancak aff-ı ilâhi gelinceye kadar pek çoklarının katlolundukları mervidir. Nefislerini katille murad; aharın katli için nefislerini teslimdir. Yoksa kendi nefislerini elleriyle katl etmek değildir. Şeriat-i Muhammediyede irtidad eden kimse katl olunur. İrtidaddan tevbe eden kimse katl olunmaz. Amma şefîât-i Musada irtidaddantevbe edelflerl]rtevbesınln kabulü katl ile beraber oldu. Çunkü ahkâm-ı şerait; zaman hasebiyle ihtilâf eden ahvalden ve devr-ı Adem'den beri ibad üzerinde cereyan eden adat-ı ilâhiyedendir.

Beyzâvî'nin beyanatı veçhile Beni İsrail'in gayet gabavet ve cehaletlerine işaret için katil emri Allah-u Tealâ'nın onları halik olması üzerine terettüp etmiştir. Çünkü; halik hakimin ibadetini terk edip gabavette darb-ı mesel olan sığır suretine ibadet hamakatin nihayesi olduğu gibi mün'iminin hakkını bilmeyen kimseden o nimetin istirdadı lâzım olduğuna işaret olmak üzere bünyelerini izale ve hayatlarını ifna etmekten ibaret olan katl olunmakla emr olundular. Çünkü; kendilerine hayatı veren ve vücutlarını halk eden Halik Tealâ'nın şükrünü terk edince nimetlerini kendilerinden selb etmeleriyle emr olundular. Binaenaleyh; mabuda ibadeti terk etmeleri hayat gibi mühim bir nimetin zevaline ve sair nimetlerden mahrumiyetlerine sebep olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan nimetlerden altıncısını beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قُلۡتُمۡ يَـٰمُوسَىٰ لَن نُّؤۡمِنَ لَكَ حَتَّىٰ نَرَى ٱلله جَهۡرَةً۬ فَأَخَذَتۡكُمُ ٱلصَّـٰعِقَةُ وَأَنتُمۡ تَنظُرُونَ (55) ثُمَّ بَعَثۡنَـٰكُم مِّنۢ بَعۡدِ مَوۡتِكُمۡ لَعَلَّڪُمۡ تَشۡكُرُونَ (56)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin şol zamanı ki o zamanda siz Musa (A.S.)'a hitaben «Ya Musa ! Biz suret-i aleniyede Allah'ı görünceye kadar sana elbette iman etmeyiz» dediniz. Sizin takatiniz ve takatiniz fevkinde bir şeyi talebe cüretinizden dolayı kahır ve gazabımızdan neşet eden yıldırım sizi nazar edip görür olduğunuz mide muahaze etti. Helâk oldunuz. Vefat edip bir müddet meyyit mâm\tan sonra biz sizi şükretmeniz için ihya ettik]

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Allah-u Tealâ'yı suret-i aleniyede görmek isteyen Hz. Musa ile mikata giden yetmiş kişi olduğu mervidir ve fartı inad ve taannüdlerine binaen bu dünyada muhal olan şeyi taleb ettiklerinden kendilerine semadan saika-i nar isabet ederek helâk olmuşlardır. Çünkü; onlar Cenab-ı Hakkı ecsama teşbih edip ecsamı mukabil ve muhazi olarak gördükleri gibi Vâcib Tealâ'yı görmek talebinde bulundular. Halbuki Vâcib Tealâ'yı bunların talebi vech üzerine görmek muhaldir. Amma Allah-u Tealâ'yı bu dünyada bizim bildiğimiz rü'yetin keyfiyetinden münezzeh olarak âhirette müminlerin bilâ keyf ve lâ misal görecekleri nusus-u Kur'aniye ve ehadis-i nebeviye ile sabittir. Enbiya-yı izam Hazaratından bazılarının bu dünyada bazı ahvalde gördükleri mervi ise de âhâd-i ümmetten birinin bu dünyada Cenab-ı Hakkı görmesi mümkün değildir.

S a i k a ; semadan nazil olma bir ateş yahut şiddetli bir sayha veyahut melâikeden bir nevi askerdir. Saikanın muahazesiyle helâk olanları Cenab-ı Hak bir gece ve gündüz meyyit kaldıktan sonra ihya buyurmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bunlar helâk olunca Musa (A.S.) Vâcib Tealâ'ya tazarru ve niyazda bulunur ve der ki, «Ya Rabbi ! Emr ettin, emrine imtisalen bunları diri olarak ben getirdim. Beni İsrail'in büyükleri ve uluları bunlardır. Şimdi helâk ettin, ben Beni İsrail'e ne cevap vereyim? Ya Rabbi ! Lutf-u kereminden bunları ihya et ki getirdiğim gibi götüreyim» unvanında Musa (A.S.)'ın istirhamı üzerine Cenab-ı Hak onları ihya buyurmuştur. Saika ile helâk olanları tekrar ihya buyurmak ihya olunanlar hakkında nimet olduğu gibi sair Beni İsrail haklarında dahi nimet-i uzma olduğundan Cenab-ı Hak cümle Beni İsrail hakkında nimet sırasında tadad buyurmuştur. Çünkü; gözleri önünde helâk olanların ihya olunması kudretullaha pek büyük bir delil ve imanlarında sebata ve sair mekasıd-ı uhreviyeye ihtidalarına sebep olduğundan elbette bu ihya, cümlesi hakkında nimet olmuştur.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile bu vaka Beni İsrail hakkında nimettir. Çünkü; tâib ve müstağfir olsunlar diye vefat ettikten sonra ihya etmek onlar hakkında aynı nimet olduğu gibi zaman-ı saâdette bulunanların nübüvvet-i Resûlullahı inkârlarını Musa (A.S.)'ın nübüvvetini inkâr edenlerin inkârlarına teşbihle asr-ı saâdette bulunan yahudileri insafa davet etmektir. Bu vakada Resûlullah'ı tesliye vardır. Zira nübüvveti inkârın enbiya-yı sairenin ümmetlerinde dahi vaki olduğunu beyan etmek; ümmetinin inkârı Resûlullah'a mahsus olmayıp cemî' enbiyanın ümmetlerinde vukuunu beyan elbette Resûlullah'ı tesliyedir. Çünkü; umumi olan belânın tayyib olması adettir.

Allah-u Tealâ'yı rüyet, âhirette vaki olacaksa da dünyada taleb etmek münkirattan olduğundan ve dava-yı nübüvveti ispata kâfi mucize izharından sonra tekrar delil taleb etmek inat ve istikbardan ibaret olduğu cihetle bu talepleri helâklerini mucip olmuştur.

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran saikayla vefat edenler meyyit olarak bir gün bir gece kaldılar, badehu ihya olundular. Yahut saika ile vefat etmediler. Belki saika onların vücuduna lerze verdi, akılları zayi oldu ve helâke karib bir hale geldiler. Badehu ifakat buldular demektir.

Hulâsa; Beni İsrail'den bir taifenin «Allah'ı görmeyince iman etmeyiz» dedikleri ve bu sözleri üzerine onları saika ahz edip helâk oldukları ve helâktan sonra Vâcib Tealâ'nın onları ihya ettiği ve şu nimete karşı onlar üzerine şükrün vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail hakkında vaki olan yedinci nimetini beyan etmek üzere:

وَظَلَّلۡنَا عَلَيۡڪُمُ ٱلۡغَمَامَ وَأَنزَلۡنَا عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰ‌ۖ كُلُواْ مِن طَيِّبَـٰتِ مَا رَزَقۡنَـٰكُمۡ‌ۖ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَـٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ (57)

buyuruyor.

[Biz azimüşşan sizin üzerinize bulutu gölge kıldık ve sizin üzerinize kudret helvası denilen tatlı pekmezi ve semiz kuşları semadan inzal ettik ve bizim sizi merzuk ettiğimiz rızkın güzellerinden yiyin demekle «men ve selvandan ekletmeyi size mubah kıldık. Halbuki onlar küfran-ı nimet etmek ve hukuk ve keremi unutmakla bize zulm etmediler. Velâkin kendi nefislerine zulm ettiler.] Zira; küfran-ı nimet etmekle nefislerine ait olan fevaidden mahrum oldular.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ğ a m a m ' la murad; Beni İsrail'in «Arz-ı Tih»de hararet-i şemsten Hz. Musa'ya şikâyet etmeleri üzerine Musa (A.S.)'ın duâsı eseri olarak onları hararet-i şemsten gölgesiyle Allahü Zülcelâl'in musahhar kıldığı buluttur. Çünkü; (Sahra-yı Tih) te hararet-i şemsten onları muhafaza edecek bir gölge olmadığından onlar her nereye giderlerse bir bu-ı lutun gölgesi altında rahat etmeleri haklarında pek büyük nimet olduğu bu âyetle beyan buyurulmuştur. Men; sabaha karşı ağaçlar üzerine iner ve gün doğduktan sonra toplanır tatlı bir nimettir.

Herkes bir gün ve bir gece yetecek kadar toparlayıp bununla tagaddi ederken «Tatlı kifayet etti, tuzlu isteriz» demeleri üzerine Musa (A.S.)'ın duâsıyla Allah-u Tealâ «Selva kuşunu» ihsan etti Herkes hergün kendinekifayet edecek miktarı bu iki nevi nimetten toplarlar ve yalnız Cuma günü iki günlük rızık cem ederlerdL Çünkü; Cumartesi günü hiçbir şey nazil olmadığından o gün aç kalmasınlar diye her iki günün erzakını Cuma günü cem'etmeye müsaade olunmuştu.

İmam-ı Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla «Said b. Zeyd» Hz.'den rivayet olunan bir hadiste Resûlullah «Kem'e (men) dendir ve suyu göze şifadır» buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerife nazaran bu nevi mantar ümmet-i Muhammed için Beni İsrail'in menni menzilesindedir. Bu nevi mantarın suyu bazı edviyeyle beraber göze şifa demektir, yoksa yalnız suyu damlatılırsa şifa demek değildir. Bazıları yalnız suyu damlatılırsa kendine mahsus bir acı ile şifa olur demişlerse de mantarın suyu her ağrıya menfaati muvafık gelmeyeceği Tefsir-i Hâzin’ın cümel-i beyanatındandır.

Şu halde tabibe müracaat lâzımdır veyahut iyi bir tecrübeye muhtaçtır. Beni İsrail «men» ve «selva»yı cem ve iddihar etmemekle mükellef oldukları halde iddihar ettiklerinden taaffün etmiş ve kurtlanmıştır. Zira; emr-i ilâhinin hilâfına harekette daima zarar olup menfaat olmayacağı nice yüz binlerce vukuatla sabittir. İşte Beni İsrail'in şu vukuatı dahi şer'in hilâfına harekette faide olmadığını ispat etmiştir. İddihar olunmamak lâzımken emr-i ilâhinin hilâfına iddihar ettiklerinden dünyada ezasız ve âhirette hesap ve azapsız nail oldukları nimeti kaybetmekle nefislerine zulmettiler.

Binaenaleyh, küfran-ı nimetle nimetleri zail olmuştur. Çünkü; her vakit taze taze nazil olup hergünün rızkını hergün cem edip yarınki gün için hazırlık yapmamalarını emr ettiği halde onlar emr-i ilâhinin hilâfına hırs ve tama' ettiklerinden

(الحريص محروم) fehvasınca zahmetsiz nail oldukları rızıklardan mahrum olmuşlardır.

Zaman-ı saâdette bulunan yahudilerin âbâ' ve ecdatlarına ihsan olunup küfran-ı nimet sebebiyle mahrum olduklarını beyanla asr-ı saâdet yahudileri Resûlullah'ın nübüvvetini tasdike davet olunmuşlardır. Çünkü; Resûlullah umum nasa meb'us bir resûl-ü zişan olup haklarında pek büyük nimet olduğundan ecdatları gibi bu nimetin kadrini bilmezlerse dünyevi ve uhrevi cümle nimetten mahrum ve hüsran-ı ebediye duçar olacaklarına işaret olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e ihsan ettiği nimetlerden sekizincisini beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قُلۡنَا ٱدۡخُلُواْ هَـٰذِهِ ٱلۡقَرۡيَةَ فَڪُلُواْ مِنۡهَا حَيۡثُ شِئۡتُمۡ رَغَدً۬ا وَٱدۡخُلُواْ ٱلۡبَابَ سُجَّدً۬ا وَقُولُواْ حِطَّةٌ۬ نَّغۡفِرۡ لَكُمۡ خَطَـٰيَـٰكُمۡ‌ۚ وَسَنَزِيدُ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (58)

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki biz o zamanda size şu makarr-ı enbiya olan karyeye —ki Beyt-i Mukaddes'tir— girin ve o karyenin me'külâtından bol bol istediğiniz yerden yiyin, sizin için mubahtır ve o karyenin kapısından secde eder olduğunuz halde dahil olun ve deyin ki «Ya Rabbi ! Bizden sudur eden hataya ve maâsiyi tenzil et. Mukteza-yı beşeriyet irtikâb ettiğimiz cürmümüzü af buyurmanı rica ederiz» unvanında istirhamda bulunan ki biz de hatayanızı mağfiret edelim dedik ve böyle demekle size nesayih-i mühimmede bulunduk. Ve sizden ibadet ve tatla ihsan ve emrimize imtisal edenlerin sevaplarını biz ziyade kılarız demekle sizi ibadete terğib ettik.]

Karyeye duhul ile emir; emr-i teklifidir. Karyeyle murad; Eriha veya Mısır olmak ihtimali varsa da esah olan Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Beyt-i Mukaddes'dir. Bu emir. «Arz-ı Tih»de kırk sene kararlarını bitirdikten sonra vaki olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile istedikleri yerde bol bol yemekle emr etmek; o karyede ikamet etmeleri ve iskân olunmaları emrini de mutazammındır.

Beyt-i Mukaddes'te ahali tecemmu ettikleri için karye denilmiştir. Bab'la murad; Bab-ı Hıtta'dır. Vâcib Tealâ Bab-ı Hıtta'dan girerlerken secde ile girmeyi emr etmiştir. Secdeyle murad; kemal-i tezellül ve tevazudan ibaret olan türab-ı mezellete yüzünü sürmek manâsına secdedir. Yahut rükû manasınadır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Arz-ı Tih'ten halâs olmalarına teşekkür manâsını müşirdir.

H i t t a ; bizim matlubumuz günâhlarımızın affolmasıdır. Ya Rabbi ! Bizim günâhlarımızı defter-i â'malimizden tenzil et, demektir. Yani [Hıtta deyin, eğer siz böyle derseniz biz de hatalarınızı mağfiret ve erbab-ı ihsanın ecirlerini ziyade ederiz] demek olur.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile hıtta demenin asilere tevbe ve kefaret, muti ve munkad olan mümin-i halislere terfi-i derecat olduğuna işaret için Vâcib Tealâ mağfireti ve sevapta ziyadeyi hıtta demeleri üzerine terfi buyurmuştur.

Ziyadeyle murad; emr-i âhirette ziyade olduğuna nazaran sevabın ziyadelenmesidir. Amma umur-u dünyada ziyade olduğuna nazaran rızkında vüsati ve o karyenin gayrı başka karyelerin feth olunması gibi nimet-i dünyanın tezayüdüdür.

Hulâsa; Beni İsrail'e «Arz-ı Tih»ten huruç ve karye-i mukaddese duhul teklif olunduğu ve karye-i mukaddeste eklolunmak şanından olan nimetlerin ekline izin verildiği ve karyenin kapısından girerken «Arz-ı Tih»ten halâsa ve arz-ı mübareke duhule şükrolmak üzere secde ile emrolunmaları ve hıtta kelimesiyle istiğfar etmeleri ve bu istiğfarın asilerin mağfiretlerine ve mutilerin terfi-i derecatına sebep ve her zaman insan için emr-i ilâhiye imtisal bais-i fevzüz felah ve sebeb-i saâdet ve selâmet olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e kelime-i istiğfardan mâdûd olan «hıtta» kelimesini tekellüm etmeleriyle emr ettiğini beyandan sonra muhalefet edenlerin muhalefetlerinden dolayı helâk olduklarını beyan etmek üzere :

فَبَدَّلَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ قَوۡلاً غَيۡرَ ٱلَّذِى قِيلَ لَهُمۡ فَأَنزَلۡنَا عَلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ رِجۡزً۬ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ بِمَا كَانُواْ يَفۡسُقُونَ (59)

buyuruyor.

[Bizim hıtta demelerini emretmekliğimiz üzerine taât-ı nahiyemizden huruç eden zalimler kendilerini irşad ve ıslah için söylemelerini emrettiğimiz sözü emrolundukları sözden gayrı bir söze tebdil ettiler.]

Çünkü; biz onlara «Günahımızı affet» manâsına hıtta deyin dedik. Onlar emrimizi istihfaf tarikiyle «hınta-i hamra» yani «kırmızı buğday isteriz» dediler ve rükû etmeleri için kapının kemeri aşağıya indiği halde oturakları üzerine oturmak suretiyle kapıyı geçerek kavlen ve fiilen muhalefet ettiler. [Binaenaleyh; biz azimüşşan taâtımızdan huruçla zulm eden zalimler üzerine semadan fışıkları sebebiyle taun inzal ettik. O taunla helâk oldular.] Bazı tefasirde beyan olunduğuna nazaran bir saatte binlerce kişinin vefatı mervidir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile sebeb-i necatları olan kelimenin yerine sebeb-i helâkleri olan kelimeyi vaz' ile zulmettiklerinden derhal helâk olmuşlardır.

Helâklerine sebep; emr-i ilâhiye muhalefet olduğundan işaret için azabın inzali emrolundukları sözü tebdil etmeleri üzerine terettüp ettiğinden lâ lafzıyla irad olunmuş ve şu tebdil sebebiyle zalim unvanını ihraz etmeye lâyık olduklarından Cenab-ı Hak iki defa zalim olduklarını beyan buyurmuştur.

Zikr-i ilâhiyi beyan hakkında varid olan elfazı, manâda muvafık lâfz-ı ahare tebdil caizse de tebdil olunmaksızın aynı lâfızla edâ etmek evlâ olduğuna âyet delâlet ettiği gibi manâda mugayir lâfz-ı ahare tebdil etmek caiz olmadığına ve tebdile cür'et eden kimsenin zalim ve fâsık olduğuna dahi âyet sarahatle delâlet eder.

Âsî olanların evvelâ tevbe ve saniyen ibadetle meşgul olmaları evlâ olduğuna işaret için Vâcib Tealâ Sûre-i Araf'ta evvelâ hitta ile istiğfar ve saniyen secde ile ibadet etmelerini emir buyurmuştur. Amma günâhkâr olmayanlara evvelâ ibadet ve saniyen hazm-ı nefsedip taaccübü izale ve tevbe ile meşgul olmak efdal olduğuna işaret için bu âyette evvelen secdeyle ibadet ve saniyen hıtta kelimesiyle istiğfar etmelerini emir buyurmakla iki surede iki fırkanın hükümlerini ayrı ayrı beyan buyurmuştur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in kemal-i kabahatlerine işaret için zamir mevziinde ism-i zahir ve zulümlerini tasrih için ism-i mevsul varid olmuş ve taraf-ı ilâhiden emr olundukları tevbe ve istiğfarın bedeline başka kelime istimal etmekle emr-i ilâhiyi istihfafları sebebiyle vaki olan zulümleri helâklerine badi olduğundan semadan nazil olan bir azapla helâk olmuşlardır. Bunların fıskları evvel ve âhir devam ettiğine işaret için fısklarını beyan hakkında mazi ve muzari siğalarıyla varid olmuştur.

Hulâsa; Beni İsrail'e birçok nimetler verildiği ve hayra ve saâdete vesile olacak şeylerle emr olundukları ve bu evamire imtisal etmeyip tâatten huruç ederek zalim ve fâsık olmaları sebebiyle azab-ı ilâhi ile helâk oldukları bu âyetten müstef ad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e vermiş olduğu nimetlerden dokuzuncu nimeti beyan etmek üzere :

وَإِذِ ٱسۡتَسۡقَىٰ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦ فَقُلۡنَا ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡحَجَرَ‌ۖ فَٱنفَجَرَتۡ مِنۡهُ ٱثۡنَتَا عَشۡرَةَ عَيۡنً۬ا‌ۖ قَدۡ عَلِمَ ڪُلُّ أُنَاسٍ۬ مَّشۡرَبَهُمۡ‌ۖ ڪُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ مِن رِّزۡقِ ٱلله وَلاً تَعۡثَوۡاْ فِى ٱلاًرۡضِ مُفۡسِدِينَ (60)

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki, o zamanda Musa (A.S.) kavmi için su taleb etti. Biz Musa (A.S.)'a «Sen asanı taşa vur» dedik. Emrimize imtisalen Musa (A.S.) asayı taşa vurunca taştan on iki pınar kaynadı. Her nâs için su alınacak mevkiler taraf-ı nübüvvetten tayin olunduğundan on iki fırkadan her bir erleri su içecek mahallerini muhakkak olarak bildiler. Beyinlerinde su için asla nizâa mahal kalmadı ve taraf-ı ilâhiden Beni İsrail'e hitaben «Allah'ın rızkından yiyin ve için ve enva'ı fesad ile fesad edici olduğunuz halde arz üzerinde ifsad etmeyin» denildi ki, fesada sây etmekten külliyen men olunmuşlardır.]

Bu mesele, Beni İsrail hakkında dünya ve âhirete müteallik pek büyük nimetleri camidir. Çünkü; «Sahra-yı Tih»te asla su emaresi olmadığı halde susuzluktan helâke karib oldukları bir zamanda memul edilmeyen bir taşa asayı vurmakla bütün Beni İsrail'in ihtiyacına kâfi nizadan hali suyun cereyanı dünyaca rahatı mucip olan nimetlerin en büyüğü ve hayırlısıdır. Çünkü su; her şeyin ma bih-il hayatı olduğu gibi insanların hayatının bekasına hadim ve devamına vesile olan sebeplerin en büyüğüdür. Zira; su olmadıkça insan için yaşamak mümkün olamaz.

Suyun cereyanı, Sâniin vücuduna ve kudretine ve Musa (A.S.)'ın nübüvvetinin sıdkına delâlet eden delâilin azamı olduğu cihetle umur-u dinde dahi büyük mucizat ve nimettir. Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran asâ ile murad; Hz. Musa'nın elinde ejderha olar asa-yı meşhuredir. Hacerle murad; mutlaka cins-i hacerden birisi olmak ihtimali olduğu gibi dört köşeli bir hacer-i muayyen olmak ihtimali dahi vardır. Bu ihtimale nazaran Hz. Musa emr-i ilâhi üzerine o taşı kendi hurcunda taşır ve suya ihtiyaç his ettiğinde bir münasip mahalle kor, asayı vurur, dört köşenin her birinden üçer pınar cereyan eder ve Beni İsrail'in on iki kabilesinin herbirine bir pınar tayin olunarak herkesin kendi pınarından su alıp ihtiyaçlarını def ettiği mervidir. Ve bu ikinci ihtimal müfessirin beyninde meşhurdur.

Fail-i muhtar olan Sâni' Tealâ'nın vücuduna ve kudret-i kâmilesine iman eden mümin ufacık bir cisimden altı yüz bin nüfustan daha ziyade Beni İsrail'in ihtiyacına kâfi suyun cereyanına taaccüb etmez. Çünkü; kudret-i ilâhiyeye nispetle bu misilli ahvali harikuladenin ehemmiyeti yoktur. Zira; an-ı vahidde Vâcib Tealâ herşeyi halka kadir olunca cism-i sağirden büyük suları halka dahi kadirdir.

Gazevat-ı seniyenin bazılarında ashab-ı kiramın suya muhtaç oldukları zaman bizim Peygamberimiz (S.A.)'in parmakları arasından kâfi miktar suyun cereyanı dahi bu kabil mucizat-ı bahiredendir. Şu kadar ki Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bizim Peygamberimizin bu babdaki mucizesi daha kavidir. Zira; suyun taştan çıkıp kaynaması adettir. Lâkin parmakların arasından kaynaması ve cereyanı mutad değildir. Şu halde Musa (A.S.)'ın mucizesindeki garabet su çıkmayan bir taştan ve su yokken asayı vurmakla var olmasıdır. Taştan suyun cereyanı her zaman görülmektedir. Amma bizim nebimizin mucizesi hem yokken suyun var olması, hem de mutad olmayan parmaklardan cereyan etmesidir. Binaenaleyh; Peygamberimizin mucizesi iki cihetle harikuladeyi mutazammındır.

Musa (A.S.)'ın bu mucizesi Allah-u Tealâ'nın kudret-i kâmiline ve ilm-i tanımına delâlet eder. Zira; ufacık bir taştan büyük bin suyun cereyanı ve on iki kabileye göre on iki pınara taksim olunması ve asayı vurunca zuhur etmesi ve ihtiyaç bitinceye kadar cereyan edip ihtiyaç bitince kesilmesi elbette kudret-i kâmile eseridir.

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran hacer; Tur-i Sina'dan alınmış ve Hz. Musa gittiği mahalle götürür mübarek bir taş olduğu veyahut Hz. Âdem'le Cennet'ten inmiş ve evlâd-ı Âdemden enbiyaya tevarüs tarikiyle intikal ederek asâ ile beraber Şuayb (A.S.)'a gelmiş ve Şuayb (A.S.)'ın da asa ile beraber Musa (A.S.)'a teslim ettiği taş olduğu mervidir. El ilmü indallah.

***

Vâcib Tealâ Ben-i İsrail’in sabırsızlıklarından bazıalrını beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قُلۡتُمۡ يَـٰمُوسَىٰ لَن نَّصۡبِرَ عَلَىٰ طَعَامٍ۬ وَٲحِدٍ۬ فَٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُخۡرِجۡ لَنَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلاًرۡضُ مِنۢ بَقۡلِهَا وَقِثَّآٮِٕهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِہَا وَبَصَلِهَا‌ۖ

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki o zamanda «men» ve «selva» yı yeyip ve kudret-i ilâhiye ile taştan cereyan eden sudan içip meşakkatsiz tayyüş ve rahat ederken dünyaya meyl-ü muhabbetinizden nâşi gaflet üzere dediniz ki «Ya Musa ! Biz taâm-ı vahid üzere elbette sabr edemeyiz. Binaenaleyh; Rabbına duâ et bizim için arzın bitirdiği ekşi ve tatlı otlar ve mizacı soğutmak için eki olunan kabak ve hıyar ve kuvvet-i mizaç için halk olunan buğday ve hazmı kolay olan mercimek ve ekle iştiha ve istek veren soğandan bizim arzu ettiğimiz nimetleri Rabbin Tealâ yerden çıkarsın. Biz eki edelim ki o misilli nimetlerden mahrum olmayalım.»] İşte siz böyle demekle Musa (A.S.)'a ısrar ettiniz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile taâm-ı vahitle murad; «Arz-ı Tih»te eki ettikleri men ve selvadır, muhtelif olmayıp daima bir siyak üzere bulunduklarından taam-ı vahid denmiştir. Beni İsrail Mısır'da zifaatle meşgul olup yerden biten hazravat ve saire ile ülfet etmiş olduklarından o gibi şeyleri talepte bulunmuşlar ve bir taam üzere devam insana melal verip iştihaca noksan iras ettiğinden hava ve heveslerine tebean istemişlerdir. Bu misilli nimetler sahrada ve ıssız çöllerde bulunmayıp mamur beldelerde bulunduğundan bu vesile ile mamurelere vasıl olup «Sahra-yı Tih»ten kurtulmak istemişlerdi. Ellerinde bulunan «men» ve «selva» ya kanaat etmeyip başka şeyler taleb etmek masiyettir diyenler varsa da esah olan bir nimete nail

olan kimse diğer nimeti talepten memnu olmadığı cihetle Beni İsrail'in diğer nimetleri talepleri masiyet değildir. Yalnız Cenab-ı Hakkın onlara zahmetsiz vermiş olduğu rızka kanaat etmeyip Sahra-yı Tih'te mevcud olmayan şeyleri talep etmekle Musa (A.S.)'ı iz'aç ettiklerinden dolayı itab-ı ilâhiye müstehak olmuşlar ve hırs ve tamalarına binaen zaman-ı saâdette bulunanlar tevbih olunmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ Kavm-i Musa'nın Musa (A.S.)'a «Biz daima bir siyak üzere taama sabr edemeyiz, bizim için Rabbin Tealâ'ya duâ et de enva'ı afime halk eylesin» demeleri üzerine Musa (A.S.)'ın kelâmım beyan etmek üzere:

قَالَ أَتَسۡتَبۡدِلُونَ ٱلَّذِى هُوَ أَدۡنَىٰ بِٱلَّذِى هُوَ خَيۡرٌ‌ۚ ٱهۡبِطُواْ مِصۡرً۬ا فَإِنَّ لَڪُم مَّا سَأَلۡتُمۡ‌ۗ

buyuruyor.

[Musa (A.S.) onlara cevabında tevbih ve tekdir tarikiyle dedi ki «Siz hayır olan at» imeniz mukabilinde ondan daha aşağı ve daha adi olan şey mi istersiniz ve alâ olan nimetinizi ednaya mı tebdil edersiniz? O halde Fir'avn’ın memleketi ve Kıpt ahalisinin kıtası olan Mısır'a inin.] Zira; Mısır'da enva'ı mihen ve meşakkat ve zahmet ve felâhat ve ziraatle sizin istediğiniz şeyler mevcuttur. Bin türlü mihnetle aradığınızı orada bulursunuz» demekle kavmini tekdir ve ellerindeki nimetin istedikleri nimetlerden daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile hayr olan nimetle murad; men ve selvadır. Çünkü; men ve selva etle bal yani tatlı ile tuzlu olduğundan vücuda menfaat ve lezzet verdiği ve sâ'y-ü amele muhtaç olmaksızın hasıl olup vücuda zahmetsiz ve yarayışlı bir nimet olduğu cihetle Beni İsrail'in istedikleri soğan, sarmısak gibi hazravattan elbette hayırlıdır. Beni İsrail'in otsuz ve susuz Sahra-yı Tih'e gelmelerine Musa (A.S.) sebep olduğundan dolayı ikide birde Hz. Musa'yı izac etmekten hali kalmazlardı. Arzu ettikleri şu nimetlerin «Sahra-yı Tih» de bitmeyeceğini bildikleri halde «Sahra-yı Tih»ten kurtulmak emniyesiyle Musa (A.S.)'ı izac ederlerdi. Bu muhavere, kudema-yı Beni İsrail ile Musa (A.S.) beyninde vaki olduğu halde evlâd-ı Beni İsrail ecdatlarının isrine ittiba ettiklerinden zaman-ı saâdette bulunanlara hitab olunmuştur. Çünkü âbâ' ve ecdatlarından vaki olan hataları tahsin ettiklerinden onlar dâ tevbihe müstehak olmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in isyanları sebebiyle müptelâ oldukları zül ve meskenete ve gazab-ı ilâhiye mazhar olduklarını beyan etmek üzere :

وَضُرِبَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلذِّلَّةُ وَٱلۡمَسۡڪَنَةُ وَبَآءُو بِغَضَبٍ۬ مِّنَ ٱلله‌ۗ ذَٲلِكَ بِأَنَّهُمۡ كَانُواْ يَكۡفُرُونَ بِـَٔايَـٰتِ ٱلله وَيَقۡتُلُونَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ‌ۗ ذَٲلِكَ بِمَا عَصَواْ وَّڪَانُواْ يَعۡتَدُونَ (61)

buyuruyor.

[Onlar eşya-yı hasiseyi istemekle nefislerini zelil ve hakir kıldıktan sonra onlar üzerine zül ve meskenet darb olundu.] Zira;nefislerine hıyanet edip kalpleri kasavetle dolduğundan şikak ve nifak tabiatlarında yer ittihaz etmekle zillü meskenete müptelâ olmuşlardır. Binaenaleyh; Yehud milleti her nerede görülse zelil ve hakir görülür ve nekadar zengin olsalar fakir bir halde sefalet içinde yaşarlar ve onlardan ziyade mala haris bir millet görülmez ve maişetleri de her milletin maişetinden daha aşağıdır. [Zillü meskenet kendilerini ihata ettikten sonra serair-i ibada muttali olan Allah-u Tealâ'nın gazabına mukarin oldular ve gazab-ı ilâhi ile rücû ettiler. Şu gazab-ı ilâhinin nüzulüne sebep; onlar Allah'ın âyetlerine küfr edip ve bigayrı hakkın enbiyayı katl etmeleridir.]

Tabiatlarında olan buğz ve adavet ve hased onları küfran-ı nimete sevk etti. Yalnız küfürle iktifa etmediler. Kendilerine maâlî-i diniyeyi talim ve salâh ve necatlarına sâ'y eden enbiya-yı kiramı katle cür'et ettiler ve bu cür'etlerinin sebebi; [Onlar isyan edip Cenab-ı Hakkın kendilerine tayin etmiş olduğu hudud-u ilâhiyey' tecavüz etmeleridir.] Hatta o kadar tecavüzatta bulundular ki, onlardan ferah ve necat ümidi kalmadı. İnad ve istikbarları haddini tecavüz ettiğinden gazab-ı ilâhiye mazhar ve zillü meskenete elyak oldular.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran Allah'ın âyetleriyle murad; deryadan yol bulup geçmeleri, bulutun gölgelemesi, men ve selvanın nüzulü, taştan suyun cereyanı, Tevrat ve İncil gibi kitapların nazil olması, Tevrattaki âyet-i recmi ve Resûlullah'ın evsafını beyan eden âyetleri inkârla küfürlerinde ısrar etmeleri Zekeriyâ ve Yahya ve Eş'iya ve saire gibi enbiyayı kiramı katle cüret etmeleridir. Zira ufacık günâhlara cüret; kebireyi irtikâba sebep olur. Binaenaleyh; insanın günâh-ı kebireyi irtikâp korkusundan günâh-ı sağirenin semtine uğramaması lâzımdır. Çünkü nefis; ahkâm-ı şeriyeyi ihlâle azdan başlar, gittikçe cüretlenir ve hırslanır ve öyle bir hale gelir ki kebireler gözüne hiç görünür, hatta bir dereceye varır ki din-i mübini bütün bütün inkâra cüret eder ve bundan sonra her ne söylense dinlemek ihtimali kalmaz ve bu hal her zaman fasıklarda görülmektedir. Bunlara nazil olan gazab-ı ilâhinin sebebi; küfür ve enbiyayı katl etmeleri olduğu gibi isyan ve hudud-i ilâhiyeyi tecavüzleri dahi sebep olduğuna işaret için (ذَلِكَ) lâfzı iki kere zikr olunmuştur. Çünkü; dünyada zelil ve hakir ve âhirette gazab-ı ilâhîye mazhar olmak her iki cihette fesadı mucip olduğundan sebebini beyanda tekid olunmuştur. Binaenaleyh; bir kere zillü meskenetlerine sebep küfürleri ve bir kere de isyanları ve hudud-i ilâhiyeyi tecavüzleri olduğu beyan olunmuştur.

Enbiya-yı ızâmın katli her halde bigayrı hakkın olursa da insanın bihakkın katlini mucip olan katil ve zina ve irtidad gibi onlar indinde katli icab eder.«Esbaptan bir sebep dahi olmadığı halde katlettiler» demektir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitaba isyanları sebebiyle nazil olan azabı beyandan sonra ehl-i imana vasıl olacak ecr-i azîmi beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلنَّصَـٰرَىٰ وَٱلصَّـٰبِـِٔينَ مَنۡ ءَامَنَ بِٱلله وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡہِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (62)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar din-i Muhammedi ile tedeyyün ve ihlâs üzere iman ettiler ve şol kimseler ki onlar din-i Musayı kabul ile yehudiyeti veya din-i İsayı kabulle nasraniyeti ihtiyar ettiler veyahut din-i Nuhu ihtiyarla sabiiyette kaldılar. Onlardan Allah'ın vahdaniyetine ve yevm-i ahirete iman edip amel-i salih işleyen kimseler için Rableri indinde ecirleri vardır ve onlar üzerine azap ve ikaptan havf olmadığı gibi onlar mahzun da olmazlar.]

Yani; şol kimseler ki, onlar lisanlarıyla iman ettiler ve ümmet-i Musa'dan Yahudi ve ümmet-i İsa'dan Nasara ve meleklere ibadet eden Sabiiyeden oldukları halde din-i İslâm zuhur edince Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i ahrete iman-ı halis ve amel-i salih işleyip sıdkile İslama dahil olanlar için Rableri indinde iman ve amellerine vad olunan ecr-i cezil vardır ve dünyada kılıçtan ve âhirette azaptan onlar ıfeerine korku olmadığı gibi onlar mahzun da olmazlar. Yehud kelimesi Arabî olduğuna nazaran Yehud kabilesi Samirî'nin ihdas ettiği buzağı suretine ibadetten tevbe edip ihtida ettikleri için Yehud denilmiştir. Yahut Yakub (A.S.)'ın büyük oğlu Yahuda'dan muarreb olduğuna nazaran Yakub (A.S.)'ın zürriyetine büyük oğlunun ismine tesmiye kabilindendir ki büyük bir cemaate efradının ferdinden bir zatın ismiyle tesmiyesi kabilinden demek olur.

N a s a r a ; Hz. İsa'ya «Nasıra» Karyesindeki ahali beraber bulunarak nusret ettiklerinden Nesara tesmiye olunmuştur.

S a b i î n ; itaatten huruçla din-i batıla meyi ettiklerinden Sabiîn denmiştir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile Sabiiye; Nesara ile Mecusi arasında yıldızlara veyahut meleklere ibadet eder bir kavimdir. Asıl dinleri Nuh (A.S.)'ın dini olduğu mervi ise de itikadları bütün bütün batıl olduğu için din namına birşeyleri kalmamıştır. Binaenaleyh; Sabiiyenin kızları ile nikahlanmak ve kestiklerini yemek caiz olamaz. Zira; müşriklerdir. Din-i Muhammedi ile tedeyyün ve iman-ı halis üzere bulunanların nimeti tam ve kederden safi ve daimi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Zira korku ve hüzünden ari nimet; elbette daim ve halistir. Çünkü; bir nimetin devamı olmazsa tükenmek korkusu ve kederden salim olmazsa hüznü mucip olmak zaruri olduğundan lâyıkıyla iman ve imanlarını amel-i salih işleyip takrir vp takviye edenlerin hüzün ve havfleri olmadığını beyan etmek onların nail oldukları nimetlerin mükemmel ve noksansız olduğunu beyan etmektir.

Hulâsa; gerek suret-i zahirede iman edip batınî nifak üzere olan münafıklar ve gerek Yehud ve Nasara ve Sabiiye ihlâs üzere iman ve imanın muktezası olan â'mal-i salihayı yerine getirirlerse onlar için ecr-i azim vardır ve herkesin azaptan korktukları bir zamanda onlar için korku ve mahzun oldukları bir zamanda onlar için hüzün yoktur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan nimetlerinden onuncusunu beyan etmek üzere :

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَـٰقَكُمۡ وَرَفَعۡنَا فَوۡقَكُمُ ٱلطُّورَ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَـٰكُم بِقُوَّةٍ۬ وَٱذۡكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ (63) ثُمَّ تَوَلَّيۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ‌ۖ فَلَوۡلاً فَضۡلُ ٱلله عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُ ۥ لَكُنتُم مِّنَ ٱلۡخَـٰسِرِينَ (64)

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki o zamanda biz Tevrat'a ittiba ve Musa (A.S.)'a iman ve evamirine imtisal ve ne vahisinden içtinab edeceğinize dair sizden ahd-ü misak aldık. Siz mutabaatten içtinab ve kitabın evamirini ağır addederek kabulden imtina ettiniz. Biz sizi ittibaa sevk için Cibril-i Emin vasıtasıyla üzerinize Tur Dağından bir parçasını kaldırdık ve «Size ita ettiğimiz ahkâmı kemâl-i kuvvet ve ciddiyetle üzerinize alın, kabulünden imtina etmeyin ve illâ dağı üzerinize ilka edip sizi helâk edeceğiz» demekle tehdid ettik ve size emir ve tavsiye suretiyle «Muharremattan ittika etmekliğiniz için kitapta olan ahkâmı tamamiyle tafsil üzere tezekkür edin» demekle menafimize sizi irşad ettik, siz kitaba ittiba ve ahkâmıyla amel etmeye ahd-ü misak ettikten sonra iraz ve amel etmekten imtina eylediniz. Şu halde eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlu ihsanı ve merhamet-i sübhaniyesi olmamış olsaydı dünyada ve ahrette zarar edicilerden olurdunuz ve lâkin Allah-u Tealâ resûller göndermek ve kitaplar inzal etmekle merhamet-i ilâhiyesi sizi hüsrandan kurtarmak üzere zuhur etmiştir.]

Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Hz. Musa Tevrat'ı getirip ahkâmıyla amel etmek üzerlerine farz olduğunu beyan edince Beni İsrail Tevrat'ın ahkâmı meşakkatli olup altından kalkamayacaklarını beyanla kabulden imtina etmeleri üzerine Cenab-ı Hak Cibril-i Emin'e emredip Tur Dağının Beni İsrail'i ihata edecek miktarını üzerlerine kaldırdı ve ittiba etmedikleri surette dağın üzerlerine düşüp helâk olacakları kendilerine tebliğ olununca yüzlerinin bir tarafı üzerine secdeye kapanıp diğer kısmıyla semaya nazar ederlerdi ve şu kahr-ı ilâhiyi görünce Tevrat'ın ahkâmını kabule ahd-ü peyman ettiler ve dağ da eski yerine iade olundu.

Yehudun secdeleri elyevm bir yüzleri üzerinedir ve bu secde ile azaptan halâs olduklarını ikrar ederler. Beni İsrail'in misakı; Tevrat'ın ahkâmıyla amel edip isyana bir dahi rücu etmeyeceklerine kaviyyen ikrar vermek ve Hz. Musa'ya ve Allah-u Tealâ'ya ahdetmektir. Bu ahd-ü misakı verdikten sonra Beni İsrail'in Tevrat'ı tahrif ve ameli ihlâl ve enbiyayı katil ve sair maasiye cüret ettiklerini Vâcib Tealâ (ثُمَّ تَوَلَّيْتُم) cümle-i lâtif esiyle beyan buyurmuştur ki Beni İsrail'in kemal-i hamakat ve cehaletlerine ve hakkı kabulde inad ve istikbarlarma işaretle beraber tevbelerini kabul etmekle fazl-ı ilâhiye nail olmamış olsalardı hüsran-ı ebedi ile zarardide olacakları beyan olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan bazı in'amını beyandan sonra onların adem-i itaatlerinden dolayı üzerlerine nazil olan azaptan bazılarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ عَلِمۡتُمُ ٱلَّذِينَ ٱعۡتَدَوۡاْ مِنكُمۡ فِى ٱلسَّبۡتِ فَقُلۡنَا لَهُمۡ كُونُواْ قِرَدَةً خَـٰسِـِٔينَ (65) فَجَعَلۡنَـٰهَا نَكَـٰلاً۬ لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡہَا وَمَا خَلۡفَهَا وَمَوۡعِظَةً۬ لِّلۡمُتَّقِينَ (66)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kesem ederim ki muhakkak siz şol kimseleri bildiniz. Onlar sizin kavm-ü kabilenizden olarak Cumartesi günü tayin olunan hududu tecavüz ettiler. Onların ahd-i ilâhiden huruçları üzerine biz onlara hitaben dedik ki «Siz zelil ve hakir olarak maymun olun» onlar da derhal surette ve manâda maymun oldular. Binaenaleyh; biz onların maymun suratlarını o zamanda hazır ve mevcut olanlarına ve ondan sonra gelenlere ibret ve müttakilere mev'ize kıldık.] Çünkü; isyan ve emr-i ilâhiye muhalefetleri sebebiyle onların suretlerini maymun suratına tebdil etmek o zamanda mevcud olan âsîlere ibret olduğu gibi ilâ yevm-il kıyam asilere ibret ve müttakilere vaazdır.

Beyzâvî, Hâzin, Fahr-i Razi ve Nimetullah’ın beyanlarına nazaran bu vaka Davud (A.S.) zamanında sahil-i bahirde mevcud «Eyle» isminde bir karyede sakin olan Beni İsrail üzerine vaki olmuştur. Çünkü; onlar balık avlamak ve satmakla taayyüş ederlerdi. Cenab-ı Hak Cumartesi günü balık avından onları menetti. Onlar da Davud (A.S.)'a o günü avlanmamak üzere ahd vermişken gizlice sahile havuzlar kazıp, arklar açarak o arklar vasıtasıyla Cumartesi günü havuzlarına giren balıkları arkları kapayıp hapsederek ertesi gün avlamak suretiyle hileler düşündüler ve o yolda hilekârlıkla Cumartesi günü balık avına devam ettiklerinden Cenab-ı Hak onların suratlarını maymun suratına tebdil buyurduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Onlara maymun olmalarıyla emir; suret-i seriada tebeddüllerinden kinayedir, yoksa emr-i teklifi değildir. Çünkü; onlar suretlerini maymun suretine tebdile kadir değillerdir ki emr-i teklifi olsun.

Vâcib Tealâ bu vakanın evvelin ve ahirine ibret ve ehl-i ittikaya va'z-u nasihat olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; itaati ilâhiyeden huruçla ahdini nakz edenlerin suretlerinin tebeddülü bu misilli kabayiha cüret edecekleri tehdid ettiğinden elbette ibret ve muharremattan nüfuslarını muhafaza eden erbab-ı ittikaya vaazdır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan ukubattan bazısını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِۦۤ إِنَّ ٱلله يَأۡمُرُكُمۡ أَن تَذۡبَحُواْ بَقَرَةً۬‌ۖ قَالُوٓاْ أَتَتَّخِذُنَا هُزُوً۬ا‌ۖ قَالَ أَعُوذُ بِٱلله أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡجَـٰهِلِينَ (67)

buyuruyor.

[Zikr et ya Ekrem-er Rusul ! Şol zaman ki o zamanda Musa (A.S.) kavmine hitaben dedi ki «Allah-u Tealâ size bir sığır kesmekliğinizi emr eder.» Kavm-i Musa cevap olarak «Ya Musa ! Sen bizi maskara mı ittihaz edersin, sığır boğazlamakla kaatil taayyün eder mi?» dediler.]

Ve böyle demekle Musa (A.S.)'ın kelâmını istihzaya hami ettiler. Musa (A.S.) onların bu kelâmlarına cevap olarak [Nâsı istihza eden cahillerden olmaklığıma Allah-u Tealâ'ya sığınır ve iltica ederim dedi.] Ve kelâmının ciddi ve vahy-i ilâhiye müstenid olduğunu beyan ve onları maskara etmediğini ve istihzanın mertebe-i nübüvvete lâyık olmadığını onlara tefhim etti.

Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Razi'nin beyanlarına nazaran bu vak'anın cereyanı şöyledir: Beni İsrail'den zengin bir kimsenin bir oğlu ve bir de amcazadesi olup başka varisi bulunmadığından amcazade malına tama'la zenginin oğlunu öldürüp karyenin kapısından dışarı atmıştı. Diğer bir rivayette zenginin oğlu olmayıp amcazadesi varis olacağı cihetle istical ederek zengini katletti, kapı önüne attı. Sabahleyin kaatil bir vaveyla ile maktulün demini taleb etti. Beni İsrail kaatili bulamadıkları cihetle aralarında fitne tezayüd eyledi. Bunun üzerine Beni İsrail Musa (A.S.)'a iltica ederek dediler ki «Cenab-ı Hakka duâ et katil bulunsun ve şu fitne ortadan kalksın.» Musa (A.S.) duâ etti. Cenab-ı Hak da bir sığır boğazlayıp bazı azasını maktule vurunca meyyitin katilini haber vereceğini emr etti. Musa (A.S.) bu emri tebliğ etti. Beni İsrail bunu istihzaya hami ettiler ve dediler ki «Katilin bulunmasıyla ağır kesmek beyninde münasebet nedir, bizi istihza mı ediyorsun?» Bunun üzerine Musa (A.S.) Allah'a istiaze ve teberrie etti.

***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.)'ın istiaze ve teberriesi üzerine Beni ul'in tekrar duâyı rica ettiklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِىَ‌ۚ قَالَ إِنَّهُ ۥ يَقُولُ إِنَّہَا بَقَرَةٌ۬ لَّا فَارِضٌ۬ وَلاً بِكۡرٌ عَوَانُۢ بَيۡنَ ذَٲلِكَ‌ۖ فَٱفۡعَلُواْ مَا تُؤۡمَرُونَ (68)

buyuruyor.

[Onlar Musa (A.S.)'ın «Bir sığır keseceksiniz» demesi istihza olmayıp ciddi olduğunu ve emr-i ilâhinin bu yolda zuhur etliğini tayakkun edince dediler ki «Rabbina bizim için duâ et, bakara genç veyahut koca mı olacak, beyan etsin. Bize keyfiyeti bildirecek beyan-ı ilâhi nasıl zuhur ederse ona göre bulalım.» Böyle demekle Musa (A.S.)'dan duâ etmesini istirham ettiler. Musa (A.S.) onlara cevaben «O bakara bir sığır ki yaşı geçkin ve koca olmayacağını ve yaşı genç ve ufacık dana da olmayacağını ve belki bu ikisi beyninde orta yaşlı olacağını Allah-u Tealâ buyuruyor. Binaenaleyh; emr olunduğunuz şeyi işlemek üzerinize vaciptir, işleyin» dedi.]

Musa (A.S.), çok söylenmek ve taharriyâtta bulunmak haklarında iyi olmayıp hemen memur oldukları sığırı kesivermek kendileri için enfa' olduğuna işaret etmiştir. Lâkin onlar bu işaretten istifade etmediler. Tekrar be tekrar sual ile işi güce vardırdıklarından Cenab-ı Hak da bakara meselesini güçleştirmiştir. Yoksa evvel vürud eden emr-i ilâhi üzerine mutlaka bir sığır kesmiş olsalardı maksud hasıl olurdu. «İbn-i Abbas» Hz.'nin rivayetiyle Resûlullah'ın «Eğer Beni İsrail evvelemirde herhangi bakarayı murad ederse kesmiş olsalardı kifayet ederdi. Lâkin nefisleri üzerine teşdid ettiler, Allahü Zülcelâl da teşdid etti.» mealindeki hadis-i şerifi dahi bu manâyı teyid eder. Kesilecek sığırın ekrneli ahvaline cevapta işaret olunmuştur. Zira; sinni küçük olan nakıs olduğu gibi sinni haddini tecavüz eden dahi nakıs olduğundan orta yaşlı olacağı beyan olunmuştur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Musa (A.S.) Cenab-ı Hakkın kavminin suallerini is'af ve icabete kemal-i müsaadesine işaret için her defasında cevabı Vâcib Tealâ'ya isnad buyurmuştur. Çünkü evvelinde ciddiyete hamletmediklerinden Cenab-ı Hak tarafından emrolunduğunu beyanda tekide ihtiyaç gördüğü cihetle her suale cevapta Vâcib Tealâ'nın emri olduğunu beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in kesilmesiyle emr olundukları sığırın yaşma müteallik keyfiyetten suallerine cevaben orta yaşlı olmasını beyandan, sora levninden sual ettiklerini beyan etmek üzere:

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوۡنُهَا‌ۚ قَالَ إِنَّهُ ۥ يَقُولُ إِنَّہَا بَقَرَةٌ۬ صَفۡرَآءُ فَاقِعٌ۬ لَّوۡنُهَا تَسُرُّ ٱلنَّـٰظِرِينَ (69)

buyuruyor.

[Beni İsrail «Ya Musa ! Rabbine duâ et. Keseceğimiz sığırın rengini bize beyan etsin» dediler. Musa (A.S.) cevabında dedi ki «Rabbim Tealâ» bakaranın rengi şiddetli ve koyu sarı hatta levni bakanlara surur verecek kadar halis olacağını beyan buyuruyor.]

İşte Musa (A.S.) böyle demekle bakaranın rengini tayin buyurdu.

F a k ı ' ; şiddetli sarı demektir. Sarı levnin insana sürür verdiğine bu âyet delâlet ettiğinden Hz. Ali (R.A.) Efendimizin «Bir kimse sarı pabuç giyerse kederi az olur.» buyurduğu Ebussuud ve Medarik'in cümle-i beyanatındandır. İşte bu esasa binaen olmalıdır ki daha yakın zamanlara gelinceye kadar ulemanın ekserisi sarı mest ve sarı pabuç giyerlerdi. Fakat zaman tahavvül ettikçe adâtın tahavvülü zaruri olduğundan bizim zamanımızda sarı mest veya pabuç giyilmeyip bunlar potin ve parlak kunduralara tahavvül etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail tarafından kesilecek sığırın levni hakkında vaki olan sualin mutazammın olduğu levnine dair verilen cevapla iktifa ederek derhal emre imtisal edip orta yaşlı ve sarı renkli bir sığır kesivermeleri iktiza ederken tekrar suale avdet ettiklerini beyan etmek üzere:

قَالُواْ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِىَ إِنَّ ٱلۡبَقَرَ تَشَـٰبَهَ عَلَيۡنَا وَإِنَّآ إِن شَآءَ الله لَمُهۡتَدُونَ (70) قَالَ إِنَّهُ ۥ يَقُولُ إِنَّہَا بَقَرَةٌ۬ لَّا ذَلُولٌ۬ تُثِيرُ ٱلاًرۡضَ وَلاً تَسۡقِى ٱلۡحَرۡثَ مُسَلَّمَةٌ۬ لَّا شِيَةَ فِيهَا‌ۚ قَالُواْ ٱلۡـَٔـٰنَ جِئۡتَ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ

buyuruyor.

[Onlar dediler ki «Ya Musa ! Rabbine bizim için duâ et bakaranın keyfiyet-i muayyene ve müşahhasası nedir? Bize beyan buyursun. Zira; keseceğimiz sığır bizim üzerimize müşabih oldu. Çünkü; her ne zaman sual etmişsek cevabı evsaf-ı müştereke ile zuhur ettiğinden biz tayin edemedik. Meselâ sarı olacağı beyan olundu. Halbuki binlerce birçok sarı sığır var, hangisidir? Eğer meşiyet-i ilâhiye bizim matluba vasıl olmaklığımıza taalluk ederse biz ihtida eder emrolunan sığırı buluruz.»] Beni İsrail böyle demekle meşiyet-i ilâhiyeye iltica ettiler. Musa (A.S.) [Rabbim Tealâ buyuruyor ki emr olunduğunuz bakara bir bakaradır ki arzı nadas etmiş veyahut kuyudan su çıkarmış, ekin ve sebze suvarmış, yorulmuş ve zayıf düşmüş olmayacak ve cümle uyubdan salim olacak ve kendi levninin gayrı bir levn bulunmayacak. Velhasıl çifte koşulmuş, yorulmuş olmadığı gibi uyubdan salim ve renginde asla karışık olmayacağını beyanla evsafını tamamen tayin edince onlar da «İşte ya Musa ! Şimdi beyan-ı hak ve cevab-ı tam getirdin» dediler.]

Resûlullah (S.A.)'in «Eğer inşaallah dememiş olsalardı ebediyen matluba vasıl olamazlardı.» buyurduğu mervidir. İnşaallah kelimesini husulü murad olan her umurda tekellüm menduptur. Zira; meşiyet-i ilâhiyenin nüfuzuna ve bunun haricinde birşey olmadığına delâlet ettiğinden maksud olan bir işin husulüne vesile ittihaz etmek emr-i lâzım ve menduptur. Binaenaleyh; Sûre-i Kehf'te Vâcib Tealâ «Yarınki gün işlenilecek şeye bugünden inşaallah yarın işlerim» denilmesini tarif ve tenbih buyurmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran inşaallah ihtida ederiz demek; «Emrolunduğumuz bakarı buluruz», yahut «Katili buluruz» yahut «Şu sualimizde dalâlet üzere değil hidayet üzereyiz» demektir.

***

Vâcib Tealâ emr olundukları bakara onlar indinde tamamiyle taayyün ve temeyyüz edip itiraza mecalleri kalmadığından zebhettiklerini ve halbuki evvelce birtakım sual ve cevapla taallül ve tereddüd edip kesmeye karib olmadıklarını beyan etmek üzere:

فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُواْ يَفۡعَلُونَ (71)

buyuruyor.

[Onlar matlub olan bakara tamamiyle taayyün edince aradılar, buldular ve çarnaçar kestiler.] Halbuki evvelce bakaranın bahası galî olduğundan ve rüsva olunmak korkusuna binaen sual ve cevapla taallül ve tereddüd edip memur oldukları şeyi işlemeye yaklaşmamışlardı. Bu âyette işlemeye karib olmamaları işin evveline ait olup zebh ettikleri memurun bihi hin-i icraya ait olduğundan âyette asla tenakuz şaibesi yoktur. Yani manâ-yı nazm-ı celil şöyledir: [Beni İsrail emrolundukları sığırı kestiler. Amma hemen hemen kesmemeye yaklaşmışlardı. Çünkü; o kadar sual ettiler ve taallül ve tereddüd gösterdiler ki, emr olundukları işi az kaldı işlemeyeceklerdi ve işlemeyecek bir hale yaklaşmışlardı. Fakat çarnaçar cemi-i şeraiti beyan olunup itiraza mecalleri kalmayınca muhalefet edemediler, emr olundukları sığırı kestiler.] demektir.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran bu evsafla mevsuf olan bakara bir yetimin imiş, pederi Beni İsrail'den âbid ve salih bir zat olup vefatına karip bir zamanda şu evsafı cami olan danasını vasi ve ağaçlık bir mer'aya getirerek «Ya Rabbi ! Bu danayı sana emanet ettim. Oğlum büyüdüğünde bununla taayyüş eylesin» demiş idi. Bu vak'a zuhur edince emanet yerini bulmak zamanı hulul eder, o yetimden danayı derisi dolu altına satın alırlar. Halbuki o zamanın rayicine nazaran o sığırın kıymeti üç lira olduğu mervidir. Fakat matlub olan evsafı haiz ancak o sığır bulunup ve onu da birçok zaman arayıp pek güç olarak bulmakla beraber katili bulmak hususunda çekilen mihnetler onunla bertaraf olup fitne ve ıztıraptan halâs onun vücuduna mütevakkıf olduğu cihetle o sığırın kıymeti arttıkça arttı. Binaenaleyh; dana sahibi her ne isterse verip almaya mecbur oldular. Çünkü; pederinin duâsı ve oğluna ulüvv-ü himmeti yerini bulacak ve Allah-u Tealâ'ya olan emaneti lâyıkı veçhile eda olunacak. İşte sulehadan her zaman maddi ve manevi menfaat görüldüğü gibi bilhassa salih bir peder sulbünden nazil olmak insan için her cihetle menfaatten hali olmayacağına hariçte binlerce misal müşahede olunduğu gibi bu misilli ümem-i maziyenin bizlere nakl-ü beyan olunan ahvalleri dahi delil-i kâfidir. Zira sulehaya mensub olmak; insanlar için herzaman bir şereftir. Evlât o şerefi muhafaza ederse nurun alâ nur olur ve eğer zayi ederse pederin şerefine bir halel gelmez.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine bir sığır kesmek vacip olduğunu ve onların emr-i ilâhiyi istihza ve sualde teşeddüd edip emre imtisale müsaraati terk ile müsamaha ettiklerini beyanla samiîn için bakaranın zebholunmasıyla emrin sebep ve hikmetine kemal-i şevk hasıl olduktan sonra sebebini beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَتَلۡتُمۡ نَفۡسً۬ا فَٱدَّٲرَٲٔۡتُمۡ فِيہَا‌ۖ وَالله مُخۡرِجٌ۬ مَّا كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ (72) فَقُلۡنَا ٱضۡرِبُوهُ بِبَعۡضِہَا‌ۚ كَذَٲلِكَ يُحۡىِ الله ٱلۡمَوۡتَىٰ وَيُرِيڪُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ (73)

buyuruyor.

[Zikr edin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki, o zamanda siz bir nefs-i masumu katl ettiniz, bunun üzerine muhasama ve münazaa eylediniz ve maktul olan nefis hakkında herbiriniz nefsinin beraatini iddia ederek aharı itham etmek istediniz ve herkes emr-i katilde yekdiğerine atf-ı cürüm etmekle nefsinin halâsına say etti ve bu yolda beyninizde fitne ve fesad ve mücadele ve münazaa vuku buldu. Halbuki cemî' esrarınıza muttali' olan Allah-u Tealâ sizin ketmettiğiniz şeyleri izhar eder. Siz her ne kadar saklasanız Allah-u Tealâ o sakladığınız kabayihi elbette ilân eder. Ve yekdiğerinize atf-ı cürüm ettikten sonra biz size bir muayyen bakara kesmekliğinizi emrettik ve siz birtakım suallerden sonra bakarayı bulup kesince biz size emrettik ve «Bakaranın bazı azasını maktul meyyite vurun. Meyyit dirilir, katilini haber verir» demekle katili size bildirmek murad ettik. Siz sığırın bazı azasını katile vurdunuz. Maktul dirildi ve katilini haber verdi. İşte şu maktulü ihya edip size gösterdiğimiz gibi Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette mevtayı diriltir ve kıyamette mevtayı ihyanın vukuuna delâlet eden âyetleri sizin taakkul edip mutekadat-ı şer'iyenin cümlesine iman etmeniz için size gösterir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile emr-i katli ika eden bir şahıs ise de kabileden bir fert olup katil, kabile içinde vuku bulduğundan mecmuuna isnad ve hitab olunarak «Siz katl ettiniz» denmiştir. Çünkü; bir kabileden bir şahsın fiilinin o kabilenin cümlesine isnad olunması adettir. Meyyite vurulan uzvun bakaranın lisanı veya kuyruğu veyahut baldın olması hakkında rivayetler varsa da âyette tayin olunmadığı için tayininden sükut etmek daha evlâdır. Meyyite sığırın uzvunu vurunca dirilip katili haber verdikten sonra biruh olarak yere düştüğü mervidir. Bu meseleyi beyandan maksat; erbab-ı ukulün tefekkür ve teemmül edip Cenab-ı Hakkın, ölmüş bir şahsı ihyaya kadir olacağına istidlal etmeleridir ve meselenin uzayıp iptida cevap verilmemesi de vacibi edada külfet ihtiyarı lâzım olmak ve yetimin menfaati muhafaza ve yetimin pederi tarafından tevekkülün bereketine işaret olunmak ve pederin evlâdı üzerine şefkati rızıkta berekete vesile olduğunu beyan etmek ve birşeyi arzu eden kimsenin evvelinde kurban kesmesi o şeyin husulüne vesile olmak ve kurban kesen kimsenin iyi kurban intihab etmesi de elzem olduğuna işaret etmek gibi birtakım hikmetler vardır. Çünkü; Beni İsrail katili bulmak hususunda birçok ıztırap çektikleri halde bulamadılar ve bulunmasını ez can-ü dil arzu etmişlerdi. Şu arzularının husulünü Cenab-ı Hak'tan istirham etmeyi Musa (A.S.)'dan rica ettiler. Musa (A.S.)'ın Allah-u Tealâ'ya duâ etmesi üzerine Cenab-ı Hak bir kurban kesip ve kurbanın dilini maktula vurmalarını emir buyurdu. Fakat onlar kurbanın keyfiyetini sual etmekle işi uzattılar. Şeriat-i islâmiye ve bilhassa İmam-ı Azam mezhebinde bu meselenin hükm-ü serisi bir mahalde maktul bulunup katili malûm olmadığında hakim o mahallenin sulehasından elli kişi intihab eder. Onlara katl etmediklerine ve katl edeni bilmediklerine yemin verir. Eğer yemin ederlerse mahalle ahalisi katilden beridir, eğer yeminden nükûl ederlerse mahalle ahalisinden maktulün diyeti alınır.

***

Vâcib Tealâ bu kadar delâili gördükten sonra kalplerinin müteessir olmadığını beyan etmek üzere :

ثُمَّ قَسَتۡ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ فَهِىَ كَٱلۡحِجَارَةِ أَوۡ أَشَدُّ قَسۡوَةً۬‌ۚ وَإِنَّ مِنَ ٱلۡحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنۡهُ ٱلاًنۡهَـٰرُ‌ۚ وَإِنَّ مِنۡہَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخۡرُجُ مِنۡهُ ٱلۡمَآءُ‌ۚ وَإِنَّ مِنۡہَا لَمَا يَہۡبِطُ مِنۡ خَشۡيَةِ ٱلله‌ۗ وَمَا الله بِغَـٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ (74)

buyuruyor.

[Maktulü ihya edip katili tayin hususunda münazaa ve mücadeleden ve fitne-i katilden halâs olup kudretullaha delâlet eden âyetleri gördükten sonra kalpleriniz katı oldu. Halbuki gördüğünüz alâmetler kalplerinizi yumuşatmak icab ederdi. Kalpleriniz kasavet peyda edince kulûb-u kaasiye salâbette taş gibidir veyahut kasavette taştan daha şiddetlidir. Zira; taşlardan bazısının sanatla müteessir olup yumuşayanları vardır. Çünkü; taşın bazılarından sular, nehirler cereyan eder ve bazıları yarılır ondan su çıkar, akar ve bazıları Allah'ın havf-ü haşyetinden yukarıdan aşağı dökülür ve şu tadad olunan suretlerin taşlarda bile tesiri görülür. Halbuki sizin kalplerinizde o teessür yoktur. Hariçten ve dahilden müteessir olmak ruh-u insanî şanından iken sizin kalpleriniz taşlardan daha aşağı bir derekeye inmiştir ve Allah-u Tealâ sizin amellerinizin cümlesinden gaflet edici değildir.]

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile k a s a v e t ; salâbetle beraber kalın ve katı manasınadır. Kalbin kasaveti; «teessürden gayet uzak manâsına ibret almaktan imtina ediyor» demektir. Yahut, kalplerini yumuşatacak birçok şeyi gördükleri için kasavetten uzak olmak lâyık olduğuna işaret zımnında (ثُمَّ) lâfzı varid olmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (أَو) kelimesi insanları muhayyer kılmak içindir Yani «Katı olan kalpleri isterseniz taşa teşbih edin ve isterseniz daha şiddetli birşeye teşbih edin» demektir. Yoksa tereddüd manâsına değildir. Zira; allâm-ül guyub olan Allah-u Tealâ'dan tereddüd muhaldir.

Taştan bazı cihetle intifa olunup kulûb-u kaasiyeden asla intifa olunmadığı cihetle taştan daha eşeddine teşbihin cevazına işaret buyurmuştur.

Allah'ın haşyetinden taşların dökülmesiyle murad; zelzele ve kesret-i bârân ve şiddetli rüzgâr gibi alâmat-ı ilâhiyeden müteessir olup dökülmek veyahut tecelliyat-ı ilâhiyeden müteessir olup emr-i ilâhiye imtisal etmek manasınadır. Kâfirlerin kalpleri ise hiçbir şeyden müteessir olmaz, küfür üzere musir ve inatlarında devam ettiklerinden taştan daha katı olduğu beyan olunmuştur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kasavet-i kalbi izale edecek birçok âyetleri ve alâmetleri müşahede ettikten sonra Beni İsrail'in kasavetleri uzak bir emir olduğuna ve uzak addolunmaya lâyık bulunduğuna işaret için istib'ada delâlet eden (ثُمَّ) kelimesi varid olmuştur. Çünkü; kalbe liynet verecek delâil-i adide görüldükten sonra halâ kasavet üzere bulunmaları hakikatte çok görülen ve insana nazaran uzak addolunmaya seza olan şeylerdendir ve kasaveti kalplerinin devamına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur.

Beni İsrail'den küfr üzere ısrar edenlerin kalpleri en katı olan taştan daha aşağı olduğu ve halbuki taşların her nev'i Allah'ın emrine muti ve münkad oldukları ve herbirinde ayrı ayrı su cereyan etmek ve yarılıp içinden su çıkmak ve Allah'ın korkusundan yukarıdan aşağı dökülmek gibi tecelliyat-ı ilâhiye ve haşyet-i sübhaniye görüldüğü halde böyle şeylerin kâfirlerde görülmemesi hakikatte baid addolunan şeylerdendir. Kâfirlerin amellerinden gafil olmadığını beyanla Cenab-ı Hak kalbi katı kâfirleri tehdid etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kudema-yı Yehudun kabayihini beyandan sonra zaman-ı saâdette bulunan Yehudun kabayihini de beyan etmek üzere :

أ أَفَتَطۡمَعُونَ أَن يُؤۡمِنُواْ لَكُمۡ وَقَدۡ كَانَ فَرِيقٌ۬ مِّنۡهُمۡ يَسۡمَعُونَ ڪَلَـٰمَ ٱلله ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ ۥ مِنۢ بَعۡدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ (75)

buyuruyor.

[Siz onların kalpleri müteessir olur ve iman etmeye salih ve iman ederler zanneder de size iman ederler mi ümid edersiniz? Bunların kıssalarını işitip habasetlerini ve denaetlerini ve sû-u muamelelerini bilmediniz mi ki imanlarını ümid edersiniz? Halbuki onların âbâ' ve ecdatlarından muhakkak bir fırka vardır ki o fırka kelâmüllahın hak olduğunu teemmül ve taakkul edip bildikten sonra tağyir ve ahkâmını tebdil ederler.] Halbuki kendilerinin mükâbere ve inatlarını bilirlerdi. Şu halde Allah'ın kitabını tahrife cüret edenlerden iman ümid etmek baiddir.

Ekser-i müfessirinin beyanları veçhile bu âyette hitap; Resûlullah'a ve müminleredir. Ve âyet; Yehud taifesini zem ve kadh'dir. Çünkü; onların selefleri kitabullahı tahrif ve enbiya-yı izam hazaratıyla birçok münazaa ve mücadele ettikleri gibi Resûlullah'ın evsafını dahi ketmettiler ve zaman-ı saâdette bulunanlar Resûlullah’ın âhir zaman nebisi olduğunu şüphesiz bildiler. Lâkin riyâsetlerini muhafaza için dünyalarını din üzerine tercih ettiler. Hatta tenhada birbirlerine hakka nebi olduğunu söylerler. Fakat Araptan olduğu için bize iman lâzım değil derlerdi.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette hemze-i istifham zaman-ı saâdette bulunan Yehudun imanlarını istib'ad içindir ve bu istib'ad seleflerinden vaki olan kabayihle ispat olunmuştur. Çünkü, selefleri Musa (A.S.)'dan enva-ı mucizatı gördükleri halde az bir zamanda Musa (A.S.)'ın müfarakat etmesiyle Samirî'nin yaptığı sığır suretine ibadet ve (حطه) kelimesiyle istiğfar etmeleri enir olundukları halde tebdil ederek (حطه)yerine (خطه) demekle emr-i ilâhiyi istihza ve sair âyetlerde beyan olunan enva-ı kabayihe cüret ettiler. Şu halde manâ-yı âyet şöyledir: [Siz bunların eslâi'ından sudur eden cinayatı işitmediniz mi ki, bunların imarı etmelerini ümid edersiniz?]

***

Vâcib Tealâ Yehudun kabayihinden diğer bazılarını beyan etmek üzere :

وَإِذَا لَقُواْ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا وَإِذَا خَلاً بَعۡضُهُمۡ إِلَىٰ بَعۡضٍ۬ قَالُوٓاْ أَتُحَدِّثُونَہُم بِمَا فَتَحَ الله عَلَيۡكُمۡ لِيُحَآجُّوكُم بِهِۦ عِندَ رَبِّكُمۡ‌ۚ أَفَلاً تَعۡقِلُونَ (76) أَوَلاً يَعۡلَمُونَ أَنَّ ٱلله يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ (77)

buyuruyor.

[Medine'de bulunan yehud taifesi ashab-ı Resûlullah'tan müminlere mülâki olduklarında «Sizin iman ettiğiniz zata biz de iman ettik» derler ve yehudilerden bazıları bazılarıyla halvet olup tenha kaldıklarında «Müminler Rabbiniz iiıdinde söylediğiniz sözle size galebe etsinler için mi Allah'ın size feth edip beyan ettiği esrarı onlara haber verirsiniz, bunu haber verir de zararını taakkul ve tefekkür etmez misiniz?» derlerdi. Onlar batınlarında küfrü gizlerler ve zahirde iman ettik derler de gizledikleri ve açıktan işledikleri cemi ef'allerini Allah-u Tealâ'nın bildiğini bilmezler mi?]

Tefsiri Hazin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Medine'de bulunan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ehl-i Medine Yehudün Tevrat'a iman ettiklerini bildiklerinden Resûlullah hakkında reylerini sual ettiklerinde onların münafıkları «Biz de iman ettik. Tevrat'ta beyan olunan âhir zaman nebisi budur, evsafı Tevrat'a muvafıktır» derlerdi. Sonra rüesa-yı Yehudla tenha kaldıklarında rüesa bunları tekdir eder ve derlerdi ki: Allah'ın sizin üzerinize beyan ettiği esrarı ehl-i imana haber mi verirsiniz ki, bu haber verdiğiniz şeylerle Rabbiniz indinde onlar size galebe ederler ve derler ki: «Siz demediniz mi? Muhammed (S.A.) hakka resûldür ve âhir zaman peygamberidir, evsaf-ı nebevileri Tevrat'a muvafıktır. Bunları beyan ve ikrar ettiğiniz halde niçin iman etmediniz?» İşte böyle demekle Rabbiniz indinde sizi terzil ederler. Şu halde «Hasmınızın eline kılıç veriyorsunuz ve kendi sözünüzle kendinizi ilzam ediyorsunuz. Bunun zararını düşünmez misiniz?» demekle rüesa-yı Yehud, Yehudun münafıklarını tekdir ederlerdi. Çünkü; âhirette bilmeyerek batılı ihtiyar edenden, bilerek batılı ihtiyar edenin cezası ve rüsvalığı ziyade olacağı aşikârdır. Zira; bilerek batılı irtikâb eden kimsenin cinayeti ikidir: B i r i n c i s i ilmiyle amel etmediğidir. İ k i n c i s i ; batılı irtikâb etmesidir. Şu halde azabı iki kat olacağında şüphe yoktur.

Allah-u Tealâ gizli ve aşikâr efallerini bildiğini beyanla Yehudu tehdid buyurmuştur. Zira; onlar küfrü gizler, imanı izhar eder, Tevrat'ın Resûlullah'a müteallik olan ahkâmını saklar, kelâm-ı ilâhinin mevziini değiştirir ve hilafını izhar ile manâsını tağyir ederlerdi.

***

Vâcib Tealâ ulema-yı Beni İsrail'in hal-ü şanlarını beyandan sonra avâmın halini beyan etmek üzere :

وَمِنۡہُمۡ أُمِّيُّونَ لاً يَعۡلَمُونَ ٱلۡكِتَـٰبَ إلاًأَمَانِىَّ وَإِنۡ هُمۡ إلاً يَظُنُّونَ (78)

buyuruyor.

[Yehuddan bazıları ümmiler ki, kitabı ve kitabın inzal ahkâmını ve evamirine imtisal ile nevahisinden içtinabı ve mûtekadât-ı şer'iyeyi bilmezler. İllâ birtakım yalanlar ve âlimlerinin yazdıkları erâcîfi bilirler ve onlar nefislerinde ukalâ zümresinden değillerdir. Ancak kendilerini ukalâdan zannederler ve umurlarında rüesayı taklid ederler.]

Halbuki itikadatta taklide itibar yoktur. Bu âyette kitabı bilmeyen ümmîlerle murad; Yehudun avamıdır. Zira ü m m î ; okuyup yazmak bilmeyen ceheledir ki, ulema ve rüesayı taklid ve onların söylediklerini bilâ teemmül kabul ederler ve bunların itikadları zan üzere olur. Cehele-i Yehud istidlale muktedir olamadıklarından yakin üzere itikad etmediklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

E m a n i ; yalan olan sözlerdir ki, Yehud cühelasının rüesasından işittikleri yalan ve iftiralardır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet maarifin kisbî olup zarurî olmadığına delâlet eder. Zira; kesb etmeyip zanla iktifa edenleri âyette zem vardır. Eğer kisbî olmasa zem lâhik olmazdı. Usul-ü dinde zanla iktifa caiz değildir. Fakat furû-u â'malde zanla.iktifa caizdir. Cehele-i Yehudun reislerinden dinledikleri yalanlar şunlardır : «Cennete kimse girmez, ancak Yehud girer. Yehudiyi Cehennem ateşi mes etmez, illâ muayyen birkaç günde mes eder. Evlâd-ı enbiyadan oldukları cihetle onlar Cehennem'e girmeyeceklerdir.» gibi birtakım yalanlardır.

Yehudda mevcud olan fırkalar ümmet-i Muhammed'de dahi vardır. Zira; hakka inat edip gayrı izlâle sâ'y eden ve ilmiyle âmil olup ifrat ve tefrit cihetlerinden içtinab eden ve sırf mukallid olanlar mevcuttur.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitaptan kitabı bilmeyen cahiller olup onların itikadı ilm-i yakîn üzere müstenid olmayıp zan üzere müpteni olduğunu beyandan sonra onları aldatan ulema ve rüesanın duçar olacakları helâki beyan etmek üzere :

فَوَيۡلٌ۬ لِّلَّذِينَ يَكۡتُبُونَ ٱلۡكِتَـٰبَ بِأَيۡدِيہِمۡ ثُمَّ يَقُولُونَ هَـٰذَا مِنۡ عِندِ ٱلله لِيَشۡتَرُواْ بِهِۦ ثَمَنً۬ا قَلِيلاً۬‌ۖ فَوَيۡلٌ۬ لَّهُم مِّمَّا ڪَتَبَتۡ أَيۡدِيهِمۡ وَوَيۡلٌ۬ لَّهُم مِّمَّا يَكۡسِبُونَ (79)

buyuruyor.

[Helâk-i azîm ve hirman-ı cesim şol kimseler içindir ki, onlar kitabın tahrif ve tağyir olunan âyetlerini ve ârâ-yı faside ve efkâr-ı kasidelerine muvafık tevilât-ı batıleyi kendi elleriyle yazarlar ve yazdıkları yalan mukabilinde azıcık bir para almak için yazdıktan sonra «İşte şu bizim yazdığımız taraf-ı ilâhiden nazil olan âyetlerdir.» derler. Onlar elleriyle yazdıkları şeyler sebebiyle helâk-i ebedi onlar içindir. Ve kesbettikleri cinayetten naşi azab-ı ebedi onlara mahsus hazırlanmıştır. Binaenaleyh; kesbettikleri seyyiatın ceza-yı sezasını göreceklerdir.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Yehudun süfeha ve rüesasını bu âyette iki cinayetle itham buyurdu:

B i r i n c i s i ; zuafa-yı nası izlâl için elleriyle birtakım batıl şeyleri yazmalarıdır.

İ k i n c i s i ; yazdıkları ebâtıyli Allah-u Tealâ'ya isnad etmeleridir. Bundan Yehud ulemasının garazları; azıcık dünya metaı olduğunu beyanla Yehudun denaet-i tabiatlarını ve habaset-i tıynetlerini beyan buyurmuştur. Çünkü; insanı âkil, ahrette azıcık azab için dünyada birçok mala razı olmazken bilâkis onlar dünyada azıcık mal için âhirette azab-ı ebediyi ihtiyar ettikleri cihetle denaet-i tabiat ve hamakatlerini meydana kodular.

Tevrat'ı tahrifleri ancak.dünya için olup diyanet için olmadığını Vâcib Tealâ bu âyette beyan ve nihayet şekavetlerine işaret buyurmuştur. Batıl üzerine gayrın malını velev bir rıza olsun almak ve o malı ekletmek haram olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; Tevrat'ı tahrif edenlerin aldıkları sahiplerinin rızalarıyladır. Halbuki bu halin azâb-ı azîme sebep olduğu beyan olunmuştur; çünkü; bâtıl mukabilinde aldılar. Binaenaleyh; batıl olan şey mukabilinde mal almak haram olduğu gibi yazmak dahi haram olup azabı mucip olduğu beyan olunmuştur.

Hulâsa; âyette üç cihetle azaba istihkak kesb ettikleri beyan olunmuştur :

B i r i n c i s i ; azıcık mala tamaen Allah'ın kitabını tahrif edip Allah'a isnad etmeleridir.

İ k i n c i s i ; gayrı izlâl için ebâtıyli yazmalarıdır.

Ü ç ü n c ü s ü ; kesbettikleri mallarıdır.

***

Vâcib Tealâ Yehudun kabayihinden nev'i ahari beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ لَن تَمَسَّنَا ٱلنَّارُ إلاً أَيَّامً۬ا مَّعۡدُودَةً۬‌ۚ قُلۡ أَتَّخَذۡتُمۡ عِندَ ٱلله عَهۡدً۬ا فَلَن يُخۡلِفَ الله عَهۡدَهُ ۥۤ‌ۖ أَمۡ تَقُولُونَ عَلَى ٱلله مَا لاً تَعۡلَمُونَ (80)

buyuruyor.

[Yehud taifesi elbette bizi ateş mes etmez illâ muayyen birkaç günde ateş mes eder dediler. Ya habibim ! Sen tevbih ve tekdir tarikiyle onlara cevaben söyle ki, «Siz muayyen birkaç günde azap mes edeceğine dair Allah'tan ahid mi aldınız? Eğer Allah'tan ahd aldınızsa Allah-u Tealâ ahdinde elbette hulfetmez, ahdini yerine getirir. Yoksa Allah-u Tealâ üzerine bilmediğiniz şeyleri iftira olarak mı söylüyorsunuz?»]

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran eyyam-ı madûde ile muradları; buzağıya ibadet ettikleri kırk gün müddettir ki onlar o kırk gün mukabilinde âhirette kırk gün yanacaklarını itikad ederlerdi. Yahut onların itikadında dünyanın müddeti yedi bin senedir. Her bin seneye mukabil bir gün Cehennemde kalarak yedi gün yanacaklarını murad etmişlerdir.

A h i d l e murad; haber ve vaaddir. Yani «Sizin sayılı birkaç gün muazzep olacağınıza dair Allah'tan haber ve vaad mi aldınız? Eğer vaad aldınızsa Allah-u Tealâ vaadinde hulfetmez» demektir.

(أَمۡ) kelimesi hemzeye mukabildir. Yani «Ahd mi aldınız, yoksa bilmeyerek Allah'a iftira mı edersiniz?» demektir. Allah-u Tealâ'nın vaadinde ve vaîdinde kizb olmayacağına âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakkın ahdinde yani vadinde hulf etmeyeceği beyan olunmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile vaadinde hulf, yalan ve noksandır. Vâcib Tealâ ise noksandan münezzehtir.

Delile istinad etmeksizin söz söylemek batıl olduğuna âyet delâlet eder. Zira; bilmedikleri şeyi söylemeleriyle Cenab-ı Hak tekdir buyurdu.

***

Vâcib Tealâ Yehudun «Cehennem ateşi bize isabet etmez. Ancak birkaç gün isabet eder» dediklerini red etmek üzere :

بَلَىٰ مَن كَسَبَ سَيِّئَةً۬ وَأَحَـٰطَتۡ بِهِۦ خَطِيٓـَٔتُهُ ۥ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ‌ۖ هُمۡ فِيهَا خَـٰلِدُونَ (81)

buyuruyor.

[Ey Yehud ! Emr-i hal ve şan sizin dediğiniz gibi değil, belki indallah hak ve sabit olan ve ibadı üzerinde cari ve müstemir bulunan sünnet-i seniyye-i ilâhiye günâh kesb edip ve kesbetmiş olduğu hatalar o kimsenin her tarafını ihata ederse işte o makule kimseler Cehennem'e mülâzimler ve ebediyen cehennemde kalıcılardır.]

Beyzâvî ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile her tarafını mâsiyet ihata eden kimseyle murad; kâfirdir. Çünkü; mümin her ne kadar fasık olsa dahi kalbiyle tasdiki ve lisanıyle ikrarı bulunduğundan her tarafını hatâya istiab edemez. Zira; «hatîe ihata etmiş» demek; «mâ'siyetten hâli bir uzvu kalmamış» demektir. Bu manâya nazaran hatîe, ancak kâfirde tahakkuk edebilir.

Bir kimse bir günâh işleyip de o günâhtan halâsın çaresini aramazsa daha büyüğüne cüret eder ve gittikçe günâhı tezayüd eyler ve nihayet o derece musir ve münhemik olur ki asla azasından hiçbir uzvunun masiyetten hâli kaldığı zamanı bulunmaz. Çünkü; her azanın kendine göre masiyetten haz ve nasibi vardır. Hatta masiyetten o kadar lezzet alır ki, bütün emeli masiyet olduğu gibi masiyetten men' edeni dahi sevmez olur.

Fahr-i Razi;nin beyanı veçhile s e y y i e ; sağire ve kebire cümle maüsiye şamil olduğundan maâsiden herhangisi olsa muhalledün finnar olmasını mucip olur. Vehmini def için muhalledün finnar olmasını mucip olan cemi cevanibini ihata eden mâsiyet olduğu beyan olunmuştur. Cehennem'i icab eden esbaba dünyada müdavemet ve mülâzemet ettiklerinden âhirette dahi müsebbeb olan Cehennem'e ebedi mülâzim olacakları beyan olunmuştur.

Bâlâda beyan olunduğu veçhile âyet-i celile kâfirler hakkında olduğundan günâh-ı kebire sahibinin muhalledün finnar olmasına delâlet etmeyeceği cihetle ehl-i kebirenin muhalledün finnar olmasına dair Mû'tezilenin bu âyetle istidlalleri batıldır. Bu âyette h a t î e ile murad; şirk ve küfür olduğuna dair «İbn-i Abbas» Hz.'nin rivayeti dahi mutezileyi red eder.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin muhalledün finnar olacaklarını beyandan sonra müminlerin muhalledün filcennet olacaklarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلۡجَنَّةِ‌ۖ هُمۡ فِيہَا خَـٰلِدُونَ (82)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlediler. İşte iman edenler ve amel-i salih işleyenler Cennet'e mülâzimlerdir, onlar Cennet'te ebedi kalıcılardır.]

Beyzâvî ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile Vâeip Tealâ'nın Kur'ân'da mürtemir olan âdâtı; âsî olanları azabıyla tehdid buyurduğu gibi muti olanları sevabıyla tebşir etmektir. Zira; küfr üzere musir olanlara azab-ı dâimle hükmedince adaletini ve fazl-ü ihsanını izhar için iman üzre devam edenlere de nimeti bâkiyesiyle hükmeder, binaenaleyh müminin azaptan korkusu ve sevabı ümidi idi, her ikisi müsavi olmak lâzım olduğuna Resûlullah «Müminin azaptan havfiyle rahmeti ümidi tartılmış olsa her ikisi denk olmalı» hadisiyle işaret buyurmuştur.

Bu âyet; amelin imandan hariç olduğuna delâlet eder. Zira ameli iman üzere atf etmek: matufla matufun aleyhin mugayir olması kavaid-i Arabi iktizasından olduğu gibi amel, imanda dahil olsa imanı zikirden sonra ameli zikir tekrarı mucip olurdu. Kelâm-ı ilâhi ise faidesiz tekrardan münezzehtir. Bu âyet-i celile küfürden mada büyük günâhı irtikâb eden müminin günâhı miktarı azab olunursa da Cennet'e dahil olacağına delâlet eder. Zira; iman ve amel edenin Cennet'e gireceğine ve onda muhalled kalacağına âyet delildir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in dünyaca nimetlerini ve o nimetlere şükretmeyip birtakım masiyetler irtikâp ettiklerini beyandan sonra onlara vaki olan bazı tekâlif-i ilâhiyeyi beyan etmek üzere :

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَـٰقَ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ لاً تَعۡبُدُونَ إلاً ٱلله وَبِٱلۡوَٲلِدَيۡنِ إِحۡسَانً۬ا وَذِى ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَـٰمَىٰ وَٱلۡمَسَـٰڪِينِ وَقُولُواْ لِلنَّاسِ حُسۡنً۬ا وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّڪَوٰةَ ثُمَّ تَوَلَّيۡتُمۡ إلاِ قَلِيلاً۬ مِّنڪُمۡ وَأَنتُم مُّعۡرِضُونَ (83)

buyuruyor.

[Ey Resûl-i Ekrem ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz azimüş-şan Beni İsrail'den ahd-ü misak aldık ve onlara dedik ki «Siz ibadet etmeyin, ancak mabudun bilhak olan Allah-u Tealâ'ya ibadet edin.»] Zira, Allah-u Tea sizi yoktan var etti ve enva-ı lûtf-ü keremiyle terbiye ve taltif eyledi. Binaenaleyh; ibadete müstehak ancak Vâcib Tealâ olduğundan ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. [Ve sizin vücudunuza sebeb-i zahiri olup besleyen ve büyüten, ananıza ve babanıza ihsan edin.] Onların ihtiyacına malınızı sarf ve aza ve cevarihinizle hizmet edin ki onların size hal-i sahavetinizde vaki olan nimetlerinin şükrünü ifa ve hukuk-i ebeveyni ancak eda etmiş olasınız. [Ve ebeveyniniz vasıtasıyla size mensub olan akraba ve taallükatınıza ve umuruna tekeffül etmiş kimsesi bulunmayan yetimlere ve bazı mevaniden dolayı maişetini kesbe muktedir olamayan fukara ve mesakîne ihsan ve şefkat ve merhamet edin ki onların hukukunu ve meziyet-i insaniyeyi yerine getirmiş olasınız ve size karabeti olan ve olmayan cemi' nasa güzel söyleyin ki cinsinize olan rikkat ve mahabbeti izhar etmekle onları memnun etmiş olasınız. Ve insanlara hüsn-ü muamelenizle beraber cemii azanızın şükrü olan namazı ikameyle canib-i ilâhiye teveccüh-ü tamla teveccüh edesiniz ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle iktifa etmeyip nefsinizden denaet-i buhlü izale için zekâtınızı muhtaç olanlara verin kî malınızın şükrünü eda etmiş olasınız. Biz; saâdet-i dünyeviyenizle vusule sebep olan şu ibadatla emr ettikten sonra siz bu tekâlifi arkanıza atarak iraz ettiniz. İllâ sizden pek az kimseler tekâlifi kabul ve muktezasıyla amel ettiler, halbuki siz haktan iraz edicisiniz.]

Tefsir-i Hâzin’ın beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette insan üzerine lâzım olan vezaifi icmalen tertip üzere beyan buyurmuştur. Çünkü; Allah'ın insanlar üzerine nimeti büyük ve çok olup halk ettiği insan için vacip olan; herşeyden evvel Allah'a ibadettir. Bundan sonra tatbiki azîm ve vacip olan ebeveyne riayet ve itaattir. Çünkü; insanın ebeveyni; vücuduna sebep olup hal-i sahavetinde ve herşeye muhtaç olduğu bir zamanda her umurunu kâfil ve her hususunu himaye ederek kendisini enva'ı lûtf-ü kerem ve şefkatle terbiyen ettiklerinden insan için ikinci mertebede vazife; onlara itaat ve şükürlerini ifa etmektir. Binaenaleyh; ebeveyni kâfir olsalar dahi masiyet olmayan şeylerde onlara itaat vaciptir. Eğer ebeveyni kâfir ise onları tatlı lisanla dine davet etmek ve âsî ise ibadete terğib ve teşvik eylemek kezalik onlara riayet cümlesindendir.

Bundan sonra lâzım olan husus akrabaya riayettir. Zira akrabanın hukuku; ebeveyn vasıtasıyla hasıl olduğundan ebeveynin hukukuna tabi ve o cümledendir. Binaenaleyh üçüncü mertebede vazife; onların hukukuna riayet etmektir.

Pederi vefat etmiş çocuğa -yetim- ibraz-ı şefkat ve riayet ve kendisinin ihtiyacını defetmek dördüncü mertebede vazife-i insaniyedendir. Çünkü; eytamın mesalihini tesviye edecek kimsesi olmadığından bunlar her veçhile mutac-ı atıfettir. Kezalik fakrü vifaka kendini bürümüş, ihtiyaç her tarafını ihata etmiş olan miskinlere merhamet beşinci mertebede vazife-i insaniyedendir. Bundan sonra cümle nasla hüsn-ü muamele ve muaşeret lâzım olduğundan Cenab-ı Hak cemii nasa hüsn-ü muaşeret ve tatlı lisanla ülfet lâzım olduğunu beyan ve tavsiye buyurmuştur. Çünkü âlemin intizamı; insanların yekdiğeriyle hüsn-ü muaşeretine mutavakkıftır. Nitekim emr-i bilmâ'ruf ve nehy-i anilmünker bunu müeyyiddir.

Bundan sonra Vâcib Tealâ ibadat-ı bedeniye ve maliye ile emir buyurduğu halde Beni İsrail'in pek çokları şu tekâlifi edaya ikrar verdikten sonra ikrarlarından istinkâf edip tekâlifi kabulden İmtina ettiklerini Vâcib Tealâ yine bu âyet-i kerimede beyan buyurmuştur.

Bu âyette hitap; Beyzâvî'nin beyanı veçhile asr-ı saâdette mevcut olanlara ve onlardan evvel geçmiş olan Yehudun mecmuuna tağlib tarikiyle hitab olma ihtimali kavidir. Hitap, Yehuda olmak itibarıyla âyet, Yehud üzerine vacip olan ahkâmı beyan hakkındaysa da aynı ahkâmla ümmet-i Muhammed dahi mükelleftir. Zira; Allah-u Tealâ'nın ümem-i salife hakkında Kur'ân'da beyan buyurduğu ahkâmla bu ümmetin mükellef olması kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır.

Hulâsa; Tevrat'ta ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet edip gayre etmemek ve anaya babaya hüsn-ü hizmet ve iyilik etmek ve akrabaya riayet ve yetimlere ve miskinlere ihsan ve nâs ile hüsn-ü muaşeret eylemek ve namazı ikame ve zekâtı eda etmek üzere Beni İsrail'den ahd alındığı ve bu ahdden onların birçokları dönüp içlerinden az kimselerin itaat ettiğini Allah-u Tealâ bu ahkâm-ı Kur'ân'da beyan buyurduğu için bizim üzerimize de riayet vacip olduğu ve binaenaleyh bizim de bunlarla mükellef olduğumuz bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail üzerine vaki olan bazı tekâlif-i ahari kabule ahd-ü misak aldığını beyan etmek üzere :

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَـٰقَكُمۡ لاً تَسۡفِكُونَ دِمَآءَكُمۡ وَلاً تُخۡرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَـٰرِكُمۡ ثُمَّ أَقۡرَرۡتُمۡ وَأَنتُمۡ تَشۡہَدُونَ (84)

buyuruyor.

[Zikr edin şol zamanı ki ey Beni İsrail ! O zamanda biz sizden ahd-ü misak aldık ve dedik ki sizin bazınız bazınızın kanlarınızı bigayrı hakkın dökmeyin ve bazınız bazınızı vatanınızdan zulüm ve taaddi ile çıkarmayın. Bu minval üzere size vesayamız vaki olduktan sonra bitta' v'i verrıza bu ahdi kabul ve ikrar ettiniz. Halbuki cümleniz hazır ve müttefik idiniz.]

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyette hitap; zaman-ı saâdette bulunan Yehud ulemasına veyahut halef ve selef mecmuuna olmak ihtimali varsa da esah olan eslâf-ı Yehuda hitaptır. Âbâ ve ecdatlarının hatalarına ahlâf ve ensalleri tebiyyet ettiklerinden dolayı ahlâfı tevbih ve abalarının seyyiatından iştirak ettiklerini beyandır.

Ahd-ü misak almanın manâsı; tekidle emretmek ve Tevrat'ta vaki olan emir ve nehyi kabul ettiklerini beyan eylemektir. İnsan kendi nefsini katilden mücanebet üzere bulundurmak tabii ve zaruri bir hal olduğu halde «Kendi kanınızı dökmeyin» demek, «Bazınız bazınızı ruhsat-ı şer'iye olmadıkça öldürmeyin» veyahut «Aharini katl etmeyin ki kendi kanınızın kısâsen dökülmesine sebep olmasın» veyahut «Sizi katledecek kimselerle mukatele etmeyin ki kanınızın dökülmesine sebep olmayısınız» demektir.

«Nefsinizi memleketinizden çıkarmayın» demek; «Bazınız bazınızı çıkarmayın» yahut «Sizi vatanınızdan çıkarmaya sebep olan vesaile tevessül etmeyin» demektir.

«Siz ikrar ettiniz» demek; «Bu ahkâmı kabul ettiniz ve kabulünüze bazınız bazınıza şehadet edersiniz» veyahut. «Eslâfınızın kabulüne siz bugün şehadet edersiniz» veyahut «Siz bu ikrar ve kabulde hazırsınız» demektir. Çünkü eslâfının ikrarını ahlâfı hazır gibi bilirler ve kabullerine şehadet ederler.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'den katl-i nef's etmemek ve zulmen bir kimseyi vatanından tardeylememek üzere ahd-ü misak aldığını beyandan sonra ahdi nakzettiklerini beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَنتُمۡ هَـٰٓؤُلآًءِ تَقۡتُلُونَ أَنفُسَكُمۡ وَتُخۡرِجُونَ فَرِيقً۬ا مِّنكُم مِّن دِيَـٰرِهِمۡ تَظَـٰهَرُونَ عَلَيۡهِم بِٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡعُدۡوَٲنِ وَإِن يَأۡتُوكُمۡ أُسَـٰرَىٰ تُفَـٰدُوهُمۡ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيۡڪُمۡ إِخۡرَاجُهُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[İkrar verip ahdi kabul ettikten sonra siz ahdi nakzetmiş şol kimselersiniz ki bazınızı bazınız katl ettiniz ve sizden bir fırkayı vatanlarından zulmen ihraç ettiniz ve ihraç olunanların mazarratına ihraç edenlere zulüm ve taaddi ve mâ'siyetle muavenet ettiniz ve onlardan esir olarak düşman elinde size gelirlerse bedellerini feda etmekle onları esaretten halâs ettiniz. Onları ihraç etmek sizin üzerinize haramdır.]

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak Tevrat'ta Beni İsrail üzerine bazısı bazısını katl etmemek ve zulmen vatanlarından çıkarmamak ve düşmanlarına muavenet etmemek ve düşman elinden esiri halâs etmek üzere ahd-ü misak almıştı. Bunlar bu ahkâm-ı erbaadan katil, vatandan ihraç ve düşmanlarina muavenet etmekle bu üçünü ihlâl edip yalnız dördüncüsü olan esiri halâs cihetine riayet ederlerdi. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yehûd olan «Beni Kurayza» Arap'tan «Evs» kabilesinin ve yine Yehûddan «Beni Nadîr» Arap'tan «Hazreç» kabilesinin müttefikleri olup zaman-ı cahiliyede Arapların yağma ve ğaret gibi âdât-ı keriheleri icabı Evs'le Hazreç daima birbirlerine ğârât eder ve müttefikleri Yehûdlar onlarla beraber koşarlar, galip gelen, mağlûp olanları tarumar eder ve bittabi galip tarafında bulunan Yahudiler, mağlûp tarafında bulunanlara aynı muameleyi reva görür ve katil ve vatanlarından ihraç ve düşmanları bulunan Araplara muavenet ederler, sonra mağlûp taraftan esir olan Yahudileri Arapların elinden para ile alır, azad ederlerdi. Bir taraftan esaretlerine sebep olup diğer taraftan para cem edip esaretten halâslarına sâ'y ettiklerinden bu gülünç manzaranın sebebinden sual olunduğunda «Müttefiklerimizden ayrılamayız ve lâkin Yehûddan esir olanın halâsına sâ'y etmekliğimizi bize Tevrat emrediyor» derlerdi.

***

Vâcib Tealâ bu hallerini tevbih etmek üzere :

أَفَتُؤۡمِنُونَ بِبَعۡضِ ٱلۡكِتَـٰبِ وَتَكۡفُرُونَ بِبَعۡضٍ۬‌ۚ فَمَا جَزَآءُ مَن يَفۡعَلُ ذَٲلِكَ مِنڪُمۡ إلاًِ خِزۡىٌ۬ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰٓ أَشَدِّ ٱلۡعَذَابِ‌ۗ وَمَا الله بِغَـٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ (85)

buyuruyor.

[Siz kendi cinsiniz yahûdileri katil ve vatanından ihraç eder ve dindaşlarınızın düşmanlarına muavenet eder ve rüserayı azad etmekle Tevrat'ın bazısına iman ve bazısına küfür mü ediyorsunuz? Sizden kitabın bazı ahkâmına iman ve bazı ahkâmına küfr eden kimsenin cezası olmadı, illâ hayat-ı dünyada rüsvalık ve hakir olmak ve yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemin ziyade şiddetlisine red ve ilka olunmaktır. Halbuki Allah-u Tealâ sizin amelinizden gafil değildir.]

Bir kavmi katil ve memleketlerinden teb'id ve hanelerinden kemal-i hakaretle çıkarmak zulüm ve taaddi olup fitne-i azimeye badi olduğundan iktidar, kuvvet ve şevkete muhtaç olduğu cihetle Vâcib Tealâ zulüm ve tecavüz üzere muavenette bulunduklarını beyan buyurmuştur.

Âyet-i celile asıl zulmün hürmetine delâlet ettiği gibi zalime muavenetin hürmetine dahi delâlet eder. Bu âyetin evvelinde zikr olunan f i d a ; birşeyi sıyanet için mukabilinde ivaz ve bedel vermektir. Bu makamda ise; esiri esaretten kurtarmak için verilen bedeldir. Çünkü Yahudiler; kendi cinslerinden esir olan Yahudilerin bedelini vermekle esaretten halâs ederlerdi.

Kitabın bazısına iman ile murad; esiri esaretten kurtarmaktır. Çünkü Tevrat; esiri esaretten halâs etmekle emreder ve Yehûd da bu emre riayet ederlerdi. Bazısına küfürle murad; katil ve zulümle dindaşlarını vatanlarından çıkarmak ve düşmanlarına muavenet etmektir. Çünkü; Tevrat bunlardan Beni İsrail'i nehy ve nehyin ahkâmına riayetle emretmişti. Bu ahkâma riayetle emr edip ahd-ü misak aldığı halde Yehûd, nakz-ı ahdetmişlerdir. Binaenaleyh; bazısına riayet ve bazı ahare adem-i riayetlerinden dolayı Cenab-ı Hak tevbih ve bu ahd-i nakzedenlerin cezası dünyada rüsvalık ve zill-ü hakaret olduğunu beyanla Yehûdu tehdid buyurmuştur. Çünkü akvamı bir noktaya cem eden din ve rabıtaları şeriattır.

Aklen malûm olduğu gibi hissen dahi müşahede olunmaktadır ki, hangi ümmet ikrar verip kabul ettiği şeriatin ahkâmını ihlâl ve hudûd-u ilâhiyeyi tecavüz ederse o ümmetin rabıtası çözülür ve yekdiğerine irtibatı kalkınca bittabi satvet ve şevketi zevale yüz tutar. Binaenaleyh; heyet-i mecmuası dünyaca zelîl ve hakir olup â'dânın ayakları altında ezilirler ve yevm-i kıyamette azabın en şiddetlisine uğrarlar.

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا بِٱلاًخِرَةِ‌ۖ فَلاً يُخَفَّفُ عَنۡہُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلاً هُمۡ يُنصَرُونَ (86)

[Şu kitabın bazısına iman ve bazısına küfr edenler şol kimseler ki onlar âhiret mukabilinde hayat-ı dünyayı satın almışlardır ve hava ve heveslerine muhalif olan evamiı-i ilâhiyeyi ihmal ederek huzuzat-ı ahret üzerine hava ve heveslerini tercih ettiklerinden onlardan azap tahfif olunmadığı gibi hiçbir kimse tarafından nusret ve yardım dahi olunmazlar.] Şu halde kitabın cemî'i ahkâmıyla âmil olanların nail oldukları iltifat-ı ilâhiyeden sakıt ve azâb-ı ebedîye giriftar olurlar.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e ihsan ettiği nimetlerden diğer bazılarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَـٰبَ وَقَفَّيۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ بِٱلرُّسُلِ‌ۖ وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَأَيَّدۡنَـٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِ‌ۗ أَفَكُلَّمَا جَآءَكُمۡ رَسُولُۢ بِمَا لاً تَہۡوَىٰٓ أَنفُسُكُمُ ٱسۡتَكۡبَرۡتُمۡ فَفَرِيقً۬ا كَذَّبۡتُمۡ وَفَرِيقً۬ا تَقۡتُلُونَ (87)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak Biz Azimüş-şan ibadın mesalih-i diniye ve dünyeviyelerini câmî' kitah-ı ma'hûd olan Tevrat'ı Musa (A.S.)'a verdik ve Musa (A.S.) Tevrat'la hükmedip vefat ettikten sonra resûlleri, Musa (A.S.)'a tâbi kıldık ve onlar da Musa (A.S.)'ı takib edip vefat ettikten sonra İsa (A.S.)'a umur-u dünya ve umur-u âhiretlerini beyan eder beyyineler ve açık deliller verdik ve İsa'yı ruh-i kudüs olan İncil ile teyid ve takviye ettik. Bu kadar delâil-i vazıha ile resûllerimiz geldiklerinde siz itaat etmediniz de heınezaman arzunuzun hilâfına resûl geldiğinde iman etmekten nefsinizi büyük addederek resûlleri tahkir ettiniz ve iman etmeye meyl-ü rağbet etmediniz, rusûl-ü kiramdan bir fırkayı tekzip ve diğer bir fırkayı katlettiniz.] Binaenaleyh; imandan tecerrüd ettiniz.

Bu âyet-i celile Beni İsrail'e resûl göndermek ve kitap inzal etmek gibi nimetleri verdiği halde şükr etmeyip küfr ettiklerini beyanla habâset-i tıynetlerini meydana koymuştur. Musa (A.S.)'dan sonra birçok resûlle)' geldiğine ayet delalet ettiği gibi şeriat-ı Musa. cümlesine şeriat, olduğuna ve Musa (A.S.)ın şeriati, şeriat-i İsa'nın zuhuruna kadar devam ettiğine dahi delâlet eder. Çünkü Musa (A.S.)'a kitap verildiğini ve diğer resûllerin Musa (A.S.)'a tâbi olduklarını beyan etmek; Musa (A.S.)'dan sonra gelen resûllerin şeriat-ı Musa ile amel ettiklerine delâlet eder. Amma, İsa (A.S.)'ın şeriatı ve kitabı Musa (A.S.)'ın şeriatinin ekser-i ahkâmını neshedip şeriatı cedide sahibi olduğundan icmalen resûller geldiklerini beyandan sonra tafsilen İsa (A.S.)'ı Vâcib Tealâ beyan buyurmuştur.

Lâfz-ı İsa Arabidir. İbranisi İşu'dur. Lâfz-ı Meryem hadim manasınadır. Beyt-i Mukaddes'e hizmet ettiğinden Meryem denilmiştir.

B e y y i n a t l a murad; Beyzâvî ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile mevtayı ihya etmek ve gözsüzlerin gözlerini iade eylemek ve bazı muğayyebattan haber vermek gibi Cenab-ı Hakkın İsa (A.S./a vermiş olduğu mucizat-ı zahiredir.

R u h - u K u d ü s ' l e murad; Cibril-i Emin'dir. Zira Ruh-u Kudüs; Ruh-u Mukaddese manâsına olduğu cihetle Cibril-i Emin’in şanına ta'zim ve ulüvvü mertebesini beyan için Ruh-u Kudüs denilmiştir. Yahut Cibril-i Emin ile din-i mübin ihya olunduğundan insanın bedenindeki ruhuna teşbih tarikiyle Cibril'e Ruh-ül Kudüs denilmiştir. Cibril, enbiyaya vahiy inzaline memur olup mükellefin dahi dinlerini vahy ile ihya ettiklerinden ruh denilmeye sezadır. Yahut, Ruh-ul Kudüs; İncil'dir. Zira; umur-u dinin ihyasına ve umur-u dünyanın intizamına vesile olduğundan Ruh denilmiştir. Çünkü; bünye-i insaniye her türlü kemalâtını ruh vasıtasıyla ikmal ettiği gibi cemiyet-i beşeriyenin her ferdi dînî ve dünyevî kemalât ve saadâtını kitabullah vasıtasıyla ikmal ettiğinden ruha teşbih tarikiyle kinayeten ruh denilmiştir. Yahut Ruh-ul Kudüs'le murad; İsa (A.S.)'ın mevtayı dirilttiği esnada tevessül ettiği İsm i Adamdır. Şu halde bu âyette Ruh-ul Kudüs'le herhangi manâ murad olunursa olunsun o manânın İsa (A.S.)'ın nübüvvetini teyid ettiğini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yehûdun bazı enbiyayı katil ve bazılarını tekzip ettiklerini ve imandan imtina ile temerrüdlerine işaret ve küfürlerini beyandan sonra Resûlullah'a karşı adavetlerini beyan etmek üzere:

وَقَالُواْ قُلُوبُنَا غُلۡفُۢ‌ۚ بَل لَّعَنَہُمُ الله بِكُفۡرِهِمۡ فَقَلِيلاً۬ مَّا يُؤۡمِنُونَ (88)

buyuruyor.

[Onlar «Bizim kalplerimiz perdelidir, senin davetini işitmeyiz ve sözünü dinlemeyiz» dediler. Sen onlara cevap olarak tevbih ve tekdir suretiyle, de ki sizin kalplerinizde perde yoktur, belki hased ve inadınızdan dolayı hakkı işitmezsiniz, Allah-u Tealâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etti. Binaenaleyh; onlardan gayet az kimseler iman ederler.]

Yani; Resûlullah Yahudileri din-i İslama davet ettiğinde onlar hased ve inadlarına binaen dediler ki: «Bizim kalplerimiz senin söylediğin sözleri duymaktan perdelidir ve bizim kalbimiz ilmile doludur. Senin söylediğine ihtiyacımız yoktur. Eğer söylediğin sözlerde dinlenecek birşey olsa dinleriz ve lâkin işitmeye şayan birşey olmadığından kulağımıza girmez» demişlerdi. Cenab-ı Hak onların bu kelâmlarını reddedip buyuruyor ki, Onların kalplerinde perde yoktur, belki küfrü ihtiyarları sebebiyle Allah-u Tealâ onlara lânet ve dergâhından tardetti ve küfür gibi bir cinayeti irtikâplarından dolayı Allah-u Tealâ onları tevfikuidan uzak kıldı. Binaenaleyh; onlardan iman eden gayet az kimselerdir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (قَلِيلاً۬) müminin sıfatı olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Onlardan az kimseler iman eder] demektir. Yahut (قَلِيلاً۬) imanın sıfatı olduğuna nazaran manâyı nazım: [onlar teklif olundukları ahkâmın pek azıcığına iman ederler.] Meselâ «Allah-u Tealâ'ya iman ederler, resûllere iman etmezler.» demektir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun efal-i kabihalarından nev'i âhari beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَآءَهُمۡ كِتَـٰبٌ۬ مِّنۡ عِندِ ٱلله مُصَدِّقٌ۬ لِّمَا مَعَهُمۡ وَكَانُواْ مِن قَبۡلُ يَسۡتَفۡتِحُونَ عَلَى ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فَلَمَّا جَآءَهُم مَّا عَرَفُواْ ڪَفَرُواْ بِهِۦ‌ۚ فَلَعۡنَةُ ٱلله عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ (89)

buyuruyor.

[Vakta ki yahûda, evvelin ve ahirinin ulûmunu ve mutekadat-ı diniye vedünyeviyeyi ve umum hakaik ve maarifi cami kitap -Kur'ân'dır- ind-i ilâhiden geldi. Onlarla beraber bulunan Tevrat'ı ve enbiya-yı izama nazil olan sair kitapları tasdik eder Kur'ân gelince onlar küfrettiler. Halbuki bu kitap nazil olmazdan evvel yahûd, o kitabın nazil olacağını kâfirler üzerine fütuhat addederler ve o kitabın sahibiyle kâfirlere galebe edeceklerini ve diniyle tedeyyün eyleyeceklerini maaliftihar beyan ederlerdi. Vakta ki onlara bildikleri ve kitaplarıyla nüzulünü istidlal ettikleri kitab-ı mübin geldi, fakat o zaman o kitaba küfr ettiler.] Hased ve inatları o kitaba ve kitabın sahibine iman etmelerine müsaade etmedi, mâni oldu. Evvelki sözlerini kamilen unuttular, bab-ı ilâhiden tard ve teb'ide müstehak oldular.

Binaenaleyh; Allah'ın lâneti kâfirler üzerine daima nazil ve variddir. Kur'ân-ı Azimüşşan, enbiya-yı sabıkanın kitaplarını taraf-ı ilâhiden kullarını tarîk-ı hakka irşad için inzal olunduğunu tasdik ettiğinden kitab-ı müsaddık denilmiştir. Yahûd taifesi Kur'ân nazil olmazdan evvel Tevrat'ın beyanı veçhile Kur'ân’ın nazil olacağını ve Kur'ân’ın sahibi olan Hz. Muhammed (S.A.) vasıtasıyla müşriklere galebe edeceklerini ve nüzulü zamanı takarrub ettiğinden kendi zamanlarına tesadüf edeceğini maaliftihar beyan ettikleri halde Kur'ân nazil olunca hasedle riyâsetlerinin zevalinden havf ve endişe ederek ikrarlarından nükûl ve dünyayı din üzerine tercih eyleyerek küfrettiklerini Cenab-ı Hak beyan ve lânete istihkakları ancak küfürleri için olduğuna işaret olarak zamir yerinde ism-i zahir olarak

(عَلَىٱلۡكَـٰفِرِينَ) buyurmuştur. Çünkü; (عَلَىٱلۡكَـٰفِرِينَ) bedelinde (عليهم) denilse olabilirdi. Lâkin lânete istihkakları küfürlerinden dolayı olduğuna işaret fevt olurdu. Çünkü; müştak üzere hükmün tertibi o müştakın me'haz-i iştikakı hükme illet olduğunu müş'ir olduğundan (كَـٰفِرِينَ) lâfzı mehaz ve iştikak; olan küfrün lânete illet olduğuna delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ Yahudilerin küfürlerini beyandan sonra o küfürlerinin sebebim ve küfrü ihtiyarlarına binaen gazap üzere gazaba müstehak olduklarını beyan etmek üzere :

بِئۡسَمَا ٱشۡتَرَوۡاْ بِهِۦۤ أَنفُسَهُمۡ أَن يَڪۡفُرُواْ بِمَآ أَنزَلَ الله بَغۡيًا أَن يُنَزِّلَ الله مِن فَضۡلِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ‌ۖ فَبَآءُو بِغَضَبٍ عَلَىٰ غَضَبٍ۬‌ۚ وَلِلۡكَـٰفِرِينَ عَذَابٌ۬ مُّهِينٌ۬ (90)

buyuruyor.

[Ne çirkin oldu şol şey ki, o şey mukabilinde onlar nefislerini satın aldılar. Güya zann-ı fasitlerince Allah'ın inzal ettiği Kur’an'a küfürleriyle nefislerini azab-ı ilâhiden kurtarmış oldular. Kullarından dilediği kimse üzerine fazl-ü kereminden Allah’ın Kur'ân'ı inzal etmesine hased ve zulüm ve tuğyanlarından naşi Allah'ın inzal ettiği kitabına küfretmeleri ne fena şey oldu ki, şakaveti saâdet zan ettiler. Enbiya-yı izama hased edince onlar gazap üzere gazapla rucu ettiler. Dünyada ve âhirette hakaret edici azabkâfirler üzerine olucudur.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile (ٱشۡتَرَو); sattılar manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah’ın inzal ettiği Kur'ân'a küfürleri mukabilinde nefislerinin saâdetini ve huzuzâtını sattılar. Ne çirkin ve fena şey oldu küfürleri ki, o küfürleri bedelinde saâdeti nefsaniyelerini sattılar.] Yahut (ٱشۡتَرَو) satın aldılar manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ne berbat oldu şol şey ki, .o şey mukabilinde onlar nefislerini satın aldılar ve güya azaptan kurtardılar. Halbuki nefisleri mukabilinde ihtiyar ettikleri fena şey Allah'ın kitabına küfretmeleridir.]

Küfürlerinin sebebi ve illeti; Allah'ın dilediği kuluna kitap inzal etmesine hased ve buğz-u adavetleri olduğu beyan olunmuştur.

Fahr-i Razi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Hz. Musa'ya ezalarından dolayı gazaba müstehak oldukları gibi âhir zaman nebisineküfürlerinden naşi dahi gazab-ı âhare müstehak olduklarından Yâhûdun gazapları ikidir. Yahut İsa (A.S.)'a küfürleri ve bazı enbiyayı katilleri sebebiyle müstehak oldukları gazap üzerine Resûl ullah'a da küfürleri sebebiyle gazab-ı ahare müstehak olduklarından gazap üzerine gazapla rucu ettikleri bu âyette beyan olunmuştur. Velhasıl Yahûda gazabın her ne sebeple olursa olsun iki kat olduğu muhakkaktır. Zira; küfürleri esbab-ı müteaddideyle hasıl olduğundan onlar üzerine gazap da müteaddiddir ve azapları onları zelil ve hakir kılacağı kafidir. Çünkü; onların küfürlerinden dolayı azaplarının onlara ihanet edeceği beyan olunmuştu.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun efal-i kabihalarından nev-i âhari beyan etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ ءَامِنُواْ بِمَآ أَنزَلَ الله قَالُواْ نُؤۡمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيۡنَا وَيَكۡفُرُونَ بِمَا وَرَآءَهُ ۥ وَهُوَ ٱلۡحَقُّ مُصَدِّقً۬ا لِّمَا مَعَهُمۡ‌ۗ قُلۡ فَلِمَ تَقۡتُلُونَ أَنۢبِيَآءَ ٱلله مِن قَبۡلُ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ (91)

buyuruyor.

[Yahûda «Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'a iman edin» denildiğinde onlar «Bizim üzerimize inzal olunan Tevrat'a iman ederiz» derler ve kendi kitapları olan Tevrat'ın maadasına küfrederler. Halbuki Tevrat'ın başkası olan Kur'ân onlarla beraber bulunan Tevrat'ın taraf-ı ilâhiden münzel kitap olduğunu tasdik edici olduğu halde haktır ve sadıktır, iman etmeye lâyıktır. Ya Ekrem-er Rusûl ! Onlara cevap ve ilzam olarak sen de ki «Eğer dediğiniz gibi Tevrat'a iman edici oldunuzsa bundan evvel Allah'ın nebilerini niçin katlettiniz? Tevrat size onları katledin mi dedi? Ve o katlettiriniz nebiler size Tevrat'ın hilafını mı emr ederdi? Sebep ne idi ki onları katl ettiniz? Allah'ın kitabına iman eden, Allanın nebilerini katleder mi? Siz ise katlettiniz, şu halde imanınız yalandır.»]

Kütüb-ü semaviyenin cümlesine iman lâzımken Yehûd, bazısına iman edip bazısına iman etmedikleri için Vâcib Tealâ bu âyetle onları zem'etmiştir. Zira; Tevrat'a iman ettikleri iddialarıyla kendi amelleri beyninde tenakuz vardır. Çünkü; Tevrat, cümle kitaba imanın vücubunu emri ve tavsiye eder. Kur'ân'a imanın vücubuna sebep Kur'ân’ın hak olduğu ve hakkaniyeti, mucizat-ı zahire ile nübüvvet davası sabit olan peygamberin o kitabın taraf-ı ilâhiden münzel olduğunu haber vermesi ve Kur'ân'a muarazaya kıyam edenleri aciz bırakmasıyla sabit olduğuna işaret için Vâcib Tealâ Kur'ân’ın taraf-ı ilâhisinden nazil olduğunu beyan buyurmuş ve Yehûd taifesinin Tevrat'a iman davaları kâzip ve hariçte ef’allerine mütenakız olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Yahûd taifesini rüsva kılmıştır. Çünkü; enbiyayı katletmek küfür olduğu gibi alelhusus Tevrat, bigayrı hakkın avam-ı nasın katlinden bile onları nehyettiği halde enbiya-yı izamı katletmekle beraber Tevrat'a iman ettiklerini iddia etmeleri mütenakızdır. Çünkü; ahâd ve avam-ı nası katletmekten nehyeden bir kitab-ı celilüşşanın, enbiya-yı izamı da katilden menedeceği evleviyetle sabittir.

Şu halde bir taraftan enbiyayı katletmek diğer taraftan Tevrat'a iman ettik diye iddiada bulunmak elbette tenakuz teşkil eder. Çünkü; Tevrat'ın ahkâmı hiçbir kimseyi bigayrı hakkın katletmemektedir. Halbuki birçok peygamber katlettikleri nass-ı Kur'ân'la sabittir. Gerçi enbiyayı katleden Yahudiler zaman-ı saâdette bulunanlar değillerse de âbâ ve ecdatlarının ef'ali onları imandan çıkarıp onların imanları yalan olduğu gibi bunların imanı dahi yalan olduğunu beyan sırasında eslâfının hataları da bunların yüzlerine vurulmuş ve abaları tarafından ika' edilen fiil-i katil, kinaye tarikiyl bunlara isnad olunmuştur. Çünkü; bunlar abalarının ef'aline razı olup masiyete rıza ise aynı masiyet olduğundan keenne enbiya katilde bunların da rızalarına binaen medhaldar addolunmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in «Biz iman ettik» dedikleri kelâmlarını enbiyayı katletmeleriyle ve kütüb-ü münzelenin bazısına iman etmediklerini beyanla reddettiği gibi az bir zamanda buzağı suretine ibadet ettiklerini beyan ile dahi reddetmek üzere :

وَلَقَدۡ جَآءَڪُم مُّوسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ ثُمَّ ٱتَّخَذۡتُمُ ٱلۡعِجۡلَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَنتُمۡ ظَـٰلِمُونَ (92)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, birtakım mu'cizât-ı zahire ve alâmat-ı adîdeyle Musa (A.S.) size geldi ve dava-yı nübüvvetini teyid ve tasdik eder delillerle nübüvvetini ispat etti. Musa (A.S.) Tûr-u Sina'ya münacata gittikten sonra tasni' edilen dana suretini siz zalim olduğunuz halde mabud ittihaz ettiniz.]

Halbuki Musa (A.S.) sizin noksanınızı ikmal ve mesalihinizi tekmil hususunda fevaid-i uhrâ istirhamına gitmişti. Siz ise Samîri gibi bir münafıkın hiyle ve desayisine aldanarak dana sureti gibi hakir ve zelil birşeyi mabud ittihazına kadar cüret ettiniz. İşte ibadetinizi müstehak olmayan birşeye tevcih ettiğinizden dolayı nefsinize zulmettiniz. Beni İsrail'in buzağı suretini mabud ittihaz ettikleri gerçi bundan evvel zikrolunmuşsa da âyetlerin üslûp ve ibareleri beyninde fark olduğu gibi sevk olunan maksatlar beyninde de fark vardır. Zira evvelki âyetten maksat; Beni İsrail'e taraf-ı ilâhiden tevali eden nimetlere karşı şükretmek lâzımken küfürle mukabele ettiklerini beyan için sevkolunmasıdır. Bu âyetten maksat ise Musa (A.S.)'ın vahdaniyet-i ilâhiyeyi ispat için getirmiş olduğu delâile karşı «Dana suretini mabud ittihaz eden siz değil misiniz ki, Tevrat'a iman ettiğinizi iddia ediyorsunuz?» demektir.

Şu halde Resûlullah'a karşı olan muameleleri Musa (A.S.)'a yaptıkları muameleleri gibidir. Binaenaleyh; âyetlerde maksat itibariyle tekrar yoktur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in kendi kitaplarına iman etmediklerini delil-i aharla ispat ve beyan etmek üzere:

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِيثَـٰقَكُمۡ وَرَفَعۡنَا فَوۡقَڪُمُ ٱلطُّورَ خُذُواْ مَآ ءَاتَيۡنَـٰڪُم بِقُوَّةٍ۬ وَٱسۡمَعُواْ‌ۖ قَالُواْ سَمِعۡنَا وَعَصَيۡنَا وَأُشۡرِبُواْ فِى قُلُوبِهِمُ ٱلۡعِجۡلَ بِڪُفۡرِهِمۡ‌ۚ قُلۡ بِئۡسَمَا يَأۡمُرُڪُم بِهِۦۤ إِيمَـٰنُكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ (93)

buyuruyor.

[Zikredin ey Beni İsrail ! Şol zamanı ki o zamanda Tevrat'a iman edeceğinize dair biz sizden ahd-ü misak aldık ve Tur Dağını üzerinize kaldırmakla tehdit ettik ve dedik ki «Size verdiğimiz kitabın ahkâmını kuvvet ve ciddiyetle ahzedin ve evamir ve nevahimizi işitin ! Mucibiyle amel edin.» Bizim bu emrimiz üzerine eslâfınız «Emrinizi kulaklarımızla işittik, kalbimizle isyan ettik» dediler ve onların küfürleri sebebiyle dana suretine muhabbetleri kalplerine içirilmiştir.] Zira; buzağının aşk-u mahabbeti onları mest-i lâ yakil haline getirmiş keenne kalpleri danaya ibadetin mahabbetini sünger gibi soruyor (emiyor) içilen suyun mideyi ihata edip her tarafına yayıldığı gibi buzağı suretine mahabbetleri onların kalplerini ihata etmiştir. Ey resûlüm ! Sen onları ilzam ve iskât tarikiyle alâ vechittekdir vetta'riz [De ki: Eğer müminseniz size imanınızın emrettiği şey ne çirkin şey oldu ki kitabullahı inkâr ve resûlleri tekzip ve katledip danaya ibadet ediyor sunuz. Mümin olan kimse bunlara cür'et eder mi? İmanla bu ef'al-i kabiha bir arada geçinir mi? Bu cinayatı irtikâpla beraber kitabı niza iman ettiğinizi nasıl iddia edersiniz, kavliniz fiilinize müten kız değil mi, müminseniz size bunları imanınız mı emrediyor?] İmanın muktezası böyle kabayih emretmek midir? Şu halde bu cinayâta cüretiniz imanınızın olmadığına delâlet eder.» Gerçi bu âyetin bazı kısmı bundan evvel zikrolunmuşsa bu makamda tekiden «İşittik, isyan ettik» dediklerini beyana bir mukaddimedir.

Kalplerine buzağının mahabbeti içirilmek; kal lerini libasa, buzağının mahabbetini boyaya teşbih tarikiyle fa mahabbetlerini mahsûsatla izah etmek kabilindendir. Yani «Elbisenin boyayı sorduğu gibi (emdiği gibi) kalpleri ve bütün damarları dana suretinin mahabbetini sormuş (emmiş) ve vücutları her tarafına hulul etmiş» demektir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i ahari beyan etmek üzere :

قُلۡ إِن كَانَتۡ لَڪُمُ ٱلدَّارُ ٱلاًخِرَةُ عِندَ ٱلله خَالِصَةً۬ مِّن دُونِ ٱلنَّاسِ فَتَمَنَّوُاْ ٱلۡمَوۡتَ إِن ڪُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (94) وَلَن يَتَمَنَّوۡهُ أَبَدَۢا بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيہِمۡ‌ۗ وَالله عَلِيمُۢ بِٱلظَّـٰلِمِينَ (95)

buyuruyor.

[Ey habib-i zişanım ! Yahûda hitaben sen de ki, «Eğer sizin zu'münüz gibi dar-ı âhiret ahar dine mensup olan nasın dûnunda indallah size mahsus ve münhasır ise ve sözünüzde sadıksanız ölümünüzü isteyin.»] Zira; sizi lezaiz-i âhirete ve niam-ı bakiyeye isal eden ölümdür. Siz de, ahret nimetlerinin kendinize mahsus olduğunu iddia ediyorsunuz, sözünüz doğruysa âhireti arzu edin. Bir an evvel âhirete vasıl olmak için Cenab-ı Hak'tan mevtinizi temenni edin. [Onlar kesb-i yedleri olan hırs ve tul-ü emel ve riyâset-i dünyeviye ve maasi-i saire gibi lezaiz-i âhirete mani olacak takdim ettikleri kendi elleriyle yaptıkları birtakım günâhları sebebiyle ebeden ölümü istemezler. Halbuki Allah-u Tealâ zalimleri bilir ve hallerine göre mücazat eder.]

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile Yahudiler «Hiçbir kimse Cennete dahil olmaz. İllâ Yahudi dahil olur. Zira; biz Allah'ın oğulları ve ahbaplarıyız» derlerdi. Cenab-ı Hak «Cennet sizinse isteyin ölümünüzü» buyurdu. Çünkü Cennet; lezzetin makam ve mesvası olduğunu bir kimse yakinen bilince şu dar-ı alâm ve ekdar olan dünyadan bir an evvel halâs olup makam-ı rahat olan Cennet'e varmak ister. Cennet'e vuslat ise ölüm vasıtasıyla olacağından elbette ölümü istemek lâzım gelir. Yahûd ise davalarında kâzip olduklarından ebeden ölümü istemediklerini beyanla Cenab-ı Hak davalarını reddetmiştir. Ölümü temenni edemediklerinin sebebi; Kur'ân'a ve Muhammed (A.S.)'a küfretmek ve Tevrat'ı tahrif eylemek gibi ebeden nar-ı Cehennemi mucip olan maâsiyi kesbetmeleri olduğunu ve kendileri zalim olduklarını beyanla tehdit buyurmuştur.

Yahûdun iddia-yı batıllarının sebebi; şeriatlarının mensuh olmayacağını itikad etmek ve enbiya-yı kiram sülâlesinden olmalarıyla iftihar edip onlar tarafından azaptan halâs edileceklerini ümid eylemek gibi birtakım hayalâta müptenidir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i âhari beyan etmek üzere:

وَلَتَجِدَنَّہُمۡ أَحۡرَصَ ٱلنَّاسِ عَلَىٰ حَيَوٰةٍ۬ وَمِنَ ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ‌ۚ يَوَدُّ أَحَدُهُمۡ لَوۡ يُعَمَّرُ أَلۡفَ سَنَةٍ۬ وَمَا هُوَ بِمُزَحۡزِحِهِۦ مِنَ ٱلۡعَذَابِ أَن يُعَمَّرَ‌ۗ وَالله بَصِيرُۢ بِمَا يَعۡمَلُونَ (96)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, eğer sen Yahûdun ahvalini teftiş etsen ve kalplerinde olan serâire vakıf olsan onları nasın en ziyade hayata haris, olanlarından bulursun ve bilhassa âhir ete iman etmeyen müşriklerden daha ziyade Yahudileri hayata haris bulursun. Hatta onlardan bir tanesi bin sene muammer olmak ister. Halbuki onun bin sene muammer olması onu azab-ı Cehennemden uzak kılamaz. Allah-u Tealâ onların ömürlerinde kendilerinden sudur eden cemi' amellerini bilici ve amellerine göre mücazat edicidir.]

H ı r s; birşeyi şiddetle taleb etmektir. (وَمِنَ ٱلَّذِينَ) manâ cihetinden nâs üzerine matuf olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ey habibim ! Sen nâs içinde pek ziyade hayata ve uzun müddet dünyada yaşamaya haris Yahûd milletini bulursun. Ve bilhassa âhireti itikad etmeyip bütün emeli dünyaya maksur olan müşriklerden daha ziyade hayata haris elbette Yahudilerdir.] Zira; dünyada tûl-ü emele, Yahûdun meyl-ü rağbeti her milletten ziyadedir. Halbuki onların kendi iddiaları ve itikad-ı batılları gibi âhiret saâdeti onlara mahsus olsa âhirete bir an evvel gitmek için mevti temenni ederlerdi. Mevti temenni etmeyip bilâkis hayata haris olmaları davalarının kizb-i mahz olduğuna delâlet eder.

Mürşiklerde nasta dahildir. Fakat hayata mahabbetleri herkesten ziyade olduğundan Yahûdun hayata hırsını mübalâğa tarikiyle beyan etmek için ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; müşrikler âhirete iman etmeyip hemen emelleri hayat-ı dünyaya matuf olduğundan elbette çok yaşamayı herkesten ziyade isteyecekleri tabiidir. Halbuki Yahûd; ehl-i kitap olmak ve âhirete imanları bulunmak itibariyle haşr-ü neşri ikrar ederken âhirete iman etmeyenlerden daha ziyade yaşamaya haris olmaları elbette hayata mahabbetin en ziyadesidir ve bu cihetle âyette Yahûdu tevbih ve tekdir-i azim vardır. Müşrikler âhirete iman etmediklerinden hayata mahabbetleri, yalnız huzuzat-ı dünyeviyeden müstefid olmak için olduğundan mahabbetleri sırf dünyaya münhasırdır. Amma Yahudilerin dünyaya mahabbetleri olduğu gibi âhirette azab-ı Cehennemden dahi korkuları olduğundan iki cihetle dünyada kalmak isterler. Binaenaleyh; Yahûdun hayata hırsları müşriklerden ziyadedir. Şu halde «Hayata bu kadar şiddetle haris olan kimselerden ölümü temenni etmek mümkün olur mu? Elbette ölmeyi arzu etmezler» demektir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i ahari beyan etmek üzere :

قُلۡ مَن كَانَ عَدُوًّ۬ا لِّجِبۡرِيلَ فَإِنَّهُ ۥ نَزَّلَهُ ۥ عَلَىٰ قَلۡبِكَ بِإِذۡنِ ٱلله مُصَدِّقً۬ا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ وَهُدً۬ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ (97) مَن كَانَ عَدُوًّ۬ا لِّلَّهِ وَمَلَـٰٓٮِٕڪَتِهِۦ وَرُسُلِهِۦ وَجِبۡرِيلَ وَمِيكَٮٰلَ فَإِنَّ ٱلله عَدُوٌّ۬ لِّلۡكَـٰفِرِينَ (98)

buyuruyor.

[Resûl-ü Ekrem'im; Sen Yahûda hitaben de ki «Bir kimse emin-i vahyimiz olan Cibril'e Kur'ân'ı inzalinden dolayı adavet ederse Cibril'e adavete bir sebep yoktur.» Zira; Cibril-i Emin kendinden evvel nazil olan kitapları tasdik edici ve müminleri doğru yola sevk ve Cennetle tebşir edici olduğu halde nazil olan Kur'ân'ı biiznillâh senin hıfzına inzal etti. Kendi indinden inzal etmez ki ona adavet olunsun. Bir kimse Allah'a ve meleklerine ve resûllerine ve Cibril'e ve Mikâil'e adavet ederse gazab-ı ilâhiye müstehak kâfiri billâhtır. Binaenaleyh; müstehakk-ı azaptır. Zira; Allah-u Tealâ kâfirlere adavet edici ve küfürlerinden dolayı kahr-ü gazap edicidir.]

Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile âyet-i celile Yahûd hakkında nazil olmuştur. Çünkü; günden güne Resûlullah’ın dini zuhur ve terakki edip kütüb-ü sabıkayı nâsih olan Kur'ân’ın nüzulü şöhret bulunca Medine-i Münevvere ve etrafında olan Yahûd ıztıraba düştüler ve Resûlullah'a «meleklerden vahyi kim getirdiğini» sual ettiler. Resûlullah «Cibril-i Emin’ın geldiğini» haber verince «O bizim düşmanımızdır. Her vakit bize zararla gelir ve daima bizim dinimizi neshe s'ay eder» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Hz. Ömer birgün Medine'de Yahûdun medreselerine geldi ve Cibril'den onlara sual etti. Onlar «Cibril bizim düşmanımızdır. Zira; bizim esrarımızı Muhammed (A.S.)'e haber verir ve husuf ve küsûf gibi kullar üzerine nazil olan azabın sahibidir.» dediler.

Mikâil'den sual edince «Ucuzluk ve selâmet onun eliyle olur» dediler. Ömer (R.A.) «İnd-i ilâhide mertebeleri nedir?» dediğinde Yahudiler «Cibril sağında Mikâil solunda, beynehümada adavet vardır.» dediler. Hz. Ömer «Eğer sizin dediğiniz gibi olsa beyinlerinde adavet olmaz ve siz Himyer kabilesinden daha ziyade kâfirsiniz, bunlardan birine adavet eden kimse Allah'a adavet eder» dedi. Badehu huzur-u risalete geldi, gördü ki bu âyetle Cibril-i Emin gelmiş ve gitmiş. Resûlullah «Ya Ömer ! Rabbin sana muvafakat etti» buyurmuştur.

Cibril-i Emin Kur'ân'ı Allah'ın izniyle getirdiği cihetle Kur’ân'ı getirdiğinden dolayı Cibril'e adavet Allah-u Tealâya adaveti müstelzim olduğu için Cenab-ı Hak Cibril'e adavet eden kimsenin Allah'a adavet etmiş olacağını beyan buyurmuştur.

Âyette şartın cevabı mukadderdir. (فقد خلع الانصاعن نفسه) demektir. Yani «Cibril'e adavet eden nefsinden insafı soymuş çıkarmıştır. Yahut Cibril'e adavet eden kütüb-ü münzelenin kâffesine küfretmiş olur.» Yahut «Cibril'e adavet eden kendi gazab-ı kahrından helâk olsun, yok olsun» demektir. Zira; Cibril Kur'ân'ı senin kalbine Allah'ın izni ve emriyle inzal etti. Binaenaleyh; Cibril'in adavete müstehak bir hali yoktur. Kur'ân ise, kütüb-ü sabıkayı ve bilhassa Cibril'e adavet eden Yahûdun kitapları olan Tevrat'ı tasdik edici ve müminleri â'mâl-i salihaya hidayette kılıcı ve â'mâl-i salihayı eda edenlere sevabını müjdeleyicidir.

Kur'ân, Resûlullah üzerine nazil olduğu halde Kur'ân'ı fehme ve hıfz etmeye mahal kalb olduğundan kalb-i nebevileri tahsis olunmuştur. Kur'ân’ın hidayetiyle ihtida ve tebşiratıyla mübeşşer olarak intifa eden müminler olduğu için Cenab-ı Hak müminleri tahsis buyurmuştur. Yoksa doğru yolu göstermek manâsınca Kur'ân’ın hidayeti herkese şamildir. Zira Kur'ân; amme-i nası doğru yola davet eder. Fakat bu davete icabet eden ancak ehl-i imandır.

Cebrail ve Mikâil melâike cümlesinde dahillerse de fazilet ve şereflerine binaen ayrıca isimleri tasrih edilmiş ve Cebrail'in Mikâil'den efdal olduğuna işaret için de Cebrail zikirde takdim olunmuştur. Melâikeye adavet etmek küfrolduğuna ve Vâcib Tealâ'nın kâfirlere adaveti küfürlerinden dolayı bulunduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak (كَـٰفِرِينَ) lâfzı gelmiştir. Çünkü adavetin kâfire tasrih olunması kâfirdeki sıfatı küfrün Vâcib Tealâ'nın onlara adavetine sebep ve illet olduğunu müş'irdir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i ahari beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ءَايَـٰتِۭ بَيِّنَـٰتٍ۬‌ۖ وَمَا يَكۡفُرُ بِهَآ إلاً ٱلۡفَـٰسِقُونَ (99)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak biz azimüşşan sana açık ve vazıh surette hakkı beyan edip doğru yolu gösterici âyetler ve mucizeler inzal ettik. Bizim o âyetlerimize küfretmez, illâ fasıklar ve hakkı kabul etmeyen mütemerridler küfrederler.]

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran ayat-ı beyyinatla murad; Kur'ân’ın âyetleridir. Zira Kur'ân’ın âyetleri; gayrileri muarazadan aciz kıldığı için nübüvveti teyid eder beyyinat-ı vazıhadandır. Yahut âyetler, hem Kur'ân'a hem de Resûlullah'ın nübüvvetini tasdik eden sair mucizatı nebeviyenin cümlesine şamildir.

Kur'ân’ın bazı âyetleri fesahat ve belâğetiyle nübüvvet davasının sıdkına ve bazı âyetleri mugayyebattan haber verdiği cihetle mugayyebata ve bazı âyetleri tevhide ve bazı âyetleri ahkâm-ı şerayia vazıh surette delâlet ettiği cihetle alâmet ve delâlet manâsına ayat-ı beyyinat denilmiştir.

Küfür; bilerek veya bilmeyerek Hakkı inkâr etmektir. F a s ı k la murad; tâat-ı ilâhiyeden huruç edip haddini tecavüz etmektir. F ı s k , mutlak zikrolunduğu cihetle fıskın kemali ve nihayeti olan küfür muraddır. Şu halde manâ-yı nazım: [Âyetlere küfür (inkâr) etmez illâ haddini tecavüz eden mütemerrid kâfirler inkâr eder] demektir.

Bu âyet; Yahûd ulemasından İbn-i Suryan’ın Resûlullah'a «Sen bize bir şey getirmedin ki biz bilelim ve âyet getirmedin ki ittiba edelim» demesi üzerine nazil olmuş ve onun kelâmını reddetmiştir. Çünkü; Resûlullah'a «Sen bize birşey getirmedin» dediğini red olarak Cenab-ı Hak matluba delâlet eder âyetleri inzal ettiğini ve âyetlere küfr etmeyip ancak taât-i ilâhiyeden çıkmış fasıklann küfrettiğini beyanla İbn-i (Suryan)’ın hem kâfir hem kâfirin fasıklarından olduğuna tariz ve işaret buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun cinayetlerinden nev-i ahari beyan etmek üzere:

أَوَڪُلَّمَا عَـٰهَدُواْ عَهۡدً۬ا نَّبَذَهُ ۥ فَرِيقٌ۬ مِّنۡهُم‌ۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ (100)

buyuruyor.

[Onlar küfrederler ve her ne zaman bir ahdi muahede ederlerse «birşeye söz verirlerse» onlardan bir fırka o ahdi nakzeder, arkasına atmakla bütün bütün terkeder. Ahdini vefa etmez değil mi? Belki onların ekserisi iman etmezler.]

Yani; onlar nasıl fasık olup taât-ı ilâhiyeden huruç etmezler? Elbette huruç etmişlerdir. Zira; onlar hernezaman Allahü Tealâ ve resûlüyle bir ahd üzere muahede ederlerse onlardan bir fırka-i azîme o ahdi unutur, arkaya atarak nakzeder, belki onların ekserisi iman etmezler. Binaenaleyh onlar fasıklardır. Nakz-ı ahdetmek Yahûdun bir adet-i müstemirreleri olduğuna işaret için umum ezmine ve evkata delâlet eden (ڪُلَّمَا) lâfzı varid olmuştur. İstifham ise ahdi nakzlarını inkâr için varid olmuştur. Yani; «Rusûl-ü kiramın lisanları üzerine vaki olan ahd-i ilâhiyi nakzetmek beşer için münkerattan çirkin bir hal» demektir.

Tevrat-ı Şerifte Vâcib Tealâ resûlünün ahvalini ve evsafını ve iman lâzım olduğunu beyan edip onlar da Tevrat'ı kabul etmeleriyle. Resûlullah'a iman edeceklerini muahede etmiş olduklarından Resûlullah ba's olununca hasedlerinden nâşi iman etmedikleri cihetle ahdi nakzettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah’ın bi'setinden evvel ba's olunacağını ve ba's olunduğunda iman edeceklerini ve muin ve nasır olacaklarını ve aleyhine olarak bir kimseye muavenet etmeyeceklerini yeminleriyle tekid ederek beyan ettikleri halde Resûlullah ba's olununca iman etmedikleri gibi (Hendek) gazasında Resûlullah’ın aleyhine Kureyş'e muavenette bulunmakla dahi nakz-i ahd etmişlerdir.

Gösterim: 2129