Bakara Suresi Tefsiri 101 - 200

SÛRE - İ BAKARA 101 - 200 AYETLERİ

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i ahari beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَآءَهُمۡ رَسُولٌ۬ مِّنۡ عِندِ ٱلله مُصَدِّقٌ۬ لِّمَا مَعَهُمۡ نَبَذَ فَرِيقٌ۬ مِّنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَـٰبَ ڪِتَـٰبَ ٱلله وَرَآءَ ظُهُورِهِمۡ كَأَنَّهُمۡ لاً يَعۡلَمُونَ (101)

buyuruyor.

[Vakta ki Yahûda, taraf-ı ilâhiden kendilerinin iman ettikleri kitaplarını tasdik edici Resûl-ü Muazzam gelince kendilerine kitap ita olunan Yahûddan bir fırka, Allah'ın kitabını arkalarına attılar, asla iltifat etmediler ve kitaplarının muktezasıyla asla amel etmediler. Şol haysiyette ki, keenne kitaplarının ahkâmım asla bilmezlermiş gibi bir hal üzere bulundular. Belki Tevrat'ın o resûle müteallik ahkâmım bilkülliye unuttular.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resûlullah, Hz. Musa'nın risaletini ve Tevrat'ın sıhhatini beyanla tasdik ettiği gibi Tevrat da, Resûlullah'ın geleceğini beyan edip Resûlullah'ın gelmesi dahi Tevrat'ı musaddık olmuştur.

Kitap verilenlerle murad; kitaba iman edenlerdir. Gerek mesailine alim olsun ve gerek alim olmasın mutlaka kitabı tanıyanlardır. Kitapla murad; Kur'ân olmak ihtimali varsa da esah olan Tevrat'tır. Zira arkaya atmak; temessük ettikten sonra olacağından ve Kur'ân'a Yahûd asla temessük etmeyip Tevrat'a temessük ettiklerinden arkaya atıp amelini terk ettikleri kitap; Tevrat'tır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yahûd; dört fırkadır:

Birinci fırka; Tevrat'a iman edip hukukunu ifaya sa'yeden müminlerdir. Bu kısım, Yahûddan akall-i kalildir.

İkinci fırka; Tevrat'a aleni muhalefet edip ahkâmını arkaya atan kâfirlerdir.

Üçüncü fırka; aleni surette Tevrat'ın ahkâmını terketmediler. Fakat cehaletlerinden dolayı ahkâmını ihlâl ve terkedenlerdir. Bu fırka, Yahûdun ekseriyetini teşkil eder.

Dördüncü fırka; zahirde Tevrat'la amel ederse de gizlice ahkâmını terkederler ve hakikat-i hali bilirler, lâkin inaden ve istikbaren bilmemezlikten gelenlerdir. Bu kısım, Yahûdun münafıklarıdır.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun kabayihinden nev-i ahari beyan etmek üzere :

وَٱتَّبَعُواْ مَا تَتۡلُواْ ٱلشَّيَـٰطِينُ عَلَىٰ مُلۡكِ سُلَيۡمَـٰنَ‌ۖ وَمَا ڪَفَرَ سُلَيۡمَـٰنُ وَلَـٰكِنَّ ٱلشَّيَـٰطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ ٱلنَّاسَ ٱلسِّحۡرَ

buyuruyor.

[Yahûd Tevrat'ı arkaya atıp ahkâmıyla ameli terkettiler de Süleyman (A.S.)'ın mülkü ve saltanatı üzerine şeytanların tilâvet ve iftira ettikleri şeylere ittiba ettiler. Süleyman (A.S.)’ın mülk ve saltanatını ve ins-ü cinnin müsahhar olmasını sihirle yaptı ve nail oldu diyerek Süleyman (A.S.)'ı küfre nispet ettiler. Halbuki Süleyman (A.S.) kâfir olmadı ve lâkin ins-ü cinnin şeytanları kâfir oldular. Zira; onlar nasa sihri talim ederlerdi.]

Şeyatinin haberlerine tabi olan Yahudilerle murad; zaman-ı saadette mevcud olanlardır. Yahut zaman-ı Süleymanda mevcut olanlar olduğuna dair ihtilâf varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Yahûdun her sınıf ve nev'ine ve her zamanda bulunanlara şamildir. Zira; Yahûdun ekserisi Süleyman (A.S.)'ın nübüvvetini inkârla «Mülûk-ü dünyadan bir padişahtır, bu saltanata sihir sebebiyle malik olmuştur» derlerdi. Vakta ki ufk-u nübüvvetten Resûlullah tulü edip Tevrat ile Kur'ân usul-ü itikadda muvafakat edince Resûlullah'a muarazayla Tevrat'ın ahkâmını terk ve sihr için yazılmış kitapları aldılar ve onlarla meşgul oldular ve Süleyman (A.S.)'a sihir nispet ettiler. İşte Cenab-ı Hak onları bu âyetle reddetmiştir.

Tilâvetle murad; haberdir. Şeytanlarla murad; cinnin keferesidir. Çünkü; onlar meleklerden işittikleri bazı haberleri kâhinlere ve müneccimlere vesvese tarikiyle ilka ve işittiklerine birçok yalanlar ilâve ederek haber verdiler, kâhinler de kitaplar telif ederek kıraat ve talim ve taallümüne devam ettiler. Sihir talim ve taallümü ve kâhinlerin kitaplarını okumak Süleyman (A.S.) zamanında şayi oldu ve «Süleyman (A.S.)'ın mülkü bununla tamamdır ve ins-ü cinnin ve tuyur-u vuhuşun ve rüzgârların itaatleri sihirledir.» demekle Süleyman (A.S.)'a sahirdir demişlerdir.

Onların iftiraları; Süleyman (A.S.)'ın mülkü üzerine olması ve o mülke sihir vasıtasıyla malik oldu demeleridir. Zira; onlar shir kitaplarını okurlar ve «Süleyman (A.S.)'ın ilmi bundan ibarettir» derlerdi.

Süleyman (A.S.)'ı sihre nispet etmek halka sihri kabul ettirmek içindir. Yahut nübüvvetini ikrar etmeyerek hakikatte sahirdir derlerdi.

Sihrin manâ-yı aslisine gelince: bazı esbab-ı hafiye ile batılı kak suretinde göstermektir ve tahsilinde Şeytan'dan istiane olunmak lâzımdır. Şu halde sihir şerre alet olmak ye habais-i nefis sahibi bulunmak da sahir için evsaf-ı lâzimedendir. Zira; teâvün ve tenasurda münasebet şarttır. Binaenaleyh; sihri iltizam edip Şeytan'dan muavenet bekleyen Şeytan gibi habis olmadıkça Şeytan muavenet etmez. Ehl-i sünnet indinde sihrin vücudu ve hakikati vardır, fakat sihri işlemek küfürdür.

Sihrin enva-ı adidesi vardır; birinci nev'i Gildanilerin sihridir. Gildaniler yıldıza ibadet ve yıldızın müessir olduğunu itikad ederler ve onlar sihirleriyle ebdanda hasıl olan, maraz, cünûn, mevt gibi tesiri yıldızdandır derlerdi. Gildaniler, İbrahim (A.S.) zamanında mevcud olan ahalidir. İbrahim (A.S.) onların yıldıza ibadet ve yıldızın arz üzerine tesir ve tedbirini itikad etmek gibi sahîf ve batıl diyanetlerini iptal için ba's olunmuştur ve o yolda muaraza ve onları ilzam ettiği de Sûre-i En'am'da mezkûrdur.

Sihrin cisimde tesiri vardır, lâkin sahirin bir cismi, âhar bir cisme tebdil veyahut yeniden bir cisim icad etmek gibi umur-u mühimmeye iktidarı yoktur. Ancak sahir, çok hiyel ve desayisle ve Şeytan’ın muavenetiyle ve birtakım sa'y-ü gayretle sihir sayesinde hakîr birşey iktisab eder. Eğer sihirle taklip veya halk-i ecsama kadir olsa az bir sihirle birçok mal kesbedip zelil ve hakir olmazdı. Halbuki âlemde sahir kadar sefil ve hakir bir kimse görülmemiştir. Kezalik kimyacıların kalbi hakayık için serdettikleri iddialar dahi yalandır. Zira; bazı alât ve edviye ile bakırı altın veya gümüşe kalb etmiş olsalardı şimdiye kadar kimyacıların dünyayı altınla doldurmaları lâzım gelir ve padişahların madenlere sarf-ı makderet etmektense kimyacılığa azıcık mal sârfıyla birçok hazineler tedarik etmeleri daha evlâ olurdu ve kimyacılık vasıtasıyla suhuletle bakırdan altın istihsal etmek büyük büyük kaleler fethetmekten elbette daha mühimdir. Halbuki hiçbir zamanda ve hiçbir hükümdarda böyle birşeyin husulünü tarihler zikretmediği gibi bunun hakkında kütüb-ü şer'iyede dahi rivayet görülmüyor. Altın ve gümüşün kimya ile meydana gelmesi Cenab-i Hakkın onlar da halk ettiği kıymete ve hikmete de münafidir.

Çünkü; suhuletle altın ve gümüşün iktisabı mümkün olsaydı nâs beynimde altın ve gümüşün kadri kalmaz ve muamelât sektedar olacağından âlemin intizamı haleldar olacağı şüphesizdir. Şu halde kimyacıların sarfettiği paralar ve çektiği emekler heder ve hebadır ve husulüne dair serd ettikleri delâil esassız evham ve hülyadan ibarettir.

Sihrin hükm-ü şer'isine gelince : Eğer sahir, sihrindeki tesiri kendi fiilinden veyahut alât ve edevatından mütevellid bulunduğunu itikad ederse küfürdür ve eğer tesirin Cenab-ı Hak'tan olduğunu itikad ederse taallümü haram ve fiiliyatı günâh-ı kebairdendir. Zira; Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'tan (Ebu Hüreyre) Hz.'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Resûlullah (S.A.) «Mühlik olan yedi şeyden ihtiraz edin» buyurduğunda ashab-ı kiram tarafından «O yedi şey nedir ya Resûlallah?» dediklerinde «Allah-u Tealâ'ya şirk, sihir, bigayrı hakkın katl-i nefis, yetimin malını ekletmek, zina, esna-yı harpte âdâdan firar etmek ve afife olan bir hatuna zaniyesin demektir.» buyurduğu mervidir. Şu halde bu hadis-i şerifin beyanı veçhile sihir; katl-i nefse ve zinaya muadil büyük günâhtır.

İkinci nevi; eshab-ı evhamın sihridir. Vehmiyata tabi olarak bazı şeyleri tevehhümatla halka suret-i âharde göstermektir.

Üçüncü nevi; şeyatinden istiane tarikiyle harikulade gibi bazı şeyler ihtira' etmek ve halka göstermektir.

Dördüncü nevi; göz boyamak tabir olunan şeydir. Bu nev'e şa'beze denir ki bu fende hazık olan, halkı bir nevi fiiliyatla meşgul ederken ansızın halkın haberi olmadan fiil-i âhar ihdas ve halk onu gözetmedikleri halde zuhur edivermesi hayreti mucip olup taaccüplerini celbeder ve kuvve-i basıranın kemal-i süratle hareket eden birşeyi şey-i âhar suretinde görmek adetidir. Meselâ sür'atle seyreden vapurda bir kimse suya nazar etse vapuru durur, suyu gider görür, halbuki emir berakistir. Rahmet yağarken semadan nazil olan katreleri semadan yere kadar çekilmiş birer hatt-ı müstakim suretinde görür ve bir kimse birşeyle meşgul iken yanında şey-i âhar hadis olur, haberi olmaz.

Sihrin, beşerin ebdanına ve zihnine ve aklına tesiri muhakkaktır. Hatta bir Yahudiyertin Resûlullah'a sihredip vücud-ü nebevilerine zaaf arız olduğu ve (Raufe) denilen kuyuya ilka edilen sihri melâikenin haber vermesiyle oradan çıkarılınca Resûlullah'ın zaafı zail ve bu misilli sihir ve isabet-i ayndan istiaze için (Muavezeteyn) sûrelerinin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ şeyatinin nâsa sihir talimiyle kâfir olduklarını beyandan sonra Harut ve Marut isminde meleklere inzal olunan sihri dahi talim ettiklerini beyan etmek üzere:

وَمَآ أُنزِلَ عَلَى ٱلۡمَلَڪَيۡنِ بِبَابِلَ هَـٰرُوتَ وَمَـٰرُوتَ‌ۚ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنۡ أَحَدٍ حَتَّىٰ يَقُولآً إِنَّمَا نَحۡنُ فِتۡنَةٌ۬ فَلاً تَكۡفُرۡ‌ۖ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنۡهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِۦ بَيۡنَ ٱلۡمَرۡءِ وَزَوۡجِهِۦ‌ۚ وَمَا هُم بِضَآرِّينَ بِهِۦ مِنۡ أَحَدٍ إلاً بِإِذۡنِ ٱلله‌ۚ

buyuruyor.

[Şeyatîn insanlara (Küfe) kurbünde Babil denilen beldede Hârut ve Mârut isminde iki melek üzerine nazil olan sihri dahî talim ederler. Halbuki Hârut ve Mârut kendilerinden sihir öğrenmek için müracaat eden kimseye «Ancak biz fitneyiz. Nâsı imtihan için geldik; sen sihir öğrenmekle küfretme» deyinceye kadar hiçbir kimseye sihir talim etmezlerdi. Harut ve Mârufun bu suretle vukubulan tavsiye ve nasihatlerine rağmen o gelen kimse söz dinlemeyerek behemehal sihir öğrenmeyi arzu eyler ve ısrar ederse nâs meleklerden zevç ve zevce beyinlerini tefrik edecek sihirleri öğrenirler. Halbuki sihirle onlar bir kimseye zarar edemez, ancak Allah'ın izniyle zarar ederler.] Zira; sihrin nefsinde tesiri olmayıp ancak tesir, Cenab-ı Hak'tandır. Yalnız sihir esbab-ı âdiye kabilindendir. O esbaba tevessül edince müsebbibi olan bazı eseri halk etmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur.

B a b i l ; Küfe kurbünde Nemrud'un beldesidir. Nemrud'un köşkü yıkıldığında nâsın lisanı teferruk edip herkes bir türlü söyleyerek hiçbiri öbürünün lisanını anlamaz bir hale geldiği cihetle akıbet herbiri bir tarafa gidip yurt tutmaya vesile olduğundan Babil denilmiştir.

Melekler bilûmum maâsiden masumdurlar. Sihir talimi haram olduğu halde Harut'la Marufun sihir talimlerinin sebebi Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile o zamanda sihir teammüm etmiş ve sâhirler nübüvvet davasına kalkışmış, şu halde sihri mu'cizeden tefrik etmek lâzım gelmiş. Halbuki sihri mucizeden tefrik ise mucizenin mahiyetlerini bilmeye tavakkuf ettiğinden Cenab-ı Hak bu iki meleği beşer suretinde gönderdi. Onlar da nâsa sihir talim eder ve derlerdi ki: «Sihri bilin ve lâkin amel etmekle küfretmeyin.» Yahut âyette beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ kullarını imtihan için bu melekleri nâstan arzu edenlere sihir talimi için gönderdi. Onlar nâstan müracaat edenlere nasihat ederler ve «Biz nâsa fitne ve imtihan için geldik. Sihir talimine ve mucibiyle amel etmeye heves edip küfretmeyin» derlerdi. Nâstan mümin olanlar imanlarını muhafaza eder ve nasihati kabul ederler ve kâfir olanlar taallüm ederler ve nasihat kabul etmezlerdi. Melekler bu talimde emr-i ilâhiyi infaz edip Allah-u Tealâ'ya muti oldukları için masiyette bulunmamışlardır. Zira; talimleri emr-i ilâhiye mübtenidir.

Nâstan şakî olanlar zevçle zevce beynini tefrik eden şeyleri taallüm ederlerdi. Her ne suretle sihretseler sihrin zararı ancak Allah-u Tealâ'nın halkıyla olduğu cihetle nefsi sihir esbap kabilinden olup tesirini Allah-u Tealânın halk ettiğini Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمۡ وَلاً يَنفَعُهُمۡ‌ۚ وَلَقَدۡ عَلِمُواْ لَمَنِ ٱشۡتَرَٮٰهُ مَا لَهُ ۥ فِى ٱلاًخِرَةِ مِنۡ خَلَـٰقٍ۬‌ۚ وَلَبِئۡسَ مَا شَرَوۡاْ بِهِۦۤ أَنفُسَهُمۡ‌ۚ لَوۡ ڪَانُواْ يَعۡلَمُونَ (102)

[Nâstan sihir taallümü ihtiyar eden şakiler kendilerine mazarrat verip dünyada ve âhirette asla menfaat vermeyen şeyi taallüm ederler. Zira; sihirle muradiarı şer olduğundan zarar görürler, menfaat görmezler. Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, Allah'ın kitabını sihre tebdil eden kimseler için âhirette nasib olmadığını Yahûd muhakkak bildiler. Zatıma yemin ederim ki eğer Yahûd bilmiş olsalardı, mukabilinde nefislerini sattıkları sihir ne çirkin şey oldu !] Veyahut «Nefislerini verip mukabilinde satın aldıkları sihir ne çirkin şey oldu, eğer bilselerdi ihtiyar etmezlerdi.»

Yani; şeyatînin haber verdiği yalanları ve batıl sihirleri ihtiyareden ve kitabullahı onlara değişen kimseler için âhirette nasip olmadığını Yahûd bildiler, fakat huzuzat-ı şehevaniyelerine tâbi olduklarından sırf muzır olan şeyi ihtiyarla ebedi helâke müstağrak oldular. Ve lâkin Allah-u Tealâ hakkı için eğer irtikâp ettikleri sihrin kabâyihini bilmiş olsalardı nefisleri mukabilinde aldıkları sihir ne berbat ve ne fena şey oldu.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Yahûd Allah'ın kitabını arkalarına atıp şeyatînin haberlerinden te'lif olunan eracif dolusu kitaplara temessük ettikleri cihetle kitabullah mukabilinde keenne sihri satın almış olduklarından ve meleklerin sihri talimden maksatları sihri bilmekle beraber ondan ihtirazla menafi-i âhirete vasıl olmak iken Yahûd öğrendikleri sihri menafi-i dünyaya sarfettikleri cihetle keenne menafi-i âhiret mukabilinde sihri satın almış olduklarından bu âyette şira lâfzı varid olmuştur.

Yehûd'un bir kısmı sihir kitaplarından sihri taallüm edip nası davet ve diğer bir kısmı da cahil olup onların davetine icabet ettiklerinden âyetin evvelinde sihri bilen kısma işaret için bildikleri ve aharinde bilmeyen kısma işaret için bilmedikleri beyan olunmuştur. Yahut sihri ihtiyarla âhirette nasipleri olmadığını bildiklerine ve âhirette fevt olan nimetin miktarını bilmediklerine işaret için âyetin evvelinde bildikleri ve âhirinde bilmedikleri beyan olunmuştur. Yahut hakikati bilirler, lâkin bildikleriyle amel etmediklerinden keenne ilimleri adem-i ilim menziline tenzil olunarak âyetin evvelinde bildiklerine ve âhirinde adem-i intifalarına işaret olunmuştur.

Şu tevcihatın her cümlesine nazaran âyetin evveliyle âhiri beyninde asla tenakuz şaibesi yoktur. Çünkü; bir kısmı taallüm edip bildiklerinden ve diğer kısmı taallüm etmeyip bilmediklerinden her iki kısma işaret olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yehûd'un irtikâp ettikleri ef'al-i kabihalarından dolayı âhirette nasipleri olmadığını beyandan sonra iman etmiş olsalardı ecr-ü mesubata nail olacaklarını beyan etmek üzere:

وَلَوۡ أَنَّهُمۡ ءَامَنُواْ وَٱتَّقَوۡاْ لَمَثُوبَةٌ۬ مِّنۡ عِندِ ٱلله خَيۡرٌ۬‌ۖ لَّوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ (103)

buyuruyor.

[Yahûd, eğer Allah'a ve resûllerine ve kitaplarına ihlâs üzere iman ve muharremattan içtinapla ittika etmiş olsalardı onlar taraf-ı ilâhiden ecr-ü mesubata nail olurlar ve haklarında saadet olurdu. Zira; taraf-ı ilâhiden azıcık mesûbat onlar için bilmiş olsalar dünya ve mafihadan hayırlıdır.] Çünkü; dünya nimeti fani, sevap bakîdir.

***

Vâcib Tealâ Resûlullah'ın bi'setinden evvel Yehûd'dan vâki olan kabayihi beyandan sonra Resûlullah'ın bisetinden Yahudilerin vaki olan kabayihini beyan etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تَقُولُواْ رَٲعِنَا وَقُولُواْ ٱنظُرۡنَا وَٱسۡمَعُواْ‌ۗ وَلِلۡڪَـٰفِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (104)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Huzur-u nebeviye geldiğinizde Resûlullah'a (رَٲعِنَا) demeyin (ٱنظُرۡنَا) deyin ve şu vesayamızı dinleyin ve kâfirler için acıtıcı azap vardır.]

Yani; ey müminler ! Huzur-u nebeviye dahil olduğunuzda kemal-i edep ve terbiye üzerine dahil olun ki, resûlünüze hürmetsizlik iş'ar edecek ve Yehûd'un ta'nına vesile olacak şeylerde bulunmayın ve bilhassa (رَٲعِنَا) demekle hitab etmeyin belki (ٱنظُرۡنَا) yani «Bize nazar et» demekle nazarı merhamet ve atıfetini istirham edin ve şu vasiyetimizi dinleyin. Zira; dinlemekte sizin için menfaat ve kâfirler için âhirette azab-ı elim vardır.

Beyzâvî, Fahr-i Razi, Hazin ve Nimetullah'ın beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; eshab-ı Resûlullah vakayi-i mühimmede huzur-u nebeviye geldiklerinde «Ya Resûlallah ! Kelâmında teenni buyurmakla, bize riayet et ki, biz Kelâmı Nebevini fehmedelim ve sözümüzü dinlemekle bize riayet buyur ki, mazhar-ı atıfetin olalım» manâsına (رَٲعِنَا) derlerdi. Yahudiler bu sözü işitince fırsat buldular. Çünkü onların lisanında (رَٲعِنَا) ruunetten me'huz «Ey ahmak kişi» manâsına kelime-i hakarettir. Eshab-ı Resûlullahtan (رَٲعِنَا) dediklerini işitince beyinlerinde «Biz Muhammed'e gizli seb ederdik, şimdi alenen seb etmemize fırsat var, alenen seb edelim» dediler. Resûlullah'ın huzuruna geldiklerinde râina derler ve birbirlerine bakarak gülerlerdi. Sa'd b. Muaz Hazretleri onların lisanlarını bildiğinden derhal maksatlarını anladı ve Yehûda hitaben: «Bundan sonra eğer sizden bir kimse Resûlullah'a hitaben (رَٲعِنَا) derse kılıçla boynunu vururum» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur ki, Yehûd'un bu sebeple Resûlullah'a sebbine meydan kalmamıştır.

Bu kelimede manâ cihetinden Resûlullah'a (رَٲعِنَا) demek sahih ise de ehl-i Hicaz indinde makam-ı istihzada istimal olunduğundan istimal cihetinden dahi sû-u edebi müş'irdir. Binaenaleyh; ehl-i îman (رَٲعِنَا) demekten nehyolunmuşlardır. Fakat (ٱنظُرۡنَا) lafzıyla hitapta Resûlullah'ın nazar-ı inayetini talep ve istirham olduğundan hürmetsizlik manâsını müş'ir değil, bilâkis ta'zîmi müş'irdir. Resûlullah'ın kelâmını itaat üzere işitmek ve tamamiyle fehmetmek üzere işitmelerini emretmekle Resûlullah'a tazîm etmelerini Cenab-ı Hak tavsiye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yedûhun ve sair kâfirlerin Resûlüne adavetlerini beyandan sonra kâfirlerin şerrinden hazer etmelerini Resûlüne ve müminlere tavsiye etmek üzere :

مَّا يَوَدُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنۡ أَهۡلِ ٱلۡكِتَـٰبِ وَلاً ٱلۡمُشۡرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيۡڪُم مِّنۡ خَيۡرٍ۬ مِّن رَّبِّڪُمۡ‌ۗ وَالله يَخۡتَصُّ بِرَحۡمَتِهِۦ مَن يَشَآءُ‌ۚ وَالله ذُو ٱلۡفَضۡلِ ٱلۡعَظِيمِ (105)

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan olan kâfirler ve müşrikler, sizin üzerinize Rabbinizden hiçbir hayırü bereket ve ıslah-ı halinize ve dünyada ve âhirette saadetinize dair birşey nazil olduğunu istemezler. Allah-u Tealâ kullarından dilediğini rahmetiyle mümtaz kılar ve istediğine âyetlerini inzal eder; Zira Allah-u Tealâ fazl-ı azim ve ihsan-ı kesir sahibidir.] Hikmet-i ilâhiyesi iktizası istediği kuluna ihsan eder. Kimsenin itiraza hakkı ve mecali yoktur. Zira; her ne işlese mülkünde tasarruftur.

R a h m e t le murad; vahy-i ilâhidir. V a h y ; Allah'ın ihsanıdır. Binaenaleyh; vahyini inzale dilediği kulunu ihtiyar ettiğinden nübüvvet; mevhibe-i ilâhiye olup abdın kisbi ve sa'yiyle değildir.

Gerek Yehûd ve gerek putlara ibadet eden müşrikler ehl-i iman üzerine nazil olan Kur'ân'a hased ve adavet ettiklerini ve hiçbir zaman hayra nail olduklarını istemediklerini ve daima buğz ve gazap üzere bulunduklarım beyanla ehl-i imana kâfirlerin zahirde gösterdikleri meveddete aldanmamalarmı tavsiye buyurmuştur.

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran müminler, Yahudilere «Muhammed (S.A.)'e iman edin» dediklerinde «Sizin iman ettiğiniz bizim iman ettiğimizden hayırlı değildir» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ Yehûd'un din-i İslama nesh-i ahkâm cihetinden ta'n ettiklerini reddetmek üzere:

مَا نَنسَخۡ مِنۡ ءَايَةٍ أَوۡ نُنسِهَا نَأۡتِ بِخَيۡرٍ۬ مِّنۡہَآ أَوۡ مِثۡلِهَآ‌ۗ أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱلله عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ (106)

buyuruyor.

[Herhangi bir âyeti biz nesih veyahut nisyan ettirirsek kullarımız hakkında o âyetten daha hayırlı veyahut ahkâmıyla amelin suhuletinde ye ecr-ü mesubatında ona müsavi olan bir âyeti getiririz. Allah-u Tealâ'nın herşeye kadir olduğunu ey Resûl-ü Ekrem'im sen bilmedin mi? Elbette bildin.] Şu halde Allah-u Tealâ bir âyeti ve ahkâmını kaldırıp yerine ondan hayırlısını getirmeye dahi kadirdir.

N e s i h ; indeş-şer' bir hükm-ü şefinin muahhar bir delil-i şer'î ile ref ve izale olunmasıdır. Bir âyetin hükmü bir zamana mahsus olarak nazil olur. O zamanın hitamında Vâcib Tealâ onun hilâfına veyahut umumi ise hususi bir âyet inzaliyle o âyetin hükmünü kaldırır ve binaenaleyh; o âyetin hükmü nihayet bulmuş olur.

Nesih; ilm-i usulde beyan olunduğu veçhile üç suretle cereyan eder:

B i r i n c i s i ; lâfzı ve manâsı mensuh olur.

İ k i n c i s i ; yalnız manâsı mensuh, lâfzı baki olur.

Ü ç ü n c ü s ü ; lâfzı mensuh, manâsı baki olur. Nesih; aklen ve sem'an caiz ve naklen vakidir. Çünkü; Resûlullah'a nazil olan Kur'ân; kütüb-ü sabıkanın cümlesini neshettiği gibi İncil, Tevrat'ın ve Tevrat kendinden evvelki şerayiin birçok ahkâmını neshetmişlerdir. Meselâ Hz. Âdem şeriatinde zürriyet-i Ademin tekessürü matlub olup meydanda Âdem'in sulben evlâdından başka kimse olmadığından kardeşin kardeşi tezevvüc etmesi meşru idi. Zira; hâl ve maslahata ve takib olunan gaye ve hikmete muvafık olan da bu idi. Biraz müddet sonra insanlar tekessür ettiğinden kardeşin kardeşi nikâh etmesine ihtiyaç kalmadığı cihetle bu hüküm nesholunmuştur. Hz. Nuh (A.S.) şeriatinde hayvanatın her ney'ini ekletmek mubah idi. Hz. Musa şeriatinde hayvanattan birçoklarının ekli nesholunmuş ve şeriat-i Muhammediye makablinde olan şeriatleri furû' cihetinden neshetmiştir. Lâkin usul-ü itikadiye cemii şerayi'de müsavi olup asla tegayyür kabul etmediğinden mesail-i itikadiyede nesih yoktur.

Nesih; emir ve nehiy gibi ahkâma müteallik olan kısımlarda cari olup vukuat-ı hikâye ve haber kısımlarında cari olmaz.

Kur'ân-ı azimüşşan'da nesih vakidir. Meselâ; zevci vefat eden hatunun iddeti bir senede tamam olacağına dair olan âyet dört ay on günde iddetini ikmal edeceğine dair olan âyetle nesholunduğu gibi iptida-yı islâmda huzur-u Risalette fısıltı yapacak kimse sadaka vermekle memur iken, badehu sadaka nesholunmuştur. Kıtal ile iptida emrolunduğunda bir müminin on kâfire karşı sabır ve sebatı vacip iken sonra bir kişinin iki kâfire karşı sabır ve sebatı vacip olup ziyadesi nesholunmuştur. Çünkü; bir zamanda emzice ve bünye-i insaniyeye muvafık devanın diğer zamanda muvafık olmadığı gibi bir zamanda insanların mizaç ve bünye mesalihine muvafık olan ahkâmın diğer zamanda muvafık olmadığından evvelki hüküm nesholunur, yerine ondan daha kolay ve mesalihe muvafık ikinci bir hüküm gelir.

«Bir âyeti neshedersek ondan hayırlısını getiririz» demek; «İbad üzerine gayet kolay ve menfaatta ziyade ve sevabı çok olan hükmü getiririz.» demektir. Yoksa, «Bir âyet diğer âyetten hayırlıdır» manâsına değildir. Zira; kelâm-ı ilâhinin cümlesi müsavidir.

Teheccüd namazının farziyeti nesholundu. Çünkü; ibad için dünyaca külfet ve meşakkat kalktığından farziyetinin neshi hayırlıdır.

Eyyam-ı madudatta oruç bütün Ramazan ayında oruca tahvil olundu. Gerçi ekall-i neshile eksere tahvilde ebdan üzere külfet ve meşakkat vardır. Lâkin ecr-ü sevabı çoktur. Amma bir hükmü nesihle onun mukabilinde mislini getirmekte sevap aynıdır. Zira nasih; mensuha müsavidir. Meselâ kıble (Beyt-i Mukaddes) iken (Kâbe-i Muazzama)'ya tahvil olunduğu gibi. Her iki cihete teveccühte külfet müsavi olduğu gibi sevap dahi müsavidir.

Gerçi Mutezile mensuh olan âyetin mukaddem, nasih olan âyetin muahhar olup muahhar olan bir şeyin kadim olamayacağını beyanla Kur'ân’ın hadis olmasını bu âyetle istidlal ediyorlarsa da nasih ve mensuh olmak elfaz ve ibaratın avarızından olup elfaz ve ibaratın hadis olduğunda ise niza' olmadığı cihetle nesholan elfazın hadis olmasından kelâm-ı ilâhinin hadis olması lâzım gelmez.

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü kâfirler «Muhammed (S.A.) eshabına bir gün birşeyle emreder, yarın nehyeder ve birgün bir söz söyler, yarın sözünden döner. Şu halde her ne söylerse kendi indinden söyler» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur.

***

Vâcib Tealâ neshin cevazını beyandan sonra semavat ve arzın mülkü kendine mahsus olup emir ve nehyeylemek ve emr-ü nehyini neshetmek kendi has mülkünde tasarrufu olduğu cihetle hiç kimsenin itiraza salâhiyeti olmadığım beyan zımnında:

أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱلله لَهُ ۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۗ وَمَا لَڪُم مِّن دُونِ ٱلله مِن وَلِىٍّ۬ وَلاً نَصِيرٍ (107)

[Sen bilmedin mi semavat ve arzın mülkü muhakkak Allah-u Tealâ'ya mahsus olup sizin için Allah'ın gayrı umurunuza bir mütevelli bir yardımcı olmadığını? Elbette bildin.]

Yani; ey Habib-i Ekrem'im ! Semavat ve arzın mülkü Allah-u Tealâ'ya mahsus olup semavat ve arzda bilâ fütur dilediği gibi tasarruf ettiğini ve âfak-ı âlemde keyfe ma yeşa tasarruf etmekle beraber nefsinize müracaat edince dünyada ve âhirette Allah'ın gayrı sizin için bir yardımcı ve umurumuza kayyım ve mütevelli olmadığım sen bilmedin mi? Şu halde Allah-u Tealâ size emir ve nehyeder ve istediği hükmü sizin üzerinizden kaldırır ve istediğini ibka eder. Zira; mülkünde tasarruf onundur, itiraza kimsenin mecali ve hakkı yoktur. Dilediği kuluna mertebe-i nübüvveti ihsan eder ve dilediği mekâna şeref verir ve kıble ittihaz olunmasını emreder. Binaenaleyh; bir zamanda ehl-i imana Beyt-i Mukaddes'i kıble kılar, diğer zamanda kıblenin Kabe olmasını emreder ve her iki suret ise mülkünde tasarruftur ve bir kimsenin hukukuna tecavüz yoktur. Hergün ve her saatte ahar bir cihete teveccüh etmekle emretse kimin itiraza salâhiyeti vardır ve kim zarar görür?

***

Vâcib Tealâ mülk kendinin olup emir ve nehy zatına mahsus olduğunu beyandan sonra Resûlü üzerine bazı esrarı sual sadedinde ısrar edenleri tevbih etmek üzere:

أَمۡ تُرِيدُونَ أَن تَسۡـَٔلُواْ رَسُولَكُمۡ كَمَا سُٮِٕلَ مُوسَىٰ مِن قَبۡلُ‌ۗ وَمَن يَتَبَدَّلِ ٱلۡڪُفۡرَ بِٱلۡإِيمَـٰنِ فَقَدۡ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ (108)

buyuruyor.

[Umurunuzu Allah'a ve resûlüne tefviz edip tamamiyle inkıyad ve itaat eder ve her gelen ahkâma riayet eder misiniz, yoksa resûlünüze nazil olan âyetlerin esrarından sual etmek mi murad edersiniz? Bundan evvel Musa (A.S.)'a sual olunduğu gibi.] Çünkü; Beni İsrail'in ahvalini ıslah sadedinde gelen âyetlerin esrarını anlamak için ısrar üzere Musa (A.S.)'dan onlar sual ederlerdi. Siz de onlar gibi ahvalinizi ıslah için nazil olan âyetlerin hikem-i hafiyatını ilhah ve ısrar üzere sual etmeyin. [Bir kimse küfrü imana tebdil ederse doğru yolu ve tarik-i müstakimi yitirmiş (kaybetmişedir.]

Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile (أَمۡ) kelimesi muttasıla olursa

(الم تعلم)'e mukabildir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz Allah'ın her şeye malik olduğunu ve istediği gibi emirü nehyettiğini ve eşyanın küllisine kadir olduğunu bilmediniz mi? Yoksa bildiniz de Musa (A.S.)'ın ümmeti gibi resûlünüze nesih ve saire gibi herşeyin esrarından sual etmek mi istersiniz?] demektir. Lâkin (أَمۡ) kelimesi munkatıa olursa Resûlullah'a itimadın lüzumunu ve birşeyin esrarını ve hikmetini anlamak üzere sualde ısrar etmemelerini tavsiye etmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Belki siz Beni İsrail'in Musa (AS.)'dan takatlerinin fevkinde «Aleni bize Allah'ı göster» dedikleri gibi siz de tahammülünüzün fevkinde birçok şeyler sual etmek mi istersiniz? Halbuki resûlünüzün risaletine delâlet eder mucizat-ı bahire ve delâil-i zahire geldikten sonra sizin için bu misilli sualler caiz değildir, hemen itaat ve inkıyadınız lâzımdır. Zira; nübüvveti mucizatla sabit olduğundan size vacip olan itaattir. Eğer taannüd ederek sualde ısrar ederseniz imandan sonra küfretmiş olursunuz. İmandan sonra küfreden kimse, matlubuna isal eden ve sebeb-i necatı olan tarik-i imandan muhakkak çıkmış olur] demektir.

Âyet-i celilenin Yehûd hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü onların, Tevrat'ın birden nazil olduğu gibi Resûlullah üzerine semadan birden bir kitap nazil olmasını talebetmeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut âyette hitap; müminleredir. Zira müminler; kendileri hakkında menfaat olmayan birçok şeylerin sualine mübaşeret etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyette müminleri faydasız şeyleri sual etmekten men' ve zecir olmakla beraber inad ederek sual etmenin küfrolduğuna ima ve işaret buyurulmuştur.

Her ne kadar beyan olunduğu veçhile âyetin kimler hakkında nazil olduğuna dair iki rivayet varsa da Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran esah olan; âyet Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Zira; âyetin gerek sabıkı ve gerek bundan sonra gelecek olan lahıkı Yehûd hakkında olduğundan bu âyetin dahi Yehûd hakkında olması nazm-ı âyete mülayimdir.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun bazı kabayihini beyandan sonra ehl-i imana hasedlerinden naşi yapmak istedikleri hiyel ve desayisi ve fena maksatlarını beyan etmek üzere :

وَدَّ ڪَثِيرٌ۬ مِّنۡ أَهۡلِ ٱلۡكِتَـٰبِ لَوۡ يَرُدُّونَكُم مِّنۢ بَعۡدِ إِيمَـٰنِكُمۡ كُفَّارًا حَسَدً۬ا مِّنۡ عِندِ أَنفُسِهِم مِّنۢ بَعۡدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ ٱلۡحَقُّ‌ۖ فَٱعۡفُواْ وَٱصۡفَحُواْ حَتَّىٰ يَأۡتِىَ الله بِأَمۡرِهِۦۤ‌ۗ إِنَّ ٱلله عَلَىٰ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (109)

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan pek çokları şiddet-i adavetleri neticesi kendi nefislerinden galeyan eden hasedlerinden naşi sizin için hak zahir ve tebeyyün edip iman ettikten sonra sizi küffar olarak reddetmiş olsalar mahabbet ederler ve sizi dinlerine red ile katlinizi vacip, mürted kılmaktan maksatları dinlerinde salâbet ve gayretlerinden değildir, belki size hased ve inatlarındandır. Çünkü; kendi kitapları sizin dininizin hak olduğuna şehadet eder ve onlar da hakkaniyetini bilirler. Şu halde siz onları intikam ve ukubetinizden af edin ve onları ta'yib ve tekdirden iraz edin ve Allah-u Tealâ'nın onlar hakkında emri ve hükm-ü kafisi gelinceye kadar sabırü sebat edin. Zira, Allah-u Tealâ herşeye ve bilhassa sizin intikamınızı onlardan almaya kadirdir.]

H a s e d ; âharin nimetini çekememekle o nimetin zevalini arzu etmek ve izalesi için hiyel ve desayise teşebbüs etmektir ki'cemi-i edyanda haramdır. Bu hal insanlar beyninde adem-i imtizaca ve tefrikaya bâdi ve âlemde fitne ve fesada bâis ve hercümerce sebep olduğundan asayiş-i intizamı ihlâl eden ahlâkın en fenasıdır. Hatta müminin mürted olmasını arzu etmek gibi bir fenalık olmadığı halde bu fenalığa bile hasedin sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Hased, aharin nimetinin zevalini arzu etmeye sebep olduğu gibi, hased eden kimsenin ilelebed helâkine dahi sebep olacağı İblis'in helâkiyle sabittir. Çünkü; İblis'in küfrü Hz. Âdem'e hasedinden neş'et etmiştir. Amma gayrıda olan nimetin devamıyla beraber kendinin dahi o nimete nail olmasını arzu etmek gıptadır ki haram değildir ve gıpta kabilinden olan arzuda beis yoktur.

Ehl-i kitap, müminlerin nail oldukları nimet-i imanın zevalini arzu ettiler ki saadet-i dareynden mahrum olsunlar.

A f ı v la emir; onların hasedine ve küfürlerine rızayı mucip olmaz. Çünkü afvile emir; onlara mukabele ve cevabı bir müddet-i muvakkatada terkle emirdir. Zira, emir; mutlak değildir, belki «onlar hakkında emr-i ilâhi gelinceye kadar mukabeleyi terkedin» demekten ibarettir.

Emr-i ilâhi ile murad; Beyzâvî'nin beyanına nazaran Kureyza kabilesinin katli ve Beni Nadîr'in beldelerinden tard ve tebidlerine dair emr-i ilâhinin gelmesidir. Şu halde afvile emir mutlak olmayıp emr-i ilâhinin gelmesiyle mukayyed olunca «Bu âyet, kıtal âyetiyle mensuhtur» demeye hacet yoktur. Çünkü; emr-i ilâhi gelince afvile emrin hükmü hitam bulmuş ve diğer âyetle nesha ihtiyaç kalmamıştır.

Neshe müteallik olan bahiste beyan olunduğu veçhile afvile emir zamanında ehl-i imanın kılleti ve zâ'fiyeti sebebiyle mukabele etmek ehl-i iman hakkında maslahata muvafık değildi. Zira mukabele ve onlarla mücadelenin uyandıracağı ateş-i fitneyi söndürmeye henüz ehl-i imanın kuvveti kâfi olamadığından Vâcib Tealâ onlara kâfi şevket-i islâmiyenin tekemmülüne kadar sükût etmelerini tavsiye buyurmuştu. İşte umur-i müslimine mütevelli ve re'si kârda bulunan zevat için bu âyet-i celile büyük bir derstir. Çünkü re'si kârda bulunan zevatın ümmetin ahvalini iyi bilmesi ve kuvvetini tamamiyîe tetkik etmesi ve kuvve-i maddiye ve maneviyesini nazarından uzak'tutmaması, hariçten zuhur edecek belâyâya mukabelenin zamanı olup olmadığını bilmesi ve mukabeleye kuvvet kâfi değilse kâfi derece kuvveti ikmal edinceye kadar müdâratla vakit kazanması umur-u lâzimeden olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ Yehudun şerrini defa kuvvet iktisab edinceye kadar resûlüne Yehud hakkında afıvla muamele etmek ve sözlerini duymamakla emir buyurmuştur. Â'dânın küllisine karşı hüküm; her zaman bu minval üzeredir.

Ayet-i celilenin sebeb-i nüzulü; (Uhud) vakasından sonra Yehuddan bir taife eshaptan (Huzeyfe) ve (Ammar) (R.A.)'ya dediler ki: «Görmediniz mi size isabet eden inhizamı? Eğer siz din-i hak üzerine olsanız münhezim olmazdınız. Bizim dinimize dönerseniz sizin hakkınızda hayırlı olur. Zira; biz sizden efdaliz ve dinimiz de haktır». Yahudilerin böyle demeleri üzerine (Ammar) Hz.'leri «Ey Yehûd ! Sizin dininizde nakz-ı ahdetmek caiz midir?» dedi. Yahudiler «Katiyen nakz-ı ahdetmek caiz değildir» deyince Ammar: «Ömrüm oldukça ben Muhammed (S.A.)'e küfretmemek üzere ahdettim, dönemem» dedi. Yahudiler de «Bu adam dininden dönmüş» dediler. Huzeyfe Hz.'leri de «Ben Rab yönünden cihetullah'a, din yönünden islâma, iman yönünden Kur'ân'a, kıble yönünden Kabe'ye ve kardeş yönünden müminlere razı oldum, sizin sözünüz kulağıma girmez» diyerek huzur-u Risalete gelip bu hali haber vermeleri Resûlullah'ın da onlara «İsabet ettiniz, felah buldunuz» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu siyer-i kebirde mezkûrdur.

***

Vâcib Tealâ ehl-i imana vakt-i merhununa kadar kâfirlerin muamelesine sabır ve sükûtle muamele etmelerini de emrettikten sonra mücerred afıvla iktifa olunmayıp ibadetle dergâh-ı ülûhi-yete iltica etmeleri lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّڪَوٰةَ‌ۚ وَمَا تُقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُم مِّنۡ خَيۡرٍ۬ تَجِدُوهُ عِندَ ٱلله‌ۗ إِنَّ ٱلله بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ۬ (110)

buyuruyor,

[Siz affedin ve Yahûdun sû-u muamelelerine şiddet göstermeyin de cemi-i bedeniniz ve revabıt-ı kalbiyenizle üzerinize farz olan namazı ikame etmekle dergâh-ı ulûhiyetimize teveccühtü tamla teveccüh ve iltica edin ve masivadan kat'i alâka ederek ibadat-ı maliyeden zekâtınızı müstehak olanlara verin ve şurasını iyi bilin ki nefsiniz için hayır olarak namaz ve zekât gibi takdim ettiğiniz ibadatm kâffesinin ecr-ü mesubatını Allah-u Tealâ indinde noksansız hazırlanmış bulacaksınız. Zira; Allah-u Tealâ sizin cümle â'mâlinizi görücü ve muktezasına göre fazl-ü kereminden sevap vericidir.] Binaenaleyh; ameliniz asla zayi olmaz.

Ayet-i celile hayra terğib ve serden tenfirdir. Çünkü; Allah-u Tealâ her ameli görüp ona göre ceza verince edna aklı olan güzel ceza almak için elbette hayra sa'yeder ve çirkin cezayı görmemek için elbette serden içtinab eder.

***

Vâcib Tealâ Yahûdun ehl-i imanın zihnini iğfal için serdettikleri bazı kelâmlarından âhari beyan etmek üzere:

وَقَالُواْ لَن يَدۡخُلَ ٱلۡجَنَّةَ إلاً مَن كَانَ هُودًا أَوۡ نَصَـٰرَىٰ‌ۗ تِلۡكَ أَمَانِيُّهُمۡ‌ۗ قُلۡ هَاتُواْ بُرۡهَـٰنَڪُمۡ إِن ڪُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (111)

buyuruyor.

[Yehûdun cümle-i hilelerinden birisi de onlar müminleri iğfal için dediler ki, «Elbette Cennet'e dahil olmaz illâ Yahudi veyahut Nasara olan dahil olur. Şair milletlerden ve edyan erbabından dahil olacak yoktur.] Yehûd böyle demekle ehl-i imanın zihinlerini iğfal etmek istediler. İşte onların şu sözleri şehevat-ı nefsaniyelerinin arzu ettiği ebatîl ve eraciflerdir. Ve delil-i aklî ve nakliye müstenid değildir. [Eğer davalarının bir delile müstenid olduğunu iddia ederlerse ey Habib-i Zişanım ! Sen onlara hitaben de ki «Eğer sözünüzde ve şu davanızda sadıksanız davanızı ispat edecek delilinizi getirin.»]

Yehud, Nasarayı ve Nasara Yehûdu tekfir edip her iki fırka birbirinin Cennet'e gireceğini itikad etmediklerinden âyette zamir ehl-i kitaba râci olmakla tafsil olunmak lâzımdır. Yehûd, «Cennet'e kimse dahil olmaz, illâ Yahudi olan kimse dahil olur» dediği gibi Nasara da «Cennet'e kimse dahil olmaz, illâ Nasara olan kimse dahil olur» dediler, demektir.

Yehûdun istedikleri müminler üzerine hayır nazil olmaması ve irtidad etmeleri ve Cennet'e Yehudun gayrı bir kimsenin dahil olmaması ve daha bunların emsali birçok batıl emelleri olduğuna işaret için (أَمَانِيُّ) cemi' siğasıyla varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasara’ın davalarını reddetmek üzere :

بَلَىٰ مَنۡ أَسۡلَمَ وَجۡهَهُ ۥللهِ وَهُوَ مُحۡسِنٌ۬ فَلَهُ ۥۤ أَجۡرُهُ ۥ عِندَ رَبِّهِۦ وَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (112)

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap ! Emr-i hal ve şan sizin dediğiniz gibi değildir. Belki Allah-u Tealâ'ya ihlâs üzere amelini güzel eda edici olduğu halde zatını teslim eden bir kimse için Rabbisi indinde ecr-i azîm vardır. Binaenaleyh; onlar üzerine havf yoktur ve mahzun dahi olmazlar.]

Yani; ey ehl-i kitap ! İhlâs üzere Rabbisine inkıyad eden için Cennet vardır. Sizin zu'munuz gibi Cennet size mahsus değildir. Evet ! Cennet size mahsus olur: Eğer bulunduğunuz tarikatınızı tağyir ve nefsinizi Allah-u Tealâ'ya teslim ve ibadetinizi cemii şerait ve âdabına riayetle eda ederseniz Cennet sizin için olur. Zira; şu evsafı haiz olan Cennet'e girer.

İnsanın azasının eşrefi ve havass-i müdrikenin mahalli ve ibadatın âzami olan secde, yüzle hasıl olduğundan cümle azaya bedel yüz tabir olunmuştur. Âyette ihlâs üzere amelin ecr-ü mesubata ve istihkaka sebep olduğuna delâlet vardır.

İ h l â s ibadattını Allah-u Tealâ'ya mahsus kılmak ve nza-yı ilâhiyi talepten başka ameliyle birşey murad etmemekten ibarettir. İhlâsta ameli işlemeye bais ve sebep olan irade ve niyete mukarin olmak lâzımdır. İnsandan sudûreden ef al, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile üçtür :

B i r i n c i s i ; ibadettir. İbadet niyete mukarin olmayınca kabul olunmaz. Binaenaleyh; niyete mukârin olmayan ibadetin sevabı yoktur.

İ k i n c i s i ; mübahathr. Mubah olan birşey niyet vasıtasıyla ibadete inkılâbeder. Meselâ taam etmek, mubah olduğu halde ibadete kuvvet iktisabetmek niyetiyle eklolunursa ibadet olur.

Ü ç ü n c ü s ü ; fazilettir. Fazilet, niyet sebebiyle sevabı tekessür eder. Meselâ mescidde bulunan bir kimse beytullahı ziyaret niyetiyle dahil olmuşsa, sevaba nail olduğu gibi itikâf niyetiyle ve namazı gözetmek niyetiyle de olursa ayrı ayrı sevaba nail olurlar. Amma mâsiyet, niyet-i hasene sebebiyle taâta tahavvül etmez. Meselâ haram maldan mescid yapmış olsa ibadet olamaz. Zira; haramdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet, Yehûd'un Cennet'in kendilerine mahsus olması iddialarını red ve gayrılarından nefyettikleri şerefi islâmiyet vasıtasıyla gayrılara isbat etmek manâsını mutazammın olmakla Yehûd'un itikadını iptal etmiştir.

Ecr-ü mesûbaUna nail olmakhğın şartı; â'mâlini şer'in beyanı veçhile yerine getirmek suretiyle ihsan etmektir. Çünkü ihsan; a'mâli cemii şerait ve erkânım lâyık olduğu vech üzere eda etmektir.

***

Vâcib Tealâ Yahûd'un ve Nasara'nın kelâmlarını icmâlen beyandan sonra tafsîlen beyan etmek üzere :

وَقَالَتِ ٱلۡيَهُودُ لَيۡسَتِ ٱلنَّصَـٰرَىٰ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَقَالَتِ ٱلنَّصَـٰرَىٰ لَيۡسَتِ ٱلۡيَهُودُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَهُمۡ يَتۡلُونَ ٱلۡكِتَـٰبَ‌ۗ كَذَٲلِكَ قَالَ ٱلَّذِينَ لاً يَعۡلَمُونَ مِثۡلَ قَوۡلِهِمۡ‌ۚ فَالله يَحۡكُمُ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (113)

buyuruyor. .

[Yehûd «din bizim dinimiz ve kitap bizim kitabımız ve nebi bizim nebimizdir, Nasara emr-i dinde muteber birşey üzerinde değildir, belki tarik-ı haktan hurûc etmiş dalâlet üzerindedir», dediler ve Nasara «Bizim dinimiz hak, şeriatimiz müebbed ve nebimiz muhalleddir. Yehud umur-u itikad ve amelde muteber bir şeriat üzerinde değildir», dediler. Halbuki Yehud ve Nasara kitaplarını tilâvet ve iman ve irfan iddia ederlerse de henüz cehalet ve ihtilâftan kurtulmamışlardır. Çünkü; bunların dediklerinin mislini kitaptan haberi olmayan ve nebi bilmeyen ve din ve şeriat tanımayanlar derler ve aynı sözü söylemek kitapsız olanlara yakışır, yoksa ehl-i kitaba böyle cahilane ta'n ve teşni' lâyık değildir. Halleri şu minval üzere olunca Allah-u Tealâ onların ihtilâf ettikleri mesailde yevm-i kıyamette ahvâl ve amellerinin muktezasıyla. hükmeder.]

Yehud ve Nasara ile murad; cemaat-i muayyene olmak ihtimali varsa da esah olan umum Yehud ve Nasara'ntn itikadlanın beyandır. Halbuki Yehud'un tilâvet ettiği Tevrat; İsa (A.S.)'ı ve İncil'i ve Nasara'nın tilâvet ettiği İncil de Musa (A.S.)'ı ve Tevrat'ı tasdik eder. Fakat onlar bu kitapları kıraat ettikleri halde bile ilimleriyle beraber inkâra cür'et ettiler.

Bilmeyenlerle murad; Arab'ın müşrikleridir. Çünkü; onlar da: «Müslümanlar hiçbir din üzere değildir» derlerdi. Millet-i islâmiye beyninde zuhur eden fırkaların halleri dahi böyledir. Zira; bir fırka öbür fırkayı tekfir eder. Halbuki cümlesi Kur'ân'ı tilâvet ederler. Cümle milletler ve fırkalar beyninde vaki olan ihtilâfı, yevm-i kıyamette hal ve fasl ve herkesin ameline göre hükmedeceği Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

(Necran) denilen beldenin Nasara taifesinden bazı kimselerin huzûr-u Risalete meb'ûs olarak geldiklerini işiten ve etraf-ı Medine'de bulunan Yahudilerden birçok kimseler huzur-u Risalete dahil oldular. Bu esnada tarafeyn münakaşaya başladılar, münakaşa gittikçe kesb-i şiddet etti. Yahudiler Nasaraya «Siz emr-i dinde bir meslek-i sahih üzere değilsiniz» demekle İsa (A.S.)'ı ve İncl'i inkâr ettiler ve Nasara da Yahudilere aynı mukabelede bulunarak Çenab-ı Musa ve Tevrat'ı inkâr ettiler. Her iki tarafı şu nârava hallerinden dolayı tevbih ve tekdir ve müşrik-i Arap'tan farkları olmadığım beyan için bu âyet-i celilenin nazil olduğu mervidir.

Vâcib Tealâ bu sûrenin evvelinde Kur'ân’ın hidayet ve saadeti; mü'min ve müttekilere mahsus olup insanların mü'min, kâfir ve münafık olmak üzere üç kısım olduğunu beyandan sonra tarihe nakld kelam ederek, Hz. Âdem'in hilkatini ve Şeytan'la aralarında cereyan eden ahvali izahla hilkat-i Âdem'in cümle insanlara ni'met olduğundan bahisle o ni'mete karşı şükrün vücûbunu ve Şeytan’ın adavetinden ihtirazın lüzumunu da ihtar ve tavsiyeden sonra ehl-i kitabın en ehemmiyetlisi olan ve milletler içinde ibretâmiz sergüzeştlere maruz kalmış bulunan Beni İsrail'in sevabıkı ahvalini tasvir ve tafsil ile bir taraftan Yahudileri imana davet, diğer taraftan da ümmet-i Muhammed'i ilm-i tarihin ehemmiyet ve dikkatine tergîb buyurmuştur.

Zira ümmetler ve cemaatler teşkilât-ı içtimaiyelerini ne gibi esaslara bina ve devr-i terakkilerini ne gibi şeylerle ikmal ve şevketti kuvvetlerini ne gibi tedbirlerle muhafaza ve ne gibi sebeplerle devr-i inkıraz ve idbarlarını ihzarettiler ve sebeb-i felah ve helâkleri neler oldu ve hasma karşı ne gibi mihnetlere göğüs gerdiler ve ne gibi hazırlıklarla galebe çaldılar veya mağlûb oldular? Bunların cümlesi tarihen mazbut olduğundan her millet için ilm-i tarih, nazım-ı yegânedir. Çünkü tarih; insanların an'anatını ve adât-ı hasene ve kabihasını beyan ettiğinden bir millet kavmiyetini hemen tarihiyle muhafaza edebilir. Eğer tarihiyle an'anâtını muhafaza etmezse. kavmiyetini muhafaza edemez. Kavmiyetini muhafaza edemeyen millet mevcudiyetini idame ettiremez. Zira; kavmiyetini kaybedince, efrat beyninde olan revabıtı kırmış olacagından irtibat kalkar. Binaenaleyh; efrad beyninde taavün ve tenasura riayet kalmaz. Efrad beyninde revabit ve taâvün olmaygcemiyetin asabına zaaf târî olup akıbet münkariz olacağı şüphesizdir. Şu halde cemiyât-ı beşeriyenin mevcudiyetini muhafazaya hadim olan esbabın mühim olanlarından birisi de tarihtir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in vukuatını ve hiyel ve desayisini ve enva-ı kabayihini beyandan sonra, umum üzere mesacidin hürmeti lâzım olup, tahrip edenlerin eşedd-i zulümle zalim olduklarını beyan etmek üzere :

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَـٰجِدَ ٱلله أَن يُذۡكَرَ فِيہَا ٱسۡمُهُ ۥ وَسَعَىٰ فِى خَرَابِهَآ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ مَا كَانَ لَهُمۡ أَن يَدۡخُلُوهَآ إلاً خَآٮِٕفِينَ‌ۚ لَهُمۡ فِى ٱلدُّنۡيَا خِزۡىٌ۬ وَلَهُمۡ فِى ٱلاًخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (114)

buyuruyor.

[Allah'ın mescidlerini, o mescidlerde Allah'ın ismi zikrolunmaktan menedip, mescidlerin harabına sa'yeden kimseden ziyade zalim kim olabilir?] Elbette indallah muazzam ve ism-i celil-i ilâhinin zikrolunması için bina olunmuş mescidlerin hedmine badi olandan ve ibadullahı ibadetten men' ile mescidin tatiline sa'yeden kimseden ziyade bir zalim olamaz. [İşte şu mescidin harabına sa'yeden erazil ve eşkiya için mescidlere dahil olmak olmadı. İllâ havf ve endişe edici oldukları halde dahil olurlar. Onlar için dünyada rüsvalık ve katil ve esaret ve zillet ve âhirette azab-ı azîm vardır.]

Âyetin sebeb-i nüzulünü beyan hakkında zikr olunacağı veçhile mesacidle murad; Mescid-i Haram veyahut Beyt-i Mukaddes olmak ihtimali varsa da umum namaz için hazırlanmış mescidler murad olunmak ihtimali galiptir. Mescidin tahribi Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile iki kısımdır:

B i r i n c i s i ; maddeten yıkmak suretidir.

İ k i n c i s i ; manâ cihetinden tahrib etmek ki, nâsı mescidde ibadetten men' ile tatil etmektir. Çünkü; cemaatten mahrum olan mescid, zahirde ma'mur ve müzeyyen olsa dahi manâda haraptır. Zira; herşeyde maksat ve gaye muteberdir. Mescidden maksat olan cemaat olmayınca o mescid maksattan ârî muattal ve haraptır. Şu halde harabiyetine sebep olan kimse elbette herkesten ziyade zalimdir.

Mesacide duhûlün havfe mukârin olmasıyla murad; mescide giren kimsenin kemal-i tezellül ve tevazu üzere dahil olmasıdır. Yani; mescidi tahribetmek şöyle dursun, mescide girecek kimsenin kemal-i havf-u haşyetle girmesi lâzımdır, yahut mescidi tahribe sa'yedenlerin ilm-i ilâhi ve kazayı sübhanide ehl-i imandan havfü haşyet üzere dahil olacakları muhakkak demektir. Buna nazaran âyet-i celile; ehl-i imanın Mescid-i Haram'ı müşriklerin elinden tahlis edeceklerine işareti ve va'd-i ilâhiyi mutazammındır.

Bu âyet-i celile mesacidin indallah muhterem olup insanlara dahi mescide hürmet ve ta'zîmetmek vacip olduğuna delâlet eder. Zira mescidi yıkan ve nâsı ibadetten men' ile tatil eden kimsenin müşrikten daha ziyade zalim olduğunu beyanetmek; mescidin indallah fevkalgaye muazzam olduğuna delâlet ettiği gibi, insanlar için de tazimin vacip olduğuna delâlet eder. Zira; emkinenin teâlî ve terakkisi zikr-i ilâhiyle olup mesacid, zikrullah için hazırlandığı cihetle emkinenin elbette âlâ ve efdalidir. Binaenaleyh mü'min için abdestsiz mescide girmek caiz olmaz.

Mesacidin efdaliyetine dair diğer ayat-ı beyyinat ve ehâdis-i nebeviyat pek çoktur. Bu makamda bu âyetin, mesacidin fezâiline delâleti kâfi görüldüğünden diğerlerinin zikrine hacet görülmemiştir.

Âyetin sebeb-i nüzulü; Rum Meliki Titos [Roma kumandanlarından İmparator «Vespazyanos» un oğludur. Titos; filvaki pederinden sonra imparator olmuştur. Fakat Kudüs'ün zapt ve tahribi kendi imparatorluğu zamanında değil, pederi zamanındadır.] Beni İsrail ile harbederek (Beyt-i Mukaddes)'i tahrip ve Beni İsrail'i katil ve esir edip Tevrat'ı yaktı ve (Beyt)'i yıktı ve içine kelpler ve cifeler doldurdu. Hz. Ömer zamanında ehl-i islâm tarafından yeniden bina edilinceye kadar harap kaldı. Bu âyetin, onun hakkında nazil olduğu (İbn-i Abbas) Hz.'den mervidir. Yahut âyet, Mekke'nin müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Zira; onlar (Hudeybiye) senesi Resûlullah'ı ve ashabını (Mescid-i Haram)'ı ziyaretten menettiler. Resûlullah ashabıyla beraber (Hudeybiye)'de Mekke'den gelen elçilerle akd-i musalaha ederek (Beyt)'i ziyaret etmeksizin geri dönmüşlerdi. Âyet-i celile müşriklerin zulmünü beyan hakkında nazil olmuştur.

Her iki rivayete nazaran gerek (Beyt-i Mukaddes) ve gerek (Kâbe-i Muazzama) mescid-i vahid oldukları halde şanlarına ta'zîm ve secde.mevzileri müteaddid olmak itibariyle cemi' siğasıyla varid olmuştur. Bu âyetin hükmü; Allah-u Tealâ'ya ibadet maksadıyla bina olunmuş olan mescidlerin cümlesine şâmildir. Şu halde umum mescidlerde hüküm böyledir. Zira; mescid lâfzı umumuna şamildir. Çünkü; itibar, lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin lâfzı haber ise de manâsı müşrikleri mescide ithalden nehiydir. İmam-ı Azam indinde müşriklerin mescide duhûlü maalkerahe caiz olup İmam-ı Malik indinde caiz değildir. İmam-ı Şafii indinde (Mescidi Haram)'a duhulleri caiz değilse de sair mesacide duhulleri caizdir.

***

Vâcib Tealâ müşriklerin «İbadet ancak mekân-ı mahsusa ve heykel-i muayyen huzuruna münhasır olup başka mahalde ibadet caiz olmaz» itikadında bulunanların Mescid-i Haram'dan ehl-i imanı men ile ziyade zulmettiklerini beyandan sonra ehl-i islâm için ibadet her yerde caiz olduğunu beyanla müminlerin her yerde ibadetlerinin cevazına işaret ederek münkesir olan kalplerini taltif ve edyan-ı saire erbabının itikadlarının butlanına işaret etmek üzere:

وَللهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُ‌ۚ فَأَيۡنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجۡهُ ٱللهِ‌ۚ إِنَّ ٱللهِ وَٲسِعٌ عَلِيمٌ۬ (115)

buyuruyor.

[Ey habibim ! Sen ehl-i islâmı tesliye ve mağmum olan kalp» lerini mesrur etmek için de ki: «Müşriklerin sizi Mescid-i Haram'ı ziyaretten menettiklerinden dolayı mahzun olmayın ve ibadetinizi bir mekâna hasretmeyin, belki maşrik ve mağrip ve bunların ihata ettiği yeryüzünün cümlesi Allah'ın mülküdür.» Binaenaleyh; tasarrufu ona aittir, her kıt'ası Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Zira; herhangi emkineye teveccüh-ü tamla teveccüh ederseniz Allah'ın canib-i manevisine teveccüh edersiniz. Çünkü; Allah-u Tealâ mekândan münezzeh olduğu halde kulûb-u beşerin ihatasından vâsi'dir ve ilmi herşeyi ve bilhassa sizin teveccühünüzü ihata edicidir.] Zira; ilminden hiçbir zerre hariç değildir. Şu halde Mescid-i Haram'dan men olunmakla ibadetten mahrum olmanız lâzım gelmez, her nereye teveccüh ederseniz zat-ı manevisine teveccüh ettiğiniz cihetle, ibadetiniz makbuldür. Allah'ın mülkü (Mescid-i Haram)'a münhasır değildir. Her yer Allah'ındır ve her yerde Allah-u Tealâ'ya ibadet hasıl olur.

Âbidin hal-ü şanı ma'buda karşı ibadette bulunmaktır. Lâkin Vâcib Tealâ madde ve cihetten münezzeh olup bu manâca zat-ı ulûhiyetine istikbal muhal olduğundan esna-yı salâtta istikbal etmeleri için nâsa bir mekân-ı muayyen teşri' ve tayin buyurdu ki, o mekâna istikbali vech-i pakine istikbal mesabesinde kılmıştır.

Vechullah ile murad; huzur ilmî ve manevîce zatullah demektir. Yahut vech ile murad; rıza-yı ilâhidir. Buna nazaran «Her ne reye teveccüh ederseniz rızaullah oradadır» demek olur.

V ü s 'a t l e murad; kudretinde ve mülkünde vüs'attır. Yoksa zatında vasi manâsına demek değildir. Zira zatında vâsi' demek; müteba'ız ve mütecezzi olmak iktiza ettiğinden muhaldir. Şu halde mülkü vâsi'; kullarına atası ve ihsanı bol demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile maşrik ile mağribi zikirden murad; arzın nahiyelerini beyanla arzın küllisinin Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu ve bir mekânın diğer mekândan Allah'ın mülkü olmak cihetinden farkı olmadığını beyan etmektir.

V e c h u l l a h ile murad Allah'ın emrettiği cihet demektir. Şu halde manâ-yı âyet: «Maşrik ve mağrip ve onların ihata ettiği cümle emkine Allah'ın mülküdür. Siz (Mescid-i Haram)'da veyahut (Beyt-i Mukaddes)'te namaz kılmaktan men olundunuzsa, arzın küllisini ben size mescid kıldım. Allah-u Tealâ her nereye teveccühünüzü emreder ve siz de o cihete teveccüh eylerseniz. Allah'ın emrettiği cihete teveccüh etmiş olursunuz ve rızasına muvafık olan cihet de emrolunan mahalde mevcuttur. Zira; kıble lizatiha kıble değildir. Belki Allah'ın kıble kılmasıyla kıble olduğundan Allah-u Tealâ her nereye teveccühü emrederse işte o cihet kıbledir. Şu halde ehl-i islâmın (Beyt-i Mukaddes)'ten kıblesini (Kâbe)'ye tebdiline taaccüb etmeyin. Çünkü; Allah-u Tealâ mülkünde tasarrufa tamla mutasarrıftır. İstediği mahalle şeref verir ve kullarının yüzlerini o mekâna tevcih ettirir, kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur.»

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i islâm Beyt-i Mukaddes'e teveccüh ederken kıble, Kabe'ye tahvil olunduğundan Yehud'un «Ehl-i islâm için muayyen bir kıbleleri olmayıp bazı zaman bir tarafa ve bazı kere de öbür tarafa teveccüh ediyorlar» diyerek tayib etmeleri üzerine Yahudileri red ve mü'minleri tesliye için âyet-i celile nazil olmuştur. Yahut bu âyet nafile namazlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hayvan üzerinde imâ ile nafile namaz kılan kimse için herhangi cihete teveccüh ederse caizdir. Yahut hal-i seferde havanın karanlığıyla kıbleyi farketmeyen kimselerin içtihatlarının meşruiyetini beyan için âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; İbn-i Abbas Hz.'nin rivayetine nazaran ashab-ı Resûlullah'tan bir cemaat müsaferetlerinde havanın karanlığından kıbleyi bilemediler, herkes içtihadı üzere bir canibe teveccüh etti. Havadan zulmet kalkınca gördüler ki, teveccühlerinde isabet yok, hata etmişler. Huzur-u Risalete gelip, bunu haber vermeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Şu halde içtihadda hatanın ma'füv olduğuna ve vaki olan hatayı tedarik etmek lâzım olmadığına ve hal-i seferde kıbleyi tayin edemeyen kimsenin taharri ve içtihadı nereye vaki olursa o cihete teveccühün cevazına bu âyet sarahatle delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ, Yahud ve Nasâra’ın küfriyâtından bazısını badelbeyan bazı ahari beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ ٱتَّخَذَ الله وَلَدً۬ا‌ۗ سُبۡحَـٰنَهُ ۥ‌ۖ بَل لَّهُ ۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۖ كُلٌّ۬ لَّهُ ۥ قَـٰنِتُونَ (116) بَدِيعُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۖ وَإِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرً۬ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ ۥ كُن فَيَكُونُ (117)

buyuruyor.

[Kitabî ve gayr-i kitabî bilûmum kâfirler «Allah-u Tealâ veled ittihaz etti»], dediler.

Allah-u Tealâ veled ittihazından münezzeh ve niüberra oldu. Belki semavat ve arzın ve onlarda mevcut olanların cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsus ve Allah'ın mahlûkudur, herbiri Allah'a mutî' ve munkadlardır. Allah-u Tealâ'nın mahlûku olan mevcudat, Allah'ın nasıl veledi olabilir ve beyinlerinde nasıl mücaneset tasavvur olunur, mücaneset olmayınca beyinlerinde tevalüd nasıl tasavvur olunabilir? Cenab-ı Hak, semavat ve arzın halikıdır. Allah-u Tealâ bir emrin vücudunu irade buyurup, halk olunmasıyla hükmettiğinde o şeye Allah-u Tealâ «ol» buyurur. Ve derhal o şey «vücut bulur.» Asla emr-i ilâhi ile o şey arasında fasl edecek zaman bulunmaz ve hemen vücut bulur.

Vâcib Tealâ'ya, Yehûd (Üzeyr) Allah'ın oğlu Nasara dahi (İsa) Allah'ın oğlu ve müşrikler de melekler Allah'ın kızları demekle veled isnadına cür'et ettiler. Allah-u Tealâ zatını veled ittihazından tenzih buyurdu. Zira; (سُبۡحَـٰنَهُ) lâfzı kelime-i tenzih ve takdistir. Veled ittihazından münezzeh olduğunu, semavat ve arz ve onlarda bulunan mevcudatın kâffesi Allah'ın mahlûku ve Allah'ın tasarrufu tahtında memlûkü olduğunu beyanla ispat etmiştir. Çünkü; cümle mevcudat Allah'ın mahlûku olunca, mahlûkla halik beyninde cinsiyet olmadığından mahlûk, Halika veled olamaz ve bu âlem-i mükevvenatı halka kaadir olan zat-ı celilüşşanın veled ittihazına ihtiyacı olmaz. Veled ittihaz ve ihtiyar etmek; muhtaç olduğunda ihtiyacını defi' ve kocalığında muavenet taleb etmek ve temşiyetinden âciz olduğu mesâlihini tesviye ettirmek ve hin-i vefatında namını ve eserini ibka etmek maksatlarına mebnidir. Şu halde veled ittihaz etmek, fakr-u aciz ve ihtiyaç gibi avarıza maruz olmasa, muhtemel olan kimse hakkında tasavvur olunup bunlardan münezzeh olan kimse hakkında tasavvur olunmadığından, Cenab-ı Perverdigâr hakkında veled tasavvur olunmaz. Çünkü veled; teşbihi ve ihtiyacı ve sür'atle fani olmayı müstelzim bulunduğundan, Vâcib Tealâ hakkında veled ittihazı muhaldir. Hatta hayvanat ve nebatat süratle fenaya gittiklerinden veled ittihaz ederler ki, âlemde nesilleri münkariz olmasın. Amma âlem-i eflâk mümkinattan olduğu halde dünyanın bakâsı müddetince baki kalacağından kendine müşabih ve velede benzer birşey ittihaz etmemiştir. Çünkü; vakt-i merhununa kadar inkıraz yoktur. Eşyanın küllisinin Allah-u Tealâ'ya mutî ve münkad olduğu beyan olunmuştur. Ve ma'dum olan şeyler ilm-i ilâhide mevcut olup nasıl tekevvün edeceğini, bildiğinden ma'duma vücut bulmasıyla emir, caizdir.

B e d i ' ; maddesiz ve bir misal sebketmeksizin semavat ve arz icad etmektir. Semavat ve arz icad etmek; semavat ve arz ve onlarda mevcut olan hiçbir şeyin Vâcib Tealâ'nın veledi olmadığına ikinci bir delildir. Zira; veled valideynin unsurundan ve maddesinden infisal etmek lâzımdır. Mümkin ve hadis ve Allah'ın mahlûku olan şeyler elbette Vâcib Tealâ'ya müşabih ve münasip olamaz ki, veledi olsun. Zira; hadisin kadîme ve mümkinin vacibe ve muhtacın ganiye hiçbir zaman münasebeti olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu dalâletin sebebi; şerayi-i mütekaddime erbabıdır. Çünkü; şerayi-i mütekaddime erbabı Vâcib Tealâ'ya sebeb-i evvel olduğu cihetle eb ıtlak ederler ve hatta Allah-u Tealâ'ya eb-i evvel ve kendi babalarına eb-i sani derlerdi. İşte cehele-i Nasara bunu hakikî baba manâsına hamlederek veled isnadına cüretle küfretmişlerdir.

***

Vâcib Tealâ Yehud ve Nasara ve müşriklerin kabayihinden bazı âhari beyan etmek üzere:

وَقَالَ ٱلَّذِينَ لاً يَعۡلَمُونَ لَوۡلاً يُكَلِّمُنَا الله أَوۡ تَأۡتِينَآ ءَايَةٌ۬‌ۗ كَذَٲلِكَ قَالَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّثۡلَ قَوۡلِهِمۡ‌ۘ تَشَـٰبَهَتۡ قُلُوبُهُمۡ‌ۗ قَدۡ بَيَّنَّا ٱلاًيَـٰتِ لِقَوۡمٍ۬ يُوقِنُونَ (118)

buyuruyor.

[Ehl-i kitabın ve müşriklerin cehelesi ve şuûnatı ilâhiyeyi bilmeyen kimseler dediler ki, «Allah-u Tealâ bize tekellüm etmiş olsaydı veyahut senin nübüvvetine delâlet eder âyet bize gelseydi biz sana iman ederdik. Allah-u Tealâ’nın senin dininin hak olduğuna bizim dinimizin hükmü kalmayıp mensuh bulunduğuna dair bizimle kelâmı ve bize vahyi yok ve kat'iyete delâlet eder âyeti de yok. Binaenaleyh; biz sana iman etmediğimiz gibi senin sözünü dahi kabul edemeyiz.»] İşte böyle demeleriyle müşrikler ve ehl-i kitabın cehelesi davet-i nubüvvetpenahiye icabetten imtina ettiler. [Ey Resûl-i zişanım ! Senin zamanında ümmetinden sana böyle dedikleri gibi, bunlardan evvel ümem-i salifeden dahi peygamberlerine bunların dedikleri gibi dediler. Zira; kalpleri birbirine müşabihtir. Çünkü; sözlerinde ve işlerinde birbirine benzedikleri gibi, küfürde ve kasavet-i kalpte ve enbiyayı tekzip ve muhali taleb etmekte dahi birbirlerine müşabehetleri vardır. Hatta Hz. Musa'ya «Allah'ı aleni bize göster ve Allah'ın kelâmını işitelim» dediler ve kendileri için sual caiz olmayan şeyleri sual ettiler. Halbuki biz azimüşşan yakın üzere hakâyıkı bilen erbab-ı ilme nübüvvet-i Muhammed (S.A.)'e delâlet eden âyetleri muhakkak beyan ettik. Nübüvvette asla şüphe edecek bir cihet kalmadı.] Zira; Muhammed (S.A.)'in dava-yı nübüvveti ispat için getirmiş olduğu mucizat-ı bahireyle Kur'ân-ı Azimüşşan, hakkı arayan erbab-ı ilmekâfidîr. Davâ-yı nübüvveti ispatta delil-i âhare ihtiyaç yoktur.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile, Vâcib Tealâ’nın enbiyaya vahyile ve melâikeye tekellümünü işittikleri cihetle kâfirler de kendilerini kelâm-ı ilâhiye ehil görerek istikbar ettiklerinden, şüpheye düştüler ve bu kelâma cür'et ettiler ve Kur'ân’ın nübüvvete delâlet eder âyet olduğunu inkârla «Cenab-ı Hak bize tekellüm etmezse hiç olmazsa nübüvvetine delâlet eden bir âyet getir de biz de sana iman edelim» dediler. Vâcib Tealâ kâfirlerin şu iki taleplerinden evvelki talepleri olan mükâleme-i ilâhiyeye ehil ve lâyık olmayıp muhali talepten ibaret olduğuna işaret için o ciheti cevaptan müstağni addederek, ikinci taleplerine kendileri erbab-ı yakînden olmayıp, erbab-ı cehaletten olduklarına işaretle beraber erbab-ı îkan ve hak arayıcıları için Muhammed (S.A.)'in nübüvvetini ispata kâfi âyetlerini beyan ettiğini zikirle cevap vermiştir. Çünkü, matlubu ispata kâfi delil beyan ettikten sonra, ikinci bir delil talep etmek inat ve istikbardan ibaret olduğu cihetle, istedikleri âyeti inzal buyurmamıştır. Zira; ikinci bir âyet gelse, üçüncü bir âyet, üçüncü gelse, dördüncü bir âyet daha isteyecekleri ve ilâ gayrin nihaye bu suretle taleplerinde devam edip duracakları ve iman etmeyecekleri malûm olduğundan muannidane mes'ulleri is'af olunmamıştır. İşte bu esasa binaen müddeinin dâvasını ispata kâfi beyyinesini mahkemede hakim istima ettikten sonra, mudde-a aleyh daha şahit getirsin diye taleb eylese, hakim tekrar şahit istemez. Zira; şahidi, davayı ispata kâfi gördükten sonra ziyade-i talep abestir.

***

Vâcib Tealâ, kâfirlerin tekrar âyet talebinde ısrar edince Resûlünün getirdiği mucizelerin kâfi olduğunu ve Resûlünün tebliğde noksanı olmayıp, lâyıkı veçhüzere tebliğ ettiğini beyanla, kâfirlerin ısrarlarından Resûlünün hasıl olan kederini izale etmek üzere :

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ بِٱلۡحَقِّ بَشِيرً۬ا وَنَذِيرً۬ا‌ۖ وَلاً تُسۡـَٔلُ عَنۡ أَصۡحَـٰبِ ٱلۡجَحِيمِ (119)

buyuruyor.

[Ey Habib-i Ekrem'im ! Biz azimüşşan hakka mülâbis ve mukârin olarak seni, mü'minleri Cennetle tebşir edici ve kâfirleri Cehennem'le korkutucu olduğun halde, ibadm halini ıslah için gönderdik. Vezaif-i risaleti eda ettikten sonra, senin davetine icabet etmeyen ashab-ı cahîmden mesul olmazsın.]

Hulâsa; Resûlullah’ın ümmetinden amel edenleri Cennet'le müjdeleyici ve isyan edenleri Cehennem'le korkutucu olduğu halde hakka mukârin olarak irsal olunduğu ve emr-i tebliği lâyıkı veçhile eda ettiğinden dolayı davetine icabet etmeyip ehl-i Cehennem olanların hallerinden mes'ul olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin küfürde inatlarını ve Resûlünün onlara karşı sabır ve sebatını beyandan sonra ebâtıyle ısrarda kâfirlerin şiddetini ve kemal-i adavetlerini beyan etmek üzere :

وَلَن تَرۡضَىٰ عَنكَ ٱلۡيَہُودُ وَلاً ٱلنَّصَـٰرَىٰ حَتَّىٰ تَتَّبِعَ مِلَّتَہُمۡ‌ۗ قُلۡ إِنَّ هُدَى ٱلله هُوَ ٱلۡهُدَىٰ‌ۗ وَلَٮِٕنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم بَعۡدَ ٱلَّذِى جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ‌ۙ مَا لَكَ مِنَ ٱلله مِن وَلِىٍّ۬ وَلاً نَصِيرٍ (120)

buyuruyor.

[Sen Yehud ve Nasaranın millet ve dinlerine ittiba' edinceye kadar Yehud ye Nasara, elbette senden razı olmazlar.] Zahirde izhar ettikleri mahabbet ve ünsiyetlerine kafiyen itibar yoktur. Zira; sahtedir. Zahirleri bâtınlarına muvafık değildir. Çünkü; kendi dinlerinin hakkaniyetini iddia ettiklerinden daima senin onların dinlerine ittiba' etmeni arzu ederler. [Ey Resûlüm ! Alâ tarikinnasiha sen onlara de ki: «Allah'ın kullarını ıslah ve irşad için hidayeti ve tarîk-ı müstakimi göstermesi ancak hidayettir ve o hidayet-i ilâhiye din-i islâmdır. İhtida etmek isteyenler din-i islâma ittiba' etmelidir. Çünkü; din-i islâmın zuhurundan sonra onun haricinde ibadı irşad edecek hidayet ve tarîk-ı selâmet yoktur.] Zira; Kur'ân’ın nüzulünden sonra doğru yolu göstermek Kur'ân'a münhasırdır. Kur’ânın haricinde tarîk-ı necatı irae eyleyecek ve itimad edecek bir kitap ve şeriat kalmamıştır. [Eğer ey habibim ! Sen ve sana tebaiyet eden mü'minler şol şeyden sonra onların arzu ve emellerine ittiba' ederseniz ki, o şey; sana gelen ilm-i Kur'ân ve hidayet-i islâmdır. Bundan sonra milel-i sairenin arzuyu batıllarına ittiba' ederseniz, senin için Allah'ın gazabından seni kurtaracak bir veli ve bir yardımcı yoktur ki senden, onlara tebaiyetinden dolayı vaki olan azabı kaldırsın.]

H i d a y e t ; ancak hidayet-i ilâhiye olan din-i islâm olup Yehud ve Nasara’ın davet ettikleri dinleri aynı dalâl olduğuna işaret için hidayet, hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.

Resûlullah'a gelen ilimle murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile malûm ve muayyen olan din-i islâmdır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyet-i celilede Yehud ve Nasara’ın imanından Resûlullah’ın kat-ı ümid etmesinde mübalağa vardır. Havaya ittibam elbette batıl olacağına ve küfürle lâzım gelen azaba şefaat olmadığına ve insanlar için taklit lâyık bulunmadığına ve bir kimseyi tehdid etmek, delâil nasbedip o kimseye doğru yolu gösterdikten sonra, olacağına âyet-i celile sarahaten delâlet eder.

Ayette hernekadar hitap Resûlullah'a ise de murad-ı ilâhi ümmetini Yehud ve Nasaraya ittibadan nehyetmektir. Yehud ve Nasara Resûlullah'tan müsaade isterler ve iman edeceklerini va'd ederlerdi. Cenab-ı Hak onların sözlerinin yalan olduğunu ve iman etmek niyetinde olmadıklarını ve adavetlerinin şiddetini beyan içni bu âyeti inzal buyurduğu mervidir.

Hulâsa; Yehud ve Nasara kendi milletlerine tabi olup dinlerini kabul etmedikçe ehl-i imandan hiçbir veçhile razı olmayacakları, hidayet ve doğru yol ancak Cenab-ı Hakkın Kur'ân'da gösterdiği tarîk olup, onun haricinde olan tarîka itibar olmadığı ve hidayet-i ilâhiye geldikten sonra başka milletlerin hava ve arzularına ittiba' eden kimseler için Allah'ın gazabından kurtaracak bir yardımcı ve muavenet edecek bir dost bulunmayacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Yehud ve Nasara'dan iman etmeyenlerin iman etmek ihtimalleri olmadığını beyandan sonra, iman edenlerin hakka mü'min olduklarını beyanla methetmek üzere :

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَـٰهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ يَتۡلُونَهُ ۥ حَقَّ تِلاًوَتِهِۦۤ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ‌ۗ وَمَن يَكۡفُرۡ بِهِۦ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ (121)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlara biz kitap verdik. Verdiğimiz kitabı tağyir ve tahrif etmeksizin evamir ve nevahisinin müştemil olduğu ahkâmı teemmül ve tedebbür ederek lâyıkıyla tilâvet ederler. İşte onlar o kitaba iman ederler ve eğer bir kimse o kitaba küfrederse, ancak küfredenler zarar-ı ebediye duçar oluculardır.] Zira; kitabı tağyir ve tahrif ve ahir zaman nebisinin evsafını inkârla küfredip imanı küfre ve menfaati mazarrata tebdil ettiklerinden ebedi nar-ı cahîmde kalıcılardır.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile hakka tilâvetle murad; kıraatinde huzu' ve huşu'a riayet ve maânisini teemmül ve ahkâmıyla amel etmek ve hill-ü hürmete dikkat etmekten ibarettir. Şu halde kitabullahı taraf-ı ilâhiden nazil olduğu veçh üzere kıraat etmek ve kelimatını yerinden değiştirmemek ve hilâf-ı hakikat olarak te'vil etmemek matlup olup kitaptan intifa' etmek de hakkıyla tilâvet ve maânisini lâyıkıyla fehmetmektir. Ve hakka tilâvet ve maânisini tefekkür etmeyenlerin dünyada ve âhirette zarardide olacaklarına âyet sarahatla delâlet eder.

Kitabı tilâvet edenlerle murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile birkaç ihtimal vardır: Birinci ihtimal; Ashab-ı Resûlullah’tır. Buna nazaran Kur'ân'ı tilâvet edenleri methetmekle lâyıkı veçh üzere lâfzını tahriften muhafaza ve manâsını teemmül üzere tilâvet etmeye, âyette ehl-i imanı tergîb vardır. İkinci ihtimal; Ehl-i kitabın Kur'ân'a iman edenleridir. Üçüncü ihtimal; Ehl-i kitaptan kitaplarını tahrif ve tağyir etmeksizin amel edip tilâvet edenler muraddır. Yahut Hayber'in fetholunduğu gün Hz. Ali'nin biraderi (Cafer) Hz. ile Habeş'ten gelen kırk kişi hakkında nazil olmuştur. Onlardan otuz ikisi Habeş'ten, sekizi Şam rahiplerinden olup, şeref-i islâmla müşerref olmuşlardı.

Yahut âyetle gerek ehl-i kitaptan ve gerek ümmet-i Muhammedden bilûmum mü'minler muraddır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'e vermiş olduğu nimetleri tadadla ahdini ifaya ve nimetin şükrünü edaya davet ve enva-ı kabayihi tadadla tevbih ve küfriyâtını meydana koymakla kendilerini tekdir ettikten sonra tekrar Beni İsrail'i insafa davet etmek üzere nimetlerinden bazılarını tadad zımnında:

يَـٰبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتِىَ ٱلَّتِىٓ أَنۡعَمۡتُ عَلَيۡكُمۡ وَأَنِّى فَضَّلۡتُكُمۡ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (122) وَٱتَّقُواْ يَوۡمً۬الاً تَجۡزِى نَفۡسٌ عَن نَّفۡسٍ۬ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً يُقۡبَلُ مِنۡہَا عَدۡلٌ۬ وَلاً تَنفَعُهَا شَفَـٰعَةٌ۬ وَلاً هُمۡ يُنصَرُونَ (123)

buyuruyor.

[Ey Beni İsrail ! Zikr edin sol nimetlerimi ki, o nimetleri ben sizin üzerinize in'am ettim ve muhakkak ben size kitap vermek ve içinizden nebi ba's etmek gibi lûtuflarımla kendi âlemleriniz ahalisi üzerine tafdîl ettim ve sizi erbab-ı şeriat ye ilm-i kemâl sahibi kıldım. Şu halde emrime imtisal edin ve hükmümden çıkmayın ve kahr-ü gazabımdan hazer edin ve sol günden korkun ki o günde bir nefis diğet nefis yolunda hiçbir şeyle cezalanmaz ve kimse kimsenin yükünü götürmez ve herkes kendi vizr-ü vebalini götürür ve nefs-i âsiye bedelinde fidye kabul olunmaz ki, o fidye sebebiyle azab-ı ilâhiden halâs olsun ve o nefs-i kâfireye bir şefîin şefaati menfaat vermez ki, o şefaat sebebiyle azabı hafif olsun ve nüfus-i âsiyeye bir kimse tarafından yardım olunmazlar ki, o yardımcı sebebiyle ğazab-ı ilâhiyi def etsinler.]

Arap indinde muhavere birçok safahat ve şubelere teferruk ettikten sonra, meseleden maksadı hulâsa etmek üzere başlanan noktayla maksada hitam vermek âdet olup ve bu âdet buleğa ve hutaba indinde makbul olduğundan, muhaverede kabul olunan şive-i Arap üzere Beni İsrail'in kıssaları, başlandığı maksadı tekrar beyanla hitam bulmuştur.

***

Vâcib Tealâ, Resûlullah'ın hicretinden sonra başlıca Medine'de âdâvet edenlerin Yehud olduğu ve Medine etrafında bulunan kabailin Yehuda ehl-i kitap olduklarından dolayı bir derece manevi inkıyadları bulunduğu cihetle Yehud iman ederlerse kabail kolaylıkla iman edeceklerine binaen bu surede Yehuda nushu pendle imana davet ve iman etmediklerinde, halkın zihinlerini iğfal etmemeleri için enva-ı kabayihini ve enbiya-yı sabıkayla cereyan eden ahval-i feci'alarını beyanla halkın kulûbundan mevkilerini iskat ve kemal-i hased ve inat ve adavetlerini beyandan sonra, cümle milel beyninde nübüvveti tasdik olunan ve kulûb-u nâsta daima mevki-i muazzame mahfuz olan İbrahim (A.S.)'ın hallerini beyan ile halkı imana davet etmek üzere :

وَإِذِ ٱبۡتَلَىٰٓ إِبۡرَٲهِـۧمَ رَبُّهُ ۥ بِكَلِمَـٰتٍ۬ فَأَتَمَّهُنَّ‌ۖ قَالَ إِنِّى جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامً۬ا‌ۖ قَالَ وَمِن ذُرِّيَّتِى‌ۖ قَالَ لاً يَنَالُ عَهۡدِى ٱلظَّـٰلِمِينَ (124)

buyuruyor.

[Zikr et ey Resûlüm ! Şol zamanı ki, o zamanda Rabbisi, cedd-i â'lân, İbrahim'i Nemrud'un ateşi ve mancınığı ve veledini kurban etmesi ve vatanından uzak düşmesi gibi bazı mesaip ve sair evamir ve nevahi ahkâmıyla müptelâ kıldı ve imtihan muamelesi yaptı. İbrahim (A.S.) da emrolunduğu ve müptelâ kılındığı kelimatın her birini emrolunduğu veçh üzere fütursuz ve kusursuz tamamiyle eda etti, asla noksan bırakmadı. İbrahim (A.S.) vazife-i ubudiyeti kemaliyle eda edince, Rabbisi mahabbetini izhar ederek: «Ya İbrahim ! Ben seni nâsa muktedâbih kılacağım» dedi. İbrahim (A.S.) Rabbisinin lûtfunu görünce: «Ya Rabbi ! Benim zürriyetimden dahi nâsa muktedâbih kıl» dedi. İbrahim'in şu istirhamına cevap olarak Rabbisi: «Senin zürriyetinden salih olanlar muktedâbih olurlar, velâkin benim nübüvvetimden ibaret olan, ahdim zalimlere isabet etmez. Zira; hudud-u ilâhiyemizden çıkmış birtakım fasıklar, bizim tarafımızdan hilâfet ve niyabete nail ve müstehak olamazlar» dedi.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) Babilden veyahut (Küfe) civarında (Kûsi) denilen karyeden ve Nemrud'un zamanına tesadüf eden nâs cümlesindendir. İbrahim (A.S.) Yahud ve Nasara indinde muhteremdir. Zira Yahud, nesep cihetinden İbrahim (A.S.)'a mensup olmakla o nispetten teşerrüf ettikleri gibi kezalik Nasara da bir kısmı neseben intisap ve bir kısmı da dinen nebilerinin İbrahim (A.S.) neslinden bulunmasıyla teşerrüf ederlerdi ve Kabail-i Arabın kâffesi evlâd-ı İbrahim'den bulunmakla iftihar ve teşerrüf ettiklerinden İbrahim (A.S.) cümle milletler beyninde muhteremdir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.)'ın bazı menakibini beyanla Resûlullah'ın kavlini ve şeriatini kabule Vâcib Tealâ insanları davet etmiştir. Çünkü; İbrahim (A.S.) tekâlifi tamamen yerine getirmiş ve evlâdına imamet taleb ettiğinde, Vâcib Tealâ zalimlerin imamete ehil olmadığını beyan etmiştir ve kıblenin (Kâbe)'ye tahavvülüne razı olmayan Yehuda karşı (Kabe) İbrahim (A.S.)'ın kıblesi olduğu beyan olunmuştur. Bunların cümlesi inadı terkle iman etmek icap eden ahvaldendir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kelimat ile murad; bu âyetlerde beyan olunan imamet ki nübüvvet, Beyt-i Şerifi tathir ve temellerini refi' ve evlâdına duâ gibi meşakkat-i azîmi mutazammın olan şeylerdir. Çünkü nübüvvet ahkâm-ı ilâhiyi tebliğde birçok külfeti ve meşakk-u miheni mutazammın olduğu gibi Beyt-i Şerifi tathir ve binasını yapmak ve Beyt'in levazımından olan menasik-i haccı eda ve menasikini lâyıkıyla yerine getirmek elbette meşakkat-i azîmeyi mutazammındır.

Yahut k e l i m a t ile murad; İbn-i Abbas Hz.'den rivayet olunduğu veçhile evamir ve nevahisidir ki on şeyden ibarettir. İbrahim (A.S.) şeriatinde bu on şeyi eda etmek farz idi, bizim şeriatimizde ise sünnettir. Beşi baştadır ki mazmaza, istinşak, baş taramak, bıyığını kesmek, misvak istimal etmek gibi nezafete ait olan şeylerdir. Diğer beşi sair bedendedir. Sünnet olmak, kasığını tıraş etmek, koltuğundaki kılları yolmak, tırnağını kesmek ve suyla istinca etmek gibi bedene ait olan nezafetten ibarettir.

Yahut müptelâ olduğu kelimat ile murad; efâl-i hac ki, tavaf, sa'y, remiy, ihram ve kezalik Nemrud'un ateşi ve veledini zebh ile memur olması ve hicret etmesi gibi tekâlif-i ilâhiye ve küffarla ve pederiyle tevhid-i ilâhiye dair mübahaseleridir.

İ m a m e t l e murad; nübüvvet veyahut herşeyde halka muktedâbih olmasıdır. Cenab-ı Hak bu va'dini incaz buyurduğundan İbrahim (A.S.)'ın zürriyeti ilâ yevm-il kıyame halka muktedâbih olmuştur. Ve evlâdından nübüvvet mertebesini ihraz edenler de eksik olmadı ve kıyamete kadar mertebe-i nübüvveti ihraz etmek onun nesline münhasır kaldığından âhir zaman nebisi de İbrahim (A.S.)'ın nesl-i necibinden tulü' etmiştir.

A h d ile murad; imamet olduğundan zalimlere imamet ve nübüvvet isabet etmeyeceği beyan olunmuştur. Binaenaleyh âyet-i celile enbiya-yı kiramın günâhtan masum olmalarına delâlet eder.

Şu iptilânın nübüvvetten evvel veyahut sonra olduğuna dair ulema beyninde ihtilâf varsa da âyette zamanı tayine delâlet olmadığından bizim için el ilmü indallah demek evlâdır. Zira; nübüvvetten evvel veya sonra olmasına bir hüküm taallûk etmediğinden tayinden bahsetmekte bizim için bir fayda yoktur.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'a tekâlifini icmalen beyandan sonra bazılarını tafsil etmek üzere :

وَإِذۡ جَعَلۡنَا ٱلۡبَيۡتَ مَثَابَةً۬ لِّلنَّاسِ وَأَمۡنً۬ا وَٱتَّخِذُواْ مِن مَّقَامِ إِبۡرَٲهِـۧمَ مُصَلًّ۬ى‌ۖ وَعَهِدۡنَآ إِلَىٰٓ إِبۡرَٲهِـۧمَ وَإِسۡمَـٰعِيلَ أَن طَهِّرَا بَيۡتِىَ لِلطَّآٮِٕفِينَ وَٱلۡعَـٰكِفِينَ وَٱلرُّڪَّعِ ٱلسُّجُودِ (125)

buyuruyor.

[Zikr et ya Muhammedi Şol zamanı ki o zamanda biz seni nasa imam ve tarîk-i hakka irşada mezun kıldıktan sonra, Kâbe-i Muazzama'yı nâsa merci ve nâsın sevap ve emniyet mahalli kıldık.] Zira Kâbe-i Muazzama bütün me'lûfatı terk ve ehl-ü evlâd ve mal gibi şeylere alâkayı kat' ile bize teveccühe vesile olup cima', fısk, fücur, mücadele ve katil gibi kabayih kabilinden teveccüh-i hakikiye mani olan esbaptan vazgeçerek, ihlâs üzere ef'al-i haccı eda eden ziyaretçilerin sevap mahalli ve cemi' mahlûkata emniyet yeridir. Çünkü; o mahall-i mübareke dahil olan kimsenin emniyeti kefalet-i ilâhiye tahtındandır. Binaenaleyh; dahil olanlar emindirler. [Ey Kabe'yi ziyaret eden ehl-i iman ! Ziyarete muvaffak olduğunuzda halilimiz İbrahim (A.S.)'ın makam-ı mübarekinden namaz kılacak mahal ittihaz edin ki, İbrahim'in sünnetine iktida etmiş olasınız. Hac için ziyarete gelenlere vaki olan emirden sonra İbrahim ve oğlu İsmail (A.S.)'a emrettik ve dedik ki, beytimi tavaf edenlere ve Beyt-i Şerif indinde ikamet edenlere ve rükû ve sücudla namaz kılanlara beytimi tathir edin ki, abidler taharet-i hakikiyeden ibaret olan ibadetlerini putlardan ve necasetten tahir olan bir mevkide eda etsinler.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile beyt ile murad; Kâbe-i Muazzama ve etrafında bulunan Harem-i Şeriftir. Çünkü mevzi-i sevap ve emniyet, yalnız (Kâbe)'ye münhasır değil belki (Harem) dahilinin kâffesi mevzi-i emniyettir.

Harem-i Şerife dahil olan; ubudiyetin vazifesini eda ettiği cihetten sevaba ve bir dahi avdet etmek ve Kâbe-i Muazzamayla müşerref olmak niyetinde bulunduğu cihetle Beyt-i Şerifin merci, manâsına mesabe kılındığı beyan olunmuştur.

Şu halde Harem-i Şerif; menafi-i diniye ve dünyeviyeye mahaldir. Zira; sevabı ziyade olup, hac gibi erkân-ı islâmiyeden mühim bir ibadeti eda etmek ve o şerefe nail olmak ancak o mahalde müyesser olur. Dünya cihetinden menfaat ise, ticaret ve mevsim-i hacda enva-ı mekâsib husul bulduğu gibi hac sebebiyle turuk ve maabirin tamiri ve beldelerin muhtelif ahvalini müşahede ve halkın yekdiğerinin haline muttali olması gibi sayılmaz ve tükenmez menafii de mutazammındır.

M a k a m - ı İ b r a h i m ile murad; İbrahim (A.S.fın mübarek kademinin eseri olan taşın bulunduğu mahaldir. Yahut Kabe'yi bina ederken duvarlar yukarı kalktığında İbrahim (A.S.) in ayağının altına koyduğu taşın mahallidir. Hz. Ömer'den rivayet olunan hadis-i şerif de bu manâyı teyid etmektedir. Çünkü; birgün Resûlullah Efendimiz, Ömer (R.A.)’ın elinden tutar ve Makam-ı İbrahim'i gösterir. Hz. Ömer: «Pederimiz İbrahim (A.S.)'ın makamını musalla ittihaz etmeyelim mi? Ya Resûlallah !» der. Resûlullah Efendimiz de : «Henüz musalla ittihaz olunmasıyla emrolunmadım» buyurur, o gün ikindiden sonra gün inmeksizin bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ve bu emir ümmet-i Muhammed hakkında istihbab içindir. Yani; o makam-ı mübarekte namaz kılmak müstehabdır.

M u s a l l a ile murad; mahall-i duâ olup duânızda mahal ittihaz edin demek ihtimali varsa da evlâ olan o makamda namaz kılmak muraddır. Çünkü salât; duâ manâsına gelirse de, birşey mutlak zikrolununca kemaline sarfolunmak kaidesine tevfikan o makamda namaz kılmak muraddır.

B e y t i n t a h a r e t i y l e murad; necaset ve put gibi lâyık olmayan şeylerden tathir ve takva üzere tesis etmektir.

T a i f î n ile murad; hac ve umre için gelip tavaf ve ziyaret edenlerdir. A k i f i n ile murad; o makamda mücavir ve mutavattın olarak ikamet edenlerdir. R u k â ' ile murad; namaz kılanlardır,

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ın ahvalinden bazı ahari beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٲهِـۧمُ رَبِّ ٱجۡعَلۡ هَـٰذَا بَلَدًا ءَامِنً۬ا وَٱرۡزُقۡ أَهۡلَهُ ۥ مِنَ ٱلثَّمَرَٲتِ مَنۡ ءَامَنَ مِنۡہُم بِٱلله وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ‌ۖ قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُ ۥ قَلِيلاً۬ ثُمَّ أَضۡطَرُّهُ ۥۤ إِلَىٰ عَذَابِ ٱلنَّارِ‌ۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ (126)

buyuruyor.

[Zikr et ya Muhammedi Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) duâ ve duâsıyla menfaat-i ammeyi murad eder olduğu halde dedi ki : Ey benim Rabbim ! Şu Beyt-i Şerif'i ve etrafını afat-ı dünyeviye ve sair korkulacak şeylerden emin ve salim bir belde kıl ve o belde ahalisinden Allah'a ve yevmi âhirete iman eden kimseleri enva-ı meyvalar ve rızıklarla merzuk et ki, iman ve iz'anlarının mükâfatını görsünler. İbrahim (A.S.)'uı evvelâ ehl-i Mekke'ye mutlak ve icmal suretiyle duâ ve saniyen ehl-i iman olanlara tahsisle duâsını tafsil edince Vâcib Tealâ ehl-i beldeden kâfir olan kimseleri ben azıcık bir zaman rızk-ı dünyevi ile merzuk ederim buyurdu. Çünkü küfürleri dünyaca rızıklarına mani değildir. Dünyada merzuk kıldıktan sonra o makule kâfirleri azab-ı nara muztar kılarım. Onların varacakları mahal ki, azab-ı Cehennem'dir. Ne kötü ve çirkin oldu buyurmakla] ehl-i Mekke'yi imana davet ve imanın zıddı olan küfrü ihtiyar edenleri azab-ı Cehennemle tehdit buyurmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.)'ın maksadı belde ahalisine umumiyetle bir duâdır. Zira Mekke; ekinsiz, otsuz ve ağaçsız bir vadi olduğundan, rahmet-i ilâhiye ve lûtf-u subhaniden merzuk olmalarını istirham etmiş, fakat imamet ancak mümin ve müttâkilere mahsus olduğuna kıyasla duâsını müminlere hasretmişse de, Vâcib Tealâ'nın rızkı ihsan-ı dünyevi olup dünyada rızık ise, mü'mine ve kâfire şâmil olduğunu beyanla kâfirleri dahi dünyada az bir müddetde merzuk edeceğini tasrih etmiştir.

Ehl-i Mekke'nin merzuk olmalarını talep etmek emr-i dünyayı talep ise de, hüsnüniyete ve maksad-ı âliye mukârin olarak umur-u dünyayı talep caizdir. Zira; Mekke'nin ucuzluk ve bolluk olması huccacın umurunu teshil edeceği cihetle emr-i celil-i haccı kullarının eda etmesine vesile olduğundan zahirde umur-u dünyayı talep ise de hakikatte âhireti taleptir.

Harem-i Şerif bazı cihetten İbrahim (A.S.)'ın duâsından evvel muhterem ise de, İbrahim (A.S.)'ın duâsından sonra daha ziyade muhterem ve kaht-u galadan ve sair afattan emin olmuştur.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ın menakıbından bazılarını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

وَإِذۡ يَرۡفَعُ إِبۡرَٲهِـۧمُ ٱلۡقَوَاعِدَ مِنَ ٱلۡبَيۡتِ وَإِسۡمَـٰعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلۡ مِنَّآ‌ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (127)

buyuruyor.

[Zikret ya Muhammedi Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) oğlu İsmail'le beraber Beyt-i Şerifin temellerini ve esaslarını yerden kaldırdı ve ikisi beraber beytin binasına sa'yile emeklerinin ve ibadetlerinin ind-i ilâhide makbul olmasını istirham ettiler ve dediler ki: Ey enva-ı ni'metleriyle bizi terbiye eden Rabbimiz ! Bizim amelimizi bizden kabul et. Zira; sen bizim ihlâs üzere amelimizi bilici ve sen tazarru' ve niyazımızı işiticisin.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Beyt-i Şerifin İbrahim (A.S.)'dan evvel mevcut olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.)'ın kavaidi ref'etmesi kavaidin esası mevcut olduğunu müş'irdir. Çünkü; tarih ve siyer kitaplarında beyan olunduğu veçhile beyti iptida Hz. Âdem bina ettiği ve Hint'ten yaya olarak gelmek sureti ile kırk defa hac eylediği İbn-i Abbas Hz.'den mervidir.

Beyti bina etmekte İbrahim (A.S.)'a oğlu İsmail (A.S.)'ın iştirak ettiğine âyet delâlet eder. İbrahim (A.S.) bina ederken oğlu İsmail (A.S.)'ın taşını ve çamurunu getirdiği mervidir. Hz. Âdemin bina ettiği beyt, Tufan-ı Nuh'ta yıkılıp kaybolduğundan Cenab-ı Hak İbrahim (A.S.)'a tekrar binasını emreyledi ve mevkiini Cibril-i Emin gösterdi. Âdem'in koymuş olduğu temeller toprak içinde kalmıştı, İbrahim (A.S.) onu buldu. O temeller üzerine binayı vaz etti. İbrahim (A.S.) oğluyla mesaisini birleştirerek beyti bina ettikten sonra amellerinin kabulünü Cenab-ı Hak'tan tazarru' ve niyaz ettiler.

***

Vâcib Tealâ ikinci duâlarını beyan etmek üzere ala tarik-il hikâye :

رَبَّنَا وَٱجۡعَلۡنَا مُسۡلِمَيۡنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَآ أُمَّةً۬ مُّسۡلِمَةً۬ لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبۡ عَلَيۡنَآ‌ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ (128)

buyuruyor.

[İbrahim ve İsmail (A.S.), ikisi de amellerinin kabulünü istirhamdan sonra tekrar duâ ettiler ve dediler ki: Ey enva-ı nimetleriyle bizi terbiye eden Rabbimiz ! Sana niyaz eder ve deriz ki, bizim her ikimizi sana muti' ve munkad kıl ve cemi' umurumuzu sana tefviz edelim ve eda-yı ubudiyette ihlâs üzere bulunalım ve bizim zürriyetimizden de sana muti' ve munkad bir cemaat halk et ki, onlar sana inkıyad-ı tam üzere ibadet etsinler ve bize ibadet ve ef'al-i haccımızı göster ki biz rıza-yı ilâhiyene muvafık ibadet edelim ve bizim üzerimize merhametinle rucu' buyur ve tevbemizi kabul ve sehven sudur eden zellemizi affet. Zira; sen kullarının tevbelerini kabul ile merhamet buyurucusun.] demekle hem kendilerinin hem de zürriyetlerinin muti' olmalarını istirham ettiler.

Zürriyetin küllisi muti' olmayıp içinden bazılarının asi ve zalim olacaklarına işaret için zürriyetlerine duâda ba'za delâlet eden (½) kelimesi varid olmuştur. Zira; cümlesinin salâh üzere ittifakı olamaz ve cümlenin salâh ve ittika üzere ittifakı umur-u maaşı ihlâl edeceğinden her zaman muti' ve asî her iki sınıfın bulunması hikmet-i ilâhîye iktizasındandır. Zürriyet şefkate, ecanibden ziyade müstehak olup zürriyetin salâhıyla ecanip de salih olacağına işaret için evvel kendi zürriyetlerinin muti' olmalarına duâ ettiler. Menasik-i şerayi' ve erkân-ı hac ve sair umur-u dinde muti' olmalarını ve tevbelerinin kabulünü Allah-u Tealâ'dan istirham etmeleri zürriyetlerini talim ve tevbeye irşad içindir.

Tevbelerinin kabulünü istirham etmeleri kendilerinden masiyet sudur etmesine delâlet etmez. Zira; hazmen linefsihi tevbeye müracaat etmişlerdir. Yahut mâsiyetten kemal-i ihtirazlarını tevbe suretinde göstermişlerdir. Yahut zürriyetlerinden asi olanları tevbeye irşad için tevbelerinin kabulünü istirham etmişlerdir.

Âyet-i celile abdin fiilini halk edici Allah-u Tealâ olduğuna delâlet eder. Zira tevbe; abdin fiilidir. Eğer Mû'tezilenin dedikleri gibi abid fiilini kendi halkedecek olsaydı İbrahim (A.S.) tevbeyi Cenab-ı Hak'tan taleb etmezdi. Halbuki Allah-u Tealâ'dan taleb etti ki abdin fiilini Allah'ın halketmesine delildir.

رَبَّنَا وَٱبۡعَثۡ فِيهِمۡ رَسُولاً۬ مِّنۡہُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡہِمۡ ءَايَـٰتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَيُزَكِّيہِمۡ‌ۚ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (129)

[Ey bizim Rabbimiz ! Sana itaat ve inkıyad eden cemaat-i müslimenin içinde kendilerinden onlar üzerine âyetlerini tilâvet eder ve onlara kitabını ve tevhid-i zatîye sülükten ibaret olan hikmetini talim eder ve onları necaset-i maâsiden ve ibadet-i evsandan ve sair nekayıstan tenzih eder bir Resûl göndermeni senden istirham ederiz. Zira; sen cümleye galip ve kahir ve icad-ı efalinde hakimsin.] İşlerin hiçbir zaman hikmetten hali olamaz.

Beyzâvî, Hâzin ve Fahr-i Razi'nin beyanlarına nazaran bu âyette r e s u l ile murad; âhir zaman peygamberi bizim nebimiz Muhammed (A.S.)'dır. Zira; İsmail (A.S.) ile beraber İbrahim (A.S.)'ın zürriyetinden Resûlullah'tan başka resûl ba's olunmamıştır. Şu halde duâları müstecaptır ve duâlarının eseri Resûlullahtır, Resûlullah'ın «Ben pederim İbrahim (A.S.)'ın duâsı ve Hz. İsa'nın müjdesi ve validemin rü'yasıyım» kavl-i şerifi bu manâyı teyid etmektedir. Valide-i Resûlullah'ın rüyâsı: Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyaya tulûu zamanında hane-i saadetten bir nur çıkar ki, o nurun ziyası Şam'da olan köşkleri ve konakları göstermiştir. Bu ru'yaya işaret ederek Resûlullah: «Ben validemin rü'yasıyım» buyurmuştur.

A y â t ile murad; vahdaniyete ve nübüvvete delâlet eden deliller ve vahy-i ilâhiyle gelen âyetlerdir ki o âyetleri Resûlullah ümmetine tebliğ buyurdu. K i t a b ile murad; Kur'ân'dır,

H i k m e t ile murad; nüfus-u beşeriyeyi tekmil eden maarif ve ulum-u diniye ve fıkıh ve hakla batıl beynini fasl ve hill-ü hürmet beynini tefrik eden ahkâm-ı diniyedir.

Bu âyette beşeriyetin noksanını ikmale lâzım olan evsafın kâffesini Resûlullah'ın cami' olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; evvelâ esas-ı şeriat olan âyetleri ümmetine tilâvet etmek, ikinci merrede vahy-i ilâhi olan kitabın ahkâmını talim ve mesail-i diniyeyi öğretip nası cehaletten halâs etmek, üçüncü merrede ibadın umur-u dünya ve umur-u âhirete müteallik mesâlihine hadim olan hikmeti talim etmek ve dördüncü merrede şirk ve ibadet-i evsan gibi küfriyâttan tathir ve beşeriyetin muhtaç olduğu şeylerin kâffesini ihraz edip nevakısmı ikmal edeceğini beyan etmektir. Bunların cümlesi bu âyette zikrolunmuştur.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ın menakıb-ı celilelerini beyandan sonra İbrahim (A.S.)'ın ahlâk-ı hamidelerinden i'raz edenlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَن يَرۡغَبُ عَن مِّلَّةِ إِبۡرَٲهِـۧمَ إلاً مَن سَفِهَ نَفۡسَهُ ۥ‌ۚ وَلَقَدِ ٱصۡطَفَيۡنَـٰهُ فِى ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَإِنَّهُ ۥ فِى ٱلاًخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (130)

buyuruyor.

[İbrahim'in milletinden kim iraz eder? Kimse iraz etmez, illâ nefsine ihanet eden ve zulmet içinde nefsini terk eden kimse iraz eder. Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, biz azimüşşan muhakkak dünyada İbrahim'i ihtiyar ve nâs beyninde nübüvvete intihab ettik ve İbrahim (A.S) âh'irette elbette salihler zümresindendir.]

Şu halde İbrahim'in milletine ittiba etmek lâzımdır. (مَن) lâfzı Beyzâvî'nin beyanı veçhile istifham-ı inkâri ve İbrahim (A.S.)'ın milletinden iraz edenlerin hallerini istib'ad içindir. Çünkü; gerek Yehud ve Nasara ve gerek Arap cümlesi İbrahim (A.S.)ra intisapla iftihar ve menakibini zikirle telezzüz ve ef'aline iktida etmekle teşerrüf ederken Resûlullah'a imandan iraz etmeleri emr-i münker ve hallerine baid addolunan şeylerdendir. Zira; İbrahim (A.S.)'ın menakibinden birisi kendi zürriyetine şefkatinin ziyade olması ve onların mesalihine gayet mahabbet etmesi ve bu cümleden kendi zürriyetinden resûl ba's olunmasına duâ buyurmuş olmasıdır ve bu duâsı eseri ahir zaman nebisi ba's olunmuş iken menakıbine iktida ile iftihar edenler menakibi cümlesinden olan resûle ittiba' etmediler ki, bu hal millet-i İbrahim'den iraz olup şayan-ı taaccüptür. Zira; bir taraftan iktida iddia ederler diğer taraftan açık ve vazıh surette milletinden iraz ederler.

Bu âyette İbrahim (A.S.)'ın milletinden murad; Resûlullah'ın bisetine dair olan duâsı eseri olarak Resûlullah'ın ba's olunmasıdır. Zira; millet-i İbrahim aynı din-i İbrahim demek değildir. Çünkü; din-i islâm usul-ü itikadda İbrahim (A.S.)'ın dinine muvafık ise de, fürû-u a'mal cihetinden din-i İbrahim mensuhtur. Binaenaleyh, din-i islâma dahil olan bir kimse din-i İbrahim ahkâmından mensuh olanlarını elbette terketmiştir. Bu terkinden dolayı o kimse mezmum olmak lâzım gelmez. Ancak menakıb-i İbrahim cümlesinden olan bu duâsı eseri ba's olunan Resûle iktidayı terkinden dolayı mezmum olur.

Millet-i İbrahim'den iraz eden kimsenin sefahetiyle hükmün illeti; dünyada Cenab-ı Hakkın İbrahim (A.S.)'ı ihtiyar buyurması ve âhirette salihîn zümresinden olmasıdır. Çünkü; hem dünya hem âhiret saadetini ihraz eden bir zatın mesleğinden iraz eden elbette sefih ve hafif-ül aklolup nefsine hakaret edendir,

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Abdullah b. Selâm)'ın birader zadelerinden (Muhacir) ismindeki bir kimsenin imandan imtina etmesidir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm);" biraderzadeleri (Seleme) ile (Muhacir)'i din-i islâm'a davet sadedinde «Ey biraderzadelerim; Siz bilirsiniz ki Allah-u Tealâ Tevrat'ta İsmail (A.S.)'ın neslinden ismi Ahmed bir nebi ba'sedeceğim. Ona iman eden ihtida eder ve necat bulur, iman etmeyen dalâlette kalır ve melun olur» deyince (Seleme) iman edip (Muhacir)'in imandan imtinaı üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ı ihtiyar ettiğini beyandan sonra ihtiyarının selebini beyan etmek üzere:

إِذۡ قَالَ لَهُ ۥ رَبُّهُ ۥۤ أَسۡلِمۡ‌ۖ قَالَ أَسۡلَمۡتُ لِرَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (131)

buyuruyor.

[Şol zamanda biz İbrahim'i ihtiyar ettik ki o zamanda Rabbisi İbrahim'e hitaben: «Sen islâm üzere sebat et ve itaat ve inkıyadında devam et» dedi. Rabbisinin emrine imtisalen İbrahim de: «Alemlerin Rabbisine inkıyad ve itaatte devam ettim» dedi.]

Yahut [Ya Muhammedi Zikr et şol zamanı ki o zamanda Rabbisi İbrahim'e «İslâm ol, inkıyada devam et» dedi. İbrahim de «Âlemlerin Rabbisine inkıyadda sebat ettim» dedi.]

İbrahim (A.S.)'ın nail olduğu menâsıba neylinin sebebi, itikad-ı tam ve ihlâs-ı kâmil üzere Rabbisinin emrine amade ve ibadetine müsaraat etmesi olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Vâcib Tealâ 'nın ibrahim (A.S.)'a islâmla emri bulûğundan ve nübüvvetini izhardan evveldir. Veyahut nübüvvetini izhardan sonradır. Ona nazaran (أَسۡلِمۡ), (اخص) manasınadır ki, ihlâsla ve istikametle emirdir.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ın menakıbından diğer birini zikretmek üzere:

وَوَصَّىٰ بِہَآ إِبۡرَٲهِـۧمُ بَنِيهِ وَيَعۡقُوبُ يَـٰبَنِىَّ إِنَّ ٱلله ٱصۡطَفَىٰ لَكُمُ ٱلدِّينَ فَلاً تَمُوتُنَّ إلاً وَأَنتُم مُّسۡلِمُونَ (132)

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) oğullarına millet-i İslâmiye ve vahdet-i zatiyeyi vasiyet etti ve din-i hak üzere olmalarını emretti ve Yakup (A.S.) da oğullarına vasiyet etti, dedi ki: Ey benim oğullarım ! Allah-u Tealâ sizin için din-i islâm ki, adalet ve tevhid üzere müştemil olan bir din-i celili ihtiyar etti. Şu halde siz vefat etmeyin, illâ Allah'ın sizin için ihtiyar ettiği din üzere muti' ve münkad olduğunuz halde vefat edin.] İşte Yakup (A.S.) böyle dernekle evlâdına din-i hak üzere sebat etmelerini emretti.

İbrahim (A.S.)'ın dört oğlu olduğu mervidir ki onlar da İsmail, İshak, Medin ve Müdan'dır. Yakup (A.S.)'ın Sûre-i Yusuf'un tefsiri sırasında isimleri tadad olunacağı veçhile on iki oğlu olduğu meşhurdur. Umur-u dinin ehemmiyetine ve evlâda şefkat ise ağyardan ziyade olduğuna işaret için gerek İbrahim ve gerek oğlu Yakup (A.S.) âhir ömürlerinde umur-u dine dikkat ve itina etmekle vasiyet etmişlerdir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran Yahud taifesi Resûlullah'a: «Sen bilmez misin Yakup (A.S.) hin-i vefatında evlâdına Yehudiyetle vasiyet etti» demeleri üzerine onları tekzip için âyet-i celile hin-i vefatında islâmiyet üzere sebat etmelerini vasiyet ettiğini beyan hakkında nazil olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Yehud'un yalan iddialarını reddetmek üzere :

أَمۡ كُنتُمۡ شُہَدَآءَ إِذۡ حَضَرَ يَعۡقُوبَ ٱلۡمَوۡتُ إِذۡ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعۡبُدُونَ مِنۢ بَعۡدِى قَالُواْ نَعۡبُدُ إِلَـٰهَكَ وَإِلَـٰهَ ءَابَآٮِٕكَ إِبۡرَٲهِـۧمَ وَإِسۡمَـٰعِيلَ وَإِسۡحَـٰقَ إِلَـٰهً۬ا وَٲحِدً۬ا وَنَحۡنُ لَهُ ۥ مُسۡلِمُونَ (133)

buyuruyor.

[Yakup (A.S.) mevte hazır olduğu zaman siz gaip miydiniz, yoksa hazır mıydınız? Şol zamanda ki o zamanda Yakup (A.S.) oğullarına sual etti ve dedi ki: «Benim vefatımdan sonra siz kime ve hangi şeye ibadet edersiniz?» Oğulları dediler ki: Biz senin ve babaların İbrahim ve İsmail ve İshak (A.S.)'ın mabutları mabud-u vahid olan Allah-u Tealâ'ya ibadet ederiz. Halbuki biz ancak o mabud-u vahide itaat ve inkıyadda devam ve sebat ederiz.] İşte Yakup (A.S.)'ın oğulları böyle demekle pederlerinin emeline devam ve emrine itaat edeceklerini izharla pederlerini mesrur ettiler.

Yani; ey Yehud ! Yakup (A.S.)'ın hin-i vefatında hazır mıydınız ki Yehudiyet vasiyet ettiğini iddia ediyorsunuz? Halbuki Yakup (A.S.) islâmiyet üzere sebat ve tevhide devam edeceklerine ahd-ü misak almış ve onları din-i hak üzere takrir etmiştir. Bir kimsenin amcası, pederi makamında olduğundan Yakup (A.S.)'ın amcası İsmail (A.S.) pederi idadından madut kılınmıştır. Ve Resûlullah ammisi Abbas Hz. Hakkında (هذا بقية انىابا) yani: «Şu zat-ı şerif benim babalarımın bakiyesidir» buyurmuş olduğu hadis-i şerif, bu manâyı teyid ve kişinin amcası pederi makamında olduğunu teşrih eder.

Âyetin manâsında zikr olunan tafsilât (أَمۡ) kelimesi muttasıla olduğuna nazarandır. Amma (أَمۡ) kelimesi munkatıa olup istifham-ı inkârı manâsını mutazammın olduğuna nazaran manâyı âyet: [Ey ehl-i kitap ! Yakup (A.S.)'a mevt hazır olduğunda oğullarına vasiyet ettiği zaman siz hazır değildiniz. Ne dediğini ve ne gibi şeyler vasiyet ettiğini bilmezsiniz. Şu halde nasıl Yehudiyet vasiyet ettiğini iddia eder ve bilmediğiniz şeyi isnada cür'et edersiniz.] demektir.

Babanın evlâdına şefkati ve hayırla nasihati elzem ve umur-u dinden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Yakup (A.S.) muhtazar olduğu zamanda hususan evlâdına nasihatte bulunduğunu bu âyet natıktır ki her mü'mine lâzım olan hin-i vefatında evlâdına diyanet noktasından nasihat etmek ve hayır öğüt vermek v din-i islâmda sebat etmelerini emir ve tavsiye etmek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü enbiyanın menakıbını Kur'ân'da beyan etmek; o misilli mesleğe sülûke terğibdir.

***

Vâcib Tealâ İbrahim ve Yakup (A.S.)'ın bazı menakıb-ı celiklerini ve oğullarına vâsiyetlerini beyandan sonra enbiya-yı izam silsilesinden olanların, enbiyanın şefaatiyle bilûmum seyyiatının af olunacağını ve cür'et ettikleri bir takım cinayetlerin yanlarına kalacağını tevehhüm edenlerin vehimlerini def ve izale etmek ve insanın intifa edeceği şeyin ancak kendi amel-i salihi olduğunu beyan zımnında:

تِلۡكَ أُمَّةٌ۬ قَدۡ خَلَتۡ‌ۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡ‌ۖ وَلاً تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (134)

buyuruyor.

[Şu menakıb ve vasiyetleri beyan olunan İbrahim, İsmail, İshak ve oğlu Yakup (A.S.) cümlesi geçmiş ve zamanları münkariz olmuş bir cemaattir. O cemaat için kesbettikleri amelleri var, sizin için dahi kesbettiğiniz ameliniz vardır. Siz onların amel ettikleri fiillerinden sual olunmazsınız.]

Yani; ey Yehud ve Arab'ın müşrikleri ! Şu eserleri ve oğullarına vasiyetleri zikrolunan enbiya-yı izam hazarâtı geçmiş bir cemaat-i kübradır. Onların haberlerini ve şeriatlerini ve say-ü amellerini beyandan maksat; onlara ittiba ve mesleklerine sülük etmekle intifa etmenizdir. Onların imledikleri a'mâli işleyip ef'ali yerine getirmeyince sizin mücerret onlara intisabınızın menfaat vermeyeceğini size beyan etmektir. Zira; onların eserine ittiba ederseniz intifa' edersiniz. Eğer ef'aline muvafakat etmezseniz intifaınız yoktur. Çünkü; onların kesbettikleri amelleri, onlara ait ve sizin kesbettiğiniz ameliniz size aittir. Siz onların amelinden mesul olmazsınız.

Evlâdın, valideynin sevabından müstefid olmayacağına âyet delâlet ettiğinden Yehud'un itikad-ı batıllarını reddetmiştir. Çünkü; onlar babalarının hasenatından intifa edeceklerini itikad ederlerdi. Halbuki ameli, kendinin cezasını iktiza eden kimsenin nesebi o kimseyi cezadan halâs edemeyeceğine âyet delâlet ettiği gibi hadis-i Resûlullah da mevcuttur.

Hulâsa; taklidin butlanı ve babanın sevabından evlâdın müstefid olmayacağı gibi vizr-ü vebalinden de mutazarrır olmayacağı ve abid amelini kâsib olduğu ve kesbinden mesul olup gayrın kesbinden mesul olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ din-i islâmın sıhhatine dair delâili beyandan sonra din-i islâma ta'n edenlerin şüphelerini beyan ve cevabını zikretmek üzere :

وَقَالُواْ ڪُونُواْ هُودًا أَوۡ نَصَـٰرَىٰ تَہۡتَدُواْ‌ۗ قُلۡ بَلۡ مِلَّةَ إِبۡرَٲهِـۧمَ حَنِيفً۬ا‌ۖ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ (135)

buyuruyor.

[Yehud ve Nasara fırkalarından her biri yani Yehud fırkası: «Yahudi olun ki, ihtida edip matlubunuza vasıl olasınız» dediler. Kezalik Nasara fırkası: «Nasara olun ki, tarîk-ı hakka ihtida edip matlubunuza vasıl olasınız» dediler. Ey Resûl-ü Zişanım ! Sen Yehudiyet ve Nasraniyete ümmetini davet eden fırkalara karşı de ki: Biz sizin ârâ-yı faside ve efkâr-ı kaside ve itikadat-ı batılanıza ittiba etmeyiz, belki edyan-ı batıladan meyledici olduğu halde doğru olan millet-i İbrahim (A.S.)'a ittiba ederiz. Halbuki İbrahim (A.S.) Allah-u Tealâ'ya şirk edicilerden olmadı.] İşte Cenab-ı Peygamber böyle demekle halkı din-i hakka davet etti.

İbrahim (A.S.)'ın müşriklerden olmadığını beyan etmek; Yehud ve Nasaraya tarizdir. Yani; «Siz İbrahim (A.S.)'a intisap dava edersiniz, halbuki siz şirk üzerinesiniz. İbrahim (A.S.) ise şirkten beridir.» demektir.

Yehud ve Nasara dinlerinin hak olduğundan bahisle ehl-i islâmı dinlerine davet etmeleri üzerine Vâcib Tealâ onları tarîk-ı hakka davet ve dinde delâille istidlal lâzım olduğuna ve delâili beyanla işaretten sonra: «Eğer ittiba lâzım ise hak olduğu müttefekun aleyh olan millet-i İbrahim'e ittiba etmek lâzımdır. Halbuki ey Yehud ve Nasara ! Siz İbrahim (A.S.)'la iftihar ettiğiniz halde ona bile ittiba etmiyorsunuz.» demekle davetlerinin batıl olduğunu beyan buyurmuştur.

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran Yahud'un rüesasıyla (Necran) denilen beldenin Nasarasından meb'us olarak Medine'ye gelen Nasara rüesası hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; Yehud: «Bizim nebimiz Musa (A.S.), enbiyanın efdali ve dinimiz, edyanın efdali ve kitabımız iktidaya şayan olup ittiba lâzımdır, şu halde Yehud olun ki, matlubunuza vasıl olasınız» dediler ve Nasara da aynı iddiada bulununca onları red için bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

***

Vâcib Tealâ Yehud ve Nasaranın iddialarını bir delil ile reddettikten sonra delil-i âharle dahi reddetmek üzere :

قُولُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱلله وَمَآ أُنزِلَ إِلَيۡنَا وَمَآ أُنزِلَ إِلَىٰٓ إِبۡرَٲهِـۧمَ وَإِسۡمَـٰعِيلَ وَإِسۡحَـٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلاًسۡبَاطِ وَمَآ أُوتِىَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَآ أُوتِىَ ٱلنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمۡ لاً نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدٍ۬ مِّنۡهُمۡ وَنَحۡنُ لَهُ ۥ مُسۡلِمُونَ (136)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizi Yehudiyet ve Nasraniyete davet eden fırkalara karşı siz onları irşad ve tarîk-ı hakka davet için: «Biz ferd-i vahid ve kadirü kayyum olan Allah'a ve bize ahvalimizi ıslah için inzal olunan Kur'ân'a ve İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakup (A.S.)'a inzal olunan şerâyi' ve ahkâma ve enbiya-yı kiramın ensaline ve ahfadına nazil olan ahkâma ve Musa ve İsa (A.S.)'a i'ta olunan kitaplara ve o kitaplarda olan âyetlere ve ahkâma ve Rablerinden nebilerine i'ta olunan ahkâmın cümlesine iman ettik. Biz enbiya-yı kiramdan hiçbirini öbüründen farketmeyiz, cümlesine imanı vacip bilir ve iman ederiz. Halbuki biz Allah-u Tealâ'ya itaat ve inkıyad ediciyiz» deyin] ki onlar tarîk-ı hakkın cümlesine iman etmek ve beyinlerini tefrik etmemek olduğunu itikad etsinler ve kendi nebilerine iman vacip olduğu gibi âhir zaman nebisine de iman vacip olduğunu bilsinler ve iman eylesinler.

Âyet-i celile, Yehud ve Nasaranın itikadlarını red ve iptaldir. Çünkü bir nebinin nübüvvetini bilmek; yedinde olan davasına muvafık mu'cizesiyle olur. Mu'cizeyi izhar ettikten sonra iman etmek vaciptir. Mucizeyle davasını ispat eden zevatın bazısına iman edip bazı ahare imanı terk etmek tenakuzdur. Zira; Yehuda Musa (A.S.)'a niçin iman ettiklerini sual etsen «Mucizeyle nübüvvetini ispat ettiği için» diye cevap verdikleri halde aynı davayı mu'cizesiyle ispat eden Muhammed (S.A.) hakkında amellerini tatbik etmemek, beyinlerini tefrik ve tenakuzdur. Amma bizim, enbiya-yı sabıkaya ve şeriatlerine iman edip de şeriatleriyle amel etmediğimiz tenakuz değildir. Zira şeriatlerinin zamanlarında amel vacip ve hakka şeriat olduğunu ikrar ve itiraf etmek, şimdi amel vacip olduğunu ikrar etmek değildir. Çünkü; bir kitabın hükmü bir zamanda cari olup diğer zamanda cari olmamak ve nesholunmak âdet-i ilâhiye cümlesindendir. Her kitap ve şeriatin zamanındaki hakkaniyetini itiraf etmekle filhal elyevm amel etmek icap etmez ki, bir taraftan iman etmek diğer taraftan amel etmemek tenakuzdur denilsin.

***

Vâcib Tealâ imanda tarîk-ı hakkı beyandan sonra o tarîk üzere iman edenlerin ihtida edeceğini beyan etmek üzere :

فَإِنۡءَامَنُواْبِمِثۡلِ مَآءَامَنتُم بِهِۦفَقَدِ ٱهۡتَدَواْ‌ۖ وَّإِن تَوَلَّوۡاْفَإِنَّمَاهُمۡ فِى شِقَاقٍ۬‌ۖ فَسَيَكۡفِيڪَهُمُ الله‌ۚ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (137)

buyuruyor.

[Eğer şu itikad-ı hakkı sizden işittikten sonra onlar sizin imanınız misilli iman ettiğiniz şeye iman ederlerse muhakkak ihtida etmiş olurlar ve eğer iman etmezler de iraz ederlerse onlar münazaa ve cidal ve şikak ve adavet-i asliyelerinde devam etmektedirler ve halleri.böyle olunca, yakında Allah-u Tealâ Yehud ve Nasara’nın şerrinden sana kifayet eder. Zira; Allah-u Tealâ onların batıl sözlerini işitici ve küfrü nifaklarını bilicidir.]

Yani; sizin mümin olduğunuz gibi onlar da mümin olurlarsa muhakkak ihtida etmiş ve tarîk-i hakkı bulmuş olurlar ve eğer iman etmez,iraz ederlerse onların garazları din-i hakkı aramak değildir, belki münazaa ve adavetlerini izhar etmektir. Yehud ve Nasara şikak ve nifaklarından dönmeyip sebat edince Cenab-ı Hak Resûlüne ve esbahma kuvvet-i kalp ve metanet olmak üzere düşmanlarının serlerine kifayet edeceğini vaad buyurmuştur. Akıbet vaadi ilâhi zuhur edip ehl-i islâmın aziz, mansur ve muzaffer olması ve Yehud ve Nasaranın zelil, hakir ve makhur olup şevket-i islâmiyenin günden güne tezayüdü Resûlullah'ın hakka nebi olduğuna delâlet eder mu'cizedir. Çünkü âyet; gaipten haberdir ve haber verdiği şeyin haber verildiği veçh üzere zuhur etmesi Resûlullah'ın davasını ispat eder mu'cizattandır.

***

Vâcib Tealâ din-i Muhammedi'nin sıhhatine delâlet eden delâili zikirden sonra delâilin vazıh ve celi olduğunu beyan etmek üzere :

صِبۡغَةَ ٱلله‌ۖ وَمَنۡ أَحۡسَنُ مِنَ ٱلله صِبۡغَةً۬‌ۖ وَنَحۡنُ لَهُ ۥ عَـٰبِدُونَ (138)

buyuruyor.

[Yehud ve Nasara hilaf ve şikakı izhar ettikten sonra siz onlara deyin ki: «Millet-i Hanifiye olan millet-i İbrahim'e ve dini Muhammedi'ye tebaiyet olmadı illâ Allah'ın dini ve fıtratı oldu ve din cihetinden Allah-u Tealâ'dan ahsen kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Halbuki biz, ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet edicileriz.»]

S ı b ğ a ; fıtrat manasınadır. Yani: «Biz, Allah'ın bizi yarattığı fıtrat üzere iman ederiz» demektir. Allah'ın fıtratı; insanların iptiçia İslâmiyet üzere yaratılmasıdır. Her sabi meydana geldiğinde fitrat-i islâmiye üzerine meydana gelip sonra bazılarının pederi Yahudi olduğundan o sabiyi Yehudiyete ve bazıları Nasrani olduğundan çocuğunu Nasraniyete ve bazıları da Mecusiyete alıştırdıklarına dair hadis-i şerif mervidir. Şu halde fıtrat-i asliye insanın ziyneti olup eseri boya gibi hariçte görüldüğünden fıtrat-ı asliye boyaya teşbih edilmiş ve bu suretle fıtrata sıbğa denilmiştir.

Yahut sıbğa; hidayet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ bizi kendi hidayetiyle hidayette kıldı ki biz tarîk-ı hakkı bulduk. Hidayet cihetinden Allah-u Tealâ'dan ziyade güzel kim olabilir? Kimse olamaz. Zira; Allah'ın hidayeti herkesin hidayetinden güzeldir.] demektir. Boyalı elbisenin zahirinde boya göründüğü gibi hidayetin eseri hariçte görüldüğü için hidayet boyaya teşbih olunmuştur. Yahut sıbğa; iman manasınadır. Zira; boya elbisenin içine girdiği gibi iman da kalbe girdiğinden iman boyaya teşbih olunmuştur.

Yahut sıbğa; din manasınadır. Zira; boyanın eseri hariçte görüldüğü gibi dinin taharet, salât, zekât ve sair ibadat gibi ahkâmı da hariçte görüldüğünden dine sıbğa denmiştir. Yani: «Ey Yehud ve Nasara ! Biz din-i ilâhî ile tedeyyün ederiz. Din cihetinden Cenab-ı Hak'tan ahsen kim olabilir? Elbette Allah'ın dini daha güzeldir.»

Yahut Nasara'daki müşakele suretiyle din-i mübin-i islâma sıbğa denmiştir. Çünkü; Nasara kiliselerinde mahfuz olan (Ma'mudiye) ismindeki suda çocuklarını yıkarlar ki o su sarı boya ile boyanmıştır. O suda yıkanmadıkça çocuğu Nasrani tanımazlar. Her ne zaman çocuk sarı suda yıkanırsa şimdi Nasrani oldu derler. Şu halde onların zu'munca sanki Nasraniyet o sudadır. Onların indinde din; boyayla hasıl olduğundan onlara karşı din-i islâma Allah'ın sıbğası denmiştir. Yani; «Ey Nasara ! Siz din-i Nasarayı elinizle küpe koyduğunuz sarı boyadır zannediyorsunuz. Halbuki din; Allah'ın beyan ettiği manevi bir boyadır ki, o boya vücudun her tarafını ihata eder, kalbe ve kalıba sirayet eder, azanın her cüzünde eseri görülür, asla zail olmaz ve sizin boyanız gibi elle yapılmış birşey değildir.» demektir.

***

Vâcib Tealâ Yehud ve Nasaradan herbirinin müminlerle mücadele ve münazaaları temadi edince hikmet ve maslahat üzere onlarla mükâleme olunmasını Resûlüne emretmek üzere:

قُلۡ أَتُحَآجُّونَنَا فِى ٱلله وَهُوَ رَبُّنَا وَرَبُّڪُمۡ وَلَنَآ أَعۡمَـٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَـٰلُكُمۡ وَنَحۡنُ لَهُ ۥ مُخۡلِصُونَ (139)

buyuruyor.

[Yehud ve Nasara'ya hitaben sen de ki: «Ey Yehud ve Nasara ! Siz bize Allah-u Tealâ hakkında mı mücadele ve muhasama ediyorsunuz? Halbuki Allah-u Tealâ bizim ve sizin Rabbimizdir. Bizim için a'mâlimiz var, salih ve fasid cezasını göreceğiz ve sizin de amelleriniz var, elbette cezasını göreceksiniz. Halbuki biz ancak Allah-u Tealâ'ya amelimizde ihlâs ediciyiz.»]

Yehud ve Nasara Allah-u Tealâ'nın Arap'tan nebi ba'settiğine, itiraz etmeleri üzerine âyetin nazil olduğuna nazaran Allah'ın efalinde münazaa ve mücadele etmişlerdir. Çünkü; onlar «Enbiyanın küllisi bizdendir, eğer Muhammed (S.A.) nebi olmuş olsaydı Arap'tan olmaz, bizden olurdu.» demişlerdi. Vâcib Tealâ onların bu ef'alini red ve inkâr etmiştir. Zira; Allah-u Tealâ'ya kulların cümlesinin nispeti müsavidir. Allah-u Tealâ bizim ve sizin Rabbiniz olunca siz kendinizi neden mansıb-ı nübüvvete hak ve elyak görüyorsunuz? Halbuki, hakkı tercih bize aittir. Zira; biz amelimizde ihlâs üzerineyiz. Sizin gibi riyâ ve şirk ve sair kabayih bizde yoktur. Gerek bizim ve gerek sizin amellerimizin cezası kendimize aittir. Sizin amelinizden bize bir zararı yok ki o zazarı def için size söz söylemiş olalım. Maksadımız size mücerred nasihattir, kendimize ait bir garazımız da yoktur.

***

 

أَمۡ تَقُولُونَ إِنَّ إِبۡرَٲهِـۧمَ وَإِسۡمَـٰعِيلَ وَإِسۡحَـٰقَ وَيَعۡقُوبَ وَٱلاًسۡبَاطَ كَانُواْ هُودًا أَوۡ نَصَـٰرَىٰ‌ۗ قُلۡ ءَأَنتُمۡ أَعۡلَمُ أَمِ الله‌ۗ وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن كَتَمَ شَهَـٰدَةً عِندَهُ ۥ مِنَ ٱلله‌ۗ وَمَا الله بِغَـٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ (140)

[Yehud ve Nasara, biz millet-i İbrahim'e tebaiyet ederiz dediğimizi teslim ettiler mi? Yoksa İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakup ve bunların ensal ve ahfadı Yahudi yahut Nasara oldular diyerek iddia ederler. Eğer mükâbere ve muânede ederler ve bu sözlerinde ısrar eylerlerse ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara hitaben sual et ve de ki: «Siz mi ziyade bilirsiniz, yoksa Allah-u Tealâ mı ziyade bilir? Allah-u Tealâ zikrolunan enbiya-yı kiram hazaratından Yehudiyet ve Nasraniyeti nefyetmiştir. Eğer sizin dediğiniz gibi onlar Yahudiyet üzere olmuş olsaydı Allah-u Tealâ nefyetmezdi. Allah-u Tealâ indinde sabit ve muhakkak olan şehadeti Allah'tan ketmedenden ziyade zalim kim olabilir?»] Yani; ehl-i kitaptan zalim kimse yoktur. Zira; Allah-u Tealâ onların kitaplarında İbrahim (A.S.)'ın ve sair tadad olunan enbiyanın Yehudiyet ve Nasraniyet üzere olmadığına ve Muhammed (S.A.)'in nübüvvetine şehadet ettiği halde Vâcib Tealâ'nın bu şehadetini ketmettiler. Halbuki [Ey Yehud ve Nasara ! Allah-u Tealâ sizin amelinizden gaflet edici olmadı.] Binaenaleyh; amelinizin her cüzüne ceza vericidir.

***

تِلۡكَ أُمَّةٌ۬ قَدۡ خَلَتۡ‌ۖ لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَلَكُم مَّا كَسَبۡتُمۡ‌ۖ وَلاً تُسۡـَٔلُونَ عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (141)

[Şu müşarün ileyhim olan enbiya-yı kiram bir cemaat-i azimedir. Onlar geçtiler ve zamanları münkariz oldu. Kesbettikleri amellerinin ecri onlara aittir ve sizin için dahi kesbettiğiniz amelinizin cezası vardır. Onların amelinden siz mes'ul olmazsınız.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Yehuda vaaz ve onları âbâlarıyla iftihardan men'dir. Çünkü; onlar zikrolunan enbiya-yı kiramla iftihar ve onlara itimad ettiklerinden bu âyetle herkes kendi ameliyle muahaze olunup âharin amelinden mesul olmayacağını beyan etmek, onları gayra itimaddan nehyetmektir. Zira; enbiya-yı izamın tarîkları nefsinde güzeldir, fakat o tarikatlar, onların kendi zamanlarına mahsus olduğundan bu zamana mahsus olan tarîkat-ı Muhammediye terk olunmaz. Çünkü; herkes bulunduğu zamanın ahkâmıyla mükelleftir.

Vâcib Tealâ Yahud milleti (kıble)nin (Beyt-i Mukaddes)'ten Kabe'ye tahavvülünü din-i islâma ta'na vesile ittihaz ettiklerini ve bu ta'nlarının cevabını beyan etmek üzere:

سَيَقُولُ ٱلسُّفَهَآءُ مِنَ ٱلنَّاسِ مَا وَلَّٮٰهُمۡ عَن قِبۡلَتِہِمُ ٱلَّتِى كَانُواْعَلَيۡهَا‌ۚ قُل لِّلَّهِ ٱلۡمَشۡرِقُ وَٱلۡمَغۡرِبُ‌ۚ يَہۡدِى مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (142)

buyuruyor.

[Nâstan sefih olanlar derler ki, «Ehl-i islâmı, üzerine teveccüh ederek namaz kıldıkları kıblelerinden hangi sebep döndürdü?» Habib-i zişanım ! Sen onlara cevaben de ki: «Maşrık ve mağrib cihetleri Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; istediği kimseyi doğru yola hidayette kılar.»]

Yani; Medine-i Münevvere'de kıble Beyt-i Mukaddesken Kâ'be'ye tahavvül edince aklı zayıf, dünya ve âhiret umurunda tedbiri noksan olan sefihler «Muhammed (S.A.)'i ve Ashabını namazda teveccüh ettikleri kıbleden hangi şey döndürdü, maksat namazda muayyen bir mahalle teveccüh olunca, onu tahvil etmekte ne gibi bir fayda var?» demekle ta'nettiler. Habibim ! Sen o sefihlerin ta'nına cevaben «Maşrık ve mağrib ve onların aralarında olan emkinenin cümlesi Allah'ındır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ size şeref verir ve teveccühle emrederse müminler için o mahalle teveccüh ve tazım etmek lâzımdır. Zira; her taraf Allah'ın mahlûku ve mülkü olunca istediği mahallin kıble olmasını emreder ve kullarından dilediği kulunu doğru yola irşad eyler ve hiçbir kimse itiraz hakkını haiz değildir.» diyerek süfehanın ta'nını reddet.

Bu âyette s ü f e h a ile murad; Yahudiler veyahut Mekke müşrikleri veyahut Medine münafıkları olmasına dair rivayet mevcut ise de, esah olan Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile her üç fırkanın muradolmasında bir mâni yoktur. Zira; lâfzın her üç fırkaya şâmil olması ve herbirinden ayrı ayrı kıble hakkında ta'nın vuku'bulması hasebiyle âyetde her üçünün murad olunduğuna delâlet eder. Çünkü; Yehud kavmi, kıblenin Kabe'ye tahviline razı olmadıklarından kıblenin tahvilini din-i islâma ta'na fırsat addettikleri gibi Medine'de bulunan münafıklar dahi Resûlullah'a ve dinine ta'na harîs olduklarından kıblenin tahavvülünü ta'na vesile ittihaz ettiler ve ona göre ta'nlarını yürüttüler ve fırsat buldukça müminlerden zayıf olanların kalplerini teşvişten hâli kalmadılar ve istihza tarikiyle «Bir taraftan diğer tarafa kıbleyi döndürmek nefsine tebaiyet etmektir» dediler. Müşrikler ise esasen din-i Muhammedi'ye ta'na fırsat aramaktan hâli kalmadıklarından, kıblenin Kabe'ye tahavvülünü işitince : «Muhammed (S.A.) evvelâ ecdadının kıblesini terketmişken şimdi nedamet ederek Beyt-i Mukaddes'i terk ve Kabe'ye teveccühle babalarının kıblesine rücu' etti. Şu halde icad ettiği dinden usandı, ecdadının dinine dönmesi muhtemeldir» dediler. Velhasıl kıblenin tahavvülü şu üç fırka arasında birçok söze sebep olduğundan âyette (سُّفَهَآءُ) lafzıyla her üçü de murad olunmak makama daha münasiptir. Binaenaleyh (سُّفَهَآءُ) tabiriyle her üçü de zem olunmuşlardır. Çünkü s ü f e h a ; sefihin cemidir. S e f i h ; aklında noksan ve hiffet olan kimsedir. Şu halde gerek umur-u dünyada ve gerek umur-u âhirette isabet-i re'ye malik olmayan ve ne yaptığını bilmeyen kimseye sefih denir.

Kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvili Resûlullah'ın Medine'yi teşrifinden dokuz veya on ay sonra vuku bulduğu (Enes) Hz.'den ve on üç ay sonra vuku bulduğu (Muaz) Hz.'den mervidir.

Vâcib Tealâ bunların ta'nına karşı maşrık ve mağrip cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla cevap verilmesini Rasulüne emretti. Cevabın hulâsası şudur: Emkinenin cümlesi Allah-u Tealâ'nın mahlûku olmak noktasından birbirinden farkı olmayıp kâf fesi müsavi olduğu cihetle lizâtihi kıble olmaya hiçbir mekânı diğerine hakk-ı tercihi yoktur. Şu halde Allah-u Tealâ nereyi kıble kılar ve teveccühle kullarına emrederse o mekân diğerleri üzerine tercih olunur ve o mekânın şerefini veren ancak Cenab-ı Hak'tır. Binaenaleyh; şurası kıble oluyor da burası neden olmuyor gibi itiraza hiç kimsenin salâhiyeti olamaz. Zira; Allah-u Tealâ mülkünde mutasarrıftır. İstediği yere şeref verir, kıble kılar ve kulları da o mahalle tazim ederler. İşte şu esasa binaen bir müddet Beyt-i Mukaddes'i kıble kıldığı gibi diğer bir zamanda da Kabe'yi kıble kıldı ve o mahalle teveccühünü emretti. İlâ yevm-il kıyam ehl-i iman oraya teveccüh etmekle mükelleftir ve buna itiraz hakkını kimseye vermediğinden, itiraz edenleri sefahetle zemmetmiştir.

Namazda lâzım olan huzur-u kalp ve hareketi terkle sükûnet salâtın cümle erkânında bir cihete teveccühle olacağı gibi müminler arasında ülfet ve ittifak etmek marzî-i ilâhi olup bu ise cümlesinin bir babanın evlâdı gibi bir cihete teveccüh edilmekle vasıl olunacağından, Cenab-ı Hak umum mümininin namazda teveccühlerine bir cihet tayin buyurdu ki, ittifak üzere o cihete teveccühle beyinlerinde olan mahabbet ve ittifakı izhar etsinler. İşte buna binaen bir cihete teveccüh vacip kılınmıştır. Yahut Kabe; kürre-i arzın vastında olduğundan, ibadetin efdali olan namazda Kabe'ye teveccühü emretti ki, herşeyde vasatı ve adaleti ihtiyar etmek lâzım olduğuna işaret etmiştir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvilindeki hikmet; bizim peygamberimize tazimdir. Zira Kâbe'nin bulunduğu Mekke; Resûlullah'ın tulu'ettiği mahal olduğundan, o mahalle Resûlullah'ın tuluundan dolayı tazim etmek o nebiyyi zişana tazim demektir. Resûlullah'a tazim ise dininin intişarına sebeptir. Çünkü; indallah kadrinin âli olmasıyla kulub-u nasta mevki-i nebevileri ne kadar büyürse emrine ve nehyine inkıyad da o derece ziyade olacağında şüphe yoktur.

Yehud taifesi Resûlullah'ın Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz ettiğinden dolayı «Bizim kıblemiz olmasa ve kıbleye biz irşad etmesek, kıble bilmezler ve kıbleleri yoktu» diyerek ta'n etmişlerdi. Onların bu gibi sözleri eshab-ı Resûlullah'tan bazılarının zihinlerini teşviş etmesi ve Resûlullah'ın da kıblenin Kabe olmasını arzu buyurması üzerinç. Cenab-ı Hak habibine tekrîm olmak ve bazı kimselerin zihinlerine arız olan teşvişi kaldırmak üzere kıbleyi Kabe'ye tahvil buyurmuştur.

Hulâsa; ehl-i imanın günde beş kere mescidlertie içtimalarına vesile olan namazda bir noktaya teveccühlerinde dinn islâmı muhafazaya ve ehl-i islâm için pek mühim olan ittihad-ı islâmın lüzumuna işaret zımnında Cenab-ı Hak, her mü'minin namazda Kabe'ye teveccühünü emretmiştir. Çünkü dünyada mevcut bütün müslümanların en mühim ibadetlerinde bir noktaya teveccühlerini emretmek; cümlesinin bir noktada ittihad edip kalplerinin bir yere merbut olmasını emretmektir.

***

Vâcib Tealâ kıblenin Kabe'ye tahvilini beyan ve Kabe'nin kıble olması ümmet hakkında büyük bir nimet olduğuna işaretten sonra ümmet-i Muhammed'in ümmet-i vasat olmasıyla cümle ümmetlerin hayırlısı olduğunu beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ جَعَلۡنَـٰكُمۡ أُمَّةً۬ وَسَطً۬ا لِّتَڪُونُواْ شُہَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ وَيَكُونَ ٱلرَّسُولُ عَلَيۡكُمۡ شَهِيدً۬ا‌ۗ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem'im ! Biz vasat bir kıbleye sizi hidayette kılmakla in'am ettiğimiz gibi ümmet-i vasat kılmakla dahi in'am ettik ki, siz yevm-i kıyamette cümle nâs üzerine şahid olasınız ve Resûlünüz de sizin üzerinize şahid ola ve sizi tezkiye ede.]

Yani; ey nebiy-yi zişan; Sırat-ı müstakim olan Kabe'ye teveccühle sizi hidayette kıldığımız gibi yevm-i kıyamette nâs üzerine şahid olmaklığmız için sizi âdil ve hayırlı bir ümmet dahi kıldık ve Resûlünüz sizin hüsnü halinize şehadet etsin için, biz sizi hayırlı kıldık. İnsanların cümlesi ubudiyette müşterek oldukları halde bazılarına fezâil-i ahlâkiyesinden dolayı ziyade şeref vermek Allah'ın ihsanıdır. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed'e kütüb-ü semaviyenin efdali olan Kur'ân'la amel ettiklerinden dolayı diğer ümmetlerden ziyade şeref vermek lûtf-i ilâhidir, İşte efdal-i ümmet olduklarını Cenaba Hak yevm-i kıyamette sair ümmetler üzerine şehadet etmeleriyle ve şehadetlerini Resûlünün tezkiye edeceğini beyanla ispat etmiştir. Ve bu ümmetin şehadeti âhirette nasın aleyhine, enbiya-yı kiramın lehinedir. Çünkü; yevm-i kıyamette nebilerine itaat etmeyen insanlar, kendilerine meb'us olan nebinin tebliğini inkâr etmeleri üzerine nebileri de tebliğ ettiğini iddia edince, Vâçip Tealâ rusûl-ü kiramdan davalarını ispat için şahit isteyeceğini ve resûller de ümmet-i Muhammed'in şehadetleriyle ispat-ı müddea edeceklerini bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü ümmet-i Muhammediye; enbiya-yı sabıkanın ümmetlerine olan tebliğlerini Kur'ân’ın beyanı veçhile şehadet edeceklerine âyet-i celile delâlet eder ve şahitlerin şehadetleri ise tezkiyeyle kabul olunacaklarından Cenab-ı Hak Resûlünün ümmetini tezkiye edeceğini beyan etmiştir. Çünkü; ümmetin şehadeti Kur'ân'dan aldıkları ilimle olup Kur'ân'ı ümmetine tebliğ eden de Resûlullah'tır. Binaenaleyh Resûlullahın, ümmetinin şehadeti doğru olduğuna şehadet edeceği beyan olunmuştur.

Şehadetin kabulünde şahidin adaleti şart olduğundan Cenab-ı Hak bu ümmetin adil olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü v a s a t ; adil manâsına olduğu cihetle ümmet-i vasat demek ümmet-i adil demektir.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile icma-ı ümmetin edille-i şer'iyeden olmasına bu âyet delâlet eder. Zira Cenab-ı Hakkın bu ümmeti adalet sahibi ve hayırlı olmasıyla tavsif buyurması; ittifaklarının ihticaca salih bir delil-i şer'î olmasını icabeder. Gerçi efrad-ı ümmetin kâffesi âdil olmaz ve lâkin her ferdin ayrı ayrı âdil olmamasından heyet-i mecmuasının âdil olmaması lâzım gelmez. Ve âdil olduklarına dair hitab-ı ilâhi ise mecmuuna olup ayrı ayrı her ferde değildir. Binaenaleyh; bir cemaat içinde bazı ferdin fasık olmasından dolayı ittifak ettikleri mesailde o cemaatin adaletine halel gelmez. Çünkü; cemaat içinde muteber ve sahib-i adalet birçok kimselerin bulunması, şehadetlerinin kabulüne kâfidir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed'in icmâı edille-i şer'iyedendir.

Hulâsa; Kabe'nin kıble-i vasat olduğu gibi Kabe'ye teveccühle mükellef olan ümmetin de ümmet-i vasat olduğu ve adaletinden dolayı bu ümmetin yevm-i kıyamette sair ümmetler aleyhine şehadetinin kabul olunacağı ve Resûlullah'ın da ümmetini tezkiye edeceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kıblenin tahviline itiraz edenleri sefahetle zem edip ümmet-i Muhammed'in adalet sahibi olduğunu ve adaletlerine binaen şehadetlerinin kabul olunacağını beyandan sonra kıblenin tahviline sebeb-i âhari beyan etmek üzere :

وَمَا جَعَلۡنَا ٱلۡقِبۡلَةَ ٱلَّتِى كُنتَ عَلَيۡہَآ إلاً لِنَعۡلَمَ مَن يَتَّبِعُ ٱلرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَىٰ عَقِبَيۡهِ‌ۚ وَإِن كَانَتۡ لَكَبِيرَةً إلاًعَلَى ٱلَّذِينَ هَدَى الله‌ۗ

buyuruyor.

[Ey habib-i zişanım; Senin teveccüh ettiğin kıbleyi biz meşru kılmadık, illâ Resûlümüze ittiba edip devam edenlerle ittibaı terkle arkasına dönüp irtidad edenleri bilelim için meşru kıldık ve kıbleyi tahvil çok kimseler üzerine elbette ağır ve büyük bir iş oldu, illâ Allah'ın hidayette kıldığı kimseler üzerine ağır olmadı.]

Yani; kıblenin tahvilini ve teveccühle eda-yı salât ettiğin Kabe'nin kıble olmasını biz emretmedik, ancak insanları imtihan ve Resûlümüze ittiba edip etmeyenleri bilmek ve irtidad edenleri ve etmeyip dininde sebat edenleri birbirinden tefrik etmek için emrettik.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kıblenin Kabe'ye tahvilinin hikmetlerinden birini beyan için varid olmuştur. Çünkü; Resûlullah iptida-yı islâmda Kabe'ye karşı namaz kılarken hicret-i nebeviye üzerine, Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz etmekle emrolunmuştu. Bir müddet sonra bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile kıblenin Kabe'ye tahavvülü birçok kimseler ve bilhassa Yahudiler üzerine ağır oldu. Ancak Resûlullah'a ittiba edip imanında sebat edenler üzerine ağır olmadı. Zira; onlar doğru yola hidayette kılındıklarından derhal kıblenin tahavvülünü kabul ettiler, Amma hidayetten nasibi olmayanlar arkalarına döndüler, irtidad ettiler ve evvelce geldikleri küfrün yolunu tekrar tuttular.

***

Vâcib Tealâ herşey vücut bulmazdan evvel ne olacağını ve nasıl vücut bulacağını bildiği için bu âyette ilim; tefrik manasınadır. Yani «Biz bilelim» demek; «Biz tefrik edelim» demektir. Yoksa «Tahavvül sebebiyle sebat edenleri ve sebat etmeyip de irtidad edenleri bilelim ve bu tahavvül ilmimize sebep olsun» demek değildir. Zira; Cenab-ı Hakkın ilmi ezelîdir, herkesin halini her zaman bilir. Şu halde tahavvül; irtidad edenler beynini tefrika sebep olmuştur. Yahut (لِنَعۡلَمَ)'deki ilim; ru'yet manasınadır. Yani; «Kıbleyi Kabe'ye tahvil etmedik, illâ şu tahvil sebebiyle irtidad edenlerle dininde sebat edenleri görelim için tahvil ettik» demektir.

Kıblenin tahavvülü kendilerine ağır olan kimselerle murad; müşrikler ve Yahudiler ve irtidad eden münafıklardır. Çünkü; Resûlullah Mekke'de Kabe'ye müteveccihen eda-yı salât ederken, Medine'de Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz etmek müşrikler üzerine pek ağır oldu. Zira; evvelden beri tazîm etmekle ülfet ettikleri ve büyüklüğü kalplerinde yer etmiş olan Kabe'nin terkolunması elbette onlar üzerinde büyük bir tesir bırakmıştı. Bir müddet sonra kıblenin Beyt-ül Mukaddes'ten Kabe'ye tahavvülü Yahudilere güç geldi ve kezalik Kabe'den Beyt-i Mukaddes'e ve Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahavvül edince iman edenlerden birçok irtidad edenler oldu. Zira; tahavvülâtı havsalalarına sığdıramadılar ve «Muhammed (S.A.)'in dininde yakîni olsaydı, kıblede reyi tebeddül edip durmazdı. Reyinin tebeddülü hâşâ dininde yakın olmamasına delâlet eder.» demekle tereddüde düştüler ve irtidad ettiler.

***

Vâcib Tealâ kıblenin tahavvülü sebebiyle müminlere arız olan bir şüpheyi izale etmek üzere:

وَمَا كَانَ الله لِيُضِيعَ إِيمَـٰنَكُمۡ‌ۚ إِنَّ ٱلله بِٱلنَّاسِ لَرَءُوفٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (143)

buyuruyor.

[Allah-u Teala sizin Beyt-i Mukaddes'e karşı kıldığınız namazlarınızı zayi etmedi. Allah-u Tealâ nâsın amelini ziya'dan esirger ve ibadetlerini kabul buyurmakla merhamet eder.]

Kıblenin Kabe'ye tahavvülü üzerine Yahudiler, müminleri iğfal etmek sadedinde «Haber verin bize: eğer Beyt-i Mukaddes'e doğru kıldığınız namaz hidayet ise, ondan niçin döndünüz ve eğer dalâlet ise bir müddet niçin diyanet ittihaz ve o cihete neden teveccüh ettiniz ve dalâlet üzere namazlarınız zıyaa uğramadı mı?» demeleri üzerine onlara cevap olarak bu âyet nazil olmuştur. Yani; Allah'ın emrettiği kıbleye karşı eda olunan ibadetin zayi olmayacağını beyanla ehl-i imanı tesliye buyurmuştur. Çünkü; Allah'ın emri daima hidayettir ve nehyettiği şeyi irtikâb etmek dalâlettir. Yoksa emrettiği şey dalâlet olmadığı gibi, emri veçh üzre işlenilen amel de zayi olmaz.

Hulâsa kıblenin tahavvülündeki hikmet; dininde sebat edenlerle kıblenin tahavvülünü bahane ederek dininden irtidad edenlerin birbirinden tefrik edilmesi olduğu ve kıblenin tahavvülü çok kimseler üzerine ağır gelip yalnız Allah-u Tealâ’nın hidayette kıldığı kimselere ağır gelmediği ve kıblenin Beyt-i Mukaddes olduğu zamanlarda kılınan namazların zayi olmadığı ye Allah-u Tealâ'nın kullarının amellerini ziya'dan esirgeyici ve kabul etmekle merhamet buyurucu olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kıblenin tahvilindeki hikmeti beyandan sonra bu tahavvülün arzu-yu risaletpenahiye de muvafık olduğunu beyan etmek üzere :

قَدۡ نَرَىٰ تَقَلُّبَ وَجۡهِكَ فِى ٱلسَّمَآءِ‌ۖ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبۡلَةً۬ تَرۡضَٮٰهَا‌ۚ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ‌ۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ شَطۡرَهُ ۥ‌ۗ

buyuruyor.

[Ey Resûl-i Ekrem'im ! Bazı kere kıblenin tahavvülünü arzu sadedinde senin yüzünün semaya döndüğünü biz görürüz. Sen yüzünü semaya çevirip kıblenin Kabe'ye tahavvülünü arzu edince biz de seni elbette bir kıbleye döndürürüz ki, o kıble, senin razı olduğun kıbledir. Bazı mekasıd-ı hasene üzerine Kabe'nin kıble olmasını habib-i zişanım sen isteyince döndür yüzünü Mescid-i Haram'ın bir canibine ve ey ümmet-i Muhammed ! Her nerede bulunursanız siz de çevirin yüzünüzü Mescid-i Haram'ın bir cihetine.]

Yani; ey Nebi-i Zişan ! Kabe'nin kıble olması için yüzünü semaya döndürdüğünü biz görüyoruz. Binaenaleyh; biz elbette seni razı olduğun kıbleye döndürürüz. Hal böyle olunca döndür yüzünü. Mescid-i Haram tarafına ve ey müminler ! Her nerede olursanız olun, siz de yüzünüzü Mescid-i Haram'a döndürün. Çünkü; Mescid-i Haram içinde bulunan Kabe cümlenize kıble kılınmıştır.

Fahr-i Razi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Kâbe-i Muazzama; iki kıblenin mukaddemidir. Kabe, Arab'ın kendisine intisapla iftihar ettikleri İbrahim (A.S.)'ın kıblesi olduğu cihetle Arapların suhuletle islâmiyeti kabullerine sebep olacağından, Kabe'nin kıble olmasını gönlünden arzu etmesine ye bu arzunun is'afını Cenab-ı Hak'tan bekleyerek bu hususa dair vahiy gelmesini gözetmesine binaen sema cihetine nazar ederdi. Cenab-ı Hak âyette Resûlünün bu halini hikâyeyle beraber kıblesini elbette razı olduğu bir kıbleye tahvil edeceğini vaadetti ve vaadi akabinde derhal Kabe'yi kıble kılmakla Resûlünün istediğini verdi.

Resûlullah'ın Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihazı Mekke'de midir, yahut hicretten sonra mıdır? Bu hususa dair rivayet muhteliftir ve Beyt-i Mukaddes'e teveccühle emirden sonra salâtta Beyt-i Mukaddes'e teveccüh farzolmuştu. Badehu Mekke'ye teveccühle emir Beyt-i Mukaddes'e teveccühü neshetmiştir. Binaenaleyh; Beyt-i Mukaddes'e teveccüh caiz değildir. Resûlullah'ın Kabe'nin kıble olmasını arzusu; mesalih-i diniye içindir, yoksa arzuyu nefsanîsine mebni değildir. Âyette v e c i h ile murad; yalnız yüz değil cemV bedendir. Binaenaleyh; namazda yalnız yüzüyle teveccüh kâfi değil, cemi bedenle teveccüh vaciptir. Ş a t ı r l a murad; caniptir. Şu halde manâ-yı nazım: [Namazda cemi bedeninle Mescid-i Haram canibine teveccüh et] demektir. Binaenaleyh; namazda Kâbe'nin bulunduğu cihete teveccüh kâfidir, yoksa aynı Kabe'ye teveccüh lâzım değildir. Zira; uzak belde ahalisi için ayn-ı Kabe'yi tayin ederek teveccüh mümkün olmadığından Cenab-ı Hak Kabe'nin cihetine teveccühle emredip Kabe'nin tayiniyle teklif etmemiştir. Binaenaleyh; her mümine lâzım olan; Kabe'nin hangi cihette olduğunu bilmektir ki, namazda o cihete teveccüh etsin ve her nerede bulunursa yalnız Kabe'nin bulunduğu ciheti tayin eylesin.

Kabe'ye teveccühle emir; (Bedir) vakasından iki ay mukaddem Receb-i Şerifte (Beni Seleme) nin Mescidinde öğle namazının iki rekâtini kıldıktan sonra geldi ve namaz içinde Resûlullah Kabe'ye teveccüh buyurdu, cemaat de beraber Kabe'ye teveccühle safları düzelttiler. O mescid-i şerife (Mescid-i Kıbleteyn) denilmiştir.

Âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak Resûlüne tazim için evvelâ Resûlüne emreyledi ve sonra Kabe'ye teveccühle bilûmum ehl-i imana emrile ümmetinin Resûlüne ittiba etmeleri lâzım olduğuna işaret buyurdu.

***

Vâcib Tealâ Kabe'ye teveccüh olunmasını ehl-i imana emrettikten sonra ehl-i kitabı, kıble hak olduğunu bildikleri halde ittiba etmediklerinden dolayı tehdid etmek üzere :

وَإِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُواْٱلۡكِتَـٰبَ لَيَعۡلَمُونَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّهِمۡ‌ۗ وَمَاالله بِغَـٰفِلٍ عَمَّا يَعۡمَلُونَ (144)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlara kitap verildi. İşte kıblenin tahvilinin Kableri tarafından gelen emir üzere hak olduğunu bilirler ve muhakkak olarak bildikleri halde ittiba etmezler. Halbuki Allah-u Tealâ onların amellerinden gafil değildir.] Binaenaleyh; her birerlerinden sual edecek ve amellerine göre ceza verecektir.

Ehl-i kitabın kıblenin hak olduğunu bilmeleri kendi kitapları vasıtasıyladır. Zira; her şeriatta bir kıbleye teveccühü emretmek âdet-i ilâhiye olduğunu icmalen bildikleri gibi Resûlullah'ın iki kıbleye namaz kılacağını ve akıbet Kabe'nin Resûlullah'a kıble olacağım dahi tafsîlen kitapları haber vermiş ve kendi resûlleri anlatmıştır. Bu ciheti yakînen bildikleri halde iman etmedikleri gibi ta'netmekten de hâli kalmamışlardır. İşte bunun cezasını göreceklerini, Cenab-ı Hak amellerinden gafil olmadığını beyanla zikretmiş ve onları tehdid buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın kıblenin hak olduğunu bildiklerini beyandan sonra onların hali inattan ibaret olup asla tebaiyet etmeyeceklerini beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕنۡ أَتَيۡتَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَـٰبَ بِكُلِّ ءَايَةٍ۬ مَّا تَبِعُواْ قِبۡلَتَكَ‌ۚ وَمَآ أَنتَ بِتَابِعٍ۬ قِبۡلَتَہُمۡ‌ۚ وَمَا بَعۡضُهُم بِتَابِعٍ۬ قِبۡلَةَ بَعۡضٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem'im ! Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, eğer sen kıblenin hak olduğuna dair her delili getirsen kendilerine kitap verilen ehl-i kitap senin kıblene tabi olup sana iktida etmezler ve sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Değil senin kıblene tabi olmak, ehl-i kitabın bazısı bazı âharin kıblesine dahi tabi olmazlar.]

وَلَٮِٕنِ ٱتَّبَعۡتَ أَهۡوَآءَهُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَكَ مِنَ ٱلۡعِلۡمِ‌ۙ إِنَّكَ إِذً۬ا لَّمِنَ ٱلظَّـٰلِمِينَ (145)

[Ey habibim ! Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, sana ilm-i yakın geldikten sonra, sen onların arzularına farz-ı muhal olarak tebaiyet etsen bu takdirde sen bile zalimlerden olursun. Halbuki senin zalimlerden olmaklığın muhaldir. Şu halde onların arzularına tebaiyet etmekliğin dahi muhaldir.]

Yani; ehl-i kitap kıblenin hak olduğunu bildikleri halde kıblenin hak olduğuna dair bütün âyetleri getirsen ve her birine ayrı ayrı göstersen senin kıblene asla tâbi olmazlar. Ve sen de onların kıblesine tâbi olmazsın. Zira; senin kıblen taraf-ı ilâhiden tayin olunmuş ve o cihete teveccühünüz farz kılınmıştır. Amma ehl-i kitap sırf hased ve inatlarına binaen senin kıblene tebaiyet etmezler.

Bu âyette ümmet-i Muhammedi ehl-i kitabın arzularına ittibadan şiddetle nehiy vardır. Çünkü âyette hitap; zahirde Resûlullaha ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resûlullahın onlara tebaiyeti muhal olup tebaiyeti farz olunsa nefsine zulmedeceğini beyan etmek ümmetini tehdid etmektir. Çünkü; Resûlullah'a mahbûb-u ilâhi olduğu halde- mefrûz olan tebaiyeti suretinde zulmolununca âhâd-ı ümmet tebaiyet ederse zulüm olacağı evleviyetle sabit demektir. Binaenaleyh âyet; ümmetin din-i islâm üzere sebat etmesinin lüzumuna işaret olmakla beraber hakka delâlet eden deliller geldikten sonra hilâfına hareket edenleri tehdid etmiştir.

Ehl-i kitaba ne kadar mu'cize gelse iman etmeyecekleri de bu âyette beyan olunmuştur. Çünkü; ehl-i kitabın iman etmedikleri bir şüphe üzerine olmayıp ancak hasedlerinden neş'et ettiği cihetle hasedleri mu'cizeyle zail olmaz ki iman etsinler.

İşte bu gibi ahkâm-ı şer'iyeye vukufu olmayan kimseler ehl-i kitaba uhuvvet ve hürmet etmek istemişler ve bazı âdât ve an'anelerini kabul ile mahabbetlerini celbe çalışmışlarsa da Balkan fecîa-i ahîresi bu misilli harekâtın ve onlara lüzumundan ziyade muhabbetin yanlış olduğunu ve onlar da asla mürüvvet ve insaf olmadığını meydana koymuş, bu ve bunun emsali âyetlerin sırrı zuhur etmiştir. Binaenaleyh; onlara mahabbet edenler ve fayda bekleyenler de yanlış olduğunu anlamışlardır, fakat bade harab-ül Basra.

Şu halde ehl-i küfürde vefa olmadığını ve inadlarından vazgeçmeyeceklerini bu âyet ehl-i imana beyan ettiği gibi Resûlullah'ın, onların kıblelerine tâbi olmayacağını beyanla dahi onların ümitlerini kesmiştir. Zira; onlar: «Eğer Muhammed (S.A.) bizim kıblemiz üzerinde sebat etseydi âhir zaman nebisi olması muhtemeldi» demekle kendi zu'mlarınca Resûlullah'ı tekrar Beyt-i Mukaddes'e döner ümid ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle şu ümidlerini yitirmiştir.

Hulâsa; Yehud ve Nasara'nın hiçbir veçhile arzularına ittiba caiz olmadığı ve ittiba edildiği surette zulüm irtikâb edilmiş olacağı ve ittiba edenlerin kahr-ı ilâhiye müstehak olacakları bu âyetten rrrüstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın iman etmedikleri, inadlanndan mütevellid olduğunu beyandan sonra inadlarımn miktarını beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَـٰهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ يَعۡرِفُونَهُ ۥ كَمَا يَعۡرِفُونَ أَبۡنَآءَهُمۡ‌ۖ وَإِنَّ فَرِيقً۬ا مِّنۡهُمۡ لَيَكۡتُمُونَ ٱلۡحَقَّ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ (146) ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ‌ۖ فَلاً تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُمۡتَرِينَ (147)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlara biz kitap verdik. Onlar kitabın ve Resûlümüzün hakka Resûl olduğunu kendi oğullarım bildikleri gibi bilirler. Ve ehl-i kitaptan bir fırka elbette hakkı saklarlar. Halbuki onlar Rabbin tarafından gelen Kur'ân’ın ve kıblenin hak olduğunu bilirler. Şu halde elbette sen hak olan şeyde şek edenlerden olmazsın.]

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette ehl-i kitapla murad; Yehud ve Nasara'ran uiemasıdır. Zira; kitaplarında Resûlullah'a mahsus olan ahkâm ve evsafı oğullarını bildikleri gibi bilirler. Bu evsafla Resûlullah'ı görünce derhal ahir zaman peygamberi olduğunu bilen onlardır, avam tabakası değildir. Onların kendi oğullarında nasıl şüpheleri yoksa, Resûlullah'ın hakka resûl olduğunda dahi o suretle şüpheleri olmaz. Hatta Hz. Ömer (R.A.) (Abdullah b. Selâm) Hz.'den bu âyetin manâsını sual ettiğinde (Abdullah) Hz. «Resûlullah'ı görünce Tevrat'ta beyan olunan evsafa muvafık hakka resûl olduğunu oğlum gibi bildim, asla şüphem kalmadı, belki oğlumda şüphem olabilir, çünkü kadınların ne yaptıklarını bilemeyiz» deyince Hz. Ömer'in, (Abdullah)’ın alnından öptüğü mervidir.

Ehl-i kitap Resûlullah'ı evsafıyla bildikleri gibi Resûlullah davasını mucizesiyle de ispat etmiş olup o suretle de bilindiğinden hakka resûl olduğunda tereddüde hiç mahal plmadığı halde inat ve istikbarları imanlarına mani olmuştur. Bu veçhile hakkı ketmeden fırka ise ulemadır. Çünkü; kitapta evsaf-ı Resûlullah'ı görüp saklayan onlardır. İşte kıblenin de hak olduğunu bu minval üzere bilirler, fakat bildikleri hakikati avam-ı nastan saklarlardı.

Resûlullah'ın hak olan şeylere asla tereddüdü olmadığı halde : «Sen şek edicilerden olma» diyerek nehyolunması ümmetini nehiydir. Yani, «Ey müminler ! Ehl-i kitap Resûlünüzün nübüvvetini şüphesiz bilip hakkı saklayınca siz asla şek edicilerden olmayın» demektir.

Hulâsa; Resûlullah'ın hakka nebi olduğunu ehl-i kitabın bildikleri ve oğullarında şüpheleri olmadığı gibi Resûlullah'ın da risaletinde şüpheleri olmadığı ve ehl-i kitaptan ulema fırkasının hakkı ketmettikleri ve hak olan şeyde Resûlullah şek etmediği gibi ümmetinin dahi şek etmesi caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Kabe'nin kıble olduğunu ve ehl-i kitabın o kıbleye tâbi olmayacaklarını beyandan sonra, ümmetin her ferdi sakin oldukları mahallin vaziyet-i coğrafiyeleri icabı kıbleden bir cihete malik olup o cihete teveccüh edeceklerini beyan etmek üzere:

وَلِكُلٍّ۬ وِجۡهَةٌ هُوَ مُوَلِّيہَا‌ۖ فَٱسۡتَبِقُواْ ٱلۡخَيۡرَٲتِ‌ۚ أَيۡنَ مَا تَكُونُواْ يَأۡتِ بِكُمُ الله جَمِيعًا‌ۚ إِنَّ ٱلله عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (148)

buyuruyor.

[Kabilelerden her kabile ve efradın Kabe'ye teveccüh edecek bir ciheti vardır, herkes o cihete teveccüh eder. Şu halde ey müminler ! Hayrata ve enva-ı ibadata sür'at edin ve birbirinize müsabaka edercesine hayrat cihetine koşun ki, sebeb-i saadetinizi kazanmış olasınız. Zira; siz ve ehl-i kitap her nerede olursanız hepinizi Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette cem'edip huzuruna getirecektir. Çünkü; Allah-u Tealâ herşeye ve bilhassa sizi ihya edip arsa-i mahşere getirmeye kadirdir.] Binaenaleyh; sa'yedin ki, o zaman atiye-i ilâhîyeye nail olasınız.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ehl-i islâmdan herkesin kıbleden bir ciheti var demek «Herkes beldesine göre ve bulunduğu mahalle nazaran bir cihete malik» demektir. Meselâ Kabe; bazı kavmin cenup cihetinde bulunur: Bizim beldelerde olduğu gibi. Bazı kavmin meskûn olduğu yere göre şimal cihetinde bulunur. Yemen gibi. Bazısına göre şark cihetinde bulunur: Mısır-ı Vusta'daki beldeler gibi. Bazısının Kabe'ye teveccühü garba doğru olur: Hindistan'da Bombay beldesi gibi. Binaenaleyh; herkes kendi beldesinde kıble hangi cihete tesadüf ederse, namazı o cihete müteveccihen kılar.

Yahut (وَلِكُلٍّ۬ وِجۡهَةٌ) demek erbab-ı şeriatten herbirinin bir ciheti, bir kıblesi var demektir. Binaenaleyh; enbiyadan bazısının kıblesi (Beyt-i Mukaddes) ve bazısının (Kâbe)'dir ve meleklerden bazılarının kıblesi (Arş-ı Â'lâ) ve bazılarının (Beyt-i Ma’mur)'dur.

Ehl-i islâma nazaran h a y r a t la murad; Kâbe-i Muazzama'ya teveccühle ibadettir. Zira Kabe'ye tazim ve ibadette o cihete teveccüh; ayn-ı ibadet olup bittabi âhiretçe nail-i ecr-ü mesûbat olunacağı gibi dünyaca da teveccüh eden için bir şereftir.

Hulâsa; her belde ahalisinin beldesinin mevki-i coğrafisine göre Kabe'ye teveccüh edecek bir cihete malik olması ve her şahsın hayrata sür'at etmesi vacip olduğu ve mükellefin hangi mekânda olursa olsunlar, huzur-u Bâride cem'olunacakları ve Allah-u Tealâ'nın herşeye ve bilhassa insanları haşre kadir olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ her insan için Kabe'ye nazaran bir ciheti olduğunu beyandan sonra her nerede olursa namazda kıbleye teveccüh lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ‌ۖ وَإِنَّهُ ۥ لَلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ‌ۗ وَمَا الله بِغَـٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ (149)

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem'im ! Sen hangi mekândan çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram canibine döndür ve namazda Mescid-i Haram'a dönmek Rabbin Tealâ tarafından haktır ve hak olduğunda asla şüphe yoktur. Halbuki Allah-u Tealâ sizin amelinizden gaflet etmez.] Zira; amellerinizin her cüzünü bilir. Binaenaleyh; âhirette amelinize göre ceza verir.

Bu âyette Resûlullah her nereye gitse namazda Kabe'nin bir cihetine teveccüh etmesi lâzım olup Kabe'nin gayrı bir cihete teveccüh caiz olmadığı beyan olunmuştur. Ümmeti hakkında dahi hükm-ü şer'i aynen böyledir. Zira Resûlullah'a birşeyle emir; hassa-i nebiden olmazsa ümmeti hakkında da ayn-ı emirdir. Amma Resûlullah'a mahsus olursa, ümmete o emrin şümulü olmaz.

وَمِنۡ حَيۡثُ خَرَجۡتَ فَوَلِّ وَجۡهَكَ شَطۡرَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ‌ۚ وَحَيۡثُ مَا كُنتُمۡ فَوَلُّواْ وُجُوهَڪُمۡ شَطۡرَهُ ۥ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيۡكُمۡ حُجَّةٌ إلاً ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡہُمۡ فَلاً تَخۡشَوۡهُمۡ وَٱخۡشَوۡنِى وَلِأُتِمَّ نِعۡمَتِى عَلَيۡكُمۡ وَلَعَلَّكُمۡ تَہۡتَدُونَ (150)

[Ey habibim ! Herhangi mekândan sefere çıkarsan Mescid-i Haram cihetine yüzünü döndür. Ve ey ümmet-i Muhammedi Hangi mekânda bulunursanız namazda yüzünüzü Mescid-i Haram cihetine döndürün ki, na'sın ve bilhassa Yahudilerin sizin üzerinize delilleri ve itirazları olmasın. Ancak na'stan nefislerine zulümle hakkı saklayanlar, Kabe'nin kıble olmasına itiraz ederler. Siz onlardan korkmayın, ancak benden korkun. Zira; onlar itiraz etseler de size bir zarar edemezler. Sizin maslahatınız için emrettiğim şeye muhalefet ve itiraz etmeyin. Çünkü; sizin doğru yolu bulmanız ve nimetimi sizin üzerinize itmam etmek için sizin kıblenizi Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvil ettim.] Şu halde derhal itaat edip itiraz etmemeniz lâzımdır.

Vâcib Tealâ namazda, Mescid-i Haram'a teveccühle üç defs emretmiştir. Zira; insan ya Mescid-i Haram'da bulunur:

Birinci emir oraya mahsustur. Veya Mescid-i Haram haricinde ve Mekke dahilinde bulunur:

İkinci emir de haric-i Mescid, dahil-i Mekke olanlara mahsustur.

Üçüncü emirse belde haricinde olanlara mahsustur; Binaenaleyh; âyetlerde tekrar yoktur. Çünkü bir insanın hali; namazda bu üçten hâli olamaz. Zira; namaz kılacak kimse ya Mescid-i Haram içinde kılar veyahut Mescid-i Haram haricinde Mekke'nin içinde kılar veyahut Mekke'nin haricinde dünyanın neresinde bulunursa orada kılar. Şu halde emirlerden herbiri bir mekâna mahsus olduğundan tekrar yoktur. Zira; herbirinden maksat başkadır. Mekke'den başka beldelerde bulunanlar Kabe'ye teveccühle memur oldukları gibi, nefs-i Mekke'de bulunanlar ve Mescid-i Haram dahilinde olanlar dahi namazlarında Kabe'ye teveccühe memurdurlar.

Yukarıda zikrolunan her emirde ayrı ayrı birer faide beyan olunmuştur. Meselâ; birinci emrin arkasında ehl-i kitabın kıblenin hak olduğunu bildikleri halde kabul etmediklerini ve ikinci emrin akabinde kıblenin hak olduğuna Vâcib Tealâ'nın şehadetini ve üçüncü emrin akabinde nâsın elinde ümmet-i Muhammed'e karşı delilleri olmasın diye emrettiğini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh emirlerin herbiri ayrı ayrı birer faide üzerine müştemildir. Kıblenin tahvili şeriat-i islâmiyede evvel vaki olan nesholmasına binaen şüpheyi izale için tekrar be tekrar fevaid-i azimeyi mutazammın emir gelmiştir. Medine-i Münevvere'de Resûlullah Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz ettiği zaman Araplar «Muhammed (S.A.), Hz. İbrahim'in milletinden olduğunu iddia eder, halbuki onun kıblesini terkeder» diyerek Resûlullah'a ta'nederlerdi. Badehu kıble Kabe'ye tahavvül edince Arapların bu cihetten ta'nı kesildiği gibi Yahudilerin de ta'nı kesilmiştir. Zira; Yahudiler «Muhammed (S.A.) bizim dinimiz için mensuhtur dediği halde kıblemize namaz kılar. Eğer dediği doğru olsa kıblemiz de metruk olurdu» diyerek ta'nederlerdi. Kabe, kıble olunca onların da Resûlullah'a bu suretle ta'nlarının kapısı kapanmıştır. Binaenaleyh; kıblenin Kabe'ye tahvili her iki milletin kıble cihetinden şan-ı risalete lâyık olmadık itirazlarına nihayet vermiştir.

Kıblenin Kabe'ye tahvili kabail-i Arab'ın din-i islâmı kabule temayüllerine sebep olduğundan, Vâcib Tealâ Kabe'nin kıble olmasını ümmet hakkında nimetinin itmamına ve kullarının ihtidalarına vesile olduğunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa; bir kimse dünyanın her neresinde bulunsa namazda Kabe cihetine teveccüh lâzım olduğu ve Kabe'nin kıble olması taraf-ı ilâhîden gelen emir üzere hak olduğu ve Kabe kıble olunca Yahud'un kendi dinlerini tervice hüccetleri kalmadığı ve hak üzere olan kimsenin ehl-i batılın ta’ından korkmayıp ancak Allah'tan korkması vacip olduğu ve kıblenin tahvili Allah'ın kullarına nimetini itmam için olup, hidayete vesile olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kullarına nimetini itmam için kıbleyi tahvil ettiğini beyandan sonra ümmeti irşad için resûl göndermesi dahi itmam kabilinden olduğunu beyan etmek üzere:

كَمَآ أَرۡسَلۡنَا فِيڪُمۡ رَسُولاً۬ مِّنڪُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡكُمۡ ءَايَـٰتِنَا وَيُزَكِّيڪُمۡ وَيُعَلِّمُڪُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ وَٱلۡحِڪۡمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ (151)

buyuruyor.

[Sizin cinsinizden size resûl göndermekle nimetimi itmam ettiğim gibi kıblenizi Kabe'ye döndürmekle dahi nimetimi itmam ettim ki, o Resûl-ü muazzam sizin üzerinize vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizi okur ve sizi günâhlarınızdan tathir eder ve size kitabı ve o kitabın şâmil olduğu hikmeti talim eder ve sizin bilmediğiniz şeyleri dahi size öğretir.]

Yani; ey ümmet-i Muhammed ! Size nimetimi itmam için resûl gönderip vahdaniyet ve hakkaniyete delâlet eden âyetlerimizi okumak ve günâhlarınızdan sizi tathir eylemek ve Kur'ân gibi ahkâmı dünyeviye ve uhreviyeyi cami bir kitabı size talim etmek ve o kitabın cami' olduğu ahkâmını ve sünnetini ve emr-i dinde fekaheti ve daha bilmediğiniz birçok şeyleri talim etmekle nimetimizi itmam ettiğimiz gibi kıblenizi Kabe kılmakla dahi itmam ettim.

Vâcib Tealâ bu âyette Resûlünün birtakım mezaya-yı âliye ve menakıb-ı celilelerini beyanla erbab-ı inadı insafa davet etmiştir. Çünkü; Resûlün kendi cinslerinden olması ümmet hakkında ünsiyete ve imanı kabulde suhulete vesile olduğundan nimet olduğu gibi resûl hakkında dahi büyük bir nimet ve ayrıca bir şereftir. Çünkü; resûl meb'us olduğu milletin içinden yetişmiş ve onların kendi ırkından bulunmuş olmakla her hâli onlara malûm olup iffet, emanet ve taharet-i tıynet sahibi olduğunu bilmeleri emr-i dini tebliğde kolaylığa vesile olacağı gibi, meb'us olduğu millet nazarında bir kıymeti ve bir mevki-i âli sahibi olacağı cihetle düşmanlarının indinde bile kadrinin takdir olunacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kendi kavmini irşad ve ıslaha memur olmak o nebi için elbette bir şereftir ve ümmeti üzerine hak ve hakikatin delillerini tilâvet etmesi ve o deliller vasıtasıyla imanı kabul eden kimseleri şirkten ve sair günâhlardan tathir ve tasfiye ve kitabın ahkâmını ümmetine talim eylemesi ve enbiya-yı sabıkanın ve ümmetlerinin hallerini ve aralarında cereyan eden mübahaseleri ve geçmişte vaki olmuş ve ileride vuku bulacak şeyleri ümmetine bildirmesi elbette Resûlullah'ın menakıb-ı celilelerindendir.

K i t a p l a murad; Kur'ân olduğu gibi h i k m e t l e murad; mekarim-i ahlâk ve mahasin-i efal ve Kur'ân’ın cami olduğu hakaik ve nüketi mezâyâsıtdır.

Hulâsa; Kabe'nin kıble olması kullarına nimetini itmam kabilinden olduğu gibi kendi cinslerinden resûl göndermesi dahi nimeti itmam olduğu ve o resûlün vahdaniyete delâlet eden âyetleri ümmeti üzerine tilâvet ve ümmetini ahlâk-ı zemime ve ef'al-i kabihadari tasfiye ve kitabı ve kitabın bütün ahkâmını talimle ümmetini tezyin eylemek ve helâla ve harama dair olan ahkâmın hikemiyatını bildirmek ve bu ümmetin bilmediği birçok vukuatı öğretmek gibi mezâyâ-yı âliye sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ resûl göndermek ve kıble cihetinden nimetini itmam ettiğini beyandan sonra nimetin şükrünü eda ve zat-ı ulûhiyetini zikretmenin lüzumunu beyan etmek üzere:

فَٱذۡكُرُونِىٓ أَذۡكُرۡكُمۡ وَٱشۡڪُرُواْ لِى وَلاً تَكۡفُرُونِ (152)

buyuruyor.

[Sizin üzerinize nimetimi itmam edince siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim ve bana şükredin, küfretmeyin.]

Yani; ben size şu mühim nimetleri verince siz lisanınızla teşbih ve tehlil ve kalbinizle benim kudret ve azametimi tefekkür etmekle beni zikredin ve zikriniz mukabilinde sevap vermekle ben de sizi zikredeyim ve ibadetinizle bana şükredin ve günâhınızla küfretmeyin.

Vâcib Tealâ bu âyette zatını zikirle emir buyurmuştur. Zikrin iki kısmı vardır:

B i r i n c i s i ; lisanla zikirdir. Teşbih ve tehlil, hamd ve sena, esma-yı hüsnayı okumak ve Kur'ân'ı tilâvet etmek zikr-i lisanı cümlesindendir.

İ k i n c i s i ; kalple zikirdir ki, Allah-u Tealâ’nın zatına ve sıfatına delâlet eden âyetleri ve tekâlif-i ilahiyeye delâlet eden evamir ve nevahiyi ve mahlûkatta olan acaip ve garaibi düşünmek ve mahlûkatın her zerresinin zât-ı ulûhiyetine delâlet eder parlak birer ayna mesabesinde olduğunu idrak etmek zikr-i kalbi cümlesindendir. Amma bütün azanın ibadetle meşgul olması kendine göre zikir ise de bu kısımlara ibadet denmekle maruf olduğundan, zikrin bu gibi ibadetlerde istimali müteâref değildir.

Bu âyette (فَٱذۡكُرُونِىٓ) emri; ibadat-ı ilâhiyenin kâffesine şamil olduğundan bu cümle birçok manâyı camidir. Meselâ: «Siz beni duâ ile zikredin, ben de sizi duânızın kabulüyle zikredeyim» ve «Siz beni hamd-ü sena ile zikredin, ben de sizi nimet vermekle zikredeyim» ve «Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi âhirette zikredeyim» ve «Siz beni bol zamanınızda zikredin, ben de sizi dar zamanınızda zikredeyim» ve «Siz beni ihlâs üzre zikredin, ben de sizi azaptan halâsla zikredeyim» demektir.

Hulâsa; bu âyet enva-ı ibadata icmalen şâmil olup, kulun zikrine yolda cereyan ederse, Allah'ın o kuluna lûtfü ona göre tecelli edeceği ve binaenaleyh; abid zikirle Rabbisine müracaat edince onu iltifatından mahrum etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ enva-ı ibadâtı icmalen (فَٱذۡكُرُونِىٓ) emriyle beyandan sonra ibadat içinden bazı mühim olanlarını beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱسۡتَعِينُواْ بِٱلصَّبۡرِ وَٱلصَّلَوٰةِ‌ۚ إِنَّ ٱلله مَعَ ٱلصَّـٰبِرِينَ (153)

buyuruyor.

[Ey müminler; Sabır ve salâtla Allah'tan yardım taleb edin. Zira; Allah-u Tealâ sabreden kullanyla beraberdir.]

Yani; ey ehl-i iman ! Bilcümle umur ve hususunuzda nefsi günâhlardan muhafaza ve arzusunda men' ve belâya tahammül etmekten ibaret olan sabırla ve cemî azanızla canib-i Hakka teveccühten ibaret olan salâtla Allah'tan yardım isteyin. Zira; cemî sıfat-ı kemaliyeyi cami' olan Allah-u Tealâ'nın inayeti sabredenlerle beraberdir. Binaenaleyh sabrınız ve ibadetiniz ve bilhassa namazınızla Allah'ın inayetini bekleyin.

Fahr-i Razi ve Hazin'in beyanları veçhile s a b ı r ; nefsi arzusundan men' ile beraber enva-ı mekârihe tahammül etmekten ibaret olduğu cihetle sabır olmayınca hiçbir ibadet olamayacağından sabır, ibadeti edaya yegâne yardımcıdır. Namaz ise; ümmül ibadât ve âlemlerin Rabbisine münacat olduğu cihetle salata devam, sair ibadata muavenet olduğundan, Cenab-ı Hak bu âyette hususat-ı sairede dahi Allah'ın yardımına bunları vesile kılmakla emretmiştir.

Bu âyette s a b ı r l a murad; oruç veya cihad olduğuna nazaran âyetin manâsı: [İşlerinizde oruçla ve cihadla ve namazla Allah'ın muavenetini isteyin] demektir. Yani: «Siz oruç ve namaz ve cihadı fisebilillâh gibi ibadetlerle Allah'a ibadet edin ki, Allah-u Tealâ da size yardım etsin» demektir.

İşte bu âyet-i celile; fiil-i Resûlullah'la tefsir olunmuştur. Zira; Resûlullah'ın bazı umur-u mûhimmenin keşfini talepte namazı miftah addettiği ve bir belâya tesadüfünde namaza sür'at buyurduğu mervidir. Binaenaleyh bilûmum ehl-i hayr; musibetlerin nüzulünde namaza iltica etmekte müttefiklerdir. Çünkü; belâyayı halk eden Allah-u Tealâ ölüp, namaz dahi cemî aza ile Allah-u Tealâ'ya teveccüh ve iltica olduğundan halika karşı kemal-i tevazu' ile yüzlerini türab-ı mezellete sürmek ve halk ettiği musibetin ref'ini halikından istirhama bu gibi mühim ibadetleri vesile ittihaz etmek birtakım mesaibin defi esbabının en kuvvetlisi olduğu cihetle, Cenab-ı Hak umur-u mühimmede salâtla istiane olunmasını emretmiştir. Şu halde bir belâya müptelâ olan kimsenin o belânın defi için başkaca maddi esbabına tevessül etmekle beraber namazla dahi Cenab-ı Hakka iltica ile belânın define çalışması lâzımdır.

Hulâsa; insan maddi kuvvetlerle mesaibe karşı göğüs gerdiği gibi manevi ibadetle dahi halika iltica etmek,lâzım olduğu; bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ sabırla ve salâtla istianeyi emirden sonra düşmanla muharebede sabır sebebiyle telef olan insanların zayi addolunmamasını tavsiye etmek üzere:

وَلاًتَقُولُواْلِمَن يُقۡتَلُ فِى سَبِيلِ ٱلله أَمۡوَٲتُۢ‌ۚ بَلۡ أَحۡيَآءٌ۬وَلَـٰكِن لَّاتَشۡعُرُونَ (154)

buyuruyor.

[Düşmanla esna-yı muharebede Allah yoluna katlonunan kimselere ölmüşler demeyin, belki onlar dirilerdir ve lâkin siz bilmezsiniz.]

Yani; fisebilillâh muharebede şehid olan kimseler bedenleri itibariyle ölmüşlerse de hayat-ı hakikiye itibariyle onlar hayattadırlar. Binaenaleyh; siz onlara ölülerdir demeyin. Zira; onlar dirilerdir. Ancak onların diriliği cismanî olmayıp ruhanî olduğundan hal-i hayatta olan insanlar hayat-ı ruhaniyeyi idrak edemezler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile mümin olarak vefat edenlerin cümlesi kabirlerinde Cennet nimetini tadarlarsa da indallah şehidlerin hürmet ve nimetleri ziyade olduğundan bu âyette şühedanın hayatta oldukları zikrolunmuştur. Kabirde müminin nimeti ve kâfirin azabı tadacak kadar hayata malik olacaklarına bu âyette delâlet vardır. Sak ölülere ölü denmek caizse de şehidlerin mertebe-i âliye sahibi olduklarına işaret için şühedaya ölü demekten müminler nehyolunmuşlardır. Zira onlar; âlenvi ğaybde indallah nimetlerle mütena'im ber hayattır. Fakat bu dünyada hissimizle biz idrak edemediğimizden Allah-u Tealâ : «Siz bilmezsiniz» demiştir. Filhakika onların hayatlarını biz ancak Allah'ın ve Resûlünün haber vermeleriyle biliriz, yoksa hisle idrak mümkün değildir.

Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Bedir) gazasında şehid olan zevat için nâs «Şehitler öldüler ve lezzat-ı dünyadan mahrum kaldılar» demeleri üzerine onlar hakkında nazil olmuştur. Yani; «Ey nâs ! Siz onlara öldüler diyorsunuz. Halbuki onlar cismen ölmüşlerse de ruhan ölmemişlerdir. Ve siz onlara nimetten mahrum oldular diyorsunuz, halbuki onlar nimet-i ebediyeye nail olmuşlardır» demek olur.

Hulâsa; rıza-yı Bârî için düşmanla mücahedede şehid olanların dünyaca bizim idrak edeceğimiz derecede hayatları yoksa da lezzet-i âhireti tadacak kadar hayat sahibi oldukları ve lâkin o hayatı bilmediğimizden dolayı onlara ölü demek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ sabırla ve salâtla istiane edilmesini tavsiye ettikten sonra sabır lâzım olan bazı belâya ile müptelâ kıldığını beyan etmek üzere:

وَلَنَبۡلُوَنَّكُم بِشَىۡءٍ۬ مِّنَ ٱلۡخَوۡفِ وَٱلۡجُوعِ وَنَقۡصٍ۬ مِّنَ ٱلاًمۡوَٲلِ وَٱلاًنفُسِ وَٱلثَّمَرَٲتِ‌ۗ وَبَشِّرِ ٱلصَّـٰبِرِينَ (155) ٱلَّذِينَ إِذَآ أَصَـٰبَتۡهُم مُّصِيبَةٌ۬ قَالُوٓاْ إِنَّاللهِ وَإِنَّآإِلَيۡهِ رَٲجِعُونَ (156)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz, sizi düşmandan korku ve açlık ve mallarınızdan ve şahıslarınızdan ve meyvalarınızdan noksanla elbette imtihan ederiz. Ey Resûlüm ! Sen bu misilli belâya sabredenleri sevapla tebşir et. Ve sabredenler şol kimseler ki, onlara bir musibet isabet ettiğinde onlar: «Biz Allah'ın kullarıyız ve ancak dünyada her umurumuzda ve âhirette onun himayesine rücu ederiz. Başka merciimiz yoktur» demekle mesaibe rızalarını izhar ederler.]

Yani; belâyaya sabretmek lâzımdır. Zira; zatıma yemin ederim ki, ey insanlar ! Biz sizi düşmanlarınızın hücumu korkusu ve kıtlıktan ve ğalâyı es'ardan neş'et eden açlık ve malınıza afat isabet etmek ve mukatele ve mücahedeyle nefsinize noksan arız olmak ve bağ ve bahçelerinizde meyvalarınızın afat sebebiyle noksan olması gibi azıcık birşaylerle elbette imtihan ederiz. Habibim; bu gibi belâya sabreden kimseleri sen sabırla tebşir et ki, o sabredenler bir musibetin isabetinde Allah'a iltica ederler ve derler ki, «Biz Allah'ın kuluyuz ve ancak dünyada ve âhirette Allah'ın rahmetine ve inayetine iltica ederiz.»

Belâya ile Allah'ın kullarını imtihanındaki hikmet; kazaya razı olanlarla olmayanlar nâs beyninde zahir olsun ve muti' olanlarla âsî olanlar bilinsin. İptilâ; imtihan manâsına ise de Vâcib Tealâ hakkında manâ-yı aslisi tasavvur olunamaz. Zira; Allah-u Tealâ her şeyi vukuundan evvel bildiğinden imtihana ihtiyacı yoktur. Çünkü imtihan; bilmediği birşeyi tecrübeyle bilmektir. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ hakkında bu manâca imtihan mutasavver değildir. Yalnız bazı kullarını musibetle müptelâ kılar ki, onlara bu suretle imtihan muamelesi yapması, onların hallerini diğer kullarına bildirmesi içindir. Zira; insanlar birşeyi vukuundan evvel bilemediklerinden imtihanla bilmek onlara mahsus olup musibet ise insana imtihan olur. Nasıl ki demirin safisini derunundan ateş ayırdığı gibi musibet de insanların hâlis olanlarını âsi olanlarından ayırır. Çünkü; belâya rıza gösterip sabredenler Allah'ın hâlis kullarıdır ve sabretmeyenler ise âsi olanlardır.

Havf yani korku, düşmandan zuhuru melhuz olan fenalığın kalpte hasıl ettiği ıztırap ve elemdir. İnsanları azıcık birşeyle imtihan mümkün olduğuna işaret için âyette azlığa delâlet eden (شَىۡءٍ۬) lâfzı varid olmuştur. Emvalde ve insanlarda noksan; afât-ı semaviye sebebiyle olduğu gibi muharebe ve saire gibi esbab-ı adiye ile dahi olur. Ve meyvalarda noksaniyet ise birtakım afetlerle olduğu gibi sa'y-ü ameli ve imaratını terkle dahi olur. Bu sebeplerden herhangisiyle noksan arız olsa, insanları imtihan için olduğunu Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

Binaenaleyh; bu gibi belâyaya müptelâ olmamak için ubudiyette sabitkadem olmak ve mukteza-yı kusur müptelâ olduktan sonra kusurunun affını dilemekle belânın üzerinden kaldırılmasını Cenab-ı Hak'tan daima istemek lâzımdır. Belânın vukuundan evvel haber vermek Resûlullah için mu'cize olduğu gibi insanların metanet-i kalbiyelerine de vesile olur. Zira; musibetin geleceğini bilen bir kimse, o musibete hazırlandığından sabrı ve metaneti ziyade olduğu cihetle, o musibet geldiğinde çok feryad etmez. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette beyan olunan mesaible imtihan olunacaklarını haber verdi ki vukuunda sabretsinler, feryad etmesinler ve ihlâs üzere bulunsunlar. Çünkü; insanın hal-i iptilâsında ihlâsı ve Rabbisine ilticası ziyade olduğundan bazı mesaibe müptelâ olmak ihtimalini düşünen kimse tuğyan etmez ve daima ihlâs üzere vukuata intizar eder. Fakat düşünmeyen kimsede bittabi ihlâs da olmaz.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette muhatap; müminlerdir. Zira; Vâcib Tealâ nimetine karşı şükretmelerini emirden sonra belâyasına karşı sabırla tavsiye etmiş ve sabredenleri tebşir eylemesini Resûlüne emreylemiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile m u s i b e t ; insana isabet eden sevilmeyecek bir şeydir. Resûlulah'ın «Mümine eza veren herşey; mümine musibettir» hadîs-i şerifi bu manâyı teyid eder ve musibet zamanında: (إِنَّاللهِ وَإِنَّآ إِلَيۡهِ رَٲجِعُونَ) kelime-i tayyibesi ümmet-i Muhammede mahsus bir atiye-i ilâhiyedir. Zira; bu kelimeyle musibete rıza göstermek sair ümmete verilmemiştir. Çünkü; Allah-u Tealâ’nın o kulunu musibetle terbiye ettiği bir zamanda «Biz Allah'ın mahlûkuyuz ve akıbet Allah'ın huzuruna rücu edeceğiz» diyerek teslimiyetini ve musibete razı olduğunu izhar etmesi büyük bir meziyet olmakla onun mukabilinde verilecek olan büyük ecri de bu ümmete mahsus kılmıştır.

Hulâsa; ehl-i iman hakkında musibet; ukubet olmayıp ayn-ı nimet olduğu ve musibetin halikı Allah-u Tealâ bulunduğu ve musibet zamanında (إِنَّاللهِ) cümlesiyle mukabele etmek; Allah'tan her ne gelirse razı olduğunu izhar demek olduğu ve bu cümleyle âhireti, haşri ve neşri ikrar ettiği cihetle büyük sevaba nail olacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ musibete sabredenleri tebşir etmesini Resûlüne emrettikten sonra tebşir olunacakları nimetleri beyan etmek üzere:

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ عَلَيۡہِمۡ صَلَوَٲتٌ۬ مِّن رَّبِّهِمۡ وَرَحۡمَةٌ۬‌ۖ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُهۡتَدُونَ (157)

buyuruyor.

[Bir musibet isabet ettiğinde Allah-u Tealâ'ya teslimiyetle rücu eden kimseler üzerine Rablerinden medh-ü senadan ibaret olan salevat ve lûtf-ü ihsandan ibaret olan rahmet nazil olur. İşte onlar; ancak ihtida edenlerdir ki, doğru yola vasıl olmuşlardır.]

S a l a v a t ; filasıl duâ manâsınaysa da bu âyette şu evsafı haiz olan kullarım Allah-u Tealâ’nın mağfiret ve tezkiye etmesi ve medh-ü sena buyurmasıdır. R a h m e t l e murad; lûtf-ü ilâhidir. Ve bu sıfatları cami' olan kullarına rahmetin çokluğuna işaret için (salevat) lâfzı cemî siğasıyla varid olmuştur.

Bir kimseye musibet isabet ettiğinde şu kelime-i tayyibeyle Rabbisine iltica ederse Allah-u Tealâ'nın o musibeti o kimse üzerinden kaldıracağı ve âhiretini güzel kılacağı ve o musibetten zayi olan şey mukabilinde ondan daha iyisini halk edeceği Beyzâvî ve Hâzin'de mezkûr ehâdis-i şerifeyle sabittir.

Evsaf-ı mezkureyi haiz olan kimselerin bu sıfatlar sayesinde ihtidalarıyla murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile dünyada sahibini enva-ı hayra isal eder tarîka ve âhirette Cennet'e götürecek sevaba vasıl olmalarıdır. Binaenaleyh kazaya rıza; tarîk-ı selâmettir. Çünkü abid; Allah'ın gayrı her neye muhabbet ederse muhabbeti o şeyin afatına sebep olur. Binaenaleyh; muhabbet-i ilâhiyenin gayrı hiçbir şey baki olmadığından herşey zeval bulur, ancak muhabbet-i ilâhiye kalır. Meselâ Hz. Âdem Cennet'e muhabbet edince araya Şeytan’ın hilesi girdi ve Hz. Âdem Cennet'ten yeryüzüne indi velbu suretle elinden Cennet gitti, fakat Âdem (A.S.) zikrullahla beraber kaldı. Hz. Yakup, Yusuf (A.S.)'a fazlaca muhabbet etti. Beyinlerinde senelerce iftirak vukubulup Hz. Yakup ancak zikr-i Hakla kaldı. Binaenaleyh, insana lâzım olan; ifratla tefritten sakınmakla beraber birşeye fart-ı muhabbetten çekinmektir. Çünkü; dünyanın her cüzünde zeval zaruri olduğundan muhabbetin akıbeti gönül azabı ve mihnettir. Şu halde muhabbet; ancak zevalden münezzeh, ezelen ve ebeden daim ve baki olan Allah-u Tealâ'ya olmak lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ Kabe'yi kıble kılmakla Resûlüne nimetini itmam ettiğini beyandan sonra (Safa) ile (Merve) arasında sa'yetmek dahi nimetini itmam cümlesinden olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلصَّفَا وَٱلۡمَرۡوَةَ مِن شَعَآٮِٕرِ ٱلله‌ۖ فَمَنۡ حَجَّ ٱلۡبَيۡتَ أَوِ ٱعۡتَمَرَ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا‌ۚ وَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرً۬ا فَإِنَّ ٱلله شَاكِرٌ عَلِيمٌ (158)

buyuruyor.

[(Safa) ile (Merve) Allah'ın alâmetlerindendir. Hal böyle olunca bir kimse Beyt-i Şerif'i hac etmek veyahut sünnet veçh üzere umre yapmak kasdederse (Safa) ile (Merve)'yi tavaf etmekte onun üzerine günâh yoktur. Eğer bir kimse nafile olarak" hac ve umre ve Beyt'i tavaf gibi hayır işlerse, ecr-i azîme nail olur. Zira; Allah-u Tealâ ibadete sevap verici ve hayır işe razı olucu ve o kulunun ef'alini bilicidir.]

Yani; Mekke-i Mükerreme'de (Safa) ile (Merve) denmekle maruf olan iki ufacık tepeler ef'al-i hacdan bazısına mahal olduklarından alâmât-ı nahiyedendirler. Bu iki tepe, erkân-ı dine alâmet olunca bir kimse Beyt'i hac etmek veya umre yapmak isterse bu tepeleri tavaf etmekte o kimse için günâh yoktur. Eğer bir kimse nafile hayır işlerse sevaba nail olur. Zira; Allah-u Tealâ kullarının amelini bilici ve sevap vericidir. ,

H a c ; filasıl birşeyi kasd etmek manâsınaysa da burada kütübü fıkhiyede beyan olunan efal-i hac muraddır ki erkânı; üçtür:

B i r i n c i s i ; ihram,

İ k i n c i s i ; Arafat dağında arefe günü vakfe yani orada bulunmak,

Ü ç ü n c ü s ü ; Arafattan avdetinde Beyt'i tavaf etmektir. Bu üçü haccın farzlarıdır ki bunlardan biri noksan olsa hac sahih olmaz ve işbu feraiz-i selâseden mada haccın birçok vacipleri ve sünnetleri de vardır.

U m r e ; niyetle tavaf ve (Safa) ile (Merve) arasında sa'y etmektir. Hac ile umrede bu iki dağ arasında sa'yetmek vaciptir. Terkederse kurban lâzım gelir. Binaenaleyh; terkeder ve kurban da kesmezse günâhkâr olur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tekâlif-i ilâhiye üç kısımdır:

B i r i n c i s i ; her âkilin hasen olmasıyla hükmettiği şeydir ki, zikrullah gibi. Vâcib Tealâ bu kısmı (فاذكروني) emriyle beyan etmiştir. Zira; insanın kendine ihsan eden zatı zikir ve medh etmesi ve nimetine mukabil şükrüne devam eylemesi güzel birşey olduğuna her âkil hükmedebilir.

İ k i n c i s i ; hastalık, fakirlik ve naks-ı emval ve saire gibi musibetlerdir ki bunu evvelemirde akıl çirkin görür. Zira; kullarını hasta etmekte Allah'ın bir menfaati olmadığı halde kullarının zararı vardır. Binaenaleyh; akıl bunun hüsnünü idrak edemeyince kubhuna hükmecter. Fakat bu kısmın güzel olmasına dair hükm-ü şer'i varid olmuştur. Allah-u Tealâ Kur'ân’ın da, Resûlü de hadîsinde güzel olduğunu ve kullarına birçok menfaati bulunduğunu beyan edince akıl bunun hasen olduğunu teslim eder. Bu kısma Cenab-ı Hak (ولنبلونكم) nazmıyla işaret etmiştir.

Ü ç ü n c ü s ü ; aklın güzel veya çirkin olmasıyla hükmedemediği şeylerdir ki hac ve umre gibi. Çünkü; akıl evvelemirde bunlara, menfaat ve mazarrattan hâli, abes olmasıyla hükmeder. Lâkin şeriat, ibadet hasen olduğunu beyan edince, akl-ı selim derhal kabul eder. Bu kısmı da Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak ef'al-i haccın meşruiyetini beyan etmese, akıl onun iyi birşey olduğunu bilemez.

Fahr-i Razi, Beyzâvî ve Hazin'in beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı cahiliyette (Safa)'da (Üsafe) ve (Merve)'de (Naile) isminde birer put vardı. Âhâli-i cahiliye bu putları ziyaret için (Safa) ile (Merve) arasında sa'yeder ve gider gelirlerdi. İslâmiyet gelip, putlar kırılınca ehl-i islâm bittabi say'den menolundular. Fakat bazı kimselerin: «(Safa) ile (Merve) arasında sa'yetmek meşru olsa» diyerek temennide bulunmaları üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle (Safa) ile (Merve) arasında sa'yetmeyi meşru kılmıştır ki, Hz. (Hâcer)'in sünneti ihya olunsun ve müslümanlar sevaptan mahrum olmasınlar. Şu kadar ki, zaman-ı cahiliyette sa'yetmek; putları ziyaret için idi, amma islâmiyette sa'y; ayn-ı ibadet olmuştur. Gerçi ikisi de aynı sa'yden ibarettir, fakat maksatlar başka olduğundan maksada göre hüküm lâhik olmuştur.

***

Vâcib Tealâ hacla umreyi beyandan sonra ahkâm-ı dini saklayan kimselerin lânete müstehak olduklarını beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلۡنَا مِنَ ٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَٱلۡهُدَىٰ مِنۢ بَعۡدِ مَا بَيَّنَّـٰهُ لِلنَّاسِ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ‌ۙ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَلۡعَنُہُمُ الله وَيَلۡعَنُہُمُ ٱللَّـٰعِنُونَ (159)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar bizim nâsa kitaplarında beyan ettiğimizden sonra hakka delâlet eder delilleri ve doğru yolu gösterir hidayetten olarak inzal ettiğimiz ahkâmı saklarlar. İşte o ahkâm-ı şer'iyeyi nastan saklayan kimselere Allah-u Tealâ ve bilûmum lânet ediciler lânet ederler.]

Yani; nâsın menfaati için inzal olunan kitaplarında bizim nâsa ahkâmı beyan ettiğimizden sonra hakka ve vahdaniyete delâlet eden beyyinelerden ve herkesi matluba isal eder hidayetten olarak inzal ettiğimiz ahkâmı saklayanlara Allah-u Tealâ lânet eder ve lânet etmek şanından olan herşey lânet eder.

Bu âyetin Y'ehud uleması hakkında nazil olduğunu beyan edenler varsa da esah olan; ahkâm-ı dinden birşeyi saklayan kimselerin cümlesine şâmildir. Amma saklayan kimse hangi milletten ve saklanan hüküm de hangi şeriatten olursa olsun hükm-ü şer'iyi saklayan kimselerin cümlesine şâmildir. Zira itibar; lâfzın umumunadır. Çünkü lânete istihkaka sebep; ahkâmı şer'iyeyi saklamak olduğundan o ahkâmı saklamak kimden vaki olursa, o kimsenin lânete müstehak olduğuna âyet delâlet eder. Şu halde insanların muhtaç oldukları ahkâmı saklayanların cümlesine lânet vardır. Ulum-u diniyeyi nasa talim etmek vacip olduğundan, talim mukabilinde ücret almaklığın caiz olmamasına dahi âyet delâlet eder. Çünkü; insan üzerine vacip olan şeyi işlemekle borcundan kurtulduğu için başkaca ücrete müstehak olmaz. Şu kadar ki ulum-u diniyeyi halka izhar etmek farz-ı kifayedir. Binaenaleyh; bazı kimselerin nâsa öğretmesiyle diğerlerinden farz sakıt olur. Fakat bütün erbab-ı din, ahkâmı dini nâsa öğretmekten sükût ederlerse farzı terkettiklerinden dolayı cümlesi günâhkâr olurlar.

(ولاعنون) lânet etmek şanından olan ins-ü cinnin cümlesine şâmildir. Hatta günâhkârların günâhları yağmurun inkıtaına sebep olduğundan aç kalan hayvanat, vuhuş, tuyur ve haşerat-ı arz hepsi nimetten mahrum oldukları cihetle nimetin inkıtaına sebep olanlara lânet ettikleri mervidir. Ancak her mahlûk kendine mahsus olan lisanla lânet eder.

***

Vâcib Tealâ ahkâm-ı dini saklayan kimselerin lânete müstehak olduklarını beyandan sonra tevbe edenlerin lânetten kurtulacaklarını beyan etmek üzere:

إلاً ٱلَّذِينَ تَابُواْ وَأَصۡلَحُواْ وَبَيَّنُواْ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَتُوبُ عَلَيۡہِمۡ‌ۚ وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ (160)

buyuruyor.

[Ahkâm-ı dini saklayan her kimseye lânet vardır. İllâ şol kimseler lânet olunmazlar ki, onlar ahkâmı sakladıklarına nedamet ve tevbe ederek ifsad ettiklerini ıslak ve sakladıkları ahkâmı nâsa beyan ettiler ve zulmü adavetten vazgeçtiler. İşte; şu tevbeyle ıslah-ı nefs edenlerin tevbelerini ben kabul eder ve günâhlarıyla muahaze etmem. Zira ben; tevbe edenlerin tevbelerini kemal-i şiddetle kabul ve tevbeyle ıslah-ı nefs edenlere merhamet ederim.]

T e v b e ; işlemiş olduğu günâhlara nedamet etmektir. Fakat yalnız nedametle iktifa etmeyip, isyanla ifsad ettiği şey varsa onu ıslah etmek vacip olduğuna âyet delâlet eder. Meselâ gayrın zihnine şüphe vermekle dinini ifsad etmişse, o şüpheyi izaleyle ifsad ettiği noktayı ıslah etmesi vaciptir. Tevbede ifsad ettiğini ıslah etmek lâzım olduğu gibi, işlediği günâhın hilâfına olan ibadete devam lâzım olduğunu da Vâcib Tealâ (وَبَيَّنُواْ) cümlesiyle beyan buyurmuştur. Çünkü; şeriatin ahkâmını saklamak günâh olup, sakladığı ahkâmı halka beyan etmekse aynı ibadettir. Gizlemesi günâh olan birşeyi izhar etmekliğin ayn-ı savap olduğu beyan olunması; insanlar yalnız tevbeyle iktifa etmesinler, belki işlemiş oldukları günâhtan hasıl olan fenalığı kaldırmaya sa'y ile nâsı zarardan vikaye etsinler içindir.

***

Vâcib Tealâ ahkâm-ı ilâhiyeyi saklayanların lânete müstehak olduklarını ve tevbe edenlerin lânetten halâs olacaklarını beyandan sonra tevbe etmeden vefat edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمۡ كُفَّارٌ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ عَلَيۡہِمۡ لَعۡنَةُ ٱلله وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِينَ (161) خَـٰلِدِينَ فِيہَا‌ۖ لاً يُخَفَّفُ عَنۡہُمُ ٱلۡعَذَابُ وَلاً هُمۡ يُنظَرُونَ (162)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar kâfir oldular ve kâfir oldukları halde vefat ettiler. İşte Allah'ın ve meleklerin ve nâsın kâffesinin lâneti onlar üzerine nazil olacak ve ebedi lânetle Cehennem'de kalıcı oldukları halde onlardan azap bir lâhza bile tahfif olunmaz ve onlara bir dakika bile mühlet verilmez ki onlar teneffüs etsinler.]

Yani; küfürle âhirete gidenlerin küfürleri onları Allah'in rahmetinden ve meleklerin şefaatinden ve nâsın şefkatinden uzak kılacağı gibi ebeden azab-ı Cehennem'den çıkamayacaklarına ve azaplarının asla tahfif olunmayacağına ve ilelebed devam edip arkası kesilmeyeceğine sebep olacaktır.

Bu âyette Cenab-ı Hak; gerek ahkâmı ketmedenler olsun, gerek sair kâfirler olsun, cümlesinin lânete müstehak olduğunu beyan buyurmuştur.

Bu âyette n a s ile murad; müminlerdir. Zira lânet eden; ehl-i imandır. Nâs kâfire de şâmilse de, «Kâfir kâfire nasıl lânet eder?» unvanında sual burada varid olamaz. Çünkü; kâfire lânet eden nâs denilince, kâfirlerin gayrı nâs olması zahirdir. Yahut nâs; mümine ve kâfire şamildir. Zira; âhirette birbirine lânet edecekleri diğer âyetlerde mezkûrdur.

Mevt ile tekâlif-i ilâhiye sakıt olduğu halde lânetin sakıt olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira; kâfir olarak vefat eden kimseye lânetin caiz olduğu sarahaten beyan olunmuştur. Binaenaleyh; küfrü halinde mecnun olan kimseye dahi lânet caizdir. Zira; mecnun olması mevt gibi lâneti iskat etmez. Şu halde küfür; min küllüvücuh lânete sebeptir.

Tefsri-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hal-i hayatında Şeytan'dan başka muayyen bir şahsa lânetin caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira itibar; hal-i mevtedir. Küfr üzere vefat ederse, lânete müstehak olunca, şahs-ı muayyenin küfrü üzere vefat edeceği malûm olmadığından vefat etmedikçe, lânete istihkakı bilinemez.

Vâcib Tealâ bu âyette kâfirlere azabın şiddetini üç cihetle beyan etmiştir:

B i r i n c i s i ; ebedi olmak.

İ k i n c i s i ; asla tahfif olunmamak,

Ü ç ü n c ü s ü ; tehir ve tecil kabul etmemektir. Yani; azapları tükenmez teceddüd eder durur, demektir. İbadet mukabili Cennet'te ehl-i imana verilecek nimet de böyledir. Binaenaleyh; Cennet'e giren müminin sevabı da ebedidir, nimeti hiçbir zaman azalmaz, tükenmez ve tehir olunmaz.

Hulâsa; küfrüzere vefat eden kimseler Allah'ın, meleklerin ve nâsın lânetlerine müstehak oldukları gibi ebedi o lânet içinde kalacakları ve azaplarının tahfif olunmayacağı velev bir dakika olsun mühlet verilmeyeceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin lânete müstehak olduklarını beyandan sonra lânete istihkaklarının sebebi vahdaniyeti inkâra cür'etleri olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِلَـٰهُكُمۡ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬‌ۖ لاً إِلَـٰهَ إلاً هُوَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ ٱلرَّحِيمُ (163)

buyuruyor.

[Ey insanlar ! Sizin ma'budunuz ma'bud-u vahiddir. Zira; ondan başka mabudun bilhak yoktur. Ancak ibadete lâyık o vardır ki o mabud dünyada her kuluna ve âhirette yalnız mümin olan kullarına ihsan edicidir.]

Yani; sizin ibadetinize müstehak olan mabudunuz birdir, şeriki yoktur. Zira bihakkın mabud; ancak odur ki, o mabud kullarına her nimeti ihsan eder ve her kuluna dünyada ihsanı bol ve çoktur ve âhirette lûtfu yalnız iman edenlere mahsustur. Vâcib Tealâ zatına şirkedenleri bu âyetle tekzip etmiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah-u Tealâ'nın vahdaniyeti; zatında, sıfatında, ef'alinde ve rububiyetindedir. Zira; ibadete istihkakında şeriki olmadığı gibi cümle eşyayı halk edip terbiye etmesinde dahi şeriki yoktur ve ibadete istihkakım; in'am sahibi olduğunu beyanla ispat etmiştir. Cümle nimetlerin usul ve furuunun halikı olunca, elbette ibadete müstehaktır. Çünkü nimetin şükrü; emr-i ilâhiye imtisal ve ibadettir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü müşrikler tarafından «Ya Muhammedi (S.A.) Sen Rabbinin sıfatlarını bize beyan et» demeleri üzerine (Sûre-i İhlâs) ile bu âyetin nazil olduğu mervidir.

(Esma binti Zeyd) (R.A.) Resûlullah'ın, «İsm-i a'zam iki âyettedir: Birisi;

(والهكم اله واحدلااله الاهولرحمن لرحيم) âyetidir. Diğeri; Sûre-i Âl-i İmran’ın evvelinde (الٓمٓ الله لاً إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلۡحَىُّ ٱلۡقَيُّومُ) âyetidir buyurduğunu işittim» dediğini Ebu Davud ve Tirmizi kitaplarında rivayet ile hadîs-i sahih olduğunu beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetini beyandan sonra vücuduna delâlet eden delillerden sekizini beyan etmek üzere :

إِنَّ فِى خَلۡقِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَٱخۡتِلَـٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱلۡفُلۡكِ ٱلَّتِى تَجۡرِى فِى ٱلۡبَحۡرِ بِمَا يَنفَعُ ٱلنَّاسَ وَمَآ أَنزَلَ الله مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن مَّآءٍ۬ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلاًرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَا وَبَثَّ فِيہَا مِن ڪُلِّ دَآبَّةٍ۬ وَتَصۡرِيفِ ٱلرِّيَـٰحِ وَٱلسَّحَابِ ٱلۡمُسَخَّرِ بَيۡنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلاًرۡضِ لاًيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (164)

buyuruyor.

[Yerin ve göklerin yaratılışında ve geceyle gündüzün ihtilafında ve na'sın menfaati uğrunda deryada yürüyen gemilerde ve Allah'ın semadan inzal ettiği yağmur sularında ve o sular sebebiyle kurumuş arzı kuruduktan sonra ihyasında ve yeryüzüne hayvanatın her nev'ini dağıtmasında ve rüzgârları bir taraftan diğer tarafa nakletmesinde ve yerle gök arasında emrine muti' olan bulutları istediği yere döndürüp aktarmasında aklı olan kavim için vahdaniyet-i ilâhiyeye alâmetler vardır.]

Yani; semavat ve arzın halk olmasında aklı olan kavim için Allah'ın vücuduna, kudretine ve vahdaniyetine deliller vardır. Zira; semanın direksiz ve bağsız durması ve semayı tezyin eden yıldızların binlerce sanayi-i garibeyi müştemil olması, bunların kendi kendine olur şeyler olmadığından halikın vücuduna ve o mevcud olan halikın kudret-i kahiresine ve vahid-i hakikî olmasına delâlet eder. Çünkü mahlûkat; cümlesi tagayyürata maruz oldukları cihetle hadistirler. Her hadis için de bir mucidin vücudu lâzımdır. O mucidin kudreti olmasa halk edemezdi ve ilmi olmasa herbirini yerine koyup bu intizamı veremezdi. Zira cehlüzre yapılan şey; elbette noksandan hâli olamaz.

Kezalik arzda olan dağlar, nehirler, madenler, ağaçlar, meyvalar ve türlü türlü otlar ve herbirinde nice garip sanatlar halikın vücuduna delâlet eder. Çünkü; töibiat vasıtasıyla olsa semavatm harekesinde ve yıldızların ziyalarında ihtilâf olmazdı. Zira; tabiatın iktizası bir olduğundan hepsinin harekesi bir tarafa ve ziyaları bir siyak üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki muhteliftir ki bunların ihtilâfı Faili Muhtar’ın ihtiyarıyla olup, tabiat vasıtasıyla olmadığına delâlet eder. Kezalik arzda bulunan otlar ve madenlerde dahi ihtilâf olmazdı. Zira; aynı toprakta hasıl olan otların ve ağaçların eflâke nispeti bir ve suyu ve toprağı müsavi olduğu halde birinin rengi diğerine ve öbürünün meyvası âharin meyvasına benzemez ve renklerinin birbirine muhalif olması halikın fail-i muhtar olmasına ve onun herbirini ayrı ayrı ihtiyar etmesiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı, aynı kıt'a üzerinde vaki olan otların meyvaları muhtelif olmaz, hepsinin bir renk ve bir lezzet ve bir hassa üzerinde olmaları lâzım gelirdi. Zira; tabiatın iktizası değişmez. Şu halde bunların ihtilâfında da Fail-i Muhtar'ın vücuduna, kudretine ve iradesine delâlet vardır.

Geceyle gündüzün birbiri ardı sıra gelmesinde, birinin karanlık ve diğerinin aydınlık olmasında, birinin uzayıp öbürünün kısalmasında Vâcib Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet vardır. Çünkü karanlığı geceye ve ziyayı gündüze tahsis; tabiat vasıtasıyla olamaz. Zira; tabiatın her zamana nispeti müsavi olduğundan karanlık ve aydınlıktan hangisi iktiza ederse onun gayrı olmamak lâzım gelirdi. Halbuki geceyi insanların rahatı için karanlık ve gündüzü kesb-i maişet için ziyalı halketmesi ve herbirini bir intizam üzere bulundurması halikın ihtiyarıyla olup, tabiat vasıtasıyla olmadığına delâlet eder. Leyl-ü neharın ihtilâfı şemse merbut olup onların uzayıp kısalmasıyla fusul-ü erbaamn hâsıl olması ve onların her birerlerinde ziraat ve felâhat zamanlarının meydana gelmesi ve meyvaların yaz, güz ve bahar aylarında vücut bulması Cenab-ı Hakkın vücuduna ve cemi sıfât-ı kemaliyenin sahibi olduğuna her âkilin idrak edebileceği derecede açık birer delâlet vardır.

Nâs'ın menfaati için geminin denizlerde yürümesinde azıcık aklı olanlara saniin vücuduna ve kudretine deliller ve alâmetler vardır. Zira; geminin denizde yürümesi ve suyun gayet cıvık bir-şey olduğu halde gemiye tahammülü ve gemiye arzu olunan mahalle yürütmek için rüzgârın muvafık surette esmesi halikın kudret ve iradesine delâlet eder. Ve bu vesileyle insanların ticaret edip emval ve eşyayı mübadele ederek yekdiğerinin ihtiyacını defetmesinde ve herkesin seyr-ü seferine müsaid olmasında ve bu hususta insanların taayyüşleri için sebepler halk etmesinde vahdaniyet-i ilâhiyeye alâmat-ı azîme vardır.

Allah-u Tealâ’nın semadan inzal ettiği yağmur sularında ve yeryüzünü, kuruyup meyyit mesabesinde olduktan sonra otlar ve ağaçlarla ihya etmesinde saniin vücuduna ve sıfat-ı kemaliye sahibi olduğuna aklı olan kimseler için alâmetler vardır. Zira; ihtiyacına göre rahmetler halk etmek ve meyyit menzilinde olan araziyi rahmetle ihya edip insan ve sair hayvanatın rızkını halk eylemek elbette vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eder.

İnsanın fevkında olan herşeye sema demek caiz olduğundan bu âyette sema ile murad; bulut olmak ihtimali vardır. Zira; denizden ve yeryüzünden sema cihetine giden buharın terakümüyle hâsıl olan bulutlardan yağmur suları yağdığı cihetle sema ile murad; bulut olabilir ve bugün erbab-ı fennin görebildiği de budur.

Yahut sema ile murad; hakikatte sema olup Allah-u Tealâ’nın evvelâ yağmuru semada halk ve saniyen semadan buluta ve bulut vasıtasıyla yeryüzüne inzal etmesi ihtimalden baid değildir. Ancak bu ciheti göremediğimiz için evvelki cihetle hâsıl olması aklımıza daha mülayimdir. Rahmetin husulü şu suretlerden hangisiyle olursa olsun halikı; Vacib-ül vücud'dur. Zira; Allah-u Tealâ halk etmediğinde, bütün dünya halkı bir araya gelse bir damlasını yere düşüremezler. Kurak seneler buna şahid-i âdildir. Şu halde yağmurun halikı Allah-u Tealâ olduğu ve sema cihetinden nüzul eylediği kat'idir. Ancak suret-i halkı, gerek evvel semada halk olunsun sonra buluta ve buluttan yeryüzüne nazil olsun ve gerekse doğrudan doğruya buluttan halk olsunsun ve ondan sonra yeryüzüne insin, bu suretlerin cümlesinin kudretullaha nispeti müsavidir ve düşündükçe saniin azametine delâlet vardır.

Kezalik yeryüzünde Vâcib Tealâ’nın neşrettiği hayvanatın her nev'inde ve her ferdinde saniin vücuduna aklı olan kavm için binlerce deliller vardır. Çünkü herbirinin madde-i asliyesi nutfe olduğu halde türlü türlü şekiller ve nevilerde ve her birerlerinin ayrı ayrı, tabiatlarda birer tavr-ı acîp üzere zuhur etmesi ve azalarının herbirinin birer nevi tecelliyata mazhar olması elbette saniin vücuduna pek büyük delildir. Çünkü; gözün bir et parçası olduğu halde görüp söylememesi ve lisanın da aynı et parçası olduğu halde söyleyip görmemesi Fail-i Muhtar'ın ihtiyarıyla olup tabiat vasıtasıyla olmadığına delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olsa onun bir mahalde tabiatı neyse diğer mahalde tabiatı ondan ibaret olması lâzım gelirdi. Yani; eğer tabiati görmek istese her yerde görür ve söylemek ise her yerde söylerdi, halbuki muhteliftir.

Rüzgârların şimalden cenuba ve garptan şarka ve bilâkis devranında ve yerle gök arasında muti' ve munkad olarak bulutun rüzgâr vasıtasıyla cereyanında saniin vücuduna aklı olan kavm için alâmetler vardır. Çünkü; eğer rüzgâr, tabiat vasıtasıyla olsaydı her zaman bir taraftan esip diğer taraftan esmemek icap ederdi. Zira; tabiatın iktizası neyse onu icabettiğinden daima bir taraftan esip diğer taraftan esmemek lâzım gelirdi. Halbuki her taraftan eser, bir tarafa münhasır değildir.

Bu âyette akaid-i diniyeye ve erbabının şerefine işaret vardır. Çünkü; usul-ü itikadiyede delillere nazar etmek vaciptir, taklit muteber değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette kullarına delâile nazar lâzım olduğunu talim buyurmuştur. Vâcib Tealâ'nın vücudunu marifet, delâile nazarla olunca ilm-i zarurî ile malûm değildir. Zira zarurî olarak malûm olan şeyde delile ihtiyaç olmaz.

Masnuatın her zerresi Vâcib Tealâ'nın vücuduna delâlet ederse de bu âyette beyan olunan deliller hem delil hem de insanlara nimet olduğundan bunlar zikrolunmuştur. Çünkü; Vâcib Tealâ'nın vücudunu ispat için getirilen delillerin hem maksada delil hem de, o delille istidlal edecek kimselere nimet olması elbette kalplerde ziyade tesir eder. Binaenaleyh; şereflerine işaret için bunları zikirle tahsis olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ vücudunu ve vahdaniyetini kat'i delillerle beyandan sonra vahdaniyetin zıddı olan şirkin çirkin birşey olduğunu beyan etmek üzere:

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ ٱلله أَندَادً۬ا يُحِبُّونَہُمۡ كَحُبِّ ٱلله‌ۖ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَشَدُّ حُبًّ۬ا للهِ‌ۗ وَلَوۡ يَرَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ إِذۡ يَرَوۡنَ ٱلۡعَذَابَ أَنَّ ٱلۡقُوَّةَ للهِ جَمِيعً۬ا وَأَنَّ ٱللهِ شَدِيدُ ٱلۡعَذَابِ (165)

buyuruyor.

[Nâstan bazıları Allah-u Tealâ’nın dûnunda Allah'a şerikler itikad ve ittihaz ederler ve o şerik itikad ettikleri putlara Allah-u Tealâ'ya mahabbet eder gibi mahabbet ederler ve şol kimseler ki iman ettiler, onların Allah'a mahabbetleri müşriklerin putlarına mahabbetlerinden daha ziyade ve şiddetlidir ve nefislerine zulmeden müşrikler azab-ı Cehennem'i görecekleri vakti görseler, vukuat-ı azîme görürler ve bilirler ki kuvvet ve kudretin küllisi Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve Allah-u Tealâ'ya şirk edenlere azabının şiddetli olduğunu yakinen idrak ederlerdi.]

Yani; Allah'ın vahdaniyetine bu kadar büyük deliller delâlet ettiği halde nastan zayıf akıllı ve tıynetinde fenalık olanlar Allah'ın gayrı şerikler ittihaz ederler ve o şerik itikad ettikleri putlara Allah'a muhabbet eder gibi muhabbet ederler. Ancak müminlerin Allah'a muhabbetleri daha şiddetlidir ve şirki irtikâpla nefislerine zulmeden zalimler, yevm-i kıyamette azabı görecekleri zamanı görmüş olsalar pek acip ve garip vukuat görürler ve bilirler ki kuvvetin hepsi Allah'ındır ve Allah'ın azabı şiddetlidir. Onların Allah'ın şeriki dedikleri putlarında asla kuvvet olmadığını ve kendilerine nazil olan azabın bir zerresini bile defa kadir olmadıklarını bilirler ve lâkin dünyada o manzarayı görmek mümkün olmadığından putlara ibadetle zulümlerine devam ederler.

. Fahr-i Razi ve Hâzin’ın beyanlarına nazaran e n d a t la murad; müşriklerin mabud ittihaz ettikleri putlar olduğu gibi Allah'a masiyette, itaat edip rahber ittihaz ettikleri reisleri dahi murad olabilir. Çünkü; insanların günâh işlemeye davet edenlere icabet etmeleri ve seve seve arkalarından gitmeleri fart-ı muhabbet neticesi olduğunda şüphe yoktur.

Vâcib Tealâ müminlerin zat-i ulûhiyetine muhabbetleri devamlı ve zeval arız olmayacağını işaret için müminlerin muhabbetini beyan sadedinde (أَشَدُّ حُبًّ۬ا للهِ‌) cümle-i ismiyesiyle varid olmuştur. Amma müşriklerin Vâcib Tealâ'ya muhabbetlerinde devam olmadığı gibi, kendi putlarına dahi muhabbetlerinin devam üzere olmadığına işaret için teceddüde delâlet eden muzari' siğası varid olmuştur. Çünkü; ehl-i şirk mabudlarını elleriyle yaptıkları cihetle bir zaman muhabbet ettikleri puttan daha güzel birini yaptıklarında veya gördüklerinde evvelkinden muhabbetleri zail olarak ikinciye muhabbet etmeye başlarlar ve belki evvelkini ateşe vurur yakarlar. Ancak muztarip kaldıklarında putların küllisini terkederler ve Allah-u Tealâ'ya yalvarırlar, müzayaka geçince tekrar puta ibadet ederler. Velhasıl emr-i ilâhinin hilâfına olan her-şey ıztıraptan ve tereddüdden hâli olamaz.

Hulâsa; bu âyette dört şey beyan olunmuştur:

B i r i n c i s i ; müşriklerin Allah-u Tealâ'ya mahabbet eder gibi putlara mahabbet etmeleridir.

İ k i n c i s i ; müminlerin Allah-u Tealâ'ya muhabbetlerinin daha kuvvetli olmasıdır.

Ü ç ü n c ü s ü ; zalimlerin azab-ı âhireti gördükleri zamanı görmüş olsalar pek büyük ve dehşetli şeyler görmüş olurlar ki bu dünyada o dehşeti tasvir etmek mümkün olamaz.

D ö r d ü n c ü s ü ; kuvvetin kâffesi Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu ve azabının şiddetini bilmeleridir.

***

Vâcib Tealâ müşriklerin putları mabud ittihaz ettiklerini ve azab-ı Cehennem'i gördüklerinde pek şiddetli vukuat göreceklerini ve azabı görünce putlarını ve tâbi oldukları reislerini terkedeceklerini beyan etmek üzere :

إِذۡ تَبَرَّأَ ٱلَّذِينَ ٱتُّبِعُواْ مِنَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَ وَتَقَطَّعَتۡ بِهِمُ ٱلاًسۡبَابُ (166) وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ لَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةً۬ فَنَتَبَرَّأَ مِنۡہُمۡ كَمَا تَبَرَّءُواْ مِنَّا‌ۗ كَذَٲلِكَ يُرِيهِمُ الله أَعۡمَـٰلَهُمۡ حَسَرَٲتٍ عَلَيۡہِمۡ‌ۖ وَمَا هُم بِخَـٰرِجِينَ مِنَ ٱلنَّارِ (167)

buyuruyor.

[Allah'ın azabı şol zamanda şiddetli olur ki, o zamanda kendilerine ittiba olunan putlar veya reisler, ittiba eden kimselerden teberri ederler ve onlar azabı görünce azaptan kurtulmak ve beraet etmek için arz-ı ihtiyaç ederler ve beyinlerinde olan esbab-ı ülfet ve ünsiyet kalkar ve münasebetleri kesilir. O putlara veya reislere ittiba edenler derler ki, «Ah ne olsa olsa da dünyaya bizim için bir kere daha dönmek mümkün olmuş olsa, âhirette bizim mabudların bizden teberri ettikleri gibi biz de dünyada onlardan teberri ve iraz etsek ve intikamımızı alsak» demekle nedametlerini izhar ederler. İşte şu dehşetli surette azabı gördükleri gibi Allah-u Tealâ onlara amellerini hasret ve kendilerine nedamet olarak gösterir. Halbuki onlar Cehennem'den çıkar olmadılar.]

Yani; kıyametin azabı o kadar şiddetli olur ki, o şiddeti şol zamanda görmeli. Zira; o zamanda müşriklerin dünyada ittiba ettikleri mabudları ve onları idlâl eden reisleri onlardan iraz ederler ve dünyadaki gibi riyâset iddiasında bulunmaz ve herşeyden vazgeçerler ve o günün azabını görünce herkes kendi derdinden gayre bakmaya vakit bulamaz. Binaenaleyh; beyinlerinde olan tâbiiyet ve metbuiyet kalkar ve bütün ülfet ve mahabbet esbabı kesilir ve ortada âbidiyet ve mabudiyet neşeleri kalmaz. İşte o zamanda tâbi olanlar metbularının hallerini görünce «Keşke biz dünyaya bir daha dönsek de metbularımızın bizden teberri edip kaçtıkları gibi biz de onlardan teberri etsek» derler. Fakat ne fayda ki, bu sözleri muhali temenni kabilindendir. İşte kıyamette Allah-u Tealâ onlara azabı gösterdiği gibi onların amellerini onlara hasret ve nedamet olarak gösterir. Halbuki bu kadar fiza' ve feryada karşı onlar Cehennem ateşinden çıkar olmadılar.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kendilerine ittiba olunanlarla murad; kavmin reisleri ve emr-ü nehye muktedir olanlarıdır. Veyahut ibadet ettikleri putlarıdır. Ve yevm-i kıyamette âbidlerle mabudlar arasında cereyan edecek muhakeme ve muhasamayı icra etmek için Vâcib Tealâ putlara lisan verir ve beyinlerinde bu âyette beyan olunduğu veçhile muhasetne cereyan eder. T e b e r r i y l e murad; söziyle reddetmektir. Çünkü tâbi'ler: «Siz bizi idlâl ettiniz ve biz size ibadet ve emrinize itaat ettik» dediklerinde, onlar: «Biz size ittiba edin demedik ve azaptan da sizi kurtaramayız» demekle reddederler. Yahut onları idlâl eden rüesanın kendilerine nazil olan azabı defedememeleri bunlardan teberridir. Çünkü; reisleri kendilerinden azabı defedip nefislerini kurtaramayınca avam-ı nâsa menfaatlerinin olamayacağı meydana çıkması onlardan teberri demektir.

Beyinlerinde kat' olunan e s b a p l a murad; dünyada birbirlerine olan muhabbetleri ve birlikte işledikleri amelleri ve ittifak etmek üzere vaki olan yeminleri ve ahidleridir. Ve bunların cümlesi o günün azabını görünce mahvolup gideceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; aralarında rabıta-i ittihad kalmayacağı gibi hatta hiçbirisi öbürünün yüzüne bile bakmayacağı bu âyetle sabittir.

Kendilerine hasret olacak amelleriyle murad; zayi ettikleri amelleridir. Çünkü; ameli zayi etmenin aynı mazarrat olduğunu görünce niçin zayi ettiklerine nedametlerinin aynı hasret olacağı beyan olunmuştur. Ve işledikleri günâhları, üzerlerine vebal olduğu için hasrettir ve küfürleri sebebiyle zayi olan amelleri dahi bu kabildendir. H a s r e t ; şiddetle nedamettir.

Hulâsa; dünyada günâhkâr olan kimselerin ittiba ettikleri reislerinin, âhirette onlardan uzak olup sözlerini reddedip ve azaplarını defedemeyecekleri ve tâbi' ile metbûu bir araya getiren sebeplerin münkati' olup aralarında muhabbetin kalmayacağı ve tâbilerin: «Keşke dünyaya dönmek mümkün olsa da onlar bizden nasıl uzak kalmışlarsa biz de onlara o suretle uzak dursak» diyecekleri ve amellerinin aynı hasret olacağı ve onların Cehennem'den asla çıkamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ tevhidin delillerini ve ehl-i tevhidin sevaplarını ve müşriklerin azaplarını ve kendilerini idlâl eden rüesaya ittiba edenlerin nedametlerini beyandan sonra dünyada küfür, Allah'ın nimetlerine mani olmayıp âsî ve muti' cümlesi in'am-ı ilâhiden müstefid olduklarını beyan etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِى ٱلاًرۡضِ حَلَـٰلاً۬ طَيِّبً۬ا وَلاً تَتَّبِعُواْ خُطُوَٲتِ ٱلشَّيۡطَـٰنِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ لَكُمۡ عَدُوٌّ۬ مُّبِينٌ (168﴾

buyuruyor.

[Ey nâs ! Sizin için yeryüzünde halk olunan nimetlerden halâl ve tayyip olarak yeyin ve rızkınızı kesbederken Şeytan’ın vesvesesine ittiba etmeyin. Zira Şeytan; sizin için açık bir düşmandır.] Binaenaleyh; sizi harama teşvik eder. Onun sözüne aldanmayın.

Yani; tevhid-i Bari'yi yerine getirmek lâzımdır. Lâkin rızık hususunda muvahhidle, muvahhid olmayanın farkı yoktur. Binaenaleyh ey nâs ! Arzda Allah'ın halk edip size mubah kıldığı şeyleri halâl ve tayyib olarak ekledin ve Şeytan’ın gösterdiği batıl yollara ittiba etmeyin. Zira Şeytan halâli haram ve haramı halâl göstermek suretiyle insanı hava ve hevese sevkeder ve batılı hak göstermekle idlâl eyler. Çünkü; Şeytan sizin için açık bir düşmandır.

H a l â l ; intifaı mubah olan şeydir. Zira manâ-yı aslisi: birşeyin bağım çözmektir. Şu halde intifaa mani olmayan şey keenne bağı çözülmüş demektir. Çünkü hürmetin sebebi; ikidir:

B i r i n c i s i ; habaset ve mazarrattır. Binaenaleyh insana mazarrat veren şey; haramdır.

İ k i n c i s i ; gayrın hakkı taalluk etmektir. Binaenaleyh; izni olmaksızın bir kimse âharin malından intifa edemez. T a y y i b ; hürmet şüphesinden âri olan nimettir. Ş e y t a n' ı n h u t u v a t ı y l a murad; Şeytan’ın vesvese ve desiseleriyle insanı aldatmak için kurmuş olduğu tuzaklardır.

Âyet-i celile; Beyzâvî'nin beyanı veçhile (Beni Huzaa)'dan birtakım kimselerin bazı et'ime-i nefiseyi kendilerine haram kılmaları üzerine nazil olmuş ve yeryüzünde insanın intifaı için Allah'ın halk edip mubah kıldığı nimetlerin halâl olduğunu ve halâl olan nimeti, insanın haram kılmasıyla haram olmayacağını beyan etmiştir. Bu âyette (كلوا) emri ibahe içindir.

Bu âyet üç hüküm üzre müştemeldir.

B i r i n c i s i ; Allah'ın halk ettiği nimetleri yemek mubah olduğu,

İ k i n c i s i ; Şeytan’ın desiselerine aldanmak caiz olmadığı,

Ü ç ü n c ü s ü ; Şeytan’ın insan için açık ve adaveti meydanda bir düşman olduğudur.

***

Vâcib Tealâ, Şeytan’ın göstereceği yollara gitmek caiz olmadığını beyandan sonra Şeytan’ın adavetini ispat etmek üzere :

إِنَّمَا يَأۡمُرُكُم بِٱلسُّوٓءِ وَٱلۡفَحۡشَآءِ وَأَن تَقُولُواْ عَلَى ٱلله مَا لاً تَعۡلَمُونَ (169)

buyuruyor.

[Ancak size Şeytan kötülük ve kabahatle ve bilmediğiniz şeyi Allah-u Tealâ hakkında söylemenizle emreder.]

Yani Şeytan; size adaveti meydanda bir düşmandır. Zira; size günâhla ve sizi rüsva edecek fuhşiyatla emredip sizi birtakım lâyık olmadık ef'al ve akvale sevkettiği gibi itikad cihetinden de ifsad etmek üzere Allah-u Tealâ hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemekliğinizi dahi emreder. Binaenaleyh: Âkil olan bir kimse için Şeytan’ın ifsadatına aldanmamak lâzımdır.

S û' ve f a h ş a' ; aklın inkâr ve şefin çirkin addettiği şeflerdir. Yahut s û'; ayn-ı günâh ve f a h ş a '; günâhta haddini tecavüz eden fena fiildir ve Şeytan’ın emriyle ef'al-i kabihayı tezyin ederek insanı aldatıp şerre ve sefahete götürmek ve şanını tahkir etmektir. Şeytan’ın işi daima kötülükle emretmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Allah-u Tealâ üzerine bilmediğini söylemek; halâla haram ve harama halâl demek ve mezahib-i faside ve itikadat-ı batıle icad etmektir. Çünkü, mesail-i itikadiye delâil-i yakîniye üzerine iptina ettiğinden Allah-u Tealâ’nın zat ve sıfat ve ef'ali hakkında yakînen bilmediği birşeyi söylemek caiz olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Âyet-i celile itikadda mukallid olan kimseyi zem etmiştir. Çünkü mukallid; bilmeyerek gayrı taklid ederek söylediği cihetle bu âyetin sadık olduğu kimselerden olmakla mezmumdur. Binaenaleyh itikadiyatta makbul olan; istidlaldir, taklid değildir.

***

Vâcib Tealâ Şeytan’ın insana kötülükle emrettiğini beyandan sonra Şeytan’ın idlâliyle müşriklerin babalarını taklidden vazgeçemediklerini beyan etmek üzere:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّبِعُواْ مَآ أَنزَلَ الله قَالُواْ بَلۡ نَتَّبِعُ مَآ أَلۡفَيۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَآ‌ۗ أَوَلَوۡ كَانَ ءَابَآؤُهُمۡ لاً يَعۡقِلُونَ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً يَهۡتَدُونَ (170)

buyuruyor.

[Kâfirlere ve bilhassa Yahudilere ve müşriklere Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'a ittiba edin denildiğinde onlar derler ki: «Biz Kur'ân'a iman etmeyiz. Babalarımızı, üzerinde bulduğumuz dine ve mezhebe ittiba ederiz» demekle mezheplerinde inatlarını izhar ederler. Onlar bu sözü söylerler de babaları hiçbir şey bilmez ve bir matluba vasıl olmaz olsalar dahi yine babalarına mı ittiba ederler?]

Yani; ehl-i küfre taraf-ı risaletten Kur'ân'a ittiba etmeleriyle emrolundukta onlar: «Biz babalarımıza ve onların itikadlarına ittiba ederiz ve dinimizi terkedemeyiz» demekle cevap verdiler. Onların bu cevapları üzerine tekdir tarikiyle Cenab-ı Hak: «Velev ki babaları birşey bilmez ve umur-u dinde tarîk-i savaba vasıl olmasalar dahi o cahil babalarına mı ittiba ederler?» demekle cevaplarını reddetmiştir.

Âyet-i celile mesail-i itikadiyede istidlalin vacip olduğuna delâlet eder. Amma mu'cizatla nübüvvetini ispat eden nebiye ve furû-u â'mâlde müçtehidin-i kirama şer'ân tebaiyet edilmek vacip olan zevata ittiba; Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'a ittibadır. Mezmum olan taklid bu değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyet-i celile müşrikler hakkında nazil olmuştur. Zira; Resûlullah onları Kur'ân'a ve sair delâil-i şer'iyeye ittibaa davet ettiğinde onların: «Biz babalarımızın dinini terkedemeyiz. Çünkü; onlar bizden daha âkil ve âlimlerdi» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Hernekadar âyet müşrikler hakkında nazil olmuşsa da taklide musir olan insanlar herhangi milletten olursa olsunlar bu âyetin zemminde dahildik ler. Binaenaleyh; itikadiyatta taklid derekesini terkle istidlal derecesine varmak lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin taklidi terkedemediklerini beyandan sonra onların taklidde ısrarlarının sebebi söz dinlemedikleri olduğunu beyan etmek üzere:

وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ كَمَثَلِ ٱلَّذِى يَنۡعِقُ بِمَا لاً يَسۡمَعُ إلاً دُعَآءً۬ وَنِدَآءً۬‌ۚ صُمُّۢ بُكۡمٌ عُمۡىٌ۬ فَهُمۡ لاً يَعۡقِلُونَ (171)

buyuruyor.

[Kâfirleri imana davet eden Resûlün misali ve sıfatı şol kimsenin sıfatına benzer ki, o kimse işitmez, ancak bir sada işiten hayvana nida eder ve o hayvan duyduğu sadanın manâsını bilmez. İşte; kâfirler kendilerini hakka davet eden nebinin sadasını işitirlerse de intifa etmediklerinden işitmemiş sağırlar gibidirler ve hakkı söylemekten sükût ettiklerinden tatlar (lâl) gibidirler. Ve hakkaniyete delâlet eden delilleri gördükleri halde intifa etmediklerinden keenne gözleri görmez körlerdir. Binaenaleyh; onlar menfaatlerini idrak edemezler.] Şu halde halleri; yalnız bir ses işitip manâsını bilmeyen hayvanatın halleri gibidir. Şu manâya nazaran enbiyanın sıfatı; koyun çobanının sıfatına benzetilmiştir. Yahut âyetin manâsı: [Kâfirlerin sıfatları behâimin sıfatları gibidir. Zira; çoban tarafından kendilerine nida olunan hayvan ancak bir ses işitip ve kendine bağırıldığını bilip, manâsını anlamadığı gibi, kâfirler de rusul-ü kiramın davetini işitirler ve lâkin intifa etmezler. Binaenaleyh; hayvanattan farkları yoktur ve mücerred babalarını taklid edip, hakikati bilmemekte behaim gibidirler. Zira; babalarının gittiği yola giderler ve lâkin ondan görecekleri zararı bilmezler.]

Hulâsa; kâfirlerin halleri mücerred sadayı işitip, manâsını anlamayan hayvanatın halleri gibi olduğu ve onların her nekadar aza-yı zahiriyeleri tamsa da o azayı lâyıkıyla istimal etmediklerinden gözleri kör, kulakları sağır ve dilleri tat (lâl) menzilinde oldukları ve hakikati aramaya ve buldukları zaman kabule sa'y etmediklerinden mecnun mesabesinde bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirleri behaime teşbih ettikten sonra kıvamına hadim ve hayatını idameye sebep olan yemekliğin ahkâmını beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ڪُلُواْ مِن طَيِّبَـٰتِ مَا رَزَقۡنَـٰكُمۡ وَٱشۡكُرُواْللهِ إِن ڪُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ (172)

buyuruyor.

[Ey ehl-i iman ! Bizim sizi merzuk ettiğimiz rızkın güzellerinden yiyin ve o nimet mukabilinde Allah-u Tealâ'ya şükredin. Eğer Allah'a ibadet ederseniz.]

Yani; taraf-ı ilâhimizden size ihsan ettiğimiz rızkın halâlinden ve bedenlerinize zarar vermeyecek güzellerinden ekledin ve o nimet mukabilinde üzerinize vacip olan şükrü eda edin ki, küfran-ı nimet etmiş olmayasınız, eğer Allah'a ubudiyetinizi eda ediyorsanız.

Vâcib Tealâ bundan evvel yeryüzünde mevcut olan nimetlerden ekli, cemî' nâsa mubah kıldıktan sonra bu âyette bilhassa müminlere tayyib olan rızıkları arayıp onunla intifa etmelerini em-retmiştir. Zira tayyib olan rızıkta manevi mesuliyet yok, çünkü halâldır. Maddi zahmet de yok, çünkü vücuda nâfidir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile taam yemekte hüküm; dörttür :

B i r i n c i s i ; eğer nefsini teleften kurtarmak için yerse farzdır.

İ k i n c i s i ; nefsinden zafiyet gibi zararı izale için yerse vaciptir.

Ü ç ü n c ü s ü ; müsafirin utanmaması için müsafire refakatle yerse, menduptur.

D ö r d ü n c ü s ü ; şu avarızdan ve garezden salim olarak yerse mubahtır. Binaenaleyh; bu âyette yemekle emir ibahe içindir. Zira; herşeyde aslolan avarızdan salim olmak olduğu gibi yemekte dahi aslolan avarızdan salim olmaktır. Şu halde bu âyette aslolan emir; ibahe için olmaktır.

İbadetin ancak şükürle tamam olacağına işaret için: «Eğer ibadet ederseniz Allah'a şükredin» buyurmuştur. Şükrün üç kısmı vardır:

B i r i n c i s i ; kalple şükürdür ki, nimeti veren mün'imini bilmektir.

İ k i n c i s i ; lisanla şükürdür ki kalbinde olan marifetini lisaniyle izhar edip mün'imini sena etmektir.

Ü ç ü n c ü s ü ; aza-yı cevarihle şükürdür ki bütün vücuduyla Cenab-ı Hakka tazîmedip, ibadeti lâyıkıyla edâ etmektir. Şükür; nimet mukabilinde olduğundan Vâcib Tealâ tayyib olan rızkı eklile emrettikten sonra şükürle emretmiştir ki, o şükür sayesinde rızıkları payidar olsun. Çünkü; şükrü eda olunmayan nimet; daima zevale maruzdur. Gerçi dünya nimetlerinin hepsinde beka yoksa da şükrü eda olunan nimet diğerinden daha ziyade devam eder demektir.

***

Vâcib Tealâ halâl olan rızkı eklile emrettikten sonra haramın envaını beyan etmek üzere:

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ بِهِۦ لِغَيۡرِ ٱلله‌ۖ فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغٍ۬ وَلاً عَادٍ۬ فَلآً إِثۡمَ عَلَيۡهِ‌ۚ إِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ (173)

buyuruyor.

[Ancak sizin üzerinize ölmüş hayvan İaşesi ve akmış kan ve hınzır eti ve boğazlanırken put veya Şeytan gibi Allah'ın gayrı birşeyin ismi zikrolunan hayvanın eti haram kılındı ve bunlar haram olunca bir kimse şehevatına tabi olup zulmetmeyerek ve gayrın hukukuna tecavüz etmeyici olduğu halde şu haram olan şeyleri açlık sebebiyle ekletmeye mecbur ve muztar olursa bunları yemesinden dolayı onun üzerine günâh yoktur. Zira; Allah-u Tealâ muztar olarak eklinden neşet eden kusurunu mağfiret eder ve hal-i ıztırarda ekline ruhsat vermekle merhamet buyurur.] Çünkü; hal-i ıztırarda o kimsenin ekline müsaade etmemiş olsaydı, açlıkla helâk olacaktı.

M ey t e ; meşru veçhile boğazlanmaksızın kendi kendine bir afetle helâk olan hayvanın Idşesidir.

Lâşe; vücud-u insana mazarrat verdiğinden bilittifak haramdır. Zira; etibbanın beyanları veçhile İaşede muzır mikroplar çoktur, binaenaleyh; bünye-i insaniyeyi helâkten muhafaza için Cenab-ı Hak haram kılmıştır. Ancak çekirgeyle balığın boğazlanmaksızın halâl olduğuna dair hadîs-i şerîf mervidir. Balıkların, olduğu gibi eklolunup boğazlamak zahmeti olmadığı malûmdur.

Kezalik kan haramdır. Zira; necis olduğundan intifa caiz değildir. Ancak ciğerler kan oldukları halde gerek akciğer, gerek karaciğer halâldir. Zira; onlar uyuşmuş bir dereceye kadar ete karip olduklarından şeriat onları halâl kılmıştır. Hınzır’ın cemi eczası haramdır. Hayvanattan en ziyade intifa olunan cihet eti olduğuna binaen yalnız eti zikrolunmuştur.

Şeytan veya put gibi şeylerin isimleriyle kesilen hayvanın eti lâşe gibidir. Binaenaleyh; müşrikin kestiği hayvanın eti eklolunmaz.

Açlıktan dolayı muztar olan kimse için haram olan şeyi yemeye ruhsat; helâkten kurtulabileceği miktardır. Binaenaleyh; helâkten kurtulacak miktarından ziyadesi haramdır. Zira zaruretle sabit olan şey; zaruretle ölçüldüğünden, zaruretten ziyadesine ruhsat yoktur.

Haramı ekle muztar'olan kimsenin haramı yemesinde iki şart vardır:

B i r i n c i s i ; nefsin arzusuna ittiba ederek ekletmekle bâğî olmamaktır.

aİ k i n c i s i ; başkasının hukukuna tecavüz etmemektir. Yani; kendi gibi bir muztarın rızkını elinden almamalı demektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile haram olan şeyi yemeye mecbur olan kimsenin yanında muharrematın kâffesi bulunsa muhayyerdir, zaruretini defetmekte muharremat içinden hangisini isterse onu ihtiyar eder. Zira; hürmette cümlesi müsavidir. Binaenaleyh; içinden birini ihtiyar etmekte onun için mesuliyet yoktur, arzusu veçhile zaruretini izale eder.

Hulâsa; ölmüş hayvan leşi ve hınzır eti ve akmış kan ve Allah'ın gayrı birşeyin ismini zikrederek kesilen hayvanın eti haram olduğu ve haram olan şeyi yemekte muztar olan kimsenin zaruret miktarını geçirmemek lâzım bulunduğu ve âharin hukukuna tecavüz olunmamak şartıyla eklinde günâh olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ muztar olan kimsenin haram olan şeyleri zaruretini izale edecek kadar yemesinde günâh olmadığını beyandan sonra zaruret olmaksızın haramı ekledenlerin cezasını beyan etmek üzere:

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكۡتُمُونَ مَآ أَنزَلَ الله مِنَ ٱلۡڪِتَـٰبِ وَيَشۡتَرُونَ بِهِۦ ثَمَنً۬ا قَلِيلاً‌ۙ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ مَا يَأۡكُلُونَ فِى بُطُونِهِمۡ إلاً ٱلنَّارَ وَلاً يُڪَلِّمُهُمُ الله يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ وَلاً يُزَڪِّيهِمۡ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ (174)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın kitaptan inzal ettiği ahkâmı saklarlar ve o sakladıkları ahkâm mukabilinde az bir para satın alırlar ve onunla intifa ederler. İşte şu ahkâmı saklayan kimseler yemezler, ancak onlar karınlarında ateş yerler ve yevm-i kıyamette Allah-u Tealâ onlara nazar-ı inayetle söz söylemez ve onları tezkiye etmez. Binaenaleyh; onlar için azab-ı elim vardır.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; Yehud uleması hakkında nazil olmuş ve onları âleme karşı ilâ yevm-il kıyam rüsva etmiştir. Onların sakladıkları ahkâm ile murad; Resûlullah'ın evsafıdır. Zira; Resûlullah'ın zuhuruyla riyâsetlerinin zevaline ve kendi kavimleri tarafından mukannen olan atiyelerinin kesilmesi korkusuna binaen Tevrat'ta olan ahkâmı saklarlar ve âhir zaman nebisinin kendilerinden zuhur edeceğini beyan ederlerdi. Bunlardan başka ahkâm-ı saireyi de zenginlerinin keyfine gör-e te'vil ederek onlardan bir miktar para alırlardı.

Ahkâmı saklamak; kitabın elfuzını değiştirmekle olabilirse de mütevatir olan kitaplarda elfazını değiştirmek ciheti müşkül olup âyeti arzuya göre te'vil ederek manâ-yı aslisinden çıkarmakla manâ-yı hakikisinden uzaklaştırmak pek kolay olduğundan alel-ekser tahrif bu yolda vuku bulmuştur. Binaenaleyh; âyetlerin manâlarını kendi şehevat-ı nefsaniyelerine göre te'vil ederlerdi. Bu gibi tevilâttan maksatları; avamın ve rüesanın nazarlarında makbul olmak ve onlardan intifa etmektir.

Bu misilli tahriflere ve ahkâm-ı şer'iyeyi kendi arzularına göre te'vile çalışanlar her zaman görülmüş ve bu gibi haller vuku bulmuştur. Ve elân vuku bulmaktadır. Zira; büyük tanıdıkları kimselerin keyfi için ahkâm-ı şer'iyeyi mevzuundan çıkararak onların keyfine göre te'vil edip batılı tervice çalışanlar, âlemde her zaman mevcuttur ve bu te'vilât mukabilinde aldıkları para nefsinde ne kadar çok olsa dahi onun üzerine terettüp eden zarara nispetle pek az olduğuna işaret için Vâcib Tealâ semeni azlığıyla tavsif ederek (ثَمَنً۬ا قَلِيلاً) buyurmuştur.

Bu âyette kitabullahın ahkâmını saklayanların dört cihetle azaba müstehak oldukları beyan olunmuştur:

B i r i n c i s i ; karınları dolusu ateş ekletmeleridir. Çünkü; haram lokma için ahkâmı tağyir ettiklerinden mukabilinde aldıkları para ateş mesabesinde olup onu yedikleri gibi âhirette dahi karınları dolusu ateş ekledecekleri beyan olunmuştur.

İ k i n c i s i ; Vâcib Tealâ onlara lûtufla söz söylemeyip nazarı atıfetinden uzak tutmasıdır. Amma gazapla tekellüm edeceği ve günâhlarından soracağı diğer âyetlerle sabittir.

Ü ç ü n c ü s ü ; Vâcib Tealâ'nın onları günâhlardan tathir etmeyip sena etmemesidir ki, amellerini kabul ve ezkiya makamına ikame etmez. Zira; necaset gibi insanı telvis eden günâhtan taharet kesbedemeyen kimse, tahir olan kimselerin makamına ikame olunamaz.

D ö r d ü n c ü s ü ; acıtıcı azapla muazzep olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; Allah'ın ahkâmını bazı kimselerin arzularına uydurmak için te'vil, büyük bir cinayet olduğundan cezası da büyüktür.

Hulâsa; bir kimseye azab etmek ihaneti müstelzim ve ihanet etmek azaptan daha şiddetli ve mesâil-i diniyeyi saklamak haram olup bir âlim için mesâil-i diniyeyi izhar etmek ve muhtaç olanlara öğretmek vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kitabın ahkâmını saklayanların cezalarını beyandan sonra bu ketmüzere terettüp eden fenalıklarını beyan etmek üzere:

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ ٱشۡتَرَوُاْ ٱلضَّلَـٰلَةَ بِٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡعَذَابَ بِٱلۡمَغۡفِرَةِ‌ۚ فَمَآ أَصۡبَرَهُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ (175)

buyuruyor.

[İşte şu ahkâmı saklayanlar şol kimselerdir ki onlar hidayeti dalâlete ve mağfireti azaba değiştiler. Halleri böyle olunca onlar Cehennem azabına ne acaip sabrediyorlar?]

Yani; şu âyetleri tahrif eden kimseler tahrif sebebiyle hidayet mukabilinde dalâleti ve mağfiret mukabilinde azabı satın aldılar. Bunlar ne acaip ateşe sabrederler? Zira; rahatı terkle bedelinde mihneti irtikâb ettiler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile dünyada insan için meziyet; ilimle beraber doğru yolu tutmaktır. En çirkin şeyse cehaletle beraber ahlâk-ı zemime ve ef'al-i kabihadır. Şu halde en güzel ilmi ve hidayeti, en çirkin olan dalâlete değişmek kadar insanın nefsine hiyanet ve cinayeti olmaz ve herkesin arzu ettiği mağfireti azaba değişmek kadar nefsin zararını irtikâb olamaz. Binaenaleyh hakkı saklayan ve ahkâmı tağyir eden kimseler daima mağfireti terkle azabı ve hidayeti terkle dalâleti ve ilmi terkle cehaleti ihtiyar ettiklerinden kâr bedelinde zararı satın almış gibi oldular ki, şu iyileri terk edip fenaları ihtiyar etmelerinden satın almak manâsına olan iştira ile tâbir olunmuştur.

Şu beyan olunan ahvalin cümlesi taaccübe şayan olduğundan Cenab-ı Hak onların hakkı terkederek batılı irtikâpla Cehennem'e girmelerinden «Ne acaip ateşi irtikâpla Cehennem'e sabrederler?» buyurmuştur. Çünkü; Cehennem'i ve Cehennemi icab eden günâhları bilerek irtikâp ettiklerinden keenne azaba razı ve nar-ı canime sabretmiş oldular.

Muhaveratımızda da bu gibi şeyler cereyan etmektedir. Meselâ; sultanın gazabını icabedecek kusuru irtikâp eden kimseye: Sen ne acaip hapsolunmayı ve hapishanede sabretmeyi ihtiyar ediyorsun» denir. Halbuki o kimse henüz hapsolunmamıştır ve lâkin söylediği söz veya işlediği iş kafiyen hapsini icab ettiğinden «Ne acaip sabrın var hapse» denir. İşte; bunun gibi kâfirler henüz Cehennem'e girmemişlerse de hıyanetleri herhalde Cehennem'e girmeyi icab eden günâhlardan olduğu için: «Ne acaip sabrediyorlar Cehennem ateşine» denmiştir.

***

Vâcib Tealâ hakkı ketmedeniere azabın nazil olacağını beyandan sonra bu azabı icab eden sebep; onların inkâr ettikleri kitabın hakka mukarin olarak nazil olmuş olduğunu beyan etmek üzere:

ذَٲلِكَ بِأَنَّ ٱلله نَزَّلَ ٱلۡڪِتَـٰبَ بِٱلۡحَقِّ‌ۗ وَإِنَّ ٱلَّذِينَ ٱخۡتَلَفُواْ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ لَفِى شِقَاقِۭ بَعِيدٍ۬ (176)

buyuruyor.

[İşte şu azabın sebebi onların inkâr ettikleri kitabı Allah-u Tealâ'nın hakka mukarin olarak inzal Duyurmasıdır ve şol kimseler ki, onlar kitapta ihtilâf ettiler. Elbette onlar haktan gayet uzak nifak ve şikak içindedirler.]

Yani; ehl-i kitabın hakkı saklamakla şeriatlerinin ahkâmını tağyir etmeleri azaplarına sebep olmuştur. Zira; Allah-u Tealâ, resûlünün sıfatını ve sair ahkâmını cami' olan Tevrat ve İncil kitaplarını hak olarak inzal buyurmuştur ki, hak olan kitabın ahkâmım saklamak elbette azabı icab eder ve kitabın âyetlerinde ihtilâf eden ehl-i kitap nifak ve şikak içinde muztariplerdir. Çünkü; onların hernekadar Resûlullah'a adavette zahiren ittifakları varsa da hakikatte aralarında nifak olduğunu bu âyet beyan etmiştir. Ahkâmı tağyirin aslında muvafakatları varsa da keyfiyetinde her biri diğerine muhaliftir. Çünkü; herkesin te'vili başka başkadır. Binaenaleyh; bu hususta aralarında birçok münazaalar cereyan etmiştir. Zira hakikati tağyir; her zaman bâdi-i niza' ve endişe olmuştur. Gerçi hakikati tağyir bir zaman-ı muvakkat için setrolunabilirse de hakikat her zaman hakikat olduğundan erbabı onu arayıp bulmaktan ve meydana çıkarmaktan hâli kalmadıkları gibi, setretmek isteyenler de setretmek için çalışıp, meydana çıkar korkusuyla herhalde bâdi-i ıztırap ve endişe olmaktan hâli kalmazlar. Binaenaleyh; birgün gelir ki, o hakikat yerini bulur ve saklamak isteyenler makhur ve münhezim olurlar ki, her zaman hakkı batıla değişmek isteyenlerin hali böyle olduğu görülmektedir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın kitaplarında bazı ahkâmı sakladık larını ve bu sebeple muazzep olacaklarını beyandan sonra onları her saadeti Beyt-i Mukaddes'e teveccühten beklediklerini red ve esbab-ı saadeti beyan etmek üzere:

لَّيۡسَ ٱلۡبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمۡ قِبَلَ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَلَـٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنۡ ءَامَنَ بِٱلله وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ وَٱلۡكِتَـٰبِ وَٱلنَّبِيِّـۧنَ وَءَاتَى ٱلۡمَالَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ ذَوِى ٱلۡقُرۡبَىٰ وَٱلۡيَتَـٰمَىٰ وَٱلۡمَسَـٰكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ وَٱلسَّآٮِٕلِينَ وَفِى ٱلرِّقَابِ وَأَقَامَ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَى ٱلزَّڪَوٰةَ وَٱلۡمُوفُونَ بِعَهۡدِهِمۡ إِذَا عَـٰهَدُواْ‌ۖ وَٱلصَّـٰبِرِينَ فِى ٱلۡبَأۡسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَحِينَ ٱلۡبَأۡسِ‌ۗ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ صَدَقُواْ‌ۖ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُتَّقُونَ (177)

buyuruyor.

[İyilik yüzlerinizi maşrık ve mağrip cihetlerine döndürmekten ibaret olmadı ve lâkin iyilik şol kimsenin iyiliğidir ki o kimse Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete ve meleklere ve kitaplara ve enbiya-yı zişana iman etti. İşte iyilik onun iyiliğidir. Ve dahi iyilik şol kimsenin iyiliğidir ki o kimse mala mahabbet edip ihtiyacı derkâr olduğu halde akraba ve taallükatından muhtaç olanlara ve yetimlere ve fakr-ü faka kendilerini oturtmuş olan miskinlere ve misafirlere ve ihtiyacından dolayı zillet ve suali ihtiyar eden saillere ve esirlerin ve kölelerin halâs olmalarına malını veren ve namazını ikame edip zekâtını mahalline sarfeden kimsenin iyiliği ancak iyiliktir. Ve iyilik şol kimselerin iyiliğidir ki onlar Allah'la ve nasla muahede ettiklerinde ahidlerini ifa eder ve yerine getirirler ve fakr-ü fâka gibi şiddet-i ihtiyaç ve hastalık gibi mazarrat ve düşmanla muharebe ve mihnet zamanlarında sabreden kimselerin iyiliği ancak iyiliktir. Yoksa mağrip ve maşrık cihetine teveccüh etmek iyilik değildir. İşte şu evsafı cami olan zevat imanlarında ve ahidlerinde sadık olanlardır ve şu sayılan iyilikleri işleyen kimseler ancak müttekilerdir.]

B i r r ; hayır ve merzi olan her fiile ve ihsan kabilinden olan herşeye denir. Bu âyet yalnız ehl-i kitabı red için nazil olmuştur. Çünkü; kıble Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahavvül edince ehl-i kitap, bundan evvel beyan olunduğu veçhile sözü çoğalttılar, hatta o derece ileri gittiler ki, herkes «Birr, yani iyilik ve saadet ancak kendi kıblelerine teveccüh etmektedir» dediler ve her iyiliği kendi kıblelerinden beklemek lâzım olduğunu iddia etmeleri üzerine Cenab-ı Hak onları reddetmiş ve buyurmuştur ki «İyilik ve saadet sizin iddianız gibi kıblenize teveccühte değildir. Zira; sizin kıblenize teveccüh mensuhtur, meşru değildir. Ancak iyilik taraf-ı ilâhimizden beyan olunup müminlerin de kabul ettikleri ahkâm-ı şer'iyeyle amel etmektedir» demekle ehl-i kitabın iddialarını reddetmiştir.

Yahut âyette hitap; ehl-i kitap ve müminlerin cümlesinedir. Zira; kıble meselesi Yehud ve Nasara ve ehl-i islâm her cümlesi arasında epeyce mucib-i kıyl-ü kaal ve münakaşa olmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyeti inzal ile umumunu red ve iyiliğin nelerden ibaret olduğunu beyan buyurmuştur.

Beyan olunan iyilik esas itibariyle beştir:

B i r i n c i s i ; iman,

İ k i n c i s i ; maliyle muhtaç olanlara iane,

Ü ç ü n c ü s ü ; eda-yı salât,

D ö r d ü n c ü s ü ; ahdini ifa,

B e ş i n c i s i ; hal-i şiddet ve hal-i vüs'atte sabır etmektir. Bu beşten B i r i n c i s i olan imana gelince: Beş şeye îman etmek lâzımdır. Onlar da. Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete ve meleklere ve kitaplara ve enbiya-yı izama iman etmekitr ki, birinci derecede iyilik de budur. Zira bu beşe iman; üss-ül esas olduğundan bunlara iman olmadıkça hiçbir amel makbul olamaz. Halbuki ehl-i kitap bunlardan Allah'a imanı; (Üzeyr) ve (İsa) (A.S.)'a «Allah'ın oğludur» demekle ve âhirete imanı; «Cennet'e girecek kimseler ancak Yehûd ve Nasara olacak» demekle ve meleklere imanı; Cibril'e ve sairlerine adavet etmekle ve kitaplara imanı Kur'ân'ı inkâr etmekle ve enbiyaya imanı bazısına iman ve bazısını red ve katletmekle ihlâl ettiler. Binaenaleyh; hiçbirine lâyıkıyla iman edememişler ve herbirinin şanına lâyık olmadık şeylerde bulunmuşlardır.

İmandan sonra iyilik; mala mahabbet ettiği zamanda malını Allah'ın emri veçhile evvelâ akrabaya vermektir. Zira; akrabaya iyilik; hukuk-u karabete riayet ve sıla-i rahim olduğundan iki cihetle ibadettir. Çünkü; hem sadaka, hem de sıla demektir. Binaenaleyh âyette akrabaya ihsan; sairlerine ihsan üzere takdim olunmuştur.

Akrabadan sonra eytama riayetin lüzumu beyan olunmuştur. Çünkü yetimler; terbiye ve himaye edecek babadan mahrum oldukları cihetle merhamete şâyân ve muavenete ihtiyaçlarının ziyade olmasına binaen Cenab-ı Hak bu âyette onlara riayeti ikinci derecede tavsiye etmiştir.

Sair fukara ve memleketinden uzak düşen yolcu ve misafirlere ve kuut-u yevmiyesini nâstan istemeyle arz-ı ihtiyaç eden saillere ve borcu olan köleleri ve esirleri kayd-ı esaretten kurtarmak için malını vermek iyilik olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette üçüncü derecede beyan etmiştir.

Mala mahabbetle beraber vermekte sevap ziyade olduğuna işaret için «Mahabbetle beraber verilmesi» sarahaten zikrolunmuştur. Zira muhabbet ettiği malını vermek; nefsüzere ağır olduğundan fazileti ziyade olacağında şüphe yoktur. Ve Resûlullaha «Hangi sadaka efdaldir?» denildiğinde «Senin vücudun sağlam ve maişete ihtiyacın ziyade olduğunda verdiğin sadaka efdaldir» buyurduğu mervidir. İşte bu hadîs-i şerif âyet-i celileyi tefsir ediyor ki, insanın mala ihtiyacı ve mahabbetiyle beraber muhtaç olanlara bir miktarını iane etmesi elbette iyiliktir.

A h i d l e murad; bir kimsenin Rabbisine karşı eda etmesini kabul ve iltizam ettiği tekâlif-i ilâhiye ve peygamberine karşı iltizam ettiği iman, nusret ve dine hizmet ve dostunu dost ve düşmanını düşman bilmek ve insanların kendi aralarında yekdiğerine karşı taahhüd ve iltizam ettiği şeylerin cümlesini yerine getirmektir. Meselâ alış verişte ve bilcümle muamelâtta ve teslim ve tesellümde ve kâffe-i ukudatın şeraitinde velhasıl cem'iyat-ı beşeriyenin ihtiyacı olan herşeyde insanın kendine lâzım olan vezaifi bihakkın ifa etmek ve yerine getirmek bu ahidde dahildir. Binaenaleyh; tekalif-i ilâhiyeden birini kabul etmeyen kimse ahdini nakzetmiştir.

Bu âyet; diyanet-i islâmiyenin esasını ve ruhunu cami'dir. Zira insan için lâzım olan vezaif-i diniye; iki şeyle cem' olur ki, iman ve ameldir. Amel de iki şeyle hasıl olur ki mal ve bedendir. Bu âyette iman, amel, ibadet-i bedeniye ve maliye beyan olunduğu cihetle âyet; usul-ü itikadiye ve furû-u â'mâlin cümlesini cami'dir. Binaenaleyh, âyetin şâmil olduğu ahkâm; mekârim-i ahlâkın esasını teşkil eder. Zira iman; herkese lâzım olduğu gibi ebna-yı cinsinden muhtaç olanlara muavenet herkesin memnun olacağı bir şeydir ve sözünde sebat edip ahdini ifa ve sürurlu ve kederli hallerinde sabra devam etmek kadar insan için büyük bir meziyet olamaz. Âyet-i celiledeyse bunların cümlesini beyan ve bu mekârim-i ahlâkı tahsile sa'yüe insanın nefsini tezyin etmesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur.

R i k a b ; rakabenin cemidir. Bu makamda rakabe; şahs-ı memlûk manasınadır. Bedeli kitabete kesilmiş olan abdin bedelini vererek, onu memlûkiyetten çıkarıp hürriyetini eline vermek sevap olduğu gibi düşman elinde esir olan mümin biraderinin bedelini verip esaretten kurtarmak da sevaptır.

İman edilmesi lâzım olan her mesele âyette beyan olunan beşte dahil olduğundan bu beşi zikirle iktifa olunmuştur. Zira; Allah-u Tealâ'ya imanda zatına ve cemîi sıfatına iman dahil olduğu gibi âhirete imanda dahi ahval-i âhiretin kâffesine iman dahildir. Meleklere iman; meleklerin evsafına ve ahvaline imanı ve kitaba iman; kütüb-ü ilâhiyenin cemisine imanı ve enbiyaya iman; nübüvvetlerinin sıhhatine ve şeriatlerinin hak olduğuna imanı müstelzim olduğundan bu âyet iman edilmesi lâzım olan şeylerin cümlesini beyanda kâfidir.

***

Vâcib Tealâ icmalen ahkâm-ı islâmiyeye işaret ettikten sonra ahkâm-ı şer'iyenin mühimlerinden olan kısasa müteallik mesaili beyan etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡكُمُ ٱلۡقِصَاصُ فِى ٱلۡقَتۡلَى‌ۖ ٱلۡحُرُّ بِٱلۡحُرِّ وَٱلۡعَبۡدُ بِٱلۡعَبۡدِ وَٱلۡأُنثَىٰ بِٱلۡأُنثَىٰ‌ۚ فَمَنۡ عُفِىَ لَهُ ۥ مِنۡ أَخِيهِ شَىۡءٌ۬ فَٱتِّبَاعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَأَدَآءٌ إِلَيۡهِ بِإِحۡسَـٰنٍ۬‌ۗ

buyuruyor.

[Ey ehl-i iman; sizin üzerinize kasdî olarak bir kimse tarafından katlolunan maktulün misliyle kısas etmek vacip ve icrası farz kılındı. Binaenaleyh; maktul olan hür bedelinde kaatil olan kimse kısas olunduğu gibi abid bedelinde abid ve hatun bedelinde hatun kısas olunur ve kısas meşru olduğu halde kaatil olan kimse maktulün velisi olan mümin biraderi tarafından kaatilin kısasından hissesine isabet eden azıcık bir cüzünü affederse, affeden kimseye vacip olan şey; dinde ma'ruf olan miktara ittiba' edip ziyade birşey taleb etmemektir.] Yani; «affettim» diyerek kaatilden fazla birşey istememek ve diyet-i şer'i neyse onunla iktifa etmek vaciptir ve kaatil olup da kısastan affolunan kimse üzerine dahi vacip olan; diyeti tamamiyle zamanında verip noksan vermemek ve tehir etmemektir.

ذَٲلِكَ تَخۡفِيفٌ۬ مِّن رَّبِّكُمۡ وَرَحۡمَةٌ۬‌ۗ فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ بَعۡدَ ذَٲلِكَ فَلَهُ ۥ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (178)

[İşte şu kısası affın cevazı ve diyete inkılâbı Rabbiniz tarafından sizin yükünüzü hafifletmek lûtf-ü ihsandır. Hal böyle olunca af vaki olduktan sonra bir kimse kaatile tecavüz ederek kaatili katletmekle zulmederse, onun için azab-ı elîm vardır.] Zira kaatil; evliyâ-yı maktulden birisi tarafından affolunmakla masum olduğu cihetle katli haram olduğundan, elbette onu katletmek azab-ı elimi müstelzimdir.

Âyette (كُتِبَ), (فرض) manasınadır. Yani: «Kaatili kısas etmek farz kılındı» demektir. Kısas; insanın, kendinin başkasına lâyık gördüğü katli kendi nefsine reva görmesi ve onun gayra işlediği fiil-i katlin kendine işlenmemesidir. Binaenaleyh; ahari katleden kimsenin katlettiği kimse mukabilinde kendinin katlolunmasına kısas denmiştir ki, maktulü katleden kaatil; maktul bedelinde katlolunmakla kendi fiilinin cezasını nefsinde görmesidir.

Kısasın icrası; ulül'emre ve ülül'emrin vekillerine vaciptir. Fakat kısasın icrasında; maktulün bilcümle veresesinin kısası istemeleri şarttır. Onlar istemez veyahut affederlerse velev ki içinden birisi affetse kısas sakıt olur ve maktulün bedeli diyete inkılâb eder.

İmam-ı Âzam indinde kısasta müsavat, ruhu izalede olduğundan kaatil maktulü her ne suretle katlederse etsin kısas, kılıçla kaatilin ruhunu izale etmektir.

Kaatili, veresenin hepsi veyahut içinden birisi affedince, kısas diyete inkılâbeder. Binaenaleyh, diyeti suret-i meşrûada istemek haklarıdır. Şu halde diyet-i meşruanın haricinde birşey istemeye hakları olmadığı gibi kaatilin dahi onlara vereceği diyeti zahmetsiz ve ezasız vermesi lâzım olduğundan, Cenab-ı Hak her iki tarafın vazifelerini ve yekdiğerine karşı takınacakları vaziyetlerini beyan buyurmuştur. Hatta iş bu minval üzere kararlaştıktan sonra evliyâ-yı maktul tarafından kaatile tecavüz vuku' bulursa, tecavüz edeni Cenab-ı Hak azâb-ı elimle tehdid etmiştir.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin’ın beyanlarına nazaran bu âyet (Evs) ve (Hazreç) kabileleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar zaman-ı cahiliyede muharebe ederler, kuvvette ziyade olan kabile diğerine tahakküm eder ve hatta kadını mehirsiz nikâh ederlerdi ve yemin ederler ve «Bizden bir abid bedelinde onlardan bir hür ve bizden bir kadın bedelinde onlardan bir erkek ve bizden bir hür bedelinde onlardan iki hür katlolunmak lâzımdır» demekle müsavatı ihlâl ederlerdi. Birçok zamanlar bu mukateleler aralarında devam etti. Ta ki islâmiyet zuhur edip huzûr-u Risalete muhakemeye gelince, bu âyetin insanlar arasında yekdiğerine karşı tefevvuk davası caiz olmadığını beyan ve adaleti tahkim ve müsavatı tesis için- nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; kısasta eşrafla avâmın ve erkekle kadının farkı olmadığı ve müsavat üzere kısasın lâzım-ül icra olduğu beyan olunmuştur. Zira; şeriat-ı islâmiye cümle insanlar arasında müsavatı ve adaleti temin üzere müesses olduğundan, kısasta dahi müsavatı temin etmiş ve zaman-ı cahiliyede cereyan eden bir şahıs bedelinde iki şahsın kısas olunması gibi, müsavatsızlığı ve adaletsizliği ortadan kaldırmıştır.

***

Vâcib Tealâ kısasın meşruiyetini beyandan sonra kısas; zayıf bir kulun hayatını ifna etmekten ibaret olduğu halde meşru' olmasının hikmetini beyan etmek üzere :

وَلَكُمۡ فِى ٱلۡقِصَاصِ حَيَوٰةٌ۬ يَـٰٓأُوْلِى ٱلاًلۡبَـٰبِ لَعَلَّڪُمۡ تَتَّقُونَ (179)

buyuruyor.

[Ey akıl sahipleri ! Sizin için kısasta büyük hayat vardır ki, bu hayata sebep olan kısas sebebiyle nefsinizi cinayet yani katilden vikaye etmekliğiniz me'muldür. Maktulü katleden kaatilin maktul bedelinde katlolunmasında birçok kimselerin hayatlarını muhafaza vardır. Ey düşünmek şanından olan akıl sahipleri ! Düşünün ki, kısasın meşruiyetinde olan hikmeti bilesiniz ve kısas sebebiyle sizin birçok hatalardan nefsinizi muhafaza edeceğiniz muhakkaktır.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; fesahatin en yüksek tabakasındandır. Zira; elfazı gayet kısa ve manâsı gayet çoktur. Çünkü kısas; maktulün bedelinde o maktulü katleden kaatilin hayatını ifna etmekten ibaret olduğu halde, zıddı olan birçok hayata vesile olacağı beyan olunmuştur. «Kaatilin hayatını izale etmekten ibaret olan kısas zıddı olan hayata nasıl vesile olabilir?» sualine cevap şöyledir: Kaatil; bir kimseyi katlederse o kimse bedelinde kendinin katlolunacağını bilince katledeceği kimsenin katlinden vazgeçmekle hem kendi nefsini hem de katledeceği kimsenin nefsini teleften muhafazayla hayatlarını zıya'dan kurtarmış olur. Şu halde kaatil olacak kimse, kısası gözönüne getirip düşünmesiyle iki kişi ölümden kurtulmuştur. Kaatil sebebiyle kabileler arasında tahaddüs edecek fitneleri ve âteşin muharebeleri ve hûnîn mücadeleleri ve o mücadelede ifna olunacak birçok insanların hayatını dahi kısasın meşruiyeti kurtardığından kısas; binlerce hayatı .teleften muhafaza etmiş olur. Kısasın meşruiyeti birçok hayatı muhafazaya sebep olduğu gibi bir şahsın katli sebebiyle, insanlar arasında çıkacak ve binnetice âlemin birçok yerlerini ihata edecek olan fitne ateşini dahi teskin ile âlemin sükûnet ve istirahatine sebep olduğuna şüphe yoktur.

Şu halde kısasın meşruiyetindeki hikmet; nüfus-u beşeri teleften muhafaza ve katil sebebiyle zuhur edecek fitneyi teskin ve ahalinin istirahatını ve kabileler arasında sulh ve müsalemetin devamımı temin ve âlemin intizamını halelden vikaye etmektir. İşte bunu akıl sahiplerinin düşünebileceğine işaret için Cenab-ı Hak akıl sahiplerine hitap ederek (يَـٰٓأُوْلِى ٱلاًلۡبَـٰبِ) buyurmuştur. Ancak aklı olmayan erbab-ı havanın bunu düşünemeyeceği şüphesizdir. Binaenaleyh edna aklı olan kimse; katl gibi bir cinayetin icabettiği kısası düşününce, o cinayetten sakınmak ve ulül'emir tarafından kısasın icrasında ihmal etmemek lâzım olduğuna işaret için Vâcib Tealâ (لَعَلَّڪُمۡ تَتَّقُونَ) buyurmuştur ki, insanların katlden ihtiraz etmeleri lâzımdır. Halbuki bu âyetin hükmü bir zamandan beri ihmal olunup kaatil hakkındaki tazir-i şer'iye mukabil adliye ceza mahkemelerinin katil cinayetini irtikâb eden kimseye vermiş oldukları hapis cezasıyla iktifa edildiğinden hapishaneler taburlar teşkil edecek kadar erbab-ı cinayetle dolmakta ve millet de hapishanelerdeki bu insanları beslemeye mecbur kaldıkları cihetle, ayrıca mutazarrır olmaktadır. Buna mukabil mahpusların ise ne kendilerine ne evlâd-ü ıyal ve akrabasına ve ne de millete bir faydaları olmadığı, mühmel ve muattal bir vaziyette boşu boşuna hapishane köşelerinde ömürlerini ifna ettikleri herkesçe malûmdur. Kaatiller, hapishanelerde ömürlerini çürütmekle mütenebbih ve mütenassıh mı oluyorlar zannediyorsun? Asla ! Onlar hapis cezasından ibret almamakla beraber mahpushanede emsalinden enva-ı tezviratı ve cinayetin türlü türlü yollarını öğrenerek gününü ikmal edip çıkınca evvelki cinayetten daha fecîini işleyerek tekrar mahbese avdet ettiği herkesin gözü önünde, her zaman cereyan eden vukuat cümlesinden olmakla inkâra mecal yoktur.

İşte şu beyan olunan fenalığın başlıca sebebi; bu âyetin hükmü olan kısasın icrasını ihmal ve ecnebi kanunlarından alınan birtakım ahkâm ile amel edilmekte bulunmasıdır. Bununla beraber maktulü unutmak ve kaatile merhamet etmek de sebeb-i yegânedir. Meselâ bir katil vukuunda «Eh ne yapalım ! O adam - maktul - ölmüş, her ne hal ise bir kazadır vuku bulmuş, onun maktulün- yerine kaatili öldürmek maktulü geri getirmez, giden gitmiş, bari kalan muhafaza edilsin de beni beşerden bir adam daha ifna olunmasın» gibi kuvve-i vâhimenin sevkettiği bir takım vâhî mutalaat ile maktulü heder ve onun verese ve akrabasının müptelâ oldukları musibeti unutup zâlim kaatili himaye etmek adet hükmünü almıştır. Bu hal, acınacak kimselere acımayıp acınmayacaklara acımaktan ibarettir ki, fena kimselere iyilik etmek, iyi kimselere ihanet etmek demektir. Bu ise aklın ve hikmetin hilâfına bir hareket olduğundan Cenab-ı Hak kısasta olan fevaidi düşünmeyi erbab-ı ukule havale etmiştir.

Kısasta dünyaca hayat olduğu gibi âhirette de hayat vardır. Zira; kaatil dünyada kısas olununca âhirette katil azabından kurtulup hayat-ı ebediyeye nail olacağından kısas, âhirette onun hayatına vesile olacak ve bu suretle mesuliyetten kurtulacaktır. Lâkin kısas olunmazsa- isterse dünyada müebbeden küreğe mahkûm olsun ve o cezasını çeksin- âhirette katilden yine mesul olup müddet-i medide Cehennem'de kalacağından âhiretçe hayatını haleldar edeceğinde şüphe yoktur.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın Kur'ân'da şu bir cümleden ibaret olan âyetiyle amel olunduğu surette kullarının hayatlarını ve istirahatlerini ve asâyiş-i ammeyi ve intizam-ı umumiyi ve herkesin canından emin olduğu halde istediği yerde işini gücünü görmesini temin ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ katlin hükmünü ve kısasın birçok kimselerin hayatlarına vesile olduğunu beyandan sonra ecel-i mev'ûduyla vefat edecek kimsenin mevt emareleri görüldüğünde valide, peder ve akrabasına vasiyetin lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

كُتِبَ عَلَيۡكُمۡ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ ٱلۡمَوۡتُ إِن تَرَكَ خَيۡرًا ٱلۡوَصِيَّةُ لِلۡوَٲلِدَيۡنِ وَٱلاًقۡرَبِينَ بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ (180)

buyuruyor.

[Sizden birinize mevtin emareleri hazır olduğunda eğer o kimse mal terkederse valide ve peder ve sair akrabasına ma'ruf ve meşru' surette vasiyet etmek sizin üzerinize farz kılındı ve vasiyet müttekiler üzerine edası lâzım ve sabit bir hak oldu.]

Yani; ey müminler ! Sizin dininizde valide ve peder ve sair akrabanıza vasiyet etmeniz şol zamanda farz kılındı ki, o zamanda sizden biriniz üzerine korkulu hastalık müstevli olmakla mevtin alâmetleri zahir olur. İşte o zaman mal terkederse, vasiyetle tedarikâtta bulunmak lâzımdır. Zira; dünyaya veda' edeceği zaman olduğundan elinde bulunan malından bir miktarım hayra sarfetmek elbette menfaattir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette (كُتِبَ) ve (عَلَى) kelimeleri vasiyetin vacip olduğuna delâlet eden Mevtin hazır olmasıyla murad; mevtin emarelerinin hazır olmasıdır; yoksa mevti müşahede ettiği zaman değildir. Çünkü; mevti müşahede edip nefesi boğazına geldiğinde hal-i aciz olduğundan vasiyete muktedir olamaz. Binaenaleyh; mevtin huzuruyla murad; alâmetlerinin huzuru olup nefs-i mevtin huzuru değildir. Vasiyet, mala taalluk ettiği cihetle vasiyet edecek kimsenin çok mal terketmesi şart kılınmıştır. Gerçi âyette (خَيۡرًا) lâfzı az ve çok mutlaka mala şâmil olduğundan, azıcık maldan dahi malına göre vasiyet caizse de, o kadar ehemmiyeti haiz olmadığından vasiyet eden kimsenin malı biraz fazlaca olmak lâzım olduğuna işaret için (خَيۡرًا) lâfzı kesrete delâlet eden tenvinle varid olmuştur.

Vâcib Tealâ vasiyetin lüzumunu beyandan sonra kimlere vasiyet olunacağını beyan etmek üzere vasiyetin anasına ve babasına ve akrabasına olacağını beyan buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar şeref ve riyâ kasdıyla ecnebiye vasiyet eder, akrabasını me'yus ederlerdi. İslâmiyetin zuhuruyla âlem, nur-u islâmla tenevvür etmeye başlayınca Cenab-ı Hak cahiliyet zamanının yolsuzluklarını kaldırmakla din-i islâma dahil olanları adalet-i islâmiyeden nasibedar etmek üzere valideye ve pedere ve akrabaya vasiyeti, malı olanlar üzerine vacip kıldı. Sonra bu vasiyetin vücubu miras âyetiyle nesholunmuştur. Zira; miras âyetinde herkesin karabeti nispetinde hisseleri ayrılmış ve hiçbir ferde hissesinden noksan verilmemiş olduğu için valide, peder ve sair akrabaya vasiyete ihtiyaç kalmamıştır. A k r a b a ; bilcümle akrabaya şâmildir. Zira âyette akraba; pedere karşı zikrolunduğundan peder ve valideden maada akrabanın cümlesine şâmil olmak zahirdir.

M ü t t e k i l e r l e murad; küfürden ittifca ile iman eden müminlerin cümlesine şâmildir. Yoksa müminler içinden vasiyet yalnız müttekilere mahsus birşey değildir. Yani âyette müttekilerle mürad; ittikamn edna manâsı olan şirkten ittifca ile iman eden müminlerdir. Binaenaleyh; «Müttekiler üzerine vasiyet hak oldu» demek «Müminler üzerine hak oldu» demektir. Bir kimsenin vasiyeti; malının üçte birinden ziyadesi için caiz değildir. Amma üçte biri veyahut daha azıyla vasiyeti caizdir. Çünkü; mümin olan kimsenin evlâd-ü ıyalini zengin olarak

terketmesi, fakir olarak terketmesinden evlâ olduğuna dair ehâdis-i celile mevcuttur. Hatta Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Buhari ve Müslim'in bilittifak rivayet ettikleri bir hadîste Resûlullah Efendimiz (Sa'd b. Ebi Vakkas) Hz.'ne sülüs malmı vasiyet etmesine müsaade buyurmuş ve sülüsünden ziyadesini vasiyetten men'etmiştir. Şu halde malının üçte birinden ziyadesini vasiyete müsaade-i şer'iye yoktur. Zira; sülüsten ziyadeyi vasiyet etmekte vereseye ğadr-ı küllî olduğu cihetle, Resûlü Ekrem Efendimiz (S.A.) sülüse kadar vasiyete müsaade ve sülüsten ziyadesini nehyeylemiştir ki, bu suretle gerek meyyitin ve gerek veresenin haklarına riayet etmiştir. Çünkü; vasiyetten bilkülliye nehyetmeyip malın üçte birini vasiyete müsaade etmesinde meyyitin haline riayet olduğu gibi malın üçte ikisini vereseye terketmekte de veresenin haline riayet vardır.

***

Vâcib Tealâ vasiyete müteallik mesaili beyandan sonra vasiyeti tebdil ve tağyir eden kimseleri tehdid etmek üzere :

فَمَنۢ بَدَّلَهُ ۥ بَعۡدَمَا سَمِعَهُ ۥ فَإِنَّمَآ إِثۡمُهُ ۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يُبَدِّلُونَهُ ۥۤ‌ۚ إِنَّ ٱلله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (181)

buyuruyor,

[Vasiyete itina etmek lâzım olunca bir kimse, vasiyeti işitip bildikten sonra, o vasiyeti tebdil ederse o tebdilin günâhı onu tebdil edenler üzerinedir. Zira; Allah-u Tealâ vasiyet eden kimsenin vasiyet ettiği zamanda söylediği sözleri işitir ve niyetini tebdil edenlerin hallerini bilir.]

Yani; mümine vasiyet lâzım olduğu cihetle mevte hazır olan kimse vasiyet edince bir kimse o vasiyeti tebdil ederse, vebali tebdil eden kimseler üzerinedir ve mûsî vasiyetinden me'cur olur, sevabından mahrum olmaz. Çünkü; Allah-u Tealâ onun vasiyetini ve vasiyetten maksadını ve tebdil edenlerin hiyanetlerini bilir ve herkesin ameline göre cezasını verir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile vasiyeti tebdil ve tağyir edecek kimselerle murad; mûsâleh, şahit ve meyyitin veresesidir. Çünkü; mûsâlehin vasiyet olunan mal elinde olduğundan, vasiyet veçh üzere malı sarfetmez ve erbab-ı hukukun hakkını vasiyet olunduğu veçhile taksim eylemez. İşte; bu suretle şeraitine riayet etmediği cihetle vasiyeti tağyir eder. Şahide gelince; şehadetini tebdil etmek veyahut şehadetini saklamak suretiyle, vasiyetin hükmünü tağyir eder. Verese ise; vasiyet olunan malı mûsâlehe teslim etmez ve vasiyetin infazına mani olur ve bu vesileyle ashab-ı hukukun haklarının vusulüne sed çekmek suretiyle tağyir eder. Binaenaleyh; bunlardan her kim her ne suretle vasiyetin infazına mani olursa, günâhkâr olacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde vasiyetin ahkâmını tağyir edenler müstehakk-ı cezadırlar.

Bu âyette vasiyeti tebdil, Kur'ân'da olan ahkâmını tebdil manâsına olursa, vasiyeti tebdil eden kimseyle murad; vasiyet edenin kendisi olmak muhtemeldir. Zira; Kur'ân'da beyan olunan ahkâmın gayrı bir surette vasiyet ederse Kur'ân’ın vasiyet hususunda olan ahkâmını tağyir ettiğinden cezaya müstehak olur.

***

Vâcib Tealâ vasiyeti tağyir edenlerin günâhkâr olduklarını beyandan sonra vasiyeti batıldan hakka tebdil edenler üzerine günâh olmadığını beyan etmek üzere :

فَمَنۡ خَافَ مِن مُّوصٍ۬ جَنَفًا أَوۡ إِثۡمً۬ا فَأَصۡلَحَ بَيۡنَہُمۡ فَلآً إِثۡمَ عَلَيۡهِ‌ۚ إِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (182)

buyuruyor.

[Eğer bir kimse vasiyet eden kimsenin haktan batıla meylinden veyahut vasiyetinde zulmedeceğinden korkarak beyinlerini ıslah ederse, ıslah-ı beyn için tebdil eden kimse üzerine günâh yoktur. Zira; Allah-u Tealâ vasiyeti ıslah edenleri mağfiret ve kabul edenlere merhamet eder.]

Yani; vasiyetin tebdilinde büyük günâh olunca mûsâleh veya vekillerden bir kimse vasiyet eden kimsenin vasiyeti zamanı vasiyet olunan kimselerden müstehak olanların bazısına ziyade verip bazı âhare gadretmesinden korkar ve korkusuna binaen vasiyet olunan kimselerin beyinlerini ıslah etmekle, vasiyet eden kimsenin vasiyetini zulümden adalete tebdil ederse, tebdil eden mûsâleh üzerine günâh yoktur. Zira; Allah-u Tealâ kullarından sadır olan hatayı aff-ü mağfiret ve ıslah-ı beyn üzerine sevap vermekle merhamet buyurucudur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette vasiyet eden kimsenin zulmünden korkan kimse mûsâleh olduğu gibi, mûsâ lehin gayrı hariçten bir kimse de olabilir. Çünkü; vasiyet eden kimsenin vasiyetinde kasden veya hataen bazı kimseye gadir ve zulmedeceğini bilince, gerek mûsâleh ve gerek başkası o vasiyeti ber nehc-i şer-i şerif tarîki batıldan tarîk-i hakka döndürmek ve adalet üzere vasiyet ettirmek suretiyle ıslah ederse ıslahında günâh yok, belki sevap vardır. Yahut vasiyet edenin vefatından sonra vasiyetinde hatasını bilen bir kimse o vasiyeti batıldan hakka ve hatadan şarâba tebdil etmek suretiyle ıslah ederse, bu ıslahta günâh yok dernektir.

Hulâsa; vasiyet eden kimsenin yanında bulunan gerek mûsâleh ve gerek başkası vasiyette haktan meyledeceğini veyahut vasîyeti müstehakkın gayrıya yapmak suretiyle günâh işleyeceğini bilir ve korkarsa, onu şeriatin tarifi üzere doğru yola sevk ile vasiyet edenle vasiyet olunanlar, beyinlerini tebdil suretiyle ıslah etmesinde günâhı olmadığı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ insanın zahirini tehzibe müteallik bazı ahkâmını reyandan sonra batınını tathire müteallik olan ahkâmdan bazı âharı beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ كُتِبَ عَلَيۡڪُمُ ٱلصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِڪُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ (183)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Haram olan şeylerden nefsinizi sakınmak için sizden evvel geçen ümmetlere oruç farz kılındığı gibi sizin üzerinize dahi oruç farz kılındı.]

Yani; Ey ümmet-i Muhammedi Batınınızı tasfiyeye hadim olan oruç tutmak size farzoldu, nitekim sizden evvel geçen ümmetlerin cümlesine farz olduğu gibi. Bu oruç sebebiyle sizin haramdan ittikanız memuldur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ümmet-i islâmiye üzerine orucun farziyeti bu âyetle sabit olduğu gibi, devr-i Âdem'den beri cümle enbiya ve ümmetleri üzerine orucun farz kılındığı ve cemii şerayî'de meşru bir ibadet-i kadîme olduğu da sabit olmuş ve ümmet-i Muhammediye üzerine orucun farziyetini te'kid ve ehl-i imanı oruca tergib ve nüfus-u beşeriyeyi tatmin için orucun geçmiş ümmetlere dahi farz kılındığı ve çünkü oruç; nüfus-u beşer üzerine meşakkatli ve ağır bir ibadet olup meşakkatli olan şeyin umum üzere vacip olması tatyîb-i kulübü mucip olduğundan cümle enbiyanın şeriatlerinde de orucun farz kılındığı beyan olunmuştur. Ancak her şeriatta orucun keyfiyet ve kemmiyeti başka başka suretlerde zuhur etmiş ve şeriat-ı islâmiyede Ramazan ayında şafaktan akşam günün inmesi arasında geçen müddet zarfında yemekten ve içmekten ve cima'dan nefsi menetmek suretiyle meşru kılınmıştır.

• Orucun meşruiyetindeki hikmet, nefsi muharremattan vikaye etmek olduğuna işaret için, Cenab-ı Hak âyetin âhirinde (لَعَلَّكُمۡ تَتَّقُونَ) buyurmuştur ki «Orucun farziyeti sizin ittikanız için» demektir. Zira oruç; insanın küvve-i şehevaniyesini kesrettiği gibi hava ve hevesini kökünden söktüğü ve azanın bütün arzusunu kaldırdığı ve günâhlardan içtinapla, zühd-ü takvaya sebep olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; bilûmum insanların mesaisi; iki şeye münhasırdır:

B i r i n c i s i ; yemek ve içmek arzusu.

İ k i n c i s i ; kuvve-i şehevaniyedir. Oruç bu iki arzuyu kesrettiği cihetle insanı takvaya sevkedece-ğinde şüphe yoktur. Oruçta manevi sevap ve günâhtan mahfuz olmak misilli birtakım fayda olduğu gibi maddi olmak üzere vücud-u insanı tasfiye ve bazı emrazdan tathir dahi fevaidi cümlesindendir. Zira; oruçtaki himyenin mideyi tashih ettiği cümlenin malûmudur

***

Vâcib Tealâ orucun farz olduğunu beyandan sonra orucun zamanını ve a'zâr-ı şer'iye olursa ruhsat-ı şer'iye olduğunu beyan etmek üzere:

أَيَّامً۬ا مَّعۡدُودَٲتٍ۬‌ۚ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرٍ۬ فَعِدَّةٌ۬ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَ‌ۚ

buyuruyor.

[Oruç farz olunca ey müminler ! Malûm olan saydı günlerde oruç tutun. Fakat sizden bir kimse orucun zamanında hasta veya misafir olur, orucu tutmazsa memleketinde afiyet üzere bulunduğu bir zamanda özür sebebiyle oruç tutmadığı günlerin adedince oruç tutsun ve borcunu ödesin.]

وَعَلَى ٱلَّذِينَ يُطِيقُونَهُ ۥ فِدۡيَةٌ۬ طَعَامُ مِسۡكِينٍ۬‌ۖ

[Ve oruç tutmaya takati olan kimseler orucu tutmazlarsa, hergün bedelinde bir fakirin karnını doyuracak miktarı fidye verir.]

Bu âyetin hükmü iptida-yı islâmda cari ise de, sonra nesh olunmuştur. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile iptida-yı islâmda henüz oruçla ülfet olmadığından Ramazan ayında oruç tutmaya kudreti olan bir kimse oruç tutmakla orucu yeyip bedelinde bir fitre kıymeti fidye vermek beyninde muhayyer kılınmıştı. Sonraları oruçla ülfet hasıl olunca oruca takati olan kimsenin her halde oruç tutması taayyün etti ve fidye vermek fesholundu. Binaenaleyh, oruca kudreti olan kimsenin orucu yemesi caiz değildir. Eğer bilâ özür orucu bozarsa, kefaret lâzım gelir veyahut oruca niyet etmeksizin bir sebebe mebni oruç tutmazsa kaza etmek lâzımdır, fidye vermek caiz değildir. Veyahut âyette (لاًَ)lâfzı mukadderdir. Binaenaleyh; (يُطِيقُونَ) (لاً يُطِيقُونَ) manasınadır. Şu halde manâ-yı âyet: «Oruç tutmaya takati olmayanlar bir gün oruç mukabilinde bir fitre bedeli verir» demektir ki, bu manâya nazaran âyette nesih yoktur.

فَمَن تَطَوَّعَ خَيۡرً۬ا فَهُوَ خَيۡرٌ۬ لَّهُ ۥ‌ۚ

[Eğer bir kimse fidye vermek caiz olan yerde fidyede bir fitre bedelinden daha ziyade verirse o ziyade kendisi için hayırlıdır.]

Zira; borcunu verdikten sonra o borcundan ziyadesini nafile olarak fakire ihsan ettiğinden elbette ziyade sevaba nail olması onun için hayırdır.

وَأَن تَصُومُواْ خَيۡرٌ۬ لَّڪُمۡ‌ۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (184)

[Eğer siz oruçta olan fayda ve menfaati bilirseniz orucun iftarına müsaade olunan yerlerde dahi oruç tutmak sizin için hayırlıdır.] Zira; kazaya kaldığında müsamaha olmak ve kaza edilmemek ihtimaline binaen herkesle beraber zamanında eda etmek zimmetini tebrie olduğu cihetle kazaya bırakmaktan elbette hayırlıdır.

Yani; misafir olan bir kimse için misafirlik sebebiyle misafir olduğu müddet oruç tutmamaya ruhsat-ı şer'iye varsa da, misafir olduğu halde ruhsat-ı şer'iyeyle amel edip iftar etmekten, orucu tutması hayırlıdır.

Bu âyette e y y a m -ı m a ' d u d e yle murad; Ramazan ayıdır. Gerçi iptida-yı islâmda her ayda üç gün ve yevm-i âşûrâda oruç farz olmuş ise de, ahiren Ramazan'da orucun farzolmasıyla nesholunduğundan burada eyyam-ı ma'dudeyle murad; Ramazandır. Ve eyyam-ı ma'dudeyle muradın Ramazan olduğunu bu âyetten sonraki âyet tefsir etmiştir. Şehri Ramazanda oruca mani olacak hastalık veyahut on sekiz saat mesafeye misaferet gibi özr-ü şer'i bulunursa orucu yemeye ruhsat-ı şer'i vardır. İşte bu ruhsattan: istifade ederek her kaç gün orucu tutmamışsa, hastalığından kesb-i afiyet veyahut müsaferetten avdet edince gününe bir gün kaza eder. Zira; farz-ı ayn olduğundan ruhsatla tamamen sakıt olmaz, kazası lâzımdır.

Hulâsa; farz olan orucun sayılı günlerden ibaret olduğu ve Ramazan'da hastalık ve müsaferet gibi a'zâr-ı şer'iyesi olan kimse için o özrün zevaline kadar oruç tutmamaya müsaade-i şer'iye bulunduğu ve fakat a'zâr-ı şer'iye zail olunca aynı günlerin orucunu kaza etmek vacip olduğu ve oruca takati olmayan kimselerin bir gün oruca mukabil, bir fitre bedeli vermekle borcundan kurtulacağı ve vermiş olduğu fidyede ziyade verirse kendisi için hayırlı olacağı ve ruhsat-ı şer'iye olan yerde mümkün olursa oruç tutmak kazaya koymaktan daha hayırlı olacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ orucun eyyam-ı ma'dudede yani sayılı günlerde farz olduğunu beyandan sonra eyyam-ı ma'dudeyi beyan ve tefsir etmek üzere :

شَہۡرُ رَمَضَانَ ٱلَّذِىٓ أُنزِلَ فِيهِ ٱلۡقُرۡءَانُ هُدً۬ى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَـٰتٍ۬ مِّنَ ٱلۡهُدَىٰ وَٱلۡفُرۡقَانِ‌ۚ

buyuruyor.

[Eyyam-ı ma'dudatta vacip olan oruç şol Ramazan ayının orucudur ki, o Ramazan'da nâsa hidayet ve doğru yola sevkedici ve hakla batıl beynini tefrik ettiği gibi hakka isal edici açık deliller olduğu halde taraf-ı ilâhiden Kur'ân inzal olundu.]

Yani; oruç vacip olan günler, Ramazan ayının günleridir ve Ramazan ayında nası hidayette kılan ve açık deliller üzerine müştemil olan Kur'ân Levh-i Mahfuz'dan sema-yı dünyaya nazil olmuş ve ondan sonra iktiza ettikçe sema-yı dünyadan yirmi üç sene zarfında yeryüzüne ve bizim peygamberimize inzal olunmuş ve Resûlullah (S.A.) de ümmetine tebliğ etmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın «Ramazan’ın birinci gecesi İbrahim (A.S.)'ın suhûfları ve altıncı gecesi Tevrat ve on üçüncü gecesi İncil ve yirmi dördüncü gecesi Kur'ân Levh-i Mahfuz'dan sema-yı dünyaya nazil oldu» buyurduğu mervidir.

Umum kulların dünyevi ve uhrevi saadet ve selametçine kâfi olan ve doğru yola îsal eden Kur'ân’ın, Ramazan'da nazil olması Ramazan ayının diğer aylardan efdal olduğuna delâlet eder. Zira; günler ve ayların diğerlerinden efdal olması, o günün ve ayın diğerlerinde olmayan bir şerefi ihraz etmesiyle olduğundan, Ramazan ayı, iki cihetle şerefi haizdir:

B i r i n c i s i ; efdal-i ibadet ve erkân-ı dinden olan orucun o ayda farz olması,

İ k i n c i s i ; Kur'ân gibi bir kitaba mübinin kendisinde nazil olmasıdır.

Bu âyette zikrolunan iki hidayetten

B i r i n c i s i ; usûl-ü itikadiyeye aid olup,

İ k i n c i s i ; furû-u a'mâle ait olduğundan tekrar yoktur. Çünkü; hidayetlerin mercileri başka başkadır. Yahut evvelki hidayet; nâsı icmalen doğru yola hidayette kılmak ve ikinci hidayet; tafsil üzere nâsı tarîk-ı müstakime davet etmek manâsına olduğundan tekrar yoktur.

Hulâsa; orucun farz olduğu eyyâm-ı ma'dude Ramazan ayı olup, Ramazan ayında da Kur'ân’ın Levh-i Mahfuz'dan sema-yı dünyaya nazil olduğu ve Kur'ân, nası usûl-ü itikadiye ve furû-u â'mâle irşad ettiği ve hakla batıl beynini tefrik eder deliller üzerine müştemil bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ eyyam-ı madudenin şehr-i Ramazan olduğunu beyandan sonra şehr-i Ramazan'a hazır olan kimsenin vazifesini beyan etmek üzere:

فَمَن شَہِدَ مِنكُمُ ٱلشَّہۡرَ فَلۡيَصُمۡهُ‌ۖ وَمَن ڪَانَ مَرِيضًا أَوۡ عَلَىٰ سَفَرٍ۬ فَعِدَّةٌ۬ مِّنۡ أَيَّامٍ أُخَرَ‌ۗ

buyuruyor.

[Sizden biriniz Ramazan ayında berhayat olarak hazır bulunursa, hemen o ayda oruç tutsun, amma o aya hazır olan kimse hasta olur veyahut müsaferette bulunur da ruhsat-ı şer'iye üzere oruç tutmazsa, Ramazan'dan başka günlerde yemiş olduğu günlerin orucunu kaza etsin.] Zira; Ramazan ayında oruç farz-ı ayn olduğundan terki caiz değildir. Eğer bir özr-ü şer'iye binaen terk etmişse, hal-i sıhhat ve ikametinde gününe gün kazası dahi farz-ı ayndır.

يُرِيدُ الله بِڪُمُ ٱلۡيُسۡرَ وَلاً يُرِيدُ بِڪُمُ ٱلۡعُسۡرَ

[Zira; Allah-u Tealâ hasta olduğunuz ve müsaferette bulunduğunuz günlerde size orucu tutmamaya müsaade etmekle kolaylık murad eder ve hastalığınız ve müsaferetinizde oruca mecbur etmekle size güçlük murad etmez.]

Yani; Ramazan ayında sair aylarda olmayan şeref ve fazilet olunca o faziletten istifade etmek üzere, o aya hazır olan kimse derhal oruç tutsun ki, o faziletten kendini mahrum bırakmasın. Amma hastalık ve müsaferet gibi bir özrü bulunursa, o ayda farz olan orucu, o özrün zail olduğu günlere terkeylesin. O özür zail olduğunda «mani zail olunca memnu avdet eder» kaidesine tevfikan borcunu kaza etsin. Zira; özr-ü şer'i ile beraber sizi oruca mecbur etmekle Allah-u Tealâ size güçlük murad etmez, belki o özrün zevaline kadar müsaade etmekle kolaylık murad eder.

Bu âyette ş e h i r l e murad; bundan evvel zikrolunan şehr-i Ramazan'dır. Şehre hazır olmakla murad; Ramazan ayının cüz-ü evveline hazır olmaktır. Bundan evvelki âyette hasta, müsafir, mukîm ve sahih olan kimselerin oruç tutmakla fidye vermek beyninde muhayyer oldukları beyan olunmuştu. Bu âyet ise hasta veya müsafir olmayan kimsenin elbette oruç tutması vacip olduğunu beyanla onlar hakkında fidyeyi neshedince, müsafirler ve hasta olan kimseler hakkında dahi müsaade-i şer'iyenin nesholunduğu zannolunmaması için müsafirle, marîzin ruhsatları tekrar zikrolunmuştur. Şu halde sağlam olup müsafir olmayan kimsenin orucu iftarına müsaade yoktur. Binaenaleyh; kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile bir kimse Ramazan-ı Şerifte mazeret-i meşruası olmaksızın alenen orucu yerse, adab-ı islâmiyeyi ihlâl ettiğinden ta'zîr-i şer'iyeye müstahak olur. Zira; ankasdin ve özr-ü şer'i olmaksızın orucu yediğinden dolayı kefaret lâzım geldiği gibi suret-i âleniyede ifsad ettiğinden, o güne lâzım olan hürmeti de ihlâl ettiği için hâkim-üşşer'î tarafından tazîr olunmaya lâyıktır. Çünkü; insanlar için mensup olduğu cemaatin âdabına ve an'anatına riayetle, o cemaatin ahenk ve intizamına halel getirmemek lâzımdır. Zira; o kavim için mer'i olan ahkâma ve kanuna riayet etmemek onların hissiyatını rencide etmekle intizamını haleldar etmektir.

***

Vâcib Tealâ şehr-i Ramazan'a hazır olan kimseye oruç tutmak vacip olduğunu ve müsafir ve mariz olan kimselere müsaade etmekle kullarına kolaylık murad edip güçlük murad etmediğini beyandan sonra bu ahkâmın her birinin sebebini beyan etmek üzere:

وَلِتُڪۡمِلُواْ ٱلۡعِدَّةَ وَلِتُڪَبِّرُواْ ٱلله عَلَىٰ مَا هَدَٮٰكُمۡ وَلَعَلَّڪُمۡ تَشۡكُرُونَ (185)

buyuruyor.

[Hastalık ve müsaferet gibi a'zâr-ı meşruanıza binaen iftar etmiş olduğunuz günlerin adedini ikmal etmekliğiniz için farz-ı ayn olan orucun kazasıyla ve aded-i eyyama riayetle emrolunduğunuz ve muztar olduğunuz zamanda orucu terketmenize müsaade-i şer'iyeye ve sizi hidayette kılan Allah-u Tealâ'ya tazîm ve tekbîr etmek için, zaruret zamanında terketmek ve sonra kaza etmekle emrolundunuz ve mamul ki siz şükredersiniz. Zira; bu nimetlere şükrünüz vaciptir.]

Çünkü; sizin şükr etmeniz için suhulet gösterildi ve muztar zamanınızda ruhsat verildi. Binaenaleyh; özr-ü şer'i sebebiyle noksan kalan günleri kaza etmekle, memur olduğunuz için şükrü yerine getirmeniz lâzımdır. Zira; müzayaka zamanında orucun vakt-i âhare tehirine müsaade, insan için pek büyük nimet olduğundan o nimetin şükrünü eda etmek elbette vaciptir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette i d d e t i i k m a l e t m e k ile murad; oruçla Ramazan’ın iddetini ikmal etmektir. T e k b i r l e murad; oruç akabinde edası lâzım olan bayram namazının tekbirleridir. Vâcib Tealâ'nın h i d a y e t t e k ı l d ı ğ ı şeyle murad; Ramazan ayında oruçla ibadettir. Oruca Vâcib Tealâ muvaffak kıldığından dolayı tekbirle hamd-ü sena etmektir. Çünkü oruç; bedene nâfi ve kuvve-i şehevaniyeyi kesreder bir ibadet olduğundan menfaati kullara ait olduğu cihetle, o nimetin şükrünü eda etmek vaciptir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette olan üç cümle; âyet-i sabıkada olan üç hükme aittir. Birinci hüküm; Ramazan'da orucun farz olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ramazan'da oruç farz oldu. Aded-i eyyamını oruçla ikmal etmekliğiniz için] demektir. İkinci hüküm; hasta ve müsafirlere suhulet göstermektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Özr-ü şer'i olanlara orucu vakt-i ahare tehirle suhulet gösterilmiştir. Sizin tekbirle Allah'a ta'zîm etmeniz için] demektir. Üçüncü hüküm; bunların cümlesi insanlar için nimet olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Şu nimetler size ihsan olundu şükretmeniz için» demektir.

***

Vâcib Tealâ şükür ve tekbirle emirden sonra lûtf-ü ilâhisiyie kullarına karîb olup zikirlerini işitir olduğunu beyan ve duânın evvelinde zatını medh-ü sena lâzım olduğuna işaret için, tekbirle emir akibinde duâ edenlerin duâlarını kabul edeceğini beyan etmek üzere:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإِنِّى قَرِيبٌ‌ۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِ‌ۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُونَ (186)

buyuruyor.

[Ey Resûl-i Ekrem'im ! Benim kullarım benden sana Rabbi miz uzak mıdır, yakın mıdır? diyerek sual ettiklerinde sen onlara cevap ver ki benim ilmim onlara pek yakındır. Bana duâ eden kimsenin duâsını ben kabul ederim duâ ettiğinde. Hal böyle olunca benden duâlarının kabulünü istesinler ve bana iman etsinler. Memul ki onlar imanları ve duâları sebebiyle doğru yola vasıl olur ve irşad olunurlar.]

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin’ın beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; ashaptan bazı kimselerin «Ya Resûlallahî Rabbimiz bize yakın ise gizli duâ edelim ve eğer uzaksa büyük sada ile çağıralım» demeleri üzerine nazil olduğu mervidir.

Yahut Yahudiler «Ya Muhammed (S.A.) ! Sen yerle gök arasını pek uzak haber veriyorsun. Rabbimiz duâmızı nasıl işitir?» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Bu sebeb-i nüzullere nazaran manâ-yı âyet: [Ey Resûlüm ! Benim kullarım sana benim evsafımdan sual edip «Rabbimizin lûtfu bize yakın mı, duâmızı gizli kendi nefsimizde mi yapalım? Yoksa uzakta mı, duâmızı yüksek sada ile mi yapalım?» dediklerinde sen onlara benim tarafımdan cevap ver «Ben onların gizli duâlarını işitirim. Zira; benim ilmim onlara pek yakındır. Binaenaleyh; onların işlerini bilir, sözlerini işitir ve hallerine muttali olduğumdan duâ eden kimsenin duâsı ihlâs üzere olursa icabet ederim. Şu halde onlar benden icabet taleb etsinler, ben de onlara icabet ederim ve senin vasıtanla onları imana davet ettiğimde derhal iman etsinler. Zira; ben onların duâlarına icabet edince onların da benim davetime icabet ve emrime itaat etmeleri vaciptir ve onlar icabet edince doğru yolu bulmaları me'muldür.»]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ'nın kurbiyetini beyan; kullarının hallerine kemaliyle âlim olduğunu temsildir. Zira; Vâcib Tealâ'nın zatına nispetle mesafe manâsınca yakınlık ve uzaklık muhaldir Çünkü; Vâcib Tealâ mekândan ve mesafeden münezzehtir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu sual; Vâcib Tealâ'nın zatından olduğuna nazaran suali tevcih şöyledir: [Allah-u Tealâ bize yakın mıdır, uzak mıdır?] Ve sıfatından sual olunduğuna nazaran: [Rabbimiz bizim duâmızı işitir mi yoksa işitmez mi?] Ve ef'alinden sual olunduğuna nazaran: [Rabbimiz bizim duâmızı kabul eder, istediğimizi verir mi, yoksa kabul etmez mi?] demektir.

Duanın kabulü üç şeye mütevakkıftır:

B i r i n c i s i ; kazaya muvafık olmak,

İ k i n c i s i ; o kimse hakkında duânın kabulü hayrolmak,

Ü ç ü n c ü s ü ; istenilen şey muhal olmamaktır. Duanın kabulünde adabına ve şeraitine riayet etmek lâzımdır. Bu şeraitin cümlesi bulunarak duâ olunduğunda kabul olunmak ciheti galipse de kabulü, meşiyet-i ilâhiye müteallik olup kat'i değildir. Gerçi Cenab-ı Hak bu âyette ve emsalinde duâya icabet edeceğini mutlak zikretmişse de diğer âyetlerde duânın kabulünü meşiyete talik etmiş olmakla, Allah-u Tealâ üzerine kabul vacip değildir. Binaenaleyh; isterse kabul eder, isterse kabul etmez. Maamafih duâ etmek, ayn-ı ibadettir ve âhirette sevap vardır ve kabulü, ânî olmadığından istenilen şeyin biraz müddet sonra verilmesi me'mul olduğu gibi duâsı miktarı o kimsenin üzerinden bir şerrin define sebep olmak veyahut bilmediği bir cihetten duâsının eseri hasıl olmak ihtimaline binaen, hiçbir duâya kabul olunmadı nazarıyla bakılamaz. Zira; insanın istediği şeyin hasıl olup olmamasında ne gibi hikmetler vardır bilemez. Allah-u Tealâ icabeti, istimrara delâlet eden muzari siğasıyla beyan buyurdu ki, bir zamanla mukayyed değildir ve derhal kabul ederim buyurmamıştır.

Ayetin sebeb-i nüzulüne nazaran duânın gizli olması efdal olduğuna âyet delâlet eder. Gerçi duânın gizli ve aşikâr olması meşru ise de Cenab-ı Hakkın ilmi herşeyi muhit olduğundan ve gizli duâda ihlâs ziyade bulunduğundan duânın gizli olması efdaldir.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın evsafından sual etmek caiz olduğu ve Allah-u Tealâ'nın ilmi kullarına gayet yakın ve duâ eden kimsenin duâsına icabet buyuracağı ve duâ eden kimsenin Allah-u Tealâ'nın icabetini istemesi vacip ve Cenab-ı Hakka ihlâsla iman etmek lâzım olduğu ve imanın irşad olunmalarına sebeb olacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bayram tekbiri akibinde duâ ederse duânın kabul olunacağını beyandan sonra oruç tutan kimsenin Ramazan gecelerinde zevcesiyle muamele-i zevciyede bulunması caiz olduğunu beyan etmek üzere:

أُحِلَّ لَڪُمۡ لَيۡلَةَ ٱلصِّيَامِ ٱلرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَآٮِٕكُمۡ‌ۚ هُنَّ لِبَاسٌ۬ لَّكُمۡ وَأَنتُمۡ لِبَاسٌ۬ لَّهُنَّ‌ۗ عَلِمَ الله أَنَّڪُمۡ كُنتُمۡ تَخۡتَانُونَ أَنفُسَڪُمۡ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡ وَعَفَا عَنكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Oruç geceleri zevcelerinize cima' etmek sizin için halâl kılındı. Zira; onlar size, sizin üzerinizde olan libasınız menzilesindedirler. Siz de onlara üzerlerinde olan libasları menzilesindesiniz ve Allah-u Tealâ bildi ki, siz nefsinize hıyanet ediyorsunuz. Çünkü; azaba vesile olacak şeyleri ihtiyar ediyorsunuz. Siz günâhlarınıza tevbe edince Allah-u Tealâ sizin üzerinize tevbenizi kabul eder ve günâhlarınızı affeder.]

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin’ın beyanları veçhile iptida-yı İslâmda iftar edince uykuya yatmazdan ve yatsı namazını kılmazdan evvel yemek, içmek ve cima' etmek halâl fakat namaz ve uykudan sonra ertesi geceye kadar bunlar haramdı. Bir gece Hz. Ömer yatsı namazını kılınca haremine yakın olur, gusleder ve lâkin vaki olan kusuruna nedamet ederek huzur-u Risalete gelir. Vakayı hikâye ile Allah-u Tealâ'dan tevbesinin kabulünü istirham eylemesi üzerine Resûlullah «Ya Ömer ! Bu hata sana lâyık değildir» buyurunca huzuri Risalette bulunan eshaptan bazıları aynı hatanın kendilerinde de vaki olduğunu beyan etmeleri üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte bu âyetle Cenab-ı Hak bütün gece zevcesiyle intifam ve muamele-i zevciyenin halâl olduğunu ve tevbe edenlerin tevbelerinin kabulünü ve günâhlarının affını beyanla kullarını mesrur etmiştir. L e y l e - i s i y a m ile murad; Ramazan geceleridir. Zevçle zevcenin birbirlerine şiddet-i ihtiyaçlarına işaret için zevçle zevcenin herbiri aharın libası menzilesinde olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; insan elbisesiz sabredemediği gibi bunlardan herbiri aharın iftirakına sabredemezler ve Ramazan geceleri halâl olmasının sebebi de şiddet-i ihtiyaç olduğuna işaret olunmuştur.

Vâcib Tealâ'nın bu âyette oruç gecelerinde cimain halâl olduğunu beyan etmesi, iptida-yı İslâmda yatsı namazından sonra haram olduğuna delâlet eder. Zira; iptida-yı İslâmda halâl olsaydı tekrar halâl olduğunu beyanda bir fayda olmadığı gibi, Cenab-ı Hak da cima' edenlere «Nefsinize hıyanetlik ediyorsunuz» buyurmaz ve tevbeye ve affa ihtiyaç olmazdı. Âyette (refes) çirkin manâsına cima'dan kinayedir. Binaenaleyh; mubah olmazdan evvel işledikleri şeyin çirkin olduğuna işaret için cima'dan (refes) ile tâbir olunmuştur. Ve cima'ın halâl olması gecenin her cüz'üne şamil olduğuna işaret için, gecenin kâffesine delâlet eden (leyle) kelimesi varid olmuştur.

Hulâsa; Ramazan gecelerinde her şahsın kendi haremine yakın olması halâl olduğuna ve zevçle zevceden herbiri diğerine ihtiyaçlarını def etmekte elbise makamında olduklarına ve vaki' olan günâhı Allah-u Tealâ'nın bildiğine ve günâhına tevbe edenin tevbesini kabul ve tevbe sebebiyle günâhları affedeceğine bu âyet delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ; Ramazan gecelerinde cima'm halâl olduğunu beyandan sonra cima'a mübaşeretin mubah olduğunu beyan etmek üzere:

فَٱلۡـَٔـٰنَ بَـٰشِرُوهُنَّ وَٱبۡتَغُواْ مَا ڪَتَبَ الله لَكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Ramazan gecesi cima'ın hürmeti nesholunup halâl olunca, siz zevcelerinize mübaşeret edin ve şimdi beşerelerinizi birbirinize yapıştırın. Zira; sizin için cima'a ruhsat verilmiştir. Binaenaleyh; istediğiniz gecenin istediğiniz saatinde zevcenize yakin olabilirsiniz ve Allah-u Tealâ'nın sizin için yazmış olduğu çocuğu cima' sebebiyle isteyin.] Çünkü cima'ın meşruiyetinden maksat; çocuk talebetmek ve nesl-i insanı vakt-i merhununa kadar ibka etmektir. Yoksa mücerred şehevat-ı hayvaniyeyi kaza etmek değildir.

Cima'da zevçle zevcenin derileri birbirine mülâsık olacağından cima'dan mübaşeretle tâbir olunmuştur. Allah'ın yazdığı şeyle murad; çocufctur. Zira nikâhın meşruiyeti; nev-i insanın bekası ve âlemin ma'mur olmasıdır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ cima'ın mubah olduğunu beyandan sonra cima'dan maksad olan veledi istemeyi kullarına emir ve tavsiye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Ramazan gecesi muamele-i zevciyenin halâl olduğunu beyandan sonra yemek ve içmek dahi halâl olduğunu beyan etmek üzere:

وَكُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ ٱلۡخَيۡطُ ٱلاًبۡيَضُ مِنَ ٱلۡخَيۡطِ ٱلاًسۡوَدِ مِنَ ٱلۡفَجۡرِ‌ۖ ثُمَّ أَتِمُّواْ ٱلصِّيَامَ إِلَى ٱلَّيۡلِ‌

buyuruyor.

[Siz yeyin ve için; sizin için sabahleyin iplik mesabesinde olan beyazlıkla siyahlık birbirinden ayrılıp tazahür edinceye kadar. Sonra orucunuzu ertesi geceye kadar itmam edin.]

Yani; Ramazan gecesi sizin için zevcelerinize yakın olmak caiz ve mübaşerete mezun olduğunuz gibi yemek ve içmeye de mezunsunuz. Hatta sizin için sabahleyin ufk-u semada uzanmış iplik mesabesinde olan siyahlıkla fecr-i sadık denilen beyazlığın aralarında olan şüphe zail olup birbirinden ayrılıncaya kadar yemek ve içmek ve cima' etmek gecenin her cüz'ünde mubahtır. Ancak şafak zuhur edip tebeyyün edince, ertesi geceye kadar orucunuzu itmam edin, ki oruca mani' birşeyle ifsad ve noksan yapmayasınız.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyette h a y t – ı e b y a z ile murad; sabahın evvelinde bulunan beyazlık ki ona fecr-i sadık denir. H a y t - ı e s v e d le murad; gecenin ahirinde şafak yerinden zuhur ederek beyaz gibi görünüp sonra siyahlanan karanlıktır ki, ona fecr-i kâzip denir. Çünkü; ashaptan (Adiy b. Hatem) bu âyet nazil olunca yastığının altına beyaz ve siyah iki iplik koyup sahuru, siyahı beyazdan fark oluncaya kadar te'hir ettiğini huzur-u Risalette hikâye edince Resûlullah'ın gülüp «Sen enli kafalısın. Âyetteki hayt ile murad; gecenin karanlığı ve beyazlığıdır» buyurduğu mervidir. Gecede ekl-ü şürb ve cima'ın mubah olması şafakın tulûuna kadar imtidad ettiğine işaret için hükmün nihayetine delâlet eden (حَتَّىٰ) lâfzı varid olmuştur. Binaenaleyh; geceleyin cima' eden bir kimse cünüp olarak sabah olsa sabah vakti gusleder. Orucuna bir zarar olmadığı gibi guslün sabaha tehirinden günâhkâr da olmaz.

***

Vâcib Telâ oruçla emredip oruçlu olan kimsenin ahvalini beyandan sonra mu'tekif olan kimsenin ahvalini beyan etmek üzere :

وَلاً تُبَـٰشِرُوهُنَّ وَأَنتُمۡ عَـٰكِفُونَ فِى ٱلۡمَسَـٰجِدِ‌ۗ تِلۡكَ حُدُودُ ٱلله فَلاً تَقۡرَبُوهَا‌ۗ كَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ الله ءَايَـٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ (187)

buyuruyor.

[Siz mescidlerde mu'tekif olduğunuz halde zevcelerinize gece dahi yakın olmayın. İşte şu beyan olunan ahkâm; Allah'ın hadleri ve süğûrları ve kullarını ıslah için koymuş olduğu kanunlarıdır, o hududa yakın olmayın ki batıla tecavüz etmeyesiniz. İşte şu ahkâmı beyan ettiği gibi Allah-u Tealâ nâsın menfaatine delâlet eden âyetleri beyan eder ki, onlar muharremattan içtinab etsinler ve âhirette bize ahkâm gelmediğinden biz bilemedik demesinler.]

Yani; sizin için Ramazan geceleri haremlerinizle birleşmeniz caizdir. Ancak mûtekif olursanız hâl-i i'tikâfta sizin için muamele-i zevciye suretiyle birleşmek olamaz ve şu beyan olunan ahkâm; Allah'ın kullan için vaz'etmiş olduğu kanunlarıdır. Hal böyle olunca, hakla batıl arasına konmuş olan hududa karib olmayın ki, batıla tecavüz etmeyesiniz. İşte şu beyan olunan ahkâm gibi Allah-u Tealâ kullarının haram olan şeylerden içtinab etmeleri için nâsa, ahkâma delâlet eden âyetlerini beyan eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile i'tikâf; ibadet kasdıyla bir mescidde durmaktır. İ'tikâf ancak mescidde olup mescidin gayrıda olmadığına ve cemaatla namaz kılman her mescidde caiz olduğuna âyet delâlet eder. İptida-yı İslâmda bir kimse hal-i i'tikâfta iken mescidden hanesine gider, zevcesiyle birleşir, tekrar mescide gelirdi. Sonra bu hal şu âyetle nehyolunduğundan i'tikâf içinde cima' haram ve i'tikâfı ifsad eder oldu. Zira; ibadet içinde nehyolunan bir fiili o ibadet içinde işlemek onu ifsad eder. Gerçi ibadete münafi olan ef'alden kerahet gibi ifsad etmeyen dahi olursa da i'tikâf içinde cima', i'tikâfı ifsad eden ef'aldendir.

H u d u d ile murad; haram ve halâle delâlet eden ahkâmdır. Ahkâma yakin olmayın demek; ahkâmı tecavüz etmeyin demektir. İmam-ı Âzam indinde i'tikâf; imamı ve müezzini devamlı camide olup her mescidde olmadığı gibi bir günden az bir müddette dahi i'tikâf olmakla beraber oruçlu olmak da şarttır. Hulâsa; mescidlerde mu'tekif olan kimselere hal-i i'tikâfta cima'm haram olduğu ve bu gibi ahkâm-ı ilâhiye, Allah'ın hududları olup kullarını islâh için vaz'olunduğu ve hududlar haram ile halâli beyan ettiklerinden onları tecavüz etmek caiz olmadığı ve haram olan şeylerden kullar kendilerini muhafaza etsinler için Allah-u Tealâ âyetlerini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ nehar-ı Ramazan'da insanların kendi mallarını yemeleri haram olduğunu beyandan sonra her zaman gayrın malını ekletmek de haram olduğunu beyan etmek üzere :

وَلاًتَأۡكُلُوآْ أَمۡوَٲلَكُم بَيۡنَكُم بِٱلۡبَـٰطِلِ وَتُدۡلُواْ بِهَآ إِلَى ٱلۡحُڪَّامِ لِتَأۡڪُلُواْ فَرِيقً۬ا مِّنۡ أَمۡوَٲلِ ٱلنَّاسِ بِٱلۡإِثۡمِ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (188)

buyuruyor.

[Beyninizde birbirinizin malınızı bâtıl, yani haram olarak yemeyin ve nâsın emvalinden bir miktarını yemek için malınızın bir miktarını hakimlere vermeyin ki, bildiğiniz halde günâh olarak aharın malını yemeyesiniz.]

Yani; sizin halinizi ıslah için taraf-ı ilâhiden vaz olunan ahkâm cümlesindendir ki, sizden herbiriniz sirkat, gasp, riba ve rüşvet gibi bâtıl surette aharın malını yemeyin ve emval-i nastan bir parçasını hakimlere verdirecek iftirada bulunup da günâh olduğunu bildiğiniz halde nâsın malından bir miktarını hakimlere vermek ve kendiniz yemek için hükümete müracaat edip mahkemelerde dolaşmayın. Zira; fuzulî olarak sahibinin izni olmaksızın gayrın malını yemek haram olduğu gibi hakimlere vermek de haramdır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile maldan maksad-ı aslî ekil olduğundan, bâtıl olarak ekilden nehyolunmuştur. Yoksa sair tasarrufat ve intifa dahi haramdır. Meselâ elbiseyşe giymek ve atsa binmek ve deveyse yük yükletmek haramdır. (وَتُدۡلُواْ),(وَلآًتُدۡلُواْ) manâsıyla birşeyi atmak ve bir mahalle koymaktır. Bu makamda; bâtıl olarak emvali hakimlere vermeyin demektir. Hakimlere emval-i nâsı bâtıl olarak vermek nasıl olur? Meselâ: yedinde bulunan emaneti inkârla mahkemeye müracaat olunduğunda nısfını kendi yemek için nısf-ı âharini hakime rüşvet vermek ve yetimin malını inkârla bir miktarını hakime vermek veyahut para alarak, yalan yere şehadet edip gayrın hakkını huzur-u hakimde iptal etmek suretleriyle vaki olur. Velhasıl kendinin haksız olduğunu bildiği halde, işi davaya düşürüp hakime rüşvet vermekle haksızlığı haklı göstermek haram olduğu gibi bu suretle aldığı mal dahi haramdır.

Batıl olarak ekletmek Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran dört suretle olur:

B i r i n c i s i ; sirkat, gasp, nehb, garât, zulüm, taaddi suretleridir.

İ k i n c i s i ; kumar, çalgı, şarap ve sair oyunlarla alınınak suretleridir.

Ü ç ü n c ü s ü ; rüşvet,

D ö r d ü n c ü s ü , emanet ve vasiyet gibi hususatta hıyanet suretleridir. Çünkü; bunların cümlesi gayrın hukukuna tecavüz etmek ve kendi için mubah olmayan şeye elini uzatmaktır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile (İmre-ül Kays) - ki, İbn-i Âbis- hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Rabiat-ül Hadremi) (İbn-i Âbis)'ten bir tarla davasında bulundu. Esna-yı muhakemede Resûlullah (Hadremi)'ye «Şahidin var mıdır?» buyurdular. (Hadremi) şahidden izhar-ı aczedince (İmre-ül Kays) yemin etmek üzere hazırlandığı zaman Resûlullah «Bigayrı hakkın, gayrın malını almak için yemin eden kimseye Allah-u Tealâ gazap eder» buyurması üzerine (İmre-ül Kays) yeminden nükûl edip tarlayı (Hadremi)'ye teslim edince, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu âyetin sebeb-i nüzul ve manâsına nazaran hakimin bir meselede hükmü, zahirde nafiz olsa dahi bâtında tesiri yoktur. Yani; zahirde hakimin hükmü mahkûmun aleyhi itaate mecbur ederse de bâtında hükümde hata olduğundan hakimin hükmü haksız olarak hükmolunan malı halâl kılmaz. Binaenaleyh; hakimin hükmü zahirde hakkı zayi' ederse de bâtında hakkı zayi' edemez.

Hulâsa; insanların kendi aralarında bâtıl bir sebeple birbirinin malını almak caiz olmadığı, nâsın malından bir miktarını yemek için hakimlere rüşvet vermek haram ve haramı bilerek yemek, bilmeyerek yemekten daha ziyade günâh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bigayrı hakkın âharin malını yemek caiz olmadığını beyandan sonra hilâlin ahvalini ve menfaatini beyan etmek üzere :

يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلاًهِلَّةِ‌ۖ قُلۡ هِىَ مَوَٲقِيتُ لِلنَّاسِ وَٱلۡحَجِّ‌ۗ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem'im ! Nas sana ayların azalıp çoğalmasından sual ederler. Sen onlara cevapla de ki: «Aylar nasın muamelât-ı diniye ve dünyeviyesinin ve haccın vakitleridir.»] Çünkü nâs; haccın, orucun, bayramın borçlarının ve ekin ekilecek ve bağ budanacak vakitlerini aylar vasıtasıyla bildiklerinden, hilâlin azalıp çoğalması nâsın mesâlih-i diniye ve dünyeviyelerinin güzel surette cereyanı içindir.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashaptan (Maaz b. Cebel) ve (Salebe b. Ganem)'in «Ya Resûlallah ! Hilâlin hal-ü şanı nedir, azalır ve çoğalır, bunun hakikati nedir ki bir hal üzere olamıyor?» unvanında irad ettikleri sualleridir. Şu halde bu sual; hilâlin mahiyetini istifsar iken verilen cevap, hilâlin azalıp çoğalmasında ibada ait olan fevaid ve hikem-i mesalihi mutazammın olan menafiıni beyanladır. Çünkü; hilâlin mahiyetini bilmekte beşer için bir fayda olmadığından Cenab-ı Hak saillerin hallerine münasip suretle cevap vermiş ve lâyık olan da bu cihetten sual etmek olduğuna işaret buyurmuştur.

Çünkü; hilâlin ziyade veya noksan olmasından bir ay hasıl olup on iki aydan bir sene hasıl olmasında ise insanlar için birçok menfaat vardır. Bütün ibadatın zamanları bununla hasıl olduğu gibi hatunların iddetleri ve hayzın ve hamlin ve çocuğun meme emmeden kesilme müddetleri ve bilûmum muamelât-ı ticariye ve ziraiye zamanları aylarla hasıl olduğundan, ayların bu minval üzere cereyanı nasın menafiine hadimdir. Kamerin mahiyetinden şimdiye kadar beşerin idrak edebildiği şey; ilm-i heyette bahsolunduğu veçhile kamer zatında muzlim bir cism-i kürevi olup şemse mukabelesinde ziyayı şemsden almasından ve araya arzın hail olmasıyla husuf hasıl olmasından ibarettir ve bu da zannî bir-şeydir. Çünkü; hakikatin neden ibaret olduğunu bilmek mümkün değildir. Zira; Bizzat kürre-i kamere kadar çıkıp teftiş eden yoktur. Fennin ise her asırda erbabının tetkikatına göre değiştiği malûmdur. Şu halde kafi birşey keşf olamamıştır ve olunamaz. Çünkü; mesafe uzaktır.

وَلَيۡسَ ٱلۡبِرُّ بِأَن تَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِن ظُهُورِهَا وَلَـٰكِنَّ ٱلۡبِرَّ مَنِ ٱتَّقَىٰ‌ۗ وَأۡتُواْ ٱلۡبُيُوتَ مِنۡ أَبۡوَٲبِهَا‌ۚ وَٱتَّقُواْ ٱلله لَعَلَّڪُمۡ تُفۡلِحُونَ (189)

[İyilik sizin evlerinizin arkasından gelmenizde olmadı ve lâkin iyilik haramdan nefsini saklayan kimsenin iyiliğidir. Ve evlere kapılarından gelin arkalarından gelmeyin. Âhirette felâhyap olmanız için Allah'tan korkun ve haram olan şeylerden içtinab edin.]

Bu âyetin ehilleye ve hacca münasebeti; saillerin hem ehilleden hem de hac için ihram zamanında hanelerin arkasından girip çıkmak iyilik olup olmadığından sual etmeleridir. Çünkü; hac için ihrama girdiklerinde evin kapısından girmeyip arkasından bir delik açarak ondan girerler ve çıkarlar ve bu hali iyilik sayarlar ve ibadet itikad ederlerdi. Cenab-ı Hak haccı zikirden sonra hanenin arkasından girip çıkmak iyilik olmayıp, iyilik; ancak ittika eden kimsenin iyiliği olduğunu ve evlerin kapısından girip çıkmak lâzım geldiğini beyan ve dünyada ve âhirette korktuğundan kurtulmak ve umduğuna nail olmak ittikada olduğunu tavsiye buyurmuştur. Yahut âyette ehilleye münasebet şöyle tevcih olunmuştur: Ehillenin mahiyetinden sualin, hallerine münasip olmayan şeyi sual etmeleri, ev kapışı dururken pencereden girmeleri gibi olduğunu beyanla, hallerine münasip olan cihetten sual etmeleri lâzım olduğuna dair tenbih olunmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı : «İyilik sualin aksi tarafından başlamakta değildir. Zira; aksi taraftan başlamak kapı dururken bacadan girmek gibidir ve lâkin iyilik bu misilli suallerden hazer edip, münasip olmayan şeye cesaret etmeyen kimsenin iyiliğidir. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette felâhyab olmanız için bu gibi sualleri irad etmekte Allah'tan korkun» demektir.

Şu tevcihe nazaran herşeyin münasip olan cihetinden ve o şeyin husule gelmesi için tertip olunan kapıdan girmek lâzım olduğuna ve lâyık olan ciheti terkedip lâyık olmayan cihetten başlamak iyi netice vermeyip fena netice vereceğine âyette tenbih vardır. Çünkü; aksi kapıdan girmek aksi netice vereceğinde şüphe yoktur. Zira; tersinden başlanan işlerin ters netice verdiği her zaman görülmekte ve bu âyetin sırrı zuhur etmektedir.

Hulâsa; Resûlullah'a ayların ahvalinden sual ettikleri ve Resûlullah'ın dahi ayların ahvali nasın muamelât ve ibadetlerinin vaktini bildirmek diye cevap verdiği ve evlerin kapıları dururken pencerelerinden girmek iyilik olmadığı ve iyilik ancak ittika eden kimsenin iyiliği olup, evlerin kapılarından girmek lâzım geldiği ve ters başlayan işin fena netice vereceği ve felâhyab olmak için Allah-u Tealâ'ya ittikanın vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ, takva ile emirden sonra takvanın eşeddi olan düşmanla mukateleyi emretmek üzere :

َ وَقَـٰتِلُواْ فِى سَبِيلِ ٱلله ٱلَّذِينَ يُقَـٰتِلُونَكُمۡ وَلاً تَعۡتَدُوٓاْ‌ۚ إِنَّ ٱلله لاً يُحِبُّ ٱلۡمُعۡتَدِينَ (190)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizinle mukatele eden düşmanlarınızla i'lâ-yı kelimetullah ve riza-yı Barî'yi tahsil için siz de mukatele edin sizinle muahede eden kimselerle mukatele etmekle hududu te vüz etmeyin. Allah-u Tealâ hududu tecavüzle zulmedenleri sevmez.]

Yani; ey müminler ! Sizin için ittika lâzımdır ve cümle-i ittikadan birisi de dininize düşman ve sizinle muharebe ve mukatele edenlerle mukatele etmektir. Şu halde riza-yı ilâhiyi talep ve Allah-u Tealâ'nın yolunda çalışmak için size ilân-ı harbedenlerle siz de muharebe edin ve lâkin ahdi nakzetmek ve kadınları ve çocukları ve harbe iktidarı olmayan ihtiyarları öldürmekle zulüm ve gadretmeyin. Zira; zulmetmekle hududu tecavüz edenleri Allah-u Tealâ sevmez. Binaenaleyh; Allah'ın emri hilâfında hareket etmeyin ki, mahabbet-i ilâhiyeden uzak olmayasınız.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlullah umre kasdıyla Mekke'ye azimetinde müşriklerin mani olmaları üzerine' (Hudeybiye) denilen mahalde o sene için Mekke'ye girmemek ve gelecek sene gelip, üç gün Mekke'de ikamet ve umre edip avdet etmek üzere akd-i musalaha olununca eshab-ı Resûlullah'ın «Gelecek sene müşrikler ahdi nakzeder, bizimle harem dahilinde mukatele ederlerse biz ne yolda hareket edeceğiz?» diyerek endişe etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir, buna nazaran manâ-yı âyet: [Telâş etmeyin, velev Harem-i Şerifte olsun sizinle mukatele edenlerle siz de mukatele edin ve mukatele etmeyenlere tecavüz etmeyin] demektir.

Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran kıtal hakkında evvel nazil olan âyet budur. Zira; iptida-yı îslâmda Cenab-ı Hak müşriklerle mukateleye müsaade etmemişti. Zira; ehl-i İslâm, müşriklere nispetle zayıf olduklarından o zamanda mukatele felâketten başka birşey değildi. Resûlullah'ın Medine'ye hicreti ve İslâmın bir miktar şevketi üzerine Cenab-ı Hak, müşriklerden ehl-i İslâmla mukatele edenlerle mukatele edilmesini emretti ve bu emirden sonra Resûlullah da harb için tedarikâta başlamış ve icabında mukatele etmiştir. Çünkü; bu âyette ehl-i İslâmla mukateleye hazırlanmış ve fırsat buldukça mukateleye nasb-ı nefsetmiş olanlarla mukatele meşru' kılınmıştır. Şu kadar ki «Harbe iktidarı olmayan kadınlara, sabilere ve malullere tecavüz etmeyin» buyurulmuştur. Zira emr-i ilâhi hilâfında hareket etmek zulümdür. Ve zulmedenleri ise Allah-u Tealâ sevmez.

Bu âyette eyliya-yı umur için iyi bir ders vardır. Zira; Vâcib Tealâ ehl-i İslâmın azlığını ye mühimmatın noksanlığını nazar-ı itibare alarak mukatele edenlerle mukatele etmeyi ve mukatele etmeyenlere tecavüz etmemeyi emretmiştir. Eğer ehl-i İslâmın zaafı zamanında mukateleyi emretmiş olsaydı İslâmın ada-yı din ile muharebeye tahammülü olmadığından inkırazına badi olurdu. Şu halde İslâmın işi başında bulunan zevat için bu esaslara dikkat etmek ve daima düşmanla ehl-i İslâmın kuvvetini mukayese edip ve mukabele-i bilmişle sa'yeylemek ve icab-ı zamana göre muamele yapmak umur-u mühimmeden olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Gerçi ehl-i İslâmın muharebesi din-i ilâhiyi i'lâ için olduğu cihetle Cenab-ı Hak muavenet ederse de esbab-ı maddiyenin ihzarı elbette lâzımdır. Zira adât-ı ilâhiye; esbab-ı maddiyeye tevessülle beraber müsebbebatı halk etmektir.

***

Vâcib Tealâ mukatele edenlerle mukateleyi emrettikten sonra Harem-i Şeriften mâada her yerde mukateleyi emretmek üzere:

وَٱقۡتُلُوهُمۡ حَيۡثُ ثَقِفۡتُمُوهُمۡ وَأَخۡرِجُوهُم مِّنۡ حَيۡثُ أَخۡرَجُوكُمۡ‌ۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَشَدُّ مِنَ ٱلۡقَتۡلِ‌ۚ وَلاً تُقَـٰتِلُوهُمۡ عِندَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ حَتَّىٰ يُقَـٰتِلُوكُمۡ فِيهِ‌ۖ فَإِن قَـٰتَلُوكُمۡ فَٱقۡتُلُوهُمۡ‌ۗ كَذَٲلِكَ جَزَآءُ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (191) فَإِنِ ٱنتَہَوۡاْ فَإِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (192)

buyuruyor.

[Her nerede bulursanız müşrikleri katledin ve sizi Mekke'den nasıl çıkardılarsa siz de onları öylece çıkarın.] Zira ceza; amel cinsindendir. [Ve insanları meşakkate düşüren fitne katilden daha eşeddir.] Çünkü; katlin acısı birden geçer ve lâkin fitnenin ıztırabı aylar ve yıllarca devam eder. [Sizinle müşrikler Mescid-i Haram'da mukatele edinceye kadar onlarla Mescid-i Haram'da mukatele etmeyin. Eğer müşrikler Mescid-i Haram'da sizinle mukatele ederlerse, siz de onlarla mukatele edin. İşte kâfirlerin cezası böylece katlolunmaktır. Şu halde eğer müşrikler şirkten vazgeçer, iman eder ve mukateleyi terkederlerse, Allah-u Tealâ onların geçmiş günâhlarını affeder. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenlerin günâhlarını mağfiret edici ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyurucudur.]

Vâcib Tealâ ehl-i İslâmın zaafına binaen bundan evvelki âyette mukatele edenlere, mukabele etmeyi emretmişti. Bu âyette ehl-i İslâmın şevketi tezayüd ettiğinden mukatele eden ve etmeyen bilûmum müşriklerle mukateleyi emretmiştir. Çünkü; iklim-i Hicaz'dan şirkin tamamen kaldırılması zamanı gelmiş ve ehl-i İslâmın hali buna müsaid olmuştu. Yalnız Harem-i Şerifin hürmetini muhafaza etmek için Harem-i Şerifte mukatele onların mukatelesine talik olunmuştur. Şu halde Harem-i Şerifte müşrikler mukatele ederlerse, müslimler de me'zunlardır ve müşrikler ellerini çekerlerse, müminlerin de ellerini çekmeleri lâzım olduğu beyan olunmuştur. Müslümanları, ehl-i Mekke'nin, Mekke'den hicrete mecbur ettikleri gibi müslümanlar da müşrikleri şirkte ısrar ettikçe Mekke'den çıkarmalarını Cenab-ı Hak emreylemiş ve fetihten sonra Resûlullah Mekke'den ve Medine'den müşrikleri tardetmiş ve Ceziret-ül Arab'da iki dinin cem' olamayacağını beyan buyurmuş olup, Hz. Ömer zamanında beyan-ı Resûlullah'ın eseri zuhur etmiş ve binaenaleyh; Ceziret-ül Arab'da müşriklerin kökü kesilmiştir.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyette f i t n e yle murad; kâfirlerin küfrüdür. Zira küfür; yeryüzünde fesada ve zulme sebep olduğundan fitne olduğu gibi küfür katilden de eşed bir cinayettir. Çünkü; sahibi ebediyen Cehennem'e müstehak olur, halbuki kaatil; ebediyen Cehennem'e müstehak olmaz yahut kâfirlerin ehl-i İslâmı Mescid-i Haram'da men'etmeleri bir fitnedir ki, katilden daha eşeddir. Zira; Allah'a ibadetten men'etmektir. Yahut; onların Harem-i Şerifte şirketmeleri bir fitnedir ki sizin onları Harem'de katletmenizden daha eşed demektir. Çünkü Harem-i Şerif; mahall-i ibadet ve bir makam-ı mukaddes olduğu halde cinayetin en büyüğü olan küfrü irtikâp etmek elbette eşeddir.

Yahut Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile âyetin manâsı şöyledir : [Siz kâfirler arasına fitne ilka edin. Zira; fitne onları katletmekten daha eşeddir. Çünkü; katlin eseri derhal kesilir. Amma fitnenin eseri çok devam eder ve onları muztarip kılar ve perişan eyler] demektir. İşte şu manâya nazaran bu âyetin hükmüyle düşmanlar amel edip bizim içimizde fitne uyandırmakla bizi felâketten felâkete sürüklüyorlar. Biz ise bu cihetle hiçbir eser-i hayat gösteremiyoruz.

Hulâsa; muahede altında olmayan ve bizimle muharip olan kâfirler her nerede olursa olsun i'lâ-yı kelimetullah için katillerinin meşru ve onları memleketlerinden tardetmek caiz olduğu ve fitnenin katilden daha ziyade müessir bulunduğu ve onlar Mescid-i Haram'da mukatele etmezlerse Mescid-i Haram'da mukatelenin caiz olmadığı ve eğer onlar Mescid-i Haram'da mukatele ederlerse mukatelenin müminlere de meşru' olduğu ve kâfirler küfürlerinden dolayı, şiddetle cezaya müstehak oldukları ve eğer küfürlerinden vazgeçerlerse Cenab-ı Hakkın kusurlarını affedeceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kıtal ile emirden sonra fitne kesilinceye kadar kıtalin devamını emretmek üzere:

وَقَـٰتِلُوهُمۡ حَتَّىٰ لاً تَكُونَ فِتۡنَةٌ۬ وَيَكُونَ ٱلدِّينُللهِ‌ۖ فَإِنِ ٱنتَہَوۡاْ فَلاً عُدۡوَٲنَ إلاً عَلَى ٱلظَّـٰلِمِينَ (193)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Siz mukatele ederek müşriklerle fitneleri bitinceye kadar kıtale devam edin ki, şirk ortadan kalksın, dinin küllisi Allah-u Tealâ'ya mahsus olsun. Eğer müşrikler şirkten vazgeçerlerse onlara tecavüzle zulüm yok, illâ zalimlere ceza vardır.]

Yani; müşrikler iman ile tevbe ve istiğfar etmezlerse, siz onlarla mukateleye devam edin: fitne ve fesadları kesilip dinin küllisi Allah-u Tealâ'ya mahsus oluncaya kadar. Çünkü; fitneden ibaret olan şirk ortadan kalkınca din, din-i ilâhi olur. Şeytan’ın dinden nasibi kalmaz. Zira; Şeytanın dini tevhitle münasebeti yoktur. Onların fitneleri kesilinceye kadar kıtale devam lâzım olunca, eğer müşrikler şirkten vazgeçer ve iman ederlerse, onlar üzerine zulümle tecavüz yoktur. Ancak zalimlere zulümlerinin miktarı ceza vardır. Çünkü; zalimler hudud-u ilâhiyeyi tecavüz ettiklerinden onlar, tecavüzlerine mukabil günâhları miktarı ceza göreceklerdir. Zira adalet; herkesin kabahatine göre ceza vermektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; ehl-i Mekke'nin müminlere eza eyleyerek irtidadlarını teklif ve ısrar etmeleridir. Şu halde manâ-yı nazım : [Siz müşrikleri katledin ki, onlara galebe edesiniz ve bu galebe sayesinde onların size teklif ettikleri irtidad fitnesi kalmasın ve ezalarından kurtulmak için behemehal onlarla kıtal etmelisiniz ki, din-i şirk ortadan kalksın ve din-i tevhid onun yerine ikame olunsun ve din ancak din-i ilâhi olsun. Şu halde, eğer müşrikler şirkten vazgeçer, ta'ib-i müstağfir olurlarsa, ortada şirke müteallik fesad kalmaz ve onlar üzerine ehl-i iman tarafından tecavüz olmaz, ancak zulümden dolayı zalimlere ceza olur.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; müşriklerden ancak imanı kabul olunup, iman etmezlerse behemehal kıtal lâzım olduğuna, cizye ve haraç gibi şeylerle müsaadenin caiz olmadığına delâlet eder. Zira; putperestlerin ellerinde kitapları ve başka mercileri olmadığından ihtida etmek ümidi azdır. Binaenaleyh; onlar için ya iman veya katilden başka çare yoktur.

Ancak ehl-i kitap hernekadar kitapları tahrif olunmuş ve ihticaca salih bir halde değilse de ahkâm-ı şer'iye ve edyan-ı ilâhiyeden haberdar ve duygulu oldukları cihetle hakkı kabul ve ihtida etmek onlardan her zaman memuldur. Çünkü; dinle ülfetleri olup sonra gelen dinin evvelkini neshettiğini de bildiklerinden onlardan cizye ve haraç almakla müsaade ve mühlet verilmesine ruhsat-ı şer'iye vardır, behemehal katil lâzım değildir. Çünkü; onların ellerinde bir mercileri ve düşünceye sevkedecek duyguları olduğundan onları imana icbara hacet yoktur, fakat müşrikler öyle değildir.

Hulâsa; fitnenin vücudunu ortadan kaldırmak ve dinin küllisi Allah-u Tealâ'ya mahsus olmak için müşriklerle mukatelenin vacip olduğu ve müşriklerin şirkten vazgeçtikleri surette, onlara tecavüzün caiz olmadığı ve tecavüzle cezanın ancak zalimlere mahsus olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kıtali mubah kılınca şu ibâheyi inkâr edenleri reddetmek üzere :

ٱلشَّہۡرُ ٱلۡحَرَامُ بِٱلشَّہۡرِ ٱلۡحَرَامِ وَٱلۡحُرُمَـٰتُ قِصَاصٌ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Bu sene Şehr-i Haram'da sizin kıtaliniz bundan evvelki sene Şehr-i Haram'da onların kıtaline mukabildir. Nasıl ki sene-i sabıkada müşrikler, Arapların indinde hürmet olunması âdet olan Şehr-i Haram'ın hürmetini sizin üzerinize bozdular. Bu sene içinde siz de, Şehr-i Haram'ın hürmetini onların üzerine bozmaktan çekinmeyin.] Zira; [Şehr-i Haram; Şehr-i Haram'a mukabildir ve her hürmette kısas vardır.] Binaenaleyh; sene-i sabıkada nasıl ki onlar sizi ziyaretten men'etmekle, Şehr-i Haram olan Zilkade'nin hürmetine riayet etmeyip size karşı o hürmeti izale ettilerse siz de kısas olarak onlara karşı bu sene Şehr-i Haram'ın hürmetini izale edin. Eğer müşrikler Şehr-i Haram ve belde-i Haram'da sizinle mukateleye kıyam ederlerse, siz de onlara bilmukabele kıtal edin asla düşünmeyin, hemen kılıca sarılın. Zira; hürmet olunması lâzım olan şeylerde kısas vardır ve müsavat üzere muamelede beis yoktur.

فَمَنِ ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَٱعۡتَدُواْ عَلَيۡهِ بِمِثۡلِ مَا ٱعۡتَدَىٰ عَلَيۡكُمۡ‌ۚ وَٱتَّقُواْ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله مَعَ ٱلۡمُتَّقِينَ (194)

[Hürmet olunması lâzım olan şeylerde kısas olunca sizin üzerinize kıtal ile tecavüz eden kimseler üzerine onların size tecavüzü misilli siz de onlar üzerine tecavüz edin Allah'tan korkun ve nehyolunduğunuz şeyi irtikâp etmeyin ve iyi bilin ki Allah'ın kuvveti ve kudreti müttekilerle beraberdir.] Binaenaleyh; ittika etmeniz lâzımdır ki ittikanız sebebiyle muavenet-i ilâhiyeye mazhar olasınız.

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü: Hicretin yedinci senesi umre etmek üzere Mekke'ye girdiklerinde «Müşrikler nakz-ı ahdile kıtale kıyam ederlerse, Şehr-i. Haram'ın hürmeti ne olacak ve biz ne vaziyet alacağız?» diyerek eshab-ı Resûlullah'ın endişe etmeleridir. Çünkü; Resûlullah ashabıyla beraber hicretin altıncı senesi Zilkadesinde umre yapmak üzere (Hudeybiye)'ye geldiğinde müşrikler ziyaretten men'e kıyam ettiler ve (Hudeybiye) musaleha-i meşhuresi akdolundu.Musalehanamenin ahkâmından birisi; «Resûlullah'ın o sene Mekke'ye girmemesi ve gelecek sene Mekke'ye girip, umre yaparak üç günden ziyade durmayıp, avdet etmesi» idi. Bu vak'a Araplar indinde hürmeti lâzım olan Eşhür-ü Hurum'dan Zilkade ayında vaki oldu. İşte Mekke'liler o ayın hürmetini ihlâl ederek Resûlullah'ı ve eshab-ı kiramını ziyaretten men' ve kıtale kıyam etmeleri üzerine meşhur (Hudeybiye) muahedesi akd olundu ve sene-i atiyede ki hicretin yedinci senesi Zilkadesidir- muahede veçhile Resûlullah Mekke'ye azimet tasavvur edince eshab-ı tarafından «Kâfirler ahdi nakzeder ve muharebeye kıyam ederlerse, Şehr-i Haram'ın hürmeti nerede kalır ve bizim halimiz ne olur?» gibi endişeye düşünce, Cenab-ı Hak bu âyetle onların endişelerini izale etmiş ve onlara «mukabelede beis olmadığını ve bu senenin Şehr-i Haramı sene-i sabıkanın Şehr-i Haramına mukabil olduğunu ve onlar Şehr-i Haram'm hürmetine riayet etmedikleri gibi sizlerin de riayet etmemenizde bir zarar olmayacağını» bildirmiş ve bu suretle eshab-ı Resûlullah'ı tesliye eylemiştir. Çünkü; insanların yekdiğerine karşı hürmetleri mütekabil olup hurumatta kısas lâzım olduğunu beyan buyurdu. Zira; insanın kanını mubah addedenin kanı o insana mubah olur. Binaenaleyh; bir insanı bigayrı hakkın katle kıyam eden kimseyi ondan evvel muhafaza-i nefs için katletmek mubahtır. Kısasta müsavat lâzım olduğundan müsavatın haricine tecavüz etmek caiz olmadığına işaret için âyetin âhirinde Vâcib Tealâ ehl-i imanı ittikaya davet etti ve muavenet-i ilâhiyenin müttekilerle beraber olduğunu beyan buyurdu ki, müşrikler tarafından kıtale kıyam edilmedikçe fuzulî tecavüzatta bulunmasınlar.

Hulâsa; Şehr-i Haram'da kıtal haram olduğu halde kâfirler o hürmete riayet etmezler de kıtale mübaşeret ederlerse, müslümanlar için de mukabele suretiyle kıtalin caiz ve haram olan şeyde kısas ve mukabele-i bilmisil meşru' olduğu ve ehl-i imana tecavüz edenlere, onların tecavüzleri miktarı tecavüzün lâzım olup ziyadesi caiz olmadığı ve lüzumundan ziyade tecavüzde Allah'tan korkmak lâzım geldiği ve Allah'ın inayeti müttekilerle beraber olduğunu müminlerin bilmeleri vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ cihadla emirden sonra cihadın levazımından olan emvali sarfla emretmek üzere :

وَأَنفِقُواْ فِى سَبِيلِ ٱلله وَلاً تُلۡقُواْ بِأَيۡدِيكُمۡ إِلَى ٱلتَّہۡلُكَةِ‌ۛ وَأَحۡسِنُوٓاْ‌ۛ إِنَّ ٱلله يُحِبُّ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (195)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Malınızdan bir miktarını Allah-u Tealânın yoluna sarf edin ve Allah yoluna sarf etmekten imsakla nefsinizi tehlikeye atmayın, muhtaç olanlara ihsan edin. Zira; Allah-u Tealâ ihsan edenleri sever.]

Yani; ey ehl-i iman ! Allah'ın rızasını tahsil için emvalinizden bir miktarını fisebilillâh cihada sarfedin. Zira; cihadda malınızı sarfa ihtiyaç vardır ve sarfı lâzım olan yere sarf etmemekle nefsinizi tehlikeye koymayın. Çünkü; cihadda lâzım olan eslihaya ve mücahidlerin nafakalarına malınızı sarf etmekten buhl ederseniz, düşmanlarınız size galebe eder, malınızın ve canınızın helâkine sebep olur. Binaenaleyh; emvalinizi emr-i cihada sarf etmekten buhletmeyin ki, nefsinizi tehlikeye atmış olmayasınız. Bilcümle malınızı da israf etmeyin ki, emr-i maişetinizi haleldar etmekle tehlikeye düşmeyesiniz. A'mâlinizi ve ahlâkınızı güzel yapın ve muhtaç olanlara ihsan edin. Zira; Allah-u Tealâ ihsan edenleri sever.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü: Beyzâvî'nin beyanı veçhile ashab-ı izamdan bazılarının harbi terketmeyi düşünmeleridir. Çünkü; Ebâ Eyyub-el Ensarî Hz.'nin «Rasulullah'tan gizli olarak bazı ashab-ı kiram ile esna-yı musahabemizde Allah-u Tealâ İslama kuvvet verdi ve muavenet edenler çoğaldı, biz harbi terkle malımızın başında bulunsak ve harab olanları imar etsek, daha iyi olur gibi bazı mutaleatta bulunarak harbetmemeyi nefsimizde tercih edince, Allah-u Tealâ bu âyeti inzal eyleyerek bizi reddetmekle fikrimizin hata olduğunu meydana koydu» dediği mervidir. Şu halde n e f s i t e h l i k e y e atmakla murad; harbi terkederek herkesin kendi malıyla meşgul olmasından ibarettir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Harbi terketmekle nefsinizi tehlikeye atmayın, icabında harbe devam edin] demektir. Bu âyetin nüzulünden sonra Eba Eyyub-el Ensarî Hz. asla harpten kalmamış ve son gazası Kostantiniye üzerine olup, Kostantiniye Kalesinin muhasarası esnasında vefat ederek o mahalle defn olunmuştur. Der Aliyyede Eyübsultan'da bulunan kabri elyevm ziyaretgâh-ı enamdır. Radıyallahü anh.

Bu âyette infak, umumi ise de bundan evvel zikrolunan âyetlerin cihat hakkında olması bu âyetteki infakın da cihada infak olmasına delâlet eder. Çünkü i n f a k ; mesalih-i diniye ve dünyeviyeye malı sarfetmektir. F i s e b i l i l l â h ile murad; din-i mübindir. Binaenaleyh; din uğrunda sarfolunan herşey fisebilillâh sarfolunmuştur ve cihad umur-u diniyeden olduğu cihetle cihada sarfolunan emval fisebilillâh sarfolunan emvalin âlâ kısınmdandır ve elinde malı bulunan ağniyanın bu cihete fazlaca sarf-ı himmet etmeleri lâzımdır. Zira cihad; top, tüfek gibi eslihaya, bomba ve dinamit gibi alât-ı nariyeye, at ve araba ve otomobil gibi vesait-i nakliyeye, tayyare ve tank gibi alât-ı harbiyeye, zırhlısından tahtelbahrine kadar müteaddid vesait-i bahriyeye ve esliha-i harbiye için külliyetli miktarda mühimmata ve daha nice nice aletlere muhtaç olduğu herkesçe malûm ve hergün görülmekte olup, bunların cümlesinin tedariki ise mal sarfına muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak muktedir olanlara malını sarfla emrediyor. Gerçi infak; hacca, umreye, sıla-i rahına, fukaraya sadakaya, evlâd-ü ıyalin nafakasına, yolları tamire, köprüleri yapmaya ve enva-ı hayrata şamilse de burada beyan olunduğu veçhile infaktan maksad-ı aslî; cihad yoluna infak etmektir.

T e h l i k e ; helâk olmaktır. Binaenaleyh tehlike; infakta israf etmekle malı zayi edip maişetten âciz olmak suretiyle olduğu gibi emr-i cihada sarfetmeyip düşmanın galebesi ve musallat olmasıyla dahi olur. Şu halde nefsi tehlikeye koymaktan nehiy; her iki cihetten yani israftan ve buhulden nehiydir. Zira; ikisi de helâke sebeptir. Yahut âyetin sebeb-i nüzulünde beyan olunduğu veçhile tehlike; harbi terkedip oturmaktır. Şu halde «Nefsinizi tehlikeye atmayın» demek «Muharebeyi terkle rahata alışmayın» demektir. Çünkü; muharebeyi terketmek zabıtan ve askeri cebanete alıştırdığı gibi rahatı iltizamla hayatına mahabbeti tezyid ettirdiğinden düşmana karşı varmayı sevmez bir hale getirmek ve fenn-i harbi unutturmaktır. Binaenaleyh; icabında harbi terkeden millet (الحرب خدعة) hadîs-i şerifinin ihtiva ettiği hikmetten gafil ve atalete mahkûm kadınlar mesabesinde birtakım insanlar olacağı cihetle, şu beyan olunan ahvalin cümlesi düşmanın galebesini ve bu vesileyle milletin tehlikesini mucip olduğundan Cenab-ı Hak muharebeyi terketmek tehlike olduğunu beyan buyurmuş ve o tehlikeye düşmekten ehl-i imanı nehyetmiştir.

***

Vâcib Tealâ din-i İslâmın ihya ve muhafazasına sebep olan cihadla emir ve terkinden nehyettikten sonra erkân-ı İslâmiyeden olan hac ile emretmek üzere:

وَأَتِمُّواْ ٱلۡحَجَّ وَٱلۡعُمۡرَةَ للهِ‌ۚ فَإِنۡ أُحۡصِرۡتُمۡ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡىِ‌ۖ وَلاً تَحۡلِقُواْ رُءُوسَكُمۡ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ ٱلۡهَدۡىُ مَحِلَّهُ ۥ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Hacla umreyi Allah'ın rızasını tahsil için itmam edin ve şeraiti erkânını tamam yerine getirin, noksan bırakmayın ve vacip olan haccı itmam için yola çıktığınızda eğer düşman tarafından yahut başka bir sebeple yolunuza devamdan hapsolunur, Mekke'ye kadar gitmeye imkân bulamazsanız muktedir olabildiğinizden bir kurban gönderin ve göndermiş olduğunuz kurban, mahalline varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin.] Zira; gönderdiğiniz kurban, mahalline varıp kesilmedikçe ihramdan çıkmak caiz değildir.

H a c l a u m r e y i i t m a m ile murad; şerait ve sünen ve âdabım yerine getirmektir. Ve bu itmam, hacca niyet edip ihrama girdikten sonra vacip olur. Umre; şafiî indinde vacipse de, hanefî indinde değildir. Zira; Resûlullah'a «Ya Resûlallah ! Hac gibi umre de vacip midir?» denildiğinde (لاً), yani «Umre vacip değildir ve lâkin senin için umre yapmak hayırlıdır» buyurduğu (Cabir) Hz.'nin rivayetiyle Beyzâvî'nin cümle-i beyanatındandır.

Haccın şartları; sağlam olmak, binip inmeye muktedir olmak, gidip gelinceye kadar havayic-i zaruriyenin haricinde servete malik olmaktır. Bu evsafı haiz olan kimseye hac farzdır.

Haccın erkânı üçtür:

B i r i n c i s i ; hacca niyetle ihrama girmek,

İ k i n c i s i ; Zilhicce'nin dokuzuncu günü Arafatta bulunmak,

Ü ç ü n c ü s ü ; Arafat'tan sonra Beyt-i Şerifi tavaf etmektir. Binaenaleyh; haccın manâ-yı şer'isi: şu erkân-ı selâseyi eda etmektir. Bunlardan biri noksan olursa hac fasid olur ve bu erkânın birtakım vacibat ve sünen ve adabı kütüb-ü fıkhiyede mezkûrdur.

Bu âyette beyan olunan i h s a r l a murad; hacca giden kimsenin yolda düşman tarafından veyahut sair bir a/etle yoluna devamdan men olunmasıdır. Âyetin manâsında beyan olunduğu veçhile mahsur olan kimse kurban gönderir, Harem dahilinde kesilinceye kadar ihramdan çıkmaz, kesilince çıkar. Fakat sene-i âtiyede hac etmek lâzımdır.

H e d i y ; mahsur olan kimsenin gönderdiği kurbandır. Mekke fukarasına hediye olduğu için bu kurbana hediy denilmiştir. Hediy; hayvanattan deve, sığır, koyundan caizdir. Herkesin iktidarına göre göndermesi caiz olduğuna işaret için Cenab-ı Hak «Müyesser olanı gönderirsiniz» buyurmuştur.

Şu halde mahsur olup da kurban gönderecek kimse kuvve-i maliyesi nisbetinde bir kurban gönderir ve gönderdiği kimseyle mukavele eder ki, filân gün Mekke'ye gidecek ve kurbanı keseceksin. O gün gelip kurbanın kesildiğini tahmin ettiği zaman tıraş olmak veyahut sakalından veya saçından bir miktarını kırpmak ile ihramdan çıkar.

Hulâsa; Allah'ın rızasını tahsil için niyet ettiği haccı veya umreyi ikmal etmek vacip olup eğer hac yoluna devam etmekten men olunursa, Harem dahilinde kesilmek üzere bir kurban

göndermek lâzım olduğu ve kurban mahalline varıncaya kadar ihramdan çıkmak caiz olmadığı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ haccı ve umreyi itmamla emirden sonra ihramın hürmetini ihlâl edecek hastalık ve saire gibi şeyler arız olduğunda ihramda olan kimsenin ne suretle hareket edeceğini beyan etmek üzere:

فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًاأَوۡبِهِۦۤأَذً۬ى مِّن رَّأۡسِهِۦفَفِدۡيَةٌ۬ مِّن صِيَامٍ أَوۡصَدَقَةٍ أَوۡ نُسُكٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Mahsur olan kimsenin (hedy)i mahalline varıp kesilmezden evvel hacca niyet etmiş olan kimse ihramdan çıkamayınca sizden bir kimse hasta olur veyahut başında eza verecek birşeyi bulunur ve tıraş olmak icab eder, tıraş da olursa, o kimse üzerine vacip olan, zenginse fidye verir ve eğer fakirse üç gün oruç tutar ve orta halli olanların üç fitre bedeli sadaka vermesi vaciptir, ağniya olanların fidyesi kurban kesmektir ve kurbanı kudreti nisbetinde intihab eder.]

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin’ın beyanlarına nazaran âyet-i celile Hudeybiye'de (Kâ'b b. Umeyr) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hudeybiye'de Resûlullah (Kâ'b)'in başında ve sakalında kehle gibi eza verecek bazı şey görünce «Başındaki böcekler sana eza veriyor mu?» buyurdu. Kâ'b «Evet ya Resûlallah !» dedi. Bunun "üzerine Cenab-ı Risaletmeab Efendimiz de «Tıraş et başını, üç gün oruç tut veyahut altı fakire üç ölçek hurma ver veyahut bir koyun kurban kes» buyurması üzerine Resûlullah'ın vermiş olduğu hükmü müeyyid olarak bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet; ihramda olan kimseye arız olacak şeylerin ahkâmını beyan için inzal olunmuştur. Meselâ, ihramda olan kimse dikilmiş elbise giyemeyeceği halde elbise giymesini icab eder hastalık veya soğuk olursa, fidye vermek şartıyla libas giymesine müsaade-i şer'iye vardır.

Fidye; sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile üç gün oruç tutmak veyahut altı fakirin karnını doyurmak veyahut bir kurban kesmektir. Fidyenin vücubu; ruhsat-ı şer'iyeyi işledikten sonradır. Zira fidye vermeye sebep; ruhsat-ı şer'iyeye ikdam etmek olduğu cihetle, ruhsat-ı şer'iyeyi işlemek mukaddem olmak lâzımdır. Çünkü; birşeyin sebebi bulunmayınca müsebbip bulunamaz.

Hulâsa; ihramda olan bir kimse hastalanır veya ihramın ahkâmına riayete mani olacak ve eza verecek birşey zuhur ederse, fidye vermek şartıyla ihrama münafi olarak rahatını aramak caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vâcib Tealâ yolda mahpus olan huccacın ahkâmını beyandan sonra emniyet üzere hacca gidenlerin hükümlerini beyan etmek üzere:

فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَمَن تَمَتَّعَ بِٱلۡعُمۡرَةِ إِلَى ٱلۡحَجِّ فَمَا ٱسۡتَيۡسَرَ مِنَ ٱلۡهَدۡىِ‌ۚ

buyuruyor.

[Mevani'den salim olarak hac için ihrama girip hastalık ve düşman gibi bir hâdise zuhurundan emin olduğunuzda, emrolunduğunuz veçh üzere ef'al-i haccı itmam etmeniz lâzımdır. Şu halde sizden biriniz hac aylarında umre ibadetini işlemek ve ef'alini ikmalden sonra hacca niyet ederse onun üzerine vacip olan kudreti nispetinde bir kurban kesmektir.] Bu kurban, bayramda kesilen kurban gibi ibadet olduğundan, kurbanı kesen kimsenin etini yemesi caizdir.

U m r e ; bir ibadettir ki erkânı niyet ve Safa Ve Merve arasında say etmek ve Beyt-i Şerifi tavaf etmektir. Ve hac vaktine kadar ihramdan çıktığı için de bir kurban keser.

فَمَن لَّمۡ يَجِدۡ فَصِيَامُ ثَلَـٰثَةِ أَيَّامٍ۬ فِى ٱلۡحَجِّ وَسَبۡعَةٍ إِذَا رَجَعۡتُمۡ‌ۗ تِلۡكَ عَشَرَةٌ۬ كَامِلَة

[Kurban kesmek lâzım olunca eğer sizden bir kimse kurban bulamaz ve muktedir olamazsa mevsim-i hacda ve üç gün Mekke'de yedi gün de dönüp memlekete geldiğinizde oruç tutmak vaciptir.] Zira; Mekke'de misafirin oruç tutmasında güçlük olduğundan yedisi vatanınıza avdetinizde vaciptir. [İşte şu zikrolunan üçü Mekke'de ve yedisi memleketinizdedir ki, bu on gün oruç aşere-i kâmiledir. Ve kurban makamına kaimdir.] Binaenaleyh; bu on orucu tutan kimse kurban sevabından mahrum olmaz.

ذَٲلِكَ لِمَن لَّمۡ يَكُنۡ أَهۡلُهُ ۥ حَاضِرِى ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ‌ۚ وَٱتَّقُواْ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ (196)

[İşte şu hacc-ı temettua niyet eden kimsenin kurban kesmesi ve kurban bulamazsa, üçü Mekke'de ve yedisi memleketinde olmak üzere on gün oruç tutması ehl-ü ıyali Mescid-i Haram'da olmayıp kendisi âfâkî ve gurebadan misafir olan kimselere mahsustur, ehl-i Mekke için değildir.] Zira; ehl-i Harem'in kurbana ihtiyaçları olmadığından kurban ve oruç onlar için lâzım değildir. [Ve umur-u haccı işlemekle menhi olan şeylerden Allah-u Tealâ'ya ittika edin ve iyi bilin ki, emr-ü nehiy hilâfında hareket edenlere Allah'ın azabı şiddetlidir.]

Bu âyette beyan olunan h a c ; hacc-ı temettudur. Hacc-ı temettü'; bir kimse hac aylarında yalnız umreye niyet eder, Mekke'ye girer, efal-i umreyi ikmal ettikten sonra ihramdan çıkar, kurban keser veya oruç tutar, Mekke ahalisi gibi hac mevsimine kadar kalır, hac mevsiminde tekrar hac için niyet eder, ihrama girer. Şu halde umreyle hac arasında ihramdan çıkıp ihram için haram olan şeyler mubah olmakla intifa ettiğinden bu hacca hacc-ı temettü' denmiştir. Çünkü; ihramda devam etmiş olsaydı, ihram için de haram olan şeylerle intifa edemezdi.

Bu âyette e h l - i M e k k e yle murad; hanefiye indinde mîkat ve mîkat dahilinde olan ahalidir. Çünkü; mîkat dahili Harem sayıldığından Mekke'ye tabidir. M î k a t ; huccacın ihrama girdikleri mahallerdir. Etraftan gelen huccac o mahallerde ihrama girer ve ihrama girmeksizin o mahalli geçemez, eğer geçerse kurban lâzım gelir. Ancak aynen o mahalle gelmek lâzım değil, onun hizası dahi muteberdir. Binaenaleyh; aynen mîkata veyahut mîkatın hizasına gelen kimsenin o mevkide ihrama girmesi vacip olduğundan ihrama girmeksizin o mahalli geçerse vacibi terkettiğinden kurbanla cebr-i mafât eder. Yani, işlediği günâha kestiği kurban kefaret olur.

Hulâsa; hac edecek kimsenin Mekke'ye girmesine bir mani bulunmayıp her türlü mevani'den salim olduğunda, umreyle hacc-ı temettua niyet ederse onun üzerine muktedir olduğu hayvandan bir kurban kesmek vacip olduğu ve eğer kurban bulamazsa, üç gün Mekke'de ve yedi gün vatanına döndüğünde oruç tutup bu on gün oruç kurban makamına kaim olacağı ve şu hükm-ü şer'i hanesi Harem dahilinde olmayanlara mahsus olduğu ve haccın ve umrenin şerait ve âdabına riayet vacip olup, ittika lâzım ve eğer ittika etmezse Allah'ın azabının şiddetli olduğunu bilmek lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ haccın farz olduğunu beyandan sonra haccın zamanını tayinde adabım beyan etmek üzere:

ٱلۡحَجُّ أَشۡهُرٌ۬ مَّعۡلُومَـٰتٌ۬

buyuruyor.

[Haccın zamanı malûm olan aylar ki Şevval, Zilkade ve Zilhicce'nin evvelinden on gündür.]

فَمَن فَرَضَ فِيهِنَّ ٱلۡحَجَّ فَلاً رَفَثَ وَلاً فُسُوقَ وَلاً جِدَالَ فِى ٱلۡحَجِّ‌ۗ

[Haccın zamanı bu aylar olunca bir kimse bu aylarda hacca niyet ederek ihrama girer, haccı iltizam eder ve hac kendine farz olursa ihramda oldukça o kimseye haremiyle cima' ve cima'ın levazımından çirkin söz yok ve günâh işlemekle itaatten çıkmak da yok ve umur-u hacda refikîyle çekişmek ve kavga ve niza' etmek dahi yoktur.]

وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرٍ۬ يَعۡلَمۡهُ الله‌ۗ

[Ve hayrolarak her ne işlerseniz Allah-u Tealâ onu bilir ve muktezasınca size sevap verir.]

وَتَزَوَّدُواْ فَإِنَّ خَيۡرَ ٱلزَّادِ ٱلتَّقۡوَىٰ‌ۚ وَٱتَّقُونِ يَـٰٓأُوْلِى ٱلاًلۡبَـٰبِ (197)

[Azıklanın ey müminler ! Ve azığın hayırlısı tahvadır ki, günâhlardan sakınmak ve sevaba sebep olan şeyleri işlemektir. Ey akıl sahipleri ! Emrime muhalefet etmekte benden korkun.]

Eşhür-ü hacda, Zilhicce'nin onuncu bayram günü dahildir. Zira haccın erkânından olan tavaf-ı ziyaret; bayram gününden evvelde eda olunmayıp bayram günü eda olunması o günün eşhür-ü hacda dahil olmasını icab eder. Haccın mevsimi malûm olan aylar olunca, hac o aylardan gayrı başka aylarda caiz olmaz. Bu aylarda hac farz olan kimse demek; hacca niyet edip ihrama girmekle iltizam ederse demektir ki, haccı iltizam eden kimse için tıraş olmak ve av avlamak ve hatuna yakın olmak ve ıtriyât sürünmek ve niza' etmek ve fena söz söylemek caiz olamaz.

Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; Yemen ahalisinden fakir oldukları halde azıksız ve râhilesiz hac eden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar parasız yola çıkarlar ve «Biz Rabbimize mütevekkiliz. Rabbimizin beytini ziyaret edeceğiz de bize rızkımızı vermez mi?» derler ve Mekke'ye kadar gelirlerdi. Fakat açlık onları zelil kılar, dilenciliğe başlarlar ve halkı taciz ederler ve bununla da iktifa etmeyerek hırsızlığa kadar cür'et ederlerdi. îşte onların bu gibi harekâtı üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; onların bir ibadet edelim derken bin kabahati birden işlemeleri üzerine Cenab-ı Hak huccac için azık tedariki lâzım ve azıksız yola çıkmak hata olduğunu ve yolsuz muamelelerden sakınmak lâzım geldiğini, yiyecek ve giyecek gibi şeyleri azık olarak tedarik nasıl lazımsa, takvayı dahi tedarik öylece lâzım olduğunu bu âyetle beyan ve tavsiye etmiştir.

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile hac; hayat-ı hakikiye-i ebediyeye nail olmak için ariyet olan hayat-ı dünyanın levazımından vazgeçerek mevt-i mecazî ile vefat etmiş gibi teslimi ilâllah olmak ve hayat-ı ariyetin muktezası olan muamele-i zevciyeyi ve fuhşiyata müteallik fena sözleri ve tâat-ı ilâhiyeden çıkmaktan ibaret olan fısk-u fücuru ve arkadaşları ve hizmetçileriyle mücadeleyi ve ümm-ürrezâil olan buhlü terkederek fıkara ve zuafaya ihsan etmek umur-u lâzımeden bulunduğuna ve dünya seferinde azık lâzım olduğu gibi âhiret seferinde de azık olan, takva ile azıklanmak vacip olduğuna ve bilûmum akıl sahiplerinin takva ile memur olduklarına bu âyet delâlet eder.

Hulâsa; haccın zamanı malûm olan üç ay olduğu ve o üç ayın haricinde haccın edası mümkün olmadığı ve o üç ayda hacca niyet eden kimse için ihramda haremiyle cima', arkadaşıyla niza' ve sair fısk-u fücurun caiz olmadığı ve hayrolarak her ne işlenirse, Allah-u Tealâ'nın onu bilip sevap vereceği ve maddiyattan olan ekmek ve para gibi şeylerle azıklanmak lâzım geldiği gibi maneviyattan olan ittika ile dahi azıklanmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ haccın zamanını ve eyyam-ı hacda menhi olan şeyleri beyandan sonra hac yolunda ticaret etmekte zarar olmadığını ve Arafat'tan inince bazı mahallerde zikrin lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

لَيۡسَ عَلَيۡڪُمۡ جُنَاحٌ أَن تَبۡتَغُواْ فَضۡلاً۬ مِّن رَّبِّڪُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Hac yolunda Rabbinizin lûtfundan rızık ve menfaat için ticaretle bereket ve fazilet istemenizde sizin üzerinize günâh yoktur.] Zira; hayat-ı insaniyeye hadim olan rızkı ticaretle taleb etmek mubah ve belki bazı zamanda vacip olduğundan ef'al-i hacca mani olmayacak surette ticaret etmekte zarar yoktur.

فَإِذَآ أَفَضۡتُم مِّنۡ عَرَفَـٰتٍ۬ فَٱذۡڪُرُواْ ٱلله عِندَ ٱلۡمَشۡعَرِ ٱلۡحَرَامِ‌ۖ وَٱذۡڪُرُوهُ كَمَا هَدَٮٰڪُمۡ

[Arafat'tan aşağı indiğinizde (Müzdelife)'de (Meş'ar-i Haram) denilen ufacık tepede tekbir ve tehlil ve telbiye ile Allah'ı zikredin ve zikrinizi Allah'ın sizi hidayette kılıp talim ettiği gibi eda edin.] Ki yanlış birşey yapmayasınız.

وَإِن ڪُنتُم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمِنَ ٱلضَّآلِّينَ (198)

[Ve bundan evvel siz muhakkak dalâleti irtikâb eden zümredendiniz.] Zira; siz bundan evvel imana ve ibadete cahil ve zikrullahtan gafillerdiniz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Abdullah b. Ömer)'e bir kimse müracaatla «Ben kiracılık eder ve hac ederim. Nâs bana kira ile ticaret ettiğim için senin haccın olmaz dediler, ticaretim haccıma mani midir?» deyince (Abdullah) Hz. «İhrama girer, Arafat'a gider, tavaf-ı ziyareti yaparsan, haccın sahih olur. Resûlullah'a senin sualin gibi bir kimse sordu, Resûlullah sükût buyurdu ve bir müddet sonra bu âyet nazil oldu.» dedi.

Bu âyette taleb edilmesinde beis olmadığı beyan olunan fazılla murad; ticaretle taleb olunan rızıktır. Şu halde; ef'al-i hacca mani olmayarak hac yolunda ticarette zarar olmadığı bu âyetle sabittir. Amma sırf ibadete hasrederek başka şeyle meşgul olmaksızın huzur-u kalble hac etmek efdal olduğunda şüphe yoktur.

A r a f a t ; Mekke civarında bir mübarek dağdır. Zilhiccenin dokuzuncu günü o mübarek mahalde bir müddet bulunmak haccın feraizindendir. Binaenaleyh; o dağda bayram günü şafak zamanına kadar ulaşıp, bulunamayan kimsenin haccı fevt olur. Gelecek sene kaza etmesi lâzımdır. Çünkü; Zilhiccenin dokuzuncu günü ve bayram gecesi şafak vaktine kadar velev bir dakika olsun Arafat'ta bulunmak, haccın farzlarından olduğu cihetle Arafat'a yetişemeyen kimse o sene haccı fevtetmiştir.

Hz. Âdem'le Havva bir aralık birbirini kaybedip badehu Arafat'ta buluşup biliştikleri için o mahalle Arafat denmiştir.

M e ş ' a r – i H a r a m ; Müzdelife'de ufak bir tepedir. Bayram günü şafakta o tepe üzerinde ikinci bir vakfe olup ibadet mahalli olduğundan Meş'ar-i Haram denmiştir. Meş'ar-i Haram'da zikirle murad; zikr-i lisani olan tekbir, tehlil ve telbiyedir. İkinci zikirle murad; zikr-i kalbidir. Binaenaleyh; zikirle emirde tekrar yoktur. Yahut Meş'ar-i Haram'da zikirle emredince zikrin o mahalle mahsus olduğu zan olunmasın için Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığı gibi herhalde ve her zamanda zikrin lüzumuna işaret için ikinci merrede zikirle emir varid olmuştur.

Hulâsa; hacca gidip gelirken ticaretle meşgul olmakta günâh olmadığı ve Arafat'tan inerken Müzdelife denilen mahalde tehlil ve telbiye ile zikrin vacip olduğu ve her yerde ve her zamanda kullarını hidayette kılıp talim ettiği veçhile, Cenab-ı Hakkı zikretmek lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Teala Arafat'ta zikirle emirden sonra Müzdelife'den inmek ve istiğfar etmekle emretmek üzere :

ثُمَّ أَفِيضُواْمِنۡ حَيۡثُ أَفَاضَ ٱلنَّاسُ وَٱسۡتَغۡفِرُواٱلله‌ۚ إِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬رَّحِيمٌ۬ (199)

buyuruyor.

[Arafat'ta Müzdelife'ye indikten sonra Müzdelife'den nâsın indiği cihetten inin ve Allah-u Tealâ'dan günâhlarınızın mağfiret olunmasını isteyin. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını setreder ve amellerine sevap vermekle merhamet buyurur.] Âyette hitap; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bayram günü gün doğmazdan evvel (Müzdelife)'den (Mina)'ya inmekle umum huccacadır. Ve İbrahim (A.S.) ile O'na tâbi olanlar gün doğmadan (Müzdelife)'den (Mina)'ya indikleri için onların sünnetlerine ittiba olunmasına işaret olunmuştur.

Yahut n â s l a murad; Hz. Âdem'dir. Zira; Âdem (A.S.) Arafat'tan Müzdelife'ye ve Müzdelife'den Mina'ya indiği cihetle Cenab-ı Hak «Hz. Âdem'in indiği suretle inin ve o sureti tağyir etmeyin. Zira; o suretle inmek şeriat-i kadimedir.» buyuruyor.

Yahut Fahr-i Razi, Kazi ve Hazin'in beyanları veçhile bu âyette hitap; yalnız Kureyş kabilesine olmak muhtemeldir. Çünkü Kureyş Beyt-i Şerife hizmetleri sebebiyle kabail-i arap içinde kendilerini şerefli ve mümtaz addettiklerinden, sair kabilelerle Arafat'a vakfeyi kendilerine münasip görmedikleri cihetle ayrıca Müzdelife'de vakfe ederler, sair nâsa karışmazlar ve Arafat'a çıkmazlardı. İşte her şeyde adaleti te'sis ve insanlar arasında müsavatı temin eden İslâmiyet zuhur edince Cenab-ı Hak Kureyş'e hitabedip diyor ki: «Her kabile gibi siz de Arafat'ta vakfe edin ve nâsın Arafattan indiği gibi siz de inin. Zira; bab-ı ibadette sizin başkalarından ziyade bir şeref ve imtiyazınız yoktur. Binaenaleyh; nâsla beraber bulunun, kendinizi ayrı bir mevkide bulundurmayın ve bu suretle vaki olan kusurlarınıza istiğfar edin. Zira; Allah-u Tealâ gafur ve rahimdir.»

İnsanların cümlesine istiğfar lâzımdır. Zira; insanlar Rablerine karşı daima hatadan hâli olmadıklarından herhalde, her zaman istiğfara ihtiyaçları vardır. Binenaleyh; Cenab-ı Hak cümle insanlara istiğfarla inayetinden isimdad etmelerini tavsiye etmiştir. İ s t i ğ f a r ; lisaniyle Allah'tan günâhının affını istemek ve kalbiyle kusuruna nedamet ve o kusuru bir daha işlememek üzere niyet etmek ve ancak riza-yı Bari'yi gözetmektir.

***

Vâcib Tealâ ef'al-i haccı edadan sonra huccacın vazifesini beyan etmek üzere:

فَإِذَا قَضَيۡتُم مَّنَـٰسِكَڪُمۡ فَٱذۡڪُرُواْ ٱلله كَذِكۡرِكُمۡ ءَابَآءَڪُمۡ أَوۡ أَشَدَّ ذِڪۡرً۬ا‌ۗ

buyuruyor.

[Ey huccac-ı müslimin ! Hacca müteallik olan ibadatınızı bitirdiğinizde babalarınızı zikrettiğiniz gibi veyahut daha şiddetli bir zikirle Allah-u Tealâ'yı zikredin ve Allah'ın zikrini kemal-i şiddetle eda edin ki, şu hac gibi pek mühim olan ibadatı edaya muvaffak olduğunuzun şükrünü ifa etmiş olasınız.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette m e n a s i k ile murad; hacca müteallik ibadettir. Ve o ibadeti k a z a ile murad; ikmal edip bitirmektir. Ve b a b a l a r ı n ı z i k i r l e murad; zaman-ı cahiliyede araplar ef'al-i haccı bitirdikten sonra (Mina)'da mescidle cebel arasında babalarının ve dedelerinin menkıbelerini zikirle sair kabilelere karşı iftihar etmeleridir. Vakta ki burc-u hidayetten din-i îslâm tulu edince, Cenab-ı Hak babalarını zikir bedelinde Rablerini zikretmelerini emretmiş ve babalarını zikirden daha ziyade zikretmelerini tavsiye buyurmuştur. Zira babalarının menakıbını yani iyiliklerini zikirle iftihar etmek; eğer yalan olursa dünyada denaet ve âhirette azaptır ve eğer doğru olursa riyâ, kibir ve gururdan ibaret olduğu cihetle ahlâk-ı zemime ve insanın helâkine sebep olan şeylerdir. Binaenaleyh; bu gibi denaet ve felâket icab eden şeylerle iştigal etmekten elbette her cihetle nafi olan zikrullahla iştigal etmek efdal ve evlâdır.

Vâcib Tealâ haccın ef'alinden sonra Allah'ı zikrin lüzumunu ve Allah'tan gayrisinin zikrini terketmek elzem olduğunu beyandan sonra duânın keyfiyetini beyan etmek üzere:

فَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِى ٱلدُّنۡيَا وَمَا لَهُ ۥ فِى ٱلاًخِرَةِ مِنۡ خَلَـٰقٍ۬ (200)

buyuruyor.

[Nâsın bazısı «Ya Rab ! Bana her ne vereceksen dünyada ver» demekle bütün emelini dünyaya hasreder. Halbuki o kimsenin âhirette nasibi yoktur.] Zira; bütün fikrini ve duâsını dünyaya hasredip âhiret tedariki yapmadığından âhiret nimetlerinden hisseyab olamaz.

Gösterim: 2138