Bakara Suresi Tefsiri 201 - 286

SÛRE - İ BAKARA 201 - 286 AYETLERİ


وَمِنۡهُم مَّن يَقُولُ رَبَّنَآ ءَاتِنَا فِى ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةً۬ وَفِى ٱلاًخِرَةِ حَسَنَةً۬ وَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ (201)

[Ve nastan bazıları da «Ya Rabbi ! Bize dünyada beden sağlığı ve afiyet ve bolca rızık ve akıbet-i hasene ve umur-u hayra muvaffakiyet gibi hasene ver ve âhirette de sevap ve Cennet ve Cennet'te nimetler ve azaptan halâs olmak gibi hasene ver ve Cehennem azabından bizi sakla. »] demekle hem dünya ve hem de âhiret nimetlerinden müstefid ve her ikisinde de mesrur olmalarını Cenab-ı Hak'tan istirham ederler.

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا كَسَبُواْ‌ۚ وَالله سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ (202)

[İşte şu dünyada ve âhirette nasip ve hasene isteyenler şol kimseler ki, onların dünyada kazandıkları amelleri ve duâlarından nasipleri vardır. Zira; Allah'ın hesabı seridir.] Binaenaleyh; herkesin amelini hesabeder ve muktezasına göre sevap verir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; Allah'ı zikredenleri ikiye taksim etmiştir:

B i r i n c i s i ; deniy’üt-tabia ve kasir’ül-himme olan kimsedir ki, zikirden ve duâdan maksadı ve bütün himmeti dünyaya münhasır ve âhiretten ümidini kesmiştir. İşte bu misilli kimseler yalnız dünya için çalışır ve eline ne geçerse dünyadır ve âhiretten nasibi yoktur.

İ k i n c i s i ; ulüvv-ü himmet ve fikr-i âlî sahibi olan kimselerdir ki, zikirden ve duâdan maksadı hem dünya ve hem âhiret nimetlerini ister ve her ikisi için çalışır ve ikisinden de nasibedar olmasını Rabbisinden istirham eder. Bu misilli kimseler için nasip vardır. Binaenaleyh; dünya ve âhirette niam-ı ilâhiyeden müstefid olurlar. Şu halde; insan ulüvv-ü himmet sahibi olup daima Cenab-ı Hak'tan hem dünyaya hem âhirete muvaffak olmasını istemek ve iki cihet için çalışmak lâzım olduğuna ve himmetini bir cihete hasretmek mezmum bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Hz. Ali'nin, «Dünyada haseneyla murad; ahlâk-ı hamideyle muttasıfa ve diyanetine sahibe ve ehl-i hizmet olan hatundur ve âhirette haseneyle murad; hurilerdir ve azab-ı narla murad kötü ahlâklı hatundur.» dediği mervidir ve «Hasenenin dünyada ilme, amele, hüsn-ü ahlâka ve afiyete ve âhirette ise Cennete ve cümle nimetlere şamil ve azab-ı narla murad da Cehennem azabına sebep olan şehevat-ı nefsaniyeyle sair günâhlar olduğu ve Cehennem azabına sebep olan günâh ise ayn-ı azap addolunduğu» Hz. Hasan'dan mervidir.

Emelini dünyaya hasredenler mümin, olsun, kâfir olsun cümlesine şamil olduğuna nazaran «Âhirette nasibi yok» demek «Dünya ve âhiret için çalışan kimse kadar nasibi yok» demektir. Çünkü; mümin hernekadar fasık olsa dahi âhirette nasibi vardır. Zira; günâhı miktarı Cehennem'de muazzep olduktan sonra asıl imanı onu alıp Cennet'e götüreceğinden âhirette bütün nasipten mahrum değildir.

Bu âyette hasene; salih evlâda ve ıyale ve güzel maişete ve düşman üzerine galebeye ve ucuzluk gibi her türlü süruru icab eden şeylere şamil olduğundan insana bu duâyı vird-i zeban etmek lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Kur'ân'da hikâye etmekle bu duâya dikkatle devam olunmasını, dünyada ve âhirette hasene isteyip yalnız bir cihete sarf-ı himmetle iktifa etmeyenlerin her iki cihette nasipleri olacağını beyanla kullarını bu duâya devama teşvik etmiş ve her iki cihete çalışmayı tavsiye buyurmuştur.

Hesap; saymak manâsınaysa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah'ın hesabı; kulûb-u ibadda amellerine ilm-i zaruri halk etmekle emellerinin keyfiyetini yani sevap veya günâh olduğunu ve kemmiyetini yani azlığım veya çokluğunu ve amelin icabettiği sevabı ve ikabı kendilerine bildirmektir. Şu halde; «Allah-u Tealâ kullarının amellerini suret-i seriada hesabeder» demek «Herkesin kendi amelini ve amelinin iktizasını derhal kendine bildirir» demektir.

Yahut Allah'ın hesabı; her şahsın amelini kendine haber vermesi ve o şahısta halk ettiği kuvve-i samia sebebiyle Allah'ın kelâmını işitip amelini bilmesidir. Zira; âhirette Cenab-ı Hak herkesin kulağında halk edeceği kuvvet sebebiyle muti' ve âsi kelâm-ı ilâhiyi işitebilecektir. Şu iki suretten herhangisi murad olunursa olunsun hesab-ı ilâhide sür'at vardır. Çünkü; gerek tevcih-i evvele nazaran herkesin ameline kendinde bir ilm-i zaruri halk etmekle olsun, gerekse tevcih-i sânîye nazaran herkeste kelâm-ı ilâhiyi işitecek kadar samiasında bir kuvvet halk etmekle Allah'ın amellerini haber vermesiyle olsun hesap; ân-ı vahidde hasıl olacaktır. Binaenaleyh; bilcümle insanlar bir dakika zarfında amellerini ve iktiza ettiği sevap veya ıkabı derhal bilmiş bulunacaklardır. Ve hesaptan maksad da hasıl olacaktır.

Hulâsa; nastan bazıları duâsını dünyaya hasredip hemen dünya menafiini istemekle âhirette nasibi olmadığı ve bazıları da hem dünya ve hem âhiret menafiini isteyip, bunların cümlesinden nasibedar olacağı ve âhirette kullarının amellerinin hesabı gayet sür'atli olup ân-ı vahidde biteceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Arafat'ta ve Müzdelife'de vakfeyi ve Müzdelife'den Mina'ya inileceğini beyandan sonra Mina'da cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere :

وَٱذۡكُرُواْ ٱلله فِىٓ أَيَّامٍ۬ مَّعۡدُودَٲتٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Sayılı günlerde Allah'ı zikredin.]

Yani; «Ey huccac-ı müslimin ! Siz Mina'ya geldiğinizde sayılı günlerden ibaret olan eyyam-ı teşrîkta ve namazlarınızın akabinde ve kurbanlarınızı kestiğinizde ve Şeytanı taşladığınızda tekbir almakla Allah'ı zikredin ve zikrullahtan gaflet etmeyin.» Zira; şu beyan olunan zaman ve mekânlarda tekbirle Allah'ı zikr etmek sizin üzerinize vaciptir. Binaenaleyh; terk etmeyin ki, günâh işlemiş olmayasınız.

فَمَن تَعَجَّلَ فِى يَوۡمَيۡنِ فَلآً إِثۡمَ عَلَيۡهِ وَمَن تَأَخَّرَ فَلآً إِثۡمَ عَلَيۡهِ‌ۚ لِمَنِ ٱتَّقَىٰ‌ۗ

[Eyyam-ı madudede zikir vacip olunca bir kimse eyyam-ı teşrikin birinci ve ikinci günlerinde Mina'da vazifesini eda eder de üçüncü güne kalmaksızın Mekke'ye gitmekte acele ederse, o kimse üzerine günâh yoktur. Kezalik acele etmeyerek Mekke'ye hareketini üçüncü güne te'hir eden ve haramdan ittika eden kimse üzerine günâh yoktur.]

وَٱتَّقُواْ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّڪُمۡ إِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ (203)

[Cemîi â'mal ve ef'alinizde Allah'a ittika edin ve haram olan şeyleri irtikâp etmekten korkun ve iyi bilin ki, ancak Allah'ın huzur-u manevisine cem' olunacaksınız ve amelinizin muktezasına göre ceza göreceksiniz.]

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette e y y a m - ı m a d u d e y l e murad; eyyam-ı teşriktir: E y y a m - ı t e ş r i k ; bayramın ikinci, üçüncü, dördüncü günleridir ki üç gündür. Şu halde; bayramın ikinci ve üçüncü günleri hem bayram ve hem teşriktir. Dördüncü günü teşriktir, bayram değildir. Birinci günü; bayramdır, teşrik değildir ve bu günlerin azlığına binaen madûde denmiştir. Çünkü; sayılı olan herşey azdır.

B u g ü n l e r d e z i k i r l e murad; namaz akabinde ve kurban keserken ve Şeytan taşlarken tekbir almaktır. Farz namazları akabinde alınacak olan tekbirler İmam-ı Ebu Yûsüfle İmam-ı Mühammed'in mezheplerine göre, Arefe" günü sabah namazından başlayarak dördüncü bayramın ikindi namazında hitam bulmak üzere yirmi üç vakit devam eder ve elyevm amelimiz de böyledir. Ancak İmam-ı Âzam'a göre bayramın birinci günü ikindi namazında biter. Binaenaleyh; İmam-ı Âzam Hz.'nin mezhebince, sekiz vakit namaz arkasından tekbir almak vaciptir. İkinci ve üçüncü bayram geceleri Mina'da kalmak ve cemerat-ı selâsenin ki Şeytan'a taş atılan mahallerdir- herbirinde yedişer çakıl taşı atmak ve her çakıl arkasından tekbir almak vaciptir. Şu halde; hergün yirmi bir çakıl atılır. Mina'da üç gün eğlenmeyip iki gün oturarak, üçüncü günün vazifesini eda ile Mekke'ye azimet etmek veyahut üç gün kalıp, her günün vazifesini ayrı ayrı ifa etmek beyninde abdin muhayyer olduğunu ve bunlardan hangisini ihtiyar ederse, günâh olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.

Vâcib Tealâ kullarının ittikaya ihtimamları lâzım olduğuna tenbih etmek üzere ancak canib-i manevi-i ilâhisine haşr olunup başka merci olmadığını beyan etmiştir. Çünkü; âhirete ve hesap ve cezaya ve Cennetle Cehennem'e iman eden ve huzur-u ilâhiden başka merci olmadığını bilen bir kimse elbette ittikaya itina eder.

***

Vâcib Tealâ emelini dünyaya hasreden kimseyle yalnız dünyaya hasretmeyip hem dünya ve hem âhireti isteyenlerin duâlarını ve Mina'da zikrin lüzumunu beyandan sonra emeli yalnız dünyaya masruf olan münafıkın halini beyan etmek üzere :

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُعۡجِبُكَ قَوۡلُهُ ۥ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَيُشۡهِدُ ٱلله عَلَىٰ مَا فِى قَلۡبِهِۦ وَهُوَ أَلَدُّ ٱلۡخِصَامِ (204)

buyuruyor.

[Nastan bazısı şol kimselerdir ki, hayat-ı dünya hakkında onun sözü habibim ! Sana taaccüp ve hayret verir ve kalbinde imanı ve sana mahabbeti olduğuna Allah'ı şahit kılar ve yemin eder. Halbuki o kimsenin sana buğz ve adavet ve husumeti herkesten ziyadedir.] Şu halde; onun sözüne inanma. Zira; daima size hile yapmaktan ve sözüyle ehl-i imanı aldatmaktan ve fırsat düştükçe zararlandırmaktan geri durmaz.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hazin’ın beyanları veçhile bu âyetin (Ahnes b. Şüreyk) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü A h n e s ; tatlı dilli güzel yüzlü, fesahat ve belagat üzere söz söyler, meclisi ârâ ve nekregû bir adamdı. Huzur-u Risalete gelir imanından ve mahasin-i İslâmiyeden ve Resûlullah'a mahabbetinden bahseyler ve bu sözlerinin doğru olduğuna Allah'a yemin ederdi. Halbuki Resûlullah'a ve ehl-i imana buğz-u adaveti, herkesten ziyadeydi. İşte Cenab-ı Hak onun halini beyan için Resûlüne bu âyeti inzal etmiştir. Bu münafıkın ismi (Übey)'dir. (Ahnes) denildiğinin sebebi; yevm-i Bedir'de (Beni Zühre) kabilesinden üç yüz kişiyi iğfal edip maiyet-i Resûlullah'tan ayırmış ve geri döndürmüş ve demiştir ki «Muhammed (A.S.) sizin hemşirenizin oğludur. Eğer yalancı ise sizin ondan ayrılmanız nasın size nıahabbetini ve eğer doğru ise tazimini mucip olur. Şu halde; nefsinizi helâke koymakta bir fayda yoktur. Ben döneceğim, siz de dönün» dedi ve (Beni Zühre) de reyine ittiba' ile firar ettiler ve onların bu suretle harpten teehhuruna sebep olduğu için (Ahnes) denmiştir. Çünkü A h n e s ; geride kalmak ve birşeyden teehhür etmektir. Resûlullah'ın validesi Beni Zühre'den olduğu için «Sizin hemşirenizin oğlu» demiştir. Gerçi âyet, bu münafık hakkında nazil olmuşsa da şu evsafla muttasıf olan kimselerin cümlesine şamildir. Zira; itibar lâfzın umumuna olup sebebin hususuna değildir.

Vâcib Tealâ münafık ve murâî olan kimseyi üç sıfatla zemmetmiştir:

B i r i n c i s i ; emeli dünyaya masruf olup, dünya hakkında dinleyenlere hayret verecek söz|er söylemek,

İ k i n c i s i ; kalbinde gizlediği buğz-u adavetin hilâfına mahabbet izhar ve yalan yere yemin etmek,

Ü ç ü n c ü s ü ; Resûlullah'a ve ehl-i imana şiddetli adavet etmektir. İşte; her asırda bu gibi munafıklar çoktur. Allah ü Tealâ ehl-i imanı bu gibilerin şer ve fesadlanndan muhafaza buyursun. Âmin.

***

Vâcib Tealâ münafıkların diğer sıfatlarını beyan etmek üzere:

وَإِذَا تَوَلَّىٰ سَعَىٰ فِى ٱلاًرۡضِ لِيُفۡسِدَ فِيهَا وَيُهۡلِكَ ٱلۡحَرۡثَ وَٱلنَّسۡلَ‌ۗ وَالله لاً يُحِبُّ ٱلۡفَسَادَ (205)

buyuruyor.

[Ey Resûlüm ! O münafık senden ayrıldığında yeryüzünde ifsad etmek üzere sa'yeder ve sıla-i rahmi kat' ve ehl-i İslâmın demini izâa ve ekinlerini ve hayvanlarını ihlâk etmek için yeryüzünde gezer. Halbuki Allah-u Tealâ fesadı sevmez.]

وَإِذَا قِيلَ لَهُ ٱتَّقِ ٱلله أَخَذَتۡهُ ٱلۡعِزَّةُ بِٱلۡإِثۡمِ‌ۚ فَحَسۡبُهُ ۥ جَهَنَّمُ‌ۚ وَلَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ (206)

[Ve o münafıka Allah'tan kork, ifsad etme denildiğinde onu günâh işlemeye hamiyet-i cahilîyesi tahrik eder ve günâhkârlıkla büyüklüğü her tarafını ihata ve masiyet işlemek üzere kanı galeyan eder. Ve dur dedikçe zarara gider. Hali böyle olunca Cehennem ona kâfidir. Onun için ne çirkin mahaldir Cehennem !]

Yani; huzur-u Risalete gelip imanından bahseden ve mahabbet izhar eden münafık huzurdan dönünce yeryüzünü ifsad ve ahalinin ekinlerini ve otlarını ve hayvanlarını ihlâk etmek için arz üzerinde çalışır. Halbuki Allah-u Tealâ fesadı sevmez. Binaenaleyh Allah'ın gazabından hazer etmek lâzımdır. Ve o münafıka nasihat suretiyle «İfsad etme, Allah'tan kork, halkı ızrar eyleme ve haramı irtikâp etmekten nefsini sakın» denildiğinde hamiyet-i cahiliyesi onu günâha sevk eder ve gayret-i cahiliyesi ona günâhkârlığı büyüklük tanıtır. Günahkârlığı büyüklük addedip nasihat dinlemeyen münafıka Cehennem kâfidir. Ne kötü yatacak mahal oldu Cehennem ve ne fena beşiktir.

Âyet-i celile (Ahnes)'in ahlâk-ı fasidesinden diğer birini dahi tasvir etmiştir. Çünkü; Taif'te (Beni Sakif) kabilesiyle (Ahnes) arasında olan bir husumete binaen (Ahnes) bir gece onların ekinlerini yakıp, hayvanlarını ihlâk ettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Yahut Fahr-i Razi, Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile âyetin manası bir tevcihe nazaran şöyledir : [Münafık, nâs üzerine vali kılınıp mütevelli olduğunda ahali üzerine zulüm icra eder ve haklarına tecavüzle adaleti ihlâl ettiğinden .Allah-u Tealâ, onun zulümkârlığından yağmuru men'eder, ekin ve ot kurur, kıtlık olur ve hayvanat kırılır. Zira; Allah-u Tealâ fesadı sevmez, fesad olan yere kahrını ve gazabım inzal eder.] demektir. Şu halde münafıkı halk üzerine mütevelli kılmamalı. Zira; onun tevliyeti nâs için maddi ve manevi mazarrattır. Şu manâya nazaran hüküm sahibi olan kimselerin adalete dikkat etmeleri lâzımdır. Çünkü hükümetten maksad-ı aslî; adalettir. Ve bilûmum memurların da memuriyetine göre adalet etmeleri vaciptir. Zira; adalet olan yere bereket nazil olduğu gibi zulüm olan yerden de bereketin ref olunacağına bulîyet "delâlet eder.

Bu misilli münafıklara gerek taraf-ı Risaletten ve gerek bir ehl-i insaf tarafından «Terket bu fesadı, vazgeç zulümden» diyerek nasihat olunduğunda onu bir büyüklük alır ve kibr-ü gururu onu daha fena bir günâh işleme ve sevkeder, asla nasihat tesir etmez. Her zamanda münafıkların halleri böyledir. Çünkü esasen onu nifaka sevk eden şey; onda olan gurur ve kendi zu'munca bu büyüklüğüdür. Binaenaleyh münafıka ittika ile emir; muttasıf olduğu ahlâk-ı zemimeyi terkle emirdir. Bu âyetlerde münafıkm beş sıfatı beyan olunmuştur: Dünyayı elde etmek için güzel söz söylemek ve yalan olan sözüne Allah'ı şahit kılmak ve hakkı iptal batılı terviç için hakka karşı husumet ve yeryüzünü ifsada sa'y ve halkın ekinlerini ve hayvanlarını itlaf etmekten ibarettir. Münafıkın şu sıfatları ayn-ı kabahat olduğundan cümlesinden içtinab etmesi emrolunduğunda aksini işler demektir. Binaenaleyh; büyük ve küçük dünya yüzünde vaki olan fitneler ekseriyetle münafıkların yüzündendir. Çünkü; kalbinde fesadı saklar, lisaniyle herkesi aldatır ve nifakla âlemi berbat eder.

Hulasa; munafıkın hali yeryüzünü ifsada sa'yetmek olduğu ve halkı ızrar için ekinlerini ve hayvanlarını itlaf etmek adeti bulunduğu ve Allah-u Tealâ'nın fesadı ve o fesadı icad eden müfsidi sevmediği ve münafıka vazgeç bu fenalıktan denildiğinde, fesad işlemekle kendini büyük bir adam addettiği ve hali böyle olanlara Cehennem kâfi ve onlar için Cehennem kötü bir âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ dinini dünyaya değişenlerin ahvalini beyandan sonra dünyasını, malını ve hayatını din yoluna sarfedenlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَشۡرِى نَفۡسَهُ ٱبۡتِغَآءَ مَرۡضَاتِ ٱلله‌ۗ وَالله رَءُوفُۢ بِٱلۡعِبَادِ (207)

buyuruyor.

[Şol kimse nastan bazıdır ki, o kimse Allah'ın rızasını taleb için nefsini ibzal eder. Halbuki Allah-u Tealâ kullarını esirgeyici ve belâyaya sabreden kullarını himaye edicidir.]

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette şira; düşmanla mücahedede ve emr-i bümaruf ve nehy-i anü münkerde nefsini sarfeder ve rıza-yı ilâhiyi talepte canını esirgemez demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Nasın bazısı rıza-yı Bâri'yi talep için nefsini mahall-i tehlike olan meydan-ı muharebeye atar ve birçok zahmetlere katlanır ve rıza-yı ilâhi uğrunda bilûmum kazaya razı olur ve dini uğrunda canını feda etmekten çekinmez] demektir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyet (Süheyb b. Sinan-ı Rumi) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Süheyb) Medine'ye hicret ederken müşrikler önüne geçerek mürted olması için çok azâb ettiler. (Süheyb) «Ben bir şeyh-i faniyim. Binaenaleyh sizinle beraber olmakta size bir faydam ve ayrı olmakta da sararım olmaz. Şu halde alın malımı, bırakın beni» dedi. Müşrikler (Süheyb)'in bu sözünü kabul ederek malını aldılar ve kendini bıraktılar. Müşarünileyh Medine'ye girerken Ebubekir Hz.'leri «Bey'in mübarek olsun. Nefsini rıza-yı Bâri için sattın ve senin hakkında âyet nazil oldu» dedi ve bu âyeti okudu.

(وَالله رَءُوفُۢ بِٱلۡعِبَادِ) Cenab-ı Hakkın, kullarının azıcık amellerine daimi Cennet gibi bir nimet ihsan etmesi ve cebr-ü ikrahta nefsini muhafaza için kalbinde imanına halel getirmeksizin kelime-i küfrü tekellüme ruhsat vermesi ve herkese kudreti miktarı teklif edip, kudretin harici teklif etmemesi ve tevbeyi kabul etmesi Allah'ın kullarına re'feti cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ münafıkın ifsadını ve mümin-i hâlisin din uğrunda feda-yı cana hazır bulunduğunu beyandan sonra umum ehl-i imanı ahkâm-ı şer'iyeye inkıyada davet etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱدۡخُلُواْ فِى ٱلسِّلۡمِ ڪَآفَّةً۬ وَلاً تَتَّبِعُواْ خُطُوَٲتِ ٱلشَّيۡطَـٰنِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ لَڪُمۡ عَدُوٌّ۬ مُّبِينٌ۬ (208)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Ahkâm-ı şer'iyenin kâffesine itaat edin, Şeytan’ın vesvesesine ittiba' etmeyin. Zira Şeytan; sizin adaveti zahir bir düşmanınızda.]

Yani; ey müminler ! Kâffeniz ahkâm-ı şer'iyeye dahil olun ve ahkâm-ı şer'iyeden hiçbir hükme itaatsizlik etmekle o ahkâmı ihlâl etmeyin ve hükm-ü şer'inin herbirine teslim olun ve mucibiyle amel edin ve Şeytan’ın vesvese ve hilesine ittiba' etmeyin ve ahkâmı birbirinden ayırmayın, hepsine birden iman edin ve Şeytan’ın ifsadıyla birbirinizden nifak ve şikakla ayrılmayın. Zira Şeytan sizin aranıza nifak koymak ve ahkâmı birbirinden tefrik etmek cihetiyle ifsaddan geri durmaz. Çünkü; adaveti zahir bir düşmanımzdır. Şu manâ; âyette hitabın müminlere olduğuna nazarandır.

Hitap münafıklara olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ey zahirde mümin fakat batını münafık olan kimseler ! Kalbiniz ve bilcümle azanızla islâma girin ki, zahiriniz mümin batınınız münafık olmasın, içiniz ve dışınız bir olsun ve batılı hak suretinde gösterip, iğfal eden Şeytan’ın vesvesesine ittiba etmeyin. Zira o; sizin düşmanınız] demektir.

Âyette hitabın ehl-i kitaptan (Abdullah b. Selâm) ve emsali gibi iman edenlere olmak ihtimali vardır. Çünkü; onlar iman ettikten sonra Tevrat'ın ahkâmından cumartesi'ne hürmet ve deve etini ve sütünü yememek gibi bazı ahkâma riayet eder ve «Din-i İslâmda bunları terketmek mubahtır ve şeriat-i Musa'da vaciptir, biz ihtiyaten terkederiz» derlerdi. Cenab-ı Hak onları din-i îslâmın kâffe-i ahkâmına dahil olup Tevrat'ın ahkâmını terketmek lâzım olduğuna davet etmiştir.

Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey ehl-i kitaptan mümin olanlar ! Siz ahkâm-ı İslâmiyenin kâffesine dahil olun ve ahkâm-ı Tevrat'ın bazısıyla amel etmenize dair Şeytan’ın iğfalâtına ittiba etmeyin. Binaenaleyh; Cumartesi günü işinizi görün ve deve etini yiyin. Zira; ahkâm-ı Kur'ân'da hiçbir günde işi tatil olmadığı gibi deve eti de halâldir. Ve Tevrat'ın ahkâmı mensuhtur, amel caiz değil] demektir.

Yahut âyette s i l m ; sulh ve müsalemet ve münazaayı terk etmek manasınadır. Şu halde âyetten maksat; müminleri ittifaka davet ve tefrikayı terketmekle emirdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey müminler ! Kâffeniz sulh ve müsalemete dahil olun ve daire-i ittifaka girin ve birbirinizle münazaa ve müfarakati terkedin ki, kütle-i İslâmiyenin kuvvetine halel gelmesin ve şevket-i İslâmiye mahfuz kalsın ve Şeytan’ın sözüyle tefrikaya düşüp birbirinizin aleyhinde bulunmakla, düşman elinde perişan olmayın] demektir. Şu halde bu âyet, ehl-i İslâm için ittifakın lüzumuna ve menfaatine ve tefrikanın mazarrat ve fenalığına delâlet ettiği cihetle ehl-i İslâmın selâmet ve saadetine ve düşmanlarından intikam almaya ve bütün işlerin yoluyla cereyanına sebeb-i yegâne ittifak ve ittihad olduğundan, bu âyetle Cenab-ı Hak bilcümle ehl-i İslâmı ittifaka davet etmiştir.

Şeytan'ı ve onun adavetini biz görmezsek de Hz. Âdem'le beyinlerinde cereyan eden vakayı Cenab-ı Hak Kur'ân’ın müteaddid âyetlerinde beyan ettiği cihetle, bizim için Şeytan’ın zatında ve bizlere adavetinde şüphemiz olmadığından Şeytan’ın adaveti (مُّبِينٌ۬) yani açık olmakla tavsif olunmuştur.

Şeytan’ın evlâd-ı Âdem'e adaveti maddi olarak hastalık ve saire gibi bazı afete giriftar etmekle olabilirse de, bu cihetten Cenab-ı Hak Şeytan'ı men'etmiştir. Binaenaleyh; dünyaca Şeytan insanlara maddi zarar etmeye muktedir değildir. Amma umur-u diniye ve ahkâm-ı şer'iyede vesvese vermek ve günâhları tezyin etmek ve ibadetten sarf-ı nazar ettirmek gibi manevi zarar îsaline ve âhiret nimetlerinden mahrum etmeye muktedirdir. Bu cihetten hergün her saatte her şahıs üzerine musallat olduğundan birçok kimseleri idlâl edip duruyor.

Hulâsa; mü'minlerin ahkâm-ı şer'iyenin kâffesine dahil olmaları lâzım olduğu ve ahkâm-ı şer'iyenin haricinde birşeye istinad ederek amelin ve ehl-i İslâm için ittifak lâzım olup tefrikanın caiz olmadığı ve Şeytan, adaveti zahir bir düşman olduğundan onun iğfalâtına aldanmamak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vâcib Tealâ ahkâm-ı şer'iyenin kâffesine duhûlü emrettikten sonra Şeytan’ın iğfalâtına aldanmakla ahkâm-ı şer'iyeye duhulde tekâsül edenleri tehdid etmek üzere:

فَإِن زَلَلۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡڪُمُ ٱلۡبَيِّنَـٰتُ فَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله عَزِيزٌ حَڪِيمٌ (209)

buyuruyor.

[Eğer size hakka delâlet eder açık deliller geldikten sonra ayağınız kayar, Haktan ayrılırsanız, iyi bilin ki Allah-u Tealâ intikamını alır. Zira; Allah-u Tealâ cümle âleme galip bir ulu ve işleri hikmete muvafık bir hakimdir.]

Yani; sizin kâffeniz ahkâm-ı şeriyeye dahil olmak ve şeytanın hilesine aldanmamak lâzım olunca, Hakkaniyete delâlet eden açık deliller ve kat'i beyyineler Resûlümüz vasıtasıyla gelip, Hak tezahür ettikten sonra sulh ve müsâlemete duhûlden ayağınız kayar ve dalâleti irtikâp ederseniz, iyi bilin ki Allah-u Tealâ intikamını alır. Zira; Allah-u Tealâ cümleye galiptir ve intikamı hikmete muvafıktır. Çünkü; Hakimdir.

(زَلَلۡتُم) z e l e l ; ayak kaymak manâsınaysa da burada taraf-ı şeri'den memur olduğu ibadetten dönmek manasınadır. Binaenaleyh; usul-u itikadiye ve furu-u a'malde tekâsül ve hilâfına meyletmeye şâmildir. Şu halde usul-ü itikadiyeden dönmek küfr olduğu gibi furû-u a'malde ibâdâtı terk ve günâhları irtikâba şâmil olduğundan, âyette bilûmum günâh işleyenlerden intikam alınacağını beyanla küçük ve büyük günâh irtikâb edenleri tehdid vardır.

Vâcib Tealâ'nın kullarını muahaze ve intikamı; resûller ve kitaplar vasıtasıyla hakka delâlet eder delilleri izah ettikten sonra olduğuna bu âyet delâlet eder. Şu halde mükellefe delil gelmek şarttır, fakat yakîn hâsıl olmak şart değildir. Binaenaleyh delil geldikten sonra dalâleti irtikâb edenler muahaze olunurlar. Şu kadar ki mükellefin delâile nazar ve istidlale muktedir olması şart olduğundan mecnun ibâdâtı terkinden dolayı mes'ul olmaz. Çünkü; delile nazara ve istidlale muktedir değildir.

Bu âyette muhatabînin zelelde vaki olmaları kat'i olmadığından şekke delâlet eden (ان) lâfzı varid olmuştur. Şu kadar ki, şek muhataplara aittir. Zira; Vâcib Tealâ sekten münezzehtir. Hulâsa; din-i İslâmın hak olduğuna delâlet-i kafiye geldikten sonra o delâile nazar edip amel etmek vacipken onun haricinde amel edenlerin intikama müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ cümle insanların İslama duhullerini emir ve duhulden imtina edenleri tehdid ettikten sonra İslama dahil olmayanların başlarına gelecek azabı beyan etmek üzere :

هَلۡ يَنظُرُونَ إلاً ٓ أَن يَأۡتِيَهُمُ الله فِى ظُلَلٍ۬ مِّنَ ٱلۡغَمَامِ وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةُ وَقُضِىَ ٱلاًمۡرُ‌ۚ وَإِلَى ٱلله تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ (210)

buyuruyor.

[Onlar gözetmezler, ancak beyaz bulut içinde Allah'ın onlara göndereceği azap alâmetleri ve azabı getiren meleklerin gelmesini ve helâklerine dair olan emr-i ilâhinin tamam olmasını gözetirler ve her umur; ancak Allah-u Tealâ'ya racidir.] Şu halde bunların azapları da Allah-u Tealâ'ya racidir.

Yani; beşeriyetin rahatı için Cenab-ı Hakkın inzal buyurduğu Kur'ân’ın ahkâmını kabul edip dünyevi ve uhrevi saadet yollarını Kur'ân'dan aramak lâzımken, Şeytan’ın iğfalâtına aldanıp ahkâm-ı şer'iyeyi kabulden istinkâf edenler gözetmezler, ancak insanlar üzerine gölgelikler gibi örtülmüş beyaz bulutlar içinde Allah'ın azabına alâmetlerin ve azaba müvekkel olan meleklerin azapla gelmelerini ve helâklerine dair olan emr-i ilâhinin tamam olmasını gözetirler. Azaba delâlet eden alâmetlerin bulut içinde gelmesi ve meleklerin azabı getirmeleri ve azaba dair emrin tamam olması ve saire gibi işlerin cümlesi Allah'a irca olunur. Binaenaleyh; Kur'ân'ı kabul etmeyenler adem-i kabulde devam ve ısrar ederlerse, şu beyan olunan azaplara istihkakları kat'idir. Ancak müstehak oldukları azabın vakti muayyen değildir.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile gelmek ve gitmek gibi harekeye ve intikale delâlet eden ve emmare-i hudûs olan kelimeler Vâcib Tealâ'ya isnad olunduğunda, Allah'ın emrinin ve azabının ve lûtfunun gelip gitmesi murad olunur. Zira; ahval-i cisimden gelip gitmek gibi şeylerden Cenab-ı Hak münezzeh olduğundan bu kelimelerden makama münasip bir manâ murad olunmak vaciptir. Şu halde, bu âyette «Tarîk-i haktan çıkanlar Allah'ın gelmesine intizar ederler» demek «onların helâkine dair Allah'ın emrinin gelmesine intizar ederler» demektir.

Z u l e l ; gölgelik ve g a m a m ; beyaz buluttur. Ümem-i salifeden âsi olanlara ekseriyetle azap; üzerlerini gölgelik gibi bürümüş beyaz bulutlardan nazil olduğundan bu ümmetten de isyan edenlere azabın onlara geldiği gibi bir surette gelmek ihtimali beyanla günâhkârları tehdid etmiştir. Beyaz buluttan menfaatli yağmur ümid edilirken azabın gelmesi, hayır zannolunan yerden şerrin zuhur eylemesi demek olup bunun da tesiri ziyade olduğu cihetle azabın rahmete sebep olacak buluttan geleceğini beyanla şiddetine işaret olunmuştur. Hulâsa; İslama ve daire-i itâata girmeyen kimselerin ancak semadan azabın nazil olması ve azabın gelmesinden başka gözetecek bir şeyleri olmadığı ve haklarında vaki olacak şeyle hükm-ü ilâhinin lâhîk olup cümle umurun Allah'a râci bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ din-i tslâma duhûlü kâffei nâsa emir ve Şeytan'ın vesvesesine ittibaı nehiy ve tekâlif-i ilâhiyeden çıkanların intikama müstehak olduklarını ve onların ancak azabın gelmesini gözettiklerini beyan ettiği gibi hak olan delilleri inkâr edenlerin tehdide müstehak olduklarını dahi beyan etmek üzere:

سَلۡ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ كَمۡ ءَاتَيۡنَـٰهُم مِّنۡ ءَايَةِۭ بَيِّنَةٍ۬‌ۗ وَمَن يُبَدِّلۡ نِعۡمَةَ ٱلله مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُ فَإِنَّ ٱلله شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ (211)

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem'im ! Sen Beni İsrail'den sual et, biz onlara ne kadar açık mucizeler verdik. Eğer bir kimse kendine geldikten sonra Allah'ın nimetlerini tebdil ederse o kimse Allah'ın azabına müstehak olur. Zira; Allah'ın azabı şiddetlidir.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan'ım ! Sen ehl-i kitap olan Beni İsrail'den sual et ki, biz onların ecdadına Hz. Musa vasıtasıyla hak üzere delâlet eder ne kadar çok mucizeler verdik, onlar o âyetleri inkârla azaba müstehak oldular. İşte onlar gibi senin mucizelerini inkâr edenler, inkârlarında devam ederlerse bunlar da azaba müstehaktırlar. Zira; bu mu'cizeler hidayete ve saadete sebep olan hakka delâlet ettiği cihetle ümmet hakkında pek büyük nimettir. Bir kimse, hidayetine sebep olan nimet kendine geldikten sonra Allah'ın o nimetini tahrif veya maksadın gayrı bir te'vil ile dalâlete tebdil ederse, azaba müstehak olur. Zira; nimeti tebdil edenlere Allah'ın azabı şiddetlidir.

Bu âyette Beni İsrail'e verilen â y e t l e murad; Hz. Musa'ya verilen asâ ve denizin yol olması ve saire gibi mucizelerdir. Bu sualden maksat; zaman-ı saadette bulunan Yahudileri âbâ ve ecdadının hallerinden ibrete davet ve eslâfinın mucizelerini te'ville tebdil edip azaba duçar olduklarını beyanla tehdid etmektir.

N i m e t l e murad; enbiya-yı izama verilen mû'cizelerdir. Zira enbiyanın mucizeleri; ümmetlerinin hidayetlerine sebep olduğu için pek büyük nimetlerdlr ve nimetin şükrü eda olunmak lâzımdır. Mucizenin şükrü ise , iman ve ihtida etmektedir İşte mucizeyi, hâşâ sihir ve kehânet demek gibi iftiralara tebdil edenler küfran-ı nimet ettiklerinden dolayı elbette muazzep olacaklardır.

Bu gibi azîm ni'meti dalâletle karşılamak büyük cinayet olduğundan azabın şiddetini icab ettiğine işaret için, Cenab-ı Hak «ıkabının şiddetli olduğunu» beyan etmiştir.

Nimet lâfzı mutlak zikrolunduğu cihetle nimet; sıhhat, afiyet, refah-ı hal, emniyet ve kifaf miktarı rızık gibi nimetlere dahi şâmil olduğundan, bunların şükrünü eda etmeyenler de nimetlerinin hikmete tebdil cezasına müstehaklardır.

Hulâsa; Beni İsrail'e birçok âyetler verildiği ve o âyetler hakka delâlet ve hidayete vesile oldukları cihetle ümmetler hakkında nimet olduğu ve bu nimeti maksadın hilâfında istimal ile tebdil edenlerin şiddetli ceza görecekleri, zira; Allah'ın azabı şedîd olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ nimet-i ilâhiyeyi tebdil edenlerin azaba müstehak olduklarını beyan ettiği gibi nimeti tebdilin sebebini dahi beyan etmek üzere:

زُيِّنَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا وَيَسۡخَرُونَ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ‌ۘ وَٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۗ وَالله يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ بِغَيۡرِ حِسَابٍ۬ (212)

buyuruyor.

[Kâfirlere hayat-ı dünya tezyin olundu ve nimet-i dünyaya onların gözlerine gayet güzel göründü ve dünyaya muhabbet onları bir dereceye kadar götürdü ki, onlar müminleri ve yevm-i kıyamette kendilerinin fevkinde olacak kimseleri istihza ederler. Zira; onlar dünyaya kemal-i mahabbetlerinden her kemali dünya malında zannettikleri cihetle fakir olan kimseleri her kemalâttari mahrum addederek istihzaları münasip görürler. Halbuki muharremattan ve sair nefsin arzu ettiği fenalıklarda dereceleri yevm-i kıyamette onların fevkindedir. Onlar ise dünyada nail oldukları rızıklarla mağrur olurlar. Halbuki Allah-u Tealâ dilediği kulunu hesapsız merzuk eder.] Binaenaleyh; bazılarını imtihan için dünya rızkıyla merzuk ve bazılarını da âhiret ameline muvaffak etmekle âhirette merzuk eder.

Hayat-ı dünyayı kâfirlere tezyin eden Allah-u Tealâ'dır. Lâkin dünyaya rapt-ı kalp edip ahiret umurundan feragat eden kâfir, kendi iradesiyle rapt-ı kalb ettiğinden, Cenab-ı Hakkın tezyini kâfîri mecbur etmez. Evet ! Dünyanın güzelliğini halk eden Allah'tır, fakat kalbini ve bütün vücudunu dünyaya bağlayan kâfirin kendisidir. Müttekilerin ıttîkalari sebebiyle dereceleri alâ-yı illiyyînde ve kâfirlerin irtikâb ettikleri cinayet-i küfür sebebiyle derekeleri esfel-i safilînde olacağına bu âyet delâlet eder.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Cehil) ve emsali gibi fukara-yı mümini fakrından dolayı istihza eden Arabın zenginleri hakkında nazil olmuşsa da servetine mağrur olarak fukarayı istihza etmeyi adet edenlerin cümlesine de şâmildir. Binaenaleyh; fukarayı istihza edenler cezasını görecekleri gibi, istihza olunan müttakiler de onların fevkinde derecat-ı âliyatta bulunacaklardır.

***

Vâcib Tealâ hayat-ı dünyanın kâfirlere tezyin olunduğunu beyan ettiği gibi bu hal şu zamana mahsus olmayıp evvelden beri insanların adetleri olduğunu dahi beyan etmek üzere:

كَانَ ٱلنَّاسُ أُمَّةً۬ وَٲحِدَةً۬ فَبَعَثَ الله ٱلنَّبِيِّـۧنَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ بِٱلۡحَقِّ لِيَحۡكُمَ بَيۡنَ ٱلنَّاسِ فِيمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ‌ۚ

buyuruyor.

[Nas ümmet-i vahideydi, sonra Cenab-ı Hak muti' olan kimseleri tebşir eder ve âsi olan kimseleri azapla korkutur oldukları halde nebileri gönderdi ve o nebilerle beraber hak olarak kitap inzal etti ki, nâsın ihtilâf ettikleri mesâilde beynen nâs o nebi hükmetsin ve nâsın ihtilâfını bertaraf eylesin.]

Yani; nâs iptida-yı hilkatte Hz. Âdem şeriatiyle amel eder bir millet olup, aralarında asla ihtilâf yoktu. Vakta ki Kâabil, Hâbil'i katletti. Bunun üzerine ârâ ve efkâr ihtilâf etti ve kuvva-yı hayvaniye ve arzu-yu emel teşettüt eyledi ve aralarına buğz-u adavet ve muhasame ve mücadele girdi. Binaenaleyh; nâsın muhtelif milletlere inkısam etmesi üzerine Cenab-ı Hak âsileri korkutur ve itaat edenleri sevapla tebşir eder oldukları halde nebiler gönderdi. İhtilâf ettikleri mesâil hakkında nâs arasında adaletle hükmetmek için o nebilerle beraber hakka mukarin kitaplar inzal etti. O nebiler halkı İslaha ve bir noktada içtimaa davet ettiler ve her nebi kendi zamanındaki mebus olduğu ümmetini ıslaha çalıştı ve emrolunduğu şeriatin ahkâmını bilâ kusur ve lâfütûr tebliğ etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette k i t a p ; cins-i kitaptır. Yoksa «Her nebi ile beraber bir kitap inzal etti» manâsına değildir. Zira; her nebinin kendine mahsus kitabı yoktu. Belki bazılarına kitap nazil oldu ve ondan sonra gelenler o kitabın ahkâmıyla mükellef ve onu

ümmetine tebliğe memur edildi. Kitapla hükmeden; nebi vasıtasıyla Allah-u Tealâ'dır. Çünkü hüküm; Allah'ındır. Nebi Allah'ın kitabından aldığı ahkâmıyla ümmeti beyninde hükmettiği cihetle Allah-u Tealâ ve nebi hükmederler demektir. Hatta hüküm kitaptan alındığı için «Kitap hükmetti» denilerek hükmün kitaba isnadı dahi caizdir.

***

Vâcib Tealâ nâsın ihtilâfını hail için enbiya ile beraber kitap inzal ettiğini beyan ettiği gibi ihtilâf edenlerin kimler olduğunu dahv beyan etmek üzere:

وَمَا ٱخۡتَلَفَ فِيهِ إلاً ٱلَّذِينَ أُوتُوهُ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَـٰتُ بَغۡيَۢا بَيۡنَهُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[O kitapta ihtilâf etmedi, illâ şol kimseler ihtilâf ettiler ki onlara o kitap verildi. Kendilerine kitap verilen ümmet o kitabın doğru olduğuna açık deliller ve beyyineler geldikten sonra hasedlerinden naşi beyinlerinde cereyan eden desais-i Şeytaniye ile zulmen o kitabı inkâr ederek ihtilâf ettiler.]

فَهَدَى الله ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لِمَا ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ مِنَ ٱلۡحَقِّ بِإِذۡنِهِۦ‌ۗ وَالله يَهۡدِى مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ (213)

[Binaenaleyh; Allah-u Tealâ kendisinde ihtilâf ettikleri hakta kitaba iman eden müminleri hidayette kıldı, onlar da büznillâh ihtida ettiler. Halbuki Allah-u Tealâ dilediği kimseyi doğru yola hidayette kılar.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile, ü m m e t ; bir din üzerine içtima' eden millettir. Nâsın ümmet-i vahide olması Hz. Âdem zamanında olmuştur. Zira; Allah-u Tealâ Âdem (A.S.)'ı kendi zürriyetine resûl gönderdi. Âdem (A.S.) ve evlâdı bir din üzere ümmet-i vahideydiler. Kabil, Habil'i hased neticesi katledinceye kadar bu hal devam etti. Vakta ki vak'a-i kıtal hadis oldu. Evlâd-ı Adem arasına ihtilâf girdi. Ve bu ihtilâf da ilâ yevmil kıyam devam edip gidecektir. Bu misilli ihtilâf atı halletmek için Cenab-ı Hak iktizayı zamana göre nebi göndermek ve kitap inzal etmekle ıslahlahlarını emretti. İman edenler ettiler ve iman etmeyenler de küfür üzere kaldılar.

Yahut nâsın millet-i vahide olması Hz. Nuh'un gemiden indiği zamanda olmuştur. Zira; gemiden inince dünya yüzünde bulunan ancak gemide mevcut insanlar olup, onlar da Hz. Nuh'un dini üzerine cemaat-i vahide idiler. Aralarında asla ihtilâf yoktu. Ancak sonraları insanlar çoğaldıkça buğz-u adavet ve hased neticesi vahdet tefrikaya düştü, ihtilâflar zuhur etti ve milel-i muhtelife hasıl olup, islaha muhtaç olununca Cenab-ı Hak ıslah için nebiler gönderdiğini bu âyetle beyan buyurmuştur.

Nasın küfr üzere ümmet-i vahide olduğu bir zaman geçmemiştir. Çünkü; bütün insanların hilaf üzere bulundukları bir zaman farz olunmuş olsa, o da fetret zamanları ki bir nebinin irtihalinden sonra diğer bir nebi ba's olununcaya kadar geçen zamandır. İşte o zamanlarda da insanlar arasında mümin ve muvahhid bulunacağından dünyada bulunan bütün insanların küfrüzere ittifak ettikleri bir zaman tasavvuru baiddir. Çünkü; her zamanda ehl-i tevhid bulunmuş ve dünya ehl-i imandan hâli kalmamıştır. Amma yalnız mümin ve millet-i vahide olması iki defa vaki olmuştur : Birisi; Hz. Âdem zamanı, vak'a-i kıtale kadar devam etmiştir. Diğeri; Hz. Nuh'un gemiden indiği zamandır. Enbiyanın sıfatlarından t e b ş i r ; hıfzıssıhha menzilinde ve i n z a r ; hastalığı tedavi kabilinden olup sıhhat asıl, maraz arız olduğundan hıfzıssıhha menzilinde olan beşaret; inzar üzerine takdim olunmuştur.

Hak olan şeyde ihtilâf eden ehl-i kitaptan Yehud ve Nasara’dır. Çünkü; onlardan herbiri diğerini tekfir ettiği bundan evvel bazı âyetlerde beyan olunmuş ve bu iki millet kendi kitaplarının bazı âyetlerini tağyirle dahi kendi dinlerinde ihtilâf etmişlerdir.

Hulâsa; hak olan itikadiyatta ihtilâf edenlerin ehl-i kitap olduğu ve bu ihtilâfların kendilerine hakka delâlet eden deliller geldikten sonra vuku bulduğu ve ihtilâfları beyinlerinde hased neticesi zulüm olduğu ve ehl-i imanı Cenab-ı Hakkın ihtilâf ettikleri mesâilde hidayette kıldığı ve Allah-ü Tealâ'nın . dilediği kulunu doğru yola îsâl ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ dilediği kulunu tarik-i müstakime hidayette kıldığını beyan eylediği gibi tarîk-ı müstakime hidayette tamam olmayıp ancak birtakım meşakkatlere tahammül etmekle tamam olacağını dahi beyan etmek üzere :

أَمۡ حَسِبۡتُمۡ أَن تَدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ وَلَمَّا يَأۡتِكُم مَّثَلُ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِكُم‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizden evvel geçen ümmetlerden mümin olanların gördükleri meşakkatlerin emsali size gelip de onların müptelâ oldukları musibetlere siz de müptelâ olmadıkça yalnız iman etmekle Cennet'e gireriz mi zannedersiniz? Eğer böyle zannederseniz bu zannınız yanlıştır. Zira; onların gördükleri musibetleri siz de göreceksiniz ve onların çektikleri derd-ü âlâmı siz de çekeceksiniz.]

م مَّسَّتۡہُمُ ٱلۡبَأۡسَآءُ وَٱلضَّرَّآءُ وَزُلۡزِلُواْ حَتَّىٰ يَقُولَ ٱلرَّسُولُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُ ۥ مَتَىٰ نَصۡرُ ٱلله‌ۗ أَلآً إِنَّ نَصۡرَ ٱلله قَرِيبٌ۬ (214)

[Zira; evvel geçen ümmetleri fakr-ü ihtiyaç ve meşakkat gibi zararlar ye hastalık ve körlük gibi şiddetler her taraflarını ihata etti ve enva-ı belâya müptelâ oldular ve oldukları yerden ayakları kaydırıldı. Hatta onlara meb'us olan resûl ve onunla beraber olan müminler Allah'ın nuşreti ne zaman olacak? deyinceye kadar bu musibetler devam etti ve onlar da takatleri kalmadığı bir zamana kadar sabrettiler ve»nusret-i ilâhiye ne zamandır dediklerinde kıbel-i ilâhiden «Agâh olun ve uyanık bulunun. Allah'ın nusreti yakındır» denilmekle tebşir olundular.] İşte ey ümmet-i Muhammedi Siz de onlar gibi birtakım mesâibe göğüs germedikçe kolaylıkla Cennet'e gireriz zannetmeyin.

Resûlullah'ın Medine'ye hicret buyurmasıyla eshaptan malını Mekke'de terkederek hicret edenlerin müptelâ oldukları fakr-ü faka ve mesaib-i saireyle beraber Medine'de bulunan Yahudilerin adavetlerinden de fevkalâde dilgir olduklarından onları tesliye için bu âyetin nazil olduğu (İbn-i Abbas) Hz.'den mervidir. Yahut Hendek gazasında çekilen zahmetler üzerine ehl-i imanı teşci için bu âyet nazil olmuştur. Herhangi sebebe mebni nazil olursa olsun, ehl-i imanın görmüş oldukları zahmetlere sabretmesi lâzım geldiğini ve düşmana karşı metanetle mukavemet ve sair avarız ve afata göğüs germek ehemm-i umurdan olduğunu tavsiye ve bu misilli vukuatın âlemde emsali çok geçtiğini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi tesliye ve teşcidir. İlâ yevm-ilkıyam bü gibi vukuatın insanlar üzerinde eksik olmayacağını ve evvelden beri eksik olmadığını beyanla, herşeye karşı sebata teşvik için nazil olmuştur.

Bilhassa şu içinde bulunduğumuz bin üç yüz otuz senesi Temmuzunda [İş bu cildin tarihi tahriri] iptida Sırpla Avusturya hükümetleri arasında tahaddüs eden bir vak'a üzerine Alman, Fransa, Rus, İngiliz ve Belçika hükümetlerini ve çok geçmeksizin Türkiye ve Japonya hükümetlerine kadar daire-i içtialini tevsi ve şeraresi bütün dünyayı ihata eden Harb-ı Umumi'de, efrad-ı İslâmiyenin görmüş olduğu müzayakaya karşı bu âyet millet-i İslâmiyeye sabır ve metaneti tavsiye etmektedir. Çünkü âyet; mü'min olmakla her belâdan muaf olmak lâzım gelmeyeceğini ilânla müminlere belânın isabet edeceğini ve ona da sabır lâzım olduğunu beyan ve şu kadar ki pek müzayakada olanlara nusretin yakın olduğunu tebşir etmekle tesliye buyurmuştur. Gerçi ekseriyet itibariyle de efrad-ı İslâmiye ahlâk ve amel noktasından rahmet-i ilâhiyeye müstehak değillerse de birtakım fukara ve zuafa ve bîkusur masumların nazargâh-ı ilâhiye olduklarında şüphe yoktur. İşte şu kusursuz masum güruhunun rahmete istihkaklarına iştirakle nusret-i ilâhiyeyi ümid eder ve dergâh-ı ulûhiyetten an karib husulünü istirham ederiz.

Hulâsa; mücerred mümin olmakla mesaib görmeden Cennet'e gireriz zanın doğru olmadığı ve evvel geçen ümmetlerin görmüş oldukları zahmetleri bu ümmetin de göreceği ve Allah'ın rızasına vusul birtakım meşakkate tahammülle beraber şehevatı nefsaniyeyi kaldırmakla olacağı ve sabrın tükendiği zamanda nusret-i ilâhiyenin zuhur edeceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Cennet'e vusul, mesaibe sabır ve metanetle olacağını beyan ettiği gibf malı sarfetmek hususunda bazı ahkâmını beyan etmek üzere:

يَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ‌ۖ قُلۡ مَآ أَنفَقۡتُم مِّنۡ خَيۡرٍ۬ فَلِلۡوَٲلِدَيۡنِ وَٱلاًقۡرَبِينَ وَٱلۡيَتَـٰمَىٰ وَٱلۡمَسَـٰكِينِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِ‌ۗ وَمَا تَفۡعَلُواْ مِنۡ خَيۡرٍ۬ فَإِنَّ ٱلله بِهِۦ عَلِيمٌ۬ (215)

buyuruyor.

[Habib-i Zişanım ! Hangi şeyi ve ne miktarını infak edeceklerini senden sorarlar. Sen cevapta «Sizin hayırdan intakınız vâlideyninize ve hısımlarınıza ve yetimlere ve fakirlere ve yolculara infak ettiğiniz şeydir.» de. Ve «Hayrolarak her ne işlerseniz Allahü Tealâ onu bilir» demekle sual edenlerin vazifelerini tayin et]

Yani; ashabın tarafından ne gibi şeyi ve ne miktar infak edeceklerini senden sual ederler. Sen onları ıslah için hallerine muvafık olan şeyi beyanla cevap ver, de ki «Sizin hayrolarak infakınız hangi cinsten ve ne miktar olursa olsun infaka müstehak olan: Evvelâ; ana ve babanızdır. Zira; sizin vücudunuza sebep olan onlar olup hal-i sabavetinizde size olan şefkat ve merhametleri icabı sizi büyütmek için çekmiş oldukları zahmetlere karşı sizde olan haklarını ifa etmek üzere eğer muhtaç olurlarsa herkesten evvel ' onların ihtiyaçlarını temin etmek için onları infak etmeniz lâzımdır. Çünkü; onların hakkı başkalarından mukaddemdir. Valideyninizi infaktan sonra ikinci mertebede de muhtac-ı muavenet olan akrabanızdır. Zira; hukuk-u karabete riayet diğerlerine riayetten mukaddemdir. Binaenaleyh; akrabayı tadkîm evlâdır. Akrabanızdan sonra malınız müsait olursa üçüncü mertebede şayan-ı merhamet olan yetimlerdir. Çünkü; yetimlerin kisbe iktidarları olmadığı gibi onlara merhamet edip umur ve hususlarını tedvir edecek pederden mahrum oldukları için onlara infak etmek evlâdır. Yetimlerden sonra infakın hayırlısı sair fukaraya infaktır. Ve bundan sonra merhamete şayan olan, memleketinden uzak düşüp memleketinde olan servetinden istifade edemeyen müsafir yolculardır. Ve hayırdan işlediğiniz herşeyi Allah-u Tealâ bilir ve ziyadesiyle sevabını verir, ecrinden noksan olmaz.

Fahr-i Razi ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran âyet esbaptan (Amr b. Cümuh) isminde bir şeyh-i fanî hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Amr) zengin olup malının hangi cinsinden ve ne miktarını sadaka edeceğini sual etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi âyette sual infaktan ise de infaka itibar; ancak masrafına nazarla olacağına binaen suale cevapta infakın masrafını beyanla cevap verilmiş ve sailin haline münasip olan masraftan yani sadakasını kimlere vereceğinden sual etmesi lâzım olduğuna tenbih olunmuştur. Zira; masrafına sarf olmayan mal zayi olduğundan masrafı aramak ehemdir.

İşte bu âyet-i celile hukuk-u übüvvet ve.karabete riayetin lüzumunu beyandan sonra insanlar arasında en ziyade muhtacı muavenet olan yetimlerin hukukunu nazar-ı itibare almış ve onlara riayetin lüzumunu tavsiye etmiş ve eytamın da beni beşer arasında bir hak sahibi olduklarını ve bu hakka riayet etmek; muktedir olan insanlar üzerine vacib-i kifaye olduğunu beyan eylemiş ve herkesi kendi muhitinde bulunan eytama riayetle mükellef kılmıştır. Fakat bu ahkâma lâyıkıyla riayet olunamadığı ve birçok kusurlar vaki olduğu cümlenin malûmudur. Ancak bu kusur şeriatte değil belki o şeriate lâyıkıyla riayet etmeyen insanlardadır. Şu zamanda teşekkül eden dar-ül'eytamlar şayan-ı takdirdir. Bu âyet-i celile yolculara infak ve riayeti tavsiye etmekle İslâmiyette misafirperverlik hiss-i mübeccelini telkin etmiş ve ekseri Anadolu şehir ve kasabalarında hanedan ve eşraf tarafından yolcular hakkında gösterilen ikram ve ihtiram bu esas-ı dinî'ye riayetten mütevellid bulunmuştur.

***

Vâcib Tealâ infakın masrafını beyan ettiği gibi düşmanla muharebenin vacip olduğunu beyan etmek üzere :

كُتِبَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡقِتَالُ وَهُوَ كُرۡهٌ۬ لَّكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Düşmanınızla mukatele etmek sizin üzerinize farz kılındı. Halbuki kıtal sizin üzerinize meşakkettir, tabiatinize mülayim gelmez.]

وَعَسَىٰٓ أَن تَكۡرَهُواْ شَيۡـًٔ۬ا وَهُوَ خَيۡرٌ۬ لَّڪُمۡ‌ۖ

[Birçok şeyleri sevmezsiniz, halbuki sizin sevmediğiniz şey sizin için hayırlıdır.]

وَعَسَىٰٓ أَن تُحِبُّواْ شَيۡـًٔ۬ا وَهُوَ شَرٌّ۬ لَّكُمۡ‌ۗ

[Ve birçok şeyleri siz seversiniz, halbuki o şey sizin için şer ve mazarrattır.]

 

وَالله يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لاً تَعۡلَمُونَ (216)

[Herşeyin hayır veya şer olduğunu Allah-u Tealâ bilir, siz bilmezsiniz.]

Yani; ey ehl-i iman ! Sizin üzerinize düşmanla muharebe etmek farz kılındı. Zira; dini, namusu, memleketi ve ehl-ü ıyali muhafaza düşmana karşı mukavemetle olduğundan, mukaddesatı ve sair muhafazası vacip olan şeyleri tecavüz-ü â'dâdan muhafaza, onlarla kıtale tevakkuf ettiğinden sizin üzerinize kıtal farzdır. Halbuki kıtal sizin için meşakkattir. Binaenaleyh; tabiat-i beşeriye onu sevmez ve siz tekâlif-i ilâhiye gibi birçok şeyleri ağır görür ve meşakkatli addedersiniz. Halbuki o şey; sizin için hayır ve ayn-ı menfaattir. Zira; sebeb-i salâh ve felâhınızdır. Meselâ namaz yevmiye beş defa nefis üzerine' ağırdır. Halbuki en büyük ibadet olduğu cihetle Rabbisine ubudiyet ve sebeb-i saadettir. Menhiyat gibi birçok şeyleri nefsiniz sever. Halbuki sizin için sebeb-i fesad ve felâket olduğundan serdir ve ayn-ı azap ve mazarrattır. Bu gibi şeylerin menfaat olduğunu Allah-u Tealâ bilir size emreder veya mazarrat olduğunu bilir, sizi nehyeder. Halbuki siz bilmezsiniz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ahkâm-ı şer'iyenin maslahata tâbi olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Allah'ın emrettiği şeylerin hernekadar zahiri meşakkatli görünse de, hakikatte kulları için o şeyde bir menfaat var ki o meşakkate galiptir. Kezalik nehyettiği şeyin zahirinde insan için sevecek birşey varsa da hakikatta onda mazarrat var ki zahirde görülen menfaate galiptir. İşte bunları Allah-u Tealâ bildiğinden menfaati, galip olan şeyle emreder ve mazarratı galip olan şeyden nehyeder. İşte kıtal; beşerin en ziyade sevdiği hayatın zıddıyla emir olduğundan nefs-i beşer üzerine ağır ve meşakkatlidir. Lâkin dünya ve âhiretin saadetini ve cemiyetin beka ve mevcudiyetini ve dinin muhafaza ve emniyetini ve nâs beyininde tevzi-i adaleti ve düşman korkusundan masuniyetini temin etmek mücahedeye tevakkuf ettiği gibi emval-i ganimet ve şehadet gibi servet ve meratib-i âliye dahi kıtale mütevakkıftır. Binaenaleyh; kıtalde olan meşakkate nispetle menfaati ve maslahatı kat ender kat fazla olduğundan Cenab-ı Hak düşmanla kıtali farz kılmıştır. Düşman tecavüzatına karşı eli bağlı koyun gibi durmak caiz değildir. Belki sell-i seyfederek karşı çıkmak vaciptir. Şu halde kıtal; hasta olan kimsenin ilâç içmesi gibidir. Çünkü; acı devayı içmek hastaya ağır olursa da deva üzere terettüb edecek şifayı nazar-ı itibare alınca deva hafif ve biiznillâh şifasını görünce de memnun olur.

Evet ! Muharebeyi terketmekte nefsi helâkten ve malı teleften sıyanet ve rahatlık vardır. Ve bunlar insana gayet tatlı görünür. Lâkin kıtali terkle âdânın bilâd-ı İslâmiyeyi istilâ ve emvali garât ve insanları öldürmek ve ırz-u namusu payimal etmek ve muhadderat-ı İslâmiyeyi alıp götürmek gibi mazarratlarını görünce encam-ı emir, kıtale mecbur olunur, fakat ne fayda ki gidenler gitmiş bulunur. Binaenaleyh ehl-i imanın daima harp hazırlığında bulunması ve alât-ı harbi hazırlaması ve icabında düşmana karşı silâha sarılması vaciptir. Zira; vücuda gelen hastalığın derhal ve hastalık vücuda yerleşmeden çaresini aramak lâzımdır, evvelinde müsamaha olunur ve vücuda yerleşirse, onu kaldırmak güç olduğu gibi düşmanı da memlekete ayak basmadan defetmek lâzımdır. Çünkü memleketi istilâdan sonra onu kaldırmak müşkül olur.

Âyette «Kıtali kerih görürler» demek «Tab-ı beşer üzerine ağır olur» demektir. Yoksa «Teklif-i ilâhiyi istikrah ederler» manâsına değildir. Zira bu manâ; ehl-i imanın imanlarına münafidir. Çünkü mümin; Allah'ın emrettiği şeyin ayn-ı salâh ve hakkında menfaat olduğunu bilir ve lâkin bunu bilmek nefis üzere teklifin sikletini kaldırmaz. Binaenaleyh; menfaatini bildiği halde nefis üzere meşakkatli olur. Birçok müslümanların itikadları sağlam olduğu halde tekâsül ederek birçok ibadetleri terketmeleri buna şahittir.

Ayette hitap; zaman-ı saadette bulunan müminlere ise de ilâ yevm-il kıyam mevcud olacak müminlere bittabi' hitaptır. Binaenaleyh; her zaman kıtal, ehl-i iman üzerine farz-ı kifayedir. Şu halde bir kıt'ada muharib olan düşmanla mücahid bulundukça diğerlerinden farz sakıt olur. Şu kadar ki düşman İslâm toprağına ayak basarsa farz-ı ayn olur ki, o zaman düşmanı defetmek için her müslümanın harbe iştirak etmesi farzdır.

Hulâsa; müslümanlar üzerine mücahede ağır olursa da farz olduğu ve insanın bazı sevmediği şeyin akıbeti hayır ve bazı sevdiği şeyin akıbeti şer olduğu ve bu gibi şeylerde hayrı ve şerri Allah-u Tealâ'nın bilip, kulların bilemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ'nın kıtalin farz olduğunu beyan ettiği gibi şehr-i haramda kıtalin büyük günâh olduğunu dahi beyan etmek üzere:

يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلشَّہۡرِ ٱلۡحَرَامِ قِتَالٍ۬ فِيهِ‌ۖ قُلۡ قِتَالٌ۬ فِيهِ كَبِيرٌ۬‌ۖ وَصَدٌّ عَن سَبِيلِ ٱلله وَڪُفۡرُۢ بِهِۦ وَٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ

buyuruyor.

Ey Resûl-ü Mükerrem ! Şehr-i haramda kıtalden müşrikler sana sual ederler. Sen cevapta de ki: «Şehr-i haramda kıtal büyük günâhtır ve o ayda kıtal tarîk-ı ilâhîden kulları menetmektir ve şehr-i haramda kıtal Allah-u Tealâ'ya küfürdür.» Ve Mescid-i Haramı ziyaretten menetmektir.]

وَإِخۡرَاجُ أَهۡلِهِۦ مِنۡهُ أَكۡبَرُ عِندَ ٱلله‌ۚ وَٱلۡفِتۡنَةُ أَڪۡبَرُ مِنَ ٱلۡقَتۡلِ‌ۗ

[Ve Mescid-i Haram'ın ehlini Mescid-i Haram'dan çıkarmak indallah kıtalden daha büyük günâhtır. Ve fitne katilden daha büyüktür.]

Yani; beynel Arap şehr-i harama hürmet lâzımken, Recep ayının gurresinde ehl-i İslâmdan bir zümrenin müşriklerin kervanını vurmaları üzerine müşrikler şehr-i haramda kıtalin hükmünden Resûlullah'a sual ettiler. Cenab-ı Hak resûlüne hitaben «Habibim ! Şu suale cevapta, sen de ki; şehr-i haramda kıtal büyük günâhtır ve tarîk-i ilâhiden ve Mescid-i Haram'dan menetmektir. Fakat Mescid-i Haram'ın ehli olan Resûlullah'ı ve müminleri Mescid-i Haram'dan çıkarmak ve ehl-i imana karşı fitne ihdas etmek şehr-i haramda kıtâldan daha büyük günâhtır.»

Bu âyette Resûlullah'a sual edenler müşriklerdir. Çünkü; Resûlullah Bedir gazasından iki ay evvel halazadesi (Abdullah b. Cahş)'ı bir kıt'a-ı askeriye ile Kureyş'in Taif'ten gelecek bir kervanının önünü kesmek üzere göndermiş ve eline verdiği nameyi iki gün açmamasını ve iki günden sonra açıp arkadaşlarına okumasını ve mazmununda arkadaşlarını muhayyer bırakıp cebretmemesini emretmişti. Emr-i Resûlullah'a muvafık olarak (Abdullah) zamanında nameyi açtı ve okudu. [Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran namenin münderecatı şöyledir:

(بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ) Amma ba'd Sen maiyetinle beraber Allah'ın bereketi üzerine yürü ve Batn-ı Nahil'de Kureyş'in oradan geçecek kervanını gözle. Umarım ki sen bize hayırla gelirsin.»]

Bu nameyi (Abdullah) okuyunca cümlesi (سمعنا واطعنا) dediler. Ve Batn-ı Nahl’e varıp kondular. Kervan geldi, bir müddet mücahededen sonra asakir-i İslâmiye muzaffer oldular, kervanbaşı (Abdullah b. Hadrami)'yi katil ve iki kişiyi esir alarak kervanla beraber Medine'ye getirdiler. Ancak bu vaka şehr-i haram olan Recep ayının garresinde olduğundan müşrikler Resûlullah'ı «Sen şehr-i haramın hürmetine riayet etmedin» diye tayib ettiler ve bu suretle Resûlullah'a mektuplar yazdılar. Resûlullah da askerin reisine «Ben size şehr-i haramda kıtal edin mi dedim?» diyerek itab etti. Ve emval-i ganimeti ve esirleri taksim etmeksizin bu âyetin nazil olduğu mervidir. Halbuki asker Cemaziyelâhirenin nihayet günleri zannetmişler ve Recep ayının duhûlünü bilmemişler ve onun için harbetmişlerdi. Buna nazaran âyetin manâsı şöyledir : [Ey müşrikler ! Şehr-i haramda (Abdullah b. Cahş)’ın (Hadramî)'yi hataen katlettiğinden sual ediyorsunuz. Şehr-i haramda kıtal büyük günâhtır. Lâkin sizin tarîk-ı ilâhi olan din-i İslama duhûlden ve Harem-i Şerifi ziyaretten halkı men'etmeniz ve Allah'a küfretmekle beraber ehl-i Haramdan olan Resûlullah'ı ve ashabını Mekke'den çıkarıp hicrete mecbur eylemeniz indallah daha büyük günâh olduğu halde bu kadar cinayetleri işler, nefsinizi ta'yib etmez de (Abdullah)'ı niçin tayib ediyorsunuz?] demektir.

Bu âyet nazil olunca Resûlullah emval-i ganimetin beşte birini Beyt-ül Male ayırdı. İslâmda evvel Beyt-ül Mala vaz'olunan humus budur. Esirleri vermesini ricaya Mekke'den elçi geldi. Resûlullah evvelce Mekke'de esir olan (Sa'd) ve Akabe) gelmedikçe esirleri vermeyeceğini ve onlar gelirse müsaade edeceğini ve gelmediği takdirde katledeceğini beyan etmesi üzerine elçi geri gitti ve (Sa'd) ve (Akabe) geldi, Resûlullah da müşriklerin esirlerini terhis etti. Esirlerden (Hikem b. Keysan) müslüman oldu ve diğeri (Osman) küfrüzere Mekke'ye gitti. İşte din-i İslâmda esirin mübadelesi buradan başlamıştır.

Şehr-i haramda kıtalin haram olması diğer kıtal âyetiyle nesholunduğundan bizim için şehr-i haram yok ve her vakit muharebe caiz olup elyevm amelimiz de bunun üzerinedir. Müslümanlar için işlerini ta'til edecek birgün ve zaman yoktur, her zaman işlemek caizdir. Hatta Cuma günü bile Cuma namazını eda edinceye kadar bir müddette işini bırakır badehu işine bakar, tatil etmez. Mekke ahalisi Resûlullah'a karşı muharip bir düşman oldukları için malları helâl olduğundan Resûlullah onların kervanını kesmek üzere asker göndermiştir. Hatta muharip olduklarına iki ay sonra vuku bulan Bedir muharebesi de delâlet eder. Binaenaleyh; onlar üzerine harb açmak ve mallarını almak meşru' idi. Zira; âzam-i cinayet olan şirki terketmedikleri gibi Resûlullah'la bir muahedeleri de yoktu. Şu halde askerin alıp götürdükleri emval, ganimet olduğundan Resûlullah taksim etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin mukatelede devam edeceklerini beyan etmek üzere:

وَلاً يَزَالُونَ يُقَـٰتِلُونَكُمۡ حَتَّىٰ يَرُدُّوكُمۡ عَن دِينِڪُمۡ إِنِ ٱسۡتَطَـٰعُواْ‌ۚ

buyuruyor.

[Eğer kâfirler muktedir olurlarsa dininizden döndürünceye kadar sizinle mukatelede devam ederler.]

وَمَن يَرۡتَدِدۡ مِنكُمۡ عَن دِينِهِۦ فَيَمُتۡ وَهُوَ ڪَافِرٌ۬ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ حَبِطَتۡ أَعۡمَـٰلُهُمۡ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًخِرَةِ‌ۖ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ‌ۖ هُمۡ فِيهَا خَـٰلِدُونَ (217)

[Ve eğer sizden bir kimse dininden döner de kâfir olduğu halde vefat ederse, işte şu dininden dönen kimselerin dünyada ve âhirette amelleri zayi' olur ve bunlar Cehennem'in sahipleridir ve ebeden orada kalacaklardır.]

Yani; kâfirler muktedir oldukları surette sizi dininizden döndürünceye kadar çalışırlar, asla mukateleyi terketmezler. Zira; bütün emelleri sizi dininizden döndürmek ve kendi dinlerine almaktır. Binaenaleyh; bu maksatları hasıl olmadıkça harpten feragat etmezler. Eğer sizden biriniz onların maksadına muvafakat eder, dininden döner ve küfrüzere ölürse işte o kimselerin amelleri dünyada muzmahil olur. Çünkü; tahayyülâtı batıl ve İslâmiyetten göreceği faydalar zayi' olduğu gibi âhirette de amelleri zâyi'dir. Zira; sevaptan mahrumlardır. Bu misilli dininden dönen ve kâfir olarak vefat eden kimseler ebedî Cehennem ateşine mülâzimlerdir.

Beyzavînin beyanı veçhile bu âyet; kâfirlerin adavetlerinin devamını ve başka şeyle adavetlerini geri alamayıp ancak ehl-i imanı dinlerine döndürmekle müteselli olacaklarını ihbardır ve irtidad eden kimsenin üzerine irtidad ahkâmını icra; kâfir olarak vefat etmesiyle meşruttur. Çünkü; irtidad ettikten sonra tekrar tevbe ve istiğfar ederse tevbesi kabul olunur, muhalledün finnar olmaz. Bir kimse irtidad edince buluğ zamanında irtidad edinceye kadar işlediği ameli batıl ve tevbe etmezse zevcesi kendine haram olur ve mümin olan pederine ve validesine ve sairine varis olamaz ve müminler tarafından muavenete müstehak olmaz. Çünkü; kâfirdir ve malı amval-i ganimet olur. Zira; irtidad edince cemaat-i İslâmiyeden çıkmış ve ehl-i İslâmla alâkası kalmamıştır. Amma âhiretçe ameli batıl ve kendi kâfir olduğu için sevap görmez. Binaenaleyh; ebeden Cehennemde kalır.

Hulâsa; kâfirlerin, muktedir olurlarsa müminleri dinlerinden döndürünceye kadar muharebeye devam edecekleri ve binaenaleyh; ehl-i küfürden vefa beklemek doğru olmadığı ve müminlerden bir kimse dininden döner ve kâfir olduğu halde vefat ederse, bütün amelinin batıl olacağı ve bu misilli mürtedlerin ebedi Cehennem'de kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kıtalin farziyetini ve kâfirlerin kıtale devam edeceklerini beyan ettiği gibi kıtal emrine imtisal edenlerin rahmet-i ilâhiyeye nail olacaklarını dahi beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ وَجَـٰهَدُواْ فِى سَبِيلِ ٱلله أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَرۡجُونَ رَحۡمَتَ ٱلله‌ۚ وَالله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (218)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah'a ve resûlüne ve kitaplarına iman ettiler ve şol kimseler ki, onlar imanla beraber hicret ve fisebilillâh mücahede ettiler. İşte bu kimseler Allah'ın ihsanını ümid ederler. Zira; Allah-u Tealâ mücahede edenlerin günâhlarını mağfiret eder ve cihatları mukabili sevap vermekle merhamet buyurur.]

H i c r e t ; din uğrunda beldesini, evini, akraba ve taallükatını, emvalini ve kâfirlerin komşuluğunu terkederek diyar-ı İslama nakletmektir. İptida-yı İslâmda Resûlullah'ın Medine'yi teşrifle Mekke'nin fethinden evvel hicret farzdı, fakat Mekke'nin fethinden sonra farziyeti nesholunup sünnet olarak baki kalmıştır. M ü c a h e d e y l e murad; düşmanla mücahededir. Gerçi nefisle mücahedeye şâmil ise de bu makamda maksat; muharebede cihattır.

Amelin mucib-i Cennet olmadığına işaret için rica lâfzı varid olmuştur. Gerçi amel Cennet'te dereceleri mucipse de asıl Cennet'e girmek lûtf-u ilâhidir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet, bundan evvelki âyet gibi Mekke müşriklerinin kervanını alıp getiren fırka-i askeriye hakkında nazil olmuştur. Çünkü; evvelki âyet nazil olunca o askerin reisi olan (Abdullah b. Cahş) «Ya Resûlallah ! Hatamızın affolunduğunu bildik, lâkin bizim mukatelemiz üzerine sevap var mıdır, onu bilemedik?» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Bu âyette âbid olan kimsenin ibadetine mağrur olmamasına ve ne kadar zühd-ü takvası olsa bile hin-i vefatında Rabbisine karşı kendisini kusur sahibi bilmesi lâzım olduğuna ve din-i ilâhiye lâyık olduğu veçhile nusret edemediğini itiraf etmek ve azaptan korku ve rahmetten ümid üzere mevte hazır olmak lâzım geldiğine işaret vardır. Çünkü iman ve hicret ve fisebilillâh mücahede eden kimselerin şu amelleriyle beraber Allah'ın rahmetini rica ettiklerini beyan etmek; suret-i kafiyede şu ibadetlerin rahmet-i ilâhiyeyi mucip olmadığına delâlet eder. Şu halde insan, ne kadar ibadeti olsa yine Allah'ın inayetini ricaya muhtaçtır. Halbuki kat'i olan birşeyde ricaya hacet kalmaz. Binaenaleyh; ibadetin sevap icabı kat'i değildir.

***

Vâcib Tealâ bünye-i insaniyeyi tahribe sebep olan kıtale müteallik bazı ahkâmı beyan ettiği gibi cism-i insaninin dümenini döndürmekte olan aklı gideren şarapla, malı itlaf eden kumarın hükm-ü şer'isini beyan etmek üzere:

يَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡخَمۡرِ وَٱلۡمَيۡسِرِ‌ۖ قُلۡ فِيهِمَآ إِثۡمٌ۬ ڪَبِيرٌ۬ وَمَنَـٰفِعُ لِلنَّاسِ وَإِثۡمُهُمَآ أَڪۡبَرُ مِن نَّفۡعِهِمَا‌ۗ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Muazzam ! Nâs şarapla kumarın hükmünden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «Şarap aklı izale ve kumar da malı itlaf ettiğinden her ikisinde büyük günâh vardır. Ve nâsa bunların menfaatleri de vardır ve lâkin günâhları menfaatlerinden büyüktür de.»]

Yani; nâs aklı izale eden şaraptan ve malı itlaf eden kumardan sana sorar ve istifta ederler. Sen onların şu suallerine cevaben «Bunlardan birisi bünye-i insaniyenin dümenini idare etmek için ihsan olunan nimet-i aklı izale ve diğeri muhafazası lâzım olan malı itlaf ettiğinden ikisinde de büyük günâh vardır. Kumarda kolayca mal kazanmak ve şarapta neşe ve sürür vermek gibi bazan nasa menfaat de vardır, lâkin bunlardan neşet eden mefsedet menfaatlerinden daha büyüktür. Bir şeyde mefsedet, maslahattan çok olursa terki icab ettiğinden bunları terk etmek lâzımdır» de.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile şarap hakkında dört âyet nazil olmuştur. B i r i n c i s i ; Mekke'de :

وَمِن ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالأَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًاحَسَنًا

âyeti nazil olmuştur. Yani «Hurma ve üzüm meyvalarından nâs şarap ve rızk-ı hasen ittihaz ederler» demektir. Müslümanlar için bidayeten mubah olduğundan şarabı içerlerdi. Sonra Hz. Ömer ve bazı sahabenin huzur-u Risalette «Ya Resûlallah ! Şarap hakkında bize fetva ver. Zira; aklı gideriyor» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu âyetin nüzulünden sonra nâstan bazıları içerse de diğerleri terketmiştir. Bundan sonra (Abdurrahman b. Avf) Hz.leri bazı kimseleri davet etti. O ziyafette şarap içtiler. Badehu namazda imam, sekri icabı (لااعبد ما تعبد) yerine (اعبد ما تعبد) okudu. Bunun üzerine (ولا تقربوااصلاة وانتم سكارى) âyeti nazil oldu. Yani «Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın» demektir. Binaenaleyh; şarabı içenler gayet azaldı. Bundan sonra bir davette ashaptan bazıları şiir okurken ensarı zemmedince, ensardan bir delikanlı (Sa'd) Hz.'lerinin başını yarıncaya kadar döğdü. Hz. Ömer «Ya Rabbi ! Şarap hakkında beyan-ı şafi inzal et» diye temenniyatta bulununca:

(إنَّمَآٱلخَمِرُوٱلۡمَيسرُوَٱلاًنصآبُوَٱلاًزِلاًمُ رجِسٍ۬ مَنعَمَلِ الشَّيْطَانِ)

âyeti nazil oldu ki, şarap ve kumar Şeytan'ın amelinden necis olduğu beyan edilmiştir. Şu halde tercümesi yukarıya dere olunan âyet-i celile; şarabın necis olduğunu beyan eden âyetle mensuhtur. Zira; bu son âyetle haram kılınmış olup hürmeti kat'i ve halâl itikadı küfürdür. Ve haram olduğunu itikad ederek içen kimse günâh-ı kebire irtikâb ettiği cihetle fasıktır.

Gerçi şarap; iptida-yı İslâmda nâsın ülfetlerine binaen bir müddet mubah olmuşsa da, beyan olunduğu veçhile tedricen nefret verecek âyetler nazil olmakla encam-ı kâr hürmet-i katiyeyle haram kılınmıştır.

Bu âyette beyan olunan şarapta olan büyük günâh; aklı izale ve sarhoşluk sebebiyle, menhiyatı irtikâb ve memur attan i'raz etmektir. Kumarda olan büyük günâh; bedelsiz gayrın malını almaktır. Çünkü: Herhangi nevi oyunla alırsa alsın kumarla alınan mal haramdır. Hatta çocukların ceviz, badem, yumurta gibi şeylerle oynayıp aldıkları eşya bile haramdır. Gerçi çocuklar tekalif-i ilâhiyeyle mükellef değillerse de hukuk-u ibadla mükelleflerdir. Çünkü sabavet; gayrın malını halâl kılmaz. Binaenaleyh; çocukların kumardan aldıkları şey de haramdır. Şarapla kumarın menafiine gelince: Çokça sevinmek ve korkak kimseyi şeci kılmak ve bahili sahi etmek gibi ânî ve her zaman zevale maruz olan bazı şeylerdir. Binaenaleyh; âyette nâsa menfaatleri olduğu beyan ve balâda tadad olunan şeyler menafi-i cüziyeden ibarettir ki zararlarına nispetle menfaatleri gayet cüz'i olduğundan bilkülliye haram kılınmıştır. Zira; zarar-ı külli zımnında menfaat-i cüz'iyeye itibar olunmaz. Çünkü def-i mefsedet; celb-i menfaatten evlâdır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kumar; zaman-ı cahiliyede ve bilhassa Araplar arasında pek şöhret almış olup bazı kimseler bir oturuşta yüz deve alır ve elini sürmeksizin fukaraya ihsan eder ve bu gibi şeyleri medar-ı mefharet addederlerdi. Vakta ki ufk-u saadetten diyanet-i İslâmiye tulu' edince âlemin tahribine sebep olan bu gibi müzahrafatı tamamen men'etti. Çünkü âlemin îmariyle beraber insanların ihtiyaçlarını defetmek; ticaret, haraset, sınaat, emaret ve sair muamelât-ı nasla hasıl olduğundan bunun haricinde bedelsiz ve emeksiz tavlaya dört zar atarak veya bir kâğıt çıkararak gayrın malını almak insanları atalete sevkedip kahve köşelerinde ve han bucaklarında oturmak ve oyun oynamakla meşgul etmektedir. Kumar yüzünden binlerce hanümanların harab olduğu ve büyük ailelerin refah-ü saadetten dereke-i sefalete duçar oldukları her zaman görülmektedir. Halbuki mal; insanın hayatına hadim olduğu ve maişet ve rahatını temin ettiği cihetle şeriat-i Muhammediye; herkesin malını israf ve sefahetten muhafaza ederek ticaret ve esbab-ı saireyle tezyidine çalışmayı emrederken, bilâkis o malı şehevat-ı nefsaniyeye sarfetmek ve bir oyun vasıtasıyla bedelsiz gayra vermek, elbette eser-i cinnet ve aklın hilafıdır. İnsanların yekdiğerine borçlu ve edasıyla memur oldukları taâvün ve tenâsuru, kumar kökünden sarsar. Çünkü; kumar oynayanlar arasında zahirde masa başında bir muhabbet-i samime görülse ve kardeş gibi oyun oynasalar bile, beyinlerinde adavet hiçbir zaman eksik olmadığı ve azıcık husumetten başlayarak gittikçe büyüyüp hatta kıtale kadar ilerlediği de kabil-i inkâr değildir. Şarap ve müskirat-ı saire her kötülüğün esasıdır. Binaenaleyh; onun sebep olduğu fenalık sayılmakla tükenmez bir halde olduğu cümlenin malûmudur. Çünkü; insanın cismini tahrif, a'sâbını tahrik, malını israf ve aklını izale ettiği cihetle aile arasında intizamı bozduğu her zaman görülen hallerdendir. Binaenaleyh; Ceriab-ı Hak kullarının menfaatlerini muhafaza ve mallarını ziya'dan vikaye için kumarı ve şarabı yani bilcümle müskiratı haram kılmakla âlemin Ve bilhassa aile hayatının intizamını bozacak şeylerden insanları menetmiş ve aile hayatının teşkilâtına halel getirmemek lâzım olduğuna işaret buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ israf ve sefahetten ibaret olan şarapla kumarın büyük günâh olduğunu beyan ettiği gibi meşru' cihete sarfolunacak malın miktarını da beyan etmek üzere:

وَيَسۡـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ ٱلۡعَفۡوَ‌ۗ كَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ الله لَكُمُ ٱلاًيَـٰتِ لَعَلَّڪُمۡ تَتَفَكَّرُونَ (219) فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًخِرَةِ‌ۗ

buyuruyor.

[Ey Resûl-i Âzam ! Nâs sana ne gibi ve ne miktar infak edeceklerini sual ederler. Sen cevapta «İhtiyacınızdan fazlasını infak edin» de. Zira; sizin umur-u dünya ve âhirette tefekkür etmeniz için Allah-u Tealâ ahkâmına delâlet eden âyetleri böylece beyan eder. Binaenaleyh; halinizi ıslaha müteallik olan âyetlerin ahkâmıyla âmil olup dünyanıza kifayet edecek miktarını almak ve fazlasını âhiret için sadaka etmek cihetlerini düşünmeniz lâzımdır.]

A f v ; birşeyin fazlasıdır veyahut kolay manasınadır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile evvelce infak hususunda sual eden (Amr b. Cümuh) ikinci defa infakın miktarını sual etmesi üzerine bu âyeti inzal ile Cenab-ı Hak ihtiyaçtan ziyadesini sadaka etmek mal sahiplerinin hallerine münasip olduğunu beyan buyurmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nazil olduktan sonra eshab-ı kiram kesb-i emval cihetine sa'yedip kendi evlâd-ü ıyalinin ve sair nafakası üzerine lâzım olanların ihtiyaçları miktarını tutup ziyadesini sadaka ederlerdi. Çünkü; bu surette hem dünyayı hem de âhireti düşünmek vardır. Âyette Cenab-ı Hakkın beyanına muvafık olan da budur.

Bu âyette afv yani ihtiyacından ziyadeyi sadakayla murad; gınadan ve servetten sadaka etmektir; çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir kimse huzur-u Risalete ganaimden hissesine isabet eden bir miktar altın parçasıyla gelip «Ya Resûlallah ! Bundan başka malım yoktur. Bunu benden Beytülmale sadaka olarak al» dediğinde Resûlullah almaz. Tekrar ısrar edince Resûlullah «Sizden biriniz malının küllisiyle bana gelir, sadaka eder, sonra gider köşe başına oturur, kuut-ü yevmiyesini nastan ister, dilenciliğe başlar, böyle fakir halle insan kendi nafakasını sadaka etmez ve sadaka ancak kuvvet-i gınadan ve fazla-i varidattan olur» buyurmuştur.

Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla rivayet olunan diğer bir hadîste Resûlullah’ın «Sadakanın hayırlısı gınadan ve servetten verilen sadakadır. Yed-i ulya, yed-i süflâdan hayırlıdır. Ailende muhtaç olan kimseden başla» buyurduğu mervidir. İşte şu hadîslerin her ikisinde Resûlullah bu âyeti tefsir buyurmuştur ki sadaka; insanın kendine ve nafakası üzerine vacip olan evlâd-ü ıyaline kâfi miktardan fazla olursa olur, yoksa kendinin muhtaç olduğu malını sadaka memduh birşey değildir. Zira insanın üzerine vacip olan; evvelâ kendi evlâd-ü ıyalini sonra akraba ve taallükatını düşünmektir. Binaenaleyh; sadakanın insanın kendi taayyüşüne zarar getirmeyecek bir halde olmasını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Bu âyette Vâcib Tealâ hem dünyasını maişet-i dünyeviye- hem âhiretini -ecr-ü mesubat cihetini- düşünmek lâzım olduğunu ve her iki ciheti de ihmal etmek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; insan için bu ikiden herbirine takati miktarı çalışmak lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ sadakanın miktarını ve servetten verilmek lâzım olduğunu beyan ettiği gibi sadakaya masraf olan yetime riayetin keyfiyetini dahi beyan etmek üzere :

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡيَتَـٰمَىٰ‌ۖ قُلۡ إِصۡلاًحٌ۬ لَّهُمۡ خَيۡرٌ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Muazzam ! Nas sana yetimlerin ahvalinden sual ederler. Sen cevapta onlara de ki «Yetimlerin ahvalini ıslah etmek müminlere hayır ve büyük sevaptır.»] Zira; onları sefalette bırakmaktan hallerini ıslah etmek elbette hayırlıdır.

وَإِن تُخَالِطُوهُمۡ فَإِخۡوَٲنُكُمۡ‌ۚ

[Eğer siz onlara merhamet ederek ihtilât ederseniz onlar dinde sizin kardeşlerinizdir.] Binaenaleyh; onların hallerini ıslahta size hayırlı mükâfat vardır.

وَالله يَعۡلَمُ ٱلۡمُفۡسِدَ مِنَ ٱلۡمُصۡلِحِ‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ onların hallerini ıslah eden muslini ve mallarını zayi etmekle ifsad eden müfsidi bilir.] Binaenaleyh; ıslah eden kimseye sevap verir ve ifsad eden kimseye azab eder.

وَلَوۡ شَآءَ الله لاًعۡنَتَكُمۡ‌ۚ إِنَّ ٱلله عَزِيزٌ حَكِيمٌ۬ (220)

[Ve eğer Allah-u Tealâ sizin meşakkatinizi murad etmiş olsaydı, size meşakkat verecek şeyleri teklif ederdi. Ve lâkin meşakkatinizi murad etmedi. Zira; Allah-u Tealâ cümleye galip ve işleri hikmeti mutazammın bir hakîm-i mutlaktır.]

Yani; habibim ! Sana yetimlerin hallerinden ve onlara ne gibi muamele edileceğinden sual ederler. Sen yetimler için hayrolan; mallarını ve kendilerinin muhafaza ve talim ve terbiyeyle ıslah etmek olduğunu beyan et ve sual edenlere de ki «Eğer siz yetimleri hakir görmez, yemekte yanınıza oturtmak ve beraberinizde gezdirmek suretiyle onlara karışırsanız iyi yapmış olursunuz. Zira; onlar sizin kardeşlerinizdir. Ve Allah-u Tealâ onların malını itlaf ve kendini hakir addetmek ve işlerine bakmak suretiyle ifsad eden müfsidle yetime merhametle muavenet eden muslihi bilir ve herkesin ameline göre cezasını verir ve eğer Allah-u Tealâ sizin meşakkatinizi murad etmiş olsaydı yetimler hakkında size meşakkat verecek ahkâm vaz'eder ve sizi meşakkate duçar ederdi. Lâkin meşakkatinizi murad etmedi, halinize bıraktı. Şu halde siz de yetimlere lâzım gelen muaveneti yapmalısınız. Zira; Allah-u Tealâ herkese galip ve cümle ef ali hikmet üzere şâmil bir hakimdir.»

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile zaman-ı cahiliyedc yetimin malıyla intifa etmek için yetimi yanma almak ve fakat hakir tutmak ve kız olursa kendine veya oğluna nikâh etmek ve lâkin zevce muamelesi yapmamak suretiyle gadretmek âdet olmuştu. Vakta ki cümlenin rahatını tekeffül eden şeriat-ı İslâmiye zuhur edince, efrad-ı beşerin kâffesinin ahvalini nazar-ı itibare alıp ahkâmını beyan ettiği gibi, eytamın ahvalini dahi nazar-ı itibare alarak mallarını ve canlarını muhafazayı tavsiye etmiştir.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; yetimin malını yiyen kimsenin karnı dolusu ateş yemiş olacağını beyan eden âyet nazil olunca, nâs yetimlerin malından ellerini çektiler ve ihtilât etmez oldular. Fakat yetimlerin mesalihi bu suretle bilkülliye muhtel oldu, nâs ne yapacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Resûlullah'a arz-ı keyfiyet edip yetimler için ne gibi tedbir yapılacağını Cenab-ı Risaletpenah Efendimizden istitaya karar verdiler ve âyette beyan olunduğu veçhile sual etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Yetimi ı s l a h ; okutmak, ilim ve irfanla terbiye etmek, malım zıya'dan muhafaza ve ticaretle tezyid, nafakasını malından tedarik etmekle sefaletten kurtarmak ve kendisini refahla yaşatmaktır. Bu minval üzere riayet etmek hem yetim hem de ıslahını tekeffül eden kimse hakkında hayır olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetie beyan etmiştir.

Islahın hayır olduğunu beyandan sonra ıslahın envamdan ihtilât etmek de hayır olduğunu ve ihtilât ettiği surette kardeşiyle ihtilât etmiş olduğundan kardeş muamelesi yapılmak lâzım geldiğini beyan etmiştir.

İ h t i l â t ; bir hanede beraber oturmak ve yemek ve içmekte müsavata riayet etmek lâzım olduğunu beyanda kâfidir. Çünkü; evvelce yetimi ayrı odada yatırırlar ve yemeğini ayırırlar ve taamından ve suyundan fazla kalana ellerini değmezler ve binaenaleyh; bu hal üzere telef olur gider ve yetimle ünsiyete tenezzül etmezlerdi. İşte bu gibi halleri terk edip, onlara kardeş muamelesi yapmak lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyanla yetimlere riayete kullarını tergib etmiştir.

İhtilât, yetimin şahsıyla ihtilâta şamil olduğu gibi malını malına karıştırmak ve beraber temşiyet etmeye dahi şamildir. Yetimin malına nezaret eden kimse ameli mukabilinde maruf veçhile ücrete müstehak olur. Binaenaleyh; emsali misilli ücretini almak halâldir.

Hulâsa yetimler hakkında lâzım olan; onların mallarını ve canlarını ıslah etmek olup, bu ıslahın da onlara ve ıslah edenlere hayır olduğu ve onlarla ihtilât etmek kardeşle ihtilât olduğundan suret-i meşruada ihtilât lâzım geldiği ve Allah-u Teal'ânın onların hallerini ıslah edenle, ifsad edeni bildiği ve ifsad eden kimseden intikamını alacağı ve insanları isterse Allah-u Tealâ'nın meşakkate duçar edeceği ve Allah-u Tealâ'nın herkese galip olup ef'al-i hikmetten hali olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ eytamla ihtilâtın cevazına sebep; uhuvvet-i diniye olduğunu beyan ettiği gibi dinde kardeş olmayan müşrike hatunla ihtilât-ı tammı mucip olan tezevvücün caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere:

وَلاً تَنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكَـٰتِ حَتَّىٰ يُؤۡمِنَّ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Müşrike olan hatunu iman edinceye kadar nikâh etmeyin.] Ve yatağınıza almayın. Sizin nutfeniz, onların nutfelerine karışıp çocuk meydana gelmesin.

وَلاًمَةٌ۬ مُّؤۡمِنَةٌ خَيۡرٌ۬ مِّن مُّشۡرِكَةٍ۬ وَلَوۡ أَعۡجَبَتۡكُمۡ‌ۗ

[Ve mümine olan bir kadın hurre olsun, cariye olsun, müşrike olan kadından elbette hayırlıdır. Velev ki, o müşrike olan kadının güzelliği ve malı size taaccüp ve hayret versin. Yine mümine olan hayırlıdır.] Zira, mümine olan kadın insaniyette kardeş olduğu gibi dinde dahi kardeş olduğu cihetle onunla tezevvüçte ülfet ve rabıtanın müşrikeyle tezevvüçten elbette ziyade olacağı şüphesizdir. Çünkü; dinde ayrılık az çok aile arasında nefreti mucip birşeyin hudusuna sebep olur. Zira; her dinin adetleri ve an'aneleri ayrı ve yekdiğerine münafidir. Ancak bu söz, dinle mukayyed ve dine tamamiyle merbut olanlara nazarandır. Bir dine mensup olduğunu iddia edip de o dinle tedeyyün etmeyenlere nazaran mümin ve müşrik hepsi müsavidir. Binaenaleyh; müminin mümine olan kadınla tezevvücünde aile teşkilâtında ve evlât ve ensal yetiştirmekte suhulet olacağında şüphe yoktur. Çünkü; insaniyet vasıtasıyla cismen tarafeynin yekdiğerine irtibatları olduğu gibi, din vasıtasıyla kalplerinde ve ruhlarında da irtibatı tâm olur ve bu irtibatın aile intizamına hadim olduğu da aşikârdır.

وَلاً تُنكِحُواْ ٱلۡمُشۡرِكِينَ حَتَّىٰ يُؤۡمِنُواْ‌ۚ

[Ve ey mümine olan hatunların velileri ! Taht-ı velayetinizde olan kadınları iman edinceye kadar müşriklere nikahlamayın.] Zira; siz ve hatunlar şeref-i imanla müşerref olduğunuz halde denaet-i şirkle mülevves olan bir kimsenin taht-ı nikâhında bulunmak hatunlar için zillet olduğu gibi velayetiniz hasebiyle size de âr olur. Binaenaleyh; mümine olan bir kadını müşrik olan bir kimseye nikahlamanız caiz olamaz.

وَلَعَبۡدٌ۬ مُّؤۡمِنٌ خَيۡرٌ۬ مِّن مُّشۡرِكٍ۬ وَلَوۡ أَعۡجَبَكُمۡ‌

[Ve ey mümine olan kadınların velileri ! Bir abd-i mümin elbette abd-i müşrikten daha hayırlıdır. Velev ki o abd-i müşrikin hüsn-ü cemâli ve malı size taaccüp vermiş olsa dahi, yine mümin hayırlıdır.] Şu halde taht-ı velayetinizde olan kadınları servet ve samanına ve hüsn-ü cemâline rağbet ederek müşrik olan bir kâfire nikâh etmeyin. Zira; müminle kâfir arasında münasebet-i diniye yoktur.

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلنَّارِ‌ۖ وَالله يَدۡعُوٓاْ إِلَى ٱلۡجَنَّةِ وَٱلۡمَغۡفِرَةِ بِإِذۡنِهِۦ‌ۖ

[İşte şu erkek veya dişi müşrikler sizi Cehennem ateşine davet ederler. Halbuki Allah-u Tealâ kendi izni ve tevfikiyle müminleri Cennet ve mağfiretine davet eder.]

وَيُبَيِّنُ ءَايَـٰتِهِۦ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ (221)

[Nas tezekkür etsin ve düşünsünler için Allah-u Tealâ ahkâmına delâlet eden âyetlerini nasa beyan eder.] Şu halde nasa lâzım olan; o âyetin ahkâmını düşünmek ve delâlet ettiği ahkâm ve adabına riayetle amel-i salih işlemek suretiyle dünya ve âhiret saadetlerini tedarik etmektir.

Kazi ve Hazin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Ebi Merset) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Ebi Mersed)'i Resûlullah müşriklerin haberi olmaksızın bazı ehl-i imanı Medine'ye hicret ettirmek için Mekke'ye gönderdi. (Ebi Mersed) Mekke'ye geldiğinde zaman-ı cahiliyede dostu olan bir kadın mumaileyhe eski hal üzere birleşmesini teklif etti. (Ebi Mersed) İslâmiyetin onunla birleşmesine mani olduğunu söyleyince, kadın bu defa nikâh taleb eder. (Ebi Mersed); «Sen müşrikesin, Resûlullah'dan istizan etmedikçe nikâh edemem» cevabını verir. Vazifesini görüp Medine'ye geldiğinde Resûlullah'a arz-ı keyfiyet etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Müminlerin müşrike kadınları ve mümine kadınların müşriklerle nikâhlanmalarının caiz olmadığı ve çünkü; müşriklerin Cehennem azabına vesile olan itikadat-ı batılaya davet edip müminlerin ise Vâcib Tealâ'nın Cennet'e ve mağfirete vesile olacak itikad-ı hakka davet etmekte olduğu ve nikâhın ademi cevazına aralarında olan mübayenetin sebep olduğu beyan olunmuştur.

Hulâsa bu âyet; altı hükmü camidir:

Birinci hüküm; müminlerin müşrike kadınları nikahlaması caiz olmadığıdır. Zira; biri nur-u imanla münevver ve kalbinden itikad-ı batılı ihraçla pak ve temizdir, diğeri ise necasete benzeyen şirkle mülevves ve itikad-ı batılla münecces olduğundan ikisinin bir döşekte bulunmaları caiz olamaz.

İkinci hüküm; müşrike'olan hatunun güzelliği ve servet ve sâmânı ve haseb-ü nesebi cihetinden taaccüb olunacak ve hayret verecek bir derecede olsa dahi nur~u imanla münevvere ve çirkin ve fakire bir hatunun ondan hayırlı olmasıdır. Zira; mümine olan hatunun imanı dine ve müşrikenin güzelliği ve zenginliği dünyaya taallûk edip, din ise dünyadan hayırlı olduğu cihetle sahib-i diyanet elbette hayırlıdır.

Üçüncü hüküm; mümine olan hatunların müşriklerle nikâhlanmaları caiz olmamasıdır. Zira; izzet-i imanla müşerref olan bir hatunun zillet-i küfürle zelil olan bir kâfirin taht-ı nikâhında bulunması zilleti izzete tercih etmek olduğundan caiz olamaz.

Dördüncü hüküm; güzelliği ve gınası ve akl-ü zekâsı herkese hayret verecek derecede olan bir müşrikten fakir olan bir müminin daha hayırlı olmasıdır. Zira; mümin Allah'ı bilir müşrik ise marifet-i ilâhiyeden mahrumdur. Halbuki insanların kıymeti marifet-i ilâhiyeyle kaimdir.

Beşinci hüküm; müşriklerin nar-ı Cehennemi icab eden itikadat-ı batılaya ve müminlerin ise Allah-u Tealâ'nın Cennete ve mağfirete davet etmesidir.

Altıncı hüküm; Allah-u Tealâ'nın nasın düşünüp tezekkür etmeleri için ahkâm-ı hokkaya delâlet eden âyetlerini nasa beyan etmesidir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i iman ile müşrikler arasında nikâh cereyan etmediğini beyan ettiği gibi, nikâh üzerine terettüp eden muamele-i zevciyenin caiz olmadığı zamanları da beyan etmek üzere :

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡمَحِيضِ‌ۖ قُلۡ هُوَ أَذً۬ى فَٱعۡتَزِلُواْ ٱلنِّسَآءَ فِى ٱلۡمَحِيضِ‌ۖ وَلاً تَقۡرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطۡهُرۡنَ‌ۖ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Mükerrem ! Nas sana kadınların hayz halinden sual ederler. Sen cevapta de ki «Hayız; tabiatin sevmediği bir ezadır. Hayız eza olunca, hayız halinde kadınlara cima'dan içtinab edin ve hayızlarından kurtulup temizleninceye kadar kadınlara yakın olmayın.»] Zira; hayzı halinde hatuna kurbiyet nefreti muciptir. Binaenaleyh; o halden temizlenmedikçe takarrüp caiz değildir.

فَإِذَا تَطَهَّرۡنَ فَأۡتُوهُنَّ مِنۡ حَيۡثُ أَمَرَكُمُ الله‌ۚ إِنَّ ٱلله يُحِبُّ ٱلتَّوَّٲبِينَ وَيُحِبُّ ٱلۡمُتَطَهِّرِينَ (222)

[Kadınlar, hayızlarından bitip gusüle tetahhur edince Allah'ın emrettiği cihetten nisvana yakın olun, Allah'ın emri hilâfında hareket etmeyin. Zira; Allahü Tealâ emri hilâfına meyletmekten tevbe edenleri sever ve onlara mahabbet eder ve hatunun hayzı halinde cimadan tatahhur ve tenezzüh edenlere muhabbet eder.]

Yani; habibim ! Nas sana kadınların hayızlı olduklarında onlarla nasıl muamele olunacağını sual ederler. Sen cevapta «Hayız; tab-ı beşerin sevmediği bir eza ki, o zamanda takarrup, nefreti mucip olur» de. Zira hayz; yakın olan kimseye eza verir bir haldir. Hayz ezadan ibaret olunca, hayız halinde kadınlara Yahudiler gibi muamele etmeyin. Çünkü; Yahudiler hayız halinde kadınlarla yemek yemezler ve ülfet etmezler. Siz onlar gibi ülfeti kesmeyin ve Nasara gibi de muamele etmeyin. Zira; onlar hayız halinde cima' ederler. Siz bu iki muamelenin vasatıyla amel edin. Binaenaleyh; hayız halinde onlara cima'dan içtinab edin, taharet edinceye kadar takarrub etmeyin, fakat onları ülfetinizden de mahrum bırakmayın. Beraber yeyin için, bir hanede oturun. Hayızdan taharet kesb edince, Allah'ın emrettiği cihetten Allah'ın emri üzre cima' edin. Zira; hayızdan kurtulunca bir mani kalmamıştır. Çünkü; tekarruba mani olan hayız zail olunca, memnu olan takarrup avdet eder. Allah-u Tealâ günâhlarına tevbe edenleri sever ve hayız halinde hatuna tekarrup gibi fevahişi irtikâptan tetahhur edenlere mahabbet eder.

M a h î z ; hatunun hayzıdır. H a y ı z ; hatunun çocuk gelen mahallinden rahmin def-i tabii ile taşraya defettiği bir kandan ibarettir. Hanef iye'mezhebinde hayzın akall-i müddeti üç gün ve ekseri müddeti on gündür. Şu halde; hatundan üç günden az veya on günden ziyade kan gelecek olursa bu hastalıktan neşet etme bir kan olup, hayız değildir. Binaenaleyh; bu müddet-i hayzdan ziyade veya noksan olan kan, hatunun namaz ve oruç gibi ibadetlerine mani değildir.

Kadın, hayzdan kurtulunca onunla muamele-i zevciye caizdir. Zira beka-i âlem; nesl-i insanla olup, nesil de zevçle zevcenin yekdiğerine takarrübünden hâsıl olduğu cihetle, mani bulunmadığında tekarrup caizdir. Fakat Allah'ın emrettiği cihetten tekarrup lâzımdır. Allah'ın emrettiği cihet de hatunun nesil gelen mahallidir. Zira; nikâhtan maksat olan çocuğun merkezi orasıdır.

Hatunun hayzı halinde ona takarrup haram olduğu bu âyetle sabit olduğundan halâl itikad eden tekfir olunur. Haram olduğunu itikad ederek takarrub ederse tekfir olunmaz ve lâkin fasık olur.

Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin ve Nimetullah'ın beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü eshaptan (Ebuddahdah) Hz.'nin bir cemaat huzurunda Resûlullah'tan kadınlarla hayız halinde nasıl muamele olunacağını sual etmesidir. Çünkü; Yahudilerle Mecusiler hatunun hayız halinde ondan gayet uzak bulunurlar. Nasara ise hayzı ehemmiyete almaz, istediklerini yaparlar ve ahali-i cahiliye de hatunla bilkülliye ülfeti keserler, hatta beraber yemezler ve içmezler ve bir hanede eyleşmezler. Bu hal devam edip din-i İslâmda henüz buna dair bir hüküm varid olmadığı cihetle (Ebuddahdah)'ın suali üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Ancak ashab-ı Resûlullah bu âyette (فَٱعۡتَزِلُواْ) emrini zahirine hamlederek hayız olan hatundan uzlet için hanelerinden dışarıya çıkardılar ve âyetteki (uzlet) emrini haneden çıkarmak suretiyle (uzak olmak) manâsına aldılar ve anladıkları gibi amele başlayınca bazı fukara-yı ashap Resûlullah'a şikâyet ettiler ve dediler ki «Ya Resûlallah ! Soğuk çok, libas az. Hatuna versek sair aile helâk olacak, sairine versek hayız olan hatun helâk olacak». Bunun üzerine Cenab-ı Risaletmeab Efendimiz «Ben size hayızları evden çıkarın demedim, belki hayızlara cima' etmekten uzak olun dedim» buyurdu. Şu halde bu tefsirden anlaşıldığı veçh üzere u z l e t l e murad, hayız halinde cima'dan uzlettir. Yoksa ünsiyetten uzak olmak manâsına değildir.

Hulâsa; hatunların hayzı insanın istikrah edeceği kazurattan ibaret olduğundan hayızdan taharet kesbedinceye kadar hatuna takarrub caiz olmadığı ve hayızdan temizlendiği zaman nesl-i insanın bekası için takarrubun caiz olduğu ve masiyetlere tevbe eden ve necasete benzeyen fenalıklardan temizlenen kimseleri Allah'ın mahabbet ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kadınlara hayız halinde tekarrup caiz olmayıp uzlet lâzım olduğunu beyan ettiği gibi hal-i taharetlerinde yakın olmak caiz olduğunu beyan etmek üzere:

نِسَآؤُكُمۡ حَرۡثٌ۬ لَّكُمۡ فَأۡتُواْ حَرۡثَكُمۡ أَنَّىٰ شِئۡتُمۡ‌ۖ وَقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Kendi haremleriniz sizin ekin mahallinizdir. Zevceleriniz ekin mahalliniz olunca, siz dilediğiniz veçhile mahall-i harasetinize takarrub edin.] Zira; zevcelerinizin çocuk doğacak mahallinden intifa ve telezzüz sizin için caizdir. Suret-i intifa arzunuza nasıl muvafık olursa, o suretle intifamız halâldir, çekinmeyin yalnız tohumu ekin mahalline ve neşv-ü nema verecek mahalle atmak lâzımdır. [Veled-i salih istemek için cima' murad ettiğinizde besmele okumak gibi a'mâl-i salina takdim edin ki âhirette muhtaç olduğunuz günde işinize yarasın.]

وَٱتَّقُواْ ٱلله

[Haram olan şeyleri işlemekten ittika edin.]

Yani; nefsinizi muharremattan sakının ve hatunlarınızla birleştiğiniz zamanda meşru olan cihetten intifa edin ve meşru olmayan cihete tecavüzle hıyanet ve cinayet etmekten nefsinizi vikaye edin.

وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّڪُم مُّلَـٰقُوهُ‌ۗ

[Ve ey müminler ! İyi bilin ki siz Allah'ın huzur-u manevisine kavuşacaksınız.] Şu halde huzur-u ilâhide bunların herbiri sorulacak ve amalinizin her cüzünün cezasını göreceksiniz.

وَبَشِّرِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (223)

[Ey Ekmel-ürrusûl ! Sen müminleri nimet-i Cennetle tebşir et.] Zira; onlar hudud-u ilâhiyeyi bihakkın ikame edip, hukuk-i ilâhiyeyi muhafaza ederek haramı, haram bilip, ondan ittika ve halâlden intifa ettikleri için keramete ve nimet-i daimeye nail olacaklarını tebşire müstehaklardır. Binaenaleyh; sen onları tebşir et.

H a r s ; ekin ekmek olup bu makamda ekin ekilecek mahal demektir. Kadınların çocuk doğacak mahalleri ziraat mahalli olan tarlaya ve erkeklerin nutfesini tarlaya atılan tohuma ve hasıl olacak çocuğu nebatata teşbih tarikiyle, hatunun çocuk gelecek mahalline hars denmiştir. Şu halde zevce zevcinin mahall-i ziraatidir ki tohumunu, hasüâtını, yani çocuk almak için ekiyor ve âyetten maksat, kadınlardan zevcelerine, yani kocalarına halâl olan kısım; çocuk gelen mahallidir. Fakat o mahalden intifa ve telezzüz etmek arzuya tabidir. Binaenaleyh çocuk gelecek mahalle vika'; arkadan, önden, sağdan, soldan; yatakta, oturduğu halde meşrudur. Fakat arzusu veçhile hangi suretle olursa olsun mahall-i meşru'a olmak lâzımdır. Ve mahall-i meşruun gayrıya tecavüz asla caiz olmadığını beyandır. Zira; âyette

(فَأۡتُواْ حَرۡثَكُمۡ) ekin mahalline ekmekle emirdir. Bu emrin hilâfında hareket menhidir ve hürmet-i kat'iyeyle haramdır. (أَنَّىٰ شِئۡتُمۡ‌) demek; mahall-i harasetten nasıl isterseniz öylece intifa edin demektir.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin sebebi nüzulü; Yahudilerin itikadlarını reddir. Çünkü; onlar hatunun çocuk mahalline arkadan cima' ederse, ondan hasıl olacak çocuk şaşı olur, itikadında bulunurlar ve bu itikadlarını Tevrat'a isnad ederlerdi. Ensardan bir mahalle ahalisi de «Yahudiler ehl-i kitaptır» diyerek bu sözlerine inanmışlardı. Bu hali Ansardan bazı kimseler Resûlullah'a haber verince Resûlullah «Yehudiler yalan söylerler» dedi ve Allah-u Tealâ'nın, resûlünü tasdik için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir.

Bu âyette kadınları mahall-i ziraate teşbihle nikâhtan maksat; ancak çocuk meydana getirmek olduğuna işaret olunmuştur. Zira; dünyanın vakt-i merhununa kadar imarını Cenab-ı Hak insanlara tevdi edip. insanlar da doğup doğurmakla hâsıl olduğundan bu esbabı Vâcib Tealâ izdivaca raptederek insanlara çocuk tahsil etmekle emretmiştir. Binaenaleyh, nikâhtan maksat; kaza-yı şehvet değildir, belki kaza-yı şehvetten maksat çocuktur. Şu halde çocuk meydana getirmeye sa'yile hikmete riayet lâzımdır. Bu hususa riayet edenler memduh ve indallah makbuldürler. Amma sırf kaza-yı şehveti kasdedip meydana gelecek çocuğu rahimde itlaf etmek veya çocuk hasıl olmamak esbabına tevessül eylemek hikmet-i ilâhiyeye ve nikâhın meşruiyetindeki gayeye mugayir hareket olduğundan dünyada cezası ve âhirette azabı görülse gerektir.

Bu âyette Vâcib Tealâ dünyada ve âhirette insan için mühim olan vezaiften dördüne işaret etmiştir: Nesl-i insanın bekası ve dünyanın imarı için izdivaçtan maksat olan çocuğu kisbin esbabına tevessülün lüzumuna (فَأۡتُواْ حَرۡثَكُمۡ) emriyle, âhiret için ibadetin lüzumuna (وَقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُمۡ) nazmıyla, haram olan şeylerden nefsi vikaye etmek lâzım olduğuna (وَٱتَّقُواْ ٱلله) cümlesiyle menhiyattan kaçmak ve memurâtı işlemek, âhiret için olduğuna (وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّڪُم مُّلَـٰقُوه) kavl-i lâtifiyle işaret etmiştir.

Hulâsa; kadınlar, erkeklerin ekin mahalli olup, ekin mahaline istediği veçhile ekin ekmek caiz ve herkes kendi nefsi için a'mâl-i saliha takdim etmek ve haramı irtikâpta Allah'tan korkmak ve muharremattan nefsini vikaye eylemek vacip ve herkesin Allah'ın sualine mülâki olacağını bilip ona göre defterini tanzim etmesi lâzım olduğu ve müminlerin nimetle mübeşşer oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ herkesin zevceleriyle meşru surette birlşeşmeleri caiz olduğunu beyan ettiği gibi Allah'ın ismini yemine alet etmek caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere :

وَلاً تَجۡعَلُواْ ٱلله عُرۡضَةً۬ لاًيۡمَـٰنِڪُمۡ أَن تَبَرُّواْ وَتَتَّقُواْ وَتُصۡلِحُواْ بَيۡنَ ٱلنَّاسِ‌ۗ

buyuruyor.

[Enva-ı hayratı işlemenize ve muharremattan ittikanıza ve nâs beynini ıslahınıza yemininizi mani tutmayın ve Allah'ın ismine yeminlerinizi alet etmeyin.]

وَالله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (224)

[Ve Allah-u Tealâ sizin yeminlerinizi işitir ve ahvalinizi bilir.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya yeminlerinizi, enva-ı hayratı işlemenize ve muharremattan nefsinizi sakınmanıza ve nâs beynini ıslaha mani kılmayın. Hak ve batıl herşeyi terviç için Allah'ın ismini alet ve yemininize hedef etmeyin. Eğer iyilik ve ihsan etmek ve muharremattan kaçınmak ve nâs beynini ıslah etmek isterseniz enva-ı hayratı işleyin ve ibadete devam ve her vaktinizde kalbinizle ve evkat-ı muayyeninde bedeninizle Cenab-ı Hakka teveccüh ve haram olan şeyleri terkle nefsinizi serden muhafaza ve eğer nâs beynini ıslah etmek isterseniz hikmet ve mev'ize-i haseneyle nası tarîk-i hakka davet edin. Zira; Allah-u Tealâ sizin yeminlerinizi işitir ve ibadet veya kabahat işlediğiniz amelinizi bilir ve ona göre cezanızı verir.

Beyzavînin beyanı veçhile bu âyet; (Ebu Bekir) (R.A.) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; fukara-yı muhacirinden Ebu Bekir Hz.'nin teyzezadesi (Mustah) Hz. Ayşe'ye vaki olan iftiraya münafıklarla beraber iştirak ettiği için Sıddîk-ı Âzam Mustah'a ikram ve ihsan etmeyeceğine yemin etmesi veyahut (Abdullah b. Ravaha)'nin eniştesi (Beşir b. Numan)'a söz söylemeyeceğine ve hemşiresiyle aralarını ıslah etmeyeceğine yemin etmesi üzerine, âyetin nazil olduğu mervidir. Esbab-ı nüzulün her iki ihtimaline nazaran [Yemini enva-ı hayrattan hiçbirine mani kılmayın] demektir. Meselâ: Bir kimse namaz kılmayacağına yemin etse, yemininde sebat edip namazı terk etmez, namazı kılar ve yeminini bozar, kefaretini verir. Yoksa «Ben yemin ettim, yeminimde sebat edeceğim» diyerek yemini namazına mani tutmaz.

Kezalik pederine söz söylemeyeceğine yemin etse, sözü söyleyerek yeminini bozup, kefaretini vermesi vaciptir. Sair ibadatta dahi hal böyledir. İşte Ebu Bekir Hz. teyzezadesi Mastah'a gücendiğinden dolayı ihsan etmeyeceğine yemin etmişse de Cenab-ı Hak yeminini ihsana mani kılması doğru olmadığını beyan buyurmuştur.

U r d a ; birşeyi çok zikirle, olur olmaz şeye alet etmektir. Cenab-ı Hak bu âyette ismini çok yemine alet etmekten nehyetmiştir. Çünkü; lisanını çok yemine alıştıran kimsenin kalbinde yeminin mahabeti kalmaz.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran b i r r ; ihsan, takva ve beynennas ıslah; çok yeminden nehyin illetidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Çok yeminle Allah'ın ismini i'razınızı tervice alet etmeyin ki, nasa iyilik edici ve beynennas muslih ve mütteki olasınız] demektir.

Yani; çok yemin ederseniz, bunlara muvaffak olamazsınız. Çünkü Allah'ın ismi dünya umurunu terviç için alet olmaktan çok yüksektir. Binaenaleyh; dünya umurunu terviç için yemini terkedip ism-i ilâhinin şanına tazîm etmek birrin yani iyiliğin en âlâsıdır ve tazime münafi olan çok yemin etmekten nefsini ve lisanını muhafaza etmek takvanın büyüğüdür. Çok yeminden tevekki eden kimsenin nâs arasında hüsn-ü zanla maruf olacağına binaen sözü müessir ve nasihati kabule şayan görüldüğünden ıslah-ı beyne kolaylıkla muvaffak olacağından beynennas muslih namıyla zikrolunacağında şüphe yoktur. Şu halde [Çok yemin etmeyin ki muslih ve mütteki ve muhsin olasınız] demektir.

Hulâsa; iyilik etmeyeceğine dair yapılan yeminin iyiliğe mani kılınması caiz olmadığı ve çok yemin iyiliğe ve ittikaya ve ıslah-ı beyne mani ve hasis olan dünyaya Allah'ın ismini alet etmek, iyiliğe ve ittikaya münafi olduğu ve yemini çok yapan kimsenin sözüne itimad olmadığından beynennas İslaha muvaffak olamayacağı bu âyetten müştefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kasda mukarin olan yeminin bazı ahkâmını beyan ettiği gibi kasda makrun olmayan yemini lağvın ahkâmını dahi beyan etmek üzere:

لاً يُؤَاخِذُكُمُ الله بِٱللَّغۡوِ فِىٓ أَيۡمَـٰنِكُمۡ وَلَـٰكِن يُؤَاخِذُكُم بِمَا كَسَبَتۡ قُلُوبُكُمۡ‌ۗ وَالله غَفُورٌ حَلِيمٌ۬ (225)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Yeminlerinizde kasda mukarin olmayan yemini lağıvla Allah-u Tealâ sizi muahaze etmez ve lâkin kalbinizin yalan yeminle kesbettiği batıllarla sizi muahaze eder ve kullarının yemini lâğvları sebebiyle vaki olan kusurlarını mağfiret ve tevbe etmeleri için intikamlarını tehirle hilmeder.] Binaenaleyh; günâh işleyen kullarını derhal muahaze etmez.

L a ğ v ; itibardan sakıt olan şeydir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile y e m i n i l â ğ v ; akda mukarin olmayarak sürç-ü lisanla vaki olan yahut cahil olarak tekellüm olunan yemindir. «Yemin-i lâğvla muahaze etmez» demek «Dünyada kefaret istemez ve âhirette azab etmez»

demektir. Meselâ: bir kimsenin mescide girdiğini görüp, çıktığını görmediği halde, o kimseyi mescidde zannıyla «Mesciddedir» diyerek yemin etse ve halbuki o adam da mescidden çıkmış bulunsa bu yemin, lağıv olduğundan dünyada ve âhirette bu yemin muahaze olunmaz. Lâkin mescidde olmadığını bilerek «Mesciddedir» diye yemin ederse muahaze olunur. Çünkü; yalan olduğunu bilerek yemin etmiştir. Hâzin'in beyanı veçhile y e m i n ; Allah'ın ismine, zatına ve sıfatına olur, Allah'tan gayrıya yemin olmaz. Binaenaleyh Allah'tan gayrıya yemin; büyük günâhtır ve âhirette azabı şiddetlidir. Bir kimse «İleride bir şey işleyeceğim» diyerek yemin etse ve o şeyi işlemese yemininde hânis olduğundan kefaret vermesi vaciptir. Ancak işlemediği birşeyi işledim diyerek yemin ederse Şafii'ye göre bu misilli yemine kefaret lâzım gelirse de hanefi indinde yalan yere yemin olduğundan kefaretle cezası sakıt olmaz. Binaenaleyh; Allah'a yalvarmak, tevbe ve istiğfar etmek lâzımdır. Şu halde bu misilli yemine cüret edenlere kefaret lâzım gelmez. Velhasıl hataen yeminde ukubet yoktur, ancak amden yeminde ukubet vardır.

Vâcib Tealâ Allah'ın ismini çok yemine alet etmekten nehiy ve yemin-i lâğvla muahaze olmayacağını beyan ettiği gibi yeminin envaından insanın kendi haremi üzerine yaptığı yeminin hükmünü dahi beyan etmek üzere:

لِّلَّذِينَ يُؤۡلُونَ مِن نِّسَآٮِٕهِمۡ تَرَبُّصُ أَرۡبَعَةِ أَشۡہُرٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar kendi haremlerine yakın olmamak üzere yemin ettiler, onlar için dört ay gözetmek vardır.]

فَإِن فَآءُو فَإِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (226)

[Eğer onlar bu dört ay içinde yeminden dönerlerse hânis olurlar ve hânis olmalarından dolayı vaki olan kusurlarıyla muahaze olmazlar. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını affeder ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyurur.]

Yani, şol kimseler ki onlar kendi zevcelerine gazap veya nefret neticesi olarak cima' etmemek üzere yemin ederlerse onlar için dört ay intizar etmek vardır. Eğer şu dört ay zarfında hatundan gazabı zail olmak veya nefreti mahabbete tebeddül etmek suretiyle yeminden döner ve haremiyle muamele-i zevciyede bulunursa, kefaretle yeminin günâhından kurtulur. Zira Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını mağfiret ve tevbelerini kabul ile ihsan eder.

وَإِنۡ عَزَمُواْ ٱلطَّلَـٰقَ فَإِنَّ ٱلله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (227)

[Ve eğer dört ay zarfında mahabbet hasıl olmaz da talâk kasdedcrse, kasdı üzere icra-yı meram eder, talâk olur ve bunda beis yoktur. Zira; Allah-u Tealâ sözünüzü işitici ve kalbinizde olan niyet ve garazlarınızı bilicidir.]

(يُؤلون) ilâdan gelir. İlâ'nın asıl manâsı yemindir. Ve urf-ü şeri'de ilâ; dört ay haremine yakın olmamak üzere yemin etmektir. Eğer dört ay geçer, haremine yakın olmaz, yemininde sebat ederse, hanefiye indinde hatun talâk-ı bâyinle mutallaka olur ve başka kocaya gidebilir Lâkin şafii indinde dört ay bitince hatun hakime müracaat eder, ya yeminden rücu etmesini veyahut talâk vermesini teklif eder, zeyc sükût eder ve tekliften birini kabul etmezse hakim talâkıyla hükmeder, kadını pençe-i zulmünden kurtarır.

Ancak dört aydan az bir müddette yani iki veya üç ay gibi bir müddette cima' etmeyeceğine yemin ederse bu suretle yemin; ilâ değildir. Binaenaleyh; yemininde sebat eder ve o müddeti bitirirse birşey lâzım gelmez. Eğer sebat etmez o müddet zarfında haremine yakın olursa, kefaret lâzım gelir. Bir kimse dört aydan ziyade bir müddetle yemin ederse, o müddet içinde dört ay mevcut olduğu için ilâdır. Ve dört ay geçinceye kadar ilânın hükmü cari'olur. İlâdan rücu'; muamele-i zeveiyeye kâdirse, o muameleyi icra ile olduğu gibi kadir değilse sözüyle de rücu' edebilir. Tavaşi olan kimsenin ilâsı sahihtir.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran zaman-ı cahiliyede bir kimse hatuna eziyet etmek isterse, hatuna karib olmayacağına yemin eder. O zamanın adetine göre bu yemin; talâk mahiyetinde olduğundan zevci almaz ve doğrudan doğruya talâk olmayıp yemin olduğundan o hatun başka kocaya da gidemez, ömrünün âhirine kadar zarardide olurdu. Bidayet-i İslâmda bu hal devam etmekteyken Allah-u Teâlâ bu âyetle kadınların zararlarını izale etmiş, gazap veya nefret üzere ilâ suretiyle yemin eden zevç tefekkür etsin ve hangi tarafı ihtiyar edeceğini düşünsün için dört ay mühlet vermiştir ki, hatun üzerinde hakkı bakidir. Binaenaleyh bu müddet zarfında maslahatı; kadını taht-ı nikâhında ibka etmekte görürse, yeminden rücu' etsin ve eğer terketmekte görürse talâk versin de hatunu zulümden kurtarsın. Eğer bunun ikisinden birini yapmazsa (ilâ) müddeti biterse, hatun talâk-ı bâyinle mutallaka olur, zevcin keyfine kurban olmaz, istediği kocaya gidebilir. Dört ay müddette her iki tarafın haline riayet var ki, zevcin düşünmesine ve kadının tahammülüne muvafıktır. Dört aydan ziyade olunca zevcin zarar kasdı tahakkuk ettiğinden şeriat bu âyetle zararı izale ve tarafyenin hukukunu muhafaza etmiştir.

***

Vâcib Tealâ min vechin talâk ve min vechin yemin olan ilâ'nın hükmünü beyan ettiği gibi talâkın ahkâmını da beyan etmek üzere:

وَٱلۡمُطَلَّقَـٰتُ يَتَرَبَّصۡنَ بِأَنفُسِهِنَّ ثَلَـٰثَةَ قُرُوٓءٍ۬‌

buyuruyor.

[Mutallaka olan hatunlar talâk verildiğinden bil'itibar üç hayız görünceye kadar bekler, başka kocaya gidemez.]

وَلاً يَحِلُّ لَهُنَّ أَن يَكۡتُمۡنَ مَا خَلَقَ الله فِىٓ أَرۡحَامِهِنَّ إِن كُنَّ يُؤۡمِنَّ بِٱلله وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ‌ۚ وَبُعُولَتُہُنَّ

[O üç hayız görmek müddetinde talak veren zevcin nutfesinden o hatunların rahminde Allah'ın halk ettiği çocuğu veyahut hayız saklamak mutallaka olan kadınlara halâl olmaz. Eğer onlar Allah'a ve âhirete iman eder oldularsa.] Zira; rahminde olan çocuğu saklamak zevcin hukukuna tecavüz ve zulümdür. Binaenaleyh; eğer imanları varsa bu gibi zulme cesaret etmezler.

M u t a l l a k a ; zevcinden boş olan kadındır. Eğer zifaf olduktan sonra talâk verilirse, iddet lâzım gelir ve eğer zevçle zifaf olmadan talâk verilirse, iddet lâzım gelmez. İ d d e t ; talâk verildikten sonra üç hayız tamam görünceye kadar hatunun beklemesidir. Eğer iddet içinde çocuk olduğu tahakkuk ederse iddet; çocuk dünyaya gelinceye kadar devam eder. Hatun da iddetle acele edip, zevcin ric'atini iptal için hayzını veyahut rahminde olan çocuğu saklayarak «İddetim bitti» demek halâl olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Zira; iddetin bitip bitmediğini beyan kendine mahsus esrar kabilinden olduğu cihetle, hatunun sözü muteberdir. Binaenaleyh; gerek hayzmı ve gerek çocuğu saklayıp başka kocaya gidebilmesi mümkün olduğundan Cenab-ı Hak imanı olan kadınlara bu gibi hıyanet etmenin halâl olmadığını beyan etmiştir.

Eğer hatun hayızdan kalmış veyahut asla hayız görmemiş olursa, onun iddeti üç aydır. Ve cariye olursa talâkı iki ve iddeti iki hayız görmektir.

(ثَلَـٰثَةَ قُرُوٓءٍ۬) Kuru'; hanefiye indinde hayz ile tefsir olunduğundan mutallaka olan hatunun iddeti üç hayız görmekle tefsir olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ mutallaka olan hatunun iddet beklemesi lâzım olduğunu beyan ettiği gibi talâk-ı ric'î olursa iddet içinde zevcin ric'atiyle hatunun zevcine red olunmasının âhar zevce varmaktan evlâ olduğunu beyan etmek üzere :

أَحَقُّ بِرَدِّهِنَّ فِى ذَٲلِكَ إِنۡ أَرَادُوٓاْ إِصۡلَـٰحً۬ا‌ۚ

buyuruyor.

[İddet içinde eğer talâk veren kimseler ıslah murad ederlerse, mutallaka olan hatunların kocalarına redleri evlâdır.]

Yani; eğer talâk veren zevç ıslah-ı nefis ve hüsn-ü muaşeret murad eder ve iddet içinde hatuna ric'at eyler ve talâk da ric'i olursa kocaları hatunların reddine elyaktırlar.

وَلَهُنَّ مِثۡلُ ٱلَّذِى عَلَيۡہِنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۚ وَلِلرِّجَالِ عَلَيۡہِنَّ دَرَجَةٌ۬‌ۗ وَالله عَزِيزٌ حَكِيمٌ (228)

[Ey zevçler ! Kadınlar üzerinde marufat dairesinde sizin hukukunuz olduğu gibi, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır. Binaenaleyh; mütekabilen yekdiğerinin hakkına riayete borçludurlar. Şu kadar ki ricalin kadınlar üzerine dereceleri ve faziletleri vardır. Zira; hilkatte ve akü ve dirayette ve ibadatı tamam yerine getirmekte ricalin kadınlar üzerine meziyet ve rüçhanları meydanda bir hakikattir. Ve Allah-u Tealâ cümleye galiptir. Zira; kullarını istediği gibi yaratır ve bazısını diğerinden âli kılar, kimse karışamaz ve ef'ali hikmetten hâli değildir. Ve herkesin hukukunu yerli yerince temin eder.]

B u û l e ; mutallaka olan hatunların kocaları demektir. T a l â k – ı r i c ' i ; talâkta sarih olan (Boş olsun) ve (Tatlik ettim) gibi lâfızlarla bir veya iki talâk verilmiş olmasıdır. Bu misilli talâka ric'i denir ki, iddet içinde zevcin ric'at hakkı baki olur. Eğer zevç iddet içinde «Ric'at ettim, o benim haremimdir» gibi sözlerle veyahut talâk verdiği hatuna fiilen takarrub etmek veyahut takarrubun mukaddematını işlemekle ric'at ederse, o hatun başka kocaya gidemez ve talâk veren zevç, aharden evlâdır, eğer ric'atten zevcin muradı, talâktan vaki olan ifsadı ıslah ve nefreti muhabbete tebdil etmek olursa. Zira; beyinlerinde sebketmiş ülfetlerini iptal etmekten ihya ve hal-i aslide ibka eylemek evlâdır. Çünkü; ekseriyâ beyinlerinde çocuk olduğundan tefrik suretinde tarafeyn çocuk yüzünden çok gönül azabı ve müşkülât çektikleri gibi arada çocuk perişan ve aile hayatı da haleldar olur. Binaenaleyh; ric'atten maksat hayrolursa, ric'at etmek evlâdır. Ve amma ric'atten maksadı hatunu zevc-i âhara gitmekten men'etmek ve kendi de iltifat etmemek suretiyle ızrar olursa haramdır.

Vâcib Tealâ ric'atm evlâ olduğunu beyanla beraber tarafeynin yekdiğerinin hukukuna riayet etmeleri vacip olduğunu dahi beyan etmiştir. Çünkü; aile teşkilâtı hüsn-ü imtizaca tevakkuf edip hüsn-ü imtizaç zevçle zevceden herbiri yekdiğerine riayetle hâsıl olup riayetsizlikse talâka ve tefrikaya sebep olduğuna işaret için Cenab-ı Hak hukuk-u mütekabilede mükellef olduklarını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh kadın üzerine; hüsn-ü hizmet ve zevcin emrine itaat ve zevcinin malını ve namusunu muhafaza vacip olduğu gibi, zevç üzerine de hüsn-ü muaşeret etmek ve kisve ve nafaka ve sair levazımatını tedarikle hatuna riayet etmesi vaciptir. Velhasıl zevçle zevceden herbiri yekdiğerine karşı mukabil riayete borçludur. Zira; zevcin zevceden deva edecek hakkı bulunduğu gibi zevcenin de zevç üzerine dava edecek birçok hakkı vardır. Şeriat-ı İslâmiyede hatunların mesture olmaları nazar-ı itibare alınarak İslâm kadınlarının esarette olup, hürriyetten mahrum olduklarını iddia edenler, ne kadar yanlış bir iddiada bulunuyorlar. Çünkü; İslâm kadınlarının bir erkek kadar hürriyete malik ve hukukta zevçle zevce aynen müsavi olduklarını ve kadının zevcine riayeti ne kadar lazımsa zevcin de haremine riayeti o kadar vacip olduğunu bu âyette beyanla Cenab-ı Hak yanlış iddiada bulunanları reddetmiştir. Şu kadar ki erkeklerin kadınlar üzerine inkârı gayr-ı kabil birtakım mezaya ve secayası vardır. Meselâ; akılda, kuvvet ve kudrette, şecaat ve metanette umur-u şakkaya tahammülde, namaz ve oruç gibi ibadâtı noksansız avarızdan salim olarak eda etmekte ve hatunun nafakasını ve kisvesini ve meskenini temin etmekte ve ecanipten ve avârızden muhafaza eylemekte erkek, kadın üzerine derecat-ı âliyât sahibi olduğundan racüle riayet daha mukaddemdir. Bu mezaya-yı âliyeyi zannedersem kadınlar da teslim eder, inkâr etmezler.

Zevceyn arasında olan ülfet, mahabbet, evlât yetiştirmek ve a'van ve ahbap çoğaltmak gibi birtakım lezzetlerde tarafeyn müşterektir, belki bu gibi menafide hatunun nasibi daha çoktur. Fakat zevcin kadından göreceği menfaate mukabil mehir vermesi ve nafakasının vacip olması ve mesalihini tesviyesi gibi zevç üzerine terettüp eden şu hukuka karşı zevcenin zevcine hizmeti vaciptir. Zira; zevcin hatuna olan bu kadar ihsanına mukabil, kadının hizmetine dikkat ve ehemmiyet vermesi adalet ve müsavata muvafıktır.

***

Vâcib Tealâ talâk-ı ric'ide zevcin ric'ati caiz olduğunu beyan ettiği gibi talâk-ı ric'iyi beyan etmek üzere :

ٱلطَّلَـٰقُ مَرَّتَانِ‌ۖ فَإِمۡسَاكُۢ بِمَعۡرُوفٍ أَوۡ تَسۡرِيحُۢ بِإِحۡسَـٰنٍ۬‌ۗ

buyuruyor.

[Talâk-ı ric'i ikidir. Bu ikinin vukuu üzerine zevç için lâyık olan indennas ve indallah makbul bir surette baki kalan bir talâkla hatunu tutmaktır veyahut hatunu incitmeksizin üçüncü talâkı da verip suret-i hasene ile yakasını tamamen bırakmaktır.]

Yani; talâk-ı ric'i, bir kere vuku bulmalı badehu icap ederse, bir daha vuku bulmalı ki, ikisi birden olmasın. Bu iki talâk vaki olduktan sonra zevç üzerine vacip olan; iki şeyden birisidir: Ya hatunu baki kalan bir talâkla hüsn-ü muaşeret ve maruf veçhile tutmak, ızrar etmemektir, veyahut hatundan ayrılmayı maslahatına muvafık gördüğü surette üçüncü talâkla bir miktar mal vermek ve beynehümada adavet ve husumet varsa onları kaldırıp, güzel sözlerle hatunu terketmektir. Çünkü; evvelce beyinlerinde vaki olan ülfeti nazar-i itibare almak ve firkat zamanı o mahabbeti unutmamak insaniyete lâyıktır.

Hanefi indinde talâkı müteferrik surette vermek sünnettir. Zira; üçünü birden vermekte birok nedametler husule gelip akıbet (hülle) ye ihtiyaç messettiği çok kere görülmektedir. Talâk-ı ric'i ikiye kadar olur, üçüncüde ric'at kalmaz. Zira; aralarında rabıta bilkülliye kesilir. Fakat iki talâk verildiğinde üçüncü talâkla zevcin hakkı baki olduğundan, o bir talâkla hatuna malik olur. Binaenaleyh; hatun başka kocaya gidemez. Lâkin talâk-ı bain olursa velev bir talâk olsun zevcin ric'at hakkı kalmaz, hatun başka kocaya gidebilir ve zevc-i evveli tekrar almak isterse kadının rızasına müracaat olunur. Razı olursa tecdid-i nikâhla tekrar alabilir.

Âyet-i sabıkada beyan olunan ric'at hakkının ne dereceye kadar kalacağını Cenab-ı Hak bu âyette bildirmiş ve iki talâkta baki olup üçüncü talâkta hakk-ı ric'at kalmadığını beyan etmiştir.

İki talâka kadar hakk-ı ric'atin baki olmasındaki hikmet; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insan haremiyle musahabet ettiği zaman ayrılırsa tahammül edip edemeyeceğini bilemediğinden bir talâkla iftirak vaki olunca mahabbetinin derecesini bilir. Binaenaleyh; müfarakatten hâsıl olan teessürü ziyade olursa o teessürü ric'at etmekle tedarik eder, nedametini, zevcesini iadeyle ikmal eder. Eğer bir talâk ric'ate münafi olmasa muktayayi beşeriyet birçok aileler âni bir gazabın kurbanı olur ve birçok müşkülât ve perişanlık içinde kalırlardı. Lâkin iki talâka kadar ricata müsaadeyle zuhur eden lûtfü ilâhi birçok sefalet ve sakatatın önünü aldı ve fesadın İslahına inayet buyurdu. İnsan için tecrübe bir kerreyle de hasıl olamadığından, Cenabı Hak iki talâkta ric'ata müsaade buyurmuştur. İkincide tamamen tecrübe hâsıl olduğundan, isterse izrar etmemek şartiyle üçüncü talâkla hatunu zabteder, isterse incitmeksizin terkeder.

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyetin sebebi nüzulü; zaman-ı cahiliyede bir kimse haremini yüz kere boşasa sonra ric'at etse sahih addederlerdi. Bu âdet, bidayeti İslâmda câri iken bir kimse talâk verdi ve ric'at etti. Haremi, Hazret-i Aişe'ye şikâyet eyledi. Bu hal Resûlüllahın malûmu olunca bu âyetin nazil olduğu mer vidir.

Hulâsa; bir kimse iki kere haremine talâkı ric'î ile talâk verdikten sonra, onun için iki ihtimalden birisi olup başka bir ihtimal olmadığı ve o iki ihtimalden birisi; meşru ve maruf suretiyle hukukuna riayet etmek şartiyle baki kalan bir talâkla ric'at edip, hatunu taht'ı nikâhında tutmaktır ve ikinci ihtimal ise güzel sözlerle tamamen mehrini teslim etmek ve üçüncü talâkı da vermekle bilkülliye terketmektir.

***

Vâcib Tealâ talâk'ı ric'inin bazı ahkâmını beyan ettiği gibi bedelinde mal almakla vakî olan talâk'ı hul'i beyan etmek üzere :

وَلاً يَحِلُّ لَڪُمۡ أَن تَأۡخُذُواْمِمَّآ ءَاتَيۡتُمُوهُنَّ شَيۡـًٔاإلآًأَن يَخَافَآأَلاً يُقِيمَا حُدُودَ ٱلله‌ۖ

buyuruyor.

[Ey zevçler ! Haremlerinize mehr ve hediye olarak vermiş olduğunuz emvalden bir mikdaruu geri almak sizin için hiç bir zaman helâl olmaz. Ancak karı koca arasında lâzım olan Allah'ın ahkâmına riayet ye lâyıkıyle yerine getiremiyeceklerinden korktukları vakit müstesnadır.]

فَإِنۡ خِفۡتُمۡ أَلاً يُقِيمَا حُدُودَ ٱلله فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡہِمَا فِيمَا ٱفۡتَدَتۡ بِهِۦ‌ۗ

[Eğer ey hâkimler ! Siz zevçle zevcenin ahkâmı ilâhiyeyi ikame edemiyeceklerinden korkarsanız, zevcenin talâk bedelinde bir mikdar mal vermesinde ve zevcin de o malı alıp talâk vermesinde her ikisinin üzerinde günâh yoktur.]

Bu âyette hitap; hâkimlere olmak ihtimali vardır. Gerçi hâkimler kadınlardan birşey almazlarsa da indelmuhakeme zevçlerin almasına hâkimler hükmettiğinden zevçlerin alacağı mallar hâkimlere isnat olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey hâkimler ! Zevçleri tarafından haremlerine mehr ve hediye gibi verdiğiniz emvalden bir mikdarmı geri alıp, talâk bedelinde zevcine vermek, sizin için hiç bir zamanda helâl olmaz. İllâ şol zamanda helâl olur ki o zamanda zevçle zevce Allah'ın vazettiği ahkâma riayetle geçinemiyeceklerinden korkarlar. İşte o zaman hatundan bir mikdar mal alıp talâk bedelinde zevcine vermek sizin için helâl olur ve eğer siz zevçle zevcenin yekdiğerine karşı hukuk'a ve riayete aid olan Allah'ın vazettiği ahkâmı ikame edememelerinden korkarsanız, talâk bedelinde hatunun bir mikdar mal vermesinde ve zevcin de o malı alıp talâk vermesinde her ikisi üzerine günâh yoktur. Zira; zevç vermiş olduğu talâktan hâsıl olan zararı hatundan almış olduğu parayla karşılayacağı gibi, zevcede mukayyet olduğu nikâhtan kendini kurtarmakla vermiş olduğu paradan hasıl olan zararı karşıladığından her iki taraf hakkında zarar yoktur.]

Yani; zevçle zevce arasında vaki olan imtizaçsızlığa binaen mahkemeye müracaat ettiklerinde zevcin evvelce mehr ve hediye gibi hatuna vermiş olduğu emvalden bir miktarını hakimin alıp talâk bedelinde zevce vermesi halâl olmaz. Çünkü; zevç vermiş olduğu mehr mukabilinde hatundan intifa ettiğinden verdiği malın bir miktarını geri almak mürüvvetin hilafı zulümdür. Binaenaleyh; hakimin hatundan mal alıp zevce vermesiyle hükmü, hiçbir zaman halâl olmayıp ancak bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile zevçle zevce arasında yekdiğerine riayete ve hukuk-u mütekabileye ait Allah'ın vaz'ettiği kanunlara ve kaidelere riayet edemeyecekleri vakit, zevcenin talâk bedelinde bir miktar mal vermesinde ve zevcin de vereceği talâk bedelinde, o malı almasında günâh olmadığı gibi, hakimin bu minval üzere hükmü de halâl olur. Zira; beyinlerinde imtizaca ait mahabbet kalmayarak niza temadi edip hukuk-u zevciyeti yoluyla eda ihtimali bulunmayınca, hatun talâka talip olup zevç de mal almaksızın talâk vermediğinde bir miktar malla nizaa hitam vermek tarafeyn hakkında maslahat olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu yolda nizam kat'mda günâh olmadığını beyanla ruhsat vermiştir.

Arada imtizaçsızlık olunca hatunun itaat etmemek cihetinden günâhkâr olması zevç de hatunun adem-i itaatine karşı döğmek, söğmek gibi birtakım yolsuzluğa cür'et etmekle onun da günâha girmesi korkularına binaen parayla münazaayı kesmek caiz olduğu beyan olunmuştur. Lâkin hatun itaate hazır olduğu halde zevç inad ederek hatuna eza ve ızrar etmek suretiyle onu mal vermeye mecbur eder ve bu suretle mal alırsa aldığı malın halâl olmadığı âyetin evvelinde beyan olunmuştur. İşte; şu mal alarak verilen talâka lisan-ı şer'ide talâk-ı hul' ve verilen mala bedel-i hul' denir ve hul' suretiyle olan talâk; bayindir. Ric'i değildir. Yani; hul' olan talâkta zevcin ric'at hakkı kalmaz. Zira; hatun vermiş olduğu mal mukabilinde yakasını bilkülliye kurtarmak adalet ve onun hilâfında hareket zulümdür. Çünkü;. zevcin hakkı baki olsa hem malı verir hem de bağlı kalır ve maksadı da hasıl olmaz. Bu ise zulümden başka birşey değildir. Binaenaleyh; mal bedelinde vaki olan talâk; bayindir ki, zevcin ric'at hakkı kalmadığından kadın da selâmeti bulur.

Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanları veçhile zevcin hatundan alacağı bedel-i hul' verdiği mehre müsavi veyahut ondan ziyade veya noksan olması caizdir. Çünkü hul' şer'î bir akittir. Şer'î akitte tarafların rızası şart ve nikâh akdinde kadın arzusuna uygun mehir almayınca nikâha izin vermemek hakkını haiz olduğu gibi zevç de talâk için akitte istediği kadar mal almayınca talâk vermemek hakkını haizdir, binaenaleyh verdiği mehirden fazla hul' bedeli isteyebilir.

Kazi'nin beyanı veçhile bu, âyet (Sabit b. Kays)'ın haremi (Cemile) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sabit)'in (Cemile)'ye fart-ı muhabbetine karşı (Cemile)'nin ona şiddetle nefreti olduğundan beyinlerinde imizaç olamadığı cihetle (Cemile) Resûlullah'a şikâyetle talâk istediğini beyan edince, Resûlullah (Sabit)'i çağırdı. (Sabit) (Cemile)'nin mehrine vermiş olduğu hurma bahçesini talâk bedelinde (Cemile)'nin vermesini teklif etti. (Cemile) de «Bana talâk versin, daha ziyadesini vereyim» dedi. Resûlullah «Bahçe kâfidir» buyurdu ve (Sabit) talâk verip hurma bahçesine sahip olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; zevcin imtizacsızlığıyla haremini talâka mecbur edip talâk bedelinde mal alarak haremini hem nimet-i nikâhtan mahrum etmek hem de malını almak suretiyle, iki cihetten ızrar etmek haram olduğu ve hakimlerin de bu suretle hükümleri halâl olmadığı ve arada olan imtizaçsızlık sebebiyle tarafeynin yekdiğerine karşı riayete dair olan ahkâm-ı ilâhiyeye riayet edememek korkusuna binaen hatun talâka talip olduğu surette zevcin zararını telâfi etmek üzere talâk bedelinde mal istemeye hakkı olduğu ve hatunun da bir miktar mal vermekle müptelâ olduğu nefretin azabından talâkla kurtulup saha-i selâmete çıkması caiz bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ zevçle zevce arasında vaki olan talâkın ahkâmını ve talâk bedelinde zevcin hatundan mal almasının nerelerde ve ne zamanda caiz olduğunu beyan ettiği gibi bu hududun ahkâm-ı ilâhiye olup, riayet vacip olduğu cihetle bu ahkâmın haricine çıkanların zalim olduklarını dahi beyan etmek üzere :

تِلۡكَ حُدُودُ ٱلله فَلاً تَعۡتَدُوهَا‌ۚ وَمَن يَتَعَدَّ حُدُودَ ٱلله فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ (229)

buyuruyor.

[Şu beyan olunan ahkâm, Allah'ın kullarının intifaı için vaz'ettiği kanunları ve hudududur. Binaenaleyh; o hududu tecavüz etmeyin. Eğer bir kimse hududullahı tecavüz ederse, işte onlar ancak zalimlerdir.]

Yani; şu beyan olunan talâk ve ric'at ve hul' ve ric'at'ten sonra isterse, maruf veçhile hatunu tutmak ve isterse tatlılıkla hatunu terketmek gibi beyan olunan ahkâm; Allah-u Tealâ'nın, kullarının istirahati için vaz'ettiği ahkâmıdır. Binaenaleyh; ey müminler ! Bu ahkâmın haricine çıkmayın. Eğer bir kimse nefsine tebaiyet eder ve Şeytan'm iğfalâtına aldanır da bu hududun haricine çıkarsa, işte hudud haricine çıkanlar; zalimlerdir. Çünkü; evamir-i ilâhiye haricine çıkmakla hem kendi nefislerine hem de gayrılara zulmetmişlerdir ve zulümleri mukabilinde elbette ceza göreceklerdir.

H a d ; birşeyin süğuru demektir. Ahkâm-ı ilâhiye; insanların efalini tahdid edip herbirinin hükmünü beyan ettiği cihetle hükm-ü ilâhiye, had denilmiştir. Çünkü; had yani süğur bir kimsenin tarlasının nihayetini ve hukukunun ve tasarrufunun oraya kadar varıp ilerisine geçmeye hakkı olmadığını beyan edip iki komşunun birbirine tecavüzüne mani olduğu gibi ahkâm-ı ilâhiye de ef'al-i ibadın süğuru mesabesindedir ki, bir fiilin hükmü neyse onunla amel vacip olup, onun ilerisine tecavüz caiz değildir. Binaenaleyh; o hükmün haricine tecavüz; şer'an hakkı olmayan bir mahalle tecavüz olduğundan zulümdür. İşte ahkâm-ı ilâhiyenin küllisine riayet lâzımdır. Binaenaleyh insanların istirahatlerini temin ettiği için onun haricine çıkanlar felah bulamazlar. Çünkü tecavüz; zulüm olduğundan felah ve saadete manidir. Binaenaleyh; ahkâm-ı ilâhiye haricinde melce' ve istirahat arayanların ıztıraptan başka bir melce ve me'men bulamadıkları her zaman müşahede olunan ahval cümlesindendir. Bu misilli zulmü irtikâp; cinayetin pek büyüğü olduğu cihetle evvelden beri bu cihetten muzmahil olan milletleri ve harab olan memleketleri Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da beyan ettiği gibi tarih kitaplarında dahi malûmdur.

Hulâsa; şu beyan olunan ahkâmın hudud-u ilâhiye cümlesinden olduğu ve bu hududu tecavüz etmek caiz olmadığı ve bunlarla amel etmek insanlar üzerine vacip olup eğer bir kimse bu hududu tecavüz ederse zalimlerden olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ talâk-i ric'iyi ve talâk-ı hui'i beyan ettiği gibi zevçle zevce arasında alâka-i nikâhı bilkülliye kaldıran üçüncü talâkı da beyan etmek üzere :

فَإِن طَلَّقَهَا فَلاً تَحِلُّ لَهُ ۥ مِنۢ بَعۡدُ حَتَّىٰ تَنكِحَ زَوۡجًا غَيۡرَهُ ۥ‌ۗ

buyuruyor.

[Eğer hatuna üçüncü talâkı verirse, ondan sonra hatunu kendinin gayrı bir zevce nikâh etmedikçe zevci evvele halâl olmaz.]

Yani; gerek meccanen ve gerek bedel-i hulile iki kere talâk verdikten sonra üçüncü merrede talâk verirse, üçüncü talâkla irtibat bilkülliye zail olduğundan hatun, evvelki zevcinin gayrı ikinci bir zevce nikâh olup, ondan da kat-ı alâka etmedikçe zevci evvele halâl olmaz. Çünkü; zevci evvele tekrar halâl olmasının beş şartı vardır:

B i r i n c i s i ; zevci evvelin talâkından sonra iddetini ikmal eylemesi,

İ k i n c i s i ; zevc-i saniye nikâh olması,

Ü ç ü n c ü s ü ; zevc-i saninin cima etmesi,

D ö r d ü n c ü s ü ; zevc-i saninin talâk vermesi,

B e ş i n c i s i ; zevc-i saninin talâkından iddetini bitirmesidir. Bu şartların vücudundan sonra tarafeynin rızalarıyla zevc-i evvelin nikâhı caiz ve birbirlerinden intifa, halâldır. Zevc-i saninin muamele-i zevciyede bulunmasında şart olmasındaki hikmet; talâkta teenni lâzım olduğuna işaret ve talâkta acelenin mezmum olduğunu beyandır. Zevc-i sani cima' etmeden talâk verirse zevc-i evvele halâl olmaz. Zira; Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Rufaa) haremini tatHk eder, iddetten sonra hatun (Abdurrahman b. Zübeyr)'e varır. Meğer (Abdurrahman) cima'a kaadir değilmiş. Hatun Resûlullah'a şikâyet eder, Resûlullah «Rufaa'ya tekrar varmak mı istersin?» buyurunca hatunun «Evet» demesi üzerine Resûlullah'ın «Abdurrahman sana cima' etmedikçe sen Rufaa'ya varamazsın» buyurduğu mervidir.

فَإِن طَلَّقَهَا فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡہِمَآ أَن يَتَرَاجَعَآ إِن ظَنَّآ أَن يُقِيمَا حُدُودَ ٱلله‌ۗ

[Zevc-i saniye vardıktan sonra, eğer zevc-i sani hatuna talâk verirse, zevc-i evvelle hatun arasında riayeti vacip olan ahkâm-ı ilâhiye riayetle hudud-u ilâhiyeyi ikame edeceklerini zannederlerse yekdiğerine müracaatla akd-i nikâh etmelerinde onlar üzerine günâh yoktur.]

وَتِلۡكَ حُدُودُ ٱلله يُبَيِّنُہَا لِقَوۡمٍ۬ يَعۡلَمُونَ (230)

[İşte şu beyan olunan ahkâm; ilim ve idrak sahibi olan kavme Allah'ın beyan ettiği ahkâmıdır.] Ve bu ahkâmı kullarına beyan edince kulların bu ahkâma riayetleri vaciptir. Zira; hallerini ıslah için vaz'olunmuş kavanin-i ilâhiyedir.

Zevc-i evvelin nikâha talib olması ve hatunun rıza vermesi hukuk-u zevciyeye ait olan hudud-u ilâhiyeyi ikame edip yekdiğerini ızrar etmeyeceklerini zan ve tahmin etmeleri şart olduğunu beyan etmek; hudud-u ilâhiyeye riayet edemeyeceklerini zannederlerse birbirlerini ızrar için müracaatları haram olduğuna delâlet eder.

Hulâsa; bir kimse haremine üç talâk verirse ikinci bir kocaya varıp o zevc-i saniden mutallaka olup iddetini ikmal edinceye kadar zevc-i evvele tekrar nikahlanmak halâl olmadığı ve ikinci zevç talâk verir de tarafeyn ahkâm-ı ilâhiyeye riayet edebileceklerini ümid ederlerse, tekrar nikahlanmak caiz olduğu ve şu beyan olunan ahkâmı, Cenab-ı Hakkın ilm-ü irfan sahibi olan kullarına beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ talâkın bazı ahkâmını beyan ettiği gibi bazı âhari dahi beyan etmek üzere:

ووَإِذَاطَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَفَبَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَأَمۡسِكُوهُنَّ بِمَعۡرُوفٍ أَوۡسَرِّحُوهُنَّ بِمَعۡرُوفٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Siz haremlerinize talâk verdiğinizde onlar iddetlerini ikmale yaklaşıp, iddetin müddetine baliğ olmaya başladıklarında siz isterseniz maruf veçhile ric'at eder hatunu taht-ı nikâhınızda tutarsınız, isterseniz ric'at etmez maruf veçhile terkedersiniz.]

وَلاً تُمۡسِكُوهُنَّ ضِرَارً۬ا لِّتَعۡتَدُواْ‌ۚ

[Ve onları zarar kasdıyla zulmetmek için tutmayın.]

وَمَن يَفۡعَلۡ ذَٲلِكَ فَقَدۡ ظَلَمَ نَفۡسَهُ ۥ‌

[Eğer bir kimse talâk verdiği hatuna iddet içinde ric'at eder ve zarar kasdıyla tutarsa muhakkak nefsine zulmetmiş olur.] Binaenaleyh; hükm-ü ilâhiye muhalif olarak hatuna zulmettiğinden nefsine zulmetmekle azab-ı ilâhiye müstehak olur.

وَلاً تَتَّخِذُوٓاْ ءَايَـٰتِ ٱلله هُزُوً۬ا‌ۚ

[Islah-ı ahvaliniz için inzal olunan ve ahkâmiyle ameliniz vacip olan Allah'ın âyetlerini, ahkâmına muhalefet etmekle maskara ve oyuncak ittihaz etmeyin.]

Yani; haremlerinize hasbelicap talâk verip de onlar da iddeti müddetine baliğ olmaya başladıklarında sizin için lâzım olan; iki halden birisidir ki, şer'an ve aklen ve beynennas müstahsen bir surette ric'at ederek hatunu taht-ı nikâhınızda tutup hukuk-u zevciyeye riayet etmektir. Yahut geçinmeye ümidiniz olmasa hatunu ızrar etmeksizin ric'at etmeyerek yakasını tamamen bırakmaktır. Yoksa zulmetmek için tutmayın. Çünkü; ric'at ederek hatunu başka kocaya gitmekten men'edip hüsn-ü muaşeret etmemek hatunu ızrar olduğundan caiz değildir. Eğer bir kimse böyle yaparsa mutlaka kendi nefsine zulmetmiş olur. Ahkâm-ı ilâhiyeyi amelden ıskatla maskara yapmayın.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bundan evvelki (الطلاق مرتان)âyeti talâk vermekte sünnet olan; birer birer vermek olduğunu beyan olup, bu âyet ise talâk-ı ric'iyi beyan hakkında olduğundan tekrar yoktur. Zira; âyetlerden maksat başka başkadır: Yahut evvelki âyette talâk-ı ric'ide mutlaka iddet içinde yani evvelinde ortasında ve ahirinde ric'atin sahih olduğunu beyan hakkında olup bu âyet ise talâk-ı ric'ide iddetin âhirinde ric'at veya terketmekten biri lâzım olduğunu beyan hakkında olduğundan tekrar yoktur ve zevcin zevceyi ızrar kasdıyla ric'at etmesinden, Cenab-ı Hak bu âyetle nehyile kadınları zevçlerin zulmünden muhafaza etmiştir.

Izrar kasdıyla ric'at şöyledir: Meselâ bir talâk verir, iddetini bitireceği zamanda ric'at eder, iddet biter, ikinci talâkı verir ve bir iddet daha bekler, o iddet biteceği zamanda tekrar ric'at eder, yine iddet biter, üçüncü talâkı verir ve hatuna bir iddet daha bekletir. Eğer iddeti üçer ay farz edersek, fuzuli olarak hatunu dokuz ay bekletmiş olur. İşte bu gibi zulüm ve zarardan Cenab-ı Hak kadınları bu âyetle vikaye etmiştir. Her zaman izrar haram olduğuna işaret için Vâcib Tealâ maruf vech üzere imsakla emirden sonra ızrar için imsakten nehyetmiştir. Zira, birşeyden nehyetmek; o şeyin her zaman kötü olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; hatunu ızrar kasdetmek her zaman haramdır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet ensardan (Sabit b. Yesar) Hz. hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Sabit)'in talâk verdiği hatunu ızrar kasdıyla ric'at etmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; talâk verilen bir hatuna iddetinin bitmesi karib olduğu bir zamanda ya suret-i müstahsenede ric'at edip taht-ı nikâhında tutmak veyahut bilkülliye terketmek lâzım olduğu ve ızrar kasdıyla ric'at ve imsak etmek caiz olmadığı ve bir kimse ızrar kasdıyla ric'at ve imsak ederse dünyada ve âhirette nefsine zulmetmiş olduğu ve Allah'ın ahkâmını beyan eden âyetlerle amel etmemek o âyetleri maskara ittihaz etmek olup bu ise caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ zevçle zevce arasında vaki olacak talâkın envaını ve ahkâmını beyan ettiğugibi bu ahkâmı beyan, kullar hakkında nimet olup, bu nimetin şükrünü eda etmek suretiyle zikretmek lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَٱذۡكُرُواْ نِعۡمَتَ ٱلله عَلَيۡكُمۡ وَمَآ أَنزَلَ عَلَيۡكُم مِّنَ ٱلۡكِتَـٰبِ وَٱلۡحِكۡمَةِ يَعِظُكُم بِهِۦ‌ۚ وَٱتَّقُواْ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (231)

buyuruyor.

[Ey ümmet-i Muhammedi Sizin üzerinize taraf-ı ilâhiden feyezan eden ahkâm-ı şer'iye ve onu getiren Resûlün size Resûl olup sizi hidayete i'sal etmesi gibi nimetleri zikredin ve şükrünü eda ve hukukuna riayet edin ki unutmayasınız. Ve sizin üzerinize kitap ve hikmetten inzal olunan ahkâmın muktezasıyla amel edin. Zira; Allah-u Tealâ kitap ve hikmetle size vaazeder.] Binaenaleyh; sizin üzerinize vacip olan vaazı kabul etmek ve nasihati dinlemektir. [Ve Allah'ın ahkâmiyle amel etmemekten korkun ki intikamına müstehak olmayasınız ve haram olan şeylerden çekinin ve iyi bilin ki Allah-u Tealâ herşeyi bilir ve amelinize göre ceza verir.]

Allah'ın nimetleri; maddi olur: Vücud, sıhhat-ı beden, afiyet, evlâd ü ıyal, servet ü saman gibi. Manevi olur: İman, hidayet, diyanet ve ahlâkı ıslah eden ahkâm-ı şer'iye gibi. Bunları zikretmekten maksat; hatırda tutup herbirinin şükrünü lâyıkıyla eda etmektir. Meselâ sıhhat-ı bedenin şükrünü; ibadet ve acizlere muavenetle ve evlâd ü ıyalin şükrünü; hüsn-ü muhafaza ve terbiyeyle ve malın şükrünü, zekâtım vermek ve fukaraya iane ve lüzumunda emr-i cihada ve sair vücûh-u hayrata sarfla ve imanın ve ahkâm-ı şer'iyenin şükrünü; mucibiyle amel etmekle eda ve lâyıkıyla yerine getirmekle olur.

Bu âyette Allah'ın kullarına vaaz ettiği k i t a p l a murad; Kur'ân ve h i k m e t l e murad; sünnet-i Resûlullah'tır. Yahut hikmetle murad; insanda olan kuvve-i ilmiye ve ameliyedir.

Hulâsa; Allah'ın nimetlerini şükürle karşılayıp nisyan etmemek, kitabullah ve sünnet-i Resûlullah ve insanın kendisinde bulunan kuvve-i ilmiye ve ameliyeyle amel edip onların nasihatlerini kabul etmek ve haram olan şeylerden içtinapla Allah'ın azabından korkmak ve Allah'ın herşeyi bildiğini bilmek ve ona göre amelini tanzim etmek vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ talâkm ahkâmını beyan ettiği gibi mutallaka olan hatunun bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere :

وَإِذَا طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ فَبَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَلاً تَعۡضُلُوهُنَّ أَن يَنكِحۡنَ أَزۡوَٲجَهُنَّ إِذَا تَرَٲضَوۡاْ بَيۡنَہُم بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌

buyuruyor.

[Siz haremlerinize talâk verip, onlar da şer'an mukadder olan iddet müddetlerine buluğla ikmal ettiklerinde, zevc-i âhara nikâh olunmak murad ederlerse, onlar zevc-i âharle şer'an ma'ruf olan mehre ve sair nikâhın levazımından olan şeylere aralarında razı olduklarında siz onları zevc-i âhara nikâhtan men'etmeyin.] Zira; nikâh meşru olduğundan, meşru olan şeye talib olan kimse men'olunmadığı gibi ta'yib de olunmaz. Binaenaleyh; onların rızkına mani olmayın ki, nimet-i nikâhtan mahrum olmasınlar.

ذَٲلِكَ يُوعَظُ بِهِۦ مَن كَانَ مِنكُمۡ يُؤۡمِنُ بِٱلله وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ‌ۗ ذَٲلِكُمۡ أَزۡكَىٰ لَكُمۡ وَأَطۡهَرُ‌ۗ وَالله يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لاً تَعۡلَمُونَ (232)

[İşte beyan olunan ahkâmla sizden Allah'a ve yevm-i âhirete iman eden kimseler amel eder ve vaaz ile muttaaz olur ve nasihatini kabul ederler. Amma Allah'a ve âhirete imanı olmayanlar bu misilli mevaizden intibah etmezler ve mütenassıh olmazlar. İşte bu misilli ahkâma riayet etmek, sizin için efkâr-ı faside ve ahlâk-ı habiseden taharettir. Ve bu ahkâma riayet sizin için taharet ve tehzib-i ahlâkınıza hadim olduğunu Allah-u Tealâ bilir. Halbuki siz bilmezsiniz.] Binaenaleyh; Allah'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinapla tehzib-i ahlâka sa'yetmeniz lâzımdır. Zira; siz bilmiyorsunuz, Allah-u Tealâ biliyor. Şu halde Allah'ın dediğini tutmanız elzemdir.

Yani; siz kadınlara talâk verdikten sonra onlar da iddetini ikmâl edip, talipleri zuhur ederek beyinlerinde nikâha ve nikâhın levazımatına tarafeyn razı olup kararlaştırdıklarında, onların nikâhlarına mani olmayın. Zira; Allah'a ve âhirete imanı olanlar bu misilli ahkâma razı olur ve intifa ederler. Ve bu gibi ahkâmdan intifa etmek sizin için taharrettir ve kalplerinizi ahlâk-ı fasideden tasfiye eder. Zira; bu gibi ahkâmda size olan menfaati Allah-u Tealâ bilir, siz bilmezsiniz.

(فَلاً تَعۡضُلُوهُنَّ) A d i l ; bir kimseyi haps ve tazyikle birşeyden men'etmektir. Burada h i t a p ; talâk veren kimselere veyahut bilûmum insanlaradır. Zira; hatunun münasip gördüğü bir kimseye nikâh olmak hakk-ı meşruudur. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin men'etmeye hakkı yoktur. Şu halde gerek talâk veren zevç, gerek başka bir kimse ve gerekse hatunun velisi tarafından mümanaat olunmak caiz değildir. Şu kadar ki, eğer hatunların intihab ettiği zevç kendilerinin küfvü olmaz veya mehrinde noksan olursa, velisinin itiraz hakkı vardır. Çünkü; gerek küfvünün gayrı olmaktan ve gerek mehrin noksan olmasından hasıl olacak âr, evliyâya lâhık olduğundan evliyânın o ân kaldırmak için itiraz hakları vardır.

Tarafeynin razı olmalarıyla murad; şer'an beyan olunan a k d - i ş e r' i, mehr ve şahid-i adi ve akdin sair levazımına razı olup, beyinlerinde kararlaştırmalarıdır. Vâcib Tealâ teklifini beyandan sonra «Bunlardaki menafii Allah-u Tealâ bilir, siz bilmezsiniz» buyurmakla muhalefet edenleri tehdid ve tehdidini müminlere tahsis etmiştir. Çünkü; ahkâmdan intifa edecek müminlerdir ve bu ahkâma riayet daimî sevaba istihkaka sebeb olduğuna işaret için (ezkâ) ve (ethar) buyurmakla günâhlardan taharete işaret buyurmuştur.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Maakâl b. Yesar)'ın mutallaka olan hemşiresini iddetini ikmal ettikten sonra rızalarıyla evvelki zevcine tekrar varmasından nehyetmesi üzerine âyetin nazil olduğu ve Resûlullah'ın huzuruna celbile âyeti tebliğ ettiği mervidir.

Hulâsa; mutallaka olan hatunları ric'at veya hülle suretiyle zeyc-i evvele veyahut zevc-i âhare nikâh olunmaktan men'e kimsenin hakkı olmadığı ve bu misilli ahkâmdan nasihat kabul etmek Allah'a ve âhirete iman edenlerin şanı olup, bu ahkâma riayet terfi-i derecata ve günâhların mahvına sebep olduğu cihetle, imtisal edenlere taharet-i kâmile olduğu ve kullarının mesalihini Allah-u Tealâ bilip, kullarının bilmediklerinden herhalde bu misilli ahkâma riayet lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ nikâha ve talâka müteallik bazı ahkâmını beyan ettiği gibi nikâhın netice ve semeresi olan evlâda müteallik ahkâmını dahi beyan etmek üzere :

وَٱلۡوَٲلِدَٲتُ يُرۡضِعۡنَ أَوۡلَـٰدَهُنَّ حَوۡلَيۡنِ كَامِلَيۡنِ‌ۖ لِمَنۡ أَرَادَ أَن يُتِمَّ ٱلرَّضَاعَةَ‌ۚ وَعَلَى ٱلۡمَوۡلُودِ لَهُ ۥ رِزۡقُهُنَّ وَكِسۡوَتُہُنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۚ لاً تُكَلَّفُ نَفۡسٌ إلاً وُسۡعَهَا‌ۚ

buyuruyor.

[Mutallaka ve gayr-ı mutallaka valideler çocuğun emziğini itmam etmek murad eden pederler için çocukları iki sene tamam olarak emzirirler. Ve çocuk kendilerinin olan pederler üzerine şer'an ve urf-ü âdette valideyle pederin hallerine münasip bir surette çocuğu emziren validelerin rızıkları ve kisveleri vaciptir. Zira her nefis; kudreti miktarı teklif olunur.]

Yani; mutlaka valideleri üzerine çocuklarını iki sene tamamen emzirmek lâzım olur. Ve çocuğun emmesini itmam etmek murad eden çocuğun pederine validesinin itaati vaciptir. Ancak çocuğun rızkı peder üzerine vacip olduğundan çocuğu emziren validelerin rızıkları ve kisveleri, pederleri üzerine vaciptir. Çünkü; valide çocuğu emzirmek ve mesalihine nezaret etmek için pederin menfaatine haps-i nefsettiğinden validenin mazarratı mukabilinde rızkı pedere lâzım gelir. Şu kadar ki, miktar-ı ma'ruf üzere olmak lâzımdır. Zira her nefis; kudreti nispetinde mükellef olur. Binaenaleyh; pederin muktedir olamayacağı bir surette valide nafaka teklif edemeyeceği gibi peder de validenin muktedir olamayacağı bir hizmet teklif edemez. Şu halde her ikisi de halleriyle münasip veçhile mükelleftirler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette çocuğu emzirmekte tamamıyla sa'yetmek vacip olduğuna işaret için İrza' yani emzirmek emri, haber suretiyle varid olmuştur. Şu halde (برضعن) kelimesi lâfızda ihbar ise de, manâda emirdir ve bu emir de mendup olmasını ifade eder. Çünkü; çocuğun rızkı peder üzerine vacip olup valide üzerine vacip olmadığından, validelerin emzirmeleri menduptur. Binaenaleyh; valideler emzirmeseler günâhkâr olmazlar, amma çocuk, validesinden başkasının memesini emmez veyahut pederin başka hatuna ücret vermeye iktidarı olmazsa, valide üzerine emzirmek vacip ve bu surette emzirmezse günâhkâr olur. Çocuğu validesinin emzirmesi mendup olmasının hikmeti; terbiyesi ve şefkati sairlerinden ziyade olduğu cihetle çocuğun hayatına hizmeti fazla olmasıdır. ,

Çocuğun emzik hakkı iki sene olup, ziyadeye itibar olunmadığı bu âyetle sabittir ve iki sene emziğe ihtimam lâzım olduğuna işaret için âyette iki sene manâsına olan (havleyn) kemal ile takyid olunmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran iki seneden noksan emzirilmesi de caizdir. Zira; âyette iki seneyle tahdid, valideyle peder arasında muhtemel olan nizaı kat' içindir. Binaenaleyh; beyinlerinde niza' vaki olup da, valide emzirmekten usanarak noksan olmasını ve peder de ziyade olmasını isterlerse şeriat o nizaı iki sene olmasıyla halletmiştir. Yoksa iki seneyi zikir vücub için değildir. Zira; âyette iki sene emzirilmesi pederin iradesine havale olunmuştur. Eğer suret-i kafiyede iki sene emzirmek vacip olsaydı pederin re'yine müracaat olunmazdı.

Çocuğun nesebi pederine ait olduğuna işaret için pedere (مولود له) yani; çocuk kendisi için doğan kimse denmiştir. Binaenaleyh; çocuğun ve validesinin rızkı pederinin üzerine vaciptir. Çocuğun validesi pederin menkûhası oldukça emzirdiğine mukabil ücret istemeye hakkı yoktur.

K a d r - i m a r u f l a murad; pederin servetine, validenin şerefine nazaran onların emsalinde âdet olan şeydir.

Hulâsa; valideler üzerine çocuğu, pederi iki seneyi itmam murad ederse iki sene emzirmek lâzım ve peder üzerine çocuğu emziren validesinin nafakası ve kisvesi vacip olduğu ve valide çocuğun hizmeti ve terbiyesiyle meşgul olduğundan maişetini kisible mükellef olmadığı ve pederin kudretinden ziyade validenin teklif edemeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ çocukları validelerin emzirmesi lâzım olduğundan emzirmek mukabilinde peder üzerine validenin nafakası ve kisvesi vacip oMugunu beyan ettiği gibi tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye etmeleri lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

لاً تُضَآرَّ وَٲلِدَةُۢ بِوَلَدِهَا وَلاً مَوۡلُودٌ۬ لَّهُ ۥ بِوَلَدِهِۦ‌ۚ وَعَلَى ٱلۡوَارِثِ مِثۡلُ ذَٲلِكَ‌ۗ

buyuruyor.

[Çocuğu sebebiyle validesi zararlanmasın ve çocuk kendinin olan peder de çocuk sebebiyle zararlanmasın ve eğer peder yoksa, peder üzerine vacip olan nafaka, terekeye vâris olacak zat üzerine vacip olur.]

Yani; valide ve peder çocuk yüzünden zarar görmesinler. Şu halde peder, validenin nafakasını vermemek ve meccanen emzirmesini teklif etmekle, çocuk sebebiyle validesini ve valide, pedere kudretinin harici nafaka ve kisve teklif etmekle, çocuk sebebiyle pederini ve bu veçhile valide ve peder birbirlerini zararlandırmasınlar. Eğer çocuğun pederi vefat etmişse çocukla çocuğu emziren validesinin nafakası, peder makamına kaim ve terekeye vâris olacak kimse üzerina vaciptir.

فَإِنۡ أَرَادَا فِصَالاً عَن تَرَاضٍ۬ مِّنۡہُمَا وَتَشَاوُرٍ۬ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡہِمَا‌ۗ

[Eğer valide ve peder, beyinlerinde müşavere ederek tarafeynin rızalarıyla iki seneden evvel çocuğu memeden kesmek murad ederlerse, valide \e peder üzerine günâh yoktur.]

Yâni; çocuğu iki sene emzirmek mendup iken valide emzirmekten yorulur ve peder de iki seneyi ikmal etmek murad etmez de beyinlerinde vaki olan müşavere üzerine iki seneden evvel çocuğu emzikten ayırmak murad eder ve tarafeyn buna razı olurlarsa her ikisi üzerine günâh yoktur.

Bu âyette valide ve peder zararlanmasın demek; her biri, yekdiğerinin kudretinin fevkinde teklifatta bulunmakla zarardide etmesinler demektir. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile validesi sütünü az vermek ve levazımatına lâyıkıyla bakmamak suretiyle ve pederi de validesinin nafakasına ve kisvesine bakmamak sebebiyle çocuğu zararlandırmasınlar. Yani; bakımsızlık sebebiyle çocuğu zaafa veya mevte mahkûm etmesinler demektir.

Tafsir-i Hâzin'de valideyle pederin çocuk sebebiyle zararları şöyle tasvir ediliyor: Meselâ validenin zararlanması; pederi çocuğu cebren validesinin elinden almakla şefkati icabı validesini gönül azabında bırakması veyahut validesi çocuğu emzirmeye razı olmadığı ve pederin başkasına vermeye kudreti olduğu halde vermeyerek cebren validesine emzirtmekle validesini ızrar etmesidir. Pederin zararlanması; validesi çocuğa bakmamak ve pederinin üzerinde bırakmak veyahut kudretinin fevkinde nafaka teklif etmekle olur. İşte; bu misilli harekat, insanlar arasında da her zaman cari olduğundan Cenabı Hak tarafeynin yekdiğerini zarardan vikaye etmelerini ve her ikisinin çocuk yüzünden zararlanmamalarını ve çocuğu da ızrar etmemelerini tenbih ve tavsiye buyurmuştur. Çünkü; (لاضررولاضرارالافىسلام) yani; «İslâmda ne bir taraftan öbürünü ve ne de iki taraftan birbirini zararlandırmak yoktur.» demektir.

Beyzâvî ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile v â r i s l e murad; çocuğun pederinin varisleridir. Yani; çocuğun pederi vefat etmişse, pederine varis olacak çocuğun dedesi ve biraderi ve amcası veya amcazadeleri gibi asabat üzerine çocuğun ve onu emziren validesinin nafakası vacip olur. Yahut v â r i s l e murad; çocuğa mahrem olanlardır. Binaenaleyh; herkesin üzerine karabeti nispetinde tedriç suretiyle çocuğun nafakası vacip olur. Yani; evvelâ çocuğun dedesine ve biraderine, onlar yok ise amcasına, o da yoksa amcazadelerine, onlar da yoksa, onlardan sonra çocuğa yakın olan kimlerse, onlar üzerine nafakası lâzım gelir. İmam-ı Âzam indinde varisle murad; çocuğun varisleri olup, pederin varisi değildir. Şu halde; çocuk vefat etmiş farz olunduğunda, çocuğa varis olacaklar kimler ise, onlardan herkesin sehmi nispetinde çocuğun nafakasını vermeleri vaciptir. Eğer vermezlerse hakim tarafından icbar olunurlar.

Vâcib Tealâ beşeriyetin herhalde zıya'dan muhafazası lâzım olduğuna işaret için ufak bir çocuğun müreffehen yaşatılmasına ihtimam olunmasının lüzumunu beyan ve emzikten ayırmak suretini bile valide ve pederden yalnız birinin re'yine havale etmeyerek bil'istişare her ikisinin reyleri munzam olmasını beyan buyurmuştur. Çünkü; birisi çocuğun zararını kasdederse diğerinin haberi olsun ki, çocuk zarardan mahfuz kalsın.

M ü ş a v e r e ; birkaç kimsenin kuvve-i müfekker elerinde olan reylerini meydana çıkarıp ve bir yere toplayarak hulâsasıyla amel etmektir. Binaenaleyh; bu âyette ebeveynin rızalarından sonra çocuğun emzikten ayrılmasını müşavereye havale buyurmuştur ki, icabında ebeveynin başkası, yani erbab-ı tecrübeden ve tabipten teşekkül edecek birkaç zatın çocuğun memeden kesilmesinde zarar olup olmayacağını müzakere ve onların reyleri üzerine amel etmek lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; peder ve validenin hernekadar şefkatleri galipse de valide emzirmekten ve peder de nafakadan usanmakla yekdiğerini razı etmek suretiyle çocuğun zararına ittifak etmek ihtimaline binaen Cenab-ı Hak çocuğun tamamiyle zarardan vikayesini temin için, erbab-ı tecrübenin istişaresine havale etmiş ve bu âyetler de pederin nafakadan usanmakla çocuğun zararını kasdetmek ihtimali dermeyan olunmuştur.

Bu cihet, eğer çocuğun validesi mutallakaysa demektir. Yoksa mutallaka olmayıp da menkuhaysa bu ihtimal varid değildir. Zira; menkûhe olunca çocuk emzirilsin veya emzirilmesin herhalde validesinin nafakası peder üzerine vaciptir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile v a r i s l e murad; çocuğun kendi olmak muhtemeldir. Zira; pederi vefat eden çocuk pederinin malına varis olduğu cihetle, pederi berhayat olsa validesine veya sütninesine nafaka vermesi vacip olduğu gibi pederi vefat edince varis hususunda pederin makamına kaim olduğundan, emziren ve sair mesalihini tekeffül eden hatunun nafakası eğer malı varsa çocuğun malından ve eğer malı yoksa velilerine lâzım gelir.

Hulâsa; valide ve pederinden her birerleri çocuk sebebiyle yekdiğerini ve her birerleri az bakmak veya hizmetinde kusur etmek suretiyle çocuğu ızrar etmemek ve eğer pederi vefat etmişse, çocuğun validesinin nafakaları varis olanlar üzerine vacip olmak ve iki seneden evvel sütten kesmek isterlerse birrıza ve bilmüşavere kesmek ve çocuğun terbiyesine kemal-i ehemmiyetle bakılmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ iki seneden evvel çocuğu emzikten ayırmak ebeveynin rıza ve istişareleriyle olacağını beyan ettiği gibi validesinin başkasını emzirmesinde beis olmadığını dahi beyan etmek üzere :

وَإِنۡ أَرَدتُّمۡ أَن تَسۡتَرۡضِعُوٓاْ أَوۡلَـٰدَكُمۡ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ إِذَا سَلَّمۡتُم مَّآ ءَاتَيۡتُم بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۗ وَٱتَّقُواْ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ۬ (233)

buyuruyor.

[Eğer çocuğu validesinin başkası bir hatuna emzirtmek isterseniz, emziren hatuna maruf ve müstahsen olarak beyninizde mukavele ettiğiniz ücreti teslim ettiğiniz takdirde, sizin üzerinize günâh yoktur. Çocuğun zıya'ına sebep olmak ve emzikçi hatunun nafakasını noksan vermek gibi günâhları işlemekte Allah'tan korkun ve iyi bilin ki Allah-u Tealâ sizin bilcümle amellerinizi görür ve bilir ve amelinize göre ceza verir.

Yani; çocuğu emzirmeye evlâ olan validesidir. Zira validesinin şefkati herkesten ziyade olduğu cihetle, çocuğun terbiye ve büyümesine dikkati elbette ziyade olacağında şüphe olunmaz. Ancak valide mutallaka olup zevc-i âhara varmak veyahut pederine eza etmek maksadıyla emzirmemek veyahut hasta olmak ve sütü kesilmek gibi validesinin emzirmesine bir mani bulunmak suretiyle başka bir emzikçiye evlâdınızı emzirtmek isterseniz, emzikçiye emzirtmekte valide ve peder üzerine günâh ve emziren hatunun pazarlık üzere istihkakını tamamiyle teslim etmek şartıyla beis yoktur. Amma emzikçi bulunmaz veyahut bulunur da çocuk memesini almazsa, validesi üzerine emzirmek vacip olur. Çünkü imkân bulunmayınca vücup valide üzerine terettüp eder ve bu suretle validesi terkederse günâhkâr olur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile m a r u f ile murad; emzikçiye nafakayı verirken güler yüz, tatlı dil ve ücretini noksansız vermek gibi çocuğun rahatını temin etmek için emzikçi hatunu tatyib etmektir. Hatta çocuğun terbiyesine ve sütüne ihtimam etmek hatunun maişet cihetinden kalbi mutmain olmasına tevakkuf ettiğinden Cenab-ı Hak mukavele olunan ücreti yeden biyedin teslim edilmesini şart kılmıştır ki, hatun istirahat-i kalb ile çocuğun mesalihinde müsamaha etmesin. İşte şu beyan olunan ahkâma ihtimam lâzım olup, muhalefet caiz olmadığına işaret için bu ahkâmı beyan akabinde ittika ile emir ve kullarının her amelini bildiğini beyanla muhalefet edenleri tehdid etmiştir.

Cenab-ı Hak dünyanın imarını insana tevdi ettiğinden, insanı mahlûkat içinde pek mümtaz bir mevkide halk etmiş, dünya ve âhiret saadetlerine iktisaba kudret ve kabiliyet verdiğinden her iki cihet için çalışmasını emretmiştir. Fakat insan, hal-i sahavetinde en âciz ve bîçare bir mahlûk olduğundan onun bir insan-ı kâmil olması birçok esbaba ve terbiyeye muhtaç olup bu esbap ve terbiyede evvelâ validesiyle pederi üzerine terettüp ettiğinden çocuğu emzirmek kimlere lâzım geldiğine ve ne müddet emzirmek lâzım olduğuna, valideyle pederin ne gibi vezaifle mükellef olduklarına ve valideye terettüp eden birinci vazife; çocuğu emzirmek ve pedere terettüp eden vazife de nafakalarını tedarik etmek ve her ikisi çocuk yüzünden birbirini zararlandırmak kasdetmedikleri gibi, çocuğun zararını dahi kasdetmemelerine ve hatta emzikten ayırmaları bile tarafeynin rıza ve istişareleriyle olmasına dair ahkâmını kullarına resûlü vasıtasıyla tebliğ ve yıkılmaz ve sarsılmaz kanunlarını vazetti ki, insanlar mahlûkat içinde ne kadar yüksek bir mevki ihraz ettiklerini bilsinler ve bu nimetlerin şükrünü eda etsinler.

Bu ahkâma muhalefet etmek isteyenleri ittikaya davetle her kesin vazifelerine dikkat ve ihtimam etmeleri lâzım olup, dikkat etmeyenlerin gazab-ı ilâhiden korkmalarına işaret etmekle sıbyanın hayatlarını ve emri terbiyelerini taht-i temine almıştır. Peder ve validenin çocuğun hal-i sahavetinden çekmiş oldukları meşakkatlere karşı büyüdüğünde onlara riayet ve hürmeti vacip kılmakla diğer âyetlerde ebeveyne hürmetin vücubunu bildirmiş ve hukuk-u mütekabilenin lüzumunu dahi, bu suretle beyan etmiştir ki, ebeveynin bu emekleri heder olmasın.

***

Vâcib Tealâ talâkı ve talâktan lâzım gelen iddeti ve nikahın neticesi olan evlâdın terbiye ve nafakasını beyan ettiği gibi zevci vefat eden hatunların iddet ve müddet-i iddetini dahi beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يُتَوَفَّوۡنَ مِنكُمۡ وَيَذَرُونَ أَزۡوَٲجً۬ا يَتَرَبَّصۡنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرۡبَعَةَ أَشۡہُرٍ۬ وَعَشۡرً۬ا‌ۖ

buyuruyor,

[Şol kimseler ki, sizden onlar vefat eder ve zevcelerim terkederler. Onların terkettikleri zevceleri bizatiha dört ay on gün intizar ederler.]

فَإِذَا بَلَغۡنَ أَجَلَهُنَّ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِيمَا فَعَلۡنَ فِىٓ أَنفُسِهِنَّ بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۗ وَالله بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرٌ۬ (234)

[Onlar, dört ay on gün iddetlerini ikmal edip, rahimlerinde çocuk olmadığı anlaşılınca, ey müminler ! Onlarla kendi nefislerinde maruf ve meşru surette zevc-i âhara varmak teşebbüsünde bulunmak için işledikleri şeyde sizin üzerinizde günâh yoktur. Ve Allah-u Tealâ onların ef'alini ve sizin onlar hakkında işlemek istediğiniz amelinizi bilir.]

Yani; mutallaka olan hatunların iddet beklemeleri lâzım olduğu gibi kocası vefat eden hatunların da, iddet beklemeleri lâzımdır. Binaenaleyh; sizden vefat edip de, zevcelerini terk eden kimselerin zevceleri; vefat eden kimsenin nutfesinden rahimlerinde çocuk olup olmadığını ve çocuk varsa nesebi vefat eden pederinden sabit olması için kendi nefislerinde dört ay on gün gözetir ve iddet beklerler. Dört ay on gün bekleyip o müddete vasıl olduklarında çocuk olmadığı zuhur edince, onlar başka kocaya gitmek ve kendi aralarında teşebbüsatta bulunmak gibi esbaba tevessül ederlerse sizin üzerinize günâh yoktur. Zira; âdet-i beldeye riayetle şer'in müsaade ettiği surette meşru teşebbüsatta bulunmak günâh olmaz ve ey müminler ve hâkimler ! Sizin de men'etmeniz lâzım gelmez. Çünkü; meşru olan ef'alden men'etmek caiz olmaz. Zira; icra-yı ahkâmda Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilir. Binaenaleyh; meşru olan şeyden men'e teşebbüs etmeyin ki, mes'ul olmayasınız.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kocası vefat eden hatun için dört ay on gün iddet beklemek vaciptir. Binaenaleyh; o müddet bitmedikçe zevc-i âhara gidemez. Zira; iddet içinde nikâh sahih olmaz ve bu dört ay on gün içinde hâmile olduğu tebeyyün ederse iddeti, hamlini vaz'edinceye kadar devam eder. Ancak hamli malûm olsa veya kocası vefat ettiği gün çocuk getirse o gün iddeti bitmiştir. Başka kocaya gidebilir; dört ay on gün beklemek lâzım gelmez. Çünkü hatunun iddeti; çocuk olmak ihtimaline binaen zevcin hukukunu muhafaza içindir. Şu halde çocuk zuhur edince zevcin hakkı kalmadığından hatun iddetinden kurtulur ve her hakkına malik olur. Zira hatunu bazı hukukundan men'eden; vefat eden zevcin hakkıdır. Çocuk dünyaya gelmekle zevcin hakkı zail olacağından memnu olan hukuku avdet eder ve istediği kocaya gider. Çünkü; mani gidince memnuun avdeti kavaid-i şer'iye iktizasındandır. İddet müddetinin dört ay on gün olmasındaki hikmet; rahimde bulunan çocuk oğlan olursa üç ayda ve kız olursa dört ay on günde dirilmesidir. Dört ay on gün iddet; küçük ve büyük yani çocuk getirmeye kabiliyeti olanla olmayan haklarında müsavidir. Zira birşeyin hikmeti; o şeyin cinsinde aranır, ferde itibar yoktur. Madem ki cins-i nisvanda çocuk getirmek kabiliyeti vardır. Amma bazı efradının küçük olmasına veya esbab-ı saireye binaen çocuk getirmemesine itibar yoktur. Zira hükümde itibar; ekseriyetedir.

Zevci vefat eden hatun nimet-i nikâhı fevt ettiğinden dolayı dört ay on gün matem içinde bulunmak, ziynetini terketmek, rayiha-i tayyibe sürünmemek ve sürme çekinmemek vacip olduğuna işaret için binefsiha müddet-i iddette intizar edecekleri beyan olunmuştur. Çünkü; insan için mühim bir nimet zail olunca, o nimetin zevaline teessüfünü izhar caizdir. Ve cevazına da bu âyet delâlet eder. Hatun iddetini bitirip matem günleri geçince iddet içinde memnu olan ziyneti takınır, sürmesini çeker ve küfvü düşerse nikâha talip olur ve bu gibi ef'alinden mes'ul olmaz. Zira; bunlar iddetten sonra şer'an müstahsen olan şeylerden olduğundan, kadınlar mes'ul olmadığı gibi velileri ve hakimler de mes'ul olmazlar. Ancak şer'in hilafı hareketlerinden velileri ve hakimler mes'ul olduklarından men'etmek üzerlerine vaciptir. Eğer men'etmez ve muhafazada müsamaha ederlerse indallah masuldürler.

Baliğa olan hatun, velisinin izni olmaksızın kendini nikâh ederse, nikâhın sıhhatine delâlet eder. Zira; âyette hatunların kendi nefislerinde fiilleri kendilerine isnad ve kendi fiillerinden velileri ve hakimlerin mes'ul olmayacakları beyan olundu. Hatunların kendi nefislerinde en mühim işleri nikâhtır. Binaenaleyh; nikâhta velisinin iznine ihtiyaç olmaksızın kendi kendini nikâhın cevazına müsaade-i şer'iye vardır. Zira; meşru surette hatunun kendi işinden velisi mes'ul değildir.

Hulâsa; zevci vefat eden kadının iddeti dört ay on gün olduğu ve iddet bitince maruf olan şeyleri hatunun işlemesinden hâkimlerle velileri mes'ul olmadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ zevci vefat eden hatun iddetini ikmal ettikten sonra, nikâhına talip olmakta günâh olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاً جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ فِيمَا عَرَّضۡتُم بِهِۦ مِنۡ خِطۡبَةِ ٱلنِّسَآءِ أَوۡ أَڪۡنَنتُمۡ فِىٓ أَنفُسِكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[İddetini ikmal eden hatunların nikâhlarına talip olmak üzere tariz ettiğiniz şeyde veyahut tariz etmeyip de nefsinizde talip olmaklığınız için sakladığınız şeyde sizin üzerinize günâh yoktur.]

عَلِمَ الله أَنَّكُمۡ سَتَذۡكُرُونَهُنَّ وَلَـٰكِن لاًتُوَاعِدُوهُنَّ سِرًّاإلآًأَن تَقُولُواْقَوۡلاً۬ مَّعۡرُوفً۬ا‌ۚ

[Allah-u Tealâ sizin onları zikredeceğinizi ve nikâha talip olacağınızı bilir ve lâkin gizli görüşmek ve birbirinizle sevişmek suretiyle vaadde bulunmayın ve itham mahallinde bulunmanız caiz değildir. Ancak maruf ve şer'an muteber olan nikâha müteallik söz söylerseniz zarar yoktur.]

Yani; zevci vefat edip iddetini ikmal eden hatunun nikâhına talip olduğunuzu tariz suretiyle anlatmak veya nefsinizde talip olduğunuzu gizlemenizde sizin üzerinize günâh yoktur. Fakat siz hernekadar gizleseniz de sabredemeyip sarahaten talip olduğunuzu zikredeceğinizi Allah-u Tealâ bilir. Lâkin gizlice suret-i gayr-ı meşruada görüşmek ve konuşmak suretiyle birbirinize vaadde bulunmayın. Ancak maruf ve meşru surette söz söylemek vakti müstesnadır.

H ı t b e ; hatunun nikâhına talip olmaktır. T a r i z ; Kazı ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile nikâhı ima eder bir şey söylemektir.

Meselâ; «Ben tezevvüc etmek isterim», «Allah-u Tealâ bana saliha bir kadın verse», «Sen saliha bir kadınsın», «Sen güzel bir kadınsın, hasebin nesebin iyidir» demek gibi sözler tarizdir ve bu gibi sözlerle hatuna talib olduğunu anlatmakta günâh yoktur.

Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu misilli tarizler iddet içinde mubahtır, lâkin sarahaten talip olmak iddet içinde caiz değildir. Zira; Cenab-ı Hak tarizde günâh olmadığını beyan buyurdu ki tasrihte günâh olduğuna işarettir.

Ecnebi bir kimsenin münasebeti olmayan ecnebiye bir hatunla gizli konuşması töhmet ve şüpheden hali olmayacağından Cenab-ı Hak gizli konuşmaktan nehyetmiştir. Çünkü; ecnebiye bir kadınla gizli konuşmak herkesin nazar-ı dikkatini celbedeceği ve görenlerin kalplerinde bir şüphe bırakacağı aşikârdır. Halbuki ehl-i imanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzımdır.

Nikâh, talâk, çocuğun emzirilmesi ve validesine nafaka vermek gibi hususatta örf ve adete riayet etmek ve bu hususta harekâtı örfe istinad ettirmek lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bunlara müteallik ahkâmda «Daima maruf vech üzere» olmasını beyan buyurmuş ve nikâhı talepte dahi söz söylemenin maruf veçhile olmasını zikretmiştir.

Hulâsa; nikahlamak istediği bir hatunun tariz suretiyle nikâhına talip olmak veyahut talip olduğunu nefsinde tasavvur etmek günâh olmadığı gibi sırren suret-i gayr-ı meşruada bulunmak üzere yekdiğerine vaad etmek caiz olmadığı ve şer'an ve örfen caiz olan sözü söylemekte beis bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ iddet içinde tariz suretiyle nikâhı talebin caiz olmadığını beyan ettiği gibi iddetini ikmal etmeden nikâhını kasdetmek dahi caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاً تَعۡزِمُواْ عُقۡدَةَ ٱلنِّڪَاحِ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ ٱلۡكِتَـٰبُ أَجَلَهُ ۥ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah'ın kitabında mukadder olan iddet, muayyen olan müddetine baliğ oluncaya kadar akd-i nikâhı kasdetmeyin.] Zira; zamanı gelmeyen şeyde acele mahrumiyeti muciptir, binaenaleyh; iddetini ikmal etmeden, hatunun nikâhında acele etmeyin.

وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله يَعۡلَمُ مَا فِىٓ أَنفُسِكُمۡ فَٱحۡذَرُوهُ‌ۚ

[İyi bilin ki Allah-u Tealâ sizin nefsinizde gizlediğiniz hıyaneti bilir. Şu halde Allah'ın azabından korkun ki gazabından kurtulasınız.]

وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله غَفُورٌ حَلِيمٌ۬ (235)

[Ve şunu da iyi bilin ki günâh kasdedip de mevki-i fiile koymayanların kusurlarını Allah-u Tealâ mağfiret eder ve günâh işleyenlere hilmile muamele eder.] Azaplarım tacil etmez ve onlara müsaade eder ki tevbe etsinler ve günâhlarından vazgeçsinler. Şu halde âsiler dünyada helâk olmadıklarına mağrur olmasınlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ iddet içinde nikâhı nehiyde mübalâğa için «Akd-i nikâhı azmetmeyin» buyurmuştur. Yani; «İddet içinde nikâh etmediğiniz gibi nikâhı kasıd bile etmeyin» demektir. Yahut âyet; nefs-i nikâhı nehyetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azim; katı' yani kesip atmak manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [İddet içinde ibram ve ısrarla akd-i nikâhı fiile çıkarıp suret-i kafiyede bitirmeyin] demektir.

Bu âyet-i celile üç hükmü havidir:

B i r i n c i s i ; iddet, müddet-i muayyeni olan eceline baliğ olmadıkça nikâhın caiz olmaması,

İ k i n c i s i ; insanların nefsinde düşündükleri hıyaneti Allah-u Tealâ bildiği için o misilli hıyanetten hazer etmek lâzım olduğu,

Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'nın kullarının kusurlarını mağfiret edip, günâhları sebebiyle ukubetlerini ta'cil etmemesidir.

***

Vâcib Tealâ iddet içinde nikâhın caiz olmadığını beyan ettiği gibi, zifaf olmadan hatuna talâk vermek caiz olduğunu dahi beyan etmek üzere :

لاً جُنَاحَ عَلَيۡكُمۡ إِن طَلَّقۡتُمُ ٱلنِّسَآءَ مَا لَمۡ تَمَسُّوهُنَّ أَوۡ تَفۡرِضُواْ لَهُنَّ فَرِيضَةً۬

buyuruyor.

[Haremlerinize dokunmaksızın ve mehir takdir etmeksizin eğer tatfik ederseniz sizin üzerinize günâh yoktur.]

وَمَتِّعُوهُنَّ عَلَى ٱلۡمُوسِعِ قَدَرُهُ ۥ وَعَلَى ٱلۡمُقۡتِرِ قَدَرُهُ ۥ مَتَـٰعَۢا بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (236)

[Ve haremlerinize verdiğiniz talâkla incitmiş olduğunuz gönüllerini tamir etmek üzere aklen ve şer'an müstahsen ve örf ve adette muteber bir surette onların intifa edeceği birşey verin.]

Zira; böyle bir ihsanda bulunmak sizin üzerinize vaciptir. Fakat vereceğiniz şeyde külfet yoktur. Zira; zengine kudreti nispetinde ve fakire de fakrı nispetinde birşey vermek vacip olduğundan güçlük yoktur. Şu kadar ki verilen şey, mürüvvetin hilafı olmamalıdır ki hatunların gönlü kalmasın. Çünkü; bu misilli vergiler erbab-ı ihsana lâzım olan mürüvvet kabilindendir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mutallaka olan hatunlar; şimdiye kadar beyan olunduğu veçhile iki kısımdır.

B i r i n c i s i ; zevçle zifaf olmuş ve beyinlerinde mehir takrir edilmiş bulunanlardır. Bunlar tatlik olunduğunda iddet bekler ve mehrini tamamen alırlar.

İ k i n c i s i ; zifaf olmamış ve mehir de tesmiye olunmamış fakat talâk verilmiş olanlardır. Bu âyet dahi bunların hükmünü beyan hakkındadır. İşte zevçle halvet olmak ve yekdiğerine temas etmek gibi birşey vuku bulmadan talâk verilir ve mehir de tesmiye olunmamışsa, hatuna mehir lâzım gelmez. Zira; zevç bundan intifa etmediği gibi, hatunun zayiatı da olmadığından mehir vermek icab etmez. Fakat nikâhla hasıl olan süruru zevç talâkla izale edip hatunu me'yus ettiğinden zevcin hatuna bir müt'a vermesi vaciptir. Zira; (وَمَتِّعُوهُنَّ) lâfzı emirdir.

Emirlerde zahir olan da vücub ifade etmektir. Şu halde nikahlanıp zifaf olmadan ve mehir tesmiye olunmayan hatuna bir kat elbise vermek vaciptir. Çünkü müt'a; zevcin haliyle mütenasip bir kat elbisedir. Müt'anın vacip olduğuna emir delâlet ettiği gibi (عَلَى ٱلۡمُحۡسِنِينَ) lâfzı ve (عَلَى) de (حقا) kelimesi dahi delâlet eder. Çünkü vacip olmayan birşey; hak olmaz. Binaenaleyh; müt'a zevcin borcu ve zevcenin hakkı olduğuna (حقا) kelimesi delâlet etmektedir. Şu kadar ki, müt'ayı zevcin ezasız ve tayyib-i hatırla vermesine işaret için zevcin erbab-ı ihsandan olmasına ve erbab-ı ihsanın muamelesi gibi muamele etmesi lâzım olduğuna (ٱلۡمُحۡسِنِينَ) lafzıyla tenbih olunmuştur. İmam-ı Âzam indinde müt'a; nısıf mehri geçmemeli ve Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile müt'a; beş dirhem gümüş kıymetinden noksan olmamalıdır ki, verildiği zaman bir faide bahşetsin ve hatunun süruruna sebep olsun. Müt'a zevcin haliyle ölçülecek olunca zengine zengin kisvesi ve fakire fakir kisvesi olmak lâzım olduğundan nizaa badi olmak ihtimali vardır. Eğer nizaa badi olursa takdir, hâkime aittir.

Hulâsa; zifaf olmadan hatuna talâk vermekte günâh olmadığı ve mehir tesmiye olunmamışsa zevcin haline münasip ve hatunun intifa edebileceği bir kat elbisenin vacip olduğu ve zevcin haline göre kisvede niza olursa, takdirin hâkime ait bulunduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ; mehir tesmiye olunmaksızın zifaftan evvel tatlik olunan hatuna müt'a vermek vacip olduğunu beyan ettiği gibi mehir tesmiye olunup da zifaftan evvel tatlik olunan hatunun hükmünü dahi beyan etmek üzere :

وَإِن طَلَّقۡتُمُوهُنَّ مِن قَبۡلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ وَقَدۡ فَرَضۡتُمۡ لَهُنَّ فَرِيضَةً۬ فَنِصۡفُ مَا فَرَضۡتُمۡ إلاً ٓ أَن يَعۡفُونَ أَوۡ يَعۡفُوَاْ ٱلَّذِى بِيَدِهِۦ عُقۡدَةُ ٱلنِّكَاحِ‌ۚ

buyuruyor.

[Mehir tesmiye ederek nikâhlandığınız haremlerinize, zifaf olup, temas etmezden evvel, eğer talâk verirseniz, takdir ettiğiniz mehrin nısfı her zaman lâzım gelir. İllâ hak sahibi olan hatunlar affeder, nısf-ı mehri almaktan vazgeçer, zevcine hibe ederse veyahut akd-i nikâh elinde olan zevç tamamen mehri verirse işte bu iki surette nısf-ı mehre ihtiyaç kalmaz.]

وَأَن تَعۡفُوٓاْ أَقۡرَبُ لِلتَّقۡوَىٰ‌ۚ وَلاً تَنسَوُاْ ٱلۡفَضۡلَ بَيۡنَكُمۡ‌ۚ إِنَّ ٱلله بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ (237)

[Ve zevçle zevceden herbiriniz yekdiğerinizin kusurunu affetmek ve mümkün olduğu kadar, yani, mehirden lâzım gelen nısfı affetmek veyahut hepsini vermek gibi birbirinize ihsanda bulunmak takvaya en yakındır. Ve beyninizde birbirinize ihsanı unutmayın ve bu ihsanınızın indallah ecrini göreceksiniz. Zira; Allah-u Tealâ bilcümle a'mâlinizi görür ve bilir ve muktezasına göre sevap verir.]

Bu âyette m e s l e murad; şafii indinde cima'la tefsir ol'unmuşsa da İmam-ı Â'zam'a göre halvet-i sahihanın bulunması cima makamına kaimdir. Şu halde halvet-i sahiha bulunsa velev cima' olmasa, İmam-ı Â'zam'a göre temas vardır. Binaenaleyh; halvet-i sahihadan sonra tatlik ederse tam mehir lâzım gelir. Şafii indinde yalnız halvet kâfi değildir, zifafla muamele-i zevciye lâzımdır.

H a l v e t - i s a h i h a ; zevç ve zevce tenha bir mahalde bulunup, hatunda takarruba mani hastalık veyahut yanlarında velev uykuda olsun üçüncü bir adam bulunmak veya Ramazan'da oruçlu olmak gibi bir mani-i hissi veya şer'î bulunmayarak ikisi velev bir saat olsun beraber bulunmaktır.

Bu âyette af’la ve aralarında fazlı unutmamakla hitap; zevçle zevceye müşterektir. Zira; Fahr-i Razi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile zevce alelekser zevcine tâbi olduğundan ekser-i ahkâmda hitap erkeklereyse de, kadınlara da bittabi' şamildir. Çünkü; takvaya yaklaştıracak amel kesbetmekte ve ihsanı terketmemekte zevç mükellef olduğu gibi zevce de mükelleftir. Binaenaleyh âyette hitap; hernekadar zahirde zevceyse de hakikatte her ikisine de şamildir. Zira; zevçle zevceden herbiri, yekdiğerinden mütekabileh muamele görmek, adil ve hakkaniyete muvafıktır.

İşte bu misilli ayat-ı beyyinat, İslâmiyette aile teşkilâtıyla ondaki müsavatın ve İslâm kadınlarına verilen hürriyetin ne kadar vasi miktarda olduğunu ispat etmektedir. Binaenaleyh; İslâm kadınlarının mesture olmalarıyla hürriyetlerinin selb olunduğunu iddia edenler, bu misilli ahkâm-ı şer'iyeye tamamiyle vakıf olmadıklarından yanlış iddiada bulunmuş olsalar gerektir. Çünkü; İslâmiyette kadınlar hukuk-u mutlakada erkeklere müsavi oldukları gibi zevçle zevce arasında cereyan eden muamele ve hukukta kadınlar erkeklerden daha ziyade hukuka maliktirler. Çünkü; kadının mesken ve kisve nafakası velhasıl bütün levazım-ı sairesi zevç üzerine vacip olduğu cihetle, zevç daima bunları tedarike, kadına karşı borçlu ve kadının tahakkümü altındadır. Bunlardan birini tedarik edemediği takdirde kadın «Hakkımı ver» demeye selâhiyettardır. Binaenaleyh; kadın alacaklı, kocası borçludur. Şu halde hakkal insaf düşünelim: Hürriyet kimdedir? Zevcin çektiği bütün bu mihan ve meşakka karşı, kadından istediği yalnız nefsini tatşıin eylemesi ve şüpheden azade kalmak için mesture bulunması ve hanesini muhafaza etmesidir. Diğer hususatta kadın erkekle yine müsavidir.

***

Vâcib Tealâ zevçle zevce arasında cereyan eden nikâha müteallik ahkâmı beyan ettiği gibi erkân-ı dinden olan namazın muhafazasını emretmek üzere:

حَـٰفِظُواْ عَلَى ٱلصَّلَوَٲتِ وَٱلصَّلَوٰةِ ٱلۡوُسۡطَىٰ وَقُومُواْللهِ قَـٰنِتِينَ (238)

buyuruyor.

[Beş vakit namazı ve bilhassa salât-ı vustâyı muhafaza edin ve Allah'ı zikr eder olduğunuz halde namazda kıyamınızı Allah için yapın, teveccühünüz ancak Allah-u Tealâ'ya olsun.]

Yani; zevçle zevce arasında riayeti lâzım olan ahkâma riayetiniz vacip olduğu gibi taraf-ı ilâhiden üzerinize farz kılman beş vakit namazı vaktinde eda etmek ve devam edip fevt etmemek ve şerait-i erkânına riayet etmekle muhafaza etmeniz dahi vaciptir. Bilhassa beş vakit namaz içinde ikindi namazının muhafazasına ihtimam edin. Allah'a ibadet ve zikreder ve korkar olduğunuz halde kıyam edin ki, ibadetinizde huzurunuza şuğul karıştırmayasınız.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile namazda kıyam, kıraat, rükû', sücud ve huzu' ve huşu'; Allah'ın heybetinden kalbin tevazuunu ve hakka karşı inadın zevalini ve evamire imtisal ve nevahiden içtinab icap ettiği gibi salat; Rabb-i Tealâ'nın azametini ve ubudiyetin zilletini hatırlatır. Umur-u dünyaya müteallik olan nikâh ve talâk akabinde salâtın muhafazasıyla emir; umur-u dünyanın umur-u âhirete mani addedilmemesine tenbih ve işaret içindir.

Namaza devam eden kimse namazı fevtetmekten muhafaza ettiği gibi namaz, dünyada birtakım günâhlardan ve âhirette azaptan onu muhafaza ettiğine işaret için müşarekete delâlet eden müfaale babından (حَـٰفِظُو) varid olmuştur.

Salât-ı vustânın beş vakit namazdan hangisi olduğuna dair kat'i bir beyan yoktur. Gerçi ikindi namazı veya sabah namazı veyahut öğle namazı olmak hususunda rivayetler varsa da zannîdir, kat'i değildir. Binaenaleyh; salât-ı vustânın hangi namaz olduğunu Cenab-ı Hak bildirmedi ki, herkes her namazı salât-ı vustâ bilerek ihtimam etsin. (Kaanitîn) kunut; duâ, zikir, itaat, inkıyad, sükût, huzu', huşu', sükûnet-i âza ve devam-ı sabra mülâzemei manâlarında istimal olunur. Bu âyette şu manâların cümlesinin murad olunmasında bir mani yoktur.

Buna nazaran manâ-yı âyet: [Salâtı ve bilhassa salât-ı vustayı fevtetmekten muhafaza edin ve zikir ve duâ ve lâyıkıyla itaat ve namaza münafi sözden sükût ve kemal-i huzu' ve etrafınıza iltifatı terk ve namazda külfete sabredici olduğunuz halde namazı eda etmek üzere kıyam edin] demektir. Çünkü (kaanitîn) şu manâlara delâlet ettiği gibi, namazda da bu manâların cümlesi mevcud olup herbirini yerine getirmek lâzımdır.

Vâcib Tealâ namazın muhafazasını emrettiği gibi namazın lâyıkıyla şeraitine riayette emniyet lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

فَإِنۡ خِفۡتُمۡ فَرِجَالاً أَوۡ رُكۡبَانً۬ا‌ۖ فَإِذَآ أَمِنتُمۡ فَٱذۡڪُرُواْ ٱلله كَمَا عَلَّمَڪُم مَّا لَمۡ تَكُونُواْ تَعۡلَمُونَ (239)

buyuruyor.

[Eğer siz düşmandan ve sair korkulacak şeylerden namaz vakti korkarsanız, yaya veya binitli (süvari) olduğunuz halde namazı eda edin, te'hir etmeyin ve korku zail olup emniyet geldiğinde, namazın erkânını bilmezken Allah-u Tealâ'nın size talim edip öğrettiği gibi Allah'ı zikredin ki nimet-i ilmin şükrünü eda etmiş olasınız.]

Yani; eğer emniyet olursa namazı cemi' şeraitine riayetle muhafaza etmeniz lâzımdır. Ancak düşmandan ve kuttâ-ı tarîkten ve yırtıcı hayvanat veya saireden korkarak namazı istirahat-i kalble eda etmek mümkün olmazsa namazı fevtetmemek için yaya veya binitli olduğunuz halde, yani, imkân hangi cihete müsaid olursa ima ile eda edin. Amma korku gidip emniyet geldiğinde, Allah'ın size beyanfve talim ettiği veçhile namaz kılın ve Allah'ı zikredin. Zira; siz bilmezken Allah-u Tealâ size bildirdi. Binaenaleyh; bildiğiniz veçhile eda-yı salât edin.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile s a l â t - ı h a v f ; ikidir:

B i r i n c i k ı s m ı ; muharebe ve sair korkulu şeylerden firar zamanında olur.

Bu âyetle istidlal ederek İmam-ı Şafii indinde yaya yürür veyahut binit üzerinde gider olduğu halde ima ile namazı kılıp terketmemek vaciptir. Lâkin İmam-ı Âzam indinde yaya veya binitli olduğu halde namaz caiz olmaz, te'hir eder. Emniyet geldiğinde cemii şeraitine riayet ederek eda eder, yoksa korku sebebiyle hem yürür hem de kıblenin gayrıya ima ile farz namazı kılmak caiz değildir. Yalnız ayak üzerinde kaim olarak ima ile kılınmasını hanefiden tecviz edenler, bu âyeti şöyle tefsir ederler: [Eğer siz korkarsanız, ayağınız üzerinde kaim olduğunuz halde veyahut binek üzerinde ima ile namaz kılın] demektir. Yoksa (ricalen) demek «Yürür olduğunuz halde» demek değildir. Şu ruhsat-ı şer'iyeyi icab eden korku; telef-i nefis ve mazarrat olan her korkuya şamildir. Zira; bu âyette korku mutlak zikrolduğundan, korku envaından birine tahsis icab eden bir muhassıs yoktur.

Korkuyla kılınan namazın

i k i n c i k ı s m ı ; bir kıt'a-i askeriye düşman karşısında beklerken, diğer bir kıt'ayla imam bir rek'atını kılar, o fırka vazife başına gider, ikinci fırka gelir, diğer rek'ati imam ikinci fırkayla eda eder. Bu kısım salât-ı havfe müteallik âyet Sûre-i Nisa'da gelecek ve tafsilen makamında beyan olunacaktır.

Gerek bu âyette ve gerek gelecek âyette salât-ı havf hakkındaki ahkâma binaen şeriat-i Muhammedide namazın ne kadar mühim bir mevkii bulunduğunu ve ehl-i iman için terk ve tekâsül götürmez bir ibadet olduğunu ve pek mühim anlarda bile tehiri caiz olmadığını beyanla, namazda takâsül gösterenleri tehdid etmiştir. Çünkü namaz; ibadatın zikir, kıraat, teşbih, tehlil, kıyam, rükû' ve sücud gibi envamı cami' ve yevmiye beş defa Cenab-ı Hakka teveccühü dâî olduğundan ve bilhassa cemaatle müslümanları içtimaa davet ettiğinden, beynelmüslimin itina edilecek bir ibadet-i mühimmedir. İşte şu esaslara binaen Cenab-ı Hak herhalde eda olunmasını emir buyurmuştur.

Vâcib Tealâ'nın hal-i havf ve emniyette, namazın nasıl eda olunacağını kullarına talimi, kullar hakkında hal-i salâhı beyan ve doğru yola hidayet olduğu cihetle pek büyük nimet olduğundan havfin zevalinde şükrünü eda etmek lâzım olduğuna işaret için zikretmekle emretmiştir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette havfin kılletine ve nedretine işaret için havfı beyanda (خِفۡتُمۡ) şekke delâlet eden (ان) lafzıyla varid olmuştur. Lâkin emniyetin kesretirte ve muhakkak olduğuna işaret için emniyeti beyanda (أَمِنتُمۡ) muhakkaka delâlet eden (اذا) lafzıyla varid olmuştur. Yani «Eğer korkarsanız namazı yaya veya binitli olduğunuz halde kılın. Amma emniyet geldiğinde ve geleceği muhakkaktır, o zaman her şeraite riayetle zikredin ve namaz kılın» demektir.

***

Vâcib Tealâ korku ve emniyet hallerinde namazı edanın keyfiyetine işaret ettiği gibi iptida-yı İslâmda cari olan bazı ahkâmı ve bundan evvel beyan olunan iddetin bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere:

وَٱلَّذِينَ يُتَوَفَّوۡنَ مِنڪُمۡ وَيَذَرُونَ أَزۡوَٲجً۬ا وَصِيَّةً۬ لاًزۡوَٲجِهِم مَّتَـٰعًا إِلَى ٱلۡحَوۡلِ غَيۡرَ إِخۡرَاجٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar sizden vefat edip, zevcelerini terk ederler. Onlar üzerine taşra çıkmaz oldukları halde zevcelerinin bir senelik yiyecek veya giyeceklerini vasiyet etmek vacip oldu.]

فَإِنۡ خَرَجۡنَ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡڪُمۡ فِى مَا فَعَلۡنَ فِىٓ أَنفُسِهِنَّ مِن مَّعۡرُوفٍ۬‌ۗ وَالله عَزِيزٌ حَڪِيمٌ۬ (240)

[Eğer bir seneyi ikmal etmeden zevceleri hanelerinden çıkarlarsa, onların ma'ruf olarak kendi nefislerinde işledikleri şeyde sizin üzerinize günâh yoktur ve Allah-u Tealâ herkese galiptir ve hükmü hikmetten hali değildir,]

Yani; sizden vefat edip zevcelerini terkedenler, zevceleri için vasiyet etsinler, vasiyetlerinde zevceleri bir sene harice çıkmayarak, hanelerinde oturmak suretiyle yiyecek ve giyeceklerini idare edecek kadar nafaka ve kisveyi malından meta' yani hatuna menfaat olarak vasiyet ettiğini beyan ve diğer emvalinden tefrik etsinler ki, hatun onunla iddetini ikmâlde bir sene intifa etsin. Eğer zevceler bir sene beklemez çıkarlarsa, onların şer'an müstahsen surette kendi nefislerinde işledikleri işlerinde size günâh yoktur ve şu ahkâma riayet etmek lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ ahkâmının hilâfında hareket edenlere galiptir. Binaenaleyh; intikamını alır. Ve kulları için vazettiği ahkâmı; enva-ı hikmeti cami'dir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; iptida-yı İslâmda cari olan bir hükm-ü şer'iyi beyan eder. Çünkü; iptida-yı İslâm'da bir kimse vefat ettiğinde, haremi irs almaz, onun irsine mukabil müteveffanın hanesinden çıkmaksızın bir senelik nafaka ve kisvesi tesviye olunurdu. Fakat bir sene oturmak hatun için vacip değildi. Binaenaleyh; hatun bir seneyi ikmal etmeksizin o haneden çıkmasına ruhsat-ı şer'iye olduğundan çıkması caizdi. Çünkü; çıkarsa nafaka da verilmezdi. Nafaka; haps-i nefis mukabilinde olduğundan, çıkınca nafakaya istihkakı kalmazdı. Zira menfaat; mazarrat mukabilidir. Şu halde âyette iki hüküm vardır:

B i r i n c i s i ; bir senelik nafaka ve kisve vasiyet etmek,

İ k i n c i s i ; hatunun iddeti bir sene olmaktır. Nafaka ve kisve vasiyet etmek hükmü âyet-i mirasla ve bir sene iddet de dört ay on gün iddeti beyan eden âyetle nesholunmuş ve binaenaleyh; bu âyetle amel kalmamıştır ve bir seneyi ikmal etmeden çıkınca nafakayı vermemekde verese üzerine günâh olmadığı beyan olunmuştur.

Âyette «Vefat edenler vasiyet etsinler» demek «Vefat emmareleri görülüp, ölüme yaklaşan ve hayatından kat'ı ümid eden kimseler vasiyet etsinler» demektir. Çünkü; vefat eden kimseden vasiyet mümkün değildir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet Taif'ten Medine'ye hicret eden (Haris oğlu Hakîm) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Hakîm) validesini, pederini bir de haremini terkederek vefat edip, terekesinde ne gibi muamele olunacağı huzur-u Risalete arzedilince bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ mutallaka olan hatunlardan zifaf olmadan talâk verilenlere müt'a vacip olduğunu beyan ettiği gibi bilûmum mutallaka olan hatunlara müt'a vermek meşru olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَلِلۡمُطَلَّقَـٰتِ مَتَـٰعُۢ بِٱلۡمَعۡرُوفِ‌ۖ حَقًّا عَلَى ٱلۡمُتَّقِينَ (241)

كَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ الله لَڪُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ (242)

buyuruyor.

[Mutallaka olan hatunlar için küfür ve sair günâhlardan ittika eden müminler üzerine hak olarak şer'an müstahsen ve örfen makbul bir surette müt'a vardır. Allah-u Tealâ şu zikrolunan ahkâmını beyan ettiği gibi, sizin düşünmekliğiniz için ahkâmına delâlet eden âyetlerini size beyan eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette m e t a ' l a murad; mutlaka mutallaka olan hatunlara zevç tarafından verilecek müt'adır. Bundan evvel beyan olunan müt'a; yalnız mehir tesmiye olunmayarak zifaf olunmaksızın talâk verilen hatunun müt'ası olduğundan, müt'ayı beyanda tekrar yoktur. Çünkü; hususi müt'ayı beyandan sonra umumunu beyandır ki bu da tekrar değildir. Şu kadar ki, mehir tesmiye olunmayan hatuna müt'a vermek vaciptir. Diğer mutallakalara müt'a müstehabdır, vacip değildir. Bu âyette mut'ayla murad; mutallaka olan hatunun iddet içinde zevç üzerine vacip olan nafakası olmak ihtimalini beyan edenler de vardır.

Âyette m ü t t e k i l e r l e murad; şirkten ittika edip Kur'ân'a iman eden müminlerdir. Allah'ın âyetlerini i n z a l d e n maksat; insanların manâsını düşünmeleri için olduğuna bu âyet delâlet eder. Şu halde her mü'minin Kur'ân'm manâsını anlamaya sa'yetmesi İslâmiyetin en mühim mesailindendir.

***

Vâcib Tealâ talâk, müt'a, iddet ve nafakaya müteallik ahkâmını beyan ettiği gibi, insanları ibrete ve ahkâmını kabule ve inadı terke davet etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَـٰرِهِمۡ وَهُمۡ أُلُوفٌ حَذَرَ ٱلۡمَوۡتِ فَقَالَ لَهُمُ الله مُوتُواْ ثُمَّ أَحۡيَـٰهُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Sen bilmedin mi habibim şol kimseleri? Onlar binlerce halk oldukları halde, ölüm korkusuna binaen memleketlerinden çıktılar ve kaza-yı ilâhiden firar etmeleri üzerine Allah-u Tealâ onlara alâ tarik'il gazap ölün dedi. Onlar da derhal öldüler, bir müddet sonra Allah-u Tealâ onları ihya etti.]

إِنَّ ٱلله لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاً يَشۡڪُرُونَ (243)

[Zira; Allah-u Tealâ nâs üzerine fazlü ihsan sahibidir ve lâkin nasın ekserisi Allah-u Tealâ tarafından ihsan olunan nimetlere şükretmezler.]

Bu âyette h i t a p ; Resûlullah'a ve bittabi' ümmetinedir. Mevtten firar eden kavmin kimler olduğunda birçok rivayet varsa da Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran esah olan Hazkîl (A.S.)'ın ümmetidir. Çünkü; nebileri onlara düşmanla cihadı emretti, onlar ölüm korkusuna binaen cihadı kerih gördüler ve terkettiler. Şu isyanları üzerine Allah-u Tealâ onları veba ile müptelâ kıldı. Çünkü; onlar ölmeyeceğiz diye isyan ettiklerinde Allah-u Tealâ onları bu suretle ölümle müptelâ kıldı. Ahaliden vefat edenler çoğalınca, kasaba halkından birçok kimseler firar ettiler. Hazkîl (A.S.) «Allah'ın kudreti herbirinin nefsinde müessir olup, kudretin haricine çıkamayacaklarına dair bir alâmet görmelerini» Cenab-ı Hak'tan istirham etmesi üzerine Allah-u Tealâ onlara (مُوتُو) emrini verdi. Onlar da derhal vefat ettiler. Bir müddet sonra Allah-u Tealâ'dan ihyalarını istirham etmesi üzerine Allah-u Tealâ ihya etti.

Herkes kasabada olan hanelerine geldiler ve mukadder ecel-i mev'udlarına kadar yaşadıkları mervidir. İşte bu gibi vukuatı Cenab-ı Hak kullarını ibrete davet için Kur'ân'da zikreder. Allah'ın kudretine, enbiyanın mucizelerine iman edenler, bu gibi vukuatın emsalini baid görmezler. Zira; insanların hergün öldüğünü gören ve öldüren Allah-u Tealâ olduğunu itikad eden kimse vefat edenleri ihya edeceğinde tereddüt etmez. Zira; insanı ihya etmekten daha garip şuunât-ı ilâhiyenin birçokları hergün görülmektedir. Binaenaleyh; inkâra mecal yoktur.

Bu âyette birçok insanların ölüm korkusuna binaen firar ettikleri ve firarla kurtulamayıp derhal öldükleri ve sonra dirildikleri kafidir. Zira; âyetin sarahati ve ibaresi delâlet-i kafiyeyle delâlet eder. Ancak firarın sebebi ve keyfiyeti rivayatla sabit olup, zannidir. Ve keyfiyete taallûk eder hüküm de yoktur.

***

Vâcib Tealâ ölümden firar etmek faide vermeyip mukadder olan şeyin elbette vaki olacağını beyan etmesi üzerine mukatele ile emretmek zımnında:

وَقَـٰتِلُواْ فِى سَبِيلِ ٱلله وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱلله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (244)

buyuruyor.

[Fi sebilillâh düşmanlarınızla mukatele edin ve iyi bilin ki, Allah-u Tealâ sözünüzü işitir ve amelinizi, niyetinizi bilir.]

Yani; niam-ı ilâhiyeye şakirînden olmak isterseniz Allah-u Tealâ yoluna rızasını talep için düşmanla mukatele edin, ölümden korkmayın. Zira; mukadder olan şey elbette olur. Binaenaleyh; mukateleden firar etmek eceli te'hir etmez. Şu halde mukateleye devam edin. Ölürseniz Allah yolunda ölürsünüz ve kalırsanız nusrete ve sevaba nail olursunuz, sizin için her iki cihet de hayrı mahzdır. Ve mukateleden firara dair söz söylemeyin ve firar etmeye de niyet etmeyin. Zira; Allah-u Tealâ sizin sözünüzü işitir ve niyetinizi bilir ve her cümlesinin cezasını verir.

Vâcib Tealâ ölümden kaçanların kurtulamadıklarını beyandan sonra ehl-i imanı şecaate sevketmek için cihatla emretmiştir. Cihattan maksat; din-i Muhammediyi takviye ve i'lâ için olduğuna işaret sadedinde (فِى سَبِيلِ) denilmiştir. Çünkü; cihat herne kadar zahirde tahrib-i buldan ve ifna-yı insandan ibaretse de, hakikatte islah-ı âleme hadim ve zulm ve udvam ref ve izaleye ve insanları doğru yola sevk eden dine idhale yegâne sebep olduğu cihetle en büyük ibadetten maduttur.

***

Vâcib Tealâ cihatla emredince, cihadın mevkufun aleyhi olan mal sarfının karz-ı hasen olduğunu beyan etmek üzere :

مَّن ذَا ٱلَّذِى يُقۡرِضُ ٱلله قَرۡضًا حَسَنً۬ا فَيُضَـٰعِفَهُ ۥ لَهُ ۥۤ أَضۡعَافً۬ا ڪَثِيرَةً۬‌ۚ وَالله يَقۡبِضُ وَيَبۡصُۜطُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (245)

buyuruyor.

[Hangi kimsedir şoi kimse ki, Allah-u Tealâ'nın rızası için halâl malını hayra sarf eder ve karz-ı hasen olarak verirse, Allah-u Tealâ onun mukabilinde o kimseye kat kat ecrini verir ve Allah-u Tealâ dilediği kulunun rızkını dar ve dilediği kulunun rızkını bol verir ve ancak huzur-u ma'nevi-i ilâhîye rücu' eder ve takdim ettiğiniz amelinizin cezasını görürsünüz.]

Yani; hangi kimsedir ki ihlâs üzere ve tayyibi nefisle halâl malından Allah-u Tealâ yoluna sarfla sevabını ümid ederek karz-ı hasen suretiyle malını ve canını sarfeder ve böyle rıza-yı Bari için malını sarfeden kuluna Allah-u Tealâ onun sarfettiği şey mukabilinde ecrini az'âf-ı muzâaf verir. Malını sarf edince malı tükenir zannetmesin. Zira Allah-u Tealâ dilediği kulunun rızkını hikmetinin iktizasına göre dar ve dilediğinin rızkını bol verir. Binaenaleyh; Allah'ın verdiği rızkı imsak etmemelidir ki, haliniz tebeddül etmesin ve ancak huzur-u manevi-i ilâhiye rücu' edersiniz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette k a r z - ı h a s e n l e murad; cihada infakür. Gani olup da cihada gitmekten âciz olanların cihad eden askere sarfettiği malı ve gani olarak cihada gidip nefsine sarfettiği malı Allah'a karz-ı hasendir. Zira; Allah yoluna sarfedildiği için «Allah'a ikraz» denmiştir. Yoksa karzın manâ-yı mütearefi burada mevzuubahs olamaz. Çünkü; hâşâ Allah-u Tealâ'nın kullarından birşey ödünç almaya ihtiyacı yoktur. Şu halde ödünç verilen mal zayi' olmayıp, eline geldiği gibi Allah yoluna sarfolunan malın zayi' olmayıp mukabilinde fazla fazla ecir alacağına binaen Allah'a karşı «karz-ı hasen» denilmiştir.

Allah-u Tealâ'nın rızası için malını sarfetmek rızkın daralmasına ve malının eksilmesine sebep olmayacağını beyan için, rızkı kabzeden ve basteden yani dar veren ve bol eden Allah-u Tealâ olduğu beyan olunmuştur ki malı hayra sarf; noksana sebep olmayıp berekete sebep olacağına işaret olunmuştur. Nafile olarak bilcümle sadakat, halâl maldan olmak şartıyla karz-ı hasende dahildir. Bu misilli hayra' sarfiyatın ecri pek büyük olduğunu beyan için Cenab-ı Hak ecrini az'âf-ı kesîre olarak, yani, kat ender kat fazla vereceğini beyan etmiştir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette fakir olan kimseleri tesliye vardır. Çünkü; Vâcib Tealâ darlıktan sonra bolluğun geleceğine işaret için kabizden sonra rızkın vüs'atine delâlet eden «bast»ı zikretmiştir.

Bu âyette karz-ı hasenin, vacip ve nafile her türlü sadakata şâmil olduğunu, bazı müfessirîn beyan etmişlerse de esah olan nafile sadakattir. Çünkü karz; nafile olup vacip değildir. Âyetin sebeb-i nüzulü de nafile olmasını teyid eder. Zira; sebeb-i nüzulü şöyledir: (Ebuddahdah) Hz.'nin Resûlullah'tan bilistîzan altı yüz hurma ağacını hâvi bir bahçesini hayrat ederek, fukaraya sadaka etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Bağcı ve bahçeci olan memleketlerde bu gibi sadakata rağbet edip, ayrı bir bağ veya bir bahçe veyahut bağdan, bahçeden yol tarafına gelen ağaçları ve bağının bir miktarını ifraz edip hayrat olduğunu ilânla bu sünneti ihya edenler eksik değildir.

***

Vâcib Tealâ cihadın farziyetini ve cihat için infakın lüzumunu beyan ettiği gibi cihattan muhalefet edenleri zemmetmekle ehl-i imanı cihada muhalefetten tenfîr etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ مِنۢ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰٓ إِذۡ قَالُواْ لِنَبِىٍّ۬ لَّهُمُ ٱبۡعَثۡ لَنَا مَلِڪً۬ا نُّقَـٰتِلۡ فِى سَبِيلِ ٱلله‌ۖ

buyuruyor.

[Habib-i Zişanım ! Sen Hz. Musa'dan sonra Beni İsrail'in büyüklerini bilmedin mi? Şol zamanda ki, o zamanda onların ulu kişileri kendilerine mebus olan nebilerine «Bizim için bir melik tayin et, o melikin riyâseti altında düşmanlarımızla fisebilillâh mukatele edelim» dediler.]

قَالَ هَلۡ عَسَيۡتُمۡ إِن ڪُتِبَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡقِتَالُ أَلاً تُقَـٰتِلُواْ‌ۖ

[O nebi, onların ahvalini ve mukateleye cesaretleri olmadığını bildiğinden, onlara «Sizin üzerinize kıtal farz kılınırsa mukatele etmemekliğiniz me'muldür. Zira; ben sizin cebanetinizi hissediyorum, korkarım ki, bu sözünüzden döner, Allah'a âsi olursunuz» demekle iyi düşünmelerini tavsiye etmiştir.

قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلاً نُقَـٰتِلَ فِى سَبِيلِ ٱلله وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَـٰرِنَا وَأَبۡنَآٮِٕنَا‌ۖ

[Onlar nebilerine cevapta «Bize ne oluyor ki fi sebilillah mukatele etmeyelim. Halbuki biz memleketimizden ve evlâdımızdan çıkarıldık, birçok hakaretler gördük, eğer mukatele etmezsek tekrar düşmanın tasallutuna maruz kalırız» dediler ve mukateleye azmettiklerini ve herhalde muharebe lâzım olduğunu beyan ettiler.]

فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إلاً قَلِيلاً۬ مِّنۡهُمۡ‌ۗ وَالله عَلِيمُۢ بِٱلظَّـٰلِمِينَ (246)

[Vakta ki nebilerine verdikleri söz üzerine, Cenab-ı Hak'tan istirham edip, taraf-ı ilâhiden onlar üzerine kıtal farz kılınınca, onlar sözlerinden döndüler. İllâ onlardan azıcık kimseler sözlerinde sebat ettiler. Halbuki Allah-u Tealâ sözünden dönen zalimleri bilir ve cezalarını verir.]

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Allah-u Tealâ Hz. Musa'dan sonra Beni İsrail'e birçok nebiler gönderdi. O nebilerin vazifeleri; Tevrat'ın ahkâmıyla amele, nası davet ve unuttukları ahkâmı onlara talîm ve diyanet hususunu tanzim etmekti. Fakat zaman uzadıkça ahkâm-ı Tevrat'ı tağyir ve kendi hava ve heveslerine göre te'vil etmekle isyan çoğaldı, fısk-u fücur meydan aldı ve erbab-ı fesad yüz bulup, nebilerin sözlerini dinlemez bir hale geldi ve ahlâk tamamen tefessüh etti. İşte o zaman Mısır'la Şam arasında meskûn Amâlika kavmini Allah-u Tealâ, Beni İsrail üzerine musallat kıldı ve onlar Beni İsrail'e galebe ederek vatanlarından tard ettiler ve çocuklarını esir aldılar ve cemaatlerini dağıttılar, Beni İsrail de perişan oldu. Her bir i bir yerde, içine kurt girmiş koyun sürüsü gibi bir dağ başında kaldılar. İşte o zaman diyanet hususlarını tanzim etmek üzere taraf-ı ilâhiden meb'us olan nebileri çalışmaktayken onların ileri gelen büyükleri bir araya gelerek bilmüşavere diyanetin kıvamı âdâ-yı dini kahretmekle olup âdâyı kahır ise hükümetle olacağını bildiklerinden evvel be evvel bir hükümet teşkil ve hükümete bir reis tayin etmekle düşmana mukavemete hazırlanmak ve bu vesileyle mevcudiyetlerini muhafaza etmek hususunu düşünerek onlara mebus olan nebiden evvelemirde kendilerine bir padişah tayinini istirham ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve harbe muhalefet edenlerin zalim olduklarını beyan etmiştir.

İşte bu âyet-i celile; padişah, yani, reis-i hükümet tayini nâsın hakkı olduğuna ve bu cihetle evvelemirde hakimiyetin millette bulunduğuna ve fakat reisi tayinden sonra umur ve hususatını reise tevdi etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; hükümetsiz adalet ve istirahat mümkün olamadığı gibi hükümet de reissiz olamaz. Fakat reisi tayinden sonra herkesin işe karışması da intizamı ihlâl edeceğinde şüphe yoktur. Şu halde milletin hakimiyeti; reisi nasp ve icabında azletmek hususlarına münhasırdır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in nebilerinden bir melik tayinini istediklerini beyandan sonra maksatlarının hâsıl olduğunu beyan etmek üzere :

وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ٱلله قَدۡ بَعَثَ لَڪُمۡ طَالُوتَ مَلِكً۬ا‌ۚ

buyuruyor.

[Nebileri onlara «Allah-u Tealâ Talût'u size padişah tayin etti» dedi.]

Yani; Beni İsrail'in ileri gelenlerinin bir melik tayinini istemeleri üzerine Cenab-ı Hakkın vahyiyle nebileri onlara Allah'ın, Tâlût isminde olan şahsı melik tayin edeceğini haber verdi ve Allah-u Tealâ muhakkak size Tâlût'u melik gönderdi ve umurunuza mütevelli olacak odur» demekle Tâlût'un kat'i melik olduğunu beyan etti.

قَالُوٓاْ أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُ ٱلۡمُلۡكُ عَلَيۡنَا وَنَحۡنُ أَحَقُّ بِٱلۡمُلۡكِ مِنۡهُ وَلَمۡ يُؤۡتَ سَعَةً۬ مِّنَ ٱلۡمَالِ‌ۚ

[Onlar Tâlût için, «Bizim üzerimize nasıl mülkü ve saltanatı olabilir. Halbuki saltanata ve mülke Talât'tan ziyade biz lâyıkız ve Talât'a maldan bir bolluk da verilmedi ve serveti de yoktur. Binaenaleyh; fukara güruhundan olduğu için nâş üzerinde hatırı yoktur» demekle Tâlût'u makam-ı padişahiye münasip görmediler.] Ve kendilerinin daha ehil olduklarını iddia ederek Tâlût'un riyâsetini kabul etmemek istediler.

قَالَ إِنَّ ٱلله ٱصۡطَفَٮٰهُ عَلَيۡڪُمۡ وَزَادَهُ ۥ بَسۡطَةً۬ فِى ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِ‌ۖ وَالله يُؤۡتِى مُلۡڪَهُ ۥ مَن يَشَآءُ‌ۚ وَالله وَٲسِعٌ عَلِيمٌ۬ (247)

[Nebileri onların iddialarını redle Allah-u Tealâ Tâlût'u sizin üzerinize ihtiyar etti. İlimde ve cisimde sizden ziyade kıldı. Allah-u Tealâ, mülkünü dilediğine verir. Allah-u Tealâ'nın ihsanı boldur ve herşeyi bilir. Binaenaleyh; padişahlığa elyak olan kimseyi bilir ve mülkünü ona teslim eder. Şu halde sizin vazifeniz ona itaat etmektir, dedi.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in nebileri onları iskât ve iddialarının reddini dört esas üzerine bina etti.

B i r i n c i s i ; bu misilli tevcihatta itimad; Allah'ın ihtiyarınadır. kulların münasip görmesine değildir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ makam-ı saltanata Tâlût'u münasip gördü. Şu halde sizin, davanızdan vazgeçip onun saltanatını kabul etmeniz lâzım geldiğini,

İ k i n c i s i ; makam-ı saltanatı idarede iki şey lâzımdır ki birisi; tedbir-i umur-u millet ve siyaset-i memleket için ilim, diğeri; mehabet-i cismiye ve şecaat-i kalbiyedir. Tâlût'ta bunun ikisi de mevcut olduğu cihetle makam-ı saltanata Tâlût'un, liyakat iddia edenlerden ziyade ehil olduğunu.

Ü ç ü n c ü s ü ; mülk Allah'ındır, dilediğine verir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin itiraza salâhiyeti olmadığını,

D ö r d ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'nın fazlı olduğundan fakiri zengin edip, ihtiyaçtan kurtardığını ve ilm-i kâmil sahibi bulunduğundan saltanata ehil olan kimseyi sizden ziyade bildiğini beyan ederek bütün iddialarını reddetti.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in, Tâlût'un melik olmasına itirazları iki sebebe mebnidir: Bunlardan birisi; hanedan-ı nübüvvet (Lâvi) evlâdından ve hanedan-ı saltanat (Yahuda) evlâdından olup Tâlût'un bu sıbıtlardan olmayarak (Bünyamin) evlâdından bulunmasıdır. Diğeri de; fakir olmasıdır. Çünkü; Tâlût'un debbağ yahut fakir bir çoban veyahut sâki olup evlere su çektiğine dair rivayetler vardır. Her ne de olsa Beni İsrail'in içinde Tâlût'un fukara sınıfından bulunduğunda şüphe yoktur. Zira iddialarında (وَلَمۡ يُؤۡتَ سَعَةً۬ مِّنَ ٱلۡمَالِ‌) yani «Maldan vüs'at verilmedi» dediklerini Cenab-ı Hak beyan, buyurmuştur.

Tâlût'un boyu gayet uzun olduğu ve hatta en uzun boylu bir kimse elini uzatırsa Tâlût'un başına ulaşabildiği mervidir. Tâlût; mahabet-i cismiyenin son derecesine malikti. İlm-ü zekâ ve kiyaset gibi fezail-i nefsaniye fezail-i cismaniye üzerine mukaddem olduğuna işaret için, ilimdeki kuvvet cisimdeki kuvvet üzerine takdim olunmuştur. Binaenaleyh; padişah olacak zatta memleketi idareye kâfi ilim olmak ve şecaat sahibi, cismi kavı bulunmak şarttır. Zira; zayıf bünyede alelekser yüksek zekâ olamadığı gibi cismen şecaata dahi malik olamadığından memleketi idare kabiliyeti dahi olamaz. İşte bu âyet-i celile padişahlarda servet lâzım olmayıp ancak ahval-i nâsa vukuf ve tedmîr-i mülk ve memlekete kudret ve şecaat-ı kalbiyeye malik olup, siyaset-i dahiliye ve hariciyeye ilm-i tam sahibi olmak şart olduğuna delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ Tâlût'un melik olacağını ve mülkü idareye kabiliyetini suret-i kafiyede beyan edince Beni İsrail'in, Tâlût'un melik olmasına alâmet istediklerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ لَهُمۡ نَبِيُّهُمۡ إِنَّ ءَايَةَ مُلۡڪِهِۦۤ أَن يَأۡتِيَڪُمُ ٱلتَّابُوتُ فِيهِ سَڪِينَةٌ۬ مِّن رَّبِّڪُمۡ وَبَقِيَّةٌ۬ مِّمَّا تَرَكَ ءَالُ مُوسَىٰ وَءَالُ هَـٰرُونَ تَحۡمِلُهُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لاًيَةً۬ لَّڪُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ (248)

buyuruyor.

[Beni İsrail'e nebileri «Tâlût'un melik olmasına alâmet; kaybetmiş olduğunuz tabutu Tâlût'un size getirmesidir» dedi. O tabutta sizin için Rabbinizden sükûnet ve kalbinize rahat ve âl-i Musa ve âl-i Harun'un terkettikleri Tevrat ve âsâ-yı Musa ve Harun (AS.)’ın sarığı gibi bakiye vardır. O tabutu melikler götürür ve size alır getirirler. İşte eğer mümin iseniz, şu tabutu getirmekte sizin için Tâlût'un melik olduğuna elbette alâmet vardır.]

Yani; Beni İsrail'in Tâlût'un padişah olmasına alâmet istemeleri üzerine nebileri Tâlût'un melik olmasına alâmet; bir zamandan beri kaybetmiş oldukları tabutu Tâlût'un getirmiş olduğunu ve o tabutta Beni İsrail'e sükûnet bulunduğunu beyan etti. Çünkü; tabutun kaybolması Beni İsrail'in izmihlalini mucip olduğundan kalpleri muztarip ve rahatları münselip ve efkârları müteşettit idi. Binaenaleyh; tabutun gelmesinde onlar için sükûnet ve tabutun etrafında efkâr toplanmasıyla istirahat-i kalp hâsıl olacağına binaen tabutta sükûnet vardı ve tabutla beraber kendilerince pek mukaddes olan Hz. Musa ve Harun'dan bakiye birtakım emanetler de vardı.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile tabut; servi ağacından mamul bir sandık olup, üç arşın boyunda ve iki arşın eninde ve altınla sıvanmış, içinde Tevrat ve emanat-ı mukaddese mahfuz bulunur ve padişahların nezdinde hıfz olunurdu. Bundan evvel beyan olunduğu veçhile Beni İsrail'in isyanı üzerine Amâlika kavmi galebe ederek tabutu alıp götürmüşlerdi. Bundan dolayı Beni İsrail son derece muztaripti.

Çünkü; bütün istirahatlerinin selb olunmasını tabutun ellerinden çıkmasından bilip, başlıca emelleri tabutu ele geçirmek olduğundan Cenab-ı Hak arzu ettikleri tabutun Tâlût vasıtasıyla geleceğini beyan buyurdu ki, Tâlût'un nusret-i ilâhiyeye mazhar olacağını bilsinler ve padişahlığını kabul ile emrine imtisal eylesinler. Meğer Amalika kavmi tabuta riayetsizlik ettiklerinden Allah-u Tealâ onları bazı emraza müptelâ kıldığı cihetle tabuttan teşe'üm ederek arz-ı Beni İsrail'e iadeye karar verirler ve hâşâ hakir birşey gibi memleketleri hududu haricine atarlar. Vakt-i merhunu gelmiş olmakla Cenab-ı Hak Tâlût'un mülkünü takviye ve Beni İsrail'e kuvvet-i kalp ve Tâlût'un padişahlığına kanaatleri hasıl olmak için tabutu melekler vasıtasıyla Tâlût'un hanesine koydurur ve Beni İsrail Tâlût'un hanesinde tabutu bulunca min indillâh melik olduğuna kanaat ederler ve Tâlût hakkında ihtilâfları ittifaka ve nefretleri mahabbete ve ıztırapları sükûnete tebeddül eder. Çünkü tabutun gelmesi; sükûnet ve istirahatlerini mucip oldu. Tâlût'un bir muzaffer padişah olacağına ve Beni İsrail'e münkariz olan hükümetlerini iade ve düşmanlarına galebe edeceğine ve iyi bir hükümet esası kuracağına dair Tevrat'ın bazı âyetlerinde işaret olup, o da tabutta bulunduğu cihetle tabutun gelmesi ve Tevrat'ın meydana çıkmasıyla Beni İsrail'in endişelerinin zail olduğu mervidir.

Tabutta bulunan b a k i y e y l e murad; Tevrat-ı Şerif ve Tevrat'ın nazil olduğu levhalar ve Musa (A.S.)'ın asası ve elbisesi ve Arz-ı Tih'te Beni İsrail'in yedikleri tatlı baldan bir parça ve Harun (A.S.)’ın sarığı olduğu mervidir.

Herhangi asırda olursa olsun, milletlerin pek sakındıkları şeylerin en mühimleri dinleri, ırz-u namusları ve mukaddesatı olduğundan, milletler birçok şeylere tahammül ve hazmederler, lâkin bu üç şeye tecavüze tahammül edemediklerinden her ne zaman bunlardan birine tecavüz vuku buldu mu, neticede bir galeyan-ı umumi hazırdır. İşte; Beni İsrail'in bir araya gelmesine ve başbuğ yani, hükümdar tayinine karar vermesine ve binnetice kavi bir hükümet teşekkülüne sebeb-i manevi, pek aziz ve kıymettar bildikleri tabutun Amalika kavmi tarafından esir edildikten sonra Tâlût vasıtasıyla gelmesi, Beni İsrail'in hem galeyanını hem de sükûnetlerini mucip olmuştur. İşte bu Tâlût'a müteallik olan âyetler, bidayeten bir hükümet teşkili, halk üzerine vacip olup hükümet de bir hükümdar ile olacağından evvelâ halkın, bir hükümdar tayininin lüzumunda ittifak edip taraflarından intihab ettikîeri hükümdara itaatleri vacip olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki, o hükümdarı birtakım kuyud ve şeraitle bağlamak ve hükümdarın zatında ilim, şecaat, fetanet ve diyanet gibi birtakım evsaf-ı matlube bulunması lâzım olduğundan, o kuyud ve şeraite riayet etmeyen hükümdarı azletmeye halkın hakları vardır. Vakit vakit bu haklarını istimal ettikleri de görülür. İşte son zamanda «Hukuk-u hakimiyet milletindir» denilmesi «Hükümdarı intihap ve icabında onu azlile diğerini nasb milletin hakkıdır» demektir. Yoksa «Milletin her ferdi hakim olur» manâsına değildir. Zira; her ferdi hakim olsa ortada mahkûm kalmaz, tabiiyet ve matbuiyet kaybolur ve âmir ve memur hepsi yok olur gider.

***

Vâcib Tealâ Tâlût'un melik olduğunu ve onun eline tabutun geldiğini beyan ettiği gibi Tâlût'un mülkünü ve askerini tanzim edip, muharebe etmek üzere askerle yola çıktığını ve askerine verdiği talimatı dahi beyan etmek üzere :

فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِٱلۡجُنُودِ قَالَ إِنَّ ٱلله مُبۡتَلِيڪُم بِنَهَرٍ۬ فَمَن شَرِبَ مِنۡهُ فَلَيۡسَ مِنِّى وَمَن لَّمۡ يَطۡعَمۡهُ فَإِنَّهُ ۥ مِنِّىٓ إلاً مَنِ ٱغۡتَرَفَ غُرۡفَةَۢ بِيَدِهِۦ‌ۚ فَشَرِبُواْ مِنۡهُ إلاً قَلِيلاً۬ مِّنۡهُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Vakta ki Tâlût askeriyle beraber beldesinden ayrıldığı zaman askerine talimat verdi ve dedi ki «Allah-u Tealâ sizi bir nehirle müptelâ kılacak ve imtihan edecektir. Binaenaleyh; eğer bir kimse, o nehirden içerse benim askerimden değildir ve eğer bir kimse o nehirden tatmazsa o kimse benim askerimdendir. Ancak harareti teskin edecek kadar bir avucuyla su içerse zararı yoktur» demekle bir avuç su içilmesine müsaade etti. Vakta ki mev'ud olan nehre gelince pek çok kimseler talimatı dinlemedi, içtiler, ancak az kimseler içmediler.]

Yani; Tâlût'un padişahlığı takarrür edince halkı riyâseti altına toplayarak askerini tensik ve erkân-ı hükümeti teşkil ve umur-u memleketi tanzim ettikten sonra Beyt-i Mukaddes'ten askeriyle beraber düşman tarafına hareket edince, mevsim gayet hararetli olduğundan askerin suya ihtiyacına binaen ileride bir nehre tesadüf edeceklerini beyanla askere bir talimat verdi ki bu talimatı Tâlût, kendisinin melik olacağını haber veren nebiye gelen vahy-i ilâhiden almıştı. Bu talimatta Tâlût «Allah-u Tealâ sizi bir nehirle imtihan edecektir. Binaenaleyh; bir kimse o nehirden karnı doyuncaya kadar su içerse, o benim askerimden değildir ve eğer bir kimse o nehirden içmez, ancak bir avuç su içerse zarar yoktur» diyerek nasihatini bitirdi. Vakta ki mev'ud olan nehre geldiler, askerin ekserisi Tâlût'un talimatı haricine çıkarak istedikleri kadar içtiler. Ancak gayet az kimseler nasihat vechüzere amel ederek birer avuç aldılar ve ilerisine tecavüz etmediler. Bunların adedi eshab-ı Bedr'in adedi kadar, yani, üçyüz on üç kişi olduğu mervidir. Bunlar emre imtisal ettikleri cihetle, aldıkları su ihtiyaçlarına kifayet etti. Binaenaleyh, imanları sağlam, kalpleri kavi, emre muti' oldukları halde nehri geçerek harbe hazır oldular ve düşmanlarına galebe ettiler. Ve lâkin emri dinlemeyip istedikleri kadar nehirden içenlerin susuzluktan dudakları karardı, çok içmekten bir fayda görmedikleri gibi korku her taraflarını ihata etti. Hatta nehri geçemediler, hâip ve hâsir olarak avdet ettiler. Çünkü; emrine muhalefetlerinden dolayı Tâlût onları reddetmişti ve emr-i ilâhi de böyleydi.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Tâlût askerini saf kalpli, genç, dinç ve neşeli olanlardan cem'etmişti. Zira; arkasında çekinecek ailesi ve ticareti ve sairesi gibi şeylerle kalben meşgul olanlardan harpte o kadar istifade olamaz. Nehirle imtihanın hikmeti; işe yarayanlarla yaramayanlar bilinsin, ve saff-ı harp ona göre tertip olunarak işe yaramayanlar harbe hazır olmasınlar. Zira; işe yaramayanların faydaları olmadığı gibi askerin bozulmasına sebep olacakları cihetle zararları da olur.

Hulâsa; reis-i hükümet ve ümera-yı askeriyenin askere nasihat ve talimatta bulunmaları ve askerin o nasihati dinleyip itaat etmeleri ve ümera-yı askeriye fenn-i harbe âşinâ ve plân tertibine vâkıf oldukları cihetle efradın ümeraya ittibaları vacip olduğu ve zira; harbi kazanmak herhalde efradın itaatine mevkuf bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Tâlût'un askere talimatım ve talimatı dinleyenlerin az ve muhalefet edenlerin çok olduğunu beyan ettiği gibi muhalefet edenlerin harbe gitmeyip, harbe iştirak edenlerin emre imtisal edenler olduğunu beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَاوَزَهُ ۥهُوَوَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْمَعَهُ ۥقَالُواْلاًطَاقَةَ لَنَا ٱلۡيَوۡمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ‌ۚ

buyuruyor.

[Vakta ki Tâlût ve Tâlût'la beraber iman edenler nehri geçtilerse, nehirden suyu çok içip muhalefet edenler «Bugün Câlût'a ve Câlût'un askerine mukabele edecek bizim kudretimiz yoktur» dediler ve kalplerinde olan nifakı izhar ettiler.]

Yani; Allah'ın inayetini unutup yalnız esbab-ı maddiyeye itimad edenler Câlût'un askerinin çokluğuna ve mühimmat-ı harbiyesinin ziyadeliğine nazar ederek, kendilerini zayıf ve düşmanlarını kavi görmekle kuvve-i maneviyeleri kırıldı ve «Biz bugün Câlût'a mukabele edemeyiz» dediler.

قَالَ ٱلَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُم مُّلَـٰقُواْ ٱلله ڪَم مِّن فِئَةٍ۬ قَلِيلَةٍ غَلَبَتۡ فِئَةً۬ ڪَثِيرَةَۢ بِإِذۡنِ ٱلله‌ۗ وَالله مَعَ ٱلصَّـٰبِرِينَ (249)

[Şol kimseler ki, onların âhirete imanları var ve Allah'ın rızasına mülâki olacaklarını ümid ve zannedenler çok zamanda az fırkalar çok fırkalara Allah'ın izniyle galebe ettiler. Halbuki Allah'ın nusreti sabredenleredir.] Binaenaleyh; biz sabr-ü sebat eder ve düşmanımıza Allah'tan galebe ve nusret bekleriz, dediler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; emre muhalefet edenlerin nehri geçmeden geri döndüklerine delâlet eder. Zira Cenab-ı Hak nehri geçenlerin Tâlût'la beraber iman edenler olduğunu beyan buyurdu ki, münafıkların geçmediklerini beyandır. Ve nehirle imtihandan maksat; münafıkların geçmemesi ve Tâlût'a itimadı ve sadakati olanların bilinmesiydi. Çünkü; nehri geçip düşman karşısına hazır olduktan sonra dönmeleri askerin inhizamına ve düşmanın galebesine sebep olacağından harbe hazır olmadan evvel dönmeleri matluptu.

Âyet-i celilede; itimadın, ancak Allah'ın inayetine olup adedin kesretine olmadığına delâlet vardır. Çünkü; nusret gelince azlık zarar vermediği gibi zillet gelince, kesret de fayda vermez. Binaenaleyh itibar; inayet-i ilâhiyeyedir ve bunu hariçte binlerce vukuat da ispat etmektedir. Şu kadar ki, askerin âlât ve edevat-ı harbiyesi ve esbab-ı zahiriye ve maddiyesi mükemmel olmakla kuvve-i maneviyesi yüksek ve diyanete ihtimamı sebebiyle Cenab-ı Hakka itimad-ı tammı olup, düşmanı gözüne kestirmesi ve harbi kazanacağına zann-ı kavisi olması lâzımdır. Binaenaleyh; ümera-yı askeriyenin esbab-ı harbi lâyıkıyla hazırlayıp, askerini bu suretle terbiye etmesi bir emr-i mühimdir. Yoksa «Düşman kavi biz zayıf» gibi kuvve-i maneviyeyi kıracak sözler sarfederse askerin intizamına halel geleceğinde şüphe yoktur.

***

Vâcib Tealâ, Tâlût'un hâlis askeriyle seferine devam e'dip, münafıkların döndüğünü beyan ettiği gibi Câlût'un askeriyle beraber muharebeye başladığını dahi beyan etmek üzere :

وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِۦ قَالُواْ رَبَّنَآ أَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرً۬ا وَثَبِّتۡ أَقۡدَامَنَا وَٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡڪَـٰفِرِينَ (250)

buyuruyor.

[Vakta ki Tâlût askeriyle beraber düşmanı olan Câlût'a ve askerine göründülerse, duâya başladılar ve dediler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Üzerimize sabrı dök, bize bolca sabır ver ve düşman karşısında ayaklarımızı kaydırma, sabit kıl ve kavm-i kâfir üzerine bize nusret ver» demekle Cenab-ı Hakkın lûtfuna iltica ve inayetini istirham ettiler.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Tâlût'un askeri, itimadın ancak Allah'ın inayetine olup, adedin kesretine olmadığını bildiklerinden sabr-u sebata karar verdiler. Ve düşman askerinin kesretini görünce derhal duâya başladılar.

Câlût; Âd kavminden bakiyye Amalika kavminin meliki bir zalim-i cebbar idi. Tâlût'la, Câlût'un muharebelerini Kur'ân'da beyan; ümmet-i Muhammediyeyi irşad içindir ki, düşmana karşı giden asker daima Allah'tan hulûs-u kalple nusret istemek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Resûlullah'ın gazaya gideceği zaman, namaz kılarak Cenab-ı Haktan yardım talep ettiği ve hususi duâ buyurduğu mervidir.

Tâlût'un askeri, duâlarında harpte lâzım olan üç şeyi dere ettiklerinden gayet mücmel ve müfid bir duâda bulundular ve duâlarının faydasını da gördüler. Cenab-ı Hakkın burada hikâyesi asakir-i İslâmiyeyi, bu ve bunun emsali duâya devama tergîb içindir. Harpte lâzım olan üç şeyden

B i r i n c i s i ; muharebede görülecek meşakkate sabretmektir.

Bunu (رَبَّنَآ أَفۡرِغۡ عَلَيۡنَا صَبۡرً۬ا) kavl-i şerifiyle istemişlerdir.

İ k i n c i s i ; âlât-ı harple müdafaa ve sebat etmektir. Bunu (وَثَبِّتۡ أَقۡدَامَنَا) kavl-i lâtif iyle talep etmişlerdir.

Ü ç ü n c ü s ü ; nusret-i ilâhiyenin zuhurudur. Bunu da (وَٱنصُرۡنَا) kelime-i tayyibesiyle istirhamda bulunmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ, Tâlût'un ve askerinin duâlarını beyan ettiği gibi duâlarını kabul edip Tâlût'a nusret verdiğini dahi beyan etmek üzere:

فَهَزَمُوهُم بِإِذۡنِ ٱلله وَقَتَلَ دَاوُ ۥدُجَالُوتَ وَءَاتَٮٰهُ الله ٱلۡمُلۡكَ وَٱلۡحِڪۡمَةَ وَعَلَّمَهُ ۥ مِمَّا يَشَآءُ‌ۗ

buyuruyor.

[Tâlût ve askeri biiznillâh Câlût'u ve askerini bozdular ve müdafaalarını kırdılar ve Davud, Câlût'u katletti ve Allah-u Tealâ Davud'a mülk ve nübüvvet verdi ve dilediği ilmi Davud (A.S.)'a talim etti ve halkı hakka davete mezun kıldı ve birçok mucizeler verdi.] Binaenaleyh; elinde harikuladeler zuhur etti. Hem mülke hem de nübüvvete nail olmakla dünya ve âhiret saltanatlarını ihraz eyledi.

Beyzâvî ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Davud (A.S.)'ın pederi (İşa) idi. Ve en küçük oğlu Hz. Davud'la beraber Tâlût'un askeri arasında bulunuyorlardı. Davud (A.S.) evvelce koyun güder ve sapan taşı atmakta mahir, cesur bir delikanlıydı. Câlût eski zamanın usul-ü harbiyesi üzerine karşısına bir adam ister. Hz. Davut karşısına çıkar, evvelce hazırlamış olduğu üç taştan birini sapanla atınca Câlût'un canı Cehennem'e gider. Bunun üzerine Tâlût, Davud (A.S.)'a kızını verir ve vefatından sonra varis-i hükümet olup, Tâlût'un makamına kaim olur. Badehu nübüvvet ihsan olunmakla hem nübüvvet, hem saltanat ikisi kendisinde içtima etmiştir.

Davud (A.S.)'a verilen ilim; zırh, hayvanların lisanlarına vukuf, Zebur-u Şerif ve güzel şadadır. Sanatı da zırh yapmaktır. Binaenaleyh; zırh yapar, satar ve onunla taayyüş eder, Beytül Malden birşey almazdı.

***

Vâcib Tealâ, Tâlût'la Câlût'un muharebelerini beyan ettiği gibi muharebenin hikmetini dahi beyan etmek üzere :

وَلَوۡلاً دَفۡعُ ٱلله ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضٍ۬ لَّفَسَدَتِ ٱلاًرۡضُ وَلَـٰڪِنَّ ٱلله ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (251)

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ'nın nâsın bazısını bazısıyla defetmesi olmamış olsaydı, yeryüzü tamamen fasid olurdu ve lâkin Allah-u Tealâ âlemler üzerine fazl-ü ihsan sahibidir.] Binaenaleyh; nâsın bazısının zulmünü diğer bazısıyla defeder ve zulmü inadın madeni olan yeryüzünü bununla İslah eder ki, kulları rahat etsinler.

Harbin meşruiyetindeki hikmet; âlemin intizamına badi olması olduğunu Vâcib Tealâ bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; bazı nâsın zulmünü bazı aharla defetmemiş olsaydı, zalimler galebe ederek, mazlumlar perişan olur ve bütün dünya zulümle dolar, âlem harab olur ve yeryüzü bütün mefsedet içinde kalırdı. Şu halde muharebeyle fâsıkları ve kâfir ve zâlimleri kahr-ü tedmîrle mazlumlara muavenet edip, zâlimlerden onların intikamını almak ayn-ı adalet olduğundan fisebilillâh mukatelenin, âlemin salâhına sebep olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; zulmü ref ü izale için fisebilillâh muharebenin meşru olması Cenab-ı Hakkın âleme fazl-ü ihsanı cümlesindendir. Yahut «Emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle âlemden fısk-u fücuru defetmemiş olsaydı, âlem fisk-u fücur, fitne ve fesad ile dolardı» demektir. Çünkü, enbiyanın şeriati olmasaydı, münazaa ve husumet; adaletle faslolunmaz ve herkes bildiğini işleyeceğinden bütün dünyanın hercümerc içinde kalacağı şüphesizdi. Binaenaleyh; fasl-ı husumat ve ref-i zulümat için taraf-ı ilâhiden gönderilen şeriat-i eimme, ulema ve ümera, yoluyla tatbik edip riayet etmezlerse hiçbir zaman fesadın önü alınmaz, felâket felâketi takib eder. Amma böyle riayet olunduğunda herkesin hakkı yerini bulacağı cihetle rahat-ı ammeyi mucip olacağında şüphe yoktur. Şu halde husumatı adaletle fasletmek ve ammenin rahatını temin eylemek için şeriat lâzım olduğu gibi şeriatin ahkâmını icra edecek hükümet ve o hükümete de bir reis lâzımdır. Şu halde Allah-u Tealâ, gerek bu ve gerek bundan evvelki âyetlerle, enva-ı fesadı şeriatla izaleyi emir buyurduğu gibi, şeriatı tenfîz edecek bir reis-i hükümetin de nasb-ü tâyin olunmasını kullarına emretmiştir.

***

Vâcib Tealâ, Tâlût ve Câlût'un muharebelerini hikâye ettiği gibi bu hikâyenin vakıa mutabık olup asla hilaf olmadığını dahi beyan etmek üzere:

تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلله نَتۡلُوهَا عَلَيۡكَ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ وَإِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (252)

buyuruyor.

[Şu zikrolunan ibretâmiz hikâyat ve nâsın mesâlihini tanzim için vazolunan şerayi' ve kavanin; Allah'ın âyetleridir. Habib-i Zişanım ! Biz o âyetleri hakka mukarin olarak, senin üzerine tilâvet ederiz ve sen elbette tarafımızdan kullarımızı ıslah ve irşad için gönderilen rusul-ü kiram zümr esindensin.] Şu beyan olunan Tâlût, Câlût vak'aları ve Tâlût'un galebesi ve Davudun Câlut'u katli ve Beni İsrail'in bir müddetten beri kaybettikleri tabutun Tâlût yediyle ellerine geçmesi vakıa mutabık olup ehl-i kitap ve erbab-ı tarihin şek edecekleri birşey değildir. Amma erbab-ı tarih başka isimlerle zikredebilirler, lâkin vak'a aynıdır, değişmez.

Resûlullah'ın bir kitaptan okumaksızm ve bir muallimden allüm etmeksizin geçmiş zamanda vaki olan vukuatı ayniyle ha ber vermesi, risaletine delâlet eden mucizat cümlesinden olduğ na işaret için Cenab-ı Hak «Elbette sen mürselîndensin» buyurmuştur.

Bu kıssayı hikâyede şiddet ve mihnete sabr-ü tahammülün ve i düşmana müdafaada inayet-i ilâhiyeden istimdada müsaraatin nusret-i ilâhiyeyi câlib olduğunu ümmet-i Muhammede ta'lîm ve ibrete davet ve Resûlullah'ı tesliye vardır.

Vâcib Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarını beyan ettiği gibi rusul-ü kiramın cümlesine icmalen işaret ve ümmetlerinden vaki olan ezaları beyanla habibini tesliye etmek üzere :

تِلۡكَ ٱلرُّسُلُ فَضَّلۡنَا بَعۡضَهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬‌ۘ

buyuruyor.

[Şu müşarünileyhim olan rusul-ü kiramın bazısını diğer bazısı üzerine biz tafdîl ettik.] Zira Resûller; risalet ve nubûvvet mertebesinde müsavi iseler de, herbirinin ayrı ayrı menkıbe ve hassaları vardır. Binaenaleyh; o menkıbeleri sebebiyle bazıları diğerin den fazilette ziyade olur.

Bu âyette r u s û l l e murad; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar bazı menakıbı zikrolunan Resûller veya Resûlulah'ın malûmu olan Resûller olmak ihtimali varsa da, rusül-ü kiramın mecmuuna işaret olmak ihtimali racihtir. Çünkü: faziletçe beyinlerinde fark cümlesi beyninde cari olduğundan bu farkı beyan için sevk olunan âyeti bazılarına tahsis icabeder bir manâ yoktur.

***

Vâcib Tealâ rusül-ü kiramdan bazılarının bazıları üzerine tafdîl olunduğunu beyan ettiği gibi bazılarının temeyyüz ettiği faziletini de beyan etmek üzere :

مِّنۡهُم مَّن كَلَّمَ الله‌ۖ وَرَفَعَ بَعۡضَهُمۡ دَرَجَـٰتٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[O Resûllerden bazıları Allah-u Tealâ'nın tekellüm ettiği kimselerdir ve bazılarının derecelerini her cümlesinin derecelerinden yüksek kıldı.] Yani; efrad-ı beşerin cümlesi bir siyakta müsavi olarak halk olunmayıp zekâ, fetanet ve sair marifet ve fazilette birbirinden farkları olduğu gibi, enbiya-yı kiramın da birbirlerinden faziletçe farkları vardır. Binaenaleyh; bazılarını Allah-u Tealâ bizzat tekellüm etmekle diğerlerinden mümtaz ve bazılarının derecelerini herkesten âli kıldı.

Fahr-i Razi ve Hazin'in beyanları veçhile mertebe-i risalet ve nubûvvette enbiyanın cümlesi müsavi ise de, fezail ve hasâiste bazılarının bazılarından efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; enbiyanın bazısı bazısından efdal olduğu gibi nebimizin cümlesinden efdal olduğuna icma'-ı ümmet vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âleme rahmet olması ve kelime-i şahadette isminin Allah'ın ismine mukarin bulunması ve kendine itaatin Allah'a itaat ve Resûlullah'a biatin Allah'a biat olması ve mucizesinin kıyamete kadar baki ve dininin cemi-i edyanı nâsih olması ve risaletinin ins-ü cinne şâmil bulunması ve ümmetinin cümle ümmetlerden ekser ve efdal olması ve cemi-i enbiyanın hısâl-i hamîdelerinin kendisinde içtima etmesi bizim nebimize mahsus fezâil cümlesindendir. Binaenaleyh; cümle enbiyadan efdaldir. Şu halde bu âyette dereceleri ref'olunan b a ' z ı l a murad; bizim peygamberimizde. Çünkü; ins-ü cinnin mecmuuna mebus olması sair enbiya-yı kirama nispetle derecatının kat kat fazla olmasına delâlet eder. Hariçte de bunun emsali vardır. Her emirin zahmet ve meşakkati, emaretinin vüs'ati miktarında olur. Meselâ; Bir karyeye emir olan kimsenin meşakkati ve kuvvetü kudreti o karye ve ahalisi nispetinde olacağı gibi, kazaya emir olan kimsenin kazaya ve vilâyete emir olanın o vilâyete ve bütün memâlike emir olanın kuvvet ve şevketi o memâlike nispetle mütenasip olacağı bedihidir. Şu halde herkesin şeref ve şevketi mülkü ve daire-i saltanatı nispetinde olunca, bütün dünyaya malik olan zatın itibarı ye şerefü şevketi bütün dünyaya nispetle olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; bütün âleme meb'us olan zat-ı şerifin şeref ve keremi ve ilm-ü fazlı ve kuvvet ve kudreti ve indallah mertebe ve meziyeti bütün âlem nispetinde olacağında tereddüt yoktur. Şu halde bizim nebimizin meratip ve derecatı cemii enbiyanın derecelerinden âli olduğunda şüphe olunamaz. Zira; kitabının mu'cize olarak kıyamete kadar bekası ve şeriatinin cemii şerayii nâsih ve evvelin ve ahirinin ulûmunu cami' olması efdal olduğunu icab eder ahvalden olup bu da cümlece malûm olduğu cihetle bu âyette ismini zikre hacet görülmeyerek müphem olan ba'z lafzıyla zikrolunmuştur ki, keenne cümleden ziyade terfi-i derecata nail olan ancak Muhammed (S.A.) olduğu cümle ezhanda malûm olduğu cihetle, isminin tayinine hacet görülmemiş ve bu cihetle şan-ı nebevilerine tazım olunmuştur.

Bu âyette Allah-u Tealâ'nın tekellüm ettiği z a t la murad; ekser-i müfessirinin beyanları veçhile Musa (A.S.)'dır. Eş'arî indinde Hazret-i Musa'nın işittiği şey; hurûf ye asvâttan arı olan kelâm-ı kadim-i ilâhidir. Ancak matüridiye indinde işitilen kelâm,Allah'ın şecere-i Musada halkettiği huruf ve esvattır. Zira; sadadan ve harften ârî sözü işitmek mümkün değildir. Ve bizim nebimizin de mi'raçta bilâ vasıta kelâm-ı ilâhiyi ittiğine (فأوحى الى عبده ما اوحى) âyet-i celilesi delâlet eder. Yani, [Allah-u Tealâ abd-i ehassı olan Resûlüne vahyettiği şeyi vahyetti] demektir ki vahiy; tekellüme delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.)'ı tekellümle mümtaz kıldığı gibi Hz. İsa'yı da bazı mucizatla ve Ruh-u Kudüsle teyid etmesiyle mümtaz kıldığını beyan etmek üzere :

وَءَاتَيۡنَا عِيسَى ٱبۡنَ مَرۡيَمَ ٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَأَيَّدۡنَـٰهُ بِرُوحِ ٱلۡقُدُسِ‌ۗ

buyuruyor.

[Ve biz azimüşşan Hz. Meryem'in oğlu İsa (A.S.)a açık mucizeler verdik. Ve Ruh-ul Kudüs olan Cibril-i Eminle teyid ettik ve o mucizelerle davasını ispat ve teyidimizle dini intişar etti.]

Vâcib Tealâ bu âyette, Hz. İsa'ya Nasaranm tazimde ifratla ulûhiyetini itikada kadar cüretlerini ve Yehud kavminin de şan-ı İsa'ya lâyık olmayan birtakım isnatlarını reddetmiş ve meratib-i enbiyayı beyan sırasında ismini sarahaten zikreylemiştir. Çünkü; Hz. îsa'ya nubûvvetini ispat için mucize vermesi ulûhiyetle muttasıl olmadığına delâletle Nasarayı reddettiği gibi, harikulade mucizelerle nubûvvetini ispata kudret vermek şan-ı İsa'ya ta'zîm olduğundan Yahudileri dahi reddetmiştir.

R u h - u K u d ü s le murad; emvatı ihyaya sebep olan ism-i azam olmak ihtimâli varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Cibril-i Emin'dir. Çünkü İsa (AS.) Cibril-i Emin'in Hz. Meryem'e nefhetmesi suretiyle hasıl olduğundan iptida-yı emrinde Cibril-i Emin'le iane, ettiği gibi nubûvveti dava ve ispat hususunda düşmanlarından Cibril-i Emin muhafaza ettiği ve âhir emrinde Yahudilerin katletmek üzere hücumlarında dahi Cibril-i Emin'in semaya kaldırması suretiyle imdat ve emrini teyid ve dinini takviye etmiştir. Binaenaleyh; Hz. İsa'nın kendisiyle teyid olunduğu Ruh-u Kudüs'le murad, Cibril'dir.

Hulâsa; rusül-ü kiramın bazısı bazısından efdal, olduğu ve bazılarının bizzat Allah'ın kelâmını işitmekle müşerref ve bazılarının diğerlerinden âli olduğu ve bilhassa İsa (A.S.)'ın Ruh-u Kudüs'le teyid olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vâcib Tealâ rusül-ü kiramın fazilet cihetinden bazıları diğerlerine faik olduğunu beyan ettiği gibi herşeyin meşiyet-i ilâhiye tahtında olduğunu dahi beya netmek üzere:

وَلَوۡ شَآءَ اللهُ مَا ٱقۡتَتَلَ ٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِم مِّنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَتۡهُمُ ٱلۡبَيِّنَـٰتُ وَلَـٰكِنِ ٱخۡتَلَفُواْ فَمِنۡہُم مَّنۡ ءَامَنَ وَمِنۡہُم مَّن كَفَرَ‌ۚ

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ cemi-i nâsın hidayetlerini muradetmiş olsaydı, rusül-ü kiramdan sonra ve bilhassa rusül-ü kiramın mu'cizat-ı bahire ve hak üzere delâlet eden şahitleri geldikten sonra ümmetleri kıtal etmezlerdi ve lâkin onlar ihtilâf ettiler. Binaenaleyh; bazıları iradeleriyle imanı ihtiyar etti, mümin oldu ve bazıları küfrü ihtiyarla kâfir oldular ve bu cihetten ihtilâf hasıl oldu.]

وَلَوۡ شَآءَ اللهُ مَا ٱقۡتَتَلُواْ وَلَـٰكِنَّ ٱللهُ يَفۡعَلُ مَا يُرِيدُ (253)

[Ve eğer Allah-u Tealâ hidayetlerini murad etmiş olsaydı beyinlerinde kıtal etmezlerdi. Ve lâkin fail-i muhtar olan Allah-u Tealâ murad ettiği şeyi işler ve işinden asla mesul olmaz.]

Çünkü her ne işlese kendi mülkünde ve kendi hakkında tasarruf olduğundan hiçbir kimsenin “niçin yaptın?” demeye hakkı yoktur. Havadisin küllisinin kaza-i ilâhi ile olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi, Resûlullah'ı dahi tesliye vardır. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile enbiyadan hiçbir nebinin gerek hayatlarında ve gerek hal-i vefatlarında ümmetlerinin cümlesinin iman üzere ittifak edip ihtilâf etmedikleri vaki olmamıştır. Binaenaleyh; her nebinin ümmeti küfür ve imanla ihtilâf ekmeleri bu âlemde her zaman cari olan ahvalden olduğuna âyet delâlet ettiğinden, ümmet-i Muhammed'den vaki olan ihtilaf hakkında Resûlullah'ı tesliye etmiştir. Çünkü, (البلية اذاعمت) fehvasınca umumi olan şeyde hususi keder etmekte fayda yoktur. Şu halde bazısının iman edip daire-i itaata girmesi ve bazısının küfrü irtikâpla daire-i itaattan çıkması ve aralarında bu cihetle ihtilâftan dolayı muharebe vuku' bulması bu ümmete mahsus bir hal değildir.

Bu âyette «Allah-u Tealâ hidayetlerini murad etse ihtilâf etmezlerdi. Ve lâkin hidayetlerini murad etmedi» demek «Onların hidayete iradelerini sarfetmedikleri için Allah-u Tealâ murad etmedi» demek olduğundan insanların küfrü ihtiyarları mecburi olmak lâzım gelmez. Zira; insanların ef'al-i ihtiyariyelerini Allah-u Tealâ onların iradelerine göre halkeder. Binaenaleyh; cebir lâzım gelmez.

***

Vâcib Tealâ insan için feda etmesi gayet müşkül olan hayatını kıtalle feda eylediğini beyan ettiği gibi ikinci mertebede sarfı müşkül olan malını sarfla emretmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَـٰكُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِىَ يَوۡمٌ۬ لا بَيۡعٌ۬ فِيهِ وَلاً خُلَّةٌ۬ وَلاً شَفَـٰعَةٌ۬‌ۗ وَٱلۡكَـٰفِرُونَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ (254)

buyuruyor.

[Ey müminler! Sizi merzuk ettiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak edin, şol gün gelmezden evvel ki, o günde alım satım suretiyle ticaret yok ki fevt ettiğiniz şeyi tedarik edesiniz ve dostluk kalmaz ki, birbirinize muavenet edesiniz ve Allah'ın izni olmaksızın şefaat yok ki, şefaatla birbirinizi azaptan kurtarasınız ve infakı ve bilhassa farz olan zekâtı inkâr eden kâfirler, ancak zalimlerdir.] Zira; Allah'ın ihsan ettiği nimetlerden muhtaç olanların hukukunu vermemek zulümden başka birşey olamaz.

Bu âyette infak; vâcib olan zekâta şâmil olduğu gibi, nafile sadakata dahi şâmildir. Ancak nafile infak; gerek cihada ve gerek cihadın gayrı fukaraya iane ve sair hayrat ve hasenata şâmildir. Şu halde manâ-yı âyet: Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile [Ey müminler! Dünyada âhiret sevabını tahsile sâyedin. Zira; dünyadan irtihal edince, sizin için tahsil mümkün değildir. Çünkü; esbabı tahsilden bey' ve saireyle ticaret olmadığı gibi aranızda dostluk dahi kalmaz ki, muavenet yoluyla azaptan kurtulasınız ye Allah'ın izin vermediği kimselere şefaat de yoktur. Ve âhireti inkâr eden kâfirler ancak zalimlerdir. Zira; Allah'ın verdiği mallarını şer'an tayin olunan mahallerin gayrıya sarfettikleri için zulüm irtikâp etmişlerdir.]

Âhirette b e y ' l e murad; fidyedir. Yani; fidye vermekle azaptan kurtulmak yok demektir. (Hülle); muhabbettir. Âhirette herkes kendi derdiyle meşgul olacağından dünyadaki muhabbet unutulur. Binaenaleyh; kendi başı selâmet buluncaya kadar hiç kimsenin, diğerinin halinden suale mecali olmaz.

Bu âyette şefaat nefyolunmuşsa da diğer âyetlerde ve ahâdîs-i nebeviyede enbiyanın ve ehl-i salâhın şefaat edecekleri suret-i katiyede beyan olunduğundan nefyolunan şefaat; kâfirler hakkında olup şefaati beyaneden nusûs-u celile ehl-i iman hakkındadır, Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; şefaat vardır: Müminler hakkında. Şefaat yoktur: Kâfirler hakkında demektir. Kâfirlerin azapları kendi istihkakları icabı olduğuna işaret için, Vâcib Tealâ zâlim olduklarını beyan buyurmuştur ki, azaplarına sebep kendi zulümleri demektir. Çünkü kâfirler şefaate ehlolmayan putlar ve saireden şefaat bekledikleri için şefaatten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü şefaata ehlolmayan şeyden şefaat beklemek elbette hırmanı mucip olur. Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette k â f i r l e r l e murad; zekâtı terkedenler olmak ihtimali ağleptir. Zira; onlar zekâtlarını terkle hem kendi nefislerine hem de muhtaç olan fukaraya zulmettiklerinden şiddet tarikiyle onlara kâfir denmiştir ki, zekâtı terketmek kâfir âdeti demektir. Gerçi furû-u a'mâlden olan zekâtı terketmekle bir kimse hakikaten kâfir olmaz, lâkin Allah'ın verdiği nimeti setredip şükrünü eda etmediği için kâfir denilmiştir ki; cezasının ağır olduğuna işaret olunmuştur.

Hulâsa; fevt etmiş olduğu ibadatı tedarik mümkün olmayan yevm-i kıyamet gelmezden evvel merzuk olduğu rızıktan lâzım gelen mahalle infak lâzım olduğu ve infakı terkedenlerin zâlim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bazı ahkâmı ve enbiyanın kıssalarını beyan ettiği gibi tevhidi ve sıfât-ı ulûhiyeti dahi beyan etmek üzere :

اللهُ لآً إِلَـٰهَ إلاً هُوَ ٱلۡحَىُّ ٱلۡقَيُّومُ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı âlâdır ki Ondan gayrı ibadete müstehak yok, ancak, zat-ı ulûhiyeti vardır. Zira; hayat sıfatıyla muttasıl olduğu gibi halkın umurunu tedbir ve hıfzetmekle kaim ve dâim ve hayatı ezelî ve ebedîdir, zeval ihtimali yoktur. Binaenaleyh; vâcib-ül Vücud'dur.]

لاً تَأۡخُذُهُ ۥ سِنَةٌ۬ وَلاً نَوۡمٌ۬‌ۚ

[Çünkü; uyku evvelinde olan ımızganmak (Esnemek ve gerinmek gibi halât-ı nevmiye-i iptidaiyedir ki bazı mahallerde bu hale “şekerleme” denilmektedir.) ve bilfiil uyku ve fütur ve fetret ve gaflet gibi şeyler kendisine arız olmaz.] Binaenaleyh; uyku ve uykunun evvelinde olan fütur kendisini tutmaz: Bu cümle; Vâcib Tealâ’nın hayy ve kayyum olduğunu te'kid ve ispat için gelmiştir. Çünkü; gerek uyku ve gerek uykunun evvelinde olan uyuşukluk ve yorgunluk arız olan kimsenin hayatı afetten salim olamadığından umur-u ibadı ve bütün mahlûkatı lâyıkıyla hıfzedemez. Zira uyku; dimağda toplanan buharın rutubetinden dimağın damarlarında sahibine arız olan bir şeydir ki o, vücudu ihata edince havass-ı zahire tamamen durur. Şu halde bu gibi avarıza maruz olan kimsede hayat-ı hakikiye olamayacağından, Cenab-ı Hak hâyat-ı hakikiye sahibi olduğunu ispat için bu gibi avarızdan münezzeh olduğunu beyan buyurmuştur.

لَّهُ ۥمَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۗ

[Allah-u Tealâ bütün mahlûkatı hıfzeder. Zira; semavat ve arz ve onlarda mevcud olan cümle mahlukat Allah'ındır. Ve cümlesinin hıfzı ona aittir.] Amma semavat ve arzda bulunan mahlukat gerek onların zatlarında dahil olsun, gerek onların zatlarından hariç onlarda karar etmiş olsun, cümlesinin tedbiri zatına mahsustur. Binaenaleyh; bihakkın kayyumdur. Şu halde kullarının her hallerini bilir, saklı birşey olamaz.

مَن ذَا ٱلَّذِى يَشۡفَعُ عِندَهُ ۥۤ إلاً بِإِذۡنِهِۦ‌ۚ

[Allah-u Tealâ indinde âsîlere enbiya ve evliyadan kim şefaat edebilir? Hiç kimse şefaat edemez, illâ Allah'ın izniyle şefaat eder.]

Yani; Cenab-ı Hakka azamet-i kibriyâda kimse müsavi olamaz ve müsavata yakın da olamaz ki, izni olmadan şefaate cesaret etsin ve hâşâ Allah-u Tealâ'ya mukabele eylesin. Binaenaleyh; izin verdiği kimseler şefaat eder, başka kimseler şefaat edemez.

يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ‌ۖ

[Allah-u Tealâ nâsın ileriye takdim ettikleri ve geride işleyecekleri amellerini bilir ve hiçbir zerresi ilminden hariç olmaz.] Binaenaleyh; kullarının bilerek, bilmeyerek umur-u dünyaya veyahut umur-u âhirete müteallik işlediklerinin cümlesini bilir.

وَلاً يُحِيطُونَ بِشَىۡءٍ۬ مِّنۡ عِلۡمِهِۦۤ إلاً بِمَا شَآءَ‌ۚ

[Halbuki nâs, Allah'ın bildiği malûmatından azıcık birşey bile bilmezler. Ancak Allah'ın, bilmelerine iradesi taalluk ettiği şeyi bilirler.] Binaenaleyh; insanlar ne kadar âlim ve mütalaa sahibi olsa onun ilmi kendi emsali insanlara nazaran şeref verir ve onlara nispetle âlim denir. Yoksa ilm-i ilâhiye nispetle bir katre olmadığı gibi bir zerre kadar bile değildir.

وَسِعَ كُرۡسِيُّهُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضَ‌ۖ

 

[Vâcib Tealâ’nın kürsüsü semavat ve arza vasi oldu ve onları ihata etti.]

Şu manâ; kürsünün; semavatın fevkinde ve Arş-ı Alâ'nın altında semavatı ihata eden cisim olduğuna nazarandır. Bu manâyı; Resûlullah'ın «Yedi semavat ve yedi tabaka arz kürsiyle beraber cesim bir ova üzerine atılmış hokka gibidir» buyurduğu hadîs-i şerifi teyid eder. Yahut kürsü; ilm-i ilâhi manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'ın ilmi semavat ve arza vasi oldu] yani; «Semavat ve arzın her tarafını ve her cüz'ünü ilm-i ilâhi ihata etti» demektir. Herhangi manâ murad olunursa olsunsun Zat-ı Ulûhiyetin azametini ve ilminin cemi-i eşyayı ihatasını beyandır. Yoksa üzerinde oturulur kürsü manâsına değildir. Zira; Allah'ın bu manâca kürsüsü yoktur ve böyle bir kürsüye ihtiyaçtan ve üzerine oturmaktan münezzehtir.

وَلاً يَـُٔودُهُ ۥ حِفۡظُهُمَا‌ۚ

[Semavat ve arzı hıfzetmek Allah-u Tealâ üzerine ağır olmaz.] Zira; kudret-i kâmile sahibidir. Binaenaleyh; herşeyin hıfzı kudretullaha nispetle kolaydır.

وَهُوَ ٱلۡعَلِىُّ ٱلۡعَظِيمُ (255)

[Halbuki Allah-u Tealâ şerik ve nazirden âli ve herşeyden büyüktür.] Binaenaleyh; Zat-ı Ulûhiyete nispetle zatından mâ'ada herşey hakirdir.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyet; mesâil-i ilâhiyenin esasatı üzerine müştemildir. Zira; Vâcib Tealâ'nın mevcud-ı vahid ve vacib-ül vücud-u lizatihi olduğuna ve tahayyüz ve hululden münezzeh ve tağayyür ve füturdan müberra ve malik'ülmülk olup usul ve furûu mucid kudret-i kâmile sahibi olduğuna ve huzurunda şefaate mezun olmayanlar şefaat edemeyip ancak şefaate mezun olanların şefaat edeceklerine ve herşeyi ilminin ihata ettiğine ve hiçbir şey ağır gelmeyip kendini meşgul etmediğine vehm-ü hayalin idrakinden âri ve fehm-u aklın ihatasından beri olduğuna delâlet ettiğinden bu âyet Kur'ân'ın büyük âyetlerindendir.

Allah lâfzı; cemi-i sıfât-ı kemâliyeyi cami' olduğunu müş'ir ve Vâcib Tealâ'nın ism-i alemisidir. Lâ ilahe illâ hû; kelime-i tevhiddir. Hayy ve kayyum; esmâ-i hüsnanın a'zamıdır. Çünkü h a y y ; Vâcib Tealâ'nın kadir ve âlim olduğuna ve kayyum; bizatihi kâim ve mevcudatın mukavvimi ve murakıbı olduğuna, delâlet ettiğinden İsm-i A'zam olduğu mervidir. Resûlullah'ın «Bu âyetin okunduğu haneden Şeytan'ın firar edeceğini ve sâhir ve sâhirenin sihirlerinin o hane halkına te'sir etmeyeceğini ve bu âyetin tilâvetine devam etmek âbid ve sıddîk vazifesi olduğunu ve Kur'ân'ın seyyidi, Sûre-i Bakara olup, Bakara'nın seyyidi de Âyet'elkürsî olduğunu» beyan buyurduğu mervidir.

İşte bu hadîs-i şerîf; insanların maddi esbaba tevessül ettikleri gibi, manevi esbaba da tevessülün lüzumunu beyan etmiştir. Çünkü; insana musallat olan Şeytan'ı bu âyet-i kerimeyi okumakla kaçırmak hırsızı martinle kaçırmak kabilindendir. Çünkü; martinin kurşunu var. Bu âyette de Allah'ın birliğini ve herşeye kadir ve herşeyi bildiğini ve herkesten büyük kudret-i kahire sahibi olduğunu kalple itikad ettiği gibi bu âyeti okuyan kimsenin lisanıyla ikrarı vardır. Bir abid ki, Şeytan'dan gelecek şerrin ve sair belâyanın definden âciz olduğunu itiraf ederek Cenab-ı Hakkın azametine iltica eder ve tamamen azametini beyaneden şu âyeti okur ve «Sen birsin, sen ma'budün bilhaksın, sen hayy-ü kayyumsun, kullarını hıfzedersin, senin uykun yoktur, her vakit uyanıksın, yerler ve gökler ve cümle inahlukat senindir. Binaenaleyh; sana hiçbir şey ağır olmaz. Zira; nekaisten münezzeh, cümleden âlisin. Şu halde beni ve evlâd-ü ıyalimi muhafaza et» derse Cenab-ı Hakkın onu muhafaza edeceğinde ve bu kadar ilticaya karşı Şeytan'ın firar edeceğinde neden tereddüt edilsin? Şu kadar ki itikad sağlam olmak lâzımdır. Zira; itikadı zayıf olan kimse bu gibi maneviyattan istifade edemez.

Bahusus bu gibi maneviyata tevessüle Cenab-ı Hak Kur'ân'da işaret ettiği gibi asdak-ı makal olan Peygamberimiz Efendimiz Hz. de ahâdîs-i celilelerinde beyan buyurunca, bizlerin onunla amel etmemiz lâzımdır ve çok defalar da maneviyata tevessülün faydası görülmektedir. Binaenaleyh; uykuya yatacak kimse bu âyeti okuyup yatağına yatarsa Allah-u Tealâ'nın onu muhafaza edeceği Resûlullah'tan mervidir.

***

Vâcib Tealâ tevhidin delillerini beyan ettiği gibi bu kadar izahata karşı din hususunda ikraha hacet kalmadığını dahi beyan etmek üzere:

لآً إِكۡرَاهَ فِى ٱلدِّينِ‌ۖ قَد تَّبَيَّنَ ٱلرُّشۡدُ مِنَ ٱلۡغَىِّ‌

buyuruyor.

[Din-i islâma girmekte hiç kimseye icbar yoktur. Zira hidayet; dalâletten ve iman; küfürden temeyyüz etti. Binaenaleyh; doğru yol ve eğri yol açığa çıktı. Şu halde cebre ihtiyaç kalmadı. Herkes tarik-ı necatı arasın, bulsun.]

فَمَن يَكۡفُرۡ بِٱلطَّـٰغُوتِ وَيُؤۡمِنۢ بِٱللهُ فَقَدِ ٱسۡتَمۡسَكَ بِٱلۡعُرۡوَةِ ٱلۡوُثۡقَىٰ لاً ٱنفِصَامَ لَهَا‌ۗ

[İman ve küfür zahir olunca eğer bir kimse Şeytan'a ve nefs-i emmareye ve putlara küfreder ve Allah'a iman ederse, gayet muhkem ipe benzeyen delillere yapıştı ki, onlar için kırılmak ve kopmak yoktur.]

وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (256)

[Halbuki Allah-u Tealâ Tâğuta küfür ve Allah'a iman edenlerin sözlerini işitir ve işlerini bilir.] Yani; din-i islâma duhûl için, bir kimseye cebir ve tazyik yoktur. Zira; delâil-i katiyeyle hak, batıldan ve iman, küfürden ve hidayet, dalâletten ayrılarak herşey meydana çıktı ve küfrün kubhunda ve imanın hüsnünde şüphe kalmadı. Çünkü; imanın saadet-i ebediyeye îsal edeceği ve küfrün, dalâlet olup şakavet-i sermediyeye sebeb olacağı anlaşıldı. Binaenaleyh aklı olan elbette sebeb-i saadet olan imana sür'at eder, ikraha hacet kalmaz. Şu halde bir kimse Şeytan'a ve putlara küfreder ve Allah'a iman ederse, muhakkak sağlam bir delile yapışmıştır ki o delil; onu rıza-yı ilâhîye îsal eder. Zira; Allah-u Tealâ batıl olan putlara küfreden ve hakka iman eden kimsenin söylediği kelime-i tevhidi işitir ve kelime-i tevhidin muktezasına göre amelini bilir.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyet; kitabî ve gayr-ı kitabîye şâmil olduğuna nazaran kıtal âyetiyle mensuhtur. Çünkü; Cezire-i Arap'ta müşriklerden İslâm veya katilden başka cizye, haraç gibi şeyler kabul olunmayarak din-i İslâmı kabule icbar olundular. Amma âyet, ehl-i kitaba mahsus olduğuna nazaran mensuh değil, muhkem ve hükmü kıyamete kadar bakidir ki, sebeb-i nüzulü de ehl-i kitab hakkında olduğunu te'yid etmektedir. Çünkü Hâzin ve Beyzavi'nin beyanlarına nazaran

âyetin sebeb-i nüzulü; ensardan bir zatın iki oğlu Resûlullah'ın bi'setinden evvel Nasara dinini kabul etmişlerdi. İslâmiyetin zuhuru üzerine pederleri, oğullarını İslâmiyete duhûle icbar edip onlar da kabulden imtina edince, huzur-u Risalete arzederek icbarını teklif etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu ve oğullarının halleri üzerine terkolundukları mervidir.Şu halde âyet, ehl-i kitap hakkında olup bittabi hükmü de kıyamete kadar bakidir. Buna binaendir ki cihad-ı fisebilillâhta bir kimseyi İslâma duhûle cebir yoktur. Binaenaleyh; cizye ve haraç vermekle zimmeti kabul edenler halleri üzere terkolunur, icbar olunmazlar. İşte bu âyetin muktezası olarak hükûmet-i İslâmiye altında bulunan zimmîlerden hiçbir kimse İslâma duhûle icbar olunmamıştır. T â ğ u t ile murad; Şeytan, put ve onlara benzeyen batıl şeyler, v ü s k a ; evsak'ın cem'i olup ziyade sağlam birşey manâsınadır. U r v e ; ibriğin kulpudur. Binaenaleyh; bu makamda makulâttan olan delâili mahsusattan olan sağlam ve kırılmaz yapışılacak birşeye teşbih vardır. Şu halde «Re'yi hasenle delâil-i katiyeye yapışan kimse kopmaz ve şaşmaz bir tarîke yapıştı» yani; «nazar-ı sahihle delâil-i katiyeden istidlal ederek Allah'a iman eden kimse bir tarîke yapıştı ki, o tarik onu sâha-i selâmete götürür» demektir.

***

Vâcib Tealâ iman eden kimsenin tarîk-ı necata tevessül ettiğini beyan ettiği gibi iman edenlerin keyfiyet-i necatlarını dahi beyan etmek üzere:

اللهُ وَلِىُّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ يُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ‌ۖ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol kimselerin velileridir ki onlar iman ettiler. Allah-u Tealâ onları zulümat-ı küfürden nûr-u imana çıkarır.]

وَٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَوۡلِيَآؤُهُمُ ٱلطَّـٰغُوتُ يُخۡرِجُونَهُم مِّنَ ٱلنُّورِ إِلَى ٱلظُّلُمَـٰتِ‌ۗ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ‌ۖ هُمۡ فِيہَا خَـٰلِدُونَ (257)

[Ve şol kimseler ki onlar küfrettiler. Onların dostları Şeytan ve Şeytan'ın emsali batıl şeylerdir. Onların bu dostları, onları nûr-u imandan zulümat-ı küfre çıkarır. İşte şu tağutun dostları Cehennem'in sahipleri ve mülâzımlarıdır. Onlar Cehennem'de ebedi kalıcılardır.]

Yani; Allah-u Tealâ şol kimselerin dostları ve yardımcılarıdır ki, onlar iradelerini imana sarfile Allah'ın vahdaniyetini ikrarla iman ettiler. Allah-u Tealâ onları imana îsal etmekle cehle ve havâ-yı nefsaniyeye ittiba ve vesvese-i Şeytaniyeye aldanmak ve küfre müeddi olan şüpheleri kabul etmek gibi zulümattan tarîk-ı necat olan nûr-u imana ihraç eder ve kâfirlerin yardımcıları ve dostları Şeytan ve şehevat-ı nefsaniyeleridir. Onların dostları fıtrat-ı asliyelerinden kendilerine ihsan olunan nûr-u imandan cehli billâh ve evham-ü hayalâtla zulümat-ı küfre ihraç ederler. İşte şu kâfir olanlar ashab-ı Cehennem ve Cehennem'de ebedî kalıcılardır.

T a ğ u t ; evvelce beyan olunduğu veçhile Şeytan, nefs-i emmare, putlar ve kuvve-i gazabiye manâsına olduğu gibi insanlardan müfsid ve şerir olan ve emsalini iğfal eden tâğîlere dahi şâmildir. Binaenaleyh; bu gibi kötü kimselere ittiba eden kimse sebeb-i saadeti olan ahlâk-ı hamideden sebeb-i felâketi olan ahlâk-ı zemimeye ihraç olunur.

Çünkü; (من اثراثرالغراب فسيرجع الى الخرب) darb-ı meseline mazhar olur ki «Karganın izine düşen akıbet haraba gider» demektir.

Bu âyet-i celilenin Yahudiler hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; onlar Resûlullah'ınbi'setinden evvel Resûlullah'ın ba'solunacağını ve nebiyy-i hak olduğunu ve ba's olunduğu zamanda bulunurlarsa, dinine yardım edeceklerine ahd-ü mîsak etmekle bir nevi hidayetteyken Resûlullah'ın bîsetinde hasetleri galebe ederek imandan nükûl ettiler. Binaenaleyh; onlar nûr-u hidayetten dalâlete çıkmışlardır. Bu âyet; bilûmum kâfirlere de şâmildir. Çünkü; cümlesi delâil-i katiyenin delâlet ettiği nûr-u hidayeti terkle dalâleti irtikâp etmeleri hidayetten çıkmaktır. Zira; nura benzeyen delilleri terkle zulümata benzeyen şüphe ve seklere ve Şeytan'ın iğfalâtma aldanmak fıtrat-ı asliye olan hidayetten dalâlete çıkmaktır.

Abid, iradesini küfre sarfedince, onun, küfrü kisbi üzerine Allah-u Tealâ küfrünü halkettiği halde kâfirlerin küfürlerinin tâğuta isnadı; sebebine isnad kabilinden olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin velisi tâğut olduğunu Nemrud'un mücadelesiyle ispat etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِى حَآجَّ إِبۡرَٲهِـۧمَ فِى رَبِّهِۦۤ أَنۡ ءَاتَٮٰهُ اللهُ ٱلۡمُلۡكَ

buyuruyor.

[Habib-i Zişanım! Sen bilmedin mi ve sana haber gelmedi mi? Şol kimseden ki, Allah-u Tealâ ona mülkü saltanat verdiği için İbrahim'in Rabbisi hakkında mücadele etti.]

إِذۡ قَالَ إِبۡرَٲهِـۧمُ رَبِّىَ ٱلَّذِى يُحۡىِۦ وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا۟ أُحۡىِۦ وَأُمِيتُ‌

[Şol zamanda mücadele etti ki, o zamanda İbrahim «Benim Rabbim insanları ihya ve imate eder» dedi. O mücadele eden Nemrud «Ben de ihya ve imate ederim» dedi.]

قَالَ إِبۡرَٲهِـۧمُ فَإِنَّ ٱللهُ يَأۡتِى بِٱلشَّمۡسِ مِنَ ٱلۡمَشۡرِقِ فَأۡتِ بِہَا مِنَ ٱلۡمَغۡرِبِ فَبُهِتَ ٱلَّذِى كَفَرَ‌ۗ

[İbrahim (A.S.) «Allah-u Tealâ güneşi maşriktan getirir, sen de kâdirsen, güneşi mağripten getir» dedi, kâfir mebhût oldu.] Yani cevaptan aciz kaldı.

وَاللهُ لاً يَہۡدِى ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ (258)

[Zira; Allah-u Tealâ zâlim olan kavmi hidayette kılmaz.]

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet, İbrahim (A.S.)’ın zamanında icra-yı

saltanat ve hükmeden ve o zamanın en kavi bir hükümdarı olup ulûhiyet davasında bulunan cebabireden (Nemrud b. Ken'an) ile mübahasesini beyan ve tasvir eder. Nemrud'un ulûhiyet davasına kadar cür'et ve tekebbürünün sebebi; Allah-u Tealâ'nın ona vermiş olduğu mülk ve saltanat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İbrahim (A.S.)’ın cevabında sual, mukadderdir. Çünkü

Nemrud «Rabbin kimdir?» diye sual eyledi ki, İbrahim (A.S.) da «Benim rabbim ihya ve imataya kadirdir» dedi. İbrahim (A.S.)’ın bu cevabı mantığa gayet muvafık ve doğrudur. Allah'ı tarif; s ı f a t ı v e e f ' a l i yle olabileceğinden Nemrud'un sualine karşı «Benim rabbim öldürür ve diriltir» dedi ki bu cevap; Cenab-ı Hakkı fiiliyle ta'riftir. Zira; Allah'ı künhü hakikatiyle tarif mümkün değildir. Nemrud, İbrahim (A.S.)’ın bu cevabına karşı kemâl-i hamakatinden «Ben de ihya ve imata ederim» dedi ki, bundan maksadı; kısasa müstehak olan iki kimseden birini kısas etmek yani öldürmek diğerini affetmekti. Nemrud'un şu cevabı üzerine İbrahim (A.S.) «Benim muradım; hakiki ihya ve imâtedır» diyerek Nemrud'u bu cihetten ilzama ısrar etmeyip, delil-i âhare intikal ederek «Benim rabbim güneşi maşrıktan getiriyor. Haydi sen de kudretin varsa mağripten getir» deyince Nemrud cevap vermekten âciz kaldı ve âleme karşı rüsva oldu. Çünkü; zâlim ve cebabiredendi. Halbuki Allah-u Tealâ zâlimleri hidayette kılmaz ve zulmü terketmedikçe doğru yola îsal etmez.

Şu mübahasenin zaman-ı cereyanı hakkında muhtelif rivayetler vardır. Nemrud, İbrahim (A.S.)'ı kendisinin büyük putlarını kırdıktan sonra ateşe atmak için hapsetmişti. Ateşi ihzar edip içine atacağı zaman Hz. İbrahim'i davasından vazgeçirmek için tekrar kendi rubûbiyetint tasdik ettirmek üzere âyet-i kerimede beyan olunduğu veçhile mübahaseye girişti ve akıbet âciz kalıp söyleyecek birşey bulamayınca Hz. İbrahim'i ateşe atmakla teşeffi-i sadreyledi. Yahut bir kaht zamanında zahire almaya gelenlere «Rabbin kimdir?» diye sual eder, «Sensin» diyen kimseye zahire verir, rubûbiyetini ikrar etmeyenlere vermezdi. İşte bu zaman-ı kaht'ta İbrahim (A.S.) da zahire almak üzere geldiğinde bu mübahase cereyan etmiştir. Zaman ve sebeb-i vukuu ne olursa olsun, mübahase kat'i olup mübahasenin zamanını bilmekte bizim için bir fayda yoktur.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (S.A.) ile Nemrud beyninde vuku' bulan mübahaseyi beyan ettiği gibi Üzeyr (A.S.)'ın imate ve ihyasıyla haşr-ü neşrin keyfiyet-i vukuunu beyan etmek üzere :

أَوۡ كَٱلَّذِى مَرَّ عَلَىٰ قَرۡيَةٍ۬ وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا

buyuruyor.

[Yahut Resûl-ü Zişanım! Sana şol kimsenin haberi geldi mi ki, o kimse; damları üzerine yıkılmış olduğu halde harab olmuş bir karye üzerine uğradı.]

قَالَ أَنَّىٰ يُحۡىِۦ هَـٰذِهِ اللهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَا‌ۖ فَأَمَاتَهُ اللهُ مِاْئَةَ عَامٍ۬ ثُمَّ بَعَثَهُ ۥ‌ۖ

[O harap karyenin haline bakarak «Bu karyenin harabından sonra Allah-u Tealâ onu nasıl ihya eder ve bunun ihyası mümkün müdür?»dedi. Bu sözü üzerine Allah-u Tealâ o zatı yüz sene öldürdü ve cenazesi yüz sene kaldıktan sonra Allah-u Tealâ onu ihya etti.] Hayat bulup kalkınca Cenab-ı Hak sual ettiğini beyan için:

قَالَ ڪَمۡ لَبِثۡتَ‌ۖ قَالَ لَبِثۡتُ يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمٍ۬‌ۖ

[O yüz seneden sonra hayat bulan kimseye Allah-u Tealâ sual etti, dedi ki «Sen burada ne kadar müddet durdun?» Bu sual-i ilâhiye cevaben o kimse «Bir gün veyahut bir günün bazısı bir müddette kaldım. Fazla kalmadım» dedi.] Çünkü; kendi öldüğünü ve yüz sene kaldığını ve sonra ihya olunduğunu bilmiyordu ve uykuya yattım kalktım zan ediyordu. O kimse şu cevabı verince :

قَالَ بَل لَّبِثۡتَ مِاْئَةَ عَامٍ۬ فَٱنظُرۡ إِلَىٰ طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمۡ يَتَسَنَّهۡ‌ۖ

[Allah-u Tealâ; senin zannettiğin gibi değildir, belki sen bu makamda yüz sene kaldın. Sen yiyeceğine ve içeceğine bak ki asla tagayyür etmemiş göreceksin.] Yüz sene zarfında taamın ve serabın bozulmaması âdetin hilafı hârika kabilindendir.

وَٱنظُرۡ إِلَىٰ حِمَارِكَ

[Ve sen taamına ve serabına baktığın gibi merkebine dahi bak ki, etleri kemikten nasıl ayrılmıştır ve yüz sene kaldığına nasıl delâlet eder?]

وَلِنَجْعَلَكَ آيَةً لِّلنَّاسِ وَانظُرْ إِلَى العِظَامِ كَيْفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا

[Ve seni; haşrin vücuduna ve imkânına nâsa alâmet kılmak için biz bu ef'ali işledik ki, nâs görsün ve bilsinler de insan öldükten sonra dirilirmiş ve dirilmesi mümkünmüş ve sen merkebin dağılmış kemiklerine bak ki, o kemikleri birbirine nasıl ularız ve kemiklerin üzerini etle örteriz. Kemal-i dikkatle bak da harap karyenin ve ölmüş insanın ihya olunacağını bilesin.]

فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ اللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿259﴾

[Vakta ki şu ahvalin cümlesi o kimse için tahakkuk ettiyse «Ben Allah'ın herşeye kadir olduğunu bildim» dedi]

Beyzavi'nin beyanı veçhile haşri inkâr ve keyfiyetinde tereddüd edenler pek çok olduğundan, Cenab-ı Hak bu vak'ayla hem haşrin imkânını hem de keyfiyetini o zamanda bulunan ahaliye gösterip ispat ettiği gibi, ümmet-i Muhammediyeye de Kur'ân'da aynen vukuatı hikâye ve suret-i katiyede zikirle beyan etmiştir.

Bu âyette zikrolunan karyenin hangi karye olduğunda ihtilâf varsa da Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanlarına nazaran Beyt-i Mukaddes'tir. Çünkü; (Buht-u Nasir)'ın Beyt-i Mukaddesi tahribinden sonra bu vak'a hadis olmuştur. İbn-i Abbas Hz.'den naklolunan rivayete nazaran mesele şöyle tahaddüs etmiştir: (Buhtu Nasır) Beyt'i tahrib ederek Beni İsrail'in çocuklarını esir alıp Bâbil'e götürdüğü zaman (Üzeyr) (A.S.) da Bâbil'e giden büyükler içindeydi. Bir müddet sonra (Buhtu Nasir)'dan müsaade olununca (Üzeyr) (A.S.)’ınerkebine binerek (Beyt-i Mukaddes)'e gelip harap görünce, âdet veçhile karyenin ta'miri uzun bir zamana muhtaç olduğunu beyan zımnında «Allah-u Tealâ bu karyeyi ne zaman ihya edecek?» dedi. (Üzeyr) (A.S.)'ın bu sözü âdete nazaran tamirini uzak addetmektir, yoksa haşri inkâr suretiyle değildir. Karyenin incirinden ve üzümünden aldı. Üzümü sıktı, şıra yaptı ve uykuya yattı. Uykudayken ruhu kabzolundu. Yüz sene kaldığı halde (Üzeyr)'in cesedini Allah-u Tealâ kimseye göstermedi. Badehu hayat buldu, inciri ve üzüm suyunu bozulmamış gördü. Uykuya yatması kuşluk vakti olup uyandığı zaman akşam olmakla «Bir gün veyahut bir günün bazısında burada kaldım» demesi yalan değildir. Zira; zann üzere söylediği için muahaze olunmaz. (Üzeyr) (A.S.)'a taamının tagayyür etmediğini ve merkebinin kemiklerini görmesini emreden ve o makamda ne kadar müddet kaldığını sual eden Allah'ın emriyle bir melektir veyahut Cenab-ı Hak bizatihi nida buyurmuştur.

Üzeyr (A.S.)'ın evlâdının evlâdı ak sakallı oldukları halde kendinin kara sakallı ve genç olarak Allah-u Tealâ'nın ihya buyurması âhirette ihtiyarların genç olarak ihya olunacaklarına bir delil-i celidir.

Sânına ta'zîm ve din ve dünyada mertebe-i âlîye sahibi olduğunu beyan için Cenab-ı Hak, (Üzeyr) (A.S.)'a «Seni kudretullaha alâmet kıldık» buyurmuştur.

Üzeyr (A.S.) bilmüşahede ihya ve imate kendine tebeyyün edince «Allah'ın herşeye kadir olduğunu bildim» demesini «Evvelce istidlalle bildiğimi şimdi müşahedeyle bildim» demektir, yoksa «Evvel bilmezdim şimdi bildim» demek değildir. Zira enbiya; Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmile sahibi olduğunu her zaman bilirler. Binaenaleyh; enbiyada sıfât-ı ilâhiyye için cehil tasavvur olunmaz.

İşte bu gibi fevkattabia vukuatın âlemde emsali çoktur. Bu vaka da onlardan birisidir. Bu misilli vakalar insanları ibrete ve intibaha davet için Sani' Tealâ tarafından hikmetinin iktizası üzere halkolunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; Allah'ın kudret-i kâmilesine iman edenler bu gibi vukuata imanda tereddüd etmezler. Zira; âlemde bundan daha garip vukuat, ibret nazarıyla bakanlar tarafından her zaman görülmektedir, ama herbiri başka başka surette tecelli eder. Güzden kurumuş olan otların ilkbaharda nasıl meydana geldiği, o yeşil yaprak arasında ezhâr-ı mülevvenenin zuhuru, ölmüş insanın ihyasından daha ehven birşey midir?

***

Vâcib Tealâ ba'sa delâlet eden (Üzeyr) (A.S.)'ın vakasını beyan ettiği gibi (İbrahim) (A.S.)'ın kıssasını dahi beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٲهِـۧمُ رَبِّ أَرِنِى ڪَيۡفَ تُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰ‌ۖ

buyuruyor.

[Zikr et habibim! Şol zamanı ki, o zamanda İbrahim (A.S.) «Ya Rabbi! Mevtayı nasıl ihya edersin, bana göster» dedi.]

قَالَ أَوَلَمۡ تُؤۡمِن‌ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَـٰكِن لِّيَطۡمَٮِٕنَّ قَلۡبِى‌ۖ

[Hz. İbrahim'in şu istirhamı üzerine rabbisi «Bu söz iman etmediğinden mi neşet etti?» deyince İbrahim (A.S.) «Muhakkak ben iman ettim ve mevtayı ihya edeceğini bildim ve lâkin kalbim mutmain olarak ıztırabım zail olsun için gözümle görmek isterim» dedi.] Zira; insanlarda görmediği şeye yakînen iman etmekle beraber re'yelayn müşahede etmek arzusu kesilmez. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) öldükten sonra dirilmek nasıl olduğunu müşahede etmek istemiştir. Ve bu arzusu imana müriafi değildir.

قَالَ فَخُذۡ أَرۡبَعَةً۬ مِّنَ ٱلطَّيۡرِ فَصُرۡهُنَّ إِلَيۡكَ ثُمَّ ٱجۡعَلۡ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ۬ مِّنۡہُنَّ جُزۡءً۬ا ثُمَّ ٱدۡعُهُنَّ يَأۡتِينَكَ سَعۡيً۬ا‌ۚ

[İbrahim (A.S.) bizzat müşahede etmek isteyince rabbisi «Kuşlardan dört kuş al, nefsine raptet ve onları boğazla ve parçalarını birbirine karıştır, bundan sonra onların cüzlerinden birer parçasını etrafında bulunan her dağın üzerine koyduktan sonra o kuşları isimleriyle çağır. Onlar kemâl-i süratle azaları tam olarak sana gelsinler» dedi.]

وَٱعۡلَمۡ أَنَّ ٱللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ۬ (260)

[Ve şu halleri müşahede ettikten sonra ilm-i yakın ile Allah'ın herkese galip ve ef'alinde hikmet sahibi olduğunu bil dedi.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İbrahim'in şu sualine sebep; derya kenarında bir hayvan İaşesi bulunup üzerine dalga geldikçe dalga içindeki balıklar ve dalga gittikçe kara hayvanları ve kuşların yediğini ve herbir cüzünün bir hayvan kursağına düştüğünü görmesinden hasıl olan hayret üzerine «Ya Rabbi! Ben bilirim sen bunları cem' edersin, fakat ihyanın keyfiyetini bana bilmüşahede göster ki, yakînen müşahede edeyim, kalbim müsterih olsun.» demesidir. Yahut şu sualine sebep; Nemrud'a karşı «Benim Rabbim ihyaya ve imateye kadirdir» dediğinde Nemrud'un «Ben de kadirim» demesi üzerine Nemrud'un bu cahilane sözüne mukabeleten «Benim Rabbim ervahı vermek ve kabzetmek suretiyle ihya ve imata eder» deyince Nemrud «Gözünle gördün mü?» demişti. İbrahim (A.S.) bittabi gözüyle görmediği için bu cihete sükût etmişse de vakt-i âharde Nemrud tarafından yine böyle bir suale maruz kalır ve sual tekrar edilirse, bizzat gördüğünü beyanla cevap vermesi için keyfiyet-i ihyayı bilfiil görmesini istediği Kazi ve Ebussuud'un cümle-i beyanatındandır.

Vâcib Tealâ, İbrahim (A.S.)’ın iman-ı kâmil sahibi olduğunu bildiği halde «İman etmedin mi?» sualinin sebebi; cevap versin ve maksadını anlatsın da herkes Hz. İbrahim'in sualden garezini bilsin ve suali lâyık olmadık manâya hamletmesinler.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran İbrahim (A.S.)'ın intihab ettiği kuşların tavus, karga, horoz ve güvercin olduğu mervidir. Kuşların eczasını birbirine karıştırmak kolay olduğu için Hz. İbrahim'in ihya ve imatenin keyfiyetini görmesinde Cenab-ı Hak, kuşları ihtiyar buyurmuştur.

Beyzavi'nin beyanı veçhile tezyinat-ı dünyaya mahabbeti azaltmak ve şehevat-ı nefsaniyeyi öldürmek lâzım olduğuna işaret için zahiri gayet ziynetli olan t a v u s, şiddet-i hücum ve teheyyüce sebep olan kuvve-i gazabiyeyi öldürmek lâzım olduğuna işaret için kuvve-i gazabiyesi galip olan h o r o z, hisset ve denâet-i tab'ı öldürmek lâzım olduğuna işaret için denaet-i tab'da darbı mesel olan k a r g a, hava ve hevesi izalenin lüzumuna işaret için g ü v e r c i n ihtiyar olunmuştur. Kuşları keserek tüylerini yolduktan sonra herbirini dörde taksim edip her parçayı diğerleriyle karıştırarak kuşların başlarını da yanında alakoyup dört taksimi dört dağın başına koyduktan sonra herbirini ismiyle çağırınca o cüzler havada birbirinden ayrılarak her kuş kendi eczasıyla toplanıp, taraf-ı nebevilerine uçarak geldiği ve her hayvanın kendi başıyla birleştiği ve bu suretle Hz. İbrahim'in davetine icabet ettikleri mervidir.

Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu vakada İbrahim (A.S.)'ın fazilet ve

şerefine delâlet vardır. Zira; Allah-u Tealâ Üzeyr (A.S.)'a istediğini yüz sene sonra verdiği halde İbrahim (A.S.)’ın istediğini derhal vermiştir.

İbrahim (A.S.) Cenab-ı Hakka ilticada hüsn-ü edebe riayet etmiş ve duasının kabulüne medar olmak üzere duasının evvelinde «Ey benîm Rabbim! Bana göster» demekle istirhamda bulunmuştur ki, duada hüsn-ü edebe riayet olunursa duanın kabulüne sebep olacağına bir delildir.

Bu kıssada nefsini hayat-ı ebediyeyle ihya etmek isteyen kimsenin kuvay-ı bedeniyeyi terbiye etmek ve isyan edeni hapsetmek ve bazılarını bazılarıyla karıştırmak suretiyle tâdil edip şiddetini kesretmek lâzım olduğuna işaret vardır. Çünkü; bedende olan aza ve kuvâ, yoluyla terbiye edilir de akıl ve şer'i dairesinde her neye davet olunursa derhal icabet eder ve saadete sebep olur.

***

Vâcib Tealâ usul-ü itikadiyeden tevhide ve kıyamete ve haşr-ü neşre müteallik mesaili beyan ettiği gibi furû-u a'mâle müteallik bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere :

مَّثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٲلَهُمۡ فِى سَبِيلِ ٱللهُ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنۢبَتَتۡ سَبۡعَ سَنَابِلَ فِى كُلِّ سُنۢبُلَةٍ۬ مِّاْئَةُ حَبَّةٍ۬‌ۗ وَاللهُ يُضَـٰعِفُ لِمَن يَشَآءُ‌ۗ وَاللهُ وَٲسِعٌ عَلِيمٌ (261)

buyuruyor.

[Fi sebilillâh emvalini sadaka ve infak eden kimselerin sadakalarının sıfatı şol danenin sıfatı gibidir ki, o dane yere düşer, ondan yedi sünbüle yani başak biter ve herbir sünbülede yüzer dane olmak itibariyle yedi yüz dane hasıl olur ve Allah-u Tealâ dilediği kulunun amelini kat kat, fazla fazla verir. Zira; Allah'ın kullarına lûtf-ü ihsanı boldur. Ve hulusla sadaka edenlerin sadakalarını ve hallerini bilir.] Binaenaleyh; kullarının sadakasından hiçbir şey velev zerre olsun kaybolmaz ve her danesi mukabilinde ez'âf-ı muzâaf mükâfatını verir. Çünkü Allah-u Tealâ; kendi rızası için işlenen amele büyük ecir vereceğini bu âyetle vaad buyuruyor. Ve vaadlerini incaza kadir ve bu misilli lûtf-ü ilâhi maddiyatta her zaman görülen ekin kelleleriyle temsil edilmiştir ki, hiç kimse şüphe etmesin. Zira bu; gayr-ı kâbil-i inkâr bir hakikattir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette infak; cihada ve cihadın gayrı enva-ı hayrata şâmildir. Sadakanın ihlâsa ve rızaya muvafık olduğu surette yedi yüz misline kadar mükâfat verileceğini beyanla âyette fisebilillâh infak etmeye insanları terğib vardır. Zira; bir daneye yedi yüze kadar mükâfat olacağını bilen bir âkil, elbette sadakayı terketmeyi nefsine münasip görmez. Çünkü; azıcık bir amel mukabilinde Allah-u Tealâ'nın birçok lûtfuna nail olacağını bilince, bu gibi lûtf-ü ilâhiden nefsini mahrum etmek istemez ve kudreti nispetinde fezail-i ilâhiyeden nasibedar olmak için sa'y ve bunu arzu eder.

***

Vâcib Tealâ fisebilillâh infakın faydasını ve kat kat ecre sebep olacağını beyan ettiği gibi infakın kıymetten düşmesine sebep olacak şeyleri işlememeyi dahi tavsiye etmek üzere :

ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٲلَهُمۡ فِى سَبِيلِ ٱللهُ ثُمَّ لاً يُتۡبِعُونَ مَآ أَنفَقُواْ مَنًّ۬ا وَلآً أَذً۬ى‌ۙ لَّهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (262)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar mallarını fisebilillâh infak ederler. Sonra infak ettikleri sadakalarına men ve eza gibi şeyleri tabi kılmazlar. Onlar için Rableri indinde mahfuz sevap vardır. Binaenaleyh; onlar üzerine korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.]

Yani, malı olan kimseler sadaka etmelidirler. Ancak infaklarını; infak ettikleri kimselere saymak ve başlarına kakmak suretiyle eza etmemelidirler. Zira; halâlinden mallarını Allah-u Tealâ'nın rızası için infak edip de, badehu infak ettikleri sadakalarına men ve eza gibi şeyleri tâbi kılmayanlar için infakları

bedelinde Rableri indinde ecr-i azîm olduğu gibi hesap ve azap korkusu dahi yoktur. Ve asla mahzun da olmazlar. Çünkü; rıza-yı Bârı için infak ettikleri sadakalarının ecrini kaçıracak ve kıymetten düşürecek bir amelde bulunmadıklarından noksansız ecir alacaklarına binaen kederleri olmaz.

M e n n ; gayre yapmış olduğu iyiliği sana şunu vermedim mi, bunu yapmadım mı? gibi sözlerle saymak ve başına kakmak ve yüzüne vurmaktır. Bu muamelenin sadakayı kıymetten düşüreceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Zira; bu sözler fakir olan kimsenin ihtiyaç sebebiyle kalbini kırdığı gibi ganî olan kimsenin de sadakasının ecrini kaçırdığı için haram olduğundan bunları yapanlar günahkâr da olurlar. Binaenaleyh; hayır zımnında şer işlediği için Cenab-ı Hak, bu gibi ef'alden ağniyayı men'etmiştir. E z a ; in'am ettiği kimselerden şikâyet etmektir. Meselâ «Sizden rahatsız oluyorum» ve «Siz de ticaretle meşgul olsanız daha iyi olmaz mı?» ve «Siz utanmaz mısınız?» gibi sözlerle acıtmaktır.

Fahr-i Razi ve Nisaburi'nin beyanları veçhile menn ve eza günah-ı kebiredendir. Zira; menn ve eza infak gibi bir büyük ibadeti sevaba istihkaktan iskat etmesi, haram olduğuna delâlet eder. Çünkü; o nimeti ihsan eden vâcibül-Vücud'un rızasına sarfla şükrünü eda ve fukaranın gönlünü tatyip suretiyle sadakasının kabulünü rica etmek bir vazife-i diniyeyken bilâkis eza etmek elbette haramdır. Şeraitine riayetle amel edenlerin amellerinin ecri batıl olmamak korkusu olmadığından, asla mahzun

olmayacakları beyan olunmuştur. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına riazaran bu âyet (Hz. Osman) ile (Abdurrahman b. Avf) Hz. hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Tebük gazasında Hz. Osman'ın her takımıyla beraber bin deve ve bin dinar ita edince ve (Abdurrahman b. Avf) Hz.'nin sekiz bin dinardan ibaret olan servetinin asakir-i İslâma sarfolunmak üzere nısfını Resûlullah'a verince âyetin nazil olduğu mervidir. (Hz. Osman) hediyesini Resûlullah'a getirince Resûlullah «Ya Rabbi! Ben Osman'dan razıyım, sen de razı ol ve Osman bundan sonra amelinden zarar görmesin» ve (Abdurrahman b. Avf) Hz. hakkında da «Hanende alıkoyduğun sermayende Allah-u Tealâ bereket halk etsin» buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ sadakaya menn ve ezayı tâbi' kılmayı nehyettiği gibi, güzel söz söylemek menn ve ezaya tâbi' olan sadakadan daha hayırlı olduğunu beyan etmek üzere:

قَوۡلٌ۬ مَّعۡرُوفٌ۬ وَمَغۡفِرَةٌ خَيۡرٌ۬ مِّن صَدَقَةٍ۬ يَتۡبَعُهَآ أَذً۬ى‌ۗ وَاللهُ غَنِىٌّ حَلِيمٌ۬ (263)

buyuruyor.

[Sâile karşı güzel söz söylemek ve sâilin kusurunu setretmek, eza kendine tâbi' olan,sadakadan hayırlıdır. Zira; güzel sözden sevap me'muldür ve eza ile verilen'sadakadan ecir me'mul olmadığı gibi eza haram olduğundan eza mukabilinde azap da vardır. Halbuki Allah-u Tealâ menn ve eza ile fukaraya sadakanızdan ganidir ve menn ve eza ile sadaka edenlere hilmile muamele eder.]

Binaenaleyh; muahazelerini tacil etmez, belki ezanın cezasını âhirete tehir eder. Sâili mesrur edecek tatlı söz, müminin kalbine sürür îsal ettiğinden menfaattir. Binaenaleyh güzel söz; eza ile verilecek sadakadan hayırlıdır. Zira; eza ile sadaka menfaatle mazarratı cem'ederse de, menfaati mazarratına mukabil olamaz. Şu halde fukaraya eza ile beraber verilen sadaka lisanımızda söylenen bir darbı mesele muvafıktır ki «Ettiği hayırdan ürküttüğü kurbağa yeğdir» denir. Yani; «menfaatten mazarratı çok oldu» demektir.

***

Vâcib Tealâ eza ile veya ezasız verilen sadakaların hükümlerini beyan buyurduğu gibi her birerlerini birer misâl ile izah etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تُبۡطِلُواْ صَدَقَـٰتِكُم بِٱلۡمَنِّ وَٱلاًَذَىٰ كَٱلَّذِى يُنفِقُ مَالَهُ ۥرِئَآءَ ٱلنَّاسِ وَلاً يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًَخِرِ‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler! Sadakanızı verdiğiniz fukaraya menn ve eza ile sadakanızın ecrini iptal etmeyin, şol kimsenin iptali gibi ki, o kimse nâsa göstermek ve nâsın hüsn-ü zannını celbetmek için malını infak eder. Halbuki Allah'a ve yevm-i âhirete iman etmez ki, sadakasında Allah'ın rızasını murad etmiş olsun. Şu halde imanı olmayan kimsenin riyâ ile yapmış olduğu sadakası nasıl batıl olursa, eza ve başa kakmak suretiyle yapılan sadaka dahi batıldır. Binaenaleyh; men ve eza ile sadakanızı karıştırmayın ki iptal etmeyesiniz.]

فَمَثَلُهُ ۥ كَمَثَلِ صَفۡوَانٍ عَلَيۡهِ تُرَابٌ۬ فَأَصَابَهُ ۥ وَابِلٌ۬ فَتَرَڪَهُ ۥ صَلۡدً۬ا‌ۖ

[Riyâ ile sadaka eden kimsenin sıfatı ve misâli parlak ve gayet katı mermer taşın sıfatı ve misâli gibidir. O mermer taş üzerine ince topraklar konmuş, üzerinde toprak bulunan mermer taşa iri daneli yağmur isabet etti ve taşın üzerinde olan tozu yıkadı ve taşı parlak olarak terketti, taşın üzerinde birşey kalmadı. Halbuki herkes taş üzerinde birşey var zannederken bir de görürler ki, taş üzerinde hiçbir şey kalmamıştır.]

لآً يَقۡدِرُونَ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ مِّمَّا ڪَسَبُواْ‌ۗ

[Hatta kesb ettikleri amellerinden azdan az bir şeyle bile intifaa kadir olamazlar. Çünkü küllisi riyâ sebebiyle yok olur gider.]

وَاللهُ لاً يَهۡدِى ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (264)

[Allah-u Tealâ kâfir olan kavmi hidayette kılmaz.] Çünkü; kâfirin küfrü hidayetine manidir. Binaenaleyh; küfründe ısrar ettikçe hidayetten nasibedar olamaz.

Yani; ey müminler! Verdiğiniz sadakalarınızı fukaraya eza etmek, yüzüne vurmak ve başına kakmak sebebiyle iptal etmeyin ki, âhirete ve Allah'a iman etmeyen kimsenin riyâ ile vermiş olduğu sadakasının iptali gibi olmasın. Zira menn ve eza ile verilen sadaka; imanı olmayan müraî münafıkın sadakası gibi batıl olur. O müraînin misâli; üzerinde toprak bulunup yağmur suyu toprağı yıkayarak katı ve parlak kalan mermer taşın misalidir. Nasıl ki yağmur, üzeri topraklı olan mermer taşın tozunu yıkadı, birşey kalmadı. Kezalik münafıkın riyâsı da sadakasının ecrini yıkadı, aldı ve götürdü. Binaenaleyh; verdikleri sadakadan azıcık ecriyle bile intifaa kadir olamazlar. Zira; riyâ ile sadaka eden münafıklar kâfirlerdir. Allah-u Tealâ kâfirleri doğru yola îsal etmez.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette riyâ, menn ve eza; toprağı taş üzerinden izale eden yağmur suyuna ve sadakayı mermer taş üzerine konmuş ince toza ve riyâ ve eza ile sadaka eden kimseyi mermer taşa teşbih vardır. Şu halde mermer taş üzerinden ince tozu rahmet suyu alıp götürerek taş parlak olarak kaldığı gibi, riyâ, menn ve eza da sadakanın ecrini öylece alır götürür. Ve binaenaleyh sadaka eden kimse; hiçbir şey üzerinde bulunmayan mermer taş gibi kalır demektir. Âyetin âhirinde kâfirleri hidayette kılmaz demek; riyâ, menn ve eza ile sadaka, ef'al-i keferedendir. Müminlere kâfirlerin ef'alini işlemek lâyık olmaz demektir. Yani şu beyan olunan riyâ, menn ve eza; sadakayı iptal ederler. Zira bunlar kâfirlerin ef'ali ve adetleri olduğundan, sadakalarını bunlarla iptal etmek ehl-i imana yakışmaz, demek olur.

Resûlullah'ın «Benim ümmetim üzerine en korkulu şey; şirk-i hafidir» buyurduğu zaman ashabı tarafından «Şirk-i hafi nedir? Ya Resûlallah?» sualine karşı «Riyadır. Yevm-i kıyamette mürailere amelinizin sevabını riyâ ettiğiniz kimseden arayınız denilecek» buyurduğu hadîsi, bu manâyı teyid etmektedir.

***

Vâcib Tealâ riyâ, menn ve eza ile sadaka edenlerin ahvalini temsil ettiği gibi rıza-yı ilâhiyi taleb için, sadaka edenlerin hallerini dahi temsil etmek üzere :

وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٲلَهُمُ ٱبۡتِغَآءَ مَرۡضَاتِ ٱللهُ وَتَثۡبِيتً۬ا مِّنۡ أَنفُسِهِمۡ كَمَثَلِ جَنَّةِۭ بِرَبۡوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ۬ فَـَٔاتَتۡ أُڪُلَهَا ضِعۡفَيۡنِ فَإِن لَّمۡ يُصِبۡہَا وَابِلٌ۬ فَطَلٌّ۬‌ۗ وَاللهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ (265)

buyuruyor.

[Mallarını Allah'ın rızasını talep ve nefsinde sevabını tasdik ederek infak eden kimselerin misâli ve hal-i acîbi şol bahçenin sıfatı ve hal-ü şanı gibidir ki o bahçe; yüksek bir mahalde, çok yağmur isabet etmiş, yeri yüksek, havası güzel yağmuru da bol olunca, meyvelerini başka bahçelere nispetle iki kat verdi. Eğer çok yağmur isabet etmese bile çiy yani azıcık rutubetle meyvesini lâyıkı vech üzere verir. İşte rıza-yı Bâri için infak olunan sadakanın ecri bu misilli bahçenin meyvesi gibi kat kat fazla olur. Ve Allah-u Tealâ sizin amelinizi görür ve niyetinizi bilir, ecrini ona göre verir.]

Yani; menn, eza ve riyâ gibi sadakanın ecrini giderecek ahlâk-ı zemime olmadığı gibi, Allah'ın rızasının gayrı bir garaz olmayıp ancak rıza-yı Bâri için malını vücûh-u birre ve enva-ı hayrata sarf eden kimselerin halleri yüksek bir mahalde bulunup, çok yağmur isabet eden bahçenin hal ve sıfatı gibidir. O bahçe; yağmur çok veya az olsun herhalde enginde bulunan ve yağmuru az olan bahçelere nispetle meyvasını kat kat fazla verir. İşte bu bahçe gibi rıza-yı ilâhi kasdedilerek sarfolunan emvalin ecri ziyade olur. Zira Allah-u Tealâ amelden maksadımızı bilir ve görür.

(تَثۡبِيتً۬ا مِّنۡ أَنفُسِهِم); din-i İslâmı ve amelinin sevabını en samimi kalb tasdik ederek infak eder demektir. Yani; zekâtı ve nafile sadakalarını sevabına iman ederek tayyib nefisle malından ayırır ve masrafına sarf eder ve bilir ki, infak ettiği malı elinde kalandan hayırlıdır. (تَثۡبِيتً۬ا) tasdiken manâsına olduğu gibi nefsini sabit kılmak manâsına dahi olur.

Beyzavi'nin beyanı veçhile m a l ; insanın ruhunun yarısı olduğu cihetle malını fisebilillâh infak eden kimse, nefsinin bazısını taat-ı ilâhiyeye sabit kıldığına işaret için ) أَنفُسِهِم من ( 'de ba'za delâlet eden (من) lâfzı varid olmuştur. Zira; yalnız malını sarfetmiştir. Ama malını ve ruhunu taate sarfeden kimse nefsinin küllisini taatte sabit kılmıştır. Yüksek mahalde olan bahçe havayı iyi aldığından, meyvesi fazla ve güzel olduğunu Cenab-ı Hakkın beyan buyurması; bahçe yapmak murad eden kullarını irşad içindir ki, bahçe yapacak kimse yüksek ve havadar yere yapmalı ki, meyvesi çok ve güzel olsun, demektir.

Hulâsa; ihlâs üzere verilen sadakanın sevabı yağmuru bol, mevkii yüksek, ve havadar olan bahçenin meyvesi gibi çok olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ mümin-i muhlisin sadakasını temsil ettiği gibi münafıkın ve mürâtnin sadakasını ve amelini de temsil etmek üzere :

أَيَوَدُّ أَحَدُڪُمۡ أَن تَكُونَ لَهُ ۥ جَنَّةٌ۬ مِّن نَّخِيلٍ۬ وَأَعۡنَابٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِهَا ٱلاًَنۡهَـٰرُ لَهُ ۥ فِيهَا مِن ڪُلِّ ٱلثَّمَرَٲتِ وَأَصَابَهُ ٱلۡكِبَرُ وَلَهُ ۥ ذُرِّيَّةٌ۬ ضُعَفَآءُ فَأَصَابَهَآ إِعۡصَارٌ۬ فِيهِ نَارٌ۬ فَٱحۡتَرَقَتۡ‌ۗ

buyuruyor.

[Sizden biriniz, kendisi için altından nehirler akan bir bahçesi olup, o bahçede her nevi meyve mevcut olduğu ve kendisine kocalık isabet edip kesb-i ticarete iktidarı kalmadığı gibi birtakım zayıf ve âciz çocukları da var. Bu kadar ihtiyaç içindeyken o bahçeyi, içi ateş dolu kasırga isabet edip yakmasına mahabbet eder mi?] İşte riyâ, men ve eza ile işlenen amel; kasırga ile yanan meyveye benzer. Nasıl ki, o kadar ihtiyaç içinde meyvelerine ümid ederken âfet isabet edip eli boş kaldığı gibi ahlâk-ı zemimeyle işlenilen amelin sevabını da ahlâk-ı zemime yakar ve yevm-i kıyametin ihtiyaçları içinde eli boş ve bîçare kalır.

كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ ﴿266﴾

[İşte Allah-u Tealâ size makbul ve gayr-ı makbul amelinizi beyan ettiği gibi, sizin tefekkür ve teemmül etmeniz için ahkâmına delâlet eden âyetlerini size beyan eder.] Ki ticaret etmek ve ekin ekmek ve harman kaldırmak mümkün olmayan günde amelinizle intifa edesiniz.

Vâcib Tealâ bahçede her nevi meyve mevcut olduğu halde üzümle hurmanın menfaati çok olup on iki ay bulunduğu gibi hem gıdaya hem de telezzüze elverişli olduğundan şereflerine işaret için bu ikisini zikretmiş ve her nevi ağaçların mevcut olduğuna işaret için de her meyvenin bulunduğunu beyan eylemiştir. İnsana ihtiyarlığında ihtiyaç pek müşkül olduğundan, bahçe sahibinin hal-i şeyhuhatta olduğu ve ihtiyacın şiddetine işaret için de zayıf birçok çocukları bulunduğu beyan olunmuştur.

Bahçenin mükemmel ve her türlü ferahı mucip bir halde olduğu beyan olundu ki, herhalde bahçe sahibinin ihtiyacını temin edeceği aşikârdır. İşte bu kadar mezayayı cami' olan bahçe sahibi ihtiyaç içindeyken bir kasırgayla yanıp bilkülliye menfaati fevtolmasına bir kimse muhabbet eder mi ki? O bahçenin meyvesi gibi ayn-ı menfaatten ibaret olan sadaka ve sair amelinin riyâ, men ve eza ile mahvolup gitmesine muhabbet etsin, elbette muhabbet etmez. Şu halde insanın amelini mahvedecek ahlâk-ı zemimeden içtinab etmesi lâzımdır. Çünkü; dünyada böyle bir bahçeye âfet isabet ettiğinde sahibinin kederi tükenmez. Zira; zayi' olan meyvalarına mı acısın, yoksa, kendisi şiddet-i ihtiyaç içinde olup hal-i şeyhuhette olduğundan ticarete de iktidarı yok; buna mı acısın? Birtakım âciz sabilerinin nafakalarını mı düşünsün, bu kadar zamandır sarfettiği paralara ve çektiği emeklere mi yansın? İşte rıza-yı Bâri için işlenilen ameller bu bahçe gibi olup, eza ve riyâ ise o bahçeye isabet eden kasırga ve o amelin sahibi de ticaretten âciz pir-i fani gibidir ki, âhirette kisb imkânı yoktur. Binaenaleyh; amelini zayi' eden kimsenin kıyamette hasreti tükenmez, daima hüzn-ü keder içinde olur.

Hulâsa; âhirette amelinden intifa etmek isteyen kimsenin dünyada amelini afetten muhafaza etmesi lâzım olduğu ve amelini riyâ, men ve eza gibi afetlerle zayi eden kimsenin kederden salim olmayacağı ve ameline riyâ karıştıran kimseler; her cihetle mükemmel fakat kasırgayla harab olan bahçe sahipleri gibi olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ infakın aksamından faydası olanı ve olmayanı beyan ettiği gibi, infak olunan malın halâl olması lâzım olduğunu, dahi beyan etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَـٰتِ مَا ڪَسَبۡتُمۡ وَمِمَّآ أَخۡرَجۡنَا لَكُم مِّنَ ٱلاًَرۡضِ‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler! Kesb ettiğiniz malın halâl ve tayyib olanından ve bizim size arzdan çıkardığımız nebatat ve meyvelerden infak edin.]

وَلاً تَيَمَّمُواْ ٱلۡخَبِيثَ مِنۡهُ تُنفِقُونَ وَلَسۡتُم بِـَٔاخِذِيهِ إلاً أَن تُغۡمِضُواْ فِيهِ‌ۚ وَٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللهُ غَنِىٌّ حَمِيدٌ (267)

[Ve infak edeceğiniz malın habisini kasdetmeyin ve kötüsünü vermeyin. Halbuki muamelenizde o kötü malı size verseler almazsınız, ancak gözünüzü kapar, müsamaha edersiniz, alırsınız ve iyi bilin ki, Allah-u Tealâ sizin infakınızdan ganidir.] Size infakla emri; sizin menfaatiniz içindir. Zira; Allah-u Tealâ zatında şekûrdur. [Binaenaleyh; siz hamd etseniz de hamd etmeseniz de Cenab-ı Hak mahmuddur.]

İnsanın kesbetmiş olduğu malı nisab-ı zekâta baliğ olunca, zekât vâcib olduğu gibi yerden çıkan nebatatın kâffesinde sadaka lâzım olduğundan bu âyette emir, İmam-ı A'zam'a göre vücub içindir. Çünkü; İmam-ı A'zam indinde yerden çıkan hadravâtın kâffesinde öşür lâzım ve azla çoğun farkı yoktur. Çünkü; azdan az ve çoktan çok alınır. Ayette «Malınızın tayyibinden infak edin» denilmiştir ki

t a y y i p l e murad; güzel ve makbul olandır. Yahut tayyip burada halâl manâsınadır. Buna nazaran «Malınızın halâlinden ve makbulünden infak edin» demektir. H a b i s l e murad; malın kötü ve sevimsiz ve çirkin olanı veyahut haram olanıdır. Şu halde insan gerek nafile ve gerek vâcib olan sadakatta malının âlâsından vermesi lâzımdır. Binaenaleyh; rençber olan kimse buğday ve sair hububatta öşür için âlâyı tercih etmelidir. Çünkü öşür; ibadet ve cemiyet-i beşeriyeye hizmet olduğundan maksadın ulviyetine göre o maksada vesile olan şeyin de âli olması lâzım gelir. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak habisi vermekten nehyetmiştir. Zira malını sadaka etmekten maksadı; Cenab-ı Hakka takarrub olduğundan malının sevgili olanıyla takarrub etmek lâzımdır. Meselâ; padişaha hediye takdimiyle takarrub etmek isteyen kimse, malının eşrefi ve âlâsıyla takarrub ettiği gibi Cenab-ı Hakka takarrubda dahi malının daha âlâsını intihab etmek elbette lâzımdır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (تُنفِقُونَ) da hemze-i isifham mukadderdir. Takdiri (اتُنفِقُونَ) demektir, ki istifham-ı inkârı malının kötüsünü sadaka edenleri tekdirdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Siz malınızın kötüsünü mü infak edersiniz? Halbuki alacağınıza bedel veya hediye veyahut hibe suretiyle o kötü malı size verseler siz onu almazsınız, ancak göz yummak ve müsamaha etmek suretiyle kerhen alırsınız. Şu halde beğenmediğiniz şeyi başkasına nasıl verirseniz ve hakkullah sahibi olan fakirlerle kendiniz beyninde bab-ı ilâhide ne gibi fark görüyorsunuz ki; kendinizin sevmediğinizi onlara veriyorsunuz] demektir.

Allah-u Tealâ kullarını bu âyette malın iyisini sadaka etmeye teşvik etmiştir. Çünkü; zatının gani olduğunu beyanla kötüyü sadaka edenleri tehdid ettiği gibi, hamîd olduğunu beyanla iyisini sadaka

etmeye terğib eylemiştir. İlmiyle âmil olmayan ve malının iyisini sadaka etmeyen kimseleri cahil menziline tenzil için Allah'ın ganî ve hamîd olduğunu bilmeyen müminlere bilmeleri için (وَٱعۡلَمُوٓاْ) emri varid olmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile ensardan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ensar hazaratı bağ, bahçe ve hurma sahipleri olduklarından herkes mal nispetinde birer ikişer hurma dalı getirir, Mescidi Nebevi'nin kapısı önüne asar, Ashab-ı suffadan karnı acıkanlar âsâlarıyla ihtiyaçları miktarı o dallardan indirir, yerlerdi. Bazı kimseler de hurmanın kuruyup çürüyerek yemeye salih olmayan kısımlarından getirip mescidin kapısına asınca, o misillfc malların kötüsünü sadaka edenleri nehyiçin bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; gerek ticaretle hâsıl olan malından ve gerek yerden hâsıl olan meyve ve hububatın güzellerinden vücuh-u birre ve fukaraya tasadduk etmek lâzım olduğu ve malından habîs olanları infak etmek caiz olmadığı ve alacağı mukabilinde kendine verseler almayacağı veyahut alırsa da kerhen alacağı şeyi hakkullah sahibi olan fukaraca vermek doğru olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın kullarının tasaddukundan ganî olup, tasaddukun faydası ancak kullara ait bulunduğu ve kullar hamdetse de, etmese de, Cenab-ı Hakkın zatında mahmud olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ müminlere mallarının iyisini sadaka etmelerini tavsiye ettiği gibi sadaka hususunda Şeytan’ın vesvesesinden ihtiraz lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

ٱلشَّيۡطَـٰنُ يَعِدُكُمُ ٱلۡفَقۡرَ وَيَأۡمُرُڪُم بِٱلۡفَحۡشَآءِ‌ۖ وَاللهُ يَعِدُكُم مَّغۡفِرَةً۬ مِّنۡهُ وَفَضۡلاً۬‌ۗ وَاللهُ وَٲسِعٌ عَلِيمٌ۬ (268)

buyuruyor.

[Ey müminler! Şeytan, size fakirlik vaad ve buhulle emreder. Halbuki Allah-u Tealâ; kendinin sizi mağfiret edeceğini ve sadakanızdan fazlasını ihsan eyleyeceğini vaad eder. Zira; Allah-u Tealâ'nın ihsanı boldur ve sadaka edenlerin niyetlerini bilir.]

Yani; insanların kisb ve ticaretlerinden ve arzdan hâsıl olan bilcümle nimetlerden fukaraya iane ve enva-ı hayrata sarfetmeleri lâzımdır. Fakat Şeytan size «Sadaka ederseniz malınız azalır, fakir olursunuz» diyerek fakirlik vaad eder. Ve bu gibi vesveseleriyle sizi birtakım hayırdan menetmek ister ve bu kadarla da iktifa etmez. Size buhl ve sair günahlarla emreder. Binaenaleyh; sizi hayrattan menettiği gibi günah da işletmek ister. Halbuki Allah-u Tealâ sizin sadakanız sebebiyle size mağfiret ve sadakanız bedelinde birçok şeyler ihsan edeceğini vaadle sizi sadakaya tergîb eder.

Şu halde isteyen; Şeytan'ın vesvesesine aldansın, hâib ve haşir olsun ve dileyen; Allah'ın va'adine kalbi mutmain olarak ihlâs üzere sadakasına devam etsin, dünyada ve âhirette hüsn-ü mükâfat görsün.

Ş e y t a n 'la murad; İblis ve a'vânı olduğu gibi ins-ü cinnin hayrata mani olmak isteyen ve insanları şerre teşvik eden ve şerre âlet olanlarıdır. Çünkü hayra mani olan her şahıs; Şeytan ıtlakına sezadır. Ş e y t a n ' ı n v a a d i y l e murad; insanın kalb,ine şere dair koymuş olduğu fesadlardır. F a h ş â ' ile murad; buhldür. Zira; Araplar buhle fahşâ' derler ve kezâlik sair günahlara da fahşâ' dendiğinden menhiyatın envaına şâmildir. Şeytan evvelâ fakırla tehdid edip onu kabulle insanı hayırdan menettikten sonra buhlile emreder ve hatta bir dereceye getirir ki, üzerine vâcib olan zekâtı ve sıla-i rahmi edadan menettiği gibi, emanatı sahibine vermekten ve hukuk-u ibad olan borcunu edadan men' ve bununla da iktifa etmeyerek, feraiz ve vacibatı terkettirerek fuhşiyat işlemeye sevk eder. Çünkü; insan günah işlemeye tedricen alışır ve bir dereceye gelir ki, hiçbir günahtan çekinmez ve azaptan korkmaz, kalbi kasavet peyda eder. Şeytan'ın vaadi olan fakır mukabilinde Vâcib Tealâ dünyada sadaka bedelinde fazlasıyla ihsaıî ve fahşâ' mukabilinde âhirette mağfiret edeceğini vaadeder ve Allah'ın vaadinde hulfolmadığından, fukaraya sadakanın dünyada servete ve âhirette saadete sebep olacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde mümin için lâzım olan Allah'ın vaadine itimad etmek ve Şeytan'ın iğfalâtına aldanmamaktır. Sadaka mukabilinde Cenab-ı Hakkın mağfireti pek büyük olduğuna iki cihetle delâlet vardır:

B i r i n c i s i ; mağfiret lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle varid olmuştur.

İ k i n c i s i ; o mağfiretin Cenab-ı Haktan olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mağfiretin, mağfiret edecek zatın azametiyle mütenasip olacağında şüphe yoktur.

Bu âyetle A l l a h - u T e a l a ' n ı n f a z l ı y l a murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile dünyaca fazl-ü ihsandır. Zira; malını infaktan esirgemeyen kimseye kulûb-u nas müteveccih olduğundan her nereye teveccüh etse, herkes maddi muavenetle istediğini red etmezler ve manevi hayırla dua etmekle himmet ederler. Binaenaleyh; o kimse üzerine hayrat kapıları açılır, dünyaca memulünden mahrum

olmaz ve âhirette taraf-ı ilâhiden büyük atiyeye nail olur. Şu halde ihlâs üzere infak, dünya ve âhirette saadete sebeptir. Çünkü; insanların bir hal üzere bulunmaları mümkün olmayıp elbette zengin ve fakir birçok sınıfların bulunması zaruri olduğu cihetle ekser-i ahkâm-ı şer'iye muavenet-i içtimaiye üzerine müptenidir. İşte bu cümleden olmak üzere zenginlerin muhtaç olanlara vâcib ve nafile sadakalarını vermek suretiyle merhametlerini izhar ve muavenetlerini vâcib kılmış, bu gibi hayrata sa'yedenleri Şeytan'ın iğfal etmeye çalışacağını ve onun iğfalâtına aldanmamak lâzım olduğunu dahi beyan ve tavsiye etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Şeytan'ın insana fakr-u faka vaadedip buhlile emrettiğini ve zat-ı ulûhiyetinin rızası için infak, dünyada ihsana ve âhirette saadete sebep olduğunu beyan ettiği gibi, vaad-i ilâhiyi tercih etmek ilme ve hikmete muhtaç ve ilmin de hayr-ı kesir olduğunu beyan etmek üzere :

يُؤۡتِى ٱلۡحِڪۡمَةَ مَن يَشَآءُ‌ۚ وَمَن يُؤۡتَ ٱلۡحِڪۡمَةَ فَقَدۡ أُوتِىَ خَيۡرً۬ا ڪَثِيرً۬ا‌ۗ وَمَا يَذَّڪَّرُ إلاً أُوْلُواْ ٱلاًَلۡبَـٰبِ (269)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ dilediği kimseye hikmet verir ve bir kimse ki kendine hikmet verilmiş, muhakkak o kimseye çok hayır verilmiştir ve bunları düşünmez ve mütenassıh olmaz, ancak akıl sahipleri mütenassıh olurlar.]

Hâzin'in beyanı veçhile hikmetle murad; Kur'ân'a ve Kur'ân'ın ahkâmına ve halâline ve haramına ve ilm-ü esrarına vukuftur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ dilediği kuluna Kur'ân'ın ahkâmına ilim verir ve Kur'ân'ın ahkâmına ilim verilen kimseye muhakkak hayr-ı kesir verilmiştir ve bu manâyı tezekkür edemez; illâ akıl sahipleri tezekkür ederler.] Zira aklın hükmü; dalâlden berî bir hükm-ü sâdık olur. Amma hissü hayalin hükmü fesad ve dalâlettir. Binaenaleyh; kuvve-i nefsaniyeye tebaiyet etmek insanı belâdan belâya müptelâ kıldığından bittabi akla ve hikmete tebaiyet etmek istirahati mucip olur. Şu halde Şeytan'ın vadini terketmek ve Allah'ın vaadine tebaiyet etmek ve bunlardan birinde menfaat diğerinde mazarrat olduğunu bilmekle olacağından, kendine ilim ve hikmet verilen kimseye elbette hayr-ı kesîr verilmiştir. Çünkü; sanat, ticaret, ziraat ve umur-u âhiret hulâsa herşey ilimle hasıl olduğundan ilim; her nevi saadete sebep ve sahibi, hayr-ı kesîre naildir.

H i k m e t ; bilmek ve bildiğiyle amel etmek manâsına olduğuna nazaran bilumum evamir-i ilâhiyenin ruhu; hikmet demektir. Hikmet de iki olup biri; hikmet-i nazariye ki, mesâil-i itikadiyedir. Diğeri; hikmet-i ameliye ki, mesail-i fer'iyedir.

Bütün emirler bu ikiden birisiyle emir olduğundan evamir-i ilâhiye bunlara münhasırdır. Meselâ: Vâcib Tealâ Resûlüne hitaben (فَاعْلَمْ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ ٱللَّهُ) buyuruyor ki; mesâil-i itikadiyenin üss'ül-esası olan tevhidle emir olduğundan hikmet-i nazariyedir. Bundan sonra (واستغفرلذنبك) buyuruyor ki, hikmet-i ameliyedir.

Hulâsa; dilediği kuluna Allah-u Tealâ'nın ilim ve hikmet verdiği ve ilim verdiği kuluna hayr-ı kesir vermiş olduğu ve bu gibi şeyleri ancak akıl sahipleri düşünebildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ infakın mağfirete sebep olduğunu beyandan sonra infaka tergîp etmek üzere :

وَمَآ أَنفَقۡتُم مِّن نَّفَقَةٍ أَوۡ نَذَرۡتُم مِّن نَّذۡرٍ۬ فَإِنَّ ٱللهُ يَعۡلَمُهُ ۥ‌ۗ وَمَا لِلظَّـٰلِمِينَ مِنۡ أَنصَارٍ (270)

buyuruyor.

[Allah'ın rızası için sizin infak ettiğiniz her nafaka veyahut nezredip ifa ettiğiniz her nezir üzerine Allah-u Tealâ mücazat eder. Zira; Allah-u Tealâ her birini bilir ve hiçbir zerresi kaybolmaz. Cümlesinin cezasını verir ve günaha sarfetmek ve ma'siyeti nezirle nefsine zulmeden zâlimlerin yardımcıları yoktur.]

Yani; insanın hayra sarfettiğini veya hayırla nezre infakını Allah-u Tealâ bildiğinden hayırla mükâfatını, verir ve malını şerre sarfetmek veyahut nezrini ifa etmemek suretiyle nefsine zulmeden zâlimlerin zulümlerinden dolayı vâki olacak azabı defedecek yardımcıları yoktur.

Vâcib Tealâ'nın nezri ve nafakayı bildiğini beyan etmesi muti olan kimseleri itaatta devama tergip ve âsi olanları tehdid etmektir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'nın verilen sadakayı ve veren kimsenin niyeti hâlis olduğunu veyahut riyâ ile verdiğini bilmesi niyete göre ceza vereceğini beyan olduğu gibi hulûs-u niyetle olan sadakayı kabul edip, diğerini reddedeceğini dahi beyandır. Binaenaleyh; muti' olanın sevap ümid ettiği gibi âsi olanın da azaba muntazır olması lâzımdır.

N e z i r ; insanın üzerine cânib-i ilâhiden vâcib olmayan birşeyi kendi üzerine vâcib kılmasıdır. Binaenaleyh; nezrettiği şeyi günah olmadığı surette, yerine getirmesi lâzımdır. Bu âyette z â l i m l e r le murad; sadakalarını mahallinin gayrıya sarfedenler veyahut infak etmeyip buhleden veyahut infakıyla riyâ kasd ve nezrini eda etmeyenlerdir. Çünkü; nezri yerine getirmemek yalancılık ve nefsine zulümdür.

Bu âyette «Zalimlere yardımcı olmadığını» beyan etmek şefaatinin olmamasına delâlet etmez. Zira şefaat; hâs ve yardım âm olduğundan âm'ı nefiyden hâsı nefiy lâzım gelmez ve nusrete adem-i istihkakın sebebi; zulüm olduğuna işaret için zâlim lâfzı sarahaten zikrolunmuştur. Çünkü zâlime yardım .olmadığını beyan etmek; yardımın olmamasına sebebin mehaz-i iştikak olan zulüm olduğunu beyandır. Fukaraya hakkını vermeyen kimse, fukaranın hakkını ketmettiği cihetle gayra zulmettiğinden gayr tarafından yardım göremez. Çünkü; Cenab-ı Hakkın insana vermiş olduğu malda zekât ve fitre gibi muayyen olarak fukaranın hakkı ayrılmıştır. Binaenaleyh; bu kısmı vermemekte iki cihetle zulüm vardır:

B i r i n c i s i ; vacibi terkle nefsine zulüm,

i k i n c i s i ; fukarayını hakkını vermediğinden fukaraya zulümdür. Amma gayr-ı muayyen olarak fukaranın hakkı taalluk eden nafile sadaka gerçi vâcib değilse de Allah'ın verdiği nimetin bir miktarıyla muhtaç olanlara muavenet ve mürüvvet; ebna-yı cinsine muavenet olduğundan muhtaç olanları bu gibi muavenetten mahrum ettiği cihetle kendisi de yardımdan mahrum olur.

***

Vâcib Tealâ sadakanın edaya mukarin olmasını ve malın halâlinden verilmesini beyan ettiği gibi aleni veya hafi surette verilmesi dahi caiz olduğunu beyan etmek üzere :

إِن تُبۡدُواْ ٱلصَّدَقَـٰتِ فَنِعِمَّا هِىَ‌ۖ وَإِن تُخۡفُوهَا وَتُؤۡتُوهَا ٱلۡفُقَرَآءَ فَهُوَ خَيۡرٌ۬ لَّڪُمۡ‌ۚ وَيُكَفِّرُ عَنڪُم مِّن سَيِّـَٔاتِڪُمۡ‌ۗ وَاللهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرٌ۬ (271)

buyuruyor.

[Eğer sadakalarınızı izhar ederseniz ne güzel sadakadır izhar olunan sadaka ve eğer sadakalarınızı gizler ve gizli olarak fukaraya verirseniz sizin için gizlemek daha hayırlıdır. Ve Allah-u Tealâ sadakanız sebebiyle bazı günahınızı kefaret eder. Zira; Allah-u Tealâ gizli ve aşikâr amelinizin cümlesini bilir.] Binaenaleyh; amelinizin makbul olan kısımlarını günahınıza kefaret kılar.

Sadakayı gizli vermek; riyâdan hâli ve fukaraya ezadan berî olduğu için gizli verilmesi hayırlıdır. Çünkü; alenî vermekte fukaranın fakrini izhar olduğu gibi, fakire âr ve utanmak lâhik olur. Ve fakiri zelil addetmek ve taaffüf suretinden çıkarmak da vardır. Binaenaleyh; bu gibi şeylere sebep olmamak için gizli vermek efdaldir. Amma sadakayı veren kimse servet ve hüsn-ü hal cihetinden herkesin iktida edeceği bir kimse olursa, o kimse de herkes görsün ve kendine iktida etsin gibi bir maksad-ı sahihe binaen sadakasını alenî olarak verirse zararı yoktur ve belki farz olan sadakasını töhmetten kurtulmak için alenî vermek evlâdır. Zira; zekâtını verdiğini görmediklerinde feraizini eda etmiyor diyerek nâsın ta'nına ve sû-i zannma hedef olacağından bu sû-i zannı kaldırmak ve herkesi gıybetten kurtarmak için farz olan sadakati alenî olarak vermek efdal olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır.

Sadaka; günahların bazısına kefaret olup cümlesine kefaret olamadığına ve abdin her zaman günahının azabından endişe üzere olması lâzım olduğuna işaret için günahın bazısının kefaret olmasına delâlet eden (مَن) lâfzı varid olmuştur.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; huzur-u Risalette bulunan eshabın sadakayı gizli vermek mi veyahut alenî vermek mi? efdal olduğunu sual etmeleridir. Şu halde âyetin hulâsası; sadakayı gizli vermek hayırlı ve efdal ise de alenî vermek de caiz ve bazı günahlara sadakanın kefaret olduğu ve Ailah-ü Tealâ'nın insanların her amellerinden haberdar bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ sadakanın gizli ve aşikâr verilmesi caiz olduğunu beyan ettiği gibi sadakanın kimlere verilmesi lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

لَّيْسَ عَلَيْكَ هُدَاهُمْ وَلَكِنَّ اللهُ يَهْدِي مَن يَشَاء

buyuruyor.

[Habibim! Kâfirlerin hidayetleri senin üzerine vâcib olmadı. Belki senin üzerine vâcib olan; tarîk-ı hakka delâlet ve irşad etmektir, kabul edip etmemek onlara aittir. Ve lâkin Allah-u Tealâ dilediği kulunu hidayette kılar.]

وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرٍ۬ فَلِأَنفُسِڪُمۡ‌ۚ

[Hayırdan ne infak ederseniz nefsiniz içindir. Zira; menfaati size aittir.]

وَمَا تُنفِقُونَ إلاً ٱبۡتِغَآءَ وَجۡهِ ٱللهُ‌ۚ

[Halbuki, infak etmez ancak Allah'ın rızasını talep için infak ederseniz şu halde infak ettiğiniz kim olursa olsun itibar maksadınızadır.]

وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرٍ۬ يُوَفَّ إِلَيۡڪُمۡ وَأَنتُمۡ لاً تُظۡلَمُونَ (272)

[Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyin ecri size zulmolmaksızın bol bol verilir. Amöelinzle müstehak olduğunuz sevaptan noksan olmakla zulmolunmazsınız.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirleri iktidaya icbar etmek Resûlüllah üzerine vâcib olmadığına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; ihtida etmeyenlerden sadakayı menetmek lâzım olmadığından, kâfire sadaka vermek caizdir. Zira; nafile sadaka için muayyen bir masraf beyan olunmadığından sadakayı verecek kimse muhayyerdir. Şu halde kâfire dahi vermesinde beis yoktur. Şu kadar ki kâfire zekât vermek caiz olmadığından bu âyet nafile sadaka hakkındadır. Allah'ın rızasını talep için kâfir olan akrabaya sadaka; sıla-i rahim olduğundan kâfire sadaka sevaptan hâli olmayacağına âyet delâlet eder. Sebeb-i nüzulü de bu manâyı teyid etmektedir. Çünkü; Ensardan bazılarının Yahudilerle karabetleri olduğu halde «İslâm olmadıkça biz size birşey vermeyiz» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Ebubekir'in kerîmesi (Esma)'nınvalidesinin annesi müşrike olduğu halde (Esma)'dan bir miktar nafaka istemesi üzerine (Esme) (R.A.) «Ben Resûlullah'tan istizan etmedikçe birşey vermem» deyip Resûlullah'tan istizanı üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Şu rivayetin cümlesi fakirin küfrü, ağniyanın o fakire sadakasına mani olmadığına delâlet eder.

 y e t t e h i t a p ; zahirde Resûlullah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; âyetin âhirinde hitap umuma varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Sana muhalefet edenlerin ihtidası sana vâcib olmadı ki, onlardan sadakayı men'le imana icbar edesin. Binaenaleyh; liveçhillâh infak onların imanlarına mevkuf olmadığından velevse müşrik olsunlar onlara sadaka vermeniz caizdir ki, onların küfrü sadakanızın sevabına mani değildir.]

Hulâsa kâfirlerin hidayetleri bilasâle Resûlullah'a ve bittabi ümmetine vâcib olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın dilediği kulunu hidayette kılacağı ve insanların hayır olarak infaklarının menfaati kendilerine ait olduğu ve infak ancak liveçhillâh olmak lâzım gelip liveçhillâh sadaka ise velev kâfire verilsin, sevaptan hâli olmayacağı ve herkes infakının ecrini bol bol alacağı ve amellerinin ecri noksan olmakla zulüm olunmayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ sadakaya tergîb ettiği gibi sadakayi sarfa elyak olanları beyan etmek üzere :

لِلۡفُقَرَآءِ ٱلَّذِينَ أُحۡصِرُواْ فِى سَبِيلِ ٱللهُ لاً يَسۡتَطِيعُونَ ضَرۡبً۬ا فِى ٱلاًَرۡضِ يَحۡسَبُهُمُ ٱلۡجَاهِلُ أَغۡنِيَآءَ مِنَ ٱلتَّعَفُّفِ

buyuruyor.

[Sadakanızı şol fukaraya verin ki, onlar fisebilillâh cihad için hapsolundular. Zira; cihadla meşgul olduklarından ticaret için yeryüzünde müsaferete kadir olmazlar. Onlar kemâlile kanaat sahibi olduklarından izhar ettikleri taaffüfe binaen hallerini bilmeyen cahil onları ağniya zanneder.]

تَعۡرِفُهُم بِسِيمَـٰهُمۡ

[Sen onların fakr-i hallerini simalarından yani yüzlerinden bilirsin.]

لاً يَسۡـَٔلُونَ ٱلنَّاسَ إِلۡحَافً۬ا‌ۗ

[Zira; onlar ısrar üzere nastan birşey istemezler.]

وَمَا تُنفِقُواْ مِنۡ خَيۡرٍ۬ فَإِنَّ ٱللهُ بِهِۦ عَلِيمٌ (273)

[Hayır olarak ne infak ederseniz onun sevabını görürsünüz. Zira; Allah-u Tealâ onu bilir. Çünkü ilminden birşey hariç olmaz.]

Yani; bundan evvelki âyetlerde tafsîlen beyan olunan sadakanın efdali fisebilillâh haps-i nefsetmiş olan fukaraya verilendir. Zira; ibadet ve â'dâ-yı dinle mücahede ve tahsil-i ilm için haps-i nefsettiklerinden ticaret ve kesb-i maişet için yeryüzünde seyr-ü sefere kadir olamazlar ve ihtiyaçlarını def için nâsa arz-ı ihtiyaç etmediklerinden onların hallerini bilmeyen cahiller onları ağniya zannederler ve onlar kemâl-i kanaatle iffetlerini muhafaza edip ısrar üzere nâstan birşey istemediklerinden onların birinci görüşte fakir oldukları bilinmez. Fakat erbab-ı ilmü irfan onların ihtiyaçlannı simalarından bilirler. Şu halde onlara hayrolarak her ne infak ederseniz hüsn-ü mükâfat görürsünüz. Zira Allah-u Tealâ hayrınızın her zerresini bilir ve ona göre sevap verir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile h a s r ; haps-i nefsetmektir. Hastalık, kocalık, düşmanla mücahede, tahsil-i ilim ve talim-i Kur'ân gibi müsaferetine ve ticaretine mani olacak birşeyin vücuduyla, olduğu mahalde bağlanıp kalan kimseye mahsur denir. Bu âyetten maksad da bunlar gibi erbab-ı ihtiyaç olduğunu âyetin sebeb-i nüzulü teyid etmektedir. Çünkü; âyet muhacirin-i eshaptan dört yüzden ziyade olan ashab-ı suffa hakkında nazil olmuştur ki, onların Medine'de arazi, emlâk hatta meskenleri bile olmadığından talim-i Kur'ân ve sair ahkâm-ı dini tahsil için Mescid-i Resûlullah'ın sofasında bulunurlar ve Resûlullah'la da gazaya giderlerdi. Şu halde bunlar min cihetin tahsil-i ilmiçin hazırlanmış talebe ve min cihetin düşmanla mücahede için müheyya askerlerdi. İşte her iki cihetle din uğrunda haps-i nefsetmiş olduklarından, sadakanın bunlara sarfı efdal olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

İlâ yevmina hazâ bu meslekte bulunan asakir-i İslâmiyeyi beslemek millet-i İslâmiye üzerine vâcibtir. Çünkü; askerin yiyeceği ve giyeceği verilmezse muharebe için haps-i nefsetmek mümkün olamaz ve askersiz hükümet de payidar olamadığından dini, vatanı, muhadderatı ve sair mukaddesatı muhafaza için miktarı kâfi asker beslemek vâcib olduğu gibi ahkâm-ı dini tahsil ve muhafaza edecek ulema ve talebe beslemek dahi vâcibtir. Çünkü; esas-ı dini muhafaza etmedikçe milletin mevcudiyetini muhafaza edemeyeceği erbab-ı insaf indinde malumdur. Binaenaleyh; millet-i İslâmiyenin muhafaza-i din için ulemaya ve muhafaza-i din ve memleket için askere ihtiyaçları aşikârdır. Fakat mürur-u zamanla eshab-ı soffa gibi kendiliğinden mücahede için haps-i nefsetmiş olanlar nadir olup onların vücutları satvet-i İslâmiyeyi muhafazaya kâfi olamadığı cihetle, her zamanda teşekkül eden hükümetler, zamanına göre asker cem'etmek için usul ve kavanin vaz'ına ve miktarı kâfi asker cem'i ve iaşe esbabına tevessül etmek mecburiyeti hasıl olduğundan her vakit gûnagûn asker usulleri teessüs etmiş ve ahalinin kendi ihtiyaçlarıyla asakiri beslemek imkânı olmadığından hükümet için varidatından, askerin İaşe ve ilbasıyla mühimmat-ı harbiye imali ve mubayaası için bir miktarını ifrazla bütçelerinde bu hususa dair bir fasl-ı mahsus teşkili zaruri olmuştur. İşte âyet-i celile; mücahede ve tahsil-i ilmiçin haps-i nefsedenlere verilen nafakanın efdal olduğunu beyanla bu hususlara işaret etmiştir.

(سيميهم) 'deki s i m a ile murad; ihtiyaçlarına delâlet eden alâmettir ki ekseriyâ yüzün sararması gibi yüzde görülür. T a a f f ü f le murad; nasa ihtiyaç göstermemek, i l h a f ; ısrar ve ibramâır ki istediği şeyi verinceye kadar yakasını bırakmamaktır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetteki mahsur; muharebede yaralanarak çolak, topal ve kör gibi alîl-ül vücut kalanlara da şâmildir. Binaenaleyh; muharebede yaralanarak alîl kalanlara ihsan, sairlerine ihsandan efdal olduğuna âyet delâlet eder. Şu halde hastahanelere verilen yataklar ve hastalara olan mürüvvetler ve Hilâl-i Ahmer Cemiyetlerinin niyet-i hâliseleri ayn-ı sevap ve ibadet olduğunda şüphe yoktur. Zira; hulûs-u niyetle askere ve bilhassa yaralılara ve hastalara muavenet için sa'yetmekten daha ziyade bir ibadet ve meziyet olamaz.

Sâilin ısrar üzere suali mezmum olduğunu beyan için Cenab-ı Hak bu âyette memduh olan, fukaranın ısrar üzere sual etmediklerini beyan buyurmuştur.

Hulâsa; fisebilillâh mücahede ve tahsil-i ilim zımnında haps-i nefs edip kesb-i ticaret için yeryüzünde seyr-ü sefere kadir olamayan ve iffetlerini tamamiyle muhafaza ettiklerinden onları bilmeyenler ağniya zannedercesine kanaat-i tamme sahibi olanlar ve nâstan ısrar ederek birşey istemeyen fukaraya infak efdal olduğu ve bu misilli fukaraya hayrolarak, her ne verilse Allah-u Tealâ'nınbildiği ve her cüzüne sevap vereceği, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kimlere inf akın efdal olduğunu beyan ettiği gibi infakın zamanını dahi beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمۡوَٲلَهُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ سِرًّ۬ا وَعَلاًنِيَةً۬ فَلَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (274)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar mallarını gecede ve gündüzde gizli ve aşikâr infak ederler. Onlar için Rableri indinde mahfuz ecirleri vardır ve onlar üzerine amellerinin zıyaı korkusu olmadığı gibi mahzun da olmazlar.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gecenin, gündüz ve sırrın alâniye üzerine takdimi sadakanın gizli verilmesinin efdal olduğuna delâlet ettiği gibi umum evkat ve ahvalde muhtaç olan bir kimseyi görünce ihtiyacını defe sa'y edenlerin cümlesine şâmildir. Çünkü gece ve gündüz; evkatın cümlesini camidir. Şu halde sadaka için verilmesi mecburi olan bir vakt-i muayyen yoktur, her zaman verilir. Âyetin sebeb-i nüzulü de bunu teyid etmektedir. Çünkü; Hz. Ali'nin mâlik olduğu dört dirhemden birini gece, diğerini gündüz öbürünü gizli ve diğer birini aşikâr olarak vermesi üzerine veyahut Ebu Bekir Hz.'nin kırk bin dinarının on binini gece, on binini gündüz, on binini gizli, oh binini aşikâr sadaka etmesi üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ zahirde malı tenkis ve hakikatte tezyid eden sadakanın ahvalini beyan ettiği gibi, zahirde malı tezyid ve hakikatte tenkis eden ribanın ahkâmını dahi beyan etmek üzere:

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لاَ يَقُومُونَ إِلاَّ كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar ribâ yerler. Yevm-i kıyamette kabirden kalktıklarında onlar kalkmazlar, illâ şol kimsenin kıyamı gibi kalkarlar ki, o kimseyi Şeytan mes etmiş sar'alıdır.] Yani; ribâ alan ve yiyen kimse kabirden kalktığında Şeytan dokunmuş sar'alı olan kimsenin düştüğü yerden mütehayyir ve muztarip bir halde kalktığı gibi kalkar.

R i b a ; bedelsiz gayrın malını yani verdiği maldan ziyade gayrın malını almaktır. Meselâ: Yüz kuruş bedelinde yüz beş kuruş almaktır. Yani yüz kuruş alacağına mukabil yüz kuruş alması icab ederken, yüz beş kuruş almakla işte bu beş kuruş ivazsız alındığı için ribadır. Maldan maksat yemek olduğu için ribayı ekil zikrolunmuştur. Yoksa maksat; riba ile intifadır. Amma ister yesin ister giysin, isterse ebniye yaptırsın her ne suretle olursa olsun riba ile intifa haramdır.

R i b a ; gayrın malını meccanen almaktan ibaret olup kazanmakta güçlük olmadığından para sahipleri, âlemin kıvamını ve imarını temin eden ticaretten sarf-ı nazarla ribaya dökülmekle insanları atalete ve ticareti kesada sevkettiğinden haram kılınmıştır. Ribayı yiyenlerin midelerinde riba teraküm ettiğinden yevm-i kıyamette karınlarını kolaylıkla alıp kalkamayacakları ve Şeytan'ın temasınauğramış mecnun ve masru' kimse gibi mütehayyir olarak kalkabilecekleri beyan olunmuştur.

Bu âyette Şeytan'ın messiyle mecnun olmak ve Şeytan'ın insanı zaptetmesiyle sar'aya tutulmak demek; ribânın vereceği sersemliği anlatmaktır. Zira kablel İslâm Araplar; cinnet, cinnin temasından sar'a da Şeytan'ın haptından ibaret olduğunu itikad ederlerdi. Bugün bile sar'anın neden ibaret olduğu etibbaca tamamiyle takarrür etmemiştir. Çünkü; devasını bulamadılar ve cinnet de böyledir.

***

Vâcib Tealâ ribayı ekledenlerin kabirlerinden sar'alı adamlar gibi kalkacaklarının sebebini beyan etmek üzere :

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا

[Riba ile intifa eden kimselere şu beyan olunan azabın sebebi: Onların, bey'i ribaya ve ribayı bey'e kıyasla halâl addetmeleri ve «Bey'; ribâ gibidir» demeleridir. Halbuki Allah-u Tealâ bey'i halâl, ribayı haram kıldı.] Şu halde riba; bey'a kıyas olunamaz. Zira; bey'a taraf-ı ilâhiden ruhsat verilmekle halâl oldu ve ribâ nehyolunmakla haram kılındı. Binaenaleyh; birisi öbürüne müsavi olamaz.

Zaman-ı cahiliyede ribâ pek ileri gitmiş olmakla zengin olanlar fakir olanları ribâ ile daima soyduklarından, mürüvvet de tamamen ortadan kalkmıştı. Şeriat-i İslâmiye şu batıl muameleyi bu âyetle tamamen men'etmiştir. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ribânın hürmetine sebep; üçtür:

B i r i n c i s i ; bedelsiz gayrın malını almaktır. Zira mal; insanın hayatına hadim ve ihtiyacını dâfi' olduğundan muhteremdir. Binaenaleyh; zıya'dan mahfuz olması lâzımken bedelsiz almak onun hürmetini kaldırmak ve zayi' etmek olduğu cihetle bedelsiz almak tahrîm edilmiştir. Sahibinin rızasıyla vermesi bile bu hürmeti izale edemez. Çünkü; ihtiyacına binaen kendinde tahassüs eden mecburiyet onun rıza göstermesine sebep olmuştur. Yoksa o, yüz kuruşu almaya mecbur olmasa bedelsiz verdiği beş kuruşu değil, beş parasını bile vermezdi.

İ k i n c i s i ; halkın menfaatine hadim olan ticarete kesat vermesi ve insan için memduh olan sa'y-ü ameli iptal etmesidir. Çünkü; para sahipleri bilâ bedel kolayca gayrın malını almaya alışınca külfetle husule gelen ticaret, harâset ve sınâat gibi muamelâta taalluk eden şeylere meyletmez. Zira; onları meşakkatli görür. Ribâya müptelâ olan servet sahiplerinde bu hal her zaman müşahede olunmaktadır. Ticarette nema fazla ve yümn-ü bereket ziyade olup ribâya alışan kimse bu gibi fezailden de mahrumdur.

Ü ç ü n c ü s ü : n'as beyninde maruf ve müstahsen olan karz-ı hasenin bilâ ivaz ödünç para alıp vermek suretiyle vaki olan teâvünün inkıtaına sebep olmasıdır.

Ribâ câri olan şeylerin buğday, arpa, gümüş, altın, hurma ve tuz olduğu hadîs-i şerifte zikrolunmuşsa da, hanefiye indinde ribânın hürmetine illet; miktardır. Miktar dahi ölçmek ve tartmakla hâsıl olduğundan, ölçülen ve tartılan herşeyde ribâ câri fakat alınan ve verilen malın ikisi bir cinsten olması lâzımdır. Binaenaleyh; buğdayı buğdaya değiştiğinde müsavi olması lâzımdır ve ziyadesi haramdır. Amma buğdayı arpaya değiştiğinde ziyadesi halâldir. Çünkü; cinsi başkadır. Binaenaleyh; beş ölçek buğdaya altı ölçek arpa almak caizdir.

***

Vâcib Tealâ ribânın haram olduğunu beyan ettiği gibi ribânın hürmetine dair nazil olan âyetle amel edenlerle arnel etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere :

فَمَن جَآءَهُ ۥ مَوۡعِظَةٌ۬ مِّن رَّبِّهِۦ فَٱنتَهَىٰ فَلَهُ ۥ مَا سَلَفَ وَأَمۡرُهُ ۥۤ إِلَى ٱللهُ‌ۖ وَمَنۡ عَادَ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ‌ۖ هُمۡ فِيہَا خَـٰلِدُونَ (275)

buyuruyor.

[Ribâ haram olunca bir kimseye Rabbisinden ribânın haram olduğuna dair mev'iza yani vaazı mutazammın âyet geldiğinde ribadan vazgeçer ve ribâya nihayet verirse, o âyet gelmezden evvel ribâdan almış olduğu şey onun malıdır, geri vermez ve o kimsenin emri Allah-u Tealâ'ya müfevvazdır. Binaenaleyh; ribâdan vazgeçip emre itaat ettiğine mukabil Allah-u Tealâ ona ecir verir ve eğer hürmetine dair âyet geldiğinde ribâya tekrar avdet ederse, işte o avdet edenler ebedi Cehennem'de kaldıkları halde Cehennem'in yaranları ve sahipleridir.] Zira; ribâyı halâl addettiklerinden ebeden Cehennem'de kalmaya müstehak olmuşlardır. Yani; ribânın hürmetine dair vaaza şâmil âyet geldiğinde ribâdan vazgeçer emre itaat ederse, âyet gelmezden evvel ribâdan yapmış olduğu intifa onun malıdır ve onu reddetmediği gibi mesul de olmaz. O kimsenin bu hususta emri Cenab-ı Hakka müfevvazdır. Eğer âyeti dinlemez de ribâya tekrar avdet ederse işte avdet edenler Cefiennem'e sahiplerdir, ebeden Cehennem'den çıkmazlar.

Ebusşuud Efendi'nin beyanı veçhile m e v ' i z e y l e murad; ribânın hürmetine dair nazil olan âyetlerdir. Ribânın nehyinde ehl-i imanı terbiye-i ilâhiye olduğuna işaret için esma-i hüsna içinde Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; rubûbiyeti müş'ir olan Rab isminin gelmesi; ribâyı nehyeden âyetin kulları terbiye için geldiğini beyandır. Ribânın hürmetine dair âyet gelince derhal itaat eder, ribâdan vazgeçerse ondan evvel ribâdan yediği şeyden mes'ûl olmadığı ve elinde bulunan şey de onun malı olacağı beyan olunduğu gibi, o kimsenin hal-ü şanı Allah-u Tealâ'ya müfevvaz olduğu dahi beyan olunmuştur. Eğer mev'izeyi hüsn-ü niyetle ve maalmemnuniye kabul ederek ribâyı terketmişse, Allah-u Tealâ onu niyetine göre hüsn-ü ceza ile mücazat eder ve onun hakkında hüküm; Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Ribânın hürmetine dair âyet geldikten sonra eski itikadında durur ve ribâyı almaya avdet ederse, onun cezası Cehennem'dir. Evvelki âyette ribâyı ekleden kimsenin kabrinden sar'ah gibi kalkacağı beyan olunmuştu ki, ribânın şiddetle haram olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile s a r ' a ; Şeytan'ın eziyetli vesvesesinden sar'alı kimsede Allah-u Tealâ'nın halketmiş olduğu hayret ve ıztıraptan ibarettir. Zira; ıssız yerlerden korkan kimseye halecan gelerek yere düşüp bayıldığı gibi, Şeytanın müthiş ve korkunç vesvesesinin; sevdası galip, tab'ı zayıf, mizacında noksan ve dimağında halel olan kimselerde ziyadece tesirle hâsıl olan bir nevi hastalıktır. İşte dünyada ribâyı yiyen kimsenin âhirette sar'alı gibi kabrinden kalkıp kıyamette ehl-i mahşer indinde rezil ve rüsva olacağını ve herkes bu alâmetle âkil-i ribâ olduğunu bileceğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ribâdan şiddetle nehyetmiştir. Evvelce de beyan olunduğu veçhile bu âyetle ribânın hürmetinde olan şiddetini beyan için nazil olup, yoksa sar'anın hakikati Şeytan'ın temasından olduğunu beyan için sevk olunmamıştır. Ancak ribâyı ekleden kimseye lâhık olacak perişanlığı tasvir için varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ ribâdan şiddetle men'ettiği gibi sadakayla ribânın beyinlerinde olan farkı beyan etmek üzere :

يَمۡحَقُ اللهُ ٱلرِّبَوٰاْ وَيُرۡبِى ٱلصَّدَقَـٰتِ‌ۗ وَاللهُ لاً يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ (276)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ ribâyı noksan ve sadakaları ziyade eder ye şiddetle münkir-i nimet olan her günahkâra mahabbet etmez.]

Yani; Allah-u Tealâ, ribâ giren malın bereketini giderir ve akıbet o malı mahveder ve sadaka verilen malı tezyid eder ve âhirette ecrini az'âf-ı muzâaf verir. Binaenaleyh; sahibi hakkında o mal mübarek olur ve haram olan ribâya ısrarla hakkı setreden her günahkâr kâfiri Allah-u Tealâ sevmez.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ribâ; zahirde malı ziyade eder gibi görünürse de, hakikatte malın noksanına sebep olduğuna ve sadaka zahirde malı noksan eder gibi görünürse de, hakikatte malı ziyadelendirdiğine ve manâda bereket olduğuna ve muteber olan hakikat olup zâhir-i hal olmadığına bu âyet delâlet eder.

(يمحق) 'daki (محق) ; tedriç tarikiyle birşeyin noksan olup bereketi kaçmaktır. Ribânın dünyada noksan etmesi ribâ karışan mala olduğu gibi ribâyı alan kimsenin haysiyetine dahi noksan arız olur. Zira; ribâya musir olan kimsenin her ne kadar malı çok olsa da akıbeti fakra ve malının bereketi zevale maruz olduğu gibi o kimse nas beyninde mezmum ve adaleti sakıt ve emaneti zail ve nâs arasında fasık unvanıyla ma'ruf ve kasvet-i kalp ve gılzat-ı tabiat sahibi olur. Binaenaleyh; nâs indinde haysiyet ve hürmetinin zevaline sebep olur. Ribânın âhirette noksan iras etmesi; ribâdan aldığı malla sadakası, sıla-i rahmi ve hacc-ı sahih olmadığı gibi azaptan başka malının bir faydasını görmez.

Amma sadakanın dünyada ziyade iras etmesi; sadaka eden kimsenin Allah'ın fakir kullarına iane etmesi üzerine Allah'ın ona ianesine sebep olmasıdır. Zira; «Hergün bir meleğin (اللهم يسرلكل منفقد خلفاًولكل ممسك تلفاً) duasıyle nida ettiğini» Resûl-ü Ekrem beyan buyurmuştur. Yani «Ya Rabbi her infak eden kimseye infakının halefini müyesser et ve her imsak edip malını infak etmekten esirgeyen kimseye, imsakinin bedelinde telef müyesser kıl» demektir. Sadaka; zikr-i cemile ve güzel methe sebep olduğundan kulub-u nâs sadaka eden kimseye müteveccih olup nefsinde haysiyet ve malında bereket hâsıl olduğu gibi, fukaranın duası sebebiyle birtakım afattan, mahfuz olduğu cihetle malının neması çoğalır.

Âhirette ecri çok olduğuna delil ise; yukarıda bir taneye yedi yüze kadar sevap verileceğine dair beyan olunan âyet-i celile, âhirette sadakanın faydasını beyanda kâfidir.

İşte ribânın hürmetini; Cenab-ı Hak sarih ve kat'i bir surette beyan ve ribâyı şiddetle menettiği halde «Avrupa'da bu usul caridir, buna ihtiyaç vardır, bizim de kabul etmemiz lâzımdır» gibi ribânın hürmetine itiraz ve ribâya müteallik âyetleri te'vil ile tahrif arzu edenler ve bununla diyanet-i İslâmiyeyi Avrupa âlemine beğendirmek isteyenler vardır. Evet! Bugün bankalarla muamele şayi' olduğundan ribâya ihtiyaç görülse de, bu gibi muamelât şayi olmazdan evvelki zamana ircâ-ı nazar edilerek insafla muhakeme olunursa herkes sermayesi kadar iş tutup borç altına girilmediği ve o zamanlar hesaplı iş tutulduğu için iflâs eden herhalde bu zamandan daha az olduğu gibi beyn-el İslâm uhuvvet, mürüvvet ve muamelenin daha salim bir şekilde cereyan ettiği görülür. Bununla beraber o zamanlarda kazanılan servetin birkaç batın devam ettiği ve bu zamanda iki batın bile devam edemediği görülmektedir. Ribâ ile para alarak birçok işin içerisine giren kimse; bidayette çok iş görüyorum zannıyla memnun olursa da, hesap zamanı bütün kazancını faize verdiği ve o kadar emeklerine karşı kendine hemen hemen bir ekmek parası kadar cüzi birşey kaldığı vukuat ile sabittir. Fakat işin başlangıcında kurduğu büyük dolap hasebiyle mağazada zahirde keyp bitirecek mal çok görülür. Halbuki sermayesi bankanın, kazancı da bankanın olup çalışanların eli boştur. Amma Hıristiyanlar kendi itikadlarınca ribâyı caiz görürlermiş. Bizim de onlara kıyas ile kabul etmemiz ve onlara iktida eylememiz lâzım gelmez. Onlar kiliseye gidiyor diyerek müslümanların da kiliseye gitmeleri lâzım gelmez ya. Kemâl-i ehemmiyetle nazar-ı tetkikten geçirilirse, İslâmiyette ribâ üzere müesses olan şeyler hep akîm kalmış ve kalmaktadır ve milyonlar istikraz edenlerin de neticede mahvolduğunu şu içinde bulunduğumuz zaman bize göstermiş olmakla misal zikrine hacet yoktur. Fransayla Rusya'nın hâli herkesçe malûmdur. Ribâya musir olan eşhasın, sermayeleri, ânî afetlere uğrayıp fakir düştükleri binlerce görülmektedir. Türkiye Devletinin Avrupa'dan istikraz etmediği zamanla istikraza başladığı zaman mukayese edilirse, devletçe istikrazın mazarrattan başka birşey temin etmediği sabit olur. Çünkü; alınan para az zaman içinde zayi' olup halbuki millet varidatının bir kısm-ı mühimmini faize vermekle milyonlarca borç altında inlediği ve Avrupa'nın boyunduruğundan kurtulamadığı acı bir hakikattir ki, inkâra kim cesaret edebilir? Bunun sebebi; faiz değil midir? Paramıza göre bütçemizi tanzim etseydik kazancımız yanımızda kalırdı. Ve bittabi bundan daha rahat yaşardık. Velhasıl Allah'ın emri hilâfında hareket; gerek efrad ve gerek cemiyet-i beşeriye hakkında meşakkat ve felaketten başka bir fayda getirmez. Amma faizle muamele yapmasın da herkes eli bağlı dursun mu? Hayır! Eli bağlı durmasın. Kendinin az parasıyla muamele yaparak malını tezyide çalışsın, kazandığı kendinin olsun ve bankaya hizmetkâr olmasın. Sarfiyatını varidatına uydurarak kendinin berini, iki yapmanın çaresini düşünsün. Yoksa bankadan para alıp kazanacağım zannıyla bankanın birini, iki yapmaya çalışmasın. Zira; bankalar kazancını aldıktan başka birçok kimselerin babadan, dededen kalma malını da netice-i istikrazda bey'i bilvefa veya rehin suretiyle zaptettikleri ve ikraz ile ma'nen memlekete hâkim olan bankaların maddeten de hakimiyete doğru gittiğini kim inkâr eder? îşte bu fenalıkların hepsine sebep; Allah'ın nehyettiği faizciliktir. Şu halde bu gibi hakikatleri görüp de zahirde görülen bazı faideyi nazar-i itibare alarak faizin muhassenatından bahs eden kimseye (ومن يضلل الله فماله من هاد) âyetini okumaktan başka birşey denilemez. Evet! Faizin bazı menfaati münker değildir. Fakat herşeyde menfaatle mazarratı mukayese etmek lâzımdır. Binaenaleyh; mazarrat-ı külliye zımnında menfaat-i cüz'iye ihtiyar olunmaz, bilâkis mazarrat-ı külliye zımnında menfaat-i cüziye terk olunmak kavaid-i şeriyemizdendir. Ve birşeyde menfaatle mezarrat cem' olsa itibar mazarratadır, menfaate değildir.

Vâcib Tealâ ribâyı ekledenleri tehdid ettikten sonra amel-i salih işleyenleri amelde devama tergîb etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَوُاْ ٱلزَّڪَوٰةَ لَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ وَلاً خَوۡفٌ عَلَيۡهِمۡ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (277)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler ve namazı eda eylediler ve zekâtı verdiler ve onlar için Rableri indinde mahfuz ecirleri vardır ve onlar üzerine amellerinin ziyamdan korku olmadığı gibi, azap görmedikleri cihetle hüzünleri de yoktur.]

İnsanın imanı sevabın husulüne ve niam-ı daimeye vusulüne sebep olursa da, şu âyette beyan olunan a'mâli terketmek ukubete sebep olacağından Cenab-ı Hak ecr-i kâmile nail olmak için bu amelleri lâyıkı veçh üzere edanın lüzumunu şart kılmıştır. Amel-i salih; ibadetin her nev'ine şâmil olduğu halde amel-i şalini zikirden sonra salâtla zekâtın şanlarına ta'zîm için ayrıca zikrolunmuşlardır. Zira; ibadet-i bedeniye içinden salât ve ibadet-i maliye içinden zekât diyanet-i İslâmiyenin erkân-ı mühimmesinden oldukları için şanlarına tazim lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ ribâya müteallik âyet nazil olduktan sonra ribâyı terkeden kimsenin âyetin nüzulünden evvel aldığı faiz kendinin olduğunu beyan edince, henüz alınmamış nâs üzerinde bulunanların da alınması caizdir zannını izale için:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللهُ وَذَرُواْ مَا بَقِىَ مِنَ ٱلرِّبَوٰٓاْ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ (278)

buyuruyor.

[Ey müminler! Haram olan şeylerden sakınmakla Allah'a ibadet ve azab-ı ilâhiden nefsinizi vikaye edin ve eğer Allah'a ve Resûlüne iman ettinizse, faizden nâs üzerinde alacağınızdan bekayâyı terkedin.] Zira; beyninizde yapmış olduğunuz mukavele icabı olan şeyden âyetin nüzulünden evvel aldığınız sizindir. Fakat o mukavelenin icabettiği faizden nâs üzerinde baki kalan alacağınızı terkedin ve onunla nâsı tazyik etmeyin.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile h i t a p ; müminlere olduğu halde «Eğer müminseniz ribâdan nâs üzerinde kalanı terkedin» demek «Lisanınızla mümin olduğunuz gibi kalbinizle dahi müminseniz» demektir. Yahut «îmanınızın devamını arzu ederseniz, nâs üzerinde ribâdan baki kalanı terkedin, almayın» demektir.

Âyetin sebeb-i nüzulü; ashaptan ribâ ile muamele yapan bazı zatın ribâ âyeti nazil olduktan sonra ribâdannâs üzerinde kalmış alacaklarını talep etmeleri üzerine nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ ribâ âyeti nazil olduğu zaman nâs üzerinde alınmamış faiz varsa ondan sonra alınmayarak terkedilmesi lâzım geldiğini beyan ettiği gibi, emrolunan şeyleri işlemeyenler üzerine gazab-ı ilâhinin nazil olacağını beyan etmek üzere :

فَإِن لَّمۡ تَفۡعَلُواْ فَأۡذَنُواْ بِحَرۡبٍ۬ مِّنَ ٱللهُ وَرَسُولِهِۦ‌ۖ وَإِن تُبۡتُمۡ فَلَڪُمۡ رُءُوسُ أَمۡوَٲلِڪُمۡ لاً تَظۡلِمُونَ وَلاً تُظۡلَمُونَ (279)

buyuruyor.

[Eğer emrolunduğunuz şeyi işlemezseniz Allah-u Tealâ ve Resûlünden bir harbe intizar edin. Bilin ki bu isyanınızdan dolayı sizin üzerinize gazab-ı ilâhi nazil olacaktır ve eğer ribâdan tevbe ederseniz, nâsa vermiş olduğunuz sermayenizi alırsınız. Zira; o sizin malumdur. Hiç kimsenin men'e hakkı yoktur. Binaenaleyh; asıl malınızdan ziyade almayınca, bir kimseye zulmetmezsiniz ve re'sulmalinizi tamamen aldığınız için zulmolunmazsınız.] Çünkü; medyun olan kimsenin sermayenizi vermek hususunda taallül ve tereddüd etmesi veya noksan vermesi hakkı olmadığı cihetle, zulmolunmadığınız gibi siz de verdiğiniz maldan ziyade birşey almadığınız için zulüm de etmezsiniz.

Âyette harbe intizarla emir; müminleredir. Çünkü; bir kimse günaha musir olursa imam tarafından hapisle veyahut darpla tazir-i şer'i icra olunur. Günah işleyenler bir mahalle ahalisi gibi bir cemaat-i kesîre olursa, imam onları tevbeye ve günahı terke davet eder. Eğer tevbe ederlerse ne alâ! Tevbe etmezlerse, te'dip için onlara ilân-ı harbeder. Meselâ; bir kabile ezanı ve cemaati terke musir olurlarsa imam tenbih eder, kabul etmedikleri surette harple te'dîbe kıyam eder ve faize musir olanlarda dahi hal böyledir.

(Beni Sakîf)'ten bazı kimseler (Beni Muğire) ile ribâ muamelesi yaparlardı. Resûlullah Tâif'i fethedince bu âyet nazil olur. (Beni Sakîf) ribâya tevbe ve sermayelerini isteyince (Beni Muğire) fakr-i hallerinden şikâyetle hâsılatın meydana gelmesine kadar müsaade talep etmeleri üzerine :

وَإِن كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَن تَصَدَّقُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿280﴾

âyeti nazil olmuştur.

[Ve eğer borçlu olan kimse fakr-ü faka sahibi olur defaten alacağınızı vermeye muktedir olmazsa, sizin üzerinize vâcib olan hâsılat zamanına veya borcunu vermek kolay olan bir zamana kadar mühlet vermektir ve eğer bilirseniz, fakir olan kimseye alacağınızı tasadduk etmek sizin için daha hayırlı olur.]

Zira; Allah-u Tealâ sevabını kat kat verir. Çünkü; bir mümine muavenet eden kimseye Allah-u Tealâ'nın dünyada ve ahirette muavenet edeceğine dair birçok delilleri mevcuttur. Medyuna mühlet vermek ve tazyik etmemek bir emr-i mühim olduğuna âyet delâlet eder.

Z ü u s r e t i n i l e murad; borcunu verecek kadar malı olmayan kimsedir. M e y s e r e y l e murad; borcunu edanın imkânıdır. Binaenaleyh; borçlu olan bir kimse kendinin, evlâd-ü ıyalinin bir günlük nafakasından ziyadesini nefsi için hapsedemez. Borcuna vermesi lâzımdır. Zira; hak sahibinin hakkını, kudreti nispetinde acele vermesi lâzım olduğundan tehiri zulümdür. Binaenaleyh; elinde bulunan malı hadd-i lâyıkına fiat etmediğinden onun değerini buluncaya kadar tehire hakkı yoktur. Noksanına satıp borcunu vermesi vâcibtir. Eğer alacak sahibi talepte musir olursa, hatta borçlu olan kimsenin vücudu mütehammilse nefsini icarla borcunu ödemek lâzımdır. Amma hak sahibi te'hire müsaade ederse istediği kadar te'hir eder.

Ribâ ile muamele eden kimseler ekseriyet itibariyle zulme ve erbab-ı servetten olup nâsa galebe ve cefa ile mallarını almak âdetleri olduğundan Vâcib Tealâ onları âhiretle tehdid etmek üzere:

وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللهُ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ ﴿281﴾

buyuruyor.

[Şol günden ittika edin ki, o günde amelinizin cezasını görmek üzere ancak Allah'ın huzuruna rucu' edersiniz ve rucu'unuzdan sonra her nefis zulüm olunmadığı halde kendi kazandığı amelinin sevabını tamamen alır. Amelinin sevabı noksan olmadığından asla zulüm görmez.]

Hulâsa; borçlu olan kimse fakir olursa borcunu verebileceği bir zamana kadar müsaade etmek mendup ve ind-eşşer memduh ve medyun fakire alacağını sadaka etmek daha hayırlı olduğu ve huzur-u ilâhiye varılacak kıyamet gününden ittika etmek vâcib olup her nefsin kesb ettiği amelinin sevabını tam alıp noksan almakla zulmolunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Tealâ ribâyı terk ve infak ile emredip bunların da ifası mala mevkuf olduğundan malı muhafazanın keyfiyetini tavsiye etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا تَدَايَنتُم بِدَيۡنٍ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى فَٱڪۡتُبُوهُ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey müminler! Birbirinizle muamelede biriniz mal verip diğeriniz almak suretiyle deyn hâsıl olup, biriniz alacak sahibi diğeriniz bir müddet-i muayyeneye kadar borçlu olduğunda o borcu ve eda olunacak müddeti bir senede yazın.] Ki beyninizde adavet icab eden ihtilâf ve münazaa vaki olmasın. Çünkü; yazılmayacak olursa borcun miktarında ve müddetinde ihtilâf edilerek münâzaaya ve belki muhakemeye kadar işi uzatıp tarafeynin rahatsız olmaları ihtimali vardır. İşte şu ihtimale meydan vermemek için deynin miktarını ve müddetini beyan ederek yazmak vâcibtir. Binaenaleyh:

وَلۡيَكۡتُب بَّيۡنَكُمۡ ڪَاتِبُۢ بِٱلۡعَدۡلِ‌ۚ

[Beyninizde bir kâtip, adaletle yazsın.]

Miktarında ziyade veya noksan yazmadığı gibi müddetinde de ileri veya geri yazmasın. Şu halde tarafeyn arasında kararlaşan miktar ve müddete, kâtibin dikkat etmesi lâzımdır. Kâtib, aranızda olan mukavele ahkâmını da senede dercetsin ki, hin-i hacette sizi zarardan muhafaza etmekle beraber muamelenin keyfiyeti ve şeraiti tamamiyle malûm olsun, borçlu ve alacaklının birbirine bir diyecekleri kalmasın.

Borcun müddeti malûm olması lâzım olduğunu beyan için ecel-i müsemma ile tedayün denilmiştir. Müddeti tayin ise, günlerin adediyle veya ay ve seneyle olup harman zamanı, ekin zamanı gibi takaddüm ve teahhurla ihtilâf edecek zaman nizaa müeddi olduğundan, bu gibi zamanlarla müddet tayin olunamaz. Çünkü; bu gibi zamanlarla; müddetten maksûd olan nizaı kat'etmek hâsıl olamaz.

Y a z m a k l a emir; nedb içindir. Yani; yazmak menduptur. Binaenaleyh, yazmayan kimse günahkâr olmaz. Bazıları vücub içindir demişlerse de bu; zayıftır. Çünkü; vücupta şiddet ve suûbet vardır. Halbuki muamelede suhulet matluptur. Şu kadar ki nizadan kurtulmak için yazma efdaldir. Cenab-ı Hak kitabında iki şartın lüzumunu beyan buyurmuştur:

B i r i n c i s i ; kâtibin âdil olmasıdır ki, tarafeynden birinin menfaatini gözeterek diğerinin mazarratını kasdetmesin. Her iki tarafın hukukta müsavi oldukları gibi kâtip indinde dahi müsavi olmaları lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ kâtipte lâzım olan şartlardan

i k i n c i s i ; kâtibin âlim olması olduğunu beyan etmek üzere :

وَلآً يَأۡبَ كَاتِبٌ أَن يَكۡتُبَ ڪَمَا عَلَّمَهُ اللهُ‌ۚ فَلۡيَڪۡتُبۡ

buyuruyor.

[Ve kâtip yazmaya başladığında Allah'ın talim ettiği gibi yazmaktan imtina etmesin, yazsın.] Fakat maksadı ihlâl edercesine kısa veyahut maksadı kaybedercesine uzun yazmasın. Ancak Allah'ın talimi veçhile maksada muvafık surette yazsın ki, tarafeyn mutazarrır olmasın. Kâtibin ilm-i fıkha âlim olup her iki tarafın hukukunu muhafazaya veledelhâce iki hüccet olacak bir surette yazmaya muktedir olması lâzım olduğu gibi, senedin mazmunu tarafeynin mezhebine muvafık olmak dahi lâzımdır. Zira; muhakemeye gidildiğinde kadı, tarafeynden birinin hakkını iptale yol bulacak bir halde olmamak ve nizaa müeddi olacak müphem kelime istimal etmemek adalette dahildir. Kâtibin ilm-i fıkha vukufu; muamelenin selâmetini mucip olduğundan muamelede istihdam olunan kâtibin âlim olması lâzımdır. İşte şu sayılan şerait dairesinde olan bir kâtibe tarafeyn arz-ı ihtiyaç ettiklerinde kâtibin imtina etmesini Cenab-ı Hak nehyetmiştir. Zira; muameleyi şerait-i fıkıh dairesinde senede raptetmek selâmet-i ammeyi mucip olduğundan kâtibin senedi yazmaktan kaçınması caiz değildir.

Borcu senede yazmakla emrin illeti; müddetini uzatmakla veya miktarının ziyade ve noksan tevehhümüyle birbirinin hukukuna tecavüzden muhafaza etmektir.

T e d a y ü n ; borçla alış veriş etmektir ki birinin mal verip diğerinin mukavele olunan müddette ödemek üzere borçlanmasıdır. Bu âyet bey'-i bisselem hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resûlullah'ın Medine'yi teşrifinde Medine ahalisi hurma üzerine selem yaparlardı. Yani altı ay veya bir sene sonra yetişecek hurmayı almak üzere o kadar müddet evvel pazarlık ederek parasını verirler ki, bu misilli bey'e lisan-ı şer'de selem denir. İşte Risaletmeab Efendimiz bu muameleyi görünce «Selem yapacak kimsenin malın tartısıyla ne kadar zaman sonra vereceği müddeti malûm olması lâzım olduğunu» beyan buyurması üzerine Cenab-ı Hak, ehl-i imana muamelelerinde veznile müddette fevkalâde ihtiyat ve ihtimam lâzım olduğunu bu âyetle beyan ve tavsiye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ medyun olan kimsenin senedi imzalaması lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَلۡيُمۡلِلِ ٱلَّذِى عَلَيۡهِ ٱلۡحَقُّ وَلۡيَتَّقِ ٱللهُ رَبَّهُ ۥ وَلآً يَبۡخَسۡ مِنۡهُ شَيۡـًٔ۬ا‌ۚ

 

buyuruyor.

[Ve üzerinde borç olup tayin olunan müddette ödeyeceğini taahhüd eden borç sahibi yazılan senedi imza eylesin ve imza eylediği zaman hukuku ihlâl etmek cihetlerinden Rabbisine ittika etsin ve alacak sahibine eza etmek ve hakkını noksan vermek gibi şeyleri irtikâp etmekten nefsini muhafaza etsin ve Allah'tan korksun ve alacak sahibinin hakkından birşeyi velevse azdan az olsun noksan vermesin.] Zira; bir zerre noksan verse ondan mes'ûldür.

Âyetin bu fıkrası üç mühim hükmü hâvidir:

B i r i n c i s i ; borç sahibinin imzası lâzım olmasıdır. Çünkü; imzasız senede itibar yoktur.

İ k i n c i s i ; borç sahibine eza etmekten ittikadır.

Ü ç ü n c ü s ü : noksan verilmesi caiz olmamasıdır.

***

Vâcib Tealâ borç sahibinin imzası lâzım olduğunu beyandan sonra medyunun imzasına itibar olmazsa veyahut imzadan âciz olursa, ne gibi muamele olunmak lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

فَإن كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لاَ يَسْتَطِيعُ أَن يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ

buyuruyor.

[Eğer hak kendi üzerinde olup, medyun olan kimse malını israf eder, sefih olursa veya çocuk veya ihtiyar veyahut mecnun gibi ikrarına ve imzasına itibar olunmaz zayıf olursa veyahut lisandan âciz veya lisan bilmez veya cahil olmak gibi bir sebepten dolayı bizzat ikrara kadir olmazsa, şer'an onun makamına kaim olan velisi adalete mukarin olarak ikrar ve imza etsin.] Ki hak sahibinin hakkı zayi' olmasın. Zira muamelât-ı nâs; imkânla mukayyeddir. Binaenaleyh; borç sahibinin beyan olunan sebeplerden birisiyle imzadan âciz ve imzasının muteber olmaması muamelenin muattal olmasını icab edince, muamelenin cereyanı için mümkün olan velisinin imzasıdır. Zira; asıl müteazzir olunca hükmün bedele intikal etmesi meşru'dur.

***

Vâcib Tealâ yalnız ikrar ve imza kâfi olmayıp iki şahitle işhad etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَٱسۡتَشۡہِدُواْ شَہِيدَيۡنِ مِن رِّجَالِڪُمۡ‌ۖ فَإِن لَّمۡ يَكُونَا رَجُلَيۡنِ فَرَجُلٌ۬ وَٱمۡرَأَتَانِ مِمَّن تَرۡضَوۡنَ مِنَ ٱلشُّہَدَآءِ أَن تَضِلَّ إِحۡدَٮٰهُمَا فَتُذَڪِّرَ إِحۡدَٮٰهُمَا ٱلاًُخۡرَىٰ‌ۚ

buyuruyor.

[Borç sahibinin kendisi veya velisinin ikrar ve imzasıyla beraber erkeklerinizden iki şahit araym ve onlar huzurunda ikrar vuku bulsun ki, icabında onlar şehadet etsinler ve eğer iki erkek bulunmazsa razı olduğunuz şahitlerden bir erkek, iki kadın arayın ki, onlar şehadet etsinler ve şahitler adaletinde şüphe etmeyip razı olduğunuz kimselerden olsun ki, kalbiniz rahat etsin. Çünkü; razı olmadığınız kimseler şahit olurlarsa icabında şehadetleri şüpheden hâli olmaz ve kadınlardan birisi meseleyi unutursa diğeri hatırına getirmek için iki olmak lâzımdır.] Zira; kadınların tabiatlarında unutmak galiptir. Binaenaleyh nisab-ı şehadet; erkeklerden bire bedel kadınlardan ikidir.

وَلآً يَأۡبَ ٱلشُّہَدَآءُ إِذَا مَا دُعُواْ‌ۚ

[Ve davet olunduklarında şahitler şehadetlerinden imtina etmesinler.] Zira şehadetten imtina etmek; hak sahibinin hakkını iptal ettiğinden caiz değildir. Şehadetin kabulünde: Şahidin hür, âkil, baliğ, âdil ve müslim olması şart olduğu gibi, o şehadette şahid için celb-i menfaat veya def-i mazarrat veyahut aleyhine şehadet edeceği kimseyle kendi arasında adavet olmamak şarttır. Zira adavet; insanı lâyık olmadık birtakım ef'ale sevkettiği gibi yalan söylemeye ve şehadete hile karıştırmaya dahi sevkeder. Eda-yı şehadet için ne kadar uzun mesafe olsa şahidin gitmesi vâcib olduğu cihetle imtina caiz değildir.

Bir kişide galat-ı sehiv veyahut yalan ihtimali olduğundan nisab-ı şehadet ikidir. Şu ihtimaller, şahidin iki olduğunda dahi varsa da bir dereceye kadar azdır.

***

Vâcib Tealâ alış verişte borcu beyaneder senet tanzim edilmesini emrettikten sonra senedin yazılmasında müsamaha ve terketmekten nehyetmek üzere:

وَلآً تَسۡـَٔمُوٓاْ أَن تَكۡتُبُوهُ صَغِيرًا أَوۡ ڪَبِيرًا إِلَىٰٓ أَجَلِهِۦ‌

buyuruyor.

[Ey müminler! Az veya çok, küçük veya büyük borcunuzu ve alacağınızı müddetini beyanederek yazmaktan yorulmayınız.] Zira; tereddüdü ve şekki defetmek için yazmak en kolay ve yakın bir tarîktir. Binaenaleyh; muamelenizi yazmakta müsamaha göstermeyin.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile azıcık maldan hâsıl olan münazaa birçok fitne ve fesada ve belki mukateleye bile bâdi olduğundan Cenab-ı Hak muamelede velev gayet az olsa bile senet tanziminde müsamaha edilmemesini ve yorgunluk gösterilmemesini tavsiye etmiştir.

ذَٲلِكُمۡ أَقۡسَطُ عِندَ ٱللهُ وَأَقۡوَمُ لِلشَّہَـٰدَةِ وَأَدۡنَىٰٓ أَلآً تَرۡتَابُوٓاْ‌ۖ إِلآًٓ أَن تَكُونَ تِجَـٰرَةً حَاضِرَةً۬ تُدِيرُونَهَا بَيۡنَڪُمۡ فَلَيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَلآً تَكۡتُبُوهَا‌ۗ

[Şu beyan olunan veçh üzere senet yazmak; indallah muamelenizde âdâlet ve eda-yı şehadette muaveneti ziyadedir. Çünkü yazmak; murur-u zamanla şahitlerin unuttukları cihetleri hatırlarına getirdiğinden şehadetin kavamıdır ve muamelede borcu ve alacağı beyaneder senet yazmak tereddüdü ve şekki izalede en yakîn ve kestirme bir tarîktir. Ve cemi-i zamanda yazmak lâzımdır. İllâ muameleniz elden ele alıp vermekten ibaret olup beyninizde idare ettiğiniz hazır bir ticaretten ibaret olursa onu yazmamakta sizin üzerinize günah yoktur.] Zira; elden ele alaverede niza olmadıdığından yazmak lâzım olmaz ve kitabette yalan ve noksan gibi muamele olmadığından kitabetin ziyade adalet olduğu ve şehadeti hıfzedip, tezekkür etmekte istikamete vesile olduğundan

kitabetin şehadete akvem olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kitabet olunca şehadette şüphe olmaz.

T i c a r e t - i h a z ı r e y l e murad; peşin alış veriştir. Zira; peşin muamelede yazmaya ihtiyaç olmadığından yazılmazsa günah olmadığı beyan olunmuştur.

وَأَشۡهِدُوٓاْ إِذَا تَبَايَعۡتُمۡ‌ۚ وَلآً يُضَآرَّ كَاتِبٌ۬ وَلآً شَهِيدٌ۬

[Peşin alış verişte ve müddeti yakın olan muamelede yazmazsanız bile ihtiyaten şahit bulundurun. Çünkü; tarafeyn birbirini ızrar etmekten hali olmadığından şahit bulundurmak müstehaptır ve kâtip yazmamak veyahut yazarsa da ziyade ve noksan yazmak suretiyle tarafeynden birini veya ikisini ızrar etmesin ve şahit de eda-yı şehadete gitmemek ve hakkı ketmetmek gibi şeylerle tarafeyni ızrar ve tarafeyn de şahidin harcırahını ve ücretini vermemekle şahidi ızrar etmesinler.] Çünkü;

(لإضررولإضرارفى الإسلإم) yani «İslâmda ne bir taraftan ne de iki taraftan zarar yoktur.»

وَإِن تَفۡعَلُواْ فَإِنَّهُ ۥ فُسُوقُۢ بِڪُمۡ‌ۗ وَٱتَّقُواْ ٱللهُ‌ۖ وَيُعَلِّمُڪُمُ الله‌ۗ وَالله بِڪُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (282)

[Ve eğer birbirinizi ızrarla nehyolunduğunuz menhiyatı işlerseniz bu işiniz size günahtır. Zira; birbirinizi ızrarla fasık ve taat-ı ilâhiyeden çıkmış olursanız ve hudud-u ilâhiyi tecavüzde Allah'tan korkun ve nefsinizi menhi olan şeylerden sakının, halbuki Allah-u Tealâ halinize muvafık ve şanınıza lâyık olan ahkâmını Resûlü vasıtasıyla size öğretti. Binaenaleyh; sizin, Allah'ın talim ettiği ahkâmına riayetiniz lâzımdır ve onun haricine çıkmak sizin için fısktır ve Allah-u Tealâ herşeyi ve sizin amellerinizi bilir.] İstihkakınıza göre ceza verir. Binaenaleyh insanın; her muamelesinde hüsn-ü cezaya müstehak olacak amele sa'yetmesi lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ muamelede bir senet yazılmasını emrettiği gibi müsaferet halinde kâtip bulunmaz veya kâtip bulunur da alet-i kitabet bulunmamakla yazmak mümkün olmazsa ne gibi muamele olunacağını beyan etmek üzere :

وَإِن كُنتُمۡ عَلَىٰ سَفَرٍ۬ وَلَمۡ تَجِدُواْ كَاتِبً۬ا فَرِهَـٰنٌ۬ مَّقۡبُوضَةٌ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler! Eğer siz sefer üzerinde olur da muamelenizin cereyanını ve borcun miktarını ve müddetini yazacak kâtip bulamazsanız, medyunun borcu bedelinde rehin alır, kabzedersiniz.]

R e h i n ; borcuna mukabil eda edinceye kadar durmak üzere borçlu olan kimsenin alacak sahibine verdiği şeydir. Alacak sahibi her zaman borçludan rehin isteyebilir. Lâkin müsaferette rehin almak galip olduğundan bu âyette müsaferet zikrolunmuştur, yoksa rehin almak hal-i sefere mahsus değildir.

فَإِنۡ أَمِنَ بَعۡضُكُم بَعۡضً۬ا فَلۡيُؤَدِّ ٱلَّذِى ٱؤۡتُمِنَ أَمَـٰنَتَهُ ۥ وَلۡيَتَّقِ ٱللهُ رَبَّهُ ۥ‌ۗ

[Eğer siz bazınız bazınıza emin olur da rehin almak istemezseniz, emin addolunan kimse emanetini yani alacak sahibine borcunu versin ve Rabbisine ittika etsin.] Ki borcunu inkâr ve hıyanet etmek ve borcunu noksan vermek ve mukavele olunan müddeti tehir etmek gibi şeylerden nefsini vikaye eylesin. Çünkü; alacak sahibi senet yazmak ve rehin almak gibi şeylere hacet göstermeksizin onun emanetine havale etti. Şu halele medyun da onun iyiliğine karşı müddetin hululünde derhal borcunu vermelidir.

وَلآً تَكۡتُمُواْ ٱلشَّهَـٰدَةَ‌ۚ وَمَن يَڪۡتُمۡهَا فَإِنَّهُ ۥۤ ءَاثِمٌ۬ قَلۡبُهُ ۥ‌ۗ وَاللهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمٌ۬ (283)

[Ve hukuk-u ibada müteallik şehadeti saklamayın. Eğer bir kimse, üzerine vâcib olan şehadeti saklarsa, o kimsenin kalbi günahkâr olur ve Allah-u Tealâ sizin şehadeti saklamak ve tarafeyni ızrar etmek gibi amellerinizi bilir.] Ve herbirinin intikamını alır. Çünkü; günah işleyen kimse o günahtan tevbe etmedikçe veyahut aff-ı ilâhiye mazhar olmadıkça elbette o günahının cezasını görür.

Hulâsa; muamelenin intizamını muhafaza ve nâsı zarardan vikaye için usül-ü ticarette tarafeyn muamelelerini bir senetle zaptetmek lâzım ve senedi yazan kâtibin âdâlet üzere yazıp muameleyi

lâyıkıyla tasvir etmesi vâcib ve muameleye şahit bulundurmak ve şahitlerin vakayı güzel zaptedip icabında lâyıkıyla şehadet etmeleri elzem olduğu ve eğer şahit şehadetten imtina veya ketmederse, günahkâr olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bu sûrede usûl-ü itikadiyeden tevhide ve sıfat-ı ilâhiyeye müteallik mesaili ve furû-u a'mâlden namaz, oruç, hac, zekât, nikâh, talâk, mehir, rıza', ilâ, deyn ve senet yazılmak gibi mesaili beyan ettiği gibi, bu ahkâma riayetin vücubunu iş'ar eden kudret ve ilim sıfatlarının kemâlini dahi beyan etmek üzere:

للهُ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۗ وَإِن تُبۡدُواْ مَا فِىٓ أَنفُسِڪُمۡ أَوۡ تُخۡفُوهُ يُحَاسِبۡكُم بِهِ اللهُ‌

buyuruyor.

[Göklerde ve yerde mevcut olan mahlukatın cümlesi Allah'ındır ve eğer nefsinizde olan tasavvurlarınızı izhar eder veyahut saklarsanız, Allah-u Tealâ onların herbiriyle sizi muhasebe eder. Zira; hepsini bilir.]

فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿284﴾

[Binaenaleyh; Allah-u Tealâ dilediği kimseyi mağfiret eder ve istediğini muazzep kılar. Zira; Allah herşeye kadirdir. Ezelen vc ebeden kudretinden hiç birşey hariç olmaz.] Bu âyet; itaat eden kimseler hakkında lûtf-u ilâhiyi vaadin ve âsiler hakkında gazabı vaîdin nihayetidir. Çünkü; herşeyi ve bilhassa kullarının gizli ve aşikâr amellerini bilip herşeye kadir olunca, itaat edenlere nimet vereceğini ve âsi olanlara azap edeceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; herkesin Allah'ın gazabından korkması lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ, bu âyette gizli ve aşikâr her amel üzerine muhasebe edeceğini beyan etti. însan hatırına gelen bir fenalığın, sevmeyerek hariçte vücut bulmasına sa'yetmez ve mücerret kalbinde deveran etmekle kalırsa bundan mesul olmaz. Zira; hatıratın define insan kadir olamaz. Binaenaleyh; kudretinin fevkinde olan şeyden ise, hiçbir kimse mesul değildir. Amma kalbine gelen fenalığı kabul edip kararlaştırarak hariçte vücut bulmasına sa'yederse bundan mes'ul olur, velevse hariçte vücut bulmasın. Ancak kalpte kasdolmaksızın aza-yı cevarihten sehven veya uyku halinde sudur eden ef'alinden insan mes'ul olmaz.

Hulâsa; yerde ve göklerde olan mahlukatın cümlesi Allah'ın mahluku ve kulları olup, onların herbirinde tasarruf Allah-u Tealâ'ya ait olduğu ve insanların cümle işlerini bildiği ve hatta kalplerinde gizledikleri ve hariçte izhar ettikleri ef'alin herbiriyle onları muhasebe edeceği ve dilediği kulunun günahını mağfiret edip istediğine azap edeceği ve Allah-u Tealâ'nın herşeye kadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ rubûbiyette kemalini beyan ettiği gibi kullarının ubudiyette de kemallerini beyan etmek üzere :

امَنَ ٱلرَّسُولُ بِمَآأُنزِلَ إِلَيۡهِ مِن رَّبِّهِۦوَٱلۡمُؤۡمِنُونَ‌ۚ كُلٌّ ءَامَنَ بِٱللهُ وَمَلَـٰٓٮِٕكَتِهِۦ وَكُتُبِهِۦ وَرُسُلِهِۦ

buyuruyor.

[Resûl-ü muazzam, Rabbisinden kendisine inzal olunan Kur'ân'a imanetti ve müminlerin küllisi Allah'a ve meleklerine ve kitaplarına ve bilûmum Resûllerine iman ettiler.]

آً نُفَرِّقُ بَيۡنَ أَحَدٍ۬ مِّن رُّسُلِهِۦ‌ۚ

[Biz Allah'ın Resûllerinden herbirini öbüründen fark ettirmeyiz ve cümlesine iman ederiz.]

وَقَالُواْ سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَا‌ۖ غُفۡرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيۡكَ ٱلۡمَصِيرُ (285)

[Ve rusül-ü kiramın bize getirmiş oldukları ahkâmın cümlesini işittik ve itaat ettik. Ey bizim Rabbimiz! Günahlarımızı mağfiret etmeni isteriz ve ancak âhirette senin huzurundur varılacak yer, dediler.]

Yani; Cenab-ı Hakkın Resûl-ü Mükerremi, Rabbisi tarafından inzal olunan Kur'ân'a ve Kur'ân'ın mutazammın olduğu ahkâmın taraf-ı ilâhiden olduğuna iman etti. Ve müminlerden herbiri: Evvelen; Allah'a iman ettiler. Zira Allah'a iman; üss-ül'esas olduğu cihetle takdim olunmuştur. Allah'tan vahyi ve kitapları Resûllere getiren melek olduğu için ikinci mertebe; meleklere iman ettikleri beyan olunmuştur. Meleklerin rusül-ü kirama getirdikleri vahiy; kitap olduğundan üçüncü mertebede kitaplara iman beyan olunmuştur. Dördüncü mertebede kendilerini hakka davet eden rusül-ü kirama iman ettikleri beyan olunmuştur.

A l l a h ' a i m a n ; zatına, sıfatına ve efaline imana şâmildir.

Meleklere iman; Allah'ın kulları olup Rablerinden korkarak asla günah işlemediklerine ve daima ibadetle meşgul olduklarına iman etmektir.

M e l e k l e r ; kuvve-i şehevaniyeden mücerret oldukları için ibadetten yorulmaz ve kibretmezler. Onların zikirleri bizim nefeslerimiz makamındadır. Memur oldukları şeyde asla muhalefet etmezler. Onların herbirerleri birer umura müvekkillerdir. Herkes vazifesine devam eder ve Cibril-i Emin enbiyaya vahiy getirmeye memurdur.

K i t a p l a r a i m a n ; kitapların taraf-ı ilâhiden vahy-i münzel olup kullan ıslah için gönderildiğine ve Kur'ân'ın kıyamete kadar baki olup asla tahrif olunmayacağına iman etmektir.

R u s ü l – ü k i r a m a i m a n ; Onların ma'sum ve taraf-ı ilâhiden kulları irşad ve ıslaha memur ve mucizeleriyle nubûvvetlerini ispat etmiş insan-ı kâmil olduklarına ve sözleri doğru olup onlardan asla yalan sadır olmadığına iman etmektir. Rusül-ü kiramın herbirine iman vâcibtir, beyinlerini asla tefrik caiz değildir. Binaenaleyh, içinden birine küfür; cümlesine küfür menzilindedir.

Bu âyette kemalât-ı insaniyenin esası beyan olunmuştur. Zira kemalât-ı insaniye; usûl-ü itikadiye ve ameliyeye ilim ve amelle hâsıl olur. İtikadiyata müteallik olan ibne; kuvve-i nazariye ve o ilmin muktezasıyla amele; kuvve-i ameliye denir. Kuvve-i ilmiye ve nazariyenin ameliyeden şerefli olduğuna işaret için Kur'ân'da kuvve-i ilmiye daima mukaddem olarak varid olmuştur.

Binaenaleyh bu âyette kuvve-i nazariye olan iman; mukaddem ve kuvve-i ameliyeye işaret olan (سَمِعْنَا وَاطَعْنَا) muahhar olarak varid olmuştur.

Bu âyette insanda mevcut olan üç mertebeye dahi işaret olunmuştur:

B i r i n c i m e r t e b e o l a n imana

(امَنَ ٱلرَّسُولُ بِمَآأُنزِلَ إِلَيۡهِ مِن رَّبِّهِۦوَٱلۡمُؤۡمِنُونَ‌ۚ)

i k i n c i m e r t e b e olan ubûdiyete (سَمِعْنَا وَاطَعْنَا) ile,

ü ç ü n c ü m e r t e b e olan ahval-i ahrete

(غُفۡرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيۡكَ ٱلۡمَصِيرُ) ile işaret olunmuştur. Binaenaleyh; insan üzerine vâcib olan meratibin cümlesine icmalen işaret mevcuttur.

Mertebe-i ubudiyet her nekadar vezaif-i ubudiyeti edaya sa'yetmekse de, insan ne kadar gayret etse kusurdan hâli olamayacağına işaret için kâmil insanlar kuvve-i nazariye olan itikadatı ve kuvve-i ameliye olan ibadatı edaya ve cem-i tekâlifi kabule (سَمِعْنَا وَاطَعْنَا)diyerek müsaraat etmekle beraber kendilerinden sadır olan kusura karşı (غُفۡرَانَكَ)kavliyle mağfiret istediklerini beyanla insan için ibadet cihetinden her nekadar terakkiye malik olsa dahi, mağfiret talebini terketmek caiz olmadığına işaret olunmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette hafî ve celî cümle a'mâlin muhasebe olunacağı beyan olununca ashab-ı Resûlullah telâşa düşüp huzur-u Risalete gelerek dediler ki, «Ya Resûlallah! Namaz, oruç ve sair ibadat kudretimiz tahtındadır. Bunları edaya çalışırız, lâkin kalbimize hutur eden şeyden muhasebe olununca biz onun define muktedir değiliz, işimiz müşküldür» demeleri üzerine Resûlullah «Sizden evvel ehl-i kitap

(سَمِعْنَا وعَصَيْنَا) dediler. Siz de öyle demek mi istersiniz? Belki

(سَمِعْنَا وَاطَعْنَا) deyin» buyurdu ve ashab-ı kiram da emre imtisalen bunu okuyunca bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ müminlerin mağfiret talep ettiklerini beyandan sonra taleplerinin kabulünü iş'ar etmek üzere :

لآً يُكَلِّفُ اللهُ نَفۡسًا إِلآً وُسۡعَهَا‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hiçbir nefse teklif etmez, illâ kudreti miktarı teklif eder.] Zira kudretin fevkinde teklif caiz değildir.

لَهَا مَا كَسَبَتۡ وَعَلَيۡہَا مَا ٱكۡتَسَبَتۡ

[Her nefsin kesbettiği hayratın sevabı o nefsin menfaatinedir ve iktisab ettiği cinayet ve kabahatin azabı dahi o nefsin mazarratınadır.]

Şerri kesbetmek nefsin arzusu ve lüzumundan ziyade şevk ve mahabbetle olduğundan ziyade manâya delâlet eden iktisab kelimesi gelmiştir. Amma hayır; alelekser nefsin arzusuyla olmadığına işaret için asıl manâya delâlet eden (كَسَبَتۡ) kelimesi varid olmuştur.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا

[Ey bizim Rabbimiz! Biz nisyan veya hata ederek kusur edersek o kusurumuzla sen bizi muahaze etme] demekle müminler tazarru ve niyazda bulunurlar. Her ne kadar nisyanla vaki olan kusur ma'füv ise de dua, ibadet olduğundan nisyanın affı duaya mani değildir. Yahut n i s y a n ; te'vil-i fasidle ameli terketmek ve hata da te'vil-i fasidle bir kabahat işlemektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Rabbi! Te'vil-i fasidle işlenmesi lânetlenmesi lâzım olan ameli terkedersek veyahut te'vil-i fasidle bir kabahat işlersek sen bizi muahaze etme] demektir.

***

Vâcib Tealâ müminlerin ikinci dualarını beyan etmek üzere :

رَبَّنَا وَلآً تَحۡمِلۡ عَلَيۡنَآ إِصۡرً۬ا كَمَا حَمَلۡتَهُ ۥ عَلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِنَا‌ۚ

 

buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz ! Bizden evvel geçen ümmetler üzerine ağır teklifler yüklettiğin gibi bizim üzerimize de ağır yükler yükletme] demekle müminler tazarru ve niyazda, bulunurlar.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile e v v e l g e ç e n l e r l e murad; Yehud'dur. Çünkü; Yahûd'a elli vakit namaz farz olması ve necaset isabet eden elbisenin isabet eden mahallinin kesilmesi ve nisyanen işledikleri hatalarının cezası olarak halâl taamın bazısının haram olması ve dünyada ukubetlerinin ta'cil olunması gibi ağır teklifler vaki olmuştu.

İşte ümmet-i Muhammed üzerine bu gibi tekliflerin tahmil olunmamasıyla duayı Cenab-ı Hakkın talimiyle ümmetin ekserisi bu duaya devam ettiklerinden, Cenab-ı Hak bu ümmete bu gibi ağır teklifleri tahmil etmemiştir. Ve bu duaya devamın lüzumuna âyet delâlet eder.

رَبَّنَا وَلآً تُحَمِّلۡنَا مَا لآً طَاقَةَ لَنَا بِهِۦ‌ۖ

[Ey bizim Rabbimiz! Bizim takatimiz olmayan şeyi bize tahmil etme.]

T o k a t o l m a y a n şeyle murad; ümem-i salifeye nazil olan ukubetlerdir.

وَٱعۡفُ عَنَّا وَٱغۡفِرۡ لَنَا وَٱرۡحَمۡنَآ‌ۚ أَنتَ مَوۡلَٮٰنَا فَٱنصُرۡنَا عَلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلۡڪَـٰفِرِينَ (286)

[Ya Rabbi! Bizim kusurlarımızı affet ve bizim hatalarımızı setirle bize lûtf-ü merhamet et. Zira; sen bizim mevlâmız ve yardımcımızsın. Binaenaleyh; Ya Rabbi! Bize kavm-i kâfirin üzerinde nusret ver.]

A f ; azabı iskat etmek, m a ğ f i r e t ; rüsvalık ve fezahat azabından kurtarmak için günahı setretmek, r a h m e t ; sevap ve lutf ü ihsandır. Şu halde bu âyette abd için evvelen; azab-ı cismaninin sukutunu, saniyen; azab-ı ruhaninin izalesini, salisen; nimet-i ilâhiyeye nail olmasını istemek lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü; necasete benzeyen günahtan taharet kesbetmeyince nimete istihkak olamayacağından ilk önce günahtan nefsini tathir etmek lâzımdır. Zira; her tarafı necasetle mülevves olan bir kimse ipekle döşenmiş bir konağa münasip görülemez. Belki hamama gider yıkanır, ondan sonra o konağa münasip görülür. İşte bunun gibi insan günahlarından temizlenmeyince, indallah makbul bir kul olamayacağından en tâhir bir mahal olan Cennet'e münasip olamaz.

Gösterim: 2089