Fatır Suresi Tefsiri

SÛRE – İ FÂTIR

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Kırk beş âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلۡحَمۡدُ للهُِ فَاطِرِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ

[Hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki o Allah-u Tealâ göklerin ve yerin halikıdır.]

Yani; bilûmum meth ü sena edenlerin lisanlarından cereyan eden sena Allah'ındır ki o Allah-u Tealâ ecsam-ı ulviye olan göklerin ve ecsam-ı süfliye olan yerlerin mucididir. Çünkü; âlem-i esbab olan semâvâtı ve âlem-i müsebbep olan arzı halketti ki onlar arasında meydana gelecek bilcümle havadisin zuhûruyla murad-ı ilâhisi yerini bulsun.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile f a t ı r : Şakketmek, yani yarmak manâsınadır. Cenab-ı Hak zulmet-i ademi nûr u vücutla şakkedip âlemi ademden vücuda getirdiği için Fâtır denmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre'nin evveli bundan evvelki sûre'nin âhirine kemâl-i irtibatla merbuttur. Çünkü; evvelki sûre'nin âhirinde dünyada şek üzere bulunup iman etmeyenlerin âhirette imanları kabul olunmayıp me'yus olacakları beyan olunmuştu. Bu sûre'nin evvelinde ise itmi'nan-ı kalple dünyada iman edenleri birtakım atâyâ-yı İlâhiyeyle tebşir vardır. Şu halde iman etmeyenlerin me'yusiyetlerini beyan akibinde iman edenlerin mesruriyetleri beyan olunmakla tertibe riâyet olunmuştur.

4547
***
Vâcib Tealâ semâvât ve arzı hâlık olduğunu beyandan sonra ehl-i semâ olan meleklerle ehl-i arz arasında irtibatı te'sis için melekler halkettiğini ve meleklerin kanat sahibi seyr-i seria malik olduklarını beyan etmek üzere :

جَاعِلِ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ رُسُلاً أُوْلِىٓ أَجۡنِحَةٍ۬ مَّثۡنَىٰ وَثُلَـٰثَ وَرُبَـٰعَۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ ikişer, üçer, dörder kanatlar sahibi melekleri enbiyaya resûller kıldı ki onlar o kanatlarla memur oldukları vazifeye derhal sür'at ederler.]

يَزِيدُ فِى ٱلۡخَلۡقِ مَا يَشَآءُۚ

[Allah-u Tealâ hilkatta istediğini ziyade eder.] Binaenaleyh; meleklerin kanatlarını ikişer, üçer, dörder halkettiği gibi daha ziyade de halkeder.

إِنَّ ٱللهُِ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (1)

[Zira; Allah-u Tealâ herşeyi icada kaadirdir.] Binaenaleyh; istediğini halkeder.
Yani; hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki o Allah-u Tealâ semâvât ve arzı halkettiği gibi dergâh-ı ulûhiyetinin hademesi ve kulları bulunan melekleri yeryüzünde beni beşerden kullarını ıslah için ba'settiği enbiyasıyla zat-ı ulûhiyeti arasında elçiler kıldı ki onlar umur-u dünyaya ve âhirete müteallik ahkâmını vahiy suretiyle enbiya-yı izama tebliğ ederler ve tebliğe me'mur olduklarından Allah-u Tealâ onları kanat sahipleri kıldı ki me'mur oldukları vazifeyi sür'atla eda etsinler ve Allah-u Tealâ istediği kadar meleklerin kanatlarını ziyade halkeder. Çünkü; Allah-u Tealâ herşey üzerine ve istediğini halketmeye kaadirdir.
4548
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile meleklerin risaletleri enbiyaya mahsus değildir, belki havass-ı ibad olan evliyaya ilham ve rü'ya-yı sadıka suretiyle Allah'ın emrini ve hayır olan şeyleri îsâl etmeye dahî me'murlardır. Şu kadar ki melekler enbiyaya açıktan gelir, melek olduğunu bildirir ve enbiya ile suret-i mahremanede ünsiyet ederler. Binaenaleyh; enbiyanın sözleri, işleri, emr ü nehiyleri ümmetlerine düsturulamel ve ittibâ'ı vâcibkavanîn olur. Amma havass-ı ibad yani enbiyanın gayrı kimseler melekle açıktan ünsiyet edecek kadar kuvve-i kudsiyeye malik olmadıklarından meleklerle ünsiyete nail olamazlar, ancak onlara ilham suretiyle yani kalplerine hayır olan şeyi koymakla ve rü'ya-yı sadıkada bazı şeyleri göstermekle olduğundan âhad-ı ümmete vâki olan ilhâmât edille-i şer'iyeden ma'dud değildir. Binaenaleyh; gayrıların o kimseye iktida ve ittibâ' etmeleri lâzım gelmez.
Meleklerin kanatları mertebelerine göredir. Binaenaleyh; kanatlarının tefavütü itibarıyla mertebelerinin de tefavütü vardır. Ayette adedi zikir; kanatlarının müteaddit olduğunu beyan içindir, yoksa bu adede münhasır demek değildir. Şu halde meleklerde kanatların müteaddit olduğu kafidir, fakat adedi dörde kadar olduğu gibi dörtten ziyade dahî olur.
Bu âyette Allah-u Tealâ’nın istediğini halketmekte ziyade lâfzının umum mahlûkata şamil olup yalnız meleklerin kanatlarına münhasır olmadığı Kazî ve Medarik'in cümle-i beyanlarındandır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kudreti bilûmum mahlûkata nafiz olduğu cihetle te'siri her mahlûkun suretinde ve cesametinde ve her azasında görülenden daha ziyadesini halka şamildir. Zira; kudretullah için nihayet yoktur, belki ilâgayrinnihaye tasarrufa kaadirdir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Vâcib Tealâ'nın mülkünde bir mahlûkun cisminin miktarında, keyfiyetinde, zamanında ve her cihetinde tasarrufuna delâlet eder. Şu halde Vâcib Tealâ bundan evvel halkolunmadık ve hatır-ı beşere hutur etmedik sayılmaz ve tükenmez mahlûkatın envâ'ını halka kaadir olduğu gibi bir nevi mahlûkatın efradından bir şahısta başkalarında olmayan umur-u garibeyi dahî halketmeye kaadir olduğuna âyet delâlet eder. Zira; âyette «Vâcib Tealâ icatta dilediğini ziyade eder» kelâmı ziyadenin her nev'ine şamildir. Meselâ Vâcib Tealâ nev-i insandan bir şahısta güzel suret, sada, uzun boy ve azaları tam, kuvvet, kudret ve şecaatta emsaline faik olmak ve yüzünde melâhat, aklı, fikri yerinde ve zihninde fetanet, rey ü tedbirinde isabet gibi birçok kemâlâtı bir şahısta icatla sairlerinden mümtaz yarattığı her zaman görülmektedir. Çünkü; her zaman insanların maârifte, hünerde, akıl ve zekâda birbirinden farklı olduğu meydandadır. Zira; birisi ceyadet-i zekânın en yüksek tabakasında olduğu halde diğeri hamakatın nihayet derecesinde görülür. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak mahlûkatı icatta istediği kadar umur-u garibe ziyade eder, hiç kimse mani olmak kudretini haiz değildir. Şu halde meleklerin kanadını üç de halkeder, beş de, on beş de. Ve daha bizim aklımıza gelmedik suretler ve acibeler de halkeder ve niçin böyle oldu diyecek yoktur.

4549
***
Vâcib Tealâ kudretinin kemâlini beyandan sonra rahmet-i İlâhiyesinin şümulünü beyan etmek üzere :

مَّا يَفۡتَحِ ٱللهُِ لِلنَّاسِ مِن رَّحۡمَةٍ۬ فَلاً مُمۡسِكَ لَهَاۖ وَمَا يُمۡسِكۡ فَلاً مُرۡسِلَ لَهُ ۥ مِنۢ بَعۡدِهِۚۦ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın nâs için açmış olduğu rahmet kapılarını hiç bir kimse kapayıp rahmeti tutamaz, Allah'ın menettiği şeyi de Allah'tan sonra hiçbir kimse nâsa onu gönderemez.]

Yani; ahval-i ibadı tedbir eden Allah-u Tealâ'nın insanlara açmış olduğu fazl u ihsan kapılarını kapayacak hiçbir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ istediği kuluna nübüvvet, risalet, sıhhat, afiyet ve bol nimetler verir, hiç bir kimse mümanaat edemez, Allah'ın verdiği nimeti tutamaz, kezalik Allah-u Tealâ kahrı ve gazabı icabı bir kavimden veya bir şahıstan menetmiş olduğu şeyi Allah'ın men'inden sonra hiçbir kimse o kavme veya şahsa onu gönderip veremez. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ kullarına vermek istediği şeye hiçbir kimse mani olamadığı gibi vermemek istediği şeyi de kimse veremez.
4550
Bu âyetin sırrı âlemde her saat müşahede olunmaktadır. Meselâ bir kimseye birçok evlât verir, diğerine bir tane bile vermez ve niçin vermedin diyen bulunmaz, bazı kimseye birçok mal verir, diğerini bir lokma ekmekten mahrum eder ve kıtlık senelerinde insanların gözleri semâda kalır, bir damla yağmur damlasını düşürmeye hiçbir kimse muktedir olamaz, sair hususatta dahî hal böyledir.
Hulâsa; Allah'ın kullarına verdiğine mani olacak ve vermediğini elinden alacak bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (2)

[Halbuki Allah-u Tealâ herkese galip ve ef'âli hikmete muvafıktır.]

Yani; Allah'ın verdiğini almak ve aldığını vermek hiç kimsenin haddi değildir. Çünkü; Allah-u Tealâ muradına galip olup münazaa etmek kimsenin kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; istediği şeyi istediği kuluna verir, mukavele edecek kimse bulunamaz, bazı kuluna vermesini istemediği şeyi vermez. Zira; emrinde galip ve hikmetine muvafık olan şey o kuluna vermemektir. Çünkü; cümle zerrât-ı cihan onun kulu ve mahlûku olduğu cihetle itiraza hiç bir ferdinde iktidar yoktur. Zira itiraz; kuvvete muhtaç olduğundan kimde kuvvet var ki itiraz edebilsin? Elbette hiçbir kimse itiraz iktidarını ve salâhiyetini haiz değildir.

4551
***

Vâcib Tealâ mahlûkatı icadını, göklerde ve yerde tasarrufunu ve zat-ı ulûhiyetinin hamde istihkakını beyandan sonra kullarına vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmelerini emretmek üzere:

يَـٰٓأَيُّہَاٱلنَّاسُ ٱذۡكُرُواْنِعۡمَتَ ٱللهُِعَلَيۡكُمۡۚ

buyuruyor.
[Ey nâs ! Allah'ın sizin üzerinizde olan nimetlerini zikredin ki şükrünü eda etmiş olasınız.]

هَلۡ مِنۡ خَـٰلِقٍ غَيۡرُٱللهُِ يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلاًرۡضِۚ

[Yerden ve gökten sizi merzuk edecek Allah'ın gayrı bir hâlık var mıdır?]

لاًإِلَـٰهَ إِلاًهُوَۖ

[Ma'budünbilhak olmadı, ancak Allah-u Tealâ oldu.]

فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ (3)

[Allah'ın gayrı ma'budünbilhak olmayınca ne acayip ifk ü iftirada bulunarak tevhidi şirke tebdil ediyorsunuz?]

Yani; ey gaflet her taraflarını ihata etmiş olan insanlar ! Sizin üzerinize Allah'ın ihsan etmiş olduğu nimetlerini tezekkür edin, nimetin hakkını eda etmekle mün'im olan Vâcib Tealâ'ya şükredin ki nimetinizi ziyade etsin ve kemâl-i dikkatle düşünün ki yerde ve gökte sizi merzuk edecek Allah'ın gayrı bir hâlık var mıdır ki ona şükredesiniz? Elbette yoktur. Zira; Allah-u Tealâ'dan başka mabudünbilhak yoktur. Çünkü; herkesin ihtiyacını defeden ve umur-u mühimmelerde merci' olan bütün havadisin ve kâinatın halikı odur. Binaenaleyh; kullarının şükrüne ondan gayrı müstehak yoktur. Hâl böyle olunca ey müşrikler ! Ne acayip iftira ederek Allah'a şirkedersiniz ve nasıl oluyor ki vahdaniyetin delilleri meydandayken tevhidi teşrike tebdille iftira ediyorsunuz?
Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Cenab-ı Hakkın insanlara verdiği nimetleri sayılmaz ve tükenmezse de bu makamda zikirle emrettiği nimetler; sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan ve işaret olunan arzın insanların ayakları altında istedikleri gibi isti'mallerine müheyya bulunması, semânın direksiz kubbe gibi üzerlerinde bulunup rızıklarının esbabı ondan feyzolunması, doğru yolu gösteren vahyi getirmek için meleklerin resûl kılınması, insanları irşat için insanlardan resûl gönderilmesi ve semâdan rızık kapılarının açılması gibi nimetlerdir. Bu nimetleri zikirle emretmek; tezekkürün neticesi olan şükürle emretmektir. Yani «Zikredin» demek «Şükredin» demektir. Şu sayılan nimetlerden daha büyüğü mün'im olan zatın bir olmasıdır. Çünkü; mün'im bir olunca verdiği nimetin şükrü yalnız o bir zata olmasında elbette kullar için kolaylık vardır.
Hulâsa; Allahın verdiği nimetleri zikirle şükrünü eda etmek vâcibolduğu, yerden ve gökten hasıl olacak rızıkla insanları merzuk edecek Allah'tan gayrı bir halik olmadığı ve ma'budünbilhak ancak Allah-u Tealâ olup ondan gayrı ibadete müstehak bir kimsenin bulunmadığı, gerek rızık vermekte gerek ibadette Allah'ın gayriyi ehil tanıyanların acîp bir iftirada bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4552
***
Vâcib Tealâ tevhide müteallik mesaili beyandan sonra risalete müteallik mesaili beyan etmek üzere :

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدۡ كُذِّبَتۡ رُسُلٌ۬ مِّن قَبۡلِكَۚ

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-«er Rusûl ! Eğer muannit müşrikler seni tckzib ederlerse sen mahzun olma. Zira; senden evvel birçok Rusûl-ü izam ümmetleri tarafından tekzib olundular.]

ُمُورُ (4) وَإِلَىٱللهُِ تُرۡجَعُ ٱلاً

[Halbuki tasdik, tekzip, sabır ve eza gibi umurun küllisi ancak Allah'a râcidir. Allah'ın gayrı vesâile ve esbab-ı âdiyeye râci olmaz.] Şu halde tekzib edenlerden Allah-u Tealâ intikamını alır.
Yani; habibim ! Sen kavmini hakka davet edip, onlara hakkı gösterdikten sonra eğer seni tekzib ederlerse onların tekzibinden mahzun olma. Zira; senden evvel âyât-ı bahire ve mu'cizât-ı kaatıa sahibi, sabr u metanetleri ziyade birçok Rusûl-ü kiram ümmetleri tarafından tekzib olundular, eza gördüler, tekzib ve ezaya sabır ve 4553 metanetle mukabele ettiler. Senin de onlar gibi sabır ve metanet etmen lâzımdır. Zira; cümle umurun mercii ancak Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; gerek onların tekziplerinin ve gerek senin sabır ve metanetinin cümlesinin cezasını verecek ve zalimlerden intikamını alacak odur. Şu halde kâfirlerin tekziplerine mahzun olmakta fayda yoktur. Zira; onlar ceza-yı sezalarını göreceklerdir.

***
Vâcib Tealâ tevhide ve risalete müteallik mesalle irşaddan sonra ahval-i âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّاسُ إِنَّ وَعۡدَ ٱللهُِ حَقٌّ۬ۖ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِٱللهُِ ٱلۡغَرُورُ(5)

buyuruyor.
[Ey nâs ! Allah'ın va'di haktır, hilaf olmaz. Şu halde sizi hayat-ı dünya ve kibr ü gururla meşhur olan şeytan Allah'ın lûtfuna mağrur etmesin.] Zira gurur; insanı belâdan kurtarmaz, belki birtakım belâ ile müptelâ olmasına sebep olur.

Yani; ey nisyan deryasına dalmış ve gurur vadilerinde hayran olmuş insanlar ! Allah'ın âhireti, haşr ü neşri ve va'di haktır, asla hulf yoktur, elbette va'd-i İlâhi vuku bulacaktır. Va'd-i İlâhi hak olunca hayat-ı dünyanın lezzeti sizi mağrur edip aldatmasın ki âhiret amelinizden geri kalmayasınız, Allah'ın lûtf u insanıyla şeytan sizi mağrur edip aldatmasın ki rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmayasınız.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette g u r u r la murad; şeytan'dır. Çünkü şeytan; ilmine ve ameline mağrur olarak itaat-ı İlâhiyeden çıktığından gurur denilmiştir. Şeytan'ın insanları Allah'a mağrur etmesi; «Allah'ın rahmeti boldur, lûtf u ihsanı çoktur, Allah-u Tealâ ganîdir ve sizin ibadetinize ihtiyacı yoktur. Şu halde sizin günahlarınızın zararı yoktur, istediğinizi işleyin. Zira; Allah-u Tealâ mağfiret sahibidir ve sizin isyanınızın Allah'a bir zararı yok ki Allah-u Tealâ ma'siyetiniz sebebiyle size azap etse. Bunlar olmaz şeyler» demekle şeytan insanları 4554 Allah'ın lûtfunda mağrur ederek aldatır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ şeytan'ın bu misilli iğfalâtına aldanmamalarını tavsiye buyurmuştur. Hayat-ı dünyanın mağrur etmesi; insanın dünya malına itimad ederek tuğyan ettiği, malına ve dünyanın lezzetine aldanarak ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eylediği alelekser görülen ahvaldendir.
Hulâsa; gerek emval-i dünya gerek şeytan insanları mağrur edip aldatıcı şeyler olduğundan Allah-u Tealâ her ikisinin tuzağına tutulmalarından kullarını nehyetmiştir.

***
Vâcib Tealâ gururun aldatmasından kullarını nehyedince gururun kim olduğunu ve nehyinin sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلشَّيۡطَـٰنَ لَكُمۡ عَدُوٌّ۬ فَٱتَّخِذُوهُ عَدُوًّاۚ

buyuruyor.
[Zira; şeytan sizin için muhakkak bir düşmandır. Şu halde siz onu düşman ittihaz edin.]

إِنَّمَا يَدۡعُواْ حِزۡبَهُ ۥ لِيَكُونُواْ مِنۡ أَصۡحَـٰبِ ٱلسَّعِيرِ (6)

[Çünkü; şeytan kendine tâbi olan ve sözünü dinleyen cemaatını ashab-ı Cehennem'den olsunlar için davet eder.]

ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ شَدِيدٌ۬ۖ

[Şeytan'ın iğfalâtına aldanan ashab-ı saîr şol kimseler ki onlar kâfir oldular ve küfürlerinden dolayı kendileri için şiddetli azap vardır.]

Yani; ey benî âdem ! Şeytan sizin babanız Âdem (A.S.) zamanından beri size karşı adavetini ilân etmiş bir düşmanımızdır. Binaenaleyh; sizin de onu düşman ittihaz edip vesvesesine aldanmamanız ve sözüne iltifat etmemeniz lâzımdır. Zira; şeytan nefsinizin 4555 arzusuna teşvikle sizi fitne-i azimeye müpte'lâ kılar. Pederiniz Adem'e ne gibi desiseler yaptığını unutmayın ki siz de tuzağına düşmeyesiniz'. Şeytan bir takım günahlara cemaatını davet eder ki onlar ashab-ı Cehennem'den olsunlar ve adavetinin neticesini elde etsin, mefsedetten maksadı hasıl olsun, şeytan'a ittibâ' ederek kâfir olan kimseler için azab-ı şedid vardır. Zira; küfrün cezası şiddetli azaptır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; gururun şeytan olduğunu ta'rif ve şeytan'ın adavetini takrir ve ashabını davetten maksad-ı mefsedetini izah etmiştir. Bir kimsenin hasmına karşı alacağı vaziyet daima basiret üzere bulunup iğfalâtından hazer etmek lâzım olduğunu işaretle şeytan'a karşı insanların alacağı vaziyet ancak düşman ittihaz etmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü insanın hasmına karşı alacağı vaziyet; ikidir:
B i r i n c i s i : Husumetine mukabele ederek daima hasım tanımak ve husumet etmektir.
İ k i n c i s i : Barışmak suretiyle husumetini izale etmektir. Şeytan'la barışmak ve dost olmak mümkün olmadığından Cenab-ı Hak daima onu düşman ittihaz etmekle emretmiştir. Zira; şeytan ne kadar dost görünse onun gaye-i emeli insanları alıp Cehennem'e götürmektir.

4556
***
Vâcib Tealâ kâfirler için şiddetli Cehennem azabı olduğunu beyandan sonra şeytan'ın iğfalâtına aldanmayan müminler için mağfiret ve büyük ecir olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَهُم مَّغۡفِرَةٌ۬ وَأَجۡرٌ۬ كَبِيرٌ (7)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar iman ettiler, amel-i salih işlediler. Onlar için hasbelbeşeriye kendilerinden sadır olan günahlarını mağfiret ve imanla beraber amellerine büyük sevap vardır.]

Bu âyette m a ğ f i r e t ; iman mukabilinde zikrolunduğundan imandan evvel işledikleri günahlarının mağfiret olunmasına imanlarının sebep olacağına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; müminin rauhalledfinnar olmayacağına bu âyet delâlet eder. E c r - i k e b î r ; amel mukabilinde zikrolunduğundan amel-ı salih işleyenlerin ecirleri zayi olmayacağına işaret olunmuştur ki şeytan'ın iğfalâtına aldananların cezaları olan şiddetli azaba mukabil emr-i şeytan'a muhalefet eden ehl-i imanın ecr-i kebîre nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak taltif buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet insanlar için necat yollarının imanla amel-i salih olduğunu ve şiddetli azaba duçar olmanın da imanla ameli terketmek olduğunu beyanla ehl-i imanı amel-i salihe terğib ve ehl-i dalâli imana teşvik ve küfürden tenfir etmiştir. Çünkü; imanın mağfirete ve küfrün azaba sebep olduğunu beyan etmek; «Küfrü terkle iman edin, mağfirete nail olun» demektir.

***
Vâcib Tealâ küfrün cezası ukubet, imanın cezası mağfiret olduğunu beyandan sonra kâfirle müminin mertebede müsavi olmadıklarını beyan etmek üzere :

أَفَمَن زُيِّنَ لَهُ ۥ سُوٓءُ عَمَلِهِۦ فَرَءَاهُ حَسَنً۬اۖ

buyuruyor.
[Bir kimse zu'm-u fasidince nefsinde tahayyül eder de şol kimse ki şeytan tarafından kötü ameli kendine tezyin olunarak kötü amelini şeytan'ın tezyini sebebiyle güzel gördü. Böyle olan kimse nefselemirde ameli güzel olan kimseyle müsavi olur mu ve ikisi mertebede ve ecr-i cezîl almakta beraber olabilir mi?] Haşa, hiçbir zaman ameli çirkin olup da şeytan'ın tezyiniyle amelini güzel zannedenle hakikatte ameli güzel olan müsavi olamaz. Belki beyinlerinde fark-ı azîm vardır. Çünkü; birinin akıbeti Cennet, diğerinin akıbeti Cehennem'dir.

فَإِنَّ ٱللهُِ يُضِلُّ مَن يَشَآءُ وَيَہۡدِى مَن يَشَآءُۖ

[Zira; Allah-u Tealâ dilediği kulunu idlâl eder.] Çünkü, irâdesini dalâlete sarfettiğinden Cenab-ı Hak kahrı icabı onu idlâl eder [ve dilediği kulunu hidayette kılar.] Çünkü; o kul iradesini hidayete sarfettiğinden Cenab-ı Hak ona hidayetini tevfik eder.

فَلاً تَذۡهَبۡ نَفۡسُكَ عَلَيۡہِمۡ حَسَرَٲتٍۚ

[Hidayet ve dalâleti kulunun kisbiyle Allah-u Tealâ halkedince habibim ! Onların hallerine müteessif ve mütehassir olduğun halde nefsini ihlâk etme, onların dalâletinden hüzün üzere hüzün, keder üzere kederde bulunma ki nefsin onlarla beraber gitmesin.]

إِنَّ ٱللهُِ عَلِيمُۢ بِمَا يَصۡنَعُونَ (8)

[Zira; Allah-u Tealâ onların ne işlediklerini bildiğinden her ne kadar şeytan'ın tezyiniyle onlar amellerini güzel görürlerse de kötü amellerinin muktezasıyla ceza verir.] Binaenaleyh; onların dalâletlerine teessüfle nefsini meşakkata koyma.

Hâzin'in beyanı veçhile âyette mukadder vardır ve takdiri şöyledir :

(فمن زين له سوءعمله فرآلباطَل حفاًكمن هداه لله فرأ ى الحق حقاً والباطَل باطَلاً)

Yani «Sû-u ameli kendine tezyin olunup da batılı hak gören kimse, şol kimse gibi olur zanneder mi ki o kimseyi Allah-u Tealâ hidayette kıldı? O kimse hakkı hak, batılı batıl görür, ikisini müsavi olur zannederse bu zannı yanlış» demektir.
Bu âyetin (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler hakkında nazil olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Çünkü; müşriklere şeytan amellerini tezyin ettiğinden onlar daima batılı hak ve iyi amel işleyenlerden kendilerini daha iyi görürler, batıl amelleriyle de iftihar ederlerdi. Ayet; hava ve hevesine ittibâ' edip şeytan'ın iğfalâtına aldanarak kötü amelini iyi zanneden her kimseye şamildir.
(فَلاً تَذۡهَبۡ نَفۡسُكَ) yani onların küfürlerine ve helaklerine mağmum ve mahzun olma demektir. H a s r e t : geçmiş olan şeye şiddetle hüznetmektir. Binanealeyh; «Onlar üzerine şiddet-i hüzünle nefsini ihlâk etme» demektir. 4558
Resûluilah'ın onların efâl-i kabihaları üzerine teessüfünün kesretine işaret için cemi' suretinde (حسرات) varid olduğu Kazî'nin cümle-i beyanatındandır. (حسرات) nehyin illeti olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Onlar üzerine kesret-i hüznünden dolayı nefsin gitmesin, yani nefsin zayi olmasın.] demektir.

***
Vâcib Tealâ nefselemirde ameli güzel olan kimseyle ameli fena olan kimsenin müsavî olmayacağını ve kullarının iradesine göre dalâleti ve hidayeti halkettiğini beyan ve ehl-i küfrün haline şiddetle hüznetmemesini Resûlüne tavsiye ettikten sonra vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ ٱلَّذِىٓ أَرۡسَلَ ٱلرِّيَـٰحَ فَتُثِيرُسَحَابً۬ا فَسُقۡنَـٰهُ إِلَىٰ بَلَدٍ۬ مَّيِّتٍ۬ فَأَحۡيَيۡنَا بِهِ ٱلاًرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَاۚ كَذَٲلِكَ ٱلنُّشُورُ (9)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki o zat lâtîf rüzgârları gönderir. O rüzgârlar bulutları tahrik eder, yağmura ihtiyacı olan beldeye alır götürür. Biz o bulutları ölmüş ceset menzilinde otları kurumuş bir beldeye sevkederiz. Binaenaleyh; o bulutlardan dökülen yağmur sularıyla ölmüş arzı öldükten sonra biz ihya ederiz. İşte şu kurumuş arzı ihya ettiğimiz gibi ölmüş cesetleri dahî kabirlerinden kaldırır ihya ederiz.]

Yani; Allah-u Tealâ lûtuf ve kereminden rüzgârları gönderir, o rüzgârlar bulutları tahrik ederek bir yere toplar. Biz o bulutları ölmüş meyyit mesabesinde kurumuş ve asla revnakı kalmamış beldeye sevk ve o bulutlardan yağan yağmur sebebiyle öldükten sonra kurumuş tarlaları ihya ederiz. İşte kurumuş arzı ihya ettiğimiz gibi bizim rahmet-i İlâhiyemiz icabı buluta benzeyen inayetimizden mâ-i hayatı kurumuş ve çürümüş olan eczadan toplanmış cesetler üzerine yağdırır ve onunla tıpkı ölmüş arazileri ihya ettiğimiz gibi cesetleri de ihya eder, mahşere göndeririz.
4559
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ashaptan bir zat «Yâ Resûlallah ! Allah-u Tealâ mevtayı nasıl diriltir, alâmeti nedir?» deyince Resûlullah «Sen otu kurumuş bir vadiye tesadüf edip yağmur yağdıktan sonra o vadiyi yeşermiş ve harekete gelmiş görmez misin?» buyurunca o kimsenin «Evet ! Yâ Resûlallah» demesi üzerine Resûlullah «İşte Allah'ın mevtayı ihyasına alâmet budur» buyurmuşlardır ki kıyamette insanların hayat bulacağına en büyük delil bu demektir. Binaenaleyh; âyetin nihayesinde Cenab-ı Hak bu manâya işaret için (كَذَٲلِكَ ٱلنُّشُورُ) buyurmuştur. Çünkü bu âyette n ü ş û r ; emvatın kabirlerinden kalkmaları manâsınadır.
Bu âyette mevtanın ihyasını kurumuş arzın ihyasına tesbihte birkaç veçhile haşra delâlet vardır. Çünkü; arzın kendisine münasip hayatı kabul etmesi insanın cesedinin de kendine lâyık hayatı kabul edeceğine delâlet ettiği gibi bulut parçalarının rüzgârla tecemmu' etmesi insanın çürümüş ve dağılmış eczalarının da kudret-i İlâhiyeyle tecemmu' edeceğine dahî delâlet eder.' Kezalik rüzgârın bulutları ölmüş belde üzerine tahrikle yağmur yağıp o belde ihya olunduğu gibi ruhla beraber hayatın ölmüş bedene sevkıyla o bedenin ihya olunacağına dahî delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ ahval-i âhirete işaretten sonra kâfirlerin imanına mani olan sebep kendilerinde tevehhüm ettikleri ulviyet olup halbuki izzet ve ulviyetin Allah'a mahsus olduğunu beyan etmek üzere :

مَن كَانَ يُرِيدُ ٱلۡعِزَّةَ فَللهُِ ٱلۡعِزَّةُ جَمِيعًاۚ

buyuruyor.
[Eğer bir kimse büyüklük, kudret ve galebe isterse Allah'tan istesin. Zira; galebe-i zatiye ve saltanat-ı asliyenin cemii Allah'a mahsustur.]

Yani; ey müşrikler ! Siz putlara ibadetle kuvveti ve galebeyi putlardan almak istersiniz, kendiniz bir kimsenin taht-ı itaatında bulunmadığınızdan nefsinizde tahayyül ettiğiniz ulviyet imanınıza mani oluyor. Halbuki bu itikadınız batıldır. Çünkü; sizin ibadet edip kuvvet beklediğiniz putların cümlesi âcizdir. Âcizden izzet beklemekse elbette batıldır. Binaenaleyh; eğer bir kimse büyüklük ve ulviyet isterse Allah'tan istesin. Zira; izzetin cemii Allah'ındır. Şu halde izzet arayan Allah'ın izzetine iltica etsin ki Allah-u Tealâ isterse onu aziz kılsın. Eğer Allah'ın gayrıdan izzet isterse zelil olur. Çünkü: Allah'ın gayrıya itimad edenleri Allah-u Tealâ zelil kılar, Allah'ın zelil kıldığını aziz kılacak bir kimse yoktur ve olamaz.

4560
***
Vâcib Tealâ izzetin cemii Allah'ın olduğunu beyandan sonra izzetin Allah'a mahsus olduğunu isbat etmek üzere :

إِلَيۡهِ يَصۡعَدُ ٱلۡكَلِمُ ٱلطَّيِّبُ وَٱلۡعَمَلُ ٱلصَّـٰلِحُ يَرۡفَعُهُۚ ۥ

buyuruyor.
[Güzel kelimeler ancak Allah'ın huzur-u manevîsine terakki eder ve kulunun amelini Allah-u Tealâ dergâh-ı ulûhiyetine kaldırır.]

Yani; zikrullah ve kelime-i tevhid gibi indaliah makbul olan kelimeler dergâh-ı ulûhiyete terakki eder ve ihlâsa mukarin olan amelini Allah-u Tealâ canib-i ulûhiyetine ref eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette k e l i m e - i t a y y i b e y le murad; kelime-i tevhid ve sair ezkâr-ı ilâhiyedir. Hatta insanlar arasında söylenen güzel sözler, nasihatlar ve ulûm-u diniyeye dair mübahaseler velhasıl indaliah makbul olan her söze şamildir. S u û d la murad; Cenab-ı Hakkın kabulüyle o kelimenin a'lâ-yı illiyyîne çıkmasıdır. Buna nazaran manâyı nazım : [Güzel kelimeler Allah'ın kabulüyle a'lâ-yı illiyyîne ve ancak huzur-u manevi-i İlâhiye giderler.] demektir. Yahut s u û d un manâsı; meleklerin amel defteriyle suûd etmeleridir. Çünkü; kulların a'mâline müekkel olan melekler akşam, sabah hayr ü şer a'mali defteriyle beraber götürürler, ancak canib-i semâya suûd 4561 eden, kulların a'mal-i hayriyeleri olduğuna işaret için suûd eden kelimeyi tayyibeyle tavsif etmiştir. Kezalik a m e l - i s a l i h i n r e f ' i yle murad; Allah'ın kabul etmesidir. Şu kadar ki (يرفع) kelimesinin faili Allah-u Tealâ olduğuna nazaran manâ-yı nazım.: [Allah-u Tealâ amel-i salihi kabul eder.] demek olur ve eğer (يرفع) kelimesinin faili kelime-i tayyib olursa o halde manâ-yı nazım : [Kelime-i tayyibe amel-i salihi dergâh-ı ulûhiyete ref'eder.] demektir. Çünkü k e l i m e – i t a y y i b e ; kelime-i tevhid olduğuna nazaran her amelin kabulüne medar-ı istinat iman olduğu cihetle kelime-i tevhid amelin dergâh-ı ulûhiyete ref'ine sebep olur. Zira; iman olmadıkça hiçbir amel kabul olunmaz ki ref'olunsun. Binaenaleyh; amel-i salihi bârigâh-ı ulûhiyete kaldıracak kelime-i tevhiddir. Şu halde kelime-i tevhid Allah'a kurbiyete vesile olduğundan kelime-i tevhide mukarin olan a'mâl kabule karin olur ve a'mâlin kabulünde yalnız iman kâfi olmayıp ihlâs dahî lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ameli salih olmasıyla tavsif etmiştir. Çünkü amelde salâh; ihlâsa mütevakkıftır. Binaenaleyh; ihlâsla işlenilmeyen amel merduttur. Şu halde bârigâh-ı ehadiyete ref'olunan ve indallah makbul olan amel; ehl-i tevhidin ihlâsa mukarin olan amelleridir. Zikrullahın da amel-i saliha mukarin olması lâzım olduğu, hatta amel-i salihi bulunmayan kimsenin zikri reddolunacağı İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir.

***
Vâcib Tealâ izzetin kendine mahsus olduğunu ve kelimât-ı tayyibenin canib-i ulûhiyete suûd ettiğini beyandan sonra hileyle seyyiat irtikâb edenlere şiddetli azab olacağını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يَمۡكُرُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ شَدِيدٌ۬ۖ وَمَكۡرُ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُوَ يَبُورُ (10)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar hileyle günahlar işlerler, onlar için 4562 ancak şiddetli azap vardır. İşte şu hileyle seyyiât işleyenlerin hileleri helak olur, nafiz olmaz. Binaenaleyh; emekleri zayi olur, faydasını görmezler.]

Yani; şol kimseler ki birtakım günahlar işlemek için hile yapmakla meşgul olurlar. Seyyiâtlarına ceza olara âhirette onlar için şiddetli azap vardır, bu misilli hilekârların hileleri ekseriyetle batıl olur, vücut bulmaz.
Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette m e k r d e n l e r le murad; Kureyş müşrikleridir. M e k i r l e r i yle murad; (Darünnedve) de Resûlullah hakkında katil veya nefiy yahut hapsetmek şıklarından birini irtikab etmek üzere cereyan eden müşavereleridir. Çünkü; onlar için âhirette şiddetli azap olacağı gibi dünyada dahî emellerine muvaffak olamamışlardır. Zira; hileleri fasid olduğundan helake ma'ruz kalmış, neticesini görememişlerdir. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri (Darünnedve) de cereyan eden müzakerenin ve verilen kararın neticesine nail olamamışlardır. Bu hususa dair tafsilât (Sure-i Enfal) de zikrolunmuştur. [Cilt: V, Sahife: Binsekizyüzsekesen]
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette h i l e y l e g ü n a h i ş l e y e n lerle murad; riya ile amel edenler olmak muhtemeldir. Zira; onların amellerini riyaları iptal ettiğinden faydasını görmeyeceklerdir. Herhangi mâna murad olunursa olunsun, âyet bilcümle hilekârların hileleri batıl olduğuna delâlet eder. Şu halde gerek eşhas, gerek akvam arasında yekdiğerine karşı yapılan hileler batıl ve sahipleri hâib ü haşirdir. Evet ! Bazı hile bidayesinde parlak ve semere verecek gibi görünürse de akıbet muzmahil olduğu her vakit görülmektedir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i âfâkiyeyi beyandan sonra insanların nefsinde olan delâili beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ۬ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةٍ۬ ثُمَّ جَعَلَكُمۡ أَزۡوَٲجً۬اۚ

4563
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ evvelâ sizi topraktan, sonra nutfeden halketti. Bundan sonra sizi erkekli dişili zevceler kıldı.]

Yani; ey vahdaniyeti inkâr eden müşrikler ! Sizin hilelerinizin zararı size aittir. Zira; sizin hilelerinizi Allah-u Tealâ bilir ve zararım size iade eder. Çünkü; Allah-u Tealâ sizin babanızı topraktan halketmekle esasınızı topraktan icad etti, topraktan halkettikten sonra zürriyetini nuffeden îcâd etti ve sonra sizi erkek, kadın olarak zevceler kıldı ki erkek, kadın yekdiğerine takarrüpla zürriyetiniz âlemde kalsın, tenasülün husulüyle insanlar çoğalsın, vakt-i merhununa kadar âlem mamur olsun. Çünkü; bu âlem-i mükevvenâtın ma'mur olması insanların vücuduna mevkuf olduğundan insanların kadın erkek yekdiğerine irtibatla evladın istihsaline ve husûl bulanların muhafazasına itina lâzım olmasına binaen kanun-u ilâhi bu minval üzere cereyan etmekle âlem intizamını muhafaza etmektedir.

***
Vâcib Tealâ kudreti noktasından vahdaniyetine delâlet eden delili beyandan sonra ilminin kemâlini beyan etmek üzere :

وَمَا تَحۡمِلُ مِنۡ أُنثَىٰ وَلاً تَضَعُ إِلاً بِعِلۡمِهِۚۦ

buyuruyor.
[Bir hatun hâmile olmaz, hamlini vaz'etmez, illâ Allah'ın ilmiyle hâmile olur ve hamlini vaz'eder.]

وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ۬ وَلاً يُنقَصُ مِنۡ عُمُرِهِۦۤ إِلاً فِى كِتَـٰبٍۚ

[Ve bir muammer ömrünü yaşamaz, ömründen noksan olmaz, illâ gerek ömrü, gerek ömrünün noksanı cümlesi levh-i mahfuz ismindeki kitapta yazılıdır.]

إِنَّ ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهُِ يَسِيرٌ۬ (11)

[İşte işbu ilminin herşeyi ihatası ve herşeyin levh-i mahfuz'da yazılı olması Allah-u Tealâ üzerine gayet kolaydır.] Her ne kadar bu gibi şeyler insanlar üzerine muhâlse de kudretullaha nispetle hiç ehemmiyeti yoktur. Çünkü; insanlar gecelerinin, gündüzlerinin, aylarının, haftalarının ahvalim ve adedini bilmediklerinden ömrünü tamamıyla bilemediği gibi noksanını dahi bilmezler. Binaenaleyh; yevmenfeyevmen ömrü noksan olur, lâkin ömründen ne miktar noksan oldu, dünyada ömrü ne kadar kaldı, bunları bilemez. Halbuki ömrünün sayfasında ve levh-i mahfuz'da yazılıdır. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile ömrün ziyade ve noksan olması esbab-ı muhtelifeyle olur. Meselâ levh-i mahfuz'da filân kimse haccederse ömrü altmış, eğer haccetmezse kırk sene olacağı yazılır. Ancak bu esbaba nispetle ziyade veya noksan olması kullara nazarandır; yoksa ilm-i İlâhiye nispetle değildir. Çünkü; ilm-i İlâhide tebeddül olmaz. Bu âyette k i t a p la murad; levh-i mahfuz, yahut her insanın ömrüne ve a'maline mahsus olan defter ve sayfa veyahut ilm-i İlâhi olmak nıuhtemelse de üçünün cem'inde inad olmadığından mecmuu murad olunabilir. Çünkü; ilm-i İlâhi veçhile levh-i mahfuz'da yazıldığı gibi levh-i mahfuz'da yazıldığı veçhile defterine de yazılır, velhasıl insanın ne kadar yaşadığı ve mukadder olan ömründen ne kadar noksan olduğu kitabında yazılıdır. Yani «Ne kadarını yaşadı, daha ne kadar yaşayacağı günü, saati ve dakikasıyla yazılıdır, o dakikadan bir saniye bile takaddüm ve taahhur etmez. Elbette o anda hatm-i enfas eder» demektir.

***
Vâcib Tealâ insanın hilkatini ve ömründen ziyade ve noksan olmayacağını ve cümlesine ilm-i lâhik olduğunu beyandan sonra müminle kâfirin mertebede müsavi olmadıklarını bir misalle beyan etmek üzere :

وَمَا يَسۡتَوِى ٱلۡبَحۡرَانِ هَـٰذَا عَذۡبٌ۬ فُرَاتٌ۬ سَآٮِٕغٌ۬ شَرَابُهُ ۥ وَهَـٰذَا مِلۡحٌ أُجَاجٌ۬ۖ

buyuruyor.
[İki deniz birbirine müsavi olmaz. Zira; iki denizden şu birisi 4565 gayet tatlı içenlerin susuzluğunu keser, hararetini alır, içilmesi kolay ve boğazdan suhuletle geçer, diğeri acı ve tuzludur. Binaenaleyh; susuzluğu almaz, mizacı ifsad eder, boğazdan güç geçer ve harareti ziyade eder.] İşte şu ayrı ayrı sıfatları haiz olan iki deniz müsavi olmadığı gibi müminle kâfir müsavi olamaz. Çünkü; birisi nûr-u imanla münevver, diğeri zulmet-i küfürle muzlim, kezalik birisi imanı sebebiyle indallah makbul, diğeri küfrü sebebiyle indallah merdud olduğundan elbette ikisi mertebede müsavi olamaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyet; mümini suyu tatlı ve menfaati çok olan denize ve kâfiri de suyu acı denize teşbih suretiyle müminle kâfir hakkında darbımeseldir. F ü r a t ; susuzluğu kesen sudur. S â i ğ ; boğazdan kolay geçendir, Ü c a c ; tuzlulukla boğazı yakan ve harareti teşdid edendir. Ruhul-Beyanda zikrolunduğu veçhile denizlerin sularının acı olmasındaki hikmet; taaffün edip insanları rahatsız etmemesidir. Çünkü; tatlı su çok durunca taaffün eder. Şu halde denizlerin suyunun acı olması Vâcib Tealâ'nın insanlar hakkında büyük bir lûtfudur.
Hulâsa; iman her cihetle menfaattar ve küfür her cihetle mazarratkâr olduğundan ikisi müsavi olmadığı gibi kâfirle müminin de müsavi olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ müminle kâfiri tatlı ve acı sulara teşbihten sonra ehl-i küfrün acı denizden daha aşağı olduğunu beyan etmek üzere:

وَمِن كُلٍّ۬ تَأۡڪُلُونَ لَحۡمً۬ا طَرِيًّ۬ا وَتَسۡتَخۡرِجُونَ حِلۡيَةً۬ تَلۡبَسُونَهَاۖ

buyuruyor.
[Denizlerin her ikisinden taze et yersiniz, giyecek inci ve mercan gibi ziynet çıkarırsınız.]

وَتَرَى ٱلۡفُلۡكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ

[Ve sen denizde gemiyi gayet şiddetle ve suyu ileri geri 4566 yarmakla ve bir takım zahmetle yürür görürsün ki o geminin yürüyüp kat'ı mesafe etmesiyle Allah'ın fazlından rızkınızı taleb edesiniz.]

وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡڪُرُونَ (12)

[Me'mul ki siz bu nimetlere şükredersiniz.]

Yani; gerek suyu tatlı ve gerek acı olan denizlerin her ikisinden taze balık avlayıp etlerini yemek mümkün olduğu gibi, ziynet için inci, mercan, misilli mücevheratı da denizden çıkarır, onlarla dahî ziynetlenir, intifa' edersiniz, sizin fazl-ı İlâhiden rızkınızı istemeniz için suya meşakkat vererek gemilerin deryada yürüyüp kat'ı mesafe ettiğini de sen görürsün ki âlem-i ticarette şayan-ı şükran bir vüs'ata nail olursun. Bunların cümlesi sizin şükretmeniz için Allah'ın size ihsanıdır. Binaenaleyh; bu nimetlere şükretmeniz lâzımdır.
İşte bu âyette Vâcib Tealâ kâfirlerin acı deniz suyundan daha aşağı olduklarını beyanla temsili ikmal etmiştir. Çünkü; bu âyette üç veçhile denizden intifa' olunduğunu beyan buyurmuştur :
B i r i n c i s i : Denizden insanın ekline lâyık taze balık etinin çıkmasıdır,
İ k i n c i s i : Takınmak için ziynete ait mücevheratın çıkmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü : Gemilerin denizde cereyanıyla insanların rızıklarını taleb etmeleridir. İşte denizin acı suyundan bu kadar intifa' olunup kâfirden ise asla menfaat olmadığı cihetle kâfirlerin denizin acı suyundan daha aşağı olduğu beyan olunmuştur. Denizden intifâ'ın meratibini beyanda ehemmi mühim üzerine takdime riâyet vardır. Çünkü; insanın herşeyden evvel hayatına hadim olan ekilden bahsedilmiştir. Zira ekil; hayata hadim olduğundan cümle menâfi' üzerine mukaddemdir. İnsanın ikinci derecede muhtaç olduğu libas ve tezyinat olduğundan âyette ikinci mertebede denizden çıkarılan tezyinattan bahsolunmuştur. Üçüncü derecede insanların muhtaç olduğu beka-yı âleme hadim olan ticaretten yani ticarete hadim olan gemilerin seyrüseferinden bahsolunmuştur.

4567
***
Vâcib Tealâ insanların menafiine hadim ve vahdaniyetine delil-i âhan beyan etmek üzere :

يُولِجُ ٱلَّيۡلَ فِى ٱلنَّهَارِوَيُولِجُ ٱلنَّهَارَفِى ٱلَّيۡلِ وَسَخَّرَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ ڪُلٌّ۬ يَجۡرِى لاًجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ىۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ geceyi gündüze ithal eder ve gündüzü geceye ithal eder.] Zira; geceyle gündüzden birinin saatini âhara derçle mevki-i coğrafîsine göre altı veya daha fazla saat geceyi gündüzden ve bir o kadar da gündüzü geceden zamanına göre tedriç suretiyle ziyade kılar [ve güneşi, ayı muti' ve münkad kıldı ki onların ziyalarından ve sair menafiinden insanlar intifa' eder, bunlardan her birerleri vakt-ı muayyen olan yevm-i kıyamete kadar cereyan eder.] İşte bazı zamanda gecenin gündüzden ve bazı zamanda gündüzün geceden alarak birinin uzayıp diğerinin kısalması Cenab-ı Hakkın vâhid-i hakîkî olup fâil-i muhtar olduğuna delâlet eden alâmetlerdendir.

ذَٲلِڪُمُ ٱللهُِ رَبُّكُمۡ

[İşte geceyi gündüze, gündüzü geceye ithal eden Allah-u Tealâ sizin Rabbinizdir.] Ey müşrikler ! Allah'ın gayrı olarak sizin ismini çağırdığınız putlarınız bunlardan hiçbirine malik değillerdir.

لَهُ ٱلۡمُلۡكُۚ

[Zira ancak mülk; Allah'ındır. Allah'ın gayrı hakîkî bir mülk sahibi yoktur.]

وَٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ مَا يَمۡلِكُونَ مِن قِطۡمِيرٍ (13)

[Ve şol şeyler ki siz Allah'ın dûnunda çağırır, duâ ve ibadet. edersiniz, onlar azıcık birşeye bile malik değillerdir.] Binaenaleyh; onların ma'bud olmaya istihkakları yoktur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile k ı t m i r ; çekirdek üzerine döşenmiş olan ince bir zardır ki burada gayet azlıktan kinayedir. (من) lâfzı siyak-ı nefiyde istiğrak içindir. Yani; «Allah-u Tealâ herşeye malik, ulûhiyet sıfatını cami ve ma'bud ittihazına lâyıktır, fakat sizin ma'bud ittihaz ettiğimz şeyler hurma çekirdeğinin üzerine döşenmiş olan ince zar kadar birşeye bile malik değillerdir. Şu halde nasıl oluyor ki onları bu kadar acziyle beraber ma'bud ittihaz etmekten haya etmez ve onları ma'bud tanımakla hamakatınızı meydana korsunuz» demektir.

4568
***
Vâcib Tealâ müşriklerin ma'budlarımın hiçbir şeye malik olmadıklarını beyanla ma'bud olmaya istihkakları olmadığını beyandan sonra âbidlerinin duâlarını bile işitmeye iktidarları olmadığını bilbeyan adem-i istihkaklarını bir kat daha meydana koymak üzere :

إِن تَدۡعُوهُمۡ لاً يَسۡمَعُواْ دُعَآءَكُمۡ

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Eğer siz onlara çağırsamz onlar sizin çağırma nızı işitmezler.]

وَلَوۡ سَمِعُواْ مَا ٱسۡتَجَابُواْ لَكُمۡۖ

[Ve eğer farzımuhal olarak işitmiş olsalar bile size cevap veremezler.]

وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ يَكۡفُرُونَ بِشِرۡڪِكُمۡۚ

[Ve yevm-i kıyamette onlar sizin şirkinizi inkâr ederler.] 4569

وَلاً يُنَبِّئُكَ مِثۡلُ خَبِيرٍ۬ (14)

[Ve habibim ! Herşeyi bilen Allah-u Tealâ'nın haberi gibi hiçbir kimse sana bunları haber vermez.]

Yani; ey putlara ibadet eden kâfirler ! Siz muztar olduğunuz zamanda putlarınıza çağırsanız onlar sizin bağırmanızı işitmezler. Çünkü işitmeye liyakatları yoktur. Farzımuhal olarak sizin itikaad-ı batılınız veçhile işitmiş olsalar sizin niyazınızı kabulle size cevap veremezler. Çünkü; söylemek iktidarını haiz olmadıklarından cevaba muktedir değillerdir. Mamafih; ey müşrikler ! Sizin putlarınız yevm-i kıyamette sizin şirkinizi inkâr ve size küfrederler, sizin ef'âlinize razı olmadıklarını beyanla beraet etmek isterler. Habibim ! Sana hakikat-ı hali habîr olan Allah-u Tealâ misilli hiçbir kimse haber veremez. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın ilmi herşeyi muhit olduğundan haber verdiği şeylerin cümlesi ayn-ı hakikattir. Binaenaleyh; başka muhbirlerin haberleri gibi şüpheyle karışık değildir.
Bu âyet müşriklerin «Putlar işitir ve muavenet ederler» diyerek itikadlarını iptalle onları iskât etmiştir. Çünkü; onlar «Allah-u Tealâ görülmez ve aynen birşeyi anlatmak mümkün değildir. Amrna bizim pıülaromız gözümüzün önündedir. İhtiyacımızı arzeder isteyeceğimizi isteriz» demekle putları ibadete ve ilticaya daha elyak görürlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle şu itikatlarını iptal ve dünyaca menfaatları olmadığını beyan ettiği gibi âhirette mazarratları olacağını dahî beyan etmiştir? Lâkin bu mazarrat hasret üzere hasrettir. Çünkü; müşrikler putlardan şefaat beklerken bunları tekzib eaıvermeleri hüzün üzere hüzün ve esef üzere eseften başka birşey değildir. Zira, menfaatbekledikleri yerden mazarratın zuhûru bir hüzün olduğu gibi menfaatin fevt olması da ayrıca bir
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu hitap; Resûlullah'a olduğu gibi hitaba şayan olan her ferde şamildir. Bu haberi Allah'ın gayrı haber veren olmadığının sebebi; hacer ve şecer kabilinden olan putların yevm-i kıyamette tekellüm edeceklerini başkası haber verse cemadatın tekellümü mahsusatın hilafı olduğundan inanılmaz. Zira; akılla idrak olunur birşey değildir. Amma Cenab-ı Hak haber verince cemadata lisan verip söyleteceğine kudretini tasdik 4570 eden her kimse inanır ve onların tekellüm edeceklerini Allâhü Tealâ bildiğinden bu haber ancak ondan olur, başkasından olamaz. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bu misilli akılla idrak olunamayacak haberlerin kendinden başkasının haber veremeyeceğini ve ancak kendi haber vereceğini beyanla tasdiki lâzım olduğuna işaret etmiştir.
Resûlullah'ın kâfirleri Allah'a ibadete davette ısrar etmesi üzerine kâfirler Resûlullah'a karşı «Allah-u Tealâ bizim ibadetimize muhtaç olmalıdır ki bu kadar ısrar ediyorsun» demişlerdi.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin şu itikad-ı batıllarını redle bilûmum kulların ibadetlerinden ve hamd ü senalarından müstağni olduğunu ilân etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّاسُ أَنتُمُ ٱلۡفُقَرَآءُ إِلَى ٱللهُِۖ وَٱللهُِ هُوَ ٱلۡغَنِىُّ ٱلۡحَمِيدُ (15)

buyuruyor.
[Ey nâs ! Siz Allahu Tealâ'ya muhtaçsınız ve Allah-u Tealâ herkesten gani ve zatında mahmuddur.]

Yani; ey Allah'ın ahdini unutan ve nimetlerinden gaflet eden insanlar ! Siz zatınızda, sıfatınızda ve herşeyde Allah-u Tealâ'ya muhtaçsınız. Zira; Allah-u Tealâ sizi evvelâ icad ve sonra birçok nimetleriyle taltif, terbiye ve mebde' ü maâdınızı düşünebilecek akıl ihsan etti. Binaenaleyh; her nefes ve adımınızda, her saat ve dakikanızda Allah'a muhtaç olduğunuz meydandayken niçin şükrünü eda etmezsiniz? Halbuki Allah-u Tealâ zatında ganî olup hiçbir kimsenin şükrüne ve ibadetine ihtiyacı yoktur. Çünkü; kemâlât-ı İlâhiye bilfiil ve bizzattır. Binaenaleyh ihtiyaç; mahlûkun şanıdır, halikın şanı değildir. Gına dahî Allah'a mahsustur. Zira; insanların ağniyasına gınayı ihsan eden, açları doyuran, susuzları kandıran odur. Allah-u Tealâ zatında mahmuddur. Binaenaleyh; kullarının hamd ü senasına ihtiyacı yoktur, lâkin kullarına vermiş olduğu nimetlere mukabil kulları için daima hamdetmek 4571 vâciptir. Şu halde hamdin vâcibolması kulların ihtiyacına binaendir, yoksa Cenab-ı Hakkın ihtiyacına mebni değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile nâsın fakr u ihtiyaçlarının şiddetine işaret için bu âyette (الفقراء) lâfzı kemâle delâlet eden edat-ı ta'rifle varid olmuştur. Çünkü; insanlar ihtiyaçlarının şiddetine binaen «Keenne ayn-ı fakirdir ve sair mahlûkatın ihtiyacı insana nispetle ehemmiyetsiz demek» manâsını müş'irdir ve nefselemir de bu manâyı müeyyiddir. Çünkü; insanın ihtiyacı yüz bin farzolunsa hayvanat-ı sairenin ihtiyacı bir farzolunmak lâzımdır. Meselâ insan herşeyin hulâsasını aramaya muhtaç olup hayvanat ise hulâsa istemez. Kezalik insan kisveye muhtaç olup hayvanatta bu ihtiyaç yoktur. Meselâ kisvenin ve ekmeğin muhtaç olduğu alât ü edevatın ve bunların icab ettirdiği sanatın hadd ü payanı yoktur.

***
Vâcib Tealâ mutlaka gınasını beyandan sonra bilhassa insanlardan müstağni olduğunu beyan etmek üzere :

إِن يَشَأۡ يُذۡهِبۡڪُمۡ وَيَأۡتِ بِخَلۡقٍ۬ جَدِيدٍ۬ (16)

buyuruyor.
[Eğer Allah-u Tealâ isterse sizi giderir, yerinize yeni bir halk getirir.]

وَمَا ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهُِ بِعَزِيزٍ۬ (17)

[Halbuki sizi yok edip yerinize başka bir kavim getirmek Allah-u Tealâ üzerine müşkül birşey değildir.]

Yani; ey âsîler ! Eğer Allah-u Tealâ dilerse isyanınızdan dolayı sizi bilkülliye ihlâkle giderir, cümlenizi hâk-i ademe serip gönderdikten sonra yerinize sizden daha iyi ve muti' bir kavm-i cedid getirir, yahut bu âlemi mahveder, sizin bilmediğiniz başka bir âlem ve o âlemde kendine itaat edecek başka bir mahlûk getirir. Çünkü; sizin vücudunuza asla ihtiyacı yok bir ganiyy-i mutlaktır, sizi ihlâk edip yerinize başka bir kavim icad etmek Allah-u Tealâ üzerine güç birşey değildir, kudret-i İlâhiyeye nazaran bu insanları i'damla yerlerine bir mahlûk-u ahar getirmek gayet kolaydır, âlemde buna emsal de çok geçmiş ve geçmektedir, tuğyan edip haddini tecavüz eden çok milletleri ihlâkle yerlerine kavm-i âhar icad ettiğini Kur'an'da beyan ettiği gibi tarih dahî buna şahittir. Binaenaleyh; her millet ve o milletin efradı daima gazab-ı İlâhiden korku üzere bulunmak lâzım olduğu gibi salâha doğru gitmek dahî elzemdir.

4572
***
Vâcib Tealâ ganî olduğunu ve halka ihtiyacı olmadığını beyandan sonra insanlardan hiçbirisi diğerinin yükünü götürmeyeceğini beyan etmek üzere :

وَلاً تَزِرُ وَازِرَةٌ۬ وِزۡرَ أُخۡرَىٰۚ

buyuruyor.
[Hiçbir nefs-i âsiye âhar nefsin vizr ü vebalini götüremez.]

وَإِن تَدۡعُ مُثۡقَلَةٌ إِلَىٰ حِمۡلِهَا لاً يُحۡمَلۡ مِنۡهُ شَىۡءٌ۬ وَلَوۡ كَانَ ذَا قُرۡبَىٰٓۗ

[Ve eğer ağır günahları yüklenmiş olan bir nefis yükünün bir miktarını götürmek için âhar bir kimseyi çağırmış olsa hiçbir kimse tarafından onun yükünden az bir şey olsun, götüren olmaz, velevse çağırdığı kimse onun akrabasından olsun.]

إِنَّمَا تُنذِرُ ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّہُم بِٱلۡغَيۡبِ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ

[Habibim ! Sen ancak şol kimseleri inzar edersin ki onlar Rablerini görmedikleri halde Rablerinin azabından korkar ve namazı ikame ederler.] İşte senin inzarın havf-ı İlâhi olanlara te'sir eder, başkalarına te'sir etmez.

وَمَن تَزَكَّىٰ فَإِنَّمَا يَتَزَكَّىٰ لِنَفۡسِهِۚۦ

[Ve eğer bir kimse günahlardan temizlenirse ancak kendi nefsi için temizlenir,]

وَإِلَى ٱللهُِ ٱلۡمَصِيرُ (18)

[Ve her işler Cenab-ı Hakkın huzur-u manevîsine râci olur.]
Yani; Allah-u Tealâ’nın kemâl-i kudretini ve halktan istiğnasını bildikten sonra herkesin kendini günahtan hıfızla ibadete sa'yetmesi lâzımdır. Zira; günah sahibi bir nefis, âhar bir nefsin günahını götüremez ve eğer günahını götürmeye tahammülü olmayan ağır yüklü bir nefis velev akrabasından olsun yükünün bir miktarını götürmek için bir kimseyi çağırmış olsa cevap veremez. Zira; âhirette hiçbir kimsenin günahını âhar bir kimse yüklenmez. Habibim ! Sen şol kimseleri korkutursun ki onlar Rablerinin azabından görmedikleri halde korkarlar. Çünkü; onlar Allah'a iman edip gazabını tasdik ettiklerinden azab-ı İlâhinin füc'eten gelmesinden hazer ederler ve vaktini geçirmeksizin namazlarını eda ederler. Çünkü; namazın kendilerini dergâh-ı ulûhiyete yaklaştıracağını bildiklerinden erkânına riâyetle zamanında eda ederler ve eğer bir kimse günahlardan tatahhur ederse kendi nefsinin menfaati için tatahhur eder. Zira; herşeyin mercii Cenab-ı Hakkın huzur-u manevîsidir. Binaenaleyh; nefsini günahtan tathirin faydasını bu dünyada görmese bile âhirette behemehal görecektir. Çünkü; huzur-u İlâhide hiçbir şey zayi olmaz. Şu halde herkes a'malinin her zerresinden mes'ûl olacak, hata ve sevap elbette a'malinin cezasını bulacaktır. Hiçbir şahıs; âharın günahından mes'ul olmaz. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bir kimse aharın günahından bir miktarını götürmeye razı olsa bile, götüremez. Zira adalet-i İlâhiyenin icabı; herkesin günahını kendisi götürmesidir. Çünkü; günahının bir miktarını götürmek o günah miktarı muazzeb olmasını icab eder. Halbuki bir kimsenin âharın yerine muazzeb olması adalete münafidir. Amma diğer âyette bir kimseyi idlâl eden kimse hem kendi günahını, hem de idlâl ettiği kimsenin günahının mislini yükleneceği beyan olunması bu âyete münafi değildir. Çünkü o idlâl eden kimsenin kendi günahıyla beraber götüreceği günah; idlâl ettiği kimsenin günahının mislidir. Fakat o götüreceği miktar, idlâline mukabil kendi günahıdır, gayrın günahı değildir. Şu halde asıl kendi dalâlinin günahıyla beraber bir de gayrı idlâlinin günahını götürecektir. Binaenaleyh; her ikisi de kendi günahıdır.
4574
Vâcib Tealâ bu âyette insanları; üç veçhile günahtan tenfir etmiştir
B i r i n c i s i ; Her şahsın günahını kendisi götürüp başkasından asla fayda olmayacağını beyan etmesidir. Ve âhiretin bu dünyaya kıyas olunmamasıdır. Çünkü; dünyada bir kimse aharın cürmünü yüklenebilir. Meselâ kendi cürmünü âhara isnatla mahkûm ettirip kendisi selâmette kalarak o âharın bigayrıhakkın tecziye olunduğu çok kere vâkidir. Amma âhirette bu misilli cezanın imkânı yoktur.
İ k i n c i s i : Yükü gayet ağır ve götüremez bir halde olup götürmek için ahar bir kimseyi çağırmış olsa çağırdığı kimse yükünden bir zerresini bile götüremeyeceğini beyan etmesidir. Halbuki dünyada yükünü götüremeyen ve yolda kalanlara muavenet olunur. Âhiretin ise bunun hilâfında olduğuna âyet delâlet eder.
Ü ç ü n c ü s ü : Yükünden bir miktarını götürmek için çağırdığı kimse akrabasından olsa dahi muavenet etmeyeceğini beyan etmesidir. İşte bunların cümlesi insanın şiddetle günahtan ihtiraz etmesini icab eder ahvaldendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün inzarı te'sir eden ehl-i imanı beyandan sonra ehl-i imanla kâfirleri temsil etmek üzere :

وَمَا يَسۡتَوِى ٱلاًعۡمَىٰ وَٱلۡبَصِيرُ (19) وَلاً ٱلظُّلُمَـٰتُ وَلاً ٱلنُّورُ (20) وَلاً ٱلظِّلُّ وَلاً ٱلۡحَرُورُ (21)

4575
buyuruyor.
[Kâfirle mümin, küfürle iman, Cennet'le Cehennem müsavi olmaz.]

وَمَا يَسۡتَوِى ٱلاًحۡيَآءُ وَلاً ٱلاًمۡوَٲتُۚ

[Ve ulemâ ile cühela asla müsavi olmazlar.]

Yani; kâfirle mümin mertebede müsavi olmazlar. Çünkü; kâfir hakkı görmemekte a'maya benzer, mümin ise hakkı ve hakikati görmekte ve ittibâ' etmekte gözü gören kimseye benzediğinden ikisi müsavi olamazlar. Kezalik kâfirin zulmete benzeyen küfrüyle müminin nûra benzeyen imanı müsavi olamaz. Çünkü iman; hak ve indallah makbul ve küfrise batıl ve indallah merduddur, imanın mahalli ve neticesi olan Cennet'le küfrün mahalli ve neticesi olan Cehennem müsavi olamaz. Zira Cennet; mahall-i sevap ve rahattır, Cehennem ise mahall-i azap ve mihnettir, kezalik dirilere benzeyen ulema ile ölülere benzeyen cühela müsavi olamazlar.

***
Vâcib Tealâ kâfirle müminin hallerini temsilden sonra kâfirlerin söz duymamakta ehl-i kubura benzediklerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ يُسۡمِعُ مَن يَشَآءُۖ وَمَآ أَنتَ بِمُسۡمِعٍ۬ مَّن فِى ٱلۡقُبُورِ (22)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ dilediği kuluna âyetlerini işittirir, halbuki Habibim ! Sen kabirlerde bulunan kimselere bir şey işittiremezsin.]

Yani; Habibim ! Allah-u Tealâ İslâm'a dahil olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; hidayete iradesini sarf eden kullarına âyetlerini işittirir ve o kimse de işittiği âyetlerin mucibiyle amel eder. Amma yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen ehl-i kubura benzeyen kâfirlere hakkı işittirmek için ne kadar çalışsan onlara bir şey duyuramazsm. Çünkü; onlar hakkı kabule iradelerini sarf etmezler ki işitsinler. Şu halde onlarda işitmek kabiliyetleri olmadığından kelâm-ı nebevini işitmeye muvaffak olamazlar. Binaenaleyh; Habibim ! Onların senin nasihatini dinlemediklerinden müteessir olma. Zira; onların hakkı işitmedikleri senin tebliğde kusurundan değildir, belki onların kendi temerrüdlerindendir.

إِنۡ أَنتَ إِلاً نَذِيرٌ (23)

[Çünkü; Habibim ! Sen olmadın, illâ bizim tarafımızdan aldığın ahkâmla onları korkutucu oldun.] Binaenaleyh; inzar ettiğin kimselerde işitmek kabiliyeti olur da işitirlerse menfaati kendilerine aittir ve kabiliyeti olmayıp da işitmeyenlerin mazarratı kendilerine aittir.

4576
***
Vâcib Tealâ Resûlünün ancak nezir olduğunu beyandan sonra Resûlünün inzarı kendi tarafından icad olunma birşey olmayıp ancak kendi taraf-ı İlâhisinden inzara me'mur olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ بِٱلۡحَقِّ بَشِيرً۬ا وَنَذِيرً۬اۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Muhakkak biz seni hakka mukarin olarak sevapla kullarımızı müjdeleyici ve azapla korkutucu olduğun halde irşad için gönderdik.]

وَإِن مِّنۡ أُمَّةٍ إِلاً خَلاً فِيہَا نَذِيرٌ۬ (24)

[Hiçbir ümmet olmadı, illâ o ümmette bir korkutucu geçti.]

Yani; Habibim ! Biz lûtf u keremimizden vâki ve nefselemre muvafık hakla umum kullarımızı davet için seni gönderdik. Senin daveti edada iki sıfatın var ki
B i r i n c i s i : Âbid olan kullarımızı sevapla tebşirdir.
İ k i n c i s i : İmandan ve ibadetten istinkâf edenleri azab-ı Cehennemle inzardır. Bu vazifeleri ifa etmek sana münhasır değildir. Zira; ümem-i salifeden hiçbir ümmet olmadı, illâ onlarda dahi azab-ı İlâhiyle bir inzar edici geçti. Şu halde nübüvvet davasında bulunmak, inzar ve tebşirle meşgul olmak sana mahsus birşey olmadığından kâfirlerin sana ta'nları mücerred haset ve inatlarından ileri gelmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir; nebi olduğu gibi o ümmetin âlimi dahî olabilir. Şu halde her millet içinde o millete hayır öğüt verir ve hakka davet eder .bir nebi yahut o ümmetin uleması bulunur. Binaenaleyh; hiçbir millet hayırla nasihat edenlerden halî kalmamıştır. Zira; iki nebinin arasında evvelki nebinin şeriatını ikinci nebinin bi'setine kadar tebliğ edecek kimseler bulunduğundan milletler hiçbir zaman erbab-ı ilm ü nasihattan halî kalmamışlardır. Binaenaleyh; bu hususta hiçbir kimsenin i'tizarı makbul değildir.

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدۡ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ

[Eğer Habibim ! Müşrikler seni tekzib ederlerse onlardan evvel geçen ümmetler de kendilerine meb'ûs olan Resûllerini tekzib ettiler.]

جَآءَتۡہُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَبِٱلزُّبُرِ وَبِٱلۡكِتَـٰبِ ٱلۡمُنِيرِ (25)

[Halbuki o resûlleri, onlara açık mucizeler, suhuflar, Tevrat, Zebur ve İncil gibi esrar-ı tevhidi izhar eden kitaplarla geldiler.]

Böyle birtakım kuvvetli delillerle gelen resûllerini evvel geçen milletlerin tekzib ettikleri gibi senin ümmetin de seni tekzib ederlerse mahzun olma. Çünkü; ümmetin tekzibi sana mahsus bir şey değil ki sen mahzun olasın.

ثُمَّ أَخَذۡتُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۖ فَكَيۡفَ كَانَ نَكِيرِ (26)

[Kâfirler resûllerini tekzib ettikten sonra Ben Azîmüşşan kâfir olan kimseleri azapla ahzettim. Ben azapla onları ahzedince onların ef'âl-i kabihalarını inkârım nasıl oldu?]
4578
Habibim ! Senin kavmin de seni tekzib ve kitabını inkârda devam ederlerse onların efâlini inkârla muâhaze ederim. Çünkü; haktan i'raz ve batıla ısrar edenleri ihlâk etmek âdet-i kadime-i İlâhiyemizdendir.
Ehl-i küfrün azapla muâhaze olunmalarına sebep küfürleri olduğu bilinsin ve küfürle zemleri sarahaten beyan olunsun için ism-i zamir yerinde ism-i mevsul gelmiştir. Çünkü; (أَخَذۡتُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۖ) yerinde (تُهم أَخَذۡ) gelse manâ sahih olurdu. Zira; zamirin mercii sebketmişti, ancak küfürlerini tasrih ve onunla zem hasıl olmazdı. Halbuki maksud; küfürle zemmolunup azaba sebep küfür olduğunu beyanla onları küfürden tenfir etmektir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete iman etmeyenlerin muâhaze olunduklarını beyandan sonra vahdaniyeti delil-i aharla ispat etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللهُِ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَخۡرَجۡنَا بِهِۦ ثَمَرَٲتٍ۬ مُّخۡتَلِفًا أَلۡوَٲنُہَاۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Sen görmedin mi Allah-u Tealâ semâda yağmur sularını inzal etti. Binaenaleyh; biz o su sebebiyle renkleri muhtelif meyveler çıkardık.] Bunların cümlesi vahdaniyete delâlet eder delillerdir.

وَمِنَ ٱلۡجِبَالِ جُدَدُۢ بِيضٌ۬ وَحُمۡرٌ۬ مُّخۡتَلِفٌ أَلۡوَٲنُہَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ۬ (27)

[Dağlarda beyaz, kırmızı ve siyah muhtelif renklerde yollar vardır.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Görmedin mi? Elbette sen gördün ve bildin ki Allah-u Tealâ muhakkak rahmet sularını inzal etti. Biz o sularla yeryüzünde renkleri birbirine benzemez meyveler icad ettik, dağlardan da beyaz, kırmızı ve şiddetle siyah renkleri muhtelif hatlar, damarlar ve yollar halkettik ki cümlesi kudret-i 4579 kâmile sahibi bir fâil-i muhtar olduğumuza delâlet eder. Çünkü; bir nevi sudan ve aynı topraktan muhtelif renk ve lezzette meyveler ve hububat meydana getirmek halikın kudret-i tâmmına delâlet ettiği gibi fâil-i muhtar olduğuna dahi delâlet eder. Eğer hükemanın dedikleri gibi bunlar Vâcib Tealâ'dan bilicap sâdır olsa veyahut tabiiyyûnun dedikleri gibi bu meyveler ve dağlarda olan yollar damarlar tabiat iktizası olsa bir nevi suda ve toprakta tabiat aynı olduğundan yalnız bir nevi meyve ve dağlar da bir nevi renk üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki envâ'-ı muhtelife hasıl oluyor. Şu halde bunlar fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet-i vazıhayla delâlet eder. Çünkü; halikı fâil-i muhtar olunca istediğine istediği renk ve lezzeti verdiği gibi ufacık kabak kökünden on beş kiloluk kabak ve cesîm ceviz ağacından ufacık ceviz bitirir ve kimse de karışamaz.
Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile c ü d e d ; yollar ve dağlarda damarlar manâsınadır. O tariklardan bazıları beyazdır. Fakat o beyazın rengi de muhteliftir. Çünkü; bazısı kireç gibi gayet parlak ve safî beyaz olur, bazısı da o kadar parlak olmaz. Kırmızıda dahi muhtelif renk vardır. (غَرَابِيبُ), siyahlar manâsına olduğu halde (سُودٌ۬) ile tavsif tekid içindir. Yani «Toprakta tabiat bir olduğu halde renklerin ihtilâfı hâlikm fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder» demektir.

***
Vâcib Tealâ dağların ve meyvelerin ihtilâfları Allah'ın kudret-i kâmilesine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiklerini beyandan sonra nâsın renklerinde olan ihtilâfın delâletini beyan etmek üzere:

وَمِنَ ٱلنَّاسِ وَٱلدَّوَآبِّ وَٱلاًنۡعَـٰمِ مُخۡتَلِفٌ أَلۡوَٲنُهُ ۥ كَذَٲلِكَۗ

buyuruyor.
[Nâstan ve mutlaka yerde yürüyen hayvanattan, hayvanat içinde insanlarla ülfet eden deve, koyun, sığır gibi hayvanat-ı 4580 ehliyeden ve meyveler, dağlar gibi renkleri başka başka neviler, cinsler, sınıflar ve sınıflarda efrad halkettik ki hiçbirisi diğerine benzemediği gibi ahlâk, meşreb ve tarz-ı taayyüşleri dahi başka başkadır. Bunların cümlesi kudretimize ve fâil-i muhtar olduğumuza delâlet eder.]

إِنَّمَا يَخۡشَى ٱللهُِ مِنۡ عِبَادِهِ ٱلۡعُلَمَـٰٓؤُاْۗ

[Allah'ın kulları içinden Allah'tan korkanlar ancak Allah'ın zatını, sıfatını ve kahr u gazabını lâyıkıyla bilen âlimlerdir.] Yoksa Allah'ı lâyıkıyla bilmeyenler Allah'tan korkmazlar. Halbuki Allah-u Tealâ'dan kemâliyle korkmak lâzımdır.

إِنَّ ٱللهُِ عَزِيزٌ غَفُورٌ (28)

[Zira; Allah-u Tealâ mülkünde galip ve istediği kimsenin kusurunu mağfiret eder, isterse kusur sahibine azap eder.] Binaenaleyh; korkanların ancak Allah'tan korkması lâzımdır. Çünkü; bu âyetin âhirinde Vâcib Tealâ’nın zatını (َغَفُور) ve (غَفُور) sıfatlarıyla tavsif etmesi kendinden korkmak vâcibolduğunu beyan etmektir. Ma'rifet-i İlâhiyeden ârî olan cahiller daima cesur olduklarından Allah'tan korkmadıklarına işaret için Vâcib Tealâ zatından haşyeti ulemaya hasretmiştir. Binaenaleyh; bir kimsenin Allah-u Tealâ'ya ilmi ne kadar ziyade olursa korkusunun da o nispette ziyade olacağında şüphe yoktur. Bu manâyı Resûlullah : (انى اخشاكم لله واتقاكم له) kavl-i şerifiyle te'yid etmiştir. Yani «Ben Allah'a sizin cümlenizden ziyade haşyet ve hepinizden ziyade ittika ederim» demektir. Resûlullah'ın Allah'tan korkusunun ziyade olması ilminin ziyade olmasından olduğunda şüphe yoktur.
Medarik'in beyanına nazaran h a ş y e t le murad; Allah-u Tealâ'ya ta'zimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ'ya ulemanın ta'zimi herkesten ziyade olur.] demektir. (انما) lâfzı haşyeti ulemaya hasriçindir. Yani «Allah'tan korkanlar hemen Allah'ı bilenlerdir. Zira; Allah'ı bilmeyenler Allah'tan korkmazlar» demek olur.

4581
***
Vâcib Tealâ zatına âlim olanların korkusu ziyade olduğunu beyandan sonra kitabına âlim olanların hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَتۡلُونَ كِتَـٰبَ ٱللهُِ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ سِرًّ۬ا وَعَلاًنِيَةً۬ يَرۡجُونَ تِجَـٰرَةً۬ لَّن تَبُورَ (29)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın kitabını okur ve namazı ikame eder ve onlara verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr muhtaç olanlara infak ederler, onlar bu amelleriyle bir ticaret ederler ki o ticarette asla kesat ve zarar olmaz.] Zira o ticaret; indallah mahfuzdur.

لِيُوَفِّيَهُمۡ أُجُورَهُمۡ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضۡلِهِۚۦۤ إِنَّهُ ۥ غَفُورٌ۬ شَڪُورٌ۬ (30)

[Onlara ecirlerini Cenab-ı Hakkın tam vermesi ve fazlından ziyade ihsan etmesi için onlar bu amelleri işlediler. Zira; Allah-u Tealâ gafurdur ve ibadetlerinin kabule şayan olanlarını kabulle ecirlerini bol verir bir şekûrdur.]

Yani; şol kimseler ki Kur'an'ı tilâvet ve mucibiyle amele devam edip, evkat-ı mahsusasında şeraitine riâyet ederek farz olan namazları eda ile beraber bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarından gizli ve açık muhtaç olanlara infak ederler. Onlar şu beyan olunan ibadetleriyle kesat görmez, fesat bulmaz, ebeden helak olmaz ve tükenmez bir ticaret ümid ederler. Bu misilli kimselerin gerek tilâvet, gerek namaz ve infaktan maksatları; Allah-u Tealâ'nın onlara ecirlerini bol vermesi, fazl u kereminden ücretlerini amellerinden ziyade etmesidir. Zira; Cenab-ı Hak kullarının kusurunu mağfiret edici ve amellerine mükâfat olarak ecirlerini bol vericidir.
4582
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette t i l â v e t le murad; ayn-ı kıraat ve muktezasıyla ameldir. Tilâvete devamın şart ve matlub olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasryla (يتلون) varid olmuştur. K i t a p la murad; Kur'an'dır. Gerçi kütüb-ü sabıka dahi Allah'ın kitabıysa da Kur'an'ın nüzulünden sonra onların kıraati kerahettir. Zira; Kur'an onları neshettiğinden amel caiz olmadığı cihetle tilâvetinde bir fayda yoktur ve abesle iştigaldir. Evet ! Onlarla amel caiz olduğu zamanda o kitapla âmil olanlar için onun tilâvetinde ecir olduğu gibi tilâveti de memduh idi.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran s ı r r a n i n f a k la murad; nafile ve a l e n e n i n f a k la murad; farz olan sadakadır. Çünkü; farzı edada riya olmadığından kendinin suizandan kurtulmasına ve başkalarını teşvik olmasına binaen farz olan zekât ve fitre gibi sadakayı suret-i alâniyede vermek evlâdır. Amma nafilede riya olmak ihtimaline binaen gizli vermek evlâdır. Yahut gizli ve aşikârın zikrolunması devamdan kinayedir. Yani «Nasıl tesadüf ederse öylece durmaz, infak ederler» demektir.
(لن تبور) T e b a r ; helak manâsınaysa da burada zarar etmek suretiyle zayi olmak veyahut kesat olup ticaret etmemek muraddır. Yani «Tilâvet-i Kur'an ve namazı eda ve infakla meşgul olanlar bir ticaret ümid ederler ki o ticaret elbette zarar etmekle zayi ve helak olmaz» demektir.

***
Vâcib Tealâ tevhide müteallik delilleri beyandan sonra emr-i risaleti takrir etmek üzere :

وَٱلَّذِىٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ مِنَ ٱلۡكِتَـٰبِ هُوَ ٱلۡحَقُّ مُصَدِّقً۬ا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِۗ

4583
buyuruyor.
[Habibim ! Bizim sana inzal ettiğimiz Kur'an kendinden evvel inzal olunanları tasdik ettiği halde ancak haktır.]

إِنَّ ٱللهُِ بِعِبَادِهِۦ لَخَبِيرُۢ بَصِيرٌ۬ (31)

[Zira; Allah-u Tealâ kullarının ahvalini tamamıyla bilir, görür ve onların hallerine muvafık ahkâmını inzal eder.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Kitaptan olarak bizim sana vahyettiğimiz Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların esasını ve usul-ü itikadiyata müteallik olan ahkâmını tamamen tasdik edici olduğu halde ancak haktır. Zira; kütüb-ü sabıkayı tasdiki hakkaniyetine delildir. Amma kütüb-ü sabıkanın esasını tasdik etmekle beraber nesholunan ahkâmını elbette reddeder, Resûl-ü Zişan'a vahyolunan ahkâm kıyamete kadar sabit ve kulların ahvalini tatbike kâfidir. Zira; Allah-u Tealâ kullarının zahir ve batınlarını bildiğinden onların kabiliyet ve istidadlarına göre ahkâmını inzal eder. Binaenaleyh; vahyettiği ahkâmda amel vâcibolduğu müddet asla butlan eseri olmaz, kezalik kullarından vahye elyak ve nübüvvete ehak olan kimseyi bilir, nübüvveti ona tevdi eder. Binaenaleyh; nübüvvete elyak olduğun cihetle emr-i nübüvvet sana tevdi olunmuş ve vahiy sana gelmiştir. Sen kâfirlerin nübüvveti sana münasip görmediklerine mahzun olma, tebliğe devam et.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne vahyettiği Kur'an'ın hak olduğunu beyandan sonra Kur'an'ı ümmet-i Muhammede irs olarak verdiğini beyan etmek üzere:

ثُمَّ أَوۡرَثۡنَا ٱلۡكِتَـٰبَ ٱلَّذِينَ ٱصۡطَفَيۡنَا مِنۡ عِبَادِنَاۖ

buyuruyor.
[Kur'an'ı inzalden sonra biz kullarımızdan ihtiyar ettiğimiz kimseleri kitaba varis kıldık.] Zira; Resûlullah'ın irtihalinden sonra Kur'an; Allah'ın kulları içinden Kur'an'a iman eden ümmet-i Muhammed'e Resûlullah'tan irs suretiyle intikal etmiştir.

فَمِنۡهُمۡ ظَالِمٌ۬ لِّنَفۡسِهِۦ وَمِنۡہُم مُّقۡتَصِدٌ۬

[Kur'an kendilerine intikal edip ahkâmıyla amel vâcibolunca 4584 kullarımızdan bazısı Kur'an'la ameli terkederek nefsine zulmeder, bazısı da ekser-i evkatta amel etmekle adalet eder.]

وَمِنۡہُمۡ سَابِقُۢ بِٱلۡخَيۡرَٲتِ بِإِذۡنِ ٱللهُِۚ

[Ve kullarımızdan bazıları da Allah'ın izniyle a'mal-i salihaya ve Kur'an'ın ahkâmına muvafık hayrat ve taâta devamla emsalini sebkeder.]

ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡڪَبِيرُ (32)

[İşte şu kitabı irs tarikıyla ihtiyar ettiği kullarına vermek Cenab-ı Hakkın kullarına pek büyük bir ihsanıdır.]

Yani; Habibim ! Bizim seni umum nâsa risaletle ihtiyar edip Kur'an'ı vahyile davanı tasdik ettikten sonra biz kütüb-ü sabıkanın fevaidine ve daha ziyade ahkâm üzere müştemil olan kitabı kullarımızdan ihtiyar ettiğimiz kimselere emval-i mevrusenin varislerine intikal ettiği gibi senden sonra ümmetine intikal ettirdik. Zira; seni onlara Resûl göndermekle ihtiyar ettiğimiz gibi kitabımızı onlara vermekle dahi ihtiyar ettik. Binaenaleyh; onlardan bazıları hevalarına ittibâ' ve ameli terketmekle nefislerine zulmettiler, onlardan bazıları da Kur'an'a iman ve amel etmekle adalet eder, bazısı da Allah'ın izni ve inayetiyle ibadete devam edip emsalini sebkeder. İşte şu efdal-i kütüb olan Kur'an'ı irs tarikıyla ümmet-i Muhammede vermek ve efdal-i enbiya olan âhir zaman Peygamberine ümmet kılmak, Habibim ! Ümmetine Allah'ın büyük ihsanıdır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette k i t a p la murad; Kur'an, i r s le murad; ümmet beyninde Kur'an'ı ibka ederek batından batına intikal ettirmektir. Resûlullah'tan sonra ümmet arasında Kur'an tağyir ve tahriften mahfuz olarak ibka olunmasına binaen irs tabir olunmuştur. Şu halde Vâcib Tealâ’nın i h t i y a r e t t i ğ i k u l l a r la murad; ümmet-i Muhammeddir ve bilhassa ulemâ-yı ümmettir. Çünkü; 4585 kitabin müşkülâtını halledecek ulemâdır, avam-ı nâs değildir. Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; ümmet-i Muhammed olunca âyette beyan olunan üç kısım da ümmet-i Muhammedden ehl-i Cennettir.
Çünkü; Resûlullah'ın (سابقنا سبق ومقطصدناوظالمنامغفورله) buyurduğu Hz. Ömer'den mervidir. Yani «İbadette bizim sabıkımız Cennet'e girmekte de sabıktır, adalet üzere hareket edenimiz necat bulacaktır, zalim olanımız da zulmü miktarı muâhaze olunursa da akıbet mağfiret olunacak» demektir. Diğer hadisinde Resûlullah'ın «Sabıklar bilâhisap Cennet'e girer, muktesid olanlar kolayca hesap görürler, amma zalim olan hapsolunur, hatta necat bulmayacak zannolunur, sonra imanı sebebiyle rahmet-i İlâhiye imdadına yetişir, ehl-i Cennet'ten olur» buyurduğu Medarik'te mezkûrdur. Z a l i m le murad; günahı sevabına galip olan ve s a b ı k la murad; sevabı galip olan, m u k t e s i d le murad; sevabı günahına müsavi olan kimse olduğu (Hasan-ı Basrî) den mervidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyette beyan olunan üç kısmın cümlesi ehl-i imanın aksamıdır. Çünkü taksim; Allah'ın kitapla ihtiyar ettiği kimseleri taksim olduğundan ehl-i imanı taksim olduğunda şüphe yoktur. Âyette zalimin efradı çok olduğundan takdim olunmuştur. Muktesid zalime nispetle az olduğu cihetle ikinci mertebede, sabık da daha az olduğundan üçüncü merrede beyan olunmuştur.

4586
***
Vâcib Tealâ emval-i mevrusenin verese beyninde bekası gibi Resûlünün irtihalinden sonra kitabını ümmeti beyninde ibka ettiğini beyandan sonra kitapla amelin neticesini beyan etmek üzere:

جَنَّـٰتُ عَدۡنٍ۬ يَدۡخُلُونَہَا يُحَلَّوۡنَ فِيہَا مِنۡ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ۬ وَلُؤۡلُؤً۬اۖ

buyuruyor.
[Ehl-i iman (Adin) isminde Cennetlere dahil olurlar, altından bilezikler ve incilerle ziynetlenirler.]

وَلِبَاسُہُمۡ فِيہَا حَرِيرٌ۬ (33)

[Ve ehl-i Cennet'in Cennet'te elbiseleri ipektendir.]

وَقَالُواْ ٱلۡحَمۡدُ للهُِ ٱلَّذِىٓ أَذۡهَبَ عَنَّا ٱلۡحَزَنَۖ

[Ve ehl-i Cennet bu nimetleri görünce derler ki «Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allah-u Tealâ bizden hüzn ü kederi giderdi.»]

إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ۬ شَكُورٌ (34)

[«Zira; Rabbimiz günahlarımızı setredici ve kullarının amellerine mükâfatını bol vericidir» demekle Rablerine hamdederler.]

Yani; Kur'an'a imanla varis olan insanların cümlesi herşeyden kurtulduktan sonra Cennet'te (Adin) denilen derecelere mesrur olarak girerler ve yalnız Cennet'e girmekle kalmazlar, altından yapılmış bilezikler ve incilerle ziynetlenirler. Çünkü; bunlar ihlâs üzere iman edip nefislerini günahtan muhafazayla ibadete devam ettiklerine mükâfat olarak envâ'-ı ziynetle iltifat olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in libasları ipekten ma'mûldür. Çünkü; onlar dünyada zühd ü takvayı ihtiyarla kalın ve yünden dokunmuş elbise giydiklerine ve Rablerine ibadetle meşgul olduklarına sevap olarak onlara Cennet'te ipek giydireceğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Ehl-i Cennet Cennet'e girip bu nimetleri görünce Rablerine hamd ü sena ederler ve derler ki «Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allah-u Tealâ bizden bilkülliye hüzün ve elemi giderdi. Zira bizi birçok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz günahımızı affeder ve amelimize çok sevap verir». İşte müminler bu suretle hamd ü sena ile tahdis-i nimet ederler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ehl-i Cennet'ten zail olan korku; günah, ölüm, Cehennem ve kıyametin şiddetlerinin korkularıdır. Çünkü; ehl-i Cennet Cennet'e girince günahtan korku kalmadığı gibi ölmek, Cehennem'e girmek ve kıyametin 4587 dehşetlerine dair asla endişe kalmaz. Binaenaleyh ehl-i Cennet korkuyu atınca Rablerine hamdedeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir.
Vâcib Tealâ'mın ş e k û r isminin manâsı; kullarının amellerini kabul ve mükâfatını bol vermesidir. Çünkü; ehl-i Cennet günahlarının affolunduğunu ve azıcık amellerine birçok dereceler verildiğini görünce derhal Rablerinin (غفور) ve (شكور) olduğunu zikirle sena ederler.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in hüzünlerinin izale olunduğuna hamdettiklerini beyandan sonra Cennet'te bakî kalacaklarına dahi hamdedeceklerini beyan etmek üzere :

ٱلَّذِىٓ أَحَلَّنَا دَارَٱلۡمُقَامَةِ مِن فَضۡلِهِۦ

buyuruyor.
[«Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allah-u Tealâ fazl u kereminden bizi dar-ı ikamet ve karar olan Cennet'e inzal etti.»]

لاً يَمَسُّنَا فِيہَا نَصَبٌ۬ وَلاً يَمَسُّنَا فِيہَا لُغُوبٌ۬ (35)

[«Ve dar-ı ikamet olan Cennet'te bizi meşakkat messetmediği gibi yorgunluk dahi messetmez» demekle hamdederler.]

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile (نصب); meşakkat, rahatsızlık veca' v.s. gibi insanın sevmediği şeylerdir. (لغوب); yorgunluk ve bedene arız olan durgunluktur. Yani «Allah-u Tealâ bizi fazl u kereminden darülikame olan Cennet'e inzal ederek Cennet'te misafir etti. Halbuki o Cennet'te bize ağrı, sızı v.s. gibi meşakkat dokunmadığı gibi yorgunluk ve bedene durgunluk dahi dokunmaz. Çünkü; meşakkatin ve yorgunluğun mahalli dünyadır, Cennet değildir. Binaenaleyh; bu misilli insanın sevmediği şeyler dar-ı iptilâ olan dünyada kalmıştır» demekle Cenab-ı Hakka hamdederler.
M u k a m e ; devam üzere ikamet mahallidir. Cennete girenlerin ebeden ikamet edeceklerine işaret için Cennet'e (دَارَٱلۡمُقَامَةِ) denmiştir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i imanın ahvalini beyandan sonra ehl-i küfrün ahvalini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمۡ نَارُ جَهَنَّمَ

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular, onlar için Cehennem azabı vardır.]

لاً يُقۡضَىٰ عَلَيۡهِمۡ فَيَمُوتُواْ

[Ehl-i Cehennem üzerine ölümle hükmolunmaz ki ölseler de azaptan kurtulsalar.]

وَلاً يُخَفَّفُ عَنۡهُم مِّنۡ عَذَابِهَاۚ

[Ve onlardan Cehennem azabı tahfif olunmaz ki bir nefes alsalar da azıcık bir zaman istifade etseler.]

كَذَٲلِكَ نَجۡزِى كُلَّ ڪَفُورٍ۬ (36)

[işte her küfreden kimseye biz böylece ceza veririz.]

4589
Yani; kâfirler için Cehennem azabı vardır ki o azap onların muazzeb olmaları için hazırlandı ve taraf-ı İlâhiden onların mevtiyle hükmolunmaz ki vefat etsinler de ölüm sebebiyle müsterih olsunlar, belki her ne zaman helake ma'ruz olurlarsa eski halleri iade olunur. Binaenaleyh; azapları tazelenir, teşeddüd eder ve onlardan Cehennem azabından az birşey tahfif olunmaz ki bir defa bari nefes alsınlar, ebeden muazzeb olurlar ve kâfirlerin hepsine biz böyle ceza ederiz. Binaenaleyh; hiçbir kâfir bu gibi cezadan kurtulamaz.

وَهُمۡ يَصۡطَرِخُونَ فِيہَا

[Halbuki ehl-i Cehennem Cehennem'de muavenet taleb etmek ve kurtulmak üzere fezi' ve feryad ederler.]

رَبَّنَآ أَخۡرِجۡنَا نَعۡمَلۡ صَـٰلِحًا غَيۡرَ ٱلَّذِى ڪُنَّا نَعۡمَلُۚ

[Ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Bizi Cehennem'den çıkar ki biz dünyada işlediğimiz amelimizin gayrı amel-i salih işleyelim ve ehl-i Cennet'ten olalım» demekle müstemirren çağrışırlar, lâkin asla fayda etmez.] Çünkü; amel-i salihin mahalli olan dünya ve zamanı olan ömürleri geçti.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin bu tazarrularına karşı taraf-ı İlâhiden verilen cevabı beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ نُعَمِّرۡكُم مَّا يَتَذَڪَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَآءَكُمُ ٱلنَّذِيرُۖ

buyuruyor.
[«Biz sizi tezekkür etmek şanından olan bir kimsenin tezekkür edebileceği kadar bir müddet muammer kılıp müsade etmedik mi ki siz müsade istersiniz? Halbuki size dünyada Cehennem azabından korkutur nebi geldi, tarik-ı hakkı gösterdi, o zaman niçin düşünmediniz ve o zaman düşünmediğiniz halde şimdi mühlet versek düşünecek misiniz ve bütün ömrünüzü hevanıza sarfettiniz de şimdi müsade mi istersiniz?» demekle cevab-ı red verilir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette h e m z e ; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir içindir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Sizi, hakkı, batılı, hayrı, şerri tezekkür edip tefrik edeceğiniz bir 4590 müddet muammer kılmadık mı? Elbette muammer kıldık. Binaenaleyh; dünyada size verdiğimiz ömrünüzü inkâr edemezsiniz. Şu halde o vakit tezekkür etmediğiniz gibi iade olunacağınız farzolunsa yine aynı hal üzere vakit geçireceğiniz şüphesizdir.] demektir.
Tezekkür edecek müddet; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile altmış yaş olması Hz. Ali ve İbn-i Abbas'tan mervi ise de Beyzâvî'nin beyanı veçhile t e z e k k ü r m ü m k ü n o l a n m ü d d e t le murad; insanın düşünebileceği bir müddettir. Âyette n e z i r le murad; nebi, şeriatın esası olan kitap, akraba ve ahbabın vefatı ve ihtiyarlıktır. Çünkü; bunların cümlesi mükellef olan insanları tezekküre sevkedecek ve âhiretten korkutacak şeyler olduğundan herbirine nezir ıtlakı sahih olduğu cihetle hepsi murad olunmakta bir mani yoktur. İşte bu gibi âhirette cereyan edecek ahvali Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla kullarını intibaha davet etmiştir ki herkes bu dünyada gözünü açsın, işini âhirete bırakmasın.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennem'de dünyaya bir daha avdet etmelerini istemeleri üzerine tekdir olunacaklarını beyandan sonra canib-i İlâhiden onlara varid olacak hitabını beyan etmek üzere:

فَذُوقُواْ فَمَا لِلظَّـٰلِمِينَ مِن نَّصِيرٍ (37)

buyuruyor.
[«Ey zalimler ! Tadın Cehennem azabını. Zira; zalimler için Cehennem'den kurtaracak bir yardımcı olmadı» denir.]

Yani; dünyada nebilerine itaat etmemekle nefislerine zulmeden zalimlere alâtarikılihâne Cenab-ı Hak der ki «Ey zalimler ! Devam üzere tadın Cehennem azabını. Zira; sizin Cehennem'den çıkmak imkânınız yoktur. Çünkü; siz hudud-u şer'iyeden çıkmış birtakım zalimlersiniz ve zalimlerin azabını bilkülliye kaldıracak hiçbir yardımcı yoktur. Binaenaleyh; siz ebeden Cehennem'de kalacaksınız» demekle Cenab-ı Hak tazarru'larını reddeder.
4591

Vâcib Tealâ zalimlerin Cehennem'de kalacaklarını takrir etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ عَـٰلِمُ غَيۡبِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِۚ إِنَّهُ ۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ (38)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ semâvât ve arzın gizlilerini bilir. Zira; Allah-u Tealâ insanların kalplerinde gizli olan esrarı bilir.] Binaenaleyh; kâfirlerin kalplerinde ilelebed küfredecekleri muzmer olduğunu bildiğinden ilelebed onları muazzep kılar.

Bu âyet «Kâfirlerin küfrü muayyen bir zamanda yani dünyada yaşadıkları müddettedir. Şu halde mahdut bir zamanda vâki olan küfre ebeden azap etmek muvafık değildir» diyerek varid olan bir itiraza cevaptır. Çünkü; Allah-u Tealâ bilûmum kullarının zahir ve bâtın ahvaline muttali' olduğundan ehl-i küfrün kalplerinde ebeden muammer olsalar ilelebed küfredip ayrılmayacaklarını bildiği cihetle ebediyen küfre ısrar edeceğine binaen ebeden azap edecektir. Binaenaleyh ebeden azap; mahdut bir zamanda vâki olan küfrün cezası değil, belki ebeden küfretmeye niyetin cezasıdır.

***
Vâcib Tealâ ilmini beyandan sonra insanları yeryüzünde halife kılmakla lûtfettiğini beyan etmek üzere :

هُوَ ٱلَّذِى جَعَلَكُمۡ خَلَـٰٓٮِٕفَ فِى ٱلاًرۡضِۚ

buyuruyor.
[O Allah-u Tealâ şol zat-ı lâtiftir ki o zat sizi yeryüzünde halifeler kıldı.] Ve arzın tasarrufuna malik, yeryüzünde olan mahlûkata sizi musallat ve sultan kıldı, onların cümlesini size müsahhar kılınca sizin bu nimetlere şükür olmak üzere iman etmeniz lâzımken bilâkis siz isyan ve küfredersiniz.
4592
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile hilâfet; taraf-ı İlâhiden yeryüzünü imar için insanlara verilen bir atiye olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ sizi kendi tarafından halife ve yeryüzünün imarına, menafiinden intifâ'a me'zun kıldı.] demektir. Ümem-i salifenin makamlarına kaim olup mülklerine malik olmak suretiyle halife manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ sizi evvel geçen milletlerin beldelerine ve mülklerine varis kılmak ve onların makamlarına ikame etmek suretiyle sizi onlara halife kıldı. Binaenaleyh; 'sizin onlardan ibret almanız ve halinizi ıslahla Allah'ın verdiği nimetlere şükretmeniz lâzım.] demektir.

***
Vâcib Tealâ yeryüzünde insanları halife kıldığını beyandan sonra hilâfetin şükrünü eda etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere :

فَمَن كَفَرَ فَعَلَيۡهِ كُفۡرُهُۖ ۥ وَلاً يَزِيدُ ٱلۡكَـٰفِرِينَ كُفۡرُهُمۡ عِندَ رَبِّہِمۡ إِلاً مَقۡتً۬اۖ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ sizi yeryüzünde halife kılınca eğer bir kimse küfrederse küfrünün vebali kendine ait ve mazarratınadır ve kâfirlerin küfrü Rableri indinde hiçbir şey ziyade etmez, ancak Allah'ın gazabını ve kahrını ziyade eder.] Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının imanından ve küfründen ganîdir. Binaenaleyh; iman eden kimsenin imanından menfaat ve küfreden kimsenin küfründen mazarrat ancak kendilerine aittir, işte şu esasa binaen nimetine şükretmeyen kâfirden Allah-u Tealâ intikamını alır.

وَلاً يَزِيدُ ٱلۡكَـٰفِرِينَ كُفۡرُهُمۡ إِلاً خَسَارً۬ا (39)

[Çünkü; kâfirlere küfürleri ziyade etmez, illâ zarar ziyade eder.] Şu halde dar-ı âhirette kâfirlerin küfrü müminlerin nail olacakları nimetlerden mahrumiyetlerini ziyade eder ki bu mahrumiyet bir zarar olduğu gibi ebeden rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmak da ayrıca bir zarardır. Çünkü; insanın ömrü sermayedir.
4593
Eğer o sermayeyle rıza-yı İlâhiyi kesbederse ticaret etmiş olur, eğer o sermayesini gazab-ı İlâhiyi celbedecek esbaba sarfederse zarar ettiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; sermayeden matlub olan ticaretin hasıl olmaması zarar olduğu gibi sermayeyi zayi etmek de ayrıca bir zarar u ziyandır.
Âyette tekrar yoktur. Zira; evvelki âyetin manâsı «âfirlerin küfrü; Allah'ın gazabının ziyadelenmesini icab edip baş ey ziyade etmeyeceğini» ve ikinci âyetin manâsı «Kâfirlerin küfrü; kendi nefislerine nazaran zarar olacağını» beyan ettiğinden tekrar yoktur.

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ شُرَكَآءَكُمُ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ أَرُونِى مَاذَا خَلَقُواْ مِنَ ٱلاًرۡضِ

[Habibim ! Onların küfrü zarardan başka birşey ziyade etmediğini beyandan sonra sen müşriklere de ki «Ey müşrikler ! Allah'ın gayrı sizin şerik itikad edip duâ ettiğiniz ve yalvardığınız şeriklerinizde ulûhiyet sıfatı var mıdır? Haber verin bana, bu hususta reyiniz nedir? Gösterin bana, o putlarınız arzın eczasından hangi şeyi halkettiler?] Kudretleri olmadığını bildiğiniz halde niçin ma'bud ittihaz edersiniz, eğer acizlerini bilmiyor da putlarda bir kudret tasavvur ederseniz gösterin bana, onlar tasavvur ettiğiniz kudretleriyle yeryüzünden ne gibi şeyi halkettiler ve ne misilli şeyi halka kudretleri vardır?» Onlar bu suâle cevap veremezler. Çünkü; bunların acizleri meydanda olup inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir.

أَمۡ لَهُمۡ شِرۡكٌ۬ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ

[Yahut haber verin bana ki onlar için semâvatta Allah'la şirketleri var da göklerde eşyayı beraber mi icad ettiler?]

أَمۡ ءَاتَيۡنَـٰهُمۡ كِتَـٰبً۬ا فَهُمۡ عَلَىٰ بَيِّنَتٍ۬ مِّنۡهُۚ

[Yahut onların bize şerik olmalarına dair biz onlara bir kitap verdik de onlar o kitaptan bir şahit ve beyyine üzerine midirler?] 4594 Biz onların davalarını ispat edecek bir kitap vermedik. Ve dava larını ispata kâfi ellerinde bir vesikaları yoktur. Halbuki delilsiz dava batıldır. Zira; delile müstenid olmayan dava evham ve hayalât üzere müpteni olacağı cihetle merduddur.

بَلۡ إِن يَعِدُ ٱلظَّـٰلِمُونَ بَعۡضُہُم بَعۡضًا إِلاً غُرُورًا (40)

[Belki zalimlerden bazısı bazısına vaad etmez, ancak gurur vaad eder.]

Yani; putlara ibadet eden müşriklerin davalarına delilleri yoktur, ancak zalimlerin ileri gelen eşrafı mansıplarını muhafaza için fukara güruhunu iğfal ve tezviratla aldatırlar, keyflerine göre yalan söyler, putların şefaat edeceğinden bahsetmekle zuafayı kandırırlar. Yoksa putların haşa Vâcib Tealâ'ya şerik olduğuna dair ellerinde aklî ve naklî bir hüccetleri yoktur. Binaenaleyh onların söyledikleri sözler; bazılarının diğerlerini iğfal için tertip olunmuş tezvirattan ibarettir.
İşte bu âyet-i celile her zamanın zalimlerinin hallerini tamamıyla tasvir eder. Çünkü; zalimlerin her zaman sahtelik ve tezviratla birbirini aldatmak âdetleri olduğu gibi kendilerine tâbi olan esafil güruhunu da daima birtakım mağrurane sözleriyle aldatıp cemaatını çoğaltmak ve onların karaltısıyla kendi manevrasını çevirmek ve maksadını elde etmek için onları istihdam eylemek dahî âdetleridir.

***
Vâcib Tealâ putların ma'bud ittihazına lâyık olmadıklarını yandan sonra ibadete müstehak ancak kendi zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ يُمۡسِكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ أَن تَزُولاًۚ

4595
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ semâvât ve arzı zail olmaktan meneder.]

وَلَٮِٕن زَالَتَآ إِنۡ أَمۡسَكَهُمَا مِنۡ أَحَدٍ۬ مِّنۢ بَعۡدِهِۚۦۤ

[Eğer Allah-u Tealâ onları zevalden muhafaza etmese de bilfarz vettakdir onlar zail olsalar Allah'tan sonra onları tutacak hiçbir ferd olmadı. Şu halde onları zevalden muhafaza edecek ancak Allah-u Tealâ'dır.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ حَلِيمًا غَفُورً۬ا (41)

[Zira; Allah-u Tealâ halimdir.] Çünkü; kullarının isyanları üzerine derhal intikam almaz ve [gafurdur.] Zira; kullarının kusurlarını derhal yüzlerine vurmaz.

Yani; ibadete müstehak ancak Allah-u Tealâ'dır. Çünkü; zatında ve sıfatında ma'budünbilhak odur. Zira; semâvât ve arzı kulların isyanları sebebiyle yerlerinden ayrılmaktan muhafaza ve onları kudret-i kahiresiyle zevalden meneder, eğer Habibim ! Bilfarz vettakdir semâvât ve arz yerlerinden ayrılsalar Allah-u Tealâ'dan gayri onları yerlerinde tutacak hiçbir kimse yoktur, eğer olsa ma'bud ittihazına lâyık olur ve lâkin yoktur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin tevhidi inkârlarını ve ma'budünilhak ancak zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyandan sonra Kureyş'in fena hallerinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَأَقۡسَمُواْ بِٱللهُِ جَهۡدَ أَيۡمَـٰنِہِمۡ لَٮِٕن جَآءَهُمۡ نَذِيرٌ۬ لَّيَكُونُنَّ أَهۡدَىٰ مِنۡ إِحۡدَى ٱلاًُمَمِۖ

buyuruyor.
[Kureyşîler son derece sa'y ü gayretle Allah'a yemin ettiler ve dediler ki «Eğer kendilerine bir nebi gelse elbette ümmetlerin birinden hidayette daha ziyade olurlar.»]
4596
Yani; Kureyş kavmi Resûlullah'ın bi'setinden evvel ümem-i salifenin resûllerini tekzibettiklerini işittikleri zaman Allah-u Tealâ'ya yeminlerinin son derecesiyle yemin ve yeminlerini envâ'-ı te'kidle tevsik ettiler ve dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki eğer kendilerine Cehennem azabından korkutur bir nebi gelse ve doğru yolu gösterse elbette onlardan herbiri ümmetlerin herbirinden doğru yolu kabulde ziyade olurlardı». İşte böyle diyerek yemin ettiler ve Allah'a ahid verdiler. Yani onlar «Eğer bize nebi gelse bizim herbirimiz hidayeti kabulde geçmiş ümmetlerden daha iyi oluruz» dediler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kureyş kavmi Yehûd ve Nasara'nın nebilerini tekziplerini işitmeleri üzerine kendilerine nebi gelse onlar tekzip etmeyip kemâl-i itaatla inkıyad edeceklerine yemin etmişlerdi. İşte âyet-i celile; onların bu hallerini tasvir etmiştir.

فَلَمَّا جَآءَهُمۡ نَذِيرٌ۬ مَّا زَادَهُمۡ إِلاً نُفُورًا (42) ٱسۡتِكۡبَارً۬ا فِى ٱلاًرۡضِ

[Vakta ki onlara Cehennem azabından korkutur nebi geldi, nebinin gelmesi onlara ziyade etmedi, illâ onların nefretlerini ve yeryüzünde kendilerini büyük addetmelerini ziyade etti.]
Yani; Kureyş kavmi Allah'a şiddetle yemin ederek kendilerine bir nebi gelse ümem-i salife gibi nebilerini tekzib etmeyeceklerine ve derhal ihtida edeceklerine ve hidayette geçmiş ümmetlerden daha ziyade olacaklarına ahid verdiler. Vakta ki kendilerine nebilerin efdali olan Muhammed (S.A.) gelince o Resûl-ü Alîşan'ın onlara gelmesi ziyade etmedi, illâ onların nefretlerini ve haktan i'razlarını ziyade etti. Bu nefretlerine birinci sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleridir.

4597
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin nefretlerinin ikinci sebebini beyan etmek üzere :

وَمَكۡرَ ٱلسَّيِّىِٕۚ

buyuruyor.
[Onların nefretlerinin ikinci sebebi; Resûlullah'a sû-i zanları ve Resûlullah'ın nübüvvet davasını red için yaptıkları hile ve desiseleridir.] Çünkü (مَكۡرَ ٱلسَّيِّىِٕ) fena olan her fiildir. Binaenaleyh bu makamda kâfirlerin nefretlerine sebep olan (مَكۡرَ ٱلسَّيِّىِٕ) ile murad; onların şirkle iptilâ ve ülfetleri ve Resûlullah'a eza ve katlini kasdetmeleridir. Resûlullah'ın gelmesiyle küfürlerinin ziyade olması; Resûlullah ba'solunmazdan evvel yalnız Allah'a küfrederken ba'sindan sonra hem Allah'a hem de Resûlullah'a küfrederek eza etmeleridir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hilelerini beyandan sonra hilenin akıbetini beyan etmek üzere :

وَلاً يَحِيقُ ٱلۡمَكۡرُ ٱلسَّيِّئُ إِلاً بِأَهۡلِهِۚۦ

buyuruyor.
[Kötü hilenin şerri ihata etmez, ancak o hile yapanı ihata eder.]

Yani; bir kimse diğer bir kimseye hile yapar ve hilesiyle zulüm ve gadretmek isterse tertib ettiği hilenin zararı ancak kendini ihata eder.
İşte bu kabilden olarak Kureyş kabilesinin Resûlullah'ı katletmek için tertib ettikleri hilelerinin neticesi olarak akıbet (Bedir) vak'asında kendileri kati olundular, Türklerin (Hilenin harmanı olmaz) ve (Kötülük eden belâsını bulur) darb-ı meselleri bu âyete muvafık sözlerdir. Binaenaleyh; bu âyetin sırrı âlemde her zaman zuhûr etmektedir. Çünkü; her kim ki diğerine bir hile yaparsa behemehal onun zararını görür ve hilesi ayağına dolaşır. Gerçi bazı hilenin sahibi işin bidayesinde hilesinin faydasını görür, hasmına galebe eder gibi görünürse de akıbetinde .gördüğü menfaattan çok fazla zarar görür yahut ayn-ı hilesi kendi zararına olarak ayağına dolaşır. Binaenaleyh; itibar da akıbetedir ve buna misal ise 4598 sayılmaz ve tükenmez derecede olup âlemde her zaman görülen şeylerdendir. Şu halde gayra zulmetmek için hile ve desaisle meşgul olanlar akıbete gafletle aldanmaktan başka birşey yapmış olmazlar.(ومن حفرلاخيه حبا فقدفقع فيه مكبا) darb-ı meseli dahî bu âyetten alınmıştır. Yani «Bir kimse kendi biraderini düşürmek için kuyu kazarsa kazdığı kuyuya yüzü üstü kendi düşer» demektir. Amma umur-u harpte hile bu âyetten (الحرب خدعة) hadis-i şerifiyle müstesnadır. Zira bu hadis-i şerif; harpte düşmana karşı hud'anın cevazını te'sis etmiştir. Çünkü harbin meşruiyeti; i'lâ-yı kelimetullah, mukaddesat ve muhadderat-ı İslâmiyeyi a'dânın tasallutundan muhafaza için olduğundan düşmana galebe her neye muhtaçsa onu yapmak meşru ve heyet-i içtimaiyenin hukukunu muhafazaya ma'tuf olduğundan harpte hile memduh olup ancak eşhas beyninde menfaat-ı şahsiye uğrunda gayrı ızrar için yapıldığında gayrı meşru ve hurmet-i kafiyeyle haramdır. Binaenaleyh; harp için hile şahsın hilesine kıyas olunamaz.
Hulâsa; Resûlullah'ın bi'setinden evvel Mekkelilerin kendilerine bir nebi gelir ve doğru yolu gösterirse sair ümmetlerden ziyade hidayeti kabul edeceklerine şiddetle yemin ettikleri ve nebileri kendilerine gelip davet edince bu davet onların nefretlerini ziyade ettiği ve nefretlerine sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleri ve Resûlullah'a hileleri olduğu ve hilenin zararı ancak o hileyi yapanı ihata ettiği bü âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4599
***
Vâcib Tealâ ehl-i Mekke'nin yeminlerinden döndüklerini ve Resûlullah'a îman etmekten kendilerini büyük addettiklerini ve Resûllerini katletmek için hile yaptıklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin akıbetlerini beyan etmek üzere :

فَهَلۡ يَنظُرُونَ إِلاً سُنَّتَ ٱلاًوَّلِينَۚ

buyuruyor.
[Müşrikler intizar etmezler, illâ evvel geçen kâfirlerin helakleri gibi helak olmalarını isterler ve ona intizar ederler.]

Yani; ehl-i Mekke kendilerini irşad için gönderilen Resûllerini iz'âc ve suikastta bulununca onlar hiçbir şeyi gözlemez, illâ evvel geçen ümmetlerde carî olan âdeti gözlerler. Çünkü; onlar nebilerini tekzipleri sebebiyle helak oldular. Bunlar da nebilerini tekzipte ısrar ederlerse onların helakleri gibi helak olacaklarında şüphe yoktur. Zira resûllerini tekzib eden milletlerde âdet; helak olmaktır.
Bu âyette s ü n n e t le murad; âdettir. Şu halde «Evvelinin sünneti» demek «Evvelîn'in âdeti» demektir. Buna nazaran manâyı âyet: [Ehl-i Mekke Resûllerini tekzipleri sebebiyle intizar etmezler, illâ kendilerinden evvel geçenlerin ve nebilerini tekzip edenlerin âdetini isterler ve Cenab-ı Hakkın onlar hakkında carî olan ihlâkine intizar ederler.] demektir.

فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ ٱللهُِ تَبۡدِيلاً۬ۖ

[Onlar tekzipte ısrar edince Habibim ! Allah'ın bu misilli akvam hakkında carî olan âdetinde elbette sen tebdil bulamazsın.]
Binaenaleyh âdet; bu gibileri ihlâk etmektir. Şu halde azap yerine rahmet, rahmet yerine azap gelmek suretiyle âdet-i İlâhiye asla tebeddül ve tagayyür kabul etmez. Zira âdet-i İlâhiye; âsîlere azap ve itaat edenlere rahmetle muamele etmektir.

وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ ٱللهُِ تَحۡوِيلاً (43)

[Ve habibim ! Allah'ın âdeti için elbette sen tahavvül bulamazsın.] Binaenaleyh; âsîlerin azabı muti' olanlara intikal etmez.
Evvelki âyette s ü n n e t le murad; azaptır. Ve t e b d i l le murad; azabın sevaba tebdilidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i İlâhiye; azap olan yerde o azabın sevaba tebeddülünü murad etmediğinden mümkün değil» demektir. İkinci âyette s ü n n e t le murad; azabın âsîlere olmasıdır, t a h v i l le murad; âsîlerden muti'lere intikal etmesidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i İlâhiye; muti'lere, âsîlere mahsus olan azabı nakletmem ektir. Binaenaleyh; Habibim ! Sen âdet-i İlâhiyede bu gibi tahavvülâtı bulamazsın» demektir.
4600
Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile âyette tekrar yoktur. Zira evvelki âyet; azabın sevaba tebdil ve ikinci âyet ise azabın müstehak olan kimseden gayrı müstehakka naklolunmayacağını beyan etmiştir. Şu halde âyetlerden maksat başka olduğundan tekrar yoktur. Elsine-i nâsta «Tarih tekerrürden ibarettir» sözleri bu gibi âyetlere istinad eder. Çünkü; âlemde cereyan eden havadis üzerine lâhik olan ahkâm-ı İlâhiye daima tarz-ı vâhidde zuhûr eder. Zira; bir zamanda vâki olan isyan üzerine Allah'ın gazabı nasıl zuhûr ederse diğer zamanda aynı isyanın vukuunda terbiye-i İlâhiye aynı suretle zuhûr eder. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye değişmez. İnsanların hareketlerine göre tecelliyat-ı İlâhiyenin zuhûruyla an be an âlemde görülmekte olan vukuatın emsali binlerce geçmiştir. Çünkü; bir kimseden sadır olan hayrın hükmü ne ise diğerinden sadır olduğunda da aynı hükümdür ve şerrin sudurunda dahî hal böyledir. Şu halde hükm-ü İlâhi şahısların değişmesiyle değişmez. Belki ef âle ve amele göre değişir. İşte bir zamanda insanların ef âline göre hükm-ü İlâhi gazap veya rahmet her ne ise asırlar geçip insanlar değiştikten sonra diğer asırda mevcut insanlar aynı ef âlde bulunduklarında aynıyla hükm-ü İlâhi zuhûr ettiği cihetle «Tarih tekerrürden ibarettir» denilmek pek doğrudur. Ve bu manâyı Cenab-ı Hak (فلن تجد لسنت الله تبديلا) âyetiyle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ evvel geçen milletlerde âdet-i İlâhiye neyse sonla gelenlerde dahi aynı âdet carî olduğunu beyandan sonra ümem-i salifede carî olan âdetini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi intibaha davet etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِى ٱلاًرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ وَكَانُوٓاْ أَشَدَّ مِنۡہُمۡ قُوَّۚةً۬

buyuruyor.
[Müşrikler yeryüzünde seyrüsefer edip de kendilerinden evvel geçen kimselerin hallerine nazar-ı ibretle bakmadılar mı? Halbuki onlar kuvvet cihetinden bunlardan daha ziyadeydiler.] İşte evvel geçenlerde âdet-i İlâhiye onları isyanları sebebiyle ihlâk olduğu gibi bunlarda dahî şirk üzere ısrar ettikleri takdirde aynı âdet-i İlâhiyenin carî olacağını düşünmeleri ve onların harabelerinden ibret almaları lâzımdır. Çünkü; evvel geçen milletler kuvvet ve şevkette, servet ü samanda bunlardan ziyade oldukları halde onlar helak olunca bunların da helak olacakları evleviyetle sabittir.
Bu âyette isyan sahiplerinin kendinden evvel geçen âsîlerin hallerinden ve harabelerinden ibret almadıklarını tevbih için istifhamı-ı inkârîye delâlet eden hemzeyle (أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ) varid olmuştur. Yani «Geçmiş milletlerin helakini inkâr ederler de yeryüzünde seyrüsefer edip onların hallerinden ibret almadılar mı? Onlara nazar edip de ibret almamak ne kadar hamakattır?» demek olur.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salifenin hallerinden ibret almayanları tevbih ettiği gibi zat-ı ulûhiyetinin murad ettiği şeyden hiç kimsenin menetmekle âciz kılamayacağını dahî beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ ٱللهُِ لِيُعۡجِزَهُ ۥ مِن شَىۡءٍ۬ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَلاً فِى ٱلاًرۡضِۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'yı yerden ve gökten murad ettiği şeyi icradan hiçbir şey âciz kılar olmadı.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ عَلِيمً۬ا قَدِيرً۬ا (44)

[Zira Allah-u Tealâ kullarının halini bilir ve âsîleri ihlâke, muti' olanlara in'âm etmeye kaadirdir.] Şu halde ey âsîler ! Ve risalet-i Muhammediyeyi inkâr eden mücrimler ! Siz nasıl oluyor ki Allah'a karşı isyana cesaret ve nübüvvet-i Muhammediyeyi inkârla reddedersiniz. Ve nübüvvetin ahkâmını icradan Allah'ı âciz kılarız mı zannedersiniz? Eğer böyle zannederseniz bu zannınız yanlıştır. 4602 Çünkü; Allah'ı muradını icradan hiçbir kimse âciz kılamaz. Zira; her istediği zaman icra eder; kimse mani olamaz. Binaenaleyh :

وَلَوۡ يُؤَاخِذُ ٱللهُِ ٱلنَّاسَ بِمَا ڪَسَبُواْ مَا تَرَكَ عَلَىٰ ظَهۡرِهَا مِن دَآبَّةٍ۬

[Eğer Allah-u Tealâ nâsın kesbettikleri günahları sebebiyle nâsı muâhaze etmiş olsaydı yerin üzerinde hiç bir hayvan terketmezdi.]

وَلَـٰڪِن يُؤَخِّرُهُمۡ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ىۖ

[Ve lâkin onların muâhazelerini ecel-i muayyenlerine te'hir eder ve helaklerine ta'yhı olunan zaman geldiğinde derhal ihlâk eder.]

فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ

[Binaenaleyh; ecelleri geldiğinde derhal ahzolunurlar, asla zaman fevtolmaz.]

فَإِنَّ ٱللهُِ كَانَ بِعِبَادِهِۦ بَصِيرَۢا (45)

[Zira Allah-u Tealâ kullarının ahvalini cemi-i zamanda görür ve helak olunacakları vakti bilir.] Binaenaleyh; vakit geldiğinde asla te'hir etmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ kullarını her kusurlarının şeâmetiyle muâhaze etmez. Zira; herkesi her kusuruyla muâhaze etmiş olsaydı her gün ve her saat muâhaze ve ihlâk vuku bulur, yeryüzünde kimse kalmaz, insanlardan ve hayvanlardan yer üzerinde kimse bırakmazdı. Lâkin Cenab-ı Hak her kavme bir mühlet verdi, o mühlet bitip zamanı gelmedikçe muâhaze etmez ve zamanı geldiğinde asla te'hir olmaz. Şu kadar ki «İnsanlar günahları sebebiyle helak olur, fakat hayvanat-ı sairenin kusurları olmadığı halde onları ihlâkin hikmeti nedir?» şeklinde varid olan suâle Fahri Râzi'nin cevabı üçtür: 4603
B i r i n c i s i : Hayvanlar insanlara nimet olarak halkolunduğundan sahib-i nimet olan insanlar küfran-ı nimet edip helake müstehak olunca nimetleri de kendileriyle beraber zail olur, gider. Şu halde hayvanları itlaf; insanların kusurlarından dolayı insanlara gazaptır, yoksa hayvanların helaki kendi kusurlarına mebni değildir.
İ k i n c i s i : Eşyanın bekası insanla olduğu gibi insanın bekası da eşya iledir. Çünkü; insan eşya ve emtiasını muhafaza eder, hayvanatı besler, bekasına çalışır. Binaenaleyh; insan da, hayvan da beraber yaşarlar. Amma insanlar günahları sebebiyle helak olunca insanın intifa' edeceği hayvanat da helak olur. Çünkü; mesalihini mutazammın olan insanlar telef olunca onların bekasında bir fayda kalmaz. Yoksa hayvanatın telefi kusurlarından değildir. Zira; onlar mükellef olmadıklarından Cenab-ı Hakka karşı onlarda kusur mutasavver olamaz.
Üçüncüsü: Hayvanatın bekası nebatat ve hububat iledir. Hububat ise rahmetle hasıldır. Rahmetin yağması ise insanların istihkakına merbut olup insanın isyanı sebebiyle istihkakı kesilince ot, ekin bitmez. Binaenaleyh; kıtlık senelerde görüldüğü gibi hayvanat da telef olur. Şu halde hayvanatın telefi ancak insanlara gazap içindir. Yoksa hayvanata ihanet için değildir ki «Kusursuz hayvanlar niçin telef oldu?» diyerek suâl varid olsun.
Ayette e c e l - i m ü s e m m â ile murad; yevm-i kıyamettir. Zira; yevm-i kıyamete kadar insanların ve hayvanların nev'i bakî olacak, kıyamette hepsi helak olup gidecektir. Lâkin e c e l - i m ü s e m m â ile murad; her milletin inkırazı için tayin olunan vakt-ı muayyendir.

Gösterim: 1300