Furkan Suresi Tefsiri

SÛRE-İ FURKÂN

Mekke-i mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş yedi âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَبَارَكَ ٱلَّذِى نَزَّلَ ٱلۡفُرۡقَانَ عَلَىٰ عَبۡدِهِۦ لِيَكُونَ لِلۡعَـٰلَمِينَ نَذِيرًا (1)

[Şol zat-ı eceli ü âlânın hayri ve bereketi çok oldu ki, o zat kendi abdi üzere Kur'an'ı semadan ve levh-i mahfuzdan indirdi ki o abd âlemleri korkutucu olsun.]
Yani; taazzum etti, yüce oldu, kullarına ihsan ettiği menafii ve sair hayr-i kesiri ve bereketini ukul-ü beşer idrakten aciz oldu, sıfatında, efâlinde cümle mevcudattan âlî oldu şol Allah-u Tealâ ki o Allah-u Tealâ kendi abdi ve habibi olan Muhammed (S.A.V.) üzerine hakla batıl ve helâlla haram beynini tefrik eden Kur'an'ı inzal etti ki, o abd Kur'an'la ins ü cin âlemlerini korkuta ve cümle âleme Peygamber ola ve herkesi din-i hakka davetle doğru yola irşad ede.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (تَبَارَكَ) hayri çok, bereketi tükenmez, sıfatında ve efâlinde herkesten ziyade olmak manâsına olduğu cihetle Cenab-ı Hakka mahsus kelime-i tazimdir. Binaenaleyh (تَبَارَكَ) lâfzı Allah'ın gayrıya ıtlak olunarak kullanılmaz. Zira; Allah'a mahsus sıfat olunca onunla başka bir kimse tavsif olunamaz.
3782
Taberi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile f u r k a n la murad; Kur'an'dır. Zira Kur'an; ahkâmıyla hakla batıl ve i'cazıyle muhikle muptıl beynini tefrik edip âyetleri birbirinden farklı ve birden nazil olmayıp müteferrik olarak yirmi üç senede nazil olduğundan furkan denilmiştir. Kur'an'ın hayr-i kesir ve bereket-i amme üzerine müştemil ve enva-ı menafii mutazammın olduğuna işaret için (تَبَارَكَ) lafzıyla tavsif etmiştir. Binaenaleyh Kur'an; ulûm ve maarifi cami olduğu cihetle ilmin şerefine ve hayr-i azim olduğuna bu âyette delâlet vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette â l e m i n ile murad insle cindir. Gerçi âlem meleklere de şamilse de Resûlullah meleklere meb'us olmadığından melekler Resûlullah’ın inzar edeceği âlemde dahil değildir. Şu halde âlem; insle cinnin kıyamete kadar mevcud olacak efradına şamildir. Binaenaleyh; Resûlullah’ın kıyamete kadar mevcut olacak mükellefine Peygamber olduğuna âyet delâlet eder.
Resûlullah’ın ümmetini azâb-ı İlâhi ile inzarından hasıl olacak korku ve keder (تَبَارَكَ) lâfzının delâlet ettiği hayr-i kesir ve bereket-i tammeye münafi değildir. Zira' Resûlullah’ın inzarı; merhametli bir babanın evlâdını terbiyeetmesi gibidir. Nasıl ki pederin evlâdını terbiyesinin evveli acı olup sonra o terbiyeden bir çok menfaat hasıl olduğu gibi Resûlullah’ın inzarında da her ne kadar evvelinde korku ve endişe hasıl olursa da o inzar sebebiyle ihtida ederek amel-i sâlih işleyenlerin ileride bir çok hayrat, saadet ve menfaat-ı daimeye nail olacakları cihetle inzar sebebiyle hasıl olacak ıztırap, zarar o ihtida eden kimsenin menfaatına nisbetle gayet azdır. Binaenaleyh; inzardan hasıl olan korku hayr-i kesir zımnında zarar-ı cüz'iyi ihtiyar kabilindendir. Şu halde menafi-i diniyenin menafi-i dünyeviyeden ehemmiyetli olduğuna âyet delâleteder. Çünkü; Vâcip Tealâ hayr-i kesir sahibi olduğunu beyandan sonra menafi-i diniyeyi beyan eden Kur'anı inzâl ettİğini beyanla menafi-i diniyyenin ehemmiyetine tenbih etmiştir.

3783
***
Vâcib Tealâ Resûlünün âlemi inzar etmesi için Kur'an'ı inzalini beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin Kur'an'ı inzalle âlemi İslaha kaadir olduğuna delâlet eden evsaf-ı İlâhiyeden bazısını zikretmek üzere :

ٱلَّذِى لَهُ ۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱ لاً رۡضِ

buyuruyor.
[Kur'an'ı habibi üzerine inzal eden şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki sema vat ve arzın mülkü ve istediği gibi tasarruf ona mahsustur.]

وَلَمۡ يَتَّخِذۡ وَلَدً۬ا وَلَمۡ يَكُن لَّهُ ۥ شَرِيكٌ۬ فِى ٱلۡمُلۡكِ

[O Allah-u Tealâ veled ittihâz etmedi. Zira; yardımcıya ihtiyacı yoktur ve mülkünde kendisi için şerik olmadı. Binaenaleyh; mülkünde istiklâl üzere tasarruf eder.] Şu halde kullarını islâh için istediği kuluna kitabını inzal eder hiç kimsenin müdahaleye selâhiyeti yoktur.

وَخَلَقَ ڪُلَّ شَىۡءٍ۬ فَقَدَّرَهُ ۥ تَقۡدِيرً۬ا (2)

[Ve Allah-u Tealâ her şeyi icat ve her birini miktarı muayyen üzerine tertip ve takdir etti. Ve herkesten matlup olan gaye neyse ona göre lâzım olan hassaların esbabını hazırladı ve o esbaba tevessülün yollarını gösterdi ve herkesin ecel-i muayyenine kadar yaşıyabileceği maişetlerini te'min ve ona göre âzâ ve âletlerini kendilerine teslim etti. Binaenaleyh; hiç kimsenin itiraz ve itizara mecali kalmadı.]
Yani; Kur'an'ı inzal eden Allah-u Tealâ şol zattır ki yerin ve göklerin mülkü ve tasarrufu ona mahsustur. Binaenaleyh; âlem-i ulvî ve âlem-i süflî cümlesi vücudunda ve ecel-i muayyenine kadar bekasında Hâlık Tealânın inayetine muhtaçtır. Çünkü; mülk onun olup tasarrufunda müstakil olduğu için her ihtiyaçlarını defeden odur. Ve ondan istimdat ederler, Allah-u Tealâ veled ittihaz etmedi. Binaenaleyh; mülkünde veraset cari olmaz, veled ittihazına ihtiyaç da yoktur. Şu halde veraset ve sair suretlerle mülkünde asla şeriki olmadığından ulûhiyette ferd-i vahittir, mabudun bilhaktır ve onun gayrı, hakiki mabut olmadığından cümlenin ibadetine müstehak ancak odur.
3784
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet, Hz. İsa Allah'ın oğlu diyen bazı Nasara'yı ve müşriklerden (Seneviye) taifesini reddetmiştir. Zira; onlar melekler Allah'ın kızlarıdır diye yalan söylemiş ve iftira etmişlerdir. Allah-u Tealâ her şeyi halketti ve her şeyin hilkatinden maksad neyse ona göre vücudunu, suver ü eşkâlini, hüsnünü, âlât ü edavatını ve yaşayabileceği azalarını takdir ve cümlesini maksadına müsavi kıldı. Meselâ insanı şu gördüğümüz şekil ve suret üzere halketti, ondan maksat plan tekâlifi kabule, umur-u din ve dünyaya müteallik mesalihini tesviye ve idrak etmeye muktedir kıldı.
Kezalik her mahlûku maslahatına müsavi ve menfaatini bilip talip olur ve mazarratından kaçar bir hal üzere takdir etti. Binaenaleyh; mahlûkatın takdiri hilkatına müsavi olup asla tehallüf yoktur, îşte şu beyan olunan şeylerin cümlesi Vâcib Tealâ' nın kullarına hayr-i kesiri ve bereket-i tammesidir. Çünkü; Vâcib Tealâ evvelâ mahlûkatı halketti, saniyen her birinin ahvalini tedbir-i acib ile tedbir etti. Hatta bazılarını bir çok sanatlar icadına kaadir ve idrak-ı kâmile sahibi kıldı ve mahlûkattan bazılarını bazısına vasıta ve âlet kıldı ki bazısı mâlik ve bazısı memlûk olup yekdiğerine muavenet ve muzaheret etmekle âlemin intizamı lâyıkiyle ceryan etsin. Bazısını zevceler kıldı ki yekdiğeriyle ülfet etsin ve muamele-i izdivaciyeyle zürriyetleri meydana gelsin, vakti merhununa kadar âlem ma'mur olsun ve intizam-ı âleme halel gelmesin.
Hulâsa; Semavat ve arzın mülkü Allah'a mahsus olup Allah'dan başka hakiki bir mâlik olmadığı, Allah'ın veled ittihazından ve şerikten münezzeh olduğu ve cümle mahlûkatı maişetlerine elverişli halkedip miktar-ı muayyen üzerine takdir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zatını ulûhiyete münasip celâl ve cemâl sıfatlariyle tavsif ettikten sonra Allah'ın gayri bir takım âciz mahlûklara ibadet eden müşriklerin mezheplerini iptal etmek üzere :

وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦۤ ءَالِهَةً۬ لاً يَخۡلُقُونَ شَيۡـًٔ۬ا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ

buyuruyor.
[Allah'ın dûnunda müşrikler mabutlar ittihaz ettiler ki, o mabutlar hiç bir şeyi halkedemezler. Onlar kendileri mahluklardır.]

وَلاًيَمۡلِكُونَ لأنفُسِهِمۡ ضَرًّ۬ا وَلاً نَفۡعً۬ا وَلاً يَمۡلِكُونَ مَوۡتً۬ا وَلاًحَيَوٰةً۬ وَلاً نُشُورً۬ا (3)

[Ve o mabutlar kendi nefisleri için def-i mazarrat ve celb-i menfaata mâlik olamadıkları gibi dünyada bir kimseyi öldürmeye ve diriltmeye ve kabrinden kaldırıp neşretmeye mâlik olamazlar.]
Yani; Allah-u Tealâ sema vat ve arza mâlik ve ulûhiyet sıfatlariyle bihakkın muttasıf mabudun bilhak olduğu halde müşrikler kendi elleriyle yaptıkları taş, ağaç, altun ve gümüş parçası gibi hakir şeyleri mabutlar ittihaz ettiler ki o mabutlar mahlûkatün edna bir şeyi belki bir zerresini bile halkedemedikleri gibi kendileri de mahlûklardır. Halbuki mabudun her şeyi halketmeye kudreti olması lâzım geldiği gibi kendinin de mahlûk olmaması elzemdir. Zira; mahlûk daima halikına muhtaç olduğundan ibadet olunmaya istihkakı olamaz. Binaenaleyh; onların mabutlarına ibadetleri bâtıldır. Çünkü; onların mabut ittihaz ettikleri şeyler ibadet edenlere menfaat ve mazarrat vermek şöyle dursun kendi nefislerinin menfaat ve mazarratına bile mâlik değillerdir. Şu halde onlara ibadette bir fayda yoktur. Kezalik onların mabutları insanları icada, öldürmeye ve öldükten sonra diriltip hesap ve ceza için kabrinden kaldırıp mahşere sevketmeye dahi kaadir ve mâlik değillerdir. Halbuki mabut ittihaz olunan zatın bunların cümlesine muktedir olması lâzımdır.
Bu âyette Vâcib Tealâ ulûhiyetin levazımından dört şeyi beyan etmiştir :
B i r i n c i s i ; Halik olup mahlûk olmamaktır.
İ k i n c i s i ; def-i mazarrat ve celb-i menfaata kaadir olmaktır.
Ü ç ü n c ü s ü ; dünyada ihya ve imateye kaadir olmaktır.
D ö r d ü n c ü s ü ; âhirette nâsı haşre, hesap ve cezaya şevke muktedir olmaktır. Mabut olan zatın şu evsafla muttasıf olması lâzım olduğundan bu evsafla muttasıf olmayan putların mabut olmaya istihkakları olmadığını beyanla onlara ibadet edenlerin hamakatlarına işaret olunmuştur.

3786
***
Vâcib Tealâ evvelen zatının kuvvet ve kudret sahibi olduğunu ve saniyen putperestlerin mezheplerinin bâtıl olduğunu beyandan sonra nübüvvet hakkında kâfirlerin şüphelerini izâle ile nübüvveti isbat etmek üzere :

وَلاً يَمۡلِكُونَ لِأَنفُسِهِمۡ ضَرًّ۬ا وَلاً نَفۡعً۬ا وَلاً يَمۡلِكُونَ مَوۡتً۬ا وَلاً حَيَوٰةً۬ وَلاً نُشُورً۬ا (3)

buyuruyor.
[Kâfirler, «şu Kur'an olmadı, illâ bir yalan ki Muhammed (S.A.V.) o yalanı kendi iftira etti» dediler.]

وَأَعَانَهُ ۥ عَلَيۡهِ قَوۡمٌ ءَاخَرُونَ‌

[«Ve O Kur'an üzerine Muhammed (S.A.V.) e kavm-i âhar yardım etti» demekle Kur'an'm Resûlullah'ın nefsinden icad ettiği bir şey olduğunu iddia ettiler.]

فَقَدۡ جَآءُو ظُلۡمً۬ا وَزُورً۬ا (4)

[Binaenaleyh; bu sözü söyleyenler zulüm ve yalanla geldiler.] Çünkü; Allah'ın kelâmına kul kelâmı demekle zulmettikleri gibi yalan söz de söylemiş oldular. Şu halde Resûlullah'a «yalan söyledi» yollu sözleriyle kendileri hem zâlim hem de yalancı oldular.
3787

وَقَالُوٓاْ أَسَـٰطِيرُ ٱلاًوَّلِينَ ٱڪۡتَتَبَهَا فَهِىَ تُمۡلَىٰ عَلَيۡهِ بُڪۡرَةً۬ وَأَصِيلاً۬ (5)

[Ve müşrikler «Kur'an evvel geçen ümmetlerin kitaplarında yazdıkları satırlarıdır. Muhammed (S.A.V.) nefsi için yazdırdı. Binaenaleyh; o satırlar sabah ve akşam unutmamak için okunur ki Hz. Muhammed (S.A.V.) onu hıfz etsin» demekle Kur'an'ı, Resûlullah’ın evvel geçenlerin kitaplarından istinsah ettirdiğini iddia ettiler.]
Yani; Allah'a ve Resûlüne îman etmeyen şol kâfirler dediler ki; «Şu Kur'an olmadı, illâ yalandır Muhammed (S.A.V.) onu kendi nefsinden icat etti, meramını terviç etmek ve sözünü dinletmek için iftira ediyor ve bunu icatta başka kavim de muavenet etti» demekle Kur'an'a ve Resûlullah'a lâyık olmayan şeyi isnad ettiler. Fakat bu sözü söylemekle zulmettiler ve kendileri yalan getirdiler ve iftira ettiler. Çünkü; Kur'an tarafı İlâhiden vahyolduğu halde kelâm-ı İlâhi olduğunu inkâr ettiler. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmını gayra isnad etmekle zulmettikleri gibi Resûlullah'ın bir kimseden istiane etmediği halde «kavm-i ahar iane etti» demekle yalan söylediler ve dediler ki «Muhammed (S.A.V.) in Kur'an diyerek getirdiği şey evvel geçenlerin kitaplarında yazılmış yalanlardır. Onlardan bir kâtibe yazdırdı ve yazıldıktan sonra o yalanlar Muhammed (S.A.V.) üzerine sabah ve akşamda okunur ki hıfzetsin unutmasın. Çünkü; kendi okuyup yazma bilmediğinden tekrar okuyup ezberlemeye muhtaçtır. Binaenaleyh; başkalarının tekrar okumasiyle ezberledikten sonra taraf-ı İlâhiden geldi. Vahiydir diyerek halka dinletmek ister» demekle Resûlullah'ın nübüvvetine ve Kur'an'a tan etmek istediler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet «Nadr b. Haris» hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Nadr ve emsali müşrikler «Muhammed (S.A.V.) Kur'an'ı (Huveytab b. Abdül'uzza) ınn kölesi (İdas) dan ve (Amir b. Hadramî) nin kölesi (Yesar) dan ve (Amir) in kölesi (Cebir) den alıyor. Zira; Kur'an'ın müştemil olduğu manâları eski kitaplardan hikâye ediyorlar ve lâfzını, onlardan aldığı manâya göre kendi uyduruyor» dediler. Çünkü; şu üç köle ehl-i kitaptan oldukları cihetle Tevrat'ı ve İncil'i okur, onların ahkâmından bazı meclislerde Mekkelilere hikâye ettikleri zamanda Resûlullah nübüvvetini izhar edince kölelerin îman etmeleri üzerine bu iftiraya cür'et ettiler. Cenab-ı Hakkın da onların sözlerini hikâye ve kendilerinin zâlim ve yalancı olduklarını beyan zımnında bu âyeti inzal ettiği mervidir. Bu âyette verilen cevap da kâfidir. Çünkü Kur'an; fesahat ve belagatta beşer kudretinden hariç olduğu cihetle kendileri muarazadan âciz kaldılar. Eğer insanların icad edeceği bir şey olsaydı kendileri icad ederlerdi ve başkasının yardımıyla mümkün olsaydı kendilerine yardım edecek binlerce fusaha ve büleğa mevcut idi. Şu halde kendilerinin bir şey yapamamaları Kur'an'ın vahy-i İlâhi olup taanedenlerin yalancı olduklarına delâlette kâfidir.
Bu âyetler beş hükmü hâvidir:
B i r i n c i s i ; kâfirlerin Kur'an yalan ve iftira demeleridir.
İ k i n c i s i ; Kur'an'ı icatta kavm-i ahar Muhammed (S.A V.) e iane ediyor demeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; bu sözleriyle kâfirle^ rin zâlim ve yalancı olmalarıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Kur'an evvel geçenlerin kitaplarına Rüstem ve Isfendiyar hikâyeleri gibi yazdıkları satırları demeleridir.
B e ş i n c i s i ; Muhammed (S.A.V.) Kur'an'ı başka kitaplardan istinsah ettiriyor, unutmamak için akşam ve sabah kendi üzerine okutturuyor ki ezber etsin ve başkalarına vahiy diyerek tebliğ etsin demeleridir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a söyledikleri lâyık olmayan sözlerini beyandan sonra Resûlünün onlara vereceği cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ أَنزَلَهُ ٱلَّذِى يَعۡلَمُ ٱلسِّرَّ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ ڪَانَ غَفُورً۬ا رَّحِيمً۬ا (6)

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Kur'an'a itiraz eden kâfirlere sen de ki, «Kur'an'ı şol Allah-u Tealâ inzal etti ki, O Allah-u Tealâ semavat 3789 ve arzda gizli olan şeyleri bilir. Zira; O Allah-u Tealâ tevbe edenlere mağfiret ve ibadet edenlere merhamet eder. »]
Yani; habibim ! Müşriklerin kibir ve gururlarına delâlet eden sözlerini ve Kur'an'a taanlarını işittikten sonra onlara cevapta «Kur'an'ı şol Allah-u Tealâ inzal etti ki, O Allah-u Tealâ yerde ve göklerde olan esrarı bilir. Binaenaleyh; sizi ona muarazadan âciz kılmıştır. Siz ise erbab-ı fesahat ve belagattan olmakla beraber Kur'an'ı iptale hırsınız son dereceye varmışken kısa bir âyetinin bile mislini getirmekten âciz kaldınız. Şu halde Kur'an'a taan etmekten utanmaz mısınz ve sizin bu halinizin gazab-ı İlâhiyi câlib olmasından korkmaz mısınız? Şu halde tâib ve müstağfir olun. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenleri yarlığar ve ibadetle dergâhına iltica edenleri rahmetiyle hisseyap eder» demekle onları ilzam et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cevabın hulâsası; Kuran'ın elfâzında olan fesahat beşerin icadının fevkinde olmasıyla Resûlullah îcat etti yollu sözlerini reddettiği gibi Kur'an ilerde olacak bir takım gaipten haberleri mutazammın olduğu ve semavat ve arzda olan bir çok esrar üzere müştemil olduğu cihetle onu ancak semavat ve arzın ve cümle âlem-i melekûtun esrarını bilen Allahü Tealâ'nın inzal ettiği ve âlem-i melekûtun esrarına vakıf olmayan beşer tarafından icadı mümkün olamadığından kâfirlerin «Muhammed (S.A.V.) îcat etti ve evvel geçenlerin satırlarıdır» sözlerinin butlanı meydandadır. Şu halde ey müşrikler nasıl oluyor ki böyle vahi ve kizbi meydanda olan bir iddiaya cür'et edersiniz ve bu sözlerinizle ukubet-i İlâhiyeden korkmaz mısınız? demektir. Bu sözlerinin gazab-ı İlâhiyi mucip olup lâkin merhamet-i İlâhiye te'hirine sebeb olduğuna ve tevbe ederlerse tevbeleri kabul olunup azabtan halâs olacaklarına Cenab-ı Hakkın gafur ve rahim olduğunu beyanla işaret ve tevbeye teşvik olunmuşlardır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gaipten haber, mesâlih-i ibadı lâyıkıyla temşiyet ve nizam-ı âlemi tedbir üzerine müştemil olan ahkâm gelmez, illâ her nevi malûmat üzere âlim olan zat tarafından gelebilir. Allah-u Tealâ'nın cümle âlemin esrarına muttali olduğunu beyan etmek; Resûlullah'a ve Kur'an'a taaneden kâfirlerin gizli taanlarını dahî bildiğini beyanla kâfirler tehdit olunmuştur.

3790
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin «Kur'an Resûlullah'ın icadı yahud evvel geçenlerin yazdıkları yalanlardır» sözlerine cevaptan sonra üçüncü şüphelerini ve cevabını beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ مَالِ هَـٰذَا ٱلرَّسُولِ يَأۡڪُلُ ٱلطَّعَامَ وَيَمۡشِى فِى ٱلاًسۡوَاقِ‌ۙ

buyuruyor.
[Kâfirler «ne oluyor şu risalet iddiasında bulunan kimseye ki bizim gibi yemek yiyor, çarşılarda yürüyor sonra bizim üzerimize tefevvukla risalet davasına kıyam ediyor» dediler.]

لَوۡلآً أُنزِلَ إِلَيۡهِ مَلَكٌ۬ فَيَكُونَ مَعَهُ ۥ نَذِيرًا (7) أَوۡ يُلۡقَىٰٓ إِلَيۡهِ ڪَنزٌ أَوۡ تَكُونُ لَهُ ۥ جَنَّةٌ۬ يَأۡڪُلُ مِنۡهَا‌ۚ

[«Keşke ona bir melek inzal olunsa da onunla beraber bizi korkutur olsaydı veya ona semadan bir hazine atılsa da ondan bol bol intifa etseydi, yahud onun için bir bahçe olsa da ondan yeseydi o zaman bizim üzerimize bir imtiyaz davasına ve benim sizden ziyade meziyetim var. Binaenaleyh; ben resûlüm demeye bir hakkı olabilirdi. Bunlardan hiç birisi olmayıp bizim gibi yiyip, içip, gezerken risalet davasına neden kıyam ediyor ve bu cesareti nereden alıyor?» dediler.] Ve bir kısmı bu kadarla iktifa etmediler, dediler ki;

وَقَالَ ٱلظَّـٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إِلاً رَجُلاً۬ مَّسۡحُورًا (8)

[Müşriklerin zalimleri îman eden mü'minlere «siz ittiba etmediniz, ancak sihrolunmuş bir recüle ittiba ettiniz» demekle Resûlullah'ın sâhir olunduğunu iddiaya kadar cüret ettiler.]

ٱنظُرۡ ڪَيۡفَ ضَرَبُواْ لَكَ ٱلاًمۡثَـٰلَ

[Nazar et gör ki habibim ! O müşrikler senin hakkında halkı aldatmak için nasıl misaller beyan ederler, sana recül-ü meşhur «sihr olunmuş bir kimse» demeye kadar nasıl cesaret ederler.]
3791

فَضَلُّواْ

[Binaenaleyh; onlar senin nübüvvetini bilmeye vesile olan açık yoldan çıktılar.]

فَلاً يَسۡتَطِيعُونَ سَبِيلاً۬ (9)

[«Şu halde onlar tarik-ı hakka ve senin nübüvvetini tasdika yol bulmaya kaadir olamazlar.» Çünkü; nübüvvetin sıtkına ve hassa-i nebiye delâlet eden delilleri terkle bir takım hayalâta ittiba edince onları terkle doğru yol bulmaları müşküldür.]
Yani; kâfirler Resûlullah'a kemâl-i buğz ve şiddet-i adavetleri icabı dediler ki «şu risalet davasında bulunan zâta ne oldu ki Bizim gibi yemek yer ve umur-u beytiyesini temşiyet için çarşılarda gezer. Şu halde bizlerden ve sair avâm-ı nâstan farkı olmadığı meydanda iken bizim üzerimize tefevvukla risalet davasına kalkıyor. Bizim üzerimize risalet davası edecek zâtın bir fazilet ve meziyeti olmalı değil midir? Eğer davasında sadıksa keşke onun üzerine açıktan melek inzal olunaydı da onunla beraber bizi inzar edeydi, şüphesiz biz îman ederdik veyahud Rabbısı tarafından kendisine bir hazine atılmış olaydı da onunla intifa ettiğini göreydik risaletinde şüphemiz olmazdı. Yahud her çeşit meyvası olan bir bahçesi olaydı da kendi ondan yiye ve başkalarına da yedireydi ve bu sayede halk kendine ittiba edeydi, biz de ittiba ederdik bunların hiç birisi olmadığı halde onun davasına biz nasıl inanalım. Eğer davası doğru olaydı bunlardan birisi olurdu» demekle Kur'an'a taanda ve Resûlullah’ın nübüvvetini inkârda İsrar ettiler ve bu kadarla iktifa etmiyerek zuafay-ı nâsı îmandan menetmek için zâlimler dediler ki «sizin tabi olduğunuz Muhammed (S.A.V.) sihrolunmuş bir kimsedir. Binaenaleyh; ittiba şayan değildir». İşte zalimler bu sözleriyle halkı iğfale çalıştılar. Cenab-ı Hak bunlara cevapta «Habibim ! Nazar et bak ki, senin için nasıl misaller beyan ve nasıl sözler icad ediyorlar ve Kur'an vahiy değildir, Muhammed (S.A.V.) icat etti ve evvel geçenlerin kitaplarına yazılmış yalanlardır. Resûl olsa yanında melek olurdu yahud zengin olup herkeste bulunmayan bir bahçesi olurdu, bizim gibi yiyip içmez ve çarşılarda gezmezdi gibi bir takım vahi misallerle akıllarını yordular. Dalâlet ve hayrette kaldılar, kendilerinde bulunan bir takım evsaf-ı nalâyıkayı sana isnadla haşa mecnun demeye kadar cüret ettiler, bümediler ki nübüvvet bir mevhibe-i ilâhiyedir. Cenab-ı Hak dilediği kuluna verir ve onu sairlerinden mümtaz kılar.»
Beyzâvl'nln beyanı veçhile müşriklerin şu şüpheleri hamakatlarının dereceli nihayede olduğuna delâlet eder. Çünkü; rusul-ü kiramın avam-ı nâstan farkları umur-u cismanıye ve emval-ı dünyeviyeyle değil, belki ahvâl-i rûhaniye ve umur-u nefsaniye iledir. Binaenaleyh; emvâl ve evlât, gibi dünya metaıyla hasıl olan meziyete itibar yoktur, belki avam-ı nâstan enbiyanın farkları; kuvve-i kutsiye ve Cenab-ı Hakkın onları nübüvvete ihtiyar edip kullarını irşadı onlara tevdi etmekledir, yoksa nübüvvet şerefinin dünya metaıyla münasebeti yoktur. Fakat ehl-i şirkin bütün himmetleri ve nazarları hemen dünyaya münhasır olduğundan her setren dünya malında aramak âdetleri olduğu cihetle enbiyaya da umur-u dünya cihetinden itirazı âdet etmişlerdir. İşte bu gibi itirazlar zaman-ı saadete mahsus olmayıp her zamanda itiraz edenler bulunacağına binaen zaman-ı saadette vâki olan itirazları Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan ve muterizleri zemmetmiştir ki, her zamanda itiraz edenlerin halleri onlara kıyasla kendileri ehl-i îman nazarında mezmun olsunlar. Hatta âhirette sağlam bir itikadı olmayan müslüman isminde ve kisvesindeki bir takım münafıklardan da bu gibi itiraza cür'et edenler vardır. Hususiyle şurada burada gezmiş tevliksizlik her tarafını sarmış, hangi yola gideceğini şaşırmış yabancı milletlerin çirkin âdetlerini takdir ve tahsin etmeye yeltenir, kendi dininden haberi yok, başka bir dine mâl olamamış bir takım kimseler şuradan buradan işitmiş olduğu ve nefsinin arzusuna muvafık bulduğu bir kaç kelimeyle âdât-ı İslâmiye ve diyanet-i Muhammediye aleyhinde bulunmak ister. Bu gibilere Cenab-ı Hak tevlık versin demekten başka bir şey yoktur. Diyanet aleyhinde bu gibi iftiralara cür'et edenlerin zâlim olduklarına işaret için zamir yerinde ism-i zahir olarak (الظالمون) varid olmuştur. Çünkü;
(وقال الظالمون) yerinde (وقالوا) denilse olabilirdi fakat zulümlerini tasrihle zemmolunmazlardı.
3793
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile son âyetin manâsı şöyledir : [Ya Ekremer Rusûl ! Nazar et bak ki, senin hakkında şu acip misalleri ve akıldan hariç garib isnadâtı nasıl îcat ettiler, bu misallerle kendi akıllarının muhtel olduğundan sana itirazlarında ihtîeaca salih ye erbab-ı ukulün kabul edeceği bir delil getirmekten âciz ve mütehayyir olduklarını ispat etmişlerdir. Binaenaleyh; kendİ sahif akıllarıyle delil zannıyle getirdikleri şeylere ittiba ederek yoldan çıktılar ve hakka îsal edecek doğru bir yol bulmaya dahi kaadir olamadılar.] demektir. Evet ! Kuvve-i vahimesine ittiba'la yoldan çıkan kimsenin daima yolsuz kaldığı ve tarik-ı dalâil-i iritikâptaısrâr ettiği ve tarik-ı hakkı kabule bir gûna yanaşamadığı alelekser görülmektedir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin şüphelerinin ikinci cevabını beyan etmek üzere :

تَبَارَكَ ٱلَّذِىٓ إِن شَآءَ جَعَلَ لَكَ خَيۡرً۬ا مِّن ذَٲلِكَ جَنَّـٰتٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِهَا ٱلاًنۡهَـٰرُ وَيَجۡعَل لَّكَ قُصُورَۢا (10)

buyuruyor.
[Hayrı ve bereketi çok ve cümleden âlî oldu ve taazzum etti şol Allah-u Tealâ ki o Allah-u Tealâ isterse Ya Ekremer Rusûl ! Senin için kâfirlerin dediklerinden daha hayırlı altından nehirler ceryan eden bağlar, bahçeler, köşkler ve saraylar halkeder ve lâkin nübüvvete bir medarı olmaz. Zira; çeşitli meyvayı cami' bağları bulunan dünyada milyonlarca kimseler bulunur. Fakat nübüvvet mertebesine nail olamazlar.]
3794
Yani; habibim ! Seni bir çok nimetleriyle terbiye ve nübüvvetle taltif eden Allah-u Tealâ'nın bereketi ve hayrı çok oldu. Binaenaleyh; dilerse senin için dünyada kâfirlerin sana «bir hazinesi olsa harcasa veya bir bahçesi olsa ondan yese» dediklerinden daha hayırlı altından nehirler akar ve pınarlar lemean eder bahçeler, saraylar ve konaklar halkeder. Çünkü; hayrı çok ve cümleden âlî olan zat bunları halketmeye kaadirdir. Fakat bunların nübüvvete medhâli yoktur.
İşte kâfirlerin Resûlullah'ın dünya metaına iltifat etmediğini vesile ittihaz ederek «şunlar olsaydı resûl olduğunda şüphemiz kalmazdı ve lâkin bunlara mâlik olmadığı cihetle nübüvvet davası doğru değildir.» demelerine karşı Cenab-ı Hak dilerse Resûlüne onların dediklerinden daha ziyadesini vereceğini beyanla onları reddetmiş ve bu gibi nimetleri Resûlü için âhirete te'hir ettiğine işaret buyurmuştur. Çünkü âhiret nimetleri; devamlı, şerefli, safî, kederden salim ve meşakkati yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlullah'ın kâfirlerin bu gibi nalâyık sözlerine mahzun olduğu bir zamanda bir melek geldi, selâm verdi «Ya Resûlallah ! Allah-u Tealâ her şeyin anahtarlarını sana vermekle vermemek arasında seni muhayyer kıldı» deyince Resûlullah'ın «Rabbım bana cümlesini âhirette cemetsin» şeklinde cevabı üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin şüphelerine üçüncü cevabı beyan etmek üzere:

بَلۡ كَذَّبُواْ بِٱلسَّاعَةِ‌ۖ

buyuruyor.
[Belki kâfirler kıyameti inkâr ve tekzip ettiler.]

وَأَعۡتَدۡنَا لِمَن ڪَذَّبَ بِٱلسَّاعَةِ سَعِيرًا (11)

[Ve biz de kıyameti tekzip eden kimseler için şiddetli Cehennem ateşi hazırladık.]
3795
Yani; belki kâfirler evhamlarına ittiba ederek kıyameti ve kıyamet üzere terettüp edecek mesûbatı, derecat-ı âliyatı, müşriklere mev'ut olan ukubatı ve derakât-ı haviyeyi tekzip ettiklerinden Kur'an'ı ve risaleti inkâr ederler. Çünkü; kıyameti ve âhireti tekzip ettikten sonra kulları islâh için kitap inzal etmek ve resûl göndermek abesten ibaret olur. Binaenaleyh; âhireti inkâr edenin kütüb-ü semaviyeyi ve enbiyanın nübüvvetlerini inkâr etmesi lâzım gelir. Zira; âhiret olmayınca bunlara lüzum kalmaz. Şu halde kıyameti tekzip edenlere biz Cehennem ateşi hazırladık. Bakalım âhiret var mıdır, yok mudur? Kitapların ve resûllerin dedikleri doğru mudur, değil midir? Cehenneme girince inkâr edenler bilirler. Yani; «Habibim ! Müşriklerin senin risaletini inkâr ettiklerine taaccüp etme. Zira; onlar vukuunda şüphe olmayan kıyameti inkâr ediyorlar. Şu halde senin beyanatını ve Allah'ın sana âhirette vaadettiği şeyleri tasdik ederler mi?» demektir. Bu âyet Cehennemin el'an mahlûk ve âsiler için hazırlandığına ve müşriklerin şüpheleri bir şüphe-i ilmiye olmayıp mücerret âhireti inkârları üzerine bina kılınmış bir şüphe olduğuna dahi delâlet eder. (سعيراً) Beyzâvî'nin beyanı veçhile alevi şiddetli olan ateştir. Yahud Cehennemin tabakalarından azabı şiddetli olan bir tabakanın ismidir ki, âhireti inkâr edenlerin o tabakada muazzep olacakları beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirler için ihzar olunan Cehennemin bazı şiddetini beyan etmek üzere :

إِذَا رَأَتۡهُم مِّن مَّكَانِۭ بَعِيدٍ۬ سَمِعُواْ لَهَا تَغَيُّظً۬ا وَزَفِيرً۬ا (12)

buyuruyor.
[Cehennem kâfirleri uzak bir mekândan gördüğünde Cehennem için kâfirler gılzatlı bir ses işitirler ve dehşetli gürültüsünü duyarlar.]
Yani; ehl-i narı Cehennem uzaktan gördüğünde kâfirler Cehennem için şiddetli alevler ve gazaba delâlet eden gürültüler işitirler ki daha içine girmeden Cehennem âsîlere gazabını ve şiddetini gösterir. Zira; gazab-ı İlâhinin mahalli olduğundan Allah'ın azameti nisbetinde gazabının azametine delâlet eden mahabetli sedalar ve dehşetli gürültüler, korkunç ve acip haller ve Allah'ın kahrına delâlet eden alâmetler elbette mevcut olacağını beyanla Cenab-ı Hak âsîleri insafa davet etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennemden uzak bulundukları zamanda görecekleri ahvali beyandan sonra Cehenneme yakın olup içine girdiklerinde görecekleri ah v^ali beyan etmek üzere :

وَإِذَآ أُلۡقُواْ مِنۡہَا مَكَانً۬ا ضَيِّقً۬ا مُّقَرَّنِينَ دَعَوۡاْ هُنَالِكَ ثُبُورً۬ا (13)

buyuruyor.
[Kâfirler Cehennemden gayet dar bir mahalle elleri ve ayakları bağlı oldukları halde atıldıklarında o makamda helâke çağırırlar. Çünkü; helâkten başka çağıracak bir şey bulamazlar.]

لاً تَدۡعُواْ ٱلۡيَوۡمَ ثُبُورً۬ا وَٲحِدً۬ا وَٱدۡعُواْ ثُبُورً۬ا ڪَثِيرً۬ا (14)

[Onlar helâke çağırınca taraf-ı İlâhiden melekler vasıtasiyle onlara «yalnız bir helâke çağırmayın bir çok helâke çağırın» denilir.] Çünkü; Cehennemde helâk çoktur. Meselâ saadetten mahrum olmak, ebeden Cehennemde kalmak, enva-ı azaba duçar olmak, açlık ve susuzluk gibi çeşitli sefalete maruz kalmak, elleri zincirle boyunlarına bağlı olmak, her zaman feryad ü figan içinde boğulmak, feryatlarını kimseye dinletememek ve zebaniler tarafından her zaman hakarete ma'ruz kalmak Cehennemde mevcut helâkler cümlesindendir. Binaenaleyh; onlara «yalnız bir helâke çağırmayın belki bir çok helâke çağırın» denileceği beyan olunmuştur.. 3797
Yani; kâfirler elleri boğazlarına bağlı ve zincirlerle birbirine mukarin olarak Cehennemden gayet dar bir yere atıldıklarında orada onlar helâke çağırırlar ve hüzn ü keder her taraflarını ihata ettiğinden onlar «gel ey helâkimiz ! Senin gelme zamanın geldi» derler. Onlar bu minval üzere helâke çağırınca taraf-ı İlâhiden veya Cehennemin zebanileri tarafından «bu gün siz yalnız bir helâke çağırmayın belki Cehennemde sayılmaz ve tükenmez bir çok helâke çağırın» denilir ki bu söz onlar için azap üzerine azap olsun.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlullah'a bu âyette beyan olunan Cehennemin darlığından sual olunduğunda Resûlullah'ın «duvara çivinin çakıldığı gibi ehl-i Cehennem Cehenneme çakılır» buyurduğu mervidir. Çünkü; ehl-i Cehennem Cehenneme bilihtiyar girmezler. Binaenaleyh; zebaniler onları zoru zoruna çivi gibi Cehennem ateşine çakarlar. (İmam-ı Kelbi) Cehennemin darlığını şöyle tefsir etmiştir: «Cehenneme evvel girenleri alev yukarı kaldırır ve sonra girenleri zebaniler yukarıdan aşağı basarlar şu halde bu minval üzere sıkışırlar». Binaenaleyh; Cehennemde her nevi azapla muazzep oldukları gibi nefes alamaz derecede darlıkla dahi muazzep olacakları bu âyette sarahaten beyan olunmuştur. (ضيقا) şiddetle dar demektir.

***
Vâcib Tealâ âsiler için ihzar olunan azabı beyandan sonra ehl-i nara lâhik olacak hasreti ve ehl-i Cennetin zevk u sefasını beyan etmek üzere :

قُلۡ أَذَٲلِكَ خَيۡرٌ أَمۡ جَنَّةُ ٱلۡخُلۡدِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلۡمُتَّقُونَ‌ۚ

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Sen kâfirlere «şu sıfatı beyan olunan Cehennem mi hayırlı yoksa Cenab-ı Hak tarafından müttekilere vaadolunan Cennetülhuld mü hayırlı?» de ki, hangisi hayırlı olduğunu düşünsünler ve ona göre hareket etsinler.]
3798

كَانَتۡ لَهُمۡ جَزَآءً۬ وَمَصِيرً۬ا (15)

[«O Cennet müttekilerin amellerine ceza ve onların varacakları mahal oldu.»]

لَّهُمۡ فِيهَا مَا يَشَآءُونَ خَـٰلِدِينَ‌ۚ

[«Mûttekiler muhallet oldukları halde Cennette onlar için istedikleri her şey vardır» de ki, kâfirlerin hasretleri artsın.]

كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ وَعۡدً۬ا مَّسۡـُٔولاً۬ (16)

[Şu müttekilere vaadolunan Cennet Rabbın Tealâ tarafından bir vaaddır ki, o vaad mü'minler tarafından istenilmiş bir matluptur.] Çünkü; mü'minlerin münşeatlarında her vakit Rablarından istedikleri Cennettir. Binaenaleyh bu vaadolunan Cennet; ehl-i îman tarafından daima istenilen ve sual olunan şeydir.
Yani; Ey Resûl-ü Zişan ! Kıyameti inkâr eden müşriklere tekdir tarikiyle sen de ki, «şu sıfatı beyan olunan Cehennem ve onda olan azaplar ve helâkler mi hayırlıdır, yoksa müttekilere taraf-ı İlâhiden vaadolunan Cemıetülhult mu hayırlıdır? O Cennet ki ona girerler ve nimetleri ebedidir, asla tagayyür yoktur. O Cennet müttekilerin amellerine ceza ve dünyada feda ettikleri lezzet-i faniyeye bedeldir. Ve dünyadan gittikten sonra onların varacak mahalleridir. Maahaza mûttekiler için ebedî kalıcı oldukları halde istedikleri nimetler mevcut asla hasret yoktur. Zira bu vaad; Rabbın Tealâ üzerine vaad-i kavi idi».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cehennemde asla hayır olmadığı halde «Cehennem mi hayırlı veya Cennet mi hayırlı?» demekle Cehenneme hayır isnat etmek kâfirlerin itikadlarını tezyif ve onları istihza ile beraber tekdir içindir, yoksa Cehennemde hayır var da Cennetin hayriyle mukayese olunsun manâsına değildir. Ayet, müttekilerin amellerine sevap vermek Allah-u Tealâ üzerine vâcib olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Cennetin vaadolunduğunu beyan etti. Vaadolunan şeyse vaadeden kimse üzerine tefaddul ve ihsan olunur, vâcib olmaz. Eğer vâcib olsa vaad denmezdi ve vaad-i İlâhinin muhakkak olup tahallüf olmayacağına binaen Vâcib Tealâ bu âyette vaadinin müttekilerin amellerine ceza olacağını mazi siğasiyle irat etmiştir ki, muhakkak olduğuna işaret olsun.
3799
Cennette herkesin her istediği verilecek olunca ameli az olup aşağı derecede bulunanlar, ameli çok olup yüksek derecede bulunanların derecelerini istiyecekleri tabiidir. Her arzu ettikleri verilince az amel sahipleri çok amel sahiplerine müsavi olmaz mı? Şu halde çok amelle az amel beyninde fark ne olur? Eğer her istediği verilmezse bu âyete muhalif olmaz mı? Cennete girmiş olan bir peder Cehennemde muhallet olan oğlunun halâsını istemez mi? Bu âyetin muktazâsı her istediğini verince oğlunun Cehennemden halâsı muhallet olmasına münafi olmaz mı? Ve eğer halâs olmazsa arzu ettiğini vermediği cihetle bu âyete muhalif olmaz mı? gibi suâllere Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile cevap şöyledir: Ehl-i Cennetin edna mertebesinde bulunanlar kendi mertebelerinin lezzatı ve zevk u sefasiyle meşgul olduğundan yüksek tabakada olanların dereceleri hatırına gelmez ve onu istemez ki ednanın âlâya müsavi olması lâzım gelsin, kezâlik Cennette olan bir pederin Cehennemde olan oğlu ve sair akrabası hatırına gelmez ki onun halâsını istesin. Zira Cennet; dar-ı ferah ve sürür olduğundan keder ve elem verecek şeyleri ehl-i Cennetin aklından Cenab-ı Hak bilkülliye izale eder ki sürurları daim olsun ve ferahlarına halel gelmesin. Çünkü; Cennette olan bir kimsenin Cehennemde olan evlât, ecdat ve sair akrabası hatırına gelse onlar için keder etmemek mümkün olamaz. Elbette keder edecektir, Cennet ise keder yeri değildir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ ehl-i Cennete lûtuf olmak üzere keder verecek şeyleri tamamen kalplerinden çıkarır ki rahatları tam olsun. Bunun emsali dünyada çoktur : Meselâ insanın başına acınacak ve ağlanacak bir musibet gelir, bir iki gün acır, ağlar ve sonra unutur bir daha aklına gelmez. Güler oynar başka işleriyle meşgul olur. Eğer o acıyı unutmak olmasa o kimsenin işleri muattal olur lâkin lûtf-u İlâhi imdadına erişir bir iki gün acıyıp ağladıktan sonra o şeyi unutur, işine başlar, sanki o musibet ona gelmemiş gibi bir hal kesbeder. İşte Cennete giren kimsenin Cehenneme giden evlâdı ve akrabası için arsa-i mahşerde acır ağlarsa da ehl-i Cennet Cennete ve ehl-i Cehennem Cehenneme girdikten sonra Cennette olan kimsenin hatırından keder verecek şeyler tamamen zail ve zevk u sefasiyle meşgul olur. Amma ehl-i narın hasretleri artsın ve azapları ziyade olsun için ehl-i Cenneti seyr ü tamaşa ve ehl-i Cennetin sürurları ziyadelensin için ehl-i Cehennemin halini müşahede etmelerinden kendi evlâdı ve akrabası gibi acıyacakları kimseleri görmeleri lâzım gelmez. Bu ve bunun emsali âyetler insanların her arzularına nail olmalarını Cennete hasrettiğinden bu dünyada insan için her emeline nail olmak mümkün değildir. Dünyada bütün arzusunu ikmâl etmiş bir fert tasavvur olunamaz. Çünkü; bütün emelini ikmâl etmiş zannettiğin her kimi tasavvur etsen ahvaline muttali olunca bilirsin ki hasıl olmamış yüzlerce arzu ve emeli vardır, velevse o kimse hükümdar olsun.
3800
(وعداً مسؤلاً) demek mü'minler tarafından istenmiş bir vaad demektir. Çünkü; mü'minler beş vakit ibadetleri akabinde Cenab-ı Hakkın rızasını ve Cennetini istemekten hâli kalmazlar, Allah-u Tealâ da mü'minlere Cennetini ve rızasını vaadetmiş ve kullar da daima istemişlerdir.

***
Vâcib Tealâ âhiretin ahvalinden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يَحۡشُرُهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللهِ

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol günü ki, o günde biz, müşriklerin ibadet ettikleri putlarını haşrederiz.]
3801

فَيَقُولُ ءَأَنتُمۡ أَضۡلَلۡتُمۡ عِبَادِى هَـٰٓؤُلآًءِ أَمۡ هُمۡ ضَلُّواْ ٱلسَّبِيلَ (17)

[Âbitleri ve ma'butları haşredince Allah-u Tealâ putlara hitaben der ki «ey putlar benim şu kullarımı siz mi ıdlâl edip yoldan çıkardınız, yoksa onlar kendileri mi dalâleti irtikâpla yoldan çıktılar?»]

قَالُواْ سُبۡحَـٰنَكَ مَا كَانَ يَنۢبَغِى لَنَآ أَن نَّتَّخِذَ مِن دُونِكَ مِنۡ أَوۡلِيَآءَ

[Cenab-ı Hakkın bu sualine cevapta ma'butlar derler ki «Yarabbi biz seni cemi' nekaisten tenzih ederiz ki bizim için senin gayriyi dostlar ittihaz etmek lâyık olmadı.»]

وَلَـٰكِن مَّتَّعۡتَهُمۡ وَءَابَآءَهُمۡ حَتَّىٰ نَسُواْ ٱلذِّڪۡرَ وَكَانُواْ قَوۡمَۢا بُورً۬ا (18)

[«Ve lâkin Yarabbi ! Sen onlara ve babalarına nimetler verdin ve bir çok ömürlerle muammer kıldın, hatta onlar nimetine müstağrak olarak senin zikrini unuttular ve helâke müstahak bir kavim oldular» demekle kendilerinin dalâleti irtikâp ettiklerini beyan ederler.]
Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Allah'ın gayri mabut ittihaz edenlere zikret şol günü ki o günde biz onları ve bâtıl mabutlarını hesap için mahşere cemederiz, onlar mabutlariyle beraber cemolunca Allah-u Tealâ müşrikleri tevbih, nâs arasında rüsva ve tahkir etmek için mabutlara hitaben «şu şirkle me'luf olan münkiri nimet ve zalim kullarını siz mi ıdlâl edip yoldan çıkardınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?» diye sorunca müşriklerin mabut ittihaz ettikleri şeyler cevapta «Yarabbi ! Biz seni cemi' nekaisten tenzih ederiz ki senden başka bir dost ve veli ittihaz etmek bizim için münasip olmadı. Şu halde nasıl olur ki müşrikleri idlâl ederek Rabbınızı terk edin de bizi veli ittihâz edin diyebiliriz? Bizim böyle bir şeye çür'etimiz olmadı velâkin Yarabbi ! Sen onlara ve babalarına müsaade ettin evlât ve emval verdin, bedenlerini afiyetle ömürlerini uzun kıldın hatta onlar nimetlerine müstağrak olunca senin zikrini unuttular. Binaenaleyh; helâk olan kavim zümresinden oldular» demekle her nevi ithamattan nefislerini tebrie ederler.
3802
Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendinin beyanları veçhile Allah'ın gayri m ü ş r i k l e r i n m a b u t l a r ı yla murad; melâike ile İsa ve Üzeyir (A.S.) ve yıldızlarla sair putlardır. Bunların içinden söz söylemeye kaadir olanlar «Cenab-ı Hakkın siz mi idlâl ettiniz bunları?» Sualine cevapları lisanlarıyladır. Amma söze kaadir olamıyan putlar Cenab-ı Hakkın hayat ve tekellüme kudret vermesiyle olacağı gibi onların cevaplarının lisan-ı halle olması dahi muhtemeldir. Bu sualin bizzat Vâcib Tealâ tarafından olacağına âyette delâlet vardır. Ma'butlarda kabahat olmayıp bütün kabahatin ibadet eden müşriklerde olduğunu bildiği halde Cenab-ı Hakkın suali müşrikleri tevbih ve halka onların hallerini bildrimektir. Bu âyette t e s b i h ; vaki olan sualden taaccüp manâsını mutazammın ve Cenab-ı Hakkı şirkten tenzih ve kendilerinin teşbihle muttasıf olduklarını beyan etmektir. Zira; sual olunan zevat bazı Nasara'nın mabut ittihaz ettiği Hz. İsa ve bazı Yehûd'un mabut ittihaz ettiği Hz. Üzeyr ve müşriklerden bir taifenin mabut ittihaz ettiği melekler olduğuna nazaran bunlar masum olup vazifeleri nâsı islâh ve irşat etmek ve Allah'ı takdisle teşbih etmek olduğundan onlara «şu müşrikleri siz mi idlâl ettiniz?» demek; taaccübü muciptir. Zira; onlarda asla ifsat ve ıdlâl olmaz. Sual olunanlar putlar ve yıldızlar olduğuna ve onlarda cemadat kabilinden bulunduğuna. nazaran ıdlâl iktidarları olmadığı halde onlara «siz mi ıdlâl ettiniz?» demek; taaccüplerini mucib olduğundan teşbihe müsaraat edecekleri beyan olunmuştur.
Ânifen beyan olunduğu veçhile eğer putlar tekellüm suretiyle cevap verirlerse teşbihleri de tekellüm suretiyledir ve eğer cevapları lisan-ı hâl ile olursa teşbihleri de lisan-ı hâl iledir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin mal ve evlât gibi nimetleri tuğyanlarına sebeb olup başka bir kimse tarafından ıdlâl olunmadıklarını beyan için cevaplarına Cenab-ı Hakkın onlara nimet verdiğini dercedecekleri beyan olunmuştur.
(قوماً بوراً) helâke müstahak bir kavim oldular demektir.
Zira; (بوراً) helâk manâsınadır. Z i k i r le murad; Allah'a, Kur'an'a ve enbiyaya îmanla beraber zikrullahtır. Yani «sen onlara nimet verdin. Onlar da sana, kitabına ve şeriatına îmanı ve zikrini unuttular» demektir. Çünkü; alelekser nimetin tuğyana sebeb olduğu ve bir çok âbitlerin nimete mustağrak olunca ibadetlerini kabahata ve taatlarını masiyete tebdil ettikleri görülmektedir.

3803
***
Vâcip Tealâ müşriklerin mabutlarının söyleyecekleri sözlerini beyandan sonra o sözlerin bunları tekzip olduğunu beyan etmek üzere :

فَقَدۡ ڪَذَّبُوكُم بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسۡتَطِيعُونَ صَرۡفً۬ا وَلاً نَصۡرً۬ا‌ۚ

buyuruyor.
[Ey kâfirler ! Sizin mabutlarınız sözünüzle sizi tekzip ettiler. Binaenaleyh; Onlar sizin azabınızı defe ve size yardım etmeye kaadir olamazlar.]

وَمَن يَظۡلِم مِّنڪُمۡ نُذِقۡهُ عَذَابً۬ا ڪَبِيرً۬ا (19)

[Eğer sizden bir kimse zulmederse biz ona büyük azabı tattırırız.]
Yani; ey müşrikler ! Dünyada ibadet ettiğiniz mabutlarınız sizi kendi sözlerinizle tekzip ettiler. Çünkü; kendilerinin mabut olmadıklarını beyanla sizin mabutlardır şeklindeki sözünüzün yalan olduğunu meydana koydular. Binaenaleyh; onlar hiç bir veçhile sizden azabı defe kaadir olamadıkları gibi bizzat ve bilvasıta sizden kaldırmaya yardım da edemezler ve eğer sizden bir kimse zulmederse biz o kimseye. Cehennemin azabından ibaret olan büyük azabı tattırırız. Zira zulüm; büyük cinayet olduğundan cezası olan azap da büyüktür. Bu âyet; zulmeden her zalimin muazzep olacağına delâlet ederse de tevbe eder ve mazlumla helâllaşırsa ve bir sebebe mebni aff-ı İlâhiye mazhar olursa bu suretlerde azaptan müstesnadır. Zalim zulmünün cezasını dünyada dahî görürse de dünya azabı 3804 ahirete nisbetle ehven ve muvakkat olup müebbet olmadığından âhiret azabı büyük olmakla tavsif olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile k â f i r l e r i n d e d i k i l e r i yle murad; putlara ilâh demeleridir. P u t l a r ı n t e k z i p l e r i yle murad; kendilerinin ilâh olmayıp Allah'ın mahlûkları olduklarını beyan etmeleridir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'a «yemek yer, çarşıda gezer» demekle taanettiklerine cevap vermişse de bu hâl yalnız Resûlullah'a mahsus olmayıp cümle peygamberlerde mevcut olduğunu beyanla müşrikleri tekdiri mutazammın ikinci bir cevabı beyan etmek üzere :

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا قَبۡلَكَ مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ إِلآً إِنَّهُمۡ لَيَأۡكُلُونَ ٱلطَّعَامَ وَيَمۡشُونَ فِى ٱلاًسۡوَاقِ‌ۗ

buyuruyor.

[Ya Ekremer Rusûl ! Senden evvel resûllerden hiç bir resûl göndermedik, illa onlar elbette yemek yerler, senin yediğin gibi ve çarşıda gezerler senin gezdiğin gibi.] günkü; enbiyanın avâm-ı nâstan farkı zahirde görülmeyen ahvafcınaneviyededir, yoksa ahval-i cismanıyeden ibaret olan yemekte ve çarşılarda yürümekte değildir. Binaenaleyh; âhval-ı zanırıyye ve zaruriyat-ı beşeriyede enbiya-yı kiramın diğer insanlardan farkları yoktur. Şu halde zaruriyat-ı beşeriyeyi nübüvvete mani addetmek nübüvvetin neden ibaret olduğunu bilmemekten ve hamakattan başka bir şey değildir.

وَجَعَلۡنَا بَعۡضَڪُمۡ لِبَعۡضٍ۬ فِتۡنَةً

[Ey nâs ! Sizin bazınızı bazınıza fitne ve beliyye kıldık.]

أَتَصۡبِرُونَ‌ۗ

[Siz sabreder misiniz?]

3805
Yani; sizin bazınızı bazınıza belâ ve fitne kıldık ki, o belâya sabredip etmediğinizi bilelim. Meselâ .fukarayı ağniya ile müptelâ kılarız ki fakir ağniyaya bakarak haline sabredecek mi yoksa cezi' ve fezi' ederek fakrına sabırla alacağı ecirden mahrum mu olacak? Kezalik ağniyayı fukara ile müptelâ kılarız ki gınasına şükürle fukaraya merhamet ve muavenet ederek ecir mi alacak veyahud istihfaf ve ihanetle gınasına şükürle alacağı ecirden mahrum mu olacak? Kezâlik hastaları sağlam olanlarla ve eşrafı edâni ve edaniyi eşrafla bu minval üzere müptelâ kılarız. Kezâlik resûlleri ümmetleriyle müptelâ kılarız ki ümmetleri îman etmezler adavet ve eza ederler. Onların yüzünden çok meşakkat çekerler ve ümmetleri resûllerle müptelâ kılarız ki îman edip saadet-i dâreyne nail olacakken bilâkis küfredip azab-ı ebediye duçar olurlar. Şu halde sizden her biriniz bulunduğunuz hale sabreder, sevaba nail olur musunuz yoksa sabretmeyip belâya mı giriftar olursunuz?

وَڪَانَ رَبُّكَ بَصِيرً۬ا (20)

[Halbuki habibim ! Rabbın Tealâ sabredeni ve etmiyeni bilir, görür ve cümlesinin cezasını adalet üzere tertip eder.]
Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; Kureyş'in zenginlerinden (Ebu Cehil) ve emsali gibi fukara-yı ashapla müptelâ olanlar haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlardan hatırlı olanlar ve servet sahipleri fukara-yı ashabı gördüklerinde unf ü şiddet gösterip derlerdi ki «Biz İslâm olsak bu fukara gürûhu bizden evvel İslâm oldukları cihetle bizim üzerimize faziletleri ve meziyetleri olacak. Binaenaleyh; biz İslâm olmayız» demekle ashabtan fukara olanları îmanlarına mani saymakla müptelâ olmuşlardır.
Âyet-i celilenin lâfzı kaide-i külliyedir ki cümle insanların yekdiğeriyle müptelâ olduğuna delâlet eder. Zira; Nisâbûrî ve Taberi'de beyan olunduğu veçhile meselâ âmâ olan, «Allah-u Tealâ dileseydi beni filân kimse gibi görür kılardı» ve hasta olan «Allah-u Tealâ isteseydi beni filân kimse gibi sağlam kılardı» ve fakir olan «Allah-u Tealâ isteseydi beni de filân gibi zengin kılardı» demekle 3806 her insan yekdiğeriyle müptelâdır. (Ebüdderda) hazretlerinin Resûlullah'ın «sultan raiyye yüzünden helâk olur. Zira; adalet etmez, raiyye sultan yüzünden helâk olur. Zira; yoluyla itaat etmez, şedit olan zayıf ve zayıf olan da şedit yüzünden helâk olur» buyurup bu âyeti kıraat ettiği rivayeti de cümle insanların birbiri ile müptelâ olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'ın risaleti hakkındaki şüphelerinden bazılarını beyandan sonra dördüncü bir şüphelerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ لاً يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا لَوۡلآً أُنزِلَ عَلَيۡنَا ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ أَوۡ نَرَىٰ رَبَّنَا‌ۗ

[Şol kimseler dediler ki, onlar âhirette bizim rızamıza veya azabımıza mülakat edeceklerini ümid etmez «Keşke bizim üzerimize melekler inzal olunaydı veya biz Rabbimizi göreydik de Muhammed (S.A.) in nübüvvet da'vasında sâdık olduğuna şehadet edeydiler. Biz de iman ederdik. Melek gelmedi ve Rabbimizi de görmedik. Şu halde da'vasinin sıdkına şahid olmayınca biz nasıl îman edelim» demekle şüphelerini meydana koydular.]

لَقَدِ ٱسۡتَكۡبَرُواْ فِىٓ أَنفُسِهِمۡ وَعَتَوۡ عُتُوًّ۬ا كَبِيرً۬ا (21)

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, şu sözleri söyleyen kâfirler kendi nefislerinde büyüklük iddia ve hadlerini bilmeyerek pek ziyade kibir ve pek büyük bir tuğyanla tuğyan, zulümde ve tuğyanda haddini tecavüz ettiler.] Çünkü; îmanlarını Rablerini görmelerine yahud kendilerine melek nazil olmasına talik ettiler. Binaenaleyh; lâyık olmadıkları mertebelere istihkak da'vasına kalkıştılar. 3818
Yani; âhireti münkir olmalarına binaen bizim rızamıza veya azabımıza mülakatı ümid etmeyen müşrikler «Keşke bize melekler gelip şehadet etseler veya Rabbimizi açıkdan görsek de Muhammed (S.A.) in doğru söylediğine şehadet etse, biz de îman etsek» dediler. Habibim ! Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki bunlar nefislerinde tekebbür ettiler. Zira; bu dünyada hâlis kullarımız için caiz olmayan şeyleri istemekle hadlerini tecavüz ettiler ve büyük tuğyanda bulundular.
(وَعَتَوۡ عُتُوًّ۬ا كَبِيرً۬ا) Beyzâvî'nin beyanı veçhile U t ü v v ; zulümde haddini ileri geçmektir. Şu halde manâ-yı nazım : [Müşrikler zulümde okadar ileri gittiler ki, zulmün son haddine vardılar.] demektir. Zira; Allah'ı görmek istemeleri zulmün nihayesidir. Müşriklerin kibirleri kalplerinde gizli olup kendi büyüklükleri kendi i'tikatlarınca olduğuna işaret için bu âyette nefislerinde istikbar ettikleri beyan olunmuştur. Çünkü istihbar; büyük addetmektir. Şu halde büyük addetmekle büyük olmak lâzım gelmez.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin dünyada kendilerine melek gelmesini arzu ettiklerini beyandan sonra âhirette melekleri göreceklerini ve gördüklerinde arzularının hilafı zuhur edeceğini beyan etmek üzere :

يَوۡمَ يَرَوۡنَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةَ لاً بُشۡرَىٰ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ لِّلۡمُجۡرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجۡرً۬ا مَحۡجُورً۬ا (22)

buyuruyor.
[Zikret Habibim ! Şol günü ki o günde kâfirler melekleri görürler ve o günde mücrimler için asla beşaret ve sürura delâlet eder bir şey yoktur ve onlar «Biz Cennetle tebşirattan men'olunduk ve nar-i cahimde haps-i müebbedle hapsolunduk» derler.]
Yani; kâfirler dünyada görmek arzu ettikleri melekleri âhirette görürler fakat melekleri gördükleri günde mücrim olan müşrikler için asla müjde olmaz. Zira; gördükleri azap melekleri olup 3819 onları Cehenneme sevk için geldiklerini görünce tebşirattan mahurum olduklarını bilmelerine binaen kemâl-i hayret ve hasretle «Biz Cennetle tebşirattan tamamiyle men' ve Cehennemde ebeden hapsolunduk» demekle eseflerini izhar ederler. Şu manâ (حِجۡرً۬امَّحۡجُورً۬ا) kâfirlerin sözleri olduğuna nazarandır. Amma bu söz meleklerin sözü olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Habibim ! Kâfirlere zikret şol günü ki, o günde onlar melekleri görürler velâkin o günde mücrimlere beşaret yoktur. Binaenaleyh; melek-İbr mücrimlere derler ki, «Sizin üzerinize beşareti mucib olan Cennet haram olmakla Cennetle tebşirden mahrumsunuz»] demektir. Melekler bu sözleriyle kâfirleri tahkir ederler.
Kâfirler kendi amellerinin kabul olunduğu zanniyle sevap ümid ettiklerinden melekler bunları bidayeten gördüklerinde amellerinden istifade edemeyeceklerini beyanla cevap verecekleri ve hiç bir tebşirata nail olamayacakları zikrolunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler küfürlerinde dahî kendilerini hidayette zannedip sevap bekledikleri gibi mazluma muavenet, fukaraya yardım etmek, atiyye vermek, sıla-i rahim ve ebeveyne riayet eylemek gibi sahih amellerini dahî sevap ümidiyle işlerler fakat küfürleri cümlesini iptal ettiğinden ümidleri heba olur. Zira fasit üzere bina kılman amel; elbette fasittir. Binaenaleyh; melekleri gördüklerinde her şeyde her şeyden evvel kemâl-i ye's ü hasretlerini mucip olan şeyle cevap verileceği beyan olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile mücrimler le murad; müşrikler olduğuna nazaran onlar için hiç beşaret olmadığına işaret zımnında zamir mevziinde ism-i zahir olarak (لِّلۡمُجۡرِمِينَ) lâfzı varid olmuştur ki tebşirattan mahrumiyetlerine sebep; cürümleri olduğu tasrih olunsun. Çünkü; (لِّلۡمُجۡرِمِينَ) yerinde (لهم) denilse manâ sahih olurdu lâkin beşarete mani' cürümleri olduğu bilinmezdi. Meleklerin mücrimlere «Sizin için beşaret yok» diyecekleri günde ihtilâf varsa da esah olan yevm-i kıyamettir. (حراماً والجنة) , (حِجۡرً۬امَّحۡجُورً۬ا) demektir. Yani «Sizin üzerinize müjde ve Cennet haram olmakla haram oldu. Binaenaleyh; surur verecek şeylerin cümlesinden mahrumsunuz» demek olur.
3820
Bu âyet; üç hükmü havidir:
B i r i n c i s i ; Kâfirlerin yevm-i kıyamette melekleri görecekleri,
İ k i n c i s i ; Meleklerin mücrimlere sizin için asla sürür verecek beşaret yok diyecekleri,
Ü ç ü n c ü s ü ; Mücrimlerin bu hâli görüp biz sürür verecek şeylerin cümlesinden mahrumuz diyecekleridir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin beşaretten mahrum olduklarını beyandan sonra amellerinden asla fayda göremeyeceklerini sarahaten beyan etmek üzere :

وَقَدِمۡنَآ إِلَىٰ مَا عَمِلُواْ مِنۡ عَمَلٍ۬ فَجَعَلۡنَـٰهُ هَبَآءً۬ مَنثُورًا (23)

buyuruyor.
[Biz onların küfür hallerinde işledikleri amellerini kasdettik. Binaenaleyh; biz o ameli yok ettik.]
Yani; kâfirler için beşaret olmadığını ve beşareti icab eden Cennetten mahrum olduklarını haber verdikten sonra onların hâl-i küfürlerinde mekârim-i ahlâk kabilinden müsafir kabul etmek, mazluma iane ve sıla-i rahim gibi amellerini kasdettik, yani o amellerine teveccüh ettik. Binaenaleyh; o amellerini güneşte görülen zerreler gibi faydasız kıldık ve iptal ettik.
(هَبَآءً۬ مَنثُورًا) H e b â ; pencereden giren güneşin içinde görülen zerrelerdir. (مَنثُورًا) dağılmış demektir. Güneşin içinde görülen zerreleri insan ele gelecek bir şey zanniyle elini uzatır tutacağını sanarak tutamadığı gibi kâfirler de amellerini kabul olundu zanniyle sevap ümid ederek ellerini uzatırlar fakat ellerine bir şey geçmez. Çünkü; amelin kabulünün şartı olan îman olmadığından küfürleri sebebiyle amellerini iptal ettiğini ve fayda görmeyeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve güneşin içindeki zerrelerin bir araya toplanmasından intifa' 3821 mümkün olmadığı gibi bunların amelleriyle intifa' edemeyeceklerine de işaret etmiştir.
(وقدمنا) Bu âyette (قصدنا) yani «biz kasdettik» manâsınadır. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirlerin hâllerini hükümet reisine isyan eden kavmin haline teşbih olunmuştur. Zira; reise isyan eden kavmin isyanlarının sebebini ve kuvvetlerini her şeyden evvel reis kasdeder. Evvel emirde âsîlerin kuvvetini ve o esbabı izaleyi düşünür. Binaenaleyh; isyanın sebebini ve kuvvetlerini kesip attıktan sonra âsîleri tenkil ederek isyandan eser bırakmaz ve kavmin cezasını da verir. İşte Cenab-ı Hak kâfirlerin mekârim-i ahlâk kabilinden ve güvendikleri amellerini küfürleri sebebiyle iptal ettikden sonra cezalarını vereceğini beyan etmiştir.

أَصۡحَـٰبُ ٱلۡجَنَّةِ يَوۡمَٮِٕذٍ خَيۡرٌ۬ مُّسۡتَقَرًّ۬ا وَأَحۡسَنُ مَقِيلاً۬ (24)

[Kıyamet gününde eshab-ı Cennet makarr u mekân cihetinden gayet hayırlı ve rahat cihetinden gayet güzeldir.]

Yani; Allah'a, resûllerine ve kitablarına îman eden ehl-i Cennet tekarrür edecekleri mekân cihetinden gayet hayırlı ve huriler ve gilmanlarla ülfet edip rahat edecekleri haneleri cihetinden gayet güzeldir. Zira; asla eza ve endişe yoktur.
(مستقراً) Karar manâsına olup kararda uzun müddet konuşup görüşmeyi icab ettiğinden «ehl-i Cennet karar yönünden hayırlı» demek «konuşup görüşme cihetinden hayırlı» demektir.
(مقيلاً) Mahall-i kaylûle demektir. K a y l û l e ; kuşluk uykusudur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennette uyku olmadığı cihetle bu makamda zevceler ve hurilerle halvet olup istirahat zamanı ve mekânı gayet güzel demektir. Ehl-i Cennetin hesaptan fariğ olup Cennete kuşluk vakti gireceklerine işaret için (احسن مقيلاً) varid olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.
3822
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin melekleri göreceklerini ve amellerinin bâtıl olduğunu, ehl-i Cennetin o günde rahat olacaklarını beyandan sonra kıyamette vaki' olacak vukuatı beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ تَشَقَّقُ ٱلسَّمَآءُ بِٱلۡغَمَـٰمِ وَنُزِّلَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ تَنزِيلاً (25)

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde bulutun semadan tulûu sebebiyle sema şakkolur ve melekler semadan indirilmekle indirilir.]

ٱلۡمُلۡكُ يَوۡمَٮِٕذٍ ٱلۡحَقُّ لِلرَّحۡمَـٰنِ‌ۚ

[O günde cümle mülk Rahman Tealâya sabittir ve onun gayri mülk sahibi yoktur.]

وَڪَانَ يَوۡمًا عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ عَسِيرً۬ا (26)

[Ve o gün zaman cihetinden kâfirler üzerine gayet güç olur.]
Yani, ey Resûl-ü mükerrem ! Semanın bulutla yarılıp kesretle meleklerin tenzil olunacağı günü zikret ki o günde sabit ve hak olan mülk Allah'ındır. Zira, Rahman Tealâ'nın gayri bir mülk sahibi yoktur. Çünkü; Allah'ın gayri mülk sahiplerinin mülkü bilkülliye zail olur ve o gün küfürleri sebebiyle kâfirler üzerine nazil olacak azaptan dolayı onlar için gayet güç ve müşkül bir gün olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiya-yı izam hazaratına melekler semadan kendileri için ta'yin olunan mahalden nazil olurdu. Kıyamette sema yarılınca semada olan meleklerin yer yüzüne, semanın her tarafından nazil olacaklarına ve melâike lâfzının umum meleklere şamil olduğuna ve kıyamette ins ü cinnin muhasebeleri de arz üzerinde olacağına âyette delâlet vardır. Çünkü; meleklerden bir kısmı insanların ve cinnilerin amel defterleriyle nazil olup amel defterleri sahiplerinin ellerine verileceğinden ve diğer âyetlerde dahî arzın deresi tepesi kalmayıp düz ve parlak bir ova 3823 şeklinde olacağını beyan; muhasebenin arz üzerinde olacağına delâlet eder. Bu arzın arsa-i mahşer olacağına, ins ü cinni ve semadan nazil olan melekleri istiab edecek miktarda genişleyeceğine dair bazı ehadis-i nebeviye vardır. Bu âyette o günün kâfirler üzerine müşkül olacağını beyanla mü'minler üzerine müşkül olmayacağına işaret olunmuştur. Bu makamda g a m a m ile murad; Beyaz bir bulut ki semanın fevkinde zuhur edeceği ve o bulutla amel defterlerini hamil olan meleklerin nazil olacağı ınervidir. Yahud cümle semanın fevkinde Cenab-ı Hakkın halkettiği bir bulut ki o bulutun semaya temasiyle semanın yarılacağı mervidir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da budur.
Hulâsa; semanın bulutla yarılacağı ve meleklerin semadan inecekleri ve o günde bilcümle mal, mülk ve hüküm Rahman Tealâ'ya sabit ve kâfirler üzerine o günün müşkül bir gün olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, semanın yarılacağım ve meleklerin semadan sür'atle indirileceğini ve o günün kâfirlere müşkül olacağını beyandan sonra o günde zalimlerin kemâl-i hasret ve nedametlerini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يَعَضُّ ٱلظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيۡهِ

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde zalim olan kimse ellerini ısırır.]

يَقُولُ يَـٰلَيۡتَنِى ٱتَّخَذۡتُ مَعَ ٱلرَّسُولِ سَبِيلاً۬ (27)

[«O zalim der ki «Ah nolaydı Resûlullah'la beraber ben bir yol tutmuş olaydım. »]

يَـٰوَيۡلَتَىٰ لَيۡتَنِى لَمۡ أَتَّخِذۡ فُلاًنًا خَلِيلاً۬ (28)

[«Ey benim helakim gel bana ! Keşke beni ıdlâl eden filân 3824 kimseyi dost ittihaz etmemiş olaydım» demekle müfsid olan kimseyi dost ittihaz edip sözüne aldandığına nedametini izhar eder.] Ve sözüne şunu da ilâve eder ki:

لَّقَدۡ أَضَلَّنِى عَنِ ٱلذِّڪۡرِ بَعۡدَ إِذۡ جَآءَنِى‌ۗ

[«Allah'a yemin ederim ki bana Kur'an, mev'iza-i Resûl ve kelime-i şehadet geldikten sonra muhakkak o kimse beni ıdlâl etti ve yoldan çıkardı. Binaenaleyh; onu dost ittihaz ettiğimden nedamet gördüm.»]

وَڪَانَ ٱلشَّيۡطَـٰنُ لِلۡإِنسَـٰنِ خَذُولاً۬ (29)

[Halbuki şeytan insanı daima rüsva kılar oldu.]
Yani; ya Ekremer Rusûl ! Zikret şol günü ki o günde her münkir-i zalim kemâl-i nedamet ve hasretinden ellerini ısırır ve der ki «Eyvah ! Nolaydı ben mürşid-i kâmil muslih-i âlem olan Resûlullah'la beraber beni dünyada hakka isal edecek ve âhirette şu gördüğüm azaptan kurtaracak bir doğru yol futaydım». Bu sözleriyle dünyada tutmuş olduğu yolun hata olduğuna nedametini izhar ederek der ki «Ey benim helakim süı'atle bana gel ! Ah nolaydı keşke ben filân cahil müsrifi dost ittihaz etmemiş olaydım, Allah'a yemin ederim ki müfsid Kur'an geldikten sonra beni îmandan ve Kur'an'dan ıdlâl etti ve yoldan çıkardı». Halbuki şeytan insanı daime mahcub eder ve halk nazarında rezil ve rüsva kılar.
Fahri Râzi, Taberi ve Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Ukbe b. Ebi Muayt) her seferden geldiğinde komşularına bir ziyafet verirdi. Bir seferden geldiğinde âdeti veçhile ziyafet verdi ve Resûlullah'ı davet etti. Resûlullah'la dost olduğu için Resûlullah «Ya Ukbe ! Kelime-i şehadeti okuyup îman etmedikçe ekmeğini yemem» buyurdu. (Ukbe) Resûlullah'ın teklifini kabul ederek kelime-i şehadeti okur ve îman eder. Resûlullah da ziyafetini teşrifle yemeğini yer. (Ukbe) nin gayet sevgili ahbabından (Ubey b. Half) Ukbe'ye itab ederek «Dininden 3825 çıktın» demesi üzerine Ukbe «Ben dinimden çıkmadım fakat da'vet ettiğim müsafirin ekmeğimi yemeden evimden çıkmasına utandım. Binaenaleyh; müsafirin hatırı için kelime-i şehadeti okudum» deyince (Ubey) «Eğer Muhammed (S.A.) in yüzüne tükrüğünü atarsan bu sözüne inanırım ve illâ inanmam» demesi üzerine (Ukbe) irtidadını (Ubey b. Half) e isbat etmek için bu cinayeti irtikâb eder, fakat Resûlullah namazda iken üflediği tükrük kendi yüzüne avdet eder ve yüzünü ateş gibi yakar ve katlolununcaya kadar yüzünde o yanık alâmeti bulunmuştur. (Ukbe) nin şu muamele-i mel'unanesi üzerine Resûlullah «Ya Ukbe ! Sen Mekke'den çıkmazsın, illâ ben senin boynunu kılıçla vururum» dedi, Filvaki' (Ukbe) Mekke'den çıktı, Bedir'de esir oldu. Resûlullah'ın emri üzerine Hazreti Ali kılıçla boynunu vurdu ve nutk-u Resûlullah da yerini buldu ve (Ubey b. Half) dahî Resûlullah'ın bir darbesinden müteessir olarak Mekke'ye geldi ve Mekke'de canı Cehenneme gitti. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette z â l i m le murad; Ukbedir. F a l a n ile murad; Übeydir. Z i k i r le murad; Kelime-i şehadet ve imandır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Zâlim olan Ukbe kemâl-i nedametinden ellerini ısırır ve der ki «keşke ben Resulullah'la beraber necat verecek bir yol tutaydım ve (Übey) hainini dost ittihaz etmeyeydim. Zira; Allah'a yemin ederim ki, (Übey) Kelime-i Şehadeti zikirden beni ıdlâl etti» demekle nedametini izhar eder.] demektir. Fakat bu misilli makamda i'tibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna bakılmadığından âyet her zâlime ve günah üzerine birbirini ıdlâl. eden kimselerin cümlesine şâmil olup her zâlim ve zâlime ittiba' edenler âbirette nedametlerini izhar edeceklerdir ve bu muhavere hepsinde cereyan edecektir. Resûlullah'ın «kişi dostunun dini üzerine olur. Binanealeyh; herkesin halini, muvazenede oturup kalkıp ülfet ettiği kimselere bakarak onların halleriyle muvazene edin» buyurduğu hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder.
Dünyada bir şeye son derece nedamet eden kimsenin «eyvah» diyerek elini ısırmak âdet olduğu gibi bu âdetin âhirette de cereyan edeceğine bu âyet delâlet eder. 3826
Hulâsa; zâlim olan kimsenin âhirette zulmüne nedamet ederek ellerini ısıracağı ve «nolaydı Resûlullah'la beraber doğru yol tutaydım» diyeceği ve «nolaydı falan kimseyi dost ittihaz etmeyeydim» diyerek nedamet eyleyeceği ve şeytanın insanı rüsva edeceğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a itirazlarından Resûlullah'ın şikâyet ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلرَّسُولُ يَـٰرَبِّ إِنَّ قَوۡمِى ٱتَّخَذُواْ هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ مَهۡجُورً۬ا (30)

buyuruyor.
[Resûl-ü muazzam «Yarabbi ! Benim kavmim şu Kur'an'ı metruk ittihaz ettiler» dedi.]
Yani; Mekkelilerin Kur'an'a şiddetle itirazlarından müteessir olarak Resûlullah «Yarabbi ! Benim kavmim olan müşrikler şu insanın saadetini kâfil olan Kur'an'ı metruk ittihaz ettiler ve ahkâmına asla iltifat etmediler ve şanına lâyık olmadık şeyler isnad ettiler» demekle kavminden Rabbisine şikâyet etti.
Resûlullah'ın bu şikâyetinin yevm-i kıyamette olacağını beyan edenler varsa da esah olan bu şikâyet dünyada vaki' olmuştur ve âyetin lâfzı da şikâyetin dünyada vukuna delâlet ettiğinden Fahri Râzi dünyada vukuunu tercih etmiştir.
(مهجوراً) Terk olunmuş manâsına ise de burada Kur'an'ı dinlememek ve iman etmemek ve ahkâmiyle amelden i'raz etmek manâsınadır ki, «Kur'an'ı okumaz ve okuyanı dinlemez» demektir. Resûlullah'ın «Bir kimse Kur'an'ı öğrenir ve mushaf-ı şerifi başı üzerine takar okumasını terkederse Kur'an kıyamet gününde o kimseden Cenab-ı Hakka şikâyet eder» buyurduğu Hz. Enes'ten mervidir. Şu halde Kur'an'ı öğrenen kimsenin tilâvetine devamı lâzım olduğuna bu hadis-i şerif delâlet ettiği gibi terketmek caiz olmadığına da bu âyet delâlet eder.

3827
***
Vâcib Tealâ Resûlünün bu şikâyeti üzerine Resûlünü tesliye etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ جَعَلۡنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّ۬ا مِّنَ ٱلۡمُجۡرِمِينَ‌ۗ

buyuruyor.
[Habibim ! Sana düşman halkettiğimiz gibi her nebi için mücrimlerden düşman halkettik. Binaenaleyh; Kureyş'in adavetine sen mahzun olma.]

وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ هَادِيً۬ا وَنَصِيرً۬ا (31)

[Ve Rabbin Tealâ hidayet ve nusret cihetinden sana kâfi geldi.]
Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Senin kavminden sana düşman olanlar kitabını dinlemeyip iman etmedikleri gibi heç nebi için biz günahkâr ve mücrim olanlardan düşman halkettik. Onlar nebilerine sû-u edepte bulundular ve şeriatlerine iman etmediler ve sözlerini dinlemediler. Şu halde kavmin Kur'an'ı terk ve sana adavet etmeleri zatına mahsus bir hâl değildir, belki cümle enbiyanın mübtelâ olduğu ahvaldendir. Binaenaleyh; sen kavminin adavetlerine mübalât etme. Zira; Rabbin Tealâ maksadına isal edecek yolu göstermekte ve dinine yardım etmekte ve düşmanlarından intikam almakta sana kâfidir, başka yardımcıya hacet yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hayrı ve şerri halkedenin, Allah-u Tealâ olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyette Allah-u Tealâ her nebi için düşman halkettiğini beyan buyurmuştur. Enbiyaya adavet ise küfürdür. Şu halde küfrün halikı; Allah-u Tealâ olduğunu beyan etmiştir. Zira; mü'min iradesini imana sarf edince Allah-u Tealâ hayr-ı mahz olan imanı halkettiği gibi kâfirler iradesini küfre sarfedince şerr-i mahz olan küfrü dahi halkeder. Fakat Allah'ın halkı; abdin iradesini sarf üzere terettüp ettiğinden kul mecbur olmaz ve Allah-u Tealâ halketti diyerek mes'uliyetten de kurtulmaz. Zira; o küfrü, iradesini sarfla kesbeden kendisidir. 3828

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a ve Resûlünün nübüvvetine i'tiraz eden müşriklerin şüphelerinden beşincisini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوۡلاً نُزِّلَ عَلَيۡهِ ٱلۡقُرۡءَانُ جُمۡلَةً۬ وَٲحِدَةً۬‌ۚ

buyuruyor.
[Kâfirler «keşke Kuran Muhammed (S.A.) üzerine Tevrat ve İncil gibi birden inzal olunsaydı biz de iman ederdik» dediler.]

ڪَذَٲلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِۦ فُؤَادَكَ‌ۖ وَرَتَّلۡنَـٰهُ تَرۡتِيلاً۬ (32)

[Habibim ! Biz Kur'an'ı iktiza ettikçe inzal ettik ki, Kur'an'la senin kalbini takviye edelim ve sana biz Kur'an'ı kemâl-i teenni ve tedriçle tilâvet ettik ki, elfazında sehv olmasın.]
Yani; kâfirler Resûlullah'ın nübüvvetinden ve Kur'an'ın vahy-i münzel olduğundan şüphe ederek «Kur'an taraf-ı İlâhîden münzel değildir. Eğer taraf-ı İlâhîden münzel olsaydı Tevrat ve İncil gibi defaten nazil olurdu. Zira; âdet-i İlâhiye kitabı defaten inzal etmektir. Çünkü; Tevrat'ı Musa'ya ve İncil'i İsa'ya defaten inzal etti. Keşke Kur'an da defaten inzal olunsaydı âdet-i İlâhiyeye muvafık olur biz de iman ederdik, şekkedecek bir şey kalmazdı» dediler. Ehl-i şirkin bu şüphelerini red ve ibtâl ve Resûlünü tesfye etmek üzere Cenab-ı Hak «Habibim ! Senin kalbini takviye ve Kur'an'la tesbit etmek için Kur'an'ı iktiza ettikçe müteferrik surette âyet beâyet, sûre besûre inzal ettik ki, size hıfzı kolay ve bihasbel iktiza inzal olunmakla sizin nübüvvetinizi te'yid ziyade olsun. Zira; senin hâlin enbiya-yı sabıkanın hâline kıyas olunmaz. Çünkü; enbiya-yı sabıkanın ümmetleri okuyup yazmak bildiklerinden ve kendileri de okuyup yazdıklarından defaten kitabı kıraetle ümmetlerine ta'limde güçlük çekmezlerdi, sen okuyup yazmadığın için Kur'an'ı senin üzerine müteferrik surette inzal ettik ki, hıfzında ve ümmetine tebliğde meşakkat çekmeyesin ve biz Kur'an'ı Cibril vasıtasiyle aheste aheste tilâvet ettik ki, hurufatına riayet olunsun ve elf azında hata olmasın». 3829
Kur'an'ın müteferrik surette inzal olunup ta defaten inzal olunmamasındaki hikmet; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sekizdir:
B i r i n c i s i ; Resûlullah'ın ümmı olmasıdır. Çünkü; okuyup yazmakla meşgul olmayınca defaten nüzulde ezberlemek suubetli olacağından Vâcib Tealâ Habibine Kur'an'ı telâkki kolay olmak ve sehv ü galattan muhafaza etmek için müteferrik surette inzal etmiştir.
İ k i n c i s i ; Defaten nüzulde ihtimamın az olmasıdır. Zira; kitap her zaman yanında bulunduğundan icabında müracaat etmek üzere ezberlenmesine dikkat olunmaz. Halbuki, şeriat sahibinin kitabının ezberinde olması elbette fazla bir meziyettir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Defaten nüzulde halk için amel etmek müşkül olur. Zira; ahkâm-ı İlâhiyenin ekserisi, zaman-ı cahiliyede ülfet ettikleri âdetlerinin hilâfına olduğundan defaten âdetlerinin küllisini terketmek elbette nâs için ağır olacağı cihetle Cenab-ı Hak kullarına merhameten tedriç suretiyle inzal etmiştir. Çünkü; müteferrik suretle gelen tekâlifi kabul hususunda halka suhulet olacağı aşikârdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Bu âyette beyan olunduğu veçhile müteferrik surette gelmekle Resûlullah'ın kalbinin takviye olunmasıdır. Çünkü; Cibril'i zaman zaman görmekle kalb-i Nebevileri kuvvet bulduğu gibi tahammül ettiği vahy-i İlâhîyi edâ etmekte kavi ve cesur olacağı şübhesizdir ve kavmi tarafından ezaya sabrı da ziyade olur. Zira; ara sıra Cibril-i Emin'i görmekle metanetinin artacağında şüphe yoktur, iktizay-ı hâle ve zamana göre ahkâmın gelmesinde ümmeti nazarında nebinin kadri artacağı ve gelen ahkâma tedricen iman etmekle ümmetin çoğalmasında elbette kuvvetin fazla ve şeriatin intişarının kolay olacağı da şübhesizdir.
B e ş i n c i s i ; müteferrik surette gelmesinde, her âyet mu'ciz olunca mecmuunun mu'ciz olacağında şüphe olmaz.
A l t ı n c ı s ı ; Kur'an'ın vukuata göre nazil olmasında ümmetin basireti ziyade olur. Zira; ihtiyaç üzere bulunan şeyin kulûb-ü nâsta te'sir ve meziyyetinin ziyade olacağı şüphesizdir.
Y e d i n c i s i ; Her âyet geldikçe muarızlarına müteferrik zamanlarda galebe etmesi Resûlullah'a, bütün dünya birleşseler ve muaraza etseler galebe edeceğine itmi'nan-ı kalp hâsıl olmasıdır. 3830
S e k i z i n c i s i ; Cibril-i Emin'in mansib-ı sefaretini uzatmak vardır. Amma Kur'an birden nazil olsaydı Kur'an'dan sonra vahiy gelmeyeceği cihetle o mansıb-ı sefarete hitam verilmiş olacağından vahyin müteferrik olarak gelmesi o mansıbın uzamasına vesile olmuştur ve vahy-i İlâhînin aralıklı gelmesiyle bereket-i İlâhiyenin nazil olması rahmet-i İlâhiye cümlesinden kulların müstefid olduklarında şüphe yoktur.
Bu âyette Kur'an'ın tecvidine ve hurufatına riayetle tertiline dikkat lâzım olduğuna işaret vardır. Çünki; t e r t î l , aheste aheste kemâl-i vekar ve teenni ile bir şeyi hurufatına riayetle okumaktır. Cenab-ı Hakkın Cibril vasıtasiyle Habibi üzerine tertil ettiğini beyanı; mü'minlerin Kur'an'ın tecvidine ve secavendine dikkat etmeleri vâcib olduğunu beyan etmektir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin şüphelerini beyandan sonra onların her zaman irad ettikleri i'tirazlarının butlanını bildirmek üzere :

وَلاً يَأۡتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلاً جِئۡنَـٰكَ بِٱلۡحَقِّ وَأَحۡسَنَ تَفۡسِيرًا (33)

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Kâfirler sana hangi zamanda inad üzere Kur'an'ı iptal zu'müyle bir misâl getirmezler, illâ biz onların muarazalarını reddedecek hakka mukarin ve enva'ı delâil üzere müştemil bir misâl getiririz ki, o misâl; beyan ve tefsir cihetinden gayet güzel ve maksada delâlet cihetinden gayet kuvvetli olur.] Binaenaleyh; her ne zaman onlar tarafından sana «şöyle olsaydı daha a'lâ olurdu» diyerek bir şey talebinde bulunurlarsa biz ondan daha a'lâ bir şeyle cevab veririz ki, daima sen galip olasın.
Hulâsa; kâfirler her ne zaman Kur'an'a i'tiraz sadedinde bir misâl getirseler Cenab-ı Hakk'ın, onların getirdiğinden ziyade bir misâl ile onları ilzam edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a i'tiraz edenler her ne suretle misâl getirseler Resûlüne daha a'lâsını vereceğini ve muarızlarını ilzam edeceğini beyandan sonra Kur'an'a i'tiraz edenlerin âhirette mekânlarını beyan etmek üzere : 3831

ٱلَّذِينَ يُحۡشَرُونَ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ إِلَىٰ جَهَنَّمَ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ شَرٌّ۬ مَّكَانً۬ا وَأَضَلُّ سَبِيلاً۬ (34)

buyuruyor.
[Kur'an'a i'tiraz edenler şol kimseler ki, onlar Cehennemde yüzleri üzerine haşrolunurlar giderler. İşte onların varacakları mekânları gayet serdir, tarikleri gayet hata ve dalâlettir.]
Yani; Resûlullah'ın nübüvvetine ve Kur'an'a i'tiraz edenler şol kimseler ki, onlar Cehenneme yüzleri üzerine sevkolunurlar. Zira; dünyadaki kibr ü gurur ve inadlarına ceza olarak âhirette yüzleri üzerine sürüneceklerdir. İşte onların Cehennemde yerleri ateş olduğu cihetle ziyade serdir. Çünkü; dünyada gitmiş oldukları yolları küfür olduğu cihetle dalâletin en ziyadesidir. Binaenaleyh; eğer ayn-i insafla nazar etseler nübüvvete ve Kur'an'a asla i'tiraz etmezler fakat onlarda çeşm-i insaf yoktur ve i'tiraza cür'et ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Ebu Hüreyre) hazretlerinden Resûlullah'ın «yevm-i kıyamette nâs üç sınıf üzere haşrolunur.
B i r i n c i s i ; Hayvan üzerinde binidli gider.
İ k i n c i s i ; Yaya olarak yürür.
Ü ç ü n c ü s ü ; Yüzleri üzerinde sürünür» buyurduğu mervidir. İşte bu hadis-i şerif de bir kısım âsilerin yüzleri üzerine haşrolunup Cehenneme gideceklerine delâlet eder. «Yüzleri üzerine nasıl yürürler?» denildiğinde Resûlullah'ın «ayakları üzerine yürütmeğe kaadir olan Allah-u Tealâ yüzleri üzerine de yürütmeye kaadirdir» buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; yılanın yüzü üstüne yürüdüğü gibi bir kısım insanların yüzleri üzerine yürüyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ her nebi için düşman halkettiğini icmalen beyandan sonra bazılarını tafsil etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡڪِتَـٰبَ وَجَعَلۡنَا مَعَهُ ۥۤ أَخَاهُ هَـٰرُونَ وَزِيرً۬ا (35)

buyuruyor.
3832
[Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak biz kullarımızın ahvalini ıslâha kâfi Tevrat'ı Musa (A.S.) a verdik ve Musa ile beraber biraderi Harun'u vezir yani muin kıldık.]

فَقُلۡنَا ٱذۡهَبَآ إِلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا

[Biz onlara «Bizim âyetlerimizi tekzip eden kavme gidin tarîk-ı hakka da'vet edin» dedik.]

فَدَمَّرۡنَـٰهُمۡ تَدۡمِيرً۬ا (36)

[Onlar gidip davet edip kavm-i Fir'avn davetlerine icabet etmeyince biz o kavmi ihlâk eder gibicesine ihlâk ettik.]
Yani; biz her nebi için bir düşman halkettik. Ezcümle Musa için Firavun'u düşman kıldık. Çünkü; Biz Azimüşşan Musa (A.S.) a kullarımızın ahvaline kâfi ahkâmı cami' Tevrat'ı muhakkak verdik ve kullarımıza tebliğini emrettik ve Musa ile beraber biraderi Harun (A.S.) ı ona muîn kıldık ki, dinini terviç ve kitabını tebliğ hususunda biraderine yardım etsin, i'lâ-yı kelimetullahı ve din-i Musa'yı neşr ü ta'mimde beraber hareket ederek yekdiğerine muavenet etsinler ve birbirine kuvvet-üzzahr olsunlar. Binaenaleyh; biz onlara «Şol bir kavme Resûl olarak gidin ki, o kavim bizim âyetlerimizi tekzib ederek tarik'ı haktan çıktılar. Onlara risaletimizi tebliğ ve tarik-ı hakka davet edin» dedik. Musa ve biraderi Harun (A.S.) gittiler. Emrimiz vech üzere davet ettiler ve lâkin Firavun ve kavmi tarik-ı hakkı kabulden ve davete icabetten imtina', servet ve kuvvetlerine mağrur olarak istihza ve istihfaf ettiler. Binaenaleyh; biz de onları ihlâk ettik, yer yüzünde onlardan bir fert bile kalmadı cümlesi hak-i helake serildiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Hazret-i Harun'un biraderine vezir olduğunu beyan; diğer âyette nebi olduğunu beyana münafi değildir. Zira; vezaretle nübüvvet beyninde münafat yoktur. Çünkü; Hazret-i Harun nefsinde nebi olduğu gibi emr-i tebliğde biraderine muin ve zahîr olduğu cihetle onun veziridir.
T e d m i r ; Acîp bir surette ihlâk etmektir. Firavun'un ve kavminin o kadar kuvvet ve şevketleri ve Benî İsrail'in onların 3833 nazarında sinek kadar ehemmiyetleri olmadığı halde bir kuşluk vakti Firavun ve askerinin denizde garkolmasıyla Beni İsrail'in saha-i selâmete çıkıvermesi ve Firavun hükümetinin mahv ü münkariz olması ve âlemde eseri kalmayıp bir hayalâttan ibaret oluvermesi cidden garip bir şey olduğuna işaret için Cenab-ı Hak onların ihlâkinden garabet manâsını müş'ir olan tedmir ile ta'bir etmiş ve Firavun gibi cebabireyi ve kuvvetine istinad ederek zulüm ve teaddiyi âdet edenleri ibrete da'vet etmiştir ki, herkes bu acîp vak'ayı daima gözü önünde tutsun ve kendinin gazab-ı İlâhîden kurtulamayacağını bilsin ve hatt-ı hareketini ona göre ta'yin etsin.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, Hazret-i Musa'ya Tevrat'ı verdiği ve biraderini kendine vezir kıldığı ve âyetlerini tekzib eden kavm-i Firavn'a gidin hakka da'vet edin dediği ve onların giderek da'vet edip da'vete icabet etmedikleri ve akibet hatır u hayale gelmedik acip bir surette ihlâk ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Musa'nın düşmanı olan Firavun'u ihlâk ettiğini beyandan sonra Hazret-i Nûh'un düşmanlarını ihlâk ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَوۡمَ نُوحٍ۬ لَّمَّا ڪَذَّبُواْ ٱلرُّسُلَ أَغۡرَقۡنَـٰهُمۡ وَجَعَلۡنَـٰهُمۡ لِلنَّاسِءَايَةً۬‌ۖ

buyuruyor.

[Kavm-i Nûh rusûl-ü kiramı tekzib ettikleri zaman biz onları tufanla garkettik ve ibret almak şanından olan nâsa biz onların helaklerini alâmet kıldık ki, onların ihlâkine nazar ederek o misilli cinayatı irtikâb etmekten imtina' etsinler.]

وَأَعۡتَدۡنَا لِلظَّـٰلِمِينَ عَذَابًا أَلِيمً۬ا (37)

[Ve biz kavm-i Nûh gibi Resûllerimizi tekzip eden zâlimler için acıtıcı azabı hazırladık.]
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile kavm-i Nûh yalnız Nûh 3834 (A.S.) i tekzib etmişlerse de rusûl-ü kiramdan birini tekzip hepsini tekzip makamında olduğundan ruşül lâfzı cemi' suretinde varid olmuştur. Yahud Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Nûh nübüvveti ve risaleti bilkülliyye inkâr eden berahime taifesinden oldukları cihetle Resûllerin küllisini tekzip ettiklerine binaen rusûl lâfzı cemi' suretinde varid olmuştur. Onların Resûllerini tekzipleri sebebiyle helak olmalarıyla cemi'i nâsa alâmet kılındılar ki, Resûlünü tekzip eden her kavim kendinin felah bulamayacağını bilsin ve kavm-i Nûh'tan ibret alsın. Zira Resûlü tekzip; bir kavmin helakine sebep olunca her kavmin helakine sebep olacağında şüphe yoktur. Çünkü bir hükme illet ve sebep olan şey; her yerde o hükme illet ve sebeb olur. Binaenaleyh madem ki Resûlü tekzip; kavm-i Nûh'un helakine sebep oldu. Her kavmin helakine sebep olacağında da tereddüde mahal yoktur. Yalnız dünyada helakle kalmayıp âhirette de muazzeb olacakları beyan olunmuştur. Kavm-i Nûh'un küfr ü tuğyanda haddini tecavüz ettiklerini beyan için Cenab-ı Hak zâlim olduklarını tasrih ederek zulümlerini âleme i'lân zımnında zamir mevziinde ism-i zahir olarak (لِلظَّـٰلِمِينَ) lâfzını irad buyurmuştur. Çünkü;
(وَأَعۡتَدۡنَا لِلظَّـٰلِمِينَ) yerinde (وَأَعۡتَدۡنَالهم) «Kavm-i Nûh için biz azabı hazırladık» denilse olabilirdi. Fakat azablarının sebebi olan zulümleri tasrih olunmamış olurdu ve bu vesileyle cümle zalimlerin akibetlerinin azab olacağı da tasrih olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'un dünyada gark olunduklarını ve âhirette zulümlerinden nâşi azapları hazırlandığını beyanla Resûlünü tesliye ettiği gibi Âd ve Semûd gibi ümem-i salifeden helak olanların bazılarını da beyanla Resûlünü tesliye etmek üzere :

وَعَادً۬ا وَثَمُودَاْ وَأَصۡحَـٰبَ ٱلرَّسِّ وَقُرُونَۢا بَيۡنَ ذَٲلِكَ كَثِيرً۬ا (38)

buyuruyor.
[Biz Âd ve Semûd ve eshab-ı ressi ve bunların arasında bir çok kavimleri ihlâk ettik.]
3835
وَڪُلاًّ۬ ضَرَبۡنَا لَهُ ٱلاًمۡثَـٰلَ‌ۖ

[Ve o kavimlerden her biri için birer misâl de beyan ettik.]

وَڪُلاًّ۬ تَبَّرۡنَا تَتۡبِيرً۬ا (39)

[Ve onlardan her birerlerinin eczalarını azap suretiyle dağıttık.]
Yani; kavm-i Nûh'u ihlâk ettiğimiz gibi Âd, Semûd ve Ress denilen memleket ahalisini ve bunların arasında nebilerini tekzip eden bir çok ümmetleri ve âsi milletleri ihlâk ettik ve bunlardan her biri için bir takım acîp kıssalar ve misâller beyan ettik ki, herkese ibret olsun ve onların helaklerinin sebeplerini anlattık ve her birerlerinin hallerine ve zamanlarına muvafık ve hikmetimize mutabık kavanin-i seriye vaz'ettik. Onların cümlesini tekzib ederek itaattan çıktılar. Binaenaleyh; her birinin eczalarını tefrik etmek suretiyle ihlâk ettik ki, hiç bir fert kalmadı, küre-i âlemden isimleri silindi.
( E s h a b – ü r R e s s ) R e s s ; Bir kuyudur. Beyzâvî, Ni'metullah ve Ebussuud Efendilerin beyanları veçhile bu kuyunun başında bulunan ahali ashab-ı mevaşiden ehl-i servet olup putlara ibadet ettiklerinden taraf-ı İlâhîden tarik-ı tevhide da'vet için Şuayb (A.S.) onlara Resûl geldi, fakat iman etmediler. Cenab-ı Hak evvelâ kuyularının sularını kuruttu, sonra kendilerini zelzeleyle yere batırdı. Yahud R e s s ; Yemame cihetinde bir beldenin ismidir. O karyede Semûd kavminin bakiyyesi bulunurdu. Allah-u Tealâ onlara bir nebi gönderdi, katlettiler. Cenab-ı Hak da onları ihlâk etti. Ashab-ı Ress'in kimler olduğuna dair bir çok rivayet varsa da zikrine hacet görülmemiştir. Çünkü maksad; nebilerini tekzip edenlerin isyanları sebebiyle helak olduklarını beyan ve Kur'an'da zikrile ümmet-i Muhammedi ibret ve insafa da'vettir ve bu maksad; isyanın helake sebep olduğunu beyanla hâsıldır. Amma helak olan millet hangi millet ve ashab-ı Ress kim olursa olsun isyanları sebebiyle ashab-ı Ress'in ihlâki kafidir ve maksat da bunu beyan etmektir ki, âsi olan kimseleri intibaha da'vettir.
3836
(تَتۡبِيرً۬ا) Beyzâvî'nin beyanı veçhile dağıtmak ve perişan etmek suretiyle ihlâk etmektir. Şu halde bunların her birini dağıtmak ve perişan etmek suretiyle ihlâk ettiğini beyanla Cenab-ı Hak azaplarının şiddetine işaret etmiştir.
Vâcib Tealâ meşhur milletlerin gayri, nebilerini tekziple ihlâk olunan bir çok milletler olduğuna ve onların adedini kendinden gayri bilen olmadığına işaret için kurunu mutlak zikrettiği gibi kesretle dahî tavsif etmiştir.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salifenin helakini beyanla Resûlünü tesliye ettiği gibi evvel geçen milletlerin harabelerini gördükleri halde Kureyş milletinin ibret almadıklarını beyanla tevbih etmek üzere:

وَلَقَدۡ أَتَوۡاْ عَلَى ٱلۡقَرۡيَةِ ٱلَّتِىٓ أُمۡطِرَتۡ مَطَرَٱلسَّوۡءِ‌ۚ

buyuruyor.
[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, Kureyş kavmi kötü yağmurlar yani taş yağdırılan karye üzerine muhakkak geldiler.]

أَفَلَمۡ يَڪُونُواْ يَرَوۡنَهَا‌ۚ

[Onlar o karye harabelerine nazar ederler de görmediler mi? Elbette o harabeleri gördüler ve hangi milletin harabesi olduğunu bildiler.]

بَلۡ ڪَانُواْ لاً يَرۡجُونَ نُشُورً۬ا (40)

[Belki kabirlerinden dirilip kalkacaklarına ümid etmezler. Binaenaleyh; o harabelerden de ibret almazlar.]
Yani; Kureyş kavmi kasvet-i kalbin ve Resûlullah'a buğz u adavetin nihayesine varmışlardı. Zira; onlar Şam cihetine ticaret için senede bir kaç defa seferlerinde Lût (A.S.) ın kavminin 3837 harabeleri üzerine geldiler ki, o karyeye Cenab-ı Hak taş yağdırmakla onları ihlâk etmişti. Kureyş kavmi senede bir kaç defa gördükleri halde kalplerine asla rikkat gelmediği gibi sebeb-i helaklerini taharri edip asla mütenebbih de olmadılar. Belki onlar kıyameti ve kabirlerinden kalkacaklarını ümid etmezler ki, mütenebbih olsunlar. Çünkü; insanm tekâlifin meşekkatine tahammül etmesi âhiret korkusuna binaendir. Şu halde âhirete iman etmeyen bu kadar külfeti ihtiyar etmez. Beyzâvî'nin beyanı veçhile K a r y e yle murad; karye-i Sedûm ki, Lût (A.S.) ın kavminin karyesidir. (مَطَرَٱلسَّوۡءِ‌) ile murad; O karye ahalisi üzerine yağan taştan yağmurdur. Kureyş kavminin Şam yolu üzerinde her zaman mürur u uburlarında onların harabelerini görüp ibret almadıklarından ta'yip olunmuşlardır. Çünkü; bu gibi harabelerden ibret almayan kimseler her zaman ta'yibe şayandırlar.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin Resûlünü tekzipte ısrarlarını ve emr-i nübüvvette şüphelerini ve şüphelerine cevaplarını beyandan sonra yalnız tekziple iktifa etmeyip Resûlullah'ı istihzaya kadar cür'et ettiklerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا رَأَوۡكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلاً هُزُوًا

buyuruyor.
[Habibim ! O müşrikler gördüklerinde seni ittihaz etmezler, ancak istihzaya mahal ittihaz ederler.]
أَهَـٰذَا ٱلَّذِى بَعَثَ ٱللهُِ رَسُولاً (41)

[Ve derler ki «şu mudur şol kimse ki, Allah-u Tealâ onu Resûl gönderdi?]

إِن ڪَادَ لَيُضِلُّنَا عَنۡ ءَالِهَتِنَا لَوۡلآً أَن صَبَرۡنَا عَلَيۡهَا‌ۚ

[«Eğer ma'budlarımızın ibadetleri üzerine sabretmemiş 3838 olsaydik az kaldı ma'budlarımıza ibadetten bizi o Resûl ıdlâl edecekti» demekle din-i batıllarında sebatla iftihar ederler.]
Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Müşrikler seni gördüklerinde hakkında söz söylemezler. Ancak seni istihzaya ve istihfafa delâlet edecek sözleri söylerler ve şan-ı nebevine lâyık olmadık hakareti andırır muamele ittihaz ederek derler ki: «Şu nübüvvet da'vasında bulunan kimseyi mi Allah-u Tealâ Resûl gönderdi. Yani Resûl olan ve Allah'ın risaletle gönderdiği şu mudur? Eğer biz ma'budlarımızın ibadetlerine sabr ü metanet etmemiş olsak ma'budlarımızın ibadetinden hemen hemen bizi elbette ıdlâl edecekti ve ıdlâl etmeye yaklaştı» demekle hem seni istihfaf hem de kendi din-i batıllarında inad ettiklerini beyanla iftihar ederler.
Vâcib Tealâ küffar-ı Kureyş'in kemâl-i inad ve cehaletlerini bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimseyi istihza; iki şeyle olur:
B i r i n c i s i ; Surettir. Resûlullah'ın sureti ise onların suretlerinden her cihetle güzel olduğu gibi, Resûlullah da suretiyle onlardan temeyyüz da'vasında bulunmadı, belki kuvve-i kudsiye ve delâil cihetinden temeyyüz da'vasında bulundu.
İ k i n c i s i ; Sıfat cihetinden olur. Resûlullah'ın sıfatı ise mu'cize izhar etmekle nübüvvet da'vasında bulunmaktadır. Onlar mu'cizeye muarazadan âciz kaldılar. Âcizlerin sânı ise utanmaktır, yoksa istihza değildir. Şu halde istihzaya vesile olacak bir şey olmadığı halde istihzaya cür'et; mücerred inad ve cehalettir.
Müşrikler ma'budlarına son derece ta'zim ettiklerinden Resûlullah'ın ma'budlarının butlanını beyan için gayretini kendi zuumlarınca ıdlâl addettikleri cihetle «Eğer biz sabretmemiş olsaydık az kaldı ıdlâl olunmaya yaklaşmıştık» dediler ve bu sözleri Resûlullah'ın onları din-i hakka da'vet etmek için çok çalıştığına delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin Resûlünü istihza ettiklerini beyandan sonra onların mezheplerini üç veçhile iptal ve tezyif etmek üzere :
3839

وَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ حِينَ يَرَوۡنَ ٱلۡعَذَابَ مَنۡ أَضَلُّ سَبِيلاً (42)

buyuruyor.
[Müşrikler azabı gördükleri zaman mezhep cihetinden ziyade dalâlette olan kim olduğunu yakında bilirler.]

أَرَءَيۡتَ مَنِ ٱتَّخَذَ إِلَـٰهَهُ ۥ هَوَٮٰهُ

[Haber ver Habibim ! Kendi hevâ ve hevesini ma'bud ittihaz eden kimseyi sen gördün mü?]

أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيۡهِ وَڪِيلاً (43)

[Sen onu din-i hakka da'vette sa'y edersin de sen onun üzerine vekil olabilir misin ve tarik-ı hakka hidayette kılabilir misin ve sen onu din-i batıldan men'edebilir misin?

أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيۡهِ وَڪِيلاً (43)

[Belki Habibim ! Sen onların ekserisini işitir ve yahud işittik lerini teakkul eder düşünür zannedersin.]

إِنۡ هُمۡ إِلاً كَٱلاًنۡعَـٰمِ‌ۖ بَلۡ هُمۡ أَضَلُّ سَبِيلاً (44)

[Halbuki onlar olmadı, illâ behayim gibidirler, belki tarik cihetinden daha ziyade dalâlettedirler.] Zira; behayim otlayacağı mer'ayı bilir, karnı doyacak ve menfeat göreceği yere gider ve alefini veren sahibini bilir ona inkiyad eder.

Yani; ya Ekremer Rusûl ! Sen onların istihzalarına mahzun olma. Zira; onlar kurtulmak mümkün olmayan azab-ı Cehennemi gördüklerinde dalâlette ziyade olan kimler olduğunu elbette bilirler ve o zaman dünyada yaptıkları muamelelerine nedamet ederler. Fakat fayda etmez. Onlar senin ıdlâl edeceğinden bahsederler. Halbuki kendi mezheblerinin ayn-i dalâlet olduğu meydana çıkar. 3840
Habibim ! Sen şehevat-ı nefsaniyesini kendine ma'bud ittihaz eden kimseyi gördün mü? O şahs-ı leim Allah'a ibadet eder gibi nefsine ibadet edip dinini arzusuna bina ederek Halikına ibadeti terkederse onlar hakkı duymaz ve doğru yola gitmez ve delâil-i kat'iyyeyi görmez. Ey Resûl-ü zişan ! Sen onların şu hâllerini görür de nefsini ma'bud ittihaz eden kimseler üzerine vekil olur musun ve onları şirkten ve seni istihzadan ve sair günahlardan men'edebilir ve onlara bekçi olabilir misin? Hiç birine kaadir olamazsın. Zira; onlar nefislerinin kölesi olduklarından hevâ ve heveslerine tebaiyyetten vaz geçemezler. Binaenaleyh; sen onların bu hallerine mahzun olma. Yoksa onların ekserisini işitir ve işittiğini düşünür mü sanırsın? Onlar, ancak behayim gibidirler, belki de tuttukları yol cihetinden behayimden daha aşağıdırlar. Zira; dalâletleri behayimden ziyadedir. Çünkü behayim; sahibine itaat eder. Bunlarsa vücudlarını ve rızıklarını veren Haliklarına itaat etmezler ve nefislerinin arzusunu Haliklarının ibadeti üzerine tercih ederler. Binaenaleyh; müşriklerin halleri behay imden çok aşağıdır. Çünkü behayim; menfeat ve mazarratını bilir, bunlarsa asla menfeat ve mazarrat bilmezler. Behayim i'tikad-ı hakkı bilmezse de batılı i'tikat da etmez.
Cenab-ı Hak bu âyette nefsine tebaiyetle tarik-ı haktan çıkanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile (ارأَيت) lâfzında hemze teaccüb manâsını ifade eder. Zira; kâfirlerin Resûlullah'a vaki' olan istihza yollu cinayetlerini beyandan sonra Resûlullah'ı onların bu acip hallerinden teaccübe sevketmiş ve bu hallerini görüp teaccüb etmek vâcib menzilinde olduğuna dahî tenbih etmiştir. (أَفانت) de bulunan hemze istifham-ı inkârî'dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Habibim ! Bak bunların hallerini gör ve ondan teaccüb et. Zira sen; bunları şirkten men' edecek vekilleri değilsin. Çünkü; vazifen tebliğdir. Onların vazifeleri; iradelerini sarfla teklifi kabul etmektir. Halbuki hevâ ve hevesleri kabule mani'dir.] demek olur.
İşte zamanımızda hevâlanna tabi' olup ahkâm-ı şer'iyeyi kendi nefislerinin arzusuna uydurmak ve şehevat-ı nef san iyelerine muvafık te'vil ile hükm-ü şer'iyi elinde oyuncak etmek isteyenler 3841 de bu âyetin zem ettiği kimselerdendir. Çünkü; nefislerinin kölesi olmakta ve nefislerinin arzusuna muhalif olan ahkâmı kabul etmemekte zaman-ı saadette i'tiraz edenlerle şimdikiler beyninde fark yoktur. Zira âyet; onlara nasıl şâmilse bunlara da öylece, şâmildir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran h e v â ve h e v e s le murad; insanın batıl olarak tebaiyyet ettiği şeydir. Hatta (Said b. Cebir) in «müşriklerden birisi taşdan ma'mûl puta ibadet ederken ondan daha güzel birini bulduğunda evvelkini terkederek ikinciye ibadete başlar ve bu hâl üzere bir çok ma'budlar değiştirir durur. Bu hâl teaccüb olunmayacak bir hamakat değildir. Resûlullah'a ittiba' etmedikleri Resûlullah'ın teklifinin havalarına muhalif olduğundandır» buyurduğu mervidir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile müşriklerin üçüncü âyetteki zemmi evvelkilerden daha şiddetlidir. Zira; inatlarından hakkı işitmez ve işittiklerini de tefekkür edip düşünmezler. Binaenaleyh; gaflet ve dalâlette darb-ı mesel olan bahayime teşbihten sonra bahayimden daha aşağı oldukları beyan olunmuştur. Şu halde bundan daha ziyade bir zem olamaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlardan bazılarının hakkı işiterek tefekkür edip îman ettiklerine işaret için ekserisinin işitmedikleri beyan olunmuştur ki bazılarının işitip hakkı kabul ettiklerini beyandır.
Hulâsa; Resûlullah'a «az kaldı dinimiz üzerine sabretmeseydik bizi ıdlâl edecekti» diyenlerin Cehennem azabını gördüklerinde çok dalâlette olanın kim olduğunu bilecekleri ve müşriklerin kendi heva ve heveslerini ma'bud ittihaz ettikleri ve Resûlullah'ın onları şirkten men'etmeye vekil olmadığı ve ekserisi hakki işitmez, tefekkür etmez bahayimden aşağı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ haktan i'raz edenlerin cehillerini ve mezheplerinin fesadını beyan ettiği gibi saniin vücuduna ve kudretine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :
3842

أَلَمۡ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيۡفَ مَدَّ ٱلظِّلَّ وَلَوۡ شَآءَ لَجَعَلَهُۥسَاكِنً۬ا

buyuruyor.
[Habibim ! Görmedin mi ve nazar edip bakmadın mı Sâni Tealâ'nın sun'una ve kudretine, gölgeyi nasıl uzattı? Zira; güneşin tulu' zamanı her şeyin gölgesi nekadar uzun ve nekadar lâtif olur. Ve eğer Rabbin Tealâ dilemiş olsaydı gölgeyi sakin kılar asla hareket ettirmezdi ve lâkin gölgenin daima bir karar üzere durmasını dilemedi.]

ثُمَّ جَعَلۡنَا ٱلشَّمۡسَ عَلَيۡهِ دَلِيلاً۬ (45)

[Gölgeyi uzattıktan sonra Biz Azimüşşan güneşi gölge üzerine delil kıldık. Çünkü; güneş gelmese gölge bilinmez.] Nûr gelmeyince karanlık bilinmediği gibi her şey zıddiyle bilinir.

ثُمَّ قَبَضۡنَـٰاهُ إِلَيۡنَا قَبۡضً۬ا يَسِيرً۬ا (46)

[Güneş geldikten sonra Biz gölgeyi azıcık azıcık ahzeder toparlarız ve güneş yükseldikçe gölge toplanır hatta tedricen ve tamamen zail olur ve sonra güneş garb cihetine dönünce gölge azar azar meydana gelir ve istediğimiz mahalle döndürürüz. İşte bunların cümlesi Rabbin Tealâ'nın kudretine delâlet eder açık delillerdir.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette g ö l g e yle murad; Şafakla güneşin doğması arasında mevcud olan gölgedir. Onun ni'met olması; gecenin karanlığı ile gündüzün ziyası arasında bir hâl-i lâtif olmasındandır. Çünkü zulmet; tabiatin nefret ettiği bir şey olduğu gibi güneşin ziyası da gözleri kamaştırır ve harareti sıkıntı verir. Amma gölgede bunun ikisi de olmadığından gölge ahvalin cümlesinin en güzelidir. Binaenaleyh; Cennette daima gölge olacağı diğer âyetlerden beyan olunmuştur. Gölgenin âlemi ihatasında esbab-ı âdiyenin medhali olmayıp ancak müessir; Vacib-ul
Vücudun meşiyyeti olduğuna tenbih için (وَلَوۡ شَآءَ) cümlesi cümle-i mu'teriza olarak varid olduğu Ruhul-beyan sahibinin 3843 cümle-i beyanatındandır. (قَبَضۡنَـٰاهُ) Biz gölgeyi tedricen izale ettik demektir. (إِلَيۡنَا) lâfziyle gölgeyi icad ve mahv ü izale edenin ancak Vâcib-ul Vücud olduğuna ve güneşle zail olduktan sonra tekrar vücud bulması ve güneşi yükseltmekle gölgenin azalması ve Cenab-ı Hakkın istediği cihete döndürmesi Halikın vücuduna ve kudretine delil olup her mükellefin bu gibi delillerle Saniin vücuduna istidlal etmesi vâcib olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü gölge; âlem cümlesinden olup hadis; tebeddül ve tegayyüre ma'ruz olduğundan elbette bir Saniin vücuduna delâlet eder. Zira; güneş gelip yer yüzünden gölge gidince bütün dünyada olan insanlar toplansalar ve çalışsalar sabah vaktinde olan gölgenin bir zerresini iade ve icad edemezler. Şu halde aklı olan kimseler için elbette bunun mucidini ve müessirin kim olduğunu aramak ve eserden müessire istidlal tarikiyle Saniin vücuduna istidlal etmek lâzımdır. Bu âyette hitap; zahirde her ne kadar Resûlullah'a ise de hakikatta cemi'i mükellefine raci'dir.

***
Vâcib Tealâ Halikın vücuduna delâlet eden delillerden ikinciyi zikretmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ لِبَاسً۬ا وَٱلنَّوۡمَ سُبَاتً۬ا وَجَعَلَ ٱلنَّہَارَ نُشُورً۬ا (47)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı lâtiftir ki, o zat geceyi sizin için libas menzilinde ve uykuyu rahat kıldı, gündüzü de maaşınızı tahsil için dağılacağınız zaman kıldı ki, maişetinizi kesbiçin güçlük çekmeyesiniz.]
Yani Allah-u Tealâ şol vahid-i hakikidir ki, kemâl-i lûtfundan geceyi sizi setreden libasınız gibi kıldı ki, gece karanlığının her tarafınızı ihatası sebebiyle bir tarafa gidemeyip rahat edesiniz ve uykuyu size ayn-ı rahat kıldı ki dimağınız ve azalarınız dinlenmekle, ibadet ve maişetiniz hususunda lâyıkiyle çalışasınız ve gündüzü 3844 yeryüzünde intişarınıza vesile kıldı ki, her işinizi yoluyla tesviye edesiniz.
Gecenin zulmeti insanı elbise gibi setrettiğinden gece libasa teşbih olunmuştur. Amma gecenin setri; libas mertebesinde olamadığından gece namazlarında setr-i avret için elbise lâzımdır. Zira namaz hususunda zulmet; elbise vazifesini ifa edemez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile uyku ölüme ve uykudan uyanmak haşre bir numunedir. Zira; insan uyku ile yatağa girmek, uyanıp yataktan kalkmak; ölüp kabre girmenin ve kıyamet olup kabirden kalkmanın aynıdır. Ve bunlarla mütenebbih olmak lâzımdır. İşte şu esasa binaen Lokman hekim oğluna nasihatinde «Ey oğlum ! Uyuduğun gibi uyanırsın. Kezalik öldüğün gibi kabrinden kalkarsın» demiştir ki, uyku ile uykudan uyanmanın, ölümle haşre bir numune olduğuna işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Halikın vücduna diğer delili beyan etmek üzere:

وَهُوَ ٱلَّذِىٓ أَرۡسَلَ ٱلرِّيَـٰحَ بُشۡرَۢا بَيۡنَ يَدَىۡ رَحۡمَتِهِۦ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zattır ki, yağmurun evvelinde müjdeci olarak rüzgârları gönderir.]

وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ طَهُورً۬ا (48) لِّنُحۡـِۧىَ بِهِۦبَلۡدَةً۬ مَّيۡتً۬ا وَنُسۡقِيَهُۥمِمَّاخَلَقۡنَآ أَنۡعَـٰمً۬ا وَأَنَاسِىَّ ڪَثِيرً۬ا (49)

[Ve biz semâ canibinden temiz suyu inzal ederiz ki, o su sebebiyle belde-i meyte'yi ihya ve halkettiğimiz hayvanları ve bir çok insanları sulayalım.]
Yani; Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, yağmurun evvelinde kullarını tebşir eder olduğu halde, rüzgârları göndermekle mesrur eder. Binaenaleyh; rüzgârın halkolunması ve istediği 3845 mahalle gönderilmesi Halikın vücuduna açık bir delildir ve Biz Azimüşşan kemâl-i kudretimizle sema canibinden gayet temiz suyu ölmüş meyte menzilinde olan kurumuş beldeleri ihya etmek, hayvanları ve çok insanları sulamak için inzal ettik ki, insanlar bu ni'metlerle vücud-u Halik'a istidlal etsinler ve bu ni'metlerin şükrünü edâ ile ecr ü mesubata nail olsunlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile yağmur suyu ile her nevi' taharet caiz olduğuna işaret için (طَهُورً۬ا) mübalâğa suretinde varid olmuştur. Çünkü (T a h u r a n ) ; nefsinde suyun kendi temiz olduğu gibi gayrileri de temizler demektir.
Bu âyette rahmet suyunun iki cihetle menfeati beyan olunmuştur :
B i r i n c i s i ; Yer yüzünü ihyası ve nebatatın onunla hâsıl olmasıdır.
İ k i n c i s i ; Hayvanattan ve insanlardan ekserisinin yağmur suyuyla sulanmasıdır. Fakat insanın ve hayvanat-ı sairenin hayatlarına hadim olan kurumuş beldelerin nebatla ihyası olduğundan rahmet suyunun menfeatini beyanda ölmüş beldeyi ihyası takdim, insanların ve hayvanların bir kısmı nehirler ve pınarlardan sulandıkları için ekserisinin rahmet suyu ile sulandığı beyan olunmuştur. Çünkü; rahmet suyu ile idame-i hayat edenler badiyede haymenişin olan insanlar ve ıssız çöllerde vakit geçiren hayvanlardır. Şu halde ekseriyet onların zatına nisbetledir, yoksa akar sulardan içenlere nisbetle değildir. Zira; akar su ile teayyüş edenler daha çoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile temiz suyun menfaati çok ve nezafette medhali ziyade olduğuna işaret ve insanların zahirlerini su ile temizledikleri gibi bâtınlarını da iman ve amel-i salihle temizlemek lâzım olduğuna tenbih için su taharetle tavsif olunmuştur ki, insan için zahir ve bâtın, maddî ve ma'nevi taharetin lüzumuna işarettir.
Hulâsa; Cenab-ı Hak kullarını tebşir ve mesrur etmek için yağmurun evvelinde latîf rüzgârlar gönderdiği ve rahmet suyunu inzalden maksat kurumuş beldeleri, otlar ve ekinlerle ihya etmek, 3846 hayvanlardan ve insanlardan çoklarını sulamak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ yağmurun insanlar hakkında ni'met olduğunu beyan ettiği gibi rahmetin taksimatını ve beldelere nüzulünün keyfiyetini dahî beyan etmek üzere : ,

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَـٰاهُ بَيۡنَہُمۡ لِيَذَّكَّرُواْ

buyuruyor.
[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz nâs beyninde ve beldelerde muhakkak, yağmuru taksim ettik ki, onlar ni'metlerimizi tezekkür etsinler ve şükrünü yerine getirsinler.]

فَأَبَىٰٓ أَڪۡثَرُ ٱلنَّاسِ إِلاً ڪُفُورً۬ا (50)

[Biz onları şükre da'vet edince nâsın ekserisi şükürden imtina' ettiler, ancak külran-ı ni'mette musir oldular.]

وَلَوۡ شِئۡنَا لَبَعَثۡنَا فِى ڪُلِّ قَرۡيَةٍ۬ نَّذِيرً۬ا (51)

[Ve eğer biz istemiş olsaydık her karyede ahalisini korkutacak bir nebi gönderirdik ve lâkin umum karyelere yalnız Habibim ! Seni gönderdik ki, tebliğin cümlesine şâmildir.]

فَلاً تُطِعِ ٱلۡڪَـٰفِرِينَ

[Biz bilûmum karyelere ba'sedince Habibim ! Sen kâfirlerin sözlerini dinleme ve re'ylerine itaat etme.]

وَجَـٰهِدۡهُم بِهِۦ جِهَادً۬ا ڪَبِيرً۬ا (52)

[Habibim ! Sen Kur'an ile onlara büyük cihadla mücahede et 3847 ve tarik-ı hakka da'vete çalış.] Zira; onlar Kur'an'a ta'nla senin hakkını iptale çalışıyorlar. Sen de onlara muhalefette ve bâtıllarını izalede sa'yet.
Yani; ya Ekremer Rusûl ! Zatıma yemin ederim ki, biz insanlara in'am, hâllerini ıslah ve maişetlerini tevsi' etmek ve onların tezekkür edip ni'metlerimize şükretmeleri için onların beyinlerinde ve beldeleri aralarında yağmuru gezdirir ve taksim ederek muhtelif zamanlarda muhtelif beldelere yağmur inzal ederiz. Hatta inzalin keyfiyeti de birbirine muhaliftir. Zira; bazısı şiddetli, bazısı hafif, bazısı gürültülü, diğeri gürültüsüz, bazısının taneleri büyük, bazısının küçük olarak inzal ederiz ki, bu ni'metlerin kadrini bilsinler. Hâl böyleyken nâsın ekserisi şükürden i'raz ve ancak küfran-ı ni'metlerini tezyid ederler. Çünkü; şükürden i'raz edenler rahmetin yağmasını yıldıza nisbet ettiklerinden Halik'a şükrü terk ve Halikın gayriye nisbetle küfürlerini tezyid ederler. Eğer biz dilemiş olsaydık her karyede ahalisini azapla korkutacak bir nebi ba'sederdik de senin üzerine emr-i risalette tahmil ettiğimiz şeyler hafif ve tebliğ hususunda çekmiş olduğun meşakkat ehven olurdu. Fakat basar-ı basiretine kuvvet vermekle umum karyelere seni Resûl gönderdik ve bu hususta meşakkat-ı azîme tahmil ettik ki, senin için ihzar olunan derecat-ı sabrın sebebiyle kendine lâzım kılasın. Habibim ! Umum karyelere seni nebi ba's edince küfür ve inatta tuğyan eden kâfirlere sen itaat ve onların arzularına uyma ve onlarla Kur'an ve din-i İslâm hususunda büyük cihadla mücahede et ki, sana itaat ve Kur'an'ın feraiz ve vacibatını i'tikad ve ahkâmiyle amele rağbet etsinler. Bu âyette (صَرَّفۡنَـٰاهُ) Biz yağmuru nâs beyninde tebdil ve tağyir ederiz demektir ki, anifen beyan olunduğu veçhile bazan bir beldeye ve bazan da o beldeden diğer beldeye ve bazan şiddetli, bazan da şiddetini hiffete tebdil ve tağyir ederiz demektir. Çünkü t a s r i f ; tebdil ve tağyir ma'nâsınadır. Binaenaleyh; burada tebdil ve tağyire lâzım olan taksim manâsınadır ki «Biz beldeler ve insanlar arasında rahmeti taksim ettik» demektir.
Fahri Râzi, Kazî, Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbn-i Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran «Bir 3848 senenin yağmuru diğer seneden ziyade olmaz. Binaenaleyh; her senede yağan yağmur bir nisbettedir. Lâkin Allah-u Tealâ yağmuru kulları beyninde taksim ettiğinden dilediği zaman dilediği beldeye sevk ve diğerinden men'eder» dediği ve sözüne delil olarak (İbn-i Abbas) ın bu âyeti okuduğu mervidir. Resûlullah'ın «Dünya yüzüne gece ve gündüzde yağmur yağmadık bir saat yoktur. Binaenaleyh; her saat ve her dakika semadan yağmur ve bereket yağar, lâkin Allah-u Tealâ dilediği beldeye yağdırır ve istediği kullarını mesrur eder» buyurduğu mervidir. İbn-i Mes'ud Hazretlerinin rivayetiyle Resûlullah «Her sene semadan yağmur, mikdar-ı muayyen üzere nazil olur ve bir kavim isyan ederse Allah-u Tealâ onların yağmurunu ıssız çöllere ve başka kavme ve beldelere tahvil eder» buyurmuştur. Çünkü; yağmurun yağması muhakkak olduğu gibi, insanların intifaa isti'dad ve istihkak kesbetmeleri de şarttır. Binaenaleyh; ma'siyetle istihkaklarını kaybedince kendileri için taksim olunan bereketin başka mahalle şevkiyle intifa'dan mahrumiyetleri dahi muhakkaktır. Şu halde insanlar için lâzım olan; vazife-i ubudiyette devamla emr-i İlâhîye imtisal ve lûtf-ü İlâhiyi istirham ve ni'met-i Subhâniyeye istihkak kesbetmenin çaresini düşünmektir.
Bu âyette Vâcib Tealâ Resûlüne ta'zim etmiştir. Çünkü; «İstemiş olsaydık her karyede bir Resûl ba'sederdik ve lâkin her karyede risalet vazifesini sana tevdi' ettik» demekle bilûmum nâsa Resûl olduğunu beyan etmek; şan-ı nebevilerine ta'zim ve bilcümle âlem üzerine tafdildir. Zira; bir çok kimselerin göreceği vazifeyi zat-ı Risaletpenahiye tahmil etmek elbette azamet-i şan ve celâlet-i kadrine delâlet eder. Binaenaleyh; Resûlüne cihad-ı kebirle emretmiştir. Çünkü; her karyede bir Resûl ba's olunsa her Resûl kendi karyesi ahalisiyle mücahede edecekti. Resûlullah umuma Resûl olunca umumla mücahede Resûlullah'ın uhdesine terettüp ettiğinden Resûlullah'ın rnücahedesi, mücahede-i kebiredir. Şu halde m ü c a h e d e yle murad; Risaletin vazifesini edada ve halkı din-i hakka da'vet hususunda kemâl-i gayretle sa'yetmektir. Gerçi c i h a d la muradın mukatele olmak ihtimali varsa da bu ihtimâl uzaktır. Çünkü kıtal ile emir; hicretten sonra varid olmuştur. Bu âyet ise Mekke'de nazil olmuştur. Şu kadar ki, delâil ve hüccetler 3849 irad ederek süfeha ile mücahede edip onları ilzama çalışmak kılıçla mücahede etmekten büyük olduğu için Resûlullah'ın mücahedesine mücahede-i kebire denmiştir.
Hulâsa; âlemin her zerresinde müessir-i hakikinin Vâcib Tealâ olduğu gibi yağmurun her damlasında da müessirin Allah-u Tealâ olduğu ve başka hiç bir şeyin te'siri olmadığı ve başka şeye te'sir veren kimseye küfür lâzım geleceği bu âyetten müstefad olacak fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى مَرَجَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ هَـٰذَا عَذۡبٌ۬ فُرَاتٌ۬ وَهَـٰذَا مِلۡحٌ أُجَاجٌ۬

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, iki denizi birbirine karıştırdı. O iki denizden şu gayet tatlıdır ve şu gayet acı ve tuzlu sudur.]

وَجَعَلَ بَيۡنَہُمَا بَرۡزَخً۬ا وَحِجۡرً۬ا مَحۡجُورً۬ا (53)

[Ve o iki suyun arasına bir mâni halketti ki, biri ötekine asla tuğyan edemez derecede beyinlerini fasletti.] Zira; insanların gözlerinin göremeyeceği bir sır halketti ki, hiç biri diğerine galebe edemez bir halde kıldı.
Yani; ey kâfirler ! Rabbinizden nasıl gaflet eder ve halinizi ıslah için göndermiş olduğu Resûlünün da'vetinden niçin imtina' edersiniz? Halbuki o Allah-u Tealâ şol kaadir ü kayyumdur ki, iki denizi veya denize benzeyen iki büyük suyu ki, o sulardan birisi gayet tatlı, içenleri kandırır ve diğeri gayet acı ve tuzlu içilmez bir hâldedir. Bunları birbirine karıştırdı. Bununla onların arasına kudretiyle bir mâni' halketti ki, her nekadar surette karışmışlarsa da hakikatta karışmamışlardır. Zira; arada insanların 3850 göremeyecekleri mâni' vardır. Binaenaleyh; denizlerin suları hakikatta bir birine karışmaz hatta yekdiğerine karşı istiaze etmek suretiyle (حِجۡرً۬ا مَّحۡجُورً۬ا) derler veyahud (حِجۡرً۬ا) , (مسترً۬ا) ve (مَحۡجُورً۬ا) , (ممنوعاً) demektir. Yani «ikisinin arasına gözlerin görmesinden memnu' bir perde halketti» demektir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile i k i d e n i z d e n t a t l ı s u ile murad; Nil, Fırat ve Tuna gibi büyük nehirler ve a c ı s u ile murad; denizler olması ihtimali vardır. Çünkü, büyük nehirleri denizlere isal eder karıştırır ve lâkin zahirde karışırlarsa da, bâtında onların birbirine karışıp birinin eczasının o birini mahvetmesine mâni' vardır. Zira; her birinin zerreleri ayrı ayrı mevcudiyetlerini muhafaza eder ki, birinin eczası diğerine kalbolmaz.
İşte bu âyet Halikın fail-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; tatlılık ve acılık arzın veya suyun tabiatı icabı olsa her suyun her yerde tatlı veya acı olması lâzım gelirdi. Zira tabiat; her yerde müsavi olduğundan onun iktizasının da müsavi olması zaruridir. Halbuki bazı yerde tatlı, bazı yerde acı olması Halikının fail-i muhtar olup istediğini tatlı ve istediğini acı olarak ihtiyar ettiğine delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delil-i aharı beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ مِنَ ٱلۡمَآءِ بَشَرً۬ا فَجَعَلَهُ ۥ نَسَبً۬ا وَصِهۡرً۬ا‌ۗ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ, şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, nutfe gibi hakir bir sudan beşeri halketti de, o beşeri iki kısım kıldı: Biri erkek diğeri kadındır.]



[Halbuki Habibim ! Rabbin Tealâ her şeye kaadirdir.] Zira; bir nutfeden iki nevi' insanı halketmeye kaadir olan her şeye kaadir olur. 3851

Yani; Allah-u Tealâ nutfe gibi hakîr bir sudan sertlik ve yumuşaklıkta a'zalarının her biri yekdiğerinden ayrı ve tab'an eczaları muhteirf^nsanı halketti ki, a'zasından yalnız bir uzvunda olan imtizacını ve eczaların yekdiğerine olan irtibatını hail ve keşfetmekten bilcümle hükema âciz ve hayrettedirler. Ve insanı; iki kısım kıldı:
B i r i n c i s i ; Evlâd-ı zükûrdur ki, insanın kendine nisbet olunduğundan o kısma nesep denilmiştir.
İ k i n c i s i ; Nisvan cihetinden hâsıl olan karabet ve nev'i insanın bekâsını te'min için zevçle zevce beyninde hâsıl olan ülfeti muhafaza ettiğinden kadına s ı h r denilmiştir. Halbuki insanın her iki kısmını ayni nutfeden halketmek fail-i muhtarın vücuduna delâlet eder. Çünkü; tabiatin iktizasiyle olsa hepsi ya erkek veya kadın olurdu. Kezalik şekillerinin de bir siyak üzere olması lâzım gelirdi. Zira; nutfenin tabiati neyse her yerde iktizasının bir olması zaruridir. Vâcib Tealâ bir maddeden muhtelif a'za sahibi beşeri halka ve o beşeri birbirine muhalif iki kılmaya ve belki ba'zı zamanda bir nutfeden ve bir batından, biri erkek diğeri dişi ikisini birden halka kaadirdir.
(صهراً) Kayın pedere denirse de burada kadın vasıtasiyle hâsıl olan karabet manâsınadır. Şu halde âyette n e s e p le murad; Erkek ve s ı h r la murad; Kadın ve onun vesilesiyle hâsıl olan karabet ve münasebettir. Binaenaleyh; «Allah-u Tealâ beşeri nesep ve sıhr kıldı» demek «erkek, kadın, zevç ve zevce kıldı» demektir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili zikirden sonra putlara ibadetle şirkedenlerin mezheplerini ibtâl etmek üzere :

وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ مَا لاً يَنفَعُهُمۡ وَلاً يَضُرُّهُمۡ‌ۗ

buyuruyor.
[Müşrikler Allah'ın gayri menfeat ve mazarrat vermeyen putlara ibadet ederler.]
3852

وَكَانَ ٱلۡكَافِرُ عَلَىٰ رَبِّهِۦ ظَهِيرً۬ا (55)

[Ve kâfir, Rabbisinin aleyhine şeytana zahir ve muin oldu.]

وَمَآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ إِلاً مُبَشِّرً۬ا وَنَذِيرً۬ا (56)

[Ya Ekremer Rusûl ! Biz seni göndermedik, ancak müminleri tebşir ve kâfirleri inzar edici gönderdik.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın ulüvv-ü şanı ve kemâl-i kudretiyle menfaat ve mazarratı halka kaadirken Allah'a ibadeti terkle Allah'ın gayri bir takım putlara ibadet ederler ki, o putlara ibadet ettikleri surette onlara menfeat ve ibadeti terkettikleri surette mazarrat edemezler. Çünkü; âcizlerdir. Halbuki ma'budun, ulûhiyetin levazımından olan kudret-i tamme sahibi olması lâzımdır ve kâfir Rabbisi aleyhine şeytana muin olur. Zira Rabbisine ma'siyet; şeytana muavenettir ve Habibim ! Bizim seni irsalimiz olmadı, ancak iman edenleri Cennetle tebşir ve kâfirleri Cehennemle korkutmak için oldu. Zira; kâfirler delâile nazar edip hakkı aramadıklarından Cehenneme müstehaklardır. (ظهرً۬ا) arka yani muin manâsınadır. Binaenaleyh; Allah'a isyanla şeytana muavenet ettiğinden Rabbisi aleyhine zahir denmiştir. «Rabbisi aleyhine» demek «Rabbisinin dini aleyhine» demektir. Çünkü; kâfirler din-i İlâhî aleyhine birbirine muavenet ederler ve din-i İlâhînin iptaline çalışmaktan hiç bir zaman hâlî kalmazlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette (ظهرً۬ا) , (ذليلاً) manâsına olması dahî muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Rabbisinin gayri putlara ibadet eden kâfir Rabbisi üzerine zelil ve hakir oldu. Zira; iltifat-ı İlâhiyeden sakıt ve nazar-ı İlâhîden metruk.] demektir.
Hulâsa; kâfirlerin Allah'ın gayri bir takım âciz mahlûklara, menfeat ve mazarrat şanından olmayan hakir şeylere ibadet ettikleri ve Rabbisinin gayriye ibadetle şeytana arka ve muin oldukları ve Resûlullah'ı göndermekten maksadın; iman edenleri tebşir ve 3853 küfredenleri inzar etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin şirk üzere devam ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'ın onlara karşı sözlerini beyan etmek üzere :

قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُڪُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ إِلاً مَن شَآءَ أَن يَتَّخِذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلاً۬ (57)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Zişan ! Sen müşriklere de ki: «Ben ahkâmı tebliğ ve tarik-ı hakkı size beyanım üzerine hiç bir ücret istemem, illâ şol kimse ki, malını Rabbisinin rızasına sarfla Rabbisine bir yol tutmak isterse onu hayrata malını sarf etmekten men'etmem» demekle ahkâmı tebliğde kendilerinden ücret istemediğini tefhim et.]

وَتَوَڪَّلۡ عَلَى ٱلۡحَىِّ ٱلَّذِى لاً يَمُوتُ

[Ve sen ölmek şanından olmayan Hayy ve Bakî üzerine i'timad et, kâfirlerin ahvaline mübalât etme.]

وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِهِۦ‌ۚ

[Rabbin Tealâ'nın senasına mülâbis olduğun halde teşbihle cemi' nekaisten tenzih et.]

وَڪَفَىٰ بِهِۦ بِذُنُوبِ عِبَادِهِۦ خَبِيرًا (58)

[Allah-u Tealâ kullarının günahlarına haberdar olmak cihetinden kâfi oldu.]
Yani; ya Ekremer Rusûl ! Sen kâfirlere de ki, «Ey kâfirler ! Benim sizi din-i hakka da'vetim üzerine sizden ücret istemem. Ancak malını fisebilillâh infak edip hayrata sarfetmek isteyen kimseyi de men'etmem. Zira iman ve ibadetle ve malını hayrata sarfla 3854 llah'a tekarrüb için Rabbisine bir doğru yol tutmak isteyen kimse men'olunmaz ve sizi hak yoluna sevkettiğim için bana da sevap vardır. Binaenaleyh; teklifimi kabul ve da'vetime icabet edin» demekle ellerinde olan mallarına dünyevî bir tama'la olmadığını beyan et ki, bu cihetten kalpleri müsterih olsun ve asla ölüme mahkûm olmayan, Hayy ve Bakî olan Allah-u Tealâ'ya her işini tefvizle i'timad et ve ölmek şanından olan kimselere i'timat etme. Zira; ölecek kimseye i'timad edenlerin âkibet elleri boşa çıkar ve aldanır. Çünkü; i'timad ettiği kimse vefat edince ümidlerinin zayi' ve emeklerinin heba olacağı şüphesizdir. Sen Rabbini sena eder olduğun halde cemi'i nekaisten tenzih ve sıfât-ı kemaliyeyle tavsif et ki, sana vermiş olduğu ni'metlerin şükrünü eda etmiş olasın. Çünkü; Rabbin Tealâ gizli ve aşikâr kullarının günahlarına muttali' olmak cihetinden kâfidir. Binaenaleyh; kâfirlerin serlerini defetmek hususunda başka muine hacet yoktur.
Hulâsa; Resûlullah'ın şeriatını ümmetine tebliğde ücret-i maddiye talebinde bulunmadığı ve Rabbisine doğru yol tutmak ve rızasına vasıl olmak için malını sarfeden kimse sarfe me'zun olup müdahale caiz olmadığı ve cümle umurda Hayy ve Bakî olan Allah-u Tealâ'ya itimat lâzım ve Allah-u Tealâ'yı sıfât-ı kemaliyeyle sena ve nekaisten tenzih etmek vâcib ve Allah-u Tealâ'nın kullarının cümle günahlarından haberdar olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Zatına itimatla emrettikten sonra itimada şayan olduğunu beyan etmek üzere :

ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ۬

buyuruyor.
[İtimat lâzım olan Allah-u Tealâ şol Zat ki, gökleri, yeri ve bunların arasında olan mevcudatı altı gün mikdarı bir zamanda halketti.]
3855

ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ‌ۚ ٱلرَّحۡمَـٰنُ

[Semevâtı ve arzı halkettikden sonra Rahman Tealâ arş-ı a'zam üzerine istilâ ve kahr ti galebe etti.]

فَسۡـَٔلۡ بِهِۦ خَبِيرً۬ا (59)

[Hâl böyle olunca Rahman Tealâ'nın evsafını bilen bir kimseden suâl et.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (خَبِيرً۬ا) ile murad; Vâcib Tealâdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Rahman Tealâ'nın hâlini Allah-u Tealâ'dan suâl et tafsilâtını Zatından haber al.] demektir.Yahud (خَبِيرً۬ا) ile murad; Cibril'dir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah-u Tealâ âlem-i mükevvenatı halkeden Kaadir ü Kayyum olup arş-i â'zam, kudreti altında mağlûp ve makhur olunca Rahman Tealâ'nın evsafını Cibril'den suâl et.] demektir. Yahud (خَبِيرً۬ا) ile murad; ehl-i kitaptan bir âlimdir. Çünkü; müşrikler Rahman ismini (Müseylemetülkezzab) a ıtlak ettiklerinden Vâcib Tealâ'ya ıtlakını tecviz etmezlerdi. Bu gibi şeylerde müşriklerin ehl-i kitaba itimatları olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i kitaptan bir âlime Rahman isminin esma-yı hüsna'dan olup olmadığını suâl etmesini habibine emretti ki «Ehl-i kitabın verdiği haberi müşrikler dinlesin ve seni tasdik etsinler» demektir, yoksa Resûlullah bilmediğinden ehl-i kitaba soracak manâsına değildir. Şu halde Rahman isminin Allah'ın gayriye ıtlakı caiz olmadığını bildirmek için suâl etmesini emretmiştir. Çünkü; Resûlullah söylese de dinlemediklerinden bir ehl-i kitap âliminin Resûlullah'i tasdik etmesini duyunca onların tasdik etmeleri ihtimâline binaen suâl ile emrolunmuştur. Bu âyette (ٱسۡتَوَىٰ) ; kahr ü galebe manâsınadır. İstivanın Cenab-ı Hakka isnadında te'vil lâzım olduğuna dair tafsil selbettiğinden iadesine lüzum görülmemiştir.
Semevat ve arzın icadından evvel eyyam mevcud olmadığından burada altı günle murad; altı günün miktarıdır. Bir anda bu âlemi halketmeye kaadirken altı gün mikdarı bir müddette 3856 halketmesi kullarına teenniyi ta'lim etmektir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âlemin icadının hitamı Cuma gününe tesadüf ettiğinden Cum'a günü müslümanlara bayram kılınmıştır. Nasıl ki icada başlanılan müddetin pazardan itibar olunduğu cihetle pazar günü Nasara'ya bayram olmuştur. «Yani halkolunan miktarın bidayesi hafta iptidasından ve hitamı hafta başına tesadüf ettiğinden günler halkolunup şu görülen intizam üzere cereyana başlayınca hitamın zamanı cum'aya tesadüf etti» demektir. Bu hususa dair tafsilât bazı ehadis-i nebeviyeyle de te'yid olunmuştur.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱسۡجُدُواْ لِلرَّحۡمَـٰنِ قَالُواْ وَمَا ٱلرَّحۡمَـٰنُ

[Taraf-ı Risaletten müşriklere «Rahman Tealâ'ya secde edin» denildiğinde müşrikler «Rahman nedir ve kimdir? Biz bilmiyoruz» dediler.]

أَنَسۡجُدُ لِمَا تَأۡمُرُنَا وَزَادَهُمۡ نُفُورً۬ا (60)

[Müşrkiler sözlerine şunu da ilâve ettiler ve «Ya Muhammed (S.A.) senin bize secde etmekle emrettiğin şeye biz secde eder miyiz ve secde edelim mi?» demekle secdeden imtina' ettiler ve Resûlullah'ın «Secde edin» sözü onların nefretlerini ziyade etti ve îmandan uzaklaştırdı.]

Yani Resûlullah tarafından müşriklere «menfeat ve mazarrat vermeyen bir takım âciz mahlûkata ibadet etmeyin, belki Rahman Tealâ'ya secdeyle ibadet edin» denildiğinde onlar «Rahman dediğin kimdir? Biz bilmeyiz. Bilmediğimiz halde senin emrettiğin şeye secde edelim mi?» dediler ve Resûlullah'ın onlara secde emri nefretlerini ziyade etti. Binaenaleyh; nasihat-ı Resûlullah onlara te'sir etmedi, belki aksi te'sir hâsıl etti. Halbuki emre imtisal; vazife-i ubudiyettendi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah (S.A.) Efendimizle beraber (Ebu Bekir), (Ömer), (Osman), (Ali), (Osman b. Maz'un) ve (Amr b. Anbase) (R.A.) Efendilerimiz de secde etmişler ve müşrikler de bir tarafa çekilip istihza 3857 ederek bırakıp gitmişlerdir. Bu âyet okunduğunda okuyana ve işitenlere secdenin sünnet olduğu Tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin secdeden nefretlerini beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin secdeye lâyık olduğunu beyan etmek üzere :

تَبَارَكَ ٱلَّذِى جَعَلَ فِى ٱلسَّمَآءِ بُرُوجً۬ا وَجَعَلَ فِيہَا سِرَٲجً۬ا وَقَمَرً۬ا مُّنِيرً۬ا (61)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ ibadetinden nefret etmekten çok âli ve emrinden uzaklaşmaktan çok yüce oldu. Çünkü; Allah-u Tealâ şol Eceli ü A'lâdır ki, umum mahlûkatın üzerine hayrat ve berekâtı çok olmakla beraber gökte yıldızların iskânları için burçlar halketti ve o burçların her birinde nice umur-u garibeler icad eyledi ve semada ziya veren güneşi ve nûr veren kameri halketti. Bu kadar cesim ve nafi' mahlûkatı halka kaadir olan Allah-u Tealâ elbette kullarının secdesine ehil ve müstehaktır.]

وَهُوَ ٱلَّذِى جَعَلَ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ خِلۡفَةً۬ لِّمَنۡ أَرَادَ أَن يَذَّڪَّرَ أَوۡ أَرَادَ شُڪُورً۬ا (62)

[O Allah-u Tealâ şol Zat-ı Kaadirdir ki geceyi ve gündüzü birbirine bedel ve halife kıldı, biri giderse yerine diğeri gelir.] Binaenaleyh; bir kimsenin ehadühüma'da fevtettiği ameli diğerinde kaza etmesi mümkündür. Şu halde biri diğerine bedeldir ve Cenab-ı Hak bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halketti ki, tezekkür ve teemmül etmek veya şükreylemek murad eden kimse düşünsün gece ve gündüzle sel gibi akıp gelen ni'metlere şükretsin, zamanım boş boşuna geçirmesin ve bu vesileyle ebedi saadete nail olsun. Şu halde geceyi ve gündüzü şu minval üzere halketmekten maksad-ı aslî; insanların mütteiz olup düşünmeleri ve nail oldukları ni'metlere şükretmeleri olduğuna bu âyet delâlet eder. 3858
(بُرُوجً۬ا) Esas manâsına nazaran yüksek saraylar ve köşklerse de burada semada bulunan bir takım makamlardır ki yıldızların bulundukları mahalleridir. Çünkü; semada büyük yıldız yedidir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile şemsin ve kamerin birer makamı ve diğer beşinin ikişer makamları vardır. Şu halde yedi yıldızın oniki burcu vardır ve burçlar da şunlardır «(Hamel), (Sevr), (Cevza), (Seretan), (Esed), (Sünbüle), (Mîzan), (Akrep), (Kavs), (Cedi), (Deliv), (Hut) dur. Yıldızlara gelince (Şems), (Kamer), (Merih), (Zühre), (Utârid), (Müşteri) ve (Zuhal) dir. Bunlardan (Seretan) Kamerin, (Esed) Şemsin makamı olduğu gibi (Hamel) ile (Akreb) Merihin ve (Sevr) le (Mîzan) Zührenin ve (Cevza) ile (Sünbüle) Utâridin, (Kavs) ile (Hut) Müşterinin, (Cedi) ile (Deliv) Zühalin makamıdır.
H i l f e ; Bir şeyin diğerinin yerine gelmesidir. Binaenaleyh; gece ve gündüzden her biri gidip diğeri onun yerine geldiğinden hilfe denmiştir ki birbirinin halefi demektir. Hazret-i Ömer (R.A.)a birisi gelip «Ya Ömer ! Bu gece yatsı namazı beni fevtetti» dediğinde Hazret-i Ömer «Gece geçirdiğin namazı gündüz ikmâl ve kaza et. Zira; Allah-u Tealâ geceyle'gündüzü yekdiğerine halef kıldı» buyurmuştur. İbn-i Abbas Hazretleri de bu âyetin manâsında «Bir kimse gece ve gündüzden'birinde feraiz veya vacibat veyahud mu'tad olan evrad ve ezkârından birini geçirirse diğerinde kaza eder. Zira; birisi diğerinin halefidir» buyurduğu mervidir. Velhasıl bu âlemi şu intizam üzere halkedip gece ve gündüzden her birini diğerine halife kılmakla kullarının rahat, maişet ve ibadetlerini teshil eden Hallâkm o kulların secde ve sair ibadetlerine ehil olduğuna bu âyet delâlet eder.
***

Vâcib Tealâ geceyle gündüzü şu intizam üzere halketmekten maksad-ı aslî kulların hak ve hakikat hususunda teemmül edip nail oldukları ni'metlere şükretmek olduğunu beyandan sonra şükreden kulların evsafını beyan etmek üzere :

وَعِبَادُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلَّذِينَ يَمۡشُونَ عَلَى ٱلاًرۡضِ هَوۡنً۬ا

buyuruyor.
[Rahman Tealâ'nın hâlis kulları şol kimseler ki onlar arz üzerinde sükûnet, vekar ve kemâl-i tevazu' üzere yürürler. Sokakta gezerken asla kibretmezler, gayet mülayim gezerler. Hatta hiç kimseyle münazaa etmezler.]

وَإِذَا خَاطَبَهُمُ ٱلۡجَـٰهِلُونَ قَالُواْسَلاًمً۬ا (63)

[Ve onlara bir takım cahiller sevmedikleri sözlerle hitap ettiklerinde onlar o cühelaya selâmetle duâ ile mukabele eder ve «size selâm olsun» derler.] Ve onların fena sözlerinden müteessir olup fenalıkla mukabele etmezler ve intikam almak caizse de intikama da meyletmezler. Çünkü; tıynetlerinin temizliği icabı hilimle muamele eder ve gazaplarını hazımla kaza-yı İlâhînin cereyanına rıza ve teslimiyetle iktifa ederler. Binaenaleyh; gündüzle bunların kendi halleri ve ebna-yı cinsleriyle muameleleri bu minval üzeredir.

وَٱلَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمۡ سُجَّدً۬ا وَقِيَـٰمً۬ا (64)

[Allah'ın hâlis kulları şol kimseler ki onlar geceyle beytutet ettiklerinde Rablerine secde ve huzur-u İlâhîde kıyamla vakit geçirirler. Zira; bunlar Rablerine gece ve gündüzde riyasız ibadetle kaimdirler.]

Beyzâvî, Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile ibâdın rahmine izafeti tahsis ve ehl-i îmana ta'zim ve şereflerine işaret içindir. Çünkü; kâfir, mü'min, muti' ve âsi herkes Allah'ın kulları oldukları halde mü'minleri seçmek mücerred onların şanlarına ta'zim içindir.
Vâcib Tealâ secdeden nefret eden müşriklerin hâllerini beyandan sonra secdeye muhabbet eden ehl-i îmanın bu sûre'de dokuz sıfatlarını beyan etti:
B i r i n c i s i ; Gündüzleri tevazu'la yürümek, bir kimseye eza etmemek, herkesle hoş geçinip münazaa etmemek ve malâyani ile iştigalle vekar ve haysiyetine halel getirmemektir.
İ k i n c i s i ; Kendilerine fena sözlerle hitab eden cahillerin ezalarına tahammül edip selâmetle duâ ve mülâyemetle mukabele etmektir.3860
Ü ç ü n c ü s ü ; Geceyle rıza-yı İlâhîyi tahsil için namaz kılmak ve secde etmektir. Diğer sıfatları bundan sonraki âyetlerde beyan olunmuştur. Şu manâ (عِبَادُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ) mübteda (الذين) haber olduğuna nazarandır. Amma ekser müfessirinin beyanları veçhile
(عِبَادُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ) mübteda (الذين) sıfat ve haberi; sûrenin ahirinde (اولئِك يجزون الغرفة) cümlesi olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : [Allah'ın şu sıfatlarla müttasıf olan kulları Cennet-i a'lâda büyük saraylarla cezalanırlar.] demektir.
Medarik'te ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bazı ulema bu âyetle istidlal ederek çarşıda ata binmenin caiz fakat kerahet olduğunu beyan etmişlerdir. Çünkü; ata binmek mülâyemetle yürümeye mübayindir. Hâlis kulların cühelaya mukabele ettikleri s e l â m la murad; cahillerin şerlerinden selâmet taleb etmek ve onların fena muamelelerinden iğmaz-ı aynedip arkasına düşmemektir.

***
Vâcib Tealâ hâlis kullarının d ö r d ü n c ü sıfatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا ٱصۡرِفۡ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ‌ۖ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا (65) إِنَّهَا سَآءَتۡ مُسۡتَقَرًّ۬ا وَمُقَامً۬ا (66)

buyuruyor.
[Rahman Tealâ'nın hâlis kulları şol kimseler ki onlar Rablerine münacatlarında, gece ve gündüz halvetlerinde, namazları ve teheccüdleri akabinde «Ey bizim Rabbimiz ! Âsiler için hazırlanan azab-ı Cehennemi bizden tebdil ve tağyir et ve bizim üzerimizden onu kaldır. Zira; azab-ı Cehennem helak olup âsilere lâzım ve daim olduğundan ebedi bir zarardır. Çünkü; Cehennem karargâhın kötüsü ve ikamet olunacak mahallin en ziyade çirkinidir» demekle Cehennemden istiaze ederler.]
Hâlis kullar leyi ü nehar ihlâs üzere a'mâl-i salihaya sa'y ü 3861 gayretleri ve Rablerine teveccüh-ü tamlarıyla beraber Rablerinin gazap ve intikamından korkarlar. Zira; amellerine asla itimad etmezler. Binaenaleyh; ancak lûtf-u İlâhiden istimdad eder ve derler ki «Yarabbi ! Bizden azab-ı Cehennemi kaldır. Zira azab-ı Cehennem; ehl-i Cehennemden ayrılmaz bir şer ve tükenmez bir helaktir. Çünkü Cehennem; mekarr u mekam yönünden gayet kötüdür» demekle Cehennemin şerrinden Rablerine iltica ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile- Cehennemin âsilere mazarrat-ı mahza olduğuna işaret için azabı- Cehenneme Garam denilmiştir. Çünkü garam; menfeat rayihası olmayan bir mazarrattır. Bu. âyette müstekar ehl-i imana ve mekam kâfirlere masruftur. Zira; Ehl-i iman Cehenneme girerlerse de imanlarının mükâfatını görmek için Cehennemden halâs ve Cennete gideceklerine binaen onlar haklarında müstekar; kâfirler ebedi kalacaklarına binaen onlar haklarında mekam denilmiştir.

***
Vâcib Tealâ halis kullarının evsaf-ı memduhalarından beşincisini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ إِذَآ أَنفَقُواْ لَمۡ يُسۡرِفُواْ وَلَمۡ يَقۡتُرُواْ

buyuruyor.
[Allah'ın halis kulları şol kimseler ki, onlar fukaraya infak ettiklerinde infakta haddini tecavüz ederek israf etmezler ve lüzumundan noksan vermekle tazyik de etmezler.]

وَڪَانَ بَيۡنَ ذَٲلِكَ قَوَامً۬ا (67)

[Ve infakta ifratla tefrit arasında adalet üzere olurlar.]
Yani Rahman Tealâ'nın halis kulları şol kimseler ki, onlar muhtaç olanlara ve nafakası vâcib olan evlâd ü iyallerine infak ettiklerinde şer'an ve aklen mezmum olan israf derecesine varmaz ve haddini tevacüz etmezler ve hadd-i lâyıkından noksan da vermezler, 3862 mezmum olan ifratla tefrit arasında bir hadd-i vusta ihtiyar ve adalet üzere infaka dikkat ederler.
Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet ashab-ı Resûlullah'ın sıfatlarını beyan hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar telezzüz ve tena'um için yemezler, belki açlığı defi' ve ibadete kuvvet gelsin için yerler ve elbiselerini hüsn ü ctmâl için giymezler, belki setr-i avret için giyerlerdi. Hazret-i Ömer'in «İnsana nefsinin her istediğini alıp yemek israf yönünden kâfidir» buyurduğu da bu manâyı te'yid eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette i s r a f ; ma'siy ete sarfetmek ve t a k t i r ; vâcib olan zekât ve fitre gibi hakkullahı ve nafakası lâzım olanların nafakalarını men'etmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'ın halis kulları şol kimselerdir ki, onlar mallarını ma'siyete .sarfetmezler ve sarfı vâcib olan mahallerden mallarını esirgemezler.] demektir.
T a k t i r ; Bir şeyi lüzumundan eksik yapmak ve iyalinden lâzım olan nafakayı noksan etmekle onlar üzerine güçlük ihdas etmektir. (قواما) adalet manâsınadır. A d a l e t ; iki tarafı müstakim ve müsavi olduğundan adalete kavam denilmiştir.

***
Vâcib Tealâ halis kulların altıncı sıfatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ لاً يَدۡعُونَ مَعَ ٱللهُِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ وَلاً يَقۡتُلُونَ ٱلنَّفۡسَ ٱلَّتِى حَرَّمَ ٱللهُِ إِلاً بِٱلۡحَقِّ وَلاً يَزۡنُونَ‌ۚ

buyuruyor.
[Rahman Tealâ'nın halis kulları şol kimseler ki, onlar Allah'la beraber başka bir ma'buda ibadet etmezler, umur ve hususlarında Allah'ın gayrı bir ma'budu çağırmazlar ve hasail-i hamidelerinden birisi de Allah'ın haram kıldığı bir nefsi katletmezler, illâ had ve kısas gibi bir hakkın teallükuyla katlederler.] Çünkü nüfus-u 3863 beşeriyeden her nefis; Allah'ın vahdaniyetini ikrara mahal olduğundan bünye-i insaniyeyi yıkmanın Allah'ın ta'mirini emrettiği şeyi tahrip olduğu cihetle hiç bir veçhile caiz olamaz. Ancak kısas veyahud harbî olmak suretiyle katline izn-i şer'î lâhik olmakla katlolunur. [Ve halis kullar zina da etmezler.] Çünkü zina; muhafazası matlûp olan nesebi zayi' ettiğinden haram olan şeylerin en kötüsüdür. Zira zina; insanların nutfesinin yekdiğerine karışmakla nesebi şüpheden vikaye için Allah'ın vaz' etmiş olduğu kanunun haricinde bir muamele olduğundan ma'siyetlerin en çirkinidir.

وَمَن يَفۡعَلۡ ذَٲلِكَ يَلۡقَ أَثَامً۬ا (68) يُضَـٰعَفۡ لَهُ ٱلۡعَذَابُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ وَيَخۡلُدۡ فِيهِۦ مُهَانًا (69)

[Ve eğer bir kimse şu fena ef'âlden birini işlerse işlediği tiilin günahına mülâki olur ve yevm-i kıyamette onun için azap iki kat olur, hakir ve zelil olduğu halde muhalled olarak azapta kalır.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ halis kulların usul-ü i'tikada riayetlerini Allah'la beraber ilâh-ı âhara ibadet etmediklerini beyanla işaretten sonra kötülüklerin anası olan katil ve zinayı da onlardan nefyetmiştir ki, imanın kemâli bu iki ile olduğuna ve mev'ud olan ecr ü mesubata nail olmak imanı muhafazayla beraber menhiyatı terke muhtaç olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; bir kimse beyan olunan menhiyatı irtikâpla beraber ibadet etmekle Rahman Tealâ'nın abd-i halisi olamaz. Binaenaleyh; mü'min-i kâmil olmak için her iki ciheti cem' etmek lâzım olduğu bu âyette sarahaten beyan olunmuştur. Bu âyetlerde beyan olunan ahlâk-ı hamidenin zıddını irtikâp eden kâfirlere ta'riz vardır. Nüfus-u insaniyenin katil suretiyle ifnası ebeden haram'olup ancak katlini mucip esbaptan birisiyle katlin mubah olduğuna işaret için hakka mukarin olarak vuku' bulan katlin müstesna olduğu beyan olunmuştur.
(يَلۡقَ أَثَامً۬ا) E s a m ; Günahın cezası, yahud nefs-i günah veyahud Cehennemde' bir derenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şu beyan olunan katil ve zina gibi günahlardan birini işleyen kimse o günahın cezası olan ukubete ve Cehennemde 3864 bu günahı işleyenlere mahsus Esam ismindeki dereye mülâki olur.] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; İbn-i Mesud hazretlerinin Resûlullah'tan hangi günahın büyük olduğunu suâl etmesidir. Çünkü İbn-i Mes'ud Resûlullah'a «Hangi günah büyüktür? Ya Resûlallah !» deyince Resûlullah «Şirketmektir» buyurmuştur. «Bundan sonra hangisi büyüktür?» deyince «Rızık korkusuna binaen evlâdını öldürmektir» buyurdu. «Bundan sonra hanhigi büyüktür?» sualine cevap olarak Resûlullah «Komşunun haremine zina etmektir» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; âyet-i celile Resûlullah'ın kelâmını tasdik etmiştir.

***
Vâcib Tealâ şu günahları işleyenlerin hallerini beyandan sonra tevbe edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِلاً مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً۬ صَـٰلِحً۬ا فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ يُبَدِّلُ ٱللهُِ سَيِّـَٔاتِهِمۡ حَسَنَـٰتٍ۬‌ۗ وَكَانَ ٱللهُِ غَفُورً۬ا رَّحِيمً۬ا (70)

buyuruyor.
[Şu günahları işleyen kimse azaba müstehak olur. İllâ günahdan tevbe ve iman eden ve amel-i salih işleyen kimselerin seyyiatını Allah-u Tealâ hasenata tebdil eder. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenleri mağfiret ve amel-i salih işleyenlere merhamet eder.]

Yani; şirk, katil ve zina gibi cinayeti irtikâp edenler hakir olarak muazzeb olurlar, illâ şol kimseler ki, işlediği günahlara nedamet eder, Allah'ın gazabından korkar ve irtikâp ettiği günahların affını Rabbisinden istirham ve şirkten vaz geçerek Allah'ın vahdaniyetine iman ve kalbinde olan imanını amel-i salih işlemekle tahkik ve tesbit etti. İşte şu evsafı haiz olan kimselerin günahlarını Allah-u Tealâ sevaba tebdil eder. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabul ile mağfiret eder ve amellerine sevab vermekle merhamet buyurur. 3865
Derecat-ı Cennete nail olmak için iman kâfi olmayıp amel-i salih lâzım olduğuna işaret için imandan sonra amel-i salih zikrolunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seyyiatın hasenata tebdilinde dört cihetle tevcih vardır:
B i r i n c i s i ; Dünyada hâl-i küfürde işledikleri günahları Cenab-ı Hak hâl-i İslâm'da a'mâl-i salihaya tebdil eder. Meselâ şirki tevbesiyle imana ve mü'mini katli hâl-i İslâmda müşrikleri katle ve zinayı iffete tebdil eder. Buna nazaran Vâcib Tealâ tâib ve müstağfir olan kimseyi şu a'mâl-i salihaya muvaffak kılacağını bu âyetle vaad ediyor demektir. Binaenaleyh bu âyet-i celile; kötü amellerin yerine iyi ameller geleceğini beyan etmiştir.
İ k i n c i s i ; Tevbe sebebiyle günahları tamamen mahvolduğu gibi tevbe ibadet olduğu cihetle sevap yazılır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Seyyiat gider yerine sevap gelir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Tevbe sebebiyle ukubat gider yerine derecat gelir, demektir.

وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَإِنَّهُ ۥ يَتُوبُ إِلَى ٱللهُِ مَتَابً۬ا (71)

[Ve eğer bir kimse tevbe eder ve amel-i salih işlerse o kimse Allah'a rücu' eder ve tevbesi indellah makbul olduğundan tevbesi azabı giderir sevap getirir.] Bu âyette şart tevbe ve ceza da tevbedir. Binaenaleyh; «şartla ceza ikisi bir şey olduğundan hüküm sahih olmaz» yollu i'tiraz varid olmaz. Zira ş a r t ; ma'siyetten rücu' manâsına tevbe olup c e z a da Allah'ın dergâhına kusurunun affını istirhamla rücu' manâsına olduğundan şartla cezanın manâları ayrı ayrı olduğu cihetle suâl varid değildir. Bundan evvelki âyette tevbe; şirkten ve sair günahlardan rücu' manâsına olup bu âyette tevbe; Allah'a rücu' manâsına olduğundan tevbelerin merci'leri başkadır. Binaenaleyh; tekrar yoktur.
***

Vâcib Tealâ halis kullarının yedinci sıfatlarını beyan etmek üzere : 3866

وَٱلَّذِينَ لاً يَشۡهَدُونَ ٱلزُّورَ وَإِذَا مَرُّواْ بِٱللَّغۡوِ مَرُّواْ ڪِرَامً۬ا (72)

buyuruyor.
[Halis kullar şol kimseler ki, yalan yere şehadet etmezler ve onlar lâğviyata uğradıklarında nefislerine ikramla geçi verirler.]
Yani; Allah'ın halis kullarının ahlâk-ı hamidelerinden biri de yalan yere şehadet etmedikleri gibi batıl olan bir şey üzerine yolları tesadüf ettiğinde de ona iltifat etmeksizin geçmekle nefislerine ikram ederler. Çünkü; batıl üzere hazır olmak aynı ma'siyet olduğundan ona iltifat etmeden geçip giden kimse kendini ma'siyetten muhafaza ettiği cihetle nefsine ikram etmiş olur.
Hâzin'de beyan olunduğu veçhile yalan yere şehadet eden kimseye Hz. Ömer'in kırk değnek vurarak yüzünü karalayıp çarşıda gezdirdiği mervidir. Çünkü; şehadetiyle gayrin hakkını ibtâl edip ihkak-ı hakka yegâne medar olan şehadeti ihlâl etmek a'zam-ı cinayettir. Z û r ile murad; Yalan ve yalanın mevkiidir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Mü'min-i kâmiller yalan söylemez ve yalan mevkiine hazır olmazlar.] demektir. L â ğ i v le murad; faydasız her şeydir. Binaenaleyh; insanın dünya ve âhiretine fayda vermeyecek oyun mahallerinin hepsi bu âyette dahildir. Çünkü; faydasız ve beyhude vakit geçireceği mahalle hazır olmak insanı avare ve muattal kıldığı gibi defter-i a'maline bir takım seyyiat dahi yazılacağı cihetle bu gibi mahallere iltifat etmeyen kimseleri Cenab-ı Hak mü'min-i kâmil adâdından ma'dud kılmakla sena buyurmuştur ki, bunun aksini iltizam eden indellah elbette mezmumdur. Şu halde lâğviyat; terki vâcib olan oyunlara, fahiş sözlere ve galiz lisanlara şamildir.

***
Vâcib Tealâ mü'min-i kâmillerin sekizinci sıfatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ إِذَا ذُڪِّرُواْ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِمۡ لَمۡ يَخِرُّواْ عَلَيۡهَا صُمًّ۬ا وَعُمۡيَانً۬ا (73)

3867
buyuruyor.
[Mü'min-i kâmiller şol kimseler ki, Rablerinin âyetleriyle va'z olunduklarında o âyetler üzerine kulakları kapalı ve gözleri örtülü oldukları halde kapanmazlar, belki onlar âyat-ı İlâhiyeyi işittiklerinde gözleri ve kulakları açık oldukları halde kemâl-i tevazu'la yüzleri üzerine secdeye kapanırlar ve o âyetlerde olan emir ve nehiyleri, darb-ı meselleri dinler ve açık gözleriyle kudret-i İlâhiyeye delâlet eden âyetleri görür ondan ibret alırlar.] İşte bu âyette Allah'ın azametine delâlet eden âyetlerden göz yumanlara ta'riz vardır.
Vâcib Tealâ mü'minlerin ahlâk-ı hamidesinden dokuzuncuyu beyan etmek üzere:

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبۡ لَنَا مِنۡ أَزۡوَٲجِنَا وَذُرِّيَّـٰتِنَا قُرَّةَ أَعۡيُنٍ۬ وَٱجۡعَلۡنَا لِلۡمُتَّقِينَ إِمَامًا (74)

buyuruyor.
[Mü'min-i kâmiller şol kimseler ki, duâlarında yalnız kendi nefisleriyle iktifa etmezler, belki evlâd ü iyallerinin kendileriyle beraber umur-u dinde salâhlarını ve ileri gitmelerini isteyerek derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Sen bizim için sürür verecek ve gözlerimizi dinlendirip nûrlandıracak zevceler ve zürriyetler ver ki, onların salâh-ı hallerini ve şeriatına tamamiyle yapıştıklarını görmekle gözlerimiz dinlensin» diyerek Cenab-ı Hakka münacatta bulunurlar.] Çünkü; mü'min için evlâd ü iyalinin Allah'a muti' ve umur-u dinde salâhlarını görmekten daha ziyade rahat edip mesrur olacağı bir şey olamaz. Zira; evlâd ü iyalin salâhı, Cennette beraber olacaklarına delil olduğundan elbette evlâd ve etbaının salâhının kalben istirahatini mucip olacağı şüphesizdir. Ve duâlarına şunu da ilâve ederler: (Yarabbi ! Bizim evlâd ü iyalimizi muti' kıldığın gibi bizi haram olan şeylerden ictinab edip azabından korkan müttekilere mukteda bih kıl ki, biz onları irşada muvaffak olalım) demekle münacatlarına hitam verirler. Bu âyette umur-u dinde riyaset istemenin caiz olduğuna delâlet vardır. Çünkü; ehl-i 3868 imanın şu minval üzere duâlarını Cenab-ı Hakkın evsaf-ı memduhadan addettiği gibi umur-u dinde riyaset talebi İbrahim (A.S.) dan dahi vâki' olduğu diğer âyette musarrahtır.

***
Vâcib Tealâ mü'minlerin evsafını beyandan sonra bu sıfatları haiz olan mü'minlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere:

اولئِك يُجۡزَوۡنَ ٱلۡغُرۡفَةَ بِمَا صَبَرُواْ وَيُلَقَّوۡنَ فِيهَا تَحِيَّةً۬ وَسَلَـٰمًا (75) خَـٰلِدِينَ فِيهَا‌ۚ

buyuruyor.
[Şu sıfatlarla müttasıf olan mü'minler müşrikler tarafından gördükleri ezaya ve fakr u faka ile beraber mücahedenin şiddetine sabırları sebebiyle Cennetin en yüksek tabakalarıyla cezalanırlar ve onlar ebeden Cennette ve yüksek derecelerinde kalıcı oldukları halde Rablerinden melekler vasıtasiyle merhabalara, hediyyelere ve selâma kavuşurlar ve ta'zimat-ı İlâhiyeyle taltif olunurlar.]

حَسُنَتۡ مُسۡتَقَرًّ۬ا وَمُقَامً۬ا (76)

[Zira; Cennet, mü'minlere güzel karargâh ve mahall-i ikamet oldu.] Çünkü; hastalık, fakr uzaruret ve ölüm gibi şeyler olmadığından daima rahatlardır. Binaenaleyh; ehl-i Cennetin cemi'i afattan salim olacaklarına işaret için Vâcib Tealâ selâm ihda ve hediyyeyle taltif edeceğini ve Cennetin en yüksek tabakalarında olacaklarını beyanla kullarını şu sıfatları kesbetmeye terğib etmiştir.

***
Vâcib Tealâ, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığını ve kullarına ibadetle emrin onların menfeatleri için olduğunu ve kâfirlerin cezaları elbette lâzım geldiğini beyan etmek üzere :

قُلۡ مَا يَعۡبَؤُاْ بِكُمۡ رَبِّى لَوۡلاً دُعَآؤُڪُمۡ‌ۖ فَقَدۡ كَذَّبۡتُمۡ فَسَوۡفَ يَڪُونُ لِزَامَۢا (77)

3869
buyuruyor.
[Habibim ! Sen kâfirlere de ki, «Eğer sizin ibadetiniz olmamış olsaydı, benim Rabbim size mübalât etmezdi. Zira; sizin varlığınız ve yokluğunuz indallah müsavidir. Şu halde sizin kaderiniz ancak iman ve ibadetinizledir. Siz ise Allah'ı ve Resûlünü ve kitabını tekzip ettiniz. Binaenaleyh; bu tekzibinizin cezasını yakında görürsünüz ve elbette bu ceza size lâzım olur.]
Yani; «Benim Rabbim sizi İslâma ve imana da'vet etmemiş olsaydı sizi icadda ne işleyecekti ve işlenecek ne gibi şey olurdu. Zira; sizin i'tibarınız imanla ve imana da'vetledir. Çünkü; insanın şerefi, Allah'a ma'rifet ve imanladır. Binaenaleyh; ma'rifeti olmayan insanın sair hayvanattan farkı yoktur. Şu halde insanın halk olunmasındaki hikmet; imana da'vet olunmasıdır» demekle nasihatta bulun. Yahud manâ-yı âyet: [Sizin şirkiniz olmamış olsaydı Allah-u Tealâ sizin azabınızı ne edecekti ve sizin azabınızdan Allah'a bir fayda mı var? Ve lâkin tekzip ettiniz. Tekzibinizin azabı elbette size lâzım olur. Yani sizi imana da'vet maksadı olmasaydı sizi halketmekte faide ne olurdu?] demektir.

Gösterim: 498