Hac Suresi Tefsiri

SÛRE-İ HACC

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak altı âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yetmişsekiz âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ٱتَّقُواْ رَبَّڪُمۡ‌ۚ إِنَّ زَلۡزَلَةَ ٱلسَّاعَةِ شَىۡءٌ عَظِيمٌ۬ (1)

[Ey insanlar ! Rabbinizin azabından korkun. Zira; kıyametin eşyayı tahrik eden zelzelesi pek büyük bir şeydir.]
Yani; vermiş olduğu teahhüdü unutmak şanından olan insanlar ! Sizi terbiye eden Rabbinizin azabından korkun ve haram olan şeylerden ictinabla tâatine devam edin ki azabından kurtulasınız ve dünyada günahlarınız üzerine size vermiş olduğu mühlete mağrur olmayın. Zira; bu âlem-i mükevvenatı kahretmek için hazırlamış olduğu kıyametin harekesi pek büyük bir şey ki gayet şiddetlidir.
Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile bu âyette zikrolunan zelzelenin zamanı kıyametin evvelinde olup şu gördüğümüz ve içinde bulunduğumuz âlem muvazenesini bu zelzele sebebiyle kaybederek güneşin mağribden doğacağı (İmam-ı Alkame) ve (Şa'bî) den mervidir. Buna nazaran âyette beyan olunan zelzele; kıyametin alâmet-i kübrasındandır ve az müddet zarfında kıyamet kaaim olup bu zelzele kıyamete mukaddeme olacaktır. (İmam-ı Mukâtil) ve (İbn-i Zeyd) in rivayetlerine nazaran âyette zikrolunan z e l z e l e yle murad; kıyametin zelzelesidir ve âyetin zahiri bu ikinci rivayeti te'yid etmektedir. Çünkü s a a t le murad; kıyamettir. Şu halde «saatin zelzelesi» demek «kıyametin zelzelesi» demektir.
İttika ile emir; haram şeylerden içtinabı ve ibâdâta sa'yüe emri mütezammındır. Zira; insanı, tesadüf edeceği büyük azaplardan ve dehşetli günlerden ve envai mesaibden ve heyecanlı belâlardan kurtaracak takva olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ittika ile emri kıyametin zelzelesiyle ta'lîl buyurmuştur. Aklı olanların kemâl-i ihtimamla düşünmeleri için kıyametin harekesinin pek büyük olduğunu beyan etmiştir. Yani «haramdan kaçın ve ibadete devam edin ve aklınızla düşünün. Zira; kıyametin harekesi büyük» demektir. Şu halde bu âyet; ittikanın vâcib olduğuna delâlet eder. Zira; takvanın bu gibi şiddetli zararlardan insanı muhafaza edip zararı defedeceğine işaret vardır. Zararların define çalışmak insan için vâcib olduğu cihetle takvanın vâcib olması lâzım gelir. Kıyametin zelzelesini idrakten ukul-ü beşer kaasır olduğuna işaret için Vâcib Tealâ zelzeleden Şey ile ta'bir etmiş ve zelzelenin azametini izah etmekten ibarenin kaasır olduğunu iş'ar etmiştir.
Gerçi kıyamette arzı tahrik edecek Vâcib Tealâ ise de büyük hareke kıyamette olacağı için zelzele; kıyamet manâsına olan saate muzaf kılınmış ve «saatin zelzelesi» denmiştir.

***
Vâcib Tealâ kıyametin harekesinin şiddetli olacağını ve o günün vereceği dehşetten bazılarını beyan etmek üzere :

يَوۡمَ تَرَوۡنَهَا تَذۡهَلُ ڪُلُّ مُرۡضِعَةٍ عَمَّآ أَرۡضَعَتۡ وَتَضَعُ ڪُلُّ ذَاتِ حَمۡلٍ حَمۡلَهَا

buyuruyor.

[Habibim ! Zikret şol günü, o günde siz zelzeleyi görürsünüz ki onun şiddetinden, her çocuk emziren kadın emzirdiği çocuktan gaflet ve her hamil sahibi hatun hamlini vaz'eder.]

وَمَا هُم بِسُكَـٰرَىٰ وَتَرَى ٱلنَّاسَ سُكَـٰرَىٰ

[Ve sen nâsı sarhoş görürsün, halbuki onlar hakikatte sarhoş değillerdir.]

وَلَـٰكِنَّ عَذَابَ ٱللهِ شَدِيدٌ۬ (2)

[Ve lâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.] Binaenaleyh; o şiddet insanları sarhoş gibi kılar.
Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Hatırında tut şol günü, o günde vuku' bulacak zelzeleyi siz görürsünüz ki, o zelzelenin şiddetinden çocuğunu emziren her kadın kemâl-i şefkat ve merhametle beraber kendi derdinden çocuğunu unutur ve kemâl-i hayretinden kucağındaki çocuk aklına bile gelmez ve her hamile olan hatun vakti tamam olmadan hamlini vaz'eder ve sen o günün şiddetinden insanları, aklı başından gitmiş sarhoş görürsün. Halbuki nefsel'emirde onlar sarhoş değillerdir, ancak o günün şiddeti onları sarhoş gibi göstermiştir. Zira; Allah'ın azabı şiddetli olduğundan onları, akılları zail olmuş gibi gösterir.
Bu âyette o günde zelzelenin şiddeti; üç şeyle isbat olunmuştur.
B i r i n c i s i ; Çocuk emziren kadının kendine arız olan korku ve endişe sebebiyle çocuğundan gaflet etmesidir.
İ k i n c i s i ; Her hamile olan kadının vaktinden evvel hamlini vaz'etmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; İnsanların, esbab-ı sekirden bir şey isti'mâl etmedikleri halde sarhoş olmalarıdır. Şu halde âyette «sen onları sarhoş görürsün, halbuki sarhoş değillerdir» demek «sekir verecek bir şey isti'mâl etmediler» demektir.
İbn-i Cerir, Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu iki âyet (Beni Musaytalik) gazasında gece nazil olur ve Fahr-i Alem Efendimiz ashabını çağırır, etrafına toplar âyetleri tebliğ eder. Ashab-ı Resûlullah âyette beyan olunan şiddetten müteessir olur, o günde insanların ma'ruz kalacakları ahvali düşündüklerinden sabah vakti konak mahalline ineceklerinde develerin yükünü indirmek ve çadır kurmak hatırlarına gelmez. Resûlullah «bu zelzelenin günü hangi gündür?» buyurunca ashab-ı kiram «Allah-u Tealâ ve Resûlü bilir» demeleri üzerine Resûlullah ashabına hitaben «Allah-u Tealâ, Hazret-i Âdem'e (kalk ya Âdem ! Zürriyetinden ehl-i Cehennemi Cehenneme ve ehl-i Cenneti Cennete şevket) der. Hazret-i Âdem (Ya Rabbî ! Nasıl sevkedeceğim?) deyince (çoğunu Cehenneme ve azını Cennete şevket) hitab-ı izzeti varid olacağı» beyan buyurulmuştur. Ehl-i Cehennemin ehl-i Cennetten çok olacağı badi-i tereddüd değildir. Çünkü; tarihe ve Kuran'ın beyanatına vukufu olanlar gerek ümem-i salifenin ve gerek bu ümmetin hâlini nazar-ı tedkike alınca her Nebinin ümmetinden iman edenlerin az ve iman etmeyenlerin çok olduğunda tereddüd etmez. Ve bilhassa ümem-i salifeden îman edenlerin adedinin pek az olduğu malûmdur. Meselâ Hazret-i Nûh bir çok seneler ümmetini Din-i Hakka da'vet ettiği halde da'vetine icabet eden kaç kimse olabildi. Hazret-i Hûd, Salih ve sair enbiya-yı izamın ümmetlerinde de hâl böyledir. Binaenaleyh; ümmetler içinde peygamberine en çok iman eden ümmet-i Muhammed'dir.

***
Vâcib Tealâ kıyamet gününün dehşetinden insanları kurtaracak yegâne çare ittika olduğundan ittika ile emredib o günün şiddetinden ba'zılarını beyandan sonra insanların bir kısmı mücadeleden ve Hakka muârazadan hâlî kalmadıklarını beyan etmek üzere:

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُجَـٰدِلُ فِى ٱللهِ بِغَيۡرِ عِلۡمٍ۬ وَيَتَّبِعُ ڪُلَّ شَيۡطَـٰنٍ۬ مَّرِيدٍ۬ (3)

buyuruyor.

[Nâsdan bazıları ancehlin Allah-u Tealâ hakkında mücadele ederek her muannid şeytana ittiba' eder.]

كُتِبَ عَلَيۡهِ أَنَّهُ ۥ مَن تَوَلاًهُ فَأَنَّهُ ۥ يُضِلُّهُ ۥ وَيَہۡدِيهِ إِلَىٰ عَذَابِ ٱلسَّعِيرِ (4)

[Taraf-ı İlâhîden şeytan üzerine yazıldı ki şeytan kime mütevelli ve musallat olursa onu ızlâl eder ve doğru yoldan çıkarır ve Cehennem azabına çeker götürür.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın âhirette azabı ve yevm-i kıyametin dehşeti vardır, nasıl olmasın? Nâsdan ba'zıları Allah'ın zatında ve sıfatında aklî ve naklî delile ve ilme müstenid olmayarak mücerred cehalet üzere mücadele ve muhasame eder, hatta mücadelesini o kadar ileri götürür ki Allah'ın zatını ve sıfatını inkâr eder ve her muannid olan şeytana ittiba' eder. Halbuki divan-ı İlâhî ve kaza-yı Sübhanî'de yazıldı ki şeytanı veli ittihaz eden kimseyi şeytan izlâl eder ve (Saîr) isminde olan Cehennemin azabına müstehak olacak amelleri gösterir ve işletir, akıbet Cehenneme alır götürür.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ş e y t a n ; insanlardan şerre alet olan ve ebna-yı cinsini şerre da'vet eden kimselere de şamildir. Binaenaleyh; insanlar içinde şerre alet olanlara şeytan denmek sahihdir.
Haksız ve delilsiz mücadelenin mezmum olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi hak aramak kasdiyle deliline ilimle beraber mücadele ve mübahasenin cevazına dahi delâlet eder.
M e r i d ; hayırdan ârî ce mücerred fesada sâî ve muannid olan kimsedir. Binaenaleyh; şeytana ve askerine Merid denildiği gibi ins ü cinden şerre meyyal olanlara dahi şeytan-ı merid denilir.
Taberî, Fahr-i Râzî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet müşriklerden (Nadr b. haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü (Nadr) Allah'ın zatında ve sıfatında çok mücadele eder ve «melekler Allah'ın kızlarıdır, Kur'an evvel geçen ümmetlerin yalanlarıdır ve Allahü Tealâ çürümüş kemikleri ihyaya kaadir değildir» demekle Resûlullah'la muhasama ederdi. Cenab-ı Hak (Nadr) ı ve onun emsali ancehlin Hakka i'tiraz edenleri zem ve bu misilli mücadeleden kullarını men'etmek için bu âyeti inzal buyurmuştur. Şu halde âyetin mazmunu Hakka i'tiraz ederek hava ve hevesine ittiba' eden ve ahkâm-ı şeriatı kendi şehevat-ı nefsaniyesine uydurmak isteyenlerin cümlesine şamildir. Çünkü; ahkâm-ı dini arzusuna uydurmak ve hevesat-ı nefsaniyesine muvafık olmayanları i'tirazla reddetmek isteyen kimse şeytan'a ittiba' ve evham ü hayalâtla iştigal etmiştir. Zira; (Nadr) ın «Kur'an yalandır evvel geçenlerin sözleridir» dediği gibi her zamanda bu sözleri tekrar edenler pek çok bulunmuş ve bilhassa açıktan Kur'an'a iman etmeyenler bittabi' bu gibi iftiralardan çekinmemişlerdir.

***
Vâcib Tealâ zatı ve sıfatı ile haşir hakkında bir ilme müstenid olmaksızın mücadele edenleri zemmettikten sonra haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ إِن كُنتُمۡ فِى رَيۡبٍ۬ مِّنَ ٱلۡبَعۡثِ فَإِنَّا خَلَقۡنَـٰكُم مِّن تُرَابٍ۬

buyuruyor.

[Ey nâs ! Eğer öldükten sonra ba'solunub kabrinizden kalkacağınızda şübhe ederseniz ibtida-yı hilkatinize nazar edin. Zira; biz sizi evvelâ topraktan halkettik.]

ثُمَّ مِن نُّطۡفَةٍ۬ ثُمَّ مِنۡ عَلَقَةٍ۬ ثُمَّ مِن مُّضۡغَةٍ۬ مُّخَلَّقَةٍ۬

[Toraktan sonra nutfeden, sonra uyuşmuş kandan, sonra a'zası tam olan ve tam olmayan et parçasından halkettik.]

وَغَيۡرِ مُخَلَّقَةٍ۬ لِّنُبَيِّنَ لَكُمۡ‌ۚ

[Şu beyan olunan tedriç üzere halk etmekteki hikmet; size kudretimizi ve bedayi-i sana timizi beyan etmektir.] Binaenaleyh; asâr-ı kudretimizi size beyan etmemiz için şu beyan olunan ahvâl üzere halk olunmanız irade olunmuştur.

وَنُقِرُّ فِى إِلاً رۡحَامِ مَا نَشَآءُ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى

[Ve doğması için muayyen olan vakte kadar anaların rahimlerinde dilediğimiz çocukları karar ettirmek için tedriç suretiyle halketmek ciheti ihtiyar olunmuştur.]
Yani; gaflet ve nisyan üzere mahlûk ve isyan u tuğyan üzere musır olan insanlar ! Eğer Resûlümüzün size beyan ettiği haşir ve ba'sda şübhe ediyorsanız bu şek size lâyık değildir. Zira; siz ibtida-yı hilkatınıza nazar eder ve düşünürseniz öldükten sonra tekrar dirileceğinizde asla şübhe etmezsiniz. Çünkü; biz sizi evvelâ topraktan, sonra nutfeden halk ettik ki pederiniz Âdem topraktan halkolundu ve sonra siz bir damla sudan ibaret olan meni'den halkolundunuz. Binaenaleyh; «toprakla suya karışmış ve çürümüş kemikler tekrar insan olmaz» şeklindeki sözünüzün düşünmeksizin söylenmiş olduğunu bilirsiniz. Pederinizin sulbünden ananızın rahmine düşen nutfe ananızın rahminde uyuşmuş kan olur, sonra o kan murur-u zamanla et parçası olur ki uzuvları olmaz. Bir az sonra a'zası tamam olur ve insan şeklini alır. İşte şu minval üzere halen ba'de halin biz sizi halketdik ki size kemâl-i kudretimizi beyan edelim ve sizin için haşrin imkânında şübhe kalmasın Halbuki siz bu hâlleri düşünmeksizin haşri inkâra cesaret ediyorsunuz ve biz vakt-ı muayyenine kadar anaların rahimlerinde dilediğimiz mikdarı karar ettirir, vakt-i muayyeni geldiğinde de yol verir dünyaya çıkarırız. Şu halde ölmüş ve çürümüş kimseleri tekrar topraktan çıkarmakta mani' nedir ki şübhe ediyorsunuz?
Taberî, Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bizim t o p r a k t a n h a l k o l u n m a m ı z la murad; pederimiz Adem'in topraktan halk olunması veyahud nutfenin asrı olan gıdanın topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; evlâd-ı Adem her ne kadar nutfeden halk olunursa da nutfenin aslı gıda, gıdanın aslı nebatat, nebatatın aslı su ile toprak olduğu cihetle cümle insanların esası ; topraktır. Şu halde tehavvülât ve tedriç suretiyle toprak nutfeye inkilâb ediyor. Toprakla su arasında münasebet olmadığı halde toprağın nutfeye tehavvülü kudret-i İlâhiyenin kemaline delâlet eden delâil-i vazıha cümlesindendir. Kezalik suyun kana ve kanın ete tehavvülünde dahi hâl böyledir. Şu halde ibtida-yı hilkatinde insanlar kudret-i İlâhiyenin azametini görüb dururken kabrinden dirilib kalkacağında niçin tereddüd ederler? Ayetde M u h a l l e k a ; A'zası tam olarak doğanlar ve gayri muhallaka azası noksan olarak doğanlardır. Yahud M u h a l l e k a ; diri ve gayr-i Muhallake ölü olarak doğanlardır. Hangi manâ murad olunursa olunsun insanın hilkati Fail-i Muhtar'ın ihtiyariyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiatın iktizası olsa ya muhallaka veya gayr-i muhallaka olur. Zira; tabiatın iktizası değişmez.
Ayette e c e l - i m ü s e m m a ile murad; velâdet için ta'yin olunan vakittir. Velâdetin ekall-i müddeti; Hanefiye indinde altı ay ve ekser-i müddeti; iki senedir. Şafiiye indinde ekser-i müddeti; dört senedir. Yani bir çocuk validesinin rahminde Hanefiye'ye göre iki, Şafiiye'ye göre dört sene kalabilir.

ثُمَّ نُخۡرِجُكُمۡ طِفۡلاً۬ ثُمَّ لِتَبۡلُغُوٓاْ أَشُدَّڪُمۡ‌ۖ

[Hilkatiniz tamam olub vakt-i muayyeniniz geldikten sonra biz sizi tıflolarak analarınızın rahminden çıkarırız ki o zamanda siz her türlü muavenet ve muhafazaya muhtaç olduğunuzdan ananız ve babanız vasıtaları ile biz sizi muhafaza ederiz. Ve bundan sonra rüşdünüze baliğ olmanız ve a'zanız kuvvet bulması ve mizacınızın aledtedric tekemmül etmesi için biz sizi envâ-ı terbiyeyle terbiye ederiz.]

وَمِنڪُم مَّن يُتَوَفَّىٰ وَمِنڪُم مَّن يُرَدُّ إِلَىٰٓ أَرۡذَلِ ٱلۡعُمُرِ لِڪَيۡلاً يَعۡلَمَ مِنۢ بَعۡدِ عِلۡمٍ۬ شَيۡـًٔ۬ا‌ۚ

[Ve sizden bazınız bulûğa vasıl olmadan veyahud vasıl olduktan sonra vefat eder ve sizden ba'zmız evvelce bir takım şeyleri bildikten sonra bilmez bir hâle gelsin için erzel-i ömre reddolunur.]
E r z e l - i ö m ü r ; kuvâlarına za'f ve aklına halel gelib vücudunun aletleri lâyıkiyle işleyemez hâle gelen kocalık zamanıdır. Bu sinne reddolunmasının hikmeti; evvelce bildiği şeyi bilmez bir hale gelmesi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. İnsanların ihtiyar ve şeyh-i fani olanlarının bünyelerinde zaaf ve akıllarında sehafet ve fehm ü idraklerine noksan arız olub hâl-i sahavetlerinin avdeti erzel-i ömürdür. Şu halde insanların vefatları; ikiye münkasem olub :
B i r i n c i s i ; Aklı başında ve bünyesi sağlamken vefat etmektir.
İ k i n c i s i ; Pir-i fani olub bildiğini bilmez bir hale geldikten sonra vefat etmektir. Binanealeyh; insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe uğramış olduğu tebeddülat ve bilhassa erzel-i ömre reddolunması haşrin imkânına açık bir delildir. Çünkü; insanın hâl-i bidayesinden hâl-i nihayesine kadar görmüş olduğu tegayyüratı halketmeğe kaadir olan Vacib-ül Vücud'un insanı öldükten sonra ihyaya da kaadir olacağı evleviyetle sabitdir.

***
Vâcib Tealâ haşrin imkânına insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe cereyan eden ahvâl-i acibeyle istidlali beyandan sonra arz üzerinde hasıl olan nebatat ile haşrin imkânına istidlal etmek üzere :

وَتَرَى إِلاً رۡضَ هَامِدَةً۬ فَإِذَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡهَا ٱلۡمَآءَ ٱهۡتَزَّتۡ وَرَبَتۡ وَأَنۢبَتَتۡ مِن ڪُلِّ زَوۡجِۭ بَهِيجٍ۬ (5)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen yer yüzünü kuru olduğu halde görürsün. Bundan sonra biz arz üzerine sema canibinden yağmur sularını inzal ettiğimizde arz hareket eder ve kabarır. Otlar biter ve her nevi'den gayet güzel otları bitirir.]
Yani; bizim kudretimizin kemaline teaccübe hacet yoktur. Zira; sen yer yüzünü kurumuş ottan ve rutubetten eser olmadığı halde görürsün. Bundan sonra bizim kudretimiz ve irademiz ihyasına tealluk edince arzda hayat hassası üzere müştemil ve arzın rûhu mesabesinde olan yağmur suyunu biz arz üzerine sema canibinden indirdiğimizde arz harekete gelir ve kabarır ve her nevi' bardan revnaklı ve nadratlı gayet güzellerini bitirir ve yer yüzü herkesin yüzüne güler bir hale gelir ki görenler mesrur olur.
İşte şu âyetlerde beyan olunan gerek insanın ve gerek otların kilkatindeki sanayi-i garibe ve ahval-i acibenin cümlesi insanların vefatlarından sonra tekrar dirileceklerine delâlet eder delâil-i kafiye cümlesindendir.
(هَامِدَةً۬) Ölmüş ve kurumuş demektir. (ٱهۡتَزَّتۡ) ihtizaz, titremek, deprenmek; hareket etmektir ki «otların bitmesiyle arz hareket etti» demektir. (رَبَتۡ) kabarmak, manâsınadır. Behic; gayet letafetli ve revnaklı demektir.

***
Vâcib Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delâilden insanın hilkatini ve arzın nebatatla ihyasını beyandan sonra serdolunan delillerin netice ve hulâsasını beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِأَنَّ ٱلله هُوَ ٱلۡحَقُّ وَأَنَّهُ ۥ يُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَأَنَّهُ ۥ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (6)

buyuruyor.

[Şu insanların akıllarına hayret veren mahlûkatı halketmeye kudretin sebebi Allah-u Tealâ'nın zatında sabit ve mütehakkak olub eşyanın kendisinin halkiyle hasıl olmasıdır ve Allah-u Tealâ ölüleri ihya eder. Çünkü; Allah-u Tealâ mümkinattan her şeyi icada kaadirdir.]

وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ۬ لاً رَيۡبَ فِيہَا وَأَنَّ ٱلله يَبۡعَثُ مَن فِى ٱلۡقُبُورِ (7)

[Ve kıyamet elbette gelecek, onda asla şübhe yoktur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ kabirlerde medfun olan kimseleri ba'seder, kabrinden kaldırır.]
Yani; insanın etvar-ı muhtelif ede halkolunup birbirine zıddolarak ahvâl-i adîdeye tahvil olunması ve kurumuş arzın ihya olunması Allah-u Tealâ'nın sabit ve mütehakkak olması sebebiyledir. Eğer sânii mevcud ve sabit olmamış olsaydı bunların hiç birisi vücud bulmazdı. Şu halde insanların ve otların vücudları Allah-u Tealâ' nın vücuduna, vahdaniyetine ve ölmüşleri ihyaya kudretine delâlet eder. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ ölmüş insanları ihyâ eder ve insanların ihya olunacakları kıyamet de gelecektir, onda asla şüphe yoktur ve kıyamet kaim olunca kabirlerinde olan mevtayı Allah-u Tealâ kaldırır ve cümlesini amelleriyle mücazat eder.
Bu âyette beyan olunan delillerin hulâsasını takrir şöyledir : Emvatı iade ve ihya mümkündür. Eğer mümkün olmasaydı hiç bir zamanda hayat bulmazdı. Halbuki ölüler, dünyada hayatla muttasıl idiler. Binanealeyh; emvatı ihya mümkündür. Çünkü; bir zamanda hayatı kabul eden cismin diğer zamanda dahi hayatı kabul edeceğinde şüphe olunmaz. Kezalik Vâcib Tealâ malûmatın cümlesine âlim olduğu gibi makduratın cümlesine de kaadirdir. Binaenaleyh; emvatı ihyaya dahi kaadirdir. Yani ecsamda kaabiliyet olduğu gibi Cenab-ı. Hakta da kudret vardır. Binaenaleyh; haşr-i emvatta tereddüde mahal yoktur.

***
Vâcib Tealâ emvatı ihya edeceğini beyandan sonra Hakka muaraza edenlerin dünyada rüsvay ve âhirette muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere :

بِغَيۡرِعِلۡمٍ۬ وَلاً هُدً۬ى وَلاً كِتَـٰبٍ۬ مُّنِيرٍ۬ (8) وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يُجَـٰدِلُ فِى ٱللهِ

buyuruyor.

[Nâsdan ba'zıları Allah'ın emrinde aklî delile ve ilham tarikiyle hidayete ve kalblere nûr verici kitaba ilmî olmayarak mücadele ederler.]

ثَانِىَ عِطۡفِهِۦلِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ ٱللهِ‌ۖ

[Hakkı işittiğinde boynunu döndürür ve yanını çeker olduğu halde tekebbür eder ki, enbiyanın vahy-i İlâhi ile beyan olunan din-i İlâhîden zuafa-yı nâsı ızlâl etsin ve tarik-ı Hakdan çıkarsın.]

لَهُۥفِى ٱلدُّنۡيَاخِزۡىٌ۬‌ۖ وَنُذِيقُهُۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ عَذَابَ ٱلۡحَرِيقِ (9)

[Allah'ın emrinde mücadele ve hakkı kabulde tekebbür eden kimse için dünyada rüsvalık vardır ve yevm-i kıyamette biz ona yakıcı Cehennemin azabını tattırırız.]
Yani; Nâsdan bazı kimse evamir-i İlâhiyeye ve din-i sübhani-yeye i'tiraz etmek üzere mücadele ve muhasama eder, bu mücadelesi zaruri bir ilme müstenid olmadığı gibi istidlale ve taraf-ı İlâhîden irşad suretiyle ilhama ve tarik-ı Hakka delâlet eder hidayete ve vahyile gelmiş kulûb-u nâsı nûrlandıran bir kitaba müstenid değildir. Şu halde mücadelesi kör körüne cehl ü inada müsteniddir. Binaenaleyh; 'şu mücadeleye cesaret eden kimse zuafa-yı nâsı din-i İlâhîden ızlâl edip yoldan çıkarmak için tekebbür eder, boynunu döndürür ve belini büker olduğu halde hakkı kabulden i'raz eder. İşte Hakdan i'raz eden kimse için dünyada rüsvalık ve kıyamette yakıcı Cehennemin azabını tatmak vardır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil; daima Resûlullah'a muhasame ve emr-i İlâhîye muaraza eder ve hakkı kabulden tekebbür ederek hak olan söze boynunu döner ve yanını çekerdi ve bu muarazası da esbab-ı ilimden hiç birine müstenid değildi. Zira; onun âdeti daima ehl-i imana tekebbür etmek ve kendine tabi' olan cühelaya hakkı setretmekle zihinlerini iğfal etmek ve azdırmaktı. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Ebu Cehl'i üç sıfatla zemmetmiştir.
B i r i n c i s i ; Emr-i İlâhîde mücadele etmesidir.
İ k i n c i s i ; Şu mücadelesi hiç bir ilme müstenid olmayıp mücerred cehline bina etmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Zuafa-yı nâsı iğfal ve ızlâl etmek için Hakdan kibirle boynunu döndürmesidir. İşte Ebu Cehil ve emsalinin şu fena amellerinin cezasının dünyada rüsvalık ve âhirette azab-ı Cehennem olacağı beyan olunmuştur. Gerçi âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuşsa da bu sıfatla müttasıf olanların cümlesine şamildir ve asr-ı saadetten bu an'a kadar hakka i'tiraz edenler ve zuafa-yı nâsı yoldan çıkarmak için çalışanlar hiç de eksik olmamıştır. Bu makule kimselerin akıbet dünyada rüsva oldukları gibi âhirette de azaba duçar olacakları bu âyetle sabittir.
(ثنى عطَفه) Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hakkı kabulden tekebbür edici, omuzunu döndürücü ve Hakkı istihfaf edici kimsedir. İşte bu gibi ahlâk-ı zemimesi Ebu Cehlin imanı kabulüne mâni' olduğundan dünyada din aleyhine kurmuş olduğu tuzaklara kendi düştü ve akıbet yevm-i Bedir'de ehl-i İslâmın kılıcına lokma olarak canını Cehenneme ısmarladı gitti.
Bu âyet-i celilenin bidayesi Haktan i'raz edenlerin i'razları hidayete ve kitaba müstenid olmadığını beyana mukaddime ve te'kid olmak üzere tekrar zikrolunmuştur. Yahud evvelki âyet mukallidler hakkında ve bu âyet mukallidlere tâbi' olanlar hakkında olmasına binaen tekrar yoktur.

***
Vâcib Tealâ Hakka i'tiraz edenlerin dünyada rüsva ve âhirette muazzeb olacaklarını beyandan sonra azabın sebebini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِمَا قَدَّمَتۡ يَدَاكَ وَأَنَّ ٱلله لَيۡسَ بِظَلَّـٰمٍ۬ لِّلۡعَبِيدِ (10)

buyuruyor.

[İşte şu dünyada rüsvalık ve âhirette azap, senin kisb-i yedinle âhirete takdim ettiğin günahların sebebiyledir ve Allah-u Tealâ kullarına zulmeder olmadı.] Çünkü âdil olduğundan herkesin ameline göre göre ceza verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz. Binaenaleyh; ceza ile cürüm arasında nisbet-i âdileye riayet olunur.

Abid lâfzı cemi' siğasiyle varid olduğundan zallâm mübalâğa siğasiyle varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Hiç- bir abde Cenab-ı Hak veçhen minel vücûh zulmetmez] demektir, yoksa zulmün mübalâğasını nefyile asıl zulüm baki kalır manâsına değildir ! Zira; Allah-u Tealâ minküllilvücuh zulümden münezzehtir. Yani; dünyada bigayr-i ilmin mücadele eden âsî kimseye yevm-i kıyamette tahkir ve ihanet tarikıyla taraf-ı İlâhîden «Ey zâlim ! Şu azab; senin dünyada irtikâb ettiğin ve âhiret için kazandığın günahların sebebiyledir. Zira; Allah-u Tealâ zâlim değildir» denir.

***
Vâcib Tealâ din-i İlâhîde mücadele ve nâsı ızlâl edenlerin hâllerini beyandan sonra dininde şek üzere bulunanların hâllerini beyan etmek üzere :

وَمِنَ ٱلنَّاسِ مَن يَعۡبُدُ ٱلله عَلَىٰ حَرۡفٍ۬‌ۖ فَإِنۡ أَصَابَهُ ۥ خَيۡرٌ ٱطۡمَأَنَّ بِهِۦ‌ۖ وَإِنۡ أَصَابَتۡهُ فِتۡنَةٌ ٱنقَلَبَ عَلَىٰ وَجۡهِهِۦ

buyuruyor.

[Nâsdan bazısı dinde şek Ve bir taraf üzere Allah-u Tealâ'ya ibadet eder. Eğer kendine hayır isabet ederse dine kalbi mutmain olur ve dinde bulunduğunu fâl-i hayır addeder ve eğer ona bir fitne isabet ederse yüzü üzerine küfür cihetine dönüverir ve dinle teşe'üm eder.] Zira; dinine i'timadı yoktur.

خَسِرَ ٱلدُّنۡيَا وَإِلاً خِرَةَ‌ۚ ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡخُسۡرَانُ ٱلۡمُبِينُ (11)

[İşte dinine i'timad etmeyerek dönen kimse dünyada enva-ı beliyyat ve âhirette azaba duçar olmakla zarar görür ve şu zarar meydanda bir zarardır.]
Yani; mün'imini nisyanla isyan etmek alel'ekser âdeti olan insanlardan/bazısı dinin bir canibi üzere şek ve ıztırablâ Allah-u Tealâ'ya ibâdet eder ve lâkin ibadetinde sebatı ve yakini olmaz ve dinin bir tarafında durur ve işine nasıl gelirse o tarafa dönmek kolay olsun için lâyıkiyle dinine yapışmaz ve kenarında gezer içine girmez. Binaenaleyh; eğer o kimseye hayır isabet ederse dininden bilir, kalbi mutmain olur ve karar eder ve eğer bir fitne isabet ederse irtidad eder ve terkettiği küfür cihetine dönüverir. Binaenaleyh; dünyada canı heder olmak ve âhirette azab görmekle zarar eder. İşte şu zarar; meydanda bir zarardır.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet; Arabdan Medine'ye hicret eden bir taife hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar bâdiyeden Medine'ye geldiklerinde bazılarının haremi oğlan ve kısrağı tay doğurup vücudu sıhhat bulub malı çoğalınca Din-i İslâmı fâl-i hayır addedip kalbi mutmain ve müsterih olarak Medine'de Din-i îslâm üzere sebat etti kaldı, ba'zılarının da bunun aksine haremi kız doğurup kısrağı yavrulamayıb kendi hastalanarak ve maişeti daralmca Din-i İslâmdan teşe'üm ettiler ve geri gittiler. İşte Cenab-ı Hak bu makule dinine i'timadı olmayan kimselerin hallerini şol kimsenin haline teşbih eder ki, o kimse askerin bir tarafında bulunur; eğer askerde zafer ve galebe görürse içine girer ve eğer inhizam görürse derhal firar eder. Binaenaleyh; dinine i'timadı olmayan kimsenin hali askerin içine girmeyip kenarında bulunan kimsenin hâli gibi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle tasvir etmiştir. Yahud âyet; münafıkların hallerini tasvir etmiştir. Zira; onlar yalnız imanın bir cüz'ü olan ikrarla iktifa eder, kalbleriyle tasdik etmez, her işi iki taraflı tutar ve hangi taraf işlerine gelirse o tarafa dönüverirlerdi. Binaenaleyh; «onlar harf üzer e ibadet eder» denilmiştir ki, ibadetlerinin noksan ve i'tibardan sakıt olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü h a r f ; taraf ve cânib manâsına olduğundan dinde ibadetin erkânı ve âleti olan lisan ve kalbden bir ile iktifa etmek; bir canibinde bulunmak ve diğerini terketmektir.
İşte bu gibi münafıklar asr-ı saadete münhasır değil, belki her asırda bulunmuştur ki, müslümanlık onların ancak lisanlarında olur kalblerinde imandan eser olmaz. Binaenaleyh; bunlar müslümanlar yanında müslüman görünürlerse de kendi emsalleri yanında imandan eser görülmez. Çünkü; lisanında müslümanlığa inanamadığından kanaati yok ve kalbi de mutmain değildir. İşte bu kabil insanlar bu âyetin zemminde dahildirler.
Hulâsa; dininde şek üzere bulunanları ve dinle dünya murad edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle zemmetmiş, dünya ve âhirette zarar göreceklerini beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ dinine i'timat etmeyip tereddüd üzere bulunanların hallerinden ba'zılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

يَدۡعُواْ مِن دُونِ ٱللهِ مَا لاً يَضُرُّهُ ۥ وَمَا لاً يَنفَعُهُ ۥ‌ۚ ذَٲلِكَ هُوَ ٱلضَّلَـٰلُ ٱلۡبَعِيدُ (12)

buyuruyor.

[Dininde sebat etmeyip irtidad eden kimse Allah'ın gayri menfeat ve mazarrata muktedir olmayan eşya-yı hasiseye ibadet eder. İşte şu ibadet sevabdan gayet uzak bir dalâlettir.]
Yani; dininde karar etmeyen kimse Allah'ın gayri bir takım taşdan ve ağaçdan yapılmış putlara ibadet eder ki, o puta ibadet eden kimseye put menfeat edemediği gibi ibadeti terk etse de mazarrata iktidarı yoktur. Binaenaleyh; kaadir ü kayyum olan Al-lahü Tealâ'ya ibadeti terkle ednâ mahlûkata ibadet etmek ancak dalâlettir ki, o dalâlet tarik-ı Hakka gayet uzaktır.

يَدۡعُواْ لَمَن ضَرُّهُ ۥۤ أَقۡرَبُ مِن نَّفۡعِهِۦ‌ۚ

[Dininde şek üzere olan, mazarratı menfeatinden daha yakın olan kimseye duâ eder.]

لَبِئۡسَ ٱلۡمَوۡلَىٰ وَلَبِئۡسَ ٱلۡعَشِيرُ (13)

[Ne çirkin oldu onların muinleri ve ne fena oldu muaşeret ettikleri sahihleri.]
Yani; Allah-u Tealâ'ya ibadeti terkeden kimse şol kimseye ibadet eder ki, onun mazarratı menfaatinden daha yakındır ve ne fena oldu yardımcıları olan ma'budları ve ne kötü oldu âbidler ki, onlar bir takım âcizlere ibadet ederler.
Bu âyette Nisâbûrî'nin beyanı veçhile z a r a r ı m e n f e a t i n d e n y a k ı n o l a n k i m s e yle murad; kâfirlerin reisleridir. Çünkü onlara tabi' olan fukara gürûhu reislerinde menfeat var zanneder ve onların reylerini tasvib ederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların mazarratları menfeatlerinden daha çok olduğunu beyanla onlara itaatlerinin çirkin bir haslet olduğunu beyan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirlerin ve münafıkların avam gürûhu, reislerine itaat, umur u hususlarında onlara duâ ederler ve onlardan menfeat beklerler. Halbuki reislerinin mazarratı menfeatinden daha yakındır. Şu halde ne fena efendidir onların efendileri ve ne fena arkadaştır onların arkadaşları.] Şu manâya nazaran ilk âyet putlara ibadetlerine aiddir. Zira; putlarda asla menfeat ve mazarrat yoktur. İkinci âyet de, reislerine itaatlerine aittir. Çünkü; onlara reislerinin mazarratı menfeatinden daha evvel ve daha çoktur.

***
Vâcib Tealâ ehl-i dalâlin ibadetlerinin keyfiyetini beyandan sonra ehl-i hidâyetin ibadetlerinin keyfiyet ve menfeatlerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلله يُدۡخِلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ جَنَّـٰتٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا إِلاً نۡهَـٰرُ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ altından nehirler cereyan eden Cennetlere şol kimseleri idhâl eder ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler.]

إِنَّ ٱلله يَفۡعَلُ مَا يُرِيدُ (14)

[Zira; Allah-u Tealâ muradını işler, hiç kimse karışamaz.]
Yani; Allah-u Tealâ şol kimseleri Cennetine koyar ki, o kimseler Allah'a, resûllerine ve âhirete iman ettiler ve yalnız imanla iktifa etmeyip, belki imanlarını amel-i sâlih işlemekle tesbit ve takrir ettiler. Binaenaleyh; onlar Allah'ın emrinin cümlesini yerine getirdiler ve nehyettiği şeylerin cümlesinden ictinab ettiler. Şu halde onlar altından nehirler cereyan eden Cennetlere girmeye hak kazandıklarından Allah-u Tealâ onları Cennete idhâl eder. Zira; Allah-u Tealâ kullarının fevz ü felahına veya kahr ü helâkine dair istediğini işler. Şu kadar ki, mü'min iradesini imana sarfettiğinden Allah-u Tealâ onun imanını halkeder ve imanının mükâfatını verir.
Hulâsa; Cennete duhûlün, imana ve derecata nail olmanın, amel-i salihe tevakkuf ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i şirkin kimlere ibadet ettiklerini ve mü'minleri Cennete idhâl edeceğini beyandan sonra münafıkların «Cenab-ı Hakkın, Resûlüne yardım etmeyecek» dediklerini beyan etmek üzere :

مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ ٱلله فِى ٱلدُّنۡيَا وَإِلاً خِرَةِ فَلۡيَمۡدُدۡ بِسَبَبٍ إِلَى ٱلسَّمَآءِ ثُمَّ لۡيَقۡطَعۡ فَلۡيَنظُرۡ هَلۡ يُذۡهِبَنَّ كَيۡدُهُ ۥ مَا يَغِيظُ (15)

buyuruyor.

[Muhammed (S.A.) e Allah-u Tealâ dünya ve âhirette yardım etmez zanneden kimse semaya bir ip çeksin, sonra o ip vasıtasiyle semaya karşı kat'-ı mesafe etsin ve Allah'ın yardımını defetmeğe çalışsın ve nazar etsin baksın ki, onun hilesi buğzettiği şeyi giderebilir mi?]
Yani; Allah-u Tealâ dünya ve âhirette resûlüne yardım eder. Eğer Allah'ın dünyada ve âhirette Resûlüne elbette yardım etmeyeceğini zanneden kimse varsa evinin tavanına bir ip çeksin sonra o iple kendini boğsun, görsün ki, bu kadar hile ve uğraşması Resûlüne Allah'ın muavenetini giderir mi? Ve nazar etsin baksm ki hilesi buğzettiği şeyi def eder mi? Zira; Allah-u Tealâ Habibine nusretini kesmez, velevse nusrete buğzeden kimse sema canibine çekmiş olduğu iple hiddetinden kendini boğsun öldürsün. Onun buğzu Allah'ın muavenetine mani' olamaz.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette s e b e b ile murad; iptir. S e m â ile murad; evin damıdır. K a t ı 'la murad; boğulmaktır. G a y z e t t i ğ i ş e y le murad; Allah'ın Resûlüne muaveneti ve nusretidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ dünyada ve âhirette Resûlüne elbette muavenet etmez ve Muhammed (S.A.) ın «Rabbim bana yardım eder» dediği maksadını terviç ve sözünü herkese dinletmek içindir diyen ve zanneden kimse kendi evinin damına bir ip uzatsın, bağlasın ve ipi boğazına takıp kendini boğsun ve görsün kilonun kendini öldürmesi ona gazab veren nusret-i İlâhiyeye mani' olabilir mi?] demektir. Yahud s e m a ile murad; Sema-yı dünyadır. K a t ı yla murad; kat-i mesafedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer bir kimse Allah-u Tealâ dünyave âhirette Resûlüne yardım etmez zannederse bu zandan vaz geçsin. Zira; Allah-u Tealâ Resûlüne nusretini kesmez. Eğer nusretin kesilmesini isterse sema-yı dünyaya bir ip çeksin sonra o ipe yapışsın bakalım mani' olabilir mi? Ve muavenetin önüne geçmek mümkünse geçsin. Halbuki semaya ip çekmesi ve ipe yapışıp semaya doğru gitmesi muhaldir. Binaenaleyh; Allah'ın nusretini men'etmesi de muhaldir. Şu halde Resûlullah'a, Rabbisinin muavenetine buğzeden kimsenin buğzunun kesilmesi dahi muhaldir. Ancak onun buğzunun kesilmesi ölümüyle olacağından ölsün kurtulsun] demektir.
Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i cehle (Gatfan) ve (Benî Esed) kabilelerinden bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah onları İslama da'vet edince onlar «bizim Yehud'la beynimizde muahede vardır. Allah-u Tealâ'nın Muhammed (S.A.) a yardım edeceğini zannetmeyiz. Şu halde İslâm oluruz da Allah-u Tealâ da nusret etmezse Yehud'la aramız açılır bize zahire ve hurma gibi erzak vermezler. Binaenaleyh; korkarız, İslâm olamayız» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Resûlullah'ın düşmanları ve hasudları hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'ın nusret olunduğunu arzu etmediklerinden vuku' bulan nusrete gazab ettikleri gibi elbette âkıbet-i emirde Allah-u Tealâ nusret etmez ve Din-i Muhammedi de hitam bulur zannederlerdi. Onların bu zanlarını red için Allah-u Tealâ âyeti inzalle bu gibi zandan vaz geçmelerini ve eğer vaz geçmezlerse gazabları hiç bir fayda temin etmiyeceğini beyan buyurmuştur. Sahih olan rivayet de bu olsa gerektir. Çünkü; âyetin manâsına en ziyade muvafık olan rivayet budur.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın Resûlüne ve şeriatına yardım etmeyeceğini zannedenlerin zanları doğru olmadığı ve Resûlullah'ın nusret olunduğuna buğzedenlerin bu hususta kendilerini boğup öldürseler dahi fayda etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne elbette nusret edeceğini beyandan sonra bil'fiil nusretinden ba'zılannı beyan etmek üzere :

وَڪَذَٲلِكَ أَنزَلۡنَـٰهُ ءَايَـٰتِۭ بَيِّنَـٰتٍ۬ وَأَنَّ ٱلله يَہۡدِى مَن يُرِيدُ (16)

buyuruyor.

[Resûlümüze enva-ı nusretle muavenet ettiğimiz gibi nusret ini te'yid ve nübüvvetini tasdik için vazıh ve zahir âyetler olduğu halde biz Kur'an'ı inzal ettik. Zira; kullarına doğru yolu gösteren Allah-u Tealâ hidayet etmek murad ettiği kullarını hidayette kılar ve o kulların iradelerini hidayete sarfetmeleri üzerine maksada isal eden tariki onlara muvaffak kılar.]

***
Vâcib Tealâ Resûlullah hakkında su-u zan edenlerin zanlarını red ettikten sonra müminlerin ve sair milletlerin aralarını yevm-i kıyamette fasledeceğini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱلَّذِينَ هَادُواْ وَٱلصَّـٰبِـِٔينَ وَٱلنَّصَـٰرَىٰ وَٱلۡمَجُوسَ وَٱلَّذِينَ أَشۡرَڪُوٓاْ إِنَّ ٱلله يَفۡصِلُ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۚ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resûlüne îman ettiler ve şol kimseler ki onlar Hazret-i Musa'ya îman ile Yehudiyeti kabul ettiler ve yıldızlara ibadet eden Sabiîler ve ateşe ibadet eden Mecusiler ve Hazret-i İsa'ya iman eden Nasara ve putlara ibadet eden müşriklerin beyinlerini Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette fasleder ve mezheplerden hak olanı batıl olanlardan ayırır.]

إِنَّ ٱلله عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ شَہِيدٌ (17)

[Zira; Allah-u Tealâ her şeye nazır ve herkesin halini bilir. Binaenaleyh; her birini diğerinden tefrik eder.]

Yani; Allah-u Tealâ her mezhep sahibini bir ceza ile cezalandırır. Zira; erbab-ı dinden her birinin mezhebini diğerinden tefrik eder ve cinayetine göre ceza verir ve her birini diğerinden ayırır. Binaenaleyh; mü'minleri Cennete ve îman etmeyenleri Cehenneme idhâl eder ve herkes müstehak olduğu cezayı görür. Zira; Allah-u Tealâ her şeyi nezareti ve murakabesi altında bulundurduğundan herkesin istihkakını bilir ve müstehak olduğu cezayı verir.
Taberî'nin beyanı ve bu âyette zikrolunan sarahat veçhile Din; altı olup beşi; şeytanî birisi; Rahmanidir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran netice i'tibariyle edyan; üçe münhasırdır :
B i r i n c i s i ; Bilûmum enbiyanın nübüvvetlerini tasdik eden din-i İslâmdır ve indellah marzî olan din-i Hak da İslâm dinidir.
İ k i n c i s i ; Enbiyadan bazısına îman eder, bazısına etmez, Yehudiyetle Nasraniyet gibi. Çünkü; onlar enbiyadan bazısına îman etmezler.
Ü ç ü n c ü s ü ; Hiç bir nebiye iman etmeyen Mecusi ve Sabiî ve müşrikler gibi. Çünkü; bunlar hiç bir nebiye îman etmezler ve hiç bir din
tanımazlar.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile usul-ü mezahib altıdır. Bunlardan her biri kendi mezhebinin hak olduğunu iddia ederlerse de hak teaddüd etmeyip elbette bir olduğu cihetle 'Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette hak üzere olanlarla haksız olanların beyinlerini fasledeceğini beyanla bu âyette ehl-i dalâli tehdid ve mezheplerinin beyinlerini fasletmekte asla zulüm olmayacağına işaret için Vâcib Tealâ ilminin her şeyi muhit olduğunu dahi tasrih etmiştir. Çünkü; her şeye ilmi hazır olunca herkesin istihkakını bilip istihkakına göre ceza vereceği aşikârdır.
Yevm-i kıyamette fırkaların beyinlerini fasledeceği muhakkak olduğuna işaret için cümleler tahkikine delâlet eden (ان) lâfzıyle varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ usul-u edyanı beyandan sonra müşriklere ta'riz ve edyan-ı batıla erbabını tevbih etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله يَسۡجُدُ لَهُ ۥ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَن فِى إِلاً رۡضِ وَٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُ وَٱلنُّجُومُ وَٱلۡجِبَالُ وَٱلشَّجَرُ وَٱلدَّوَآبُّ وَڪَثِيرٌ۬ مِّنَ ٱلنَّاسِ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin mi? Allahü Tealâ'ya göklerde ve yerde olan zi ruhun cümlesi, Güneş, Ay, sair yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanatın kâffesi ve nâsdan çokları tevazu' ve tezellül suretiyle secde ederler.]

وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيۡهِ ٱلۡعَذَابُ‌ۗ

[«Ve nâsdan bir çok kimseler üzerine azap vâcib oldu.» Çünkü; onlar secdeden imtina' ettiler.]
وَمَن يُہِنِ ٱلله فَمَا لَهُ ۥ مِن مُّكۡرِمٍ‌ۚ

[Eğer bir kimsenin derecesini tenzil etmekle Allahü Tealâ ona ihanet ederse onun için hiç ikram eden bulunmaz.] Zira; Allah'ın zelil kıldığı kimseyi aziz kılan olmaz.

إِنَّ ٱلله يَفۡعَلُ مَا يَشَآءُ (18)

[Zira; Allahü Tealâ istediğini işler hiç bir kimse mani' olamaz.]
Yani; Habibim ! Bilmedin mi? Gökte olan melekler ve yerde olan İns ü Cinnin cümlesi Allah-u Tealâ'ya tevazu' ederler, secdeye kapanırlar ve kezalik gökte olan Ay, Güneş ve yıldızlar Allah'ın iradesine karşı secdeye kapanmış gibi inkıyad ederler, yerde olan dağlar, ağaçlar ve hayvanat cümlesi Allah'ın kendilerinde vaki' olan tasarrufatına itaat etmek suretiyle inkiyadlarını izhar ederler, nâsdan çokları secde eder ve çokları secdeden imtina' ettikleri için üzerlerine azap vâcib oldu. Ve eğer bir kimseye Allah-u Tealâ şekavetle ihanet ederse ona saadetle ikram eden olamaz. Zira; Allah-u Tealâ dilediğini işler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mükellef olmayan mahlûkatın secdeleriyle murad; Taraf-ı İlâhîden kendilerine nazil olan avarız ve havadisi reddedemeyip kabul etmeleridir. Çünkü; emr-i İlâhîye muhalefet edememeleri mükellef olanların secdelerine müşabih olduğundan teşbih tarikiyle «secde eder» denilmiştir ki «emr-i İlâhîye itaat ederler» demektir. İnsanların da taraf-ı İlâhîden gelen her türlü avarızdan imtina' edemeyip elbette inkiyad ettikleri cihetle cümlesi secde ediyorlarsa da bazıları mükellef oldukları secdeden imtina' ve temerrüd ettikleri cihetle onların ekserisinin secde ettiklerini beyanla secde etmeyenlere ta'riz olunduğu gibi secde etmeyenler üzerine azabın vâcib olduğu tasrih edilmiştir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu makamda (الم تر) , (الم تعلم) ınanâsına yani
r ü ' y e t ; ilim manâsınadır. Lâkin mahlûkatın Cenab-ı Hakka itaatleri manâsına secdeleri görmek şanından olan her kimse için malûm olduğuna işaret olmak üzere ilimden rü’yetle tabir olunmuştur. Yani (الم تعلم) yerinde (الم تر) deilmiştir ki «secde edercesine her mahlûkun Rabbisine itaatini görmüş gibi görmek şanından olan her kimse bilir» demektir. Bu âyeti okuyan ve işiten kimsenin secde etmesi lâzım dır.
Hulâsa; cümle mahlûkat irade-i İlâhiyeye karşı muhalefet edemeyip secde eder gibi Allah'a itaat ettikleri ve insandan bir çoklarının bilfiil secde edip bir kısmının da secdeden imtina' eyledikleri cihetle azaba müstehak oldukları ve Allah'ın ihanet ettiği kimseye ikram eden bulunmayacağı ve kullarına ihanet ve ikramdan Allah-u Tealâ dilediğini işlediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetine cümle mahlûkatın inkiyadını beyandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı beyan etmek üzere :

هَـٰذَانِ خَصۡمَانِ ٱخۡتَصَمُواْ فِى رَبِّہِمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Şu iki hasım ki Mü'minlerle Yahudiler Rablerinin dininde muhasame ettiler.]

فَٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ قُطِّعَتۡ لَهُمۡ ثِيَابٌ۬ مِّن نَّارٍ۬ يُصَبُّ مِن فَوۡقِ رُءُوسِہِمُ ٱلۡحَمِيمُ (19)

[Şol kimseler ki onlar enbiyadan bazısını tekzible küfrettiler. Onlar için cisimlerine ateşten birer parça elbiseler kesildi ve o ateş parçaları, üzerlerine giydikleri elbiseler gibi her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla da kalmazlar. Zira; başları üzerine harareti şedid sıcak su dökülür.]

يُصۡهَرُ بِهِۦ مَا فِى بُطُونِہِمۡ وَٱلۡجُلُودُ (20)

[O sıcak su ile karınlarında olan bağırsakları ve zahirlerinde olan derileri erir dökülür.]

وَلَهُم مَّقَـٰمِعُ مِنۡ حَدِيدٍ۬ (21)

[Ve onlar için demirden kamçılar vardır. Üzerlerine musallat olan zebaniler o kamçılarla onları men'ederi er.]

ڪُلَّمَآ أَرَادُوٓاْ أَن يَخۡرُجُواْ مِنۡہَا مِنۡ غَمٍّ أُعِيدُواْ فِيہَا

[Her ne zaman ki ehl-i Cehennem Cehennemden ve Cehennemde onlara isabet eden gamdan çıkmak murad ederlerse zebaniler tarafından ateşden kamçılarla Cehenneme iade olunurlar.]

وَذُوقُواْ عَذَابَ ٱلۡحَرِيقِ (22)

[Ve zebaniler onlara «tadın Cehennemin azabını» derler.]
Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahudiler Rablerinin dininde, zâtında ve sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Allah-u Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve nebinizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Müminler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve kitapların cümlesine iman edip tefrik etmediğimizden elbette biz efdaliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbiseler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaenaleyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan zebanilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehennemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istediklerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunurlar ve onlara «yakıcı Cehennemin azâbını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır. O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de zebaniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhirette Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dünyadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasından birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur.
Ni'metullah Efendi, Yehud'la Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kulları biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz müşerreftir.- Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demişlerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiyadır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak olduğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani' oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve duçar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile H a m i m ; kaynar sudur. (يصهر) eritir döker demektir. (مقامعه) Makma'ın cem'idir.
Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı makamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehenneme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eriyip dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için demirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran i a d e ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iyyeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şiddetli tabakalara iadedir.
Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasını beyan için nazil olmuştur. Çünkü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) ıneydana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsalimiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazretleri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın filen muhasamalarını hikâye ediyor demektir.

***
Vâcib Tealâ iki hasımdan kâfirlerin hallerini beyandan sonra hasm-ı ahar olan mü'minlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلله يُدۡخِلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ جَنَّـٰتٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِهَا إِلاً نۡهَـٰرُ
buyuruyor.

[Allah-u Tealâ îman eden ve amel-i salih işleyen kimseleri altından nehirler cereyan eden Cennetlere ithâl eder.]

يُحَلَّوۡنَ فِيهَا مِنۡ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ۬ وَلُؤۡلُؤً۬ا‌ۖ وَلِبَاسُهُمۡ فِيهَا حَرِيرٌ۬ (23)

[Ehl-i Cennet Cennette al tundan yapılmış ve incilerle müzeyyen bileziklerle zinetlenir. Halbuki Cennette onların elbiseleri ipekten dokunmuş harirdir.]

وَهُدُوٓاْ إِلَى ٱلطَّيِّبِ مِنَ ٱلۡقَوۡلِ وَهُدُوٓاْ إِلَىٰ صِرَٲطِ ٱلۡحَمِيدِ (24)

[Ve ehl-i Cennet Cennette sözün gayet güzeli olan kelime-i tevhide irşad olunurlar ve cümle indinde mahmud olan Allah'ın tarikına hidayette kılınırlar.]
Yani; cümle kullarına gûna gûn tecelli bahşeden'Allah-u Tealâ zatına, sıfatına, Resûllerine ve kitaplarına îman eden ve îmanlarını güzel amellerle tezyin ve takrir eden hâlis kullarını altından ırmaklar cereyan eden Cennetlerine idhâl eder ve ehl-i Cennet bâtınlarında olan i'tikad-ı Hakka mükâfat olarak zahirlerini altundan ma'mûl ve incilerle murassa' bileziklerle tezyin ederler ve onların libasları ipektir ve ehl-i Cennet yalnız bâtınlarının süruru ve dışlarının zinetleriyle kalmazlar belki sözün gayet güzeline irşad olunurlar ki onlar dünyada doğru söz söylemek, enbiyayı ve kitaplarını tasdik etmekle muttasıf oldukları gibi Cennette Allah'a şükretmek gibi kelimat-ı tayyibeyle meşgul olurlar ve Allah'ın Mahmud ve marzî olan tarik-ı tevhidine irşad olunurlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu Âyet-i Celilede mü'minlerin âhirette dört veçhile dereceleri beyan olunmuştur ki kâfirlerin derekelerine mukabildir.
B i r i n c i s i ; Meskenlerinin Cennet olup Cennetin de ' akar sularla ferahfeza olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin meskenleri Cehennemdir.
İ k i n c i s i ; Altun ve incilerle ziynetlenmeleridir. Buna mukabil kâfirlerin başlarından sıcak su dökülecektir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Giyeceklerinin ipek olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin gömleği ateşten olacaktır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Güzel söze ve tarik-ı Hakka irşad olunmalarıdır. Buna mukabil kâfirlerin, zebanilerin ateşten kamçılarına ma'ruz kalmalarıdır. Binaenaleyh; ehl-i- îmanın Cennette rahatları her cihetle te'min olunacaktır. Çünkü; insan her şeyden evvel rahat edecek bir meskene muhtaçtır. Meskeni bulduktan sonra ziynete heves eder ve güzel elbiselerle giyinmek ister. Bundan sonra güzel sözleri sever. İşte Cennette bunların cümlesinin mevcud olacağı bu âyette beyan olunmuştur. Şu halde «ehl-i Cennet her arzularına nail olacaklar» demektir.
K a v l - i t a y y i b le murad; Kelime-i Tevhid, Kur'an ve hamd ü senalarıdır. Yahut ehl-i Cennetin nail olacakları tebşirat ve taltif ata dair sözlerdir. Çünkü; meleklerin ehl-i Cenneti kıbel-i İlâhîden hediyyeler ve selâmlarla karşılayacakları diğer nusus-u Celileyle sabittir. S ı r a t – ı H a m i d le murad; Kendilerine zuhur edecek inkişafat-ı İlâhiyedir.
Mü'minlerin hâl ü şanlarına ihtimam ve hüsn-ü hâllerinin kâfirlerin hallerine münafî olduğuna işaret için onları Cennete idhâl etmek Allah-u Tealâ'ya isnad olunduğu ve umur-u Mü'minine ziyade i'tinaya işaret için tahkika delâlet eden (ان) lâfzı varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın mü'minleri Cennete idhâl edeceği ve mü'minlerin Cennette envâı ziynetle tezeyyün edecekleri ve elbiselerinin ipekten ma'mûl olacağı, sözün güzeline ve tarikm memduh olanına irşad olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ .kâfirlerin ve mü'minlerin bazı hallerini beyandan sonra mescid-i harama ta'zim lâzımken kâfirlerin ehl-i imanı tarik-ı İlâhîden ve mescid-i haramdan menettiklerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللهِ وَٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ ٱلَّذِى جَعَلۡنَـٰهُ لِلنَّاسِ سَوَآءً ٱلۡعَـٰكِفُ فِيهِ وَٱلۡبَادِ‌ۚ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular ve küfürleriyle beraber nâsı din-i İlâhîden ve mescid-i haramdan menederler. İşte bunlar azaba müstellaklardır. Zira; biz o mescid-i haramı nâs beyninde müsavi kıldık. Binaenaleyh nâs; gerek mescid-i haramda mukim ve gerekse badiyeden gelmiş müsafir olsun cümlesinin mescid-i harama ve din-i İlâhîye nisbetleri birdir. Birbirinden farkları yoktur. Şu halde hiç bir kimsenin diğerini menetmeye salâhiyeti yoktur.]

وَمَن يُرِدۡ فِيهِ بِإِلۡحَادِۭ بِظُلۡمٍ۬ نُّذِقۡهُ مِنۡ عَذَابٍ أَلِيمٍ۬ (25)

[Eğer bir kimse mescid-i haramda Hakdan meylederek bigayr-i hakkın kötülük murad eder ve herkesi ziyaretten menederse biz ona azab-ı elimi tattırırız.]
Müşrikler ehl-i İslâmı, beyt-i şerifi ziyaretten, hac ve umre gibi ibadetten men'ettikleri için Cenab-ı Hak müşrikleri bu çeşit zulümden nehyetmiştir. S e b i l – i İ l â h î ile murad; Din-i İslâm ve Hicrettir. Çünkü; ibtida-yı İslâmda müşrikler ehl-i İslâmı hicretten ve din-i İslama duhûlden menederlerdi.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile A k i f ; beyt-i şerifte ikâmet eden kimsedir. Amma o kimse gerek harem ahalisinden ve gerekse hariçten ziyaret için gelmiş orada ikâmet etmekte olsun farkı yoktur. Binaenaleyh; ikâmete niyet edince yerli ve yabancı müsavidir. B a d ; Bedeviden müsaferetle gelmiş ziyaret edip gidecek Kimsedir. Şu kadar ki yalnız badiyeden gelenlere münhasır değildir, hariçten ve herhangi beldeden gelirse gelsin bilûmum müsafirlere şamildir. Binaenaleyh; mukim ve müsafir harem-i şerife nisbetle müsavi olduğu cihetle mü'min olarak haremi ziyaretten hiç bir kimse memnu' değildir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran harem-i şerife nisbetle nâsın müsavi olmalarıyla murad; Ta'zim ve hürmet etmek, namaz kılmak, tavaf etmek, hareme dahil olmak ve ibadetin faziletine nail olmakta müsavi olup yerlinin yabancıya nisbetle fazla bir istihkakı olmamaktadır. Âyette m e s c i d – i h a r a m ile murad; Harem-i Şerifin küllîsidir. Yalnız beyt-i şerif değildir. Haremde cümle nâs müsavi olduğundan İmam-ı A'zam indinde arz-ı Mekke hiç bir kimsenin mülkü olamaz. Eğer mülk olsa yerli ve yabancı müsavi olmazdı. Resûlullah'ın; (مكة مباج لمن سبق اليها) hadis-i şerifi de arz-ı Mekke'nin cümleye müsavi olup hiç kimsenin mülkü olmayacağına delâlet eder. (İbn-i Ömer) in ve (Ömer b. Abdülaziz) in mezhepleri de budur. Amma İmam-ı Şafii indinde m e s c i d – i h a r a m ile murad; yalnız mescid-i şeriftir. Binaenaleyh; onun indinde arz-ı Mekke mülk olur ve alım satımı caizdir ve Hazret-i Ömer'in zaman-ı hilâfetinde hapishane olmak üzere Mekke'den bir hane satın alması da alım satımın cevazına delâlet eder.
(بالحاد) İ l h â d ; istikametten inhiraf etmektir. Binaenaleyh i l h â d ; şirketmek ve menhi olan avı avlamak, ihramsız Mekke'ye girmek ve yiyeceklerde ihtikâr etmek gibi bilûmum günahlara şâmildir. Çünkü; Harem-i Şerifte ibadetin sevabı büyük olduğu gibi günahların cezası da büyüktür. Zira; zaman ve mekânların ibadetin sevabında medhali olduğu gibi kabahatin ve cinayetin cezasında dahî medhali vardır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran insan a'zasından bil'fiil sadır olan günahı sebebiyle azaba müstehak olduğu gibi günah işlemek murad etse fakat bilfiil günah işlemese Harem-i Şerifte olduğu cihetle yine azaba müstehak olur.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin (İbn-i Abbas) hazretlerinden rivayetlerine nazaran bu Âyet-i Celile (Ebu Süfyan) ve arkadaşları haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'ı ve eshabını Hacc ve Umre etmekten ve Harem-i Şerif de kurban kesmekten men'ettiler. Resûlullah o sene müşriklerle muharebeyi muvafık görmediğinden (Hüdeybiye) de musalaha akdetti, musalahanın suret-i akdi ve hâdisenin cereyanı (Sure-i Fetih) de mufassalan beyan olunduğu için burada (Hüdeybiye) vak'asını zikre hacet görülmemiştir. İşte müşriklerin Resûlullah'ı eshabiyle beraber mescid-i haramı ziyaretten men'etmeleri sebebiyle Cenab-ı Hak bu âyetle ehl-i şirki tehdid etmiş ve müşriklerin âdetleri yalnız ziyaret edecekleri ziyaretten men'etmekle kalmayıp din-i İslama duhulden dahî men'ettiklerini beyan buyurmuştur.
Hulâsa; nâsı Kâ'be'yi ziyaretten ve İslama duhûlden men'eden kâfirlerin muazzeb olacakları, yerli ve yabancı Harem-i Şerife nisbetleri müsavi olduğu ve Harem-i Şerifte zulmü irtikâbla istikametten çıkan kimsenin herkesten ziyade azab-ı elimî tadacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Harem-i Şerifte yerli ve yabancı müsavi olduğu cihetle hiç kimsenin diğerini men'e hakkı olmadığını beyandan sonra Kâ'be-i muazzamayı Hazret-i İbrahim'in bina ettiğini beyan etmek üzere :

وَإِذۡ بَوَّأۡنَا لِإِبۡرَٲهِيمَ مَكَانَ ٱلۡبَيۡتِ أَن لاً تُشۡرِكۡ بِى شَيۡـًٔ۬ا وَطَهِّرۡ بَيۡتِىَ لِلطَّآٮِٕفِينَ وَٱلۡقَآٮِٕمِينَ وَٱلرُّڪَّعِ ٱلسُّجُودِ (26)

buyuruyor.

[Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda biz İbrahim (A.S.) a Beyt-i Şerifin mekânını ta'yin ve o mekânı ona merci' kıldık ve İbrahim (A.S.) a vahycttik ve dedik ki «Sen bana hiç bir şeyi şerik kılma ve beytimi, ziyaret ve tavaf edenlere ve kaaim olup ibadetle meşgul olanlara, rükû' e sücud edenlere bir takım lâyık olmadık şeylerden tathir et.» Bu suretle tavaf ve ibadet edeceklere Beytin hazır ve temiz olmasını tavsiye ettik.]
Yani; bizim mescidimize hürmet etmek lâzımdır. Zira; biz o mescidi lâyık olmadık şeylerin cümlesinden tathir ettik. Ya Ekremer Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini ta'yin ve onun binasını emirle Beyti ona merci' kıldık ve hiç bir şeyi bana şerik etmemesini, tavaf edenler, kıyamda ibadet edenler, eğilip rükû' edenler ve yere yatıp secde edenler için Beytimi tathir etmesini vahyettik. Ebussuud Efendinin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) ın Kâbe'yi binası, Kâ'be'nin ikinci binasıdır. Çünkü; Kâbe-i muazzama beş kere bina olunmuştur.
B i r i n c i s i n i ; Hazret-i Âdem bina etmiş ve o bina tufan-ı Nûh'da kaybolmuştur.
İ k i n c i s i n i ; Bu âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) bina etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü n ü ; Zaman-ı cahiliyede İslâmın zuhurundan evvel Kureyş bina etmişler ve bu binada Resûlullah da bulunmuştur.
D ö r d ü n c ü s ü n ü ; İbn-i Zübeyr hazretleri bina etmiş.
B e ş i n c i s i n i de; Haccac-ı zalim bina etmiştir.
Fahri Râzi ve Ni'metullah Efendinin beyanları veçhile birinci binanın eseri tufanla zail olup Beytten eser kalmamıştı. Cenab-ı Hak vahyile İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini bildirir. İbrahim (A.S.) ına'lûm olan mahallin üzerini açar ve Hazret-i Âdem'in vaz'ettiği temeli bulur ve o esas üzere tekrar beyti bina eder ve beytin binasında ancak rıza-yı Bâriyi kasdedip başka bir garazı şerik etmemesini tenbih için Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) a «Bana şirketme» buyurmuştur, yoksa «haşa Hazret-i İbrahim'den şirketmek mutesavver idi de şirkten nehyetti» manâsına değildir. Çünkü enbiyadan şirkin vukuu melhuz değildir.
B e y i – i Ş e r i f i t a t h i r le murad; o makamda beytin eseri kalmadığı cihetle üzerine atılmış olan şeylerden temizlemektir. Ayette zikrolunan k ı y a m , r ü k û ' ve s ü c u d la murad; Salâttır. Zira; Salâtta taharet matlûb olduğu gibi erkânında dahî taharetin lüzumuna işaret için salâtın erkânı zikrolunmuştur.
Hulâsa; Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) a Beyti bina etmesini ve mahallini ta'yin ederek tavaf edenler ve namaz kılanlar için Beytin temiz olması lâzım olduğu cihetle beyti temizlemekle emreylediği ve namazın cemî' erkânında taharetin lüzumuna işaret ettiği ve Beyt-i Şerifi binadan maksadın; ancak rıza-yı Bâri olması icabettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A..S) a Beytin mahallini ta'yin edip tathir etmesini emretdiğini beyandan sonra nâsı, Beyt-i Şerifi ziyarete ve hacca davet etmesini emrettiğini beyan etmek üzere:

وَأَذِّن فِى ٱلنَّاسِ بِٱلۡحَجِّ يَأۡتُوكَ رِجَالاً۬ وَعَلَىٰ ڪُلِّ ضَامِرٍ۬ يَأۡتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ۬ (27)

buyuruyor.

[Ya İbrahim ! Sen nâsa haccı i'lân et. Onlar senin beytini ziyarete yaya olarak ve her zebun deve üzerinde gelirler ki o develer pek uzak mahallerden gelirler. Binaenaleyh; da'vet et nâsı yaya ve binitli oldukları halde gelsinler ve ziyaret etsinler.]

Yani; biz Hazret-i ibrahim'e Beyti bina ve tathir etmesiyle emrettik ve bina ettikten sonra nâsı Hacca da'vet etmesiyle dahî emrettik ve dedik ki «Ya İbrahim ! Sen nâsı yüksek sesle Hacca da'vet et ki, onlar yaya ve binitli oldukları halde uzak mahallerden gelsinler».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Z a m i r ; yol yürümekten zayıf düşmüş deve ki «uzak yoldan geldiğinden yorgun» demektir. F e c c ; iki dağ arasında gayet vasi' yol demektir. A m i k ; derin ve uzak manâsına olduğundan f e c c - i a m i k demek; uzak yol demektir. (رجالاً) yaya ve piyade olan kimselerdir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Haccı ilânla emir; Hazret-i İbrahime'dir. Çünkü; İbrahim (A.S.) Beyti bina edince Cenab-ı Hak nâsı Hacca da'vet etmesini emretti.
Binaenaleyh (Cebel-i safa) veyahut (Cebel-i ebî Kubeys) üzerinde «Ey nâs ! Allah-u Tealâ şu Beyti haccetmenizi size farz kıldı» demekle Beyt-i Şerifi ziyaretle haccetmek indellah makbul bir ibadet olduğunu nâsa i'lân ve da'vet eder. İşte bu da'vete icabet eden hacceder ve icabet etmeyen haccetmez. Medarik'te beyan olunduğu veçhile yaya haccedenlerin zahmeti çok ve ecri ziyade olacağından şereflerine binaen yaya olanlar âyette takdim olunmuştur.
Bu âyette Haccı i'lânla emir yani (واذن) hitabı; Resûlullah'a olmak muhtemeldir. Buna nazaran Resûlullah Haccet-ül veda'da nâsa mühim vesayada bulunduğu hutbesinde, nâsı hacca da'vet ve erkânını diyanet-i îslâmiyede Haccin ehemmiyetini beyanla bu emr-i İlâhînin manâsını eda etmiştir.

***
Vâcib Tealâ hacla emri beyandan sonra hacdan maksad-ı aslîyi beyan etmek üzere :

لِّيَشۡهَدُواْ مَنَـٰفِعَ لَهُمۡ

buyuruyor.

[Nâsa sen Haccı i'lân et ki onlar kendilerinin menafi'-i diniyye ve dünyeviyelerine hazır olsunlar.]

وَيَذۡڪُرُواْ ٱسۡمَ ٱللهِ فِىٓ أَيَّامٍ۬ مَّعۡلُومَـٰتٍ عَلَىٰ مَا رَزَقَهُم مِّنۢ بَهِيمَةِ إِلاً نۡعَـٰمِ‌ۖ

[Ve onlar malûm olan günlerde eti yenilen hayvanlardan Allah'ın onları merzuk ettiği kurbanlar üzerine ism-i İlâhîyi zikir ve o kurbanlarla Allah'a tekarrüb etsinler.]

فَكُلُواْ مِنۡہَا وَأَطۡعِمُواْ ٱلۡبَآٮِٕسَ ٱلۡفَقِيرَ (28)

[Allah'ın ismini zikrederek kestiğiniz kurbandan siz yiyin ve şiddetle fakra müptelâ olanlara da o kurbanlardan ifam edin.]

Yani; biz insanları Hacca da'vetle emrettik ki onlar dünyevi ve uhrevî menfeatleri, afv ü mağfiretleri ve birbirleriyle ülfet ve ünsiyetleri mevcud olan mübarek mahallere hazır olarak o mahallin bereketinden müstefid olsunlar ve tarik-ı tevhidde olan menafii ve uhuvvet-i İslâmiyyenin âsârı olan yekdiğeriyle ülfet ve ünsiyeti ve birbirleriyle tanışmakta olan fevaidi müşahede etsinler ve kelime-i tevhid altında birleştikleri gibi Kâ'be'ye teveccüh ve ziyarette cümlesinin bilâ fark müsavi olduklarını ve din-i İlâhîde zengin ve fakir hepsinin mertebesi bir olduğunu ve etraf-ı âlemde ehl-i İslâmın ahvalini bilsinler. Ve hayvanattan Allah'ın merzuk ettiği rızıklar üzerine ma'lûm olan günlerde Allah'ın ismini zikretsinler ki o hayvanlar ismullahla tathir ve tezkiye olunsun ve zikirle hayvanları kurban edince etlerinden yemek sizin için mübahdır. Kendiniz yediğiniz gibi şiddetle fakir olanlara da yedirin ki it'am-ı taam cihetinden de Allah'a yaklaşasınız.
Medârik'de beyan olunduğu veçhile m e n a f i ' ile murad; efal-i hacca müteallik menafi'-i diniyye ve dünyeviyyedir. Çünkü ibadet; nefsi ibtilâ ve imtihan için meşru' kılınmıştır. Zira; ibadet ve ibadetle imtihan yalnız bedenle olur : Oruç ve namaz gibi, yalnız malla olur : Zekât gibi. Amma hacda ibadet-i bedeniye ve ibadet-i maliye her ikisi de mevcud olduğu gibi müsaferet, evlâd ü iyâlden ve ehibbadan müfarekat meşekkatlerine sabrı dahî mutezammın olduğundan nefsi imtihan hususunda ibadetlerin cümlesine faik olduğu cihetle efdal-i ibadettir.
Bu Ayette e y y a m - ı m a ' l û m a t ile murad; Zilhiccenin evvelinden on gün bayram ve eyyam-ı teşriktir. B e h i m e - i e n ' a m ile murad; kurban caiz olan deve, koyun ve sığırdır.
A l l a h ' ı n m e r z u k e t t i ğ i r ı z ı k la murad; kurban ve sair emvaldir. Haccın farzolmasında iki hikmet beyan olunmuştur:
B i r i n c i s i ; Menafi-i diniyeye hazır olmaktır.
İ k i n c i s i ; Eyyam-ı muayyende Allah'ı zikretmektir. Çünkü; müşrikler eyyam-ı hacda kurbanlarının üzerine putlarının ismini zikrettiklerinden onlara rağmen Cenab-ı Hak ehl-i İslama kendi ism-i Cehlini zikirle emretmiştir. Allah'ın ismini zikirle kesilen kurbanın etini yemekle emir; ibaha içindir. Binaenaleyh; kurban etini yemek mubahtır, vâcib değildir. Zaman-ı cahiliyede müşrikler kurbanlarının etini yemeğe kibrederler ve tamamen fukaraya verirlerdi. Cenab-ı Hak onların hilâfına mü'minlere kurbanlarının etinden yemeği mubah kılmıştır. Şiddetle fakre mübtelâ olanlara ifam ettirmekle emir; vücub içindir. Zira; eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak elbette lâzımdır.

ثُمَّ لۡيَقۡضُواْ تَفَثَهُمۡ وَلۡيُوفُواْ نُذُورَهُمۡ وَلۡيَطَّوَّفُواْ بِٱلۡبَيۡتِ ٱلۡعَتِيقِ (29)

[Ef'âl-i haccını bitirdikten sonra üzerlerinde olan kiri ve ihram içinde hasıl olan sikleti izale etsinler, ihramdan çıksınlar, tırnaklarını ve bıyıklarını kessinler, tıraş olsunlar ve nezirlerini ifa ederek eskiden beri ziyarete mahal olan beyt-i şerifi tavaf etsinler.]
Vâcib Tealâ haccı bitirdikten sonra ehl-i îman için bu âyette üç vazife beyan etmiştir.
B i r i n c i s i ; Huccacın üzerlerinde bulunan kirleri temizlemeleridir.
İ k i n c i s i ; Nezirleri varsa onu eda eylemeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Beyti tavaf etmeleridir. Burada tavaf ile murad; tavaf-ı ziyarettir ki bu tavaf; Arafattan sonra haccın erkânından olan tavaf-ı ifaza ve farzdır. Binaenaleyh; bu tavafı terkle hac fasid olur. Zira bu âyette tavafla emir; vücub içindir.
Tavaf; Üçdür:
B i r i n c i s i ; Tavaf-ı kudüm ki Mekke'ye yeni gelen kimsenin tavafıdır ve sünnetdir.
İ k i n c i s i ; Tavaf-ı ziyarettir ki Araf attan sonra farz olan tavafdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Tavaf-ı veda'dır ki Mekke'den ayrılacak kimsenin tavafıdır. Bunlardan maada nafile olarak herkes istediği kadar tavaf eder. Zira tavaf; ibadettir.
Beyt-i Şerifi Cebabire'nin tesallûtundan azâd ettiği için Cenab-ı Hak Beyt-i Şerife atik demiştir. Yer yüzünde ibadet için evvel bina edildiğinden eski bir bey t ismine lâyıktır. Binaenaleyh; Beyt-i atık ünvaniyle yad olunmuştur.
Hulâsa; uzak yollardan nâs gelsin için Hazret-i İbrahim'in haccı i'lâna me'mur olduğu ve haccın farzolunmasındaki hikmet; Huccacın menafi'-i diniyelerine hazır olup eyyam-ı ma'lûme olan Hac günlerinde kurbanları üzerine Allah'ın ismini zikretmeleri olduğu ve kurban etinden yemek mubah olup fukaraya ifam vâcib olduğu ve ef'âl-i hacdan sonra üzerlerinde olan kirleri izale ve nezirlerini ifa ve Beyt-i Şerifi tavaf lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ef'âl-i haccın bazısını beyandan sonra ef'âl-i haccin mü'min için işlenmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ

buyuruyor.

[Mü'mine lâyık olan hâl ü şan ef'âl-i haccı işlemektir.] Yani; ehl-i iman şu beyan olunan ef'âli işlesinler.

وَمَن يُعَظِّمۡ حُرُمَـٰتِ ٱللهِ فَهُوَ خَيۡرٌ۬ لَّهُ ۥ عِندَ رَبِّهِۦ‌ۗ

[Eğer bir kimse eyyam-ı hacda Allah'ın haram kıldığı şeylerden ictinabla haram olan şeyin azametini bilir ve kaçınmakla tazim ederse o ta'zim Rabbisi indinde kendi için hayırlıdır.]

وَأُحِلَّتۡ لَڪُمُ إِلاً نۡعَـٰمُ إِلاً مَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡڪُمۡ‌ۖ

[Sizin için deve, koyun ve sığır gibi hayvanâtın ekli helâl kılındı, illâ haram olduğunu beyan için Kuranda sizin üzerinize tilâvet olunan şeyler müstesnadır.]

فَٱجۡتَنِبُواْ ٱلرِّجۡسَ مِنَ إِلاً وۡثَـٰنِ

[Hâl böyle olunca necasete benzeyen putlara ibadetinizden hasıl olan azaptan ictinab edin.]

وَٱجۡتَنِبُواْ قَوۡلَ ٱلزُّورِ (30) حُنَفَآءَ لِلَّهِ غَيۡرَ مُشۡرِكِينَ بِهِۦ‌ۚ

[Allah'a şirketmeyici olduğunuz halde ibâdetinizde Allah'a ihlâs ve bâtıldan Hakka meylederek yalan sözlerden dahi ictinab edin.]
Yani; bir kimse hacc zamanında erkân-ı haccı eda sırasında hürmet olunması lâzım olan tekâlif-i İlâhiyeye ta'zimle hürmetini ihlâl etmeden ef'âl-i haccı ikmâl ve şer'an ta'zimi lâzım olan Kâbe'ye, Belde-i Harama ve Şehr-i Harama ta'zim ederse bu ikmâl ve ta'zim Rabbisi indinde onun için hayırlıdır. Sizin için hürmetine dair âyet tilâvet olunan şeylerden maada eti yenen hayvanâtın etini yemek ve sütünü içmek, yünüyle intifa' etmek ve Allah'a tekarrüb için kurban kesmek helâl kılındı. Allah'ın helâl kıldığı şeyler size helâl kılınınca necasete benzeyen putlara ibadetten ictinab edin. Zira; onlara ibadetten hasıl olan vizr ü vebal ayn-i necaset gibi fenadır ve siz Allah'a şirketmeyici olduğunuz halde ibadetinizde ihlâs ederek yalan sözden, iftiradan ve bühtandan ve sair batıl şeylerden ictinab edin ve Haktan batıla meyletmeyin.
Kazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette k a v l - i z u r ile murad; yalan şehadet olduğuna (Eymen b. Harim) den rivayet olunan bir hadisle istidlal olunmştur. Çünkü; Resûlullah bir hutbesinde «yalan yere şehadet şirke muadildir» buyurup bu âyeti kıraet ettiğini (Eymen) hazretleri rivayet etmiştir. Tevhidin ve doğru sözün ehemm-i umurdan ve a'zam-î hayrattan olduğuna işaret için Vâcib Tealâ ta'zimi lâzım olan tazimin hayırlı olduğunu beyandan sonra şirkten ve yalandan içtinabın vâcib olduğunu dahi beyan etmiş ve putlardan içtinabın aza-im-i umurdan olduğuna işaret için putlara rics denmiştir. Çünkü r i c s ; necaset manâsınadır. Putlar taştan, ağaçtan ve sair madeniyattan olduğu cihetle ayınları necaset olmadığı halde necaset ta'biri, necasetten tabiatın nefret ettiği gibi putlardan da nefi etmek lâzım olduğuna işaret edilmiştir.
Hulâsa; Allah'ın haram kıldığı şeylerin hürmetini i'tikad ed rek ta'zim etmek hayırlı olduğu ve haram olduğu beyan ol lardan maada hayvanâtın helâl olduğu ve ihlâs olduğu üzere hide devam edip bâtıla meyletmemek ve şirketmemek vâcib olduğu ve putlara ibadetten ve yalandan sakınmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şirkten ihtirazın lüzumunu beyandan sonra müşriklerin hallerini beyan etmek üzere :

وَمَن يُشۡرِكۡ بِٱللهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَتَخۡطَفُهُ ٱلطَّيۡرُ أَوۡ تَهۡوِى بِهِ ٱلرِّيحُ فِى مَكَانٍ۬ سَحِيقٍ۬ (31)

buyuruyor.

[Eğer bir kimse şerik ve nazirden münezzeh olan Allah-u Tealâ'ya şirkederse sanki o kimse semâdan düştü ve leş yiyici kuş onu kaptı götürdü veyahud rüzgâr onu aldı gayet uzak bir mekâna attı ki o mahalden asla halâs olamaz.]
Yani; müşrik olan kimse nefsini şu iki helâkten birine benzeyen bir halle helâk etti ki sanki semaya müşabih yüksek bir yerden yüz üstü düşüp helâk olmakla leş yiyici ve yırtıcı kuşun götürüp tenha bir mahalde yediği kimse gibi mahvolur veyahud semadan düşüp ma'mur olan yerlere inecekken rüzgâr onu uzak ve şenlikten hâli bir yere atmasiyle telef olan kimsenin telefi gibi olur. Binaenaleyh; şu iki suretle telef olan kimsede hayat kalmayıp, kurtulmak ihtimali olmadığı gibi sirkeden müşrikin helâk ve azaptan necat ihtimali de yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile îman; ulviyette semaya benzer. îmandan çıkan kimse; semadan düşüb helâk olan kimseye benzer. İnsanı imandan çıkarıp telefine sebeb olan şehevat-ı nefsaniye; semadan düşen şahsı kapıp giden yırtıcı kuşa benzer ve o şahsı aldatıp şirkettiren şeytanlar; uzak vadilere atan rüzgâra benzer ki tenha vadilerde yalnız başına kalmak enva-ı helâki mucib olduğu gibi şirk de enva-ı helâki muciptir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (خر) semadan yüz üstüne düşmektir
(فَتَخۡطَفُهُ ٱلطَّيۡرُ) o kimseyi kuş kaptı götürdü manâsınadır.(فِى مَكَانٍ۬ سَحِيقٍ۬) uzak mekân demektir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile müşrik olan kimsenin hidayetten ve tarik-ı savaba isabetten gayet uzak olup helâkinin keyfiyetini temsil ve tasvir için varid olmuş ve şirkin ne büyük bir mehlekeye sebep olduğunu beyanla insanlan tarik-ı tevhide da'vet etmiştir.

***
Vâcib Tealâ müşrikin halini tasvir ve helâkini beyandan sonra helâke lâyık ve müstehak olduğunu beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'ya şirkle, kadrini takdir edemeyip su-u edebde bulunan kimse şu beyan olunan iki helâkden birisi gibi bir helâkle helâk olacak ve akıbetinde necat bulamayacaktır.]

وَمَن يُعَظِّمۡ شَعَـٰٓٮِٕرَ ٱللهِ فَإِنَّهَا مِن تَقۡوَى ٱلۡقُلُوبِ (32)

[Eğer bir kimse Allah'ın dinine, haccın farzlarına ve mevkilerine ve kurbanlara tazim ederse onun ta'zimi kalblerinde takva olan kimselerin ef'âlinden bir fi'l-i memduhdur.]

لَكُمۡ فِيہَا مَنَـٰفِعُ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى ثُمَّ مَحِلُّهَآ إِلَى ٱلۡبَيۡتِ ٱلۡعَتِيقِ (33)

[Sizin için Allah'ın şeairinden olan kurbanlarda, kesileceği vakt-i muayyenine kadar menfeatlar vardır. Çünkü; sütünden, yoğurdundan ve yünlerinden intifa' edersiniz. Sonra o kurbanların kesilecek yeri Beyt-i Şerifin etrafıdır ve onları kurban ettikten sonra sizin için âhiret menfeatleri de var ki dünya menfeatlerinden daha a'ladır.]
Yani; erkân-ı hacda icrası lâzım olan merasim-i dîniyeye tazimde kalblerinde Allah korkusu olan kimselerin tekvası vardır. Binaenaleyh; bu merasime ta'zim edenler Allah'dan korkanlardır. Zira; Allah'dan korkmayanlar bu merasime ta'zim etmek şöyle dursun ehemmiyet bile vermezler. Ve sizin için bu merasimi vakt-ı muayyenine kadar edada bir çok menfeatlar vardır.
Beyzâvî'nin ve Medârik'in beyanlarına nazaran şeair-i dîniyeden olan kurbanlara ta'zim; güzel, kıymetli ve pahası yüksek olmaktır. Çünkü; Resûlullah haccında yüz deve hediyye gönderdi ve onların içinde ganimetten alınan Ebu Cehl'in gayet kıymetdar ve burnu halkalı devesi de vardı. Hazret-i Ömer gayet kıymetli devesini kurban göndermiş hatta o devenin üçyüz dinar kıymeti olduğu ve üçyüz dinara talibi bulunduğu halde gönderildiği mervidir. Zira; kurban olunan hayvan ne kadar kıymetli olursa sevabının da o kadar çok olacağında şübhe yoktur.
Âyette e c e l - i m ü s e m m a ile murad; Kurbanların kesileceği vakt-i muayyen demektir. Buna nazaran menafi' ile murad; menafi'-i dünyeviyedir ki kurban oluncaya kadar o hayvandan yapılan intifa'dır. Yahut e c e l - i m ü s e m m a ile murad; Vefat zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şeari-i diniyenin her birinde hin-i vefatınıza kadar menfeatleriniz vardır. Zira; onlardan her birini me'mur olduğunuz veçhile eda etmenizde istifade vardır ki her birini yerine getirmekle me'cur olursunuz ve bilhassa menasik-i hacdan kurbanlarınızdan âhirette çok menfeat göreceksiniz. Onları kurban yaptıktan sonra sevablarının mahalli, a'mâl-i hasenenin ref olunduğu Beyt-i Atiktir.]
Hulâsa; şeair-i diniyeye riayetin tekvadan olduğu ve şeair-i dîniyede dünyevî ve uhrevî menfeatler bulunduğu ve kurbanların kesilecek mahalleri Kâ'be'nin etrafı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ef'âl-i hacdan bazılarını beyandan sonra haccın bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu beyanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi terğib etmek üzere :

وَلِڪُلِّ أُمَّةٍ۬ جَعَلۡنَا مَنسَكً۬ا لِّيَذۡكُرُواْ ٱسۡمَ ٱللهِ عَلَىٰ مَا رَزَقَهُم مِّنۢ بَهِيمَةِ إِلاً نۡعَـٰمِ‌ۗ

buyuruyor.

[Biz her ümmet için bir kurban mahalli ta'yin ettik ki onlar dört ayaklı eti yenen hayvandan Allah'ın onları merzuk ettiği hayvanları kurban ettiklerinde Allah'ın ismini zikretsinler.]

فَإِلَـٰهُكُمۡ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬ فَلَهُۥۤأَسۡلِمُواْ‌ۗ

[Her ümmet için kurban mahalli teayyün edince ma'budunuz birdir. Binaenaleyh; ancak o Ma'buda inkiyad edin.]
Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîniyeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize vâcibtir. Binaenaleyh; kurbanlarınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin ismi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olmayan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Allah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a inkiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şaibesi olmamak ehem olduğuna işaret için haşre delâlet eden takdimle (فَلَهُۥۤأَسۡلِمُوا) buyurmuştur. Çünkü; (فَلَهُ) nun mukaddem olması haşra delâlet ettiği gibi (أَسۡلِمُوا) da kemâl-i inkiyadın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi leveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile m e n s e k ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manâsınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmeleriyle ta'lil etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vâcib olduğuna işaret için en'âm zikrolunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kullarının zat-i ulûhiyetine teslimiyet-i kâmileleri lâzım olduğunu beyandan sonra teslimiyete lâzım gelen tevazuun faydasını beyan etmek üzere :

وَبَشِّرِ ٱلۡمُخۡبِتِينَ (34) ٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ ٱلله وَجِلَتۡ قُلُوبُهُمۡ

buyuruyor.

[Habibim ! Tebşir et, mütevazı', muti' ve münkad olan şol kimseleri ki Allah'ın ismi zikrolunduğunda onların kalbleri Allah'ın gazabından korkar ve bu korkularına mükâfat olarak büyük sevabla onları müjdele ki mesrur olsunlar.]

وَٱلصَّـٰبِرِينَ عَلَىٰ مَآ أَصَابَہُمۡ

[Ve şol kimseleri dahi tebşir et ki onlar kendilerine hastalık ve fukaralık gibi isabet eden mesaibe sabrederler.]

وَٱلۡمُقِيمِى ٱلصَّلَوٰةِ

[Namazlarını şeraitine, sünnetlerine ve âdâbına riayet ederek evkaat-ı mahsusasında ikame eden kimseleri büyük sevabla tebşir et.] Zira; onlar her gün vaktini fevtetmeksizin mükellef oldukları namazı yerine getirdiklerinden sevabla tebşire lâyıktırlar.

وَمِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ (35)

[Ve bizim kendilerini merzuk ettiğimiz rızıktan fukara ve zuafadan muhtaç olanlara infak eden kimseleri mesûbat-ı uzma ile tebşir et.] Zira; onlar kendilerine mahsus olan rızıklarının bir kısmını rıza-yı İlâhî için muhtaç olanlara vermekle fukarayı mesrur etmelerine mükâfat olarak tebşiratla mesrur olmaya müstehaktırlar.

Yani; mütevazı' ve muti' olanları Habibim ! Sen büyük sevabla tebşir et. Zira; onlar şol kimseler ki Allah'ın ismi zikrolunduğunda Allah'ın kahrından kalbleri korkar ve tüyleri ürperir. Çünkü; onlar Allah'ın asilerden intikam almaya kaadir olduğunu bilirler. Ve şol kimseler sevabla tebşire şayandırlar ki onlar kendilerine isabet eden belâya sabırla mükellef oldukları namazı ikame eder ve merzuk oldukları rızıklarından muhtaç olanlara infak ve hayrata sarf ederler.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile muhbitin; korkuyla beraber tevazu ve ihlâsla ibadete sa'yeden ve kalbi Allah'a mutmein olan kimselerdir. Çünkü i h b a t ; tamamiyle Allah'a inkiyad etmektir. Tamamiyle i n k i y a d ise tevazu' ve hayre sa'y ve ihlâs üzere ibadet etmek ve Allah'ın lûtfuna kalbi mutmein bulunmakla olacağı cihetle m u h b i t ancak şu sıfatlar kendisinde bulunan kimsedir. Allah'ın korkusu; insanda iki şey hasıl eder :
B i r i n c i s i ; Mekrûhata ve mesaibe sabretmektir.
İ k i n c i s i ; İbadettir ki o da ya bedenle olur: namaz gibi. Yahut malla olur: fukaraya infak ve hayrata sarfetmek gibi. Cenab-ı Hak bu âyette bunların her cümlesini cem'eylemiştir. Binaenaleyh; sevabla tebşire lâyık olanların beş sıfatını zikretmiştir:
B i r i n c i s i ; Tevazu',
İ k i n c i s i ; Allah-u Tealâ zikrolunduğunda kalbi titreyib korkmak,
Ü ç ü n c ü s ü ; Belâya sabretmek,
D ö r d ü n c ü s ü ; Namazını eda etmek,
B e ş i n c i s i ; Malının bazısını fukaraya ve hayrata sarfetmektir. İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin büyük derecelerle tebşire lâyık olduklarını Çenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ kurbanla tekarrübün her ümmete meşru' olduğu gibi bu ümmete dahi meşru' olduğunu beyandan sonra hayvanat içinden kurban olmaya elyak olanları beyan etmek üzere :

وَٱلۡبُدۡنَ جَعَلۡنَـٰهَا لَكُم مَن شَعَـٰٓٮِٕرِٱللهِ لَكُمۡ فِيہَا خَيۡرٌ۬‌

buyuruyor.

[Develeri sizin için Allah'ın dinine alâmetler kıldık ki o develerde sizin için menafi'-i diniye ve dünyeviye vardır.] Çünkü; dünyada sütünü içer, yağını yer, yününü elbise yapar giyer ve üzerine yükünüzü yükletir, biner istediğiniz yere gidersiniz ve kurban keser âhirette ecre nail olursunuz. Binaenaleyh; develerde sizin için hayr-i kesîr vardır.

فَٱذۡكُرُواْ ٱسۡمَ ٱللهِ عَلَيۡہَا صَوَآفَّ‌ۖ

[Eğer siz o develeri kurban kesmek kasdederseniz ayağının biri bağlı ve üç ayağı üzerine kaaim olduğu halde o develer üzerine Allah'ın ismini zikredin ve kurban olmak üzere kesin.]

فَإِذَا وَجَبَتۡ جُنُوبُہَا فَكُلُواْ مِنۡہَا وَأَطۡعِمُواْ ٱلۡقَانِعَ وَٱلۡمُعۡتَرَّ‌ۚ

[O develeri kesip kaburgaları yani yanları üzerine yere yatınca o develerin etinden kendiniz yeyin ve kanaat edip zül ve suali ihtiyar etmeyen fakire ve ihtiyaç eseri suali ihtiyar eden fakire it'am edin, kurbanınızın etinden yedirin ki bu cihetle dahî ecre nail olasınız.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile devenin bedeni yani cismi büyük olduğundan bedene denmiştir. Âyette (ٱلۡبُدۡنَ) bedenin cem'idir. S a v a f ; Bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaim olarak halisan livechillâh kurban kesilen devedir.
(فَإِذَا وَجَبَتۡ جُنُوبُہَا) yani üzerine yatmaktır ki mevtinden kinayedir. K a a n i ' ; kendi evinde oturup suale rağbet etmeyen fakirdir. M u ' t e r ; dilenciliği ihtiyar eden fakirdir.
Allah-u Tealâ deveyi kurban etmeyi meşru' kıldığından devenin kurban olması din-i İlâhînin alâmetlerinden olduğunu beyan ettiği gibi kurbanlara ta'zim zat-ı ulûhiyetine delâlet eden ism-i zatîsine muzaf kılınarak (مَن شَعَـٰٓٮِٕرِٱللهِ) denilmiştir. Kurban üzerine zikrolunan isim
(الله اكبرالله اكبرلااله الا الله والله اكبر اللهم منك اليك) cümle-i şerîf esidir. Bu âyette kurban etini yemekle emir; ibaha içindir. Fakirlerden (kaani') olan (muter) olandan, yani dilenciliği irtikâb etmeyen irtikâb edenden efdal olduğuna işaret için kaani', mu'ter üzerine takdim olunmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Develeri biz sizin için kurban oldukları cihetle Allah'ın alâmetleri kıldık. Zira develerde sizin için dünyevî ve uhrevî çok hayır vardır. Develeri kurban kesmek murad ettiğinizde o develerin bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaaim oldukları halde siz tekbir ile Allah'ın ismini zikredin ve halisan livechillâh kesin, kesilib yanı üzerine yattığında o develerin etinden kendiniz yeyin. Zira; etinden yemek sizin için mübahdır ve kendiniz yediğiniz gibi kanaat eden fukaraya ve kanaat etmeyib dilenci olan fukaraya dahî ifam edin.] demektir.

***
Vâcib Tealâ devede olan hayr-i kesîri beyandan sonra develerin insana itaatleri ni'met olduğundan o hi'metin şükrünü eda lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

كَذَٲلِكَ سَخَّرۡنَـٰهَا لَكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (36)

buyuruyor.

[Bizim size emrettiğimiz vechüzere kurbanınıza sizin şükretmeniz için biz size develeri muti' kıldık ki, onlardan intifa' edesiniz ve bu intifamıza mukabil me'mûl ki şükredesiniz.] Çünkü; devenin kuvvet ve metanetine karşı sizin kemâl-i za'fınızla beraber size itaat etmeleri sizin şükrünüzü icab eder ni'metlerdendir. Zira; devede olan cesamete nazaran eğer yırtıcı hayvan gibi itaatsiz olmuş olsaydı insandan yüz kişi bir araya gelse itaat ettirmek mümkün olamayacağı ma'lûm bir hakikattir. Hâl böyleyken elli veya yüz devenin bir kişiye itaati ancak Cenab-ı Hakkın insanlara büyük bir lûtfunun eseridir.

***
Vâcib Tealâ kurbanların alâmat-ı dinden bulunduğunu ve kurban üzerine ism-i İlâhînin zikri vâcib olup etinden yemek mubah ve her türlü fukaraya ifam etmek meşru' olduğunu beyandan sonra kurbandan maksad rıza-yı Barî olduğunu beyan etmek üzere:

لَن يَنَالَ ٱلله لُحُومُهَا وَلاً دِمَآؤُهَا وَلَـٰكِن يَنَالُهُ ٱلتَّقۡوَىٰ مِنكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Kurbanların eti, kanı Allah-u Tealâ'ya vasıl olmaz fakat sizden sudur eden takva Allah'ın rızasına vasıl olur.]

كَذَٲلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمۡ لِتُكَبِّرُواْ ٱلله عَلَىٰ مَا هَدَٮٰكُمۡ‌ۗ وَبَشِّرِ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (37)

[Kurban kesmenizi emir ve kesilmesinin keyfiyetini size tarifimiz gibi kesmenizde kolaylık olsun için Allah-u Tealâ develeri size itaatli kıldı ki Allah'ın sizi hidayette kılıp ve imana irşad ettiğine binaen Allah-u Tealâ'ya tekbirle ta'zim edesiniz. Habibim ! Allah'ı görmüş gibi erbab-ı ihsanı sen tebşir et.]
Yani; Allah-u Tealâ'ya mücerred kurbanın eti ve kanı vasıl olmaz. Zira? Allah-u Tealâ etlerin vusulünden ve o etlerle intifa' etmekten münezzehdir ve lâkin Allah-u Tealâ'ya ibadete devam ve livechillâh kurbanla tekarrüb ve muharremattan kaçınmakdan ibaret olan tekvanız vasıl olur. Zira; ind-i ulûhiyetinde kabul olunan bunlardır, yoksa aynı et ve kan maksad-ı aslî değildir. M a k s a d – ı a s l î ; rızaya muvafık ameldir. İşte Allah-u Tealâ ahkâmını beyan ve kurbanlarınızı kesmenin usulünü size ta'rif ettiği gibi sizin tekbirle zat-ı ulûhiyetine ta'zim ve başkalarının kaadir olamadığı şeylere Allah'ın kaadir olduğunu bilmeniz için o develeri kemâl-i cesamet ve kuvvetleriyle beraber size itaatli kıldı ki Allah'ın hidayetine teşekkür edesiniz. Habibim ! Tebşir et şol kimseleri ki onlar ibadetlerine dikkat ve i'tina ile eda ve fukara gürûhuna ifam etmekle ihsan ederler ve Rablerine ta'zimde asla kusur etmezler. Binaenaleyh; bütün ibadetlerini Rablerini görmüş gibi eda ettiklerinden ecr-i azimle tebşirata müstehaklardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet âdet-i cahiliyeyi red ve ibtâl için nazil olmuştur. Çünkü; zamân-ı cahiliyede kurbanlarının kanlarını putlarına ve Kâ'be'nin duvarına sürmekle tekarrüb kasdederler ve kurbandan maksad «etini fukaraya vermek ve kanını Kâ'be'ye sürmekten ibarettir» demekle Kâ'be'nin duvarlarını telvis ve şu ef'âl-i kabîhalarını ibadet sayarlardı. Cenab-ı Hak kurbandan maksadın etiyle kanı olmadığını beyanla onların i'tikadlarını reddetmiş vekurbandan maksadın emr-i İlâhîyi yerine getirmek olduğunu beyan buyurmuştur.
Hulâsa; insanın intifaı ancak ameliyle olup kurban yapmış olduğu hayvanın' etiyle ve kanıyle olmadığı ve Allah-u Tealâ ecsamın vusulünden münezzeh olup kurbanla emirden maksad; ancak abdin emr-i İlâhîye imtisale sa'yeylemesi ve tekâlif-i İlâhîyeden matlub ise kulun o teklife lâyikiyle ta'zim etmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ef'âl-i haccı, kurbanları ve kurbanda olan menafi'-i diniyye ve dünyeviyyeyi beyandan sonra bu gibi büyük faydaları iktisab etmek yolların emin olmasına mütevakkıf olup kâfirlerin müdahaleleri suretinde emn-i tarik olamayacağına binaen ehl-i imanın kalblerine arız olan korkularını izale etmek üzere :

إِنَّ ٱلله يُدَٲفِعُ عَنِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ‌ۗ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ mü'minlerden kâfirlerin serlerini ziyadesiyle defeder.]

إِنَّ ٱلله لاً يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ۬ كَفُورٍ (38)

[Zira; Allah-u Tealâ emanete hiyanet ve küfran-ı ni'met edenlerin hiç birine muhabbet etmez.]
Yani; ehl-i iman müşriklerin adavetlerinden ve yollarına müdahale edeceklerinden korkmasınlar. Zira; kullarının cümle işlerine ve hallerine muttali' olan Allah-u Tealâ kâfirlerin serlerini Allah'a ve Resûlüne iman eden mü'minlerden şiddetle defeder. Binaenaleyh; haccetmek isteyen ehl-i îman kâfirlerin şerlerinden telâş etmesinler. Çünkü; Allah-u Tealâ emanete hiyanet ve tekâlif-i İlâhîyeyi kabulden imtina' ve hiyanetini izharla ni'met-i İlâhiyeye küfreden her kâfiri sevmez. Şu halde sevdiği mü'minleri sevmediği müşriklerin şerlerinden, fitne ve fesadlarından hıfzedeceğini Cenab-ı Hak kullarına bu âyetle vaadettiği gibi ehl-i imanın müşriklere galebe edeceklerini dahî tebşir etmiştir.
Kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri halde ibadetlerini gayre yapmalariyle büyük hiyanette bulunduklarına işaret için hain oldukları mübalâğa siğasiyle beyan olunduğu gibi Allah'ın büyük nimetlerine müstağrak oldukları halde şükrünü eda etmeyip cinayet-i azimede bulunduklarına işaret için (كَفُورٍ) siğa-i zemimesi de mübalâğa suretiyle varid olmuştur ki küfürde İsrar ve ziyade hain oldukları tasrih olunmuştur. Her ne zaman müşrikler mü'minleri ızrar kasdederlerse Cenab-ı Hak onların şerrini defedeceğine işaret için tekerrüre ve istimrara delâlet eden (يُدَٲفِعُ) muzari' siğasiyle varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mü'minlere ezaları teşeddüd edince mukateleye izin verdiğini beyan etmek üzere :

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَـٰتَلُونَ بِأَنَّهُمۡ ظُلِمُواْ‌ۚ وَإِنَّ ٱلله عَلَىٰ نَصۡرِهِمۡ لَقَدِيرٌ (39)
buyuruyor.

[Zulmolunmaları sebebiyle mukatele olunan mü'minlere taraf-ı İlâhîden kıtale izin verildi. Halbuki Allah-u Tealâ onların yardımlarına elbette kaadirdir.]
Yani; kâfirlerden vaki' olan envâı eza ve zulümle mazlum olan mü'minlere zalim olan kâfirlerle mukateleye taraf-ı ilâhîden rûhsat verildi. Halbuki Allah-u Tealâ mü'minlere yardım etmeye kaadirdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın nusretini celbe vesile olan esbab-ı maddiyeye ve âlât-ı harbiyeye ve esbab-ı ma'neviye olan ibadete tevessül eden ehl-i iman nusret-i İlâhîyeye mazhar olacaklardır.
Kazî'nin, Hâzin'in ve Ni'metullah Efendinin beyanlarına nazaran bu âyet; ashab-ı Resûlullah hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah’ın hicretinden evvel Mekke müşrikleri ehl-i îmana çok eza ve zulmetmişler ve hatta dövüp yaralamak gibi zulümlere de cesaret eylemişlerdi. Mazlum olan ashab, Resûlullah'a şikâyet ederek kıtale izin isterler. Fakat Resûlullah henüz kıtale izin gelmediğini ve izn-i İlâhînin vüruduna kadar sabretmelerini tavsiye ederdi. Bu minval üzere kâfirlerin zulümleri arttı ve mü'minlerin feryadı tezayüd etti. Hatta kıtalden men' hakkında yetmiş küsur âyet nazil oldu ve Resûlullah’ın hicreti vuku' buldu ve ehl-i imana kuvvet geldi, Medine ehalisi zahîr oldu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle kıtale izin verdi. Bu izin; mukatele etmek üzere hücum edenlere müdafaaya rûhsattan ibarettir, yoksa kıtale mübaşeretle emir değildir. Müdafaaya rûhsatla beraber Vâcib Tealâ mü'minlere nusretini de vaadetti. Kıtal hakkında ilk nazil olan âyetin bu âyet olduğu mervidir. Kıtalin meşruiyetine sebeb, ehl-i îmanın mazlum olmaları ve zulmün ref'i vâcib olmasıdır. Cenab-ı Hakkın mazlumlara iane edeceğini vaadetmesi mazluma nusret edeceğine delil-i kavidir.
Nimetullah Efendinin beyanına nazaran bu âyet, kıtali men' hakkında nazil olan âyetleri neshetmiş, zulm ü teaddî suretiyle üzerlerine gelenlere karşı müdafaaya ehl-i iman me'zun kılınmışlardır.

***
Vâcib Tealâ mazlum olan mü'minlerin kıtale me'zun olduklarını beyandan sonra kıtale me'zun olanların kimler olduğunu beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ أُخۡرِجُواْ مِن دِيَـٰرِهِم بِغَيۡرِ حَقٍّ إِلآً أَن يَقُولُواْ رَبُّنَا ٱلله‌ۗ

buyuruyor.

[Kıtale me'zun olanlar şol kimseler ki, onlar bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkarıldılar. Halbuki onların memleketlerinden çıkarılmasına hiç bir sebep yok, ancak «bizim Rabbimiz Allah-u Tealâdır» demeleri vardır.] Binaenaleyh; putlara ibadeti terkle «bizim Rabbimiz Zat-ı ulûhiyettir» demelerini düşmanları haklarında kusur addettiler ve vatanlarını terke mecbur ederek diyar-ı gurbete düşürdüler.

وَلَوۡلاً دَفۡعُ ٱللهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَہُم بِبَعۡضٍ۬ لَّهُدِّمَتۡ صَوَٲمِعُ وَبِيَعٌ۬ وَصَلَوَٲتٌ۬ وَمَسَـٰجِدُ يُذۡڪَرُ فِيہَا ٱسۡمُ ٱللهِ ڪَثِيرً۬ا‌ۗ

[Eğer nâsın bazısını bazısiyle Allah-u Tealâ def'etmemiş olsaydı rûhbanların ibadethaneleri olan savmaaları ve Nasara'nın kiliseleri ve Yehûd'un namaz mahalleri ve ehl-i İslâmın mescidleri yıkılır harab olurdu. O mescidler ki onlarda Allah-u Tealâ' nın ismi çok zikrolunur.]
Yani; Allah-u Tealâ evliyasına elbette nusret eder. Zira; Allah'ın velileri şol kimseler ki onlar vatanlarından ve kendi evlerinden bigayr-i hakkın zulümle çıkarıldılar. Halbuki onların beldelerinden çıkarılmalarına sebep; illâ kelime-i Tevhidle îmanlarını izhar ederek «Rabbimiz Allah-u Tealâ'dır» demeleridir. Çünkü; onların, düşmanları nazarında kusurları, kelime-i tevhidi tekellümleridir. Kelime-i Tevhid ise onların ihracını icab etmek şöyle dursun belki beldelerinde tekarrurlarını icab ederdi. Zira îman; tazim ve tevkire vesiledir, yoksa tahkire vesile değildir ve eğer Allah-u Tealâ nâsın bazısını bazısına musallat ederek şerri def'etmemiş ve dostlarını düşmanlarına musallat kılmamış olsaydı İsmullah çok zikrolunan ibadethaneler yıkılır harab olurdu. Zira; müşrikler, sair mütedeyyin milletleri istilâ etmek suretiyle Nasara'nın kiliselerini ve Yehûd'un namaz kıldıkları mahallerini ve Mü'minlerin mescidlerini tahrib eder bir şey bırakmazlardı ve lâkin Allah'ın kullarına merhameti icabı bazısını diğeriyle defeder. Binaenaleyh; âlemde zulüm taammüm ve temadi etmez ve bazı millette bazı zaman vuku' bulan zulme karşı diğerini halkeder ve mazlumları zalimlerin elinden kurtarır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin manâsı şöyledir : [Eğer Allah-u Tealâ nâsın bazısı ile bazısını def etmemiş olsaydı her nebinin zamanında a'danın tesallutiyle ibadet mahalleri hep yıkılırdı. Meselâ Hazret-i Musa zamanında kiliseler ve Hazret-i İsa zamanında bialar ve savmaalar ve Hazret-i Muhammed (S.A.) zamanında mescidler harab olurdu. Kilise ve binanın zamanları mukaddem olduğundan ümmet-i Muhammed'e mahsus olan mescidler üzerine takdim olunmuştur.]
S a v â m i ' ; Savmaanın cem'idir. S a v m a a ; sahralarda ve dağlarda rûhbanların ittihaz ettikleri ibadethaneleridir. B î a ; Beldelerde Nasara'ya mahsus olan kiliselerdir. S a l e v a t ; Yahudilere mahssu olan havralardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'nın nâsın bazısiyle bazısını defetmesi; ehl-i dini müşriklere musallat kılmakla olduğu gibi mü'minlere mukateleye izin ve nebilerine nusret vermekle dahî olur. Yahut mücahidler ve gaziler sebebiyle harbe gitmeyenleri ve kendi makbul olan kulları sebebiyle kötüleri, âbidler sebebiyle fasıkları ve ahiler sebebiyle bahilleri şerar-ı nâsın şer ve fitnelerinden muhafaza etmek suretiyle olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervidir. (İbn-i Ömer) hazretleri Resûlullah'ın «Bir mü'min-i salih sebebiyle Cenab-ı Hakkın, bir çok kimseleri bir takım belâdan muhafaza eder» buyurup bu âyeti okuduğunu rivayet etmiş ve bu rivayet (İbn-i Abbas) hazretlerinin âyetin manâsında vaki' olan beyanını te'yid eylemiştir.

***
Vâcib Tealâ nâsın bazısını bazısiyle defettiğini beyandan sonra bilfiil defettiğini ve kimlere yardım edeceğini beyan etmek üzere:

وَلَيَنصُرَنَّ ٱلله مَن يَنصُرُهُ ۥۤ‌ۗ إِنَّ ٱلله لَقَوِىٌّ عَزِيزٌ (40)

buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, Allah-u Tealâ elbette dinine ve Resûlüne yardım edenlere yardım eder. Zira; Allah-u Tealâ düşmanlarından intikam almaya kaadir ve cümle âlem üzerine galiptir.]
Yani; İ'lâ-yı kelimetullah için mücahede ve emirlerine lâyıkiyle imtisal ve nehyettiği şeylerden tamamiyle içtinab etmek suretiyle dinine nusret edenlere Allah-u Tealâ elbette nusret eder. Çünkü; Allah-u Tealâ nusret etmek murad ettiği kullarına nusret etmeye kaadirdir ve nusretten men'edecek kimse yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ ashab-ı Resûlullah'ı müşrikler üzerine musallat, Acem'in ve Kayser'in memleketlerine varis kılmakla şu âyette vaki' olan va'dini incaz buyurmuştur. Çünkü ashab-ı Resûlullah âleme din-i İslâmı neşretmek ve tevhid-i Bârîyi ikrara herkesi da'vet eylemek ve ahkâm-ı şeriata tamamiyle temessük etmek suretiyle din-i İlâhîye nusret ettiklerinden Cenab-ı Hak onlardan nusretini esirgememiş ve ilâ yevmilkıyam din-i İlâhîye nusret edeceğini suret-i kafiyede beyan etmiştir ve kıyamet gününe kadar dinine yardım edenler bulundukça nusretinin müstemirren devam edeceğine işaret için istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle
(وَلَيَنصُرَنَّ) buyurmuştur. Binaenaleyh; din-i İlâhîye nusret etmeyenlere nusret-i İlâhîye olmayacağına dahi âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ dinine yardım edenlere nusret edeceğini beyandan sonra din-i İlâhîye nusret edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ إِن مَّكَّنَّـٰهُمۡ فِى إِلاً رۡضِ أَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتَوُاْ ٱلزَّڪَوٰةَ وَأَمَرُواْ بِٱلۡمَعۡرُوفِ وَنَهَوۡاْ عَنِ ٱلۡمُنكَرِ‌ۗ وَلِلَّهِ عَـٰقِبَةُ ٱلۡأُمُورِ (41)

buyuruyor.

[Allah'ın dinine yardım edenler şol kimseler ki eğer onları biz arz üzerinde tekarrur ettirsek ve arzın tasarrufunu müyesser kılsak onlar namazlarını eda eder, zekâtlarını verir ve ebna-yı cinsine ma'rufatla emir ve menhî olan münkerattan nehyederler. Halbuki bilûmum işlerin akıbeti Allah'a mahsustur.] Zira; kuldan sadır olan iş zahirde o kuldan sudur etmişse de hakikatte Halikı Hak Celle ve Âlâdır. Binaenaleyh; herkesin mülkü zail olur, lâkin Cenab-ı Hakkın mülkü zail olmaz.
Yani; şol kimseler ki onlara biz arz üzerinde kudret versek ve müşrikleri kahr ü tedmir ederek galebeyle memleketlerinden çıkarsalar yine Allah'a itaat eder müşrikler gibi tuğyan etmezler. Binaenaleyh; üzerlerine farzolan namazı cemi' a'zalarıyla beraber bizim canib-i ma'nevimize teveccüh eder ve kibir gibi evsaf-i zemimeden nefislerini tathir ederek kemal-i tevazu'la secdeye kapanırlar ve yanlız ibadet-i bedeniyeyle de iktifa etmezler, belki mallarından fukaranın hakkı olan zekâtı eda ederler ve himmetlerini ancak kendi nefislerini ıslâha hasredip yalnız şahıslarıyle meşgul olmaz, belki ebna-yı cinslerini ıslâha dahî sa'y ederler. Binaenaleyh; ukalânın tahsin ettiği ma'rufatla emreder ve tab'an fena olan münkerattan nehyile sair insanların noksanlarını ikmale çalışırlar. Halbuki herkesin her işlerinin akıbeti Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Zira; her şeyin Halikı odur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkarılan muhacirin-i kirama mahsus ve onları medhiçin varid olmuştur. Kendilerine saltanat verilip şu âyette beyan olunan ahkâm-ı erbaayı tamamiyle icra eden; dört halife olduğu cihetle bu âyet hulefa-yı erbaanın imametlerine delâlet eder. Çünkü bu âyette beyan olunan ahkâm; lâyikiyle ve tamamen onların zamanlarında icra olunmuş ve bu fazilet onlara müyesser kılınmıştır. Zira; muhacirin ve ensar ve sair hulefadan bu ahkâmı tamamiyle icra etmek faziletine nail olan hulefa-yı erbaadan başka olmamıştır. Binaenaleyh; enlr-i bil'ma'ruf ve nehy-i anilmünkeri lâyıkiyle icraya ancak hulefa-yı raşidin hazerâtı muvaffak olabilmiş ve memalik-i İslâmiye suret-i seriada onların zamanlarında tevessü' etmiştir. Çünkü; din-i İlâhîye nusretleri Allah'ın nusretini celbederek tam manâsıyla şeriat tealî etmiş, ulûm u maarif ileri gitmiştir. Ancak her zamanda mümkün olduğu kadar emr-i bilma'ruf ile meşgul olanlar bulunur fakat tamamı icra olunmaz.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ehl-i İslâmı bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkardıklarını ve mü'minlere mukateleye izin verdiğini ve dinine yardım edenlere nusret edeceğini ve din-i İlâhîye nusret edenlerin ikame-i salât, eda-yı zekât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olduklarını beyandan sonra Resûlullah'ı tekzip edenlerin tekzipleri yeni bir âdet olmayıp eskiden beri câri olan bir âdet olduğunu beyanla Resûlünü tesliye etmek üzere :

وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدۡ ڪَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٍ۬ وَعَادٌ۬ وَثَمُودُ (42) وَقَوۡمُ إِبۡرَٲهِيمَ وَقَوۡمُ لُوطٍ۬ (43) وَأَصۡحَـٰبُ مَدۡيَنَ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer müşrikler seni tekzip ederlerse sen mahzun olma. Zira; senin ümmetinden evvel Nûh (A.S.) ın kavmi, Âd ve Semud kavmi kendilerini irşad için gönderilen Resûllerini ve İbrahim (A.S.) ın kavmi İbrahim'i ve Lût (A.S.) ın kavmi Lût'u ve eshab-ı Medyen Şuayb (A.S.) ını tekzib ettiler.]

وَكُذِّبَ مُوسَىٰ

[Ve bilhassa büyük ve açık mucizelere mâlik olan Musa (A.S.) Fir'avn ve kavmi tarafından tekzip olundu.]

فَأَمۡلَيۡتُ لِلۡڪَـٰفِرِينَ

[Bu kavimlerin Resûllerim tekzip etmeleri üzerine kâfirlere ben mühlet verdim ve ukubetlerını te'hir ettim ki istidracları ziyade olsun.]

ثُمَّ أَخَذۡتُهُمۡ‌ۖ

[Bu mühletten sonra ben onları envâı ukubetle muahaze ettim ve her birini ayrı ayrı belâlarla mübtelâ kıldım.]

فَكَيۡفَ ڪَانَ نَكِيرِ (44)

[Biz onları azapla muahaze edince onların ef'alini inkârımız nasıl oldu?] Ve işlerini inkârımız onların helâklerine sebeb olmadı mı? Ve inkârımızın eseri zuhur etmedi mi? Ve Resûllerini tekzipleri onların ni'metlerinin nikmete ve rahatlarının mihnete ve kesretlerinin kıllete ve hayatlarının mevte ve imaretlerinin harabiyete tebeddülüne sebeb olmadı mı? Ve Resûllerimize vaadimizi îfâ etmedik mi? Habibim ! Rusul-ü kiram biraderlerine vaadimizi îfâ edip düşmanlarını kahrettiğimiz gibi sana da va'dimizi îfâ ve düşmanlarını kahredeceğiz. Binaenaleyh; sabra mülâzemet etmelisin. Çünkü; düşmanlarına mühlet ve müsaade elbette bir hikmete mebnidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'yı tekzip eden kendi kavmi olan Benî İsrail olmayıp kıbtîler olduğuna işaret için Hazret-i Musa'yı tekzipte kavim lâfzı varid olmamış ve Hazret-i Musa'nın mu'cizesi pek açık olduğundan onun tekzibinin gayet esna' olduğuna işaret için onu tekzip ayrıca zikrolunmuştur.
Kâfirlerin küfürlerini tasrihle zem ziyade olsun için ism-i zamir makamında ism-i zahir olarak (فَأَمۡلَيۡتُ لِلۡڪَـٰفِرِينَ) varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; (لِلۡڪَـٰفِرِينَ) yerine (لهم)denilse olurdu fakat küfürle zemmolunmazdı.

***
Vâcib Tealâ bir takım geçmiş milletleri resûllerini tekzipleri sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra ihlâklerinin keyfiyetini beyan etmek üzere :

فَكَأَيِّن مِّن قَرۡيَةٍ أَهۡلَكۡنَـٰهَا وَهِىَ ظَالِمَةٌ۬ فَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا وَبِئۡرٍ۬ مُّعَطَّلَةٍ۬ وَقَصۡرٍ۬ مَّشِيدٍ (45)

buyuruyor.

[Çok karyeler zâlim oldukları halde biz o karye ahalisini ihlâk ettik. Binaenaleyh; el'an o karyelerin duvarları üzerine damları düşmüş ve kuyuları muattal olup su çekilmez ve çok köşkleri kireçle yapılmış ebniyeleri mevcud ve lâkin ehli olmadığından içinde ikamet eden bulunmaz ve harap bir halde görülür.]
Yani; zalim oldukları için çok karyeleri ihlâk ettik. Hatta o karyelerin damları duvarları üzerine ve tekrar duvarları damları üzerine yıkılmıştır ve ahalisinin helâkiyle çok kuyularını su çekilmez muattal bir halde kıldık. Binaenaleyh; suyunu çeken ve intifa' eden bulunmaz ve kireçle yapılmış çok saraylar ve köşklerin sahipleri helâk olduğundan harap bir halde kalmıştır.
Tefsir-i Hâzin'de ve Kazî'de beyan olunduğuna nazaran b i ' r - i m u a t t a l ve k a s r - ı M e ş i d ; Yemen'de Hadramût civarlarındadır. Çünkü; onlar resûllerine îman etmeyip eza ettiklerinden Allah-u Tealâ ihlâkle karyelerini harap, evlerini ıssız, kuyularını şenliksiz bırakmıştır. Fakat esah olan âyet; gazab-ı İlâhî ile helâk olan umum beldelere ve harabelere şamil olup bir beldeye ve harabeye tahsise hacet yoktur. Zira; ahalisi zalim olan her karyeyi Cenab-ı Hak harap ettiğinden âyetin masadaki binlerce harabelere tesadüf edilir. Binaenaleyh; âyetin manâsını bu harabelerden bazısına mahsustur demekte taksir vardır. (خَاوِيَةٌ) , (ساقطَة) yani düşmüş demektir.
(عَلَىٰ عُرُوشِهَا) U r u ş ; Arşın cem'idir. Arş; üzerine oturulacak kürsü manâsına ise de de burada evlerin damlarıdır. (معطَلة) istifadeden kesilmiş demektir. (وَقَصۡرٍ۬ مَّشِيدٍ) kireçle yapılmış köşk ve saray demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım; [Zulmü kendine devam üzere âlet eden çok karyelerin ahalisini biz ihlâk ettik. Binaenaleyh; o karyelerin duvarları damları üzerine ve tekrar damları duvarları üzerine yıkılmış ve kuyuları istifadeden kalmış, köşkleri ve sarayları insandan hâlî harap bir halde] demektir, işte bu gibi beldelerin harap olmasına sebep; ahalisinin zâlim olmaları olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını zulümden men'le bu gibi harebelerden ibrete da'vet etmiştir.

Vâcib Tealâ zâlimlerin karyelerini ihlâk etmekle harabelerinin kaldığını beyandan sonra insanlar için o karyelerden ibret almak vazife olduğunu beyan ve ibret almayanları tevbih etmek üzere :

أَفَلَمۡ يَسِيرُواْ فِى إِلاً رۡضِ فَتَكُونَ لَهُمۡ قُلُوبٌ۬ يَعۡقِلُونَ بِہَآ أَوۡ ءَاذَانٌ۬ يَسۡمَعُونَ بِہَا‌ۖ

buyuruyor.

[Kâfirler şu ahvali inkâr ederler de yer yüzünde seyr ü sefer etmediler mi ve seyr ü sefer edince onlar için vukuatı idrak edecek kalbleri veyahut o vukuatı işitecek kulakları olmadı mı? Halbuki seyr ü sefer edip harabeleri idrak edecek kalbler ve işitecek kulaklar hasıl olmak lâzım idi.]

فَإِنَّہَا لاً تَعۡمَى إِلاً بۡصَـٰرُ وَلَـٰكِن تَعۡمَى ٱلۡقُلُوبُ ٱلَّتِى فِى ٱلصُّدُورِ (46)

[Zira; hâl ü şan ve kıssa onların, gözleri kör olmaz ve lâkin göğüslerinde olan kalbleri kör olur.]
Yani, kâfirler kudretullahı inkâr ederler de yer yüzünde seyr ü sefer etmezler mi? Onlar seyr ü sefer ederlerse bu gibi harabelerin vukuatını, nasıl harap olduğunu ve harap olmalarına sebep ne olduğunu idrak edecek ve ibret alacak kalb hasıl olmalı idi. Eğer böyle bir kalb hâsıl olsaydı kudret-i İlâhîyeyi inkâr etmezlerdi veyahut bu gibi harabelerin sahihleri ümem-i mâziyenin hallerini işitecek ve resûllerini tekzip edenlerin akibetlerinin ne olduğunu duyacak kadar kulakları olur da onlardan ibret alırlardı. Onların kıssaları gözleri görmekten kör değildir. Zira; gözleri görür ve lâkin sinelerinde olan kalbleri idrakten ve ibret almaktan kör oldu. Çünkü; kalpte ibret almaya salih idrak olmayınca gözüyle görmekte fayda olamaz. Binaenaleyh; mecnunlarla aklı olmayan hayvanlar da görürler, fakat idrak ve ibret olmadığı için görmekten hiç bir istifade edemezler. İşte vukuattan ibret almayan insanlar, hayvanat mesabesinde gözleri görür ve lâkin kalbleri kördür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile ibret maksadiyle seyr ü sefere insanları terğib için sevkolunmuştur. Çünkü; insanlar alelekser seyr ü sefer ederler ve lâkin ibret maksatları olmaz. Binaenaleyh; seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret hâsıl olmadığından Cenab-ı Hak seyr ü seferden maksad-ı aslî ibret olmak lâzım olduğuna işaret için «onlar seyr ü sefer etmezler mi? Seyr ü sefer etseler de idrak edecek kalbler ve ümem-i salifenin ahvalini işitecek kulak hâsıl olsa olmaz mı?» buyurmuştur ki «idrak edecek kalb ve işitecek kulak hâsıl olmayan seyr ü seferde matlub veçhile fayda yok» demektir. Şu halde ibretsiz seyr ü sefer edenlerin behayimin seyr ü seferinden farkı yoktur. Çünkü; «ibret almayan insanlar seyr ü sefer ettikleri halde seyr ü sefer etmediler mi? Eğer seyr ü sefer etselerdi idrak edecek kalbler ve işitecek kulaklar hasıl olur da ibret alırlardı» demek mevcud olan seyr ü seferlerini yok menziline indirmektir. Zira; bir işten maksad neyse hüküm ona göredir. Seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret olmayınca seyr ü sefer de yok demektir. İnsanın kalbi sadrında olduğu halde kalbî zikirden sonra sadrî zikir; te'kid içindir.
Hulâsa; seyr ü seferinde insanın ibret alması ve kalbiyle akıbeti düşünmesi ve harap olan karyelerin harap olmalarının sebebini tefekkür etmesi ve evvel geçen milletlerin hallerini işitmesi ve onlardan ibret alması lâzım olduğ;u gibi ibret almayanların behayimden farkları olmadığı zira; onların gözleri görürse de kalblerinin kör olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ geçmiş milletlerin hâllerinden ibret almayanları tevbih ettikten sonra vahdaniyeti inkârda ısrarlarının neticesi olarak azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere :

وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلۡعَذَابِ

buyuruyor.

[Habibim ! Onlar senin beyân ettiğin azabı isti'cal ederler.]

وَلَن يُخۡلِفَ ٱلله وَعۡدَهُ ۥ‌ۚ

[Halbuki Allah-u Tealâ elbette va'dinde hulfetmez.] Binaenaleyh; vaad-i İlâhî behemehal vuku' bulur.

وَإِنَّ يَوۡمًا عِندَ رَبِّكَ كَأَلۡفِ سَنَةٍ۬ مِّمَّا تَعُدُّونَ (47) ‌

[Habibim ! Rabbin Tealâ'nnn indinde bir gün sizin saydığınız bin sene mikdarıdır.]
Yani; Habibim ! Senin, müşrikleri îman etmedikleri takdirde dünya'da ve âhiret'te azab-ı İlâhîye duçar olacaklarını beyanla korkutman üzerine onlar senden alelacele azâbın gelmesini ister ve istihza suretiyle «haniya ! Azap nerede kaldı? Gelecekse geliversin» derler. Halbuki Allah'ın azabı onlar üzerine elbette gelecektir. Zira; küfrüzere ısrar ettikleri takdirde Allah-u Tealâ onlar üzerine azabı vaadetti ve va'd-i ftlâhîde ise elbette hulfolmaz, yerini bulur. Şu kadarki vakt-i merhununu bekler ve bir müddet lihikmetin onlara müsaade eder. Çünkü; Cenab-ı Hak halîm ve sahurudur. Binaenaleyh; kullarına mühlet verir, ukubetlerini ta'cîl etmez. Zira; Rabbin Tealâ' nın İndinde bir gün sizin ta'dad ettiğiniz bin sene gibidir.
İnsanlar indindeki bin senenin Cenab-ı Hakkın indinde bir gün gibi olduğunu beyan etmek; Vâcib Tealâ' nın sabır ve teennisini ve âhirette Hakkı inkâr edenlerin azap günlerinin biri bu dünyanın bin senesine mukabil olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh; müşrikler azabı isti'câl etmesinler, elbette olacak. Zira; Allah-u Tealâ indinde bir günle bin sene müsavi demektir, şu halde aklı olan azabı isti'câl etmez. Zira; azabın şiddeti ve sikleti sebebiyle bir gün bin seneye mukabildir ve Allah-u Tealâ her ne zaman isterse intikama kaadir olduğundan te'hiri ile hiç kimse azaptan kurtulamaz. Binaenaleyh; bir günü bin sene miktarı olan azabı isti'câl etmek hamakattan başka bir şey değildir.
Hulâsa; kâfirlerin Resûlullah'dan va'dolunan azabın aceleten gelmesini istedikleri ve Allah-u Tealâ' nın ya'dinde hulfolmavıp elbette azabın geleceği ve Allah-u Tealâ indinde bir gün insanların saydıkları bin sene mikdarında olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âsîlere vaadettiği azabın elbette vaki' olacağını ve azabı te'hir etmenin bilkülliye terkine sebep olmayacağını ve te'hirine mağrur olmamak lâzım olduğunu beyandan sonra azabı bir müddet te'hir olunan çok karyelerin helâk olduğunu ve te'hirden bir fayda görülmediğini beyan etmek üzere:

وَڪَأَيِّن مِّن قَرۡيَةٍ أَمۡلَيۡتُ لَهَا وَهِىَ ظَالِمَةٌ۬ ثُمَّ أَخَذۡتُہَا وَإِلَىَّ ٱلۡمَصِيرُ (48)

buyuruyor.

[Çok karyelerin ahalisine zâlim oldukları halde ben mühlet verdim. Sonra o karyelerin ahalisini azapla ben muahaze ettim ve onları dünyada muahaze ettiğim gibi âhirette dahî onların mercileri ancak banadır, benden gayri gidecek merci'leri yoktur.]
Yani; bir çok karye ahalisine mühlet verdim. Halbuki onlar zulüm üzere devam ediyorlar ve azaplarının te'hirine mağrur oluyorlardı. Bu mühletten sonra onlar için ind-i Ulûhiyetimizde hazırlanan azapla ben onları muahaze ve ihlâk ettim ki azaplarının te'hirinden fayda görmediler. İşte Habibim ! Senin düşmanlarının azabını te'hir edersek de terketmez elbette azap ederiz. Binaenaleyh; bu mühlete mağrur olmasınlar, bu dünyada küfre ve zulme devam ettikleri surette azapla helâk olacakları gibi âhirette dahî merci'leri ancak benim huzur-u ma'nevimdir, başka müracaat edecek ve azaptan kurtaracak kimseleri yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyet; küfürde ısrar ve zulme devam eden' kâfirleri tehdid ve azaplarının muhakkak olduğunu beyan için sevkolunmuş ve Allah-u Tealâ'nın verdiği mühlete mağrur olmayıp o mühletten istifade etmek lâzım olduğunu beyanla intibaha da'vet etmiştir. Çünkü; zalim oldukları halde bir çok karye ahalisine mühlet verdiğini ve mühletten sonra azapla muahaze ettiğini ve akıbet âhirette herkesin mercii Zat-ı Ulûhiyetin huzuru olduğunu beyan etmek; intibaha da'vetten başka bir şey değildir.

VâcibTeâlâ kâfirlerin azabı isti'câl ettiğini ve bir çok karyelere mühlet verip akıbet ihlâk eylediğini beyandan sonra Resûlüne inzara devam etmesini tavsiye etmek üzere :

قُلۡ يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّاسُ إِنَّمَآ أَنَا۟ لَكُمۡ نَذِيرٌ۬ مُّبِينٌ۬ (49)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen îmandan i'raz eden nâsa de ki «Ey nâs ! Ancak ben sizi azab-ı İlâhî ile korkutucuyum ve size doğru yolu beyan ve dünyevî ve uhrevî menfeatlerinize irşad eder açıktan bir münzirim» demekle onlara tebligatına devam et.] Ve da'vetine, icabet etmediklerinden me'yus olma, onların temerrüdlerinden nefsine fütur getirme. Binaenaleyh; azab-ı İlâhî ile onları korkutmaktan çekinme ki belki mütenassıh olurlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah nezir olduğu gibi beşîr dahî ise de âyette hitab müşriklere olduğundan yalnız Nezir olduğunu zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; yukarıdan beri zikrolunan âyetler müşrikleri tehdid için sevkolunduğundan bu âyette n â s la murad; müşriklerdir ve müşriklerin şirklerine binaen inzara lâyık olan da onlardır.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün her halde inzare me'mur olduğunu beyandan sonra inzarın neticesinde hasıl olan ahvali beyan etmek üzere :

فَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَهُم مَّغۡفِرَةٌ۬ وَرِزۡقٌ۬ كَرِيمٌ۬ (50)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resûlüne îmanla beraber amel-i salih işlediler. Onlar için âhirette günahlarını mağfiret ve güzel rızık vardır.]

وَٱلَّذِينَ سَعَوۡاْ فِىٓ ءَايَـٰتِنَا مُعَـٰجِزِينَ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلۡجَحِيمِ (51)

[Ve şol kimseler ki onlar bizim âyetlerimizi ibtâl etmek üzere müminleri âciz kılmağa sa'yederler. İşte onlar Cehennemin mülâzimleri ve ashablarıdır ki Cehennemden asla ayrılmazlar.]
Yani; Resûlümüz kâfirleri inzâra ve mü'minleri tebşire me'mur olup vazife-i me'muriyetini ifâ edince şol kimseler ki Resûlümüze îman ettiler ve yalnız îmanla iktifa etmeyip amel-i salih işlemekle îmanlarını tezyin ve îmanla amel-i salihi cem'etmekle beraber Rusûl-u Kiramın lisanları üzere tebliğ olunan ahkâmı kabul ettiler. Onlar için günahlarını mağfiret ve amellerine mükâfat olarak güzel rızık vardır ve şol kimseler ki onlar ehl-i îmana müsabaka edercesine âciz kılmak üzere bizim âyetlerimizi iptale sayettiler. İşte onlar Cehennemin sahihleri ve müdavimleridir. Çünkü; bunlar îman edenlerin önüne geçip onları âciz kılmağa ve kendileri kabul etmedikleri gibi mü'minleri de kabul ettirmemeye çalıştıklarından istihkakları ancak Cehennemdir.
Bu âyette a m e l – i s a l i h ; vacibi edaya ve haramı terke şamildir. Binaenaleyh; günahlarının mağfiret olunmasına ve güzel rızka müstehak olanlar bilûmum vâcibatı eda ile muharrematı terkedenlerdir ve âhiret rızkının kisbe muhtaç olmayarak çok olup asla zarar şaibesi olmadığı gibi tükenmek korkusu da olmadığından Cenab-ı Hak âhiretin rızkını Kerem ile tavsif etmiştir. Zira; dünya ni'metleri bunun aksinedir. Binaenaleyh; keremle tavsifi değmez.
Hulâsa; îman ve amel-i salihin rızk-ı kerime nail olmaya ve günahların mağfiret olunmasına sebep olduğu ve âyetleri ibtâl için mü'minlere mukabele ederek âciz kılmaya sa'yedenlerin Cehennem ashabı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün kâfirleri inzara me'mur olduğunu beyandan sonra Rusûl-u Kiramın cümlesinin emr-i tebliğde müsavi olduklarını beyan etmek üzere:

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ مِن رَّسُولٍ۬ وَلاً نَبِىٍّ إِلآً إِذَا تَمَنَّىٰٓ أَلۡقَى ٱلشَّيۡطَـٰنُ فِىٓ أُمۡنِيَّتِهِۦ

buyuruyor.

[Habibim ! Senden evvel biz hiç bir resûl ve nebi göndermedik, illâ o resûl veya nebi ümmeti hakkında bir şey arzu ettiğinde şeytan o nebinin ümniyesi hakkında vesvese suretiyle ortaya bir şey attı ve halkın zihnini iğfale ve o nebiye tebaiyyetten tenfire çalıştı.]

فَيَنسَخُ ٱلله مَا يُلۡقِى ٱلشَّيۡطَـٰنُ ثُمَّ يُحۡڪِمُ ٱلله ءَايَـٰتِهِۦ‌ۗ

[Şeytanın nâsı iğfal etmek için ortaya atmış olduğu eracîfi Allah-u Tealâ ortadan kaldırır, sonra kendi âyetlerini tahkim ve nâs arasında şeriat olmak üzere onu ibka ve takrir eder.] Binaenaleyh; şeytanın ortaya attığı şüpheleri zail olur gider.

وَٱلله عَلِيمٌ حَكِيمٌ۬ (52)

[Halbuki Allah-u Tealâ kullarının hallerini bilir ve hikmetine muvafık olarak ahkâmını vaz'eder.]
Yani; Yâ Ekremer Rusûl ! Müşrikler tarafından vaki' olan ezaya ve bazı lâyık olmayarak hakkında «sâhirdir» veva «şairdir» gibi neşrettikleri eracife mahzun olma. Zira; bugibi nalâyık halata ma.'ruzkalmak sana mahsus bir âdet değildir. Çünkü; senden evvel enbiyadan bir nebi ve Rusûl-u Kiramdan hiç bir resûl göndermedik, ancak o nebi veya resûl ümmeti hakkında Rabbisinden bir şey isteyip ve kalbinde bunu temenni ettiğinde derhal şeytan o nebinin istediği ümniyesi hakkında bir takım vesvese atar ve yalanlar neşreder ve tarik-ı Hakka sülük ve o resûle ittiba' etmek isteyenleri tenfire çalışır, fakatşeytanın vesveseyle nâs beyninde neşrettikleri yalanları Allah-u Tealâ giderir ve kendi âyetlerini muhkem ve metin olarak yerleştirir. Binaenaleyh; şeytanın bu hususta sa'yi boşa gider. Zira; Allah-u Tealâ kullarının hâllerini ve kabiliyetlerini bilir ve onlar hakkında işlediği ef'ali hikmetine muvafıktır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile nebî ile resûl arasında fark olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; resûlü zikirden sonra nebiyi zikretmek beyinlerinde fark olduğuna delildir. Eğer müsavat olsa ayrı zikretmekte bir fayda olmazdı. Binaenaleyh r e s û l ; ehass, n e b î ; eamdır. Zira resûl; yeni şeriat sahibi olur, amma nebide yeni şeriat sahibi olmak lâzım değil belki kendinden evvel geçen resûlün şeriatını tebliğe me'murdur.
Bû âyetin sebeb-i nüzulünde müfessirîn beyninde bir çok rivayet varsa da bunlardan oldukça hatadan salim addolunanı; güya Resûlullah müşriklerin ezalarından mükedder ve dilgîr olduğu bir zamanda kalb-i nebevilerine Cenab-ı Hakkın müşriklere îman ve tevfik etmesini ve onlardan gazablarını tahfif edecek bazı âyet inzal olunması gelmiş ve o sırada (والنجم) sûresi nazil olmuş ve Resûlullah da kıraete başlayarak (افرايتم اللات والعزى و مناتا الثالثة والاخرى) âyetini okuyunca müşrikler Kur'an'da (Lat) ve (Uzza) gibi meşhur putlarının ismi zikrolunduğunu işittikleri zaman Kâ'be'nin etrafında bulunan müşrikler Resûlullah tarafına teveccüh ederler ve Resûlullah da âyetin ahirinde tevekkuf ettiği sırada şeytan savt-ı bâlâ ile (تلك الغرانيق العلى وان شفاعتهن لترتجى) cümlelerini ortaya atar ve müşriklerin kulağına bunu koyar ve nâsın gürültüsü arasında bu kelâmın nereden geldiğini kimse bilmez. Müşrikler Resûlullah okudu zanneder ve mesrur olurlar. Hatta sûre'nin âhirinde secde âyeti okununca Resûlullah ile beraber müşrikler de secde ederler. Hemen zaman geçmeksizin Cibril-i Emin şeytanın bu kelimâtı ilka ettiğini haber verir. Resûlullah mahzun olur. İşte Resûlullah'ın hüznünü izale için bu âyetin nazil olduğu mervi ise de bu rivayet ve (Garanik) hakkındaki diğer rivayetler kat'iyyen yalandır ve bazı zındıklar tarafından tasni' olunmuş şeylerdir. Zira; enbiya-yı izam şeytanın bu gibi tesallutundan masun oldukları gibi şeytan da bu gibi ilkaattan memnudur. Çünkü; Kur'an'a şeytanın böyle elfaz karıştırması aklen muhaldir. Zira; Resûlullah putları ortadan kaldırmak için ba'solunduğu halde nasıl olur ki Kur'an'ın âyetleri arasında şeytan tarafından ilkaat olsun ve Resûlullah'ın nefyine meb'us olduğu bir şey isbat olunsun. Bunu akıl tecviz eder mi ve eğer şeytan bu gibi şeylere kaadir olsa kelâm-ı Nebeviye emniyet olur mu ve şeriat tekarrür eder mi ve her okunan âyetler arasında şeytanın ilka ettiği ba'zı şey olmak ihtimali olmaz mı ve bu ihtimal ile şeriata emniyet olunur mu ve Cenab-ı Hak Kur'an'ı her türlü telbisattan hıfzedeceğini suret-i katiyede beyan etmedi mi? Şu halde nasıl oluyor ki böyle bir vak'anın vukuu tasavvur olunabilir. Bu gibi telbisatın vukuunu tasavvur, şeriata ve şeriatın sahibine iftiradan başka bir şey olamaz. Amma âyetin manâsına gelince: Evet ! Enbiya da beşerdir, ümmeti hakkında bir çok şeyler düşünürler ve husulünü arzu ederler. İşte o arzularına gerek insin ve gerek cinnin şeytanları bir çok hîle ve desiseyle o resûlün arzu ettiği şeyin husul bulmamasına çalışırlar ve bir takım yalanlar neşrederler. Meselâ Resûlullah herkes kendinin sözünü dinleyip doğru olduğuna inanıp irşad olunmalarını arzu eder. İşte Resûlullah'ın bu arzu Ve ümniyesine karşı bir takım şeytanlar yalan söyleyerek «sihreder» ve «kehanet yapar» gibi ilkaatta bulunmuşlar ve bir çok kimselerin îmanlarına da mani' olmuşlardı. Binaenaleyh; bu ahvâl; her nebinin ümmetinde dahî cari olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Resûlünü tesliye etmiştir ve âyetin sibakı ki, bundan evvel geçen âyetler de bu manâyı te'yid etmektedir. Zira Resûlullah'ın nezir olduğunu beyan; müşrikleri inzar sırasında tesadüf edeceği müşkilâta sabretmesini tavsiyeyi icab ettiğinden Cenab-ı Hak enbiya-yı sabıkanın cümlesinin bu gibi ezalara ma'ruz kaldıklarını beyanla Resûlünü tesliye buyurmuştur. Velhasıl (Garanik) kıssası zındıkların tasniidir, esası yoktur. Çünkü; eğer aslı olsaydı kütüb-ü sitteden birinde bunun hakkında elbette bir rivayet mevcud olurdu. Halbuki Sıhahda böyle bir rivayet olmadığı gibi Kazî Beyzâvî, Kazî İyaz, Hâzin ve Buhârî gibi efazıl-ı ümmet de hepsi birden bu kıssayı rededdiyorlar.

***
Vâcib Tealâ enbiya-yı izamın din-i hakkı tebliğ hususunda düşündüklerine şeytanın hariçte nâsa vesveseyle şüphe ilka ettiğini beyandan sonra bu gibi vesvese ilkasından şeytanı menetmediğinin hikmetini beyan etmek üzere :

لِّيَجۡعَلَ مَا يُلۡقِى ٱلشَّيۡطَـٰنُ فِتۡنَةً۬ لِّلَّذِينَ فِى قُلُوبِہِم مَّرَضٌ۬ وَٱلۡقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمۡ‌

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kalblerinde şek ve nifak hastalığı olan ve Kuran kalblerine dahil olmayan katı kalb sahihlerine şeytanın vesvese ettiği şeyi fitne kılmak için şeytana vesveseye müsaade etmiştir.]

وَإِنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ لَفِى شِقَاقِۭ بَعِيدٍ۬ (53)

[Halbuki zâlimler daima haktan uzak cidal, nifak ve şikak içindedirler.]

وَلِيَعۡلَمَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَيُؤۡمِنُواْ بِهِۦ فَتُخۡبِتَ لَهُ ۥ قُلُوبُهُمۡ‌ۗ

[Ve Allah-u Tealâ şeytanı vesvese ilkasından men'etmedi ki kendilerine ilim verilen kimseler Kur'an'ın Rabbin Tealâ tarafından hak olduğunu bilsinler de Kur'an'a iman etsinler ve kalbleri Kur'an'a muti ve mutmain olsun.]

وَإِنَّ ٱلله لَهَادِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (54)

[Halbuki Allah-u Tealâ doğru yola hidayette kılar şol kimseleri ki onlar Allah'a ve Resûlüne îman ettiler.]
Yani; Allah-u Tealâ insanları iğfal etmekten ve vesvese ilkasiyle şübheye düşürmekten men'etmeye kaadirken şeytanı bu gibi iğfalâttan men'etmedi ki şeytanın iğfalini ve nâs arasına atmış olduğu şüpheyi şol kimselere fitne ve imtihan muamelesi kılsın ki onların kalblerinde nifak ve şek hastalığı vardır ve kalbleri katı olup hak sözü duymazlar. Çünkü; küfür ve nifak gibi hastalıklarla nefsine zulüm ve gayrileri ıdlâle çalışan zâlimler daima nifak ve haktan uzak ve şikak içindedirler. Binaenaleyh; onlar daima şeytanın tuzağına tutulmuş ve envâı ma'siyetle nefislerini telvis etmiş bir takım rıza-yı İlâhîden merdud kimselerdir. Çünkü; bu gibi kalb hastalığına mübtelâ ve kalbi katı olan kimseler hakkı kabule meyletmediklerinden âdetleri daima hakka i'tiraz etmek ve fesad karıştırmak ve.zuafa-yı nâsı iğfal etmekle zulmü i'tiyad etmiş kimselerdir ve zamanımızda mevcud olan münafıkların halleri de aynı hâldir ki ehl-i îmanın zihinlerini teşviş etmek ve i'tikadına zaaf verecek sözleri ortaya atmaktır.
Allah-u Tealâ' nın şeytanı bir takım kullarını iğfal etmekten men'etmediğinin hikmeti; kalblerinde maraz-ı küfür ve nifak olup hakkı kabulden istinkâf edenlere ibtilâ olsun ve kendilerine min indillâh ilim verilen erbab-ı ilm ü kemâl Kur'an'ın Rabbin Tealâ tarafından nazil ve hak olduğunu bilsinler içindir. İşte enva-ı maarifi ve hikmeti cami', emir ve nehiylerinin bir çok hikmetleri mütezammın olduğunu idrak etsinler de Kur'an'a îman ve kalbleri Kur'an'ın ahkâmına itaat etsin. Çünkü ilim; îmana sebeptir. Şu halde Kur'an'ın taraf-ı İlâhîden hak olarak nazil olduğunu bilince kalbleri Kur'an'a inkiyadla mutmain olur ve i'timadları ziyadelenir. Kullarının esrarına muttali' olan Allah-u Tealâ Resûlünün getirmiş olduğu ahkâmın umumuna ihlâs üzere inkiyad eden müminleri sırat-ı müstakim olan tarik-ı tevhidine hidayette kılar.
Vâcib Tealâ evvelki âyette kâfirleri, kalblerinde i'tikad hastalığı ve kasavet olmakla ve hakki kabulden istinkâf etmeleriyle zemmettiği gibi bu âyette mü'minleri erbab-ı ilimden olmaları ve Kur'an'ın hak olduğunu bilmeleri ve Kur'an'a iman edip itaat ve tevazu' etmeleriyle sena buyurmuştur. Şu halde şeytanın ilkası; kâfirlere su-u te'sir yaptığı gibi mü'minlere de hüsn-ü te'sir yaptığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın şeytanın iğfalâtına müsaadesindeki hikmet: iyiyi kötüden, mü'mini kâfirden, muti'i âsîden ve habisi tayyipten temyiz ve tefrik etmektir.
Hulâsa; şeytanın hakka karşı ba'zı vesvese ilkasına muktedir olup vesveseden men'olunmadığının hikmeti iki şey olduğu ve o iki şeyden,
B i r i n c i s i ; Kalbinde küfür, nifak ve kasavet olanlara fitne ve ibtilâ olması,
İ k i n c i s i ise; ehl-i ilmin ve Kur'an'ın Rabb-i Tealâ'dan nazil olduğunu bilip şeytana mukabele etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mü'minleri hidayette kıldığını beyandan sonra kâfirlerin ihtidaya iradelerini sarfetmeyip şek üzere bulunduklarını beyan etmek üzere :

وَلاً يَزَالُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِى مِرۡيَةٍ۬ مِّنۡهُ حَتَّىٰ تَأۡتِيَهُمُ ٱلسَّاعَةُ بَغۡتَةً أَوۡ يَأۡتِيَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَقِيمٍ (55)

buyuruyor.

[Kur'an'dan şek içinde kâfirler devam ederler. Hatta onlara füc'eten kıyamet veya kısır bir günün azabı gelinceye kadar sekleri zail olmaz.]
Yani; şol kimseler ki Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne küfrettiler ve kalblerinde olan maraz ve kasavet iktizası muktazây-ı hudud-u İlâhîyeden çıktılar ki onlar ansızın ölümleri, kıyamet veya kıyamet gününün azabı gelinceye kadar onlar Kur'an'da ve din-i İslâmda şek üzere olurlar ve kalblerinde olan gaflet icabı onların şekki bu dünyada zail olmaz. Velhasıl küfrüzere bulunan kimse Kur'an'da ve Kur'an'ı getiren Resûlde ve o Resûlün ümniyesi hakkında şeytanın vesvesesinde şek üzere bulunur sekten kurtulamaz. Ancak o kimseyi iki şey; sekten kurtarır:
B i r i n c i s i ; Kıyamet günü veya ölüm,
İ k i n c i s i ; Yevm-i kıyametin azabıdır. Bu ikiden birisi hâsıl olunca onun şekki dahî zail olur. Çünkü; şekke mahal kalmaz ve her şey re'yel'ayn müşahede olur.
Beyzâvî ve Taberî'nin beyanlarına nazaran y e v m – i a k i y m ile murad; yevm-i muharebedir. Çünkü; muharebe günü anaların evlâdı katlolunup sanki analar doğurmamış gibi kaldıklarından muharebe gününe yevm-i akiym denilmiştir. Yahut y e v m – i a k i y m ile murad; kıyamet günüdür. Çünkü; âsîler hakkında kıyamet günü tevbelerinin kabulü ve günahlarının affı veya kâfirlerin îmanlarının kabulü gibi menfaat meydana getirmediğinden yevm-i akiym denilmiştir. Yahut kıyamet gününden sonra gece ve gündüz olmadığından yevm-i akiym denilmiştir ki «kendinden sonra bir gün doğurmaz» demektir.
Hulâsa; kâfirlere ölüm veyahut yevm-i akiym olan muharebe günü gelip katlolunmadıkça veya kıyamet gelip her şeyi gözleriyle görmedikçe din-i İslâm ve Kür'an ve Kur'an'ı getiren Resûlden sekleri zail olmayacağı bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra yevm-i akiy min hükmünü beyan etmek üzere :

ٱلۡمُلۡكُ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ لِّلَّهِ يَحۡڪُمُ بَيۡنَهُمۡ

buyuruyor.

[O günde mülk Allah'ındır, kulları beyninde hükmeder.]

فَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ (56)

[Allah-u Tealâ mülkünde hükmedince şol kimseler ki onlar îman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onlar ni'meti bol Cennettedirler.]

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَڪَذَّبُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ مُّهِينٌ۬ (57)

[Ve şol kimseler ki onlar küfrettiler ve bizim âyetlerimizi tekzip ettiler. İşte onlar için ihanet eder azap vardır.]
Yani; kâfirler için yevm-i kıyamet, yevm-i akiymdir. Zira; yevm-i kıyamette kâfirlere menfeat verecek bir şey yoktur. Çünkü o günde mülk-ü mutlak ve istiklâl üzere tasarruf-u tam; ulûhiyette müstakil olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur. O günde Allah'tan başka hiç bir şeyde tasarruf sahibi yoktur. Binaenaleyh; kulları beyninde Allah-u Tealâ adaletle hükmeder ve hükm-ü İlâhînin neticesi olarak îmanla amel-i salihi cem'edenler ni'meti bol Cennettedirler ve küfür edip âyetlerimizi tekzip edenler için ihanet eder azap vardır. Zira; onlar âyetlere ve resûllere ihanet ettiklerine mukabil ihanet olunurlar. Çünkü ceza; amele göredir.
Her vakit mülk, Allah'ın olduğu halde yevm-i kıyamette mülk, Allah'ın olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile dünyada ariyet olarak mülk sahipleri bulunup Allah-u Tealâ dünyada kullarını tasarruf-u sûrîye mâlik kılmış ve binaenaleyh; bir müddet-i muvakkate mülk sahibi velev mecaz suretiyle olsun bulunabilir. Amma âhirette velev surette olsun tasarrufa malik hiç bir kimse olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette âhirette kendinden başka hiç bir veçhile tasarrufa mâlik bir kimse olmadığını beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette mülk ve hüküm kendi zâtına mahsus olduğunu beyandan sonra muhacirine mahsus olan va'dini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِى سَبِيلِ ٱللهِ ثُمَّ قُتِلُوٓاْ أَوۡ مَاتُواْ لَيَرۡزُقَنَّهُمُ ٱلله رِزۡقًا حَسَنً۬ا‌ۚ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar fîsebilillâh hicret ettiler, sonra düşman tarafından katlolundular veya ecel-i muayyenleri ile vefat ettiler. Onları elbette Allah-u Tealâ güzel rızık olan Cennetle merzuk eder.]

وَإِنَّ ٱلله لَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٲزِقِينَ (58)

[Zira Allah-u Tealâ; cümle râzıkların hayırlısıdır.]
Yâni; şol kimseler ki Allah'ın rızasını aramak ve vazife-i dîniyelerini yoluyla eda etmek üzere vatanlarını, ehibba, yaran, akraba ve teallükatını, mal ve menallerini terkle hicret ettiler ve sonra a'da-yı dinle muharebe esnasında şehîden katlolundular yahud ecel-i mev'udları gelmekle vefat ettiler. Onları Allah-u Tealâ elbette Cennetle merzuk eder. Zira Allah-u Tealâ; rızık verenlerin hayırlısıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hakikatta kullarına rızkın cümlesini ihsan eden Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayri rızık veren yoksa da surette insanların bazısı bazısının rızkına sebep olduğundan râzıkların hayırlısı varid olmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ başkalarının kaadir olamayacağı rızkı vermeye kaadir olduğundan ve rızkın cümlesinin esası Cenab-ı Haktan olup kullarına rızkı, fazl u ihsan olarak verip bir menfaat mukabilinde vermediği cihetle Allah-u Tealâ'nın râzıkların hayırlısı olduğu beyan olunmuştur. Zira; insanların bazısı âharın rızkına sebep olursa da elbette bir menfeat mukabilinde verdiğinden hayırlı râzık denilemez. Çünkü; insanın başkasına vermiş olduğu nafaka ya vâcib olur: Anaya, babaya, evlâd ü iyale ve sair üzerine nafakası vâcib olanlara infak gibi. Yahud nafile olur : Fukaraya infak gibi. Eğer vâcib olursa o infaktan maksadı; uhdesine terettüb eden vücubdan kurtulmaktır. Eğer nafile olursa o infaktan maksadı; mukabilinde Allah'tan sevab Ve kullardan medh ü sena istemektir. Amma Allah-u Tealâ rızkın halikı olduğu gibi rızkı ihsanı da hiç bir ivaz mukabilinde olmadığından elbette râzıkların hayırlısıdır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; hicret edip düşmanla mücahedede beraber bulunanlardan şehîd olanlarla ecel-i mev'udu ile vefat edenlerin maksadları ve sa'y ü amelleri müsavi olduğundan âhirette mertebelerinin müsavi olacağına delâlet eder. Zira; âyette katlolunanlarla vefat edenlerin âhirette rızk-ı hasenle merzuk olacakları müsavi olarak beyan olunmuştur. Âyetin sebeb-i nüzulü de bunu te'yid eder. Çünkü ashaptan bazıları «Ya Resûlallah ! Şehid olanlar için hayır var, biliyoruz ve biz de seninle beraber mücahedede bulunduk. Bu hâl üzere vefat ettiğimizde bize ne gibi ecir vardır?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte şu sebeb-i nüzul dahî ecirde ikisinin müsavi olmasına delâlet eder. Çünkü; ikisi de hicrette ve düşmanla mücahedede müsavat üzere bulunmuşlardır. Şu kadar ki birisi şehid diğeri gâzî olarak vefat ettiler. Binaenaleyh; ecir cihetinden beyinlerinde fark yoktur.
Bu misilli âyat-ı beyyinat ve ehadis-i nebeviyatta şüheda hakkında beyan olunan vaadlerin kâffesi Fahri Râzi'nin beyanı veçhile günah-ı kebire irtikâb etmemek şartiyle meşruttur. Zira mertebe-i şehadet; günah-ı kebireyi iskat edemez. Binaenaleyh; kebireyi irtikâb eden kimse şehid olsa dahî işlediği günah-ı kebire mukabilinde ceza görmemek lâzım gelmez. Zira kebire sahihleri; Allah'ın meşiyyetine müfevvazdır, dilerse affeder, dilerse günahı mikdarı azap eder. Kezalik mertebe-i şehadet; hukuk-u ibadı da iskat edemez. Binaenaleyh; hak sahibiyle ödeşmek ve helâllaşmak lâzımdır. R ı z k – ı h a s e n le murad; dünyada olursa ilm ü fazıl ve amvâl-i ganimet ve âhirette ise Cennettir. Fakat bu âyette r ı z k - ı h a s e n le murad; Cennet ve Cennetin ni'metleridir. Çünkü bu rızk-ı hasen; katlolunup veya vefat ettikten sonra olacağına binaen her halde âhirette olmak lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ fîsebilillâh hicret edip mücahede edenleri rızk-ı hasenle merzuk edeceğini beyandan sonra o rızkın mahallini beyan etmek üzere :

لَيُدۡخِلَنَّهُم مُّدۡخَلاً۬ يَرۡضَوۡنَهُ ۥ‌ۗ وَإِنَّ ٱلله لَعَلِيمٌ حَلِيمٌ۬ (59)

buyuruyor.

[Zatıma yemin ederim ki Allah-u Tealâ şehid ve gazileri bir meskene idhâl eder ki o meskene onlar razı olurlar. Halbuki Allah-u Tealâ kullarının mesalihini bilir ve kusurlarını afüvle hilmeder.]
Yani; fîsebilillâh hicret edip düşmanla mücahedede gördükleri meşakkat ve mihnet mukabili Cennetle ve Cennetin ni'metleriyle merzuk oldukları gibi vatanlarını ve müzeyyen hanelerini ve yüksek konaklarını rıza-yı Bârî için terketmelerine mukabil Allah-u Tealâ elbette onları bir meskene koyar ki o meskenden onlar razı olurlar. Zira; o meskende tab-ı beşerin seveceği ve onların istediği her şey vardır ve bir daha çıkmak da yoktur ve o mesken yıkılmak ve harap olmak gibi endişelerden hâlî olduğundan herkesin rahat edeceği bir mahaldir. Halbuki Allah-u Tealâ onların istihkaklarını bilir ve razı olacakları rızkı verir ve ukubetlerini ta'cil etmez. Zira; halimdir.

***
Vâcib Tealâ hakikat-i halin bundan ibaret olduğunu beyan için :

ذَٲلِكَ

buyuruyor.

[Emir ve hâl ü şan bundan ibaret ve hakikat-i hâl işte şu beyan olunan ahkâmdır.] Zira; muhacirine va'dimiz muhakkaktır.

***
Vâcib Tealâ muhacirlerin nail olacakları dereceleri beyandan sonra muhacirleri hicrete mecbur eden zâlimlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَمَنۡ عَاقَبَ بِمِثۡلِ مَا عُوقِبَ بِهِۦ ثُمَّ بُغِىَ عَلَيۡهِ لَيَنصُرَنَّهُ ٱلله‌ۗ إِنَّ ٱلله لَعَفُوٌّ غَفُورٌ۬ (60)

buyuruyor.

[Eğer bir kimse kendine vaki' olan ikabın misliyle ikab eder de sonra o kimse üzerine tekrar zulmolunursa Allah-u Tealâ elbette mazluma nusret eder. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını afüv ve günahlarını setreder.]
Yani; fîsebilillâh muhacirine âhirette ikram edeceğim gibi dünyada da onlardan nusretimi esirgemem. Zira; bir kimse zâlime zulmü miktarı mukabele eder ve kendine vaki' olan zulmün miktarını tecavüz etmez de sonra zâlim tarafından onun üzerine tekrar zulmolunursa Allah-u Tealâ o mazluma elbette nusret eder ve nusretini asla esirgemez. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını affeder ve günahlarını mağfiretle muamele buyurur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin hükmü muhacirine mahsus olmayıp belki bilûmum mü'minlere şâmildir. Dövmek ve yaralamak gibi cürümler de kısasa mütealliktir. Binaenaleyh; evvelâ mazluma zâlim tarafından vaki' olan zulüm miktarı, mazlum zâlimden hakkını alır ziyadesine müsaade-i İlâhiye yoktur. Yani zâlimin zulmü mazluma bir tokat vurmaktan ibaretse mazlumun da zalime, —muktedir olursa— bir tokat vurmak hakkıdır, bir tokattan ziyade hakkı yoktur. Eğer ziyadesine tecavüz ederse o da evvelki zâlim gibi zâlim olur. Amma hakkı neyse onu istifa etmekle iktifa ettiği hâlde zâlim tekrar mazlum üzerine tuğyan ederse Allah-u Tealâ o mazluma nusret eder, kudret verir zâlimden intikamım alır.
İmam Mukatil'den naklen Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet müşriklerden bir taife hakkında nazil olmuştur. Çünkü; müşriklerden bir taife Muharremden iki gün kaldığı bir zamanda kıtal etmek üzere ashabdan bazı kimselerin üzerine geldiklerinde müslümanlar müşriklere hitaben «bırakın kıtali. Zira; eşhür-ü hürümden iki gün kalmıştır. Şehr-i haramın hürmetini ihlâl etmeyin» demişlerse de müşrikler söz dinlemeyip kıtale devam edince mü'minler de mukabele-i bilmişle riayetle müdafaa ve sebat ederler. Allah-u Tealâ da mü'minlere nusret verir; müşrikleri def ve tenkil ederler. Lâkin bu kıtal eşhür-ü hürümden Muharrem ayının âhirinde vaki' olduğundan «acaba halimiz ne olur? Zira; şehr-i haramda kıtale başladık» diyerek ashabın endişe etmeleri üzerine onların bu endişelerini izale için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmakla onlara düşmandan vaki' olan ikab mikdarı ikab edip müşrikler söz dinlemeyerek tecavüz etmelerine binaen Allah-u Tealâ yardım ettiğini ve eşhür-ü hürümde vaki' olan kusurlarını affedeceğini beyanla ehl-i îmanın endişesini izale etmiştir.
Hulâsa; insana vaki' olan zulüm mikdarı zâlimden intikam almak meşru' olup ziyadesine tecavüzün caiz olmadığı ve mazluma elbette Allah'ın nusret edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mazluma yardım edeceğini beyandan sonra nusrete kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِأَنَّ ٱلله يُولِجُ ٱلَّيۡلَ فِى ٱلنَّهَارِ وَيُولِجُ ٱلنَّهَارَ فِى ٱلَّيۡلِ وَأَنَّ ٱلله سَمِيعُۢ بَصِيرٌ۬ (61)

buyuruyor.

[Şu nusret ; Allah-u Tealâ'nın geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhale kaadir olmasındandır. Halbuki Allah-u Tealâ muhakkak kullarının sözlerini işitir ve işlerini görür.]
Yani; şu mazluma'nusretin sebebi Allah-u Tealâ'nın dilediği şeyi icada kaadir olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hak geceyi gündüze idhâl eder ki gecenin bazi saati gündüze karışır. Binaenaleyh; gecenin saati noksan ve gündüzün saati ziyade olur ve gündüzü geceye idhâl eder ki gecenin miktarı uzar ve gündüzün miktarı kısalır. Şu halde Cenab-ı Hak geceyle gündüzü halkettiği gibi bu iki şeyi birbirine zıd olduğu halde birinin bazı saatini diğerine kalbetmeğe ve birini diğeri üzerine galib kılmaya dahî kaadir olması mü'minlere nusret vermeğe ve düşmanlarına galib kılmaya kudretine delâlet eder ve geceyle gündüzde cari olan ahvalden hiç bir şey kendine gizli değildir. Zira; Allah-u Tealâ işitecek şeylerin cümlesini işitir ve görülecek şeylerin hepsini görür.
Allah'ın mazluma nusretinin ulüvv-ü mertebesine ve cümle nusretlerin fevkinde olduğuna işaret için mertebelerin yüksek ve uzağında isti'mâl olunan (ذلك) lâfzının varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanâtındandır. Yani «şu gayet âlî ve mazlumlara vaki' olan yüksek nusretin sebebi; Cenab-ı Hakkın kudret-i tammesi» demektir.

***
Vâcib Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye kalbetmeye kaadir olduğunu beyanla nusrete kudretini beyandan sonra bunları kalbetmeye kaadir olduğunun sebebini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِأَنَّ ٱلله هُوَ ٱلۡحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ هُوَ ٱلۡبَـٰطِلُ

buyuruyor.

[Cenab-ı Hakkın geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhale kaadir olduğunun sebebi; Allah-u Tealâ'nın sabit ve muhakkak ve zevalden masun vacibülvücud olması ve Allah'ın gayri kâfirlerin ibadet ettikleri şeylerin batıl olmasıdır.]

وَأَنَّ ٱلله هُوَ ٱلۡعَلِىُّ ٱلۡڪَبِيرُ (62)

[Ve Allah-u Tealâ ulviyetle müttasıf ve kibriyalıkla imtiyaz etmesi her şeyi icada ve geceyle gündüzden her birini diğerine kalbetmeğe kaadir olmasının sebeb-i müstakimdir.]
Çünkü; zevalden münezzeh ezelen ve ebeden sabit ve daim ve aliyyülkebir olması zâtına münhasır olduğundan her şeye kaadir ve sânı cümleden a'lâ ve kahr u gazabı herkesten büyüktür. Binaenaleyh; mazlumlara nusrete kaadirdir, kudreti, zâlimlere gazabı ve mazlumlara nusreti dahî kendi azametiyle mütenasip ve büyüktür.
Yani; Vâcib Tealâ'nın kemâl-i kudret ve ilimle tavsif olunmasının sebebi; Allah-u Tealâ'nın nefsinde sabit vâcib lizatihi olmasıdır. Çünkü; vücudunun vâcib ve kendinin vahid-i hakiki olması kendinden maada mevcudatın kâffesinin mucidi ve her birerlerine âlim olmasını icab eder ve ulûhiyetin zatına sübutu ilm-i tam ve kudret-i kâmil sahibi olmasını iktiza eder. Allah'ın dûnunda müşriklerin ibadet ettikleri putlar bâtıldır ve Allah-u Tealâ cümle eşya üzerine âlî ve kendi için şerik olmaktan münezzeh ve çok büyüktür. Binaenaleyh; kahr u gazab cihetinden Allah-u Tealâ'dan daha âlî bir kimse yoktur. Şu halde ibadete lâyık ve yardım istemeğe şayan olan ancak zat-ı Ulûhiyetidir.

***
Vâcib Tealâ ulviyyet, kibriyalık, hak ve sabit olmak cihetinden azamet ve kudretini beyandan sonra başka delille celâlet-i kadrini beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَتُصۡبِحُ إِلاً رۡضُ مُخۡضَرَّةً‌ۗ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görmedin mi Allah-u Tealâ semâ cihetinden yağmur sularını inzal eder ve o sular sebebiyle yer yüzü gayet yeşillik olur.]

إِنَّ ٱلله لَطِيفٌ خَبِيرٌ۬ (63)

[Zira; Allah-u Tealâ kullarının rızkını yerden bitirmekle lûtfeder ve yağmurun bir müddet te'hirinden kullarının kalblerine gelen vesveseden haberdardır.]

لَّهُ ۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى إِلاً رۡضِ‌ۗ

[Çünkü; yerde ve göklerde olan mevcudâtın cümlesi ona mahsustur.] Onun gayri mevcudata hakiki bir mâlik olmadığından mevcudatın hepsinin halini bilir ve her cümlesine lûtfeder.

وَإِنَّ ٱلله لَهُوَ ٱلۡغَنِىُّ ٱلۡحَمِيدُ (64)

[Zira; Allah-u Tealâ herkesten ganî ve hiç bir kimseye ihtiyacı yok ve cümle ef'alinde mahmuddur.]
Yani; Habibim ! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün hem de bildin ki âsâr-ı bediaya ve sanayi-i garibeye kaadir olan Allahü Tealâ semâ canibinden yağmur suyunu yer yüzüne inzal etti. Binaenaleyh; kurumuş yer yüzü sabah vakti görülür ki nebatatla yeşil ve müzeyyen olur. Sanki ovalar ve dağlar yeşil bir kaftana bürünmüş gibi bakanlara arz-ı endam eder. Zira; Allah-u Tealâ' nın lûtf ü keremi cümle mevcudata şâmil ve eşyanın büyüğünde ve küçüğünde eseri görülür ve ilmi her şeyi ihata eder. Binaenaleyh; cümlesinden haberdardır ve ilminden hiç bir şey gaib olmaz. Çünkü; âlem-i ulvî ve âlem-i süflî olan göklerde ve yerde mevcud bilcümle mahlûkat onun mülküdür. Şu halde cümlesinde tasarruf-u hakiki ile mutasarrıf Odur. Halbuki Allah-u Tealâ mevcudatın cümlesinden ganîdir ki kâffesi fenaya gider. Allah'a bir noksan târî olmaz. Zira; bakidir ve mahlûkata vaki' olan in'am ve ihsanı sebebiyle cümle mevcudatın lisanında mahmuddur.
Beyzâvî ve Medârik'de beyan olunduğu veçhile yağmurun inzalinden sonra zaman zaman yer yüzünde rahmetin'eseri görülüp, feyz u bereketinin gün be gün teceddüd ve tezayüdüne işaret için rahmetsebebiyle arzın yeşil olmasını beyan zımnında teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle (فتصبح) varid olmuştur.
Hulâsa; yer yüzünde hasıl olan yeşillik rahmet sebebiyle Cenab-ı Hakkın kullarına lûtfunun eseri olduğu ve Allah-u Tealâ, kullarının ahvalinden ve sema canibinden inen yağmur tanelerinden ve o yağmur sebebiyle hasıl olan yeşilliklerden haberdar, yerde ve göklerde bilcümle mevcudatın malik-i hakikisi ve cümleden ganî ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyet ve kudretine delâlet eden delâilden bazı aharı beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله سَخَّرَ لَكُم مَّا فِى إِلاً رۡضِ وَٱلۡفُلۡكَ تَجۡرِى فِى ٱلۡبَحۡرِ بِأَمۡرِهِۦ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görmedin ve bilmedin mi? Kullarının umurunu tedbir eden Allah-u Tealâ yer yüzünde olan hayvanat ve saireyi size muti' ve münkaad kıldı, denizlerde kendi emriyle yürüyen gemileri Allah-u Tealâ size müsahhar kıldı ki o gemileri istediğiniz mahallere götürür ve ticaretini te'min edersiniz.]

وَيُمۡسِكُ ٱلسَّمَآءَ أَن تَقَعَ عَلَى إِلاً رۡضِ إِلاً بِإِذۡنِهِۦۤ‌ۗ

[Ve görmedin mi Allah-u Tealâ arz üzerine düşmesin için üzerinizde semayı tutar düşürmez ki maişetinize ve rahatınıza halel gelmesin. Ancak o sema yevm-i kıyamette Allah'ın izniyle düşer ve âlemin intizamı bozulur, bu âlem başka bir âleme inkılâb eder.]

إِنَّ ٱلله بِٱلنَّاسِ لَرَءُوفٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (65)

[Zira; Allah-u Tealâ nâsa yer yüzünde olan mahlûkatı muti' kılmakla esirgeyici ve semayı üzerlerinde tutmakla merhamet buyurucudur.]
Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Sen görmedin mi? Allah-u Tealâ yer yüzünde olan mahlûkatı size müsehhar ve bilhassa ekser-i hayvanatı size karşı zelil ve itaatli kıldı. Siz o hayvanatın etini yersiniz, onunla ekininizi eker, üzerine biner ve yükünüzü yükletir velhasıl bilcümle umurunuzda kullanır onlarla istirahatinizi te'min edersiniz. Şu halde, deve, manda ve at gibi sizden çok kuvvetli ve cesametli hayvanları size muti' kılması; Cenab-ı Hakkın kudret-i kaahiresine pek büyük bir delildir. Deryada Allah'ın kendi emriyle cereyan eden gemileri size müsahhar kılması vahdaniyetine ve kudret-i kaahiresine delâlette kâfidir. Çünkü; Allah-u Tealâ suyu müsahhar kılıp da su gemiyi yüzünde tutmasa ve geminin rüzgârı muvafık surette esmese insanların su üzerinde gemileri ve vapurları tutabilmesi ve istediği yerlere alıp götürebilmesi mümkün olabilir mi? Ve bazı kere fırtınaya tutulduğunda irade-i İlâhiye teallûk etmedikçe fırtınadan bir zerresini kim izale edebilir? Vapur ne kadar büyük olsa taşa ve kayaya çarpıp veya dalga altında kalıp battığı gibi başka zamanda aynı deniz ve aynı mevki'de kemâl-i rahat ve sükûnetle vapurlar yollarına devam eder, kıl kıpırdamaz. Bunların cümlesi Vâcib Tealâ'nın vâhid, kaadir ve fail-i muhtar olduğuna delâlet eder. Habibim ! Görmedin mi? Allah-u Tealâ arz üzerinde semayı ecsam-ı sakileden ve düşmek sânından olduğu halde tutup düşürmez ve üzerinizde kubbe mesabesinde tutar ki intizam-ı âleme ve bilhassa insanların maişetlerine halel gelmesin. Bunlar Rabbinizin size büyük ni'metleri olduğu cihetle şükrünü eda etmeniz lâzımdır. Çünkü; yağmurun gökten yağması, otların, ekinlerin, bağların ve bahçelerin yağmur sularıyla hâsıl olması ve insanlarla hayvanların bunlarla teayyüş etmesi insanların hayatına, tarz-ı teayyüşürTe ve âlemin devamına hadim-i müstakildir. Semanın üstümüzde bulunması Cenab-ı Hakkm kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder. Semanın sukutu; ancak Allah'ın izniyle yevm-i kıyamette olacaktır. Allah-u Tealâ insanlara hayvanları muti' kılmak; denizde gemileri yürütmek ve zahmetten kurtarmak ve bu vesileyle rahatlarını te'min ve maişetlerini teshil etmek ve üzerlerine semayı düşürmemek ve helâkten kurtarmak suretiyle kullarını esirger ve merhamet eder. Çünkü şu beyan olunan ni'metleri ihsan etmesi; Vâcib Tealâ'nın re'fet ve rahmetine açık delildir. Zira; cümle mahrukatın bizzat veya bilvasıta insanlara itaatle hadim olması ve denizde gemilerin insanların menfeatlerine seyr ü sefer etmesi ve semanın sakil ve düşmek sânından olan bir cisim olduğu halde düşmemesi Allah'ın kullarına re'feti ve rahmeti cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insana ihsan ettiği ni'metlerden ba'zılarını beyandan sonra bu ni'metlerin mevkufun aleyhi olan vücud ni'metini ve âhiret ni'metlerine mukaddime olan ölümü beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِىٓ أَحۡيَاڪُمۡ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡ‌ۗ إِنَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ لَڪَفُورٌ۬ (66)

buyuruyor.

[Şu ni'metleri ihsan eden Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki siz mevcud olmadığınız halde anâsır-ı erbaadan terkible pederiniz Adem'i ve sonra sizi cemadat kabilinden olan nutfeden ihya etti ve hayatınızdan sonra sizi mukadder olan eceliniz geldiğinde öldürür. Öldükten sonra kabrinizden sizi ihya eder ki amelinize göre cezanızı versin. Bu ni'metlerin cümlesine şükretmek vâcibken bil'akis insanlar küfran-ı ni'met ederler.] Zira cins-i insan; meydanda olan ni'metleri şiddetle inkâr eder.

***
Vâcib Tealâ dünyaca kullarına verdiği ni'metleri, rauf ve rahim olduğunu ve insanlardan şükredenler varsa da şükretmeyenlerin de bulunduğunu beyandan sonra tekâlif-i İlâhiyeyle vaki olan n'imetlerini beyan etmek üzere :

لِّكُلِّ أُمَّةٍ۬ جَعَلۡنَا مَنسَكًا هُمۡ نَاسِڪُوهُ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz her ümmet için bir şeriat ta'yin ettik, onlar o şeriatla amel ederler.]

فَلاً يُنَـٰزِعُنَّكَ فِى إِلاً مۡرِ‌ۚ

[Hâl böyle olunca milel-i saire emr-i dinde seninle münazaa etmesinler.]

وَٱدۡعُ إِلَىٰ رَبِّكَ‌ۖ

[Habibim ! Da'vet et onları Rabbin Tealâ'nın şeriat ine.]

إِنَّكَ لَعَلَىٰ هُدً۬ى مُّسۡتَقِيمٍ۬ (67)

[Zira; sen matluba isal eder bir din-i müstakim üzerinesin.]
Yani; ümmetlerden her ümmet için biz bir ibadet ve o ibadeti eda etmek için zaman ve mekân ta'yin ettik ki o zaman ve mekânda milletler kendi şeriatlerinde kendilerinin vazifedar oldukları ibadetlerini eda etmekle meşgul olurlar ve bu cümleden olarak bayramı meşru' kıldık ve o bayramda kurban kestirmelerini beyan ettik. Şu halde ya Ekremer Rusûl ! Sair milletler emr-i dinde sana münazaa etmesinler. Çünkü; her. ümmette câri olan ahvalden dolayı sana i'tiraz etmekte bir manâ yoktur. Zira; her millet için bir şeriat ve o şeriatta ta'yin olunmuş ibadetler olduğu gibi senin ümmetin için bir şeriat ve o şeriatta da hususi ibadetler beyan olunmuştur. Nasıl ki sair ümmetler şeriatlerinde beyan olunan ibadeti kabul ve onunla amel ederler, senin ümmetin de aynı hâldedir. Hâl böyle olunca Habibim ! Sen bilûmum nâsı din-i İlâhîye ve şeriat-ı Muhammediyyene da'vet et. Zira; sen doğru ve sülük edenleri matlubuna isal eder bir din üzerindesin. Binaenaleyh; doğru bir din i'tiraz kabul etmez. Çünkü ahkâmı; akl-ı selim ve fikr-i müstakimin kabul edeceği şeylerdir. Aklın kabul etmeyeceği bir teklif olmadığından inad ve istikbar ederek i'tiraz edenlere iltifat etmemek lâzımdır.
Fahri Râzi, Kazî, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerin müslümanlara hayvanatı kesmek hususunda i'tiraz etmeleridir. Çünkü; müşrikler mü'minlere «size ne oluyor ki kendi elinizle öldürdüğünüz hayvanı yersiniz de Allah'ın öldürdüğü leşi yemezsiniz. İşte şu muameleniz aklın hilafıdır» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin maksadları; savab aramak ve hakkı izhaı için münazaa ve mübahase olmayıp belki cehalet ve inat üzere münazaa ettiklerinden Cenab-ı Hak onları münazaadan nehyetmiştir. Savab aramak maksadına bina olunmayan münazaa; her zaman haramdır ve Resûlullah'a da onlara iltifat etmemesini tavsiye ve tenbih vardır. Zira; meşru' olmayan münazaaya cevab ve onların nizama meydan vermekte fayda yoktur. Çünkü; müşriklerin garazları mükâbere ve ne kadar açık hakikat olsa da onu inkâr etmek olduğundan bu gibi muannidlere cevap vermemek evlâdır. Bu âyet-i celile; insanın mühmel halk olunmayıp elbette her asırda bir dinle tedeyyün etmekle mükellef olduklarına ve dinden hâlî bir zaman geçmediğine ve her zaman insanların bir dine muhtaç olduklarına delâlet eder. Çünkü; bu âyette (منسكاً) Beyzâvî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeriat manâsınadır. «Her ümmet için bir şeriat olduğunu» beyan etmek «şeriatsız bir zaman ve bir ümmet geçmediğini» beyan etmektir.
(هُمۡ نَاسِڪُوهُ‌) , (هم عمالون به) ınanâsınadır. Yani «her ümmet için biz bir şeriat halkettik o ümmet o şeriatla amel ederler» demektir. Amma her asırda şeriat olmaktan her insanın o şeriata temessük etmiş bulunması lâzım gelmez. Zira; her zamanda din tutmaz bir takım dinsizler bulunabilir ve bunların bulunmasından o zamanda şeriatın olmaması lâzım gelmez.
Hulâsa; her ümmet için bir şeriat olup o şeriatte ta'yirı olunan ibadetlerle nâsın ibadet ve şeriatle amel ettikleri ve şeriat-ı Muhammediye diğer şeriatları neshedip umuma şamil ve umumun kabulü vâcib olduğundan i'tiraz ve münazaa caiz olmadığı ve ızhar-ı hak maksadına mebni olmayan mübahasenin haram ve garaz-ı fasidle münazaa edenlere cevab vermemek evlâ olduğunu ve Resûlullah'ın herkesi emr-i dine da'vetle me'mur bulunduğu ve din-i Muhammedînin matluba isal eder bir din olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendır.

***
Vâcib Tealâ garaz-ı fasid üztre emr-i dinde münazaa caiz olmadığını beyandan sonra mücadele edenlere ne gibi cevab verileceğini beyan etmek üzere :

وَإِن جَـٰدَلُوكَ فَقُلِ ٱلله أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ (68)

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer müşrikler şu da'vetin üzerine teannüd ve temerrüd ederek mücadele ederler ve hakkı kabul etmezlerse sen onlara iltifat etme ve muaraza suretiyle müdafaaya girişme ve de ki «sizin amelinizi Allah-u Tealâ herkesten ziyade bilir.»]

ٱلله يَحۡكُمُ بَيۡنَڪُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فِيمَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ (69)

[Binaenaleyh; Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette sizin ihtilâf ettiğiniz mesail hakkında beyninizde hükmeder.] O zaman haklı ve haksız hükm-i İlâhî ile birbirinden ayrılır. Şu halde bu kadar kat'î delillere karşı teannüd edenlere söz dinletmek mümkün olmadığından bu gibilerin hallerini kıyamette vuku' bulacak hükm-ü İlâhiye havale etmek lâzımdır. Binaenaleyh; din-i İslâmın hak olduğuna dair delâil-i kat'iyyeyi tafsil üzere beyandan sonra mücadelede bir faide olmadığından Cenab-ı Hak kâfirlere cevabı ilm-i İlâhiye tefviz etmesini Resûlüne tavsiye etmiştir. Şu halde ahmak'a cevap, sükût denildiği gibi bu yolda hakkı inkârı âdet ederi kimseler hidayetten gayet uzak oldukları için haklı cevabı duyurmak ihtimali yoktur. Zira; gayret-i cahiliyeleri kabardığından verilen cevabı insaf üzere dinlemezler ki kabul etsinler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette müşrikleri tehdid vardır. Ancak rıfıkla ve mülâyemetle tehdid olduğundan mücadele edenlere dahi rıfıkla muamele lâzım olduğuna işaret olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini bildiğini ve yevm-i kıyamette hükmedeceğini beyandan sonra kâfirlerin ahvalini bildiğini isbat etmek üzere :

أَلَمۡ تَعۡلَمۡ أَنَّ ٱلله يَعۡلَمُ مَا فِى ٱلسَّمَآءِ وَإِلاً رۡضِ‌ۗ إِنَّ ذَٲلِكَ فِى كِتَـٰبٍ‌ۚ

buyuruyor.

[Sen bilmedin mi? Habibim ! Allah-u Tealâ gökte ve yerde mevcud şeyleri bilir. Zira; şu beyan olunan havadisin cümlesi levh-i mahfuzda yazılıdır ve hiç bir zerresi ilm-i İlâhiden gaib olmaz.]

إِنَّ ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهِ يَسِيرٌ۬ (70)

[Çünkü; şu minval üzere kullarının ahvalini bilmek Allah-u Tealâ üzerine gayet kolaydır, ilmi ezelî, sabit ve daimdir, zeval ihtimali yoktur.] Binaenaleyh; olmuş olacak, geçmiş gelecek her ne varsa cümlesi ilm-i İlâhide mahfuz ve her şey nezd-i sübhanide malûmdur. Şu halde herkesin a'malini bilir ve ilmi veçhile cezasını verir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin amellerini bildiğini beyandan sonra amellerinin bâtıl olduğunu beyan etmek üzere :

وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللهِ مَا لَمۡ يُنَزِّلۡ بِهِۦ سُلۡطَـٰن

buyuruyor.

[Kâfirler Allah'ın gayri şol şeye ibadet ederler ki Allah-u Tealâ o şeylerin ma'bud olmasına hiç bir delil inzal etmedi.]

وَمَا لَيۡسَ لَهُم بِهِۦ عِلۡمٌ۬‌ۗ

[Ve şol şeye ibadet ederler ki o şeyin ibadete istihkakına aklî ve naklî ilimleri olmadığından o şeye ibadetleri cehalet üzere bina olunmuştur.] Zira; putların ma'bud olduğuna dair vahye müstenid delil-i semavî olmadığı gibi, akla müstenid delil-i aklîleri dahi yoktur.

وَمَا لِلظَّـٰلِمِينَ مِن نَّصِيرٍ۬ (71)

[Halbuki bunlar gibi an cehlin zulmü irtikâb eden zalimler için yardım eder bir kimse yoktur.] Gerçi onlar fena fiillerinden neş'et eden azaptan kurtaracak yardımcı ararlar fakat bulamazlar. Çünkü; ibadetlerini müstehak olmayan şeylere yaptıklarından nefislerine zulmettikleri cihetle onlara şefaat edecek bulunmaz.
Hulâsa; müşriklerin putlara ibadetlerinin meşruiyetine aklî ve naklî delil olmadığından dünyada mezheplerinin istinad edecek bir delili olmadığı gibi âhirette dahi o mezhebin neticesi olan azaptan kurtaracak bir yardımcıları olmaz. Çünkü bu âyet; üç hükmü hâvidir:
B i r i n c i s i ; Müşriklerin ibadet ettikleri ma'budlarının ma'bud olduğuna dair bir hüccet ve delilin olmamasıdır.
İ k i n c i s i ; İbadetlerinin ilme müstenid olmamasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; zalimleri âhirette azabdan kurtaracak yardımcının bulunmamasıdır.

***

Vâcib Tealâ ibadetlerine aklî ve naklî delil olmadığını beyandan sonra delil-i naklî tilâvet olunduğunda kabul etmediklerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتُنَا بَيِّنَـٰتٍ۬ تَعۡرِفُ فِى وُجُوهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ ٱلۡمُنڪَرَ‌ۖ

buyuruyor.

[Müşrikler üzerine bizim Resûlümüz tarafından kudret ve vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda sen şol kimselerin yüzlerinde bir kerahet görürsün ki onlar kâfir oldular. Çünkü; okunan âyetleri inkârları yüzlerinden anlaşılır.]

يَكَادُونَ يَسۡطُونَ بِٱلَّذِينَ يَتۡلُونَ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتِنَا‌ۗ

[Onlar, üzerine âyetlerimizi tilâvet eden Resûlümüzü ve ashabını tutacak bir hâle yaklaşırlar.]

قُلۡ أَفَأُنَبِّئُكُم بِشَرٍّ۬ مَن ذَٲلِكُمُ‌ۗ ٱلنَّارُ

[Habibim ! Kuranı işitmekten istikrah eden müşriklere sen de ki «Ey müşrikler ! Siz Kur'an'ı işitmekten hoşlanmaz, yüzünüzü ekşitir, tüylerinizi ürpertirsiniz. Ben sizin nazarınızda bu âyetlerden daha ziyade şer olan bir şey haber vereyim mi? İşte şer olan şey; Cehennem ateşidir.»]

وَعَدَهَا ٱلله ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ‌ۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ (72)

[Vâcib Tealâ o ateşi; küfrü irtikâb eden kimselere vaad etti ve ne çirkin varılacak yerdir Cehennem ateşi?]
Yani; Allah'ın gayriye ibadet eden kâfirlerin ibadetlerinin doğru olduğuna dair aklî ve naklî delilleri olmadığı cihetle yalnız taklide ve cehalete müstenid olarak bir takım âciz şeyleri ma'bud tanıyanlar üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda Habibim ! Sen o kâfirlerin yüzlerinde inkâr alâmetlerini görür ve okunan âyetlerden istikrah ettiklerini bilirsin ki asla kabule rağbet göstermezler. Hatta o kadar buğz u gazab ederler ki onlara âyetlerimizi okuyanların hemen yakasından tutmaya ve boğazına sarılmaya yaklaşırlar. Ey Resûl-ü Zişan ! Bu kadar temerrüd gösterenlere sen de ki «siz âyetleri kabul etmez de tilâvet edenlere buğzedince ben size tilâvet olunan âyetlerden kerahetinizden ve buğz u adavetinizden daha ziyade şer bir şey haber vereyim ki o şer; Cehennem ateşidir. O Cehennem ateşini küfürde ısrar ederek ölen kâfirlere Allah-u Tealâ vaad etti. Ne kötü yerdir onların varacakları Cehennem ateşi.»

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an okunduğunda yüzlerinde kerahet görülen m ü n k i r le murad; yüzlerinin buruşması (eğib bükmeleri), kerahet ve isteksizliğin görülmesi ve Kur'an'ı kabule tekebbür etmeleridir, yahud Allah'ın kelâmı olduğunu inkâr etmeleridir. Çünkü; kâfirlerin i'tikadlarının butlanını beyan eden âyetleri gerek Resûlullah ve gerek eshabı tilâvet ettiklerinde müşriklerin i'tikadlarının butlanını beyan ettiğinden işitenlerin yüzlerinde sevmemezlik görülür ve hemen mümkün olsa okuyanları mahvetmek isterler ve elleriyle tutup uğraşacak bir hâle gelirler. Ne zaman okunsa bu hâlin onlarda devam üzere görüldüğüne işaret için (يكادون يسطون) muzari' siğalariyle varid olmuştur. Doğru yolu gösterenlere buğz u adavet etmekten daha ziyade bir şenaat olmamakla beraber insanlarda cehalet saikasiyle bu gibi ahval-i şenia her zaman görülmektedir ve bilhassa hava ve hevesine münhemik olan insanlar arzularının hilâfına olan ahkâm-ı şer'iyeden daima nefret gösterir ve buğzederler. Çünkü meşrebi; başı boş hayvan gibi istediğini işlemek olduğundan insanları hill ü hürmet, adâb-ı hasene ve ahlâk-ı hamideyle takyid eden ahkâma her din erbabı içinde i'tiraz edenler buİunur. Şu halde bu âyet zaman-ı saadette mevcud müşriklere mahsus değildir. Zira; hakka ve şeriata buğzedenler her zaman mevcuttur.
(يسطون) S e t ı v ; sıçrayıp ve elini uzatıp hasmın yakasından tutmak ve şiddetle sarılmak manâsınadır. İşte okunan âyetlere kemâl-i buğz u adavetleri saikasiyle müşrikler hâl-i galeyana gelerek okuyanları muahaze etmek isterlerse de elleriyl çarpışmaya cesaret edemediklerine işaret için tekarruba delâlet eden (يكادون) varid olmuştur. Yani «bilfiil muahaze etmezler fakat muahaze etmeye yaklaşırlar» demektir. İşte bu halde olan kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle verilecek cevabı Cenab-ı Hak Resûlüne ta'lim buyurmuştur. Binaenaleyh; kâfirler kendi i'tikadlarınca Kur'an'ı hâşâ şer addederek yüzlerini ekşittiklerinden Cenab-ı Hak «Sizin şer addettiğinizden daha şerri size haber vereyim» demekle kâfirleri tevbih etmesini Resûlüne emretmiştir, yoksa hâşâ «Kur'an'da şer var da Cehennem ateşi ondan, daha şer» manâsına değildir. Çünkü Kur'an; aynı şifa ve hayr-ı mahız ve her cihetle insanların menfeatlerini beyan eder sebeb-i necatlarıdır fakat kâfirler kendi i'tikadlarınca şer addettikleri için «sizin i'tikadınıza nazaran Cehennem ateşi daha şer» demektir, yoksa hakikatta Kur'an'da şer tasavvur olunmaz. Yahud (مَن ذَٲلِكُمُ‌ۗ) deki ism-i işaret; onların gazab ve buğzlarına ve Kur'an'dan kendilerine akseden sıkıntıya ve telâşa işarettir. Çünkü; bu adavet, gazab ve endişe onlar hakkında serdir ve Cehennem ateşi daha serdir. Şu halde «hakkınızda şer olan buğz u adavetinizden daha şerrini size haber vereyim ki o da Cehennem ateşi» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin putlara ibadetleri an cehlin olduğunu beyandan sonra ma'bud ittihaz ettikleri putların kemâl-i aczini beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ۬ فَٱسۡتَمِعُواْ لَهُ ۥۤ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey nâs ! Sizin ma'budlarınızın aczini belirtmek için bir misâl beyan olundu : İşitin o misali ve düşünün manâsını ve lâyık olduğu kadar tefekkür edin ki insaf ve adaletten ayrılmayasınız.]

إِنَّ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهِ لَن يَخۡلُقُواْ ذُبَابً۬ا وَلَوِ ٱجۡتَمَعُواْلَهُ ۥ‌ۖ

[Şol şeyler ki Allah'ın gayri olarak ey nâs ! Onlara ibadet ediyorsunuz. Onlar elbette bir sineği icad edemezler velevse o sineği icad etmek için bir araya içtima' etsinler.] Yani o ma'budlarınız yalnız oldukları halde tek bir sineği icada kaadir olamadıkları gibi hepsi bir araya toplanmış ve çalışmış olsalar yine bir sinek icadına kaadir olamazlar ve bu kadar âciz mahlûklara ibadetiniz muvafık-ı akl ü hikmet midir?
وَإِن يَسۡلُبۡہُمُ ٱلذُّبَابُ شَيۡـًٔ۬ا لاً يَسۡتَنقِذُوهُ مِنۡهُ‌ۚ

[Ey müşrikler ! Sizin ma'budlarınız o kadar âcizlerdir ki o sinek kemâl-i acz ve za'fıyla beraber sizin ma'budlarınızın ziynetlerinden ufacık bir şey soyup alsa götürse o ma'budlar zayıf sinekten soyduğu şeyi kurtaramazlar.] Zira; sinek onlardan daha muktedirdir. Çünkü sinekler uçmaya ve kaçmaya ve bir taraftan diğer tarafa nakl-i mekân etmeye ve menfeatini arayıp, mazarratından kaçmaya muktedirdir. Putlarda ise bunlardan hiç birisine iktidar yoktur.

ضَعُفَ ٱلطَّالِبُ وَٱلۡمَطۡلُوبُ (73)

[Sineğin soymuş olduğu şeyi talep eden putlar ve matlub olan sinek her ikisi de zayıf oldu.] Veyahud [Âbid ve ma'bud her ikisi zayıf oldu.]
Yani; bilûmum putlar bir araya gelseler bir sineği icada kaadir olamazlar ve sinek de onlardan bir şey kapıp kaçmış olsa o putlar sinekten o şeyi almaya kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar âciz bir takım mahlûklara ibadet ederler. Bazı rivayâta nazaran müşrikler putlarını zağferan ve onun emsali şeylerle cilaladıklarından sinekler onların cilasını yalamak için putların başlarına üşüşürler. Putlar ise onları kendilerinden defetmeğe kaadir değillerdir. Cenab-ı Hak putların bu acizlerini ve sineklerin o putlardan daha muktedir olduklarını tasvir etmekle ehl-i şirki insafa ve îmana da'vet etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette istima'la emir; tefekkürle emretmektir. Çünkü; düşünmeksizin yalnız işitmek hiç bir zamanda insana menfeat vermez, ancak insan duyduğu sözün manâsında ve o sözün maksadında teemmül ve tefekkür ederse menfeat görür. Binanealeyh âyette darb-ı meseli istima'la emir; tefekkür etmekle emirdir.

***
Vâcib Tealâ putlara ibadet eden müşriklerin zat-ı ulûhiyeti lâyıkiyle takdir edemediklerini beyan etmek üzere :

مَا قَدَرُواْ ٱلله حَقَّ قَدۡرِهِۦۤ‌ۗ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'yı hakkıyla bilip lâyıkiyle ta'zim edemediler.] Zira; mahlûkattan en âciz şeyleri şerik kıldıkları gibi ulûhiyetle münasebeti olmayan şeylere ilâh ismini verdiler. Halbuki Allah-u Tealâ şerik ve nazirden münezzehidir.

إِنَّ ٱلله لَقَوِىٌّ عَزِيزٌ (74)

[Zira; Allah-u Tealâ kavidir. Çünkü her şeyi halkeder. Hiç bir şeyin halkı Allah-u Tealâ üzerine müşkül olmaz ve Allah-u Tealâ herkes üzerine galiptir.]
Yani; Allah-u Tealâ'yı hakka rna'rifetle ma'rifet edemediler ve lâyık olduğu veçhile delâili tetkik ederek bilemediler. Zira; Allah-u Tealâ bilcümle mümkinatı halka kaadir ve cümle mevcudata galiptir. Böyle olduğu halde müşrikler Allah'ı takdir edemediklerinden en âciz mahlûkları Allah-u Tealâ'ya şerik i'tikad ettiler.
Bu âyette Vâcib Tealâ kâfirleri son derece zemmetmiştir. Çünkü; hayvanatın en küçüğü olan sinekten daha aşağı mertebede olan cemadatı ma'bud ittihaz ettiklerini beyan; hamakatlarının son derecesini beyan etmektir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet Yehûd'dan bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar «Allah-u Tealâ semavat ve arzı halketmesiyle yoruldu» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet-i celile; ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edemediklerini ve şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeyler isnad etmekle iftirada bulunduklarını beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ putlara ibadet eden müşrikleri.zemmettikten sonra meleklere ibadet eden kâfirlerin mezheblerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere :

ٱلله يَصۡطَفِى مِنَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ رُسُلاً۬ وَمِنَ ٱلنَّاسِ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ meleklerden ve riâsdan resûller ihtiyar eder.]

إِنَّ ٱلله سَمِيعُۢ بَصِيرٌ۬ (75)

[Zira; Allah-u Tealâ sözlerini işitir ve amellerini görür.]

يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ‌

[Binaenaleyh; şimdiye kadar işleyip ileriye takdim ettiklerini ve henüz işlemeyip ileride işleyeceklerini bilir.]

وَإِلَى ٱللهِ تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ (76)

[Ve işlerin cümlesi ancak Allah-u Tealâ'ya irca' olunur.]
Yani; Allah-u Tealâ meleklerden istediğini resûl ittihaz eder ve o resûller vasıtasiyle ehbiya-yı kirama vahiy gönderir ve nâs^ tan da resûller ihtiyar eder ki onlar sair nâsa Allah'ın emrini tebliğ ve Allah'ın ahkâmını neşr ü ta'mim ile kullarını tarik-ı Hakka da'vet ederler ve Allah-u Tealâ da'vete icabet edenlerle etmeyenleri bilir. Zira; Allah-u Tealâ kullarının münacatlarını işitir ve tuttukları işlerini görür ve risalete lâyık olan ve olmayanları bildiği gibi kullarının geçmiş ve gelecek amellerini de bilir ve herkesin ameline göre ceza verir, kulların işlerinin cümlesi ancak Allah-u Tealâ'ya raci'dir. Binaenaleyh; hiç kimsenin i'tiraza salâhiyeti yoktur. Zira; ef alinden mes'ûl değildir. Şu halde istediğini resûl ittihaz eder, diğerini resûl kılmaz. «Binaenaleyh niçin böyle oluyor?» demek hiç kimsenin haddi ve vazifesi olmadığından ef'âl-i Ilâhiyeye i'tiraz edenler mes'uliyet-i uhreviyeden kurtulamazlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekleri ma'bud ittihaz edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü; meleklerin ulviyeti Genab-ı Hakkın halkı ve ihtiyarıyla olduğu gibi melekler ubudiyetle muttasıf olup ma'budiyetle münasebetleri yoktur. Şu halde meleklere «Allah'ın kızlarıdır» diyenler müşrik oldukları gibi «melekler bizi Allah'a yaklaştırsın diyerek ibadet ederiz» diyenler de müşriklerdir.

***
Vâcib Tealâ İlahiyata ve nübüvvete müteallik mesaili beyandan sonra füru'-u a'male müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere:

يَـٰٓأَيُّهَاٱلَّذِينَءَامَنُواْٱرۡڪَعُواْوَٱسۡجُدُواْوَٱعۡبُدُواْرَبَّكُمۡ وَٱفۡعَلُواْٱلۡخَيۡرَلَعَلَّڪُمۡ تُفۡلِحُونَ (77)

buyuruyor.

[Ey mü'minler rükû', secde ve Rabbinize ibadet edin ve felâhyab olmanız için hayır işleyin.]
Yani; Allah'a, Resûlüne ve âhirete îman eden mü'minler ! Namazınızda rükû' ve secde edin ki Cenab-ı Hakka huzu', tevazu' ve tezellül etmekle kulluğunuzu göstermiş olasınız. Ve sizi sayılmaz ve tükenmez ni'metleriyle terbiye eden Rabbinize cemi' a'zanızla ihlâs üzere ibadet edin ve korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza nail olmak için nafile ibadet ve sıla-i rahim, fukaraya infak ve merhamet gibi hayırlar işleyin.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (لعل) kelimesi ibadet eden kimselerin felahı rica edip amellerine mağrur olmamalarına ve her ne kadar ibadet etseler ihlâsla kabule tevakkuf ettiğine işaret için varid olmuştur. Çünkü; amel rızaya muvafık olmadığında hiç bir faydası olmayıp ancak Allah'ın kabuliyle müfid olacağı ve herkes dergâh-ı ulûhiyette amelinin kabulünü bilmediği cihetle hiç kimsenin ameline i'timad etmemesi lâzım olup ancak felahını ve amelinin kabulünü Cenab-ı Haktan rica ve ümid etmesinin lüzumuna işaret için (لعل) kelimesi varid olmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette h a y ı r la murad; Sıla-i rahim ve mekârim-i ahlâka, güzel söze ve Allah'ın kullarına ihsanına, menaf'-i âmmeye aid hayrat ve müberratpı cümlesine şamildir. Çünkü hayır işlemek; iki cihetle olur:
B i r i n c i s i ; Rabbisine hizmet ve emrine ta'zim etmektir.
İ k i n c i s i ; Allah'ın kıdlarına şefkat ve merhametidir ki bu kısım hayır her nevi' iyiliğe şamildir.
Şafii indinde bu âyeti okuyan ve dinleyen kimseye secde-i tilâvet lâzım ise de Hanefî indinde lâzım değildir. Çünkü; bu âyette secdenin rukû'la beraber zikrolunması secde ile muradın secde-i salât olup secde-i tilâvet olmadığına delâlet ettiğinden İmam-ı A'zam hazretleri secde-i tilâvet lâzım olmadığını beyan itmiştir.
R ü k û ' ve s ü c û d la murad; Namazdır. Zira rükû' ve sücûd; Namazın mühim erkânından olduğu cihetle cüz'ünü zikirle küllünü murad etmek kabilinden maksud namazdır. Şu halde «rükû' ve sücûd edin» demek «Namaz kılın» demektir.

***
Vâcib Tealâ rükû', sücûd, ibadet ve hayırla emrettikten sonra cihadla emretmek üzere :

وَجَـٰهِدُواْ فِى ٱللهِ حَقَّ جِهَادِهِۦ‌ۚ هُوَ ٱجۡتَبَٮٰكُمۡ

buyuruyor.

[Siz Allah'ın tevhidi hakkında hakkiyle mücahede edin. Zira; Allah-u Tealâ mahlûka t içinden sizi ihtiyar etti.]
Yani; Allah'ın vahdaniyetini kullarına bildirmek ve tanıtmak için tevhid hakkında hakka mücahede ile mücahede edin. Çünkü; Allahü Tealâ mahlûkatı içinde tevhidini idrake sizi ehil kılarak ihtiyar etti ve mahlûkat-ı saireden akıl ve nutuk gibi meziyyetlerle sizi mümtaz kıldı. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi i'lâda kudretiniz ve takatinizle çalışın ki kulluğunuzu isbat etmiş olasınız:
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette c i h a d la emrin sebebi; Allah-u Tealâ'nın tevhidini öğrenmeye insanları ehil kılıb ihtiyar etmesi olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde ihsanların cihadla me'mur olmalarının sebebi; mahlûkat-ı saireden efdal olup ind-i İlâhide mümtaz olmalarıdır. C i h a d la murad; Nefs-i emmareye ve a'da-yı dinle mücahedeye şamil olduğu gibi hakka c i h a d la murad; kudretini kamilen sarfetmektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran h a k k a c i h a d la murad; Allah'a kullukta levmedenin levminden korkmamak ve vüs' ü takat mikdarı çalışmak ve a'da-yı dinle mücahede etmektir. Çünkü; din-i İslâmın bidaye-i zuhurunda ehl-i şirki tevhide da'vetin delâil-i kafiyeyle esbabına tevessül fayda etmeyip kılıçla mücahedeye ihtiyaç icab ettiği cihetle cihad olduğu gibi, nihayesinde de cihada ihtiyaç messedecektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak lâyıkiyle cihad etmeyi kullarına emretmiştir ki dini ikamenin her zaman ehl-i imanın nusretine muhtaç olduğuna işaret olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ, mücahede ile teklifin aynı meşakkatle tekliftir diyenleri reddetmek üzere :

وَمَا جَعَلَ عَلَيۡكُمۡ فِى ٱلدِّينِ مِنۡ حَرَجٍ۬‌ۚ مِّلَّةَ أَبِيكُمۡ إِبۡرَٲهِيمَ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tcalâ dinde sizin üzerinize güçlük kılmadı. Zira; vüsünüz haricinde bir şey teklif etmedi. Çünkü; Allah-u Tealâ bahanız ibrahim (A.S.) ın şeriatini size şeriat kıldı ki onda asla meşakkat yoktur. Zira; her teklifi insanın kudreti tahtındadır. Binaenaleyh; babanız İbrahim'in milletine ittiba' edin.]

هُوَ سَمَّٮٰكُمُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ مِن قَبۡلُ وَفِى هَـٰذَا

[Allah-u Tealâ Kur'an'dan evvel nazil olan kitaplarda ve şu Kur'an'da size müslimler tesmiye etmiştir. Binaenaleyh; itaatiniz Kur'an'da beyan olunduğu gibi Kur'an'dan evvel gelen kitablarda da beyan olunmuştur.]

لِيَكُونَ ٱلرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيۡكُمۡ وَتَكُونُواْ شُہَدَآءَ عَلَى ٱلنَّاسِ‌ۚ

[Resûlünüzün sizin üzerinize şâhid olması ve sizin de sair nâs üzerine şâhid olmanız için Allah-u Tealâ size müslim ism-i mübarekini verdi.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâmın ahkâmı, beşerin eda edebileceği raddede kolaylık olduğundan «Ahkâm-ı İslâmiye külfetlidir, altından kalkamadık» diye i'tizara hiç kimsenin mecali yoktur. Binaenaleyh; tekâlifi edadan imtina' edenlerin özürleri makbul değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran d i n d e h a r e c o l m a m a k la murad; ahkâmiyle amel etmek kolay olduğu gibi cümle günahlardan kurtulmaya çare bulunmaktır. Çünkü; din-i İslâmda çaresi bulunmadık bir günah yoktur. Meselâ günah, Allah'la kul arasında olursa çare-i halâs tevbedir ve insanların birbirine karşı günahlarında çare-i halâs helâllaşmaktır. Kısas, diyet ve bazı cinayete; kefaretle ve kul hakkından ise herkesin hakkını vermekıe halâs olur. Binaenaleyh; bir kimse günahsız âhirete gitmeğe sa'yederse şeriat-ı İslâmiyede vüs'at vardır.
Hazret-i İbrahim umum müslümanların nesepte babaları değilse de müslümanların ma'neviyatta peder-i müşfikleri bulunan Resûlullah'ın cedd-i a'lâsı ve pederi olduğu cihetle ümmetinin de pederi olmak lâzım geldiğinden bu âyette İbrahim (A.S.) ın müslümanların babası olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir resûlün ümmeti o resûlün evlâdı hükmünde olduğu gibi o resûl de ümmetinin babasıdır. Zira; insanın nesepte babası hayat-ı muvakkate olan dünyada vücuduna sebeb olduğu gibi resûl de irşad ve ıslâh ettiği cihetle hayat-ı ebediyeye sebeb olur. Peygamberler ümmetlerinin hayırlı babalarıdır ve babanın babası insanın büyük babası olduğu gibi bir ümmetin resûlünün babası dahi o ümmete büyük baba olacağında şüphe yoktur. İşte şu esasa binaen İbrahim (A.S.) ın bu ümmetin babası olduğu beyan olunmuştur ve Resûlullah'ın (انماانالكم مثل الوالد) buyurduğu hadis-i şerifi dahî bu manâyı te'yid eder. Yani «Ben size ancak babanız gibiyim» demektir. Müminlere bundan evvel müslim tesmiye edenin Hazret-i İbrahim olması ihtimali varsa da esah olan Cenab-ı Haktır. Çünkü; bundan evvel ümmet-i Muhammed'e müslim tesmiye edildiği beyan olunduğu gibi Kur'an'da dahî tesmiye olunduğu beyan olunmuştur. Kur'an'da müslim tesmiye eden Allah-u Tealâ olunca Kur'an'dan evvel sair kitablarda da tesmiye edenin Allah-u Tealâ olması lâzım gelir. Resûlullah'ın ümmeti üzerine şehadeti kabul olunduğu gibi ümmetinin de sair ümmetlere şehadet edip şehadetlerinin kabul olacağını beyanla bu ümmetin celâlet-i şanını i'lân etmiştir.

***
Vâcib Tealâ insanı sair mahlûkattan mümtaz ve şerefli ve kendi zatını ma'rifete ehil kıldığını ve şehadetlerinin kabul olunacağını beyandan sonra enva-ı ibadatla Allah'a tekarrüb etmeleri lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

فَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ وَٱعۡتَصِمُواْ بِٱللهِ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ dinde güçlük halketmeyince siz namazı eda edin, zekâtı verin ve işlerinizde Allah'ın inayetine yapışın ve işlerinizi ona tefviz ederek ondan yardım bekleyin.]
هُوَ مَوۡلَٮٰكُمۡ‌ۖ

[Zira; Allah-u Tealâ sizin yardımcınızda.]

فَنِعۡمَ ٱلۡمَوۡلَىٰ وَنِعۡمَ ٱلنَّصِيرُ (78)

[Allah-u Tealâ yardımcınız olunca ne güzel mevlâ ve ne güzel bir yardımcıdır Allah-u Tealâ.]
Yani; Allah-u Tealâ Kur'an'da ve Kur'an'dan evvel nazil olan kütüb-ü semaviyede sizin; müslim yani muti' bir millet olduğunuzu ve şehadetinizin kabulünü beyan edince cemi' a'zanızla Cenab-ı Hakka teveccüh ve ibadet-i bedeniyeden ibaret olan namazı ikame edin ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle iktifa etmeyin. Belki ibadet-i maliyeden ibaret ve fukaranın hakkı olan zekâtı müstehak olanlara verin ve cümle umurunuzda Allah'ın inayetine iltica edin ve şeriatına yapışın ki nail olduğunuz İslâmiyetin şükrünü eda edesiniz. Zira; Allahü Tealâ Mevlânız ve yardımcınızdır; ne güzel Mevlâ ve ne güzel bir yardımcıdır Allah-u Tealâ.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın tevhidini i'lâ hususunda lâyikiyle mücahedenin vâcib olduğu ve zatini öğrenmeye Cenab-ı Hakkın insanları ehil kılıp ihtiyar ettiği ve din-i İslâmda güçlük olmadığı ve millet-i İslâmiyenin milleti İbrahim olduğu ve Hazret-i İbrahim'in Resûlullah vasıtasiyle bu ümmetin babası bulunduğu ve Kur'an'dan evvel nazil olan kitaplarda ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın ümmetri Muhammed'e müslim tesmiye ettiği ve Resûlullah'ın ümmeti üzerine ve ümmetinin de sair ümmetler üzerine şehadetlerinin kabul olunduğu ve erkân-ı şeraitine riayetle namazı ikame ve fukaranın hakkı olan zekâtı vermek ve cümle umurda Allah'ın inayetine yapışmak vâcib ve Cenab-ı Hakkın ehl-i İslâmın yardımcısı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Gösterim: 617