İbrahim Suresi Tefsiri

SÛRE- İ İBRAHİM

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli veyahut elli iki âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓر‌ۚ ڪِتَـٰبٌ أَنزَلۡنَـٰهُ إِلَيۡكَ لِتُخۡرِجَ ٱلنَّاسَ مِنَ ٱلظُّلُمَـٰاتِ إِلَى ٱلنُّورِ بِإِذۡنِ رَبِّهِمۡ إِلَىٰ صِرَٲطِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَمِيدِ (1)

buyuruyor.

[Şu sûre; bir kitaptır ki habibim ! Biz o kitabı senin nası zulUmat-ı küfürden Rablerinin izniyle nûr-u imana çıkarman için sana inzal ettik ki o nûr-u iman aziz ve hamid olan Allah'ın tarikidir.]
Yani; iman ve ibadetle feyz-i ilâhiye liyakat kesbeden insan-ı kâmil ! Şu kıraat olunan sûre bir kitaptır ki Rablerinin izniyle nâsı zulümat-ı cehil ve küfürden nûr-u irfan ve imana senin ihraç etmen için biz o kitabı ey Resûlü Ekrem ! Sana inzal ettik ve nûr-u iman herkesin hamdine lâyık ve cümle âleme galip olan Allah-u Tealâ'nın kullarına tayin ettiği bir yoludur. Binaenaleyh; o tarika senin delâletinle her kulun sülük etmesi vaciptir.
Hâzin'in beyanı veçhile z u l ü m a t la murad; dalâlet-i küfür ve cehil ve envâ'-ı maâsîdir. Bu gibi cinayetleri irtikâb edenler karanlıkta kalmış kimseler gibi yollarını şaşırdıkları için bunlara zulümat denmiştir. N û r la murad; ilim, irfan hidayet, iman ve envâ'-ı ibadettir. İlim, irfan ve iman; sahiplerini nûr gibi aydınlığa çıkardıkları için bunlara nûr denmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile küfür ve sair maâsînin tankları çok ve imanın tariki bir olduğuna işaret için zulümat kesrete delâlet eden cemi' sıygasıyla ve nûr müfred sıygasıyla varid olmuştur.
Allah'ın iradesi taalluk etmedikçe bir kimseyi Resûlullah'm küfürden imana çıkaramayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Rasulullah'm Kur'an'la nâsı zulümattan nûra çıkarması izn-i ilâhiye ta'lik olunmuştur. Zira izn-i ilâhi; irade manâsına olduğu gibi kullarına imanı tevfik ve zulümattan çıkmalarını teshil iradeye bağlı olduğuna işaret olunmuştur. Şu kadar ki irade-i ilâhiye abdin iradesine tâbidir. Abid imanı irade ederse Allah-u Tealâ da murad eder ve halk buyurur.
(صِرَٲطِ ٱلۡعَزِيزِ) nûr lâfzını tefsirdir. Yani; «Nâsın zulümattan çıkıp kendine vasıl olacakları nûr nedir?» suâline cevap olarak «Her fiilinde meth ü senaya lâyık ve emrinde cümle âleme galip olan Allah'ın tarikidir» denmekle cevap verilmiştir ki «Nûr-u iman; ayn-ı tarik-ı ilâhi» demektir.
Sıratın gayet âlî bir tarik olup sülük edenleri tarik-ı necata ve saâdet-i dareyne îsâl edeceğine işaret için galip ve ulu manâsına olan aziz ismine muzaf kılınmış ve o tarikin cümle ukalâ indinde makbul bir tarik olduğuna işaret için zat-ı ulûhiyeti hamîdle tavsif olunmuştur.
Hulâsa; Kur'an'ın inzalinden maksad nâsı zulümat-ı küfür ve cehilden nûr-u irfan ve imana çıkarmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı inzalden maksadı beyandan sonra zatını kudret-i kâmileyle tavsif ve Kur'an'a iman etmeyen müşrikler için azab-ı şedid olduğunu beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى لَهُ ۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى الأرۡضِ‌ۗ

buyuruyor.

[Nûr-u iman şol Allah-u Tealâ'nın tarikidir ki semâvât ve arzda olan cümle mevcudat onundur.] Zira; semâvât ve arza ve onlarda bulunan mevcudata Allah'ın gayrı bir malik yoktur.

وَوَيۡلٌ۬ لِّلۡكَـٰفِرِينَ مِنۡ عَذَابٍ۬ شَدِيدٍ (2)

[Şiddetli azaptan helak; Kur'an'a iman etmeyen kâfirlere mahsustur.] Çünkü; kâfirler Kur'an'a iman etmedikleri cihetle zulümat-ı küfürden nûr-u imana çıkamadıkları için tarik-ı necatı bulamadılar. Binaenaleyh; şiddetli azaba müstehak olduklarından helak onlara mahsustur.
Yani; Allah-u Tealâ'nın tariki müstakim ve ef'âli mu'tedildir. Zira; semâvâtta bulunan yıldızlar ve sair mevcudat ve arzda bulunan anâsır ve mürekkebat ve kemal-i itidal ve intizac üzere bulunan hububat, nebatat ve hayvanat cümlesi Allah'ın kabza-i kudretindedir. Binaenaleyh; cümle mevcudatta Allah'ın gayrı tasarruf eden bir kimse olmadığından kullarını ıslah için ta'yin ettiği tarik; tarikların adalette ziyadesi olduğu gibi nâsın ahvalini ıslah ve rahatını temin etmekte her tarikların a'lâsı olduğu cihetle bu tarik; sülük eden kimseleri saha-i selâmete îsâlde yektadır. Şu halde bu tarika tevessül etmeyen kâfirler dünya ve âhirette zarar görüp saâdet-i dareynden mahrum olmakla şiddetli azapla helak onlara mahsustur.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a iman etmeyen müşrikler için azab-ı şedid olduğunu beyandan sonra helake müstehak olan kâfirlerin evsafını beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ يَسۡتَحِبُّونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا عَلَى الأخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللهُِ وَيَبۡغُونَہَا عِوَجًا‌ۚ

buyuruyor.

[Helake müstehak olan kâfirler şol kimselerdir ki onlar hayat-ı dünyayı âhiret üzere ihtiyar ve nası din-i ilâhiye drûhulden meneder ve din-i ilâhide eğrilik ararlar.] Zevale maruz ve bekası olmayan dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden âhireti bütün bütün terkederler ve bütün himmetlerini dünyaya hasrettiklerinden ibadetlerini dahi Allah'ın gayrıya sarfederler ve yalnız hayatı dünyayı ihtiyarla iktifa etmezler, belki din-i hakka dahil olmak isteyenleri menederler ki kendilerinin dâl oldukları gibi zuafâ-yı ibadı da idlâl ederler ve tarik-ı ilâhi olan din-i İslâmda eğrilik ararlar ve isterler ki din-i hakta bid'atlar zrûhur etsin ve gayr-ı ma'kul meseleler karışmakla lekeler hasıl olsun ve istikameti eğriliğe temayül etsin ki herkesi idlâle yol açılsın ve onunla halkı iğfal etsinler.

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ فِى ضَلَـٰلِۭ بَعِيدٍ۬ (3)

[İşte şu hayat-ı dünyayı âhirete tercih ve nası tarik-ı haktan meneden ve din-i hakta eğrilik arayanlar hidayetten gayet uzak bir dalâl içindedirler.] Çünkü; bunların bu fena sıfatları sebebiyle onlar dalâletten hidayete tecavüz etmezler. Zira; irtikâb ettikleri sıfatlar ayn-ı dalâlettir.
Bu âyet; ef'âl-i ibadın halikı Allah-u Tealâ olduğuna delâlet eder. Zira; ef'âl-i ibadda arz üzerinde bulunan mevcudat da dahildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirlerin azab-ı şedidle helaklerine; üç sebep beyan olunmuştur:
B i r i n c i s i ; hayat-ı dünyaya muhabbet edip onu âhiret üzerine tercih etmeleridir. Çünkü dünyaya muhabbette ifrat; ümmü rezaildir. Zira dünya; birtakım emraz, âlâm, ekdar, ahzan, illet, zillet ve maişet endişesi gibi belâ ve mihnete mahal olduğundan bu gibi mahall-i mihneti saâdet-i ebediyeye mani kılmak elbette helaki mucip bir hamakattır. Amma dünyaya sa'yetmek, dünya vesilesiyle envâ'-ı hayrata vasıl olmak, nefsin? izzetle yaşatmak, evlâd ü ıyalini rahat ettirmek, ihtiyaçtan kurtarmak ve meşru surette mal kazanmak hüsn-ü niyete makrun olduğu surette ayn-ı ibadet olduğundan memdrûhtur. Şu halde mezmum olan dünyaya fart-ı muhabbetle âhireti unutmak ve bütün emelini dünyaya hasretmek ve her şeyi dünyadan beklemektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette dünyayı âhiret üzerine tercih edenleri zemmetmiş ve helake sebep olanın da bu kabil muhabbet olduğunu beyan buyurmuştur. Yoksa mutlaka dünyaya sa'yetmek mezmum değildir.
İ k i n c i s i ; din-i ilâhiye drûhulden nâsı men ile idlâl etmektir.
Ü ç ü n c ü s ü ; din-i ilâhide eğrilik aramak ve halkın zihnini bir takım evhamatla doldurmak ve ahkâm-ı diniyede şüpheye sevketmektir. İşte şu sıfatlarla muttasıf olan kimselerin hidayetten uzak bir dalâl içinde olduklarını Cenab-ı Hak beyan etmiştir.
D a l â l i n u z a k o l m a s ı yla murad; hidayete avdet etmek ihtimali olmayan dalâl demektir.
Hulâsa; şu üç sıfat hangi şahısta bulunsa helake sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nası zulümat-ı cehlden nûr-u imana çıkarmak için resûlüne Kur'an'ı inzal ettiğini beyan ettiği gibi her resûlün kendi kavminin lisanıyla ba'solundûğunu dahi beyan etmek üzere :

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن رَّسُولٍ إلاً بِلِسَانِ قَوۡمِهِۦ لِيُبَيِّنَ لَهُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz resûllerden hiçbir resûl irsal etmedik, illâ nasa ahkâmı kolaylıkla beyan etmesi için kendi kavminin lisanıyla irsal ettik.]

فَيُضِلُّ ٱللهُِ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِى مَن يَشَآءُ‌ۚ

[Binaenaleyh; Allah-u Tealâ dilediği kimseyi idlâl eder ve dilediği kimseyi hidayette kılar.]

وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (4)

[Halbuki Allah-u Tealâ cümleye galip ve ef'âli hikmet üzere müştemil bir hakimdir.]
Yani «Biz her resûlü kendi kavminin iısamyla gönderdik ki kavmine ahkâm-ı şeriatı kolaylıkla beyan etsin ve nas da daveti ve davetten maksadı kolayca fehmeylesin ve icabetlerinde müşkülât çekilmesin. Çünkü; resûlün lisanı ve cinsi gönderildiği kavimden olmasa ülfet ve ünsiyet olamayacağı gibi kavmin de yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakka karşı «Gönderdiğin resûlün lisanını bilmediğimizden ne dediğini anlayamadık. Binaenaleyh; iman da etmedik» diyerek i'tizar edebilirler. Halbuki resûlün kendi lisanlarıyla herkesin anlayabileceği bir lisanla davet edince bu i'tizara mecal kalmaz. Binaenaleyh; bazı kimseler davet-i resûlü dinlemediklerinden ve imana meyletmediklerinden onların sû-u iradeleri neticesi Allah-u Tealâ onların ihtiyar ettikleri dalâleti halkla idlâl eder ve bazı kimseler de iradelerini imana sarfla davete icabet ederler. Allah-u Tealâ onların ihtiyar ettikleri hidayeti halkeder. Zira; Allah-u Tealâ her şeye galip ve ef'âli hikmeti mutazammındır.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile resûl gönderilen bir kavimde dalâl asıl olup hidayet davet-i resûle icabetle hasıl olacağına işaret için dalâl, hidayet üzere takdim olunmuştur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile âhir zaman peygamberi cemi-i akvama ve belki ins ü cinne meb'ustur. Halbuki her kavmin ayrı ayrı lisanları olduğundan bu âyetin mealine nazaran «Başka lisan üzere akvama ve milletlere meb'us olmaması lâzım gelmez mi?» suâline cevap: Gerçi Resûlullah kavm-i Araptan ve lisan-ı Arap üzre gönderilmişse de Resûlullah'dan ahz-ı feyzetmiş olan zevat-ı kiram ahkâm-ı dini diğer milletlere tercüme etmek suretiyle tebliğ etmiş olduklarından her kavim hakkında tebligat kendi lisanlarıyla vâki olmuş addedildiği cihetle onlar hakkında da resûldür ve tebligat lisan-ı resûlden tercüme olunduğu için resûl o kavim hakkında dahi kendi lisanlarıyla resûl demektir. Çünkü; Arabın gayrı akvama tebligat lisan-ı Arapla olmuyor, belki lisan-ı Arap o kavmin lisanına tercüme edilerek tebliğ olunduğu cihetle resûlün risaleti o kavme, kavmin kendi lisanıyla oluyor. Binaenaleyh; her kavme kendi lisanıyla tebligat vuku bulmuştur. Çünkü; resûlün kendi kavminin lisanı üzere kitabı olunca o kavmin, kitabı kolay anlayıp ahkâmını ve maksadı idrak edince imanı ve resûlün davetine icabeti srûhuletle hasıl olacağından şeriatın, esasını te'sis etmek kolay olduğu gibi esası te'sis olunan şeriatı akvam-ı saireye neşr ü ta'mim etmek de kolay olduğunda şüphe yoktur. Nitekim de öyle oldu. Zira; Araplar arasında ve Ceziret-ül Arap'ta şeriat-ı İslâmiye takarrür edince zaman içinde kürre-i arzın hemen nısfından fazlasına neşr ü ta'mim edildi. Fakat bir resûl kendi kavminin gayrı başka bir kavmin lisanı üzere ba'solunsa şeriatın te'sisi mümkün olmaz. Çünkü; kendi kavmi o lisanı anlamadığı cihetle o kavme kabul ettirmek imkânı olamadığından o resûl kendi kavmi içinde şeriatını te'sise muvaffak olamaz. Kendi kavmine kabul ettiremediği şeriatı diğer kavme hiç kabul ettiremez ve bir resûlün her kavim içinde teşebbüsatta bulunması da imkân haricindedir. Meselâ bizim resûlümüz Araptan olduğu halde lisan-ı Arabın gayrı bir lisanla ba'solunmuş olsaydı kavm-i Araba kabul ettirmek mümkün müydü? Kur'an, lisan-ı Arap üzere nazil olduğu halde kabulünde ve şeriatı tesiste ne kadar müşkülât çekildiği malûmdur. Amma lisan-ı Arap üzere olup derhal anladıkları cihetle ezkiya-yı Araptan bir çoklarının hemen kabul edip Resûlullah'a muîn ve yardımcı olmalarıyla kabail-i Arap arasında din-i Mrûhammedi takarrür edince kavm-i Arap tercümanlar vasıtasıyla ekser-i bilâda tebliğ ettiler. İşte şu tebligat lisan-ı resûlü tercümeyle emr-i risalet üzere tebliğ olunduğundan Resûlullah her kavme o kavmin lisanıyla ba'solunmuş demektir. Çünkü tebliğ eden kimseler Resûlullah'm resûlleridir. Ve esasen her kavmin lisanı üzere bir kitap nazil olmaya ihtiyaç yoktur. Çünkü; her millete resûl oları zat üzerine meb'us olduğu milletlerin adedince kitap nazil olmakta bir çok mahzur da vardır. Bir kitap her kavmin lisanı üzere nazil olsa zaptında müşkülât olur. Zira; ayrı ayrı insanlarda kelimelere başka manâlar verileceği cihetle bir çok mesail akvam arasında muhtelif safhalara dökülür, efkâr dağılır, din-i vâhid üzere içtimâ mümkün olmaz, ta'lim ve taallüm kapıları kapanır. Amma bir lisan üzere olup o lisan üzerine tercümeler vasıtasıyla neşr ü ta'mimde zabıt kolay olduğu cihetle esas mütevatir olur, asla tağayyür arız olmaz. Kelime bir, manâ bir olduğundan efkâr-ı ümmet esasta müttefik olur. Meselâ Kur'an lisan-ı Arap üzere nazil oldu, dünyanın her tarafına dağıldı ve lâkin bin üç yüz küsur senedir değil kelimesine hatta harfine bile halel gelmedi. Ve ahkâmına tagayyur arız olmadı. Amel edenler eder, amel etmeyenlerin amel etmediklerinden dolayı Kur'an'a bir noksan gelmez. Kur'an yine Kur'an'dır ve erbab-ı diyanet de onunla amel eyler.
İşte şu esasa binaen bir resûlün ümmeti muhtelif milletlerden bulunmasına ve o resûlün o milletlere meb'us olmasına her milletin lisanı üzere bir kitap getirmek lâzım gelmediğinden Cenab-ı Hak her nebi ancak neş'et ettiği kavmin lisanıyla ba'solunduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur ki o kavmin içinde neş'et ettiğinden ilk tebligat orada vuku bulacağına ve şeriatı te'sis etmek kolay ve ümmeti bir noktada toplamak mümkün olacağına ve takarrür etmiş olan şeriatın hâmisi çok olup etrafa neşri az zaman içinde husul bulacağına binaen her nebi kendi kavminin lisanıyla ba'solunduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; her nebi kendi kavminin lisanıyla ba'solunmuş ve kavmine Allah'ın emrini tebliğ etmiş ve kitaplar da aynı lisan üzere nazil olmuştur. Şu halde bir resûlün kendi kavminin lisanı üzere ba'solunmasından risâleti o kavme münhasır olup başka akvama resûl olmaması lâzım gelmez.

***
Vâcib Tealâ resûllerini kendi kavminin lisanı üzere ba'settiğini beyan ettiği gibi rusûl-ü kiram içinde Hz. Musa'nın tebligatta çok müşkülâta tesadüf ettiğinden diğerlerini beyandan evvel onun bi'setini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَـٰتِنَآ أَنۡ أَخۡرِجۡ قَوۡمَكَ مِنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ وَذَڪِّرۡهُم بِأَيَّٮٰمِ ٱللهُِ‌ۚ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Mûsâ (A.S.) ı biz mucizelerimizle muhakkak kavmine resûl gönderdik ve dedik ki «Yâ MüTSâî Kavmini zulümat-ı cehilden nûr-u ilme çıkar ve kavmine Allah'ın günlerini yani ümem-i salife üzerine geçen Allah'ın günlerini ve o günlerde ümmetler üzerine vâki olan havadisi zikret ki onlardan ibret alsın ve sana tebaiyet etsinler.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَـٰتٍ۬ لِّكُلِّ صَبَّارٍ۬ شَكُورٍ۬ (5)

[Zira; şu vekayii kavmine zikretmekte belâya sabreden ve nimete şükreden kavm için kudret-i ilâhiyeye alâmetler vardır.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Zatıma yemin ederim ki kavmini ıslah için senden evvel biz Mûsâ (A.S.) ı asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizelerle resûl olarak kavmine gönderdik ve dedik ki «Yâ Mûsâ ! Sen kavmini cehl, küfür, fısk u fücur gibi zulümattan ilim ü iman ve a'mâl-i saliha gibi nûra çıkar ve Allah'ın akvam üzere belâya ve meşakkatlarla veya afiyet ve nimetlerle cereyan eden günlerini zikret. Zira; bu günleri zikirde belâyâya sabır ve nimete şükreden her kimse için alâmetler ve ibretler vardır».
Hz. Musa'nın mucizeleri defaâtla zikrolunduğu için burada tekrar edilmemiş ve bu sûrenin evvelinden bu âyette beraber olduğu halde cümle enbiyanın bi'setlerinden maksadın her nebinin kavmini zulümattan nûra çıkarmak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü; Cenab-ı Hak bizim peygamberimize nâsı zulümattan nûr-u imana çıkarmak için Kur'an'ı inzal ettiğini beyandan sonra Hz. Musa'ya dahi kavmini zulümat-ı küfürden nûr-u imana çıkarmasını emrettiğini beyan etmiştir.
Fahri Râzi've Kazî'nin beyanları veçhile e y y a m la murad; ümmetler üzerine vâki olan vakaayi ve umur-u mühimmedir. Her milletin üzerine cereyan etmiş bir takım vakaayi vardır ki onları zikirde insanlar için bir çok ibretler olduğundan mesaibe sabır ve nimete şükür hep vukuatta münderictir. Esas tarihin kıymeti de bu cihettendir. Binaenaleyh; ümmet-i Mrûhammediyeyi sabra ve şükre teşvik, ibrete ve insafa davet için Cenab-ı Hak Kur'an'da ibretnüma birtakım tarihe ait vukuattan bahsetmiş, herbirinde insanları sabra ve şükre teşvik eylemiş, o meyanda insaniyetin alâkadar olacağı bir çok mesail-i mühimme beyan buyurmuş ve âbidleri Allah'ın lutfunu beyanla ibadete terğib ve kâfirler, âsîler üzerine vâki olacak gazabını beyanla kullarını bilûmum günahlardan tenfir etmiştir ki isyanda ısrar ettikleri surette azabın nazil olacağını beyanla tehdid dahi hasıl olmuştur.
Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın Hz. Musa'yı kavmini zulümat-ı küfürden nûr-u imana çıkarmak için kavmine resûl gönderdiği, ümmetler üzerine carî olan Allah'ın günlerini zikretmesini emrettiği, bunları zikirde belâya sabır ve nimete şükreden her mümine ibret olduğu, binaenaleyh; mümin olan bir kimsenin sürür, ferah, afiyet ve nimet zamanları çok şükretmek ve gumum, humum, mihnet ve belâ zamanları şiddetle sabreylemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a milletler üzerinde cereyan etmiş olan vakayii zikretmesini emrettiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) ın zikrettiğini beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوۡمِهِ ٱذۡڪُرُواْ نِعۡمَةَ ٱللهُِ عَلَيۡڪُمۡ إِذۡ أَنجَٮٰكُم مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَسُومُونَكُمۡ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبۡنَآءَكُمۡ وَيَسۡتَحۡيُونَ نِسَآءَڪُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Mûsâ (A.S.) kendi kavmine «Sizin üzerinize vâki olan Allah'ın nimetlerini zikredin. Zira; Allah-u Tealâ âl-i Fir'avn'ın şerrinden sizi kurtardı ki onlar size azabın en kötüsünü reva görür ve kasdederler, oğlanlarınızı keserler, kızlarınızı ibkaa ederlerdi. Bunların cümlesinden sizi Allah-u Tealâ kurtardı. Bu sizin hakkınızda bir nimettir. Bu nimeti zikirle şükrünü eda edin» demekle kavmine geçmiş vukuatları hatırlattı.]

وَفِى ذَٲلِڪُم بَلآءٌ۬ مِّن رَّبِّڪُمۡ عَظِيمٌ۬ (6)

[İşte şu âl-i Fir'avn'ın size lâyık gördükleri azapta Rabbinizden sizin için pek büyük imtihan vardır.]
Yani; Allah-u Tealâ Mûsâ (A.S.) a geçmiş vak'aları kavmine zikretmesini emredince Mûsâ (A.S.) kavminin başından geçen belâları ve o belâlardan sonra nail oldukları nimetleri zikretti ve dedi ki «Ey kavmim ! Sizin üzerinize Allah'ın feyezan eden nimetlerini zikredin şol zamanda ki o zamanda Allah-u Tealâ sizi Fir'avn gibi bir zalimin ve etbâ'ımn zulmünden kurtardı. Çünkü; siz onların kahrı altında yaşar, esaretle vakit geçirir ve onlar herşeye kaadirken siz hiç bir şeye kaadir değildiniz. Zira; onlar size en fena azabı kasdeder, hatta ırkınızı kesmek için oğlanlarınızı boğazlamak suretiyle katil ve kendileri istifraş etmek ve size âr ve ayıp olmak için kızlarınızı ibkaa ederlerdi, bunların size böyle çirkin azaplarla azabetmelerinde Rabbiniz tarafından size büyük imtihan vardır. Zira; onlara kudret veren ve sizi âciz kılan Allah-u Tealâ'dır.»
Oğlanlarını kesmek ve kızlarını ihya etmek sû-u azabı tefsirdir. Çünkü; oğlanlarını katletmek azab olduğu gibi kızlarını ibkaa etmek dahi azaptır. Kızları ibkaa; hüsn-ü niyete makrun değil, belki su-i niyete makrundur ki, kızları kendi şehevat-ı nefsaniyelerine âlet etmek ve cariye gibi kullanmak için katilden âzad etmeleri kavm-i Mûsâ için belânın en büyüğüydü. Çünkü; namuslarını berbat etmek için irtikâb olunmuş bir cinayet olduğundan oğlanlarını kesmekten daha fena olduğunda şüphe yoktur. Bir kimsenin oğlunu katlettiklerinde elemi ve hüznü bir müddet-i muvakkata devam eder, sonra unutur. Amma kızlarını senelerce kendi gözü önünde bir ecnebinin suret-i gayr-ı meşruada istihdamı bitmez ve tükenmez bir belâdır.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ınkavmine nasihatından bakiyeyi zikretmek üzere :

وَإِذۡ تَأَذَّنَ رَبُّكُمۡ لَٮِٕن شَڪَرۡتُمۡ لأزِيدَنَّكُمۡ‌ۖ وَلَٮِٕن ڪَفَرۡتُمۡ إِنَّ عَذَابِى لَشَدِيدٌ۬ (7)

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Zikredin şol zamanı ki o zamanda Rabbiniz size ilân etti ve dedi ki «Eğer siz nimete şükrederseniz elbette ziyade ederim ve eğer nimetin şükrünü terkederek küfrederseniz küfrünüzün zararı size aittir. Zira; küfredenlere azabım pek şiddetlidir.]
Yani; zikredin Rabbinizin size ilân edip bildirdiği zamanı ki o zamanda envâ-ı nimetiyle sizi terbiye eden Rabbiniz size hitaben «Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki iman etmek ve amel-i salih işlemekle nimetlerimin kadrini bilip, şükrünü eda ederseniz elbette ben size nimetimi ziyade ederim ve eğer küfran-ı nimet edib isyanda devam ederseniz küfrünüzün zararı size aittir. Zira; küfredenlere benim azabım şiddetlidir» demekle şükredenlerin nimetlerini tezyid edeceğini vaadle kullarını şükretmeye tergib etmişti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ş ü k ü r ; mün'ime ta'zîm etmek ve nimetin kadrini bilmektir. Çünkü; nimetin kadrini bilince o nimeti veren Allah-u Tealâ'ya muhabbeti tezayüd eder ve muhabbet tezayüd ettikçe ma'buduna ibadeti artar ve arif billâh mertebesini ihraz eyler. Binaenaleyh; saâdet-i dareyne nail olur ve kadri bilinen nimet, kefalet-i ilâhiye altında olduğundan şakir olan kimsenin nimeti devamlı olduğu gibi ez'âf-ı muzâaf, ziyade olur. Çünkü; Medarik'te beyan olunduğu veçhile nimete şükretmek mevcut nimeti bağlamak ve gaipte olan nimeti avlamaktır. Amma küfran-ı nimet eden nimetin kadrini bilmediğinden mün'imine ta'zîm edemez ve mün'imine karşı yabancı olur. Binaenaleyh; elinde olan nimet daima ziyadan hâlî kalmaz.
Allah'ın insanlar üzerine nimetleri; sıhhat-ı beden, düşman korkusundan, zulm ü taaddîden emin olmak, emval ü evlât ve bunların afetten mahfuz olmaları gibi sayılmaz ve tükenmez şeylerdir. Bunların her birinin ayrı ayrı şükürleri vardır. Çünkü; onların her birini Allah'ın tayin ettiği mahalde isti'mâl etmek ve o nimetleri veren zatın azametini bilmekle ona ubudiyeti kendi için bir şeref addetmek şükrün hulâsasıdır. Şu halde bu nimetleri mahallinin gayrıda isti'mâl; küfran-ı nimettir.
Hulâsa; nimete şükretmek nimetin ziyadelenmesine sebep ve küfranı nimet nimetin zevalini mucip olduğu gibi şiddetli azabadahi sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nimete şükrün dünyada ve âhirette envâ'-ı hayrat ve saadete sebep olduğunu ve küfran-ı nimetin envâ'-ı hırmana ve şiddetli azaba vesile olacağını beyandan sonra küfrün mazarratı ve şükrün menfaati ancak insanlara ait olduğunu Hz. Musa'dan hikâye suretiyle beyan etmek üzere :

وَقَالَ مُوسَىٰٓ إِن تَكۡفُرُوٓاْ أَنتُمۡ وَمَن فِى الأرۡضِ جَمِيعً۬ا فَإِنَّ ٱلله لَغَنِىٌّ حَمِيدٌ (8)

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) kavmine dedi ki «Siz ve yer yüzünde olanların cemii küfrederseniz Vâcib Tealâ'ya asla zarar edemezsiniz. Zira; Allahü Tealâ cemi-i mahlûkattan ganî ve bilcümle ef'âlinde mahmuddur.»]
Yani; Mûsâ (A.S.) Beni İsrail'e, «şükrederseniz nimetiniz tezayüd eder, küfrederseniz şiddetli azaba müstehak olursunuz» demekle ümmetine vesâyâda bulunduktan sonra nasihatına şunu da ilâve ederek «Ey kavmim ! Eğer siz ve yeryüzünde olan kimselerin cemii küfretse küfrünüzün zararı size aittir. Vâcib Tealâ'ya hiç bir zarar arız olmaz. Zira; Allah-u Tealâ sizin şükrünüzden ganîdir ve zatında hamde müstehak olduğundan melekler ve cümle zerrât-ı cihan kendine hamdetmekle meşguldür. Binaenaleyh; siz isterseniz hamdeder ziyade nimete nail olursunuz, isterseniz küfran-ı nimet eder, nimetinizi zayi edersiniz» demekle kavmine hakikati beyan etti.

***
Vâcib Tealâ Hz. Mûsâ (A.S.) ın kavmine vâki olan nesayihinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ نَبَؤُاْ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِڪُمۡ قَوۡمِ نُوحٍ۬ وَعَادٍ۬ وَثَمُودَ‌ۛ وَٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ‌ۛ

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Sizden evvel geçen kavm-i Nrûh, Âd, Semûd ve bunlardan sonra gelen ümmetlerin haberleri size gelmedi mi? Elbette geldi.]

لا يَعۡلَمُهُمۡ إلاً ٱللهُِ‌ۚ

[O helak olup giden milletlerin sayılarını ve helaklerinin keyfiyetini Allah'tan maada kimse bilmez, ancak Allah-u Tealâ bilir.]

جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ فَرَدُّوٓاْ أَيۡدِيَهُمۡ فِىٓ أَفۡوَٲهِهِمۡ

[Akvam-ı sabıkanın resûlleri mucizeleriyle kendilerine gelince onlar resûllerinin davetlerine ve getirdikleri şeriatlarına buğz u adavet ederek ellerini ağızlarına götürdüler ve parmaklarını ısırdılar, taaccüp ve hayretlerinden dudaklarını gevelediler.]

وَقَالُوٓاْ إِنَّا كَفَرۡنَا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ

[Ve «Biz sizin irsal olunduğunuz ahkâma küfrettik» dediler.]

وَإِنَّا لَفِى شَكٍّ۬ مِّمَّا تَدۡعُونَنَآ إِلَيۡهِ مُرِيبٍ۬ (9)

[Ve sözlerine şunu da ilâve ederek dediler ki «Biz, sizin bizi davet ettiğiniz ahkâmdan şekkediciyiz ve o şek bize şüphe vericidir. Binaenaleyh; size iman edemeyiz». Bu sözleriyle resûllerinin davetlerine icabetten imtina' ettiler.]
Yani; Hz. Mûsâ kavmine vâki olan nasihatına ilâve ederek vakaayi-i âlemden bazılarına işaret etmek suretiyle dedi ki «Ey kavmim ! Sizden evvel geçen Nûh, Ad ve Semud kavminin ve onlardan sonra gelen milletlerin haberleri ve sebeb-i helakleri size gelmedi mi, onların haberlerini duymadınız mı, onlardan ibret almalı değil misiniz, onların helaklerine sebep olan ma'siyetler sizin helakinize sebep olmaz mı? Elbette sebep olur. Çünkü; esbapta iştirak müsebbebatta iştiraki icabeder ve o helak olanların adedini Allah'tan başka kimse bilmez. Zira; nice kavimler Allah'a karşı vâki olan kusurlarına binaen helak oldular, dünyada harabelerinden başka birşeyler kalmadı. » Kusurlarının başlıcası; resûllerine isyanlarıdır. Çünkü; onlara resûlleri mucizelerle geldiler. Onlar risaletlerini tasdik etmediler. Binaenaleyh; kemal-i hayret ve taaccüplerinden ellerini ağızlarına götürdüler ve parmaklarını ısırdılar ve «Biz sizin irsal olunduğunuz ahkâma küfrettik, iman etmeyiz. Nasıl iman edelim. İman edemeyiz. Zira; biz sizin davet ettiğiniz ahkâmdan şek içindeyiz ve o şekkimiz bize şüphe veriyor. Böyle şüphe üzere iman olur mu? Nasıl şüphe etmeyelim? Eğer sizin dediğiniz gibi her şeye kaadir ve her şeyi bilir bir ma'bud olsaydı güneşten daha aşikâr olurdu» demeleriyle davetlerini reddettiklerini ve şu redleri helaklerine sebep olduğunu Hz. Mûsâ kavmine beyan etti. Şu manâ; bu sözün Hz. Musa'nın sözü olduğuna nazarandır. Amma Allah-u Tealâ'dan ümmet-i Mrûhammed'e hitab olduğuna nazaran manâ aynı manâdır ve lâkin ümmet-i Mrûhammed'e hitap olarak ümmet-i Mrûhammedi tehdid olur. Çünkü; her iki ihtimale karşı âyetten maksat; ümem-i salifenin helaklerini beyanla mevcut olan milletleri imana ve insafa davet etmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ellerini ağızlarına götürmelerinin sebebi; rusûl-ü kiramın davetlerine taaccüp ve gazaplarıdır. Çünkü; insanların hal-i gazap ve taaccüplerinde ellerini ağızlarına götürmeleri ve parmaklarını ısırmaları âdetleridir. Yahut resûllerinin davetlerine şiddetle güldüklerinden dolayı ellerini ağızlarına götürmüşlerdir. Zira; pekçe gülen kimsenin elini ağzına götürüp eliyle ağzını kapaması âdettir. Yahut resûllerin söyledikleri sözlerin kendi itikadlarınca yalan olduğuna işaret için ellerini ağızlarına götürmüşler ve ağızlarıyla söyledikleri sözler yalan demek istemişlerdir.
M ü r i b ; şüphe ve töhmet verici demektir. Yani; «Biz sizin sözünüzden bir şek içindeyiz ki o şekkimiz bize şüphe ve kalbimize ıztırap ve elem veriyor. Binaenaleyh; sizin söylediğiniz sözlere kalbimiz mutmain olup sükûnet bulamıyor. Şu halde bu misilli ıztırap veren sözlere nasıl inanalım?» demektir.
Bu âyet; küfürlerinde dahi sekleri olduğuna delâlet eder. Çünkü; evvelâ «Biz küfrettik» dedikten sonra şek üzere olduklarından bahsetmek küfürleri dahi şek üzere olduğuna delâlet eder.
Nisâbûrî'nin beyanı vçchile Hz. Âdem'den beri geçen senelerin ve milletlerin adetlerini tarihle beyan mümkün değildir. Zira; mümkün olsaydı Cenab-ı Hak helak olan milletlerin adetlerine âid ilmi, zatına hasretmezdi. Halbuki
(لا يَعۡلَمُهُمۡ إلاً ٱللهُِ‌) cümlesiyle zatına tahsis etmiştir. Milletlerin adetleri bilinmeyince zamanları dahi bilinemeyeceği tabiidir.

***
Vâcib Tealâ resûller ümmetlerini davet ettiklerinde ümmetlerinin aldıkları vaziyetlerini beyandan sonra resûllerin ümmetlerine hitabelerini beyan etmek üzere :

قَالَتۡ رُسُلُهُمۡ أَفِى ٱللهُِ شَكٌّ۬ فَاطِرِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ‌ۖ

buyuruyor.

[Geçmiş ümmetlerin resûlleri «Göklerin ve yerin halikı olan Allah-u Tealâ'da şek mi vardır?» dediler.]

يَدۡعُوكُمۡ لِيَغۡفِرَ لَڪُم مِّن ذُنُوبِكُمۡ وَيُؤَخِّرَڪُمۡ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى‌

[O Allah-u Tealâ sizin günahlarınızdan bazılarını mağfiret ve ecel-i muayyeninize kadar te'hir etmek için resûlleri ve kitapları vasıtasıyla sizi imana davet eder.]
Yani; rusûl-ü kiram ümmetlerinin şek ve tereddütlerini ve küfrüzere ısrarlarını görünce ümmetlerini tekdir tarikıyla dediler ki «Siz yerin ve göğün halikı oları Allah-u Tealâ'nın vücudunda mı şek ediyorsunuz? Halbuki Allah-u Tealâ'nın vücudunda şekketmek kaabil değildir. Çünkü; âsârı olan semâvat ve arz meydandadır. Binaenaleyh; bu eserlerin elbette bir müessiri ve halikı olduğunu her akıl sahibinin idrak etmesi lâzımdır. İşte o halik da Allah-u Tealâ'dır. Şu halde Allah'ın vücudunda şekketmek ne kadar hamakattır. O Allah-u Tealâ ki sizin bazı günahınızı mağfiret etmek ve günahınız sebebiyle alelacele helak etmeyip ecel-i muayyeninize kadar te'hir etmek için resûlleri ve kitapları vasıtasıyla sizi. imana ve doğru yola davet eder ki icabet etmekle helakten ve azaptan kurullasınız» rusûl-ü kiram bu sözleriyle ümmetlerine nesayihte bulundular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'nın mağfiret edeceği günah, insanın günahlarından bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden (من) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü Allah-u Tealâ'nın mağfiret edeceği günah; abdin Allah'a karşı isyanıdır. Amma hukuk-u ibad; hak sahibiyle helâlleşmeyi icabeder. Zira; mezalimi reddedip hak sahibi hakkını helâl etmedikçe hükuk-u ibaddan kurtulamaz, .
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hemze; vücud-u ilâhide şekki inkâr için varid olmuş istifham-ı inkâridir. Zira; vücud-u ilâhiyi ikrar ve fail-i muhtar olduğunu itikad lâzım olduğu fıtrat-ı asliyenin ikrar edeceği şeylerdendir. Çünkü; vücud-u ilâhinin delilleri çok ve zahirdir. Binaenaleyh; vücud-u Bârî'den şekketmek bu mevcut mükevvenattan göz kapamaktır. Yalnız mevcudat-ı saireden göz kapamak da kâfi değil, belki kendi vücudunu da unutmak lâzımdır. Çünkü; vücud-u Bârî'ye insanın kendi vücudu da pek büyük bir delildir.
Hulâsa; rusûl-ü kiramın ümmetlerine «Bu âlem-i mükevvenatın halikında mı şekkedersiniz? O âlemin halikı olan Allah-u Tealâ sizin bazı günahınızı mağfiret edip ecel-i muayyeninize kadar helakinizi te'hir etmek için sizi hakka davet eder» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ rusûl-ü kiramın kelâmlarını beyandan sonra ümmetlerinin müdafaalarını beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ إِنۡ أَنتُمۡ إلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُنَا

buyuruyor

[Ümmetleri rusûl-ü kirama dediler ki «Siz olmadınız, illâ bizim gibi beşer oldunuz. Binaenaleyh; bizim üzerimize meziyet davasına hakkınız yoktur.»]

تُرِيدُونَ أَن تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعۡبُدُ ءَابَآؤُنَا فَأۡتُونَا بِسُلۡطَـٰنٍ۬ مُّبِينٍ۬ (10)

[«Siz bizi babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlara ibadetten menetmek istersiniz. Eğer davanızda sadıksamz davanızı ispata kâfi açık beyyine getirin, inanalım» demekle resûllerin risalelerini inkâr ettiler.]
Yani; rusûl-ü kiramın ümmetlerini imana ve tevhide davetlerine karşı «Siz olmadınız, ancak bizim mislimiz beşer oldunuz. Yoksa resûl olmadınız. Eğer beşerden resûl olsa bizim de sizin gibi resûl olmamız lâzım gelirdi. Binaenaleyh; biz resûl olmayınca siz de resûl değilsiniz. Şu halde sizin bizim üzerimize fazilet ve meziyet davasına hakkınız yoktur. Siz risalet davasıyla bizim babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlara ibadet etmekten bizi menetmek murad ediyorsunuz. Eğer siz risalet davanızda sadıksamz davanızı ispat edecek açık beyyineler getirin ki bizim şüphemizi kaldırmak suretiyle bize galebe ve bizi ilzamla imana mecbur etsinler» demeleriyle risalete bir takım şüpheler irad ettiler. Halbuki şüphelerinden birincisi olan rusûl-ü kiramın beşer olması risaletlerine mani değildir. Çünkü beşere resûl; ancak beşerden olur ve «Siz de bizim gibisiniz» demek yanlıştır. Evet ! İnsaniyet ve avarız-ı beşeriye noktasından rusûl-ü kiram âhâd-ı ümmete müşabihtirler ve lâkin kuvve-i kudsiye, mezâyâ-yı âliye, menakıb-ı celile cihetinden âhâd-ı ümmete kıyas kabul etmez. Zira; enbiya-yı kiramın mertebeleri beşeriyetin en yüksek tabakalarında olduğu cihetle âhadın o mertebeye baliğ olması mümkün değildir. Zira; nübüvvet kisible değildir ki insanlar sa'yetmekle vasıl olsunlar. Belki nübüvvet; ihsan-ı ilâhiye ve mevhibe-i sünhaniyedir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak o mertebe ve mansıba müstehak olan zat-ı şerifi bilir, nübüvvet kürsüsüne onu oturtur ve kullarıyla kendi arasında tarik-ı hakkı kullarına tebliğ için vasıta kılar.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile ümmetlerin resûllerinden açık beyyine istemeleri mücerret inat içindir. Zira; her nebi ümmetine kanaat verecek ve davasını ispat edecek mucize izhar etmiştir. Lâkin ümmetler iman etmemek için bir takım müşkülât ihdasıyla tekâlifte bulunmuşlardır. Zira; davaya kifayet edecek mucize izharından sonra başka mucize talebinde bulunmak inattan başka birşey olmadığından hiçbir nebi tarafından bu gibi talepler is'âf olunmamıştır. Binaenaleyh; inad üzere ısrar edenler her zaman hâib ü hâsir olmuşlardır.
Hulâsa; bu âyet ümmetlerin üç şüphesi üzerine müştemildir.
B i r i n c i s i ; beşeriyetin risalete münafi olmasıdır. Halbuki beşeriyet risalete münafi değildir.
İ k i n c i s i ; âbâ ve ecdadını taklitlerinin imanlarına mani olmasıdır. Halbuki itikaadiyatta taklid caiz değildir.
Ü ç ü n c ü s ü ; rusûl-ü kiramın mucizelerini davalarını ispata kâfi görmemeleridir. Halbuki dava-yı nübüvveti ispata kâfi mucizeden sonra başka mucize istemek mücerret inattan ibarettir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerini beyandan sonra rusûl-ü kiramın cevaplarını beyan etmek üzere :

قَالَتۡ لَهُمۡ رُسُلُهُمۡ إِن نَّحۡنُ إلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُڪُمۡ وَلَـٰكِنَّ ٱلله يَمُنُّ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Nübüvvette şüphe eden kâfirlere resûlleri dediler ki «Biz de sizin gibi beşeriz ve lâkin Allah-u Tealâ kullarından dilediği kimseye ihsan eder ve istediği nimeti verir. Binaenaleyh; bize de nübüvvet nimetini vermiştir.»]

وَمَا كَانَ لَنَآ أَن نَّأۡتِيَكُم بِسُلۡطَـٰنٍ إلاً بِإِذۡنِ ٱللهُِ‌ۚ وَعَلَى

[Bizim için sizin istediğiniz beyyineyi getirmek olmadı, illâ izn-i ilâhiyle getirebiliriz.]

وَعَلَى ٱللهُِ فَلۡيَتَوَڪَّلِ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ (11)

[Müminler ancak Allah'a mütevekkil olsun ve itimad etsinler.]
Yani; kâfirler beşeriyeti risalete münafi addederek resûllerine «Siz de bizim gibi beşersiniz. Beşerin efradı arasında fark olmaz. Zira; cümlesi hey'ette tabiatta müsavilerdir. Şu hâlde bazılarının diğerleri üzerine nübüvvetle imtiyaz davasına hakları olamaz» diyerek iradettikleri şüphelerine resûlleri cevap verdiler ve dediler ki «Biz beşeriyetimizi inkâr etmeyiz. Biz de sizin gibi yer, içer, yatar ve kalkar beşeriz. Fakat beşeriyet risalete münafi değildir. Zira risalet; bir mansıbı âlîdir. Allah-u Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Kimse karışamaz. Binaenaleyh; bizim nübüvvetimiz taraf-ı ilâhiden bize atiyedir. Siz reddedemezsiniz ve siz iman etmemek için bizim getirdiğimiz mucizeye kanaat etmeyerek başka mucize istersiniz. Halbuki sizin her istediğiniz mucizeyi getirmek bizim kudretimiz tahtında değildir. Çünkü; bizim için izn-i ilâhi olmadıkça mucize getirmek mümkün olmadı, ancak izn-i ilâhiyle getirebiliriz. Zira mucizeyi halkeden Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; halkederse ihsan etmiş olur, biz de size izhar ederiz. Amma halketmediğinde «Niçin halketmedin?», diyemeyiz. Bizim getirdiğimiz mucizemiz davamızı ispata kâfi olduğu cihetle sizin istediğiniz şeyler zaiddiı. Şu halde Allah'a iman eden müminler ancak Allah'a itimad etsinler ve hayr ü şerri ondan bilip bütün umurunu ona tefviz eylesinler» demekle nübüvvetlerine itiraz eden kâfirlere cevap verdiler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı kiramın nübüvvetle imtiyazları ancak fazl-ı ilâhi olduğunu beyanla nübüvvetin kisible olmayıp ancak atiye-i ilâhiye olduğuna işaret etmişlerdir ki mümkün ve caiz olan şeylerin bazısını bazı âhar üzerine tercih ancak meşiyet-i ilâhiyeyle olduğunu beyanla mu'terizlerin itirazlarını reddetmişlerdir. Binaenaleyh; mucize halketmek de meşiyet-i ilâhiye iktizasındandır. İsterse halkeder, istemezse etmez. Müminlerin Allah'a mütevekkil olduklarını beyanla kâfirlerin şerrinden emin olduklarına işaret etmişlerdir. Çünkü; kendileri müminlerin kuvvetli zümresinden ve mümtaz tabakasından oldukları cihetle Allah'a itimadları daha ziyade olduğundan kâfirlere ehemmiyet vermediklerini beyan etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ tevekkülün lüzumu hakkında rusûl-ü kiramın sözlerini hikâye etmek üzere :

وَمَا لَنَآ أَلَّا نَتَوَڪَّلَ عَلَى ٱللهُِ وَقَدۡ هَدَٮٰنَا سُبُلَنَا‌ۚ

buyuruyor.

[Bizim için ne gibi mani var ki Allah'a mütevekkil olmayalım. Halbuki Allah-u Tealâ bize yolumuzu gösterdi ve hakka götüren yollara bizi hidayette kıldı.]

وَلَنَصۡبِرَنَّ عَلَىٰ مَآ ءَاذَيۡتُمُونَا‌ۚ

[Allah'a yemin ederiz ki sizin bize ezalarınıza sabrederiz.]

وَعَلَى ٱللهُِ فَلۡيَتَوَكَّلِ ٱلۡمُتَوَكِّلُونَ (12)

[Kullardan mütevekkil olan ancak Allah-u Tealâ'ya mütevekkil olsunlar.]
Yani; «ahvalimizi ıslah eden ve mertebe-i nübüvvetle bizi mümtaz kılan Allah-u Tealâ'ya tevekkülümüze ne gibi mani var ki biz mütevekkil olup itimad etmeyelim? Elbette itimad ederiz. Zira; biz her şeyi Allah'ın kaderiyle olduğunu bilir ve sizin şerikinizi defetmekte Allah'ın kudretine sığınır ve itimad ederiz. Halbuki Allah-u Tealâ bize necat verecek ve saâdet-i dareyne îsâl edecek yollarımızı ta'rif etti ve tarik-ı hidayeti bize gösterdi. Şu halde biz Rabbimize niçin itimad etmeyelim ve sizi tarik-ı hakka davetimizden dolayı sizin bize ezanıza elbette sabrederiz. Allah'a yemin ederiz ki bize eziyet ve cefanıza sabreder ve sabrımızı envâ'-ı hayrata miftah addederiz ve sizin cevr ü cefanızın kaldırılmasını Allah'tan bekleriz» demekle rusûl-ü kiram nübüvvetlerine itiraz eden mu'terizlere müdafaada bulundular ve en nihayet dediler ki «İtimad edenler ancak Allah'a itimad etsinler ve itimadlarında sebat ve devam eylesinler. Zira; her şeyin halikı Allah-u Tealâ olunca Allah'ın gayrı itimad edecek bir kimse yoktur.»
Medarik'te beyan olunduğu veçhile t e v e k k ü l ; insanın cismini ubudiyete, kalbini rububiyete raptetmekle beraber nimet zamanı şükür, belâ zamanı sabretmektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette evvelki tevekkülle murad; asıl tevekkül olup ikinci tevekkülle emir; tevekkülün devamıyla emir olduğu cihetle tekrar yoktur.

***
Vâcib Tealâ rusûl-ü kiramın ümmetlerine verdikleri cevap üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ لِرُسُلِهِمۡ لَنُخۡرِجَنَّڪُم مِّنۡ أَرۡضِنَآ أَوۡ لَتَعُودُنَّ فِى مِلَّتِنَا‌ۖ

buyuruyor.

[Kâfirler resûllerine dediler ki «Ey resûller ! Elbette biz sizi toprağımızdan çıkarırız veyahut siz bizim milletimize avdet edersiniz.»]

فَأَوۡحَىٰٓ إِلَيۡہِمۡ رَبُّہُمۡ لَنُہۡلِكَنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ (13)

[Kâfirlerin şu tehdidleri üzerine resûllerin Rableri vahyetti, dedi ki «Elbette size ve nefislerine ve sair ehl-i imana zulmeden zalimleri biz ihlâk ederiz.»]

وَلَنُسۡڪِنَنَّكُمُ الأرۡضَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ‌ۚ

[«Ve o zalimlerden sonra elbette onların sizi çıkarmak istedikleri arzda biz sizi iskân ederiz.»]

ذَٲلِكَ لِمَنۡ خَافَ مَقَامِى وَخَافَ وَعِيدِ (14)

[«Şu zalimleri ihlâk ve müminleri iskân şol kimse için haktır ki o kimse yevm-i kıyamette hesap için huzurumda kaim olmaktan ve benim azabımdan korkar.»]
Yani; enbiyanın davet ve nasihatları üzerine kâfirlerin kibir ve gururları arttı. Hatta resûllerine «Ey resûller ! Siz bizi davetten vazgeçmeyince iki şeyden birisi elbette olacaktır. Ya biz sizi beldelerimizden çıkaracağız veyahut siz bizim milletimize avdet edeceksiniz» diyerek tehdid ettiler. Kâfirlerin şu tehdidleri üzerine Rableri tesliye tarikıyla resûllerine vahyetti ve dedi ki «Elbette biz zalimleri gazabımızla ihlâk edeceğiz. Binaenaleyh; onların akıbetleri helaktir, korkmayın ve tarik-ı hakka davete devam edin ve onları ihlâkden sonra biz sizi onların sizi çıkarmak istedikleri arz üzerinde elbette iskân edeceğiz. Şu halde arzdan çıkacak onlardır, siz değilsiniz, şu zalimleri ihlâk ve müminleri iskân; yevm-i kıyamette benim azapla kıyamımdan ve huzurumda hesap için kıyamdan ve azapla vaîdimden korkan müminler içindir. Zira; bunları düşünenler ibret alır ve intifa' ederler.»
Bu âyette a v d e t ; intikal manâsına olduğundan enbiyanın haşa evvelden onların dinindeyken sonradan kendi dinlerini te'sis ettiler de bundan dolayı kâfirler avdet etmelerini teklif ettiler denilemez. Çünkü; enbiyanın cümlesi bidaye-i neş'etlerinden hin-i irtihallerine kadar din-i hak üzere bulunmuşlardır. Binaenaleyh; «Avdet edin» demekten maksatları; «Bizim dinimize intikaal edin» demektir. Yahut avdet tabiri kâfirlerin kendi zu'm-u batılları üzerinedir. Çünkü; enbiya-yı kiram ızhar-ı nübüvvet edinceye kadar onlara tebligatta bulunmadıklarından onlar kendi dinlerinde olduklarını zannettikleri için «Avdet edersiniz» demişlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile haklı olan bir kimseyi zulümle mahallinden çıkarmak için eza eden kimseyi ihlâk edip mazlumu onun yerine iskân etmek âdet-i ilâhiye olduğuna bu âyet delâlet ve Resûlullah'ın
(من آذى جاره اورثه الله داره) hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Yani «Komşusuna ezâ eden kimsenin hanesine Allah-u Tealâ eza ettiği komşusunu varis kılar» demektir.
Hulâsa; rusûl-ü kiramın ümmetlerine «Bizim tevekkülümüze ne mani var? Halbuki Allah-u Tealâ bizim doğru yollarımızı gösterdi. Biz sizin ezanıza sabreder, Allah'tan yardım bekleriz ve itimad edenler Allah'a itimad etsinler» dedikleri ve buna karşı kâfirlerin onlara «Biz, sizi ya arzımızdan çıkarırız veyahut siz bizim milletimize intikaal edersiniz» dedikleri ve Rableri rusûl-ü kirama vahyedip «Elbette biz zalimleri ihlâk eder, onların toprağında sizi iskân ederiz» buyurduğu ve şu ihlâk ve iskân Allah'tan ve azabından korkan kimseler için hak olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ enbiya-yı izamın ümmetlerinin imanından me'yus olub Rablerinden fütrûhat talebettiklerini beyan etmek üzere :

وَٱسۡتَفۡتَحُواْ وَخَابَ ڪُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ۬ (15)

buyuruyor.

[Resûller Rablerinden nusret ve fütrûhat istediler ve her mütekebbir ve muannid hâib ve hâsir oldu.]

مِّن وَرَآٮِٕهِۦ جَهَنَّمُ وَيُسۡقَىٰ مِن مَّآءٍ۬ صَدِيدٍ۬ (16)

[O cebbarın önünde ve dünyanın arkasında Cehennem vardır ki o cebbar ehl-i Cehennem'den akan irinlerle sulanır.]

يَتَجَرَّعُهُ ۥ وَلا يَڪَادُ يُسِيغُهُ ۥ

[O cebbar o mâ-i sadîdi külfetle damla damla içer ve lâkin yutamaz. Zira; boğazından geçmez.]

وَيَأۡتِيهِ ٱلۡمَوۡتُ مِن ڪُلِّ مَكَانٍ۬ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ۬‌ۖ

[Cisminin her cüz'ünden ölüm ve ölümün esbabı gelir. Halbuki ölü değildir.]

وَمِن وَرَآٮِٕهِۦ عَذَابٌ غَلِيظٌ۬ (17)

[O cebbarın önünde şiddetli azap vardır, her zaman onu istikbal eder.]
Yani; enbiya-yı kiram ümmetlerinin imanından me'yus olunca Allah'tan düşmanları üzerine nusret ve fütrûhat istediler. Rableri onlara nusret verdi. Binaenaleyh; kâfirlerden resûllerine şiddetle inad eden ve cevr ü cefada haddini tecavüz edip Allah'a ve resûlüne tekebbür eden her zalim ve gaddar dünyada gazab-o ilâhi ile makhur oldu ve yalnız azab-ı dünyeviyeyle kalmadı. Zira; azab-ı dünyanın arkasında ve o cebbarın önünde azab-ı Cehennem vardır ve yalnız Cehennem'e girmekle de iktifa olunmaz. Çünkü; o cebbar Cehennem'de yananların derilerinden ve etlerinden akan irin ve sarı sularla sulanır. Zira; ehl-i Cehennem'in ekser-i evkatta şarapları vücutlarından akan cifelerdir. O zalim ve gaddar cifeleri azar azar yutmaya çalışır ve lâkin bolca yutmaya yakın bile olamaz ve bin türlü zahmetlerle yutmaya sa'yederse de damla damla yutabilir. Zira o cife; lâşe ve necaset olduğu gibi yağlı ve katı olduğundan boğazından geçmez ve her tarafını azap ihata ettiğinden esbab-ı mevtde vücudunun her tarafından hücum eder. Halbuki ölemez. Zira; âhirette hayat daimidir. Keşke ölse de azaptan kurtulsa memnun olur ve lâkin ölüm yoktur. Yani; ölüm acıları çok ve lâkin ölüm yoktur ve bu kadar elemli acıların ve şarabın arkasında şiddetli azap vardır ki o cebbarın önünde karşılar.
A z a b – ı g a l i z la murad; her azabın arkasından ondan daha şiddetlisi gelmektir ki arkası kesilmez ve tükenmez demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın resûllerine nusret verdiği, düşmanlarından intikamını aldığı, her cebbarın dünya ve âhirette zarardide olduğu, Cehennem'deki şarapları vücutlarından akan irinler olduğu, bunları güçlükle içmek istedikleri ve lâkin boğazlarından geçmediği, ölüm vücudunun her taraflarını ihata edip velâkin ölüm olmadığı, bunların hepsiyle beraber o gaddar kimsenin önünde pek şiddetli azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azaplarını beyandan sonra amellerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere :

مَّثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمۡ‌ۖ أَعۡمَـٰلُهُمۡ كَرَمَادٍ ٱشۡتَدَّتۡ بِهِ ٱلرِّيحُ فِى يَوۡمٍ عَاصِفٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Rablerine küfreden kâfirlerin sıfatları; şiddetli rüzgâr esen bir günde o rüzgârın savurduğu kül gibidir.]

لا يَقۡدِرُونَ مِمَّا ڪَسَبُواْ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬

[Zira; onlar kesbettikleri amellerinden hiçbir.şey elde etmeye kaadir olmazlar.]

ذَٲلِكَ هُوَ ٱلضَّلَـٰلُ ٱلۡبَعِيدُ (18)

[İşte bütün amellerinin şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibi zayi olması uzak bir dalâlettir.]
Yani; şol kimselerin sıfatları ki onlar kendilerini envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine ve Rablerinin nimetlerine küfrettiler ve mertebe-i tevhidden uzak bulundular. Onların sadaka, sıla-i rahim, envâ'-ı hayrat ve hasenat, akrabaların in'âm ve ihsan gibi fayda ümid ettikleri amelleri şiddetli bir günde kuvvetli rüzgârın savurduğu kül gibidir ki külü rüzgâr savurup yerinde bir eser kalmadığı gibi bunların amelleri şiddetli rüzgâra benzeyen küfür sebebiyle zayi olmuştur. Binaenaleyh; onlar yevm-i kıyamette kesbettikleri amellerinden hiçbir şey elde etmeye kaadir olamazlar. Çünkü; rüzgârın savurduğu kül elde olur mu ki bunların amelleri elde olsun. İşte habibim ! Şu amellerinin ziyaı hidayetten uzak bir dalâldir. Halbuki kâfirler o amellerinden fayda beklerlerdi. Küfürleri amellerini iptal ettiğinden hiç faydasını görmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin amellerini rüzgârın savurduğu küle teşbih; amelin eseri kalmamakta ve fayda görülmemektedir. Çünkü; bunların amelleri küfürleri sebebi ile zayi ve batıl olduğundan rüzgârın savurduğu kül gibi yok olur gider demektir. A m e l l e r i yle murad; asıl manâda beyan olunduğu veçhile küfürleri halinde sıla-i rahim, ebeveyne hizmet, fukaraya infak, köprü yaptırmak ve sair hayrata para sarfetmek gibi işledikleri amelleridir. Çünkü küfür; bu amelleri iptal etmese fayda göreceklerdi ve lâkin rüzgârın külü savurup mahvettiği gibi küfürleri amellerini mahvetmiştir. Binaenaleyh; amellerinden asla fayda görmezler. Bunların amelleri itikaadı hakla metin bir esas üzere bina olunmadığından buz üzerine bina olunan ebniye gibi esasından yıkılır. Kezalik putlara karşı ibadetleri de yok olur, gider. Çünkü; putlara ibadetlerinden menfaat beklerken bilâkis kendilerine vizr ü vebal ve hidayet zanettikleri şey kendilerine akıbet dalâl-i baîd olur. Gerek hayrata ve gerek putlara ibadete müteallik amellerinin her ikisi de batıl olduğundan ednâ bir menfaat görmeye kaadir olamazlar. K â f i r l e r i n m i s i l l e r i yle murad; amellerinin mislidir. Binaenaleyh teşbih; amellerine aittir. Yani «Amelleri ellerine geçmemekte rüzgârın savurduğu küle benzer» demektir. Bu âyet; her kulun kendi amelini kendi kesbettiğine delâlet eder. Zira; (لا يَقۡدِرُونَ مِمَّا ڪَسَبُواْ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬) nazm-ı celilinde kisb; kullara nispet olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin amelleri şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibi zayi olduğunu beyan buyurduğu gibi âlemin hilkati hikmete muvafık olduğu cihetle kâfirlerin amellerini iptal ve müminlerin amellerini ibkaanın dahi hikmete muvafık olduğunu beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضَ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görmedin mi? Allah-u Tealâ semavat ve arzı hakka ve hikmete muvafık olarak halketti.]

إِن يَشَأۡ يُذۡهِبۡكُمۡ وَيَأۡتِ بِخَلۡقٍ۬ جَدِيدٍ۬ (19) وَمَا ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهُِ بِعَزِيزٍ۬ (20)

[Eğer isterse Allah-u Tealâ sizi ihlâk eder, giderir ve yerinize sizden daha itaatli yeni bir kavim getirir. Şu sizi ikna' etmek ve yerinize diğer bir mahlûk getirmek Allah-u Tealâ üzerine ağır bir şey değildir. Zira; her şeyi icad etmek Allah-u Tealâ'ya kolaydır.]
Yani; kâfirlerin küfürleri sebebiyle amellerini iptal etmek hikmete muvafıktır. Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün, hem de bildin ki, Allah-u Tealâ kudret-i kâmilesiyle gökleri ve yeri hikmete muvafık ve vakıa mutabık olarak görülen intizam üzere halketti ki bu intizam üzere âlem-i ulvî ve süfliyi görenler halikını derhal ikrarla iman etsinler. Bu kadar açık delillere karşı iman etmeyenlerin amellerini iptal etmek elbette hikmete muvafıktır. Eğer isterse Allah-u Tealâ sizi iman etmediğinizden ve hakkı aramadığınızdan dolayı ihlâk eder, sizin yerinize ibadetine devam ve hikmetine riâyet edecek yeni bir kavim getirir, sizi giderip yerinize diğer bir kavmi getirmek Allah-u Tealâ üzerine güç bir şey olmadı. Çünkü; Allah-u Tealâ mevcudu i'dam' ve ma'dumu icada kaadir olduğu gibi bir kavmi ihlâkle diğerini icada dahi kaadirdir. Zira semavat ve arzı halka kaadir olan zatın, onların furuâtından olan insanları halkedeceği evleviyetle sabit olur. Kudret-i ilâhiye bizatihidir, yoksa bazı şeyi halketmek bir hassa icabı değildir. Şu halde iman ve ibadet etmeye lâyık olduğu halde iman etmeyenler elbette amellerinin iptal olunmasına lâyık ve müstehaklardır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin amellerinin batıl olduğunu beyan ettiği gibi huzur-u ilâhide vâki olacak hacaletlerini beyan etmek üzere :

وَبَرَزُواْ للهِ جَمِيعً۬ا فَقَالَ ٱلضُّعَفَـٰٓؤُاْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَكۡبَرُوٓاْ إِنَّا ڪُنَّا لَكُمۡ تَبَعً۬ا فَهَلۡ أَنتُم مُّغۡنُونَ عَنَّا مِنۡ عَذَابِ ٱللهُِ مِن شَىۡءٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Nâsın cemii yevm-i kıyamette muhasebe için kabirlerinden çıkarlar ve huzur-u ilâhide ispat-ı vücud ederler. Huzur-u ilâhiye muhasebe görmek üzere gelince fukara gürûhu malları ve mansıplarıyla kibreden reislerine derler ki «Dünyada biz size tâbi' olduk. Şimdi bize nazil olan azab-ı ilâhiden en azıcık birşeyi bizden defedebilir misiniz?»]

قَالُواْ لَوۡ هَدَٮٰنَا ٱللهُِ لَهَدَيۡنَـٰڪُمۡ‌ۖ

[Reisler etbâ'larına «Allah-u Tealâ bizi hidayette kılmış olsaydı biz de sizi hidayette kılardık. Ve lâkin Allah-u Tealâ bizi hidayette kılmadı, biz de sizi hidayette kılamadık» demekle cevap verirler.]

سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَجَزِعۡنَآ أَمۡ صَبَرۡنَا مَا لَنَا مِن مَّحِيصٍ۬ (21)

[«Binaenaleyh; bugün ceza u feryad etmek veyahut sabreylemek bizim üzerimize müsavidir. Zira; her ne yapsak bizim için halâs yoktur» derler.]
Yani; yevm-i kıyamette Allah'ın emriyle muhasebe görmek için cümle nâs huzur-u ilâhide zrûhur ederler. Dünyada gizli olarak işledikleri günahları da kendileriyle beraber açığa çıkar. Herkes kabrinden çıkarak huzur-u ilâhiye gelerek gizli günahları meydana çıkıp inkâra mecal kalmayınca dünyada fukara ve aklı zayıf olan zuâfa gürûhu malları ve mansıplarıyla tekebbür edip idlâl eden metbû'larına derler ki «Dünyada biz size tâbi' olduk, her ne derseniz kabul ettik, sözünüze aldandık, bizi iğfal etmiştiniz. Şimdi bize gelen azab-ı ilâhiden azıcık bir şeyi bizden defedebilir misiniz ve bizi o azaptan muğnî kılar mısınız? Ve her şeye kaadir olduğunuzu iddia ediyordunuz. Haydi o iddianızı yerine getirin, o kibr ü gururunuz ve azametfüruşluğunuz nerede kaldı?» sözleriyle metbû'larına kahrederler. Metbû'lar zuafanın bu gibi kahırlı sözlerine «Eğer Allah-u Tealâ bizi hidayette kılmış olsaydı biz de sizi hidayette kılar, doğru yolu gösterirdik. Ve lâkin Allah-u Tealâ bizi hidayette kılmadı. Biz de size tarik-ı hidayeti gösteremedik. Binaenaleyh; bugün ceza' ve feza' etmek yahut sabreylemek bizim üzerimize müsavidir. Zira; her ne yapsak bizim için azaptan kurtuluş yoktur» demekle cevap verirler. Binaenaleyh; dâll ve mudil cümlesi azab-ı ebedîde kalırlar ve feryad ü figanlarının asla te'siri olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (بَرَزُواْ) deki b ü r u z bir şeyin örtüldükten sonra açığa çıkmasıdır. Bu makamda insanların kabre defnolunup toprakla örtüldükten sonra kıyamette kabirlerinden çıkıp huzur-u ilâhide arz-ı vücud etmeleridir. Kendileri bir müddet gaybubet ettikten sonra zrûhur ettikleri gibi kendileriyle beraber gizli günahları da zrûhur eder.
Z u a f â ile murad; fukara ve r e ' y ü tedbiri zayıf olan avam tabakası ki zenginlere ve mansıp sahiplerine tâbi' olanlardır. İ s t i k b a r edenlerle murad; kavmin büyükleri ve servet ve sâmân ve etbâ' ve a'van sahipleri ki memleketin eşraf, erkân ve rüesasıdır. Dünyada avam gürûhunun bunlar misilli nüfuz sahibi olanlara tâbi' olmaları her kavm ve memlekette âdettir. Rüesa da alelekser fukara gürûhunu iğfal ve idlâl ederler. Âhirette avam gürûhu dünyada reis tanıdıklarının zili ü meskenet ve aczlerini görünce «Dünyadaki kibr ü gururunuz nerede kaldı, bugün bizden azabı defetmeye kaadir misiniz? Madem ki iktidarınız yoktu, bizi neden aldattınız?» demekle rüesayı terzil ederler ve rüesa bu sözlerden mahcup olur ve aczlerini itiraz ederek «Ne yapalım. Allah-u Tealâ bize tevfik vermedi, biz de sizi doğru yola sevkedemedik» diyeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Ceza ve fezaın yahut sabrın faydası olmadığını Cehennem'de tecrübe ettikten sonra söyleyecekleri (İmam-ı Mukaatil) den naklen Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.
Hulâsa; insanların kabirlerinden kalkıp huzur-u ilâhide arz-ı vücud edecekleri, kâfirlere, fasık u fâcirlere ittibâ' eden avam gürûhunun tâbi' oldukları cebabireye kahr u sitem eyleyecekleri, onların da rüsvâ-yı âlem olarak «Bize hidayet müyesser olmadı ki sizi hidayette kılsak» diyecekleri, Cehennem'de sabırla feryad ü figanın hiç farkı olmayacağı, ehl-i küfür için Cehennem'den halâs olmadığı, insanların dünyada fasık ve fâcirlere ittibâ' etmeyip ehl-i tevfik ve salâha ittibâ' etmeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ rüesayla etbâ' arasında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra şeytanla etbâ'ı arasında cereyan edecek muhaveratı beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلشَّيۡطَـٰنُ لَمَّا قُضِىَ الأمۡرُ إِنَّ ٱلله وَعَدَڪُمۡ وَعۡدَ ٱلۡحَقِّ وَوَعَدتُّكُمۡ فَأَخۡلَفۡتُڪُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'nın emri kaza olunup herkes yerine girince şeytan ehl-i Cehennem'e hitaben der ki «Allah-u Tealâ size bugünü ve bugünde vâki olacak cezayı size hak olarak vaad etti, ben de size hilafını vaad ettim ve vaadimde sizi Allah'ın vadinin hilâfına şevkettim.»]

وَمَا كَانَ لِىَ عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَـٰنٍ إلآ أَن دَعَوۡتُكُمۡ فَٱسۡتَجَبۡتُمۡ لِى‌ۖ

[«Halbuki benim vaadimde size kat'i bir delilim, kahrım, galebem ve cebrim de olmadı, illâ sizi günaha davet ettim. Siz de kendi ihtiyarınızla benim davetime icabet ettiniz, Allah'ın davetine icabet etmediniz.»]

فَلا تَلُومُونِى وَلُومُوٓاْ أَنفُسَڪُم‌ۖ

[«Şu halde beni levmetmeyiniz, kendi nefsinizi levmediniz» demekle kendine ittibâ' edenlerin kabahat kendilerinde olduğunu beyan eder.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e girmeleriyle hükm olunup emr-i ilâhi yerini ve herkes mahall-i kararını bulup işler bittikten sonra ehl-i Cehennem İblis'i, levme ve tekdire başlayınca şeytan söze başlar ve der ki «Allah-u Tealâ muhakkak olarak bu günü ve bu günde vâki olacak hesabı, cezayı ve cemi' ahvali suret-i sabite ve kafiyede size vaad etti ve ben de vaad ederek Allah'ın vaadinin hilafını size söyledim, hep kitaplar yalandır, âhirette ceza, hesap ve Cehennem yoktur dedim, halbuki benim vaadimde size kat'i bir delilim ve cebrim yoktur. Binaenaleyh; sizi kahr ü cebrimle kendime itaat ettirmedim, siz kendi arzunuzla benim yalanlarıma inandınız, davetime icabet ettiniz. Allah'ın kat'i vaadlerine inanmadınız ve davetine icabet etmediniz. Şu halde siz beni levmetmeyin, ancak kendi nefsinizi levmedin. Zira; ben size adavetimi ilân ettim. Adavetini ilân eden kimsenin adaveti icabı sizi vesveseyle aldatmasında sizin tarafınızdan zemme müstehak olmaz. Çünkü; gaflet ve hamakat sizde olduğundan zemme müstehak sizsiniz.» demekle üzerinden kabahati atmak ister.

***
Vâcib Tealâ şeytan'ın sözünün bakiyesini beyan etmek üzere :

مَّآ أَنَا۟ بِمُصۡرِخِڪُمۡ وَمَآ أَنتُم بِمُصۡرِخِىَّ‌ۖ إِنِّى ڪَفَرۡتُ بِمَآ أَشۡرَڪۡتُمُونِ مِن قَبۡلُ‌ۗ إِنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (22)

buyuruyor.

[Şeytan der ki «Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız ve bundan evvel sizin şirkettiğiniz şeylere ben küfrettim. Zira; zalimler için azab-ı elim vardır. Azaptan başka bir şey yoktur.»]
Yani; şeytan sözüne şunu da ilâve ederek «Ben her ne kadar dünyada size yardım ederim diyerek sizi aldatmışsam da şimdi ben size yardım eder olmadım ve siz de bana yardım eder olmadınız. Çünkü; hakikat meydana çıktı, aldatmaya mecal kalmadı. Binaenaleyh; herkes kendi başının çaresini düşünsün ve ben sizden bir menfaat beklemem. Siz de benden bir şey beklemeyin. Zira; bundan evvel dünyada sizin bana iştirak ederek yaptığınız şirke ben küfrettim ve onu inkâr ettim. Zira; me'muratı terketmek ve menhiyatı işlemek suretiyle zulmeden zalimler için ancak acıtıcı azap vardır. Binaenaleyh; sizin ve benim gibi zalimler azaptan başka bir şey beklemesinler» demekle şeytan dünyada kendine ittibâ' edip yalan ve sahte vaadlerine inanıp Allah'ın kat'i ve doğru vaadlerine inanmayanlardan bilkülliye teberri eder ve levme lâyık olan âsîlerin kendileri olduğunu ve şeytan'ı zemme hakları olmadığını beyanla, ehl-i Cehennem'in sözlerini kesreyler ve şikâyetlerine nihayet verir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şeytan, cism-i lâtif olduğundan ateşin kömür içine ve susam yağının susam içine sirayeti gibi vücud-u insana sirayet ve istediği gibi vesvese eder. Binaenaleyh; insanları aldatır, envâ'-ı küfriyatı işletir. Şeytan'a küfriyatta iştirak ettiklerinden şeytan «Bana iştirak ettiğiniz küfre ben küfrettim, size ben yardım edemem» demiştir. Yani «Ben sizin şirkinizden teberri ettim» demek istemiştir.Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile «Sizin beni müşterek kıldığınız Allah'a ben sizden evvel Hz. Adem'e secdeden nükûl etmekle küfrettim»demek istemiştir.
Gerek bu âyette şeytanla muhavere ve gerek bundan evvelki âyette tâbi'lerin metbû'larıyla muhavereleri âhirette olacaksa da elbette olacağına ve asla hilaf olmayacağına binaen olmuş ve geçmiş bir vak'ayı hikâye eder gibi mâzî sıygalarıyla varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere :

وَأُدۡخِلَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ جَنَّـٰتٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا الأنۡہَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيہَا بِإِذۡنِ رَبِّهِمۡ‌ۖ تَحِيَّتُہُمۡ فِيہَا سَلَـٰمٌ (23)

buyuruyor.

[Altından nehirler cereyan eden Cennetlere ithal olunur şol kimseler ki onlar Rablerine iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salih işlediler. Onlar ebeden Cennet'te kalıcı oldukları halde Rablerinin izniyle Cennet'e girerler. Ehl-i Cennetin yekdiğerine karşı hediyeleri selâmdır. Binaenaleyh; cennetler, her türlü ferahı ve süruru mutazammındır. Birbirlerine hediyeleri selâm olduğu gibi melekler vasıtasıyla Allah'ın iltifatı da selâmla olur.] Çünkü; dünyada Allah'a itaat edip bütün umurlarında Allah'a itimad ettiklerinden Cenab-ı Hak âhirette onları envâ-ı selâmeti müş'ir olan selâm lafzıyla taltif edeceğini bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'e envâ'-ı ferah ve süruru mucip olan nehirlerin cereyanıyla nimetler bahşolunduğu gibi selâmla halleri ve hatırları dahi sorulmak suretiyle taltif olunacakları beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra her iki fırkanın halini izah edecek birer misal irad etmek üzere:

أَلَمۡ تَرَ كَيۡفَ ضَرَبَ ٱللهُِ مَثَلاً۬ كَلِمَةً۬ طَيِّبَةً۬ كَشَجَرَةٍ۬ طَيِّبَةٍ أَصۡلُهَا ثَابِتٌ۬ وَفَرۡعُهَا فِى ٱلسَّمَآءِ (24) تُؤۡتِىٓ أُڪُلَهَا كُلَّ حِينِۭ بِإِذۡنِ رَبِّهَا‌ۗ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görmedin mi Allah-u Tealâ nâsı irşad için nasıl misal beyan eder ki o misal bir kelime-i tayyibe ki kelime-i tevhiddir ve o kelime şecere-i tayyibe gibidir ki o güzel ağacın kökü yerde sabit ve dalları semaya ser çekmiş ve her zaman Rabbisinin izniyle meyvesini verir ve meyveden hâli bir zamanı olmaz. İşte kalb-i müminde yerleşmiş olan kelime-i tevhid her zaman teferruatı olan amelleri bitirmekten hâli kalmaz. Daima meyve veren ağaç gibi meyvesi eksik olmaz.]

وَيَضۡرِبُ ٱللهُِ الأمۡثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَڪَّرُونَ (25)

[Ve nas tezekkür etsinler için Allah-u Tealâ şu misal gibi birçok misaller beyan eder.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile k e l i m e - i t a y y i b e yle murad; kelime-i tevhid ve şehadettir. Ş e c e r e - i t a y y i b e yle murad; hurma ağacıdır. Çünkü; meyvesinin her mevsimde bulunması, arkası kesilmemesi, lezzeti, tadı, rayihâsının güzelliği ve menfaatinin çokluğu herkesçe müsellem olduğundan hurma ağacına ş e c e r e - i t a y y i b e denmiştir. Hurma ağacının kökü yerde sabittir ki rüzgâr ve sair âfâtla kopmaz ve kırılmaz, dalları sema cihetine yükseldikçe yükselir. Binaenaleyh; dallarda biten meyveleri yerden uzak olduğu için arzın taaffünat ve kazuratından gayet mahfuz olduğu cihetle meyvesi gayet tatlı ve lezzetli olduğu gibi her zaman mevcut olduğu cümlenin ma'lûmudur. İşte şu beyan olunan evsafın cümlesinde kelime-i tevhid ve şehadet hurma ağacına benzer. Çünkü kelime-i şehadet; müminin kalbinde yerleşmiş kopmak ve devrilmek ihtimali yoktur ve bu kelime üzerine teferru eden müminin a'mâl-i salihası hurma dalları gibi sema cihetine gider. Hurmanın meyvesi daimi olduğu gibi müminin imanı sebebiyle ameli daimidir, arkası kesilmez. Kelime-i tevhidi yani imanı hurma ağacına teşbihin hikmeti; hurma ağacının insana müşabeheti ziyade olmasıdır. Çünkü hurma; Hz. Âdem'in tininin bakiyesinden halkolunduğu rivayet olunur. İnsanın başı kesilince öldüğü gibi hurma ağacı da başı kesilince kurur ve erkeği ile aşılanmayınca meyve vermez. İşte insanın kalbinde sabit olan tevhidin iki dalı var.
B i r i n c i s i ; Allah'ı ma'rifet, emrine ta'zîm, menhiyattan ictinab, muhabbetle zikrine devam ve her işte esbabına tevessülle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad, etmek gibi birçok dalları ve budakları vardır.
İ k i n c i s i ; mahlûkatvna şefkat, merhamet ve hayra sa'y ile ebnâ-yı cinsine menfaat îsâl etmekle onlardan şerri defetmek gibi bir çok dalları vardır. Bunların cümlesinin kökü ise kalpte olan ma'rifet-i ilâhiye ve kelime-i tevhiddir.
Vâcib Tealâ'nın ma'kulâttan olan iman ve kelime-i tevhidi mahsusattan olan hurma ağacına teşbih tarikıyla misal getirmesi nâsın tamamıyla anlamaları ve düşünmeleri içindir. Çünkü; mahsusattan olan hurma ağacının kökünü, dalını, budağını, meyvesini ve devamını herkes bildiğinden kelime-i tevhidin esasını ve insanda ne gibi amellere sebep olduğunu hurma ağacına teşbihle daha iyi anlaşılacağı şüphesizdir.

***
Vâcib Tealâ imanı hurma ağacına teşbih ettiği gibi küfrü de Ebucehil karpuzuna teşbih etmek üzere :

وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ۬ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ ٱجۡتُثَّتۡ مِن فَوۡقِ الأرۡضِ مَالَهَا مِن قَرَارٍ۬ (26)

buyuruyor.

[Kelime-i küfrün sıfatı ve rayihası kerih ve tadı acı ve bilcümle menfaattan hâlî olan şecere-i habîseye benzer ki o habis ağaç toprağın üzerinde bulunur, koparılır, asla kararı yoktur.] İşte kelime-i küfürden asla menfaat olmadığı gibi dünyada ve âhirette mazarrattan başka bir şey değildir.
Yani; kelime-i küfür şol ağaca benzer ki o ağaç zehir gibi meyvesi yenmez, kokusu çirkin, yanma varılmaz, şekli fena, görenler ikrah eder, velhasıl her cihetten sevimsiz, menfaattan hâlî ve bütün mazarratı dâî olan Ebucehil karpuzu gibidir. Çünkü; Ebucehil karpuzunun kökü toprağın içinde sabit olmadığından rüzgârla kopar, sebatı yoktur. İşte kâfirin küfrü de aynı haldedir.
Tefsir-i Taberî'de (Enes b. Malik) Hazretlerinden rivayeten beyan olunduğuna nazaran bu âyette ş e c e r e – i h a b i s e yle murad; hanzel yani Ebucehil karpuzu dedikleri ottur ki yaprağı acı, meyvesi acı ve her menfaattan hâlî ve yerde kökü sabit olmaz.
Binaenaleyh; rüzgâr çeker koparır. (ٱجۡتُثَّتۡ) İ c t i s a s ; kökünden koparmak manâsınadır ki «Arzın üzerinde ariyet olduğundan az bir hareketle kökünden çıkarılır» demektir. Çünkü; kararı yoktur. Kâfirin küfründe sağlam bir delile müstenid olmadığından belki âbâ ve ecdatlarını taklide müstenid olduğu cihetle müminin imanı gibi sabit olamaz.
Hulâsa; müminin imanı; aslı sabit, bütün hayratı calip, tadı ve rayihası güzel, meyvesi daim ve herkesin intifa' ettiği hurma ağacına benzediği ve kâfirin küfrü de meyvesi acı, kökü yer üzerinde ariyet, rüzgârla koparılır, manzarası kerih, yiyen kimseyi zehir gibi öldürür, bütün mazarratı calip olan Ebucehil karpuzu gibi olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müminin imanını envâ'-ı menâfii cami olan şecere-i tayyibeye ve kâfirin küfrünü envâ'-ı hayrattan hâlî olan şecere-i habiseye teşbih ettikten sonra müminin imanını sabit kılıp kâfiri idlâl ettiğini beyan etmek üzere :

يُثَبِّتُ ٱللهُِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱلۡقَوۡلِ ٱلثَّابِتِ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَفِى الأخِرَةِ‌ۖ وَيُضِلُّ ٱللهُِ ٱلظَّـٰلِمِينَ‌ۚ وَيَفۡعَلُ ٱللهُِ مَا يَشَآءُ (27)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hayat-ı dünyada ve âhirette sabit olan kelime-i tevhidi müminlerin kalplerinde tesbit eder ve zalim olan kâfirleri Allahü Tealâ kelime-i küfürle idlâl eder ve Allah-u Tealâ dilediğini işler.] Hiç kimse karşı gelemez.
Yani müminlerin kalplerinde delilleriyle sabit olmuş ve lisanlarında takarrür etmiş kelime-i tevhidle Allah-u Tealâ müminleri hayat-ı dünya ve âhirette sabit kılar. Ehl-i iman dinleri hususunda düşmanları tarafından fitneye uğrasalar dahi kalpleriyle kelime-i tevhidi tasdik ve lisanlarıyla ikrardan vazgeçmezler. Binaenaleyh; âhirette kelime-i tevhidden suâl olunduklarında asla tevakkuf etmeksizin derhal cevap verirler. Çünkü; imanları arz üzerinde hurma ağacı gibi sabit olduğundan kabirde meleklerin suâlinden ve kıyamette o şedaidin dehşetinden asla perva etmeksizin sür'atla cevap verirler. Zira; itikadlarında tereddüd yok ki cevaplarında şaşkınlık ve hayret olsun. Bunlardan hiç birisi olmaz. Amma kelime-i tevhidi kabul etmeyen zalim kâfirler dalâli ihtiyar edip irade-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerinden Allah-u Tealâ onların yedinde dalâletlerini halk ile idlâl eder. Binaenaleyh; onlar dünyada delâili tetkik ederek hakka vasıl olamadıklarından âhirette dahi suâle cevap veremezler ve Allah-u Tealâ dilediğini işler ve ehl-i imanı kelime-i hak üzere sabit kılar ve ehl-i küfrü idlâl eder, hiç kimse itiraz edemez.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah'ın «Müminin rûhu kabzolunduğunda kabrinde rûhu cesedine iade olunur. İki melek gelir. Rabbisinden, dininden ve peygamberinden suâl ederler. Rabbim Allah, dinim İslâm ve nebim Mrûhammed (S.A.) dir demekle cevap verince semadan abdim sadıktır nidası gelir. İşte şu cevap (يُثَبِّتُ ٱللهُِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱلۡقَوۡلِ ٱلثَّابِتِ) âyet-i celilesinin mâsadakıdır» buyurduğu mervidir. Şu rivayete nazaran âyet-i celilede â h i r e t le murad; kabir ve kabirden sonra gidilecek mahallerdir ve «Her yerde kelime-i tevhid eserini gösterecek» demektir. Binaenaleyh; dünyada imanında sebat eden mümin âhirette dahi sebat edecektir. Kalbinde kelime-i tevhid sabit olan mümini sekerat-ı mevtinde şeytan'ın iğfal edemeyeceğine âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ müminle kâfirlerin hallerini temsil edip de dünyada kelime-i tevhide sebat eden kimsenin âhirette dahi sebat edip semeresini göreceğini beyandan sonra iman nimetini küfür ü zillete değişenlerin hallerini beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ بَدَّلُواْ نِعۡمَتَ ٱللهُِ كُفۡرً۬ا وَأَحَلُّواْ قَوۡمَهُمۡ دَارَٱلۡبَوَارِ (28) جَهَنَّمَ يَصۡلَوۡنَهَا‌ۖ وَبِئۡسَ ٱلۡقَرَارُ (29)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görmedin mi şol kimseleri ki onlar Allah'ın ni'metini küfre tebdil ve kavm ü kabilelerini dar-ı helak olan Cehennem'e inzal ettiler. Onlar o Cehennem'e dahil olurlar. Ne acayip kötü karargâh oldu Cehennem.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen görüp bilmedin mi şol kimseleri ki onlar Allah'ın verdiği nimetin şükrünü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; nimet-i vücudun şükrü olan imanı eda etmediklerinden kendi kavimlerini dar-ı helak olan Cehennem'e ithal ettiler. Onların kendileri Cehennem'e dahil oldukları halde ne çirkin karargâh oldu Cehennem?
Bu âyette istifham; kâfirleri tevbih ve onların hallerini işitenleri taaccübe sevketmek içindir. Çünkü nimet-i imanı küfre tebdil-etmek; taaccübe şayan ef'âldendir. Nimeti küfre tebdil etmek kadar hiç bir hamakat, tasavvur olunmadığından elbette taaccübü muciptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile n i m e t le murad; Resûlullah ve Kur'an'dır, k â f i r l e r le murad; ehl-i Mekke'dir. Resûlullah ve Kur'an umum nas ve bilhassa ehl-i Mekke hakkında nimet olduğu halde bu nimetin kadrini bilip iman etmek ve mucibiyle amel ve din-i mübini i'lâ hususunda Resûlullah'a muavenetle nimetin şükrünü eda eylemek vacipken bilâkis imanı terk ve Resûlullah'a adavet ve dininin inkırazına sa'yla şükrü küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onları kaht u galâ ve ehl-i İslâmın kılıcıyla ihlâk etmiştir. Onlar kendi kabilelerini dar-ı helak olan Cehennem'e kadar götürmüşlerdir.
Ehl-i Mekke içinde Resûlullah'ın neş'et etmesi ve Kur'an'ın kendi lisanları üzerine nazil olması ve Harem-i Şerif civarında sakin olup onun şerefiyle müşerref olmaları ve Beyt-i Şerif sebebiyle rızıklarınm bol olması gibi nimetler imanlarına sebep olacakken bu nimetlerin cümlesini küfre değiştiler.
B e v a r ; helak manâsına olduğu cihetle (دَارَٱلۡبَوَارِ) darülhelâk demek olup Cehennemle tefsir olunmuştur. Kavimlerini Cehennem'e götürmeleri Cehennem'i icabeden itikad-ı batılı telkin etmeleridir.

***
Vâcib Tealâ iman nimetini küfürle tebdil edenlerin hallerini beyan ettikten sonra onların putları zat-ı ulûhiyetine şerik kıldıkları, nâsı idlâl ettikleri ve âhirette varacakları mahallin Cehennem ateşi olacağını beyan etmek üzere :

وَجَعَلُواْ للهِ أَندَادً۬ا لِّيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِهِۦ‌ۗ

buyuruyor.

[Kâfirler Allah için putları şerikler kıldılar ki nâsı Allah'ın tarikından çıkarır ve idlâl ederler.]

(30) قُلۡ تَمَتَّعُواْ فَإِنَّ مَصِيرَڪُمۡ إِلَى ٱلنَّارِ

[Habibim ! Sen onlara «Yaşayın dünyada az bir zaman. Zira; âhirette mahalliniz Cehennem ateşidir» demekle onları tehdid et.]
Yani; kâfirler kalplerinde olan gaflet ve kasavet sebebiyle Allah-u Tealâ'ya putları ve sair ma'bud tanıdıkları şeyleri şerikler ve nazirler itikad ettiler ki kendileri dalâlette oldukları gibi kendilerine tâbi' olan zuafa-yı nası tarik-ı hak olan tarik-ı tevhidden çıkarsınlar. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara «Siz dünyada nefsinizin arzusunu icra ederek putlara ibadetle az bir zaman yaşayın. Zira; âhirete nispetle dünyanın müddeti ekall-i kalil olduğu gibi sizin ömrünüz de daha azdır ve âhirette varacağınız yer Cehennem ateşidir» demekle itikadlarının neticesini sen onlara bildir.
T e m e t t ü ' ; ziynet ve rahatla nefsin arzusu üzere yaşamaktır. Çünkü; kâfirlerin âhirette görecekleri azaba nispetle dünyada bulundukları halleri zahmetli olsa bile ziynet ve rahat makamında olduğuna işaret için temettu'la emrolunmuşlardır. Bu emir onları tehdidi mutazammındır. Şu halde «Bildiğinizi işleyin, nefsinizin arzusu üzere hayat-ı dünyayı geçirin. Bakalım âhirette ne yapacaksınız» demektir.
Bu makamda Cenab-ı Hak kâfirlerin ef'âl-i kabihalarından; üç nev'ini zikretmiştir.
B i r i n c i s i ; imanı küfre tebdil etmeleridir.
İ k i n c i s i ; kendi kavm ü kabilelerini, etbâ' ve a'vanını dar-ı helak olan Cehennem'e götürmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'ya şerikler itikad etmeleridir. Kâfirlerin bu ef'âl-i kabihalarının neticesi karargâhlarının Cehennem olduğu beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlere hayat-ı dünyada temettu'la emirden sonra müminlere ibadetle emretmek üzere :

قُل لِّعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ يُقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُنفِقُواْ مِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ سِرًّ۬ا وَعَلانِيَةً۬ مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِىَ يَوۡمٌ۬ لَّا بَيۡعٌ۬ فِيهِ وَلا خِلَـٰلٌ (31)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen şol kullarıma emret, de ki «O kullarım iman ettiler. Onlar namazlarını ikameye devam ve bizim onları merzuk ettiğimiz rızıklarından gizli ve aşikâr infak etsinler şol gün gelmezden evvel ki o günde beyi' olmadığı gibi şefaat edecek bir dost dahi yoktur.»]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Mümin kullarıma sen de ki «Onlar kalblerini tasfiye edecek namazlarını ikameye devam ve zahirlerini tathir edecek zekâtlarına dikkatla bizim merzuk ettiğimiz rızıklarından gizli ve aşikâr infak etsinler şol gün gelmezden evvel ki o günde bir mal satmak yok ki kusur eden kimse malını satmakla noksanını ikmâl etsin ve o günde izn-i ilâhi olmadıkça şefaat edecek bir dost yok ki o dostun şefaatıyla azaptan kurtulsun. Bunlardan hiç birisi olmayınca o gün gelmezden evvel ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtını edâ etmekle noksanını ikmâl ve azığını tedarik eylesin ki o günde selâmet ve necat bulsun ve azaptan kurtulsun. Cennette derecelere nail olsun».
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile mümin kullarının şanlarına ta'zîm ve hukuk-u ubudiyetlerini ifa ettiklerine tenbih için ibâdı nefsine muzaf kılmıştır. Çünkü; bu misilli makamda izafet teşrif, yani muzafın muzafünileyhten şeref iktisabı içindir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka izafetle kullar kesb-i şeref için ibad muzaf kılınmıştır. S a l â t la murad; salevat-ı mefruza olduğu gibi i k a m e yle murad; erkân ve şeraitine riayetle itmam etmektir. İ n f a k la murad; zekât-ı mefruzadır. Ve nafileye dahi şamil olabilir. Binaenaleyh; s ı r r e n nafileye ve aleniyede farz olan infaka masruftur. Çünkü; farzı edada riya olmadığından zekâtı suret-i aleniyede vermek efdaldir. Amma nafilede riya olmak ihtimali olduğundan gizli vermek efdaldir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile h i l â l ; dostluk sebebiyle yekdiğerine muavenet ve şefaat etmektir. «O günde hilâl, muavenet yok» demek; «Nefsin tabiatı ve meyli sebebiyle hasıl olacak şefaat yok» demektir. Yoksa «Mrûhabbet-i ilâhiye sebebiyle hasıl olacak şefaat yok» demek değildir. Yahut «Kıyametin bazı mevkiinde şefaat yok» demektir ki diğer mevkiinde şefaata mani değildir. Çünkü; kıyametin bazı mahallerinde herkes kendi nefsiyle meşgul olduğundan aharın halinden suâle ve derdini anlamaya mecali olmaz. İşte o mevkide şefaat yoktur. Amma diğer mevkide bazı korkuyu geçirdikleri için ahbabına ve akrabasına şefaat kudreti gelir. Binaenaleyh; bu âyet şefaatin varlığına delâlet eden âyetlere münafi değildir. Çünkü; tenakuzda mekânda ittihad şart olduğundan şefaatin varlığına delâlet eden âyetlerle yokluğuna delâlet eden âyetlerin mekânları başka olduğundan tenakuz yoktur.
Hulâsa; bey' ü şira ve şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmezden evvel ehl-i imanın farz namazı edaya ve zekâtı infaka dikkat ve devam etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra saadetin rûhu ma'rifetullah ve şekaavetin esası ehlibillâh olduğunu beyan etmek üzere vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden bazı delilleri zikir zımnında :

ٱللهُِ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضَ وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَخۡرَجَ بِهِۦ مِنَ ٱلثَّمَرَٲتِ رِزۡقً۬ا لَّكُمۡ‌ۖ وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلۡفُلۡكَ لِتَجۡرِىَ فِى ٱلۡبَحۡرِ بِأَمۡرِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Kullarına esbab-ı saadeti tevfik eden Allah-u Tealâ sol zat-ı eceli ü a'lâdır ki gökleri ve yeri halk ve sena cihetinden yağmur sularım inzal etti ve o su sebebiyle size rızık olmak için envâ'-ı meyvaları yerden çıkardı ve kendi emriyle denizde yürümek için gemileri size müsahhar kddı ki onlarla istediğiniz mahallere gidebilirsiniz.]

وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنۡهَـٰرَ (32) وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ دَآٮِٕبَيۡنِ‌ۖ وَسَخَّرَ

[Ve size Allah-u Tealâ nehirleri muti' kıldı.] ki o nehirler ve suları istediğiniz mahalle alır götürür arazilerinizi sularsınız ve envâ-ı hububat meydana gelmekle maişetinizi te'min edersiniz. [Ve güneşi ve ayı devamlı oldukları halde size müsahhar kıldı.] ki onlar devam üzere cereyan eder ve onlar vasıtasıyla güz, yaz, kış ve bahar ayları hasıl olur, her mevsim hükmünü icra eder, ekinleri erdirir, meyveleri pişirir ve sizin için bir çok nimetler hasıl olur.

وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّہَارَ (33) وَءَاتَٮٰكُم مِّن ڪُلِّ مَا سَأَلۡتُمُوهُ‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ sizin rızkınızı tahsil için gündüzü ve istirahatınızı te'min için geceyi size müsahhar kıldı ve istediğiniz şeylerden bazılarını size verdi.]

وَإِن تَعُدُّواْ نِعۡمَتَ ٱللهُِ لا تُحۡصُوهَآ‌ۗ

[Ve eğer Allah'ın nimetlerini saymak isterseniz o nimetleri sayamazsınız.] Zira; pek çok olduğundan saymaya kudretiniz yoktur. Şu halde bu nimetlerin şükrünü eda etmek vacipken eda etmek şöyle dursun edaya rağbet bile etmezsiniz.

إِنَّ ٱلانسَـٰنَ لَظَلُومٌ۬ ڪَفَّارٌ۬ (34)

[Zira insan; şiddetle nefsine zulüm ve Rabbisinin nimetine küfreder.]

***
Vâcib Tealâ, semâvât ve arz mahlûkatın en büyükleri olup kudretine delâlet eden delillerin esası ve açığı oldukları için bu âyette semâvât ve arzla iptida ve semâvâtla arz yekdiğerine merbut olduğuna işaret için ikisini birden zikretmiştir. Çünkü; sema olmasa rahmet nazil olmayacağı cihetle arzdan istifade kaabil olmayacağı gibi arz olmasa semadan yağan yağmurdan bir fayda olmaz. Binaenaleyh; sema ile arz yekdiğerine lâzım ve melzum kabilindendir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yağmurun inzal olunduğu s e m a ile murad; âlî canibinde olan bulutlardır. Amma semadan buluta mı iner ve buluttan da yere mi iner veyahut da buluttan halkolunur yere mi iner, bu cihetlerinde ulema ihtilâf etmişlerdir. Hukemânın beyanları; buluttan halkolunmasıdır. Gerek semadan buluta ve buluttan yere inmek suretiyle halkolunsun ve gerek buluttan halkolunsun her iki surette Cenab-ı Hakkın halkıyla olduğu için hallâkın kudret-i kâmilesine delâlet eder.
S e m e r â t ; ağaçtan halkolunan meyveye ve yerden hasıl olan hububatın cümlesine şamildir. Çünkü; cümlesi insana rızık olmakta müsavi ve belki hububat daha kuvvetli olduğu gibi hepsi gökten yağan yağmurlarla hasıl olan sular sebebiyle meydana gelir.
Vâcib Tealâ gemileri insanlara müsahhar kıldığını beyan .buyurmuştur. Gerçi geminin san'atını insanlar işlerse de geminin tahtalarını ve tahtaları rapteden çivilerle sair âlâtın mevadd-ı esasiye-i iptidaiyelerini halkeden ve gemiyi isti'mâl için insanlara kudret veren Allah-u Tealâ olduğundan teshirini zatına isnad etmiştir.
Gemilerin insanlara müsahhar olup insanların isti'male kaadir olmaları pek büyük nimet olduğundan gemilerin teshiri nimet sırasında zikrolunmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak her beldeyi bir kaç türlü mahsulât ve nimetleriyle diğerinden mümtaz kıldığından elbette bir beldenin diğer beldeye ihtiyacı zaruridir ve bu zaruretin defi seyr ü sefer ve hasılatı nakletmekle olup nakil ise karada at, merkep, deve, araba ve saireyle, denizde gemilerle hasıl olduğundan gemiler insanlar için pek büyük nimetler sırasında zikrolunmuştur.
Şemsle kamer fusul-ü erbaahın husulüne ve fusul-ü erbaa da mesalih-i âmmeye hizmet ettiğinden âlemin intizamı ve insanların ihtiyacı noktasından şemsle kamer insanlara verilen nimetlerin pek mühimlerindendir.
(دَآٮِٕبَيۡنِ‌ۖ) D e ' b ; âdet-i müstemirre ve devam manâsınadır. Binaenaleyh; şemsle kamerin deveranları daimi olup kıyamete kadar arkası kesilmeyeceğini beyan için dâibeyn denmiştir. Cenab-ı Hak şu nimetleri ta'dad ettikten sonra insana ihsan ettiği nimetlerin nihayeti olmadığını beyan için istediğiniz her şeyden muhtaç olduğunuz miktarını verdiğini beyan ve «Sayacak olsanız saymakla başa çıkamazsınız» demiş ve bu nimetlere karşı insanın küfran-ı nimet edip zulümkâr olduğunu ve şükrünü eda etmediğini beyanla hulâsa eylemiş ve nimetlerini ta'dada hitam vermiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile z a l û m la murad; belâya sabretmeyip şikâyetle feza' ve feryad eden kimsedir. K ü f f a r la murad; nimeti cemedip masrafına sarfından imtina' ederek şükrünü eda etmeyen kimsedir. Binaenaleyh; nimetin kadrini bilip şükretmeyen kimse her zaman mezmumdur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden nimetleri beyanla ibadet zatına mahsus olup putlara ibadet caiz olmadığını ve Arapların pek büyük tanıdıkları ve inkıyadla iftihar ettikleri İbrahim (A.S.) ınputlardan şiddetle ictinab ettiğini beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٲهِيمُ رَبِّ ٱجۡعَلۡ هَـٰذَا ٱلۡبَلَدَ ءَامِنً۬ا وَٱجۡنُبۡنِى وَبَنِىَّ أَن نَّعۡبُدَ الأصۡنَامَ (35)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda ceddin İbrahim (A.S.) «Yâ Rabbi ! Şu Mekke beldesini afattan ve düşmandan emin, beni ve benim evlâdımı putlara ibadet etmekten uzak kıl» demekle tazarru ve niyaz etti.]

رَبِّ إِنَّہُنَّ أَضۡلَلۡنَ كَثِيرً۬ا مِّنَ ٱلنَّاسِ‌ۖ فَمَن

[«Yâ Rabbi ! O putlar nâstan çoklarım idlâl etti.»]

فَمَن تَبِعَنِى فَإِنَّهُ ۥ مِنِّى‌ۖ

[«Yâ Rabbi ! Nâsın hali böyle olunca bana tâbi' olan kimse benim milletimdendir.»]

وَمَنۡ عَصَانِى فَإِنَّكَ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (36)

[«Ve bana isyan eden kimseyi istersen sen mağfiret edersin. Zira sen gafur ve rahimsin. Dilediğin veçhile muamele edersin.»]
İbrahim (A.S.) bu sözleriyle münacatına hitam verdi.
Yani; Cenab-ı Hak küfrün fenalığını beyandan sonra Araplara İbrahim (A.S.) ın münacatını beyanla putperestliğin en çirkin bir-şey olduğunu anlatmak üzere İbrahim (A.S.) ın münacatını hikâye eder ve der ki «Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) tazarru' tarikıyla dedi: Ey benim Rabbim ! Şu Mekke beldesini belde-i emine kıl ki içinde bulunan ahali afattan emîn ve korkudan berî olsunlar. Beni ve benim evlâdımı putlara ibadetten uzak kıl ki senin ibadetinde berdevam olalım. Zira putlara ibadet; sana ubudiyeti ihlâl eder. Binaenaleyh; bizi onlardan uzak bulundur ki onların şerrinden mahfuz kalalım. Yâ Rabbî ! Ö putlar nâstan çoklarını idlâl ettiler ve sana ubudiyetten çıkardılar. Dünya ve âhiret hüsranlarına sebep oldular. Yâ Rabbî ! Nâsın hali böyle olunca bana tâbi' olup sözümü dinleyen ve davetime icabet eden kimse benim milletimdendir, benim sözümü dinlemeyen ve davetime icabet etmeyen âsî kimseyi istersen mağfiret edersin. Çünkü; sen kullarına mağfiret eder ve merhamet buyurursun.»
Nisâbûrî ve Fahri Razî'nin beyanları veçhile b e l d e yle murad; Mekke'dir. İbrahim (A.S.) Kâ'be'yi bina ettikten sonra münacatta bulunmuş ve Kâ'be'nin mahalli evvelden beri mahuf bir mahal olduğu halde Hz. İbrahim'in duâsı eseri, emin bir mahal olmuştur. Hatta Harem dahilinde insanlardan başka hayvanat-ı saire bile emindir, zaman-ı cahiliyede dahi Araplar bu hususa çok riayet ederler, iki düşman Mekke arazisinde tesadüf etseler yekdiğerinden emin olur, silâha sarılmazlardı. İbrahim (A.S.) ın bu duâsı eseri ehl-i Mekke düşmanlardan emin oldukları gibi Mekke beldesi de tahripten emindir. Gerçi bazı cebabire Mekke'ye hücum ve tahribe çalışmışlarsa da muvaffak olamamış ve sa'yları akîm kalmıştır. Binaenaleyh; kıyametin az evveline kadar Mekke şehri ma'mur kalacak ve kıyametin kubiylinde Habeş'ten bir taife gelip tahrib edeceklerine dair bazı hadis-i şerif mervidir.
Gerçi Hz. İbrahim'in puta ibadet etmek ihtimali yoksa da enbiyanın günahlardan ma'sum olmaları fazl-ı ilâhi ve tevfik-i sübhânî olduğuna işaret için Cenab-ı Hakkın ihsanına her zaman muhtaç olduğunu izharla putlara ibadetten uzak kılmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir, yoksa enbiyadan hiç bir nebi puta ibadet etmemiştir. Binaenaleyh; puta ibadet etmemekte devamını istemiştir, evlâdı hakkında duâsı sulben evlâdı içindir ki sulben evlâdından puta ibadet eden olmamıştır. Şu halde nesl-i İbrahim'den bir çok kimselerin putperest olmalarıyla itiraz varid olmaz. Yahut duâsı o zamanda mevcut olan evlât ve ahfadına mahsus olduğundan o zamanda mevcut olanlar puta ibadet etmemişlerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi putlar cemadat kabilinden oldukları cihetle insanları bilfiil idlâle iktidarları yoksa da idlâle sebep olduklarından sebebine isnad kabilinden idlâli putlara isnad ederek Hz. İbrahim «Putlar birçok kimseleri idlâl ettiler» demiştir, putların nâsı idlâle sebep olduklarını beyandan sonra «Bana tebaiyet eden kimse benim dinimle mütedeyyin ve benim ümmetimdir, ama usul-ü itikadın gayrı furu-u a'mâlde isyan eden olursa sen mağfiret ve merhamet sahibisin. İstersen mağfiret edersin» demekle isyan edenleri Cenab-ı Hakka havale etmiştir.
İbrahim (A.S.) ınkelâmında i s y a n la murad; furu-u a'mâlde isyan olduğu cihetle bu âyet küfrün mağfiret olunacağına delâlet etmez. Çünkü;
(فَإِنَّكَ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬) karinesiyle isyanın, furu-u a'mâlde isyan olduğunda şüphe yoktur. Zira; küfrün mağfiret olunmadığına diğer âyât-ı beyyinat suret-i kafiyede delâlet etmektedir. Bu cümle ise mağfiretin cevazına delâlet eder.
Bu âyet-i celile; insan için bulunduğu beldenin afattan masun olmasına ve evlâd u ahfadının şeriatın haricine çıkmamasına duâ etmek umur-u lâzımeden olduğuna delâlet eder. Zira İbrahim (A.S.) ın bu suretle duâsını Kur'an'da hikâyeden maksat; kullarına ta'limdir. Binaenaleyh; insanın nimetiyle mütena'im olduğu beldenin afattan masuniyetine ve kendi sebebiyle hasıl olan evlâd ü ahfadın şeriat dairesinde harekete muvaffak olmalarıyla duâ bir vazife-i mühimmedir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın duâsının bakiyesini beyan etmek üzere :

رَّبَّنَآ إِنِّىٓ أَسۡكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِى بِوَادٍ غَيۡرِ ذِى زَرۡعٍ عِندَ بَيۡتِكَ ٱلۡمُحَرَّمِ

buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz ! Ben zürriyetimden bazılarını senin Beyt-i Mrûharremin yanında ekinsiz ve otsuz bir vadide iskân ettim.]

رَبَّنَا لِيُقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ

[Ey bizim Rabbimiz ! Zürriyetimi bu otsuz ve susuz vadide iskândan maksadım beytin huzurunda onların sana ibadet, ikame-i salât etmeleridir.]

فَٱجۡعَلۡ أَفۡـِٔدَةً۬ مِّنَ ٱلنَّاسِ تَہۡوِىٓ إِلَيۡہِمۡ وَٱرۡزُقۡهُم مِّنَ ٱلثَّمَرَٲتِ

[Yâ Rabbi ! Maksadım onların sana ibadet etmeleri olunca sen nâstan bazılarının kalplerini meyleder kıl ki onları kasdetsin ve yanlarına gelsinler ve zürriyetim bu ekinsiz ve otsuz vadide yalnız kalmasınlar ve sonra hac için herkes o vadide Kâ'be'yi ziyaret kasdetsinler ve onları meyvelerden merzuk et.]

لَعَلَّهُمۡ يَشۡكُرُونَ (37)

[Me'mûl ki onlar nimetine şükrederler.]
Yani; İbrahim (A.S.) duâsında yalnız Mekke'nin emin olmasını, kendinin ve evlâdının putlardan uzak bulunmalarını istirhamla iktifa etmedi, belki duâsına şunu da ilâve etti ve dedi ki «Ey bizim Rabbimiz ! Ben zürriyetimin bazısı olan İsmail ve onun evlâdını senin muhterem olan beytin huzurunda bir derede iskân ettim ki o dere ekin sahibi değildir, ottan ve ekinden hâlî Mekke deresinde onları sana emanet ettim. Ey Rabbimiz ! Bu iskândan maksat; beytin huzurunda onların ikame-i salât edip vazife-i ubudiyetlerini eda etmeleridir. Şu halde ya Rabbi ! Sen nâstan bazılarının kalplerini onları kasdeder kıl ki o nâs kemâl-i şevk ve arzuyla onlara gelsinler ve bu kuru vadide kudretinle envâ'-ı meyvelerle merzuk et ki onlar nimetlerine şükretsinler. Çünkü; bu nimetlere şükretmeleri me'mûldür» demekle Rabbisine tazarru'da bulundu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile z ü r r i y e t le murad; İsmail (A.S.) ve evlâdıdır; v a d i yle murad; Mekke deresidir. Vadinin ekin sahibi olmadığını beyan etmiştir ki Mekke vadisi dağlık ve taşlık olduğundan ziraata elverişli değildir, Beyt-i Şerif taarruz ve tahkirden, cebabirenin tasallutundan masun ve her zaman kulûb-u nâsta muhterem olduğundan beyti muharrem unvanıyla tavsif etmiştir.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. İbrahim bu duâyı İsmail (A.S.) la validesini Mekke vadisinde Allah'a emanet ettiği zaman irad etmiştir. Çünkü; Hâcer, Sâra (R.A.) nın cariyesiyken zevci Hz. İbrahim'e hibe edip (Hâcer) den oğlu Hz. İsmail dünyaya gelince (Sâra) gayrete gelerek oğlunu ve validesini alıp başka mahalle götürmesine ısrar etmesi üzerine Mekke'ye götürmesini mübeyyin emr-i ilâhi gelince İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) ı ve (Hâcer) i Mekke'ye getirdi. Bir kırba su ve bir torba hurmayla Allahü Tealâ'ya emanet edip geri döndüğünde (Hâcer) «Bizi kime bırakıyorsun?» dedi. Hz. İbrahim de «Allah'a emanet ederim» deyip şu âyette beyan olunan duâyla Cenab-ı Hakka istirhamda bulundu. (Hâcer) (R.A.) suyu içti, oğlunu emzirdi. Su tükenince (Safa) ile (Merve) arasında bir kimse görebilmek ümidiy-'le sa'yetti. Lâkin hiç kimseyi göremedi. Çünkü; o zamanda Mekke arzında bir kimse yoktu. İbrahim (A.S.) ın, o mahallin emin bir mahal olmasıyla duâsının sebebi de ıssız ve korkunç bir mahal olmasıydı. Hz. (Hâcer) oğlunun yanına avdet ettiği zaman gördü ki şimdiki zemzem kuyusunun olduğu mahalden bir su zrûhur etmiş, hemen etrafını toprakla çevirdi ve havuza benzer bir şey yaptı. Suya ihtiyacı fazla olup onu da yanında bulunca suyu halkeden hallâka şükürle kalbi müsterih oldu. Fakat mukteza-yı beşeriyet ünsiyet edecek insana muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak inayet etti. Arabın (Cürhüm) kabilesinden bir kafile gönderdi. Hz. İbrahim'in
(فاجعل افئِدة من الناس تهوى الهم) lafzıyla duâsının eseri derhal zrûhur etti.
Yani; İbrahim (A.S.) bunları Mekke çölünde yalnız bırakınca maddî ve manevî ihtiyaçlarını düşünerek yapmış olduğu duâsında «Yâ Rabbi ! Nâstan bazılarının kalbini bunlar tarafına meylettir de bunları kasdetsinler ve yanlarına gelsinler» demiş ve duâsında bu fıkrayı dercetmişti. İşte bu fıkranın eseri (Hâcer) hurmayı bitirmeden zrûhur etmiş ve Cenab-ı Hak cürhümîleri göndermiştir.
Cürhümîler gelip suyu görünce (Hâcer) e komşu olmak istediler ve dediler ki «Sen suya bizi müşterek kıl, biz de hayvanatımızın sütüne seni müşterek kılalım.» Tarafeyn yekdiğerinin ihtiyacını düşünerek mukaveleye giriştiler ve bu minval üzere komşu olmak için akd-i mukavele ettiler. Binaenaleyh; İsmail (A.S.) onların içinden neş'et etti, lisan-ı Arap üzere tekellüme başladı ve onlardan bir kadın tezevvüc eyledi. Ba'dehu İbrahim (A.S.) geldi. Emr-i ilâhi veçhile Beyt-i Şerifi bina etti. İşte İbrahim (A.S.) iki ailesi arasında zrûhur eden bürudet üzerine bir zevcesini oğluyla beraber başka bir mahalle götürmeye ihtiyaç görülünce ma'mur bir beldeye ve her şeyin bol olduğu bir mahalle götürebilirdi. Fakat ne çare ki Mekke vadisinin imarı ve insanların iskânı zamanı gelip Fahr-i Kâinat'ın orada zrûhuru mukadder ve Beyt-i Şerifi tekrar bina etmek İbrahim (A.S.) a müyesser olacağı cihetle irade-i ilâhiye Mekke vadisine götürmesiyle zrûhur etmiştir. Hz. İbrahim. (A.S.) ı Nemrud gibi bir zalim ve gaddarın zulmünden ve ateşinden kurtaran hallâkın kudretine itimadı tam olduğundan ailesini o ıssız vadiye götürmek ve orada iskân etmekten endişe etmedi, telâşsızca götürmüş ve oraya götürmesini emreden âmir-i hakîkînin yed-i emanetine tevdi' ve diğer ailesi nezdine avdet etmişti. Yalnız bazı ihtiyaçlarını te'min hususunda Rabbisine istirhamla bir babanın ailesine ve evlâdına lâzım olan şefkat ve merhamet icabı lâzım olan vazifeyi eda ederek evlâdının hayra muvaffak ve merzuk olarak dünya ve âhirette mes'ud olmalarına duâ etmiştir. O mekânda o zaman Beyt-i Şerif mevcut değilse de evvelden orada Hz. Adem'in bina ettiği beyt olduğunu ve kendinin de o beyti tekrar bina edeceğini ve ilâyevmilkıyam ziyaretgâh-ı enâm olacağını vahy-i ilâhiyle bildiği için «Beyt-i Mrûharremin indinde zürriyetimden bazısını iskân ettim» demiştir.
Meyvelerle merzuk olmalarıyla duâsını kabulün eseri olarak Mekke'ye her taraftan her nevi meyve gelir. Hatta Mekke'de yaz, kış, güz ve bahar meyveleri bir günde bulunur ve taze meyvenin arkası kesilmez. Nâstan bir taifenin kalplerini bunlara müteveccih kıl diyerek duâsının eseri olarak derhal (Cürhüm) taifesi geldiği gibi ehl-i imanın kalpleri ilâyevmilkıyam o mekân-ı mübareke müteveccih olduğundan her taraftan huccac gelir, hiç bir zaman ziyaretçi eksik olmaz. Ve bütün ehl-i küfür bir araya gelse ehl-i imanı ziyaretten men'e çalışsalar zerre kadar faydasını göremez ve hep emekleri boşa gider. Çünkü; irade-i ilâhiyeye karşı kulların sa'yları semeresiz kalacağında şüphe yoktur.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın duâsının bakiyesini beyan etmek üzere:

رَبَّنَآ إِنَّكَ تَعۡلَمُ مَا نُخۡفِى وَمَا نُعۡلِنُ‌ۗ وَمَا يَخۡفَىٰ عَلَى ٱللهُِ مِن شَىۡءٍ۬ فِى الأرۡضِ وَلا فِى ٱلسَّمَآءِ (38)

buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz ! Sen bizim gizli ve aşikâr ahvalimizi bilirsin. Halbuki yerde ve gökte Allah-u Tealâ üzerine hiç bir şey gizli olmaz.]
Yani; İbrahim (A.S.) duâsına şunu da ilâve ederek dedi ki «Ey bizim Rabbimiz ! Sen bizim gizli işlediğimiz işlerimizi ve açıkta yaptığımız bütün ahvalimizi bilirsin. Binaenaleyh; bizim için duâya ve senden bir şey talebine hacet yoktur. Zira; ihtiyacımızı tamamen bildiğinden muhtaç ve müstehak olduğumuz şeyi verirsin. Ve lâkin bizim sana ubudiyetimizi izhar ve azametine ta'zîm ve izzetine tezellül etmek vazifemiz olduğundan sana tazarru ederiz. Zira; yerde ve gökte Allah-u Tealâ üzerine hiç bir şey gizli olmaz ve her şeyi ilmi muhittir. Şu halde yâ Rabbi ! İsmail ve validesinden ayrılmak sebebiyle kalbimizde gizlediğimiz hüzün ve esefimizi ve müfarakat zamanı ağlamak ve rikkat icabedecek söylediğimiz sözlerimizi dahi sen bilirsin. Zira; sana gizli bir şey yoktur» demekle tazarru etti.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ınoğlu İshak (A.S.) doğunca hamd ü senasını ve duâsını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere :

ٱلۡحَمۡدُ للهِ ٱلَّذِى وَهَبَ لِى عَلَى ٱلۡكِبَرِ إِسۡمَـٰعِيلَ وَإِسۡحَـٰقَ‌ۚ

buyuruyor.

[Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allah-u Tealâ kocalığımla beraber bana İsmail ve İshak'ı hibe ve ihsan etti.]

إِنَّ رَبِّى لَسَمِيعُ ٱلدُّعَآءِ (39)

[Zira; benim Rabbim duâyı işitir.]

رَبِّ ٱجۡعَلۡنِى مُقِيمَ ٱلصَّلَوٰةِ وَمِن ذُرِّيَّتِى‌ۚ

[Ey benim Rabbim ! Beni ve zürriyetimi namazı ikame eder ve canib-i manevîne- teveccühte daim kıl ki ben ve zürriyetim huşu üzere rızanı aramaktan müdavim olalım.]

رَبَّنَا وَتَقَبَّلۡ دُعَآءِ (40)

[Ey bizim Rabbimiz ! Duâmızı kabul et ki sa'yimi/ zayi olmasın.]

رَبَّنَا ٱغۡفِرۡ لِى وَلِوَٲلِدَىَّ وَلِلۡمُؤۡمِنِينَ يَوۡمَ يَقُومُ ٱلۡحِسَابُ (41)

[Ey bizim Rabbimiz ! Beni ve valideynimi ve bilcümle mü'minleri hesabın kaim olduğu günle mağfiret et.] demekle istirhamda bulundu.
İbrahim (A.S.) sinn-i şeyhrûhetinde Cenab-ı Hakkın iki oğlan ihsan ettiğine hamdetti. Çünkü; Fahri Râzi, Kâzî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) oğlu İsmail (A.S.) dünyaya geldiğinde doksan dokuz ve İshak (A.S.) dünyaya geldiğinde yüz on iki yaşında olduğu mervidir. Çocuk getirmek zamanı geçip kocalık yakasını sardığı bir sırada Allah'ın çocuk halk etmesi kendi hakkında pek büyük bir lutf-u ilâhi olduğundan kocalığında ihsan ettiğini hamdinde sarahaten zikretmiş ve bir nimete nail olan kimsenin derhal hamdetmesi ve şükürle o nimeti karşılaması vazife-i ubudiyet olduğuna işaret eylemiştir. Gerçi İbrahim (A.S.) nebi olduğu cihetle ma'sumsa da abd için her zaman dergâh-ı ulûhiyete iltica ve mâsivâdan kat'-ı ümid etmek lâzım olduğuna işaret için kendi nefsine mağfiretle duâ etmiştir. Ebeveynine mağfiretle duâ «Tâib ü müstağfir oldularsa mağfiret et» demektir. Yahut küfrün mağfiret olunmayacağına dair henüz kendisine vahiy gelmemişti.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (إِنَّ رَبِّى لَسَمِيعُ ٱلدُّعَآءِ) ,
(المجيب الدعاء) makamınadır ki «Duâyı kabul eder» demektir.
(المجيب الدعاء ه سمع الله لمن حمده) kavli de bu kabildendir. Yani «Hamdeden kimsenin hamdini Allah-u Tealâ işitir» demek «Kabul eder» demektir.

***
Vâcib Tealâ tevhidin delillerini ve Hz. İbrahim'in duâsını beyanla kullarına tevhidi ve duânın âdabını talimden sonra yevm-i kıyamette zalimlerin hallerini tafsilen beyan etmek üzere :

وَلا تَحۡسَبَنَّ ٱلله غَـٰفِلاً عَمَّا يَعۡمَلُ ٱلظَّـٰلِمُونَ‌ۚ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمۡ لِيَوۡمٍ۬ تَشۡخَصُ فِيهِ الأبۡصَـٰرُ (42)

buyuruyor.

[Zalimlerin amellerinden Allah-u Tealâ'yı elbette gafil zannetme. Zira; Allah-u Tealâ zalimlerin azabını şol bir gün için te'hir eder ki o günde zalimlerin gözleri açılır, yumulmaz, hayrette kalır.]

مُهۡطِعِينَ مُقۡنِعِى رُءُوسِہِمۡ لا يَرۡتَدُّ إِلَيۡہِمۡ طَرۡفُهُمۡ‌ۖ وَأَفۡـِٔدَتُہُمۡ هَوَآءٌ۬ (43)

[O zalimler sür'at eder oldukları halde başlarını yukarı kaldırarak çağırıldıkları tarafa giderler ve gözleri kendileri tarafına dönmez ki kendilerini görsünler. Halbuki onların kalpleri boştur.] Ulûm ve maarife dair bir şey bulunmaz.
Yani; habibim ! Sen zalimlerin zulmünden ve sair çirkin ef'âllerinden Allah-u Tealâ gaflet eder de onların işledikleri yanlarına kalır, ceza görmezler zannetme. Ancak Allah-u Tealâ onların cezalarını şol bir gün için te'hir eder ki o günde zalimlerin korkuları ve o günün dehşeti sebebiyle gözleri açılır, kapanmaz. Hatta rûhları kabzolunan mevtaların gözleri gibi belirir, ölü gözü gibi bir daha kapanmaz bir hale gelir. Binaenaleyh; onların nazarları kendilerine reddolunmaz ki kendilerini görsünler ve o zalimler arsa-i mahşere cem'olmak üzere başlarını kaldırır, sür'atle giderler ve kalpleri de bütün hayrattan hâlî boşluktan ibarettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitap; Resûlullah'adır. Ve lâkin zalimleri tehdid ve mazlumları tesliyedir. Çünkü zalimlerin her hallerini ve amellerini bildiğini ve amellerinin hiç bir zerresinden gafil olmadığını ve azaplarını yevm-i kıyamete te'hirini ve o günde hallerinin perişan olacağını ve o günün dehşetinden gözleri açılıp bir daha göz kapaklarının ölü gözü gibi kapanmayacağını, kemâl-i hayret ve endişelerinden kendi şahıslarını görmeye takatları olmayacağını beyan etmek; elbette zalimleri tehdiddir ki vukuu muhakkak olan şeylerle bir tehdiddir.
Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile yevm-i kıyamette g ö z l e r i n t e ş h i s i yle murad; o günün dehşetinden hayretleri icabı gözlerinin açılıp bir daha kapanmamasıdır. Çünkü; insan pek korktuğunda endişesinden gözü pekçe açılır ki lisanımızla belirme tabir olunur. M u h t i '; çağırılan tarafa sür'atla giden kimsedir. Çünkü; insanlar kabirlerinden kalkınca İsrafil vasıtasıyla, hesap için mahşere davet olunacaklar. İşte o vakitte zalimler dünyada işledikleri fena amellerini bildiklerinden cellâd önüne giden katiller gibi endişeli gidecekleri beyan olunmuştur.
(مُقۡنِعِى رُءُوسِہِمۡ) başlarını yukarı kaldırıp gitmektir. K a l p l e r i n i n h a v a o l m a s ı yla murad; kalpleri yerinden oynamak, hava gibi vücudun her tarafına gitmek istemek, boğazlarının ucuna gelip nefeslerini daraltmak, ıztırap sebebiyle bütün idrak ve şuurdan hâlî olmaktır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet dahi kıyametin vücuduna delâlet eder. Çünkü; Allah-u Tealâ zulümden intikamını almasa ya zalimin zulmünden haşa gafil, yahut intikamdan âciz veyahut zalimin zulmüne razı olmasını müstelzim olur. Gerek gaflet ve aciz, gerek zulme razı olmak muhaldir. Şu halde intikam almamak da muhaldir. Binaenaleyh; dünyada intikamını her zalimden almayı ekseri zalimlerin intikamı te'hir olunduğundan elbette intikam alacak bir gün muhakkaktır. İşte o gün de kıyamet günü ve yevm-i âhirettir. Gözlerinin yukarı dikilip kapanmayacağının devamına ve nazarlarının kendilerine bir daha rücû' etmeyeceğine ve hiç bir şeyi düşünmeye vakitleri olmayacağına işaret için kalplerinin hâlî olacağı beyan olunmuştur. Şu tasvir olunan hallerin hesap zamanında veyahut Cehennem'e gidecekleri zamanda olacağına dair rivayetler varsa da esah olan kabirlerinden kalkıp mahşere giderken olacaktır.
Hulâsa; hiç bir zalimin zulmü yanına kalmayıp elbette cezasını göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zalimlerden ahz-ı intikam edeceğini beyandan sonra o günde zalimlerin bazı hallerini beyan etmek üzere :

وَأَنذِرِ ٱلنَّاسَ يَوۡمَ يَأۡتِيہِمُ ٱلۡعَذَابُ فَيَقُولُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ رَبَّنَآ أَخِّرۡنَآ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ قَرِيبٍ۬ نُّجِبۡ دَعۡوَتَكَ وَنَتَّبِعِ ٱلرُّسُلَ‌ۗ

buyuruyor.

[Habibim ! Azabın geleceği günle sen nası korkut. Azap geldiği gün zalimler derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Sen bizi az bir zamana kadar te'hirle dünyaya iade et. Biz davetine icabet edelim ve bizi davet eden resûllere tâbi' olalım.»]
Yani; yâ Ekrern-er Rusûl ! Kıyametin dehşetini ve nâsa nazil olacak azabı ve o azabın geleceği günü beyanla sen nâsı inzar et ki onlar azabın sebebi olan günahlardan ictinab etsinler. Zira; Allah'ı ve resûlünü tekziple nefislerine zulmeden zalimler o günün azabını görünce derler ki «Ey bizi dünyada bir çok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz ! Sen bizi yakın bir müddetle dünyaya döndür ve azabımızı te'hir et ki biz senin davetine icabet ve resûllere ittibâ' edelim. Tâib ve müstağfir olalım. Geçirmiş olduğumuz amelleri tedarik edelim» demekle münacatta bulunurlar ve lâkin fayda etmez. Çünkü; geçmiş zamanın bir daha avdet ihtimali yoktur, onların şu münacatları zamanında dünya kalmayacaktır ki avdet etsinler ve teklifin zamanı geçmiştir ki tekrar mükellef olsunlar.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerin dünyaya avdet talebinde bulunacaklarını beyandan sonra zalimlerin şu taleplerine verilecek cevabı beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ تَڪُونُوٓاْ أَقۡسَمۡتُم مِّن قَبۡلُ مَا لَڪُم مِّن زَوَالٍ۬ (44)

buyuruyor.

[«Ey kâfirler ! Siz dünyaya avdet etmek istersiniz de bundan evvel dünyada yemin edip bizim için zeval yoktur demediniz mi, kendiniz için zeval olmadığını iddia edip yemininizle te'kid etmediniz mi?]

وَسَكَنتُمۡ فِى مَسَـٰڪِنِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ وَتَبَيَّنَ لَڪُمۡ كَيۡفَ فَعَلۡنَا بِهِمۡ وَضَرَبۡنَا لَكُمُ الأمۡثَالَ (45)

[Siz nefislerine zulmeden bir takım zalimlerin meskenlerinde sakin olmadınız mı? Onları bizim nasıl ihlâk ettiğimiz ve ne işlediğimiz size tebeyyün etmedi mi ve size ibret olmak ve hakikati bilmeniz için misaller beyan etmedik mi? Bunlardan ibret almadınız da şimdi dünyaya avdet edip mâfâtınızı tedarik etmek istersiniz. Halbuki sizin için bu mümkün değildir» demekle istid'âları reddolunur.]
Yani; «Yâ Rabbi ! Bizi dünyaya reddet de iman ve geçmişlerimizi kaza edelim» diyen kâfirlere taraf-ı ilâhiden tevbih tarikıyla denilir ki «Bundan evvel dünyada sizin için zeval olmayacağına ve vefat eden kimsenin bir daha ihya olunmayacağına ve haşrü neşir olmayacağına yemin etmediniz mi, küfürle nefislerine zulmeden Ad, Semûd ve Nrûh kavimleri gibi cebabirenin meskenlerinde siz sakin olmadınız mı ve onların harabelerini görmediniz mi? Elbette yemin ettiniz ve sakin oldunuz. Bunları inkâr edemezsiniz. Halbuki onların halleri ve bizim onlara işlediğimiz ve nasıl ihlâk ettiğimiz sizin için tebeyyün ve tahakkuk etti, sizin ibret almanız için bir takım durub-u emsal beyan ettik. Bunlardan ibret alıp mütenebbih olmak ve iman etmek ye resûllerinize ittibâ' etmek lâzımken bilâkis tuğyan edip iman etmediniz. Şimdi iman ve amel tedarik eylemek için mühlet ve dünyaya avdet etmek istiyorsunuz. Bu istediğiniz şey mümkün değildir» demekle talepleri reddolunur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada kâfirlerin yeminleri âhireti inkâr içindir. Zira; onlar bu hayattan sonra hayat ve dar-ı dünyadan sonra dar-ı âhiret yok diyerek yemin etmekten çekinmezler, ekseriya mürtedlerin halleri de budur. Halbuki aklı olan bir kimse için âhireti ikrardan daha açık ve kolay bir şey yoktur. Çünkü; düşünülünce bu dünyaya nereden geldi ve .kim getirdi? Anasının rahmindeyken suâl mümkün olsa da sorulmuş olsaydı orada dahi bundan başka bir mekân yok demekle cevap verirdi. Halbuki gördü ki dünya varmış. Şu halde bu dünyaya getiren zatın âhirete götürmesinden ve bir dar-ı âhiret halkeylemesinden ve kendine itaat edenlere mükâfat vermesinden ve isyan edenlere azab etmesinden daha açık ve kolay ne olabilir?

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azaplarını ve dünyada âhireti inkâr için yeminlerini beyan ettiği gibi hilelerini dahi beyan etmek üzere :

وَقَدۡ مَكَرُواْ مَڪۡرَهُمۡ وَعِندَ ٱللهُِ مَڪۡرُهُمۡ وَإِن كَانَ مَڪۡرُهُمۡ لِتَزُولَ مِنۡهُ ٱلۡجِبَالُ (46)

buyuruyor.

[Mûhakkak kâfirler şeriatları iptale hile yaparcasına hile yaptılar ve envâ'-ı desaise teşebbüs ettiler ve her zaman kendilerini ıslah için gönderilen resûllerin şeriatlarının inkırazına çalıştılar. Halbuki indallah hileleri ve hilelerinin cezası yazılı ve sabittir. Binaenaleyh; hilelerinin cezasını göreceklerdir. Halbuki onların hileleri dağlar gibi sabit olan şeriatları yerinden ayıramaz.] Çünkü; şeriatın delilleri onların hilelerinden daha kuvvetlidir. Şu halde onların hileleri ne kadar kuvvetli olsa delâil-i şer'iyeye mukaabele edemez.
Şu manâ; (ان) lâfzı nâfiye olup (لنزول) de bulunan (لام) te'kid için olduğuna nazarandır. Amma (ان) lâfzı muhaffefe olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [Onların hileleri o kadar kuvvetlidir ki o hileler yerinden cesîm dağları ayırır ve dağları yerlerinden oynatacak kadar hile yaptılar ve lâkin şeriatı yerinden oynatamadılar. Zira şeriat; dağlardan daha metin ve daha ziyade payidardır. Binaenaleyh; her ne yapsalar onların hileleri zail, şeriat sabit ve hile yapanlar hâib ve hâsir.] demektir.

فَلا تَحۡسَبَنَّ ٱلله مُخۡلِفَ وَعۡدِهِۦ رُسُلَهُ ۥۤ‌ۗ إِنَّ ٱلله عَزِيزٌ۬ ذُو ٱنتِقَامٍ۬ (47)

[Kâfirlerin hileleri fayda etmeyeceğini bilince habibim ! Allah-u Tealâ resûllerine vaadinde hulfeder zannetme. Zira; Allah-u Tealâ herkese galip ve düşmanlarından intikamını almaya muktedir bir intikam sahibidir.] Ve öyle bir galiptir ki kendine hile edilmez ve öyle bir kaadir ki kendine asla müdafaa olunmaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah'ın resûllerine vaadi; nusret ve i'lâ-yı kelimetullah ve dinlerinin âlî kılınıp düşmanlarına galip olmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ intikam sahibi olduğunu beyandan sonra intikamın zamanını beyan etmek üzere :

يَوۡمَ تُبَدَّلُ الأرۡضُ غَيۡرَ الأرۡضِ وَٱلسَّمَـٰوَٲتُ‌ۖ وَبَرَزُواْ للهِ ٱلۡوَٲحِدِ ٱلۡقَهَّارِ (48)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ zalimlerden şol günde intikamını alır ki o günde arzın dağları yerinden oynayıp zail olmak, dereleri düzeltmek, ma'mureleri harab olmak suretiyle sıfatı başka bir sıfata tebeddül eder ve göklerin yıldızları dökülmek ve kendileri dürülmek suretiyle göklerin hey'etleri değişir ve o günde nâs huzur-u ilâhide hesap görmek için kalkar, vâhid-i kahhar olan Allah-u Tealâ huzurunda ispat-ı vücud ederek zrûhur ederler. İşte o günde âhireti inkâr eden zalimlerden intikamını alır.]
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile arzın ve semanın tebeddülünde iki ihtimâl vardır :
B i r i n c i s i ; arzın ve semanın zatları bakî olup sıfatlan değişmektir. Meselâ arzın üzerinde olan dağların, derelerin ve imaretlerin zail olmasıyla her tarafı düzelmek ve şu görülen sıfatın gayrı bir sıfat iktisabetmek ve semanın yıldızları dökülüp şu sıfatın gayrı bir sıfat ahzeylemektir. Ve ibn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunan manâ da budur. Bu manâyı te'yid eden bazı ehadis-i celile de mervidir.
İ k i n c i s i ; arzın ve semanın zatlarının değişmesidir ki arzın, bu başka billur gibi berrak bir hale geleceği ve nâsın hesap için onun üzerinde haşrolunacağı (Enes) ve (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir. Hulâsa arzın ve semanın tebeddül edeceği kat'î olup ancak keyfiyeti zannî olduğu için ihtilâf vardır.

***
Vâcib Tealâ arzın ve semanın tebeddül ettiği yevm-i kıyamette intikamını alacağını ve nâsın hesap için kendi huzurunda içtimâ' edeceklerini beyandan sonra kahrının zrûhuruyla nâsa arız olacak ahvali beyan etmek üzere :

وَتَرَى ٱلۡمُجۡرِمِينَ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ مُّقَرَّنِينَ فِى الأصۡفَادِ (49)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen o günde mücrimleri zincirlerle birbirlerine bağlı görürsün.]

سَرَابِيلُهُم مِّن قَطِرَانٍ۬

[Onların gömlekleri katrandır.]

وَتَغۡشَىٰ وُجُوهَهُمُ ٱلنَّارُ (50)

[Onların yüzlerini Cehennem ateşi örter.]

لِيَجۡزِىَ ٱللهُِ كُلَّ نَفۡسٍ۬ مَّا كَسَبَتۡ‌ۚ

[Şu vechüzere intikam almak; Allah'ın her nefsi kesbettiği günahıyla cezalandırmak içindir.]

إِنَّ ٱلله سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ (51)

[Zira; Allah'ın hesabı gayet sür'atlidir.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirler şeytanlarıyla beraber elleri ve ayaklan bağlı ve birbirlerine merbut oldukları halde gelirler, gömlekleri katranla yağlanır ki kokusu fena, renkleri siyah ve ateşin alevi ziyade olur. Katranla yakacağını beyanda tehdid ziyadedir. Çünkü; nâs katranın nasıl yandığını bilirler.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile yüzlerinde olan âleti idraki, hakta isti'mal etmediklerinden yüzlerini ateşin ihata edip örteceği beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyametin şiddetini beyandan sonra şu beyan olunan ahkâmın, nasa tebliğin nihayeti olduğunu beyan etmek üzere:

هَـٰذَا بَلَـٰغٌ۬ لِّلنَّاسِ

buyuruyor.

[İşte şu sûrede beyan olunan ahkâm; nâsa tebliğin nihayetidir ki bu kadar açık beyanatın fevkında bir beyan olamaz. Zira; her ciheti tamamıyla beyan olunmuştur.]

وَلِيُنذَرُواْ بِهِۦ

[Ve şu beyan; nas kendisiyle inzar olunsun ve mütenassıh olsunlar içindir.]

وَلِيَعۡلَمُوٓاْ أَنَّمَا هُوَ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬

[Ve şu beyanla bilsinler ki ma'bud; ancak birdir. Şerik ve nazirden münezzehtir.]

وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الألۡبَـٰبِ (52)

[Ve şu beyan; akıl sahipleri düşünsünler içindir.] Çünkü; Kur'an'ın sair sûreleri gibi bu sûrenin de inzali nası irşad etmek ve erbab-ı ukulün düşünmeleriyle doğru yolu bulup halkı doğru yola sevketmeleri içindir. İnsanda meziyet; ancak akılla olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü delâili tetkik; ancak akıl sahiplerine tahsis olunmuştur.
Hulâsa; Kur'an'ın ve kütüb-ü sairenin inzalinden maksat; üç şey olup
B i r i n c i s i ; enbiyanın kitaplar vasıtasıyla halkı irşad ve noksanlarını ikmâl etmeleri olduğuna (وَلِيُنذَرُواْ بِهِۦ) ile işaret olunduğu,
İ k i n c i s i ; insanlar için her şeyden evvel vücud-u ilâhiyi ve vahdaniyet-i subhâniyeyi aklî ve nakli delillerle ispat etmek olduğuna
(وَلِيَعۡلَمُوٓاْ أَنَّمَا هُوَ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬) ile işaret olunduğu,
Ü ç ü n c ü s ü ; akaidi tashihden sonra ameliyatı ıslah etmek olduğuna (وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الألۡبَـٰبِ) ile işaret olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Gösterim: 390