Meryem Suresi Tefsiri

SÛRE-İ MERYEM

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'lerdendir. Doksan sekiz âyeti cami'dir.

ڪٓهيعٓصٓ (1)

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şu harflerin manâsı : [Bilcümle mahlukâtımn umuruna kâfi ve kullarını hidayette kılıcı ve yed-i kudreti cümlenin kudretinin fevkinde ve ilmi her şeyi muhit ve vaadinde sadık olan zat-ı uluhiyetime yemin ederim.] demektir.

Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan müteşebihâtın yani harflerin tevilini tecviz edenlere ve şu manâya nazaran bu harfler VâcibTealâ'nın evsaf-ı memduhasına delâlet eden esmâ-i hüsnâsından bazılarına işaret ve edat-ı kasemdir. Yahut bu harfler; Sıl re'nin ismidir. Buna nazaran manâ, [Şu tilâvet olunan âyetler (ڪٓهيعٓصٓ) süresidir. Veyahut Esmâ-i İlâhiyeden bir isimdir.]

ذِكۡرُ رَحۡمَتِ رَبِّكَ عَبۡدَهُ ۥ زَڪَرِيَّآ (2)

[Şu tilâvet olunan âyetler Rabbın Tealâ'nın rahmeti ve kendi abdi Zekeriyyânın zikridir.]

Yani; habibim ! Şu senin üzerine tilâvet olunan âyetler enva-ı ni'metleriyle seni terbiye eden Rabbın Tealâ'nın rahmeti ve ihsanı ve kendi kulu olan Zekeriyyânın zikri ve menakıb-ı celilelerinin beyanıdır.
Hz. Zekeriyyâ ümmetini imana ve itaata isal eder yolu gösterip tarik-ı necata davet ettiğinden ve ümmeti hakkında aynı rahmet olduğundan rahmet unvanıyla zikrolunmuştur. Yahut Zekeriyyâ Aleyhisselâmın ihlâs üzere duâsını Kur'an'da zikretmek ümmet-i Muhammed hakkında rahmet olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette rahmet olduğunu beyan etmiştir. Zira Zekeriyyâ Aleyhisselâmın ind-i İlâhîde makbul olan tarîkini beyan etmek; ümmet-i Muhammedin aynı tarika sülük etmeleri lâzım olduğunu tavsiye kabilinden bulunduğu cihetle Hz. Zekeriyyâ’nın tarîkma tebaiyyet mültezem olduğunu beyan etmektir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu sûre'nin nüzulü Resûlullah için büyük bir ni'met olduğuna işaret zımnında esma-i hüsnâdan terbiye ve in'âmı müş'ir olan Rab ism-i şerifi varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ Hz. Zekeriyya'nın rahmet olduğunu beyandan sonra ihlâs üzere duâsını beyan etmek üzere :

إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُ ۥ نِدَآءً خَفِيًّ۬ا (3)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Zekeriyyâ Aleyhisselâm Rabbına gizlice nida etti.]
Yani; Zekeriyyâ Aleyhisselâmın menakıb-ı celilelerinden birisi Rabbına ihlâs üzere duâ etmesidir. Binaenaleyh; zikret şol zamanı ki o zamanda Zekeriyyâ Rabbına hafî olarak nida etti.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyâ duâsında hüsn-ü edebe riayet eyledi. Zira; Cenab-ı Hakka nisbetle hafî ve celî duâ müsavi olduğu halde ihlâsta ziyade ve riyadan uzak ve nâsın zemminden hâlî olmasını nazar-ı itibare alarak duânın gizli suretini ihtiyar etti. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Zekeriyyânın duâda hafî sureti ihtiyarında; Dört ihtimâl vardır:

3187
B i r i n c i s i ; Hafâda ihlâsın ziyade olmasıdır.
İ k i n c i s i ; Nâsın levminden hazer etmesidir. Çünkü; Zekeriyya Aleyhisselâmın çocuk istediği zaman kendinin ve hareminin çocuk getirecek zamanları geçmiş olup âdete nazaran çocuk doğurmak muhal olduğu bir zamanda çocuk talebinde bulunmasını herkes çok görüp levmedeceklerini bildiğinden kemal-i hüzünle hafî surette duâyı ihtiyar etmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Vefatında işlerine varis olacak velilerine halini bildirmemek suretini iltizam etmesidir.
D ö r d ü n c ü s ü ; İhtiyarlığın tam hükümferma olduğu cihetle sadası çıkmaz bir hale gelmesidir. Gerçi maksadı cehren duâ etmekse de sadası yetişmediğinden hafî surette duâ etmesi muhtemeldir. Ancak bu ihtimal zayıftır. Çünkü; Cenab-ı Hak hafi surette duâ ettiğini sarahaten beyan etmiştir. Hz. Zekeriyyanın duâ ettiği zamanda kendinin doksan sekiz veya yüz yaşında, hareminin de doksan sekiz yaşında oldukları mervidir. Gerçi âyette sinnini tayin yoksa da bundan sonraki âyette pir-i fanî olduğu suret-i kafiyede beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ Hz. Zekeriyyâ’nın suret-i hafâda nida ettiğini beyandan sonra nidasında söylediği sözlerini beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ إِنِّى وَهَنَ ٱلۡعَظۡمُ مِنِّى

buyuruyor.

[Zekeriyya Aleyhisselâm «Ey benim Rabbım ! Benim kemiklerim zayıf oldu» dedi.]

وَٱشۡتَعَلَ ٱلرَّأۡسُ شَيۡبً۬ا

[Kocalık cihetinden basımdaki saçların beyazlığı alevlendi.]

3188

وَلَمۡ أَڪُنۢ بِدُعَآٮِٕكَ رَبِّ شَقِيًّ۬ا (4)

[Ve ben sana duâda Rabbım hiç mahrum olmadım. Zira; her zaman duâmı kabul etmekle beni mesrur ettin.]
Yani; Zekeriya Aleyhisselâm hafiyyen duâ etti ve dedi ki «Ey beni enva-ı ni'metleri ile terbiye eden Rabbım ! Benim bedenimin direkleri menzilinde ve cismimin kıvamına hadim olan kemiklerim zayıf oldu, yıkılmaya yüz tuttu, basımdaki saçların ihtiyarlığa alâmet olan beyazlığı ateşin alevi gibi alevlendi ve siyahlığı bilkülliyye zail oldu. Zira; güz aylarında kurumaya yüz tutan otların sararıp döküldüğü gibi benim de vücudumda bulunan saçlarım zevalimi müş'ir olan beyazlığa inkılâb etti. «Ya Rabbi ! Ben sana duâ ettiğimde hiç bir zaman haib olmadım. Çünkü; her zaman duâmı kabul ettin, beni me'yûs etmedin. Gerçi şu istediğim çocuk benim şu zamana ve âdete nisbetle baîd ise de senin kudretine nisbetle gayet kolaydır» demekle Rabbından bir çocuk vermesini istirham etti.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvelki âyette icmalen beyan olunan nidayı tefsir ve beyandır. Hz. Zekeriyya duâsı üzerine üç şeyi takdim etti:
B i r i n c i s i ; Bütün bedeninin za'fını kemiklerinin za'fı ile isbat etmesidir. Çünkü; azanın kuvvetlisi, bedenin kıvamı ve cismin sair eczasından salabetli olduğu halde kemikler zayıflayınca sair eczaların da zayıflıyacağı evleviyetle sabittir.
İ k i n c i s i ; Şeyhuhat eseri olan beyazlığın her tarafını ihata ettiğini beyanla şu talebinde kudret-i İlâhiyeye istinattan başka esbab-ı zahiriyeye tevessül imkânı kalmadığına işaret ve beyanatını Rahmet-i İlâhiyeyi celbe vesile addetmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; duâsının dergah-ı ulûhiyette reddolunmamasıdır. Çünkü şimdiye kadar duâsının kabulünün âdet-i İlâhîye cümlesinden olduğunu beyan etmek; şu duâsının dahi kabulünde tesiri ziyade olmaktır. Yani «Ya Rabbi ! Benim vücudum kavi, cismim sağlam ve esbab-ı zahiriyeye tevessüle iktidarım olduğu zamanda duâmı kabul edip reddetmediğin halde şimdi benim gayet zayıf olup her şeyden elim kesilip âciz kaldığım bir zamanda duâmı kabul edeceğine ümidim kavidir. Ve eğer reddedersen benim için kederi mucip olacağında şüphe yoktur. Şu halde eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olduğum ihtiyarlık zamanımda duâmı redle beni mahrum ve meyus etme» demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ihtiyarlıkta kemale vasıl olduğuna işaret için saçlarının beyazlığını ateşin alevine teşbih etmiştir. Çünkü iştial; ateşin alevinde isti'mâl olunur. Beyazlığın şiddetine işaret için iştial başa isnad olunmuştur. Halbuki iştial eden baş değil belki baştaki saçlardır. Fakat baş alevlenince başta bulunan saçların alevleneceği evleviyetle sabit olacağından alev başa isnad olunmuştur ki «Beyazlığı son dereceye geldi» demektir.
(شَقيا) matlup olan şeyden mahrum olmaktır. Çünkü; Medarik'in beyanı veçhile «Filân kimse hacetinde saîd oldu» demek; «istediği şeye zaferyâb oldu» denildiği gibi «filân kimse hacetinde şakî oldu» demek; «istediği şeyden mahrum oldu» demektir.

3189
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâmın diğer sözlerini beyan etmek üzere:

وَإِنِّى خِفۡتُ ٱلۡمَوَٲلِىَ مِن وَرَآءِى وَڪَانَتِ ٱمۡرَأَتِى عَاقِرً۬ا

buyuruyor.

[Ya Rabbi ! Benden sonra benim velîlerimden korkarım. Halbuki benim haremim çocuk doğuramaz oldu.] Yâni; «Benim vefatımdan ve inkırazımdan sonra bana velayet davasında bulunacak amcazadelerimin ve asabelerimin benim mütevelli olduğum umur-u diniyyeyi bana velayet davasiyle tahrif ve tağyir etmelerinden korktum. Zira; onlardan salah ve hayır memul değildir. Ya Rabbi bana varis olacak salih bir oğlum yok ki umur-u dini ona tevdi edeyim. Bununla beraber haremim çocuk getirmez bir haldedir. Binaenaleyh; senin kudretine ilticadan başka çarem yoktur» demekle duâdan maksadını beyan etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Zekeriya'nın M e v a l î ile muradı; amca zadeleridir. Onlar diyanet hususunda Benî İsrail'in eşirrâsından oldukları cihetle korkusu umur-u dinde ve siyaset-i memleket hususundadır. Binaenaleyh; kendine velayet davasında bulunacak akrabalarından memnun olmadığından vefatından sonra ahval-i nâsı yoluyla temşît edecek ve umur-u dinde nâsa merci' olacak bir veli ve hayırlı halef istedi. Şu halde insanlar için vefatında umur-u dine hadim ve hayırlı olacak oğlan evlâdı istemek meşru ve memduh olduğuna bu âyet delâlet eder.

3190
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm’ın duâsının mukaddimelerini bitirdikten sonra duâya başladığını ve duâsının keyfiyetini alâtarik il hikâye beyan etmek üzere :

فَهَبۡ لِى مِن لَّدُنكَ وَلِيًّ۬ا (5) يَرِثُنِى وَيَرِثُ مِنۡ ءَالِ يَعۡقُوبَ‌ۖ

buyuruyor.

[«Benim halim şu maruzatım veçhile olunca ya Rabbi ! Kendi indinden bir Velî hibe ve ihsan et ki o Veli ilimde ve umur-u dinde bana varis ve halife olsun ve Al-i Yakubdan baki kalan merasim-i diniyye ve şeâir-i hidayeti nâsa tebliğ hususunda dahi varis olsun.»]

وَٱجۡعَلۡهُ رَبِّ رَضِيًّ۬ا (6)

[«Ya Rabbi ! O hibe edeceğin Veliyi sen nazil olan belayâya ve hükmüne razı ve umum kulların nazarında marzı ve makbul kıl» demekle bir Veled-i salih vermesini istirham etti.]
Bu âyette v e r a s e t le murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile ilimde ve ahkâm-ı şer'iyeyi nâsa tebliğde verasettir, yoksa malda veraset değildir. Çünkü; Enbiya-yı izamın malları mevrus olmaz. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'nın veled talebi esbab-ı âdiyeden ümidini keserek harikulade suretiyle istemektir. A l - i Y a k u b la murad; karabet ve dinde muvafakat suretiyle Yakub Aleyhisselâm'a mensup olanlardır. Yahud Y a k u b ile murad; Hz. Zekeriyya'nın biraderi ve siyaset-i nâsı tedbir eden zat olmak veyahut Hz. Süleyman'ın neslinden (Yakub b. Mâân) ki hükümeti idare eden bir zat olmak ihtimali varsa da esah olan Beni İsrail'in ceddi a'lâları olan Yakub Aleyhisselâm'dır.

3191
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm’ın duâsını beyandan sonra kabul buyurduğunu beyan etmek üzere :

يَـٰزَڪَرِيَّآ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَـٰمٍ ٱسۡمُهُ ۥ يَحۡيَىٰ لَمۡ نَجۡعَل لَّهُ ۥ مِن قَبۡلُ سَمِيًّ۬ا (7)

buyuruyor.

[Ey Zekeriyya ! Yahya isminde bir oğlanla biz seni tebşir ederiz. Bundan evvel Yahya için bir adaş da halketmedik.]
Yani; Zekeriyya Aleyhisselâm kemal-i hulûsla duâ edince Rabbı derhal duâsını kabul etti ve terahhum tarikıyla dedi ki «Ey sıdk u hulûsla duâ ve hafiyyen nida eden Zekeriyya ! Biz seni bir oğlanla tebşir ederiz ki o oğlanın ismi (Yahya) dır. Zira; merasim-i diniyyeyi ihya edeceğine binaen Yahya ismini verdik ve ondan evvel ona adaş olacak (Yahya) isminde bir kimse de halketmedik. »
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'ya nida eden, melek vasıtasiyle Cenab-ı Haktır. Çünkü; âyetin gerek evvelindeki ve gerek bundan sonraki âyetlerde Zekeriyya Aleyhisselâmın münacâtı Cenab-ı Hakka olduğu cihetle nida eden Cenab-ı Haktır velâkin melek vasıtasiyledir. Vâcib Tealâ'nın bu nidası duâsının kabulünü mutazammın olduğundan Hz. Zekeriyya hakkında tebşirdir. Şu kadar ki duâsının bir kısmı kabul olunmuş' diğeri kabul olunmamıştır. Çünkü, âyette beyan olunduğu veçhile duâsı iki kısımdır :
B i r i n c i s i ; bir veled-i salih istemesi,
İ k i n c i s i ; Veled-i salihin umur-u dinde hayırlı halef olmasıdır. Halbuki esah olan rivayette Hz. Yahya pederinden evvel katlolunmuş ve pederine varis olamamıştır.Vâcib Tealâ'nın bizzat ismini vaz'etmesi Yahya Aleyhisselâm'a mahsus bir haslet ve şanına ta'zîmdir. Çünkü; dünyaya gelmeden taraf-ı İlâhiden adı takılması Hz. Yahya'nın hassasıdır. Zira; bundan başka bir kimseye müyesser olmamış ve Yahya isminde başka bir kimse de geçmemiştir. Yahya Aleyhisselâm kurumuş ağaç menzilinde olan validesinden doğduğu ve kalbi ibadetle ihya olunduğu ve dinî olan merasimi ihya edeceği cihetle kıbel-i İlâhîden Yahya tesmiye olunmuştur ve Hz. Yahya hiç masiyet kastında bulunmadığı cihetle dahi mümtazdır.

3192
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm'ı tebşirden sonra Hazretin kelâmını hikâye etmek üzere :

قَالَ رَبِّ أَنَّىٰ يَكُونُ لِى غُلَـٰمٌ۬

buyuruyor.

[Zekeriyya Aleyhisselâm dedi ki «Ya Rabbi ! Benim için oğlan nasıl olur?»]

وَڪَانَتِ ٱمۡرَأَتِى عَاقِرً۬ا

[«Halbuki benim haremim çocuk doğurmaz.»]

وَقَدۡ بَلَغۡتُ مِنَ ٱلۡڪِبَرِ عِتِيًّ۬ا (8)

[«Ve ben muhakkak kocalıktan vücudum kurumuş bir hale vasıl oldum.»] Bu sözleriyle çocuk doğması için esbâb-ı adiyenin mevcut olmadığını beyan etti.
Yani;Vâcib Tealâ'nın tebşirâtını işitince kemal-i ferahından Zekeriyya Aleyhisselâm dedi ki «Ya Rabbi ! Benim için bu halimle oğlan nasıl olur? Çünkü yaşım kemaline vardı, vücudum zayıf oldu, kemiklerim inceldi ve cismimde rutubet kalmadı velhâsıl çocuk doğmak esbabından bende bir sebep yoktur. Halbuki haremim çocuk getirmez ve bende hal-i şeyhuhat ve kocalıktan hal-i ye'se geldim. Mafsallarımda ve azalarımda asla takat kalmadı» demekle çocuğun ne suretle doğacağının keyfiyetini tahkik etmek istedi.
Zekeriyya Aleyhisselâm'ın bu kelâmı çocuğun doğacağını istib'âd etmek değildir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın haberi kat'î olup asla şüphe olmadığını ve müessir-i hakikî Cenab-ı Hak olup esbabda hakiki tesir olmadığını bildiğinden Zekeriyya Aleyhisselâmdan istib'âd tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; maksadı «Ya Rabbi ! Bizim halimiz şu beyan ettiğim hâl olunca çocuk bizim halimizle mi doğacak, yoksa bizi gençliğe iade edip de ondan sonra mı doğacak?» demek istedi. Binaenaleyh; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Zekeriyya'nın bu suali kudret-i İlâhiyyenin azametini tefekkürle itimadını izhar ve Allah-u Tealâ'nın matlup olan Veledi ihsanı mahzâ lutf-u İlâhî olup esbabdan bir sebebe müstenid olmadığını beyanla şükrünü arz etmektir.
Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı; Ümmet-i Muhammedi zat-ı ülûhiyetine itimad-ı tamma davetle her şeyde müessir ancak kendi kudreti olduğunu beyanla esbabdan hakiki tesir bekleyenleri reddetmektir.

3193
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm'ın şu kelâmına cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ كَذَٲلِكَ

buyuruyor.

[Vâcib Tealâ cevapta «Ey Zekeriyya ! Haliniz senin dediğin gibidir» dedi.]

Yani; senin kocalığın ve haremin çocuk getirmez bir halde olduğunuz doğrudur lâkin sizin bu halinizle sizden çocuk icadetmekle kudretimizi izhar edeceğiz. Çünkü; bu hâl üzere olanlardan çocuk gelmek âdette muhal ise de kudretimize nisbetle gayet kolay olduğunu izharla kudretimizde tereddüt edenlerin tereddütlerini izale edeceğiz.

قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَىَّ هَيِّنٌ۬

[«Ya Zekeriyya ! Rab bin Tealâ bu hâl üzere çocuk icadetmek bana gayet kolaydır» dedi.] Ve delil makamında kelâmına şunu da ilâve etti.

وَقَدۡ خَلَقۡتُكَ مِن قَبۡلُ وَلَمۡ تَكُ شَيۡـًٔ۬ا (9)

[«Halbuki ey Zekeriyya ! Bundan evvel seni muhakkak ben halkettim ve sen ise mevcut bir şey değildin.» Belki sırf yoktan ibaret idin, seni yokken halkedip mevcut kılınca seninle haremin beyninde veled halketmek niçin kolay olmasın.] dedi.Vâcib Tealâ bu kelâmı ile vaad-ı İlâhîsini takrir ve Zekeriyya'nın kendini halkettiğini beyanla vaadini incâz edeceğini isbat etmiştir.

3194
***
Vâcib Tealâ istediği çocuğu Zekeriyya Aleyhisselâm'a vereceğini beyan edince Hz. Zekeriyya'nın alâmet istediğini ve alâmet beyan ettiğini zikretmek üzere :

قَالَ رَبِّ ٱجۡعَل لِّىٓ ءَايَةً۬‌

buyuruyor.

[Zekeriyya Aleyhisselâm çocuğun bulundukları hal üzere doğacağını tahkik ettikten sonra dedi ki. «Ey benim Rabbim ! Sen benim için bir alâmet halk et ki o alâmetle ben haremimin hamile olduğunu bileyim.»]

قَالَ ءَايَتُكَ أَلاً تُكَلِّمَ ٱلنَّاسَ ثَلَـٰثَ لَيَالٍ۬ سَوِيًّ۬ا (10)

[Zekeriyya'nın alâmet istemesine cevap olarak Rabbı dedi ki «Ya Zekeriyya ! Senin alâmetin, azaların tamam, lisanın sağlam olduğu ve hastalık vesaire gibi bir afet olmadığı halde nâsa üç gece alesseviye söz söylemeye muktedir olamıyacaksın» demekle Zekeriyya Aleyhiselâm'ın hareminin hamile olduğuna alâmeti beyan etti.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhileVâcib Tealâ'nın kelâmında bir oğlan doğacağı tebşir olunmuşsa da doğacağı vakit malûm olmadığı cihetle Zekeriyya Aleyhisselâm zamanını bilmek için alâmet istemiştir. Çünkü; nutfenin rahimde kalması bir emr-i hafî ve beşerin muttali' olamıyacağı bir şey olduğu cihetle bu emr-i hafiye Cenab-ı Hakkın muttali' kılmasını arzu etmiştir ki şükrünü edaya başlasın ve çocuğun vücudu mutad veçhile malûm olacağı zamana kadar şükrü teahhur etmesin.
Hz. Zekeriyya'nın sükûtu lisanında bir afet olmadan üç gür devam etmiş ve nâsla konuşamamıştır. Ama teşbih, tehlil ve sair zikrullaha lisanı muktedir olduğu cihetle sükûtun ibadete tealluku olmamıştır. Binaenaleyh; nâsla tekellüm etmemişse de ibadetle meşgul olmuştur.
(سوياً) Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile
(صحيحاً سالماً من الافات) demektir. Yani «nâsa üç gün söylemiyeceksin velâkin azaların sahih ve afattan salim olduğun halde» demektir. Yahut (سوياً) demek «Birbirini müteakip alesseviye üç gün söylemiyeceksin» demektir. Bu sûre'de üç gece ve Sûre-i Al-i Imran'da üç gün söylemiyeceğini [Cilt: İki, Sahife: Beşyüzdoksanüç .] beyan geceli gündüzlü üç gün söylemiyeceğini beyan içindir. Yani «Üç günün her cüz'ünde söylemiyeceğini beyandan» ibarettir.

***
Vâcib Tealâ Zekeriyya Aleyhisselâm'a hamlin alâmetini beyandan sonra alâmetin vücut bulduğunu beyan etmek üzere :

فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ مِنَ ٱلۡمِحۡرَابِ فَأَوۡحَىٰٓ إِلَيۡہِمۡ أَن سَبِّحُواْ بُكۡرَةً۬ وَعَشِيًّ۬ا (11)

buyuruyor.

[Kendisine alâmet beyan olununca Zekeriyya Aleyhisselâm kavmi üzerine Mihrabından çıktı ve onlara işaret suretiyle dedi ki «Siz sabah ve akşam Rabbınıza teşbih edin.»]

3196
Yani; Zekeriyya Aleyhisselâm'a zevcesi hamile olunca tayin olunan alâmet zuhur etti. Binaenaleyh; bir gün sabah vakti kendine tayin olunan hücresinden kavminin olduğu mahalle çıktı ve kavmine işaret tarikıyla «Siz şu bulunduğunuz sabah ve akşamda ve gelecek günlerde âdetiniz veçhile Rabbınızın şanına lâyık olmadık nekâistan tenzih edin, âdetinizi terketmeyin» demekle kavmini hal-i salaha devama terğîb etti. Bu emri işaret suretiyle verdiğine âyet delâlet eder. Zira âyette v a h i y ; işaret manâsınadır. Çünkü; Zekeriyya Aleyhisselâm her sabah kendine mahsus olan ibadethanesinden çıkar, Beyt-i Mukaddes'e namaza gelen cemaate kapıları açar, onlarla namaz kılar, duâ eder, cümlesi istiğfar ve bab-ı ilâhîye teveccühle huzu' ve huşu' üzere istirhamâtta bulunurlardı. Hareminin hamline alâmât-ı İlâhiyye zuhur edip halka tekellüme kaadir olamayınca bu vazifeyi işaretle edâ etmiştir. Hatta Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir rivayete nazaran o günün ibadet cihetinden vazifesini toprağa yazmak suretiyle nâsa anlatmıştır.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile (بُكۡرَةً۬ وَعَشِيًّ۬ا) ile murad; Sabah ve ikindi vakitleri olduğu gibi,
t e s b i h le murad; sabah ve ikindi namazlarıdır. Bu iki vakitte edâ-yı salât etmek âdetleri olduğundan âdetleri veçhile ifa-yı vazife etmek üzere gelenlere işaret etmiştir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile M i h r a b la murad; Hz. Zekeriyya'nın halvetine mahsus bir mekândır ki hususî ibadetlerini orada edâ, sabah ve ikindi namazlarında umumî mahalle intikal ve ahaliye müsaade eyliyerek beraber edâ-yı salât ederler. Yahud Mihrabla murad; Ammenin namaz kıldıkları mahâldir. Lâkin Zekeriyya Aleyhisselâm müsaade ederse girilmek âdetti. Adet-i sabıka üzere nâs kapıların açılmasına ve Zekeriyya Aleyhisselâm'ın müsaadesine intizar ederken kapıları açıp ahalî tarafına çıktığında lisanıyla söylemeye kaadir olamayınca vazifesini işaretle edâ etti.

***
Vâcib Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ın validesinin rahmine düştüğüne alâmetin zuhurunu beyandan sonra doğduğunda terbiye ve tekrîm tarikiyla hitabını beyan etmek üzere :
يَـٰيَحۡيَىٰ خُذِ ٱلۡڪِتَـٰبَ بِقُوَّةٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[«Ey Yahya ! Ciddiyet ve kuvvetinle Tevrat'ı ahzet» dedik.]

وَءَاتَيۡنَـٰهُ ٱلۡحُكۡمَ صَبِيًّ۬ا (12)

[Sabî olduğu halde biz Yahya'ya Tevrat'ın ahkâmına ilim verdik.]
3197

وَحَنَانً۬ا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَوٰةً۬‌ۖ

[Ve bizim indimizden Yahya'ya rahmet, Şefkat ve günahtan taharet verdik.]

وَكَانَ تَقِيًّ۬ا (13)

[Ve Yahya Aleyhisselâm mutî' ve günahtan içtinâb eder oldu.]

وَبَرَّۢا بِوَٲلِدَيۡهِ وَلَمۡ يَكُن جَبَّارًا عَصِيًّ۬ا (14)

[Ve Yahya Aleyhisselâm pederine ve validesine ihsan ederdi ve müddet-i ömründe pederine ve validesine asla zulmetmediği gibi emirlerine muhalefetle isyan da etmedi.]

وَسَلامٌ عَلَيۡهِ يَوۡمَ وُلِدَ وَيَوۡمَ يَمُوتُ وَيَوۡمَ يُبۡعَثُ حَيًّ۬ا (15)

[Ve Yahya Aleyhisselâm'ın doğduğu, öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir.]

Yani; Yahya Aleyhisselâm dünyaya gelip hitabı fehme kabiliyyet kesbedince biz terbiye ve tekrîm tarikıyla hitabettik ve dedik ki «Ey Yahya ! Bünye-i sahiha ve azimet-i sadıka ve kuvvet-i kâfiye ve kemal-i ciddiyyetle Tevrat'ı ahizle hıfzına devam et». Böyle dedikten sonra biz ona hal-i sebavetinde Tevrat'ın ahkâmına ilim ve kitaptan ahkâm istihracına kuvvet verdik ve biz indi Ulûhiyetimizden Yahya Aleyhisselâm'a merhamet ve bilcümle günahlardan tahâret-i kâmile verdik ve Yahya'yı kullarımıza rahmet kıldık, Yahya hal-i sahavetinden hiyn-i mevtine kadar bilûmum günahlardan ve muharremâttan ittika etmekle nefsini fena şeylerden sakladı, valide ve pederine ihsan ederdi, müddeti ömründe ebeveynine asla zulüm ve emirlerine muhalefetle isyan eder olmadı, Yahya cemi' maâsîden tahir ve umum günahlardan salim olarak Tevrat'a ilim ve insanlara merhamet sahibi olduğundan doğduğu ve öldüğü ve diri olarak kabrinden kalktığı günlerde bizim tarafımızdan selâmet onun üzerine nazildir. Zira; doğduğu gün şeytanın şerrinden muhafaza ettiğimiz gibi öldüğü gün sû-uhatimeden ve kabrinden kalktığı gün de hâib ü hâsir olmaktan ve kıyametin şiddetlerinden muhafaza ederiz. Şu selâm; Hz. Yahya hakkında taltif-i ilâhidir. Zira; insanın en âciz olarak dünyaya geldiği ve en sefil olarak âlem-i fenaya veda' ettiği günde ve herkesin perişan bir halde olduğu mahşer gününde selâmdan daha büyük taltif olamaz.

3198
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette k i t a p la murad; Tevrat'tır. K u v v e t le murad; ciddiyetle tutmak ve ahkâmını tebliğde sabr u sebat etmektir. H ü k ü m le murad; Tevrat'ın ahkâmına ilim ve umur-u dinde fekahet ve akl-ı kâmildir. (حَنَانً۬ا) rahmet manâsınadır. Yahya Aleyhisselâm irşad ettiği cihetle ümmeti hakkında rahmet olduğu gibi pederinin duâsı reddolunmadan ihsan olunduğu cihetle ebeveyni hakkında dahi rahmet-i İlâhiye ve ihsan-i Subhâniyedir.
Z e k â t la murad; amel-i salih, hüsn-ü sena ve zikr-i cemîl ile tezkiye olunmaktır. Yahut Ebeveynine ihsan olunmuş sadaka ve hibe olunmuş bir bereket ve nemâ manâsınadır. Buna nazaran (وَحَنَانً۬ا مِّن لَّدُنَّا وَزَكَوٰةً۬‌ۖ) fıkrasının manâsı: [Biz kendi indimizden Yahya Aleyhisselâm'ı ümmeti hakkında rahmet ve ebeveyni hakkında tarafımızdan ihsan olunmuş sadaka ve zekât olarak halkettik.] demektir. Yahya Aleyhisselâm’ın valide ve pederinin rutubetleri zail olup çocuk getirecek takatları kalmadığı bir zamanda zuhur etmesi tabiatın hilâfında bir hilkat olduğundan «Her şeyi mucid; tabiattir» diyenleri Yahya Aleyhisselâmın halkıyla Cenab-ı Hak reddetmiştir. Çünkü; çocuk getirmeye tabiat müsait olmadığı bir zamanda doğduğu zahirdir. Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in (İbni Uyeyne) den naklen beyanları veçhile insanın en ziyade tevehhuş ettiği üç zamandır :
B i r i n c i s i ; dünyaya geldiği zaman tevehhuş eder. Çünkü; validesinin rahminde görmüş olduğu müzayakadan kurtulup vasi bir sahraya çıktığı için tevehhuş eder.
İ k i n c i s i ; Bu vasi' sahraya veda' ederek kabre girdiği gün tevehhuş eder. Çünkü; bir çok kalabalığı, bol dünyayı terkederek tek ü, tenha kabre gidince elbette tevehhuş eder.
Ü ç ü n c ü s ü ; Kabrinden kalktığı gün azîm bir velvele ve büyük bir gulguleyle herkesin perişan ve üryan bir halde mahşere tecemmu ettiklerini görünce tevahhuş edeceği şüphesizdir. İşte şu tevahhuş mevkilerinin her birinde Vâcib Tealâ Yahya Aleyhisselâm'ı selâmla ikramını beyanla şanına ta'zim etmiştir. Çünkü herkesin son derece selâmete muhtaç olduğu bir zamanda selâmette olacağını beyan etmek; onun hakkında lutf-u hususîdir.
Vâcib Tealâ Yahya Aleyhisselâm’ın ebeveynine kemal-i itaatte bulunduğu gibi son derece tevazu' üzere bulunduğunu dahi beyanla sena etmiştir. Binaenaleyh; insanların peder ve validelerine itaatları vezaif-i diniyyesi cümlesindendir.
Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Yahya'nın menakıbını beyanla ümmet-i Muhammede ebna-yı cinsine merhamet sahibi olmak, günahlardan ittikâ etmek ve ebeveynine itaatin lüzumuyla beraber isyan etmemek gibi mezayay-ı âliyeyi tavsiye etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu kıssada duânın gizli olanı efdal olduğuna ve duâda «Ya Rabbi» lâfzını iltizam lâzım geldiğine ve duâ eden kimsenin kendi aczini ve Cenab-ı Hakkın kudretini tezekkür etmek duânın adabından bulunduğuna işaret olunmuştur.
Hulâsa; Hz. Yahya'm, Tevrat'ın hükmünü ciddiyetle ahz etmekle memur olduğu, hal-i sahavetinde kendine ilm ü hikmet verildiği, ümmeti hakkında irşadı cihet^pden rahmet olduğu, ef âl-i haşereyle memduh olup bilcümle günahlardan ittika ettiği, anasına babasına ihsan sahibi olup asla isyan etmediği ve üç mevkide selâmla taltif olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Zekeriyya'nın duâsını ve oğlunun dünyaya gelip menakıb-ı âliye sahibi olduğunu beyandan sonra Hz. Meryem Radıyallahü anhânın ahvalini ve Hz. İsa'nın keyfiyet-i tevellüdünü bevan etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ فِى ٱلۡكِتَـٰابِ مَرۡيَمَ إِذِ ٱنتَبَذَتۡ مِنۡ أَهۡلِهَا مَكَانً۬ا شَرۡقِيًّ۬ا (16)

buyuruyor.
3200

[Zikret habibim ! Kitapta Meryem'in acîb hallerini, şol zamanda ki o zamanda Meryem kendi ehlinden uzaklaştı ve bulunduğu hanenin şark cihetinden herkesten tenhâ bir mekân ittihaz etti.]

فَٱتَّخَذَتۡ مِن دُونِهِمۡ حِجَابً۬ا

[Mekâna çekilince hane halkının dununda bir perde ittihaz etti.]

فَأَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡهَا رُوحَنَا

[Perde arkasında bulunduğu zaman biz Meryem'e rûhumuz olan Cibril'i gönderdik.]

فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرً۬ا سَوِيًّ۬ا (17)

[Meryem'i bulunduğu mekâna Cebrail gelince tâmmül'azâ bir beşer suretine girdi.]
3201

Yani; Ey Resûlu Ekrem ! Sen Kur'an'da Meryem'in garîb hallerini zikret şol zamanda ki o zamanda Meryem hane halkından tenha ve bulunduğu dairenin şark cihetinde bir mekâna çekildi. Çünkü; kadınların âdeti olan hayızdan halâs olduğundan hilkatinde olan taharet icabı gusletmek için o mekânı ihtiyar etmişti. O mahalde kimse olmadığı halde kemal-i nezahet ve iffetine binaen ansızın bir kimse gelmek ihtimalini nazar-ı itibare alarak ihtiyata riayet olmak üzere hane halkının dûnunda bir perde ittihaz eylemişti. İhtiyata riayet; insanların rûhunu rahat yaşattığı gibi bir çok mühim anlarda büyük felâketten de kurtarır. Binaenaleyh; Meryem'de ihtiyata riayet etti ki muhtemel olan bir mahcubiyetten kalbi rahat olsun. İşte tam bu ihtiyata riayetle beraber gusletmek için libasını çıkardığı bir zamanda biz Meryem'e vahyimize emîn olan Cibril'i gönderdik. Binaenaleyh; Cibril tâmmül'azâ olarak beşer suretinde Meryem'e göründü. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Meryem Radıyallahü anhâ Beyt-i mukaddeste daimi ibadetle meşgul olup hayzı zuhur ettiğinde teyzesinin hanesine gider, taharet kesbedince gusleder ve âdeti veçhile Beyt-i Mukaddes'e avdet eylerdi. Vakta ki Hz. İsa'nın tulu'u zamanı hulul ettiği sırada âyette beyan olunduğu veçhile Cibril gelmiştir. Yahut M e k â n - ı ş a r k î ile murad; Beyt-i Mukaddes'in şark cihetine ibadet için çekildiği zamanda gelmiştir. Herhangi surette olursa olsun Nasara için şark ciheti mukaddes addedilerek kıble ittihaz edilmiştir. Çünkü; vukuatın şark cihetinde olduğu kat'idir, lâkin hanenin şarkı mı veyahut Beyt-i Mukaddes'in şarkı mı? Bu cihetin ta'yini yoktur. Binaenaleyh; her ikisine de ihtimâl vardır.
Bu âyette R û h la murad; Cibril-i Emindir. Cibril izn-i İlâhî ile istediği surete temessül ederdi, burada beşer suretine temessül ettiğine âyet suret-i kat'iyede delâlet eder. Meryem tevahhuş etmesin için beşer suretine temessül etmiştir. Çünkü; beşerin gayrı melek yahut başka bir surette zuhur etmiş olsa korkar sözünü dinlemeye kaadir olamazdı.
(انتذف) uzlet manâsınadır. Yani; «insandan hâlî bir mekâna çekildi» demektir. (سَوِيًّ۬ا) Tammül' aza manâsına olduğu bundan evvel beyan olunmuştu.

***
Vâcib Tealâ Meryem'in Cibril'i görünce almış olduğu vaziyet ve harekâtı beyan etmek üzere :

قَالَتۡ إِنِّىٓ أَعُوذُ بِٱلرَّحۡمَـٰنِ مِنكَ إِن كُنتَ تَقِيًّ۬ا (18)

buyuruyor.

[Cibril'i görünce Meryem telâş ederek dedi ki «Ben senin şerrinden Rahman Tealâ'nın inayetine iltica ederim. Eğer muttaki isen defet benden şerrini», tşte Hz. Meryem bu sözleriyle himaye-i İlâhiyeye sığındı.]

3202
Yani; gusletmek üzere hanenin şark cihetine çekilip tenha kaldığında beşer suretinde ansızın Cibril'i görünce Meryem kemal-i ıztırap ve telâşla dedi ki «Ben senin şerrinden kullarını bu misilli serden hıfzetmeye kadir ve in'âm ü ihsan sahibi olan Rahman Tealâ'ya sığınırım. Çekil benim yanımdan, defet şerrini benden. Eğer Allah'ın azabından korkar ve günahlardan ittika edersen» demekle iffetini izhar ederek Allah'ın inayetine istinâd etti. Çünkü; tenha bir mahalde gusliçin hazırlandığı zamanda böyle bir beşerin ansızın zuhur edivermesinden Allah'ın himayesine ilticadan başka çare olmadığını bildiğinden derhal Cenab-ı Hakka iltica etmiştir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet Hz. Meryem'in şehevât-ı beşeriyyeye asla meyletmeyip iffetin son tabakasında olduğuna delâlet eder. Cibril'in delikanlı, gayet güzel tâmmül'azâ bir beşer suretinde görünmesi Meryem'e ibtilâ olduğu gibi Meryem'in iffette kemâlini, vera' u takvasını âleme izhar ve ilân içindir.

***
Vâcib Tealâ Meryem'in telâşını görünce Cibril'i Emin'in irâd ettiği kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ إِنَّمَآ أَنَا۟ رَسُولُ رَبِّكِ لأهَبَ لَكِ غُلَـٰمً۬ا زَڪِيًّ۬ا (19)

buyuruyor.

[Cibril-i Emin Meryem'i tesliye ve vuku-u hali beyan için «Ya Meryem ! Ben senin Rabbın Tealâ'nın Resûluyüm, ancak sana umum fenalıklardan tahir bir oğlan hibe etmek için geldim» dedi ve Meryem'i tebşir etti.]

قَالَتۡ أَنَّىٰ يَكُونُ لِى غُلَـٰمٌ۬ وَلَمۡ يَمۡسَسۡنِى بَشَرٌ۬ وَلَمۡ أَكُ بَغِيًّ۬ا (20)

[Cibril-i Emin'in sözünü işitince Meryem dedi ki «Benim için oğlan nasıl olur, bana oğlan nereden gelir? Halbuki beni beşer messetmedi. Binaenaleyh; oğlan doğurmak esbabından hiç bir sebebe tevessül etmedim ve nikâhla helâl olarak bana, hiç bir beşer dokunmadığı gibi ben haramı irtikâbla facire dahi olmadım.» Şu halde benden oğlan nasıl doğar? Doğamaz. Zira oğlan ya nikâh neticesinde veyahut zina ile erkekle ba'dettemâs olur. Bende ise bunlardan hiç birisi olmadı.] demekle oğlan doğacağına teaccüp etti. Cibril-i Emin'in sözüne Meryem nasıl inandı ve taraf-ı İlâhîden elçi olduğunu nasıl bildi? Ya ilm-i zarurî veyahut mucizeyle bilmiş ve melek olduğuna kanaat etmiştir. Hz. İsa'yı validesine hibe eden her ne kadar Allah-u Tealâ ise de Cibril vasıta ve onu tebşire memur olduğu cihetle hibeyi Cibril kendi zatına nisbet ederek «Ben hibe edeceğim» demiştir. Hz. İsa'nın bilûmum ayıplardan salim ve fena şeylerden tahir olacağına işaret için zekî olacağı beyan olunmuştur. Hz. Meryem'in İsa Aleyhisselâm'a hamile olduğunda onbeş yaşında olduğu mervîdir.

3203
***
Vâcib Tealâ Hz. Meryem'in «Ben çocuk doğurmak esbabına tevessül etmedim» demesi üzerine Cibril-i Emin'in çocuğun esbab-ı âdiyeyle olmayıp Cenab-ı Hakkın emriyle olacağını beyan etmek üzere irâd ettiği sözleri beyan zımnında :

قَالَ كَذَٲلِكِ

buyuruyor.

[Cibril Meryem'e hitaben dedi ki «Hal ü şan senin dediğin gibidir. Zira; helâl veya haram olarak hiç bir beşer sana dokunmadı velâkin esbab-ı âdiyeye tevessül etmeden âdetin hilafı olarak senden bir oğlan halketmeye hükm-ü İlâhî tealluk etti.»]

َالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَىَّ هَيِّنٌ۬‌ۖ

[Zira; Rabbın Tealâ esbab-ı adiyeye tevessül etmeden oğlan halketmek benim üzerime kolaydır dedi. Binaenaleyh; «Ya Meryem ! Senden bu halinle bir oğlan doğacağına teaccüb etme. Çünkü; hükmü İlâhîde hulfolmaz elbette vücut bulur» demekle Meryem'i tesliye etti.]
3204

وَلِنَجۡعَلَهُۥۤءَايَةً۬ لِّلنَّاسِ وَرَحۡمَةً۬ مِّنَّا‌ۚ

[Ve biz babası/ oğlanı halkedeceğiz ki o oğlanı nâs için kudretimize alâmet kılalım ve kullarımıza bizim tarafımızdan rahmet olsun ve onun irşadıyla hidayette olsunlar.]

وَكَانَ أَمۡرً۬ا مَّقۡضِيًّ۬ا (21)

[Halbuki İsa Aleyhisselâm'ın babasız halkolunması bir emr-i mahkûm olduğundan elbette vücud bulacak, hilaf ihtimali olamaz.]

Yani; Hz. Meryem «Beni beşer messetmedi, benden çocuk nasıl olur?» deyince Cibril-i Emin «Evet ya Meryem ! Hakikat senin dediğin gibidir. Helâl ve haram hiç bir suretle sana beşer dokunmadı velâkin bu halinle senden bir oğlan doğmasına Rabbın Tealâ'nın hükmü câri oldu. Zira Rabbın Tealâ esbab-ı âdiyeye tevessül etmeden çocuk halketmek bana kolaydır dedi. Binaenaleyh senden çocuk doğacağını baîd addetme ve biz babasız çocuğu halkettik ve o babasız doğan İsa'yı nâsa alâmet kıldık ki herkes kemal-i kudretimizi ve bedayi-i san'atımızı bilsin, biz İsa Aleyhisselâm'ı tarafımızdan bilcümle kullarımıza rahmet olarak onları irşâd ve tarîk-ı müstakime şevkle rızamıza isal etsin ve tâbi' olanlar hakkında ni'met olsun için halkettik. Halbuki bu minval üzere İsa'nın babasız halkolunması bir emr-i mahkûm ve meczûmdur» demekle kelâmını takrir etti. Babasız çocuk doğması âdeten muhal ise de kudretullaha nazaran kolay olduğunu beyan ve zatına mahsus olduğuna işaret için Cenab-ı Hak «Benim üzerime kolay» demiştir.

3205
***
Vâcib Tealâ Hz. Meryem'i Cibril'in tesliyesini ve behemehal doğacak oğlunun rahmet ve nâsa alâmet olacağını beyandan sonra Meryem Radıyallahü anh. ıın hamile olduğunu beyan etmek üzere:

فَحَمَلَتۡهُ فَٱنتَبَذَتۡ بِهِۦ مَكَانً۬ا قَصِيًّ۬ا (22)

buyuruyor.

[Cibril-i Emin tebşir edince derhal Meryem, oğlu İsa Aleyhisselâm'a hamile oldu ve alâmet-i hamli görünce nâsdan hâlî ve uzak bir mahalle çekildi.] Çünkü; hamli herkesçe malûm olmak sebebiyle halktan utandığı için nâsın levmini duymamak üzere umrânâttan hali bir mekâna uzlet etti.

فَأَجَآءَهَا ٱلۡمَخَاضُ إِلَىٰ جِذۡعِ ٱلنَّخۡلَةِ

[Emârat-ı velâdet zuhur edince çocuk doğurmak zahmeti, onu hurma dalına getirdi ve yapışmaya mecbur etti ve hurmanın dalına sarıldı.]

قَالَتۡ يَـٰلَيۡتَنِى مِتُّ قَبۡلَ هَـٰذَا وَڪُنتُ نَسۡيً۬ا مَنسِيًّ۬ا (23)

[İşte o vakit kemâl-i hacâletinden Meryem ölümünü temenni ederek «Keşke nolaydı bundan evvel öleydim de bu günleri görmi-yeydim ve ben vefatımdan dolayı unutulmuş olaydım» demekle kemâl-i esefini izhar etti.]

Meryem Radıyallahü anhanın müddet-i hamlinin yedi, sekiz veya dokuz ay olmasında ihtilâf varsa da esah olan dokuz ay olduğu mervîdir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile M e k â n - ı k a s ı y ile murad; Kudüs civarında dağ arkasında bir derenin nihayetidir.
(نسِيًّ۬ا) unutulmuş ve aranılmamış demektir. (مَنسِيًّ۬ا) mürur-u zamanla unutulmuş ismini bile zikretmek kimsenin hatırına gelmez bir hale gelmiş demektir. Buna nazaran (ڪُنتُنَسۡيً۬امَنسِيًّ۬ا) demek «Ne olaydı ben unutulmuş, aranmaz, ismim bile kimsenin hatırına gelmez bir halde yok olup gideydim de bu halleri görmiyeydim» demektir.
3206
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Meryem'in hâmil olduğunu evvelâ hisseden amcası oğlu Yusuf'tur. Çünkü; Meryem ve Yusuf ikisi beraber o zamanda (Cebel-i Sayhun) civarında bir mescide hizmet ederlerdi, zamanlarında bunlardan daha çok ibadet eden yoktu. (Yusuf) Meryem'de emare-i hamli görünce itham etmek ister, fakat ibadetine ve salah-ı haline bakarak cesaret edemez. Nihayet bir gün Meryem'e «Senden bir kaç şey soracağım» der. Meryem de «Sor» deyince Yusuf «Tohumsuz ot biter mi? Susuz ağaç meydana gelir mi? Ve erkek olmadan kadından çocuk doğar mı» der. Meryem cevabında «Allah-u Tealâ ibtidâen otları tohumsuz bitirmedi mi? Hz. Adem'le zevcesini erkeksiz halketmedi mi?» demekle Yusuf'u ilzam ettiği mervîdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Meryem'in çocuk doğurmak zahmetiyle yapışmış olduğu hurmanın kuru olup mevsimin de kış olduğu mervidir. Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile o kuru ağaç yeşermiş, meyve vermiş ve Meryem, de o meyveden yemiştir. Bundaki hikmet; Meryem'in kederini azaltmak ve bazı cihetlere ikâz etmektir. Çünkü; kuru ağacın yeşerip meyve vermesinde Meryem'in babasız çocuk doğurmasına müşabeheti olduğu cihetle Meryem'i tesliye vardır.
Hulâsa; Cibril'in tebşîratı üzerine Meryem'in hamile olduğu, halktan utandığından nâşî tenha ve umrânâttan uzak bir mahalle uzlet ettiği, çocuğun doğmak zahmeti, onu hurma ağacının altına getirip ağaca sarılmağa mecbur ettiği ve o zaman Meryem'in «Keski nolaydı bundan evvel öleydim de ismim unutulmuş kimsenin hatırına gelmez bir halde olaydım» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Meryem Radiyallahü anhanm hamlini vaz' edeceği zaman yaklaştığında uzak bir mahalle çekildiğini beyandan sonra hamlini vaz' ettiği zaman cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

فَنَادَٮٰهَا مِن تَحۡتِہَآ أَلاً تَحۡزَنِى قَدۡ جَعَلَ رَبُّكِ تَحۡتَكِ سَرِيًّ۬ا (24)

buyuruyor.
3207
[Meryem hamlini vaz' edip hicabı ve elem-i rûhanîsi tezayüd edince Meryem'in altından İsa Aleyhisselâm veyahut Cibril, Meryem'i tesliye için nida etti ve dedi ki «Ey Validem ! Benim babasız dünyaya gelmemden mahzun olma. Zira; senin Rabbın senden bir büyük oğlan halkeyledi ve susuzluğu gidermek için ayağının altında bir nehir halk etmekle senin mertebeni terfi' etti. Binaenaleyh; o nehirden vücudunda ve elbisende yıkanması lâzım olan şeyleri yıkarsın.]

وَهُزِّىٓ إِلَيۡكِ بِجِذۡعِ ٱلنَّخۡلَةِ تُسَـٰقِطۡ عَلَيۡكِ رُطَبً۬ا جَنِيًّ۬ا (25)

[Ve elini yapıştığın kuru hurmanın dalını şiddetle kendine çek ki ermiş, kemalini bulmuş yaş hurma üzerine dökülsün.]

َ كُلِى وَٱشۡرَبِى وَقَرِّى عَيۡنً۬ا‌ۖ

[Binaenaleyh; acıktığında o hurmaları ye, susadığında nehirin tatlı suyundan iç, senden doğan çocukla gözünü dinlendir ve nûrlandır, rahat et, merak etme.]

فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ ٱلۡبَشَرِأَحَدً۬ا فَقُولِىٓ إِنِّى نَذَرۡتُ لِلرَّحۡمَـٰنِ صَوۡمً۬افَلَنۡ أُڪَلِّمَ ٱلۡيَوۡمَ إِنسِيًّ۬ا (26)

[Eğer sen beşerden bir kimse görürsün de senin babasız çocuk getirdiğinden sual ederse cevabında sen --Ben Rahman Tealâ için orucu nezrettim. Binaenaleyh; bu gün ben hiç bir insana elbette söz söylemem.-- de ki seninle mücadele etmesin» demekle validesini tesliye etti.]
İsa Aleyhisselâmın zuhuru harikulade olduğu gibi hin-i'zuhurunda validesiyle ünsiyet edip söz söylemesi dahi harikuladedir. Çünkü; Meryem Radıyallahü anhanın bulunduğu mahallin aşağı tarafından nida eden Cibril olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. İsa olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; Meryem'i tesliye için nida eden kimsenin malûm olması tesliyede tesiri ziyade olacağından ve Meryem için malûm olan Hz. İsa olduğu cihetle nida eden kimsenin de İsa Aleyhisselâm olması akrab-i ihtimâldir. Çocuk; harikulade olarak dünyaya geldiği gibi harikulade olarak ilham-ı İlâhi ile söze başlayıp validesinin hatt-ı hareketini tayin etmek herhalde tesliyede daha ziyade tesir edeceğinde şüphe yoktur. Çünkü tesliye için irâd olunan; enva-ı nesayihi cami'dir ve o günde validesine lâzım olan vaziyeti tayin etmiştir.
Beyzâvî, Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile (سَرِيًّ۬ا) seyyid manâsına Hz. İsa'dır. Buna nazaran manâ-yı nazım ; [Sen mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ senin altında bir ulu çocuk halketti.] demektir. Yahud (سَرِيًّ۬ا) ufak bir ırmak manâsınadır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın ayağını bastığı mahalden mucize olarak ufak bir pınar hasıl olmuş ve Meryem'in suya olan ihtiyacını Cenab-ı Hak bu suretle defetmekle dahi teselli etmiştir. Burada her iki manâdan hangisi murad olunursa olunsun manâ sahih ise de âyette yemek ve içmekle emretmek (سَرِيًّ۬ا) lâfzının nehir manâsına olmasını te'yid eder.
Zekeriyya Aleyhisselâmın şeriatinde sükût ile nezretmek meşru' olduğundan nâsla söyleşmemek için oruç nezreylemesi ve sual eden olursa oruç nezrettiğinden sükûta mülâzemet edeceğini beyan etmesi Hz. İsa tarafından ilham-ı Rabbani ile beyan olunmuştur. Çünkü ahmaka cevap; sükût denildiği gibi Meryem'le mücadele edecek ve ithama kalkışacak kimseye sözüyle cevap vermekten sükûtla mukabele etmesi maslahata ve zamana daha ziyade muvafık olduğu cihetle Cenab-ı Hak İsa Aleyhisselâm'a validesine sükût tavsiye etmesini ilham etmiştir.
Bundan sonraki âyetlerde beyan olunacağı veçhile validesini itham etmek istiyenlere Hz. İsa'nın cevabı, töhmeti def'ide daha ziyade olduğu cihetle cevap vazifesini Hz. İsa edâ etmiştir:
Kuru ağaçtan kış gününde yaş meyvenin bitmesi, kuru yerden suyun çıkması, babasız çocuk doğurmaya müşabih olduğu cihetle itham edenlere cevap yönünden bunlar kâfi olmakla Meryem'e sükût tavsiye olunmuştur. Çocuk getiren hatuna her şeyden ziyade yaş hurma nâfi olduğundan Cenab-ı Hak Meryem'e ikram olmak üzere kuru ağaçtan yaş hurma halkettiği Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.
(وَهُزِّىٓ إِلَيۡكِ) şiddetle ağacın dalını kendine çek salla demektir, (جَنِيًّ۬ا) ermiş meyvedir. Bilhassa hurmanın ermişine ratab-ı cenî denir. (وَقَرِّى عَيۡنً۬ا) gözünü dinlendir demektir. Çünkü; sürür zamanı insanın gözü dinlenir ve keder zamanı da ağlar, acır.
Hulasa; Hz. İsa'nın validesine «Babasız çocuk doğurduğuna hüznetme. Zira; Rabbın senden bir büyük çocuk veyahud akar su halk etti ve hurma dalını kendine çek üzerine ermiş yaş hurma dökülsün» dediği, hurmadan ye, sudan iç, gözünü dinlendir yani mesrur ol ve eğer beşerden bir kimse görürsen «Ben Rahman Tealâ'ya oruç nezrettim. Binaenaleyh; bu gün hiç bir insana söz söylemem de» demekle validesine ilham-ı İlâhî ile nasihatte bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Meryem'in hamlini vaz'ettiği zaman cereyan eden ahvali ve söylenen sözleri beyandan sonra oğluyla beraber kavmine geldiğini beyan etmek üzere :

فَأَتَتۡ بِهِۦ قَوۡمَهَا تَحۡمِلُهُ ۥ‌ۖ

buyuruyor.

[Meryem oğluyla beraber kucağında oğlunu götürür olduğu halde kavmine geldi.]

قَالُواْ يَـٰمَرۡيَمُ لَقَدۡ جِئۡتِ شَيۡـًٔ۬ا فَرِيًّ۬ا (27)

[Kavmi kucağında çocuğu görünce levmetmeye başlayıb dediler ki: «Ey Meryem ! Allah'a yemin ederiz ki muhakkak sen bir emr-i münker getirdin ki acîb, garib, bizlere âr ve rüsvalıktır.]

يَـٰٓأُخۡتَ هَـٰرُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ ٱمۡرَأَ سَوۡءٍ۬ وَمَا كَانَتۡ أُمُّكِ بَغِيًّ۬ا (28)
3210
[Ey Harun'un hemşiresi ! Senin baban kötü bir kişi olmadığı gibi validen de zaniye ve fâcire olmadı. Zira; validen ve pederin kavmin sulehâsından ve fena işlerden kemâliyle ictinab edenlerdendiler. Sen nasıl oldu ki böyle bir melâmete uğradın, bu çocuğu nereden aldın, senin zühdü takvana ve ibadetle meşguliyetine böyle fena bir şey yakışır mı?» demekle tekdiri uzattılar.] Ve şan-ı Meryem'e lâyık olmadık bir takım isnâdâta ve iftiraya kalkıştılar ve dillerini uzatmaya başlayınca :

فَأَشَارَتۡ إِلَيۡهِ‌ۖ قَالُواْ كَيۡفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِى ٱلۡمَهۡدِ صَبِيًّ۬ا (29)

[Meryem (R.A.) oğlu İsâ Aleyhisselâm'a işaretle, tekdir edenlere cevabı oğluna havale etti. Meryem oğluna işaret edince onlar «Biz beşikteki sabiye nasıl söz söyliyelim? Zira; onun emsali çocuklar söz söylemeye kaadir olamaz. Sen cevap veremeyince şaştığından çocuğa işaretle cevabı ona havale ve ondan istimdâd ediyorsun. Halbuki çocukta kusur yoktur» demeleriyle lisanlarını bir kat daha uzattılar.]

Hz. Meryem'in oğlu dünyaya gelince alıp kavmine gelmek ihtimali varsa da Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile kırk gün bir mağarada ikâmetle nifâsından temizlendikten sonra kavmine geldiği mervidir. Gelince kavmi tarafından âyette beyan olunan sözler söylendi. Âyette
H a r u n ile murad; Hz. Musa'nın biraderi Harun Aleyhisselâm olmak ihtimali varsa da esah olan Hz. Meryem'in lieb biraderi Harun isminde bir kimsedir. Zira kelâmda aslolan; manâyı hakikisinde isti'mâldir. Binaenaleyh; H a r u n ' la murad; Meryem'in hakiki biraderi olmak makama daha münasiptir. Çünkü; pederinin ve validesinin iyilikleri zikrolununca onlar meyanında iyiliğinden bahsolunan biraderin de hakiki biraderi olması muvafıktır ki validesinin ve pederinin iyiliğiyle ta'yîb olunduğu gibi biraderinin iyiliğini zikirle dahi ta'yib olundu demektir. Yani «Ey Meryem !- Senin pederin, validen ve biraderin iyi kimseler oldukları halde sen nasıl oldu ki böyle halleri başımıza getirdin? » dediler.
(فَرِيًّ۬ا) Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile bir emr-i acîb ve garib ve herkes nazarında çirkin demektir. (فَرِيًّ۬ا) esas manâsı itibariyle bir şeyi kesmek manâsına olup Meryem'in babasız çocuk getirmesi âdetin hilafı olduğu cihetle âdeti kat'ettiği için «Sen acîb ve âdetin hilafı bir şey getirdin» demektir.

3211
Emr-i münkeri işlemek cümle insanlara ayıb olduğu gibi sulehâ evlâdından vukuu daha ziyade ayıb olduğuna işaret için ebeveyninin iyiliklerinden bahsetmişler ve «tekdire herkesten ziyade lâyıksın» demek istemişlerdir.
Hz. İsa'nın hin-i tulûunda validesine nasayihte bulunduğu gibi kavmine gelirken yolda bundan sonraki âyette beyan olunan sözleri söylediğinden kavmine cevabı oğluna havale etmiştir. Zira; oğlunun kavmini ilzam edeceğini biliyordu.

***
Vâcib Tealâ validesinin işareti üzerine Hz. İsa'nın söylediği sözleri beyan etmek üzere :

قَالَ إِنِّى عَبۡدُ ٱلله ءَاتَٮٰنِىَ ٱلۡكِتَـٰبَ وَجَعَلَنِى نَبِيًّ۬ا (30)وَجَعَلَنِى مُبَارَكًا أَيۡنَ مَا ڪُنتُ

buyuruyor.

[İsa Aleyhisselâm validesini levmedenlerin şiddetinden validesinin muztarip olduğunu görüp validesi de cevabiyle imdat etmesini oğluna işaret edince dedi ki «Valideme lâyık olmayan sözleri söylemeyin. Zira; Ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bana kitap verdi ve beni, Nehî kıldı ve ben her nerede bulunursam Rabbım beni hayv-ı kesir ve bereket sahibi kıldı.]

وَأَوۡصَـٰنِى بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱلزَّڪَوٰةِ مَا دُمۡتُ حَيًّ۬ا (31)

[Ben hal-i hayatta oldukça Allah-u Tealâ bana salâtla ve zekâtla vasiyet etti.]

وَبَرَّۢا بِوَٲلِدَتِى وَلَمۡ يَجۡعَلۡنِى جَبَّارً۬ا شَقِيًّ۬ا (32)

[Ve benim valideme ihsan etmemi emretti. Halbuki Allah-u Tealâ beni kibredici şaki de kılmadı.]

وَٱلسَّلَـٰمُ عَلَىَّ يَوۡمَ وُلِدتُّ وَيَوۡمَ أَمُوتُ وَيَوۡمَ أُبۡعَثُ حَيًّ۬ا (33)

[Ve ben doğduğum, öldüğüm ve diri olarak kabrimden kalktığım gün Allah'ın selâmı benim üzerime nazildir» demekle hakikati söyledi ve validesinin iffet ve beraatini ispat etti.]

Yani; Hz. İsa validesine akrabaları tarafından vuku bulan tekdir üzerine validesinin telâşını görüp validesi de cevap vermesini işaret edince validesinin memesini bırakır ve eliyle işaret ederek cevaba başlar ve der ki «Ey cahiller ! Benim ulüvv-ü sânıma taarruz ederek iffet ve ismeti nihayete varmış olan valideme ta'nla şanına lâyık olmadık bir takım iftiralara cesaretle celâlet-i kadrini lekelemeyin. Zira; ben Allah'ın makbul kuluyum. Binaenaleyh; bana kullarını irşâd ve hidayette kılmak için kitap verdi, beni enva-ı kerametle mümtaz kıldı ve lutf u keremiyle babasız kendi (كن) emriyle beni halketti, beni, Nebi kıldığı gibi her nerede bulunursam beni hayr-ı kesir ve bereket-i tâmme sahibi de kıldı. Şu halde ben hangi, beldede bulunursam benim bereketim ve men featim Allah'ın kullarına vasıl olur ve bereketimden istifade ederler ve ben hal-i hayatta oldukça Rabbım bana salâtla ve zekâtla vasiyyet etti ki Rabbıma cemi' azamla teveccüh ederek vücudumun her zerresiyle ubudiyetimi izhar edeyim ve alâik-i dünyeviy-yenin kâffesinden alâkamı kesmek için bana zekâtla emretti ve kezalik valideme ihsanla bana emretti ki validemin emrine imtisal etmekle hizmetine devam ve tevazu kanatlarımı üzerine açayım ve lâyıkı veçhüzere hukukuna riayet edeyim. Zira; Rabbım beni mütekebbir ve şaki kılmadı. Çünkü; Rabbım beni taharet-i kâmile, salâh-ı tâm, ahlâk-ı hamide ve enva-ı kerametle taltif buyurdu. Binaenaleyh; Allah'ın selâmı ve hıfz u himayesi doğduğum gün benim üzerime nazil olmuştu. Zira; Allah-u Tealâ şeytanın şerrinden muhafaza etti, öldüğüm gün dahi şeytanın şerrinden muhafaza etmekle selâmet benim üzerime nazil olacaktır ve diri olarak kabrimden kalktığım gün dahi selâmet benim üzerimdedir. Zira; o günde zarar göreceklerden değilim» demekle validesi tarafından cevap verdi.

3213
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İsa Aleyhisselâm'ın şu sözleri Hz. Zekeriyya'nın huzurunda olmuştur. Çünkü; Meryem hazretlerine karşı dillerini uzatmaları üzerine Zekeriyya Aleyhisselâm o meclisi teşrif etmişlerdi. Hz. İsa evvelâ Allah'ın kulu olduğunu beyan etti ki kendini mabud ittihaz etmesinler ve şu sözleriyle validesinin beraetini de ispat etmiştir. Çünkü; nameşru çocukdan böyle harikulade zuhur etmiyeceği herkesçe malûmdur, ileride Nebi kılacağını, Namaz ve Zekâtla memur olacağını ve kendine kitap geleceğini beyan etmiştir ki Yahudiler iftiradan vazgeçsinler.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa velâdetinde, vefatında ve kabrinden kalktığında selâmı kendine tahsis etmekle kendisi ile validesine husumet edenlere lanet olacağına işaret etmiştir. Çünkü selâmı nefsine hasretmek; selâmın zıttı olan lanetin muhasımlarına olacağını beyanı müstelzimdir.
Hz. İsa'nın sözlerini dinledikten sonra Yahudiler hayret ederek bir derece iftiradan vazgeçer gibi oldularsa da bir kaç fırka husule geldi. Binaenaleyh; bazıları «Allah'dır» dediler, bazıları
«Allah'ın oğludur» dediler, bazıları ifk ü iftirada ısrar ettiler, bazıları da Nübüvvetine iman ettiler.
Hulâsa Hz. İsa'nın validesini tebrie ettiğini, ileride ülûhiyetini itikad edeceklerin itikatlarının batıl olduğunu, «Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verildi ve Allah-u Tealâ beni, Nebî ve her nerede bulunursam mübarek kıldı ve halkı irşâd suretiyle benim bereketim ve hayr-ı kesirim nâsa vasıl olacaktır, Rabbim bana salât, zekâtla ve valideme ihsanla vasiyyet etti, beni mütekebbir ve şakı kılmadı, doğduğum, öldüğüm ve kahirimden kalktığım gün Allah'ın selâmeti benim üzerimedir» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İsa Aleyhisselâm'ın validesini tebrie için hal-i sahavetinde söylediği sözleri beyandan sonra Hz. İsa'ya «Allah'ın oğludur» diyenleri reddetmek üzere :

ذَٲلِكَ عِيسَى ٱبۡنُ مَرۡيَمَ‌ۚ

buyuruyor.
3214
[İşte şu beyan olunan sözleri söyleyen ve beyan olunan menakıb-ı Celileyi hâiz zât; Meryem'in oğlu İsa'dır, Allah'ın oğlu değildir.]

قَوۡلَ ٱلۡحَقِّ ٱلَّذِى فِيهِ يَمۡتَرُونَ (34)

[O İsa, Cenab-ı Hakkın kelimesi ve sol kuludur ki o kelimede Yehûd ve Nasarâ şekkederler.]
مَا كَانَ للهُِ أَن يَتَّخِذَ مِن وَلَدٍ۬‌ۖ سُبۡحَـٰنَهُ ۥۤ‌ۚ

[Allah-u Tealâ veled ittihaz etmedi. Zira; veled ittihazından münezzehtir, veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; Ben zat-ı ülûhiyeti veled ittihazından tenzih ederim.]

إِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرً۬ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ ۥ كُن فَيَكُونُ (35)

[Allah-u Tealâ bir şeyin vücudunu irade buyurur hükmederse o şey için ol der. Emr-i İlâhîye imtisalen o şey de derhal olur.]

Yani; Habibim ! Şu beyan olunan sözleri söyliyen Hz. Meryem'in oğlu İsa Aleyhisselâm'dır, hak olan doğru söz de budur. Lâkin bu doğruda şekkederler, gûnâ gûn şeytanın iğfâlâtına aldanırlar. Binaenaleyh; Bazısı «Allah'ın oğlu», bazısı da «Allah'tır» demeye cesaret ederler. Halbuki bu sözlerin cümlesi batıldır. Zira; Allah-u Tealâ hiç bir veled ittihaz etmedi, veled, zevce, ahbâb gibi yardımcı ittihazına ihtiyacı da yoktur. Çünkü; bunların cümlesinden münezzehtir ve Allah-u Tealâ bir şeyin vücudunu murad ederse o şeye emreder ve emf-i İlâhî üzerine derhal vakit fevtetmeden o şey olur. Binaenaleyh; İsa Aleyhisselâm'ın babasız vücudunu irade buyurdu, derhal vücut buldu. Bu âyet; Hz. İsa'yı «Allah'ın oğludur» diyen Nasarâ'nın itikatlarını ibtal etmiştir.

3215
Bu âyette (قَوۡلَ ٱلۡحَقِّ) İsa lâfzından atf-ı beyan ve tefsir olduğuna nazaran H a k ile murad; zat-ı eceli ü a'lâ ve k a v l ile murad; Hz. İsa'nın kendisi olur ki «Hz. İsa Allah'ın kavli» demek «Allah'ın kelimesi» demektir. Çünkü; Hz. İsa (كن) kelimesiyle meydana geldiğinden kelime, denmiştir. Şu halde manâ-yı nazım: [Şu evsafı beyan olunan Cenab-ı Hakkın kelimesi olan İsa b.Meryem'dir ki onun hakkında Yehûd ve Nasarâ taifeleri şekkederler.] demektir. Eğer (قال) ref ile kıraat olunur ve müpteda-yı mahzufun haberi olursa manâ-yı nazım : [Şu sözleri söyliyen İsa b. Meryem'dir ve bu sözler, Hz. İsa'nın Meryem'in oğlu olup Allah'ın oğlu olmadığı hak ve doğru bir sözdür ki o sözde Yehûd ve Nasarâ şekkederler] demektir.
Ebussuûd Efendinin beyanı veçhile İsa Aleyhisselâm'ın üluvv-ü kadrine, rif'at-ı menzilesine ve beyan olunan menakıb-ı celileleri itibariyle şâir nâsdan mümtaz olduğuna işaret için yüksek mertebeye delâlet eden (ذلك) lâfzı varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ Hz. İsa'nın kelâmından bakiyyeyi beyan etmek üzere :

وَإِنَّ ٱللهُِ رَبِّى وَرَبُّكُمۡ فَٱعۡبُدُوهُ‌ۚ هَـٰذَا صِرَٲطٌ۬ مُّسۡتَقِيمٌ۬ (36)

buyuruyor.
[«Allah-u Tealâ benim ve sizin Rabbımızdır. Binaenaleyh; Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadetle şirketmeyin, benim size şu beyanâtım doğru bir yoldur» dedi.]

3216
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile Hz. İsa'nın hali sebavetinde söylediği sözün bakiyesi ve (قال) nin mekulüdür. Yani (انى عبدالله) kavli üzerine ma'tuftur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ben Allah'ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni, Nebî kıldı ve Allah-u Tealâ benim ve sizin Rabbımızdır. Zira; cümlemizi enva-ı ni'metleriyle terbiye ve herbirimizi icadla kemâlimize isal etti. Hal böyle olunca Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadetle şirketmeyin. Ancak Rabbınıza teveccühle ubudiyetinizin vazifesini lâyıkıyla edâ edin. İşte şu benim size beyanım doğru bir yol ki eğer temessük ederseniz sizi matlubunuza isal eder ve eğer başka tarîka tevessül ederseniz maksadınızdan mahrum olursunuz.] demektir. Ayet-i Celilenin hal-i sahavetinde söylediği nesayihten bakiye olmayıp hal-i Nübüvvetinde vaki olan nesâyih cümlesinden olmak ihtimali de vardır.

***
Vâcib Tealâ Hz. İsa'nın nesayihini beyandan sonra nâsın ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere :

فَٱخۡتَلَفَ إِلاًحۡزَابُ مِنۢ بَيۡنِہِمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[İsa Aleyhisselâm'ın nasihati üzerine cemaatler kendi beyinlerinde ihtilâf ettiler.]

فَوَيۡلٌ۬ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن مَّشۡہَدِ يَوۡمٍ عَظِيمٍ (37)

[Nâs fırkalara ayrılınca yevm-i azîm olan kıyametin huzurunda büyük helak şol kimseler içindir ki onlar kâfir oldular.]

Yani; İsa Aleyhisselâm .nâsa doğru yolu ve cümlenin Rabbısı mabudu Allah-u Tealâ olduğunu beyan edince nâs kendi aralarında ihtilâf ettiler. Çünkü; nâsdan yahudiler Hz. İsa ve validesi haklarında tefrit ederek şan-ı İsa ve Meryem'e lâyık olmadık bir takım müfteriyâta cür'et ettiler. Nasarâ ise ifrat cihetini iltizam ederek «İsa Aleyhisselâm Allah'ın oğludur» dediler ve bu suretle ihtilâf ettiler, fırkalar ve cemaatler hasıl oldu. Binaenaleyh; bu gibi ifrat ve tefritle küfrettiler. Şu halde büyük gün denmeye lâyık olan yevm-i kıyametin huzurunda helâk-i azîm kâfirlere mahsustur. Zira; haktan batıla meyi etmeleri sebebiyle azaba müstehak oldular.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile İsa Aleyhisselâm'ın semaya tefinden sonra Nasara üç fırka oldular :
3217
B i r i n c i s i ; Yakubiye fırkasıdır. Onların itikatları; Hz. İsa'nın ilâh olmasıdır. Çünkü; onların iktida ettikleri ulemâdan (Yakub) «İsa Allah'tır, semadan yer yüzüne indi, ba'dehu semaya avdet etti» dedi. Bunun sözüne inanıp itikat edenlere Yakubiye denmiştir.
İ k i n c i s i ; Nasturiye fırkasıdır; Bunların itikatları; Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olmasıdır. Çünkü ulemâdan (Nastur) «İsa Allah'ın oğludur bir zaman yer yüzünde izhar etti sonra semaya kaldırıldı» dedi. Bunun sözüne inananlara Nasturiye denilmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Melkâniye fırkasıdır. Bunlar müminlerdir. Zira; Nasara ulemâsından (Melkân) «İsa Allah'ın kulu ve mahlûkudur, kullarını irşâd için Allah-u Tealâ Resûl gönderdi» dedi. Bunun sözüne inananlara Melkâniye denilmiştir ki Kur'an'ın nüzulüne kadar müminlerdi, fakat Kur'an'a iman etmiyenler kâfir olmuşlardır.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsa'nın nesayihi ittifak icabeder nâss-ı kat'î olduğu halde ihtilâf etmek emr-i münkerdir. Yehûd'un tefriti ve Nasarâ'nın ifratı mücerred şehevât-ı nefsaniyeye ittiba'dan ve delâili tedkik etmemekten neş'et etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yevm-i kıyamette insanların günahlarına melekler, eller, ayaklar ve sair azaların şehadet edeceğine ve herkesin ameliyle beraber o günde hazır bulunacağına binaen meşhed-i yevm denilmiştir. Kıyametin şiddeti, hesabı ve cezası pek büyük olacağına binaen kıyamet günü azamet ile tavsif olunmuştur. Kâfirlerin azaba istihkaklarının sebebi; küfürleri olduğuna işaret için ism-i mevsul ile (الذين كفروا) varid olmuştur.
Hulâsa; Hz. İsa Allah'ın mahlûku olup Allah-u Tealâ onun ve cümle insanların Rabbı olduğu, binaenaleyh; bilûmum mükellefinin üzerine Allah'a ibadet Vâcibve Allah'a ibadet tarik-ı müstakim olup onun gayrı tarîkların batıl olduğu, Hz. İsa'nın bu minval üzere ümmetine nasihatte bulunduğu, lâkin nâs nasihatini dinlemeyip ihtilâf ettikleri ve helâk-i azîm; yevmi kıyametin huzurunda kâfirlere mahsus olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3218
***
Vâcib Tealâ Yevm-i kıyamette kâfirler için helâk-i azîm olacağını beyandan sonra o günde kâfirlerin halleri teaccübe şayan olduğunu beyan etmek üzere :

أَسۡمِعۡ بِہِمۡ وَأَبۡصِرۡ يَوۡمَ يَأۡتُونَنَا‌ۖ لَـٰكِنِ ٱلظَّـٰلِمُونَ ٱلۡيَوۡمَ فِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ۬ (38)

buyuruyor.

[Onlar yevm-i kıyamette bizim huzurumuza geldiklerinde ne acayip işitir ve görürler, lâkin o günde zalimler açık bir dalâlet içindedirler.]

Yani; zalimler dünyada hakkı görmez, duymaz ve doğru yola gitmez oldukları halde bizim huzurumuza geldikleri kıyamet gününde ne acayip görür ve işitirler. Fakat o günde işitmek ve görmek asla fayda etmez. Lâkin dünyada hudud-u ilâhiye haricine çıkmakla kendilerine ve gayrılara zulmeden zalimler meydanda bir dalâlet içinde olduklarından Cennete yol bulamazlar.
Nefsine zulmeden kâfirlerin dalâletlerinin hakikati idrak olunmaz derecede büyük olduğuna işaret için azamete delâlet eden tenvinle (ضلال) nekre olarak varid olduğu gibi dalâllerine sebep nefislerine zulüm olduğuna işaret için de zamir mevziinde (ظالمون) ism-i zahir olarak varid olmuştur.
Şu beyan olunan manâ; (اسمع بهم) teaccüp manâsına olduğuna nazarandır. Ama zahirine mahmul olarak emir olduğuna nazaran manâ şöyledir: [Ey işitmek şanından olan kimse ! Bizim huzurumuza kâfirler geldikleri kıyamet gününde sen onların Cehennemde âh ü eninlerini işit ve boğazlarında olan bukağı ve zincirleri gör ki onların ne garîp ve acîb halleri olacaktır.] Şu halde âyet-i celile kâfirleri tehdit için varid olmuştur. Yahut onlara işittirmek ve göstermekle Resûlullah'a emirdir. Buna nazaran manâyı âyet: [Habibim ! Sen Hz. İsa'nın haşa ülûhiyetini itikat edenlere kıyametin halini ve onların bizim huzurumuza gelecekleri günün şiddetini işittir ve delilerle göster.] demektir.
3219

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra onları korkutmak lâzım olduğunu Resûlune beyan etmek üzere :

وَأَنذِرۡهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡحَسۡرَةِ إِذۡ قُضِىَ إِلاًمۡرُ وَهُمۡ فِى غَفۡلَةٍ۬ وَهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ (39)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen yevm-i hasret ve nedamet olan kıyamette olacak azabla emr-i İlâhî kazâ olunduğunda kâfirleri korkut. Halbuki onlar o güne iman etmez oldukları halde gaflet içindedirler.]

إِنَّا نَحۡنُ نَرِثُ إِلاًرۡضَ وَمَنۡ عَلَيۡہَا وَإِلَيۡنَا يُرۡجَعُونَ (40)

[Biz kahrımız ve celâletimizle yer yüzüne ve yer üzerinde olan insanlara varis oluruz. Zira; Onların cümlesi ancak bizim huzur-u manevimize irca' olunurlar.]

Yani; Ey Resûl-ü Mükerrem ! Günahkârlar günahlarına ve âbidler ibadetlerinin azlığına hasret ve nedamet edecekleri yevm-i kıyamette herkesin hesabı görülerek cezaları verilip kaza-yı İlâhî lâhik olmakla ehl-i Cennetin Cennete ve ehl-i Cehennemin Cehenneme gidecekleri zamanda vaki' olacak vukuatı beyanla sen kâfirleri korkut. Halbuki onlar o günde başlarına gelecek mihnet ve meşakkattan gaflet içindedirler. Çünkü; onlar âhirete iman etmediklerinden düşünmezler. Biz Azimüşşân arza ve arz üzerinde olan insanlara ve sair mahlukâta varis oluruz. Çünkü; hepsi helak olur, bizden başka baki kalan olmaz. Binaenaleyh; onların cümlesi hesap ve ceza için ancak bizim huzur-u maneviyemize irca' olunurlar. Yani; her biri döne dolaşa bir takım ahvalden intikal ederek akibet amellerinin cezasını görmek için bizim huzur-u manevimize geleceklerdir. Zira; herkes hayr ü şer işlediği amelinin cezasını görecek ve ettiğini bulacaktır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yevm-i kıyamette âsîler «Niçin isyan ettik» ve âbidler de ibadetleri mukabilinde lûtf-u İlâhîyi görünce «Niçin daha ziyade ibadet etmedik» diyerek nedamet ve hasret edeceklerine binaen kıyamet gününe y e v m – i h a s r e t denilmiştir. Resûlullah'ın «Vefat eden kimselerden nedamet etmeyen bulunmaz» demesi üzerine huzurunda bulunan ashabı «Nedamet nedir? Ya Resûlallah» deyince Resûlullah «İbadet eden niçin ziyade ibadet etmedim, kabahat eden de niçin kabahat ettim demekle herkes nedamet edecek» buyurması dahi bu manâyı te'yîd eder.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette e m r i n k a z a o l u n m a s ı yla murad; delillerle sevab ve azap yollarının beyan olunmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Habibim ! Sen yevm-i kıyametle kâfirleri inzâr et. Zira; delillerle sevap ve azap yolları beyan olunduğu cihetle herkes gittiği yolun iktizasını görecek.] demektir.
VâcibTealâ'nın arza malik olmasının manâsı «Allah-u Tealâ'dan maada kimsenin kalmamasıdır» ki «Allah'tan başka bir malik ve mutasarrıf kalmıyacak» demektir.

3220
***
Vâcib Tealâ Zekeriyya ve İsa Aleyhisselâmın haberlerini beyandan sonra Hz. İbrahim'in ve zamanında olan putperestlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ إِبۡرَٲهِيمَ‌ۚ إِنَّهُ ۥ كَانَ صِدِّيقً۬ا نَّبِيًّا (41)

buyuruyor.

[Ya Ekrem er Rusül ! Zikret Kur'an'da İbrahim Aleyhisselâm'ın ahvalini. Zira; İbrahim ziyade doğru söyler bir nebiy-yi zişândır.]

Yani; Habibim ! Cedd-i â'lân İbrahim Aleyhisselâm'ın mehâmid-i ahlâkını ve mehasin-i etvarını zikret ki sen ve sana tabi' olan ehl-i iman intifa' edesiniz. Zira İbrahim muamelâtında ziyade doğru söyler ve halkı irşada memur bir nebiy-yi zişândır. Binaenaleyh; onun isrine ittiba' eden doğru yola gitmiş olur. Çünkü tarikat-ı İbrahim'de asla eğrilik yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'da İbrahim Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek; arapları irşâd içindir. Zira; araplar «babalarımızın dinini terkedemeyiz» dedikleri cihetle mensup oldukları babalarının büyüğünü zikirle onları insafa davet etmektir. Yani «İbrahim Aleyhisselâm sizin babanızdır. Eğer babalarınızı taklid ederseniz İbrahim'i taklid etmeniz lâzımdır. Zira; babalarınız içinde kadri âlî ve tiynet-i tahire sahibi ve dini zahir olan Hz. İbrahim'dir. Binaenaleyh; onu taklid etmek sözünüze muvafıktır» demektir. Hz. İbrahim'in doğru söyleyip her zaman doğruyu tasdik ettiğine işaret için sıddîk unvanıyla zikrolunmuştur. Bu unvanla zikretmek; Ümmet-i Muhammedi onun mesleğine teşvik etmektir.

3221
***
Vâcib Tealâ İbrahim Aleyhisselâm'ın Nebi olduğunu beyandan sonra pederine müdafaasını beyan etmek üzere :

إِذۡ قَالَ لأبِيهِ يَـٰٓأَبَتِ لِمَ تَعۡبُدُ مَا لاً يَسۡمَعُ وَلاً يُبۡصِرُ وَلاً يُغۡنِى عَنكَ شَيۡـًٔ۬ا (42)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim Aleyhisselâm pederinin halinden teaccüb ve inkâr ederek pederine hitaben dedi ki; «Ey babam ! İşitmek ve görmek şanından olmayan, sana isabet eden belâyâdan hiç bir şeyi def'edemeyen bir takım cemâdâta niçin ibadet edersin?» Böyle işitmeyen, görmeyen, işittirmeye, göstermeye ve belâyâyı defe kadir olamayan şeyleri nasıl oluyor ki ma'bud ittihaz edersin? Çünkü ma'budun şanı; görmek, göstermek, işitmek, işittirmek ve kendine ibadet eden âbidlerin belâ-yâsını defetmektir. Şu halinize teaccüp olunur ki elinizle yapmış olduğunuz cemâdâtı kendinize ma'bud ittihaz ediyorsunuz.] dedi ve sözüne şunu da ilâve etti:

يَـٰٓأَبَتِ إِنِّى قَدۡ جَآءَنِى مِنَ ٱلۡعِلۡمِ مَا لَمۡ يَأۡتِكَ فَٱتَّبِعۡنِىٓ أَهۡدِكَ صِرَٲطً۬ا سَوِيًّ۬ا (43)

[«Ey babam ! Sana gelmeyen ilm-i tevhid muhakkak bana geldi. Şu halde senin bilmediğini ben biliyorum. Binaenaleyh; Sen bana ittiba' et ki ben sana doğru yolu göstereyim.» Gerçi sinnen ben senden küçük ve senin oğlun isem de fadl d ihsan; Allah'ın yed-i kudretindedir. İstediğine verir ki sana vermediğini bana verdi.] demekle pederine nasihat etti ve ikaza çalıştı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim pederini hakka davette hüsn-ü edebe riayet etti. Çünkü; evvel emirde doğrudan doğruya pederinin dalâletini zikretmedi, belki putlara ibadetinin sebebini sordu, azıcık aklı olanın onların ibadetlerine tenezzül etmiyeceğini söyledi ve mabudun her şeye kaadir olması lâzım olduğuna işaret etti.
İbrahim Aleyhisselâm pederine «Cahilsin» demedi, belki kendini yolu iyi bilir bir yoldaş menzilinde kıldı ve «Ben yolu iyi bilirim seni maksadına isal edecek yolu göstereyim» demekle pederine yumuşaklıkla nasihatta bulundu.

3222
***
Vâcib Tealâ İbrahim Aleyhisselâm’ın kelâmından bakiyyeyi hikâye etmek üzere :

يَـٰٓأَبَتِ لاً تَعۡبُدِ ٱلشَّيۡطَـٰنَ‌ۖ إِنَّ ٱلشَّيۡطَـٰنَ كَانَ لِلرَّحۡمَـٰنِ عَصِيًّ۬ا (44)

buyuruyor.

[İbrahim Aleyhisselâm pederini intibaha davet için dedi ki «Ey babam ! Şeytana ibadet etme. Zira şeytan; Rahman Tealâ'ya âsî oldu.» Binaenaleyh; Rahmana âsî olan şeytana ibadet etmek ilbette makul olmaz.] Hz. İbrahim bu sözleriyle putlara ibadetin şeytanın iğvasıyla olduğu cihetle puta ibadetin aynı şeytana ibadet uldüğuna ve şeytan ise Rahman Tealâ'ya isyanı sebebiyle ibadete layık olmadığına işaret etti ve sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki:

يَـٰٓأَبَتِ إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابٌ۬ مِّنَ ٱلرَّحۡمَـٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيۡطَـٰنِ وَلِيًّ۬ا (45)
[«Ey babam ! Enva-ı nimetleri sana ihsan eden Rahman Tealâ'tıın azabı sana dokunmasından korkarım. Eğer sana azap isabet ederse şeytanın dostu olursun ve Cehennem ateşinde ebedî kalırsın.» Zira; Allah'ın düşmanına dost olmak Allah'a düşmanlık olduğunda şüphe yoktur.] demekle pederine nasihat etti.

3223
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim; şeytanın Allah-u Tealâ'ya isyan ettiğini ve Allah'a âsî olan kimsenin re'yinin zayıf olduğunu beyan etmiş ve re'yi zayıf olan kimseye iktida sahih olmadığına işaretle pederini irşada çalışmış ve şeytanın isyanını muhsin manâsına olan Rahman ismine isnadla şeytanın ni'met bilmez bir kâfir olduğuna tenbih etmekle şeytanın emrine itaattan tenfîr etmiştir. İbrahim Aleyhisselâm pederine nasihata başlarken «Ey Babam !» diyerek pederine muhabbetinin şiddetini ve azaptan muhafazasına kemal-i hırs u rağbetini izhar etmekle beraber kelâmının ahirinde azabın isabet etmesinden korktuğunu beyan ederek hukuk-u übüvvete riayetini ve pederinin mesalihine kalbinin merbut olduğunu beyanla pederinin kendi nefsine merhametini celbe sa'yetti. Fakat pederi oğlunun nesayihini kabul etmek üzere dinlemediğinden oğlunun nasihati pederine hiç tesir etmedi. Çünkü; sözün tesiri her türlü hissiyattan tecerrüt ederek insafla dinlemeye müteveffıktır. Binaenaleyh; İbrahim Aleyhisselâm'ın pederi insafla oğlunun nasihatini dinlemediğinden fayda görmemiştir.
Hz. İbrahim pederine şeytana ibadet etme. Zira şeytan; Rahmana âsi oldu demesiyle âsilere ittibâın caiz olmadığını ve eğer bir kimse ittiba ederse azab-ı İlâhînin messedeceğini beyanla pederini korkutmaya dahi sa'yetmiştir.
İşte bu misilli enbiyâ-yı sabıkanın nasihatlerini Kur'an'da zikirle Cenab-ı Hak Ümmet-i Muhammede ders-i ibret verip intibaha davet ediyor. Çünkü şu âyet; her ne kadar İbrahim Aleyhisselâm'ın pederine nasihatini beyan ediyorsa da Kur'an'a iman eden her şahsa nasihattir. Zira; bu nasihati Kur'an'da hikâyeden maksat; Ummet-i Muhammedin bundan hisseyâb ve bu nasihatle mütenassıh olmasıdır, yoksa mücerred hikâyeden ibaret değildir. Binaenaleyh; şeytanın, Rahman Tealâ'ya isyan etmesine binaen her şahsın şeytana ve şeytanın emsali insanlardan Rabbısına âsî olanlara itaat etmesi caiz olmadığı ve eğer şeytana vesair âsîlere bir kimse itaat ederse şeytanın dostu olup azaba müstehak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3224
***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in nasihatına karşı pederinin kabul cihetine rağbet etmediğini ve belki unf ü şiddet gösterdiğini beyan etmek üzere :

قَالَ أَرَاغِبٌ أَنتَ عَنۡ ءَالِهَتِى يَـٰٓإِبۡرَٲهِيمُ‌ۖ

buyuruyor.

[İbrahim Aleyhisselâm'ın nasihatini reddetmek üzere pederi dedi ki «Ey İbrahim ! Sen benim mabutlarıma ibadetten i'râz mı ediyorsun?»]

لَٮِٕن لَّمۡ تَنتَهِ لأَرۡجُمَنَّكَ‌ۖ وَٱهۡجُرۡنِى مَلِيًّ۬ا (46)

[«Allah'a yemin ederim ki eğer sen bu i'tikattan vazgeçmezsen seni mele-i nâsda taşla öldürürüm, kalk yanımdan, terket beni, uzun müddet gelme yanıma yüzünü görmiyeyim» dedi.]

3225
Yani; İbrahim Aleyhisselâm'ın şu nasihatlerine karşı pederi kemâl-i şiddetle red ve inkâr ederek dedi ki «Yâ İbrahim ! Sen benim ma'budlarıma ibadetten i'râz mı ediyorsun? Halbuki onlara ibadet senin haline elyaktır. Zira; âbâ ve ecdadın bunlara ibadetle geçtiler, evlâdın hayırlısı dinde babasına ve dedesine ittiba' edendir. Sen ise ecdadının dininden dönüyorsun. Allah'a yemin ederim ki eğer sen bu itikattan vazgeçmezsen elbette seni taşla öldürürüm. Terket beni, uzun müddet gelme yanıma. Zira; bu itikatla bana senin vücudundan ademin hayırlıdır. Çünkü; sen ahali içinde beni mahcup ediyorsun. Eğer bu i'tikattan geçer benim dinime döner, riayet edersen o zaman gel yanıma seni kabul ederim ve illâ yanıma gelme. Senin gibi evlâd bana lâzım değildir» demekle oğlunu reddetti. Şu halde İbrahim Aleyhisselâm'ın mülayemetle nasihatına karşı pederi şiddet ve hakaretle mukabele etmiştir. Çünkü; Hz. İbrahim pederine hitapta defâatla «Ey babam !» dediği halde pederi bir defa bile «Oğlum» demedi, belki ismiyle «Ya İbrahim» dedi ve İbrahim Aleyhisselâm «Âkil olan kimse bir takım âciz cemâdâta ibadet etmez» demişti. Pederi ise âkil olan bizim ma'budlarımızdan kaçmaz, yoksa sen bunlara ibadetten kaçıyor musun? demekle mukabele etti. R e c i m ile murad; şetim ve lanet olmak ihtimali varsa da taşla öldürürüm manâsında zahirdir.
(ملياً) Beyzâvî'nin beyanı veçhile uzun müddet git veyahut yanımdan git manâsınadır. Şu halde «Beni uzun müddet terket ve yanımdan git» demek «bana söz söyleme ve bu beldeden hicret et» demektir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim Aleyhisselâm’ın pederinin şiddetine karşı vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere :

قَالَ سَلَـٰمٌ عَلَيۡكَ‌ۖ سَأَسۡتَغۡفِرُ لَكَ رَبِّىٓ‌ۖ إِنَّهُ ۥ كَانَ بِى حَفِيًّ۬ا (47)

buyuruyor.

[İbrahim Aleyhisselâm pederinin şiddetine karşı dedi ki «Ey pederim ! Benim tarafımdan selâm senin üzerine olsun ve seninçün Rabbıma istiğfar ederim. Zira; Rabbım bana evveldenberi çok lûtfetti.]

وَأَعۡتَزِلُكُمۡ وَمَا تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ

[Ve ben sizden ve Allah'ın gayrı ibadet ettiğiniz, duâ edip çağırdığınız ma'budlarınızdan uzlet eder ve hicretle sizi terkederim.]

وَأَدۡعُواْ رَبِّى عَسَىٰٓ أَلآً أَكُونَ بِدُعَآءِ رَبِّى شَقِيًّ۬ا (48)

[Ve ben Rabbıma duâ eder yalnız ona ibadet ederim ve umarım ki ben Rabbıma duâda me'yûs ve sa'yim boşa giderek şakî olmam» demekle pederine bir takım tarizâtta bulundu.]

3226
Yani; İbrahim Aleyhisselâm pederinden görmüş olduğu inad ve cehl ü dalâlete karşı onun kötülüğüne iyilikle mukabele ederek dedi ki «Ey pederim ! Sözümü dinleyip nasihatimi kabul etmedin. Benim tarafımdan selâmet senin üzerine olsun ve benden sana ezâ verecek bir şey vaki olmaz. Benim tarafımdan müsterih olabilirsin ve lâkin babalık hakkına riayet etmek üzere senin için Rabbıma elbette istiğfar eder ve tevbeye muvaffak olmanı ve ıslah-ı nefsetmeni Cenab-ı Haktan istirham ederim. Zira; senin bende hakk-ı terbiyen vardır. O hakkına riayet olmak üzere senin ıslâhın için Rabbıma müraceattan vazgeçmem. Çünkü; Rabbımın bana lutf u ihsanı çoktur, senin ve bana adavet edenlerin şerlerinden beni muhafaza eder, benim nasihatim size tesir etmeyince ben sizden ve Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz mabudlarınızdan uzlet ve hicret etmekle sizden ayrılırım ve bulunduğunuz hâl üzere sizi terkederim, beni enva-ı ni'metiyle terbiye ve tarîk-ı tevhide isal eden Rabbıma duâ ve onun himayesine iltica ederim. Umarım ki Rabbım duâmı kabul eder, beni me'yûs etmez, sizin batıl ma'budlarınıza duânızda ve ibadetinizde emeklerin boşa gidip zarar ettiğiniz gibi benim emeğim boşa gitmez» demekle pederinden ayrıldı ve arz-ı mukaddese hicret edeceğine işaret etti.
İbrahim Aleyhisselâm pederinin küfrü üzerine mukateleyle emrolunmadığından onun sefahetine karşı hilimle mukabele ve selâmla veda' etmiştir. İstiğfarı vaadi; imana muvaffak olmasına duâ edeceğini beyandır. Çünkü kâfire istiğfarın manâsı; mağfiret icabeden imanı kabulüne duâdır. Yahut onun şeriatinde imanı ümit olunan kâfire istiğfar caiz olduğundan istiğfar edeceğini va'detmiştir.
Ebussuud efendinin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in kelâmında pederinin ve emsalinin şekavetlerine ta'rîz ve putlara ibadetlerinin seâdetten mahrumiyetlerine sebep olduğuna işaret olduğu gibi (عسى) lâfzını kelâmında derçle tevazuunu izhâr ve hüsn-ü edebe riayet etmiş ve duâyı kabulVâcib Tealâ'dan lutf u ihsan olup. Vâcib olmadığına dahi tenbih eylemiştir.
3227
(حفياً) çok lutf u ihsan etmekle merhamet eder ve kerametinden beni mahrum etmez. Binaenaleyh; duâmı kabul ve istediğimi vermekle taltif eder demektir. (شفياً) zarar edici ve sa'yi boşa gidici demektir. Yani «sizin putlara duâ ve ibadetinizde emeğiniz boşa gidip sa'yinizden zarar gördüğünüz gibi ben Rabbıma ibadetten zarar görmem ve emeğim de boşa gitmez» demektir.
Hulâsa; İbrahim Aleyhisselâm’ın pederine selâmla veda' edip istiğfar edeceğini vaadettiği, Rabbısının lutfu çok olduğunu beyanla pederinden ve ma'budlarından uzlet edeceğini ve Rabbına duâ edip kabulünü ümit ettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim Aleyhisselâm’ın pederinden mufarakatinden sonra nail olduğu ni'metleri beyan etmek üzere :

فَلَمَّا ٱعۡتَزَلَهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ وَهَبۡنَا لَهُ ۥۤ إِسۡحَـٰقَ وَيَعۡقُوبَ‌ۖ

buyuruyor.

[İbrahim Aleyhisselâm kâfirlerden ve Allah'ın gayrı ma'budlardan uzlet ederek hicretle diyar-ı gurbeti ihtiyar edince biz ona oğlu İshak'ı ve İshak'ın oğlu Yakub'u hibe ettik.] ki onlarla ünsiyet etsin ve gurbetin kürbetini onlarla def eylesin.

وَكُلاًّ۬ جَعَلۡنَا نَبِيًّ۬ا (49) وَوَهَبۡنَا لَهُم مِّن رَّحۡمَتِنَا

[Ve İshak'la Yakub'dan her birini biz nebi kıldık. Binaenaleyh; vahyimizin nüzulüne mahal ve halkın mesalih-i diniyyelerini tesviyeye merci' oldular, İbrahim'e ve evlâd ü ahfadına biz lutf u ihsanımızdan evlâd, servet, câh ve mansıb verdik. Binaenaleyh; zamanlarında bulunan insanların ekserisine merci ve umum ahkâmda hakim oldular.]

وَجَعَلۡنَا لَهُمۡ لِسَانَ صِدۡقٍ عَلِيًّ۬ا (50)

3228
[Ve biz kıyamet gününe kadar nâsın lisanlarında onların senalarım sadık ve vakıa mutabık kıldık ki o senaları; onların mertebelerini âlî kıldı.] Yoksa sair mülûk ve cebabirenin senâsı gibi mertebelerini tenzil etmedi. Çünkü; zalemenin senâsı sahtedir, ama bunların senâsı sadıktır. Binaenaleyh; bunların senaları mertebelerini arttırdı ve haysiyetlerini yükseltti. Zira; İbrahim Aleyhisselâm'ın duâsının eseri olarak kıyamet gününe kadar nâsın lisanında bakidir, zeval yoktur ve senaları âlîdir, meşhurdur. Binaenaleyh; bu gün dünyada bulunan milletlerden bir çokları Hz. İbrahim'e nisbet davasına kalkıyor ve onunla iftihar etmek istiyor, ona intisabı nefsine bir şeref adeddiyor, ama mülûk ve cebabirenin senâsının esası yalan olduğundan elsine-i nâsda zeval bulur, az vakıfta kaybolur gider. Hz. İbrahim ve evlâdının menakıblarını herkes kabul eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bunlarda din ve dünyanın şerefini cemetti ve insanlar için en büyük mertebe olan nübüvvetle taltif ettiği gibi servet ü sâmân ve vüs'at-ı rızıkla dahi taltif etmiştir. Binaenaleyh; bunları erbab-ı edyanın küllisi kabul eder ve senâsında bulunurlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in her ne kadar başka evlâdı varsa da İshak'la Yakub hazretleri şecere-i enbiya oldukları cihetle bu makamda onların isimleri tasrih olunmuştur.
İsmail Aleyhisselâm da şerefine binaen ayrıca zikrolunacaktır. Hz. İbrahim pederinden din hususunda Allah'ın rızasını tahsil için uzlet ettiğine mukabil Allah-u Tealâ rızkında ve zürriyetinde bereket halketmiştir. Binaenaleyh; din için hicret edenlerin bu iki bereketten hisseyâb olacaklarına da işaret vardır ve alelekser fî sebîlillâh din uğrunda hicret edenlerde bu bereketler görülmektedir. Ama başka garaz üzere hicret eden bittabi bu bereketten lâyıkıyla müstefîd olamaz. Hz. İbrahim bu ümmete bir büyük nebî ba'solunması ile duâ ettiğinden bu ümmetin beş vakit namazında salevât-ı şerifede Resûlullah'a iştirak etmekle bütün ehl-i imanın duâlarına mazhar olmuştur ve Allah'ın dinini i'lâ için bilûmum kâfirlere adavet ettiğinden Allah-u Tealâ zatına Halil yani dost ittihaz etmiştir.

3229
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İshak ve Yakub hicretin akabinde meydana gelmeyip bir müddet sonra meydana gelmişlerse de bunların vücudu pederleri hakkında büyük ni'met olmasına binaen hicretin akabinde vücut bulmuşlar gibi hicretin akabinde zikrolunmuşlardır. Çünkü; Hz. İbrahim Babil'den Şam'a hicret kastıyla hareketinde evvelâ (Harran) denilen mevkie geldi ve orada Sara Râdıyallahü Anha'yı tezevvüç etti ve bir müddet Sara'dan çocuk dünyaya gelmedi.
Hz. İbrahim ve evlâdına Cenab-ı Hak ni'meti din ve ni'meti dünyayı ihsan ettiğinden cümle insanların lisanlarında senalarım âlî kıldığını beyan buyurdu. Çünkü; insanlardan maldâr olup diyaneti olmayanlar yalnız servet sahiplerini sever, diyanet sahiplerini sevmez ve diyaneti olanlar da erbab-ı diyaneti sever. Ama hem zengin hem de mütedeyyin olursa o kimseyi herkes sever ve sena eder. Zira mütedeyyinler diyanetinden ve erbab-ı servet de gınasından dolayı severler. Binaenaleyh; İnsanlar hem dini ve hem de dünyayı cemederek erbab-ı salâhtan olmaya Çalışmalı ki herkes indinde makbul olsun.
Hulâsa; İbrahim Aleyhisselâm'ın Allah'ın rızasını kastederek kâfirlerden ve mabudlarından uzlet ettiği, İshak ve Yakub Aleyhisselâm gibi Enbiyadan evlâd ve ahfada nail ve kıyamet gününe kadar nâsın lisanlarında doğru olarak senaları bakî ve âlî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in ahvalini beyandan sonra ahfadından Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini beyan etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ مُوسَىٰٓ‌ۚ إِنَّهُ ۥ كَانَ مُخۡلَصً۬ا وَكَانَ رَسُولاً۬ نَّبِيًّ۬ا (51)

buyuruyor.

[Zikret Kur'an'da habibim ! Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini. Zira; Musa Aleyhisselâm ibadetini ihlâs üzere edâ etti ve kendisi taraf-ı İlâhîden gönderilmiş Resûl olduğu gibi vahy-i İlâhîyi ümmetine haber verdiği cihetle nübüvvetle dahi muttasıftır.]

وَنَـٰدَيۡنَـٰهُ مِن جَانِبِ ٱلطُّورِ إِلاًيۡمَنِ وَقَرَّبۡنَـٰهُ نَجِيًّ۬ا (52)

[Tur'un sağ canibinden biz Musa Aleyhisselâm'a nida ettik ve kelâmımızı işitecek kadar biz onu tecelliyâtımıza yaklaştırdık. Hatta bizimle münacât etmek şerefi ile müşerref oldu.]

وَوَهَبۡنَا لَهُ ۥ مِن رَّحۡمَتِنَآ أَخَاهُ هَـٰرُونَ نَبِيًّ۬ا (53)

[Ve biz kendi rahmetimiz ve lutf u ihsanımızdan Musa Aleyhisselâm'a biraderi Harun'u nebi olarak hibe ettik.]

Yani; Ey Resûl-ü Mükerrem ! Kur'an'da ümmetine ders olmak üzere Hz. Musa'nın menakıbını zikret. Zira; Musa Aleyhisselâm bize ibadetini ihlâs üzere edâ etti ve ibadetine şirk ve riya karıştırmadığından halis kulumuzdur. Çünkü; nefsini Allah-u Tealâ'ya teslimle mâsivadan alâkasını kesti ve kendi Firavuna ve Benî İsrail'e taraf-ı İlâhîden gönderilmiş Resûl oldu ve onların noksanlarım ikmal ile tarik-ı hayra irşada memur olduğu gibi vahy-i İlâhîyi ümmetine haber vermek ve ahkâmı tebliğ etmek suretiyle nübüvvetle dahi muttasıf oldu, bize kemâl-i ihlâsla ubudiyet vazifesini edâ ettiği cihetle envai seâdet ve yümn ü berekete mahal olan Tur dağının sağ canibinden biz Musa'ya nida ettik ve kendimize sırdaş olup münâcaat edercesine lûtfumuza yaklaştırdık ve Tûr'da vaki' olan zuhuratı ve inkişafı müşahade etti. Binaenaleyh; kadrini terfi ve bizimle mükâlemeye müsaade ettik, kelâmımızı işitmek şerefiyle müşerref oldu, bu kadarla da iktifa etmedik, belki kendi lutfumuzdan biraderi Harun'u nebî olarak ona ihsan ettik ki ahkâm-ı Risaleti tebliğ ve tenfiz etmekte kuvvet ve azimet-i sadıka sahibi olsun, nübüvvete müteallik ahkam-ı edada kendine fütur gelmesin ve biraderi kendine yârigâr olsun ve Firavun gibi bir Cebbarın karşısına kemal-i celâdetle çıksınlar.
3231
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Musa Aleyhisselâm için beş şey zikretmiştir.
Bi r i n c i s i ; Musa'nın muhles olmasıdır. Eğer muhles ism-i meful olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım: [Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakkın zatı için ihtiyar ettiği safî ve halis kulu.] demektir. Ama ism-i fail olarak kıraat olunursa manâ-yı nazım: [Musa Aleyhisselâm ibadetini Allah'a tahsis ederek riyadan ve şirkten salim amel edici.] demektir.
İ k i n c i s i ; Hz. Musa'nın hem Nebî hem de Resûl olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Tûr dağında Musa Aleyhisselâm'ın sağ canibine gelen cihetten nidâ-yı İlâhı ile müşerref olmasıdır. Çünkü Tûr (Medyen) ile (Mısır) arasında mübarek bir dağdır. Medyenden Mısır'a giderken sağ canibde kaldığından sağ canip zikrolunmuştur. Yahut e y m e n ; yümn ü bereketten alınınıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Yümn ü bereket sahibi olan Tûr canibinden biz nida ettik.] demektir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Vâcib Tealâ'nın münacât edecek kadar kendine mukarreb kılmasıdır. Burada k u r b i y e t le murad; mertebe ve menzile cihetinden kurbiyettir. Çünkü Allah'a nisbet olunan kurbiyet; şeref ve mertebesini terfi' etmek manâsınadır, yoksa mesafe manâsına kurbiyyet değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak mesafe marıâsınca kurbiyetten münezzehtir. Şu halde «Biz Musa'ya mukarreb kıldık" demek «Nidamızı işittirmekle derecesini arttırdık ve kadrini âlî kıldık» demektir.
B e ş i n c i s i ; Harun'u hibe etmesidir. Burada h i b e yle murad; Harun Aleyhisselâm'ın nübüvvetini hibedir. Yoksa zatını hibe değildir. Çünkü Hz. Harun sinnen Hz. Musa'dan büyüktür.
İşte Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın muhlis kullardan olduğunu beyanı ve nübüvveti, Tur'da münacât şerefine nail olmak ve biraderinin nübüvvetini hibe etmek gibi mezâyây-ı aliyyeyi ihlâs üzere tefrî' etmekle kullarını ve bilhassa Kur'an'a iman eden Ümmet-i Muhammedi ihlâsa teşvik etmiştir. Çünkü Kur'an'da Hz. Musa'yı ihlâsla sena etmekten maksat; ihlâsın mezayây-ı aliyyeden olduğunu bilsinler ve onu tahsile sa'yetsinler demektir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ahvalini icmalen beyandan sonra İsmail Aleyhisselâm'ın ahvaline işaret etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ إِسۡمَـٰعِيلَ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Kur'an'da İsmail Aleyhisselâm'ı zikret.

3232

إِنَّهُ ۥ كَانَ صَادِقَ ٱلۡوَعۡدِ وَكَانَ رَسُولاً۬ نَّبِيًّ۬ا (54)

[Zira; İsmail Aleyhisselâm vaadinde sadık ve kendisi risaletle ve nübüvvetle muttasıf oldu.]

وَكَانَ يَأۡمُرُ أَهۡلَهُ ۥ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱلزَّكَوٰةِ وَكَانَ عِندَ رَبِّهِۦ مَرۡضِيًّ۬ا (55)

[İsmail Aleyhisselâm ehline ve ittiba' eden ümmetine salat ve zekâtla emrederdi, Rabbı indinde makbul ve merzi idi.]

Yani; Ey Rasul-ü Zişân ! Kur'an'da cedd-i a'lân Hz. İsmail'in menakıbını zikret. Zira; İsmail Aleyhisselâm Allah-u Tealâ'ya kemal-i itimat ve tevekkül-ü tâmmırıa binaen her ne ki vaadetse vaadini edâ ile sadakat eder ve vaadinde asla hulfetmezdi, pederinin şeriatını tebliğe memur Resûl ve kendine vahyolan ahkâmı ümmetine haber verir nebi idi, kendi ehline ve ittibâ eden ümmetine cemi' a'zâ ile canib-i Hakka teveccühten ibaret olan namaz ve dünyaya kemaliyle itimadı terke sebeb olan zekâtla emrederdi ve bütün alâyık-ı dünyeviyyeden kat-ı alâka ettiğinden Rabbı indinde makbul ve Rabbı ef'âlinden razı olduğu cihetle marzî idi.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsmail vaadinde sadakatle meşhur olduğundan bu makamda (صَادِقَ ٱلۡوَعۡدِ) olduğunu zikir ve onunla sena olunmakla ümmet-i Muhammed vaadinde sadakata terğîb olunmuştur. Çünkü; Hz. İsmail pederinin kendisini kesmesine sabredeceğini vaadetti ve vaadini ifâ ettiği de (Sûre-i Saffât) ta beyan olunmuştur. İsmail Aleyhisselâm Yemen cihetinden gelip Mekke vadisinde validesine komşulukla ikamet eden (Cürhüm) kabilesine meb'us Resûl ve kendine vahyolunan ahkâmı ümmetine haber verdiği cihetle nebî idi. Cümle nâsa vadinde sadakati olduğundan Cenab-ı Hak onun hakkında pek büyük bir haslet olarak sadakatini zikretmiştir.
3233
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. İsmail'in zikrine itinâ ve müstekillen beyana şayan olduğuna işaret için pederi ile beraber biraderinin zikrinden sonra ayrıca zikrolunmuştur gerçi Hz. Musa’nın bi'seti İsmail Aleyhisselâm'dan çok zaman sonra ise de Musa Aleyhisselâm İshak ve Yakub hazretlerinin neslinden olmasına binaen aralarına fasıla girmeden Hz. Musa'nın menakıbı İsmail Aleyhisselâm’ın menakıbından evvel zikrolunmuştur.
İnsanın her şeyden evvel üzerine vâcib olan kendi nefsini ve ondan sonra evlâd ü iyâlini ve kavm ü kabilesini ıslâh ve irşâd etmek olup Hz. İsmail'in bu cihete dikkat ettiğini beyan için salâtle ve zekâtla ehline emrettiği zikrolunmuştur. Binaenaleyh; Her şahsın evvelâ kendi nefsini ba'dehu evlâd ü iyâlini ıslaha sa'yetmesi vaciptir.
Hulâsa İsmail Aleyhisselâm’ın vaadinde sadık Resûl ve Nebi olduğu, ehline ibadetin ehemmi olan salât ve zekâtla devam üzere emrettiği, işi ve sözü cihetinden indellah marzî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. İsmail'in menakıbını beyan ettiği gibi Hz. İdris'in dahi menakıbını beyan etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ إِدۡرِيسَ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Zikret Kur'an'da İdris Aleyhisselâm’ın ahvalini.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ صِدِّيقً۬ا نَّبِيًّ۬ا (56)

[Zira İdris; sözünde sadık ve hak olan sözü tasdikte nihayete varmış bir nebiy-yi zişân idi.]

وَرَفَعۡنَـٰهُ مَكَانًا عَلِيًّا (57)

[Biz onu âlem-i ulvî olan semaya kaldırdık.]
3234

Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran İdris Aleyhisselâmın ismi (Ahnûh) olup lâkabı (İdris) dir. Çünkü; tevhide vesair Um ü irfana dair halka çok ders vermesine binaen İdris denmiştir. Hz. İdris bir çok san'atlar icad etmiştir. Ibtida kalemle yazı yazan, ilm-i hesabı icad, ilm-i nücumu te'lîf eden, iğneyle elbise diken ve arkasına giyen İdris Aleyhisselâm'dır. Bundan evvel elbise dikmek bilmezler, insanlar hayvanâtın derisini bürünmekle vakit geçirirlerdi. Hz. İdris (Şît) neslinden ve Hz. Nûh'un pederinin ceddidir. Çünkü Hz. Nûh'un pederi (Lemek) ve onun pederi (Müteveşlah) ve onun pederi (Ehnûh) ki İdris Aleyhisselâmdır.
(مَكَانًا عَلِيًّا) m e k a n – ı â l î ile murad; yüksek mertebe ve âlî derece olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Biz İdris'in, nübüvvet vermekle derecesini yükselttik.] demektir. Fakat meşhur rivayete nazaran mekân-ı âlî ile murad; dördüncü veya altıncı semadır. Semaya ref olunması celâlet-i kadir ve şera fet-i şan neticesi olduğundan Cenab-ı Hak semaya ref etmesiyle sena etmiştir. Enbiyadan dört zatın berhayat olup onlardan (Hızır) la (İlyas) yerde (İdris) ile (İsa) nın semada oldukları tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.
Terazinin, kilenin, küffarla muharebe için silâhın icadı dahi İdris (A.S.) ın olduğu Medarik'in cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de zikrolunan Enbiya'yı izamın kendilerine mahsus olan hallerini beyandan sonra cümlesinin müşterek oldukları ahvali beyan etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ أَنۡعَمَ اللهُِ عَلَيۡہِم مِّنَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مِن ذُرِّيَّةِ ءَادَمَ وَمِمَّنۡ حَمَلۡنَا مَعَ
نُوحٍ۬ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبۡرَٲهِيمَ وَإِسۡرَٲٓءِيلَ

buyuruyor.

[İşte şu menakıpları zikrolunan Zekeriyya'dan İdris'e kadar Enbiya-yı kiram şol kimseler ki Allah-u Tealâ onlar üzerine zahir ve batın ni'metleriyle in'âm ve her birini Nübüvvetle ihtiyar buyurdu ki onların cümlesi Âdem Aleyhisselâm ve Nûh'la beraber bizim gemide götürdüğümüz kimselerin ve Hz. İbrahim ve İsrail zürriyetindendirler.]

وَمِمَّنۡ هَدَيۡنَا وَٱجۡتَبَيۡنَآ‌ۚ

[Dahi şu enbiya-yı kiram bizim hidayette kılıp nübüvvetle ihtiyar ettiğimiz kimselerin zürriyetindendirler.]

إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ خَرُّواْ سُجَّدً۬ا وَبُكِيًّ۬ا (58)

[Onlar üzerine Rahman Tealâ'nın âyetleri tilâvet olunduğunda secde eder ve ağlar oldukları halde yüzleri üstüne yere kapanırlar.]

Yani; Habibim ! Şu sûre'de isimleri ve menakıpları zikrolunan Enbiyadan şol kimseler ki Allah-u Tealâ onlar üzerine nimet-i diniyye ve dünyeviyye in'âm etti. Allah'ın in'âm ettiği Nebilerden bazıları ki İdris ve Nûh, Hz. Âdem neslindendir ve bazıları ki İbrahim Aleyhisselâm Hz. Nûh'la beraber bizim gemide götürdüğümüz (SAM) zürriyetindendir ve bazıları ki İshak, İsmail ve Yakub, Hz. İbrahim zürriyetindendir. Musa, Harun, Zekeriyya, Yahya ve İsa Aleyhimüsselâm gibi bazıları da Hz. Yakub neslindendir, bunların cümlesi bizim tarik-ı tevhide hidayette kılıp insanlar arasından şeriatimizi tesis ve ahkâmını tebliğe memur ihtiyar ettiğimiz halis kullarımızdır. Onlar üzerine enva-ı ni'metlerini in'âm eden Rahman Tealâ'nın kudretine ve vahdaniyetine delâlet eden âyetleri okunduğunda kemal-i tevazu'la alınlarını turab-ı mezellete koymakla secde eder ve celâlet-i İlâhîye ve azamet-i subhâniye karşısında eltafını istirham ederek yere kapanırlar. Resûlullah'ın «Kur'an'ı tilâvet edin ve ağlayın, ağlamazsanız ağlar gibi hüzn izhâr edin» buyurduğu hadisi bu manâyı teyid eder.
Onlar üzerine tilâvet olunan âyetlerle murad; kendilerine nazil olan kitapların âyetleridir. Binaenaleyh; her milletin kendine nazil olan kitabın âyetleri okunduğunda lâzım olan tazimi yerine getirmek lâzımdır. S e c d e yle murad; namaz olmak ihtimali olduğu gibi secde âyetleri olmak ihtimali zahirdir. Zira; secdeye kapanmaları tilâvete tâlîk olunmuştur.
İşte Kur'an'da şu menakıbları beyan olunan Enbiya-yı izâmın âyetler okunduğunda kemal-i tevazu ve huzu' üzere bulunduklarını ve ağladıklarını beyanla Cenab-ı Hakkın sena buyurması; Ümmet-i Muhammede Kur'an okunduğunda kemal-i edep ve tevazu' ile dinlemelerini, lâzım, gelen ta'zimi yapmalarını, Kur'an’ın hakkına hürmet ve mucibiyle amel etmelerini tavsiye etmektir. Çünkü Allah'ın âyetlerine riayetin Enbiyanın sünnetleri olduğunu beyan onların sünnetlerini ihya etmeye terğibdir. Biaenaleyh; bu âyeti okuyan ve işitenin secde etmesi sünnettir.
Bu sûre'de zikrolunan Enbiya-yı izamın şanlarına tazim lâyık olduğuna ve ulüvv-ü mertebelerine işaret için bu'd-ü meratibe mevzu olan (اولئِك) lâfzı varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ enbiya-yı izamın ahvalini beyanla kullarını onların tanklarını iltizama teşvik ettikten sonra enbiyanın ahvalinin hilafını irtikâp edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

غَيًّا (59) فَخَلَفَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ خَلۡفٌ أَضَاعُواْٱلصَّلَوٰةَوَٱتَّبَعُواْٱلشَّہَوَٲتِ‌ۖ فَسَوۡفَ يَلۡقَوۡنَ

buyuruyor.

[İsimleri zikrolunan Enbiyadan sonra kötü nesiller ve fena milletler onlara halef oldular ki onlar namazı zayi ettiler ve şehevat-ı nefsaniyelerine ittiba ile doğru yoldan çıktılar. Binaenaleyh; onlar yakında Cehennem ateşine mülâki olurlar.]

إِلاًمَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ وَلاًيُظۡلَمُونَ شَيۡـًٔ۬ا (60)

[İlla şol kimseler Cehenneme mülaki olamazlar ki onlar günahlarına tevbe ve iman ettiler, amel-i salih işlediler. İşte onlar Cennete dahil olur ve amellerinin ecrinden hiç bir şeyle zulmolunmazlar.]

3237
Yani; umum belâya ve fitnelere mahal olan arz üzerinde gûnâ gûn fenalıklar ve fesatlar zuhur ettikçe isimleri zikrolunan Enbiyadan her biri zamanında zuhur eden belâya ve fesadı defi' ve taraf-ı İlâhîden kendilerine gelen ahkâmı tenfîz ve hallerini ıslahla doğru yola sevketmeye çalışmışlarsa da onlardan sonra kötü nesiller ve fasık kavimler geldi onlara halef oldu. Binaenaleyh; onların bırakmış olduğu kavanin-i şer'iyeyi ayaklar altına aldılar ve imanın levazımından olan namazı zayi ettiler ve hukukuna riayet etmez oldular, şehevât-ı nef saniyeler ine, heva ve heveslerine ittiba ile erkân-ı dinlerini terkettiler. Binaenaleyh; onlar yakında şerre ve Cehennem ateşine mülâki olur, lezzât-ı faniyelerine mukabil ebeden Cehennem içinde kalırlar. İllâ şol kimseler ki onlar tâib ve müstağfir olarak ettiğine nedametle dergâh-ı ulûhiyete rücû ile iman ettiler ve imanın mukteziyatından olan amel-i salih işlediler. İşte onlar Cennete dahil olur ve amellerinin ecrinden hiç bir şey noksan olmaz. Binaenaleyh; asla zulmolunmazlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette (غياً) mücerred serden ibaret olan Cehennemde bir deredir ki o dereden Cehennemin sair dereleri istiâze ederler. Bu dere şehevât-ı nef saniyesine tebaiyetle zinaya devam, şarap içmeye musir, peder ve validelerine ezâ ve yalan yere şehadet edenler için hazırlanmıştır. İşte bu misilli günahlardan tevbe edenler Cennete dahil olacaklardır. Ancak tevbeleri ihlâs üzere olmak şarttır. Tevbeyle beraber amel edenler Cennete dahil oldukları ecirlerinden bir şey de noksan olmakla zulmolunmazlar.
3238
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile tevbe, küfürlerini mahvettiğinden tevbeden sonraki amellerine evvelki küfürleri zarar vermiyeceğine işaret için ecirlerinin noksan olmıyacağı ve asla zulmolunmıyacakları beyan olunmuştur. Namazı izaa, bilkülliye terketmeye şamil olduğu gibi vaktinden tehire de şamildir. Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyet, lüzumundan ziyade yüksek ebni'ye yapmak ve herkesin giymediği pahalı elbise giymek gibi şeylere dahi şamil olduğu Hz. Ali'den mervidir. Bu âyette namazı izâa; bundan evvelki âyetteki secdeye ve şehevata ittihada bükâya mukabildir. Yani «Enbiya secde eder namaz kılarlar. Enbiyanın halfi olup sünnetlerine ittiba' etmiyenler ve onların hilâfına hareket edenler secdeyi ve namazı zayi ederler ve enbiya âyetler okunduğunda huzû' üzere ağlarlar. Bunlar ise onların hilâfına nefislerinin arzusuna ittiba ederler» demektir.

***
Vâcib Tealâ tâib ve müstağfir olanların Cennete dahil olacaklarını beyandan sonra Cennetin bazı evsafını beyan etmek üzere :

جَنَّـٰتِ عَدۡنٍ ٱلَّتِى وَعَدَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ عِبَادَهُ ۥ بِٱلۡغَيۡبِ‌ۚ

buyuruyor.

[Tevbe ve iman edenlerin dahil olacakları Cennetler Cennet-i ikamettir ki o Cennetleri kullarına ihsanı bol olan Rahman Tealâ ibadına anilgıyâb vaadetti.] Çünkü; kullar dünyada o Cennetleri görmediklerinden Cennetler onlardan gaiblerdir ve lâkin âhirette o vaad-i İlâhîyi elbette göreceklerdir.

إِنَّهُ ۥ كَانَ وَعۡدُهُ ۥ مَأۡتِيًّ۬ا (61)

[Zira; Allah-u Tealâ'nın vaadine gelinip görülecektir.] Çünkü; o vaadin ehli elbette gelecek ve vaadolunan mahalli görecek ve vaad-i İlâhîyi aynıyla bulacaklardır.

لاً يَسۡمَعُونَ فِيہَا لَغۡوًا إِلاً سلاًٰمً۬ا‌ۖ

[Ehl-i Cennet Cennette lüzumsuz söz söylemez ve batıl kelâm işitmezler, ancak birbirlerine selâm verir ve alırlar.] Selâmdan başka faydasız söz işitmez ve dinlemezler. Binaenaleyh; daima kalbe inşirah verecek faydalı sözler işitirler.
3239

وَلَهُمۡ رِزۡقُهُمۡ فِيہَا بُكۡرَةً۬ وَعَشِيًّ۬ا (62)

[Ve ehl-i Cennet için Cennette sabah ve akşam rızıkları vardır. İstedikleri zaman kendilerine gelir asla darlık görmezler.]

تِلۡكَ ٱلۡجَنَّةُ ٱلَّتِى نُورِثُ مِنۡ عِبَادِنَا مَن كَانَ تَقِيًّ۬ا (63)

[İşte şu evsafı beyan olunan Cennetler şol Cennetlerdir ki biz kullarımızdan müttakî olan kimseleri o Cennetlere varis kılarız.]

A d i n ; Nisâbûrî ve Kâzi'nin beyanları veçhile ikamet manâsınadır. Zira; Cennetler müminlerin mahall-i ikâmetleri olmasına binaen Cennete adin denmiştir. Yahut adin; Cennetlerden birinin ism-i alemisidir. Cenab-ı Hak kullarına dünyada Cenneti vadedip kullar Cennetten ve Cennet kullardan kaybolup yekdiğerini görmediklerinden Rahman Tealâ’nın kullarına anilgıyâb vaadettiği beyan olunmuştur. Lâkin o gaaibâne vaadolunan Cennetleri kulların behemehal göreceklerine işaret için vaad-i İlâhînin m e ' t î yani ehlinin geleceği mahal olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; (مَأۡتِيًّ۬ا) Mahall-i ityân yani gelinecek mahal demektir. Ehl-i Cennetin selâmdan başka bir şey işitmiyecekleri ile murad; ayıptan, noksandan ve ezâ verecek şeylerden salim sözler, ferah ve sürür verecek sohbetler işiteceklerini beyandır. Cennette gece ve gündüz olmayıp daima nûrdan ibaret ve insanlar ebeden nûr içinde bulunacaklarsa da dünyadaki âdetleri veçhile sabah ve akşam miktarı zamanda taamlarının geleceği için sabahta ve akşamda azıklarının geleceği beyan olunmuştur ki ehl-i dünyaya anlatmak dünyada gördükleri âdetleri veçhile olabileceğinden sabah ve akşam zikrolunmuştur, yoksa Cennetde ne sabah ne de akşam vardır. Yahut arap indinde sabah ve akşam gelen bol rızık efdal olduğundan sabah ve akşam ibadete terğîb için zikrolunduğu Nisâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Zira; her kavmin âdetleri veçhile muhabbet ettikleri şeylerle terğîb etmek âdet-i İlâhîye cümlesindendir. Meselâ ipek giymek, altından ve gümüşten bilezik takmak acemlerin, kürsüler üzerinde oturmak Yemen eşrafının muhabbet ettikleri şeyler olduğundan Cenab-ı Hak onları zikirle de terğîb etmiştir. Cennete gireceklerin küfürden vesair günahlardan ittika eden kimseler olacağı sarahaten beyan olundu ki emre imtisal ve nehiyden ictinabla ittika sahibi olmayan Cennete varis olamıyacak demektir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın, Cennetin fuzulî sözlerden ve faydasız şeylerden salim olacağını beyanla bu dünyada kullarının lağviyâtla meşgul olmamaları elzem olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; asla teklif olmayan ve mes'uliyet bulunmayan Cenneti lağviyattan tenzih edince dar-ı teklif olan ve herşeyden mes'uliyete mahal olan dünyada lağviyattan tenzih elbette elzemdir.

***
Vâcib Tealâ Cibril-ı Emin'in nezd-i Resûlullah'a vürudu teahhur edince Resûlullah'ın teahhurun sebebini sorması üzerine Cibril'in vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere :

وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلاً بِأَمۡرِ رَبِّكَ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz nazil olamayız, illâ Rabbın Tealâ’nın emriyle nazil oluruz.]

لَهُ ۥمَا بَيۡنَ أَيۡدِينَا وَمَا خَلۡفَنَا وَمَا بَيۡنَ ذَٲلِكَ‌ۚ

[Zira; bundan evvel geçmiş ve hakikati zahir olan şeylerin ilmi ve bundan sonra gelecek şeylerin ilmi ve tasarrufu ve bunların arasında olacak şeylerin ilmi ve tasarrufu' ancak Allahu Tealâ'ya mahsustur.]

وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّ۬ا (64)

[Halbuki ya Resûlallah ! Rabbın Tealâ hiç bir şeyi unutur olmadı ki sana vahyi unutsun. Çünkü; Allah-u Tealâ nisyândan münezzehtir.]

رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَإِلاًرۡضِ وَمَا بَيۡنَہُمَا

3241
[Zira; Allah-u Tealâ semâvat ve arzın ve onların arasında olan mevcudatın Rabbı ve halikıdır.] Onların her cümlesi, her zerresi onun indinde hazırdır ve herbirini lâyıkı veçhile terbiye eder. Binaenaleyh; ilminden hiç bir şey kaybolmaz.

فَٱعۡبُدۡهُ وَٱصۡطَبِرۡ لِعِبَـٰدَتِهِۦ‌ۚ

[Hâl böyle olunca ya Ekrem er Rusül ! Rabbın Tealâ'ya ibadete devam et ve ibadeti için hasıl olan meşakkata sabret.] ve nazil olmasını arzu ettiğin ahkâmın nazil olmasında acele etmediğin gibi nüzulün teahhurundan dahi me'yûs olma ve vahyin teahhurundan dolayı kâfirlerin istihzalarından müteezzî olma.

هَلۡ تَعۡلَمُ لَهُۥ سَمِيًّ۬ا (65)

[Ey Resûl-ü Zişân ! Sen Allah-u Tealâ'ya bir adaş bilir misin? Elbette bilmezsin.] Çünkü; Allah'ın gayrı Allah isminde bir kimse yoktur. Şu halde senin için vazife Allah'a ibadete devam ve arada vaki olan meşakkatlere sabır ve vahyin gelmesinde Cenab-ı Hakkın iradesine intizar etmektir.
Hâzin, Fahri Râzi ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir; Kureyş kavmi Resûlullah'ın halini beyanla Medine'de bulunan Yahudilerden nübüvvete dair bazı şeyler suâl etmek üzere beş kimse gönderdiler. Onlar evsaf-ı Resûlullah'ı beyan ve böyle bir kimsenin Nebi olup olamayacağını Yahudi ulemâsından sordular. Yahudiler «Ahir zamanda Mekke'de bir Nebi zuhur edecek ve zamanı da gelmiştir. Binaenaleyh; o zattan ashab-ı Kehfi, Zülkarneyn'i ve rûhu sual edin. Eğer bu üçten ikisine cevap verir rûhtan cevap vermezse Nebidir, ittiba' edin» dediler. Müşrikler Mekke'ye dönüp Resûlullah'tan bu üç şeyden sual ettiler. Resûlullah «Yarın cevap vereyim» dedi. Fakat inşaallah demediğinden vahy-i İlâhî onbeş gün ve diğer bir rivayette kırk gün gelmedi ve müşrikler istihza ettiler. Resûlullah mahzun oldu, ba'dehû Cibril-i Emin geldi. Resûlullah «Niçin geç geldiğini» sual edince âyette beyan olunduğu veçhile Cibril'in cevabını Cenab-ı Hak hikâye etmek üzere bu âyetin ve sûre-i Kehif'te meşiyyet âyetinin ve (والضحى) sûresinin nazil olduğu mervîdir.

3242
***
Vâcib Tealâ Resûlune ibadetle ve ibadette sabırla emirden sonra haşri inkâr edenlerin sözlerini beyan etmek üzere :

وَيَقُولُ إِلاًنسَـٰنُ أَءِذَا مَا مِتُّ لَسَوۡفَ أُخۡرَجُ حَيًّا (66)

buyuruyor.

[Haşri münkir olan insan «Ben vefat ettiğimde elbette diri olarak kabrimden ihraç olunuyor muyum?» demekle haşri inkâr eder.]

أَوَلاً يَذۡڪُرُ إِلاًِنسَـٰنُ أَنَّا خَلَقۡنَـٰهُ مِن قَبۡلُ وَلَمۡ يَكُ شَيۡـًٔ۬ا (67)

[İnsan haşri inkâr eder de düşünmez mi ki biz insanı bundan evvel halkettik. Halbuki insan mevcut bir şey olmadı.]

فَوَرَبِّكَ لَنَحۡشُرَنَّهُمۡ وَٱلشَّيَـٰطِينَ ثُمَّ لَنُحۡضِرَنَّهُمۡ حَوۡلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّ۬ا (68)

[Ey Resûl-ü Zişân ! Rabbın Tealâ'nın azametine yemin ederim ki elbette biz insanları ve şeytanları hasredeceğiz. Yani öldükten sonra diriltip mahşere cemedeceğiz ve bundan sonra dizleri üzerine oturur oldukları halde Cehennemin etraf ma onları hazırlarız.]

3243
Yani; bazı insanlar gafletten naşi «Ben ölüp kemik olup toprağa karıştığımda eski halim gibi bir insan olarak kabrimden diri olduğum halde çıkarılacak mıyım ? Bu muhaldir, bövle sey olmaz» demekle haşri bilkülliye inkâr eder. İnsan haşri inkârında ısrar eder de düşünmez mi ki o insan bundan evvel hiç bir sey olmadığı halde blzöîh"ianı halkettik. Hiç yokken icada kaadir olan öldükten sonra eczalarını toplayıp onu iâdeye kadir olamaz mı? Bizim kudretimize nisbetle ibtîdaen icadla, öldükten sonra iade beyninde ne fark vardır ve ibtidâen icattan, insanın idrakine nazaran iade daha kolay değil mi? Bunu insanın tezekkür etmesi lâzım gefmez mi? Habibim ! Rabbın Tealâ'nın kudret ve azametine yemin ederim ki bizo münkirleri ve onlânidlâl eden şeytanları elbette haşrederiz ve haşirden sonra dizleri üzerine oturdukları halde onları Cehennemin etrafına ihzar ederiz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette i n s a n la murad; cins-i insandan haşri inkâr edenlerdir ki âyette onları tevbîh vardır. Çünkü; (أَوَلاً يَذۡڪُرُ) de bulunan istifham inkâr ve tevbîh içindir. İnsanların kendilerini idlâl eden şeytanlarla beraber Cehenneme gireceklerini beyanda şeytana aldanmamalarına tenbih ve hasret ve nedametleri ziyade olsun için Cehenneme girmezden evvel Cehennemin etrafına asilerin dizleri üzerine halka olacakları beyan olunmuştur. İnsaniyetin muktezası; tezekkür ve teemmül olduğuna işaret için insan lâfzının istifhamdan sonra varid olduğu ve (فَوَرَبِّكَ) de ni'meti müş'ir olan Rab ismine yemin, hasrı münkir olanları tekdiri mutazammın bulunduğu gibi Resûlullah'a muzaf olarak hitap dahi şan-ı Nebevilerine ta'zim ve düşmanlarına karşı kadr-i âlîlerini terfi' için olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.
(جِثِيًّ۬ا) dizleri üzerine oturmaktır. Çünkü; Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i Cehennem, görmüş oldukları şiddetten ve kendilerine arız olan yorgunluktan ayak üzerinde durmağa takatlan olmaz ki ayak üzerinde dursunlar. İnsanla murad; haşri inkâr eden kâfirler olduğu cihetle dünyada nasıl ki hasrı ve şiddetini inkârda tekebbür ettilerse o tekebbürlerine ihanet ve hakaret olmak için Cehneneme dizleri üzerinde süründürmek suretiyle atılırlar.
Hulâsa; insanlardan bir kısmı evvelâ nasıl halkolunduklarını düşünmiyerek hasrı inkâr ettikleri ve Cenab-ı Hakkın onları mukarinleri olan şeytanlarla beraber hasredip kemal-i hakaretle dizleri üzerinde Cehennemin etrafına ihzar edeceği bu âyetten müs tefad olan fevaid cümlesindendir.

3244
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennemi dizleri üzerine oturur oldukları halde Cehennemin etrafına ihzarından sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere :

ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّہُمۡ أَشَدُّ عَلَى ٱلرَّحۡمَـٰنِ عِتِيًّ۬ا (69)

buyuruyor.

[Biz onları Cehennemin etrafına ihzar ettikten sonra onların her fırkasından hangisi Rahman Tealâ üzerine isyanda ziyade şiddetli ve musir oldu, onu içlerinden çıkarır Cehennemin alt tabakasına atarız ki günahı ziyade olan kimseler alt katta bulunsunlar.]

ثُمَّ لَنَحۡنُ أَعۡلَمُ بِٱلَّذِينَ هُمۡ أَوۡلَىٰ بِہَا صِلِيًّ۬ا (70)

[Onları seçip günahı ziyade olan fırkaları ayırdıktan sonra biz onların Cehenneme girmeye evlâ olanlarım biliriz.] Binaenaleyh; evvel girmeye lâyık olanlarını evvel, ikincide girmeye lâyık olanlarını ikincide Cehenneme sırasıyla koyarız ve her fırkayı müstehak olduğu derekeye atarız. Çünkü ceza; amele göredir.

3245
Beyzâvî'nin beyanına nazaran günahların pek çoğunu Cenab-ı Hakkın affettiğine işaret için eşedd lâfzı varid olmuştur. Tertipten maksat; azabın şiddetini herkesin cezasına ve cinayetine tahsis etmektir. Çünkü; bilûmum günahkârların derecesi olduğu gibi kâfirlerin de küfürleri itibariyle nevileri ve dereceleri vardır. Zira; hem dâl, hem mudil olanla yalnız dâl olan beyninde elbette fark vardır. Binaenaleyh; herkesin cinayetine göre Cehennemin tabakası vardır. O cinayetin sahipleri hep o tabakaya atılır. Şu halde masiyete cür'et ve temerrüde en şiddetli olan; Cehennemin en şiddetli tabakasına ve onun madunu olan; madun tabakaya velhasıl cezası en ehven olan; ateşin ehven tabakasına konmak suretiyle taksimat vuku bulacağına Vâcib Tealâ bu âyetle işaret buyurmuş ve fırkaların birbirinden ayrılacağını beyan etmiştir. (عتياً) ma'siyete cür'et ve temerrüd cihetinden ziyade olan demektir.
(صلياً) , (دخولاً) manâsınadır. Yani fırkalardan hangisi diğerine nisbetle duhûl cihetinden evlâ ise biz onu bilir, diğerlerinden evvel Cehenneme onu koyarız demektir.
Hulâsa; küfürde şiddet ve inadı ziyade olanlarla ehven olanlar beyinlerinde fark olduğu, küfründe şiddet olanların Cehennemin şiddetli tabakasına diğerlerinden evvel gireceği ve Cehennemde tertip üzere herkesin kendi sınıfı ile beraber bulunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âsîlerin Cehennemin etrafına dizlerinin üzerine ihzar olunacağını ve fırkalardan ma'siyette şiddetli olanları ayıracağını ve Cehenneme girmek cihetinden evlâ olan kimseleri bileceğini beyandan sonra her fırkanın Cehenneme varid olacağını beyan etmek üzere :

وَإِن مِّنكُمۡ إِلاً وَارِدُهَا‌ۚ

buyuruyor.

[Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ Cehenneme varid olacaktır.]

كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتۡمً۬ا مَّقۡضِيًّ۬ا (71)

[Her birinizin Cehenneme vürudunuz Rabbın Tealâ üzerine lâzım bir kaza olduğundan vâcib menzilinde hükm-ü İlâhî lâhik olmuştur.]

ثُمَّ نُنَجِّى ٱلَّذِينَ ٱتَّقَواْ وَّنَذَرُ ٱلظَّـٰلِمِينَ فِيہَا جِثِيًّ۬ا (72)

[Her biriniz Cehenneme vürud ettikten sonra biz dünyada ma'siyetten ittika edenleri halâs eder, azabtan kurtarırız ve zalimleri Cehennemde dizleri üzerinde terkederiz.]

3246
Yani; Ey Haşri inkâr eden insanlar ! Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ Cehenneme yolu uğrayacak ve kenarına vasıl olacaktır. Zira; insanların Cehenneme varid olmaları habibim ! Rabbın Tealâ üzerine Vâcibderecesinde bir hükmoldu. Binaenaleyh; levh-i mahfuzda herkesin Cehenneme vürud etmesiyle Rabbın Tealâ hükmetti. Yani herkesin vürudunu vadedip vadinde hulfolmadığı cihetle vâcib menzilinde oldu. İnsanların Cehenneme vürudu ile hükmettikten sonra şol kimseleri biz Cehennemden kurtarırız ki onlar emre imtisal ve nehiyden ictinâbla vacibâtı edâ ve muharremâtı terkle ittika ettiler. Biz onlara necat verir ve zalimleri Cehennemde dizleri üzerine terkederiz.
Fahri Râzi, Kâzi ve Hâzin'in bu âyetin zahirine nazaran beyanları veçhile mümin ve kâfir herkes Cehenneme varid olacaktır. Şu kadar ki Cenab-ı Hak mümin-i müttakîleri Cehennem azabından kurtaracak ve onlar Cehennemin azabını görmiyeceklerdir. Zira Cehennem; müminlere berd-i selâm yani soğuk ve selâmet bir mahal olacak ve müminler oradan geçip gideceklerdir. Ama kâfirlerin küfürleri ve zulümleri ve asilerin isyanları sebebiyle Cehennem hal-i asliyesine avdetle onlar Cehennemde azap içinde terkolunacaklardır. Müminlerin Cennete yolları Cehennemden olmasındaki hikmet; sürürlarının ve kurtulduklarına dair şükürlerinin ziyade ve kâfirlerin elemlerinin fazla olmasıdır. Çünkü; dünyada adavet ettikleri müminlerin kurtulmaları kâfirler için azap üzerine azap olacaktır.
Yahut bu âyette v ü r u d la murad; Cehennemin yakınına ve sırat üzerine vürud etmeleridir. Çünkü sırat; Cehennem dereleri üzerine kurulmuş bir köprü ve Cennete gider bir yoldur. Binaenaleyh; herkes o köprüye gelecek ve Cennete geçecekler oradan geçecek ve Cehenneme girecek olanlar da oradan gireceklerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Sizden hiç bir kimse olmaz, illâ o kimse Cehennemin kenarına ve sırat üzerine varid olacaktır. Zira; herkesin vürudu Rabbın Tealâ üzerine vâcib menzilinde bir hüküm olduğundan hükm-ü İlâhî lâhik oldu ve herkes o mahalle gelecektir. Oraya herkes geldikten sonra biz mümin-i müttakîlere necat veririz ve zalim kâfirleri dizleri üzerinde Cehennemde terkederiz.] demektir.

3247
(حَتۡمً۬ا) , (وجوباً) manâsınadır. Yani «İnsanların Cehennem üzerine vürudları vaciptir. Allah-u Tealâ onların vürudlarını nefsine vâcib kıldı» demektir. Ancak Allah-u Tealâ üzerine bir şey Vâcibolmak vücub-u şer'î ile vâcib olmaz. Yani «Allah-u Tealâ bir şeyi işlemekle bir kimse tarafından mükellef olmaz» demektir ki mükellef olsa kendinin fevkinde bir kimse tarafından teklif olunur, Vâcibkılınır. Binaenaleyh; işlemezse günahkâr olur. Bu manâca Vücûb; Allah-u Tealâ hakkında muhaldir. Zira; Allah'ın fevkinde diğer bir Allah yok ki Vâcibkılsın. Şu halde bu âyette Hatim; vücub-u vaadi manâsınadır. Yani Cenab-ı Hakkın vaadettiği şeyin vücut bulması vaciptir. Zira; hilaf ihtimali yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak herkesin Cehennem üzerine vürudunu vaadetmiştir. Şu halde herkesin vürudu vaciptir.
Ayette m ü t t e k i l e r le murad; küfürden ittika edenler olduğu cihetle fasık müminler fıskı miktarı Cehennemde kalırlarsa da âkibet necat bulacaklarına âyet delâlet eder. Zalimlerin dizleri üzerine terkolunacaklarını beyan; vürudla muradın Cehennemin etrafına vürud olmasına delâlet ettiği Kazi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; bundan evvel Cehennem etrafına dizleri üzerine insanların ihzar olunacakları beyan olunmuştur. Şu halde bu âyette «Biz müttekîlere necat verir zalimleri dizleri üzerine terkederiz» demek «Herkes Cehennem etrafına varid olur ve dizleri üzerine oturur oldukları halde ihzar olunurlar, sonra müttekîler necat bulur gider. Zalimler zulmünün cezasını görmek için orada kalır» demektir. Şu halde vürudla murad; Cehennemin etrafına vüruddur ve bu manâ esah olsa gerektir.
Hulâsa; mümin ve kâfir, mutî ve âsî cümle insanların Cehennemi kenarından veya sırat üzerinden görecekleri, müttekî olan müminlerin necat bulup âsîlerin Cehennemde kalacakları ve bu hükmü Vâcib Tealâ vaadedip elbette vuku bulacağına binaen vâcib menzilinde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3248
***
Vâcib Tealâ haşri beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'a itirazlarını beyan etmez üzere :

وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتُنَا بَيِّنَـٰتٍ۬ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَىُّ ٱلۡفَرِيقَيۡنِ خَيۡرٌ۬ مَّقَامً۬ا وَأَحۡسَنُ نَدِيًّ۬ا (73)

buyuruyor.

[Kâfirler üzerine bizim kudretimize açık ve zahir olarak delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda kâfirler müminlere derler ki «Ey müminler ! Sizinle bizim fırkalarımızdan menzil ve makam yönünden hangisi hayırlı ve meclis yönünden hangisi daha güzeldir?»]
Kâfirler bu sözleriyle kendilerinin mertebeleri ve meclisleri daha güzel Ve hayırlı olduğuna işaret ederler.
Yani; Allah'ın âyetleri kâfirlere tilâvet olunduğunda şol kimseler kendi servet ve samanlarına bakarak müminlere derler ki «Şu iki fırkanın makam ve mertebe yönünden hangisi daha hayırlıdır ve meclis yönünden hangisi daha güzeldir?» İşte bu suretle kendilerinin hayırlı olduklarını iddia ederler. Çünkü; onlar zengin ve mansıp sahibi olup ve her kemali dünya metamda görüp müminler de kendi nazarlarında fakir olduklarından kendilerinde bir meziyyet ve fazlaca bir mertebe var zannıyla derler ki «Biz ehl-i servet ve mansıb olduğumuz gibi enva-ı ni'metlerle telezzüz eder ve her muradımıza nailiz. Sizse bir takım aceze ve fakir kimselersiniz. Eğer Allah indinde bizim kadrimiz ve değerimiz olmasaydı bize bu ni'metleri vermezdi, halbuki verdi. Allah-u Tealâ'nın bu ihsanı bizim dünyaca faziletimize delâlet ettiği gibi âhiretce de mertebemizin âlî olacağına delâlet eder» demekle servetlerine mağrur oldular. Halbuki dünyada rızık hususunda müminle kâfir ve mutî ile âsî beyninde fark olmadığından dünyada servet sahibi lmak âhirette ni'met sahibi olacağına delâlet etmez. (ندياً) meclis demektir. Yani «Onlar Kur'an’ın âyetlerinin muârazasından âciz kalınca mallarıyla ve meclisleri yani ictimâlarıyla iftihara kalkıştılar ve bizim meclisimiz sizden daha güzeldir, şu halde biz sizden efdaliz» dediler.

3249
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünya metaıyla iftiharlarını reddetmek üzere :

وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّن قَرۡنٍ هُمۡ أَحۡسَنُ أَثَـٰثً۬ا وَرِءۡيً۬ا (74)

buyuruyor.

[Ziynet-i faniye ve meta-ı dünya ile iftiharda fayda yoktur. Zira; biz bu kâfirlerden evvel çok kabile ve milletler ihlâk ettik ki onlar şu servetleriyle iftihar eden Kureyş müşriklerinden malları çok ve mansıpları daha büyük ve evlerinin eşyası ve manzaraları daha güzel görünürdü.] Onların mallarının çokluğu ve mansıplarının kuvveti ve ziynetlerinin güzelliği onlara fayda etmeyip helaklerini def edemeyince bunların servetlerinin de faydası olmıyacağı meydandadır.
Bundan evvelki âyette k â f i r l e r le murad; Kureyş'den (Nadr b. Haris) ve emsalidir.
M ü m i n l e r le murad; Ashab-ı Resûlullah'dır. Çünkü; kâfirlerin evleri, eşyaları ve elbiseleri güzel, saçları taranmış ve ziynetleri yolundaydı. Ashab-ı Resûlullah'dan ekserisi fukara gürûhundan oldukları cihetle müşrikler ziynetleriyle iftihar ederek «Biz sizden daha iyiyiz» derlerdi. Bu âyette (اثاثا) ev içinde bulunan ev eşyası ve ziynete müteallik olan şeylerdir. (ورءياً) manzara ve görülmektir. Yani «evvel helak olan milletler ziynet, emval, zahirde manzara ve görülmek cihetinden Kureyşîlerden daha güzel görünürlerdi. Bu güzel manzara onlara fayda etmeyince bunlara da fayda etmez» demektir.

3250
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mallarına itimatlarının fayda etmiyeceğine ikinci bir cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ مَن كَانَ فِى ٱلضَّلَـٰلَةِ فَلۡيَمۡدُدۡ لَهُ ٱلرَّحۡمَـٰنُ مَدًّا‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Mallarıyla iftihar eden kâfirlere sen de ki «Dalalette olan kimseye Rahman Tealâ uzun müddet mühlet versin ve verir ki çok yesinler, içsinler ve zevk u sefaya dalsınlar.»]

حَتَّىٰٓ إِذَا رَأَوۡاْ مَا يُوعَدُونَ إِمَّا ٱلۡعَذَابَ وَإِمَّا ٱلسَّاعَةَ

[Hatta onlar vadolundukları ya dünyada azap veyahut kıyamet gününü görünceye kadar bu hâl üzere müsaade olunurlar ve devam ederler ve akibet bu ikiden birini görürler.]

فَسَيَعۡلَمُونَ مَنۡ هُوَ شَرٌّ۬ مَّكَانً۬ا وَأَضۡعَفُ جُندً۬ا (75)

[Binaenaleyh; onlar elbette yakında mertebe ve mekân yönünden ziyade şer ve asker yönünden gayet zayıf kim olduğunu bilirler.]

Yani; mallarına mağrur olarak âhireti inkâr ve sizi istihza eden kâfirlere ya Ekrem er Rusül ! Sen de ki «Küfrü irtikâpla dalâlet içinde olan kimselere bir çok ni'metleri ihsan eden Rahman Tealâ onların ömürlerini uzatsın ve uzatır, mallarını çoğaltmakla mühlet verir, uzun müddet ni'metlerle mütenaim olur telezzüze devam ederler. Hatta bu hâl, onların ehl-i İslâmın kılıcından geçmek veya esir düşmek gibi azab-ı dünyayı veya kıyameti, kıyamette olacak azab-ı Cehennemi görünceye kadar devam eder. Zira; nazarları kısa olup delâilden hakikati istidlale rağbetleri yoktur. Bu iki hâlden birini görünceye kadar gururlarında devam edince onlar yakında elbette bilirler ki indallah mertebe yönünden şer, asker ve yardımcı yönünden ziyade zayıf kimlerdir, mekânları Cehennem olanlar mı hayırlı yoksa Cennet olanlar mı hayırlı? Elbette bilirler».
3251
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların hallerine lâyık olan dünyaca bütün nasiplerini alsınlar ve istidrac suretiyle her arzularına nail olsunlar ve «Ahirette ömrümüz az oldu, düşünmeye vakit bulamadık ve servetimiz yoktu, müzayakadan kurtulamadık» gibi mazeret kapıları kapanmak lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bunlara vereceği mühleti emir suretinde iradla (فَلۡيَمۡدُدۡ) buyurmuştur. Yani «Rahman Tealâ dalâlette olan kimsenin ömrünü uzatırcasına uzatsın ve malını çoğatlmakla ni'mette ve refah-ı halde mühlet verircesine mühlet versin» demektir.
Bu âyet «Hangi fırka hayırlıdır?» diyenlere cevap olduğu cihetle manâ-yı âyet şöyledir : [Sizin haliniz şu ikiden biridir. Binaenaleyh; hayırlı kim olduğunu bilin.] demektir. Çünkü; servetlerine mağrur olmalarına mukabil dünyada azap görüp izzetleri zillete, servetleri fakra, sıhhatleri hastalığa, emniyetleri korkuya ve galibiyetleri mağlûbiyete tebeddül edeceğine işaret olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (إِمَّا ٱلۡعَذَابَ وَإِمَّا ٱلسَّاعَةَ) ;
(مَا يُوعَدُونَ) ile beyan ve vaad olunan mev'ûdu tafsildir. Zira mev'ûd; Ya ehl-i İslâmın galebesiyle dünyada azaptır veyahut yevm-i kıyamette görecekleri rüsvalıktır. Mekânlarının şer olması; dünya malıyla gururlarına mukabildir. Zira; dünyada tasavvurlarının hilafı zuhur edip mağrur oldukları malları haklarında hazelân ve vebal olması elbette haklarında serdir.
(وَأَضۡعَفُ جُندً۬ا) «Biz cemaat yönünden sizden güzeliz» demelerine mukabildir. Çünkü cemaat yönünden güzel olmak; kavmin büyükleri ve reisleri bir yerde içtimâ edip şevketlerini izharla birbirlerine arka olup müzaheret etmekle olur. Halbuki kıyamette halleri bunun aksine zuhur eder. Zira; hiç bir kimseden yardım görmiyecekleri beyan olunmuştur.

3252
***
Vâcib Tealâ âhireti inkâr eden kâfirlerin hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَيَزِيدُ اللهُِ ٱلَّذِينَ ٱهۡتَدَوۡاْ هُدً۬ى‌ۗ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ, şol kimselerin hidayetlerini ziyade eder ki onlar tarik-ı müstakime ihtida ettiler.]

وَٱلۡبَـٰقِيَـٰتُ ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ خَيۡرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابً۬ا وَخَيۡرٌ۬ مَّرَدًّا (76)

[Menfeati baki kalan a'mâl-i saliha Rabbın Tealâ indinde sevap ve merci' yönünden hayırlıdır.] Zira a'mâl-i salihanın akibeti; mağfiret, Cennet ve seâdettir. Binaenaleyh; a'mâl-i saliha bu dünyada intifa' olunur bir şey değilse de akibet itibariyle hayr-ı mahız ve menfeat-i daimedir. Ama kâfirlerin mağrur oldukları câh, servet ve ziynetin akibeti hasret, nedamet, zarar ve aynı azaptır.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile âsîlerin bazılarının dünyada nasibinin ziyade olması onun faziletinden ve indallah mertebe sahibi olduğundan değil, belki istidrâc tarikıyla olduğu bundan evvelki âyette beyan olunduğu gibi bu âyette de müminin dünyada nasibinin noksan olması; müminin mertebesi noksan olduğundan olmayıp belki mümin hakkında Allah-u Tealâ'nın hayır murad etmesinden olduğu beyan olunmuştur. İmaniyle ihtida eden kimsenin hidayetinin ziyade olması; imanının ihlâs üzere bina olunmasıyla hasıldır. B â k i y â t; namaz, oruç ve zikrullah gibi a'mâl-i salihanın cümlesine şamildir. A'mâl-i salihanın menfeati baki ve ilel ebed daim ve sahibiyle kaaim olacağına işaret için bakiyât denilmiştir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile A'mâl-i salihanın bazısının sevabı bazı ahardan noksan olursa da mukabilinde olan sevab-ı ebedî olduğundan cemisi baki olmakta müsavidir. Gerçi bazı âbidlerin dünyada nasibi az olmak onun hakkında bir zarar gibi görülürse de akibeti menfeat-ı azîmeye müncer olduğu cihetle hayrı küllî-i baki zımnında zarar-ı cüz'i fâniyi ihtiyar kabilindendir. Ama dünyaca nasibi ziyade olan fasıkın akibeti zarar ve felâket olduğu cihetle zarar-ı daimî zımnında men feat-ı faniyeyi ihtiyar kabilindendir.

3253
***
Vâcib Tealâ haşri ve kâfirlerin haşir hakkında şüphelerinin cevabını ve âhirette müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin haşir hakkında zikrettikleri bazı sözlerini beyan etmek üzere :

أَفَرَءَيۡتَ ٱلَّذِى ڪَفَرَ بِـَٔايَـٰتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالاً۬ وَوَلَدًا (77)

buyuruyor.

[Nazar ettin gördün mü? Habibim ! Şol kimseyi ki o kimse bizim vahdaniyetimize ve âhirete delâlet eden âyetlerimize küfretti ve dedi ki «Elbette âhirette bana mal ve evlâd verilir.»]

أَطَّلَعَ ٱلۡغَيۡبَ أَمِ ٱتَّخَذَ عِندَ ٱلرَّحۡمَـٰنِ عَهۡدً۬ا (78)

[O kâfir gayba muttali mi oldu veyahut mal ve çocuk vereceğine dair Rahman Tealâ'dan ahid mi aldı?]

ڪَلاً‌ۚ

[O kâfirin dediği gibi değildir.] Zira; ona âhirette mal ve evlâd verileceğine dair ahid yoktur.

سَنَكۡتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ ۥ مِنَ ٱلۡعَذَابِ مَدًّ۬ا (79)

[Biz onun dediğini yazarız ve onun için azaptan lüzumu kadar uzatırız.]

وَنَرِثُهُ ۥ مَا يَقُولُ وَيَأۡتِينَا فَرۡدً۬ا (80)

[O kâfirin sözünde beyan ettiği malına ve evlâdına biz varis oluruz. Zira; o vefat eder biz baki kalırız ve o, bize yevm-i kıyamette yalnız olduğu halde gelir.]
3254
Yani Habibim ! Sen nazar ettin de şol kâfiri gördün mü ki o kâfir bizim âyetlerimizi inkâr ve âhireti istihza ederek dedi ki «dünyada bana mal ve evlâd verildiği gibi elbette âhirette dahi verilecektir». Bu iddiada bulunan kâfir gaybı bilecek kadar bir mertebeye vasıl oldu da âhirette mal ve evlâd verileceğine muttali olarak gaibe hüküm mü ediyor? Yoksa kendine âhirette mal ve çocuk verileceğine Allah-u Tealâ'dan senet mi aldı? Halbuki ikisi de yoktur ve hakikat onun dediği gibi de değildir. Zira; âhirette mal ve çocuk verileceğini bu dünyada bilmek ya gayba ilim tarikıyla veyahut Allah-u Tealâ indinde bir ahid almak ve işi mukaveleye rabtetmekle olur. Bu iki tarikten hangisine istinaden iddiada bulunuyor? Biz onun sözünü yazar, kıyamette defterini kendine gösterir ve hakikati bildiririz, onun için biz bu sözlerle kesbetmiş olduğu azabını uzatırız ve onun mevtiyle söylediği malına ve evlâdına varis oluruz. Zira; o gider, malı ve evladıyla biz kalırız ve yevm-i kıyamette bizim huzurumuza o kâfir yalnız olduğu halde gelir. Zira; malından ve evlâdından yanında kimse bulunmaz.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette istifham kâfirin halinden teaccüp içindir. Âyette kâfiri birkaç veçhile tehdit vardır:
B i r i n c i s i ; âyetlere küfretmesidir.
İ k i n c i s i ; istihza tariki ile kendine mal ve evlâd verileceği iddiasına karşı mal ve evlâd verileceğini gayblamı bildi veyahut Allah'dan ahid mi aldı? denilmekle bilmediği şeyi iddiaya cesaret ettiği beyan olunmuş ve hakikat onun tasavvuru gibi olmadığı zikr olunmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü ; söylediği sözün tamamen yazılmasıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; azabının tamamen temdid olunmasıdır.
B e ş i n c i s i ; iddia ettiği maldan ve evlâttan mücerred olarak huzur-u Bariye gelmesi ve istinad ettiği mal ve evlâttan fayda görmemesidir.
Taberî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Ayet-i Celile (As b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ashabdan (Habbab) hazretlerinin (Âs) da olan alacağını istemesi üzerine (Âs) (Habbab) a «Sen Muhammed'e iman ettin. Eğer küfredersen sana borcumu veririm, küfretmedikçe vermem» deyince Habbab «Ben Muhammed Aleyhisselâm'a iman ettim. Dünyada küfretmediğim gibi kabrimden kalktığımda dahi küfretmem» demesi üzerine As «Madem ki kabirden kalkacaksın. O zaman yanıma gel. Orada elbette bana mal ve evlâd verilir. O malımdan sana borcumu veririm» der. (Habbab) hazretlerinin bunu Resûlullah'a hikâye etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; (As) bu sözü istihza ve âhireti inkâr suretiyle söylediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle onu ve onun emsali bu gibi sözleri söyliyenleri ve kıyamete kadar söyliyecek kimseleri zemmetmiştir.

3255
Fahri Râzi'de (Habbab) ın kuyumcu olup (Âs) için hulliyattan bir şey döküp ücretini istemesi üzerine (Âs) ın «Sizin itikadınızda âhirette altın ve gümüş çoktur. Onlardan elbette bana da verilecektir. Borcumu âhirette vereyim» demesi üzerine cereyan eden münakaşa hakkında âyetin nazil olduğu mezkûrdur.

***
Vâcib Tealâ haşri inkâr edenlerin hallerini beyandan sonra putperestlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللهُِ ءَالِهَةً۬ لِّيَكُونُواْ لَهُمۡ عِزًّ۬ا (81)

buyuruyor.

[Müşrikler Allah'ın gayrı ma'budlar ittihaz ettiler ki o ma'budlar müşrikler için izzet ve kuvvet olsun.]

كَلاً‌ۚ

[Hakikat onların dedikleri ve itikatları gibi değildir.]

سَيَكۡفُرُونَ بِعِبَادَتِہِمۡ وَيَكُونُونَ عَلَيۡہِمۡ ضِدًّا (82)

[Zira; o ma'budlar müşriklerin kendilerine ibadetlerini inkârla küfreder ve onlar üzerine hasım ve zıt olurlar.]
3256
Yani; müşrikler kemal-i cehalet ve gafletlerine binaen Allah'tan başka ma'budlar ittihaz ettiler kî o ma'budlar onlara ind-i İlâhîde şefeat etmekle onların izzet ve kuvvetlerine sebep olsun ve bunlara nazil olacak azabı defetsinler. Binaenaleyh; ma'budların yardımıyla bunların kadri âlî ve mertebeleri yüksek olsun. Halbuki hakikat bunların itikatları gibi değildir ! Zira; o batıl ma'budlar bunların ibadetlerini inkâr ettikleri gibi yevm-i kıyamette şefaat etmeleri şöyle dursun onlar üzerine zıt ve hasım olurlar. Çünkü; Yevm-i kıyamette putlar bunların ibadetlerini inkârla lanet edeceklerine binaen bunların memullerinin hilafı zuhur edeceği cihetle ma'budların bunlara zıt olarak meydana çıkacakları beyan olunmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin putlara ibadetten maksatları, kendilerine şefaat etmek suretiyle yardım edip o vesileyle bunların izzet ve şereflerinin tezayüdü olduğu ve putlar ise yardım etmek şöyle dursun bilâkis onların ibadetlerinin batıl olduğunu beyanla onlara zıt olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin putlara ibadetten gözettikleri men feat yerine mazarrat zuhur edeceğini beyandan sonra müşriklerin şirküzere ısrarlarının sebebini beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّآ أَرۡسَلۡنَا ٱلشَّيَـٰطِينَ عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ تَؤُزُّهُمۡ أَزًّ۬ا (83)

buyuruyor.

[Habibim görmedin ve bilmedin mi? Biz Kâfirler üzerine şeytanları gönderdik ki şeytanlar kâfirleri günah tarafına çeker güncesine çekerler.]

فَلاً تَعۡجَلۡ عَلَيۡهِمۡ‌ۖ

[Habibim ! Biz şeytanları onlar üzerine gönderince sen kâfirler üzerine azabın gelmesini talepte acele etme.]

إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمۡ عَدًّ۬ا (84)

[Zira; biz onların ecellerini, ömürlerinin müddetini ve helak olacakları günleri sayar gibicesine sayarız ve dakikalarını fevtetmeyiz, şeytanlar belâ yönünden onlara kâfidir.] Binaenaleyh; helaklerini istemekte acele etme.

3257

يَوۡمَ نَحۡشُرُ ٱلۡمُتَّقِينَ إِلَى ٱلرَّحۡمَـٰنِ وَفۡدً۬ا (85)

[Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda biz müttekîleri Rahman Tealâ'nın huzuruna cemaat ve fırka olarak cem'ederiz.]

وَنَسُوقُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ وِرۡدً۬ا (86)

[Ve o günde biz mücrimleri yaya olarak aç ve susuz behaim sevkeder gibi Cehenneme sevkederiz.]

لاً يَمۡلِكُونَ ٱلشَّفَـٰعَةَ إِلاً مَنِ ٱتَّخَذَ عِندَ ٱلرَّحۡمَـٰنِ عَهۡدً۬ا (87)

[Ve o günde mücrimler kendi nefislerine şefaate malik olmazlar, ancak Rahman Tealâ indinde şefeate izin alanlar şefaate malik olurlar.]

Yani; Habibim ! Sen kâfirlerin kalplerinin kasavetine ve küfrüzere ısrarlarına teaccüp etme. Çünkü; sen görmedin mi? Elbette gördün ki biz kâfirler üzerine musallat olarak şeytanları muhakkak gönderdik ve şeytanlar da onları imandan küfre ve ibadetten kabahata çekercesine çekerler. Zira; onlara fena amellerini iyi göstermek suretiyle ma'siyete teşvik ederler ve şehevat-ı nefsaniyeye muhabbet verirler. Onlar da şeytanın tezyinatına aldanır günahları seve seve işlerler ve şeytanlar onları enva-ı cinayeti irtikâba şevkle belâdan belâya uğratırlar. Hâl böyle olunca ya Ekrem er Rusül ! Sen onların ukubetlerinin acele olmasını isteyip de bizim onlara müsaademize teaccüp edip me'yûs olma. Zira; biz onlardan elbette intikamımızı alırız. Çünkü; biz onlar için geceleri, gündüzleri, haftaları, ayları, seneleri, ömürlerinin müddetini ve helak olacakları zamanı saymakla sayar ve bir dakikasını fevtetmeyiz. Binaenaleyh; mukadder olan zaman gelince derhal muahaze ederiz, siz de onların şerlerinden mahfuz kalırsınız. Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda muharremâttan nefislerini vikaye eden müttekîleri Rahman Tealâ'nın ihsanına cemaat cemaat ve fırka fırka olarak enva-ı ziynetle müzeyyen binitler üzerinde oldukları halde sevkederiz ki kemal-i debdebe ve darâtla huzur-u İlâhîye gelirler ve o günde kâfirleri ve sair mücrimleri dünyada canilerin kemal-i hakaret ve unf ü şiddetle hapishaneye sevkolundukları gibi biz Cehenneme sevkederiz ve o günde onlara başka bir yardımcı olmadığı gibi kendilerini kurtarmak için şefaate de malik olmazlar. Ancak Rahman Tealâ'dan izin alan kimse şefaate malik olur.

3258
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ’nın şeytanları kâfirlere göndermesiyle murad; onlar üzerine şeytanların musallat olup vesvese olarak iğvâ ile meşgul olmalarıdır. Binaenaleyh; şeytanın vazifesi; onlara masiyeti güzel göstermek ve şehevat-ı nefsaniye cihetine teşvik etmekten ibaret olup onlar üzerine şeytanların kahr u galebesi olmadığından onların şeytanı redde iktidarları varken reddetmeyip itaat etmeleri haklarında ayn-ı cinayet ve azaptır. Çünkü şeytanın tasallutu; vesvese ve aldatmak suretiyle olduğundan şeytana itaata mecbur değillerdir.
(اراً) teşvik ve şiddetle iz'âc edip kandırabilirse istediği yere alıp götürmektir. Binaenaleyh; (تَؤُزُّهُمۡ أَزًّ۬ا) demek; «Şeytan âsileri masiyet tarafına şiddetle teşvik ve haram olan şeyleri tezyinatla muhabbetlerini celbeder ve onu işlemeye çalışır» demektir. Şeytanın musallat olmasındaki hikmet; şeytana aldanan ve nefsine tebaiyet eden asilerle aldanmayan mutiler beyinleri herkes nazarında tefrik olunması ve asilerin azabı ve âbidlerin de sevabı görmeleridir.
Asilerin, helakleri için mukadder olan zaman gelmeyince helak olmıyacaklarma işaret zımnında Cenab-ı Hak Resûlunü onların helaklerini talepte aceleden nehyetmiştir. Binaenaleyh; hiç bir zalimin zulmü yanına kalmaz, elbette cezasını görür. Şu kadar ki vakt-i merhununu bekler. Şu halde bütün mazlumların müsterih olmaları lâzımdır. Çünkü; zalimden intikam alacak Allah-u Tealâ'dır. Zira; Allah-u Tealâ Resûlunü acele etmekten nehyettikten sonra onların helaklerinin müddetini saydığını beyan etti ki «Sen acele etme, onların helaklerine sayılı günler ve ma'dud nefesler kaldı» demektir.
3259
(وَفۡدً۬ا) binitti olarak debdebe ve haşmette huzur-u alîye gelen bir cemaattir. Binaenaleyh; müttekîlerin binitler üzerinde kemal-i saltanatla cemaat be cemaat Rahman Tealâ'nın huzuruna geleceklerini beyan için haklarında (وَفۡدً۬ا) varid olmuştur.
(وِرۡدً۬ا) Susamış kimselerin su mahalline gelmeleridir. Çünkü; su mahalline ancak susamış olan kimseler gelir. Şu halde Cehenneme sevkolunacak mücrimlerin - hararetten ciğerleri yanmış olduğu halde sevkolunacaklarına işaret için haklarında susamışlar manâsına gelen (وِرۡدً۬ا) lâfzı varid olmuştur ki hakaretle sevkolunacaklarına dahi işarettir.
Hulâsa; kâfirler üzerine vesvese için şeytanların gönderildikleri, şeytanların onları masiyet cihetine teşvik ettikleri, kâfirler üzerine alelacele azabın nazil olmasını istemekten Resûlullah'ın nehyolunduğu, onların azaplarının müddeti taraf-ı İlâhîden sayıldığı, yevm-i kıyamette müttekîlerin binitli olarak haşrolunup mücrimlerin yaya ve susuz olarak sevkolunacakları ve azaptan kurtulmak için şefaate dahi malik olmadıkları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ puta ibadet eden müşriklerin hallerini beyandan sonra Allah-u Tealâ'ya çocuk ittihaz etti diyen kâfirlerin hallerini ve sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ ٱتَّخَذَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ وَلَدً۬ا (88)

buyuruyor.

[Kâfirler «Rahman Tealâ çocuk ittihaz etti» dediler.]

لَّقَدۡ جِئۡتُمۡ شَيۡـًٔا إِدًّ۬ا (89)

[Ve zat-ı ulûhiyctime yemin ederim ki ey müfteriler ! Siz «Rahman Tealâ çocuk ittihaz etti» demekle bir emr-i münker getirdiniz ki bu iftiranız cinayet-i azimedir.]
3260

تَڪَادُ ٱلسَّمَـٰوَٲتُ يَتَفَطَّرۡنَ مِنۡهُ وَتَنشَقُّ إِلاًرۡضُ وَتَخِرُّ ٱلۡجِبَالُ هَدًّا (90)

[Hatta ey müşrikler ! Sizin bu iftiranızı işitmekten o kadar cesametiyle gökler birbiri arkasında yarılmaya ve yer yüzü şak olmaya ve dağlar metanetiyle beraber yüzleri üzerine kapanıp dökülmeye karib olur.]

Yani; kâfirler Rahman Tealâ'ya iftira ederek «çocuk ittihaz etti» dediler. Zira; azamet-i İlâhiyeyi düşünmeden çocuk ittihazı gibi hasis ihtiyacı ve hudûsu müstelzim olan bir şeyi isnada cür’etle büyük bir cinayet irtikâb ettiler. Zatıma yemin ederim ki ey müşrikler ! Siz bu sözünüzle pek büyük bir cinayet irtikap ettiniz ve ağza alınmasına cesaret olunmaz bir söz söylediniz. Hatta bu sözünüz o kadar şiddetlidir ki eğer bu söz göze görünür bir cisim olarak tasavvur olunsa şiddetine ve ağırlığına gökler, yerler ve dağlar tahammül edemiyerek hepsi yarılır, yıkılırlar ve gazab-ı İlâhî ile cümlesi harab olur giderdi.

أَن دَعَوۡاْ لِلرَّحۡمَـٰنِ وَلَدً۬ا (91)

[Ve bu helake sebep onların Rahman Tealâ'ya veled isnad etmeleri ve «Allah'ın çocuğu var» diyerek dava edip çağırmalarıdır.]

وَمَا يَنۢبَغِى لِلرَّحۡمَـٰنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا (92)

[Halbuki Rahman Tealâ'ya çocuk isnad etmek lâyık olmaz. Zira; Rahman Tealâ'nın çocuk ittihazına ihtiyacı yok ki çocuk ittihazıyla ondan yardım istesin.] Bu gibi şeyler hakk-ı ülûhiyette muhaldir. Zira; çocuk ittihaz etmek muhtaç, hadisat ve eczadan mürekkep ve bazı eczasının infisaliyle çocuğun hadis olması, şehveti bulunması ve çocuk doğuracak zevce ihtiyar etmesi gibi bir takım mehaziri ve küfriyâtı müstelzim olduğundan bu gibi isnâd; gazab-ı İlâhîyi calip en büyük cinayettir. (اداً) şiddetle münker ve söylenmeye lâyık değil demektir. (هداً) şiddetle dökülmek ve birbiri üzerine yığılıp toz olmak manâsınadır. Yani «Eğer Allah-u Tealâ hilimle muamele etmese şu iftiranın ve söylenen bir kelimenin icab ettiği gazab-ı İlâhîye hiç bir şey tahammül edemez» demektir.

3261
***
Vâcib Tealâ veled ittihaz etti diyen bazı Nasara'yı, Yehûd ve müşrikleri şiddetle reddettikten sonra cümle mahlukât ve zerrat-ı cihanın abd-i memlûkü olduğunu beyan etmek üzere :

إِن ڪُلُّ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَإِلاًرۡضِ إِلآً ءَاتِى ٱلرَّحۡمَـٰنِ عَبۡدً۬ا (93)

buyuruyor.

[Semavatta olan melekler ve yerde olan insanlar ve cinler Rahman Tealâ'ya muti', mütezellil, abd-i memlûk olarak gelir ve kahr-ı İlâhî altında makhûr oldukları halde Rübûbiyetine sığınarak huzur-u İlâhîde saf beste olurlar.]

لَّقَدۡ أَحۡصَٮٰهُمۡ وَعَدَّهُمۡ عَدًّ۬ا (94)

[Huzur-u İlâhîye nasıl gelmesinler, zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Allah-u Tealâ onları hasretti ve ilmi cümlesini ihata etmekle ilminden hariç hiç bir fert kalmadı, her birini ferden ferda saydı.]

وَكُلُّهُمۡ ءَاتِيهِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فَرۡدًا (95)

[Onlardan her biri yevm-i kıyamette a'vân ve ensârdan hâlî teker teker huzur-u İlâhîye gelirler. Binaenaleyh; amel-i salihten başka kendileriyle hiç bir şey bulunmaz.]

3262
Yani; cümle mahlukat yevm-i kıyamette Rahman Tealâ'nın huzuruna abd-i memluk olarak muti' ve münkaad oldukları halde gelirler ve inâyet-i İlâhiyeye arz-ı ihtiyaç etmedik bir kimse kalmaz. Zira; Allah-u Tealâ'nın ilmi muhakkak olarak onları ihata etti ve onların her birini harekât ve sekenâtlarıyla beraber saymakla saydı ve hiç bir fert hesaptan hariç kalmadı. Binaenaleyh: yevm-i kıyamette pnlardan her biri ferden ferda gelir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ سَيَجۡعَلُ لَهُمُ ٱلرَّحۡمَـٰنُ وُدًّ۬ا (96)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resûlune iman ederek imanın mukteziyatından olan a'mâl-i saliha işlediler. Onlar için Rahman Tealâ müminlerin kalplerinde muhabbet halkeder ki herkes bu misilli kimselere muhabbet ederler ve bu muhabbet yalnız Allah'ın ihsanıdır.]'Çünkü; Müslim ve Buharî'nin ittifaklarıyla (Ebu Hüreyre) hazretlerinden rivayet olunan bir hadis-i şerifte Resûlullah «Allah-u Tealâ bir kuluna muhabbet ederse muhabbetini Cibril'e verir ve muhabbet etmesiyle emreder. Cibril muhabbet eder. Ehl-i semaya haber verir, ehl-i sema muhabbet eder, ehl-i semadan muhabbet ehl-i arza ilham olunur. Binaenaleyh; o kimseye ehl-i arz dahi muhabbet eder» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif de mümin-i kâmile herkesin muhabbeti Allah'ın halkı ve insanıyla olduğuna delâlet eder.

فَإِنَّمَا يَسَّرۡنَـٰهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ ٱلۡمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِۦ قَوۡمً۬ا لُّدًّ۬ا (97)

[Habibim ! Biz ancak senin lisanına Kur'an'ı kolay kıldık ki Sen o Kur'an'la müttekîleri tebşir ve küfrüzere inat ve ısrar eden kavm-i muannidi enva-ı azapla inzar edesin.]
(وداً) muhabbet ve meveddettir. (لداً) muannid ve husumeti şiddetli demektir.

وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّن قَرۡنٍ هَلۡ تُحِسُّ مِنۡہُم مِّنۡ أَحَدٍ أَوۡ تَسۡمَعُ لَهُمۡ رِكۡزَۢا (98)

[Biz bu kâfirlerden bir çok kabileler ihlâk ettik. Habibim ! Sen onlardan hiç bir kimse görebilir misin veyahut sen onlar için gizli bir sadâ işitir misin?]

Yani; Mekke ahalisinden evvel dalâlet ve tuğyanda musir ve mütemadi bir çok ümmetler ihlâk ettik. Ya Ekrem er Rusül ! Helak olmuş ümmetlerden kudret-i kahiremizden kurtulmuş hiç bir kimse gördün mü? Veyahut onlar için gizli bir sadâ işittin mi? Bunların da aynı hâle ma'ruz kalacakları şüphesizdir. (ركزاً) ufacık bir sadâ demektir. Yani «hademli ve haşemli bir çok kavimler helak oldu, ufacık bir sadâları bile kalmadı. Mekke müşrikleri de onlar gibi olacak» demektir.

Gösterim: 367