Neml Suresi Tefsiri

SÛRE – İ NEML

Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Doksanüç ya Doksandört âyeti câmi'dir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
طسٓ‌ۚ تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلۡقُرۡءَانِ وَڪِتَابٍ۬ مُّبِينٍ (1)

Bazı sûrelerin evvellerinde olan hurufatın te'vilini tecviz eden Halef mezhebine göre (طسٓ) Esma-i İlâhiyeden bir isimdir ve yemindir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [(طسٓ) İsmine yemin ederim ki şu tilâvet olunan âyetler Kur'an'ın ve Kitab-ı mübinin âyetleridir.] demek olur. Yahud Ni'metullah Efendinin te'viline nazaran (ط) Resûlullah'ın talebine ve (سين) Saadet ve Siyadete işaret ve münadidir. Buna göre manâ-yı nazım: [Ey saadet-i ebediyeye ve siyadet-i sermediyeye talip olan Resûlüm ! Sana nida eder ve derim ki, şu tilâvet olunan âyetler Kur'an'ın ve Kitab-ı Mübinin âyetleridir.] demek olur.
Ruhûlbeyan'da zikrolunduğu veçhile Kur'an'a elsine-i nâsta kıraat olunduğu için K u r ' a n ve kalemle yazıldığı için k i t a p , ahkâm-ı dünya ve âhireti beyan ettiği için m ü b i n denilmiştir ve sânına ta'zim için ta'zime delâlet eden tenvinle nekre olarak (ڪِتَابٍ۬) varid olmuştur.

هُدً۬ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ (2)

[Bu kitabın âyetleri mü'minlere hidayet ve müjde olduğu halde nazil olmuştur.]
3971
Kur'an bilûmum nâsa doğru yolu gösterdiği cihetle herkes hakkında hâdi ise de bilfiil maksada isal etmek manâsınca hidayet mü'minlere mahsus olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'ınhidayetini ehl-i imana tahsis etmiştir. Çünkü Kur'an; herkese tarik-ı hakkı gösterir ve lâkin o tariki ihtiyar eden ona iman edenlerdir. Amma tebşirat; elbette mü'minlere mahsustur. Zira; ehl-i küfre tebşirat olmaz. Çünkü; Kur'an'ıntebşiratı; enva'ı saadat ve mesubat ve esnaf-ı hayrat ve berekâta nail ve ref'i derecata vasıl olunacağına dair olup bunun cümlesi de ehl-i imana mahsus olduğundan Kur'an'ıntebşiratı mü'minlere tahsis olunmuştur. Zira Kur'an; ahkâmına temessük edenleri tebşir eder. Şu halde; ahkâmına yapışmayanları tehdid eder, tebşir etmez. Binaenaleyh; kâfirler ahkâmiyle amel etmediklerinden Kur'an'ıntebşiratına müstehak değillerdir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ınmü'minlere enva'ı saadatı tebşir ettiğini beyandan sonra saadet ve ref'i derecata nail olmayan mücerred iman kâfi olmayıp sair feraizi eda etmek lâzım olduğunu beyan zımnında :
ٱلَّذِينَ يُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤۡتُونَ ٱلزَّڪَوٰةَ وَهُم بِٱلاًخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ (3)

buyuruyor.
[Kur'an'ıntebşiratına müstehak olan mü'minler şol kimseler ki, onlar namazı ikame ve zekâtlarını edâ ile beraber âhiıete iman ederler.]

Yani; Kur'an şol mü'minler hakkında hidayet ve büşrâdır ki, o mü'minler taraf-ı İlâhîden kendilerine evkat-ı mahsusada farz kılınan namazı şartlarına riayet ederek edâ eder ve asla istihfafla te'hir etmedikleri gibi bilcümle vâciblerini ve sünnetlerini yerine getirirler. Çünki; namazın Allah'a tekarruba ve ref'i derecata sebep olacağını bildiklerinden kusur etmemeğe çalışırlar ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle de iktifa etmezler, belki kendilerine farz olan zekâtı da eda etmekle fukaranın hakkını vermek suretiyle dünyaya muhabbetleri olmadığını izhar ederler. Halbuki onlar âhirete ilm-i yakinle iman ettiklerinden dünyayı daima âhirete vesile ittihaz ederler. Binaenaleyh; her amellerini niyet-i halisayla eda ederler ve rıza-yı Bârîyi aramaktan geri durmazlar. Zira âhiret; ceza mahalli olduğundan âhirete iman eden kimse amelini teftişten ve nefsini muhasebeden hâlî kalmaz ve bilir ki, âhirette hepsinden suâl olunacak. Elbette gerek namaz gibi hakkullah olsun ve gerekse zekât gibi hakk-ı abde teallûk eden olsun cümlesine dikkat ve i'tina eder. Amma âhirete imanı olmayan kimse bunlardan hiç birisini ehemmiyete almadığı gibi ahkâm-ı diniyeden hiç birine mübalât etmez, belki yırtıcı bir canavar gibi her yere saldırır, eline ne geçerse yer, içer ve kuvve-i şehevaniyesi ne isterse onu güzel görür ve aklına ne gelirse onu işler, menfaat ve mazarratını düşünmez. Çünkü; âhirete imanı olmadığından ikabet korkusu olmadığı cihetle haram helâl her' ne yaparsa kâr bilir geçer gider.
3972
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ kemalât-ı insaniyenin ruhunu beyan etmiştir. Çünkü kemalât-ı insaniyenin esası; Üçtür:
B i r i n c i s i ; İman,
İ k i n c i s i ; İbadet-i bedeniye ve maliye,
Ü ç ü n c ü s ü ; Âhirete inanmaktır. Tekâlif-i İlâhiyenin hepsi bu üçte dahildir. Zira; birinci mertebede insana lâzım olan iman olmazsa sair ibadetin hükmü olmadığı gibi mücerred imanla iktifa etse de sair ibadette tekâsül etse Cennete girerse de âlî derecata nail olamaz. Şu halde imanın lüzumu kadar ibadat-ı saire de lâzımdır. Âhirete imanı olmasa amellerinin hiç bir faydaatra göremez. Binaenaleyh; Kur'an'ınhidayetiyle ihtida ve tebşirâtıyle mübeşşer olmak için iman, ibadet-i bedeniyye ve maliye ve âhiKte yakin üzere inanmak lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetinde beyan buyurmuştur. İmanla beraber ikame-i salât ve eda-yı zekât edenlerin âhirete imanlarının kuvvetine ve sağlam iman bunları işleyenlere mahsus olup, bunları işlemeyenlerin imanları zayıf olduğuna işaret için
(وَهُم بِٱلاًخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ) cümlesinde zamir tekrar zikrolunmuştur. Yani «onlar âhirete ancak iman ederler» demektir.
Hulâsa; iman etmeyenlerin ve amel-i salih işlemeyenlerin ve âhirete yakini olmayanların Kur'an'da beyan olunan tebşirata müstehak olmadıkları, tebşirat ve derecata müstehak olanların ancak şu beyan olunan a'mali işleyenler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünilesindendir.

3973
***
Vâcib Tealâ tebşiratın mü'minlere mahsus olduğunu beyandan sonra kâfirlere nazil olacak azabı beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ِلاً يُؤۡمِنُونَ بِٱِلاًخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمۡ أَعۡمَـٰلَهُمۡ فَهُمۡ يَعۡمَهُونَ (4)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, onlar âhirete iman etmezler. Biz onlara kendi ihtiyarlarıyla işledikleri çirkin amellerini güzel gösterir ve tezyin ederiz. Binaenaleyh; onlar başı dönmüş sarhoş gibi mütehayyir olurlar. Çünkü; işledikleri amel üzere terettüb edecek mazarrata imanları yoktur.]

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ لَهُمۡ سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ

[İşte onlar şol kimseler ki, onlar için dünyada katl ü esaret gibi kötü azap vardır.]

وَهُمۡ فِى ٱِلاًخِرَةِ هُمُ ٱِلاًخۡسَرُونَ (5)

[Halbuki, âhir ette nâs içinde en ziyade zarar edecek ancak onlardır. Zira; sevabı fevt ettikleri gibi şiddetli azaba da müstehak olmuşlardır.]

Yani; şol kimseler ki, onlar âhireti tasdik etmezler. Biz kötü amellerini kendi ihtiyarlariyle kesb ettikleri için kendilerine güzel gösterir tezyin ederiz. Çünkü; iradelerini şerre sarf edince biz onlara işledikleri amellerini güzel gösterir ve kalblerine muhabbet ve nefislerine o amel için arzu halk ederiz ve onların sû-u ihtiyarları sebebiyle şiddetli azaba müstehak olmaları için bir çok zaman 3974 müsaade eder ve bazı tenbih için imtihan da ederiz. Fakat mütenebbih olmazlar, belki o fena amellerinden hâsıl olan azıcık bir lezzete aldanır ve başından vurulmuş sarhoş gibi mütereddid ve mütehayyir bir halde gezerler, nasihat dinlemezler ve kendi bildiklerine giderler. İşte âhirete iman etmeyip dalâlet ve gaflet içinde mütehayyir olanlar için dünyada bir takım emeller ve hülyalarla kötü azaplar vardır. Çünkü; bunların âhirete imanları olmayıp her emelleri dünyaya münhasır olduğu cihetle hiç bir şeyle müteselli olmazlar. Dünya uğrunda yanıp kül oldukları gibi bir takım azab-ı dünyaya dahi müptelâ olurlar ve âhirette nâs içinde en ziyade zarar görecek de bunlardır. Zira; âhirete iman etmeyerek ömürlerinden maksad-ı aslî olan ecr ü mesubatı zayi' ettiklerinden sermayeden zarar gördükleri gibi hâsıl olacak ticareti de kaybetmişlerdir. Binaenaleyh; iki cihetle zarar ettikleri gibi şiddetle azaba da müstehak olduklarından bundan daha ziyade zarar olamaz. Çünkü; menfeat yerine mazarrat kesbettiler. Bu zarardan kurtulamayacaklarına işaret için hasre delâlet 0eden zamir-i fasılla
(هُمُ ٱِلاًخۡسَرُونَ) varid olmuştur. Binaenaleyh (سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ) âhirete iman etmeyenlerin azaplarınîn şiddetinden ibarettir ve her birerleri iman ettikleri surette nail olacakları derecatı küfürleri sebebiyle Cehennem ateşine değiştikleri için zararları herkesin zararından ziyade olduğuna işaret için ziyade ma'nâsını müfid olan ism-i tafdîl üzere (ٱِلاًخۡسَرُونَ) lâfzı varid olmuştur.
Hulâsa; âhirete iman etmeyenlerin ef'âl-i kabihaları kendi arzularına binaen güzel ve müzeyyen olduğu ve onların daima kötü amelleri peşinde mütehayyir olarak dolaştıkları ve kötü amellerine mukabil akıbet kötü azap görecekleri ve âhirette en ziyade zarar göreceklerin bunlar olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3975
***
Vâcib Tealâ, âhirete iman edenlerin derecelerine ve etmeyenlerin duçar olacakları vehamete işaretten sonra enbiya-yı izamdar bazılarının vak'alarını beyana mukaddime olmak üzere :

وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى ٱلۡقُرۡءَانَ مِن لَّدُنۡ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (6)

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Muhakkak Kur'an sana ilmi her şeyi muhit olan Hakîm-i Tealâ tarafından ilka olunur. Sen de onu telâkki eder ve manâsını lâyıkıyla bilirsin.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Kur'an müşriklerin dedikleri gibi senin icadın değildir. Zira Kur'an; ilimle ve hikmetle müttasıf olan zat-ı Ulûhiyet tarafından sana vahy ile ilka olunur ve sen de lâyıkiyle telâkki ve hıfz eder ve ahkâmını ümmetine tebliğ edersin.
H a k î m ; ilimle beraber ameliyatı muhkem ve metin olup hikmet ve maslahat üzere mutaazmmın olan zattır. A l î m ; ulûm-u nazariyye ve ameliyye cümlesine şamil olduğu cihetle alîm, hakîm'den eamdır. Kur'an'ın ilmi; iki şeye münhasır olup
B i r i n c i s i ; hikmet üzere müesses olan akaid ve şerayi'dir.
İ k i n c i s i ; kısas-ı enbiyadır. Ahkâmı cami' ve bazı mugayyebatı haber verdiğine ve cümle ahkâmı ve ihbarı doğru olduğuna işaret için Kur'an'ın, Hakim ve Alîm olan Allah-u Tealâ tarafından inzal olunduğu beyan olunmuştur ki, Kur'an'a iman etmeyenlere ta'rizdir. Zira ilim ve hikmetle muttasıf olan zat-ı Bârî tarafından inzal olunan Kur'an'a iman; envai fevaidi mutazammın olduğu cihetle iman etmeyenler veya iman edip de ahkâmiyle amelde tekâsül edenler şu fevaidi fevt ettiklerinden tevbihe müstehaklardır.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne Kur'an'ı inzal ettiğini beyandan sonra Resûlullah'tan evvel geçen enbiyadan bazılarına da vahy ettiğini ve onların da taraf-ı İlâhîden kitap telâkki ettiklerini beyan etmek üzere :

إِذۡ قَالَ مُوسَىٰ ِلاًهۡلِهِۦۤ إِنِّىٓ ءَانَسۡتُ نَارً۬ا سَـَٔاتِيكُم مِّنۡہَا بِخَبَرٍ أَوۡ ءَاتِيكُم بِشِہَابٍ۬ قَبَسٍ۬ لَّعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ (7)

3976
buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusiil ! Zikret şol zamanı ki, o zamanda Musa (A.S.) ehline «Ben uzaktan bir ateş gördüm. Siz durun burada, ben gideyim ateşin yanına. O ateşten bir haber veyahud bir ateş parçası getiririm ki, siz ısınırsınız» dedi.]

Yani; Habibim ! Musa (A.S.) ın (Medyen) de Şuayb (A.S.) dan Mısır'a gitmek üzere izin alıp harem-i muhteremeleri ve hiznıetçileriyle beraber yola çıkıp Tur dağı civarına geldiğinde uzaktan gördüğü Nûr-u İlâhî'den istif aza etmek üzere ehline «Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm, size ateşden bir haber getireyim veyahud sizin ısınmanız için bir ateş parçası getiririm» dediği zamanı hatırına getir ki, müşriklerin ezalarına mahzun olmayasın. Çünkü; Hazret-i Musa gecenin karanlığında şiddetle fırtınaya tutulup gayet muztarip ve endişenâk olduğu bir zamanda nûr-u İlâhîmiz imdadına eriştiği gibi müşriklerin ezalarından dolayı imdad-ı subhâniyemiz sana da erişecektir. Binaenaleyh; mahzun olma.
Fahri Râzi ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Hazreti Musa'nın (Medyen) den hareketi kış günü olduğundan Tur civarında gecenin karanlığında şiddetli fırtınaya tutulup yolu şaşırmış, dehşetli, heyecanlı, kasvetengiz bir zamanda ıztırab-ı elîm içindeyken Tur dağında nûr-u İlâhîyi görür ve ateş zanniyle âyette beyan olunduğu veçhile ehline «Ben ateşe doğru gideyim, ya ateşin yanında yol gösterecek bir adam bulur haber getiririm veya bir ateş parçası getiririm. Me'mûl ki, siz ısınırsınız» dedi. Fakat her nekadar ateşin yeri uzaksa da geleceğini vaad etmiştir ve iki matlûptan birini elde edeceğini ümid ederek ehline veda' etti ve iki matlûptan birine nail olacağına Cenab-ı Hakka i'timad ederek sözünü iki şık üzere bina eyledi. Çünkü âdet-i İlâhiye; kulunu ihtiyaçlarının cümlesinden me'yus etmez, bazısından me'yus ederse bazı âhara nail kılar. Binaenaleyh; Hazret-i Musa şu iki ihtiyaçtan birine bari nail olacağını ümid ederek gitti ve lâkin o nûr-u İlâhiden müstefid olarak hem saltanat-ı dünya hem de izzet-i âhirete nail olacağını hatırına getirmiyordu. Halbuki o nûr-u İlâhi dünya ve âhiret saadetlerine nail olmasına sebep olmuş ve behemmehâl ateş getireceğini bilmediğinden ricaya ve ümide delâlet eden (لعل) kelimesiyle irad-ı kelâm etmiş ve mesafenin uzaklığına işaret için (سين) ile (سَـَٔاتِيكُم) demiştir.

3977
***
Vâcib Tealâ, Hazret-i Musa Tur'da görmüş olduğu ateşe gidip geleceğini ehline söylediğini beyandan sonra Tur'a gelince zuhur eden tecelliyatını beyan etmek üzere:

فَلَمَّا جَآءَهَا نُودِىَ أَنۢ بُورِكَ مَن فِى ٱلنَّارِ وَمَنۡ حَوۡلَهَا

buyuruyor.
[Vaktaki Musa (A.S.) ateşe gelince taraf-ı İlâhîden nida olundu ve denildi ki; «Ateş arayan Musa (A.S.) ve ateşin etrafında bulunan melekler mübarek kılınmakla hayr-i kesire nail oldular.»]

وَسُبۡحَـٰنَ ٱِلله رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (8)

[Ve âlemlerin Rabbisi olan Allah-u Tealâ'yı cemi' nekaisten tenzih ederim.]

Yani; Musa (A.S.) yoldan haber veyahud ateş parçası getirmek üzere ehlinden ayrılıp ateşe gelince Hazret-i Musa'ya ta'zim olmak üzere nida olunup denildi ki; «Ateşin bulunduğu yerde bulunan Musa ve etrafında bulunan melekler mübarek kılındı». Binaenaleyh; envai hayrat ve berekete müstağrak oldular ve âlemleri envai ni'metleriyle terbiye eden Allah-u Tealâ cemi' nekaisten münezzehtir ki, kullarından istediğini istediği ni'metiyle taltif eder. Nasıl ki Hazret-i Musa'yı gecenin karanlığında nûr-u nübüvvetle taltif etmişti.
Şu bereketle nida; taraf-ı İlâhîden Musa (A.S.) ı selâmla taltif ve tahiyye-i İlâhiyeyle tekrimdir. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette n â r ile murad; nûr-u İlâhî'dir. Hazret-i Musa ateş zannettiğinden nûrdan narla ta'bir etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile b e r e k e t ; Hazret-i Musa'ya ve o mevki'de 3978 bulunan meleklere ve o mahallin etrafında olan ahaliye ve bilâd-ı saireye, hatta Şam arazisine kadar şamildir. Binaenaleyh o mahallerin mahall-i bereket olması; bu gibi nûr-u İlâhînin oralarda zuhur etmesi ve ekser-i enbiyanın o mahallerde ba'solunması, vahy-i ilâhînin mahall-i nüzulü ve Hazret-i Musa'ya tekellüm gibi nazar-ı ilâhînin oralarda tecelli etmesiyledir. İşte şu beyan olunan esbaba binaen arazi-i mukaddesenin bereketi ilâ yevmilkıyam bakî olacağından arz-ı Şam'a arz-ı bereket denilmiştir ve bu âyet de o mahallin mahall-i bereket olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; arazi-i mukaddesenin bereketi her yerden ziyade olduğu meydanda bir hakikattir.
O makamda zuhur eden emrin azametine ve celâlet-i kadrine işaret için Cenab-ı Hak zatını nekaisten tenzih etmiştir. Çünkü; cemi' nekaisten münezzeh olan Rabb-ı Tealâ tarafından gelen ihsan ve nübüvvet büyük olduğu gibi zuhur eden harikanın da elbette büyük olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ Hazret-i Musa hakkında nazil olan bereketin noksandan ârî olduğunu beyan ve ilân için âyetin ahirinde nekaisten münezzeh olduğunu teşbihle beyan etmiştir.

Vâcib Tealâ Tur'da Hazret-i Musa'ya bereketle nida ettiğini beyandan sonra sıfât-ı İlâhiyesini ta'rif ve mükâlemesini beyan etmek üzere:

يَـٰمُوسَىٰٓ إِنَّهُ ۥۤ أَنَا ٱِلله ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (9)

buyuruyor.
[Ya Musa ! Hâl ü şan şöyledir: Sana nida eden; aziz ve halâm olan Allah-u Tealâ'dır.]

Yani; ey Musa ! Hâl ü şan ben ulûhiyetle muttasıf olan Allah'ım. O Allah-u Tealâ ki, cümle mevcudat üzerine galip ve işleri muhkem ve hikmet üzere müştemildir. Binaenaleyh; sana vaki' olan hitabımla müşerrefsin.
3979
Bu âyet; Vâcib Tealâ'nın Hazret-i Musa'ya vereceği mu'cizelerin sıhhatına ve evham ü hayalâttan ârî olup kudret-i kaahire sahibi olan Zat-ı Ulûhiyetin halkettiğine bir mukaddimedir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o makamda nida Zat-ı Ulûhiyetin nidası olduğuna delil ve mu'cize ise ateşin yeşil ağaçta yanıp da ağacın yanmamasıdır. Çünkü; âdet ateşin ağacı yakmasıdır ve daha bizim bilmediğimiz bazı harikalarla bilmiştir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ Hazret-i Musa'ya vereceği mu'cizelerin muhkem olup muarızların bozamayacaklarına işaret için hakîm olduğunu ve düşmanlarının Hazret-i Musa'ya bir zarar yapamayacaklarına işaret için azîz olduğunu beyanla Hazret-i Musa'nın kalbini takviye etmiştir. Çünkü; mu'cizeyi veren zat hakîm olunca verdiği mu'cizenin muhkem ve metin olup kulları bozamayacağı, aziz yani cümleye galip olunca düşmanları tarafından Resûlüne el uzatılamayacağı şüpheden âridir.
***
Vâcib Tealâ Ulûhiyetle zatını tavsiften sonra Hazret-i Musa'ya vâki' olan emrini beyan etmek üzere :
وَأَلۡقِ عَصَاكَ‌ۚ

buyuruyor.
[«Ya Musa ! Elindeki asanı yere at» dedi.]

فَلَمَّا رَءَاهَا تَہۡتَزُّ كَأَنَّہَا جَآنٌّ۬ وَلَّىٰ مُدۡبِرً۬ا وَلَمۡ يُعَقِّبۡ‌ۚ

[Emre imtisalen asayı yere koyunca sanki bir yılan gibi asayı titrer ve hareket eder gördü ise Musa (A.S.) arkasın arkaya döndü ve asanın arkasınca gitmedi.]

يَـٰمُوسَىٰ ِلاً تَخَفۡ

[Asâ, derhal yüğrük yürüyüştü küçük bir yılan suretinde görülünce kendine arız olan korku ve dehşetten ve görmüş olduğu 3980 acayipten hâsıl olan heybetinden Musa (A.S.) geri sıçrayınca taraf -ı İlâhiden hitab-ı izzet zuhur ederek «Ya Musa ! Korkma.]

إِنِّى ِلاً يَخَافُ لَدَىَّ ٱلۡمُرۡسَلُونَ (10)

[«Zira; benim indimde ve huzurumda Resûller korkmazlar.»]

إِِلاً مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسۡنَۢا بَعۡدَ سُوٓءٍ۬ فَإِنِّى غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (11)

[«İllâ şol kimse ki, o kimse hataen bir günah işlemekle zulmetti, o zalim kimse korkar. Sonra tevbe ve nedametle o günahı sevaba kalble kötülüğü iyiliğe tebdil ettikten sonra o kimse korkmaz. Zira; ben günahları mağfiret eder ve tevbelerini kabul etmekle merhamet ederim» demekle Musa (A.S.) ın korkusunu izale ve kalbine kuvvet verdi, temkin üzere bulunmasını ve endişeden vareste olmasını tavsiye etti.]

Yani; Tur'da Cenab-ı Hak Musa (A.S.) a hitab ederek Ulûhiyetle muttasıf bir hakîm ve alîm olduğunu beyandan sonra Musa (A.S.) a mu'cizelerini göstermek üzere «Ya Musa ! Asanı yere bırak» dedi. Emre imtisalen Musa (A.S.) asayı yere bırakınca sanki küçük bir yılan gibi asayı ciddiyetle hareket eder görünce Musa (A.S.) hâsıl olan heybete binaen arkasına döndü ve asayı ta'kip etmedi. Taraf-ı İlâhiden «Ya Musa ! Korkma. Zira; benim huzurumda Resûller korkmazlar, illâ zulm eden zâlimler korkar. Zulm ettikten sonra günahını sevaba tebdil eder ve günahına nedamet ve tevbeyle kötülüğü iyiliğe döndüren kimseler evvelki hatalarından korkmasınlar. Zira; ben günahları mağfiret ve tevbeleri kabul ile merhamet ederim» dedi.
Nübüvveti izhardan sonra enbiyadan an amdin günah sâdır olmaz. Amma onlar hakkında evlâ olan bir şeyi terk etmek mertebelerine nisbetle küçük bir günah mesabesindedir ve onlardan sâdır olan zelle, te'vilde veya .içtihadda hata kabilinden olduğu cihetle içtihadda hata taraf-ı İlâhiden vahy ile veya ilhamla beyar. olunca o nebi hata ve zelleyi kendi hakkında günah addederek tevbe ve istiğfara müsareat eder. Nitekim Âdem (A.S.) içtihadda hata kabilinden olan şecere-i menhiyyeden yedikten sonra hata olduğu tebeyyün edince tevbe ve istiğfar etmişti. Sair enbiya-yı kiram hazeratı da her ne kadar vuku' bulan hata ma'füv ise de mansıb-ı nebevilerine nisbetle günah addederek istiğfar ederler. Çünkü; enbiya-yı izam ma'sum olup âdâb-ı İlâhiyeyi lâyıkıyle bildiklerinden onlardan günah ve zulüm sâdır olmaz. Şu kadar ki, onlar kendilerinin zellelerini mertebelerine nazaran büyük addederek zulüm ta'bir ettikleri vardır, yoksa hakikaten zulümden münezzehlerdir. Zira onların Resûl gönderilmelerindeki hikmet; âlemden zulmü kaldırmak olduğu cihetle Rableri onları zulümden muhafaza eder. Eğer zulümden mahfuz olmasalar avam-ı nâsa «Zulmetmeyin» diyemezler ve deseler te'siri olamaz. Çünkü; kendi zulmedip dururken başkasına zulmetme demekte bir manâ olmaz. Fakat «İyilerin haseneleri mukarreb olan kimselerin seyyiesi menzilinde» denildiği gibi enbiyadan sadır olan hataya bu âyette zulüm ta'bir olunmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Ya Musa ! Korkma. Zira; benim huzurumda Resûller korkmaz, illâ evlâyi terkle zulüm suretinde hata sadır olan kimse korkarsa da o hatanın vukuundan sonra tevbe ve istiğfarla o hatayı sevaba tebdil ederse o kimse korkmaz. Zira ben; tevbe edenleri mağfiret eder ve ibadetle dergâh-ı Ulûhiyetime rücu' edenlere merhamet ederim.] demektir.
Fakat şu manâ (الامن ظلم) mürselin'den müstesna olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (الامن ظلم) ibtida-yı kelâm ve müstesna-yı münkatı' olduğuna nazaran manâyı nazım: [Ya Musa ! Benim huzurumda Resûller korkmaz. Lâkin âhad-ı nâstan şol kimse korkar ki, o kimse nefsine efâl-i kabiha irtikâbiyle zulmetti. Fakat seyyieyi irtikâptan sonra o seyyieyi tevbe ve istiğfarla haseneye tebdil ederse o kimse korkmasın. Zira; ben, o seyyieyi mağfiret ve haseneyi ihtiyarına binaen merhamet ederim.] demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hazret-i Musa'ya mu'cizesini göstermek için «Asanı yere bırak» dediği ve bırakınca küçük bir yılan suretinde gördüğü vakit Musa (A.S.) ın korkup geriye döndüğü ve asayı ta'kip etmediği ve taraf-ı İlâhiden «Ya Musa ! Korkma. 3982 Zira; benim huzurumda Resûller korkmaz, fakat âhad-ı nastan nefsine zulm edenler korkar. Şu kadar ki, tevbe ederlerse ben mağfiret ederim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Musa'nın ikinci mu'cizesini beyan etmek üzere :

وَأَدۡخِلۡ يَدَكَ فِى جَيۡبِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٍ۬‌ۖ فِى تِسۡعِ ءَايَـٰتٍ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَقَوۡمِهِۦۤ‌ۚ إِنَّہُمۡ كَانُواْ قَوۡمً۬ا فَـٰسِقِينَ (12)

buyuruyor.
[«Ya Musa ! Elini cebine idhâl et, asla âfet ve maraz olmaksızın güneş gibi parlar beyaz olduğu halde cebinden çıkar ki, sana mu'cize olsun ve asâ ile elinin beyazlığı sana verilen dokuz mu'cizede dahildir. Sen Firavun'a ve kavmine Resûl olarak git. Din-i hakka da'vet et. Zira; onlar itaat-i İlâhiyeden çıkmış kavm-i fasık oldular.] Şu halde daire-i itaate da'vet edecek bir Resûle muhtaç olduklarından seni onlara Resûl kıldım. Binaenaleyh; git, da'vet et tarik-ı hakka.» ferman-ı İlâhisi zuhur etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'nın dokuz mu'cizesi şunlardır : Asâ, Yed-i Beyzâ, İman etmedikleri surette kıtlık, Meyvelerinin noksan olması, Tufan, Çekirge, Kurbağa, Bit ve Nü suyunun onlar haklarında kana tahvil olunmasıdır. Bunların tafsilâtı Sure-i A'rafda geçtiği için [Cild : V, Sahife : Bin yediyüz otuzdört .] burada tekrar tafsilâtına lüzum görülmemiştir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Musa'nın mu'cizeleriyle beraber Firavun'a gelip tebligatta bulunduğunu ve onların iman etmediklerini beyan etmek üzere :
3983

فَلَمَّا جَآءَتۡہُمۡ ءَايَـٰتُنَا مُبۡصِرَةً۬ قَالُواْ هَـٰذَا سِحۡرٌ۬ مُّبِينٌ۬ (13)

buyuruyor.
[Firavun'a ve kavmine herkesin göreceği derecede açık bizim âyetlerimiz gelince onlar «Şu görülen şeyler açık bir sihirdir» dediler.]

وَجَحَدُواْ بِہَا

[Ve o âyetleri inkâr ettiler.] Halbuki âyetler bizim kudretimize ve hikmetimize ve Musa (A.S.) ın da'vasının sıdkına delâlet etmişlerdi.

وَجَحَدُواْ بِہَا وَٱسۡتَيۡقَنَتۡهَآ أَنفُسُہُمۡ ظُلۡمً۬ا وَعُلُوًّ۬ا‌ۚ

[Halbuki onların kendi nefisleri o âyetlerin hak olduğunu ve kulun eliyle olacak bir şey olmadığını yakinen bildiler ve lâkin zulmü ihtiyar ederek kendilerini Musa (A.S.) a iman etmekten âli addettiklerinden inkâr ettiler.] Şu halde hak olduğunu bildikleri halde inkârları zulüm ve tekebbürdür.

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ (14)

[Habibim ! Firavun ve kavmi mu'cizelerin hak ve Musa (A.S.) ın da'vasının sıdkına delâlet ettiğini bildikleri halde zulmen inkâr edince nazar et bak ki, müfsidlerin akibetleri ne oldu?.] Hakkı terkedip batııa meyleden ve nefesini tarik-ı hakkı kabulden daha âlî gören ve hakkı bildiği halde inad ve temerrüdle inkâr eden müfsidlerin halleri neye müncer olduğunu gör ki Kureyş müfsidlerinin akibetlerini bilesin.
3984
Yani; Musa (A.S.) ın açık ve herkesin harikulade olduğunu ve her gören kimsenin sıdk-ı da'vaya delâlet eder delâil cümlesinden olduğunu bileceği raddede zahir âyetlerimiz Musa (A.S.) vasıtasiyle Firavun ve kavmine gelince onlar «Musa (A.S.) ın getirdiği şu görülen şeyler açık bir sihirdir ve sihir olduğu meydandadır» dediler ve sihir olmadığını yakinen bildikleri halde o âyetlerimizi zulüm olarak ve Hazret-i Musa'ya imandan kendilerini âli addederek inkâr ettiler. Binaenaleyh; dünyada garkla helak oldular. Şu halde Habibim ! Bak gör ki, müfsidlerin akıbetleri ne oldu? Senin kavminden de onlar gibi temerrüd edip imandan istinkâfla yer yüzünü ifsad edenlerin akıbetleri bunlar gibi helak olduğundan onların ezalarına mahzun olma. Çünkü âdet-i İlâhiye; müfsitleri ihlâk etmek olduğu cihetle neticede bunları da ihlâk edecektir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Musa (A.S.) ın kıssasına işaretten sonra Hazret-i Davud ve Süleyman (A.S.) ın zamanlarında geçen vukuatın bazılarına işaret etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا دَاوُ ۥدَ وَسُلَيۡمَـٰنَ عِلۡمً۬ا‌ۖ

buyuruyor.
[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak Davud (A.S.) a ve oğluna biz ilim verdik.]

وَقَاِلاً ٱلۡحَمۡدُ ِلله ٱلَّذِى فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ۬ مِّنۡ عِبَادِهِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (15)

[Ve onlar bizim verdiğimiz ni'metlere şükretmek üzere dediler ki, «Hamd; şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki, O Allah-u Tealâ bizi mü'min kullarından çoklarının üzerine tafdil etti» işte bu sözleriyle Cenab-ı Hakka hamdettiler.]

Yani; zatıma yemin ederim ki, biz Davud ve oğlu Süleyman (A.S.) a ahkâm-ı şer'iyeye ve umum ibadın ahvalini tedbire ilim verdik ki, onlar kullar beyninde cereyan edecek ahvali muhakemeye ve âdetlerinin zaptına, hudud-u şer'iyenin ikamesine, düşman hududlarının muhafazasına tamamiyle vakıf oldular ve 3985 Davud'a kuşların ve dağların teşbihlerine ve oğluna kuşların ve sair hayvanatın lisanlarına ilim verdik ve onlar da bu ni'metlerimize şükretmek üzere dediler ki, «Bilûmum elsineden sâdır olan hamd ü sena ve bilcümle cevarihten sâdır olan ibadat ferd-i vahid olup kâffe-i mahamide müştehak olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur» demekle şükrettiler «Ve o Allah-u Tealâ ki, bizi mü'min kullarından çokları üzerine tafdil etti» demekle şükürlerini ikmâl ettiler.
Bu âyet; ilmin pek büyük ni'met ve ehl-i ilmin, ilmi olmayanlar üzerine bir şeref ve meziyyet sahibi olduğuna delâlet eder. Çünkü; Hazret-i Davud ve Hazret-i Süleyman, ilmi cümle fezailin esası addettiklerinden her ni'metten evvel ilim üzerine şükür etmişlerdir. Şükrün ni'met mukabilinde olması ve onların da ilme şükretmeleri ilmin ni'met-i uzma olduğuna delâlet eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âlim olan kimseyi bu âyet, ilmin şükrünü edaya terğib etmiştir. İlmin şükrü ise talebeye talim ve nâsa ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğdir, tevazua da teşvik vardır. Kendinin bir çok kimseler üzerine fazilet ve meziyyetleri varsa da kendilerinin üzerine bir çok kimselerin faziletleri olduğunu i'tikad etmek lâzım olduğuna âyette işaret de vardır. Çünkü; Hazret-i Davud ve oğlu cümle evlâd-ı Adem üzerine tafdil olunduklarını beyan etmediler, belki bir çokları üzerine tafdil olunduklarını beyan ettiler ki, kendilerinden efdâl bazı kimseler olduğuna işaret etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Davud'a ve Süleyman'a ilim verdiğini ve onların şükrettiklerini beyandan sonra bilhassa Süleyman (A.S.) a verdiği ni'metlerden bazılarını beyan etmek üzere :

وَوَرِثَ سُلَيۡمَـٰنُ دَاوُ ۥدَ‌ۖ

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) pederinin vefatından sonra pederi Davud (A.S.) in hükümetine, mülküne ve memleketine varis oldu.] 3986

وَقَالَ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ عُلِّمۡنَا مَنطِقَ ٱلطَّيۡرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَىۡءٍ‌ۖ

[Ve Süleyman (A.S.) halka nübüvvetini ve mu'cizesini bildirmek için «Ey nâs ! Kuşlar m sözünü bilmek vahyile bize ta'lim olundu ve nâstan sairlerine verilmeyen her şey bize verildi» demekle nübüvvetini tasdik etmelerini teklif etti.] Çünkü; Cenab-ı Hak pederine verdiği nübüvvetini ve sair ni'metleri verdiği gibi pederine ve başkalarına verilmeyen bir çok ni'metleri Süleyman (A.S.) a vermiştir. Meselâ ins ü cinnin itaati, rüzgârın inkıyadı ve kuşların lisanına vakıf olmak gibi pederine müyesser olmayan bir çok ni'metler kendine verildi.

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡمُبِينُ (16)

[«İşte şu ni'metlerin cümlesi ancak zahir ve inkârı gayr-i kaabil fazl-ı ilâhî ve ihsan-ı Subhânidir» demekle sözüne hitam verdi.]
Yani; Davud (A.S.) vefat edince oğlu Süleyman (A.S.) ınülküne ve hükümetine varis'oldu ve nübüvvetini halka tasdik ettirmek için mu'cizesini beyan etmek üzere «Ey nâs ! Taraf-ı İlâhîden vahyile kuşların lisanı bize ta'lim olundu ve bizim emsalimize verilmeyen her şeyden bize birer mikdar verildi. İşte şu ihsan; ancak Allah'ın bize bir lûtfudur» demekle mu'cizesini halka i'lân etti. Bu sözden maksadı; Allah'ın kendine verdiği ni'metleri zikirle halkı tarik-ı hakka da'vet ve da'vetine icabetin vâcib olduğunu beyan etmektir. Kuşların sadasında her nekadar harf yoksa da Süleyman (A.S.) ın onların lisanlarına vakıf olması kuvve-i kudsiye ve ilhâm-ı İlâhiyeyle kuşun sadasından maksadını anlamak ve o sadadan garazını bilmektir. Binaenaleyh; her kuşun sadasından maksadını anlamak Hazret-i Süleyman'ın mu'cizesi ve harikuladedir. Zira; âdette insanlar için kuşların maksatlarını anlamak yoktur. Bu ancak Süleyman (A.S.) a mahsus bir ihsan-ı İlâhîdir. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman her kuşun sadasından maksadını bilirdi. Hatta Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bir gün tavus kuşu öttüğünde Süleyman (A.S.) ashabına ne dediğini sorar. Onlar «bilemeyiz ya Nebiyallah !» dediklerinde «Dünyada diyanetiniz gibi âhirette ceza görürsünüz» demek istediğini beyan buyurmuşlardır. Serçe öttüğünde «Ey günahkârlar ! Allah'a istiğfar edin» ve bağırtlak kuşu öttüğünde «Sükût eden selâmet bulur» ve horoz öttüğünde «Allah'ı zikredin ey gafiller !» dediğini haber vermiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Süleyman'ın kendilerine verilen h e r ş e y ile muradı; nail oldukları şeylerin başkalarına verilenden daha çok olması ve o zamanda ahaliye verilmeyen şeylerin pek çoklarının onlara verilmesinden kinayedir. Yoksa «Dünyada mevcud olan her şey verildi» manâsına değildir. Süleyman (A.S.) ın saltanatının kırk sene devam ettiği, mülkünün gayet vâsi' olduğu, dünyada ins ü cinnin, kuşların ve hayvanların, rüzgârın ve şeytanların kendine muti' oldukları ve zamanında sanayi'i acibe ve fünûn-u garibe ihdas olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Fakat bilâhere (Buht-u Nasr) ın Benî İsrail'i kahr u tedmiriyle hükümetlerinin ve san'atlarıyla beraber erbab-ı sanayi'de münkariz olduğundan maatteessüf sonra gelen akvam o sanayi'i garibeye destres olamadıklarından o sanayi'i nefise nâbedid olup gitmiştir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Süleyman'ın pederinin saltanatına varis olduğunu ve zamanında verilmesi mümkün olan her şeyin kendilerine verildiğini beyandan sonra askerini cem'le bazı seyr ü seferinde cereyan eden vukuatı beyan etmek üzere :

وَحُشِرَ لِسُلَيۡمَـٰنَ جُنُودُهُ ۥ مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ وَٱلطَّيۡرِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ (17)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) ın emrine imtisalen ins ü cinden ve kuşlardan askerleri toplandı. Binaenaleyh; evveli âhirine müsavi olsun için askerin evveli hapsolundu.]
3988
Yani; Süleyman (A.S.) ın emri üzerine etraf ve eknaftan ve memalik-i muhtelifeden ins ü cinden ve kuşlardan tertib olunan askerler cem' olundu. Binaenaleyh; askerin evvel gelen sınıfları ümeray-ı askeriye tarafından ta'yin olunan mahallerde durduruldu. Zira; yalnız askerin cem'iyle iktifa olunmadı, nizam ve intizamına da dikkat olundu, her sınıf mevzı'i muayyeninde safbeste olarak emre hazır oldu ve askerin evveli âhirine müsavi olarak harekete müheyya oldu ki, askerin hepsi bir yerde bulunsun ve fırkalar yekdiğerinden haberdar olsun. Çünkü; askerin müteferrik olması düşmanın galebesine sebep olduğundan her zaman toplu olması maslahata muvafıktır.
Hâzin'in, Nisâbûrî'nin ve Ni'metullah Efendinin beyanları veçhile Hazret-i Süleyman'ın ordu merkezinin yüz fersah mesafe olduğu ve bir fersah onikibin adım olup bundan yirmibeş fersahı ins'e, yirmibeşi cinn'e, yirmibeşi kuşlara ve diğer yirmibeşinin sair hayvanata tahsis olunduğu ve her nevi' askerin mahall-i muayyeninde vaziyet aldığı ve her nevi' askerin kendi cinsinden başbuğları, ümerası ve sair erkân-ı askeriyesi bulunarak herkes tarafından askerinin intizamına, talim ü terbiyesine dikkat olunduğu ve cinnilere cesim tabla yaptırılıp havaya kalktığında o tabla üzerinde kalktığı ve Hazret-i Süleyman'ın kürsüsü ortada bulunup etrafında insanlardan vüzera ve vükelâsı, ulema, erbab-ı fen ve onun etrafında insandan askerler, tmun etrafında cinniler, onun etrafında kuşlar ve kuşların etrafında sair hayvanat bulunduğu halde rüzgâra emreder rüzgârın da tablayı havaya kaldırıp istediği mahalle seyr ü sefer ettiği mervidir.
Esas; rüzgârın emr-i Süleyman'a muti olduğunu ve kürsüsünü havada götürdüğünü Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan buyurmuş olup yalnız kürsüsünün mikdarına ve askerinin mecmuuna dair tafsilât Kur'an'da yoksa da zamanımızda icad olunarak günbegün ilerlemekte bulunan tayyareler Kur'an'ı tasdik ve Süleyman (A.S.) ın kürsüsünün büyüklüğüne, askerinin çokluğuna ve hepsinin birden tabla üzerinde tayeran ettiğine dair tafsilâtı te'yid etmektedir. Bunları görenler Kur'an'ın beyanatına inanmaya mecbur ve istib'ad etmesine akıl yormaz. Çünkü; bugün bilfiil mevcud olan bir şeyi inkâr etmek; mükâbere ve gülünçtür. Esasen ma'neviyatı ve bilhassa Kur'an'ı i'tikad eden kimse Kur'an'da zikrolunan şeye derhal itikad eder, istib'ad etmez. Lâkin maneviyata iman etmeyen ve diyanetle alâkası olmayan kimseler bu gibi hârikaların imkansızlığından bahisle mu'cizatı inkârla (hâşâ) enbiyaya tan etmeye yeltenirler. Fakat sanayi vasıtasiyle havada tayeranı görünce kudret-i İlâhiyeyle Süleyman (A.S.) a ve onun emsali enbiya-yı izama verilen hârikalara dilini uzatmamak lâzım gelir. Çünkü; kudretullaha nisbetle bu gibi hârikaların hiç ehemmiyeti yoktur.
3989
Hazret-i Süleyman'a ihsan olunan ni'metlerden birisi de bir kimsenin söylediği sözü rüzgârın kulağına isal etmesidir. Hatta bir gün askeriyle havada tayeran ederken bir çiftçinin «Allah-u Tealâ âl-i Davud'a verdiğini kimseye vermedi» diyerek kemâl-i teaccüple gıpta ettiğini işitmesi üzerine çiftçinin yanına inip «Sen tedbirine muktedir olmadığın şeyi isteme. Zira; mesalihini tedbir edemeyeceği şeyi istemek musibettir ve Allah'ın kulundan kabul ettiği bir teşbih, âl-i Davud'a verdiği dünya ni'metlerinden efdaldir» buyurduğu Ni'metullah Efendinin cümle-i beyanatındandır. Şu halde Hazret-i Süleyman, insanın daima hazmedebileceği ni'meti istemesi lâzım olduğuna işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Süleyman'ın askerinin cem'olunduğunu beyandan sonra seyr ü seferinde vâki' olan bazı garaibi beyan etmek üzere :

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَوۡاْ عَلَىٰ وَادِ ٱلنَّمۡلِ قَالَتۡ نَمۡلَةٌ۬ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمۡلُ ٱدۡخُلُواْ مَسَـٰكِنَڪُمۡ

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) askerini cem'edip askeriyle beraber havada gezerken karıncası çok bir dere üzerine gelince karıncanın reisleri Süleyman (A.S.) ın askeriyle o dereye ineceğini bilmesi üzerine kendi etbaının zararlanmamasını düşünerek hayre delâlet etmek üzere «Ey karıncalar ! Girin meskenlerinize, açıkta ve taşrada kimse kalmasın.»]

ِلاً يَحۡطِمَنَّكُمۡ سُلَيۡمَـٰنُ وَجُنُودُهُ ۥ وَهُمۡ ِلاً يَشۡعُرُونَ (18)

[«Sizi, bilmedikleri halde Süleyman (A.S.) ve onun askeri çiğnemesinler» demekle karıncaların reisleri nasihatta bulundu.]
3990
Yani; Süleyman (A.S.) askeriyle beraber sefere hareket edip karıncanın çok bulunduğu bir dereye gelerek inmek murad edince karıncaların reisi maiyyetinde bulunan efradı zarardan vikaye için nasihata başladı ve «Ey karıncalar ! Çekilin meskenlerinize ki, Süleyman ve onun askeri bilmeyerek sizi çiğnemesinler. Zira; onlar bilmiş olsalar ehl-i takva olduklarından sizi incitmezler. Fakat cüsseleriniz küçük olduğu cihetle dikkat etmeyince görülmezsiniz. Binaenaleyh; bilmeyerek ayak altında kalıp çiğnenirsiniz» demekle kendi cinsine tenbihat icra etti.
Bu âyette (Vadi-i Nemi) in Taif'te olduğuna dair rivayet varsa da Beyzâvî'nin beyanı veçhile Şam civarında olduğu mervidir. Nasihat edenin karıncanın dişisi olduğuna işaret için (نَمۡلَةٌ۬) münnes suretiyle varid olmuş ve karınca ukalâya yakın bir mertebede olduğundan ukalâya hitap eder gibi hitap etmiştir. Yahud o zamanda Cenab-ı Hakkın söylemek ve söylenen sözü anlamak için karıncaya bir kudret vermesine binaen ukalâya mahsus olan bir hitapla (يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمۡلُ) demiştir. Bu hitaptan anlaşıldığı veçhile karınca Hazret-i Süleyman'ın nebi olup cebir ve zulüm sahibi olmadığını ve o vadide karınca olduğunu bilmiş olsalar çiğnemeyeceklerini beyanla nasihatta bulundu ve eğer bir zarar gelirse bilmediklerinden geleceğini beyan etti. Binaenaleyh; karınca Hazret-i Süleyman'ı ve askerini adaletle tavsif ederek mansıb-ı nübüvvete lâyık olan âdabı yerine getirdi. Çünkü (وَهُمۡ ِلاً يَشۡعُرُونَ) bilmedikleri halde sizi çiğnemesinler. Zira; bilmiş olsalar çiğnemezler dedi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette yolda yürüyen kimseye ihtiraz lâzım olmayıp yol içinde bulunanlara ihtiraz lâzım olduğuna ve karıncanın şu sözünde enbiyanın bigayri hakkin aharı incitmek gibi şeylerden ma'sum olduklarına delâlet vardır. Çünkü: karıncalara askerin gezeceği yerlerde bulunmayıp meskenlerine çekilmelerini tavsiye etmiştir ki, ihtiraz askere lâzım olmayıp askerin yolu üzerinde bulunanlara lâzım olduğuna işaret etti. Kezalik bir kavmin reisinden matlûp olan; o kavmi zarardan himaye edip hayre delâlet etmek olduğuna dahi âyet delâlet eder. Çünkü: 3991 karınca hayvanat içinde en ufak bir hayvan olduğu halde reislerinin, maiyyetine hayırla nasihat ve zarardan muhafaza olunmalarını düşündüğünü Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi insanları ibrete da'vet ve ebna-yı cinsini hayır yola sevketmek lâzım olduğuna ve ebna-yı cinsini hayre sevketmeyen ve hayırhâhane nasihatta bulunmayan insanların karıncadan daha aşağı olduklarına işaret içindir. Şu halde bütün insanlara lâzım olan; maiyyetini hayra şevkle zarardan vikaye etmektir. Binaenaleyh; aile reisi ailesine, mahalle muhtarı mahalle ahalisine ve köy muhtarı köy ahalisine nasihat ve hayra delâlet etmekle mükelleftirler.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran karınca Hazret-i Süleyman'ın o vadiye ineceğini anlayınca ayak altında kalmak korkusuna binaen kaçarken ansızın korku arız olan kimseden ihtiyarsız çıkan sadâ gibi karıncadan bir sadâ ve bir vaveyla çıkınca diğer karıncaların ona tebaiyetle meskenlerine girmeleri tıpkı emir ve hitap gibi olduğundan emir suretinde ta'bir olundu diyerek tevcih edilmişse de zahir-i âyete muvafık olan karıncanın maiyyetine hitap ederek söylemesidir. Cenab-ı Hakkın karıncaya lisan verip söyletmesi Süleyman (A.S.) için bir mu'cize olduğu gibi bizlere de bu vesileyle yol gösterilmesi baid olmadığından te'vile hacet yoktur. Binaenaleyh; karınca nasihat etmiş ve Hazret-i Süleyman da işitmiştir, âyet de açıktan buna delâlet etmektedir. Şu halde te'vili icab eder bir sebep de yoktur.

***
Vâcib Tealâ karıncanın bu sözünü işitmesi üzerine Hazret-i Süleyman'ın güldüğünü beyan etmek üzere :

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكً۬ا مِّن قَوۡلِهَا

buyuruyor.
[Karınca böyle söyleyince Süleyman (A.S.) karıncanın bu sözünden güldü.] Çünkü; karınca ufak bir mahlûk olduğu halde sözü, mühim tedbiri ve komşulariyle hüsn-ü muaşereti ve kardeşleriyle adab-ı sohbeti câmi'dir. Binaenaleyh; karıncaları helak olmaktan korumasına taaccüb etti ve güldü. 3992

وَقَالَ رَبِّ أَوۡزِعۡنِىٓ أَنۡ أَشۡكُرَ نِعۡمَتَكَ ٱلَّتِىٓ أَنۡعَمۡتَ عَلَىَّ وَعَلَىٰ وَٲلِدَىَّ

[Ve dedi ki «Ey benim Rabbim ! Benim üzerime, pederim ve validem üzerine ihsan ettiğin ni'metlerine şükretmemi bana müyesser kıl, ilham et.»]

وَأَنۡ أَعۡمَلَ صَـٰلِحً۬ا تَرۡضَٮٰهُ

[«Ve ya Rabbi ! Senin razı olacağın amel-i salih işlememi ba na nasib et» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

وَأَدۡخِلۡنِى بِرَحۡمَتِكَ فِى عِبَادِكَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (19)

[«Ya Rabbi ! İhsanınla beni salih kulların zümrtesine ishâl et.» demekle münacatta bulundu.]

Yani; Süleyman (A.S.) karıncanın sözünden gülmeye meylederek tebessüm etti, yani gülümsedi ve karıncanın sözünü işitip anlamak ni'metini kendisine Cenab-ı Hakkın ihsan ettiğine sürurundan hafifçe güldü ve dedi ki, «Ey benim Rabbim ! Senin şol ni'metine şükretmeme beni bağla ve raptet ki, o ni'meti sen bana, babama ve anama in'am ettin ve sen razı olacağın amel-i salih işlememi bana ilham ve beni rahmetinle salih kulların zümresine idhâl et ki, amel-i salih işlemekle şu ni'metlerin şükrünü edâ edeyim» demekle Rabbisine tezarru'da bulundu.
Hazret-i Süleyman'ın s alihin ile muradı; enbiya-yı izam ve onlara tabi' olan suleha'dtr. Ebeveynine ihsan olunan ni'metleri Süleyman (A.S.) kendine ni'met addederek kendine verilen ni'metlere şükrettiği gibi ebeveynine ihsan olunan ni'metlere de şükrünü beyan etti. Çünkü; ebeveynin şerefi evlâda şeref olup onların ni'metinden alelekser evlâd müstefid olduğundan onların ni'metinin evlâd hakkında da ni'met olduğuna işaret etti ve ni'mete şükretmeye ve amel-i salih işlemeye Cenab-ı Hak'tan muavenet istedi ve âhirette salihîn zümresinden olmasını dahi Rabbisinder. 3993 istirham etti. Çünkü; her şeyin husulü muavenet-i İlâhiyeyle olacağından gerek şükrüneve gerek ameline muavenet-i İlâhiyeye müracaatla her şeyde muavenet-i İlâhiyeden istimdadın lüzumuna işaret etti ve âhirette Cennete girmenin rahmet-i İlâhiyeyle mümkün olacağına işaret için rahmet-i İlâhiyeyle Cennete duhulünü istirhamda bulundu. Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı; kendisinden istirham edecek olan kimsenin Süleyman (A.S.) ın istirhamı gibi istirhamda bulunulması lâzım olduğunu beyandır. (أَوۡزِعۡنِىٓ) Taberî, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile (الهم نى) yani İlham manâsına «Ya Rabbi bana ni'metine şükretmemi ilham et» demektir. Beyzâvî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran (اربطَنى) yani raptedip bağlamak manâsına «Ya Rabbi beni ni'metine şükretmem için raptet, bağla ki, ben şükründen başka bir şeyle meşgul olmayayım» demektir.
Hulâsa; evvelen âhiret sevabına sebeb olacak amele teşebbüs edip saniyen sevab aramak ve amel-i saliha muvaffak olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek vezaif-i ubudiyetten olduğu ve insanın kendine ihsan olunan ni'mete şükretmesi vâcib ve ebeveynin ni'meti evlâdı hakkında ni'met olduğundan ebeveynin ni'metine evlâdın şükretmesi lâzım ve Cennette derecata nail olmak amel-i salihle olursa da Cennete girmenin fazl-ı İlâhî ile olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Süleyman'ın nail olduğu ni'mete şükrünü beyandan sonra bazı kuşlarla vâki' olan mükâlemeyi beyan etmek üzere :

وَتَفَقَّدَ ٱلطَّيۡرَ فَقَالَ مَا لِىَ ِلآً أَرَى ٱلۡهُدۡهُدَ أَمۡ ڪَانَ مِنَ ٱلۡغَآٮِٕبِينَ (20)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) kuşu yitirdi (kaybetti) ve dedi ki «Bana ne gibi bir şey arız oldu ki, ben Hüdhüd denilen kuşu görmüyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu? »]
3994

ِلاًعَذِّبَنَّهُ ۥ عَذَابً۬ا شَدِيدًا أَوۡ ِلاًاْذۡبَحَنَّهُ ۥۤ أَوۡ لَيَأۡتِيَنِّى بِسُلۡطَـٰنٍ۬ مُّبِينٍ۬ (21)

[«Allah'a yemin ederim ki, eğer bulursam şiddetli azapla azab ederim veyahud elbette onu boğazlarım veya kaybolmasının sebebinde bana elbette açık bir delil getirir onu affederim» dedi.]

Yani; Süleyman (A.S.) bazı seferinde hasbel'icap Hüdhüd'ü aradı ve ta'yin olunan vazifesi başında bulamadı ve Hüdhüd'ün vazifesini terkettiğine gazab ederek dedi ki, «Bana ne oldu ki ben Hüdhüd'ü göremiyorum, yoksa hizmetimden kaçıp kaybolanlardan mı oldu? Allah'a yemin ederim ki, eğer onu bulursam tüyünü yoldurmak ve cinsinin gayriyle hapsetmek suretiyle elbette şiddetli azap ederim yahud sairlerine ibret olmak üzere onu elbette boğazlarım veyahud kaybolmasındaki sebebi beyan hakkında açık ve şüpheden hâli erbab-ı ukulün kabul edeceği bir delil getirir» demekle Hüdhüd'ü araştırdı.
Hazret-i Süleyman'ın Hüdhüd'ü aramasındaki hikmeti Hâzin ve Ni'metullah Efendi şöyle beyan ediyorlar : Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ü su aramak vazifesinde kullanırmış. Çünkü Hüdhüd'ün hassası; bizim billur içinde suyu gördüğümüz gibi toprağın altında suyu görmekmiş. Binaenaleyh; toprak altında suyun uzak ve yakın olduğunu bildiğinden ihtiyaç zamanı onu gönderir, suyun yakın olan yerini ta'yin eder, derhal cinnilere emrederek kuyular kazılır ve az bir zaman içinde ordunun suyu te'min olunurmuş. İşte suya ihtiyaç olduğu bir zamanda Hüdhüd'ü arar bulamaz. Mükellef olduğu vazifesi başından izinsiz kaybolduğuna hiddet eder ve geldiğinde azap edeceğine veya bir özr-ü meşru' beyan ederse kabul edeceğine yemin eder.
Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile azab-ı şedidde dört ihtimâl vardır:
B i r i n c i s i ; tüyünü yolup güneşe atmak,
İ k i n c i s i ; cinsinin gayriyle hapsetmek,
Ü ç ü n c ü s ü ; kendi akranına hizmetçi vermek, Dördüncüsü ülfet ettiği kimselerden ayırmaktır. Çünkü; bunların her biri idrak, olan hayvan için azab-ı şediddir. İnsanın menfeati için hayvanın kesilmesi helâl olduğu gibi maslahat-ı siyesiyeye binaen Hüdhüd'e ta'zip etmenin de helâl olduğuna bu âyet delâlet eder. ,Zira; Cenab-ı Hak kuşları Hazret-i Süleyman'a muti' kılıp kuşlardan hangisini isterse bir vazifede istihdama me'zun olunca itaatta siyaset lâzım olduğundan mükellef olduğu vazifeyi bilâ istizan terkedeni siyaseten te'dip lâzım olduğuna da âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Hüdhüd; mükellef olduğu vazifesini terkedince makbul bir özrü olmadığı takdirde azap edeceğine yemin etti. Çünkü; şeriatlerin kâffesinde, hükümetlerin kanunlarında bilâ istizan vazifesini terkedenlerin te'dibi kavaid-i meriyedendir. Ayni kaideye Hazret-i Süleyman riayet ediyordu. H ü d h ü d ; Serçe kuşu nev'inden ufacık bir kuştur. Hüdhüd'ün Hazret-i Süleyman tarafından bir vazifeyle mükellef olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; teklif olmayınca te'dip ve ta'zip olmaz. Binaenaleyh; ta'zip edeceğini beyan; mükellef olduğunu beyanı müstelzimdir.

3995
***
Vâcib Tealâ huzur-u Süleyman'a Hüdhüd'ün geldiğini ve gaybubetinin sebebini beyan ettiğini zikretmek üzere :

فَمَكَثَ غَيۡرَ بَعِيدٍ۬ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ وَجِئۡتُكَ مِن سَبَإِۭ بِنَبَإٍ۬ يَقِينٍ (22)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) ın araması üzerine hemen az bir zaman durdu geldi ve Süleyman (A.S.) ın nereye gittiğini suâl etmesi üzerine Hüdhüd cevabta dedi ki «Ya Nebiyyallah ! Senin ihata etmediğin ve ilmin lâhik olmadığı bir şeyi ben ihata ettim ve muttali' oldum ve sana kavm-i Sebe'den yakın bir haberle geldim.»]

إِنِّى وَجَدتُّ ٱمۡرَأَةً۬ تَمۡلِڪُهُمۡ

[Zira; ben bir kadın buldum ki o kadın ahali-i Sebe'e malik oluyor.]
3996

وَأُوتِيَتۡ مِن ڪُلِّ شَىۡءٍ۬

[«Ve o hatuna padişahların muhtaç oldukları her şey veril mistir.]

وَلَهَاعَرۡشٌ عَظِيمٌ۬ (23)

[«Halbuki o hatuna mahsus büyük bir kürsü de vardır» demekle getirdiği haberi tafsil etti.]
Yani; Süleyman (A.S.) hasbel'icap Hüdhüd'ü arayıp bulamadığından sonra uzak bir zaman geçmeksizin hemen az bir zaman durdu ve durduğu uzak bir müddet değildi. Binaenaleyh; Hüdhüd sür'atle geldi isbat-ı vücud etti. Süleyman (A.S.) ın nereye gittiğini suâl etmesi üzerine Hüdhüd i'tizar ederek dedi ki, «Ya Nebiyyallah ! Senin ilmin lâhik olmayan bir şeye benim ilmim lâhik oldu ki, senin ve askerinden hiç kimsenin bilmediği bir şeyi ben tahkik ettim ve kavm-i Sebe'den bir haber-i yakinle sana geldim» dedikten sonra haberi beyan etmeye başladı, «Ben Sebe' kavmine malik ve onların padişahı bir hatun buldum ve o hatuna padişahlara lâzım olan her şey verilmiş ve o hatunun pek büyük sarayı ve köşkü de vardır» demekle gaybubetini ve nereye gittiğini beyanla cevap verdi. Sebe' Kahtan neslinden ve (San'a) ya üç konak mesafede (Me'rib) şehrini bina eden şahsın ismidir. Binaenaleyh; o beldeye (Sebe') ve ahalisine (kavm-i Sebe') denilmiştir.
Hüdhüd'ün oraya gitmesinin sebebi; Hâzin, Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Süleyman (A.S.) beyt-i mukaddesin binasını ikmâlden sonra hacce niyet eder ve askeriyle beraber Mekke-i Mükerremede haccı edadan sonra bir gün sabah vakti Yemen cihetine hareket eder ve öğleden sonra (San'a) üzerine gelip manzarası gayet latîf bir arz görünce namaz kılmak için indi. Fakat su bulamayınca derhal Hüdhüd'ü aradı bulamadı. Halbuki yukarıda beyan olunduğu veçhile Hüdhüd su teftişine me'mur idi. Meğer Hüdhüd havaya doğru bir cevelân yaptığında gayet güzel bir bahçede kendi gibi bir Hüdhüd'ü görür. Onunla bir mikdar musahabet edip geri gelmek üzere bahçeye iner. Orada bulunan Hüdhüd onun nereli olduğunu ve ne için gezdiğini sorar. Hüdhüd Süleyman (A.S.) ın debdebe ve dârâtını beyandan sonra Hazret-i 3997 Süleyman'ınHüdhüd'ü de ayni suali bahçede bulunan Hüdhüd'e sorar. O da bahçenin (Belkis) e ait olduğunu ve Belkis'in ahvalini tafsil eder. Belkis'in sarayını göstermek için alır götürür ve saray-ı Belkis'i temaşa eder gelir. Fakat bir müddet vakit geçer ve muttali' olduğu ahvali Hazret-i Süleyman'a haber vermekle kusurunun affını istirham ve bu vesileyle Hazret-i Süleyman'ın gazabını teskin eder, azaptan kurtulur. Çünkü; Süleyman (A.S.) ın kelâmında kabule şayan bir i'tizarı olursa ve mühim bir haber getirirse affedeceği münderic olup Hüdhüd de bu haberi getirince yemini yerini buldu ve Hüdhüd'ün kusurunu affetti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Süleyman (A.S.) ın nefsini hakir görmesine ve ilmini gayet az addetmesine tenbih vardır. Zira; Hüdhüd'ün, küçük bir mahlûk olduğu halde onun bilmediğini bilmesi ve «Senin ihata etmediğin şeyi ben ihata ettim» demesi taraf-ı İlâhîden kendine bir tenbihtir.
Hüdhüd'ün vakıf olduğu hatunun ismi (Belkis) tır. Pederinin ismi Kahtan neslinden (Şurahbil) dir. Belkis'e verilen h e r ş e y le murad; padişahlara lâyık olan mal, asker ve mühimmat-ı harbiyeden her şeydir. Her nekadar Süleyman (A.S.) ın saltanatı Belkis'ten çok fazlaysa da Belkis'in sarayı gibi bir saray yapmaya iltifat etmediğinden Hüdhüd Belkis'in sarayını azametle tavsif ederek
(وَلَهَاعَرۡشٌ عَظِيمٌ۬) demiştir. Yahud Hazret-i Süleyman'ın saltanatına göre sarayları vardı velâkin Hüdhüd'ün maksadı Belkis'e nisbetle sarayı büyük demekti. Kazî'nin beyanına nazaran Belkis'in sarayı; binası cihetinden o zamana nisbetle dünyanın en kıymettar saraylarından olup mücevheratla müzeyyen ve murassa' ve her türlü ziyneti hâvi idi. Gerçi âyette sarayı azametle tavsif varsa da binasının keyfiyetine ve tarz-ı mi'marisine ve ziynetine dair tafsilât yoktur. Ancak o zamanda en kıymetdar ve seyr ü temaşaye değer bir saray olduğuna işaret vardır.

***
Vâcib Tealâ, Süleyman (A.S.) ın gazayı sever ve bilhassa müşrikleri tarik-ı tevhide da'vete muhabbet eder olduğundan Hüdhüd'ün bu haberini daha ziyade tafsil etmesini arzu ettiğinden 3998 Hüdhüd'e müsaade ve kavm-i Sebe'in diyanetlerini tahkik etmesi üzerine Hüdhüd'ün kelâmını hikâye etmek üzere :

وَجَدتُّهَا وَقَوۡمَهَا يَسۡجُدُونَ لِلشَّمۡسِ مِن دُونِ ٱِلله

buyuruyor.
[«Ben o hatunu ve kavmini Allah'ın gayri güneşe ibadet ve secde ederler buldum.»]

وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ أَعۡمَـٰلَهُمۡ

[«Şeytan onlara batd ibadetlerini tezyin etti.»]

فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ

[«Binaenaleyh; şeytan onları doğru yoldan men' etti.»]

فَهُمۡ ِلاً يَهۡتَدُونَ (24)

[«Şeytan men'edince onlar tarik-ı müstakime ihtida edemezler» demekle mezheplerini tafsil etti.]

Yani; Hüdhüd Belkis'i ve Belkis'in sarayını tetkik ettiği gibi Belkis'in mezhebini dahi tetkik ettiğine binaen Süleyman (A.S.) a haber verip diyor ki «Ben Belkis'i ve kavmini Allah'ın gayri güneşe secde ederler buldum ve şeytan onlara a'mal-i kabihalarını tezyin ederek doğru yoldan men'etmiş. Binaenaleyh; onlar şeytanın tezyinatına aldandıkça doğru yolu bulamazlar. Çünkü; eğri amellerini doğru zannettiklerinden tarik-ı müstakim aramazlar ki, ihtida etsinler. Şu halde onları ikaz edecek bir mürşid-i kâmil lâzımdır.»
Bu âyette kavm-i Sebe'in ihtida edememelerinin sebebi; şeytanın onları doğru yoldan men'etmesidir ve bu cümle onun neticesidir ve mantıkça kıyas-ı takriri şöyledir : «Kavm-i Sebe' ihtida 3999 edemezler. Zira; şeytan onları doğru yoldan men'etmiştir. Her kavim ki, şeytan onları doğru yoldan men'ede, onlar ihtida edemezler. Binaenaleyh; Kavm-i Sebe' ihtida edemezler» demektir. Şeytanın onları doğru yoldan men'inin illeti ve sebebi; amellerini tezyin etmesidir ve bu cümle onun neticesidir ve takriri şöyledir : «Şeytan kavm-i Sebe'i doğru yoldan men'etti. Zira; şeytan onların a'mâl-i kabihalarını tezyin etti. Her kavim ki, şeytan a'mal-i kabihalarını tezyin ede, onları doğru yoldan men'eder. Şeytan kavm-i Sebe'i doğru yoldan men'etti» demektir.

أَِلاً يَسۡجُدُواْ ِلله ٱلَّذِى يُخۡرِجُ ٱلۡخَبۡءَ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱِلاًرۡضِ وَيَعۡلَمُ مَا تُخۡفُونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ (25)

[Şeytan onların amellerini tezyin etti ki, şol Allah-u Tealâ'ya secde etmesinler, O Allah-u Tealâ semevat ve arzda olan gizli şeyleri çıkarır, sizin gizlediğiniz ve aşikâr kıldığınız şeyleri bilir.]

Yani; şeytan kavm-i Sebe'in amellerini tezyin ederek doğru yoldan men'etti ki, Allah-u Tealâ'ya secde etmesinler diye. O Allah-u Tealâ ki, göklerde gizli esbab-ı rızıktan olan yağmur danelerini ve yerlerde nebatatı meydana çıkarır ve onlara rızık kılar ve sizin gizlediğiniz ve izhar ettiğiniz şeylerin cümlesini bilir. Binaenaleyh; secdeye ve ibadete müstehak O'dur. O'nun gayri ibadete ehil olmadığından gayre ibadet şirktir.
Bu âyette (الا) tahfifle veya harf-i nida olmak ve münadi olan kavim kelimesinin mahzuf olmasiyle kıraet vardır. Buna nazaran Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allah-u Tealâ'dan veyahud Süleyman (A.S.) dan ibtida'yı kelâm ve secdeyle emirdir. Süleyman (A.S.) ın kelâmı olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Ey kavmim ! Şol Allah-u Tealâ'ya secde edin ki, o Allah-u Tealâ göklerde ve yerde gizli olan şeyleri ihraç ettiği gibi sizin gizli ve aşikâr kıldığınız şeylerin cümlesini bilir.] demektir. Eğer Cenab-ı Hak'tan ibtida-yı kelâm farzolunursa manâ-yı nazım : [Ey kullarım ! Secde edin şol Allah-u Tealâ'ya ki, O Allah-u Tealâ semevat ve arzdan çıkacak daneleri ve rızıklarınızı çıkarır ve sizin gizli ve açık cümle esrar ve ef'alinizi bilir.] demektir. Evvelki manâya göre secdeyi terkten dolayı Belkis'i ve kavmini zem olup ikinci ve üçüncü 4000 manâlara nazaran secdeyle emir olduğundan gerek secdeyi terk için zem ve gerek emir hepsi secdenin vâcib olduğuna delâlet ettiğinden âyet-i celile her iki kıraete nazaran secdenin vâcib olduğuna delâlet eder. Secdeye terğib için Vâcib Tealâ kemâl-i kudret ve ilmini beyan etmiştir. Çünkü, semevat ve arzda gizli olan şeyleri ihraç etmek küdret-i kâmileye delâlet ettiği gibi gizli ve aşikâr her şeyi bilmek de ilm-i kâmile delâlet eder. Şu halde secdeye müstehak ancak Allah-u Tealâ olup Allah'tan başka hiç bir kimsenin secdeye ehil olmadığına delâlet vardır.

***
Vâcib Tealâ secdeye müstehak olduğunu beyandan sonra vahid-i hakiki ve ma'budün bilhak olup Arş-i a'zamın sahibi olduğunu beyan etmek üzere :

ٱِلله ِلآً إِلَـٰهَ إِِلاً هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ (26)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'dan başka ma'budün bilhak yoktur. Ancak ma'budün bilhak Allah-u Tealâ vardır ki, O AHahü Tealâ Arş-i a'zamın sahibidir.]
Arş-i a'zam, ecsamm evvel halk olunanı olduğu gibi ecsamın cümlesini de muhittir. Belkis'in arşı Belkis'e ve onun emsali padişahlara nisbetle büyük olduğu gibi Allah-u Tealâ'nın Arşı da cümle mahlûkata nisbetle büyüktür. Şu halde Arş-ı Belkis'e azîm denildiği gibi Arş-ı a'lâya da azîm denmesinde münafat yoktur. Çünkü Arş-ı Belkis'te azamet; Belkis'e nisbetledir ve Allah'ın Arşında azamet; cümle mahlûkata nisbetledir.
Bu âyetler Hüdhüd'ün kelâmı olduğuna nazaran Hüdhüd Cenab-ı Hakkın vahdaniyetini ikrarla tevhid ettiğine âyet delâlet eder. Çünkü; Vâcib Tealâ'nın vahdaniyetini, fail-i muhtar ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu tasdikle iman eden bir kimse Allah-u Tealâ'nın Hüdhüd'e Hazret-i Süleyman'la konuşmaya ve Allah': bilip vahdaniyetini ikrarla tevhid etmeye kudret vermesinde tereddüd etmediği gibi bu gibi acayibata itiraz etmez. Amma Allah'ın. 4001kudretini tamamiyle tasdik etmeyen nefs-i habise sahibi olan bir kimse kendi miskin nefsine kıyasla Halikın izzetiyle mahlûkun zilleti beynini tefrik etmediğinden bu gibi nüfus-u kudsiye sahiplerinden zuhur eden tecelliyat-ı İlâhiyeye i'tiraz ederlerse de nefislerinde gizli olan nifaklarını izhar etmekten başka bir şey yapmış olmazlar.
Bu âyette beyan olunan iki kıraetin her hangisi tilâvet olunsa tilâvet eden ve işiten kimselere secde-i tilâvet vâcibtir.

***
Vâcib Tealâ Belkis'in ahvaline dair Süleyman (A.S.) a Hüdhüd'ün getirdiği haberi beyandan sonra Hazret-i Süleyman'ın sözlerini ve muamelesini beyan etmek üzere :

قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (27)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün kelâmını kemâl-i dikkatle dinledikten sonra dedi ki, «Ey Hüdhüd ! Elbette biz senin haberinde teemmül ve tefekkür eder, biraz düşünürüz. Bakalım sen haberinde sadık mısın, yoksa yalancılardan mısın?»]

ٱذۡهَب بِّكِتَـٰبِى هَـٰذَا فَأَلۡقِهۡ إِلَيۡہِمۡ

[«Sen şu kitabımla git ve o kitabı onlara at.»]

ثُمَّ تَوَلَّ عَنۡہُمۡ فَٱنظُرۡ مَاذَا يَرۡجِعُونَ (28)

[«Mektubu attıktan sonra onlardan geri çekil sözlerini dinle nazar et bak, birbirlerine ne gibi sözlerle müracaat ederler ve istişareleri ne yolda cereyan ederse bana haber getir?» demekle Hüdhüd'ün vazifesini ta'yin edip Belkis'e gönderdi.]
4002
Yani; Süleyman (A.S.) Hüdhüd'ün sözlerini dinledi ve kelâmın mutazammın olduğu ilim ve hikmeti sıhhatine delil addederek Hüdhüd'ün i'tizarını kabul ve kusurunu affetmişse de haberin mutazammın olduğu Belkis'e ait haberi tamamiyle tahkik etmek lâzım olduğunu ve henüz bu hususa dair kat'î bir haber olmadığını iş'ar etmek üzere dedi ki, «Sözünü dinlemiş ve sıhhatine hamletmişsek de biz elbette nazar eder bakarız. Senin sözün doğru mudur, yoksa sen yalancılardan mısın? Bu cihet tamamiyle tahkike muhtaçtır. Sen şu kitabımla Belkis'in sarayına git ve bu kitabı Belkis'e ve cemaatine at ve onların olduğu mahalden dön geri ve görmeyecekleri bir yere çekilerek sözlerini dinle. Ne gibi sözler ve tedbirlerle birbirine müracaat eder ve istişarelerinin hulâsası neye müncer olursa bana haber getir» demekle Hüdhüd'ün hareketin: ta'yin etti.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ruhûlbeyanda zikrolunduğuna nazaran Hüdhüd mektubu gagasıyla götürüp, Belkis'in sarayının penceresinden girerek Belkis'in göğsüne koydu ve Hazret-i Süleyman'ın emri üzere geri çekildi ve pencerenin bir tarafına saklanarak, neticeye intizar etti. Belkis uykudan uyandı göğsünden nameyi alıp Mühr-ü Süleyman'ı görünce vücuduna bir titreme arız olup korku her tarafını ihata etmesi üzerine derhal vükelâsını toplayarak müzakereye başladı ve Hüdhüd de tamamen sözlerini duyacak kadar yakın bir pencerede ahz-i mevki' edip durdu.

***
Vâcib Tealâ Belkis'in kelâmını ve name-i Süleymanı vükelâsına okuduğunu beyan etmek üzere :

قَالَتۡ يَـٰٓأَيُّہَا ٱلۡمَلَؤُاْ إِنِّىٓ أُلۡقِىَ إِلَىَّ كِتَـٰبٌ۬ كَرِيمٌ (29)

4003
buyuruyor.
[Belkis vükelâsına ve memleketin eşrafına hitap ederek der ki, «Ey ulu kişiler ve büyük adamlar ! Muhakkak bana güzel bir kitap atıldı.»]

إِنَّهُ ۥمِن سُلَيۡمَـٰنَ وَإِنَّهُۥبِسۡمِ ٱِلله ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ (30)أَِلاًتَعۡلُواْعَلَىَّ وَأۡتُونِى مُسۡلِمِينَ (31)

[«O kitabın suret-i tahriri şöyledir : O kitap Süleyman'dandır ve o kitap Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismine mukarindir. Siz benim üzerime kibretmeyin ve siz bana tamamiyle muti' olarak gelin diyor» dedi.]

Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mektup mühürlü olup mührü acayip üzere müştemil olduğu gibi lâfzı da ismullah üzerine müştemil olduğundan Belkis kitabı kerametle tavsif etmiş ve ferasetiyle bir nebi tarafından geldiğini ve ihtidaya da'vet olduğunu bildiğinden nâmeye ta'zim etmiş ve bu ta'zimi ihtidasına ve akibet Süleyman (A.S.) la izdivacına sebep olmuş ve bu vesileyle saadet-i dareyn'e nail olmuştur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Resûlullah «Kitabın kerameti mührüdür» buyurmuş ve Belkis de kitabı mühründe gördüğü acayipten dolayı kerametle tavsif etmiştir. Binaenaleyh; mektubu mühürlemek sünnet-i enbiyadandır. Hatta bizim Peygamberimiz de nefsi için mühür ittihaz etmiştir ve mektuplarını mühürlemiştir ki, ihtidası Acem Melikine yazdığı mektuptan başlamıştır. Fakat Acem Meliki name-i Resûlullah'ı tahkir ettiğinden akibet kendi hakir, mülkü perişan ve hükümeti münkariz olmuştur. Belkis mektubu hikâye ederken Hazret-i Süleyman'dan olduğunu beyanı takdim ettiğinden hikâye suretiyle âyette Süleyman takdim olunmuştur. Yoksa Süleyman (A.S.) ın tahririnde Besmele mukaddem olduğu ekser müfessirinin cümle-i beyanatındandır.
Enbiya'yı izam hazretleri sözlerini daima maksada hasreder, fazla söz söylemezler. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın şu kitabı gayet muhtasar olmakla beraber insana dünya ve âhirette lâzım olan mesailin cümlesini câmi'dir. Çünkü; insana lâzım olan evvelen i'tikat ve ameldir, i'tikadın amel üzerine mukaddem olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) nâmesinde Besmeleyi takdimle Vâcib Tealâ'nın vücudunu ve Ulûhiyetle muttasıf, ilim, kudret, irade ve ihsan sahibi bir halik-ı lemyezel olduğunu beyanla Zat-ı Ulûhiyete 4004 müteallik mesail-i i'tikadiyeyi icmalen beyan etmiştir. Zira Rahman ve Rahim olmak; sıfât-ı sübutiyenin cümlesini cami' olduğundan Hazret-i Süleyman Besmeleyle ibadetin ancak Allah-u Tealâ'ya olup Allah'ın gayri ibadete müstehak bir kimse olmadığını beyan ve akaid-i hakkaya işaret etmiştir. Yalnız i'tikad-ı hakkı beyanla iktifa etmedi, belki amel-i salihin lüzumuna da işaret etti. Çünkü; (أَِلاًتَعۡلُواْ) kelimesi nefs-i emmareye ittiba'la hava ve hevesine tebaiyyetten ve tekebbürden nehyetmekle ahlâk-ı zemimeyi terkin lüzumuna işaret etmiştir ki, ahlâk-ı zemimeyi terk ve ahlâk-ı hamideyle ittisaf lâzım gelir. Müslim olarak gelmeleriyle emir; tamamiyle inkiyad ve lâzım gelen ibadeti eda, iman ve inkiyad ile nefsini kılıçtan muhafaza, hayat-ı dünya ve saadet-i uhraya nail olmaya çalışmalariyle emir ve tavsiyedir. Şu halde; bu iki cümleyle Süleyman (A.S.) onları imana ve inkiyada da'vet etti. Halbuki «Onlara karşı nebi olduğuna dair mu'cizesini izhar etmediğinden şu da'vet taklid ile iktifayı müstelzim olmaz mı ve usûl-ü i'tikat olan imanda taklid caiz olur mu ve mu'cizesini göstermeksizin Belkis'i ve kavmini kendine imana nasıl da'vet etti?» yolunda varid olan şu suale cevap : Hazret-i Süleyman mu'cizesini onlara karşı izhar ve da'vetini onun üzerine bina etti. Şu halde taklidle teklif etmedi. Çünkü; Süleyman (A.S.) ın Belkis'e gönderdiği elçisi serçe kuşu nev'inden ufacik bir kuştur. Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Belkis'in yatak odası yedi kapı içinde olup kapıların hepsini arkasından kilitler, hatta anahtarlarını yastığının altına koyduğundan bu nameyi insanın getirip Belkis'in bulunduğu odaya girmesi mümkün değildir. Şu halde böyle hikmetamiz, Ulûhiyetten haber verir, ameliyatla emreder ve ahlâkıyata işaretle tehzib-i ahlâka da'vet eyler bir nâmenin göğsü üzerinde bulunması semadan vahiy gelmiş gibi garaibi mutazammm olduğu cihetle mektubu gönderen zatın kuvve-i kudsiye sahibi pek büyük bir zat olmasına delâleti mu'cize yönünden kâfi olduğundan Belkis derhal kabul cihetine meyletmekle nâmeye ta'zim ve kerametle tavsif etmiştir. Halbuki esah rivayete nazaran Hüdhüd pencereden girip Belkis'in göğsüne nâmeyi koyacağında Belkis'i dakdakasiyle uyandırmış. Bu rivayete nazaran Belkis Hüdhüd'ün nâmeyi 4005 getirdiğini görmüş. Binaenaleyh; Hüdhüd'ün nâme getirmesinden daha ziyade bir mu'cize olur mu? Elbette olamaz. Çünkü; böyle bir kuşun elçilik yapması âdetin hilafıdır ve o kuşun, gönderen zata itaat ederek tenbih olunan hizmetleri tamamiyle yerine getirmesi ve getirdiği nâmenin gayet kıymettar olması nâmeyi gönderen zatın nübüvvetine delâlet eder mu'cizat kabilinden olduğu cihetle Süleyman (A.S.) mu'cizesini izhar etmiş ve onları imana da'vet eylemiştir. Binaenaleyh; şu da'vette taklidle iktifa yok ki, suâl varid olsun.

***
Vâcib Tealâ Belkis'in mektubu okuduktan sonra vükelâsına hitaben irad ettiği sözleri ve vükelâsının sözlerini beyan etmek üzere :

قَالَتۡ يَـٰٓأَيُّہَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَفۡتُونِى فِىٓ أَمۡرِى مَا ڪُنتُ قَاطِعَةً أَمۡرًا حَتَّىٰ تَشۡہَدُونِ (32)

buyuruyor.
[Belkis vükelâsına hitaben kemâl-i ıztırap ve elemle «Ey ulu kişiler ve büyük adamlar ! Şu müşkül işimde bana cevab verin ve meseleyi halledin ve ihtiyata riayetle düşünün, arız ve amîk konuşun. Zira; siz hazır oluncaya kadar bu meselede ben rey verip kestiremedim. Şimdi size tefviz ediyorum, teemmül edin etrafiyle düşünün ve bana bir fetva verin, mesele pek mühimdir. Sizin reyinizin tekarrür ettiği şeyi ben de imza edeyim» dedi.]

قَالُواْ نَحۡنُ أُوْلُواْ قُوَّةٍ۬ وَأُوْلُواْ بَأۡسٍ۬ شَدِيدٍ۬ وَٱِلاًمۡرُ إِلَيۡكِ

[Vükelâ meseleyi düşündükten sonra dediler ki «Biz kuvvet ve kudret emr-i harpte şiddet-i hücum, şecaat ve celâdet sahibiyiz, sıytimiz âleme intişar etmiştir. Düşmandan korkmayız, mühimmat-ı harbiyemiz mükemmeldir ve askerimiz çoktur. Şu halde korkumuz yoktur. Eğer harp etmek istersen telâş etme. Halbuki emir sana râci'dir.»] 4006

فَٱنظُرِى مَاذَا تَأۡمُرِينَ (33)

[«Binaenaleyh; nazar et bak muharebe veya musalâhadan hangi ciheti ihtiyar ve emredersen biz emrini kabule hazırız» demekle istişarelerinin hulâsasını beyanla beraber re'y-i Belkis'e müracaat ettiler.]

Bu âyette hükümdarla vükelâsı beyninde irtibat ve imtizaç ve yekdiğerine karşı sadakat ve vükelâsının hükümdara kemâliyle itaatleri lâzım olduğuna işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak hükümdar olan Belkis'in vükelâsına maksadını izhar ederek işin ehemmiyetini anlatıp, meselenin hallini onlara havale ettiğini beyanla hükümdar tarafından vükelâya karşı olacak muameleyi beyan ettiği gibi vükelânın da şimdiye kadar vakit kaybetmeyip muharebe mühimmatiyle meşgul olduklarını ve her türlü ihtimalâta karşı tedarikâtta bulunduklarını, askeri ta'lim ve terbiyeyle şecaat ve cesarete alıştırdıklarını ve hükümete lâzım olan teşebbüslerden geri durmadıklarını ve hükümdar i'lân-ı harbetmek isterse hiç bir düşmandan çekinmeyeceklerini iş'arla cevap vermeleri vükelânın hükümdara karşı vazifelerini ve muharebe etmek tarafına meylettiklerine işaretle beraber işi akibet reis-i hükümetin reyine havale ve hüsn-ü muaşeret ve kemâl-i itaatlerine dahi işaret etmekle bir hükümetin vükelâsı için lâzım olan vazifeyi beyan etmiştir. Çünkü; Belkis'in vükelâsına işi havaleden maksadı ikidir :
B i r i n c i s i ; vükelânın kalplerini tatyip etmek,
İ k i n c i s i ; onların reylerinden istifade etmekle beraber muavenet ve muzaheret beklemek ve memleket hakkındaki düşünce ve tedbirlerini anlamaktır. Kezalik vükelânın cevabının hulâsası da ikidir :
B i r i n c i s i ; eğer hükümdar muharebe etmek isterse muharebeye iktidarlarını ve hazır olduklarım beyan etmek,
İ k i n c i s i ; eğer hükümdarın maksadı musalâha ise ona da muvafakat edeceklerini beyanla hükümdara itaatlerini izhar etmektir. Esasen müzakere olunan meselenin de çaresi ikidir : y a muharebe v e y a h u d Hazret-i Süleyman tarafından vaki' olan teklifi kabul etmekle musalâhadır. Çünkü; teklifin icabı bu ikiden birini ihtiyar etmektir. Zamanımızda 4007 bu gibi teklifata n o t a denir ki, neticesi ya harp veya teklifi kabul etmekten ibarettir. İşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı; ümmet-i Muhammed'e ders vermek ve hükümdarla vükelâsına lâzım olan vazifelerini ve emniyet-i mütekabilenin lüzumunu beyan etmektir.

***
Vâcib Tealâ vükelânın cevaplarını beyandan sonra Belkis'in kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَتۡ إِنَّ ٱلۡمُلُوكَ إِذَا دَخَلُواْ قَرۡيَةً أَفۡسَدُوهَا وَجَعَلُوٓاْ أَعِزَّةَ أَهۡلِهَآ أَذِلَّةً۬‌ۖ وَكَذَٲلِكَ يَفۡعَلُونَ (34)

buyuruyor.
[Belkis vükelâsına cevapta dedi ki «Evet ! Sizin dediğiniz gibi bizim kuvvetimiz vardır, fakat harp hud'adır ve muharebe müşküldür, akibeti ma'lûm olamaz. Binaenaleyh; kesrete ve cür'ete i tibar yoktur. Eğer me'mulümüzün hilafı zuhur eder emir bil'aks olursa memleket harap ve bizler de zelil oluruz. Zira; padişahlar bir memlekete girdiklerinde o karyeyi ve memleketi ifsad ve ma'mureleri tahrip ederler, ahalinin kavilerini zayıf ve aziz olanlarını zelil kılarlar. Eğer Süleyman (A.S.) ve askeri bizim memleketimize kahren girecek olurlarsa bizim de memleketimizi tahrip ederek, zenginimizi fakir ve eşrafımızı zelil kılarlar. İşte benim dediğim gibi böylece işlerler ve böylece işlemek padişahların âdetleridir» demekle musalâhanın muvafık olacağını ve o cihete meylettiğini beyan etti.] Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Belkis'in bu kelâmdan maksadı; vükelânın kudret-i zatîleri ki, cisimleri, şecaatleri ve kudret-i araziyeleri ki mühimmat-ı harbiyenin kâfi mikdarı mevcut olduğunu beyanla muharebeye rağbet göstermelerini tezyiftir ve muharebenin berakis olduğu surette akibetinin vehametini beyanla kendisinin musalâhaya rağbetini izhar etmektir ve muharebenin vehametinin de; memleketi tahrib eylemek ve eizze-yi ezille kılmak olduğunu beyan etti. 4008
Hulâsa; Belkis'in vükelâsiyle istişaresini beyanla hükümdarla vükelâsı beyninde cereyan edecek muamelenin ve vükelâ ile hükümdarın beyinlerinde yekdiğerine karşı irtibatın ne derece olacağına dair meselenin ruhunu bu âyetlerde Vâcib Tealâ'nın beyan ettiği ve bu vesileyle usûl-ü müzakere ve müşaverenin esasını ta'lim buyurduğu bu âyetlerden müstefad olan .fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Belkis'in musalâhaya rağbetini beyandan sonr? kelâmına ilâve ettiği sözü de beyan etmek üzere :

وَإِنِّى مُرۡسِلَةٌ إِلَيۡہِم بِهَدِيَّةٍ۬ فَنَاظِرَةُۢ بِمَ يَرۡجِعُ ٱلۡمُرۡسَلُونَ (35)

buyuruyor.
[«Benim reyim; bugün kılıca sarılarak muharebe kapısını açmak veya ağır tekâlifi kabul ile musalâha olmak bize muvafık değildir. Binaenaleyh; fikrimce ben onlara münasip olan bir hediyye göndereceğim, o hediyye bizim ve onların şanımıza lâyık olacak ve ben intizar edeceğim, gönderdiğimiz elçilerimiz onların ahvalin; tecessüs etsinler. Bakalım bizim Resûllerimiz ne gibi havadisle müracaat edecekler ve ne gibi sohbette bulunacaklar, kuvvet ve kudretleri neden ibarettir. Bu cihetlerini elçilerimizden tahkik edip karşımızdaki hasmın halini anladıktan sonra bizim için muvafık olan harp mi veya sulh mudur? O zaman müzakere edelim» dedi.] Ve bu sözüyle hasmın halini anlamadan bir cihete karar vermenin hata olduğunu beyan etti. Belkis'in şu tedbiri kemâl-i fetanet ve dirayetine, memleketi idareye küdret-i kâmile ve rey-i saip sahibi olup umur-u memleketi zapt u muhafazaya ve vazife-i emareti sıyanete iktidar sahibi olduğuna delâlet eder ki, hükümdarların bu sıfatları haiz olmaları lâzımdır. Kezalik saltanatın siyasetine vakıf olduğuna ve bir hükümetin karşısında bulunan hükümetin halini bilmeksizin muharebe veya musalâhaya girişmesinin hatadan hâl: olmadığına ve binaenaleyh; her hükümetin vazifesi hasmını teftiş olduğuna dahi delâlet eder. 4009
Beyzâvî'nin ve Ni'metullah Efendinin beyanlarına nazaran Belkis vükelâsından (Münzir b. Amr) nâmında bir zatı hediyyeyi götürecek cemaate reis ta'yin ederek gönderir. Hediyyenin tafsiline gelince : Nisvan elbisesinde oğlanlar ve oğlan elbisesinde cariyeler ve bir hokka içinde deliksiz bir inci ve bir boncuk ki, eğri delinmiş ve mücevherat, altun, gümüş ve sair kıymettar mallar ki o zamanda nefis ve kıymettar olan her şeyin mevcud olduğu mervidir. Belkis giden elçiye tenbih ederek der ki, «Eğer Süleyman (A.S.) nebi ise bu cariyelerle oğlanları daha siz geriden gelirken bilir ve tefrik eder ve inciyi doğrultur ve eğri boncuğa ipliği takar ve eğer bunları bilmez de gazaplı bulunursa bilin ki, padişahtır, nebi değildir. Eğer padişah olup nebi olmadığı tahakkuk ederse ben ondan korkmam.» İşte Belkis bu gibi talimatla elçi heyetini yola çıkardı.

***
Vâcib Tealâ Belkis'in elçilerinin hediyyelerle huzur-u Süley man'a geldiklerinde vuku' bulan ahvali beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَ سُلَيۡمَـٰنَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ۬

buyuruyor.
[Vakta ki, Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) ın huzuruna gelince o zamanda âdet olan merasimi ba'delicra Süleyman (A.S.) «Bana mâl ile mi imdad edeceksiniz?» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

فَمَآ ءَاتَٮٰنِۦَ ٱِلله خَيۡرٌ۬ مِّمَّآ ءَاتَٮٰكُم بَلۡ أَنتُم بِہَدِيَّتِكُمۡ تَفۡرَحُونَ (36)

[«Allah'ın bana vermiş olduğu nübüvvet, hikmet, ilim, mülk ü memleket size verdiği emvalden hayırlıdır, belki siz kendi hediyyenizle ferahlanırsınız. »]

ٱرۡجِعۡ إِلَيۡہِمۡ

[«Ey elçi ! Dön geri getirdiğiniz hediyyeye bizim ihtiyacımız yoktur.»] 4010

فَلَنَأۡتِيَنَّهُم بِجُنُودٍ۬ ِلاً قِبَلَ لَهُم بِہَا

[Belkis'e ve kavmine «Söyle eğer namemizde beyan ettiğimiz veçhile kemâl-i tevazu'la müslim olarak bize gelirlerse münazaa yoktur, eğer müslim olarak gelmezler ve hediyye göndermek gibi şeylerle vakit geçirmek isterlerse elbette onların mukabele edemeyecekleri askerle biz onlara geliriz. »]

وَلَنُخۡرِجَنَّہُم مِّنۡہَآ أَذِلَّةً۬ وَهُمۡ صَـٰغِرُونَ (37)

[«Ve biz elbette onları zelil olarak memleketlerinden çıkarırız. Halbuki onlar hakirlerdir» demekle elçiye hükümetinin kuvvetini anlattı.]

Yani; Belkis'in elçisi Süleyman (A.S.) ın huzuruna gelince Süleyman (A.S.) elçiye ve yanında bulunanlara hitap ederek dedi ki, «Siz bana ehl-i dünyanın gaye-i emelleri olan emvâl-i dünya ile mi imdad edeceksiniz ve onunla mı kendinizi sevdireceksiniz? Allah'ın bana verdiği ni'metler size verdiği ni'met-i dünyadan hayırlıdır. Binaenaleyh; benim sizin getirdiğiniz mala ihtiyacım yoktur, belki siz dünya malından ibaret olan hediyyenize mağrur olur ve onunla ferahlanırsınız. Çünkü; emeliniz dünya malına münhasır olup âhiretten haberiniz yoktur. Ey elçi ! Git memleketine Belkis'e ve kavmine söyle. Benim onlardan ve onların emsalinden matlûbum dünya malı değildir, ancak onlardan matlup olan iman ve şeriata inkiyattır. Şu halde eğer matlup olan imanı yerine getirip inkiyad etmezlerse elbette biz onlara mukabele edemeyecekleri bir askerle gelir ve hor ve hakir oldukları halde onları memleketlerinden çıkarırız» demekle maksadını elçiye anlattı ve elçi de nebi olduğuna kanaat ederek avdet etti. Çünkü; Ni'metullah Efendinin, Kazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hazret-i Süleyman elçilere karşı gayet beşuş, güler yüz ve tatlı dille melûl ü mahzun ve gayet yanık bir surette dünyaya ve âhirete müteallik sohbette bulundu, memleketlerinden ve padişahlarının hâllerinden suâl etti. Belkis tenbihinde «Eğer mülayim bulunursa nebidir» demişti. Binaenaleyh; Hazret-i Süleyman'ın mertebe-i nübüvvete lâyık bir surette sohbeti bu maksadı temin etti. Yani nebi olduğunu isbat etti ve diğer imtihanlarından inciyi bir kurda deldirmek ve boncuğa ipliği taktırmak suretiyle hasıl oldu. Cariyelerle oğlanların beyinlerini tefrika gelince; Süleyman (A.S.) onlara ellerini ve yüzlerini yıkamakla emretti. Meğer cariyeler suyu bir ellerinden diğer ellerine ve sonra yüzlerine dökmekle yıkarlar amma oğlanlar nasıl suyu ellerine dökerse öylece doğru yüzlerine götürürler. Onları da bu cihetle tefrik edince Belkis'in tenbih ettiği imtihanın kâffesi hasıl oldu. Fakat Hazret-i Süleyman'ın debdebe ve daratını ve saltanatta varlığını görünce bittabi' getirdikleri hediyyenin o saltanata nisbetle hiç bir kıymeti olmadığını bildiler. Süleyman (A.S.) da âyette beyan olunduğu veçhile hediyyelerini kabul etmeyip reddetti ve hatta bazı tehdidatta da bulundu. Çünkü; evvelce beyan olunduğu veçhile Hüdhüd sarayın penceresinde Belkis'in müşaveresini ve göndereceği hediyyelerini ve imtihan tenbihatını ve elçisini velhasıl Belkis'in sarayında bu hususa dair cereyan eden ahvali tamamiyle Süleyman (A.S.) a haber verdiğinden Süleyman (A.S.) gayet vasi' bir meydana kürsüler kurdurmuş ve ins ü cinden maiyyet askerlerinin saflarla bulunmalarını emretmiş ve saltanatın kuvvet ve kudretine âid ne kadar debdebe ve daratı varsa onları elçilerin görecekleri bir hale koymakla kemâl-i satvetini onlara izhar etmiştir. Teklifini kabul etmedikleri takdirde muharebeye hazır olduğunu i'lân etti. Binaenaleyh; bu vukuat bir hükümdardan diğer hükümdara elçi göndermenin ve gelen elçilere satvetini göstermenin meşru' olduğunu Kur'an'da beyana sebep olmuştur.
Belkis'in elçisi (Münzir b. Amr) geri gelip Hazret-i Süleyman'ın sohbetini ve ahvalini ve müşahedatını tamamiyle haber verince Belkis Süleyman (A.S.) ın nebi olduğunu tasdik ederek muharebe doğru olmadığını ve musalâhayla itaat lâzım olduğunu vükelâsına tefhim ve Hazret-i Süleymanla yakın vakıtta huzuruna gelip müşerref olacağını beyan zımnında ikinci bir elçiyle bir nâme gönderdi ve kendi yol tedarikâtına başladı ve kürsüsünü sarayının edi kapı içinde olan kendine mahsus köşkünde müteaddit bekçilerin taht-ı muhafazasında bıraktı ve yola çıktı. 4012

***
Vâcib Tealâ, Belkis'in Hazret-i Süleyman'ın ikametgâhına bir konak mesafeye geldiğinde Süleyman (A.S.) ın ondan evvel kürsüsünü getirecek bir kimse aradığını beyan etmek üzere :

قَالَ يَـٰٓأَيُّہَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَيُّكُمۡ يَأۡتِينِى بِعَرۡشِہَا قَبۡلَ أَن يَأۡتُونِى مُسۡلِمِينَ (38)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) «Ey ulu kişiler ! Belkis ve onun etbaı bana muti' oldukları halde gelmeden evvel onun kürsüsünü hana getirecek hanginizdir?» dedi.]

قَالَ عِفۡرِيتٌ۬ مِّنَ ٱلۡجِنِّ أَنَا۟ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَ‌ۖ

[Cinnilerden ifrit dedi ki «Ben Belkis'in kürsüsünü sen oturduğun yerinden kalkmadan evvel sana getiririm.»]

وَإِنِّى عَلَيۡهِ لَقَوِىٌّ أَمِينٌ۬ (39)

[«Halbuki ben onun kürsüsünü getirmek üzere kaviyim ve onun ziynetinden hiç bir şeyi de zayi' etmem. Zira; eminim» demekle zararsız getireceğini vaadetti.] Fakat Süleyman (A.S.) bum: biraz teehhürlü addederek daha sür'atli getirilmesini arzu etmesine binaen

قَالَ ٱلَّذِى عِندَهُ ۥ عِلۡمٌ۬ مِّنَ ٱلۡكِتَـٰبِ أَنَا۟ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن يَرۡتَدَّ إِلَيۡكَ طَرۡفُكَ‌ۚ

[Şol bir kimse «Ben arş-ı Belkis'i sen gözünü yummadan ahi sana getiririm» dedi ki, o kimse indinde levh-i mahfuzdan ilim vardı ve ism-i A'zamı da bilirdi.]

فَلَمَّا رَءَاهُ مُسۡتَقِرًّا عِندَهُ ۥ قَالَ هَـٰذَا مِن فَضۡلِ رَبِّى

[O kimse arş-ı Belkis'i vaadi veçhile derhal alıp getirip vakta ki, Süleyman (A.S.) arş-ı Belkis'i kendi huzurunda karar etmiş görünce Rabbisine iltica ve teveccühle dedi ki, «İşte şu ni'met benim Rabbimin bana fazlıdır.»]
4013

لِيَبۡلُوَنِىٓ ءَأَشۡكُرُ أَمۡ أَكۡفُرُ‌ۖ

[«Rabbimin bu ni'metleri ihsanı beni imtihan içindir ki, ben kendimde istihkak görmeksizin ni'metleri Rabbimden bilerek şükrünü eda eder miyim, yoksa nefsimde istihkak görerek ni'metlerin şükrünü edada kusur mu ederim? Bu cihetlerini imtihan muamelesi yapmak için turfetülaynde arş-i Belkis'i getirmek gibi büyük ni'metleri bana ihsan etti» dedi.]

وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشۡكُرُ لِنَفۡسِهِۦ‌ۖ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّى غَنِىٌّ۬ كَرِيمٌ۬ (40)

[«Halbuki bir kimse şükrederse nefsi için şükreder ve eğer küfrederse kendine mazarrat eder. Zira; benim Rabbim ganîdir; Çünkü hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur ve kerimdir; zira şükredene ve etmeyene in'am eder» demekle Cenab-ı Hakka şükretmiştir.]

4014
İfrit; Cinden habis ve münkir bir kimsedir. Süleyman (A.S.) bu gibileri hidemat-ı şakkada istihdam ederdi. İsmi (Zekvan) veya (Sahr) dır. İfritin m e k a m – ı S ü l e y m a n ile muradı; hükümet konağıdır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Süleyman sabahtan zeval vaktine kadar hükümet kürsüsünde oturur, mesalih-i ibad ve hükümetle meşgul olup zevalden sonra başka işlerle meşgul olduğundan İfritin «Ben makamından kalkmadan evvel arş-ı Belkis'i getiririm» demesi «hükümet konağından kalkmadan evvel getiririm» demekti. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) zamanı uzun saydı ve daha evvel gelmesini istemesi üzerine kitaptan ilmi olan (Asaf b. Berhiya) «Ben arş-ı Belkis'i gözünün kapağını sana reddetmeden yani gözünü açıp kapamadan getiririm» dedi ve emr-i Süleymanî üzere derhal getirdi. Arş-ı Belkis'i getiren zatın Cibril-i Emin olduğuna dair rivayet varsa da bu rivayet zayıftır. Esah olan Süleyman (A.S.) ın vezir-i a'zamı ve teyzezadesi (Asaf b. Berhiya) dır. Asaf hazretleri kütüb-ü İlâhiyeyi ve bilhassa Tevrat'ı tilâvetle meşgul hakayikmı lâyıkıyla bilip mucibiyle amel eder, ism-i a'zamı bilir, duâsı müstecap bir zat olduğundan nereye gitse hayırla gelen bir zat-ı âl-i sıfat idi. Göz açıp yumuncaya kadar arş-i Belkis'i getirmesi Asaf hakkında keramet ve Hazret-i Süleyman hakkında mu'cizedir. Çünkü; bir nebinin ümmetinde zuhur eden harikalar o nebinin şeriatinin sıhhatma delâlet ettiği cihetle o nebi hakkında mu'cizedir. Keramet-i evliyanın hak olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Asaf Veli'dir. nebi değildir. K i t a p la muradın; Levh-i mahfuz olması muhtemelse de esah olan Kütüb-ü semaviyedir. Şu halde Asaf'ınkütüb-ü semaviyeye ilmi olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Asaf'ı sena etmiştir. Süleyman (A.S.) ın arş-ı Belkis'i getirmekten maksadı; Hüdhüd vasıtasiyle göstermiş olduğu mu'cizelere bir mu'cize daha göstermekle eski mu'cizesini takviye ve kudretullaha delâlet eden acayibi Belkis'e müşahede ettirmekle tevhide da'vettir. Belkis'in mülkü olan arşı izni olmaksızın getirmek meselesine gelince : Belkis henüz gelip şeref-i imanla müşerref olmadığından ecnebiyye bir müşrike olduğu cihetle onun malını almak helâl olmasına binaen Hazret-i Süleyman arşının getirilmesini emretmiştir. Arş-ı Belkis'i kendi getirmeye muktedirken Asaf'a emretmesi; ümmeti ve bilhassa vüzerası içinde böyle sah'ib-i keramet kimselerin bulunduğunu âleme i'lân etmek ve Asaf'ın kadrini yükseltmektir. Binaenaleyh hükümdarlara lâyık olan; reayası ve bilhassa vükelâsı içinde bulunan erbab-ı iktidarı takdir ile kadrini i'lâ etmektir. Arş-ı Belkis'in Turfetülaynda hem Yemen'de hem de Kudüs'te bulunması bir cismin an-ı vahidde iki mekânda bulunması yönünden harikulade bir keramet olmuştur. Yoksa bir cismi bir mekândan diğer mekâna sür'atli ve sür'atsiz nakletmek her zamanda ve her şahıs tarafından yapılabileceğinden arş-ı Belkis'i yalnız nakletmek ciheti harikulade değildir. Arş-ı Belkis Asaf vasıtasiyle derhal huzuruna gelip karar edince Süleyman (A.S.) bu misilli harikuladelerin kendi iktidariyle olmayıp ancak Allah'ın insanıyla olduğunu ikrarla şükrünü edaya müsareat ederek dedi ki «Rabbim beni imtihan için bu ni'metleri 4015 bana ihsan ediyor ki ben şükür mü edeceğim, yoksa ni'mete lâzım olan şükrü terkle küfran-ı ni'met mi edeceğim? » Halbuki eğer bir kimse şükrederse şükrünün menfeatı kendine aittir. Zira; şükrü Allah'ın verdiği ni'mete karşı uhdesine terettüp eden vazifesini eda etmek ve ni'metinin tezayüdünü istemektir. Çünkü şükür; ni'metin ziyadelenmesine sebeptir ve şükürle meşgul olan kimse ibadetle meşguldür. Çünkü; şükrü mün'imini zikirle sena etmekten ibaret ve bu da aynı ibadettir. Eğer bir kimse şükretmez de küfran-ı ni'met ederse zararı kendine aittir. Zira; Allah-u Tealâ onun şükründen ganidir ve ihtiyacı yoktur. Lâkin Allah-u Tealâ kerimdir. Zira; kullarından dünyada şükredenlere ni'metini ihsan ettiği gibi şükretmeyenlerin de rızıklarını kesmez, onlara da ni'metini ihsan eder. Çünkü; dünyada hayat rızıkla kaaim olduğundan dünyada yaşaması mukadder olan her kulun rızkını kesmez.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile (Asaf b. Berhiya) nın arş-i Belkıs'i getirmesinin keyfiyyeti; Süleyman (A.S.) a «Aç gözünü bak Yemen cihetine» dedikten sonra ism-i a'zamla Rabbisine duâ eder ve duâsının kabulüyle Rabbisi arş-ı Belkis'i mekânından kaybedip huzur-u Süleyman'da izhar eder. Yoksa Asaf Yemen'e giderek arkasına yüklenip getirmiş değildir, belki kuvve-i kudsiye ve kudretullaha iltica etmek suretiyle gelmiştir. Eflâkin ve bazı yıldızların harekesini bilen ve kudretullaha iman eden ve elektrikteki sür'ati gören arş-i Belkis'in bu kadar sür'atle naklini uzak saymaz.

4016
***
Vâcib Tealâ Hazret-i Süleyman'ın arş-ı Belkis'i getirttiğini beyandan sonra Belkis'i imtihan için arşını gösterdiğini beyan etmek üzere :

قَالَ نَكِّرُواْ لَهَا عَرۡشَہَا نَنظُرۡ أَتَہۡتَدِىٓ أَمۡ تَكُونُ مِنَ ٱلَّذِينَ ِلاً يَہۡتَدُونَ (41)

buyuruyor.
[Belkis'in köşkünü Asaf getirince Süleyman (A.S.) «Belkis'in kürsüsünü Belkis'e tağyir edin ve bilinmez bir hâle getirin ki, biz nazar edelim, bakalım kendi kürsüsünü bilebilir mi, yoksa bilemeyenlerden mi olur? Bu cihetlerini tedkikle derece-i zekâsını tedkik ederiz» dedi.]

فَلَمَّا جَآءَتۡ قِيلَ أَهَـٰكَذَا عَرۡشُكِ‌ۖ

[Vakta ki, Belkis huzur-u Süleyman'a geldi hazır olan cemaat tarafından «Senin kürsün de böyle midir?» denildi.]

قَالَتۡ كَأَنَّهُ ۥ هُوَ‌ۚ

[Bu suale karşı Belkis kürsüyü nazar-ı dikkatten geçirdikten sonra «Keenne bu köşk o köşkdür» dedi ve sözüne şunu da ilâve etti.]

وَأُوتِينَا ٱلۡعِلۡمَ مِن قَبۡلِهَا وَكُنَّا مُسۡلِمِينَ (42)

[«Bize bu mu'cizeden evvel sizin nübüvvetinize ilim verildi ve biz size muti' ve münkad olduk» demekle imanını izhar etti.]

Yani arş-i Belkis gelince Süleyman (A.S.) vükelâsına «Arş-ı Belkis'ı biraz değiştirin biz nazar edelim görelim arşını bilebilir mi, yoksa bilmeyenlerden mi olur?» dedi. Derhal kürsünün vaziyetini ve üzerinde olan mücevherattan bazılarını değiştirmekle tağyir ettiler. Vakta ki, Belkis geldi «Senin arşın da şu gördüğün arş gibi midir?» denildi. Belkis kürsüyü nazardan geçirdi ve «Sanki bu kürsü benim kürsümün aynıdır» dedi ve sözüne şunu da ilâve etti: «Bize bu mu'cizeden evvel kudret-i İlâhiyeye ve sizin nübüvvetinize ilim verildi. Binaenaleyh; bizler iman ettik ve müslim olduk» demekle itaatini izhar etti.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile arşı tağyirden Hazret-i Süleyman'ın maksadı; Belkis'in dirayet, fetanet, feraset ve kiyasetini imtihan etmekti. Çünkü; Belkis gelmeden evvel cinniler Hazret-i Süleyman'a onu hamakatla zemmettiklerinden Belkis'in aklının mikdarını tecrübe için kürsüsünün dışının bilinmez bir hale 4017 getirilmesini emretti ki, bakalım Belkis'in onu bilecek kadar zekâsı var mıdır, yoksa cinnilerin dedikleri gibi ahmak mıdır? Gerçi Belkis padişah ise de padişahlık pederinden mevrus olduğu cihetle feraseti ve fetanetine delil olmaz. Çünkü; memleketini vükelâsının idare etmesi ihtimaline binaen tecrübeye lüzum görülmüştür. Binaenaleyh; kürsünün kırmızı mücevheratını yeşile tebdil ve cüz'ice heyetini değiştirmek suretiyle imtihan etti ve Belkis de kemâl-i dirayet ve fetanet sahibi olduğundan derhal arşın kendinin arşı olduğunu bildi fakat yedi kapı içinde kilitli ve bir çok muhafızlar ta'yin ederek bıraktığından kendi kürsüsü olmaması ihtimalini de hatırında tutarak teşbih tarikiyle elâstiki ve diplomasiye muvafık bir cevap verdi ki, yalandan nefsini muhafaza etti, Çünkü; kat'iyyen odur dese belki değildir ve değildir dese belki odur. Binaenaleyh; iki ciheti de idare edecek âkılâne bir cevap verdi ki, yalandan, hamakattan ve her cihetle ittihamdan nefsini vikaye etti ve Süleyman (A.S.) ın bu cevabı kabul ve takdir ettiğini bildiğinden Belkis derhal nübüvvetini tasdike müsareat etti ve «Bu gibi harikulade ve mu'cizelerle bizi imtihana hacet yoktur. Zira; şu göstermiş olduğun mu'cizeleri izhardan evvel senin nübüvvetin hakkında bize ilim verildi. Binaenaleyh; müslim olarak sana itaat üzere geldik» demekle imanını izhar ve Hazret-i Süleyman'a arz-ı mutavaata müsareat etti.

***
Vâcib Tealâ bundan evvel Belkis'in hâl-i küfürde olduğunu beyan etmek üzere :

وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعۡبُدُ مِن دُونِ ٱِلله‌ۖ إِنَّہَا كَانَتۡ مِن قَوۡمٍ۬ كَـٰفِرِينَ (43)

buyuruyor.
[Allah'ın gayri olarak ibadet ettiği güneş Belkis'i imandan men'etti. Zira; Belkis küfrüzere büyümüş kâfir olan bir kavimdendi.]

Yani; Belkis aklı ve dirayetiyle daha evvel iman ederdi fakat 4018 Belkis'i imandan evvelce ibadet ettiği batıl ma'budu men'etti. Zira; Belkis iman etmeden evvel kâfir olan kavm-i Sebe'dendi. Binaenaleyh; ta genç yaşından bu ân'a kadar ülfet ettiği mezhebi terkedememişti.
Nimetullah Efendinin tevcihine nazaran âyetin manâsı: [Allah-u Tealâ Belkis'i evvelce ibadet ettiği güneş ve saire gibi batıl ma'budlara ibadetten men'etti. Çünkü; Allah-u Tealâ inayetiyle imdad edip imanı tevfik etmekle bâtıla ibadetten kurtardı. Zira; Belkis evvelce bâtıla ibadet eden kâfirlerden olmuştu, yahud Belkis bâtıla ibadetten men'eden Süleyman (A.S.) dır. Çünkü; ihtidasına sebep olmuştur.] demektir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Süleyman'ın Belkis'i imtihanını beyardan sonra billurdan yapılmış bir avluya dahil olmasını emirle imtihan ettiğini beyan etmek üzere :

قِيلَ لَهَا ٱدۡخُلِى ٱلصَّرۡحَ‌ۖ

buyuruyor.
[Belkis gelip kürsüsü hakkında sorulan suale cevap verdik t sonra Süleyman (A.S.) tarafından Belkis'e hitap edilerek «Ey Belkis ! Sarayın avlusuna gir» denildi.] Ve salona girmesi taraf-ı Süleymanîden emrolundu ve girmek üzere hazırlandı.

فَلَمَّا رَأَتۡهُ حَسِبَتۡهُ لُجَّةً۬ وَكَشَفَتۡ عَن سَاقَيۡهَا‌ۚ

[Süleyman (A.S.) ın emrine imtisalen sarayın salonuna gitmek üzere kapıya gelip salonu görünce deniz zannetti ve elbisesini inciklerinden yukarı sıvadı, toparladı ve inciklerini açtı.]

قَالَ إِنَّهُ ۥ صَرۡحٌ۬ مُّمَرَّدٌ۬ مِّن قَوَارِيرَ‌ۗ

[Süleyman (A.S.) o hâlini gördü ve «salon sağlam billûrdan 4019 yapılmış sert ve dondurulmuştur. Senin gördüğün gibi su değildir, korkma gir» demekle salonun halini Belkis'e ta'rif etti.]

قَالَتۡ رَبِّ إِنِّى ظَلَمۡتُ نَفۡسِى وَأَسۡلَمۡتُ مَعَ سُلَيۡمَـٰنَ ِلله رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (44)

[Belkis bu hâli görünce ahval-i sabıkasına nedametini izhar ederek dedi ki, «Ey benim Rabbim ! Nefsime zulmettim beni mağfiret et ve ben Süleyman (A.S.) la beraber âlemlerin Rabbisine iman ettim ve İslâm oldum.»] Bu suretle Belkis iman-ı ezelisini izhar etti ve Süleyman (A.S.) ın bu cihetle imtihanı tamam oldu. Çünkü; Nisâbûrî'nin ve daha bazı müfessirinin beyanları veçhile cinniler tarafından garaz-ı fasid üzere Belkis'in inciklerinin insana benzemediğinden bahsetmeleri üzerine Hazret-i Süleyman sarayın ortasına billurdan bir salon yaptırır ve salonun altına sarnıç gibi su doldurur ve.suyun içine balık ve saire gibi su hayvanlarını koyar. Yeknazarda bakan billurdan altındaki suyu görünce salonu bir göl halinde görür. Binaenaleyh; Belkis'e salona gir emrini verip o da girmek üzere gelerek orasını su halinde görünce eteklerini suya girecek gibi sıvamaya mecbur olmuştu. Süleyman (A.S.) bu hali görünce salonun billurdan olduğunu ve etekleri sıvamaya hacet olmadığını derhal haber verdi ve cinnilerin azviyyatlarının yalan olduğu herkesçe tebeyyün etti ve Belkis de bu azamet karşısında hemen dergâh-ı Ulûhiyete iltica ile kusurunu i'tiraf ederek iman ettiğini i'lân etti ve meşhur rivayete nazaran Hazret-i Süleyman Belkis'i tezevvüc ve mülkü üzerinde takrir edip memleketine gönderdi ve hukuk-u zevciyeti ifa etmek üzere aralık aralık Belkis'in sarayına gelerek birkaç gün ikamet ettiği mervidir. Gerçi âyette tezevvüc ettiğine dair sarahat yoktur ve bu husus; zan ifade eden bir rivayetten ibarettir. O halde El'ümü indallah demek daha doğrudur. Benî İsrail devrinde billur ve sırça sanatının gayet ileri gittiğine ve sağlam yapılıp salonlara ve avlulara döşenecek kadar muhkem olduğuna âyet delâlet eder. Şimdi cesim ebniyelerin damlarında ve salonlarında görülenler de bu kabil billurdur. Billurun harikulade olarak ânî meydana gelmiş bir mu'cize olduğuna dair âyette sarahat yoktur. Binaenaleyh; o zamanın san'atiyle hasıl olduğu ve bu san'atın gayet mahirane ileri gittiği anlaşılmaktadır.

4020
***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye ve ümmetini ibrete da'vet etmek üzere Hazret-i Davud ve oğlunun bazı kıssalarını beyandan sonra Salih (A.S.) ın kavmiyle kendi arasında cereyan eden vak'alarına işaret etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَـٰلِحًا أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱِلله

buyuruyor.
[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak biz Semud kavmine biraderleri Salih (A.S.) ı Resûl olarak gönderdik ve Salih (A.S.) onlara «Allah'ı tevhid ederek ibadet edin» dedi.]

فَإِذَا هُمۡ فَرِيقَانِ يَخۡتَصِمُونَ (45)

[Salih (A.S.) tevhidi teklif edince bir de görüldü ki, onlar birbirleriyle muhasama eder iki fırkadır.] Çünkü; biri Salih (A.S.) a «Mü'min» diğeri «Kâfirdir» dediler. Şu halde mü'min olanlar kâfirleri ve kâfir olanlar mü'minleri sevmez, yekdiğeriyle münakaşa ederler. Zira; her fırka kendini haklı görür.
Yani; Semud kavminin zulm ü udvanları ve fisk u fücurları son dereceye varınca biz muhakkak olarak onlara Allah'a ibadet etmelerini emreder biraderleri Salih (A.S.) ı Resûl olarak gönderdik. Salih (A.S.) da onlara «Allah'a ibadet edin» deyip hakka davet edince birbirlerine husumet eder iki fırka oldular.
4021

قَالَ يَـٰقَوۡمِ لِمَ تَسۡتَعۡجِلُونَ بِٱلسَّيِّئَةِ قَبۡلَ ٱلۡحَسَنَةِ‌ۖ

[Onlar iki fırka olunca Salih (A.S.) onlara «Ey kavmim ! «Niçin tövbeden evvel ukubeti isti'câl edersiniz?» dedi.]

لَوِۡلاً تَسۡتَغۡفِرُونَ ٱِلله لَعَلَّڪُمۡ تُرۡحَمُونَ (46)

[«Merhamet olunmanız için Allah-u Tealâ'ya istiğfar etmez misiniz? Keşke Allah'a istiğfar etseniz de merhamet olunsamz» demekle nasihat etti.]

Yani; Salih (A.S.) kavmini tevhide da'vet edip onlar da iki fırka olunca Salih (A.S.) hallerine acımak ve şefkat etmek suretiyle kavmine dedi ki «Enva'ı saadetinizi mucip olan imandan evvel küfrü ve küfrün icap ettiği ukubeti neden isti'câl edersiniz? Ne olur merhamet olunmanız için Allah'a istiğfar etseniz ve istiğfarınızla merhamet-i İlâhiyeye mazhar olsanız» demekle nasihatta bulundu.
Nisâbûrı'nin beyanı veçhile Salih (A.S.) onlara «İman edin. Eğer iman etmezseniz size Allah'ın azabı gelir. Binaenaleyh; azap gelmeden günahlarınıza tevbe edin» dediğinde onlar «Ya Salih ! Eğer senin bu dediklerin doğruysa vaad ettiğin azap gelsin o zaman tevbe ederiz» demeleri üzerine Hazret-i Salih «Niçin hasene olan tevbeden evvel seyyie olan azabın aceleten gelmesini istersiniz?» demekle azabı isti'calleri üzerine tekdir etti. Şu manâya nazaran bu âyette h a s e n e yle murad; tevbe, s e y y i e yle murad; azaptır Yahud «Ne için gazabı mucip olan günahı işlersiniz de rahmet-i İlâhîyi ve lûtf-u subhâniyi müstelzim olan hayrat, hasenat ve ibadatı işlemezsiniz?» demektir. Buna nazaran s e y y i e yle murad; Ma'siyet ve h a s e n e yle murad; ibadettir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Salih'in şu nasihati üzerine kavminin mukabelesini beyan etmek üzere :

قَالُواْ ٱطَّيَّرۡنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَ‌ۚ

4022
buyuruyor.
[Onlar «Salih ! Biz seninle ve sana iman edenlerle tcşe'üm ederiz» dediler.]

قَالَ طَـٰٓٮِٕرُكُمۡ عِندَ ٱِلله‌ۖ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ۬ تُفۡتَنُونَ (47)

[Salih (A.S.) onların şu müdafaalarına cevapta «Sizin şeametiniz ve başınıza gelen belâ indallah mukadderdir, belki siz fitne olunmuş bir kavimsiniz» dedi.]

Yani; Salih (A.S.) ın nasihati üzerine kavmi dediler ki, «Ya Salih ! Biz seninle ve sana iman eden maiyyetinle teşe'üm ederiz. Zira; bu dini icad edeli bizim başımız belâdan kurtulmuyor ve biz sizin sebebinizle uğursuz olduk, vekayi'i acîbe ve mesaib-i adideden halâs olamadık. Bunların cümlesi sizdendir. Çünkü; siz böyle bir din meydana koymadan evvel bu belâlardan hiç birisine ma'ruz kalmazdık» demekle Hazret-i Salih'e unf u şiddet gösterdiler. Salih (A.S.) onların şu mukabelelerini işitip imanlarından me'yus olunca dedi ki, «Ey kavmim ! Sizin uğursuzluğunuz indallah yazılıdır. Zira; siz iradenizi küfre ve belâ icap edecek bir takım günahlara sarfettiğinizden Allah-u Tealâ sizin başınıza gelecek belâları yazmıştır, belki siz bir kavimsiniz ki, hayr ü şer, izzet ü zillet, rahat ve şiddetle tecrübe olunuyorsunuz ve lâkin bilmiyorsunuz» demekle teşe'ümün kendi ef'alleri icabı olduğunu beyan etti. T a i r ; Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile teşe'ümdür. Yani sevilmedik şeyin husulüne sebep saydığı şeye tair denir. İşte kavm-i Semûd kıtlık ve mallarının telef olması gibi sevmedikleri bir takım âfetlerin husulüne Hazret-i Salih'in ortaya koyduğu din-i hakkı sebep saydıklarından «Biz sizinle tetayyür yani teşe'üm ederiz ve kötülüklere sebeb sizsiniz» demişlerdir.
4023

وَكَانَ فِى ٱلۡمَدِينَةِ تِسۡعَةُ رَهۡطٍ۬ يُفۡسِدُونَ فِى ٱِلاًرۡضِ وَِلاً يُصۡلِحُونَ (48)

[Ve medine-i Salih'te dokuz şahıs vardı ve onlar daima arzı ifsad eder islâh etmezlerdi.]

قَالُواْتَقَاسَمُواْبِٱِلله لَنُبَيِّتَنَّهُۥوَأَهۡلَهُۥ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِۦمَاشَہِدۡنَامَهۡلِكَ أَهۡلِهِۦوَإِنَّا لَصَـٰدِقُونَ (49)

[Onlar beyinlerinde bil'ittifak yemin etmeye karar verdiler : «Yemin etsinler her birimiz diğerimizin yanında, elbette gece biz Salih'i ve evlâd ü iyalini katledelim, sonra Salih'in velisine biz onun helak olduğu mahalle hazır olmadık ve biz bu sözümüzde sadıklarız. Zira; onun helakinden haberimiz yoktur diyelim» dediler ve bu minval üzere karar verdiler.]

Yani; Salih (A.S.) kavminin ıslâhına ne kadar çalıştıysa kavmi de o nisbette tuğyanlarını tezyid, hatta katline kadar cür'et ettiler. Zira; Salih (A.S.) ın meskeni olan (Hicr) ismindeki kasabada dokuz kabile vardı. Onların âdetleri yer yüzünü ifsad etmekti, asla islâh etmezlerdi. Cümle-i fesatlarından birisi de gece vakti Hazret-i Salih'i ve evlâdını katle yemin etmeleridir. Çünkü; o dokuz kabilenin eşrafzadelerinden dokuz delikanlı komite teşkil ederek Hazret-i Salih'in ve ona tâbi' olan evlâd ü iyalinin katli hususunda müşavere ederek dediler ki «Bizim hepimiz Allah-u Tealâ'ya yemin etsin ve yemininde desin ki, biz elbette gece Salih'e ve ehline beytutet edelim yani gece hücum ederek kendini ve evlâdını katledelim ve velisine diyelim ki, biz Salih'in ihlâk olunduğu mahalde bulunmadık ve bu sözümüzde biz sadıkız. Bu suretle diyetinden de kurtulalım» dediler. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sözlerinde sâdık olmalarını şöyle tevcih ettiler : «Biz yalnız Salih'in helak olduğu mahalle varmadık. Dediğimiz doğrudur. Çünkü; biz Salih'in ve ehlinin mecmuunun helak olduğu mahalle vardık, yoksa yalnız Salih'in veyahud yalnız ehlinin ihlâk olunduğu mahalle varmadık dersek sadık oluruz» diye te'vil etmek istediler. Bu gibi tezviratın insanlarda eskiden beri âdet olduğu bu vak'ayla da anlaşılmaktadır.
Taberi'de beyan olunduğu veçhile (تَقَاسَمُواْ) emrolduğu surette manâ-yı nazım : [Bizim hepimiz birbirimizin yanında yemin etsin.] demektir. Eğer mazi ve haber suretinde kıraet olunursa manâ-yı nazım: [Onlar yemin eder oldukları halde dediler ki «Biz elbette geceyle hücum, Salih'i ve ehlini katledelim»] demektir. Yeminlerinin sureti; ikidir :
B i r i n c i s i ; geceyle hücum edip öldürmektir.
İ k i n c i s i ; biz öldürmedik diyerek inkâr etmeleridir.
4024
(لَنُبَيِّتَنَّهُ) Biz elbette beytutet edelim demek geceyle ihlâkini kasdedelim demektir. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile b e y t u t e t ; Geceyle düşmanı ihlâk etmek üzere kasdetmektir. «İfsad ederler islâh etmezler» demek «Hâlleri hemen ifsattır, asla salâh karışığı yok» demektir. Yalan, insanlar nazarında her zaman fena bir şey olduğundan Semûd kavmi şirki ve Resûllerini katil gibi cinayetleri irtikâp ettikleri halde sözlerini yalandan vikaye etmek üzere bir takım te'vilâtla tekellüf etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ bu ittifaklarında inad ederek helak olduklarını beyan etmek üzere':

وَمَكَرُواْ مَڪۡرً۬ا وَمَكَرۡنَا مَڪۡرً۬ا وَهُمۡ ِلاً يَشۡعُرُونَ (50)

buyuruyor.
[Kavm-i Semûd nebilerine hile yapmak ve gadretmekle hileye başladılar ve onların bu hilelerine karşı biz de hileye benzer bir ihlâk ile onları ihlâk ettik. Halbuki onlar bilmiyorlar.]

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ ڪَانَ عَـٰقِبَةُ مَكۡرِهِمۡ

[Habibim ! Sen nazar et gör ve tefekkür et bil ki, onların hilelerinin akibeti ne oldu?.]

أَنَّا دَمَّرۡنَـٰهُمۡ وَقَوۡمَهُمۡ أَجۡمَعِينَ (51)

[Zira; biz onları ve onların cemaatlerinin cemiisini ihlâk ettik. Tek bir fert bile kalmadı hepsi haki helake serildiler.] Çünkü; hilenin neticesi felâket ve akibeti hüsrandır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'nın Salih (A.S.) ı katletmek üzere ittifak edenlere mekrinde üç ihtimâl vardır: 4025
B i r i n c i s i ; Hazret-i Salih bir mağarayı mescid ittihaz edip geceleri orada ibadetle meşgul olurdu. Müfsidler Hazret-i Salih gelince katletmek üzere akşamdan mağaraya girdiler. Maksatları evvelen mescidde Salih (A.S.) ı öldürüp sonra girip evlâd ü iyalini öldürmekti. Bilmiyorlardı ki kendilerini Allah-u Tealâ Hazret-i Salih'ten evvel ihlâk edecek. Binaenaleyh; mağara üzerlerine yıkılmakla helak oldular.
İ k i n c i s i ; Geceyle Salih (A.S.) ın hanesine hücumla kendini ve evlâdını katletmekti. Bilmiyorlardı ki, orada Hazret-i Salih'i beklemek üzere hazır olan melekler onları Salih'ten evvel katledecekler. Binaenaleyh; melekler onları taşla öldürdüler. Ve müfsidler taşın atıldığını görürler, fakat taşı atanları göremezlerdi.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ onların ittifakından Hazret-i Salih'i haberdar etti. Salih (A.S.) da ehl ü iyaliyle beraber saklandı. Onlar aramışlarsa da bulamadılar ve akibet cümlesi birden helak oldular. Helakleri kafidir. Zira âyet; helaklerine kat'î surette delâlet eder. Fakat helaklerinin keyfiyyetine dair sarahaten delâlet olmadığından helakin keyfiyyetine dair rivayet muhteliftir.
M e k i r ; hile yapmak ise de Cenab-ı Hakkın hileye ihtiyacı olmadığından burada hileye benzer bir ihlâkle ihlâk ettik demektir. Çünkü m e k i r ; hasmın haberi olmaksızın yapılan hile olduğundan Cenab-ı Hak da bunları bilmedikleri ve me'mûl etmedikleri cihetten ihlâk ettiğinden «Onların mekrine karşı biz de mekrettik» demiştir ki, hilelerini helaklerine sebep kılmıştır.

فَتِلۡكَ بُيُوتُهُمۡ خَاوِيَةَۢ بِمَا ظَلَمُوٓاْ‌ۗ

[İşte şu görülen harabeler zulümleri sebebiyle yıkılmış olduğu halde onların evleridir.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡلَمُونَ (52)

[İşte şu harabelerde ve onların sahiplerinin bir sayha ile helak olmalarında ilm ü irfan ve idrak ü iz'an sahipleri için alâmet-i azîme vardır.] Çünkü; bilûmum harabeler ayni insanlar taraflarından yapılmış olup onlar veya evlâtları tarafından irtikâp olunan cürüm, cinayet ve zulüm sebebiyle helak olup evleri harap olduğundan sonra gelenlere birer ders-i ibret olması ve onlar gibi bunlar da zulüm irtikâp ederlerse harap olacaklarını düşünmeleri lâzımdır.
4026

وَأَنجَيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَڪَانُواْ يَتَّقُونَ (53)

[Ve biz şol kimselere necat verdik ki onlar Salih (A.S.) a iman ettiler ve günahlardan nefislerini vikaye eder oldular.] Zira imanın neticesi; selâmet ve ekseri âfetlerden kurtulmaktır. Binaenaleyh; mü'minler necat buldu ve kâfirler helak oldu.
Ruhûi Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Hazret-i Salih'e kavminden iman edip necat bulan onbin kimse Yemen'de elyevm (Hazramut) denilen beldeye hicret ettiler. Çünkü arz-ı zulümden arz-ı salâha hicret; sünnet-i enbiyadandır.
Hazret-i salih oraya varıp orada vefat ettiğinden o beldeye (Hazaramut) denir ki «hazır oldu ve öldü» demektir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Salih'in kavmiyle olan vukuatına işaretten sonra Hazret-i Lût'la kavmi beyninde cereyan eden mübahaseye işaret etmek üzere :

وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦۤ أَتَأۡتُونَ ٱلۡفَـٰحِشَةَ وَأَنتُمۡ تُبۡصِرُونَ (54)

buyuruyor.
[Biz Lût (A.S.) ı kavmine Resûl gönderdik şol zamanda ki, o zamanda kavmine dedi ki, «Siz gözlerinizle görür olduğunuz halde fahişe mi getiriyorsunuz ve livata gibi çirkin bir fi'li irtikâp mı ediyorsunuz?»] 4027

أَٮِٕنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ شَہۡوَةً۬ مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِ‌ۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ۬ تَجۡهَلُونَ (55)

[«Siz elbette şehevatınıza tebaiyyet ederek nisvamn gayri bir takım ricale mi şehvetinizi kaza edersiniz? Belki siz cahil bir kavimsiniz» demekle kavmini tekdir ve işledikleri fi'li inkâr etti.]

Çünkü; hemze, istifham-ı inkârı olduğu gibi suret-i alâniyede o fi'li irtikâp ettiklerini beyanla onlara zemmini tezyid etti. Zira (وَأَنتُمۡ تُبۡصِرُونَ) cürnle-i lâtifesi Fahri Râzi'nin beyanı veçhile üç ihtimali havidir:
B i r i n c i s i ; gözünüzle görerek o fi'li getirirsiniz demek onları son derece zemdir. Zira; onlar o kadar fena ahlâklı bir kavimdi ki, bu çirkin fi'li alâ meleinnâs işlemekten çekinmez ve hiç kimseden perva etmezlerdi.
İ k i n c i s i ; siz gözünüzle görür olduğunuz halde işlersiniz demek «Sizden evvel âlemde bu fi'li irtikâp eden olmadığını ve Allah-u Tealâ erkeği erkek için halketmediğinden bu fi'linizin hikmet-i İlâhiyeye muhalif olduğunu kalbinizle bildiğiniz halde işler, ilminizle amel etmiyorsunuz» demektir.
Ü ç ü n c ü s ü ; sizden evvel geçen asilerin ahvalini gözünüzle gördüğünüz halde ibret almıyorsunuz demektir. Binaenaleyh Lût (A.S.) ın kelâmı; kavmini şiddetle tekdiri müş'irdir.
(بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ۬ تَجۡهَلُونَ) demek Kalbinizle fi'linizin fena olduğunu bildiğiniz halde ilminizin mucibiyle amel etmez cahiller gibi amel eder sefihlersiniz demektir ki, dünyada insanlar için sefahatten aşağı bir sıfat olmadığından kavmini sefahetle tavsif etmiştir. Hatta kâfirler bile küfre razı olur, sefahete razı olmazlar. Binaenaleyh; kâfir olan bir kimse malında tasarruftan men'olunmaz. Halbuki sefih olan mülkünde tasarruftan men'olunur ki, sefihler nazar-i şeriatta behayim menziline tenzil olunurlar ve ukalâdan addolunmazlar.

***
Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın kavmini tekdirine karşı onların cevabını beyan etmek üzere :

فَمَا ڪَانَ جَوَابَ قَوۡمِهِۦۤ إِِلآً أَن قَالُوٓاْ أَخۡرِجُوٓاْ ءَالَ لُوطٍ۬ مِّن قَرۡيَتِكُمۡ‌ۖ إِنَّهُمۡ أُنَاسٌ۬ يَتَطَهَّرُونَ (56)

buyuruyor.
[Lût (A.S.) ın sözüne .karşı kavminin cevabı olmadı, ancak «köyünüzden âl-i Lût'u çıkarın. Zira; onlar bizim ef'âlimizden pâk bir takım kimselerdir» demekten ibaret oldu.] Hemen bütün sözleri «âl-i Lût'u karyenizden çıkarın» demeleri olmuştur.
Yani; Lût (A.S.) ın kavminin Hz. Lût'tan işittikleri nasihatlara karşı cevapları olmadı, ancak «âl-i Lût'u karyenizden çıkarın» demekten ibaret oldu. Çünkü; şehevat-ı nefsaniyelerine tebaiyetle kemâl-i dalâlet ve gaflet içinde ısrar ettiklerinden hayır öğüt kulaklarına gitmiyordu, âl-i Lût'u çıkaracak olmalarının sebebi de onların temiz, kendilerinin mülevves olmalarıdır ki kendi deliller: kendi aleyhlerine olduğundan özürleri kabahatlarından daha büyüktü. Çünkü; onlar «bizim kavmimizden taharet davasında bulunuyorlar. Binaenaleyh; bizimle münasebetleri yok» demek «biz fenayız, onlar iyilerdir. Şu halde bizim içimizde yakışmazlar» demektir. Lâkin sefih olup ne söylediklerini bilmediklerinden kene/ aleyhlerine delil serdettiler, fakat faikında olmadılar. Çünkü irti kâbettikleri fiilin fenalığını bilirlerse de maksatları; ahlâkların müdahale eden bir kimse bulunmayarak lâfsız, sözsüz meramların 4029 icra etmekti. Zira süfeha meclisinde bulunanlar; daima irtikâbettikleri cinayetin fenalığını bilirler lâkin yanlarında fikirlerine muhalif bir kimse bulundurmak istemezler ki sefahetlerinde olacak rüsvalığı kimse bilmesin.

فَأَنجَيۡنَـٰهُ وَأَهۡلَهُ ۥۤ إِِلاً ٱمۡرَأَتَهُ ۥ

[Kavmi bu hâl üzere olup nasihat dinlemeyince biz Lût'a ve ehline necat verdik, ancak Lût'un haremi necattan müstesnadır.]

قَدَّرۡنَـٰهَا مِنَ ٱلۡغَـٰبِرِينَ (57)

[Zira; biz Lût'un hareminin azaptan helak olup geçenlerden olmasını takdir ettik.] Çünkü; imreet-i Lût kavminin ef'âline razı bir kâfire olduğundan kavmiyle beraber helaki mukadder olduğu cihetle helakten, kurtulamadı. Azapta kalmasıyla hükm-ü İlâhi lâhik oldu.

وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرً۬ا‌ۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ (58)

[Ve biz Lût kavmi üzerine taştan yağmur yağdırdık. Binaenaleyh; Lût tarafından korkutulmuş olan kavmin yağmuru ne fena oldu.] Çünkü; onlardan hiç kimse kalmadığı gibi hayvanattan da hiçbir şey kalmadı, hepsi helak oldu, gitti.

***
Vâcib Tealâ enbiya-yı izam hazaratından bazılarının ümmetlerinin azab-ı dünyeviyeyle acip surette helaklerini beyandan sonra ümmet-i Muhammediye bu gibi helak olmadığından bizim nebimize hamd ü sena etmekle emrini beyan zımnında :

قُلِ ٱلۡحَمۡدُ ِلله وَسَلَـٰمٌ عَلَىٰ عِبَادِهِ ٱلَّذِينَ ٱصۡطَفَىٰٓ‌ۗ

4030
buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen «hamd ü sena Allah'a mahsustur, dünya ve âhirette selâmet Allah'ın ihtiyar ettiği kulları üzerine nazil olucudur» demekle sana ve ümmetine verdiğim nimetlere şükret.]

ءَآِلله خَيۡرٌ أَمَّا يُشۡرِكُونَ (59)

[«Allah-u Tealâ mı hayırlıdır, yoksa müşriklerin şirkettikleri şeyler mi hayırlıdır?»]

Yani; bizim sana bazı enbiyanın ümmetleriyle vâki olan hallerini beyanımızdan sonra sana vermiş olduğumuz nimetlerimize hamdet ve de ki «(الحمدلله) yani ins ü cinden ve umum kulların lisanlarından sadır olan hamd ü senanın kâffesi Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı hamde lâyık bir kimse yoktur.» Böyle dedikten sonra enbiya biraderlerinin ümmetlerinden çekmiş oldukları zahmetlere mükâfat olmak üzere onlara selâmetle duâ et, «dünyada ve âhirette selâmet şol kimseler üzerine olsun ki o kimseler Allah'ın nübüvvet ve saffetle ihtiyar ettiği kullarıdır» demekle duâda bulun ki uhuvvetin vazaifini ifa etmiş olasın. Bundan sonra müşriklerden suâl et, de ki «Kullarını saâdet-i dar ey ne îsâl ve bütün menfaat ve mazarratlarını halkeden Allah-u Tealâ mı hayırlıdır, yoksa müşriklerin şirkettikleri âciz taş ve ağaç parçaları mı hayırlıdır?» Elbette kaadir ü kayyum ve herşeyi feyzeden Allah-u Tealâ hayırlıdır. Bunu her âkilin idrak etmesi lâzım olduğundan bu suâl müşrikleri ilzam ve onları istihzadır. Binaenaleyh; âyetin cümle-i ahîresi müşriklerin reylerini tezyib için varid olmuştur. Çünkü; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putlarda asla hayır ve iktidar yok ki Vâcib Tealâ ile mukayese olunsunlar. Şu halde müşriklere «Nasıl, Allah-u Tealâ mı hayırlıdır, yoksa sizin ma'budlarınız mı hayırlıdır?» demek onları istihzadan başka birşey değildir. Zira; ma'budlarında asla iktidar olmadığını onlar da bilirler.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; enbya-yı izam hazaratıdır veyahut enbiya ile beraber ümmetlerinin sulehasıdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hamidle emir; Resûlullah'a olduğu gibi Lût (A.S.) a olmak 4031 ihtimâli de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [«Yâ Lût ! Düşmanların olan kavmin helaki ve senin maiyetinle beraber necatın üzerine Allah'a hamdet ve de ki (الحمدلله) ve senin gibi ümmetinden zahmet çeken enbiyaya selâmetle duâ et] demektir.

***
Vâcib Tealâ müşrikleri ilzam için «Allah mı hayırlı, yoksa müşriklerin putları mı hayırlı?» unvanında irad olunan suâlden sonra zat-ı ulûhiyetin hayırlı ve kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eden büyük delillerden bazısını zikretmek üzere :

أَمَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱِلاًرۡضَ

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz putlarınız mı hayırlıdır, yoksa semavat ve arzı halkeden Hâlık mı hayırlıdır?.]

وَأَنزَلَ لَڪُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬

[Ve o Hâlık sizin için sema cihetinden yağmur suyunu inzal etti.]

فَأَنۢبَتۡنَا بِهِۦ حَدَآٮِٕقَ ذَاتَ بَهۡجَةٍ۬

[Binaenaleyh; biz o su sebebiyle güzellik sahibi olan bahçeleri bitirdik.]

مَّا ڪَانَ لَكُمۡ أَن تُنۢبِتُواْ شَجَرَهَآ‌ۗ

[Sizin için o bahçelerin ağacını bitirmek mümkün olmaz.]

أَءِلَـٰهٌ۬ مَّعَ ٱِلله‌ۚ

[Şu eşya-yı mevcudeyi halk eden Allah'la beraber başka ma'bud mu vardır?]

هُمۡ قَوۡمٌ۬ يَعۡدِلُونَ (60)

[Belki onlar haktan ayrılmış bir kavimdir.]

4032
Yani; şehevatına ittibâ'la babalarını taklit eden müşriklerin âciz putları mı hayırlıdır, yoksa usul-ü âlem ve menâfiin menbaı olan gökleri ve yeri halkeden, sizin için sema cihetinden yağmur sularını indirip behçet ve nadrat yani güzellik ve letafet sahibi olan bahçeleri, otları, ekinleri ve her türlü çiçekleri bitiren, bunların herbirini gûnâgûn renkler ve şekillerle meydana getiren Allah-u Tealâ mı hayırlıdır? Elbette bunların cümlesini halkeden Allah-u Tealâ hayırlıdır. Zira bunları halketmek Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı halkedecek yoktur. Çünkü; sizin için o bahçelerin tek bir ağacını bile bitirmek mümkün olamaz. Şu halde mükevvenâtı icad eden ve sanayii bedîaya kaadir olan Allah-u Tealâ ile beraber ondan başka bir ma'bud var da hâşa Allah-u Tealâ'ya yardım mı ediyor? Bu âlem-i mükevvenâtı halkeden Halika kim şerik olabilir? Belki Allah'la beraber ma'budun varlığını iddia edenler haktan batıla meyletmiş, yani hakkı bırakıp, batıla geçmiş bir kavimdir.
Vâcib Tealâ bu âyette eşyayı bitirmek kendine mahsus olduğuna işaret için gaipten tekellüm suretine iltifat etmiştir. Çünkü; (وَأَنزَلَ) gaaib suretiyle geldiği halde (فَأَنۢبَتۡنَا) tekellüm suretiyle gelmiştir.

***
Vâcib Tealâ kudret-i kaahiresine delâlet eden delillerden bu makamda ikincisini beyan etmek üzere :

أَمَّن جَعَلَ ٱِلاًرۡضَ قَرَارً۬ا وَجَعَلَ خِلَـٰلَهَآ أَنۡهَـٰرً۬ا

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa arzı size karargâh kılan ve arzın arasında nehirler halkeden Allah-u Tealâ mı hayırlıdır?.] 4033

وَجَعَلَ لَهَا رَوَٲسِىَ وَجَعَلَ بَيۡنَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ حَاجِزًا‌ۗ

[Ve arz için yüksek dağlar halkeden ve iki deniz arasına ma'ni halkedip acı suyu tatlıya karıştırmayan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır, yoksa sizin âciz ma'budlarınız mı hayırlıdır?.]

أَءِلَـٰهٌ۬ مَّعَ ٱِلله‌ۚ

[Bunların cümlesini halkeden Allah'la beraber başka ma'bud mu vardır?.]

بَلۡ أَڪۡثَرُهُمۡ ِلاً يَعۡلَمُونَ (61)

[Belki insanların ekserisi âdâb-ı ubudiyeti bilmez cahillerdir.]

Yani; ey müşrikler ! Sizin ibadet ettiğiniz hacer ve şecer parçalarından ibaret olan putlarınız mı hayırlıdır, yoksa yeryüzünü insanlara ve hayvanat-ı saireye karargâh ve mahall-i rahat olarak halkeden Allah-u Tealâ mı hayırlıdır? O Allah-u Tealâ ki yeryüzünü hayvanata mesken olmaya elverişli halkettiği gibi yeryüzünün aralarında hayvanata bilhassa maişetlerini ikmâl için nehirleri ve arzın sebat ve kararı için dağları ve o dağlarda insanların menfaati için envâ'ı maâdini, binlerce pınarları, hayvanat için otları halketti, iki deniz arasında acı suyla tatlı suyun birbirine karışmaması için mani' halketti. İşte bunların cümlesini halkeden hallâk elbette sizin âciz putlarınızdan hayırlıdır. Zira o putlardan hiçbirisi bunlardan bir zerre bile halkedemezler. Bunları halkeden Allah'la beraber başka bir ma'bud var, Allah'a muavenet etti de siz onu mu mabud ittihaz ediyorsunuz? Belki insanların ekserisi cahillerdir. Binaenaleyh; asla menfaat elinden gelmeyen, şuur ve idrakten hâlî olan hasis şeyleri ma'bud ittihaz ederler. Çünkü; ibadete müstehak olan zatla asla ibadete istihkakı olmayanları tefrik edecek kadar ilme mâlik değillerdir. 4034
Bu âyette Cenab-ı Hak arzın insanlar için dört cihetle menfaatim beyan etmiştir.
B i r i n c i s i : Arzın insanlara karargâh olmasıdır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile a r z ı n k a r a r g â h o l m a s ı yla murad; arzın taş gibi gaayet sert olarak insana eziyet etmediği gibi su gibi cıvık olmadığından insanın ayağı batmayvp ikisi arasında insanın yatıp oturmasına, ekip dikmesine elverişli olması, güneşin ziyasını tutmakla harareti kaabil olup nebatatı bitirmeye kaabiliyetli bulunmasıdır. Çünkü; eğer arz güneşi tutmaz bir halde olmuş olsaydı soğuktan ot bitmez, hayvanat yaşayamazdı, eğer hareketi insanların hissedeceği bir derecede olsaydı arz üzerinde insanların kararı mümkün olmazdı. Şemsin arza bazı kere yaklaşıp bazan da uzaklaşmasıyla fusul-ü erbaanın husulü de insanlara karargâh olmasının başlıca hadimidir. Çünkü arz; insanların bilecekleri derecede müteharrik olsa insan daima muztarip olur, yaşamazdı. Buna zelzele anları şahittir, fusul-ü erbaa olmasa asla intifa' olunmaz ve insanlar da yaşayamazdı.
İ k i n c i s i ; Arz üzerinde nehirlerin cereyan etmesidir. Çünkü; arz üzerinde nehirlerin cereyanında insanlar için menfaat ma'lûmdur; nehirlerin kökü (menbaı) arzda olduğu cihetle bunların menfaati arzın menfaatından ma'duddur, Cenab-ı Hak nehirleri arzın menafimden saymakla kullarını o nehirlerden intifa' etmeye terğib etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü : Arz üzerinde dağların bulunmasıdır. Çünkü: ekseriya bulutlar dağlarda olup evvelâ rahmet dağlardan başlayarak ovalara yağmur dağlardan geldiği gibi insanların intifa' ettiği pınarlar ve madenler dağlarda olduğu cihetle insanın menafiine hadim olan gerek pınarlar, gerek mâdeniyat dağlarda olup dağlar dahî yer üzerinde olduğundan dağların menafii arzın menafimden ma'dud olmuş ve dağlardan intifa' edip muattal kalmamaya Vâcib Tealâ kullarını terğib etmiştir. Pınarların dağlarda olmalarının sebebine gelince : Dağların toprağında buharı muhafaza edecek kadar salâbet olmasıdır. Çünkü; yerlerin altında teraküm eden buharı dağların toprağının muhafaza edip buhar teraküm ettikçe tekasüf ederek müsebbibül'esbap olan hallâk-ı âlem o tekasüf eden buharı suya tahvil eder. Binaenaleyh; inbiğin menfezi gibi toprağın arasından bir menfez bulmakla hemen merkezi olan yeryüzüne 4035 hücum eder bazan da menfez bulamayıp yerin altında o kadar da tazyik olmadığından toprak içinde mahpus olarak kalır. Amma ovalara gelince : Toprağında rehavet olup buharı muhafaza edemediğinden suya madde ve esas olacak buhar bulunmadığı cihetle ovalarda pınarlar nadirdir. Dağlarda bulutun çok olmasına gelince; dağlarda bulutu cezbedecek rutubetin çok olduğu gibi bulutu muhafaza edecek kadar soğuğun ve bulutun madde-i asliyesi olan buharın çok olmasıdır. Kezalik madeniyatın esası buhar olup buhar da dağlarda tahassun ettiğinden maden haline gelmesiyle müddet-i medideye muhtaç olduğu cihetle el değmedik sağlam toprak iktiza ettiğinden bunların cümlesi dağlarda bulunmasına binaen madeniyatın meskeni dağlardır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Acı suyla tatlı su arasında mani' bulunup birbirine karışmakla i/sad etmemesi ve denizlerin sularının acı olmasıdır. Çünkü; suların acısı tatlısına karışmakla yekdiğerini ifsad etse insanlar içecek su bulamadıkları gibi denizlerin suları tatlı olsa taaffün edip insanların rahatlarını selbedeceği ve belki emraz-ı umumiyeye ve tenasülün inkıtaına sebep olacağı cihetle denizlerin suyunun acı olması insanlar hakkında lûtf-u İlâhidir. Binaenaleyh; insanların şu lûtf-u İlâhiye de ayrıca şükretmeleri ubudiyetin vazifelerindendir.

***
Vâcib Tealâ yerleri, gökleri ve yerde olan menfeatleri halkettiğini ve müşriklerin ma'budları bunlardan hiçbirini halka kaadir olmadıklarını beyanla müşrikleri tevbih ettikten sonra halkın ihtiyacını defi cihetinden dahî kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere :

أَمَّن يُجِيبُ ٱلۡمُضۡطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكۡشِفُ ٱلسُّوٓءَ وَيَجۡعَلُڪُمۡ خُلَفَآءَ ٱِلاًرۡضِ‌ۗ

4036
buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Sizin âciz ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa muztar olan kimse duâ ettiğinde onun duâsına icabet eden ve istediğini veren, o muztar olan kimseye isabet eden kötülüğü kaldıran ve sizi yeryüzüne halife kılan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır?.]

أَءِلَـٰهٌ۬ مَّعَ ٱِلله‌ۚ

[Allah'la beraber bunları icad ve kullarının ihtiyacını defeden bir ma'bud var da ona mı ibadet edersiniz?.]

قَلِيلاً۬ مَّا تَذَڪَّرُونَ (62)

[Düşünceniz gaayet az ve kısadır. Zira; kaadir'i bırakıp âcize ibadet edersiniz.]

Yani; ey müşrikler ! Sizin şirkettiğiniz putlarınız mı hayırlıdır, yoksa mesaibden bir musibete veya fakir, hastalık gibi dert ve âlâmdan muztar olan ve halâsına çare arayan bir kimsenin duâ ettiği zaman duâsını kabul edip musibetini afiyete, fakrını gınâya ve hastalığını sıhhata tebdil etmekle saha-i selâmete çıkaran kaadir ü kayyum mu hayırlıdır? Elbette kullarının ihtiyacını defeden ve duâsını kabul edip istediğini veren Allah-u Tealâ bunlardan hiçbirine kaadir olamayan putlardan hayırlıdır. Binaenaleyh; ma'budünbilhak odur, onun gayrı ibadete lâyık kimse yoktur, Allah-u Tealâ size yeryüzünde tasarrufa kudret verdi, sizden evvel geçenlere halife kıldı. Şu halde size yeryüzünde ve bilhassa emlâkinizde tasarrufa kudret veren zat-ı eceli ü a'lâya ibadetiniz lâzımdır. Allah'la beraber başka bir ma'bud var mı ki gayra ibadet edersiniz ve size ânen fe ânen tevâlî eden nimetlerin kimden geldiğini düşünmeniz gaayet az olduğundan azizi ve kaviyi bırakıp âciz ve zelile ibadet edersiniz.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette muztar; cins olup aza ve çoğa şamil olduğundan «cins-i muztarın duâsını kabul eder» demek «Muztar olanlardan bazılarının duâsını kabul eder» demektir Binaenaleyh; «Bazı aharın duâsı kabul olmuyor» diyerek suâl varid olmaz. Çünkü; Cenab-ı Hak üzerine duânın kabulü vâcib değildir. Şu halde istediği kimsenin duâsını kabul eder ve istemediğin: kabul etmez, kabul edeceği şahıs ve zaman ma'lûm olmadığından herkes her zaman Rabbisine müracaata muhtaçtır. Maahaza şeraitine riayetle ihlâs ve rikkat-ı kalple vuku' bulan duânın alelekser 4037 kabul olunduğu ma'lûmdur, kabulüne muayyen bir zaman olmadığından bizim kabul olunmadı zannettiğimiz duâlar kabul olunur da haberimiz olmaz yahut daha ileride kabul olunacak, lâkin biz acele ediyoruz.

أَمَّن يَهۡدِيڪُمۡ فِى ظُلُمَـٰتِ ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ وَمَن يُرۡسِلُ ٱلرِّيَـٰحَ بُشۡرَۢا بَيۡنَ يَدَىۡ رَحۡمَتِهِۦۤ‌ۗ

[Ey müşrikler ! Sizin ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa karanın ve denizin karanlık gecelerinde size yol veren ve gideceğiniz mahalle yolunuzu doğrultan ve yağmurun evvelinde müjdeci olarak rüzgârları gönderen Allah-u Tealâ mı hayırlıdır? Elbette sizi hidayette kılan ve rüzgârları rahmetine beşaret yapan Allah-u Tealâ hayırlıdır.]

أَءِلهٌ۬ مَّعَ ٱِلله‌ۚ

[Allah'la beraber Allah'ın gayrı ma'bud mu var ki siz putlara ibadet edersiniz?.]

تَعَـٰلَى ٱِلله عَمَّا يُشۡرِڪُونَ (63)

[Müşriklerin şirklerinden ve şirkettikleri ma'budlarından Allah-u Tealâ yüce oldu, onların iftiralarından münezzeh ve ulüvvü sıfata maliktir.] Zira; karada ve deryada insanlara yol vermeye ve hidayette kılmaya kaadirdir. Putlar ise bunlardan hiçbirine kaadir değildir. Şu halde elbette kaadir olan Allah-u Tealâ âcizlerden hayırlıdır.

Vâcib Tealâ dünyaya müteallik olan nimetlerini beyanla kudret-i kaahire sahibi olduğunu beyandan sonra âhirete müteallik nimetlerini beyanla da kudretini ispat etmek üzere: »

أَمَّن يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۥ وَمَن يَرۡزُقُكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱِلاًرۡضِ‌ۗ

[Ey müşrikler ! Sizin putlarınız mı hayırlıdır, yoksa evvelâ sizi icad ederek'sonra öldürüp tekrar iade eden ve sema canibinden yağmur yağdırmak, yerden bereketleri bitirmek suretiyle merzuk kılan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır? Elbette icada ve iadeye ve kullarına rızık vermeye kaadir olan Allah-u Tealâ hayırlıdır.]

أَءِلَـٰهٌ۬ مَّعَ ٱِلله‌ۚ

[Allah'la beraber başka ma'bud mu var ki siz batıl ma'bud lara ibadet edersiniz?.]

قُلۡ هَاتُواْ بُرۡهَـٰنَكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (64)

[Habibim ! Sen onlara de ki «Eğer ey müşrikler ! Şirke dair sözünüz doğruysa davanıza delilinizi getirin.».] Ve senin bu sözün onları ilzam eder. Çünkü; Allah'ın gayrı bir ma'bud olduğuna delil getirmeleri muhaldir. Zira; yok ki getirebilsinler.

Vâcib Tealâ bu âyette insanlar için iki nimet zikretmiştir.
B i r i n c i s i ; öldükten sonra diriltip iade etmektir. Çünkü: nimet-i ebediyeye nail olmak mevte muhtaç olduğundan ehl-i îmar. için hayırlı ölüm pek büyük nimettir. Zira; ölümün köprüsünü geçmedikçe nimet-i ebediyeye nail olmak mümkün değildir.
İ k i n c i s i : rızıktır. Çünkü nimet-i ebediyeye vusul; hayat-ı dünyaya, hayat-ı dünya ise rızka muhtaç olduğundan iadeyi zikirden sonra insanları merzuk ettiğini zikretmiştir.
Her dâva delile muhtaç olup delilsiz dâva mesmû' olmadığından ve bilhassa itikaadiyat elbette bir delile müstenid olmak lâzım olduğu cihetle Cenab-ı Hak müşriklerden dahi istemesini Resûlüne emretmiştir.

4039
***
Vâcib Tealâ kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandan sonra ilminin kemâlini beyan etmek üzere :

قُل ِلاً يَعۡلَمُ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱِلاًرۡضِ ٱلۡغَيۡبَ إِِلاً ٱِلله‌ۚ وَمَا يَشۡعُرُونَ أَيَّانَ يُبۡعَثُونَ (65)

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sana kıyametten suâl eden müşriklere sen de ki «Göklerde olan melekler ve yerde olan ins ü cinden hiç bir kimse gaybı bilmez, ancak Allah-u Tealâ bilir. Halbuki cümle ins ü cin ne zaman kıyamet kaim olup kabirlerinden kalkacaklarını bilmezler.» Çünkü; gayba ittilâ'ı Allah-u Tealâ zatına hasretmiştir. Binaenaleyh; mahlûkattan gaybı bilen yoktur, ancak bazı mugayyebatı Allah'ın bildirdiği kimse bilir.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet müşrikler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; müşrikler Resûlullah'a kıyametin kıyamından ve ba'sın ne zaman olacağından suâl etmeleri üzerine cevap makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. Âişe (R.A.) «Yarınki günde olacak şeyi bilirim diyen Allah'a büyük iftira etmiş olur» buyurmuştur.
Hulâsa; Allah'tan gayrı gaybı bilir bir fert olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

بَلِ ٱدَّٲرَكَ عِلۡمُهُمۡ فِى ٱِلاًخِرَةِ‌ۚ بَلۡ هُمۡ فِى شَكٍّ۬ مِّنۡہَا‌ۖ بَلۡ هُم مِّنۡهَا عَمُونَ (66)

[Onlar ne zaman ba'solunacaklarını bilmezler, belki onların ilmi âhirette lâhik olur. Çünkü; âhirette ba'solununca aynelyakin bilirler, belki bu dünyada onlar kıyametten şek içindedirler. Binaenaleyh; inkârdan çekinmezler, belki onlar âhiretten gaafillerdir. Âdeta a'mâ gibi âhireti görmediklerinden inanmazlar.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın gayrı ins ü cin ve melek gaybı bilmez ve kıyametin zamanından sorarlar. Bu dünyada ba'solunacakları zamanı bilmezler, belki onların ba'solundukları zamana ilimleri âhirette vâsıl olur, belki bu dünyada onlar âhiret hakkında şek içindedirler. Hatta onlardan bazıları yalnız şekketmekle de iktifa etmezler, belki kıyametten ve ahval-i âhiretten büsbütün gaafillerdir. Binaenaleyh; kıyametin vukuunu inkâr ederler, delillerini idrake sarf-ı zihin etmezler, şiddetle tekzibe kalkarlar.
4040
Bu âyet-i celilede âhiretin varlığında tereddüd edenlerin mertebelerini Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Çünkü; evvelâ ba'solunacakları vakti bilmediklerini, saniyen kıyametin vukuunu bilmediklerini, salisen şekkiçinde mütehayyir olduklarını, rabian bilkülliye gaafil ve münkir olduklarını beyan etmiştir. (بل اداراك) kıyamete ilimleri vukuundan sonra âhirete lâhik, inkâra mecalleri kalmaz demek olduğu gibi (اداراك) , (انتهى) ve (اضمحل) yani âhirette ilimleri nihayet bulur ve muzmahil olur gider manâsı dahî muhtemeldir. Çünkü; âhirete varıp re'yel'ayn müşahede edince ilimleri kemâline vâsıl olur ve bu hususa dair ilim nihayet bulur ve birşey nihayesine varınca yok olur. Yahut (اداراك) tedarik manâsınadır ki bu hususa dair olan ilimleri birbiri arkasına tâbi' olur, hatta âhiret vücut bulup arkası kesilinceye kadar demektir. Çünkü; âhiret vuku bulup re'yel'ayn görülünce «vardı» veya «yoktu» demeye ihtiyaç kalmaz.

***
Vâcib Tealâ haşrin vücudunu beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin bazı ahvalini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا تُرَٲبً۬ا وَءَابَآؤُنَآ أَٮِٕنَّا لَمُخۡرَجُونَ (67)

4041
buyuruyor.
[Kâfir olan kimseler derler ki «Biz ve babalarımız da toprak olduğumuzda kabrimizden kalkacak ve topraktan çıkarılacak mıyız?»]

لَقَدۡ وُعِدۡنَا هَـٰذَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا مِن قَبۡلُ

[«Allah'a yemin ederiz ki biz ve bundan evvel babalarımız sununla yani hasrolunmakla muhakkak vaadolunmuştuk.»]

إِنۡ هَـٰذَآ إِِلآً أَسَـٰطِيرُ ٱِلاًوَّلِينَ (68)

[«İşte şu öldükten sonra dirilmek olmadı, illâ evvel geçen ümmetler tarafından yazılmış yalanlardır» demekle hasrı tamamen inkâr ederler.]
Yani; kıyameti bilkülliye inkâr eden kâfirler dediler ki «Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra kabirlerimizden ihraç olunur muyuz, hayat bulup dünyadaki hayatımız gibi bir adam mı olacağız? Bunu akıl kabul eder mi? Muhakkak biz ve bizden evvel babalarımız şu haşirle Muhammed (S.A.) tarafından bizler ve başka nebi tarafından babalarımız vaadolunmuştuk. İşte şu vaadler olmadı, illâ evvel geçen ümmetlerin yalanlarından ve kitaplarına yazılmış satırlarından ibarettir» demekle kıyameti tamamen inkâr ettiler.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra onlara verilecek cevabı Resûlüne ta'limle tesliye etmek üzere :

قُلۡ سِيرُواْ فِى ٱِلاًرۡضِ فَٱنظُرُواْ ڪَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ (69) وَِلاً تَحۡزَنۡ عَلَيۡهِمۡ وَِلاً تَكُن فِى ضَيۡقٍ۬ مِّمَّا يَمۡكُرُونَ (70)

buyuruyor.
[Habibim ! Sen hasrı inkâr eden kâfirlere de ki «Ey münkirler ! Yürüyün siz yeryüzünde ve görün sizin gibi günahkârların akıbetleri ne oldu?» Yâ Ekremer Rusûl ! Seni tekzib etmelerinden sen onlar üzerine mahzun ve sana hilelerinden sen darlık içinde olma.] Zira; Allah-u Tealâ sana kâfidir.

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Müşrikler kıyameti inkârlarında ısrar eder, havalarına tebaiyetten vazgeçmezlerse sen onlara de ki «Ey 4042 müşrikler ! Sizin kıyameti inkârınız dünyaya muhabbet ve mansıbınıza rağbetiniz sebebiyledir. Şu halde siz seyredin yeryüzünde ve nazar-ı ibretle harabelere bakın, görün ki sizin gibi dünyaya hevesle âhireti inkâr edenlerin akıbetleri ne oldu? Hayretle seyr ü temaşa edin. Zira; akıbetiniz de onların akıbetlerinden başka birşey değildir» demekle tehdidden sonra habibim ! Senden i'raz ve kıyameti inkâr etmelerinden sen onlar üzerine mahzun olma ve senin hakkında yapmış oldukları hilelerinden göğüs darlığı yapma. Sen kalbini geniş, yüzünü güler, beşereni beşuş tut. Zira; Allah-u Tealâ senin yardımcındır, onların şerrinden her vakit seni muhafaza eder. Binaenaleyh; sen onların ahvalinden müteessir olma.

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَـٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (71)

[Ve kıyameti inkâr eden kâfirler «Şu vaadettiğiniz kıyametin zamanı ne vakittir, ta'yin edin zamanını, eğer doğru söyler oldunuzsa» derler.]

Yani; şiddetle inkârlarına binaen «Sizin sözünüz yalandır. Eğer doğru söylerseniz vaadettiğiniz kıyametin zamanını ta'yin edin» demekle mukaabele ederler.

***
Vâcib Tealâ onların bu mukaabele ve suâllerine cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ رَدِفَ لَكُم بَعۡضُ ٱلَّذِى تَسۡتَعۡجِلُونَ (72)

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen onlara cevapta «Sizin alelacele gelmesini istediğiniz azabın bazısı size yakında tâbi olur, lâkin âdet-i İlâhiye; kulları mütenebbih olsunlar ve musir oldukları günahlarına tevbe etsinler için bir müddet-i muvakkate müsaade etmektir. Binaenaleyh; acele etmeyin, istediğiniz şeyin yakında gelmesi memuldur» demekle cevap ver.]
4043

وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَهُمۡ ِلاً يَشۡكُرُونَ (73)

[Halbuki habibim ! Rabbın Tealâ nâsüzerine fazl u ihsan sahibidir, lâkin nâsın ekserisi şükretmezler.] Binaenaleyh; müsaade-i İlâhiyeden istifade edemezler. Çünkü; kullarının irtikâb ettikleri küfr ü tuğyan ve zulm ü udvan üzere derhal ihlâk etmeyip müsaade etmesi Allah'ın büyük ihsanıdır, bu ihsan üzere tevbe ve istiğfar etmekle şükretmek lâzımken bilâkis şükretmezler. Eğer müsaadenin nimet olduğunu bilerek tevbeye müsaraatla o nimetin şükrünü eda etseler azaptan kurtulurlar ve nimetten müstefid olurlar, lâkin bu nimeti takdir edemediklerinden evvel geçenler nasıl helak ve azab-ı ebedîye müstehak oldularsa bunlar da aynı hale duçar olacaklardır.
(عسى) (لعل) ve (سوف) kelimeleri âhad-ı nâsın sözlerinde her ne kadar ricaya delâlet ederse de hükümdarların ve ümerânın sözlerinde kat'i ve muhakkak manâsını ifade eder. Çünkü; ümerânın cüz'i bir işaretleri sarahaten beyan gibi olduğundan başkalarının kelâmında ricaya delâlet eden elfaz onların kelâmında kat'iyete delâlet eder. Kezalik Vâcib Tealâ'nın kelâmında dahî hâl böyle olduğundan her ne kadar bu âyette (عسى) kelimesi zikrolunmuşsa da Vâcib Tealâ suret-i kafiyede kâfirlere azabın lâhik olacağını beyan etmiştir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَعۡلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمۡ وَمَا يُعۡلِنُونَ (74)

[Habibim ! Senin Rabbin Tealâ kâfirlerin kalplerinde gizli olan sırlarını ve aşikâr işledikleri işlerini bilir.]

وَمَا مِنۡ غَآٮِٕبَةٍ۬ فِى ٱلسَّمَآءِ وَٱِلاًرۡضِ إِِلاً فِى كِتَـٰبٍ۬ مُّبِينٍ (75)

[Çünkü; yerde, gökte gaaip bir şey olmadı, illâ o gaaip Levh-i Mahfuz'da mevcut ve yazılıdır.]

Yani; yâ Ekremer Rusûl ! Âhireti inkâr eden müşriklerden 4044 sen endişe etme ve hallerinden mahzun olma. Zira; onların hileleri sana zarar vermez. Çünkü; senin Rabbin Tealâ onların kalplerinde saklı olan buğz u adavetlerini ve senin hakkında düşündükleri hilelerini ve kendi lisanlarıyla izhar ettikleri adavetlerini bilir, onlara cezalarını verir, intikamını alır. Zira; semada ve arzda hiç bir gaaip olmadı, illâ o gaaip Rabbin Tealâ indinde mahfuz ve Levh-i Mahfuz kitabında yazılıdır. Şu halde geçmiş, gelecek, olmuş ve olacak her ne varsa cümlesi ilm-i İlâhide münderiç ve ilminden hariç bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların azabının taahhuru hallerinin gizli olmasından değildir, belki Rabbin Tealâ indinde mukadder olan vaktine muallâk olduğundandır.
(وَمَا مِنۡ غَآٮِٕبَةٍ۬) sıyğa-i mübalâğa olduğundan şiddetle gizli ve gaaip olmadı illâ onu Allah-u Tealâ elbette bilir demektir.

***
Vâcib Tealâ dünyaya, âhirete ve vahdaniyetine müteallik olan mebahisi beyandan sonra nübüvveti ispat etmek üzere en büyük delil Kur'an olduğundan Kur'an'ın mu'ciz olduğunu beyan zımnında :

إِنَّ هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ يَقُصُّ عَلَىٰ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ أَڪۡثَرَ ٱلَّذِى هُمۡ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (76)

buyuruyor.
[İşte şu Kur'an Benî İsrail üzerine onların ihtilâf ettikleri mesailin ekserisini beyan ve hikâye eder.]

Yani; Kur'an kütüb-ü semaviyenin kâffesinin münderecatını camidir. Zira Kur'an; Benî İsrail üzerine onların ihtilâf ettikleri İsa ve Üzeyr (A.S.) ın haklarında ve haşr-ı cismânî ve ruhanî gibi ihtilâf ettikleri mesailin çoklarını onlar üzerine beyan eder. Binaenaleyh Kur'an; mu'cizdir. Zira; ümem-i salifeye ait kıssaların Tevrat'a ve İncil'e muvafık olması Kur'an'ın taraf-ı İlâhiden inzal olunduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah'ın ümmi olup bir muallimden taallüm etmediği gibi kütüb-ü sabıkayı da mütaâla 4045 eylemediği halde Kur'an'ın beyanatının vakıa muvafık olması taraf-ı İlâhiden münzel olduğuna delil-i kâfidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail'in ihtilâf ettikleri mesaille murad; birbirine muhalif itikadları, tağyir ve tahrif ettikleri meselelerdir. Çünkü; onların İsa (A.S.) ın semaya çıkıp çıkmadığı ve tahrif ettikleri diğer meseleler hakkında ihtilâflarını Kur'an hail ü faslederek hakikati tamamıyla beyan etmiştir. Şu halde bunların noksansız beyanı; taraf-ı İlâhiden olduğunu ispata kâfidir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın mu'ciz olduğuna ikinci delili beyan etmek üzere :

وَإِنَّهُ ۥ لَهُدً۬ى وَرَحۡمَةٌ۬ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ (77)

buyuruyor.
[Kur'an; elbette müminlere rahmet ve hidayettir.]

Yani; Benî İsrail'in müşkülâtını halleden Kur'an hasra, neşre, kıyamete ve ahval-i âhiretin kâffesine ait aklî ve naklî delilleri müminlere gösterdiğinden müminleri doğru yola sevkeder hidayettir, Kur'an'ın ahkâmı ukul-ü selimeye muvafık olup mucibiyle amel edenleri rıza-yı İlâhiye îsâl ettiğinden ahkâmıyla amel eden müminlere rahmettir. Kur'an'dan intifa' eden müminler olduğu cihetle Kur'an'ın hidayet ve rahmet olması müminlere tahsis olunmuştur. Çünkü; kâfirler îman etmeyip intifâ'dan mahrum olduklarından onlar hakkında rahmet değildir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın dava-yı nübüvvetin sadık olduğuna delâletini beyandan sonra îman etmeyen kimseleri tehdit ve Resûlünün hak üzerine olduğunu beyanla kâfirlerin mezheplerini tezyif etmek üzere :
4046

إِنَّ رَبَّكَ يَقۡضِى بَيۡنَہُم بِحُكۡمِهِۦ‌ۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡعَلِيمُ (78)

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Senin Rabbin Tealâ onların beyinlerinde adaletle hükmeder. Zira; Rabbin Tealâ herkese gaaliptir, hükmünü reddedecek bir kimse yoktur, herşeyi bilip ilminden hariç birşey olmadığından hükmü ayn-ı adalettir.]

فَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱِلله‌ۖ إِنَّكَ عَلَى ٱلۡحَقِّ ٱلۡمُبِينِ (79)

[Habibim ! Rabbin Tealâ adalet üzere hükmedince sen Allah-u Tealâ üzerine itimad et. Zira; açık bir hak üzerindesin. Binaenaleyh; onların hallerinden müteessir olma.] Çünkü; hata veya isabet edenleri Rabbin bilir ve beyinlerini hail ü fasleder. Şu halde senin için telâşa mahal yoktur. Yalnız Allah'a tevekkülünde devam et, onların adavetlerine mübâlât etme.

إِنَّكَ ِلاً تُسۡمِعُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَِلاً تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوۡاْ مُدۡبِرِينَ (80)

[Çünkü; habibim ! Sen ölmüş mevta menzUinde olan kâfirlere söz duyuramazsın, sağırlara çağırmakla işittir emezsin. Zira; onlar şehevat-ı nefsaniyelerine muhabbetlerinden hakka arkalarını döndükleri zaman onlara söz duyurmak imkânı yoktur.] Çünkü; hakkı işitmekten istinkâf ettikleri cihetle hakkı işitmeye iradelerini sarfetmezler ki işitsinler, çağıranların sesini işitmemek için arkasını dönenlere söz duyurmak ihtimali olmadığından kâfirlerin hak sözü duymak ihtimali yoktur. Hatta okunan âyetleri duymak istemediklerinden bu âyette mevtaya teşbih olunmuşlardır. Çünkü; hayatın şanı işitmek ve onunla intifa' etmek olup onlar ise bu intifâ'dan mahrum olduklarından ayn-ı mevta gibidirler. Hüküm ve kaza ikisi bir manâya olursa da bu âyette h ü k ü m ; adalet manâsına olduğu cihetle âyette tekrar yoktur, Buna nazaran manâ-yı nazım : [Habibim ! Rabbin Tealâ onların beyninde adaletiyle hükmeder ve inkârlarının cezasını lâyıkıyla verir.] demektir.
4047

وَمَآ أَنتَ بِہَـٰدِى ٱلۡعُمۡىِ عَن ضَلَـٰلَتِهِمۡ‌ۖ

[Halbuki ey Resûl-ü Zişan ! Sen körlere benzeyen kâfirleri dalâletlerinden hidayette kılar olmadın.] Binaenaleyh; onlara hakkı işittirip dalâleti terkettiremezsin.

إِن تُسۡمِعُ إِِلاً مَن يُؤۡمِنُ بِـَٔايَـٰتِنَا فَهُم مُّسۡلِمُونَ (81)

[Zira; sen işittiremez, illâ bizim âyetlerimize îman eden kimseye işittirirsin. Çünkü; onlar mutî, münkad ve mümin-i muhlislerdir.] Binaenaleyh; müminler sözlerini dinler ve mucibiyle amel ederler.

Yani; habibim ! Sen kalpleri kasavetle dolmuş ve basar-ı basiretleri kapanmış âmâlar gibi olan kâfirlere nasihatim te'sir ettiremez, dalâletten kurtaramazsın, onlar intifa' etmek kasdıyla sözünü dinlemezler ki nasihatin te'sir etsin. Şu halde sen sözünü âyetlerimize îman eden müminlerden başkasına işittiremezsin. Zira; onlar sana mutî olduklarından inkıyad üzere sözünü dinler ve intifa' ederler. İnsanlarda ekseriya alelade muhaverelerde bile bu hâl carîdir. Ankasdin dinlerse duyar ve maksadı anlar, fakat anlamak istemezse dinler gibi görünür ve lâkin söylenen sözü sorsan orada yokmuş gibi hiçbir şeyden haberi olmaz. İşte kâfirlerin de aynı halde olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ kıyametin alâmetinden bazısını beyan etmek üzere :

وَإِذَا وَقَعَ ٱلۡقَوۡلُ عَلَيۡہِمۡ أَخۡرَجۡنَا لَهُمۡ دَآبَّةً۬ مِّنَ ٱِلاًرۡضِ تُكَلِّمُهُمۡ أَنَّ ٱلنَّاسَ كَانُواْبِـَٔايَـٰتِنَا ِلاً يُوقِنُونَ (82)

4048
buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda nâsüzerine mev'ûd olan kavlimiz vâki olduğunda nâsiçin biz arzdan bir hayvan çıkarırız ki o hayvan nâsa tekellüm eder. Zira; o günde nâsbizim âyetlerimize yakin üzere îman etmezler.]

Yani; yâ Ekremer Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda nâsüzerine azap vâcib olup bizim gazabımızın nüzulü ve kıyametin hululü yaklaştığında biz nâsiçin yerden tekellüm eder bir büyük hayvan çıkarırız ki o hayvan kıyametin yakın olduğuna alâmet olur, o dâbbe; nâsa amellerinin iyisini, kötüsünü beyanla mümini ve kâfiri tefrik eder. İşte o zaman zuhur eder ki nâsbizim âyetlerimize îman etmemiş, belki inkâr ve ekserisini tekzibetmişlerdir. Çünkü; o dâbbenin mümini, kâfiri tefrikinden anlaşılır ki İslâm isminde birçok münafık vardır.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran d â b b e t ü l a r z ; kıyametin alâmet-i kübraşırıdandır. Nâs arasında emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünkeri beyan eden bulunmadığı zamanda çıkacaktır, Taberî'nin rivayetine, Hâzin'in ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette beyan olunan dâbbenin üç defa çıkıp kaybolacağı mervidir. Çünkü; bir defa Yemen'den çıkıp bâdiyede dâbbetülarz'ınçıktığı şâyî olacak ve bu şüyu' Mekke'ye gelmeden kaybolacak, ikinci defa da bâdiye'den çıkacak ve çıktığı Mekke'de şâyî olup tekrar kaybolacak, üçüncü defada Mekke'de zelzele olup halk muztarip olduğu bir zamanda Mekke'de Safa denilen mahal yarılacak, oradan çıkarak nâsa tekellüm edecek ve müminle kâfir beynini tefrik edecek. İşte o zaman nâsın ekserisinin yakin üzere îman etmedikleri bilinecek, binaenaleyh; İslâm kisvesi altında birçok münafık olduğu anlaşılacak. Fakat üç defa çıkacağı rivayet olunmuşsa da Kazî ve Fahri Râzi'de beyan olunduğuna nazaran esah olan rivayet Mekke'den, bir defa çıkacaktır. Çünkü; Resûlullah'tan dâbbetülarz'ın çıkacağı memleketten suâl olunduğunda «İndallah hürmeti büyük olan Mescid-i Haram'dan çıkacağını» beyan buyurmuştur ki çıkmasında tekrar olacağını beyan etmemiştir. Eğer çıkmasında tekerrür olsaydı Rasûlullah beyan ederdi. Zira; çıkacağı beldeden suâl nerelerden çıkacağını beyanı icab ettiğinden tekerrür olsa behemehal beyan ederdi. Şu halde yalnız Mekke'den çıkacağını beyanla iktifa etmesi bir defa çıkacağına delil-i kavidir. 4049
Dâbbetülarz'ın cesametinde muhtelif rivayet varsa da cesametine hüküm taallûk etmediğinden bu makamda zikrine lüzum görülmemiştir. Çünkü mesele; kıyametin başlangıcında böyle bir hayvanın çıkıp, çıkmamasmdadır. Âyet-i celilede Cenab-ı Hak çıkacağını beyan ettiğinden böyle bir hayvanın çıkarak insanlara tekellüm edeceği kafidir. Çünkü; Kur'an'da çıkacağı beyan olunmuştur. Tekellümüne gelince; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran iki ihtimâl vardır.
B i r i n c i s i : hakikatta söz söylemektir. Çünkü; nâsın iyi ve kötü amellerini kendilerine haber verecek ve müminle kâfir beynini tefrik edecek, hatta mescidde namaz kılan kimselerden bazısına «Sen ehl-i salât değilsin» diyecektir.
İ k i n c i s i : t e k e l l ü m le murad; kelimdir. Yani; noktalamaktır. Zira; ekser-i rivayete nazaran dâbbetülarz'ınelinde asa-yı Mûsâ ve mühr-ü Süleyman olacak ve asa ile müminin alnına (هذا مؤمن) yazılı bir beyaz nokta ve mühürle kâfirlerin burnunun ucuna (هذاكافر) yazılı bir siyah nokta basacaktır ve bu suretle müminle kâfirin beyni tefrik olunacağı mervidir.
Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesine îmanı olan kimse bu misilli acayibatı inkâra cesaret etmez. Zira; deve gibi acîp ve fil gibi garip hayvanatın ve zelzele gibi dehşetengiz vak'alarla yer yarılıp büyük göllerin ve sair garaibin zuhurunu görüp dururken kıyametin evvelinde kıyamete alâmet olarak böyle bir acîp mahlûku halketmekle Mekke gibi ümmülbilâd olan bir mahalde müminle kâfir beynini açıktan tefrik ettireceğini baîd addetmeye bir sebep yoktur. Ancak tıynetinde habaset olanlar şekavet-i asliyesini izhar için istib'âd ederler ve itiraza yeltenirler, yoksa asdak-ı makaal olan Fahri Kâinatın her dediği doğru da hâşâ bu ve bunun emsali bazı beyanatının yanlış olmak ihtimali var mıdır?
Hulâsa; kıyametin evvelinde kıyamete alâmet olarak Cenab-ı Hakkın böyle acip bir hayvan çıkaracağı ve o hayvanın nâsa tekellüm edip müminle kâfir beynini tefrik edeceği ve kıyametin evvelinde böyle bir hayvanın çıkacağını inkâr eden kimsenin bu 4050 âyeti inkâr etmiş olduğu cihetle tekfir olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kıyametin kabiylinde olacak bazı alâmeti beyandan sonra kıyamette vâki olacak bazı ahvali beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ نَحۡشُرُ مِن ڪُلِّ أُمَّةٍ۬ فَوۡجً۬ا مِّمَّن يُكَذِّبُ بِـَٔايَـٰتِنَا فَهُمۡ يُوزَعُونَ (83)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Zişan ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz her ümmetten birer cemaat hasrederiz ki o cemaat onların reisleri ve bizim âyetlerimizi tekzib edenlerdendir. Onlar haşrolununca hapsolunurlar ki arkada olanlar gelsin, onlara ulaşsın ve evvelleri âhirine müsavi olsun, evveli ve âhiri birleştikten sonra sevkolunsunlar.]

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُو قَالَ أَڪَذَّبۡتُم بِـَٔايَـٰتِى وَلَمۡ تُحِيطُواْ بِہَا عِلۡمًا

[Onlar müçtemi' olarak sevkolunup mahşere geldiklerinde Allah-u Tealâ onlara der ki «Ey kâfirler ! Sizin ilminiz benim âyetlerimin hakikatini ihata etmediği ve kabule şayan olup olmadığını tetkik etmediğiniz halde âyetlerimi tekzibettiniz miydi ve sıhhatına dair delâilini tetkik edip zihninizi yormaksızın tekzibe nasıl cür'et ettiniz?» demekle kâfirleri tevbih eder.]

أَمَّاذَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (84)

[«Tekzibettikten sonra hangi ameli işlediniz, haber verin bana.] Çünkü; âyetleri tekzibetmek ve beğenmemek o âyetlerin ahkâmından daha iyi bir amel icabeder. Binaenaleyh; siz ne gibi amel işledinizse söyleyin, bilelim» demekle kâfirleri iskât ve ilzam eder. Çünkü; onların tekzipleri cehaletten başka birşey olmadığından 4051 cevaba muktedir olamazlar. Zira; «filân ameli işledik» demeye mecalleri yoktur. Şu suâl «Ayetleri inkâr edince âyetlerden daha iyi bir amel vücuda getirmeliydi, inkârdan başka ne işlediniz? Daha iyi bir amel vücuda getirebildiniz mi? Getirdinizse söyleyin. Getireni ey ince inkârdan faydanız ne oldu?» demekten ibarettir. Çünkü; insan bir ameli beğenmeyip reddedince ondan daha a'lâ bir amele sa'yetmesi âdettir. Şu halde âyetleri reddedenlerin başka amelleri olmayınca tekdire müstehak olduklarından Cenab-ı Hak mahşerde onları tekdir ve terzil edeceğini bu âyetle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ mahşerde kâfirleri tevbih edeceğini beyandan sonra onlar üzerine azap nazil olunca söz söylemeye kaadir olamayacaklarını beyan etmek üzere :

وَوَقَعَ ٱلۡقَوۡلُ عَلَيۡہِم بِمَا ظَلَمُواْ فَهُمۡ ِلاً يَنطِقُونَ (85)

buyuruyor.
[Kâfirlerin bizim âyetlerimizi tekziple kendi nefislerine zulüm ve gayrdan idlâl etmeleri sebebiyle onlar üzerine azapla hüküm vaki' olup azap nazil olunca onlar asla söz söylemezler.] Zira; i'tizara mecalleri olmaz. Çünkü; onlar ateş içine yüzleri üzerine başları aşağı feci bir surette atıldıklarından söz söylemeye kudretleri kalmaz ki azapla meşguliyetlerinden itizara zaman bulabilsinler. Bu âyet; kâfirlerin zulümleri sebebiyle duçar olacakları felâketleri beyanla kullarını zulümden tenfir ve zulme ısrar edenleri tehdit etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri kudret-i İlâhiyeye delâlet eden âyetlere nazar etmediklerini beyanla tevbih etmek üzere :

أَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا جَعَلۡنَا ٱلَّيۡلَ لِيَسۡكُنُواْ فِيهِ وَٱلنَّهَارَ مُبۡصِرًا‌ۚ

4052
buyuruyor.
[Onlar zulmederler de görmediler ve bitmediler mi? Biz geceyi onlar sakin olsunlar için karanlık, gündüzleri onların hareketleri için göz görür ziyalı halkettik.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (86)

[İşte şu geceleri nâsın rahatları için karanlık ve gündüzleri meşy ü hareketleri için ziyalı halketmekte âyetlerimize îman eden müminler için kudretimize delâlet eder alâmetler vardır.]

Yani; müşrikler nazar edip ayn-ı ibretle bakmadılar mı bizim bu kadar meydanda olan masnûâtımıza ve kudretimiz tahtında makhur olduğunu görmediler mi? Hem gördüler, hem de bildiler ve o masnûâtımız cümlesinden olarak geceleri nâsa istirahat ve sükûnet için karanlık halkettik ki insanlar uykuyla ' vücutlarını dinlendirsinler, dağdağa ve iştigalden fariğ olsunlar. Hâlî zihinle yarınki gün yapacakları şeyleri düşünsünler, gündüzü ziyalı halkettik ki nâsın seyrüseferine elverişli olsun, ticaret, ziraat gibi esbab-ı maişetle meşgul olsunlar. İşte bu minval üzere halkettiğimiz mahlûkaatımıza nazar edip bakmak lâzımken nazarı terkle küfrüzere devam edenler azaba müstehaktırlar. £ira; bu gibi mahlûkaatımızda nazar-ı ibretle bakan kavm-i mümin için kudretimize ve âhirete alâmetler vardır. Çünkü; şu beyan olunan alâmetlere kemâl-i dikkat ve ihtimamla nazar eden kimseler için hasra ve neşre müteallik ahkâmı inkâr etmek şöyle dursun derhal tasdika müsaraat ederler. Binaenaleyh; kâfirlerin tasdik etmedikleri, nazar-ı ibretle bakmadıklarından neş'et ettiğinden nazarı terkettikleri cihetle azaba müstehak olmuşlardır.

***
Vâcib Tealâ kıyamette olacak ahvalin bazısını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَن فِى ٱِلاًرۡضِ إِِلاً مَن شَآءَ ٱِلله‌ۚ

4053
buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde sûra üfürülünce yerde ve gökte olan zîruhun kâffesi fezi' ve fer yad eder. Ancak Allah'ın fezi' etmelerini murad etmediği kimseler fezi' etmezler.]

وَكُلٌّ أَتَوۡهُ دَٲخِرِينَ (87)

[Ve emvattan herbiri zelil ve hakir oldukları halde sûrla onları çağıran davetçi tarafına gelirler.]

Yani; yevm-i kıyamette İsrafil tarafından sûr denilen şeye üfürülünce yerde ve gökte sakin olan cümle mahlûkat o sadanın şiddetinden ıztırap üzere fezi' ve feryad ederler. İllâ Allah'ın helaklerini murad etmediği has kulları feryad etmezler ve cümlesi ihya olunduktan sonra hor ve hakir oldukları halde mahşere gelirler. Yani; herkes hallâk-ı âlem huzuruna kemâl-i tazarru' ve tevazu üzere ezik büzük bir halde gelirler. Binaenaleyh; dünyada tekebbür eden cebabirede asla kibir emmaresi görülmez.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran s û r ; bir borudur. Onu öttürmeye me'mur olan İsrafil (A.S.) dır. Ahâdis-i nebeviyede beyan olunduğu veçhile İsrafil sûra üç defa üfürecektir.
B i r i n c i s i ; kıyametin evvelinde üfürecek, halk fezi' ve feryad edecektir,
i k i n c i s i : kıyamette herkesi ihlak için üfürecektir.
Ü ç ü n c ü s ü : kıyametten sonra herkesi kabrinden kaldırmak için üfürecektir. Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyette n e f h ile murad; fezi' için olandır. Yahut f e z i 'le murad; helak olduğuna nazaran helak için üfürülecek olandır. Çünkü; sûrun sadâsı o kadar şiddetli olacak ki onu işiten zîruhtan hiçbir ferdin kuvvet-i tabiiyesi tahammül edemeyeceğinden bir kere sada ile cümlesi helak olacaktır, illâ Allah'ın helakini murad etmediği kimseler müstesnadırlar. Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran helakten müstesna olanlar; Cibril-i Emin, İsrafil, Mikâil ve Azrail'dir. Çünkü, (İbn-i Abbas) tan nefha-i ûlâda bu dördün helak olmayacakları mervidir.

***
Vâcib Tealâ sûr üfürülünce halkın fezi' ve feryed edeceğini 4054 beyandan sonra kıyamette vuku bulacak ahvalden baz-ı aharı beyan etmek üzere :

وَتَرَى ٱلۡجِبَالَ تَحۡسَبُہَا جَامِدَةً۬ وَهِىَ تَمُرُّ مَرَّ ٱلسَّحَابِ‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Sen dağları görür, o dağları sabit ve câmid zannedersin. Halbuki kıyamet gününde o dağlar havada bulutların yürüdüğü gibi yürür, bulutlar gibi hareket ederler.]

صُنۡعَ ٱِلله ٱلَّذِىٓ أَتۡقَنَ كُلَّ شَىۡءٍ‌ۚ

[İşte bu dağların sabit gibi görülüp halbuki havada hareket etmesi herşeyi sağlam kılan ve acîp tedbirlerle tedbir eden Allahü Tealâ'nın işidir.] Binaenaleyh; Allah'ın bu gibi işlerinde akılları hayrette kılacak hikmetler ve maslahatlar vardır, fakat kulları bilemezler.

إِنَّهُ ۥخَبِيرُۢ بِمَا تَفۡعَلُونَ (88)

[Zira; Allah-u Tealâ kullarının işlediği ef'âlin kâffesini bilir ve cümlesinden haberdardır.]

Lâkin kulları onun işlerinde olan hikmetlerin ekserisini bilmezler ve bilmediklerinde hayrette kalır, gûnâgûn mezheplere zehab ederler, muhtelif fırkalar hasıl olur.
(جامدة) , (واقفة) manâsına yani; kıyamette sen dağları görsen onları bir noktada durur zannedersin, halbuki onlar havada bulutun yürüdüğü gibi yürürler demektir. Çünkü; büyük cisimlerin hareketleri ne kadar seri olsa da ufak cisimlerin hareketleri gibi bakınca fark olunmadığından onu görenler ilk görüşte hareket etmez, durur zanneder. Halbuki onlar seyr-i seriyle hareket eder.
(أَتۡقَنَ كُلَّ شَىۡءٍ‌) , (احكم كُلَّ شَىۡءٍ‌) yani «Herşeyi halketti, sağlam kıldı, muhkem yaptı ve güzel eyledi.» demektir.

4055
***
Vâcib Tealâ alâmat-ı kıyameti beyandan sonra kıyamette cereyan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere :

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُ ۥ خَيۡرٌ۬ مِّنۡہَا وَهُم مِّن فَزَعٍ۬ يَوۡمَٮِٕذٍ ءَامِنُونَ (89)

buyuruyor.
[Eğer bir kimse âhirete sevapla gelirse âhirette onun için o sevaptan daha hayırlısı vardır. Halbuki haseneyle gelenler o günün fezi' ve feryadından, mihnet ü meşakkatinden eminlerdir.] Binaenaleyh; onlar o günde ıztırap çekmezler.

وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَكُبَّتۡ وُجُوهُهُمۡ فِى ٱلنَّارِ

[Ve eğer bir kimse Allah'ın nehyetmiş olduğu bir günahla gelirse onlar yüzleri üzerine Cehennem ateşine atılırlar.]

هَلۡ تُجۡزَوۡنَ إِِلاً مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (90)

[Onlar Cehennem'e girince azaplarını tezyid için taraf-ı İlâhiden «Siz cezalanmaz, illâ amelinizle cezalanırsınız.» Yani; şu gördüğünüz ceza amelinizin cezasıdır.] denir ki hasretleri artsın, azap üzere azap olsun.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette h a s e n e yle murad; kelime-i tevhid ve amelde ihlâtır. Buna nazaran manâ-yı nazım; [Eğer bir kimse kelime-i tevhid ve amelinde ihlâsla gelirse âhirette ona getirdiği amelden daha hayırlı derece var.] demektir. Fakat hasene lâfzı ibâdâtın cemiine şâmil olup itibar lâfzın şümulüne olduğu cihetle h a s e n e yle murad; ibadatın cümlesidir. Şu halde manâ-yı nazım: [Eğer bir kimse Allah'ın emrettiği ibadeti işler ve sevapla gelirse âhirette ona işlediği ibadetten daha hayırlı ecir var ve yevm-i kıyametin şiddetinden de emin.] demektir. Çünkü; abdin dünyada şer'a muvafık işlediği her amelin âhirette sevabı olduğundan haseneyi kelime-i tevhide tahsise hacet yoktur. Kezalik seyyie de menhî olan her günaha şamildir. 4056 Binaenaleyh; günahla âhirete gelen kimse Cehennem ateşine müstehaktır. Ancak affa mazhar olanlar azaptan müstesnalardır.

***
Vâcib Tealâ mebdei, maadı, nübüvveti ve kıyametin bazı alâmetini, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'in halini beyandan sonra bunların cümlesi usûl-ü itikadiyeye müteallik olduğundan usul-ü itikadı beyan etmek üzere :

إِنَّمَآ أُمِرۡتُ أَنۡ أَعۡبُدَ رَبَّ هَـٰذِهِ ٱلۡبَلۡدَةِ ٱلَّذِى حَرَّمَهَا وَلَهُ ۥ ڪُلُّ شَىۡءٍ۬‌ۖ

buyuruyor.
[Ben ancak şu beldenin Rabbisine ibadet etmek ve riyasız ihlâs üzere tevhidle emrolundum ki o Rabbi Tealâ bu beldeyi muhterem kıldı. Halbuki herşey o beldenin sahibi olan Rabbi Tealâ'nın mülkü ve mahlûkudur. Binaenaleyh; herşey in tasarrufu ona aittir.]

وَأُمِرۡتُ أَنۡ أَكُونَ مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ (91)

[Ve ben o beldenin Rabbisinin emr ü nehyine ve cemi ahkâmına inkıyad edenlerden olmakla emrolundum.]

وَأَنۡ أَتۡلُوَاْ ٱلۡقُرۡءَانَ‌ۖ

[Ve sizi irşad için inzal olunan Kur'an'ı size tilâvet ve mecma'ı nâsta halka tebliğ etmekle dahî emrolundum.]

فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَہۡتَدِى لِنَفۡسِهِۦ‌ۖ

[Binaenaleyh; eğer bir kimse ihtida ederse ancak kendi nefsi için ihtida eder.] Zira; ihtidasından intifa' edecek kendisidir.

وَمَن ضَلَّ فَقُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۟ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ (92)

[Ve eğer bir kimse Kur'an'dan i'razla dalâleti irtikâb ederse habibim ! Sen de ki «Ben ancak Allah'ın kullarını inzar edenlerdenim. Binanaleyh; vazifem sizi inzar edip ahkâmı tebliğ etmektir. Şu halde ben vazifemi ifa edince siz ister kabul edin, ister etmeyin» demekle onlara hakikati beyan et.]
4057
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette b e l d e yle murad; Mekke-i Mükerremedir. Vâcib Tealâ her beldenin Rabbisi olduğu halde Mekke'ye izafetle Mekke'nin Rabbisi olduğunu tasrih; Mekke'ye tazîm ve teşrif içindiı. Çünkü; Allah-u Tealâ Mekke beldesini cümle beldelerden efdal, eşref ve muhterem kıldı, o belde-i mükerremeye insanlar nazarında bir hürmet ve kıymet verdi ve bu faziletine binaen âyette o beldenin Rabbi olduğunu tasrih etti. Binaenaleyh; insanlar için o beldenin hürmetini kaldırmak ve şerefini gidermek mümkün olamaz. Zira; Allah'ın verdiği şerefi kaldırmak kimin haddidir? O şerefi başka beldeye nakletmek dahî mümkün değildir. Nasıl ki (Ebrehe) Yemen'e nakletmek için çalıştı ve akıbet helakine sebeb olduysa o beldenin hürmetini kesretmek için çalışanlar hep haip oldular. Çünkü; insanlardan bazıları deniyyüttabia olup himmeti ancak dünya ziynetine ve lezzetine masruf olanlar Mekke'nin kuru bir çölde huzuzat-ı dünyadan hâlî bir mahal olduğundan şeref-i manevîsini idrakten âciz olan kimseler şerefi, sulu, bağlı ve bahçeli olan yerlerde zanneder ve Mekke'ye kendi hasis nazarıyla bakar, kıymetsiz görür ve o şerefin başka mahalle naklini mümkün farzeder. Fakat bu zannı hayalinde kalır, akıbet hüsran-ı ebedîye mazhar olur gider.
Cenab-ı Hak sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar vuku bulan davetin tekemmül ettiğine işaret için Resûlüne kendi haliyle meşgul olup Rabbisinin ibadetine müstağrak olduğunu beyan etmesini emretmiştir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün ibadetle emrolunduğunu beyandan sonra vermiş olduğu nimetlere hamdetmesiyle emretmek üzere :

وَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ ِلله سَيُرِيكُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ فَتَعۡرِفُونَہَا‌ۚ

4058
buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Zişan ! Sen « (الحمدلله) yani hamd ü sena ve öğülmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur» demekle nübüvvet ve ilm ü amel gibi verdiğimiz nimetlerin şükrünü eda et ve hamdetmeyen kâfirlere hitaben de ki «Elbette yakında Allah-u Tealâ kudretine delâlet eden âyetlerini size gösterir, siz de o âyetleri bilirsiniz, lâkin o zamanda bilmeniz fayda etmez.»]

وَمَا رَبُّكَ بِغَـٰفِلٍ عَمَّا تَعۡمَلُونَ (93)

[Habibim ! Senin Rabbin Tealâ sizin amelinizden gaafil değildir.]

Binaenaleyh; senin ve sana tâbi olan müminlerin a'mâl-i salihanızı bilir, herbirine mükâfatım verir, kezalik kâfirlerin küfriyatını ve sair günahlarını bilir, ona göre cezalarını verir. Şu halde âyet-i celile; müminleri hasenata terğib ve kâfirleri seyyiattan tenfir etmiştir. Kâfirlerin küfriyatına karşı azaplarının te'hiri haşa Cenab-ı Hakkın gafletinden değildir, belki vakt-i merhunu gelmediğindendir. Binaenaleyh; zalimler zulümlerinin intikamının te'hirine mağrur olmasınlar.

***

Gösterim: 607