Nisa Suresi Tefsiri 101 - 175

SÛRE - İ NİSA 101 - 175. AYETLERİNİN TEFSİRİ

Vâcib Tealâ muharebeye terğip ve bazı ahvalini beyan ettiği gibi muharebe esnasında mücahidin muhtaç olduğu salâtın keyfiyetini dahi beyan etmek üzere :

وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوًّا مُّبِينًا ﴿101﴾

buyuruyor.

[Arz üzerinde müsaferet ettiğinizde eğer kâfirlerin size fitne, fesad, hile ve hud'a ile sizi katletmelerinden korkarsanız, salâtı dört rekâttan iki rekâta tenzil edip kısaltmanızda sizin üzerinizde günâh yoktur. Zira; kâfirler sizin için adaveti meydanda düşmanlardır.]
Yani; arz üzerinde müsaferette eğer fitneden ve kendinize bir zarar isabetinden korkarsanız, namazı kısa kılmakta sizin üzerinize günâh yoktur. Zira; kâfirlerin adavetleri meydanda olduğundan, onlardan hazeriniz lâzımdır.
Namazı kasretmek; rekâtını tensif etmektir. Rekâtını tensif etmekte günâh yok demek; kasrın cevazına delâlet edip vücubuna delâlet etmediğini, İmam-ı Şafiî beyan buyurmuşsa da İmam-ı Azam Hazretleri bu âyet, salâtı kasrın cevazına delâlet ettiği gibi Hz. Ömer'in «Müsafirin namazı tam iki rik'attır, nebinizin lisanı üzere noksan değildir» kavli ve Hz. Ayşe (R.A.)'nın «Namaz evvelâ farz kılındığında ikişer rekât farz kılındı ve iki rekât olması seferde takarrür etti ve hal-i hazarda ziyade kılındı» sözü; müsafirin, salâtı iki rekât kılması vâcib olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; müsafir için namazın iki rekât vâcib olduğuna hükmolunmuştur.
Fitneden korku; ekseriyet ve galibiyet itibarıyladır. Çünkü; müsafirin fitne havfından hali olamayacağı ağleb-i ihtimaldir ve bilhassa muharib olan askerin düşman korkusundan hiçbir zaman hali olamayacağına binaendir. Yoksa fitne endişesi olursa salâtı iktisar eder, fitne endişesi olmazsa iktisar etmez, manâsına değildir. Müsafirin, müsafir olduğu halde fitne olsun olmasın kasr-ı salât ile hanefiye indinde iki rekât kılması vâcib olmuştur.
K a s r -ı s a l â t la murad; salâtın erkânını tahfif etmektir diyenler varsa da esah olan dört rekâttı olanları ikiye tenzil etmektir. Dört rekâtlı olan namaz öğle, ikindi ve yatsı namazlarıdır. Rekâtını tenzil murad olduğuna (مِنَ الصَّلاَةِ) 'ta bulunan (مِنَ) lâfzı delâlet eder. Çünkü (مِنَ); ba'za delâlet ettiğinden «Salâttan bazısını kasretmekte günâh yok» demek olur. S a l â t t a n b a ' z da salâtın erkânı olan rekâttan ba'z demektir.
Kasr-ı salâtı icabeden seferin müddeti, hanefiye indinde üç gündür. Binaenaleyh; üç konak mesafeye gitmeye niyet eden kimse şer'an müsafirdir. Çünkü; Resûlullah «Müddet-i seferin üç gün olduğunu» beyan buyurmuştur. Şu halde üç konaktan az bir mesafeye giden kimse için kasr-ı salât caiz değildir. Hal-i seferde kasr-ı salâtın cevazında icmâ-ı ümmet vardır. İhtilâf; kasretmek vâcib olmasındadır. Hanefiye indinde kasretmek vâcibtir. Şafiîye indinde caizdir. Bu surette müsafir olan kimsenin namazı iki rekât kılması vâcib olduğundan, dört rekât kılması Hanefiyece günâhtır, amma Şafiîyye indinde günâh değildir.

***
Vâcib Tealâ hal-i seferde salâtın kasrolunacak miktarını beyan ettiği gibi salâtı kasrüvve düşman karşısında edanın keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müminlerin içinde olup da onlara salâtı ikaame edip, sen imam, onlar cemaat olduklarında, onlardan bir taife seninle ikaame-i salât ve silâhlarını ahzetsinler. Zira; düşman karşısında bulundukları için ihtiyat etsinler ki, düşman fırsat bulup istifade eylemesin. Seninle beraber namaza mübaşeret edenler secde ettiklerinde, secdeden fariğ olunca onlar gelsinler, sizin arkanızda sizi bekleyici olsunlar. Âdâ karşısında olup namaza mübaşeret etmemiş olan diğer taife gelsin, seninle beraber onlar namaz kılsınlar ve onlar düşmandan ithiraz için silâhlarını beraberlerinde bulundursunlar.] Çünkü; düşman daima fırsata muntazır olduğundan herhalde uyanık bulunmak lâzımdır.
İmam-ı Ebu Yusuf «Salât-ı havf Resûlulah'a mahsustur. Zira; Resûlullah'ın arkasında salâtın faziletinden mahrum olmamak hikmetine binaen hilafı kıyas olarak Resûlullah hakkında salât-ı havfın cevazı sabit olmuştur. Resûlullah'ın gayrı için caiz değildir» buyurmuşsa da ekser-i fukaha, «Resûlullah için sabit olan bir hüküm havass-ı nebiden olmadıkça ve neshine dair bir delil de bulunmadıkça âhâd-ı ümmet için de sabittir.» Binaenaleyh; salât-ı havfın elyevm baki olduğunu beyan etmişlerdir.
Salât-ı havfın keyfiyeti: Hanefiye indinde imam cemaati iki fırkaya taksim eder, fırkanın biri düşman karşısında bulunur, diğer biri imamla bir rekât namaz kılar, secdeden kalkınca onlar düşman karşısına giderler. Düşman karşısında olan taife gelir imama iktida eder, imam ikinci rekâtı, ikinci taifeyle edâ eder, selâm verir. İkinci taife düşman karşısına gider, evvelki taife gelir, salâtlarının bakiyesi olan bir rekâtı itmam eder, selâm verir, düşman karşısına gider. İkinci taife gelir, salâtlarının bakiyesi olan diğer rekâtı edâ ve selâm vermekle namazlarını itmam ederler.
Hal-i salâtta meşgul etmeyecek silâhın askerle beraber bulunması lâzım olduğuna âyette delâlet vardır. Salât-ı havfı Resûlullah (Batn-ün Nahil) ve (Zat-ür Rikaa) denilen mevkilerde edâ buyurup her mevkide zamanın icabına ve maslahata riayet buyurduğundan salât-ı havfın suret-i edasında rivayet muhteliftir. Âyete muvafık olan; hanefiyenin ihtiyar ettikleri surettir.
Kazi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ esna-yı harpte düşmandan ihtirazı, silâhla müsavi kıldı ki, gazi olan zata silâhla müdafaa kadar ihtirazla dahi müdafaa ve silâhı elden bırakmadığı gibi düşmandan hazeri dahi elden bırakmamak lâzım olduğuna işaret buyurmuştur.
Âyetin sebeb-i nüzulü; (Asfan) denilen mevkide vaki olan muharebedir. Çünkü; (Ebi Ayaş-ül Merzukî) Biz Resûlullah'la beraber (Asfan)'da bulunduk, cemaatle öğle namazını eda edip bitirince müşrikler «Biz gaflet ettik. Onlar namaz kılarken hücum edip birden onları bastırmalıydık» dediler ve ikindi namazında hücum etmek üzere tedbir edince Cenab-ı Hak habibini küffarın hazırlığından haberdar etmek ve düşman karşısını boş bırakmayarak eda-yı salâtla cemaatin sevabını dahî fevt etmemek üzere bu âyetle Cibril-i Emin'i gönderdiğini» beyan ve rivayet etmiştir.

***
Vâcib Tealâ guzat-ı müslimînin kemal-i ihtiyata riayetleri lâzım olduğunu beyan ettiği gibi, salât-ı havfın meşruiyetindeki hikmeti ve ihtiyata riayetin lüzumunu dahi tekid etmek üzere:

وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ الله أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا ﴿102﴾

buyuruyor.

[Kâfirler sizin silâhlarınızdan, eşya ve emtianızdan gaflet et'menizi isterler ki, sizin üzerinize gafletten bilistifade hüc'eten bir hamleyle hamle etsinler ve silâhsız ve hazırlıksız olduğunuz halde ansızın sizi itlaf etmeye elbette muhabbet ederler. Binaenaleyh; siz silâhınızı ve mühimmat-ı harbiyenizi terk etmeyin ki, düşmanlarınız fırsat bulmasınlar. Amma sizinle beraber eza ve zahmet verecek, yağmur veyahut hastalık gibi silâhı kaldırmaya ve götürmeye mani birşey bulunursa sizin silâhınızı yere koymanızda günâh yoktur. Zira; hastalık ve saire gibi bir müşkilât olduğunda Allah-u Tealâ silâhınızı vaz'etmeye size ruhsat verdi, fakat silâhınızı va'zettiğinizde silâh makamında takayyüdatınızı ahzederek ihtirazınızı elden koymayın, daima hazer üzere bulunun ki, düşmanlar size hücuma fırsat bulamasın. Zira; Allah-u Tealâ kâfirlere ihanet edici azabı hazırladı. Siz hazer üzere bulundukça Allah-u Tealâ onlardan intikaamını alır ve enva-ı zillet ve hakiretle onları muazzep kılar.]
Beyzavi'nin beyanı veçhile s i l â h ı a h ı z la emr-i ilâhî; vücub içindir. Zira silâhı vaz'a ruhsat; â'zâr-ı şer'iyenin vücuduna talik olundu. Eğer yağmur, kar veyahut hastalık gibi â'zâr-ı şer'iye olmasa silâhı vazetmeye müsaade yok demektir.
Allah-u Tealâ'nın kâfirlere azab-ı mühîni hazırladığını beyan; müminlere nusretini vaad etmek olduğu gibi müminlerin kalplerini takviye ve müminler için hazer, kâfirlerin kuvvetinden değil belki umurun küllisinde merasim-i teyakkuz ve tedebbüre dikkat ve itina lâzım olduğuna ve gaflet etmek müminlere lâyık olmadığına işaret için silâh vaz'olunsa dahî hazer ve teyakkuzun elden bırakılmamasını emir ve tavsiye buyurmuştur ki, herhalde ihtiraz üzere bulunmak lâzımdır. Binaenaleyh Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet; zarar olacağı zannolunan herşeyden ihtirazın vâcib olduğuna delâlet eder. Şu halde âyet; marîzi ilâçla tedavi etmemek ve yıkılmaya mail olan duvar altına oturmamak gibi ihtiraz lâzım olan şeylerden ihtirazın da vâcib olduğuna delâlet eder.
Tefsir-i Hâzin'de (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğu veçhile bu âyet; Resûlullah hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah (Benî Muharip) ve (Beni Enmar) kabilelerine gaza buyurdu. Kabileler firar etti. Asker silâhlarını vaz'ettiler, düşmandan kimse görünmüyordu. Resûlullah kaza-yı hacet için askerden uzaklaştı. Hatta askerle arasında vaki bir derenin öbür tarafına kadar uzaklaştı. O esnada şiddetli yağmur yağarak dereye geçilmez bir raddede sel geldi. Resûlullah bir ağaç altında selin inmesine muntazır olup dururken Benî Muharip'ten Gavres isminde bir kimse Resûlullah'ı gördü ve hemen hücumla huzuru Resûlullah'a geldi. Kılıcı elinde olduğu halde «Seni benim elimden kim kurtarır ya Muhammed (S.A.)» dedi. Resûlullah da «Allah kurtarır» buyurunca Gavres'in elinden kılıç yere düştü, Resûlullah aldı ve «Şimdi seni benim elimden kim kurtarır ey Gavres !» dedi. Gavres «Hiç kimse kurtaramaz» deyince Resûlullah «İman et, kılıcını sana vereyim» buyurdu. Gavres «İslâm olmam, fakat seni katletmeye de cüret etmem ve bir kimseye senin aleyhinde muavenette dahi bulunmam» deyince kılıcını eline verdi. Gavres «Sen benden elbette hayırlısındır» dedi ve bu âyet nazil oldu ve Resûlullah'ın selin sükûnetinden sonra ashabı tarafına gelerek vakayı haber verip, âyeti okuduğu mervidir.
Hulâsa; ehl-i İslâmın silâhlarından ve mühimmatından gaflet üzere bulunup, ansızın hücum etmeye kâfirlerin muhabbet ettikleri ve silâhı elden bırakmayı icabeden hastalık, yağmur v.s. gibi bir hal olursa, bu özre mebni silâhı elden yere koymakta günâh yoksa da hazer üzere bulunmak vâcib olduğu ve Allah-u Tealâ'nın kâfirlere hakaaret eder azap hazırladığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ korku zamanında cemaatin sevabını fevt etmemek için, namazın cemaatle nasıl kılınacağını ve düşmandan daima hazer lâzım olduğunu ve düşman fırsat gözettiğinden, düşmana karşı zaruret messetmedikçe silâhı elden bırakmanın caiz olmadığını beyan ettiği gibi, namazdan fariğ olunca vazifenin neden ibaret olduğunu dahi beyan etmek üzere :

فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ الله قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَّوْقُوتًا ﴿103﴾

buyuruyor.

[Şu memur olduğunuz veçhüzere korku zamanında salâh edâ ve kaza ettiğinizde namazdan fariğ olunca, ayak üzerinde, oturduğunuz yerde ve yattığınız mahalde teşbih, tehlil ve zikrullaha devam edin ki, salât-ı havfta vaki olan kusurlarınıza kefaret olsun. Ba'dehu havfınız zail olup, kalbinizin ıztırabı gidip, istirahat-ı kalp geldiğinde, namazı cemi-i şerait ve erkân ve âdabına riayet ederek eda edin. Zira; namaz müminler üzerine yakıtlarla farz oldu.] Binaenaleyh; vaktinden fevtetmek caiz değildir. Bu âyet; abde lâyık olan, zahirî ve batını ibadeti mevlâ ile meşgul olmak olduğuna delâlet eder. Çünkü; hal-i kıyam ve kuudda ve hatta yatakta bile zikrullahla meşgul olmasını bu âyet ehl-i imana emretmiştir. Binaenaleyh; hâl-i sefer ve müzayakada mehmaemken salâtı edâ umur-u lâzımeden olduğu gibi hal-i hazar ve sükûnette tamamiyle şeraitine ve erkânına riayetle edâ olunmasını dahî emretmiştir.
K i t a p la murad; farzdır. (مَّوْقُوتًا) muvakkat demektir.
ki, salât-ı mefruzanın vakt-i muayyeni olan beş vakta işarettir. Gerçi salâtın vakt-i muayyeni bu âyette mücmelse de diğer hususta evkaat-ı hamse tafsilen beyan olunmuştur.
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran salâtın evkaatı beşe taksim olunması, insanda cereyan eden ahval-i hamseye işarettir:
B i r i n c i s i ; mertebe-i hudus ve vücud ve neşvü nema zamanıdır.
İ k i n c i s i ; mertebe-i vukuftur ki, otuz yaşından kırkına kadar insanın hadd-ı kemalidir, ziyade ve noksan olmaz.
Ü ç ü n c ü s ü ; sinn-i kühûlettir ki, insana inhitat-ı hafinin arız olduğu zamandır.
D ö r d ü n c ü s ü ; mertebe-i şeyhuhettir ki, insana inhitat-ı celî arız olup, herşeyi açıktan açığa tenakusa başladığı zamandır.
B e ş i n c i s i ; vefatından sonra bir müddet asarının bakî kaldığı zamandır. Bu ahval-i hamse, havadis-i âlemin her cüzünde cari ve mer'î olduğundan Cenab-ı Hak ahval-i hamse mukaabilinde insana beş vakit namazı farz kılmıştır.
Kezalik güneşte dahi bu hâl caridir. Çünkü; güneşin tuluu zamanı insanın hal-i vilâdeti gibidir ki, zaman-ı hudustur, gecenin zulmetinin zevaline ve onun zıddı olan ziyanın ve ölüme benzeyen uykunun gidip, hayata benzeyen uyanıklığın gelmesine şükür olarak şemsin tuluuna karip bir zamanda sabah namazı farz kılındı. Badehu güneş doğar, insanın sinn-i izdiyadı gibi neşvü nema bulur ve vakt-i zevale kadar tezayüd ve teâlî eder. İnsanın sinn-i vukufu gibi zevalde bir miktar tevakkuf eder, badehu sinn-i inhitata başlar. İşte o zaman âlem-i ulvîyi a'lâdan ednaya ve ednadan a'lâya tahvile kaadir olan Allah-u Tealâ'ya şükren öğle namazı farz kılındı. İnhitat-ı hadevri geçip, inhitat-ı celî zamanı ikindi namazı farz kılındı. İnsanın vefatı gibi gurub ettiğinde ufk-u semada âsârının bekaasında görülen acaibi halk eden hallâka şükür için akşam namazı farz kılındı. Badehu eseri bilkülliye zail olan güneşten asla eser ve haber kalmayıp, nâbedid olmasından hasıl olan zulmet ve zulmetin iras ettiği dehşet, vahşet ve gurbetten inayet-i ilâhiyeye ilticadan başka Çare olmadığından Allah'ın himayesine iltica için yatsı namazının farz kılındığı Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ cihada müteallik ahkâmı ve cihadla meşgul olunduğu zaman eda-yı salâtın lüzumunu ve keyfiyetini ve harbin sükûnetinden sonra eda-yı salâtın keyfiyetini beyan ettiği gibi tekrar harbe teşvik ve düşmanlara zayıf görünmemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهُ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا ﴿104﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerin sizinle mukaateleyi talebettikleri zaman siz zayıf bulunmayın ve gevşek görünmeyin. Eğer onların kıtalinden siz elemlenirseniz, sizin onların kıtalinden elemlendiğiniz gibi, onlar da sizin kıtalinizden demlenirler. Şu halde onların elemleri ve harpten yorgunlukları sizinle kıtale mani olmayınca sizin eleminiz de kıtale mani olmasın. Halbuki şecaat ve cür'ete sabır ve sebata siz onlardan ziyade lâyıksınız. Çünkü; Allah-u Tealâ'ınn size olan vaad-i kerimi icabı, Allah'tan onların ümid edemediği nusreti siz ümid edersiniz ve Allah-u Tealâ sizin ve onlasın hallerini bilici ve size emri ve nehyi hikmetine muvafık hakimdir.]
Müminlerin, kâfirlerden ziyade ümitleri; ecrü mesubat, zafer ve nusrettir. Çünkü müminler; âhireti, haşrü neşri, sevap ve ikaa-bı mukır ve mu'terif olduklarından gaza ve cihadlarının ecrine nail olurlar. Amma müşrikler âhireti mu'terif olmadıklarından kıtalden maksatları sırf dünya olup, âhiret olmadığından sevap ümid etmezler. Şu hâl ile onlar kıtale cüret edince, ehl-i imanın cüreti daha ziyade olmak lâzım gelir. Maahaza â'dâ-yı dinle mücahede taraf-ı ilâhiden müminlere emrolunduğundan, müminlerin terkinde gerek dünyevî ve gerek uhrevî ikaab-ı azîm olduğu gibi, mücahedede müminler için dünyevî ve uhrevî mükâfat-ı azîme ümidi vardır. Zira; Cenab-ı Hak dünyada ve âhirette ecr-i azîm vaad buyurmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; yevm-i Uhud'da (Ebu Süfyan) avdet edince, Resûlullah arkasından taleb etmek üzere bazı kimselerin gitmesini emrettiğinde, bazıları yaradan ve yorgunluktan şikâyet etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani; «Düşmanı aramakta eser-i zaaf göstermeyin. Zira; harpten siz yaralanıp yorgun ve kuvvetsiz kaldığınız gibi, onlar da yorgun ve bitap kalmışlar» demektir.
(فى ابتغاءا لقوم)«Düşmanın kıtal için ehl-i imanı aradıklarında, müminlerin onlara karşı zayıf görünmemeleri lâzım olduğu gibi, müslümanların düşmanı aradıklarında dahî zayıf görünmemeleri lâzım» demektir. Çünkü; lâfz-ı âyetin her iki cihete ihtimali olduğu gibi, iki suretle de manâ sahihtir. Zira herhangi surette olursa olsun maksat; düşmana zayıf görünmemektir.
Hulâsa; düşmana karşı ihtiyarı hangi surette olursa olsun eser-i zaafiyet göstermemek lâzım olduğu ve harpten hasıl olacak yorgunluk tarafeynin her ikisinde olacağı ve müminler için Cenab-ı Hakkın dünyevî ve uhrevî vaad-i azîmi bulunduğundan ümitleri olup, kâfirler âhireti itikad etmediklerinden ümitleri olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın herşeyi bilip, efali hikmetten hâlî bulunmadığı cihetle emrü nehyi herhalde kullarının halini ıslah için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların bazı hallerini ve muharebeyi ve muharebede eda-yı salâtın keyfiyetini ve hataen katil vuku bulursa, onun hükm-ü şer'isini beyan ettiği gibi münafıkların ahvalinden bazılarını dahi beyan etmek üzere :

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا ﴿105﴾
وَاسْتَغْفِرِ اللهُ إِنَّ اللهُ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا ﴿106﴾

buyuruyor.

[Biz Azimüşşan lûtfu keremimizden hakk-ı sahihe mukaarin olarak gibi bir kitab-ı azîmi habibim sana inzal ettik ki, sen Allah'ın sana vahyile gösterip bildirdiği hükümle nâs beyninde hükmedesin ve hainlerin tarafına meyi ile onlar için âharine hasım olma ve Allah-u Tealâ'ya istiğfar et. Zira; Allah-u Tealâ istiğfar eden kullarının günâhlarını mağfiret edici ve istiğfarını ihlâs üzere eda eden kuluna merhamet buyurucudur.]
Allah-u Tealâ'nın vahyile resûlüne bildirdiği ilmin, görülmüş gibi kavî olduğuna işaret için «Allah'ın sana gösterdiği ilimle nâs beyninde hükmetmek için biz sana hakla kitap inzal ettik» buyurmuştur. «Hainlere hasım olma» demek; «Hainlerin sözlerine ve hilelerine inanıp da onlar taraflarından beriüzzimme olan kimselere hasım olma», yani; «Hainlerin menfaatine âhar kimselere hasım olup, onlar tarafından müdafaa etme» demektir.
Enbiyadan günâhın sudurunu tecviz edenler, Resûlullah'tan günâhın sudurunu bu âyetle istidlal etmişlerse de onlara şöyle cevap verilir: Reslullah'ın tab'ında zarurî hâsıl olan bir meyi için istiğfarla emrolunmuştur. Gerçi zarurî hasıl olan şeyde kişi mesul değildir. Lâkin (حسنات الابرارسئِاتَ الْمُقَرّبِين) fahvasınca, Resûlullah mansıb-ı nebevileri bu gibi şeylerden âlî olduğu için istiğfarla emrolunmuştur. Yahut dâvada tarafeynin birinde hakkı gördüğünden o cihete hükmetmek kasdetti, halbuki hak öbür tarafın yedinde olduğundan istiğfarla emrolunmuştur. Yahut istiğfar, hilâf-ı hakikati teklif edenler için olup, Resûlullah'ın zat-ı nebevileri için değildir. Yoksa Resûlullah'tan bir günâh sadır olduğu için istiğfarla emrolunmuş manâsına gelmez.
Kazi, Fahr-i Razi, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Benî Zafer) kabilesinden (Tu'me b. Ubeyrak) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Tu'me), komşusu (Katade b. Nu'man)'ın kavut dolu dağarcığıyla içindeki bir zırhını çaldı. Dağarcıkta olan yırtıktan kavutu yollara döke döke dağarcıkla beraber zırnı götürdü ve bir Yahudi nezdinde emanet bıraktı. (Katade) bidayeten (Tu'me)'den şüphelendiği için hanesini aradıysa da birşey bulamadı. (Tu'me) görmediğine ve bilmediğine yemin etti. Bunun üzerine (Katade) kavutun döküntüsünün izini takib etti, iz, (Katade)'yi Yehûdun hanesine kadar, götürdü ve Yahûdinin hanesinde zırhını buldu. Yahudi dağarcıkla beraber zırhı (Tu'me)'nin emanet bıraktığını birçok Yahudilerle ispat etti. (Tu'me)'nin kabilesi Resûlullah'a geldiler ve zırhın çalındığından (Tu'me)'nin haberi olmadığı cihetle, onun aleyhine hükmolunursa namusunun berbat olacağını ve Yahûdinin nezdinde bulunduğu için Resûlullah'ın Yahudi ile mücadele etmesini rica ettiler. Resûlullah da Yahûdinin yedinde zuhur ettiği için, Yahûdiden ziyadece tetkik etmek istemesi üzerine, derhal bu âyetle Cibril-i Emin geldi ve mezkûr kabilenin hain olduklarını ve Yahûdinin beriüzzimme olduğunu ve Resûlullah'ın Yahûdiden fazlaca tetkik hususunda hatırına gelen hatıra için istiğfar etmesini Cenab-ı Hak emretti.
Hulâsa; Kur’an’ın hakla nâs beyninde hükmetmek için nazil olduğu ve haine meyi edip beriüzzimme ve bî kusur olan kimselere hasım olmak caiz olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın mağfiret ve merhamet sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ hainler için âhare hasım olmak/caiz olmadığını beyan ettiği gibi onlar tarafından müdafaanın dahi caiz olmadığını beyan etmek üzere:

وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أَنفُسَهُمْ إِنَّ الله لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ خَوَّانًا أَثِيمًا ﴿107﴾

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen şol kimseler tarafından mücadele ve muhasame etme ki, onlar kendi nefislerine hıyaneti ihtiyarla zulmettiler. Binaenaleyh; onlara muin olma. Zira; Allah-u Tealâ nefsine hıyaneti irtikâp eden, hain günâhkâra muhabbet etmez ve onun fiilinden razı olmaz.]
Yani; nefislerine hiyanet edenler tarafından beriüzzimme olan kimseyle onlar tarafından mücadele ve muhasame etme. Zira; Allah-u Tealâ bigayrı hakkın başkalarına iftira edip, kendi kusurunu setrederek cinayetini gayra isnad eden ve ziyade hıyanetlik eden günâhkârları sevmez ve onlardan razı olmaz.
Fahr-i Razi'nin ve Kazi'nin beyanları veçhile n e f s i n e h ı y a n e t e d e n l e r le murad; âyet-i sabıkada beyan olunan (Tu'me) ve ona muavenet edip Yahûdiyi teorim, etmek isteyen kavmi ve onların emsali bilumum habaseti irtikâp ederek nefsini vikaaye için kendinden sudur eden cürmü gayrılara isnadla iftira eden kimselerdir.
Masiyeti irtikâb eden kimse nefsini sevaptan mahrum ve ikaaba maruz kıldığı için, nefsine hıyanet etmiş olmakla sirkat eden (Tu'me)'ye ve emsaline «Nefislerine hıyanet ettiler» denmiştir.
Vâcib Tealâ bu âyette (Tu'me) sirkatla hıyanet edip, sirkatini Yahûdiye isnadla âsim olduğundan evsaf-ı zemimeden şu iki sıfatla (Tu'me)'yi tavsif etmiştir. Gerçi Tu'me'den sudur eden hıyanet ve ism birer ise de tab'ında hıyanet ve ism sabit olup, fırsat buldukça o günâhı işlemek azminde olduğundan kesrete delâlet eden mübalağa sıygasıyla varid olmuştur. (Turne)'hin vefatı hakkında varid olaı\ haber dahi tab'ında fesada meyil olduğuna delâlet eder. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran (Tu'me) bu vakadan sonra Mekke'ye firar ve irtidad eder ve orada yine hırsızlık için bir kimsenin duvarını delerken, duvar üzerine yıkılır ve ölür. İşte hatimesi şu minval üzere olan kimsenin tab'ında hıyanetlik olduğunda şüphe yoktur. Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile, bir kimseden bir seyyie görüldüğünde o adam onun birkaç mislini elbette işlemiştir. Hz. Ömer bir hırsızın eli kesilmesini emredince, validesi Hz. Ömer'den; bir defa sirkat ettiğini beyanla affetmesini rica ettiğinde Hz. Ömer'in «Yalan söyledin. Allah-u Tealâ sahib-i cürüm olan kulunu bir defa cürmüyle muahaze etmez. Behemehal tekerrürden sonra muahaze ve rüsva eder» buyurduğu mervidir.
Hulâsa; nefsine hıyanet edenleri iltizam ederek onlar tarafından müdafaanın caiz olmadığı ve Allah'ın günâhkârları sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların evsaf-ı zamimelerinden bazı âhari beyan etmek üzere:

يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللهُ وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ وَكَانَ اللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا ﴿108﴾

buyuruyor.

[O münafıklar, nâs'tan hıyanetlerini setreder ve haya ederler ve maayiplerini Allah-u Tealâ'dan saklayamaz ve setredip utanmazlar. Halbuki onlar Allah'ın razı olmayacağı sözlerini tezvir ve telbis ettiklerinde Allah-u Tealâ'nın ilmi onlarla beraberdir. Zira; Allah-u Tealâ üzerine onların ef'alinden hiçbir şey gizli olmaz, cümlesine murakıp ve nazırdır. Allah-u Tealâ'ya karşı ancak kabayihi terketmek lâzımdır. Çünkü Allah-u Tealâ'nın ilmi; onların cemi-i a'malini ihata edicidir.]
Yani; münafıkların adetleri: Masiyetlerini nâs'tan haya eder gizlerler, Allah-u Tealâ'dan gizleyemezler. Çünkü; Allah'ın ilmi onların bilumum amellerini ihata ettiğinden ilm-i ilâhiden hariç birşey saklayamazlar.
Onların geceyle vaki olan tedbirleri; kusur sahibini tebrie etmek ve kusursuz olan kimseye isnadla, onu cürüm sahibi göstermek ve Allah'ın razı olmayacağı iftirayı tasni' etmektir.
A l l a h ' ı n o n l a r l a b e r a b e r o l m a s ı yla murad; Allah'ın ilmi, kudreti, ru'yeti ve sözlerini işitmesi, onlarla beraber olmaktır. Ve Allah'ın ilmi, kullarının a'malini muhit olması; insanı maâsî irtikâbından men'etmek yönünden kâfidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Tu'me) ve kavmi geceyle bir mecliste akd-i içtima ederek «Biz Resûlullah'a gidelim, sirkati Yahûdiye isnad edelim. (Tu'me) yemin etsin. Resûlullah onun yeminini kabul eder. Zira; (Tu'me) müslimdir. Onun sözü makbul olup, Yahûdinin sözünü dinlemez. Zira; müslim değildir» dediler ve bu minval üzere karar verip dağıldılar. Cenab-ı Hak bunların bu sözlerine razı olmayarak, resûlünü onların ahvalinden haberdar ettiğini bu âyetle beyan buyurmuştur.
Hulâsa; münafıkların nâs'tan korkup Allah'tan korkmadıkları ve onların geceyle Allah'ın razı olmadığı sözleri söylediklerinde, Allah'ın ilmi onlarla beraber olduğu, zira; Allah'ın ilmi onların bütün amellerini ihata ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vâki olan hiyanetlerinden dolayı münafıkları tevbih etmek üzere:

هَاأَنتُمْ هَؤُلاء جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَمَن يُجَادِلُ الله عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَم مَّن يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً ﴿109﴾

buyuruyor.

[Ey Tu'me tarafından bâtıl olarak mücadele eden kimseler ! Sizler sol kimselersiniz ki, o sirkat eden ve âr ve ayıp işleyen kimseler tarafından mücadele ve onların ayıplarını setreder ve cürüm ve cinayetlerini saklarsınız. Sizin setretmeniz insanlara karşı bu dünyada olabilir. Zira; setredebilmek dünyaya mahsus olup, onlar tarafından yevm-i kıyamette azapları tahakkuk edince Allah-u Tealâ'ya kim mücadele edecek? Veyahut onlar üzerine kim vekil olup müdafaa edecek? Ve kim muavenet ve müzaheret edip, Allah'ın azabından ve kahru gazabından onları kurtaracak?]
Bu hitap; (Tu'me)'nin kavmine olmak ihtimali olduğu gibi (Tu'me) ve kavminin zahir halleri İslâm üzere olduğundan dolayı, onları himaye eden bazı müminlere olmak ihtimali galiptir. Yani «Dünyada onlar tarafından müdafaa edersiniz ve lâkin âhirette onları kim müdafaa edecek ve Allah'ın azabından kimler kurtaracak» demektir.
Hulâsa; haksız tarafından müdafaa edenlerin tevbih ve tekdire şayan oldukları ve haksızlıkla dünyada haksız olan kimseyi himaye edebilirse de âhirette himaye edemeyeceği cihetle onları azaptan kurtaramayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ haksız olan kimselere muavenet edenleri tekdir ve tevbih ettikten sonra, kusur işleyenleri tevbeye davet etmek üzere :

وَمَن يَعْمَلْ سُوءًاأَوْيَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ الله يَجِدِ الله غَفُورًا رَّحِيمًا ﴿110﴾

buyuruyor.

[Eğer bir kimse kötülük işler veya nefsine zulmeder, sonra istiğfar ederse, Allah-u Tealâ'yı gafur ve rahim bulur.]
Yani; eğer bir kimse masiyet işler ve o masiyeti gayra tecavüz ve iftira eyler veyahut nefsine zulmeder ve hudud-u ilâhiyeden huruçla şahsına ait maâsîde bulunduktan sonra Allah-u Tealâ'ya istiğfar ve günâhlarının affını ve setrini istirham ederse Allah-u Tealâ'yı günâhlarını mağfiret ve ihlâs üzere tevbe edenlerin tevbelerini kabulle merhamet edici bulur.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile s û ' ile murad; bir masiyet ki, o masiyetle gayra kötülük eder ola, meselâ (Tu'me) sirkat edip sirkatini Yahûdiye isnad ve iftira ettiği gibi. N e f s i n e z u l ü m le murad; insanın kendine mahsus olan günâhlarıdır. Zira; insanın günâhı nefsine zulümden başka birşey değildir ve nefsine zulmün bir misali (Tu'me)'nin «Sirkat etmedim» diyerek yalan yere yemin etmesidir. Gayra sirayet eden masiyet zarar îsal ettiğinden (سُوءً) tâbir olunmuştur. Çünkü; gayrı zarara uğratmak elbette kötülüktür.
Bu âyet; iki hükm-ü şer'iye delâlet eder:
B i r i n c i s i ; herhangi masiyet olursa olsun tevbenin kabul olunacağına delâlettir. Çünkü (سُوءً) lâfzı ve nefsine zulüm; enva-ı maâsîye şâmildir.
İ k i n c i s i ; ihlâs üzere istiğfar ve nedametle beraber tevbe yönünden kâfidir.

وَمَن يَكْسِبْ إِثْمًا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا ﴿111﴾

[Ve eğer bir kimse, bir günâh kesbeder ve işlerse ancak kendi nefsi aleyhine kesbeder, mazarratı sırf kendine aittir. Allah-u Tealâ onların işledikleri â'mâlin küllisini bilir ve amellerinin cezasıyla hükmü, hikmetine muvafıktır.]
Fahr-i Razi'nin beyanı vçehile k i s b ; cerr-i menfaat ve def-i mazarratta istimal olunduğundan kisb Vâcib Tealâ'ya vasıf olmaz. Zira; Allah-u Tealâ'nın kisbe ihtiyacı yoktur. Yani; insanın kesbettiği mâsiyetin vebali ancak kendine aittir. Allah-u Tealâ menfaat ve mazarrattan münezzehtir. Binaenaleyh; «Allah-u Tealâ filân şeyi kesbetti» demek caiz olmaz. Bu âyet bundan evvelki âyetler gibi (Tu'me) hakkında nazil olmuştur. Fakat günâh kesbeden kimselerin cümlesine şâmildir. Zira; itibar; lâfzın umumunadır, sebebin hususuna değildir.
Hulâsa; seyyiatın seyyiesi sahibine ait olup gayra sirayet etmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; herkesin günâhının cezası kendinedir. Binaenaleyh; âhirette hiçbir kimse başkasının günâhından mutazarrır olmaz.

وَمَن يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئًا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا ﴿112﴾

[Ve eğer bir kimse küçük veyahut büyük bir günâh kesbeder sonra o günâhını günâhtan berî olan bir kimseye isnad eder, yani o günâhı, işlediğini beyanla o kimseye atarsa, günâhı kesbedip gayra isnad eden kimse bühtan yüklendi ve adaletini iskaat edecek açık, meydanda günâh işlemiştir.]
Şu manâ h a t i e nin günâh-ı sağîre ve i s m in günâh-ı kebire olduğuna nazarandır. Amma h a t i e ; yalnız failinin şahsına ait olup i s m ; katil ve zulüm gibi gayra sirayet ve zarar edecek günâh olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Eğer bir kimse sırf şahsına ait veyahut gayra sirayet edecek günâh kesbeder de sonra o günâhla o günâhtan beri olan kimseye iftira ederse o kimse muhakkak dünyada zenb-i azîm olan bühtanı ve âhirette azab-ı azîm olan günâhı yüklenmiş] demektir. Çünkü; kendi işlediği günâhı başkasına yükleterek kendini tebrie edip, âharini günâhkâr göstermek kadar dünyada bir zulüm olmadığından o kimse gayra bühtan ettiği gibi, âharin de pek büyük günâh cezasını göreceğinde şüphe yoktur. O adam bu suretle insanları aldatabilir, lâkin Cenab-ı Hakkı aldatamaz.
Hulâsa; bir kimse kötü bir kabahat işler veyahut nefsine zulmettikten sonra nedametle istiğfar ederse, Allah-u Tealâ'yı günâhını mağfiretle merhamet edici bulacağı ve eğer bir kimse günâh işlerse, ancak kendi aleyhine işlediği ve o günâhını Allah-u Tealâ'nın bildiği ve eğer bir kimse büyük veya küçük günâh işler de işlediği günâhı başkasının üzerine atarsa, bühtan etmiş ve büyük günâhı yüklenmiş olacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Tu'me)'nin kavminin geceyle (Tu'me)'yi tebrie ve Yahûdiye bühtan etmek suretiyle düşündükleri tedbiri resûlüne haber verdiğini beyandan sonra Allah'ın haber vermesi resûlü hakkında lütuf ve ihsan olduğunu beyan etmek üzere:

وَلَوْلاَ فَضْلُ اللهُ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّت طَّآئِفَةٌ مُّنْهُمْ أَن يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاُّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيْءٍ وَأَنزَلَ اللهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللهُ عَلَيْكَ عَظِيمًا ﴿113﴾

buyuruyor.

[Eğer habibim ! Senin üzerine Allah'ın fazlı olan nübüvvet ve rahmeti olan ismeti olmamış olsaydı, onlardan bir taife seni idlâl etmek kasdederlerdi. Halbuki onlar idlâl etmez, ancak kendi nefislerini idlâl ederler ve sana onlar hiçbir şey zarar etmezler.Allah-uTealâ senin üzerine evvelin ve ahirinin ulûmunu cami' olan kitabı ve hikmet-i mahzdan ibaret olan şeriati inzal buyurdu ve sana bilmediğin ahkâmı talim etti. Binaenaleyh Allah'ın fazlı senin üzerine pek büyük oldu.] Zira; seni nübüvvetle mümtaz kıldı ve idlâl için geceleyin düşmanlarının düşündüklerini sana haber verdi ve onların zararından seni muhafaza etti.
Ayet-i celile; Allah-u Tealâ'nın resûlüne lûtfunu beyan etmiştir. F a z l –ı i l â h i yle murad; nübüvvet ve r a h m e t – i i l â h i y e yle murad; resûlünü maâsîden ismet-i ilâhiyesidir. T a i f e yle murad; (Beni Zafer) kabilesi ki, Tu'me'nin kavmidir. Bu kavim, Resûlullah'ı hak ve adaletle hükümden ihraca çalışmışlardı. Resûlullah'ı haktan ihraç edemediler. Bilâkis veballeri ve sa'ylerinin vizraKendilerine ait olduğu için ancak kendi nefislerini idlâl etmiş oldular, hileleri, desiseleri, tezvir ve telbisleriyle Resûlullah'a hiçbir zarar edemediklerini Cenab-ı Hak beyanla resûlünü tesliye buyurmuştur.
«Fazl-ı ilâhi olmasa seni idlâl etmek kasdederlerdi, lâkin fazl-ı ilâhi olduğundan kasdetmediler» demek; asıl kasıdlarını nefyetmek değildir, belki kasıtlarının eserini nefyetmektir. Çünkü; «Kasdettiler, lâkin kasıtlarının semeresi (Tu'me)'yi kurtarmak ve Yahûdiyi cezadide etmekti. İşte şu matluplarına nail olamadılar» demektir.
Vâcib Tealâ «Resûlüne bilmediğini .bildirdiğini ve kitap ve hikmet inzal ettiğini beyandan sonra, resûlü üzerine fazlının azîm olduğunu» beyan etmek; ilmin eşref-i fezail ve a'zam-ı menakıp olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; «Onlar sana zarar iras edemediler. Sen de zararda vâki' olmadın. Zira; sen hükmünü zahir-i hal üzere bina ettin ve zahire bina etmekle mamursun. Şu halde batına işi aksettirerek batılı ne kadar terviç etseler dahi hataya sevk edemezler» demektir.
Hulâsa; Resûlullah üzerine Allah'ın fazlı ve lûtfu olmamış olsa, Resûlullah'ı hakla hükümden çıkarmak için sa'ylerinin semeresini görecekleri ve Resûlullah'a Allah'ın fazlı sebebiyle sa'ylerinin semeresini göremedikleri ve ancak kendi nefislerini idlâl ettikleri ve Resûlullah'a hiçbir kimse tarafından bir zarar erişemeyeceği ve resûlü üzerine Allah-u Tealâ'nın kitabını ve şeriatini inzal ettiği ve bilmediği umur-u din ve umur-u gaybiyeyi bildirdiği ve Allah'ın resûlü üzerine lütuf ve ihsanı ve fazlı pek büyük olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Tu'me)'nin kavminden cereyan eden ahvalin bazılarını ve resûlüne fazlu ihsanı olmamış olsaydı, hak olan hükümden ihraç ve batılı tervice yol bulacaklarını beyandan sonra ahval-i mezmumelerinden bazı âhari beyan etmek üzere :

لاَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللهُ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا ﴿114﴾

buyuruyor.

[(Tu'me)'nin kavmi olan (Benî Zafer)'in fısıltılarında asla hayır ve menfaat yoktur. İllâ sadakayla emreden veyahut şet'an ve aklen müstahsen olan tâat ve ibadetle emreden veyahut nâs beyninde ıslahla emreden kimselerin fısıltısında hayır ve menfaat olur ve eğer bir kimse şu sadaka ve maruf ve ıslah-ı beynile emirden herbirini Allah'ın rızasını taleb için işlerse, biz o kimseye yakında istihkaakının fevkinde büyük sevap veririz.] Zira; o kimse kendi ef'aliyle bizi taleb edince, biz de onun mükâfatını umduğundan ziyade veririz.
N e c v â ; iki kimse beyninde cereyan eden esrarengiz ve gizli sözdür. Nâs'ın gizli sözlerinde hayır olmadığı ve eğer o gizli söz hayırhahane ve a'mal-i saliha ve iyiliğe dair şeyler hakkında olursa hayır olduğu beyan olunmuştur. Ve o hayır da bu âyette üç kısım beyan olundu:
B i r i n c i s i ; sadakadır. Zira hayır; ahare menfaat isal ve mazarratını defetmek suretiyle olduğu gibi gayra menfaat isal etmek de hayrat-ı cismaniyeden mal vermekle olduğundan Cenab-ı Hak sadaka vermek hakkında fısıltı olursa caiz olduğunu beyan buyurmuştur. Yahut gayra menfaat isal etmek; kuvve-i ilmiye ve ameliyesini efal-i hasene ve a'mal-i salihayla ikmal etmekle olup bu da hayrat-ı rûhaniyeden olduğu cihetle Vâcib Tealâ bu kısma marufla işaret buyurmuştur ki,
i k i n c i k ı s ı m budur.
Ü ç ü n c ü s ü ; ahardan zararı defetmekle olur. Bu kısma da beynennas ıslahla işaret etmiştir. Şu halde bu âyet; icmalen enva-ı hayratı câmi'dir. Çünkü; âhare menfaat isal etmek ve âharin mazarratını def'eylemek ve âharin kuvve-i ilmiye ve ameliyesini ikmalle enva-ı ibadat ve tâat ve ahlâk-ı haseneye terğib etmekten ziyade hayratı cem'a ve hulâsa etmeye bundan daha ziyade camialı bir şey olamaz.
Şu beyan olunan a'mal-i selâse nefsinde gayet şerafet ve celâleti varsa da insanın bunlarla intifaı, ancak rıza-ı Bariyi talep için işlemek şartıyladır. Eğer rıza-yı ilâhinin gayrı bir garazla işlenirse asla intifa olunmayacağına işaret için rıza-yı ilâhiyi talep için işlenirse ecr-i azîm verileceğini beyan buyurmuştur.
Çünkü rıza-i ilâhiyi taleple işlenilen amel; a'zam-ı menave aslah-ı a'mal iken eğer riyâ ve süm'a gibi bir garaz-ı fasidle işlenirse a'zam-ı mefasid ve mazarrat olur. Binaenaleyh a'mal-i zahirede üss-ül esas; niyette ihlâs, kalbi tasfiye ve ancak rıza-yı Bariyi kasdetmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü bir amel; hüsnüniyete mukaarin olursa, ayn-ı menfaat olduğu gibi suiniyete mukaarin olursa ayn-ı mazarrat olur. Binaenaleyh; amelin kabulünde ve menfaat görülmesinde rıza-i Bari kasdolunmak şarttır.
Hayırla emreden ashab-ı hayrattan olunca, hayrı bizzat işleyen kimsenin ashab-ı hayrattan olacağı evleviyetle sabit olur.
M a t u f la murad; velev ibdhe tarikiyle olsun şer'in istihsan edeceği ve akim inkâr etmeyeceği şeylerdir ki, karz-ı hasen olarak para vermek, mazluma muavenet eylemek ve nafile sadaka gibi tab-ı insanın seveceği ve herkesin hoş göreceği işlerdir. Rıza ile olan a'mal-i salihaya ecr-i azîm vereceğini beyanla onun mukaabilinde fevt olan garaz-ı dünyanın gayet hasis ve denî olduğuna işaret olunmuştur.
Hulâsa; insanların fısıltılarında hayır olmayıp ancak o fısıltı sadakayla emir olur veyahut maruf at ve ıslah-ı beyne dair hayrata müteallik olursa, o misilli fısıltıda hayır olduğu ve bir kimse şu beyan olunan hayratı Allah'ın rızasını talep için işlerce, ecr-i azîme nail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ resûlünün hükmüne razı olmayıp, münazaaya kıyam edenlerin hallerini beyan etmek üzere:

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا ﴿115﴾

buyuruyor.

[Ve eğer bir kimse kendi için doğru yol taayyün ve tebeyyün ettikten sonra resûle muhalefet ve münazaa eder ve müminlerin ittiba ettikleri tarik-ı hakkın ve din-i İslâmın gayrı bir tanka ittiba ederse biz onun mütevelli olduğu dalâl ve ihtiyar ettiği fesada onu velî kılar ve Cehennem'e ithal ederiz. Varılacak mahal yönünden Cehennem ne çirkin oldu?]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile h i d a y e t le murad; din-i İslâm ve tarık-ı haktır. Mu'cizat-ı Resûlullah'la Resûlullah'ın risalet dâvası sahih ve din-i mübinin doğru bir din ve bütün ahkâmı beni beşerin ıslahına kâolduğu tezahür ettikten sonra resûle muhalefet eden kimseye tevfik-ı ilâhî olmayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak tarîk-ı hakka ittibaı terkeden ve erbab-ı tevhidin dininin gayrı bir dine ittiba eden kimseyi ihtiyar ettiği tarîk üzere terkedeceğini ve kendi itimad ettiği ameliyle kendi beynini hali bırakacağını ve kendi mesleğine mütevelli kılacağını beyan buyurmuştur ki, a'mal-i hayriyeye muvaffak kılmayacağına işarettir. Tarîk-ı hakkı terkle tarîk-ı batılı ihtiyar eden kimseyi Cehennem'e ithal edeceğini beyanla cezasını tertip buyurmuş ve Cehennem'in gayet çirkin bir mahal olduğunu beyanla tarîk-ı batıldan insanları tenfir etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İmam-ı Şafiî'den, icma-ı ümmete delâlet eder'dan bir âyet sual olunduğunda «Üç yüz kere'ı tilâvet edip icma-ı ümmete delâlet eder bu âyetten ziyade bir âyet bulamadığını» beyan buyurduğu mervidir. Çünkü müminlerin tarîkinin gayrı bir tarîka ittiba; cemaattan müfarakat olduğu cihetle haram olduğuna işaret olunmuştur. Zira müfarakat eden kimsenin, Cehennem'e dahil olacağını beyan etmek; müminlerin mesleğinden ayrılmak eşedd-i hürmetle haram olduğunu beyan etmektir. Çünkü; haram olmayan şeyi terketmekten Cehennem'e dahil olmak lâzım gelmez. Müminlerin tarîkinin gayrı bir tarîka ittiba etmek haram olunca, müminlerin tanklarına ittiba etmek vâcib olur. Şu halde icma'-ı ümmetin hüccet olduğuna bu âyet delâlet eder.
Bu âyet; Resûlullah'ın cümle günâhlardan masum olduğuna da delâlet eder. Zira; Resûlullah'a ittiba vâcib olduğuna delâlet edince, eğer Resûlullah'tan günâhın suduru caiz olsa, o günâhta dahî ittiba vâcib olmak lâzım gelirdi, halbuki günâhta ittiba haramdır. Şu halde Resûlullah'tan günâh sadır olmadığına âyet delâlet ettiği gibi Resûlullah'ın ef alinde ümmetinin ittibaı vâcib olduğuna dahi âyet delâlet eder. Zira bazı ef'alinde Resûlullah'a ittiba etmemiş olsa, Resûlullah'a muhalefet etmiş olup, Resûlullah'a muhalefet de Cehennem'e duhulü mucip olduğundan her fiilinde ittibaın lüzumuna ve dinin sıhhatinde delâilini tetkik ve nazar-ı istidlalin vücubuna dahî âyet delildir. Çünkü vaîd-i ilâhî; doğru yol yani din-i mübîn tebeyyün ve tezahür ettikten sonra lâhik olmuştur. Tebeyyun ise bittabi' delâilini tetkikle husul bulacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; bir dinin sıhhatine delillerini tahkik etmek vâcibtir.
Âyetin sebeb-i nüzulü; (Tu'me) sirkat edip, Yahûdiye isnad etmişse de tezviratını terviç edemeyip rüsva olacağını bilince Mekke'ye firar ve irtidad etti. Sirkat için bir kimsenin duvarını delerken üzerine duvar yıkıldı ve altında öldü. Cenab-ı Hak bu âyetle «Onun indinde din-i mübinin hakkaniyeti tebeyyün ettikten sonra resûle muhalefet ettiğini ve müminlerin tarîkinin gayrı tarîka ittiba eylediğini ve kendi ihtiyar ettiği fesadatına kendini müstevli kıldığını ve sû-u a'malle Cehennem'e ithal edeceğini» beyanla bu misilli ef'al-i kabihayı işlemekten müminleri men'etmiştir. Çünkü; (Tu'me) işlemiş olduğu kabahatini gayra yükletmek için çalışmışsa da muvaffak olamadığı gibi akıbet kendi belâsını kendi fiilinden bulduğunu beyan etmek; bu gibi ef'al-i kabihayı kimler işlerse cezasını kendi eliyle bulacağını beyan etmektir. Türkçe lisanımızda «Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar» ve «Herkes kazdığı kuyuya kendi düşer» suretinde söylenilen durub-u emsalin mehazi bu ve bunun emsali âyetlerdir.
Hulâsa; bir kimse için doğru yol zahir olduktan sonra yani Resûlullah'ın mucizesiyle dininin doğru olduğunu bildikten sonra resûle muhalefet eder ve müminlerin ittiba ettikleri tarîkin gayrı bir tarîka ittiba ederse, o kimseyi Cenab-ı Hakkın o tarîkla terkedip Cehennem'e ithal edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra şirkten maada günâhların mağfiret olunması caiz olup, şirkin mağfiret olunmayacağını beyan etmek üzere:

إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَغۡفِرُ أَن يُشۡرَكَ بِهِۦ وَيَغۡفِرُ مَا دُونَ ذَٲلِكَ لِمَن يَشَآءُ‌ۚ وَمَن يُشۡرِكۡ بِٱللَّهِ فَقَدۡ ضَلَّ ضَلَـٰلاَۢ بَعِيدًا (116) إِن يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦۤ إِلَّآ إِنَـٰثً۬ا وَإِن يَدۡعُونَ إِلَّا شَيۡطَـٰنً۬ا مَّرِيدً۬ا (117)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kendine şirke mağfiret etmez ve şirkten başka günâhı, dilediği kulu için mağfiret «der ve eğer bir kimse Allah'a şirkederse, yoldan çıkar gibicesine çıkmıştır ve şirk edenler çağırmazlar, ancak nisvan menzilinde olan putlara ve mel'un Şeyta'a çağırırlar.]
Yani; kullarının serairine muttali olan Allah-u Tealâ kendine şirk olunmaklığı mağfiret etmez ve şirkten maada günâhları dilediği kulu için mağfiret eder ve eğer bir kimse Allah-u Tealâ'ya şirkeder ve mahlûkaatından birşeyi ibadette Allah-u Tealâ'ya şerik addeyler ve ibadete müstehak olduğunu itikad ederse, tarîk-ı haktan gayet uzak oldu ki, artık tarîk-ı hakka avdet etmesi müşkül ve ümitsiz olur. Şirk edenler çağırmazlar ve yalvarmazlar ve ibadet edip duâ etmezler, illâ Lât, Uzza ve Menat gibi ünsaya ibadet ederler ve diğer bir kısmı ibadet etmezler, illâ muannid ve merdud şeytan'a ibadet ederler ki Allah-u Tealâ o şeytan'a lanetle onu dergâh-ı ulûhiyetinden tard ve teb'id etti.
Vaad-i ilâhinin vaîd ve tehdid üzerine mukaddem ve galip olduğuna işaret için şirkten maada günâhların mağfiret olunacağı bu sûre'de iki defa zikrolunmuştur. Bundan evvelki âyetler (Tu'me)'nin sirkatine ve badehu irtidadına müteallik olduğundan irtidada müteallik olan âyet akibinde şirkin mağfiret olunmayacağını beyan, şiddet-i irtibatına binaendir. Çünkü; Tu'me irtidad etmemiş olsaydı sirkati ve iftirası mağfiret olunup, rahmet-i ilâhiyeden müstefid olmak ihtimali vardı demek olur ve mağfiret olunmasa bile onların cezası miktarı azab olunur, badehu rahmet-i ilâhiyeye nail olurdu. Amma mürted olunca, rahmetten bilkülliye mahrum olmuştur.
Şirkeden kimsenin dalâlinin haktan baîd olmasını beyan etmek; şirketmeyen kimse dalâl içinde olsa dahî, onun dalâli haktan gayet uzak olmadığına ve akıbet rahmete nail olacağına işarettir. Çünkü; kâfir olmayınca nihayet Cennet'e girecektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bir kimse ibadet ettiği mabuduna d u â ettiğinde bu âyette duâ ile murad; ibadettir. Yani «Onlar ibadet etmezler, ancak nisvan menzilesinde birtakım cemadat kabilinden olan putlara ibadet ederler ve putlar içinde gizli ve muannid şeytan'a ibadet ederler ki, Allah-u Tealâ o şeytan'a lanet etti. Binaenaleyh; mel'un olan şeytan'a 'ibadet ederler» demektir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de (İbn-i Abbas) Hazretlerinden naklen beyan olunduğuna nazaran her put için bir şeytan olup o şeytan putun hizmetçilerine ve etrafında dönenlerine idlâl için tekellüm edip, onlar da aklandıklarından şeytan'a ibadet etmişlerdir. Yahut Ş e y t a n la murad; İblis ve a'vânıdır. Zira müşrikleri putlara ibadete davet edip, müşrikler de o davete icabet ettiklerinden, zahirde puta ibadet ederlerse de hakikatte şeytan'a ibadet ettiklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.
Araplardan her kabilenin bir putu olup, o putun lâfzı müennes olmasına binaen (Ünsa Beni Fülân) dedikleri için Cenab-ı Hak putlara ibadet edenlere «İnasa ibadet ederler» buyurmuştur. Yahut putları cemadat olup, cemadat da nisvan mesabesinde olduğundan putlara inas denmiştir.
Müşriklerin mabudlarına kendileri ünsa dedikleri gibi, o mabudların hasis ve denî bir mahlûk olduğunu beyanla dahî kemâl-i cehalet ve hamakatlerine tenbih olunmuştur. Yahut meleklere ibadet edip, meleklere de Allah'ın kızları dedikleri için müşriklerin kendi itikadlarına nazaran inasa ibadet ettikleri beyan olunmuştur. Yoksa hakikatte meleklerde erkeklik ve dişilik yoktur.
Şeytan isyanda nihayete vararak tâattan uzak olup, mermer taş gibi ibadetten silinmiş ve hiç tâat bulaşmamış gibi olduğuna işaret için şeytan merid lafzıyla tavsif olunmuştur ki, zemmin nihayetini müş'irdir.
Tefsir-i Taberi ve Nisaburi'de beyan olunduğu veçhile m e r i d ; temerrüd ve taannüd ederek Allah'ın emrine muhalefet ve isyanda nihayete varmış ve itaatten tamamiyle tecerrüd etmiş demektir ki, yaprağı dökülen ağaca (şecere-i merdâ) ve sakalı bitmeyen kimseye (emred) dendiği gibi taannüd ve tekebbürle Allah'a itaati tamamen terkeden kimseye de merid denmiştir. Binaenaleyh; şeytan Allah'ın tamamiyle muhalefet ettiğinden merid denmeye sezadır.

***
Vâcib Tealâ şeytan'ın mel'ûn ve bab-ı ilâhîden matrud olduğunu beyandan sonra, şeytan'ın insana olan husûmetine delâlet eden sözlerini beyanla, şeytan'a itaatten mükellefini tenfir için şeytan'ın sözlerini beyan etmek üzere :

لَّعَنَهُ ٱللَّهُ‌ۘ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنۡ عِبَادِكَ نَصِيبً۬ا مَّفۡرُوضً۬ا (118) وَلَأُضِلَّنَّهُمۡ وَلَأُمَنِّيَنَّهُمۡ وَلَأَمُرَنَّهُمۡ فَلَيُبَتِّڪُنَّ ءَاذَانَ ٱلۡأَنۡعَـٰمِ وَلَأَمُرَنَّہُمۡ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلۡقَ ٱللَّهِ‌ۚ وَمَن يَتَّخِذِ ٱلشَّيۡطَـٰنَ وَلِيًّ۬ا مِّن دُونِ ٱللَّهِ فَقَدۡ خَسِرَ خُسۡرَانً۬ا مُّبِينً۬ا (119)

buyuruyor.

[Şeytan lanet olunup Allah'ın rahmetinden ümidini kesince dedi ki «Ya Rabbi ! Elbette benim tardıma sebep olan kullarından ben nasib-i mukadder alırım ki, onlar bana ittiba eder ve vesveseme aldanırlar. Elbette ben onları idlâl ederim ve dâr-ı dünyada onlara hırs ve tûl-ü emel gibi şeylerle ümit verir, tevbelerini tehir ettirir ve çok yaşayacaklarını kendilerine söyler, şehevat-ı nefsaniyelerine ittibaa teşvik ve isyana sebep olacak şeyleri tezyin eder ve nimet-i dünyaya rağbetlerini artırır ve âhiret üzere tercih edecek raddede herbirini aldatırım ve onlara hudud-u ilâhiyeni tağyiri ve masnuatını ta'yibi ve taarruzdan masun kalmasıyla emrettiğin insanların binalarının tahribini elbette emrederim. Binaenaleyh; onlara, ya kasd-ı takarrub ve ibadetle sırayla beş defa yavrulayan devenin kulağını kestirerek o deveden intifamı kendilerine haram kıldırırım veyahut puta ibadet kasdıyla onlara emrederek devenin kulağını kestiririm. Bu ise mahz-ı küfür ve fısktır. Ve elbette ben onlara emreder, küfre sevkederim. Binaenaleyh; onlar Allah'ın halkını ve din-i mübinini tağyire cüret ederler ve helâli haram ve haramı halâl itikad ve kavanin-i ilâhiyeyi tebdil ve hava ve hevesi ve arzularına muvafık olan şeyleri intihab edenler ve eğer bir kimse Allah'ın dûnunda şeytan'ı dost ittihaz ederse muhakkak aşikâr bir zararla zarar etti.»]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile t a ğ y i r - i h a l k u l l a h ; Allah'ın insanları halkettiği fıtrat-ı İslâmiyeyi küfre tebdil eylemesi ve azadan herbirini mahulika lehinin gayrıda istimal etmesi ve erkeğin kelâm ve efalinde kadına benzemesi ve kadının dahi harekât ve sekenatında ve efalü akvalinde erkeğe benzemeye çalışmasıdır. Çünkü; erkek halkolunduğu halde kadına benzemesi ve bilâkis kadının harekât ve sekenatında erkeğe benzemek için çalışması Allah'ın halkını tağyire çalışmaktan başka birşey değildir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hayvanatı iğdiş etmek ve kulağını, kuyruğunu kesmek ve binip yük yükletmek için halk olunan hayvanattan intifaı haram kılmak Allah'ın mahlûkunu tağyir etmekte dahildir. Şu kadar ki, koyun ve sığır ve sair hayvanatın hayalarını çekip iğdiş etmekte menfaat-i külli olduğu için onlara cevaz-ı şer'i vardır. (فَلَيُبَتِّڪُنَّ ءَاذَانَ ٱلۡأَنۡعَـٰمِ) «Ben emrederim ve onlar da hayvanatın kulaklarını elbette keserler» demektir. Çünkü; b e t k ; kesmek manâsınadır. Zira; Allah'ın kulağı ve kuyruğuyle birlikte halkettiği hayvanın, kuyruğunu ve kulağını kesmek şeytan'ın emriyle Allah'ın halkını tağyir etmektir. Aylara, güneşlere, taşlara ve ağaçlara ibadet etmek Allah'ın halkını tağyirde dahildir. Çünkü; şu tadad olunan şeylerin cümlesini Allah-u Tealâ insanların menfaati için halketmişken onları mabud ittihaz etmek Allah'ın halkını tağyir ve mevziinin gayrıda istimal etmektir.
Eğer bir kimse şeytan'ı Allah'ın dununda dost ittihaz ederse açık ve meydanda bir zararla muhakkak zarar etti ki, dünyada ondan büyük zarar olmaz. Çünkü cümle umuruna mütevelli, muin ve nasır olan Allah-u Tealâ'yı terk edip idlâl ve iğfal etmek şanından olan ve enva-ı hayrattan mahrum olmasına sa'yeden şeytan'ı dost ittihaz etmek; hidayeti dalâlete değişmek, saâdeti felâkete, mamuriyeti harabiyete, rahatı mihnete, sevabı ikaaba tebdil etmektir ve bunların cümlesi insan için zarardan başka birşey değildir. Şeytan'a itaat; insanı Cehennem'e alıp götürdüğü için ayn-ı mazarrattır.
Beyzavi'nin beyanı veçhile Genab-ı Hak mükellefini üç veçhile şeytan'a ittibadan men'etmiştir:
B i r i n c i s i ; Şeytan'ın muannid ve dalâle münhemik olması, hayır ve hidayetten hiçbir şeyle alâkası olmamasıdır.
İ k i n c i s i ; Şeytan'ın mel'un ve matrud olup, ona itaatin dalâlet ve lanetten başka birşeyi müfid olmamasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Şeytan'ın insana olan adavetine dair makaalât-ı mefsedetkâranesini beyanla adavet-i kâmile sahibi olduğunu ve ondan asla hayır gelmeyeceğini bildirmekle Şeytan'a itaatten tenfir etmesidir.
Vâcib Tealâ bu âyette insanın şeytan'ı velî ittihaz etmesi zararı matız olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü Allah-u Tealâ'ya itaat; gumum ve humumdan hâlî nimet-i dâime ve menafi-i azîmeyi mucip olur. Amma şeytan'a itaat; gerçi zahiri, yılan gibi rengârenk görünürse de batını kaatil ve mühlik nedametlerle dolu olduğu gibi neticesi ebedî azap, gumum ve humumdan ibarettir. Binaenaleyh; bir kimse şeytan'ın dostluğuna rağbet ederse ehas, edna ve daima zevale maruz olan metalibin husulüne rağbetle a'lâ ve eşref-i metalib olan niam-ı bâkiye-i safiyeyi fevtetmiş ve hasar-ı azîme uğramış olur.
Hulâsa; şeytan'ın insana adavetini izhar suretindeki beyanıyla elbette Allah'ın kullarından bir kısmını ki, kendine itaat eden kâfirleri nasip ittihaz edeceği ve elbette benî âdemi idlâl edip, tarîk-ı haktan çıkaracağı ve nâs'ın kalbine idlâl için birtakım vesveselerle hülyalar ve ümitler vereceği ve hayvanatın kulaklarını kestirmek ve halkını tağyir etmekle emredeceği şeyleri azmettiği ve şeytan'ı dost ittihaz edenin zarar-ı azîme uğrayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şeytan'a itaatin hüsran-ı azîmi mucip olduğunu beyan etmek üzere:

يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا ﴿120﴾
أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصًا ﴿121﴾

buyuruyor.

[Şeytan'ı dost ittihaz etmek zarardır. Zira; Şeytan evliyâsına ve a'vânına birçok şeyler vaad eder ve uzun ömürler ve lezzât-ı dünyadan enva-ı nimetlerle ümit verir ve birçok hülyaları kalbine vesvese ile ilkaa eder. Halbuki şeytan onlara vaad etmez, illâ bâtıl ve dalâl olan şeyleri vaad eder. Binaenaleyh; Şeytan'ın vaadinden dostlarının ellerine birşey değmez. İşte şeytan'ı dost ittihaz eden şu zümrenin mekânları Cehennem'dir ve onlar Cehennem'den asla halâs bulamaz ve Cehennem'den âhar mahalle intikaal edemez, ancak Cehennem'de kalır.]
Şeytan'ın, incaz etmeyeceği ve edemeyeceği şeyleri vaad ile insanların nail olamayacakları şeylere ümitlendirmesi asla vücudu olmadık evhamât ve hayalât-ı bâtıladan ibaret olduğu cihetle gurur denmiştir. Çünkü g u r u r ; zararı mevcud olan şeyi menfaat suretinde görmek ve göstermektir. Şeytan da evliyâsına mahz-ı mazarrat olan birçok şeyleri sırf menfaat gibi gösterdiğinden vaadi gururdan ibaret olduğu beyan olunmuştur.
Şeytan'ın vaadi; vesvese tarikıyla ilkaa olunan havatır olduğu gibi evliyası vasıtasıyla söylenen sözler dahi şeytan'ın vaadinden ibarettir.
Şeytan'ın vesvesesine aldanmak, evhamına inanmak, emrine itaat etmek; Allah'ın emrini terkle şeytan'a itaat edip, veli ittihaz etmektir. Yoksa bir kimse haliyle şeytan'ı dost ittihaz etmez, ancak iğfalâtına aldanmak suretiyle dost ittihaz eder. Hattâ kendisine sual olunsa şeytan'ı sevmez ve sevmediğinden bahseder. Halbuki şeriatın hilâfına işlediği günâhların ekserisini şeytan'ın vesvesesiyle işlediğinden, şeytan kendisinin en aziz dostudur da haberi bile yoktur.
(مَحِيصًا), mahall-i firar ve mahall-i halâs demektir. Yani; «Şeytan'a ittiba eden kimse Cehennem'den kurtulmak için firar edecek bir mahal bulamaz» demektir.
Hulâsa; Şeytan'ın insanlara, nefislerine hoş gelen şeyleri vaad ettiği ve hâtıru hayallerine gelmeyen güzel şeylerle ümitlendirdiği ve şeytan'ın insanlara vaadi ancak dalâl ve zarardan ibaret ve şeytan'ın sözüne itimad edenlerin makamları Cehennem olduğu ve Cehennem'den kurtulacak bir melce' bulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri tehdid ettikten sonra müminleri tebşir etmek üzere :

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَعْدَ اللهُ حَقًّا وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللهُ قِيلاً ﴿122﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ ve resûlüne ve âhirete iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salih dahî işlediler. Biz Azimüşşan, onları altından nehirler akan cennetlere ebedî kalıcı oldukları halde ithal ederiz. Şu zikrolunan şeyleri hak ve sabit olduğu halde Allah-u Tealâ vaad-i kavi ile vaadetti. Söz cihetinden Allah-u Tealâ'dan ziyade sâdık kim olabilir?] Allah-u Tealâ'nın sözü herkesten ziyade sâdıktır. Zira; vaadinde hulfetmez. İnsanların nail olduğu nimetlerin cümlesi vaad-i ilâhî semeresidir.
H u l û d ; meks-i tavil manâsına olduğundan muhalled olacaklarını beyandan sonra (أَبَدًا) kelimesi zikrolunmuştur ki, daima Cennet'te olacaklarını beyandır. Şeytan'ın dostlarına beyan ettiği mevaid-i kâzibe ve evhamat-ı batılaya karşı Vâcib Tealâ müminlere vaadinin hak ve sadık olduğunu beyanla tekid buyurmak suretiyle şeytan'ın vaadi hak olmadığı gibi doğru dahi olmadığına işaret etmiştir.
Birşeyi vaad etmek; menfaat isal edeceğini ihbardan ibaret olup, ihbarın sıdka, kizbe, hakka ve batıla ihtimali olduğundan Vâcib Tealâ müminlere vaadinin hak ve sadık olduğunu sarahat ve te'kid suretiyle beyan buyurmuştur; Fakat bu vaade nail olmak; iman ve amel-i salihin neticesidir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Allah'tan daha ziyade sözüne sâdık kimse olmayınca, Allah'ın vaadine itimaden ubudiyete devamla vaad-i ilâhî olan cennetlere nail olmak lâzımken vaadi; hayalât-ı batıladan ibaret olan şeytan'ın iğfalâtına aldanarak Allah'a ibadeti terketmek taaccübe şayan bir hamakattır,

***
Vâcib Tealâ ehl-i imana Cennet'i vaad buyurduğu gibi o vaad-i ilâhi herkes hakkında olmayıp, belki iman ve amel-i salihle olacağını da beyan etmek üzere :

لَّيْسَ بِأَمَانِيِّكُمْ وَلا أَمَانِيِّ أَهْلِ الْكِتَابِ مَن يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَبِهِ وَلاَ يَجِدْ لَهُ مِن دُونِ اللهُ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا ﴿123﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Allah'ın vaad ettiği sevap; sizin tasavvurlarınızla ve ehl-i kitabın tasavvurlarıyla mücerret ümit ve hülyalarla ve kuru kuruntularla hasıl olmaz, eğer bir kimse bir kötülük işlerse, o kötü ameli mukaabilinde cezalanır ve kendisi için Allah'tan gayrı azab-ı ilâhiden kurtaracak bir dost ve yardım edecek bir muin bulamaz.]
Yani; vaad-i ilâhi iman ve amel-i salihle husule gelir, sizin kuru hülyanızla husule gelmez ve kötülük eden cezasını görür. Kötü amel sahibi Allah'ın gayrı bir muin, nasır ve dost bulamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette hitap müminlere olduğuna nazaran âyetin manâsı şöyledir: Çünkü; ehl-i kitap müminlere karşı «Bizim nebimiz ve kitabımız, sizin nebiniz ve kitabınızdan mukaddem olduğundan Cennet bizimdir. Allah-u Tealâ'ya bizim kurbiyetimiz sizden daha ziyadedir.» demekle iftihar ettiler. Onlara karşı müminler de «Bizim nebimiz Hatem-ül Enbiya ve kitabımız sizin kitaplarınızı nâsıhtır. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz, Cennet bizimdir» dediklerinde Cenab-ı Hak onların şu mübahatlarına karşı [Sevap sizin ümitlerinizle değildir, belki kötülük işleyenler cezasını görürler, muîn ve .nasır da bulamazlar] buyurmuştur. Hitap; Mekke müşrikleriyle ehl-i kitaba olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [Ey ehl-i şirk ! Sizin ve ehl-i kitabın hülyalarıyla sevap ve Cennet hâsıl olmaz. Ancak iman ve amel-i salihle hâsıl olur. Sizin gibi şirk ve sair günâhlardan ibaret olan kötülüğü amel edenler, o kötü amelleriyle cezalanırlar ve muîn ve nasır da bulamazlar ki, kendilerini azab-ı ilâhiden kurtarsınlar] demektir.
Muîn ve nasır bulamamak kâfirlere mahsustur. Zira; onları azab-ı ilâhiden halâs edecek kimse bulunamaz. Amma mümin ne kadar fasık olsa dahî şefaat edici şef ileri ve yardımcıları bulunur ve onlar Cenab-ı Hakka iltica ve fasıksa azaptan halâsını ve abidse derecatının terfiini istirham ederler. Çünkü; imanları sebebiyle onlar daire-i merhametten hariç tutulmazlar. Binaenaleyh; rahmet-i ilâhiyeden müstefid olurlar.
Şu ikinci manâya nazaran müşriklerin hülyası: «Putlarının şefaat edeceği ve onları azaptan kurtaracağı» ve ehl-i kitabın hülyası ise «Cennet'e kimse girmez, ancak Yehûd ve Nasara girer» demeleridir.
(لَّيْسَ بِأَمَانِيِّكُمْ) e m â n i ; insanın nefsinde tasavvur ve takdir ettiği kuruntusudur ki, gönlünün sevdiği şeylerin hasıl olacağına ümitlenmektir. Yani; «Cennet sizin ümidiniz gibi size mahsus olmadı. Zira; gerek ehl-i İslâmdan ve gerek ehl-i kitaptan kötülük işleyenler herhalde o kötülüğü sebebiyle cezalanacaktır. Binaenaleyh; sizin tasavvurunuz veçhile elinize gelecek zannetmeyin» demektir.
Hulâsa; dünyada «Biz Cennet'e gireceğiz» demek fayda etmeyip, yalnız Cennet'e girecek olan kimseye iman ve amel-i salih fayda vereceği ve kötülük işleyen herhalde kötülüğünün cezasını göreceği ve kâfirleri azaptan kurtaracak, bir dostları ve yardımcıları bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i imandan amel edenlerin amellerinin cezasını tamamen göreceklerini ve amellerinin cezasından asla noksan olmayacağını beyan etmek üzere:

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِن ذَكَرٍأَوْأُنثَى وَهُوَمُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيرًا ﴿124﴾

buyuruyor.

[Ve eğer erkekten ve dişiden mümin olduğu halde bir kimse amel-i salih işlerse işte şu amel-i salih işleyenler Cennet'e girerler ve çekirdek üzerinde bulunan nokta miktarı amellerinin sevabından noksan verilmekle zulmolunmazlar.]
Yani; imanla beraber amel-i salih işleyenler amelinin ecrini görür ve Cennet'e girer, asla zulmolunmazlar.
Amel-i salihte erkeklerle kadınların farkı olmayıp herkes ameli kadar ecir alacağına bu âyet delâlet eder ve bir kimsenin a'mal-i salihanın kâffesini işleyemeyeceğine işaret için ba'za delâlet eden (مَن) lafzıyla varid olmuş ve amel-i salihten intifa' etmek imana tavakkuf ettiğine işaret için mümin olduğu halde işlerlerse Cennet'e gireceği beyan olunmuştur. Çünkü; iman olmazsa hiçbir amelin faydası yoktur.
Büyük günâh işleyen kimseler mümin oldukları için günâhlarının cezasını görmek üzere Cehennem'e girseler de cürümlerinin cezasını gördükten sonra Cennet'e gireceklerine bu âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; mümin-i fâsık her nekadar fıskile meşgul olsa dahi, namaz, oruç, zekât ve kurban gibi bazı amel-i salih işlemekten hali olmaz. İmanının ve amel-i salihin cezasını görmek için bu âyetin muktezası Cennet'e elbette girecektir. Zira; vaad-i ilâhide hulfolmaz. Cehennem'e gireceklerin Cennet'e girmezden evvel gireceklerine icma-ı ümmet vardır. Şu halde Cehennem'de cezasını görüp de badehu Cennet'e girenler ebedi Cennet'te kalacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ehl-i kitabın müminlere müsavi olduklarını iddia etmeleridir. Çünkü;
(مَن يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَبِهِ) âyeti nazil olunca ehl-i kitabın müminlere «Siz de bizimle müsavisiniz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Allah-u Tealâ bu âyetle müminlerin milel-i saire üzerine faziletini beyan buyurmuştur. Çünkü, mümin olduğu halde amel ederse Cennet'e gireceğini beyan etmek; kâfirlerin Cennet'e girmeyeceklerini beyan etmektir.
(وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيرًا) n a k î r ; hurma çekirdeğinin üzerinde olan bir noktadan ibarettir ki, gayet az olan şeyin azlığım beyanda darbımeseldir. Şu halde «Mümin olarak amel-i salih işleyen kimse Cennet'e girer ve amelinin sevabının çekirdeğin üzerinde olan nokta kadar az verilmekle bile zulmolunmazlar» demektir ki, asla zulüm şaibesi olmadığından kinayedir.
Hulâsa; müminin, mümin olduğu halde işlediği amelin zayi olmayıp behemehal mükâfatını göreceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ necat ve fevzü felahın husulü imanla olacağını beyan ettiği gibi, imanın sair fevaidini dahi beyan etmek üzere:

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ للهُ وَهُوَمُحْسِنٌ واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً ﴿125﴾

buyuruyor.

[İbadat ve taâtında muhsin olduğu halde veçhini Allah-u Tealâ'ya teslim edip, inkıyad-ı tamla inkıyad eden kimseden daha ziyade din-i muhkem ve din yönünden ahsen kim olabilir? Allah-u Tealâ'ya itaat ve inkıyad etmekle edyan-ı batıladan din-i hakka meyletmiş olduğu halde İbrahim (A.S.)'ın milletine ittiba eden kimsenin dini, elbette her milletin dininden ahsen ve muhkemdir. Allah-u Tealâ İbrahim (A.S.)'ı dost ittihaz etti.]
Yani; din yönünden şol kimseden ziyade kim güzel olabilir ki, o kimse nefsini Allah-u Tealâ'ya ihlâs üzere teslim etti, Allah'ın gayrı bir rab tanımaz, ancak rab olarak Allah-u Tealâ'yı bilir ve kemâl-i tevazu ve tezellülle yüzlerini secdede yerlere sürer ve kuvve-i beşeriyenin nihayet mertebesinde Allah-u Tealâ'ya karşı tezellülünü izhar eder. Halbuki o kimse, hasenatı işlemek ve seyyiatı terketmek suretiyle ihsan edicidir ve o kimse sıhhatına cemi-i akvamın ittifak ettiği ve din-i İslama muvafık olan millet-i İbrahim'e dahî ittiba etti ki, o Millet-i İbrahim edyan-ı batılanın küllisinden ârî ve doğru bir dindir. Allah-u Tealâ'nın kendisine dost ittihaz ettiği İbrahim (A.S.)'ın milletine ittiba eden kimsenin dini elbette ahsen ve ahkem olur. Binaenaleyfi; ondan ziyade dini güzel kimse olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ d i n - i İ s l â m ı bu âyette iki cihetle medih buyurmuştur:
B i r i n c i s i ; ibadın vazifesi olan ubudiyeti, huzû' ve huşûu izhar üzere müştemil olmasıdır.
İ k i n c i s i ; İbrahim (A.S.)'ın dinine muvafık olmasıdır. Her iki sebebe nazaran din-i Islâmın şeref ve meziyetini beyan olduğu cihetle din-i İslama duhule insanları teşvik ve âyette dinin bina olunduğu esasa işaret vardır. Çünkü d i n i n m e b n a s ı ; iki şeydir:
B i r i n c i s i ; hüsn-ü itikaddır. Buna (أَسْلَمَ وَجْهَهُ للهُ) cümle-i latifesiyle işaret buyurmuştur ki «Allah'ın vücudunu ikrar ve imanla gizli ve aşikâr her halinde tevazu ve inkıyad ve taâtinde ihlâs ve emrini Allah-u Tealâ'ya tefviz etti» demektir.
İ k i n c i s i ; amel-i salihtir. Buna da (وَهُوَمُحْسِنٌ) kavl-i şerifiyle işaret buyurmuştur. Yani «Amelini lâyıkı veçhüzere işler, hasenatı yerine getirir ve seyyiatı terkeder» demektir.
Vâcib Tealâ'ya teslim ve inkıyadda her aza müsavi ise de yüz, insanın eşref azasından olduğu cihetle şerefine binaen zikrolunmuştur. Cemi-i azanın Allah-u Tealâ'ya inkıyadı yüzden anlaşıldığı cihetle, yüzün inkıyadı ctümleşinın inkıyadına delâlet eder ve cümlesinin inkıyadı makaamına kaaimdir.
Veçhini Allah-u Tealâ'ya teslimde imanın kemali; cemi-i umuru hakka tefviz ve masivadan i'raz etmek ve bilcümle kudret ve kuvveti Allah-u Tealâ'dan bilmek suretiyle hasıl olacağına tenbih vardır. Şu halde müşriklerin putlardan ve Yehûdun evlâd-ı enbiyadan olmak itibarıyla babalarından ve Nasara'nın salis-i selâseden istianelerinin ve itikadlarının butlanına dahi tenbih vardır.
İbrahim (A.S.)'ın dinine muvafakat; usul-ü itikaddadır. Gerçi cemi-i enbiyanın dinleri usul-ü itikadda müsavi olup, yekdiğerinden farkı yoksa da İbrahim (A.S.)'ın dini, milleti ve mesleği cümlece müsellem ye sıhhatına bilumum milletlerin ittifakı olduğundan İbrahim (A.S.) zikrolunmuştur. Furû-u a'malde de İbrahim (A.S.)'ın dininin din-i İslama müşabeheti çoktur. Meselâ Kabe'nin kıble olması, Kabe'yi tavaf, Safa ile Merve beyninde sa'yetmek, şeytan'a taş atmak, Arafat'ta vakfe ve Mina'da başını tıraş etmek gibi ekseri ahkâmda müşabehet vardır. İbrahim (A.S.)'ı, Allah'ın ismini işitmek için malını ve evlâdını feda ettiğinden Allah-u Tealâ halil ittihaz etmiştir. Yahut Cibril-i Emin bazı meleklerle müsafir suretinde geldiklerinde, bir dana kebap edip «Suret-i seriada Allah'ın ismini zikreylemek ve taamın âhirinde hamdetmek şartıyla eki edin» demesi üzerine Cibril-i Emin «Sen halilullahsın» deyince bu ismin taraf-ı ilâhiden nazil olduğu mervidir. H i l l e t ; muhabbette saffet ve ihtiyacını Allah'a arzetmekte ihlâs ve her halinde Allah'ı tefekkür etmektir. İbrahim (A.S.)'da bu gibi ahlâkı hasene ve evsaf-ı cemile mevcut olduğundan halilullah unvanını bihakkın ihraz etmiştir. Allah'ın kuluna hilleti; ibadete kudret verip, maâsîden muhafaza buyurmasıdır.

***
Vâcib Tealâ halkı din-i İslâm'a terğip ve kendine itaat ve inkıyad etmelerini emredince zat-ı ulûhiyetinin itaat ve inkıyad edilmeye lâyık ve vaadini vefaya kaadir ve cüziyat-ı âlemin cümlesine âlim olduğunu beyan etmek üzere :

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا ﴿126﴾

buyuruyor.

[Göklerde zuhur eden bilcümle âsâr-ı ulviye ve yerde olan bilumum ecsam-ı süfliye cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve Allah-u Tealâ eşyadan herşeyi ve mahlukaatın her cüzünü ilmiyle ihata edici oldu.] Binaenaleyh; âsi ve mutî', muhsin ve müsi' cümlesini bilir ve herkesin ameline göre cezasını verir.
Cenab-ı Hakkın İbrahim (A.S.)'ı dost ittihazı ihtiyacından olmadığını ve İbrahim (A.S.) halili olmasıyla beraber abdi olduğunu bu âyetle ispat etmiştir. Çünkü; semavat ve arz semavat ve arzda bulunan mevcudatın kâffesi Allah'ın memlûkü Ve abdi olup herbirinde tasarruf Allah-u Tealâ'ya mahsus olunca İbrahim (A.S.) da Allah-u Tealâ'nın abd-i memlûkü olduğu evleviyetle sabit olur. Vâcib Tealâ'nın herşeyi ihatası ilmi ve kudretiyle ihatadır, yoksa bazı müteşeyyihanın dedikleri ffihi zatıvla ihata manâsına değildir.

***
Vâcib Tealâ kemâl-i azametine delâlet eden âyeti beyandan sonra bazı ahkâmını beyan etmek üzere :

وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاء قُلِ اللهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاء الَّلاتِي لاَ تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَن تَقُومُواْ لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ

buyuruyor.

[Habib-i Zişamın ! Taife-i nisanın mirası hakkında nâs, senden istif ta ederler. Sen onlara cevapta de ki: «Allah-u Tealâ nisvanın mirası hakkında size ahkâmını beyan etti ve fetvasını verdi. Allah-u Tealâ'nın nisvan için farz kıldığı haklarını kendilerine vermediniz. Nisvanın yetimleri haklarında sizin üzerinize tilâvet olunan kitabında fetva verdi, haklarını beyan etti ve mirastan onların hukukunu vermediniz. Yetimlerin nikâhlarına rağbet eder, mallarını ekledersiniz ve çocuklardan yetim olup, gayet zayıf olanların mirasları hakkında dahi fetva verdi ve haklarını, hisse-i irsiyelerini beyan etti ve sizin yetimler hakkında adaletle kaaim olmanızı da beyan ve tenbih eyledi.]
Binaenaleyh; tekrar fetva talebine hacet yoktur, verilen fetva ile amel etmek lâzımdır.

وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ الله كَانَ بِهِ عَلِيمًا ﴿127﴾

[Hayırdan her ne işlerseniz Allah-u Tealâ o hayrınızı bilici oldu.]
Binaenaleyh; işlediğiniz hayrın cezasını tamamıyla verir, asla noksan olmaz.
Yani; habibim ! Nas kadınların irsi hakkında senden fetva isterler ki, bu hususta vaki' olan müşküllerini izah edesin. Sen cecapta de ki: «Allah-u Tealâ kadınların irsi için miras âyetiyle size fetva verdi. Siz'da Allah'ın onlar için farz kıldığı haklarını vermediniz. Nisvandan yetimler haklarında sizin üzerinize tilâvet olunan ahkâmda onların fetvalarını da verdi. Halbuki siz o yetimlerin güzelliğine bakarak nikâhlarına rağbet eder, haklarını vermezsiniz. Çocuklardan zayıf olanların da fetvalarını verdi ve işlerini adaletle tesviye etmenizi tavsiye etti.»
Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile i s t i f t a ; fetva taleb etmek, f e t v a ; müşkül olan şeyi halletmektir. Nisvan hakkında fetva, nisvanın zatları hakkında değildir. Çünkü; zata fetva olmaz, ancak nisvanın ahval ve evsafı hakkında olması zarurîdir. Bu âyette fetva; nisvanın ve yetimlerin irsleri hakkındadır. Allah-u Tealâ kitabında nisvanın hukuk-u irsiyeleri hakkında fetva verdiğini beyan buyurdu. Zira; sûrenin bidayesinde Cenab-ı Hak herkesin hisse-i irsiyesini beyan etmiştir.
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile zaman-ı cahiliyede kadınlara ve yetimlere irsten hisse vermezlerdi. Cenab-ı Hak miras âyetinde onların hisselerini beyan buyurmuştur. Kız olursa malına ve cemaline tamaan nikâh ederler ve lâkin mehir vermezler ve hukuk-u zevciyelerine riayet etmezler, mallarını eklederler ve onların maişetlerini lâyıkıyla temin etmezlerdi. Cenab-ı Hak din-i İslâmda ve bilhassa'da cümle benî beşerin hukukunu temin ettiği gibi, nisvanın ve eytamın haklarını dahi temin ve taarruzdan vikaaye buyurmuş olduğunu bu âyette beyan etmiştir.
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü (Ümmü Keçe) namında bir hatunun kızları hakkında nazil olmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede Araplar nisvana ve sıbyana irs vermediklerinden Cenab-ı Hak onların hukukunu muhafaza için bu âyeti inzal buyurmuştur. Buna nazaran fetva; irs hususundadır. Diğer bir rivayette zaman-ı cahiliyede yetime olan kızların kendisi güzel ve malı çok olursa, cemaline ve malma tamaan nikâh ederler, lâkin mehrini vermezler, malını yerler ve eğer çirkin olursa nikâh etmezler ve âhare de vermezler. Ölünceye kadar bekletirlerdi. Bu suretle kızcağız ölüp, mirasını almak için bu zulmü irtikâb ettiklerinden Cenab-ı Hak mehirlerini tam vermek ve miraslarına göz dikmemek için bu âyeti inzal etmiştir. Buna nazaran fetva, irs ve mehir hakkındadır.
Beyzavi'nin beyanına nazaran (Uyeyne b. Husayn) Huzur-u Risalete geldi ve : «Ya Resûlallah ! Biz yalnız harbe hazır olanlara ve emval-i ganimet ihraz edenlere irsten hisse verirken, sen kız evlâdına ve hemşireye dahi irsten hisse veriyorsun» deyince Resûlullah'ın «Taraf-ı ilâhiden ben böyle emrolundum» buyurması üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.
İşte Cenab-ı Hak şeriat-ı garrasında bütün insanların her hususta haklarını temin ettiği gibi, insanlar içinde diğerlerine nispetle âciz ve biçare olan kadınların ve yetimlerin dahî haklarını gerek irs ve gerek muamele-i zevciye hususunda beyan ve tamamiyle izah ederek birtakım zâlimlerin zulmü altında ezilmekten halâs ve istirahatlarını temin etmiş ve başkalarının taarruzundan mahfuz kılmış ve bilumum insanlara bunların hallerine riayet ederek haklarında adalet tavsiye etmiştir. Binaenaleyh; nisvanın ve yetimlerin bigayrıhakkın haklarına tecavüz edenlerin Allah'ın emri hilâfında hareketettiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak olacakları şüphesizdir. Zira; emr-i ilâhi hilâfında hareket mucib-i gazaptır.

***
Vâcib Tealâ nisvan hakkında verilen fetvadan diğerini zikretmek üzere:

وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاْحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ الله كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ﴿128﴾

buyuruyor.

[Eğer bir hatun zevcinin hukukuna riayet etmemesinden ve uzak bulunmasından ve nafakasını vermemek ve hukuk-u zevciyesini men'ederek nâşiz olmasından veyahut sohbetinden ve mecalisinden i'raz ve âharîne rağbet etmesinden korkarsa zevçle zevcenin beyinlerinde sulh olmalarından dolayı, onlar üzerine günâh yoktur. Zira; zevce kendi rızasıyla mehrinin bazısını tenzil ve nöbetinin taksiminde bazısını zevcinin diğer haremine terk veyahut zevcin rızasını tahsil için birşey hibe ve müstehak olduğu şeyden bazı hukukunu iskaat etmek gibi şeylerle tarafeyn birrıza musalaha olurlarsa zarar yoktur. Halbuki; sulh olmak, tefrikadan ve talâktan ve sû-u muaşeretten ve aralarında husûmetten hayırlıdır ve lâkin o vakitte nefs-i emmareler buhlün en şeni ve en çirkini olan hırsla hayırdan men' ve hukuk-u lâzımeyi ketmetmekten ibaret olan şuhhu hazırlarlar. Tarafeynden herbirinin nefisleri buhlüzere yaratılmış gibi, hiçbirisi âhar hakkında semahat etmez ve eğer ey müminler ! Siz ihsan eder ve zevcelerinizle hüsn-ü muaşerete dikkat eyler ve Allah'ın gazabından korkar ve hudud-u ilâhiye haricine çıkmazsanız Allah-u Tealâ sizi hüsn-ü ceza ile mücazat eder. Zira; Allah-u Tealâ sizin enva-ı a'malinize âlim ve haberdardır ki, her amelinizin ceza-yı lâyıkını verir.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile b a ' l ; hatunun zevcidir.
K a d ı n ı n z e v c i n d e n h a v f e t m e s i ; zevcinin «Sen ihtiyarsın, ben senden gencini almak isterim, sen çirkinsin güzelini isterim.» demek gibi şeylerden neşet eder. N ü ş u z ; zevçle zevceden herbirinin âhari sevmemesi ve kerih görmesidir. Z e v c i n n â ş i z o l m a s ı ; hatundan i'raz etmek ve yüzünü ekşitmek ve döşeğini terketmek ve sû-u muaşeret etmek ve imtizaçsızlığa yüz tutmaktır. Veyahut sözünde ve işinde huşunet izhar etmektir. İ r a z ; hayır ve şer birşey söylemeyerek ülfeti kesivermektir. Bu haller nefrete ve kerahete delâlet ettiğinden, hatunun bu halleri izaleye çalışması ve beyinlerinde nefretin kalkması için bazı fedakârlıkta bulunarak sulha rağbet etmek ve bazı hukukundan vazgeçmek ve zevcin kendine meyletmesinin çarelerin düşünmek tarafeyn hakkında hayır olduğunu beyanla Vâcib Tealâ tarafeyni hüsn-ü imtizaca davet etmiştir. Çünkü; hüsn-ü imtizaç olmaz ve beynehümada nefret devam ederse, o nefret firkata müncer olduğu cihetle tarafeyn ezher cihet mutazarrır olacağından, mümkün olduğu kadar zararın izalesine çalışmak ve önüne geçmek elbette sevaptır.
Zevcenin zevçte mehir ve nafaka ve geceyle beytûtet hakkı vardır. Bunlardan herhangisi mukaabilinde yani mehrini veya nafakasını veyahut nöbetini terketmek suretiyle sulh olmak caizdir. Çünkü; hatun kendi hukukuna malik olduğundan hukukundan olan hibeye ve iskaata dahi mâliktir. Bu makamda s u l h la murad; zevçle zevce beyninde sulh olmak ihtimali varsa da s u l h ; beşer beyninde nizaı katettiğinden bilumum sulha şâmil olmak ağlebi ihtimaldir. Çünkü; (وَالصُّلْحُ خَيْرٌ) 'deki hayır kelimesi umuma şâmil olduğunda umum içinde zevçle zevce arasında vâki' olan sulh da dahil olup hayır olacağında şüphe yoktur. Sulhta hayr-ı kesir ve menfaat-ı azîme olduğuna âyet delâlet eder. İ h s a n la murad; zevcin hatuna zulmetmemesi ve şer'an lâzım olan hukukuna riayet eylemesidir. İ t t i k a a ; hatunun hukukunu bezletmeye ve haktan vazgeçmeye mecbur kılmakla gazab-ı ilâhiyi celbetmekten korkmaktır. Çünkü; hatunlar zevçleri indinde emanet olduklarından, emanete herhalde riayet lâzımdır. Binaenaleyh; hatunları cevrü cefadan esirgemek ve zulmü taaddiden vikaaye etmek vezaif-i diniyedendir. Erkeklerin kadınlara şeriatın beyanı veçhile hüsn-ü muamele etmeleri emanetullaha riayet kabilindendir.
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü: (İbn-i Ebi-s Sâib)'dir. Çünkü; (İbn-i Ebi-s Sâib)'in bir ihtiyar zevcesiyle o zevcesinden birçok çocukları bulunduğu halde talâk vermek ve başkasını tezevvüc etmek istediğinde zevcesi «Bırak beni kendi halime. Evlâdımın mesalihini tesviyeyle meşgul olayım. Ancak bana talâk verme, şu kadar zamandır beynimizde cereyan eden muhabbeti mahvetme. İki ayda bir kere nöbetime riayet edersen razıyım. Diğer hareminle beytutet et.» dedi. Zevci de «Sen buna razı olursan ben de memnun olur, sana talâk vermem» dedi. Fakat hatunun bu rızasının caiz olup olmadığı hususunda iştibah ettiklerinden istifta etmek üzere Huzur-u Risalete gelip istifta edince bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; zevce zevcinin imtizacsızlığından havf ederse zevcine hukukundan vazgeçmek veyahut bazı şey hibe eylemek suretiyle beyinlerinde musalahayla imtizacın devamını arzu etmek caiz ve sulh olmak iftiraktan hayırlı olduğu ve fakat beynehümaya husûmet girince tarafeynin nefisleri yekdiğerinden semahati esirgedikleri ve eğer zevçler zevcelere ihsan eder ve zulmetmekten ittikaa ederlerse hüsn-ü ceza görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zevçle zevce beyninde musalahanın cevazını beyan ettiği gibi, adalete riayet lâzım olup, ancak adaletin de müşkül olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ الله كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا ﴿129﴾

buyuruyor.

[Nisvan beyninde adalet etmeye elbette kaadir olamazsınız. Velevse adalet etmeye haris olsanız dahi muktedir olamazsınız. Çünkü adalet; her hukukta müsavi tutmak ve asla tarafeynden birine meyl-i cüz'i bile bulunmamakla olduğundan meyl-i tabii adaleti ikaame etmekten imtina eder. Şu halde siz meyl-i külli ile meyledip de hatunu muallaka hatunlar gibi terketmeyin. Nefsiniz üzerine hatuna iltifat etmemekle ifsad ettikten sonra, eğer hatunu ıslah eder ve hukukunu zayi etmekten ittikaa ederseniz Vâcib Tealâ sizi müsab ve me'cur kılar. Zira; Allah-u Tealâ sizden sudur eden günâhlara tevbe ederseniz mağfiret edici ve tevbenizi kabulle merhamet buyurucudur.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile «Hatunlar beyninde adalet etmeye kaadir olamazsınız» demek; «Onlara sözünüzde ve muamelenizde beyinlerini müsavat üzere tutmaya kaadir olamazsınız» demektir. Zira; muhabbette tef avut ve müsavi olmamak zarurî olduğundan muhabbetin neticesinde dahi tefavüd ve adem-i müsavat zarurîdir. Binaenaleyh; tam manâsıyla adalet muteazzirdir. Hatta Resûlullah ezvac-ı mutahherat beyninde nöbete riayet ve adalet eder ve buyururdu ki: «Ya Rabbi ! Renim malik olduğum cihette taksimim budur. Şu halde senin malik olup da benim malik olamadığım cihetlerde beni muahaze etme.»
İşte şu meyl-i kalbî zarurî olduğuna binaen olmalıdır ki, Cenab-ı Hak «Meyl-i külli ile içinden birine meyledip de diğerini meyus etmeyin» buyurdu ki «Meyl-i kalbiniz bulunursa da meyl-i kalbinin eserini hariçte terkedip hatunu minveçhin kocalı ve minveçhin kocasız olan muallaka hatun gibi terketmeyin» demektir. Yani «içinden birine meyliniz diğerlerinin zulmüne sebep olmasın ve bu hususta hava ve hevesinize tâbi olmayın» demektir.
Geçmiş olan kusurları tevbeyle ıslah eder ve ileride kusur etmekten ittikaa ve tehaşi ederseniz Allah-u Tealâ günâhlarınızı mağfiret ve tevbenizi kabulle merhamet eder.
M u a l l a k a ; hayat ve mematı malûm olmayan mefkud bir kimsenin haremidir. Çünkü; kocası yanında olmadığından zevciyet intifamdan mahrumdur. Bu bakımdan kocası var denemez. Kocası yoktur da denemez. Zira; kocasının mematı malûm olmadığından berhayat olmak ihtimali de vardır. Şu halde bu hatun iki şey arasında muaallakadır ki, minveçhin kocası var, âhar zevce varamaz ve minveçhin kocası yok, zira; zevçten mahrumdur. Cenab-ı Hak bu âyette ezvaca hitaben «Siz bütün bütün adaletten meylederek hatunu muallaka gibi yani kocası mefkud olan hatun gibi terk etmeyin» buyurmuştur. Çünkü; nazardan bilkülliye iskaat etse aynı muaallaka gibi olur ki, zevc-i âhare gidemez, zira; nikâhlıdır. Kocası var denemez, çünkü; muamele-i zevciyeden mahrumdur.
Âyetin hükmü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir kimsenin taht-ı nikâhında müteaddid hatun bulunursa beyinlerinde zarurî olan muhabbette tesviyeye kaadir olamazsa bile ihtiyarî ef'alinde adalete, müsavata riayet edip nöbetlerini terketmemek lâzımdır. Eğer terkeder, birini diğeri üzerine tercih ederse günâhkâr olur. Şu halde beytutet hususunda taksime riayet etmek vâcibtir. Amma cima' hususunda müsavata riayet lâzım değildir. Zira cima'; zarurî neşata tâbi olduğundan onda müsavat vâcib olmadığı mervidir. Amma bir kimsenin bir cariye, bir de hürre haremi olsa hürrenin nöbeti iki, cariyenin nöbeti bir gündür. Eski haremi üzerine yeni bir hatun alırsa, aldığı hatun bakir olursa zifaftan itibaren yedi gün onunla beytutet eder, badehu alesseviye beytutet eder ve eğer aldığı hatun seyyib olursa, üç gün beytutet eder, badehu taksime riayet eder. Çünkü; (Ebu Kılâbe)'nin Hz. Enes'ten rivayet ettiği Hadîs-i Şerifte «Bakirin hakkı yedi Ve seyyibin hakkı üç gün olduğu» rivayet olunmuş ve bu Hadîs'i (Müslim) ve (Buhari) kitaplarında dercetrnişlerdir. Binaenaleyh; sahihtir ve'da sarahat olmayan ahkâmda Hadîsle amel caizdir. Bir kimse müsaferet ederse kur'ayla hareminin birini yanında götürebilir. Müsaferetten avdetinde müsavata riayet eder. Yanında gidenin mukaabilinde hanesinde kalanlara müsaferetten avdetinde müsaferet müddetini onlara ödemez. Resûlullah'ın «Bir kimsenin iki haremi bulunsa, birine ziyadece meyletse yevm-i kıyamette bir tarafı düşük olarak gelir» buyurduğu (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir.
Hulâsa; müteaddid hatun sahibi olan kimse muhabbet-i kalbiye ve meyl-i zarurîde müsavata muktedir olamayacağı, zira; vüs'-u beşer haricinde olduğu ve fakat meyl-i ihtiyarîde içinden birine meyl-i külli ile meyledip diğerini muallaka gibi terketmesi caiz olmadığı ve geçmişte vaki olan kusurları ıslah ve gelecekte zulmü cevirden ittikaa ederlerse me'cur olacakları ve Allah-u Tealâ'nın kusurlarını mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet buyurucu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zevçle zevce beyninde hüsn-ü imtizacı tavsiye ve emrettiği gibi, ıslah-ı beyn olmayıp akıbet tefrik vuku bulursa, tarafeyni zat-ı ulûhiyetinin muğni kılacağını dahi beyan etmek üzere :

وَإِن يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللهُ كُلاًّ مِّن سَعَتِهِ وَكَانَ اللهُ وَاسِعًا حَكِيمًا ﴿130﴾

buyuruyor.

[Eğer zevçle zevce beyninde musalaha mümkün olmaz ve herbiri yekdiğerinden ayrılmak diler ve bilfiil iftirak vuku bulur da aralarında alâka-i nikâh mürtefi' olursa Allah-u Tealâ onlardan herbirini fazlu keremi ve lûtfu ihsanıyla âharînden muğni kılar ve Allah-u Tealâ fazlu ihsanı bol ve emrü nehyinde hikmet sahibi oldu.] Binaenaleyh; herbirini hatırlarına gelmeyen insanıyla mesrur eder.
Vâcib Tealâ zevçle zevce sulh murad ederlerse, sulhun cevazını beyandan sonra iftirak ederlerse, iftirakın cevazını ve iftirak vukuunda herbiri âharden muğni olacaklarını beyanla tesliye buyurmuştur.
Herbirinin âharden muğni olması; maişet cihetinden ahadühüma âhare muhtaç olmamak hususunda muğni oldukları gibi zevciyet cihetinden dahi muğni olurlar. Meselâ hatun zevc-i aharla ve recül de zevce-i uhra ile izdivaç ederler, yekdiğerine ihtiyaçları kalmaz.
Cenab-ı Hak fazlu kereminden ve sia-i rahmetinden herbirini
muğnî kılacağını beyandan sonra, kendi zat-ı ulûhiyetinin rızkı ve fazlu keremi, rahmeti, kudreti ve ilmi vâsi' olduğuna işaret için vasi ve hakim olduğunu ve her ikisini tatyib edeceğini, tatyibe muktedir olduğunu beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ fazlu ihsanı bol olduğunu beyan ettiği gibi, ihsanının vüs'atını ispat etmek üzere :

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَإِيَّاكُمْ أَنِ اتَّقُواْ الله وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللهُ غَنِيًّا حَمِيدًا ﴿131﴾

buyuruyor.

[Göklerde ve yerde olan bilumum mevcudat Allah-u Tealâ'nındır. Binaenaleyh; onların cümlesinde tasarruf Allah-u Tealâ'ya aittir, başkalarının alâkası yoktur ve tasarruf edenlerin tasarrufu ariyettir. Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak Biz Azimüşşan sizden evvel kendilerine kitap verilen Yehûd ve Nasara'ya, size vasiyet ettik ve dedik ki: Evamirine imtisal ve nevahisinden içtinap suretiyle Allah-u Tealâ'ya ittikaa edin, Allah-u Tealâ'ya küfretmeyin. Eğer küfrederseniz, küfrünüzle Allah-u Tealâ'ya zarar edemezsiniz ve sizin küfrünüze Cenab-ı Hak mübalât etmez. Zira; semavat ve arzda olan mevcudatın küllisi Allah-u Tealâ'ınn kulları ve memlûkleridir ve cümle mevcudatın mâliki ve mutasarrıfı olunca sizin küfrünüzden ve isyanınızdan mutazarrır ve müteessir olmadığı gibi, imanınızın ve amelinizin faydası dahi kendinizedir. Zira; Allah-u Tealâ zatında cemi-i âlemlerin amellerinden ganidir ve hamd olunsun ve olunmasın nefsine mahmuddur ve kullarının hamdine ihtiyacı da yoktur.]
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet-i celile; takva ile vasiyetin zaman-ı Âdem'den beri geçen ümmetlerin cümlesinde vâki' olmuş ve kütüb-ü semaviyenin umumunda nazil olmuş, asla nesih ve tebdil târî olmamış bir hükm-ü celil-i ilâhi olduğuna delâlet eder. Çünkü takva; cemi-i edyanda itina olunmuş bir meseledir. Semavat ve arzda bulunan mevcudatın cümlesi Allah-u Tealâ'ınn olduğu üç defa zikrolunuyorsa da tekrar değildir. Zira; herbiri ayrı ayrı birer manâyı ifade eder maksada işaret olduğundan tekrar denilemez. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ zevçle zevce beyninde ıslah ve imtizaç mümkün olamayıp tefrika vuku bulursa, herbirini muğnî kılacağını beyan edince herbirini âharden muğnî kılmak, mülkünün vüs'atına ve kudretinin kemaline ve ilminin tamamına muhtaç olduğundan mülkünün vüs'atına, ilim ve kudretinin kemâline işaret ve onları muğnî kılmaya kudretinin kâolduğunu ispat için semavat ve arzda bulunan mahlûkaatın cümlesi mülk-ü vâsiinde dahil ve cümle mevcudat kendinin memlûkü olduğunu beyan buyurmuştur. Badehu ittikaa edip küfür etmemelerini tavsiye ve bu vasiyet kütüb-ü semaviyenin cümlesinde nazil olup ümmetlerin cümlesine vuku bulduğunu beyanedince Allah'ın ittikaa ve ibadeti emrinden menfaatin, ibada ait olduğunu ve kâfirlerin küfründen Cenab-ı Hakka bir zarar olmayacağını ve müminlerin imanlarından ve abidlerin ibadetlerinden muğni olduğunu beyan için ikinci merrede semavat ve arzın ve onlarda bulunan mevcudatın cümlesi kendinin memlûkü olup, tasarrufları zat-ı ulûhiyetine ait ve cümle mahlûkaattan müstağni ve zatında mahmud olduğunu beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ üçüncü merrede halkı bilkülliye ifnaya ve yerlerine diğer bir kavmi icada kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللهُ وَكِيلاً ﴿132﴾
إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِآخَرِينَ وَكَانَ اللهُ عَلَى ذَلِكَ قَدِيرًا ﴿133﴾

buyuruyor.

[Göklerde ve yerde bulunan mevcudatın küllisi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayrı mevcudatta bir malik ve mutasarrıf yoktur. Mevcudat ve masnuatta vekil yönünden Allah-u Tealâ kâoldu ve kullarını muhafaza ve a'dânın şerrini ve mazarratlarını defi' ve enva-ı menafiini feyzetmek yönünden kâve vâfidir. Eğer Allah-u Tealâ sizi mahvü ifna etmek dilerse ey nas ! Sizi giderir ve makaamınıza sizin başkanızı getirir ve Allah-u Tealâ sizi gidermeye ve yerinize başkasını getirmeye kaadir oldu ve bu kudreti ezelî ve ebedîdir. Binaenaleyh; kudreti her zaman nafizdir.]
Cemi-i mahlûkatın kendi zatına ihtiyacı Vâcib Tealâ'ınn gınasına delâlet ettiği gibi cümle mahlûkaatın vücudunu feyz ve herbirine lâyık olduğu kemalât ve tarz-ı maişetlerine göre havass ve nev'inin yaratılışına göre kudret ve idrak ihsan etmek Cenab-ı Hakkın müstağni ve zatında mahmud olduğuna delâlet eder.
Âyet-i celile Vâcib Tealâ'nın kudretini ve gınasını takrir olduğu gibi, kâfirleri ve emrine muhalefet edenleri de tehdid etmiştir. Hatta Beyzavi'nin beyanı veçhile âyet, Resûlullah'a adavet eden Arapları tehdid hakkında nazil olup onlara hitap olduğu mervidir. Yani «Ey kâfirler ! Sizin resûlünüze itaat etmeniz vâcibtir. Eğer itaat ederseniz dünya ve âhiret şeref ve saâdetine nail olursunuz ve eğer küfür üzre ısrar ederseniz, Cenab-ı Hak murad ederse sizi mahvü ifna eder, yerinize mutî ve münkad bir kavmi getirir. Allah-u Tealâ sizi kavm-i âhare tebdile kaadirdir. Binaenaleyh; kudreti sizi imhaya ve kavim icadına kâfidir.» Vâcib Tealâ cemi-i makdurata kudreti ezelen ve ebeden carî ve nafiz olduğuna işaret için nâsı kavm-i âhare tebdile kaadir olduğunu zaman-ı maziye delâlet eden mazı sıygasıyla irad buyurmuştur.

مَّن كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِندَ اللهُ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا بَصِيرًا ﴿134﴾

[Eğer bir kimse mücahede ve mukaateleye ve memur olduğu umum a'maliyle emval-i ganimet, riyâset, akranı üzerine tefevvuk ve ülüvvü mertebe gibi dünya sevabı ve ecri murad eder ve ameline dünyaca mükâfat isterse Allah-u Tealâ indinde dünya ve âhiret sevabı ve ecri vardır ve her ikisini i'taya kaadirdir. Zira; Allah-u Tealâ kullarının talep ve münacatlaruu işitici ve ef'al ve a'mallerini görücü oldu] ki, herkese istediğini verir.
Yani; yalnız amelinden dünyada sevabı isteyene dünya sevabı verir. Halbuki dünya ve âhiret sevabını istese daha hayırlı olur. Zira; Allah-u Tealâ indinde her ikisi de mevcut olduğundan ikisini de verir. Çünkü; Vâcib Tealâ herkesin halini görür ve duâsını işitir.
Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vâcib Tealâ dünya ve âhiret ecirlerini vermeye kaadir olduğunu beyanla insana lâyık olan, amelinin mükâfat-ı dünyeviye ve uhreviyesini talep etmek olduğuna işaret ve duâda her iki ciheti talebetmek suretini talim buyurmuştur. Şu halde âkil olan; sualini ehass-i metalib olan dünya metaına hasretmemelidir. Eğer amelini rıza-yı Bâri için işler ve amelinden mükâfat-ı uhreviye isterse, mükâfat-ı uhreviyeye nail olmakla mükâfat-ı dünyeviyeden mahrum olmaz. Meselâ; âhiret için mücahede edea, kimse âhiretçe gazi sevabına nail olmaktan dünyaca emval-i ganimetten mahrum olmadığı gibi şân ve şeref sahibi olmamak da lâzım gelmez. Şu halde ameliyle âhiret ecri isteyen, dünya ecrine dahi nail olur. Çünkü; dünya sevabı âhiret sevabına tebaiyetle hasıl olur, lâkin âhiret sevabı dünya sevabına tebaiyetle hasıl olmaz.
Bu âyetin münafıklar hakkında dahî nazil olduğu mervidir. Çünkü onların Resûlullah'la beraber mücahedeye hazır olmaktan maksatları; sırf emval-i ganimete nail olmak olduğundan Cenab-ı Hak onları ihlâsa davet etmiştir. Çünkü ind-i ulûhiyetinde dünya ve âhiret sevabı olduğunu beyan etmek; yalnız dünyaya hasretmeyip âhiret sevabı dahi taleb etmelerine terğiptir. Âhiret sevabı tar leb etmek ise ihlâsa muhtaçtır.
Hulâsa; semavat ve arzın mülkü Allah-u Tealâ'nın olup, cümlenin işlerine Allah-u Tealâ'nın vekâleti kâve isterse Cenab-ı Hakkın mevcut olan nâsı ifna edip, yerine başkasını getirmeye kaadir olduğu ve bir kimse amelinden dünya sevabı isterse Allah-u Tealâ dünya ecrini vereceği ve zira; Allah-u Tealâ indinde dünya ve âhiret ecri mevcut olduğu ve Allah-u Tealâ'nın kullarının amellerini görüp duâlarını işittiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, nâsı taleplerini dünyaya hasretmekten men'ettiği gibi, herşeyi ihlâs ve adalet üzere işlemek lâzım olduğunu dahî tenbih ve tavsiye etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ الله كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا ﴿135﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Siz bilcümle umurunuzda adaletle ikaameye devam ve adaleti muhafaza edin. Eğer vakayi' ve mühimmatta ve nâs beyninde cereyan eden havadis ve muamelâtta şehadet ederseniz şehadetinizi beyninizde adalet üzere icra edin, velevse şehadetiniz nefsinize veyahut valideyn vesair akrabalarınızın aleyhine olsun adalet ve insaftan ayrılmayın. Eğer şehadet ettiğiniz kimse ganî olsun, fakir olsun sizin için fakrinden dolayı fakir canibine veya gınasından dolayı ganî tarafına meyletmeniz caiz değildir. Zira; Allah-u Tealâ ganî ve fakir her ikisine evlâdır. Şu halde haktan udûl veya hakkı tağyir veyahut hakkı edadan i'raz etmek için hava ve arzunuza ittiba etmeyin. Eğer ittiba ederseniz âhirette azap görürsünüz. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilicidir.]
Vâcib Tealâ zevçle zevce beyninde hüsnü imtizacı ve musalahanın cevazını beyandan sonra bu âyetle hukuk-u ilâhiyeyi edâ etmeyi emir ve tavsiye buyurmuştur.
K a v v a m ; mübalağayla birşey üzerine kaaim olmak k ı s t ise adalettir. Vâcib Tealâ bu âyette cemi-i mükellefine adalete şiddetle riayet etmek lâzım olduğunu, zulüm ve cevretmekten ihtiraz etmelerini emir ve cemi' umurda ve bilhassa muamelât-ı nâsta şehadetlerini Allah-u Tealâ için edâ edip tarafeynden birine meyletmek caiz olmadığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; velevse o şehadet kendi nefsi aleyhine olsa veya pederi ve validesi ve sair akrabasının mazarratını mucip dahi olsa doğru şehadet etmek vâcibtir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanın kendi nefsine ikrarı kendini ilzam ettiğinden
ş e h a d e t denmiştir. Yahut âhar hakkında şehadeti, kendi mazarratını mucip olursa kendi aleyhine şehadet demektir.
A d a l e t l e k ı y a m ; fiil, ş e h a d e t ; söz olup fiil kavilden yani sözden akva olduğu için adaletle kıyamın ehemmiyetine binaen şehadet üzerine takdim olunmuştur. Yahut a d a l e t l e
k ı y a m ; nefsinden azabın zararını defetmek, ş e h a d e t ; çayırdan zararı defetmek olup, nefsinden zararı defetmek mukaddem olduğu için, adalet şehadet üzerine takdim olunmuştur. Aleyhine şehadet edeceği kimse ağniyadan olursa, gınasına riayet ve fukaradan olursa fakrına merhamet caiz olmaz. Zira; onların mesalihine , Allah-u Tealâ herkesten ziyade lâyık olduğu cihetle şehadeti ketmin caiz olmadığını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Adaletten ayrılmak için havaya ve nefsin arzusuna tâbi olmak haram ve hakkı tahrif ve tağyir ve haktan iraz etmek menhi olduğunu dahi beyanla nefsin arzusuyla adaletten inhirafın hürmetini beyan etmiştir. Çünkü birşeyden nehiy; o şeyin hürmetini icabeder. Binaenaleyh; nefsin arzusuna tebaiyetle şehadette adaletten ayrılmak haramdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bir zenginle bir fakir muhakeme için Huzur-u Risalete geldiklerinde, fakirin ganiye zulmedemeyeceği hatıra gelmesi üzerine âyetin nazil olduğu ve adaletin fakir ve ganî herkese nazaran lâzım bulunduğunu beyan hakkında vürud ettiği mervidir.
(ان تعدلوا) şehadeti edada haktan tecavüz etmek, (وان تلووا) şehadeti eda ederken haktan lisanım dürmek ve lâyıkı veçh üzere şehadet etmemektir. (اوتعرضوا) şahit, şehadetten kaçıp hakkı saklamaktır.
Hulâsa; herkese adaletle kıyam şiddetle lâzım olduğu ve her kim hakkında olursa olsun velevse kendi nefsi için veyahut en ziyade yakın olan validesi, pederi ve sair akrabası hakkında olsun şehadetini Allah-u Tealâ için ikaame edip, şehadette adaletten ayrılmak caiz olmadığı fakir ve zengin hukukta müsavi olup, cümlesine adaletin lâzım ve adaletten ayrılmak ve hakkı tağyir ve tahrif etmek için nefsin arzusuna ittibam haram olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ adaletle emrettikten sonra, adaletin levazımından olan imanla emretmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللهُ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ وَمَن يَكْفُرْ بِاللهُ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا ﴿136﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Allah-u Tealâya ve resûlüne ve resûlü üzerine Allah'ın inzal ettiği'a ve'dan evvel inzal olunan bilumum kitaplara imanda devam ve sebat edin. Eğer bir kimse Allaha, meleklerine, kitaplarına, resûllerine ve yevm-i âhirete küfrederse tarîk-ı haktan çıkar ve hakka takarrub edemez bir halde muhakkak dalâleti ihtiyar etmiş ve yoldan çıkmıştır.]
Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyette hitap; müminlere olduğu için, âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi imanla emir olsa hasılı tahsil olacağından bu makamda emir; imanda devam ve sebat manâsınadır. Yani «Ey müminler ! İmanınızda devam ve sebat edin» yahut «İcmalen iman edenler delâil-i tafsiliye ile istidlal ederek iman edin» demektir. Yahut hitap; münafıklaradır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey lisanıyla iman eden müminler ! Kalbinizle dahî iman edin ki, mümin-i hâlis olasınız] demektir. Yahut hitap; ehl-i kitabadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ey Tevrat'a ve İncil'e iman eden müminler !'a ve daha evvel nazil olan kitaplara iman edin] yani «Sizin kitabınızdan evvel ve sonra nazil olan kitaplara iman edin» demektir.
Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı teyid eder. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) ve etbaı Huzur-u Risalete gelerek «Ya Resûlallah ! Biz sana, kitabına, Musa'ya, Tevrat'a ve Üzeyr'e iman eder ve bunlardan maadaya küfrederiz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa, imanda muteber olan; devam olduğu gibi Allah'a ve resûllerinin cemiine, meleklerine, kitaplarının küllisine ve yevm-i âhirete iman etmek olduğu ve bunlardan birine küfrün cemiine küfür mesabesinde olup, bunlara küfredenin hakka karîp olamaz derecede dalâleti ihtiyar ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ imanda sebatın lüzumunu ve kâfirlerin dalâletini beyan ettiği gibi, imandan sonra küfrün fesadını dahî beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّمْ يَكُنِ اللهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلاً ﴿137﴾
بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا ﴿138﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Musa (A.S.) a iman ettiler. Badehu Samiri'nin ihzar ettiği buzağı suretine ibadetle küfrettiler. Sonra Musa (A.S.) Mîkattan geldi, tekrar iman ettiler. Badehu, Musa (A.S.)ın vefatı ve bazı enbiyanın âhirete rıhletleriyle zaman uzadı, vahiy kesildi. Emr-i dinde fetret ve zaaf arız olunca Allah-u Tealâ İsa (A.S.) ı gönderdi ve İncil'i inzal etti, O'na da küfrettiler. Badehu İsa.(A.S.) ın cemaati münkariz olunca Cenab-ı Hak âhir zamanda mebus olacak resûlü ve'ı gönderdi, ona da küfür ve dâvetine icabetten istinkâf ettiler ve adavet ve husûmetlerini teşdid etmekle küfür yönünden ziyade oldular. Şu evsafı hâiz olan kimseler küfür üzere ısrar ettikçe Allah-u Tealâ onların günâhlarını mağfiret eder olmadığı gibi, onlar dalâlete münhemik oldukça doğru yola hidayette kılar da olmadı. Çünkü; dalâleti irtikâb ettiklerinden hidayetten nasibedar olamazlar. Habibi Zişanım ! Kalpleri küfürle dolu, lisanlarıyla iman iddiasında bulunan münafıkları kendileri için olan azab-ı elimle tebşir et.]
Nisaburi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile kiraren ve miraren iman edip küfredenler, Cenab-ı Hakka yakîn üzere kalbinde iman etmeyenlerdir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile sadakatla yakîn üzere iman eden kimse imanından kolaylıkla dönemez. Şu halde muteber bir imanla iman edemeyen kimseler bazı zamanda mümin ve bazı zamanda kâfir olur ve akıbet kâfir olarak gider. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın mağfiret buyurmayacağım ve tarîk-ı hakka hidayette kılmayacağını beyan etmesi de bu misillilerin ekseri evkatta küfür üzere gideceklerine mebni olmasıdır. Çünkü; imanında yakîni olmadığından sebat edemez. Binaenaleyh; alelekser küfürle gider, Cenab-ı Hak da mağfiret etmez.
Âyetin Yehûd hakkında nazil olduğu ve onların evvelâ Musa (A.S.)'a iman edip sonra küfür ve daha sonra iman etmek suretiyle bizim nebimize gelinceye kadar bu hâlin devam ettiği gibi, bizim nebimize küfürde ısrarla küfürlerini tezyid ettiklerini tasvir edip, onların hallerini beyan ettiği Kazi ve Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır.
Yahut âyet; münafıkların hallerini tasvirdir. Çünkü; münafıklar evvelâ İslâmı izhar ve kalpleriyle küfreder ve müminleri gördüklerinde imanlarından ve kâfirleri gördüklerinde küfürlerinden bahsetmeleri ikinci imanları ve ikinci küfürleridir. Müslümanlar hakkında enva-ı hileler icadında, adavet ve husûmette devamlarıyla küfürleri izdiyad etmiştir. Küfürleri, hal-i küfürde isabet ettikleri günâhları sebebiyle tezayüd ettiğinden veyahut din-i İslâmı istihza; küfrün en büyük derecatından olduğu cihetle küfürleri tezayüd ettiğinden küfürlerinin izdiyad ettiği beyan olunmuştur. İslâmdan küfre ve küfürden İslama intikaal edenlerin mağfiret ve doğru yola îsal olunmayacakları, küfür üzere ısrar edip tevbe etmemek şartıyla meşruttur. Binaenaleyh; tevbe ederlerse mümin olurlar ve imanla giderler.
T e b ş i r a t ; sürür verecek yerde olup bu makamda ise azab-ı elimle tebşir olduğundan, tebşir tâbirinde münafıkları istihza vardır. Yahut t e b ş i r ; mutlaka insanın yüzünü tağyir edecek bir haberdir. Binaenaleyh; haber, iyiliğe dair olursa, insanın yüzü gülmekle ve kötülüğe dair olursa ekşimekle tağayyür hasıl olur. Şu halde mutlaka habere beşaret denebilir. Velevse o haber bu âyette olduğu gibi, azabı haber olsun.

***
Vâcib Tealâ münafıklara azab-ı elimle tebşirini resûlüne emrettikten sonra münafıkların evsaf-ı zemimelerini beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا ﴿139﴾

buyuruyor.

[Azab-ı elimle mübeşşer olan münafıklar şol kimselerdir ki, onlar kâfirleri müminlerin dûnunda dost ittiftaz ederler. O münafıklar kâfirler indinde ululukla izzet ve nusretini taleb ederler. Ve Yehûd'un aziz olup, izzet sahibi olduklarını itikad ederler de onları dost ittihaz etmekle ve görüşüp konuşmakla kendilerine muin ve nasır olacak mı zannederler? Eğer böyle itikad ederlerse, itikâdları fâsiddir. Zira; izzet-i hakikiyenin ve kuvvet-i asliyenin ve galebe-i maneviyenin cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsustur.] Allah'ın gayrıda izzet olmadığından Allah'ın başkasından izzet taleb etmek ve onlarda izzet var zannetmek hatadır. Zira izzet; Allah'a mahsus olduğu gibi, kullarını aziz kılmak da Allah'a mahsustur.
K â f i r l e r i d o s t i t t i h a z e d e n l e r le murad; münafıklar ve k â f i r l e r le murad; Yahûdilerdir. Münafıklar Yahudilerle dostlaşırlardı. Keenne Yehûd Resûlullah üzerine galebe edecekler ve münafıklar da o galebeden istifade edeceklerdi. Cenab-ı Hak onların itikatlarını bu âyetle reddetmiştir.
«İzzetin kâffesinin Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu» beyan etmek; «Kudret-i kâmilenin Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu» beyan etmektir. Amma Allah-u Tealâ'nın kudret ve kuvvet verdiği resûllerde ve müminlerde dahî Allah'ın ianesiyle izzet olduğundan bu âyetle (ولله العزة ولرسوله وللْمُؤْمِنِينَ) âyeti beyninde tenakuz yoktur. Çünkü Allah'ın gayrısında hâsıl olan izzet; Allah'ın ianesiyle olduğundan, esas itibariyle cümle izzet Allah-u Tealâ'ya mahsus demek doğrudur. Zira; hepsi kudret-i ilâhiyeyle hasıldır.
Hulâsa; bu âyette üç hüküm vardır:
B i r i n c i s i ; münafıkların müminleri bırakıp, kâfirleri dost ittihaz etmeleridir.
İ k i n c i s i ; münafıkların kâfirlerden kuvvet ve yardım istemeleri ve onlarda büyüklük var zanneylemeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; cemi-i kuvvet ve kudretin Allah-u Tealâ'ya mahsus olmasıdır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların evsaf-ı zemimelerinden bazı âhari beyan etmek üzere:

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللهُ يُكَفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلاَ تَقْعُدُواْ مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِّثْلُهُمْ إِنَّ اللهُ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا ﴿140﴾

buyuruyor.

[Ey cemaat-i müslimîn ! Sizin üzerinize'da Allah-u Tealâ inzal etti ve «Siz Allah'ın âyetlerine küfür ve müşrikler tarafından istihza olunduğunu işittiğiniz zaman onlarla beraber oturmayın.'a ta'nın gayrı bir kelâma başlayıncaya kadar bir mecliste beraber bulunmayın» demekle ehl-i küfürden ihtirazınızı size tavsiye etmişti. Binaenaleyh; sizin ihtirazınız vâcibtir. Zira; onları terketmeyip onlarla beraber oturduğunuzda günâh işlemekte siz de onlar gibi olursunuz. Çünkü, masiyete rıza; ayn-ı masiyettir ve onlardan î'raz etmeye ve beraber oturmaya muktedirken oturmak rızaya delildir. Binaenaleyh; onlarla'a ta'nettikleri mecliste bulunursanız azaba istihkakta onlara müşarik olursunuz. Zira; Allah-u Tealâ münafıkları ve kâfirleri müçtemian Cehennem'de cem edicidir.]
Bu âyet-i celile;'ı istihza edenlerle oturmak caiz olmadığını beyan eden bir âyetin evvelce nazil olduğunu hikâye ediyor. Çünkü; müşrikler Mekke'de meclislerde'ı istihza ve ta'n ettiklerinden onlarla oturmak ve ihtilâf etmekten ehl-i imanı men'etmek üzere:

(واذارأيت الذينَ يخوضونَ فى آياتنافاعرض عنهم حتىيخوضوا فى حديث غيره)

âyeti nazil olmuştu. Yani «Bizim âyetlerimiz hakkında bâtıl söze dalmış olan ve ta'neden kimseleri gördüğünde, onlar'a ta'nın gayrı bir söze başlayıncaya kadar onlardan î'raz et» demektir. İşte şu tercümesi sadedinde bulunduğumuz âyet, Mekke'de nazil olan bu âyetin ahkâmından bahsediyor. Medine'de Yehûd'un ileri gelenleri'ı zem ve t'an ederler ve onların meclisinde münafıklar da bulunur, dinlerler ve onlara muvafakat da ederlerdi. Cenab-ı Hak o münafıklara hitaben buyurdu ki «Ey münafıklar ! Muhakkak Allah-u Tealâ'da sizin üzerinize inzal etti ve buyurdu ki, halü şan şöyledir: Siz Allah'ın âyetlerini istihza edilir ve küfrolunur gördünüz ve işittiğinizde onlar'a ta'nın gayrı bir kelâma başlayıncaya kadar onlarla beraber oturmayın, eğer oturursanız siz de onlar gibi olursunuz. Zira; siz onlardan î'raz etmeye kaadir olduğunuzdan, beraber oturmaktan mesulsünüz» buyurmuştur.
Bu âyet; küfre rızanın, küfür ve masiyete rızanın masiyet olduğuna ve bir münkiratı görüp ehl-i münkirle beraber oturup, kendi bilfiil işlemezse de razı olduğu cihetle bilfiil günâha mübaşeret edenlere günâhta müşterek ve müsavi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; insanın mümkün olduğu kadar masiyet meclisinde bulunmaması lâzımdır. Eğer bulunur, inkâr etmezse günâhkâr olur. Amma münkirata razı olmayarak korkusundan ve ehl-i masiyetin şerlerinden nefsini vikaaye için oturursa masiyette müşterek olmaz. Zira; zaruret messederek oturduğundan mesul değildir.
Münafıklar, kâfirlerle'ı istihza meclisinde içtima ettikleri gibi Cehennem'de dahi içtima edeceklerini Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş ve kâfirlerle beraber münafıkları Cehennem'de cem edeceğini bildirmiştir.
Hulâsa; esas-ı şeriat olan Kur'ân'ı ve sair ahkâm-ı şer'iyeyi istihza eden bir mecliste oturmak caiz olmadığı ve eğer birrıza oturursa istihza edenlerle günâhta müşterek olacağı ve kâfirlerle münafıkların Cehennem'de cem'olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların evsaf-ı zemimelerinden bazı âhari dahî beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللهُ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً ﴿141﴾

Buyuruyor.

[Münafıklar şol kimselerdir ki, onlar sizin helâkinizi gözetirler ve daima fırsata ve size bir kötülük isabetine intizar ederler. Şu halde eğer sizin için taraf-ı ilâhiden bir fütuhat, galebe ve em-val-i ganimet hâsıl olursa onlar «Biz de sizinle beraber olmadık mı ve askerinizde dahil değil miyiz, ne için bize sehim vermiyor ve neden em val-i ganimetten bizim hissemizi ayırmıyorsunuz?» derler ve eğer kâfirler için muharebeden galebe ve istilâ gibi bir nasip olursa, onlar kâfirlere hitaben» Biz size muavenet etmedik mi, muharebede tekâsül etmek ve geriden gelmek ve müminlerin kalplerine korku ilkaa eylemek gibi şeylerle size muavenette bulunmadık mı ve müminleri sizden defetmedik mi ve onların sırlarını size haber vermek suretiyle, onların şerrinden sizi halâs ey-lemedik mi? Sizin üzerinize vâcib olan galebeniz ve ganimetinizden bizi hissedar etmelisiniz. Zira; biz sizin galebenize sebep olduk» demekle kâfirlerin galebesine iştirak etmek isterler. Şu halde onların imanlarına ve nifaklarına mübalât etmemek lâzımdır. Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette beyninizi fasleder ve münafıklarla müminlerin hali yekdiğerinden kıyamette temeyyüz eder, birbirinden ayrılırlar ve yevm-i kıyamette münafıklar, müminler aleyhine hüccet ve delil ibraz etmek isterlerse de ibraz edemezler. Zira; Allah-u Tealâ müminler aleyhine kâfirler için tarîk halketmez ve onlar elbette hüccet ibraz edemezler.]
İ s t i h v a z ; galebe manâsınadır. Münafıkların «Biz size galip olmadık mı?» demeleri; «Biz hakkıyla müminlere muavenet ve müzaheret etmiş olsaydık size galebe edeceğimiz şüphesizken, biz muavenette bedaet gösterdik ve onları birtakım hayalât ve hiyelü desaisle aldattık. Sizden onları tehir ve şerlerinden sizi vi-kaaye ettik. Binaenaleyh; size isabet eden emval-i ganimetten bize de nasip verin» demeleridir. Yahut münafıklar Yahudileri ve kâfirleri İslama duhulden men'etmişler ve demişlerdi ki, «Muhammed (S.A.) in işi zayıftır, yakında siz ona galebe eder ve kuvvet bulursunuz. Onun dini ve işi inkıraza mütemayildir. Binaenaleyh; sakın dinine dahil olmayın.» Şimdi bu sözlerini hikâye ederler ve derler ki; «Biz size İslama duhulden men'etmekte galebe etmedik mi ve siz gaalip olacaksınız demedik mi ve müminlerin dininden ve namazından ve amelinden sizi men'etmedik mi, şimdi sözümüzün doğru olduğunu gördünüz ve anladınız ya? Aldığınız emvalden bize de vermelisiniz. Zira; biz sizi İslama duhulden men' etmemiş olsaydık, siz şimdi bu galebeye nail olamazdınız.» İşte münafıklar böyle demekle kâfirlerden hisse isterler.
Müminlerin zaferi emr-i azîm ve âhirette bakî ve sevabı mucip olduğundan Cenab-ı Hak fetih tabir buyurmuştur. Amma kâfirlerin zaferi âhirete bir fayda temin etmediğinden emr-i denî ve bekaası olmayıp, akıbeti dünyada zem ve âhirette azap olduğundan kâfirlerin şanlarını tahkir için onların zaferine nasip tabir buyurmuştur ki, dünyaca bir haz almaktan ibarettir.
Kâfirlerin müminler aleyhine hüccetleri olmayacağı âhirete mahsustur, bu dünyada değildir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir kimse Hz. Ali'ye bu âyetten sual ederek «Allah-u Tealâ kâfirler için bizim aleyhimize bir tarîk halketmeyeceğini beyanediyor, halbuki kâfirler bizimle mukaatele ediyorlar» dediğinde Hz. Ali'nin «Kâfirler için müminler aleyhine hüccet olmamak âhirete ve yevm-i kıyamete mahsustur» buyurduğu mervidir. Yahut dünyaya mahsustur ki «Müminlerin hücceti dünyada kâfirler üzerine galiptir. Kâfirlerin müminler aleyhine ikaame edecek delilleri bulunmaz ve hüccetle müminlere kimse galebe edemez» demektir. Çünkü; din-i İslâmın edillesi kuvvetli olduğundan edyan-ı saire erbabından hiçbir kimse din-i İslâmın delillerine karşı delil ibraz edemezler ve her nekadar delil getirseler din-i İslâmın delillerine karşı çok zayıf düşer. Yahut âyetin manâsı: [Allah-u Tealâ müminlerin devletini bilkülliye mahvedip de, müminler aleyhine kâfirlerin devletini ikaame ederek müminleri bilkülliye hakimiyetten iskatla kâfirleri her cihetle hakim kılmaz] demektir. Yahut manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ kâfirler için müminler aleyhine şeriat noktasından tarîk halketmez. Zira; şeriat-ı İslâmiye ilâ yevmilkıyam zahir ve bahirdir. Binaenaleyh; kâfir müslime vâris olamaz ve kâfir müslimin malını istilâ etmiş olsa bile, beynehu ve beynallah malik olamaz. Zira; kâfirlerin müminler üzerine meşru' bir tarîkları yok] demektir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların evsaf-ı zemimesinden diğerini beyan etmek üzere:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ الله وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ الله إِلاَّ قَلِيلاً ﴿142﴾ مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَإِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء وَمَن يُضْلِلِ اللهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً ﴿143﴾

buyuruyor.

[Münafıklar âhâd-ı nâs'a hile ettikleri gibi, Allah-u Tealâ'ya dahi hile ederler. Halbuki Allah-u Tealâ onların hile ve desiselerine karşı onlara hile muamelesini yapar ki. onlara müsaade eder hileye kudret verir. Onlar, haklarında nimet zannederler, halbuki nikmettir. Zira; o nimet zannettikleri hileleri üzerine azaplar terettûp eder ki, eğr bu dünyada o azabı ve şiddetini bilseler helâk olurlar ve münafıklar müminlerle beraber edâ-yı salâta kıyam etseler keselân ve nefret üzere kıyam ederler. Zira, namaza kıyamdan garezleri; nâs'a riyâ edip göstermektir, yoksa garezleri; nâsa riyâ edip göstermektir, yoksa gazrezleri rıza-yı Bâri değildir. Allah-u Tealâ'yı zikretmezler, illâ onlar az zamnad zikrederler ki, hakikatta ihlâs üzere zikretmezler. Belki nâs'a riyâ için zikrederler. Maamafih münafıklar, kâfirler nazarında kâfir ve müminler nazarında mümin değillerdir. Belki küfürle iman beyninde mütereddid ve mütehayyir bir halde bulunurlar. Zira; müminlerle beraber ihlâs üzere mümin; kâfirlerle beraber ihlâs üzere kâfir olmadıklarından ikisinin arasında mütereddid bir halde bulunurlar. Şu halde müminlerden ma'dûd ve müminlere mensup değil ki, müminlere vâcib olan onlara da vâcib olsun ve kâfirlerden ma'dûd ve onlara mensup değil ki, kâfirlerden alınması vâcib olan şey onlardan da alınsın. Eğer bir kimseyi Allah-u Tealâ idlâl ederse, o kimse için hidayet cihetine habibim sen bir tarîk bulamazsın.]
(مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ) Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile «Münafıklar dinlerinde mütereddid ve imanla küfür arasında mütehayyirler» demektir. Münafıkların Allah-u Tealâ'ya h u d ' a l ar ı yla murad; resûlüne İslâmiyeti izhar etmekle, küfür ve adaveti saklamakla hasıl olmuştur. A l l a h – u T e a l â ' n ı n o n l a r a h u d ' a s ı ; onların hud'alarıyla kendilerini cezalandırmaktır.
Münafıklar âhireti itikad etmediklerinden namaz ve sair ibadetleriyim Allah'ın rızasını taleb ederek sevap ümid etmedikleri gibi terkinden ikab korkusu da olmadığından ibadete ve bilhassa salâta kıyamları gayet ağır ve isteksiz bir halde olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü onların maksatları; mücerret riyâ olduğundan elbette gönülsüzdür. Onlar nâs yanında olurlarsa namazı edaya kıyam edip, nâs yanında olmazlarsa edâ etmediklerinden Cenab-ı Hak «Allah-u Tealâ'yı az zikrettiklerini» beyan buyurmuştur. Zira; salâtın ekserisi zikrullah olduğu cihetle eğer salâtı ekseriyetle edâ etmiş olsalar zikrullahı çok yapmış olurlardı.
Tefsir-i Taberi ve Tefsir-i Hâzin'de Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla İbn-i Ömer (R.A.)'dan rivayeten Resûlullah «Münafıkın sıfatı iki sürü koyun arasında mütereddid olyu, bazı gün sürünün birineve bazı gün de diğer sürüye gidip hangi sürünün sürünün malı olduğunu bilmeyen koyun gibidir.» buyurmuştur. Çünkü; bu misilli koyun bazı kere sürünün birinde ve bazı kere âhar birinde olduğu gibi münafık da bazı kere müminlerle ve bazı kere de kâfirlerle bulunur, hangi tarafa mal olacağını kestiremez. Esasen t e z e b z ü b ün manâsı da iki taraftan birine meyl-i kavı ile meyledemeyip, hangi cihete malolacağını tayin edemeyerek şaşkın bir halde ortada kalmaktır.
Bu âyette Allah-u Tealâ'yı çok zikretmek memduh ve az zikretmek mezmum olduğundan Vâcib Tealâ münafıkları Allah-u Tealâ'yı az zikrettiklerinden dolayı zemmetmiştir.
Fahr-i Razi'nin Tefsir-i Keşşaftan naklen beyanına nazaran
dünyaya müstağrak olanların ekserisi bu halde görülür. Çünkü; İslâmiyet izhar edenlerin çoklarıyla birkaç kere refakat edilse kelime-i tevhid ve tehlil işitilmez. Fakat dünyaya müteallik mebahisi dilinden kesmez ve asla onun muhabbetinden yorulmaz ve her vaktini dünya muhabbetiyle geçirmek istediği görülür.
(لاَإِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء) demek; «Ne basiret ve ilim üzere müminlere meyleyler ve ne de cehalet üzere kâfirlere meyleder. Binaenaleyh; kâfir yanma varır kâfir görünür, mümin yanına varır mümin görünür. Bundan maksadı; hangisi galip olursa o galebeden istifade etmek» demektir.
Hulâsa; münafıkların iman izhar etmekle Allah-u Tealâ'ya hud'a etmek istedikleri kendi hud'alarını ayaklarına dolaştırıp cezaandırmak süretiyle onlara hud'a muamelesi yaptığı ve munafıklar namaz kıldıklarında nâsa riyâ ederek gönülsüz kıldıkları ve Allah'ı gaayet az zikrettikleri ve imanla küfür beyninde mütereddid bir halde oldukları ve Allah'ın idlâl etliği kimseye doğru bir yol bulunamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkları bazı müminlerle mümin ve bazı kâfirlerle kâfir görünüp bir karar üzere bulunmadıklarını beyanla zemmettiği gibi müminlerin imanda sebat edip kâfirleri dost ittihaz etmek caiz olmadığını dahî beyan etmek üzere:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَن تَجْعَلُواْ لِلّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا ﴿144﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Kendi kardeşleriniz olan müminlerin dûnunda kâfirleri dost ittihaz etmeyin. Ey müminler ! Kâfirleri datt ittihaz etmekle Allah-u Tealâ için aleyhinize açık ve zahir beyyine, hüccet kılmak murad mı eder ve bu sebeple nefsinizi nâra müstehak kılmak mı istersiniz?]
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile âyet-i celile; ahlâk-ı münafıkîn ile tahalluk etmekten müminleri nehyetmiştir. Çünkü; münafıklar kâfirleri dost ittihaz etmişlerdi. Cenab-ı Hak müminlere «Münafıklar gibi, kâfirleri dost ittihaz etmeyin ve eğer dost ittihaz etmek isterseniz kendi ehl-i din ve ehl-i milletiniz olan müminlerden dost ittihaz ediniz; münafıkları dost etmekle Allah-u Tealâ için aleyhinize hüccet mi ibraz ediyorsunuz?» buyurmakla müminleri kâfirlerle dostlaşmaktan men'etmiştir.
Fahr-i Razi'nin İmam-ı Katâde'den naklen beyanına nazaran âyet-i celilede kâfirler le murad; münafıklardır. Cenab-ı Hak müminleri, münafıkları dost ittihaz etmekten nehyetmiştir. Âyetin sebeb-i nüzulü hakkında beyan olunan rivayete nazaran kâfirler le murad; Yahûdilerdir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Medine'de Ensar-ı Kiram Yahudilerle dostlaşırlardı ve beyinlerinde muahedeleri ve rıza'ları olduğundan fevkalâde bir ihtilât ve emniyetleri vardı. Resûlullah onları dostluktan men'etti. Ensar-ı Kiram «Kimi dost ittihaz edelim» dediler. Resûlullah (S.A.) Efendimiz de «Muhacirini dost ittihaz edin» buyurunca bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat âyette kâfir mutlak zikrolunduğundan hangi milletten olursa olsun kâfiri samimî dost ittihaz eylemek ve esrar-ı ehl-i İslâmı onlara izhar etmek memnudur. Amma umur-u dünyada bazı maslahat için ihtilât etmekte ve muamelâta girişilmekte bir mâni yoktur, caizdir.
Hulâsa; müminler için dost ittihaz etmeye şayan kendi dindaşları ve milletleri olan mümin kardeşleri olduğu ve kâfirleri müminlerin dûnunda dost ittihaz etmek caiz olmadığı ve insanın kendi aleyhine hüccet olacak yerde bulunmak lâyık olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkları zem ve müminleri münafıkların ahlâkından nehyettikten sonra münafıkların makamlarını beyan etmek üzere :

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا ﴿145﴾
إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَاعْتَصَمُواْ بِاللهُ وَأَخْلَصُواْ دِينَهُمْ للهُ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللهُ الْمُؤْمِنِينَ أَجْرًا عَظِيمًا ﴿146﴾

buyuruyor.

[Münafıklar, muhakkak Cehennem derekelerinin en aşağısındadır ve münafıklar Cehennem'in aşağı tabakalarına girdiklerinde sen onlar için onları azaptan kurtaracak bir yardımcı ve şefaat edici kimse bulamazsın. İllâ, şol kimseler ki, onlar kendilerinden sudur eden emarât-ı nifak ve sair hiyelü desaisten ve Resûlullah'a adavetten tevbe ve nedamet ettiler ve yalnız tevbeyle iktifa etmediler. Belki nifak sebebiyle ifsad ettikleri şeair-i İslâmı ve imanı ve sair amellerini ıslah ettiler ve sağlam Allah'ın dinine yapıştılar ve lûtfu keremine itimad ettiler, itaat ve inkıyadlarım halisan liveçhillâh kılarak riyâ ve süm'adan teberrî ettiler. İşte şu evsafla mevsuf olan kimseler müminlerle beraberlerdir ve yakında Allah-u Tealâ müminlere ecr-i azîm verir ve tâibü müstağfir olanlar da müminlerle beraber ecr-i azimden istifade ederler.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile d e r k - i e s e l le murad; Cehennem'in en derin mahallidir. Çünkü; Cehennem tabakaat-ı müteaddidedir. O tabakaların ziyade şiddetlisi derinde bulunan alt tabakasıdır. Bu âyet; münafıkın azabı kâfirin azabından eşed olduğuna delâlet eder. Zira; münafık kâfirlerle beraber kâfir olduğu gibi İslâmiyeti ve ehl-i İslâmı istihza etmek ve İslâm kıyafetinde ehl-i İslâmın esrarına vâkıf olup kâfirlere haber vermek gibi enva-ı küfriyâtı küfürlerine zammettiklerinden azap ve mihnetlerinin kat enderkat ziyade olacağı şüphesizdir.
Vâcib Tealâ bu âyette münafıklara dört şeyle teklifini beyan etmiştir:
B i r i n c i s i ; tevbedir.
İ k i n c i s i ; ıslah-ı amel edip a'mel-i salihayı ihtiyar ve a'mal-i haseneye tamamiyle ikdam etmektir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'ya itimad ve şeriatına i'tisam eylemektir. T e v b e d e n g a r a z ; Allah-u Tealâ'nın rızasını tahsil eylemek ve ı s l a h - ı a m e l den maksat; amelini şer'a tevfik etmektir. Yoksa mesalih-i vakta riayet etmek değildir. Eğer tevbeden ve ameli ıslahtan maksadı celb-i menfaat ve def-i mazarrat olsa tevbeden ve amelini ıslahtan vazgeçer. Çünkü; garazının tebeddülüyle ameli de derhal tebeddül eder. Amma garaz; rıza-yı ilâhi ve saâdet-i âhiret ve din-i ilâhiye î'tisâm olunca bu matlupta tebeddül olmadığı için amelinde dahi tebeddül olmaz.
D ö r d ü n c ü s ü ; ihlâstır. Çünkü ihlâsa mukaarin olmayan amel indallah muteber değildir. Şu tadad olunan dört şey hasıl olunca imanın tekemmül edeceğine ve ecr-i azîme nail olacaklarına işaret için şu evsafı cami' olanların müminlerle beraber bulunacaklarını ve müminlerin ecr-i azîme nail olacaklarını beyan buyurmuştur. Yâni, «Evvelce münafıkken ıslah-ı nefsederek şu beyan olunan dört teklifi yerine getirirse mümin olur ve bu suretle müminlerin nail olacakları ecre o da nail olur» demektir.
Hulâsa; münafıkların Cehennem'in alt tabakasında olacakları ve onları azaptan kurtaracak bir yardımcı bulunmayacağı ve ancak münafıklardan tevbe edip ıslah-ı hâl ederek şeriata yapışıp; dininde ihlâs üzere ibadet edenlerin müminlerle beraber olacakları ve Allah'ın müminlere ecr-i azîm vereceği ve bu ecr-i azimden, evvel münafıkken bilâhare tevbe edenlerin de müstefid olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların makarrı Cehennemin alt tabakası olduğunu ve tevbe edip amellerini ıslah edenlerin müstesna bulunduğunu beyan ettiği gibi şükredenlere ve iman edenlere azap etmeyeceğini dahi beyan etmek üzere :

مَّا يَفْعَلُ اللهُ بِعَذَابِكُمْ إِن شَكَرْتُمْ وَآمَنتُمْ وَكَانَ اللهُ شَاكِرًا عَلِيمًا ﴿147﴾

buyuruyor.

[Eğer siz iman eder ve nimet-i ilâhiyeye şükrederseniz size azab etmekle Allah-u Tealâ ne işleyecek?] Yani sizin azabınızla teşeffi-i sadır mı edecek veyahut celb-i menfaat ve def'-i mazarrat mı eyleyecek? Bunların hiçbirisi Vâcib Tealâ hakkında tasavvur olunmaz. Çünkü; Allah-u Tealâ için teşeffi-i sadır ve celb-i menfaat ve def-i mazarrat muhaldir. Şu halde siz mümin oldukça azapta ne gibi fayda vardır ki, Allah-u Tealâ onu işlesin. [Allah-u Tealâ şükreden kullarına sevap verici ve herkesin isrihkaakını bilici oldu.]
Âyetten maksat; mükellefini tâata terğib ve kabahattan ihtiraza sevketmektir. Şu halde «İnsan âmâl-i haseneyi işleyince Vâcib Tealâ'nın lütuf ve keremi hasebiyle size azab etmesi lâyık olmaz» demektir.
Vâcib Tealâ'nın şâkir olması; kullarına sevap verip ve az amellerine mukaabil çok ecri ihsan etmesidir. Kâfirin küfür üzere ısrarı Beyzavi'nin beyanı veçhile hastalığa ve elem-i cismanî ve rûhanîye müeddî olan sû-u mizaç menzilesindedir. Tedavi ile sû-u mizacı izale eden kimse hastalığından halâs olduğu gibi imanla küfrü izale eden kimse de azab-ı küfürden halâs olur.
Bir kimse evvelemirde nimeti görüp şükreder, ondan sonra dikkat nazarıyla nazar edip o nimeti in'am eden mümini görüp iman ettiğinden, şükür iman üzerine takdim olunmuştur ki, nimete şükür; nimeti bilmeye ve nimeti bilmek de o nimeti veren mün'imini bilip vücudunu tasdika tevakkuf etmeye sebep olduğundan nimete şükür; imana sebeptir. Binaenaleyh; âyette şükür; iman üzerine takdim olunmuştur. Zira; sebepler müsebbep üzerine mukaddemdir.
Hulâsa; Vâcib Tealâ kâfire küfründen ve âsiye isyanından dolayı azabeder. Yoksa, onun azabından Cenab-ı Hakka ait birşey yoktur.

Vâcib Tealâ münafıkların günâhlarını beyanla esrarını izhar edip onları âleme rüsvâ edince keşf-i esrar etmek, rezil ve rüsva kılmak caiz olmayıp illâ zâlim ve mekrü hilesi çok olan kimseler hakkında caiz olduğunu beyan etmek üzere :

لاَّ يُحِبُّ اللهُ الْجَهْرَ بِالسُّوَءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَن ظُلِمَ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا عَلِيمًا ﴿148﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kötü işi izhar ve ifşa etmeye ve sözün çirkinini yüksek sesle söylemeye razı olmaz. Ancak zulmolunan kimse zâlimin ahval-i seyyiesini savt-ı bâlâ ile işaa ve izhar ederse onu sever ve mazlumun duâsına derhal icabet eder. Allah-u Tealâ kullarının münacatını işitir ve hallerini bilir oldu] ki, herkesin istihkakına göre amelinin cezasını verir.
Yani; Allah-u Tealâ cehren söylenen çirkin sözü sevmez, illâ mazlum olan kimsenin zalimden gördüğü zulmü serd ve beyan için cehren söz söylemeye ve mazlum olan kimse sesini yükselterek zalimin aleyhine duâya müsaade vardır ve zalimin zulmünü nâs'a işâa ve ilân edebilir. Gerçi nâs'ın mestur olan ahvalini keşfetmek caiz değilse de zâlimin zulmünü —gasp veya sirkat etti veyahut bigayrıhakkın darb etti gibi zulmü her neye müteallik ise ona ait sözlerle— işaa ve ifşa etmek caiz olduğuna âyet delâlet eder ki, nâs o zâlimin zulmünü bilsinler ve şerrinden hazer etsinler.
Resûlullah'ın «Fâsıkı, fıskıyla zikredin ki, nâs o fâsıktan hazer etsinler» kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder.
Âyetin ahirinde «Vâcib Tealâ'nın işitici ve bilici olduğunu beyan etmek; «Taraf-ı ilâhiden mezun olduğu sözü cehren söylemekte zâlimden sudur etmeyen şeyleri söylemekten ve daha fazla itale-i lisan etmekten tahzir» etmektir. Yani, «Mazlum fazla italeden ve vaki olmayan şeyi hiddet ve gazapla söylemekten ittikaa etsin. Zira; söylerse Allah-u Tealâ işitir ve bilir ve sözünün muktezasına göre mücazat eder» demektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile (Ebubekir) Hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebubekir (R.A.)'a Huzur-u Risalette bir kimse kiraren ve miraren itale-i lisanda bulundu. Ebubekir Hazretleri sükût etti. Tekrar o kimse itale-i lisan edince, Ebubekir Hazretleri reddetti. Resûlullah'ın derhal kıyam eylemesi üzerine Hz. Ebubekir «Ya Resûlallah ! Bana defaatla itale-i lisan ettiği halde sükût buyurdun. Ben bir defa kelâmını reddedince kıyam ettin. Hikmet nedir?» dediğinde Resûlullah «Sen sükût ederken bir melek tarafından cevap veriyordu. Sen reddedince melek gitti, şeytan geldi. Şeytan'ın geldiği yerde ben niçin oturayım» buyurunca âyetin nazil olduğu mervidir.
Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet müsafir hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bir kavme nazil olan müsafire ikram ve it'am etmediklerinden dolayı müsafir şikâyet eyledi ve şikâyeti üzerine itab ettiler. Müsafirin mazlum olduğu miktar şikâyete hakkı olduğunu beyan hususunda âyetin nazil olduğu mervidir. İmam-ı Mücahid «Bir müsafirin nazil olduğu hane sahibi müsafirine riayet etmezse müsafirin hürmet olunmadığını beyan etmeye hakkı vardır» buyurmuştur.
İşte Cenab-ı Hak bu âyetle insanları kemâl-i edebe ve hüsn-ü terbiyeye ve nezaket-i lisaniyeye davet etmiştir. Binaenaleyh; insanlar her yerde ağzına gelen sözü söylemek ve fahiş sözleri velev lâtife tarzında olsun âdet etmemek ve daima lisanını nezaket üzere bulundurmak lâzım olduğu gibi mazlum olsa bile zalimin zulmü miktarı söyleyip ziyade söylememek elzem olduğunu ve söylerse Cenab-ı Hakkın sevmediğini ve kulunun sözlerini işittiğini beyan etmiştir.
Hulâsa; bir kimsenin âhara fuzulî olarak itale-i lisanı ve aharın gizli esrarını fâşetmesi caiz olmayıp, ancak mazlum olursa zalimin zulmünden zulmü miktarı bahsetmek ve herkese ilân etmek caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ cehren kötü sözle fuzulî olarak halkı acıtmak caiz olmadığını beyan ettiği gibi halka ikram ve zarardan vikaaye etmek lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

إِن تُبْدُواْ خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُواْ عَن سُوَءٍ فَإِنَّ الله كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا ﴿149﴾

buyuruyor.

[Eğer nâs'a hayrı izhar ve mele-i nâs'ta fukaraya ihsan ederseniz veyahut hayrınızı gizler, fukaraya gizli olarak ihsan ederseniz veyahut halkın size vaki olan hatalarını affederseniz sizin için elyak ve ahsen olduğu gibi ahlâk-ı ilâhiyeyle tahalluk etmiş olursunuz. Zira; Allah-u Tealâ affedenlerin kusurlarını mübalağayla affedici ve sevap ihsan edip, ihsan ettiği sevabı sahibine isaline kaadir oldu.]
Yani; ibadet, tâat, hayrat ve hasenatı sizin için izhar ve ihfa ve size karşı kusur edenlerin kusurlarını affetmeniz caizdir. Zira; siz affederseniz Allah-u Tealâ da sizin kusurunuzu affeder ve affetmeye kaadirdir.
Vâcib Tealâ zâlimden ahz-i intikaam etmeye âyet-i sabıkada müsaade ettikten sonra bu âyette mazlumu zalimden affetmeye terğib ve mekârim-i ahlâka teşvik etmiştir. Zira affedenleri affedeceğini beyan etmek; affa terğib etmektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile e n v a – ı h a y r a t iki şeyde içtima eder:
B i r i n c i s i ; hakka karşı sadakat.
İ k i n c i s i ; halka karşı ahlâk-ı hasene ve hüsn-ü muaşerettir.
Halka taallûk eden dahi iki kısımdır:
B i r i n c i s i ; halka menfaat îsal eylemek,
i k i n c i s i; halktan zararı defetmektir. Hayrı izhar veya ihfa etmek; halka menfaat îsal etmeye ve affetmeyi beyan; halktan mazarratı defe işarettir. Şu halde bu iki kelime enva-ı hayratı câmi'dir.
Allah-u Tealâ erbab-ı cinayetten ahz-i intikaama kadir olduğu halde affettiğini beyan etmek; ibad üzerine lâzım olan evamir-i ilâhiyeye iktida etmek olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh; mazlum ahz-i intikaama kaadir olduğu halde intikaamını almak caizse de affetmesi evlâdır. Zira; intikaam almakta sevap yoktur, lâkin affetmekte sevap vardır. Şu halde mümin için sevap olan ciheti ihtiyar etmek elbette evlâdır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahlâkını ve müminlere lâyık olan ef'ali beyan ettiği gibi Yahudilerin ahlâkını dahi beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللهُ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللهُ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً ﴿150﴾
أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا ﴿151﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'ya ve resûllerine küfrederler ve küfretmekle beraber Allah-u Tealâ ile resûlleri beynini tefrik etmek isterler ve «Resûllerin bazısına iman ve bazısına küfrederiz» derler ve imanla küfür arasında bir tarîk ittihaz etmek murad ederler. İşte şu evsafı haiz olanlar ancak küfr-ü hakikî ile kâfirlerdir ve küfürleri sabit ve muhakkaktır. Zira; imanla küfür arasında bir tarîk yoktur. Çünkü Allah-u Tealâ'ya iman; resûllerine imanla beraber tamam olur. Ve resûllerin taraf-ı ilâhîden tebliğ ettikleri ahkâmı icmalen ve tafsilen tasdik etmedikçe iman muteber olamayacağından resûlleri ve getirdikleri ahkâmı tamamen tasdik lâzımdır. Binaenaleyh resûllerin bazısına küfür cemisine küfür gibidir ve Biz Azîmüşşan kâfirlere ihanet edici azabı hazırladık.]
Enbiyanın bazısına iman ve bazısına küfretmek; Yehûd ve Nasara'nın adât-ı batılalarındandır. Çünkü Yehûd; Hz. Musa'ya ve Tevrat'a iman eder ve Hz. İsa'ya ve İncil'e ve Hz. Muhammed (A.S.)'a ve Kur'ân'a küfrederler. Nasara ise Hz. İsa'ya ve İncil'e iman eder ve Hz. Muhammed (A.S.)'a ve Kur'ân'a küfrederler ve Allah-u Tealâ'ya iman edip resûllerinden bazılarına küfretmek suretiyle, Allah-u Tealâ ile resûlleri beynini tefrik etmek isterler. Binaenaleyh; küllisine imanla küllisine küfrün arasında bazısına iman ve bazısına küfür suretiyle bir tarîk ihdas ve ittihaz etmek isterler. Halbuki hakta ihtilâf olmaz ve taaddüd de etmez. Eğer onların arzusu gibi küllisine iman, hakikî iman olduğu gibi bazısına iman da iman olsa hakkın taaddüd etmesi lâzım gelir, bu ise bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyanın cemisine iman etmek lâzımdır.
Vâcib Tealâ bazı enbiyaya küfredenlerin küfr-ü kâmil ve küfre lâyıkı veçhile kâfir olduklarını beyan buyurdu ki, asla iman şaibesi olmadığını beyan etmektir. Çünkü; bazısına küfürle beraber diğerine iman asla muteber değildir.
Hulâsa; Allah'a ve resûlüne küfredenlerin ve Allah'la resûlleri beynini imanda tefrik eyleyenlerin ve «Enbiyadan bazısına iman ve bazısına küfrederiz» diyenlerin ve küfürle iman arasında bir tarîk ihdas etmek isteyenlerin cümlesi kâfir olup, onlar için azab-ı mühîn hazırlandığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyan ettiği gibi müminlerin hâllerini ve nail olacakları derecâtı dahi beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ آمَنُواْ بِاللهُ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُواْ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ أُوْلَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَّحِيمًا ﴿152﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'ya ve resûllerine iman ettiler ve resûllerden hiçbirisinin beynini imanla ve küfürle tefrik etmediler. İşte Allah'a ve resûllerinin beyinlerini tefrik etmeksizin resûllerine iman edenlerin elbette yakında ecirlerini veririz. Allah-u Tealâ'nın iman eden müminlere ecirlerini vereceğini uzak birşey addetmeyin. Zira; onları hidayete muvaffak eden Allah-u Tealâ, tarîk-ı haktan onları uzak kılan günâhlarını mağfiret edici ve onlara enva-ı nimetini ihsan etmekle merhamet buyurucudur.]
Beyzavi'nin beyanı veçhile istikbale delâlet eden muzari' sıygasını (سَوْفَ) kelimesiyle tekid etmek; vaadi takviye ve tekid içindir. Zira; «vaad-i ilâhi şüphesiz vücut bulacak» demektir.
Bu âyet-i celile; Yehûd ve Nasara'dan ehl-i kitabı, âhir zaman peygamberi Muhammed (S.A.)'e imana teşvik için sevkolunmuştur. Zira imanda muteber olan; cümle enbiyaya iman edip asla beyinlerini tefrik etmemek olduğunu beyan; Yehûd ve Nasara'nın imanları sahih olmadığını ve iman-ı sahih Muhammed (A.S.)'a iman etmekle olacağını beyan etmektir.
Bu âyet; mürtekib-i kebirenin Cehennem'de ebedî kalmayıp akıbet Cennet'e .gireceğine delâlet etmekle Mu’tezilenin Mürtekib-i kebîre ebedî nârda kalacakları» suretindeki kelâmlarını reddetmiştir. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Allah'a ve resûllerine bilâ tefrik iman edenlerin ecirlerini vereceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurunca mürtekib-i kebîre de her nekadar fıskı olsa dahi mümin-i mu'tekid olduğundan âyetin mazmununda dahildir. Binaenaleyh; Cennet'e dahil olacak ve Cehennem'e girse dahî ebedî Cehennem'de kalmayacaktır.
Hulâsa; Allah'a ve resûllerinin cümlesine bilâ tefrik iman edenlerin yakında ecirlerinin muhakkak olarak verileceği ve herkesin velev fâsık olsun imanının faydasını göreceği ve Allah-u Tealâ'nın gafur ve rahîm olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vâcib Tealâ Yehûd'un rusûl-ü kiramı tefrik ile bazısına iman edip, bazısına iman etmedikleri cihetle imanlarının sahih olmadığını ve hakkaa kâfir olduklarını ve azab-ı mühîn kendileri için hazırlandığını, Allah'a ve resûllerine iman edenlerin ecirleri elbette verileceğini beyan ettiği gibi Yehûd'un cinayetlerinden nev-i âhari dahi beyan etmek üzere :

يَسْأَلُكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَن تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِّنَ السَّمَاء فَقَدْ سَأَلُواْ مُوسَى أَكْبَرَ مِن ذَلِكَ فَقَالُواْ أَرِنَا اللهُ جَهْرَةً فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ ثُمَّ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَن ذَلِكَ وَآتَيْنَا مُوسَى سُلْطَانًا مُّبِينًا ﴿153﴾

buyuruyor.

[Ey Ekremer Rusûl ! Ehl-i kitap kemâl-i cehalet, fart-ı gabavet ve şiddet-i inatlarından nâşi üzerlerine semadan kitap nazil olmasını senden isterler ve semadan üzerlerine kitap nazil olması hava ve heveslerinin arzusu olduğundan ona ittiba eder ve «Bize semadan kitap nazil olsun» derler. Habibim ! Onlardan sen bunun emsali suali çok görme. Zira; onlar Musa (A.S.)'dan, senden istediklerinden daha büyüğünü, muhal ve mümteni olmakta daha ziyadesini istediler ve «Açıktan Allah-u Tealâ'yı bize göster ve sair mevcudat gibi biz Allah-u Tealâ'yı görelim» dediler. Ve Allah-u Tealâ'nın hakkını takdir edemediler ve vâcib Teaİâ hakkında dünyada mümkün olmayan şeyi istemeye kadar cür'et ettiler. Onlar bu misilli lâyık olmadık cürette bulununca nefislerine zulümleri sebebiyle onları semadan nazil olan yıldırım ahzetti. helâk oldular ve kendilerine vahdaniyete delâlet eden mucizat-ı bahire ve delâil-i zahire geldikten sonra Samirî'nin icadettiği buzağı suretine taptılar ve ulûhiyetini itikad ederek kendilerine mabud ittihaz ettiler. Badehu bize tevbeyle rücu' ve nedamet-i kâmileyle nedamet ettikten sonra biz onların bu hatalarını dahî affettik ve Biz Azîmüşşan Musa (A.S.)'a açık mu'cize verdik ki, o mu'cize onları imana mecbur etti.]

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'ya i'tâ olunan sultan-ı mübîni beyan etmek üzere :

وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لَهُمْ لاَ تَعْدُواْ فِي السَّبْتِ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا ﴿154﴾

buyuruyor.

[Onlardan kuvvetli bir ahdalmak ve lâyıkıyla imana onları muztar etmek üzere Biz Azîmüşşan onların üzerine Tur Dağı'nı kaldırdık ve «Eğer iman ederseniz dağı üzerinizden gidereceğiz ve eğer imandan imtina ederseniz Tur Dağı'nı üzerinize dökeceğiz» demekle tehdid ettik ve onlara «Beyt-i Mukaddes'in kapısında secde edici olduğunuz halde dahil olun ve alnınızı ve yüzünüzü türab-ı mezellete sürün ve kemâl-i tevazu ve itaat üzere devam edin» demekle onları daire-i itaata davet ettik. Onlarsa nakz-ı ahdedip enva-ı isyanı irtikâb ettiler ve onlara lisan-ı Davud (A.S.) üzerine alâ tarik-il ahdi vel’mîsak «Cumartesi gününe riayet edin ve tecavüzde bulunmayın ve bizim size beyan ve emrettiğimiz hududumuzdan harice çıkmayın, Cumartesi günü balık avlamayın» demekle onlardan kiraren ve miraren ağır ahid ve misak aldık ki, edna aklı olan, bizim onlardan aldığımız ahdi nakza cüret etmez. Lâkin onlar her defasında nakz-ı ahdederek emrimize muhalefet ettiler.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Yahudiler Resûlullah'a «Eğer sen dava ettiğin veçhile nebi isen Hz. Musa'ya müçtemian Tevrat'ın geldiği gibi sana da bir kitap gelsin. Biz gözlerimizle muayene ve müşahede edelim ve sözüne inanalım ve filân ve filân kimselere de senin resûl olduğunu beyaneder kitap gelsin ki, dava-yı nübüvvette sadık olduğunu bilelim» dediler. Bundan maksatları; taannüd, tekebbür ve telbisât idi. Zira; Resûlullah'ın mucizesi dâvasını ispata kâfi olduğu halde ziyadesini taleb etmek elbette inattan ibaretti.
Hz. Musa'dan cehreten Vâcib Tealâ'yı görmesini taleb edenler gerçi bunların âbâ ve ecdatlarıysa da zaman-ı saâdette bulunan Yahudiler onların evlâdından olup ecdatlarından sadır olan suale razı ve onların mezhebinde bulundukları gibi inat ve istikbarda onlara müşabih olduklarından Hz. Musa'dan ecdatlarının suali, evlâda isnad olunmuştur.
Âyetten maksûd; Yehûd'un tıynetlerini ve halk olundukları cibilliyetlerini ve tabiatlarında olan taannüdü beyandır. Çünkü; onların istediği veçhile Musa (A.S.)'a semadan kitap nazil olmuşken onunla iktifa etmeyip alâ sebil-il muayene Cenab-ı Hakkı görmek talebine cüret ettiklerini beyanla arzuları veçhile semadan kitap nazil olsa dahi iman etmeyeceklerini beyan buyurmuştur.
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetini alenî görmek isteyip yıldırımla helâk olduktan sonra bakiyeleri ibret almayıp buzağı suretini raa-bud ittihazıyla şirke kıyam ettiklerini ve bu kıyamları Hz. Musa'nın mucizeleri geldikten sonra vuku bulduğunu beyan buyurmuştur ki, kemal-i cehalet ve inada münhemik bir kavim olduklarını beyan etmiştir.
B e y y i n â t la murad; saika olmak ihtimali vardır. Çünkü saika; her nekadar şey-i vahidse de Allah'ın kudretine, ilmine ve iradesine muhalif olduğuna delâlet ettiğinden mucizât-ı adîde mesabesindedir.
Yahut b e y y i n a t la murad; saika ve saikadan sonra saikayla helâk olanların ihya olunmasıdır. Çünkü; onlar saikayla vefat ettikten sonra Hz. Musa'nın duâsıyla tekrar dirilmişlerdir.
Yahut b e y y i n a t la murad; Musa (A.S.)'ın yedinde zuhur eden mucizattır. Çünkü; onların dana suretini mabud ittihaz etmeleri enva-ı mucizâtı müşahede ettikten sonra vuku bulmuştur. Asâ ve yed-i beyzâ ve Fir'avn'ın helâki hep Samirî'nin dana suretini ihdasından evvel Mısır'da vuku bulmuştu.
Cenab-ı Hak Musa (A.S.)'a kuvvet, kudret, şevket ve saltanat verdiğini beyanla Resûlullah'ı tesliye buyurmuştur. Yani «Benî İsrail Musa (A.S.)'a ne kadar eza ve inat ettilerse biz ona nusret edip kuvvet verdiğimiz cihetle emrine asla zaaf târî olmadığı gibi senin zamanında bulunan gerek Yehûd ve gerek sair kâfirler her nekadar sana eza ve inat etseler dahî sana asla zaaf târî olmaz ve nusretimize ve senin emrini takviyemize hiçbir halel gelmez» demektir.
Yehûd, din-i Musa'yı kabulden veyahut kabul ettikten sonra irtidad kasdedip şeriat-ı Tevrat'a devamdan imtina ettiklerinden Cenab-ı Hak Tur Dağı'ndan bir parçayı üzerlerine kaldırmakla tehdid ettiğini beyanla Yehûd'un dini kabulde şiddet-i inatlarını beyan buyurmuştur ve Tur Dağı'ndan bir parçanın kaldırılması fevkattabia harikulade mucize kabilinden olduğu cihetle mümin olan kimse bu gibi harikuladelere imanda tereddüd etmez.
Resûlullah'tan kitap nazil olmasını isteyenlerin Yehûd'dan (Kâb b. Eşref) ve (Fahhas b. Azura) olduğu; Tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.
Vâcib Tealâ'nın Benî İsrail'den ahzettiği m i s a k - ı g a l î z la murad; emrettiği evamiriyle amel edeceklerini ve nehyettiği menâhiden kemâl-i ihtimamla imtina eyleyeceklerini tekid etmek ve şiddetli ahid almaktır.
Hulâsa; ehl-i kitabın Resûlullah'tan semadan müçtemian bir kitap nazil olmasını istedikleri ve halbuki Hz. Musa'dan bundan daha büyüğünü isteyip «Allah'ı açıktan bize göster» dedikleri ve bu sualleri üzerine kendilerini zulümleri sebebiyle Allah-u Tealâ'nın yıldırımla ihlâk eylediği ve onların kendilerine Hz. Musa tarafından mucizeler geldikten sonra Samirî'nin icad ettiği buzağı suretini mabud ittihaz ettikleri ve Allah-u Tealâ'nın bu kusurlarını affile Hz. Musa'ya açık mucizeler verdiği ve Yahudileri imana ve insafa davet için Tur Dağı'nı üzerlerine kaldırdığı ve onlardan «Kudüs'ün kapısından girerken secde edin ve Cumartesinde balık avlamayın» diyerek ahd-i galîz aldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'in ahdi nakzettiklerini beyan ettiği gibi nakz-ı ahdetmek sebebiyle uğradıkları cezayı dahi beyan etmek üzere :

فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللهُ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَاغُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً ﴿155﴾

buyuruyor.

[Yahudilerin ahidlerini ve yeminlerini nakız ve Allah'ın âyetlerine küfür ve bigayrıhakkın enbiyayı katletmeleri ve resûllerin onları imana davet ettiklerinde «Bizim kalplerimiz nûr-u irfan ve maarif-i hikmetle dolu ilim çanağıdır» demeleri sebebiyle Biz Azîmüşşan onları enva-ı iptilâ ile müptelâ kıldık ve lanetle dergâh-ı ulûhiyetimizden tardettik ve mubah olan birçok şeyleri onlara haram kıldık. Halbuki onların kalplerinde, umur-u din ve marifete müteallik hiçbir şey yok, belki Allah-u Tealâ onların küfürleri sebebiyle kalplerinin üzerini mühürledi. Şu halde onlar iman etmezler, illâ az kimseler iman ederler.]
Bu âyette beyan olunan cinayât gaayet büyük olduğundan onlar üzerine terettüb eden ukubât da azimdir. Çünkü; ahdi nakzeylemekten ve Allah'ın âyetlerine küfür ve enbiyayı katil ve tekâlifi inkâr etmekten büyük cinayet olamaz. Binaenaleyh bu cinayet-i azîme üzerine'terettüb eden ukubat; dergâh-ı ulûhiyetten tard ve teb'id gibi azîm ukubetlerdir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ’nın â y e t l e r i yle murad; mucizelerdir. Enbiyadan birinin mucizâtını inkâr cemiinin mucizâtını inkâr gibi olduğundan âyât cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Bu âyette (غُلْفٌ) ğılâfın cem'idir. G ı l â f ; birşeyin kabı ve kılıfı demektir. Şu halde kâfirlerin «Bizim kalbimiz ğulf» demekten muradları; «Kalbimiz ilim kabıdır ve ilimle doludur. Bizim kalbimizde olan ilmin gayrı başka ilme ihtiyacımız yoktur. Eğer bizim bildiğimizden başka ulûm-u şer'iye olmuş olsaydı bizim kalbimizde olmak lâzımdı. Madem ki, bizim kalbimizde yoktur. Şu halde başka ilim yoktur» demekle enbiya-yı ızâmı tekzip etmektir. Yahut (قُلُوبُنَاغُلْفٌ) demek; «Kalbimiz kılıf içinde örtülüdür, sizin dediğinizi anlamayız» demektir. Onların «Bizim kalplerimiz ilimle doludur» diyerek iddialarını Cenab-ı Hak tekzip ve kalpleri mühürlü olup asla ilme mahal olmadığını beyanla iddialarını red ve bu mühre sebep onların küfürleri olduğunu beyan etmiştir. Onlardan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve onun etbaıdır. Diğer iman etmeyen Yahudilere nispetle iman edenlerin adetleri gaayet az olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut k a l b le murad; imanlarının kılleti ki, «enbiyadan azıcık zevata iman ederler diğerlerine iman etmezler, şu halde imanları noksan olduğundan muteber değildir.» demek olur.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'un lanetine ve tard ve teb'îde istihkaklarından sebeb-i âhari beyan etmek üzere :

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا ﴿156﴾

buyuruyor.

[Yehûd'un inat ve istikbar üzere küfürleri ve küdürat-ı beşeriyenin birçoklarından beri olan Meryem hakkında büyük bühtan olarak iftira ve azviyatları sebebiyle onlar lanet ve dergâh-ı ulûhiyetimizden tard ve teb'îd olundular.]
Yehûd taifesi babasız oğlan halk etmeye kudret-i ilâhiyeyi inkâra ve Hz. Meryem'e lâyık olmadık birtakım ef al nispet etmeye cüret ettiler. Halbuki Meryem (R.A.)’ın enva-ı ceraim ve muharremattan beraeti ve bilhassa onların isnad ettikleri şeyden iffet ve tahareti meydanda olduğu halde öyle birşeyi nispet etmek bühtan-ı azimdir. Çünkü bühtan; bir kimsenin işlemediği bir cürümle onu itham etmek ve ona iftira eylemektir.
Kudretullahı inkâr küfür olduğundan Cenab-ı Hak küfürleri ve Meryem'e bühtanları sebebiyle «Biz onları enva-ı belâya ile müptelâ kıldık» buyurmuştur. Fakat Hz. Meryem'e bühtan Yehûd'un küfrünü mucip olmuştur. Zira bühtanın sebebi; Hz. İsa'nın Meryem'den babasız vücuda gelmesi olduğundan Cenab-ı Hakkın babasız oğlan halk etmesine kaadir olduğunu inkâr ettikleri için kâfir olmuşlardır.
Hulâsa Yehûd'un bab-ı ilâhiden tard olunmalarına sebep beştir:
B i r i n c i s i ; nakz-ı ahdetmeleridir.
İ k i n c i s i ; Allah'ın âyetlerine küfretmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; enbiyayı katleylemeleridir.
D ö r d ü n c ü s ü ; bizim kalbimiz ilimle dolu demeleridir.
B e ş i n c i s i ; Hz. Meryem'e bühtan etmeleridir.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin kabayihinden nev-i âhari beyan etmek üzere :

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللهُ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا ﴿157﴾
بَل رَّفَعَهُ اللهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللهُ عَزِيزًا حَكِيمًا ﴿158﴾

buyuruyor.

[Yehûd taifesinin müptelâ olduğu belâyânın sebeplerinden birisi de onların «Meryem'in oğlu İsa (A.S.)'ı katlettik ki, o İsa'yı siz Resûlullah zannediyorsunuz» demeleridir. Çünkü; bu sözü sıhhati olmayarak işaa edip bir cinayet-i azîme olduğu halde mübahat ve iftihar tankıyla söylediklerinden Cenab-ı Hakkın dergâhından ve kurb-u izzetinden tardolundular. Halbuki Yahudiler İsa (A.S.)'ı katil ve salbetmediler. Zira; İsa (A.S.) ülülazîm peygamberan-ı zişandan himaye-i ilâhiye ve muhafaza-i subhâniyeyle mahfuz ve afattan masundur ve lâkin onlara bir şahıs İsa (A.S.)'a benzetildi. Onlar İsa (A.S.)'ı zannederek o şahsı katlettiler. İsa zannıyla katlettiklerini İsa diyerek işaa ettiler ve İsa (A.S.)'ın katlinde ve salbinde ihtilâf edenler, İsa (A.S.)'ın katlinden şek ve tereddüd üzerinedirler. Zira; onlar için İsa (A.S.)'ın haline bir ilm-i yakîn yok, ancak zanna ittiba vardır. Hak olan; onlar İsa (A.S.)'ı yakînen katledemediler. Belki Allah-u Tealâ, hıfz-ı ilâhisiyle taraf-ı semaya kaldırdı ve Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'ı yeryüzünden semâya ref'a kaadir ve İsa (A.S.)'ı bir şahsa benzetip katle ttirmekte hakimdir.]
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile eğer bu âyette (رَسُولَ اللهُ) lâfzı Allah-u Tealâ'nın kelâmı olup Yahudilerin kelamından değilse, Yahudiler Hz. İsa hakkında onların reva gördükleri ve istimal ettikleri kelimât-ı kabîha bedelinde Cenab-ı Hak onlara rağmen (رَسُولَ اللهُ) kelime-i hasenesini istimal ve resûlullah olduğunu beyan buyurmuştur.
Eğer bu kelime Yahudilerin kelâmında dâhil ve onların sözünü hikâyeyse Yahudiler Hz. İsa'ya son derece adavet ve husûmetlerinden dolayı istihza tarikiyle (رَسُولَ اللهُ) demişlerdir veyahut Hz. İsa'nın kendi iddiasına göre Resûlullah demişlerdir. Çünkü Yehûd Hz. İsa'nın risaletini itikad şöyle dursun son derece ta'n ederlerdi. Binaenaleyh; resûlullah demeleri alâ tarikilistihzadır.
Yahudilerin İsa (A.S.)'ı katlettikleri yolundaki iddialarını Cenab-ı Hak bu âyetle red ve tekzip buyurmuş ve İsa (A.S.)'ı katlettik zanlarının sebebini beyan etmiştir. Zira; İsa (A.S.)'ı beklemek üzere gözetici koydukları şahsı Allah-u Tealâ İsa (A.S.) suretine koydu. Yahudiler o şahsı İsa (A.S.) zannıyla katlettiler ve fakat katlettik zannedenler şek ve şüpheye düştüler ve dediler ki: «Şu katlolunan İsa ise, bizim bekçi koyduğumuz kimse nerededir, eğer katlolunan bekçi ise İsa nerededir?» Bu suretle tereddüd ve evhamları artmıştır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onların İsa (A.S.) ın katli hakkında şek üzere olduğunu beyan etmiştir.
İsa (A.S.)'ın katline dair ilimleri olmayıp zanna ittiba ettikleri sarahaten zikrolunmuştur. Zan ise insana hakikati bildirir birşey değildir.
Tefsir-i Taberi, (Veheb b. MünebbihVten nakil suretiyle İsa (A.S.)'ın katli hakkında Yehûd üzerine vaki' olan teşbihi şöyle beyan ediyor: İsa (A.S.) on veyahut on yedi ashabıyla bir hanede sohbet ederken Yahudiler katletmek üzere hücum ettiklerinde Allah-u Tealâ cümlesini Hz. İsa şekline koydu. Yahudiler Hz. İsa hangisi olduğunu bilemeyince «Ey sâhirler ! Bize sihrettiniz. Sizin cemimizi katlederiz» dediler. İsa (A.S.) «Sizden Cennet mukaabilinde nefsini kim feda eder» buyurunca ashaptan birisi «Ben fedâ ederim» dedi ve Yahudilere karşı çıkarak «Ben İsa'yım» demesi üzerine Yahudiler onu katlettiler, salbettiler ve zannettiler ki, Hz. İsa'yı katil ve salbettik. Halbuki Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'ı semâya refi' buyurmuştur.
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran ekser-i mütekellimin teşbihi şöyle beyan etmişlerdir: Yehûd, İsa (A.S.)'ı katletmek kasdedince Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'ı semaya refi' buyurdu. Rüesayı Yehûd avam-ı nâs beyninde peygamber olduğu tahakkuk edip, fitneye bâdi olacağından havf ettikleri için Hz. İsa diyerek bir kimseyi katil ve salb ettiler ve «İşte İsa budur» dediler. Çünkü; avam-ı nâs'la İsa (A.S.)'ın çok ihtilâtı olmadığından pek çokları İsa (A.S.)'ın şahsını tanımazlardı.
Yahut, Yehûd üzerine teşbih şöyle vaki olmuştur: Yehûd'un reisi (Yahûza) kendi adamlarından (Taytabus) isminde bir kimseyi Hz. İsa'yı katil için gönderdi. Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'ı semâya ref'etti ve (Taytabus)'u İsa (A.S.) suretinde gösterdi. Onu katlettiler ve salbedince şüpheye düştüler ve «Eğer bu asılan İsa ise (Taytabus) nerededir? Ve eğer (Taytabus) bu ise İsa nerededir?» diyerek şek ve hayret içinde kalmışlardır. Bu rivayetlerin içinde esah olan budur.
Hz. İsa (A.S.)'ın semâya refi bu âyetle sabittir ve semâya ref etmek kudret-i beşere nispetle müteazzirse de Allah-u Tealâ'nın kudretine ve hikmetine nazaran asla taazzür olmadığını beyan için Cenab-ı Hak âyetin ahirinde aziz ve gaalip olduğuna ve kemal-i ilmine işaret için hakim olduğunu ve İsa (A.S.)'ı semaya ref'e kudret ve hikmetinin kâfi bulunduğunu beyan buyurmuştur.
Hulâsa; «Yahudilerin Hz. İsa'yı katlettik» dedikleri ve halbuki, katil ve salbedemedikleri ve lâkin İsa (A.S.)'a müşabih ve onun şeklinde bir kimseyi katlettikleri, Hz. İsa'yı katil hakkında ihtilâf edenlerin şek ve hayret içinde bulundukları ve katline dair ilm-i yakînleri olmayıp zanna ittiba ettikleri ve yakînen katledemedikleri ve Allah-u Tealâ'nın Hz. İsa'yı semaya kaldırdığı, Cenab-ı Hakkın semaya ref etmeye kaadir olup refi, hikmete muvafık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'un kabahat ve cinayetlerini beyan ettiği gibi cümle ehl-i arzın İsa (A.S.)'a iman edeceklerini dahî beyan etmek üzere :

وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا ﴿159﴾

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan hiçbir kimse olmadı; illâ mevtinden evvel İsa (A.S.)'a elbette iman eder ve yevm-i kıyamette ehli kitaptan iman etmeyenlerin aleyhlerine ademi imanlarına ve Yehûd aleyhine tekzib ettiklerini beyanla ve Nasara aleyhine «Allah'ın oğludur» diyerek dâva ettiklerine şehadet eder ve aleyhlerine şahit olur.]
E h l - i K i t a p la murad; Yehûd ve Nasara'dır. Bunların cümlesi vefat etmezden evvel velev rûhları çıkarken olsun iman edeceklerine âyet delâlet eder. Velâkin o vakitte imanları menfaat vermez. Buna nazaran Beyzavi'nin beyanı veçhile âyet; Yehûd ve Nasara'yı Hz. İsa Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna sekerât-ı mevtle imana muztar ve mecbur olmaksızın iman etmelerime terğib etrriştir. Çünkü; her şahıs kablelvefat meleklerin tazyikiyle İsa A.S.)'a iman edeceklerine âyet delâlet eder. Şu halde o zaman gelmeksizin iman etmenin elbette enfa' olduğuna Cenab-ı Hak işaret buyurmuştur. Ehl-i İslâm enbiyanın cümlesine iman ettikleri için bu âyette ehl-i kitabın iman edecekleri beyanolunmuştur.
Kazi'nin ikinci bir tevcihine nazaran (بِهِ) ve (مَوْتِهِ) de bulunan zamirler İsa (A.S.)'a râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Ehl-i kitaptan hiçbir kimse olmadı, illâ o kimse, İsa (A.S.)'ın vefatından evvel İsa (A.S.)'a elbette iman eder.] demektir. Çünkü; İsa (A.S.) Deccal'in hurucunda semâdan nazil olur, Deccal'i katleder. Bütün miletler İsa (A.S.)'a iman eder ve dünya yüzü millet-i İslâmiyeden ibaret olur. Zira; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile din-i Muhammedi cemii edyan-ı hakkayı cami' ve sair edyanı nâsih olduğundan İsa (A.S.) din-i Muhammedîyi takviye ve terviç için nazil olur ve kırk sene yeryüzünde maişet eder. Aslanlar develerle, kaplanlar sığırlarla ve kurtlar koyunlarla gezer ve hiçbiri öbürüne zarar etmez. Yani adalet-i tâmme icra ettiğinden yeryüzü emniyet ye bereket ve istirahatla dolar ve hiçbir hayvan diğerine zarar etmez. Hatta çocukların yılanlarla oynayacağı bile mervidir. Kırk seneden sonra vefat eder ve müslümanlar namazını kılarlar ve defnederler. Hz. İsa'nın kıyametin evvelinde semadan ineceğine ve Deccalı katledip âlemi adaletle dolduracağına ve bütün edyan erbabının kendine inkıyad edeceğine dair ahadis-i celile mevcut ve meşhurdur ve adalet-i tâmme olan yerde her türlü nimetin mevcut olacağında şüphe yoktur.
Hz. İsa'nın yevm-i kıyamette Yehûd'un aleyhine «Valideme kazif ve bana ta'nettiler ve benim dâvamı tekzib ettiler» demekle aleyhlerine şehadet edeceği gibi Nasara aleyhine de şirkettiklerini ve Allah'ın oğlu dediklerini beyanla şehadet edeceği Fahr-i Razi ve Kazi'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin enva-ı fezayihini beyandan sonra fazihaları mukaabilinde dünyada ve âhirette onlar üzerine azabını teşdid ettiğini beyan etmek üzere :

فَبِظُلْمٍ مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ أُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَن سَبِيلِ اللهُ كَثِيرًا ﴿160﴾
وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُواْ عَنْهُ وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا ﴿161﴾

buyuruyor.

[Yahudilerden sudur eden zulüm ve nakz-ı ahd ve tâat-ı ilâhiyeden çıkmaları sebebiyle onlara helâl kılman nimet-i tayyibelerini Biz Azîmüşşan onlar üzerine haram kıldık ve onların, nâstan çok kimseleri tarîk-ı ilâhi olan tarîk-ı tevhidden men' ettikleri ve ribâdan nehyolundukları halde ribâyı almaları ve nâs'ın emvalini ruhsat-ı şer'iye olmaksızın sirkat, gasp, ribâ, rüşvet ve hiyel ü desais gibi batıl tarîklarla ekletmeleri sebebiyle onlara enva-ı azabımızı ihzar ettik ve kâfirlere acıtıcı azabı Biz Azîmüşşan hazırladık.]
Vâcib Tealâ şu tadad edilen ve bundan evvel beyan olunan kabayih ve cinayetleri sebebiyle Yehûd üzerine dünyada tekâlifini teşdid ettiğini ve helâl olan şeyleri onlara haram kıldığını ve âhirette azabını teşdidine de kâfirlere azab-ı elîmi ihzar ettiğini beyanla işaret buyurmuştur.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile e n v a - ı g ü n â h ; ikiye münhasırdır:
B i r i n c i s i ; halka zulüm;
i k i n c i s i ; din-i haktan irazdır. Yahudilerin halka zulümlerini, halkı tarîk-ı ilâhiden men'ettiklerini zikirle beyan buyurduğu gibi gaayet hırs ve tama'larını dahî ribâ'yı ekilden nehyolundukları halde ribâ'yı eklettiklerini ve nâs'ın emvalini batıl tarîklarla yediklerini zikirle beyan buyurmuştur.
Nimetullah Efendi rüşvet ve hiyel-i fukaha ve birtakım müftü taslaklarının halkı idlâl için ihdas ettikleri sahte mesaili; şer'-i şerife isnad ederek nâs'tan aldıkları şeylerle birtakım mürailerin kendilerini zühdü takva kisvesine bürüyerek halktan aldıkları şeyler dahî bu kabildendir, diyor.
«Ribâ'dan nehyolundukları halde ribâ'yı alırlar» demek; ribâ'nın haram olduğunu beyan etmektir. Şu halde nehiylerin hürmet için olduğuna âyette delâlet vardır.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'u zemmettiği gibi Yehûd'dan iman edenleri de methetmek üzere :

لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَاأُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللهُ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا ﴿162﴾

buyuruyor.

[Lâkin Yehûd'dan ilimlerinde sabit ve rasih olanlar ve onlardan müminler sana inzal olunan Kur'ân'a ve senden evvel inzal olunan kitaplara asla tefrik etmeksizin iman ederler, kitaplara ve kitapların sahipleri olan nebilerini asla ayırmaksızın iman ve tasdik ederler, onlardan ikaame-i salât edenlere ve fukaraya zekâtlarını verenlere ve Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete iman edenlere Biz Azîmüşşan elbette büyük ecirler veririz.]
İlimde rasih olanlar; usul-ü itikadiyede müstedil olup mukallid olmayanlardır. Çünkü; mukallidin ilmi bir müşikkin şekkiyle zail olduğundan rasih olamaz. Amma müstedillin ilmi müşikkin şekkiyle zail olmadığından rasih ve sabittir. Yehûd'dan ilminde r a s i h o l a n l a r la murad; (Abdullah b. Selâm) ve etbaı ve onlardan veyahut muhacirin ve ensardan iman edenlerin Kur'ân'a. ve Kur'ân'dan evvel nazil olan kitaplara iman etmeleridir.
(مُقِيمِينَ) medih üzere mensuptur. Yani «İlminde rusuh olan ve bilcümle kitaplara iman edenlerle salâtı ikaame ve zekâtı i'tâ eden, Allah'a ve yevm-i âhirete iman edenleri murad ederim» demektir veyahut (مُقِيمِينَ) (بِمَاأُنزِلَ) üzerine matuftur. Şu halde i n z a l o l u n a n şe y le murad; kitaplar ve s a l â t ı i k a a m e e d e n l e r le murad; enbiya-yı kiramdır. Çünkü; enbiyanın şeriatlarında namaz meşru olmadık hiçbir şeriat yoktur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [İlminde sebat ve rusuh olanlar ve müminler sana ve senden evvel inzal olunan kitaplara ve salâtı ikaame eden nebilere iman ederler] demektir. Çünkü; her nebinin şeriatında namaz vardır. Şu kadar ki, herbirinde namazın keyfiyeti, erkânı, suret-i edası ve vakti başka başkadır.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ulemâ üç kısımdır:
B i r i n c i s i ; ahkâm-ı ilâhiyeye âlim olandır.
İ k i n c i s i ; zatullah ve sıfâtullaha âlim olandır.
Ü ç ü n c ü s ü ; ahkâm-ı ilâhiyeye ve zatullaha âlim olandır. Kısm-ı evvele, kitaplara iman ettiklerini beyanla irşat buyurmuştur. Çünkü; ahkâm-ı ilâhiyenin me'hazi olan kitaplara iman eden onun ahkâmını bilir. Kısm-ı saniye, bu ahkâmla amel etmeleriyle beraber salâtı ikaame ve zekâtı i'tâ ettiklerini beyanla işaret etmiştir. Kısm-ı salise, Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettiklerini beyanla işaret buyurulmuştur.
Hulâsa; velev ehl-i kitaptan olsun, ilminde sebat eden müminlerin Kur'ân'a ve Kur'ân'dan evvel nazil olan kitaplara iman ve farzolan namazı ikaame ve zekâtı edâ, Vâcib Tealâ'ya ve yevm-i âhirete iman ettikleri ve bu minval üzere iman ve ibadet edenlerin büyük ecre nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yehûdun Resûlullah'tan muayene edebilecekleri veçhile semadan kitap nazil olmasını taleb ettiklerini ve kabayih-i sairesini beyandan sonra Yehûd'un semadan kitap nazil olmasına dair şüphelerine cevap olmak üzere enbiya-yı saireye vahyin gelmesi Resûlullah'a vahyin gelmesi gibi olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإْسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا ﴿163﴾

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Nuh ve Nuh'tan sonra birçok nebilere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Onlara tarîk-ı tevhid ve tenzihi beyan eden suhufları nasıl inzal ve vahyettikse, kütüb-ü sabıkanın kâffesinin ulûmunu cami' olan Kur'ân'ı dahî sana o minval üzere inzal ve vahyettik. Vahy tankında asla farkı yoktur. İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub (A.S.)'a ve Yakub'un evlâdü ahfadına, Eyyub, Yunus, Harun ve Süleyman (A.S.)'a dahi bu minval üzere vahyettik ve Dâvud (A.S.)'a Zebur'u verdik.]
Enbiya-yı sairenin cümlesine bir siyak üzere vahyedince Yehûd taifesinin Peygamberimiz (S.A.) Efendimizden suret-i muayenede kitap nazil olmasını sual etmeleri inat ve istikbardan başka birşey değildir ve Hz. Âdem ve şeriatından sonra Nuh (A.S.) beşer üzerine inzal olunan şeriatın ve şirkten nehyin evlâ olduğundan Cenab-ı Hak evvelâ Nuh (A.S.)'ı zikretmiştir. Kendine adem-i itaat ve davetine adem-i icabetlerinden dolayı evvelâ helâk olan kavim; Nuh (A.S.)'ın kavmidir ve Nuh (A.S.) Hz. Âdem gibi ebülbeşerdir. Çünkü; onun duâsıyla bütün dünya halkı helâk olmuş ve insanlar tekrar onun neslinden tekessür etmiştir. Enbiya içinde en ziyade ömrü uzun olan Nuh (A.S.)'dır. Zira; kuvveti zail ve kendine kocalık arız olmayarak bin sene muammer olmuş ve müddet-i ömründe kavminin ezasına sabretmiş ve enva-ı mihan ve meşakkata göğüs germiştir. Cenab-ı Hak bundan sonra nebilerin bir kısmını icmalen zikir ve bir kısmını şereflerine binaen isimlerini tasrih buyurmuştur.
Şu tadad olunan enbiyanın nübüvvetini Yehüd ikrar edip herbirine vahyi, müteferrik gelip defaten kitap nazil olmadığı halde onların nübüvvetine ta'netmeyip de yalnız Muhammed (A.S.)'ın nübüvvetine ta'netmek haset ve inattan başka birşey olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ispat etmiştir.
Z e b u r ; Davud (A.S.)'a nazil olan kitaptır. Yüz elli sûre'yi havi olup onda hillü hürmet ve ahkâmdan bahis yoktur. Ancak teşbih, tehlil, tenzih, hamdü sena ve vaazü nasihatten ibaret olduğu mervidir.
Dâvud (A.S.)'ın dağ eteklerine çıkıp Zebur'u tilâvet ettiğinde ulemâ-yı Benî İsrail etrafına halka ve onların etrafına nâs ve onların etrafına cinler ve onların etrafına şeyatîn ve onların etrafına da vuhuş ve tuyur ve hayvanat-ı saire halka olarak içtima edip istima' ettikleri mervidir.
Musa (A.S.) üzerine defaten kitap nazil olduğu için bu âyette Musa (A.S.) zikrolunmamıştır. Zira maksat; cümleten kitap nazil olmayanları beyanla Yahudileri ilzam etmektir.

***
Vâcib Tealâ enbiyaya vahyi beyan sırasında bazılarının isimlerini zikredince ismi zikrolunmayan daha birçok nebiler olduğunu beyan etmek üzere:

وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَرُسُلاً لَّمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ وَكَلَّمَ اللهُ مُوسَى تَكْلِيمًا ﴿164﴾
رُّسُلاً مُّبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللهُ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللهُ عَزِيزًا حَكِيمًا ﴿165﴾

buyuruyor.

[Zikrolunan resûlleri gönderdiğimiz ve onlara vahyettiğimiz gibi birtakım resûller gönderdik ki, onları bugünden evvel biz sana hikâye ettik ve bir kısım resûlleri de sana hikâye etmedik ve Allah-u Tealâ Musa (A.S.)'a tekellüm buyurdu ki, o kelâmm keyfiyetini âhâd-ı ümmetten anlayan olmaz ve erbab-ı tâatı tebşir ve erbab-ı ma'siyeti korkutucu oldukları halde birçok resûller gönderdik ki, o resûller gönderildikten sonra nâs'ın Allah-u Tealâ üzerine hüccetleri olmasın. Eğer resûl gönderilmese yevm-i kıyamette Cenab-ı Hak nâs'ı muahaze ettiğinde onların, «Bize resûl gönderip rızana muvafık tarîka irşad etmediler ki bizi muahaze edesin» demeye hakları olurdu. Binaenaleyh; resûller gönderildi ki, nâs'ın itiraza mecalleri kalmasın ve Allah-u Tealâ cemii evamir ve nevahisinde cümleye gaalip ve bilumum tedbirlerinde hakimdir.]
Vâcib Tealâ resûlüne enbiyanın bazısını haber verip bazısını haber vermediğini beyandan sonra Musa (A.S.)'ın mümtaz olduğu sıfatıyla ismini zikir buyurmuştur. Çünkü; enbiyanın herbirinin ayrı ayrı mu'cizeleri ve mabihil imtiyazları vardır. Musa (A.S.)'a Cenab-ı Hak vasıtasız hitap buyurduğu için k e l î m - i H u d â denmiştir ve bizim Peygamberimize enbiya-yı saireye verilen mucizelerin cümlesi verilmiştir. Hatta bilâ vasıta hitab-ı ilâhi leyle-i miraçta bizim nebimize vaki olmuş ve Musa (A.S.)'ın şüphesiz kelâm-ı İlâhiyi işittiği gibi bizim nebimiz de şüphesiz kelâmı ilâhiyi işitmiştir.
Rusûl-ü kiramın bi'setinden maksat; halkı mesalih ve menafime irşad ve asileri inzar ve muti olanları niam-ı ilâhiyeyle tebşir etmektir. Bu maksat, kitabın cümleten nazil olduğunda husule geldiği gibi müteferrik surette nazil olduğunda daha ziyade hasıl olur. Zira; kitap nazil olmayan nâs birşey bilmez ve birşeyle mükellef olduğunu anlamazken cemi-i tekâlifi cami' olan kitabın birden gelmesi nâs'ı yorar ve tekâlifi ağır görür ve nefret ederler.. Hz. Musa'nın Tevrat'ı defaten nazil olunca Benî İsrail'in kabulden imtina ettikleri diğer âyetlerde beyan olunmaktadır. Zira; ahkâmın cemiini birden kabul müşküldür. Amma müteferrik surette nazil olunca halkta tedricen ülfet hasıl olduğundan irşad daha ziyade olacağı cihetle vakit vakit gelen ahkâmda nefret olmayacağı şüphesizdir. Zira; bir vakitte tahaddüs eden hâdisenin ahkâmını beyan eden âyet gelince o hâdise hakkında müşkülâtı halleder ve nâs onu kabul ve amel ederler ve hazmı kolay olur ve diğer âyet gelinceye kadar nâs arasında o hüküm takarrür eder.
Rusûl-ü kiram gelip nâs'ı irşad eylemese ve kitap inzal olunup ahkâmı beyan olunmasa, nâs'ın Allah-u Tealâ üzerine hüccet olacağına ve «Bize irşad için resûl gönderip ahkâmı beyan için kitap inzal etmedin» demeye hakları olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi rusûl-ü kiramı göndermeksizin Cenab-ı Hakkın halka azab etmeyeceğine dahî âyette delâlet vardır.
Tefsir-i Hâzin'in beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyet nazil olunca Yehûd, sair enbiyanın zikri sırasında Musa (A.S.)'ın zikrolunmadığından bahsetmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; bizim nebimiz üzerine Vâcib Tealâ'nın hikâye ettiği birçok resûller olduğu gibi hikâye etmediği birçok resûller dahî olduğu ve Hz. Musa'ya Cenab-ı Hakkın tekellüm ettiği ve yevm-i kıyamette nâs'ın Cenab-ı Hakka itizara mecalleri kalmaması için nâs'ı tebşir ve inzar eder birçok resûller gönderdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ sair enbiyaya vahyettiği gibi âhir zaman peygamberine dahi vahyettiğini beyanedince Yehûd'un «Biz senin üzerine semadan kitap nazil olduğuna şehadet etmeyiz» demeleri üzerine :

لَكِنِ اللهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ وَالْمَلآئِكَةُ يَشْهَدُونَ وَكَفَى بِاللهُ شَهِيدًا ﴿166﴾

buyuruyor.

[Lâkin Allah-u Tealâ sana inzal ettiği Kur'ân'ı ilmine mukaarin olarak inzal ettiğine şehadet eder ve inzal ettiği kitabın beşeri âciz kılacak derecede kelimatının telifini ve nazmının yekdiğerine irtibatım ve nâs'ın dünya ve âhiret mesalihine muvafık ahkâmını ve senin inzaline ehil olduğunu ve halkın haline lâyık ve fehmedecekleri surette tebliğini bilerek inzal etti ve bu minval üzere inzaline şehadet ettiği gibi senin üzerine Allah'ın Kur'ân'ı inzal ettiğine melekler de şehadet ederler ve şahit yönünden Allah-u Tealâ sana kâfi oldu.] Başka şahide hacet yoktur. Binaenaleyh; Yehûd'un şehadet etmediklerine mahzun olma.
(لَكِنِ) kelimesi Yehûd'un inat ve istihbarlarından istidraktir. Yani «Yehûd taifesi inat ve istikbar eder, senin nübüvvetine ve üzerine nazil olan kitaba şehadet etmez, inkâr ederlerse de lâkin Allah-u Tealâ sana inzal ettiği kitabı ilmine mukaarin ve mülâbis olarak inzal ettiğine bizzat şehadet eder. Allah'ın şehadeti sana kâfidir; ehl-i kitabın şehadetine hacet yoktur» demek olur.
A l l a h ' ı n ş e h a d e t i ; mu'cize olarak Kur'ân'ı inzal buyurup herkesin muarazasından âciz olmasıdır. Çünkü; resûlünün risalet davasını tasdik için yedinde mu'cize halketmek ve herkesi muarazasından âciz kılmak gerek dâvâ-yı risaletin sıdkına ve gerek Kur'ân’ın semâdan inzaline ayn-ı şehadettir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet ilmin zatullah üzerine zaid bir sıfat olduğuna delâlet eder. Eğer Mu'tezilenin dedikleri gibi ilim, Zat-ı İlâhinin aynı olsaydı ilmin zamire izafetinde şey'in nefsine izafeti lâzım gelirdi, bu ise batıldır. Kur'ân-ı Azimüşşan ise batıl terkibinden münezzehtir.
Mucizenin zuhuruyla Allah-u Tealâ'nın şehadeti malûm olunca meleklerin şehadetleri de malûmdur. Zira; Allah'ın şehadet ettiği mesaile melekler elbette şehadet eder.
Bu âyet Resûlullah'ı tesliyedir. Yani «Ey habibim ! Sen Yehûd'un seni tekzip ettiklerine mahzun olma ve mübalât etme. Zira; âlemlerin rabbi olan Allah-u Tealâ ve cümle melekler seni tasdik ve senin nübüvvetine şehadet ederlerse, senin ehass-i nâs olan Yehûd'un tekzibine iltifat etmemen lâzım» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Yahudilerin Huzur-u Risalete gelerek «Ya Muhammedi Sen resûl olduğunu ilân ediyorsun. Halbuki senin risaletine dair birşey bilmiyoruz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Şu halde mamâ-yı nazım: [Ey Yehûd taifesi ! Siz resûlün risaletine şehadet etmiyorsanız Allah-u Tealâ ve melekler şehadet ederler ve yalnız Allah-u Tealâ şahit yönünden kâfidir, başka şahide hacet yok] demektir.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'un evsaf-ı kabihâsından diğer bazılarını zikretmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللهُ قَدْ ضَلُّواْ ضَلاَلاً بَعِيدًا ﴿167﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, kâfir oldular ve nâs'ı tarik-i ilâhi olan din-i İslâmdan men'ettiler. Onlar hudud-u ilâhiyenin dışına çıktılar ve muhakkak hakka rücu edecek bir halde haktan uzak oldular.]
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette k â f i r l e r le murad; Yahûdilerdir. Çünkü; onlar Resûlullah'a küfrettikleri gibi sair nâs'ı da tarîk-ı ilâhî olan din-i Muhammedîden birtakım şüpheler ilkaa etmekle men'ettiler ve «Eğer Muhammed (S.A.) kendi dâvası veçhile resûl olmuş olsaydı Hz. Musa'ya defaten semadan kitap geldiği gibi ona da gelirdi ve Allah-u Tealâ Tevrat'ta Hz. Musa'nın şeriatı nesholunmayacağını ve ilâ yevmilkıyam bakî olacağını beyan buyurdu ve enbiya ancak Harun ve Davud (A.S.) neslinden olur» gibi sözlerle halkı din-i Muhammedîye duhulden men'etmeye çalışmışlardır. Bunların dalâletten baîd olmasının hikmeti; bunlar hem dalâl, hem mudil oldukları halde kendilerini muhik görmeleridir. Çünkü; bir kimse hatasının hak olduğunu itikad ederse bir daha ondan rücu etmek ihtimali olmadığı gibi gayrıları o dalâle ithal etmekle hem dalâlette kendisine iştirak edenlerin âdetlerini teksir etmekten haz duyar, hem de bu suretle mal ve mansıp tahsilinden geri durmaz. İşte hali şu derece olan ve hatayı savap gören kimsenin dalâlı elbette haktan baîd olur. Dalâletlerine sebep de ikidir:
B i r i n c i s i ; kendilerinin küfürleri,
i k i n c i s i ; başkalarım tarîk-ı ilâhiden men'etmeleridir.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin keyfiyet-i dalâletlerini beyan ettiği gibi o dalâl üzere terettüb edecek azabı dahi beyan sadedinde :

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَظَلَمُواْ لَمْ يَكُنِ اللهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقاً ﴿168﴾
إِلاَّ طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللهُ يَسِيرًا ﴿169﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'ya küfrettiler ve Muhammed (A.S.)'ın sıfatını ketmetmekle ve sair nâs'a birtakım şüphe ilka edip din-i hakka dahil olmaktan men'etmekle zulmettiler. Küfür ve zulüm şanından olan kimseleri Allah-u Tealâ mağfiret etmez ve kabayih-i â'mâlini setreylemez ve onları Cehennemiden necat verecek tarîk-ı İslama hidayette kılmaz.] Zira; onlardan iman sudur etmeyeceğini bilir ve onları doğru yola hidayette kılmaz, ancak tarîk-ı Cehennem'e hidayette kılar. Binaenaleyh; [Onlar Cehennem'de muhalled ve ebedî oldukları halde kalırlar. Onları Cehennemide ibkaa edecek bir tarîka hidayette kılmak Allah-u Tealâ üzerine gaayet kolay oldu.]
Yani; zalim kâfirleri Allah-u Tealâ mağfiret etmez ve onları bir tarîk-ı hidayette kılmaz, ancak tarîk-ı Cehennem'e hidayette kılar. Ebeden Cehennem'de kalırlar ve bu gibi kâfirlere ebeden azab etmek Allah-u Tealâ üzerine gaayet kolaydır.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette k ü f ü r l e murad; Resûlullah'ın nübüvvetini inkâr etmek suretiyle olan küfürdür. Z u l ü m le murad; birtakım şüpheler ilkaasıyla avam-ı nâs'ı yoldan çıkarmaktır. Şu halde bunlarda hem dalâl ve hem de gayrıları idlâl olduğundan dalâletlerinin bu'diyeti ayandır ve bundan dolayı hidayetten gaayet uzak düştükleri beyan buyurulmuştur. Bunlara mağfiret müyesser olamaması; tevbeye muvaffak olamayıp küfür üzere vefat ettiklerindendir ve işte bu sure-i şerifede küfür üzere vefat eden kimsenin mağfiret olunmayacağı tasrih olunmuştur.
Hulâsa; Allah'a ve resûlüne küfür ve sair nâs'a zulmedenler tevbe etmeksizin, küfür üzere vefat ettiklerinden mağfiret olunmayacakları ve tarîk-ı Cehennem'den başka bir tarîka sülük etmeye muvaffak olamayacakları ve bu küfür ve zulüm şanından olan kimselerin ebediyen Cehennem'de kalacakları ve onları ebeden Cehennem'de ibkaa ve onlara ilâ gayrın nihaye elem îsal etmek Allah-u Tealâ üzerine kolay olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ resûlünün hakkaa resûl olduğunu ve muhalefet edenlerin azaba duçar olacaklarını beyan ettiği gibi, umumi halk üzerine resûlüne itaat ve imanetmek vâcib olduğunu tenbih ve tavsiye etmek üzere :

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِن رَّبِّكُمْ فَآمِنُواْ خَيْرًا لَّكُمْ وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَكَانَ اللهُ عَلِيمًا حَكِيمًا ﴿170﴾

buyuruyor.

[Ey nâs ! Size Rabbiniz tarafından hak olan Kur'ân'la muhakkak resûl geldi. Şu halde sizin için hayırlı olan imanla iman edin ve eğer o resûle küfrederseniz, Allah-u Tealâ sizin küfrünüze ve imanınıza mübalât etmez. Zira; semavat ve arzda bulunan mevcudatın kâffesi Allah-u Tealâ'ya mahsus ve Allah'ın mülkü ve kullarıdır ve Allah-u Tealâ kullarının kaabiliyetlerini bilici, emrinde ve kullarına teklifte hakimdir ki, onlara teklifi hikmetine muvafıktır.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette r e s û l le murad; Muhammed (S.A.) dır.
H a k la murad; Kur'ân'dır. Zira; Resûlullah Kur'ân'la geldi. Kur'ân da haktır. Yahut h a k la murad; Allah'ın ibadetine davettir. Zira; Resûlullah Allah'ın ibadetine davet etti ve ibadetin gayrıdan iraz etmelerini Allah'ın kullarına tenbih ve tavsiye buyurdu ki, bunun her cümlesi haktır.
Resûl, hakla gelince o resûle iman etmek, elbette hayır ve menfaat olacağından Cenab-ı Hak imanla emretti ve buyurdu ki, «İman edin, o iman hakkınızda hayırlıdır» veyahut «İman edin ve emr-i hayrı getirin» demektir. Eğer iman etmez de küfrederseniz Allah-u Tealâ sizden ganîdir, küfrünüzle mutazarrır olmadığı gibi imanınızla intifa da etmez. Zira; semavat ve arz ve onlarda bulunan mevcudatın kâffesi Allah-u Tealâ'nın mahlûku ve mülküdür. Şu halde küfrederseniz Allah-u Tealâ size semadan azap inzaline kaadirdir.
Allah-u Tealâ üzerine mümin ve kâfir kullarından hiçbirinin hiçbir ameli hafî olmadığına işaret için zat-ı ulûhiyetinin âlim olduğuna ve müminle kâfir beynini müsavi kılmayacağına ve hiçbir kimsenin amelini zayi etmeyeceğine işaret için zat-ı ulûhiyetinin hakîm olduğunu beyan buyurmuştur.
Bu âyette Vâcib Tealâ resûlüne üç veçhile tazim etmiştir:
B i r i n c i s i ; resûl olması,
İ ki n c i s i ; hak ve hakikati beyan eden Kur'ân ve din-i İslâmla gelmesi,
Ü ç ü n c ü s ü ; muhatabı bulunan insanların Rabları tarafından gelmesidir. Bu üç veçhile tazimden sonra imanla emretti ki, imanı kabul kolay olsun. Zira; iman edilecek zatın evsafını beyan etmek kulûb-ü nâs'ta tesirden hâlî kalmaz.
(فَآمِنُواْ خَيْرًا لَّكُمْ) demek (فَآمِنُواْ وَٲتَواخَيْرًا لَّكُمْ) demektir. Yani «Şu evsafı beyan olunan resûle iman edin ve kendiniz için hayırlı olan amelleri getirin» demektir.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'un şüphelerini beyan ettikten ve onlara cevap verdikten sonra Nasara'ya hitab ederek :

يَاأَهْلَ الْكِتَابِ لاَتَغْلُواْفِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْعَلَى اللهُ إِلاَّالْحَقِّ إِنَّمَاالْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللهُ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللهُ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللهُ وَكِيلاً ﴿171﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap olan Nasara ! Dininizde tecavüz edip ileri gitmeyin ve İsa (A.S.)'ın enirinde haddini tecavüz ederek ifrat edip ulûhiyetine kaail olmayın ve Allah-u Tealâ üzerine hak ve Cenab-ı Akdesine lâyık olanı söyleyin, Allah'ın şanına lâyık olmayacak şeyi Allah-u Tealâ'ya isnad etmeyin, ancak Mesih (A.S.) ki Meryem (R.A.)'nın oğlu İsa (A.S.), Allah'ın resûlü ve Meryem'e melek vasıtasıyla ilkaa ettiği kelimesidir ve sair ervah gibi Allah'ın halk ettiği kendi zat-ı ulûhiyetinden tecelli eden bir rûhtur, babasız (كن) kelime-i celilesiyle meydana gelmiştir. Şu halde Allah-u Tealâ'ya lâyık olduğu veçhile zevce ve veletten tenzih ve resûllerine Allah'ın kulları ve resûlleri olduğunu itikad ederek iman edin ve Allah-u Tealâ üçtür demeyin. Zira; Allah-u Tealâ vahid-i hakikî ve ferd-i sameddir. Siz Allah-u Tealâ üçtür demekten vazgeçin, müntehi olun ki, bu intiha sizin için hayır olsun. Ancak Allah-u Tealâ mabud-u vahiddir. Kendi için veled olmaktan tenzih olunmakla tenzih olundu. Veled ve zevce ittihazından münezzehtir. Zira; veled ittihazına ihtiyacı dahi yoktur. Nasıl ihtiyacı olsun ki, semavat ve arzda bulunan mevcudatın kâffesi Allah-u Tealâ'ya mahsus ve onun mülkü ve herbirinde tasarruf Zat-ı Vacib-ül Vurud'a aittir. Allah-u Tealâ kullarının umurunu ve cemii mahlûkaatını tedbir cihetinden kâfi oldu. Veled ve zevce gibi ağyare ihtiyacı yoktur. Cümle mahlûkaat zat-ı ulûhiyetine muhtaçtır.]
(انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ) demek (انتَهُواْعن التثليث يكن خَيْرًالَّكُمْ) demektir. Yani; «Teslisten vazgeçin, tevhidi itikad edin ki, sizin için hayır olsun» demektir.
Bu âyette e h l – i k i t a p ; Yehûd ve Nasara'nın mecmûuna şâmil olduğundan her ikisi de murad olunmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Yehûd ! İsa (A.S.)'ın hakkında lâyık olmadık şeyler isnad ederek hakkını tenkis ve kadrini tenzil etmek suretiyle ve ey Nasara ! İsa (A.S.)'a tazimde ifrat ederek ulûhiyet mertebesine kadar ileri götürmek suretiyle dininizde haddi tecavüzle itikaad-ı batıl ittihaz etmeyin] demektir. Fakat âyetin Nasara'ya mahsus ve onlar hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Nasara'nın dört fırkası vardır ve her fırkada Hz. İsa hakkında ifrat ederler.Meselâ dört fırkadan
B i r i n c i s i ; Yakubiye,
i k i n c i s i ; Melekâniyyedir ki, bunlar doğrudan doğruya Hz. İsa'nın ulûhiyetine kaail olurlar.
Ü ç ü n c ü fırka olan Nasturiye Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu ve
D ö r d ü n c ü fırka olan Merkusiye ise, üçün üçüncüsüdür derler ki, Hz. İsa cevher-i vâcibtir, ekaanim-i selâseyi havidir, e k a a n i m - i s e l â s e ise uknum-ül eb —zat— uknum-ül ibn —İsa— ve uknum rûhul kudüstür ki, Hz. İsa'ya hulûl eden hayattır. Nasara'ya bu itikaadı ilkaa eden (Paulos) isminde bir Yahûdidir. Nasara suretinde görünerek böyle bir mezhep ihdas ve işaa etti ve bununla Nasara'yı idlâl ederek ilâh üçtür demelerine sebep oldu. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bu âyette «İsa (A.S.) Allah'ın resûlü ve Meryem'e ilkaa ettiği kelimesi ve halkettiği ervahtan bir rûh» olduğunu beyandan sonra «Allah-u Tealâ'ya üç» demeden nehyetti ve «Üç demeyin» dedi ve «Üç demekten vazgeçerseniz sizin için hayırlı olur» buyurdu ve zat-ı ulûhiyetinin mabud-u vâhid olduğunu ve veled ittihazından münezzeh ve müberra bulunduğunu beyan ve veletten müstağni ve âhare ihtiyaçtan ganî ve semavat ve arzda bulunan mahlûkaatın cümlesi kendinin mahlûku ve mülkü olduğunu zikirle ispat etti.
R û h la murad; Hz. Meryem'e Cibril'in üfürdüğü nefes olmak ihtimali vardır. İsa (A.S.)'ın şanına tazım ve teşrif için ve pedersiz emr-i ilâhiyle vücut bulduğundan Vâcib Tealâ zatına muzaf kılmıştır. Velet babanın cüz'ü ve emare-i hudûs olduğundan Vâcib Tealâ hakkında velet isnadı küfrü mahzdır. Zira; Cenab-ı Hak tecezziden ve emmare-i hudûstan münezzehtir.
İsa (A.S.) sair insanlar gibi babanın nutfesinden halk olunmayıp Allah-u Tealâ'nın emri üzerine Cibril-i Emin'in nefhiyle halkolunup kemal-i taharet ve nezafetine binaen rûh denmiştir.
Yahut din-i İsa'ya dahil olanların hayatlarına sebep olduğundan r û h denmiştir. Zira; hayata sebep olan şeye r û h denmek âdettir. Hattâ Kur'ân, nâs’ın ervahına hayat verdiği için rûh ıtlak olunmuştur.
Yahut İsa (A.S.) halka rahmet olduğu için r û h tesmiye kılınmıştır. Çünkü enbiya-yı ızâm; ümmetlerinin ihtidalarına sebep ve hayat-ı ebediyelerine vesile olduklarından ümmetleri hakkında rahmettirler.
Vâcib Tealâ veletten müstağni olduğunu vekil yönünden kâfi olduğunu beyanla ispat etmiştir. Çünkü velede ihtiyaç; babasına vekil olsun ve bazı umurunu muhafaza eylesin içindir. Vâcib Tealâ cemi eşyanın hafızı ve cümle mahlûkunun tedbirine kuvveti ve kudreti kâfi olduğundan velede ihtiyaçtan beridir. Bu âyette on hüküm beyan olunmuştur ki, onlar da şunlardır :
Ehl-i kitabın dinlerinde olmayan şeye tecavüzatta bulunmaları caiz olmadığı, Allah-u Tealâ hakkında ancak hak ve şanına lâyık olan şeyi söylemek caiz olduğu, Hz. İsa Allah'ın resûlü ve validesi Meryem'e emanet ettiği bir kelimesi ve sair ervah gibi halk eylediği bir rûh olduğu, Allah'a ve resûllerine imanın vâcib olduğu, teslisin caiz olmadığı, teslisten vazgeçmek hayırlı olduğu, mabudun ancak bir olduğu, Allah-u Tealâ'nın veled ittihazından münezzeh bulunduğu, semavat ve arzda bulunan mevcudat Allah'ın mahlûku olduğu ve Allah-u Tealâ kullarının umurunu tedbir yönünden kâfi olduğudur.

***
Vâcib Tealâ Hz. İsa hakkında Nasara'nın ulûhiyet derecesine kadar itikada cesaretle ifratları küfr-ü mahzolup caiz olmadığını ve Yahudilerin hakk-ı İsa'da lâyık olmadık birtakım iftirada bulunarak tefritleri küfür olup caiz olmadığını beyandan sonra İsa (A.S.) için Allah'ın kulu ve abdi olmak âr olmadığını ve İsa (A.S.)'ın Allah'a kulluktan âr etmediğini beyan etmek üzere :

لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْداً لِّلّهِ وَلاَ الْمَلآئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ وَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيهِ جَمِيعًا ﴿172﴾

buyuruyor.

[İsa (A.S.) Allah-u Tealâ'ya kul olmaktan âr ve istikbar etmez ve Allah-u Tealâ'nın mukarreb melekleri dahi Allah-u Tealâ'ya kul olmaktan tekebbür ve tereffu' etmezler. Eğer bir kimse Allah'ın ibadetinden taazzum ve tekebbür eder ve kendini büyük addederse yakında Allah-u Tealâ kendi huzur-u mânevisine onların cemiini cem'eder.]
Yani; İsa (A.S.) ve melâike-i mukarrebîn Allah-u Tealâ'ya kul olmaktan kendilerini elbette büyük addetmezler. Eğer bir kimse Allah'a ibadet etmekten nefsini büyük addederse yakında Allah-u Tealâ onları huzuruna cem'eder ve amellerine göre ceza verir.
(لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ) Mesih (A.S.) Allah'a kul olmaktan arlanmaz demektir. Çünkü istinkâf; arlanmak vei'raz etmek manâsınadır. Mesih; İsa (A.S.)ın lakabıdır. Melâike-i mukarrebunla murad; Arş-ı A'lâ'da bulunan melekler. Cibril, Mikâil, İsrafil ve Azrail gibi meleklerin efadıllarıdır.
Gerek İsa (A.S.) ve gerek melâike-i kiram cümlesi Vâcib Tealâ'ya kul olmaktan kendilerini büyük addetmediklerini beyanla Cenab-ı Hak Nasara'yı red ve itikadlarını iptal etmiştir. Çünkü; Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Necran)'dan gelen Nasara cemaati Resûlullah'a «Sen bizim sahibimize yani resûlümüze âr ve ayıp nisbet ettin» dediler. Resûlullah «Sahibiniz kimdir?» buyurdu. Onlar da «İsa (A.S.)'dır» dediler. Resûlullah «Ben İsa (A.S.)'a ne gibi şey dedim ki, hakkında âr olacak?» buyurdu. Nasara «Sen İsa (A.S.) Allah'ın kulu ve resûlü dedin» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde Allah-u Tealâ'ya abid olmak insan için istinkâf şöyle dursun iftihar olunacak bir şeref olduğundan gerek insandan ve gerek melekten ne kadar şerefli mahlûk olursa olsun Allah-u Tealâ'ya kul olmaktan âr etmeyeceklerini ve binaenaleyh; İsa (A.S.)'a Allah'ın kulu demenin hakkında ayıp olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve Nasara'nın zu'm-u batıllarını reddetmiştir.
Melâike-i kiram için beşerden efdaldir diyenler bu âyetle istidlal ederek «Allah-u Tealâ, İsa (A.S.) Allah'a kulluktan imtina etmediği gibi melekler bile imtina etmez» diyerek «İsa (A.S.)'dan meleklere irtika ettiğinden, âyet meleklerin beşerden efdal olmasına delâlet eder» demişlerse de «Vâcib Tealâ, İsa Allah'ın oğlu diyenlere İsa (A.S. ) Allah'ın kulu olduğunu ve melekler Allah'ın kızı diyenlere de melekler Allah'ın kulları olduklarını ve Allah'ın kulu olmaktan istinkâf ve imtina etmediklerini beyanla onları reddetmiştir. Yoksa maksad, terakki değildir» demekle cevap verilmiştir.

***
Vâcib Tealâ ibadetinden istinkâf edenleri canib-i manevisine hasredeceğini beyandan sonra hasrın neticesi olan herkesin amellerine göre cezayı beyan hususunda :

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَيَزيدُهُم مِّن فَضْلِهِ وَأَمَّا الَّذِينَ اسْتَنكَفُواْ وَاسْتَكْبَرُواْ فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا أَلُيمًا وَلاَ يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللهُ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا ﴿173﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ onları huzur-u ilâhisine cem'edince şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Allah-u Tealâ onların amellerinin mükâfatını ve ecirlerini belğan ma belâğ verir ve fazlından onlara daha ziyade de verir. Amma şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'ya ibadetten tekebbür ve taazzum ettiler ve kendilerini Allah'a ibadetten daha büyük addeylediler. Allah-u Tealâ onları acıtıcı ve elem verici azapla azab eder. Onlar, kendileri için azaptan kurtaracak Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı bulamazlar.]
Kazi'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyette beyan olunan haşrin neticesi olan mücazatı tafsil etmiştir. İcmalde müminler zikrolunmamışsa da ibadetten istinkâf edenlerin gam ve hasretleri tezayüd etmekle azapları ziyade olsun için tafsilde müminlerin ecri belğan ma belâğ ve daha ziyade bile verileceği beyan olunmuştur. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile âsilerin isyanlarını zikir sırasında muti olanların amellerine hüsn-ü cezayı zikir, onların azaplarını ve gam ve hasretlerini tezyid onlara azapta dahildir. Keenne denilmiş oluyor ki, Allah'ın ibadetinden istinkâf edenler ibadet edenlerin ecirlerini gördükleri zaman hasretle muazzeb olurlar. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âbidlerin ecirlerini gördükten sonra kendi azaplarını görünce hasretleri daha ziyade olur.

***
Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasara ve münafık cümlesinin hallerini ve ceza-yı sezalarını ve herbirinin şüphelerine cevabını beyan ettiği gibi cemi-i nâs'ı Resûl-ü Ekrem'in risaletini ikrara davet etmek üzere :

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا ﴿174﴾
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ بِاللهُ وَاعْتَصَمُواْ بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِّنْهُ وَفَضْلٍ وَيَهْدِيهِمْ إِلَيْهِ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا ﴿175﴾

buyuruyor.

[Ey nâs ! Size Rabbinizden muhakkak tarîk-ı haka irşad eder burhan geldi ve size Biz Azîmüşşan açık nûr menzilinde olan Kur'ân'ı hidayetiniz için inzal ettik. Size burhan ve Kur'ân gelince şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'ya iman ettiler ve din-i ilâhiye yapıştılar ve Kur'ân'a temessük ettiler. Onları Allah-u Tealâ kendi lûtfundan rahmeti olan Cennet'e ve fazlu ihsanına yakında ithal eder ve Allah-u Tealâ onları sırat-ı müstakim olduğu halde sıratına ve fazlu keremine hidayette kılar.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile b ü r h a n la murad; Muhammedi (S.A.ydir. Resûlullah'ın sıfatı; hak üzerine burhan ikaame ve batılı burhanla red ve iptal etmek ve ikhar ettiği mucizâtla keenne hak üzere hüccet-i katıa olduğundan Cenab-ı Hak resûlünün burhan olduğunu beyan buyurmuştur ki, cemi-i nâs’ın itizarı Resûlullah'la munkati' olmuştur. Zira; Resûlullah'ın şeriatında gizli birşey olmadığından «Ben bilmedim, aklım ermedi» diyerek itizara kimse için mecal yoktur. Çünkü; her itizar edenlere karşı Resûlullah ve şeriatı hüccet-i katıa ve delil-i mülzimdir.
N û r - u m ü b î n le murad; Kur'ân'dır. Zira n û r ; imanın kalpte lemeân edip parlamasına sebep olup ahkâm-ı ilâhiye Kur'ânla tebeyyün ettiğinden ve zaman-ı cehaletteki zulmeti izaleyle âlemi nûrlandırdığından Kur'ân'a nûr tesmiye olunmuştur. Çünkü; cihan zulmet içinde kalıp itikaad-ı hak tamamen zayi' olduğu bir zamanda nûr-u hidayet olan Kur'ân’ın zuhuru itikaad-ı hakkı beyanla âlemi ziyalandırmış ve herkese doğru ve eğri yolları göstermiş ve tarîk-ı hakkın neden ibaret olduğunu anlatmıştır. Allah-u Tealâ'ya i'tisamın, şeytan'ın şerrinden muhafaza ve Cennet'e ithale sebep olacağı beyan buyurulmuştur. Zira; iman ve i'tisam edenlere bu âyette Vâcib Tealâ rahmetine ithal edeceğini vaad etti ki, r a h m e t le murad; Cennettir. F a z l – u i h s a n la murad; gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetlerdir.
S ı r a t – ı m ü s t a k i m le murad; din-i müstakimdir ki din-i İslâmdır. Allah-u Tealâ razı olduğu din-i İslama kullarını hidayette kılacağını beyan buyurmuştur. Vâcib Tealâ bu âyette resûlüne tazimin birçok envamı beyanla herkesi imana davet ve iman etmeyenleri zımnen tevbih etmiştir. Çünkü; o resûlün Rableri tarafından burhanla vürudu yani; hakkı ikaame ve batılı iptal ederek nübüvvetini tasdik eder birtakım mu'cizelerle gelmesi imanı icabettirdiğinden iman etmeyenler elbette tekdire müstehaklardır ve resûlün burhan olması şanına tazim olduğu gibi kendisine nazil olan kitabın nûr-u mübîn olması dahi şanına tazim ve nâs’ın imanını icab eden esbaptandır. Allah-u Tealâ'ya imanla beraber o resûlün kitabına yapışmak Cennet'te nimetlere nail olmaya sebep olduğunu beyan etmek; imana terğib olduğu gibi küfürden tenfiri de müstelzimdir. Kur'ân'a temessükün sırat-ı müstakime hidayete vesile olacağını beyan; Kur'ân'ı medih olduğu gibi Kur'ân’ın sahibi olan resûlüne açık bir tazimdir.

***
Vâcib Tealâ sûre'nin evvelinde ahval ve emvale müteallik mebahisi beyan buyurduğu gibi sûre'nin ahirinde de irse müteallik olan bazı mesaili beyan etmek üzere :

يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلاَلَةِ إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَآ إِن لَّمْ يَكُن لَّهَا وَلَدٌ فَإِن كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ وَإِن كَانُواْ إِخْوَةً رِّجَالاً وَنِسَاء فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّواْ وَاللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ﴿176﴾

buyuruyor.

[Habib-i Zişah'ım ! Evlâdı olmayan kimsenin irsinden sual ederler ve nasıl taksim olacağına dair senden fetva taleb ederler. Sen onlara cevapta «Oğlu ve kızı olmayan kelâle hakkında Allah-u Tealâ size fetva verir ve ahkâmını beyan eder. Asla çocuğu olmayan bir kimse vefat eder ve onun bir hemşiresi olursa vefat eden meyyitin terkettiği emvalinin nısfı hemşiresinindir ve eğer hemşiresi vefat eder çocuğu olmazsa vefat eden hemşirenin emval-i metrukesinin mecmûu oğlan kardeşinindir ve eğer meyyitin hemşiresi iki olursa biraderlerinin emval-i metrukesinin üçte ikisi hemşirelerinindir ve eğer meyyitin arkasında kalan varisleri erkek ve dişi karışık hemşire ve biraderler olursa erkeğe iki sehim hemrireye bir sehimdir. Sizin dalâlette olmamaklığınız için Allah-u Tealâ ahkâmını beyaneder. Allah-u Tealâ herşeyi ve herkesin istihkaakını bilici ve her şahsın hissesini vericidir.]
K e l â l e ; varise ıtlak olunduğunda vâlidle veledin başkası murad olunur ve eğer mevrusa ıtlak olunursa valideyninden ve evlâdından başka varisi bulunandır ki, valide ve pederi olmadığı gibi evlâdı da yok demektir. Bu sûre'de kelâle hakkında iki âyet nazil olmuştur ki, birisi sûre'nin evvelinde kış gününde ve diğeri sûre'nin âhirinde yaz gününde nazil olduğu mervidir.
Buhari ve Müslim'den naklen Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Cabir b. Abdullah (R.A.), Efendimizin kelâle hakkında istifta etmesidir. Çünkü Cabir Hazretlerinin hastalığında Resûlullah'la Hz. Ebubekir ziyaretine geldiklerinde Hz. Câbir «Ya Resûlallah ! Ben kelâleyim. Yani; çocuğum, pederim ve validem yoktur. Malımı ne yapayım ve malımda nasıl hükmedeyim?» dediğinde bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bazı rivayette «Ya Resûlallah ! Bana kelâleten varis olacak nimse bulunmadığından yani ebeveynim ve evlâdım olmadığından ebeveynimle evlâdımın gayrı varis olacak dokuz hemşirem var. Bunlara malımı nasıl taksim edeyim?» dediğinde bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Beyzavi'nin beyanı veçhile ahkâmı mübeyyin âyetlerden en sonra nazil olanı bu âyettir. Tam olarak da en sonra nazil olan sûre'nin «Sûre-i Tevbe» olduğu Buhari ve Müslim'in ittifaklarıyla Berra' b. A'zip (R.A.)'den mervidir.

Gösterim: 1978