Nur Suresi Tefsiri

SÛRE-İ NÛR

Medine-i Münevverede nazil olan sûrelerdendir. Altmış iki veyahut altmış dört âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سُورَةٌ أَنزَلۡنَـٰهَا وَفَرَضۡنَـٰهَا وَأَنزَلۡنَا فِيہَآ ءَايَـٰتِۭ بَيِّنَـٰتٍ۬ لَّعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ (1)

[Şu sure-i azimeyi Biz Azimüşşan, habibim ! Senin nübüvvetini te'yit ve dinini terviç için sana inzal ettik. Bu sûre'nin mutazammın olduğu ahkâmla ameli sana ve sana teba'iyet eden müminlere vâcib kıldık ve sizin müttaiz ve mütenassıh olmanız için o sûre'de vahdet-i zatiyemize ve kemâl-i kudretimize delâlet-i vazıha ile delâlet eden âyetleri inzal ettik ki siz teemmül edip düşünesiniz ve muharremattan içtinapla nefsinizi islâh edesiniz.]
Kur'anı Cibril-i Emin levh-i mahfuzdan Resûlullah'a inzal ettikten veyahud Vâcib Tealâ levh-i mahfuzdan müctemian semayı dünyaya indirip sema-yı dünyadan da iktizasına göre Cibril-i Emin, emr-i İlâhi üzere Resûlullah'a inzal ettiğine binaen Cenab-ı Hak «inzal ettik» buyurmuştur. Binaenaleyh; inzal tabirinden zat-ı ulûhiyet için cihet lâzım gelmez.
Vâcib Tealâ bu sûre'de bir çok ahkâmı seriye ve hudud-u İlâhiye beyan edeceğine işaret için sûre'nin evvelinde ahkâmı farz kıldığını ve sûre'nin ahirinde tevhidin delâilini beyan edeceğine işaret için bu sûre'de vahdaniyetine açıktan delâlet eden âyetleri inzal buyurduğunu bu âyette beyan etti. Şu halde bu sûre'nin 3682 itikadı ve ameli her iki cihete dair olan mesaili cami' olduğuna işaret olunmuştur. Sûre'yi inzal ve ahkâmını farz kılmak ve tevhide delâlet edecek delâili inzalden maksad-ı aslî, mükellefinin delâil ve ahkâmda teemmül ve tezekkür edip mucibiyle amel etmeleri olduğuna işaret için âyetin sonunda ület-i gaiye manâsını müfid olan (لعل) kelimesi varid olmuştur ki «Sûre'yi ve âyetlerini inzalden gaye; sizin düşünmeniz ve mucibiyle amel etmeniz» demektir.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de vâcib kıldığı ahkâmdan birincisini beyan etmek üzere:

ٱلزَّانِيَةُ وَٱلزَّانِى فَٱجۡلِدُواْ كُلَّ وَٲحِدٍ۬ مِّنۡہُمَا مِاْئَةَ جَلۡدَةٍ۬‌ۖ وَلاً تَأۡخُذۡكُم بِہِمَا رَأۡفَةٌ۬ فِى دِينِ ٱللهِ إِن كُنتُمۡ تُؤۡمِنُونَ بِٱللهِ وَٱلۡيَوۡمِ ٱلاًخِرِ‌ۖ وَلۡيَشۡہَدۡ عَذَابَہُمَا طَآٮِٕفَةٌ۬ مِّنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (2)

buyuruyor.

[Zâniye olan kadınla zâni olan erkeğin zinalarının hükm-ü şer'isi; bakir olur ve nikâh sebketmemiş olurlarsa yüz değnek vurulmaktır. Şu halde zinanın hükm-ü şer'isini işittikten sonra, ey hâkimler ! Zâniye ve zânilerden her birine yüzer değnek vurun ve dini İlâhinin ahkâmını icranız esnasında zâniyeyle zâni'ye sizin rikkat-ı kalbiniz olmasın. Eğer Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete îman ederseniz ahkâm-ı İlâhiyeden olan çeldi icrada asla şefkatiniz sizi men'etmesin ki hükm-ü İlâhi yerini bulsun ve onlara celd icra ederken suret-i alâniyede icra edin ve icra olunduğunda mü'minlerden bir cemaat hazır olsun ki onların hallerini herkese teşhir etsinler. Zira; teşhirde kalbinde zinaya meylolanları men' vardır.]
3683
Yani; mü'minlerin kabayihi a'malden ve bilhassa zina gibi fevahişin a'zamından taharetleri lâzımdır. Binaenaleyh; ey hakimler ! Ekseri evkatta zinaya sebep olan zâniye hatunu ve zina eden erkeği şer'an zinaları sabit olup başlarından nikâh sebketmemiş bekâr gürûhundan olurlarsa onlardan her birine yüzer değnek vurmakla çeldi şer'iyi icra edin ve ey hakimler ! Eğer âhirete ve Allahü Tealâ'ya îman ederseniz haddi şer'iyi icranız esnasında onlara asla rikkat-ı kalbiniz olmasın. Eğer rikkat-ı kalble onlara çeldi terkederseniz âhirette siz muaheze olunursunuz. Binaenaleyh; dini İlâhinin ahkâmını icrada merhametiniz haddi şer'iyi terke sebep olmasın ve onların celdini icrada mü'minlerden bir cemaat da hazır olsun ve had icra olunanların rüsvalığını görsünler ki başkalarına da ibret olsun.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile zinanın vukuuna ekseri zamanda ziynetlerini izhar etmek ve erkeklere görünmek suretiyle kadınların sebep olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette zâniyeyi zâni üzerine takdim buyurmuş ve cinayete sebep olmakta mukaddem olduğuna işaret etmiştir. Celd olunacak kimsenin hür, baliğ ve akıllı olması şarttır. Çünkü; zina eden kimse hür veya hürre olmaz da köle veya cariye olursa hür olan kimseye vurulacak yüz değneğin yarısı ki yani ellişer değnek vurulur. Sabi ile mecnun mükellef olmadıklarından zina ederlerse had lâzım gelmez.
Eğer zina edenler muhsın ve muhsına yani nikâh-ı sahihle halvet vukuu bulmuş kimselerden olurlarsa icma-ı ümmetle recmolunurlar, yani taşla öldürülürler. Biri bakir diğeri muhsın olursa bakire olana yüz değnek vurulur ve muhsın olan recmolunur. Zinanın günah-ı kebâirden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; zina eden kimseye hadd-i şer'i icrası lâzım olduğu gibi Cenab-ı Hak haddin icrasında şefkat ve merhamet etmekten nehyettiği ve onlara teşhir için hadd icra olunurken mü'minlerden bir ta'ifenin hazır olmasiyle bu âyette emir buyurduğu gibi diğer âyetlerde dahi zinayı şirke ve katl-i nefse mukarin olarak zikir buyurmuştur.
Hadd-i şer'iyi icap eden zinanın insana olması şarttır. Çünkü; bahaime zinada İmam-ı Azam ve îmam-ı Malik'e göre ta'ziri şer'i lâzımdır had lâzım değildir. Zira hadd-i şer'i; nefsin meylettiği şeyden zecriçin meşru kılınıp bahaime zina ise nefsin meyledeceği şeylerden olmadığı cihetle had lâzım değil buyurmuşlardır. İmam-ı Şafii bakiri celdettikten sonra bir sene de nefyetmek vâcib olduğunu beyan etmiştir. Zira; Resûlullah «bakir, bakire zina ederse yüz değnek vurulup bir sene de nefyolunacağım» beyan buyurmuştur. Amma İmam-ı Azam «yüz değnek vâcibtir, nefyetmek İmamın reyine müfevvazdır. İmam nefyinde maslahat görürse nefyeder görmezse nefyetmez» buyurmuşlardır.
3684
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile esah olan İmam-ı Azam mezhebidir. Çünkü; âyette zikrolunan yalnız celddir, nefiy yoktur. Eğer nefiy lâzım olsaydı âyette zikrolunurdu. Nefyi beyan eden hadis-i şerif haber-i ahaddır. Haber-i ahad ise âyete muarız olamaz. Maahâza zina eden erkeği nefiy lâzım olsa kadını nefyetmek de lâzım olurdu. Halbuki kadını nefyetmek fitne kapısını açmaktır. Zira; gurbette hatunun akrabası bulunmadığından kadını hıfzeden olmadığı cihetle istediği emelini icraya fırsat bulur. Bu ise fesada meydan vermektir. Akrabasıyla nefyolunsa kusursuz olan akrabasını hatunla nefyetmenin zulüm olacağında şüphe yoktur. Eğer yalnız erkek nefyolsa da kadın nefyolmasa ayni cinayette müsavi olan iki kişi için ceza müsavi olmadığı cihetle yalnız erkeği nefyetmek adalete münafidir. Şu halde zâni bekâr olunca yüz dayak vurmak vâcibtir, nefyi vâcib değildir. Çeldi icradan sonrası reisi hükümetin reyine müfevvazdır. Maslahata göre mücazat eder, buyurmuşlardır.
Âyetin hükmü; her zâni'ye şamildir. Çünkü; müştak üzerine ta'lik olunan hükme illet, müştak olan lâfzın me'haz-ı iştikakı olduğuna nazaran bu âyette yüz celdenin illeti, zâni lâfzının me'hazı olan zinadır. Şu halde zina nerede ve kimde vaki olursa yüz celde onun hakkında icra olunur. Eğer zâni köle veya cariye olursa nısfı icra olunur. Çünkü hüküm; illetten ayrılmaz.
Zinanın şer'an sabit olması; İmam-ı Azam indinde dört mecliste dört kere ikrarla yahut dört şahidin şahadetiyledir. Zira; Resûlûllah (Muaz) hazretlerini dört kere ikrar etmedikçe recmiyle emretmedi. Amma İmam-ı Şafii indinde bir kere ikrar kâfidir. Çünkü; (Asıf) yani hizmetkâr kıssasında Resûlullah «Kadın bir kere ikrar ederse recmedin» buyurmuştur. Şu halde bir kere ikrarın kâfi olup olmamasında rivayetin ihtilâfına binaen müctehidin-i kiram hazretleri ihtilâf etmişlerdir. Zira; İmam-ı Azam (Muaz) ın kıssasıyla istidlal ediyor. Çünkü; onda Resûlullah'ın bir ikrarla iktifa etmediği rivayet olunuyor. Şafii hazretleri (Asıf) kıssasiyle istidlal etmiştir. Çünkü; onda Resûlullah'ın bir ikrarla iktifa ettiği rivayet olunuyor.
3685
Hududun icrası; reis-i hükümete ve onun tayin ettiği hakimlere ve icrasına me'mur ettiği me'murlara aittir. Binaenaleyh; haddi şer'iyi icra; hükümete ait bir vazife olduğundan ahad-i nâss hadd-i şer'i icrasiyle mükellef değildir. Çünkü; şahit dinlemek, hüküm vermek, âlemin asayişini temin etmek ve zalimden mazlumun hakkını almak hükümete aittir. Kezalik hadd-i şer'iyi icra da hükümete aittir.
Çeldi icranın keyfiyeti; değnek vasat bir halde ve acıtacak raddede olup celd olunacak kimsenin başı, yüzü, karnı, husyesi ve ferci, müstesna olduğu halde azasının her tarafına vurmak suretiyle olacağını ashab-ı kiramın rivayetlerine ibtina ederek fukaha-yı izam hazaratının beyanlarına atfen Fahri Râzi hazretlerinin cümle-i tafsilâtlıdandır.
Hadd-i şer'i icra olunacak kadın hâmile olursa çocuk doğuncaya kadar te'hir olunur. Çünkü; çocuk doğmadan evvel icra olunsa bu, çocuk hakkında zulüm olacağından çocuğu ziya'dan muhafaza için çocuğun doğmasına intizar olunur. Zira; (Cüheyne) kabilesinden bir kadın Resûlullah'a gelip «Ya Resûlullah ! Bana hadd-i şer'i lâzım geldi, icra buyur» dediğinde hatun hamile olduğu için Resûlullah velisine «bunu götür, hamlini vazedince getir» buyurduğu ve velisinin götürüp hamlini vazedince emr-i Resûlullah üzerine getirip Resûlullah açılmaması için elbisesini üzerine bağlatıp recmolunduğu ve recmolunduktan sonra namazı kılınıp defnolunduğu (İmran b. Husayn) hazretlerinden mervidir.
Hadd icra olunca yıkanır, kefenlenir, namazı kılınır ve ehl-i İslâm kabrine defnolunur. Zira; zinayı irtikâbından dolayı kâfir olması lâzım gelmez. Zina eden insanın azalarından yalnız bir uzuv ise de zinanın lezzetinden cümle aza müstefid olduğundan aldıkları lezzet mukabilinde azanın cümlesi tazip olunur. Binaenaleyh; diğer azalar kusursuz tazip olunduğu cihetle zulümdür denilemez. Çünkü; o lezzette hepsi müşterek olduğundan cezada dahi hepsi mügterek kılınır. Binaenaleyh; kusursuz azalar cezadide olmuş olmaz.
Bu âyette ehl-i iman olanın hudud-u İlâhiyeyi terketmesi caiz 3686 olmayacağım Vâcib Tealâ beyan buyurdu. Zira; «eğer Allah'a ve yevm-i âhirete îmanınız varsa Allah'ın dininin ahkâmını icrada zâni ile zâniyeye merhamet etmeyin» buyurmuştur. Yani «onlara merhametiniz sebebiyle haddi terketmediğiniz gibi haddi icrada tahfif de etmeyin» demektir. Çünkü; cinayet eden bir kimseyi esirgemek başka birinin cinayetine sebebiyet vereceğinden fitne kapılarını açmakla âlemin intizamı ihlâl edilir. Zira; kötülere iyilik; daima iyilere zulümdür. Binaenaleyh; siyaset-i şer'iyenin icrası her zaman âlemin intizamına hadimdir. Teessüf olunur ki bir zamandan beri icra olunmadığından âlem fesatla dolduğu gibi hapishanelerde de millet ordular besliyor. Bu yüzden hânumanlar harap olmakla beraber hiç bir tesiri olmadığından gün be gün fesadın tezayüt ettiği görülüyor. Siyaset-i şer'iye icra olunsa derhal te'siri görüleceği şüphesizdir. Ne olur erbab-ı umur bir de siyaset-i şer'ieyyi icra ile tecrübe etseler. Avrupa kanunlarından tercüme olunma bir takım şeylerle amel edeceğiz diyerek uğraşmaktan daha kolay ve iyi değil mi? Şu bir âyet, zinanın önünü almak hususunda binlerce kanundan daha müfid değil mi? Bu âyet-i celile ümmet-i Muhammedin namusunu ve ırzını muhafaza hususunu taht-ı temine almakta kâfi değil mi? Bu hususta hapishanelerde binlerce eşhas beslemekten şer'an sabit olanlara hükmü icra etmekle diğerlerini tahliye etmek ezher cihet mesalih-i nâsa daha muvafık olmaz mı? Senede bir defa olsun memlekette subut-u şer'iyeyle bir şahsa hadd-i şer'i icra diğerlerine ibret yönünden kâfi olmaz mı ve binlerce vukuatın önü alınmaz mı?
Bu âyette Cenab-ı Hak hadd-i şer'i icra olunurken mü'minlerden bir tai'fenin hazır bulunacağını emrediyor ki onlar gördükleri ahvali sairlerine teşhir etsinler ve zecir ziyade olsun. Biz şimdi canileri sandık içinde götürüp getirdiğimizi medeniyetten addederiz. Cani'ye merhamet edip onun namusunu muhafaza ederken onun cinayetle mağdur ettiği aileyi köşelerde süründürmek ve sızlandirmak medeniyet midir? O cani'ye «neyse beşerdir bir kusur yapmış bunu teşhir etmekte manâ yok» demekle diğerlerinin tama'larını artırmak medeniyet midir? O cani-i zâlimin rahatını temin edip kusurunu affetmek âlemi rahatsız, etmiyor mu? Medeniyet zâlimleri esirgemek sebebiyle mazlumların rahatlarını selb etmek 3687 midir? Zâlimden zulmü miktarı intikam almak aklen ve şer'an memduh değil midir ki zina gibi en fena bir cinayeti irtikâp eden bir caniye değnek vurmak veya recmetmekten çekiniliyor ve haşa medeniyete muhalif addediliyor. Cenab-ı Hak bizi tarik-ı müstakimden ayırmasın. (آمين يامعين) Hadd-i şer'iyi icra ederken hazır bulunan cemaatın üç kişiden aşağı olmıyacağı müfessirinin cümle-i beyanlarındandır. (Huzeyfe) hazretlerinin Resûlullah'dan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlullah zinanın dünyada ve âhirette bazı zararlarını beyan buyurmuştur. Dünyada zararı; zâninin mürüvvetini gidermesi, fakirlik iras etmesi ve ömrünün noksan olmasıdır. Âhirette zararı; gazab-ı İlâhiyye duçar, hesabı şiddetli ve azab~ı Cehenneme dahil olmaktır.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'deki ahkâmdan birincisini beyandan sonra ikincisini beyan etmek üzere :

ٱلزَّانِى لاً يَنكِحُ إِلاً زَانِيَةً أَوۡ مُشۡرِكَةً۬ وَٱلزَّانِيَةُ لاً يَنكِحُهَآ إِلاً زَانٍ أَوۡ مُشۡرِكٌ۬‌ۚ وَحُرِّمَ ذَٲلِكَ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (3)

buyuruyor.

[Zâni olan bir recül nikâh etmez ancak '/aniye veyahud müşrike olan bir hatunu nikâh eder. Kezâlik zâniye olan bir hatunu nikâh etmez, ancak zâni veya müşrik olan bir erkek nikâh eder, zâniyeyi nikâh etmek salih ve afif olan mü'minler üzerine haram kılındı.] Çünkü; sâlih bir kimsenin zâniye olan bir hatunu nikahlaması fasıklara teşbih olduğu gibi halkm su-u zannmı, dil uzatmasını, zem ve gıybetini mucib ve mevzi-i töhmetten hazer etmek lâzımken nefsini mevzi-i töhmete arzetmiş olup da nesebinde dedikoduyu mucib olacağından zaniyeyi nikâh mü'min-i müttekinin ve tab'-i selimin içtinap edeceği bir şey olduğuna âyet delâlet eder.

Bu âyetin ahkâmında ulema ihtilâf etmişlerse de ekseriyetin 3688 beyanı veçhile bu âyet (وانكحواالايامى منكم) âyetiyle mensuhtur. Binanealeyh; sâlih bir kimsenin tabiatı kabul ettiği surette tevbe etmiş olan zâniye kadını nikâh etmesi caizdir.
Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran muhacirin-i kiram Medine'ye geldiklerinde âdet-i cahiliye üzerine Medine'de açıktan zina ile maruf kadınlar olduğu gibi kapıları üzerinde âlemetleri de varmış. Nefislerini kiraya verip o yolda bir çok servetlerde iktisap etmiş olduklarından muhacirinin fukarası âdet-i cahiliyede olduğu veçhile onlardan nikâh etmek arzu ederek Resûlullah'tan istizan etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; İbtida-yı İslâmda afif bir erkeğin zâniye bir hatunu veyahut afife bir hatunun zâni olan bir erkeği nikâh etmesi bu âyetle haram kılındı. Sonra diğer âyetle bu hürmet nesholunarak bu gibilerin nikâhlarının cevazına müsaade olunmuştur.
Bundan evvelki âyette zinanın hükmünden bahsolunup zinaya ekseriyet i'tibariyle kadın sebep olduğundan zâniye takdim olunmuşsa da bu âyette nikâhtan bahsolunup nikâhta asıl olan erkek olduğu cihetle zâni takdim olunmuştur. 3689

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü zikretmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يَرۡمُونَ ٱلۡمُحۡصَنَـٰتِ ثُمَّ لَمۡ يَأۡتُواْ بِأَرۡبَعَةِ شُہَدَآءَ فَٱجۡلِدُوهُمۡ ثَمَـٰنِينَ جَلۡدَةً۬

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar zinadan nefsini muhafaza eden hatunlara «zina ettin» demekle kazfedip sonra o kadının zinasını isbat için dört şahit getiremezse onlara o kadına iftirasından dolayı seksen değnek vurun.]

وَلاً تَقۡبَلُواْ لَهُمۡ شَہَـٰدَةً أَبَدً۬ا‌ۚ

[Ve siz ebeden onların şahadetlerini kabul etmeyin. Zira; afife olan kadına zina ile iftirası mürüvvetini ihlâl ettiğinden mertebe-i şehadetten sukutu iftirasına cezadır.]

وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡفَـٰسِقُونَ (4) إِلاً ٱلَّذِينَ تَابُواْ مِنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ وَأَصۡلَحُواْ

[İşte şu kusursuz olan kadına zina isnad edenler ancak doğru yoldan çıkmış bir takım fasıklardır. İllâ şol kimseler ki onlar kadına zina isnad ettikten sonra tevbe ettiler ve iftira ile ifsat ettikleri nefislerini ıslâh ettiler. Bunlar tevbe ve ıslâh sebebiyle azaptan kurtulurlar.]

فَإِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (5)

[Zira; Allah-u Tealâ onların kusurlarını mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet eder.]
Yani; şol kimseler ki onlar zinadan beri olan kadınlara bigayrihakkın zina isnad ettikten sonra o hatunun zinasını isbat için âdil ve ehl-i mürüvvet ve emanet sahibi olan kimselerden dört şahit getiremediler. Onlara seksen değnek vurmakla celdedin ve ebeden onların şahadetlerini dâvalardan hiç bir dâva ve ahvalden hiç bir halde kabul etmeyin. Zira onlar; hudud-u İlâhiye haricine çıkmış bir takım fasıklardır. Fasıkın şehadeti fıskı icabı mürüvvet ve adaletini iskat ettiği için hiç bir yerde kabul olunmaz. Çünkü; onlar afife hatunlara iftira edip namusunu berbat ettiklerinden azab-ı ilâhiden necat bulamazlar. Ancak şol kimseler necat bulurlar ki onlar bu hatuna iftira ettikten sonra tevbe, istiğfar ve nedamet-i kâmileyle nedamet ettikleri gibi kendi hallerinden ifsad ettiklerini İslahla dergâh-ı ulûhiyetten kusurlarının affını istirham ettiler. İşte onlar azab-ı İlâhiden necat bulurlar. Zira; Allah-u Tealâ onların kusurlarını afla mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet buyurucudur.
K a z i f ; Bir kimseye sen zânîsin demekle atmak ve söğmektir. M u h s i n ; Zinadan nefsini hıfzeden kimsedir. C e l d ; Değnekle vurmaktır. İşte zina etmeyen bir kimseye «sen zânisin» demekle kazfeden yani atan kimseye seksen değnek vurulur. 3690
Bu âyette Hâzin'in beyanı veçhile zinadan beri olan bir kimseye zina isnadıyla kazfeden kimseye celdolunmanın şartı; zina isnad olunan kimsenin muhsin, müslim, hür, âkil ve baliğ olup zinadan afife olmasıdır. Hatta ömründe bir kere zina ettiği sabit olan kimseye velev tevbe etmiş olsun kazfeden adama celd lâzım gelmez. Zina lafzıyla kazfetmek de şarttır. Zinanın gayri başka elfaz-ı galizayla meselâ «fasıksın, facirsin ve kötü bir adamsın» demekle söğmüş olsa celd lâzım olmaz, fakat tazir-i şer'i lâzımdır ve tazir de hâkimin takdirine bağlıdır.
Kazfeden kimse kazfettiği adamın zinasını isbat ederse veyahud kazfolunan adam zinasını ikrar ederse kaaziften hadd-i şer'i sakıt olur. Çünkü hadd-i kazif; iftira gibi sebeble olacağından isbatla veya ikrarla sözünde sadık olup iftira etmediği tebeyyün ettiği cihetle had sakıt olur. Kazfeden köle veya cariye olursa isbat edemedikleri surette seksen değneğin nısfı olan kırk değnek vurulur.
Bu âyette kadınlara kazif çok vukuu bulduğu cihetle kadınlara kazif zikrolunmuşsa da erkeklere kazfolunduğunda da hüküm böyledir. Meselâ afif olan bir erkeğe «sen zânîsin» diyen kimseye haddi- kazif lâzımdır.
Kazfeden kimse tevbe ettikten sonra şahadetinin kabul olunmasını bazı ulema beyan etmişlerse de İmam-ı Azam indinde asla kabul olunmaz. Zira; Cenab-ı Hak «ebeden kabul etmeyin» buyurmuştur.
Ahraz olan kimsenin işareti mahudesiyle kazfinden Şafii indinde had lâzım gelir, Hanefi indinde lâzım gelmez. Zira; şüpheden hâlî değildir. Şüphe ile hudud-u şer'iye mündefidir. Çünkü; işarette söylemek gibi sarahet olmadığından kazif olmamak ihtimali haddin icrasına manîdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet kâfirlere de şamildir. Binaenaleyh; kâfir müslime kazfederse kâfire had lâzım gelir. Amma o adam kâfire kazfederse>ad lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrü sebebiyle muhsın değildir. Haddin lüzumunda ise makzufun muhsin olması şarttır. Pederi evlâdını kazfederse had lâzım gelmez. 3691
Hulâsa; ehl-i îmanın canı ve ırzının taarruzdan salim olduğu gibi namusunun da taarruzdan salim olduğu ve bigayri hakkın başkasının namusuna taarruz eden kimseye ceza olarak seksen değnek vurulacağı, şahadetlerinin ebeden kabul olunmayacağı ve fâsık olmasıyla hüküm olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ecnebiye hatuna kazfı ve bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü beyandan sonra insanın kendi zevcesini kazfetmesinin ahkâmını beyandan ibaret olan dördüncü hükmü izah etmek üzere:

وَٱلَّذِينَ يَرۡمُونَ أَزۡوَٲجَهُمۡ وَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ شُہَدَآءُ إِلآً أَنفُسُهُمۡ فَشَهَـٰدَةُ أَحَدِهِمۡ أَرۡبَعُ شَہَـٰدَٲتِۭ بِٱللهِ‌ۙ إِنَّهُ ۥ لَمِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (6) وَٱلۡخَـٰمِسَةُ أَنَّ لَعۡنَتَ ٱللهِ عَلَيۡهِ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (7)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki kendi zevcelerine zina isnad ederek kazfettiler. Halbuki zevcelerinin zinalarına şahidleri de yok, illâ kendileri var. Onlardan birisinin şehadeti dört şehadettir. Ve keyfiyet-i şehadet de şöyledir : Evvelâ huzur-u hâkimde «Eşhedü billâh ben haremime isnad- ettiğim zinada doğru söyler sadıklardanım, isnad ettiğim zinada yalancı değilim». Dört defa böyle dedikten sonra beşincide «eğer şu isnad ettiğim zinada yalan söyleyenlerdensem Allah'ın laneti benim üzerime olsun» der.]

3692
***
Vâcib Tealâ zevcin bu minval üzere şehadeti bittikten sonra zevcenin şehadetini beyan etmek üzere :

وَيَدۡرَؤُاْ عَنۡہَا ٱلۡعَذَابَ أَن تَشۡہَدَ أَرۡبَعَ شَہَـٰدَٲتِۭ بِٱللهِ‌ۙ إِنَّهُ ۥ لَمِنَ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (8) وَٱلۡخَـٰمِسَةَ أَنَّ غَضَبَ ٱللهِ عَلَيۡہَآ إِن كَانَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (9)

buyuruyor.

[Hatunun dört kere şehadeti, hatundan azabı defeder ve keyfiyeti şehadet şöyledir : «Eşhedü billâh zevcim filân bana isnad ettiği zinada yalan söyleyenlerdendir. Ben isnad ettiği zinadan beriyim.» Dört kere böyle dedikten sonra beşincisinde «eğer zevcim filân bana isnad ettiği zinada doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabı benim üzerime olsun» der. Badehu hâkim, beyinlerini tefrik eder.]
Lisan-ı şer'îde bu minval üzere tefrika; L i a n denir. Hareminin zinası'üzerine zevcin dört şahidi varsa şahitlerle isbat eder. Liana hacet kalmaz. Binaenaleyh; zevç hadd-i kaziften kurtulur ve zevceye hadd-i zina icra olunur. Eğer şahidi olmazsa âyette beyan olunduğu veçhile zevç dört defa. haremi filâneye isnad ettiği zinada doğru söylediğine yemin eder. Beşincide eğer yalan söylerse Allah'ın laneti kendi üzerine olacağını beyan eder ve bununla hadd-i kaziften kurtulur. Eğer zevce de beyan olunduğu veçhile yemin ederse hadd-i zinadan kurtulur. Eğer yeminden nükûl ederse haddi şer'i icra olunur.
İmam-ı Azam indinde zevç zevceye kazif ederse Han icra olunur. Eğer zevç liandan nükûl ederse hadd-i şer'i icra olunmaz, lianı icra edinceye kadar hapsolunur. Kezâlik hatun liandan nükûl ederse haddolunmaz, belki lian icra edinceye kadar hapsolunur. Zira; hatunun nükûlü ikrar addolunamaz. Şu halde haddi icap eden iki şey ki, biri şehadet diğeri ikrardır. Hatunun nükûlünde her ikisi de olmadığından hadd-i şer'i caiz olamaz buyurmuşlardır.
İmam-ı Şafii indinde lianın hükmü beştir: Zevç liam bitirince had mündefi olur. Hatunun karnında veled varsa veledin nesebini nefyetmiş ölür. Zevçle zevce beyninde ayrılık hasıl olduğu gibi ebeden içtima edemezler, birbirlerine hürmet-i ebediyeyle haram olurlar ve zevce üzerine had vâcib olur. Eğer lian icra ederse hadd-i şer'iden halâs olur.
Amma İmam-ı Azam indinde zevç, liandan sonra nefsini tekzip ederse nikâhı cedidle tekrar alabilir ve mücerret zevcin lianıyla tefrik vukuu bulmaz, hâkim tefrik eder veya zevç talak verir.
3693
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyledir : Ensardan (Uveymir) isminde bir zat hareminin üzerinde (Şüreyk) isminde bir zatı gördü. Şahit yok ne yapsın? Amcazadesi Asım'a keyfiyet-i hâli anlattı. Resûlullah'dan ne yapmak lâzım geleceğini istifta etmesini rica etti. Âsim geldi Resûlullah'a üstü örtülü meseleyi arzetti. Resûlullah kerih gördü. Asım ısrar etti. Resûlullah sükût buyurdu. Âsim gider (Uveymir)e hâli söyler. (Uveymir) huzur-u risalete kendi gelip arzeder. Resûlullah «Ya dört şahit getireceksin veyahut sana haddi kazif icra olunacak» buyurunca (Uveymir) ayağa kalkar «Ya Resûlallah ! Şahidim yok fakat sözümde sâdıkım, iftira etmiyorum. Cenab-ı Hak beni haddin icrasından halâs buyursun» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca Resûlullah haremini getirmesini emretti. (Uveymir) haremini getirdi. Salât-ı asriçin ezan-ı Muhammedi tilâvet olundu. İkindi namazı eda olunduktan sonra Resûllulah Uveymir'e, «kalk ayak üzerine, Allah'tan kork amcazadelerine iftira etme» dedi. Çünkü; Uveymir'in haremi (Havle) nin ve zina eden (Şüreyk) in ve Resûlullah'a istiftaya gönderdiği (Âsim) ın hep amcazade oldukları mervidir. Uveymir ayak üzerine kalkar «ben Allah'a şehadet ve yemin ederim. Haremim Havle zâniyedir. Ben sözümde sadıkım. Zira; Şüreyk'i ben karnı üzerinde gördüm. Dört aydır yakın olmuyorum. Karnında çocuk var, benden değildir» dedi. Âyette beyan olunduğu veçhile dört defa yemin ve beşincide lanet etti. Haremi Havle'nin de aynı yemini icra ettiği mervidir.
İbni Abbas Hazretlerinden sebeb-i nüzul hakkında mervi olan şöyledir: Kazif âyeti nazil olunca ensarın seyyidi (Sa'd b. Ubade) «bir kimse hareminin üzerinde yabancı bir kimseyi görse şahit yok, şahit getirmeğe gitse zâni işini bitirir gider, haremine zâniye dese, değnek var bu nasıl olur?» dedi. Resûlullah ensara hitaben «bakın Seyyidiniz ne diyor?» buyurdu. Ensar «Ya Resûlallah ! Recül-ü gayurdur levmetme» dediler. Sa'd hazretleri de «Ya Resûlallah ! Bu hüküm haktır, Allah'tandır ben biliyorum fakat müşkül bir mevkide kaldık taaccüp ediyorum.» demesi üzerine meclis dağılmadan Sa'd'in amcası oğlu (Hilâl b. Umeyye) gelir hareminin üzerinde yabancı bir erkek gördüğünü hikâye eder. Resûlullah hikâyesini kerih görür. (Hilâl) «Ya Resûlallah ! Hikâyemi kerih 3694 gördün. Allah'a yemin ederim ki ben yalan söylemem, mesele vakidir» der. Resûlullah «ya beyyine veyahud sana hadd-i şer'i icra edeceğim» deyince ensar cemolur ve «Sa'd'ın dediğine müptelâ olduk» derler. Hilâl de «Ya Resûlallah ben doğru söylüyorum umarım ki Allah-u Tealâ benim için bir iyilik halk edecek» der. Resûlullah kazif âyetinin ahkâmını icra etmek için Hadd-i şer'i ile emretmek üzere iken bu âyet nazil olur ve hemen (Hilâl) ile haremi arasında lian icra olunur.

***
Vâcib Tealâ lian âyetini inzalle kullarına fazl u ihsanını beyan etmek üzere :

وَلَوۡلاً فَضۡلُ ٱللهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُ ۥ وَأَنَّ ٱلله تَوَّابٌ حَڪِيمٌ (10)

buyuruyor.

[Eğer Allah'ın fazl u ihsanı, merhamet ve şefkati sizin üzerinizde olmamış olsaydı sizin şehadat-ı batılamz ve îman-ı kâzibeniz sebebiyle esrarınızı izharla sizi rusva ederdi ve lâkin lûtf u insaniyle size müsaade ve mühlet verir ki mütenebbih olup tevbe edesiniz ve şurasını bilin ki Allah-u Tealâ tevbenizi kabul edici ve umum ef'âlinde hakimdir.] Binaenaleyh; Sizin mütenebbih olmanız için ukubetinizi ta'cil buyurmaz.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan beşincisini beyan etmek üzere:

إِنَّ ٱلَّذِينَ جَآءُو بِٱلاًفۡكِ عُصۡبَةٌ۬ مِّنكُمۡ‌ۚ لاً تَحۡسَبُوهُ شَرًّ۬ا لَّكُم‌ۖ بَلۡ هُوَ خَيۡرٌ۬ لَّكُمۡ‌ۚ لِكُلِّ ٱمۡرِىٍٕ۬ مِّنۡہُم مَّاٱكۡتَسَبَ مِنَ ٱلاًثۡمِ‌ۚ وَٱلَّذِى تَوَلَّىٰ كِبۡرَهُ ۥ مِنۡہُمۡ لَهُ ۥ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (11)

buyuruyor.
3695
[Şol kimseler ki ifk ü iftira ile geldiler, onlar sizden bir cemaattır. Ey iftiraya uğrayan ehl-i îman ! İftirayı size şer zannetmeyin, belki o iftira sizin hakkınızda hayr-ı mahızdır. İftira edenlerden her kişi için günahtan kesbettiği şey vardır. O kimse ki onlardan kibri kendini haktan iraz ettirdi ve sözün büyüğünü işaaya mütevelli oldu. Onun için büyük azap vardır.]
Yani; o kimseler ki onlar Hz. Âişe'nin celâlet-i şanını, ülüvv-ü kadrini ve kemâl-i ismetini bildikleri halde Âişe (R.A.) hakkmda büyük iftira getirenler sizden bir cemaattır. Ey iftira olunan Nebiyy-i Muazzam, Ebu Bekr ve Âişe ! Siz iftirayı hakkınızda şer zannetmeyin belki hayr-ı mahızdır. Çünkü; o iftira sebebiyle ecr-i cezile, sevab-ı azîme ve hayri kesire nail oldunuz. Taraharet ve iffetinize delâlet eden âyetler nazil olmakla kadriniz teali etti. Bizzat o töhmetten beraetinizi Cenab-ı Hak ilân etmekle hakkınızda su-u zan edenler rezil ve rusva oldular. O iftira eden müfsitlerden her birinin günahtan kesbettikleri cezaları vardır ve bilhassa onlardan kibr ü gururu haktan iraz ettiren ve kelâmın büyüğünü taahhüt edip işâasına mütevelli olan (Abdullah b. Übey) ve emsali için azâb-ı azim vardır.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran i f t i r a e d e n c e m a a t la murad; (Abdullah b. Übey), (Zeyd b. Rufaa), (Hasan b. Sabit), (Mastah) ve (Hamne bint-i Cahş) ve onlara tabi olanlardır. İ f t i r a h a k l a r ı n d a h a y ı r o l a n l a r la murad; Resûlullah, Ebu Bekir, Âişe, Aile-i Risaletpenah ve aile-i Ebu Bekirdir. Haktan iraz eden ve azâb-ı azimle tehdit olunan; (Abdullah b. Übey) dir. Çünkü; Reis-i münafıkîn olan (İbni Übey) Resûlullah'a adavetinden dolayı ilk defa yaymaya çalışan ve iftiraya cüret edip halk araşma söz dağıtan odur.
Azab-ı azîm; dünya ve âhirettedir. (İbni Übey) dünyada makhur, matrut ve herkes indinde nifakla meşhur kadirsiz, rezil rusva idi ve ona uyup iftirayı tasrih eden (Hassan) ın gözleri kör, elleri çolak oldu. (Abdullah) ı ve (Hassan) la (Mastah) ı ve (Hamne) yi âyetin nüzulünden sonra Resûlullah hadd-i kazifle celdetmiştir.
Beyzâvî, Fahri Râzi ve sair tefsirlerde tafsilen beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Resûlullah sefer murad 3696 ettiğinde ezvac-ı mutahharat arasında kur'a çeker, müsaferet hangisine isabet ederse Resûlullah onu alır götürür. Âdet veçhile seferin birinde kur'a Hz. Âişe'ye tesadüf edip beraberinde götürmüşlerdi. Avdetlerinde Medine'ye bir konak kaldığında geceden kafile kalkacağına Resûlullah nida ettirince Hz. Âişe kaza-yı hacete gider gelir ve boynunu yoklar ki boncukdan mamul gerdanlığı düşmüş. Ayak yoluna gitmiş olduğu yere onu aramaya gider ve gerdanlığı aramakla bir müddet vakit geçer ve bulur, gelir ki, konak yerinde kimse kalmamış. Çünkü; Hz. Âişe henüz yaşı ufak olup hafifül vücud olduğundan şutûfe ve devesine me'mur olan zat şutûfun içindedir zanniyle deveyi yükletir, gider. Hz. Âişe'nin kaldığını kimse bilmez. Hz. Âişe konak yerinde kimseyi bulamayınca benim kafileden geri kaldığımdan haberdar olunca beni aramaya gelirler ümidiyle oturur, uyku galebe eder uyur. Sabah güneş doğarken (Saffan b. Muattal) gelir. Hz. Âişe'yi bilir ve devesinden iner Hz. Âişe'yi devesine bindirir alır râhilenin arkasından ulaştırır. Çünkü; Resûlullah’ın seferde âdetleri askerin bir konak gerisinde, teftiş etmek, düşenleri ve kalanları bulmak ve alıp getirip sahibine vermek için bazı kimseler tayin eder. Onlar askerin gerisinden gelirlerdi ve Saffan da o şekilde vazifeli idi. (Saffan) Hz. Âişe'yi getirince münafıklar ithama yol buldular, ifk ü iftirayı yaymaya başladılar. Nâs üç sınıf oldu : Bir sınıf; asla inanmadı reddettiler. Diğer bir sınıf; inandılar fakat susmayı tercih ettiler. Üçüncü bir sınıf da hemen yaydılar ve meclislerde sarahaten söylerlerdi. Bu hal bir ay kadar devam etti. Resûlullah, Ebu Bekir ve Hz. Âişe işittiler, mahsun ve mükedder oldular. Hatta Hz. Âişe kederinden hasta olup çok göz yaşları akıtmıştır. Hz. Âişe teessürünü beyan sadedinde «ben beriyim, Cenab-ı Hakkın beni tebrie edeceğini de ümid ederdim. Fakat ben nefsimi gayet hakir gördüğümden benim gibi hakire vahiy gelip de mütevâtir olarak kıyamete kadar beraetimin nâssı Kur'an'la sabit olacağını ümid etmezdim. Binaenaleyh; Resûlullah'a rü'ya suretiyle tebriem beyan olunsa derdim. Bu hal üzere iken lûtf u kereminden Cenab-ı Hak tebriem hakkında on sekiz âyet inzaliyle beraetimi âleme ilân etti. Ben de Allah'a hamd ü sena ve şükürler ettim. Dostlarımız mesrur, düşmanlarımız haib-ü hâsir oldular» buyurduğu mervidir. Bu halin iftira 3697 olduğunu yayan münafıklar da bilirlerdi. Çünkü; Enbiya-yı izam masum olup herkesi tarik-ı hakka şevke me'mur oldukları cihetle onların ailelerinde nâsa nefret verecek tab-ı selime muhalif, herkesin sevmiyeceği bir şey bulunması hikmet-i bi'sete münafi olduğundan her nebinin ailesi bu gibi ithamlardan mahfuz ve himaye-i İlâhiye altında bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Enbiya-yı izam hazeratının ailelerinden Nûh ve Lût (A.S.) ın haremleri gibi kâfire olanları vardır. Fakat tab'ı beşerin istikrah edeceği ef'al-i kabihayı işleyenler yoktur.

***
Vâcib Tealâ İfk meselesine işaret ettikten sonra ifk kıssasına karşı mü'minlerin alacağı vaziyeti, lâzım olan adabı ve münasip olan hali beyan etmek üzere :

لَّوۡلآًإِذۡسَمِعۡتُمُوهُ ظَنَّ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتُ بِأَنفُسِہِمۡخَيۡرً۬اوَقَالُواْهَـٰذَآإِفۡكٌ۬ مُّبِينٌ۬ (12)

buyuruyor.

[Ey ifk ü iftiraya inanan kimseler ! Keşke siz Hz. Âişe (R.A.) hakkında ifki işittiğinizde hüsnü zan edip sû-u zan etmeseydiniz. Çünkü erkek ve dişi cümle ehl-i îman kendi nefislerine ve kendi nefisleri makamında olan diğer mü'minlere hüsn-ü zan ve hayır me'mul ederek dediler ki «şu söylenen açık bir iftiradır, sizin de böyle demeniz lâzımdı. Niçin hayır zannetmediniz de şerre inandınız.»]
Yani; mü'minlere lâyık olan ihvan-ı dinlerine hüsnüzan etmek lâzım olup ta'netmekten lisanlarını çekmek ve ta'nedenlerin taanlarını onlardan men'etmektir. Şu halde siz ifki işittiğiniz zaman niçin bu adaba riayet edip de onların iftiralarını reddetmediniz. Münasip olan reddetmeliydiniz. Zira; mü'min ve mü'mineler kendi nefislerine hayır zannettikleri gibi diğer mü'minlere de hayır zannetmeliydi, hayır zanneden mü'minler bu iftirayı işitince «açıktan bir iftiradır» dediler. Binaenaleyh; siz de işitince «bu 3698 iftiradır.» demeliydiniz. Çünkü; Hz. Âişe'nin taharat-i tıyneti ve neeabet-i ismeti iftira olunmaktan âlâ ve ekmel idi.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile îmanın iktizası mü'mine, hüsn-ü zan ve hayır murad etmek olup taandan içtinap etmek olduğuna işaret için hitaptan gıybete ve zamirden ism-i zahire udûl olunmuştur. Çünkü ! (ظن المؤمنون) bedelinde (ظننتم) denilse kifayet ederken zamiri ve hitabı terkle (ظن المؤمنون) demek; îmanın ahlâk-ı haseneyi iktiza ettiğini beyan içindir. Zira; mü'min lâfzının ifade ettiği manâyı zamir ifade edemez.
Âyet-i celile Fahri Râzi'nin beyanı veçhile iftiraya inanan mü'minleri tevbih için sevkolunmuştur. Zira; mü'min anasına kazfetmez. Hz. Âişe'nin mü'minlerin anası olduğu nâssla sabittir. Şu halde Hz. Âişe'ye taan anaya taan demektir. Çünkü; bir ümmetin peygamberi o ümmetin babası olduğu gibi o peygamberin haremi de o ümmetin anası olup âhâd-ı ümmete nikâh bile caiz olmadığı (Sure-i Ahzab) da gelecektir.
Bu âyet; mü'minlerin şahs-ı vahid menzilesinde olduğuna delâlet eder. Zira; «mü'minler kendi nefislerine hayır zannederler» demek «ahar mü'mine hayır zannetmeleri de kendi nefislerine zandır. Çünkü; cümle mü'minler nefs-i vahid gibi» demektir. Binaenaleyh; vücuddan bir uzva isabet eden ağrıdan her uzuv demlendiği gibi bir mü'mine isabet eden elemden hepsinin elemlenmesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Şu halde mü'minler beyninde hüsn-ü muaşerete âyet-i celilede ne kadar âlî bir tenbih vardır.

***
Vâcib Tealâ ifk meselesini tasdik edenleri tevbih ettikten sonra tasdik edenleri ve bu gibi iftiraya kulak asanları menetmek üzere :

لَّوۡلاً جَآءُو عَلَيۡهِ بِأَرۡبَعَةِ شُہَدَآءَ‌ۚ فَإِذۡ لَمۡ يَأۡتُواْ بِٱلشُّہَدَآءِ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ عِندَ ٱللهِ هُمُ ٱلۡكَـٰذِبُونَ (13)

buyuruyor.

[iftira edenler iftiraları üzerine dört şahit getirmiş olmalılardı, 3699 halbuki getiremediler. Dört şahit getirip dâvalarını isbat edemeyince indallah onlar ancak yalancılardır. Zira; yalandan başka bir şey getirmemişlerdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onları yalanlarına göre mücazat eder.]

Yani; ifk iftira edenlerin dâvalarını isbat etmeleri lâzımdı. İspat edemeyince indallah yalancılardır. Çünkü; davaya beyyine lâzımdır. Beyyinesiz dâvaya itibar yoktur. Binaenaleyh; Hz. Âişe'ye iftiraya cüret edenlerin davaları merduttur. Zira; beyyineyle ispat edemediler.

وَلَوۡلاً فَضۡلُ ٱللهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُ ۥ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًخِرَةِ لَمَسَّكُمۡ فِى مَآ أَفَضۡتُمۡ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ (14)

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı, dünya ve âhirette rahmeti olmamış olsaydı sizin halk araşma yaymış olduğunuz iftiralarınızda sizin azab-ı azîm mess ve her tarafınızı ihata ederdi fakat Allah'ın lûtfu sizin üzerinize feyezan eylediğinden Cenab-ı Hak sizin ukubetinizi te'hir etti ve âhirette sizin üzerinize merhameti olmasaydı şu cür'et ettiğiniz ifk ü iftiranız üzerine tevbenizi kabul etmez, sizi büyük azap ihata ederdi.] Çünkü; cür'et ettiğiniz cinayetiniz büyüktür. Elbette onun azabı da büyük olurdu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette F a z l - ı İ l â h i ile murad; azabın te'hiri ile tevbenin kabulüdür. Eğer fazl-ı İlâhi olmamış olsaydı iftira edenler dünya ve âhirette haib ü hâsir olurlardı.

إِذۡ تَلَقَّوۡنَهُ ۥ بِأَلۡسِنَتِكُمۡ وَتَقُولُونَ بِأَفۡوَاهِكُم مَّا لَيۡسَ لَكُم بِهِۦ عِلۡمٌ۬ وَتَحۡسَبُونَهُ ۥ هَيِّنً۬ا وَهُوَ عِندَ ٱللهِ عَظِيمٌ۬ (15)

[Siz birbirinize mülâki olup lisanınızla o ifk ü iftirayı yekdiğerinizden telâkki edip kabul ettiğinizde azap sizi ihata ederdi ve sizin için asla ilim olmayan şeyi ağzınızla söylüyordunuz. Halbuki kalbinizde o vakanın sarahatına dair asla bir şey yoktu belki sırf cehil ve tahmin üzere söylüyordunuz ve söylediğiniz zamanda siz onu kolay bir şey ve onun üzerine azap terettüp etmez 3700 zannediyordunuz. Halbuki sizin cüret ettiğiniz ifk ü iftira Allah-u Tealâ indinde pek büyüktür.] Zira; azabı ve gazabı mucibtir. Sizin zannınız gibi değildir. Siz günah değil zannediyordunuz, halbuki büyük günahtır. Çünkü; âhâd-i nâsa iftira envai azabı mücib olunca, havass-ı nâsa ve bilhassa ezvac-ı mutahharattan birine iftiranın daha büyük azapları mucib olacağı evleviyetle sabittir.
Azabın iftira edenleri messetmesi Kazî ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette üç şeye talik olunmuştur :
B i r i n c i s i ; lisanlariyle birbirlerinden telâkki etmek,
İ k i n c i s i ; yakînen bilmedikleri şeyi söylemek,
Ü ç ü n c ü s ü ; söyledikleri büyük günahı hafif addetmektir. Bunun her üçü de azabı muciptir. Çünkü; aslı olmayan bir şeyi dinleyip onu ahzetmek ve doğru olduğunu bilmediği bir şeyi başkasına söylemek ve günah olan bir şeyi küçümsemek caiz olmaz. Caiz olmayan bir şeyi caiz gibi işlemek elbette azabı muciptir.
Hulâsa; kazfın günah-ı kebireden olduğu, büyük masiyeti işleyen kimsenin küçük zannetmesiyle tebeddül etmiyeceği ve mükellef üzerine vâcib olanın; her haramı büyük addetmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَلَوۡلآً إِذۡ سَمِعۡتُمُوهُ قُلۡتُم مَّا يَكُونُ لَنَآ أَن نَّتَڪَلَّمَ بِہَـٰذَا سُبۡحَـٰنَكَ هَـٰذَا بُہۡتَـٰنٌ عَظِيمٌ۬ (16)

[Siz şu iftirayı işittiğinizde «Bizim için söylenen şu sözü ve bunun emsalini söylemek sahih olmaz, ne acayib ve garaibe tesadüf ediyoruz. Ya Rabbi ! Seni nekaisten tenzih ederiz ki şu söylenen söz vakiin hilafı büyük bir bühtandır.» demiş olsaydınız pek hayırlı olurdu dediniz mi?] Mü'mine lâyık olan bu gibi iftirayı işitir işitmez Allah'a teşbihle iftira olduğunu beyan etmektir. Zira; şu bühtanı işiten kimsenin vücudunun titrememesi ve kulağının ıztıraba düşmemesi ve akılların hayret etmemesi mümkün olamaz. Hatta yayılmasına gayret eden münafıkların dahi, tarafı İlâhiden vücudlarına söylerken lerze arız olmaması mümkün değildir. Elbette kalbi titrer ve lâkin yine söyler.
İşiten mü'minlerin bunu dinlemekten ve söylemekten imtina etmeleri vâcib olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Fahri Râzi' nin 3701 beyanı veçhile böyle şeylerden ihtirazı icab eden akıl ve din onlarda mevcud olduğu gibi bu sözün Resûlullah'a eza olduğunu ve Resûlullah'a ezanın bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olacağını biliyorlardı. Bu sözde fayda olmadığı gibi zarar muhakkaktı. Âkil olan kimsenin her zaman zarardan nefsini vikaye etmesi vâcibtir. Maahâza hiç bir zarar yok farzolunsa bile beyhude vakit kaybetmektir. Akil hiç bir zamanda vaktini zayi etmez ve nâsın iyiliklerini söylemek ve kabahatlerini örtmek ahlâk-ı İlâhiyedendir. Âkil için ahlâk-ı İlâhiyeyle tahallûk etmek vâcibtir. Binaenaleyh; şu beyan olunan şeylerin cümlesi bu gibi iftiraya tebaiyetten ihtiraz lâzım olduğunu isbat eder.
Zevce-i Resûlullah'a iftira etmenin cümle iftiranın fevkında olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu haberi işitenlerin teşbihe müsaraat etmeleri münasib olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; umur-u azime ve garibeyi gördüğünde insanın teşbih etmek âdetidir ve bu iftiranın taaccübe şayan bir emr-i acîb olduğunu beyan olduğu gibi Zevce-i nebinin fena bir şey işlemiş olmasından ve şu müfterilerin zulümlerine razı olmasından Cenab-ı Hakkı tenzih vâcib olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile günahın azameti taallûkuna nisbetle ölçüldüğünden burada bühtan olunan zatın azameti nisbetinde günahın büyük olduğu beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ şu iftiraya kulak tutanların âdabı terkle vaki olan kusurlarından beşini zikirden sonra altıncısını zikretmek üzere :

يَعِظُكُمُ ٱلله أَن تَعُودُواْ لِمِثۡلِهِۦۤ أَبَدًا إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ (17) وَيُبَيِّنُ ٱلله لَكُمُ ٱلاًيَـٰتِ‌ۚ وَٱلله عَلِيمٌ حَكِيمٌ (18)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ size vaazeder ki, bu gibi müfteriyata ebeden bir daha avdet etmiyesiniz. Eğer mü'minlerseniz Allah-u Tealâ size, kudretine, şerayiine ve âdâb-ı haseneye delâlet eden âyetlerini beyan eder ki siz mütenassıh olup teeddüp edesiniz. Zira; Allah-u Tealâ sizin kalplerinizde olan gizli şeyleri ve bu gibi iftiraları icad edenleri bilici ve cümle ef'âli, hikmetten hâlî olmadığı gibi Âişe'nin beraetiyle de hükmedicidir.]
Yani; eğer mü'minseniz bu gibi bühtana avdet etmenizden men'etmek için Allah-u Tealâ size vaazeder. Çünkü; müfteriyata avdetinizi Allah-u Tealâ kerih görür ve kabayihe delâlet eden âyetleri size beyan eder. Zira; her şeyi bilir ve tedbiri hikmetten hâlî değildir. Çünkü; Hakimdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile «mü'minseniz böyle şeye bir daha avdet etmemeniz için Allah-u Tealâ size vaazeder» demek mü'minlerin tuttukları işi başlarına vurmaktır. Bu gibi müfteriyatı söyleyenler dinleyip de inkâr etmiyenin ikisinin de cezada müsavi oldukları Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü ma'siyete rıza; aynı ma'siyettir.

إِنَّ ٱلَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ ٱلۡفَـٰحِشَةُ فِى ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًخِرَةِ‌ۚ وَٱلله يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لاً تَعۡلَمُونَ (19)

[Şol kimseler ki onlar mü'minler hakkında kötü şeyleri ve zina gibi herkesin nefret edeceği kötü ahlâkı halk arasında neşredip dağıtmaya muhabbet ederler. Onlar için dünyada hadd-i şer'i ve âhirette Cehennem azabı vardır ki gerek dünya, gerek âhirette azapları elem vericidir. Allah-u Tealâ onların yalanlarını ve Âişe (R.A.) ın beraetini bilir. Halbuki siz bilmiyorsunuz ve bilmediğiniz halde iftira ediyorsunuz.]
Bu âyet, bir kimse fena bir sözü dağıtmasa da dağıtıldığına muhabbet etse ve seyinse günahta dağıtanlarla beraber olduğuna delâlet ettiği gibi ehl-i ifk'in izhar etmeleri üzerine nasıl ukubet olacaksa mü'minlerin arasına fena sözün dağılmasına sevinenlere de ayni ukubet olacağına delâlet eder. Binaenaleyh; bir kimsenin mü'minlerin aza-yı cevarihinden eza görmeyip salim olmaları lâzım olduğu gibi kalbinden de eza görmeyip salim olmaları lâzımdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet şu beyan olunan sıfat üzere olan her şahsa şamildir. Gerçi sebeb-i nüzul ehl-i ifkin 3703 hâlleri ise de lâfzın umumu itibarile bu sıfatı haiz olanların cümlesine şâmildir. Azab -ı dünya ile murad; Hadd-i şer'idir. Azab-ı âhirette kabir azabı da dahil olsa gerektir. Günah-ı azîm üzerine azmedip kalbinde yerleştirdiğinde dahî günah olacağına âyet delâlet eder. Çünkü; fahişenin işaasına muhabbet kalpte olduğu halde Cenab-ı Hakkın azab-ı elime sebeb olacağını beyan buyurması kalpte işlenmesi kastolunan sair günahların da hükmü böyle olduğuna delâlet-i vazıhayle delâlet eder.

وَلَوۡلاً فَضۡلُ ٱللهِ عَلَيۡڪُمۡ وَرَحۡمَتُهُ ۥ وَأَنَّ ٱلله رَءُوفٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (20)

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı helâk olurdunuz fakat Allah-u Tealâ kullarını esirgeyici ve merhamet buyurucudur.]
Yani; eğer sizin üzerinize tevbe kapılarını açmakla ve işlediğiniz kusurlarınızı affetmekle Allah'ın rahmeti olmamış olsaydı ukubetinizi tacil eylemekle sizi rüsva ve kalbinizde gizlediğiniz şeyleri izhar ederdi. Allah-u Tealâ kusurunuzu afla esirgeyici ve tevbelerinizi kabulle merhamet buyurucudur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile cürmün azametine karşı Cenab-ı Hakkın lûtfu pek büyük olduğuna işaret ve te'kit için âyet tekrar zikrolunmuştur.

***
Vâcib Tealâ ehl-i ifkin maasilerini beyandan sonra bu gibi maasinin suduru şeytana mutabaatla olduğundan şeytana uymaktan nehyetmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تَتَّبِعُواْ خُطُوَٲتِ ٱلشَّيۡطَـٰنِ‌ۚ وَمَن يَتَّبِعۡ خُطُوَٲتِ ٱلشَّيۡطَـٰنِ فَإِنَّهُ ۥ يَأۡمُرُ بِٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنكَرِ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey Allah'ın vahdaniyetine îman ve Resûlünün risaletini tasdik eden mü'minler ! Şeytanın mesleğine tebaiyet etmeyin. Eğer bir kimse şeytanın isrine ittiba' ederse dalâlette olur. Zira şeytan; aklen ve şer'an kabih ve mürüvveti muhil olan münkeratla emre» der, emrine tebaiyet edip vesvesesine aldananlar elbette fahşa ve münkerata da tebaiyet edeceklerinden elbette dalâleti ihtiyar etmiş olurlar.]
Yani; ey mü'minler ! Ehl-i ifkin şeytana tebaiyet ettikleri gibi siz de şeytanın hîle ve desiselerine uymayın. Eğer bir kimse şeytanın isrine ittiba' ederse şeytan onu idlâl eder. Zira şeytan; daima insana kötülük ve münkeratla emreder.
Bu âyette her ne kadar mü'minler zikrolunmuşsa da nehiyden maksad; umum mükellefindir. Zira; şeytana iftiba'dan cümle insanlar memnudur. Çünkü şeytan; bütün insanlara düşmandır. Şu halde insanların şeytanın vesvesesine aldanmayıp şerrinden her zaman istiaze etmeleri lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle kullarına tavsiye buyurmuştur.

وَلَوۡلاً فَضۡلُ ٱللهِ عَلَيۡكُمۡ وَرَحۡمَتُهُ ۥ مَا زَكَىٰ مِنكُم مِّنۡ أَحَدٍ أَبَدً۬ا وَلَـٰكِنَّ ٱلله يُزَكِّى مَن يَشَآءُ‌ۗ وَٱلله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (21)

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı ve rahmeti olmamış olsaydı sizden hiç bir kimseyi Allah-u Tealâ günahtan tathir etmez ve şeytanın şerrinden ebeden halâs olamazdı fakat Allah-u Tealâ tev-beye tevfik etmek ve günahları izale eden hududu meşru kılmakla dilediği kulunu şeytanın şerrinden halâs eder. Zira; Allah-u Tealâ kullarının sözünü işitir ve ahvalini bilir.] Şu halde kullar için Cenab-ı Hakka karşı masiyetten ihtiraz etmek lâzımdır.
Yani; Allah'ın fazl u ihsanı olmasaydı sizden hiç bir kimse ebeden şeytanın şerrinden kurtulamaz ve günahtan temizlenemezdi fakat Allah-u Tealâ dilediği kulunu şeytanın şerrinden tathir eder.
***
Vâcib Tealâ ehl-i ifki te'dip ettikten sonra Ebu Bekir hazretlerinin ehl-i iftiradan bazı kimselere nafaka vermemesine dair yapmış olduğu yeminin münasip olmadığını beyan etmek üzere:

وَلاًيَأۡتَلِ أُوْلُواْ ٱلۡفَضۡلِ مِنكُمۡ وَٱلسَّعَةِ أَن يُؤۡتُوٓاْأُوْلِى ٱلۡقُرۡبَىٰوَٱلۡمَسَـٰكِينَ وَٱلۡمُهَـٰجِرِينَ فِى سَبِيلِ ٱللهِ‌ۖ وَلۡيَعۡفُواْ وَلۡيَصۡفَحُوٓاْ‌ۗ أَلاً تُحِبُّونَ أَن يَغۡفِرَ ٱلله لَكُمۡ‌ۗ وَٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ (22)

buyuruyor.
3705
[Sizden umur-u dinde fazilet ve umur-u dünyada emvaldan vüs'at sahibi olanlar akraba ve taallûkatına, fukaraya ve hicret edenlere fisebilillâh nafaka vermiyeceğine ve ihsan etmiyeceğine yemin etmesinler. O fukaradan vaki olan kusuru afla onlara ukubet etmekten iraz etsinler. Siz Allah'ın mağfiret etmesine muhabbet etmez misiniz? Onların kusurunu affınız sebebiyle Allah-u Tealâ sizi mağfiret buyurucu ve ihsanınız sebebiyle size merhamet edicidir.]
Yani; ehl-i ihsan, ihsanında devam etmeli, umur-u dinde ilim, irfan, ecr ü mesubat, fazl u ihsan ve emr-i dünyada bolluk sahibi olanlar akrabalarından, sair fukaradan ve muhacirin-i kiramdan muhtaç olanlara ihsan etmiyeceğine dair yemin etmemelidirler ve muhtaç olanlardan vaki olan kusura afla onlara ezadan vaz geçmelidirler. Allah'ın size mağfiret etmesine muhabbet etmez misiniz ki ihsan etmiyeceğinize yemin edersiniz. Halbuki sizin affınız üzerine Allah-u Tealâ size mağfiret ve onlara ihsanınız sebebiyle size ihsan eder. (وَلاًيَأۡتَلِ) , (ولايحلف) yani «yemin etmesin» demektir.
Kazî, Fahri Râzi, Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Ebu Bekir (R.A.) efendimiz hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir'in teyzezadesi ve muhacirinin fukarası ve Bedir vakasına hazır olanlardan (Mastah) hazretleri Âişe (R.A.) a hakkında vâki olan ifk ü iftiraya iştirak etmiş ve ifk vakası söylenen bazı yerde güldüğünden Cenab-ı Hak bizzat Kur'an'da Aişe-yi afife (RA.) nın söylenen dedikodunun cümlesinden berî olduğunu beyan buyururken Ebu Bekir (R.A.) efendimiz çocukluğundan beri ihtiyacına binaen in'am ve ihsan etmiş olduğu teyzezadesi Mastahın ifk meselesine iştirakinden gücenmiş olduğu cihetle bir daha Masdaha ve ailesine infakta bulunmayacağına 3706 yemin etti. Mastaha ve ailesine «kalkın gidin benim evimden, bundan sonra ben sizden değilim siz de benden değilsiniz» dedi. Mastah bazı özür beyan ederek itizar etmişse de özürünü kabul etmedi. Onlar Ebu Bekir'in evinden me'yüsen çıkıp gittiler. Fakat gidecek yerleri de olmadığından sokak ortasında meydanda kalmaları üzerine Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurdu. Resûlullah Ebu Bekir'i huzuruna celple nehy-i İlâhiyi kendine tebliğ edince Ebu Bekir (R.A.) tekbir alır, mesrur olur ve derhal hane-i saadetine avdet edip Mastahı ve Mastah'ın cemaatini çağırır, «Allah'ın inzal ettiği ahkâmı alerre'si vela'yn kabul ettim. Benim sizi tardettiğim Allah-u Tealâ' nın size gazab ettiği zamandaydı. Amma Allah-u Tealâ sizin kusurunuzu affedince merhaba biküm, evvelki gibi yiyin ve için, benim evime gelin, ben size evvelkinden ziyade ihsan edeceğim» dedi.
Âyet-i celile Ebu Bekir hazretlerinin Umur-u dinde faziletine ve enbiyadan sonra efdal-i nâs olduğuna delâlet eder. Zira; bu âyette
Vâcib Tealâ Ebu Bekir'in faziletini mekam-ı medihte beyan ve cemi' siğasıyla irat buyurması Ulüvv-ü şanına ve mertebe-i ulyasına delâlet eder. Bir kimse bir şeye yemin ettiğinde o yemin ettiği şeyin hilafını hayırlı görürse o hayırlı gördüğü şeyi işleyip yemininden kefaret vermesi lâzım olduğuna âyet-i celilede delâlet vardır. Çünkü; Hz. Ebu Bekir infak etmemek üzere yemin etmişken Cenab-ı Hak yemininden nehiy ve nehyin zımnında infakla emretmiştir. Çünkü bir şeyden nehiy o şeyin zıddıyla emirdir.
Bu âyette Ebu Bekir'in Allah-u Tealâ'ya tazimine ve ebna-yı cinsine şefkat ve merhametine delâlet vardır. Şu halde insan için lâzım olan Allah'la ve halkla muamelesinin dürüst olmasıdır. Ebu Bekir'de bunun ikisi de mevcuttur ki Allah-u Tealâ sena buyurmuştur.

3707
***
Vâcib Tealâ Ebu Bekir'i yeminden nehyettikten sonra fi'il-i fahişten beri taife-i nisvana zina isnad edenlerin dünya ve ahirette mel'un olacaklarını beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَرۡمُونَ ٱلۡمُحۡصَنَـٰتِ ٱلۡغَـٰفِلَـٰتِ ٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِ لُعِنُواْ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًخِرَةِ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (23) يَوۡمَ تَشۡہَدُ عَلَيۡہِمۡ أَلۡسِنَتُهُمۡ وَأَيۡدِيہِمۡ وَأَرۡجُلُهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (24)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki muhsine ve afife ve hudud-u tlâhiyeyi muhafaza edip isnad olunan zinadan bilkülliye gafil ve beri olup Cenab-ı Hakkı tasdik ve ahkâmına îman etmiş olan hatunlara zina isnad ederler. Onlar afife olan hatunların namuslarına iftira ettikleri için dünya ve âhirette dergâh-ı uluhiyetten tardolunmuşlardır. Şol günde onların amelleriyle lisanları, elleri ve ayakları aleyhlerine şehadet eder ki o günde onlar için büyük azap vardır.] Zira; cinayetleri gayet büyük olduğundan azapları da büyüktür. Çünkü; dünyada hadd-i kazif icra olunmak ve şehadetleri kabul olunmamak ve mü'minler nazarında menfur olmak gibi azaplara ve âhirette de envâı azaba duçar olacaklardır. Ancak bu âyet-i celile tevbe etmeyip musir olanlar hakkındadır. Tevbe edenler bu lanetten müstesnadırlar.
Bazı müfessirîn, bu âyet; Hz. Âişe (R.A.) ya iftira edenlere mahsustur demişlerse de ekseri müfessirîn ve usuliyyun afife olan bütün kadınlara iftira edenlere şamil olduğunu beyan ve iltizam etmişlerdir. Gerçi ezvac-ı mutahharatın mertebelerine nazaran onlara iftira elbette diğerlerinden daha büyük cinayetse de bu âyetin elfazı umumidir. Binaenaleyh; zina ile iftira eden herkese şâmildir.
Ol günde cinayet sahipleri cinayetlerini inkâr edince Allah-u Tealâ onların lisanlarıyla sudur eden iftira ve sair maasilerini lisanlarına ve şer'in hilafı ellerinden sudur eden günahları ellerine ve ayaklarından sudur eden günahları ayaklarına söyletecek kudret verir ve her ne amel ettilerse aza-yı cevarihleri şehadet eder. Yahut aza-yı cavarihin şehadeti; Râzi ve Beyzâvî'nin beyanı veçhile her azadan dünyada sudur eden günahın eseri o azalar üzerinde zuhur etmesidir ki azaların şahadetlerinde azabın şiddetini tezyid vardır.
3708

يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يُوَفِّيہِمُ ٱلله دِينَهُمُ ٱلۡحَقَّ وَيَعۡلَمُونَ أَنَّ ٱلله هُوَ ٱلۡحَقُّ ٱلۡمُبِينُ (25)

[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde Allah-u Tealâ onların amellerinin cezasını tamamen verir ve müstahak oldukları cezadan asla ziyade ve noksan olmaz. Binaenaleyh; amellerinin istihkakı ne miktar ise o miktar verir ve onlar da Allah-u Tealâ'nın ulûhiyetinin zahir, sabit ve baki olduğunu bilirler.] Çünkü; Muamele-i İlâhiyede cadde-i istikametten ve adalet-i hakikiyeden asla inhiraf olmadığını görünce Allah-u Tealâ'nın hak olduğunu tasdike mecbur olurlar ve lâkin bu tasdikleri onlara fayda etmez. Zira; tasdikin mahalli dünyadır, âhiret değildir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i ifkin bazı hallerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

ٱلۡخَبِيثَـٰتُ لِلۡخَبِيثِينَ وَٱلۡخَبِيثُونَ لِلۡخَبِيثَـٰتِ‌ۖ وَٱلطَّيِّبَـٰتُ لِلطَّيِّبِينَ وَٱلطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَـٰتِ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ‌ۖ لَهُم مَّغۡفِرَةٌ۬ وَرِزۡقٌ۬ ڪَرِيمٌ۬ (26)

buyuruyor.

[Taife-i nisvandan envâı rezaletle taanedilmiş ve cadde-i selâmetten ayrılmış olanlar, ricaldan envâı rezaleti ihtiyar edenler içindir. Zira; bu gibi habaset-i irtikâpta onları kendilerine münasip ve küfüv olanlar ihtiyar ve tezevvüc eder, yoksa afif ve namuslu kimseler taharetten hâli olanları tezevvüc etmezler ve ricalden habis olanlar nisvandan habis olanlar içindir. Çünkü; maslahat-ı imtizaç ve hikmet-i İlâhiye iktizası herkes kendi nazîrini bulacaktır. Zira; herkes emsalini bulmazsa ıztıraptan hâli olamaz. Kezalik taife-i nisvandan tahire, afife olan ve fevahişten sakınanlar kendileri gibi afif erkekler içindir. Afif erkekler kendileri gibi afif kadınlar içindirler. İşte envâı rezaletten tâhir ve pak olanlar ehl-i iftiranın dedikleri sözlerden beri, pâk ve tâhirdirler. Binaenaleyh; 3710 onlar için mağfiret-i azime ve güzel rızık vardır kiCennet-i alâda o rızıkla daima telezzüz ederler.]
(اولئَك) Tayyip ve tâhir olanlara işaret olduğu cihetle ezvac-ı mutahharatın Resulullah'la beraber Cennette olacaklarına işaret ve onları tebşirdir. Çünkü; ezvac-ı mutahharattan ziyade tay-yibe ve Resulullah'tan daha ziyade tayyib olamaz. Tayyib olanlar için mağfiret ve rızk-ı kerim vaadolunduğundan ezvac-ı mutahha-rata rızk-ı kerim vaadolunmuştur. Rızk-ı kerim Cennette olacağı cihetle ezvac-ı nebiye Cennet vaadolunmuş demektir.
Şu manâ âyette h a b i s lâfzı zani ve t a y y i b lâfzı afif manâsına olduğuna nazarandır. Amma h a b i s ; kelâm-ı fahiş ve t a y y i b ; güzel söz manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [İfk, iftira, kötü söz ve fahiş kelâm erkek ve dişi zina ile me'luf olan kimselere lâyıktır, onlar hakkında söylenir. Amma iffet, taharet, medhü sena ve güzel söz zinadan pâk ve tayyib olan kimselere lâyık olduğundan onlar hakkında güzel söylemelidir. Zira güzel söz; temiz kimseye yakışır.] demektir. Yahud [Habis söz söylemek habis kimselere, tayyib söz söylemek tayyib kimselere yakışır] demektir. Şu halde galiz söz söylemenin şer'an çirkin olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mü'min olan daima lisanını güzel sözlere alıştırmak adab-ı insaniye ve şer'iye cümlesindendir. Çünkü murdar söz; temiz ağıza yakışmaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran, bu âyet-i celile Hz. Âişe (R.A.) ya kazfedenleri zem içindir. Çünkü; Hz. Âişe tay-yibe ve münafıkların sözlerinden pâk ve nezih olduğundan sözün en âlâsı ona lâyıktır. Habislerden sudur eden habis sözler şan-ı Âişe'ye lâyık değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Yusuf'u Züleyha'nın ehlinden bir şâhidle, Hz. Musa'yı yahudilerin sözlerinden bir taşla ve Hz. Meryem'i oğlunun beşikte söylemesiyle tebrie ettiği gibi Hz. Âişe'yi de semâdan vahyettiği âyât-ı beyyinatla tebrie etmiştir.

3710
***
Vâcib Tealâ Hz. Âişe'nin nezahet ve taharetini beyanla ehl-i ifkin iftira ve bühtanlarını ilândan sonra bu hezeyanat-ı batıla ve müfteriyat-ı atılanın sebeb-i müstakili mubalât etmeden ihtilât etmek ve istizan etmeden başkasının evine girmek olduğundan izinsiz başkasının evine girmeyi nehyetmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تَدۡخُلُواْ بُيُوتًا غَيۡرَ بُيُوتِڪُمۡ حَتَّىٰ تَسۡتَأۡنِسُواْ وَتُسَلِّمُواْ عَلَىٰٓ أَهۡلِهَا‌ۚ ذَٲلِكُمۡ خَيۡرٌ۬ لَّكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ (27)

buyuruyor.

[Ey mü'minler ! Kendi evinizden başka bir eve o ev halkıyla ünsiyet ve onlardan izin alıp selâm verinceye kadar girmeyin. Zira; istizan etmeden girmemek sizin için hayırlıdır, sizin düşünmeniz ve muttaiz olmanız için istizan meşru kılındı.]
Yani; Ey Allah'ın vahdaniyetini tasdik ve Resûlünün risaletine îman eden mü'minler ! Sizin îmanınızın muktezası adab-ı diniyeyi muhafaza ve aranızda ihlâs üzere din kardeşliğini takrir etmektir. Binaenaleyh; siz kendi evlerinizin gayri ihvanınızın evlerine sahibinden izin alıp selâm verinceye kadar girmeyin ki onların sevmiyeceği bir şeye muttali olmıyasınız. Zira; ansızın girmekte ev sahibinin kerih göreceği bir şeye muttali olursunuz. Beyninizde olan muhabbet nefrete tebeddül eder. Binaenaleyh; ev sahibinden izin olmadıkça girmeyin ki beyninizde olan muhabbet zail olmasın. Zira; muhabbetin devamı sizin için hayırlıdır. Çünkü; evvelden beri tekarrür etmiş olan muhabbeti ve o muhabbet üzere terettüp eden fevaidi izale edecek bir halde bulunmak elbette iyi bir şey olamaz ve bu ahkâmın meşru kılınması sizin mütenassıh olmanız ve beyninizde adab-ı sohbeti muhafaza etmeniz ve mukteza-yı mürüvvet ve adaletin haricine çıkmamanız içindir. Bu âyet nazil olunca eshaptan bir kimsenin Resûlullah'a «valideme de mi istizan edeceğim?» deyip Resûlullah’ın «evet !» buyurduğu mervidir.
Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir kimsenin başkasının evine girerken istizanın meşruiyetindeki hikmet; dörttür:
3711
B i r i n c i s i ; başkasının evine giren kimsenin sahibinin bir ayıbına muttali' olmamasıdır.
İ k i n c i s i ; füc'eten girişte gözünün bakması helâl olmayan bir kimseye isabet etmemesidir. Çünkü; füc'eten girerse ekseri ahvalde görüldüğü gibi ev halkından bazı kadınlara gözü isabet eder.
Ü ç ü n c ü s ü ; ev sahibinin âdeti veçhile başkasından sakladığı bir şeye vâkıf olmamasıdır. Çünkü; hariçten gelen bir- kimsenin istizan etmeden girmesinde ev sahibinin ona göstermiyeceği ve gördüğünde mahcup olacağı bir şeyin bulunması her zaman için muhtemeldir. Binaenaleyh; istizan meşru kılındı ki ev sahibini hacâletten ve giren kimseyi gayrin esrarına ittilâdan muhafaza olsun.
D ö r d ü n c ü s ü ; Bilâ-izin gayrin mülkünde tasarruftan men'dir. Çünkü; istizansız girişte bilâizin gayrin mülkünde tasarruf olduğundan haram olan gasb'a müşabehat vardır. Zira; ev sahibinin hakk-ı meşruuna izin olmadıkça tecavüz caiz olamaz.
Âyetin tertibine nazaran ev sahibinden evvelâ istizanla istinas etmek sonra selâm vermek meşrudur. Çünkü; evde insan olup olmadığını bilmeyince selâm vermekte manâ yoktur. Binaenaleyh; evvelâ istinasla ev sahibini görmenin sonra selâm vermenin meşru olduğuna delâlet vardır.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran ev sahibine mülâki olursa iptida selâm saniyen kelâmla istizan eder. Çünkü; evde mevcut kimse olduğunu bilip ona da mülâki olunca kelâm üzerine selâmı takdim eder. (Ebu Hüreyre) nin Resûlullah'tan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istizan; üçtür: Birinci istizanda ev sahibi sükût ederler. İkinci istizanda müsafire lâyıkı veçhüzere hanelerini islâh ederler. Üçüncü istizanda duhule izin verirler yahud reddederler. Çünkü; Resûlullah «üç kere istizan ettiğinizde girmenize izin vermezlerse İsrar etmeyin, dönün» buyurmuştur. İstizanın üç olmasında mehasin-i âdaba riayet, hüsn-ü ahlâk, gerek ev sahibinin ve gerek müsafirin rahatlarını temin vardır. Zira; herkesin kendi evinde müşahede ettiği veçhile birinci istizanda cevap vermeye ve duhule mani bir çok şeyler bulunur. Binaenaleyh; cevap verilemez. İkinci istizanda duhule maniin izalesine çalışılır. Üçüncü istizanda mani mündefi olursa izin verilir, mündefi olmazsa reddolunur. ve ev sahibi müsafiri reddinden dolayı mesul olmaz. Çünkü; mülk sahibi gayrin duhulüne ister izin verir ister vermez, herkes mülkünde müstâkildir. Üç kere istizanın, Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile araları fasılalı olmak lâzımdır. Eğer fasılasız üç kere istizan ederse bir istizan hükmündedir. Binaenaleyh; sünnete riayet etmemiş olur. Çünkü sünnet; fasılayla istizandır. İstizanda şiddetli kapı çalmak ve ev sahibine acı acı bağırmak Fahri Râzi'nin beyanına nazaran haramdır. Çünkü; Vahşettir ve ev sahibine ezadır. Mü'mine ezanın ise haram olduğuna şüphe yoktur.
3712
Ev sahibinden istizanda hanenin içinde ev sahibinin sakındığı şeyi görmez bir şekilde kapının bir tarafına çekilmek mesnundur. Zira; Resûlullah’ın bir ev sahibinden istizan ettiğinde kapının sağına veya soluna çekildiği mervidir. Bir kimsenin elçi vasıtasiyle çağırması izindir. Binaenaleyh; elçi ile beraber geldiğinde tekrar izine hacet yoktur. Böylece yangın, sel, düşman veya hırsızların hücumu veya bir münkerâtın zuhuru gibi fevkalâde zamanlarda duhul; izne muhtaç değildir. Ev sahibini kurtarmak için izinsiz girmek caizdir.
Cenab-ı Hak istizan etmek ve başkasının evine izin verildiği surette selâmla girmek hayırlı olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; zaman-ı cahiliyede herkes istediği eve izin istemeden gider ve çok kere zevçle zevce yorgan altında bulunurlardı.Vâcib Tealâ bu âdet-i keriheden men'le mürüvvete ve insaniyete lâyık âdâb-ı haseneyle emir buyurdu. Çünkü bir şeyden nehyetmek; onun zıddıyla emirdir. Binaenaleyh; istizansız duhulden nehyetmek istizanla duhulü emretmektir. Şu halde bu âyet-i celilenin ahkâmında mü'minleri yekdiğerine su-u zandan vikaye, ifk ü iftira gibi bir takım yakışmıyan ahvaldan muhafaza ve mü'minler arasında uhuvvet ve muhabbeti idame ve herkesin kalplerini ıztıraptan tahliye ve aharın mülkünde bilâizin tasarruftan men'le herkesin evini füc'eten taarruzdan te'min etmek gibi mesalih-i ibada riayet mevcuttur. Zamanımızda avrupanın insaniyetle kabil-i te'lif olmayan âdetlerini tahsin eden kimse acaba şu âyette beyan olunan adab-ı şer'iyenin ve şu hükm-ü İlâhinin temin ettiği mesalihin hangisini tabiat-ı beşere muhalif görüyor da bu gibi ahkâma haşa itiraz etmek istiyor. Bütün vaki olan iftira ve hâdiseler bilâperva erkek ve dişinin birbiriyle ihtilât etmesinden neşet etmez mi? Bir kimsenin başkasının haberi ve izni olmadan ansızın evine girmekteki mahzuru inkâra mecal var mı?
Hulâsa; Bir kimse başka birinin evine girmek istediğinde hane sahibinin izni olmadan girmenin caiz olmadığı ve ev sahibinden izin istemek lâzım ve insanlar için hayırlı olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

3713
***
Vâcib Tealâ bir kimsenin başkasının evine girmek isterse giriş için izin almak lâzım olduğunu bâdel beyan bir kimse bulunursa istizan etmek ve bulunmazsa yapılacak muameleyi beyan etmek üzere :

فَإِن لَّمۡ تَجِدُواْ فِيهَآ أَحَدً۬ا فَلاً تَدۡخُلُوهَا حَتَّىٰ يُؤۡذَنَ لَكُمۡ‌ۖ وَإِن قِيلَ لَكُمُ ٱرۡجِعُواْ فَٱرۡجِعُواْ‌ۖ هُوَ أَزۡكَىٰ لَكُمۡ‌ۚ وَٱلله بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمٌ۬ (28)

buyuruyor.

[Eğer o evde bir kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar girmeyin ve eğer size ev sahibi tarafından dönün geri denirse, dönün ve girmek için ısrar etmeyin. Zira; dönün denilince dönüvermek sizin için ilhâh etmekten daha ziyade taharettir. Halbuki Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilir ve amelinizin muktezasına göre mücazat eder.]
Yani; ey mü'minler ! Siz ihvanınızdan birinin hanesine duhul murad ettiğinizde istizan etmek vâcibtir. Binaenaleyh; eğer siz o hanelerde istizan edecek bir kimse bulamazsanız size izin verilinceye kadar o hanelere girmeyin ki envâı töhmetten berî olasınız. Çünkü; izinsiz başkasınm evine girmek sirkat ve zina gibi töhmetlerden hâlî olmadığı gibi ev sahibi için bir takım ezayı mucib olacağı da aşikâr olduğundan izinsiz girmeyip sabretmeniz lâzımdır. Eğer sabretmez girerseniz töhmette vaki olacağınız şüphesizdir.
3714
Mü'minin töhmet mevkiinden sakınması vâcibtir. Şu halde izin verecek bir kimse gelinceye kadar bekleyin girmeyin ve eğer ev sahibi tarafından bir kimse size «dönün, girmeye mezun değilsiniz» derse hemen alelacele dönün ki ev sahibine eza etmiyesiniz. Zira; duhule izin vermediğinin esbabını teftiş ve taharri etmek âdaba münafidir. Çünkü; insanın duhule mani ve söylenmiyecek bir çok ahvali ve ihtiyacı olur. Binaenaleyh; duhul için İsrar caiz değildir ve «dönün» denildiğinde dönmek sizin için envâı töhmetten taharette ziyade ve maslahatınıza muvafık ve beyninizde olan muhabbetinizin devamına vesiledir. Allah-u Tealâ sizin bilcümle işlediğiniz amelinizi ve emre imtisalinizi ve nehiyden içtinabınızı bilir ve amelinize göre ceza verir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kapıya gelir de istizan etmeden kapı önünde ev sahibi çıkıncaya kadar beklerse buna kimse mani olmaz. Zira; İbn-i Abbas hazretlerinin ensar-ı kiramdan bazılarının kapısı önünde çıkıncaya kadar bekleyip hadis-i şerif ahzettiği ve ev sahibi çıkınca niçin istizan etmediğini sorduğunda «biz ilim talebinde bu minval üzere emrolunduk» dediği mervidir.
İstizan için kapı önüne gelen kimsenin kapının deliğinden ve yarığından içeri bakması caiz değildir. Çünkü; içeri bakmak istizanın hikmetine münafidir. Zira bundan evvel beyan olunduğu veçhile istizandan maksad; ev sahibinin esrarına muttali olmamaktır.

***
Vâcib Tealâ herkesi kendi evinden gayri eve izinsiz girmekten nehyettikten sonra izinsiz duhulü caiz olan mevkileri beyan etmek üzere :

لَّيۡسَ عَلَيۡكُمۡ جُنَاحٌ أَن تَدۡخُلُواْ بُيُوتًا غَيۡرَ مَسۡكُونَةٍ۬ فِيہَا مَتَـٰعٌ۬ لَّكُمۡ‌ۚ وَٱلله يَعۡلَمُ مَا تُبۡدُونَ وَمَا تَكۡتُمُونَ (29)

buyuruyor.
3715
[Daimî bir kimse için mesken olmayıp duhulde sizin için menfaat olan evlere duhulünüzde sizin için günah yoktur. Allah-u Tealâ sizin gizlediğiniz ve aşikâr kıldığınız şeyleri bilir.]
Yani; bir kimsenin mülkü ve meskeni olan mahallere duhulde sizin için istizan etmek lâzımdır. Amma hanlar, tekkeler ve yolcular için yol üzerinde yapılmış siperler gibi bir kimseye mesken olmayan evlere girmenizde günah yoktur. Hususiyle sıcaktan; soğuktan muhafaza ve malınızı sirkattan vikaye etmek gibi o hanelere duhulde sizin için menfaat olursa girmek lâzımdır. Çünkü; başkasına zarar vermemek şartiyle insanlar daima menfaatlarını aramakla me'murdur. Menfaat olup başka kimseye de mazarrat olmayan mahallere girmek meşrudur, Allah-u Tealâ sizin gizli ve açık bütün ahvalinizi bilir ve ona göre mücazat eder.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette yol üzerinde yolcular için yapılan hanlar, siperler, tekkeler dahil olduğu gibi örf en duhule izin verilen hamam, kasaba dahilinde olan hanlar, çarşıda dükkânlar, hatta köylerde ashab-ı hayratın yapmış olduğu müsafirhanelerin cümlesi dâhildir. Çünkü; bunlara girmeye örf ve âdette herkes me'zun olup ve girişte de bir kimsenin meskenine girişteki mahzurlar olmadığından istizana hacet olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarım bu gibi bir kimsenin mesken-i mahsusu olmayan yerlere duhule me'zun kılmıştır.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran gayrin hanesine duhulüne istizanla emreden âyet nazil olunca Ebu Bekir (R.A.) «Ya Resûlallah ! İstizana mutaâllik âyet nazil oldu. Mekke'yle Medine arasında Şam ve Yemen yolları üzerinde hanlar vardır. Ticaretimizde onlara müsafir olmak zarureti meydandadır. Bunlara nazil olmak da istizana muhtaç mıdır?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; Bir kimsenin mülkü olmayan ve içinde aile eğlenmiyen hanlara girmekte beis olmadığı ve mülk olup da örf ü âdette herkese kapısı açık olan hanlar, hamamlar ve odalara bilâistizan girmekte bir mahzur-ü şer'i olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
3716
***
Vâcib Tealâ bilâperva ihtilâttan hasıl olan sakınmalara binaen gayrın evine duhulde istizan lâzım olduğunu beyandan sonra izinli, izinsiz ihtilâtta cümle ehl-i îmana lâzım olan adab-ı diniyeyi beyan etmek üzere :

قُل لِّلۡمُؤۡمِنِينَ يَغُضُّواْمِنۡ أَبۡصَـٰرِهِمۡ وَيَحۡفَظُواْ فُرُوجَهُمۡ‌ۚ ذَٲلِكَ أَزۡكَىٰ لَهُمۡ‌ۗ إِنَّ ٱلله خَبِيرُۢ بِمَا يَصۡنَعُونَ (30)

buyuruyor.

[Ya Ekremer Rusûl ! Hudud-u ilâhiyi tasdik eden mü'minlere sen de ki «onlar gözlerini muharremattan kapasınlar ve avret mahallerini zinadan muhafaza etsinler. İşte şu gözlerini kapamak ve zinadan kendilerini muhafaza etmek onlar için taharette ziyade ve bu taharete devamları lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ onların işlediklerinden haberdardır.]
Yani; Habibim ! Sen mü'minlere de ki «onlar daima gözlerini harama kapasınlar ki gözleri harama isabetle fitneye duçar olmasınlar. Binaenaleyh; gittikleri yollarda gözlerini önlerinden ayırmasınlar ki şehevatı nefsaniyelerinin şerrinden emin olsunlar ve onlara emret ki; âlet-i zina olan avret mahallerini emarat-ı zinadan muhafaza etsinler bu suretle töhmet mevkilerinden ve zina isnadından hazer etmiş olsunlar. İşte şu gözlerini ve âlet-i mahudelerini haramdan muhafaza onlar için taharette ziyade olduğu gibi kalplerinde olan îmana lâyıktır. Binaenaleyh; Bu taharete devamları lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ onların işaretlerini ve muharremat tarafına gözlerini gezdirmelerini ve göz kapaklarını kaldırıp indirdiklerini ve sair arzu ettikleri muharremata sarf ettikleri fikirlerini bilir ve her amelleri üzerine mücazaat eder.» Amma şer'an bakması helâl olan haremine ve cariyesine bakmak caiz olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette bâ'za delâlet eden (من) lâfziyle irad buyurmuştur. Çünkü gözün göreceği; ikidir: Biri; görmesi helâl olan diğeri; görmesi haram olandır. Ayetteki men'den maksad; muharremata nazardan men'olduğundan boz' manâsını müfid olan (من) kelimesi varid olmuştur. Amma setri lâzım olan mahalli ma'hudesini muhafaza bieyyi halin lâzım olup o mahal için asla müsaade olmadığına işaret zımnında o mahalli muhafazada baz'a delâlet yoktur. Çünkü; göze bazı mahalde müsaade vardır : Meselâ satılık bir cariyeyi alacak müşteri için bakmak caiz olduğu gibi defaten gözü tesadüf eden nazardan kişi mes'ul değildir. Mahreminin saçına, arkasına ve dizinden aşağısına bakmak caizdir. Binaenaleyh;
(يَغُضُّواْمِنۡ أَبۡصَـٰرِهِمۡ) varid olmuştur ki «bazen gözünü kapayın» yani «bakması haram olan yerlerde kapayın» demektir. Gözün zinaya mukaddeme olup şehevat-ı nefsaniyeyi tahrike vesile ve fitneye badi olduğu cihetle gözüyle nazarın fesadı zinaya mahal olan âletin fesadından ziyade olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette gözün muhafazasını mahalli zinanın muhafazası üzerine takdim buyurmuştur. Yani haramdan gözü kapamak zinadan nefsi muhafaza üzerine mukaddemdir. Zira; alelekser zinaya sebep olan gözüyle görmektir. Amma îmanı olmayan kimseler bu ahkâma ittiba etmediklerinden dolayı muazzep olacaklarsa da bu ahkâmdan evvel onlar îmanla mükellef olup îmandan sonra furu-u a'malle mükellef olan mü'minler olduğu için Cenab-ı Hak bu âyette mü'minleri tahsis buyurmuştur. Çünkü; bu ahkâma temessükle intifa edecek mü'minlerdir. Kâfirler temessük etmedikleri cihetle intifa etmezler. Binaenaleyh; Bir erkek diğer bir erkeğin diziyle göbeğinin arasına bakması caiz değildir.
Erkeğin avret mahalli; göbeğiyle dizi arasıdır. Kadının avret mahalli; yüzü, elleri bileklerine ve ayakları topuklarına kadar müstesna oldukları halde azasının her tarafı avret mahallidir. Âyette men'olunan avret mahalline bakmaktır. Avret mahallinin gayri yüzüne, eline ve ayağına bakmak fitneye badi olmazsa caizdir. Amma fitneye sebep olursa hiç bir veçhile bakmak caiz olmadığı gibi şehvetle velev rical olsun hiç kimseye nazar caiz değildir. Amma bakmakta zaruret olursa müstesnadır. Meselâ tedavi için tabibin nazarı ve eda-yı şehâdet için hakimin nazarı ve zina edilirken şehâdet etmek isteyen kimsenin nazarı ve nikâh murad eden kimsenin alacağı hatuna nazarı ve fıkıhta beyan olunan sair zaruriyet mevkiinde bakmak caizdir.
Hulâsa; mü'minlerin gözlerini harama bakmaktan ve âlet-i tenasüllerini haramdan muhafaza etmeleri vâcib ve bu muhafazanın onlara taharette ziyade olduğu ve eğer muhafazanın hilâfına bir şey işlerlerse Cenab-ı Hakkın ondan haberdar bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaıd cümlesindendir.

3718
***
Vâcib Tealâ erkeklere gözlerini haramdan ve âlet-i mahudelerini zinadan muhfaaza etmekle emrettikten sonra kadınlarda da aynı meselenin lüzumunu beyan etmek üzere :

وَقُل لِّلۡمُؤۡمِنَـٰتِ يَغۡضُضۡنَ مِنۡ أَبۡصَـٰرِهِنَّ وَيَحۡفَظۡنَ فُرُوجَهُنَّ وَلاً يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاً مَا ظَهَرَ مِنۡهَا‌ۖ وَلۡيَضۡرِبۡنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِہِنَّ‌ۖ

buyuruyor.

[Ya Ekremer rusûl ! Hudud-u İlâhiyeyi muhafaza etmeye ahd ü pcynıan etmiş olan mü'minc hatunlara sen de ki «onlar haramdan gözlerini kapasınlar ve zinaya âlet olan mahallerini zinadan hıfzetsinler. Muharremata asla meyletmedikleri gibi zevçlerinden başkasına kendilerini göstermesinler ve ziynetlerinin, izhârı zaruri olandan maadasını izhâr etmesinler ve çarşaflarını yanları üzerine vaz'etsinler ki ziynetleri onunla örtülsün yabancıya görünmesin.»]
Yani; Ey Nebiyy-i zişan ! Ehl-i îman olan nisvan gürûhuna sen do ki «onlar erkek ve dişi herkesin avret mahalline bakmaktan gözlerini, muharremattan kendi vücutlarını, bilhassa âlet-i zina olan mahallerini zinadan ve zinanın mukaddematı olan yapışmak ve başkasına göstermek gibi şeylerden muhafaza etsinler. Hatta huliyyat, elbise, yüzük ve küpe gibi ziynetlerini açmasınlar, illâ o ziynetlerden zuhuru zaruri olan müstesnadır, meselâ parmağındaki yüzüğün bazı ahvalde görülmesi zaruridir. Örtülerini (çarşaflarını) üzerlerine alsınlar ki onlar yabancıya görünmesinler.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile erkeklerin gerek erkek ve gerek kadınların avret mahaline bakması caiz olmadığı gibi 3719 kadınların da erkek ve dişi hiç kimsenin avret mahaline bakması asla caiz olmaz. Erkeğin iştahla bakması caiz olmadığı gibi kadınların da iştahla yabancılara bakması caiz olamıyacağına âyet delâlet eder.
Z i y n e t le murad; asıl yaradılışında olan güzellik midir, yoksa elbise, kına, yüzük ve küpe gibi hariçte olan ziynetler midir?
Ulema ihtilâf etmişlerse de Fahri Râzi'nin beyanına nazaran her ikisinin de murad edilmesi ihtimali ağleptir. Çünkü ziynet; hatunun hüsnünü ve yabancıların rağbetini celbedecek şey olduğundan yabancıların rağbetini celbetmek arîzi ziynetleri olduğu gibi hılketinde olan hüsnüyle olduğu da meydandadır. Binaenaleyh; her iki cihet de ziynette dahil olduğundan hatunlar gerek İnikatlarında olan hüsünlerini, gerek elbise ve saire gibi ziynetlerini zevçlerinden gayri yabancılara göstermekten bu âyetle men'olunmuşlardır. Ancak elleri, ayakları ve yüzleri gibi izhari zaruri olan şeyler müstesnadır. Çünkü; kadınlarda icab-ı hale ve zamana göre alış veriş ve sair muameleye muhtaç olduklarından muamelede teshilât için bu ta'dat olunan âzâlar avret mahalli addolunmadı. Yahud hatundan bu âzâlar da sair âzâlar gibi avret mahallidir velâkin zaruret olduğu için teshilen Iilmuâmele bu azaların görünmesine müsaade-i şer'iye vardır. Hatuna izharı caiz olmayan ziynetlerini izhar etmek haram olduğu gibi izhar ettiğinde ricalin üzerine bakması dahi haram olduğu âyet-i sabıkadan müsteban olmuştur. Hatunların ziynetlerini setriçin çarşaf örtünmeleri lâzım ve vâcib olduğu bu. âyetten sarahaten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ayet-i celile; dört hükmü hâvidir:
B i r i n c i s i ; Kadınların haramdan gözlerini kapamalarıdır.
İ k i n c i s i ; Zinaya âlet olan mahallerini zinadan muhafaza etmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Zaruret olmadıkça mahremlerinin gayriye ziynetlerini izhar etmemeleridir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Üzerlerine çarşaf, örtünmeleridir.

3720
***
Vâcib Tealâ ziynet-i zahireyi setirle emrettikten sonra ziynet-i hafiyeyi setir lâzım olup illâ on iki surette setir lâzım olmadığını beyan etmpk üzere :

وَلاً يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاً لِبُعُولَتِهِنَّ أَوۡ ءَابَآٮِٕهِنَّ أَوۡ ءَابَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآٮِٕهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ إِخۡوَٲنِهِنَّ أَوۡ بَنِىٓ إِخۡوَٲنِهِنَّ أَوۡ بَنِىٓ أَخَوَٲتِهِنَّ أَوۡ نِسَآٮِٕهِنَّ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُهُنَّ أَوِٱلتَّـٰبِعِينَ غَيۡرِأُوْلِى ٱلاًرۡبَةِ مِنَ ٱلرِّجَالِ أَوِٱلطِّفۡلِ ٱلَّذِينَ لَمۡ يَظۡهَرُواْ عَلَىٰ عَوۡرَٲتِ ٱلنِّسَآءِ‌ۖ

buyuruyor.

[Ya Ekremer Rusûl ! Söyle müslüman hatunlarına ki onlar ziynetlerini hiç kimseye izhar etmesinler, illâ kendi kocalarına veya babalarına ve yahud kocalarının babalarına ki kayınpederlerine veya kendi oğlanlarına veyahud kocalarının diğer karısından oğlanlarına yani üvey oğullarına ve kardeşlerine yahud kardeşlerinin oğlanlarına ki yeğenlerine veyahud hemşiresinin oğlanlarına veya müslüman hatunlarına veyahud mâlik oldukları câriye ve kölelerine ve taife-i ricalden şeyh-i fânî ve inin gibi taamdan başka bir şeye ihtiyacı olmayıp taife-i nisvana asla meyli olmıyanlara veyahut çocuklara ki o çocuklar baliğ olmadıklarından nisvanın avret mahallini bilmezler ve nisvana şehvetleri zuhur etmemiş ki onlara ziynetlerini izhar etmekte günah yoktur.] Şu ta'dat olunanların hiç birisinden ziynetini setretmek vâcib değildir. Çünkü; ta'dat olunanlardan bazıları kocalarıdır. Onlara ziynetlerini izhar etmek vâcibtir. Bazıları mahremdir onlardan setir lâzım değildir, bazıları mahrem değilse de cima'a iktidarları olmadığından ziyneti izhar etmenin fitneye badi olması ihtimali yoktur. Müslüman olan hatunların müslüman hatunlarına görünmesi caiz olup kâfire hatunlara görünmesi caiz olmadığına işaret için Vâcib Tealâ bu âyette müslüman hatunlara görünmelerini sarahaten beyan buyurdu ki kâfire hatunlara görünmemelerine tenbihtir.
3721
Amca ve dayısı hatunun mahremi olduğu halde bu âyette onların zikrolunmamasının hikmeti; bazı müfessirinin beyanı veçhile, onlara görünmekle onların da oğlanlarına anlatmaları ihtimalinden dolayı fitneye badi olması muhtemel bulunduğundandır. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile, onlar birader menzilesinde oldukları için zikrine hacet messetmemiştir.
Bu âyet-i celilede â b a ' ile murad; baba, babanın ve ananın babaları, dede ve dedenin dedelerine ve e b n a ile murad; oğlanlar, oğlanlarının oğlanlarına ve kızlarının oğlanlarına şamil olduğu gibi k a r d e ş l e r le murad; yalnız baba bir ve yalnız ana bir ve baba, ana bir kardeşlerin cümlesine şamildir. Çünkü; mahremiyette öz kardeşle üvey kardeşin farkı yoktur.
Şu ta'dat olunanlardan akraba bulunanlarıyla ihtilât ve sohbete ihtilât ve sohbete ihtiyaç messedip fitne endişesi dahî olmadığından onlarla hatunun sohbetine ve onların hatunun ziynetine nazarlarına bu âyetle müsaade-i İlâhiye varid olmuştur.
Bu âyette n i s a ile murad; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'mine olan hatunlardır. Yahudi, Nasranî, Mecusî ve Müşrike olan hatunların yanında ziynetini izhar etmek bu âyetle memnudur. Hz. Ömer'in, Mısır valisi (Ebu Ubeyde) hazretlerine ehl-i kitabın kadınlarını mü'mine olan hatunlarla hamama girmekten men'etmesini yazdığı ve emrettiği mervidir. Gerçi hatun olmak itibariyle hepsi müsavi olup birbirinden korkacağı ve şüphe edeceği yoksa da dinleri başka ve ahlâkta birbirinden farkları olmaları itibariyle fena ahlâkın sirayeti ve âdetin te'siri olması ihtimaline binaen şeriat, müslüman kadınlarının onlarla ülfetini men'etmiştir.
Hatunun mülk-ü yeminle memlükesi bulunan cariyesinin nazarı sair hatunların ve mahreminin nazarları gibi caizdir. Amma kölesinin bu âyetin zahirine nazaran mahremi gibi ziynetine nazarı caiz olduğu ezvac-ı mutahharattan Hz. Âişe, Ümmü Seleme ve Eshaptan Hz. Enes'den mervi ise de İmam-ı Azam hazretlerinin indinde hatunun kölesi yabancı bir kimse gibidir. Binaenaleyh; yabancının nazarı caiz olmayan azaya hatunun kölesinin de nazarı caiz olamaz. Zira; Resûlullah «hatun için zîrahim mahremi ile müsaferet helâl olur, mahremi olmazsa müsaferet caiz olmaz» buyurmuştur. Hatunun kölesi kendinin zîrahim mahremi değildir. Binaenaleyh; İmam-ı Azam «sefer caiz olmayınca nazar da caiz olmaz» buyurmuşlardır. Köle her ne kadar hatunun mülkü olduğu halde nikâh caiz değilse de âzad ettikten sonra nikâh caiz olduğundan köle ile kölenin sahibi beyninde hürmet muvakkattir, müebbed değildir. Binaenaleyh; İmam-ı Azam indinde kölesi hatunun mahremi olamaz. Ve lâkin kölesi ile mükâlemesinde ve bazı umur ve hususunu emretmesinde beis yoktur. Zira; ihtiyaç vardır.
3722
Erkekten ulûlirbe olmayan t a b î i n le murad; mecnun, ma'tuh ve cima'a iktidarı kalmamış ihtiyar, piri fani olan kimselerdir. Hayası çekilmiş tavâşi, innin ve âleti kesilmiş olanlarda ihtilâf varsa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bunlar namahrem olduklarından sair erkekler gibidirler.
I r b e ; ihtiyaç manâsına olduğundan (غَيۡرِأُوْلِى ٱلاًرۡبَةِ) demek nisvana ihtiyacı ve iştihası olmayanlar demektir. T ı f ı l ila murad; Avret-i nisaya cimaa kaadir olmıyanlar ve taife-i nisvanın cimaa mütaallik ahvalini bilmeyen çocuklar demektir. Yani henüz baliğ olmayan sıbyandan kadınların tesettürü lâzım değildir fakat bu gibi çocuklardan hatunun göbeğiyle dizi arasını örtmesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ta'dat olunan on iki sınıfın hatunun ziynetine nazarına cevazında müştereklerse de onlar mertebede üç kısma ayrılırlar.
B i r i n c i s i ; Zevçtir. Onun için ihtiramı mahsus var ki hatundan her cihetle menfaati ona helâldir.
İ k i n c i s i ; Baba, dede, oğul, birader, zevcinin babası, zevcinin oğlu, her zîrahim mahrem ve nza'da neseb gibi olduğu halde bunlar için hatunun saçına, kollarına ve dizinden aşağı ayaklarına ve buna müşabih sair azalarına nazar etmeleri caizdir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmayanlarla hatunun kalesidir. Bunlarla konuşmak caizse de zîrahim mahrem mertebesinde olmadıklarından bunlar hatunun saçına ve hususi ziynetlerine bakamazlar. Binaenaleyh; hatun bunların yanında bulunabilirse de bir derece mesture olarak bulunması efdaldir.

3723
***
Vâcib Tealâ hatunlar için lâzım olan vezaif-i setriyyeden bazılarını beyandan sonra başkalarını beyan etmek üzere :

وَلاً يَضۡرِبۡنَ بِأَرۡجُلِهِنَّ لِيُعۡلَمَ مَا يُخۡفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ‌ۚ وَتُوبُوٓاْ إِلَى ٱللهِ جَمِيعًا أَيُّهَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ (31)

buyuruyor.

[Ya Ekremcr Rusûl ! Sen müslüman olan kadınlara söyle ki onlar ziynetlerinden gizli olanlarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü'minler ! Felaha dahil olup saadete vasıl olmanız için taksiratınızın affını istirhamla Allah'a tevbe ve hatalarınıza cemi'iniz nedamet edin.]
Yani; Gizli ziynetlerini bildirmek için onlar ayaklarını yere vurmasınlar ki ziynetlerini kimse bilmesin çünkü ziynet-i nisvan; şefevatı galib olan kimselerin rağbetini mucib olmakla fitneye badi olur. Binaenaleyh; ziynetlerini izhar etmedikleri gibi izhar edecek muamelede dahi bulunmasınlar.
Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; ziynete delâlet eden ziynetin sedasını işittirmekten nehyedince ziyneti izhardan nehyolacağı evleviyetle sabit olduğu gibi hatunun zaruret olmadıkça sadasını yabancıların işiteceği kadar yükseltmesi dahi menhidir. Çünkü; sadanın fitneye badi olacağı meydandadır. Binaenaleyh; hatunun ezanı kerahettir. Zira; Ezan-ı Muhammedi; yüksek sese muhtaçtır. Kezalik şehvetle genç hatunun yüzüne bakmanın haram olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü âyette nehyin illeti; Fitneye badi olmaktır. Yüze bakmakla fitneye badi olmak daha ziyadedir.
Zaman-ı cahiliyede kadınlar ayaklarına altın ve gümüşten bilezik takar ve yolda giderken herkese kendinin ziynetini belirtmek için ayaklarını pekçe basarlardı. O âdet-i keriheyi Cenab-ı Hakkın bu âyetle nehiy buyurduğu İbni Abbas hazretlerinden ve İmam-ı Katade'den mervidir.
Vâcib Tealâ bu âyette ziyneti izhardan nehyile beraber ziynetin sadasını izhardan da nehiy buyurdu ki ziynet yerini izhar etmek asla caiz olmadığını beyanda mübalâğaya işaret olsun. Vâcib Tealâ insanlar her ne kadar emr ü nehye itina etmeye çalışsalar dahi kusurdan hâli olamıyacakları cihetle behemehal taksiratlarından nedamet-i külliyyeye muhtaç olduklarını beyan için umuma hitab olarak tevbeyle emir buyuruyor ki herkes vakî olan hatalarının affını istirhamla felaha ve saadete nail olsunlar.
3724
İşte bu âyet-i celilede Vâcib Tealâ şu sırada bahaim menzilesinde Şehavat-ı nefsaniyesine münhemik olup tesettür-ü nisvana itiraz etmek isteyen bir takım gençlerin arzularını kökünden kesiyor. Çünkü; nisvana lâzım olan âdabı Cenab-ı Hak Kur'an'a îmanı olan mü'minler için tamamen bu âyette beyan buyuruyor. Amma İslâm kisvesinde asr-ı saadet münafıkları gibi içerisi küfriyatla dolu olan bazı kimseler avrupada görüp veya işittikleri muamele-i vahşiyaneleri darı İslâmda da tatbik etmek isterler. Güya hatunların mestura olması hürriyetlerini selbetmek ve onları esaret altında yaşatmak imiş gibi bir takım zayıf nazariyeler irad ederler.
Şimdi biz onlardan sual eder ve deriz ki: «hatunlarda iffet ve taharet matlup mudur, değil midir?» Elbette zerre kadar aklı olan iffetin matlup ve memduh olduğunu ikrara mecburdur. İffet matlup olunca matlup olan iffeti muhafaza için hatunun bir erkeğe ihtiyacını da hiç bir kimse inkâr edemez. Zira; hatunlar ricale nisbetle her zaman ve her şeyde ki kesb-i ticaret, a'dâya müdafaa, uzak mesafelere yolculuk, bir hanede yalnızca ikâmet ve sair hususatta da aciz oldukları herkesçe malûmdur, inkâra da mecal yoktur. Binaenaleyh; kadının bir erkeğe ihtiyacı muhakkaktır. Şu halde her hatunun idame-i hayatında elbette bir erkeğe ihtiyacı derkâr olunca o erkeğin hüsn-ü zannını ve muhabbetini celbetmek hatun için bir emr-i zarurîdir. Zira; dünyada refah u saadeti o kimsenin muhabbetinin bekasında ve hüsn-ü zannının devamındadır. Zevcin hüsn-ü zannını idâme ise hatunun töhmet mevkilerinden sakınması ve su-u zanna badi olacak şeylerden imtina etmesiyle husul bulacağı bedihidir. Çünkü; Su-u zan altında kat'iyyen muhabbet devam etmez. Muhabbet devam etmeyince imtizaç da devam etmeyeceğinden su-u zan akıbet ayrılığa badi olur, ekseriyet itibariyle tefrikten zaraı gören de hatun değil midir?
Hatunun istediği yerde gezip istediği kimselerle görüşmesinde töhmet var mıdır, yok mudur? Eğer bunu arzu edenler istediğiyle görüşmesinde töhmet yoktur derlerse kendilerinin hiss-i insaniden mahrum olduklarını ispat etmiş olmazlar mı? Çünkü; hiss-i 3725 insaniden azıcık behresi olan kimse hatunun önüne gelen erkeklerle görüşmesinde töhmet ve su-u zan vaki olacağına elbette kail olur. Bu da inkârı gayri kabil bir hakikattir. Eğer görüşmekte töhmet ve su-u zan olacağını ikrar ederlerse insan için töhmet mevkiinden kaçınmak lâzım değil mi ve her fenalığa sebep ihtilât değil midir? Su-u zanna bâdî olacak şeyi hatunlar için teklife neden ihtiyaç görüyorlar? Su-u zanda bulunmakla sefil olacak hatun değil midir? Çünkü; su-u zan imtizaca halel verdiği cihetle ayrılığa sebep olduğundan o hatunun anası ve babası olduğu takdirde onların yanında yaşaması zevcinin maiyetinde hüsn-ü imtizaçla yaşamasına muadil olabilir mi? Eğer kimsesi yoksa bütün bütün sefalete mahkûm olmaz mı? Şu halde hatunun zevciyle beraber muhabbet üzere idame-i hayat etmesi mi hürriyettir, yoksa bir takım su-u zan altında sefaletle idame-i hayat etmesi mi hürriyettir? Elbette töhmet mevkilerinden kaçınmakla beraber kendi evinde bir aile reisi olarak zevcinin muhabbeti altında onun himayesi ve vesayetiyle yaşamanın saadet olduğunda şüphe var mıdır?
Eğer tesettüre itiraz edenlerin maksatları erkek dişi karışsın herkes istediğiyle istediği zaman pervasızca buluşsun demekse bir hatunun nikâh altında evlâd ü ensâl sahibi olarak onların her birinin muradını görüp evveli ve ahiri, gençliği ve kocalığı bir yerde namusuyla yaşaması mı hürriyettir, yoksa hayvanlar gibi şurada burada gezerek bir takım yabancı kimselerin taaruzuna maruz kalıp kocalığında kimse yüzüne bakmaz perişan bir hâl üzere hayatını ifna etmesi mi hürriyettir?
Eğer itiraz edenlerin maksadları, hatun istediği yerde gezsin ve istediğiyle görüşsün kocası da ona su-u zan etmesin hayvan gibi onu beslesin demekse müslümanlığın ulüvv-ü cenabı bunu reddeder. Madem ki kadının emr-i taayyüşünü ve nefsini başkalarının taarruzundan himaye etmek için zevcine ihtiyacı vardır ve zevci de onun ihtiyacını defediyor. Bu nimet mukabili hatunun da haps-i nefsetmek külfetini ihtiyar etmesi lâzımdır. Halbuki hatunların mesture bulunması iffet ve ismetlerine delâlet ettiği için setri kendilerine mazarrat addetmek şöyle dursun belki izzet ve meziyet addederler. Çünkü; onlar Rablarının emrine imtisalle ubudiyete devam etmekdeki saadeti itiraz eden kimselerden daha iyi takdir 3726 ederler. Amma hatunlardan bu meziyeti takdir edemeyip açık olarak istediği yerde gezmek istiyenler bulunabilirse de onlara itibar yoktur. Çünkü; o makûle nisvan nadirdir. Halbuki itibar; ekseriyetedir. Ekseriyet de setirle iftihar edenlerdedir. Kadınların serbest olmasını arzu eden kimseler «kadınların açık gezmesi iffetlerine mani değildir» diye biliyorlar. Evet ! Açık gezmek iffete mani değildir. Zira; açıkta gezer ve afife de olur, bunu biz de inkâr etmeyiz. Lâkin şer-i şerifin setirle emrindeki hikmet; fitne yollarını kapamaktır. Çünkü; mesture olan bir hatunun kıyafetini kimse bilmez. Açık bir hatunun kıyafetini herkes gördüğü gibi genç ve güzel bir hatunu gören genç delikanlılardan o hatuna meyletmeyen yüzde kaç kişi bulunabilir? Hatun ise genç ve kendi zevcinden daha güzel delikanlıları gördüğünde kuvve-i şehavâniyesinin hareket etmediğini kim iddia edebilir. Ve kendi kocasına rağbetinin azalmıyacağına kim kanaat eder? Eğer bu iddiada bulunurlarsa kuvve-i beşeriyeyi inkâr etmiş olmazlar mı? Şu halde hatunun açık gezmesi fitneye vesile olmamış mı oldu? Amma bu hal arızî olup kadınların hepsi bu vesileyle fiil-i fahişi irtikâp etmez denilebilir. Evet ! Bu da doğrudur fakat hatunların yüzde onu veya beşi bu vesileyle tarik-ı müstakimden çıkarsa fitne olmadı mı? Hikmet; bir şeyin cinsinde aranır, ferdinde aranmaz. Şu halde cins-i serbestide velev fertte olsun fitneye badi olmak bulununca o cins serbestliğin haram olması lâzım gelmez mi? Haram olan bir şeyin mukaddematı yani esbabı da haram olmaz mı? Binaenaleyh; Zinaya velev yüzde bir olsun sebeb olan açık gezmek haram olmaz mı? Ancak mesture olduğu halde dahi tarik-ı müstakimden çıkanlar da inkâr olunmaz, lâkin emr-i İlâhiye imtisalle esbab-ı muhafazayı yerine getirdikten sonra bu cihetten mesul olunmıyacağı gibi açıkta gezmek raddesinde de fitne olamıyacağı şüphesizdir.
Vakt-ı merhununa kadar âlemin bekası insanlarla, insanlar da tenasülle, tenasül de tenakûhla olduğundan devr-i Âdem'den beri nikâhla emretmedik bir şeriat ve nikâhla izdivaç etmedik bir kavim geçmiş midir? Nikâhtan maksad; hatunun zevcine mahsus olup gayrin taarruzundan mahfuz kalması ve salim olması değil midir? Selâmet; hatunun istediği mahallerde rastgele gezmesinde midir, yoksa kendi evinde işiyle gücüyle meşgul olup zevcinden başka kimseyi görmemesinde midir? Fitneden salim ve zevcin kalbinin rahat olması hangisindedir? İnsafı olan düşünsün. Kezâlik nesebe itina lâzım mıdır, değil midir? İtinâ lâzım olduğunu kimse inkâr etmez, nesebin şüpheden vareste olması bunun hangisindedir. Şu halde tesettür-ü nisvana itiraz; Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyyetten başka bir şey olmadığı gibi ahkâm-ı kuran'iyenin tahrifini arzu etmektir.

3727
***
Vâcib Tealâ muharremattan gözleri kapamak, zinadan ve zinaya vesile olacak esbaptan kaçınmak lâzım olduğunu beyandan sonra helâle vesile olan nikâhla emretmek üzere :

وَأَنكِحُواْ ٱلاًيَـٰمَىٰ مِنكُمۡ وَٱلصَّـٰلِحِينَ مِنۡ عِبَادِكُمۡ وَإِمَآٮِٕڪُمۡ‌ۚ إِن يَكُونُواْ فُقَرَآءَ يُغۡنِهِمُ ٱلله مِن فَضۡلِهِۦ‌ۗ وَٱلله وَٲسِعٌ عَلِيمٌ۬ (32)

buyuruyor.

[Ey mü'minler ! Sizden erkek ve dişi bekâr olanlar, köleleriniz ve cariyelerinizden umur-u dine itina eden hayırlılarını nikâh edin vakt-ı nikâhta fakr-ı hallerine bakmayın eğer fakir olurlarsa Allah-u Tealâ fazl u kereminden onları zengin kılar. Zira; Allah'ın rızkı bol, onların hallerini bilir.] Binaenaleyh; hallerine göre rızıklarını verir.
Yani; nesebin ziyâına sebep olan zina haram olunca siz nev-i insanın bekasına ve insanlar beyninde ülfete, hüs-ü sohbete, çocuğun lâyıkiyle terbiyesine ve ziyâde-i şefkata yegâne hadim olan nikâha müsarat edin sizden zevci olmayan bekârları, köleleriniz ve cariyelerinizden nikâha sâlih ve dininde salah olanları siz nikâh edin ki, âlemin fesadına ve belki harabına nev-i insanın inkirazına badi olan zinaya meyletmesinler. Eğer onlar fakir olurlarsa Allah-u Tealâ onları fazl u kereminden zengin eder. Zira; Allah-u Tealâ cûd u kerem sahibi in'amı boldur, onların hallerini bilir. Binaenaleyh; hallerine muafık surette merzuk eder.
İmam-ı Şafii «oruçla şehvetini kesmek ve ibâdetle meşgul olmak nikâhla iştigalden efdaldir» demişse de İmam-ı Azam «nikâhla iştigal nafile ibâdetle iştiğaldan efdaldir.» buyurmuştur. Zira nikâh; zinadan nefsi muhafaza ettiği için zararı defidir. Nafile ibâdetse celb-i menfaattir. Halbuki def-i mazarrat; celb-i menfaattan evlâdır. Binaenaleyh; nikâhla iştigal etmek nafile ibâdetle iştigal etmekten efdaldir. Çünkü nikâh; ehl ü iyâl beyninde adaleti mutazammındır. Adaletle iştigal nafileyle iştiğaldan ve nikâh sünnet-i müekkede olduğu cihetle sünnet-i müekkedeyle iştigal; sair nevafi ile iştigalden efdaldir, ancak nikâhın levazımına ve hüsn-ü imtizaca muktedirse. Amma iktidarı yoksa nikâhtan teberri ve oruca devamla iktifa etmek evlâdır. Zira; hukukunu ifa edemiyeceği şey'i iltizam etmek insan için kerahet, mucib-i ıztırap ve kederdir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Mes'ud) hazretlerinden İmam-ı Buhari ve Müslim'in bilittifak rivayet ettikleri bir hadisinde Resûlullah «Ey delikanlı cemaatı ! Sizden bir kimse nikâhın hukukunu îfaya kaadir olursa tezevvüç etsin. Zira tezevvüç; gözü haramdan kapatır ve insanı zinadan muhafaza eder ve eğer nikâhın hukukunu ifaya kaadir olamazsa oruca devam etsin. Çünkü oruç; şehveti kesicidir» buyurmuştur.
Bu âyette nikâhla emir; nedib içindir vücub için değildir. Kölenin ve cariyenin nikâhları efendilerine ait olup efendilerinin izni olmadan kendi nefislerini nikâh edemiyeceklerine âyet delâlet eder.
E y â m a ; Erkek ve dişi nikâh altında bulunmayan bekârlar demektir. İmam-ı Şafii indinde hatunun nikâhında velisinin izni şarttır. Amma İmam-ı Azam'a göre sabiler için velilerinin izni şartsa da baliğ olan kimse velisinin izni olmadan nefsini nikâh edebilir.
Bu âyet-i celile; nikâhın gınaya sebep olduğuna delildir. Zira; Vâcib Tealâ nikâha rağbet edenler için zenginliği vaad buyuruyor. Nikâhta gına dahî bilfiil müşahittir. Nikâhta gınaya esbab-ı zahiriye de var ki zevçle zevcenin rızıkları içtima eder. İkisi teşrik-i mesaî ettikleri gibi zevç nikâh sebebiyle esbaba tevessül eder. Bekâr hali gibi olmaz ve aralarında hasıl olan çocukların rızıkları da inzimam etmekle mecmu' az çok bir yekûn teşkil eder. Binaenaleyh; Hz. Ömer «nikâhın gayrıdan gına talep eden kimseye ben teaccüp ederim» buyurmuştur. Şu halde fakr-ı halin nikâha mani olmıyacağı ve nikâhın gınaya sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3729
***
Vâcib Tealâ hür, cariye ve köle cümle insanların nikâhlarını beyandan sonra nikâhtan âciz olanların hallerini beyan etmek üzere :

وَلۡيَسۡتَعۡفِفِ ٱلَّذِينَ لاً يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّىٰ يُغۡنِيَہُمُ ٱلله مِن فَضۡلِهِۦ‌ۗ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki nikâhın levazımından olan mehri ve nafakayı bulamadılar. Allah-u Tealâ onları fazlından iğna edip nafakaya ve mehre kudret verinceye kadar onlar nefislerinden iffet talep etsinler ve nefislerini zinadan sıyanete çalışmakla kuvve-i şehvaniyelerine karşı müdafaa etsinler ki haram olan zinaya müptelâ olmasınlar.]
Yani; Fukara olup nikâhın esbabını tedarik edemiyenlere Allah-u Tealâ kendi fazl u kereminden onları zengin edinceye kadar nefislerini iffete cebretsinler ve şehvetin meşakkatına sabır ve tahammülle iffete sa'y ve ikdam etsinler ki zinadan halâs olsunlar.
Fukaranın nikâhının cevazını beyandan sonra mebadi-i nikâhdan ve nafakadan aciz olanları bu âyet-i celile hallerine evlâ ve efdal olan şeye irşat etmiştir.
Bu âyetlerde hüsn-ü terbiye ve insanın haline lâyık olan ahvali beyanda gayet intizam vardır. Çünkü; Vâcib Tealâ evvelâ fitneden ve masiyet mevkilerinden muhafaza edecek olan gözleri kapamakla emretti ki gözüyle görmek fitneye ve zinaya vesile olacağını beyanla erkek ve dişinin gözlerini haramdan muhafaza etmelerini emirden sonra haramdan muğni kılan ve dini muhafaza eden nikâhla emir buyurdu. Badehu nikâhdan âciz olanlara da merdane bir surette nefs-i emmareye mukavemetle izzet-i nefis 3730 taşımalarını emretti ki nefsin kölesi olmakla zina gibi ânî ve azıcık lezzet için bir takım rezaleti ve denâeti irtikâp mezelletinden halas olsunlar.

***
Vâcib Tealâ köle ve cariyenin nikâhlarıyla efendilerine emrettikten sonra köle ve cariyeler hürriyetlerine talip olduklarında bedel-i kitabete kesmelerini emretmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يَبۡتَغُونَ ٱلۡكِتَـٰبَ مِمَّا مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُكُمۡ فَكَاتِبُوهُمۡ إِنۡ عَلِمۡتُمۡ فِيہِمۡ خَيۡرً۬ا‌ۖ وَءَاتُوهُم مِّن مَّالِ ٱللهِ ٱلَّذِىٓ ءَاتَٮٰكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Köle ve cariye mülk-ü yeminle malik olduğunuz memlüklerinizden bedel-i kitabetle hürriyetlerini talep edenlerde hayır bilir ve salâh me'mul ederseniz onları bedel-i kitabete kesin. Allah'ın size vermiş olduğu malından onlara bir miktar verin.] Yani bedel-i kitabetten bir miktarını tenzille köleyi mesrur etmeniz emr-i menduptur.
Kitabet; Ukudat-ı şer'iyeden bir akittir ve sureti şöyledir; Köle veya cariye bir miktar para karşılığı azad olunmasını efendisinden talep eder. Efendisi de razı olursa meselâ yirmi veya otuz liraya üç aydan veya altı aydan gibi bir müddet tayin ederek «seni mükâtep ettim» dedikten sonra köle veya cariye «kabul ettim» demesiyle akid mün'akid olur. O müddet zarfında memlûk kazancına malik olur ve tayin olunan miktarı mevlâsına teslim ederse azad olur. Eğer teslim edemezse mevlâ muhayyerdir isterse akdi fesheder kölenin rıkkıyeti avdet eder, isterse müddeti temdit eder köle bedel-i kitabete çalışır. Akid fesholunduğu surette köle veya cariyenin elindeki mal mevlânın olur.
Kitabetle emir, nedb içindir vücub için değildir. Zira; Mevlâ mülkünde müstakildir. Binaenaleyh; rızası şarttır. Şu halde köle kitabete talib olmakla mevlâ mülkünden ferağata mecbur olmaz. Fakat âyetin muktazası müstahab olan kitabeti kabul etmektir.
3731
Hatta köle talib olmadan mevlâ bedel-i kitabeti kesebilir. Köle kabul ettiği surette akid mün'akid olur. Kölenin hüsn-ü hal sahibi ve kazancıyla bedeli edaya iktidarı âyette şart kılındı ki tarafeyn mutazarrır olmasınlar. Bedel-i kitabetten bir miktarını mevlânın tenzil etmesi müstahab olduğunu da Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurdu. Akd-i kitabetin şartı; mevlânın âkil ve baliğ olmasıdır. Çünkü; Mecnun ve sabi akte ehil olmadıklarından pazarlıkları muteber değildir.
Âyetin sebeb-i nüzulü; (Huveytap b. Abdül'uzza) nın bir kölesi bedel-i kitabete talib olup Huveytab'ın imtina etmesi üzerine âyet nazil olmuştur.

***
Vâcib Tealâ cariye ve kölelerin nikâhlarını ve bedel-i kitabetle hürriyetlerini iktisab edebileceklerini beyandan sonra cariyeleri zinaya ikrahın caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاً تُكۡرِهُواْ فَتَيَـٰتِكُمۡ عَلَى ٱلۡبِغَآءِ إِنۡ أَرَدۡنَ تَحَصُّنً۬ا لِّتَبۡتَغُواْ عَرَضَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۚ وَمَن يُكۡرِههُّنَّ فَإِنَّ ٱلله مِنۢ بَعۡدِ إِكۡرَٲهِهِنَّ غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (33)

buyuruyor.

[Eğer cariyeleriniz zinadan iffet murad ederlerse hayat-ı dünya metaını taleb etmek için zinaya ikrah etmeyin; bir kimse ikrah ederse onları ikrâhdan sonra Allah-u Tealâ gafurdur, rahimdir.]
Çünkü; mükrih olan kimse kerhen işlediği işte ma'füv ve mazurdur. Yani; Ey mü'minler ! Cariyelerinizi zinaya ikrah etmeyin. Eğer onlar akıllarının kısalığı ve acizleriyle beraber zinadan nefislerini muhafaza murad ederlerse size icbar yakışmaz. Çünkü; aklın ve şer'in razı olmıyacağı efaldan onları muhafazaya siz daha lâyıksınız. Binanealeyh; istemediği halde sizin fiil-i fahişe onları sevketmeniz en çirkin kabahatlardandır. Şu halde menfaati dünyayı talep için bir takım afife cariyelerinizi fena fiile şevkle adaletten çıkmayın. Eğer bir kimse ikrah ederse ikrâhdan sonra Allah-u Tealâ onları mağfiret edici ve merhamet buyurucudur. Zira; 3732 onlar mükreh oldukları cihetle af olunurlar. Velâkin ikrah edenleri Allah-u Tealâ eşedd-i azapla muazzep kılar.
Bu âyette Ebussuud Efendinin beyanı veçhile cariyeleri tahassun murad etmelerini beyan; efendilerine tariz ve tevbih içindir. Çünkü; cariyelerin şehvetleri galib, nefisleri zinayı âmir ve mahasin-i ahlâkı idrakten akılları kasır olduğu halde onlar iffet murad ederlerse efendilerinin iffet murad etmeleri daha evlâ iken bilâkis mevlâlarının zinaya sevketmeleri daha şeni' demektir. Cariyelerin iffet murad etmelerini beyan âdet-i müstemirre olduğunu beyan içindir, yoksa cariyeler iffet murad etmezlerse ikrah caiz demek değildir. Zira; Her zaman ve mekânda' ve her halde zinaya sevketmek caiz değildir. Şu kadar ki cariyelerin zinaya meyli olursa efendilerin şevkinde ikrah olmaz. Çünkü; cariye zinayı birrıza kabul ederse bu surette cariye de efendi de asi olurlar. Bu gibi efâl-i kabihaya kendi mülkleri ve aileleri dahilinde himayeleri altında bulunanları icbar edenlerin denaet-i tabiatlarına işaret için bu kadar büyük vizr ü vebali irtikâpları her zaman zevala maruz olan meta-ı dünyayı talep zımnında olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bu kadar büyük bir günahı hasis bir miktar mal için irtikâb etmek denaetten başka bir şey olamaz.
Bu âyette zinanın pek büyük günâh olduğuna işaret için ikrâhdan sonra mükreh olan cariyelerin mağfiret-i ilâhiyeye muhtaç oldukları beyan olundu. Halbuki mükreh olan kimse kerhen işlemiş olduğu fiilden mesul olmaz lâkin zinanın şenaatına binaen her ne kadar kerhen işlemiş olsalar dahi mağfirete muhtaç olunca ikrah edenlerin halleri te'essüfe şayan bir haldir.
Âyet-i celilenin nüzulü sebebi; Fahri Râzi, Kazî, Ebussuud ve Hâzin'in beyanlarına nazaran şöyledir : (Abdullah b. Übey) altı cariyesine çadır kurar ve zinaya icbar eder ki onların ücretleriyle temettü' etsin. Cariyeden ikisinin Resûlullah'a şikâyet etmesi üzerine bu âyet-i celilenin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; cariyesini bir kimsenin zinaya ikrah etmesi caiz olmadığı ve ikrah ettiği surette cariyenin kerhen işlediği günahı Allah'ın mağfiret buyuracağı bu âyetten müstefad Olan fevaid cümlesindendir.

3733
***
Vâcib Tealâ sûre'nin bidayesinden beri zikrolunan ahkâmı beyandan sonra Kur'an'ı üç sıfatla tavsif etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكُمۡ ءَايَـٰتٍ۬ مُّبَيِّنَـٰتٍ۬ وَمَثَلاً۬ مِّنَ ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلِكُمۡ وَمَوۡعِظَةً۬ لِّلۡمُتَّقِينَ (34)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki muhakkak Biz Azimüşşan sizlere ahkâmı, selâh ve necatınızı beyan edici âyetler indirdik ve sizden evvel geçenlerin zulm ü udvanları üzerine terettüp eden ahvallerini beyan eden misallerde inzal ettik ki onlardan ibret alasınız, müttekilere mev'ize de inzal ettik ki onlar vaaz u nasihat kabul etsinler.]
Bu âyette Vâcib Tealâ Kur'an için üç sıfat beyan etti;
B i r i n c i s i ; Kur'an'ın âyetleri, helâl ve haramı, insanların selâh ve necatlarını suret-i vazıhada beyan etmesidir.
İ k i n c i s i ; Ümmet'i Muhammediyeden evvel geçen ümmetlerin Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan hükümlere benzer hükümleri Kur'an'da beyan buyurması ve bu ümmetin halini onların hallerine müşabih olarak Kur'an'ın beyan etmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Kur'an'ın müttekilere mev'ize olmasıdır.
Kur'an'ın cümle insanlara mev'ize olduğu halde âsileri isyandan men' için Vâcib Tealâ Kur'an'ın müttekilere vaazolduğunu tahsis buyurdu. Çünkü; Kur'an'dan intifa edecek müttekilerdir, âsiler değildir. Şu halde âyette âsileri ittikaya terğib vardır. Yahut Fahri Kazî ve Beyzâvî'nin beyânları veçhile â y e t l e r le murad; Bu'sûrenin âyetleridir ve m e s e l ile murad; Hz. Âişe'nin ifk kıssasıdır. Çünkü; Hz. Âişe'nin kıssası Ümem-i Salifeden Hz. Meryem ve Hz. Yusuf'un kıssalarına müşabih ve onların naziridir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'da mesel-i garib zikrettiğini beyandan sonra bazı meseli garibi beyan etmek üzere :

ٱلله نُورُٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۚ

buyuruyor.
3734
[Allah-u Tealâ göklerin ve yerin ziyasını vericidir.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile n û r ; gözle görülür, ayla güneşten vesair ziya verici şeylerden mukabilinde olan cisme akseder bir keyfiyet olduğundan bu manâca nûrun Vâcib Tealâ'ya ıtlâkı sahih olmadığı cihetle te'vile muhtaçtır. Binaenaleyh «Allah-u Tealâ semavat ve arzın nûrunun sahibi» demektir. Çünkü; Vâcib Tealâ her şeye malik ve her şeyin sahibi olduğu gibi nûrun dahi sahibidir. Yahud nûr; ihtidaya sebeb olduğu cihetle burada hidayet manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah-u Tealâ semavat ve arz ehlini hidayette kılıcıdır] demek olur. Yahud [Allah-u Tealâ semavat ve arzı hikmet-i acibesiyle tedbir edicidir.] demektir. Çünkü; Bir kavmin reisine ve müdebbir-i umurlarına nûr denmek araplar arasında caridir. Şu halde
(ٱلله نُورُٱلسَّمَـٰوَٲتِ) demek (الله مدبرالسموات) demektir. Yahud [semavat ve arzın nâzımı] demektir. Çünkü; hüsn-ü tertibe ve intizam-ı acibe nûr ıtlâkı vardır. Yahud nûr; münevver manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ semavat ve arzı nûrlandırıcı.] demektir. Çünkü; Vâcib Tealâ semavatı melekler, yıldızlar ay ve güneşle, yer yüzünü dahi enbiya, ulema, mü'minler, nebatat ve ağaçlarla nûrlandırmıştır.

مَثَلُ نُورِهِۦ كَمِشۡكَوٰةٍ۬ فِيہَا مِصۡبَاحٌ‌ۖ ٱلۡمِصۡبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ‌ۖ

[Vâcib Tealâ nûrunun kalb-i mü'minde sıfat-ı acibe ve şan-ı garibesi parlak billur içinde bulunan çırağ kendisine konan pencere gibidir ki o pencerede asla menfez yoktur. Billur içinde çırağ onda mevcuttur.] Çünkü kalb-i mü'min; vücudun vasatında bir pencere ve nûr-u ilâhi kendisine mevdu olan mahalde billur ve nûr-u İlâhi de ziya veren çarağ mesabesindedir. Yahud A l l a h ' ı n n û r u yla murad; Peygamberimiz (S.A.V.) Efendimizdir. Zira Peygamberimiz; dünyanın vasatından âlemi nûrlandırıcı bir nûr-u İlâhidir.
3735

ٱلزُّجَاجَةُ كَأَنَّہَا كَوۡكَبٌ۬ دُرِّىٌّ۬ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ۬ مُّبَـٰرَڪَةٍ۬ زَيۡتُونَةٍ۬ لاًشَرۡقِيَّةٍ۬ وَلاًغَرۡبِيَّةٍ۬

[O billur kemâl-i ziya ve parlayışından sanki parlayıcı yıldız ki hayri çok, günün doğduğu ve battığı yerde olmıyarak arzın vasatında bitmiş zeytin ağacının yağından yandırılıyor.]
Bu âyette zeytin ağacının menafi-i kesiresine işaret olmak üzere zeytin ağacını bereketle tavsif etti. Çünkü zeytin yenir, yağı yanar ve ziyası gayet güzeldir. Hatta tufandan sonra dünya yüzünde ilk biten ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir. Binaenaleyh; insanların ondan - intifâı diğer ağaçlardan daha mukaddemdir.
Zeytin ağacının şarka ve garba mensup olmaması, sabah ve akşam güneşlerinden mahrum değil her zaman güneş kendine isabet eder demektir. Çünkü; her vakit güneş isabet eden ağacın meyvesi gayet güzel ve ziyası çok olur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şark ve garba mensub olmayan z e y t i n le murad dünyanın vasatında olmaktır. Dünyanın vasatının da Şam-ı şerif olması muhtemeldir. Zira; Şam'ın zeytininin her yerin zeytininden nefis ve alâ olduğu müşahede olunmaktadır.

يَكَادُ زَيۡتُہَا يُضِىٓءُ وَلَوۡ لَمۡ تَمۡسَسۡهُ نَارٌ۬‌ۚ

[O ağacın yağı velev ateş messetmese dahî ziya verir ve ziya vermeye yakındır.]

نُّورٌعَلَىٰ نُورٍ۬‌ۗ

[O yağın ziyası; ziya üzerine ziya, nûr üzerine nûrdur.] Çünkü mısbâhın nûru billurun nûru üzerine nûrdur.

يَہۡدِى ٱلله لِنُورِهِۦ مَن يَشَآءُ‌ۚ

[Allah-u Tealâ kendi nûruyla dilediği kulunu hidayette kılar.] Çünkü dilediği kuluna din-i İslâmı tevfikle tarik-ı hakka isal eder.

وَيَضۡرِبُ ٱلله ٱلاًمۡثَـٰلَ لِلنَّاسِ‌ۗ وَٱلله بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (35)

[Allah-u Tealâ maksadı izah için nâsa durub-u emsalini beyan eder. Zira; Allah-u Tealâ herkesin istidadını ve her şeyi bilir.] 3736

فِى بُيُوتٍ أَذِنَ ٱلله أَن تُرۡفَعَ وَيُذۡڪَرَ فِيہَا ٱسۡمُهُۥيُسَبِّحُ لَهُ ۥفِيہَا بِٱلۡغُدُوِّوَٱلاًصَالِ (36)

[O mişkât ve mişkâtın ziyası şol evlerde ki o evlerin yüksek kılınmasına ve tazim olunmasına Allah-u Tealâ izin verdi ve o evlerde Allah'ın ismi zikıolunduğu gibi sabah ve akşam vaktinden Allah-u Tealâ teşbih olunur.]
E v l e r le murad; Mescitlerdir. Zira yer yüzünde mescitler; Allah'a ibâdet etmek için yapılmış ibadethanelerdir. Hatta gök yüzünden yıldızların ziyası bize göründüğü gibi yer yüzünden mescidlerin ziyası da ehl-i semaya yıldızlar gibi gö/ündüğü (Ibni Abbas) hazretlerinden mervidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bazıları bu âyette b ü y u t la murad; yer yüzünde enbiya-yı kiram tarafından bina olunan dört mescittir. Onlardan K a b e - i M u a z z a m a ; İbrahim ve İsmail (A.S.) ın binasıdır. K u d ü s m e s c i d i ; Davut ve Süleyman (A.S.) ın binasıdır. M e s c i d – i M e d i n e ve M e s c i d – i k u b â ise bizim peygamberimizin binasıdır. Çünkü bunların binasına ve tazimle şanlarının ilâsına Allah-u Tealâ izin vermiştir.
Bu mescidlerde t e s b i h le murad; salâvat-ı mefruzadır. Çünkü sabah vaktinde kılman namaz sabah namazıdır. Diğer dört vakit ise vakt-i asalda kılınır. Zira asil; kuşluktan sonra olup vaktin cümlesine ıtlak olunur.
(مثلنوره) Allah'ın nûrunun sıfatı demektir. M i ş k â t ; bir pencere ki duvarın dışına deliği olmayıp yalnız bulunduğu odanın içine nazırdır. Çünkü; menfezi yalnız bir tarafa olduğundan içinde yanan şem'anın ziyası ziyade olur. M ı s b a h ; çarağdır. Z ü c a c e ; billurdan kandildir. Yani «Allah'ın kullarını hidayette kılan nûrunun misali; billurdan kandil içinde yanan çarağ kendisinde bulunan pencere gibidir. O billur içinde yanan çarağ kendinde bulunan pencerenin ziyası vasıtasiyle herkes etrafını görüp iyi vevkötüyü farkettiği gibi nûr-u İlâhi vasıtasiyle herkes doğru yolu bilir».
3737
(ٱلزُّجَاجَةُ كَأَنَّہَا كَوۡكَبٌ۬ دُرِّىٌّ۬) O ç a r a ğ ; kendisinde bulunan billurdan kandil, sanki parlak bir yıldızdır ki yukarıda pencerede takılı olduğundan gökte yıldız gibi herkes görür, demektir. İstiyen onunla ihtida eder ve herkese nisbeti birdir, hiç bir kimse hakkında saklı değildir. Fakat o nûrla tenevvür eden eder, etmeyen de etmez. D ü r r i y ; inci taneleri gibi parlak demektir.
(يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ۬ مُّبَـٰرَڪَةٍ۬ زَيۡتُونَةٍ۬) O çarağ hayrı kesir ve bereketi çok olan zeytin ağacının zeytinlerinden hasıl olan yağıyla yandırür ki,
(لاًشَرۡقِيَّةٍ۬ وَلاًغَرۡبِيَّةٍ۬) O zeytin ağacı yalnız şarka veya garba mensup değil, belki şark ve garba nisbeti müsavi olduğundan daima güneşe maruz ve meyvesi tamamiyle olgun ve dolgun olduğu cihetle yağı gayet saf ve berraktır. Hatta
(يَكَادُ زَيۡتُہَا يُضِىٓءُ وَلَوۡ لَمۡ تَمۡسَسۡهُ نَارٌ) o ağacın yağı o kadar halis ki ateş dokunmasa bile hemen ziya vermeğe yakındır. (نُّورٌعَلَىٰ نُورٍ) çarağın nûru, billirûn nûru ve yağın saffeti ziya üzerine ziyadır. (يَہۡدِى ٱلله لِنُورِهِۦ مَن يَشَآءُ‌ۚ) işte o nûruyla Allah-u Tealâ dilediği kulunu doğru yola ulaştırır. (وَيَضۡرِبُ ٱلله ٱلاًمۡثَـٰلَ لِلنَّاسِ‌ۗ) Ve nâsa hakikati anlatmak için Allah-u Tealâ bu gibi misali beyan eder.
(وَٱلله بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬) Zira; Allah-u Tealâ her şeyi bilir.
Beyzâvî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile nûrla murad; hidayettir. Şu halde (ٱلله نُورُٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۚ) demek; Allah-u Tealâ semavat ve arzın hadîsi yani ehl-i sema ve ehl-i arzı hidayette kılar demektir ve bu temsil de hidayeti temsildir. Yani «Allah'ın kullarını hidayeti; vuzuh-u zuhurda hâlis zeytin yağından yandırılmış, parlak yıldıza benzeyen billur içinde yanan çarağ kendinde bulunan mişkâta yani pencereye benzer ki o pencerenin ziyası sebebiyle herkesin etrafını görüp hayrı ve şerri farkettiği gibi hidayeti İlâhiyeyle dahi herkes hak ve batıl yolunu bilir ve hak olan yola ulaşır» demektir. O halde hidayet-i İlâhiye; doğru yolu göstermektir. Bu manâca hidâyetin cümle kullara nisbeti müsavidir ki şarka ve garka mail olmayıp daima şemse nisbeti müsavi olan zeytin ağacı gibi herkese nisbeti birdir ve lâkin o hidayetle ihtida eden eder. Hatta hidayet-i İlâhiye o kadar açıktır ki müstaid ve şiddet-i 3738 zekâya malik olanlar tefekkür ve taallüme muhtaç olmadan o hidayetle ihtida ederler ki ateş dokunmadan ziya vermeye müstaid olan zeytin yaği gibi parlaktır. Çünkü Allah-u Tealâ'nın kullarını hidayeti; kitaplar inzal etmekle olur ki kütüb-ü semaviye; kelâm-ı İlâhi olmakta ve mutazammın olduğu ahkâmda, hakka ve adalete delâlette nazar-ı insafla bakanlara güneş gibi parlaktır. Rusûl-u Kiram ve onların mucizeleriyle de hidayette kılar ki gerek resûller ve gerek mucizeleri tarik-ı hakka delâlette şüphe bırakmıyacak derecede açıktır. Vahdaniyetine hidayeti âfakta ve enfüste deliller ve alâmetler vazetmekle olur ki cümlesinin vahdaniyete delâleti pek zahirdir. Şu halde Allah'ın hidayeti; nûr, mü'minlerin ihtidaları da nûr üzerine nûrdur.
Yahud n û r la murad; Resûlullah olduğuna nazaran (Kâab) hazretlerinin beyanı veçhile manâ-yı âyet şöyledir : [Vâcib Tealâ'nın nûru olan Muhammed (A.S.) ın sıfat-ı acibesi; mişkâta benzeyen göğsünde billur gibi olan kalb-i nebevilerindeki nübüvvet çarağı şecere-i nübüvvetten ziya verir ki nûr-u Muhammed lemean eder velevse kendinin nebî olduğuna dair tekellüm vukuu bulmasın. Ateş dokunmadan kemâl-i safvetinden zeytin yağının ziya verdiği gibi nûr-u nübüvvet dahi ziya verir ve nûr-u mahzolan kalbi Muhammed üzerine nübüvvet de nûrun alâ nûrdur ve Resûlullah cümle âleme resûl olduğundan umuma nisbeti ve daveti müsavidir, hiç bir kimse hakkında risaletinde fark yoktur. Binaenaleyh; davetine icabet eden müstefid olur] demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Ubey b. Kâab) da bu âyete şöyle manâ vermiştir : [Allah'ın mü'minde olan nûrunun misli mü'minin mişkata benzeyen cisminde mevcud billur gibi olan kalbinde çarağa müşabih îmanı şecere-i mübareke menzilesinde olan ihlâstan lemaan eder, parlar. Sanki mü'minin kalbi semada muallâk parlayıcı yıldız gibi vücud-u insanda muallâk şarka garba nisbeti yok yani daimi îmanı ziya verir durur, yoksa bir vakte mahsus değildir ve ihlâs neticesi mü'min olduğuna dair tekellüm vuku bulmasa dahi ziyasını verir kesilmez. îman üzere ihlâs; nûrun alâ nûrdur, yahud îmanı üzere ameli nûrun alâ nûrdur veyahud mü'minin îmanı ve Kur'an'ın ahkâmı; nûrun alâ nûrdur.]

3739
***
Vâcib Tealâ yer yüzünde mescidlerde isminin zikir ve zat-ı ulûhiyeti teşbih olunduğunu beyan ettikten sonra teşbih edenlerin kimler olduğunu beyan etmek üzere :

رِجَالٌ۬ لَّا تُلۡهِيہِمۡ تِجَـٰرَةٌ۬ وَلاً بَيۡعٌ عَن ذِكۡرِ ٱللهِ وَإِقَامِ ٱلصَّلَوٰةِ وَإِيتَآءِ ٱلزَّكَوٰةِ‌ۙ يَخَافُونَ يَوۡمً۬ا تَتَقَلَّبُ فِيهِ ٱلۡقُلُوبُ وَٱلاًبۡصَـٰرُ (37)

buyuruyor.

[Yer yüzünde bir takım erkekler Allah'ı nekayıstan tenzih ederler ki o erkekleri, Allah'ı zikretmekten, namazı ikame ve zekâtı vermekten, ticaret, bey' ü şira gibi muamele-i dünyeviyeden hiç birisi meşgul etmez. Halbuki o erkekler öyle bir günden korkarlar ki o günde kalpler muztarip olur ve gözler görmediğini görür, hayrette kalır.]
Yani; yer yüzünde Allah'a teşbih eden kâmil erkeklerdir ve tarik-ı İlâhiye sülük için eteklerini sıvamışlar, ihlâs üzere Rablarını tenzihe devam ederler, şanları gayet âlî ve tazime şayandırlar. Zira; O şan-ı âlî sahibi olan recülleri Allah-u Tealâ'yı zikretmekten ve canib-i ilâhiye teveccühle dergâh-ı ulûhiyete iltica eylemekten, selâvat-ı mefruza şeraitine riayetle evkatında eda etmekten ve zekât-ı mefruzalarını vermekten, onları ticaret ve alış veriş gibi dünyaya ait muameleler asla menetmez. Zira; Onlar Allah'ın emrine imtisali her şey üzerine takdim ve her umurdan ehemmiyetli addederler. Çünkü onlar çok büyük gün olan kıyamet gününden korkarlar ki, o günde kalbler muztarib olur ve hayrette kalır, gözlerin içi dışına çıkar, beyazlığı sarı ve göklüğe tebeddül eder, kalbler bilmediğini bilir, gözler görmediğini görür. Zira; kalbin şekki yakîne ve gözün perdesi açıklığa inkılâp eder.
Zikirle meşgul olan ricalin şanlarına taazim için rical lâfzı bu âyette tazime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran kadınların cuma ve cemaat için hazır olmaları vâcib olmadığına işaret zımnında mescidde zikredenlerin erkekler olduğu tasrih olunmuştur. İnsanı ibadetten men'eden şey ekseriyete ticaret ve ahş veriş olduğuna işaret için ticaretin ibadetlerinden menetmediğini sarahaten beyan buyurmuştur. «Ticaret, alış veriş ve sair dünya işleri namazı kılmaya mani olmaz» demek «vaktinden te'hire sebeb olmaz» demektir. Çünkü; vaktinden te'hirle ikame olunan salata ikame denilmez. Binaenaleyh i k a m e - i s a l â t la murad; vaktinde eda olunandır.
3740
Zikir ve teşbihle meşgul olan erkeklerin amelleri yalnız ibadatı zahireye münhasır değildir, belki onlar kalbleriyle Allah'ın azabından korkarlar. Çünkü; bilirler ki ne kadar dikkat etseler şan-ı ulûhiyete lâyık ibadet edebilmek beşer için mümkün değildir. Binaenaleyh; yevm-i kıyametin ahvalinden endişe üzere bulunurlar. Bu azaptan korku ve telâşları her zaman mevcud olduğuna işaret için her zaman bulunmasına delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur.
Yevm-i kıyamette k a l b l e r i n v e g ö z l e r i n t e k a l l ü p l e r i yle murad; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalblerin ve gözlerin muztarip olmasıdır veyahud dünyada olan ahvallerinin tebeddülüdür. Zira; kalb bilmediğini bilir ve göz de görmediğini görür. Yahud kalb necat ümid ederken helâkten korkmaya münkalip olur, gözlerde defter-i a'malinin hangi taraftan geleceğini bilmediğinden gâh sağ ve gâh sol tarafa döner ki, defterinin nereden geleceğini görsün. Veyahud kalbler o günde görülecek hevil ve şedaidin ıztırabından yerinden oynar gırtlağa gelir ve gözler göklüğe inkılâb eder.

***
Vâcib Tealâ ibadetle meşgul olan kimseleri sena ettikten sonra o ricalin ibadetten gaye-i emellerini beyan etmek üzere :

لِيَجۡزِيَہُمُ ٱلله أَحۡسَنَ مَا عَمِلُواْ وَيَزِيدَهُم مِّن فَضۡلِهِۦ‌ۗ وَٱلله يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ بِغَيۡرِ حِسَابٍ۬ (38)

buyuruyor.

[Zikir ve ibadetle meşgul olan erkeklerin o ibadetlerle meşgul olmaktan maksadları; Allah-u Tealâ'nın onları amellerinin en alâsıyle cezalandırması ve fazl u kereminden onlara amellerinden 3741 daha ziyade sevap vermesi içindir. Allah-u Tealâ dilediği kulunu hesapsız merzuk eder.]
Yani ef'al-i ibad garazsız olmaz, elbette bir garaza müptenidir. Binaenaleyh; şu ricalin zikir ve fikirle farz ve nafile namazı kılmaktan ve zekâtı eda etmekten garazları; Allah-u Tealâ'nın amellerinin gayet güzelini ve daha kendi fazl u kereminden istihkaklarının fevkinde ziyade sevap vermesi içindir. Çünkü; Allah-u Tealâ dilediği kulunu hesapsız ve ivazsız merzuk eder. Zira; Allah'ın kudreti kâmil ve ihsanı geniştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran amellerinin ahseniyle cezadan murad; taâtlanınn küllisiyle ceza ve günahlarından mağfiret olunmasıdır. Yahud amellerinden daha güzel bir ceza ki birden ona, ondan yedi yüze kadar sevap verilmesidir. Fazl u kereminden ziyadeyle murad; istihkaklarının fevkinde verilecek atâyâ-yı İlâhiyedir.
Dilediği kulunu hesapsız merzuk edeceğini beyan fazl u kereminden ziyade vereceğini ve bunu vermeye kudreti taammesi olduğunu ve ihsanının geniş olup hazinesine asla noksan gelmediğini tahkik ve takrirdir.

***
Vâcib Tealâ mü'minlerin dünya ve âhirette halini beyandan sonra kâfirlerin hâlini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ڪَفَرُوٓاْ أَعۡمَـٰلُهُمۡ كَسَرَابِۭ بِقِيعَةٍ۬ يَحۡسَبُهُ ٱلظَّمۡـَٔانُ مَآءً حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَهُ ۥ لَمۡ يَجِدۡهُ شَيۡـًٔ۬ا وَوَجَدَ ٱلله عِندَهُ ۥ فَوَفَّٮٰهُ حِسَابَهُ ۥ‌ۗ وَٱلله سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ (39)

buyuruyor.

[Şol kâfirler ki onların amelleri düz ova ve sahralarda su gibi görülen seraba benzer. Susuz olan kimse onu su zanneder. Hatta o serabın göründüğü yere kadar gelir fakat orada bir şey bulamaz. İşte kâfirler âhirette amelleri var gibi geldiklerinde hiç bir şey bulamayıp me'yus olunca orada hazır olan Allah'ın kudretini ve 3742 emr ü iradesini bulurlar. Derhal Allah-u Tealâ onun hesabını görür. Zira; Allah-u Tealâ'nın hesabı gayet seridir.]
Yani; kâfirler küfürleri hallerinde kendi itikadlarınca amelden hâlî olmazlar. Binaenaleyh; O amellerinden sevap da ümid ederler velâkin ibadete esas olan îman olmadığından amelleri sıcak havada düz ovalar ve sahralarda seyr ü sefer ederken susamış olan kimselerin görüp su zannettikleri seraba benzer ki uzaktan gören onu akar bir su veya göl zanneder. Susuzluktan kemâl-i hararet kendini istiab eden kimse o serabı su zanniyle gördüğü yere kadar gelir, lâkin serabı gördüğü yerde suya benzeyen bir şey bulamadığı, gibi kâfir de amelinin sevabı var zanniyle kıyamette gelip amelinin yok olduğunu görmekle beraber orada Allah'ın azabını bulur. Derhal Allah-u Tealâ küfrünün cezasını verir ki ziyade ve noksan olmaz. Zira; Allah-u Tealâ' nın hesabı seridir. Bir kimsenin hesabı diğer kimsenin hesabına mani olmaz. Derhal herkesin hesabı görülür ve herkes ameline göre cezasını bulur, asla noksan olmaz.
S e r a p ; Havanın hararetinden hasıl olma uzaktan su gibi görünen bir hayalden ibarettir. Vâcib Tealâ mü'minin halini beyan için bir darb-ı mesel irad edip mü'minin amelini nûr'a teşbihle dünyada nûr içinde ve âhirette nûra benzeyen îmanı ve ameli sayesinde ebedi nimet-i İlâhiyeye nail olacağını beyanla mü'minin fevzü felah bulacağını izah ettikten sonra kâfirin halini de bu misal-i acible izah buyurmuştur. Çünkü; kâfir kendi dini ve itikadı üzere işlediği amelini var zanniyle arsa-i mahşere gelip de sevap zannettiği şeyin ayni azab olduğunu görünce hasreti ziyade olmaktan sanki susamış kimsenin serabı su zanniyle gelip suyu bulamadığı zaman harareti, gamı ve kederi tezayüd eden kimse gibi olacağını beyan buyurmuştur.

3743
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini ikinci bir misâlle dâhî beyan etmek üzere:

أَوۡ كَظُلُمَـٰتٍ۬ فِى بَحۡرٍ۬ لُّجِّىٍّ۬

buyuruyor.

[Yahud ehl-i küfrün amelleri derin denizde olan karanlıklar gibidir.]

يَغۡشَٮٰهُ مَوۡجٌ۬

[O denizi büyük dalgalar örter.] Ki;

مِّن فَوۡقِهِۦ مَوۡجٌ۬

[O dalganın üzerinde başka bir dalga vardır.] Zira; deniz fırtına yaptığında dalga dalga üzerine teraküm ettiğinden deniz tamamen dalgalarla örtülür.

مِّن فَوۡقِهِۦ سَحَابٌ۬‌ۚ

[O ikinci dalganın üzerinde yıldızları ve ziyalarını örtmüş kalın bulutlar vardır.]

ظُلُمَـٰتُۢ بَعۡضُہَا فَوۡقَ بَعۡضٍ

[İşte şu üç karanlıktır ki o karanlıklardan bazıları diğer bazılarının fevkindedir.]

إِذَآ أَخۡرَجَ يَدَهُ ۥ لَمۡ يَكَدۡ يَرَٮٰهَا‌ۗ

[Zulûmat o derece şiddetli olur ki denizde bulunan bir insan o karanlıkta elini gözünün karşısına çıkardığında kendine en yakın olan elini bile görmeğe yakın olamaz. Şu halde görmeğe yaklaşamayınca elini görmek hiç mümkün olamaz.]

وَمَن لَّمۡ يَجۡعَلِ ٱلله لَهُ ۥ نُورً۬ا فَمَا لَهُ ۥ مِن نُّورٍ (40)

[Kendi için Allah'ın nûr halketmediği kimse için nûr olmaz.] 3744 Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fayda görmediği gibi bir çok zararını da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir.
Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında derin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzerine dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağu- bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da teraküm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve görmeye yakın bile olamaz. İşte'kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyanları, zulm ü udvanlan; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dalgalar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerinde karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amellerinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın nûr vermediği kimsenin asla nûru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhemik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâhiyeyi görmedikleri için nûr-u imana ihtida edemediklerinden Allah-u Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgalarına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaattan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbimi, üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaenaleyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerinde de dalâletler teraküm eder.
Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatından hâlî olması seraba ve nûr-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini beyan için zulûmat (او) lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur.

3745***
Vâcib Tealâ mü'minlerin kalblerinde olan nûru ve kâfirlerin kalblerinde olan zulüm atı temsil tarikiyle beyan ettikten sonra tevhide delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله يُسَبِّحُ لَهُ ۥ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَٱلطَّيۡرُ صَـٰٓفَّـٰتٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen görüp bilmedin mi? Allah-u Tealâ'ya göklerde ve yerlerde olan rûh sahipleriyle kanatlarını açar ve döşer oldukları halde kuşlar teşbih ve cemi' nekaisten ve afattan tenzih ederler.]

كُلٌّ۬ قَدۡ عَلِمَ صَلاًتَهُ ۥ وَتَسۡبِيحَهُ ۥ‌ۗ

[Ve teşbih eden ve namaz kılan kullarından her birinin namazlarını ve teşbihlerini Allah-u Tealâ bilir veyahud onlardan her biri kendi namazını, duâsını ve teşbihini bilir.]

وَٱلله عَلِيمُۢ بِمَا يَفۡعَلُونَ (41)

[Zira; Allah-u Tealâ onların işledikleri işlerini ve amellerini bilir.] 3746

وَلِلَّهِ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۖ

[Çünkü; sema vat ve arzın mülkü ve onlarda bulunan mahlûkatın cümlesinin mülkü Allah'ındır ve Allah'tan gayri onların hakiki sahipleri yoktur.] Binaenaleyh; her cümlesini ilmi ihata etmiş ilminden bir zerresi ve bir ferdi hariç değildir.

وَإِلَى ٱللهِ ٱلۡمَصِيرُ (42)

[Halbuki cümlesinin mercii ve varacak mahalli Allah'ın huzur-u mânevisidir.] Binaenaleyh; Allah'ın gayri merci yoktur. Çünkü; yerin, göklerin, dünya ve âhiretin mâliki, sahibi ve ilmi cümlesini muhit olunca cümlenin mercii ezelî ve ebedidir.
Yani; kâfirler alâmâtla istidlâldan mahrumlardır. Habibim ! Sen görmedin ve bilmedin mi? Gördün ve bildin ki göklerde ve yerde olan cümle mahlûkat, yerle gök arasında havada uçan kuşlar kanadlarını döşedikleri halde Allah-u Tealâ'yı nekaisten ve imkân-ı hudus gibi şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeylerden tenzihle teşbih ve takdis ederler, onlardan her biri duâlarını ve teşbihlerini bilirler. Allahü Tealâ da onların işledikleri ef'alin cümlesini bilir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran kuşlar havada bulunup ekseriya yerde ve gökte bulunmadıkları için Cenab-ı Hak bu âyette hayvanat içinde kuşları ayrıca zikir buyurduğu gibi kuşların rikkat-i kalbi celbedecek hallerini de beyan buyurdu. Zira; kuşların kanadlarını döşeyerek teşbihleri ve o halde Rablarına ilticaları tezellülün nihayesi olduğundan nazar-ı ibretle bakan kimsenin ağlamamak elinde değildir. Amma nazar-ı ibretten uzak olanların hatırlarına hiç bir şey gelmez.
Bu ve bunun emsali âyetlerde ins ü cin ve meleklerin gayri mahlûkatın teşbihlerinde müfessirimn ve ulema-yı ehl-i dinin ihtilâfları vardır. T e s b i h le murad; mükellef olmayan mahlûkatın, Vdcip Tealâ'nın nekaisten münezzeh olmasına delâlet midir? Çünkü; her birinde saniin kudretine ve nekaisten münezzeh olduğuna binlerce deliller vardır, yoksa Vâcib Tealâ bunların her birine nutuk verir ve teşbihi ilham eder de nutukla mı teşbih ederler? Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bunların her birine Vâcib Tealâ acayib ve garaibi, hiyel ü desaisi ve gûnâ gün 3747 sanatları ilham buyurduğu görüldüğü gibi teşbihi dahi ilham ve nutuk suretiyle teşbih etmeleri kudret-i llâhiyeye nazaran uzak değildir. (العلم عندالله) Bazıları bu âyette s e l â t la murad; Benî Âdem'in selâtı ve t e s b i h le murad; Sair mahlûkatın teşbihidir demişlerse de s e l â t la murad; duâ olup duâyı teşbih gibi Vâcib Tealâ'nın cümle mahlûka ilham etmesi de ihtimâlden uzak değildir.
Hulâsa; yerde ve gökte olan cümle mahlûkat ve havada uçan kuşlar kanadlarını döşer oldukları halde Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih ettikleri, her bir mahlûkun kendi duâsını ve teşbihini bildikleri, Allah-u Tealâ'nın bunlardan her birinin işlediklerini bildiği, yerin ve göğün mülkü Allah'ın olduğu ve herkesin merciinin ancak huzur-u Bari olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine ikinci bir delili beyan etmek üzere:

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱلله يُزۡجِى سَحَابً۬ا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيۡنَهُ ۥ ثُمَّ يَجۡعَلُهُ ۥ رُكَامً۬ا فَتَرَى ٱلۡوَدۡقَ يَخۡرُجُ مِنۡ خِلَـٰلِهِۦ وَيُنَزِّلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن جِبَالٍ۬ فِيہَا مِنۢ بَرَدٍ۬ فَيُصِيبُ بِهِۦ مَن يَشَآءُ وَيَصۡرِفُهُ ۥ عَن مَّن يَشَآءُ‌ۖ يَكَادُ سَنَا بَرۡقِهِۦ يَذۡهَبُ بِٱلاًبۡصَـٰرِ (43)

buyuruyor.

[Sen görmedin mi? Ya Ekremer Rusûl; Allah-u Tealâ bulutları sevkettikten sonra bulutların beynini cemeder sonra o bulutları birbiri üzerinde müterakim kılar. Binaenaleyh; sen rahmet tanelerini bulutların arasından çıkar görürsün ve Allah-u Tealâ semada mevcud dağlardan dolu inzal eder de o doluyu istediği kuluna isabet ettirir ve istediği kulundan sarfeder ve buluttan hasıl olan şimşek ziyası gözlerin ziyasını gidermeğe yakın olur.]
3748
Yani; Sen habibim görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün hem de bildin ki, Allah-u Tealâ yer yüzünden gök yüzüne çıkan buharın eczalarından hasıl olan bulutları araziden ve beldelerden dilediği arza ve beldeye sevkettikten sonra o bulutların parçalarının aralarını birbirine rabteder gök yüzü yekpare bir bulut olur. Sonra o bulutlar dağlar gibi birbiri üzerine yığılır birikir. Yağmur yağacak bir hale gelince sen görürsün ki yağmur taneleri o bulutun arasından çıkar ve Allah-u Tealâ semada mevcud doludan teraküm etmiş dağlar mesabesinde bulutlardan dolu yağdırır. Dilediği kulunun ekinlerine, bağlarına ve bahçelerine isabetle ihlâk eder. Dilediği kulunun bağı ve bahçelerini ondan muhafaza ile başka mahallere sevkeder. O buluttan hasıl olan şimşek ziyası, şiddetinden hemen gözlerin ziyasını gidermeğe yakın olur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci (من) ihtida içindir. Zira; ibtidaen inzal sema cihetindendir. İkinci (من) ba'z manâsınadır. Zira; Nazil olan, o dağlara benziyen bulutların bazısındandır. Üçüncü (من) cins içindir. Zira o dağlar dolu cinsindendir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Allah-u Tealâ dolu cinsinden olan dağların yani bulutların bazısını semadan inzal eder.] demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların her biri Allah'ın vücuduna, vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eder. Çünkü; yerden havaya çıkan buharı bulut yapmak, o bulutun parçalarını toplamak, onların- arasından inci taneleri gibi yağmur inzal etmek, bazı kere yağmur yerine dolu yağdırmak, o dolu ile bazı kimselerin hasılatını harap ve bazılarını o afetten muhafaza etmek ve o rutubet içinden yıldırım denilen bir ateş ve şiddet-i zulmette gözlerin ziyasını izâle etmeye yakın bir ziya halketmek faili muhtarın fiiline delildir. Binaenaleyh; cümlesi halikın vücuduna birer burhan-ı kaatı'dır, tabiat vasıtasiyle değildir. Eğer tabiat vasıtasiyle olsa tabiatın muktazası yağmursa daima yağmur olur, dolu olmaz. Dolu ise daima dolu olur, yağmur olmaz. Çünkü; Tabiatın muktazası birdir, ayrı ayrı olmaz. Kezalik bulutun muktazası yağdırmaksa daima yağdırır ve eğer yağdırmamaksa daima yağdırmaz. Her yerde yağdırır veya her yerde yağdırmaz. Bazı yerde yağdırıp bazı yerde yağdırmamak fail-i muhtarın ihtiyariyledir. Kezalik bulutta bazı kere şimşek olup bazı kere olmaması fail-i muhtarın halketmesiyledir. Maahaza buluttan yağmur yağıp dururken bir de yıldırım denilen bir ateşin zuhuru Halik Tealâ'nın vücuduna pek büyük delildir. Çünkü; su ilç ateş yekdiğerine zıd olduğu halde her ikisinin madde-i vahide olan buluttan tevellüd etmesi kudret-i kâmile eseridir. Tabiatla.husule gelmez. Yer yüzünde sırf taştan dağlar halkettiği gibi gök yüzünde de sırf buzdan ve doludan dağlar halketmesinde kudretullaha bir mani olmadığından âyette cibâli te'vile hacet yoktur.

3749
***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine üçüncü delili beyan etmek üzere :

يُقَلِّبُ ٱلله ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَعِبۡرَةً۬ لِّأُوْلِى ٱلاًبۡصَـٰرِ (44)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye kalbeder. İşte şu geceyi gündüze kalbetmekte idrak sahihlerine ibret-i azime vardır.]
Yani; Allah-u Tealâ fail-i hakiki ve kaadir-i muhtardır. Zira; Allah-u Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye kalbeder. Binaenaleyh; Vakt-i muayyeninde biri gider arkasından diğeri gelir. Zulmet ziyaya ve ziya zulmete tebeddül eder. Âlemde her ikisi de hükmünü icra ettiği gibi gündüzün hali sıcak gecenin hali soğuktur. İşte şu ahvalin cümlesinde ilm ü irfan, akl ü iz'an sahipleri için fail-i muhtarın vücuduna delâlet-i vazıha vardır. Çünkü; Tabiat icabı olsa tabiatın muktezası zulmetse daima zulmet ve ziya ise daima ziya olmasını icab edeceğinden âlem-i vahîdde böyle iki zıddın birbirini takip edip durmasında elbette kaadir-i muhtarın kudretiyle olduğuna bunlardan herbiri birer burhan-ı kaatı'dır.
Hülâsa; gecenin gündüze ve gündüzün geceye kalbinde basiret, fikir ve irfan sahipleri için ibret olduğunu ve bu acayipten ibret almıyanların basiretten hali behayim menzilesinde oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3750
***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden dördüncü sünü beyan etmek üzere :

وَٱلله خَلَقَ كُلَّ دَآبَّةٍ۬ مِّن مَّآءٍ۬‌ۖ فَمِنۡہُم مَّن يَمۡشِى عَلَىٰ بَطۡنِهِۦ وَمِنۡہُم مَّن يَمۡشِى عَلَىٰ رِجۡلَيۡنِ وَمِنۡہُم مَّن يَمۡشِى عَلَىٰٓ أَرۡبَعٍ۬‌ۚ يَخۡلُقُ ٱلله مَا يَشَآءُ‌ۚ إِنَّ ٱلله عَلَىٰ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (45)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ her hayvanı sudan halketti o hayvandan bazıları karnı üzere bazıları iki ayakları üzere ve bazıları dört ayakları üzere yürür. Zira; Allah-u Tealâ dilediği şeyi dilediği vechüzere halkeder. Çünkü; Allah'ın her şeye kudreti muhakkaktır.]
Yani; Allah-u Tealâ her hayvanı kendine mahsus olan nutfeden halketti. Binaenaleyh; O hayvanattan bazıları yılan ve solucan gibi karnı üzerinde, bazıları insanlar ve kuşlar gibi iki ayakları üzerinde ve bazıları da behayim gibi dört ayakları üzerinde yürürler. Zira; Allah-u Tealâ dilediği mahlûku istediği veçhile eczadan mürekkeb olsun, basit olsun her birinin azaları, suretleri, heyetleri, hareketleri, kuvâları ve tabiatları birbirine benzemez bir halde icad eder. Çünkü; her şeyi ve her türlüsünü halka kaadir ve kudretine bir hail yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran h a y v a n a t la murad; yer yüzünde bizim görebildiğimiz hayvanlar olduğu için meleklerin nûrdan ve cinnin ateşten halkolunmasiyle bu âyete sual varid olmaz. Onları biz görmediğimiz için âyette dâhil değillerdir. Çünkü; d â b b e ile murad; bizim gördüklerimizdir. Yahud her hayvanın esası sudur. Her ne kadar bazı hayvanat nutfenin gayrı bir maddeden halk olunursa da her şey su ile meydana geldiğinden o maddenin aslı da sudur. Şu halde cümle hayvanat esas itibariyle sudan halkolunduğundan bu âyet; cümle zirûha şamildir.
D â b b e lâfzı; hayvanattan akıl sahibi olan ve olmayanlara şamil olduğundan akıl sahiplerini aklı olmayanlar üzerine tağlip için (منهم) de ukalaya mahsus zamir varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile karnı üzere yürümekte 3751 kudretullaha delâlet eden ziyade olduğundan karnı üzerine yürüyenlerin zikri âyette takdim olunmuştur. Gerçi hayvanat içinde örümcek ve akrep gibi dörtten çok ayakları olanlar varsa da dört ayaktan ziyadede her halde dört ayakla yürümek dahil olduğundan dört adedini zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; kırk ayakla yürürse dört ayak kırk içinde mevcud olduğundan yine dört ayak üzerinde yürüdü demek yalan olmaz. Yahud her ne kadar hayvanatın ayağı çok olsa da yürüdüğünde itimadı dört ayağına olup diğerleri o dörde tabi olduğundan dördü zikirle iktifa olmuştur.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile bir nutfeden envâı hayvanat halkolunduğu halde hiç birisi diğerine benzemediği gibi heyetleri, şekilleri, yürüyüşleri, tabiatları, tarz-ı maişetleri, kuvvet ve kudretleri ve her birinin diğerine karşı müdafaası başka başkadır. Şu halde bunların cümlesi bir asıldan oldukları halde muhtelif surette yaratılmaları fail-i muhtarın ihtiyarı ve kaadir-i mutlakın kudretiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat muktezâsı olsa hepsi bir suret ve bir tabiat üzerine olması lâzım gelirdi. Zira; suyun tabiatı ne icab ederse o icabından tehalüf edemezdi. Lâkin tefavüt etmiştir. Şu halde faili muhtarın ihtiyariyledir, tabiatın te'siri yoktur.
Hulâsa; her hayvanın aslı sudan halk olunduğu ve hayvanattan bazılarının karnı üzerine, bazılarının iki ve bazılarının dört ayak üzerine yürümeleri kudretullaha delil ve Allah-u Tealâ'nın her şeyi halka kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delilleri beyan ettikten sonra helâl ve haramı hidayet ve dalâleti beyan eden âyetler inzal eylediğini ve dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kıldığını beyan etmek üzere :

لَّقَدۡ أَنزَلۡنَآ ءَايَـٰتٍ۬ مُّبَيِّنَـٰتٍ۬‌ۚ وَٱلله يَہۡدِى مَن يَشَآءُ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (46)

buyuruyor.

[Zat-ı ulühiyetime kasem ederim ki muhakkak Biz 3752 Azimüşşan ahkam-ı dini, hill ü hürmeti, hidayet ve dalâleti beyan eden âyetler inzal ettik. Allah-u Tealâ dilediği kulunu din-i İslama hidayette kılar.]
Yani; halkı irşad için envai delâili beyan edici âyetler inzal ettik. Zira; Allah-u Tealâ tarik-ı hakka delâlet eden delillerle istidlal ve o delâile nazarı tevfik etmekle istediği kulunu Cennetine îsal eden doğru yola hidayette kılar ve kul da ifadesini sarfla tarik-ı müstakime dahil olup niam-ı ebediyeye ve saadet-i sermediyeye nail olur. Şu halde kul için vazife; delilleri tetkik edip maanisini mülâhazayla matluba vasıl olmasının esbabına tevessül etmektir.
Hulâsa; Allah-u Tealâ helâli ve haramı beyan eden âyetlerini inzalle kullarının vazife-i diniyelerini beyan ettiği ve kullarının iradelerini sarfetmeleri üzerine Allah'ın dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âyetlerini inzal ettiğini beyandan sonra nâsın üç kısma munkasem olduğunu beyan etmek üzere :

وَيَقُولُونَ ءَامَنَّا بِٱللهِ وَبِٱلرَّسُولِ وَأَطَعۡنَا ثُمَّ يَتَوَلَّىٰ فَرِيقٌ۬ مِّنۡہُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ‌ۚ وَمَآ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ بِٱلۡمُؤۡمِنِينَ (47)

buyuruyor.

[Allah'ın hidayette kıldığı kimseler «Biz Allah'a ve Resûlüne îman ettik» derler ve onlardan bir fırka «biz îman ettik» dedikten sonra itaattan iraz ederler. îman ettik dedikten sonra itaattan iraz edenler mü'min değillerdir.]
Yani; münafıklar âyetlerimizi nazar-ı itibara almayıp maanisini teemmül etmediklerinden canlarından ve mallarından korktukları için yalnız lisanlarıyla «biz Allah'a ve Resûlüne îman ve itaat ettik» dedikten sonra fiiliyata gelince onlardan bir fırka Allah'ın ve Resûlünün hükmünden iraz ederler. Zira; bunlar mü'min 3753 olmadılar. Çünkü; her ne kadar lisanla ikrar etmişlerse de kalplerinde îman yoktur, halbuki îmanın,yeri; kalptir, lisan onun tercümanıdır.
Bu âyette îmanları olmadığına delil; hükm-ü İlâhiden iraz etmeleridir. Gerçi iraz eden münafıklardan bir fırka ise de o fırkanın irazma cümlesi razı oldukları için îman cümlesinden nefyolunduğundan hepsinin mü'min olmamasiyle hükmolunmuştur. Çünkü; münafıkların cümlesi bir itikadda olduklarından Vâcib Tealâ mec'muundan îmanı nefyetmiştir. Bu âyet; îmanın mahalli, kalb olduğuna delâlet eder. Eğer îman lisanda olsa bunlar lisanlariyle îman ettikleri için îmanları nefyolunmazdı. İ m a n ; kalble tasdik ve lisanla ikrardan mürekkeb olduğuna nazaran gerçi lisanlariyle ikrarları varsa da kalble tasdik olmadığından yalnız lisana itibar olunmamıştır.

وَإِذَا دُعُوٓاْ إِلَى ٱللهِ وَرَسُولِهِۦ لِيَحۡكُمَ بَيۡنَہُمۡ إِذَا فَرِيقٌ۬ مِّنۡہُم مُّعۡرِضُونَ (48)

[Beyinlerinde hükmetmek için Allah'a ve Resûlüne davet olunduklarında ansızın onlardan bir fırka icabet etmekten iraz ederler.]
Yani; yalnız lisanlariyle îman edip kalblerinde îman olmayan münafıklar bir hâdisede Allah'ın ve Resûlünün hükmüne davet olunduklarında defaten görülür ki onlardan bir fırka hükm-ü Resûlullah'tan iraz ederler. Halbuki; davet beyinlerinde olan niza'ı Resûlullah’ın hükümle kat'etmesi içindir.
Medarik ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile; Münafıklardan (Beşer) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Beşer) in bir yahudi ile arazi davalarında yahudi muhakeme için «Resûlullah'a gidelim» der. Beşer «Ben Resûlullah'a gitmem. O bana buğzeder. (Kâb b. Eşref)e gidelim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahud (Muğiyre b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ali ile Muğiyre'nin beyinlerinde müşterek bir tarlayı taksimden sonra Hz. Ali hissesini birrıza Muğiyre'ye satar. Muğiyre tarlayı kabzedince «sen tarlanın su çıkmıyan çorakh tarafını satın aldın» der. Muğiyre tarladan dönmek ister. Hz. Ali kabız vuku bulduğundan dönmeye hakkı olmadığını iddia eder ve huz ur-u Resûlullah'ta muhakameye davet edince Muğiyre «Ben Resûlullah'a gitmem. Zira; bana Resûlullah zulmeder» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
3754
Bu âyet evvelki âyette beyan olunan haktan ir azı tafsil ve onu izah etmiştir. Haktan imtina ettiklerini beyan için iraz lâfziyle münafıklar zemmolunmuşlardır. İrazlarının devamına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların sıfat-ı zemimelerinden ikinciyi beyan etmek için :

وَإِن يَكُن لَّهُمُ ٱلۡحَقُّ يَأۡتُوٓاْ إِلَيۡهِ مُذۡعِنِينَ (49)

buyuruyor.

[Ve eğer o münafıklar hak kendilerinin olduğunu bilir ve hüküm lehlerine olacağını ve aleyhlerine olmıyacağını anlarlarsa kemâl-i itaat ve inkiyatla itimat ederek huzur-u risalete sür'atle gelirler.]

أَفِى قُلُوبِہِم مَّرَضٌ أَمِ ٱرۡتَابُوٓاْ أَمۡ يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ ٱلله عَلَيۡہِمۡ وَرَسُولُهُ ۥ‌ۚ

[Münafıkların kalplerinde küfür ve nifak ve zulme meyletmek gibi hastalık mı var ki onlar muhakeme için huzur-u risalete gelmek istemezler? Veyahud habibim ! Senin ismet ve istikametinden şekkettiler de onun için mi itimad edemiyorlar? Veyahud onlar Allah'ın ve Resûlünün kendilerine zulmedeceklerinden mi korkuyorlar ve bundan dolayı mı huzuruna gelmek istemezler?]

بَلۡ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلظَّـٰلِمُونَ (50)

[Belki şu kalblerinde hastalık olan münafıklar ancak zalimlerdir. Zira; zulüm onlardan gayre tecavüz etmez.]
3755
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (بل) lâfzı bundan evvel beyan olunan üç şıktan ikisini red içindir. Şöyle ki; «onların kalbinde hastalık mı var? Veyahud senin adaletinden mi şek' ediyorlar? Veyahud Allah'ın ve Resûlünün zulmedeceğinden mi korkuyorlar? Belki onlar Resûlullah'ın adaletinden şekketmezler. Zira; her zaman adaletini görürler, Allah'ın ve Resûlünün zulmedeceğinden de korkmazlar. Zira; onların adaletini de bilirler. Şu halde kalblerinde hastalık vardır. Çünkü; onlar ancak zalimlerdir. İşte o kalblerinde olan hastalık sebebiyle huzur-u risaletine gelmezler. Ve kendileri zâlim oldukları cihetle haksızlıklarına yol arar ve tervicine hile düşünürler. » demektir.
Yani; eğer onların hak ellerinde olursa kemâl-i itaat ve inkıyatla ve kendi lehlerine hükmedeceğine itimad ederek alelacele huzur-u Resûlullah'a gelirler. Çünkü; emelleri emval-i dünyaya münhasır olduğundan hemen acele gelmekle matluplarına nail olmak isterler. Onların kalblerinde nifak hastalığı ve küfür mü var? Yoksa evvelden îman ettiler de şimdi Allah'ın ve Resûlünün adaletinden şek' mi ettiler? Yahud onlar Allah-u Tealâ'nın ve Resûlünün kendilerine zulmetmesinden mi korkarlar? Haşa Allah-u Tealâ ve Resûlü adaletten ayrılmazlar, hakla hükmederler. Onların hükümlerinde asla zulmolmaz, belki şu evsaf-ı zemimeyle mevsuf olanlar ancak zâlimlerdir. Zulüm onların emsalinden başkasına tecavüz etmez.
Bu âyette Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (ام) kelimesi lâfızda istifham ise de manâda haberdir. Zira; Allah-u Tealâ hakikati hali bildiği için Allah-u Tealâ'dan istifham-ı hakiki caiz olmaz. Çünkü sual; bilmiyen kimsenin şanıdır. Allah-u Tealâ her şeyi bildiği için suale ihtiyacı yoktur.
Bu âyet-i celilede beyan olunan kalblerindeki maraz, şek ve Resûlullah'ın onlara zulmetmesinden korkuları, hepsi bir manâya delâlet eder gibi görülürse de hakikatta her üçü de ayrı ayrı manâ ifade eder. Çünkü kalpte maraz; nifaklarına işarettir. Sekleri; îmanın husulünden sonra arız olan şüphelerine işarettir. Haşa Resûlullah'ın zulmetmesinden korkuları da onların dünya sebebiyle dini terkedecek dereceye baliğ olduklarına işarettir. Binaenaleyh; 3756 Vâcip Tealâ bu üç sıfattan her birerleriyle ayrı ayrı münafıkları zemmetmiştir. Zira kalblerinde marazı beyanla nifaklarını ve seklerini beyanla; küfürlerini ve Resûlullah'ın adaletini, emanetini ve istikametini bildikleri halde ona zulüm isnad etmeleriyle dünyayı din üzerine tercih ettiklerini beyanla fena hallerini âleme ilân buyurmuş ve münafıklar da kıyamete kadar mezmum olmuşlardır.
Bu hâl ve sıfatta bulunan insanlar her zaman mezmum oldukları gibi hele şu zamanda haşa ahkâm-ı İlâhiyeyi beğenmiyerek bir takım avrupa kanunlarını hükm-ü İlâhi üzerine takdim ve tercih etmek istiyen kimseler asr-ı saadette bulunanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü; ahkâm-ı İlâh iyeden her biri ukul-ü beşere muvafık ve adalete mutabık olduğundan onun haricinde bir kanun aramak hamakattan başka bir şey değildir. Fakat ahkâm-ı şer'iyeye vukufu olmıyanlara bunu anlatmak imkânsızdır. Çünkü; anlamak istemezler.
Bu âyette Vâcib Tealâ hükm-ü Resûlulah'a razı olmayıp onun dışında hüküm isteyenlerin zalim olduklarını beyanla Resûlüne zulüm isnad eden kimsenin her zaman zalim olduğunu beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra mü'minlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّمَا كَانَ قَوۡلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ إِذَا دُعُوٓاْ إِلَى ٱللهِ وَرَسُولِهِۦ لِيَحۡكُمَ بَيۡنَهُمۡ أَن يَقُولُواْ سَمِعۡنَا وَأَطَعۡنَا‌ۚ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ (51)

buyuruyor.

[Onlara aralarında vuku bulan münazaa üzerine Allah'ın ve Resûlünün hükmüne davet olunduklarında müminlerin sözü ancak «biz işittik ve itaat ettik» demektir, bu sözü söylemekte asla taallül ve tereddüt etmezler. Hemen daveti işitince icabet ederler. Çünkü; îmanları hakikidir, yalnız lisanlarında değildir. Kalplerinde samimiyyet ve sebat vardır. Binaenaleyh asla şüpheleri yoktur. İşte o mü'minler fevz ü felaha dahil olup saadete nail olanlardır.]
3757
Vâcib Tealâ bu âyette hükm-ü İlâhiye itaat etmenin felaha sebeb olacağını beyanla hükm-ü Resûlullah'a karşı ittihaz olunacak meslek bu olup mü'mine lâyık olan şer'-i şerife (semi'na ve eta'na) denilmek olduğunu iş'ar buyurmuş ve bunun dışında söz söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binanealeyh; kütüb-ü fıkhiyemizde beyan olunduğu veçhile hükm-ü şer'iye davet olunan kimsenin hükm-ü şer'iyi inkâr ederek icabetten imtina ederse tekfir olunacağını fukaha-yı izam hazaratı beyan buyurmuşlardır. Çünkü; mü'min îmanıyla şer'a itaat edeceğini taahhüt ve iltizam ettiğinden hükm-ü şer'iye razı olmamak taahhüt ve iltizamından rucu' etmektir. Şu halde küfrü iltizam etmiş addolunur. Binaenaleyh; «ben fetvaya razı olmam» diyen kimsenin küfrüyle hükmolunur.

وَمَن يُطِعِ ٱلله وَرَسُولَهُ ۥ وَيَخۡشَ ٱلله وَيَتَّقۡهِ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡفَآٮِٕزُونَ (52)

[Bir kimse hakka itaatla Allah'a ve Resûlüne itaat, inkıyat ve kendisinden sudur eden günahlardan naşi Allah'ın azabından korkup endişe eder ve ömründen geri kalan müddette de ma'siyet işlemekten çekinir, Allah'tan korkar sa işte şu evsafı cami' olanların büyük sevaba ve indallah yüksek dereceye nail olacaklarından bunlar için selâmet vardır ve cümle korktuklarından kurtulup umduklarına nail olacak ancak onlardır.] Şu halde insanın azaptan kurtulmasına sebep; Allah'ın ve Resûlünün emrine itaat etmek, işlediği kusura karşı Allah'tan korkmak ve haramı irtikâp etmemekle ittikaya mütevakkıf olduğu bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mü'minlerin senaya şayan hallerini beyandan sonra münafıkların lâyık olmayan ahvalini beyan etmek üzere :

وَأَقۡسَمُواْ بِٱللهِ جَهۡدَ أَيۡمَـٰنِہِمۡ لَٮِٕنۡ أَمَرۡتَہُمۡ لَيَخۡرُجُنَّ‌ۖ

buyuruyor.

[Resûlullah'ın hükmüne gitmekten imtina ettiklerini inkâr etmek üzere münafıklar Allah'a şiddetle yemin ettiler ve dediler ki 3758 «Eğer sen onlara muharebeye gitmelerini ve icabında memleketlerinden ve evlerinden çıkmalarını emredersen onlar elbette çıkacaklar» ve bu sözlerini yeminleriyle takviye ve tekid ettiler.]

قُل لآً تُقۡسِمُواْ‌ۖ

[Habibim ! Sen onlara «yalan olarak yemin etmeyin» demekle yeminlerinin yalan olduğunu kendilerine söyle.]

طَاعَةٌ۬ مَّعۡرُوفَةٌ‌ۚ

[Ve sözüne şunu da ilâve et ve de ki, «Ey münafıklar ! Sizden matlub olan şey herkesçe maruf olan ibadet ve taattır, yoksa nifak üzere bina olunmuş taat-ı münkere değildir.»]

إِنَّ ٱلله خَبِيرُۢ بِمَا تَعۡمَلُونَ (53)

[«Zira Allah-u Tealâ sizin amelinizi ve esrarınızı bilir. Binaenaleyh; lisanınızdan çıkan söz kalbinize muvafık olsun ki azaba müstahak olmıyasınız.»]
Yani; münafıklara eğer sen murad edersen gazaya çıkacaklarına dair şiddetle yemin ettiler. Ey Resûlü mükerrem ! Sen onlara de ki, «yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen yemin değildir, lâyikiyle ma'ruf olan taattır. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilir ve niyetinizden haberdardır. Binaenaleyh; her esrarınıza muttali olduğundan kalbinize muvafık surette amel etmeniz lâzımdır.»
Münafıklar Resûlullah'a «sen neredeysen biz de oradayız. Eğer sen muharebe için çıkarsan biz de çıkarız. Sen ikâmet edersen biz de ederiz. Ve eğer cihad emredersen mücahede ederiz. Hatta evlerinizden çıkın dersen çıkarız, mallarınız ve haremlerinizden geçin dersen geçeriz» derlerdi. Bununla beraber hükm-ü Resûlullah'a muhalefet de ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle yeminlerinin ve sözlerinin yalan olduğunu beyan buyurmuştur. T a a t - ı m a ' r u f la murad; nâs beyninde ma'ruf olan ve muhalefet eseri olmayan taattır. 3759
Hulâsa; münafıkların Resûlullah'a itaat edeceklerine dair vermiş oldukları teminat ve etmiş oldukları yeminlerinde yalancı oldukları ve onlardan istenen yemin olmayıp ma'ruf olan taat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; insanların her şeyleri ciddi ve sözlerinin kalblerine muvafık olması lâzımdır, kalben muvafık olmayarak söylenen söz yalandır: Allah-u Tealâ bunun hepsini bilir ve icabına göre cezasını verir.

***
Vâcib Tealâ makbul olanın yemin olmayıp itaat olduğunu beyandan sonra itaatla emretmek
üzere :
قُلۡ أَطِيعُواْ ٱلله وَأَطِيعُواْ ٱلرَّسُولَ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen münafıklara «Allah'a ve Resûlüne siz itaat edin. Zira; sizin vazifeniz kalbiniz ve lisanınız ve sıtk-u niyetinizle itaat etmektir.»] demekle itaatla emret.

فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا عَلَيۡهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيۡڪُم مَّا حُمِّلۡتُمۡ‌ۖ

[Vazifeniz itaat olunca eğer siz itaattan yüz döndürürseniz Resûl üzerine ancak mükellef olduğu tebliğ ve emrolunduğu ibadetini eda etmek var ve sizin üzerinize de emrine imtisal ve mükellef olduğunuz itaat vardır.]

وَإِن تُطِيعُوهُ تَهۡتَدُواْ‌ۚ

[Ve eğer siz o Resûle itaat ederseniz doğru yolu bulmuş ve hidayetten nasibinizi almış olursunuz.]

وَمَا عَلَى ٱلرَّسُولِ إِلاً ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ (54)

[Halbuki Resûl üzerine vâcib olmadı illâ açık tebliğ vâcib oldu.]
3760
Yani; ey Nebiyyi Muazzam ! Sen o münafıklara «feraiz ve sünende Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne itaat edin. Zira; sizin dünya ve âhirette saadet ve selâmetiniz evamir ve nevahide sahib-i şeriata itaatınızdadır. İtaat etmezseniz felâhyap olamazsınız» de ve «eğer siz taatla emrolunduktan sonra taattan iraz ederseniz Resûlullah üzerine tahammül ettiği emr-i risaletin taahhüdü ve sıkleti vardır ve sizin üzerinize tahammül etmekle beraber teklif olunduğunuz itaat ve icabet vardır. Resûlullah'ın daveti üzerine icabet etmediğinizde vizr ü vebalı size aittir, meşakkatim siz çekeceksiniz, eğer itaat ederseniz maksadı aksânıza nail olup tarik-ı hakka ihtida edeceksiniz. Binaenaleyh; itaatiniz her serden halâs olmanıza sebeb olacaktır. Resûlullah üzerine emr-i risaletin meşakkati vardır ve size tebliğ vazifesi ona aittir. Binaenaleyh; tebliğinde taraf -ı İlâhiden me'cur olur mes'ul olmaz. Zira; Resûlullah için dinin ahkâmını beyan ederek açık tebliğ etmek vâcibtir, başka şey lâzım değildir. Şu halde size yoluyla tebliğ ettikten sonra mesuliyet size aittir» de ki, onlar kendi vazifelerini ve Resûlullah'ın vazifesini bilsinler, akıbet başlarına geleceği düşünsünler. Zira; itaattan imtinalarının zararları kendilerine aittir.
Hulâsa; Allah'a ve Resûlüne itaatin vücubu ve itaattan iraz edenlerin günahları kendilerine aid olup Resûlullah'a aid olmadığı, eğer Resûlullah'a itaat ederlerse hakkaa isabet etmiş olacakları ve Resûlullah üzerine tebliğden başka bir vazife olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne îman ve itaat vâcib olduğunu beyandan sonra îmanın bazı menfaatini beyan etmek üzere :

وَعَدَ ٱلله ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مِنكُمۡ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَيَسۡتَخۡلِفَنَّهُمۡ فِى ٱلاًرۡضِ ڪَمَا ٱسۡتَخۡلَفَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ

buyuruyor.
3761
[Allah-u Tealâ şol kimselere vaadetti ki onlar sizden îman eden ve amel-i salih işliyenlerdir, onlara buyurdu. Zatıma yemin ederim ki onlardan evvel geçen ümmetleri arza halife ve mâlik kıldığı gibi Allah-u Tealâ îman eden ve amel-i salih işleyen kullarını elbette yer yüzünde halife kılar ve arzın tasarrufunu onlara verir.]

وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمۡ دِينَہُمُ ٱلَّذِى ٱرۡتَضَىٰ لَهُمۡ

[Allah-u Tealâ mü'min-i salihlere şunu da vaad etti ve buyurdu ki zatıma yemin ederim ki elbette ehl-i îman için ihtiyar edip razı olduğu dinlerini Allah-u Tealâ takrir ve tesbit eder ve cümle edyan üzere âlî' kılar.]

وَلَيُبَدِّلَنَّہُم مِّنۢ بَعۡدِ خَوۡفِهِمۡ أَمۡنً۬ا‌ۚ يَعۡبُدُونَنِى لاً يُشۡرِكُونَ بِى شَيۡـًٔ۬ا‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ ehl-i îmana şunu da vaad etti ve buyurdu ki mü'minler bana ibadet eder ve hiç bir şeyi bana şerik kılmaz oldukları halde zatıma yemin ederim ki, elbette Allah-u Tealâ onların korkularından sonra hallerini emniyete tebdil eder. Binaenaleyh; korku ve endişe gider, onun yerine emniyet ve istirahat gelir.]

وَمَن ڪَفَرَ بَعۡدَ ذَٲلِكَ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡفَـٰسِقُونَ (55)

[Ve eğer bir kimse korkunun emniyete tebeddülünden sonra küfran-ı nimet edip şükrünü eda etmezse işte o küfran-ı nimet edenler ancak fasık ve tarik-ı İlâhiden çıkmış âsîlerdir.]
3762
Yani; Ey Resûl-ü Muazzam ! Sen risaletle hamil olduğun ahkâmı tebliğ et ve ey mü'minler ! Siz de Resûlünüzün emrine itaat ve davetine icabet edin. Zira; Allah-u Tealâ îmanla amel-i salihi nefsinde cem'eden kimseleri elbette yer yüzünde halife kılıp arzın tasarrufunu onlara vereceğini ve onlardan evvel geçen ümmetlere hüküm, hilâfet ve arzda tasarrufa iktidar verdiği gibi bunlara da iktidar vereceğini vaad etti ve vaadim yeminle tekid ve takviye buyurdu, onlar için ihtiyar edip razı olduğu din-i İslâmı arz üzerinde kararlaştıracağını ve yardım etmekle âlî kılacağını da vaad etti. Ehli îmanın hallerini korkudan sonra emniyete, endişeden sonra istirahata ve ıztıraptan sonra itmi'nana tebdil edeceğini de vaad buyurdu. Halbuki onlar bana ihlâs üzere ibadet ederler ve asla hiç bir şeyi bana şerik kılmazlar. İşte şu îman ve ibadetlerine mükâfat olarak Allah-u Tealâ onlara kuvvet ve kudret verir, dinlerini âlî kılar. Eğer bir kimse şu nimetler vücut bulduktan sonra küfran ederse işte onlar taat-ı İlâhiyeden çıkmış fasıklardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet usul-ü itikadiyeden Vâcib Tealâ'nın ilmine, kudretine, kelâmına, ibadete müstahak ma'but olduğuna, vahid-i hakiki olup şerikten münezzeh bulunduğuna ve Resûlullah’ın nübüvvet davasının sıtkına delâlet eder. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın ilerideki vukuattan haber vermesi ve haberinin ayniyle zuhur etmesi; ilminin kemaline; ehl-i îmanı halife kılacağını haber verip haber verdiği veçhile halife kılması, kudretine ve vaad-i kelâmla olacağından vaadi, mütekellim olduğuna kullarının ancak kendine ibadet edip şirketmediklerini haber vermesi; ma'bud-u hakiki olup şerikten münezzeh olduğuna ve âyet gaaipten haberi mutazammın olduğu cihetle Resûlullah’ın davasının sıtkına delâlet eder.
Taberi, Beyzâyî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette beyan olunan korkunun zevali ve emniyetin gelmesi Resûlullah’ın hicretinden sonra vâki' olmuştur. Zira; Resûlullah Mekke'de ikâmet ettiği müddet daima ehl-i îman müşriklerden korku ve endişe üzere bulunurlardı. Hicret-i nebeviyeden sonra Medine'de İslâmiyet tekarrur ve ehl-i îman tekessür edince kıtal âyeti nazil oldu. Korku emniyete ve kalblerde olan ıztırap sükûnete tebeddül etti. Bundan evvel ashab-ı Resûlullah silâhsız bir tarafa gidemezlerdi. Hatta bir gün ashaptan birisi «acaba bizim üzerimize de bir emniyet gelip de silâhsız yattığımızı görecek miyiz?» deyince Resûlullah «evet ! Allah-u Tealâ mü'minlere kuvvet verecek ve sizden bir kimse bir çok insanlar içinde yanında hiç demir âleti olmadan arkası üstü yatacak ve kalbine korku gelmiyecek» buyurması üzerine bu âyeti inzalle Cenabı Hakkın ehl-i îmanı tebşir ettiği mervidir. Ahiren Cenab-ı Hak bu âyette beyan ettiği vaadini tamamen incaz etmiştir. Hatta ehl-i İslâm Kisramn memleketini ve hazinesini kamilen istilâ ettiler, Kayser'in bir çok memleketlerini aldılar.
3763
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin eseri Hulefa-yı Raşid'in zamanında zuhur etmiştir. Zira; kemâliyle din-i İslâmı i'zâz ve ehl-i Islâmın korkularının emniyete tebeddülü ve vaad olunan şeylerin tamamen husulü ve vaad olunan kimselerin her şeraiti cami olması ancak hulefa-yı erbaada içtima etmiştir. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile (منكم) lâfzında bulunan (من) ba'z içindir. Şu halde manâ-yı nazım : [Hazır olunanlardan bazınızı Allah-u Tealâ halife kılacak ve onların zamanında din-i İslâmı i'lâ ve ıztıraplarını itminana tebdil edecek.] demektir, yoksa îmanla amel-i sâlihi cemedenlerin hepsi halife olacak manâsına değildir. Âyetin nüzulü zamanında mevcut olanlarda hilâfet bu dört zatın tahinde zuhur etmiştir.
Hulâsa; îmanla amel-i sâlihi cemeden milletin hükümete ve arza mâlik olup dinlerinin ilâ olunacağı, onların korkularının emniyete tebeddül edeceği ve şu nimetlere küfredenlerin fasık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Allah'a ve Resûlüne itaatla emirden sonra itaati te'yid eden erkân-ı dinin bazısiyle emretmek üzere :

وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَطِيعُواْ ٱلرَّسُولَ لَعَلَّڪُمۡ تُرۡحَمُونَ (56)

buyuruyor.

[Ey mü'minler ! Allah'ın ihsanına nail olmak için selât-i mefruzanızı vaktinde eda edin. Vaktini fevtle zayi etmeyin, emvalinizi habasetten ve nefislerinizi masivaya meyletmekten tathir eden zekâtınızı fukaraya verin ki malınıza muhabbetiniz fukaranın hakkı olan zekâtınızı vermemenize sebeb olmasın. Ve Resûlüne tamamiyle itaat edin. Zira Resûle itaat; saadetinize sebeptir.]
Yani; salâtı eda, zekâtı ita ve Resûle itaatinizi, rahmet-i 3764 İlâhiyeyi ümidinize binaen işleyin ki her cümlesinden ayrı ayrı sevaba nail olasınız.

لاً تَحۡسَبَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مُعۡجِزِينَ فِى ٱلاًرۡضِ‌ۚ وَمَأۡوَٮٰهُمُ ٱلنَّارُ‌ۖ وَلَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ (57)

[Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen kâfirleri yer yüzünde kuvvet ve kudret sahipleridir, başkasını aciz kılarlar zannetme. Halbuki onların mahalli ateştir ve varacakları yer Cehennem ne çirkindir.]
Yani; habibim ! Sen kâfirlerin servetlerine ve kuvvetlerine nazar ederek zannetme ki onlar yer yüzünde Allah'ı âciz kılarlar da Allah'ın azabı onlara ulaşmaz. Ve; onlar gazab-ı İlâhiden kurtulurlar zannetme. Zira; Allah-u Tealâ'yı kimse âciz kılamaz. Allah-u Tealâ dilediğinden dilediği zamanda intikam alır. Hiç bir şey kudret-i İlâhiyenin tesirine ma'ni olamaz. Şu halde dünyada küfürleri ve zulümleri sebebiyle Allah-u Tealâ onları ihlâk eder, âhirette makamları ve meskenleri Cehennem ateşidir. Binaenaleyh; mercileri Cehennem ne kötü yerdir.

***
Vâcib Tealâ ilahiyata müteallik ahkâmını, delâilini ve iraz edenlerin hâllerini beyandan sonra bu sûre'nin evvelinde beyan buyurduğu ahkâma ilâve olarak bazı ahkâmı beyan zımnında :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لِيَسۡتَـٔۡذِنكُمُ ٱلَّذِينَ مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُكُمۡ وَٱلَّذِينَ لَمۡ يَبۡلُغُواْ ٱلۡحُلُمَ مِنكُمۡ ثَلَـٰثَ مَرَّٲتٍ۬‌ۚ مِّن قَبۡلِ صَلَوٰةِ ٱلۡفَجۡرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ ٱلظَّهِيرَةِ وَمِنۢ بَعۡدِ صَلَوٰةِ ٱلۡعِشَآءِ‌ۚ ثَلَـٰثُ عَوۡرَٲتٍ۬ لَّكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Ey mü'minler ! Sizin mâlik olduğunuz köleleriniz ve cariyelerinizden hizmetinizde bulunanlar ve henüz baliğ olmayan sabileriniz sizin yanınıza girmek için üç kere istizan etsinler. Bir kere sabah namazından evvel yamnına girmek icab ederse istizan etsinler ve öğle vakti kaylûle ve istirahat için elbisenizi üzerinizden çıkardığınız zaman yanınıza girmek icap ederse istizan ettikleri gibi yatsı namazından sonra dahi istizan etsinler, istizansız yanınıza girmesinler. Zira bu üç vakit; sizin avret mahallinizin setri muhtel olduğu vakittir.]
3765
Yani; ey mü'minler; Sizin köleleriniz ve cariyelerinizden hizmetinizde bulunanlar ve kendi çocuklarınızdan henüz baliğ olmayıp haneniz dahilinde ve haricinde bulunanlardan sizin yanınıza girmek için geceyle gündüzün üç vaktinde üç kere istizan etsinler:
B i r i n c i s i ; Sabah namazından evveldir. Zira; sabah namazından evvel yatağınızdan kalkmak vakti olduğu cihetle açık bulunmak ihtimâline binaen istizansız girmek menhidir.
İ k i n c i s i ; Öğleden evvel uyanık zamanınızdaki elbisenizi uyku ve istirahat için çıkardığınız zaman olduğu cihetle görünmesini arzu etmediğiniz mahallinizin açık olması ihtimâline binaen o vakitte yanınıza girmek istiyen izinsiz girmesin.
Ü ç ü n c ü s ü ; Yatsı namazından sonra uyku ve halvet zamanınız olduğu için izinsiz girmek menhidir. Şu halde kölelerinize, cariyelerinize ve çocuklarınıza şu beyan olunan adab-ı şer'iyeyi öğretmelisiniz ki adabın hilâfında hareket etmesinler. Zira bu üç vakit; sizin için avret mahallinizin münkeşif olacağı zamandır. Binaenaleyh; bu vakitlerde kendinize dikkat edip halvetinizi muhafaza ederek esrarınıza muttali olacak kimseleri yanınıza almamalısınız.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hitap; erkeklere ise de kadınlara da şâmildir. Binaenaleyh; bu âyetin hükmünde kadın erkek cümlesi müsavidir. Şu halde bu üç vakitte erkek üzerine izinsiz giriş caiz olmadığı gibi kadınların yanına da girmek caiz değildir.
İnsanların ekseriya âdetleri bu üç vakitte elbiselerini çıkarıp istirahat ettikleri için işbu üç vakte vakt-i avret denilmiştir. Zira bu vakitler; setrin muhtel olması galip olduğu zamandır.
İmam-ı Âzam indinde sıbyânın bulûğu ihtilâmladır. İhtilâm olmazsa oğlan on sekiz, kız on yedi yaşında mükellef olurlar. İmam-ı Şafii, Ebû Yusuf ve îmam-ı Muhammed'e göre ihtilâm 3766 olmazsa on beş yaşlarında mükellef olacakları Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarındandır. Kütub-u fıkhiyemizde beyan olunan da budur.
Âyet-i celilede istizana müteallik olan emre istihbâb için diyenler varsa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran istizan emri vücub içindir. Fakat köle ve cariyeden baliğ olanlara istizan vâcibtir. Istizânsız girerlerse vücubu terkettikleri için günahkâr olurlar. Amma balîğ olmayanlar hakkında emir babaları ve analarınadır, yoksa sıbyana değildir. Zira sıbyan; mükellef olmadıklarından istizanla emir, mükellef olanlara emirdir ki onların sıbyana istizanı talim etmeleri vâcibtir. Talim etmezlerse günahkâr olurlar demektir, yoksa çocuklar için izin vâcib manâsına değildir. Bu mesele; çocuklara namazla emir meselesi gibidir. Çünkü sıbyana namazla emir; emr-i teklifi olmayıp o teklif maslahata binaen babalarına ve analarına teklif olup anaların ve babaların sabilere namaz kılmalariyle emretmeleri vâcib olduğu gibi bu âyette beyan olunan istizanla emirden müstefad olan vücub analarına ve babalarına aittir. Zira; âyette beyan olunduğu veçhile sıbyanı terbiye etmezlerse mesuliyet onlara aittir. Bu üç vakitte avret mahallinin setri haleldar olduğunu beyan etmek; istizan vâcib olduğunun hikmetini beyan etmektir. Kazî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Hazret-i Ömer hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah (Müdelliç b. Amrul Ensari) yi sabi olduğu halde Hz. Ömer'i çağırmak üzere gönderir. Müdelliç, Hz. Ömer'in hanesine girer uykudan uyandırır fakat Hz. Ömer açık bulunur çocuğun gördüğünü bildiği için «Allah-u Tealâ bizim sabilerimizi ve hizmetçilerimizi şu vakitte istizansız yanımıza girmekten nehyetse bu nehyi arzu ve ona muhabbet ederim» dedi ve çocukla beraber huzur-u Resûlullah'a geldi, gördü ki, bu âyet nazil olmuş. Allah'a hamdetti. Resûllulah niçin hamdettiğini sual etti. Hz. Ömer'in böyle bir nehyi Cenab-ı Haktan taleb ettiğini haber verdiği (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet; Hz. Ömer'in arzusu üzerine nazil olan âyetlerden birisidir.
Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile « (لآتدخلوابيوتا) âyeti bu âyetle mensuhtur. Zira; (لآتدخلوا) âyetinde izinsiz her vakitte girmek menolundu. Bu âyette ise izin üç takta tahsis olundu. Binaenaleyh; bu âyet nâsihtir» demişlerse de esah olan nâsih değildir. Zira; âyet-i sabıka mükellef olup hanenin haricinde olanlar hakkındadır ve hükmü bakidir. Bu âyet ise ev içinde aileden olan köleler, cariyeler, hizmetçiler ve çocuklar hakkındadır. Binaenaleyh; her iki âyetin hükümleri bakîdir. Şu halde evvelki âyetin muktezasına nazaran hanenin haricinden gelen ecnebi bir mükellefin her vakit istizan etmesi vâcibtir. Hane dahilinde olanlar ikinci âyet muktezası üç vakitte istizan edeceklerdir.

3767
***
Vâcib Tealâ üç vakitte istizansız duhûlün menhi olduğunu beyandan sonra üç vaktin gayride istizansız duhûlün cevazını beyan etmek üzere :

لَيۡسَ عَلَيۡكُمۡ وَلاً عَلَيۡهِمۡ جُنَاحُۢ بَعۡدَهُنَّ‌ۚ طَوَّٲفُونَ عَلَيۡكُم بَعۡضُڪُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬‌ۚ كَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ ٱلله لَكُمُ ٱلاًيَـٰتِ‌ۗ وَٱلله عَلِيمٌ حَكِيمٌ۬ (58)

buyuruyor.

[Ey müminler ! Şu üç vakitten sonra hizmetçilerinizin bilâ istizan sizin üzerinize girmelerinde ne sizin, ne de onların üzerine günah yoktur. Zira; onların sizin üzerinize ve sizin bazınızın da onlar üzerine tabiat-ı beşeriye icabı tavaf edicidir. Çünkü; kiminizin hizmet etmek, kiminizin de hizmet olunmak üzere ihtiyacınız olduğundan her vakitte istizanda külfet vardır. Binaenaleyh; istizanın vâcib olması üç vakta hasrolundu. Üç vaktin haricinde istizansız girip çıkmakta beis yoktur. İşte şu ahkâmı beyan ettiği gibi Allah-u Tealâ mesalihinize muvafık ahkâma şamil olan âyetleri size beyan eder. Zira; Allah-u Tealâ sizin iyi ve kötü amelinizi bilir ve halinize muvafık hükmeder ve hükmü hikmetten hâli değildir.]
(طوافون) girmesi ve çıkması çok olan kimselerdir. 3768 Üç vaktin gayride istizansız girmeye müsaadenin sebebinin; Çok girip çıkmaları olduğunu ifade etmiştir.
Hulâsa; köle ve cariyenin ve baliğ olmadık çocukların sabah namazından evvel, yatsı namazından sonra ve kuşluk vakti yani uyku ve halvet zamanı ev içinde bulunan erkek ve kadınlardan hiç kimsenin yanına habersiz girmeleri caiz olmayıp izin almaya muhtaç oldukları ve bu üç vaktin dışında girip çıkmaya şiddetle ihtiyaç olduğundan izinsiz girip çıkmalarına müsaade-i şer'iyye olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ çocukların izin almaya muhtaç olup olmadığı vakti beyandan sonra çocukların baliğ olduğunda riayeti vâcib olan ahkâmı beyan etmek üzere:

وَإِذَا بَلَغَ ٱلاًطۡفَـٰلُ مِنكُمُ ٱلۡحُلُمَ فَلۡيَسۡتَـٔۡذِنُواْ ڪَمَا ٱسۡتَـٔۡذَنَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۚ كَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ ٱلله لَڪُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ‌ۗ وَٱلله عَلِيمٌ حَڪِيمٌ۬ (59)

buyuruyor.

[Sizden çocuklar ihtilâma baliğ olup emârat-ı şehvet kendilerinde görüldüğünde oğlan kız her kim olursa olsun onlar kendilerinden evvel baliğ olanların istizan ettikleri gibi istizan etsinler, istizansız girmesinler.] Zira; baliğ oldukları zamandan bil'itibar kendilerinden evvel baliğ olanların hükmüne girdiklerinden evvel baliğ olanların her zaman istizana muhtaç oldukları gibi bunlar da her zaman istizana muhtaçtır. [İşte şu hükm-ü celili beyan ettiği gibi Allah-u Tealâ ahkâmına delâlet eden âyetlerini size beyan eder. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının hallerini bilir ve hikmetine muvafık ahkâmını vazeder.]
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile şu üç vaktin dışında izinsiz girmek âdetleri olduğundan çocuklar baliğ olunca o âdetlerini terkle izin almaya alıştırmak vâcibtir. Binaenaleyh; erkeklerin her vakit izin talep ettikleri gibi yeni baliğ olanların da her zaman istizanları lâzımdır. Hatta validesinin bulunduğu odaya girmeye istizan lâzım olduğu İbni Müseyyeb hazretlerinden mervidir. Âyetin hükmü anaya, babaya ve cümleye şamildir. Şu halde her kimin yanına girmek isterse istizan vâcibtir. Nâsın bu âyetin hükmünden gafil olduklarını beyan zımnında İbn-i Abbas hazretlerinin «nâsın üç âyetin hükmüyle ameli külliyyen terkettikleri ve üç âyetten birisi bu âyettir» buyurduğu mervidir.
Hulâsa; çocuklardan bulûğa erenlerin kendilerinden evvel baliğ olanların hane dahiline girmeye izin istemekle me'mur oldukları gibi onların da me'mur oldukları ve Allah-u Tealâ'nın bu gibi ahkâmı kullarına inayet olarak beyan buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3769
***
Vâcib Tealâ çocuklardan baliğ olanların istizana mecbur olduklarını beyan ettiği gibi ihtiyarlıktan dolayı şehveti kalmamış kadınların örtülerini örtünmemelerinin de günâh olmadığım beyan etmek üzere :

وَٱلۡقَوَٲعِدُ مِنَ ٱلنِّسَآءِ ٱلَّـٰتِى لاً يَرۡجُونَ نِكَاحً۬ا فَلَيۡسَ عَلَيۡهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعۡنَ ثِيَابَهُنَّ غَيۡرَ مُتَبَرِّجَـٰتِۭ بِزِينَةٍ۬‌ۖ وَأَن يَسۡتَعۡفِفۡنَ خَيۡرٌ۬ لَّهُنَّ‌ۗ وَٱلله سَمِيعٌ عَلِيمٌ۬ (60)

buyuruyor.

[Taife-i nisvandan hayız ve hamilden kesilmiş, çok ihtiyarlıktan şehveti kalmamış ve asla nikâh arzu etmeyenler ziynetlerini izhar etmedikleri halde örtülerini örtünmemekte onlar için günah yoktur fakat onların örtüleriyle iffet taleb edip iffete dikkat etmeleri haklarında hayırlıdır. Allah-u Tealâ kullarının sözlerini işitir ve hallerini bilir.]
Yani; kadınlardan erkeğe ve nikâha meyletmeyip şehevat-ı beşeriyeden alâkasını kesmiş olanlar için erkeklere ziynetlerini göstermemek şartiyle çarşaflarını terketmekte günah yoktur. Mahaza örtünmeleri onlar için terketmelerinden hayırlıdır. Çünkü; 3770 mesture bulunmak her töhmetten ârîdir. Allah-u Tealâ ihtiyar kadınların erkeklerle konuştukları sözleri işitir ve niyetlerini bilir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ihtiyar olmakla beraber azasında tenasüp olan ve güzelliği zail olmayıp ricalin istinasına mahal olan kadınlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Binaenaleyh; bu şekil kadınların her ne kadar ihtiyar olsalar dahi gençler gibi çarşaflarını örtünmeleri lâzımdır. Çünkü; bunlarda erkeklerin meylini celbedecek sebeb mevcud olduğundan onlar hakkında setir hükmü bakîdir.
Hulâsa; ihtiyar kadınlarda fitneye badi olacak bir sebeb kalmadığına binaen onların çarşafsız gezmelerinde bir beis yoksa da çarşafla gezmeleri töhmetten külliyen beri olduğu cihetle haklarında hayır ve ziynetlerini izhar etmemek şart olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ihtiyarlığına binaen nikâh arzusunda olmayan kadınların ziynetlerini izhar etmiyerek çarşaf bürünmemelerini beyan ettiği gibi insanların yemek yemek hususunda kimlerin evinde külfetsiz yemek yiyeceklerini dahî beyan etmek üzere :

لَّيۡسَ عَلَى ٱلاًعۡمَىٰ حَرَجٌ۬ وَلاً عَلَى ٱلاًعۡرَجِ حَرَجٌ۬ وَلاً عَلَى ٱلۡمَرِيضِ حَرَجٌ۬ وَلاً عَلَىٰٓ أَنفُسِڪُمۡ أَن تَأۡكُلُواْ مِنۢ بُيُوتِڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ ءَابَآٮِٕڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ أُمَّهَـٰتِكُمۡ أَوۡ بُيُوتِ إِخۡوَٲنِڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ أَخَوَٲتِڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ أَعۡمَـٰمِڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ عَمَّـٰتِڪُمۡ أَوۡ بُيُوتِ أَخۡوَٲلِكُمۡ أَوۡ بُيُوتِ خَـٰلَـٰتِڪُمۡ أَوۡ مَا مَلَڪۡتُم مَّفَاتِحَهُ ۥۤ أَوۡ صَدِيقِڪُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Âmâ, topal ve hastalar üzerine sizinle beraber yemek yemekte güçlük yoktur. Nefsiniz üzerine kendi evlerinizden, babalarınız, analarınız, biraderleriniz, hemşireleriniz, amcalarınız, halalarınız, dayılarınız ve teyzelerinizin evlerinden veyahud anahtarlarına malik olduğunuz evlerden veyahud dostunuzun evlerinden hane 3771 sahiplerinin izinine hâcct messetmeden bilâizin yemek yemekte güçlük yoktur. Beyninizde olan münasebete binaen istizansız yemeye müsaade-i şer'iye vardır.]
Yani; kör, topal ve hastalar üzerine sizinle beraber yemek yemekte güçlük yoktur. Zira; bunların ma'zur olmaları sizinle beraber yemelerine mânî değildir. Çünkü; özürleri taraf-ı İlâhiden onlara verilmiş birer hediye olduğundan sizin onları hakir addetmeniz caiz olamaz. Kezalik sizin evlâd ü iyaliniz bulunan evlerinizde velevse haremlerinizin ve oğlanlarınızın malından olsun yemek yemenizde günâh yoktur. Zira; insanın gerek zevcesinin ve gerek oğlunun evi kendi evi ve malları kendi malı gibi olduğundan izin taleb etmeden bunların taamlarını yemekte beis yoktur. Peygamberimizin (ظننتم انتومالك لابيك) = Sen ve senin malın babanındır) hadis-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir. Yahud babalarınızın, analarınızın, biraderlerinizin, hemşirelerinizin, amcalarınızın, halalarınızın, dayılarınızın ve teyzelerinizin evlerinde yemek yemenizde beis yoktur. Çünkü; bunların cümlesi arasında teklifsizlik, inbisat ve yekdiğerine karşı bir hürmet mevcut olduğundan meşakkat yoktur. Kezâlik sizin anahtarına malik olduğunuz efendinizin çiftliğinde ve koyun ağılında bulunduğunuz müddet efendinin malından yiyip içmenizde bir mani yoktur. Çünkü; hıfzına ve umurunun tesviyesine me'mur olduğunuz cihetle nafakanızı almak hakkınızdır. Çalmamak ve hanenize götürmemek şartiyle yiyebilirsiniz. Kezâlik dostunuzun evinden yemenizde beis yoktur. Çünkü; dostlar arasında bu gibi şeylerden memnun olmak âdet ve nâs arasında maruf olduğundan töhmet yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile sahibinin karine veya sarahaten izni olmasa bile ancak razı olacağı bilinmek şarttır.

لَيۡسَ عَلَيۡڪُمۡ جُنَاحٌ أَن تَأۡڪُلُواْ جَمِيعًا أَوۡ أَشۡتَاتً۬ا‌ۚ

[Hepiniz beraber bir çanakta yemek yemekte günâh yoktur.] Zira; beraber yemekte tevazu olduğu gibi yek diğerine muhabbet de vardır. [Ve her birinizin ayrı ayrı yemenizde de günah yoktur.]
3772
Zira; ayrı ayrı tabaktan yemekte nezafet daha ziyadedir. Binaenaleyh; her ikisine de mesağı şer'i vardır. Kerahet yoktur. Çünkü; insanların iki surete de ihtiyaçları olduğundan iktiza-yı hale göre amel etmeye bu âyetle Cenab-ı Hak müsaade buyurmuştur. İşte bu âyeti bilmiyenler ayrı ayrı tabakalarda yemek yemeye alafıran-galık derler ki sanki İslâmiyette cevaz yokmuş da frenklerin icad etmesiymiş gibi bulunurlar. Halbuki bir tencerede pişmiş yemeği ayrı kaplara taksimle her ferdin yemeğini bir sofrada kendi önüne koymak bu âyetle meşru olduğu gibi elyevm bedevi araplarda bile mevcuttur. Binaenaleyh; şu şekil üzere yemek yemek âdât-ı İslâmiye cümlesindendir. Amma şimdiki usûl üzere yüksek ve şanlı masalar iptida-yı İslâmda yoktu, ancak hulefa-yı Emeviye devrinde başlamış âdetlerden olduğu'cihetle alafranga denilen resmin frenlerin icadı olmayıp bu merasim âdât-ı İslâmiyeden olduğundan alafranga diyerek frenklere tahsisi doğru değildir. Gerçi sünnet olan sofra üzerinde yemektir, fakat masa üzerinde yemek de mubahtır. Bir mani-i şer'i yoktur.

فَإِذَا دَخَلۡتُم بُيُوتً۬ا فَسَلِّمُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِكُمۡ تَحِيَّةً۬ مِّنۡ عِندِ ٱللهِ مُبَـٰرَڪَةً۬ طَيِّبَةً۬‌ۚ ڪَذَٲلِكَ يُبَيِّنُ ٱلله لَڪُمُ ٱلاًيَـٰتِ لَعَلَّڪُمۡ تَعۡقِلُونَ (61)

[Hanelere dahil olduğunuzda Allah-u Tealâ tarafından hediye, hayr-i kesir ve bereket üzere müştemil ziyade-i hayat olarak nefsinize ve hane sahiplerine selâm verin, tşte bu âyette beyan ettiği gibi sizin taakkul edip düşünmeniz için Allah-u Tealâ size âdâb-ı sohbetinize delâlet eden âyetlerini dahî beyan buyurur.]
Bu âyet-i celilenin nüzulünde müfessirin ihtilâf etmişlerdir.
İbni Abbas hazretlerinden
(يايهاالذين امنوالاتأكلوا اموالكم بينكم بالباطل) âyet-i celilesi nazil olunca ashab-ı kiram «âmâ ile yemek yemek güçtür. Zira; yemeğin iyi yerini bilemez, hakkı kalır. Topalla yemek yemek de müşküldür. Zira; lâyıkıyla oturup rahat edemez. Hasta ise zayıf olduğundan lâyıkıyla yiyemediği cihetle hakkını yoluyla istifa edemez. Binaenaleyh; bunlarla bir sofrada 3773 bulunamayız. Zira; bize haklan geçer bâtıl olur. Allah-u Tealâ ise bâtıl olarak emvali yemekten nehyediyor. Şu halde sahib-i özür olan kimselerle yemek yemek bâtıldır.» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı: [Âmânın gözü görenle, topal olan kimsenin azaları sağlam olan kimseyle ve hastanın sıhhatta olan kimseyle yemek yemelerinde güçlük ve günâh olmadığı gibi sizin kendi hanelerinizde ehl ü iyaliniz, evlâd ü ensaliniz ve sair mehariminizle yemek yemenizde de güçlük yoktur. İstediğiniz gibi oturur, yer, içersiniz] demektir. K e n d i h a n e l e r i yle murad; zevcelerinin haneleri ve evlâtlarının haneleridir. Zira; zevce ve veledin hanesi zevcine ve pederine nisbet olunabilir. Kezâlik babalarınızın veya analarınızın hanelerinde de yemek yemenizde beis yoktur. Zira; beyninizde külliyet ve cüz'iyyet olduğu gibi siz onların haleflerisiniz. Binaenaleyh; beraber yemek yemenizde bir mani yoktur. Birader ve hemşirelerinizle menşeiniz birdir, amca ve halanızın hanelerinde istizansız yemek yemeye müsade-i şer'iye vardır. Dayınız ve teyzeniz validenizle bir menbadan neş'et ettikleri için onların hanelerinde yemek yemenizde güçlük olmadığı gibi kölelerinizin ve cariyelerinizin hanelerinde dahî yemek yemenizde zarar yoktur. Zira; onlar azad olunmuş olsunlar veya olmasınlar siz onların veliyy-i nimetleri olduğunuzdan beyninizde irtibat-ı tam olduğu cihetle yemeklerini yemeniz caizdir. Yahud bir dostunuzun hanesinde yemek yemenizde beis yoktur. Zira; beyninizde karabet-i nesebiyeden daha kuvvetli münasebet-i mâneviye olduğundan diğerlerinde karabet sebebiyle izin var addolunarak sarahaten izne muhtaç olunmayıp karnı .aç olunca danışmadan karnını doyurmak caiz olduğu gibi sıddîkın hanesinde de izin talep etmeden karnını doyurmaya müsaade-i şer'iye vardır. Amma bu âyette taadat olunan on bir zattan maada bir kimsenin hanesinde hane sahibinin izni olmadan yemek yenemez. Zira; gayrilerle beyinlerinde münasebet olmadığı için izin olmadıkça yemek mubah olmaz. Şu kadar ki bu âyette zikrolunmayan dede, baba menzilesinde olduğu gibi oğlunun oğlu da öz oğlu mesabesindedir.
Yemek yemenin âdabına gelince: Müctemian ve müteferrikan yemek yemekte beis yoktur. Bir hanede ekl-i taam için müsaade 3774 olunup geldiğinizde taraf-ı İlâhiden hediye olup hane sahiplerine ziyade-i hayat olarak hayri mütazammın ve kederden safi selâm verin. Zira; selâmetle duâ hane sahibine emniyet bahşettiği gibi vâki olan maddi ikramına mukabil mânevi mükâfat etmiş olacağınızdan selâmı terketmeyin.
Yahud âyetin sebeb-i nüzulü, âmâlar, kötürümler ve hastalar; sağlam olan kimselerle yemek yemek istemezlerdi. Çünkü; herkes onları hakir gördüklerinden Cenab-ı Hak dergâh-ı ulûhiyetinde sağlamla mazur olanlar beyninde fark olmayıp cümlesinin müsavi olduğunu ilân için bu âyeti inzalle ma'zurların kalblerini tatyib buyurmuştur.
Yahud ma'zur olanlar yemek yemek için sahih olan kimselere geldiklerinde sahih olan kimsenin yanında taam olmadığı cihetle şu taadat olunan akrabasından birinin hanesine götürürdü, ma'zurlar «bizi başka mahalle götürdü» diyerek incinmeleri üzerine bu âyet inzal olunmuştur. Bazıları âyet'in sebeb-i nüzulünü İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ettiler: Ashab-ı kiram gazaya gittiklerinde hanesinde kimsesi olmayan evinin anahtarını ahbabından birine teslimle evine vekil eder gider. Vekil olan zat hiç bir şey yemeden ev sahibi geldiğinde anahtarını verince görür ki hiç bir şey yenmemiş. Niçin yemediğini sual eder. İzni olmadığı için yemediğini beyan etmesi üzerine bu âyet nazil olur ki anahtarı teslimin izin olduğunu âyet-i celileyle Vâcib Tealâ beyan buyurmuştur.
Âyetten maksad; Şu taadat olunan kimselerin hanesine girdiğinizde kendileri olmasa dahi ekl-i taam etmek mubah demektir. Amma azık almak veyahud bir miktarını kendi hanesine götürmek caiz değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir kimse kendi hanesine girdiğinde ailesine ve sair hanede bulunanlara ve kimse yoksa kendi nefsine selâm verir ve melekler de redd-i selâm ederler. Mescide girdiğinde de kendi nefsine selâm vermenin meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Hz. Enes, Resûlullah bana «Ya Enes ! Sana üç şey talim edeyim ki onlarla intifa edesin» buyurdu. Ben de «babam anam feda olsun Ya Resûlallah ! Talim buyur» dedim. Resûlullah «Ya Enes ! Ümmetimden rastladığın kimselere selâm ver ki ömrün uzasın. Evine girdiğinde selâm ver ki hayrın ve bereketin çok olsun ve kuşluk namazı kıl. Zira kuşluk namazı; Allah'a rucu edenlerin namazıdır» buyurdu.
Hulâsa; Mazur olanların sahih olanlarla yemek yemelerinin cevazı akraba, dost, azadlı köle ve cariyelerin hanelerinde bilâ istizan karnı doyuncaya kadar yemek yemenin cevazı, sofrada müctemian bir çanakdan yemekle ayrı ayrı çanaklardan yemenin cevazı ve. bir eve girildiğinde selâm vermekte bereket-i kesire olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3775
***
Vâcib Tealâ mü'minlerin malûl olanlarıyla yemek yemek caiz olduğunu beyandan sonra Resûlullah'la muhafaza-i âdap etmenin ve hukukuna riayetle emrine inkıyadın lüzumunu beyan etmek üzere :

إِنَّمَا ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱللهِ وَرَسُولِهِۦ وَإِذَا ڪَانُواْ مَعَهُ ۥ عَلَىٰٓ أَمۡرٍ۬ جَامِعٍ۬ لَّمۡ يَذۡهَبُواْ حَتَّىٰ يَسۡتَـٔۡذِنُوهُ‌ۚ

buyuruyor.

[Ancak mü'minler şol kimseler ki Allah'a ve Resûlüne îman ettiler ve onlar Resûlullah'la beraber ehl-i İslâmın umurundan bir şey müşavere etmek üzere toplandıklarında Resûlullah'dan istizan etmedikçe gitmezler.]
Yani; mü'min-i kâmiller şol kimseler ki Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetine ve Resûlünün risaletine îman ettiler de Resûlullah'la beraber umur-u müsliminden bir emir üzerinde bulundular ki o emrin husulünde içtima şarttır. Cuma ve bayram namazları, muharebe ve mücahede ve bir emir hakkında müşavere gibi içtima icap eden umurda Resûlullah'la beraber bulunduklarında Resûlullah izin verinceye kadar maiyyeti Resûlullah'tan ayrılmazlar.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Resûlullah'tan istizan etmek îmanın kemâlinde dahildir, lâkin istizan etmekle gitmek lâzım 3776 gelmez. Zira; gitmek izrı-i Resûlullah'la olacağından Resûlullah izin verirse gider vermezse gitmez. Hatta cuma günü Resûlullah minbere çıkınca bir kimse mescitten bir hizmet için çıkmak isterse ayak üzere kalkarak Resûlullah'a görünüp Resûlullah izin verirse gittiği, vermezse gitmediği müfessirinin cümle-i beyanatındandır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile imamülmüslim'inle beraber ehl-i İslâmın ârâ ve efkâr sahipleri bir emri müşavere hususunda veya muharebe mevkiinde içtima ettiklerinde imama muhalefet ederek imamın huzurundan gitmezler, gitmek isteyen imamdan istizan eder. İma/n, ister izin verir, isterse vermez. Ancak hatunun hayzı zuhur etmesi veyahud bir erkeğin cünüp olması veyahud o makamda tahammülü kabil olmayan bir hastalık hadis olması gibi içtima'a bir mani zuhur ederse istizansız gidebilir. Zira a'zar-ı meşrua-i zaruriye; her şeyden müstesnadır. Binaenaleyh; zaruretler; muharrematı mubah kılar. İşte bu âyet-i celile umur-u müsliminden bir emr-i mühim üzerine içtima edildiğinde o meselede içtimaa halel vermemek ve hazır bulunanların kuvve-i mâneviyelerini kırmamak için meclisin sonuna kadar devamın lüzumunu ve eğer gitmek icab ederse o mecliste riyaset eden zattan izin almanın îman-ı kâmilin şartından olduğunu ehl-i îmana tavsiye etmiş ve reise kemâliyle ittibaın vücubunu beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ bir emir için huzur-u Resûlullah'a içtima olunduğunda istizansız gitmediklerini ve istizan etmenin îmanın kemâlinde dahil olduğunu beyandan sonra istizanın behemehal lâzım olduğunu ve istizan olunduğunda izin vermenin Re'y-i âli-i risalet-penahiye menut bulunduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَسۡتَـٔۡذِنُونَكَ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِٱللهِ وَرَسُولِهِۦ‌ۚ فَإِذَا ٱسۡتَـٔۡذَنُوكَ لِبَعۡضِ شَأۡنِهِمۡ فَأۡذَن لِّمَن شِئۡتَ مِنۡهُمۡ وَٱسۡتَغۡفِرۡ لَهُمُ ٱلله‌ۚ إِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (62)

buyuruyor.
3777
[Şol kimseler ki senden izin istediler. İşte onlar Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne îman edenlerdir. Ya Ekrem'er Rusûl ! Onlar bazı mühim işleri için senden izin istediklerinde sen istediğine izin ver ve onlar için ^Allah'tan mağfiret talep et. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurunu affedici ve mağfiretle merhamet buyurucudur.]
Yani; mühim bir emri müşavere için huzurunda bulunan kimseler gitmek üzere senden izin isterler. İşte onlar Allah'a ve Resûlüne sıtkile îman edenlerdir. Zira; izinsiz huzurundan çıkmadıkları cihetle Allah'la Resûlü huzurunda hüsn-ü edebe riayet etmekle îmanlarında sebatlarını izhar ettiler. Kendi için zuhur eden işlerine gitmek üzere senden istizan ettiklerinde izin vermek rey-i âli-i risaletpenahîlerine mevdu'dur. Onlardan özürleri sahih olanlardan istediğine izin vermekle beraber onlar için Allah'tan mağfiret talep et. Zira; senin iznin onların huzuru nebeviyenden çıkmalarına müsaade olursa da emr-i dünyayı ihtiyar edip emr-i âhireti ve umur-u mühimme-i müslimeyi terkettiklerinden hasıl olan kusurlarının affı senin mağfiret talep etmene mevkuftur. Binaenaleyh; onlar için mağfiret talep et. Zira; Allah-u Tealâ bu gibi zaruri vâki olan kusurlarını mağfiret ve kusuruna nedamet edenlere merhamet buyurucudur. İstiğfarla emirden sonra Allah'ın gafur ve rahim olduğunu beyan eden cümle; istiğfarla emrin zımnında mağfireti ilâhiyenin vaad'olunduğunu beyan içindir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile izin talep edenler için Vâcib Tealâ' nın Resûlüne istiğfarla emretmesi istizan etmemenin efdal olduğuna delâlet eder. Her zaman ehl-i îman için lâyık olan imamülmüslimin ve umur-u dinde muktedâbih olanlarla hâlleri bu minval üzere olması lâzım olup muhalefet caiz olmadığına dahî delâlet eder. Binaenaleyh; umur-u müslimin üzerinde adalet üzere bulunanlara her mü'minin elinden geldiği kadar muavenet etmesi vâcibtir.
Bu âyet-i celile Beyzâvî'nin beyanı veçhile istizan edenlerin mü'min olup etmiyenlerin mü'min olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak istizan edenlerin mü'min olmasını haber verdi ki, istizan etmiyenlerin mü'min olamıyacağını iş'ar etmektir. Zira; âyet-i celilede münafıklara taaruz vardır. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyet-i eelile Hendek gazasında Resûlullah'dan istizan etmeden hanelerine avdet eden münafıklar hakkında nazil olduğu mervidir.

3778
***
Vâcib Tealâ huzur-u Resûlullah'ta ehl-i îmana lâzım olan vazifeyi ve istizan ettikleri surette izin verip vermemenin Resûlullah'ın reyine mevdu olduğunu beyandan sonra Resûlullah'ın şan-ı âlîlerine lâyık olan âdaptan diğer bazısını beyan etmek üzere :

لاً تَجۡعَلُواْ دُعَآءَ ٱلرَّسُولِ بَيۡنَڪُمۡ كَدُعَآءِ بَعۡضِكُم بَعۡضً۬ا‌ۚ قَدۡ يَعۡلَمُ ٱلله ٱلَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنكُمۡ لِوَاذً۬ا‌ۚ فَلۡيَحۡذَرِ ٱلَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنۡ أَمۡرِهِۦۤ أَن تُصِيبَہُمۡ فِتۡنَةٌ أَوۡ يُصِيبَہُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ (63)

buyuruyor.

[Siz beyninizde Resûlullah'ın davetini bazınızın bazınıza daveti gibi kılmayın. Zira; Allah-u Tealâ sizden birbirinize iltica ederek huzur-u risaletten çıkan kimseleri bilir. Binaenaleyh; emr-i Resûlullah'a muhalefet edenler dünyada kendilerine kati ü esaret ve sair beliyyat gibi fitne ve âhirette acıtıcı azap isabet etmekten hazer etsinler.]
Yani; ey mü'minler ! Resûlullah'ın sizi bir umura davetini beyninizde bazınızla bazınızı daveti gibi addetmeyin. Zira; Resûlullah'ın davetine icabet etmek vâcibtir. Çünkü davet-i Resûlullah; sizin için elbette bir maslahatı ve menfaatinizi mutazammın olduğundan muhalefetiniz caiz değildir. Amma bazınızın bazınızı davetinizde icabet vâcib değildir. Çünkü; menfaat muhakkak olmadığından bazen icabet eder bazen de icabetten istinkâf edersiniz. Allah-u Tealâ sizden birbirinizin karaltısına saklanarak huzur-u Resûlullah'tan gidenleri muhakkak bilir. Binaenaleyh; emr-i Resûlullah'a muhalefet edenler dünyada mihnet ve âhirette azab-ı elîm isabetinden havf u hazer etsinler. Zira Resûlullah'a muhalefet; helâki muciptir. 3778
Kazî'nin beyanına nazaran bu âyette duâ-yı Resûlullah'la muradın neden ibaret olduğunda üç ihtimal vardır:
B i r i n c i ihtimal; umur ve hususu müşavere veya bazı ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ veyahud bazı şeyi tenbih ve tavsiye için ashabından bazı kimseleri çağırmaktır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Resûlullah’ın sizi bazı hususat için çağırdığında davet-i Resûlullah'ı beyninizde bazınızın bazınızı davetine kıyas etmeyin. Zira; Resûlullah’ın davetine icabet vâcibtir. Muhalefet ve izinsiz huzurundan çıkmak haramdır. Amma sizin bir hususu müşavere ve müzakere için birbirinizi davetinize icabet vâcib değildir, müsamaha caizdir. Şu halde davetler beyninde fark vardır.] demektir.
İ k i n c i ihtimal; Resûlullah'a nida etmek ve çağırmaktır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Resûlullah'ı ismiyle çağırmayı sizin bazınızın bazınıza ismi zatınızla çağırdığınız gibi yapmayın. Yani «Ya Muhammedi», «Ya Ahmed !» ve «Ya Mustafa !» gibi ismi zatisiyle çağırmayın, belki Resûlullah’ın ta'zimini iş'ar eder «Ya Resûlullah», «Ya Nebiyyallah !», «Ya Hayri Hâlkillah !» ve «Ya Ekremelhâlk ! » gibi medh-i Resûlullah'ı mutazammın elkapla çağırın. Zira; İsm-i zatisiyle çağırmak tazime münafidir, Resûlullah'a nidanızda gayet hafif seda ile söyleyin.] demektir. Zira ref-i savtla söylemek, tazime münafidir.
Üçüncü ihtimal; Resûlullah’ın münacatıdır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Resûlullah’ın duâsını ve Cenab-ı Hakka münacatım bazınızın bazınız aleyhine duânıza kıyâs etmeyin. Zira; Resûlullah’ın duâsı; ind-i ulûhiyette müstecaptır. Binaenaleyh; aleyhinize duâya sebebiyet vermeyin ki helâkinize badi olmasın. Amma sizin duânızın kabulü muhakkak değildir. Zira; şeraitine lâyıkiyle riayet edemediğiniz için sizin duânız bazen kabul ve bazen de red olunur. Binaenaleyh; duâlar beyninde fark-ı azîm vardır] demektir.
(يتسللون) azar azar hafi surette birbirleri arkasından çıkmak, (لوازاً) bazısı bazısının arkasına saklanmak ve gizlenmektir. Çünkü; Resûllulah'a muhalefet eden münafıklar mescitte huzur-u Resûlullah'ta sıkılırlar birer ikişer mescid-i şeriften birbiri arkasına gizlenerek çıkarlardı. Şu halde âyet-i celile onları ve onların emsalini zem ve bu gibi muamelelerini takbih etmiştir. Allah-u Tealâ bu suretle onların huzur-u Resûlullah'tan gaybubetlerini bildiğini beyan etmesi; şu efal-i kabihaları üzerine mücazat edeceğini beyandır. Binaenaleyh; emr-i Resûlullah'a muhalefet edenlerin dünya ve âhirette muazzep olacaklarını beyanla muhalefetten hazer etmek vâcib olduğunu beyan; ilmi İlâhi üzerine tefri' olunmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ muhalefetlerini bilince muhalefet edenlere azab erişecektir. O azaptan hazer etmeleri vâcibtir. Zira; Allah-u Tealâ hazer etmelerini emir buyurdu. Bu emir ise vücub içindir.

***
Vâcib Tealâ emr-i Resûlullah'a muhalefet üzere İsrar edenlere dünya ve âhirette azap edeceğini beyandan sonra o azabı ikaa kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere :

أَلآً إِنَّ لِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۖ قَدۡ يَعۡلَمُ مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ وَيَوۡمَ يُرۡجَعُونَ إِلَيۡهِ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُواْ‌ۗ وَٱلله بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمُۢ (64)

buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ey gafiller ! Göklerde ve yerde bulunan mevcudat vc mahlûkatın cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayri bir mâlik ve mutasarrıf yoktur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ sizin bu dünyada işlediğiniz ameliniz üzerine devam ettiğiniz mesleğinizin hepsini bilir ve ol gün ki, yevm-i kıyamette onların huzur-u İlâhiye rucu' ettiklerinde ceryan edecek ahvali de bilir. Binaenaleyh; amellerinin her cüzünü emr-i Resûlullah'a muhalefet eden münafıklara haber ver. Zira; Allah-u Tealâ her şeyi ve bilhassa onlardan sudur eden a'malin cümlesini bilir ve muktezasınca mücazat eder.]

Gösterim: 392