Saffat Suresi Tefsiri

SÛRE - İ SÂFFÂT

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz seksen iki âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلصَّـٰٓفَّـٰتِ صَفًّ۬ا (1)

[Huzur-u İlâhide saf bağlamakla safbeste olan meleklere yemin ederim ki sizin mabudunuz birdir, şerik ü nazîrden münezzehtir.] Yahut [Gökyüzünde kanatlarını döşemiş, emr-i İlâhinin zuhuruna intizar ederek safbeste olmuş meleklere yemin ederim.] Yahut [Zat-ı ulûhiyetin şüûnâtı etrafında saf bağlamış, tecelliyat-ı İlâhiyein zuhurunu gözetmekte olan meleklere kasem ederim ki sizin ma'budunuz vâhid-i hakîkîdir.]

S a f ; nesak-ı vâhid üzere sıraya dizilmektir. Bu makamda saf; meleklerin sıfatları ve şanlarıdır. Yeryüzünde ehl-i imanın cemaatla namazda saf bağladıkları gibi gökyüzünde melekler emr-i İlâhiye safbeste olarak intizar ettiklerinden meleklere sâffât denilmiştir.
İnsanların mahlûkata yemin etmeleri caiz değilse de Allah-u Tealâ'nın bazı mahlûkatının şerefine işaret için yemin etmek âdetidir. Şu halde meleklere yemin; taraf-ı İlâhiden meleklerin şanlarını âlî kılmaktır.

فَٱلزَّٲجِرَٲتِ زَجۡرً۬ا (2)

[Âleminin intizamına müteallik tedbirattan Hak Tealâ ne emrederse onu alelacele, yerine getirici, havada bulutları irade-i İlâhiye vech üzere mahalline zecredici, sürücü ve ilhâmâtla nası 4688 günâhlardan men ve zecredici ve şeytan'ın şerrinden defedici meleklere yemin ederim ki sizin ma'budunuz birdir. Yahut Nası masiyetlerden meneden ahkâm-ı Kur'aniyeye yemin ederim ki sizin mabudunuz şerik ve nazîrden münezzehtir.]

فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ ذِكۡرًا (3)

[Semadan nazil olan kitapları tilâvet eden enbiya-yı kirama yemin ederim ki sizin ma'budunuz birdir.]

إِنَّ إِلَـٰهَكُمۡ لَوَٲحِدٌ۬ (4)

[Tahkik sizin ma'budunuz elbette birdir.]

Yani; salevat-ı hamseyi ve bilhassa teheccüd namazını eda için ayak üzeri safbeste olmuş, mevaiz ve nesayihle halkı menhiyattan men'-i tamla zecreden, âyat-ı İlâhiyeyi tilâvet ve şerayi-i Muhammediyeyi dersle halka tefhim ve tebliğ eden ulema-yı âmilinin zatlarına kasem ederim ki sizin Rabbiniz birdir. Yahut i'lâ-yı kelimetullah için saf bağlamış gaziler ki onlar a'da-yı dinle mücahede için atlarını dizginleriyle zecretmekle beraber zikrullahı tilâvet eder ve tekbirle a'dâya hücum eden mücahidlere kasem ederim ki sizin ma'budunuz birdir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile (فَٱلزَّٲجِرَٲتِ) , (فَٱلتَّـٰلِيَـٰتِ) kelimelerinde bulunan (فا) lâfzı evsaf beyninde tertibe işaret içindir. Çünkü; bazı ulemanın beyanına nazaran bu âyette beyan olunan şu üç sıfat ki saf, zecir ve tilâvet; Kur'an'ın âyetlerinin sıfatıdır. Zira; âyât-ı Kur'aniyenin bazıları tevhidi, bazıları Allah'ın ilm ü kudretini, bazıları nübüvvet ve âhireti, bazıları tekâlif-i ahkâmı ve bazıları ahlâk-ı haseneyi beyan hususunda olduğundan her bir âyet kendi makamında sabit ve müretteb, tebeddül ve tagayyur kabul etmez derecede muntazam bulundukları cihetle mücahede sıfatta sebat eden eşhasa benzediklerinden âyât-ı Kur'âniyeden sâffâtla ta'bir olunmuştur. Binaenaleyh z â c i r â t la murad; halkı menâhıden zecreden âyetlerdir.
T â l i y â t la murad; a'mâl-i salihaya çalışmak vacip olduğuna 4689 delâlet eden âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Tevhide, Allah'ın ilmine, kudret-i kâmilesine ve ahkâm-ı katisine delâlet edip herbiri kendi makamında sabit ve vazifesine delâlette kusur etmemekte a'dâ karşısında sebat eden askerlere benzeyen âyetlere ve nası günâhlardan meneden ve a'mâl-i hayra delâlet eden âyetlere kasem ederim ki sizin ma'budunuz birdir.] demek olur.
(إِنَّ إِلَـٰهَكُمۡ لَوَٲحِدٌ۬) cümle-i eelilesi kaseme cevaptır, vahdaniyeti kasemle beyanda muksemünbihin şanına ta'zim ve şerefine işaret olduğu gibi beyan olunan hükmü te'kid dahî vardır.

***
Vâcib Tealâ ma'budun vâhid olduğunu beyandan sonra vahdaniyetin delilini beyan etmek üzere :

رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَمَا بَيۡنَہُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَـٰرِقِ (5)

buyuruyor.
[Ma'budünbilhak birdir, şeriki, nazîri yoktur. Zira; ma'budünbilhak göklerin, yerin, onların arasında olan mahlûkaatın ve yıldızların tulü' eylediği maşrıkların Rabbisidir.] Şu kadar ki mahlûkatm Rabbi elbette vâhiddir. Çünkü; semâvâtla arzın vücud ve intizamı başkalarının imkânıyla beraber şu suret-i garibe ve san'at-ı bedia üzere bulunup asla tagayyur ve tebeddül etmemesi Vâcib Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine, ilim ve kudretine açıktan delâlet eder ki asla şüphe götürmez.

Nisâbûrî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile m e ş a r ı k la murad; güneşin doğduğu mahallerdir. Şemsin doğduğu mahallin hergün yenilenmesi, senede üç yüz altmış beş günde asla tahallüf etmeyerek intizam-ı daim üzere tulûu ve her günde o gün için ta'yin olunan mahalden doğup âhar mahalle tecavüz etmemesinde âsâr-ı rububiyet zahir olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ içinden Rab ism-i celili varid olmuş ve her günün bir maşrıkı olduğu gibi kezalik her güne mahsus bir de mağrib varsa da maşrıkı zikirle mağribden iktifa olunmuştur. Çünkü; maşrıka mukabil 4690 elbette mağribin vücudu lâzım olduğundar mağribi zikre hacet yoktur. Şu halde eğer bunların Rabbi iki olmuş olsaydı elbette şu intizama halel gelirdi. Binaenaleyh; şu intizamın halelden salim olarak devam etmesi Rabbi Tealâ'nın vâhid olmasına delil-i zahirdir.
Şarkta kulların intifâ'ı garptan daha çok olduğuna işaret için meşarık zikrolunmuştur. Bu âyet; vahdaniyetin delilidir, takriri şöyledir: «Sizin ma'budunuz birdir. Zira; sizin ma'budunuz semâvât ve arzın Rabbisidir. Her kim ki semâvât ve arzın Rabbisi ola, o ma'bud-u vâhiddir. O halde sizin ma'budunuz da vâhiddir».

***
Vâcib Tealâ semâvâtın, arzın ve aralarında olan mahlûkatm vahdaniyete delil olduğunu beyandan sonra semâvâtta olan yıldızların da vahdaniyete delâlet ettiğini beyan etmek üzere :

إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ (6) وَحِفۡظً۬ا مِّن كُلِّ شَيۡطَـٰنٍ۬ مَّارِدٍ۬ (7)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan semâ-yı dünyayı yıldızlarla tezyin ettik ve taat-ı İlâhiyeden çıkmış, muunnid olan her şeytandan semayı hıfzetmek için yıldızları halkettik.]

Yani; Biz Azîmüşşan küre-i arza yakın olan semâ-yı dünyayı yıldızların ziyneti, ziyası, herbirerlerinin eşkal-i munasibeleri, tulü' ve gürûhlarında olan acîb ve garîb halleri ve yeryüzünden bakan insanların gördükleri veçhile gök kubbe üzerinde o ziyalı cirimlerin parlamalarıyla tezyin ettik ki görenler vahdaniyetimize istidlal etsinler. Gerçi bu yıldızlar sevabit ve seyyare herhangisi olursa olsun göklerin sairlerinde dahî merkûzsa da ancak küre-i arz üzerinde bulunan insanların nazarında birinci semâda gibi görüldüğünden tezyin; sema-yı dünyaya isnad olunmuştur. Çünkü; semanın cirimleri billur gibi şel'iai olduğundan cümlesinin nakşı ve ziyneti birinci semadan görüldüğü cihetle diğerlerinin ziynetleri aynıyla birinciye dc ziynet olduğu şüphesizdir. Binaenaleyh bu âyette beyan olunduğu veçhile cümle yıldızla ziynet; birinci semâya 4691 nispet olunmaya şayan ve lâyıktır. Yıldızlar vasıtasıyla semavi taattan çıkmış olan her şeytanın şerrinden hıfzettik ki şeytan semaya çıkamaz oldu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Fahri Kâinat'ın zuhurundan evvel şeytan'ın avenesi semâya çıkarlar ve meleklerden ileride vuku bulacak havadise dair bazı söz işitirler ve yeryüzünde kâhinlere ilka etmekle neşrederek halkın zihnini karıştırırlar ve itikatlarını ihlâl ederlerdi. Kesul-ü Kibriya'nın zuhuruyla Cenab-ı Hak Resûlünün şerefine bu misilli havadis neşretmekten şeytan'ı ve etbâ'ını menetmlştir. Çünkü; bu âyette beyan olunduğu veçhile şeytan semâya yaklaşınca melekler tarafından yıldızlar atılıp Tesadüf eden şeytanın yıldızla yanıp helâk olduğu mervidir. Bazı yıldızın isabet etmeyerek kurtulanları da olup onların işittikleri sözleri birtakım yalanlar ilâve ederek neşrettikleri de olabilir. Binaenaleyh; şeytan'ın ekserisi yanmak korkusundan semâya çıkmaya cesaret edemezIer.
Semayı tezyin eden yıldızlar iki kısım olup birisi daimi ve sabittir. Diğeri de icabında Allah-u Tealâ icad edip şeytanları onunla tardettiğinden semanın ziyneti olan yıldızların tenakusu lâzım gelmez. Semadan şeytan'ın tardı bizim peygamberimizin tulûundan evvel nadir olarak mevcutsa da bilkülliye tardolunmaları bizim peygamberimizin zuhuruyla hasıl olduğundan cümlesinin tardı Resûlullah'ın mu'cizesindendir.
Şeytan'ın ateşten halkolunması yıldızlarla yanmasına mani değildir. Zira; şeytan'ın vücudunda olan ateş zayıf ve yıldızda olan ateş kavî olduğundan yıldızla şeytanlar yanar, mahv ü muzmahil olurlar. Binaenaleyh; «Ateş ateşle yanar mı?» unvanında varid olan suâl merduddur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın yıldızlarla semâyı tezyin ve her şeytan'dan yıldızlar vasıtasıyla semâyı hıfzettiği ve yıldızlarda iki fayda olup birisi; semâyı tezyin, diğeri hıfzetmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4692
***
Vâcib Tealâ semâyı şeytan'dan hıfzettiğini beyandan sonra hıfzın hikmet ve illetini beyan etmek üzere :

ٱلاًَعۡلَىٰ لاًيَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡملاً

buyuruyor.
[Semâyı şeytan'dan hıfzettik ki onlar melâ'-i a'lânın sözlerini işitemesinler, işitmek arzusunda dahî bulunmasınlar.]

Yani; semâvâtta sakin olan meleklerin zikirlerine, esrarına vakıf olmasınlar ve sözlerini işitmesinler için Biz Azîmüşşan şeytanlardan
semâyı hıfzettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile m e l â ' i a ' l â ile murad; meiâike ve belki meleklerin eşrafıdır. Çünkü; şeytan'ın ve cinnin meleklere müşabehetleri ziyade olduğundan meleklere yaklaşmak istidadını haiz oldukları için Cenab-ı Hak onları meleklere yaklaşmaktan menetmiştir. Zira; şeytan'ın insana adaveti ziyade olduğundan meleklerden insanlara müteallik işittikleri havadisi aksine döndürmekle insanları tarik-ı haktan çıkaracaklarına binaen Cenab-ı Hak onları semâya çıkmaktan tardetmiştir. Şu halde şeytan'dan semâyı muhafaza etmek; insanları onun şerrinden muhafaza etmektir.

***
Vâcib Tealâ semâdan şeytan'ı tardın hikmetini beyandan sonra tardın keyfiyetini ve nasıl tardolunduklarını beyan etmek üzere:

وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ۬ (8) دُحُورً۬ا‌ۖ وَلَهُمۡ عَذَابٌ۬ وَاصِبٌ (9) إِلاً مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُ ۥ شِہَابٌ۬ ثَاقِبٌ۬ (10)

buyuruyor.
[Allah'ın taatından çıkmış olan şeytanlar semânın her tarafından şiddetle tardolunurlar ve melekler tarafından yıldızlar vasıtasıyla unf ü şiddetle zecrolunurlar ki bir daha dönmeye mecalleri kalmaz, onlar için âhirette azab-ı daim ve şedid vardır. Binaenaleyh; dünyada matrud ve âhirette muazzeb olurlar. Şu halde onlar meleklerin sözlerini işitemezıer, illâ sür'atle kapıp kaçmak suretiyle ihtilas ve sirkat edebilenler işitirler. Şeytan meleklerin sözlerini kapıp kaçınca hemen zaman geçmeksizin yakıcı ve parlayıcı bir yıldız onun arkasından atılır ki onu yakacak derecede şiddetle ta'kib eder, ekserisini yakar, ihlâk eder, aman vermez.] O ateşten kurtulabilenler azıcık bir ihtilasla işittikleri sözlerle nâsın zihnini idlâl ederek zuafa-yı enamdan birçoklarını yoldan çıkarırlar.

Bu misilli şeytanlar insanlardan eşkiya, yolkesen, kaçakçı ve hayHüt gürûhlarına benzerler ki bunlar bir aralık her ne olursa olsun göze alıp. semâya saldırırlar. Bazısı helâk olur, bazısıeli boş olarak gelir, bazısı da bir iki kelime sirkat edip avdet ederek onunla halkın zihnini ifsada çalışır.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete müteallik bazı delâili beyandan sonra haşre müteallik delillerini beyan etmek üzere :

فَٱسۡتَفۡتِہِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآ‌ۚ إِنَّا خَلَقۡنَـٰهُم مِّن طِينٍ۬ لاًزِبِۭ (11)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Mükerrem ! Sen küffar-ı Mekke'den suâl et ve haber al, halkolunmak cihetinden: Onlar mı kuvvetlidir, yoksa bizim halkettiğimiz sair mahlûkatımız mı kuvvetlidir? Halbuki Biz Azîmüşşan onları bulaşıcı çamurdan halkettik.]

Yani; şu sûrenin evvelinden beri beyan olunan mahlûkatm İnikatlarını Mekke ahalisi düşündülerse ey habibim ! Sen onlardan suâl et ki onların hilkatları ve bünyeleri mi şiddetli ve kuvvetlidir, yoksa semâvât, arz ve onların arasında olan mahlûkatımız mı daha şiddetli ve kuvvetlidir? Elbette şu beyan olunan mahlûkatın daha kuvvetli olduğunu Kureyş inkâr edemezler. Çünkü; onların ekserisi gözle görüldüğü gibi cesametleri ve meleklerin kuvveti ve şeytanların işgüzarlığı cümlenin müsellemidir. Binaenaleyh; 4694 insanların gerek cisimleri, gerek sair hususatları semâvât ve arza nispetle gayet kolay ve ehvendir. Şu halde iptidaen bu kadar cesîm mahlûkatı ve kavî mevcudatı icada kaadir olan Allah-u Tealâ öldükten sonra insanları ihyâya kaadir olamaz mı? Halbuki Biz Azîmüşşan onları bulaşıcı çamurdan halkettik. Kâfirler iptida-yı hilkatlarını düşünmezler de haşrı niçin inkâr ederler? Eğer kendi hilkatlarını düşünseler bunu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; iptida-yı hilkatları suyla toprağın karışmasından hasıl olan bulaşıcı
çamurdan halkolan insanın vefat ettikten sonra dirilmesi neden kabil olmasın? Halbuki bir maddenin bir zamanda hayatı kabil olunca her zaman kabil olacağı aşikârdır. Çünkü; o maddeye hayatı bahşeden fâil-i muhtarın kudreti ve maddenin esası tagayyürden ve avarızdan salim ve bakî olduğu için o maddeye hayatı iadeye ve maddenin hayatı kabulüne bir mani yoktur. Binaenaleyh; çamur evvelâ hayatı nasıl kabul ettiyse akıbetinde dahî öylece kabul edeceğinde şüphe yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın çamurdan halkolunması ya Hz. Adem itibarıyladır, yahut gıdanın esası nebatat olup nebatat ise suyla toprağın imtizacından hasıl olduğu gibi hayvanatın esası olan nutfenin de gıdadan olması itibariyle insanın cümlesi tıyn-i lâzipten yani bulaşıcı çamurdandır. Şu halde nutfenin gıdadan, gıdanın da suyla toprağın karışmasından olduğu cihetle insanların hepsi çamurdan halkolunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin haşrı inkârlarına Resûlullah'ın taaccüb ettiğini ve kâfirlerin istihzalarını beyan etmek üzere :

بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ (12)

buyuruyor.
[Belki yâ Ekrem-er Rusûl ! Benim şu cesîm yerleri ve gökleri halketmeye kudretimle beraber kâfirlerin haşrı inkârlarına taaccüb ettin, senin taaccübünü de onlar istihza ederler.] Çünkü; bu kadar büyük mahlûkatı halka kaadir olan Allah-u Tealâ'nın emvatı ihyâya kaadir olacağı meydanda olduğu halde inkâr etmek taaccübe şayan olduğu gibi haşrın vukuunu birtakım delillerle ispat eden nebiyi dahî istihzaya cür'et etmeleri şayan-ı istiğrabdır. Zira: Resûlullah onları dünyevî ve uhrevî menfaatlarına davet ettiği halde onların istihza etmek gibi bir denaeti irtikâb etmeleriyle davete icabetten imtinâ'larına taaccüb ve istiğrabdan başka birşeyle mukabele olunamaz.
4695
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyandan sonra onların âdetlerini ve terceme-i hallerini tafsîlen beyan etmek üzere :

وَإِذَا ذُكِّرُواْ لاً يَذۡكُرُونَ (13) وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةً۬ يَسۡتَسۡخِرُونَ (14) وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَـٰذَآ إِلاً سِحۡرٌ۬ مُّبِينٌ (15)

buyuruyor.
[O kâfirlerin devam üzere âdetleri kendilerine bir vaazla nasihat olunduğunda o vaazı kabul etmemektir, onlar Resûllerinin sıdkına delâlet eden bir mucize gördüklerinde şiddetle istihza ederler ve «Şu görülen alâmetler ve mucizeler sihirden başka birşey değildir» derler.]

Bunlar vaazı kabul etmeyip enbiyayı istihzaları devam üzere âdetleri olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygaları varid olmuştur. Zira; bunlar kemâl-i belâdet ve hamakatları neticesi daima doğru söze itiraz etmek ve Resûllerinin vaazından intifa' etmemek eskiden eskiye âdetleridir ki terkedemez bir hale gelmişlerdir. Binaenaleyh; o nebinin mucizesini istihza etmek ve sihir demekle nimet-i imandan dahî mahrum kalmışlardır.
Hulâsa; kâfirlerin vaazı kabul etmedikleri, mucizeleri istihza ettikleri, mucizelere «Açık sihirden başka birşey değil» dedikleri ve şu ahlâk-ı zemime onların âdet-i keriheleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4696
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin vaazdan müteessir olmamak ve âyetleri istihza etmek gibi evsaf-ı zemimelerini beyandan sonra bu misilli ef'âl-i kabihalarının menşeini beyan etmek üzere :

أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابً۬ا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ (16) أَوَءَابَآؤُنَا ٱلاًَوَّلُونَ (17)

buyuruyor.
[«Biz ölüp, toprak ve kemik olduğumuzda elbette dirilecek miyiz, bizden evvel geçmiş daha ziyade çürümüş olan babalarımız da mı dirilecek?» demekle haşrı inkâr ederler.]

Yani; Resûlullah tarafından haşra ve kıyamette insanların tekrar hayat bulacaklarına dair âyetler beyan olunduğunda kâfirler şiddetle inkâr ederek derler ki «Bizler ölüp vücudumuzdan bir kısmı toprak, diğer bir kısmı kemik olduğunda mı dirileceğiz? Bizden evvel geçmiş, vücutlarından asla nişan kalmamış olan babalarımız da mı dirilecek? Böyle şey olur mu ve çürümüş vücut tekrar hayat bulur mu? Bunun imkânı var mı?» demekle haşrı inkâr ederler. Kâfirlerin bu sözden maksatları âhireti ve haşr ü neşri bilkülliye inkâr etmek olduğundan sözlerini inkâra delâlet eden hemze-i istifham ile ve cümle-i fiiliyeyi ismiyeye tebdille irad ettiler. Ba'sın onların itikatlarına nazaran nefsinde mümteni' ve münker olduğuna işaret için hemze-i istifhamı tekrar ettiler. Meyyitin vücudunun toprak ve kemik olmasını inkârlarına medar addederek öldükten sonra insanın dirilmesi mümkün olmadığını kendi itikad-ı batıllarınca vücudun toprak ve kemik olmasıyla ispat ettiler, şu inkârlarını daha ziyade takviye etmek için kendilerinden evvel vefat etmiş ve çürümüş olan pederlerini dahî sözlerine ilâve ederek inkârlarını teşdit eylediler. İşte şu itikad-ı batılları onları nasihat kabul etmemeye, âyetleri istihzaya ve mucizeye sahirdir demeye sevketmiş ve cür'et vermiştir.

4697
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin haşrı inkârlarını beyandan sonra onlara cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٲخِرُونَ (18) فَإِنَّمَا هِىَ زَجۡرَةٌ۬ وَٲحِدَةٌ۬ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ (19)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Sen haşrı inkâr edenlere cevap olarak de ki «Evet, siz ve sizin babalarınız zelil ve hakir olarak haşrolunacaksınız. Zira; kıyamet ve haşir ancak bir sayhadan ibarettir. Sizin itikadınız gibi haşir güç birşey değildir». Binaenaleyh; o sayha-i vahide vuku bulunca derhal görülür ki emvatın cümlesi ayak üzerinde birbirlerine bakıyorlar.] Çünkü; diğer âyetlerde dahî beyan olunduğu veçhile kıyamet İsrafil (A.S.) ın sûra bir defa üfürmesinden hasıl olan sada ile kopar. İkinci defada sûra üfürmesinden hasıl olan sada ile insanlar dirilir, ayak üzerhie kalkarlar. Sûrdan çıkan sadada «Ey çürümüş kemikler, eskimiş deriler ve dağılmış eczalar ! Biiznillâh kalkın» lâfzları bulunacağı mervidir. «İnsanların kabirlerinden kalktıklarında nazar edecekleri nedir?» suâline cevabın «Kendilerine vâki olan ahval ve tekzib ettikleri hâdisenin zuhurudur veyahut yekdiğerinin ahvalidir» denir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile sadanın mevtte ve hayatta te'siri yoktur. Zira; her ikisini Halik Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; bu sada her ne kadar insanların emvat oldukları zaman vâki olacaksa da Allah-u Tealâ emvatın eczalarına sadayı işitecek kadar kuvve-i sâmia halketmekle eczalara işittirir. Zira; Allah-u Tealâ dilediğini işler, irade ettiğini hükmeder, hükmüne bir mani yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İsrafil'in sadası koyun çobanının koyunu gittiği yerden döndürmek ve zecretmek için irad ettiği sadaya benzeyip emvatı haşra iade için olduğuna işaret zımnında saday-ı kıyamete (زجرةً) denmiştir.

4698
***
Vâcib Tealâ kıyametin elbette vâki olacağını beyandan sonra âsîlerin kabirlerinden kalkınca hasret ve nedametlerini izhar için söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ يَـٰوَيۡلَنَا هَـٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ (20)

buyuruyor.
[Kabirlerinden kalkıp kıyametin dehşetini görünce âsîler derler ki «Ey bizim helâkimiz gel! Bizim yanımızda hazır ol. Zira; bugün a'mâlimizle cezalanacağımız bir gündür.] Binaenaleyh; helâkimizin zamanı gelmiştir. Çünkü; a'malimiz bütün şer olduğundan cezamızın da bizim helâkimizi mucip azap olacağında şüphe yoktur» demekle izhar-ı esef ederler. Onlar yevm-i cezaya iman etmediklerinden o gün zuhur ediverince dünyada işitip de iman ettikleri şeylerin cümlesi doğru olduğuna kanaat hasıl olunca kendilerine arız olan dehşet ve havf ü haşyet neticesi olarak hasrete delâlet eden sözlerle helâki davet ederler. Çünkü; (الخائِن خائِف = Hıyanet eden korkar.) fehvasınca başına gelecek belâyı bilince kemâl-i hayretle helâki çağırmaktan başka birşeye eli değmez.

***
Vâcib Tealâ helâki kendilerine çağırdıkları zaman âsîlere melekler tarafından başlarına kakmak suretiyle verilecek cevabı beyan etmek üzere :

هَـٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ (21)

buyuruyor.
[Kâfirleri tevbih suretiyle melekler derler ki «Ey kâfirler ! İşte şu gün hakla batıl beynini tefrik eder ve kötülük edenlere azapla, iyilik edenlere ihsanla cezayı hükmeder bir gündür ki o günü siz tekzib ederdiniz.] İşte o yalandır dediğiniz gün geldi. Cezanızı göreceksiniz. Zira; bugünde zahire itibar yok, ancak itibar; hakikatadır.» İşte melekler böyle demekle kâfirleri tekdir ederler. Yahut Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile bu kelâm kâfirlerin bazısının bazısına hitabıdır. Çünkü; hakikat meydana çıkınca yekdigerine atf-ı cürüm etmek suretiyle itab ederek «İşte bugün tekzib ettiğiniz gündür» diyerek birbirlerini levmetmek isterler. F a s ı l ; hüküm ve iyiyle kötü aralarını tefrik etmek manasınadır. Kıyamet gününde iyiler kötülerden ayrılacağı için o güne yevm-i fasıl denmiştir.
4699
***
Vâcib Tealâ ehl-i narın melekler tarafından tevbih olunacaklarını beyandan sonra canib-i İlâhiden onlar haklarında vâki olacak hitabı beyan etmek üzere :

ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٲجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ (22) مِن دُونِ ٱللهُِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٲطِ ٱلۡجَحِيمِ (23)

buyuruyor.
[Yevm-i kıyamette canib-i İlâhiden meleklere hitaben «Zulmeden kimseleri ve onların ahbaplarını, kendi dinlerinde olan zevcelerini ve Allah'ın gayrı ibadet ettikleri putlarını cemedin ve Cehennem yolunu onlara gösterin, Cehenneme'e sevkedin.»] denir. Çünkü; kıyamette herkes kabirlerinden kalkınca kâfirler o günün şiddetini görüp nefislerine helâki davet etmeleri üzerine Allah-u Tealâ meleklere emir verir; «Nefislerine ve gayra zulmeden zalimleri, onların hempalarını ve ma'budlarını cem'edin ve Cehennem'e sevkedin» buyurur ki onlar kendilerinin ehl-i Cehennem olduklarını bilsinler.

Taberî'de beyan olunduğuna nazaran C a h î m ; Cehenn'den dördüncü kapının ismidir. E z v a c la murad; zalimlerin karıları olmak ihtimali olduğu gibi fiil-i zulümde onlara iştirak eden mukarinleri olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Zalimleri zalimlerle, zanileri zanilerle, sarıkları sarıklarla, şarap içenleri şarap içenlerle, velhasıl herkesi kendi akramyla hasredin ve Cehennem'e beraber sevkedin.] demektir.

وَقِفُوهُمۡ‌ۖ إِنَّہُم مَّسۡـُٔولُونَ (24)

[Mevkıfta durdurun onları. Zira; onlar amellerinden sual olunacaklardır.]

Yani; onları Cehennem'e sevketmek hakkında meleklerin aldıkları emir üzerine sür'atla şevke başlayınca canib-i İlâhiden meleklere «Siz zalimleri mevkıfta hapsedin, birden Cehennem'e götürmeyin. Zira; onlar itikatları ve amelleri cihetinden suâl olunacaklardır» buyurmakla mevkıfta durdurulmalarına emir verilir ki muhasebeleri görüldükten sonra Cehennem'e gitsinler de bir diyecekleri kalmasın. Şu halde onları mevkıfta hapsetmek; istirahatları veyahut affolunmaları için değil, belki muhasebeleri içindir.
4700
***
Vâcib Tealâ kâfirlere sorulacak suâllerden bazısını beyan etmek üzere :

مَا لَكُمۡ لاً تَنَاصَرُونَ (25)

buyuruyor.
[Mevkıfta hapislerine emir verilen canilere denir ki «Size ne oldu ki azaptan halâsınıza dair birbirinize muavenet etmiyorsunuz.] Halbuki dünyada şer olan işlerde birbirinize muavenet eder ve âhirette dahî öyle olacağız diyordunuz. Nerede kaldı o sözleriniz? Neden birbirinizi azaptan kurtaramıyorsunuz?»

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu suâl onları terzil, tekdir ve âleme rüsvâ kılmak ve dünyadaki itikad-ı batıllarını herkese bildirmek içindir. Şu tekdirin te'siri ziyade olsun için yardıma pek ziyade muhtaç oldukları zaman bu suâl irad olunmuş ve bu zamana te'hir edilmiştir. Çünkü; bu suâlin vürudu onların gayet müzayakada olduğu zamanda olduğundan elbette te'siri ziyade olur.

4701
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin birbirlerine nusret edemediklerini beyandan sonra onların o vakitte ne gibi bir vaziyet alacaklarını beyan etmek üzere :

بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ (26)

buyuruyor.
[Belki o günde onlar itaat ve inkıyad edicilerdir.] Zira; acizleri zahir olup bütün hile kapıları kapandığından gayet düşkünlerdir ki şeytanetlerine revaç kalmamış, i'tizar yolları kapanmıştır. Binaenaleyh; başlarını yere eğip rezilane düşünmekten başka çareleri yoktur. Yahut [Bazısı bazısına selâm verir, birbirlerini terzil ederler.] demektir. Veyahut [O günde herkes kendi nefsinin selâmetini arzu eder.] demektir.

وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬ يَتَسَآءَلُونَ (27)

[O günde inkıyaddan başka çare olmayınca yekdiğerine karşı mücadele etmek üzere bazısı bazısına teveccüh eder ve birbirlerinden suâl ederler.] Bu suâl; husumet üzere bir suâldir. Binaenaleyh suâlin hulâsası; herbirinin yekdiğerine karşı atf-ı cürüm etmek ve kabahati aharına isnad etmekten ibarettir. Suâl avene tarafından reislerinedir veyahut kurenadan bazılarının diğerlerinedir.

***
Vâcib Tealâ suâllerinin keyfiyetini beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ (28) قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ (29) وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَـٰنِۭ‌ۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمً۬ا طَـٰغِينَ (30)

buyuruyor.
[Etbâ'ları reislerine derler ki «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz. 4702 Bizi kandırmak için vâhî deliller serdettiniz, birtakım günâhları din ve amel-i salih gibi gösterdiniz, bizi iğfal etmek için her türlü hile ve desaisi düşündünüz ve bütün mazarratı bize menfaattir diyerek aldattınız ve biz de sizi ukalâ zannıyla inandık, tebaiyet ettik. Halbuki yalancı olduğunuz şimdi tezahür etti ve size tebaiyetimizden dolayı helâk olduk» demekle reislerini muâhaze etmek istemeleri üzerine rüesa onlara mukabele ederek, derler ki «Bizim dünyada sizin üzerinize kahr u galebemiz olmadı ki biz sizin ihtiyarınızı elinizden alalım da cebredelim. Zira; bizim sizin ihtiyarınızı alıp cebredecek kadar kudretimiz yoktu, belki siz tâğî bir kavimdiniz.] Binaenaleyh; azgınlığınızdan naşi iman etmediniz. Zira; kendi ihtiyarınızla tuğyana ısrar ve imandan i'raz ettiniz demekle kabahatlarının olmadığını» beyan ederler. Rüesa kendilerini bir kaide-i fıkhiyeyle müdafaa ederler, derler ki «Bir işte hüküm işleyene ve bilfiil mübaşeret edenedir, yoksa sebep olana değildir. Binaenaleyh; biz sizin isyanınıza sebep olsak bile hüküm nispet olunmaz» demekle etbâ'larının şikâyetlerini reddederler.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile y e m i n le murad; hayrat ve saâdât demektir. Buna nazaran «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz» demek «Hayrat ve hasenat cihetini gösterdiniz ve günâhları sevap diyerek bize işlettiniz» demektir. Çünkü sağ taraf; örfte ve şer'de eşref olduğundan hayrat ve hasenata yemin ıtlakı vardır. Hatta Resûlullah sağ tarafa muhabbet eder ve efâdıl-ı umurun sağ elle işlenmesini ve umur-u hasisenin de sol elle işlenmesini emrederdi. Hasenatı yazan meleğin sağ tarafta, seyyiâtı yazan meleğin de sol tarafta bulunmakta olması sağ tarafın şerafetine delâlet eder. Kezalik yevm-i kıyamette iyi olan kimselerin defterleri sağ taraflarından ve kötü olan kimselerin defterleri sol taraflarından verilmesi dahî sağ tarafın şerafetine delâlet eder. Yahut y e m i n ; yüksek derece manasınadır. Buna nazaran «Siz bizim sağ canibimizden geldiniz» demek «Siz bize kendi indinizde yüksek derece göstermekle bizi aldattınız» demektir. Yahut y e m i n ; hakikatta yemin manasınadır. Buna nazaran «Siz bize yeminle geldiniz» demek «Siz bizi yemininizle kandırdınız ve söylediğiniz sözlerin hak olduğunu yeminle te'kid ettiniz ve 4703 bizi inandırdınız» demektir. Çünkü; kâfirlerin büyükleri etbâ'larını batıla sevketmek için yeminlerle kandırmaları âdetleridir. Nitekim zamanımızda birçok süfehâ sadedil ahaliyi dinsizliğe teşvikle iğfal edip yoldan çıkardıkları da görülmektedir. Rüesa zuafayı reddettikten sonra neticeyi beyan ederek derler ki :

فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآ‌ۖ إِنَّا لَذَآٮِٕقُونَ (31) فَأَغۡوَيۡنَـٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَـٰوِينَ (32)

[«Madem ki siz ve biz âsîleriz. Rabbimizin azaba dair olan kavli bizim üzerimize vacip oldu. Zira; biz o azabı tadıcıyız. Çünkü; biz sizi dalâlete davet ettik, lâkin davetimizi kabulünüze icbar yoktu, siz kendi ihtiyarınızla icabet ettiniz, dalâli hidayet üzere tercih ettiniz ve biz esasen isyana münhemik tâğîlerdeniz.] Binaenaleyh; herkesi biz kendimiz gibi görmek isteriz. Çünkü; herkes kendi mesleğini sevdiği için cümle âlemin kendi mesleğinde olmasını arzu etmesi çok görülmez. Şu halde bizim sizi iğfalimizden dolayı bize itap lâzım gelmez ve biz bundan dolayı mahcup olmayız.Çünkü; sizi de kendimiz gibi yapmaya çalıştık. Siz nefsinizi muhafaza edeydiniz» demekle sözün hulâsasını söyler ve etbâ'larını iskât ederler.

***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyetlerde büyüklerle küçükler arasında cereyan edecek muhaverenin neticesini beyan etmek üzere :

فَإِنَّہُمۡ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ فِى ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ (33) إِنَّا كَذَٲلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ (34)

buyuruyor.
[Tâbi ile metbû' arasında cereyan edecek muhavere şu tafsilâttan ibaret olunca o günde onların cümlesi azapta müştereklerdir. Zira; cümlesi tuğyanda müsavilerdir. Biz bilûmum mücrimleri bu minval üzere mücazat ederiz.] Çünkü gerek tâbi, gerek metbû gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşterek olacaklarında şüphe olmaz.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafil-i nası idlâl ettiklerine mukabildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadığından âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur.

4704
***
Vâcib Tealâ müşriklere azap edeceğini beyandan sonra azabın illetini beyan etmek üzere :

إِنَّہُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لآً إِلَـٰهَ إِلاً ٱللهُِ يَسۡتَكۡبِرُونَ (35)

buyuruyor.
[Mücrimlerin cezası azaptır. Zira; onları tevhide davet suretiyle «Allah-u Tealâ'dan başka mabudünbilhak yoktur, ancak Allah-u Tealâ vardır. Bunu lisanınızla ikrar ve kalbinizle tasdik edin» denildiğinde kabulden imtina' eder ve tevhidi itikad etmekten kendilerini büyük addederler.] Yahut [Tevhide davet eden enbiyanın davetlerine icabetten kendilerini büyük saydıkları için icabet etmezler. Binaenaleyh; şirkin devamına son derece çalışırlar.]

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile müşriklerin kibirleri ve şirke ısrarları devam ve istimrar üzere olduğuna işaret için i s t i k b a r ; istimrara delâlet eden muzari sıyğasıyla varid olmuştur. Bunları tevhide davet ise muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden (اذا) âlfzı varid olmuştur. Bunların tekebbürleri; kelime-i tevhidi söylemeye mi veyahut davet eden nebinin davetine mi? Her ikisine de ihtimali olduğu gibi kelime-i tevhidi tekellüme tekebbür; nebinin davetine icabete tekebbürü müstelzimdir. Binaenaleyh; tekebbürleri her iki cihete şamildir. 4705
Hulâsa; müşriklerin muazzeb olduklarının illeti onların kelime-i tevhidi tekellümden imtina' etmeleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ muazzeb olduklarının esbabından birisi tevhidden istikbar etmeleri olduğunu beyandan sonra diğer sebebi nübüvveti inkâr etmeleri olduğunu beyan etmek üzere :

وَيَقُولُونَ أَٮِٕنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٍ۬ مَّجۡنُونِۭ (36)

buyuruyor.
[Onlar «Biz bir şair-i mecnunun kelâmından dolayı ma'budlarımızı terk mi edeceğiz?» derler.]

Yani; müşrikler muazzeb olurlar. Zira; onlar Muhammed (S.A.) e haşa cinnet isnad ederler ve şiire nispet ederek derler ki «Biz bir şair-i mecnunun davetine icabet eder de ma'budlarımızı terk eder miyiz? Elbette terk etmeyiz.» İşte müşrikler böyle demekle küfürde inatlarını izhar ederler ve putlara ibadet etmek âdetleri olup terkedemeyeceklerine ve terketmek kendileri için ayıp ve emr-i münker olduğuna işaret zımnında kelâmlarını istifham-ı inkârîye delâlet eden hemzeyle irad ettiler. Binaenaleyh; fahr-i Kâinat'ın akıl ve dehasını ve ilham-ı İlâhiyeyle hikmete muvafık sözünü ve işini idrakten âciz olduklarından cinnete ve şiire nispet etmekle kemâl-i hamakat ve belâdetlerini izhar eylediler. Çünkü; kendilerinde fazilet ve meziyet yok ki faziletin kadrini takdir etsinler.

4706
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'ı tekzib ederek şan-ı risalete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'ın nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere :

بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (37) إِنَّكُمۡ لَذَآٮِٕقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلاًَلِيمِ (38) وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلاً مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (39) إِلاً عِبَادَ ٱللهُِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (40)

buyuruyor.
[Belki Muhammed (S.A.) hak olan Kur'an ve Kur'an'ın mazmunu olan tevhidle geldi, evvel geçen resûlleri tasdik etti. Zira; enbiyanın cümlesi tevhidde ittifak etmişlerdi. Resûlullah da onların ittifak ettikleri tevhide davet etmekle cümlesini tasdik etmiştir. Ey müşrikler ! Siz tekzib ettiniz. Binaenaleyh; elem verici azabı tadıcısınız, siz cezalanmaz, illâ kendi amelinizle cezalanırsınız. Ancak Allah'ın halis kulları azabı tatmazlar.] Zira; halis kullar ibadetlerini Allah-u Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Binaenaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tadacakların azapları; ancak kendi günâhlarının cezasıdır. Şu halde günâhı olmayanlar azabı göremezler.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Resûlullah'a şair diyen kâfirleri red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şairdir, mecnundur» demelerine karşı Vâcib Tealâ Resûlünün getirdiği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet olmayıp rusûl-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettikleri nalâyık ahvalden Resûlünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûlullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.
Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi daha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettikleri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resûlullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler ! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.

4707
***
Vâcib Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduklarını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp birçok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ رِزۡقٌ۬ مَّعۡلُومٌ۬ (41) فَوَٲكِهُ‌ۖ وَهُم مُّكۡرَمُونَ (42) فِى جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ (43) عَلَىٰ سُرُرٍ۬ مُّتَقَـٰبِلِينَ (44) يُطَافُ عَلَيۡہِم بِكَأۡسٍ۬ مِّن مَّعِينِۭ (45) بَيۡضَآءَ لَذَّةٍ۬ لِّلشَّـٰرِبِينَ (46)

buyuruyor.
[İşte şu ibadetlerini yalnız Allah-u Tealâ'ya hasreden halis kullar için ebedî devam edeceği ma'lûm ve evsafı muayyen ve sırf telezzüz için eklolunan rızıklar vardır. Halbuki ehl-i Cennet o rızkı ekletmeleri zamanında nimetle dolu cennetlerde birbirine mukabil köşkler ve saraylar üzerinde mükerrem ve muhterem olarak telezzüz edecekler ve sürurlar içinde bulunacaklardır, yalnız bu kadar lezzetle de iktifa olunmayacak. Zira; onların başları üzerinde ellerinde kaynar pınarlar ve akar ırmaklardan gayet beyaz, safî ve berrak şaraplarla dolmuş kâselerle hizmetçiler dolaşır ve o şaraplar içenlere ayn-ı lezzetten ibarettir, asla keder yok. Gayet soğuk ve parlaktır.]

Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarının ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulunduğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî ma'lûmdur. Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalardan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücutları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te rızık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olmadığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olunmuştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telezzüzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v a k i h ; rızk-ı ma'lûmu tefsir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.
Fevakihin vücudunu beyan Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fevakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet görülmemiştir.
4708
Ehl-i Cennet'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü; ta'zim ve tekrimden hâli olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennet'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap ve yaranıyia karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, saraylar, kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahları ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima başlarında dolaşacaklarını beyan; onların hiçbir şeye ihtiyaçları olmayıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.
Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin malûm olduğu, o rızıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa için olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler üzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve ellerinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâselerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in lezzet için şarap içeceklerini beyandan sonra şarabın bazı evsafını beyan etmek üzere :

لاً فِيہَا غَوۡلٌ۬ وَلاً هُمۡ عَنۡہَا يُنزَفُونَ (47)

buyuruyor.
[Cennet şarabında helâk endişesi misil"i bir gaile olmadığı gibi içenler o şaraptan asla sarhoş da olmazlar.] Zira; içenlere sıkıntı 4709 vermek ve sarhoş etmek dünya şarabına mahsus olduğundan âhiret şarabında bu gibi yaramaz haller yoktur.

Bu âyette sarhoşluğun, şarabın başlıca fesatlarından olduğuna işaret vardır. Çünkü; sarhoşluk ve başağrısı gibi gaile (غَوۡلٌ۬) lâfzında dahil olduğu halde gavli nefyettikten sonra aynıyla sekir manâsına olan nezfi dahî nefyetmek sekir, şarabın büyücek fesatlarından olduğuna işaret içindir. Şu halde Cennet şaraplarında başağrısı vermek, vücudu zedelemek gibi endişeler olmamakla beraber akıl gibi bir nimeti izale eden sekir de yoktur.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatını beyandan sonra menkûhâtlarının bazı evsafını beyan etmek üzere :

وَعِندَهُمۡ قَـٰصِرَٲتُ ٱلطَّرۡفِ عِينٌ۬ (48) كَأَنَّہُنَّ بَيۡضٌ۬ مَّكۡنُونٌ۬ (49)

buyuruyor.
[Ve ehl-i Cennetin yanlarında zevceleri var ki o zevcelerin gözleri gayet büyük, gözlerini kendi zevçlerine hasretmişler, hemen onlara bakarlar, onların gayrı başka kimselere bakmazlar. Keenne o zevcelerin vücutları örtülü, toz toprak gibi şeylerden mahfuz cüz'î sarılıkla karışmış gayet beyazdır.]

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların levninde makbul olan buğday rengi olduğundan Cennet'te hatunların rengi beyaz fakat mesture olduğu beyan olunmuştur ki sarıya meyyal olduğuna işarettir. Çünkü mesture olan renk; ekseriya buğday rengidir ki tagayyürden ve gubar gibi arızadan salim olacaklarına işaret için M e k n û n yani örtülü olacakları beyan olunmuştur. Ehl-i Cennet'in hatunlarının meyi ü muhabbetleri ancak kendi zevçlerine olup âhara asla meyilleri olmayacağına işaret için gözleri ancak kendi zevçlerine bakıp başkasına bakmayacağı beyan olunmuştur.
(عِينٌ) a ' y ü n ; büyük gözlü kimse olduğundan nisvan-ı Cennet'in büyük gözlü olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; insanlarda ve bilhassa taife-i nisvanda büyük göz memduhtur. Binaenaleyh; Cennet'te taife-i nisvanın her güzellikleriyle beraber gözlerinin de büyük olacağı beyan olunmuştur.

4710
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât meşrubat ve menkûhalarını beyandan sonra birbirleriyle söz ve sohbetlerini beyan etmek üzere :

فَأَقۡبَلَ بَعۡضُہُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬ يَتَسَآءَلُونَ (50)

buyuruyor.
[Ehl-i Cennet'in her nimetleri yanlarında hazır olup bütün gumunıdan kurtulunca birbirlerine teveccüh edip yekdiğerinden suâl ederek fezâil-i maâriften bahsederler ve dünyada başlarından geçen macerayı birbirlerine anlatırlar ve muhabbete başlarlar.] Çünkü; Cennet'te muhabbetten başka birşey yoktur.

4711
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in birbirleriyle sohbetlerine işaretten sonra sohbetlerinin keyfiyetinden bazısını beyan etmek üzere :

قَالَ قَآٮِٕلٌ۬ مِّنۡہُمۡ إِنِّى كَانَ لِى قَرِينٌ۬ (51) يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ (52) أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابً۬ا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ (53)

buyuruyor.
[Ehl-i Cennetten birisi esna-yı sohbette der ki «Dünyada benim için bir dostum vardı ve daima bana mukarindi, esna-yı muhaverede istihza etmek suretiyle bana derdi ki (Sen de mi kıyameti ve haşr ü neşri tasdik edip inanıcılardansın? Biz ölüp, toprak ve kemik olduğumuzda mı cezalanacağız?) İşte o dostum böyle demekle itikad-ı hak üzere beni tevbih ederdi.».]

Bu âyet-i celilenin mazmununa bugün binlerce muhavere şahittir. Zira; dinsiz kabilinden birtakım süfehanın pek sevdikleri mu'tekid dostlarıyla muhavelerinde her zaman bu gibi nezeyan cereyan etmektedir. Çünkü; o makule sefihler daima ehl-i dil ve saf Müslümanları itikatlarından dolayı tevbih etmekten utanmazlar ve kendi dinsizlikleriyle bilâperva iftihar ve dinsizliğini ukalâlıktan addederler.

***
Vâcib Tealâ doğru itikat taşıyanların, istihza edenleri Cehennem'de görünce cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere :

قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ (54) فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِى سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ (55)

buyuruyor.
[Âyet-i sabıkada dünyada geçmiş olan muhavereyi anlatacağı beyan olunan kimse tekrar söze başlar, «Siz ehl-i nara muttali' oldunuz mu, o beni doğru itikadımdan dolayı tevbih eden dostumu size göstereyim mi?» demekle arkadaşlarını Cehennem tarafına bakmaya teşvik, eder.] Çünkü; kendisi o dostunun haline muttali' olur, Cehennem'in ortasında onu görür ve diğer yaranlarına onu gösterir ki bundan maksadı; şu hikâyesi doğru olduğunu anlatmak ve kemâl-i sürürünü izhar etmektir. Cennet'te Cehennem'e karşı pencereler olup ehl-i Cennet'in istedikleri zaman ehl-i Cehennem'in hallerini o pencerelerden temaşa edecekleri (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.

4712
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'ten birinin dünyada âhireti inkâra davet eden dostunu Cehennem'de görüp arkadaşlarına göstereceğini beyandan sonra ikisi arasında cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere :

قَالَ تَٱللهُِ إِن كِدت لَتُرۡدِينِ (56) وَلَوۡلاً نِعۡمَةُ رَبِّى لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ (57)

buyuruyor.
[Ve Cennet'te bulunup arkadaşlarına Cehennem'deki dostunu gösteren kimse Cehennem'deki dostuna hitaben der ki «Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki dünyada sen beni itikad-ı batda davet ve iğfal etmekle ihlâk etmeye yaklaşmıştın. Eğer Cenab-ı Hakkın bana hidayet nimeti olmamış olsaydı şimdi ben de sizin gibi Cehennenı'de hazırlardan olurdum ve lâkin Rabbimin hidayet nimeti beni azab-ı Cehennem'den kurtardı.»] İşte Cennet'te bulunan kimse Cehennem'de bulunan arkadaşına böyle demekle dostunu tevbih ve kendi meserretini izhar eder. Bundan maksadı; dostunun dünyada tevbihine mukabil onu tevbih etmekle hüzün ve elemini arttırmaktır.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şu mükâleme Cennet'le Cehennem arasından perdenin kalkması, mesafenin yaklaşması ve yekdiğerinin sözlerini işitmek suretiyle olur. Yahut Cehennem'de olan dostu her ne kadar sözünü işitmezse de mevtaya hitab eder, kendi kendine söyler ve Allah-u Tealâ'ya, İslâm'ı tevfik etmekle azaptan kurtardığından dolayı hamdeder.
(كِدت) (كاد) dan yaklaşmak manasınadır. (لَتُرۡدِينِ) irda'dandır. İ r d a ' ; ihlâk manasınadır. (ٱلۡمُحۡضَرِينَ) şerre hazır olmakta isti'mâl olunur. Bu makamda n i m e t le murad; nimet-i iman ve hidayettir. Şu halde manâ-yı nazım : [Ey kâfir dostum ! Sen dünyada beni küfre teşvik etmekle ihlâk etmeye yaklaşmıştın. Eğer Rabbimin bana nimet-i imanı olmamış olsaydı ben de sizin gibi Cehennem'de hazırlardan olurdum ve lâkin nimet-i iman sebebiyle Rabbim beni Cehennem'den kurtardı.] demektir.

4713
***
Vâcip Tealâ şu mükâleme bittikten sonra Cennet'teki zatın yine Cennet'teki arkadaşlarına söylediği sözünü alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ (58) إِلاً مَوۡتَتَنَا ٱلاًُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ (59)

buyuruyor.
[«Biz bundan sonra ölücü değiliz, illâ dünyada bir kere öldük ve biz azap olunanlardan olmadık.»]

Yani; «Biz Cennet'te ebedî kalıcı ve nimetlerle tena'um edici olunca bundan sonra bir daha vefat edici olmadık. Ancak dünyada bir defa öldük ve bizler muazzep de değiliz. Çünkü; Cennet'e girdik, nimet-i İlâhiyeye nail olduk, ebeden bu nimetler içinde kalacağımız tahakkuk ve taayyün etmiştir» demekle Cennet'teki arkadaşlarına sürürünü izhar eder ve bu sözünü Cennet'te ölüm bir koç suretinde getirilip, kesildikten sonra ehl-i Cennet'e ölüm olmayacağı taayyün etmesine binaen söyler ve Cehennem'de olan dostuna işittirilir ki tekdir üzerine tekdir olsun.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet kabirde hayat ve ölüm olmamasına delâlet etmez. Zira; m e v t e - i û l û ile murad; mahşerden evvel vâki olan ölümün cümlesine şamildir. Binaenaleyh; kabirde hayat ve ölüm vardır, lâkin dünyada olan ölümün tetimmesinden olduğu için mevte-i ûlâda dahildir, kabirde hayat ânî olup ölüm de o nispette olduğundan hakikatta bir ölüm demlemediği cihetle âyet, kabirde azap olmadığına delâlet etmez.

4714
***
Vâcib Tealâ şu muhavere bittikten sonra söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere :

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ (60) لِمِثۡلِ هَـٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَـٰمِلُونَ (61)

buyuruyor.
[«İşte şu bizim Cehennem azabından kurtuluşumuz büyük bir kurtuluştur. Muhakkak onun fevkında bir kurtuluş olmaz. Binaenaleyh; şu maksad-ı aksaya nail olmak için amel edenler etsinler, yoksa birçok elem ve kederle dolu alelacele zail olan nimet-i dünya için amel etmesinler.»] Çünkü; insanın ömrünü değerli ve kıymettar birşeye sarfetmesi lâzımdır. İşte o da rıza-yı Barîye muvafık a'mal-i salihayla fevz-i azîm olan Cennot'e nail olmaktır. Amel edeceklerin bu gibi makasıd-ı âliye için amel etmeleri vaciptir, yoksa ağrâz-ı hasise ve deniyye için ömrü azizini sarfetmek lâzım değildir.
Bu âyet-i celile; ehl-i taatı taata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'siyetten tenfir için sevk olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatlarını ve amel ancak bunun için olmak lâzım olduğunu beyandan sonra ehl-i Cennet'in taamıyla ehl-i Cehennem'in taamı olan zakkum beyninde olan farkı beyan etmek üzere :

أَذَٲلِكَ خَيۡرٌ۬ نُّزُلاً أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ (62)

buyuruyor.
[Ehl-i Cennetin şu beyan olunan nimetleri mi hayırlıdır, yoksa ehl-i narın taamı olan zakkum ağacı mı hayırlıdır?.] Elbette Cennet nimetleri hayırlıdır. Çünkü; mihnetten ârî ve yalnız lezzet ve sürurdan ibarettir. Amma zakkum, boğazdan geçmez, gumum ve burnumla dolu, her tarafı şer ve meşakkattir. Binaenaleyh hayır; nimet-i Cennet'tedir, zakkumda değildir. Zakkum ağacında hayır olmadığı halde hayra nispet etmek kâfirleri istihza içindir. (نُّزُلاً) müsafir için hazırlanan me'kûlât, meşrubat ve sair ikramdır. Şu halde ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde herşeyden evvel görecekleri şeyin ikram olacağına işaret için (نُّزُلاً) ta'bir olunmuştur. Zira n ü z u l ; ansızın gelen misafire alelacele takdim olunan şeydir ki bundan sonra ehl-i Cennet için gözler görmedik ve kulaklar duymadık sayılmaz ve tükenmez nimetler olduğuna delâlet eder.

4715
***
Vâcib Tealâ zakkum ağacını zikrettikten sonra zakkumu tefsir ve kâfirlerin itikatlarını reddetmek üzere :

إِنَّا جَعَلۡنَـٰهَا فِتۡنَةً۬ لِّلظَّـٰلِمِينَ (63) إِنَّهَا شَجَرَةٌ۬ تَخۡرُجُ فِىٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ (64) طَلۡعُهَا كَأَنَّهُ ۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَـٰطِينِ (65)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan zakkumu zalimlere fitne kıldık. Zira zakkum, bir ağaçtır ki Cehennem'in tabanında biter. Zakkumun meyvesi çirkinlikte şeytanların başları gibidir.]

Yani; zakkum ağacını zalimlere iptilâ ve azaplarının izdiyadına muhakkak sebep kıldık. Çünkü; zalimler Cehennem ateşiyle ağaç arasında bir zıddiyet gördüklerinde Cehennem'de ateş içinde ağaç olacağını uzak addettiklerinden dolayı inkâr edip iman etmedikleri cihetle küfürlerinde ısrarla azapları tezayüd etmiştir. Zira: asıl küfürlerinde azap oldukları gibi bu misilli beyan olunan şeyleri inkârlarıyla da azap olacağı cihetle azapları ziyade olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet nazil olunca sanâdid-i Kureyş bir mahalle içtima' ederek «Ağacın şanı yanmak ve ateşin şanı yakmaktır. Şu halde Cehennem'de agac nasıl olur, bunu akıl kabul eder mi? Muhammed (S.A.) bizi havsala-i beşerin kabul etmeyeceği şeylerle korkutuyor» dediler. Ebu Cehil onları evine götürüp cariyesine «Bize zakkum getir» diye emreder. Çünkü Yemen'de berberiler lisanında z a k k u m ; hurma ve hurmanın göbeğine denildiğinden Ebu Cehil hurmadan o lisan üzere zakkumla ta'bir etmiş ve cariyesi emri veçhüzere hurma ve göbeğini getirmiş, yemişler ve «İşte Muhammed (S.A.) bununla korkutuyor» diyerek gülüşmüşler ve Resûlullah'ı istihza etmişlerdir. Bu istihzalarım red için Cenab-ı Hak zakkum ağacının Cehennem'in tabanında bittiğini ve meyvesinin şeytanların başlan gibi çirkin olduğunu beyan buyurmuştur. Zakkumun meyvesini şeytanın başına teşbih; temsil ve tahyil kabilindendir. Çünkü; şeytanların çirkin bir mahlûk olduğu insanların zihninde yerleştiğinden çirkinliğe bir misal olarak irad olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile z a k k u m Tihame diyarında biter, gayet acı ve yaprağı ufacık bir ağaçtır. Ehl-i Cennet'in menzili 4716 nimetler ve taamlar olduğu gibi ehl-i Cehennem'in menzili de zakkum ağacının çirkin meyveleridir. Küffar-ı Mekke Cehennem'de ateş içinde ağaç olamayacağını düşündüler de Cenab-ı Hakkın ateş içinde (semender) gibi hayvanı halkederek o hayvanın ateş içinde yaşayıp ateşle telezzüz ve tagaddi ettiğini düşünemediler. Hayvan ağaçtan daha nazik olduğu halde ateş içinde yaşayınca ateşin içinde ağacın yaşayacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; Allah'ın kudretine birşey mani olamaz.

***
Vâcib Tealâ zakkum ağacının neden ibaret olduğunu beyandan sonra kâfirlerin dünyada inkârları mukabilinde âhirette yiyeceklerini beyan etmek üzere :

فَإِنَّہُمۡ لَأَكِلُونَ مِنۡہَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡہَا ٱلۡبُطُونَ (66)

buyuruyor.
[Cehennem'de zakkum ağacı olunca kâfirler o zakkum ağacından yerler. Binaenaleyh; ondan karınlarını doldururlar.] Zira; onlar için Cehennem'de zakkumdan başka birşey yoktur. Şu halde açlığın şiddetinden eklederler ve hırsla karınlarını doldururlar ve zebaniler tarafından ekle icbar edilir ki azapları teşdid olunsun. Çünkü zakkum; ayn-ı zehirdir. Şu halde ehl-i Cehennem ateşte azap olundukları gibi zehirden ibaret olan zakkumdan yemekle dahî muazzep olurlar.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in yiyeceklerini beyandan sonra içecekleri sularını beyan etmek üzere :
ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡہَا لَشَوۡبً۬ا مِّنۡ حَمِيمٍ۬ (67) ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ (68)

buyuruyor.
[Kâfirler zakkumla karınlarını doyurduktan sonra o zakkum üzerine sıcak su içerler ve onunla karıştırırlar.] Çünkü; zehir gibi zakkumu yiyince hararetleri artar. Binaenaleyh; suya ihtiyaç messedince zebaniler onları gayet sıcak suyun olduğu mahalle götürür ve hararetleri nispetinde ondan içerler ve yedikleri zakkumla karıştırırlar. [Suyu içtikten sonra dönerler, mahal l-i aslîleri olan Cehennem'e gelirler. Zira; onların mercii elbette Cehennem'dir.] Çünkü; başka mercileri yoktur. Koyunu çobanın ağıldan çıkarıp suya götürüp tekrar ağıla getirdiği gibi zebaniler de bunları Cehennem'in bir mahallinde olan suya götürür, tekrar yerlerine getirirler.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile (ثُمَّ) kelimesi bu makamda taahhur ve temdid-i müddet içindir. Çünkü; zakkumu eklettikten bir müddet sonra sudan içeceklerine işaret için (ثُمَّ) gelmiştir.
(شَوۡبً۬ا) karıştırmak manasınadır. (جِعَهُمۡ) gayet sıcak sudur. Binaenaleyh; gerek zakkum ve gerek hamim her ikisi de ehl-i Cehennem'in azaplarını teşdid içindir. Çünkü hamim denilen su, içince barsaklarını dökecek kadar sıcaktır.
Cennet-i A'lâ'nın ayrı ayrı tabakaları olduğu gibi Cehennem'in de ayrı ayrı derekeleri vardır ki ateşle azap, açlıkla azap, açlık derdiyle zakkumdan yemekle azap ve hararetin verdiği ilcaat üzerine sıcak sudan içmekle azap gibi.

4718
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azaplarının şiddetini beyandan sonra azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّہُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ (69) فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمۡ يُہۡرَعُونَ (70)

buyuruyor.
[Kâfirler şu beyan olunan azaba müstehaklardır. Zira; onlar babalarını dalâlette buldular, onların izlerine ittibâ' ve iktidaya sür'at ettiler. Hatta dakika bile fevtetmeksizin babalarını taklid ederlerdi.] Çünkü; babalarının meslekleri hak veya batıl olduğuna dair tetkikatta bulunmazlar ve sülük ettikleri mesleğin hakkaniyetine müteallik ellerinde bir delil olmadığı halde hiç düşünmeksizin takib ederlerdi.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet kâfirlerin envâ'-ı azaba istihkaklarının illetidir. Binaenaleyh; taklidin mezmum olduğuna dair Kur'an'da başka âyet olmasa taklidi zem yönünden bu âyet kâfidir. Çünkü envâ-ı azaba duçar olmalarının sebebi; ancak itikadiyatta babalarını bilâ tahkik taklid etmeleri olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
(يُہۡرَعُونَ) ihrâ'dandır. İ h r a ' ; birşeye sür'atta şiddet etmek ve acele koşmak manasınadır. Şu halde «Bunlar pederlerinin itikatlarını kabulde delile ve nazariyata bakmaksızın alelacele kabul ediverdiler» demektir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile envâ'-ı azaba duçar olmalarının illeti ve delili olunca takriri şöyledir: «Kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır. Zira; onlar babalarını dalâlette buldukları halde taklid etmişlerdir. Her kimseler ki dalâlette olanları taklit edeler, onlar envâ'-ı azaba duçar olurlar. O halde kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır.»

4719
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin itikatları yalnız batılı taklitten ibaret olduğunu beyandan sonra Resûlünü tesliye etmek üzere :

وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَڪۡثَرُ ٱلاًَوَّلِينَ (71)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki bunlardan evvel geçen ümmetlerin çokları dalâlette oldular.]

Yani; ey Habibim ! Senin kavminin küfürlerinde ısrarla seni tekziplerine mahzun olma. Zira; muhakkak olarak yeminle seni temin ederim ki küfürde devamla resûllerini tekzib etmek senin kavmine mahsus değildir. Çünkü; senin kavminden evvel geçen ümmetlerin ekserisi küfrü irtikâpla resûllerini tekzib etmişlerdir. Binaenaleyh; bu hal senden evvel geçen resûllerin başlarından geçip ekser-i ümmetlerin âdetleri olunca senin mahzun olmaman lâzımdır. Çünkü; belâ umum olunca tayyib olur. Şu halde âlemde her zaman carî olan ahvale esefte bir manâ yoktur.

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيہِم مُّنذِرِينَ (72) فَٱنظُرۡ ڪَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ (73) إِلاً عِبَادَ ٱللهُِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (74)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan geçmiş olan ümmetlere nar-ı cahîm ile onları korkutucu nebiler gönderdik, onlar iman etmediler. Binaenaleyh; sen nazar et, gör ki onların akıbetleri ne oldu? Alemde kendilerinin nişanları kalmadığı gibi ekserisinin harabeleri bile kalmamıştır. Ancak Allah'ın halis kulları dalâleti terkle iman ettiklerinden dolayı helâk olmamış ve akıbet muzaffer ve necata vasıl olmuşlardır.] Çünkü; bunlar nebilerinin inzarından mütenebbih olarak saha-i selâmete çıkmışlar, ihlâsları sayesinde derecât-ı Cennete nail ve lûtf-u İlâhiye mazhar olmuşlardır.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ibad lâfzının lâfza-i celâle izafeti ibadın şanlarına ta'zim içindir ki ibadetlerinde ihlâs ettiklerinden dolayı ta'zime şayan olduklarına işaret olunmuştur. İbadı ihlâsla tavsifte kâfirlere ta'riz de vardır. Yani «kâfirler de Allah'ın kullarıdır, amma ihlâsları yok» demektir. Çünkü kulluktan maksat; ihlâsla ibadet olduğundan ihlâsla ibadeti olmayan kimselerde Allah'ın kulları iseler de keenne onlar Allah'ın kulları değil gibidirler. Çünkü; kulluğun vazifesini ifa etmediklerinden kullukta kasır ve noksan kalmışlardır.

4720
***
Vâcib Tealâ ümem-i salifenin hallerine icmalen işaret buyurduktan sonra bazılarının hallerini tafsil etmek üzere :

وَلَقَدۡ نَادَٮٰنَا نُوحٌ۬ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ (75) وَنَجَّيۡنَـٰهُ وَأَهۡلَهُ ۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ (76)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûbiyetime yemin ederim ki Nûh (A,S.) bizi çağırdı, tazarru' ve niyaz etti. icabet ediciler ne güzel icabet edicidir. Biz Azîmüşşan Nûh ave Nûh'un ehl ü ıyaline kerb-i azîm olan helâkten necat verdik.]

وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُ ۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ (77)

[Biz onun zürriyetini ancak bakî kıldık ki dünyada onun zürriyetinden başka kimse kalmadı.]

Yani; nice seneler Nûh (A.S.) kavmini imana davet edip imandan imtina' etmeleri üzerine imanlarından ümidi kesilince onların müptelâ olacakları tufana garkolup helâk olmaktan kendini ve evlâd ü ıyalini kurtarmak sadedinde bize tazarru' ve niyazla sadâsını kaldırdı. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan onun duâsına icabet ettik, ne güzel icabet edicidir Biz Azîmüşşan. Nûh'u ve ehl ü ıyalini kavminin eza ve şetminden halâs ve kavminin isyanda devamı üzerine tufan gibi bir dehşetli gazab-ı İlâhiden necat verdik ve Nûh'un kavmini âlemde ibka ettik.
Hz. Nûh'un nidasına Cenab-ı Hakkın icabeti pek büyük nimet olduğuna işaret için mücîb lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü Vâcib Tealâ'nın icabeti; birçok cemmi gafîrin icabeti gibi menfaattar demektir. Nimet-i icabetin Hz. Nûh'un nidası üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; ağlamayan çocuğa meme verilmez değildiği gibi Hz. Nûh da tazarru' ve niyazda bulunmasa icabet vuku bulmazdı. Binaenaleyh; insan için her umurunun husulünde Cenab-ı Hakka yalvarmaktan halî kalmamak lâzımdır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Hz. Nûh vak'âsının azametine ve kıdemine binaen Nûh (A.S.) ın kıssası sairleri üzerine takdim olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette k e r b - i a z î m le murad; kavm-i Nûh'un ezaları ve fena sözleri ve istihzalarıdır, yahut tufandır. Lâkin her ikisinin murad olunmasında da bir mani yoktur. Zira; Cenab-ı Hak Nûh (A.S.) ı her ikisinden de kurtarmıştır.
4721
Bu âyet; tufarı-ı Nûh'tan sonra dünyada mevcut insanların cümlesi Nûh (A.S.) ın neslinden olup başka nesilden olmadığına delâlet eder. Çünkü; Hz. Nûh'un neslinin bekası haşra delâlet eden (هم) zâmiriyle varid olmuştur. Zira; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nûh (A.S.) gemiden çıkınca kendisiyle beraber olan müminlerin cümlesi vefat eder, ancak üç oğulları ki (Ham), (Sam), (Yafes), kendi ve onların evlâd ü ıyaHeri kalır. Arap, Paris ve Rum kavimleri Sam neslinden; Sudan ve havalisi akvamı Ham neslinden ve Türk akvamı Yafes neslindendir.
Hulâsa; Nûh (A.S.) ın Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyazda bulunduğu ve bu niyaz üzerine Vâcib Tealâ onu ve ehlini helâkten halâs buyurduğu ve Hz. Nûh'un neslinin âlemde bakî kaldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın nidasına icabetin neticesi necat olduğunu ve zürriyetin ilâyevmilkıyam bekasını beyandan sonra Nûh (A.S.) ın zikr-i cemilinin bekasını beyan etmek üzere :

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِى ٱلاًَخِرِينَ (78) سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ۬ فِى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (79) إِنَّا كَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (80)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Nûh (A.S.) üzerine Nûh'tan sonra gelecek enbiya ve ümmetlerin dillerinde zikr-i cemil bıraktık. Binaenaleyh; onların cümlesi Nûh'a ta'zîm ve tekrim olmak üzere (سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ۬ فِى ٱلۡعَـٰلَمِينَ) duâsını zikirle senasına devam ederler.] Yani (سَلَـٰمٌ عَلَىٰ نُوحٍ۬ فِى ٱلۡعَـٰلَمِينَ) demek «Enbiya ve havas-ı ümmet tarafından teslim, tazîm dünyada ve ahrette Nûh üzerine olsun» demektir. Şu halde ilâyevmilkıyam insanlar bu minval üzere duâ ile meşgul olurlar. [Ve biz Nûh (A.S.) ı hüsn-ü ceza ile cezalandırdığımız gibi kullarımızdan erbab-ı ihsanı böylece cezalandırırız. Çünkü ihsanın cezası; ayn-ı ihsandır.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu selâm Nûh (A.S.) a insanlardan olduğu gibi Vacib Tealâ tarafından ve meleklerden olmak ihtimali de vardır. Binaenaleyh; «Nûh (A.S.) a selâm; cümle ins ü cinden, meleklerden ve Allah-u Tealâ'dan vardır» demektir. Bu selâmla duâ ve senaya nail olması Allah-u Tealâ'ya ibadette ve nasla muamelede ihsan üzere bulunmasıdır. Zira; Nûh (A.S.) a şu selâmın ihsanı üzerine mükâfat ve ihsan üzere mücazat olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın zikr-i cemilini âlemde ibka ettiğini ve ibkanın sebebi Hz. Nûh'un erbab-ı ihsandan olduğunu beyandan sonra ibkanın ikinci sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّهُ ۥمِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (81)

buyuruyor.
[Nûh (A.S.) bizim mümin kullarımızdandır.]

Yani; biz Nûh'un zikr-i cemilini âlemde ibka ettik. Nasıl ibka etmeyelim? Elbette ibka ederiz. Zira; Nûh (A.S ) bize iman ve kemaliyle mütevekkil olup cümle umurunu bize tefviz eden havass-ı bendegânımızdandır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman'ihsanda dahil olduğu halde imanın esaletine ve celâlet-i kadrine işaret için Nûh (A.S.) ın zikr-i cemilinin ibkâsına birinci merrede sebep olan erbab-ı ihsandan olduğunu zikirden sonra ikinci merrede imanı zikir buyurmuştur.

4723
***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın bazı evsaf ve mezâyâsmı beyandan sonra kavminin tufana garkolduğunu beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلاًَخَرِينَ (82)

buyuruyor.
[Biz Nûh'u ve Nûh'un etbâ'ını envâ'-ı ihsanla taltif ettikten sonra Nûh'a iman etmeyen kâfirleri gazab-ı İlâhimiz eseri olarak tufana garkettik.] Çünkü; insanlarda eşref-i makam ve a'zam-ı derecât iman olduğundan Nûh ve Nûh'un etbâ'ı ihlâs üzere iman ettiklerinden imanları necatlarına, dünya ve âhiret saadetlerine sebep olmuştur. Amma kâfirlerde sebeb-i necat olan iman bulunmadığından kahr-ı İlâhiyle helâk olup gitmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ kullarını inzar için resûller gönderdiğini ve rusûl-ü kiramdan Hz. Nûh'un kıssasına işaretten sonra Hz. İbrahim'in kıssasını zikretmek üzere :

وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٲهِيمَ (83)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) Nûh'a tâbi' olanlardandır.]
Yani; usul-ü dinde ve itikad-ı hak olan tevhidde İbrahim (A.S.) Nûh (A.S.) a tâbi' olan zümredendir. Çünkü; usul-ü itikatta cümle enbiyanın şeriatı birdir. Binaenaleyh; şeriatların ihtilâf; furu-u a'mâldedir. Şu kadar ki Nûh'la İbrahim (A.S.) şeriatları ekser-i mesail-i feriyede ittifak ettiklerinde işaret için İbrahim (A.S.) Nûh (A.S.) ın mesleğine sülük eden ve sünnetine ittibâ' edenlerden olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran din-i İlâhide son derece salâbette ve tekzib edelerin ezalarına sabretmekte İbrahim (A.S.) Nûh (A.S.) a tâbi' olanlardandır.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nûh (A.S.) la İbrahim (A.S.) beyninde geçmiş olan müddet ikibinaltıyüzkırk(2640) senedir. Ve bu müddet zarfında iki nebi ba'solunduğu mervidir ki onlar da Hûd ve Salih (A.S.) dır.

4724
***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) a İbrahim (A.S.) ın ekseri ahkâmda tâbi olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) ın bazı evsaf-ı cemilesini beyan etmek üzere :

إِذۡ جَآءَ رَبَّهُ ۥ بِقَلۡبٍ۬ سَلِيمٍ (84)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen zikret şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) Rabbisine şirkten ve cemi günâhlardan salim bir kalple geldi.] Çünkü; İbrahim (A.S.) ın Rabbisine ihlâs-ı tammı olduğu gibi kalbi şek ve şirkten, buğz u adavetten, kin ve hasetten salim, gayrın hukukuna tecavüzden mahfuzdu. Zira İbrahim (A.S.) ın hali; nefsine muhabbet ettiği şeye gayrılar için de muhabbet etmekti, ömrü oldukça taharet-i kâmile üzere gezer ve yaşardı.
İbrahim (A.S.) ın cümle günâhlardan, efkâr-ı fasideden ve ağraz-ı batıladan tahir olarak vefat ettiğine işaret için kalb-i âlîleri selâmetle tavsif ve kalbi çirkâb-ı maâsîden salim kılmak insan için bir meziyet-i ulviye olduğuna işaret zımnında İbrahim (A.S.) ın kalbinin selâmeti cemi-i mezâyâsı üzerine takdim olunmuştur.

4725
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın selâmet-i kalple Rabbisine geldiğini beyandan sonra selâmet-i kalbin asarından olmak üzere İbrahim (A.S.) ın kavmini ve bilhassa pederini itikad-ı hakka davet ettiğini beyan etmek üzere :

إِذۡ قَالَ لاًَُبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ (85) أَٮِٕفۡكًا ءَالِهَةً۬ دُونَ ٱللهُِ تُرِيدُونَ (86)

buyuruyor.
[Zikret ey Nebiyy-i Muazzam ! Şol zamanı ki o zamanda İbrahim pederine ve kavmine «Siz hangi şeye ibadet edersiniz, Allah'ın dûnunda iftira olarak ma'budlar mı murad edersiniz?» dedi.] Bu sözüyle onları ikaza çalıştı. Çünkü; Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz etmenin iftira ve batıl olduğunu onlara anlatmak istedi.
Bu âyette hemze; istifham-ı inkârî ve tevbih için olduğundan bu sözüyle İbrahim (A.S.) Allah'ın gayrı bir takım taştan ve ağaçtan yapılmış putları ma'bud ittihaz ettiklerinden dolayı onları tevbih, tekdir ve bu misilli ibadete lâyık olmayan şeylere ibadet ettiklerinden dolayı kendilerinin tekdire müstehak olduklarına da işaret etti. Çünkü; o putlar levazım-ı ulûhiyetten ve mukteza-yı rububiyetten ârî birtakım âciz ve denî şeylerden ibaret olduğu cihetle ednâ aklı olan bir kimse indinde bile onlara ibadet etmek batıl ve emr-i münker olduğu meydanda bulunduğu cihetle onları ma'bud ittihaz eden ahmaklar her zaman tevbihe şayandırlar.
Bu makamda münker olan şeyin ifk ü iftira olduğuna işaret için hemze-i istifham; ifk üzerine dahil olduğu gibi (أَٮِٕفۡكًا) lâfzı da fiil üzerine takdim olunmuştur ki itikatlarının esası iftira.üzerine bina kılındığına dahî işaret vardır.
Âyette (مَاذَا) lâfzı tahkiri iş'âr ettiğinden İbrahim (A.S.) söze başlarken ma'budlarının hakir şeyler olduğuna dahî işaret buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kavminin itikatları ifk ü iftira üzerine bina olunduğunu beyandan sonra bu cinayetin menşeini

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (87)

buyuruyor.
[«Ey müşrikler ! Âlemin Rabbisine sizin zannınız ve itikadınız nedir?»]

Yani; İbrahim (A.S.) kavmine hitaben «Siz birtakım âciz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bu âlem-i mükevvenatı terbiye ve her cüz'ünü kemâle îsâl eden Allah-u Tealâ'ya itikadınız nedir? Şu cemadat ma'bud olmakta Rabbi Tealâ'ya şerik olur mu? Veyahut Vâcib Tealâ'yı haşa cemadat cinsinden mi zannediyorsunuz ve onları Allah-u Tealâ'ya müsavî mi addediyorsunuz, haliniz nedir?» demekle kavmini insafa davet etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) bu suâliylc Cenab-ı Hakkın ibadete elyak olup ondan başka ibadete ehil bir kimse olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü Vâcib Tealâ'nın âlemlerin Rabbisi olduğunu beyan etmek; şeriki ve naziri olmadığını beyan etmektir. Zira; bütün âlemlere feyz ve neşv ü nema veren ancak Vâcib Tealâ'dır. Bunun haricindeki itikat, evham ü hayalâttan ibarettir, ibrahim (A.S.) bu kelâmıyla kavminin hamakatını meydana koymuştur. Çünkü kelâmının hulâsası; «Siz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bütün âlemin halikı ve mürebbisi olan Vâcib Tealâ, sizin itikadınızca acaba ne olur ve ne diyorsunuz?» demek istedi.

4726
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kavminin itikatlarının batıl olduğunu beyan ettiğini zikrettikten sonra edille-i akliye ve hariciyeyle kavmini iknaa çalıştığını beyan etmek üzere :

فَنَظَرَ نَظۡرَةً۬ فِى ٱلنُّجُومِ (88) فَقَالَ إِنِّى سَقِيمٌ۬ (89) فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ (90)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) nücum kitaplarına baktı, kavmine «Ben hastayım» dedi. Hastalığını işitince kavmi ondan arkasın arkaya firar ettiler.]

Yani; İbrahim (A.S.) kavminde emare-i salâh göremeyince onların itikatlarının butlanını edille-i akliyeyle onlara göstermfek ve küfriyatlarını açıktan açığa meydana koymak fikrine binaen ilm-i nücum kitaplarına baktı. Çünkü; kavmi ilm-i nücuma pek ziyade ehemmiyet verdikleri gibi bazı havadisi yıldızlardan istidlal ettiklerini itikad ettikleri cihetle onların itikatları üzere ilm-i nücuma nazar etti, «Ben hastayım» dedi. Zira; kendisine nöbet geldiği bir zaman olduğundan hastayım sözü yalan değildi. Ben hastayım deyince kavmi ondan zaman fevtetmeksizin firar ettiler. Çünkü; o diyarlarda veba çok olduğundan hastalıktan vo onun sirayetinden pek ziyade korkarlardı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile vak'a şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) ın kavminin âdetleri bayram günleri kurbanlar keserler, taamlar pişirirler, ibadethanelerine götürüp putlarının yanlarına korlar. Bayram mahalline giderler, güler, oynar, şenlikler yaparlar, badehu dönerler, ma'bedhanelerine gelirler ve putlarının yanında teberrüken pişirdikleri yemekleri yerlerdi. Bir bayram günü İbrahim (A.S.) a bayram yerine gidilmesini teklif etmeleri üzerine İbrahim (A.S.) gitmemek ve bunlar bayram yerine gidince putlarını kırmak, putlardan onlara bir fayda olmadığını bildirmek ve itikatlarının butlanına delil serdetmek fikriyle onlara hastalık özrünü dermeyan etti. İbrahim (A.S.) ın hastalığına "gelince; hakikatta kendisinde humma hastalığı vardı, yahut onların küfriyatma kederinden kalbi hastaydı, yahut başkaca vücudunda bir inhiraf vardı. Binaenaleyh; hastayım sözünde asla yalan şaibesi yoktu. Çünkü; az çok vücudunda bir hastalık vardı ve bu hastalığını da onların itimad ettikleri ilm-i nücuma bakarak onunla istidlal eder gibi gösterdi ki özrünü kabul etsinler ve bayram yerine götürmeye ısrar etmesinler.

***
Vâcib Tealâ kavm-i İbrahim'in bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) ın putlara vâki olan muamelesini beyan etmek üzere :

فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِہِمۡ فَقَالَ أَلاً تَأۡكُلُونَ (91) مَا لَكُمۡ لاً تَنطِقُونَ (92) فَرَاغَ عَلَيۡہِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ (93) فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ (94)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) hastalık bahanesiyle bayram yerine gitmeyince kâfirlerin ma'budları cihetine meyletti ve o tarafa yürüdü de putlara hitaben «Siz yanınızda bulunan taamlardın yemez misiniz, ne oldu size, söz söylemiyorsunuz?» dedi ve putların yanlarına meyille yaklaştı ve sağ eliyle vurup kırmaya başladı. Bunu haber alan kâfirler sür'atle İbrahim (A.S.) a geldiler.] 4728

İbrahim (A.S.) ın putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemezsiniz?» demesi tehekküm ve istihza, içindir, hakîkî bir suâl değildir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye iktidarları olmadığım bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. Onlar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsunuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size arr zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yaklaştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu haber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) ın muhalefetini de bildiklerinden İbrahim (A.S.) ın kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın putları kırdığını ve bu şayia üzerine kavminin huzur-u İbrahime geldiklerinde İbrahim (A.S.) ın onlara hitaben söylediği sözlerini beyan etmek üzere :

قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ (95) وَٱللهُِ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ (96)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) ın kavmi huzuruna gelince onlar söze başlamadan evvel İbrahim (A.S.) söze başladı, dedi ki «Siz kendi elinizle yontup keser ve törpüyle yaptığınız şeylere mi ibadet eder ve onları ma'bud ittihaz edersiniz, ma'bud ittihaz ettiğiniz cemadatta ulûhiyete lâyık bir sıfat var mıdır ki ibadete lâyık görüyorsunuz, birtakım kendi elinizle yaptığınız cemadata ibadet etmekten utanmıyor musunuz? Halbuki sizi ve sizin ibadet ettiğiniz ma'budunuzu ki o taşları ve ağaçları Allah-u Tealâ halketti. Binaenaleyh; 4729 ibadetinizi Allah-u Tealâ'ya hasretmeniz lâzımdır» demekle kavmini putlara ibadetten mene çalıştı ve tarik-ı hakka davette sa'y-i beliğ gösterdi.]

İbrahim (A.S.) putlara ibadetin bir emr-i münker olduğuna işaret için kelâmının bidayesinde istifham-ı inkârîyle irad eylemiştir ki onlar söze başlamaksızın ma'budlarının batıl olduğunu beyan etti ve ma'bud-u hakîkînin kim olduğunu onlara bildirdi. Bu âyet-i celile, gerek kulların kendileri ve gerek işledikleri işleri Vâcib Tealâ'ya müstenid olup, Halik ancak Allah-u Tealâ olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezilenin «Kul fiilini haliktır» sözleri ve itikatları bu âyetle merdud ve batıldır.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kavmini delâil-i kafiyeyle ilzam ettiğini beyandan sonra onların âmmeye karşı acizlerini bildirmemek ve kalplerinde olan buğz u adavetleri nispetinde ahz-ı intikam ve îza etmek cihetini iltizam ederek esna-yı müşaverede irad ettikleri sözlerini ve netice-i müşaverelerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُ ۥ بُنۡيَـٰنً۬ا فَأَلۡقُوهُ فِى ٱلۡجَحِيمِ (97)

buyuruyor.
[Onlar ibrahim (A.S.) a delil getirmekle mukabele edemeyince esna-yı müşaverede bazıları bazılarına «İbrahim için bir bina yapın, o binayı ateşle doldurun, İbrahim'i ateşin içine atın» dediler.] Gerçi bu âyette ebniyenin keyfiyetine delâlet yoksa da bazı rivayete nazaran 30 arşın yüksek ve 20 arşın eninde olduğu ve bu binayı odunla doldurup ateşin alevi semaya ser çektiği bir zamanda İbrahim (A.S.) ı mancınıkla ateşe attıkları mervidir.

***
Vâcib Tealâ bu ateşe atmaktan maksatlarının ne olduğunu beyan etmek üzere :

فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدً۬ا فَجَعَلۡنَـٰهُمُ ٱلاًَسۡفَلِينَ (98)
buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) ı ateşe atmaktan maksatları ondan ahz-ı intikam hususunda hile yapmak suretiyle kendilerini âleme karşı âlî ve kuvvetli göstermekti. Lâkin bu hileleri üzerine tedbirlerinin hilâfına biz onları gayet zelil ve hakir kıldık. Binaenaleyh; maksatlarına nail olamadılar.] Çünkü; İbrahim (A.S.) ı yakmak için bin müşkülâtla yaktıkları ateşleri İbrahim (A.S.) hakkında çayır, çimen, gül, gülistan olmuştur. Şu halde emekleri zayi olup sa'yleririnin faydasını göremediklerinden ümid ettikleri ulviyetten mahrum ve âleme karşı rüsvâ olmuşlardır. Zira; İbrahim (A.S.) ın mazarratına olarak vâki olan teşebbüsleri onun menfaatma, kendilerinin mazarratına zuhur etmiş, âleme karşı sefil, rezil ve me'yus olmuşlardır. Bunların bu hareketleri İbrahim (A.S.) ın şanını yükseltmiş ve nübüvvetine burhan-ı alenî olmuştur ki narın onun hakkında çayır, çimen olması mu'cize-i azîmedir.
(ًَسۡفَلِينَ ا) , (لِينَ اذَ) manasınadır. Yani «Zelil olanlardan daha ziyade zelil kıldık» demektir.

4731
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kâfirler tarafından ateşe konulduğunu beyandan sonra ateşten çıktıktan sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَقَالَ إِنِّى ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّى سَيَہۡدِينِ (99) رَبِّ هَبۡ لِى مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (100) فَبَشَّرۡنَـٰهُ بِغُلَـٰمٍ حَلِيمٍ۬ (101)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) Nemrud'un ateşinden çıkınca «Ben Rabbimin bol rahmetine ve taraf-ı inayetine giderim, umarım ki Rabbim beni rahat edeceğim ve kalbim mutmain olacak bir mahall-i mübareke hidayette kdar. Ya Rabbi ! Bana salihler zümresinden bir oğlan ver» demekle Rabbisine tazarru' ve niyaz etti. Binaenaleyh; biz onun duâsını müstecap kılarak hilimle muttasıf bir oğlanla tebşir ettik.]

Yani; a'danın çokluğundan dolayı İbrahim (A.S.) emin bir mahalle hicret etmek murad etti. Çünkü; dünyada hiçbir kimseye reva görülmeyen ezayı düşmanları İbrahim (A.S.) a lâyık gördüklerinden tahammül mümkün olamadığı cihetle hicrete karar vermesi üzerine Vâcib Tealâ Şam cihetine hicret etmesini vahiy buyurdu. İşte o vakit İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin bana emrettiği mahalle gidiciyim, umarım ki Rabbim benim dînî ve dünyevî maksatlarımın husule geleceği memlekete beni îsâl eder» demekle suret-i kafiyede hicret edeceğini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile düşmanın çok olduğu mahalden hicret vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a nusretini vaad ettiği halde düşmanlarının çokluğundan dolayı hicratine müsaade buyurunca bu misilli mahzura binaen avam-ı nasın hicreti evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; diyanetçe selâmet olan mahalle hicretin vücubunda şüphe yoktur.
İbrahim (A.S.) Şam cihetine hicret edip Arz-ı Mukaddes'te karar edince Cenab-ı Hak'tan ismini ihyâ edecek ve arkasında kalacak ve iyiler zümresinden olacak bir oğlan istedi. Zira; kâfirleri dine davet hususunda kendine yardım ve diyar-ı gurbette kendisiyle Cinsiyet edecek oğlan olduğu için oğlan evlâdı istemiş ve Cenab-ı Hak da duâsını kabul buyurmuştur.
Hulâsa; maksad-ı sahihe mebni bir memleketten diğer memlekete hicretin meşruiyeti ve sulehadan olmak üzere çocuk istemenin cevazı ve hilim sıfatının evsaf-ı memduha-i azîmeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4732
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) a bir oğlan ihsan ettiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) la beraber oğlunun bazı umur u hususa sa'yetmeye başladığı zamanda vâki olan hadisatı beyan etmek üzere :

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡىَ قَالَ يَـٰبُنَىَّ إِنِّىٓ أَرَىٰ فِى ٱلۡمَنَامِ أَنِّىٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰ‌ۚ

buyuruyor.
[Vakta ki İbrahim (A.S.) ın oğlu kendisiyle beraber umur-u maişete sa'yeder olup, mesalih-i mühimmede pederine yardıma başlayınca İbrahim (A.S.) şef katından naşi oğluna rü'yasını hikâyeye başladı, dedi ki «Ey oğulcağızım ! Ben rüyada görüyorum ki Allah-u Tealâ'ya kurban için ben seni kesiyorum. Binaenaleyh; bak, gör ! Şu rüyada sen ne tefekkür eder düşünürsün, Allah'ın şu iptilâsına sabreder misin, etmez misin?» demekle oğlunun reyine müracaatla istişare etti.]

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) leyle-i terviyede bu rüyayı görmüş, lâkin şeytanî midir, yoksa rahmani midir diye şekketmiş ve arefe günü tekrar görünce rahmani olduğunu bildiğinden o güne arefe denmiştir. Üçüncü günü tekrar görünce emr-i kat'i-i İlâhi olduğunu bildiğinden ve kurban kasdettiğinden o güne yevm-i nahir yani kurban günü denmiştir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) oğluna ip ve bıçak alıp odun getirmek için dağ başlarına gideceklerini beyan eder. Çünkü; odun için dağa gitmek âdetleriydi. Âdetleri veçhüzere ip, balta ve bıçak aldılar, (Mina) denilen mahalle varınca İbrahim (A.S.) oğluna rüyayı hikâye ve taraf-ı İlâhiden böyle bir iptilâ ve imtihan olduğunu beyanla işi istişareye havale etti. Şu zebholunmakla emrolunan İshak (A.S.) mıdır, yoksa İsmail (A.S.) mıdır? İhtilâf varsa da esah olan İsmail (A.S.) dır. Zira; İbrahim (A.S.) ın hicretinden sonra tebşir olunan İsmail (A.S.) dır. Çünkü; bu sûrede zebih kıssası hitam bulduktan sonra İshak (A.S.) la tebşir olunması zebha mukarin olan tebşirin İsmail (A.S.) hakkında olduğuna delâlet eder. Zira; ma'tufun ma'tufunaleyhin gayrı olması kavaid-i Arabiye iktizasındandır.
Resûlullah'ın «Ben iki zebihin oğluyum» buyurması da kurban olunmasıyla emrolunanın İsmail (A.S.) olduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah'ın ceddi (Abdülmuttalib) zemzem kuyusunun tathirinde kolaylık olursa on oğlundan birini kurban edeceğini nezretmiş ve suhulet görülmesi üzerine nezrini ifa etmek için oğlanları beyninde kur'a çekmiş ve kur'ada Resûlullah'ın pederi (Abdullah) Hazretlerinin ismi çıkmıştır. Binaenaleyh Resûlullah'ın i k i z e b i h le muradı; cedd-i a'lâsı İsmail (A.S.) ve pederi Hz. Abdullah'tır. Kurban olmak için çekilen kur'ada Abdullah'ın ismi çıkınca Abdülmuttalib oğlu bedelinde yüz deve kurban ettiğinden bu esasa riâyeten şeriat-ı Ahmediyede insanın diyeti yüz deve olmak meşru kılınmıştır. Zebih vak'asının Mekke'de olması da kurban kılınmasıyla emrolunanın İsmail (A.S.) olup İshak (A.S.) olmadığına delâlet eder. Zira; çocukluğundan beri Mekke'de neş'et ederek ikamet eden İsmail (A.S.) dır. Halbuki İshak (A.S.) Şam cihetinde ve Kudüs-ü Şerif civarında neş'et ve ikamet etmiştir.

4733
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın oğluna rüyayı hikâyesini beyandan sonra bu teklife karşı oğlunun cevabını beyan etmek üzere:

قَالَ يَـٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُ‌ۖ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱللهُِ مِنَ ٱلصَّـٰبِرِينَ (102)

buyuruyor.
[Pederi oğlunu kurban yapmakla memur olduğunu beyan edince oğlu «Ey babam ! Emrolunduğun şeyi işle, İnşaallah sen beni sabredici kimselerden bulursun» dedi.] ki İsmail (A.S.) ın bu sözü tevfik-ı İlâhiye yapışmak ve kaza-yı İlâhiye razı olmak suretiyle kemal-i itaat ve inkıyadına delâlet eder, kendisinin sâbirler zümresinden olacağını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmekle pederine de sabır tavsiye etmiş oldu. Çünkü; pederde olan şefkat icabı sabırsızlık ihtimali olduğundan kendisinin sabredeceğini beyan etmesi pederinin şefkatına iltifat etmeyip sabretmesini müstelzimdir.

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile şu teklif gayet meşakkat ve endişeyi mucip olduğundan birden vürud etmedi, belki uyku halinde tedriç suretiyle gelmiştir ki vakit geçmekle kalbi rahat olsun. Çünkü; böyle bir emrin alelacele gelmesinde insanın ne yapacağını şaşırması ve hayrete düşmesi âdetidir. Binaenaleyh; kelb-i nebevilerini alıştırmak ve ıztırabını defetmek için tedriç sureti ihtiyar olunmuş ve kemâl-i itaat ve inkıyadlarına işaret için kurbanla emir rüya suretiyle gelmiştir. Çünkü; uyku halinde gelen bir emre bu kadar sür'atla itaat eden bir kimsenin uyanık halinde gelen bir emre daha ziyade sür'atla itaat edeceği evleviyetle sabit olduğundan şu imtisalin kemal-i ihlâsa delâlet edeceğinde şüphe yoktur. Oğluyla istişarenin hikmeti de bu olduğu gibi oğlunun taat-ı İlâhiyede sabrı pederine zahir olmakla kurretülayn olsun, pederi oğlunun sıfat-ı hilimde şu büyük mertebeye ve sabırda derece-i âliyeye baliğ olduğunu bilmesi ve oğlunun âhirette çok sevaba nail olmasıdır. Ma'siyetten halâs olmaz, ancak ismet-i İlâhiyeyle ve taat üzere kuvvet olmaz; ancak tevfik-i İlâhiyle olmasına binaen İsmail (A.S.) şu iptilâya sabrını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmiştir.

4734
***
Vâcib Tealâ pederinin oğluyla istişarelerini beyandan sonra her ikisinin emr-i İlâhiye inkıyad üzere ittifak ettiklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُ ۥ لِلۡجَبِينِ (103)

buyuruyor.
[Vakta ki pederi ve oğlu her ikisi de emr-i İlâhiye inkıyada ittifak ettilerse İbrahim (A.S.) oğlunu sağ canibi üzerine yatırınca alnının bir tarafı yere yamandı. İşte o vakit her ikisi de saâdet-i uzmâya erdiler.] Ve İbrahim (A.S.) teveccüh-ü tamla hakkın canib-i manevîsine teveccüh etti. Binaenaleyh; dergâh-ı ulûhiyette nail olacağı kurbiyete nail oldu.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile şu vak'a (Mina) da elyevm kurban kesilen mahalde veyahut (Mina) nın mescidine yakın bir mahalde olmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu yatırıp bıçağı İsmail (A.S.) ın boğazına birkaç defa çalmışsa da bıçak kesmeyince hayrete düştü. İsmail (A.S.) pederine yüzü üstüne yatırtıp pederinin yüzünü görmemesini ta'rif etti. Çünkü; yüzüne bakmasıyla şefkati bıçağı şiddetle çalmasına mani olduğundan kesmedi zannetti. Halbuki ta'rif veçhüzere yatırdı, bıçak yine kesmedi. Çünkü İbrahim (A.S.) her ne kadar çalışsa irade-i İlâhiye bıçağın kesmemesine taallûk ettiği için çalışmada fayda yoktu, zira; İbrahim (A.S.) kesmekle bıçak ise kesmemekle me'murdu. Vâcib Tealâ ise koç gönderip İsmai'li bıçaktan ve İbrahim (A.S.) ı da iptilâ ve hüzn ü kederden kurtarmak üzere Cibril'e emrediyordu. İşte şu vak'a bir emr-i İlâhinin insanlar hakkında zahir-i hale nazaran ne kadar müşkül görünse inkıyad lâzım olup onun içyüzünde birçok hikmetler olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-i itaatlarını beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere :

وَنَـٰدَيۡنَـٰهُ أَن يَـٰٓإِبۡرَٲهِيمُ (104) قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآ‌ۚ إِنَّا كَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (105)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan nida ettik, dedik ki «Yâ İbrahim ! Muhakkak sen rüyayı tasdik ve rüyanın mukaddematına başlamakla emrimize imtisal ettin. Ve bizim rızamızı tahsil için gözün nûru oğlunu kurban etmeye razı oldun ve biz seni dostluk mertebesinde sabit kadem bulduk, bizim emrimizi yerine getirmeye ihlâs üzere çalışınca ihsan ettik. Bizim sana ihsan ettiğimiz gibi cümle ehl-i ihsanı böylece cezalandırırız. »]

İbrahim (A.S.) emr-i İlâhiye kemal-i ihlâsla imtisal ettiğinden bizzat nida-yı İlâhiye ve ihsan-ı subhânîye nail olmuştur. Çünkü; baba oğul her ikisi de emr-i İlâhiye teslimiyet gösterince saâdet-i uzmâya nail oldular.

4736
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın rüyayı tasdik ettiğini beyandan sonra emrolunan kurban meselesinin emr-i azîm olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ هَـٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَـٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ (106) وَفَدَيۡنَـٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمٍ۬ (107)

buyuruyor.
[Şu emrolunan kurban meydanda bir iptilâdır. Biz Azîmüşşan İsmail (A.S.) bedelinde bir büyük koyunu feda ettik.]

Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve iptilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermeksizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz İsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. Onların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u tahammülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail olsunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) hatiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. ibrahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Cenab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a arız olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çünkü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun halâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsif olunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edeceğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şeytan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.
Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vâcib Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vâcib Tealâ'ya isnad olunmuştur.

4737
***
Vâcib Tealâ o vakitte İbrahim (A.S.) a vâki olan in'âmla kalmayıp ilâyevmilkıyam hüsn-ü senasını ibka ettiğini beyan etmek üzere :

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِى ٱلاًَخِرِينَ (108) سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٲهِيمَ (109) كَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (110)

buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) a cümle-i ihsanımızdan birisi de kendisinden sonra gelecek ümmetlerin lisanlarında hüsn-ü senasını ibka ettik. Çünkü; o ümmetler daima (سَلَـٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٲهِيمَ) duâsını yad edeceklerdir ve bu duâyı hiçbir surette dillerinden kesmezler.Yani selâmetle ilâyevmilkıyam duâ ederler. İşte dünyada ve âhirette İbrahim (A.S.) a hüsn-ü suretle mücazat ettiğimiz gibi niyetlerinde ihlâs ve ihsan üzere olan kimseleri hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz, Çünkü; ihsan edenlerin cezaları da ayn-ı ihsandır.]

Bu âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile insan için nas arasında hüsn-ü sena ve zikr-i cemil bırakmak bir meziyet-i azîme ve saâdet-i cesîme olduğundan a'mâl-i hasene tahsiline ve ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşerete sa'y ü gayret etmesi lâzımdır.
(ٱلۡمُحۡسِنِينَ) cem-i muarrefünbillâvı olduğundan ihsan sahibi olan her ferdin taraf-ı İlâhiden ihsanına mükâfat olarak hüsn-ü ceza göreceğine bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ hüsn-ü ceza ile mücazat olunmanın sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّهُ ۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (111)
buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) hüsn-ü cezaya müstehaktır. Zira; bizim mümin kullar muzdandır.] Binaenaleyh; biz onu ahsen-i ceza ile mücazat ettik.

4738
***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın kurban vak'âsını ve o vak'adan sonra vâki olan in'âm ve ihsanını beyan etmek üzere :

وَبَشَّرۡنَـٰهُ بِإِسۡحَـٰقَ نَبِيًّ۬ا مِّنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (112)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan İbrahim (A.S.) ı nübüvveti mukadder ve salihler zümresinden İshak isminde bir oğlanla dahî tebşir ettik.]

Yani; evvelâ oğlunu kurban etmekle iptilâ, saniyen oğluna bir koç feda etmekle mesrur, salisen İshak isminde bir oğlanla tebşir ettik ki İshak (A.S.) ilm-i ezelîmizde enbiyadan ma'dud suleha zümresindendir. Nübüvvetini beyandan sonra salâhını zikretmek; İshak (A.S.) ın şanına ta'zîm içindir.
Bu âyette İbrahim (A.S.)- ı üç cihetle tebşir vardır :
B i r i n c i s i : Tebşir edilen çocuğun oğlan olmasıdır. Çünkü; oğlanın kıza nispetle şerefi malûmdur.
İ k i n c i s i : O oğlanın enbiya zümresinden olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü : Salâhla muttasıf olmasıdır.

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) üzerine diğer nimetini beyan etmek üzere :

وَبَـٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَـٰقَ‌ۚ

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan İbrahim ve İshak (A.S.) üzerine hayr-ı kesîr kıldık.] Zira; neslinde bereket halkettik. Binaenaleyh; cümle enbiya-yı Benî İsrail; İshak (A.S.) neslindendir. Bu âyette bereket; bereket-i diniye ve dünyeviyenin her ikisine de şamildir. Zira; İbrahim ve oğlu İshak (A.S.) dînî ve dünyevî berekete nail olmuşlardır. Çünkü; her ikisinin de zikr-i cemilleri ilâyevmilkıyam bakîdir. Cenab-ı Hak onlar üzerine dînî bereketler feyzeylediğinden ekseri enbiya onların neslinden gelmiş, şeriat-ı 4739 semaviye onların üzerlerine nazil olmuş ve onların ellerinde zuhur etmiştir. Bununla beraber dünyevî bereketler de feyzeylediğinden İbrahim ve İshak (A.S.) servet sahipleri olduklarından it'âm-ı taam etmek ve misafirperverlikle âlem indinde meşhurlardır.

وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنٌ۬ وَظَالِمٌ۬ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينٌ۬ (113)

[Onların nesillerinden a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı hasene sahibi ve sair ahvallerinde ihsan edici ve Allah'ın kullarına menfaat sahibi kimseler olduğu gibi küfür ve masiyeti irtikâpla nefsine zulmedici kimseler de olacaktır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimsenin dalâlet ve hidayetinde, salâh u fesadında haseb ü nesebin te'siri olmadığına bu âyet delâlet eder. Çünkü; nesebin salâhta te'siri olmuş olsaydı İbrahim ve İshak (A.S.) ın nesillerinden zalim gelmezdi, halbuki onların nesillerinden zalim geleceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu âyette evlâd ü ahfadın zulümleri âbâ ve ecdad haklarında nakısa ve ayıp olmadığı gibi esafilin cürmünden yukarı tabakada olanlara bir şey ait olmayacağına dahî tenbih vardır. Çünkü; İbrahim (A.S.) ın neslinden gelecek zalimler olacağı beyan olunduğu halde İbrahim (A.S.) a birşey isnad olunmamıştır. Şu halde pederin fezailinden evlâdına birşey intikal etmediği gibi günâhından da evlâdına birşey intikal etmez. Binaenaleyh; Yehûd taifesinin evlâd-ı enbiyadan olmalarıyla iftihar etmeleri' batıldır. Zira; kendileri zalimlerdir. Şu halde babaları enbiya-yı kiramdan olmakla kendilerinin günâhları sevap makamına kaim olmak lâzım geldiğinden pederlerinin fezailiyle iftihar etmeleri ayn-ı hamakattır.

4740
***
Vâcib Tealâ icmalen irsal edeceğini beyan buyurduğu enbiya-yı izam hazaratından Nûh ve İbrahim (A.S.) ın kıssalarına işaretten sonra Hz. Mûsâ ve biraderi Hârûn (A.S.) ın kıssalarına işaret etmek üzere :

وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ (114) وَنَجَّيۡنَـٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡڪَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ (115)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki İbrahim ve İshak (A.S.) ın zürriyetinden Mûsâ ve Hârûn (A.S.) a nübüvvetle beraber menafi-i diniye ve dünyeviyeyi in'âm ve ihsan ettik. Onları ve kavimlerini Firavun gibi bir cebabirenin zulüm vc çevri, kahr u galebesi gibi gam-ı azimden kurtardık.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanlar üzerine Cenab-ı Hakkın in'âm ü ihsanı her ne kadar çoksa da esas itibarıyla ikidir ki
B i r i n c i s i : îsâl-i menafi',
İ k i n c i s i : Mazarratı defetmektir. Bu âyette her ikisi de beyan olunmuştur. Zira; (مِنَ) ; ihsan ve menfaat isal etmek; kerb-i azimden kurtarmak; mazarratı defetmektir. Çünkü m e n a f i - i d ü n y e v i y e ; vücut, haya, hayat, terbiye, ilim, irfan, akıl, sıhhat-ı beden v.s. gibi sıfat-ı kemaliyedir. M e n a f i – i d i n i y e ise ibadet, ittika, istikamet ve nübüvvet olup bunların cümlesi minnette dahildir. D e f - i m a z a r r a t ise, Firavun'un ezasından halâs etmek de mevcuttur.

***
Vâcib Tealâ icmalen işaret ettiği in'âmı tafsil etmek üzere :

وَنَصَرۡنَـٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَـٰلِبِينَ (116) وَءَاتَيۡنَـٰهُمَا ٱلۡكِتَـٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ (117) وَهَدَيۡنَـٰهُمَا ٱلصِّرَٲطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ (118)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Mûsâ ve Hârûn (A.S.) a yardım ettik. Binaenaleyh; galip oldular ve onların nimetleri yalnız Firavun'a galebe etmekle kalmadı. Zira; biz onlara beyanı açık, ahkâmı zahir sekten ârî, dînî ve dünyevî insanların muhtaç oldukları cümle ahkâmı cami kitap verdik ki o kitapla onlara tabi olan insanları ıslah ve tarik-ı hakka davet ettiler ve Biz Azîmüşşan onları doğru yola hidayette kıldık, aklen ve naklen tarik-ı hakkı gösterdik. Binaenaleyh; onları ve kavimlerini hak yoluna şevkettik.]

Benî İsrail evvelce Firavun'un elinde esir oldukları halde inayet-i İlâhiye imdatlarına yetişerek Mûsâ ve Hârûn (A.S.) vasıtalarıyla Firavun'un esaretinden kurtulmaları onların hakkında pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu makamda necatlarını ihsan sırasında zikretmiştir. Çünkü; insanlar için düşmana galebeden daha büyük bir nimet olamaz. Zira; mağlûpken galip, mahkûmken hâkim olmak kadar lezzetli birşey yoktur.

4741
***
Vacib Tealâ hayatlarında vâki olan ihsanı ba'delbeyan vefatlarından sonra dünyada zikr-i cemillerini ibka ettiğini beyan etmek üzere :

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِى ٱلاًَخِرِينَ (119) سَلَـٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ (120) إِنَّا ڪَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (121)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan sonra gelecek ümmetler ve kavimler içinde Mûsâ ile Harun'un güzel zikirlerini ibka ettik. Hatta ilâyevmilkı-yam onlar üzerine selâmetle duâ daimdir. Zira; biz Mûsâ ve Hârûn gibi ihsan sahiplerini hüsn-ü ceza ile cezalandırırız. Binaenaleyh; onlara ve sair erbab-ı ihsana yardım eder, düşmanlarına galebe verir, dünyaca nimetlerimizle mütena'im kılarız. Çünkü ihsanın cezası; ihsandır.] Gerek ibadetini Allah'ın emri üzere şeraitine riâyet ederek ihsan üzere eda edenlere, gerek ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşeret edip ihsan edenlere biz güzel ceza ile mükâfat ederiz.

إِنَّہُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (122)

[Mûsâ ile Harun'a nasıl güzel mükâfat vermeyelim? Elbette 4742 veririz. Zira; onlar bizim mümin kullarımızdandır.] Vacib Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve â'lâ olduğuna işaret için Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Binaenaleyh imanın; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kat'i bir delildir.

***
Vacib Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ın kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) ın kıssasına işaret etmek üzere :

وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (123) إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦۤ أَلاً تَتَّقُونَ (124) أَتَدۡعُونَ بَعۡلاً۬ وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَـٰلِقِينَ (125)

buyuruyor.
[İlyas (A.S.) muhakkak bizim tarafımızdan kullarımızı ıslah için gönderilen resullerdendir. Zikret yâ Ekrem-er Rusûl ! Şol vakti ki o vakitte İlyas kendi kavmine «Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki ma'siyet irtikâb edersiniz?» dedi ve «Siz (Baal) isminde puta ibadet eder de halikların en güzeli olan Allah-u Tealâ'ya ibadeti terkeder misiniz?» demekle kavmine gittikleri yolun kötü olduğunu bildirdi.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İlyas (A.S.) Hârûn (A.S.) ın evlâdındandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hârûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) ın kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hitaben «Ey müfsitler ! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetlerinizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.
B a a l l ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının ismidir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığından o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altından ma'mul yirmi arşın uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) ın bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı terkedersiniz?» demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.

4743
***
Vacib Tealâ, İlyas (A.S.) ın kavmini halikların ahsenine ibadeti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikın kim olduğunu beyan etmek üzere :

ٱللهُِ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآٮِٕكُمُ ٱلاًَوَّلِينَ (126)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın Rabbidir.]

Yani; «Ma'budünbilhak Allah-u Tealâ'dır ki o Allah-u Tealâ ibadete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kemaline îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle perverde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve mazarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini tevnide davet etmiştir.

4744
***
Vacib Tealâ İlyas (A.S.) ın davetini beyandan sonra kavminin ou davete karşı nebilerini tekzib ettiklerini beyan etmek üzere :

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّہُمۡ لَمُحۡضَرُونَ (127) إِلاً عِبَادَ ٱللهُِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (128)

buyuruyor.
[İlyas (A.S.) ın daveti üzerine kavmi İlyas (A.S.) ı tekzib ettiler ve nebilerinin davetine asla iltifat etmediler. Memleketten çıkarmaya ve katletmeye cür'et ettiler. Zira; onlar şu tekzipleri sebebiyle azab-ı Cehennem'e hazırlardır, ancak Allah'ın muhlis kulları azaptan müstesnadırlar.] Çünkü; onlar resullerinin davetini işitince inkâr ve tekzip gibi cinayetlere cür'et etmeyip iman ve inkıyada sür'at ettiklerinden rıza-yı İlâhiye nail ve azaptan affolunmuşlar, ihlâs üzere iman ve ibadet ettiklerinden Cenab-ı Hakkın halis kullarından olmuşlardır.

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِى ٱلاًَخِرِينَ (129) سَلاًَمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ (130) إِنَّا كَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (131)

[Biz Azîmüşşan İlyas'tan sonra gelen ümmetler içinde İlyas (A.S.) ın nam-ı celilini ve zikr-i cemilini ibka ettik. Zira; o ümmetler tarafından İlyas (A.S.) a (سَلاًَمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ) duâsıyla zikrolunur. Çünkü; biz hudüd-u şer'iyemizi muhafaza ve emr ü nehyimizin muktezasını icra ile ihsan edenleri böylece hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz.] Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;

إِنَّهُ ۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (132)

[Muhakkak İlyas (A.S.) bizim mümin kullarımızdandır.] Binaenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.
***
Vacib Tealâ İlyas (A.S.) ın kıssasına işaretten sonra Lût (A.S.) ın kıssasını beyan etmek üzere :

وَإِنَّ لُوطً۬ا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (133) إِذۡ نَجَّيۡنَـٰهُ وَأَهۡلَهُ ۥۤ أَجۡمَعِينَ (134) إِلاً عَجُوزً۬ا فِى ٱلۡغَـٰبِرِينَ (135) ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلاًَخَرِينَ (136)

buyuruyor.
[Muhakkak Lût (A.S.) bizim taraf-ı İlâhimizden halkı hakka 4745 davet için gönderdiğimiz resullerdendir. Ey habibim ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz Lût'u, Lût'un ehl ü ıyalini ve ona tabi olanları nazil olan azaptan kurtardık, cümlesini saha-i necata çıkardık, ancak Lût'un haremi kötü fiilinden dolayı helâk olanlar içinde kaldı. Lût ile etbâ'ını azaptan halâs ettikten sonra kavm-i Lût'un sairlerini ihlâk ettik. Zira; onların irtikâb ettikleri kötü fiilleri helâklerini mucip olmuştur.]

Hz. Lût'un haremi Lût (A.S.) ın emrine itaat etmeyerek kavminin çirkin işlerine yardım edip razı olduğundan helâk olan caniler içinde kalmıştır. Çünkü; iyi olan kimselere mukarenetin faydası onun haliyle hallenmek ve salâhından istifade etmekle olup Lût'un haremiyse bilâkis Lût (A.S.) ın zıddına âsîlere iştirak ettiğinden âsîler içinde kalmış, akıbet helâk olmuştur. Zira herkesin kendi ef'âliyle mücazat olunması; âdet-i İlâhiye iktizasındandır.

***
Vacib Tealâ Lût (A.S.) ın kavminin helâk olduklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin onların helâke dair olan âsârını her zaman gördükleri halde ibret almadıklarını beyan etmek üzere :

وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡہِم مُّصۡبِحِينَ (137) وَبِٱلَّيۡلِ‌ۗ أَفَلاً تَعۡقِلُونَ (138)

buyuruyor.
[Ey ehl-i Mekke ! Siz sabah ve gecenin iptidalarında kavm-i Lût'un harabeleri üzerine yürür ve görürsünüz, onların günâhları sebebiyle helâk olup memleketlerinin altı üstüne karıştığını bilirsiniz de hiç mi düşünmezsiniz?.] Halbuki insanlara lâyık olan o gibi harabelerden ibret alarak insaf edip günâhlardan vazgeçmek ve ıslah-ı nefsetmektir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Mekke Şam cihetine ticaret için daima seyrüsefer ettiklerinden gündüzleri kat'-ı mesafe ederlerse akşam vakti kavm-i Lût'un harabesi konak yeri olduğu gibi geceleri kat'-ı mesafe ederlerse sabah vakti o harabeler konak mahalli olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'nin kavm-i Lût'un harabelerine şu iki vakitte uğradıklarını beyan buyurmuştur. Yoksa gündüzün yarısında ve gecenin nısfında dahî harabelere tesadüf edebilirler. Çünkü; Şam cihetine seferde ehl-i Mekke'nin yolu herhalde o harabelerden geçerdi. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Mekke'yi birkaç veçhile tevbih etmiştir.
B i r i n c i s i : İstifham-ı inkârıdir ki bunların her zaman harabelerini görüp de ibret almamaları emr-i münkerdir.
İ k i n c i s i : Âkil olmadıklarına işaret etmiştir. Zira; âkil olsalardı akıbeti idrak ederlerdi. İdrak etmeyip nimet-i aklı isti'malde kusur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları tevbih etmiştir.
4746
***
Vacib Tealâ İlyas (A.S.) ın kıssasını beyandan sonra Hz. Yunus'un kıssasını beyan etmek üzere :

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (139)

buyuruyor.
[Muhakkak Yunus (A.S.) taraf-ı İlâhimizden halkı irşad ve ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğ için gönderdiğimiz resullerdendir.] Bu âyet; vak'anın Yunus (A.S.) ın kavmine risaletini tebliğden sonra olduğuna delâlet eder.

4747
***
Vacib Tealâ Yunus (A.S.) ın risaletini tebliğden sonra vâki olan vukuatı beyan etmek üzere :

إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ (140) فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ (141) فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ۬ (142)

buyuruyor.
[Zikret ey Resûl-ü Zişan ! Şol zamanı ki o zamanda Yunus (A.S.) taraf-ı İlâhiden gelecek azabı kavmine haber vererek içi dolu bir gemiye gitti. Yunus (A.S.) gemiye gelince gemi ahalisi beyinlerinde kura çektiler. Kur'a Yunus (A.S.) hakkında çıkınca kendi nefsini denize attı. Binaenaleyh; denize garkolarak mağlubînden oldu. Yunus (A.S.) kendini denize bırakınca nadim olduğu halde balık onu lokma etti.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) kavmini imana davet edip onlar da kabul ve davete icabet etmeyince azabın geleceğine vaad-i İlâhi vaki olarak mev'ûd olan azabın gelmesi yaklaşınca azap kendine isabet etmemesi için hemen kavmi içinden çıkıp gitti ve deniz kenarına geldi. Adamlar ve yüklerle dolu bir gemiye bindi, lâkin gemi durdu. İleri gitmedi, belki garkolunacak bir hale geldi. İçinde olan ahali endişe içinde muztarib oldular. Meğer evvelden beri âdetleri gemiye böyle bir arıza olduğunda içinde olan ahali beyinlerinde kur'a çekmek ve kur'a kimin yedinde çıkarsa o adamı denize atmak suretiyle gemi yoluna devama başladığı gibi, bu cihetle afetten salim olmasıymış. İşte bu âdete binaen gemi durunca «Bu gemide efendisinden firar etmiş bir kul var, gelin bir kur'a çekelim» derler. Kur'ayı çekerler, Yunus (A,S.) ın ismi çıkınca Yunus (A.S.) bildi ki kendi hakkında bir imtihan-ı İlâhi var. Hemen kaza-yı İlâhiye kalbi mutmain olarak Allah-u Tealâ'ya tefviz-i umur edip «Abd-i âsî benim» diyerek kendini denize attı. Derhal vakit geçmeksizin ilham-ı İlâhiyle Yunus (A.S.) ı balık yuttu ve rahatını te'min etti. Binaenaleyh; asla zarar gelmedi. Yunus (A.S.) Cenab-ı Hak'tan izin gelmeksizin kavminin içinden çıktığına nedamet etti, fakat fayda etmedi, olacak oldu, kaza-yı İlâhi yerini buldu.
Yunus (A.S.) ın zellesinde bir çok ihtilâf varsa da esah olan Yunus (A.S.) kavmine taraf-ı İlâhiden vaad olunan azabın elbette nazil olacağını zannedip onların tevbe etmesiyle aff-ı İlâhinin geleceğinden gaflet etmesidir.
(ابقَ) efendisinden firar etti manasınadır. Yunus (A.S.) Vacib Tealâ'dan izin gelmeksizin kavminin içinden çıkıp gemiyi teşrif ettiğinden efendisinden kaçmış olan kul hakkında isti'mal 4748 olunan (Âbık) lâfzı Yunus (A.S.) hakkında dahî isti'mâl olunmuştur.

***
Vacib Tealâ balığın Yunus (A.S.) a ma'bed olduktan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere :

فَلَوۡلآً أَنَّهُ ۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ (143) لَلَبِثَ فِى بَطۡنِهِۦۤ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ (144)

buyuruyor.
[Eğer Yunus (A.S.) balığın karnına girince Cenab-ı Hakka teşbih edicilerden olmamış olsaydı balığın karnında kıyamet gününe kadar kalırdı.] Binaenaleyh; balığın karnı Hz. Yunus hakkında sair emvat hakkında olduğu gibi kabir olurdu, lâkin hariçte ve balığın karnında teşbihe devam ettiğinden balığın karnından kurtuldu. Şu halde teşbihin, insanı birçok müzayakadan kurtaracağına bu âyet delâlet ettiği gibi teşbihe devama teşvik dahî vardır. Zira; bol ve sürurlu vaktinde Allah'ın zikrine devam eden kimsenin dar ve zaruret vaktinde imdadına yetişeceğine işaret vardır. Çünkü; Yunus (A.S.) zikrullaha devam ettiği için her ne hikmete mebni ise balığın karnına girdiğinde Cenab-ı Hak o dar mahalli onun hakkında mahall-i istirahat kıldığını ve teşbihe devamı çare-i necatı olduğunu bu âyette beyan, buyurmakla kullarını teşbihe teşvik buyurmuştur.

***
Vacib Tealâ Hz. Yunus'un balığın karnında bir gün veya yarım gün yahut kırk gün karar ettikten sonra bir sahile çıktığını beyan etmek üzere :

فَنَبَذۡنَـٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٌ۬ (145) وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةً۬ مِّن يَقۡطِينٍ۬ (146)

buyuruyor.
[Bedeni zayıf ve hasta olduğu halde biz Yunus'u şenlikten 4749 hâlî bir ovaya attık, onun üzerine gölgelenmesi için biz kabaktan ağaç bitirdik.]

Yani; Yunus (A.S.) teşbihe devam edince biz onu ahaliden hâlî ıssız bir çöle çıkardık. Halbuki o anadan yeni doğmuş bir çocuk gibi zayıf, balığın karnında âdetin hilâfına geçirmiş olduğu hayattan müteessir hasta gibi bir haldeydi. O halde hâlî bir mahalle çıkınca Biz Azîmüşşan onun sıcaktan gölgelenmesi, sinek v.s. gibi mûziyattan ezalanmaması için yaprağı büyük olan kabak ağacını halk ve onun gölgesinde rahatını te'min ettik.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yunus (A.S.) ın çıkarıldığı mahallin (Nusaybin) veyahut (Musul) civarında bir karye olması muhtemeldir. Yunus (A.S.) ın balığın karnında kararının müddetinde birçok ihtilâf varsa da müddeti ta'yin hakkında sarahaten bir delil olmadığından miktar-ı müddet hakkında bahsi terkederek ilmini Cenab-ı Hakka tefviz etmek daha evlâdır. Balığın karnında Yunus (A.S.) teneffüste zahmet çekmemiştir. Zira; emr-i İlâhi üzerine balık kafasını sudan yukarı kaldırır, suya batırmazdı. Binaenaleyh; Yunus (A.S.) da balığın ağzından nefes alırdı, hava bu minval üzere cereyan ettiğinden hayatına halel gelmemiştir. Gerçi Yunus (A.S.) için halkolunan ağacın nevi itibarıyla incir, muz, karpuz olmasında ihtilâf varsa da esah olan kabaktır. Çünkü (يَقۡطِينٍ۬) in manâsı lisan-ı Arapta kabak olduğu gibi Resûlullah'a «Kabağa niçin muhabbet edersin?» denildiğinde «Biraderim Yunus (A.S.) ın ağacı olduğu için» buyurması halkolunan ağacın kabak olduğuna delâlet eder. Çünkü şu hadis-i şerif; bu âyeti tefsir etmiştir.
Nebatat içinden kabağın gölgesi koyu, havası güzel ve sinekten hâlî olduğu için Yunus (A.S.) ın rahatına kabak tercih olunmuştur. Yunus (A.S.) için halkolunan kabak, Hz. Yunus'u gölgeleyecek kadar yüksek olduğu gibi ondan evvel o nevi kabak mevcut olmadığından Yunus (A.S.) ın mucizesinden sayılmıştır.
Nisâbûrî'nin beyanına nazaran kabak ağacının altında bulunduğu müddet Yunus (A.S.) ın taayyüşü keçi sütüyle vaki olmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın sevk ve ilhamıyla bir keçi gelip sabah ve akşam onun sütüyle te'min-i maişet ettiği mervidir. Hz. 4750 Yunus'un vücudu eski kıvamını bulup mizacı itidal kesbedinceye kadar bu hal devam etmiş, kabak ağacı altında bulunmuştur.

***
Vacib Tealâ Yunus (A.S.) ın vücudu eski halini bulduktan sonra tekrar karye-i mezkûreye avdet ettiğini beyan etmek üzere ;

وَأَرۡسَلۡنَـٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ (147) فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَـٰهُمۡ إِلَىٰ حِينٍ۬ (148)

buyuruyor.
[Şu minval üzere vukuat cereyan ettikten sonra Biz Azîmüş-şan Yunus'u tekrar yüz bin veyahut daha ziyade ahaliyi cami olan karyeye gönderdik. Onlar Yunus (A.S.) a iman ettiler. Binaenaleyh; biz onları vakt-i muayyenleri gelinceye kadar yaşattık, imanları sebebiyle onları kahr u gazabımızdan halâs ve ecel-i mev'ûdlarına kadar muammer kıldık.]

Bu âyette (او) lâfzının delâlet ettiği şek; vehle-i ûlâda o karyeye bakan kimseye aittir. Çünkü; o karyeyi iptidaen gören bir kimse ahalisini yüz bin veyahut daha ziyade olmasını tahmin ve zannettiğini beyandır. Yoksa Vacib Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vacib Tealâ şek ve şüpheden müberrâdır ve karyenin nüfusunun kaç kişi olduğunu suret-i kafiyede bilir.
Kavm-i Yunus'un vakt-i muayyenlerine kadar muammer ve nimet-i dünya ile mütena'im olmalarının sebebi; imanları olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur.

4751
***
Vacib Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının ümmetleriyle vâki olan sözlerini beyandan sonra Mekke'de olan kâfirlerin mezheplerini iptal ve mezheplerine devam ettikleri surette akıbetinde olacak fenalığı beyan etmek üzere :

فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ (149) أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةَ إِنَـٰثً۬ا وَهُمۡ شَـٰهِدُونَ (150)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Küffar-ı Mekke'den suâl et ! Kızlar Rabbin Tealâ'ya ve oğlanlar onlara mı mahsustur? Yoksa onlar şahit oldukları halde melekleri biz dişi olarak mı halkettik? Bunlar gözleriyle gördüler mi?.]

Yani; onların sakîl addettikleri ve sevmedikleri kız evlâdını bize tahsis edip de kendilerince mergub addettikleri oğlan evlâdını kendilerine tahsisin sebebi nedir? Yoksa biz melekleri halkederken yanlarındamıydılar ki meleklerin dişi olduğunu nereden bilirler ve dişi olduklarına şehadet edebilirler mi? Elbette şehadet edemezler. Zira; meleklerin hilkatında hazır olmayınca akim idrak edeceği birşey olmadığından bilemezler ve meleklerin dişi olduğuna dair enbiya-yı kiramdan bir nakil dahî varid olmadı. Şu halde onlar meleklerin dişi olduklarını esbab-ı ilimden hangisiyle bildiler de iddia ediyorlar ? Melekler bizim kızlarımız olduğunu hangi delile istinad ederek iddiaya cür'et ediyorlar?
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile müşriklerin itikatlarını red ve mezheplerini iptal etmiştir. Çünkü müşrikler «Melekler Allah'ın kızlarıdır ve Allah'ın oğlu yoktur, oğlan evlâdı bize mahsustur» derler, bu itikadı kendilerine mezheb ittihaz etmişler ve bu mezhebin tervicine de çalışmışlardı. Allahü Zülcelâl açık bir surette ve onları ilzam ve iskât suretiyle reddetmiş ve dâvalarını cevab veremeyecekleri bir tarzda kendilerinden suâl etmiştir. Çünkü; dâvaları an cehlin olup esbab-ı ilimden bir ilme müstenid olmadığından cevabtan âciz ve mebhut olmuşlardır. Zira; mesail-i diniyyenin ve bilhassa itikadiyyatın aklî ve naklî elbette bir delile müstenid olması lâzımdır.
Meleklerin dişi ve erkek olduklarına dair ellerinde bir delil olmadığı halde meleklerin dişi olduklarını iddia cehalete müstenid olduğundan Cenab-ı Hak onları tekdir ve tevbih etmiştir.

4752
***
Vacib Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra bu hususa dair beyinlerinde vaki' olan haberlerini beyan etmek üzere :

أَلآً إِنَّہُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ (151) وَلَدَ ٱللهُِ وَإِنَّہُمۡ لَكَـٰذِبُونَ (152)

buyuruyor.
[Ey müminler ! Uyanık bulunun ki kâfirler kendi iftira ve adavetlerinden neş'et ederek «Allah'ın veledi var» derler. Halbuki onlar bu sözlerinde elbette yalancılardır.] Zira; Allah-u Tealâ ehl ü iyâl ve evlâd gibi eser-i acz ü hudus olan şeylerden münezzehdir. Çünkü; çocuk doğurmak ecsama mahsustur. Halbuki Allah-u Tealâ cisim değildir. Zira; cisim fâni ve Cenab-ı Hak ise kadîmdir. Binaenaleyh; kâfirlerin Allah'a veled isnadları sırf yalandan ibarettir. Çünkü aklî ve nakli bir delile müstenid değildir. Delile müstenid olmayan dâva her zaman merduddur.

***
Vacib Tealâ kendine veled isnadı bâtıl olduğu gibi müşriklerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dahî bâtıl olduğunu beyan etmek üzere :

أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ (153) مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ (154) أَفَلاً تَذَكَّرُونَ (155)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kendi zatı için kız evlâdını oğlan evlâdı üzerine ihtiyar mı etti? Ey müşrikler ! Size ne oldu ki böyle yanlış ve bâtıl şeylerle hükmedersiniz. Lâyıkiyle düşünüp de itikadınızın bâtıl olduğunu tezekkür etmiyor musunuz?.] Nasıl oluyor ki noksan gördüğünüz kız evlâdını Allah-u Tealâ'ya ve şerefli gördüğünüz oğlan evlâdını kendinize isnad ediyorsunuz ve şu dâvanızın butlanına bedaheten akıl şahadet ederken nasıl oluyor da siz sıhhatini dâva ediyorsunuz?
Bu âyet; müşriklerin iftiralarını isbat ve yalanlarını takrir etmiştir. Zira; sözleri muhali müstelzimdir. Muhali müstelzim olan söz; her zaman bâtıldır. Çünkü; Vacib Tealâ şerefli olan oğlandan müstağni olunca yaratılışında ve ahlâkında noksan olan kız evlâdından müstağni olacağı evleviyetle sabittir. Zira; eşref olan şeyden müstağni olanın edna olan şeyden müstağni olacağı aşikârdır.

4753
***
Vacib Tealâ müşriklerin dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra onları ilzam ve iskât için vücudu olmayan bir şeyi onlara teklif ile tevbih etmek üzere :

أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَـٰنٌ۬ مُّبِينٌ۬ (156) فَأۡتُواْ بِكِتَـٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (157)

buyuruyor.
[Yoksa melâikenin Allah'ın kızları olduğuna dair size açık delil mi nazil oldu ve sözünüz doğru ise dâvanızın sahih olduğunu beyan eden kitabınızı getirin?.]

Yani; ey müşrikler ! Meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu iddianızın sıhhatine delâlet ve maksadınızı açıktan beyan eder deliliniz var da sözünüz doğru ise kitabınızı getirin görelim. Zira; bir dâva delile müstenid olmak lâzımdır, delilsiz dâva dinlenmez.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendinin beyanlarına nazaran bu âyetlerde bulunan istifhamlar; kâfirlerin dâvalarını inkâr ve red içindir. Şu halde bu âyetler kâfirlerin akıllarının noksan ve tabiatlarının sefih ve bu hâl üzere devam ettikleri surette âkibet gazab-ı İlâhiye duçar olacaklarını beyan etmiştir.

4754
***
Vacib Tealâ kâfirlerin cehalet ve sefahetlerini ve sülük ettikleri mesleklerinin sekametini ve âkibetlerinin vehametini beyandan sonra cehaletlerinin neticesi olarak Vacib Tealâ hakkında vaki' olan fena sözlerini beyan etmek üzere :

وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُ ۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبً۬ا‌ۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّہُمۡ لَمُحۡضَرُونَ (158)

buyuruyor.
[Müşrikler Allah-u Tealâ ile cin arasında nesep isbat ederek dediler ki «Allah-u Tealâ cinden bir hatun tezevvüc etti ve ondan kız evlâdı olan melekler doğdu». İşte böyle demekle iftirada bulundular. Zat-ı Ulûhiyetime kasem ederim ki şu iftiralara cesaret eden kâfirlerin Cehennem azabında hazır olacaklarını cinniler bildiler.]

Kâfirler Allah-u Tealâ'nın Hâlık, cinnilerin mahlûk olup Hâlık ile mahlûk beyninde tezevvücün cereyanı mümkün olamayacağını düşünemediler. Zira t e z e v v ü c ; ihtiyaç üzerine terettüp eder. İhtiyaç ise ulûhiyete münafidir. Bu âyette kâfirlerin sû-i itikadlarının butlanına ve onların derece-i hitabtan sakıt olduklarına işaret için hitabtan gıybet siygasına intikal olunmuştur.
Bunların şu iftiralarının cezası azab-ı Cehennemde hazır olacaklarının kat'î olduğuna işaret için edat-ı te'kid olan kasem ve tahkika delâlet eden (ان) ve lâm-ı te'kidle varid olmuştur.
Bazı ulema «cin ile melek bir cinsdir, daima işi şer olanlar cin ve işi hayır olanlar melektir» demişler ise esah olan her biri ayrı cinstir. Zira; meleklerin küllisi hayır ve ibadetle meşgul olup cinden muti' ve münkad olanlar mümin-i muvahhiddir ve itaat etmeyenler âsî ve şeytandır. Yahud şeytan da ayrı bir cinstir. Gerçi şeytanın cinden bir kısım olmasına bazı nusûs delâlet ediyorsa da bu delâlet- kat'î olmadığından mesele muhtelifün fihtir.
4755
***
Vacib Tealâ Zat-ı ulûhiyetinin şu isnad ettikleri şeylerin cümlesinden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

سُبۡحَـٰنَ ٱللهُِ عَمَّا يَصِفُونَ (159) إِلاً عِبَادَ ٱللهُِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (160)

buyuruyor.
[Kâfirlerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden Cenab-ı Hak münezzehtir ve noksan olan sıfatların hepsinden Vacib Tealâ beri olmakla berî oldu. İns ü cinden âsî olanların cümlesi azab-ı Cehennemde hazırlardır. Ancak Allah'ın muhlis kulları azaptan müstesnadırlar.] Zira; onlar ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edip, ubudiyetlerinde daima sabit bilkadem oldukları cihetle azaptan halâs oldukları gibi bir çok nimetlere de nail olacaklardır. Çünkü; bunlar ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden taltif-i İlâhîye müstehaktırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak hâlis kullarının ihlâsları sebebiyle azaptan muaf ve mertebe-i âliye sahibi olduklarını âleme ilân etmiştir.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin azaba hazır olacaklarını ve muhlis olanların azaptan halâslarını beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanı iğvadan âciz olduklarını beyan etmek üzere :

فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ (161) مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَـٰتِنِينَ (162) إِلاً مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ (163)

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Siz ve sizin mabudlarınız olan şeytanlar Allah'ın kullarını idlâl ederek Allah-u Tealâ üzerine ifsad edemezsiniz, ancak nar-ı cahime dahil olacakları ifsad edersiniz.]

Yani; ey kâfirler ! Siz ve sizin mabudlarınız olan putlar ve şeytanlar bilûmum nâsı ibadet-i İlâhiyeden men' etmek ve din-ı İlâhî hakkında iğva etmekle murad-ı İlâhîyi geri döndüremezsiniz, ancak Cehenneme dahil olmaları ile hükmolunan mahkûmları iğva ve iğfal edersiniz ve sizin iğvanızla dalâlette olanlar bilâ tereddüt Cehenneme gireceklerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytanın iğvasının ve vesvesesinin tesiri olmayıp ancak tesirin kazay-ı İlâhîde olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak «Siz ve sizin mabudlarınız Allah'ın kullarını ıdlâl edemezsiniz, illâ Cehennem'e duhûlleri mukadder olanları ıdlâl edersiniz» buyurmuştur. İnsanların ahvali ve hariçteki vukuat dahî bunu te'yid etmektedir. Zira; şeytanın iğva ve idlâline uğraşmadığı bir insan olmadığı halde bunların hepsini idlâl edemediği meydandadır. Eğer iğvasında tesir olmuş olsaydı cümle insanları ıdlâl ederdi, halbuki insanların hali bunun aksinedir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kelâmın 4756 manâsına dikkat lâzım olduğuna işaret için gıybetten hitaba iltifat olunmuştur. K â f i r l e r i n m a b u d l a r ı ile murad; putlar ve şeytanlardır.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri itikatları bâtıl olduğunu beyandan sonra meleklerin ulûhiyete münasebetleri olmadığını ve ubudiyette sabit ve daim olduklarını söylediklerini beyan etmek üzere :

وَمَا مِنَّآ إِلاً لَهُ ۥ مَقَامٌ۬ مَّعۡلُومٌ۬ (164) وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ (165) وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ (166)

buyuruyor.
[«Bizden hiç bir kimse olmadı, illâ onun için bir makam-ı malûmu ve marifet-i İlâhiyye ve ibadet-i Subhâniyyede herkesin birer muayyen mekânı ve mertebesi vardır ki o mertebede ibadetle meşgul olur ve muayyen olan makamını kimse tecavüz edemez ve c makamdan tecavüze kimse muktedir olamaz. Binaenaleyh; herkes makamında sabit ve ibadette daim olur ve bizler arş-ı â'lâ etrafında saf tutucuyuz ve bizini vazifemiz elbette Allah-u Tealâ'ya teşbih etmektir.».] Çünkü; herkes ubudiyetini izhar sadedinde birer vazife ile mükellef ve birer nevi' ibadetle meşguldür ve Resûlullah'ın bir hadis-i şerifi de bu âyeti tefsir eder. Çünkü; Resûlullah «Semada asla hâlî bir mahal olmayıp her tarafı meleklerle dolu olup kimi namaz kılar, kimi teşbih ve sair ibadetle meşgul olur, hatta bazıları rükû'da asla belini doğrultmaz ve bazıları da secdeden asla başlarını kaldırmaz» buyurmuştur. Binaenaleyh; bu hadis-i şerif âyet-i celileyi tafsil etmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Meleklerden kimse olmaz, illâ her biri birer ibadetle meşgul ve vazife-i muayyenleriyle mükellef olur.] demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerin şu kelâmları kâfirlerin itikatlarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; ubudiyetlerini ikrar ve itiraf etmeleri Allah'ın kızları olmadıklarını ve ulûhiyetle münasebetleri bulunmadığını ikrar ve itiraftır, şu kelâmlarını kemal-i neşat ve rağbet üzere irad ettiklerine işaret için envâ-ı te'kidatla irad etmişlerdir.
Meleklere nispetle insanların ibadetleri hemen yok mesabesinde olduğuna işaret için melekler şu kelâmlarında makam-ı ma'lûmu ve teşbihi kendilerine tahsis etmişlerdir.
Hulâsa; meleklerin Allah-u Tealâ'yı ma'rifet noktasında birer muayyen makam sahibi oldukları ve Allah-u Tealâ'ya ibadet için safbeste bulundukları, Allah-u Tealâ'nın evlâdı olmayıp ancak kulları oldukları, «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen kâfirlerin itikatlarının batıl olduğu ve meleklerin ibadet-i saireyle meşgul oldukları gibi herhalde Cenab-ı Hakkı nekaisten takdisle meşgul bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4757
***
Vacib Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan sonra bazı diğerini beyan etmek üzere :

وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ (167) لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرً۬ا مِّنَ ٱلاًَوَّلِينَ (168) لَكُنَّا عِبَادَ ٱللهُِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (169) فَكَفَرُواْ بِهِۦ‌ۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ (170)

buyuruyor.
[Onlar «Ümem-i salifeye nazil olan Tevrat'la İncil bizim indimizde olsaydı biz Allah'ın halis kullarından olurduk» derler. Halbuki kendilerine Kuran gibi bir kitap nazil oldu, o kitaba küfrettiler. Binaenaleyh; yakında küfürlerinin, kötü sözlerinin ve işlerinin cezasını görürler ve bilirler.]

Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü semaviyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u emsalinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendilerine kütüb-ü semaviyenin ekmeli, insanların menfaatini beyanda 4758 etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.
Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla tehdid etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler daima melûm ve mezmumdurlar.

***
Vacib Tealâ kâfirleri sebatsızlıkla levmettikten sonra iman etmelerine terğib olmak üzere :

وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ (171) إِنَّہُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ (172) وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَـٰلِبُونَ (173)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki taraf-ı İlâhimizden kullarımızı irşad için gönderilmiş resul, kullarımız hakkında vaadi ve nusreti mutazammın kelimemiz sebkat etti. Muhakkak onlar dünyada hüccet ve âhirette izzetle galebe ederler ve bu kelimemiz kat'î olarak sabit oldu, o sabit olan kelime şudur : «Rusûl-ü kiram elbette nusret olunurlar, onlara tâbi olan bizim askerlerimiz elbette düşmanları üzerine galip oluculardır.».]

Bu âyette sebkat eden kelimeyi Cenab-i Hak iki kelimeyle tefsir buyurmuştur:
B i r i n c i s i : Rusûl-ü kiramın tarafı İlâhiden mansur,
İ k i n c i s i : Rusûl-ü kiramın etbâ'lan asakir-i İlâhiye olup onların da düşmanları üzerine galip olacaklarıdır.
Gerçi rusûl-ü kiramın etbâ'larıyla beraber bazı kere mağlûp oldukları görülürse de itibar akıbete olduğundan bununla âyete itiraz varid olmaz. Zira; akıbet itibarıyla enbiya-yı kiram daima galip ve düşmanları makhur ve münhezim olmuşlardır. Çünkü; galebe; sebat ve devamla olduğu gibi devletle ve istilâ ile dahî olur. îptilâ kabilinden enbiya-yı kiramda bazan görülen mağlûbiyete itibar yoktur. Zira itibar; akıbetedir.
Rusûl-ü kiramın galebesine müteallik kelime gerçi müteaddidse de manaları bir olduğundan kelime-i vahide denmiştir.
Hulâsa; Rusûl-ü kiram ile onlara tabi olanların mansur ve galip olacaklarına dair kelime-i İlâhiyenin sebkat ettiği ve bu galebe akıbet itibarıyla olduğu cihetle bazan mağlûp olmalarıyla itiraz varid olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4759
***
Vacib Tealâ bizim Nebimizin kavmine karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere:

فَتَوَلَّ عَنۡہُمۡ حَتَّىٰ حِينٍ۬ (174) وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ (175)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nusret sizin olunca sen küffar-ı Kureyş'in azıcık bir zaman içinde i'raz ve ezalarına sabret ve onlara yakında nazil olacak azabı göster.] Zira; duçar olacakları azabı sen onlara gösterince elbette göreceklerdir. Çünkü; görmemek ihtimali yoktur.

Azap görecekleri azıcık zamanla murad; yevm-i Bedir veyahut Mekke'nin fetih günüdür. Çünkü; küffar-ı Kureyş'in dünyaca en makhur ve münhezim oldukları gün bu iki gündür. Zira; va'd-i İlâhinin dünyâda onlar hakkında eseri bu iki günde zuhur etmekle Resûlullah acilen azabı Kureyş'e bu iki günde göstermiş ve onlar da görmüşlerdir. Binaenaleyh; mazlum ve doğru olanın Allah'ın intikam sahibi olduğunu düşünerek sabır ve teenni üzere zalimlerden i'raz ve akıbete intizar etmeleri lâzımdır. Zira; zalimlerden intikamını alacağını Allah-u Tealâ va'd etmiştir. Va'd-i İlâhi ise yerini bulur, geri kalmaz.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ (176)

[«Onlar üzerine dünyada ve bilhassa yevm-i Bedir'de azabımız nazil olduğu halde âhirette azabın inzaline kudretimizi inkâr 4760 ederler de bizim yevm-i cezada nazil olacak azabımızın alelacele vukuunu mu isterler?».] Onların emsaline nazil olan mesaibi idrak etmezler de derhal azabın gelmesini mi isterler?

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyet nazil olunca «Nerededir o azap? Nazil olsa da görsek» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin azabın nüzulünü isti'cal ettiklerini beyandan sonra istedikleri azabın geldiği zaman zuhur edecek hallerini beyan etmek üzere :

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِہِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ (177)

buyuruyor.
[Onların isti'cal ettikleri azap hanelerinin avlusuna ve yakınına nazil olunca o azapla inzar olunan kâfirlerin sabahları ne kötü ve ne çirkin oldu.] Çünkü; envâ'-ı azap kendilerine gelince onların vakitleri siyah olmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Araplar indinde garât ekseriya sabah vakti olup garât ise bir nevi azap olduğundan vakt-i azaba sabah denmek âdettir. Binaenaleyh bu âyette sabah; azabın geldiği vakitten kinayedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Aceleten azabın gelmesini isteyen kâfirlerin evleri avlusuna azap gelince azabın nüzulü zamanı ne çirkin oldu.] demektir.

وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٍ۬ (178) وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ (179)

[Onlar gaflette ve tecavüzatta devam ederlerse sen azabın geleceği zamana kadar onlardan i'raz et, konuşmaktan vazgeç ve azabın geleceğini onlara göster. Elbette onlar da görürler, inkârları ve seni tekzipleri üzerine gelecek azabı bilirler.]
Bu âyet-i ceille te'kid için tekrar zikrolunmuştur. Zira; 4761 tekrarda mübalâğa olduğu gibi Resûlullah'ı tesliye üzerine tesliyedir. Yahut evvelki âyet; dünyaya, ikinci âyet âhirete müteallik olduğu cihetle tekrar yoktur. Resûlullah'ın göstereceği ve onların göreceği azabın lisanla ta'biri mümkün olmadığına işaret için görülecek şeyin neden ibaret olduğu beyan olunmamıştır.

سُبۡحَـانَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ (180)

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Rabbin Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri evlâd ve ezvac gibi nekaisten münezzehtir.] Zira, cümle kuvvet ve kemalin sahibidir, cemi sıfât-ı kemaliyeyi camidir. Binaenaleyh; hiç bir noksana mahal olmaz.
Bu âyet-i celile; cümle metalib-i âliyeyi camidir. Çünkü âkile lâzım olan; üç şeydir :
B i r i n c i s i : Ma'budunu ve ma'budunun cemi-i nekaisten münezzeh ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olduğunu bilmek ve itikad etmektir. Binaenaleyh bu âyet; bunun cümlesini camidir. Çünkü (سُبۡحَـانَ) lâfzı cemi-i nekaisten münezzeh olduğuna (رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ) lâfzı cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olduğuna ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olunca şerik ve nazîri olmadığına delâlet eder.
İ k i n c i s i : Herkes bu dünyada kendi nefsine ve ebna-yı cinsine, hayvanata ve sair mahlûkata ne gibi muamele edeceğini bilmektir. Bu ise herkesin kendi kendine bileceği birşey olmayıp bir mürşidin irşadıyla olabilir. O mürşid ise enbiya-yı izam hazaratıdır.
İnsana bilmesi lâzım olan üç şeyden
ü ç ü n c ü s ü : Vefatından sonra halinin ne olacağım bilmektir. Vefatından evvel bunu bilmek ise insan için müşküldür. Binaenaleyh bu bapta itimad; Allah'ın ganî ve rahîm olmasınadır.

4762
***
Vacib Tealâ bu hikmete işaret için :

وَسَلَـٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ (181)

buyuruyor.
[Dünyada ve âhirette selâmet resuller üzerinedir.] Çünkü şu lâfızla duâ; onların beşere lâyık olan evsafı haiz olduklarına, şu evsafı haiz olamayanların onlara iktidası vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âhad-ı ümmetin enbiyaya iktidası vaciptir.

***
Vacib Tealâ bu noktaya işaret için :

وَٱلۡحَمۡدُ للهُِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (182)

buyuruyor.
[Her sena edicilerin senası, âlemi lâyıkıyla terbiye eden Allahü Tealâ'ya mahsustur.] Çünkü senaya istihkak; in'âm ü ihsanla olur. Binaenaleyh herkesin senasını celbetmek; herkese lûtfetmekle olacağında şüphe yoktur. Şu halde bitamamiha şeriata sarılanların vefatlarından sonra selâmete nail olacaklarına âyet; delâlet-i zanniyeyle delâlet eder.

Gösterim: 2042