Secde Suresi Tefsiri

SÛRE-İ SECDE

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi dokuz veyahut otuz âyettir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓمٓ (1) تَنزِيلُ ٱلۡڪِتَـٰبِ لاً رَيۡبَ فِيهِ مِن رَّبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (2)

[Şu sûre ve Kur'an kendisinde asla şüphe olmadık bir kitap ki âlemlerin Rabbisi tarafından münzeldir.]

Yani; şu sûre bir kitabın tenzilidir ki o kitapta hiçbir veçhile şüphe yoktur. Zira o kitap; âlemleri kemâline îsâl etmekle terbiye eden Rabbi Tealâ Hazretleri tarafından kullarını ıslah için inzal olunmuştur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kitabın şanına ihtimam ve kullarını mütalâsına teşvik için Vâcib Tealâ kitabı iki cihetle tavsif etmiştir.
B i r i n c i s i : Kitabın hak olduğunda asla şek olmamak,
İ k i n c i s i : Alemlerin Rabbisi tarafından münzel olmaktır. Çünkü; ahkâmında şüphe olmamasıyla beraber âlemlerin Rabbisi tarafından münzel olması âlemlerin acayibini cami olup mütalâya şayan olduğuna işaret olduğundan nüfus-u tahire sahipleri mütalâasına rağbet edip dekayıkma vakıf olmayı arzu edecekleri şüphesizdir. Zira âlemlerin Rabbisi tarafından nazil olduğunu beyan; cümle âlemin terbiye-i esasiyesine, dünya ve âhiret menâfi ve mesalihine müteallik mesailin bu kitapta beyan olduğunu iş'âr etmektir. Binaenaleyh dikkatle düşünen esrarına muttali olmak arzu eder.

4347
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın taraf-ı İlâhiden münzel ve şüpheden ârî bir kitap olduğunu beyandan sonra müşriklerin Kur'an'ı inkâr etmelerini alâtarikılinkâr vettaaccüp beyan etmek üzere :

أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَٮٰهُ‌ۚ

buyuruyor.
[Onlar Kur'an'ın taraf-ı İlâhiden münzel olduğunu inkâr ederler. Belki onlar «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi tarafından icadeyledi ve lâkin kelâmını terviç için Allah'a isnadederek iftira etti» derler.]

Yani; Kur'an'ın tavk-ı beşerden hariç mu'ciz bir belagatı mutazammın olduğunu bildikleri halde «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi icat ve terviç için Allah'a isnatla iftira etti» demeleri taaccübe şayan bir haldir ki bu sözleri bilerek Resûlümüze bir iftiradır. Çünkü; müşrikler fesahata malik erbab-ı lisandan oldukları halde Kur'an'ı red ve inkâr etmeleri mücerret inat ve istikbardan ibarettir. Zira; onlar lisan-ı Arabın belagat ve mezayasına vakıf olduklarından Kur'an'ın tavk-ı beşerden hariç belagat üzerine müştemil olduğunu bildikleri halde kendilerini Kur'an'a imandan hâlî addettikleri taaccüp olunacak bir hamakattır.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin Kur'an'ı inkârlarım beyandan sonra Kur'an'ın hak olduğunu ispat etmek üzere :

بَلۡ هُوَ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكَ

buyuruyor.
[Belki habibim ! Kur'an Rabbin tarafından münzel haktır.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Kur'an müşriklerin dedikleri gibi senin icadettiğin bir iftira değildir, belki seni envâ'-ı nimetiyle terbiye eden Rabbin Tealâ tarafından gönderilmiş bir kitab-ı haktır. Binaenaleyh; ahkâmı sabit ve tagayyürden salimdir. Zira; ilâ-yevmilkıyam hâki ve inhiraftan ârîdir. İnsanların mucibiyle amel etmemelerinden kitabın hükmüne bir noksan târî olmaz.
Cenab-ı Hak kâfirlerin inkârlarını iki cihetle reddetmiştir. Çünkü; kâfirlerin «İftiradır» demelerini; şüphe olmadığını beyanla reddettiği gibi Kur'an'ın hak olduğunu beyanla dahî reddetmiştir.

4348
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın hak olduğunu beyandan sonra Kur'an'ı inzalin hikmetini beyan etmek üzere :

لِتُنذِرَ قَوۡمً۬ا مَّآ أَتَٮٰهُم مِّن نَّذِيرٍ۬ مِّن قَبۡلِكَ لَعَلَّهُمۡ يَہۡتَدُونَ (3)

buyuruyor.
[Habibim ! Bir kavmi senin inzar etmen için biz Kur'an'ı inzal ettik ki o kavme senden evvel inzar eder bir nebi gelmedi. Me'mûl ki o kavim senin inzarın sebebiyle tarik-ı batılı terk ve tarik-ı hakka ihtida ederler.]

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kendine resûl gelmeyen kavimle murad; kavm-i Arap'tır. Çünkü; bizim peygamberimizden evvel onları irşadedecek bir resûl gelmediğinden onlar ümmî bir kavimdiler. Binaenaleyh; son derece irşada muhtaç oldukları bir zamanda Hz. Muhammed (S.A.) ba'solundu. Tefsir-i Hâzin'de (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğu veçhile kavm-i Araba nebinin gelmediği z a m a n la murad; Hz. İsa ile bizim nebimiz arasında geçmiş olan zaman-ı fetrettir. Yoksa kavm-i Arap Hz. İsmail'e mensup oldukları cihetle şeriat-ı İsmail ve İbrahim (A.S.) ile âmillerdi. Binaenaleyh «Bu âyette onlara nebi gelmedi» demek «Zaman-ı fetrette gelmedi» demektir. Yoksa devr-i Âdem'den beri onlara nebi gelmedi manâsına değildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (لعل) kelimesinden müstefad olan rica Resûluliah'a aittir. Yani «Kur'an'ın inzalindeki hikmet; habibim ! Senin kendilerine bir nebi gelmeyen kavmin hidayetlerini rica ve ümid eder olduğun halde onları inzar etmekliğindir» demektir.
Fahri Râzi'nirı beyanı veçhile bu âyette Resûlullah'ın kavm-i Arabi inzara tahsis olunması kavm-i Arabın şirkle me'lûf olup her türlü fenalığın onlarda revaç bulduğundan inzara ihtiyaçlarının ziyade olmasına mebnidir. Binaenaleyh; diğer akvamı inzara me'mur olmaması lâzım gelmez. Çünkü; bir kavmi zikretmek o kavimden başkasını nefyetmeyi icabetmez. Bilhassa bizim nebimizin ins ü cinne meb'us olduğuna dair Kur'an'da birçok âyât-ı beyyinat mevcuttur.
Bu âyette resûlün gelmediği zamanla murad; zaman-ı fetret olunca, ehl-i kitap da dahildir. Çünkü; Hz. İsa'dan sonra ehl-i kitap dalâleti irtikâb ettiler. Bizim nebimizden başka nebi de gelmedi. Binaenaleyh; «kendilerini inzar edecek bir nebi gelmedi» demek; onlar hakkında dahî sahih olur. Şu halde ehl-i kitap da bu âyetin mealinde dahillerdir ve Resûlullah'ın onlara da meb'us olduğu bu âyetle sabittir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın inzalindeki hikmetin Resûlünün irşat ve inzara muhtaç olan kavmi inzar etmesi olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine müteallik olan delâili beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ۬

4350
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki semâvât ve arzı onların mabeyninde olan mahlûkatı altı gün miktarı bir müddette icadetti.]

ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ‌ۖ

[Allah-u Tealâ âlem-i mükevvenatı icadından sonra arş-ı â'lâ üzerine istilâ yani kahr u galebe elti.]

مَا لَكُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ۬ وَلاً شَفِيعٍ‌ۚ

[Sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve şefaat edecek bir şefiiniz yoktur.]

أَفَلاً تَتَذَكَّرُونَ (4)

[Şirki irtikâbeder de hiç düşünmez misiniz?]

Yani; ey âsî insanlar ! İbadetinizi Allah'a hasredin. Zira; Allah-u Tealâ yeri, gökleri ve onların arasında olan mevcudatı altı gün miktarı bir müddette icadetti, bu kadar cesametiyle bu âlemi icada kaadir olan zat elbette ibadete müstehaktır, Allah-u Tealâ bu âlemi icattan sonra âlemin cesamette en büyüğü olan arş-ı â'lâ'yı taht-ı kahrına aldı, kudret-i kahiresi onda nafiz ve carî oldu. Arş-ı â'lâ kudret-i kahiresi altında olunca onun madununda olan mahlûkatın kahrı altında olacağı evleviyetle sabittir. Şu halde sizin için Allah'tan başka umurunuzda tasarruf edecek ve tedbiri sizde nafiz olacak bir dostunuz olmadığı gibi Allah'ın azabından sizi kurtaracak bir şefaatçiniz da yoktur. Binaenaleyh; her umurunuzda mütevelli Allah-u Tealâ olduğu gibi gazabından sizi kurtaracak da odur. Hal böyleyken siz hâlâ Allah'ın gayrı birtakım âciz mahlûkatı ma'bud ittihaz edersiniz. Siz birtakım günahları irtikâbeder de başınıza geleceği hiç düşünmez misiniz?
Bu âyette (Sure-i A'raf) ta beyan olunduğu veçhile (استوى) kelimesinin asıl manâsı; istikrar ve bir mahalde karar olup bu manâ ise Allah-u Tealâ hakkında muhal olduğundan kahr u galebe manâsına te'vil olunmak vâcibolduğu cihetle burada (استوى) kahr u galebe manâsına olduğu beyan olunmuştur.

4351
***
Vâcib Tealâ mevcudatı icatla onlar üzerine kahr u galebesini beyandan sonra emr-i İlâhinin semadan yeryüzüne vücudunu beyan etmek üzere :

يُدَبِّرُ ٱلاًمۡرَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ إِلَى ٱلاًرۡضِ ثُمَّ يَعۡرُجُ إِلَيۡهِ فِى يَوۡمٍ۬ كَانَ مِقۡدَارُهُ ۥۤ أَلۡفَ سَنَةٍ۬ مِّمَّا تَعُدُّونَ (5)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ emr-i dünyayı gökten yere indirir, sonra o emirler sizin saydığınız günlerden bin sene miktarı bir gün olan yevm-i kıyamette Allah-u Tealâ'ya rücû eder ve herbirinin hükmünü verir.]

Yani; Allah-u Tealâ elbette kullarının ibadetlerine müstehaktır. Nasıl müstehak olmasın, Allah-u Tealâ bu dünyada âlem-i esbap olan semadan âlem-i müsebbep olan arza melekler vasıtasıyla veya vasıtasız emr-i dünyayı tedbir ve kaza ve kaderin icabatını inzal eder, kullarının maişetlerine ve sair hususatlarına müteallik emirlerini tedbir ve ahkâmını inzal ve ibadet etmelerini emreder ve zaman be zaman ve ânen feânen tedbir-i İlâhinin eserleri görülür, tedbir-i İlâhi yerini bulduktan sonra o emr-i İlâhi üzere kullarının amelleri sizin ta'dad ettiğiniz senelerden bin sene miktarı olan yevm-i kıyamette Allah'a rücû' eder ve herkesin ameline göre Allah-u Tealâ hüküm verir.
Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette m i k t a r ı b i n s e n e o l a n g ü n le murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; Vâcib Tealâ dünyada kullarının emrini tedbir eder ve kullar da yeryüzünde amel ederler. Yahut kullar emrin hilâfına hareket ederler ve bu a'mâlin eseri Vâcib Tealâ'ya miktarı bin sene olan yevm-i kıyamette arzolunur. Çünkü; herkesin muhakemesi ve ameline göre cezasının tertibi o günde vuku bulacağından emr-i İlâhinin eseri o günde huzur-u İlâhiye arzolunacağı beyan olunmuştur.
4352
Allah'ın kullarını ıslah için gönderdiği kitapları ve ahkâm-ı sairesi melekler vasıtasıyla sema canibinden geldiğinden semadan arza inzal ve tedbir ettiği ve o emirlerin eseri, amel olunup olunmadığı yevm-i kıyamette zahir olacağına binaen miktarı bin sene olan günde huzur-u İlâhiye uruc edeceği beyan olunmuştur. Bazı kimseler hakkında yevm-i kıyamet bin sene miktarı olup diğer bazı âsîler hakkında elli bin sene miktarı olacağına binaen bu âyette bin sene miktarı olacağı ve diğer âyette elli bin sene miktarı olacağı beyan olunmuştur. Şu halde miktarın azlığı ve çokluğu eşhasa nispetle olduğundan âyetler arasında taâruz ve tenakuz yoktur. Çünkü yevm-i kıyamet; bazı eşhas hakkında bin sene miktarı ve bazı eşhas hakkında elli bin sene miktarıdır, ehl-i salâh hakkında ise az bir saat miktarı olduğu hadis-i nebevî ile sabittir.

ذَٲلِكَ عَـٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (6)

[İşte bu âlem-i ulvî ve âlem-i süfli olan yerleri ve gökleri halkeden, arş-ı âiâyı istilâ eden, kullarına yardım ve umurlarında tasarruf kendine münhasır olan ve kâinatı tedbir eden Ailahü Tealâ gaibi ve hazırı bilir. Binaenaleyh; düşmanlarından intikamını alır, dostlarına merhamet eder.]

Yani; Ailahü Tealâ bu âlemleri icadetti. Zira; âlemde gaip ve aşikâr her ne varsa cümlesini ilmi ihata ettiğinden herbirinde olan esrar ve hafâyâyı bilir ve herbirine akıllar hayran olacak hikmetler vaz'eder. Binaenaleyh; düşmanlarının umumuna galip ve dostlarının kaffesine merhameti şamildir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sûrenin evvelinden beri zikrolunan evsaf-ı İlâhiyenin kemâl-i azametine işaret için bu'd-u meratibe mevzu olan (ذلك) lâfzı varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i âfâkiyeyi beyandan sonra vücud-u insanîde kudret-i Saniaya delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

ٱلَّذِىٓ أَحۡسَنَ كُلَّ شَىۡءٍ خَلَقَهُ ۥ‌ۖ وَبَدَأَ خَلۡقَ ٱلاًنسَـٰنِ مِن طِينٍ۬ (7)

buyuruyor.
[Âlemin umurunu tedbir eden Ailahü Tealâ şol zat-ı eceli ü â'Iâdır ki halkettiği herşeyin hilkatini güzel kıldı ve insanı çamurdan icatla başladı.]

Yani; Allah-u Tealâ herşeyin icadını güzel kıldı. Çünkü; eşyadan herhangi şeyi halketmişse hikmete ve maslahata muvafık olarak halketrnekle herkesin istidadına ve liyakatına göre yarattı. Ezcümle hayvanattan herbirini bir suret ve şekil üzere halketti ki her hayvanın şekli haline ve istimaline muvafık ve azaları maişetlerine elverişli bir miktar-ı muayyen üzerinedir. Hatta her hayvanin âlet-i müdafaasını ve rızkını celb için kuvve-i calibe ve cazibesini kendiyle beraber halkettiğinden herkes kendi rızkını celbetmekte müşkülât çekmediği gibi hasmına bir kuvve-i musellaha gibi karşı durur, insanın hilkatına çamurdan iptida etti ki Hz. Âdem'i topraktan halketti ve sair mahlûkatın hilkatim insanın menafiine muvafık kıldı ve hayvanlara maişet olmak için arzı ot bitirmeye muvafık ve insanın nefesine havayı cereyan eder kıldı.

ثُمَّ جَعَلَ نَسۡلَهُ ۥمِن سُلاًلَةٍ۬ مِّن مَّآءٍ۬ مَّهِينٍ۬ (8)

[Âdem'i topraktan halkettiktcn sonra Âdem'in neslini hakir bir sudan halketti.] Hatta o nutfe necaset mevkiinden çıkar. Binaenaleyh; herkesin istikrah ettiği bir sudan böyle şerif ve zarif bir insanı halketmek kudretullaha delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. İnhanın zürriyeti insandan infisal ettiğinden infisal manâsını müfid Man nesil denmiştir. Sülâle dahî nesilden me'huzdur.

ثُمَّ سَوَّٮٰهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِۦ‌ۖ وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلاًبۡصَـٰرَ وَٱلاًفۡـِٔدَةَ‌ۚ قَلِيلاً۬ مَّا تَشۡڪُرُونَ (9)

[Allah-u Tealâ insanın neslini nutfeden halkettikten sonra azalarını tam kıldı ve kendi halkettiği ruhundan insana nefh ve sizin için kulaklar, gözler ve kalpler halketti ki kulağınızla hakkı işitmek, gözünüzle hakkı görüp ittihâ' etmek ve kalplerinizle delâili 4354 tetkik edip düşünmek üzere bu nimetleri size ihsan olarak halketti. Binaenaleyh; cümle nimetlere şükretmek lâzımken siz gayet az şükredersiniz.] Halbuki her nimetin şükrünü tamamıyla ifa etmek lâzımdır.

Hâzin'in beyanı veçhile insan evvelâ hakkı işitmek, ba'dehu işittiğini gözüyle görmek ve gördüğü şeyleri kalbiyle tefekkür etmek lâzım olduğuna işaret için kulağı, gözleri ve kalbi Cenab-ı Hak tertip üzere zikretti. İnsan sadayı her taraftan işittiğine binaen semi' müfret olarak zikrolunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ruh lâfzı ta'zîm ve teşrif için Vâcib Tealâ'ya râci zamire izafetle (منروحه) varid olmuştur. Ruhun Cenab-ı Hakka izafeti ruhun bir mahlûk-u acib olup Rabbi Tealâ'nın huzuruna münasebeti olduğuna işaret içindir. Çünkü; insan hayvanat-ı saire gibi Vâcib Tealâ'ya ecnebi olmayıp ma'rifet ve ibadet cihetinden melekûtiyete münasebeti meydandadır. Vâcib Tealâ insanın bidaye-i halinde kabil-i hitap olmadığına işaret için bidaye-i ahvalini gaib suretiyle beyan buyurmuştu. Azası tekemmül ettiğinde kabil-i hitap olup şükretmeye liyakati olduğu zamanki ahvalini beyan, hitap suretiyle varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ insanların bidaye-i İnikatlarında sebkeden niam-ı İlâhiyeye şükürlerinin gayet az olduğunu beyandan sonra küfran-ı nimet ettiklerini beyan etmek üzere :

وَقَالُوٓاْ أَءِذَا ضَلَلۡنَا فِى ٱلاًرۡضِ أَءِنَّا لَفِى خَلۡقٍ۬ جَدِيدِۭ‌ۚ

4355
buyuruyor.
[Kâfirler «Toprağa karışıp kaybolduktan sonra mı yeniden meydana gelip adam olacağız?» dediler.]

بَلۡ هُم بِلِقَآءِ رَبِّہِمۡ كَـٰفِرُونَ (10)

[Belki Rablerine mülakatı inkâr ederler.]

Yani; Resûlullah'ın kıyameti, kıyamette insanların yeniden hayat bulacaklarını ve mahşerde cem'olunacaklarını beyan edince müşriklerle haşrı inkâr eden münafıklar dediler ki «Biz vefat ederek toprağa karışıp kaybolduğumuzda mı yeniden hayat bulup eski halimiz gibi bir adam olacağız, böyle şey olur mu? Bizim vücudumuz çürüyüp toprağa karıştığımızda yeniden meydana gelmek nasıl mümkün olur?» Kâfirler böyle demekle âhirette hayatı inkâr edenler ve yalnız hayatı inkârla iktifa etmezler, belki ahval-i âhiretin, bilhassa sevap veya ikabla Cenab-ı Hakka mülakat edeceklerini dahi inkâr ederler.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile d a l â l e t bu âyette gaybubet manâsınadır. Binaenaleyh; (ضَلَلۡنَا) demek (غيبنا فىارض) yani «Biz helak olup toprağa karışarak toprak içinde yok ve kaybolduğumuzda mı hayat bulacağız?» demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette (بلى) kelimesi terakki içindir. Yani kâfirlerin âhirette hayat bulacaklarını inkârları hasebiyle dahî âhirette ziyade duçar olacakları şedaid, küfürlerine intikâl etmekle küfürlerinin şiddetine işaret olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet ( Übeyy b. Half) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bu gibi şeyleri ileri sürmekte (Übeyy b. Half) müşriklerin hepsinden cesurdu, söyleyen (Übeyy) ise de diğer müşrikler de bu söze razı olup itikatta müşterek olduklarından bu söz cümlesine birden isnadolunmuş ve (قَالو) cemi' suretiyle varid olmuştur.

4356
***
Vâcib Tealâ müşriklerin haşrı inkârlarını beyandan sonra onların mezheplerini redle cevap vermesini Resûlüne emretmek üzere i

قُلۡ يَتَوَفَّٮٰكُم مَّلَكُ ٱلۡمَوۡتِ ٱلَّذِى وُكِّلَ بِكُمۡ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ تُرۡجَعُونَ (11)

buyuruyor.
[Habibim ! Haşrı inkâr edenlere cevap olarak sen de ki, «Ey müşrikler ! Sizin ruhlarınızı kabza taraf-ı İlâhiden tevkil olunan melekülmevt sizin eceliniz geldiğinde sizi öldürür, bunu inkâra mecaliniz yoktur. Çünkü; her zaman vukuunu görüyorsunuz. Melekülmevt sizin ruhunuzu aldıktan sonra Rabbinizin huzur-u manevîsine irca' olunursunuz.] Şu halde sizin için ölüm muhakkak olduğu gibi öldükten sonra hayat ve hesap için huzur-u İlâhiye rücû' da muhakkaktır. Binaenaleyh; inkârda faydanız yoktur. Belki sizin için fayda; iman etmek ve iman sebebiyle azaptan kurtulmaktır, yoksa küfrüzere ısrar edip de azab-ı ebedîye duçar olmak değildir.

İnsanların ruhlarını almaya müvekkei olan meleğin insanların ecellerinden asla gaflet etmediğine işaret için melekülrnevtin ervahı kabza tevkil olunduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Taberî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bütün dünya onun nazarında bir avuç ortası gibi yahut bir kâse gibi olduğundan herkesin eceline müteallik sahifesini bilir ve dakika fevtetmeden eceli gelen kimsenin ruhunu derhal kabzeder ve kabzolunan ruh said ise rahmet meleklerine, eğer şakî ise azap meleklerine teslim eder. Şu halde dünyanın her tarafı melekülmevte nispetle müsavidir. Onun için uzak yakın yoktur. Binaenaleyh; yüzbinlerce nüfusun ervahını dakikasında kabza muktedir olduğundan «An-ı vâhidde vefat eden birçok kimselerin ervahını kabza nasıl yetişebilir?» suâli varid olmaz. İnsanların ervahını almaya tevkil olunmuş bir melek olduğu ve o melek herkesin vefat edeceği günü, saati, dakikayı bildiği ve herkesin ecel-i muayyeninden takaddüm ve taahhur caiz olmadığı muhakkaktır. O meleğin ismi (Azrail) ise de bu âyette umum manâsını müfid olarak melekülmevt unvanıyla zikrolunmuştur. Ervahı kabzettiği yani «Herkesin canını aldığı kafidir, bunu inkâra mecal yoktur. Fakat ervahı kabzın keyfiyeti» yani »Nasıl kabzeder, hepsini kabzeden yalnız Azrail midir veyahut Azrail'in emrine müheyya yanında birtakım hizmetçi melekler var da onlar vasıtasıyla mı alır?» Bu cihetler ahval-i âhiretten olduğu cihetle bu dünyada bizim için bunu görmek ve anlamak mümkün değildir. Esasen bu cihete hüküm de taallûk etmez. Yalnız bizim için lâzım olan insanların ruhlarını almaya müvekkel bir melek vardır, ervahı kabza me'murdur, kabzediyor, bunda tereddüt yoktur. Amma nasıl kabzeder? Bu cihetin itikada taallûku yoktur. Binaenaleyh; bilmekte bir fayda olmadığı gibi bilmemekte de bir zarar yoktur.

4357
***
Vâcib Tealâ haşrı inkâr edenlerin huzur-u İlâhiye rücû' edeceklerini beyandan sonra huzur-u İlâhiye rücû ettikleri zamandaki haî-i perişanîlerini beyan etmek üzere :

وَلَوۡ تَرَىٰٓ إِذِ ٱلۡمُجۡرِمُونَ نَاكِسُواْ رُءُوسِہِمۡ عِندَ رَبِّهِمۡ

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Eğer sen şol zamanı görmüş olsan ki o zamanda haşrı inkâr eden mücrimler Rablerinin huzurunda kemâl-i hacaletlerinden başlarını eğer ve hiç kimsenin yüzüne bakamazlar. İşte o zamanı görsen pek acîp ve garip bir emir görürsün ki onların o zamanda olacak hal-i perişanîleri bu dünyada tasavvur olunur şeylerden değildir.]

رَبَّنَآ أَبۡصَرۡنَا وَسَمِعۡنَا فَٱرۡجِعۡنَا نَعۡمَلۡ صَـٰلِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ (12)

[İşle o vakitte onlar nedametlerini izhar ederek derler ki «Yâ Rabbi ! Biz inkâr ettiğimiz şeyleri gözümüzle gördük, kulağımızla duyduk. Döndür bizi dünyaya, biz güzel amel işleyelim. Zira; bizim şek ve şüphemiz kalmadı, alâtarikılyakin iman ettik.] Çünkü; Rusûl-ü kiram her ne dediler ve kitaplar her ne yazdılarsa onların cümlesini yakından müşahede eyledik. Şu halde ey bizim Rabbimiz ! Eğer bizi dünyaya döndürürsen biz güzel ameller işleriz» demekle tazarru' ederler. Günahkârların o ahval-i şedideyi görünce imana kemâl-i ciddiyetlerine ve devam edeceklerine, dünyaya dönmeye kemâl-i rağbetlerine ve duâlarının kabulünü kemâl-i arzularına işaret için devam ve sebata delâlet eden cümle-i ismiye suretiyle (إِنَّا مُوقِنُونَ) diyecekleri Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Lâkin imanın mahalli dar-ı teklif olan dünya olduğu 4358 cihetle âhirette iman makbul değildir. Zira âhiret; dar-ı teklif değil ki imanları kabul olunsun. İmanda muteber olan; gaybdır, ayn değildir. Binaenaleyh; âhirette azabı müşahede ettikten sonra iman muteber olmaz.

Vâcib Tealâ âhirette mücrimlerden vâki olacak tazarruları üzerine taraf-ı İlâhiden varid olacak cevabı beyan etmek üzere :

وَلَوۡ شِئۡنَا لاتَيۡنَا كُلَّ نَفۡسٍ هُدَٮٰهَا وَلَـٰكِنۡ حَقَّ ٱلۡقَوۡلُ مِنِّى لامۡلانَّ جَهَنَّمَ مِنَ ٱلۡجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ أَجۡمَعِينَ (13)

buyuruyor.
[«Eğer nâsırı cemiisinin hidayetlerini biz dilemiş olsaydık her nefse hidayeti tevfik ederdik, lâkin insle cinnin cemisinden elbette Cehennem'i dolduracağıma dair benden hüküm vâki oldu ve o hüküm sabittir. Binaenaleyh; hükm-ü İlâhi tağyir kabul etmediğinden elbette Cehennem ins ü cinnin âsîlerinden dolacaktır» demekle Cenab-ı Hak dünyaya dönmek isteyen âsîlerin sözlerini reddeder.]

Yani; bizi dünyaya döndür diyenlere cevap olarak Cenab-ı Hak buyuruyor ki «Eğer ben sizi dünyaya döndürecek olaydım dünyada siz iradenizi hidayete sarfederdiniz, ben de sizin hidayetinizi halkederdim, lâkin siz iradenizi küfre sarfettniz, ben de iradeniz veçhile küfrünüzü halkettim, Cehennem'e girmenize hükmüm sabit ve lâhik oldu. Binaenaleyh; sizin için dünyaya ric'at mümkün değildir. Zira; iradesini küfre sarf eden insle cinden elbette ben Cehennem'i dolduracağım» demekle benden hüküm sadır oldu. Şu halde benim hükmüm tağyir kabul etmez ve dünyaya dönmek için tazarru fayda etmez. Çünkü; noksanı tedarik zamanı geçmiştir. Cehennem ins ü cinnin mecmuundan dolup yalnız insan yahut yalnız cinne mahsus olmadığını beyan etmek için (اجمعين) lafzıyla te'kid olunmuştur.

4359
***
Vâcib Tealâ âsîlerin dünyaya ric'atlarını reddettikten sonra zuhûr edecek hitabı beyan etmek üzere :

فَذُوقُواْ بِمَا نَسِيتُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَـٰذَآ إِنَّا نَسِينَـٰڪُمۡ‌ۖ وَذُوقُواْ عَذَابَ ٱلۡخُلۡدِ بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (14)

buyuruyor.
[Şu mülakat gününüzü unutmanız sebebiyle tadın Cehennem azabını. Zira; siz nasıl bugününüzü unuttunuzsa muhakkak biz de size nisyan muamelesi yaparak sizi terkederiz. Binaenaleyh; «Amel ettiğiniz küfrünüz sebebiyle ebedî azabı tadın» demekle cezalarını tertibederiz.] Zira ceza; amel cinsinden olacağı cihetle onların yevm-i mülakatlarını unutmalarına mukabil Cenab-ı Hak da onları unutulmuş birşey gibi Cehennem'de terkolunacaklarım beyan etmiştir. Çünkü; nisyan Vâcib Tealâ hakkında muhal olduğundan bu makamda n i s y a n ; terketmek manâsınadır. Zira unutulan şey; daima metruk olur. Şu halde nisyana terketmek demek lâzım olduğundan nisyanı zikredip terki murad etmek melzum olan nisyanı zikir ve lâzım olan terki irade kabilindendir. Buna nazaran (إِنَّا نَسِينَـٰڪُمۡ‌) demek «Biz sizi unutulmuş bir şey gibi bilkülliye azap içinde terkettik» demektir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile azabı tatmalarıyla müşriklere hitap; yevm-i mülakatlarını nisyanlarına sû-u amelleri sebep olduğuna işaret için nisyanları ve sû-u amelleri hitaba sebep olarak beyan olunmuş ve ehl-i Cehennem'in kemâl-i hakaretlerine işaret için azabı tatmakla emir tekrar zikredilmiş ve azab-ı huld ki ebedî azaba sebep kendi amelleri olduğu sarahaten beyan olunmuş ve onların Cehennem ateşi içinde unutulmuş bir şey gibi asla iltifat olunmayacağına işaret için (إِنَّا نَسِينَـٰڪُمۡ‌) cümlesi edat-ı te'kitle varid olmuştur. Gerçi n i s y a n ; evvelâ olup sonra unutulan yerde istimal olunursa da kıyametin delâili kemâl-i vuzuhla zahir olduğu cihetle evvelâ delillerle hakikat ma'lûm olmuşken o delillere nazarı terketmeleri unutmak menziline tenzil olunarak onların kıyameti unuttukları beyan olunmuştur.

4360
***
Vâcib Tealâ ehl-i küfrün halini beyandan sonra ehl-i imanın hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّمَا يُؤۡمِنُ بِـَٔايَـٰتِنَا ٱلَّذِينَ إِذَا ذُڪِّرُواْ بِہَا خَرُّواْ سُجَّدً۬ا وَسَبَّحُواْ بِحَمۡدِ رَبِّهِمۡ وَهُمۡ لاً يَسۡتَكۡبِرُونَ (15)

buyuruyor.
[Bizim âyetlerimize ancak şol kimseler iman ederler ki onlar âyetler kendilerine zikrolunup vaaz olunduklarında derhal bütün azalarıyla secdeye kapanırlar ve Rablerinin hamd ü senasına mülâbis oldukları halde nekaisten tenzih ederler. Halbuki onlar gerek secde ve gerek tesbihlerinde kendilerini büyük addedip kibretmezler.] Zira; onlar bizim âyetlerimizin inzarat ve tebşiratıyla nasihat olunduklarında azab-ı İlâhiden korkularına binaen kemâl-i tevazula yüzleri üzerine secdeye kapanır, en âlî ve aziz olan yüzlerini türab-ı mezellete sürer, nail oldukları nimetlerin şükrünü eda ederler ve bu secdeleriyle âyetleri kabul, muktezasıyla amel ve âyetlerin emr ü nehyine inkıyadettiklerini izhar ederler ve yalnız secdeyle iktifa etmezler. Belki kendilerini nimetleriyle terbiye eden Rablerinin nimetlerini sayar ve sena eder oldukları halde tesbih ederler.
Buhârî ve Müslim'in ittifakları veçhile beyan olunduğuna nazaran İbn-i Ömer Hazretleri «Resûlullah secde olan sûre'yi kıraat ettiğinde secde eder ve hazır bulunan cemaat da secde ederlerdi» buyurmuştur. Secdenin faziletine gelince : Resûlullah «Ademoğlu secde âyetini tilâvet edip de secde ettiğinde şeytan ağlar, geri kaçar ve der ki ; (Helak bana olsun ki âdemoğlu emrolunduğu veçhile secdeyi eda etmekle Cennet'e girdi. Ben emrolunduğum secdeden imtina' etmekle Cehennem'e dahil oldum) dediğini» beyan etmiştir.
Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i imanı üç şeyle sena buyurmuştur :
B i r i n c i s i : Taraf-ı şeriattan varid olan nasihatla mütenassıh olarak derhal taallül ve tereddüd etmeden secdeye kapanmaları,
i k i n c i s i : Hidayet ve iman gibi manevî nimetleri ve Allah'ı zikretmek için lisan ve hakkı duymak için kulak gibi maddî nimetleri mülâhaza ederek Cenab-ı Hakkı nekaaisten tenzihle hamd ü sena etmeleri,
ü ç ü n c ü s ü : Bu misilli ibadetten istikbar etmeyip kemâl-i huzu üzere edaya müsaraat etmeleridir.

4361
***
Vâcib Tealâ ehl-i imanın bazı evsafını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

تَتَجَافَىٰ جُنُوبُهُمۡ عَنِ ٱلۡمَضَاجِعِ يَدۡعُونَ رَبَّہُمۡ خَوۡفً۬ا وَطَمَعً۬ا وَمِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ (16)

buyuruyor.
[Secde ve tesbih eden mümin-i kâmillerin yanları yataklarından uzak olur. Halbuki onlar Allah'ın azabından korktuklarına ve rahmet-i İlâhiyeyi ümid ettiklerine binaen Rablerine tazarru ve niyaz ederek ibadet ederler ve onlar bizim verdiğimiz rızıklarından muhtaç olanlara infak ederler.]

Yani; iman-ı kâmil sahibi şol kimseler ki onlar salât-ı leyle yani teheccüd namazına devam ettiklerinden onların yanları yatacak döşeklerinden uzak olur. Zira; yatakta yatmazlar ki yanları döşeklerine yakın olsun. Onların halleri; Rablerinin gazabından korktukları, rahmet ve mağfiretini ümid ettikleri için duâ ile beraber ibadet etmektir. Binaenaleyh; bir taraftan korku bir taraftan tama'la duâ ederler, yalnız duâ ve namaz gibi ibadet-i bedeniyeyle iktifa etmezler, belki bizim onlara verdiğimiz rızk-ı sûrî ve manevîden muhtaç olanlara infak eder ve mallarından birer miktarını sarfederler.
4362
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu âyetten maksat; gece kılınan namaz ve bilhassa teheccüt namazıdır. Çünkü; yatak zamanı gece olup yanları yatağa uzak olması ibadetten kinaye olunca ibadetin efdali de namaz olduğundan gece namazıyla tefsir olunmuştur. (Muaz b. Cebel) Hazretlerinin Rasulullah'ın bu âyeti gece namazıyla tefsir ettiği rivayeti de bu manâyı te'yid eder. (Muaz b. Cebel) «Ben Resûlullah'tan Cennet'e girmeye sebep olacak bir amelden suâl ettiğimde Resûlullah «Yâ Muaz ! Büyük birşeyi suâl ettin» dedikten sonra «İhlâs üzere Allah'a ibadet etmek, şirketmemek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacce gitmek Cennet'e duhule sebeptir» buyurdu. Bundan sonra «Yâ Muaz ! Ben sana ebvab-ı hayra delâlet edeyim mi? Oruç Cehennem ateşine kalkandır, sadaka ve gecede namaz kılmak günahlara kefarettir.» buyurdu ve bu âyeti okudu dediği Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Diğer bir hadiste Resûlullah «Gece namazına devam sizin üzerinize lâzımdır. Zira gece namazı; sizden evvel geçen sulehanın âdetleridir» buyurduğu mervidir.
Geceyle uykuyu, sıcak ve rahat yatağı terkederek tenha mahalde riyadan ârî gecenin içinde eda olunan namazın Allah'a kurbiyet, günahlara kefaret ve yedinde olan dertlerin tardına sebep olacağına dair birçok ahadis-i celile mervî olduğu gibi gece namazına devam edenleri medih hakkında bu âyet kâfi olup âyet-i sabıkada beyan olunan ehl-i imanın mahasinlerinden bakiyesini beyan olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Hz. Enes «Bu âyet ensardan bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; biz ensardan bir cemaat akşam namazını Resûlullah'la mescidde eda ettikten sonra hanelerimize gitmezdik ve yatsı namazına kadar mescidde namazla meşgul olurduk. Binaenaleyh; o cemaatı sena hakkında bu âyet nazil oldu» buyurmuştur.
Vâcib Tealâ bu âyette bundan evvelki âyet gibi ehl-i imanı ¦üç şeyle dahi sena buyurmuştur:
B i r i n c i s i : Geceyle namaz,
i k i n c i s i : Cenab-ı Hakkın gazabından korku ve rahmetinden ümitvar olarak duâya devam,
ü ç ü n c ü s ü : Allah'ın verdiği rızıktan ehl-i ihtiyacın ihtiyacını defetmeleridir.
Hulâsa; rıza-yı Bari için secdeye kapanmak, Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih, kibretmemek, geceyle namaza devam, beynelhavf verrica duâya dikkat ve Allah'ın verdiği rızıktan fukaraya infak etmek ehl-i imanın haslet-i hamidelerinden olup bunlara devam eden müminlerin meth-i İlâhide dahil oldukları bu iki âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4363
***
Vâcib Tealâ ehl-i imanın a'mâl-i saliha ve haslet-i hamidelerini beyandan sonra bu a'mâllerine mükâfat olarak verilecek derecelerin bu dünyada insanlar için bilinmesi mümkün olmadığını beyan etmek üzere :

فَلاً تَعۡلَمُ نَفۡسٌ۬ مَّآ أُخۡفِىَ لَهُم مِّن قُرَّةِ أَعۡيُنٍ۬ جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (17)

buyuruyor.
[Hiçbir nefis ameline ceza olarak gözlerinin dinleneceği ve mesrur olacağı ne gibi nimetler kendisi için hazırlandığını ve dünyada kendinden gizlendiğini bilmez.] Halbuki teheccüd namazı ve sair a'mâl-i salmalarına mükâfat olarak gözlerin bakmakla duyamayacağı, gayra iltifata mahal kalmayacağı ve gözlerin baktıkça lezzet alacağı gizlenmiş ne kadar nimetler var ki onları ancak Allah-u Tlahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; bu dünyada o nimetleri hiç kimse bilemez. Çünkü mümin-i kâmilin ekser-i a'mali; teheccüt namazı misilli gizli olduğu gibi onun için hazırlanan nimetler ve ikramlar da gizli ve indallah mahfuzdur. O nimetleri dünyada beşerin bilmemesi nimetlerin azamet-i şanlarına işarettir ki o nimetlerin emsali dünyada olmadığı gibi beşer için tasavvuru da mümkün değil demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (مااخفى) deki (ما) lâfzı (الذى) manâsına mevsuldür. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Hiçbir nefis kendi için âhirette hazırlanıp gizlenen şeyleri bilmez. Yani hiç bir nefis şol şeyi bilmez ki o şey kendileri için hazırlandı ve gizlendi.] demektir. Yahut (ما) lâfz-ı istif hamiyedir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Hiçbir nefis amelleri mukabilinde kendileri için hangi şey hazırlandı ve gizlendi, onu bilmez.] demektir. (قُرَّةِ أَعۡيُنٍ۬) gözlerin dinleneceği ve rahat edeceği nimet demektir. Çünkü; insanın süruru gözünde her azadan ziyade zahir olduğundan bütün vücudun mesrur olacağı nimetlerden gözün rahat edeceği ve mesrur olacağı beyan olunmuştur.

4364
***
Vâcib Tealâ müminin ve kâfirin hallerini beyandan sonra müminle kâfirin müsavi olamayacağını ve müsavat itikad edenlerin itikatlarının batıl olduğunu beyan etmek üzere :

أَفَمَن كَانَ مُؤۡمِنً۬ا كَمَن كَانَ فَاسِقً۬ا‌ۚ لَّا يَسۡتَوُ ۥنَ (18)

buyuruyor.
[Siz küfrü itikad eder de mümin olan bir kimse fasık olan kimse gibi mi olur zannedersiniz? İkisi müsavi olamazlar.] Zira müminin akıbeti; fevz ü felahtır, kâfirin akıbeti ise azap ve helaktir. Binaenaleyh; cins-i mümin, cins-i kâfire müsavi olamaz. Çünkü; birisi ehl-i Cennet ve ikramdır. Diğeri ehl-i Cehennem ve ihanettir. Şu halde ikisini bir yerde cem'etmek mümkün değildir. Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet Hz. Ali ile (Velid b. Ukbe) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bir mesele hakkında beyinlerinde vuku bulan niza'da (Velid) Hz. Ali'ye «Sen sükût et. Zira; sen sabisin. Benim lisanım senden uzun, süngüm senden keskin, kalbim senden şeci ve etbâ'ım senden çoktur» deyince Hz. Ali'nin «Yâ Velid ! Sen sükût et. Zira; fasıksın» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Bu âyette hemze; iki fırkanın müsavi olmalarını red ve inkâr için istifham-ı inkârıdır. Müsavi olmaları evvelâ inkâr olunduktan sonra müsavi olmadıkları sarahaten beyan olundu ki bundan sonra gelecek tafsilâta esas olsun.

***
Vâcib Tealâ müminle fasıkın müsavi olamadıklarını icmalen beyandan sonra tafsilen beyan etmek üzere :

أَمَّاٱلَّذِينَءَامَنُواْوَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فَلَهُمۡ جَنَّـٰتُ ٱلۡمَأۡوَىٰنُزُلاَۢبِمَا كَانُواْيَعۡمَلُونَ (19)

buyuruyor.
[Amma şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resûlüne iman ettiler ve rıza-yı İlâhiye muvafık amel de işlediler. Onlar için amelleri sebebiyle hazırlanmış konaklar ve istirahat mahalli Cennetler varılır.]

Yani; şol kimseler ki onlar Allah'a, resûllerine, kitaplarına ve âhirete iman, tarik-ı tevhide bezl-i makderet edip imanlarını a'mâl-i saliha işlemekle tezyin ettiler. Onlar için amelleri sebebiyle rahat mahalli olarak Cennetler ve misafir için hazırlanmış konaklar vardır. Çünkü; onlar imanlarıyla itikad-ı batılı red ve a'mâl-i salihalarıyla ahlâk-ı seyyieleri tardettikleri için Cenab-ı Hakkın ikramına nail olmaya istihkak kesbettiklerinden itlifat-ı İlâhiye ve ikram-ı subhâniye nail olacaklardır.
(مَأۡوَىٰ); istirahat için herkesin kasdedip varacağı mahaldir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet dünyadan rihletie Cennet-i â'lâ'yı kasdedip vardıkları için Cennet'e me'vâ denilmiştir. Dünyada evlerin sûrî me'vâ olup Cennet-i â'lâ'mın hakîkî me'vâ olduğuna işaret için Cennet lâfzının me'vaya muzaf kılındığı Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.
(نُزُلاَۢ) misafir için hazırlanan nimetlere ve konak mahalline denir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cenab-ı Hakkın misafirleri olduklarından onlar için hazırlanan nimetlere ve konaklara Cenab-ı Hak bu âyette nüzul buyurmuştur ki nimetlerin hazır olduğuna işarettir. Bu nimetlere nail olmanın sebebi; amel-i salih olduğu âyette sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; âyette imanla amel şart olarak varid olduğu gibi Cennet ve nüzul de ceza olarak varid olmuştur. Şu halde şart olan imanla amel bulunmayınca ceza olan Cennet ve nüzul de bulunmayacağından imanla ameli olmayan kimselerin bu nimetlerden mahrum olacaklarına âyette sarahat vardır.

4366
***
Vâcib Tealâ müminlerin varacakları mahallin Cennet olacağını beyandan sonra kâfirlerin varacakları mahallin Cehennem :>lacağını beyan etmek üzere :

وَأَمَّا ٱلَّذِينَ فَسَقُواْ فَمَأۡوَٮٰهُمُ ٱلنَّارُ‌ۖ

buyuruyor.
[Amma sol kimseler ki onlar küfrettiler. Onların varacakları mahalleri ateştir.]

كُلَّمَآ أَرَادُوٓاْ أَن يَخۡرُجُواْ مِنۡہَآ أُعِيدُواْ فِيہَا

[Ve onlar her ne zaman ateşten çıkmak murad ederlerse tekrar ateşe iade olunurlar.]

وَقِيلَ لَهُمۡ ذُوقُواْ عَذَابَ ٱلنَّارِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ (20)

[Ve taraf-ı İlâhiden onlara «Dünyada tekzib ettiğiniz Cehennem azabını tadınız» denir.]

Yani; şol kimseler ki onlar imanı terkle kütüb-ü İlâhiyede varid olan evamir ve nevâhinin muktazasından çıktılar. Onların âhirette mercileri Cehennem ateşidir ki müebbed olarak onlar o ateş içinde kalırlar. Hatta her ne zaman ki onlar Cehennem'in kenarına yaklaşıp çıkmak isterlerse derhal kemâl-i hakaretle Cehennem'e iade olunurlar. Allah'ın emriyle zebaniler tarafından onlara «Dünyada Rusûl-ü kiram tarafından size haber verildiğinde tekzib ettiğiniz Cehennem'in azabını tadın» denilir. Bu söz onların azaplarını teşdit ve hasretlerini tezyit için söylenir ki yaraları üzerine tuz ekmek kabilinden hakaret için söylenecek bir sözdür.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i narın tekzipleri; ikidir.
B i r i n c i s i : Dünyada asıl azabı tekzibetmeleridir. Bunun mukabilinde Cehennem azabının esasını tadarlar.
İ k i n c i s i : Cehennem azabını görünce onun fevkında azap olunmasını inkâr ederler. Bunun mukabilinde her ne zaman tattıkları azabın fevkında azap yok derlerse onun fevkında ve daha şiddetli bir azap tadarlar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her ne zaman çıkmak murad ederlerse tekrar iade olunacaklarını beyan etmek; onlar için Cehennem'in me'vâ olacağının keyfiyetini beyan etmektir. Çünkü; onları Cehennem'in alevi üst tabakaya çıkarır. Bu fırsattan bilistifade onlar Cehennem'den çıkmak murad edince tekrar onlar Cehennem'in alt tabakasına iade olunurlar.

4367
***

Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in azaplarının şiddetini beyandan sonra âsîlere dünyada vâki olacak azabı beyan etmek üzere :

وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنَ ٱلۡعَذَابِ ٱلاًدۡنَىٰ دُونَ ٱلۡعَذَابِ ٱلاًكۡبَرِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ (21)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki elbette biz büyük azap olan âhiret azabının aşağısı olan dünya azabını onlara tattırırız. Me'mûl ki onlar günahlarından rücû' ederler.]

Yani; ehl-i Cehennem olan âsîlere elbette biz bu dünyada kaht u galâ, kati ü esaret ve beldelerini düşmanlarına teslim gibi kolay ve âhiret azabı olan büyük azaba nispetle küçük ve edna olan dünya azabını tattırır ve onlar isyanlarından rücû' etsinler için zelzele, âfât-ı saire ve envâ'-ı belâya ile müptelâ kılarız. Dünya azabının müddeti kısa ve şiddeti az olmasına binaen azab-ı ednâ denmiştir. Çünkü; âhiret azabına nispetle dünya azabı hem yakın hem hafiftir. Âhiret azabı ise hem şedit hem de medittir. Binaenaleyh; âhiret azabı şiddetli ve ebedî olduğundan azab-ı ekber denmiştir. Âhiret azabı dünya azabına kafiyen kıyas olunamaz. Zira; dünyada bir kimse tahammülünün fevkmda bir azaba müptelâ olursa vefat eder kurtulur. Eğer tahammül edeceği derecede olursa hafif' demektir. Amma âhiret azabı tahammülün fevkmda şiddetli olduğu gibi müddeti de uzundur/ölüm v.s. gibi bir sebeple kurtuluş da yoktur.
İşte Cenab-ı Hak kullarını insafa davet etmek ve ma'siyetten dönmeleri için dünyada bazı belâya ile müptelâ kıldığını bu âyetle beyan etmiştir. Gerçi dünya azabı her ne kadar hafifse de insanlar re'yelayn müşahede ettiklerinden günahtan vazgeçmek hususunda te'siri ziyade olduğu şüphesizdir. Bu davaya hastaların halleri şahid-i âdildir.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile (لعل) kelimesinin delâlet ettiği rica manâsı kullara aittir. Zira; Cenab-ı Hak ricadan münezzehtir. Şu halde dünyada kullara azap; ma'siyetten tevbe etmeleri içindir.
Çünkü; insanların belâyadan mütenebbih olmaları me'mûldür. Amma mütemerrid olanlarda asla ibret olmaz. Mesaibden mütenebbih olarak ma'siyetten dönmek; âkil şanıdır ve tevfik-i İlâhidir. Binaenaleyh; ma'siyetten tâib ve müstağfir olmak insanlar için tevfik-i İlâhi ve bir meziyet-i âliyedir, fakat herkese müyesser olmaz.

4368
***
Vâcib Tealâ günahtan rücû' etmek için kullarına bazı dünya azabını tattırdığını beyandan sonra mücrimlerden elbette intikamını alacağını beyan etmek üzere :

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن ذُكِّرَبِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِۦ ثُمَّ أَعۡرَضَ عَنۡهَآ‌ۚ إِنَّا مِنَ ٱلۡمُجۡرِمِينَ
مُنتَقِمُونَ (22)

buyuruyor.
[Rabbisinin vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden âyetler zikrolunup vaaz olunduktan sonra o âyetlerden i'raz eden kimseden daha ziyade zalim kim olabilir? Elbette ondan daha zalim kimse olamaz. Biz muhakkak bu gibi zalim mücrimlerden intikamımızı alırız.] Çünkü azab-ı İlâhiyi tadıp, mevaizini dinleyip ibret almayacak âyetleri terkle zulmettiğinden intikam-ı İlâhiye müstehaktır. Zira; âyetleri düşünmek, manâ ve maksadı anlamak lâzımken düşünmeksizin eski inadına binaen kabulünden istinkâf etmeleri azabı mucip olan zulümdür. Şu halde Cenab-ı Hak, onlar azab-ı ednâdan ibret almayınca azab-ı ekberle intikamını alacağına işaret etmiştir.

4369
***
Vâcib Tealâ mücrimlerden intikamını alacağını beyandan sonra geçmiş milletlerden intikamını aldığını beyanla vaîdini te'kid etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡڪِتَـٰبَ فَلاً تَكُن فِى مِرۡيَةٍ۬ من لِّقَآٮِٕهِۦ‌ۖ

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz muhakkak Mûsâ (A.S.) a kitap verdik. Şu halde habibim ! Sen bizim va'dimize mülakatında şüphe etme.]

وَجَعَلۡنَـٰهُ هُدً۬ى لِّبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (23)

[Biz o kitabı Beni İsrail'e doğru yolu gösterir hidayet kıldık.]

وَجَعَلۡنَا مِنۡہُمۡ أَٮِٕمَّةً۬ يَہۡدُونَ بِأَمۡرِنَا

[Ve bizim emrimizle nâsı hidayette kılar Beni-İsrail'den muktedabih imamlar halkettik.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen bizim vaadimizi incaz edeceğimizi kaviyyen ümid et. Zira; senin kitabında ehl-i fısk ve ehl-i dalâletten intikamımızı alacağımıza dair her ne va'dedersek va'dimizi incaz edeceğiz. Çünkü senden evvel geçen enbiyayı kiramın kitaplarında va'dimizin cümlesini incaz ettiğimiz gibi sana va'dimizin cümlesini dahi incaz edeceğimizde şüphe yoktur. İşte va'dimizi incaz cümlesinden biz muhakkak Mûsâ (A.S.) a Tevrat isminde olan kitab-ı kâmili verdik ve onda her ne va'dettikse va'dimiz yerini buldu. Hâl böyle olunca habibim ! Kur'an'da sana va'dettiğimiz şeylere mülâki olacağına şüphe etme, Mûsâ (A.S.) da Tevrat'ın va'dinde şekketmedi. Zira; her ne vaad ettikse aynen vuku buldu, Tevrat'ı biz Beni İsrail'e maâlîm-i dünyeviyelerine îsâl eder, doğru yolu gösterir hidayet kıldık, Beni İsrail'den birçok imamlar halkettik ki onlar Tevrat'ın ahkâmına yapışmakla doğru yolu tuttular ve başkalarını bizim emrimiz veçhile doğru yola sevkederlerdi. herkes onlara emin olduklarından iktıda ettikleri cihetle avam-ı nâsa imam oldular. Habibim ! Senin ümmetinin imamları da ashabındır. Bu manâyı Resûlullah'ın »Benim ashabım yıldızlar gibidir. Herhangisine iktida ederseniz doğru yola vasıl olursunuz» buyurduğu hadisi te'yid eder.
4370
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (من لِّقَآٮِٕهِ) zamiri kitaba râci' olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Habibim ! Mûsâ (A.S.) a verdiğimiz kitaba mülakatında şekketme.] Veyahut [Ona verdiğimiz kitaba mülâki olduğu gibi sen de kitabın olan Kur'an'a mülakatından şüphe etme.] demektir. Eğer zamir Hz. Musa'ya râci olursa manâ-yı nazım: [Habibim ! Sen leyle-i Mi'raç'ta Mûsâ (A.S.) a mülakatında şekketme.] demektir. Resûlullah'ın leyle-i Mi'raç'ta Hz. Musa'ya mülâki olduğu Mi'raç hadisinde mezkûrdur.

لَمَّا صَبَرُواْ‌ۖ وَڪَانُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا يُوقِنُونَ (24)

[Onlar dinlerinde sabır ve sebat edip düşmanlarından vâki elan ezaya metanetle mukabele ettiklerinde halkı doğru yola sevkederler, onlar bizim âyetlerimize iman ettiler. Çünkü; âyetlerin Cenab-ı Hak tarafından vahy-i münzel olduğunu yakînen hileliler. Binaenaleyh; imanda asla tereddüd etmediler.]

Bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak Beni İsrail'e muktedabih olan zevatı meth ü sena etmekle ümmet-i Muhammed'e de «Sabredin ve Allah'ın va'di hak olduğunda şüphe etmeyin ve Allah'ın âyetlerine alâtarikılyakîn iman edin» demekle sabrı ve imanı tavsiye ve Allah'ın va'dinin vukuuna intizar etmelerini tenbih etmiştir. Bu âyette ve emsalinde Resûlullah'ı mülakata sekten nehiy; ümmetini nehiydir. Yoksa Resûlullah'tan şek ihtimali yoktur. Zira; Resûlullah'ın Rabbisinin va'dine yakîni muhakkaktır.

***
Vâcib Tealâ Beni İsrail eimmesini belâya sabır ve âyetlere iman etmekle sena ettikten sonra ümmetler arasında olan ihtilâfın yevm-i kıyamette hail ü faslolunacağını beyan etmek üzere :

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفۡصِلُ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فِيمَا ڪَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (25)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Senin Rabbin ümmetlerin aralarında cereyan etmiş olan mesaili yevm-i kıyamette hail ü fasleder. Çünkü; ümmetler resûllerine itirazla umur-u dinde ihtilâfa düşer ve beyinlerinde birçok meseleler ihdas eder, mezhepler meydana getirirler.] İşte bu ihtilâfın küllisini yani gerek nebiyle ümmeti aralarında ve gerek ümmetin fırkaları aralarında ihtilâfları kıyamette hükm-ü kat'iyle fasleder. Binaenaleyh; hakkı batıldan ve muhıkkı mubtilden tefrik eder. Zira kıyamet; iyiyi kötüden ve a'mâlin salih olanını seyyi' olanından seçmek ve ahkâm-ı kafiye ve âdile icra etmek için hazırlanmış bir gündür. Şu halde mazlumun hakkı zalimden o günde alınacağı cihetle Beni İsrail eimmesinin kendilerine vaki olan taarruzlara sabırla mukabele ve akıbete intizar ettikleri gibi bu ümmetin de muktedabihlerinin akıbete intizarla sabretmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Lâkin bu gibi ahkâmın te'siri ve mucibiyle amel diyanete mu'tekid olup hakkı arayanlar içindir, amma hiçbir dinle alâkası bulunmayan ve diyanetin esasına kail olmayan serserilere asla te'siri olmaz. Çünkü; esasını :tikad etmediğinden onlara kitabın âyetlerini dinletmek müşküldür. Bu gibi dinle ülfeti olmayanlar müşriklerden daha fenadırlar. Çünkü; hemen hava-yı nefsanîlerine ittibâ'dan başka birşey düşünmeyip hakkı da kabul etmediklerinden onlara hak sözü duyurmak ve ahkâm-ı şeriatı dinletmek müşküldür.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette hakla batıl beynini tefrik edeceğini beyandan sonra Resûlünün kavmi olan Kureyş kavmini tevbih etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَهۡدِ لَهُمۡ كَمۡ أَهۡلَڪۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ يَمۡشُونَ فِى مَسَـٰكِنِهِمۡ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ‌ۖ

buyuruyor.
[Onlar gaflet ettiler de kendilerinden evvel geçen birçok milletleri ihlâk ettiğimiz onları hidayette kılmadı mı? Halbuki helak olan ümmetlerin meskenlerinde yürürler, onların harabelerini görürler. Zira; şu helak olan ümmetlerin harabelerinde hidayete bir çok alâmetler ve deliller vardır.] Çünkü; Kureyş'ten evvel geçen kabileleri ihlâkimizde ibrete şayan eserler olduğu halde onların harabelerini seyrü seferlerinde görmeleri hidayetlerine yani doğru yol aramalarına kâfi değil mi?

أَفَلاً يَسۡمَعُونَ (26)

[Halâ gaflette devam ederler de hak sözü işitmezler mi?]

Halbuki, işitmeleri lâzımdır. Çünkü; bunlar gibi mallarına mağrur ve servet ü samanlarına müftehir Âd, Semud ve Lût kavimleri gibi kibir ve gururlarına aldananları ihlâkimiz onları gafletten ikaz etmedi mi, doğru bir yol tutmak lâzım olduğunu onlara anlatmadı mı, bunlardan her cihetle daha kuvvetli olan kurun-u maziyeyi ihlâkimiz bunlara ders-i ibret olmadı mı ve bu gibi vukuattan ibret almak ehem ve elzem değil mi, helak olan milletlerin harabeleri bizim kudretimize, kahr u gazabımıza, düşmanlarımızdan intikam alacağımıza alâmet değil mi, hakka delâlet eden delilleri tetkik etmemek büyük bir cinayet değil mi, cehalet ve gafletten kurtulmak çarelerini düşünmek insanlar için bir vazife-i mühimme değil mi? Halbuki âkil olan kimseye lâyık olan gafleti terketmektir, yoksa dalâlette devamla helak olup gitmek değildir.
Nisâbûrî'nin işareti veçhile Kureyş kabilesinin akıllarını hüsn-ü istimal etmediklerine ve binefsihi akıllarıyla idrake kudretleri olmadığına ve bu cihetten behaim menzilinde olduklarına işaret için Vâcib Tealâ bu âyette makam-ı tevbihte «İşitmezler mi?» buyurmuştur. Yani «Akıllarıyla idrak şanlarından değil lâkin kulaklarıyla işitmek de mi şanlarından değil?» demektir. Binaenaleyh; bu âyet Kureyş kabilesini ve onların hallerinde olan insanları idraksizlik ve düşüncesizlikle zem ve takbih etmiştir.
Hulâsa; insanlara lâzım olan evvel geçen milletlerin helakinden ibret almak, onların sebeb-i helak ve felâketlerini düşünmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4373
***
Vâcib Tealâ geçmiş milletlerden ma'siyetleri sebebiyle birçoklarını ihlâk ettiğini beyandan sonra yağmur sularıyla arzı ihya ettiğini ve menfaat ve mazarrat cümlesi yed-i kudretinde olduğunu beyan etmek üzere :

(26) أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا نَسُوقُ ٱلۡمَآءَ إِلَى ٱلاًرۡضِ ٱلۡجُرُزِ فَنُخۡرِجُ بِهِۦ زَرۡعً۬ا تَأۡڪُلُ مِنۡهُ أَنۡعَـٰمُهُمۡ وَأَنفُسُہُمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Onlar gaflet ettiler de görmediler mi? Kurumuş, ottan kesilmiş arza yağmur sularını sevkeder, onunla yerden otları çıkarırız ki o otlardan onların hayvanları ve kendileri yerler.]

أَفَلاً يُبۡصِرُونَ (27)

[Onlar yeryüzünde gezerler de biten otları, ekinleri ve meyveleri görmezler mi?]

Yani; kudretimizi inkâr eden müşrikler gaflet ederler de bizim semada bulutları halkedip o bulutlar vasıtasıyla gayet kuruluktan otu kesilmiş kuru topraklara yağmur sularını kifaye miktarı sevkedip o sular sebebiyle otları ve ekinleri bitirdiğimizi görmediler mi ki o otlar ve ekinlerden onların hayvanları ve kendileri yer, idame-i hayat ederler, bunları görmezler mi? Bu gibi acîp san'atlarımızı görüp bildikleri halde kudret-i kahiremizi nasıl inkâr ederler .e bu delillerden tarik-ı tevhide niçin istidlal etmezler?
Bu âyette Cenab-ı Hak hayvanı insan üzerine takdim etmiştir. Tünkü; otlar insanın yemesinden evvel hayvanatın ekline salih olup hayvanatın ekli otlara münhasır olduğu cihetle hayvanat takdime şayandır. Zira; insanın gıdası nebatata münhasır değildir. Tünkü hayvanın sütü, eti ve meyvelerle idame-i hayat edebildiğinden insanın taayyüşü nebatata mevkuf değildir. Binaenaleyh; halatını idame otlara münhasır olan hayvanı insan üzerine takdim etmiştir : Bu âyette beyan olunan şeyler gözle görülen alâmetler 4374 olmasına binaen Cenab-ı Hak görmediklerini beyanla tevbih etmiştir. (ٱلاًرۡضِ ٱلۡجُرُزِ) susuzluktan veyahut hayvanlar yediğinden otu kesilmiş olan arza denildiği Kazî, Taberî ve Medarik'in cümle-i beyanatındandır. Yoksa ot bitmeyen arz demek değildir, belki bitmiş ve lâkin tükenmiş demektir.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın otu tükenmiş arazî üzerine yağmur sularını sevkedip o sular sebebiyle yerden otları çıkardığı, insanların ve hayvanların o otlarla taayyüş ettikleri ve bu gibi sanayi-i Ilâhiyeye insanların nazar edip görmeleri ve bunlardan ibret almaları lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette nebilerle ümmetleri ve ümmetlerin kendi aralarında vâki olan ihtilâfı hail ü fasledip muhıkla mubtil olanları tefrik edeceğini beyan edince âhireti inkâr eden müşrikler tarafından söylenen sözü beyan etmek üzere :

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَـٰذَا ٱلۡفَتۡحُ إِن ڪُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (28)

buyuruyor.
[«Eğer sözünüz doğruysa bu fetih ve ihtilâfı halletmek ne zaman olacaktır?» derler.]

Yani; habibim ! Sen müşriklere yevm-i kıyamette muhikla mubtil beyni faslolunacak dediğinde onlar «Eğer va'diniz doğru ve haberinizde sadıksanız şu söylediğiniz fasl-ı hukuk ne zaman olacak, vaktini bize haber verin de biz de bilelim ve o vakit için hazırlanalım, sizin iman ettiğiniz gibi biz de iman edelim» demekle istihza ederler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran y e v m – i f e t i h le murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; Resûlullah yevm-i kıyamette olacak fasl-ı hukuktan haber verince ashab-ı kiram müşriklere «Bizim için bir gün vardır. O günde sizinle bizim beynimiz faslolunacak. Biz mütena'im ve müsterih olacağız» demişlerdi. Bu söz üzerine müşrikler istihza tankıyla «Şu söylediğiniz fetih ne zaman olacaktır?» dediler. Y e v m – i f e t i h le murad; feth-ı Mekke olmak ihtimalini de söyleyenler varsa da âyetin sabıkı ve lâhiki y e v m - i f e t i h le murad; kıyamet günü olmasını te'yid etmektedir.

4375
***
Vâcib Tealâ müşriklerin .sözlerini hikâyeden sonra o günde imanın makbul olmadığını ve menfaat vermeyeceğini emretmek üzere :

قُلۡ يَوۡمَ ٱلۡفَتۡحِ لاً يَنفَعُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ إِيمَـٰنُهُمۡ وَلاً هُمۡ يُنظَرُونَ (29)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Küsül ! Sen onlara do ki «Yevm-i fetih olan kıyamette sol kimselerin imanları menfaat vermez ki onlar kâfir oldular ve onlara mühlet de verilmez.»]

Yani; habibim ! Yevm-i kıyameti istihza edenlere sen de ki «Yevm-i faslolan kıyamette dünyada ömürlerini küfürle geçirmiş olan kâfirlere o günde iman etmeleri menfaat vermez ve onlara geçirmiş oldukları amellerini tedarik ve kaza etmek için müsaade dahi olunmaz.» Evet ! Eğer müsaade olunsa derhal iman eder ve şeair-i İslâmiyeyi tasdik ve kabul ederler, lâkin o günde iman makbul olmadığından müsaade de olmaz. Çünkü; imanın mahallinin gayrıdır, zamanı fevtolan şeyi tedarik de mümkün olamaz.

***
Vâcib Tealâ kâfirlere gösterilen doğru yolu kabul etmeyip inat ve ısrarlarında devam ettiklerine binaen Resûlüne hitab ederek :

فَأَعۡرِضۡ عَنۡهُمۡ وَٱنتَظِرۡ إِنَّهُم مُّنتَظِرُونَ (30)

buyuruyor.
[Habibim ! Müşrikler şirklerinde ısrar edince sen onlardan i'raz et ve sana lâyık olmadık sözlerine iltifat etme ve onların ısrarlarını hidayete muvaffak olamayacaklarına delil addederek sana vaad ettiğimiz nusretimize ve düşmanlarına galebeye intizar et. Zira; onlar da sana galebe edeceklerine intizar etmektedirler.]

Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Resûlullah'ın bu sûre'yle (Tebareke) sûre'sini kıraat etmeksizin uykuya yatmadığı Cabir Hazretlerinden mervidir ve bu sûre kıraat olunan haneden şeytan'ın firar ettiği dahi rivayet edilir.
Resûlullah'ın müşriklerden i'razı kıtal âyeti nazil olmazdan evvele ma'tuftur. Kıtal âyeti nazil olduktan sonra müşrikleri imana davet etmiş ve kabul etmedikleri surette kılıcıyla muharebeye me'mur olmuştur.

4376
***

Gösterim: 488