Şuara Suresi Tefsiri

SÛRE-İ ŞUARA

Âhirinde dört âyetten maadası Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. İki yüz yirmi yedi âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

طسٓمٓ (1)

Bu lâfız, Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran esma-i İlâhiyeden bir isimdir ve Allah-u Tealâ tarafından kaşem olunmuştur. Buna nazaran manâsı: [ (طسٓمٓ) ismine yemin ederim.] demektir. Yahut esma-i Kur'an'dan bir isimdir. Nimetullah Efendinin beyanına nazaran (طسٓمٓ) harfleri Resûlullahin isimlerine işarettir. Meselâ (ط) harfi talip, (س) salim ve (م) harfi mahiy ismine işarettir. Buna nazaran manâsı: [Ey saadet-i ebediyeyi talip ve alâyık-i dünyeviyeden kalbi salim ve ahlâk-ı zemimeyi mahi, yani izale edici olan Peygamber ! ] demektir.

تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلۡكِتَـٰبِ ٱلۡمُبِينِ (2)

[Şu sûrenin âyetleri cem-i ahkâm-ı diniye ve dünyeviyyeyi beyan eden kitabın âyetleridir.]
Yani; Habibim ! (طسٓمٓ) ismine yemin ederim ki şu okunacak âyetler i'cazdan zahir ve sıhhati bahir olan kitabın âyetleridir.
Kur'an vahdaniyeti İlâhiyeyi ve sair insana lâzım olan ahkâmı ve fevaid-i diniye ve dünyeviyeyi tamamiyle beyan ve izhar ettiğinden kitap lâfzı mübin ile tavsif olunmuştur. Çünkü Kur'an; 3871 kıyamete kadar benî beşer üzerine cereyan edecek hadisatın ahkâmını tamamiyle beyan eder. Binaenaleyh; bilûmum havadisin ahkâmını Kur'an'dan istinbat etmek kabil olduğundan fukaha-yı izam ehadis-i nebeviyenin muavenetini ilâve ederek Kur'an'dan istinbat ve kütüb-ü fıkhiyeye dercetmişlerdir.

لَعَلَّكَ بَـٰخِعٌ۬ نَّفۡسَكَ ٱلاً يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ (3)

[Ya Ekremer Rusûl ! Ehl-i Mekke iman etmedikleri için nefsini hüzünle öldüreceksin.]
Yani; Ey Nebiyyi Muhterem ! Nefsine şefkat et. Eğer nefsine şefkat etmezsen kavmin sana iman ve kitabını tasdik etmedikleri için kederinden nefsini ihlâk etmen me'muldür. Binaenaleyh; sen onların adem-i imanlarına hüznetme. Zira; senin umurunu te'yit ve şanına tazim için sana kitab-ı mübini gönderdik. Şu halde sana lâzım olan vahyolunan ahkâmı cümle insanlara mümkün olduğu kadar bizzat veya bilvasıta tebliğ etmektir ki, iman edip etmediklerine bakmadan tebliğ etmekle vazife-i mevduânı ifa etmiş olduğundan nefsini itlaf edecek derecede esef etmene lüzum yoktur. Çünkü; senin esefin onların imanlarına sebep olamıyacağı cihetle faydasız esefte manâ yoktur.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü Resûlullah kavminin iman ederek azaptan kurtulmalarını son derece arzu edip Mekkelilerin halleri arzu-yu nebevilerinin hilâfına zuhur ettiğinden gayet muztarip ve mükedder olmasına binaen Cenab-ı Hak o kadar esef lâzım olmayıp ancak Allah'ın kelâmını tebliğ kâfi olduğunu beyanla Resûlünü tesliye için bu âyeti inzal etmiştir.
Bu âyet gerçi Resûlullah'a hitap ve onu tesliye için nazil olmuşsa da fasıkların hallerine şiddetle hüznedip nefsine meşakkat verenleri dahî tesliye ve hüzünde ifrattan men'etmiştir. Çünkü; her zamanda insanların sulâhası; süfeha ve fesaka güruhunun, bilhassa kefere ve zalemenin hallerine esef ve buğzederler. Sulâha için buğz-u fillah bir meziyet ve ayn-i ibadetse de onların hallerine hüzün ve kederde ileri gidip müztarip olacak ve vücuduna meşakkat Verecek kadar ifrat etmek lâzım olmadığına bu âyet delâlet etmiştir.

3872
***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyette Resûlüne kavminin iman etmediklerini esefle «Nefsini ihlâk edeceksin, bu kadar esefte fayda yoktur. Şu halde şiddetle hüznetme» demekle kâfirlerin iman etmediklerine tahassürden zımnen nehyetmişti. İşte o nehyin illetini beyan etmek üzere :

إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡہِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةً۬ فَظَلَّتۡ أَعۡنَـٰقُهُمۡ لَهَا خَـٰضِعِينَ (4)

buyuruyor.
[Eğer biz istesek onlar üzerine semadan bir âyet inzal ederiz ki, âyete onların boyunları kemâl-i itaatla inkiyât ederler.]
Yani; Habibim ! Sen kavm-i Kureyş'in iman etmediklerine şiddetle teessüf etme. Zira; eğer imanlarını istesek biz onlar üzerine semadan bir alâmet inzal ederiz ki, o alâmet onları imana mecbur eder. Yahut bir beliyye veririz ki, c beliyye onları imana mecbur eder. Binaenaleyh; onların boyunları o âyete tamamiyle inkiyâd eder olur. Fakat onlar iradelerini imana sarfetmediklerinden bizim irademiz imanlarına taallûk etmedi, belki adem-i imanlarına taallûk etti. Şu halde onların iman etmediklerine senin için keder lâzım değildir.
(أَعۡنَـٰقُهُمۡ) onların boyunları demektir. Çünkü; insanın bir emre inkiyadının eseri boynunda zuhur ettiğinden âyette itaatları boyunlarına isnat olunmuştur. Huzu'; itaatin son tabakasıdır ki, işte itaat o kadar olur onun fevkinde itaat olmaz. Şu halde âyette her ne kadar boyunları itaat eder denmişse de kendi şahısları itaat eder demektir. Yani eğer Allah-u Tealâ onların imanlarını murad etseydi üzerlerine semadan onları imana mecbur edecek bir âyet inzaliyle imana icbar ederdi. Binaenaleyh; onların cümlesi o âyete inkıyad ederlerdi ve lâkin imanda muteber olan ihtiyarî olduğundan onları imana icbar etmedi. Çünkü; icbar etse iman-ı icbarı muteber olmazdı.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile a ' n a k la murad; kavmin reisleri olması muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer biz istesek onlar üzerine semadan âyet inzal ederdik. Onların reisleri o âyete son derece itaat ve etba'ları da onlara inkıyat ederler ve cümlesi mü'min olurlar ve hepsi o âyet altında titrer dururlardı. Lâkin ihtiyarlarıyla olmadığından imanları muteber olmıyacağına binaen âyet inzal etmedik.] demektir. Tefsir-i Taberi'de bu manâyı teyid eden bir rivayet de mevcuttur. Binaenaleyh; bu ihtimale nazaran reisleri zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; insanlar daima rüesaya tâbi' olduklarından rüesa iman etmiş olsalardı cümlesi iman ederlerdi. Halbuki reisleri riyasetlerini muhafaza için hakkı setrederek zuafa-yı nası aldattılar. Bu gibi hilelere âlemde her zaman vukuat şahittir. Zira; Avam-ı nası aldatmak için her zaman ileri gelenler hile düşünmekten hâlî kalmamışlardır. Reisler sulâhadan olduğunda nâs derhal salâh kesbetmiş, reisler mubâlatsız olunca nâsda derhal mubâlatsızlığa dökülüp neticede bir takım belâya ile terbiye olduklarına tarih şahittir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin iman etmemelerinin temerrüt, şiddet ve inatlarından ileri geldiğini beyan etmek üzere :

وَمَا يَأۡتِيہِم مِّن ذِكۡرٍ۬ مِّنَ ٱلرَّحۡمَـٰنِ مُحۡدَثٍ إِلاً كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ (5)

buyuruyor.
[Yeni bir va'z ve âyet Rahman Tealâ tarafından onlara gelmez. İllâ onlar o va'z ve zikirden i'raz ederler.]

فَقَدۡ كَذَّبُواْ

[Binaenaleyh; onlar o âyeti ve zikri tekzip ettiler.]

فَسَيَأۡتِيہِمۡ أَنۢبَـٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (6)

[Halleri tekzip olunca yakın vakitte onlara istihza ettikleri 3874 âyetlerin haberleri elbette gelir ve hak olup olmadığını o zaman bilirler.]
Yani; müşriklerin imana iradelerini sarf etmediklerinden irademiz onların imanlarına taallûk etmedi. Binaenaleyh; küfür üzerine musir oldular. Ve her ne zaman Rahman Tealâ tarafından nefislerinde olan fenalığı kaldırmak ve onları salâha davet etmek üzere yeni bir âyet gelmedi, illâ onlar o âyetten kaçarlar ve asla kulak asmaz ve kabulü tarafına katiyyen meyletmezler. Kemâl-i temerrütlerine binaen o âyeti tekzip ederler. Hatta tekzibe de kanaat etmiyerek istihzaya kadar da cesaret ederler. Halleri Allah'ın âyetlerini istihzaya kadar cür'et olunca elbette istihza ettikleri âyetlerin hak ve kabule şayan olduğunun haberleri onlara gelir ve o zaman âyetlerin itaata şayan olduğunu bilirler. Fakat fayda etmez. Çünkü; azab-ı ilâhî nazil olduktan sonra hatasını bilip nedamet etmek fayda etmez.
Müşriklerin muamelelerinin şenaatına ve cinayetlerinin azametine işaret için esma-i hüsnadan lûtf u ihsanı müş'ir olan Rahman ismi varid olmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mutlaka canib-i İlâhiden geldiği beyan olunan âyetlerden yüz döndürmek kabahat ve cinayet olduğu gibi in'amı ve ihsanı müş'ir olan Rahman Tealâ tarafından gelen âyetlerden yüz döndürmek daha büyük cinayet ve şeneat olduğuna işaret için Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü muhsin olan zat tarafından gelen ve İslahlarına ait olan âyetten i'raz; elbette kabahatin büyüğüdür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile z i k i r le murad; mev'ize üzerine müştemü Kur'an'dan bir taifedir. M u h d e s le murad; yeni inzal olunmuş demektir. Yani «Kur'an'dan yeni inzal olunmuş bir mev'ize geldiğinde onlar elbette o mev'izeden i'raz eder yüz döndürürler, tekzipte İsrar ederler, hatta İsrarları istihzaya müncer olur ve istihzaya kadar cüret edince yakında o istihza ettikleri zikrin hak veya batıl olduğunun haberleri onlara gelir ve onlar da tasdika ve ta'zime şayan ve mucibiyle amel etmeye lâyık olduğunu bilirler» demektir.

3875
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi kudretine delâlet eden delillerden bazılarını dahî beyan etmek üzere :

ٱلأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيہَا مِن كُلِّ زَوۡجٍ۬ كَرِيمٍ (7) أَوَلَمۡ يَرَوۡاْإِلَى

buyuruyor.
[Kâfirler Kur'an'ı istihza ederler de yer yüzüne nazar edip görmediler mi ki, biz yer yüzünde her sınıf otlar ve ekinlerden güzel ne kadar şeyler bitirdik ve o bitirdiğimiz nebatat, hayvanlara ve insanlara ne kadar fayda verir ve ne güzel gıda olur. Bunların cümlesine nazar edip düşünmek ve her birinden ibret almak ve bizim kudretimizin kemâline istidlal etmek lâzım değil midir?]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأَيَةً۬‌ۖ

[Zira; yer yüzünde olan nebatatın her birinde bizim kudretimize alâmat vardır.]

وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (8)

[Halbuki ekseri nâs bunlardan gaflet ederek iman eder olmadılar.] Ve onların meydanda olan hakikata iman etmediklerine habibim ! Sen mahzun olma. Zira;

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (9)

[Senin Rabbın cümlesine galip ve onlardan intikamını almaya kaadir ve merhameti bol bir hakîm-i mütealdir.] Binaenaleyh; rahmeti icabı onların azabını ta'cil etmez ve vakt-i merhununa kadar te'hir eder ki, düşünüp mütenebbih olsunlar. Eğer mütenebbih olur iman ederlerse gazab-ı İlâhiden kurtulmuş olurlar, mütenebbih olmazlarsa mazur olmasınlar. Çünkü; müsaade etmeden helakte, onlar «bize müsaade olsaydı düşünür, hakikati bulur, iman ederdik» demek ihtimalini kesmek için Cenab-ı Hak onlara mühlet verir.
3876
Beyzâvî ve Ebussuut Efendinin beyanları veçhile Vâcib Tealâ yer yüzünde halketmiş olduğu her türlü nimetlerin menafi-i kesîre ve bereket-i taammesi olduğuna işaret için her nevi nebatatı kerem sıfatiyle tavsif etmiştir. Gerçi yer yüzünde mevcut nebatat ve sair mahlûkatta bir çok mazarratlı olanlar varsa da o mazaratlı gördüğümüz şey de elbette birçok menfaati mutazammındır. Fakat biz bilmeyiz ve bizim bilmememizden faydası ve menfaati olmaması lâzım gelmez. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın halkettiği şeylerin cümlesinde bizim bilmediğimiz menfaatlar ve hikmetler mevcuttur. Zira; nebatattan bazıları bizzat insana nâfi' olduğu gibi bazı diğeri de bilvasıta nâfi' olur. Meselâ bazı otlar doğrudan doğruya yense insan için öldürücü zehir olduğu halde hayvanat yiyince süte inkilâp ettiği halde ayn-i menfaat ve şifa olduğu meydanda bir hakikattir ki, inkârı gayri kabildir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın halketmiş olduğu mahlûkata tevdi ettiği fayda ve menfaatların azametine işaret için yüksek mertebeye işarete mevzu' olan (ذلك) kelimesi varid olmuştur. Her sınıf nebatatta olan acîp ve garip esrar-ı ilâhiye imanı icap edip, küfürden men'e delâletleri büyük olduğuna işaret için (اية) lâfzı tazime delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ'nın ihsanı kudret-i kâmilesi nisbetinde olduğuna işaret için kudretine delâlet eden izzeti rahmeti üzerine takdim etmiştir. Zira; kudret sahibi olan bir zat her şeyi ihsana kaadir olduğundan elbette aciz olan bir kimsenin ihsanına nisbet kabul etmez ve elbette kudretle beraber ihsanda te'sir ziyade olur.
Z e v c ; nebatattan her sınıf demektir. K e r i m ; memduh ve menfaati çok demektir. (كم) kelimesi kesrete ve (كل) kelimesi her ferde delâlet ettiğinden tafsil üzere enva-ı nebatatı bitirdiğini beyanla Vâcib Tealâ kudretinin azametine tenbih ve müşrikleri tefekküre davet etmiştir.
Hulâsa; insanların yer yüzüne nazar edip Cenab-ı Hakkın bereketi çok ve menfaati büyük olarak bitirmiş olduğu otlardan ibret alması lâzım geldiği ve bunların her birinde kudretullahın kemâline büyük delâletler bulunduğu; bununla beraber nasın ekserisinin iman etmedikleri, Allahu Tealâ'nın cümleye galip, intikama kaadir olduğu ve merhameti icabı azablannı te'hir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
3877
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin küfrüzere ısrarlarını ve Kur'an'dan yüz döndürdüklerini ve vahdaniyete delâlet eden delillere nazar etmediklerini beyan ettiği gibi bu hallerin bu ümmete mahsus olmayıp geçmiş ümmetlerde de mevcut olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ (10) قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَ‌ۚ

buyuruyor.
[Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki, «Ya Musa ! Hudud-u ilâhiyeden çıkarak zulmü irtikâp eden Firavun'un kavmine gel, onlara tebliğ-i ahkâmda bulun. Zira seni; onları tarik-ı hakka davete memur ettim.».]

أَِلاً يَتَّقُونَ (11)

[«Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve tarik-ı hakka niçin tebaiyet etmezler?» dedi.]

Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Sen kavmine Musa (A.S.) la kavmi beyninde ceryan eden ahvali ve şol zamanı beyan et ki, o zamanda Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki: «Ya Musa ! Zâlim olan kavm-i Firavn'a gel» demekle gelmesini emirve «Onlar bu kadar zulmü irtikâp ederler de Allah'dan korkmazlar mı?» demekle Hz. Musa'yı onlara tebliğe me'mur etti. Çünkü; Firavun'la kavminin yer yüzünde fesat ve zulmü neşir ve tamim ettikleri gibi Benî İsrail üzerine de zulüm ve tasallutlarını artırmışlardı. Hattâ oğlan çocuklarını öldürüp kız çocuklarını bırakırlardı. Bu ise Benî İsrail'in inkırazlarına sebep ve haysiyetlerine tecavüzdü. İşte şu minval üzere arz üzerinde istediği zulmü icra eden kavme evvelâ sorulacak şeyin ittika, yani Allah'tan korkup korkmadıklarını sormak olduğunu beyan etti. (الايتقون) hitap suretiyle (الايتقول) kıraat olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın onlara neden ittika etmediklerini ve Allah'ın azabından korkmak lâzımken neden korkmadıklarını ve gazab-ı İlâhiden kurtulmayı ne ile temin ettiklerini ve neye güvendiklerini sormaya me'mur olmuştur. Bu kıssayı zikirden maksad; Resûlullah'ı tesliye ve iman etmiyenleri imana davet etmektir. Çünkü vak'anın hulâsası; kavm-i Firavn, peygamberlerini tekziple helak oldukları gibi siz de Resûlünüzü tekzipte devam ederseniz helak olursunuz demekten ibarettir.
3878
(الايتقون) daki hemze; İstifham-ı inkârı ve tevbih içindir. Yani «Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve korkmamak bir emr-i münker değil mi ve münkeri niçin irtikâp ederler?» demektir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya Cenab-ı Hakkın nida edip «Gel Firavun kavmine ! İmana davet et» dediği, kavm-i Firavn'ın zâlim ve gaddar olduğu, Allah'tan korkmadıkları ve korkmamakla tevbih olundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ'nın Musa (A.S.) a kavm-i Firavn'a Resûl olduğunu beyan etmesi üzerine Hz. Musa'nın cevabını beyan etmek üzere:

قَالَ رَبِّ إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ (12)

buyuruyor.
[Musa (A.S.) risaletle Firavun'un kavmini hakkı davete me'mur olunca «Ya Rabbi ! Firavun ve kavminin beni tekzip etmelerinden ben muhakkak korkarım» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:

وَيَضِيقُ صَدۡرِى وَِلاً يَنطَلِقُ لِسَانِى

[«Ya Rabbi ! Göğsüm daralır, dilim söylemez, tebliğde kusur ederim.»] 3879

فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَـٰرُونَ (13)

[«Binaenaleyh; Ya Rabbi ! Cibrili, Harun'a gönder ve onu da benimle beraber Resûl kıl ki, bana yardım etsin ve tebliğ noksan olmasın.».]

وَلَهُمۡ عَلَىَّ ذَنۢبٌ۬

[«Halbuki onların benim üzerime bir günah davası vardır.»]

فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ (14)

[«Binaenaleyh; onların beni öldürmelerinden korkarım» demekle Cenab-ı Hak'tan yardım istedi.]

Yani; Allah-u Tealâ Musa (A.S.) a «Gel Firavun tarafına davet et onu» deyince Musa (A.S.) hitab-ı İlâhiye cevaben «Ey benim Rabbım ! Beni onların tekzip etmelerinden muhakkak korkarım ve onların tekziplerinden dilim söylemez ve kalbim daralır, lâyıkıyla tebliği eda edemem. Binaenaleyh; Cibril-i Emini biraderim Harun'a gönder ki, emr-i tebliğde sana yardım etsin ve onlar için benim üzerimde bir katil dâvası vardır. Korkarım beni katlederler» demekle Cenab-ı Haktan muavenet istedi. Çünkü; Musa (A.S.) ın evvelce lisanında rekâket olduğundan onların yolsuz muamelelerini gördükçe kalbine arız olacak ıztıraptan müteessiren bükülliye söyleyemiyeceğinden korktuğunu izhar ve kalbinin ıztırabı lisanına bir kat daha ağırlık vereceğini dermeyan etti. Söyleyemiyeceği bir zamanda sözünü ikmâl ve tebliği lâyikıyle icra etmek için biraderinin kendine yardımcı olmasını istedi, haksız bir dâvaları olduğunu ve o dâvanın hakikatini tetkik etmeden zulüm etmelerinden korktuğunu beyan etti. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa biraderinin Resûl olmasını üç şey üzere ibtina etti:
B i r i n c i s i ; tekziplerinden korkması,
İ k i n c i s i ; tekziplerinden müteessir olarak kalbinin daralması,
Ü ç ü n c ü s ü ; kalbinde hasıl olan darlıktan lisanının söylemez bir hale gelmesidir. Zira; bu üç hâl bir araya gelince kalbine metanet verecek ve noksanı ikmâl edecek bir yardımcıya ihtiyacı 3880 zaruri olduğundan biraderinin yardımcı olması lüzumunu bu üç sebep üzerine bina etmiştir. Yoksa Hz. Musa'nın maksadı, hâşâ emr-i risaleti telâkkide taallül ve tereddüt değildir, belki tahmil olunanın azametini düşünerek maiyetine bir muin istemekten ibaret ve emr-i risalete lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermektir.
Hz. Musa'nın bu âyette beyan ettiği z e n b le murad; Kur'an'ın müteaddid âyetlerinde beyan olunan katil meselesidir. Çünkü; Hz. Musa Mısır'dan (Medyen)e gitmeden evvel Benî İsrail'den birisiyle kavga eden bir kıptîyi haksız ve zâlim gördüğünden bir tokat vurunca kipti ölmüştü. Kıptînin katli hataen vuku' bulduğu cihetle Musa (A.S.) hakkında zenb değilse de kiptiler günah itikat ettiklerinden onların zu'm-u batıllarınca zenb denilmiştir. Şimdi Musa (A.S.) «Ya Rabbi ! Evvelce bir hatadan dolayı onların benim üzerimde bir dâvaları vardır. Korkarım o dâva ile beni muaheze ederler» demekle Rabbısının muavetini istirham etti.

***

Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın şu münacaatı üzerine emrini beyan etmek üzere :

قَالَ كَلَّا‌ۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَـٰتِنَآ‌ۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ (15)

buyuruyor.
[Vâcib Tealâ Musa (A.S.) a dedi ki «Ya Musa ! Sen onlardan korkma. Çünkü; mesele senin zannın gibi değildir. Zira; seni biz risaletle ihtiyar edip onlara Resûl gönderince biz seni şerlerinden muhafaza ederiz. Binaenaleyh; ikiniz beraber bizim âyetlerimizde gidin, korkmayın. Çünkü; biz sizinle beraber beyninizde ceryan edecek sözleri işitiriz.]

Şu halde her zaman muavenetimiz sizinle beraberdir ve size bir zarar kasdederlerse biz onların ellerini tutar belâlarını sizden defederiz. Sizin onların şevket ve kuvvetlerine bakarak korkmanız caiz olamaz. Zira; onların kudretleri sizi katle kâfi değildir.»
3881

فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُوِلآً إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (16)

[Binaenaleyh; ikiniz beraber Firavun'a gelin ve «Biz âlemle' rin Rabbısının Resûlleriyiz» deyiniz, kemâl-i şecaat ve cesaretle ri saletinizi tebliğ ediniz.]

أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (17)

[«Ey Firavun ! Bizimle beraber Benî İsrail'i arzı mukaddese gönder.] ve onların âbâ ve ecdadının beldeleri olan Şam cihetine gitmelerine mani olmayın ve kuvvetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Musa ve biraderinin hattı hareketlerini tayin etmiştir.

Vâcib Tealâ onların mubahaselerini işittiğini beyanla şecaatlarını tezyit ve nusretini vaadetti, akibet Firavun'u ve kavmini garkedip Hz. Musa ile kavmini saha-i selâmete çıkarmakla vaadim incaz etmiştir. Evvelemirde zulmün kaldırılması, vâcib olduğundan Benî İsrail'e ruhsat vermesiyle onların üzerinden zulmünün kaldırılması ve Şam cihetine gitmelerine müsaade etmesi Firavun'a teklif olunmuştur. Yusuf (A.S.) dan sonra Benî İsrail'in Mısır'da dörtyüz sene kaldıkları ve Hz. Musa'nın risaletle Mısır'a geldiğinde Benî İsrail'in adedi altıyüz bine baliğ olduğu Ruhul Beyan sahibinin cümle-i beyanatındandır.
Vâcib Tealâ'nın emri üzerine Musa (A.S.) ınısır'a gelip biraderiyle birleşerek beraberce vakit kaybetmeden Firavun'un kapısına geldiler ve istizan ettiler. Firavun müsaade edip içeriye girince «Biz Allah'ın Resûlleriyiz, seni tarik-ı hakka davete geldik» dediler.

***
Vâcib Tealâ Musa ve Harun (A.S.) ın Firavun'u din-i hakka davetleri üzerine Firavun'un sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدً۬ا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ (18)

3882
buyuruyor.
[Musa (A.S.) Firavun'a risaletlerini tebliğ edince Firavun Musa (A.S.) a hitap ederek dedi ki, «Ya Musa ! Çocuk olduğun halde biz seni evimizde besleyip büyütmedik mi ve sen ömründen çok sene bizim içimizde ve hanemizde eğleşmedin mi?»]

وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِى فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (19)

[«Ve katil fiilini sen işleyip benim kabilemden birini katletmedin mi? Halbuki sen benim nimetlerimi inkâr eden ve hakk-ı terbiyemi unutanlardansın» demekle Musa (A.S.) a dilini uzattı ve şiddetini gösterdi, geçmiş nimetlerinden bahsetmekle Musa (A.S.) a nimetlerini sayarak susturmak istedi. »]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran Firavun Musa (A.S.) ın girmesine bir sene müsaade etmemiş, Hz. Musa da girip görüşmek ve risaletini tebliğ etmek için devam üzere kapısını çalmıştır. Bir seneden sonra Firavun müsaade etmiş ve demiştir ki, «Bırakın gelsin hiç olmazsa oyuncak eder eğleniriz». İşte Firavun Hz. Musa'yı oyuncak ittihaz etmek üzere huzuruna gelmesine ruhsat vermiştir. Hz. Musa gelince âyette beyan olunduğu veçhile evvelâ nimetlerini saymış ve saniyen kendine karşı Musa (A.S.) ın işlediği katil hatasını pek büyük addederek beyan etmiştir. Çünkü; Hz. Musa'nın katlettiği kıptî Firavun'un ekmekçisi olduğundan bu katli ağza alınmaz ve söylenmez derecede büyük bir hata addederek «Bu fiili, sen işledin» demekle vuku' bulan fiilin tasrihini münasip görmeyerek kinaye suretiyle beyan etmiş ve bu sözünde büyüklerin âdetlerine riayet etmiştir. Çünkü büyüklerin âdetleri; küçük gördüğü kimseye itap edecekleri zamanda evvelâ nimetlerini saymak ve saniyen kabahatini beyanla itap etmektir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Musa (A.S.) a «Sen kâfirlerdensin» demekten maksadı; dört veçhile tevcih olunur:
B i r i n c i s i ; Sen benim nimetimi inkâr ederlerdensin demektir. Çünkü; küfür; nimeti inkâr manasınadır.
İ k i n c i s i ; Firavun Hz. Musa'nın halini bilmediği ve Musa (A.S.) onun sarayında eğleştiği cihetle kendi dininde zannetmesidir ki, sen bize kâfirsiniz diyorsun halbuki sen de bizim 3883 gibi kâfirlerdensin demek istemiştir. Halbuki Musa (A.S.) onun sarayında bulunduğunda dinini reddederdi. Fakat Firavun'un haberi yoktu.
Ü ç ü n c ü s ü ; Sen küfrân-ı nimeti kendine âdet eden kimselerdensin ki, benim havass-ı bendegânımdan birini katlettin demektir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Firavun benim ulühiyetime kâfirsin demek istemiştir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. Musa Mısır'dan (Medyen) e gitmeden evvel suret-i alâniyede Firavun'un dinine ta'nederdi. Firavun dinine ta'nettiğini bildiğinden kendi zu'm-u batılına nazaran «sen kâfirlerdensin» diyerek hitap etmek istemiştir.

***
Vâcib Tealâ Firavu'un sözüne Musa (A.S.) ın cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذً۬ا وَأَنَا۟ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ (20)

buyuruyor.
[Musa (A.S.) Firavun'un sözüne karşı dedi ki «Ben o katil hâdisesini işlediğim zaman
hata edenlerdendim. Zira maksadım; katletmek değildi, belki te'dip etmekti. Fakat mukaddermiş katil vuku' buldu.' Binaenaleyh; benim için o katil maddesi bir cürüm değildir» diye katil meselesine cevap verdi.] Ve şunu da ilâve edip dedi ki:

فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ

[«Katil vuku bulunca ben sizden korktuğum zaman firar ettim.] Çünkü; zâlimsiniz. Hata ile kasdî olan ef'al beynini tefrik etmezsiniz. Binaenaleyh; derhal tecziyeye kıyam edeceğinizi bildiğim için sizden firar etmeyi ehven gördüm.»

فَوَهَبَ لِى رَبِّى حُكۡمً۬ا وَجَعَلَنِى مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (21)

[«Ahval bu minval üzere ceryan edince Rabbım bana hüküm 3884 verdi ve beni Resûllerden kıldı, risaletimi tebliğ için sana geldim işte tebliğ ediyorum. Kabul ve adem-i kabul sana ait bir vazifedir» demekle Firavun'a mukabelede bulundu.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın d a l â l e t le muradı; zühul ve gaflettir. Yani «Benim kıptîye vurduğum bir yumruktur. O bir yumruğun katle sebep olacağından gaflet ettim» demektir. Şu halde (وانامن الضالين) demek
(وانامن الغافلين) demektir. Buna nazaran Musa (A.S.) Firavun'a «Bu fiil benim firarımı icap etmezdi. Fakat sizin zulmedeceğinizi bildiğimden firar ettim. Siz bana kötülük etmek istediniz. Allah-u Tealâ ona mukabil benim sânımı ilâ etti. Zira; bana nübüvvet verip sizi ıslâha me'mur etti» demekle Firavun'un zâlim olduğunu kendine bilâ perva söyledi. Yahut Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile burada Hz. Musa'nın d a l â l e t le muradı; nisyandır. Yani «katil fiili vukuu bulduğu zaman ben dâllinden idim» demek «kıptîye vurduğum bir yumruğun katle müeddî olacağını unutanlardandım» demektir. Firavun'un saydığı nimetlerin cevabını Hz. Musa te'hir etti. Zira; Resûl olan bir zatın indinde mün'im ve gayri mün'im cümlesi müsavi olduğu cihetle Firavun'un kelâmından itham etmek istediği katil meselesine cevabı ehemmiyetli addederek onun cevabını takdim etti ki, ithamdan nefsini tebrie etsin. Bundan sonra Firavun'un tadat ettiği nimetlere cevabı münasip görüp dedi ki :

وَتِلۡكَ نِعۡمَةٌ۬ تَمُنُّہَا عَلَىَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (22)

[«Ey Firavun ! Şu senin saymış olduğun terbiye ve benim senin sarayında eğleşmem bir nimet ki, sen onu benim üzerime sayıyorsun. O nimet senin Benî İsrail'i köle ittihaz edip onlara ihanet etmekten ibaret olduğu gibi benim senin sarayına gelmem de onların bigayri hakkın oğlanlarını katletmekten neş'et etmiştir. Şu halde nimet dediğin şey ayn-i nikmetten ibarettir, yoksa nimet değildir.»]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya seni terbiye edip büyütmedim mi ve benim evimde bir çok seneler eğleşip ömrünün çoğunu 3885 orada geçirmedin mi? diye saydığı şeylerin hakikatta nimet olmayıp belki ayn-i nikmet olduğunu ve nimet zannettiği şeyde Firavun'un zâlim ve gaddar olduğunu kendine tebliğ suretiyle Musa (A.S.) dedi ki «Ey Firavun ! Şu senin saydığın şey ki, onu benim üzerime nimet olarak kaydediyorsun. İşte o nimet dediğin şey aslen hür olan Benî İsrail'i senin köle kılıp meşakkatli hizmetlerde kemâl-i ihanetle onları istihdamından ibarettir ve benim sarayına gelmeme sebep de senin zulmündan neş'et etmiştir. Zira; sen Benî İsrail'in oğlan çocuklarını katletmemiş olsaydın ben senin sarayına müsafir olur muydum. Beni anamla babam beslemezler miydi? Şu halde ey Firavun ! Bize nimet saydığın şey ayn-i azap değil midir? Eğer zulmündan korkumuz olmasaydı senin küfriyatla dolu olan sarayında bir gün değil bir saat bile kalır mıydım?» demekle Firavun'un nimet dediği şeyin ayn-ı zulümden ibaret olduğunu kemâl-i selâbetle beyan etti ve Firavun da buna karşı mebhut oldu. Binaenaleyh; bu hususa dair bir şey diyemediğinden, başka bahse intikâl ediverdi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirin küfrü, vâki' olan nimetin şükrüne istihkakına bu âyet delâlet eder. Zira; Hz. Musa Firavun'un nimet saydığı şeylere «nimet değildir, belki ayn-i zulüm ve azaptır» diye mukabele etti de «nimettir ama sen kâfir olduğun için onun şükrüne müstehak değilsin» demedi. Yani nimet olsaydı şükre istihkakını nefyetmezdi. Şu halde «kâfirin bazı kimselere yapmış olduğu in'amın sevabını, küfrü iptal eder, fakat in'am ettiği kimseler tarafından şükre ve medh ü senaya istihkakını iptal etmez» demektir. İnsanın insana şükrü gördüğü iyiliğin kadrini bilmek ve iyiliği yapan kimseyi medh ü sena etmek ve ihanet etmemektir. Binaenaleyh insanların lûtuf gördüğü kimsenin kadrini takdir etmesi; o nimetin şükrü olduğundan bu cihete dikkatle beyinlerinde muhabbetin idamesine gayret etmek lâzımdır. Zira insanlar arasında muhabbet; çok iyiliklere vesile olacağından her şahsın bu cihete itinası ehl-i İslâm için büyük bir sermaye ve tükenmez bir hazinedir.

***
Vâcib Tealâ; Firavun Hz. Musa'nın sözünde olan metanetine 3886 ve kendinde olan selâbet ve şeceatına nazar ederek oyuncak olarak, gülmek, istihza etmekle baştan savılacak bir şey olmadığını ve gayet ehemmiyetli olduğunu anladığı cihetle Musa (A.S.) ın asıl davasına itiraza başladığını beyan etmek üzere :

قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (23)

buyuruyor.
[Firavun «Kimdir âlemlerin Rabbısı?» dedi.]

Yani; Musa (A.S.) «Biz âlemlerin Rabbisinin Resûlleriyiz» deyince Firavun «Sen kim oluyor ve ne cesaretle risalet davasında bulunuyorsun ve daha dün biz seni büyütmedik mi?» gibi şeyleri söylemişse de onlarla Hz. Musa'yı ilzam edemiyeceğini anlayınca «âlemlerin Rabbisi dediğiniz kimdir. Onun hakikati nedir ve ona bizi niçin davet edersin?» demekle evvelâ ilahiyattan mubahaseye girişti.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un bu sualine Hz. Musa'nın cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآ‌ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ (24)

buyuruyor.
[Musa (A.S,) Firavun'a ve cemaatına hitap ederek «Eğer siz erbab-ı idrak ve iz'andan iseniz âlemlerin Rabbısı sema vat ve arzın ve onların arasında olan mahlûkatın Rabbısıdır» demekle Cenab-ı Hakkın âsârıyla cevap verdi.]

Yani; Firavun'un sualine Musa (A.S.) cevapta «Ey Firavun ! Âlemlerin Rabbısı şu gördüğünüz âlem-i ulvî ve süflî ve onların beyninde olan cümle mevcudatın halikı ve rabbısıdır. Eğer eşyanın hakikatına ilm ü irfanınız varsa bunu bilirsiniz» demekle Firavun'un cehalet ve hamakatına işaret etti. Çünkü; semavat, arz 3887 ve onların arasında mevcut olan eşyanın cümlesi mümkün ve mürekkep olduğundan elbette vâcib lizatihi bir fail-i muhtarın eseri olduğu meydanda bir hakikatken henüz onu tahkik edip bilmemek hamakat ve cehaletten başka bir şey değildir demek istedi.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Firavun'un suali; Vâcib Tealâ'nın künhünden ve hakikatındandır. Hz. Musa'nın cevabı; asarı ve ef'aliyle cevaptır. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın künhünü bilmek beşer için mümkün olmadığından âsarıyla tarif ve bu cihetle de Firavun'un vazifesizliğini beyanla Firavun'a haddini bilmesini tavsiye etmiştir. Zira dünyada beşer için bilinmesi mümkün olmayan şeyi sual etmek; haddini ve aczini bilmemektir. Binaenaleyh; Hz. Musa beşerin idrakinin ihata edebileceği bir surette tarif etmekle Firavun'u vazifesine davet etti.
Fahri Râzi'nin beyanma nazaran Firavun Allah-u Tealâ'yı bilir fakat mülk ve riyaset için küfrü ihtiyar ederdi. Yahud «Her şeyin faili eflâktir» diyen dehrilerdendi. Yahud; Hulûliye mezhebinden olup kendine ulûhiyetin hululünü itikat ettiğinden ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Binaenaleyh; Musa' (A.S.) da Allah-u Tealâ cümle mahlûkatın rabbısı olduğunu beyanda Firavun'un da rabbısı olduğunu Firavun'a tefhimle ulûhiyet davasında sahtekârlığını meydana koymuştur.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un bu cevapta hayrette kalıp kendisine arız olan şaşkınlık eseri olarak irad ettiği sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُ ۥۤ أَِلاً تَسۡتَمِعُونَ (25)

buyuruyor.
[Firavun etrafında olan cemaata «İşitmiyor musunuz?» dedi.]

Yani; Firavun Musa (A.S.) ın vermiş olduğu cevaptan taaccüp ve istihza tarikiyle etrafında olan cemaatı da taaccübe sevk ve zihinlerini başka vadiye tahvil etmek için kavminin eşrafından 3888 huzurunda bulunan ayan ve erkânına «İşitmiyor musunuz Musa'nın sözünü? Ben Rabbısının mahiyetinden sual ettim o bana asarından haber verdi. Cevabı sualime muvafık değildir» demekle meclistekilerin zihinlerini tağlit etmek istedi ki, bahsi mugalâtayla bitirsin. Çünkü; Hz. Musa'nın sözünde bir te'sir-i beliğ gördüğünden cemaatın meyletmesinden ve harice sirayetinden korktu ve Hz. Musa'nın muhik olduğunu anlatmak istemedi.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un sözünden sonra Hz. Musa'nın sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآٮِٕكُمُ ٱلأَوَّلِينَ (26)

buyuruyor.
[Musa (A.S.) «Âlemlerin Rabbısı sizin ve sizden geçen babalarınızın da rabbısıdır» dedi.]

Yani; Firavun Musa (A.S.) ın «Âlemlerin Rabbısı semavat ve arzın rabbısıdır» diye vermiş olduğu cevabı kavmine bir hata gibi gösterip semavat ve arzın hakikatini insanlar için bilmek biraz uzak olduğundan Musa (A.S.) herkesin inkâr edemiyeceği bir delile intikâl etti ki, o delil her şahsın kendi vücududur. Çünkü; herkes kendi vücudunun bir takım et ve kemikten ve sair eczadan mürekkep olduğunu, sonradan meydana geldiğini bilince bir mucid-i hakikinin icadıyla olduğunu ikrar etmesi lâzım olduğundan bu hakikati inkâr, mücerret inattan ibaret olacağı cihetle Musa (A.S.) «Âlemlerin Rabbısı sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın rabbısıdır» demekle Firâvun'a «Senin de rabbındır. Binaenaleyh; senin rubûbiyet dâvasında bulunman sahtekârlıktır» dedi.
Hâzin ve Ebussuud'un beyanlarına ve İbni Abbas Hazretlerinden bir rivayete nazaran bu mubahasenin cereyanı esnasında Firavun'un merasim için hazırlanmış büyük salonunda kolları bilezikli erbab-ı rütbeden ve memleketin eşrafından beş yüz kişi hazırmış. Çünkü; Firavun Hz. Musa tarafından Mısır'a ve etrafına 3889 dağılmış havadisin önünü almak ümidiyle mecliste bir çok kimseler bulundurdu ki, Hz. Musa'yı ilzam etsin ve bunu herkes bilsin, Hz. Musa'nın bir daha sesi çıkmasın. Bu cihetleri düşündü fakat maksadının aksi husule geleceğini düşünmedi.

***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın şu deliline Firavun cevap bulamayınca Hz. Musa'nın şânına lâyık olmadık bir takım iftiraya cüret ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِىٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونٌ۬ (27)

buyuruyor.
[Firavun hazır olan cemaata hitap ederek dedi ki «Size irsal olunan sizin Resûlünüz muhakkak ve elbette mecnûndur.] Zira; benim sualime cevap vermiyor, ağzına ne gelirse onu söylüyor. Suale muvafık cevap vermediği cihetle âdab-ı kelâma riayet edemiyor. Bu ise mecnûn şanıdır.»]

Firavun bu sözleriyle cemaatın sözlerini tağlit etmek istedi ve bahsi Hz. Musa'nın şahsına atlattı. Halbuki Hz. Musa Allah'ın aşariyle ve ef'aliyle cevap verdi ki, eserden müessire intikal mubahesede cümle ukalanın kabul ettiği bir tarik-ı vazıhtır. Lâkin Firavun ya o usuİü bilmedi veyahud bilmek işine gelmedi. Binaenaleyh; şân-ı nebevilerine lâyık olmadık bir takım isnadata kalkıştı. Çünkü mubahesede mugalata; eser-i acizdir. Firavun da cevaptan âciz olunca mugalata cihetini iltizam etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un aczini izhar etmesi üzerine Musa (A.S.) ın üçüncü defada irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَہُمَآ‌ۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ (28)

3890
buyuruyor.
[Musa (A.S.) «Eğer idrak edecek aklınız varsa âlemlerin Rabbısı meşrikin, mağribin ve onların arasında olan mevcudatın rabbisidir» dedi.]

Yani; Firavun'un Musa (A.S.) a «mecnundur» demesi üzerine daha açık ve vazıh bir delile intikal ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun ! Eğer düşünecek aklınız var da taakkûl ederseniz âlemlerin Rabbısı her gün güneşin doğduğu meşrikin ve indiği mağribin ve onların arasında olan mevcudatın rabbısıdır. Bunu inkâra mecaliniz yok. Zira; hergün gözünüzün önünde ceryan eden bir hâldir. Çükü güneş gelip âleme ziya veriyor. Bunu halkeden kimdir? Düşünmeniz lâzımdır. Güneş iniyor, karanlık geliyor, istirahat ediyorsunuz. Ziyayı giderip karanlığı getiren kimdir? Bunu idrakiniz lâzımdır. Eğer aklınız varsa bunları düşünmelisiniz. Niçin düşünmüyorsunuz? Ey Firavun ! Şu minval üzere günleri, ayları ve yılları halketmekle fusûl-ü erbaayı, yani; yaz, kış, güz ve bahar mevsimlerini meydana getirmekle halkın mesalihini tesviye ve tedbir eden kimdir, sen misin?» demekle Firavun'u rüsvâ etti. Çünkü; Firavun güneşi ben halkediyorum diyemezdi.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un Hz. Musa'nın bu sözüne gazapla tehdidatını beyan etmek üzere :

قَالَ لَٮِٕنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَـٰهًا غَيۡرِى ِلاًجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ (29)

buyuruyor.
[Firavun Musa (A.S.) a hitap ederek «İzzetime yemin ederim ki, eğer sen benden gayri bir mabut ittihaz edersen, ben seni elbette mahpuslar zümresinden kılarım» demekle tehdit etti.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'u kat'î delillerle vahdaniyeti ikrara davet edince, Firavun kemâl-i kibr ü gururu gazapla «Ya Musa ! Eğer sen benden gayrı bir mabuda ibadet edersen elbette seni zindana koyar ve mahpuslar zümresinden kılarım» demekle tehdit etti.
3891
Kazî, Medarik ve Hâzîn'in beyanlarına nazaran Firavun'un zindanının öldürmekten daha müşkül olduğu mervidir. Çünkü; Firavun'un hapishanesi birer adam alacak kadar kuyulardan müteşekkildi. Gazap ettiği kimseyi yalnız olarak o kuyuya indirir, göz görmez ve giren çıkmaz, ölünceye kadar orada kalırdı, binaenaleyh Firavun'un zindanı; âlemi tehdide en büyük bir vesile olduğundan Hazret-i Musa'yı onunla tehdit etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın Firavun'un tehdidine karşı irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَىۡءٍ۬ مُّبِينٍ۬ (30)

buyuruyor.
[Musa (AS.) Firavun'a hitaben «Dâvamın sâdık olduğuna delâlet eder açık bir mucize getirsem dahi hapse koyar mısın?» dedi.]

قَالَ فَأۡتِ بِهِۦۤ إِن ڪُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (31)

[Firavun «Ya Musa ! Eğer sözünde sâdıksan getir mucizeni» dedi.] Çünkü; mucizeyi reddetse herkes cevaptan âciz olduğuna kanaat getirecekler diye mucizeyi reddetmek işine gelmedi. Zira; «Mucizeni tanımam» demek, açıktan izhar-ı aciz olduğundan mucize talebine karar verdi.

***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın mucizesini meydana koyduğunu beyan etmek üzere:

فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ ثُعۡبَانٌ۬ مُّبِينٌ۬ (32)

buyuruyor.
[Firavun'un «Sözünde sâdık isen mucizeni getir» demesi 3892 üzerine Musa (A.S.) asasını yere attı. Bir de görüldü ki asâ büyük bir yılan oluverdi. Yılan olduğu herkesçe zahir olup şüphe olunacak bir ciheti yoktu.] Asanın yılana inkılâbını görünce Firavun'un «Başka mucizelerin var mıdır» demesi üzerine :

وَنَزَعَ يَدَهُ ۥ فَإِذَا هِىَ بَيۡضَآءُ لِلنَّـٰظِرِينَ (33)

[Hz. Musa elini koynundan çıkardı bir de görüldü ki eli, görenlerin ve bakanların gözlerini kamaştırır derecede güneş gibi parlak ve beyaz olarak zuhur etti.] Firavun bu iki mucizeyi görünce şaşırdı.

***
Vâcib Tealâ asanın derhal yılan olması ve elinin güneş gibi bir hâl kesbetmesi tabiat-üstü olup insanların yapamıyacağı bir şey olduğunu bildiğinden başka diyecek bir şey bulamayınca Firavun'un «Bu sihirdir» dediğini beyan etmek üzere :

قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُ ۥۤ إِنَّ هَـٰذَا لَسَـٰحِرٌ عَلِيمٌ۬ (34)

buyuruyor.
[Musa (A.S.) ın mucizesini görünce Firavun nefsine arız olan korkuyu sakladı ve etrafında olan vükelâsına hitap ederek «Şu Musa iyi bilir bir sâhirdir» dedi.] Bununla da iktifa etmedi, etrafında bulunanların gayretlerini tahrik ve kanlarının galayanını icap edecek söze başladı ve dedi ki:

يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِڪُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ (35)

[«Şu sâhir sihriyle sizi arzınızdan, yani yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Hâl böyle olunca ne gibi şey emreder ve buna ne tedbir düşünürsünüz ve ne gibi teşebbüsatla bunun önünü almak lâzımdır?» demekle meseleyi müşavereye havale etti.] Çünkü; Firavun'un zamanında sihir meşhur olduğundan derhal Hz. Musa'nın sözlerini kabulden halkı men'etmek için «Bu sihirdir. Fakat sihri iyi bilir» demekle halkı aldatmak istediği gibi maiyetinde 3893 bulunanların gazaplarını tahrike dahî çalıştı. Zira; insanların her zaman kanını tahrik eden iki şeydir : B i r i n c i s i ; emr-i din, İ k i n c i s i ; memleketidir. Binaenaleyh; Firavun «Bu sâhir, sihir sebebiyle sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dedi ve işi istişareye havale etti. Halbuki Firavun ulûhiyet dâvasında bulunur ve diğerleri kendinin kulları addolunurken şimdi koca Firavun kullarının reyine müracaata muhtaç oldu, düşünmedi ki rubûbiyetle kulların reyine müracaat beyninde münasebet yoktur. Bununla beraber Musa (A.S.) ın galebe edeceğine ve mülk ü memleketini alacağına da işaret ediyordu. Çünkü; «Sizi arzınızdan çıkaracak» demek «Mülkünüzü elinizden alacak» demekti. Mülkü almaksa galebeyi müstelzimdir. Binaenaleyh; hem memleketin gideceğini düşünüyor, hem de bir çaresini arıyordu.
***
Vâcib Tealâ Firavun'un maiyetindeki erkânın reyine müracaat ettiğini beyandan sonra erkânın reylerini beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِى ٱلۡمَدَآٮِٕنِ حَـٰشِرِينَ (36) يَأۡتُوكَ بِڪُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ۬ (37)

buyuruyor.
[Firavn'ın vükelâsı «Musa'yı ve biraderini te'hir et, katletme. Zira; idarende bulunan kasabalara adamlar gönder, onlar iyi bilen her sâhiri sana getirsinler» dediler.]

Yani; Firavun maiyetinde olan cemaata «Bunlar hakkında ne gibi tedbir lâzımdır? Hapis, katil veya memleketten tardetmek hususlarından hangisini ihtiyar edelim?» demesi üzerine, erkân-ı hükümeti ve Firavun'un cemaatı «Bunların tecziyesini te'hir etmek muvafıktır. Zira; alelacele katledersen fitneye bâdî olur, hem de halk senin âciz olduğunu zannederler. Binaenaleyh; katilleri hususunda acele etme. Musa'yı ve biraderini durdur. Etraf ü eknafta olan kasabalara adamlar gönder. Onlar sana iyi bilen ve sihir ilminde mahir olan her sâhiri getirsinler. Sâhirler bunlarla imtihan olsunlar. Herhalde biz galebe eder ve bu işin önünü bu suretle alırız» diyerek Firavun'un ıztırabını bir derece teskinle güya bir tedbir-i musip yapmış oldular. Firavun da bu reyi doğru görerek etrafa zabtiyeler gönderdi ve her sâhiri getirmelerini emretti. Zannettiler ki, çoklukla galebe ederiz. Halbuki irade-yi İlâhiyeye karşı kulların çokluğunun karınca kadar bile te'sir edemiyeceğini bilemediler.

***
Vâcib Tealâ sâhirlerin geldiğini beyan etmek üzere :

فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَـٰتِ يَوۡمٍ۬ مَّعۡلُومٍ۬ (38)

buyuruyor.
[Tayin olunan yevmi muayyenin vaktinde sâhirler cem'olundular.]

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ (39)

[Ve Firavun tarafından nâsa hitaben «Vakt-i muayyende siz içtima eder misiniz?» denildi.] Yani; yollarda ve çarşılarda tellâllar nida etti ve halkın cümlesinin yevm-i muayyende tâyin olunan saat ve mahalde içtima etmeleri emrolundu. Çünkü; Firavun ve avenesi galebe edeceklerini ümit ederlerdi. Seyr ü tamaşa ederek sâhirlerin galebesini görmeleri için herkesin toplu bulunması ve bir tarafa gitmemesi emrolundu.

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَـٰلِبِينَ (40)

[«Eğer sâhirler galip olurlarsa me'mul ki, sahareye ittiba eder de Musa'ya ittiba etmeyiz ve herkes nazarında hakikat tecelli eder ve eski dinimize sahip oluruz» demek istediler.] Çünkü; saharenin dini Firavun'un dini olduğundan «sâhirlere ittiba ederiz» demek «Firavun'un dinine sahip oluruz» demekti. 3895

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Y e v m – i m a l û m la murad; Firavun'la Hz. Musa beyninde kararlaştırdıkları bayram günüdür ki, yevm-i ziynette içtima edecekleri ve yevm-i ziynetin bayram günü olduğu ve o günde kuşluk vakti içtima olunacağı (Sure-i Tâhâ) daki âyette beyan olunmuştu. İşte o vakitte halkın toplanması Firavun tarafından emrolundu. Çünkü; Firavun sâhirlere itimat ederek Allah'a karşı (hâşâ) galabesine iyi ümitleniyordu ve bilmiyordu ki âleme karşı rezil olacak ve yanmış olan şem'a-i saltanatı sönecek ve enkazı kıyamete kadar âleme ibret olacak. Firavun'un kendisi de biran evvel müddet-i saltanatının hitam bulmasını tacil ediyor ve eline kazma kürek alarak temelinden devirmek istiyordu. Çünkü; insanların işi daima kadere karşı çırpınmak ve ecele karşı bir adım ileri varmaktır. Firavun da ayni halde acele ediyordu.

***
Vâcib Tealâ sihirbazların gelip Firavun'la muhavere ettikle rini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَٮِٕنَّ لَنَا ِلاًجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَـٰلِبِينَ (41)


buyuruyor.
[Vaktaki sahare tayin olunan günde kuşluk vakti malûm olan mahalle gelince Firavun'a hitap ederek «Eğer biz galebe edersek bizim için ücret var mıdır?» dediler.]

قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذً۬ا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ (42)

[Firavun onların ücret istemelerine karşı «Evet ! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Hatta galebe ettiğiniz takdirde siz benim mukarreblerimdensiniz.] Şu halde her vakit bana musahip olacağınız gibi ihsanımı da bol bol alırsınız. Günden güne ikbâliniz artacaktır» demekle sâhirlere büyük vaatlarda bulundu. Onlar da bu vaada razı oldular ve meydan-ı muarazaya giriştiler. 3896

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ (43)

[Musa (A.S.) sâhirlere «Ey sâhirler ! Atın elinizdeki atacağınız şeyi, görelim hünerinizi» dedi.]

فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَـٰلِبُونَ (44)

[Sâhirler Musa (A.S.) ın teklifi üzere halkın gözünü boyamak için getirmiş oldukları iplerini ve asalarını yere attılar ve dediler ki «Biz Firavun'un ululuğuna yemin ederiz ki, elbette galibiz.».]

Sâhirler bu sözleriyle Firavun'a ubudiyetlerini izhar ettiler ve kendileriyle iplerinin ve asalarının çokluğuna güvenerek galebe edeceklerine cezimlerini yeminleriyle takviye ettiler. Bilmediler ki, zayıf hak, kuvvetli batıla galebe eder. Bazı rivayete nazaran sâhirler pek çok oldukları gibi, her birinin mütaaddit ipleri ve asaları da bulunduğundan dağ, taş halkın gözünde yılanla doldu. Gerçi âyetlerde adet üzere sarahat yoksa da sâhirlerin adedinin pek çok oluğuna delâlet vardır. Çünkü; sahare cemi' suretinde varid olduğu gibi etrafta bulunan kasabalara adamlar gönderildiği ve bütün sâhirlerin toplandığı beyan olunmuştur. Şu halde bütün memleket dahilinde bir çok sâhir olduğu şüphesizdir. Zira; her birini celb için adamlar gitti ve getirdiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ipler cıva ile cilalanmış ve asaların içi ovulup civa konulmuş olduğundan güneş kızınca civanın hareketiyle ipler ve asalar yılanlar gibi hareket edip halkın gözüne bir çok yılan göründüğünden galebe edeceklerine ümit etmişlerdi. Fakat bütün ümitleri boşa gitti; akibetleri helâka müncer oldu.
«Hz. Musa'nın sâhirlere (Atın elinizde bulunan atacağınız şeyi) demesi sihirle emirdir, sihirle emir ise bâtılı işlemekle emir olunduğundan Musa (A.S.) için caiz olmaz?» şeklinde varid-i hatır olan suale şöyle cevap verilir: Musa (A.S.) ın emri; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile izhar-ı hak için emirdir. Zira; onlar ellerindeki âletlerini yere atıp hünerlerini icra etmedikçe hak zahir olmıyacağını bildiğinden hakkı izhar için onlara emretmiştir. Yahud «Eğer muhik iseniz atacağınız şeyi atın» demektir, 3897 yoksa bâtılla emir değildir. Yahud emir; onları tehdid içindir ki, «haydi yapacağınızı yapın, başınıza geleceği de düşünür» demektir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucizesini izhar ettiğini beyan etmek üzere :

فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِىَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ (45)

buyuruyor.
[Sâhirlerin vazifelerini bitirmeleri üzerine Musa (A.S.) asasını yere attı, birde görüldü ki, asâ onların iftira ile yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutuyor.]

فَأُلۡقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سَـٰجِدِينَ (46)

[Sâhirler bu hâli görünce derhal secdeye kapanarak yere serildiler.]

قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (47) رَبِّ مُوسَىٰ وَهَـٰرُونَ (48)

[Sâhirler yalnız secdeyle iktifa etmediler ve imanlarını izhara musaraatla «Biz âlemlerin Rabbısı olan, Musa ve Harun'un Rabbısına iman ettik» demekle iman-ı ezelilerini izhar ettiler.] Zira; sâhirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ipleri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mucize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandılar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a'suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilimleriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.

Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun 3898 sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarına istiğfar ederek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye kapanıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Harun'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kalmadı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.
Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan (رب العالمين) ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için â l e m l e r i n R a b b ı s ı yle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağzını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeylerden bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zira asâ; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asanın yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir mucizedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kalsaydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek lisan-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bulurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu sihirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile silurin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü: sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mucizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.

***
Vâcib Tealâ sâhirlerin iman ettiklerini beyandan sonra Firavun'un sâhirlere yapmış olduğu muamelesini beyan etmek üzere :

قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُ ۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡ‌ۖ إِنَّهُ ۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ‌ۚ

buyuruyor.
[Firavun sâhirlere hitap ederek «Ben size izin vermeden evvel siz Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa size sihir talim eden büyüğüniizdür. Binaenaleyh; siz elbette başınıza geleceği bilirsiniz. Size gösteririm. İntikam almaya kaadir olan ben miyim yoksa Musa'nın Rabbısı mıdır?» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

لأَقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَـٰفٍ۬ وَلأَصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ (49)

[«Elbette ben sizin ellerinizi ve ayaklarınızı muhalif olarak keser ve elbette cemiinizi asarım» demekle tehdidini teşdit etti.]

Yani; sâhirler iman edince Firavun halka karşı hacaletini bildirmemeyi ve halkın zihnine arız olan şüpheyi izâle etmeyi düşünerek sâhirleri tehdide başladı ve dedi ki, «Ey sâhirler ! Ben izin vermeden evvel siz Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa, sizin şol büyüğünüzdür ki, size sihir talim eden üstadınızdır ve nâs beyninde bizi rüsva etmek üzere gizli ittifakınızın ahkâmını icra ettiniz. Binaenaleyh; imanınız hakiki iman değildir ve imanınızın acısını ben size gösteririm. Yakında imanınızın akibetini bilirsiniz» dedi. Bununla da iktifa etmedi ve sâhirlere tehdidini tafsil ederek dedi ki; «Elbette ben sizin sağ elinizle sol ayağınızı keser, hepinizi birden asarım ki, herkese ibret olsun ve bize muhalefet caiz Olmadığını, muhalefet edenlerin derhal cezalarını göreceklerini bilsin ve kalbinde muhalefet fikrini taşıyanlar o fikirden vazgeçsinler» demekle umum halka tehdidatta bulundu ve bu sözleriyle nâsın daire-i ita-attan çıkmaları ihtimalini önlemek istedi ve eski satvetini muha- ' faza için bir nümayiş yaptı. Çünkü; sahtekârların âdetleri bu gibi yerde halka karşı daima gayreti elden koymamaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sözleriyle Firavun Hz. Musa'dan halkı tenfir için dört şeye teşebbüs etti:
3900
B i r i n c i s i ; Ben izin vermeden siz ona iman ettiniz demek evvelden ona imana meyletmişsiniz ki tahkik etmeden iman ediverdiniz. Binaenaleyh; imanınız tahkika müstenid ve muteber değildir demek istedi.
İ k i n c i s i ; Musa sizin büyüğünüzdür. Size sihir talim etti demekle evvelden beyninizde gizli bir ittifak neticesi olarak bizi mahcup etmek için mağlûp oldunuz ve imanınız muvazaadır, hakiki iman değildir demek istedi.
Ü ç ü n c ü s ü ; Siz elbette yakında bilirsiniz demekle tehdit etti.
D ö r d ü n c ü s ü ; Tehdidini, el ve ayaklarını kesmekle tafsil ve bu cezayı yapacağını yeminle te'kit etti ki, muhalefetten herkes çekinsin.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un tehdidine karşı sâhirlerin cevaplarını beyan etmek üzere:

قَالُواِْلاًضَيۡرَ‌ۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ (50)

buyuruyor.
[Sâhirler Firavun'un tehdidine karşı «Bizim için zarar yoktur. Zira; biz Rabbımızın huzuruna inkılâp ederiz. Binaenaleyh; senin tehdidin bize te'sir etmez ve bizi imanımızdan döndiiremez» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَـٰيَـٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (51)

[«Çünkü; bu gün iman edenlerin evveli biz olduğumuz için elbette Rabbımızın hatalarımızı affedip mağfiret etmesini ümit ederiz. Binaenaleyh; sen ne kadar tehdit etsen biz imanımızdan dönmeyiz» demekle Firavun'un tehdidine ehemmiyet vermediklerini ilân ettiler.]
Bu âyete nazaran sâhirler; Firavun'a iki cihetle cevap verdiler :
B i r i n c i s i ; senin tehdidin bize zarar vermez ve te'siri yoktur dediler.
İ k i n c i s i ; bizim imanımız muvazaa değil, hakikidir. Binaenaleyh; Rabbımızın hatalarımızı affedeceğine ümidimiz kavidir demekle Firavun'u reddettiler. «Zarar yok» demeleri «âhiret azabına nisbetle zarar yok» demektir. «Biz mü'minlerin evveliyiz» demekten maksatları «O gün orada hazır olanlardan evvel iman edenleriz» demektir ki, Firavun'un tab'asından bunlardan evvel iman eden olmadığına işaret etmişlerdir.

3901
***
Vâcib Tealâ Firavun'un iman etmiyeceği tahakkuk edince Musa (A.S.) a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasını emrettiğini beyan etmek üzere :

وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِىٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ (52)

buyuruyor.
[Biz Musa (A.S.) a vahyettik ve dedik ki «Ya Musa ! Sen gece kullarımla Mısır'dan hareket et. Zira; siz Firavun tarafından takip olunup îttiba olunacaksınız, korkma hemen geceyle çık.]

Yani; Musa (A.S.) ınısır'da çok zaman eğleşip her zaman Firavun'u ve etbaını tevhide davet etmişse de tesir etmeyince helake müstahak olduğu tahakkuk etmesi üzerine Vâcib Tealâ Hz. Musa'ya geceyle Mısır'dan hareket etmesini vahyile emretti ve Firavun'un askeriyle beraber takip edeceğini de haber verdi. Haber verildiği gibi vuku buldu.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. Musa birkaç gün evvel Ben-î İsrail'e Mısır'dan hareket edileceğini haber vererek tedarik üzere bulunmalarını emretti. Benî İsrail hareket edecekleri gece bizim bayramımız var, diyerek kıptî evlerinde bulunan hülliyatı almışlar ve o gece Benî İsrail'in hareketlerini teshil için Cenab-ı Hak kıptîlerin hanelerinde hastalık ve bazılarında ölüm ve sair meşguliyetler halketti ki, herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan Benî İsrail selâmetle çıkıp gittiler, kıptîlerden hiç bir ferdin haberi olmadı. Çünkü; Firavun'un şerrinden halâs için çıkıp 3902 gitmelerini Cenab-ı Hak irade ettiği için elbette hareketlerini teshil etmiştir.
Hz. Musa'nın Mısır'da tebliğ müddeti otuz sene olduğu ve Mısır'dan (Medyen) e gittiğinde otuz yaşında bulunduğu, (Medyen) de on sene ikâmet edip Mısır'dan hareketinde yetmiş yaşında olduğu ve elli sene de Mısır'dan hareketinden sonra muammer olup yüz yirmi yaşında vefat ettiği mervidir. Sure-i Ârâfta tafsil olunduğu üzere Hz. Musa'nın tebliği zamanında Firavun'u ve kavmini insafa ve tenebbühe davet edecek kaht u galâ, kurbağa ve çekirge gibi bir çok musibetler zuhur etti. Fakat hiç birinden mütenebbih olmadılar. Çünkü; Firavun ve kavminin sefahat devri olduğundan onların izmihilâli zamanı yaklaşmıştı. Binaenaleyh; vaz u nasihat, tebliğ ve musibet hiç biri kendilerine te'sir etmiyordu. Zira; helake mahkûm olan her millette ahvalin böyle ceryan ettiğini tarih isbat etmektedir ki, safahata kendini kaptırmış olan milletlerden islâh-ı hâl ederek nefsini muhafaza etmiş bir millet âlemde enderdir.

***
Vâcib Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibini beyan etmek üzere :

فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِى ٱلۡمَدَآٮِٕنِ حَـٰشِرِينَ (53)

buyuruyor.
[Benî İsrail Mısır'dan çıkınca Firavun taht-ı idaresinde olan kasabalara asker cem'edecek adamlar gönderdi.]

إِنَّ هَـٰٓؤُِلآًءِ لَشِرۡذِمَةٌ۬ قَلِيلُونَ (54)

[«İşte firar eden Benî İsrail bize nisbetle az bir cemaattır.».]

وَإِنَّہُمۡ لَنَا لَغَآٮِٕظُونَ (55)

[«Halbuki onlar muhalefetle bizi gazaplandırdılar.]

3903

وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَـٰذِرُونَ (56)

[«Ve biz kuvvetli bir cemaatız, düşmanın şerrinden hazer eder ihtiyatlı bulunuruz» demekle asker toplamaya başladı.]

Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikâta başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altma davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığından ve kendinin gazaplandığından ve firarilere karşı kuvvetli olduklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhalefet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerlerinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.
Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vüzera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesayihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.
Firavunun nutkunun hulâsası; ikidir:
B i r i n c i s i ; Benî İsrail'i kılletle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.
İ k i n c i s i ; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü 3904 almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz olmayıp asker cem'ini ve ordunun hareketini icap eden mesailden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzi'nin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran, Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı askeriye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.
Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükümet için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-i salâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî İsrail'in adedinden kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş olduğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükümetlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muktedir Mısır hükümeti olduğundan az, zaman içinde tedarikât-ı harbiyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedarikât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan hazer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe âşinâ asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz. 3905

***
Vâcib Tealâ Firavun'un kemâl-i debdebe ve dârâdla Mısır'dan hareketini beyan etmek üzere :

فَأَخۡرَجۡنَـٰهُم مِّن جَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ۬ (57) وَكُنُوزٍ۬ وَمَقَامٍ۬ كَرِيمٍ۬ (58)

buyuruyor.
[Bizim irademiz onların helakine taallûk edince onları Mısır'ın güzel bahçelerinden ve bahçelerin kaynayan pınarlarından, altın ve gümüşten medfun ve gayri medfun hazinelerinden ve güzel yapılmış yüksek saraylarından ve sarayların koltuk ve kanepe gibi mobilyalarından çıkardık.] Binaenaleyh; bütün rahatlarını ve mallarını terkle Benî İsrail'i takip için yola çıktılar.

كَذَٲلِكَ

[İşte böylece gazaplarını tahrik ederek biz onları Mısır'dan çıkardık.]

كَذَٲلِكَ وَأَوۡرَثۡنَـٰهَا بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (59) فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ (60)

[Ve beyan olunan metrukâtlarına Benî İsrail'i vâris kıldık ve Mısır'ı terkedip yola çıkınca Firavun ve askeri Benî İsrail'e tâbi' oldular ve bir gün güneş doğarken Benî İsrail'in arkasından ulaştılar ve iki ordu birbirini görecek kadar yakın geldiler.]

فَلَمَّا تَرَٲٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَـٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ (61)

[Vaktaki, iki taraf askerleri birbirini görünce Musa (A.S.) ın mukarinleri ve Benî İsrail'in ileri gelenleri «Firavun ve askeri bize kavuşacaktır. Binaenaleyh; bizim için hayat ümidi kalmadı» dediler.]

قَالَ كَلَّآ‌ۖ

[Musa (A.S.) onlara «Hakikat-ı hâl sizin zannınız gibi değildir» dedi.] 3906

إِنَّ مَعِىَ رَبِّى سَيَہۡدِينِ (62)

[«Zira; Rabbımın muaveneti benimle beraberdir. Binaenaleyh; tarik-ı halâsı bana ilham eder ve bizi kurtaracak bir yola vasıl eder.] Çünkü; Halâsımızı bana vaadetti. Vaadında hulf olmaz. Elbette bizi kurtaracaktır» demekle maiyetinde bulunanları tesliye etti. Firavun'un amcazadesi iman ettiğinden Hz. Musa ile beraber olup Hz. Musa «Rabbım bana hidayet eder ve kurtulacak bir yol gösterir» deyince «nereye gideceksin önümüz deniz, arkamız düşmandır» demesi üzerine Musa (A.S.) ın şu duâyı okuduğunu (İbni Mes'ut) Hazretleri Resûlullah'dan rivayet eder ve der ki «Resûlullah'tan işittikten sonra o duâyı asla terketmedim»
O duâ şudur :

(اللهم لك الحمد واليك المشتكى وبك المستغث وانتالمستعان ولاحول ولا وقوت الا بالله)

Yani «Ey Rabbim ! Medh ü sena ve şükür ancak sana mahsustur. Ve şikâyet ancak sana müntehi olur ve senden başka düşmandan şikâyet ederek arzuhal edecek bir kimse yoktur ve yardım talep olunmak sana münhasırdır ve bir yerden diğer yere tahavvül ve düşmana karşı kuvvet ve kudret olmadı. Ancak senin inayetinle oldu» demektir.
Cenab-ı Hak Mısır'ın o zamanda gayet ma'mur ve dünyaca her türlü sefa ve esbab-ı rahat mevcut olduğuna ve ahalisinin son derece servet ü saman sahibi, gönül eğlenecek bağlar, bahçeler, akar pınarlar, köşkler ve sarayları mevcut bulunduğuna bu âyetle işaret ettiği gibi hak olan davete icabet etmiyenlerin de nimetleri her zaman zevale maruz ve kendilerinin helake müstahak olduklarına da işaret etmiştir.
Benî İsrail'in Mısır'ın emlâkına vâris olmalarıyla murad; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, Firavun'un helakinden sonra Mısır'a avdetle vâris olmak ihtimali varsa da bu ihtimal zayıftır. Çünkü; avdetlerine dair âyette sarahet olmadığı gibi, başkaca bir delil de yoktur. Şu halde Benî İ s r a i l ' i n v â r i s o l m a s ı yla murad; onların nesillerinin vâris olmasıdır. Binaenaleyh; Benî İsrail Hz. Süleyman zamanında Mısır'a tamamen malik olmuşlardır.

3907
***

Vâcib Tealâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf askerinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini beyandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere :

فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَ‌ۖ

buyuruyor.
[Firavun'un askeri Benî İsrail'e yaklaşınca biz Musa (A.S.) a vahyettik ve dedik ki «Ya Musa ! Asanı denize vur.]

فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقٍ۬ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ (63)

[Musa (A.S.) emrimize imtisalen asasını denize vurunca deniz yarıldı ve oniki parça oldu. Binaenaleyh; her parça ve denizden her fırka büyük dağ gibi oldu ve parçaların araları Benî İsrail'e açık yol oldu.]
وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلأَخَرِينَ (64)

[Biz o makamda Firavun'u ve askerini Benî İsrail'e yaklaştırdık.]

وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُ ۥۤ أَجۡمَعِينَ (65)

[Biz Musa (A.S.) a ve onunla beraber olanların cemisine necat verdik ve Firavun'un şerrinden kurtardık.]

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلأَخَرِينَ (66)

[Biz Firavun'u ve askerini denize gark ettik.] Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (67)

[İşte şu aynı mekânda fırkanın birine necat verdikten sonra 3908 diğerini gark etmekte kudretimize ve Musa (A.S.) ın dâvasının sıtkına büyük alâmet vardır. Halbuki bu alâmet meydandayken insanların ekserisi iman eder olmadılar.] Maahaza bu gibi vukuattan insanların ibret almaları ve emr-i İlâhiye muhalefet etmemeleri lâzımdır.

Yani; Musa (A.S.) deniz kenarına gelip Firavun'un askeri arkadan yaklaştıklarında Benî İsrail'in endişeye düşmeleri üzerine Musa (A.S.) halâslarına dair istirhamda bulununca biz Musa'ya vahyettik ve dedik ki, «Sen asanı denize vur». Emrimiz üzerine Musa asasını denize vurmasını mütaakip deniz Benî İsrail'in oniki kabilesine oniki yol oldu ve denizin o yollar arasındaki parçaları büyük dağlar gibi birbiri üzerine yığıldı ve orada biz Benî İsrail'e Firavun'un askerini yaklaştırdık ki, Benî İsrail'in geçtiğini görsünler ve cesaret alsınlar, biz Musa (A.S.) a ve maiyetinin cemisine necat verip Firavun'un şerrinden kurtardık ve Firavunla askerini gark ettik, Musa (A.S.) ın mucizelerinden daha büyüğü bütün raehâlikten necatlarına sebeb olduğunu onlara re'yelayn gösterdik. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın bu minval üzere geçmesinde beş cihetten mucize vardır : Suyun parçalanıp yol olması; suyun salâbetli bir dağ gibi birbiri üzerine yığılıp durması; Benî İsrail geçinceye kadar Firavun'un askerinin zulmet içinde hapsolup kalması; dağlar gibi parçaların aralarından geçerken suyun billur gibi olup Benî İsrail'in birbirini görmesi; ve Firavun ve askerinin tamamen denizin içine girinceye kadar suların selâbetini kaybetmemesidir.
(وازلفنا ثم الآخرين) biz yaklaştırdık (ازلفنا) o mekânda demektir. (آخرين) Firavun ve askeridir. Kimin kime yaklaştığında ü ç i h t i m â l vardır:
B i r i n c i s i ; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e yaklaşmasıdır. Çünkü; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e karışacak derecede yaklaşıp, lâkin bir dumanla hasıl olan karanlık onları bir müddet tevkif eyleyerek Benî İsrail'in selâmetle geçtikleri mervidir.
İ k i n c i s i ; Firavun'un askerinin bazısının bazısına yaklaşmasıdır. Çünkü maksat; denize toplu olarak girip hariçte bir fert kalmadan hepsinin birden helak olmasıdır. 3909
Ü ç ü n c ü s ü ; O mekânda olan Firavun ve askerinin ölüme yaklaşmalarıdır. Çünkü; Benî İsrail geçti, Firavun ve askeri onların izine düştü ve denizin ihatasıyla birden helak oldular. Bu manâların üçünün de cem'inde bir mâni yoktur. Zira; Firavun'un askeri hem Benî İsrail'e hem de kendi fırkaları ve alaylarının birbirine yaklaştığı gibi ölümleri de vuku bulmuştur.
Mısır ahalisinden Hz. Musa'ya iman eden Firavun'un haremi (Asiye) ve akrabasından (Hazkıyl) isminde bir kimse —bazı âyetlerde Hz. Musa'ya muavenette bulunduğu beyan olunan zat olsa gerektir— ve (Meryem) isminde bir kadından başka iman eden olmadığı Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur ki, sâhirlerden başka demektir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (68)

[Halbuki Habibim ! Senin Rabbın Tealâ Firavun gibi düşmanlarına galip ve Musa (A.S.) gibi dostlarına merhamet sahibidir.] Binaenaleyh; nasıl ki Musa'nın düşmanından intikamını aldı, senin düşmanlarından da intikamını alır, sana da nusret ve muvanetle merhamet eder.

Bu âyet; Resûlullah'ı tesliye ve düşmanlarını tehdit etmiştir. Çünkü A z i z ismi; düşmanlarına galebeye ve R a h i m ismi; dostlarına merhamet edeceğine açık surette delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Hz. Musa ile Firavun'un vukuatlarını beyandan sonra İbrahim (A.S.) ın kavmiyle vaki' olan mubahaselerini beyan etmek üzere :

وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٲهِيمَ (69) إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ (70)

buyuruyor.
[Habibim ! Kureyş kavmi üzerine ceddi a'lânız İbrahim (A.S.) ın şu zamandaki haberini tilâvet et ki, o zamanda İbrahim 3910 pederine ve kavmine hitap ederek «Sizin ibadet ettiğiniz şey nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi.]

قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامً۬ا فَنَظَلُّ لَهَا عَـٰكِفِينَ (71)

[Pederi ve kavmi «Biz putlara ibadet ederiz. Ve onlara ibadete devam ederiz» dediler.]

Yani; Ya Ekremer Rusûl ! Ceddiniz İbrahim (A.S.) ın kavmiyle ve bilhassa pederiyle olan mubahesesini müşrikler üzerine sen tilâvet et. Şol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin batıl olduğunu onlara anlatmak üzere derin bir raubaheseye girişerek pederine ve pederinin mezhepdaşlarına «Sizin ibadet ettiğiniz şey'in mahiyeti nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi. İbrahim (A.S.) ın bu sualine cevap olarak onlar da «Biz putlara ibadet ederiz. Gündüzleri onların ibadetlerine devam ve hizmetlerini yerine getiririz» dediler. İbrahim (A.S.) putperest olduklarını bilirdi. Fakat onlarla bir mubahese kapısı açarak o vesileyle ilzam etmek ve ibadet ettikleri şeylerin ibadete istihkakları olmadığını bildirmek ve din-i hakka davet emr-i mühimmine binaen bu suali irat etmiştir. Bu suale cevapta «Yalnız putlara ibadet ederiz» demek kâfi iken putlara ibadetleriyle mesrur olduklarını ve onlara hizmetle iftihar ettiklerini izhar için putların hizmetlerine gündüzleri devam ettiklerini cevaplarına ilâve ettiler.
(فَنَظَلُّ لَهَا عَـٰكِفِينَ) Gündüzleri putlara ibadet üzere ikâmet eder ayrılmayız demektir. Çünkü â k i f ; ibadet etmek için nefsini bir yerde hapseden kimsedir. Şu halde «Biz putlara âkif oluruz» demek «Onlara ibadet için nefsimizi hapsederek onların başında ikâmet ederiz» demektir.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in ikinci sualini beyan etmek üzere :

قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ (72) أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ (73)

3911
buyuruyor.
[Pederi ve kavmi «putlara ibadet ederiz» deyince İbrahim (A.S.) onlara «Siz çağırdığınızda o putlar sizin sözünüzü işitirler mi veyahut size onlar menfaat veya mazarrad ederler mi?» dedi.]

قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٲلِكَ يَفۡعَلُونَ (74)

[İbrahim (A.S.) ın sualine cevapta «Belki biz babalarımızı böyle işlerler bulduk, onların yollarını terkedemeyiz» dediler.]

Yani; İbrahim (A.S.) ın pederi ve kavmi «Biz putlara ibadet ederiz» deyince İbrahim (A.S.) putların ibadete istihkakı olmadığını anlatmakla mezheplerinin fesadını beyan etmek üzere onlara «Siz putlara ibadet edersiniz de mühim işlerinizde duâ edip onları çağırdığınız zaman duânızı işitirler mi yahud ibadet ettiğinizde dünyada rızkınızı verip âhirette sevap vermek gibi size menfaat ederler mi veya ibadeti terkettiğinizde rızkınızı kesmek ve azap etmek gibi mazarrat ederler mi?» deyince, onlar putların menfaat ve mazarrata muktedir olmadıklarını ve çağırdıklarında sözlerini işitmediklerini bildikleri için bu cihete göz yumarak hemen taklide iltica ettiler ve dediler ki «Şu sual ettiğin şeylerden onlarda hiç birisi yoktur. Biz babalarımızı ve bütün büyüklerimizi putlara ibadet ederler bulduğumuzdan ve böylece işler gördüğümüzden biz de onları taklit ederiz ve mesleklerinden dönmeyiz» dediler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; taklidin mezmun olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; taklit caiz olsaydı İbrahim (A.S.) onlara «Kimi taklit ediyorsunuz ve putlara ibadette kimin tarikına ittiba ettiniz?» derdi. Halbuki delilden sual etti, taklitten sual etmedi. İşte Hz. İbrahim'in delilden suali taklidin mezmum olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın tekrar sualini ve onları ilzamını beyan etmek üzere:

قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ (75) أَنتُمۡ وَءَابَآؤُڪُمُ ٱلأَقۡدَمُونَ (76)

3912
buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) kavmine hitap ederek dedi ki «Siz ibadet eder de baktınız gördünüz mü siz ve sizden evvel babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri?»]

فَإِنَّہُمۡ عَدُوٌّ۬ لِّىٓ إِلاً رَبَّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (77)

[«O sizin ibadet ettiğiniz mabutlarınız benim için düşmanlardır. İllâ âlemlerin Rabbısı benim dostumdur» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin itikatlarına dair sorduğu suale onlar ancak taklitle cevap verince İbrahim (A.S.) kendisinin hak olan itikadını beyan ederek onları davet etmek üzere dedi ki, «Siz teemmül edip bildiniz mi sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri? Onlar benim düşmanımdır. Fakat âlemlerin Rabbısı benim yardımcım ve ma'budumdur. Zira; onun gayri yardımcı bir ma'but yoktur ve sizin ma'butlarınız hep bâtıldır» demekle ma'butlarının ibadete istihkakı olmadığını ve onlara muhabbetlerinin âhirette adavete inkilâp edeceğini ve ancak ma'but ittikadına lâyık âlemlerin Rabbısı olduğunu pederine ve kavmine tebliğ etti.
Hz. İbrahim'in «Sizin ma'budunuz benim düşmanımdır» demekten maksadı; «İbadet edenler düşmanımdır» demekti. Yahud «Sizin düşmanınızdır» demek istedi. Lâkin nasihatta te'sir ziyade olması için kendi nefsinden başladı ve onlara ta'riz etti. Çünkü; putlardan zarar görecek olanlar putlara ibadet edenlerdir ve putlara ibadet edenler putlardan ukaladan ziyade zarar göreceklerine ve putları ukala sırasında gözettiklerine binaen Hz. İbrahim onların düşman olduklarını beyan etmiştir. Yoksa, taş ve ağaç kabilinden olan putların adavet şanlarından değildir. Yahud; âhirette Cenab-ı Hak putlara lisan verip ibadet edenlerle beyinlerinde muhasama ceryan edeceğine binaen putlara düşman tâbir etmiştir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'nın ibadete iştikakını beyan etmek üzere : 3913

ٱلَّذِى خَلَقَنِى فَهُوَ يَہۡدِينِ (78)

buyuruyor.
[«Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni halketti.» Binaenaleyh; beni hidayette kılar.]

وَٱلَّذِى هُوَ يُطۡعِمُنِى وَيَسۡقِينِ (79)

[«Ve Rabbı Tealâ şol zat-ı ecellü âlâdır ki, o zat bana yemek yedirir ve su içirir.»]

وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ (80)

[«Ve Rabbım ben hasta olduğumda bana şifa verir.»]

وَٱلَّذِى يُمِيتُنِى ثُمَّ يُحۡيِينِ (81)

[«Ve Rabbı Tealâ dahi şol zattır ki, beni öldürür, sonra diriltir.»]

وَٱلَّذِىٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِى خَطِيٓـَٔتِى يَوۡمَ ٱلدِّينِ (82)

[«Ve Rabbı Tealâ şol zattır ki, o zatın yevm-i cezada benim günahlarımı mağfiret edeceğini ümit ederim» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve mezheb-i savabın âlemlerin Rabbısını, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısının ibadete iştikakını beyan zımnında Vâcib Tealâ'nın sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla matlûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; 3914 mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki kelimeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vâcib Tealâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Binaenaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hidayeti herkesin imdadına yetişir. Meselâ insanın bidaye-i hilkatinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömründen kat'ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, Resûlleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük edenleri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tutan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tüten gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı İlâhiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.
Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını beyanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin Vâcib Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.
Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vâcib Tealâ olduğunu beyandan sonra insana arız olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyurdu ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Halbuki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa vermeye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.
Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar uzun yaşasa öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için— hayat bulacağına ve onları öldürüp diriltenin Allah-u Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün 3915 bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan edenin Vâcib Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştikakını beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâfirleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allah-u Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine binaen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edileceğini beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın halikını senadan sonra duâsını beyan etmek üzere :

رَبِّ هَبۡ لِى حُڪۡمً۬ا وَأَلۡحِقۡنِى بِٱلصَّـٰلِحِينَ (83)

buyuruyor.
[«Yarabbi ! Bana ilim ve mucibiyle amel ve nâs beyninde hüküm ver ve beni salihler zümresine ilhak et ki, indi ulûhiyetinde makbul olan kullarından olayım.»]

وَٱجۡعَل لِّى لِسَانَ صِدۡقٍ۬ فِى ٱلأَخِرِينَ (84)

[«Ve benim için sonra gelen insanların lisanlarında zikr-i cemil, güzel sena ve umum indinde kabul-ü âmme ver ki, herkesin lisanında iyi söyleneyim.»]

وَٱجۡعَلۡنِى مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ (85)

[İbrahim (A.S.) saadet-i dünyayı talebten sonra saadet-i âhireti dahi talep etti ve «Yarabbi beni Cennet-i naîmin varislerinden kıl» demekle hem dünyasına hem de âhiretine duâ eyledi.] Şu halde duâ edecek kimseler için duâsını yalnız bir cihete hasretmeyip 3916 her iki cihete duâ etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hz. İbrahim'in şu duâsının kabulü eseri bütün milletler ve erbab-ı edyan nübüvvetini tasdik ve zikr-i cemilinde bulunurlar. Hatta ümmet-i Muhammed beş vakit namazda selavât-ı şerife ihda ederler.

Hz. İbrahim şu duâsında hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Binaenaleyh; ilim amelden eşref ve mukaddem olduğundan ilim talebini amel talebi üzerine takdim etmiştir. Zira; kuvve-i nazariye — ilim — kuvve-i ameliye üzerine mukaddemdir. Kendinden sonra gelenlerin lisanlarında sena olunmasını istedi ki, hüsn-ü duâya mazhar olmakla Allah indinde derecatının âlî olmasına ve artmasına sebep olsun. Yahud l i s a n - ı s ı t k ile muradı; zürriyetinden Allah'ın kullarını Allah'ın emrine davet edecek kimselerin bulunmasıdır. İşte bu manâca lisan-ı sıtka da muvaffak olmuştur ki, ekser-i enbiya-yı kiram onun neslinden zuhur etmiştir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nâsiçinde kendine en ziyade yakın olan pederine duâsını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere :

وَٱغۡفِرۡ لِأَبِىٓ إِنَّهُ ۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ (86)

buyuruyor.
[«Yarabbi ! Pederimi mağfiret et. Zira; pederim erbab-ı dalâlettendir» dedi.]

وَِلاً تُخۡزِنِى يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ (87)

[«Yarabbi ! Ölülerin dirilip kabirlerinden kalktıkları gün beni rüsva etme.»]

يَوۡمَ ِلاً يَنفَعُ مَالٌ۬ وَِلاً بَنُونَ (88) إِلاً مَنۡ أَتَى ٱللهِ بِقَلۡبٍ۬ سَلِيمٍ۬ (89)

[«Zira; ölülerin kabirlerinden kalktıkları gün bir gün ki, o 3917 günde mal ve evlât menfaat vermez, illâ Allah'a selâmet-i kalble gelen kimsenin ameli menfaat verir ve o kimse menfaat görür.»]

Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıyacağı cihetle İbrahim (A.S.) ın pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde (وَٱغۡفِرۡ لِأَبِىٓ) demek «Yarabbi ! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik etmekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden olduğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. M e n f a a t v e r m e y e n m a l la murad; hayrata sarfolunmayan maldır. M e n f a a t v e r m e y e n e v l â t la murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. K a l b - i s e l i m l e g e l e n k i m s e yle murad; malını hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fesadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh k a l b - i s e l i m ; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u İlâhiye gelen kimsedir. Şu halde malını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve emraz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kimsenin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.
Vâcib Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duâdan evvel Vâcib Tealâ'yı medh ü sena etmesi duânın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duâya başlamıştır. Allah-u Tealâ'nın bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duâya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.

3918
***
Vâcib Tealâ Hz. ibrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiğini, dünyevî ve uhrevî menafii için duâ ettiğini beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere :

وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ (90) وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ (91)

buyuruyor.
[Yevm-i kıyamette Cennet müttekilere yaklaştırılır ve kâfirlere Cehennem izhar olunur.]

وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ (92) مِن دُونِ ٱلله

[Ve kâfirlere denilir ki «Allah'ın gayri ibadet ettiğiniz ma'butlarınız nerededir, onların şefaat edeceklerini itikat ediyordunuz?»]

هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ (93)

[«Onlar sizden azabı defle yardım ederler mi veyahut kendi'lerinden azabı def edebilirler mi?»]

فَكُبۡكِبُواْ فِيہَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ (94)

[Ve bu minval veçhile sual üzerine putlar ve putlara ibadet eden âsiler yüzleri üzerine' Cehenneme atılırlar.]

وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ (95)

[İblisin askerinin cemisi, yani iblise tabi olanların cümlesi dahî kahren nar-ı cahîme yüzleri üzerine atılırlar.]

Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçman mü'min müttekilere, arsa-i mahşerde makamlarını görmekle ferahları ziyade olması için Cennet onların görecekleri derecede yaklaştırılır ki, Cenneti seyr ü temaşa etmekle sevinçleri artsın. Dünyada tarik-ı 3919 haktan ayrılmış ve şehavat-ı nefsaniyesine tebaiyetle bir takım küfriyatı ve sair günahları irtikâp eden kâfirlere Cehennem izhâr olunur; gösterilir ki, hasretleri ve hüzn ü elemleri ziyade olsun, onlar da varacakları mekânlarını görür ve bilirler. Kâfirler Cehennemi görünce taraf-ı İlâhiden onları tekdir için «Allah'tan başka olarak ibadet ettiğiniz ma'butlarınız nerededir? Çağırın onları. Gelip, sizi azaptan kurtarsınlar, onların şefaat edeceklerini itikat ediyordunuz. Şimdi itikadınız veçhile onlar size yardım ediyorlar mı ve yahud kendilerinden azabı def edebilirler mi?» denir. Böyle sual olunduktan sonra âsilerle âsilerin ibadet ettikleri putlar ve iblisin askerleri cemisi birbiri üzerine tepeleri aşağı Cehenneme atılırlar, hiç bir fert hariç kalmaz. Çünkü; dünyada cümlesi nasıl şirk üzerinde içtima' ettilerse âhirette de cümlesi birden Cehenneme atılırlar. Zira amelde iştirak; azapta iştiraki icap eder.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile i b l i s i n a s k e r l e r i yle murad; gerek kendi zürriyetinden ve gerek âdem oğlundan kıyamete kadar ona tâbi olanlar ve onun askerleridir. Binaenaleyh; tâbi' ve metbu' cümlesinin Cehenneme dahil olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak iblisin tâbilerini tehdit etmiştir.
(فَكُبۡكِبُواْ) yüzleri üzerine atılırlar demektir. Çünkü k e b b ; yüz üstüne atılmaktır. K e b k e b e ; bunun tekrarıdır ki lâfzın tekrarı manâda da tekrarı icap eder. Binaenaleyh; müşrikler Cehenneme atıldıklarında döne döne Cehennemin alt tabakasına varıncaya kadar kiraren ve miraren yüzleri üzerine döneceklerine işaret için (كُبۡكِبُوا) varid olduğu Zemahşerînin cümle-i beyanatındandır. Zira; dünyada da yüksek mahalden düşen kimsenin hali buna şahittir. Çünkü; yüksek yerden düşen kimse tabana ininceye kadar döne döne düşer, bir siyak üzere inmez.
(وَٱلۡغَاوُنَ) ğ a v â ; azmak manâsınadır. Kâfirler tarik-ı hakkın haricinde azgınlık ettiklerinden kâfirlere g â v û n denmiştir ki, azgın kâfirler demektir.

3920
***
Vâcib Tealâ âsilerin Cehenneme atılacaklarını ve atılmalarının keyfiyetini beyandan sonra Cehennemde cereyan edecek sözlerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ وَهُمۡ فِيہَا يَخۡتَصِمُونَ (96) تَٱلله إِن كُنَّا لَفِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ (97)

buyuruyor.
[Cehenneme giren kâfirler birbirlerine ve bilhassa ma'butlarına husumet eder oldukları halde derler ki, «Allah'a yemin ederiz ki, biz muhakkak açık bir dalâlette idik.»]

إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (98)

[«Zira; ey putlar ! Biz sizi ibadette âlemlerin Rabbısın a müsavi kıldık.] Ona ibadet eder gibi size ibadet ettik. Sizin gibi âciz taş ve ağaç parçasına ibadet elbette dalâlettir. Zira; mahlûkatın en âcizlerini Vâcib Tealâ'ya müsavi kılmanın tarik-ı haktan hariç olduğu meydandadır.»

وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلاً ٱلۡمُجۡرِمُونَ (99)

[«Halbuki bizi ıdlâl etmedi. İllâ bizim reislerimiz olan mücrimler idlâl ettiler.] Çünkü; bizi yoldan çıkaran onlardır. Zira; bizim tarik-ı dalâli irtikâbımız onlara ittibâ' ve onları taklit etmemizdendir. Eğer taklit etmemiş olsaydık yoldan çıkmazdık» demekle ıdlâl eden mücrimleri itham edeceklerdir.

فَمَا لَنَا مِن شَـٰفِعِينَ (100) وَِلاً صَدِيقٍ حَمِيمٍ۬ (101)

[«Biz Cehenneme girince kurtaracak ve şefaat edecek bir şâfi' olmadığı gibi sadakatli akrabamız da yoktur ki, halâsımıza bir çare düşünsün.»]

فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةً۬ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (102)

[«Şefaat edecek şâfi' ve sadakat edecek dost bulunmayınca 3921 keşke bizim için dünyaya bir daha ric'at olsa da biz mü'minler zümresinden olsak ve irtikâp ettiğimiz küfrü terketsek» demekle tahassür ve hüzünlerini izhar ederler.]

Yani; ehl-i Cehennem, Cehenneme girince birbirleriyle muhasama eder oldukları halde kendilerinin dalâlette olduklarına yemin edecekleri ve elbette açık dalâlet içinde olduklarını ikrar edip putlara «Biz sizi âlemlerin Rabbisine müsavi kıldık. Sizlere ibadet ettik» diyecekleri ve «Bizi idlâl etmedi. Ancak mücrimler idlâl etti» diyerek mücrimlere atf-ı cürm edecekleri gibi bir şâfi' ve işe yarar sadakatli akrabaları olmadığını beyanla Cehennemden halâsın çaresi olmadığını bildiklerinden dünyaya dönmek imkânı olsa da biz de mü'min olsak diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; insanın azaptan halâsı kendi zâtında olan ihdasladır. Eğer ihlâsla kurtulamazsa bir şâfiin şefatiyle olabilir. Bunların cümlesinden ümidi kesince nedametlerini izhar ederek «Ah ne olsa olsa da dünyaya bir daha dönsek ve aklımızı başımıza alarak iman eden mü'minler zümresinden olsak» demekle tahassürlerini izhâr ederler.

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ

[Habibim ! İbrahim (A.S.) ın kavmiyle vaki' olan şu mubahasesinde kudretimize delâlet ve aklı olanlar için mev'izeyi azîme vardır.] Çünkü; İbrahim (A.S.) ın mubahasesinin tertibi gayet muntazam ve takriri gayet güzel olduğundan azıcık idraki olan kimse düşününce kelâmında olan usul-ü itikâdiye ve ulum-u ameliyeye dair vaazını derhal kabul eder ve davetine icabette asla tereddüt etmez.

وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (103)

[Halbuki kavminin ekserisi mü'min olmadılar.] Zira; idrakları kısa ve şehevat-ı nefsaniyelerine ittibaları ziyade olduğundan İbrahim'in vaazı onlara tesir etmedi.
3922

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (104)

[Ve senin Rabbın Tealâ Habibim ! Düşmanlarına galip ve dostlarına merhamet eder.] Binaenaleyh; düşmanlarından intikamını alır ve dostlarını ihsanına müstağrak kılar.

***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nûh'un mubahasesini dahî beyan etmek üzere :

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (105) إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَِلاً تَتَّقُونَ (106)

buyuruyor.
[Nûh (A.S.) in kavmi Resûlleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda biraderleri Nûh onlara «Siz Allah'tan korkmaz mısınız?» dedi.]

إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (107)

[«Zira; ben size emin bir Resûlüm.»]

فَٱتَّقُواْ ٱلله وَأَطِيعُونِ (108)

[«Ben Resûl-ü emin olunca Allah'tan korkun ve hana itaat edin sözümü dinleyin» demekle kavmine nasihatta bulundu.]
Rusûl-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nûh'u tekziple cümle Resûlleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nûh'un da Resûllerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olunmuştur. Nûh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Allah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker 3923 olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nûh mukallit olup mukallit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatına mukaddime kılarak sair nesayih üzerine takdimle (أَِلاً تَتَّقُونَ) yani «Siz Allah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfatla tavsif etti: B i r i n c i s i ; taraf-ı İlâhiden gönderilmiş Resûl olması, İ k i n c i s i ; emin olmasıdır. Çünkü; Nûh (A.S.) nübüvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur olduğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin indinizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez ve neden itham edersiniz ? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bildiğiniz ve emin tanıdığınız Nûh değil miyim ve evvel sözüme inanırdınız da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demekle kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korkun ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyledi. Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ‌ۖ إِنۡ أَجۡرِىَ إِلاً عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (109) فَٱتَّقُواْ ٱلله وَأَطِيعُونِ (110)

[«Ey kavmim ! Ben yapmış olduğum nasihat üzere sizden ücret istemem. Zira; bu nasihatta benim ücretim olmadı. İllâ cümle âlemlerin Rabbısı üzerine oldu. Şu halde sözümü dinleyin, Allah'ın azabından korkun ve bana itaat edin»] demekle nasihat ve tarik-ı hakka davetinde ücret-i maddiye istemediğini, nasihat ve davetinin ağraz-ı dünyeviye şaibesinden ârî olduğunu, ücret-i maneviyesinin Cenab-ı Hakka ait olup maneviyata kavminin karışamıyacağını beyanla kavmini itaata davet etti. İttika ile emir; surette tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktur. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki âyetin manâsı; «Bana muhalefetten korkun. Zira; ben Allah'ın emin Resûlüyüm» demektir. İkinci âyetin manâsı; «Bana muhalefetten korkun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum» demektir. Şu halde ittika ile emrin mercileri başka başkadır.

3924
***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın nasihati üzerine kavminin müdafalarını beyan etmek üzere:

قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلأَرۡذَلُونَ (111)

buyuruyor.
[Nûh (A.S.) ın kavmi «Biz bu kadar servet ü samanımızla beraber sana iman eder miyiz? Halbuki sana nâs indinde kadirleri aşağı olan bir takım fukara güruhu ittiba ettiler. Biz onlarla beraber bulunabilir miyiz?» demekle Nûh (A.S.) ın davetine icabetten imtina ettiler.]

قَالَ وَمَا عِلۡمِى بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (112)

[Bunların imtinaı üzerine Nûh (A.S.) «Bana iman edenlerin amellerine benim ilmim lâhik değildir, benim davetime icabetle hakkı kabul ettiler. Binaenaleyh; ben onları iyi bilirim» dedi.]

إِنۡ حِسَابُہُمۡ إِلاً عَلَىٰ رَبِّى‌ۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ (113)

[«Eğer bilirseniz onların hesabı, ancak Allah-u Tealâ üzerinedir. Zira; onların esrarına Rabbım muttalidir. Ben kalplerine muttali değilim.] Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve imanlarını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.

وَمَآ أَنَا۟ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (114) إِنۡ أَنَا۟ إِلاً نَذِيرٌ۬ مُّبِينٌ۬ (115)

[«Halbuki ben mü'minleri huzurumdan tard eder olmadım. Zira; ben ancak açıktan korkutur oldum.] Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimsenin şüphesi yoktur» dedi.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nûh'a iman edenler; fukara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nûh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nûh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; 3925 şeref ve servetin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu halde benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman edenlerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.

Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmine vermiş olduğu cevap üzerine Hz. Nûh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ لَٮِٕن لَّمۡ تَنتَهِ يَـٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ (116)

buyuruyor.
[Kavm-i Nûh dediler ki, «Ya Nûh ! Allah'a yemin ederiz ki, eğer sözünden dönmezsen elbette sen taşla ölenlerden olursun.] Zira; şu davanda musir olur ve şeriat unvanında getirdiğin şeyden dönmez ve terketmezsen biz seni taşla öldürürüz.» demekle Hz. Nûh'u şiddetle tehdit ettiler. Çünkü recimle öldürmek; mevtin en fenasıdır. Binaenaleyh; en fena ölümle öldüreceklerini söylediler ve bilmediler ki, Hz. Nûh himaye-i İlâhiye altındadır, katline elleri değmiyecek ve onu katille tehdit ederken kendileri en fena ölümle ölmeye mahkûmlardır.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'un tehditlerini beyandan sonra Hz. Nûh'un zat-ı ulûhiyetine istirhamını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِى كَذَّبُونِ (117) فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِى وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحً۬ا وَنَجِّنِى وَمَن مَّعِىَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (118)

buyuruyor.
[Nûh (A.S.) kavminin imanından me'yus olunca dergâh-ı ulûhiyete müracaatla dedi ki, «Ya Rabbi ! Benim kavmim beni muhakkak tekzip ettiler ve tarafından her ne ki geldi, onu tebliğ 3926 ettimse inkâr ve beni sefahetle itham ettiler. Hatta helakimi kasda ve recimle beni katle kadar cesaret eylediler. Şu halde onlarla benim aramızda ülfet ve sohbet imkânı kalmadı. Binaenaleyh; onlarla beynimizde adaletle hükmünü izhar et ve fütuhat ver. Bana ve mü'minlerden benimle beraber bulunanlara necat ver ve bunların şerrinden bizi kurtar ki, mü'minler lûtfundan müstefid olsun, kâfirler de kahrinle helak olsunlar» demekle Cenab-ı Hakka tazarru'da bulundu.] Bu haberi, Cenab-ı Hakka şikâyet tarikiyledir, ihbar tarikiyle değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şeyi bildiğinden Nûh (A.S.) ın ihbarına ihtiyacı yoktur. Necatla duâ; onların şerrinden ve onlara nazil olacak azaptan, yani her ikisinden de necat istemektir. Çünkü; onlar şiddetle tehdit ettikleri gibi onlara nazil olacak azabı da biliyordu. Binaenaleyh; ikisine birden duâdır.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın duâsı üzerine necat verdiğini beyan etmek üzere :

فَأَنجَيۡنَـٰهُ وَمَن مَّعَهُ ۥ فِى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ (119)

buyuruyor.
[Nûh (A.S.) ın duâsı üzerine biz Nûh'a ve Nûh'la beraber dolu gemide bulunanlara necat verdik.] ki, o gemi her türlü eşyadan ve her nevi hayvandan birer çift bulunmakla dolu idi. O dolu gemi ile onları gark olmaktan halâs ettik.

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ (120)

[Nûh'u ve maiyetini halâs ettikten sonra tufanla âsileri gark ettik ki, onlardan yer yüzünde hiç bir fert kalmadı.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ

[İşte şu âsileri gark edip mü'minlere necat vermekte bizim kudret-i kaahiremize büyük alâmet ve delâlet vardır.]
3927

وَمَا ڪَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (121)

[Halbuki bu kadar alâmetleri gördükleri halde nâsın ekserisi iman etmezler.]

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (122)

[Ya Ekremer Rusûl ! Rabbın Tealâ muhakkak olarak düşmanlarına galiptir ve dostlarına lûtf u ihsan etmekle merhamet eder.]

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Nûh'u ve maiyetinde bulunan mü'minleri tufandan halâs edip âsileri gark ettiği, bunda ehl-i basiret için ibret almak lâzım olduğu, lâkin ekseri nâsın iman etmedikleri ve Allah-u Tealâ'nın düşmanlarına galip ve dostlarına merhamet sahibi olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Nûh (A.S.) ın kavmiyle olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra Hz. Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere :

كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (123) إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَِلاً تَتَّقُونَ (124) إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (125)

buyuruyor.
[Âd kabilesi Resûlleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda onların kendi ırklarından biraderleri Hud (A.S.) onlara «Siz şirki ve sair günahları irtikâp eder de Allah'tan korkmaz mısınız, niçin bu cinayetleri irtikap edersiniz? Sözümü dinleyin, Allah'tan korkun. Zira; ben size taraf-ı İlâhiden gönderilmiş emin bir Resûlüm. »]

فَٱتَّقُواْ ٱلله وَأَطِيعُونِ (126)

[«Ben sizi ıslâh ve irşat için gönderilmiş resûl-ü emin olunca irtikâp ettiğiniz cinayetlerden ittika ile bana itaat edin.»] 3928

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ‌ۖ إِنۡ أَجۡرِىَ إِلاً عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (127)

[«Halbuki ben şu tebliğim üzere hiç bir ücret istemem. Zira; benim ücretim olmadı. İllâ âlemlerin Rabbısı üzerine oldu.] Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinleyin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve emanet sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve şunu da ilâve etti:

أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةً۬ تَعۡبَثُونَ (128) وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ (129)

[«Her yüksek mahalle alâmet yapmakla oyun mu oynarsınız ve dünyada muhallet kalmak için evlerinize havuzlar ve türlü sanatlar mı ittihaz edersiniz?» dedi.]

Yani; Hud (A.S.) kavminin bazı fena âdetlerini beyanla tarik-ı müstakime davet etti ve «Siz her yüksek mahalle oyun oynamak ve gelip geçen yolcuları alay etmek için yüksek binalar mı yaparsınız ve dünyada ebedî kalmanız için kireçlerle dondurulmuş yüksek ve muhkem saraylar yapmak için lüzumundan ziyade sanaatlı binalar, mı ittihâz edersiniz?» demekle kavmini beyhude ömür geçirmekle itham etti. Çünkü kavm-i Hud'un âdetleri; yüksek mahallere yol üzerlerine kâşaneler gibi binalar yaparlar, onunla iftihar edip, gelip geçen yolcularla eğlenirler ve onları alay ederlerdi. Dünyada muhalled kalacak ve ölmiyecek gibi büyük saraylar yaparlar ve türlü çiçekler ve saire ittihaz etmekle beyhude ömür ifna ederlerdi. Bu gibi değersiz şeylerle meşgul olmakla Hud (A.S.) onları itham ve bu gibi lüzumsuz şeyleri terk etmelerini tavsiye etti.
R i ' a ; yüksek mahal demektir. (تَعۡبَثُونَ) abesle iştigal edersiniz dernektir. M e s â n i ', su yolları ve havuzlar veya kireçle yapılmış sanatlı konaklar demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların yüksek mahalle alâmet 3929 bina etmeleriyle murad; Yol üzerine alâmetler yapmak, kuleler yapıp yolcuları görmek, onlarla istihza edip eğlenmek ve bilhassa Hud (A.S.) ı ziyarete.gelenlere eziyet etmek için yaptıkları binalardır. Hz. Hud kavmini bu gibi faydasız şeylerle meşgul olmalarına binaen tevbih etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kavmim ! Yol üzerine yolcuları görmek ve istihza etmek üzere bu kadar külfetli binalar yapar ve abesle iştigal mi edersiniz?] demektir. Yahud sırf oyun için binalar yapar; orada toplanıp oyunlar oynarlardı. Hz. Hûd onları bununla tevbih etmiştir ki, zamanımızın oyun mahalleri bu kabildendir. Yahud; güvercin için burçlar yaparlar, oralarda güvercin bulundurarak onlarla oynamakla vakit geçirirlerdi. Halbuki bunlarla oynamak dünyevî ve uhrevî bir fayda temin etmediğinden Hz. Hûd abesle iştigalden ibaret olduğunu beyanla kavmini tevbih etmiştir. Güvercinle oynamak kavm-i Hûd'un fena âdetlerindendir.
Ad kavminin fena âdetlerinden birisi de servetleriyle iftihar etmek için yüksek binalar ve kireçle dondurulmuş büyük konaklar inşa etmek ve içine cesim havuzlar yapmakla ömürlerini ifna eylemekti. İnsanlar için lüzumsuz şeylerle iştigal etmek doğru bir şey olmadığından Hz. Hûd kavmini bununla dahî tevbih etti ve dedi ki, «Dünyada muhallet kalmanızı ümit ettiğiniz için ebedî yaşayacak gibi muhkem ve sanatlı binalar mı ittihaz edersiniz?» işte bu suretle Hz. Hûd cesim ebniyenin de dünya ve âhirette onlara faydası olmadığını beyan etti. Dünyada ömür her ne kadar uzun olsa da azdan az olduğu için «muhallet kalacak gibi ebniyeye ömür sarf ediyorsunuz» demekle ömr-ü beşerin bu gibi külfetlere tahammülü olmadığına işaret etmiştir. Çünkü; kavm-i Âdın âdetleri lüzumundan fazla binalar yapmak ve onunla uğraşa uğraşa ömürlerini ifna etmek olduğundan Hz. Hûd onları bu gibi lüzumsuz şeylerle iştigalden men'etmiştir, yoksa lüzumu kadar bina yapmaktan ve sair lüzumlu dünya işlerinden men'etmemiştir

3930
***
Vâcib Tealâ kavm-i Hûd'un üçüncü âdet-i keriheleriyle Hûd (A.S.) ın onları zemmettiğini beyan etmek üzere :

وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ (130) فَٱتَّقُواْ ٱلله وَأَطِيعُونِ (131)

buyuruyor.
[Hûd (A.S.) kavmine hitap ederek dedi ki, «Ey kavmim ! Siz bir kimsenin kusuruna binaen terbiye için muaheze ettiğinizde haddini tecavüz ederek zulümle muaheze eder ve şiddetle katledersiniz. Veya şiddetle döversiniz ki, asla insafınız olmaz. Şu halde Allah'ın kullarını insafın haricinde zulümle muaheze etmekten korkun, Allah'a ittika edin, benim sözümü dinleyip bana itaat edin hakkınızda hayırlı olur.] Çünkü; Allah'ın kullarını te'dip için vazetmiş olduğu kanunun haricinde te'dip etmek beşer için caiz olamaz. Siz ise en fena işkencelerle muaheze edersiniz» demekle kavmini muaheze etti.

Yani; Âd kavminin kendi işlerinde lüzumsuz yolsuzluklar olduğu gibi ebnayı cinslerine muameleleri de yolsuzdur. Zira; onlar kendilerinden başkasına cebabire muamelesi yaparlar ve asla insafları olmazdı.
C e b b a r ; mütekebbir, zulümkâr, öldürdüğünü gazapla öldürür ve dövdüğünü gazapla döver asla insafı ve merhameti olmaz demektir. B a t ı ş ; şiddetle tutmaktır ki, ya kılıç veya kamçıyla muaheze etmektir. Şu halde «Siz tuttuğunuzu merhametsiz ve insafsızca tutarsınız» demektir.
Kavm-i Âdın ahlâk-ı zemimelerinden B i r i n c i s i ; oyun mahalleri yapıp oyunlarla vakit geçirmek, yolcuları istihza etmek ve güvercinle oynamaktır. İ k i n c i s i ; yüksek binalar yapmak ve bununla tekebbür ve iftihar etmektir. Ü ç ü n c ü s ü ; Ebna-yı cinslerine insafsızca muamele yapmaktır. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da kavm-i Âd'ınbu gibi ahlâk-i zemimelerini beyan etmekle bizi bu gibi ahlâk-ı zemimeden men' ve ümmet-i Muhammediyeye bunlardan hazer etmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.

3931
***
Vâcib Tealâ Hz. Hûd'un nasihat ettiği sözleri beyan etmek üzere :

وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِىٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ (132) أَمَدَّكُم بِأَنۡعَـٰمٍ۬ وَبَنِينَ (133) وَجَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ (134)

buyuruyor.
[«Ey kavmim ! Şol zat-ı eceli ü âlâya ittika edin ki, o zat size bildiğiniz bir çok nimetlerle imdat etti ve yalnız imdadı bir nevi nimete münhasır olmadı. Size koyunlar, develer, erkek evlâtları, bağlar, bahçeler ve akar sularla dahi imdat ve dünyaca enva-ı nimetleri size ihsan etti. Siz ise şükrünü eda etmediniz ve şükrünü eda etmediğiniz cihetle halinizden ve nimetin zevalinden korkulur.»]

إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ۬ (135)

[«Zira; ben sizin üzerinize büyük gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım.»] demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri takdirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ'nın evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra nimetinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimetlerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret etmiştir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe riayet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, koyun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikretti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti. Bağlar ve bahçelerin meyvasının tekemmülü suya muhtaç olduğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız 3932 nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiştir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bunların cümlesini size veren Allah-u Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işaretle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.

***
Vâcib Tealâ Hz. Hûd'un nasihatini beyandan sonra kavminin cevapların beyan etmek üzere :

قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٲعِظِينَ (136)

buyuruyor.
[Hûd (A.S.) ın nasihati üzerine kavmi dediler ki, «Ya Hûd ! Senin vaaz etmenle etmemen bizim için müsavidir. İstersen vaaz et istersen asla vaaz edenlerden olma.] Çünkü; bize hiç tesiri yoktur. Zira; biz senin sözünü dinlemeyiz, emrine imtisal etmeyiz» demekle iman etmiyeceklerine kat'i cevap verdiler ve dediler ki;

إِنۡ هَـٰذَآ إِلاً خُلُقُ ٱلأَوَّلِينَ (137) وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ (138)

[«Zira; şu bizim âdetimiz olmadı. İllâ evvel geçenlerin âdetleri oldu. Binaenaleyh; yüksek binalar yapar ve cebabirlik ederiz ve bunlarla biz muazzep olmayız.] Zira; biz dünyaya geliriz: Evvel gelenler gibi. Ve ölürüz: Evvel ölenler gibi. Kabirden kalkmak, hesap olunmak ve azap olmak gibi şeyler yoktur. Şu halde biz senin vaazınla eslâfımızın âdat ve ahlâkını terk edemeyiz» dediler.

فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَـٰهُمۡ‌ۗ

[Şu sözleri söylemekle Hûd (A.S.) ı tekzip ettiler. Biz de onları ihlâk ettik.]
3933
İhlâklerinin tekzipleri üzerine terettüp ettiğine işaret için tertibe delâlet eden (فأَ) lafzıyla (فَأَهۡلَكۡنَـٰهُمۡ) vârid olmuştur. Yani «Biz kavm-i Hûd'u ihlâk ettik. Zira; onlar Hûd'u tekzip ettiler. Hangi kavim ki, Hûd'u tekzip ederse biz onları ihlâk ederiz. Şu halde kavm-i Hûd'u biz ihlâk ederiz» demektir.
(إِنۡ هَـٰذَآ إِلاً خُلُقُ ٱلأَوَّلِينَ) cümlesinde bir kaç ihtimal vardır : B i r i n c i s i ; (خُلُقُ) lâfzı (ح) nın (ل) ın zammiyle kıraat olunursa manâsı: [Bizim şu âdetimiz bizden evvel geçen babalarımızın âdetidir. Onlar nasıl yaşadılar, köşkler ve saraylar yapıp öldülerse biz de öyle yaşar ve ölürüz. Senin sözünle biz âdetimizi terk edemeyiz.] demektir. Eğer (خُلُقُ) lâfzı (ح) nın (ل) ın fethiyle kıraat olunursa mânası: [Ya Hûd ! Şu senin söylediğin şeyler senden evvel geçenlerin yalanlarıdır. Evvel geçenler de senin gibi söylemişlerdi.] demektir.

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (139) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (140)

[İşte şu isyan edenleri ihlâk etmekte bizim kudretimize delâlet eden alâmet-i azîme vardır. Halbuki ekseri nâs bu âyetlerimizden ibret alarak iman etmezler ve Habibim ! Senin, Rabbın Tealâ düşmanlarından intikamını alır ve dostlarına merhamet sahibidir.]
Binaenaleyh; Kureyş'in hallerinden müteessir olma. Zira; Rabbın Tealâ onlardan intikamını alır, sana iman eden müminlere ihsan etmekle rahmetinden hisseyap eder.

***

Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için Hûd (A.S.) ın kavmine nasihatini ve kavmi kabul etmeyip helak olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) ın ümmetiyle vâki' olan vak'asını beyan zımnında :

كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (141) إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَـٰلِحٌ أَِلاً تَتَّقُونَ (142) إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (143)

3934
buyuruyor.
[Semûd kavmi Resûlleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda biraderleri Salih (A.S.) onlara «Allah'tan korkmaz mısınız, niçin fısk u fücuru irtikap edersiniz ve neden tarik-ı tevhid ve istikametten çıkarsınız? Ben sizi islâh için taraf-ı İlâhiden gönderilmiş emin bir Resûlüm.] Binaenaleyh; sizi, ahvalinizi islâh edecek ef'âl-i haseneye terğip ve halinizi ifsat ve a'nıalinizi iptal edecek ef'al-i kabihadan tenfir ederim.»

فَٱتَّقُواْ ٱللهِ وَأَطِيعُونِ (144)

[«Binaenaleyh; Allah'ın gazabından korkun, sözümü dinleyin ve bana itaat edin. Zira; bana itaat, sizin için menfaattir» dedi.]

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ‌ۖ إِنۡ أَجۡرِىَ إِلاً عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (145)

[Salih (A.S.) onlara nasihatına şunu da ilâve ederek dedi ki, «Benim size nasihatim me'muriyetim iktizası ve risaletimin vazifesidir. Binaenaleyh; ben nasihatim üzerine sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim âlemleri nimetiyle terbiye eden Rabbım Tealâ'nın üzerinedir.»] Size ahkâmını tebliğ için bana ecr-i uhrevî verecektir.» demekle onlardan ücret-i maddiye istemediğini beyan etti.

Enbiya-yı izam hazaratını göndermekten maksad; Cenab-ı Hakkın kullarını tarik-ı hakka davetle itaat edenleri sevaba yaklaştırmak ve günahtan uzaklaştırmaktır. Cümle enbiya bu maksatta müttefik olduklarını ve tebliğden hırs, emel-i dünya ve ücret gibi hasis şeyler maksut olmayıp ruh-u mesele itaat ve ittika olduğunu beyan için bu sûre'de beyan olunan rusûl-ü kiramın kıssaları itaat ve ittika ile emir suretinde başlamıştır.

أَتُتۡرَكُونَ فِى مَا هَـٰهُنَآ ءَامِنِينَ (146)

[«Ey Semût kavmi bu dünyada zevalden emin olarak bu nimetler içinde kalırız ve halimiz üzere terkolunuruz mu zannedersiniz. Böylece terk olunur musunuz?] 3935

فِى جَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ۬ (147) وَزُرُوعٍ۬ وَنَخۡلٍ۬ طَلۡعُهَا هَضِيمٌ۬ (148)

[«O sizin içinde bulunduğunuz nimetler, bağlar, bahçeler, kaynar pınarlar, ekinler ve hurma ağaçları ki, onlardan zuhur eden çiçekler gayet yumuşak ve meyveleri hazımlı, yiyenlere asla zahmet vermez.] Şu sayılan nimetler içinde terkolunur kalır mısınız? Öyle zannederseniz zannmız yanlıştır. Zira; sizden evvel geçenler de sizin gibi zannetmişlerdi. Halbuki hiç bir ferdi bulunduğu nimet içinde kaldı mı ki, siz kalasınız.»

وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتً۬ا فَـٰارِهِينَ (149)

[«Ey Semût kavmi siz kemâl-i hazakatla dağlarda evler yonar ve taşlardan oyar kemâl-i rahatla oturursunuz ve öleceğiniz asla hatırınıza gelmez.] Hemen huzuzat-ı nefsaniyenizle meşgul olursunuz. Yiyecek, içecek ve giyeceğinizi düşünür, öleceğiniz asla hatırınıza gelmez. Halbuki bunların her birinden ayrılacak, terkedecek ve âhirette hepsinden sual olunacaksınız.»

فَٱتَّقُواْ ٱللهِ وَأَطِيعُونِ (150)

[«Hâliniz böyle olunca Allah'tan korkun, günahlardan vazgeçin ve bana itaat edip sözünü dinleyin.»]

وَِلاً تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ (151) ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِى ٱلأَرۡضِ وَِلاً يُصۡلِحُونَ (152)

[«Ve şol müsriflerin emrine itaat etmeyin ki, 'onlar arzı ifsat eder, asla ıslâh etmezler ve cümle-i ifsatlarından birisi de sizi küfür ve sair günahlara teşvik ederler, enva-ı fesadı irtikâptan geri durmaz ve ıslâh cihetini asla iltizâm etmezler.] Binaenaleyh; işleri yalnız fesattan ibaret ve salâh şaibesi yoktur» demekle Salih (A.S.) kavmini salâh'a davetle müfsitlerin emrine itaattan nehyetti ve nimetlerini beyanla o nimetin muhafazasının salâh ile olacağına da tenbihatta bulundu.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette 3936 müfsitlerle Hz. Salih'in muradı; bu sûre'nin akibindeki (Sure-i Nemil) de beyan olunan Salih (A.S.) ın devesini itlaf ve Hazrete sû-u kast eden kavm-i Salih'ten dokuz kabilenin reisleri dokuz müsriftir, yahud mutlaka müşriklerdir. Bunların daima işleri ifsattan ibaret olup ıslâh emaresi olmadığına işaret için Hz. Salih ifsatlarını beyandan sonra muslih olmadıklarını ilâve etmiş ve nimetlerini beyanla nimetin devamı ittika ve peygamberlerinin emrine itaatla olup müsriflerin emrine itaat nimetin zevaline sebep olacağına işaret etmiştir. Bağları ve bahçeleri zikirden sonra hurmanın sair meyvalar üzerine şerefine işaret için hurma ağaçları bahçede dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuştur.
(فَـٰارِهِينَ) F â r i h ; neşat ve ferahla yaşayan kimsedir ki, hazakatla iş gören ve rahatla maişet edip maişet yüzünden meşakkat görmeyen kimseye denir. İşte kavm-i Semûd'un kemâl-i refahla bütün nimet-i dünyaya nail olduklarına ve nimetler içinde yaşadıklarına işaretle kendilerinin şükre devam etmeleri lâzım olduğuna tenbih etmiş ve bunları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da ümmet-i Muhammed'e hikâyesi aynı ahvalin insanlarda her zaman câri olup nimet sahiplerinin nimetlerini muhafazaları ittikaya ve peygamberlerine itaata mevkuf olduğuna ve zamanlarında mevcut olan müfsit ve müsriflere itaat etmek nimetlerinin zevaline ve akıbet helaklerine sebep olacağına işaretle Cenab-ı Hak kullarını salâha davet etmiştir.
Hulâsa; insanların dünyaca nail oldukları nimetler içinde kalacaklarını zannetmelerinin hata olduğu, kavm-i Semûd'un maharet ve hazakatle dağlardan ve taşlardan evler yonttukları, kemâl-i rahatla taayyüş ettikleri, insanlar için vazifenin, Allah'a ittika ve Resûllerine itaat etmek olduğu, müsriflere itaat etmenin caiz olmadığı ve müfsitlerin âdetlerinin daima ifsat olup ıslâh cihetini iltizam etmedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3937
***
Vâcib Tealâ Hz. Salih'in nasihatuıa karşı kavminin cevabını beyan etmek üzere:

قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ (153)

buyuruyor.
[«Ya Salih ! Sen sihir olunmuş aklı muhtel olanlardansın» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

مَآ أَنتَ إِلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (154)

[«Sen olmadın. İllâ bizim gibi beşer oldun. Beşeriyetten başka bir sıfatın yoktur. Şu halde beşerden beşere Resûl olmaz ki, sen bize risalet davasında bulunasın. Halin beşeriyetten ibaret olunca eğer sözün doğruysa ve sen doğru söyleyenlerden oldunsa bize alâmet getir» demekle nasihatini dinlemediklerini izhâr ettiler ve bebeşeriyeti risalete münafi gördüler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Salih'in «Alâmet getir» demekten maksatları; mucize istemek ve istediklerini getiremez zanniyle Hz. Salih'i âciz kılarız zannetmeleridir. Salih (A.S.) ne gibi mucize istediklerini onlardan sual etti. Onlar da taştan on aylık botlanmış bir devenin çıkmasını istediler. Cibril-i Emin'in tarifiyle Salih (A.S.) iki rekât namaz kılıp Cenab-ı Hakka duâ etti. Cenab-ı Hak da kavminin arzuları veçhile taştan istedikleri surette deveyi çıkarmakla nübüvvetini tasdik etti.

***
Vâcib Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını beyan etmek üzere :

قَالَ هَـٰذِهِۦ نَاقَةٌ۬ لَّهَا شِرۡبٌ۬ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمٍ۬ مَّعۡلُومٍ۬ (155)

buyuruyor.
[Salih (A.S.) kudret-i İlâhiyeyle mucize olarak zuhur eden 3938 deveye işaret ederek dedi ki, «İşte şu istediğiniz devedir. Suyun bir gün nöbeti devenindir ve malûm olan günde suyun nöbeti sizindir. Nöbetinize sahip olun, devenin nöbetinde suya gelmeyi.»]

وَِلاً تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍ۬ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمٍ۬ (156)

[Ve «deveyi dövmek, kuyuya getirmeyip susatmak gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük gün olan kıyametin azabı tutmasın. Eğer bir kötülükle deveye dokunursanız yevm-i kıyametin azabı sizi tutar. »]

فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَـٰدِمِينَ (157)

[Salih (A.S.) ın nasihatına rağmen deveyi öldürdüler. Bina enaleyh; sabah vakti nadim oldular.]

فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُ‌ۗ

[Deveyi öldürünce onları azap ahzetti ve helak oldular.]

Yani; Salih (A.S.) ın kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyunun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz devedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin.» Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ahzetti.
Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın geldiğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden (فا) lâfziyle varid olmuştur.
3939
Y e v m – i a z î m le muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şiddetine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a «Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cümlesi «Razıyız» demeleri üzerine öldürmesine binaen deveyi öldürmek kavmin cümlesine isnat olunarak (فَعَقَرُوهَا) cemi' sıyğasiyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müracaat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaenaleyh; devenin öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmamasına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri azabın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâkin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.
إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ وَمَا كَانَ أَڪۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (158) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (159)

[İşte şu Salih (A.S.) ın kavminin helak olmasında aklı olan insanlara ibret alacak alâmet ve delâlet vardır.] Zira; peygamberlerinin nasihatini dinlememeleri helaklerine sebep olduğundan peygamberinin sözünü dinlemiyen her millette bu hâlin ceryan edeceğine ve akibet helak olacağına delâlet eder. [Halbuki ekseri insanlar iman etmediler. Habibim ! Senin Rabbın Tealâ kavm-i Semût gibi iman etmeyen düşmanlarına galip ve iman eden dostlarına merhamet edicidir.]

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de ümmetleriyle mubaheseleri beyan olunan enbiya-yı izamdan altıncısı olan Lut (A.S.) ın mubahasesini ve kavmine nasihatini beyan etmek üzere :

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (160) إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَِلاً تَتَّقُونَ (161)

3940
buyuruyor.
[Lut (A.S.) ın kavmi Resûlleri tekzip ettiler sol zamanda ki, o zamanda biraderleri Lut onlara «Allah'tan korkmaz ve nefsinizi günahlardan sakınmaz mısınız?» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (162) فَٱتَّقُواْ ٱللهِ وَأَطِيعُونِ (163)

[«Sözümü dinleyin. Zira; ben size emin bir Resûlüm. Binaenaleyh; Allah'tan korkun ve bana itaat edin.] Âlemde hiç bir kimsenin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mucip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının. »

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ‌ۖ إِنۡ أَجۡرِىَ إِلاً عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (164)

[«Halbuki bu tebliğim üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; ücretim âlemlerin Rabbısı üzerinedir» demekle Lut (A.S.) kavmine tebligatta bulundu.]

***
Vâcib Tealâ Hz. Lût'un kavminin fena fiillerini inkâr suretiyle irad ettiği sözlerini beyan etmek üzere :
أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (165) وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مَنۡ أَزۡوَٲجِكُم‌ۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ (166)

buyuruyor.
[«Ey kavmim ! Siz âlemler cümlesinden olan erkeklere livata eder de Rabbınızın helâl olarak sizin için halkettiği zevcelerinizi terk mi edersiniz? Belki siz zulm ü taaddide haddini tecavüz eden bir kavimsiniz.] Zira; hem nefsinize hem de başkalarına zulmediyorsunuz. Çünkü; âlemde emsali sebketmedik çirkin bir fiili 3941 irtikap edersiniz ki, Allah'tan korkmadığınız gibi kullardan da utanmıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.

Bu âyet kadınlara dahî livatanın hürmetine delâlet eder. Çünkü (مَنۡ أَزۡوَٲجِكُم) lâfzında bulunan (مَنۡ) ba'z manâsına delâlet ettiğine nazaran manâ-yı âyet: [Siz erkeklere livata eder ve Rabbınızın sizin için halketmiş olduğu zevcelerinizden ba'z olan mahalli mubahı terk eder de mubah olmayan mahalle mi ityan edersiniz?] demektir ki, kavm-i Lût'un zevcelerine livata ettiklerine ta'riz ve onları tevbihtir. Binaenaleyh; ricale livata haram olduğu gibi —ve levse kendi haremi olsun— nisvana dahî livatının haram olduğuna delâlet eder.

Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın şu nasihatına karşı kavminin söyledikleri sözlerini hikâye etmek üzere :

قَالُواْ لَٮِٕن لَّمۡ تَنتَهِ يَـٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ (167)

buyuruyor.
[Lût (A.S.) ın kavmi dediler ki «Ya Lût ! Eğer sen bizim fiilimizi inkârda devam eder ve ta'n etmekten vaz geçmezsen elbette sen karyeden çıkarılanlardan olursun.] Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen elbette biz seni karyeden nefy ederiz.» demekle tehdit ettiler.
Yani; Lût (A.S.) kavmini müptelâ oldukları fena fiilden şiddetle menetmeye çalışınca onlara asla tesir etmediği gibi şiddetli tehdide kalkıştılar ve «Ya Lût ! Vaz geç bize müdahaleden. Eğer vaz geçmezsen elbette sen karyeden çıkarılanlardan biri olursun. Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen biz de seni bu beldede oturtmayız» dediler ve muktedir olurlarsa karyelerinden nefy etmeye karar verdiler. Çünkü onların âdetlerinin; sevmedikleri kimseyi karyelerinden nefyetmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; «Biz seni çıkarırız» demediler, belki «karyeden çıkarılanlar var, sen de onlardan olursun» dediler. Binaenaleyh; bundan evvel 3942 karyelerinden çıkardıkları kimseler olduğuna işaret etmişlerdir. Şu halde insanların muktedir oldukları surette sevmedikleri kimseyi nefyetmeleri yeni icat olunmuş bir şey değil, belki eski bir âdettir.

***
Vâcib Tealâ, kavminin tehdidine karşı Hz. Lût'un cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ إِنِّى لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ (168)
buyuruyor.
[Lût (A.S.) kavmine hitap ederek «Ben sizin amelinize buğz edenlerdenim» dedi.] Ve Rabbısına iltica ederek dedi ki:

رَبِّ نَجِّنِى وَأَهۡلِى مِمَّا يَعۡمَلُونَ (169)

[«Yarabbi ! Beni ve evlâd ü iyâlimi onların amellerinden halâs et» demekle Rabbısına iltica etti.]

فَنَجَّيۡنَـٰهُ وَأَهۡلَهُ ۥۤ أَجۡمَعِينَ (170) إِلاً عَجُوزً۬ا فِى ٱلۡغَـٰبِرِينَ (171)

[Lût (A.S.) ın bu münacatı üzerine Biz Azimüşşan Lût'a ve evlâtlarının cemisine necat verdik ve onlara nazil olacak azaptan halâs ettik. İllâ Lût'un haremi bir koca kadın onların amellerine razı olmasına binaen azapta baki kalması mukadder olduğundan azap olunacaklar içinde kaldı.] Çünkü günaha rıza; aynı günah olduğundan o fiilin failleriyle beraber cezaya müstahak oldu. Binaenaleyh; helak olanlar içinde kaldı ve azaptan kurtulmadı.

K a a l i : şiddetle buğz edici manâsınadır. Yani «Ben sizin amelinize şiddetle buğz edenlerdenim. Amelinize buğz etmekten ve sizi men'e çalışmaktan vaz geçemem. Zira; ameliniz her zaman buğz etmeye lâyıktır ve siz de elinizden geleni geri koymayın» demek istedin ;
G â b i r i geride kalanlar ve helakleri 3943 mukadder olanlar demektir. Binaenaleyh; Hz. Lût'un haremi Lût'la beraber yola çıkmayıp karyede kaldığına âyette delâlet vardır. Çünkü; kavmin ameline razı ve onları sever ve Hz. Lût'a buğz ve eza etmekten de geri durmazdı. Herkesin sevdiği kimseyle haşr olunacağına binaen sevdikleriyle beraber kaldı ve onlarla birlikte helak oldu. Gerçi Hz. Lût'un haremi ise de nûr-u nübüvvetten istifade kabiliyeti olmadığından Hz. Lût'un feyzinden mahrum olmuş ve ebeden hüsran içinde kalmıştır.

***
Vâcib Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kavmini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere :

ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلأَخَرِينَ (172) وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرً۬ا‌ۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ (173)

buyuruyor.
[Lût (A.S.) a necat verdikten sonra biz geride kalan kavmini eşeddi helakle ihlâk ettik, üzerlerine taş yağdırdık. Binaenaleyh;, Lût (A.S.) tarafından inzar olunanların yağmuru ne kadar fena yağmur oldu ki, onların yağmurları âdetin hilâfına olduğu cihetle acaibi mutazammın bir çirkin yağmurdu.] Zira; onlar üzerine yağan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi yazılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan memleket haricinde bulunanlara dahî isabet etti.

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (174) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (175)

[İşte şu kavm-i Lût'un helakinde onlardan sonra gelenlere ibret ve livatanın helake sebep olduğuna delâlet vardır. Binaenaleyh; idraki olanlar bu gibi vukuattan ibret alıp mütenebbih olmalıdırlar. Halbuki insanların ekserisi mü'min değillerdir. Habibim ! Senin Rabbın Tealâ Lût kavmi gibi emrinin haricinde hareket eden düşmanlarına galiptir, onlardan intikamını alır, Lût (A.S.) ve ona iman eden mü'minler gibi dostlarına merhamet eder ve helakten kurtarır.]

3944
***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmiyle vâki' olan mubahesesini beyan etmek üzere :

كَذَّبَ أَصۡحَـٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (176) إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَِلاً تَتَّقُونَ (177) إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (178) فَٱتَّقُواْ ٱللهِ وَأَطِيعُونِ (179) وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ‌ۖ إِنۡ أَجۡرِىَ إِلاً عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (180)

buyuruyor.
[Ashab-ı Eyke Resûlleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda Şuayb (A.S.) onlara dedi ki, «Allah'tan korkmaz mısınız? Niçin kilenizde ve terazinizde haktan ayrılır ve halkın hakkını noksan verirsiniz? Benim sözümü dinleyin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Zira; ben size muhakkak tarik-ı İlâhiden gelmiş emin bir Resûlüm. Size menfaatinizi tebliğ ederim. Hâl böyle olunca Allah'tan kormanız ve bana itaat etmeniz vâcibtir. Halbuki şu tebliğim üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim âlemlerin Rabbisi üzerinedir. Çünkü; onun tarafından size ahkâmı tebliğe memurum» demekle (Eyke) ahalisine tebligatta bulundu.]

E y k e ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine Resûl kıldığı gibi (Eyke) ahailsine de Resûl kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıklarından Vâcib Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye Resûl gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazifesine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip dedi ki:

أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَِلاً تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ (181)

[«Siz kilenizi ölçün ve ölçekte noksan verenlerden olmayın.»]
3945

وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ (182)

[«Müstakim ve doğru olan teraziyle tartın ve noksan teraziyle tartmayın.»]

وَِلاً تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ

[«Ve nâsın mallarını fiyatından aşağı kırıp kıymetinden noksan olarak almakla haklarını zayi etmeyin.»]

وَِلاً تَعۡثَوۡاْ فِى ٱلأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ (183)

[«Ve yer yüzünü ifsad eder olduğunuz halde fesada sa'yetmeyin.»]

وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِى خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلأَوَّلِينَ (184)

[«Ve şol Zat-ı Eceli ü Âlâya ittika edin ki, o zat sizi ve sizden evvel geçen babalarınızı ve sair insanları halketti. Şu halde onun azabından nefsinizi sakının» dedi.]

Yani; Şuayb (A.S.) Resûl olduğu Eyke ahalisine dört nevi tebligatta bulundu:
B i r i n c i s i ; Kilenizi tam ölçüyle verin ve noksan vermeyin ki, nâsın hukukuna tecavüz etmiyesiniz, doğru terazi ve kantarla tartın ki, nâsa hiyanetlik etmiş olmıyasınız.
İ k i n c i s i ; Nâsın mallarının narhını aşağı indirmeyin. Yani; halkın hukukunu hiç bir veçhile noksan etmeyin ve hiç bir suretle tecavüzatta bulunmayın.
Ü ç ü n c ü s ü ; Yer yüzünü ifsat etmeyin dedi. Yani «Yol kesmek ve gayrin malını nehb ü gârât etmek, ekinlerini ve sair hasılatlarını hayvanata yedirmek ve ağaçlarını kesmek gibi fesattan vaz geçin» demiştir.
D ö r d ü n c ü s ü ; İttika ile emirdir. Bu emir; evvelki vesayanın cümlesine şâmil ve onların ruhu mesabesindedir. Çünkü ittika bilcümle feraiz ve vacibatı edaya bilûmum muharrematı terke ve ahlâk-ı hamîdenin cümlesini iltizama şâmil olduğundan 3946 ittika ile emir cümlesini camidir. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'ınbundan evvel kavmine tebliğ ettiği evamir ve nevahinin hulâsası mesabesinde olan ittika ile sözüne hitam verdi.
Bu âyette tam ölçmek ve tartmakla emir; vücup ifade ettiğinden noksan vermenin haram olduğu sabit olmuştur. Zira; vücubu terk etmek haramdır. Kezalik noksandan nehiy vaki olup nehiy de hürmet ifade ettiğinden noksan vermekle halkın hukukuna tecavüzün haram olduğu iki cihetle sabit olmuş ve hürmeti te'kit olunmuştur. Yalnız kile ve terazide ziyade vermek hususuna dair bir şey varid olmamışsa da Fahri Râzi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile, bir kimse kendi rızasiyle kilede ve terazide ziyade verirse iyilik etmiş olduğundan caizdir. Çünkü; rızasıyla malını başkasına vermekten hiç. bir kimse memnu' değildir. Amma noksan vermek başkasının hakkına tecavüz olduğu cihetle bigayri hakkın, gayrin hukukuna tecavüzden herkes memnu'dur. Zira; insanların meşru olan her hakları mehfuzdur. Binaenaleyh; bir kimsenin izni olmadan onun mülkünde ve sair hukukunda başka bir kimsenin tecavüzü, tasarrufu ve müdahelesi caiz olamaz. Kezalik Hz. Şuayb fesattan nehy ile bütün insanların zarardan mahfuz olmaları usulünü ve ahali beyninde intizamı tesis etmek istemiştir. Gerçi şu ahkâm; Şuayb (A.S.) dan hikâye olunmuşsa da bize de aynı şeriattır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın Kur'an'da ve Resûlünün hadîsinde beyan ettikleri enbiya-i sabıkanın şeriatlarının bize de ayni şeriat olduğu kavaid-i şeriyemiz iktizasındandır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) ın şu tebligatı bizim için şeriat olup mucibiyle amel vâcibtir. Çünkü Allahü Tealâ'nın Kur'an'da bize beyanı bizim için de emirdir.
Hulâsa; muamelât-ı nasta kileyi tam ölçmek ve terazide tam tartmak vâcib olup noksanı haram olduğu, bu gibi hukuk-u nâsı irtikâp eden kimsenin akıbeti berbat olacağı, nâsın malının narhını aşağı tenzil etmek caiz olmadığı ve yeryüzünde her suretle ifsat ve halkı rahatsız etmenin her cihetten memnu' ve cümle insanların Halik Tealâ'ya ittikaları vâcib olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3947
***
Vâcib Tealâ Hz. Şuayb'ın şu nasihatları üzerine kavminin cevaplarını beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ (185)

buyuruyor.
[Eyke ahalisi Şuayb (A.S.) ın şu nasihati üzerine dediler ki «Ya Şuayb ! Sen ancak sihr olunmuş ve sihirle aklı bozulmuş kimselerdensin.»]

وَمَآ أَنتَ إِلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُنَا

[«Halbuki sen bizim gibi beşersin ve sende beşeriyet sıfatından başka bir sıfat yoktur. Şu halde bizim üzerimize meziyetin nedir ki, risalet dâvasında bulunursun. Zira; sihirle akim muhtel olması risalete münafi olduğu gibi beşeriyetin dahî risalete münafidir.»]

وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (186)

[«Ve biz seni muhakkak yalancılardan zannederiz. Binaenaleyh;sözüne inanamıyoruz. »]

فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفً۬ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّـٰدِقِينَ (187)

[«Şu halde, eğer sen doğru söyleyenlerden isen üzerimize semâdan bir parça düşür ve bizi ihlâk et» demekle inatlarını izhar ettiler.] Çünkü; Şuayb (A.S.) a yalan isnad edince Hz. Şuayb'ın semadan azap geleceğini beyanla tehdit etmesi üzerine «Sözün doğruysa semâdan bir parça düşür de bizi ihlâk et» diyerek istihza ettiler. İnsanlarda me'luf oldukları âdetlerinin hilafını söyliyen kimseyi tekziple iftira etmek âdet hükmünde olduğundan ekseri enbiyanın ümmetleri, nebilerini sihirle, yalanla ve beşeriyetin risalete münafi olmasiyle müdafaa ve itham etmişlerdir. Hz. Şuayb'ın 3948 kavminin de ayni mesleği takip ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; insanlar arzularının hilafını kabulden daima istinkâf ederler. Bu hâl ümmet-i Muhammed'de dahî câridir. Binaenaleyh; ta asr-ı saadetten zamanımıza gelinceye kadar ahkâm-ı şer'iyenin sefahetten men' eden ahkâmına itiraz edenlerden hiç hâli kalmamış. Fakat hiç tesiri de olmamıştır ve olamaz. Çünkü; kanun-u İlâhiyi tağyir etmek hiç kimsenin haddi değildir. Meğer kendi tağyir ede. Amma, ahkâmiyle amel edenler azalır veya çoğalır. Bu cihet şeriatın metanetine halel getirmez. Zira; ahkâmıyla amel ihtiyarîdir. Tevfika mazhar olanlar amel eder, olmayanlar bir takım şeytanın vesvesesiyle evham ve hayalata sapar. Çünkü; şeytanın da nasibi var, Cehennemin de insanlardan kısmeti vardır. Binaenaleyh; iradesini hayra veya şerre sarf edenler kıyamete kadar bulunacaktır.
***

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavminin imanından me'yus olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّىٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ (188)
buyuruyor.
[Şuayb (A.S). kavminin imanından me'yus olunca Rabbisine arz-i hâcât etti ve dedi ki, «Benim Rabbım, sizin amelinizi bilir ve amelinize göre ceza verir.»]

فَكَذَّبُوهُ

[Bu söz üzerine onlar Şuayb (A.S.) ı tekzip ettiler.]

فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِ‌ۚ

[Binaenaleyh; onları gölgeli günün azabı ahzetti.] 3949

إِنَّهُ ۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ (189)

[Zira; o günün azabı büyük bir günün azabıdır.] Bu sözüyle onlara gelecek azabın pek büyük olduğunu beyan etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashâb-ı Eyke Resûllerini tekzipte devam edince Hz. Şuayb Cenab-ı Hakka Tefviz-i umur etti ve azaplarının vakt-i merhunu gelince yedi gün bunlar üzerine sıcak şiddetlendi. Hatta o kadar ki, hararetten akan sular kaynadı, rüzgâr esmedi, takatları kesildi ve serinlik arama için dağlara iltica ettiler. Yedinci gün Vâcib Tealâ siyah bir bulut halk edip herkes onun gölgesine can atarak cümlesi bulutun altına toplanınca buluttan ateş yağar ve cümlesi helak olur. Çünkü semâdan bir parça inmesini istediler. İstedikleri veçhile semâdan inen ateş parçasiyle helak oldular. Zira; bu sözden maksatları istihza olduğundan istihzaları kendi ayaklarına dolaşmış ve istihza ettikleri şeyle âlem-i dünyaya feci bir surette veda ile Cehennemin yoluna revan olmuşlardır. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'ın meb'us olduğu iki kabileden (Medyen) ahalisi Cibril'in sayhasiyle ve (Eyke) ahalisi de semadan inen ateşle helak olmuşlardır.
Bu sûre'de Resûlullah'ı tesliye için beyan olunan bazı enbiyanın vekayi-i mühimmeleri nihayet buldu ve cümlesinin âhirinde Cenab-ı Hak bu vak'alarda ümmet-i Muhammed için ibret olduğuna tenbih etmekle beraber bu helak olanların helakleri günahlarından neş'et ettiğini beyanla ehl-i nücumun sözlerini dahî reddetmiştir. Çünkü; onlar bu gibi havadisleri yıldızlara nisbet eder ve bazı yıldızların bazı âhere temasını veyahud bazı yıldızların bazı burçda bulunmasını sebep addederler. Halbuki bu fikrin butlanı zahirdir. Çünkü; eğer yıldızın te'siriyle olsa o yıldız bulundukça o eserin bulunması lâzim gelir. Halbuki emir bilâkistir. Çünkü; yıldız, var, teması var, fakat eser yoktur.
Helakleri bulutun gölgesi altında olduğundan o güne y e v m i z - z ı l l e denmiştir. Çünkü z ı l l e ; gölge manâsınadır.

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ ِلاًيَةً۬‌ۖ

[İşte şu Eyke ahalisinin buluttan nazil olan saika ve emsali 3950 ateşlerle helaklerinde kudret-i İlâhiyeye delâlet eder alâmet-i azîme vardır.] Çünkü; bulutun sânı rutubet ve yağmur yağdırmak iken bilâkis yağmurun zıddı olan ateşin yağması elbette alâmet-i azîmedir. Bunun ufacık modeli her zaman görülmektedir ki, gürültülü ve yağmurlu havalarda inen saikalar Eyke ahalisine yağan ateşin bir nümunesidir. Binaenaleyh; bu gibi harikalar kudretullaha nisbetle gayet ehvendir. O halde insanlar kusurunu itiraf ederek daima Cenab-ı Hakk'ın gazabından rahmetine ve inayetine iltica etmelidir.

وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ (190)

[Halbuki ekseri insanlar iman etmezler.]

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (191)

[Habibim ! Senin Rabbın Tealâ düşmanlarına galiptir ve dostlarına merhamet eder.]

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratının vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'aların hak olup Kur'an'ın mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِنَّهُ ۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (192)

buyuruyor.
[Kur'an; âlemlerin Rabbısının indirdiği bir kitaptır.]

نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلأَمِينُ (193) عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ (194)

[O Kur'an'la Habibim ! Cibril-i Emin senin kalbin üzerine nazil oldu ki, sen ümmetlerini inzar eden enbiya-yı izam zümresinden olasın.] 3951

بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ۬ مُّبِينٍ۬ (195)

[O Kur'an'ı Rab bin Tealâ açık ve anlaşılması gayet kolay lisan-ı arabiyle inzal etti.]

وَإِنَّهُ ۥ لَفِى زُبُرِ ٱلأَوَّلِينَ (196)

[Ve Kur'an'ın Habibim ! Sana inzal olunacağı, senin evsafınla beraber evvel geçen enbiyanın kitaplarında mezkûrdur.]

Yani; Vâcib Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüvvet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'ın âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resûlullah'ın ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olunan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'ın inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Resûlullah'ın feir kitap mütaleâ etmeden ve bir muallimden taallüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min indillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Vâcib Tealâ «Habibim ! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cibril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibril-i Emin nâsın umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı bedene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile R u h – u E m i n denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vâcib Tealâ arasında ceryan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) E m i n unvanını ihraz etmiştir. Kur'an'ın Resûlullah'ın kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resûlullah'ın kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap olanın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde 3952 tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nakşeder.
Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve ehadis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'ın kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun ! Bedende bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna delâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sururunun mahallidir. Binaenaleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitab-ı İlâhiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve valilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve tamimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taarruzundan salim olur. Amma hükemanın dediği gibi «Eğer aklın madeni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğundan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.»
«Maden-i akıl dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:
B i r i n c i d e l i l l e r i ; Havâss-ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap verilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, burun ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olmasına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlardan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Binaenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makamındadır. 3953
İ k i n c i d e l i l l e r i ; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan âsâbın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir.
Ü ç ü n c ü d e l i l l e r i ; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair azada te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idrakine vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; aklın mahalli dimağ olmasına dair hükemanın delilleri mecruhtur. Aklın mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye delâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u hususunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teşrih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel meydana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün sâdık olduğuna delâlet eden ikinci bir delili beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُ ۥ عُلَمَـٰٓؤُاْ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (197)

buyuruyor.
[Müşrikler hâlâ şüphe ediyorlar da Benî İsrail ulemasının Resûlullah'ı sıfatiyle bilmeleri onlara delil ve alâmet olmadı mı ve 3954 Benî İsrail ulemasının Resûlullah'ın hakkaa Resûl olduğunu tanımaları müşriklere delil yönünden kâfi gelmedi mi?.]

وَلَوۡ نَزَّلۡنَـٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلأَعۡجَمِينَ (198) فَقَرَأَهُ ۥ عَلَيۡهِم مَّا ڪَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ (199)

[Ve eğer biz Kur'an'ı arabın gayrı bazı acem üzerine inzal etmiş olsak da o bazı acemi, Mekke ahalisi üzerine Kur'an'ı kıraat etseydi onlar yine Kur'an'a iman eder olamadılar.] Zira; lügat-ı arabın gayri bir lisanla olduğundan «Biz manâsını bilmiyoruz. Binaenaleyh; iman edemeyiz» derlerdi.

Yani; Mekke ahalisinin iman etmedikleri temerrütlerindendir. Çünkü; Yehûd ulemasının Tevrat'ta gördükleri evsaf üzere Resûlüllah'ı bilmeleri ve «Abdullah bin selâm» gibi bazılarının iman etmesi Hz. Muhammedin hakkaa nebi olduğuna delâlet yönünden kâfidir. Bu delâlete kanaat etmiyen her türlü delile de kanaat etmez. Hatta biz Kur'an'ı Resûlullah'ın ve arabın gayri milletlerden bir kimse üzerine inzal etsek de o kimse Kur'an'ı kendi lisaniyle bunlar üzerine kıraat etseydi. Bunlar gerek Kur'an'a ve gerek Kur'an'ı inzal ettiğimiz kimseye iman edici olmadılar.

كَذَٲلِكَ سَلَكۡنَـٰهُ فِى قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ (200) ِلاً يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلأَلِيمَ (201)

[Mü'minlerin kalplerine Kur'an'ı idhâl ettiğimiz gibi mücrimlerin kalplerine dahî idhâl ettik. Mücrimler azab-ı elimi görünceye kadar Kur'an'a iman etmezler ve azabı görünce iman ederler ve lâkin o vakitte iman menfaat vermez.]

فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةً۬ وَهُمۡ ِلاً يَشۡعُرُونَ (202)

[Binaenaleyh; onlara azap füc'eten gelir. Halbuki onlar azabın geldiğini ve geleceğini asla idrak etmezler.]

فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ (203)

[Azap gelince onlar geçirmiş oldukları iman ve ibadeti 3955 tedarik etmek için «Bize mühlet verilir mi?» Yani «İman etmek üzere bize müsaade olur mu?» derler, fakat fayda etmez.]

Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı idhal ettiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine
de idhâl ettik. Zira; mü'minler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kıraat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, mücrimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.
Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olmadığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medine'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azab gelince mühlet istiyeceklerini beyanla tevbih ettiği gibi azabı istical etmeleriyle dahî tevbih etmek üzere :

أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ (204)

buyuruyor.
[Onlar azab nazil olunca mühlet isterler de bizim azabımızı istical mı ederler?.] Madem ki, azab gelince mühlet isteyecekler, şimdi niçin istical ederler? Müsaade istiyecekleri azabın aceleten gelmesini istemekte bir mâna yoktur. Çünkü; müşrikler Resûlullah'a «ne gelecekse semadan gelsin, vaadettiğin azabı getiriver sözün doğruysa» derlerdi. Halbuki ansızın azap geldiğinde mühlet istiyeceklerdir. Binaenaleyh; şu iki hâl arasında tenakuz vardır. 3956 Çünkü; ya istical etmemeli veyahud istical edince mühlet istememelidir.

أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَـٰهُمۡ سِنِينَ (205) ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ (206)

[Ya Ekremer Rusûl ! Onlar azabı istical eder de sen ne dersin? Haber ver görebildiğini. Eğer biz onlara nice seneler ömür versek dünya nimetleriyle intifa etseler sonra onlar vaad olundukları azab geldiğinde.]

مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡہُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ (207)

[Onların dünyada ömürleri ve intifaları onlara gelen azabı def eder mi?.] Şu halde bunlara mühlet versek yine olacakları bu değil mi ve inatlarından vazgeçerler mi? Elbette geçmezler. Zira; bu kadar yaşadıklarında halleri neyse mühlet verildiğinde aynı halde bulunacaklarından onlara mühlet verip vermemek müsavidir.

وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلاً لَهَا مُنذِرُونَ (208) ذِكۡرَىٰ وَمَا ڪُنَّا ظَـٰلِمِينَ (209)

[Biz hiç bir karye ahâlisini ihlâk etmedik. İllâ o karye ahalisine vaaz u nasihat etmek için onları azapla korkutucu peygamberler vardır. Binaenaleyh; onlara tarik-ı hakkı beyan etti ve hakka ittiba etmiyenleri Cehennem azabiyle korkuttu. Halbuki biz zulm eder olmadık.] Çünkü; tarik-ı hakkı beyan eder bir Resûl göndermeden bir kavmi ihlâk etmedik ki, helak olanların itizarları olmasın. Zira; Resûl göndermeden ihlâk etmiş olsaydık onlar; bize «doğru yolu gösterecek bir Resûl gönderilmiş olsaydı biz hakkı kabul eder ve iman edenlerden olurduk, Resûl göndermeden bizi ihlâk etmek zulümdür» diyebilirlerdi. Fakat Resûl gönderip hakka davet ettiğimiz cihetle zâlim olmadık.
Hulâsa; müşrikler senelerce muammer oldukları halde iman etmedikleri gibi onlara tekrar ömür verilse iman etmiyecekleri, 3957 sonra vaad olundukları azap geldiğinde ömürleri ve nimetlerinin onlardan azabı def edemiyeceği, bilûmum ihlâk olunan karye ahalisine hakkı beyan eden bir nebi göndermeden ihlâk olunmadıkları, her ümmete irşad eden bir nebinin geldiği, her ümmete doğru yolu gösteren bir nebi gelmesine binaen iman etmiyenler için itizar kapılarının kapandığı, onları ihlâkte Allah-u Tealâ'nın zulm etmiş olmadığı, zira; günahları icabı helake müstahak oldukları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın âlemlerin Rabbısı tarafından nazil olduğunu ve geçmiş ümmetlerin kitaplarında beyan olunduğu veçhile ümem-i salifenin ahvalini beyanla Resûlünün risaletini tasdik ettikten sonra müşriklerin «Kur'an şeytan tarafından söylenir, Muhammed (S.A.) de Allah-u Tealâ tarafından geldi diye bize haber verir» dediklerine cevap olmak üzere :

وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَـٰطِينُ (210) وَمَا يَنۢبَغِى لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ (211)

buyuruyor.
[Kur'an'la şeytan nazil olamaz ve Kur'an'la nazil olmak şeytana lâyık olmaz ve şeytanlar Kur'an'ı söylemeye kaadir olamazlar.]

إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ (212)

[Zira; şeytanlar işitmekten mazullerdir.]

Yani; lâfzen ve manen mûciz olan Kur'an'la şeytanlar nazil olamazlar. Zira; Kur'an'ınzahiri ve bâtını hidayettir. Şeytanların ise işleri daima dalâlettir. Zira; ben-i ademi ıdlâl etmekle meşgullerdir. Binaenaleyh hidayet-i mahza olan Kur'an, işleri daima dalâlet olan şeytanlar tarafından ilkâ olunamaz ve şeytan tarafından haber verilmesi ve şeytanın onunla nazil olması lâyık olmaz. Zira; 3958 onlar Kur'an'ı inzale kaadir olamazlar. Çünkü; onlar Kur'an'ı işitmekten memnulardır. Onların Kur'an'ı meleklerden işitmeleri için meleklerle zat ve sıfatlarında münasebet olması lâzımdır. Halbuki meleklerle şeytanlar arasında asla münasebet olmadığından semâdan tard olunmuşlar ve Kur'an'ı işitmekten menedilmişlerdir. Hidayet ve irşat; tayyib nefisten, temyiz fıtrattan, fazla dirayetten ve saffet-i hilkattan neş'et eder. Halbuki şeytanların vücutlarında habaset, zekâlarında hamakat ve tabiatlarında hiyânet olduğundan kulların hidayet ve irşadına mahsus olan Kur'an'ı nakil ve beyana muktedir olamıyacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.
Ayet-i Celilenin sebeb-i nüzulü; kâfirler Kur'an'a muarazadan âciz olunca «Kur'an’ın. beşer kelâmı olmamasından Allah-u Tealâ'nın kelâmı olması lâzım gelmez. Zira; cinnilerin ve şeytanların sözleri olabilir ve onlar tarafından Muhammed (S.A.) e söylenip onun da bize Allah-u Tealâ'nın kelâmıdır diyerek dinletmek istemesi caizdir» demeleri üzerine onları red için Allah-u Tealâ'nın bu âyeti inzal ettiği mervidir.
Hulâsa; Kur'an'la şeytanın nazil olamıyacağı, Kur'an'ınşeytanların ağızlarına lâyık olmadığı, onların Kur'an'ı Resûlullah'a söylemeye muktedir olamadıkları ve Kur'an'ı işitmekten mahrum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı şeytanların getirmeye kaadir olamadıklarını beyandan sonra şeytanın insanlara ilkaa ettiği şirkin caiz olmadığını beyan etmek üzere :

فَِلاً تَدۡعُ مَعَ ٱللهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ (213)

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Sen Allah'la beraber başka ma'buda duâ etme ki muazzep olanlardan olmayasın ve eğer sen mabud-u aharı çağırırsan muazzep olanlar zümresinden olursun.]

Yani; ey halkı hakka davet eden Resûl-ü Zişan ! Sen ferd-i vâhid olan Allah-u Tealâ ile beraber başka ma'buda duâ edip çağırma ki, envai azapla muazzep olanlardan olma. Eğer ilâh-ı ahara duâ edersen muazzep olanlardan olursun. Binaenaleyh; Allah'la beraber mabud-u ahar ittihaz etme ki, muazzep olmıyasın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; her ne kadar Resûlullah'a ise de murad müşriklere tarizdir. Çünkü; Resûlullah Allah'tan başka mabuda duâ etmekten ma'sumdur ve cümle halkı tevhide davet eden zat-ı şeriften (hâşâ) şirke dair bir şey sâdır olmadığı gibi öyle bir şeyin sudurundan da münezzeh olduğu halde onu şirkten nehyetmek; ondan başkalarını nehyetmek suretiyle kullarını tevhide davet etmektir. Çünkü; Resûlullah cümle nâsın efdalı ve Allah indinde kadri âlî olduğu halde Vâcib Tealâ'nın ona hitap ederek «Allah'la beraber mabud-u âhara duâ etme. Eğer duâ edersen muazzep olursun» demesi ahâd-ı nâsa «siz şirk ederseniz muazzep olacağınız evleviyetle sabit olur» demektir.

3959
***
Vâcib Tealâ Resûlüne ve Kur'an'a ta'n edenlerin ta'nlarını reddettikten sonra akraba ve taallükatını inzar etmesini emretmek üzere :

وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلأَقۡرَبِينَ (214)

buyuruyor.
[Habibim ! Pek yakın kabilen, akraba ve taallükatını azapla korkut ve onları herkesten ziyade inzarla şanlarına ihtimam ve gazab-ı İlâhiyi mucip olan şirkten onların halâsına sa'yet.]

وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (215)

[Ve mü'minlerden sana ittiba eden kimselere kanadını döşe ve kemâl-i tavazu' üzere onlarla musahabet et, gayet tatlı söyle ve mülayim bulun.] 3960

فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّى بَرِىٓءٌ۬ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ (216)

[Senin tavazuun üzerine onlar sana âsî olurlarsa sen onlara «Ben sizin amelinizden beriyim» de ki, senin kendi mezheplerinden olmadığını bilsinler.] Cenab-ı Hak Resûlüne bu âyette üç şeyle emretmiştir:

B i r i n c i s i ; pek yakın akraba ve taallükatını inzar.
İ k i n c i s i ; iman eden mü'minlere tevazu' etmesi.
Ü ç ü n c ü s ü ; iman etmeyip isyan eden kimselerin amellerinden beraetini ilân eylemesidir. Binaenaleyh; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah Hz. Ali'ye yemek hazırlamasını emreder. Hz. Ali yemek hazırlayınca Abdulmuttalip oğlanlarını davet eder. O günde Abdulmuttalib'in neslinden erkek olarak kırk kişi bulunur. Hatta Resûlullah'ın amcaları (Ebu Talip), (Hamza), (Abbas) ve (Ebu Lehep) de beraber bulunurlar. Yemek yedikten sonra cümlesi doyar. Resûlullah «Ey Abdulmuttalip oğulları ! Ben size dünyanın ve âhiretin hayırlısı bir din getirdim. Bu dini ilâda bana yardım edecek hanginizdir» dedi. Fakat hiç bir yardım ederim diyen olmadı. Ancak Hz. Ali hepsinin küçüğü oluğu halde «Ya Resûlullah ! Bu dini ilâda ben senin vezirin olurum» der. Resûlullah onun boynuna sarılır ve «Bu benim biraderim ve vasîmdir. Siz buna itaat edin» deyince orada bulunan cemaat gülüşürler ve Ebu Talib'e «Bak ! Yeğenin sana oğlun Ali'ye itaat etmeni emrediyor» derler ve dağılırlar. Bundan sonra Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Resûlullah Sefa üzerine çıkar ve bütün Kureyş kabilelerinin isimlerini zikrederek çağırır. Ahali içtima eder. Ebu Leheb de hazır olduğu halde Resûlullah «Ey Kureyş kabileleri ! Ben size şu dağın arkasında malınızı yağma etmek üzere bir bölük atlı geliyor desem inanır mısınız?» deyince Kureyş'in hepsi bir ağızdan «Evet ! Şimdiye kadar sende yalana tesadüf etmediğimizden inanırız» dediler. Resûlullah da «Ben size önünüzde göreceğiniz azapla korkutur ve sizi tarik-ı hakka davet ediyorum, iman edin bana» buyurdu. Orada hazır olan (Ebu Leheb) «Helak sana olsun, bizi buna mı çağırdın?» dedi' Cemaat da dağıldı. Bu vak'a üzerine (Tebbet) sûresinin Ebu Leheb hakkında nazil olduğu mervidir. İşte bu âyet-i celile insanın herkesten evvel akraba ve taallükatını islâha çalışması vâcib olduğuna 3961 delâlet eder. Zira; Allah-u Tealâ Resûlüne akrabasını inzar etmesini emretti. Resûlüne emir; ümmetine emirdir. Kezalik âyet-i celile; ehl-i imanın yekdiğerine karşı tevazu' edip tekebbür etmemesine ve hayırhâhâne ünsiyet etmesi lâzım olduğuna da delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hakkın Resûlüne, mü'minler üzerine kanadını dö-şeyip tevazu'la emretmesi; ümmeti hakkında da emir olduğu cihetle müslümanların birbirine merhamet kanatlarını döşeyip mülayim bulunmaları ve birbirine muavenet etmeleri lâzımdır. Amma, münafıklara muavenet ve tevazu' lâzım olmadığına işaret için ba'za delâlet eden (من) lâfziyle (مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ) varid olmuştur. Çünkü; Resûlullah'a tebaiyet eden her mü'mine tevazu lâzımken «Bazı mü'minlere tevazu' et» demek «İhlâs üzere iman edenlere tevazu' et, imanında ihlâs olmayan münafıklara riayet etme» demektir. Binaenaleyh; mü'minler tarafından her zaman riayete şayan olan; mü'min-i halis olanlardır; yoksa ismi Ali, Veli olup zahirde müslüman kisvesi altında bâtını küfriyatla dolu olan münafıklar muavenete şâyân değillerdir. Fakat icab-ı zamana göre mudaratın vâcib olduğu da olabilir. Çünkü; şeririn şerrinden ve müfsidin fesadından nefsini muhafaza etmek her mü'min için bir vazife-i muayyenedir. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah'a tebaiyet eden, din için tebaiyet ettiği gibi başka bir maksada mebni dahî tebaiyet edenler olduğundan Resûlullah'ın tevazu' ve riayetine şayan olanın din için tebaiyet edenler olduğunu beyan etmek üzere min-i beyaniye ile (مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ) varid olmuştur.
Cenab-ı Hakkın Resûlüne «Eğer sana isyan ederlerse onların amellerinden beraetini ilân et» demesi; ümmeti hakkında da ayn-ı emir olduğundan âsî olan fâsıkların amelinden mü'minler onlara iştirak etmemekle fiilen beraat ettikleri gibi mümkün olduğu kadar onlara nasihat ve nehyetmek suretiyle kavlen dahî amellerinden beraetlerini ilân etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; âsilerden içtinap etmek muti' olan mü'minler için emr-i ehemdir. Zira; Allah'tan korkmayanlardan korkmak lâzımdır.
***
Vâcib Tealâ Kureyş kabilesi isyan ettiklerinde Resûlüne 3962 beraatini ilân etmesini emredince beraetini ilânı takdirinde vukuu melhuz olan adavet ve hücumlarına karşı Resûlullah'ın alacağı vaziyeti tayin etmek üzere :

وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ (217) ٱلَّذِى يَرَٮٰكَ حِينَ تَقُومُ (218) وَتَقَلُّبَكَ فِى ٱلسَّـٰجِدِينَ (219)

buyuruyor.
[Ya Ekremer Rusûl ! Sen düşmanlarına galip, dostlarına merhamet eden Allah-u Tealâ'ya itimat ederek tefviz-i umur et. O Allah-u Tealâ ki, gece Teheccüt namazına kalktığında ve secde edenlerle namaz kılıp, onların hallerini teftiş ettiğini dahî görür ve bilir. Binaenaleyh; ona itimadın lâzımdır.] Zira; sana isyan edenlerin şerlerinden seni hıfzetmeye ve onların şerrini kendi aleyhlerine döndürmeye, dostlarına yardım ve lûtf u ihsan etmeye kaadirdir.

إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (220)

[Çünkü; o Allah-u Tealâ senin münacaatını ve onların senin hakkında söyledikleri sözlerini işitir ve cümlenizin ef'alinizi ve niyetinizi bilir.] Binaenaleyh; ona itimad-ı tam lâzımdır. Zira; düşmanlarından intikama kaadir ve her istediğini verir, dünyevî ve uhrevî saadete isale muktedir, işini bilir ve sözünü duyar bir veliyy-i mün'imdir.
(وَتَقَلُّبَكَ فِى ٱلسَّـٰجِدِينَ) Resûlullah'ın secde edenler hakkında t a k a l l ü b ü yle murad; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile, namaz kılanların ve ibadete sa'yedenlerin ahvalini teftiş etmesidir. Çünkü; Teheccüd namazı iptida-yi İslâmda farzken sonra nesholununca Resûlullah nesholunduğu gece ümmetinin ibadetlerine kemâl-i tamama binaen farziyeti nesholunan Teheccüt namazına mukabil ne gibi amelle meşgul olduklarını teftiş için ashabının evlerini dolaşıp her evi arının kovanı gibi zikrullah ve 3963 tilâvet-i Kur'an iniltisiyle dolu görüp mesrur olması üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle Resûlünün halini tasvir etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Habibim ! Ashabın hâline muttali olmak için geceyle gezdiğini Rabbın Tealâ görür ve bilir.] demektir. Yahud t a k a l l ü p le murad; Resûlullah'ın cemaata imam olduğunda ashabının hâlini murakabe etmesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Habibim ! Rabbın Tealâ secde edenler içinde senin murakabe ve senin tasarrufunu görür.] demektir. Çünkü; Resûlullah önünde olanları gördüğü gibi arkasında olanları da görürdü. Binaenaleyh; namaz içinde arkasındaki cemaatın halini nazar-ı murakabesinden uzak tutmazdı ve ehl-i sücudun ahvalini teftiş için gözünü gezdirirdi. İşte bu âyetle Cenab-ı Hak Resûlullah'ın şu halini tasvir etmiştir. Yahud t e k a l l ü p le murad; umur-u dini temşiyet için gezip dolaşmaktır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Habibim ! Sen şol Zat-ı Eceli ü Âlâya itimat et ki, o zat senin din hususunda bir emir için kıyam edip mü'minlerle beraber dönüp dolaştığını görür ve bilir.] demektir.

***
Vâcib Tealâ şeytanın Kur'an'la nazil ve Kur'an'ı okumaya kaadir olamıyacağını ve Resûlüllah'a akrabasını inzarın ve mü'minlere tevazuun, aziz ve rahim olan Allaha tevekkülün lüzumunu emrettikten sonra şeytanın kimlere nazil olacağını beyan etmek üzere :

هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَـٰطِينُ (221) تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ۬ (222)

buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Şeytanların kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar ifk ü iftiraya cüret eden her günahkâr üzerine nazil olur.] 3964

يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَڪۡثَرُهُمۡ كَـٰذِبُونَ (223)

[Şeytanlar meleklerden işittikleri mesmuatlarını dostlarına ilka ederler. Halbuki, onların ekserisi yalancılardır.] Zira; işittiklerimi yalanla karıştırırlar.

Yani; ey müşrikler ! Sizin zu'munuz gibi Kur'anla bana şeytan nazil olmuyor. Çünkü; şeytanın bana münasebeti yoktur. Şeytanın kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar her yalancı ve günahkâr üzerine nazil olurlar ve meleklerden çalmakla işittikleri şeyi âlemi ıdlâl için dostlarının kulaklarına atarlar. Falcılara bir çok yalanlarla karıştırır haber verirler ki, bunlarla bir takım kimselerin itikadlarını bozsunlar ve âlemi ifsad etsinler. Zira; ekserisi yalancılardır. Çünkü; sirkatla işittiklerini yanlış telâkki ederler ve yanlış haber verirler. Zira; kemâl-i şirretlerinden fehimleri ve -işittiklerini lâyıkıyla hıfzetmeleri kısa olduğundan yanlış zaptedip yanlış haber verdikleri cihetle haber verdikleri şeylerin çokları yalan olur ve anladıklarını dostlarına anlatmakta da hiyanet ederler, azı çok ve çoğu az haber vermekten çekinmediklerinden ekserisi yalan olur.
Vâcib Tealâ bundan evvel şeytanın Kur'an'la Resûlü üzerine nazil olamadığını ve Kur'an'ı kıraata lâyık ve Kur'an'ı getirmeye iktidarı olmadığını beyan buyurması üzerine bu âyette iki cihetle Resûlullah üzerine şeytanın nazil' olamayacağını te'kid etmiştir.
B i r i n c i s i ; şeytan'ın yalancı ve günahkârlar üzerine nazil olduğunu beyanla yalandan ve günahtan ma'sum olan Resûlü üzerine nazil olamayacağını beyan etmesidir.
İ k i n c i s i ; şeytanların sirkat suretiyle meleklerden aldıkları şeylerin yanına zan ve tahmin suretiyle bir çok şeyler ilâve ederek dostları olan yalancı günahkârların kulaklarına koyduklarından bir çokları yalan olur. Halbuki Kur'an'dan her ne beyan olunur, haber verilirse ayniyle zuhur eder, tek bir tanesi bile yalan olmamıştır. Şu halde eğer müşriklerin dedikleri gibi Kur'an şeytan tarafından haber verilseydi elbette yalan olması lâzım gelirdi. Halbuki Kur'an her neden haber vermişse cümlesi vakıa mutabıktır ve asla yalanı yoktur.
Şeytanların meleklerden bazı şeyleri işitmeleri: Resûlullah'ın zuhurundan evvel semâya çıkar ve meleklerden işittiklerini yer 3965 yüzünde kendilerine âlet-i şerr ü fesad olan insanlara yalan yanlış karıştırarak haber verirlerdi. Lâkin Resûlullah'ın zuhurundan sonra semâdan tardolundukları cihetle semâya sirkat suretiyle çıkar, bazıları ateş parçasiyle helak olur ve bazıları kaçar kurtulur ve işittiği bir şey olsa bile yalaniyle beraber dostlarına haber vermekle bir çok kimselerin i'tikadlarını ifsad ederler. Çünkü; sirkat suretiyle gidip geldiklerinden lâyıkıyla dinleyemedikleri cihetle duyduklarını lâyıkiyle anlayamadıklarından ekserisi yalandır. Bunun emsali yer yüzünde insanlar arasında da caridir. Çünkü; insanlardan hırsızlar ekser mal sahibi tarafından men'olunur, eline bir şey geçmez boş döner, bazıları bir mikdar şey çalar kaçar, bazıları da mal sahibinin kurşunuyla maktul düşer. İşte Resûlullah'ın zuhurundan sonra şeyatin semâdan tard olununca insanları iğfal etmeye haris olduklarından sirkat suretiyle meleklerden bir şey işitmek ve yanına bir çok yalan ilâvesiyle dostlarına haber vermek ve yer yüzünde yalanlarını neşr ü ta'mim etmek için semâya gidenlerin bazıları eli boş döner, bazıları bir iki kelime işitir kaçar ve bazıları da kaçarken ateş parçasiyle itlaf olunurlar. Şu halde insanlar arasında câri olan ahvâl meleklerle şfeytanlar arasında dahî cari demektir.
(يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ) cümlesinde iki ihtimâl vardır:
B i r i n c i s i ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytanlar meleklerden aldıkları haberi dostlarının kulaklarına atarlar demektir.
İ k i n c i s i ; insanlardan ifk ü iftiraya cür'et edenler kulaklarını şeytana tutarlar ve şeytandan bir takım şeyler keşfederek halk beynine neşrederler. Binaenaleyh; ekserisi yalandır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın şeytan tarafından gelmediğini ve Resûlünün kâhin olmadığını beyandan sonra şair de olmadığını beyan etmek üzere :

وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ (224)

3966
buyuruyor.
[Şairlere dalâleti irtikâp eden azgınlar ittiba' ederler.]

أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِى ڪُلِّ وَادٍ۬ يَهِيمُونَ (225)

[Habibim ! Sen görmedin mi? Şairler her dereye giderler.]

وَأَنَّہُمۡ يَقُولُونَ مَا ِلاً يَفۡعَلُونَ (226)

[Ve onlar kendilerinin işlemedikleri şeyi söylerler.]

Yani; ey müşrikler ! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi Muhammed (S.A.) şair değildir. Zira; şairlerin etbâı bir takım azgın, tâğî, mütekebbir ve fasıklar olur. Muhammed (S.A.) a ittiba' edenler ise ehl-i rüşd ve ehl-i salâh olan müttekilerdir. Habibim ! Sen görmedin mi? Şairler kemâl-i hayretle işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ bir kimseyi medhettikten sonra zem ve zemmettikten sonra medheylemekten; tahkirden sonra ta'zim ve ta'zimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve efallerinde vaki' olan tenakuzdan aslâ utanmazlar ve sözleriyle asla hak aramaz, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler. Binaenaleyh; sözleri özlerine muvafık ve kavilleri fiillerine kat'iyyen mutabık olmaz. Zira; mukaddimelerinin ekserisi hakikati olmadık hayalât üzere bina olunur. Irz ve namusa taarruzdan, nesebe ta'ndan, yalan vaad ve bâtıl ile iftihardan, medhe lâyık olmayanları medih ve medhe müstehak olanları zemmetmekten çekinmezler. Amma Fahri Kâinat'ın şairlerle asla münasebeti yoktur. Zira; sözünün evveli âhirine ve işinin ihtidası intihasına muvafıktır. Çünkü; ibtida-yı emirde Allah'ın kullarını Allah'ın rızasına da'vetle başladı ve intiha-yı emir de bu minval üzere câri oldu ve ahvalinde asla tehavvül vuku' bulmadı ve şairler gibi her saatta bir renge girmedi ve söylediği sözünden asla dönmedi ve işi sözüne, sözü özüne muvafık hareket etti. Şairler ise hep bunun aksinedir; söyler işlemez ve gayre emreder kendi tutmaz. Meselâ cûd u sehaya terğib eder kendi asla yanaşmaz ve buhulden herkesi tenfir eder kendi buhulde ısrar eder. Ve bir kimseye medihde haddini tecavüz eder 3967 ve zemmederse iftira ve bühtandan ve namusuna dokunacak şeyi söylemekten çekinmez. Amma Resûlullah kendi işleyemediği ve işleyemeyeceği şeyi gayre emretmez ve emrettiği şeyi evvel kendi işler ve evlâd ü iyaline işletir. Binanealeyh; Fahri Kâinatın şairlere benzer bir ciheti olmadığı gibi işinde ve sözünde dahî şairlerle münasebeti yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin «Kur'an'ın manâsı şeytandır» dediklerini bundan evvelki âyetlerle reddettiği gibi lâfzında şuarâ kelâmı diye ta'netmelerini red için Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuş ve Resûlullah'ın şair ve Kur'an'ınşiir olmadığını beyan ve bu iddiada bulunanları kemâl-i belagatla reddetmiştir.
Hulâsa; şairlere ittiba' edenlerin dalâleti irtikâb eden kimseler olduğu ve şairlerin hayret içinde istedikleri vadide söz söyledikleri ve onların âdetleri; işlemedikleri şeyi söylemek ve âhara emretmek olduğu ve şu evsaf-ı zemimeden Resûlullah'ın berî olup şaire benzer bir ciheti olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şairleri zemmettikten sonra şairlerden dört sıfatla muttasıf olanları zemden istisna etmek üzere :

إِلاً ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَذَكَرُواْ ٱلله كَثِيرً۬ا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْ‌ۗ

buyuruyor.
[Şairler her vadiye gider ve meram icra ederler ve işlemediklerini söylerler, yalandan çekinmezler. Ancak şol kimseler müstesnadır ki, onlar iman ettiler ve imanlarının muktazası olan amel-i salih işlediler, Allah'ı çok zikrettiler ve başkaları tarafından zulm olunduktan sonra haddini tecavüz etmeksizin kendilerini ve din-i İslâmı hicvedenlerden intikamlarını aldılar.]
3968

وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَىَّ مُنقَلَبٍ۬ يَنقَلِبُونَ (227)

[Ve yakında şol kimseler bilirler ki, onlar kendi nefislerine ve zemme müstehak olmayanları zemmetmekle gayrilere zulmedenler hangi mahall-i inkılâba inkılâp edeceklerini bilirler.] Zira; onlar vefatlarında gayet çirkin bir mahalle intikal ederler ve bu intikallerini yakında bilirler.
Bu âyette müstesna olan şairlerin dört sıfatı beyan olunmuştur :
B i r i n c i s i ; İman-ı kâmildir. Çünkü iman-ı kâmil; sahibini fena fiilden men'ettiğinden şair olsa da medh ü zemde haddini tecavüz etmez.
İ k i n c i s i ; Amel-i salihtir. Çünkü; a'mâl-i salihaya muvaffak olan kimse gayrin namusuna ve nesebine dokunacak şeylerden hazer eder.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'yı çok zikretmek ve medh il sena eylemek ve Resûlünü sena ile halkı Hakka davet etmektir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Kendilerini zemmedenleri bilmukabele intikam tarikiyle zemmetmektir. Fakat haddini tecavüz etmemek şarttır. Çünkü; Cenab-ı Hak «İntişar ederler» buyurdu. İntişar ise hakkı mikdarı intikam alıp ilerisine tecavüz etmemektir Zira; hakkından ziyadesi zulümdür.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istisna olunan şuara; (Abdullah b. Revaha), (Hassan b. Sabit), (Kâ'b b. Züheyr) ve (Kâ'b b. Malik) (R.A.) dür. Çünkü; bunların eş'arı tevhid, Allah'ı sena, kullarını taata terğip ve Resûlünü medhe müteallik olduğundan memduhdur. Resûlullah bunlara müşrikleri hicvetmelerini emretti ve dedi ki, «Kureyş müşriklerini hicvetmek okla vurmaktan daha te'sirlidir». Çünkü; onların mezheplerinin bâtıl, işlerinin çirkin, âdetlerinin fena olduğunu ve din-i İslâmır ulviyyetini âleme belagatla ilân müşrikler için ölümden daha müessirdi. Gerçi âyette zaman-ı saadette bulunan şuara-yı İslâmiye murad olunduğu beyan olunmuşsa da şu dört sıfatla müttasıf ve ilâyevmilkıyam bulunacak olan şuara-yı İslâmiye de bu istisnada dahildirler. 3969 Vâcib Tealâ Resûlünü tesliye için sûrenin âhirinde zâlimleri şiddetle tehdid etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak Resûlünü tesliye ve kalb-i Nebevilerinden elem ve kederi izale için bu sûrede bazı enbiya-yı sabıkanın ümmetleriyle mübahaselerini beyandan sonra Resûlünün nübüvvetini isbat eder edille-i akliyeyi zikir ve müşriklerin Resûlüne «Kur'an'ı şeytan haber veriyor, kâhindir ve şairdir» dediklerine cevabı ve kâhin ve şair olmadığını bir çok delillerle isbat edip Resûlullah'la şairler beyninde farklar bulunduğunu ve Resûlullah'ın şairlere benzer bir ciheti olmadığını beyandan sonra zâlimlerin nasıl mahalle intikal edip belâlarını bulacaklarını beyanla sûre'ye hitam vermiştir.

***

Gösterim: 603