Taha Suresi Tefsiri

SÛRE-İ TÂHÂ

Mekkei Mükerreme'de nazil olan Sûre'lerdendir. Yüz otuzbeş âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
طه (1)

Bu misilli sûre evvelinde bulunan müteşâbihatın ulemâ-yı raüteahhirîn te'vîlini tecviz ederek, (طه) Ya Recûl ! Manâsınadır. R a c ü l ile murad; «Bizim peygamberimiz âhir zaman Nebîsidir» dediler. Yahut kasemdir ki Vâcib Tealâ tavline yani kudretine kasem buyurmuştur, yahut esmâ-yı hüsnâdan bir isimdir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (ط) şecere-i Tûbâ ki Cennettedir, (ه) hâviye isminde Cehennemdir. Şu halde manâ-yı şerifi : [Cennet ve Cehennemin her ikisine kasem ederim.] demektir. Yahut (طه) evsaf-ı Nebiye işarettir. Yahut (ط) tâlib ve (ه) Hidayete işarettir. O halde manâ-yı şerifi şöyledir : [Ey umum ümmetin hidayetini tâlib olan Nebî !.] demektir. Yahut (ط) taharetine ve (ه) hidayetine işarettir. Buna nazaran manâ-yı şerifi: [Ey günahlardan tâhir ve Allah'ın kullarını ahkâmına hidayette kılıcı Resûl-ü zişân !.] demektir. Yahut (طه) esmâ-ı Nebeviyyeden ve münâdâdır. O halde (طه) [Ya Muhammedi Sana nida ederim.] demektir.

مَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡقُرۡءَانَ لِتَشۡقَىٰٓ (2) إِلاً تَذۡڪِرَةً۬ لِّمَن يَخۡشَىٰ (3)

[Habibim ! Biz Kur an ı senin meşakkat çekmen için üzerine inzal etmedik, ancak Allah'dan korkan kimse için mev'ize olarak inzal ettik.]
Yani; ey nâsın hidayetini taleb ve arzu eden Resûlum ! Biz Azîmüşşân Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik velâkin kalbinde havf ü haşyet olan kimselere mev'iza ve nasihat olması için inzal ettik.
(طه) lâfzı Vâcib Tealâ'nın kudretine kasem olduğuna nazaran bu âyet kaseme cevap olur ve manâ-yı nazım da şöyledir : [Kuvvet ve kudretime yemin ederim ki biz senin üzerine Kur'an'ı meşakkatin için inzal etmedik.] demektir. (طه) lâfzı Rasûlullah'ın ismine işaret ve nida olduğuna nazaran bu âyet nidaya cevaptır ve meâl-i şerifi şöyledir : [Ey halkın hidayetine tâlib olan Resûl ! Sana nida ederim ki biz Kur'an'ı senin üzerine nâsın küfür ve dalâletlerine esef ederek nefsine meşakkat etmek için inzal etmedik velâkin Allah'dan korkanlara mev'iza olması için inzal ettik.] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulünde; dört rivayet vardır :
B i r i n c i rivayet; Resûlullah'ın geceyle teheccüd namazında uzun müddet kaim olmasından müteessiren ayaklarının şişmesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitaplarında beyan olunduğu veçhile Resûlullah'ın teheccüd namazında uzun müddet kıyamında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn «Ya Resûlailah ! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran insanların mükellef oldukları ahkâmı lâyıkıyla edâ ettikten sonra şer-i şerife muvafık olarak nefsine hizmet etmek lâzımdır. Zira nefis; insanın kemâlâtını iktisaba alet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek caiz olamaz.
İ k i n c i rivayet; kâfirlerin küfrüzere ısrarlarından Resûlullah'ın pek çok müteessif olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekremer Rusül ! Kâfirlerin küfürleri üzerine kederle nefsine meşekkat verip azap etme Zira; Biz Kur'an'ı sana mev'iza olarak inzal ettik, yoksa nefsine meşakkat için inzal etmedik. Şu halde iman edip islâh-ı nefis edenin menfeatı kendine ve küfredenin küfrünün azabı da kendine aittir. Binaenaleyh; onun küfründen sana esef etmek lâzım gelmez Çünkü; senin üzerine Vâcibolan tebliğdir. Bu vazifeyi ifâ ettikten sonra keder lâzım değildir, kavmin küfründen levmolunmazsın kı keder edesin.] demektir. Şu rivayete nazaran âsilere nesâyih-i lâzimeyi icra ettikten sonra onların nasihat dinlemeyip maâsîye ısrarlarına buğz-u fillâh ile iktifa etmek ve nefse hüzn ü esefle meşakkat vermemek lâzımdır.
Ü ç ü n c ü rivayet, bu sûre Mekke'de bidâye-i İslâmda nazil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Resûlullah'ın etbâı az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üzerine bu âyet Resûlullah'ı tesliye için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem er Rusül ! Sen kâfirlerin hallerine nazar ederek mahzun olup, kendini bu halde kalacak zannıyla nefsini meşakkata duçar etme. Zira; biz Kur'an'ı sana meşakkat için inzal etmedik. Çünkü; senin dinin âlî ve kendin haddi zâtında mükerrem ve muazzam olduğun gibi kâfirlerin nazarında dahi mükerrem ve muazzam olacaksın, kâfirler hakîr ve zelîl olacaklar.] demektir. Şu rivayete nazaran bâtılı ihtiyar edenler her ne kadar evvelinde âlî gibi görünseler de akibette zelîl, hakir ve hakkı ihtiyar edenlerin âlî olacaklarına işaret vardır.
D ö r d ü n c ü rivayet; (Ebu Cehil) ve emsali kâfirler Resûlullah'ın çokça geceyle ibadetlerini gördüklerinden «Sen âbâ ve ecdadının dinini terkle şakî oldun» demeleri üzerine kâfirleri red ve itikatlarını ibtal için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Habibim ! Kâfirlerin sözlerine mahzun olma. Zira; biz Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik, belki kalbinde rikkat ve Allah-u Tealâ'nm korkusu olanlara mev'iza ve Kur'an'ın evamir ve nevâhîsine temessük edenleri seâdete isal etmesi için inzal ettik.] demektir.
Kur'an'la intifa' edeceklerin Allah'dan korkan kimseler olduğuna işaret için Kur'an’ın mev'iza olması bu âyette Allah'dan korkanlara tahsis olundu. Halbuki Kur'an umum hakkında mev'izadır velâkin umum intifa edemiyeceklerinden intifa' edenler zikrolunmuştur.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın mev'iza olduğunu beyandan sonra Kur'an’ın şanına ta'zîm ve müştemil olduğu ahkâmın mehabetini ilân etmek üzere :

تَنزِيلاً۬ مِّمَّنۡ خَلَقَ إِلاًرۡضَ وَٱلسَّمَـٰوَٲتِ ٱلۡعُلَى (4)

buyuruyor.

[Kur'an arz ve semâvât-ı ulyâyı halkeden zat tarafından inzal olunmuştur.]
Yani; kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinde senin için keder yoktur ve Kur'an'a bir noksan târî olmaz. Zira Kur'an; şol Vâcib ül Vücud tarafından inzal olunmuştur ki o; yeri ve gökleri halketti, o gökler ulviyetle muttasıftır. Binaenaleyh; Kur'an'ı inzal eden zatı eceli ü â'lânın azameti nisbetinde Kur'an'ın azameti ve ulviyeti olduğundan Kur'an'a ta'neden kâfirlerin ta'nından Kur'an'a noksan târî olmaz ki sana keder arız olsun.
Vâcib Tealâ bu âyette Kur'an'ın ve Resûlullah'ın şanlarına ta'zim buyurmuştur. Zira; âlem-i ulvî ve âlem-i süfliyi halkeden Hâlık tarafından inzal olunan kitap elbette inzal eden zatın azametiyle mütenasip olacağı gibi böyle azîmet-i şana malik olan kitabın kendi üzerine nazil olduğu zatın da azamet-i şân sahibi olduğuna delâlet edeceği şüphesizdir. Çünkü; usûl-ü âlem olan semâvât ve arzın halkolunmasını ve insanların hissine karîb olan arzı zikirde takdim ve semâvâtı ulviyetle tavsif elbette halikın büyüklüğüne bürhân-ı kâfidir. Şu halde bu kadar azametle muttasıf olan zatın inzal ettiği kitap da elbette büyüktür.

***
Vâcib Tealâ Kur'an’ın ve Resûlunün şanlarına ta'zîm için Kur an'ı inzal eden halikın evsafından bazılarını ba'delbeyân baz-ı aharı beyan etmek üzere :

ٱلرَّحۡمَـٰنُ عَلَى ٱلۡعَرۡشِ ٱسۡتَوَىٰ (5) لَهُ ۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى إِلاً رۡضِ وَمَا بَيۡنَہُمَا وَمَا تَحۡتَ ٱلثَّرَىٰ (6)

buyuruyor.

[Rahman Tealâ arş-ı a'zam üzerine galebe etti. Zira; göklerde ve yerde, onların arasında ve arzın altında olan mevcudatın kaffesi müstakillen Allah'ındır. Allah'ın gayrının, hiç birinde tasarrufa iktidarı yoktur. Cümlesinde tasarruf Allah-u Tealâ'ya mahsustur.] Şu halde Kur'an'a ta'neden kâfirlerin tasarrufu dahi yed-, kudret-i İlâhîyede olduğundan onların ta'nından Kur'an’ın ahkâm, haleldar olmaz. İstevâ; istikrar manâsına olduğundan galebe ve kudretle tevil olunur. Zira;Vâcib Tealâ hakkında istikrar muhal olduğu cihetle bu misilli nusus-u Celileyi delâil-i akliyeye muvafık surette te'vîl zarurîdir. (Mücessime) ve (Müşebbihe) taifesi bu âyetin manâ-yı lügavî-i zahirîsiyle istidlal ederek «Vâcib Tealâ arş-ı a'lâ üzerine oturur bir cisimdir» dediler. Lâkin onların istidlalleri fasittir. Zira; delâil-i akliye ve nakliyeVâcib Tealâ'nın cisim olmaktan ve bir mekânda karar etmekten münezzeh olduğuna suret-i kafiyede delâlet ettiğinden (Mücesseme) nin mezhepleri batıldır. Çünkü; arş-ı a'lâ vesair emkine ve mevcudat yokken VâcibTealâ mevcut olduğu gibi arş üzerinde karar arşa muhtaç veVâcib Tealâ'nın hadis olduğunu, eczadan mürekkep bulunduğunu ve arşı hamil olan meleklerin Halik Teâlâ'yı hamil olduğunu iktizâ eder. Halbuki Allah-u Tealâ hakkında ihtiyaç, hudus ve terkîb gibi şeylerin cümlesi batıl olduğu cihetle halikın bir mekânda karar etmesi de batıldır.

3269
***
Vâcib Tealâ kudretine delâlet eden delâili beyandan sonra kudret, iradeye tabi' olup irade de ilme tabi' olduğu cihetle hafî ve celî her şeyi, ilminin ihata ettiğini beyan etmek üzere :

وَإِن تَجۡهَرۡ بِٱلۡقَوۡلِ فَإِنَّهُ ۥ يَعۡلَمُ ٱلسِّرَّ وَأَخۡفَى (7) اللهُِ ِلاً إِلَـٰهَ إِلاً هُوَ‌ۖ لَهُ إِلاًسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰ (8)

buyuruyor.

[Ve eğer sen alenî söz söylersen iyi bil ki Allah-u Tealâ senin aşikâr söylemenden ganîdir. Zira Allah-u Tealâ; hafî ve celi herşeyi bilir. Çünkü; şu beyan olunan evsafla mevsuf olan Allah-u Tealâ'dan gayrı mabudun bilhak yoktur, ancak o Allah-u Tealâ vardır. Ulûhiyet sıfatıyla muttasıf odur, O'nun gayrı Ulûhiyetle muttasıf hiç bir kimse yoktur. O Allah-u Tealâ'ya mahsus gayet güzel isimler vardır.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hafî ve celî Allah-u Tealâ'yı zikretmek meşru' olduğunun hikmeti; her halde Allah'ı zikretmek ve zikirle nefsini kararlaştırmak ve zikri nefsinde rusûh buldurmak ve zikrin gayrı ile iştigalden nefsi menetmek için olup yoksaVâcib Tealâ'ya zikrini bildirmek için olmadığına bu âyette tenbih vardır. Şu halde zikr-i hafinin efdal olmasına âyette delâlet vardır.
S ı r r ile murad; insanın nefsinde gizlediği şeydir. A h f â ile murad; Allah-u Tealâ'nın insanın kalbine ilka ettiği şeydir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ sırrı bildiği gibi sırdan daha gizli olan şeyleri de bilir.] demektir. Yahut sır; insanın gizli olarak gayra söylemiş olduğu şeydir. Ahfâ; kendi nefsinde saklamış olduğu şeydir. Binaenaleyh; [Allah-u Tealâ her ikisini de bilir.] demektir. Yahut sır; nâsdan gizli işlemiş olduğu ameldir. Ahfâ ise vesvesedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ gizli amelleri ve vesveseleri bilir.] demektir. Yahut sırla murad; ibâdın esrarıdır. Ahfâ ile murad; Allah'ın kendi sırrıdır. Buna nazaran vıeâl-i şerifi: [Allah-u Tealâ kullarının esrarını ve kullarının esrarından daha gizli kendi sırrını bilir.] demektir. Yahut sırla murad; insanın nefsinde işlemesini kast ettiği esrar Ve ahfâ ile murad; nefsinde hutur edip velâkin işlemesini kast etmediği esrardır. Ayet-i celilede beyan olunan manâlardan herhangi manâ murad olunursa olunsun insanı zahir ve batın kabayihten men', hafî ve celî tââta terğib olduğugibi Allah-u Tealâ'm gayet gizli olan şeylere ilmi lâhik olduğunu beyan vardır.
Vâcib Tealâ cemi' malûmatı bir ilimle bilir. Ezelen ve ebede -ilmi asla tağayyür etmez. Çünkü; sıfât-ı İlâhiye zatiyle kaim old ğundan Allah-u Tealâ'nın sıfatları asla tağayyür kabul etmez. Zira tağayyür, emmâre-i hudustur. Halbuki Allah-u Tealâ'nın za: ve sıfatı kadim olduğundan emmâre-i hudus olan tağayyürden zlten ve sıfaten münezzehtir. Binaenaleyh; Zatullah ve sıfâtullahctağayyür iddia eden kimse tekfir olunur.
Vâcib Tealâ Ulûhiyette lâyık olan sıfatları beyandan sonr, Zat-ı Ulûhiyetinin Vahid-i hakiki olduğunu ve şeriki olmadığı: beyan buyurdu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile T e v h i d i n m e r t e b e s i ; dörttür: lisanla ikrar, kalple i'tikat, delille i: kadı takviye ve hatırına ma'rifet-i İlâhiyeden başka bir şey geln: mektir. Bu dörtten kalpte i'tikat olmadan lisanla ikrar makbul değildir. Zira; nifaktır. Kalple i'tikat edip lisanla tekellüme kaad:: olur da tekellüm etmezse imanı makbuldür. Tekellümü terkettü için günahkâr olur, ama i'tikat eder de tekellüme kaadir olmada: vefat ederse imanı makbul ve günahı da yoktur. Zira; mukted:: olmadığı şeyi işlemediğinden dolayı kişi mes'ul olmaz.
E h l - i T e v h i d e dört şey lâzımdır :
B i r i n c i s i ; tasdiktir. Zira tasdik olmazsa münafık olur
İ k i n c i s i ; ta'zimdir. Eğer tevhidi ta'zîm üzere olmazsa mübtedi' olur.
Ü ç ü n c ü s ü ; Halâvettir. Eğer tevhidinden lezzet alma: ve halâvetini bulamazsa murâî olur.
D ö r d ü n c ü s ü ; ihlâstır. Eğer tevhidi ihlâs üzere olmazsa fasık ve facir olur.
Allah-u Tealâ'nın dört bin ismi olup binini Allah'dan gayr kimse bilmeyip diğer binini Allah-u Tealâ ve Meleklerden gayr kimse bilmez. Diğer binini Allah-u Tealâ, Melekler ve Enbiya'da: maada bilen olmadığı ve dördüncü binini müminler bilip üçyüz. Tevrat'ta, üçyüzü İncil'de ve üçyüzü Zebur'da ve yüzü Kur'an'da mezkûr olduğu ve Kur'an'da mezkûr olan yüzden doksan dokuzt zahir olup? birisi mektum bulunduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.
Hulâsa; hafi ve celi zikrin cümlesi indellah müsavi olduğu ibadete lâyık ancak Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayrı ma'budun bilhak bulunmadığı, insan için lâyık olan ancak Allah-u Tealâ'nın zikri ve ibadetiyle meşgul olup başka ma'bud tanımak caiz olmadığı, Allah-u Tealâ'nın zikre şayan bir çok isimleri bulunduğu ve Allah'ın isimlerinden her birinin manâsı güzel olduğundan hüsnâ dendiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı ve Kur'an'ın nazil olduğu Resûlun sânlarına ta'zim ve vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra Resûlunü tesliye için Hz. Musa'nın ahvalini ve ehline söylemiş olduğu sözleri beyan etmek üzere :

وَهَلۡ أَتَٮٰكَ حَدِيثُ مُوسَىٰٓ (9)

buyuruyor.

[Habibim ! Sana Musa Aleyhisselâm'ın haberi geldi mi?]

إِذۡ رَءَا نَارً۬ا فَقَالَ لأهۡلِهِ ٱمۡكُثُوٓاْ إِنِّىٓ ءَانَسۡتُ نَارً۬ا

[Şol zamandaki haberini ki o zamanda Musa Aleyhisselâm ehline «Siz burada durun. Zira; ben şüphesiz bir ateş gördüm» dedi.]

لَّعَلِّىٓ ءَاتِيكُم مِّنۡہَا بِقَبَسٍ أَوۡ أَجِدُ عَلَى ٱلنَّارِ هُدً۬ى (10)

[«Umarım ki ben size o ateşten bir parça getiririm ve yahut o ateş üzerinde yol gösterecek bir kimse bulurum» demekle ateşten istimdâd edeceğini söyledi.]
Yani; Habibim ! Sana biraderin Musa'nın haberi gelmedi mi? Muhakkak geldi ve zikret şol zamanı ki Musa Aleyhisselâm gecenin karanlığında ve şiddet-i şitâda yolu şaşırıp dağ başında ehl ü iyâliyle beraber hüzniçinde kalıp muhtaç olduğu bir zamanda Tur dağı cihetinde bir ateş gördü ve ehline hitaben «Siz durun burada. Zira; ben bir ateş gördüm. Me'mûl ki o ateşten ben size bir parça getireyim. Siz ısınırsınız veyahut ateş yanında yol gösterecek bir insan bulur yolu haber alırım» dedi ve ateş cihetine gitti.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın ateşin yanına geldiğini beyan etmek üzere :

فَلَمَّآ أَتَٮٰهَا نُودِىَ يَـٰمُوسَىٰٓ (11) إِنِّىٓ أَنَا۟ رَبُّكَ فَٱخۡلَعۡ نَعۡلَيۡكَ‌ۖ إِنَّكَ بِٱلۡوَادِ ٱلۡمُقَدَّسِ طُوً۬ى (12)

buyuruyor.

[Sür'atle Musa Aleyhisselâm ateşe gelince ateş yanan ağaç tarafından «Ya Musa ! Ben senin Rabbınım. Enva-ı ni'metlerim ve lûtf u keremimle seni terbiye ettim. Kemal-i teveccüh ve ikballe bana teveccüh et. Benim Rabbın Tealâ olduğum sana ayânen malûm olduysa sen ayakkabılarını çıkar.» Zira; sen tahir ve mübarek bir derede bulunuyorsun ki o derenin ismi (Tuvâ) dır diyerek nidâ-yı subhânî zuhur etti.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ Resûlullah'ın Nübüvvetini Hz. Musa'nın kıssasiyle temhîd buyurdu ki Resûlullah emr-i Risalet ve tebligatta tesadüf edeceği şedâitte Hz. Musa'ya iktida etsin. Zira; Musa Aleyhisselâm rusül-ü kiram içinde en çok zahmet çekenlerdendir.
Tefsir-i Kebir, Kâzi, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Musa. Aleyhisselâm (Medyen) den Mısır'a gidip validesini ve biraderini ziyaret niyet ederek Şuayb Aleyhisselâm'dan izin aldı, yola çıktı ve ehl ü iyâliyle beraber Tür dağı civarına gelince zulmet-i leyi ihata eder, kar yağar, fırtına etraflarını çevirir. Yanında götürmüş olduğu koyunlar dağılır, yolu şaşırırlar. O zamanda hareminin hamlini vaz'ıla bir de çocuk zuhur ettiği Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; gurbet ve kürbet her taraflarını ihata edip ateşe ve şenliğe kemal-i ihtiyaç messettiği bir zamanda bu âyette beyan olunduğu veçhile Tûr'da (Tuvâ) denilen vadide bir ateş görür. Ehline «siz ikamet edin. Umarım ki ben size ateş parçası veyahut ekseriya ateşin yanında insan olur ondan bir haber getiririm» dedi ve suret-i serîade ateşin yandığı cihete yaklaşınca «Ya Musa ! Ben senin Rabbınım. Ayakkabılarını çıkar. Zira; sen bir vadi-i mübarektesin» nidası zuhur eder.
Hz. Musa'nın gördüğü ateşin ziyası var velâkin yakması yok. Şecerenin her tarafını zıya ihata etmiş olduğu halde ağacın yeşilliğine asla mani' olmadığını görünce alâmet-i İlâhîye ve kudret-i subhâniyeyle olduğunu bilir.
Nûr-u İlâhînin zuhur ettiği şecere-i Musa (sakız) ağacı, yahut büyük dikenli bir ağaç, yahut (Sarmaşık) veya (Böğürtlen) ağacı olduğuna dair rivayetler varsa da âyette ağacın hangi nevi ağaçtan olduğunu tayin yoktur velâkin o ateşin bir ağaçtan zuhur ettiği kat'îdir. Musa Aleyhisselâmın gördüğü şey hakikatte ateş midir veyahut ateş şeklinde nûr mudur ihtilâf varsa da âyetin delâleti hakiki ateş olmasıdır. Çünkü ateşin nev'i; dörttür :
B i r i n c i s i ; ziyası var, yakması yoktur, Hz. Musa'nın gördüğü ateş bu kısımdandır.
İ k i n c i s i ; yakması var ziyası yoktur, Cehennem ateşi gibi.
Ü ç ü n c ü s ü ; ziyası da yakması da vardır, bizim dünyada bildiğimiz ateş gibi.
D ö r d ü n c ü s ü ; ziyası ve yakması olmayan ateştir, ağaçlarda ve hayvanâtta mevcut olan hararet gibi.
Musa Aleyhisselâm ateş getireceğini yakinen bilmediğindennefsini yalandan vikaye için ricaya ve ümide delâlet eden(لعل) kelimesiyle vaadetti ve kat'î surette ateş getiririm demedi. Binaenaleyh; ateş getiremediğinden dolayı ehl ü iyâline vaadinde hul fetmiş olmadı.
Musa Aleyhisselâm işittiği kelâmın kelâm-ı İlâhî olduğunu ne ile bildi? Ağaçtan zuhur eden nûrun semaya doğru lem'ân edip ağacın yeşilliği ateşe ve ateşin harareti ağaca mani' olmadığından bildi ki bu hâl ancak kudret-i İlâhîyeyle olur, başka şeyle olmaz. Yahut nidâ-yı İlâhîyi vücudunun her tarafı işitti. Hatta a'zâ-yı cevarihinin her tarafı kulak gibi işittiğinden bildi ki bu nida, taraf-ı İlâhîdendir. Zira; harikuladedir. Harikuladenin zuhuru ancak Vâcib Tealâ'nın halketmesiyle olur, esbab-ı âdiyeyle husule gelmez.
Tefsir-i Hâzin ve Tefsir-i Kebir'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın nalınları tabaklanmadık deriden olduğu için Cenab-ı Hak vadi-i mukaddese ta'zîmen nalınlarını çıkarmasını emir buyurmuştur. Yahut Hz. Musa'nın ayakları o vadide olan berekete isabet etmesi için nalınların çıkarılmasını emretmiştir. Yahut kelâm-ı İlâhîye ta'zîm için çıkarılmasını emretmiştir. Yahut n a l ı n ile murad; ehl ü iyâl, evlâd ü emval, dünya ve ahir ettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ya Musa ! Evlâd ü iyâlin, dünya ve âhiretin cümlesini kalbinden çıkar, ancak kelâًِmınıı dinlemeye teveccüh-ü tamla teveccüh et.] demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ayakkabılarını çıkarmak tevazu ve hüsn-ü edebe riayet olduğundan Cenab-ı Hak ayakkabılarını çıkarmakla emir buyurmuştur. Hatta selef-i salihîn Kâbe-i Muazzamayı yalın ayak tavaf ederlerdi. Onun için âdât-ı İslâmiye; ma'bedlere ve büyük bildikleri kimselerin huzuruna ayakkabılarını çıkarıp girmektir. Ama garblıların âdeti bunun aksinedir. Onları taklid eden ve hüsn-ü edepten bî haber olup mübtelâ oldukları vahşeti medeniyet sayan bir takım kimseler şimdi ayaklarının necasetiyle her yere girmeyi istihsan ediyorlar. Zira; abdest ve namaz gibi taharet icab eden şeâir-i İslâmiyeyle alâkası olmayan kimseler elbette terbiye-i İslâmiyeyi hoş görmez ve Firenk âdetini tahsin ederler.

وَأَنَا ٱخۡتَرۡتُكَ فَٱسۡتَمِعۡ لِمَا يُوحَىٰٓ (13) إِنَّنِىٓ أَنَا اللهُِ ِلاً إِلَـٰهَ إِلآً أَنَا۟ فَٱعۡبُدۡنِى وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِذِڪۡرِىٓ (14)

[Ya Musa ! Ben seni Risalete ihtiyar ettim ve Nebi kıldım. Binaenaleyh; sana vahyolunan ahkâmı kemal-i dikkat ve itina ile dinle. Aklını ve hatırını topla, başka şeyle meşgul olma, benim tarafımdan vahy olunan ahkâmı tebliğ et. Zira; ben Ülûhiyetle muttasıf Mabudun bilhak ve ibadete ınüstehakım ve mabudun bilhak, ben varım. Benden gayrı mabudun bilhak olmayınca bana lâyıkıyla ibadet ve hüsn-ü edebe riayet ve benim ahlâkımla tehalluk et ve cemî' a'zâ ve cevarihinle beni zikriçin teveccüh-ü tamla teveccüh ederek namazı ikâme et ki beni zikredesin ve cemi' azanla şükretmiş olasın.]
Salât; kalble, lisanla ve cemi' a'za ile ibadeti cami' olup efdal-i ibadet olduğuna işaret için icmâlen ibadeti zikirden sonra salât ayrıca zikredilmiştir. Şu halde salâtm ibadât içinde şanına ihtimam ve itina lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Zira salât; enva-ı ibadâtı kalben ve kaaliben zikrüzerine şamil olduğundan ibadâtın efdalidir.
Bu âyet-i celile; usul-ü i'tikadın füru-u â'mâl üzere mukaddem olmasına delildir. Zira; Vacip Tealâ vahdaniyetini beyandan sonra ibadetle emir buyurmuştur.
Kâzi ve Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile «Benim zikrim için namazı ikame et» demek «Ben namazı kütüb-ü semâviyenin cümlesinde zikrettiğim için ikame et» demektir, yahut «Beni zikretmek için ikame et» demektir. Çünkü namaz; zikrin envaını câ-mi'dir. Yahut «Benim zikrimin vakti olan evkat-ı salâtta ikâme-i salât et» demektir.

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Ulûhiyetle muttasıf olduğunu beyandan sonra nâsa ta'lim için kıyametin elbette geleceğini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ أَكَادُ أُخۡفِيہَا لِتُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا تَسۡعَىٰ (15) فَِلاً يَصُدَّنَّكَ عَنۡہَا مَن ِلاً يُؤۡمِنُ بِہَا وَٱتَّبَعَ هَوَٮٰهُ فَتَرۡدَىٰ (16)

buyuruyor.

[Kıyamet elbette gelicidir. Ben kıyameti gizledim ki her nefis kendi sa'yi ile cezalansın. Kıyameti tasdik etmekten, kıyamete iman etmeyip hevâ ve hevesine tabi' olan kimse seni menetmesin ki helak olmayasın. Eğer menederse helak olursun.]
Yani; â'mâlin zuhur edeceği ve hakla batıl beyninde hükmo-lunacak kıyamet günü elbette gelecektir. Her nefisin sa'yi ile cezalanması için ben kıyamet gününü saklamak isterim ki herkes o gün için hazırlansın, sonra i'tizara mecali kalmasın. Kıyamet elbette gelici olunca ya Musa ! Kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tabi' olanlar kıyameti tasdikten seni menetmesin ki helak olmayasın. Eğer onların i'râzları seni menederse helak olursun. Binaenaleyh; iman etmeyen kimselerin sözlerine bakma.
(اكاد) (اريد) , , manâsınadır ki kıyameti gizlemek murad ederim demektir. Yahut (اقرب) manâsınadır ki kıyametin ihfasında mübaleğadır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile manâ-yı nazım : [Kıyameti kendi zatımdan saklamak mümkün olsa kendi zatımdan dahi ihfaya karîb olurdum.] demektir. Yahut (اكاد) sıladır ve manâsı murad değildir. Binaenaleyh; yalnız ihfânın manâsı muraddn.
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâma vahyinde insanlara lâzım olan hüsn-ü tertib ve edebe riayet buyurdu. Çünkü; İnsan için mühim olan ilim üçtür :
B i r i n c i s i ; ilm-i mebde' olan tevhittir. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ
(لااله الا اللهُِ) kavl-i celili ile evvelâ tevhidin lüzumunu beyan buyurmuştur.
İ k i n c i s i ; İlm-i vasat ki ahkâm-ı şer'iyye ilmidir. Vâcib Tealâ ikinci defa da (فَٱعۡبُدۡنِى) kavl-i şerifi ile ibadetin lüzumuna işaret buyurmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü ; İlm-i âhiret olduğundan buyuruyor. Vâcib Tealâ
( إِنَّ ٱلسَّاعَةَ ءَاتِيَةٌ) kavl-i lâtifi ile âhirete imanın lüzumunu beyan buyurmuştur.
Hulâsa kıyametin geleceği, her nefis sa'yiyle mücâzât olunacağı, mücazat günü için hazırlanmak lâzım geldiği, binaenaleyh kıyamet günü gizli olduğu, kıyamete iman etmeyip heva ve hevesine tebeiyyet eden kimsenin kıyameti tasdikten menetmemesi ve eğer menederse onun sözüne aldanan kimsenin helak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadetle emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bulan mükalemesini beyan etmek üzere :

وَمَا تِلۡكَ بِيَمِينِكَ يَـٰمُوسَىٰ (17)

buyuruyor.

[Ya Musa ! Sağ elinde tutmuş olduğun şey nedir ve onda ne gibi hasse ve sıfat vardır?]

قَالَ هِىَ عَصَاىَ أَتَوَڪَّؤُاْ عَلَيۡہَا وَأَهُشُّ بِہَا عَلَىٰ غَنَمِى وَلِىَ فِيہَا مَـَٔارِبُ أُخۡرَىٰ (18)

[Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi ! Elimdeki şey benim asamdır. Ben yorulduğumda onun üzerine dayanırım ve onunla koyunumun üzerine ağaçların yaprağını silkerim ve benim için o asada başka hünerler de vardır» demekle cevap verdi.]

قَالَ أَلۡقِهَا يَـٰمُوسَىٰ (19)

[Allah-u Tealâ «Ya Musa ! O asayı yere koy» dedi.]

فَأَلۡقَٮٰهَا فَإِذَا هِىَ حَيَّةٌ۬ تَسۡعَىٰ (20)

[Musa Aleyhisselâm emre imtisalen derhal asayı yere koydu bir de görüldü ki asa sür'atle yürüyen bir yılan oldu.]

Yani; Allah-u Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Musa ! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi ! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmın-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allah-u Tealâ «Ya Musa ! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa «VâcibTealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti» manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm’ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vâcib Tealâ «elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a göstersin de Musa Aleyhisselâm’ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikaz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allah-u Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim asamdır ve ben buna istinad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok benim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi uzatmaktı.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran m e a r i b ile murad; menfeatlerdir. Musa Aleyhisselâm’ın m e n a f i – i u h r a ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki budağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini [İçine süt sağılan, üzerinden kulplu bakır bakraçlara helki denir.] ucuna takar götürür ve ucunun çatalıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük [Kıvrak ve hızlı.] yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ejderha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiştir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette () denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve bazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat vakıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.

***
Vâcib Tealâ asanın yılana inkılâbını beyandan sonra aslına avdet ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ خُذۡهَا وَلَا تَخَفۡ‌ۖ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا ٱلاًولَىٰ (21)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm asanın mehabetini görünce mukteza-yı beşeriyet korku arız olması üzerine Allah-u Tealâ «Ya Musa ! Asayı eline al, korkma. Zira; biz onu suret-i asliyesine iade edeceğiz. Sen kemâ fissabık asayı umurunda isti'mâl edersin. Bizim onu yılan şeklinde tebdilimiz seni alıştırmak ve kudret-i kahiremizi sana göstermekle kalbi nebevilerine kuvvet vermek ve icabında düşmana izhar etmekle davanı ispat etmek içindir» dedi.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Vâcib Tealâ asayı ahzetmesini emredince Musa yünden mamul abasının yenini eline dürerek ahzetmek istemiş ise de Cenab-ı Hak elini açmasını ve açık eli ile almasını emir buyurmakla emre imtisalen bizzat elini yılanın ağzına koyunca derhal hal-i aslisine avdet ederek asa olduğu halde eline almıştır. Binaenaleyh; kalbi mutmain oldu ve. kemal-i celadet ve şecaatla Firavun'a müdafaaya kıyam etti. Akibet iman etmediğinden Firavun'un helakine sebep oldu.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın birinci mu'cizesini ba'del beyan ikinci mu'cizesini beyan etmek üzere :

وَٱضۡمُمۡ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٍ ءَايَةً أُخۡرَىٰ (22)

buyuruyor.

[Ya Musa ! Zam et elini koynuna. Evvelki mu'cizeden başka bir mu'cize olarak ayıpsız beyaz olduğu halde çıkar ki dava-yı Nübüvvette sıdkına delâlet etsin.]

لِنُرِيَكَ مِنۡ ءَايَـٰتِنَا ٱلۡكُبۡرَى (23)

[Biz elinde beyazlığı halkettik ki sana büyük alâmetlerimizden bazısını gösterelim.]

ٱذۡهَبۡ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُ ۥ طَغَىٰ (24)

[Ya Musa ! Şu iki mu'cizeyle Firavun'a git, tarik-ı hakka davet et. Zira Firavun; tuğyan ve hakka karşı tekebbür etti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır.]

Yani; «Ya Musa ! Elini koltuğuna sok. Beyaz ve nûr verici olduğu halde koltuğundan ayıpsız ve marazsız ikinci bir mu'cize olarak çıkar ki evvelki mu'cizenden daha açık ve zahir bir mu'cize olduğu da'vanda sadakatine delâlet etsin, büyük âyetlerimizi sana göstermek için biz bu mu'cizeleri ihsan ettik ki risaletine kalbin mutmain olsun. Ya Musa ! Risaletle git Firavun'a, tarik-ı hakka davet et onu. Zira Firavun; tuğyan etti, yoldan çıktı, bizim üzerimize kibretti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır. Delâil-i akliye ve nakliyeyle irşada sa'yet» buyurdu.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm’ın rengi esmer olduğu halde elini koynuna sokup çıkarınca gayet parlak ve gözleri kamaştırır bir halde zuhur ederdi ki bu beyazlık hastalıktan neş'et etmemiştir.
Musa Aleyhisselâm her ne kadar Firavun'a ve cemaatına meb'ûs ise de Firavun, kavmin reisi olup rübubiyet davasında bulunduğu için Firavun'un zikriyle iktifa olunmuş ve kavmi zikrolunmamıştır. Çünkü; Firavun'a meb'us olan Resûl, kavmine dahi meb'us olacağından metbûu zikredince tabii zikre hacet görülmemiştir.
Hulâsa; Musa Aleyhisselâm’ın da'vasini ispat edecek iki mühim mu'cizenin kendine verildiği, zamanında tuğyan etmiş olan Firavun'u tarik-ı hakka da'vete memur olduğu, da'veti icab eden şeyin onun tuğyanı ve zulm ü adaveti olup Firavun'un tuğyanı Hz. Musa'nın bi'setihe sebeb-i aslî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a risaletle Firavun'a gitmesini emredince memuriyetinin ehemmiyetini nazar-ı itibare alarak Musa Aleyhisselâm’ın vazife-i risaleti edada suhulet ve muavenet olmak zımnında vaki olan mutalebâtını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ ٱشۡرَحۡ لِى صَدۡرِى (25)

buyuruyor.
[Emr-i Risalet kendisine tevdi' olununca Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi ! Benim kalbimi tevsi' et» demekle Firavun'un şevketine karşı da'vette hasıl olacak müzayaka ve endişenin vüs'ate ve rahata tebdilini istedi.]

وَيَسِّرۡ لِىٓ أَمۡرِى (26)

[«Ya Rabbi ! Firavun'u da'vet hususunda işimi kolay kıl ki; risaletin vazifesini edâ etmekte müşkilât çekmeyeyim» dedi.] ve münacâtına şöyle de ilâve ederek dedi ki:

وَٱحۡلُلۡ عُقۡدَةً۬ مِّن لِّسَانِى (27) يَفۡقَهُواْ قَوۡلِى (28)

[«Ya Rabbi ! Benim lisanımda olan ukde yani rekâketi aç ve çöz ki Firavun'u ve kavmini da'vet ettiğimde benim sözümü anlasınlar ve maksadı anlatmakta müşkilât çekmiyeyim.»]

وَٱجۡعَل لِّى وَزِيرً۬ا مِّنۡ أَهۡلِى (29) هَـٰرُونَ أَخِى (30)


[«Ya Rabbi benim kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ki benim için yardımcı olsun.»]

ٱشۡدُدۡ بِهِۦۤ أَزۡرِى (31) وَأَشۡرِكۡهُ فِىٓ أَمۡرِى (32)

[«Ya Rabbi ! Harun'la benim arkamı kuvvetlendir ve emr-i risalette Harun'u bana şerik kıl ki bana kuvvet üz zahr olsun»] demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla hasıl olmasını istedi.

Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten sonra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi ! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kalbime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risâleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi ! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinletmek senin teshilâtına muhtaçtır. Ya Rabbi ! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muin ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şefkati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi ! Zira; Harun benim büyük biraderim olduğu için şefkatte bana babam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi ! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duâsını kabul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resûl kıldı. Duânın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtır. Musa Aleyhisselâm bu duâsiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü duâ; enva-ı ibadattan bir nevi'dir. Zira; Allah-u Tealâ duâ ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatındaVâcib Tealâ'dan kalbinin münşerih olmasını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı îlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir.
Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanında olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duâsı sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olmasını istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun'un kendisiyle beraber Resûl olmasını talebinden maksadını beyan etmek üzere :

كَىۡ نُسَبِّحَكَ كَثِيرً۬ا (33) وَنَذۡكُرَكَ كَثِيرًا (34) إِنَّكَ كُنتَ بِنَا بَصِيرً۬ا (35)

buyuruyor.

[Ya Rabbi ! Bizim sana çok namaz kılmamız ve seni nekaisten tenzih etmemiz ve seni çok zikredip medh ü sena eylememiz için biraderimin bana vezir ve emr-i risalette müşterek, muin ve nasır olmasını taleb ettim.] Zira; muavenetin bizim halimize muvafık olduğunu ve Harun'un bana en iyi bir muîn olacağını bilir ve bizim halimizi görürsün.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nekaisten tenzih; sıfât-ı selbiye ve zikr-i kesîr, lâyık olduğu sıfatları zat-ı ülûhiyete isbattan ibaret olup nekaisi selbetmek isbât üzerine mukaddem olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm münacaatında teşbihi takdim buyurmuştur.
Çünkü; i'tikâdât-ı batıladan teberrî etmedikçe i'tikad-ı sahiha muvaffak olunamıyacağı cihetle enva-ı nekaistenVâcib Tealâ'yı tenzih etmek kemâlât-ı İlâhîye ile muttasıf olduğunu zikretmek üzerine mukaddem olduğu yine Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Rabbısına münacaatını beyandan sonra mes'ulünü is'âf buyurduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ قَدۡ أُوتِيتَ سُؤۡلَكَ يَـٰمُوسَىٰ (36)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm'ın duâsı üzerine Cenab-ı Hak «Ya Musa ! İstediğin şeyler muhakkak sana verildi» dedi.] ve kelâmına şunu da ilâve etti:

وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَيۡكَ مَرَّةً أُخۡرَىٰٓ (37)

[«Zat-ı Ülûhiyetime yemin ederim ki muhakkak vakt-ı aharda biz sana in'âm ettik.»]

إِذۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰٓ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰٓ (38)

[Şol zamanda ki o zamanda biz validene vahyolunacak şeylerin cümlesini ilham ettik ve ya Musa ! Seni muhafazaya ait olan her şeyi kemal-i dikkat ve ihtimamla validene bildirdik.] dedik ki:

أَنِ ٱقۡذِفِيهِ فِى ٱلتَّابُوتِ فَٱقۡذِفِيهِ فِى ٱلۡيَمِّ

[«Sen Musa'yı tahtadan yapılmış sandık içine koy, denize at» demekle senin muhafazanı validene tarif ettik.»]

فَلۡيُلۡقِهِ ٱلۡيَمُّ بِٱلسَّاحِلِ يَأۡخُذۡهُ عَدُوٌّ۬ لِّى وَعَدُوٌّ۬ لَّهُ ۥ‌ۚ

[«Ey Musa'nın validesi ! Sen Musa'yı denize misafir ver ki deniz onu bir sahile atsın, onu, bana ve Musa'ya düşman olan Firavun alsın» demekle denizde sana bir zarar olmıyacağını, akıbet selâmet bulacağını haber verdik.]

وَأَلۡقَيۡتُ عَلَيۡكَ مَحَبَّةً۬ مِّنِّى

[Ya Musa ! Senin üzerine benim tarafımdan bir muhabbet koydum ki o muhabbet sebebiyle seni görenler bir daha görmedikçe sabredemez bir halde idi.]

وَلِتُصۡنَعَ عَلَىٰ عَيۡنِىٓ (39)

[Ben o muhabbeti verdim ki sen benim gözümün önünde terbiye olunasın ve sana ne işlenirse benim murakabem altında işlemle.]

Yani; Musa Aleyhisselâm’ın ilticası ve bilkülliye Rabbına teveccühü ve tevfiz-i umur etmesi üzerine Allah-u Tealâ şeref-i hitabla teşrif ve şanına ta'zîm suretiyle buyurdu ki «Ya Musa ! Senin istediğin şeylerin cümlesi sana verildi, asla noksan kalmadı. Zira; duânız ihlâsa mukarin olduğundan dergâhımızda kabul olundu. Çünkü ihlâs üzere irâd olunan duâ elbette makbuldür. Binanealeyh; metalibiniz tamamiyle husul buldu. Zat-ı Ülûhiyetime kasem ederim ki merre-i uhrâda ve bundan evvel sizin üzerinize biz muhakkak ihsan etmiştik şol zamanda ki o zamanda biz validene vahyolunan şeyi ilham ettik ve «Sen Musa'yı ağaçtan mamul tabut yani sandık içine koy, denize at, korkma. Halikına tefvîz-i umur et. Zannetme ki denizde garkolur. Zira; hafız-ı hakiki onu hıfzeder» demekle validene cesaret verdik ve senin muhafaza olunacak hususlarını ona ilham tarikıyla ta'lim ettik. Emrimizi telâkki ettikten sonra validen dülgere sandığı yaptırdı ve seni mütevekkilen alellâhi Tealâ Nil suyuna vaz'etti. Biz de seni helakten muhafaza ettik». Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'a ni'metlerini bu suretle ta'dâd buyurdu ki sualinin kabulüne kalbi mutmain olsun. Vâcib Tealâ tekrar Musa Aleyhisselâm'a hitabederek buyurdu ki «Validene dedik ki at Musa'yı denize. Deniz onu bir sahile atsın. Çünkü denizin âdeti; içinde olan şeyi bir kenara atmaktır. Deniz sahile çıkarınca nâs görür bana ve Musa'ya düşman olan Firavun, Musa'yı alır terbiye eder» demekle valideni tesliye ettik ve benim tarafımdan kemal-i kuvvet ve kudretimizle senin üzerine muhabbetimi vaz' ettim ki bizzat Firavun'da hasıl olan şevk ve muhabbet seni ihlâk etmekten onu men' etti ve haremi (Asiye) sizi oğul ittihaz etti. Binaenaleyh; Firavun'un sarayında büyüdün, benim murakabem altında gözümün önünde terbiye olunman için senin üzerine muhabbet verdim ki düşmanın yedinden halâs olasın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın duâsını kabulünü beyanda daha sual vuku' bulmadan evvel Musa Aleyhisselâm tarafından bir çok riayetini beyanla sualinin kabul olunduğunu te'kid buyurmuştur, şu ni'metler Musa Aleyhisselâm tarafından kisible olmayıp belki yalnız Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı ile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak minnet lafzıyla beyan buyurdu ki mahzâ lutf-u İlâhî olduğunu müş'irdir. Çünkü; emr-i nübüvvet kisbî değildir, ancak ihsan-ı İlâhîdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm hakkında vaki olan ihsanlarını mahzâ fazl-ı İlâhî olduğunu müş'ir olan minnet lâfzıvla beyan buyurmuştur.
Hz. Musa'nın validesi Nebi ve Resûl olmadığı cihetle bu âyette v a h y ile murad; Musa Aleyhisselâm'in validesinin menâmında gördüğü bir rüya-yı sadıkadır. Bu rüya sebebiyle kendine itminan hasıl olarak Musa Aleyhisselâm'ı tabuta koyup denize bırakmıştır. Yahut vahyile murad; Firavun'un zulmünden Musa Aleyhisselâm'ı kurtarmak hususunda teemmül ve tefekkürden sonra ilham tarikıyla validesinin kalbinde hasıl olan re'y ü tedbirdir. Yahut Musa Aleyhisselâm'dan evvel geçen enbiyadan bazıları ayniyle vak'anın vukua geleceğini haber verdiler ve bu haber Musa'nın anasının kulağına gelmiş ve onunla amel etmiştir. Buna nazaran vahyile murad; hakiki vahiydir. Fakat evvel geçen enbiyadan bir zata vahiydir. Yahut Cenab-ı Hak beşer suretinde bir melek gönderdi, o melek Musa Aleyhisselâm'ın muhafazasını validesine ta'lim ettiğinden Vâcib Tealâ vahyettik buyurmuştur. Fakat meleğin gelmesi nübüvvet tarikıyla değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak müteaddit âyetlerde Resûlun ve Nebinin ancak ricalden olduğunu beyan buyurduğuna binaen nisvândan nebî olmadığına ulema hükmetmişlerdir.
Bu âyette (يم) ile murad; Nil nehridir. Çünkü y e m ; denize ıtlak olunduğu gibi büyük nehire de ıtlak olunur. Binaenaleyh; y e m le murad; nehr-i Nil'dir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın validesi ta'lim-i İlâhî veçhüzere tabutun içine pamuk döşer ve tabutun yarıklarını ziftle sıvar. Oğlunu sandığın içine kemal-i ta'zimle yatırdıktan sonra Nil nehrine bırakıp Allah'a emanet eder. Nehr-i Nil'in Firavun'un sarayına giden şubesi tabutu alır Firavun'un sarayına götürür. Firavun'un sarayında Nil emr-i İlâhî veçhüzere tabutu sahile bırakır. Firavun veyahut etbaından biri görür alır. Firavun sahile karşı bir köşk üzerinde haremi (Asiye) ile beraber oturup tenezzüh ederken Musa Aleyhisselâm onun huzurunda şemsin tulûuyla beraber tulü' etmiştir.
Firavun küfürle Allah'a ve katletmek kasdıyla Musa Aleyhisselâm'a düşman olduğu için âyette Firavun'un adaveti sarahaten beyan olundu.
Şu vak'a ne garib kudret-i kaahire ve ne acîb ibretengîz kıssadır ki Firavun Musa Aleyhisselâm'ın neş'etine mani' olmak için Benî İsrail'in hanelerini bekletip doğan çocuklarını öldürdüğü bir zamanda Musa Aleyhisselâm onun kucağına atılıyor, alıp bağrına basıyor, ebeveyninden daha ziyade bir şefkatle himayesine çalışıyor ve âkibet kendisinin felâketine de sebep oluyor.
Cenab-ı Hakkın Musa Aleyhisselâm'a hîn-i sahavetinde vaki' olan ihsanından birisi; validesine ilhamla tabut içinde muhafaza buyurup Firavun'un ihlâk etmesinden ve nehr-i Nil'e gatk olmasından halâs etmesidir. İkinci ihsanı; Musa Aleyhisselâm'a Muhabbet verip Firavun gibi bir düşmana teslim etmesidir. Çünkü; Firavun Benî İsrail'den doğan oğlan çocuklarını katletmeye kemal-i hırsıyla beraber Musa Aleyhisselâm kendi kucağına vardığı halde yüzünü görünce vechinde olan letafet ve gözlerinde olan melâhattan Firavun'a akseden muhabbet-i zaruriyye sebebiyle ibkâsına emir vermek, kendi sarayında kendi eliyle besleyip büyütmek mahza Allah'ın lutf u inayetinden başka bir şey değildir. Üçüncü ihsanı; Cenab-ı Hakkın ilmi ve hıfzı altında terbiye olmasıdır. Çünkü; (وَلِتُصۡنَعَ عَلَىٰ عَيۡنِىٓ) demek
(على علم منى) yani «Benim ilmim üzere terbiye olman için ben muhabbet verdim ve Firavun'un sarayına gönderdim» demektir.
İşte Hz. Ali'nin (اذا اجل القدربطل الحذر) yani «Kader zuhur edince hazer batıl olur» buyurduğu kelâm-ı münifinin meali bu vakada pek ra'nâ zahir ve kader-i İlâhîye hiç bir şeyin hail olamadığı pek ziyade bahirdir. Firavun Musa Aleyhisselâm’ın zuhurundan ne kadar hazer etmişse de hiç tesiri olmamıştır.
Her ne kadar deniz erbab-ı temyizden olmadığı cihetle emri telâkki edecek liyakata malik değilse de Musa Aleyhisselâm’ın tabutunu bir kenarına atmasına irade-i İlâhîye tealluk ettiğinden denizin sahiline atılması Vâcibolduğundan denize emir suretinde ibraz olundu.
Cenab-ı Hak Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a muhabbetini zat-ı Ülûhiyetinin muhabbeti eseri olduğuna işaret buyurmuştur. Zira; muhabbetini Musa Aleyhisselâm'a ilkâ ettiğini beyan buyurdu. Allah-u Tealâ'nın muhabbet ettiği kimsenin herkesin kalbinde mahbub olacağına delâlet eden Ehâdis-i Celile olduğu gibi bu âyet dahi delildir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a ihsanından üçünü beyandan sonra dördüncü ihsanını beyan etmek üzere :

إِذۡ تَمۡشِىٓ أُخۡتُكَ فَتَقُولُ هَلۡ أَدُلُّكُمۡ عَلَىٰ مَن يَكۡفُلُهُ ۥ‌ۖ فَرَجَعۡنَـٰكَ إِلَىٰٓ أُمِّكَ كَىۡ تَقَرَّ عَيۡنُہَا وَِلاً تَحۡزَنَ‌ۚ

buyuruyor.

[Şol zamanda muhabbet ilkâ ettik ki 6 zamanda büyük hemşiren (Meryem) Firavun'un sarayı civarlarında yürüyor ve senin ahvalini terassut ediyordu. Firavun tarafından senin için bir emzikçi (Süt nine) aranıldığı vakitte vesâtat ve delâlet yoluyla hemşiren bu çocuğa kefalet edip «Her umuruna nezaret edecek ve emzirecek bir kimseye ben size delâlet edeyim mi?» dedi. Onlar da hemşirenin sözünü kabul ederek valideni istediler. Validen geldi seni emzirdi, memnun oldular, ücret verdiler. Binaenaleyh; validen seni görmekle gözleri nûrlansın ve kalbi rahat etmesi için seni validene reddedip zir-i himayesine vermekle hem sana hem de validene lutf u ihsan ettik ki senin firakınla mahzun olmasın. Ve sen ya Musa ! ahvalden hiç bir hale mahzun olma.] Zira; biz seni hıfzedici ve zarar verecek her şeyi senden def ediciyiz. Binaenaleyh; Firavun'un kahr u gazabından havf ve endişe edip mahzun olma.
Bu âyette işaret olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm Firavun'un sarayına dahil olup muhabbet-i İlâhîye eseri saray halkı, bilhassa Firavun ve haremi (Asiye) kemal-i muhabbetlerinden besleyip büyütmeye karar verdikten sonra emzikçiye ihtiyaç hissetmesine binaen bir çok emzikçi kadın getirmişlerse de hiç birisinden emmediği cihetle muzdarip oldukları Mısır ahalisine şayi olması üzerine hemşiresi (Meryem) ahvali tarassut etmek üzere çıkıp aldığı malûmatı validesine getirmek üzere Firavun'un sarayı civarında gezerken emzikçi arayanlara «Ben size bir iyi emzikçi haber vereyim mi?» deyince sözünü dinlediler, haber verdiği kadını getirmesini emrettiler. Validesini aldı getirdi. Musa Aleyhisselâm da validesinin memesinden emdi. Saray halkı şen ve şadumân oldular ve validesinin terbiyesine teslim ettiler ve bu suretle cümlesinin rahat olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyuruyor.
Hulâsa;Vâcib Tealâ murad ettiği şeyin esbabını hazırlar fehvasınca Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın hayatını murad buyurduğu, hemşiresinin takibine memur ettiği, hemşiresi de validesinin sütünü emzirmeye delâlet edip aile-i Firavni ikna' ettiği, validesine Musa Aleyhisselâm'ı teslim ettikleri, bu vesileyle validesinin gözleri rahat edip ah ü eninden vazgeçtiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm' a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere :

وَقَتَلۡتَ نَفۡسً۬ا فَنَجَّيۡنَـٰكَ مِنَ ٱلۡغَمِّ وَفَتَنَّـٰكَ فُتُونً۬ا‌ۚ فَلَبِثۡتَ سِنِينَ فِىٓ أَهۡلِ مَدۡيَنَ ثُمَّ جِئۡتَ عَلَىٰ قَدَرٍ۬ يَـٰمُوسَىٰ (40) وَٱصۡطَنَعۡتُكَ لِنَفۡسِى (41) ٱذۡهَبۡ أَنتَ وَأَخُوكَ بِـَٔايَـٰتِى وَِلاً تَنِيَا فِى ذِكۡرِى (42)

buyuruyor.

[Ya Musa ! Sen hataen bir nefis öldürdün. Biz seni katil gussasından kurtardık ve enva-ı belâya ile mübtelâ kıldık. Ba'dehû sen (Medyen) ahalisi içinde çok seneler ikamet ettikten sonra sen ilimden, maldan ve sinninden miktar-ı muayyen üzerine geldin ve ben kendi zatıma halife olmak üzere risaletime seni ihtiyar ettim. «Sen ve biraderin sıdk-ı da'vanıza delâlet eden âyetlerimizle gidin. Bizim evâmir ve nevâhî üzerine müştemil olan vahyimizi tebliğde asla yorulmayın ve kusur etmeyin» dedik.]

ٱذۡهَبَآ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ إِنَّهُ ۥ طَغَىٰ (43) فَقُوِلاً لَهُ ۥ قَوۡلاً۬ لَّيِّنً۬ا لَّعَلَّهُ ۥ يَتَذَكَّرُ أَوۡ يَخۡشَىٰ (44)

[İkiniz, beraber gidin Firavun'a. Zira Firavun; tuğyan etti. Onu da'vet için huzuruna vardığınızda gayet mülayim ve yumuşak söyleyin. Me'mul ki kelâmınızı tezekkür ve tahkik etmekle iman eder veyahut havf ü haşyet eder.]
Yani; Ya Musa ! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur. Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle münazaa eden kıbtîyi --Firavun'un ekmekçisidir-- bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı senin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dünyaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete müsaade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicretinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa ! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine geldin, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi hamil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa ! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkma delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Harun ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Rabbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle azgın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona gayet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sözünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle veyahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz.
Zalim ve gaddar olanların va'zda galiz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gaddara mülayim söylemelerini emretmiştir.
Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile k a v ' l - i l e y y i n le murad; menafiini beyan ve meşveret suretinde arz-ı keyfiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab etmektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas). (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı terbiyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle da'vet etmelerini Vâcib Tealâ tavsiye etmiştir.
Bu âyette (لعل) kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir.Vâcib Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vâcib Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kat'i surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resûl göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz Firavun'un tezekkür ve haşyet ederek iman edeceğini ümit eder olduğunuz halde gidin, da'vet edin. Zira; mübaşeret ettiği şeyin husulünü ümid eden kimse o işin husulüne sa'yeder ve ümitsiz olan kimse yorulur, o işi bırakır. Binaenaleyh; siz ümit ederek gidin ki davette fütur etmiyesiniz.] demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran (لعل) kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır.
Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle
Firavun'u imandan menetmiştir.
Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasihatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un da'vet edilmesine dair vürud eden emr-i İlâhî üzerine Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın vaki' olan istirhamlarını beyan etmek üzere:

قَاِلاً رَبَّنَآ إِنَّنَا نَخَافُ أَن يَفۡرُطَ عَلَيۡنَآ أَوۡ أَن يَطۡغَىٰ (45)

buyuruyor.

[Cenab-ı Hak gidin Firavun'u mülâyemetle da'vet edin deyince Musa ve Harun Aleyhisselâm «Ey bizim Rabbimiz ! Bizim da'vetimiz üzerine Firavun bizim üzerimize ukubetini ta'cîl edip da'veti itmam ettirmemesinden veyahut tuğyan edip senin hakkında lâyık olmadık sözleri söylemesinden korkarız» dediler.]

قَالَ ِلاً تَخَافَآ‌ۖ إِنَّنِى مَعَڪُمَآ أَسۡمَعُ وَأَرَىٰ (46)

[Allah-u Tealâ onlara «Firavun'dan korkmayın. Zira; benim inayetim sizinle beraberdir. Binaenaleyh; sizin ve onun sözlerinizi işitir ve ahvalinizi görürüm» dedi.] ve kelâmına şunu da ilâve ederek dedi ki:

فَأۡتِيَاهُ فَقُوِلاً إِنَّا رَسُوِلاً رَبِّكَ فَأَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ وَِلاً تُعَذِّبۡہُمۡ‌ۖ

[«Benim muavenetim sizinle beraber olunca Firavun'un meclisine gelin ve deyin ki "Ey Firavun ! Biz senin Rabbının Resûlleriyiz. Binaenaleyh; bizimle beraber Benî İsrail'i gönder ve esaret ten kurtar, onlara azap etme" demekle evvelen Benî İsrail'in halâsini teklif edin.»]

قَدۡ جِئۡنَـٰكَ بِـَٔايَةٍ۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۖ

[Zira; «Rabbın Tealâ tarafından mu'cizeyle geldik şu halde sözümüze itaat lâzımdır.»]

وَٱلسَّلَـٰمُ عَلَىٰ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلۡهُدَىٰٓ (47)

[«Dünya ve âhirette selâmet; doğru yola ittiba eden kimseler üzerinedir» demekle doğru yola ittiba etmesini tavsiye edin.] ve deyin ki:

إِنَّا قَدۡ أُوحِىَ إِلَيۡنَآ أَنَّ ٱلۡعَذَابَ عَلَىٰ مَن ڪَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ (48)

[«Azabın, Resûlleri tekzip eden, da'vetlerine arkalarını dönüp icabet etmeyen kimseler üzerine olacağı bize vahyolundu» demekle Firavun'u tehdit edin.]
Yani; Biz Musa ve Harun'a, Firavun'a gidip da'vet etmelerini emredince onlar mukteza-yı beşeriyet Firavun'dan korkularına binaen bize iltica ederek dediler ki «Ey bizi envai ni'metleriyle terbiye eden Rabbımız ! Firavun'un alelacele bize eziyet ve katletmesiyle ifrat edip da'vetimizi itmama müsaade etmemesinden veyahut senin zat-ı Ülûhiyetine lâyık olmadık şeyler isnadına azgınlık edip ve bize zulm ü udvanda haddini tecavüz etmesinden korkarız» demekle istirhamda bulundular. Onların bu ilticalarına karşı tesliye tarikıyla Vâcib Tealâ dedi ki «Korkmayın. Zira; siz risaletinizin vazifesini edâ ederken benim ilmim ve kudretim sizinle beraberdir. Hatta sizin ve onun kelâmını işitir, ahvalinizi görür ve bilirim. Her ne zaman size tuğyan etmek murad ederse biz onu meneder sizi zarardan muhafaza ederiz. Binaenaleyh; siz onun huzuruna varın, onun azametinden ve mehabetinden asla, perva etmeyin. Kemâl-i şecaat ve salabetle deyin ki [Biz senin Rabbın tarafından Resûlleriz. Senin halini ıslâh, menfeat ve mazarratını beyan ve seni din-i Hakka da'vet için geldik. Şu hâlde sözümüzü dinle, Yakub Aleyhisselâm'ın evlâdlarını bizimle beraber gönder. Bir takım zulm ü gadirle onlara azabetme. Çünkü; senin edası müşkül tekâlifinden ve evlâdlarını kati ü ihlâk etmenden bîzâr ve dilgîr olduklarından evvelâ onları yed-i esaretinden kurtar. Zira; Biz muhakkak Rabbın Tealâ tarafından mu'cizeyle geldik. O mu'cize bizim davamızın sıdkına delâlet ettiği gibi seni enva-ı ni'metleriyle terbiye eden Rabbın Tealâ’nın kudret-i kahiresine de delâlet eder. Eğer lâyıkıyla düşünürsen kibr ü inadı terkle iman edersin, iraden ve ihtiyarın kendi elindedir. Zira; dünyada ve âhirette selâmet ve mihan ü meşakkattan emin olmak, hidayete ve doğru yola tebaiyyet edip heva ve hevese tebaiyyeti terkedenlere varid ve nazildir. Allah'tan tevfik; ancak onlar içindir. Ey Firavun ! İyi bil ve düşün ki azab-ı âhiretin âyâtı ve enbiya-yı izamı tekzib edip yüz çeviren kimseler üzerine nazil olacağı ve onların etrafını ihata edeceği muhakkak bize vahyolundu. Şu halde sen tereddüt etme, bize iman et ey Firavun !] diyerek kemal-i cür'et ve şecaatla Firavun'u da'vete başlayın, Firavun'un şevketinden ve mehabetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Hz. Musa ve biraderi Harun'a emir verdi.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Vâcib Tealâ'nın emrinden sonra Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın tekrar istirhâmâtta bulunmaları ve Firavun'dan havf ettiklerini beyan etmeleri, emr-i İlâhînin fevrî olmamasına delildir. Eğer fevrî olsa derhal imtisal ederler, emir üzerine söz söylemezlerdi.
İ f r a t ile murad; Firavun'u, etbaının ve vükelâsının tahkik etmeden Musa ve Harun Aleyhimesselâm'a azap etmeye sevketmeleridir. Resûllerin da'vetini dinleyip hakikatini anlamadan azap ve eziyet etmeye sevkedecek kimselerdir? Ya şeytan veyahut kibr ü gururu ve riyasete muhabbeti olanlar veyahut Kıbtîden vükelâsıdır.
VâcibTealâ'nın ibtida leiynetle da'vet etmelerini emretmesine bu âyetteki gılzat münafî değildir. Zira; evvelen mülayemetle da'veti kabul etmeyip temerrüd edince saniyen gılzat etmek âdet olduğundan Firavun mülayemetle nasihati dinlemeyince gılzat ettiler.
Bu âyette dört cihetle gılzat vardır:
B i r i n c i s i ; risalet da'vasında bulunmak Firavun'u itaata da'vet etmektir. Zira cümle reayanın kendine mutî' olan padişahı itaata da'vet; elbette o padişah üzerine en ağır bir tekliftir.
İ k i n c i s i ; Benî İsrail'i yed-i zulmünden halâs etmesini teklif, mülkünde noksanı tekliftir. Çünkü; Firavun'un saltanatı her halde Benî İsrail'in bakasına muhtaç idi. Zira; bütün umur-u şakkayı onlara gördürürdü.
Ü ç ü n c ü s ü ; Firavun'a «Benî İsrail'e azap etme» demeleridir. Çünkü; «Sen onlara azap etme» demek «Sen zalimsin; zulmü terket» demektir.
Dördüncüsü; «Biz: sana delille geldik» demek «Senin da'vana delilin yok» demektir. Bunların her cümlesi Firavun'u tekdir olduğundan gılzat manâsını müş'irdir.
Ehl-i imanın hidayet olan tarik-ı Hakka ittiba' ettiklerinden her halde selâmette olacaklarına bu âyet delâlet ettiği gibi kâfirlerin'zulmünden mü'minleri tahlîs etmek kâfirleri imana da'vetten ehem ve mukaddem olduğuna dahi delâlet eder. Zira Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın ilk teklifleri; Benî İsrail'in halâsları oldu. Eğer zalim yedinden mü'min-i mazlumu tahlis etmek mukaddem olmasaydı ibtidâen bunu teklif etmezlerdi.
Bu âyette â y e t le murad; cins-i mu'cize olup aza ve çoğa şamil olduğundan âyetin iki olmasına münafi değildir. Çünkü; «biz âyetle geldik» demek «mutlaka mu'cizeyle geldik» demektir.

***
Vâcib Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rabbın tarafından Resûlleriz» deyince Firavun'un kelâًِmını beyan etmek üzere :

قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يَـٰمُوسَىٰ (49)

buyuruyor.

[Firavun, Musa ve Harun Aleyhisselâm'a «Siz Resûl olunca Rabbınız kimdir? Ya Musa !» dedi.]

قَالَ رَبُّنَا ٱلَّذِىٓ أَعۡطَىٰ كُلَّ شَىۡءٍ خَلۡقَهُ ۥ ثُمَّ هَدَىٰ (50)

[Firavun'un şu sualine cevapta Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı kaadirdir ki o zat her şeyin suretini ve şeklini ve mümkün olan kemaline muvafık a'zalarını verdi. Sonra vermiş olduğu sıfat ve şekil ve azalarını nasıl isti'mâl edip ne yolda rahat edeceğinin yollarını gösterdi» demekle Firavun'a gayet muhtasar ve cemi' mevcudatın ahvalini izah ederek cevap verdi ve cevabında herkese her şeyi verenin Allah-u Tealâ olduğunu Firavun'a tefhim etti.]

قَالَ فَمَا بَالُ ٱلۡقُرُونِ ٱِلاًولَىٰ (51)

[Firavun Musa Aleyhisselâm'ın cevabı üzerine «Hal ü şan senin dediğin gibi olunca ya Musa ! Bundan evvel geçen ümmetlerin halleri nedir? Seâdet midir veyahut şekavet midir?» dedi.]

قَالَ عِلۡمُهَا عِندَ رَبِّى فِى كِتَـٰبٍ۬‌ۖ ِلاً يَضِلُّ رَبِّى وَِلاً يَنسَى (52)

[Musa Aleyhisselâm Firavun'un sualine cevapta «Kurun-u filânın hali Rabbımın indinde levh-i mahfuzda sabittir. Zira; Rabbım hiç birinde hata etmez, lâyıkıyla bilir ve hiç bir ferdini unutmaz. Binaenaleyh; her cümlesinin hali ind-i İlâhîde malûmdur» demekle gaibe ilmi olmadığını beyan etti.]
Yani; Musa Aleyhisselâm’ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbımz kimdir? Ya Musa !» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi Resûl gönderen nasıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyorum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle beraber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esbabını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehinde istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetlerini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nın elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heveslerine ittibâ ile dalâlette midirler?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rabbım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zira; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab etmişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Musa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleyhisselâm’ın lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm’ın lisanında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Musa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatındandır.
Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sahibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Musa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve delâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîlerden midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, yahut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr edenlerden midir, yahut hulûliye taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr edenlerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'ın cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştemil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcudatın esrarını, ahvalini, meratibini ve her birinin bir mucide muhtaç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâllerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve sineklerin menafi'lerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ VâcibTealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatını tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dünyaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i îlâhîyeyledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir.
Musa Aleyhisselâm,Vâcib Tealâ'nın kuvvet ve kudretini beyan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa ! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbında kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce daha ziyade delâil zikriyle halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsın zihnini tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu beyanla sadedin harici olduğunu, Firavun'a tefhim ile terzil etmiştir.

***
Vâcib Tealâ, Musa Aleyhisselâm, Firavun'un sualine cevaptan sonra delilini takviyeye avdet ettiğini alâtarikil hikâye beyan etmek üzere :

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ إِلاًرۡضَ مَهۡدً۬ا وَسَلَكَ لَكُمۡ فِيہَا سُبُلاً۬ وَأَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَخۡرَجۡنَا بِهِۦۤ أَزۡوَٲجً۬ا مِّن نَّبَاتٍ۬ شَتَّىٰ (53)

buyuruyor.

[Bizim Rabbımız şol zatı eceli ü â'ladır ki sizin için yer yüzünü karargâh kıldı. Binaenaleyh; yer üzerinde istirahat ediyorsunuz ve sizin için yer yüzünde tarîkler ve yollar açtı ki siz istediğiniz zaman yollara sülük eder, maksadınıza vasıl olursunuz ve o yollarla yaz aylarında dağlara çıkar, kış vaktinde sahillere inmekle suhulet üzere imrâr-ı evkaat edersiniz, Allah-u Tealâ semadan yağmur sularını inzal etti, o sular sebebiyle Biz Azîmüşşân arzdan lâ-yüad velâ yuhsâ müteferrik otlar bitirdik ve enva-ı adidede çiçekler meydana getirdik ki onların renkleri muhtelif, lezzet ve şekilleri başka başkadır.] Zira; bazıları insanın, bazıları da hayvanât-ı sairenin menafiine elverişlidir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile insanın ekser rızkı hayvanâtın sa'yi ile husule geldiğinden hayvanâtın rızkı dahi insanların rızkı cümlesinden olduğu halde hayvanların rızkı insanların rızkının gayrıdır. Zira; onların rızkı insanın rızkına muhaliftir. Binaenaleyh; insanla hayvanat-ı sairenin rızkı beyninde iştirak yoktur.
Otların bir topraktan muhtelif suret ve heyette ve taam ü lezzette zuhur etmesi fail-i muhtarın vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet eder. Zira; Tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat eseri olsa renk, şekil ve- tad bakımından bir olması lâzım gelirdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez, iktiza-yı tabiat neyse o minval üzere olmak icabederdi. Şu halde muhtelif surette zuhur etmesi fail-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delil-i kâfidir.
Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet (فَأَخۡرَجۡنَا) cümlesine varıncaya kadar Hz. Musa'nın kelâmı ve Firavun'a ikinci bir cevabı olduğu gibi dünya yüzünde yolların insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğunu dahî beyan etmiştir. Şu halde bu ni'metin şükrünü edâ; o yollarda insanlara ve hayvanlara ezâ verecek, mürur u ubûra mani' olacak arızaları kaldırmak ve rahatla gidip gelmeye elverir surette tamir etmek ve insanlara suhulet göstermekle olacağından yolların imarı insanlar için bir vazife-i mühimme olduğu beyan olunmuştur. Otların ve ağaçların bazısı bazısıyla izdivaç, ve zevç, zevce gibi birbirine mukarin olduğundan ezvâç denilmiştir. Meselâ hurma ağacının erkeği dişisiyle ve kezalik incir ağacının erkeğinin tohumundan aşılanmayınca meyve vermediği erbabına malûmdur. Şu halde nebatatta dahi izdivaç müşahade olunduğu münker değildir. Otların ve ağaçların her birinden maksat menfeat ve garaz başka başka olduğundan nebatatı; müteferrik yani dağınık manâsına olan ş e t t â ile tavsif buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ yağmur sularıyla halkettiğini beyan ettikten sonra nebatattan maksadı beyan etmek üzere :

كُلُواْ وَٱرۡعَوۡاْ أَنۡعَـٰمَكُمۡ‌ۗ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأَيَـٰتٍ۬ لِّأُوْلِى ٱلنُّهَىٰ (54) مِنۡہَا خَلَقۡنَـٰكُمۡ وَفِيہَا نُعِيدُكُمۡ وَمِنۡہَا نُخۡرِجُكُمۡ تَارَةً أُخۡرَىٰ (55)

buyuruyor.

[Yiyin otlardan ve güdün hayvanlarınızı. İşte şu beyan olunan vechüzere yer yüzünü size karargâh kılmak, yollar açmak ve rahmetlerle otlar bitirmekte akıl sahipleri için kudret-i İlâhîyemize alâmetler vardır. Sizin cesetlerinizi topraktan halkettiğimiz gibi eeelinizin hitamında tekrar toprağa iade ederiz ve yevm-i kıyamette merrei uhrâdan hesap için sizi tekrar çıkarırız.]
Yani; Biz Azîmüşşân size «nebatatın meyve ve hububatından size lâyık olanını yiyin ve hayvanatınızı otlatın» diyerek izin verici ve mubah kılıcı olduğumuz halde enva-ı nebatatı ihraç etmekle sizin muhtaç olduğunuz zaman yemenize ve hayvanlarınıza yem etmenize müsaade ettik. Çünkü; hayvanlarınızın etinden, yününden ve üzerine binip seyr ü sefer etmenizden intifa ve istirahat ettiğiniz için onların maişetleri sizin üzerinize lâzım olduğu cihetle suhulet olmak üzere onları otlatmanıza mezun kıldık ki şu ni'metlerimize şükredesiniz. Zira; bunların cümlesinde akl ü iz'ân sahihleri için sâniin kudretine vazıh deliller vardır ki erbab-ı basiret onların her birinden ibret alır. Müteferrik otları menfeatleriniz için halk ettiğimizi görünce alâ tarîk-il cezim bilirsiniz ki sizi ibtidâen pederiniz Âdem Aleyhisselânı itibariyle topraktan hal kettik ve hayat-ı dünyanızı ifna ettikten sonra tekrar toprağa iade ve târe-i uhrâda hesap ve ceza için yevm-i kıyamette tekrar kabrinizden ihraç ederiz.
İnsanın topraktan halkolunduğunu beyanla Firavun'u tevazua da'vet ve ülûhiyetle onun beyninde münasebet olmadığına tenbih ile kibr ü gururdan feragat etmesi kendisine tavsiye olunmakla kibrin esre-i hamakat olduğu beyan olunmuştur. İnsanın topraktan halkolunması Âdem (A.S.) i'tibariyledir, yahut Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile insart nutfeden, nutfe de gıdadan, gıda da topraktan tehassül ettiği için insan topraktan denilmiştir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyette Firavun'u insafa ve hakkı kabule da'vet edecek ve Firavun'un zilletini kendine bildirecek azîm ni'metlerden bahsolunduğu gibi Firavun'un hamakatına dahi işaret olunmuştur. Çünkü iradesini hidayete sarfetmediği için ihtida edememiştir.
Cenab-ı Hak bu âyette arzın menafi-i adidesini beyan buyurdu ki insanlara döşek olmak, arz üzerinde yollar açmak, enva-ı nebatatı icad etmek, insanlara, hayvanlarına yem ve rızık kılmak, ibtidâen insanların arzdan halkolünmaları ve vefatlarında arza rücu' ile mahall-i istirahatları olması arzın menafiindedir. Hatta menafi-i kesiresi olduğundan Resûlullah (بروابالارض فابهابكم برة) buyurmuştur. Yani; «Toprağa iyilik edin. Toprak size iyilik edici» manâsınadır ki «ekip dikmek, yiyip içmek suretiyle arzın menafimden intifa' edin» demektir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'a Hz. Musa'yı gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un inad ve istikbâr edip görmüş olduğu âyetlerin küllisini tekzibe cür'et ettiğini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرَيۡنَـٰهُ ءَايَـٰتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَىٰ (56) قَالَ أَجِئۡتَنَا لِتُخۡرِجَنَا مِنۡ أَرۡضِنَا بِسِحۡرِكَ يَـٰمُوسَىٰ (57) فَلَنَأۡتِيَنَّكَ بِسِحۡرٍ۬ مِّثۡلِهِۦ فَٱجۡعَلۡ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكَ مَوۡعِدً۬ا ِلاً نُخۡلِفُهُ ۥ نَحۡنُ وَِلاً أَنتَ مَكَانً۬ا سُوً۬ى (58)

buyuruyor.

[Allah hakkı için biz Firavun'a âyetlerimizin küllisini gösterdik. Firavun âyetlerimizi tekzib ve iman etmekten i'raz etti, dedi ki; «Ya Musa ! Sihrin sebebiyle sen bizi toprağımızdan çıkarmak için mi geldin? Eğer bunun için geldinse elbette senin sihrinin mislini biz de getiririz. Şu halde bizim ve senin beyninde bir vakit ta'yin et ki o vakitte biz ve sen muhalefet etmiyelim. Düz ve herkesin göreceği bir mekânda imtihan olalım ki herkes görsün kimsenin şüphesi kalmasın.»] Firavun bu sözleriyle Hz. Musa'dan muahade talebinde bulundu.
Yani; biz Musa ve biraderi Harun'u Resûl olarak Firavun'a gönderdik. Onlar Firavun'u hakka da'vet ettiler ve zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki Resûller vasıtasıyla biz Firavun'a ve kavmine Resûllerimizin sıdkına delâlet eden Asâ, yedi beyzâ ve bunların müştemil olduğu alâmât-ı saire gibi âyetlerimizi ve mucizelerimizi muhakkak gösterdik. Fakat Firavun kemal-i kibr ü gururundan âyetlerimizin küllisini tekzible hakkı kabul edip iman etmekten imtina' ile âyetlere «sihirdir» demeye kadar cür'et etti, tekzibin keyfiyetini beyan ve halkın tağlitle vicdanlarını celbetmek üzere dedi ki «Ya Musa ! Diyar-ı gurbette şeyâtin-i ümmetten teallüm ettiğin sihrinle bizi uzun müddettir malik olduğumuz Mısır arazisinden çıkarmak ve kendin malik olmak mı istersin? Bize bunun için mi geldin? Bizim kuvvet ve kudretimizi görmüyor musun? Bizim bu kadar şevketimizle malik olduğumuz memleketimizden çıkarmaya nasıl cür'et edersin? Madem ki sihirle bize galebe etmek istiyorsun. Elbette biz de senin sihrinin mislini getirir, sana galebe ederiz. Biz mislini getirecek olunca sen bizimle kendi beyninde bir vakit tayin et ki biz ve sen asla hulfetmiyelim. O vakitte bir düz ve i'vicâcsız ve beynimizde müsavaat üzere bir mekânda bulunalım, herkes hünerini orada icra etsin ki haklı ve haksız belli olsun» demekle Musa Aleyhisselâm'ı mukaveleye da'vet etti.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Firavun, Hz. Musa'nın celâdetini görünce kavmine karşı kendinin zilletini bildirmemek için Musa Aleyhisselâm’ın da'veti hafî olmayıp belki maksadı ahaliyi memleketlerinden çıkarmak ve getirdiği mu'cizenin sihirden ibaret olduğunu beyanla kavminin gayret-i cahiliyelerini tahrike çalışmak ve Musa Aleyhisselâm’ın da'vası muhal olduğunu beyanla müdafaa için kavmine cesaret vermek istemiştir.
(مَكَانً۬ا سُوً۬ى) «Düz bir mahalde bulunalım ki iki tarafın hünerini herkes görsün, kimsenin şüphesi kalmasın, o mekân, mesafede size ve bize müsavi olmakla her iki taraf o mekâna razı olalım ki mekân hususunda aramızda niza' olmasın» demektir.
Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un; Musa Aleyhisselâm'dan korktuğuna ve muhik olduğunu bildiğine delil vardır. Zira «Sen bizi mülkümüzden çıkarmak için mi geldin?» demek; mülkünden korktuğuna delâlet eder. Zira; Firavun'un zu'mu gibi eğer bir sahir olsa mülkünden ihraç edemez. Zamanın ve mekânın ta'yinini Musa Aleyhisselâm'a havale etmesi de şaşkınlığına delâlet eder. Çünkü; kendi saltanat ve şevket sahibi ve reis-i hükümet bir padişah olduğu halde hakir gördüğü bir hasmına muhasamanın zamanını ve mekânını ta'yinini havale etmesi şaşkınlık eseridir.
***
Vâcib Tealâ Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a içtimâ' zamanını ta'yin etmesini havale ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisselâm’ın zamanı tayin ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ مَوۡعِدُكُمۡ يَوۡمُ ٱلزِّينَةِ وَأَن يُحۡشَرَ ٱلنَّاسُ ضُحً۬ى (59)

buyuruyor.

[Firavun Musa Aleyhisselâm'a «İçtima' zamanını tayin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin vaadolunduğunuz zamanınız ziynetinizin günü olan bayram gününüzdür, o günde kuşluk vakti nâsın cemolunduğu zamandır» demekle içtimain zamanını ta'yin etti.]

فَتَوَلَّىٰ فِرۡعَوۡنُ فَجَمَعَ ڪَيۡدَهُ ۥ ثُمَّ أَتَىٰ (60)

[İçtimaın zamanı ta'yin olunup karar verilince Firavun Musa Aleyhisselâm'dan ayrıldı. Sihre müteallik hilelerini, sahirleri ve âletlerini cemetti, sonra ta'yin olunan mahalle geldi.]

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰ وَيۡلَكُمۡ ِلاً تَفۡتَرُواْ عَلَى ٱللهُِ ڪَذِبً۬ا

[Musa Aleyhisselâm sahirlere hitabederek «Helak sizedir. Allah'a yalan olarak iftira etmeyin, mu'cizelerine sihir diyerek muarazaya kalkışmayın» dedi.]

فَيُسۡحِتَكُم بِعَذَابٍ۬‌ۖ

[«Eğer iftira ederseniz Allah-u Tealâ, hiç biriniz kalmadan sizi ihlâk eder. Şu halde iftira etmeyin ki ihlâk etmesin» demekle nasihat etti.] ve sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki:

وَقَدۡ خَابَ مَنِ ٱفۡتَرَىٰ (61)

[«Halbuki iftira eden kimse hâib ü hâsir oldu.»] Yani iftira eden zarar gördü.

فَتَنَـٰزَعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَهُمۡ وَأَسَرُّواْ ٱلنَّجۡوَىٰ (62)

[Musa Aleyhisselâm'ın bu sözü üzerine sahirler beyinlerinde kendi işlerinde münazaa ve müşavere ettiler, fısıltılarında gizlediler ve kendi aralarında Musa Aleyhisselâm'ın sözü sahir sözü olmadığına karar verdiler.]

Yani; Firavun Musa Aleyhisselâm'a «İçtimâ zamanını ta'yin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin zamanınız, ziynetinizi izhâr için içtima' ettiğiniz bayram gününüzdür. Zira; bayram günü â'lâ ve ednâ içtimâ' eder, muarazayı herkes görür ve o günde kuşluk vakti nâs cemolunur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu minval üzere zamanı ta'yin etmesi üzerine Firavun, Musa Aleyhisselâm'dan mufarakat etti. Memleketlerine hususî adamlar gönderdi ve meşhur sahirleri cemetti. Badehu ta'yin olunan zamanda mekân-ı muayyen vükelâsı, vüzerâsı, etbâ' ve â'vânı ve cem' etmiş olduğu sahirlerle beraber geldi. Ahali tamamen hazır olduktan sonra Musa Aleyhisselâm şefkat-i nübüvvet icabı nasihat tarikıyla sahirlere hitaben «Ey sahirler ! Helâk-i azîm sizin içindir. Zira; Firavun gibi bir tâğînin emrine imtisalen hakka muaraza için geldiniz. Yalan olarak Allah'a iftira etmeyin. Eğer iftira ederseniz Allah-u Tealâ sizi azab-ı azîmle ihlâk eder. Halbuki cemi' ukalâ indinde sabit ve muhakkaktır ki iftira alellâh eden kimse haib ü hâsir ve helâk-i ebediyeyle helak olur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu kelâmı mücerret nasihat ve hasbeten lillâh söylenmiş bir söz olduğu için sahirlerin kalplerinde bir te'sir hasıl ettiğinden bu kelâmın doğru bir söz olduğunu bildiler. Binaenaleyh; sahirler istişareye başladılar ve işlerini beyinlerinde müşavere ettiler, gizli sözlerini de Firavun ve vükelâsından sakladılar ve bu kelâmın bir sahirden sudur etmeyip müeyyed minindillâh olan bir kimseden sudur ettiğini idrâk ettikleri için imana meyletmişlerse de Firavun'un satvetinden korktular. İşi muaraza akabine bıraktılar ki eğer Musa Aleyhisselâm galebe ederse iman edeceklerini beyinlerinde kararlaştırdılar.
Musa Aleyhisselâm içtimâin zamanını beyanla mekânı beyandan iktifa etmiştir. Zira ziynetin zamanım beyan; mekânı beyanı müstelzimdir. Çünkü; ekseriya bayram günlerinde içtimâ' ve şenlik mevkileri muayyen olduğundan mekânı tayine hacet görmemiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile y e v m - i z i y n e t le murad; bayram günüdür, yahut yevm-i nevruzdur, yahut yevm-i aşûradır. Herhangi gün olursa olsun Mısır ahalisinin ziynetlerini giyerek içtima' ettikleri bir gün olup zengin ve fakir o günde içtima' edecekleri için Hz. Musa o günü ve o günde içtimain gayet neşeli olan kuşluk vaktini ta'yin etmiştir ki zengin, fukara, yerli ye yabancı hep bulunsunlar ve yakından hâdiseyi ve galebe kimin yedinde olduğunu görsünler ve etrafa haberler dağılsın, Firavun'un hâdiseyi saklamaya mecali bulunmasın, hakikat nefs-i Mısır'da tezahür ettiği gibi etraf-ı memlekete dahi şayi' olsun ve hiç kimsenin şüphesi kalmasın.

***
Vâcib Tealâ sahirlerin müşaverelerinden sonra Firavun ve cemaatinin, sahirleri teşci' eylemek ve cesaret vermek için irad ettikleri nutuklarını beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ إِنۡ هَـٰذَٲنِ لَسَـٰحِرَٲنِ يُرِيدَانِ أَن يُخۡرِجَاكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِمَا

buyuruyor.

[Yevm-i içtimâda sahirler ve sair halk toplanıp meydan-ı muarazaya girişileceği zaman Firavun ve eşraf-ı memleket nutuklar irâd ettiler ve dediler ki «Ey Nâs ! Şu sizin gördüğünüz iki şahıs muhakkak sahirlerdir, sihirleriyle sizi topraklarınızdan çıkarmak isterler.»]

وَيَذۡهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ ٱلۡمُثۡلَىٰ (63)

[«Ve sizin indinizde cemi' mezahipten efdal olan mezhebinizi gidermek ve kendi mezheplerini yerine ikame etmek murad ederler» demekle halkın asabiyetini celbe çalıştılar.]

فَأَجۡمِعُواْ ڪَيۡدَكُمۡ ثُمَّ ٱئۡتُواْ صَفًّ۬ا‌ۚ

[«Musa ve biraderinin maksatları bu olunca siz hilenizi ve sihrinizi cemedin, sonra toplu olarak saf beste halinde gelin.»]

وَقَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡيَوۡمَ مَنِ ٱسۡتَعۡلَىٰ (64)

[«Ve bu gün âlî olan kimse muhakkak fevz ü necat bulur. Zira; düşmandan kurtulur ve memlekete sahip olur» dediler.]
Yani; Firavun ve vüzerası sahirlere hitaben «Musa ve Harun iki sahirlerdir, kendilerinin icâd ettikleri sihirlerle halkın gözünü boyayıp aldatmak isterler ve sihirlerinin, rabları tarafından mucize ve kendilerinin Resûl olduklarını iddia ediyorlar. Bundan maksatları; sihirleri sebebiyle sizi âbâ ve ecdadınızdan mevrûs olan arz-ı Mısır'dan çıkarmak ve sizi me'lûf olduğunuz vatanınızdan çıkardıktan sonra Mısır'ı istilâ etmek ve sizin efdal olan din ve mezhebinizi gidermek, âdet-i seniyeniz ve mertebe-i uzmânızdan sizi mahrum edip şeref ve haysiyetinizi ibtâl ve Benî İsrail'i sizin mertebenize çıkarmak ve onları memleketin eşraf ve a'yânı kılmak ve sizi onların mertebe-i mezelletine indirmek ve onları efendi, sizi hizmetkâr yapmakdır» demekle halkın ve bilhassa sahirlerin gazaplarını tahrike ve kanlarını galeyan ettirmeye çalıştılar. Çünkü; hîn-i muhasamada herkes kendi tarafının hamiyyetini tahrik ve şeceate sevkedecek makalelerle teşvik ve kendilerinin kuvvetinden ve hasımlarının za'fından bahsetmek âdettir, dediler ki «İşte şu söylemiş olduğumuz sözleri dinledinizse sihrinizin esbabını hazırlayın ve bir araya cemedin ki noksan bir şey kalmasın, sonra müctemî' olarak safla gelin. Zira; cem'i gafîrle gelmekte mehabet ziyade olduğundan hasmın ilzamı kolay olur» demekle sahirlerin programlarını tanzim ettiler ve en nihayet dediler ki «İşte bu gün son gündür. Zira; bu gün galebe eden kimse fevz ü necat bulacak ve düşmanından kurtulacak ve memlekete sahip olacaktır» Firavun ve vükelâsı bu sözleriyle son derece sa'yolunmasına işaret ettiler.
M ü s l â : Emselin ism-i tafdil müennesidir ve efdal manâsınadır. Yani; «sizin indinizde efdal olan dininizi giderip kendi dinlerini izhâr etmek isterler», demekle halkı din hususunda gayrete sevketmişlerse de kudretullah'a karşı tesiri olmamıştır.
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu kelâmı irâd eden sahirler olmak muhtemeldir. Buna nazaran âyet sahirlerin gizledikleri hafî müzakerelerini tefsir ve beyandır. Şu halde manâ-yı âyet: [Sahirlerin bazıları bazılarına suret-i hafiyyede dediler ki: «Bunlar iki sahirdir. Sihirleri sebebiyle sizi vatanınızdan çıkarmak ve cemi edyândan efdal olan dininizi ibtâl etmek isterler. Şu halde siz bütün kuvvetinizi cemedin ve bir kitle-i vahide olarak gelin. İşte bu gün galip olan kimse felah bulacaktır.»] Bunun içindir ki bu tedbirin son tedbir olduğunu ve bununla muvaffak olamazlarsa bundan sonra felah ümidi kalmadığını izhar etmişlerdir. Her kimin kelâmı olursa olsun Musa Aleyhisselâm'dan nâsı tenfirde mübalâğa ettiler. Çünkü; insanların vatanını sevmesi cibillîdir. Binaenaleyh; vatanından ihraç etmek gibi insana ağır bir şey olmadığından gerek Firavun ve gerek sahirler Musa Aleyhisselâm'dan ten fir için ahaliye «Sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dediler. İkinci merrede din ve mezhep meselesini ortaya attılar. Zira mezheb insanların gayretini tahrik etmekte vatandan daha ziyade müessirdir. Binaenaleyh; «mezhebinizi ibtâl etmek isterler» demekle nâsın Musa ve Harun (A.S.) a nefretlerini celbe çalıştılar. Yahut t a r î k a t la murad; Memleketin önde geleni, eşraf ve a'yânıdır. Binaenaleyh; «sizin büyüklerinizi mahvetmek isterler» demekle halkı galeyana şevkettiler. Çünkü; memleketin eşraf ve a'yânı sair ahaliye muktedabih olduklarından a'yân, ahalinin sülük edecekleri tarikat mesabesindedirler. Binaenaleyh tarikat; a'yân manâsına da olabilir.

***
Vâcib Tealâ sahirlerle Musa Aleyhisselâm içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَـٰمُوسَىٰٓ إِمَّآ أَن تُلۡقِىَ وَإِمَّآ أَن نَّكُونَ أَوَّلَ مَنۡ أَلۡقَىٰ (65)

buyuruyor.

[Meydan-ı muarazada halk içtimâ' edip Firavun ve sair eşraf sahirleri teşcî' için nutuklar irad edince sahirler «Ya Musa ! Emr-i hal ü şan ya senin asayı yere atmaklığın veyahut bizim evvelâ asalarım yere atan kimselerden olmamızdır. Bu ikiden hangisini ihtiyar edersen irade senindir. Binaenaleyh; ya sen başla veyahut biz evvel başlıyalım» dediler.]

قَالَ بَلۡ أَلۡقُواْ‌ۖ

[Musa Aleyhisselâm «Belki evvel siz asalarınızı ve iplerinizi yere koyun, başlayın» dedi.]

فَإِذَا حِبَالُهُمۡ وَعِصِيُّهُمۡ يُخَيَّلُ إِلَيۡهِ مِن سِحۡرِهِمۡ أَنَّہَا تَسۡعَىٰ (66)

[Sahirler sihirlerini meydana koyunca onların ipleri ve asaları sihirlerinden neş'et ederek Musa Aleyhisselâm'a sa'yeder ve hareket eder oldukları tahayyül olundu ve her birerleri yılan gibi yürür göründü.]

فَأَوۡجَسَ فِى نَفۡسِهِۦ خِيفَةً۬ مُّوسَىٰ (67)

[Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm korktu ve korkusunu nefsinde gizledi.]

قُلۡنَا ِلاً تَخَفۡ إِنَّكَ أَنتَ إِلاًعۡلَىٰ (68)

[Biz Azimüşşân «Ya Musa ! Korkma. Zira sen; onlardan â'lâ ve onlara galebe edeceksin» demekle korkusunu izale ettik.]
Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edince hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vükelâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yoktur. Elbette bu cem-i gaf îr sana galebe eder» dediler. Musa Aleyhisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra onlar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ipleri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm’ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti. Bu hali tehayyül edince Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa ! Sen onlara galip olacaksın» dedik.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i edebe riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti. Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güneşin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi göründüğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını işkâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi.
Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek değildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aleyhisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakkı izhar için emirdir. Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir cem-i gafîr olduğuna delâlet eder.
VâcibTeala Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve galebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-ı te'kitten (ان) nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet eden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak galebe edeceğine delâlet ettiğinden taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile verilmiş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a kuvvet-i kalb verdikten sonra mu'cizesini izhar etmek zamanı geldiğini beyanla izharını emrettiğini beyan zımnında :

وَأَلۡقِ مَا فِى يَمِينِكَ تَلۡقَفۡ مَا صَنَعُوٓاْ‌ۖ إِنَّمَا صَنَعُواْ كَيۡدُ سَـٰحِرٍ۬‌ۖ وَِلاً يُفۡلِحُ ٱلسَّاحِرُ حَيۡثُ أَتَىٰ (69)

buyuruyor.

[Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya hitaben «Kalbin mutmain olduktan sonra ya Musa ! Sağ elinde bulunan asanı yere kemal-i cür'et ve şeceatle at. Asla korku olmadığı gibi salabetine tezelzül arız olmasın, asanı bilâ perva yere koyunca sahirlerin bilcümle sihirlerini lokma etsin yutsun. Zira; onların yaptıkları suretler ve temsiller sahirin hilesi kabilindendir. Binaenaleyh; asla itibar yoktur. Zira; sahir herhangi mekânda sihrini getirse yanında muavin gerek bulunsun gerek bulunmasın hiç bir sahir felâhyâb olamaz» buyurmakla Musa Aleyhisselâm'a cesaret verdi.]
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette asanın alelade asalardan olmayıp belki beşer için künhüne vakıf olunmadık bir takım mübhem, acayib eserlere tabi' asa-yı muazzam olduğuna işaret ve şanına ta'zîm için ibhâma ve ta'zîme delâlet eden (مَا) lafzıyla (مَا فِى يَمِينِكَ) varid olmuştur. Yani «Ya Musa ! Sahirlerin sihrinin çokluğuna bakma. Zira; senin elinde bulunan asa her ne kadar bir tane ise de kudret-i ilâhiye ile onların cümlesinden büyüktür. Binaenaleyh onları yutacaktır. Sen telâş etme, hemen yere bırak» demektir.
Emr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm kemal-i şeceatle asa-yı mübarekesini yere bırakınca büyük bir ejderhâ olarak sahirlerin iplerini ve asalarını yuttu, ortada hiç bir şey kalmadı. Musa Aleyhisselâm asayı eline aldı halet-i asliyesine avdet etti ve o kadar sahirlerin alet ve edevatlarını yuttuğu halde sabıkta görülen cismine asla bir büyüklük arız olmadı.

***
VâcibTealâ sahirlerin bu, ancak alâmât-ı ilâhiyeden olup sihir olmadığını bilince derhal imana müsâreatle secdeye kapandıklarını beyan etmek üzere :

فَأُلۡقِىَ ٱلسَّحَرَةُ سُجَّدً۬ا قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ هَـٰرُونَ وَمُوسَىٰ (70)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm'ın mu'cizesi olan asadaki mehabet ve hal-i garabeti görünce zaman fevt etmeden sahirler Allah-u Teaâl'ya secde eder oldukları halde yere atıldılar ve asanın ayât-ı İlâhîyeden acîb bir mu'cize olup sihir olmadığını bildiler ve «Biz Harun ve Musa (A.S.) ın Rabbına iman ettik», demeleriyle imanlarını izhar ettiler.]

قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُ ۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡ‌ۖ إِنَّهُ ۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِى عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ‌ۖ

[Sahirler secde edip imanlarını izhar edince Firavun sahirlere hitaben «Ben size izin vermeden evvel Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa sizin şol büyüğünüzdür ki o size sihir ta'lim etti» demekle halka karşı sahirleri itham etmek istedi, tehdide başladı.] ve dedi ki:

فَلاًقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَـٰفٍ۬ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ فِى جُذُوعِ ٱلنَّخۡلِ وَلَتَعۡلَمُنَّ أَيُّنَآ أَشَدُّ عَذَابً۬ا وَأَبۡقَىٰ (71)

[«Sizin haliniz bu olunca elbette ben sizin elinizi, ayağınızı muhalif olarak yani birini sağından diğerini solundan keserim, elbette âleme ibret için sizi hurmanın dallarına asarım ve siz Musa'nın Rabbı ile benden hangimizin azabı şiddetli ve daha ziyade devamlı ve bakaası daha fazla olduğunu bilirsiniz» demekle üç cihetten tehdit etti.]
Yani; Musa Aleyhisselâm'ın mu'cizesini görünce sahirler taraf-ı İlâhîden olduğunu idrak ettiler. Hemen vakit geçirmeden kemal-i tevazu' ve ihlâsla secdeye kapandılar ve «Biz Harun ve Musa'nın Rabbına iman ettik» demekle Firavun'un itaatından çıkıverdiler, satvet ve saltanatından asla perva ve endişe etmediler. Firavun, sahirlerden bu hali görünce sahirleri tevbih ve tekdir tarikiyla «Siz Musa'ya iman ve sihrini teslim ettiniz. Ben size izin vermeden evvel imanınız hakkınızda büyük cinayettir, bu cinayeti irtikâbınızla benim indimde tahakkuk etti ki Musa size sihir talim eden üstadınız ve büyüğünüzdür. Tenhada ittifak ettiniz bu muaraza meydanına gelmenizin sizin beyninizde muvazaadan ibaret olduğu anlaşıldı. Hâl böyle olunca elbette ben sağ elinizi ve sol ayağınızı muhalif surette muhakkak keserim ve sizi hurma ağacının dallarına günlerce asarım. Fikrinde bana hıyanetlik olanlara ibret olsun, siz onun Rabbının azabından korkunuza binaen iman ettiniz. Elbette siz bilirsiniz; benimle Musa'nın Rabbından hangimiz azap yönünden şiddetli ve devamlıdır» demekle sahirleri ve sahirler gibi kalbinde imana meyli olanları tehdit etti.
Sahirler asa-yı Musa'nın yılana kalbolunmasının mu'cize olduğunu ne ile bildiler?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirler dört şeyle bildiler:
B i r i n c i s i ; Asanın hareketiyle bildiler. Çünkü; asanın hareketi harikulade olarak hileyle mümkün olmadık bir surette zuhur etmiştir.
İ k i n c i s i ; hileyle mümkün olamıyacak bir raddede asanın cesamet peyda etmesi kudret-i İlâhîyeyle olduğunu bilmişlerdir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Asada göz, kulak, ağız ve burun zuhur etmiştir ki hileyle gösterilir bir şey olmamasıyla bilmişlerdir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Asanın; onların aletlerini hep yutmakla beraber halet-i asliyesine avdetinde cüssesine asla cesamet arız olmamasiyle bilmişlerdir. Binaenaleyh; sahirler fenn-i sihrin tabaka-i ûlâsında olup Musa Aleyhisselâm yedinde zuhur eden harika fenn-i sihrin harici olduğunu bildiklerinden derhal iman ettiler. Sahirler bu halet-i acibeyi görünce şek, tereddüt ve teallül etmeden hemen tâib ü müstağfir olarak secdeye süratle kapandıklarını beyan için sür'ate delâlet eden (القى) kelimesi varid olmuştur.
Firavun'un rübûbiyet da'vasında bulunduğu için sahirler Harun'la Musa'nın Rabbına iman ettiklerini beyanla Firavun'un rübûbiyetini inkârlarına işaret ettiler.
Sahirlerin Firavun'a karşı bilâ perva, mele-i nâsta iman edivermelerini Firavun görünce sair ahalinin sahirlere iktidâ etmelerinden korktuğu için ahaliyi iğfal ve zihinlerini teşvişe müsâreat etmek düşüncesiyle sahirleri ithama kalkıştı ve dedi ki «Siz benden izin almadan iman ettiniz. Zira; Musa sizin büyüğünüz ve üstadnuzdır. Şu halde imanınız hakiki değildir. Tenhada vaki' olan bir ittifak neticesidir, yoksa sizin gösterdiğiniz gibi Musa taraf-ı İlâhîden Resûl değildir» demekle halka karşı sahirleri lekelemek ve itham etmek istedi ki sahirlerin imanı halka te'sir etmesin, Firavun bu şüpheyi irad ettikten sonra tehdide kalkıştı ki sahirleri imandan ve başkalarını iktidadan tenfîr etsin. Halbuki sahirler asanın hakiki bir yılana tebeddül edip ecsamın tağayyüründen sâniin vücuduna ve Hz. Musa'nın yedinde zuhur etmesiyle risaletine istidlal ederek derhal kemal-i tevazu' ile ubudiyeti lâyıkıyla edadan ibaret olan secdeye kapanıp bir çok mükâşefâta nail oldukları cihetle imanlarından dönmek ihtimali bulunmadığına binaen Firavun'un tehdidinin asla te'siri olmamıştır.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un tehdidinden sonra iman eden sahirlerin cevabını beyan etmek üzere :

قَالُواْ لَن نُّؤۡثِرَكَ عَلَىٰ مَا جَآءَنَا مِنَ ٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَٱلَّذِى فَطَرَنَا‌ۖ فَٱقۡضِ مَآ أَنتَ قَاضٍ‌ۖ

buyuruyor.

[Firavun'un tehdidine karşı sahirleı «Ya Firavun ! Biz sizi Mu sa'nuı beyanatından olarak getirdiği şey üzerine ve bizi halkeden Hâlık üzerine seni ihtiyar edemeyiz ve onlar üzerine elbette seni tercih etmeyiz. Binaenaleyh; bizim hakkımızda hükmedeceğin şey her ne ise onunla hükmet» dediler.]

إِنَّمَا تَقۡضِى هَـٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَآ (72)

[«Zira sen; ancak şu dünyada hükmedersin. Çünkü; âhirette hükmün nafiz olamaz.»]

إِنَّآ ءَامَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغۡفِرَ لَنَا خَطَـٰيَـٰنَا وَمَآ أَكۡرَهۡتَنَا عَلَيۡهِ مِنَ ٱلسِّحۡرِ‌ۗ

[«Biz Rabbımıza iman ettik ki bizim günahlarımızı ve sihirden olarak senin bizi icbar edip ikrah üzere işlettiğin şeyi mağfiret etsin.»]

وَاللهُِ خَيۡرٌ۬ وَأَبۡقَىٰٓ (73)

[«Halbuki Allah-u Tealâ herkesten hayırlı ve bakîdir.» Zira; sevap ve ceza cihetinden hayırlı ve azap cihetinden ebedîdir.] demekle Firavun'a katî cevab verdiler.
Yani; Firavun'un tehdidine karşı sahirler dediler ki «Ey Firavun ! Asa-yı Musa ve yed-i beyzâ gibi kudret-i İlâhîyeye delâlet eden mu'cizâttan bize gelen hak ve hakikat şu ki, bizi halkeden Allah-u Tealâ üzerine senin gibi asiyi elbette tercih etmeyiz ve tercih etmiyeceğimizi bizi halkeden Hallâka yeminimizle te'kîd ve takviye ederiz. Şu halde sen hükmedeceğin veçhile hükmet, işli-yeceğini işle, bildiğini elinden koyma. Bizim için imandan dönmek yoktur. Sen ey Firavun ! Ancak bu dünyada hükmedersin. Zira; hükmün dünyada nafizdir, âhirette te'siri yoktur. Dünya ise fâni ve her zaman zevale ma'ruz olduğundan azabının ehemmiyeti yoktur, bilcümle günahlarımızı ve senin bizi öğretmek ve amel etmek üzere ikrah ettiğin sihirden hasıl olan hatayı mağfiret etmesi için enva'ı ni'metleriyle bizi terbiye eden Rabbımıza iman ettik, dönücü değiliz. Zira; imanımız senin dediğin gibi sahte ve muvazaa değildir, belki delâil üzere ibtina edilmiş sabit ve muhakkak bir imandır. Zira; bizim iman ettiğimiz Allah-u Tealâ senden ve cümle masivâdan hayırlı ve bakidir, asla zeval yoktur».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirlerin imanlarının illeti; kendileri için zuhur eden hakikat ve mu'cizât-ı Musa'dan fehmettikleri emr-i âhirettir. Firavun'un onlara vaadi mücerret umur-u dünya olduğundan âhireti dünyaya değişmiyeceklerine işaret etmişlerdir. Çünkü; menafi-i dünya menafi-i âhirete hiç bir zaman muadil olamaz. Binaenaleyh; sahirler «bizim maksadımız; seâdet-i âhirettir, fâni olan hayat-ı dünya değildir. Dünyaca endişemiz yoktur. Bildiğin elinde, istediğini işle. Zira; âhiret için dünya zararını ihtiyar etmek bizim için ehvendir» demekle Firavun'u red ve emelinden me'yus ederek iki zarar cemolduğunda ehvenini ihtiyar kaidesine tevfik-ı hareket etmişlerdir. Sahirler sebkeden hatalarını ve Firavun'un ikrah ve icbar ettiği sihirden neşet eden günahlarını Rablarının mağfiret etmesi için iman ettiklerini beyan ettiler ki imanlarının mağfiretlerine sebep olacağını beyandır.
Fahri Râzi'de .beyan olunduğuna nazaran Firavun'un ikrahında dört ihtimal vardır:
B i r i n c i s i ; O zamanda sihir meşhur olduğundan padişahlar sihir ta'lim etmek için reayadan bir kısmını ayırırlar sihir öğrenmesine icbar ederler ve taallüm ettikten sonra talim etmelerine cebrederler ve kendi memleketlerinde en ziyade mahir sahirler bulunmasiyle iftihar ettiklerinden Firavun da sahirleri bu minval üzere cebrettiğini ve sihri kendi ihtiyarlarıyla ta'lîm ve teallüm etmediklerini sahirler beyan ettiler.
İ k i n c i s i ;' sahirlerin büyükleri yetmiş iki kişiden ibaret olup ikisi kıbtî, yetmişi Benî İsrail'dendi. Firavun'a «Musa'yı uyurken bize göster» demeleri üzerine Firavun Musa Aleyhisselâm'ı uyurken gösterdi ve gördüler ki Musa Aleyhisselâm'ın asası bekliyor. Sahirler «Musa sahir değildir. Zira; sahirin sihri uyku halinde batıl olur. Musa'nın asası ise uyku halinde maharetini icra ediyor. Buna muaraza mümkün değildir» demişlerse de Firavun muarazaya ikrah ve icbar etmiştir. Binaenaleyh; sihri icraya cüretleri kendi ihtiyarlarıyla olmayıp Firavun'un icbarıyla olduğunu beyanla sihirden nefret ettiklerini, Firavun'un cebâbireden bir zalim gaddar olduğunu beyanla tevbih etmişlerdir.
Ü ç ü n c ü s ü ; sahirler etraf-ı memleketten kerhen cemolunmuşlardır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Padişahın emri ikrahtır. Sahirler «biz gönlümüzle gelmedik, senin da'vetine icabetle kerhen meydan-ı muarazaya atıldık» demek istediler. Şu halde sahirler Firavun'u tekdir ve halka karşı terzil etmişlerdir.
Sahirler bir saat evvel Hakka muaraza ederken bir saat sonra Firavun gibi bir gaddara mukabele ederek meziyyet-i merdânelerini meydana koymakla seadet-i ebediyyeye nail oldular. Firavun'un sahirlere tehdidini ikâ' ederek ihlâk edip etmediğine dair âyette sarahat yoktur.

***
Vâcib Tealâ sahirlerin kelâmını beyandan sonra evvelen kâfirlerin ve saniyen müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّهُۥمَن يَأۡتِ رَبَّهُ ۥ مُجۡرِمً۬ا فَإِنَّ لَهُۥجَهَنَّمَ

buyuruyor.

[Hal ü şan eğer bir kimse Rabbısına günahkâr olarak gelirse onun için Cehennem vardır. Zira; tevbe etmeden huzur-u barîye cürmüne devam ederek gelince Cehennem ona ve emsaline mahsustur.]

لاً يَمُوتُ فِيہَا وَِلاً يَحۡيَىٰ (74)

[O mücrim Cehennemde vefat etmez ki istirahat etsin, intifa' edecek hayatı olmaz ki telezzüz etsin.] Çünkü; ölüm olsa ölür azaptan kurtulur. Hakiki hayat olsa Cehennemde olmaz, hayatından istifade eder.Gerçi Cehennemde hayat vardır velâkin intifa etmediğinden yok menzilindedir.

وَمَن يَأۡتِهِۦ مُؤۡمِنً۬ا قَدۡ عَمِلَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمُ ٱلدَّرَجَـٰتُ ٱلۡعُلَىٰ (75)

[Eğer bir kimse Rabbısına mümin olduğu halde gelir ve muhakkak amel-i salih de işlemiş olursa işte onlar için âlî dereceler vardır. Zira; imanla Cennete ve amel-i salihiyle derecelerine nail olur.]

جَنَّـٰتُ عَدۡنٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا إِلاًنۡہَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيہَا‌ۚ

[O dereceler ki ikamete mahal olan adin Cennetleridir, o. Cennetlerin altından nehirler akar, müminler o Cennetlerde ebedi kalacaklar ve derecelerinde arzuları veçhile istirahat edeceklerdir.]

وَذَٲلِكَ جَزَآءُ مَن تَزَكَّىٰ (76)

[İşte şu evsafı beyan olunan Cennetler habibim ! Günahlardan temizlenen kimselerin cezalarıdır.] Zira; günahlardan temizlendikleri için ezadan ve her türlü fenalıktan tahir olan Cennetler onların mahalleridir. Çünkü temiz mahal; temiz kimselere lâyıktır.

Yani; hal ü şan, bir kimse Rabbısına enva-ı küfrü ve zulmü ihtiyar ederek gelirse onun için Cehennem vardır, o kimse Cehennemde vefat edip ölmez ki azaptan kurtulsun ve diri dahi olmaz ki hayatından istifade etsin. Şu halde ebedi azap içinde kalacaktır.
(فَإِنَّ لَهُۥجَهَنَّمَ) cümlesi neticeyi ve bilcümle mücrimlerin hallerini beyandır ve takriri şöyledir : Meselâ, Zeyd-i âsî için Cehennem vardır. Zira; Zeyd-i âsî Rabbına mücrim olarak geldi. Rabbına mücrim olarak gelen kimse için Cehennem vardır. Şu halde zeyd-i âsî için de Cehennem vardır. Binaenaleyh; Cehennem; bilûmum âsîlere şamildir.
Bir kimse enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbına iman edici ve muhakkak amel-i salih işlemiş olduğu halde gelirse işte o mümin-i salihler için âlî dereceler vardır ki o dereceler altından nehirler cereyan eden adin isminde Cennetlerdir ve o Cennetlerde ehl-i iman ebedî kalıcılardır ve şu evsafı haiz olan Cennetler günahtan nefsini tathîr eden kimsenin cezasıdır. Yani; Rabbına kusur edenler için ebedî Cehennem olduğu gibi iman ve amel-i salih işli-yenler için dahi ebedi Cennetler vardır ki o Cennetler ferahfezadır ve bu Cennet nefsinin zekâtı olan kelime-i tevhide devam edenlerin cezasıdır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ’nın azabının ebedî ve Cennetinin bakî olduğunu tahkik için sevkolunmuştur, mücrimin halini beyanda takdim; azabının eşed olduğunu beyanla Firavun'u redde müsareat içindir. Derecât-ı âliyât; imanla amel-i salihi cemedenler için olunca âlî olmayan derecelerin ehl-i imandan günah sahiplerinin olacağına âyet delâlet eder.
Cehennemde ölüm yoktur velâkin hayat vardır. Fakat intifa' edecek bir hayat olmayıp lezzât-ı hayattan mahrum, ebedî mahzun ve derekât-ı Cehennem ile hayatı memattan daha aşağı olmayıp azapla imrar-ı evkât edeceğinden Cehennem'de hayat yok mesabesine tenzil olunarak Cehenneme giren kimse ölü olmadığı gibi diri de olmaz denilmiştir.

3319
***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'la Firavun beyninde vaki' olan mübahaseleri beyan ettikten sonra Musa Aleyhisselâm'a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasına dair emrini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِى فَٱضۡرِبۡ لَهُمۡ طَرِيقً۬ا فِى ٱلۡبَحۡرِ يَبَسً۬ا ِلاً تَخَـٰفُ دَرَكً۬ا وَِلاً تَخۡشَىٰ (77)

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki biz Musa (A.S.) ın zahirini ve batınını tehzîb ettikten sonra vahyettik ve dedik ki «Sen geceyle kullarımı al, Mısır'dan hareket et ki sen ve kavmin düşmanınız olan Firavun'un şerrinden halâs olasınız düşman sizi takip edip arkanızdan geldiğinde senin için umur-u muazzamada bir çok âsâr-ı garibelerini gördüğün asayı denize vurup kullarım için denizde kuru olduğu halde yol aç ki deniz sizin mürur u ubûrunuza mani olmasın. Sen düşmanın idrakinden ve denize garkolmaktan korkma.] Zira; Firavun sana yetişemediği gibi deniz dahi size zarar etmiyecektir. Binaenaleyh; denizden açılan yollardan sen ve kavmin bilâ perva gidin» demekle Musa Aleyhisselâm'a vahyile yol tedarikini emrettik.

Vâcib Tealâ âyetin mazmununa ihtimam için kasemle ibtidâ ve Firavun'un ef'âli kabîh ve Benî İsrail'in halleri merhamete şayan olduğuna işaret için zatına muzaf kılarak merhameti müş'ir olan ibâd lafzıyla ta'bîr buyurmuştur.
Firavun'un ve kavminin alelacele haberleri olup mümâneat etmemeleri için Vâcib Tealâ geceyle Mısır'dan çıkmalarını emretmiş ve yolda emniyet-i kâmile olduğunu dahi beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a çıkmak emrini verdiğini 3320 beyandan sonra Firavun'un Benî İsrail'in arkasını takip ettiğini beyan etmek üzere :

فَأَتۡبَعَہُمۡ فِرۡعَوۡنُ بِجُنُودِهِۦ فَغَشِيَہُم مِّنَ ٱلۡيَمِّ مَا غَشِيَہُمۡ (78)

buyuruyor.

[Firavun askeriyle beraber Benî İsrail'in arkasını takip etti. Deryadan onları ihata eden azîm su ihata etti. Firavun kavmini idlâl etti, kendi doğru yola vasıl olamadı, kavmini irşâd edemedi.]
Yani; emr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm evvel gecede Benî İsrail'le beraber Mısır'dan hareket etti. Ertesi sabah Firavun'un haberi olunca asker topladı ve diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile askerini teşci' için nutuklar irâd etti. Takibe karar verildikten sonra Firavun ve askeri kemal-i kibr ü azamet ve gururla Benî İsrail'e ittiba' ettiler ve deniz kenarında arkadan yetiştiler. Musa Aleyhisselâm'ın denizden yol bulup geçmesini görünce Musa Aleyhisselâm'ın mu'cizesi olduğunu derhatır etmeden Benî İsrail'in arkasından ulaşmak hülyası galebe ederek hemen denizde açılan yollara hücum ettiler ve hepsi dahil olunca dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onları ihata etti ve ihata eden suyun şiddetini Allah-u Tealâ bilir. Firavun kavmini idlâl etti, yoldan çıkardı ve tarîk-ı necata irşad edemedi, kendi de hidayete vasıl olamadı.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail bayram bahanesiyle kıbtîlerin hulliyatlarını tamamen almış götürmüşlerdir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Firavun'un kavmini dünya ve âhiret rezil ve rüsva ettiğini, metalib-i diniyye ve dünyeviyyeden hiç bir maksada isal edemediğini beyan buyurmuştur. Yusuf (A.S.) ın vasiyyeti üzerine beraberlerinde Yusuf Aleyhisselâm'ın tabutunu da alıp götürdükleri mervidir. Çünkü; Yusuf Aleyhisselâm Mısır'dan Benî İsrail'in bir cemiyetle hareket ettiklerinde cenazesini götürmelerini vasiyyet etmiş ve Mısır'dan hareketlerine emr-i İlâhî vürud edince, Yusuf Aleyhisselâm'ın vasiy-yetini yerine getirmek üzere kabrini bir ihtiyar hatunun tarifi ile bulup tabutunu beraber götürmüşlerdir. Deniz on iki kabileye göre on iki yol olup her. yolun arasında olan dağlar gibi sudan her kabile birbirini görüp hallerine muttali' oldukları dahi rivayet olunmaktadır. Şu halde rehber-i sadıkın dâmenine iltica eden ehl-i tâatın daima necat bulacakları ve rehber-i sadıkın emrinden inhiraf edenlerin daima helake ma'ruz oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3321
***
Vâcib Tealâ Firavun'un garkla ihlâk olunduğunu ve Benî İsrail'in halâs olduklarını beyandan sonra Benî İsrail üzerine vaki' olan ni'metlerini ta'dât etmek üzere :

يَـٰبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ قَدۡ أَنجَيۡنَـٰكُم مِّنۡ عَدُوِّكُمۡ وَوَٲعَدۡنَـٰكُمۡ جَانِبَ ٱلطُّورِ إِلاًيۡمَنَ وَنَزَّلۡنَا عَلَيۡكُمُ ٱلۡمَنَّ وَٱلسَّلۡوَىٰ (80) كُلُواْ مِن طَيِّبَـٰتِ مَا رَزَقۡنَـٰكُمۡ

buyuruyor.

[Ey Benî İsrail ! Biz lutf u keremimiz ve nazar-ı rahmetimizle sizi muhakkak düşmanınızdan kurtardık ki o düşmanınız müddet-i medide size kahr u galebe, zulm ü taaddî ile musallat olmuştu. Onun yed-i esaretinden size necat vermekle mazarratını üzerinizden kaldırdık ve size Tûr dağında yümn ü bereket canibini vaadettik ki vaki olan taksiratınızı affettik ve arz-ı Tihde hasıl olan mihan ü meşakkatlerini menn ü selva inzaliyle üzerinizden defettik ve bizim sizi merzuk ettiğimiz rızkınızın tayyıbâtından yiyin dedik.]
Ebussuûd Efendinin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan vaa'd-i İlâhî Hz. Musa'ya ise de vaadin menafii Benî İsrail'in umumuna feyezan etmesine mebnî vaad-i İlâhî cümlesine nisbet olunmuştur. Çünkü bir Nebiye vaad; ona tebaiyetle nebinin ümmetine vaattir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Benî İsrail'e ni'metlerini ta'dât buyurdu. Çünkü; insan için ni'metin esası; ikidir:
3322
B i r i n c i s i ; def-i mazarrat,
İ k i n c i s i ; celb-i menfeattir. Def-i mazarrat isâl-i menfeat üzerine mukaddem olduğu cihetle Vâcib Tealâ Firavun'un şerrinden necatla mazarratlarını def ettiğini isâl-i menfeat üzerine takdim, badehu menfeatlarını beyan buyurmuştur. Ancak menfeat de ikidir ki biri menfeat-ı diniyye, diğeri menfeat-ı dünyeviyye olup Tûr dağında menafi-i diniyye ve ahkâm-ı şer'iyelerini cami' olan Tevrat-ı şerifin nüzulünü va'dettiği gibi menfeat-ı dünyeviyye olarak menn ü selvanın nüzûlüyle de yiyecek ve içeceklerini temin ettiğini beyanla dünyevî ve uhrevî ihsan ettiği ni'metleri beyan etmiştir.
Benî İsrail denizi geçip Firavun'un helakini gördükten sonra Musa Aleyhisselâm'a «Sen bize feraiz-i İlâhîye ve ahkâm-ı şer'iyyeyi cami' kitabın nazil olacağını vaadetmedin mi?» demeleri üzerine Musa Aleyhisselâm yetmiş kişiyi intihabla beraberinde Tûr'a gidip münâcaatta bulundular. Allah-u Tealâ Tevrat'ı ihsan etti. Mısır'dan Şam'a giden kimsenin Tur dağı sağında kaldığı için canib-i eymen denilmiştir, yoksa hakikatta Tur dağının sağı ve solu yoktur.
M e n n ; ağacın yaprağı üzerine yağan tatlı ve selva; Benî İsrail'e etini yemek için verilen kuştur. Benî İsrail arz-ı Tîh'te açlıktan zahmet çekmeye başlayınca Vâcib Tealâ Musa Aleyhiseslâm'ın duâsı üzerine Benî İsrail'e kifayet edecek kadar tatlı ve kuş inzal eder, onlar da kifayet miktarı devşirir teayyüş ederlerdi. Dünya ni'metlerinin me'külâta müteallik olanları esas i'tibariyle ikidir. Biri tatlı, diğeri tuzlu olup bunların en â'lâsı bal ile et olduğu cihetle Cenab-ı Hak Benî İsrail'e «verdiğimiz rızkın güzellerinden ve halâlinden yiyin» buyurmuştur. Çünkü; (من) ve (سلوى) ya insan eli değmeyip hukuk-u ibâd tealluk etmediğinden dünyada hem helâl hem de gayet lezîz rızık olduğuna işaret buyurmuştur. Ekletmekle emir; ibâha içindir, vücûb için değildir. Binaenaleyh; (من) ve (سلوى) den ekletmek mubah idi, vâcib değildi.
***

Vâcib Tealâ ihsan etmiş olduğu rızıktan yemelerini emirden sonra isyandan nehyettiğini beyan etmek üzere :

وَِلاً تَطۡغَوۡاْ فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيۡكُمۡ غَضَبِى‌ۖ

buyuruyor.
3323
[Ey Benî İsrail ! Size verdiğim rızıkta birbirinize zulümle ve şükrünü ihlâl etmekle tuğyan etmeyin ki sizin üzerinize gazabım nazil olmasın. Eğer tuğyan ederseniz gazabıma müstehak olursunuz.] Binaenaleyh; üzerinize gazabım nazil olur.

وَمَن يَحۡلِلۡ عَلَيۡهِ غَضَبِى فَقَدۡ هَوَىٰ (81)

[Eğer bir kimse üzerine gazabım nazil olursa muhakkak o kimse helak olur. Zira; haviye isminde Cehenneme müstehaktır.]

وَإِنِّى لَغَفَّارٌ۬ لِّمَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا

[Halbuki ben şirkten tevbeyle iman eden ve amel-i salih işli-yen kimseyi tamamiyle ve kemaliyle mağfiret eder geçmişte işlediği günahlardan mesul etmem.]

ثُمَّ ٱهۡتَدَىٰ (82)

[Tevbeyle iman edip amel-i salih işledikten sonra istikamet üzere ihtida etti.] Yani yoluna devam etti. Çünkü; istikamette devam edince bizim mağfiretimiz onunla beraberdir.
Yani; Ey Benî İsrail ! Siz Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüzle ni'metimizi mahallinin gayrıya ve masiyete^sarfla zulüm etmeyin ki gazab-ı ilâhiyem üzerinize nazil olmasın. Bir kimse ki gazab-ı ilâhiyem onun üzerine nazil olursa muhakkak helak olmuştur. Çünkü; derecei itibardan ve mertebe-i kurbiyetten sakıttır, kusurundan tevbeyle dergâhımıza rücû' ederek iman etmek Vâcibolan şeylere iman ve amel-i salih işleyip sonra hidayet üzere istikamet eden kimseyi elbette ben mağfiret ediciyim. Çünkü ihlâs üzere tevbe ve iman ve imanı amel-i salihle tezyin ettikten sonra tarik-ı müstakimde sabit ve din-i islâma devamla ihtida; mağfiretimizi calibdir.
3324
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu makamda t u ğ y â n la murad; Bazısının bazısına zulmetmesidır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Bazınız bazınıza zulmetmeyin.] demektir. Yahut [Merzuk olduğunuz rızıkta mubah olan miktarı tecavüzle nefsinize zulmetmeyin.] demektir. Yahut [Ni'metin şükrünü ifa edin küfran-ı ni'metle beraber helâli bırakıp harama tecavüz etmeyin.] demektir.
Tevbe, iman ve amel-i şalinin ayn-ı hidayet olduğu halde bunları beyandan sonra tekrar hidayeti beyan; hidayete devam içindir. Çünkü; tevbeyle iman ve amelde suûbet yoktur, herkes mübaşeret edebilir. Suûbet, ancak devam ve sebat etmekte olduğundan Cenab-ı Hak mağfirete şayan olanın devam olduğunu beyan etmek üzere (ثُمَّ ٱهۡتَدَىٰ) buyurmuştur. Çünkü imanla amel-i salihten sonra ihtida; istikamet ve ubudiyette devamdır. Yahut iman; itikadiyâta, amel-i salih, ameliyata, ve tevbe hatâyâsından nedamete müteallik olup ihtida da tehzib-i ahlâk ve ahlâk-ı zemîmeden kalbi tasfiyeye mütealliktir. Şu halde mağfiret-i İlâhîyeye şayan olanlar; tevbe, iman, amel-i salih işliyenler ve ahlâk-ı zemimeden kalbini tasfiye edenlerdir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile âyette israf ve ni'mete mağruren kibr ü gururdan ve müstehak olan fukara ve zuafâdan ni'meti men etmekten nehiy vardır. Çünkü Allah'ın ihsan ettiği ni'meti mahallinin gayrıya sarf etmek; ni'mette küfrân olduğundan gadab-ı İlâhîyi davet eder. Zira ni'mete nail olan kimse için vazife; o ni'metin şükrünü edâ etmektir. Şükrü edâ olunmayan ni'met; her zaman zevale ma'ruz olduğundan sahibi o ni'metten mahrumiyete mahkûmdur.

3325
***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'i isyandan nehyettiğini beyandan sonra Hz. Musa'nın mikâta gelmesine kavminden ziyade acele ettiğini beyan etmek üzere :

وَمَآ أَعۡجَلَكَ عَن قَوۡمِكَ يَـٰمُوسَىٰ (83) قَالَ هُمۡ أُوِْلاًءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى وَعَجِلۡتُ إِلَيۡكَ رَبِّ لِتَرۡضَىٰ (84)

buyuruyor.
[«Seni kavminden evvel gelmeye ne gibi şey şevketti? Ya Musa». Bu suale cevap olarak Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi bunlar benim arkamdadırlar. Ben şevk u muhabbetimden ve kelâm-ı İlâhîni işitmeye fart-ı iştiyakımdan senin rızanı tahsil için acele ettim» demekle i'tizar etti.]
Yani; Musa Aleyhisselâm mikâtte bulunmak üzere kavminden yetmiş kişi intihabederek Tevrat'ı ahzetmek üzere emr-i İlâhîye imtisalen Tûr canibine gidip Musa Aleyhisselâm Tûr dağında tayin olunan mahalle takarrub edince kendine arız olan şevk u muhabbet üzerine kavminden ileriye sürat ettiğini inkâr olmak üzere Vâcib Tealâ «Ya Musa ! Kavminden evvel seni ne gibi şey tahrik etti ki acele ettin, kavminle beraber gelirken onlardan ileriye sür'atine sebep nedir? Münasip olan sürat etmemeliydin» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm sualin mütazammın olduğu iki şey ki birisi aceleyi inkâr, diğeri acelenin sebebini sualdir. Bu ikiden inkâra itizarla cevabı takdim ederek «Ya Rabbî ! Ben kavmimin bana güceneceği kadar ileri gitmedim. Zira; onlar benim arkamdadır ve aramızda az bir mesafe vardır, acele etmekten maksadım senin rızanı tahsil için şevk u muhabbetim, kelâmını işitmeye kemal-i iştiyakım, emrine imtisalle ahdimi vefaya sür'at etmektir» demekle istirhamda bulundu.
Musa Aleyhisselâm'ın acelesini Ni'metullah Efendi şöyle beyan ediyor : Musa Aleyhisselâm'ın kavmine kemal-i şefkatinden hidayetlerine gayet harîs olduğu cihetle intihab ettiği yetmiş kişiyle Tûr civarına gelince Cenab-ı Hakkın kelâmına bir an evvel vasıl olmak ümniyyesiyle kavmine «Arkamdan gelin» demekle Cebel'in yukarısına süratle çıkar ve rüfekâsı da arkasından gelirler. Cenab-ı Hak bu kadarcık kavmini tekaddüm ettiğini inkârla itâb ve acelesinin sebebini suâl eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu acele üzerine itabın sebebi; ikidir:
B i r i n c i s i ; acele, nefsinde nakısa olmasıdır. Zira; her şeyde acele mezmum olduğu gibi huzur-u manevı-i İlâhîye gelmekte dâhi mezmumdur.
İ k i n c i s i ; Musa Aleyhisselâm'ın acelesi arkadaşları 3326 üzerine ta'zim olmasını iykâm etmesi yle arkadaşlarının incinmek ihtimalidir. Musa Aleyhisselâm acelenin inkâr olunduğu cihete cevabı ehem addederek itizarını takdim ve saniyen acelesinin sebebi; kendisinin Cenab-ı Hakka şevk ve iştiyakı tahrik ettiğini ve maksadı rıza-yı İlâhîyi taleb etmek olduğunu ve arkadaşlarını takaddüm maksadıyla olmadığını ve bu kadarcık tekaddüm arkadaşlarıyla musahabete mani olacağını zannetmediğini beyanla itizar etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'a «Niçin acele ettin?» dedikten sonra Harun Aleyhisselâm'la beraber kalan Benî İsrail içinde vaki olan hâdiseyi Hz. Musa'ya haber verdiğini beyan etmek üzere:

قَالَ فَإِنَّا قَدۡ فَتَنَّا قَوۡمَكَ مِنۢ بَعۡدِكَ وَأَضَلَّهُمُ ٱلسَّامِرِىُّ (85)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ «Ya Musa ! Sen mikaata gelmek üzere kavminden ayrıldıktan sonra biz onları dana suretine ibadetle mübtelâ kıldık ve onları fitneye koyduk ve (Samirî) onları idlâl etti, yoldan çıkardı» demekle Musa Aleyhisselâm'a kavminin halini haber verdi.]

فَرَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ غَضۡبَـٰنَ أَسِفً۬ا‌ۚ

[Cenab-ı Hakkın haberi üzerine Musa Aleyhisselâm kırk günü ikmâl ve Tevrat'ı aldıktan sonra kavmine gazablı ve işledikleri cinayete esef eder olduğu halde döndü geldi.]

قَالَ يَـٰقَوۡمِ أَلَمۡ يَعِدۡكُمۡ رَبُّكُمۡ وَعۡدًا حَسَنًا‌ۚ

[Kavmine hitaben Musa Aleyhisselâm «Ey Kavmim ! Rabbınız size Tevrat'ı vereceğini güzel vaadle vaadetmedi mi?» demekle vaad-i İlâhîyi hatırlarına getirdi.]
3327

أَفَطَالَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡعَهۡدُ أَمۡ أَرَدتُّمۡ أَن يَحِلَّ عَلَيۡكُمۡ غَضَبٌ۬ مِّن رَّبِّكُمۡ فَأَخۡلَفۡتُم مَّوۡعِدِى (86)

[«Siz bu cinayeti işlediniz de vaadi unutacak kadar üzerinizde zaman uzadı mı? Ve itikadınızı kaybedecek kadar vakit mi geçti? Yoksa üzerinize Rabbınız tarafından gazab nazil olmasını mı istediniz de vaadimde hulfettiniz?» Zira; siz imanınızda sebat edeceğinizi bana vadetmiştiniz. Ne çabuk unuttunuz, vadinize niçin muhalefet ettiniz] demekle kavmini tekdir etti.
Yani; Musa Aleyhisselâm Mikâtta bulunduğu zamanda Allah-u Tealâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben buyurdu ki «Ya Musa ! Sen kavminden ayrıldıktan sonra senin kavmini biz enva-ı belâya ile mübtelâ kıldık. Zira; onlar buzağı suretine ibadetle bize şirkettiler, (Samiri) isminde biri onları ıdlâl etti, doğru yoldan çıkardı».Vâcib Tealâ'nın şu beyanı üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i teessüf ve gayretle gazab edici olduğu halde acele kavminin yanma döndü ve dedi ki: «Ey kavmim ! Size Rabbınız güzel vaadla vaad buyurmadı mı, Tevrat'ı inzal edip ahlâkınızı tehzib ve tasfiye edeceğini size beyan etmedi mi? Niçin bu cinayeti irtikâb ettiniz? Allah'ın vaadini incâz edeceğini inkâr edecek kadar üzerinizden zaman mı geçti? Ve benim mufarakatım pek mi uzadı? Ve kırk gün zarfında tevhidden şirke nasıl intikal ettiniz? Yoksa Rabbınızdan üzerinize gazabın nazil olmasını istersiniz de onun için mi vaadime benimle muahadenize muhalefet ettiniz?» demekle kavmini tekdir ve tevbih etti ve irtikâb ettikleri cinayete tevbelerinin kabulüne çare düşündü. Musa Aleyhisselâm onlara mucizelerini izhar ederek dava-yı nübüvveti isbat ettiği halde böyle bir nebiy-yi Zişânın vadine hulfetmeleri onlar hakkında cinayet-i azîme olduğunu kendilerine tefhimle tevbeye davet etti. Musa Aleyhisselâm Zilkade'nin tamamını ve Zilhicce'nin onuna kadar Tûr dağında ikametle Zilhicce'nin onunda Mikatten avdet buyurmuştur.
3328
Ekser Tefsirde beyan olunduğuna nazaran (Samiriy) Benî İsrail'in (Samire) kabilesine mensup büyüklerinden imiş. Musa Aleyhisselâm'ın komşusu ve münafık olduğundan Musa Aleyhisselâm'ın mufarakatından bilistifade altından bir buzağı sureti yaparak Benî İsrail'i idlâle tesaddî eder ve muvaffak da olur. Benî İsrail, Musa Aleyhisselâm'dan bir çok mucizeler görüp nübüvvetini tasdikle iman ettikleri halde azıcık bir müddet Musa Aleyhisselâm'dan müfarakat etmekle (Samirî) gibi bir münafığın iğfâlâtına aldanmaları ne garib bir hâldir ne acîb bir hamakattır. Fakat bu misilli hamakat insanlarda her zaman carîdir. Hatta din-i İslâmda akla ve mantığa muvafık ahkâm-ı şer'iyye meydanda olduğu halde bir münafığın az bir zamanda bir çok ehl-i imanı idlâl ettiği görülmektedir. Yahut Samiri (Kirman) dan Mısır'a gelmiş ve Benî İsrail içinde eyleşir bir kimse olup (Kirman) da sığıra ibadet eder bir taifeden olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm'a zahirde iman etmişse de batında şirkini sakladığı için Musa Aleyhisselâm Mikâta gidince şirkini izhar ve ahaliyi idlâle tasaddî etmiş (وكل انأبمايترشح فيه) sırrı zahir olmuştur ki «Her çanak içinde olan şeyi dışına vurur» fehvasınca Samirî .de içindeki nifakı dışına atmıştır.
Samirî'nin idlâle tesaddîye cür'etinin sebebi; Hz. Musa Benî İsrail'e kırk günde geleceğini vadetmesi üzerine yirmi günü gecesiyle kırk gün hesabedip onların hesaplarından kırk gün geçip Musa Aleyhisselâm gelmediğinden zihinlerinin teşvişe başlamasını Samirî fırsat addetmiştir.
V a a d i h a s e n le murad; ahkâm-ı şer'iyyeyi câmî' olan Tevrat'ı inzal ve ibadet üzere sevap vermek ve Firavun'un arazi ve emlâkine Benî İsrail'i varis kılmaktır.
***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın kavmini tekdir ettiğini beyandan sonra kavmin cevabını beyan etmek üzere :

قَالُواْ مَآ أَخۡلَفۡنَا مَوۡعِدَكَ بِمَلۡكِنَا وَلَـٰكِنَّا حُمِّلۡنَآ أَوۡزَارً۬ا مِّن زِينَةِ ٱلۡقَوۡمِ فَقَذَفۡنَـٰهَا فَكَذَٲلِكَ أَلۡقَى ٱلسَّامِرِىُّ (87) فَأَخۡرَجَ لَهُمۡ عِجۡلاً۬ جَسَدً۬ا لَّهُ ۥ خُوَارٌ۬ فَقَالُواْ هَـٰذَآ إِلَـٰهُڪُمۡ وَإِلَـٰهُ مُوسَىٰ فَنَسِىَ (88)

buyuruyor.
3329
[Benî İsrail «Biz kendi ihtiyarımızla vadine hulf etmedik ve lâkin kavm-i Firavun'un ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yüklendik o ağırlıkları biz Samirî'nin tayin ettiği mahalle attık. Samirî de bizim gibi attı. O ziynetleri atınca onu eritip Samirî onlara, bir buzağı cesedi çıkardı ki onun buzağı sadası gibi sadası vardı.» Buzağıyı meydana çıkarınca Samirî ve etbâı «Şu buzağı şekli sizin ve Musa'nın mabududur, Musa mabudunu unuttu arıyor lâkin bulamıyor» dediler.]
Yani; Musa Aleyhisselâm'a Vâcib Tealâ mîkatte Harun'un ma-iyyetinde baki kalan Benî İsrail'i Samirî'nin idlâl ettiğini haber vermesi üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i esefle Mikat'tan gelip kavmini şiddetle tekdir edince «Ya Musa ! Biz kendi gönlümüz ve tabiatımızla senin vaadine hulfetmedik. Eğer biz kendi halimize kalsak ve Samirî bizi aldatmamış olsaydı biz ahdimizde sebat eder hulfetmezdik. Lâkin biz Mısır'dan çıkmaya niyet ettiğimizde bayram bahanesiyle kıbtîlerden ariyet tarikıyla aldığımız hulliyatlarını vermedik, yanımızda getirmiştik. Samirî'nin kazdırmış olduğu çukura o ziynetleri attık. Samirî de bizim gibi kendi yanında bulunanı attı ve onunla bizi iğfal etti» dediler. Çünkü; Samirî o hülliyatı eritip onlar için bir buzağı şekli çıkardı ki o şekil, his ve hareketden mahrum bir cesed olup ancak buzağı sadası gibi sadâsı vardı. Benî İsrail'in ona meyi ü muhabbetlerini görünce Samirî ve etbaı «Şu buzağı sureti sizin ve Musa'nın mabududur. Musa Aleyhisselâm bunu unuttu yerini bilemedi hatta Tûr dağına kadar gitti, arıyor bulamıyor» dediler. Benî İsrail de buna aldanıp ibadet etmeye başladıklarını Musa Aleyhisselâm'a beyan ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran, Musa Aleyhisselâm Mikâta gideceğinde kavmine vaaz u nasihat ve dinlerinde sebat etmelerini tavsiye etmesi üzerine kavmi de dinlerinde sebat edeceklerini vaadetmişlerken sebat etmediklerine binaen Musa Aleyhisselâm'ın tekdirine cevap olarak «Biz kendi ihtiyarımızla vaadinize hulfetmedik» demekle vaadlerinde hulf ün sebebi kıbtîlerden aldıkları ziynetle Samirî'nin iğfal etmesi olduğunu beyan ettiler.
3330
K ı b t î l e r i n z i y n e t l e r i yle murad; deryaya gark olduktan sonra deniz sahiline atılan kıbtüerden aldıkları ziynet olmak ihtimali varsa da âyetin delâleti veçhile esah olan bayram bahanesiyle Mısır'da kıbtüerden ariyet alıp getirdikleri ziynetlerdir. Zira ziyneti götürdüklerini beyan etmeleri; Mısır'dan getirdiklerini müstelzimdir.
Benî İsrail Mısır'da kıbtîlerin emânında eğleştiklerinden mallarını alıp götürmek helâl olmadığına işaret için günah manâsını müş'ir olan evzâr lafzıyla tabir etmişlerdir. Yahut kıbtîler müşrik oldukları için mallarını alıp götürmek helâl idi, lâkin ağırlık olduğundan evzâr denilmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Benî İsrail geceyi ve gündüzü ayrı ayrı birer gün hesab ettiklerinden onların hesabına nazaran Musa Aleyhisselâm gelmeyince endişeye başlamaları üzerine (Samirî) bunları idlâle fırsat bularak «Musa'nın gelmediği bizim yanımızda bulunan hülliyâtın haram olmasıdır. Biz bir çukur kazalım, hülli-yâtı oraya atalım ve ateş yakıp eritelim» demekle iğfal etti. Minvâl-i meşrûh üzere ateşle erittiler. Samirî kuyumculuk sanatında mahir olduğundan buzağı suretinde kalıp yaparak o hulliyattan bir buzağı sureti ortaya çıkardı ve damarlar gibi o cesede menfezler koydu. O menfezlerden rüzgâr girmesiyle buzağı sadası gibi sadâ vermeye başlayınca «İşte bu sizin ve Musa'nın mabududur» dedi ve «Musa bunu arıyor lâkin yerini unuttu bulamadı» demekle nâsı o surete ibadete da'vet etti ve nâs da Samirî'nin işbu iğfâlâtına aldanarak ibadete başladılar.
Bu cesette harikulade olarak hayat olduğundan bahsedenler varsa da (Samirî) gibi bir dâl ve mudıllin yedinde harikuladenin zuhuru hikmete muhalif olduğundan esah olan ekser-i müfessirînin beyanı veçhile Samirî'nin buzağı şeklinde izhar ettiği cesette hayat yoktu. Yalnız Samirî'nin kurnazlıkla cesette ihdas etmiş olduğu boru şeklinde deliklerin rüzgâr vasıtasiyle çıkarmış olduğu sedalardan ibaretti, yoksa o sadâlar eser-i hayat değildi.
Benî İsrail o zamanda gayet cahil ve hamakatla muttasıf olduklarından Samirî derhal aldatmaya muvaffak oldu. Yahut Benî İsrail'in ekserisi evvelce hulûliye mezhebinden olmak ihtimali vardır ki derhal buzağı şeklindeki cesede ilâh'ın hulul ettiğine itikat ettiler.
Ânifen beyan olunduğu veçhile bu gibi hamakat ve dalâlet Benî İsrail'e mahsus değil belki her millette her zaman carîdir. Meselâ Sofiyye kıyafetinde mezhebi bozuk bir kimse müslüman ve mütedeyyin bir cemaat-ı kesire içine girer ve az zamanda bir çok kimseleri idlâl eder ve foyası meydana çıkar. Fakat ba'de harab-il Basra. Şu halde iğfal olunmak cümle insanlarda mevcuttur. Binaenaleyh; insan iktida edeceği kimsenin sabık ve lâhik halini bilmek, bilmezse lâyıkıyla tedkik etmek elzemdir.

3331
***
Vâcib Tealâ Samirî'nin Benî İsrail'i idlâl ettiğini beyandan sonra Benî İsrail'i tevbîh ve istidlali vâcib olan tarîkları beyan etmek üzere :

أَفَِلاً يَرَوۡنَ أَِلاً يَرۡجِعُ إِلَيۡهِمۡ قَوۡلاً۬ وَِلاً يَمۡلِكُ لَهُمۡ ضَرًّ۬ا وَِلاً نَفۡعً۬ا (89)

buyuruyor.

[Benî İsrail muktezâ-yı akıldan çıktılar da onlar ibadet ettikleri cemâdın kendilerine söz söylemediğini ve suallerine cevap vermediğini ve onlara menfeat ve mazarrata malik olmadığını görmezler mi ve düşünmediler mi?]
Yani; Benî İsrail Samirî'nin tasvir etmiş olduğu cesede ibadet ederler de düşünmezler ve bilmezler mi ki o ceset onların suallerine cevaba muktedir değildir. Binaenaleyh; onlara sözüyle rücû' etmez, ibadet ettiklerinde menfeata ve ibadeti terkettiklerihde mazarrata malik olmaz. Menfeat ve mazarrata malik olmayan şeye nasıl ibadet ederler? Halbuki mabud, ibadet eden kimseye menfeati ve ibadeti terkedene ibadeti terkinden dolayı mazarratı ikaa malik olmak lâyıktır. Çünkü; Menfeat ve mazarrat elinden gelmeyen bir cemada ibadette fayda yoktur.
Bu âyet-i celile; marifet-i İlâhîyede delâili tedkik ve kemal-i itinâ ile nazar ve istidlal etmek lâzım olduğuna delil-i vazıhtır. Çünkü; Cenab-ı Hak nazar etmeyenleri, bu âyette tevbîh buyurdu. Binaenaleyh; itikadiyâtta makbul olan; delâile müstenid olanıdır, delâile istinâd etmiyerek taklîd üzere bina olunan itikat (Matüridî) indinde muteberse de mukalled ve mezmumdur. Belki istidlali terkinden dolayı âsim ve günahkârdır.

3332
***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'i Samirî'ye aldanıp şirkettiklerinden dolayı tevbih ettiğini beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'ın onlara vaki olan nesayihini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ قَالَ لَهُمۡ هَـٰرُونُ مِن قَبۡلُ يَـٰقَوۡمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِۦ‌ۖ وَإِنَّ رَبَّكُمُ ٱلرَّحۡمَـٰنُ فَٱتَّبِعُونِى وَأَطِيعُوٓاْ أَمۡرِى (90) قَالُواْ لَن نَّبۡرَحَ عَلَيۡهِ عَـٰكِفِينَ حَتَّىٰ يَرۡجِعَ إِلَيۡنَا مُوسَىٰ (91)

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa'nın avdetinden evvel onlara Harun dedi ki «Ey Kavmim ! Siz buzağı suretiyle ibtilâ olundunuz, sizin Rabbınız cümle mahlûkâta in'âmı şamil olan Rahman Tealâ'dır. Şu tuttuğunuz meslek fitnedir ve Rabbınız Rahman Tealâ olunca bana ittiba ve benim emrime itaat edin.» Böyle deyince onlar «Biz buzağıya ibadet ederiz ve Hz. Musa bize gelinceye kadar o suretin etraf mı bekleyip ibadet etmekten ayrılmayız» dediler.]
3333
Yani; zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa Aleyhisselâm'ın rücûundan evvel biraderi Harun Aleyhisselâm, Samirî onları ifsat edince bu ifsadı izâle, Benî İsrail'in halini ıslâh ve Musa Aleyhisselâm'ın vesâyâsını muhafaza etmek üzere onlara dedi ki «Ey kavmim ! Siz Samirî tarafından bir dana suretiyle fitne olunduğunuz gibi Vâcib Tealâ tarafından imtihan muamelesiyle de ibtilâ olundunuz. Şu halde siz şirki terkle tevhide teveccüh edin. Halbuki sizin Rabbınız enva-ı ni'metiyle âlemleri terbiye eden Rahman Tealâ'dır ki ni'meti cümle âleme âmm ve şamildir ve bilhassa biraderim Musa'yı size Resûl göndermek ve Firavun'un yed-i esaretinden sizi kurtarmak ve Firavun'u kahran ihlâk etmek gibi ni'metlerle sizi mümtaz kıldı. Binanealeyh; ibadetinizi ona tahsis edin»demekle şefkatini ibraz ve vazifesini ifâ ett. Harun Aleyhisselâm'ın şu nesâyihini red etmek üzere onlar «Hz. Musa bize gelinceye kadar biz o cesede ibadet ve etrafında ikamet etmekten geri durmayız ve ibadette sebat ederiz» dediler. Keşke onlar bu sebatı din-i Musa'da ibrazla Samirî'yi reddetselerdi haklarında hayr-ı mahzolurdu.
Harun Aleyhisselâm'ın bu nasihati; taraf-ı İlâhîden ve biraderi Musa Aleyhisselâm canibinden memur olduğu cihetle memuriyetini yani emri bilma'rûf ve nehyi anilmünker vazifesini ifa etmekle uhdesine terettüp eden vücûbtan kurtulmak, kavmine şefkat ve merhametini izhar etmekten ibaretti. Lâkin Benî İsrail'in hevâ ve hevesleri onları dalâlete sevkettiğinden hak sözü işitmez bir hale gelmişlerdi. Binaenaleyh; Harun'un sözünü dinlemediler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Harun Aleyhisselâm şu nasihatinde gayet belîğ surette irâd-ı kelâm eylemiş ve hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Çünkü; Birinci merrede «Siz fitneye ilkâ olundunuz» demekle onları batıldan nehyetti. Zira def-i mazarrat celb-i men feat üzerine mukaddemdir. İkinci merrede evvel be evvel lâzım olan marifet-i İlâhîyeye davet etti ve buyurdu ki «Sizin Rabbınız Rahman Tealâ'dır. Çünkü; marifet-i İlâhîye usul-ü itikattan olduğu cihetle sair ibadat üzerine mukaddemdir.» Üçüncü merrede emr-i nübüvvete nakl-i kelâm ederek Nebiye ümmetin ittibâı Vâcibolduğuna işaret olmak üzere «Bana ittibâ' edin» dedi. Dördüncü merrede şerâyia ve fürû-u â'mâle davet etti ki emr-i tebliğde asiâ noksan olmasın. Harun Aleyhisselâm tebliğde asla noksan bırakmadığı halde Benî İsrail'e kat'iyyen tesir etmedi. Zira; iradelerini dalâlete sarf ettiklerinden hidayeti talebleri yoktu. Binaenaleyh; Harun Aleyhisselâm'ı dinlemezlerdi ki sözü tesir etsin. Her zamanda yoldan çıkan süfehâ gürûhunun hali budur. Cenab-ı Hak bizi hidayetten ayırmasın âmîn. Her ne zaman tevbe ederlerse tevbelerinin kabul olunacağına işaret için esmâ-i hüsnâ içinden in'âma delâlet eden Rahman ism-i şerifini ihtiyar etmiştir. Yani «sizden sudur eden cinayetin çaresi bana ittiba edip tâib ve müstağfir olmanızdır. Eğer tevbe ederseniz Rabbınız tevbenizi kabul eder. Zira; Rabbınız merhamet sahibidir. Tevbenizi kabul ve günahlarınızı mağfiret etmekle size ihsan eder. Derhal ihsan-ı İlâhîye nail olmanız için esbabına tevessül edin» demek istemiştir.

3334
***
Vâcib Tealâ Harun Aleyhisselâm'ın Benî İsrail'e nasihatini ve Benî İsrail'in nasihat kabul etmediklerini beyândan sonra Musa Aleyhisselâm'ın Harun'a itâb ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ يَـٰهَـٰرُونُ مَا مَنَعَكَ إِذۡ رَأَيۡتَهُمۡ ضَلُّوٓاْ (92) أَِلاً تَتَّبِعَنِ‌ۖ

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Mîkattan gelip kavminin yoldan çıktığını görünce biraderine hitab ederek «Ey Harun ! Benî İsrail'in dalâleti irtikâb ettiklerini gördüğün zaman bana ittibâ' etmekten sana ne gibi şey mani oldu ve ittibâ' etmemene sebep nedir?» dedi.]

أَفَعَصَيۡتَ أَمۡرِى (93)

[«Bunların dalâletini gördüğünde emrime isyan mı ettin?» demekle kardeşi Harun'a itâb etti.]

قَالَ يَبۡنَؤُمَّ ِلاً تَأۡخُذۡ بِلِحۡيَتِى وَِلاً بِرَأۡسِىٓ‌ۖ

[Harun Aleyhisselâm biraderinin sualine cevabında «Ey anamın oğlu ! Benim sakalımdan ve başımdan tutma.»]

إِنِّى خَشِيتُ أَن تَقُولَ فَرَّقۡتَ بَيۡنَ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ وَلَمۡ تَرۡقُبۡ قَوۡلِى (94)

[«Zira; ben senin Benî İsrail beynini tefrik ettin, emrime intizar etmedin diyeceğinden korktum. Çünkü; ben müdahalede ileri gidersem onlar fırkalara ayrılacak, sen de bana niçin bunları tefrikaya düşürdün diyeceksin?» demekle cevap verdi.]
3335
Yani Musa Aleyhisselâm Mîkattan avdetine kavminin isyanına kemal-i gayz u gazabı üzerine biraderi Harun Aleyhisselâm'a hitaben «Ey Harun ! Benî İsrail'i dalâlet üzere gördüğünde bana tebaiyyet etmekten, vasiyyetimi yerine getirmekten seni ne gibi şey menetti? Niçin onların küfrü üzerine mukatele etmedin? Ben bulunsam onlarla mukatele etmez miydim? Benim makamımda sen bulunduğun halde bu vazife size teveccüh etmişken siz niçin vazife-i kıtali ifâ etmediniz? Maahazâ küfredenlerle mukatele lâzımdı. Salâbeti terkle emrime isyan mı ettin? Ben bunların mesâlihini size emretmedim mi? Hiç olmazsa bunların içinden çıkarak küfürlerini bana suret-i seriada haber vermeli değil miydin? Niçin haber vermedin?» demekle biraderine itâb etti. Benî İsrail'in cevabı üzerine «Musa Aleyhisselâm ne dedi ve ne yaptı?» unvanında varid olan sual-i mukaddereye bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Musa Aleyhisselâm'a cevap olarak Harun Aleyhisselâm dedi ki «Ey anam oğlu biraderim ! Sakalımdan ve başımdan tutma, düşmanlara karşı beni levmetme, i'tizarımı dinle. Zira; ben, onlarla mukateleyi terketmedim, illâ sen Benî İsrail beynini tefrik ettin, beyinlerine nifak düşürdün, parça parça ettin, benim sözüme intizar etmedin demenden korktum ve bu korkuma binaen mukateleyi terkettim» demekle i'tizâr etti. İnsanı bir hâdiseden dolayı levm ve itaba tesaddî eden kimseye karşı mazeret-i meşrûasını serdetmekle itabı icab eden esbabı izaleyle itabdan halâsına sa'yetmek emr-i meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm gayet hadîd mizaçlı ve umur-u dinde salâbeti şedide sahibi olduğundan kavmini küfrüzere görünce gayret-i diniyyesi galeyan ederek sağ eliyle biraderinin saçlarından, sol eliyle sakalından tutarak bu halin neden ileri geldiğini sual etti. Harun Aleyhisselâm da onlarla mukatele edecek olsa kıtalin neticesi tefrika olup Benî İsrail fırkalara ayrılıp bir daha bir araya gelmek ihtimali olamıyacağından Musa Aleyhisselâm'ın da «Niçin tefrikaya düşürdün?» diyeceğinden korktuğu için mukateleye kıyam etmediğini beyanla itizar etti.
Gerçi Musa ve Harun (A.S.) ana baba bir kardeşlerse de Harun Aleyhisselâm biraderinin rikkatini celb ve validesinin hukukuna t'azim için validesinin ismini zikretmiştir, yoksa bazıların dedikleri gibi ana bir biraderi olduğundan validesinin ismini zikretmiş değildir. Evlâ olan biraderinin i'tizarını dinledikten sonra 3336 özrünü kabul etmezse muahazeye mübaşeret etmek olduğundan Musa Aleyhisselâm biraderinin i'tizarını dinlemeden muahaze etmesi evlâyı terk kabilindendir.
Hulâsa; Benî İsrail'in buzağı suretine ibadetle şirk ettiklerini görünce Musa Aleyhisselâm’ın pür gazab Harun Aleyhisselâm'a itaba tasaddî ettiğini, niçin onlarla mukateleye kıyam etmediğini suâl edip biraderinin saçından ve sakalından tuttuğu ve Harun Aleyhisselâm, rikkatini celb için validesinin ismini zikrile rikkat-i kalbini celbe çalıştığı ve mukateleye kıyam etmediğinin sebebi tefrika korkusuna binaen olduğunu beyanla işin âkibetini düşündüğünü biraderine söylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın biraderi Harun Aleyhisselâm'a itabını ve Harun Aleyhisselâm’ın i'tizarı mutazammın cevabını beyandan sonra Harun Aleyhisselâm’ın i'tizarını kabul edip halkı idlâl eden (Samirî) ye tevcih-i hitab ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ فَمَا خَطۡبُكَ يَـٰسَـٰمِرِىُّ (95) قَالَ بَصُرۡتُ بِمَا لَمۡ يَبۡصُرُواْ بِهِۦ فَقَبَضۡتُ قَبۡضَةً۬ مِّنۡ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ فَنَبَذۡتُهَا وَڪَذَٲلِكَ سَوَّلَتۡ لِى نَفۡسِى (96)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Samirî'ye hitaben «Ey Samirî ! Seni halkı idlâle sevkeden şey nedir? Ve şu yapmış olduğun danadan en büyük maksadın neden ibarettir?» dedi. Musa Aleyhisselâm’ın bu sualine karşı Samirî cevabında «Ben onların görmedikleri şeyi gördüm ve bilmedikleri şeyi bildim. Sana gelen Resûlun atının bastığı yerden bir avuç toprak aldım ve hulliyattan yapmış olduğum buzağının külçesi içine attım, nefsim de bana böyle yapmamı tezyîn etti, ben de böyle yaptım» dedi.]
3337
Yani; Musa Aleyhisselâm biraderi Harun'un dermeyân etmiş olduğu i'tizarı kabulden sonra Samirî'ye tevcih-i hitab ederekdedi ki «Ya Samirî ! Senin bu halkı idlâl etmekten maksadın nedir ve ne istersin?» Musa Aleyhisselâm'ın bu sualine cevapta Samirî dedi ki «Ben, Benî İsrail'in görmedikleri şeyi gördüm, bilmediklerini bildim ve sana gelen Resûlun basmış olduğu izden bir avuç toprak aldım, onu yanımda hıfzettim ki icabında isti'mâl edeyim. Sen Tûr dağına gidince halka riyaset etmek istedim. Kıbtîlerin hülliyatından yapmak istediğim dana suretinin külçesi içine hıfzettiğim toprağı attım ve kendi nefsim de bu hali bana emir ve tezyin etti ki onlara ben metbû olup beyinlerinde onlardan ziyade bir bildiğim olmakla imtiyaz etmiş olayım» demekle hakikati söyledi. Hz. Musa'ya gelen Resûl ile Samirî'nin muradı; Cibril-i Emin'dir.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye sualinden maksadı; Samirî'nin yapmış olduğu hilelerin batıl olduğunu kendine itiraf ettirmekle desisesini ve haksızlığını kendi lisanıyla halka duyurmaktı. Çünkü; haksızın haksızlığını kendinin beyanı şüpheden ârî olduğundan Musa Aleyhisselâm bu ciheti ihtiyar etmiştir.
Samirî Cibril-i Emin'i nasıl bildi? Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hal-i tufûliyetinde Firavun'un Benî İsrail'in çocuklarını katlettiği zamanda Firavun'dan gizli validesi Samirî'yi bir mağaraya koyduğu zaman Benî İsrail'i idlâl fitnesinin Samirî yedinde zuhur edeceği mukadder olduğu cihetle onun terbiyesini Vâcib Tealâ Cibril-i Emin'e tevdi ettiğinden Cibril-i Emin insan şeklinde gelir gider Samirî de bu suretle alışmış ve bir çok harikuladeler görmüştü. Deryanın yol olup Benî İsrail'in geçtiği' zaman Samirî'nin eskiden gördüğü şekil üzere Cibril-i Emin'i bir at üzerinde gördü ve evvelden o zatın azamet-i şanını bildiği için atının ayağının altından bir avuç toprak alıp sarığının arasına bağlamıştı. Halkı idlâl etmek kastettiğinde toprakta hissettiği garabet üzerine hülliyâtı eritip o toprağı içine attığını hikâye etti. Yahut Samirî, Cibril-i Emin'i Musa Aleyhisselâm'ın Mikâta gideceği gün gördü. Çünkü; Hz. Ali'den rivayet olunan şöyledir : Musa Aleyhisselâm'ı Mikata götürmek için Cibril-i Emin bir at üzerinde geldiğinde atı nereye basarsa ayağını kaldırınca derhal ot biter. Samirî bunu görünce atın ayağı dokunduğu yerde eser-i hayat olduğunu derhal idrâk ederek zaman fevt etmeden atın izinden toprak alır muhafaza eder, icabında isti'mâl ederdi. Cibril-i Emin'in atının ayağının altında derhal ot bittiğini Samirî'den başka gören ve bilen olmadığı mervîdir ve bu hâli beyan için Samirî «onların görmediğini ben gördüm» demiştir. Hileye Samirî'yi sevkeden; ancak kendi nefsi olup hariçten başka bir vasıta ve sebep olmadığını beyan için «Bunu, ancak benim nefsim emretti» demekle nefsine atf-ı cürmetti. Bu âyette R e s û l ile murad; Cibril-i Emin olduğunda ekser müfessirinin ittifakı vardır. Samirî, Musa Aleyhisselâm'a gelen zatın azamat-i şân sahibi olduğunu bilmişse de Cibril-i Emin olduğunu bilmediği için Resûl tâbir etmiştir.
3338
Hulâsa Musa Aleyhisselâm’ın Samirî'ye «Niçin halkı idlâl ettin?» sualine karşı Samirî Benî İsrail'e riyaset etmek hülyasını kurduğunu, bu hülya vesilesiyle nefsi bu emr-i münkeri işlemeye kendini sevkedip münkerâtı nefsi tezyin ettiğini, hariçten bir kimsenin sebep olmadığını ve bu hilesine Cibril-i Emin'in atının ayağının altından aldığı toprağı alet ettiğini beyan eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3339
***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın Samirî'nin kelâmını dinledikten sonra Samirî'nin müstehak olduğu cezasını tarif ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ فَٱذۡهَبۡ فَإِنَّ لَكَ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ أَن تَقُولَ ِلاً مِسَاسَ‌ۖ

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Samirî'nin sözünü dinledikten sonra dedi ki «Ey Samirî ! Halin böyle olunca sen git buradan. Zira senin için hayatta oldukça bana kimse dokunmasın demek vardır. Çünkü; işlediğin cinayetin cezası vahşet ve ünsiyetten mahrumiyettir.»]

وَإِنَّ لَكَ مَوۡعِدً۬ا لَّن تُخۡلَفَهُ ۥ‌ۖ

[«Ve ey Samirî ! Senin için âhirette Allah'ın bir vaadi vardır ki o vaadden elbette hulfedemezsin. Binaenaleyh; dünyada gördüğün ukubetten sonra âhirette hakkında mev'ûd olan azap elbet te seni bulacaktır.»]

وَٱنظُرۡ إِلَىٰٓ إِلَـٰهِكَ ٱلَّذِى ظَلۡتَ عَلَيۡهِ عَاكِفً۬ا‌ۖ

[«Ey Samirî ! Nazar et şol mabuduna ki sen o ma'bud üzerine haps-i nefsederek ibadete devam etmiştin.»]

لَّنُحَرِّقَنَّهُ ۥ ثُمَّ لَنَنسِفَنَّهُ ۥ فِى ٱلۡيَمِّ نَسۡفًا (97)

[«Allah'a yemin ederim ki senin o ma'budunu ben elbette yakarım ve yaktıktan sonra külünü denize savurur gibicesine savururum. Binaenaleyh; senin ma'bud ittihaz ederek ta'zim ettiğin şeyin ne kadar hakir olduğunu sana gösteririm.»]

إِنَّمَآ إِلَـٰهُكُمُ اللهُِ ٱلَّذِى ِلاً إِلَـٰهَ إِلاًهُوَ‌ۚ

[«Zira; sizin ma'budunuz şol Allah-u Tealâ'dır ki ve Allah'dan başka ma'budün bilhak yoktur.»]

وَسِعَ ڪُلَّ شَىۡءٍ عِلۡمً۬ا (98)

[«O Allah-u Tealâ ilim cihetinden her şeye vâsi' oldu ve ilmi herşeyi ihata etti. Binaenaleyh; mabud ittihazına şayan odur, onun gayrı değildir.»]
3340
Yani; Musa Aleyhisselâm Samirî'nin kelâmını işittikten sonra Samirî'ye dedi ki «Sen git benim yanımdan, gözüm görmesin seni. Zira; senin için hal-i hayatında «Aman bana kimse dokunmasın, eğer bir kimse dokunursa humma illeti bulaşır» demek vardır. Çünkü senin işlediğin cinayetin cezası kimse yanma gelmekten seni mahrum etmiştir. Hayatı ve hissi olmayan bir cemâda hayat ve idrak unvanı vermekle kendin ibadet ettiğin gibi bir çok halkı idlâl ettiğin için sen dünyada idrak ve şuurdan mahrum, cemâdât gibi gezeceksin ve bir kimsenin dokunmasından korkundan nâşî bana kimse dokunmasın diye bağıracaksın. Ya Samirî ! Dünyada cezan bu vahşet olduğu gibi âhirette de senin için Cehennem azabına duçar olacağına bir vaad vardır ki sen o vaadden asla hulfedemezsin ve ebeden vaadolunan azab-ı Cehennemden ayrılamazsın. Çünkü; senin için tevbenin kabulü olmadığından ebedül'abâd nâr-ı cahîmde kalıcısın ve sen nazar et gör ey Samirî ! İttihaz ettiğin ma'buduna ki o ma'buda sen kemal-i şevk u şetaretle ibadet ettin ve o ilâh üzerinde günlerce ikamet ederek ibadetine devam ettin. Elbette biz o ma'budunu yakar ve yaktıktan sonra külünü denize savururuz. Hatta eczasından hiç bir cüz kalmaz. Eğer hakiki ma'bud olsa yanmazdı. Zira; ilâh olan bir şey ateşle yanmaz» demekle Samirî'nin ceza-yı sezasını beyan etti. Samirî'nin ma'bud ittihaz ettiği şeyin ve itikadının batıl olduğunu beyandan sonra mabudun bilhakkı ve itikad-ı sahihi beyan sadedinde buyurdu ki, «Sizin ilâhınız şol Allah-u Tealâ'dır ki o Allah-u Tealâ'dan başka mabudun bilhak yoktur. Ancak Allah-u Tealâ vardır ve Allah-u Tealâ'nın ilmi her şeye vasi'dir, ilminden hariç hiç bir şey yoktur» demekle Samirî'ye ittiba edenlere itikad-ı hakkı tarifle doğru yolu gösterdi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa Benî İsrail'e Samirî ile ihtilât etmemelerini emretti. Binaenaleyh; Benî İsrail üzerine Samirî'ye mülakat, konuşmak, alış veriş etmek ve bir mekânda beraber bulunmak haram olduğundan hiç kimse Samirî'ye mülâkaat etmediği cihetle Samirî daima dağ başlarında vahşî hayvanlar arasında gezer ve sâdâsı yettiği kadar «Bana kimse dokunmasın» demekle ömrünü ifna ettiği (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Hatta Samirî'ye bir kimse veyahut Samirî bir kimseye dokunsa o adamların her ikisi de humma hastalığına tutulduklarından Samirî herkesten ve herkes Samirî'den kaçarlardı. Hatta bu hal Samirî'nin nesline de intikal ettiğinden elyevm insanların temasından endişe edenler görülmektedir. Samirî'nin halkla ihtilât edememesi ıztırarîdir, ihtiyarî değildir.
Tefsir-i Medarik'te Hz. Musa Samirî'nin katliyle emredip Samirî sahî bir adam olduğundan Cenab-ı Hakkın katlini menettiği mervidir. Şu halde sehaveti, dünyaca katil cezasından onu halâs etmiştir. Binaenaleyh; insanlar sahaveti iltizam ile ebnayı cinsine ihsan edip kendine sahaveti çare-i necat addetmek elbette lâzımdır.
Musa Aleyhisselâm’ın Samirî'nin ihdas ettiği mezhebin butlanını beyandan sonra Benî İsrail'e din-i hakkı ve vahdaniyet-i İlâhîyeyi beyan etmek üzere «Sizin Rabbınız Allah-u Tealâ'dır ki vahid-i hakikidir ve ilmi her şeye vasi'dir» buyurmuştur.
Hulâsa; Musa Aleyhisselâm’ın Samirî'nin cezası dünyaca ihtilâttan menolunmak olduğunu ve hayatta oldukça «Bana dokunmak yoktur. Bana kimse dokunmasın» demekten ibaret bulunduğunu ve âhirette ebedî Cehennem azabına duçar olacağını ve ma'budunun batıl olduğunu beyan için yakıp külünü denize savurduğunu ve ma'budün bilhakkın ancak Allah ve ilminin her şeye vâsi' olduğunu beyan ettiği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

3341
***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın Firavun ve sair akvamla vaki olan macerasını beyandan sonra ümem-i sairenin ahvaline icmâlen işaret etmek üzere :

كَذَٲلِكَ نَقُصُّ عَلَيۡكَ مِنۡ أَنۢبَآءِ مَا قَدۡ سَبَقَ‌ۚ

buyuruyor.

[Ya Ekrem er Rusül ! Musa Aleyhisselâm’ın ahvalini hikâye ettiğimiz gibi senin üzerine Biz Azîmüşşân geçmiş ümmetlerin haberlerini dahi hikâye ederiz ki ümmetinden basiret sahihlerine tenbih ve senin mucizeni tezyîd olsun.]

وَقَدۡ ءَاتَيۡنَـٰكَ مِن لَّدُنَّا ذِڪۡرً۬ا (99)

[Halbuki habibim ! Biz kendi indimizden sana şu haberler üzerine müştemil olan Kur'an'ı verdik ki elfazı zikre ve manâsı tefekküre şayandır ve o Kur'an sebebiyle biz sana nâs beyninde zikr-i cemîl ve hüsn-ü siy t verdik.]

مَّنۡ أَعۡرَضَ عَنۡهُ فَإِنَّهُ ۥ يَحۡمِلُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ وِزۡرًا (100) خَـٰلِدِينَ فِيهِ‌ۖ

[Eğer bir kimse Kur'an'dan i'râz ederse o kimse yevm-i 3342 kıyamette ağır bir ukubet götürür ve büyük bir günah yüklenmiş olur ki o günah içinde ebeden kalır.]

وَسَآءَ لَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ حِمۡلاً۬ (101)

[Ve Kur'an'dan i'râz edenler için yevm-i kıyamette o günahı götürmek ne kadar kötü oldu.]
Yani; habibim ! Sana ve Musa Aleyhisselâm'a vahyedip kavminin hidayetini beyan ettiğimiz gibi ümem-i salifenin kıssalarını haber verir ve hikâye ederiz ki iman edenler mesrur ve ihtida etmeyenler me'yus olsunlar, zevü'ukûle ibret ve basiret sahiplerine intibah olsun. Halbuki biz sana ind-i ülûhiyetimizden lutf u ihsan olarak ümem-i maziyenin ihbarını cami ve hakayık, maarif ve ahkâm-ı şerayii hâvî Kur'an'ı verdik. Eğer bir kimse Kur'an’ın nüzulünden sonra Kur'an'dan i'râz eder ve sair mensuh olan kitaplardan birine temessük ederse o kimse yevm-i kıyamette büyük günah, cesîm vebal ve azîm cürüm yüklenir. Çünkü; nasih olan Kur'an'ı terk edip mensuh olan kitabı ahzettiği için büyük cezaya müstehaktır. Hatta o cezada ebedi kalıcılardır ve onlar için yüklendikleri günah ne kadar ağır ve ne kadar çirkin oldu.
Bu âyette z i k i r le murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'da nâsın muhtaç olduğu mesaili ve ni'met-i İlâhîyenin envâını zikir mevcut olduğu için Kur'an'a zikir denmiştir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm’ın ahvaline dair vaki olan zikrin azamet-i şanına ve ulüvv-ü mertebesine ve ibrete şayan olduğuna işaret için baîde işaret olan (ذلك) lâfzı varid olmuş ve Kur'an’ın ahkâmı ittibâa lâyık olduğundan i'râz edenlerin yevm-i kıyamette büyük vebal altında ebedî kalacaklarına işaret olunmuştur.
Bu âyette v i z r ile murad; ağır ukubettir. Kur'an'a iman etmeyip mucibiyle ve muktezasiyle amel etmiyen kimselerin mü-ebbed olarak ağır cezaya duçar olacaklarına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; aklı bulunan insana lâyık olan; Kur'an'a temessük edip seâdet-i dareyne nail olmak çarelerini düşünmektir.

3343
***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette âsîlerin ağır yük altına gireceklerini beyandan sonra yevm-i kıyameti ta'rif etmek üzere :

يَوۡمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ‌ۚ وَنَحۡشُرُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ زُرۡقً۬ا (102) يَتَخَـٰفَتُونَ بَيۡنَہُمۡ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلاً عَشۡرً۬ا (103) نَّحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذۡ يَقُولُ أَمۡثَلُهُمۡ طَرِيقَةً إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلاً يَوۡمً۬ا (104)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde nâsı mahşere cemetmek için İsrafil tarafından Sura üfürülür ve biz küfrü vesair meâsîyi ihtiyar eden cürüm sahiplerini o günde gözleri gök ve çirkin oldukları halde hasrederiz. O ashab-ı cürüm beyinlerinde gizli olarak konuşup derler ki «Siz dünyada karar etmediniz, ancak on gün miktarı bir zaman karar ettiniz. O kadar ehemmiyetsiz ve değersiz bir zaman için bu kabayihi ihtiyar ettiniz» demekle birbirlerini levmederler. Biz Azimüşşân onların gizli surette söyledikleri sözlerini biliriz. Zira; onların tarikat cihetinden efdal ve sözü doğru olanları «Siz dünyada kalmadınız ancak bir gün kaldınız» derler.]
Yani; Yâ Ekrem er Rusül ! Zikret şol zamanı ki o zamanda Sur'a üfürülür. Biz mücrimleri o günde sevilmez bir surette ki gözleri gök ve yüzleri siyah bir halde arsa-i mahşere cemederiz. Onlar o günün şiddetinden ve mihnet ü meşakkatinden gördükleri dehşete bakarak kalpleri korkuyla dolduğu için beyinlerinde gizli olarak konuşurlar. Sadâlarını çıkarınadan birbirlerine derler ki «Siz dünyada on gün miktarı bir müddet kaldınız. O kadar bir sürür ve azıcık bir müddet için bir çok kabahat irtikâb eylediniz. Şimdi o kabahatlar hep meydana çıktı». Mücrimler bu sözleriyle eseflerini izhar ve dünyanın müddetini o günün şiddetine nisbetle gayet az addederler. Onların sözü doğru, aklı ziyade ve tariklerinde efdal olanları dünyanın müddetini daha kısa addederek «Siz ancak dünyada bir gün miktarı bir müddet kaldınız» dediklerinde biz onların gizli olarak her sözlerini biliriz. Şu halde gizli konuşmalarında fayda yoktur. Zira bizim ilmimiz; hafî ve celî cümle esrara lâhıktır ve ilmimizden hiç bir şey gaib değildir.
3344
Bu âyette Vâcib Tealâ mücrimleri gözleri gök olarak haşredeceğini beyanla müşrikleri tehdit buyurmuştur. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile siyah yüz ve gök göz insan için en ziyade çirkin addolunan bir manzara ve surettir. Bilhassa, arapların son derece sevmedikleri bir simadır. Binaenaleyh; siyah yüzle beraber gök gözden teşe'üm ederler. Allah-u Tealâ'nın bu âyette o misilli sureti zemmetmesi hakikatta sevilmez bir manzara olduğuna kemaliyle delâlet eder.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette (زرقاً) ile murad; kör olmaktır. Yahut susuzlukla hasıl olan gözlerinin açıklığıdır. Çünkü; susuzluktan hararet artınca gözlerin belirmesi âdettir. Hatta hararet arttıkça gözün siyahı göklüğe tebeddül ettiği mervidir. Yahut zahir-i âyetin delâleti veçhile hakikatte gözlerin gök olmasıdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, gök göz, siyah yüz evsaf-ı zemimedendir. Diğer âyette kâfirlerin gözlerinin kör olarak haşrolunacaklarını beyan bu âyete münafî değildir. Zira; kıyamette ahvâl muhteliftir. Kâfirlerin bazı mevkide gözleri gördüğü gibi bazı mevkide de kör olacağına binaen bazı âyette kör olacakları ve bazı aharda da gözlerinin açık ve gök olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; cürüm sahiplerine kıyamette rahat yoktur. Binaenaleyh; her mevkide bir gûnâ azabla muazzeb olacak ve cinayetlerinin cezasını lâyıkı vechüzere bulacaklardır.
Kâfirler o günde görecekleri şiddet sebebiyle dünyada ömürlerini unuttukları için dünyada on gün miktarı ve daha akıllı olanları bir gün miktarı kaldıklarını konuşacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut dünyada ömürlerini unutmazlar lâkin o günün şiddetine nisbetle dünyada ömürleri ne kadar uzun olsa dahi akall-i kalîl addedeceklerini beyandan ibarettir.

***
Vâcib Tealâ Yevm-i kıyameti beyandan sonra kâfirlerin yevm-i kıyamette dağların hali ne olacağını suâl ettiklerini beyan etmek üzere :
3345

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلۡجِبَالِ فَقُلۡ يَنسِفُهَا رَبِّى نَسۡفً۬ا (105) فَيَذَرُهَا قَاعً۬ا صَفۡصَفً۬ا (106) ِلاً تَرَىٰ فِيہَا عِوَجً۬ا وَِلاً أَمۡتً۬ا (107)

buyuruyor.

[Ya Ekrem er Rusül ! Kâfirler yevm-i kıyamette dağların halleri ne olacağını sual ederler ve derler ki «Yevm-i kıyametin dehşetinden dağlar sebat ve karar ederek hal-i aslileri üzere kalırlar mı, yoksa onlar da tebeddül ve tağayyür eder mi?» Sen onların şu suallerine cevapta de ki «Benim Rabbım ! O dağları yerinden koparır, bir kum yığını gibi kılar ve rüzgârlarla savurur, heba olur gider. Binaenaleyh; o dağların yerlerini düz ova kılar ki gayet parlak olarak terkeder. Hatta sen o arz üzerinde eğrilik veya yükseklik göremezsin.»] Zira; dağlar kum yığını olup savrulunca dere tepe gibi bir şey kalmaz, hatta her taraf müsavî bir ova olur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veçhile (قَاعً۬ا) düz ova ve gayet parlak ve berrak demektir. (صَفۡصَفً۬ا) her tarafından bakıldığında düz bir saf gibi görülür demektir. (لاً تَرَىٰ فِيہَا عِوَجً۬ا وَِلاً أَمۡتً۬ا) (قَاعً۬ا صَفۡصَفً۬ا) lâfızlarını tefsir ve onların keyfiyetini beyandır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran suâl; ahval-i âhiretten ve usul-ü itikattan olduğu cihetle derhal cevap vermek lâzım olup cevabın tehiri caiz olmadığına işaret için sür'ate delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Bu suâl; kâfirler tarafından kıyameti ve âlemin harap olmasını inkâr tarikıyla varid olmuştur. Çünkü; kâfirler «bir şeyin harap olması noksan tarikıyla olur. Binaenaleyh; âlem harab olacak olsa etrafından tenakus etmeye başlar ve tenakus gittikçe tezayüd eder, nihayet tükenmek tarikıyla harab olur. Halbuki âlemde tenakus olmadığından harab olmak yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak, harabolmak tenakus tarikına münhasır olmayıp defaten dahi harabolmak vaki olacağını beyanla cevap verilmesini Resûlune emir buyurmuştur. 3346
Bu âyet-i celile yevm-i kıyamette arzın gayet parlak, enginden, yüksekten, inhiraftan ve i'vicâcdan hâlî olacağına delâlet eder.
Çünkü; (عوجاً) eğri ve (امتاً) yüksek manâlarınadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Benî Sakîf) kabilesinden bir kimsenin «Ya Muhammed (S.A.) senin dediğin vechüzere kıyametin dehşeti vaki olunca dağların hali ne olur?» demesi üzerine, yahut müşriklerin istihza yoluyla suâl etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

***
Vâcib Tealâ kıyametin ahvalinden bazısını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَتَّبِعُونَ ٱلدَّاعِىَ ِلاً عِوَجَ لَهُ ۥ‌ۖ

buyuruyor.

[Dağların kum gibi savrulup yer yüzü düz ova olduğunda cümle nâs dâînin davetine ittibâ' ederler ve dâînin daveti için asla eğrilik olmaz. Zira davete delâlet eden sadânın işitilmesi herkese müsavi olduğundan herkes bulunduğu mekândan sadaya doğru müsavi olarak gider, hiç bir tarafa eğilmez.]

وَخَشَعَتِ إِلاًصۡوَاتُ لِلرَّحۡمَـٰنِ

[O günde insanların sadâları Rahman Tealâ'ya huşu' eder ve herkesin sadâsı kemal-i edeb ve tevazu' üzere çıkar.]

فَِلاً تَسۡمَعُ إِلاً هَمۡسً۬ا (108)

[Binaenaleyh; sen işitmezsin, illâ gayet hafif sada işitirsin.]

يَوۡمَٮِٕذٍ۬ ِلاً تَنفَعُ ٱلشَّفَـٰعَةُ إِلاً مَنۡ أَذِنَ لَهُ ٱلرَّحۡمَـٰنُ وَرَضِىَ لَهُ ۥ قَوۡلاً۬ (109)

[Nâs mahşere davet olunup toplandığı günde hiç bir âsiye 3347 şefaat menfaat vermez, illâ Rahman Tealâ'nın şefaate izin verdiği ve şefaat için sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfaat verir.]
Yani; nâsın mahşere içtimâ etmeleri için davet olundukları günde bilûmum halkı davet eden dâînin sadasına ittiba eder ve herkes o dâî tarafına giderler. Çünkü; arz müsavi olup asla eğrilik olmadığından hiç bir kimse sağına ve soluna şaşmadan doğruca süratle gider. Zira israfilin sadası cümleye müsavâat üzere işitildiğinden kimse şaşmaz ve o günde insanların sadaları Rahman Tealâ'ya hudû' ve. huşu' eder ki mehabet-i İlâhîye ve celâlet-i subhâniye ile sadalar makhur olduğundan sen nâsın sadalarını gayet hafif işitirsin. Çünkü; o günün şiddetinden kimse ses çıkaramaz ve çıkan sadalara kulak verdiğinde gayet zayıf işitirsin, o günde necat bulup şefaat edecek kimselerin şefaati menfeat vermez, illâ şol kimsenin şefaati fayda verir ki bazı âsîlere şefaat etmesine Rahman Tealâ'nın izin verip sena-yı şefaatta sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfeat verir. Zira; şefaatini kabul edeceği kimseye izin verdiğinden onun şefaati kabul olur ve şefaat olunan âsiye de menfaat verir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette dâî ile murad; İsrafil Aleyhisselâm'dır. Bey t-i Mukaddeste (Sahratullah) üzerine ayağını koyarak halkı davet edeceği ve davetinde «Ey çürümüş kemikler ve dağılmış damarlar, bu toprağa karışmış olan etler ! Kalkın ve hesap için Rabbınız tarafına gelin» diyeceği mervidir. Dâî için ivec olmamakla murad; dâînin daveti ve sadası cümleye müsavi olmasıdır. Bu âyet-i celile; âsiler için şefaatin cevazına ve vücuduna delâlet eder. Şu kadar ki şefaat, izn-i İlâhîye muhtaç olduğundan Allah-u Tealâ kimin hakkında şefaat olunmaya izin verirse şefaat onun hakkında carîdir, yoksa her âsî hakkında şefaatin kabul olunmıyacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ bazı kimselere şefaata izin vereceğini beyandan sonra şefaatin izn-i İlâhî ile olacağının hikmetini beyan etmek üzere:
3348

يَعۡلَمُ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيہِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kullarının önlerinde ve arkalarında olan amel lerini bilir.]

وَِلاً يُحِيطُونَ بِهِۦ عِلۡمً۬ا (110)

[Onlar kendi amellerini ilimleriyle ihata edip lâyıkıyla bilmezler.]

وَعَنَتِ ٱلۡوُجُوهُ لِلۡحَىِّ ٱلۡقَيُّومِ‌ۖ

[Hayat sıfatı ile muttasıl ve kullarının amellerini murakabe ile kaim olan Allah Tealâ'nın huzurunda zalimlerin yüzleri zelil olur.]

وَقَدۡ خَابَ مَنۡ حَمَلَ ظُلۡمً۬ا (111)

[Halbuki zulmü hamil olarak zulümkâr olan kimse muhakkak zarar görür.]

وَمَن يَعۡمَلۡ مِنَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَهُوَ مُؤۡمِنٌ۬ فَِلاً يَخَافُ ظُلۡمً۬ا وَِلاً هَضۡمً۬ا (112)

[Ve mümin olduğu halde amel-i salih işliyen zulümden ve ecrinin noksan olmasından korkmaz. Çünkü; amelinin sevabını tamam alır.]
Yani; Allah-u Tealâ dilediği kulları için şefaat olunmasına izin verir. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları haleflerini bilir, lâkin onlar önlerinde olan amellerini ve arkada bıraktıkları haleflerini bilmezler, o günde mahlukâtın yüzleri hayy, baki ve kadir ü kayyum olan Allah-u Tealâ huzurunda zelil, hakîr ve zarardîde olur. Şol kimse ki Allahü Tealâ'ya şirketmekle zulmü hamil oldu, o kimse de hakir ve zelil olur. Zira; şirk sebebiyle bilkülliye amelleri batıl 3349 olduğundan asla menfeat görmedikleri gibi muhakkak büyük zarar görürler. Bir kimse ki vahdaniyet-i İlâhîyeye iman edici olduğu halde dünyada amel-i salih işlerse seyyiâtı üzerine ziyade olunmakla zulmolmaktan ve hasenatının ecrini noksan almaktan korkmaz. Çünkü; seyyiâtının aynı cezasını görür ve seyyiâtından ziyade ceza verilmekle zulmolunmaz, hasenatının tamam sevabını alır, noksan olmaz. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin her iki cihetten de asla endişesi bulunmaz. Zira; Allah-u Tealâ mahşere cemolan kimselerin geçmiş ve gelecek cümle hallerini bildiğinden şefaatle kurtulacak ve kurtulmayacak kimler olduğunu bilir ve ona göre izin verir ve Allah-u Tealâ onların her halini bilir, ilmi cümlesini muhittir. Ama onlar Allah-u Tealâ'yı ilimle ihata edemezler hayy ü kayyûm olanVâcib Tealâ'nın huzurunda bilûmum insanlar zelil ve hakîr olurlar, asla söz söylemeye mecalleri olmaz ve yevm-i kıyamete şirk götüren kimse rahmet-i İlâhîyeden mahrum olduğu cihetle mutazarrır olur. Bir kimse mümin olduğu halde a'mâl-i saliha işlerse zulüm ve hasenatının sevabı noksan olmasından korkmaz. Zira; adâlet-i İlâhîye herkesin hayr ü şer ameline göre mücâzâtı iktiza ettiğinden herkes emin ve bu cihetten mutmainnülkalp olacağına bu âyet delâlet eder.
Bu âyette zelil olacak yüzler denmişse de eşhas muraddır. Çünkü; zül ü hakaretin eseri yüzde zuhur ettiği için yüz zikrolunmuştur. Halbuki hakikatte yüzün sahibi muraddır. Yevm-i kıyamette âsiler melik-i kahhâr yedinde esirlere benzediklerinden yüzlerinin zelil olacağını beyanda anet kelimesi varid olmuştur. Çünkü â 'n î ; esir manâsınadır. H a z m ise noksan manâsınadır.
(ابوامامته الباهلى), Resûlullah'ın «İsm-i a'zamı Sure-i Bakara, Al-i İmran ve Tâhâ'da arayın» buyurduğunu rivayet etmekle beraber bu üç sûre'nin müşterek olduğu hayy ü kayyûm isimleri olduğunu dahi râvî beyan etmiştir. Vâcib Tealâ insana yevm-i kıyamette nazil olacak mücâzâttan kurtulmak ihtimali olmadığını ve âhiretin hali ekseriyet itibariyle bu dünyaya muhalif olduğunu bu âyetlerle beyan buyurmuştur.

Vâcib Tealâ, kullarının kendi amellerini ilimleriyle lâyıkıyla 3350 ihata edemedikleri halde zat-ı ulûhiyyetin, önlerinde ve arkalarında olan amellerini bildiğini ve zalimlerin yüzlerinin zelîl olduğunu, zalim olan kimselerin muhakkak zarar göreceğini, mümin olduğu halde amel-i salih işleyenlerin ecirlerinin noksan olmıyacağım beyandan sonra Kur'an'ın lisan-ı arap üzere nazil olduğunu ve maasîden ittika etmeleri için vaad ü vaîdini tekerrür suretiyle tafsil ettiğini beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ أَنزَلۡنَـٰهُ قُرۡءَانًا عَرَبِيًّ۬ا وَصَرَّفۡنَا فِيهِ مِنَ ٱلۡوَعِيدِ لَعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ أَوۡ يُحۡدِثُ لَهُمۡ ذِكۡرً۬ا (113)

buyuruyor.

[Şu sûrede vaîdi ve ahkâm-ı kesireyi mutazammın olan âyetleri inzal ettiğimiz gibi ahval-i dünya ve ahval-i âhireti cami' olan kitabı lisan-ı arap üzere Kur'an olarak inzal ettik, o Kur'an'da vaîd ve tehdîdâta müteallik olan mesaili biz tekrar olarak tafsil ettik ki onlar maâsiden ittika etsinler veyahut Kur'an'ın vaîdâtının tafsil ve tekerrürü onlara zikir ve mev'iza olsun ve ibreti teceddüt etsin ki ümem-i maziyenin hallerini ve irtikâb ettikleri masiyetlerden dolayı mübtelâ oldukları belâyâyı tekrar be tekrar zikredip işitmekle mütenebbih olsunlar ve muharremâttan nefislerini vikaye etsinler.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'da tekerrür eden vaîdâtta ferdiz ve muharremât cümlesi dahildir. Çünkü vaîdâtin tafsili onların ittika etmeleri için olduğunu beyan; vaîdin hem ferâiza hem de muharremâta şamil olmasını iktizâ eder. Zira ittika; ferâiza dikkat ve muharremâttan içtinâbla hasıl olur. Şu halde manâ-yı âyet: [Biz ulûm-u âlemi camî' olan kitabı lisan-ı arabî üzere inzal ve vaîdâtını tafsil ettik ki onlar ferâize dikkat ve muharremâttan içtinâbla müttekî olsunlar veyahut Kur'an onlara vaazolarak tâat-ı İlâhîyeye davet etsin.] demektir.
İnsanlara ibret, Kur'an'ın tilâvetiyle hasıl olması icada müşabih olduğu cihetle Kur'an'ın onlara zikir icâd edeceği beyan olunmuştur. Takva; kabîh olan şeyi işlememekten ibaret 3351olduğundan insanlara isnâd olundu. Çünkü ittikâ; insanın sıfatıdır. Ama ibret; Kur'an'ın tesiriyle hasıl olacağından Kur'an'ın ihdasına nisbet olunmuştur. Kur'an'ın arabîyyülibâre olarak inzal olunmuş Resûlun neş'et ettiği kavim, arap olup onlar Kur'an'ın mu'ciz olduğunu bilip tasdik ettikten sonra diğer akvamın kolay olacağına binaen şeriatın tamiminde suhulet içindir. Kur'an'ı inzalde ittika veya ibretten hâli olmayıp elbette bunlardan birisi hasıl olacağına işaret için (او) kelimesi varid olmuştur. Çünkü; bu makamda (او) lâfzı münafat için değildir, belki şu iki emirden hâli olmamak manâsınadır. Şu halde hem ittika hem de ibret olabildiği gibi hiç olmazsa Kur'an'ın inzali iki faydadan birisini ifade etmekten hâlî olmaz demektir. Yani Kur'an'ın inzali insanların ittikası ve ibreti içindir yahut ittika olmazsa ibret ifade eder.
Hulâsa; Kur'an'ın arabî olarak inzal olunup vaad ü vaîdinin tekerrür suretiyle tafsil olunduğu ve insanları ittikaya davet ve ibrete sevk için nazil olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın insanlara bahşedeceği menafiin hulâsasını beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin azametine işaret etmek üzere :

فَتَعَـٰلَى اللهُِ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّ‌ۗ وَِلاً تَعۡجَلۡ بِٱلۡقُرۡءَانِ مِن قَبۡلِ أَن يُقۡضَىٰٓ إِلَيۡكَ وَحۡيُهُ ۥ‌ۖ وَقُل رَّبِّ زِدۡنِى عِلۡمً۬ا (114)

buyuruyor.

[Ezelen ve ebeden sabit, daim ve umum mahlukâta müstevli olan Allah-u Tealâ müşriklerin dedikleri noksan sıfatların cümlesinden tenezzüh ve teâlî etti. Habibim ! Sen Kur'an'ın vahyi, Cibril tarafından sana kaza olunup ikmâl olunmazdan evvel tilâvetini acele etme ve sen «Ya Rabbi ! İlmimi ziyade ve Kur'an'ın nefais-i malumatını ihsan et,» de ki rumûzât ve işârâtına vakıf olasın.]
3352
VâcibTealâ’nın mülkü zail olmıyacağına ve başka bir kimse tarafından gelmediğine işaret için zatını ve yahut mülkünü hakla tavsif buyurmuştur. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyetVâcib Tealâ'ya isti'zâm olduğu gibi bilûmum evâmir ve neyâhîsinin, vaad ü vaîdinin ve cümle ef'âlinin uluvv-ü şanına delildir.
VâcibTealâ'nın zatında ve sıfatında şeriki olmadığı gibi mahlukâttan hiç bir şeyin müşabih olmadığına işaret için zatını ulviyetle tavsif buyurmuştur. Emr ü nehyînin cümle melekûtunda nafiz olup vadine ümid olunup, vaîdinden havf ü haşyet olunmaya lâyık ve şayan olduğuna işaret için melik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; melikin emrine elbette itaat olunur. Binaenaleyh; emr-i İlâhîye itaat; vaciptir.
Bu âyet-i celile, Kazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran vahiy geldiğinde Kur'an'ı tilâvete müsâreatten Resûlullah'ı nehyetmiştir. Çünkü; Cibril-i Emin vahyile geldiğinde nisyândan hazer için Resûlullah'ın kemal-i sür'atle Cibril-i Eminle beraber tilâvet eder. Halbuki vahiy tamam olmadan tilâvet etmek tamamiyle telâkkiye mani olacağından Cenab-ı Hak vahyi, Cibril-i Emin tamamen tebliğ etmeden kıraate müsâreatten nehiy buyurmuştur. Zira; vahy-i münzelin kemaliyle meânisini anlamak matlûb olduğundan acele etmek şu matlûba mani olmak ihtimaline binaen nehiy varid olmuştur. Şu halde emr-i şer'îde aceleden nehyolunca sair hususâtta acelenin menhî olacağı evleviyetle sabit olur. Yahut Kur'an'ın ahkâmını ümmetine alelacele tebliğden neh-yetmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem er Rusül ! Cibril-i Emin vahyi tamamen sana tebliğ edip sen meânîsini kemaliyle keşfederek etrafiyle hakayıkına muttali' olmadan ümmetine Kur'an'Oı ahkâmını tebliğde acele etme ve ziyade ilim talebinden de geri durma.] demektir. Şu halde insan için ilme sa'yeylemek ve Cenab-ı Hakdan daima ilminin ziyade olmasını talebetmek bir vazife-i vecibe olduğuna bu âyet delil-i vazıhtır. Cenab-ı Hakkın Resûlune ilimde ziyade talebini emredip ilimden başka bir şeyde ziyade talebini emretmediği tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. İbn-i Mes'ud hazretleri bu âyeti tilâvet ettiğinde
(الهم زدنى علماً وايماناًويقيناً) cümle-i latif esiyle duâ ettiği mervîdir.

3353
***
Vâcib Tealâ ümemi salifenin bazılarının haberlerini beyandan sonra Hz. Âdem'in haberine işaret etmek üzere :

وَلَقَدۡ عَهِدۡنَآ إِلَىٰٓ ءَادَمَ مِن قَبۡلُ فَنَسِىَ وَلَمۡ نَجِدۡ لَهُ ۥ عَزۡمً۬ا (115)

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki biz bundan evvel peı riniz Âdem'e emir ve nehyettik dedik ki «Sen ve zevcen şu ağaca yakın olmayın, meyvesinden yemeyin». Bizim bu nehyimizi şeytanın iğvâsı ile nisyân etti. Bununla beraber nehyimizin faydası kendine ait iken o faydayı muhafaza edemedi, biz onun için uhûdu muhafazada ciddiyet ve sadakat bulmadık ve re'yinde isabet görmedik.]

Şu halde nakz-ı ahid yalnız sizin zamanınıza mahsus değildir. Bundan evvel geçenlerde hatta pederiniz Âdem'de bile vuku bulmuştur. Binaenaleyh; Kur'an’ın hıfzında acele etmemenizi tavsiyemiz aceleyle sizi nisyandan vikayedir. Çünkü nisyân; pederiniz Âdem'de vuku bulduğundan cümle beni âdemde nisyân vakidir.
(عزماً) , (صبراً) manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [ Biz Âdem için nehyolunduğu şeye sabır bulmadık.] demektir. Yahut (عزماً) , (رأياً) manâsınadır. Yani «Biz Âdem için ahdini ve nehyolunduğu şeyi muhafazada savap bir re'y bulmadık» demektir. Yahut «Âdem için emrimize muhalefete kasıt ,ve azimet bulmadık. Zira; nisyân sebebiyle hatada vaki oldu» demektir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Âdem'eVâcib Tealâ’nın ahdi; emr ü nehyi, menafiini muhafazasını tavsiyesi ve bilhassa şeytanın iğfâlâtına aldanmamasını tenbihtir. Yahut «Nehyolunduğu şeyden içtinab etmekte ciddiyet sahibi bulmadık. Çünkü; düşmanı olan şeytanın sözüne derhal aldandı» demektir. Yahut «Âdem Aleyhisselâm'a biz emrettik, emrimizi unuttu, işlediğini işledi lâkin işlediği şeyi ankasdin işlemedi. Zira işlediğinde Biz Âdem'de azm ü cezim bulmadık. Çünkü; nisy an sebebiyle olduğundan hatayı kastetmek yoktur» demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu vak'a Hz. Âdem'in ibtidâ-yı halinde vaki' olduğundan henüz umur görmemiş olduğu ve tecrübesi sebketmediği için şeytanın iğfâlâtına aklanmıştır.

3354
***
Vâcib Tealâ Hz. Âdem'in alıdini nisyan ettiğini beyandan son rş meleklere secdeyle emrettiğini beyan etmek üzere ;

وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ ٱسۡجُدُواْ لأدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلآً إِبۡلِيسَ أَبَىٰ (116)

buyuruyor.

[Zikret Habibim ! Şol vakti ki o vakitte biz meleklere «Âdem'e secde edin» dedik. Melekler secde ettiler, ancak İblis secdeden imtina etti.]
Yani; Ya Ekrem er Rusül ! Zikret şol zamanı ve Âdem'le beynimizde vaki olan uhûdü ve o uhûdda muhalefet ettiği zamanı ki o zamanda Âdem'in uhûdü nisyân ettiği ve o hatasında azimet ve sebat sahibi olmadığı senin için tebeyyün etsin. Biz o zamanda meleklere «Âdem'e tezellül ve ta'zîm ile secde edin. Zira Âdem; sizden efdaldir» dedik. Bu emrimize imtisalen melekler derhal secde ettiler, illâ İblis secdeden imtina etti. Çünkü; kibr ü gururu secdeye mani oldu. Secde eden meleklerin cümlesi olduğu ve Hz. Âdem'e secde ta'zîmden ibaret olup ibadet olmadığı ve şeytanın meleklerden bulunmadığı halde meleklerle ibadet ettiği cihetle istisna olunduğuna dair tafsilât sure-i Bakara'da sebkettiği için bu makamda şeytanın tekrar zikrine hacet görülmemiştir. [Cild: Bir, Sahife: Doksanaltı.]

3355
***
Vâcib Tealâ şeytanın emr-i İlâhîye muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsını beyan etmek üzere :
فَقُلۡنَا يَـٰٓـَٔادَمُ إِنَّ هَـٰذَا عَدُوٌّ۬ لَّكَ وَلِزَوۡجِكَ

buyuruyor.

[İblis secdeden imtina edince biz Âdem'e «Ya Âdem ! tşte şu sana secde etmeyen şahs-ı leîm sana ve senin zevcene düşmandır» dedik.]

فَِلاً يُخۡرِجَنَّكُمَا مِنَ ٱلۡجَنَّةِ فَتَشۡقَىٰٓ (117)

[«Şeytan size düşman olunca sizi Cennetten çıkarmasın ki sen meşakkata duçar olmayasın, eğer aldatır sizi Cennetten çıkarırsa sen maişet hususunda meşakkat çekersin.»]

إِنَّ لَكَ أَِلاً تَجُوعَ فِيہَا وَِلاً تَعۡرَىٰ (118)

[Zira; «Ya Âdem ! Senin için Cennette acıkmak ve uryân kalmak yoktur.»]

وَأَنَّكَ ِلاً تَظۡمَؤُاْ فِيہَا وَِلاً تَضۡحَىٰ (119)

[Ve sen ya Âdem ! «Cennette susamaz ve kuşluklamazsın.» Yani kuşluk vaktine tesadüf ederek güneşin hararetinden ezâlanmaz ve suya muhtaç olmazsın. Zira; Cennette güneş yok ki kuşluk vakti olsun. Ehl-i Cennet daimî gölgeden bir nûr içinde istirahat ederler.] demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk.
Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hitaben dedik ki «Ya Âdem ! Şu sana ta'zimden imtina' eden şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkaktır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıkarırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olursunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; senin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâim arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsın. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cennette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür:
B i r i n c i s i ; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Âdem üzerinde adavete devam etmektedir.
İ k i n c i s i ; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâli kalmaz.
Ü ç ü n c ü s ü ; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolunmuşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allah-u Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana isnad olunmuştur.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkınca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, evlâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle racülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aleyhisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Yahut m e ş a k k a t l e r le murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine Vâcibolduğundan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhisselâm'a olacağı beyan olunmuştur. Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.
3357
***
Vâcib Tealâ şu beyan olunan vesâyâdan sonra şeytanın vesvesesini beyan etmek üzere :

فَوَسۡوَسَ إِلَيۡهِ ٱلشَّيۡطَـٰنُ قَالَ يَـٰٓـَٔادَمُ هَلۡ أَدُلُّكَ عَلَىٰ شَجَرَةِ ٱلۡخُلۡدِ وَمُلۡكٍ۬ ِلاً يَبۡلَى (120)

buyuruyor.

[Âdem Aleyhisselâm bizim vaki' olan nasâyihimiz üzerine şeytan Adem'e vesvese etti ve «Ya Âdem ! Ben sana meyvesinden yiyen ebedî Cennette kalacak şecere-i hulde ve eskimez, tükenmez bir mülke delâlet edip göstereyim mi? Eğer ondan yersen ebedî sen ve ehlin Cennette kalır rahat edersiniz»] demekle iğfal etmeye çalıştı.
Vâcib Tealâ'nın Âdem Aleyhisselâm'a vesâyâsı Cennette kalması içindir, fakat şecere-i ma'hûdeden yememek şarttır. Şeytanın vesvesesi de Cennette kalmak içindi velâkin şecere-i mezkûreden yemek şarttır. Halbuki bir şeyin iki nakîsa sebep olamıyacağı dahi malûmdur, Hz. Âdem Rabbını, Halikını ve nasihatinin hilâfına hareketin hata olduğunu bildiği halde kaza-yı İlâhîye bir şey hail olamayacağından nisyân ederek şeytanın vesvesesine aldandı.

***
Vâcib Tealâ şeytanın vesvesesini kabul ettiklerini beyan etmek üzere :

فَأَڪَِلاً مِنۡہَا فَبَدَتۡ لَهُمَا سَوۡءَٲتُهُمَا وَطَفِقَا يَخۡصِفَانِ عَلَيۡہِمَا مِن وَرَقِ ٱلۡجَنَّةِ‌ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُ ۥ فَغَوَىٰ (121) ثُمَّ ٱجۡتَبَـٰهُ رَبُّهُ ۥ فَتَابَ عَلَيۡهِ وَهَدَىٰ (122)

buyuruyor.

[Şeytanın vesvesesini dinleyip kabul ettikten sonra karınları doyuncaya kadar yediler. Yedikleri meyvenin muktezâsı; tağavvut ve tebevvül etmek olduğundan tağavvut için zaruret mes edince avret yerleri açılır ve menhiyyün anh olan şeyi irtikâpla vaki olan hataları zuhur edip Cennet-i âlânın nezafetine muhalif hallerin zuhurundan arız olan hacâlet üzerine Cennette mevcut ağaçların yapraklarıyla üzerlerini setretmeye sürat ederler. Menhî olan şecereden yemek, sebebiyle hatasını görünce melekler tarafından savt-ı bâlâ ile «Âdem Rab binin emri hilâfında hareket etti ve tayin olunan tarîka gitmedi» denildi. Bundan sonra Allah-u Tealâ'nın ilhâmiyle dergâh-i ulûhiyete rücû etti. Binaenaleyh; Rabbı onu ihtiyar etti. Tevbesini kabul buyurmakla matlup canibine hidayette kıldı.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Âdem'in zellesi her ne kadar günah-ı sağîre kabilinden ise de şan-ı Âdem'e nisbetle büyük addolunduğuna işaret için taraf-ı İlâhîden isyan etti tabir olunmuştur. Yoksa hakikatte isyan yok, belki içtihatta hata kabilindendir. Binaenaleyh; insanlardan hiç bir kimse için «Âdem isyan etti» demek caiz olamaz. Çünkü; bilûmum enbiyâ-yı kiram isyandan masumlardır. (فَغَوَىٰ) «Menhî olan ağaçtan ekletmekle matluba vasıl olmak taleb ettiğinden matlubuna vasıl ve muradına nail olamadı, belki izzet-i Cennetten zillet-i dünyaya ve rahattan meşakkate intikal etti» demektir.
Enbiya-yı izamdan itikadiyâtta ve emr-i tebliğde asla günah sudur etmez. Amden ve sehven günahın sudurundan masumlardır. Ama emr-i fetvâde sehven sudur ederse de derhal hakikat kendilerine vahyile beyan olunur. Kendi ef âllerinde amden günah sudur etmediğine ekser-i ulemânın ittifakı vardır.

***
Vâcib Tealâ Adem Aleyhisselâm'dan zellenin suduru üzerine Cennetten çıkmalarına dair vaki olan emr-i İlâhîyi beyan etmek üzere :

قَالَ ٱهۡبِطَا مِنۡهَا جَمِيعَۢا‌ۖ بَعۡضُكُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوٌّ۬‌ۖ فَإِمَّا يَأۡتِيَنَّڪُم مِّنِّى هُدً۬ى فَمَنِ ٱتَّبَعَ هُدَاىَ فَِلاً يَضِلُّ وَِلاً يَشۡقَىٰ (123)

buyuruyor.

[Allah-u Teâlâ «İnin Cennetten cemimiz, bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde. Eğer size benim tarafımdan Resûller vasıtasiyle hidayetinizi tarif eder kitaplar gelir ve hidayetime ittiba eden olursa dünyada dalâlette ve âhirette şekavette olmaz» dedi.]
Yani; Âdem Aleyhisselâm'ı şeytan iğvâ edip menhî olan ağaçdan yeyince Cennetten onların çıkmalarına hikmet-i İlâhîye iktiza etmesi üzerine Allah-u Tealâ onlara «Sizin bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde dar-ı karar ve sürür olan Cennetten dar-ı ibtilâ ve gurur olan dünyaya inin ve dünyaya inmekle ey beni âdem ! Sizi hidayetten mahrum ve dalâlet içinde matrud olarak terketmeyiz. Eğer size benim tarafımdan kitap ve şeriat gelir de benim kitabıma ve şeriatime bîr kimse ittiba ve emrine imtisal ve nehyinden içtinâb ederse dünyada dalâlette olmaz. Çünkü; kitaba ittiba ederse dünyada hidayette olur, dalâlette olmaz, âhirette saîd olur şakî olmaz. Zira; şeriate temessükle seâdete nail olduğu cihetle âhirette azabdan mahfuz olur», demekle beni âdeme hidayete ittibâın vücubunu beyan buyurdu.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette hitâb : Âdem'le Havva'yadır. Zira; onlar bütün insanların esası oldukları cihetle onlara hitab cemisine hitab menzilindedir. İnsanların adavetleri umur-u maaşta, emr-i nikâhta vesair husûsâtta görüldüğü veçhile hergün menfeatlerini celb ve mazarratlarını defetmek hususunda binlerce nizaa tesadüf olunduğu gibi büyük devletler beyninde muharebeler devam etmekte olduğu herkesin görüp bildiği ahvâldendir. Bu adavetin ilâ yevmilkıyam devam edeceğine işaret için Vâcib Tealâ devama delâlet eden cümle-i ismiye ile beyan buyurmuştur. Yahud hitab; Âdem Aleyhisselâm'la İblis'edir. Bunlar iki fırkanın esası olduklarından bunlara hitab zürriyetlerine dahi hitabtır. Ve iki zürriyet beyninde adavet ilâ yevmilkıyam devam etmektedir. Bu âyetle istidlal ederek (İbn-i Abbas) hazretlerinin «Bir kimse Kur'an'ı kıraat ve ahkâmına ittiba ederse Allahü Tealâ o kimseyi dünyada hidâyette kıldığı gibi âhirette de sû-uhesaptan muhafaza eder» buyurduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Zira; Allah-u Tealâ hidayetime ittiba eden dünyada dalâlet ve âhirette şekavette olmaz buyurmuştur.

3360
***
Vâcib Tealâ hidayetine ittiba edenin dalâlette olmıyacağını beyandan sonra Kur'an'dan vesair kitaplardan i'raz edenlerin mübtelâ oldukları cezayı beyan etmek üzere :

وَمَنۡ أَعۡرَضَ عَن ذِڪۡرِى فَإِنَّ لَهُ ۥ مَعِيشَةً۬ ضَنكً۬ا وَنَحۡشُرُهُ ۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ
أَعۡمَىٰ (124) قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرۡتَنِىٓ أَعۡمَىٰ وَقَدۡ كُنتُ بَصِيرً۬ا (125)

buyuruyor.

[Bir kimse benim zikrim olan Kur'andan i'râz eder iman ve ittibâ' etmezse onun için dünya ve âhirette gayet dar dirlik muhakkaktır, biz onu yevm-i kıyamette kör olarak hasrederiz. Âmâ olarak hasrettiğimiz kimse bize hitaben der ki «Ey benim Rabbim ! Beni niçin âmâ olarak hasrettin. Halbuki dünyada benim gözüm görüyordu.» Mezkûr kimse bu suretle izhar-ı tehassürde bulunur.]
Z i k r le murad; Kur'an ve hakka delâlet eden cümle delâildir. Kur'an'dan i'raz edenlerin maişetinde darlık olacağı bu âyetle sabittir.
M a i ş e t i n d a r l ı ğ ı ; dünyada, yahut kabirde, yahut âhirette ve yahut bunların cümlesinde maişetinin dar olmasında her ne kadar ihtilâf varsa da esah olan dünyada ve âhirette maişetinin dar olmasıdır. Çünkü; lâfz-ı âyeti bunlardan her cümlesine hamletmek mümkün olduğundan tercih bilâ müreccah lâzım gelmemesi için cemisini murad etmek evlâdır.
Dünyada maişetinin darlığı; maişetinde ne kadar vüs'at olsa âhiretten ümidi olmayıp her himmeti dünyaya münhasır olduğu cihetle kanaati meslup ve her zaman ziyadeyi talip olduğundan kendine verilen ni'meti az görmekle müteessif ve mütehassir olmaktan hâli kalamaz. Binaenaleyh; daima bir darlık içinde muazzeb olur demektir. Yahut ma'siyetin şeameti sebebiyle onun için hayır kapıları kapanır. Binaenaleyh; her nereye el uzatırsa eli boşa çıkar demektir. Kabrini azap daraltır, âhirette taamı zakkum ve suyu sıcak su olur. Velhasıl her yerde bir nevi ıztırab içinde bulunur. Âhirette gözleri kör olur demek; ya doğrudan ; doğruya kör 3361 olur, yahut kalbi kör olur, yahut kıyamette hayra nail olacak bir yol bulamadığından kör gibi mütehavvir olarak kalır demektir.
Hulâsa; Kur'an'dan ve Kur'an'ın ahkâmını kabulden i'râz eden kimsenin dünyada fakr u fâkaya mübtelâ olacağı, zengin olsa bile hırs u tama' her tarafını ihata ederek servetini gözü görmez bir halde fukara gibi sefalet ve darlıkla vakit geçireceği, âhirette âmâ olarak haşrolunacağı veVâcib Tealâ'ya «Ya Rabbi ! Dünyada benim gözüm sağlam her şeyi görürdüm. Beni niçin kör olarak hasrettin?» diyerek tehassürünü izhar edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ «Beni niçin âmâ olarak hasrettin, benim gözüm dünyada sağlamdı», diyen kimseye verilecek cevabı beyan etmek üzere :

قَالَ كَذَٲلِكَ أَتَتۡكَ ءَايَـٰتُنَا فَنَسِيتَہَا‌ۖ وَكَذَٲلِكَ ٱلۡيَوۡمَ تُنسَىٰ (126) وَكَذَٲلِكَ نَجۡزِى مَنۡ أَسۡرَفَ وَلَمۡ يُؤۡمِنۢ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِۦ‌ۚ وَلَعَذَابُ إِلاًخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبۡقَىٰٓ (127)

buyuruyor.

[Bizim sana vermiş olduğumuz ceza gibi sen de dünyada cinayet işlemiştin. Zira; senin ahvalini ıslâh için bizim âyetlerimiz sana geldiğinde sen o âyetleri inkârla köşe-i nisyana atmıştın. Senin dünyada âyetlerimizi nisyân ettiğin gibi bu gün nar-ı cahîmde unutulur ve nar-ı hirmanda matrut ve metruk olarak kalırsın, bizim âyetlerimizden i'râz edenler nar-ı cahîmde nisyân olundukları gibi din-i İlâhîden i'râzla şirkedip de Rabbının âyetlerine iman etmeyenleri dahi eşedd-i ceza ile cezalandırırız, elbette azab-ı âhiret dünyada ve kabirde olan azabtan eşed olduğu gibi daim ve bakidir, tükenmez ve azab-ı âhiretin arkası kesilmez.]
Yani; âyetten i'râz edenlerin cezaları dünyada maişet darlığı, 3362 âhirette a'mâ olmaktır. Âhirette «Ben neden böyle oldum» dediğinde «Sana dünyada Resûller vasıtasiyle âyetler geldiğinde sen o âyetlerden i'râz etmiş ve arkana atmıştın. Bu gün senin cezan nar-ı Cehennemde unutulman ve unutulmuş gibi terk olunmandır. Zira; şehevât-ı nefsaniyene ittiba'. heva ve hevesine inhimak edip iman etmedin. İsraf edip Rabbısının âyetlerine iman etmeyen kimsenin cezasını biz böyle tertib ederiz. Allah-u Tealâ hakkı için azab-ı âhiret şiddetli ve devamlıdır» denir. Binaenaleyh; azab-ı âhiretten nefsini kurtarmak için herkesin Kur'an'a ittiba' etmesi lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'dan i'râz edenlerin azaplarını beyandan sonra ümem-i maziyenin ihlâkinden ibret almadıklarını beyan etmek üzere :

أَفَلَمۡ يَہۡدِ لَهُمۡ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ يَمۡشُونَ فِى مَسَـٰكِنِہِمۡ‌ۗ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأَيَـٰتٍ۬ لِّأُوْلِى ٱلنُّهَىٰ (128) وَلَوِۡلاً كَلِمَةٌ۬ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَكَانَ لِزَامً۬ا وَأَجَلٌ۬ مُّسَمًّ۬ى (129)

buyuruyor.

[Kâfirler bizim âyetlerimizi inkâr ederler de bizim ümem-i maziyeyi ihlâk ettiğimiz onları irşâd etmedi mi? Ayetlerinizi tekzib eden ümem-i salifenin halleri bunlara ibret olmadı mı? Onlardan evvel Biz Azîmüşşân kurûn-u maziyeden bir çok kimseleri ihlâk ettik ki bu kâfirler seyr ü seferlerinde helak olanların meskenlerinde yürürler ve harabelerini görürler de ibret almazlar mı? Vukuat; insanlara ibret bahşetmek için değil mi? Çünkü kurun-u maziye ahalisi de bunlar misilli yerler, içerler, gezerler, mesken ve mekânlarında ikamet ederken ansızın azabımız onları ihlâk ettiği gibi bu münkirleri de ihlâk eder. Zira ümem-i salifenin ihlâkinde; Kur'an'dan i'râzları sebebiyle bunlardan ahz-ı intikama kudretimize delâlet ve akıl sahipleri için âyetler vardır. Binanealeyh; aklı olan o âyetlerden ibret alır Kur'an'a iman eder. Habibim ! Eğer senin ümmetinin azabının te'hir olunmasına dair kaza-yı İlâhî sebketmemiş olsaydı onların azabı bu gün Vâcibolurdu. Çünkü; azabı icabeden sebebler mevcut olduğundan elbette azab olunurlardı lâkin onların azabı için tayin olunan yevm-i kıyamette ve miiddet-i muayyenede olacağına dair hükm-ü İlâhî sebketti.]
3363
Yani; ümrnet-i Muhammedi irşâd edip doğru yola sevkedecek deliller mevcut olduğundan onların ibret almamaları aynı kabahattir. Zira; biz kurun-u maziyede bir çok kimseleri ihlâk ettik. Onların harabelerinde yürüyüp görüyorlar. Aklı olanlar için bizim ihlâkimizden kudretimize delâlet eder alâmetler vardır. Eğer bu ümmetin azabının tehirine ve vakt-i muayyeninde olacağına dair hükm-ü İlâhî sebketmemiş olsaydı Âd ve Semûd kavimlerine lâzım olan azap bu ümmete dahi lâzım olurdu.
Bu âyet-i celilede kâfirleri hamakatla itham ve onların cehaletlerine ta'rîz vardır. Çünkü «Kurun-u maziyenin ihlâkinde akıl sahipleri için alâmet var ve onlar ibret alırlar» demek «İbret almayanlar için akıl yok» demektir.

***
Vâcib Tealâ ecelini istifa etmedikçe hiç bir kimseyi ihlâk etmediğini beyandan sonra Resûlullah'a sabretmesini tavsiye etmek üzere :

فَٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ قَبۡلَ طُلُوعِ ٱلشَّمۡسِ وَقَبۡلَ غُرُوبِہَا‌ۖ وَمِنۡ ءَانَآىِٕ ٱلَّيۡلِ فَسَبِّحۡ وَأَطۡرَافَ ٱلنَّہَارِ لَعَلَّكَ تَرۡضَىٰ (130)

buyuruyor.

[Habibim ! Herkesin helaki ecel-i muayyeninde olup daha evvel olmayınca, şanına lâyık olmıyarak kâfirlerin dediklerine sen sabret. Onların kelâmlarından kalbini tazyik etme, Rabbın Tealâ'nın medh ü senâsına müdavim olduğun halde gün doğmazdan ve gün inmezden evvel nekaisten tenzih et. Zira; günün tulûundan evvel umur-u maaşla meşgul olunmadığı gibi günün gurubundan evvel kesb-i maaş müzayakasından kurtulduğun zaman olduğu cihetle işgalden hâlî ve kalbin safî olacağı bir zaman olduğundan 3364 bu iki vakitte teşbihle meşguliyeti her şey üzerine takdim et, gecenin saatlarından ve dakikalarından bazılarında Rabbını nekaaisten tenzih ettiğin gibi gündüzün etrafında dahi tenzih et ki âhirette Allah'ın sevabından razı olasın ve Allah-u Tealâ da senden razı olur.]
Yani; kâfirlerin ezasına sabretmek lâzımdır. Zira; helakleri için tayin olunan vakt-i muayyeninde helak olacaklardır. Allah'ın hidayetine ve tevfikine hamd ü sena edici olduğun halde sabah ve akşam namazlarını edâ ile Rabbını kâfirlerin isnad ettikleri neka-isten tenzih ve gecenin saatlerinden bazısında yatsı namazını ve etraf-ı neharda öğle namazını edâ et ki Rabbın Tealâ'nın sevabından razı olasın.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile t u l û - u ş e m i s t e n e v v e l t e s b i h le murad; sabah namazı, g u r u p t a n e v v e l t e s b i h le murad; İkindi namazı, â n â - i l e y l d e t e 's b i h le murad; akşam ve yatsı namazları, etraf-ı neharda teşbih ile murad öğle namazıdır. Çünkü; vakt-i zuhur; neharın nısf-ı evvelinin âhiri ve nısf-ı âhirinin evveli olduğu için etraf-in nehar denmiştir. Yahut gurub-u şemsten evvel teşbih ile murad; öğle ve ikindi namazları ve etraf-ı neharda teşbihle murad; sabah ve akşam namazlarıdır. Sabah ve akşam namazlarının ziyade şerefine işaret için tekrar zikrolunmuştur.
Şu halde bu âyet-i çelile; beş vakit namaza işarettir ve (لعل) kelimesinden müstefad olan rica ve şek abde râcî'dir. Yani; «Allah'ın verdiği ecr ü mesûbâttan razı olacağını ümit eder olduğun halde beş vakti edâ et» demektir. İşte «Kur'an'da beş vakit namaz zikrolunmadı» diyerek tenbellik edip namaza yan bakanların iddiaları bu ve bunun emsali âyetler ile merdûd ve kelâmları batıldır. Çünkü beyan olunduğu veçhile âyet; beş vakitte mukannen bir ibadeti emrediyor ki o da namazdır.
Şu tevcih; (İbn-i Abbas) hazretlerinin beyanı veçhile t e s b i h ile murad; namaz olduğuna nazarandır. Ama teşbihle murad; nekaaisten tenzih manâsına olduğunda manâ-yı âyet: [Evkâtın cemisinde Allah'ın hamdine mülâbis olduğun halde Allah-u Tealâ'yı kâfirlerin isnad ettikleri nekaaisten tenzih et.] demektir.
Hulâsa; batılı terviç için söylenen sözlere sabrın lüzumunu ve Cenab-ı hakka hamd ü senaya mukarin olarak beş vakitte teşbihe ve namaza devamın vücubu ve bu ibadete devam mukabilinde Allah'ın vereceği sevap ve derecâttan abdin razı ve hoşnûd olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3365
***
Vâcib Tealâ Resûlune sabrı tavsiye ettikten sonra kâfirlerin ellerinde bulunan ni'metlere itibar ve ehemmiyet vermekten nehyetmek üzere :

وَِلاً تَمُدَّنَّ عَيۡنَيۡكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعۡنَا بِهِۦۤ أَزۡوَٲجً۬ا مِّنۡہُمۡ زَهۡرَةَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا لِنَفۡتِنَہُمۡ فِيهِ‌ۚ وَرِزۡقُ رَبِّكَ خَيۡرٌ۬ وَأَبۡقَىٰ (131)

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Zişân ! Sen gözlerinin nazarını şol şeye uzatma ki biz onu kâfirlerin intifaı için bazı esnafa verdik. Sen ona gıbta ve emsalinin sana da verilmesini arzu ederek tekrar be tekrar nazar edip gözünü kâfirlerin mallarına atfetme. Zira; imtihan için onlara hayat-ı dünyanın ziynet ve behceti olarak bir çok mal verdik, o mallar onlar hakkında ni'met değildir. Binaenaleyh; sen onların malını istihsan etme. Zira; biz onların mallarını tezyid ettik ki küfr ü tuğyanları ziyade olsun ve görelim ki o mallarla fukara ve zuafâya merhamet ederler mi? Yoksa kibr ü gururla, mestolup zulm ü teaddî ile mi meşgul olurlar? Rabbın Tealâ’nın sana vermiş olduğu rızık onların müzahrefat-ı dünyeviyyelerinden hayırlı ve bakidir. Onların rızıkları gibi fani ve zevale maruz değildir.]
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet kâfirlerin mallarına ve ziynetlerine uzun uzadıya nazarla esef etmekten nehiydir. Şu halde defaten nazarın isabeti ma'füvdür. İşte bu âyetin delâletine binaen ekser-i ulemâ zalimlerin yüksek saraylarına ve sair tezyinatlarına nazar etmekten gözlerini menederlerdi. O n l a r ı n m e t a ' l a r ı ile murad; ziynetleri ve telezzüzleridir. F i t n e leriyle murad; mallarının hukukuna riayet etmedikleri içinazap olunmalarıdır.
3366
R ı z ı k la murad; Resûlullah'ın matlubu olan sevaptır, yahut dünyada merzuk olduğu rızk-ı tayyibdir. Çünkü rızık-ı tayyib; insanın izzetine mani' olmayıp şüpheden ârî ve istirahatini mucib olan rızıktır.
Tefsir-i Hâzin ve Fahri Râzi'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Ebu Râfi') hazretlerinin rivayetiyle Resûlullah'a müsafir geldiğinden taama ihtiyaç messetmesi üzerine Resûlullah bir Yahudiye Ebu Rafii gönderir. Receb-i şerifin ğarresine kadar bedeli te'diye edilmek üzere bir miktar un vermesini söyler. Yahudi rehin olmayınca vermez. (Ebu Râfi') gelip Resûlullah'a Yahudinin rehin talebinde bulunduğunu haber verir. Resûlullah mahzun olarak demirden mamul zırh gömleğini rehin olarak göndermesi üzerine bu âyet nazil olur. Şu halde âyet; Resûlullah'ı ve etbamı tesliye için nazil olmuştur.

وَأۡمُرۡ أَهۡلَكَ بِٱلصَّلَوٰةِ وَٱصۡطَبِرۡ عَلَيۡہَا‌ۖ ِلاً نَسۡـَٔلُكَ رِزۡقً۬ا‌ۖ نَّحۡنُ نَرۡزُقُكَ‌ۗ وَٱلۡعَـٰقِبَةُ لِلتَّقۡوَىٰ (132)

[Habibim ! Ehl-i beytine namazla emir ve namaz üzerine sabret.] Zira namaz; fahşâ ve münkerattan nehyeder ve namazı onlara tebliğ etmekten hasıl elan meşakkata sabret ve fiilinle onlara vaaz et ki sana bakarak onlar da salâtı edaya müdavemet etsinler. Zira fiille vaaz; lisanla vaazdan daha ziyade tesir eder. [Ve emir tebliğiyle meşguliyetten rızkın noksan olacağı hatıra gelmesin. Çünkü; ehl ü iyâlin için biz senden rızık istemeyiz. Zira; seni ve onları biz merzûk ederiz, ehl ü iyâlini akibet-i hamîdeye teşvik et. Zira akibet; ehl-i takvaya mahsustur.]
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'ın ehl ü iyâline bir zarar isabet ettiğinde salâtla emredip bu âyeti tilâvet buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir belâya mübtelâ olan kimse beş vakit namaza ve nevafileye müdavemet ve namazla istiâne ederse o belâdan halâs olacağına işaret buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Resûlune bazı vesâyâsını beyandan sonra kâfirlerin şüphelerini ve şüphelerinin cevabını beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ لَوِۡلاً يَأۡتِينَا بِـَٔايَةٍ۬ مِّن رَّبِّهِۦۤ‌ۚ أَوَلَمۡ تَأۡتِہِم بَيِّنَةُ مَا فِى ٱلصُّحُفِ ٱِلاًولَىٰ (133) وَلَوۡ أَنَّآ أَهۡلَكۡنَـٰهُم بِعَذَابٍ۬ مِّن قَبۡلِهِۦ لَقَالُواْ رَبَّنَا لَوِۡلاً أَرۡسَلۡتَ إِلَيۡنَا رَسُولاً۬ فَنَتَّبِعَ ءَايَـٰتِكَ مِن قَبۡلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخۡزَىٰ (134)

buyuruyor.

[Kâfirler dediler ki «Keşke Muhammed (S.A.) bize nübüvvetine delâlet eden bir âyet getirmiş olsaydı da biz de onu tasdik ve iman etseydik». Keenne Resûlullah'ın sıdk-ı da'vasına delâlet eder bir delil getirmediğini beyan ederler. Onlar Resûllerinin da'vasının sıdkma delâlet eder âyet geldiğini inkâr ederler de bundan evvelki Suhufların ve kütüb-ü semâv iyenin hulâsasını ve ahkâmını cami' olan Kuran onlara gelmedi mi ve o beyyinenin geldiğini inkâr mı ederler? Eğer Kur'an gelmezden evvel bir azabla biz onları ihlâk etmiş olsaydık onlar «Ey bizim Rabbımız ! Bize bir Resûl gönderseydin de dünyada rezil ve âhirette rüsvây ve âzabolünmazdan evvel âyetlerine ittiba etse idik» derler. Halbuki en âlâ âyet onlara geldiği halde iman etmediler. Kur'an ise beyyine yönünden onlara kâfidir.]
Maahazâ Resûlullah bir âlimden teallüm ve kütüb-ü sabıkayı kıraat ve tederrüs etmediği halde kütüb-ü sabıka-i semâviyyenin haberlerini ve ümem-i salifenin ahvalini cami' bir beyyine getirmesi sıdk-ı da'vasına şahid-i âdil olduğundan başka beyyineye ihtiyaç yoktur.
Bu âyet-i Celile; şeriatleri terkeden kâfirlerin terkettiklerine dair i'tizarları kalmadığını beyan etmiştir. Çünkü; şeriat geldi da'vet olundular icabet etmemelerine bir sebep kalmadı.

3368
***
Vâcib Tealâ Resûlune iman etmeyen kâfirleri tehdit etmek üzere :

قُلۡ ڪُلٌّ۬ مُّتَرَبِّصٌ۬ فَتَرَبَّصُواْ‌ۖ فَسَتَعۡلَمُونَ مَنۡ أَصۡحَـٰبُ ٱلصِّرَٲطِ ٱلسَّوِىِّ وَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ (135)

buyuruyor.

[Sen onlara de ki «Herkes havadis-i zamana intizar edicidir. Binaenaleyh; siz de intizar edin. Yakında doğru yol sahibi ve ihtida eden kimler olduğunu bilirsiniz.»]
Yani; sizden ve bizden herbirimiz zamanın vukuatına intizar ediciyiz her birimiz aharın helakine intizar etmekteyiz. Hâl böyle olunca bizim helakimize intizar edin. Biz de küfrünüz ve sair ma'siyetiniz sebebiyle sizin helakinize intizar ediyoruz. Kıyamet kaim olup emr-i İlâhî zuhur ettiğinde doğru yol sahibi olanların ve dalâletten tarîk-ı necata ihtida edenlerin kimler olduğunu yakında siz bilirsiniz. Bu âyeti celile kâfirleri tehdittir.

Gösterim: 386