Zümer Suresi Tefsiri

SÛRE-İ ZÜMER

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş iki veya yetmiş beş âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَنزِيلُ ٱلۡكِتَـٰبِ مِنَ ٱللهُِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَكِيمِ (1)

[Şu Kur'an; her emrinde galip, her hükmünde hakîm olan Allah-u Tealâ tarafından indirilmiş bir büyük kitaptır.]

Yani; Cibrili Emîn vasıtasiyle Muhammed (S.A.) e nazil olan kitap; Allah-u Tealâ tarafmdandır, yoksa beşerden bir kimsenin icâd ettiği bir şey değildir, Allah-u Tealâ herkese ve bilhassa düşmanlarına galib ve her şey hakkında hükmü hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; Kur'an'a iman etmeyenlerden intikam alması da hikmete muvafıktır.
Allah-u Tealâ'nın aziz ve hakîm olması; cemi malûmatı ilminin ihata etmesine ve cemi mümkünâta kudretinin teallûkuna ve hiç bir şeye muhtaç olmamasına delâlet eder. Şu halde Cenabı Hak çirkin şey işlemez, çirkin şeyle hükmetmez. Zira; şu evsafı selâse — ilminin her şeyi ihatası, kudretinin her şeye teallûku ve hiç bir şeye muhtaç olmaması— kötü olan bir şeyle hükmetmediğine delâlette kâfidir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın ef'âli hikmetten hâlî olmadığından Kur'an'ı inzal etmesi de hikmetten hâlî değildir. İşte şu esasa binaen Kur'an'a imanla intifa etmek her mükellefe farz-ı ayındır. Kur'an'la intifa ise Kur'an'ın Allah'ın kelâm olduğunu tasdik ettikten sonra Kur'an'ın nazarı şeri'de mevzuunlehi olan manâsiyle amel etmek ve ahkâmının tamamiyle icrasına sa'yetmekle olur. Şu halde Kur'an'ın mevzuunlehhinin gayrı manâyı batini diyerek bir takım manâlar uydurmak caiz olmaz. Çünkü elfaz-ı Kur'an lisan-ı Arab üzere mevzu olduğundan elfazının lügat-ı Arabta mevzu olan manâ ile tefsiri vaciptir.
Kitabın evvelinde bulunan elif, lâm; ta'zîme delâlet ettiği cihetle k i t a p la murad; Kur'an olmakla beraber Kitabı Muazzam yani «Büyük kitap» demektir. Taraf-ı İlâhîden inzal olunduğunu beyan etmek; Resûlullah'ın icadıdır diyen müşrik ve mülhidleri reddetmektir.

4833
***
Vacib Tealâ Kur'an'ın aziz ve hakim olan zat-ı ulûhiyeti tarafından nazil olduğunu beyanla Kur'an'ın azamet-i şanına işaretten sonra Kur'an kendisine nazil olan Resûlullah'ın celâlet-i şanına işaret etmek üzere :

إِنَّآ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡڪِتَـٰآبَ بِٱلۡحَقِّ

buyuruyor.
[Muhakkak Biz Azîmüşşan hakka mukarin olarak ey Habibim ! Kur'an denilen kitabı sana inzal ettik.]

Vacib Tealâ bu âyette kitabı hakka mukarin olduğu halde inzal ettiğini beyanla Kur'an'a batıldır diyen kâfirleri redle Resûlune ta'zîm etmiştir. Çünkü; Resûlunün yedinde olan kitabın hakkaniyetini beyanla düşmanlarının davalarını red edivermek elbette
Resûlune bir hürmet-i mahsusadır. (ٱلۡڪِتَـٰآبَ) da bulunan elif lâm bu misilli makamda kemâle delâlet ettiğinden bu kitabın bundan evvelki kitapların ahkâmının cümlesini camî olduğu gibi kitaplarda zikrolunmayan bir çok ahkâmı dahî camî olduğuna delâlet etmiştir. Çünkü kitabın kemâli; insanlar için lâzım olan ahkâmın cümlesini camî olmakla olacağında şüphe yoktur. Kitabın ahkâmı hakka mukarin olup batıldan ârî olunca cümle ahkâmıyla amel vaciptir. Kur'an'ın ahkâmı ise tevhid, nübüvveti tasdik, Cenabı Hakka ubudiyet, umûr-ı âhiret ve dünyaca insanları irşâd etmektir. Şu ahkâmın cümlesini kabulde akl-ı selîm ashabı hiç bir zaman tereddüt etmemiştir. Amma ukûl-ü sahîfe ashabı tereddüt etmekle hâib ü hâsir yani zarar ve ziyan edici olmuşlardır.
Hulâsa; Kur'an'ın hakka mukarin olarak nazil olmuş bir kitap olduğu ve Cenab-ı Hakkın bizim Peygamberimize inzal buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4834
***
Vacib Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunmuş bir büyük kitap olduğunu beyandan sonra o kitabı tasdik üzere terettüp eden ahkâmı beyan etmek üzere :

فَٱعۡبُدِ ٱللهُِ مُخۡلِصً۬ا لَّهُ ٱلدِّينَ (2)

buyuruyor.
[İbadetinde Allah-u Tealâ'ya ihlâs edici olduğun halde ibadet et. Zira itaat; Allah'a mahsustur.]

İbadetle emir; kitabın hak olması üzerine terettüp ettiğine işaret için terettübe delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. İbadetle emir; vücûb içindir. İbadette ihlâs lâzım olduğuna işaret için âbidin ihlâs üzere ibadet etmesi şart kılınmıştır. Din ve itaat ancak Allah'a mahsus olduğuna ve Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığına işaret için (له) lâfzı din üzerine takdim olunmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Kitab-ı hakka mukarin olunca ya Ekrem-er Rusûl ! Sen ibadetini Allah-u Tealâ'ya hâs kılıcı olduğun halde risaletini sana emanet eden Allah'a ibadet et. Zira din ve itaat; ancak Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Çünkü; cümlenin Halikı O'dur, bilûmum nimetler O'nundur. Binaenaleyh; ibadete lâyık da ancak O'dur.] demektir.
Hulâsa; ihlâs üzere Allah-u Tealâ'ya ibadet etmek vacip olduğu, din ve itaat; ancak Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrı itaata ve ibadete lâyık bir kimse olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ Resûlune ihlâs üzere ibadet etmesini emrettikten sonra bilûmum nâsa ihlâs üzere ibadet lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

أَلاً للهُِ ٱلدِّينُ ٱلۡخَالِصُ‌ۚ

buyuruyor.
[Ey mü'minler ! Agâh ve mütenebbih olun ki riyadan hâlî din; Allah-u Tealâ'ya mahsustur.]

Yani; ey mükellef olan insanlar ! İyi bilin ki Allah'ın dini din-i hâlistir, o dinde riyâ ve şirk gibi şeyler makbul değildir. Binaenaleyh; o dine iman ve onun ahkâmıyla amel etmek vaciptir. Çünkü; Allah-u Tealâ insanların kalbinde olan gizli esrara muttali olduğundan riyadan hâlî din, yani ibadet; Allah'a mahsustur. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazı ulemâ tarafından hulûs üzere i b a d e t le murad; kelime-i şehâdettir demişlerse de esah olan i b a d e t - i h a l i s a yla murad; cemi emirlere imtisâle ve nehiylerden içtinâba şamildir. Hatta Hasan Basrî hazretlerinin «Kelime-i şehâdet çadırın direğidir, çadırsız direk de fayda vermez» dediği mervîdir. Çünkü; şair (Ferezdak) ın haremi vefatında namazını Hasan Basrî hazretlerinin kılmasını vasiyyet etmesi üzerine müşârun ileyh hatunun namazını edadan sonra Ferezdak'a «Âhiret için ne gibi şey hazırladın?» diyerek sual edince Ferezdak kelime-i şehadeti hazırladığını söylemesi1 üzerine Hasan Basrî hazretleri «Kelime-i şehâdet çadırın direği, âmâli saliha da çadır mesabesinde olduğundan çadırsız direkten kemaliyle intifa olunmadığı gibi âmâli saliha olmaksızın yalnız kelime-i şehâdetten de lâyıkı veçhile intifa olunmaz» buyurmuşlardır. Binaenaleyh; direksiz çadırı durdurmak mümkün olmadığı gibi kelime-i şehadetsiz amel de makbul olmaz, kezâlik amelsiz kelime-i şehâdet de çadırsız direk gibi lâyıkı veçh üzere intifa olunmadığından kelime-i şehadetle amel yekdiğerine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu halde mü'min-i kâmil olmak için her ikisini cem'etmek lâzımdır.

4836
***
Vacib Tealâ ibadetin t esası ihlâs olduğunu beyandan sonra müşriklerin ihlâsa mugayir olan mesleklerini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦۤ أَوۡلِيَآءَ مَا نَعۡبُدُهُمۡ إِلاً لِيُقَرِّبُونَآ إِلَى ٱللهُِ زُلۡفَىٰٓ

buyuruyor,
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı dost ve mabud ittihaz ettiler. Onlar putlara ibadetlerini savap göstermek üzere derler ki «Biz putlara ibadet etmeyiz. Ancak Allah-u Tealâ'ya o putlar bizi yaklaştırsınlar için ibadet ederiz.».] İşte müşrikler böyle demekle putlara ibadetlerini meşru göstermek isterler.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Allah'ın gayrı putları dost ittihaz edenlerle murad; müşriklerdir. (زُلۡفَىٰٓ); kemâliyle yakınlıktır. Menfeat ve mazarrata kaadir olmayan, taştan ve ağaçtan yapılmış bir takım putlara ibadet ma'kul bir şey olmadığı cihetle müşriklere «Bu gibi hasis eşyaya niçin ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar işledikleri günâhın hata olmadığını beyan etmek üzere «Bizim putlara ibadetimiz başka bir şey için değildir, belki bizim onlara ibadetimiz bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler. Şu esasa binaen âyetin manâsı: [Şu müşrikler ki onlar Allah'ın gayrı putları dost ve mabud ittihaz ettiler. Halbuki din-i hâlis Allah-u Tealâ'ya mahsus olup Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse olmadığından onlara «Niçin ibadete müstehak olmayan şeylere ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar kendilerini mazur ve ibadetlerini meşru göstermek üzere «Bizim o putlara ibadetimiz başka bir maksatla değil, ancak onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler.] demektir.
Bu âyet-i celile; tevhidi ve tevhidin levazımatından olan ibadette ihlâsı tahkik için sevk olunmuştur. Çünkü âyetin hulâsası; ihlâsı terkten ibaret olan şirkin batıl olduğunu beyan hakkında olduğu cihetle tevhidi ve ihlâsı tahkik etmiştir. «Eşya zıddıyla münkeşif olur» fehvasınca şirkin butlanını beyan; tevhidin hak olduğunu isbat etmektir.

4837
***
Vacib Tealâ müşriklerin mezheplerini beyandan sonra müşrikleri tehdit etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ يَحۡكُمُ بَيۡنَهُمۡ فِى مَا هُمۡ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ‌ۗ

buyuruyor.
[Müşriklerin müminlerle din hakkında ihtilâf ettikleri mesaili Cenab-ı Hak beyinlerinde kat'î hükümle hükmeder şüpheli bir mesele kalmaz.]

Yani; kâfirlerin şirk ü inattan, tuğyan ü fesattan ibaret olan itikatlarını Allah-u Tealâ bilir ve ilmi icâbı envâ-ı mezelletle müşrikleri Cehennem'e, mü'minleri kemâl-i hürmet, izzet ü ikbâl ile Cennet'e koymakla din hususunda beyinlerinde olan ihtilâfı hükmeder ki onlar ihtilâf ettikleri dinin hangisi hak ve kendi mezheplerinin batıl olduğunu bilir, nedamet ederler lâkin âhirette nedamet fayda vermez.
Dünyada herkes kabul ettiği dinin hak ve kendi dinine mugayir diğer dinlerin batıl olduğunu iddia ettiklerinden beyinlerinde ihtilâfın vukuu her zaman carî olan ahvâlden olduğu cihetle bu ihtilâfın kat'î bir hükme rabtı ve herkesin dininin neden ibaret oldubunu lâyıkıyla bilmek âhirette olacaktır. Bu dünyada delâili kafiyeyle hak ve batıl malûm olduğu cihetle hakkı kabul etmeyenler elbette mes'ul olacaktır. Şu kadar ki hissiyattan ve taassuptan tecerrüt ederek delâili tedkik ile hakkı kabul etmek herkese müyesser olamaz. Binaenaleyh; batılı haktır diye inat ve devamla batıl üzere gidenler elbette muazzep olacaklardır. Çünkü; hakkı aramak herkes için bir vazife-i farizadır, erbab-ı edyân arasında bu gibi ihtilâfların devamlı, her zamanda carî olacağına ve ilâyevmilkıyâm arkası keslimiyeceğine işaret için ihtilâfı beyanda istimrara delâlet eden muzari siyğası varid olmuştur.

***
Vacib Tealâ kâfirlerle müminler arasında olan ihtilâfı hükümle hail ü fasledeceğini beyandan sonra yalancı kâfirleri hidayette kılmayacağını beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ لاً يَهۡدِى مَنۡ هُوَ كَـٰذِبٌ۬ ڪَفَّارٌ۬ (3)

buyuruyor.
[Muhakkak Allah-u Tealâ küfür ve inadında devam eden ve yalancı olan kimseleri doğru yola ulaştırmaz.]

Hidayet: doğru yola isal etmektir. K â z i b : yalancı demek ise de bu makamda Allah-u Tealâ hakkında iftira ve bühtan edici kimse demektir. K ü f f â r ; küfürde ileri gitmiş ve bütün nimetleri inkârla o nimetleri ihsan eden Allah-u Tealâ'ya ibadeti Allah'ın gayrıya yapmış olan kimsedir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Zatında ve sıfatında ibadete müstehak olan Allah-u Tealâ zat-ı ulûhiyetine iftira edip yalana cesaret eden ve bilcümle nimetleri inkâr ederek ibadetini Allah'ın gayrı putlara sarfeden kimseyi doğru yola gitmeye muvaffak kılmaz.] demektir. Çünkü; ibadete ezher cihet müstehak olan Vacib Tealâ'ya ibadeti terkederek ibadete ehil olmayan bir takım acizlere ibadet eden kimse elbette doğru yola muvaffak olamaz.

***
Vacib Tealâ yalancı ve küfürde ileri gitmiş olanları hidayette kılmıyacağını beyandan sonra küfürde ileri gidenlerin iftiralarını ve Allah-u Tealâ'nın onların iftira ettikleri şeylerden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

لَّوۡ أَرَادَ ٱللهُِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدً۬ا لَّٱصۡطَفَىٰ مِمَّا يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ‌ۚ سُبۡحَـٰنَهُ ۥ‌ۖ هُوَٱللهُِ ٱلۡوَٲحِدُ ٱلۡقَهَّارُ (4)

buyuruyor.
[Eğer Allah-u Tealâ kendine çocuk ittihaz etmek murad etmiş olsaydı mahlukâtından dilediği şeyi ihtiyar ederdi lâkin veled ittihazı gibi zat-ı ulûhiyeti hakkında noksan olan şeylerin cümlesinden münezzehtir. Zira; o Allah-u Tealâ mülkünde müstakil, şerik ü nazîri yok, her şeye galip ve cümle eşya kahrı altındadır. Çünkü; kendisi birdir, mülkünde ortak yoktur, kahhârdır, kahrına hiç bir kimse mukabele edemez.]

Yani; müşriklerin dedikleri gibi Allah-u Tealâ veled ittihaz etmemiştir. Zira; veled ve zevce ittihazına ihtiyacı yoktur. Eğer müşriklerin dedikleri gibi Allah-u Tealâ veled ittihaz etmek murad etmiş olsaydı halkettiği mahlûkâtından istediğini kendine veled olarak ihtiyar ederdi. Yoksa müşriklerin itikadı gibi kızları veled ittihaz etmezdi. Halbuki Allah-u Tealâ müşriklerin isnad ettikleri noksanların cümlesinden münezzehtir. Zira; vahid-i hakikidir, mülkünde ve ef'âlinde şeriki ve naziri yoktur, cümle eşya taht-ı kahrında zebûndur.

4839
***
Vacib Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğunu mabud-u vahid ve kaadir ü kahhâr olmasıyla isbat ettikten sonra kemâl-i kudretine ve veled ittihazından müstağni olduğuna delâlet eden diğer delilleri zikretmek üzere :

خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱللهُِرۡضَ بِٱلۡحَقِّ‌ۖ يُكَوِّرُ ٱلَّيۡلَ عَلَى ٱلنَّہَارِ وَيُكَوِّرُ ٱلنَّهَارَ عَلَى ٱلَّيۡلِ‌ۖ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ semâvâtı ve arzı hakka mukarin olarak halketti ve geceyi gündüz, gündüzü de gece üzerine perde kıldı.]

وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ‌ۖ ڪُلٌّ۬ يَجۡرِى لاًجَلٍ۬ مُّسَمًّى‌ۗ

[Allah-u Tealâ güneş ve ayı emrine mutî ve münkad kıldı, bunlardan her biri vakt-i muayyenine kadar cereyan eder giderler.]

أَلاً هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّـٰرُ (5)

[Agâh ve mütenebbih olun ki Allah-u Tealâ her şeye galip, günâhkâr olanlar günâhlarından tevbe edince mağfiret edicidir.]

Yani; Allah-u Tealâ kudret-i kâmile sahibi ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğundan veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Zira; Allah-u Tealâ semâvât ve arzı ve bunların arasında olan bilcümle mahlûkâtı halketti. Bu kadar cesametiyle âlem-i ulvî ve süfliyi halkeden Hallâk; elbette kudret-i kâmile sahibidir, semavât ve arzın halkolunmasıyla hasıl olan geceyle gündüzü yekdiğerine örtü kıldı ki gece gelince gündüz, gündüz gelince gece kaybolup birbiri üzerine perde kılındı. Çünkü; geceyle gündüzün yer yüzünde vücuda gelmeleri göklerin harekeleriyle olduğu gibi Vacib Tealâ'nın geceyi gündüz üzerine ve gündüzü gece üzerine setir kılmasıyla tasarruf buyurması kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eder. Keenne elbise giyen kimseyi elbise setrettiği gibi gece gelince gündüzü, gündüz gelince geceyi setrettiği her zaman içinde bulunduğumuz halattan ve görülen ahvâldendir. Yahut sarığın dürümleri gibi Vacib Tealâ birbiri arkasında geceyi gündüz ve gündüzü gece üzerine dürmek suretiyle onlarda intizam üzere daima tasarruf eder. Çünkü (يكور) kelimesinin manâ-yı lûğavisi; dürer manâsına olduğuna nazaran geceyi gündüzü sarık düğümü gibi yekdiğerine dürer demektir. Şu dürümün devamlı olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzarî siyğası varid olmuştur.
Şemsile kameri kendi emrine mutî ve münkâd kıldı ki onlar tâyin olunan zamana kadar mihver-i lâyıkında cereyan eder ve herbiri tâyin olunan devrelerinin nihayeti gelmeyince bir an bile durmaz. Canib-i İlâhîden aldığı emrüzere devreder ve emr-i İlâhîye bir saniye bile muhalefet etmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile güneş gündüzün ve kamer gecenin sultanlarıdır. Çünkü; bu âlem-i süflinin bir çok işleri şemsle kamere merbut olduğundan maslahat-ı âlem onların cereyanlarına bağlıdır ve bu cereyan yevm-i kıyamete kadar devam eder. Zira âyette e c e l - i m ü s e m m â ile murad; yevm-i kıyamettir.
Vacib Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eden delâil-i felekiyesinden üçünü zikretmiştir :
B i r i n c i s i : Semevât ve arzın bu ecsâmı azime üzerine nizâsız ve kavgasız halkolunması Halik'ının vahid-i hakiki ve kudret-i kâmile sahibi olmasına delâlet eder.
İ k i n c i s i : Leyi ü nehârdan her birinin ahar üzerine galebe etmek suretiyle hallerinin değişip durması ve zıya ile karanlıktan her birinin azamet ve mehâbetleriyle beraber yekdiğeriyle çarpışıp intizam üzere birinin gelip o birinin gitmesi daimî bir galib-i kaahir olan Vacib Tealâ'nın vücuduna delâlet eder.
Ü ç ü n c ü s ü : Şemsle kamerin şu görülen intizam üzere tehallüf etmeksizin cereyanları Halik Tealâ'nın vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Mükellef olan insanlar iyi bilmelidir ki şu görülen mahlukât-ı cesimeyi halketmeye kaadir olan Allah-u Tealâ her şeye ve herkese galip ve âsîlere azap etmeye ve tevbe edenlerin günâhlarını mağfiret etmeye dahî kaadirdir. Günahkârların günâhlarını şiddetle mağfiret edici olduğundan dünyada kâfirlerin azaplarını ta'cîl etmediği gibi umum kullarına ihsanını dahî esirgemedi. Eğer mağfiret-i İlâhi olmasaydı günâhkârların günâhlarına nazaran ihsan kapılarını kapardı. Halbuki ihsan kapıları daima açıktır.
Hulâsa; âlemin hakka mukarin olarak halkedildiği, gecenin gündüze, gündüzün geceye kalbolunduğu, şems ve kamerin müsahhar olduğu ve bunlardan ibret alarak iman edenleri Vacib Tealâ'nın mağfiret edici olduğu, ibret almayıp iman etmeyenlere azap edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
4841
***
Vacib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden âfâkî delilleri beyandan sonra insanların nefsine müteallik olan delilleri beyan etmek üzere :

خَلَقَكُم مِّن نَّفۡسٍ۬ وَٲحِدَةٍ۬ ثُمَّ جَعَلَ مِنۡہَا زَوۡجَهَا

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ sizi yalnız bir nefis olan Âdem den halketti. Sonra o nefs-i vahidden zevci olan Havva'yı halketti,.]

وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ ٱللهُِنۡعَـٰمِ ثَمَـٰنِيَةَ أَزۡوَٲجٍ۬‌ۚ

[Allah-u Tealâ sizin için sekiz çift olan hayvanı inzal etti.] 4842

يَخۡلُقُكُمۡ فِى بُطُونِ أُمَّهَـٰتِڪُمۡ خَلۡقً۬ا مِّنۢ بَعۡدِ خَلۡقٍ۬ فِى ظُلُمَـٰتٍ۬ ثَلاًثٍ۬‌ۚ

[Allah-u Tealâ analarınızın karnında takdiren ba'de takdirin üç karanlık içinde sizi halketti.]

ذَٲلِكُمُ ٱللهُِ رَبُّكُمۡ لَهُ ٱلۡمُلۡكُ‌ۖ

[Şu ef'ali acibesi beyan olunan Allah-u Tealâ sizin Rabbınızdır, bütün mülkler ancak ona mahsustur.]

لآً إِلَـٰهَ إِلاً هُوَ‌ۖ

[Mabudünbilhak yoktur. Ancak Allah-u Tealâ vardır.]

فَأَنَّىٰ تُصۡرَفُونَ (6)

[Hâl böyle olunca nasıl oluyor ki ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarf ediyorsunuz? .]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile n e f s – i v a h i d le murad; Hz. Âdem ve z e v c i ile murad; Hz. Havva'dır. İnsan ünsiyete müptelâ olduğundan ünsiyet için Cenab-ı Hak Hz. Âdem'e zevcesi Havva'yı halk buyurdu. Dünyanın vakt-i merhununa kadar i'mârı insanla olup insanın çoğalıp dünyayı ihata etmesi ise tenasüle muhtaç olduğundan Âdem'le Havva arasında akd-i izdivaç husul bulmakla evlâd ve emsali tekessür etti ki bir ana ile bir babadan lâyüad insanlar hasıl olmuştur. İşte bu ahvâl ile beraber insanda olan acîb ve garîb azaların ve o azalarda mevcut olan sanayi-i garibenin cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eder.
Bu âyette i n ' a m la murad; hayvanâttan koyun, keçi, deve ve sığırdır. Z e v c ile murad; erkek ve dişidir. Bunların aslı dört nevi ise de zevçle zevce sekiz olduğundan âyette sekiz zevç denilmiştir.
4843
Şu zikrolunan hayvanatın evvelen Cennet'te halkolunup saniyen dünyaya inzal olunduğu mervidir. Bu rivayetin sahih olduğu kabul olunduğuna nazaran «hayvanâtı inzal etti» tabiri hakikattir, mecaz değildir. Binaenaleyh; te'vile de hacet yoktur.
Yahut i n z a l ile murad; levh-i mahfuzda hayvanâtın halkolunduklarına dair olan kaza ve kaderin inzal olunmasıdır. Çünkü; levhi mahfuzda kaza olunan şeyin yer yüzünde vukuu kazanın inzaliyle hayvanâtın vücudu keenne o kazanın inzali sebebiyle olduğundan hayvanât inzal olunmuş gibidir.
Yahut h a y v a n â t ı n i n z a l o l u n m a s ı yla murad; Hayvanâtın gıdası olan nebatatın inzal olunmasıdır. Çünkü; hayvanatın gıdası semadan nazil olan yağmurla hasıl olduğundan keenne nebatat semâdan nazil olmuş gibi olduğu cihetle hayvanatı inzal etti denilmiştir ki hayvanatın gıdası olan otların kökü semâdan nazil oldu demektir. Zira; rahmet nazil olmasa ot bitmez, ot bitmeyince hayvanât yaşayamaz. Binaenaleyh; hayvanâtın yaşayabilmesi semadan nazil olan rahmete muhtaç olduğundan mecaz tankıyla hayvanâtı semâdan inzal etti denilmiştir.
Z u l ü m â t – ı s e l â s e yle murad; nutfe olarak pederinin sulbünde bulunmak ve sonra vakt-ı merhunu geldiğinde anasının rahmine intikal etmek, ananın rahminde uyuşmuş kan olarak bir müddet durduktan sonra çocuk halini iktisabla validesinin karnına çıkmaktır ki gerek pederinin sulbü ve gerek validesinin karnı ve rahmi her üçü de karanlık mahallerden ibarettir. İnsan evvelen nutfe, saniyen validesinin rahminde uyuşmuş kan olarak halkolunduktan sonra cenîn yani eli ayağı belli çocuk olarak halkolunduğu cihetle bir nevi hilkatten sonra diğer bir nevi hilkatle halkolunduğu beyan olunmuştur. Bu minval üzere mertebe mertebe halkolunup sonra kisve-i insaniyeyi bürünerek dünya yüzüne çıkması vahdaniyet ve kudret-i İlâhiyeye delâlet-i kâfiyeyle delâlet eder.
İşte beyan olunduğu veçhile insanları ef'âl-i garibesiyle halkeden Allah-u Tealâ, enva-ı terbiyeyle kemâlâta da isal eder. Cümle mahlûkât mülküdür, O'nun gayrı mülk sahibi yoktur. Gerçi dünyada bazı emlâke insanlar mâlik iseler de onların malik olmaları ariyet ve mecazdır. Zira hakiki mülk; Allah'ındır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ mülkünde dilediği veçhüzere tasarruf eder, hiç kimse karışamaz. Vacib Tealâ herşeye mâlik ve vahid-i hakiki olunca ibadete müstehak ancak zat-ı ulûhiyetidir. Şu halde ibadetini Allah'ın gayrıya sarf edenlerin halleri teaccübe şayandır. Çünkü; Allah'ın gayrıya ibadeti sarfa bir sebep yoktur. Halbuki Allah-u Tealâ'ya ibadeti icab eder bir çok sebepler mevcuttur. İşte şu esasa binaen Cena-ı Hak müşriklerin halleri teaccübe şayan ve bir emr-i münker olduğuna işaret için inkâra ve teaccübe delâlet eden ve edât-ı istifhâm olan (فَأَنَّىٰ) lafzıyla (فَأَنَّىٰ تُصۡرَفُونَ) buyurmuştur. Yani «hâl böyle olunca niçin ibadetinizi gayra sarfedersiniz?» demektir.
4844
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Ey mükellef olan insanlar ! Allah-u Tealâ sizi şahs-ı vâhid olan Hz. Âdem'den halketti. Çünkü; Hz. Âdem'i halkettikten sonra insanın mübtelâ olduğu ünsiyetin iktizası, insanların çoğalması, dünyanın vakt-i merhununa kadar i'marı hikmetine binaen zevcesi Havva'yı halkedip aralarında akd-i izdivaç husulüyle sizi meydana getirdi, sizin menfeatiniz için koyun, keçi, deve ve sığırdan erkek ve dişi sekiz sınıfın rızıklarının esası olan yağmurları semâdan inzal etti, sizi analarınızın karınlarında bir suretten suret-i uhrâya nakil ve kalbetmekle üç karanlık olan babanızın sulbü, ananızın rahmi ve karnında halketti. Bundan sonra siz insan kıyafetini giyerek dünya yüzünde şu güzel suretle arz-ı endam ettiniz.] Çünkü; insan babasının sulbünde nutfe olarak bir müddet habsolunduktan sonra ana rahmine inerek habsolunup ba'dehu ana rahminden karnına intikal etmek suretiyle bir çok mertebeler katedip acîb ve garîb suretlere girdikten sonra insaniyet halini iktisabla dünyaya çıkabiliyor. [İşte şu ef'âl-i acibenin faili Allah-u Tealâ'dır ki o sizi enva-ı terbiyeyle terbiye eden Rabbınızdır, cümle memlûk O'nun mülküdür. O'ndan başkasının iştiraki yoktur. Binaenaleyh; mülkünde keyfe mâyeşâ tasarruf eder, bir suretten suret-i uhrâya nakleder, hiç bir kimsenin karışmak haddi değildir. Şu halde ibadete müstehak mabudun bilhak O'dur, O'nun gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Hâl böyle olunca ey müşrikler ! Nasıl oluyor ki ibadetinizi Allah'ın gayrı bir takım putlara ve âcfz cemâdâta sarf ediyorsunuz? Bu sarfınız teaccüb olunacak halattandır.] demektir.

***
Vacib Tealâ insanları nefs-i vahidden evsaf-ı adîde üzere halk 4845 ve insanlar için hayvanâttan sekiz sınıf inzal ettiğini ve üç karanlık içinden kat'-ı mesafe ve meratip ederek bu dünyaya çıkardığını ve bilûmum memlûk kendinin mülkü olup başkasının iştiraki olmadığını ve binaenaleyh; mabudun bilhak ancak zat-ı ulûhiyeti olup kendinden gayrı ibadete lâyık bir kimse olmadığı halde müşriklerin ibadetlerini Allah'ın gayrı putlara sarfetmeleri taaccübe sâyân ve münkerâttan olduğunu beyandan sonra kâfirlerin küf ürerinin zararları ancak kendilerine ait olduğunu beyanla tehdit etmek üzere :

إِن تَكۡفُرُواْ فَإِنَّ ٱللهُِ غَنِىٌّ عَنكُمۡ‌ۖ وَلاً يَرۡضَىٰ لِعِبَادِهِ ٱلۡكُفۡرَ‌ۖ وَإِن تَشۡكُرُواْ يَرۡضَهُ لَكُمۡ‌ۗ

buyuruyor.
[Eğer siz küfrederseniz küfrünüzün zararı sizedir. Zira Allah-u Tealâ sizden ve sizin ibadetinizden ganîdir, kulları için küf re razı olmaz, eğer şükrederseniz şükrünüze Allah-u Tealâ razı olur.]

Yani; imanı icabeder bir takım aklî ve aklî deliller mevcut, zahir ve batın nimetler meydanda iken onların cümlesini nazarı ehemmiyete almıyarak küfrederseniz Allah-u Tealâ sizin iman ve ibadetinizden ganîdir, hiç bir gûnâ ibadetinize ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; sizin imanınızın faydası ve küfrünüzün zararı size aittir. Zira; Allah-u Tealâ menfaat ve mazarrattan münezzeh bir ganiyy-i mutlaktır, asla ihtiyaçtan beridir. Bununla beraber Allah-u Tealâ kulları için küfre razı olmaz. Zira; Allah-u Tealâ kullarına merhamet sahibi olduğundan merhameti icabı kullarının zararına razı olmaz. Çünkü; kulları fıtratta marifet ve iman üzere halkolunduklarından Allah-u Tealâ halkolundukları gayenin gayrı olan küfürlerine elbette razı olmaz. Eğer Allah'ın nimetlerini nazar-ı itibare alarak imanınızla şükrederseniz Allah-u Tealâ razı olur. Zira; siz Rabbınızın emrine imtisal ederek iman ve nimetlerine şükredince Allah-u Tealâ sizden razı olduğu gibi şükrünüzün sevabını kat kat verir, amma şükretmezseniz Rıza-yı İlâhîden mahrum olursunuz.
Kâfirlerin küfrünü ve müminlerin imanını halkeden Allah-u Tealâ'dır. Zira; kâfirler iradelerini küfre sarf edince Allah-u Tealâ da onların küfürlerini irade eder. Ancak irade; rızayı icab etmediğinden razı olması lâzım gelmez. Zira; ilm-i Kelâmda beyan olunduğu veçhile rıza; iradenin gayrıdır. Her rızâ olan yerde irade olur ancak her irade olan yerde rıza olmaz.

4846
***
Vacib Tealâ küfredenlerin küfürlerinin zararı ve şükredenlerin şükürlerinin faydası kendilerine ait olduğunu beyandan sonra hiç bir kimse başkasının günâhından mes'ul olmıyacağını beyan etmek üzere :

وَلاً تَزِرُ وَازِرَةٌ۬ وِزۡرَ أُخۡرَىٰ‌ۗ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُم مَّرۡجِعُڪُمۡ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ‌ۚ إِنَّهُ ۥعَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ (7)

buyuruyor.
[Hiç bir günâh sahibi olan nefis diğer nefsin günâhını götürmez. Bu dünyadan sonra varacak mahalliniz ancak Rabbınızın huzur-u manevîsidir. Siz huzura rücû edince Allah-u Tealâ size hayr ü şer dünyada işlediğiniz amellerinizi haber verir. Zira; Allah-u Tealâ kalplerde gizli olan esrarı bilir ve cümlesini birer birer haber verir.]

Yani; mükellef olan her insan için lâzım olan emr-i İlâhîye imtisal ve nehy-i sübhânîden içtinâb ederek nefsini günâhlardan hıfzetmektir. Zira; hiç bir kimse diğer bir kimsenin vizr ü vebalini götürmez. Herkes kendi yükünü ve günâhını çeker. Şu halde emre imtisal etmeli ki vaad-i İlâhî olan sevaba nail olup azaptan kurtulmalı, bu dünyadan sonra' sizin varacak merciiniz ancak sizi enva-ı nimetleriyle terbiye eden ve besleyen Rabbınızın huzur-u manevîsidir. Huzur-u İlâhîye varınca Rabbınız size dünyada küçük, büyük, gizli, aşikâr, iyi ve kötü her ne gibi amel işledinizse onları birer birer haber verir. Zira; Allah-u Tealâ kalplerinizde olan gizli esrarınıza muttalîdir. Binanealeyh; herkesi kendi ameline göre mücazâat eder ziyade ve noksan olmaz. Çünkü; hepsini ayniyle bilicidir.
Bu âyet-i celile; gerek umur-u dünyada gerek umûr-u âhirette insanlar için bir düstûr-u a'zamdır. Zira; hiç bir kimsenin diğerinin günâhından mesul olmaması her iki cihanda carî bir kaide-i umûmiyedir ve makul olan da budur.

4847
***
Vacib Tealâ şirkin batıl ve zat-ı ulûhiyetinin mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra müşriklerin mesleklerinde tenakuz olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِذَا مَسَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ ضُرٌّ۬ دَعَا رَبَّهُ ۥ مُنِيبًا إِلَيۡهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ ۥ نِعۡمَةً۬ مِّنۡهُ نَسِىَ مَا كَانَ يَدۡعُوٓاْ إِلَيۡهِ مِن قَبۡلُ

buyuruyor.
[İnsana bir mazarrat dokunduğunda Rabbısına rücû edici olduğu halde duâ eder. Bundan sonra o insana Rabbısı kendi indinden nimet ihsan ettiğinde bundan evvel duâ ettiği Rabbısını derhal unutur.]

وَجَعَلَللهُِ أَندَادً۬ا لِّيُضِلَّ عَن سَبِيلِهِۦ‌ۚ

[O insan Allah'ın tarîkından çıkmak için Allah-u Tealâ'ya şerikler itikat eder.]

Yani; insanlardan birine bir zarar ve musibet isabet ettiğinde kemal-i tazarru' ile Rabbısına iltica eder olduğu halde o musibetin üzerinden kaldırılması için duâ eder, sonra o zarar taraf-ı İlâhîden nimete tebeddül edip Rabbısının lutf u ihsanını görünce bundan evvel zarar zamanında kendisine duâ ettiği Rabbısını unutur ve Allah-u Tealâ için bir çok şerikler itikat eder ki tarîk-ı İlâhîden kendisi çıktığı gibi başkalarını dahî doğru yoldan çıkarsın.
4848
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile i n s a n la murad; cins-i insan ve bilhassa insanlar içinden kâfirlerdir. Zira; zarar isabet ettiğinde Rabbısına iltica edip o zarar zail olduğunda Rabbısını unutan kâfirlerdir. Z a r a r la murad; mutlaka insanın gerek kendine, gerek malına, gerek evlûd ü lyâline hastalık ve saire gibi sevilmeyen şeylerdir. D u â ile murad; bu gibi sevilmeyen şeylerin izalesi için Cenab-ı Hakka iltica etmektir. Şu halde müşriklerin hallerinde tenakuz vardır. Çünkü; kendilerine bir zarar isabet ettiğinde o zararı üzerlerinden kaldıracak ancak Vacib Tealâ olduğunu itikat ve el kaldırıp duâ eder, zarar zail olunca derhal unutur, itikadını değiştirerek bir takım âciz putlara ibadet eder. Halbuki menfeat ve mazarratı halk ve izâle eden Allah-u Tealâ olunca ahvalin cemisinde Allah-u Tealâ'ya ibadet ve iltica etmek lâzımken zarar zamanında Allah'a iltica edip başka zamanda Allah'ın gayrıya ibadet etmek tenakuzdan başka bir şey değildir.
Allah-u Tealâ'ya şerik itikat ederek şirketmek kendi ihtiyarı iledir, bundan maksadı; kendisi doğru yoldan çıkmak ve halkı da çıkarmaktır. Çünkü; kâfirlerin küfr ü dalâletleri nefislerine münhasır değildir, belki evlâdına, ahfadına, sair akraba ve ehibbâsına dahî sirayet eder. Binaenaleyh her kâfir; hem dâl hem de mudildir.
Hulâsa; insanın hiç bir halde kararı olmadığı ve zarar zamanı Allah'a duâ edip zarar zail olduğunda Rabbısını unuttuğu ve yoldan çıkmak için Allah-u Tealâ'ya bir takım şerikler itikat ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ müşriklerin şirklerini beyandan sonra onları şirkten menetmek üzere :

قُلۡ تَمَتَّعۡ بِكُفۡرِكَ قَلِيلاً‌ۖ إِنَّكَ مِنۡ أَصۡحَـٰبِ ٱلنَّارِ (8)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl sen o kâfire de ki «Ey kâfir ! Sen küfrünle dünyada az bir zamanda telezzüz et, küfrünü kendine meta' ve azık say. Zira; sen Cehennem'e mülazim ve Cehenncm'in daimi sahiplerindensin.] Çünkü; irtikâb ettiğin küfür sebebiyle sen ebeden Cehennem'de muazzep oluculardansın. Binaenaleyh; küfrünle 4849 temettuun az bir zamandır. O azıcık zamanda küfürle mağrur olup küfrü kendine sermaye addettiğinden Cehennem ateşine müsahibsin» demekle müşrikleri tehdit et.

Bu âyet her nekadar zahirde emir ise de kâfirleri küfürden meniçin varid olmuştur. Çünkü; bir kâfire «Haydi sen küfrünle azıcık bir zamanda temettü' et. Zira; nasıl olsa bu küfürden vazgeçmedikçe Cehennem'de yanacaksın» demek «Sen küfre güvenme. Çünkü; küfür seni kurtaramadığı gibi helâkine bâdî ve bais olacak» demektir. Şu halde kâfiri; küfründen dolayı korkutmaktan başka bir şey değildir.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin sû-u hallerinden bazılarını beyandan sonra ehl-i imanın hallerinden bazılarını beyan etmek üzere :

أَمَّنۡ هُوَ قَـٰنِتٌ ءَانَآءَ ٱلَّيۡلِ سَاجِدً۬ا وَقَآٮِٕمً۬ا يَحۡذَرُ ٱللهُِخِرَةَ وَيَرۡجُواْ رَحۡمَةَ رَبِّهِۦ‌ۗ

buyuruyor.
[Küfrüzere maişet eden kâfir mi hayırlıdır, yoksa âhiretten korkar ve Rabbısının rahmetini ümid eder olduğu halde gecenin bütün saatlerinde secde edici ve namaz kılıcı olarak ibadet eden mümin mi hayırlıdır?.] İşte itaat ve ibadet eden mümin hayırlıdır. Zira; âhiretten korkar ve Rabbısından rahmetini rica ile vezâif-i ubudiyetinde devam eder. Çünkü mümin; kâfir gibi zarar isabet ettiğinde Rabbısını bilip zarar zail olunca Rabbısım unutmadığından ubudiyet noktasında devamlıdır ve kâfir gibi itikadında tereddüd yoktur. Zira; gerek zarar gerek menfeat olsun; her birini Allah'dan bilir ve her zaman Allah'a itlica eder, her iki surette ibadetine halel getirmez. Binaenaleyh; mümin, itikadı daima tebeddül eden kâfirden elbette hayırlıdır,
4850
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak mümini medhiçin evsafı memduhâdan secde ve kıyamla tavsif ve secdede ibadet manâsı daha ziyade zahir olduğundan secdeyi kıyam üzerine takdim buyurmuştur.
Müminin bu kadar ibadetle meşgul olduğuna iki sebeb beyan olunmuştur:
B i r i n c i s i : Âhiretten korkması,
İ k i n c i s i : Rabbısından lûtf u ihsan ümid ederek derecâta nail olmasını arzu etmesidir. Yani müminin devamlı ibadeti; iki şey üzere mübtenidir:
B i r i n c i s i : Allah'ın emrine imtisal ile günâhkârlar için hazırlanan azab-ı Cehennem'den kurtulmaktır.
İ k i n c i s i : Allah'a ibadetle eltâf-ı İlâhiye ve eltâf-ı süphaniyeye nail olmaktır. Müminin korkuyla ümit arasında yaşaması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Geceyle ibadet gündüzdeki ibadetten efdal olduğuna işaret için Vacib Tealâ kâfire karşı mümini medihde geceyle ibadet ettiğini beyan buyurmuştur. Çünkü gecede ibadet; riyadan ârî olduğu gibi huzur-u kalple olduğundan elbette efdaldir. Zira; (افضل الاعمال احمزها) (Amellerin efdali zahmetli olanıdır) hadis-i şerifine de muvafıktır ki gece uyku zamanı olduğundan ibadetle meşgul olmak elbette zahmetlidir. Binaenaleyh; fazileti de ziyadedir.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin evsaf-ı zemîmelerinden ve müminlerin evsaf-ı memduhalarından bazılarını beyandan sonra müminleri ilimle, kâfirleri cehille tavsif etmek üzere :

قُلۡ هَلۡ يَسۡتَوِى ٱلَّذِينَ يَعۡلَمُونَ وَٱلَّذِينَ لاً يَعۡلَمُونَ‌ۗ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ ٱللهُِلۡبَـٰبِ (9)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişân ! Sen kâfirlere «İlmi olanlarla olmayanlar müsavi olur mu? Ancak bunları akıl sahipleri düşünebilir» demekle itikat hususunda câhil olup düşünemediklerini kendilerine söyle.]

Yani; ey Habibim ! Sen hakkı beyan ve ilmiyle beraber amelin ilimsiz amel üzerine şerefli olduğuna tenbih olmak üzere kâfirlere hitaben de ki «Hakâyık-ı ahvâle vakıf olan ve mesail-i itikadiye ve diniyesini bilip mucip ve muktezâsıyla amel edenlerle hakâyık-ı ahvale vakıf olmayarak cehl ü dalâl üzere hareket eden ve mesail-i diniyeden behresi olmayanlar mertebede beraber olabilir mi? Elbette olamaz.» 4851
Bu âyet-i celilede erbab-ı ilmin rütbe-i bâlâ ashabından olup erbab-ı cehlin derece-i süflâda olduğuna tenbih vardır. Çünkü; (هل) kelimesiyle sual şu iki fırkanın mertebede müsavi olmalarını inkâr ve kâfirleri tekdir içindir. Zira; Allah'ı ve sıfatını bilip, isimlerini zikir, emrine imtisal ve nehyinden içtinab ederek mucibiyle amel edenlerle bunlardan hiç birini tanımıyarak cehalet üzere yol tutup gidenler elbette müsâvî olamadığı gibi müsavi olmaları da hikmete ve adalete muvafık olamaz. Çünkü; ilmi olanlar durub-u emsal ve nasayihten ibret alır, aklı olanlar düşünür, fikirleriyle tefekkür sayesinde menfeat ve mazarratlarını bilir ve onunla amel ederler ve akibet fevz ü necat bulurlar. Bu gibi tefekkür; erbab-ı ilmin şanı olup cehelenin şanı olmadığına işaret için haşra delâlet eden (انما) lâfzı ile tezekkür akıl sahiplerine tahsis olunmuştur ki bununla kâfirlere ta'rîz de vardır. Yani «müşriklerin akılları varsa da o akıldan intifa etmediklerinden keenne akıl sahibi değiller ki ilmin kadrini, şerefini, menfaatini ve cehlin denâetini ve mazarratını düşünebilsinler, halbuki düşünemezler. Zira; düşünmek; akıldan intifa edenlerin şanlarıdır» demek olur. Bu âyette a k ı l la murad; akl-ı kâmil olduğuna işaret için (الباب) lâfzı ta'zîme delâlet eden elif lâm ile varid olmuştur. İşte şu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyemizde beyan olunduğu veçhile zararını ve faydasını bilmeyen sefih, mülkünde tasarruftan men ve kendine bir vasî tayiniyle o vasî tarafından umuru tesviye olunur. Zira; sefih mecnun olmayıp her ne kadar aklı varsa da aklında kemâl olmadığından kendi umurunu tesviye etmekten ve onu düşünmekten acizdir. İşte ufak bir hane umurunu düşünmekte, onu düşünecek kimsenin aklında kemâl olmak lâzım olunca âsıyâb-ı umurda ve bilhassa bir devlet işinde bulunanların akıllarında kemâl, tedbirlerinde isabet şart olduğundan süfehâya teslim olunan işlerde hayır olmadığı gibi süfehânın idare ettiği memlekette dahî bekâ olmaz. Zira; kendi işini bilmeyen sefihin, umumun işini hiç bilmiyeceğinde şüphe yoktur.

***
Vacib Tealâ ilim sahipleriyle ilmi olmayanların müsavi 4852 olmadıklarını, menfeat ve mazarratı düşünmenin akıl sahiplerine mahsus olduğunu beyandan sonra ehl-i imana lâzım olan ef'âl-i marzyeyi beyan etmek üzere :

قُلۡ يَـٰعِبَادِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ رَبَّكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen bizim tarafımızdan vekâlsten halis mümin kullarımıza de ki «Siz Rabbınıza ittikâ edin.»]

Yani; ey Resûlu muazzam ! Benim sözümü sen onlara tebliğ et ve de ki «Ey benim şu kullarım ki onlar vahdaniyyet-i İlâhiyeyi kalpleriyle tasdik ve lisanları ile ikrar ederek iman ettiler. Siz Allah'ın emirlerine imtisal ve nehiylerinden içtinâb etmek suretiyle sizi enva-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbınıza ittikâ edin ki nefsinizi Cehennem azabından vikaaye edesiniz.»
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehli imanın şereflerine işaret ve emrolunan ittikânın şanına itinaya delâlet için ibâd lâfzı Vacib Tealâ'dan kinaye olan mütekellim yâ'sına muzaf olarak varid olmuştur.
Fahri Râzi'in beyanı veçhile günâhla beraber imanın bekasına âyette delâlet vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak ehl-i imana ittikâ ile emretti. İttikâ ise haram olan şeylerden sakınmaktır. Eğer imanla masiyet birleşmese ve masiyet olan yerde iman bulunmasa mümine, mümin olduğu halde masiyetten içtinâbla emrin manâsı olmazdı. Halbuki emrolunmuştur. Şu halde masiyet; imana mani olmaz.

4853
***
Vacib Tealâ ittikâ ile emirden sonra ittikânın faydalarını beyan etmek üzere :

لِلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ فِى هَـٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةٌ۬‌ۗ وَأَرۡضُ ٱللهُِ وَٲسِعَةٌ‌ۗ

buyuruyor.
[Şu dünyada ibadetini ihlâs üzere işleyen kimseler için hasene vardır, kendi vatanında ihlâs üzere amel edemiyen kimseler için Allah'ın arzı boldur, hicret etsin.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile .hasene yle murad; emniyet-i tâmme, sıhhat-ı beden ve afiyet-i kâmiledir. Bunların cümlesinin kemâli âhirette olduğundan «Bu dünyada ihlâs üzere amel edenler için âhirette afiyet-i tâmme var» demektir. İ h s â n la murad; Cenab-ı Hakkı görmüş ve huzurunda bulunmuş gibi amel etmektir. İhsanın ittikâ cümlesinden olduğuna işaret için (للذين اتَّقَوا) bedelinde (لِلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ) varid olmuştur. Bu dünyada lâyıkı veçhüzere ibadet etmek suretiyle ihsan edenler için verilecek sevabın ve afiyetin pek büyük olduğuna işaret zımnında (حسنة) lâfzı tazime delâlet-i tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. A r z la murad; arz-ı Cennet olmak ihtimali var ise de esah olan arz-ı dünyadır. Zira; «Memleketinde ihlâs üzere amele muktedir olamayan amel edebileceği mahalle hicret etsin. Çünkü; Allah'ın arzı boldur, istediği mahalle gitsin» demektir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Şu dünyada ibadetini Cenab-ı Hakkı görmüş gibi ihlâs ve kemal-i edeb üzere işleyen kimseler için âhirette akılların künhünü ve miktarını idrak edemiyecekleri derecede sevap, afiyet ve mertebeler vardır. Eğer bir kimse, kendi vatanında ihlâs üzere ibadete mani bulunursa keyfe mâ yeşâ ibadet edebileceği bir mahalle hicret etsin. Zira; Allah'ın ibadete elverişli arzı boldur, istediği yere gitsin ve hicretten neş'et eden zahmetlere sabretsin.] Çünkü;

إِنَّمَا يُوَفَّى ٱلصَّـٰبِرُونَ أَجۡرَهُم بِغَيۡرِ حِسَابٍ۬ (10)

[Sabredenlere hesapsız ecir verilir.]

Yani; kendi vatanında ibadete bir takım maniler arasında zuhur eden meşakkatlere sabrederse hesabsız ecir verilir, eğer memleketinde âdâb-ı diniyye ve ahkâm-ı şer'iyyeyi edâ etmekte müşkülât görürse başka diyara hicret etmekten çekinmesin. Zira; hicrette tesadüf edeceği meşakkate sabredenlerin sabırlarına 4854 mükâfat olarak ecirleri hesabsız verilir. Onlara verilen sevabın hesabla ve saymakla zabtı mümkün olamaz. Bu âyette vatanında ahkâm-ı diniyyeyi edadan âciz olanları hicrete teşvik vardır ki hicrette görülecek müşkilâtı nazarı itibare alarak hicreti terkle ibadette kusur edenlerin mazur tutulmayacaklarına dahî işaret vardır. Zira arzın vüs'atini ve hicrete elverişli olduğunu beyan etmek; kendi beldesinde ibadete mani olduğundan dolayı ibadeti terkedenlerin mazeretlerinin red olunup kabul olunmıyacağını beyandır, emr-i diyanet için hicret; sünnet-i enbiyâ ve âdet-i sulehâdır.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah'ın «Ehl-i sabrın ecirlerini beyan hakkında yevm-i kıyamette mizan kurulur. Amel sahipleri her nevi amellerini terazide tarttırırlar, herkes ameline göre ecrini alır, ancak belâya ve mesâibe mübtelâ olanların sabırlarına terazi ve tartı olmaz, belki onların ecirleri üzerlerine dökülür, hesabı olmaz. Hatta dünyada afiyetle geçenler keşke dünyada cesetleri makaslarla kesilmiş olsaydı da bu dereceye onlar da nail olsalardı, bunu isterler lâkin âhir ette istemek fayda etmez» buyurduğu mervidir.
Hulâsa ehl-i iman için haram şeylerden ittikâ etmek vacip olduğu ve bu dünyada güzel amel edenler için âhirette büyük ecir olduğu ve vatanında amel edemiyenlerin amel edebilecekleri bir beldeye hicret etmeleri lâzım geldiği, amelde ve hicrette görecekleri müşkilâta sabırlarının ecri hesabsız olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ Resûlune vaki olan bazı vesâyâsını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

قُلۡ إِنِّىٓ أُمِرۡتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱللهُِ مُخۡلِصً۬ا لَّهُ ٱلدِّينَ (11) وَأُمِرۡتُ لاًنۡ أَكُونَ أَوَّلَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ (12)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen ümmetine hitaben de ki «Ben Allah-u Tealâ'.ya dinini ihlâs
edici olduğum halde ibadet etmekle emrolundum 4855 ve Allah'a inkıyâd eden müslümanların evveli olmaklığım ile dahî emrolundunı.».]

Yani; ey Habibim ! Sen ümmetine «Ahkâm-ı dini tebligatta ve emr-i dini edada ve Allah'a ibadette ihlâsla emrolundum. Zira; tevhidde ihlâs edip şirketmemek ve diyanette rızâ-yı Bârîyi gözetmekle memurum» de ki ümmetin de ibadette İhlasın lüzumunu bilsinler, umur-u dinde riyâ ve şirk etmesinler, emr-i dine müminlerin evvel başlayanlarından olmakla emrolunduğunu söyle ki emr-i dine sür'atle başlamak lâzım olduğunu bilsinler ve dine yapışmakta kusur etmesinler.
Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insana lâyık olan mertebenin tahsili vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü bütün tekâlif-i İlâhiyenin hulâsası; ikidir:
B i r i n c i s i : İnsana lâyık olmayan muharremâttan içtinâb etmektir.
İ k i n c i s i : Lâyık olan şeyleri tafsil etmektir. Binaenaleyh; Vacib Tealâ içtinâb lâzım olan muharremâttan kaçınmak mukaddem olduğuna işaret için evvelen ittika ile emir buyurduktan sonra ikinci mertebede bu âyetle tahsili vacip olanlara işaret buyurmuştur.
Bu âyette de emir ikidir. Zira ibadetin ve tahsili lâzım olan amelin iki kısmı vardır:
B i r i n c i s i : A'mâli kalbiye ve ibadette ihlâstır ki bu kısmın emr-i mühim olduğuna işaret için Cenab-ı Hak takdim buyurmuştur.
İ k i n c i s i : İslâmda ve ibadette sair kimseler üzerine sebkat etmektir ki ibadette ve emr-i dini edada ağırlık göstermemektir. Bu kısım aza-yı cevariha teallûk ettiği cihetle Cenab-ı Hak evvelkine nisbetle kolay olduğuna işaret için ikinci mertebede beyan buyurmuştur. Ayette emrin birisi; a'mâl-i kalbe, diğeri; a'mâl-i cevariha teallûk ettiği cihetle tekrar yoktur.
Âyette bizim Peygamberimizin Allah'ın Resûlu olduğuna tenbih vardır. Zira evvel-i müslim olmak; o şeriatin ahkâmını herkesten evvel bilen olmasını icabeder. Herkesten evvel ahkâm-ı şeriatı bilen; elbette o şeriatin sahibi ve taraf-ı İlâhîden gönderilmiş bir resul olacağında şüphe yoktur.

4856
***
Vacib Tealâ ihlâs ve ibadetin emr-i vücup için olduğuna işaret etmek üzere :

قُلۡ إِنِّىٓ أَخَافُ إِنۡ عَصَيۡتُ رَبِّى عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ۬ (13)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen de ki «Eğer ben Rabbıma isyan edersem büyük olan yevm-i kıyametin azabından muhakkak korkarım.».]

Yani; ey Resûlu zişân ! Sana muaraza eden kâfirlere hitaben de ki «Eğer ben Rabbımın emrettiği ihlâsı terkle sizin ülfet ettiğiniz şirke meylederek Rabbıma isyan edersem yevm-i azîm olan kıyamet gününün azabından elbette korkarım.» İşte Habibim ! Sen âsîlere böyle demekle yevm-i kıyamette azabolacağım bildir ki isyandan vazgeçsinler ve iman etsinler.
Vacib Tealâ kıyamette vaki olacak ahvâlin şiddetine işaret için yevm-i kıyameti azametle tavsif etmiştir. Âsîleri isyandan mende mübalâğa için Resûlullah celâlet ve azamet-i sânla beraber ma'siyet üzere terettüp edecek azaptan korktuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; efdal-i enbiyâ olduğu halde günâhın azabından korkunca şâir nâsın korkması lâzım olacağında şüphe yoktur.

***
Vacib Tealâ Resûlune tarafı İlâhiden ibadet etmeye memur olduğunu ümmetine ihbar etmesini emrettikten sonra Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmayıp ancak ibadetin Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu beyan etmesini emretmek üzere :

قُلِ ٱللهُِ أَعۡبُدُ مُخۡلِصً۬ا لَّهُ ۥ دِينِى (14) فَٱعۡبُدُواْ مَا شِئۡتُم مِّن دُونِهِۦ‌ۗ

buyuruyor.
[Ey Habibim ! İbadeti Allah'a hasrederek sen de ki «İtaat ve inkıyadımı halisen
liveçhillâh edâ edici olduğum halde ben ancak 4857 Allah'a ibadet ederim. Hâl böyle olunca Allah'ın gayrı dilediğinize siz ibadet edin lâkin sonunda vaki olacak azabı, haybet ve hüsranı düşünün.] Çünkü; siz hava ve hevesinize tabi olur, efkâr-ı fasidenizle amel eder ve Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmadık bir takım putlara ibadet ederek Allah'a şirk ediyorsunuz. Bunun cezası; elbette zarar u ziyan ve akibeti azab-ı niyrândır.»

Bu âyette Allah'ın gayrı istediklerine ibadetle emir; müşrikleri şirkten men ve tehdid içindir, hakiki emir değildir. Zira; tevhidin delillerini ve tevhidi itikatta vaki olacak saadetin tafsilâtım beyandan sonra şirkin zararı tamamen zahir olduğundan «Ey kâfirler ! Hakikat tamamen anlaşılmıştır. Siz istediğinize ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadetten lâzım gelecek zararı gözünüze alın, arzu ettiğinizi işleyin» demektir ki «Akibet zararını göreceksiniz, ne yaparsanız yapın» demek olur.
Lisanımızda muhavere esnasında bir fenalığa müptelâ olan kimseyi o fenalıktan men için evvelâ o fena olan şeyin fenalığına dair bir takım delillerle onun fenalığı ve ondan hasıl olacak mazarrat beyan olunur, fakat müptelâ olan kimsenin vazgeçmiyeceği anlaşılınca daha ziyade tevbih ve tekdir için «Hâl böyledir. Sen istediğini işle, bildiğin elindedir. Zira; nasihat dinlemiyorsun» denir. İşte şu muhaverede «Sen istediğini işle» demek hakiki bir emir olmadığı gibi âyeti celilede «Dilediğinize ibadet edin» demek hakiki emir değil belki müşrikleri tehdittir.

***
Vacib Tealâ kâfirleri küfürden şiddetle men'için :

قُلۡ إِنَّ ٱلۡخَـٰسِرِينَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَہُمۡ وَأَهۡلِيہِمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۗ أَلاً ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡخُسۡرَانُ ٱلۡمُبِينُ (15)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirlere de ki «Yevm-i kıyamette zarar görenler şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı putlara ibadet etmekle kendi nefislerine, idlâl edip doğru yoldan çıkarmakla 4858 evlâd ü ıyâline zarar edenlerdir. Ey insanlar ! Agâh ve mütenebbıh olun ki işte şu zarar pek açık bir zarardır».] ki bunun fevkinde bir zarar olmaz, Çünkü; cümle zararlar yevm-i kıyamette olacak zararlara nisbetle yok mesabesindedir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfir sermaye-i asliyesi olan ömrünü küfre sarfetmekle zayi ettiğinden ticaretten mahrum olduğu gibi asıİ sermaye boşa gitmiş ve i'lân-ı iflâs etmiş, binaenaleyh; saadet yerine felâkete duçar olmakla ebedî zarar-ı azîm içinde kalmış ve açık bir hüsrana mâlik olmuştur. Yalnız kendinin zararıyla iktifa etmemiş kendine mensup olan evlâd ü ıyalini yoldan çıkarmak ve onlara küfrün yollarını öğretmekle onları da zarar-ı azime duçar etmiştir. Hatta evlâd ü ıyâli onun gittiği yola gitmemekle nefislerini Cehennemden kurtarıp mümin olarak Cennete gitmiş olsalar bile ebedî o kâfirden iftirak ettikleri cihetle zarar etmişlerdir. Çünkü; bir aile halkı beraber bulunarak Cennette zevk etmeleriyle içinden bazılarının ehl-i nar olarak ayrılıp gitmesi elbette müsavi olamaz.
Bu âyette beyan olunan hüsranın gayet büyük olup bu dünyada ukul-ü beşerin idrâkten aciz olduğuna işaret için vak'anın büyüklüğüne delâlet eden ve tenbih için olan (الا) kelimesi ve zarardan başka hiç bir şey olmadığına işaret için haşra delâlet eden (هو) lâfzı ve bu zararın meydanda bir zarar olduğuna işaret için açıklığa delâlet eden (مبينَ) kelimesi vârid olmuştur.

4859
***
Vacib Tealâ kâfirlerin küfrü zarardan başka bir şey olmadığını beyandan sonra bu zararın keyfiyetini beyan etmek üzere :

لَهُم مِّن فَوۡقِهِمۡ ظُلَلٌ۬ مِّنَ ٱلنَّارِ وَمِن تَحۡتِہِمۡ ظُلَلٌ۬‌ۚ ذَٲلِكَ يُخَوِّفُ ٱللهُِ بِهِۦ عِبَادَهُۥ‌ۚ يَـٰعِبَادِ فَٱتَّقُونِ (16)

buyuruyor.
[Kâfirler için üst ve altlarında ateşten tabakalar vardır. İşte şu beyan olunan azapla Allah-u Tealâ kullarını korkutur. Binaenaleyh; kullarına hitaben «Ey kullarım bana ittikâ edin» buyurur.]

(ظُلَلٌ) Cehennem'in tabakalarıdır. Nasıl ki Cennet'in dereceleri varsa Cehennem'in de tabakaları ve derekeleri vardır. Altlarında ve üstlerinde tabakaların bulunması ile murad; Cehennem ateşinin tamamiyle onları ihata etmesidir. İ b a d la murad; ehl-i imandır. Vacib Tealâ ehl-i imanı kâfirlerin azabıyla korkuttuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kâfirlerin küfründen dolayı azaplarını işiten ehl-i iman elbette azap korkusuna binaen imanında ihlâs üzere devam eder.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Kâfirlerin saadetten mahrumiyetlerine azab-ı azîme istihkakları da inzimam eder. Binaenaleyh; onların üst taraflarında ateşten tabakalar vardır ki o tabakalar onların her tarafını gölge gibi ihata eder, alt taraflarında ateşten tabakalar var ki o tabakalar onları ihata ettiği gibi onlardan aşağıda bulunan ehl-i Cehennem'i de ihata eder, gölgeler. İşte şu beyan olunan azapla Allah-u Tealâ mümin kullarını korkutur ki azaptan korkuları sebebiyle günâhlardan içtinâb etsinler. İşte Allah-u Tealâ şu korkutmasına binaen kullarına hitaben «Ey kullarım ! Emirlerime imtisal ve nehiylerimden içtinâb suretiyle bana ittikâ edin ve azap icabeden günâhlardan sakının» buyuruyor.] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanı gölgeleyecek şey üst tarafından olursa da alt tarafında bulunan ateş ihatada üst tarafında bulunana benzediğinden alt taraflarında olana da zulel denmiştir. Azabı beyandan sonra azaptan kurtulmanın yegâne çaresi olan ittikâ ile emir; Vacib Tealâ'nın kullarına atûfet ve merhametinin eseridir.
Hulâsa; kâfirlerin hüsranları gayet açık ve zahir olduğu, onların alt ve üst taraflarından ateş tabakaları kendilerini ihata edip gölgeleyeceği ve azabın bu derecesini beyanla Allah-u Tealâ'nın kullarını korkutup ittikâya davet ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4860
***
Vacib Tealâ müşriklere vaki olacak azabını beyandan sonra şirkten içtinâb eden müminlere vaki olacak lûtuflarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ٱجۡتَنَبُواْ ٱلطَّـٰغُوتَ أَن يَعۡبُدُوهَا وَأَنَابُوٓاْ إِلَى ٱللهُِ لَهُمُ ٱلۡبُشۡرَىٰ‌ۚ

buyuruyor.
[Şu kimseler ki onlar şeytana ibadet etmekten içtînâb ettiler ve onlar kalpleri ve kalıplarıyla Allah-u Tealâ'ya rücû ettiler. Onlar için taraf-ı İlâhiden ancak müjde vardır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile t a ğ u t ile murad; şeytandır. Çünkü ş e y t a n ; tuğyanda son derece ileri gittiğinden mübalâğa siyğasiyle tağut denilmiştir. Kâfirler her ne kadar putlara ibadet ederek şeytana ibadet etmemişlerse de putlara ibadete teşvik eden ve alıp götüren şeytan olduğu cihetle putlara ibadet şeytanın emrine itaat ve kendine ibadet demek olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanı şeytana ibadet etmemeleriyle sena buyurmuştur. A l l a h – u T e a l â ' y a i n â b e nin manâsı; her şeyi terkle Allah-u Tealâ'ya cemi azasiyle ibadete teveccüh etmektir. B e ş a r e t le murad; mekrûhâtın yani sevilmeyen şeylerin tamamen zail olup cemi murâdâtın hasıl olmasiyle sevindirmek ve mesrur etmektir. Şu beşaret; sekerât-ı mevtte, kabirde, yevm-i kıyamette ve Cennet'e girdiklerinde vaki olur. Zira; ehl-i imana bunların cümlesinde birer gûnâ gufran, rahmet ve rahatla tebşirât-ı İlâhiye vukubulur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Şu kimseler ki onlar putlara ve tuğyanda nihayete varmış olan şeytana ibadet etmekten içtinâp ve bilkülliye masivâyı terkle Allah'a rabt-ı kalbederek teveccüh-ü tamla ibadet ettiler. Onlar için dünyada ve âhirette enva-ı hayrat ve saadetle beşaret vardır. Çünkü; onlar için â'mâl-i salihalarıyla dünyada medh ü sena ve kabirlerinde taraf-ı İlâhiden gönderilmiş melekler tarafından müjde olduğu gibi âhirette dahi gerek kabirlerinden kalktıklarında gerek hesap mevkiinde, sıratta. Cennet'e girdiklerinde velhâsıl mevkilerin kâffesinde enva-ı hayır ve saadetle beşarete nail olurlar.] demektir. Çünkü; her mevkide o mevkiye münasip onlar için hazırlanmış bir hayır var, o hayırla melekler onları karşılar ve tebşir ederler. Binaenaleyh; bu âyette Vacib Tealâ tağut ismine şayan olan şeytandan içtinâbın lüzumunu beyanla Allah'tan maada bilkülliye mahlûkata rabt-ı kalbetmeyip 4861 ancak Allah'a rabt-ı kalbetmek lâzım olduğuna işaret buyurmuştur ki her şeyde Cenab-ı Hakka teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzımdır. Çünkü; her şey Allah'ın kudreti ve iradesiyle vücut bulduğundan Allah'ın gayrı halik olmadığını ve Cenab-ı Haktan başka bir müessir-i hakiki bulunmadığını itikat etmek lâzımdır, lâkin bu âlem-i süflî ve esbâbda havadisin zuhuratı ve bilhassa insanların maişetine müteallik olan eşyanın vücudu esbaba tevessüle muallâk olduğundan abdin esbaba tevessülü Allah'a teveccühüne mani değildir. Hatta esbaba tevessül etmeksizin esbabla husul bulacak şeylerin vücut bulmasını gözetmek hikmet-i İlâhiyeye karşı münazaa etmektir. Binaenaleyh; esbabı malumeye yapışmaksızın insanlar için istediği şeyi beklemek tedbir-i İlâhiye muhalefetten başka bir şey değildir. Şu halde insan için gerek umur-u dünya ve maişet hususunda ve gerek âhiret ve rıza-yı Bârîyi tahsil hususunda şeriatın beyanı veçhile esbaba tevessül etmek bir vazife-i diniyye-i mühimmedendir. Zira; tohumu yere ekmeyince yerden ekin bitmez. Ekerse biçer, ekmezse biçemez. Ekmeden ekin bitmesini beklemek Allah'a karşı itirazdan başka bir şey olmadığında şüphe voktur.

***
Vacib Tealâ putlara ibadetten ve şeytanın emrine itaatten içtinâb ederek Allah'a iltica edenler için tebşirât-ı uzmâ olduğunu beyandan sonra Hakka ittibâ eden kullarının tebşirâta şayan olduklarını beyan etmek üzere :

فَبَشِّرۡ عِبَادِ (17) ٱلَّذِينَ يَسۡتَمِعُونَ ٱلۡقَوۡلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحۡسَنَهُ ۥۤ‌ۚ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Tebşîr et şol kullarımı ki onlar söz dinler ve o sözün en güzeline ittibâ ederler.]

Yani; şeytana itaattan içtinâb edip bilkülliye Allah'a teveccüh edenler için enva-ı hayratla müjde olunca ey Habibim ! Sen tebşîr et şol kullarımı ki onlar bir takım sözler işitirler ve o sözler içinden hak olup sevabı çok olanlardan en ziyade güzel olanlarına 4862 ittibâ ederler. Çünkü; onlar hakla batıl arasını tefrika muktedir olduklarından işittikleri sözün Allah'ın sözü veya şeytanın vesvesesi olduğunu bilirler, şeytanın vesvesesini terkle Allah'ın sözüne ittibâ ederler. Zira enva-ı felâket; şeytanın sözüne ittibâda, enva-ı saadet de Cenab-ı Hakkın emirlerine imtisalde olduğunu bildikleri cihetle hemen saadet cihetine sa'yederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak saadete sa'yeden kullarını tebşir etmekle Resûlune emretmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette i b â d la murad; tağut'a itaattan içtinâp ederek Allah'a teveccüh edenlerdir. Çünkü enva-ı saâdâtın başı ve bilcümle hayratın merkezi ve her kerametin madeni Allah'ın gayrıdan irâzla cemi azasiyle taat-ı İlâhiyeye ikbâldir.
İ b â d ı n ş e r e f i ; dine temessük ve şeytanın vesvesesinden irdz, hakla batıl beynini tefrik ve efdal olanı tercihle olduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak ibâd lâfzı varid olmuştur. Çünkü bu âyette i b â d la murad; bundan evvelki âyette beyan olunan kimseler olduğu için zamirle iktifa ederek (فبشرهم) denilse olabilirdi, lâkin ibâd'ın şerefi ne ile hasıl olacağına işaret olmazdı. Binaenaleyh; ibad lâfzı gelince ismi mevsul ve onun sılasıyla kulların söz dinleyenlerini, o sözün güzel olanlarını tercih edenlerini, iyiyi ve kötüyü farkedip iyi olanlara ittibâ ettiklerini beyanla faziletlerine işaret olunmuştur. Bu işaret ise ism-i zahirle olabilir, zamirle olamazdı. Çünkü zamir; zata delâlet eder sıfata delâlet edemez. Binaenaleyh; ism-i zahir varid olmasıyla ibadın makbul olan sıfatları beyan olunmuştur.
Bu âyette i b â d ı n i ş i t t i k l e r i s ö z le murad; Kuran ve Kur'an'ın emirleridir. Z i y a d e g ü z e l o l a n ı ile murad; sevabı çok olanıdır. Meselâ Cenab-ı Hak Kur'an'da zalimden intikam almak caiz olduğunu beyan ettiği gibi o zalimi affetmek daha evlâ olduğunu dahî beyan etmiştir. Mümin olan bir kimse bunu işitince affı ihtiyar eder. Çünkü; afta sevap çoktur. Kezalik Kur'an'da azimetle amel ve rûhsatla amel beyan olunduğu gibi azimetle amelin rûhsatla amelden efdal olduğu dahî beyan olunmuştur. Bunları işiten mümin-i kâmil azimetle ameli tercih eder. 4863 Çünkü; azimetin sevabı çoktur, Kur'an'ı ve Kur'an'dan başka kelâmı işitince Kur'an'a ittibâ eder. Çünkü; Kur'an'a nisbetle şâir kelâmın hükmü yoktur.
Kezalik Allah'ın hâs kulları hasenle ahsen cem'olsa ahsen ile, farzla vacip cemolsa farzla, mendupla vacip cemolsa vaciple amel ederler. Bu âyet-i celile: akaidi diniyede istidlalin vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü âmâlin ahsenini haseninden tefrik etmek; delillerini tetkikle olacağından mesail-i itikadiyede mezhebin esahını ve ameliyatta ahsenini aramak ibâd üzerine vacip olduğundan, bunları tefrik ise delâili tetkikle olacağı cihetle ahkâmı, delillerden istidlal etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; ashab-ı izamdan (Osman b. Affan), (Abdurrahman b. Avf), (Talha), (Zübeyr b. Avvam), (Sa'd b. Ebî Vakkas), (Sa'd b. Zeyd) (R.A.) hazarâtı haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir (R.A.) hazretleri iman edince şu isimleri zikrolunan zevât-ı kiram Hz. Sıddîk'ın huzuruna gelirler ve imandan sual etmeleri üzerine Ebu Bekir hazretleri imanını haber vermekle beraber bazı nesayihte bulunarak onları imana davet etmesi üzerine derhal imanı kabul ettiklerinden bunları sena makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu rivayete nazaran bu zevat-ı kiram Sıddîk-ı a'zamın daveti üzerine iman etmişlerdir. Âyette onları birkaç veçhile medh ü sena vardır. Çünkü; hakkı işitmek, dinlemek, işittiği sözlerin güzelini intihap ve onun sevabı çok olanını ihtiyar etmek akl ü dirayet eseri ve fazlaca kiyaset ve insaf neticesidir ki şu beyan olunan sıfatlar mezâyâ-yı insaniyenin en yükseğidir.

4864
***
Vacib Tealâ şu evsafla mevsuf olanları senadan sonra bunların hidayete vasıl olmuş akıl sahipleri olduklarını beyan etmek üzere :

أُوْلَـئِكَ ٱلَّذِينَ هَدَٮٰهُمُ ٱللهُِ‌ۖ وَأُوْلَـئِكَ هُمۡ أُوْلُواْ ٱللهُِلۡبَـٰبِ (18)

buyuruyor.
[İşte şu evsafı beyan olunan zevat şu kimselerdir ki Allah-u Tealâ onları hidayette kıldı ve ancak akıl sahipleri onlardır.]

Yani; hakkı işitip kabule muvaffak olan zevat-ı kiram şu kimselerdir ki Allah-u Tealâ'nın doğru yola ve tarik-ı hakka vasıl kıldığı kimselerdir. Onlar ancak akl-ı selim ashabındandırlar. Binaenaleyh; onların akılları vehimlerine, itaat ve inkiyâdları hava ve heveslerine galiptir. Zira; vehimlerine ve havây-ı nefsaniyelerine itibar etmezler, daima tarik-ı hakkı aramakla meşgul olduklarından hidayete müstehak ve tarik-ı necatı bulmaya muvaffak olmuşlardır.
Kazî'nin, Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile h i d a y e t ; nefs-i insanîde hasıl bir emr-i hadis olduğundan onun halikı Allah-u Tealâ olduğuna ve nefsi insaninin o hidayeti kabule kabiliyeti bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; nefsin, hidayet ve dalâletten her iki zıddın birini kabule kabiliyeti olduğu halde insanın iradesini hidayet cihetine sarfla senaya müstehak olduğu ve onun iradesini sarfı üzerine Cenab-ı Hakkın halkettiği bu âyetle beyan olunmuştur. Hidayeti dalâlet üzerine tercihle iradesini sarfa medar olan kuvvetin akıl olduğuna dahî âyet delâlet eder.
Hidayet ve akıl sıfatları kendilerinde bulunan zevatın fezail-i ahlâkiyenin en yüksek tabakasında bulunduklarına işaret için yüksek ve uzak mertebeye delâlet eden (اولئِك) lâfzı varid olmuştur.

***
Vacib Tealâ hakka ittibâ edenlerin hallerini beyandan sonra Hakka ittibâ etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere :

أَفَمَنۡ حَقَّ عَلَيۡهِ كَلِمَةُ ٱلۡعَذَابِ أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِى ٱلنَّارِ (19)

buyuruyor.
[Ey Nebiyyi zişân ! Sen nâsın cümle umuruna malik misin ki kelime-i azapla kendi üzerine hüküm sadır olan kimsenin azaptan kurtulmasına sa'yedersin, sen Cehennem'de olan kimseyi Cehennem'den kurtarmağa muktedir misin?.] Zira; kendi iradesini küfre sarfla ebedî Cehennem'de kalmasına hükm-ü kat'î sadır olunca sen 4865 onu Cehennem'den kurtarmağa sa'yedersin lâkin hükm-ü kat'î tağyir kabul etmediğinden onların Cehennem'den halâsları mümkün değildir. Çünkü; ind-i ulûhiyetimizde onların nar-ı cahîmde olacakları hükm-ü kafiye iktiran etmiştir. Binaenaleyh; (Ebu Leheb) ve emsali kâfirlerin davetine icabet etmediklerine me'yus olup gam çekme ve kendini yorma. Zira; onlar kendi iradelerini küfre sarfedip ondan vazgeçmedikleri için hidayetten mahrumlardır. Şu halde senin onları Cehennem'den kurtaracağım ümidiyle sa'yin semeredâr olmaz. Şu kadar ki senin üzerine vacip olan tebliğ vazifesini yerine getirdiğinden dolayı sende mesuliyet onlarda da itizara mecal kalmaz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Cehennem'e duhulüne hükm-ü kat'î sadır olan kâfirlerin Cehennem'den halâsına dair şefaatin emr-i münker olduğuna işaret için istifhâm-ı inkârı varid olmuş ve bu inkârın şiddetine işaret için hemze-i istifham tekerrür etmiş, inkârın illet ve sebebine işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak (مَن فِى ٱلنَّارِ) varid olmuştur. Çünkü Cehennem'e duhullerine hüküm lâhik olanlar henüz Cehennem'de değillerse de hüküm lâhik olduğundan bilfiil Cehennem'de gibi addolunarak nârda olduğunu beyanla şefaatin caiz olmadığı beyan olunmuştur.
Hulâsa; kelime-i azap kendi üzerine hak ve sabit olup nâra dahil olan kimseyi nârdan kurtarmak için vaki olan va'yin semeredâr olamıyacağı bu âyetten nıüstefad olan fevaid cümlesindendir.

4866
***
Vacib Tealâ kâfirlerin azab-ı Cehennem'den halâsa lâyık olmadıklarını, altlarında ve üstlerinde ateşten tabakalar olduğunu beyandan sonra onlara mukabil ehl-i Cennet'in altlarında ve üstlerinde dereceleri olduğunu beyan etmek üzere :

لَـٰكِنِ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ رَبَّہُمۡ لَهُمۡ غُرَفٌ۬ مِّن فَوۡقِهَا غُرَفٌ۬ مَّبۡنِيَّةٌ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا ٱللهُِنۡہَـٰرُ‌ۖ وَعۡدَ ٱللهُِ‌ۖ لاً يُخۡلِفُ ٱللهُِ ٱلۡمِيعَادَ (20)

buyuruyor.
[Lâkin şol kimseler ki Rablarından korktular. Onlar için birbirinden âlâ ve birbiri üzerinde dereceler vardır, o dereceler; Cennet'in arzı üzerine yapılmış saraylardır ki o sarayların altlarından ırmaklar akar, o saraylar Allah'ın kullarına va'didir ve muhakkak kullarına ihsan edecektir. Zira; Allah-u Tealâ va'dinde hulfetmez.]

Yani; kâfirler için nârdan tabakalar olup o tabakaat-ı nârdan kurtulamazlar lâkin şol müminler ki onlar Rablarının kahrından korktukları için bütün muharremâttan kaçınmakla ittikâ ettiler. Onlar için bir takım konaklar vardır ki o konaklar birbiri üzerine bina kılınmış mertebelerdir. Müminler istediği tabakasında istirahat ederler, o konakların altlarından berrak ve saf nehirler akar, şu lûtufların cümlesi Allah'ın kullarına va'didir ve muhakkaktır. Zira; Alİahü Tealâ va'dinde hulfetmez. Çünkü; va'dinde hulfetmek yalandır. Yalan ise Allah-u Tealâ üzerine muhaldir. Binaenaleyh; şu va'dolunan derecâtın cümlesine müminlerin müttekî olanları nail olacaklardır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Cennet'in saraylarının üst tabakaları kuvvette alt tabakalarına müsavidir. Çünkü; fevkani tabakaların da mebniye olmasıyla tavsif olunması tahtanî olanlar arz üzerine bina kılınıp kuvvetli olduğu gibi fevkanilerin de arz üzerine bina kılınmış gibi kuvvetli ve resânetli olduklarına işarettir.

***
Vacib Tealâ âhiretin akıl sahibi olan kimselerin rağbetlerini icabedecek sıfatlarını beyandan sonra dünyanın nefret icabedecek sıfatlarını beyan etmek üzere:

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللهُِ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَسَلَكَهُۥ يَنَـٰبِيعَ فِى ٱللهُِرۡضِ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen görmedin mi Allah-u Tealâ semâdan yağmur suyunu inzal etti? Bunun üzerine o suları arz içinde pınarlara ve kanallara koydu akıttı,.]

ثُمَّ يُخۡرِجُ بِهِۦ زَرۡعً۬ا مُّخۡتَلِفًا أَلۡوَٲنُهُ ۥ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَٮٰهُ مُصۡفَرًّ۬ا ثُمَّ يَجۡعَلُهُۥحُطَـٰمًا‌ۚ

[Sonra o su sebebiyle renkleri muhtelif ekinleri ve otları çıkarır. Bundan sonra o ekinler ve otlar kurur, sen sararmış görürsün ve onlar sarardıktan sonra Allah-u Tealâ onları kökünden çıkmış ve ezilmiş saman kılar.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِى ٱللهُِلۡبَـٰبِ (21)

[İşte şu zikrolunan ahvalde akıl sahiplerine va'z-ı beliğ vardır.]

(فَسَلَكَهُ) o suyu idhâl etti ve nizamına koydu demektir. (يَنَـٰبِيعَ) arz içimde kanallar ve pınarlardır. (ثُمَّ يَجۡعَلُهُ) kurur ve yerden kopmağa hazır olur. (مُصۡفَرًّ۬ا) sararmış demektir. Çünkü; otlar ve ekinler kuruyunca yeşilliği gider, sararır. (حُطَـٰمًا‌ۚ) ezilmiş, kırılmış ve saman olmuş demektir. Bu âyetten maksat; dünyanın halini ve bilhassa insan ve hayvanât-ı sairenin hallerini otların ve ekinlerin hallerine teşbihle insanları insafa davet edip akibet hallerini onlara bildirmektir.

Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Ey Nebiyyi zişân ! Dünyanın ve bilhassa insanların ömrünün gayet az olduğunu sen görmedin ve bilmedin mi? Her zaman gördün ve bildin ki Allah-u Tealâ gökten karlar ve yağmurlar vasıtasiyle suları indirdi, o suları yer yüzünde insanın vücudunda olan damarlara benzeyen nehirlere, kanallara, pınarlara koydu, akıttı ve hikmeti İlâhiyesi icabı sulanması lâzım gelen mahalleri suladıktan sonra o su sebebiyle yerden sarı, yeşil, kırmızı ve beyaz çiçekli ve gûnâ gün renkli otları, ekinleri, arpa, buğday, susam, mercimek gibi daneleri bitirdikten sonra cümlesini kurutur. Binaenaleyh; sen onları sararmış görürsün. Bundan sonra Cçnab-ı Hak onları kökünden çıkmış ve ezilmiş saman kılar. Hatta rüzgâra mukavemet edemez ve rüzgârla savrulur, ufacık saman çöpleri olur. İşte akıl sahibi olan kimseler ıcın şu zikrolunan ahvalde vaaz u nasihat var.] demektir. Çünkü; şu otların ve ekinlerin ahvalini gözleriyle gören kimseler insanların aynı halde olduğunu bilir. Zira; ömrü ne kadar uzun olsa dahi o insan bir zamana ulaşacak ki o zamanda benzinin sararacağını, vücuduna zaaf arız olacağını, mafsallarının birbirinden ayrılmaya başlıyacağını ve bir gün saman çöpünü rüzgârın savurup yerinde bir şey kalmadığı gibi ölüm gelip alarak âhirete götüreceğini bilir ve şu ahvali düşünen kimse her ne kadar dünyaya sa'yederse de âhiret tedarikinden geri durmaz. Çünkü; düşünen kimse için bu ahvâl her zaman bir ders-i ibrettir. Yer yüzünde olan suların cümlesinin esası semâdan nazil olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; cümlesinin esası rahmetler ve karlardan hasıl olduğu inkârı kaabil olmayan bir hakikattir. Zira; semâdan kar ve yağmur yağmadığı seneler kökleşmiş esaslı ve nice senelerdenberi akan suların kuruduğu görülmektedir. Bu ise pınarların kökünün semadan geldiğine açık bir delildir.

***
Vacib Tealâ kendine itaatin vacip olduğunu beyandan sonra şu itaat ancak Vacib Tealâ'nın kalpleri nûrlandırmasiyle olacağını beyan etmek üzere :

أَفَمَن شَرَحَ ٱللهُِ صَدۡرَهُ ۥلِلاً ِسۡلاًـٰمِ فَهُوَ عَلَىٰ نُورٍ۬ مِّن رَّبِّهِۦ‌ۚ فَوَيۡلٌ۬ لِّلۡقَـٰسِيَة قُلُوبُہُم مِّن ذِكۡرِ ٱللهُِ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ فِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ (22)

buyuruyor.
[Nâsın küllisi mertebede müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira; şol kimse ki Allah-u Tealâ İslâmı kabule kalbini vâsi' kıldı. O kimse Rabbısından hidayet üzerinedir. Hâl böyle olunca azab-ı azîm; zikr-i İlâhiyi işitmekten kalbi katı olanlar içindir. İşte şu kalbi katı olanlar açık bir dalâlet içindedirler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhiîr bu âyette s a d ı r la murad; kalptir. K a l b i ş e r h le murad; İslâmı kabule istidat ve 4869 kabiliyetini mükemmel kılmaktır. K a s â v e t - i k a l p l e ; hakkı işitmekten kalbin nefret üzere bulunmasıdır.
Bu âyetin manâsını bilmek; nefs-i insanînin ahvalini bilmeye mevkuftur. Çünkü; Allah-u Tealâ cevheri nüfûsun bir kısmını nûrânî, şerîf, hayra mail ve rûhâniyete ittisale daima rağbet eder bir halde halketmiştir. İşte bu kısımdan olan nüfus-u beşerde feyz-i İlâhîyi kabule istidâd-ı tâm olduğundan ahval-i rûhiyeyi ve halât-ı kudsiyeyi kabule müstenid olduğu cihetle az bir sebeple hakkı kabul kuvveden fiile çıkıverir. Binaenaleyh; bu kabilden olan nefisler hidayet-i İlâhiyeden ibaret olan nûr-u İlâhîyi kabulde asla tereddüt etmez. Zira; onun kalbi bu gibi hakayıkı kabule geniş ve elverişli olmasına binaen kabulde sıkıntı çekmez. Amma nefs-i insanînin ikinci kısmı kederli, kötü, daima şerre meyyal ve cismaniyete rağbet, rûhâniyete nefret eder bir karanlık içinde bulunduğundan feyz-i İlâhîyi kabule istidadı kısa olduğu cihetle hakkı işitmez ve işittiğini kabule kalbi dar olması sebebiyle asla kabule meyledemez. Binaenaleyh; hakka dair deliller zikrolundukça kasveti ve nefreti artar. İşte k a l b i ş e r h o l u n a n l a r la murad; kısm-ı evvel ve k a l b i k a t ı o l a n l a r la murad; kısm-ı sânîdir. Kısm-ı evvelden olanların hidayet ve kısm-ı saniden olanların dalâlet üzere oldukları beyan olunmuştur ki bu iki kısmın yekdiğerine müsavî olamayacağını beyandır.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Allah-u Tealâ'nın ahkâm-ı İslâmiyeyi kabule kalbini müsteid ve rûhâniyete rağbetli kıldığı kimseyle kalbi dar ve İslâmiyeti kabulden nefret eden kimse müsavi olur mu? Elbette müsavi olamaz. Çünkü; Allah'ın İslâmiyeti kabul için kalbini açtığı ve genişlettiği kimse tevfik-i İlâhîye mazhar ve canib-i İlâhîden nazil olan inkişâfı tâm ve yakîn-i kâmil üzere olduğundan o kimse Rabbısından hidayet üzeredir. Amma şol kimse ki kalbi dar ve zulmet içinde hakkı kabule istidadı yok. İşte bu kabilden olan kimseler yoldan çıkmış, hakkı dinlemez, duymaz açık dalâlet içindedirler.] demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyetin evveli (Hamza) ve (Ali) (R.A.) haklarında ve ahiri de (Ebu Lehep) ve emsali haklarında nazil olmuştur. Bu âyeti Resûlullah okuyunca huzur-u risalette bulunanlar «Kalbin inşirahı nasıl olur? Ya Resûlallah !» 4870 dediklerinde Resûlullah «Nûr-u marifet kalbe girince kalbin kapısı açılır, tevessü' eder» buyurması üzerine ashabı kiram «Buna alâmet nedir?» dediler. Resûlullah «Buna alâmet dar-ı âhirete tedarik üzere bulunmak, ölüm gelmezden evvel ölüme hazırlanmak ve lüzumundan fazla dünyaya rağbet etmemektir» buyurdukları (İbni Mes'ud) hazretlerinden mervîdir. Allah'ın zikri ehl-i imanın kalplerini yumuşatır ve ehl-i küfrün kalplerini katılaştırır. Çünkü; bir şeyin, mahallin istidadına göre ayrı ayrı tesir yaptığı her zaman görülmektedir. Meselâ güneş bal mumunu yumuşatır, tuzu katılaştırır, hatta tuz suyunu dondurur. Şu halde her şeyin kabiliyetine göre feyzaldığı şüphesizdir.

***
Vacib Tealâ İslâmiyeti kabul edenlerle etmiyenlerin müsavi olmadıklarını beyandan sonra İslâmiyeti kabul edenlerde imanlarının göstereceği eseri beyan etmek üzere :

ٱللهُِ نَزَّلَ أَحۡسَنَ ٱلۡحَدِيثِ كِتَـٰبً۬ا مُّتَشَـٰبِهً۬ا مۡثَانِىَ تَقۡشَعِرُّ مِنۡهُ جُلُودُ ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّہُمۡ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمۡ وَقُلُوبُهُمۡ إِلَىٰ ذِكۡرِ ٱللهُِ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ Cibril-i emin vasıtasiyle Resûlune sözlerin en ziyade güzelini indirdi ki o güzel sözün âyetlerinin intizamında bazısı bazısına müşabih, te'kid ve takviye için ahkâmında tekerrürü havi bir kitab-ı azîm ve düstur-u a'zamdır, Rablarının azametinden havf ü haşyet eden kimselerin o kitabın âyetlerini işitmekten derileri ürperir, ürperdikten sonra yumuşar ve kalpleri Allah'ın zikrine meyleder ve mutmain olur.]

Bu âyette h a d i s ile murad; Kur'an'dır. Kur'an'ın manâsında tenakuz olmadığı gibi geçmiş, gelecek, gaib, hazır cümle havadisin ahkâmına şamil ve insanların saadetine yegâne hadim ve iman etmesi lâzım olan zatullah ve sıfatullah'ın ve ahvâl-i âhiretin cümlesini beyan eder, semâvât ve arzın ahvalinden bahsedip 4871 insanlar için bilinmesi lâzım olan her şeyi bildirdiği için sözlerin ve kelâmların en güzeli olduğundan ahsen-i hadis olduğu beyan olunmuştur. Kur'an'ın âyetlerinin fesahat ve belagatta, manâlarının muhkem olmasında, halkın dünya ve âhiret menfaatlarını temine kâfi ve elfazının yekdiğerine münasebette birbirine benzediği cihetle müteşabih olduğu beyan olunmuştur.
(تقَشعر) İnsanın korku zamanında derisine arız olan titremedir. Yani «insanın Rabbısından korkanları Kur'an'ın azap veya rahmete müteallik olan âyetlerini işittiklerinde Rablarından korkularına binaen vücutlarının derileri ürperir ve hareket arız olur, sonra Rablarının zikrine vücutları yumuşar inbisât peyda eder ve kalpleri zikrullaha meyleder» demektir.
(مۡثَانِىَ) mükerrer demektir. Çünkü; Kur'an'ın tekid ye takviye için ahkâmında tekerrür olduğu gibi ahkâmı emr ü nehiy, vaad ü vaîd, sevab ü ikâb, dünya ve âhiret, gazab ve lûtuf gibi hep çift olduğundan zevç manâsını müş'ir olan (مۡثَانِىَ) lafzıyla tavsif olunmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an'ın şanına tazim ve işitenlerde mehabeti Kur'an'ı tezyîd için âyetin evvelinde lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü; âyetin bidayesinde lâfza-i celâlin varid olması; Kur'an'ın muciz olup Allah'ın gayrıdan suduru mümkün olmadığına delâlet eder. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Umur-u ibâdı tedbir ve tarik-ı âhirete kullarını irşâd edici Allah-u Tealâ sözlerin ifade ve beyanında ve ahval-i sabıka ve lahikayı, dünya ve âhiretin ahkâmını beyanda en güzeli olan Kur'an'ı Cibril-i emin vasıtasiyle Resûlune inzal etti ve o Kur'an bir kitap ki âyetlerinin elfazinda münasebet ve ahkâmında metanet, fesahat ve belagat cihetinden bir nesak üzere bulunduğu cihetle âyetlerin bazısı bazısına müşabihtir, tekid, takviye ve kulların ihtiyacını kemaliyle tekerrür vardır ve o Kur'an'ı işitip Rabbısından korkan kimseler Kur'an'ın âyetlerini işitince derileri ürperir, âyetleri huzur-u kalple dinledikten sonra derileri ve kalpleri yumuşar, zikrullah'a meyleder.] demektir. Çünkü; satvet-i İlâhiyeyi itikat edip bilen bir kimseye Kur'an'ın azaba müteallik âyetlerini işitince 4872 korku arız olacağı aşikârdır. Amma azaba müteallik âyetler bittikten sonra rahmet ve mağfirete müteallik âyetler zikrolununca o korkudan vücuduna arız olan ürpermenin inbisât ve yumuşaklığa tebeddül edeceği şüphesizdir. Binaenaleyh; evvelki ızdırap zail olur hareket sükûnete inkılâb eder.
Füruk-u dâlleden Mutezile bu âyetle Kur'an'ın hadis olduğuna istidlal etmişler ve işbu istidlallerine istinaden Mutezile «Bu âyette Kur'an'ın inzal olunduğu, hadis ve kitap olması gibi beyan olunan evsaf, Kur'an'ın hadis olmasına delâlet eder. Zira; bu evsafın cümlesi hadis olan bir şeyin evsafı olduğunda şüphe yoktur» demişlerdir. Ehl-i sünnetin buna cevabı: «Şu beyan olunan evsaf; elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz-ı Kur'an'ın evsafıdır, elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz ise hadistir. Zira; huruf ve asvâttan mürekkeptir, elbette hadistir. Binaenaleyh; ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri Kur'an zat-ı İlâhî ile kâim olan manâ ve Sıfâtullah olan Kur'an'dır. Şu âyette beyan olunan evsaf ise o manânın vasfı değil, belki elfazın vasfıdır.» Şu halde ehl-i sünnetle Mutezile arasında vaki olan niza; nizâ-i lâfzîdir, hakiki bir niza değildir. Çünkü; Mutezilenin hadistir dedikleri elfâz-ı Kur'an'a, ehl-i sünnet de hadistir der, ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri sıfâtullah olan manâya, Mutezile de kadîmdir derler.
Velhasıl cümle mükellefinin ahval-i rûhiye ve cismiyelerine ve beşikten kabirlerine varıncaya kadar ahkâmına ve ahval-i âhirette Cennet'e duhullerinde zevk ve sefalarına nail olacakları derecelere ve Cehennem'e gireceklerin azaplarına ve insanların yekdiğerine karşı vaki olacak bilcümle muamelâta, ukubâta, küçük bir ailenin idaresine, teayyüşüne, büyük devletlerin teşekkülüne ve emr-i idarelerine müteallik mesailin cümlesini cami olup bunların hepsini havî Kur'an'dan başka bir kelâm olmadığından Kur'an'ın ahsen-i kelâm olduğu beyan olunmuştur.
Bu âyetin sebebi nüzulü; ashabı kiramın Resûlullah'a «Bize biraz hadis söylesen» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbn-i Abbas) ve (İbn-i Mes'ud) hazretlerinden mervidir ki «Kur'an varken başka hadise ihtiyaç yok» demektir.
Her sözün nefsinde bir tesiri olduğu gibi o sözü söyliyen zata nispetle dahî ayrıca bir tesiri olacağı tabiidir. Şu halde Kur'an’ın 4873 zatında olan tesirine O Kur'an'ı inzal eden Allah-u Tealâ'nın mehabetinin inzimamıyla tesirin daha ziyade olacağı şüphesizdir. Zira; âhad-ı beşerden sudur eden kelâmla alem-i mükevvenâtı iead eden Allah-u Tealâ'nın kelâmı tesirde elbette müsavi olamaz.
Hulâsa; Kur'an'ın her âyetinde ehl-i imana başka başka tesir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid eümlesindendir. Zira tesir; mahallin kabiliyetine göre zuhur ettiğinden Kur'an'ın mümine tesiriyle kâfire tesiri beyninde fark vardır.

***
Vacib Tealâ Kur'an'ın evsafından bazılarını beyandan sonra o evsafın hulâsasını beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ هُدَى ٱللهُِ يَہۡدِى بِهِۦ مَن يَشَآءُ‌ۚ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥ مِنۡ هَادٍ (23)

buyuruyor.
[İşte şu evsafı zikrolunan Kur'an; Allah'ın hidayetidir. Onunla Allah-u Tealâ dilediği kulunu doğru yola sevkeder, hidayette kılar. Amma şol kimse ki Allah-u Tealâ onu idlâl etti, onun için hidayette kılıcı bir kimse yoktur.]

Yani; Kur'an ayn-ı hidayettir. Allah-u Tealâ Kur'an'da kullarına doğru yolu gösterdiğinden Kur'an'a sülük eden matlubuna vasıl olur, Allah-u Tealâ onunla istediği kullarını tarik-ı hakka sevkeder. Amma şol bir kimse ki iradesini dalâlete sarfederse Allah-u Tealâ onun yedinde dalâleti halketmekle doğru yoldan çıkarır. Binaenaleyh; o kimseyi Allah'ın gayrı doğru yola sevkedecek bir kimse bulunmaz.
Hidayet ve dalâlet Allah'ın halkı ve kulların kisbiyle hasıl olur. Zira; kul iradesini hidayete sarfederse hidayeti, dalâlete sarfederse dalâleti Allah-u Tealâ halkeder. Kur'an insanları doğru yola sevkeder bir kitap olduğundan Kur'an'a temessük etmeyen Kur'an'dan başka doğru yol bulamaz.

4874
***
Vacib Tealâ Kur'an'a temessük ederek doğru yola gidenlerle Kur'an'a iman etmiyenlerin hallerini beyandan sonra bu iki fırkanın hallerine sebep olan şeyi beyan etmek üzere :

أَفَمَن يَتَّقِى بِوَجۡهِهِۦ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۚ

[Nâsın küllisi mertebede müsavi olur da yevmi kıyamette azabının şiddetinden yüzüyle nefsini vikaaye eden kimse azaptan emîn olan kimse gibi olur mu?.] Elbette ikisi mertebede müsavi olamaz. Çünkü; yevm-i kıyamette elleri bağlı, boynu bukağılı olan ve azabın en ziyade şiddetli ve kötüsü bulunan Cehennem'e atıldığında nefsini azaptan yüzü ile vikaye eden kimse azaba duçar, makhûr ve münhezimdir. Amma sol kimse ki azaptan salim olarak Cennet'e girmiş zevk u safa ile meşguldür. Elbette o kimsenin derecesi âlî ve azaptan emindir. Binaenaleyh; bunun ikisi müsavi olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bundan evvelki âyet ve bu âyet kalbinde kasavet olan kimselerin dünyada halleri dalâlet ve âhirette halleri azap olduğunu beyanla kalplerinde olan kasavetin mazarratını tafsil etmiştir. Şu halde kasavet; dalâlete ve dalâletin de azaba sebep olduğu beyan olunmuştur. Amma kalbinde kasavet olmayıp rikkat olan kimse Kur'an'ın hidayetiyle ihtida ettiğinden azaptan' salim olacağı cihetle iki zümrenin mertebeleri müsavi olamıyacağı tabiidir.
Ehl-i Cehennem'in ateşten kurtulmağa çare bulamıyacağına işaret için Cehennem'e giren kimsenin azabı yüzleri ile defi' ve nefislerini yüzleriyle koruyacakları beyan olunmuştur ki yüzleriyle ateşten vikaye mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Çünkü; her azadan evvel ateşe yüzleri dahil olur. Binaenaleyh; yüz hiç bir veçhile diğer azayı ateşten esirgeyemez, ateşi korumak için yüz âlet bulamıyacağından «Yüzleri ile nefislerini vikaye ederler» demek «Onlar için ateşten kurtulmak mümkün değil» demektir, belki dünyada görüldüğü veçhile diğer aza yüzü muhafazaya âlettir. Zira; insanın yüzü güzelliğin mecmaı ve havâss-ı hamsenin mahzeni olduğundan diğer azasını, yüzünü korumaya âlet eder. Şu 4875 halde «Azaptan yüzüyle sakınır» demek «Çaresiz ateşe dahil olur» demektir. Çünkü muhale ta'lîk olunan şey; muhaldir.

***
Vacib Tealâ kalplerinde kasavet sebebiyle dünyada dalâlet üzere bulunanların âhirette ateşe dahil olacaklarını beyandan sonra ateşe atıldıklarında Cehennemin hazinedarları tarafından onlara söylenecek sözleri beyan etmek üzere :

وَقِيلَ لِلظَّـٰلِمِينَ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ (24)

buyuruyor.
[Cehennem'in hazindârları tarafından ehl-i Cehennem ateşe dahil olduklarında o zalimlere hitaben «Tadınız kazandığınız günâhların azabını» denir.] Zebanilerin bu sözden maksatları; onları tekdir etmektir ki gördükleri azap kendi kazançları olduğunu beyanla yaralarına tuz ekmek kabilindendir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlere böyle denileceği muhakkak olduğuna işaret için (قَيل) kelimesi mazi siyğasıyla varid olmuştur. Zalimlerin zulmünü açıktan beyan ve zulümleriyle halka onları teşhir etmekle ve kesbettikleri günâhlarının azabını tatmakla emrin illeti; zulümleri olduğuna işaret için ism-i zamir mevkiinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; (قَيل لهم) yerinde (قَيل للظالمين) denilmiştir. Bunlar dünyada nefislerinin arzularına ittiba ederek zulüm, gayrın hukukuna tecavüz ve imanı terkle nefislerine zulümle meşgul olduklarından azaplarının ziyadelenmesi için zebaniler tarafından bu gibi tekdiri hâvi hitab varid olacaktır, hudud-u İlâhîden çıkan ve nefsine tebaiyet eden za imlerin cümlesine bu hitap şamildir.

***
Vacib Tealâ ehl-i Cehennem ateşe dahil olduklarında yüzleriyle ateşten korunmak istedikleri ve zalimlere zebaniler tarafından 4876 söylenecek sözleri beyandan sonra peygamberlerini tekzib etmek yalnız Kureyş kavmine mahsus olmayıp bundan evvel geçen ümmetlerde dahî vâki olduğunu beyanla Resûlunü tesliye etmek üzere :

كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَأَتَٮٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لاً يَشۡعُرُونَ (25)

buyuruyor.
[Müşriklerden evvel geçen ümmetler de nebilerine «Yalancısın» dediler. Binaenaleyh; onların bilmedikleri cihetten onlara azap geldi.]

Yani; insanları irşâd ve tarîk-ı hakka sevketmek için taraf-ı İlâhîden gönderilen resulleri tekzib etmek Kureyş kavmine mahsus bir şey değildir. Belki Kureyş'den evvel geçen milletlerde dahî bu gibi yolsuz hareketler vâki oldu, kendilerine gönderilen peygamberleri tekzible imandan iraz ettiler. Binaenaleyh; onların hatır u hayallerine gelmeyen cihetten azap geldi, onları helâk etti. Onlar ise hava ve hevesleri ve arzuy-u nefsaniyeleriyle meşgul, gaflet içinde olduklarından ansızın helâk olacaklarını bilmiyorlardı. İşte Kureyş kavmi kendilerinden evvel geçenlerin hallerini düşünsünler, onlardan ibret alsınlar. Zira; onlar gibi bunlar da nebilerini tekzibde devam ettikçe hatırlarına gelmedik bir azapla helâk olmak ihtimali her zaman mevcuttur.
Hulâsa; kendilerine meb'us olan nebiye inkıyâd etmeyen kavmin zannetmedikleri bir cihetten gelen azapla ansızın helâk olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4877
***
Vâçip Tealâ nebilerine itaat etmeyen âsîlerin helâklerini beyandan sonra bu gibi kimselerin dünyada rezil ve âhirette daha büyük azaba duçar olacaklarını beyan etmek üzere :

فَأَذَاقَهُمُ ٱللهُِ ٱلۡخِزۡىَ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَلَعَذَابُ ٱللهُِخِرَةِ أَكۡبَرُ‌ۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ (26)

buyuruyor.
[Kâfirler nebilerini tekzible helâk olunca Allah-u Tealâ onlara dünyada zelil ve hakir olmalarını tattırdı ve eğer onlar bilmiş olsalar azab-ı âhiret daha büyüktür.]

(الخذى) zelil ve rüsva olmaktır. Kâfirler taraf-ı İlâhîden irşâd için gönderilen Resûllerini tekzib edince bu tekzibin cezası onları rüsvay etmektir. Amma onların dünyada rüsvalıklarına gelince bazıları azapla helâk olmak, bazıları memleketlerinden tard, bazılarının da suratları başka hayvan suratına tebdil olunmakla vuku bulmuştur. Azab-ı âhiret ise daha büyüktür. Eğer onlar azab-ı âhiretin şiddetini bilmiş olsalardı o azaba sebep olacak günâhları ve bilhassa nebilerini tekzibi terkeder, azaptan kurtulmak çarelerini ararlardı.
Dünyada azap ne kadar şiddetli olsa âhiret azabına nisbetle tadımlık kabilinden olduğuna işaret için azabı dünyaya tattırmak manâsına olan izâka'ya nisbet olunmuş ve azab-ı âhiretin şiddetine işaret için yeminle pek büyük olduğu beyan olunmuştur. Kâfirlerin umur-u âhirete cahil olduklarına işaret için, bilmiş olsalar günâhlardan vazgeçerlerdi halbuki bilmezler denilmiştir.

***
Vacib Tealâ dünya ve âhirete müteallik beyanattan sonra beyanâtın kemâle vasıl olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِى هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٍ۬ لَّعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ (27)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ hakkı için biz şu Kur'an'da nâsa her şey hakkında misal beyan ettik ki onlar menfeat ve mazarratı düşünsünler mütenebbih ve mütteiz olsunlar.]

Yani; kemâl-i dikkat ve itina ile okusunlar, manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel etsinler için umumun hidayetini mütekeffil olan Kur'an'da merasim-i diniyye ve meâlîm-i tevhidiyeyi cemi nâsa beyan eder her meseli tafsil ettik ki onlar mütenassıh 4878 olsunlar. Binaenaleyh; nâsdan bazısı Kur'an'la amel etti necat buldu, bazısı amel etmedi helâk oldu.

***
Vacib Tealâ Kur'an'da nâsa her şeye birer misal beyan ettiğini zikirden sonra Kur'an'ın bazı evsafını beyan etmek üzere :

قُرۡءَانًا عَرَبِيًّا غَيۡرَ ذِى عِوَجٍ۬ لَّعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ (28)

buyuruyor.
[Biz Kur'an'ı lisanı Araba mensup kıldık ki manâsında asla eğrilik yoktur. Me'mul ki Kur'an'ı okuyup dinleyenler günâhlardan sakınırlar.]

Yani; o Kur'an lisan-ı Arap üzere ilâ yevmilkıyâm kıraat olunur olduğu halde manâsında asla ihtilâf ve tenakuz yoktur. Binaenaleyh; Kur'an'ın ahkâmında şüphe ve tereddüt ıcabeder bir şey bulunmaz. Me'mul ki Kur'an sayesinde nefislerini günâhlardan sıyanet ederler. Çünkü; biz Kur'an'ı bu hâl üzere inzal ettik ki onlar haram olan şeylerden sakınsınlar ve azabı mucib olan günâhlardan ittikâ etsinler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'ı üç veçhile sena buyurmuştur :
B i r i n c i s i : Kur'an olduğunu beyan etmiştir ki ilâ yevmilkıyâm elsine-i ibâdda kıraat olunacak demektir.
İ k i n c i s i : Kur'an'ın Arabi olduğunu beyan etmiştir ki fusahâ ve büleğâ-yı Arabi muarazasından aciz kıldı ve taraf-ı İlâhîden inzal olunmuş bir kitap olduğunu ispat etti demektir.
Ü ç ü n c ü s ü : Manâsında eğrilik olmadığını beyan etmiştir ki manâsında insana şüphe verecek tenakuz yok demektir.
Vacib Tealâ insanların tezekkür ve tefekkürleri ittikaları üzerine mukaddem olduğuna işaret için bundan evvelki âyette «Biz Kur'an'da her şey hakkında birer misal getirdik : Tezekkür etsinler için» buyurdu. Bu âyette «Manâsında eğrilik olmıyarak biz Kur'an'ı Arabi kıldık : ittikâ etsinler için» buyurmuştur. Zira t e z e k k ü r v e d ü ş ü n m e k ; bir şeyin hatasını sevabından tefrik etmek için kalpte cevelân eden hâtıradır. İttikâ ise o düşüncenin neticesi olan ameldir. Şu halde tefekkürün amel üzere mukaddem olduğunda şüphe yoktur.

4879
***
Vacib Tealâ nâsı irşâd için herşeyden birer misal irâd ettiğini icmâlen beyandan sonra durub-u emsalden bazılarını tafsil etmek üzere :

ضَرَبَ ٱللهُِ مَثَلاً۬ رَّجُلاً۬ فِيهِ شُرَكَآءُ مُتَشَـٰكِسُونَ وَرَجُلاً۬ سَلَمً۬ا لِّرَجُلٍ هَلۡ يَسۡتَوِيَانِ مَثَلاً‌ۚ ٱلۡحَمۡدُللهُِ‌ۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لاً يَعۡلَمُونَ (29)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ misal olarak Kur'an'da bir racülü beyan etti ki o racül memlûkte münazaa eder bir çok ortaklar var ve diğer bir racül de selâmet üzere yalnız bir racül-ü âharın malıdır ve asla ortağı yoktur, ancak sahibi olan bir racüle mahsustur. Şu iki racülün mertebeleri memlûk olmakta müsavi olur mu? Elbette müsavi olamaz. Zira; birinin sahibi çok, münazaa var, öbüründe sahibi bir, münazaa yok. Binaenaleyh; hamd ü sena ve şükür Allah'a mahsustur lâkin ekser nâs hamde istihkakını bilmezler.]

Yani; Allah-u Tealâ Kur'an'da muvahhidle müşrikin halİerini iki memlûkün hallerine teşbihle beyan buyurmuştur. Çünkü; müşrikin hali şol racül-ü memlûkün haline benzer ki o racül-ü memlûkün efendisi bir çok ortaktır. Yani beş veya sekiz kişidir. Onlar o kölenin hizmetinde «Sana az yaptı, bana çok yaptı, senin evde yatacak, benim evde yatmayacak, senden az yedi, benden çok yedi» gibi şeylerle nizalar ederler, her biri o köle için ayrı ayrı hizmetler hazırlar ve teklif ederler, köle için hepsini görmek mümkün olmadığından birinin emrini tutup öbürünün teklifini reddedeceğinden hangisinin hizmetini görecek ve kimin rızasını tahsil edecek şaşırır, hayrette kalır ve daima azap içinde olur. Kölenin ihtiyâcât-ı beşeriyesine gelince; hiç birisi üzerine maletmez. İşte bir 4880 çok putları mabud ittihaz ederek ibadet eden müşriklerin hali bir çok efendinin malı olan abdin hali gibi perişanlıktır. Amma mü'min-i muvahhidin hali şol kölenin haline benzer ki o yalnız bir efendinin kölesidir. O köle daima efendisinin hizmetini görmek ve rızasını tahsil etmekle meşgul ve kalbi selâmettedir. Çünkü; hizmet bir kişiye olduğu için niza yoktur, efendisinin teklifi neyse onu görür ve efendisi de onun hizmetine mükâfat olarak her türlü ihtiyacını temin eder. Binaenaleyh; abdin başkasına ihtiyacı kalmadığından rahat olur. İşte mabudun bilhak olan Allah-u Tealâ'ya ibadet eden müminin hali ayniyle bir kimsenin kölesi olan abdin hali gibi selâmettir. Şu iki kölenin halleri ve sıfatları müsavi olabilir mi? Elbette müsavi olamaz. Kezalik mümin-i muvahhidle müşrikin halleri de müsavi olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müşriklerin duçar olacakları azabı beyandan sonra şu misal ile mezheplerinin batıl olduğunu beyan; azaplarına sebep olan mezheplerinin butlanı olduğunu beyan etmektir. (متشاكسون) ihtilâf ve niza ediciler demektir.
Her bir hamd ü sena Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki Allah'ın gayrı hamde müstehak olan yoktur. Çünkü; zatında, sıfatında ve ef'âlinde şeriki, emrinde ve hükmünde kimsenin nizaı olamaz velâkin ekser nâs ibadete lâyık ve hâmde müstehak olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka şirkederler, dünyada ve âhirette zarar görürler. Vacib Tealâ'nın vahdaniyeti sabit olunca bu sübût üzere hamdetmek lâzım olduğuna işaret için darb-ı mesel akibinde Cenab-ı Hak
(الحمدلله) buyurmuştur ki nimet akibinde hamdetmeye kullarını teşvik etmiştir.

4881
***
Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a ve Resûlullah'a muarazadan âciz kalınca Resûlullah'ın vefatını gözetmeye başlamaları üzerine mevtin umumî ve Resûlunün vefatını gözetenlerin gözetmek kendi haklarında dahî carî olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّكَ مَيِّتٌ۬ وَإِنَّہُم مَّيِّتُونَ (30)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Muhakkak sen dar-ı âhirete intikal edeceksin, senin düşmanların da vefat edeceklerdir.] Şu halde senin vefatını gözetmekte ve vefatına sevinmekte onlar için bir fayda yoktur. Çünkü; sana arız olacak mevt onlara da arız olacağından kendilerine arız olacak bir musibetin sana arız olmasıyla teşeffi-i sadrolamaz.
Hulâsa; insanın düşman addettiği bir kimsenin vefatına sevinmekte bir fayda olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Vacib Tealâ iyi ve kötü herkesin vefat edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyamette nâs beyninde vaki olacak muhasamayı beyan etmek üzere :

ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ عِندَ رَبِّكُمۡ تَخۡتَصِمُونَ (31)

[Vefat ettikten sonra siz yevm-i kıyamette Rabbınızın huzurunda muhakeme olacaksınız.] Yani; mümin ve kâfir cümle insanlar için mevt muhakkak olunca ceza ve hesap için hazırlanmış olan yevm-i kıyamette umûm ahvalinize muttali olan Vacib Tealâ'nın huzurunda bazınız bazınızla muhasama ve muhakeme olacaksınız, mazlum zalimden, haklı haksızdan hakkını alacak, herkes iyi ve kötü amelinin cezasını görecektir. Binaenaleyh; o günde herkes tuttuğu yolun doğru veya eğri olduğunu bilir, fakat orada bilmek fayda etmez.
Bu âyette beyan olunan husumeti bir hadis-i şerifle Resûlullah'ın tafsil buyurduğu Buhârî'de mezkûrdur ve hadis-i şerif de şöyledir :

من كان عنده مظلمة لاخيه من عرض اومال فليخلله اليوم من قََبل ان لايكون
دينارولادمرهم ان كان له عمل صالح اخذمنه بقَدرمظلمته وان لم يكن له
حسنات اخذ من سيئَات صاحبه فحملت عليه

Yani «Bir kimsenin indinde mümin biraderinin ırzından veya 4882 malından bir zulüm varsa dirhem ve dinarın bulunmıyacağı ve onlarla ödeşmek mümkün olamıyacağı yevm-i kıyametten evvel bu gün helâllaşsm. Eğer helâllaşmadan kıyamete kalırsa o zalimin amel-i şalini varsa o amelden zulüm miktarı alınır mazluma verilir, eğer amel-i salihi yoksa zulüm miktarı mazlumun günâhından alınır zalime yükletilir.» Çünkü muhakemenin neticesi; ihkaak-ı hak etmektir. O günde ihkaak-ı hak ise bu suretle mümkün olur ve bu minval üzere husul bulur. İşte bu hadis-i şerif; âyette beyan olunan husumeti ve o husumetin neticesini tefsir ve tafsil etmiştir.

***
Vacib Tealâ. insanların hepsinin ölümleri muhakkak olup yevm-i kıyamette muhakemeleri kat'î olduğunu beyandan sonra kâfirlerin diğer kabahatlarının insanlardan sudurunu uzak addederek inkâr etmek üzere :

فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن ڪَذَبَ عَلَى ٱللهُِ وَكَذَّبَ بِٱلصِّدۡقِ إِذۡ جَآءَهُ ۥۤ‌ۚ أَلَيۡسَ فِى جَهَنَّمَ
مَثۡوً۬ى لِّلۡكَـٰفِرِينَ (32)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ üzerine yalanı irtikâb eden kimseden ziyade zalim kim olabilir ve Kur'an geldiği vakitte Kur'an'ı tekzib edenden daha ziyade zalim olur mu ve kâfirler için Cehennem'de makam olmadı mı? Elbet onların Cehennem'de yerleri vardır.]

Allah-u Tealâ üzerine y a l a n la murad; şerik ve nazır itikat etmek ve gönderdiği Resûlunü tekzible iftira etmektir. S ı d k ile murad; Kur'an ve Resûlullah'ın getirdiği bilcümle ahkâmdır.
(مَثۡوً۬ى) kâfirlerin varacakları makamlarıdır. (لِّلۡكَـٰفِرِينَ) Küfrün her nevine şâmil ve bilûmum kâfirler dahildir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ üzerine kizb ü iftirayı irtikabeden kimseden daha ziyade zalim kim olabilir, doğruluk ve 4884 tarîk-ı haktan ibaret sıdk-ı mahzolan Kur'an'ı geldiği vakit, düşünmeksizin ve manâlarını tefekkür etmeksizin tekzibedenden ziyade nefsine zulmeden daha ziyade zalim kim olabilir? Elbette olamaz. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın Resûlune gönderdiği kitabı ve halka doğru yolu göstermek için gönderdiği Resûlunü tekzib etmekten ziyade bir cinayet olmadığından bu cinayeti irtikab edenden ziyade zalim olur mu? Elbette olamaz ve şu cinayeti irtikabeden kâfirler için Cehennem'de yer olmadı mı? Elbette olacaktır.] demektir.

***

Vacib Tealâ Cehennem'de kâfirlerin makamı olacağını beyandan sonra müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِى جَآءَ بِٱلصِّدۡقِ وَصَدَّقَ بِهِۦۤ‌ۙ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُتَّقُونَ (33) لَهُم مَّا يَشَآءُونَ عِندَ رَبِّہِمۡ‌ۚ ذَٲلِكَ جَزَآءُ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (34)

buyuruyor.
[Şol kimse ki yalnız doğruluktan ibaret olan Din-i İslânıı getirdi ve o doğruluktan ibaret olan dini tasdik etti. İşte o kimseler ancak haram olan şeylerden sakınan müttakîlerdir. Onlar için Rabları indinde istedikleri lezzet-i rûhanî ve nimet-i cismanîleri vardır. Şu nimetler dünyada şeriat dairesinde ibadet ederek ihsan edici olan kimselerin mükâfaatıdır.]

Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile s ı d k ı g e t i r e n le murad; Resûlullah'dır. O sıdkı t a s d i k e d e n le murad; Ebu Bekir (R.A.) Hazretleri olduğu Hazreti Ali'den mervidir. Lâkin s ı d k ı t a s d i k ; Resûlullah'a iman edenlerin cümlesine şâmildir. Şu kadar ki, Ebu Bekir Hazretleri rical içinden en evvel Resûlüllah'ı tasdik edip şevket-i İslâm onun iman etmesiyle hâsıl olduğundan cümle etbâ'dan efdal olmuştur. Gerçi evvel iman eden Hz. Ali'dir, diyenler varsa da bu rivayet doğru olsa bile Ebu Bekir (R.A.) mertebesine varamaz. Zira; Hz. Ali o zaman sabi 4885 olduğundan Kureyş içinde itibar sahibi değildi. Amma Ebu Bekir hazretleri yaşlı başlı, mansıbı büyük, Kureyş içinde sözü dinlenir hatırlı ve servet sahibi olduğundan onun imanı Din-i İslâmın esasını kurdu, takviye etti ve onun Resûlullah'a iman edivermesi Mekke'de yer tutmuş olan şirki kökünden sarstı, müşrikleri hayrette bıraktı. Binaenaleyh; Ebu Bekir'in imanı İslâmın zuhuruna bâdî olduğu gibi İslâmiyetin de bir temel taşı olduğundan enbiyadan sonra efdalünnâs olmuştur. Binaenaleyh bu âyette R e s û l u l l a h ' ı t a s d i k e d e n z a t la murad; Ebû Bekir hazretleri olması râcihtir. Fakat, lâfzın umumunda Resûlullah'a tâbi' olanların cümlesi dahildir. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Şol kimse ki, taraf-ı İlâhî'den hak olan tevhidi ve sıdk-ı mahzolan Din-i İslâmı, dinin esası olan Kur'an'ı getiren Resûlü ve o Resûlün getirdiği ahkâmı tasdik eden Ebu Bekir ve Ali (R.A.) ve onların emsali tâbi' olup tasdik edenlerin cümlesi ancak müttakîlerdir. Zira; Onlar bilûmum muharremâttan sakınanlar ve emirlere imtisal ile nefislerini gazab-ı İlâhîden kurtaranlardır. Binaenaleyh; onlar için Rablarının hazinesinde istedikleri nimetler mevcuttur. İşte şu nimetler muhsinlerin mükâfaatıdır. Zira; Rabları onları Kur'an'la amele muvaffak kıldığından onlar Rabları huzurunda ibadetlerini ihlâs üzere edâ etmekle, fukara ve zuafâya merhametle ihsan ettiklerinden lûtf-u İlâhîye nail oldular.] demektir.

***

Vacib Tealâ müttakîlerin ihsan-ı İlâhîye nail olacaklarını beyandan sonra ihsana istihkaklarının bazı esbabını beyan etmek üzere :

لِيُڪَفِّرَ ٱللهُِ عَنۡہُمۡ أَسۡوَأَ ٱلَّذِى عَمِلُواْ وَيَجۡزِيَہُمۡ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ ٱلَّذِى ڪَانُواْ يَعۡمَلُونَ (35)

buyuruyor.
[Muttaki olan kimselerin şu mükâfata istihkakları olmadı, illâ Allah-u Tealâ onların kötü amellerini kefaret etmek ve işledikleri amellerinin en güzeliyle mükâfatlandırmak içindir.] 4886
Yani; haramdan kaçan ve şeriatın muktezâsıyla amel eden müttakilerin nail oldukları nimetler ve müstehak oldukları dereceler; Allah-u Tealâ'nın, onların amellerinin gayet kötü olanlarını affedip iyi olan amellerinin sevabını verdiği içindir, yoksa asla günâhları olmadığından değildir. Zira; kulların Rablarına karşı kusurdan salim olmaları ihtimali yoktur. Şu kadar ki ihlâs üzere kusurunu itiraf ederek dergâh-ı ulûhiyete iltica edenlerin kusurlarını Allah-u Tealâ kefaret ettiği gibi hulus-u kalble işledikleri amellerinin ecrini daha ziyadesiyle ihsan eder. İşte bu sebeplerle derecâta nail olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mefasidi defetmek, menafii celbetmek üzerine mukaddem olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; amelin kötüsü mefsedet ve onu kefaret yani setretmek o mefsedeti defi' kabilindendir, amelin iyisi menfeat, onunla mükâfatlandırmak celb-i menfeat kabilindendir. Cenab-ı Hakkın def'-i mefsedeti takdim buyurması evvel emirde fesadın defi lâzım olduğuna işarettir. Zira; fesat izale olmayınca menfeat ikame olunamaz.
Kötü amellerini setretmek; iyileriyle cezalandırmak kaziyyesinin şanına itina ve ihtimam lâzım olduğuna işaret için lâfza-i celâl varid olmuş ve amel-i saliha devam ve istimrar üzere sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için fıkra-i saniyede mazi ve muzari siyğaları varid olmuştur ki «Geçmiş ve gelecek her zamanda sa'yetmek lâzım» demektir.

***

Vacib Tealâ müttakilerin günâhlarını kefaret edeceğini beyandan sonra salih kullarına muaveneti kâfi olduğunu beyan etmek üzere :

أَلَيۡسَ ٱللهُِ بِكَافٍ عَبۡدَهُ ۥ‌ۖ
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kulunun mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfi oldu.]

Yani; Allah-u Tealâ her şeye kadir ve zat-ı ulûhiyetine tefviz-i umur eden kulunun dünyevî ve uhrevî mühimmatına kâfi olmadı 4887 mı? Elbette kâfidir. Binaenaleyh; kulunun menfeatini celb ve mazarratını defeder. Şu halde o kulunun düşmanları tarafından vaki olacak adavetlerinin Allah'ın kudretine ve himayesine karşı hiç bir tesiri yoktur. Binaenaleyh; korkacak kimsenin Allah'dan korkması lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile a b i d le murad; Resûlüllah'dır. Zira; Kureyş'in Resûlüllah'a sû-u kastetmeleri üzerine bu âyetin Resûlullah'ı tesliye için nazil olduğu mervidir. Lâkin, Allah-u Tealâ'ya tefviz-i umur eden kulların cümlesine şamildir. Zira bu misilli makamda itibar; lâfzın umumî olmasınadır, sebebi nüzulün hususuna itibar yoktur. Abid lâfzının zamire izafeti cins için olduğuna nazaran «cins-i ibâdın işlerine kâfidir» demek olur ki, bu makamda lâzım olan umumiyet de hasıl olmuş olur. Çünkü; Allah-u Tealâ bilûmum ihtiyaçlarını bilir, define kadirdir ve her istediklerini vermeye muktedirdir. Haşa Cenab-ı Hak bahîl veya muhtaç değil ki buhlü veya ihtiyacı kullarının istediğini vermeye mani olsun.
Bazı rivayete nazaran Resûlullah (Uzza) isminde putu kırmak için Hz. Halid'i gönderdi. (Uzza) nın bekçisi (Uzza) nın şiddeti ve dehşetiyle Hz. Halid'i tehdid etti. Halid hazretleri bekçinin sözünü dinlemeksizin Uzza'yı çekti yere yatırdı ve kırdı. Halbuki Kureyş kavmi Resûlullah'ı putlarla tehdid eder, «Eğer putları ta'yîbi ve ta'nı terketmezsen onlardan sana bir zarar gelir» derlerdi.

***

Vacib Tealâ Kureyş'in işte şu tehditlerini beyan için :

وَيُخَوِّفُونَكَ بِٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦ‌ۚ
buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Senin kavmin Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putlarla seni korkuturlar.] Zira; kemal-i cehalet ve hamakatlarından, hacer ve seçerden yapılmış, hiç bir menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putlarla tehdit abesten başka bir şey 4888 olmadığı halde onlarda bir varlık görürler ve onlarla tehdit ederek Resûlullah'a «bizim mabudlarımıza ta'nettikçe hastalık ve cinnet gibi sana bir zarar gelmesinden korkarız, vaz geç bundan» derlerdi.

Vacib Tealâ müminlere ihsanını ve kâfirlere azabını beyandan sonra insanların ahvalini hulasaten beyan etmek üzere :

وَمَن يُضۡلِلِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥ مِنۡ هَادٍ۬ (36) وَمَن يَهۡدِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥمِن مُّضِلٍّ‌ۗ أَلَيۡسَ ٱللهُِ بِعَزِيزٍ۬ ذِى ٱنتِقَامٍ۬ (37)

buyuruyor.
[Bir kimseyi Allah-u Tealâ idlâl ederse o kimseyi hidayette kılıcı hiç bir kimse yoktur ve bir kimseyi Allah-u Teâlâ hidayette kılarsa onu idlâl edici bir kimse yoktur. Allah-u Tealâ düşmanlarından intikam sahibi bir galib-i kaahir olmadı mı? Elbette düşmanlarına galip intikam sahibidir.]

Yani; ey Habibim ! Seni kavmin Allah'ın gayrı mabud tanıdıkları cemâdât kabilinden bir takım aciz putlarla korkuturlar. Halbuki herşeyin halikı Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ bir kimsenin iradesini dalâlete sarfı üzerine o kimsede dalâleti halketmekle idlâl ederse o kimsede hidayeti halkedici yoktur, eğer bir kimsenin iradesini hidayete sarfı üzerine Allah-u Tealâ o kimsede hidayeti halkederse o kimse için dalâleti halkedici yoktur. Çünkü; herşeyin halikı Allah-u Tealâ'dır ve iradesini dalâlete sarfeden düşmanlarından intikam sahibi bir ulu olmadı mı? Allah-u Tealâ elbette intikam sahibidir.
Bu âyeti celile; müminlere nusrati va'dle ibadete terğibi ve kâfirlere ihanet edeceğini beyanla küfürden vesair günâhlardan tenfirı mutazammındır.

***

Vacib Tealâ müşriklerin putlara ibadet ettiklerini beyandan 4889 sonra putlara ibadetle beraber Allah-u Tealâ'nın halik olduğunu ikrar ettiklerini beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱللهُِرۡضَ لَيَقُولُنَّ ٱللهُِ‌ۚ
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ hakkı için ey Habibim ! Eğer sen kâfirlere «yerin ve göklerin halikı kimdir?» diyerek sual edersen, onlar elbette Allah-u Tealâ'nın halik olduğunu söylerler.]

Yani; kâfirler putlara ibadetle beraber Allah-u Tealâ'nın vücudunu ikrar ederler, hatta «Âlem-i ulvî olan semavâtın, âlem-i süflî olan arzın halikı kimdir?» diyerek sual etsen «cümle âlemin halikı Allah-u Tealâ'dır» diye cevap verirler. Çünkü; bu âlemde mevcut taşlan, ağaçları, otları, hayvanları, bilhassa insanları ve insanların vücudunda olan sanayi-i garibeyi düşünen ve nazar-ı tedkikten geçiren bir kimsenin vücud-u İlâhîyi ikrar etmemesi mümkün değildir. Zira; cümlesi hadistir. Elbette bir muhdise yani icadedecek bir zatın vücuduna muhtaç olduğunu idraka ednâ akıl kâfidir. Binaenaleyh; vücud-u İlâhîyi ikrar etmek aklen vaciptir, bir nebiden işitmek lâzım değildir. İşte bu esasa binaen sıyt-ı nebiyi işitmeyen bir kimsenin üzerine Vacib Tealâ'nın vücudunu ve vahdaniyetini ikrar etmek vaciptir, şeriatla beyana hacet yoktur. Eğer bu suretle iman ederse imanın levazımatından olan füru-u â'mâl ile iştigal etmese dahi ehl-i Cennet'tir. Zira namaz, oruç, zekât ve hacc gibi ibadâtın vücubu nebîyi işitmek ve şeriatını duymakla olup halbuki şeriat sedasını işitmeyen kimse üzerine bunlar vacip olmadığından bunları terkettiğinden dolayı mesul olmaz. Binaenaleyh; bu gibilerin imanlarında şirkten ihtiraz etmek kâfidir.
Bu âyet-i celile; müşriklerin gabâvet ve hamakatlarına ta'rîzdir. Çünkü bu âlemin halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrarla beraber Allah'ın gayrı hacer ve şecer kabilinden olan putları mabud ittihaz etmek; hamakattan başka bir şey değildir ve akim haricidir. 4890

***

Vacib Tealâ müşriklerin Allah'ın vücudunu ikrarla beraber putlara ibadetlerini beyandan sonra mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere :

قُلۡ أَفَرَءَيۡتُم مَّا تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ إِنۡ أَرَادَنِىَ ٱللهُِ بِضُرٍّ هَلۡ هُنَّ كَـٰشِفَـٰتُ ضُرِّهِۦۤ أَوۡ أَرَادَنِى بِرَحۡمَةٍ هَلۡ هُنَّ مُمۡسِكَـٰتُ رَحۡمَتِهِۦ‌ۚ

buyuruyor.
[Ey Nebiyyi Zişân ! Müşriklere hitaben sen de ki «Siz böyle batıh itikat eder de Allah'ın gayrı bir takım mabud tanıdığınız ve ilâh dediğiniz aciz putları gördünüz mü, onlar hakkında reyiniz nedir? Eğer Allah-u Tealâ bana bir zarar murad ederse sizin mabud ittihaz ettiğiniz putlarınız o zararı benden kaldırabilirler mi, eğer Allah-u Tealâ bana ihsan etmek murad ederse o putlar Allah'ın ihsanını benden men edebilirler mi?.] Bunların hiç bir şeye kaadir olmadıklarını bilmez misiniz, bildiğiniz halde neden bu acizlere ibadet edersiniz? Onların Cenab-ı Hakka karşı mukabeleye ve muhasamaya kudretleri olmadığını, celb-i menfeat ve def-i mazarrat ellerinden gelmediğini bilmez misiniz ki bunları mabud ittihaz eder ve menfeat beklersiniz, beni o acizlerle nasıl tehdit edersiniz?»
***

Vacib Tealâ şu âyetle kâfirleri ilzam ettikten sonra Allah'a ibadet kâfi olduğunu beyan etmek üzere :
قُلۡ حَسۡبِىَ ٱللهُِ‌ۖ عَلَيۡهِ يَتَوَڪَّلُ ٱلۡمُتَوَكِّلُونَ (38)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen müşriklere tekdir suretiyle de ki «Allah-u Tealâ bana kâfidir. Zira; her şeye kaadir ve kullarının cümle umuruna kâfildir ve cemi hallerinde kullarını gözeticidir. Binaenaleyh; kulların irade ve ihtiyarlarına göre her işlerini 4891 hâliktır ve tefviz-ı umur eden müminler ancak O'na mütevekkil olurlar, onun gayrı hiç bir kimseye itimat etmezler.] Zira; kullarından mazarratı defe ve menfeatlerini celbe kaadir ancak O'dur.»

İtimat; ancak Vacib Tealâ'ya olup başkasına itimat caiz olmadığına işaret için haşra delâlet eden (عليه) lâfzı takdimle varid olmuştur. Çünkü (عليه) lâfzının hakkı tehir iken takdim olunması tevekkülün ancak Vacib Tealâ'ya olup başkasına tevekkülün caiz olmadığına delâlet eder.
Âyet-i celile müşriklerin putlarla Resûlullah'ı tehditlerine cevaptır. Yani «Ey kâfirler ! Siz her nekadar beni putlarla tehdid ederseniz, Allah-u Tealâ bana kâfi olduğu cihetle sizin putlarla korkutmanızın bana tesiri yoktur» demek olur.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin tehdidine (حسب ى الله) demekle cevap verilmesini Resûlune talim ettikten sonra kâfirleri tehdit etmek üzere:

قُلۡ يَـٰقَوۡمِ ٱعۡمَلُواْ عَلَىٰ مَكَانَتِڪُمۡ إِنِّى عَـٰمِلٌ۬‌ۖ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ (39) مَن يَأۡتِيهِ عَذَابٌ۬ يُخۡزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيۡهِ عَذَابٌ۬ مُّقِيمٌ (40)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Muazzam ! Sen Mekke müşriklerine hitaben de ki «Ey benim kavmim ! Amel edin bulunduğunuz sıfat üzerine ben de amel ediciyim bulunduğum sıfat üzere. Hal böyle olunca kendisini rezil ve rüsva edecek azabın dünyada kime geldiğini ve âhirette ebedî azabın kime nazil olacağını yakında siz bilirsiniz.»]

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile m e k â n e t ; Kâfirlerin bulundukları halleridir ki o da sı/at-ı adavettir. Adavetin kâfirlerde temekkün ve tekarrur etmiş bir sıfat olduğuna işaret için mekânet varid olmuştur. Resûlüllah'ın bulunduğu sıfat, sıfat-ı risalet, nasihat ve irşâddır. Resûlullah'a adavet edenlerin dünyada 4892 rezil ve rusva, âhirette ebeden muazzeb olacaklarını beyanla tehdit ve kendinin nusret-i Ilâhiyeyle muazzez olacağına işaret buyurmuştur. Yani «Ey kavmim ! Siz adavet ve ihanetinizde devam ve onun muktezâsıyla amel edin, ben de bulunduğum sıfat-ı risâlet ve ırşâd üzere amel ederim. Sizin ve benim halim böyle olunca siz, yakında rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve yevm-î kıyamette ebedî azabın kimlere nazil olacağını bilirsiniz».
Bu âyette emir; kâfirleri tehdit içindir. Yani «bulunduğunuz temerrüd ve adavet üzere yapacağınızı yapın, bildiğinizi elinizden koymayın. Yakında amelinizin neticesini görür ve akibetini bilirsiniz» demektir. Yoksa emir, hakikatta mazmunu ile amel vacip olan emir değildir. Bu âyetin eseri Bedir vak'asında zuhur etmiştir. Çünkü; Bedir'de kâfirlere bir belâ nazil oldu ki onlar bilûmum akvâm-ı arap içinde rezil ve rüsva oldular, kuvvet ve şevketleri kırıldı, akvâm-ı arap nazarında sukut ettiler, büyükleri maktul düştüler ve o sukutları Mekke'nin fethine, Din-i İslâm'ın intişarına sebep oldu, âhirette dahi azab-ı ebedîye duçar olup küfürlerinin cezasını göreceklerinde şüphe yoktur. Zira küfrün cezası; ebedî azabtır.
***

Vacib Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra onların küfür üzerine devam ve İslâmiyeti kabulden i'râz etmelerinden Resûlullah'a arız olan hüzn ü kederi izâle ve kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzere :

إِنَّآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَـٰبَ لِلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّ‌ۖ فَمَنِ ٱهۡتَدَىٰ فَلِنَفۡسِهِۦ‌ۖ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيۡهَا‌ۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡہِم بِوَڪِيلٍ (41)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşân muhakkak nâsın menfeati için senin üzerine hakka mukarin olarak Kitab-ı Kâmil olan Kur'an'ı inzal ettik. Şu kitap, nâsın menfaati için inzal olununca Kur'an'la ihtida eden kendi nefsi için ihtida eder.] Zira Kur'an; dünya ve âhiret seadetini camı ve mekârim-i ahlâk ve âdabı havı olduğundan Kur'an’ın 4893 evamir ve nevâhîsine imtisal eden kimsenin ihtidası kendi menfeati içindir. [Kur'an'a iman etmemekle dalâleti irtikâb eden kimse ancak kendi üzerine dalâleti irtikâbeder. Zira; mazarratı kendine aittir. Halbuki ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onlar üzerine vekil olmadın.] Zira; herkes kendi iradesini sarf etmekte muhtardır, istediğini yapabilir. Şu halde sen onların dalaletlerine müteessif olma. Çünkü kitap, hayrı ve şerri, menfaat ve mazarratı onlara açık bir surette beyan edip sen de noksansız onlara tebliğ ettiğin cihetle kusur kendilerindedir, sana aid bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların küfürlerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Halbuki sen onların hidayetlerine de zamin olmadın.

***

Vacib Tealâ herkesin dalâlet ve hidayetinden hasıl olacak menfeat ve mazarrat kendisine ait olduğunu beyandan sonra hidayetten faydayı ve dalâletten zararı sahiplerinin göreceğini beyan etmek üzere :

ٱللهُِ يَتَوَفَّى ٱللهُِنفُسَ حِينَ مَوۡتِهَا وَٱلَّتِى لَمۡ تَمُتۡ فِى مَنَامِهَا‌ۖ فَيُمۡسِكُ ٱلَّتِى قَضَىٰ عَلَيۡہَا ٱلۡمَوۡتَ وَيُرۡسِلُ ٱلۡأُخۡرَىٰٓ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّى‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ öldükleri zamanda nefisleri kabzeder, ölmeyen nefisleri uykuları zamanında kabzeder. Her ikisini de kabzedince mevt kendi üzerine kazâ olunup hükm-ü İlâhî carî olunca o nefsi tutar cesedine salmaz bedenden alâkasını keser. Amma mevt üzerine kaza olunmayıp ömrü bitmeyen nefsi uyku halinde kabzederse de uykudan uyanınca ecel-i muayyeni gelinceye kadar o nefsi bedenine gönderir bedenen alâkasını kesmez.]

Yani; bilûmum mahlukatı halik ve herkesin esrarına muttali olan Allah-u Tealâ ömürleri tamam olup ölecek olan nefisleri öldükleri zamanda ve ömürleri tamam olmayıp ölmeyecek olanları uykuları zamanında tutar onları cesetlerine bırakmaz. Şu kadar 4894 ki ömrü tamam olup mevti muhakkak olanın bedenden alâkasını keser, zahir ve batın bedende tasarrufu kalmaz. Ve onu bedene tasarruftan meneder. Amma uykuda tasarruftan menettiği henüz ecel-i muayyeni gelmediğinden uykusu bitince o nefsi vakti muayyeni olan eceli gelinceye kadar bedene gönderir tasarruftan menetmez. Ölüm gelinceye kadar o rûh bedende tasarruf eder.
Ruh uyku zamanında bedenden çıkarsa da şû'lesinin bedende kalıp uyku zail olunca rûhun gayet sür'atle bedene avdet ettiği Hz. Ali'den mervidir. Hatta emvâtın rûhlarıyla uyku halinde olan insanların rûhları birbirleri ile görüşürler. Emvâtın ervahını Allahü Tealâ tutar bedene avdet etmez, amma diri olan insanların ervahı bedenlerine avdet eder.
Hulasa; nefs-i insâniyye bedene ziyâ verici bir cevher-i rûhanîdir. Binaenaleyh; bedene tealluk edince onun ziyası azanın cemi cihetinde hasıl olur, cismin hayatı da o ziyanın husulünden ibarettir, mevt zamanında o cevherin bedenden zahir ve batın alâkasını kesmesiyle ziyası söner, mevt de o ziyanın sönmesinden ibarettir. Amma uyku zamanında rûhun zahir-i bedenden alâkası kesilir ise de batın-ı bedende ziyası baki kalır. Şu halde ölümle uyku ikisi bir cinstir. Şu kadar ki ölüm ziyanın bedenden tamamen münkati olup bilkülliye alâkasını kesip bedene vedâ etmesidir. Uyku ise rûhun bedenden ba'zı cihetten alâkasını kesip diğer cihetten irtibat ve alâkasının baki kalmasıdır.
***

Vacib Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra o delillerin neticesini beyan etmek üzere :

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَأَيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَتَفَكَّرُونَ (42)
buyuruyor.
[Şu nefisleri bedenlerinden ayırıp bazılarını bedene iade etmekte ve bazı aharı iade etmemekte tefekkür edip düşünen kavmi-çin Allah'ın kudretine açık deliller vardır.] 4895

Yani; gerek mevtte, gerek uykuda ve her ikisinde aklı olup düşünen kavmiçin Allah'ın azametine, kudretinin şümulüne, kıyametin ve haşrın vukubulacağına pek büyük ve açık deliller vardır. Çünkü; cevher-i rûhanî olan nefsin ziyası cemi bedeni ihata eder ve uyku halinde yalnız batını ihata eder zahirde alâkası kalmaz, mevt halinde zahir ve batını ihatası kalmaz, bilkülliye alâkasını keser. Bunların cümlesinde Allah'ın kudret ve san'ati üzerine alâmetler vardır. Binaenaleyh; bunları düşünen kimseler Allah'ın bir ve kudret-i kâmile sahibi olduğuna iman ederler lâkin Mekke müşrikleri gibi tefekkürden arî, evham u hayâlâta tabi, heva ve heveslerini icraya dalmış olan süfehâya hiç tesiri olmaz. Çünkü; düşünmek yoktur.
İnsanda akl ü idrakin menbaı nefis olup, teneffüs ve harekenin menbaı rûh olduğu, mevtle her ikisinin, uykuyla yalnız nefsin zail olduğu (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir.

***

Vacib Tealâ kudret-i kamilesine delâlet eden delilleri tefekkür edenlerin iman edeceklerini ve tefekkür etmeyenlerin iman etmeyerek bir takım aciz putlardan şefaat ümit edip ibadet ettiklerini beyandan sonra putlara ibadetin şefaata faydası olmıyacağını beyan etmek üzere :

أَمِ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللهُِ شُفَعَآءَ‌ۚ قُلۡ أَوَلَوۡ ڪَانُواْ لاً يَمۡلِكُونَ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً يَعۡقِلُونَ (43)
buyuruyor.
[Belki Kureyş kabilesi Allah'ın gayrı olan aciz putları şefaat ediciler itikad ettiler.] Çünkü; onlar ibadet ettikleri putları ibadetlerinden dolayı kendilerine şefaat edeceklerini zannederlerdi. [Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara hitaben de ki «O putlar hiç bir şeye malik olmayıp akıl ve idrakten hali olduklarında dahi şefaat edeceklerini mi itikat edersiniz?».] 4896
Yani; müşrikler vahdaniyete delâlet eden delillere nazar ederek iman etmediler, belki onlar Allah'ın izni olmaksızın Allah'ın gayrı putları kendilerine şefi'ler ittihaz ettiler. Sen onları ilzam ve iskât tarikıyla tuttukları yolu takbih ve inkâr suretiyle de ki «Ey müşrikler ! Siz o putların şefaat edeceklerini mi itikad edersiniz velevse o putlar eşyadan hiç bir şeye malik olmasalar ve hiç bir şeyi idrak edemeseler dahi şefaatlerini memul eder misiniz? Hiç idraki olmayan, bir zerreye bile malik olamayan bir takım aciz putlardan nasıl şefaat beklersiniz, bu gibi acizlerin şefaate iktidarları olur mu, kendilerine menfeate malik olmayanların size şefaate malik olacaklarını ne gibi esbaba mebnî zannediyorsunuz? Halbuki sizin bu itikadınız batıldır.»
Şu ilzamın sebebi; Allah'ın gayrı cemadâta ibadet edenlere «Siz erbab-ı tefekkürden değilsiniz. Zira; erbab-ı tefekkürden olsaydınız bir takım idrakten aciz putlara ibadet etmezdiniz.» denildiğinde onlar cevapta «Bizim onlara ibadetimiz onlardan menfeat beklediğimizden değildir. Belki onlar indellah makbul olan bir takım eşhasın suretleri olduğu cihetle onların suretlerine riayetimizle eşhastan şefeat bekleriz» demeleridir.

***

Vacib Tealâ müşriklerin «Putlara hürmetimiz o zevat-ı kirama hürmetimizdendir» demelerini red ve bu itikatlarını ibtal etmek üzere :

قُل للهُِ ٱلشَّفَـٰعَةُ جَمِيعً۬ا‌ۖ
buyuruyor.
[Ey Habibim ! Sen putlardan şefaat bekleyen kimselere hitaben de ki «şefaatin cümlesi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu halde ancak Allah'a ibadet etmek lâzımdır. Çünkü; Allah-u Tealâ izin vermeyince hiç kimse şefeat edemez.] Zira;

لَّهُ ۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱللهُِرۡضِ‌ۖ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (44)

[Semevât ve arzın mülkü Allah'a mahsustur. Allahın gayrı 4897 velevse sizin şefaat ümit ettiğiniz eşhas olsun hiç birisi bir şeye malik değildir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ izin vermedikçe hiç bir kimse şefaat edemez. Şu halde herkesin ibadetini Allah'a haşretmesi lâzımdır. Çünkü; her şeye Allah-u Tealâ malik olduktan sonra sizin merciiniz ancak Allah-u Tealâ'nın huzurudur.] Binaenaleyh; her zaman her şeye imdadı Allah'dan beklemelisiniz. Zira; ümit ettiğiniz her şeyi ihsan edecek O'dur, O'nun gayrı değildir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin şefaat ümidiyle cemadata ibadet gibi bir cinayeti irtikap ettiklerini beyandan sonra diğer kabahatlerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا ذُكِرَ ٱللهُِ وَحۡدَهُ ٱشۡمَأَزَّتۡ قُلُوبُ ٱلَّذِينَ لاً يُؤۡمِنُونَ بِٱللهُِخِرَةِ‌ۖ وَإِذَا ذُكِرَ ٱلَّذِينَ مِن دُونِهِۦۤ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ (45)

buyuruyor.
[Yalnız olduğu halde Allah-u Tealâ zikrolunduğu vakitte âhirete iman etmeyen kâfirlerin kalpleri daralır, tüyleri ürperir nefret ederler. Amma Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putları zikrolunduğu vakit görülür ki derhal ferahlanır, mesrur olurlar.]

Yani; kâfirlerin cehalet ve hamakatları o dereceye varmıştır ki şerik ve nazirden münezzeh olan Vacib Tealâ yalnız olduğu halde zikrolunduğu vakitte âhirete iman etmeyen kimselerin kalpleri daralır, sıkıntının eseri yüzlerinde görülür, derileri titrer, tüyleri ürperir. Amma onların mabud ittihaz ettikleri putları zikrolunduğu vakit kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder. Binaenaleyh; ansızın görürsün ki yüzlerinin derileri güler ve emâre-i beşaret onları tamamiyle ihata eder. Çünkü; onlar hukuk-u İlâhiyeyi unuttukları gibi kendi arzuları putları muhafaza etmek olduğundan bu haller onlar için âdet kabilindendir.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette kâfirlerin zikrullahtan nefretlerinin nihayeti olan 4898 tüylerinin ürpermesi ve putlarını zikirden hasıl olan meserretlerinin nihayeti olan beşaretleri zikrolunmuştur. Zira Allah-u Tealâ zikrolunduğunda kalpleri gam ve kederle dolar, onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzleri daralır ve münkabız olur. Amma kendi putları zikrolunduğunda kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzlerinin derileri açılır, gözlerinin içi güler. Çünkü bu haller onlarda âdet olmuştur.

***

Vacib Tealâ bedahet-i akılla batıl olan şu ahval-i acîblerini beyandan sonra kâfirlere karşı duâ ile mukabele etmesini Resûlune tavsiye etmek üzere :

قُلِ ٱللهُِمَّ فَاطِرَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱللهُِرۡضِ عَـٰلِمَ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّہَـٰدَةِ أَنتَ تَحۡكُمُ بَيۡنَ عِبَادِكَ فِى مَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (46)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen düşmanların şu hal-i acîb ve tavr-ı gariblerinden hayrette kaldığında dergah-ı ulûhiyetimize iltica ederek de ki «Ey göklerin ve yerin halikı olan Rabbim, gizli ve aşikâr her şeye ilmi lâhik olan Mevlâm ! Ben sana tazarru' ve niyaz ediyorum. Zira; sen kulların arasında ve onların ihtilâf ettikleri müşkilâtta hükm-ü kat'î ile hükmeder bir hakim-i mutlaksın. Ben onları hak olan tevhide davet ettiğim halde bunlar batılda ısrar ediyorlar. Binaenaleyh; onlarla benim beynimizi faslet.».]

Yani; ey Habibim ! Sen kâfirlerin etvar-ı garibelerinden mütehayyir kaldığın zamanda «Kâfirlerin tevhidden nefretleri ve şirki işlemekte vaki olan sürurları bir emr-i garibdir ki onun fesadı azıcık aklı olan kimseler için malûm olduğu halde bunların bu batıla devamları hamakattan başka bir şey değildir. Bunların şu itikad-ı fasit ve mezheb-i batıllarını senden başka kimse izale edemez. Ancak sen izale edersin» demekle düşmanlarına karşı dergahımızdan istimdat et. Zira; Allah'ın hükmüne herkes boyun eğmeye mecburdur. 4899
Hulâsa; bir kimsenin aciz kaldığı bir işte hemen Allah-u Tealâ'ya iltica etmesi umûr-u lâzimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra o butlanı irtikâb etmek üzere terettüp edecek azabı beyan etmek üzere :

وَلَوۡ أَنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا فِى ٱللهُِرۡضِ جَمِيعً۬ا وَمِثۡلَهُ ۥ مَعَهُ ۥ لَٱفۡتَدَوۡاْ بِهِۦ مِن سُوٓءِ ٱلۡعَذَابِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۚ

buyuruyor.
[Eğer yer yüzünde olan mevcudatın cümlesi ve onun bir misli dahi zulmeden kimselerin mülkü olsa yevm-i kıyamette onlara nazil olacak azabın şiddetine o malların hepsini fedâ ederler, lâkin kabul olunmaz ve azabı defi' de fayda etmez.]

Yani, şol kimseler ki onlar fıtrat-ı tevhid üzere halkolunduktan sonra küfrü irtikab ederek nefislerini telvis ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmettiler. Bilfarz vettakdir yer yüzünde mevcut eşyanın cemisi ve onunla beraber o eşyanın bir misli belki ez'af-ı muzâafı onlara mahsus mülkleri olsa yevm-i kıyamette düçâr olacakları azabtan halâs için cümlesini fedâ ederler, lâkin fayda vermez ve kabul olunmaz. Zira; çare aramak zamanı geçmiştir. Çünkü; onun zamanı ve mekânı dünyadır, âhiret değildir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Resûlullah'ın duâsının eserini ve o duâ üzerine terettüb eden hükm-ü İlâhîyi beyandır, hakka davete icabet etmeyen kâfirlerin azaplarının şiddetini zikirle küfürde inad edenleri insafa davettir.
Hulasa; âhiret azabından halâs için insanlar bütün dünyaya malik olsalar da bilcümle mülklerini vermek isteseler fayda etmiyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 4900

Vacib Tealâ azabtan halâs için kâfirlerin mameleklerini vermek isteseler de fayda etmiyeceğini beyandan sonra onların hatırlarına gelmiyen azapların zuhur edeceğini beyan etmek üzere :

وَبَدَا لَهُم مِّنَ ٱللهُِ مَا لَمۡ يَكُونُواْ يَحۡتَسِبُونَ (47) وَبَدَا لَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا ڪَسَبُواْ

buyuruyor
[Onlar için Allah'dan zannetmedikleri azab zuhur eder ve kesbettikleri işlerinin seyyiât olduğu dahi zuhur eder.]

Yani; onlar aciz ve batıl putlara ibadetlerinden sevap ve deracât ümit ederken bilâkis zanlarının hilâfına azab zuhur eder ve kesbettikleri amâl-i kabihalarını amâl-i hasene itikat ederken o amalin seyyie ve kabih olduğu zuhur eder bu ise azab üzerine azaptır. Çünkü; onlar Cenab-ı Haktan taltif bekler, tazibin ve amellerinin iyi olduğunu itikat ederken kötü olduğunun zuhur edivermesi elbette azaplarını tezyîd eder.
Cehennem'de gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı ve hâtır-ı beşere hutur etmedik azabların vücuduna ve günâhkârların zanları hilâfına bir takım azabların zuhur edeceğine bu âyet delâlet eder.
***

Vacib Tealâ Cehennem'de âsilerin zanları hilâfına enva-ı azabın zuhur edeceğini beyandan sonra o azabın asilerin her tarafını ihata edeceğini beyan etmek üzere :

وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (48)
buyuruyor.
[İstihza etmiş olduğu günâhların azabı onların her tarafını ihata eder.]

Yani; o müşrikler kütüb-ü semâviyede beyan olunan akaid-i diniyyeyi ve rusûl-ü kiramın beyan ettikleri ahkâm-ı şer'îyeyi istihza, istihfaf ve ahval-i âhireti inkâr ederlerdi. Bu istihzalarının 4901 cezası olan azab-ı âhiret de onların her taraflarını ihata eder, hiç bir tarafları azabtan halî kalmaz. Binaenaleyh; kitapların ve peygamberlerin beyan ettikleri ahkâmın cümlesinin doğru olduğunu tasdik ederler, fakat fayda etmez. Çünkü; tedarik ve telâfi zamanı geçmiştir. Zira noksanı tedarik zamanı; dar-ı dünyadır, âhiret değildir.
Hulâsa; umur-u diniyye ve ahkâmı şer'îy ey i inkâr ve istihza edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin kötü ef'âlinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

فَإِذَا مَسَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ ضُرٌّ۬ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلۡنَـٰهُ نِعۡمَةً۬ مِّنَّا قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُ ۥ عَلَىٰ عِلۡمِۭ‌ۚ بَلۡ هِىَ فِتۡنَةٌ۬ وَلَـٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لاً يَعۡلَمُونَ (49)

buyuruyor.
[İnsana fakr u faka, hastalık vesaire gibi bir zarar isabet ettiğinde bize duâ eder, sonra biz o zararı bizim canibimizden lutf-u ihsan olarak nimete tebdil ettiğimizde «bana bu nimet kendi ilmim ve istihkakım üzerine verildi» demekle zararın nimete tebeddülünü kendi faziletine maleder. Halbuki onun dediği gibi değil, belki o nimet; onu imtihandır lâkin insanların ekserisi bu hikmeti bilmezler.] Çünkü Vacib Tealâ'nın zararı menfeate tebdili; insan o nimete şükür mü edecek veya şükrü terkedip küfran-ı nimet mi edecek? Şu cihetlerini imtihan için Cenab-ı Hak bazı menfeatı mazarrata ve bazı mazarratı menfeate tebdil eder.

Yani; münkir-i nimet olan insanın hali daima mütenâkızdır. Zira; o insanın gerek kendi bedenine, gerek malına ve evlâdına bir zarar isabet ettiğinde o zararın üzerinden kalkmasına duâ eder, zararın izalesini kemâl-i tazarrû ve niyazla bizden ister. Zira; o zararı ancak bizim izale edeceğimizi ve bizden gayrı o zararı izale edecek 4902 kimse olmadığını itikad eder. Sonra biz o zararı nimete tebdil ettiğimizde bizi unutur kendinde o nimete bir istihkak görür ve kendi ilmiyle kazandığını iddia eder. Meselâ o nimet emval kabilinden ise o malın kazanılmasında yaptığı maharete, eğer marazın izalesiyle hasıl olan sıhhat ise kendinin güzel muâlece tertib ettiğine hamleder. Velhasıl her neye malik olsa kendi meziyyeti sayesinde malik olduğunu iddia eder ve Cenab-ı Hakka istinadı keser. Halbuki o nimet; onun hakkında fitne ve imtihandır. Zararın zevaliyle derhal rabbısına şükretmek lâzımken şükrü terketmek aynı kabahat olduğundan ayrıca onun cezasını görecektir. İşte insanın zarar zamanı duâ edip zararı zail olunca duâyı terketmek halleri yekdiğerini mütenâkızdır.
***

Vacib Tealâ mutlaka insanların hallerini beyandan sonra bu haller ümem-i salifede dahi mevcut olduğunu beyan etmek üzere :

قَدۡ قَالَهَا ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡہُم مَّا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ (50) فَأَصَابَہُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواْ‌ۚ

buyuruyor.
[Muhakkak o kelimeyi ki nail olduğu nimeti kendi ilmine ve istihkakına vermek sözünü bunlardan evvel geçenlerde söylediler, fakat kazandıkları malları ve amelleri onları muğnî
kılıp azabı defedemedi. Binaenaleyh; kazandıkları â'mâlin cezası isabet etti.]

Yani; nail olduğum nimet benim ilmim sayesinde istihkakımdır, demek sözünü söylemek Kureyş'e mahsus değildir, belki bunlardan evvel geçenlerde muhakkak o sözü söyledi ve bilhassa Karun ve Firavun ile sair ümmetlerden bir çok kimseler nail oldukları nimetlerin kendi ilimleri ve dirayetleri sayesinde istihkakları olduğunu iddia ettiler. Lâkin kesbettikleri malları ve amelleri onlara gelen belâyı defedemedi. Kezalik ümem-i salifeye nazil olan belâyı onların nimetleri ve amelleri def edemeyince kesbettikleri amellerinin cezası onlara isabet etti. Binaenaleyh; bazıları Karun gibi 4903 yere battı, bazıları Firavun gibi denize garkoldu, bazıları da diğer azablarla helâk oldular. İşte geçmiş ümmetlere kötü amelleri ve malları fayda vermeyip belki helâklerine sebep olduğu gibi Kureyş kavmine de ayrı hal cari olacaktır. Şu halde insanlar için en büyük vazife; herşeyi Allah'dan bilmek ve her vakit Allah'ın dergâhına iltica ve nazil olan belâyânın defini Allah'tan istirham etmektir.
***

Vacib Tealâ geçmiş ümmetler haklarında kesbettikleri emval ve amalin azabı defide faydası olmadığını beyandan sonra Kureyş kavmine dahi mallarının ve amellerinin faydası olmıyacağını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡ هَـٰٓؤُلآًءِ سَيُصِيبُہُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا كَسَبُواْ وَمَا هُم بِمُعۡجِزِينَ (51)
buyuruyor.
[Şu Kureyş kâfirlerinden küfür vesair günâhlarla kendilerine ve gayrın hukukuna tecavüzle başkalarına zulmedip küfr-ü tuğyanda inad ve ısrar edenlere elbette kesbettikleri amellerinin cezası isabet edecektir. Halbuki onlar Allah-u Teâlâ'yı aciz kılamazlar.] Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onlara amellerinin cezasını verir.
Bu âyeti celile; küffâr-ı Kureyşi tehdit etmiş ve Bedir gazasında bir çokları bu âyette beyan olunan azabı dünyeviyi tattıkları gibi Mekke'de onların zulümleri sebebiyle yedi sene bir damla yağmur düşmeksizin kıtlık olmuştur. Binaenaleyh; umumî bir azab müstevli oldu, hiç birinin ne malı ne de canı o azabı defe kâfi olamadı, lâkin yine mütenebbih olmadılar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (sin); te'kıd içindir. Kavmi Kureyş'e kesbettikleri günâhların cezası elbette isabet etmiştir. Zira; onlara azabetmekte Allah-u Tealâ âciz değildir.

***

Vâcin Tealâ Mekke kavminin azab-ı dünyevilerini beyandan 4904 sonra geçirmiş oldukları kıtlık üzerine rızıklarını tevsi' ettiğini beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللهُِ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَأَيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (52)

buyuruyor.
[Şu sözleri söylerler de bilmiyorlar mı ki Allah-u Tealâ dilediği kulunun rızkım bol, dilediğininkini dar verir. Şu kullarından bazısının rızkını bol, bazısının dar kılmasında mümin olan kavim için Allah'ın kuvvet ve kudretine delâlet eder deliller vardır.] O kâfirler tenbih-i İlâhîden gaflet ettiler, hikmet-i İlâhiyeyi düşünmediler ve bilmediler mi ki Allah-u Tealâ'nın istediği kuluna rızkını bol ve istediğine dar verdiğini? Ve hiç bir kimsenin rızkına Allah'ın gayrının medhali olmadığım idrak etmediler mi? Halbuki azıcık aklı olan kimsenin bunu idrak edip bilmesi lâzımdır. Zira şu rızkın bazı kimse hakkında az, bazı kimse hakkında çok olmasında ehl-i iman için kati deliller vardır. Çünkü; her zaman görülen ahvaldendir ki çok âkil ve zekî olan kimseler maîşet darlığına mübtelâ ve bir çok cahil, ahmak, hasta ve zayıf olan kimseler bol rızka maliktir. Şu halde akl ü zekânın, şeceat ve cesaretin rızıkta medhali yoktur. Kezalik tabiatın, ayın ve yıldızların da rızıkta dahli yoktur. Zira; bir zamanda doğan iki şahsın birisi padişah oluyor diğeri ise açlığından sürünüyor. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'dan gayrı hiç bir kimsenin rızkında bir müessir yoktur. Ancak herkesin rızkında müessir-i hakiki Allah-u Tealâ'dır. Evet ! Kul esbaba teşebbüs ve sa'yile mükelleftir, lâkin esbabın müsebbibe muvafık olup olmaması Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse muvafık kılar, muvafık kılmamak isterse muvafık olmaz. Meselâ çiftçi ekin ekmekle mükelleftir. Bitirip bitirmemek ise Allah'ın yed-i kudretindedir.
Hulasa; rızkın bol veya dar olmasında abdin medhali olmadığı ve zira; bir çok âlim, âkil, cesur ve kavî olanların fakr u fâkaya mübtelâ, cahil, ahmak, hasta ve zayıf olanların servet ve vüs'ate 4905 malik oldukları her zaman görülen ahvalden olduğu, tabiatın, ayın, yıldızların ve doğduğu zamanının rızıkta tesiri olmadığı, bir saatte ve belki bir dakikada doğan binlerce eşhasın hiç birinin hali diğerine benzemediği görülmekte olduğu ve şu ahvalin cümlesinde ve rızıkta tesirin ancak Vacib Tealâ olduğuna bir çok deliller bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ âsilere azab edeceğini beyandan sonra istiğfar eden kullarına merhamet edeceğini beyan etmek üzere :

قُلۡ يَـٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ أَسۡرَفُواْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمۡ لاً تَقۡنَطُواْ مِن رَّحۡمَةِ ٱللهُِ‌ۚ إِنَّ ٱللهُِ يَغۡفِرُ ٱلذُّنُوبَ جَمِيعًا‌ۚ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ (53)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen benim lisanımla de ki «Ey şol kullarım ki nefisleri üzerine israf ettiler. Siz Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira; Allah-u Tealâ günâhların cemisini mağfiret eder. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının günâhlarını setredici ve dergah-ı ulûhiyetine iltica edenlere merhamet buyurucudur.]

Yani; ey Resûl-ü Ekrem ! Sen bizim tarafımızdan vekâlet suretiyle kullarımızı bize muzaf kılarak de ki «Ey günâhlar işlemekle nefislerine zulmü israf eden kullarım ! Günahlarınıza bakarak Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ve günâhınızın büyüklüğüne nazar ederek tevbenizin kabul olunmıyacağını zannetmeyin. Zira; cümle esrarınızı bilen Allah-u Tealâ günâhlarınız velevse pek büyük olsun cemisini setreder. Çünkü; Allah-u Tealâ tevbe ve istiğfar eden kullarının ve bilhassa ehl-i tevhidin günâhlarını setir ve dergâhına iltica edenleri ihsanına garkedicidir.» Binaenaleyh; insanın rahmet-i İlâhiyeden ümidini kesmemesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bü âyette i b a d la murad; müminlerdir. Çünkü ibadın 4906 Cenab-ı Hakka muzaaf kılınması; tazim için olup tazim ise müminlere lâyık olduğu cihetle i b a d la murad; müminlerdir, müşrikler değildir.
Bu âyet-i celilede rahmet-i İlâhiyeyi ümit etmek lâzım olduğuna dokuz cihetten delâlet vardır : B i r i n c i s i ; günâhkâr olan kimselerden züll ü meskeneti mucib olan abid lafzıyla tabir olundu. Kerim olan zata lâyık olan; miskin, hakir ve muhtaç olanlara merhamet etmek olduğundan kullarından abidle tabir; merhamet edeceğine işarettir. İ k i n c i s i ; ibadı zatına muzaf kıldı : şu izafetin şerefi ise azabtan emniyyet ve rahmete ümit icabeder. Ü ç ü n c ü s ü ; rahmetten kat'ı ümîd etmekten nehyetti. Bu nehiy; rica ile emretmektir. Kerim olan zât rica ile emredince kendine lâyık olan keremdir. D ö r d ü n c ü s ü ; zamir mevkiinde esmâ-i hüsnanın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Rahmetin, rahîm olan Allah-u Tealâ'nın en büyük ismine muzaaf kılınması taraf-ı İlâhîden feyezan edecek rahmetin pek büyük ve herkese şamil olmasına delâlet eder.
B e ş i n c i s i ; mağfiret, tekid ifade eden (ان) lafzıyla varid olmuştur ki mağfiretin muhakkak olduğuna delâlet eder. A l t ı n c ı s ı ; te'kîd manâsını ifade ve her günâhın afvine delâlet eden
(جَمِيعًا) lâfzı varid olmuştur ki cümle günâhların mağfiret olunacağına delâlet eder. Y e d i n c i s i ; zat-ı ulûhiyetini mağfirette mübaleğaya delâlet eden (الغفور) sıfatıyla tavsif buyurmuştur ki azab icabeden günâhların hepsini mağfiret edeceğine delâlet eder. S e k i z i n c i s i ; (الرحيم) lafzıyla tavsif buyurmuştur ki rahmet-i İlâhiyeyi mucib olan sevabı tahsile işarettir. Dokuzuncusu; kullarına kendinden gayrı merhamet edici bir kimse olmadığına işaret için haşra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.
Bu âyetin Hz. Hamza'nın katili (Vahşî) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resûlullah Vahşî'yi İslâm'a davet edince «Ben çok günâh işledim nasıl İslâm olabilirim?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut ehl-i Mekke'den bazıları «Biz adam öldürmek ve zina etmek gibi büyük günâh işledik. 4907 Muhammed (S.A.) ise bu günâhlar affolunmaz buyuruyor. Şu halde bizim İslâm olmamız mümkün olamaz» demeleri üzerine nazil olmuştur. Yahut bu âyet (İyâş), (Übeyy b. Rebia), (Velid) ve daha bazı Mekke'de kalan müslümanlar haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlar İslâm olduktan sonra bazı fitne vukuuna mebnî hicreti terkettiklerinden Medine'ye hicret eden müslümanlar bunların hicreti terkettikleri için tevbelerinin kabul olunmıyacağını söylemeleri üzerine nazil olmuştur. Ayet nazil olunca Hz. Ömer âyeti Mekke'ye gönderdi. Ayeti görünce orada kalan müslümanlar Medine'ye hicret etmişlerdir. Herhangi sebeple nazil olursa olsun 'itibar elfazın umumunadır, sebebin hususuna değildir. Binaenaleyh; bir kimse her ne kadar büyük günâh işlese onun için mağfiret-i İlâhiye vardır. Şu kadar ki kâfirin mağfireti imana muhtaçtır. İman etmedikçe mağfiret olunmaz. Amma müminin mağfiretinde tevbe etmesi şart değildir. Şu halde bir müminin günâhı ne kadar büyük olsa tevbe etmeksizin mağfiret olunması caizdir. Bu âyet; ehl-i imanın mağfiret olmasının kat'i olduğuna delâlet.eder. Çünkü; ehl-i iman Cehennem'e girse bile günâhı miktarı azabolunduktan sonra herhalde mağfireti İlâhiyeyle Cehennem'den çıkar. Eğer mağfiret olunmasa kâfir gibi Cehennem'den çıkmazdı. Binaenaleyh; mümin için mağfiret muhakkaktır.
***

Vacib Tealâ rahmet-i İlâhiyeden ümit kesmek caiz olmadığını ve âsileri mağfiret edeceğini beyandan sonra âsiler üzerine tevbe etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere :

وَأَنِيبُوٓاْ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ وَأَسۡلِمُواْ لَهُ ۥ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَكُمُ ٱلۡعَذَابُ ثُمَّ لاً تُنصَرُونَ (54)
buyuruyor.
[Size azab gelmeden evvel Rabbımza tevbe ve Allah-u Tealâ'ya itaat ve inkiyâd edin. Zira; azab geldikten sonra yardım olunmazsınız.]

Yani; Allah'ın rahmetinin vüs'atini ve mağfiretinin kesretini 4908 işitmekle beraber günâhlarınızdan tevbeye müsareatle Allah-u Tealâ'ya tekarrub ve kalbinizle teveccüh edin ki rahmet-i İlâhiyeden nasibedar ve Allah'ın emr ü nehyine tamamiyle inkiyad edin ki mağfiret-i İlâhiyeye nail, imanda, amelinizde ihlâs üzere olun ki Cennetin derecelerine vasıl olasınız. Gerek tevbe, gerek amelde ihlâs, gerek emre itaat bunların cümlesine size azab gelmeden evvel sür'at edin ki rezil ve rüsva olmayasınız. Zira; azab geldikten sonra yardım olunmazsınız. Çünkü; azab geldikten sonra o azaptan sizi kurtaracak yardımcı bulunamaz ki kurtulasınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile günâhtan tevbenin vacip olduğuna delâlet eder. Gerçi mağfiret-i İlâhîyeye ehl-i sünnet indinde tevbe şart değilse de bundan evvel beyan olunduğu veçhile mağfiret Cehennem'e girmeden evvel olduğu gibi girdikten sonra da olur. Şu halde eğer tevbe ederse tevbesi Cehennem'e girmeden evvel mağfirete sebep olur. Binaenaleyh; tevbenin faydası; tevbe ettiği günâhın azabını kaldırmaktır. Eğer tevbe etmezse günâhının afv ü mağfiret olunması caiz ve muhtemel ise de ancak günâhı miktarı muazzeb olmak ihtimali galibtir. Şu halde abdin daima tevbe üzere bulunması lâzım ve tevbe, vakit geçirmeksizin derhal vaciptir. Hatta günâhı işledikten sonra tevbeyi tehir etmek de ayrıca bir günâhtır. Çünkü; tevbe vaciptir vacibi tehir de bir günâhtır.
Hulâsa; günâhkâr olan kimsenin derhal günâhtan tevbe etmesi vacip ve günâhı icabı azab gelmeden evvel emr-i İlâhiye inkiyadla azabı defin çaresine bakması lâzım olduğu azab gelinceye kadar tevbe etmezse azab geldikten sonra o azabı defedecek bir yardımcı bulunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ tevbe ve inkıyâdla emirden sonra söylenen sözlerin en güzeline tebaiyyet etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere:

وَٱتَّبِعُوٓاْ أَحۡسَنَ مَآ أُنزِلَ إِلَيۡكُم مِّن رَّبِّڪُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَڪُمُ ٱلۡعَذَابُ بَغۡتَةً۬ وَأَنتُمۡ لاً تَشۡعُرُونَ (55)

buyuruyor. 4909
[İttibâ edin siz Rabbınızdan size inzal olunan kelâmın en ziyade güzeli olan Kur'an'a ve şu ittibânız, siz idrâk etmez olduğunuz halde ansızın size azab gelmeden evvel vaki olsun ki azab gelmesin, siz de görmeyin.]

Yani; siz bilmeksizin ânî olarak günâhınızın muktezası azab-ı İlâhi gelmeden evvel sizi kemal-i terbiyeyle terbiye eden Rabbınızdan efdal-i enam olan Resûlu vasıtasiyle size inzal olunan ve ahsen-i kelâm olan Kur'an'a ittibâ edin ki geçmiş günâhlarınıza tevbe etmiş olasınız ve azabtan necat bulaşınız.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile inzal olunan k e l â m ı n a h s e n i yle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'da günâh olan şeyler zikrolundu ki içtinâb olunsun, kötü olan ve mürüvveti ihlâl eden şeyler zikrolundu ki onlara rağbet olunmasın, ahsen olan şeyler zikrolundu ki ittibâ olunsun. Yahut inzal olunan k e l â m ı n a h s e n i yle murad; Nâsih olan âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Kur'an'ın nâsih olan âyetlerine ittiba' ile mensuh olanları terkedin.] demektir. Yahut a h s e n le murad; me'mûrunbih olan ibadetler olup nehyedilen kabahatler değildir. A z a b ı n f ü c ' e t e n g e l m e s i yle murad; günâhkârlar günâhlarıyla meşgul olurken haberleri olmaksızın gazab-ı İlâhînin gelmesidir. Bunu beyandan maksat; âsileri tehditle itaate davet etmektir.
***

Vacib Tealâ âsilere azabın haberleri olmadan ansızın nazil olacağını beyandan sonra azab nazil olduğunda âsilerin söyliyecekleri sözleri beyan etmek üzere :

أَن تَقُولَ نَفۡسٌ۬ يَـٰحَسۡرَتَىٰ عَلَىٰ مَا فَرَّطتُ فِى جَنۢبِ ٱللهُِ وَإِن كُنتُ لَمِنَ ٱلسَّـٰخِرِينَ (56)

buyuruyor.
[İbadete çalışın ve size rabbınızdan inzal olunan ahkâmın en güzeline ittibâ edin ki çok nefislerin «Allah'ın hakkında ve tâatında yapmış olduğum kusurlarım üzerine ey hüzn ü esefim gel ! 4910 Zamanim geldi, halbuki ben din-i İlâhîyi muhakkak istihza eder oldumdu» demeleri kerih olduğu için sizin ibadete sa'yiniz lâzımdır. İbadete sa'yedin ki siz de böyle diyen nefislerden olmayasınız.] Zira; nefsin böyle esefini izhâr etmesi kerahettir. Bu keraheti söylemezden evvel çaresine bakın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile n e f i s le murad; âsilerin nefisleridir ve kesretine işaret için teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur.
(ياحسرنا) insanın kederli zamanında hüzün ve esefini izhar için söylediği sözdür.
(جنب الله) Allah'ın tâatı ve hakkı demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Âsi olan nefisler isyanlarının cezasını görünce «Ben dini istihza eder olduğum halde Allah'ın hukukunda ve ibadetinde yaptığım kusurlarım üzerine gel ey benim hüzn ü esefim yanıma gel ! Zamanın geldi» demeleri kerih olduğu için inzal olunan kitabın güzeline ittibâ edin.] demektir.
Azap nazil olduğunda asilerin söyliyecekleri sözleri; üçtür: B i r i n c i s i ; asî olan nefis, azab nazil olduğunda kusuruna nedametini izhar için şöyle demesidir ki «Taât-ı İlâhiyede, ibadât-ı subhâniyede ve Kur'an'a ittibada vaki olan kusurlarım üzerine ey hüzün ve esefim bana gelin, toplanın yanıma ! Ben Din-i İslâm'a inkiyad ve erbabına itaat etmediğim gibi Din-i İslâm'ı ve erbab-ı şeriatı istihza edenlerden oldumdu, şimdi ise cezasını görüyorum. Binaenaleyh; dünyada şeriatı ve erbabını istihza ettiğim zamanda nefsime arız olan sürür ve gururlarıma mukabil şimdi gördüğüm azap üzerine hüzün ve kederlerim, hasret ve vaveylalarım gelin yanıma, ihata edin beni, çevirin etrafımı dertleşelim sizinle. Zira; başka çaremiz kalmadı» demekle hasretini izhar eder. Şu halde nefsin böyle demesine hacet kalmaksızın Allah-u Teaiâ'ya itaat ve Kur'an'a ittibâ etmek lâzımdır.
***

Vacib Tealâ âsilerin azab nazil olunca söyliyecekleri sözlerden İ k i n c i s i n i beyan etmek üzere :
أَوۡ تَقُولَ لَوۡ أَنَّ ٱللهُِ هَدَٮٰنِى لَڪُنتُ مِنَ ٱلۡمُتَّقِينَ (57)

buyuruyor.4911
[Yahut o asî olan nefis der ki «Allah-u Tealâ eğer beni hidayette kılmış olsaydı elbette ben de müttakilerden olurdum.».]

Yani; o günâhkâr olan nefis, nimet-i İlâhiyeden mahrum olarak azaba duçar olduğunu görünce hasret ve nedamet izhar ederek «Eğer Allah-u Tealâ sair evliyası gibi bana da tevbeyi tevfik ve beni hidayete irşad etmiş olsaydı ben de günâhlardan içtinab eder ve evliya zümresinden olurdum. Lâkin hidayette kılmadığından eşkiyâ zümresinden oldum» demekle hasretini meydana koyar.
***

Vacib Tealâ asilerin üçüncü sözlerini beyan etmek üzere :

أَوۡ تَقُولَ حِينَ تَرَى ٱلۡعَذَابَ لَوۡ أَنَّ لِى ڪَرَّةً۬ فَأَكُونَ مِنَ ٱلۡمُحۡسِنِينَ (58)

buyuruyor.
[Yahut o günâhkâr olan nefis, azabı gördüğü zamanda der ki: «Ah ne olaydı keşke benim için dünyaya bir kerre daha dönmek mümkün olaydı ben de erbab-ı ihsan zümresinden olaydım.»] İşte nefs-i âsiye böyle demekle kederini izhar eder.

Yani; günâhkâr olan nefis kendine gelen azabı re'yel'ayn görünce kemal-i tehassürden temenni eder der ki «keşke benim için dünyaya bir daha rücu' etmek mümkün olsa da ben şartlarına riayet ederek ibadet etsem. Ve Resûllerini tasdik eden erbab-ı ihsan zümresinden olsam.» İşte böyle demekle günâhlarına nedametini izhar eder. Şu temenni; muhal-i temenni kabilindendir. Çünkü; âhirete gidenin dünyaya gelmesi mümkün değildir, fakat muazzeb olan kimse azabın şiddetinden şaşırdığı için böyle temenniyâtta bulunur.
Hulâsa; âsi olan kimsenin azabı görünce kemal-i hasret ve nedametini izhar ve Allah-u Tealâ'nın kendini hidayette kılmadığını beyanla itizar edeceği ve azabı gördüğünde dünyaya bir daha dönse erbabı ihsan zümresinden olacağından rücûunu temenni edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 4912

Vacib Tealâ ehl-i Cehennemin azabı gördüklerinde söyliyecekleri sözlerini beyandan sonra ikinci sözlerini —«Allah Tealâ beni hidayette kılmış olsaydı ben de müttakîlerden olurdum» sözleridir — reddetmek üzere :

بَلَىٰ قَدۡ جَآءَتۡكَ ءَايَـٰتِى فَكَذَّبۡتَ بِہَا وَٱسۡتَكۡبَرۡتَ وَكُنتَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (59)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ seni hidayette kıldı, lâkin hidayeti kabul etmedin. Zira; seni irşad edip doğru yolu gösterecek benim âyetlerim geldi, sen o âyetleri tekzib ve âyetlerin ahkâmını kabulden istinkafla kendini büyük addettin. Binaenaleyh: sen kâfirler zümresinden oldun.] Çünkü batıla tebeiyyet ettin, hakkı ve hakikati setrederek zulm ü inad ve istikbarla bir takım ibadete lâyık olmadık putlara ibadet ettin. Şu halde ey asî ! Sen «Allah-u Tealâ beni hidayette kılmadı, kılsaydı ihtida ederdim» dediğin sözün ve bu itizarın merduddur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile (بلى) kelimesi bundan evvelki âyette vaki nefy-i zımnîyi isbat içindir. Çünkü; (لوان الله هد ينى) âyetinde (لو) kelimesi manâda nefiy ifade eder. Zira; manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ beni hidayette kılsaydı ben de müttakilerden olurdum, lâkin hidayette kılmadı.] demektir. İşte şu tefsir (بلى) kelimesini isbat etmiştir ki «Allah-u Tealâ seni âyetleri inzaliyle hidayette kıldı velâkin ihtida etmedin» demektir. Yani «doğru yolu sana gösterdi, lâkin sen Allah'ın gösterdiği yola gitmedin. Binaenaleyh; kusur kendindedir» demek olur.

***

Vacib Tealâ iman etmeyen ehli Cehennemin Cehenneme girdiklerinde söyliyecekleri sözleri beyandan sonra ehl-i Cehennemin Cehennem'e girdikten sonra vaki olacak sıfatlarını beyan etmek üzere : 4913

وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ تَرَى ٱلَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى ٱللهُِ وُجُوهُهُم مُّسۡوَدَّةٌ‌ۚ أَلَيۡسَ فِى جَهَنَّمَ مَثۡوً۬ى لِّلۡمُتَكَبِّرِينَ (60)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Allah-u Tealâ'ya iftira ve yalancılık edenlerin yüzlerini yevm-i kıyamette siyah görürsün. Cehennem'de mütekebbirler için hazırlanmış makam olmadı mı? Elbette oldu.]

Yani; ey müminler ! Siz bu dünyada kâfirlerin kibir ve gururlarına bakmayın. Zira; onlar Allah-u Tealâ'ya veled ve şerik isnad etmek gibi birtakım yalan söylediklerinden ve lâyık olmadık sıfatlarla tavsif ettiklerinden yevm-i kıyamette sizden her biriniz onların yüzlerini siyahlanmış olarak görürsünüz. Çünkü; onlar narı cahimde yüzleri yanmış kömür gibidir. Binaenaleyh; siz onların dünyada kibir ve gururlarına bakarak hallerine teaccüb etmeyin. Zira; bunlar gibi mütekebbirler için Cehennem'de yer olmadı mı? Elbette oldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; bundan evvelki âyette vaki (واستكبرت) kavlini takrir ve tesbittir. Ru'yet ile murad; gözüyle görmektir. Çünkü; ehl-i Cennet ehl-i Cehennem'in ahvalini gözleriyle göreceklerdir. Y ü z l e r i n d e o l a n k a r a n l ı k la murad; ateşle yanmaktan hasıl olan siyahlık olduğu gibi kalplerinde olan cehlin zulumâtının yüzlerine vurmasıdır. Bu kalp karanlığının yüzlere aksetmesi sair karanlıkların aksetmesi gibi değildir. Zira; sairlerin zevali mümkündür, lâkin kâfirlerin kalbinden yüzlerine akseden siyahlığın zevali mümkün değildir, ebediyen yüzleri siyah kalacaktır. Çünkü; ebedi azaba sebep olan; küfürden neş'et etmiştir. M ü t e k e b b i r ile murad; itaat ve imandan, enbiyanın ve ehl-i hakkın kelâmını dinlemekten kibreden müfsitlerdir.

***

Vacib Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beyandan sonra ehl-i imanın halâslarını beyan etmek üzere : 4914
وَيُنَجِّى ٱللهُِ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ بِمَفَازَتِهِمۡ لاً يَمَسُّهُمُ ٱلسُّوٓءُ وَلاً هُمۡ يَحۡزَنُونَ (61)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ fevz ü felahla şol kimseleri kurtarır ki onlar günâhlarından sakındılar. Binaenaleyh; onlara asla kötülük dokunmaz ve mahzun da olmazlar.]

Yani; haram olan şeylerden sakınmakla Allah-u Tealâ'ya ibadet ve Rasûl'üne itaat eden kullarını fevz ü felaha isal eden tariklerle Allah-u Tealâ onları azabtan kurtarır. Binaenaleyh; onlara yüzleri siyahlanmak ve Cehennem'de yanmak gibi kötü şey asla dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar. Zira; onların ittikaları sebebiyle hüzün verecek şeylerin kapıları kapanır, seadet kapıları açılır, onlar üzerine envai hayrat ve berekât dökülür. Şu halde hüzün verecek bir şeyi görmezler ki hüzün etsinler.
S û '; insanların sevmediği şeydir, bu cümleler ehl-i imanın necat bulmalarını tefsir ve necatın neticesini beyandır. M e f â z e ; saadet ve hayra vusuldür ki muharremâttan içtinâb eden kimselere Allah-u Tealâ dünyada vuku bulan ibadet ve taatları sebebiyle necat verir demektir. «Müttakîlere kötülük isabet etmez, mahzun da olmazlar» cümleleri; bir suale cevaptır. Çünkü «Allah-u Tealâ müttakîleri azabtan kurtaracak» denilince «Bu necatın keyfiyeti nasıl olacak?» diyerek varid olan suale cevap olarak «onlara kötülük dokunmaz, hüzün de görmezler» denilmiştir.
Hulasa; insanın korkulacak şeylerin cümlesinden salim ve ferağ-ı kalbe malik olması günâhlardan ittikaya muhtaç olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ müttakilere necat vereceğini beyandan sonra necat vermeye kadir olduğunu da beyan etmek üzere :
ٱللهُِ خَـٰلِقُ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬‌ۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ وَكِيلٌ۬ (62)

buyuruyor. 4915
[Allah-u Tealâ her şeyi yaratıcıdır. Kullarının necatını dahi yaratır ve her şey üzerine vekil ve mütevellidir.] Kullarının bilûmum işlerini hikmetine muvafık halkeder. Binaenaleyh; kullarını mazarrat verecek şeylerden muhafaza eden odur, onun gayrı muhafaza edecek yoktur.

لَّهُ ۥمَقَالِيدُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱللهُِرۡضِ‌ۗ

[Göklerde ve yerde olan hazinelerin cümlesinin anahtarları Allah-u Tealâ'nın kabza-i kudretindedir.] Binaenaleyh; cümlesinde dilediği gibi tasarruf eder. Çünkü; her şey m halikı olunca hazinelerin anahtarlarının ve müttakîlerin necatlarının dahi halikıdır.

Yani; Allah-u Tealâ kulunun imanını, küfrünü, itaat ve ma'siyetini halkeder lâkin cebirle değildir, belki abdin esbabına tevessül etmesiyle halkeder. Binaenaleyh; kâfirin küfrünü Allah-u Tealâ halkeder. Fakat abdin kisbiyledir cebirle değildir, Allah-u Tealâ her şey üzerine hafızdır ve her şeyin tedbiri kendinindir. Zira; semavat ve arzı halik olunduğundan onların miftahı onun kudreti altındadır, kudretinden hariç bir şey yoktur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Hz. Osman Rasulullah'dan mekâlîdin manâsını sual eder. Rasulullah (S.A.) efendimiz de «mekâlîdin tefsiri:

(لاالهِ الاالله والله اكبرسبحن الله وبحمده استغفرالله ولاحول ولاقوة الا بالله
هوالاول والاخروالظاهروالباطن بيدهالجيرويحي ويميت وهوعلى كلشَى
ءٍقدير)

kelimât-ı tayyibesidir» buyurduğu mervidir ki bu kelimât Allah-u Tealâ içindir. Bunlarla Allah-u Tealâ'ya tevhid ve tazîm olunur, bu kelimât semâvât ve arzda olan enva-ı hayratın miftahıdır. Binaenaleyh; her kim ki bu kelimâta devam ederse semâvât ve arzın hayratından kendine isabet eder demektir.

***

Vacib Tealâ cümle mahlukâtın halikı olduğunu beyandan sonra bu âyât-ı beyyinâta iman etmeyenlerin zararlarını beyan etmek üzere : 4916

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَـٰتِ ٱللهُِ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ (63) قُلۡ أَفَغَيۡرَٱللهُِ تَأۡمُرُوٓنِّىٓ أَعۡبُدُ أَيُّہَا ٱلۡجَـٰهِلُونَ (64)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerine küfrettiler. Onlar ancak dünyada ve âhirette zarar edicilerdir. Ya Ekrem-er Rusı Sen o kâfirlere de ki «Ey cahiller ! Vahdaniyet-i İlâhiye'ye delâlet eden delilleri gördükten sonra Allah'ın gayrı bir takım aciz putlara benim ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?».]

Yani; Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetlere küfredip vahdaniyeti tasdik etmeyen kâfirler ancak zarar görücülerdir; husran, kemaliyle o kâfirlere münhasırdır. Çünkü; müminler için d bette rahmet-i İlâhiyeden nasib vardır. Bu ayât-ı beyyinâtı irmeden kâfirlere ey Habibim ! Sen de ki «Ey cahil kâfirler ! Sizi: tikâb ettiğiniz cinayeti ben mi irtikâbedeyim? Bu kadar âfâk: enfüsî delilleri müşahade ettikten sonra Allah'a ibadeti terkle Allah'ıngayrıya mı ibadet etmemi emredersiniz?»
Kâfirlerin, vahdaniyetin delillerini tedkikten temerrüt etni lerine işaret için cehaletle zemmolunmuşlardır. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın her şeyin halikı, semâvât ve arzın anahtarları yed-i kudretinde olduğunu bildikten sonra bir takım aciz ve cansız putlara det cehaletten başka bir şey değildir. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfirlerin, babalarının dinine ? Resûlullah'ın riayet etmesine karşılık onlar da Resûlullah'ın dinin; riayet edeceklerini teklif etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
***

Vacib Tealâ âyât-ı İlâhiyeye küfredenlerin dünya ve âhi: zarar göreceklerini beyandan sonra küfrün gayet çirkin olduğave küfr üzere devam edenlerin rahmeti İlâhiye'den elbette mahr_r. olacaklarını beyan etmek üzere : 4917

وَلَقَدۡ أُوحِىَ إِلَيۡكَ وَإِلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكَ لَٮِٕنۡ أَشۡرَكۡتَ لَيَحۡبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡخَـٰسِرِينَ (65)

buyuruyor.
[Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki ya Ekrem-er Rusûl ! Sana ve senden evvel geçenlere bir kelime vahyolundu ki muhakkak o kelime de şudur : Eğer sen şirkedersen elbette amelin habt yani mahvolur faydasını görmezsin ve elbette sen zarar ediciler zümresinden olursun.]

Yani; ey Habibim ! Allah-u Tealâ hakkı için sana ve senden evvel ba'solunan enbiyâ-yı kirama vahyolunup denildi ki «eğer sen bilfarz vettakdir Allah-u Tealâ'ya şirkedersen senin kemal-i ihlâsla işlediğin amellerin mahvolur ve elbette zarar edicilerden olursun. Zira; şirk sebebiyle amellerin zayi olunca zarardan başka bir şey kalmaz. Çünkü; o amelden menfeat beklerken bilkülliye yok olmak elbette zarardan başka bir şey değildir».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlüllah'tan vesair enbiya-yı kiramdan şirkin vaki olması muhaldir. Zira; enbiya-yı kiram masum oldukları cihetle onlardan şirkin suduru vuku bulmıyacağına ilm-i İlâhî lâhik olduğundan onlardan küfrün sadır olması muhaldir. Şu halde âyetin manâsı; muhal olan şeyi farz kabilindendir. Yani «Enbiyanın indallah dereceleri pek alî ve yüksek olduğu halde böyle fena bir amelin onlardan suduru farzolunsa bile onların zarar göreceği ve amellerinin mahvolacağı muhakkak olunca kâfirlerden vesair nâsdan suduru bütün bütün helâklerine sebep ola-:ağı evleviyetle sabit olur» demektir. Şu halde âyet; kâfirlere tarizdir. Yani «Enbiyanın bu kadar makbul ve merğub kimseler oldukları halde sizin muttasıf olduğunuz küfür onların amellerini ibtal eder derecede fena olunca siz mertebe ve meziyyetten arî kimseler olduğunuz halde sizin irtikabettiğiniz şirkle haliniz ne Dİur hiç düşünmez misiniz?» demektir.
Bu âyette enbiyadan şirkin sadır olması muhal olduğu halde iaziyye-i şartiyye sahihtir. Çünkü; kaziyye-i şartiyyenin sıhhati 4918 eczalarının sıhhatini icabetmez, «eğer senden şirk sadır olursa amelin habtolur» demek doğrudur, lâkin cüz'-ü evvel olan şirkin suduru ve cüz'-ü sanî olan amelin habtolunması her ikisi de batıldır. Şu halde tarafları batıl ve belki muhal olduğu halde kaziyye-i şartiyye sadıktır.
Hulasa; şirk o kadar fena bir şey ki farz-ı muhal olarak enbiyada bile vaki olsa onların amellerini ibtal eder. Binaenaleyh; şirkten herkesin her zaman ihtiraz etmesi ehemm ve elzemdir. Çünkü: dünyada ve âhirette felâkete sebebtir.

بَلِ ٱللهُِ فَٱعۡبُدۡ وَكُن مِّنَ ٱلشَّـٰكِرِينَ (66)

[Şirketme, belki Allah-u Tealâ'ya ibadet et.] Allah'ın gayriye iltifat etme. Zira; ancak ibadete lâyık ve müstehak odur, onun gayrı ibadete müstehak yoktur. [Ve sen şükredicilerden ol.] Çünkü: Allah'ın nimetini mahalline sarfla nimete şükredenler Allah'ın halis kullarıdır.

Yani; ey Nebiyyi Zişân ! Küffâr-ı Kureyş'in sana teklif ettikleri şirke iltifat etme, belki ezher cihet ibadete lâyık olan Allah-u Tealâ'ya ibadet et. Zira; zatında, sıfatında ve ef'âlinde şerik ve naziri olmadığından her cihetten ibadete müstehak ancak Vacib Tealâ'dır. Binaenaleyh; her kulun ibadetini Allah-u Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır. O halde ibadetini Allah'a hasretmekle şakirler zümresinden ol ki nimetin tezâyüd etsin. Bu emir; zahirde Resûlullah'a ise de hakikatte ümmetine talimdir. Çünkü; Resûlullah'ın ibadetini Cenab-ı Hakka hasrettiği ve şakirîn zümresinden olduğu malûmdur. Binaenaleyh; bu emir; hakikatte ümmetine emirdir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin irtikab ettikleri şirkin batıl olduğunu beyandan sonra şirki irtikâblarının sebebini beyan etmek üzere :
وَمَا قَدَرُواْ ٱللهُِ حَقَّ قَدۡرِهِۦ
buyuruyor. 4919
[Halbuki o kâfirler Cenab-ı Hakka lâyıkı ile tazim edip kadrini takdir edemediler.] Çünkü; azamet-i İlâhiyeyi lâyıkıyla takdir etmiş ve kendi vücutlarında olan sanayi-i garibeye bakarak Vacib Tealâ'nın kadrini bilmiş olsalardı Allah-u Tealâ'ya şirketmezlerdi, halbuki şirkettiler. Şu halde azamet-i İlâhiyeyi takdir edemediler.

وَٱلاًرۡضُ جَمِيعً۬ا قَبۡضَتُهُ ۥيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ وَٱلسَّمَـٰوَٲتُ مَطۡوِيَّـٰتُۢ بِيَمِينِهِۦ‌ۚ سُبۡحَـٰنَهُ ۥ وَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ (67)

[Yevmi kıyamette arzın cemisini kabzederim, semâvât kudret-i İlâhiyeyle dürülür, bükülür muattal olur. Allah-u Tealâ cemi nekaaisten münezzeh ve müberrâdır, müşriklerin şirkettikleri şeylerin cümlesinden zat-ı ulûhiyet âlî oldu.] Bu âyet-i celile; azamet-i İlâhiyeyi beyan için var id olmuştur. Yani, Yevm-i kıyamette kemâl-i azamet ve kudretimle yer yüzünü kabzederim, yedi kat gökler kudret-i İlâhiyeyle dürülür ve ef'âl ü harekâttan sakıt olur. Zira; muktazıyâtının cümlesi muattal olduğundan ezelen ademden ibaret olduğu gibi ebeden dahi ademe ser çeker gider ve kâfirlerin şirkettikleri şeylerin cümlesinden zat-ı ulûhiyet âlî oldu.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın azamet ve kudretine nisbetle ukûl ve evhamın hayrette kaldığı pek büyük işler gayet kolaydır. Binaenaleyh; gerek âlem-i ulvî olan gökleri, gerek âlem-i süflî olan yerleri bir anda tahrib eder ve yevm-i kıyamette bu tahribatın vuku bulacağına âyet delâlet eder.
(قَبضته) K a b ı z ; bir şeyi elinin ve avucunun içine almaktır. (يمينه) Y e m i n ; sağ el manâsınadır. Ancak bu manâlar âlet-i carihadan ibaret olup Allah-u Tealâ ise âlet-i carihadan münezzeh olduğundan Vacib Tealâ hakkında bunların manâ-yı lüğavileri muhaldir. Binaenaleyh; gerek kabız ve gerek yemîn Vacib Tealâ'nın kudretinden kinayedir. Yani «sağ eliyle avucunun içine alman bir şey nasıl hakîr ve zelil olursa yerler ve. gökler bu kadar azametleriyle beraber Cenab-ı Hakkın kudretine nisbetle bunlar da avuç içine alınan şey gibi hakir ve zeliller» demektir. Gerek kabız, gerek yemîn eslâf-ı kiram indinde Vacib Tealâ'nın 4920 sıfatındandır, amma keyfiyeti tayin bizim için müşkül olduğundan bu sıfatların keyfiyetinden bahsetmek lâzım değildir.

***

Vacib Tealâ azamet ve kudretine delâlet eden ef'âl-i acibesinden bazılarını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere :

ٱللهُِ‌ۖ وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِفَصَعِقَ مَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَن فِىٱللهُِرۡضِ إِلاً مَن شَآءَ

buyuruyor. .
[İsrafil (A.S.) tarafından sur'a üfürülünce yerde ve göklerde olan rûh sahibi cümle mahlukât helâk olur. Ancak Allah-u Tealâ'nın helâkini murad etmediği kimseler helâkten müstesna olurlar.]

Yani; dünyanın ömrü nihayet bulup mamuriyetine dair imdad-ı İlâhî kesilince taraf-ı İlâhîden varid olan emir üzerine emanetleri mahallerine red için İsrafil (A.S.) tarafından Sûr'a üfürülünce âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan bütün zîrûh saday-ı Sûr'un dehşetinden helâk olur, ancak Allah-u Tealâ'nın helâkini murad etmediği dört melek helâk olmazlar. Binaenaleyh; Cebrail, Mikâil. İsrafil ve Azrail (A.S.) biraz müddet berhayat olarak kaldıktan sonra evvelâ Mikâil sonra İsrafil ondan sonra Cebrail ve onun arkasından Azrail'in vefat edecekleri İbn-i Abbas hazretlerinden mervidir.
Bu âyette helâkten müstesna olanlar hakkında şühedâ-yı kiram yahut huriler veya Arş-ı A'zam ve Kürsi'de olan melekler olduğuna dair rivayetler mevcut ise de bu zevatın kimlerden ibaret olduğu hakkında delil-i kat'î olmadığından bizim için bunları tayin hususunda i'mâl-i fikir etmeye hacet yoktur. Yalnız evvelce zikrolunan dört melek olduğuna dair varid olan rivayet diğer rivayetlerden kuvvetlidir.
***

Vacib Tealâ ikinci Sûr'un üfürülmesini beyan etmek üzere : 4921

ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخۡرَىٰ فَإِذَا هُمۡ قِيَامٌ۬ يَنظُرُونَ (68)
buyuruyor.
[İbtidâen Sûr'a bir kerre üfürüldükten sonra onları kabirden kaldırmak için ikinci merrede tekrar Sûr'a üfürülür. Bir de görülür ki cümle insanlar kendilerini ayak üzerinde nazar eder görürler.] Mebhût ve hayran olarak kabirlerinden kalkmışlar bir büyük sahra içinde kendilerini bulur ve yekdiğerlerine hazar ederler.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran evvelki Sûr ile ikinci Sûr arasında kırk sene veyahut kırk gün olduğu mervidir. İkinci Sûr akîbinde teehhür etmeksizin derhal insanların kabirlerinden kalkacaklarına işaret için.bilâ teehhür vukua delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. Nazarları; nazar-ı hayrettir. Çünkü; ansızın kabirden kalkıvermeleri kendilerine hayret ve dehşet vermesine binaen etrafa kemal-i hayretle bakacaklarına işaret için nazar edecekleri açıktan beyan olunmuştur.

***

Vacib Tealâ Sûr'un üfürüleceğini ve insanların kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra o zamanda vaki olacak ahvali beyan etmek üzere :

وَأَشۡرَقَتِ ٱللهُِرۡضُ بِنُورِ رَبِّہَا وَوُضِعَ ٱلۡكِتَـٰبُ وَجِاْىٓءَ بِٱلنَّبِيِّـۧنَ وَٱلشُّہَدَآءِ وَقُضِىَ بَيۡنَہُم بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ لاً يُظۡلَمُونَ (69)

buyuruyor.
[Arz-ı kıyamet Rabbısının nûruyla zıyalanır, herkesin defter-i â'mâli kendi önüne konur, enbiyâ-yı izâm ve şühedâ-yı kiram getirilir, taraf-ı İlâhîden kulları arasında hakkaniyetle hükmolunur. Halbuki kullar zulmolunmazlar.] 4922

Yani; yevm-i kıyamette bütün zıya veren ecrâm mahvolup ziyaları kalmayınca nûr-u İlâhîden başka zıya verecek bir şey olmadığından arz-ı mahşer ve arsa-i kıyamet Allah-u Tealâ'nın nûruyla nûrlanır, zıyasıyla zıyalanır, o zamanda herkesin defter-i â'mâh kendi önüne konur ve defteri mucibince muhasebe olunur ve herkes defteri muktezası ceza görür, o günde enbiya ve şühedâ arsa-ı mahşere getirilir. Enbiya ümmetlerine, şühedâ akraba ve ahbablarına şehadet ederler, herkesin defter-i âmâli getirilip enbiya ve şühedâ şehadet edince ibâd arasında hakla hükmolunur, ehl-i Cennet Cennet'e, ehl-i Cehennem Cehennem'e hükm-ü İlâhî icabı giderler, hiç kimsenin bir şey demeye salâhiyeti olamaz. Çünkü: hükm-ü İlâhî'nin hak olduğunu herkes bildiğinden itiraza meci olmaz. Halbuki ibâd bu hükümle asla zulmolunmazlar. Zira; herkesin sevabından bir zerresi noksan olmadığı gibi günâh-ı üzerine dahi bir zerre ziyade kılınmaz, her şahsın ameli ne ise cezası da odur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette a r z la murad; kıyamette nâsın cemolması için halkolunacak arz-ı mahşerdir, yoksa şu içinde bulunduğumuz arz-ı dünya değildir. K i t a p la murad. herkesin defter-i â'mâlidir veyahut Levh-i Mahfuz'dur. Çünkü: Levh-i Mahfuz'da hata, savap, küçük, büyük bilcümle insanların amelleri yazılıdır. Enbiya-yı izâm ümmetlerine şehadet 'için getirilir. Şühedâ ile murad; Fîsebilillâh şehit olanlardır veyahut ümmet-i Muhammeddir. Çünkü; ümmet-i Muhammed Kur'anda gördükleri veçhile enbiya-yı sairnein şeriatlarını ümmetlerine tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. N û r - ı İ l â h i ile murad; dar-ı âhireti tenvir için Allah-u Tealâ'nın âhir ete mahsu, halkettiği nûrveyahut nûr-u adalettir.

***

Vacib Tealâ herkesin beyninde adaletle hükmolunacağını ve hiç bir kimseye zulm olunmıyacağını beyandan sonra zulm olunmamanın neticesini beyan etmek üzere : 4923

وَوُفِّيَتۡ كُلُّ نَفۡسٍ۬ مَّا عَمِلَتۡ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِمَا يَفۡعَلُونَ (70)

[Her nefis amelinin cezasını alır; asla noksan olmaz. Halbuki Ailahü Tealâ onların işledikleri işlerini herkesten ziyade bilir.] Binaenaleyh; herkesin amelinin cezasını tamamiyle verir. Çünkü; herkesin küçük ve büyük bilcümle amelini bildiği için her şahıs tamamen hakkını istifa eder, aşla noksan olmaz, hükm-ü İlâhî; vaki nefsel'emre mutabık olur.

***

Vacib Tealâ kıyametin vukuunu, kıyametten sonra vaki olacak muhakemâtı, her nefsin amelinin cezasını göreciğini beyandan sonra cezanın mahalli olan Cennet ve Cehenneme nâsın sevkolunacağıni beyan etmek üzere :

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُوٓاْ إِلَىٰ جَهَنَّمَ زُمَرًا‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا فُتِحَتۡ أَبۡوَٲبُهَا وَقَالَ لَهُمۡ خَزَنَتُہَآ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ رُسُلٌ۬ مِّنكُمۡ يَتۡلُونَ عَلَيۡكُمۡ ءَايَـٰتِ رَبِّكُمۡ وَيُنذِرُونَكُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَـٰذَا‌ۚ

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar hakdan i'râzla kâfir oldular. Onlar fırka fırka Cehennem'in tabakalarına sevkolunurlar, hatta Ceherinem'e geldiklerinde Cehennem'in kapıları açılır, herkes kendi için hazırlanmış olan tabakaya girince Cehennem'in hazinedarları sual ederek derler ki «Size kendi cinsinizden resuller gelmedi mi, o resuller sizin üzerinize Rabbınızın âyetlerini tilâvet eder ve sizi bu gününüzle korkutur oldukları halde gelmediler mi?.] Cehennem'e müekkel zebaniler böyle demekle ehl-i Cehennem'i rezil ve rüsvâ ederler. Çünkü bu sual; ehl-i Cehennem'i tekdir içindir.

Ehl-i Cehennem'i şevkin şiddetine ve behâyimin şevkine müşabih bir sevk olduğuna işaret için sevk kelimesi varid olmuştur. Çünkü: ehl-i nâr olduklarından tahkire ve şiddetle sevkolunmaya şayandırlar'. Cehennem'in kapıları bunlar gelinceye kadar kapalı olup bunlar geldiklerinde açılacağına âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; bundan evvelki 4924 âyette beyan olunan tevfiyeyi yani her nefis amelinin mukabilini tamamiyle alacağını tafsil ve onun keyfiyetini beyandır. Ehl-i küfür dalâlet-i şerârda müteferrik olduklarından Cehennem'e herkesin dalâlette müşterek oldukları kimselerle cemaat cemaat olarak gidecekleri beyan olunmuş ve Cehennem'e gidenlerin bir takım âh ü eninler ve bağrışıp çağrışmalarla gideceklerine işaret için sadâ manâsını müş'ir olan (زُمَرًا) varid olmuştur. Çünkü (زُمَرًا) zümrenin cemiidir ve fırka manâsınadır, savt manâsına olan (زُمَرًا) kelimesinden müştak olduğu için «savt ve sadak yani ağlaşarak ve çağrışarak ve gürültülü fırkalar olarak Cehenneme sevkolunurlar» demektir.

***

Vacib Tealâ Cehennem kapısına gelen ehl-i Cehennem'e hazinedarlar tarafından tekdir suretiyle «Size Resûller gelmedi mi, size bu günü haber verip korkutmadılar mı?» diye vaki olacak suali beyandan sonra ehl-i Cehennem'in verecekleri cevabı beyan etmek üzere :

قَالُواْ بَلَىٰ وَلَـٰكِنۡ حَقَّتۡ كَلِمَةُ ٱلۡعَذَابِ عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ (71) قِيلَ ٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٲبَ جَهَنَّمَ خَـٰلِدِينَ فِيهَا‌ۖ فَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَڪَبِّرِينَ (72)

buyuruyor.
[Cehnenem'in memurlarına cevap olarak ehl-i Cehennem derler ki «Bize Rabbımızın âyetlerini tilâvet eder resuller geldi, bu güne mülakatla bizi korkuttular, lâkin kelime-i azab kâfirler üzerine vacip olduğundan bizim üzerimize azab vacip oldu» demekle izhar-ı esef ederler ve hazene-i Cehennem tarafından onlara «Ebeden Cehennem'de kalıcı olduğunuz halde Cehennem'in kapılarından girin» denir. Binaenaleyh; hakkı kabulden i'raz ve tekebbür eden mütekebbirlerin makamı olan Cehennem ne kötü mahal oldu.]

Bu âyette azabın illeti ve sebebi küfür olduğuna işaret için 4925 ism-i zamir mevkiinde ism-i zahir olarak (ٱلۡكَـٰفِرِينَ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü (عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ) yerinde (علينا) varid olsa, olabilirdi, lâkin azabın illeti küfrolduğuna işaret olmazdı. Çünkü müştak olan kâfirin lâfzı üzere azabın vacip olması hükmünün talik olunması; me'haz-ı iştikak olan küfrün azaba illet olmasını icabeder.
Bu âyette her zümrenin ayrı ayrı kapılardan gireceklerine delâlet vardır. Çünkü; bir cemî lâfzı diğer cemi lâfzına tekabül ederse âhâd'ın âhâda inkisâm etmesi kavaid-i arabiyye iktizasındandır.
Bu âyette ise (ٱدۡخُلُوٓاْ) cem'i (أَبۡوَٲبَ) cemine mukabil kılınmıştır. Binaenaleyh; her fırkanın ayrı ayrı kapılardan gireceğine delâlet eder, hikmet de bunu muktazîdir. Çünkü; her fırkanın günâhı ve dalâleti ayrıdır. Şu halde her fırkanın kendi günâhının cezası için tayin olunan tabaka-i nara dahil olması, o tabakanın kapısından girmesi emr-i tabiidir.
Ashabı cinayetin Cehennem'de makamları ayrı ayrı olduğuna dünya hapishaneleri de birer misal ve numunedir. Zira; her caninin o cinayet sahiplerinin bulunması için tahsis olunan koğuşta kalması âdettir ve adaletin iktizası da budur.

***

Vacib Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'e sevkolunmalarını beyandan sonra ehl-i Cennet'in sevkolunacaklarını beyan etmek üzere:

وَسِيقَ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ رَبَّہُمۡ إِلَى ٱلۡجَنَّةِ زُمَرًا‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءُوهَا وَفُتِحَتۡ أَبۡوَٲبُهَا وَقَالَ لَهُمۡ خَزَنَتُہَا سَلَـٰمٌ عَلَيۡڪُمۡ طِبۡتُمۡ فَٱدۡخُلُوهَا خَـٰلِدِينَ (73)

buyuruyor.
[Fırka fırka sevkolunur Cennet'e şol kimseler ki onlar Rablarından korktular ve günâhlardan kaçtılar, hatta onlar Cennet'e gelip Cennet'in kapıları açıldığında Cennet'in hazinedarları ehl-i 4926 Cennet'e «Selâmet sizin üzerinizedir, envai günâhlardan ve günâhların icabettiği fenalıklardan tahir oldunuz. Binaenaleyh; ebeden Cennette kalıcı olduğunuz halde girin Cennet'e» dediklerinde onlara orada vuku bulacak ikramın lisanla tabiri mümkün olamaz.]
Yani; mehârimden emr-i İlâhî ve nehy-i subhânî vechüzere içtinâb eden kimseler enva-ı lezzât-ı rûhaniyyenin feyezanı için hazırlanan Cennet'e fırka fırka olarak sevkolundular ve kemal-i sürür üzere Cennet'in kapısına geldiklerinde inayet-i İlâhiyeyle Cennetin kapılan açılır, herkes amellerine göre derecelerinin kapılarından girerler. Çünkü; herkesin ameline göre sevap verileceğinden elbette dereceler birbirinden farklıdır, Cennet'in hazinedarları ehl-i Cennet'e tazim ve tekrim için merhaba makamında (اسلام عليكم) cümleleriyle taltif ederler, hal ve hatırlarını sual ile beraber bilcümle mekârihten selâmet üzere olup korktuklarından, kurtulduklarını, cemi maâsîden ve tabâyi-i behîmîyeden temizlendiklerini beyanla tebşir ederler ve bu tebşirâta şayandırlar. Çünkü; dar-ı imtihan olan dünyada şehevât-ı hayvaniyeden tecerrüt ve nüfus-ü habîseye arız olan me'lûfât-ı tabiiyyeden ittikâ edip nefislerini esirgedikleri için her tekâliften vareste ve her habâister. âzâde olarak muhalled oldukları halde Cennet'te kalacaklardır.

***

Vacib Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdiklerini beyandan sonra kendilerinden sadır olacak kelimât-ı tayyibeyi beyan etmek üzere :

وَقَالُواْٱلۡحَمۡدُللهُِٱلَّذِىصَدَقَنَا وَعۡدَهُ ۥوَأَوۡرَثَنَا ٱللهُِرۡضَ نَتَبَوَّأُمِنَ ٱلۡجَنَّةِحَيۡثُ نَشَآءُ‌ۖ

buyuruyor.
[Ehl-i Cennet nail oldukları nimetlerin şükrünü edaya sürat eder ve derler ki «Her medh ü sena ve şükür sol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki o Allah-u Tealâ âhirete müteallik itikadımızdan bizf her ne vaad ettiyse o vadini bize tasdik etti, taraf-ı ilâhîden 4927 göndefilen resullerin bize haber verdiği Cennet'in arzına bizi varis kıldı, biz Cennet'ten dilediğimiz yerde mekân ittihaz ederiz» demekle nimetin şükrünü edâ ve izhâr-ı şadümânî ederler.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girince vadinde sadık olan Allah-u Tealâ'ya hamd ü sena ederler. Çünkü; tekâlif içinden itikâdiyât, zikrullah ve nimete şükür âhirette bakidir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet gördükleri nimetlere mukabil şükrederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imanın Cennet'e varis olacakları beyan olunmuştur. Zira; Cennet evvelâ Hz. Âdem'e teslim olunup ba'dheû evlâdı girince keenne pederleri Hz. Adem'den irsen intikal etmiş gibi olduğu cihetle «Cenab-ı Hak bizi varis kıldı» diyeceklerdir. Yahut amelleri Cennet'in derecelerine nail olmalarını hâs ettiğinden irs denilmiştir. Yahut irs tarikıyla insana intikal eden mülkte münazaasız tasarruf ettiği gibi Cennet'te dahi münazaasız tasarruf edeceklerine binaen irs denilmiştir. Yahut ehl-i Cennet kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından ehl-i Cennet'in nail olacakları mekânın bazısına irs denilmiştir.
Ehl-i Cennet istedikleri mahalde konak ittihaz ederek istirahat ettiklerini beyan ederler, herkese verilen Cennet kâfi olduğundan âharın Cennet'ine ihtiyacı olmadığı cihetle hiç' birinin diğerinin mülkünde gözü olmaz. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'te asla haset bulunmaz, hukemâ-yı İslâmın beyanlarına nazaran cismanî olan Cennet'te asla iştirak olmaz, ama rûhanî olan Cennet'te birine hasıl olan lezzet-i rûhanînin diğerine dahi hasıl olmasında bir mani yoktur.

فَنِعۡمَ أَجۡرُ ٱلۡعَـٰمِلِينَ (74)

[Amel eden kimselerin ecirleri olan Cennet ne güzel oldu.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girip enva-ı nimetlere nail olunca caraf-ı İlâhîden «Amel edenlerin ecirleri ne güzel oldu» denilir. 4928
***

Vacib Tealâ ehl-i Cennet'in hallerini beyandan sonra meleklerin hallerini beyan etmek üzere :

وَتَرَى ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةَ حَآفِّينَ مِنۡ حَوۡلِ ٱلۡعَرۡشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمۡدِ رَبِّہِمۡ‌ۖ وَقُضِىَ بَيۡنَہُم بِٱلۡحَقِّ وَقِيلَ ٱلۡحَمۡدُ للهُِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (75)

buyuruyor.
[Ehl-i nâr nârda ve ehl-i Cennet Cennet'te karar ettikten sonra Arş-ı Âlâ etrafında melekler saf bağlamış ve halka olarak Rabbılarının hamdine teşbih eder oldukları halde sen görürsün ve Allah-u Tealâ tarafından beyinlerinde hakla hükmolunur ve bu hüküm üzerine «Alemlerin Rabbısı olan Allah-u Teââl'ya mahsustur hamd ü sena» denir.]

Yani; ehl-i Cennet Cennet'te telezzüzât-ı rûhaniye ve cismaniyeyle meşgul oldukları zamanda melekler de Arş-ı Âlâ'nın etrafında Cenab-ı Hakkı lâyık olmadık sıfatlardan tenzih ve medh ü sena ile iştigal ederler.
Bu âyette beyan olunan hamd ü senanın müminler veya melekler tarafından olduğunda ihtilâf varsa da âyet-i celile meleklerin evsafını beyan hakkında olduğuna nazaran bu hamdin dahi onların hamdi olması âyetin şevkine daha ziyade muvafıktır.

Gösterim: 287