Ali İmran Suresi Tefsiri 1 - 100

Gösterim: 247

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

SÛRE-İ  ÂLİ İMRAN 1 - 100 AYETLERİ 

Bu sûre-i kerime Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. «İkiyüzaltı-206» âyeti cami'dir.

بِسۡمِ ٱللهُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

الم ﴿1﴾

Bu misilli sûrelerin evvellerinde olan hurufata ait tafsilât; Sûre-i  Bakara'nın   evvelinde beyan  olunduğundan   tekrarına lüzum görülmemiştir. Yalnız (الم) sûrenin ismi olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Şu sûre; (الم) süresidir.] demek olur.

اللهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ ﴿2﴾

[Allah-u Tealâ'dan başka bihakkın mabud yoktur, ancak ibadete lâyık Allah-u Tealâ vardır. O Allah-u Tealâ ki, hayat sıfatıyla muttasıf ve kullarının umurunu tedbîr ve ahvalini hıfz ile kaimdir.]

Yani; Allah-u Tealâ cümlenin ma'bududur. Zira; ondan başka ibadete müstehak bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herkesin ibadetini zat-ı ulûhiyete hasretmesi lâzımdır. Çünkü; Allah-u Tealâ daima hayatla muttasıf olduğundan sabittir ve zevâl ihtimali yoktur. Seneler geçmek ve zamanlar devretmekle hayat-ı ilâhiyeye fütur arız olmadığı cihetle her zaman kullarının işlerini tedbîr ve hallerini hıfz ile kaimdir.

İşte bu âyette Vâcib Tealâ ibadete müstehak olduğunu hayy ve kayyum sıfatlarıyla ispat etmiştir. Zira bihakkın mdbud olmasına; hayy olması ve ibadet edenlerin umuruna kaim olmasına; kayyum olması lâzım olduğundan Vâcib Tealâ zat-i ulûhiyetini hayy ve kayyum sıfatlarıyla tavsif buyurmuştur.

Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin İsm-i A'zam olduğu mervidir. Çünkü; Resûlullah'ın «İsm-i A'zam; üç sûrededir:

B i r i n c i s i ; Sûre-i Bakara'da

 (اللهُ لاَإِلَهَ إِلاَّهُوَالْحَيُّ الْقَيُّومُ) i k i n c i s i : Sûre-i Al-i İmrân'da

 (اللهُ لاَإِلَهَ إِلاَّهُوَالْحَيُّ الْقَيُّومُ) ü ç ü n c ü s ü ; Sûre-i Taha'da

(وَعَنَتِ ٱلۡوُجُوهُ لِلۡحَىِّ ٱلۡقَيُّومِ‌ۖ) 'dur.» buyurduğu mervidir. Gerçi şu rivayet haber-i'âhad kabilinden olduğu cihetle kat'i hüküm ifade etmezse de, zan ifade ettiğinden esma-i hüsna içinde Hayy ve Kayyum ism-i şeriflerinin İsm-i A'zam olması muhtemeldir.

Bu sûrenin evvelinden itibaren seksen âyetin sebeb-i nüzulü; Necran beldesinde sakin olan Nasarâdan huzur-u Risalete gelen seksen kişinin mübahaseleridir. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Necran'dan seksen kişi süvari ve yaya olarak kemâl-i gurur ve azametle gelip Mescid-i Resûlullah'a girdiler ve namazlarının vakti olduğu cihetle şarka karşı namaz kıldılar. Bunların reisleri (Mesih) ve sahib-i re'yü meşveretleri (Seyyid) ve ulemadan ilm-ü fazılla ma'ruf medrese sahibi (Ebu Harise) Resûlullah'la mübahaseye başladılar. Ve Hz. İsa'nın mevtayı diriltmek ve körlerin gözünü açmak gibi mucizeleriyle ulûhiyetini ispata çalıştılar ve Hz. İsa'nın babası olmamasıyla Allah'ın oğlu olduğunu ispata kalkıştılar ve Allah-u Tealâ'nın «Biz işledik» ve «Biz halk ettik» gibi zatından cemi' siyğasıyla tâbir etmesinden Hz. İsa'nın hâşâ ulûhiyetten bir kısım olmasını ispatetmek istediler ve «Eğer Allah-u Tealâ bir olsa zatından ben lafzıyla tâbir eder de biz lafzıyla tâbir etmezdi, Şu halde biz tâbiri ulûhiyette şerik olduğuna delâleteder» diyerek kendi zu'mlarınca güya davalarını bu suretle ispat etmiş oluyorlardı.

Resûlullah (S.A.) onları din-i İslâma davet etti. Onlar «Biz İslâmız» deyince Resûlullah «Yalan söylediniz. Zira; Allah'a veled isnad eyler, salibe ibadet eder ve hınzır eti yersiniz de nasıl İslâm olursunuz» buyurdu. İşte onların «Hz, İsa'nın babası kimdir?» demeleri üzerine bu sûrenin evvelinden seksen küsur âyetin nazil olduğu mervidir.

Bundan sonra Resûlullah (S.A.) «Allah-u Tealâ'nın hayy olup hayatına zeval arız olmayacağını ve Hz. İsa'ya ise vefat etmek arız olacağını ve İsa (A.S.) hâşâ Allah'ın oğlu olsa, oğulun babaya benzemesi lâzım geleceğini ve halbuki Allah-u Tealâ herşeye kadir ve kullarına kayyim ve mahlukatı

halkedip rızıklarını da verdiği halde Hz. İsa'nın bunların hiçbirisine kadir olmadığını bilmez misiniz ve İsa (A.S.)’ın avârız-ı beşeriyede sair efrad-ı beşerden farkı var mıdır?» buyurunca onlar «Cümlesini biliriz» dediler. Resûlullah «Hakikat böyle olunca Hz. İsa'nın ulûhiyetini veyahut Allah'ın oğlu olduğunu nasıl iddia edersiniz?» buyurması üzerine onlar mephût olarak cevaptan âciz olduklarını izhar ettiler. Çünkü batıl davayı ispata çalışan kimseler her zaman hâip ve haşirlerdir.

Bunlar cevaptan aciz olunca Resûlullah onları lânete [Lânetin tafsili lânete müteallik olan âyette gelecektir.] davet etti. Onlar «Biz seninle lânete girişmeyiz, fakat dinimizi de terkedemeyiz. Şu kadar ki, bizim emvalimizi taksimde beynimizde ihtilâf vardır. Ashabından birini bizimle göndermeni senden rica ederiz. Zira; senin göndereceğin zatın hükmüne razı olacağız. Binaenaleyh; aramızdan ihtilâf kalkacaktır.» demeleri üzerine Resûlullah onların beyninde hakem olmak üzere (Ebu Ubeyde) Hz.'ni gönderdi.

Hulâsa; Allah-u Tealâ'dan başka mabudünbilhak olmadığını beyanla Nasaranın veled ispatına dair davalarının reddolunduğu ve ulûhiyetin hayat-ı ebediyeyle hayy olup umur-u ibadı daima murakabe ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetini beyanla veledi ve şeriki olduğunu itikad edenleri reddettikten sonra Resûlünün nubûvvetini, ispat etmek üzere:

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ senin üzerine hakka ve adalete mukarin kitab-ı mübini inzaletti ki, o kitap kendinden evvel geçen kitapları tasdik edicidir.]

Yani; ey Rasûl-ü Ekrem! Allah-u Tealâ senin üzerine dünyevi ve uhrevi ve kulların ef aline müteallik ahkâmı cami' olan Kur'ân'ı hakka mukarin ve adalete muvafık olarak ve kendinden evvel nazil olan kitapları tasdik edici olduğu halde havadisin icabına göre müteaddid vakitlerde tenzil etti.

Bu âyette k i t a p l a murad; Kur'ân'dır. Usül-ü itikâdiyede ve bazı furû-u âmâlde Kur'ân; Tevrat ve İncil gibi evvel nazil olan kitapları tasdik ettiğinden evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyanla ehl-i kitap insafa davet olunmuştur. Kur'ân defaten nazil olmayıp icab-ı hale göre inzali yirmi üç sene imtidad ettiğinden inzalde kesrete delâlet eden (نَزَّلَ) varid olmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Kur'ân; geçmiş ümmetlerin ahvalinden haberinde sâdık olduğuna veya cümle ahkâmında insanları tarîk-i hakka sevkedip batıldan nehyettiğine ve muamelâtta nasa adaleti tavsiye edip ubudiyet noktasında insafa davet eylediğine ve manâsı muhkem olup tenakuzdan âri olduğuna işaret için Kur'ân'ın hakka mukarin olarak tenzil olunduğu beyan olunmuştur.

Bu âyet; Resûlullah'a itiraz edenleri red ve hakka nebi olduğunu ispat için varid olmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın ehl-i ilimden bir kimseyle görüşmediği ve taallüm etmediği halde böyle bir kitabın, kendine nazil olup kütüb-ü sabıkayı tasdik etmesi ve haber verdiği şeylerin vakıa muvafık olması hakka nebi olduğuna delâlet eder. Her ne kadar Kur'ân kütüb-i sabıkayı neshetmişse de kutüb-ü sabıka; Kur'ân'ın nazil olacağını ve evvel nazil olan kitapları neshedip hükmünün ilâ yevm-il kıyam baki kalacağını beyanedip onların beyanları veçh üzere nazil olması kütüb-ü sabıkayı tasdik olduğundan müsaddık olduğu beyan olunmuştur.

Hulâsa; Resûlullah üzerine Kur'ân hakka mukarin olarak nazil olduğu ve evvel nazil olan kitapların beyanlarına muvafık olarak nazil olmakla onları tasdik ve Kur'ân’ın bu minval üzere nazil olması Resûlullah'ınrisaletini ispat ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân'm hakka mukarin olarak nazil olup kütüb-ü sabıkayı tasdik ettiğini beyandan sonra Kur'ân gibi, Tevrat ve İncil'in de nazil olduklarını beyan etmek üzere :

وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ ﴿3﴾ مِن قَبْلُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَأَنزَلَ الْفُرْقَانَ

buyuruyor.

[Nasa, doğru yolu gösterici oldukları halde Kur'ân'dan evvel Allah-u Tealâ Tevrat'ı ve İncil'i ve hakla batıl beynini tefrik eden sair kitapları inzal etti.]

Yani; taraf-ı ilâhiden nazil olan yalnız Kur'ân değildir. Zira; Allah-u Tealâ Kur'ân'dan evvel Hz. Musa'ya Tevrat'ı ve Hz. İsa'ya İncil'i, nâsı hidayette kılıcı oldukları halde inzal etti. Ve sair enbiya-yı izâm hazaratı üzerine de hakla batıl beynini tefrik eden kitaplarını inzal eyledi. Şu halde inzal; Kur'ân'a mahsus değildir. Zira; Cenab-ı Hakkın, zamanına göre kullarını irşad için risaletini ihtiyar buyurduğu Resûllerine kitap inzal etmesi adet-i cariyesindendir.

Tevrat'la İncil ve sair kitapların defaten inzal olunduklarına işaret için (وَأَنزَلَ) varid olmuş ve umur-u dünyeviye ve uhreviyelerinde nâsa, doğru yolu gösterdikleri için hidayetle tavsif olunmuşlardır.

Bu âyette Tevrat'la İncil'in hidayette kıldıkları n â s la murad; nesholuncaya kadar onlarla amel eden insanlardır. F u r k a n 'la murad; Tevrat'tan daha evvel nazil olan kitaplar olduğuna nazaran tekrar yoktur. Amma Furkon'la murad; Kur'ân olduğuna nazaran gerçi Kur'ân’ın inzal olunduğu bundan evvelki âyette beyan olunmuşsa da, şanına ta'zîm ve mahabetini ilân için hu âyette Kur'ân’ın inzali tekrar zikrolunmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette Furkan'la murad; eribiya-yı izamın mu'cizeleridir. Çünkü; enbiya üzerine kitaplarını inzal edince ümmetleri tarafından mu'cize istemek ve onların mucizeleriyle nubûvvet davalarını ispat edip dava-yı sâdıkayla dava-yı kâzibe beynini mucizeyle tefrik etmek âdet olduğundan kitapların inzalini beyandan sonra, kitapların hak ve nebilerin davalarında sâdık olduklarını ispat eden mu'cizeleri inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh F u r k a n 'la murad; mucizeler olmak ihtimali galiptir.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetine ve enbiyanın nubûvvetine müter allik mesaili icmalen beyandan sonra bu kadar açık delilleri terkederek, küfredenlerin cezalarını beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِ اللهُ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَاللهُ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ ﴿4﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah'ın vahdaniyetine ve enbiyanın nubûvvetlerine delâlet eden âyetlerine küfrettiler, onlar için şiddetli azap vardır. Zira; Allah-u Tealâ herkese galip, intikam sahibidir.]

Yani Allah'ın vahdaniyetine ve enbiyanın nubûvvetine delâlet eden âyetler meydanda olduğu halde o âyetleri inkârla küfür gibi bir büyük cinayeti irtikâp edenler için, şiddetli azap vardır. Çünkü küfür; cinayetlerin pek büyüğü olduğundan, onun cezası olan azabın şiddetli olacağı tabiidir. Zira ceza; cinayete göre olmak adalettir. Allah-u Tealâ herkese galiptir. Binaenaleyh; vahdaniyetini ve enbiyasını tasdik etmeyenleri şiddetli azapla muazzep kılmaya kadir, intikam sahibidir. Şu halde küfrü irtikâp eden düşmanlarından intikamını alır, onları cezasız bırakmaz.

Ebussuud Efendi'nin beyam veçhile bu âyette A l l a h ' ı n  â y e t l e r i y l e murad; enbiya üzerine inzal ettiği kitapları ve mucizeleridir. îşte kitapları ve mucizeleri nazar-ı itibare almayıp belki o âyetlerden i'râz edenlerin şiddetli azapla muazzep olacaklarını beyanla tehdid etmiştir. Ve âyetlerin şanına ta'zîm için (Allah) lâfzına muzaf kılınmıştır ki, cinayet Allah'a karşı bir cinayet olduğundan şiddetli azaba istihkaklarının sebebi küfürleri olduğu bilinsin.

***

Vâcib Tealâ, nâsın umurunu muhafaza ve murakabe ve enbiya-yı ızâm üzerine kitaplar ve mucizeler inzal ettiğini ve küfredenlere şiddetli azap olacağını beyandan sonra, bu ef alin cümlesi ilme ve kudrete muhtaç olduğundan ilminin ve kudretinin kemâlini beyan etmek üzere:

إِنَّ اللهُ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء ﴿5﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ üzerine yerde ve gökte gizli hiçbir şey olmaz.]

Yani; yeryüzünde ve gökte külli ve cüz'î olarak iman ve küfür, hidayet ve dalâlet üzere geçmiş veyahut ileride olacak şeylerin hiçbirisi Allah-u Tealâ üzerine gizli olmaz. Hepsine ilmi lâhiktir. Binaenaleyh; iman eden kimsenin imanını bilir ve sevabını verir, küfreden kimsenin küfrünü bilir ve onun ceza-yı sezasını verir. Şu halde hiçbir kimse ibadet veya kabahatini Allah-u Tealâ'dan saklamaya kadir olamadığından herkes ameline göre cezasını bulur.

Bu sûrenin evvelinden itibaren seksen küsur âyetin sebeb-i nüzulü Necran'dan gelen ve Hz. İsa'nın ulûhiyetini iddia eden Nasâra taifesi olduğu beyan olunmuştu. İşte bu âyet; Nasara'nın davalarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; onlar Hz. İsa'nın bazı mugayebattan haber vermesini hâşâ ulûhiyetine delil addederek demişlerdi ki «İsa (A.S.) ilâhtır. Zira; Mugayyebatı bilir. Mugayyebatı bilen kimse ilâh olur. Binaenaleyh Hz. İsa ilâhtır.» Necranlıların şu davalarını Vâcib Tealâ bu âyetle reddedip buyuruyor ki «İsa (A.S.) ilâh değildir. Zira; ilâh üzerine hiçbir şey gizli olmaz ve herşeyi bilir, ilm-i tam sahibi olur. Hz. İsa üzerine çok şey gizlidir. Şu halde ilâh olamaz.» demekle Nasârayı ilzam etmiştir. Halbuki Hz. İsa'nın bazı mugayyebatı bilmesi Allah'ın bildirmesiyle olduğunu ve bazı mugayyebatı bilmek ulûhiyet mertebesine kâfi olamayacağını, ulûhiyetini iddia eden Nâsara taifesi bilemediler

***

Vâcib Tealâ Nasaranın davalarını ikinci bir delille reddetmek üzere:

هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ﴿6﴾

buyuruyor.

[Ve Allah-u Tealâ şol kadirü kayyumdur ki, sizleri analarınızın rahminde dilediği veçh üzere tasvir eder. Zira; ibadete lâyık ma'bûdun bilhak olmadı, ancak zat-ı ulûhiyeti oldu ki, iradesiyle hükmeder ve cümle âleme galip bir uludur ve ef âli hikmetle dolu bir hakim-i müteâldir.]

Yani; Allah-u Tealâ sizi erkek veya dişi, siyah veya beyaz, sarı veya kırmızı, güzel veya çirkin, kâmil veya nakıs gibi dilediği suret üzere validenizin rahminde tasvir ve eşkâl ve tabiatınızı takdir eder. Hiç kimsenin itiraza mecali yoktur. Çünkü; Allah-u Tealâ'dan gayrı icada ve tasvire kadir ma'bûdun bilhak yoktur. Zira; cümleye galip ve ef'âli muhkem ancak odur. Şu halde sizi analarınızın rahminde nasıl tasvire kadirse, umurunuzu tedbire dahi öylece kadirdir. Çünkü; bir damla nutfeden et, kemik, kan, damar, sinir ve ecza-yı saireden mürekkep olarak insanları gûnagûn şekiller üzere halketmesi ve milel-i muhtelife olarak âleme dağıtması kudretinin kemâline delâleteder.

İşte bu âyetle de Hz. İsa'nın ulûhiyetini iddia eden Nasaranın iddialarını Allah-u Tealâ reddetmiştir. Çünkü; onlar İsa (A.S.)'ın ölüleri ihya ve hastaları iyi etmek gibi mucizelerini görünce «Hz. İsa ilâhtır. Zira; ölüleri diriltiyor. Ölüleri dirilten ilâh olur. Binaenaleyh; Hz. İsa ilâhtır» demişlerdi. Vâcib Tealâ onların iddialarını reddetmek üzere «İsa (A.S.) ilâh değildir. Çünkü; ilâh olan zat sizi analarınızın rahminde tasvire kadir olur. Hz. İsa ise sizi tasvir ve icada kadir değildi!. Şu halde ilâh olamaz» buyurmuştur. İsa (A.S.)’ın bazı mevtayı ihya etmesi ve sair mu'cizatı; Allah'ın izni ve halkıyla olduğu cihetle ulûhiyetine delâlet edemeyeceğini, ulûhiyetini iddia edenler idrak edememişler ve binaenaleyh; birtakım batıl itikatlara sapmışlardır.

***

Vâcib Tealâ, insanların ecsamına müteallik tedbirini beyandan sonra ruhani olan ilimlerini beyan etmek üzere ;

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı ecell-ü a'lâdır ki, ey Resûl-ü Ekrem! Senin üzerine Kur'ân'ı inzal etti ve o Kur'ân'dan bazıları muhkem âyetlerdir ve o âyetlerin ahkâmı açık, halâli ve haramı beyanda kendileriyle amel olunur. Kitabın aslı ve anasıdırlar ve o Kur'ân'dan diğer âyetlerin elfazı birbirine benzer ve lâkin bazısının manâsı bazısına muhaliftir.]

Bu âyette K u r ' â n ' ı n  b a z ı  â y â t ı  m u h k e m demek; Beyzavi'nin beyanı veçhile âyetin manâsını anlamakta güçlük yok yahut delâleti zahir, te'vile hacet yok demektir. M ü t e ş a b i h demek; manâsını anlamakta tetkike ve düşünmeye muhtaç ve maksûd olan manâya delâleti zahir olmadığından bir takım ihtimalât tasavvuru mümkün demektir. Binaenaleyh Kur'ân; havas ve avamı davet üzere nazil olduğundan, muhtelif istidad erbabının derecelerine göre nazil olmuştur ki, herkes istidadı ve fazl-ü kemâli nispetinde hisseyap olur ve bu vesileyle erbab-ı fazlın mertebeleri fazl-ü kemalden âri olanlardan temeyyüz eder.

M u h k e m a t ; müteşabihatın manâsını anlamakta merci olduğundan muhkemata kitabın anası denilmiştir. Zira; müteşabihattan istihraç olunan ahkâmın kâffesi muhkematın ianesine muhtaç olduğu cihetle ümm-ül kitap unvanına lâyıktır.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân'ın âyetleri iki kısım olduğunu beyandan sonra Kur'ân'dan istifade edecek insanların da iki kısım olduğunu beyan etmek üzere:

فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللهُ

buyuruyor.

[Kur'ân'ın âyetleri iki kısım olup biri muhkem diğeri mütekabili olunca şol kimselerin ki, kalplerinde bâtıla meyil var onlar nâs araşma fitne koymak ve itikatlarını ifsad eylemek ve arzularına muvafık te'vilini talep etmek için Kur'ân'dan müteşabih olan âyetlere ittiba' eder ve kalplerinde olan fesada binaen muhkematı terkederler. Halbuki insana lâzım olan; muhkem olan âyetlerle âmel eylemek ve müteşabihata iman etmektir. Ve müteşabihatın te'vilini kimse bilmez, ancak Allah-u Tealâ bilir.]

Yani; kalbinde fesad olan kimse muhkem ve manâsı zahir olan âyetleri terkeder. Çünkü; muhkem olan âyetlerin manâları açık olduğundan derhal amel etmek lâzımdır. Amma kalbi fasid olup, amel etmek istemeyenler kendi arzularına muvafık olarak müteşabihatın te'viliyle iştigal ederler ve bundan maksatları halkın itikadını ifsad etmek ve efkâr arasına ihtilâf düşürüp fitne koymaktır. Halbuki müteşabihatın ilmi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. İşte bu gibi batıla meyledenler ve doğru yol dururken iğri yol arayanlar, her zaman her millet içinde bulunmuştur. Çünkü; kalbi eğri olanlar hiçbir zamanda doğru yolu sevmez.

Bu âyette kalbinde b a t ı l a  m e y i l olanlarla murad; Hz. İsa'nın ulûhiyetini iddia edenler veyahut süver-i Kur'âniye'nin evvelinde olan hurûf-u mukattaayla ümmet-i Muhammediyenin bekasını istihraç etmek isteyen Yahudiler veyahut mutlaka kâfirler olmak ihtimali varsa da, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müteşabihatı batıla te'vil edenlerin cümlesine şâmildir.

Bu gibi ifsadata meydan vermemek için ulema-yı din; kavaid-i İslâmiyeye muvafık surette te'vil ederek birtakım kavaid-i diniyeye raptla müteşabihatın te'vilini muhkematın manâsıyla tahkim ettiler. İşte şu esasa binaen müteşabihatın te'vilinde ve Kur'ân'ın manâsını anlamakta lâzım, olan sarf, nahiv, lügat, maânî, usul-ü fıkıh ve akaid gibi fünunu tahsil lâzım ve hükümet üzerine erbabını bulundurmak ve yetiştirmek vâcibtir. Çünkü; hükümetin hikmet-i teşekkülünden birisi ve belki en mühimmi ehl-i imanın itikadını ve esasat-ı diniyesini muhafaza ve furûatı tatbik ve icra etmektir. Kur'ân'dan bazı âyetin müteşabih ve bazısının manâsı muğlak olması şu beyan olunan fenlerin erbabının lüzumuna delâlet eder. Şu halde ahkâmın istinbatına medar olan fenlerin ihmali caiz olamaz.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân'ın bazı âyetlerinin manâları zahir olup icmal ve ihtimal gibi şeylerin bulunmaması ve ibaresi halelden mahfuz olmasıyla muhkem ve bazı âyetlerin manâsı hafî olmakla müteşabihat olup müteşabihatın da tevile muhtaç olduğunu beyandan sonra müteşabihatın tevilini kimlerin bildiğini beyan etmek üzere:

وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ ﴿7﴾

buyuruyor.

[İlminde sebatı olan âlimler «Biz kitaba imanettik. Zira; cümlesi bizim Rabbimiz tarafındandır» derler ve kitabın manâsını düşünmez, ancak akıl sahipleri düşünür.]

Yani; Kur'ân'ın âyetleri iki kısım olup bir kısmının manâsı açık olmakla m u h k e m , diğerinin manâsı hafî ve te'vile muhtaç olmakla m ü t e ş a b i h olunca ilimde temekkün ve takarrür ederek ilminde itimad olanlar «Biz kitaba iman ettik. Çünkü; gerek muhkem ve gerek müteşabih cümlesi bizim Rabbimiz tarafından gelmiştir. Binaenaleyh; bizim herbirine iman etmemiz vâcibtir ve biz de herbirine iman ettik» derler ve Kur'ân'ın manâsını tezekkür edip düşünemez, ancak akıl sahipleri düşünebilir. Zira; onların zihinlerinin cevdeti ve nazarlarının hiddeti âyetlerin manâlarını tezekkür etmeye müstaiddirler. Binaenaleyh; Kur'ân'ın manâsıyla mutanassıh olan kimseler de akıl sahipleridir.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile bu âyette iki kıraet vardır:

B i r i n c i s i ; (ومايعلم تأوله الإالله) üzerine vakfedip (واراسخون) iptida-yı kelâm olmaktır. Bu kıraete nazaran âyetin manâsı: [Müteşabihatın te'vilini Allah'tan başka kimse bilmez, ancak Allah-u Tealâ bilir ve ilminde rusûh olan ulema «Biz Kur'ân'a imanettik, hepsi Rabbimiz tarafından geldi» demekle iktifa ederler, müteşabihatın te'viliyle iştigal etmezler ve ilmini Allah-u Tealâ'ya tefviz ederler.] demektir.

Âyetteki kıraetin i k i n c i s i ; (واراسخون) lâfzının (الله) lâfzı üzerine atfolunmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Kur'ân'da müteşabih olan âyetlerin tevilini kimse bilmez, ancak Allah-u Tealâ ve ilmiyle âmil olan ulema-yı rasihun bilirler. Ve ulema müteşabihatın te'vilini bilmekle beraber «Biz müteşabihatın ve muhkematın cümlesine imanettik. Zira; cümlesi bizi ıslah için Rabbimiz tarafından gelmiştir» derler ve Kur'ân'dan intifa etmez, ancak akıl sahipleri intifa eder. Zira; maânisini lâyıkıyla düşünebilen onlardır. Çünkü; aklı olmayanlar elbette düşünemezler] demektir. Buna nazaran m ü t e ş a b i h l e murad; sa'y-ü gayret ve teemmül ve tefekkürat ve kavaide tatbik ile ulemanın manâsını bildikleri âyetlerdir. Sûrelerin evvellerinde olan harfler değildir.

İlimde r â s i h  o l a n  u l e m a  ile murad; ilmiyle âmil ve Kur'ân'ın manâsını anlamakta lâzım olan fenlere vukûf-u tâmmı bulunan erbab-ı fazilettir ki, bu misilli ehl-i ilmi Cenab-ı Hak akıl sahipleri olmalarıyla sena buyurmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ilimde rasih olmak; ilmini hazımla mütevazı ve muharremattan içtinapla mütteki ve dünyaca hırsı terkle zühdü iltizam ve nefsiyle mücahede etmeye mütevakkıftır. Binaenaleyh; kavaid-i İslâmiyeye ve tefsirde bilinmesi lâzım olan fenlere tatbik etmeksizin reyiyle tefsir hatadan salim olmadığı cihetle caiz değildir. Çünkü; Resûlullah «Bir kimse Kur'ân'ı kendi reyiyle tefsir eder ve nefsinin arzusuna tevfik etmek isterse Cehennem'de oturacağı mahalli hazırlasın» buyurmuştur. Şu kadar ki bu hadîsten maksad-ı nebi; «Kavaid-i İslâmiyeye muhalif tefsir ederse» demektir.

Bu âyette beyan olunan iki kırâetten

B i r i n c i s i ; selef mezhebine muvafıktır. Çünkü; onlar müteşabihatın aslma iman ilmini, Vâcib Tealâ'ya tefvizle iktifa etmişlerdir.

İ k i n c i s i ; halef mezhebine muvafıktır. Zira onlar; «Beşerin ıslahı ve intifaı için nazil olan Kur'ân'da manâsı bilinmeyen şey olmaz. Binaenaleyh; müteşabihatın manâsını Allah-u Tealâ bildiği gibi ilminde rusûh olan ulema dahi bilirler» derler. Müteşabihatın kavaid-i diniyeye muvafık te'ville iştigal etmekle, hava ve hevesine mutabık tefsir etmek isteyenleri reddederler.

***

Vâcib Tealâ ilminde rasih olan ulemanın müteşabihata iman ettiklerini beyandan sonra Cenab-ı Hakka tazarrularını beyan etmek üzere:

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ ﴿8﴾

buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz! Sen bizi imana hidayetten sonra kalplerimizi doğru yoldan batıla meylettirme ve sen kendi indinde bize, imanımızda sebat etmemizi lûtfet. Zira; sen kullarına herşeyi vericisin.]

Yani; ilminde rusûh olan ulema müteşabihata imandan sonra Rablarına tazarru' eder ve derler ki «Ey bizi enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbimiz! Sen bize doğru yolu gösterip, imana muvaffak kıldıktan sonra kalplerimizi batıla meyletmekten muhafaza et ki, biz doğru yoldan çıkmayalım ve sen kendi indinden bize rahmet ihsan et ki, biz o rahmet sebebiyle senin rızana nail olalım ve hak üzere sebatımızı tevfik et ki, biz necat bulalım. Zira; kullarına istediklerini verirsin.»

V e h h a b ; herkese istidadına ve istihkakına göre istediğini verici demektir. Bu dua ulema-yı rasihînin duasıdır ve bunu beyanla Cenab-ı Hak insanlar ne kadar erbab-ı kemâlden olsalar Rablerine iltica etmekten hâli kalmamak lâzım olduğuna işaret etmiştir.

Beyzavi'nin beyanı veçhile (لإتزغ قلو بنا) demek; müteşabihatın te'vilinde senin razı olmadığın bir te'vile kalbimizi meylettirme demektir. Veyahut kalbimizi haktan meylettirecek belâya ile bizi müptelâ kılma demktir.

Bu duada r a h m e t ; mutlaka lutf-ü ilâhi olduğu gibi hak üzere sebat ve günahları mağfiret manâsına dahi olur. Buna nazaran manâyı nazım: [Ya Rabbi! Sen kendi indinde bizi hak üzere sabit kıl ve günahlarımızın mağfiret olunmasını bize ihsan et] demektir.

Ehl-i ilim bu duada insana lâzım olan tertibe riayet etmişlerdir. Çünkü; bir hanenin süprüntüsünü temizlemek, o haneyi tezyin etmekten mukaddem olduğu gibi, insanın kalbini itikad-ı batıldan tathir eylemek o kalbi ahlâk-ı hamideyle tezyin etmek üzerine mukaddem olduğundan ulema-yı rasihîn evvelâ kalplerinin batıla meyletmemesini ve saniyen de atiye-i ilâhiyesini ihsan etmesini, Rablerinden istirham etmişlerdir. Binaenaleyh; her mü'min için duasında bu misilli tertibe riayet ve Rabbisine her zaman iltica etmek bir vazife-i diniyedir. Rahmet lâfzı birçok manâya delâlet ettiğinden Allah'tan rahmet istemek azıcık bir lâfızla birçok şey istemektir. Zira r a h m e t ; kalpte imana ve nûr-u irfana ve âza ile ibadete ve dünyada esbab-ı maişetin suhuletine ve hin-i vefatında sekeratın ve kabirde sualin kolaylığına ve âhirette Cennet'e şâmil olduğundan rahmetle dua; dünyevî ve uhrevî matlubatın kâffesini cami' ve müfit bir duadır. Şu beyan olunan metalip; insan için gayet büyük olduğundan bu duada rahmet lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Çünkü; insan için dünya ve âhiret saadetine nail olmaktan daha büyük birşey olamaz. Binaenaleyh; taraf-ı ilâhiden ihsan olunan rahmetin derecesi pek büyük olduğundan, kullar tarafından her zaman istenmeye lâyıktır. İşte şu esasa binaen ulemanın istirhamı iki şeyden ibarettir:

B i r i n c i s i ; kalplerinin batıla meyletmeyip itikad-ı hak üzere sabit olmasıdır.

İ k i n c i s i ; Rablerinden rahmet istemektir. Rahmet ise, beyan olunduğu veçhile bütün saadata şâmil olduğundan mü'min için her zaman istenmeye lâyıktır.

***

Vâcib Tealâ ilminde rusûh olan kimselerin rahmet ve hidayet istediklerini beyandan sonra dualarının bakiyesini beyan etmek üzere:

رَبَّنَا إِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ إِنَّ اللهُ لاَ يُخْلِفُ الْمِيعَادَ ﴿9﴾

buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz! Sen asla vukuunda şüphe olmayan bir günde hesap ve ceza için nâsı cem' edeceksin. Zira; cem' edeceğini vaadettin. Allah-u Tealâ vadinde hulfe ez.] Şu halde amellerinin cezasını görmek için nâsın kıyamet gününde cem' olacağmda dahi şüphe yoktur.

Rasihûnun bu sözlerinden maksatları; yalnız dünyaya münhasır olmayıp âhiret saadeti de dualarında dahil olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh; demek isterler ki «Ya Rabbi! Duamızdan maksadımız, dünyada nimetinden mahrum olmadığımız gibi âhirette dahi mesud olmaklığımızdır. » Rasihûn işte böyle demekle Cenab-ı Hakka tazarru'la yevm-i kıyamete imanlarını da izhar ettiler ve vaad-i ilâhide hulfolmadığını ilâveyi dualarının kabulüne vesile kıldılar.

***

Vâcib Tealâ ehl-i imanın hallerini ve dualarını beyandan sonra ehl-i küfrün hallerini beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللهُ شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ ﴿10﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar kâfir oldular. Gerek malları ve gerek evlâtları, onlardan Allah'ın gazabından hiçbir şey def edemez. İşte şu kâfirler Cehennem'in yanacak tutruğudurlar. ]

Yani; malınaye evlâdına güvenen kâfirlerin malları ve evlâtları onlara âhirette hiçbir fayda temin edemez ve Allah'ın azabından azıcık bir cüz'ünü bile onlardan elbette def edemezler. İşte bu kafirler Cehennem'de yanacak odundurlar.

Fahr i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin azabının kemâline delâlet eder. Zira azapta kemâl; iki şeyle olur: Birisi; intifa ederim zannettiği şeyin küllisi zayi' olmaktır. Diğeri: acıtıcı azabın hepsi mevcut olmaktır. Bu âyette kâfirlerin menfaat bekledikleri mal ve evlâdın menfaat vermeyeceği beyan olunduğu gibi onların şiddetle acıtıcı Cehennem ateşine tutruk olacakları dahi beyan olunmuştur. Çünkü insanın dünyada belâya ve mesaib ve hücum-u a'dâ ve sair umur-u mühimmede en ziyade güvendiği şey; inalla evlât olduğu halde âhirette bunlardan menfaat göremeyince bittabi, diğer şeylerin hiçbirinden menfaat görmeyeceği aşikârdır. Ve Cehennem'e tutruk olacaklarını beyan; enva-ı mazarratın içtima' edeceğine delâlet eder. Azaplarının bu kadar şiddetli olmasına sebep: bilihtiyar irtikâp ettikleri küfürleridir. Şu halde küfürden kaçman kimse; Cehennem ateşinden nefsini muhafaza etmiş olur ve cismini Cehennem'in odunu olmaktan kurtarır.

V e k u d ;  ateşin tutruğu, odunu manâsınadır. (أُولَئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ) «işte şu küfürlerle muttasıf olan kâfirler Cehennem ateşinin odunu, tutruğu» demektir.

Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette kâfirlerle murad; bu âyetlere sebeb-i nüzul olan Necran Nasarâsı veyahut Medine-i Münevvere civarında olan Yahudiler veyahut Arab'ın müşrikleri olmak muhtemelse de esah olan; küfrü irtikâp eden bilcümle insanlara şâmildir. Zira itibar; lâfzın umumuna olup, sebeb-i nüzulün hususuna değildir.

Hulâsa; bir kimse kâfir olarak âhirete giderse, malı ve evlâdı Allah'ın azabından bir zerresini bile def'edemeyeceği cihetle onların Cehennem ateşine odun menzilinde olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Resûlüne küfreden kâfirlerin hallerini beyandan sonra zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin halleri daha evvel geçen kâfirlerin halleri gibi olduğunu beyan etmek üzere :

كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمُ اللهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Şu kâfirlerin âdetleri Fir'avn'ın etbâının ve daha onlardan evvel geçen bilumum kâfirlerin âdetleri gibidir. Zira; evvel geçen kâfirler bizim hakka ve vahdaniyete delâlet eden âyetlerimizi tekzip ettiler. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ günahları sebebiyle onları muahaze etti. Çünkü; Allah'ın ikabı şiddetlidir.] İşte o geçen kâfirleri, günahları sebebiyle nasıl muahaze ettiyse, âhir zaman nebisine iman etmeyen kâfirleri de, öylece muahaze edecektir. Çünkü; onlar Resûllerini nasıl tekzip ettilerse, bunlar da aynı tekzipte bulunduklarından, onlarda câri olan âdet-i ilâhiye ihlâk olmakla bunlarda dahi aynı âdet câri olacaktır. Çünkü; bir zamanda helâke sebep olan küfür, diğer zamanda da helâke sebeptir ve küfür; dünyada helâke sebep olduğu gibi âhirette dahi azâb-ı ebedîye sebeptir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin âdetleri evvel geçen kâfirlerin âdetlerine teşbih olundu. Çünkü; evvelkiler Hz. Musa'yı ve diğer peygamberan-ı zişanı nasıl tekzip ettilerse,  bunlar da Resûlullah'ı öylece  tekzip ettiler.

(كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا) cümlesi «Fir'avn'un kavminin adetleri neydi?» unvanında varid olan bir suale cevaptır. Yani; «Âdetleri, âyetleri tekzip etmekti» diyerek cevap verilmiştir.

Bu âyet-i celile Resûlullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdittir. Çünkü âyet; Resûlullah'ı tekzip eden kâfirlerin akıbet helâk olacaklarına delâlet eder. Şu halde düşmanlarının helâklerine delâlet eden delil elbette, Resûlullahı tesliye ve tebşirdir.

***

Vâcib Tealâ zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin âdet ve akıbetleri evvel geçedlerin âdet ve akıbetleri gibi olduğunu beyandan sonra zaman-ı saadette bulunanların muharebede mağlûp olacaklarını ve Cehenneme haşrolacaklarını dahi beyan etmek üzere:

قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ ﴿12﴾

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem! Sen kâfirlere «Siz yakında mağlûp olur ve Cehennem'e haşrolunursunuz, ne çirkindir yatacağınız mahal-i Cehennem» de.]

Yani; sana ve kitabına küfreden kimselere sen gelecek vukuattan haber olmak üzere «Siz yakında vuku' bulacak muharebede elbette mağlûp olacak ve Cehennem'e cem' olunacaksınız ve nefsiniz için hazırladığınız mahal olan Cehennem ne fena oldu» demekle onların dünyada mağlûbiyetlerini ve âhirette muazzep olacaklarını beyan et.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette  k â f i r l er  le murad; müşrikler olmak ihtimali varsa da esah olan; Ya/mdilerdir. Çünkü Resûlullah (Bedir) gazasından avdet buyurunca Medine-i Münevvere'de (Beni Kaynuka') Çarşısında Yahudileri cem'etti ve dedi ki «Ey Yehud cemaati! Kureyşe nazil olan belâyanın size de nazil olmasından korkun ve belâya nazil olmadan evvel İslâm olun, necat bulun. Zira; siz benim nebi olduğumu bilirsiniz. Binaenaleyh; iman etmeniz lâzımdır.» İşbu beyanat-ı Risaletpenahi üzerine Yahudiler «Mağrur olma ya Muhammed! Sen ilm-i harbi bilmez bir kavimle muharebe ederek onların cehlinden istifade ettin, bizi onlara kıyas etme. Eğer sen bizimle muharebe edersen karşında fenn-i harbe âşinâ bir kavim bulursun» demişlerdi. Ayet-i kerimede şu haber verilen mağlûbiyet aynen vaki olmuştur. Çünkü; Yahudilerden (Beni Kurayza) kabilesi katil ve (Beni Nadîr) kabilesi de memleketlerinden tardolundular ve (Hayber) fetholunduğu gibi diğerlerine de cizye vaz'edildi. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bu âyette Resûlüne, ne ki vaadettiyse va'dini incaz ve mugayyebattan haber olup ayniyle husul bulmasıyla Resûlünün risaletini bu âyetle de teyit buyurdu. Zira; cereyan eden ahval sıdk-ı nubûvvete delâlet eden mucize kabilindendir. Bu âyette üç hüküm beyan olunmuştur:

B i r i n c i s i ; mağlûp olacakları haber verildi ve haber verildiği veçhile mağlûp oldular.

 İ k i n c i s i ; Cehennem’e cem olacakları haber verildi. İman etmeksizin katl olunup veya vefat ettiklerinden Cehennem’de olacakalrından şüphe yoktur.

Ü ç ü n c ü s ü : Cehennem’in çirkin bir mahal olmasıdır ki, enva-ı azaba mahal olan Cehennem elbette çirkindir.

***

Vâcib Tealâ Yahudilerin mağlûp olacaklarını beyandan sonra Yahudilerin kendilerini muharip addetmelerine ve ehl-i İslâm’dan  adetçe çok olmakla galip olacaklarına dair iddialarını reddetmek   üzere :

قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَةٌ فِي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَا فِئَةٌ تُقَاتِلُ فِي سَبِيلِ اللهُ وَأُخْرَى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُم مِّثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ

buyuruyor.

[Ey müminler! Sizin için iki fırkada büyük alâmet vardır ki, o iki fırka birbiriyle karşılaşırlar. Onlardan birisi fisebilillâh mukatele eder, diğeri mütemerrid olarak mukatele eder. Mümin olan fırka kâfir olan fırkayı kendinin iki misli olduğunu re'yelayn görür.]

وَاللهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِهِ مَن يَشَاء

[Halbuki Allah-u Tealâ dilediği kulunu nusretiyle te'yîd eder.]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لَّأُوْلِي الأَبْصَارِ ﴿13﴾

[İşte şu fırkalardan iki misli çok olan fırkanın az olan fırkaya mağlûp olmasında basiret sahipleri için ibret vardır.] Çünkü; galip olacak zannolunan fırkanın mağlûp ve mağlûp olacak zannolunan fırkanın galip olmasında elbette azıcık idraki olanlar için büyük ibret vardır. Şu manâ; âyette hftap ehl-i imana olduğuna nazarandır. Hitap Yahudilere olduğuna nazaran manâ-yı âyet: «Ey Yehud kavmi! Sizin için Bedir'de karşı karşıya muharebe eden iki fırkada pek büyük ibret vardır. Zira; o iki fırkadan birisi fırka-i mümine ki, i'lâ-yı kelimetullah için fisebilillâh muharebe eder. Diğeri fırka-i kâfire ki, Kureyş kabilesidir. Onlar şirk üzere kalmak için muharebe eder ve kendilerinin ehl-i imanın iki misli olduğunu re'yelayn görür ve galip olacaklarını zannederler. Halbuki Allah-u Tealâ dilediği kimseyi kendi yardımıyla teyid ve takviye eder. Binaenaleyh; müminler az olduklan halde Allah'ın yardımıyla galip oldular. İşte şu azın, çoğa galebesinde idrak ve basiret sahiplerine büyük ibret vardır.

Ey Yahudiler! Aklınız varsa Bedir vakasında Kureyş kavmi ehli imandan üç misli çok ve alât-ı harbiyeleri mükemmel olduğu halde onların mağlûp ve İslâmın adedi gayet az ve alât-ı harbiyeleri çok noksan olduğu halde galip olmalarında sizin için ibret lâzımdır.» demektir.

Bu hitabın Yahudilere olması makama daha muvafıktır. Çünkü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Bedir vak'asından avdetinde Resûlullah, Yahudileri İslâma davet edince Yahudiler «Sen bizi Kureyş'e kıyasetme. Zira; onlar cahillerdir, fenn-i harp bilmezler. Amma bizimle muharebe edersen, karşında kuvvetli bir kavim görürsün» demişlerdi. İşte bunu söyleyen Yahudilere Cenab-ı Hak herhalde Bedir vakasından ibret almalarını tavsiye etmiştir. Çünkü; Bedir'de ashab-ı Resûlullah, ikisi atlı olmak üzere üç yüz on üç zevattan ibaret olup, yetmiş deve, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Buna karşı müşrikler dokuz yüz elli kişi olup, yüz atlı ve yedi yüz deve ve yüz zırhları vardı. İşte müşrikler gerek adetçe ve gerek vesait-i harbiyece herşeyleri, müslümanlardan kat kat fazla olduğu halde, mağlûp olmalarında elbette erbab-ı basiret için alınacak ibret vardır.

Cenab-ı Hak Yahudilerin de Kureyş müşrikleri gibi mağlûp olacaklarını haber verdi ve akıbet mağlûp olup bir kısmı kılıçla maktul, diğer kısmı memleketlerinden matrud olmuşlardır. Bu âyette kâfirleri kendilerinin iki misli görenler; müminlerdir. Yahut kâfirler; müminleri kendilerinin iki misli görmüşlerdir. Çünkü müminler; her nekadar azsa da Vâcib Tealâ, kâfirlerin kuvve-i maneviyelerini kırmak için onların gözlerine ehl-i imanı kendilerinin iki misli göstermiştir. Zira; harbi kazanmakta en kavi sebebin kuvve-i maneviye olduğu her zaman görülmektedir. Yahut kâfirleri müminlerin iki misli gören; Yahudilerdir. Çünkü; Bedir muharebesini temaşa etmek üzere Yahudiler de çıkmışlar ve bizzat kâfirlerin ehl-i imanın iki misli olduğunu gözleriyle görmüşlerdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların, müşrikler gibi mağlûp olacaklarını bizzat müşahede ettikleri Bedir vakasıyla ispat etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Yahudilerin kesretine itibar olmayıp mağlûp olacaklarını beyandan sonra, ellerinde bulunan malları zail olup bir faydasını göremeyeceklerini beyan etmek üzere:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ

buyuruyor.

[Nâs için nefsin arzu ettiği lezaiz-i dünyadan hatunlar ve oğlan evlâdı ve altun ve gümüşten kantarlar dolusu mallar ve binmek için alâmetlenmiş atlar, koyun, deve ve sığır hayvanatı ve ekinden nefsin istediği şeyler nâsın mahabbet etmesi için tezyin olundu.]

ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِندَهُ حُسْنُ الْمَآبِ ﴿14﴾

[İşte şu sayılan mallar ve kadınlar ve oğlanlar hayat-ı dünyanın nimetleridir ve bunlar zevale maruzdur. Zira; dünya zevale maruz olduğu gibi nimeti de zevale maruzdur. Halbuki Allah-u Tealâ indinde baki ve güzel merci vardır ve enva-ı nimetler o mahalde mevcuttur.]

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile şu sayılan nimetlere nâs için muhabbeti tezyin eden; ehl-i sünnet indinde Allah-u Tealâdır. Çünkü; kulun mahabbet ve nefretini halkeden Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanlar da şu nimetlere mahabbeti halkeden odur. Zira; bu nimetler meşru surette ittihaz olununca âhiret saadetine sebep olduğu gibi nev'i insanın bekasına hadim esbab-ı istirahat ve taayyüşten olduğu için Cenab-ı Hak bunlara mahabbeti tezyin ve bunlarla intifaı mubah kılmıştır. Çünkü; dünyanın ma'muriyeti ve bekası insanla olup, insanın bekası da şu nimetlerle olacağı şüphesizdir. Bu nimetlere muhabbet lâzım olduğunu beyandan sonra Vâcib Tealâ bunların meta'-ı dünya olup zevali maruz olduğunu beyanla itimad olunmamasını tavsiye buyurmuş ve Yahudilere ellerinde bulunan bu gibi nimetlere güvenmemelerini beyan etmiştir.

K a n t a r ; Araplar indinde yüz bin dinara veyahut bir öküz derisi dolu altına denildiği rivayet olunmaktaysa da, Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran, hadsiz hesapsız mala ıtlak olunur. Zamanımızda pek zengin olan kimseye milyarder veya trilyoner denildiği gibi Araplarda pek zengin olan zata sahib-i kantar derlerdi. İslâmiyetin bidayet-i zuhurunda (Mekke)'de yüz kadar sahib-i kantar olduğu Medarik'in cümle-i beyanatındandır.

M u k a n t a r a ; sahibi tarafından cem'edilerek define yapılmış maldır. H a y l i  m ü s e v v e m e ; binmek için nişanlanmış ve alâmetlenmiş attır. E n ' a m ; koyun, deve ve sığır hayvanatıdır.

H a r s ; ziraatın her nev'ine şâmildir. Binaenaleyh; gerek ekin ve gerek bahçıvanlık ve gerek bahçecilikle hâsıl olan şeylerin cümlesi harsta dahildir.

Dünya nimetleri içinde kadınlarla telezzüz her nimetten ziyade olup şu telezzüz tenasüle ve nev-i insanın bekasına yegâne hadim olduğundan, âyette nisvan sair nimetler üzerine takdim olunmuştur. Nisvana muhabbetin neticesi evlâd olup, evlâd içinden oğlan, insanın kendi makamına kaim ve â'dâsını defe ve işlerini tesviyeye kâfi olduğu cihetle kızdan ziyade oğlana mahabbetin tezyin olunduğu beyan olunmuştur. Filhakika insanlarda oğlan evlâdına mahabbet, kız evlâdından ziyade olduğu çok kimselerde görülür. Bundan sonra esbab-ı  taayyüş ve istirahat olan altın, gümüş, at ve sair hayvanat ve ziraatle hâsıl olan nimetlere muhabbet beyan olunmuştur.   Binaenaleyh; bu nimetlere ihtiyaç varken, bunları tahsile sa'yi terketmek ve muattal kalmak indallah ve indennas mezmumdur. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın bu nimetlere muhabbet halketmesi, meşru' surette bunları kisbe sa'yetmek lâzım olduğunu beyandır. Zira; dünyanın imarı ve vakt-i merhununa kadar bekası, insanın bu nimetleri celbe sa'yiyle hâsıl olduğundan sa'yi terk; maksadın aksini tevlid eder. Şu kadar ki bütün emelini bunlara hasırla âhiret umurundan gafil olmak ve bunlar vasıtasıyla dünyada tuğyan etmek insan için mehleke olup bu gibi mehlekeden kendini muhafaza etmek herkes için vâcibtir. Zira; Cenab-ı Hak bunlara muhabbeti beyandan sonra zilli zail olup itimad caiz olmadığını ve kendi indinde güzel merci' olan Cennet ve o Cennet'te zevalden masun daimi nimetler olduğuna işaretle kullarını hem dünya hem de âhiret nimetlerini kisbe sa'y lâzım olduğunu beyanla iki cihete de tergib etmiştir. Zira dünya nimetlerini beyandan sonra âhiret nimetlerinin daha güzel olduğunu beyan; âhiretten gaflet caiz olmadığını beyandır.

***

Vâcib Tealâ dünya nimetlerini beyandan sonra kendi indinde dünya nimetinden daha güzel hüsn-ü merci olduğunu beyanını te'kid etmek üzere :

قُلْ أَؤُنَبِّئُكُم بِخَيْرٍ مِّن ذَلِكُمْ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem! Dünya nimetlerine ziyade muhabbet edenlere sen de ki «Ben size şu beyan olunan nimetlerden daha hayırlısını haber vereyim mi?»]

لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللهُ وَاللهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ ﴿15﴾

[Muttekiler için Rabları indinde Cennetler vardır ki, o Cennetlerde onlar ebedi kalıcı oldukları haldie, altından nehirler cereyan eder ve onlar için tâbir zevceler ve Allah-u Tealâ tarafından büyük rıza vardır. Zira; Allah-u Tealâ kullarının amellerini görücü ve istihkaklarına göre ecir vericidir.]

Yani; habibim! Dünya nimetlerine mahabbette ifrat edenlere hitaben sen de ki «Ben bu nimetlerden daha menfaatlı ve hayırlı nimetleri haber vereyim mi? İşte hayır olan nimetler evamire imtisal ve nevahiden içtinab eden müttekiler için hazırlanmış Cennetlerdir ki, o Cennetlerin altından sular akar, müttekiler o bağlar ve bahçeler içinde ebedî kalacaklar ve istirahat edeceklerdir ve onlar için tab'an sevilmeyecek hayız ve nifâs gibi şeylerden tâhire zevceler de vardır. Ve yalnız Cennet ve zevcelerle iktifa olunmaz. Zira; onlar için Rablerinden büyük rızalar da vardır. Çünkü; Allah-u Tealâ mütteki kullarının ibadetlerini görür ve mükâfatını verir.»

Vâcib Tealâ bu âyette âhiret nimetlerinin hayırlı olduğunu beyan buyurdu. Zira; rahm-i madere nispetle dünya ne kadar bol ve aydınlıksa dünyaya nispetle âhiret de o kadar boldur. Binaenaleyh; dünyanın bu kadar aydınlığı ve vüs'atiyle beraber âhirete nispetle rahm-i ümmehat mesabesinde karanlık ve dar olunca elbette âhiret ve onun nimetleri, dünya ve nimetlerinden hayırlıdır.

Âhiret nimetleri müttekilere mahsus olup, herkese müyesser olmayacağını beyanla âhiret nimetlerinin sanma ta'zîm ve hayırlı olduğu ispat olunmuştur. Çünkü; dünya nimetlerinin o kadar değeri olmadığından müttekilere ve müttekilerin gayriye şâmildir. Amma âhiret nimetleri mazarrat ve kederden safi ve zevalden ârî hayr-ı mahzolunduğundan hayırlı kullara nasip olacağı beyan olunmuştur.

Her ne kadar Cennet'te enva-ı nimet mevcutsa da, nimetin çok olmasıyla insanın lezzeti ve rahatı tekemmül etmeyip, ancak zevceyle tekemmül ettiğinden Cenab-ı Hak müttekiler için Cennet'te ahlâk-ı zemime ve fena söz ve fuhşiyat gibi tab-ı beşerin sevmeyeceği herşeyden pak ve temiz zevcelerle istirahatlerinin tekemmül edeceğini beyan buyurmuştur. Nimetlerle telezzüzün tekemmülü nimet sahibinin razı ve hoşnut olmasına tevakkuf ettiğinden Cenab-ı Hak Cennet'e giren müttekilerden razı olacağını dahi beyan etmiştir ki, Cennet'te hiçbir veçhile noksan olmayacağı beyan olunsun.

Hulâsa; Cennet ve nimetleri dünya sarayları ve nimetlerinden hayırlı olduğu ve müttekiler için âhirette altından nehirler cereyan eder Cennetler bulunduğu ve o Cennet'e girdikten sonra bir daha çıkmayıp, ebeden orada kalacakları ve Cennet'te ünsiyet için her fenalıktan pak zevceleri bulunacağı ve Allah-u Tealâ'nın ehl-i Cennet'ten razı ve kullarını görücü olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ müttekilerin bazı sıfatlarını beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا إِنَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿16﴾

buyuruyor.

[Cennet'e müstahak olan müttekiler şol kimseler ki, onlar «Ey bizim Rabbimiz! Senin vahdaniyetine ve Resûllerine ve kitaplarına iman ettik. Biz iman edince sen bizim günahlarımızı mağfiret et ve Cehennem ateşinin azabından bizi sakla» demekle Rablarının dergâhına iltica ederler.]

Beyzavi'nin beyanı veçhile müttekiler mağfiret talebini mücerret imanları üzerine tertip etmeleri, yalnız imanın mağfirete sebep olacağına delâlet eder. Çünkü; (فَا) lâfzı alelekser makablinin mâbâdine sebep olduğuna delâlet ettiğinden, burada imanın mağfirete sebep olacağına delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ müttekilerin evsaf-ı memduhelerinden bazı âhari beyan etmek üzere :

الصَّابِرِينَ وَالصَّادِقِينَ وَالْقَانِتِينَ وَالْمُنفِقِينَ وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ ﴿17﴾

buyuruyor.

[O müttekiler şol kimseler ki, onlar üzerlerine vâcib olan ibadah edada ve haranı olan şeylerden nefislerini muhafazada gördükleri zahmetlere sabredici ve sözünde hak ve hayır söylemekle sâdık ve mühimmat-ı umurlarında, Rableriııe dua edici ve kendilerine taraf-ı ilâhiden verilen rızıktan niyet-i hâliseyle muhtaç olanlara infak edici ve vakt-i seherde Rablerinden mağfiret talebeden kimselerdir.]

S a b ı r ; insana isabeteden belâya ve mesaibe feza ve feryad etmemektir.

S â d ı k î n ile murad; sözünde yalan olmayan ve memur olduğu fiili yerine getiren ve niyetinde sebat ve azmine devam eden kimselerdir. K a n i t i n ile murad; ibadetine devam eden kimselerdir.

 M ü n f i k î n ile murad; malını nefsine ve ehline ve akrabasına ve enva-ı hayrata sarfeden kimselerdir.

Vakt-i seherde feyz-ü bereket, meziyet ve fazilet ziyade olup envar-ı ilâhiyenin kalb-i mümine feyezanına yollar, diğer vakitlerden daha fazla ve açık ve inşirah ziyade olduğuna işaret için vakt-i seherde istiğfar edenlerin âli derecelere nail olacakları beyan olunmuş ve seherde istiğfar etmek kemalât-ı insaniyeyi teşkil eden evsaf-ı âliye cümlesinden kılınmıştır.

Vâcib Tealâ tarîk-i ilâhiye sâlik olan kimsenin mertebesini bu âyette beşe hasretmiştir. Çünkü; Beyzavi'nin beyanı veçhile insanın Allah-u Tealâ ile muamelesi nefsiyle rıza-yı ilâhiye tevessül etmekle olur ki, nefsini rezâilden men ve fezâil üzerine hapsetmektir. Bu kısma sabırla işaret etmiştir. Rızaya tevessül bedenle olduğundan, sözünde sadâkat ve tâate mülâzemetle olur ki. bu kısımlara da sıdkla ve kunutla işaret etmiştir. Yahut malıyla rıza-yı ilâhiye tevessül eder. Bu kısma da müttekilerîn mallarını infak etmeleriyle işaret olunmuştur. Abdin rıza-yı ilâhiyi talebi; esbaba tevessülle olduğu gibi, yalnız dua ile dahi olur. Bu kısma da seher vakti istiğfar etmekle işaret olunmuştur. Şu halde bu âyette enva-ı ibadat dahil olduğu gibi bilcümle rnaâsiden ihtirazın lüzumu da dahildir.

Hulâsa; Cennet'e müstahak olan müttekilerin, Rablerinden günahlarının mağfiretini ve nefislerinin Cehennem ateşinden muhafazasını isteyen ve belâyaya sabreden ve sözünde doğru söyleyen ve ibadet ve taat ve dua ile meşgul olan ve Allah'ın verdiği rızıktan muhtaç olanları in fak eden ve vakt-ı seherde zamanını zayi etmeyip, istiğfar eden kimseler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ müminleri senadan sonra imanın delilleri zahir olduğunu beyan etmek üzere :

شَهِدَ اللهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ﴿18﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kendi zatından başka mabud-u bilhak olmayıp ancak kendi zat-ı ulûhiyeti ma'budu bilhak olduğuna adaletle kaim olduğu halde şehadet etti ve ma'budu hakikî ancak zat-ı ulûhiyet olduğuna melekler ve ilim sahipleri dahi şehadet ettiler ve mabud-ü bilhak olmadı, illâ Allah-u Tealâ oldu ki, o cümleye galip ve herşeyi bilir, ef'ali hikmetten hâli değildir,]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ş e h a d e t ; bilerek bir hakikati olduğu gibi haber vermektir. Buna nazaran A l l a h - u  T e a l â ' n ı n ş e h a d e t i ; Kur'ân'da müteaddid delillerle vahdaniyetini haber vermesidir. M e l e k l e r i n  v e  e r b a b – ı  i l m i n  ş e h a d e t l e r i ; Allah-u Tealâ'nın vahid-i hakiki olduğunu delileriyle haber vermeleridir. Şu halde vahdaniyetine, Allah'ın ve meleklerin ve ulemanın şehadetleri beyninde fark yoktur. Çünkü; cümlesi vahdaniyeti delâiliyle haber vermekten ibarettir. Amma Allah-u Tealâ'nın şehadeti; vahdaniyetine deliller nasbetmek ve meleklerin ve ulem anın şehadetleri; vahdaniyetine iman ve ikrar olduğu surette şehadetler beyninde fark vardır. Çünkü bu surette Allanın şehadeti; vahdaniyetine delâlet eder âyetler inzâl etmektir. Meleklerin ve ulemanın şehadetleriyse; vahdaniyetine iman ve ikrar etmektir. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi lisanla söylemek vâcib olmuştur.

Bu âyette u l u l ' i l i m ; kat'i delilerle vahdaniyeti ispat eden kimsedir.

(قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ) lâfza-i celâlden hâl olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ adaletle kullarının umurunu tedbir ettiği halde vahdaniyetine şehadet eder.] demektir. Ulul’ilmden hâl olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Erbab-ı ilimden herbiri adaletle şehadet eder oldukları halde, vahdaniyetine şehadet ederler] demektir.

Yaşadığı müddette mümin üzerine kelime-i tevhidi tekrar ederek devam lâzım olduğuna işaret için, bu âyette kelime-i tevhid tekrar zikrolunmuş ve Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikad eden Nasarayı  reddetmiştir. Çünkü; sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Necran'dan gelen Nasara taifesi Hz. İsa'nın hâşâ ulûhiyetini iddia etmişlerdi. Âyet-i kerime de onları red için nazil olunca onlara «Siz İsa (A.S.)'ın ulûhiyetini iddia ediyorsunuz. Halbuki Allah-u Tealâ ve melekler ve ilim sahipleri ulûhiyetin ancak Vâcib-ül Vücud'a mahsus olduğuna şehadet ederler» demektir.

Şehadetin en büyüğü; tevhide şehadettir. Çünkü şehadetin azameti; iki şeyle hâsıl olur:

B i r i n c i s i ; şehadet olunan meselenin azametiyle,

i k i n c i s i ; şahidin azametiyledir. Burada mesele; bütün akâid-i hakkanın üss-ül esası olan tevhiddir. Ve şahid ise cümle âlemin halikı olan Allah'tır. Şu halde mesail içinde tevhidden büyük mesele ve şahitler içinde Allah'tan büyük şahit olmayınca, Allah'ın tevhide şehadeti en büyük şehadettir. Binaenaleyh; gerek namazda ve gerek sair ibadatta ve ibadetin haricinde vahdaniyete şehadet vâcib kılınmış ve ibadetlerin en büyücü addolunmuştur.

***

Vâcib Tealâ tevhide şehadetten sonra tevhid ia:;e müesses olan dinin, din-i İslâm olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللهُ الإِسْلاَمُ

buyuruyor.

[İndallah din; din-i İslâmdır.]

Yani; Allah-u Tealâ indinde makbul ve marzî olan din-i kâmil, ancak din-i İslâmdır. Binaenaleyh; din-i İslâmın zuhurundan sonra din-i İslâmdan maada makbul bir din yoktur.

D i n i n asıl manâsı; ceza ise de örf-ü şer'ide din; millet ve şeriat manâsınadır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın kullarına emrettiği ahkâmın kâffesi bir cezayı mucip olduğundan din denilmiştir.

İ s l â m, itaata girmek ve ibadetini İhlâs üzere eda etmektir. M ü s l i m ; a'mâlini hâlisen liveçhillâh işleyen kimsedir. Ancak örf-ü şeri'de imanla islâm birdir. Binaenaleyh; her mümin müslim ve her müslim mümindir, hükümde beyinlerinde fark yoktur.

***

Vâcib Tealâ makbul dinin din-i İslâm olduğunu beyandan sonra ehl-i kitabın din-i İslâmda ihtilâflarının sebebini beyan etmek üzere:

وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ

buyuruyor.

[Kendilerine kitap verilen Yehud ve Nasara ihtilâf etmediler, ancak Resûlullah'ın hakka nebi ve dininin din-i hak olduğuna dair onlara ilim geldikten sonra, riyâset talebinden nâşi hasedlerine binaen ihtilâf ettiler.]

وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللهُ فَإِنَّ اللهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ ﴿19﴾

[Halbuki bir kimse Allah'ın âyetlerine küfrederse yakında cezasını görür. Zira Allah'ın hesabı, gayet süratlidir.]

Yani; din-i hak, tevhid üzere müpteni olan din-i İslâm olunca, ehl-i kitabın ihtilâfları olmadı, ancak din-i İslâmın hakkaniyetine ve âhir zaman nebisinin nebiy-yi hak olduğuna ilimleri hâsıl olduktan sonra ihtilâf ettiler ve bu ihtilâflarının sebebi de elde ettikleri riyâseti nıuhafaza sevdasından ve hasedlerinden neş'et etmiştir. Şu halde kitaplarında Resûlullah'ın sıdk-ı nubûvvetine delâlet eden âyetleri inkâr ettiler. Halbuki bir kimse Allah'ın hakka delâlet eden  âyetlerine küfrederse  Allah-u Tealâ yakında onun ceza-yı sezasını verir. Zira; Allah'ın, kullarıntn an tâlini hesabı .ve a'mâl üzere ceza tertibi gayet süratlidir.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette k i t a p  v e r i l e n l e r l e murad; Yehud ve Nasara veyahut bilcümle kutub-u mütekaddime erbabıdır. İhtilâfları; din-i İslâmdadır. Çünkü; bazısı hakkaniyetini teslim ederek imanetti ve bazısı asla teslim etmedi ve bazısı «Arab'a mahsustur, bize şümulü yoktur» dediler ve bu inkârın menşei de hasedleridir. Yahut kendi dinlerine ilim hasıl olduktan sonra ihtilâf ettiler. Zira; Tevrat geldi, Hz. Musa, ahkâmını izah edip vefat edince Yehud milleti batıl itikatlar icad ve hatta (Hz. Uzeyr) (A.S.)'a “Allah'ın oğludur” demeye bile cür'et ettiler. Kezalik İncil gelip Hz. İsa. ahkâmını tafsil ettikten sonra Hz. İsa'nın gaybubeti üzerine birçok ihtilâfa düştüler ve hatta İsa (A.S.)'a da Allah'ın oğludur. dediler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın vefatı yaklaşınca ulemadan yetmiş kişiye Tevrat'ı teslim edip Yuşa' (A.S.)'ı da onlara reis tayin ederek, ahkâmını muhafaza ve amel etmelerini tavsiye ettiği halde, zaman geçip batın değiştikçe ihtilâf çoğaldı. Hatta enbiya-yı kiramı katle kadar cüret ettiler. İşte o zaman Cenab-ı Hakkın (Buht-u Nasır) gibi zâlim bir meliki onlara musallat kıldığı ve onunla terbiyelerini verdiği menidir. Binaenaleyh; tâbi olduğu dinin ahkâmını terkederek, hava ve hevesine muvafık surette tahrib eden milletlerin enva-ı belâyaya müptelâ olduğu ve vukuattan mütenebbıh olmadıkları halde. Allah-u Tealâ düşmanlarını musallat ederek hal âk ettiği âlemde her zaman görülen ahvaldendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın ihtilâflarını beyandan sonra onların davalarını ispat için irad ettikleri delillerine karşı verilecek cevabı beyan etmek üzere :

فَإنْ حَآجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ للهُ وَمَنِ اتَّبَعَنِ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Mükerrem! Eğer ehl-i kitap sana karsı Yehudiyet ve  Nasraniyetin İslâmiyetten ibaret olduğunu iddia ederek deliller serdederlerse sen onlara de ki «Ben Cenab-ı Hakka inkıyad ve bütün uzuvlarımla itaat ettim ve bana tebaiyet eden kimseler de aynı haldedirler ve biz her umurumuzu Vâcib Tealâ'ya tafviz ettik, halbuki siz böyle değilsiniz.»]

وَقُل لِّلَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ وَالأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ فَإِنْ أَسْلَمُواْ فَقَدِ اهْتَدَواْ

[Ve kendilerine kitap verilen Yehûd ve Nasara'ya ve Arap kavmi gibi kendilerine kitap verilmeyen cahil kavme sen de ki; «Siz İslâm oldunuz mu?» Eğer İslâm olurlarsa tarîk-i Hakka vâsıl olmuşlardır.]

وَّإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلاَغُ وَاللهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ ﴿20﴾

[Ve eğer senden ve senin davetinden kaçarlar ve yüz döndürürlerse senin için keder yoktur. Zira senin üzerine vâcib olan; ancak onlara ahkâmı tebliğ ve doğru yola irşad etmektir. Halbuki Allah-u Tealâ kullarının hallerini bilir ve amellerini görür ve herkesin ameline göre ceza verir. Binaenaleyh, onların davetine icabet etmemelerinde senin için zarar yoktur. Çünkü; mes'ûliyet onlara aittir.]

Yani ey Nebiy-yi Muazzam! Eğer iman etmeyenler tarafından din hususunda mücadele ederler ve batıl davalarını terviç için deliller getirirlerse, sen onlara «Ben ihlâs üzere bütün vücudumla Allah'a inkıyad ve vahdaniyetini tasdik ettim ve bana ittiba' eden kimseler de İslâm oldular. Şu halde sizin sözünüz bana ve benim tâbilerime tesir etmez.» demekle münakaşalarına meydan verme ve sen ehl-i kitaba ve ehl-i kitabın gayrı ümmi olanlara «Bizim olduğumuz gibi İslâm oldunuz mu, yoksa halâ küfür ve inat ediyor musunuz? Bu kadar hakka delâlet eden delilleri görüp duyduktan sonra küfre ısrar etmek kadar hamakat olamaz» de. Bu sözler üzerine eğer onlar İslâm olurlarsa, tarîk-i hakkı bulmuş ve tarîk-i dalâlden çıkmış ve nefislerine menfaat etmiş olurlar ve eğer davetinden yüz dÖndürürlerse senin için mazarrat yoktur, senin üzerine vâcib olan; onlara tebliğ etmektir. Halbuki Allah-u Tealâ kullarının hallerini iyi bilir.

Bu âyetten maksat; delâille mücadeleyi terketmek matlûp olduğunu beyandır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet, Medine'de nazil olmuştur. Bu âyetten evvel birçok mu'cizatla Resûlullah'ın hakka nebi ve Kur'ân'ın kelâmullah olduğu ve Allanın vahid-i hakiki olup şeriki ve nazîri olmadığı sabit olduğundan, iman etmeyenler için başka delil getirmelerine hacet kalmamıştır. Zira; hernevi delâil izah olunduktan sonra senin nubûvvetine itiraz ve davetinden imtina' ile sana husumet ederlerse, sen ve sana ittiba' edenler cümle azanızla Allah'a inkıyad ettiğinizi beyan ve onlara «İslâm olun» demekle emir, kâfidir. Eğer emre itaat eder. İslâm olurlarsa muhakkak doğru yol tutmuş olurlar ve eğer emrine imtisal etmezlerse, zararı onlara aittir. Âyette (أَسْلَمْتُمْ) istifham suretinde emirdir. Zira; muhatab olan ehl-i küfür insaftan uzak birtakım muannid ve mütekebbir olduklarından emir, istifham suretinde varid olmuştur.

Bu âyette cemi-i a'zanın inkıyadı yüze isnad olunmuştur. Zira, yüzdeki tevazu' ve inkıyad cümle a'zanın tevazuuna delâlet eder. Bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğunu beyanedenler varsa da, esah olan mensuh olmamasıdır. Zira âyet; Resûlullah'ı tesliye için nazil olmuştur. Çünkü; Necran'dan gelen Nasara ile birçok mübahase vaki olup, her türlü deliller irad olunduktan sonra halâ Nasraniler, Nasraniyete ve Yahudiler de Yahudiyete ısrar ederlerse onların hidayeti sana ait değildir. Vazifeyi tebliği ifadan sonra onları halleri üzerine terket, merak etme demektir.

Cenab-ı Hak muti' olanları taate tergîb ve âsi olanları günahtan tenfir için âyetin âhirinde ibadın her halini bildiğini beyan etmiştir. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın her halini gördüğünü bilen bir kimse, bir işi işleyeceği zaman kendisinin göreceği cezayı düşünür. Binaenaleyh; günaha cesaret etmez. Şu halde insan için ef'alini şeriate tevfik ederek cümle a'mâlinin cezasını hayır olarak beklemek ve rahmet-i ilâhîden ümitvar olmak ve azabından endişe üzere bulunmak vâciptir

***

Vâcib Tealâ din-i Islâmdan i'raz edenlerin bazı hallerini beyandan sonra ef'al-i kabihalarından bazı âhari beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللهُ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَيَقْتُلُونَ الِّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ ﴿21﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetlerini inkârla küfreder ve bigayr-ı hakkın nebileri ve sair nâstan adaletle emreden kimseleri katlederler. Halleri böyle olunca ya Ekrem-er Rusül! Sen onları elem verici azapla tebşir et.] Allah'ın âyetlerini inkârla küfür ve bigayr-ı hakkın enbiyayı ve adaletle emreden kimseleri katledenlerin cezaları azapla tebşir olunmaktır.

A y e t l e r l e  murad; Kur'ân ve sair mucizat-ı nebeviyedir. Bunlara k ü f r e d e n l er l e murad; gerek ehl-i kitaptan ve gerek gayndan mutlaka kâfirlerdir. Enbiyayı katledenler, Yahudilerdir. Çünkü; (Ebu Ubeyde) Hz.'den rivayet olunan bir hadîste Resûlullah «Yahudilerin bir kuşlukta kırk üç nebiyi katlettiklerini ve o nebilerin etbaından dahi emr-i bilma'ruf etmek üzere kıyam eden, yüz on iki kimseyi ikindi vakti katlettiklerini» beyan etmiştir.

Bu âyet; zaman-ı saadette bulunan Yahudileri âbâ' ve ecdadının ef aliyle tevbihtir. Çünkü; onlar ecdadının nameşru muamelelerine razı olup ma'siyete rıza ayn-ı mâsiyet olduğundan tekdire müstehak olmuşlardır. Enbiyanın katli herhalde bigayr-ı hakkın olduğu halde «Bigayr-ı hakkın katlettiler» diyerek tasrih etmek cinayetlerinin azametini beyan içindir. Emr-i bilma'rufla kaim olan kimseyi katil; enbiyayı katil mesabesinde cinayet-i azîme olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ enbiyayı katledenlerle emr-i bilma'rufla meşgul olanları katledenleri azapla tebşirde beraber kılmıştır. Azapla tebşir; erbab-ı cinayatı istihza içindir. Zira tebşir; hayrolan şeyle olur; azab ise şerdir

***

Vâcib Tealâ enbiyayı ve emr-i bilma'ruf edenleri katleyleyenleri azapla tebşir etmesini  Resûlüne emrettikten   sonra onların amellerinin mahvolacağını ve yardımcıdan mahrum olacaklarını beyan etmek üzere :

أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ ﴿22﴾

buyuruyor.

[İşte şu enbiyayı katledenler şol kimseler ki, onların amelleri dünyada ve âhirette batıl olmuştur ve onlardan azabı defedecek yardımcıları da yoktur.]

Yani; bunların dünyadaki amelleri kabul olunmaz. Zira; imanları yoktur ve âhirette gözettikleri sevap bedelinde azaba duçar olacaklardır. Binaenaleyh; menfaatleri bilkülliye fevtolacaktır.

Bu misilli cinayete cüret edenlerin halleri rahmet-i ilâhiyeden gayet uzak olduğuna işaret için mertebede uzaklığa delâlet eden (أُولَئِكَ) lâfzı varid olmuştur.

Hulâsa; kâfirlerin küfürleri sebebiyle amellerinin dünyada ve âhirette mahvolacağı ve onlar için azaptan kurtaracak bir yardımcıları bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin amelleri batıl olduğunu beyandan sonra, ehl-i küfrün hâli inat ve hakka karşı temerrüdden ibaret olduğunu beyan etmek üzere :

َ أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللهُ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ ﴿23﴾

buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin mi şol kimselerin hallerini ki, onlara kitaptan bir miktar nasip verildi. Beyinlerinde hükmetmek için onlar bir kitabın hükmüne davet olunurlar. Sonra onlardan bir fırka icabet etmez, kitabın hükmünü kabulden i'raz eder oldukları halde arkalarına dönerler.]

Yani; sen ehl-i kitabın halini görmez misin ki, onların imanlarını ümid edersin. Onların Tevrat'tan nasibi olanları Tevrat'ın hükmüne davet olunduklarında kendi kitaplarının hükmünü kabulden imtina ettiler. Sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; Necran'dan gelen Nasara ile Resûlullah'ın mübahasesi olduğuna nazaran kitaptan nasip v e r i l e n l e r l e murad; Nasara âlimleridir. E v v e l k i  k i t a p l a murad; İncil, ve  i k i n c i  k i t a p l a  murad; Kur'ân'dır. Beyinlerinde hakla hükmetmek için Kur'ân'ın ahkâmını kabule davet eden; Resûlullah'tır. Kabulden i m t i n a  e d e n  f ı r k a yla murad; huzur-u Risalette bulunan Necran cemaatidir.

Yahut Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Medine'de birgün Resûlullah Yehud'un medreselerine girerek Yahudileri din-i İslâma davet etti. Onlar Resûlullah'ın dininden sual ettiler. Resûlullah «Millet-i İbrahim üzerineyim» deyince onlar, «İbrahim (A.S.) Yahudidir» dediler. Resûlullah «Getirin Tevrat'ı; Hz. İbrahim'in Yahudi olduğuna dair âyet gösterin» buyurması üzerine Yahudiler Tevrat'ı getirmekten imtina ettiler. Binaenaleyh; şu rivayete nazaran âyette kitaptan nasip verilenlerle murad; Yahudiler ve kitabla murad; Tevrat'tır. Esasen âyet de vak'ayı tasvir ediyor. Çünkü; onları; Resûlullah Tevrat'ın hükmüne davet etti. Onlar da Tevrat'ı getirip hükmüne razı olmadılar. Belki getirmekten i'raz ettiler. Yahut âyetin sebeb-i nüzulü; Hayber eşrafından zina eden bir kadınla o kadına zina eden erkek haklarında recmetmemek için Resûlullah indinde bir ruhsat aramak üzere bu mes'eleyi arz etmişlerdi. Resûlullah bunların recmolunmasıyla hükmedince Yahudiler, hükm-ü Resûlullahı kabul etmemek istediler. Çünkü; zani ve zaniye eşraftan oldukları cihetle recmi onlara reva görmedikleri için tezvirat cihetine gittiler. Resûlullah «Tevrat'ta recim vardır, niçin amel etmezsiniz?» buyurdu. Onlar Tevrat'taki recmi inkâr etmekle beraber Tevrat'ı getirmeye ve hükmüne razı olmaya ve fakat (Fedek) denilen mahalde ikâmet eden Yahudilerin meşhur âlimleri olan (İbni Surya)'nın gelmesinekarar verdiler. (İbni Surya) geldi. Huzur-u  Risalette teşekkül eden mecliste (İbni Süfya) Tevrat'ı kıraet ederken recim âyetine gelince eliyle recim âyetini örtüp diğer âyeti kıraete başlaması üzerine (Abdullah b. Selâm) Hz. «Ya Resûlallah! Recim âyetini terketti» dedi. Ve (İbni Surya)'nın elini recim âyetinin üzerinden kaldırtarak recim âyetini okudu Yahudiler rüsva oldular ve Resûlullah da zanilere recmin hükmünü icra etti. İşte âyet; bu vak'a üzerine nazil olmuştur. Her nekadar âyetin sebeb-i nüzulü Nasara veyahut Yehud hakkında olduğu beyan olunmuş ise de kendilerine taraf-ı ilâhiden kitap verilip de ahkâmıyla amel etmeyen ümmetlerin cümlesine şâmildir. Binaenaleyh; Kur'ân'a muhalefet edenler de aynı hükümde dahil olup âyet-i kerimede şeriate muhalefet edenlerin cümlesini tehdid etmiştir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın kitabullaha davetten i'razlarını beyandan sonra i'razlarının sebebini beyan etmek üzere:

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَن تَمَسَّنَا النَّارُ إِلاَّ أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ وَغَرَّهُمْ فِي دِينِهِم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ ﴿24﴾ فَكَيْفَ إِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لاَّ رَيْبَ فِيهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ ﴿25﴾

buyuruyor.

[İşte ehl-i kitabın kitaplarıyla amelden imtina etmelerinin sebebi; «Bizi elbette Cehennem ateşi messetmez, ancak sayılı birkaç gün messeder» demeleridir. Zira; onları, kendi dinlerinde iftira ettikleri şeyler mağrur etti ve bunlar itikatlarını iftira üzere bina edince, şüphesiz vuku' bulacak yevm-i kıyamette Cehennem ateşi onları nasıl messetmez? Elbette messeder ve onlara ebedi dokunacak ve ihata edecektir. Zira; zulmolunmadıkları halde her nefis kesbettiği amelinin cezasını tamamen alacaktır.] Binaenaleyh; bunlar da irtikâp ettikleri küfrün ve iftiralarının cezasını noksansız alacaklardır.

E y y a m – ı  m a d u d e ; bundan evvel beyan olunduğu veçhile kırk gün veyahut yedi gündür ki, bu sözlerinin iftira olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Yahudileri zemmetmiş ve yevm-i kıyamette cem'olup bu sözlerinin cezasını göreceklerini beyanla onları tehdid etmiştir. Çünkü; onlar Samirî'nin tasni' ettiği dana suretine ibadet ettikleri kırk gün adedince azap olunacaklarını ve ondan sonra babalan, dedeleri enbiya oldukları için onların şefaatleriyle kurtulacakları ve Allah'ın oğullan olduklarına binaen uzun müddet azap olunmayacaklarını itikatla mağrurane iftirada bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onlann bu gibi iftiralarını reddeylemiş ve şüphesiz olan yevm-i kıyamette herhalde azap olunacaklarını beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin küfr üzere inatlannı beyan ettiği gibi mülkün sahibine tazarru' etmenin tarîklerini Resûlüne talim etmek ve istediğini mülküne mâlik kılmakla aziz ve istediği kimseden mülkünü almakla zelîl ettiğini dahi beyan etmek üzere:

قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿26﴾

buyuruyor,

[Habib-i Zişanım! Sen de ki «Ey cümle mülkün sahibi olan Rabbim! Sen dilediğin kuluna mülk verir ve dilediğin kimsenin elinden mülkünü alırsın ve istediğin kimseyi aziz ve istediğin kimseyi zelil kılarsın ve hayrın küllisi senin kabza-i kudretindedir. Zira; sen herşeye kadirsin» demekle dergâhımıza niyaz et.]

M ü l k ; kuvvet ve kudret manâsına olduğu gibi tasarrufu mümkün olan şeye dahi mülk denir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ cümle kuvvet ve kudretin sahibi olduğu gibi cemi-i mahlukatta tasarrufu mümkün olduğundan Malik’ülmülk denilmiştir. Zira; ruh sahibi olan ve olmayan bilcümle mahlukatın mâlikidir. Şu halde istediğine mal ve can ve saltanat verir ve aziz kılar ve istediğinin elinden malını alır, zelil kılar. İşfe bu esasa binaen Resûlüne nubûvvet ve mülk-ü saltanat vermekle aziz ve Yahudilerden nubûvvet ve saltanatı almakla zelil kıldı. Ve kezalik Resûlullah'ı ve Ashabını Mekke'den hicrete sebebiyet veren müşrikleri zelil ve Resûlünü ve Ashabını Mekke'nin fethi ve sair fütuhatla aziz kılmıştır.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke ahalisinin Medine'ye hücumları üzerine Resûlullah hendek kazılmasını ve her on iki kişiye kırk arşın yer kazmalarını emretti. (Selman-ı Farisî) ile arkadaşlarına isabet eden yerde büyük bir taş zuhur edip Resûlullah'a haber vermeleri üzerine Resûlullah, o taşı kırarken (Rum) ve (Faris) şehirlerini ve Yemen'de (San'a)'yı gördüğünü ve Cibril-i Emin'in gelip ümmetinin bu beldeleri feth edeceğini haber verdiğini Ashabına ihbar edince münafıklar, Ashab-ı kirama «Gördünüz mü Resûlünüzü! Siz korkunuzdan taşraya çıkamayıp Medine etrafında hendek kazmakla meşgul olduğunuz bir zamanda birtakım hülyalarla sizi nasıl aldatıyor? Rum ve Faris memleketlerini ve Yemen'de San'a'yı gördüğünü ve oraları sizin feth edeceğinizi haber veriyor. Bunların hepsi gülünç şeylerdir.» demekle Ashab-ı kiramdan bazılarını iğfale çalıştıkları zaman, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet-i celile; Resûlullah'ınhaberini teyid ettiğini ve ileride o beldelere ümmetinin malik olacağını beyanla münafıkları reddetmiştir.

Çok zaman geçmeksizin âyetin sırrı zuhur etmiş ve ashab-ı Resûlullah futuhat-ı azîmeyle memalik-i Faris'e tamamen ve Rum memleketlerinden de birçoklarına malik olmakla aziz ve o beldelerin sahipleri zelil olmuşlar ve bu büyük fütuhatı pek uzak addeden münafık ve Yahudilerden sağ kalanlar da gözleriyle görmüşlerdir. Binaenaleyh; bu âyetin mazmunu gaipten haber olduğu cihetle mucizat-ı Resûluilah'tandır. Çünkü; Resûlullah nasıl haber verdi ve âyet nasıl delâlet ettiyse vukuatın ayniyle zuhur etmesi mucizeden başka birşey değildir.

Her zamanda, zamanın icabına göre ehl-i imanı iğfal edecek birçok münafıklar bulunmaktan hâli olmadığı gibi, o münafıklara riyâset edecek birçok (İbn-i Selûl) yani zaman-ı saadette münafıklara reis olan (Abdullah b. Übeyy) emsalinde kimseler dahi bulunmaktadır. Çünkü her vakit hakla batıl çarpışmakta ve batılı terviç için birtakım kimseler uğraşmakta ve bu hususta müslümanların mazarratına ve fakat kendi menfaatine dolap çevirenler görülmektedir. Binaenaleyh; dünya ne müminsiz kalır, ne de münafıksız. Her ikisi de bulunur. Şu kadar ki, münafıkın hileleri bidayetinden az bir zaman için revaç bulur gibi görünürse de, hak daima galebe etmiş olmakla münafıkların çektikleri zahmet kadar kârları olmuştur. Binaenaleyh; ehl-i imanın me'yûs olmaması lâzımdır. Bu âyette m ü  l k ; emvale şâmil olduğu gibi mansıba, nâs indinde nafiz-ülkelim olmaya, ilme, akla, sıhhat-i bedene, ahlâk-ı haseneye, düşmana galebeye ve nusret ve zaferin cümlesine şâmildir. Çünkü; bunların hepsini insana ihsan eden Allah-u Tealâ'dır.

Hulâsa; Allah-u Tealâ cemi-i kuvvet ve kudretin ve bilcümle emlâkin maliki olduğu ve dilediği kimseye mülk verip, dilediğinin elinden mülkünü aldığı ve istediğini aziz ve istediğini zelîl kıldığı ve her hayrın yed-i kudret-i ilâhiyede olduğu ve Allah-u Tealâ'nın herşeye kadir olup, kudretinden hiçbir şey hariç olmadığı ve insanın herşeyi Cenab-ı Hak'tan beklemesi vâcib olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ «malik-ül mülk» olup izzet ve zillet kendi halkıyla olduğunu beyan ettiği gibi kudretinin şümulünü de ispat etmek üzere:

تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿27﴾

buyuruyor.

[Ya Rabbi! Sen geceyi gündüze ve gündüzü geceye ithal eder ve diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkarır ve istediğin kulunu hesapsız merzuk edersin.]

Yani; Allah-u Tealâ herşeye kadir olup izzet ve zillet kendi yed-i kudretindedir. Çünkü; Allah-u Tealâ gecenin bazı saatlerini gündüze ithal eder. Binaenaleyh; gündüz uzar gece kısalır. Diğer zamanda gündüzün bazı saatlerini geceye ithal eder, bu suretle gece uzar, gündüz kısalır ve gündüzün bazısını geceye kalbetmek ve vakt-i âharde bunun aksini yapmakla âlemin nizamını verir ve kullarının mesâlihini tedbir eder ve gündüzü, gecenin karanlığıyla ihata ederek gündüz yerine geceyi ve gündüzün zıyasıyla, geceyi ihata edip, gece yerine gündüzü ikame etmekle kudret-i kahiresini hergün herkese göstermektedir. Ve diri insanı meyyit menzilinde olan nutfeden ve tavuğu meyyit menzilinde olan yumurtadan ve mü'mini kâfirden çıkardığı gibi, diri insandan ölü menzilesinde olan nutfeyi ve tavuktan yumurtayı ve mü'minden kâfiri dahi ihraç eder ve istediği kulunu merzuk eder ki, verdiği rızkın sayısı ve ölçüsü olmaz. Binaenaleyh; insanlardan bazıları zengin ve bazıları fakir olur.

 Fakir olan ne kadar çalışsa, imdad-ı ilâhi yetişmedikçe zengin olamadığı gibi zengin de bütün dünya halkı toplansa inayet-i ilâhiye oldukça, onu fakir kılamazlar. Zira; hepsi Allah'ın kudretiyle hâsıl olur. Kudretinin fevkinde birşey olmaz. İşte bu gibi ahvali halketmesi, herşeyin kudret-i ilâhiye tahtında olduğunu ispat etmiştir. Çünkü; gece akabinde gündüzü ve gündüz akabinde de geceyi ve ölüden diriyi ve diriden ölüyü ve izzet akabinde zilleti ve zillet akabinde izzeti halketmeye ve istediğine istediği kadar rızık vermeye kadir olduğunda şüphe yoktur. Zira; bunlar âlemde her zaman görülen ve inkârı kabil olmayan hakikatlerdendir.

Geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmak kürenin deveranıyla veyahut başka esbapla hâsıl olsun, bütün dünya halkı cem' olsalar küreyi döndürmek veya başka suretle herbirinin bir zerresini bile ileri veya geri götürmek imkânı olmadığı malum bir hakikat olduğundan, gecenin ve gündüzün uzayıp kısalmak suretiyle bazı cüzlerinin birbirine ithali ancak kudret-i ilâhiyeyle olup tabiat ve saire eseri değildir.

Bu âyet üç hükmü hâvidir:

B i r i n c i s i ; geceyi gündüze ve gündüzü geceye ithal,

i k i n c i s i ; ölüden diriyi ve diriden ölüyü ihraç,

ü ç ü n c ü s ü ; istediği kuluna hesapsız rızık ita etmektir ki, bunların cümlesi Allah'ın kudret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ zatına ta'zim olunmasını emredip dünya ve âhirete malik ye herşeye kadir olduğunu beyan ettiği gibi nasla ne gibi muamele edileceğini ve insana lâyık olan hazine-i ilâhiyeden istimdad edip düşman elinde olan varlığa rağbet etmemek lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ

buyuruyor.

[Müminler; müminlerin gayrı kâfirleri dost ittihaz etmesinler.]

وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهُ فِي شَيْءٍ إِلاَّ أَن تَتَّقُواْ مِنْهُمْ تُقَاةً

[Ve eğer bir kimse müminin gayrı kâfiri dost ittihaz ederse, o kimse Allah'ın dostluğundan birşey üzere değildir. Ancak kâfirlerden korkmak vakti müstesnadır. Eğer onlardan korkarsanız onlara dostluk  göstermekte ve musahabet  etmekte zarar yoktur.]

Zira zaruret; haramı mubah kılar.

وَيُحَذِّرُكُمُ اللهُ نَفْسَهُ

[Ve Allah-u Tealâ bizzat kendisi sizi onlara dostluktan korkutur ve düşman olan kâfire dostluktan sizi meneder.]

وَإِلَى اللهُ الْمَصِيرُ ﴿28﴾

[Ve ancak merciiniz Allah'ın huzur-u manevisidir.]

Yani; müminler dinlerinde kardaşı oldukları müminleri terkederek düşmanları olan kâfirleri dost ittihaz etmesinler. Binaenaleyh; gerek karabet ve gerek İslâmiyetten evvel aralarında olan mahabbete binaen onları dost ve kardeş ittihaz etmekle bir mecliste hem sohbet olarak ehl-i imanın esrarını vermesinler. Onlara, dostluk dolayısıyla küfür ve nifak ve ahlâk-ı fasideleri sirayet edeceğinden ihtiraz üzere bulunmak lâzımdır. Çünkü; insanların yekdiğerine tabiatlarının sirayeti bazı emrazın sirayeti gibidir ve bilhassa küfr-ü nifak marazları derhal sirayet eder. Zira; tabiat-ı beşerin isyana meyli seri olduğundan, müminin imanının sirayetinden kâfirin küfrünün sirayeti daha süratlidir ve eğer bir kimse onlara muhabbet ve dostlukta devam ederse, Allah'ın mahabbetinden hiçbir şeye malik olmaz. Zira dostluğun sânı; dostun dostunu dost ve düşmanını düşman ittihaz etmektir. Yoksa Allah'ın düşmanı olan kâfiri dost etmek Allah'a dostluğa münafidir. Şu kadar ki, kâfirler size galebe ederler de onlardan korkunuz olursa o vakit dostluk izhar etmenizde zarar yoktur. Zira; zaruret olunca haram olan şeyler mubah olur. Amma icapsız dostluğun mazarrattan başka birşey olmayacağına binaen Allah-u Tealâ bizatihi kâfirlerin dostluğundan sizi korkutur ki, kâfire dost olup da gazaba mazhar olmayasınız. Zira; varacak yeriniz ancak huzur-u ilâhidir. Binaenaleyh; dostluğunuzu Allah-u Tealâ'nın dostlarına hasretmemiz lâzımdır ki, bu vesileyle Allah'ın rızasına nail olasınız.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müminlerden bazılarının Yahudilerle zaman-ı cahiliyede olan dostluklarını idameye onlar da dostları olan müminleri din-i İslâmdan tenfire çalışmaları ve bazılarının da Mekke müşriklerine dostluk izhar etmeleri üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ kâfirlere dost olmayı ve mahabbet etmeyi bu âyetle haram kılmıştır. Yalnız kâfirler galebe eder ve onlardan korku olursa onlara dost görünmeye ve mahabbet izhar etmeye hatta kalbi imana müsterih olarak onlara mümaşat etmeye müsaade etmiştir. Amma ihtiyaç görüldüğünde ihtiyaç miktarı onlardan yardım talep etmek caizdir.

İşte şu mesağ-ı şer'iye binaen lüzum görüldüğünde bu misilli istianeler vaki olmuş ve olmaktadır. Ve iki devlet arasında olan muahedeye riayetle yekdiğerine karşı mukabele-i bilmişle dikkat ederek muamelât-ı ticariye cereyan eder. Şu kadar ki, bir kimsenin onlardan malını ve nefsini muhafaza için müdarat caizse de, bu hal başka bir kimsenin zararını mucip olmamasıyla meşruttur. Çünkü; kendi menfaatini gayrın zararında aramak haram-ı kat'i olduğundan, müminin bu gibi şeyleri irtikâbı caiz olamaz. Binaenaleyh; kendi nefsini ve malını nasıl muhafaza ederse, diğer müminin malını ve canını dahi mümkün olduğu kadar muhafaza etmesi lâzımdır.

Şu esasa binaen düşmana yaranmak için âharin katline ve zinasına ve malını itlafa ve yalan yere şehadetle âharin hukukunu iptale ve ehl-i İslâmın esrarına kâfirleri muttali kılmaya asla müsaade-i şer'iye yoktur. Şu halde bazı esbaba mebni, kâfire dost görünmekte muztar kalınırsa gayrın hukukuna tecavüz etmemek lâzımdır. Kâfire dostluk fenalığın en nihayeti olduğuna ve bunun üzerine terettüp edecek azabın şiddetine işaret için kâfire dostluktan Vâcib Tealâ bizatihi kendisi korkuttuğunu beyan etmiştir.

Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak ehl-i iman için hiçbir zaman düşman olan kâfirleri dost ittihaz etmek caiz olmadığını ve eğer bir kimse kâfire dostluk ederse, Allah'ın dostluğundan çıkacağını beyanla Müslümanlara vesayada bulunmuş ve ehl-i iman için kâfirlerden menfaat beklemek hata olduğunu beyan etmiştir. Şu kadar ki, onlardan ehl-i İslâma zarar gelir korkusu olursa onlara dostluk izhar etmekte zarar olmadığını beyanla, bazı fayda ümidi olduğu zaman onlara mudarat etmek caiz olduğuna ve ihtiyaç görülmedikçe onları umur-u müslimînde istihdam caiz olmadığına işaret etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kâfirleri zahir ve bâtın dost ittihaz etmekten müminleri nehyettiği gibi, zahirin bâtına muvafık olması lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere:

قُلْ إِن تُخْفُواْ مَا فِي صُدُورِكُمْ أَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللهُ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿29﴾

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen müminlere de ki «Eğer siz kalplerinizde olan herşeyi saklar veya izhar ederseniz, Allah-u Tealâ onun cümlesini ve yerde ve göklerde olan herşeyi bilir ve Allah-u Tealâ herşeye kadirdir.»]

Yani; Habibim! Sen müminlere haber ver ki, onlar kâfirlere dostluğu saklar ve kalplerinde mahabbeti gizlerler veyahut alenî dostluk ederlerse, Allah-u Tealâ onların cümlesini bilir, saklamak imkânı yoktur. Değil onların kalplerinde olan şeyleri, yerde ve göklerde olan mevcudatı ve onlarda cereyan eden esrarın cümlesini bilir. Şu halde onların gizli dostlukları üzerine ceza verir. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın kudreti herşeye kâfidir.

Bu âyette ( s u d u r ) sadrın cemidir, S a d r ; kalp manâsınadır. Zira; insanın kalbi sadrında bulunduğundan mahal olan sadır zikrolunmuşsa da, o mahalde bulunan kalp murad olunmuştur. Yani; «Kalplerinizde bulunan şeyi ister saklayın ister izhar edin hepsini Allah-u Tealâ bilir» demektir.

Âyet-i celile hafî olarak kâfirlere dostluk eden kimseleri tehdid için varid olmuştur. Zira her şeyi bildiğini kullarına ilâm; hafî, celî işlenilen her günah üzerine mücazat edeceğini bildirmek olduğu cihetle herhalde kullarının ma'siyetten ihtiraz etmeleri lâzım olduğuna tenbihtir. Binaenaleyh; bir kimsenin kâfirlere zahirde dost olmadığı gibi bâtında dahi dost olmaması lâzımdır. Zira; zahirde dostluğa nasıl ceza varsa bâtında dostluğa dahi aynı ceza olacağını Cenab-ı Hak, bu âyetle beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ düşman olan kâfirlere zaruret olmadıkça dost olmak caiz olmadığını ve herşeyi bilip herşeye kadir olduğunu beyan ettiği gibi kullarını ibadete terğîb ve günahtan tenfîr etmek üzere:

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَّا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُّحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِن سُوَءٍ تَوَدُّ لَوْ أَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ أَمَدًا بَعِيدًا

buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda her nefis hayrolarak işlediği amelini gözü önünde hazırlanmış bulur, asla ziyade ve noksan olmaz ve dünyada işlediği amelini defter-i a'mâlinde mevcud olarak bulur ve kötülüğe dair işlediği amelini ve onun üzerine terettüp edecek azabı görünce ister ki, keşke o ameliyle kendi arasında uzak bir mesafe ve uzun bir müddet olsa da o seyyiâtını görmese.]

وَيُحَذِّرُكُمُ اللهُ نَفْسَهُ وَاللهُ رَؤُوفُ بِالْعِبَادِ ﴿30﴾

[Ve Allah-u Tealâ günahınız üzerine azab edeceğini beyanla azap ve gazabından sizi bizatihi korkutur. Zira; Allah-u Tealâ kullarını esirgeyicidir.] Çünkü; Allah-u Tealâ'nın azabı icab eden günahlardan kullarını nehyetmesi aynı esirgemektir. Eğer esirgememiş olsaydı günahın fenalığını ve azabı mucip olduğunu beyan etmezdi.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile insanın ameli a'râz kabilinden olup, yevm-i kıyamette bizzat ameli bulması mümkün olmadığından bu makamda «Amelini bulur» demek; «Her nefis o günde amelini defterinde yazılı bulur ve amelinin cezasını görür» demektir, yoksa «Ayn-ı amelini bulur» manâsına değildir.

Bu âyet; insanları ibadete tergîb ve günahtan tenfîr etmiştir. Zira; her nefsin hayır ve şer amelini bulacağını beyan etmek; elbette o nefsi hayra teşvik ve serden tenfîr etmektir. Günahın çirkin olduğunu te'kîd için herkesin günahla kendi arasında uzak mesafe olmasını arzu edeceğini beyan etmiştir ki, ma'siyetin hakikaten nefret olunacak birşey olduğunu beyan buyurmakla Cenab-ı Hak kullarına re'fetini izhar etmiştir.

Vâcib Tealâ'nın azabına, lûtfu mukabil olduğunu beyan için tahzirden sonra kullarına merhamet ve re'fetini beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; kulların Allah'ın gazabından korkması ve rahmetinden ümidle yaşaması lâzımdır ve kulların işledikleri günah üzerine derhal azab etmeyip tevbe ve amel-i salih tedariki için mühlet vermesi, Allah'ın kullarına re'feti cümlesindendir. Binaenaleyh; günah işleyen kimse işlediği günah üzerine nedamet eder ve Allah'tan affını isterse Allah-u Tealâ, onun tevbesini kabul ve günahını affedeceği diğer âyetlerle sabittir.

***

Vâcib Tealâ yevm-i kıyametin azabından kullarını korkutunca bazı kimselerin günahlarını Allah'a mahabbetlerinden nâşi ibadet olarak işlediklerini beyan etmeleri üzerine Allah'a muhabbetin Resûlüne muhabbetle olacağını beyan etmek üzere :

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللهُ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿31﴾

buyuruyor.

[Habibim! Sen irşad etmek istediğin kimselere de ki «Eğer siz Allah-u Tealâ'ya muhabbet ederseniz bana ittiba' edin ki, Allah-u Tealâ size muhabbet etsin ve günahlarınızı mağfiret buyursun. Zira; Allah-u Tealâ günahlarını mağfiret edip matluplarına isal etmekle merhamet eder.»]

Yani; ey Resûl-ü Mükerrem! Sen kabahatlerini ibadet addedip sana iman etmeyen kâfirlere de ki «Eğer siz Allah'a muhabbet iddianızda sadıksanız emrine ve nehyine inkıyad etmenizle beraber bana ittiba edin ki, Allah-u Tealâ size mahabbet etsin. Zira bana ittiba etmek; Allah'a muhabbet cümlesindendir. Etbâınız muhabbet-i ilâhiyeye sebep olunca, onun eseri olarak Allah-u Tealâ günahlarınızı mağfiret eder. Çünkü; Allah-u Tealâ gafur ve rahimdir.»

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile abdin Allah-u Tealâ'ya muhabbeti Allah'ı büyük bilmek ve cemi-i sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf ve cemiA nekaisten münezzeh olduğunu itikatla beraber tâatini ihtiyar ve emrine imtisal ve nehyinden içtinap ve rahmetini ümid eylemek ve gazabından korkmak ve  Resûllerine iman ve muhabbet etmektir. Allah'ın kuluna muhabbeti; kulundan razı olup işlediği ameline sevap vermek ve kusurunu affetmektir.

Beyzavi'nin beyanı veçhile aklı olan kimsenin muhabbeti her zaman Allah'a olmak lâzımdır. Çünkü; kemalât-ı hakikiyenin cümlesi Allah'ındır. Binaenaleyh; insanın kendi nefsine kemâl addettiği şeyin küllisi hatta vücudu bile Allah'tan ve Allah'ın inayeti olduğunu ve akıbet Allah'ın huzuruna rucu' edeceğini bilen bir kimsenin herhalde muhabbetini Allah-u Tealâ'ya hasretmesi icabeder. Zira; Allah'ın gayrıya mahabbet arızîdir. Ve her neye mahabbet etse bir garaz-ı hasise müstenid olduğu gibi bekası da yoktur, ancak mahabbet kalpte gizli olduğu için onun eseri olan ibadeti yerine getirmek ve emrine imtisal edip nehyinden içtinapla hâsıl olacağından, bu misilli amelleri işlemeyen kimsenin muhabbet iddiası kâziptir. Bunların cümlesinin esası ise Resûlüne ittiba ve sünnetini ihya etmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Âyetin sebeb-i nüzulü; sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Necran'dan gelen Nasara cemaatinin huzur-u Risalette «Bizim; Hz. İsa Allah'ın oğludur dediğimiz, Allah-u Tealâ'ya muhabbetimizdendir» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; Allah-u Tealâ'ya muhabbet, Resûlüne ittiba' ile olacağı ve Resûlüne ittiba etmeyince Allah'a muhabbet iddiası yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetine mahabbetin Resûlüne ittiba'la hâsıl olacağını beyandan sonra kendine ve Resûlüne itaatin vâcib olup itaatten i'raz etmenin küfür olduğunu beyan etmek üzere :

قُلْ أَطِيعُواْ اللهُ وَالرَّسُولَ فإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللهُ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ ﴿32﴾

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Muazzam! Sen irşadını murad ettiğin kimselere de ki «Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Eğer itaatten imtina' ederseniz Allah-u Tealâ i'raz etmenize ceza verir. Zira; Allah-u Tealâ kâfirlere muhabbet etmez.»]

Yani; habibim! Sana ittiba' etmeyenlere sen de ki «Siz Allah'a ve Resûlüne iman ve emirlerine imtisal ve nehiylerinden içtinab etmek suretiyle itaat edin. Zira; itaat etmeniz vâcibtir. İtaat vâcib olunca, eğer siz itaatten yüz döndürürseniz Allah'ın azabına müstehak olursunuz, Çünkü; Allah-u Tealâ kâfirleri sevmez ve efalinden razı olmaz. » Küfür; onlara mahabbet bedelinde Allah'ın gazabını ve nimet bedelinde Cehennem'in azabını celbeder.

Allah'ın cemi-i ahkâmını kullarına tebliğ eden Resûlü olduğu cihetle Resûlullalfa ümmetin itaati vâcibtir. Zira şeriati tesis etmek; ümmetin Resûle kemâl-i itaatleriyle olacağından Allah-u Tealâ Resûlüne itaati, kendine itaate müsavi kılmıştır. Resûlullah'a itaatin manâsı; sözünü dinlemek ve tasdik etmek ve emrini tutmak ve sünnetine ittiba etmek ve siret-i nebeviyesini takib etmektir. Çünkü; bu manâca itaat olmazsa şeriat tesis olunamaz. Yoksa Nasaranın itikad-ı batılları gibi Resûle itaat; Allah'a ibadet eder gibi Resûle ibadet etmek manâsına değildir. Zira; mahlûkattan ne kadar büyük farzolunsa, hiçbir kimse ma'bud olamaz. Ancak mabudun bilhak; Allah-u Tealâ'dır. Bundan evvelki âyet nazil olunca reis-i münafıkîn (Abdullah b. Übey) zuafa-yı mümininin itikadlarını ifsad etmek maksadıyla «Muhammed (S.A.) bizi Allah'a ibadet eder gibi kendine ibadete davet ve Nasara gibi bizi itikad-ı batıla sevkediyor» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü bu âyet; Resûlullah'a ittibaın, emrine imtisal etmek manâsına olduğunu beyan etmiştir. Şu halde emrine itaat ile mesleğine sülük etmekten ibadet lâzım gelmediği cihetle bu âyet, o münafıkîn ifsad için ortaya atmış olduğu şüpheyi izale etmiştir ki, itaatle emir; ibadetle emir değildir.

Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resûle itaatten i'raz etmek küfür olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; gazab-ı ilâhiye istihkaklarına sebep; küfürdür ve bu hükmün kâfirlerin cümlesine şâmil olduğuna işaret için zamîr mevziinde ism-i zahir olarak (كَافِرِين) lâfzı varid olmuştur.

Çünkü; «Eğer itaattan i'raz ederseniz Allah-u Tealâ sevmez» demek «Siz kâfir olursunuz. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ size muhabbet etmez» demektir. Yani i'raz; risaletini tasdikten i'raz olduğuna binaen küfür olmuştur. Amma risaletini tasdik edip de tenbellik ederek sünnetini ihya etmemek suretiyle adem-i itaatten küfür lâzım gelmez.

***

Vâcib Tealâ ümmetin rusül-ü kirama itaatleri vâcib olduğunu beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın ind-i ulûhiyette kadirlerinin pek büyük ve beşer içinde itaatleri vâcib bir sınıf-ı mümtaz olduklarını beyan etmek üzere:

إِنَّ اللهُ اصْطَفَى آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ ﴿33﴾ ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِن بَعْضٍ وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿34﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ ebülbeşer olan Âdem ve şeyh-ül mürselîn olan Nuh (A.S.)'ı ve âl-i İbrahim olan İsmail ve İshak ve âl-i İmran olan Musa ve Harun ve İsa (A.S.)'ı ve İsa'nın validesini kendi zamanları âlemleri üzerine ihtiyar ve her birerlerini mucizeleriyle i'zaz ve sair beşer üzerine tafdîl etti. Onlardan bazıları bazılarının zürriyetleri ve nesilleridir. Allah-u Tealâ herbirinin münacatını bilir ve işitir.]

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Âdem'i hilâfet ve niyabete lâyık gördü ve fazilet davasında olan meleklere emredip Âdem'e secde etmeleriyle faziletini izhar etti ve sair mahlukat üzerine mükerrem kıldı.

Nuh (S.A.)'ın duasıyla yeryüzünde olan bilumum âsileri suya gark eyleyerek Hz. Nuh'u ve etbamı gark olmaktan halâsetti ve bütün düşmanlarının şerrinden kurtardı.

İbrahim (A.S.)'ın ehl-i beytini imamet ve hilâfetiyle müşerref kıldı ve Hz. İbrahim'e yevm-i kıyamete kadar mukteda bih olmak mansıb-ı cehlinin zürriyetinden başkasına geçmemesine dua ettirdi ve duasını kabuletti. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.)'dan sonra gelen enbiya-yı izam hazaratı hep onun neslinden gelmiştir. Ve Âl-i İmran'dan her birerlerini âharlerinden mümtaz kıldı. Ve bilhassa Isa (A.S.)'ı gözsüzün gözünü iade ve mevtayı ihya etmek gibi harikulade ef'ali yedinde halk etmekle muhtar kıldı ve zamanında en hazık tabipler müdafaadan âciz kalarak mu'cize olduğunu i'tirafa mecbur oldular. Binaenaleyh; İsa (A.S.) da nubûvvet davasını bu suretle ispat etti. İşte burada isimleri zikrolunan zevat-ı kiramdan her birerlerini birçok mezaya-yı âliye ve menakıb-i celileyle sair nâstan müşerref kıldı ve ümmetlerinin de bunlara itaatleri vâcib oldu.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mahlukat; iki kısımdır ki, biri mükellef diğeri gayr-ı mükelleftir. Mükellef olan gayr-ı mükellef üzerine efdal olduğunda şüphe yoktur. Mükellef olan kısım dört olup bunlar da ins, cin, melek, şeytandır. İns, cinden ve cin, şeytandan efdaldir. Çünkü; şeytan tamamen kâfirdir. Cinnin müminleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin küllisi mümin ve mutidir. İnsanların mı veya meleklerin mi efdal olduğunda ihtilâf varsa da ehl-i sünnet indinde rusül-ü beşer, rusül-ü melekten ve avam-ı beşer, avam-ı melekten efdaldir. Çünkü; Cenab-ı Hak meleklerin Hz. Âdemle secde etmeleriyle emrettiği gibi bu âyette dahi enbiya-yı kiramdan isimleri zikrolunanların âlem üzere efdal olduklarını beyan buyurmuştur ki, âlem içinde melekler de dahildir. Binaenaleyh bu âyet; beşerin melekten efdal olduğuna delâlet eder.

Rusül-ü kiramın evsaf-ı zemimeden safi ve ahlâk-ı hamideyle müzeyyen olduklarına işaret için saffete ve taharete delâlet eden (اصْطَفَى) kelimesi varid olmuştur.

Bu âyet; enbiyanın kuvay-ı cismaniye ve ruhaniyelerinde sair nâstan kavi ve şeci' olduklarına delâlet eder. Zira; Allah'ın sair nâs içinden onları ihtiyar etmesi her cihetle onların sair nastan mümtaz olmalarını icabeder. Çünkü; ruh cihetinden tebliğ edecekleri kimselerden çok yüksek olmasalar, onları irşad ve terbiye etmek mümkün olamayacağı gibi bedenen kavi ve celâdetli olmasalar birçok hücuma karşı duramazlar. Şu halde nebi olan zat; herhalde ruhan ve cismen sairlerden yüksek olmak lâzımdır ki, emr-i tebliğ lâyıkıyla ifa olunabilsin.

Hâzin, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile İmran isminde iki ihtimal vardır: Birinci ihtimal; (İmran b. Yashur) dur. Buna nazaran Âl-i İmrân'la murad; Musa ve Harun (A.S.) olmak lâzımdır. Zira; (Yashur oğlu İmran) Musa ve Harun (A.S.)'ın pederleridir. İkinci ihtimal; İsa (A.S.)'tn validesi tarafından dedesidir ki (İmran b. Mâsân)'dır. Buna nazaran Âl-i İmrân'la murad; Hz. İsa ve validesidir. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene kadar geçtiği mervidir. Fakat bundan sonra gelecek âyette İmrân'la murad; (İmran b. Mâsân) olduğuna nazaran bu âyette dahi İmrân'la muradın İmran b. Mâsân olması ihtimali racihtir.

***

Vâcib Tealâ Âl-i İmrân'ı ihtiyar ettiğini beyan buyurduğu gibi Âl-i İmrân’ın bazı menakıbını beyan etmek üzere :

إ إِذْ قَالَتِ امْرَأَةُ عِمْرَانَ رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴿35﴾

buyuruyor.

[Zikr et habibim! Şol zamanı ki, o zamanda İmran’ın haremi tazarru etti ve dedi ki «Ey Rabbim! Karnımda olan çocuğu dünya umurunun küllisinden âzadh ve hâlis olarak senin ibadetine nezrettim. Ve Beyt-i Şerife hizmetten başka bir şeyle meşgul etmemek üzere ibadetine tayin ettim. Ya Rabbi! Bu nezrimi kabul et. Zira; sen kulların dua ve nezirlerini işitir ve niyetlerini bilirsin» demekle istirhamda bulundu.]

Bu âyette İmranla murad; İmran b. Mâsân'dır ki Hz. Meryem'in pederidir. O zamanda (Beni Mâsân) Beni İsrail'in gerek umur-u saltanat ve gerek umur-u din cihetinden reisleriydi. I m r e e t – i İ m r a n  la murad; Hz. Meryem'in validesi (Hanne) dir. O zamanda oğlan evlâdı arzu eden kimsenin Beyt-i Mukaddes'e hizmet için nezretmesi âdet olduğundan Hanne, hamil olunca karnında olan çocuğu âyette beyan olunduğu veçhile Beyt-i Mukaddes'e nezretti. Kocası İmran «Oğlan olacağını bilmeden nasıl nezrettin, kız olursa nezrini nasıl ifa edeceksin?» demekle itâbetti ve çocuk dünyaya gelmeden (İmran) vefat eyledi. (Hanne), nezrinin kabulünü Cenab-ı Hak'tan beklerken hamli, ümidinin hilâfında zuhur edip Meryem dünyaya geldi.

***

Vâcib Tealâ (Hanne)'nin erkek evlât doğuracağını ümid ederken kız zuhur etmesi üzerine teessüfünü izharla söylediği sözlerini hikâye etmek üzere:

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنثَى وَاللهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ

buyuruyor.

[Vakta ki (Hanne) hamlini vaz'edip çocuğun kız olduğunu görünce, kemâl-i ye'isle dedi ki «Ey Rabbim! Benim niyetim hâlis ve nezrim kati olduğu halde nezrimi kabul etmedin. Zira; ben nezrettiğim çocuğu kız olarak doğurdum.» demekle esefini izhar etti.] Halbuki Allah-u Tealâ onun doğurduğu çocuğun kız olacağını bilirdi. Binaenaleyh; günlerce ağlamanın ve ye'sü matemin lüzumu  yoktu.

وَلَيْسَ الذَّكَرُكَالأُنثَى

[Oğlan kız gibi olmadı.] Zira; oğlan Beyt-i Mukaddes'in hizmetine yarar ve kız ise yaramazdı. Çünkü; kız hayzı sebebiyle Beyt'in hizmetinde aleddevam bulunamayacağı gibi namahremdi. Binaenaleyh; ecnebi kimselerle de içtima' edemezdi ve kadın olduğu için zayıf, korkak ve bîçareydi.

وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وِإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ﴿36﴾

[(Hanne) sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki «Ben çocuğun adını Meryem koydum. İsmi müsemmasına mutabık olsun Ve Ya Rabbi! Ben onu ve zürriyetini matrud olan Şeytan'ın şerrinden muhafaza hususunda senin himayene iltica eder ve inayetinden mahfuz olmalarını beklerim.»] demekle hasretini izhar ederek münacaatta bulundu ve herşeyi Cenab-ı Hakkın kudretine havale etti.

(Hanne) bu sözlerinin cümlesini makam-ı i'tizarda serdetti. Çünkü; nezrinde «Oğlan olursa nezrettim» gibi bir şart dermeyan etmeyip mutlak zikrettiğinden, kız olunca nezri mutlak yaptığını hata addederek i'tizara lüzum görmüştü. Yoksa bu sözleri Vâcib Tealâ'ya bildirmek için söylememiştir. Çünkü; Allah-u Tealâ'ya ilâma hacet yoktur. (Hanne)'nin mutlak olarak nezretmesi hizmete yarar oğlan olmasını talebe bir vesileydi. Fakat irade-i ilâhiyeye muhalif talepte fayda yoktur.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile (Hanne)'nin bu nezrine sebep; çocuk getirmemiş ve getirmek zamanı geçmiş olduğu halde bir ağaç altında otururken, bir kuş yavrusunu besler görünce hulûs-u niyetle Rabbisinden bir çocuk ister. Duası kabul olunup Meryem'e hâmil olunca. Cenab-ı Hakka şükrolmak üzere ferahından bu nezrini yapar, fakat kız dünyaya gelince izhar-ı esefle itizar eder. Çünkü; onların şeriatlarında oğlanı nezretmek caiz olup kızı nezretmek caiz olmadığından i'tizara lüzum görmüştü.

M e r y e m ; Beni İsrail lisanında ibadet ve hizmet edici manâsınadır. Âfat-ı din ve âfat-ı dünyadan mahfuz olmasına tefa'ül için adını Meryem koymuştu. Gerçi evlâdın adını koymak babaya aitse de, yukarıda beyan olunduğu veçhile Meryem dünyaya gelmeden pederi vefat ettiğinden ismini koymak vazifesi validesine intikal etmişti. Binaenaleyh; validesi vazifesini ifa ettiğini beyan etmiştir.

Tefe'ul için Meryem ismini vermesi; tefe'ul için evlâda güzel isim koymak mendub olduğuna delâlet eder.   Bu âyette erkeğin kadından efdal olduğunu beyan için (وَلَيْسَ الذَّكَرُكَالأُنثَى) varid olmuştur. Yani; «Erkek kadın gibi değil» demektir. Çünkü; erkek ibadette devam eder, kadınların ibadete mani birçok halleri bulunduğundan devam üzere ibadet edemezler. Binaenaleyh; Beyt'e hizmet de böyledir. Bundan başka erkeklerin sabrettiği şeylere kadınlar sabredemez ve harbü darba kadir olamazlar ve aklü kiyasette erkeğe yetişemezler. Gerçi aklü kiyasette kadınlarda da nadiren erkek ayarında fetanetlileri olursa da nadire hüküm taalluk etmez. Çünkü itibar; ekseredir.

***

Vâcib Tealâ Meryem'in validesinin duasının kabul olunduğunu beyan etmek üzere :

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَأَنبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّا

buyuruyor.

[(Hanne) nezrinin kabulünü istirham etmesi üzerine Rabbisi oğlan bedelinde nezrine kızı kabul-u hasenle kabuletti ve Meryem'i güzel bitirmekle bitirdi.] Yani; güzel büyüdü ve neşv-ü nema buldu ve Hz. İsa gibi bir oğlan getirdi ve âlem yüzünden menfaat gördü. [Ve Meryem'in umurunu Zekeriyâ (A.S.) tekeffül etti.]

كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِندَهَا رِزْقاً قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِندِ اللهُ إنَّ اللهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ ﴿37﴾

[Zekeriyâ (A.S.) her ne zaman yiyeceğini ve içeceğini tesviye etmek için Meryem üzerine bulunduğu hücreye giderse Meryem'in yanında birçok rızıklar bulurdu. Kendinin getirmediği taamları ve meyvaları görünce taaccüp etti ve dedi ki «Ya Meryem! Bu rızıklar sana nereden  geldi?» Meryem de bu suale cevapta «Allah-u Tealâ tarafından geldi. Zira; Allah-u Tealâ istediği kulunu hesapsız merzuk eder.» dedi.]

***

Vâcib Tealâ'nın M e r y e m ' i  g ü z e l  k a b u l   i l e  k a b u l  etmesiyle murad; Meryem'i ve oğlunu Şeytan'ın şerrinden muhafaza etmesi ve başkalarının nezri mescidde hizmete yaradıktan sonra kabul olunduğu halde Meryem'in hal-i sahavetinde kadın olarak oğlan bedelinde kabul olunmasıdır. Binaenaleyh; Zekeriyâ (A.S.) Meryem'i taht-ı tekeffülüne aldı ve Beyt-i Şerif içinde bir hücreye koydu ve güzel terbiye ederek büyüttü.

Fahr-i Razi, Kâzi, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile (Meryem) dünyaya gelince validesi (Hanne) onu bir libasa sararak Mescid-i Haram'da ibadet ve dersle meşgul olan ulemaya teslim edince, onlar Meryem'in sahavetine bakmadılar. Çünkü; reislerinin kerimesi olduğu cihetle derhal kemâl-i şevkle kabul ettiler. Zekeriyâ (A.S.) Meryem'in teyzesinin zevci olduğundan «Benim karabetim var, umur ve hususuna ben elyakım» demişse de diğerleri razı olmayarak kur'aya karar verdiler ve Sûre-i Meryem'de mufassalan beyan olunduğu veçhile kur'a neticesinde Meryem yine Zekeriyâ'ya isabet etti. Binaenaleyh; Zekeriyâ (A.S.)'a tevdi' edildi ve Zekeriyâ (A.S.) da Meryem'in mesalihini tesviyeyi tekeffül etti.

Âyette zikrolunan  m i h r a p l a  murad; Meryem'in beytûtetine tahsis olunan hücredir ki, muhkem kilitle kilitli bir ibadethanedir. (Meryem) sütten ayrılıp kendi oturup kalkar bir hale geldikten sonra o hücrede ikâmete başlamıştır. Kış günlerinde yaz ve yaz günlerinde kış meyvelerini Meryem'in yanında görünce Zekeriyâ (A.S.) onların nereden geldiğini sordu ve Meryem de cevap verdi.

İşte bu âyet-i celile; evliya-yı kiramdan harikuladenin keramet olarak zuhuruna delâlet eder. Zira; Hz. Meryem'in yanında bu taamların bulunması harikulade olmakla keramet kabilindendir. Çünkü; Meryem nebi olmadığından bu hâlâta mu'cize denilemez, ancak keramet denir. Allah-u Tealâ'ya ibadetle takarrubeden sevgili kulları yedinde bu gibi kerametlerin vukuu inkâr olunur birşey değildir. Çünkü; vukuu çoktur.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, Meryem'in validesi (Hanne)'nin nezrini kız olduğu halde kabul edip güzel neşvü nema verdiği ve Zekeriyâ'nın Meryem'in mesalihini tesviyeyi tekeffül ettiği ve her ne zaman Zekeriyâ (A.S.) hücresine girerse türlü türlü rızıklar bulup Meryem'e onların nereden geldiğini sorduğu, Meryem'in de taraf-ı ilâhiden geldiğini beyanla cevap verdiği gibi Cenab-ı Hakkın dilediği kulunu hesapsız merzuk edeceğini dahi beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Hz. Meryem'in indinde zuhur eden harikuladeye Zekeriyâ (A.S.)'ın muttali olduğunu beyan ettiği gibi Meryem'de zuhur eden hârikaya bakarak vakti geçmişse de harikulade olarak hareminden çocuk doğmasını Rabbisinden istediğini beyan etmek üzere:

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء ﴿38﴾

buyuruyor.

[O mekânda Zekeriyâ (A.S.) Rabbi&ine dua etti ve dedi ki «Ey benim Rabbim!» Kendi indinden bana bir zürriyet ver ki o zurriyet fena olan şeylerin cümlesinden temiz olsun. Zira; duayı işitirsin ve dua edenlerin istediklerini verirsin» demekle Rabbisine tazarru' etti.]

Yani; Zekeriyâ (A.S.) her zaman acayib-i ilâhiyeyi tefekkürle meşgul olduğu halde Meryem indinde harikayı görüp Meryem'in söylediği hakimane sözleri dinleyince kendi makamına bir halife halk olunmasını istirham etmek üzere hemen o saat ve o mekânda enva-ı nimetleriyle kullarını terbiye ve taltif eden Rabbisine duaya başladı ve merhametine iltica etti ve dedi ki «Ey benim Rabbim! İmran’ın haremine Meryem'i verdiğin gibi bana da ind-i ulûhiyetinden temiz ve cemii nevakıs-ı beşeriyeden pak ve nezih ve senin rızana muvafık bir velet ihsanet. Zira; sen dua edenlerin dualarını işitir ve istediklerini lûtfedersin.» demekle istirhamda bulundu.

Zekeriyâ (A.S.)'ın Meryem indinde gördüğü harikalardan imrenerek veled istemesinden; ondan evvel haşa Allah'ın kudretinde tereddüd üzere bulunması lâzım gelmez. Zira; kudret-i ilâhiyeyi tamamiyle müdrikti. Ve kuru ağaçtan yaş meyvanın ve her türlü amelden kalmış şeyh-i faniden taze çocuğun halk olunacağını bilirdi. Lâkin «Allah-u Tealâ birşeyi murad edince esbabını hazırlar.» fahvasınca Hz. Zekeriyâ için bir veledin halk olunacağı zaman geldiğinden Meryem'den görmüş olduğu harikalar duasına vesile oldu ve Cenab-ı Hak da ilham etti. Binaenaleyh; bir veled-i salih istedi.

 Halbuki çocuğun husulüne sebeb-i zahiri olan kuvvetin gerek kendisinde ve gerek hareminde olmadığından duasında kendi indinden yani esbaptan mücerret harikulade olarak hibe et demiş ve duasına şunu da ilâve etmiştir: «Sen dua edenlerin duasını işitir ve kabul eder ve me'mul ettikleri şeyi verir me'yus etmezsin.» Binaenaleyh; insanın esbaba tevessülle beraber her zaman Cenab-ı Hakka dua etmekten geri durmaması lâzımdır. Şu halde istediği şeyin husulünde yüzde bir ümidi olmasa bile duadan hali kalmamalıdır.

***

Vâcib Tealâ Zekeriyâ (A.S.)’ın duasını beyandan sonra melekler vasıtasıyla duasının kabulüyle oğlu Yahya'nın vücut bulacağını tebşir ettiğini beyan etmek üzere:

فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللهُ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللهُ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Zekeriyâ (A.S.) mihrapta ayak üzerinde namaz kılar olduğu halde melekler çağırdılar ve dediler ki: «Allah-u Tealâ muhakkak Yahya isminde bir oğlanla seni tebşir ediyor ki oğlun Yahya Allah-u Tealâ'nın bir kelimesiyle halk olunacak ve İsa'yı tasdik edecek ve zamanının büyüğü olacak ve nefsin arzusundan kendini muhafaza edecek ve nubûvvetle muttasıf salihler zümresinden olarak sana ihsan olunacak» demekle Zekeriyâ (A.S.)'ı mesrur ettiler.]

Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Zekeriyâ'ya nida eden melek Cibril-i Emin'dir. Cibril-i Emin; meleklerin reisi olduğu cihetle şanına ta'zîm için Vahid-i Muazzam'dan cemi siygasıyla tâbir olunmuştur. Yahut Cibril'in maiyetinde bazı melekler de vardı. Zekeriyâ (A.S.) o zamanda ulema ve enbiyanın reisi ve Beyt-i Mukaddes'in nezareti kendilerine mevdu ashab-ı itibardan olup Beni İsrail'in müdebbir-i umuru ve muslih-i ahvali olmakla namazdayken bu nidanın zuhuruna ayet delâlet eder. İnsanın matlubunu namazla talep ve te'yid etmesi mendup ve namazda duanın kabulü ve ihtiyacın kazası mevcut olduğuna bu âyetin delâlet ettiği Tefsir-i Medârik'in cümle-i beyanatındandır. Yahya (A.S.)'ın kalbi iman ve sair azası ibadetle dolu olduğundan ismine Yahya denilmiştir.

 y e t t e  k e l i m e y l e  m u r a d ; İsa (A.S.)dır. Zira; pedersiz (كن) kelimesiyle meydana geldiğinden Hz. İsa'ya kelime denmiştir ki halkı hakayıka irşad edip kelâm-ı ilâhiyle ihtida ettikleri gibi Hz. İsa\ile dahi ihtida ettiklerinden kelime denmeye şayandır.

Hz. Yahya'nın zühd-ü takvada ve ibadette ve ilm ü hilimde ve bütün umur-u diyanette zamanının büyüğü olacağından Cenab-ı Hak seyyid olduğunu beyan buyurmuştur. Kuvvet ve kudretiyle beraber nisvana takarrup gibi şehevat-ı nefsaniyeden hiçbir şey arzu etmediğinden h a s u r olduğu beyan olunmuştur. Çünkü hasur; nefsini günahlardan şiddetle meneden iffet-i kâmile sahibine denir. Binaenaleyh; Yahya (A.S.)’ın son derecede iffet sahibi olduğuna âyet delâlet eder. Hatta Beyzâvi'nin beyanına nazaran hal-i sahavetinde çocuklar oyuna davet ettiklerinde «Oyun için mi halk olundum?» buyurduğu mervidir. Evet! Çocuklar oyun oynar ve oynamak haklarıdır. Lâkin yaratılışında olan taharet ve saffetine binaen faydasız şeylerle iştigalden Cenab-ı Hakkın muhafaza etmesi baîd birşey değildir. Binaenaleyh; Yahya (A.S.) ın sahavetinde bu gibi sözü söylemesi garip birşey addolunamaz.

Hulâsa; Zekeriyâ (A.S.)’ın duasının kabulüyle bir oğlan halk olunacağını beyanla kendi mihrapta namaz kılarken meleklerin tebşir ettikleri ve oğlunun ismi Yahya olacağı ve Hz. İsa'yı tasdik ve zamanın ulusu olup bütün müştehiyattan nefsini muhafaza edeceği ve nubûvvetle muttasıf salihler zümresinden olacağı ve bunların cümlesiyle Hz. Zekeriyâ'nın tebşir olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Zekeriyâ (A.S.)'ın bir erkek oğlanla tebşir olununca söylediği sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ أَنَّىَ يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَأَتِي عَاقِرٌ قَالَ كَذَلِكَ اللهُ يَفْعَلُ مَا يَشَاء ﴿40﴾

buyuruyor.

[Melekler Yahya (A.S.)’ın doğacağını pederine haber verince Zekeriyâ (A.S.) «Ey Rabbim! Benim için bir oğlan nasıl olur? Benim sinnim şeyhuhete vasıl olup haremim çocuk getirmez olduğu halde oğlan nasıl olup doğar?» dedi. Vahy-i ilâhi olarak Cibril-i Emin «İşte böylece Allah-u Tealâ dilediğini işler» demekle cevap verdi.]

Yani; Zekeriyâ (A.S.)'a melekler tarafından bir oğlu olacağını haber verince esbab-ı zahiriyenin mevcut olmadığını nazar-ı itibare alarak kemal-i taaccüp ve sürurla «Ben bir şeyh-i faniyim. Sinnim kemaline vasıl olduğu halde benim için oğlan nasıl olur? Esasen haremim de doğurmaz bir sinne baliğ olmuştur» deyince melek tarafından «Böylece esbab-ı zahiriye olmadığı halde Allah-u Tealâ istediğini işler» demekle cevap verilmiştir.

Zekeriyâ (A.S.)’ın bu taaccübü Allah'ın kudretinden şekkettiğinden değildir. Ancak çocuğun halk olunacağının keyfiyetini sualdir. Yani; «Ya Rabbi! Ben ve haremim ihtiyar olduğumuz halde mi bize bir velet ihsan edeceksin, yoksa âdet veçh üzere çocuk doğmak için bizi genç bir hale mi ifrağ edeceksin?» demektir. Çünkü vakti geçip çocuktan me'yus olduğu halde böyle bir nimetin zuhurunu gayet büyük addederek sürurundan taaccüb etmiş ve talep ettiği matlubunun vaad olunduğunu işitince kemal-i neşatından va'd-i ilâhiyi bir daha işitmek üzere sualini tekrar eylemiştir. Çünkü; insanların çok sevdiği şeyi tekrar zikirle telezzüz etmeleri âdetleridir.

Zekeriyâ (A.S.)'a çocuk tebşir olunduğu zaman kendinin yüzyirmi ve hareminin doksandokuz yaşında bulundukları Fahr-i Razi ve Hâzin'in cümlei beyanatındandır.

 k ı r ; asía çocuk getirmeyen kimsedir. Yahya (A.S.)'dan evvel validesi çocuk getirmediğinden Zekeriyâ (A.S.) hareminin âkır olduğunu zikretmiştir.

***

Vâcib Tealâ, Zekeriyâ (A.S.) oğlu olacağını anlayınca hamlin alâmetini istediğini beyan etmek üzere:

قَالَ رَبِّ اجْعَل لِّيَ آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ إِلاَّ رَمْزًا وَاذْكُر رَّبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإِبْكَارِ ﴿41﴾

buyuruyor.

[Zekeriyâ (A.S.) «Yarabbi! Haremimin "hamline benim için bir alâmet halk et ki o alâmetle ben hamli bileyim» dedi. Allah-u Tealâ «Hamlin vücuduna alâmet sen nasa lisanınla üç gün söylemez ancak işaretle söylersin ve Rabbini çok zikret, akşam ve sabah nekaisden tenzih et» demekle alâmeti beyan buyurdu.]

Yani; Zekeriyâ (A.S.)'a bir oğlan doğacağı tebşir olunup tevellüdün keyfiyetini tetkikten sonra çocuğun halk olunmasında sür'at arzu ettiğini izhar ederek tekrar istirhama başladı ve «Ey Rabbim! Haremimin çocuk doğuracağına bana kanaat hasıl oldu. Zira; vaad ettin, vaadında ise hulfolmaz, elbette benim için bir oğlan olacak. Lâkin o oğlana haremimin hâmile olduğuna benim için bir alâmet halk et ki o alâmetle ben hamli bileyim ve nimetini şükürle istikbal edeyim ve gözetmek meşakkatinden kurtulayım» demekle Cenab-ı Hakka tazarru' etti. Allah-u Tealâ Hazreti Zekeriyâ'nın şu duasını kabul ederek «Hareminin hamil olduğuna alâmet; lisanınla nasa üç gün söylemeyip ancak işaretle söylemektir» demekle hamlin vücuduna alâmeti beyan buyurdu ve zikir ve teşbihle de emretti.

İnsan’ın hilkatine maye-i asliyye olan nutfenin rahm-i mâdere düşünce, çocuk istidadı bilinemediğinden, Zekeriyâ (A.S.) kemâl-i şevk ve süruruna binaen hamlin vücuduna alâmet istemiştir. Ve bu nimetin şükrünü lâyıkıyla eda edip umur-u dünya'ya karıştırmamak için üç gün nasla konuşmaya kadir olamayacağını beyan, akşam ve sabah zikir ve teşbihle meşgul olmasını emretmiştir.

Azası tam olduğu halde nasla tekellüme kadir olamayıp ancak işaretle konuşması, zikir ve teşbihine halel gelmemesi Zekeriyâ (A.S.)'ın mu'cizesidir. Çünkü; söyliyememesi rahimde çocuğun vücuduna alâmet olacak denildi ve denildiği gibi söylemedi ve çocuk da oldu. İşte bu hal; mucizeden başka bir şey değildir. Şu halde üç gün söze muktedir olamaması; hem maksûd olan hamlin vücuduna hem de nimetin şükrünü edaya vesile olmuştur.

Şu tafsilât; üç gün Zekeriyya (A.S.)’ın tekellüme muktedir olamadığı surettedir. Amma Fahri Razi'nin beyanı veçhile tekellümden âciz olmadığından nasla konuşmak ihtiyacını ancak işaretle anlatmakla emrolundu ki bundan da maksat; zikir ve teşbihle meşgul olsun ve huzur ve ihlâsına halel gelmesin. Çünkü; nasla ihtılât ve konuşmak huzura mâni olduğu gibi zikir ve teşbihe dahi mânidir. İşte Zekeriyya (A.S.)'a vaad olunan çocuk büyük bir nimet olup o nimetin şükrünü edâ ise teşbih ve tehlil ve çokça zikirle olacağına binaen Cenab-ı Hak üç gün könuşmamasıyla beraber zikir ve tesbihe devam etmesiyle emretmiştir.

R e m z ile murat; bir şeye azadan birisiyle işaret etmektir. Zekeriyya (A.S.)'a söylemeyip işaretle ihtiyacını defetmesi emrolundu ki bütün zamanını zikirle geçirsin. Gece ve gündüz zikir ve teşbihle meşgul olacağına işaret için geceye ve gündüze delâlet eden aşiy ve ipkâr zikrolunmuştur. Şu halde bir nimete nail olan kimsenin o nimeti zikrullahla, teşbih ve tehlille karşılaması lâzım olup bu vesileyle nimetin şükrünü eda etmiş olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Zira; Zekeriyya (A.S.)'ın duasının kabulünü, teşbih ve tehlille me'mur olduğunu ve bunlarla nimetin şükrünü edâ ettiğini Kur'ânda bize beyan etmesi, bizim de aynı mesleği takip etmemiz lâzım olduğuna tenbihtir.

Hulâsa; Zekeriyya (A.S.)’ın duasını kabul edip bir oğlan ihsan edeceğini Cenab-ı Hak vaad edince Hazreti Zekeriyyanın hamle bir alâmet istediği ve nasa üç gün lisaniyle söz söylemeyip, meramını işaretle anlatması hareminin hamline alâmet olması ve o zamanda verilen nimetin şükrünü lâyıkıyla eda etmek için çok zikir, gece-gündüz Cenab-ı Hakkı takdis etmekle memur olduğu ve her nimete nail olan kimsenin nimeti şükürle karşılaması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Meryem'in Hz. Zekeriyya'nın tekeffülündeyken Meryem'de gördüğü harikalar üzerine bir çocuk isteyip o çocuk vücut bulacağını vaadla mübeşşer olduğunu beyan ettiği gibi Meryem hakkında varid olan emirleri beyan etmek üzere :

وَإِذْ قَالَتِ الْمَلاَئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللهُ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ ﴿42﴾ يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ ﴿43﴾

buyuruyor.

[Zikr et habibim! Şol zamanı ki, o zamanda melekler Meryem'e hitaben «Ya Meryem! Allah-u Tealâ seni Beytine hizmet için ihtiyar etti ve kadınlara arız olan fena şeylerden seni tabire kıldı. Ve bu iki haslet sebebiyle seni âlemlerin nisvanı üzere tafdîl ve ihtiyar etti. » Ey Meryem! «Rabbine dua et ve alnını toprağa koy ve secdeye kapan; rükû edenlerle rükû et» dediler ve Meryem'i tebşirle beraber vazife-i ubudiyeti ta'lim ettiler.]

Meryem (R.A.)'ya §u tebşirle nida eden Cibril-i Emin ve maiyetinde bulunan melekler olduğu mervidir. Meryem hakkında meleklerin nidaları, sair zuhur eden harikuladeler gibi keramât kabilinden olup bunların cümlesi de Hz. İsa'nın nubûvvetine mukaddimedir. Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Meryem'i ihtiyar ettiğini iki defa beyan buyurmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak Beyt-i Mukaddes'in hizmetine nisvandan menzûre kabul etmediği halde Meryem'i kabul etmek ve harikulade olarak Meryem'in beytutet ettiği hücresine rızkını göndermek ve pedersiz oğlu İsa (A.S.)'ı ihsan etmek ve meleklerin sözlerini işittirmek ve doğru yola hidayette kılmak ve birtakım keramâtla sair kadınlardan mümtaz eylemek ve Hz. İsa tıfıl olduğu halde söz söylemeye kudret vermekle yahûdîlerin iftiralarından beri olduğuna şehadet ettirmek, kendini ve oğlunu âleme alâmet kılmak ve kadınların müptelâ oldukları hayız ve nifas gibi şeylerden tathir etmek ve mertebe-i velayetle taltif eylemek istifanın en yüksek tabakasıdır.

Şu halde âyette zikrolunan birinci ı s t ı f â ; bidayet-i halindeki ıstıfâ ve ikinci ıstıfâ da nihayet halindeki istifadır. Binaenaleyh; nazm-ı Kur'ân'da tekrar yoktur. Zira; istifaların manâları başka başkadır.

Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın küfür gibi bir cinayetten ve sair günahlardan ve erkeklerin temasından ve sair ef'al-i kabiha ve ahlâk-ı zemîmeden tathîr edeceğine işaret için tathîr ettiğini sarahaten zikretmiştir.

A l e m le murad; kendi zamanının âlemi olduğuna nazaran Hz. Meryem'in Hz. Hatice ve Fâtıma (R. Anhüma)'dan efdal olması lâzım gelmez. Amma âlemle murad; mutlaka âlem olduğuna nazaran Hz. Meryem'in bilcümle nisvandan efdal olmasına bu âyet delâlet eder. Ve esah olan da bu olmalıdır. Zira; mutlak olarak zikrolunan âlemi bir zamanla takyid etmek zahirin hilafıdır.

Vâcib Tealâ'nın Meryem'e atıyesi sairlerinden ziyade olduğundan bu nimetlerin şükrünü edaya sür'at etmesini emretmiştir ki evvelâ; ihlâsla dua eylemek ve saniyen abd için ubudiyet vazifesini izhar etmekte en ziyade alâmet olan secdeyi eda etmek ve cemaatle namaz kılmasına işaret için rükû edenlerle rükû etmekle emir varid olmuştur. Secde namazdan kinaye olduğu cihetle secdeyle emir yalnız namaz kılmasıyla emir ve rükû ile emir de cemaatle namaz kılmasıyla emrolunduğundan her iki suretle namazının cevazına işaret olunmuştur.

Hz. Meryem'in ism-i sarihi evvelce zikrolunduğu halde tekrar zikrolunması Meryem'in şanını î'lâ ve hikâye olunan mesaile itina etmek ve bundan evvel beyan olunan mesaille bu meselenin yek diğerinden ayrı ayrı olduğuna işaret için ismi tekrar tasrih olunduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü bundan evvel Meryem hakkında zikrolunan ahkâm; Hz. Meryem'in hal-i sahavetinde terbiye-i cismanisini tekeffül eden Zekeriyâ (A.S.) gibi bazı akrabasının faziletlerini beyana mütealliktir. Amma bu âyette beyan olunan ahkâm; hal-i buluğunda vaki olan tekâlif-i ilâhiyeyle terbiye-i ruhanisine mütealliktir. Terbiye-i ruhaniye, terbiye-i cismaniyeden ayrı olduğu gibi ruhaniyetin cismaniyetten daha yüksek olduğuna işaret için bu âyette bu'd-ü meratibe mevzu olan edat-ı nida ile ismi (Ya Meryem) unvanıyla zikrolunmuştur.

Hz. Meryem nebi olmadığı cihetle meleklerin bu mükâlemeleri Meryem'e ilham tarikiyle veyahut meleklerin beşer suretine temessül etmeleriyle vaki olmuştur. Bu tekellüm Hz. İsa'yı tebşirden evvel olduğu cihetle Hz. İsa'dan evvel validesinin ibadet üzere musir olduğuna ve bilkülliye mâsivadan kat'-ı alâka ederek sıfât-ı behîmiyeden tamamiyle tecerrüd ettiğine ve ruh-u akdesin feyezanına müstaid olduğuna ve velayet mertebesini ihraz eylediğine delâlet eder ve şu evsaf-ı âliyeyi Hz. Meryem nefsinde cem'ettiğinden Cenab-ı Hak kendisini saadet-i dünyaya ve saadet-i âhirete nail kılmıştır.

Hulâsa; Hz. Meryem'i Cenab-ı Hakkın ihtiyar ettiğini ve fena şeylerden tathir edip zamanında âlemin nisvan üzerine tafdil eylediğini beyanla meleklerin tebşir ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek için dua ve ibadet ve secde etmesini ve cemaatle namaz kılmasını emrettikleri ve bu misilli ibadetler Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda kabilinden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Zekeriyâ ve Yahya (A.S.)’ın ve Hz. Meryem'in vak'alarını beyan ettiği gibi vukuat-ı mezkûreyi beyan; Resûlünün sıdk-ı nubûvvetine delâlet eder mu'cize kabilinden olduğunu dahi beyan etmek üzere :

ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُون أَقْلاَمَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ ﴿44﴾

buyuruyor.

[Habibim! Şu işaret ve beyan olunan Zekeriyâ, Yahya ve Meryem kıssaları gaybın haberlerindendir. Zira; biz bu gibi haberleri sana vahyile bildiririz. Halbuki habibim! Benî İsrail uleması, Meryem'e hangisinin kefil olup umurunu tesviye edeceğine dair kur'a usulüyle kalemlerini bir mahalle atıp yekdiğeriyle muhasame ettiklerinde sen yanlarında olmadın.]

Şu halde vukuatı olduğu gibi haber vermek; senin dâvâ-yı nubûvvette sâdık olduğuna delâlet eder. Çünkü; gaipten haberdir. Binaenaleyh; nubûvvetinde şekketmek caiz değildir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu beyan olunan vukuatın şanlarına ta'zim ve mutazammın olduğu masâliha kemaliyle dikkat etmek lâzım olduğuna işaret için bu'd-ü merâtibe delâlet eden (ذَلِكَ) lâfzı vârid olmuştur. K a l e m le murad; ulema-yı Beni İsrail'in Tevrat'ı ve sair kütüb-ü şer'iyeyi yazdıkları kalemleri veya ellerinde bulunan asaları veyahut kur'ada isimlerini yazdıkları ofclandır. Kalemlerini bir mahalle bıraktıklarına âyet delâlet ederse keyfiyetine delâlet yoktur. Esah olan herkes ismini yazdıkları okları bir torba içine bıraktılar ve Meryem ismi kimin okuna isabet ederse onun tekeffül edeceğine karar verdiler. Kur'a çekilince Hz. Zekeriyâ'nın okuna isabet edip müşarünileyhin tekeffül ettiği kafidir. Binaenaleyh bu âyet; kur'a'nın meşru olduğuna delâlet eder.

Kur'aya kadar münazaalarının sebebi; yukarıda beyan olunduğu veçhile Meryem'in pederi mer'iyyülhâtır ve Beni İsrail'in reisi olup vefat etmesiyle Meryem'in yetim kalması ve validesinin Beyt-i Mukaddes'e hizmet için nezredip bu nezrinin kabul olunması üzerine herbirinin Meryem'e tekeffülü ve tesviye-i umurunu kendileri için bir şeref addetmeleridir.

***

Vâcib Tealâ şu beyanatın vahyolunduğunu beyan ettiği gibi Hz. Meryem'in, oğlu İsa (A.S.) tebşir olunduğunu dahi beyan etmek üzere:

إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللهُ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ ﴿45﴾

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem! Zikret şol zamanı ki o zamanda melekler Meryem'e hitaben «Ey Meryem! Allah-u Tealâ kendi zatından sadır olan bir kelimeyle seni tebşir eder. O kelimenin ismi Mesih ve Meryem oğlu İsa'dır ve o Mesih dünyada ve âhirette şerif ve kadri âlî ve kendisi ind-i ulûhiyette mukarreblerdendir. »]

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ ﴿46﴾

[Ve o zat-ı şerif hal-i sahavetinde beşikte ve hal-i kühuletinde kuvve-i nutkıyesi tekemmül edip devr-i şebaba eriştiğinde müsavi olarak nasa söyler ve kendisi suleha zümresindendir.]

Yani; Meryem (R.A.) Beyt-i Mukaddes'e hizmet edip Mevlâsına ibadet ve taatle kemalât-ı insaniyeyi iklisab ettiği bir zamanda beşaretle melek kendine geldi ve dedi ki «Ya Meryem! Allah-u Tealâ bir oğlanla seni tebşir eder ki ismi Mesih ve Meryem oğlu İsa'dır ve onun kadri âlî ve mertebesi büyüktür. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette şerîf ve herkes indinde sözü makbul ve muteberdir ve kendisi ülül'azim peygamberan-ı zişandan ve Cenab-ı Hakka takarrub edenlerdendir ve bir sıfatı da çocukken beşikte ve büyüdüğü zaman hayrile nasa nasihat edip söz söylemektir. Zira; kendisi sulehâ zümresindendir.»

Meryem'e nida eden Cibril, şahs-ı vahidse de sânına tazim için cemi' siğasıyla melâike varid olmuştur. B e ş a r e t ; insana sürür verecek birşeyi haber vermektir. M e s i h ; lisan-ı İbrani'de mübarek manâsına olduğundan Hz. İsa'nın şerefini müş'ir lâkabıdır ve ism-i âlemisi İsa'dır.

İsa (A.S.)'da çocuk doğmanın esbâb-ı âdiyesi olan peder olmayıp Allah-u Tealâ'dan sadır olan (كن) kelimesiyle hasıl olduğundan sebebin ismiyle müsebbebe tesmiye kabilinden kelime denilmiş ve harikulade ve kudret-i ilâhiyeye alâmet olarak halkolunduğuna işaret için Meryem'in oğlu olduğu tasrih olunmuştur. Evlâdın babaya nispeti âdetken validesine nispeti pederi olmadığına işarettir.

(وجيهاً)  v e c a h e t ; kadri âli ve sahib-i mansıp ve herkesçe makbul olup sözü muteber olmaktır. Hz. İsa ise dünyada duası müstecap bir zat-ı âlikadir olup mevtayı ihya etmek, gözsüzleri gözlendirmek ve uyubdan salim olmakla ekser-i nasa merci olduğu gibi âhirette mücrimlere şefaatle büyük rütbe sahibi olduğundan vecih unvanına lâyık görülmüştür.

M e h d ile murad; validesinin kucağı veyahut sabilere mahsus olan beşiktir. Herhangi mânâ murad olunursa olsunsun alât ve azasının söz söylemeye müsaid olmadığı hal-i sahavetinde nâsa tekellüm ettiği beyan olunmuştur. K e h l ; aza ve alâtın kuvvet bulup tekellüme kadir olduğu delikanlı zamanıdır. Şu halde İsa (A.S.) hal-i sahavetinde validesinin beraetine şehadet için söz söyleyip şehadet ettiği gibi hal-i şebabihda vahy-i ilâhiyi nâsa tebliğ ile ahval-i nâsı ıslah için dahi nâsa tekellüm etmiş ve iki zamanda sözünde asla fark görülmemiştir. Zira; mükellef olduğunda nasıl söylemişse hal-i sahavetinde dahi öylece söylemiştir.

Hz. İsa otuz yaşında nubûvvetini izhar edip otuz ay nâsa tebliğdi ahkâmla meşgul olduktan sonra semaya ref'olunduğu mervidir. Bu âyette, beşikte sabi olmak ve sonra kehlolmak gibi ahval-i muhtelif esini zikretmek; ülûhiy etini itikad eden nasara taifesini red ve itikad-ı hakka irşad etmektir. Çünkü; ilâhın ahvali tebeddül etmediğinden ahvali tebeddül eden zatın ilâh olamayacağını onlara anlatmaktır. Zira çocukken büyümek; ulûhiyete münafidir.

S a l i h  o l m a k ; bütün evamire imtisal ve nevahiden içtinabla zahirini ve batınını şeriata tatbik etmek olup dünya ve âhiret cemi-i makamatı cami olduğundan İsa (A.S.)'ın birçok menakıb-ı celilelerini zikirden sonra (صَّالِحِينَ) olduğunu beyanla methedilmiş ve evsafına hitam verilmiştir. Çünkü salâh; meratibin büyüğü ve makamâtın alâsıdır. Binaenaleyh; insana salâhtan daha büyük bir mertebe olamaz. Zira; ahvalinde salâh olan bir kimsede fesad olmaz ve fesad olmayınca mertebe-i saadete vasıl olmuş demektir.

Fahr-i Râzi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Hüseyin b. Fazl) Hazretleri «Bu âyet; İsa (A.S.)'ın âhir zamanda semadan nazil olup deccalı katledeceğine ve nâsa tebliğ-i ahkâmla söz söyleyeceğine delâlet ettiğini» beyan etmiştir.

K ü h u l e t ; ihtiyarlık manâsına olup Hz. İsa gençliğinde semaya ref olunduğundan hal-i kühuletinde söz söylemek; semadan nazil olduğu zamanda olacak demek istemiş ve bunu kehil lâfzından istidlal eylemişse de bu; zannî bir sözdür. Zira; âyette buna dair kat'i delâlet yoktur, ancak bu hükmü beyaneder birçok ahadis-i celile vardır.

***

Vâcib Tealâ Meryem (R.A.)'ya kendinden oğlu İsa (A.S.)’ın doğacağı haber verilince hasıl olan istiğrabına binaen vaki olan sualini beyan etmek üzere:

قَالَتْ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ

buyuruyor.

[Meryem «Ya Rabbi! Beni hiçbir beşer messetmediği halde benim için çocuk nasıl olur» dedi.]

قَالَ كَذَلِكِ اللهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاء

[Hz. Meryem'in bu sualine cevaben taraf-ı ilâhiden melekler «İşte ya Meryem! Sana haber verildiği gibi Allah-u Tealâ istediğini halkeder» dedi.]

إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُن فَيَكُونُ ﴿47﴾

[Zira; Allah-u Tealâ bir emri murad ettiğinde o şeye «ol» der, o şey de derhal olur.]

وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ ﴿48﴾

[«Ve Allah-u Tealâ israil oğluna kitap ve hakayık-ı ledünniyeye müteallik hikmet ve Tevrat'ı ve İncil'i talim eder» demekle Meryem'in sualine cevap verdi.]

Yani; melekler Meryem'e kendisinden bir oğlan doğacağını haber verince Meryem kemâl-i taaccübünden «Ey Rabbim! Çocuk doğmakta sebeb-i âdi; biri erkek diğeri kadın iki beşerin yekdiğerine temasıdır. Bu hal bende vuku bulmadı ve ben bir erkekle bir araya gelmedim ve nikâh olmadım. Bana asla beşer dokunmadığı halde benden çocuk nasıl doğar? Şu halde haber veriyorsun, elbette olacaktır. Fakat bir erkeğe nikâhla mı çocuk olacak, yoksa harikulade suretiyle mi olacak?» diyerek çocuğun doğacağının keyfiyetini sual etti. Bu suale melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hak cevap verdi ve dedi ki «Ey Meryem! İşte sana haber verildiği veçh üzere seni beşer messetmeksizin senden çocuk halkettiği gibi Allah-u Tealâ istediği herşeyi halkeder. Zira; Allah-u Tealâ bir emri murad ederse onun vücudunu irade buyurduğunda o şeye ol emrini verir ve dephal vakit fevt etmeksizin o şey vücut bulur. Binaenaleyh; senin oğlunun vücuduna irade-i ilâhiye taalluk etti. Zamanı geldiğinde taraf-ı ilâhiden ol emri zuhur ederse oğlun da zuhur eder ve oğluna Allah-u Tealâ kitap, hikmet, Tevrat ve İncil'i talim eder ve öğretir.» demekle Meryem'in sualine cevap verdi ve hayretini izale etti,

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Meryem'in suali âdete nazaran büyük ve mühim bir vak'a olacağına binaen hayret ve taaccübünden ileri gelmiş ve tevellüdün keyfiyetini, yani nasıl olacağını sormuş ve «Ben bir kimseye nikâh mı olunacağım yoksa başka suretle mi benden çocuk olacak?» diyerek endişesini izhar etmiştir. Yoksa Meryem'in bu suali; Allah'ın kudretinden şüphesi olduğundan mütevellit değildir. Çünkü; Meryem henüz bir kimseye nikâh olmamış ve bittabi çocuk esbabına tevessül eylememiş olduğundan böyle bir haberin gelmesinden telâş ederek fevkalâde endişe ve hayret ve hacalet içinde kaldığı cihetle bu suali irad etti ve melekler cevabında «Sen taaccüb etme! Çocuğun babasız meydana geleceğinden niçin telâş ediyorsun? Babasız olduğundan yahudilerin iftirasından da korkma. Zira, doğacak çocuk hasâil-i hamide sahibi olup mu'cizeleriyle yahudilerin ittihamından seni tebrie edecek ve âleme karşı kudret-i ilâhiyeye alâmet ve halka ibret olacak» demekle Meryem'i tesliye ettikleri Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran  k i  t a p  la murad; ilim, kitabet ve hüsn-ü hattır. H i k m e t le murad; tehzib-i ahlâktır. Zira kemalât-ı insaniye; ulûmu iktisab ve onunla ameldir. Binaenaleyh, ilmle amelin mecmuu hikmettir. Tevrat; esrar-ı acibe ve umur-u garibeyi, dünya ve âhiretin hakayikını cami' olduğundan Tevrat'ın esrar ve hakayikını tetkik etmek zamana ve hüsn-ü hatta ve kitabete ve ulûm-u şer'iye ve akliyeyi ihataya muhtaç olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Hz. İsa'ya Tevçat'ın talimini kitap ve hikmeti talimden sonraya te'hir etmiş ve îsa (A.S.)’ın mertebe-i âliye ve menakıb-ı celîle sahibi olduğuna işaret için kendisine nazil olan İncil'in talimini dördüncü mertebede iradeylemiştir. Çünkü insan; evvelâ ilm-i hat ve kitabet taallüm eder sonra ulûm-u akliye ve itikadiye ve hakikiyeyi taallüm edip kendinden evvel enbiyaya nazil olan kitabın esrarına vakıf olunca derece-i ilimde rütbesi pek büyük olacağından şüphe olmaz. Şu dereceyi ihraz ettikten sonra Allahü/Tealâ kendine kitap inzal eder ve esrarını talim ederse ilmi fehm ve esrar-ı akliye, nakliye ve Âlem-i ulvî ve süflinin hikmetlerine ittilâda o zatın derece-i bâlâda olacağı şüphesiz olduğundan bu esrara işaret için Hz. İsa'ya İncil'in talimi, kitap, hikmet ve Tevrat'ın taliminden sonra olduğunu beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ İsa (A.S.)'ın bazı evsafını beyandan sonra risalet sıfatıyla muttasıf olduğunu beyan etmek üzere :

وَرَسُولاً إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُم مِّنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللهُ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'ı Beni İsrail'e Resûl gönderdi ve Resûl olunca İsa (A.S.) «Ben sizin Rabbiniz tarafından mu'cizeyle Resûl olarak geldim. Sizi ıslah ve doğru yola irşad edeceğim ve nubûvvetime delâlet eder mu'cizelerim de vardır» dedi ve mu'cizelerini izhara başladı ve dedi ki «Ben size çamurdan bir kuş sureti yapar ve heyetini takdir ve ikmal ettikten sonra sizin yanınızda ben o surete bir nefes eder, liflerim. Benim üflemem üzerinize biizıüllâh derhal o suret kuş olur.»]

وَأُبْرِئُ الأكْمَهَ والأَبْرَصَ وَأُحْيِي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللهُ

[«Ve ben gözsüz doğanların gözlerini körlükten kurtarır ve vücudunda alaca olan kimseleri tedavi ederim ve daha büyük mucizem biiznillâh ölmüşleri diriltirim.»]

وَأُنَبِّئُكُم بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ فِي بُيُوتِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ﴿49﴾

[«Ve ben sizin evlerinizde ne yediğinizi ve ileride zuhur edecek ihtiyacınız için sakladığınız şeyleri bilirim ve size haber veririm. İşte şu zikrolunan mu'cize ve harikuladeler de eğer mü'minseniz sizin için benim nubûvvetime büyük alâmet ve delâlet vardır. Şu halde bana iman etmeniz lâzımdır» demekle kavmini imana davet etmiştir.]

Yani; Hz. İsa risaletle ba's olununca nubûvvetini tasdik için üç nevi mu'cize beyan etmiştir:

B i r i n c i s i ; çamurdan kuş sureti yaparak o surete üfürmekle biiznillâh o suretin uçar kuş olmasıdır.

İ k i n c i s i ; zamanında etıbbanın tedavisinden aciz kaldıkları hastalara şifa vermek ve gözsüzlerin gözlerini iade ve ölmüşleri biiznillâh ihya etmektir.

Ü ç ü n c ü s ü : gaipten haber alarak herkesin hanelerinde yedikleri taamları ve âti için sakladıkları eşyayı haber vermektir. İşte İsa (A.S.) iman etmek isteyenlere ve bilfiil mü'min olanlara şu mucizelerle nubûvvetine delâlet eder alâmet-i azime olduğunu beyan etmiştir.

Hz. İsa!nın yalnız Beni İsrail'e meb'us olup, başka akvama meb'us olmadığına işaret için Benî İsrail'e Resûl olduğu bu âyette sarahaten zikrolunmuştur. Hz. İsâ Resûl olduğunu dava edince yahudilerin inkârına karşı mu'cize göstermek lâzım geldiğinden evvelâ bir kuş sureti —ki gece uçan yarasa kuşu olduğu mervidir. Zira; yarasa kuşu kanatsız uçtuğu için kuşların mükemmeli olmasına binaen mezkûr kuşu ihtiyar ve onun suretini— tasvir etmiş ve biiznillâh hayat bularak uçmuştur. Yarasa kuşunun insan memesi gibi memeleri olup hayız görerek tahir olduğu ve insan gibi güldüğü ve gündüzün zıyasında ve gecenin karanlığında görmeyip ancak güneş indiğinden şafakın batmasına ve sabah şafaktan gün doğmasına kadar gördüğü cihetle birçok acayibat üzere müştemil olduğundan yahudiler onun suretini istemişlerdi. Gerçi âyette yarasa kuşu olduğuna delâlet yoksa da ekser-i rivayet bunu teyid etmektedir. Ancak Hz. İsa'nın bir kuş sureti yaptığı ve onun da biiznillâh hayat bulup uçtuğu âyetteki sarahate binaen kafidir ve bunda şüphe yoktur. Binaenaleyh bunu inkâr; küfürdür. Fakat kuş, hangi kuş olursa olsun onu tayinde bir maksat yoktur. Çünkü; maksat kuş suretinin dirilip bir kuş olarak uçmasıyla Hz. İsa'nın nubûvvetine delâlet etmektir. Bu ise hangi kuşun sureti olsa onunla hasıl olur. Şu kadar ki Hz. İsa'nın ihya ettiği kuş, nâsın görebileceği yere kadar uçup nâsın gözünden kaybolunca meyyit olarak yere düştüğü de mervidir. Çünkü; Allah'ın halkıyla kulun tasviri arasında fark olsun için mu'cize olarak hâsıl olan kuş payidar olmamıştır.

E km e h ; anadan gözsüz doğan kimsedir ki, asla tedavi kabul etmez. B a r s ; vücutta hasıl olan aladır ki asla tedavi olunamaz. Bunlar; o zaman etıbbasının âciz kaldıkları şeyler olduğu için bunların şifayâb oldukları beyan olunmuştur ki, diğer tedavi kabul eden hastaların şifayâb olacakları evleviyetle sabit olur.

Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bir günde binlerce hastalar gelir, hepsi büznillâh şifâ bulur giderlerdi. Gelemeyenlere Hz. İsa kendi gider tedavi ederdi. Hz. İsa'nın tedavisi; yalnız bir duadan ibaret olup, şu kadar ki tedavisinin tesirinde iman etmek şart olduğundan iman etmeyenler şifayâb olamazlardı.

Ebussuud Efendi'nin ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. İsa'nın ihya ettiği dört kimsedir:

B i r i n c i s i ; kendi dostudur. Vefatından üç gün sonra haberi oldu, dua etti. Cenab-ı Hak ihya buyurdu.

İ k i n c i s i ; bir ihtiyar kadının oğludur. Sal üzerinde kabre giderken büznillâh hayat buldu.

Ü ç ü n c ü s ü : bir kızdır. Vefatından bir gün sonra ihya olundu. Bunlar ihya olunduktan sonra dünyada yaşadılar. Mal ve evlât sahibi oldular.

D ö r d ü n c ü s ü : Hz. Nuh'un oğlu Şam'dır. Çünkü; yahudiler «Bu üç kişinin vefatları yakındır, ihtimal ki onları kan tutmuştur da ölmemişlerdir. Binaenaleyh; her şüpheden vareste olmak üzere dört bin sene evvel vefat eden Şam'ı bize ihya et ki sana iman edelim» dediler. Hz. İsa dua edince Sam kabrinden kalkıp Hz. İsa'nın hakka nebi olduğuna şehadet eyledi ve kendisine iman etmelerini tavsiye etti. Yahudilerden iman edenler edip, iman etmeyenler «Bu Sâhirdir, gözümüzü boyayıp bizi aldatıyor» dediler.

Âyette beyan olunduğu veçhile İsa (A.S.)'ın dördüncü mucizesi herkesin evinde yediğini ve yarın ne yiyeceğini haber vermektir. Gerçi müneccimler, kâhinler, falcılar ve remilciler de bazı şeyler haber verirlerse de onların bu haberleri ekseriyetle yalan olduğu gibi içlerinde doğru olan bulunsa bile ya tesadüf kabilindendir veya birçok esbab ve âlâta istinad ederek söylerler. Meselâ, müneccimler yıldızları ve o yıldızların  hareket ve imtizaçlarını söylerler. Halbuki birçok zamanlar tecrübeyle yıldızların ve burçların zaptolunmuş iktizaları vardır ve birtakım kavâide raptolunmuştur. İşte onlara istinad ederek birşey söylerler. Fakat o söyledikleri yine zannî olup ya tesadüf eder veya etmez. Amma Hz. İsa'nın haberi böyle olmayıp herhalde doğrudur, yanlış olmak ihtimali yoktur. Zira; enbiyanın gaipten haberleri vahy-i ilâhi ile olduğundan daima doğru olur. Esbab ve alâta müstenid olmadığı cihetle beyinlerinde fark vardır. Bazı nasaranın İsa (A.S.)’ın ulûhiyetini itikad etmek gibi bâtıl itikatlarını reddetmek üzere Hz. İsa herşeyin Allah'ın halkıyla olduğunu ve Allah-u Tealâ halk etmezse birşey olmayacağını beyan için mucizâtınıı beyan sırasında (باذناالله) lafzıyla Allah'ın inayetine ihtiyacını tekrar zikretmiştir.

Mu'cizeden intifa edecekler imana muvaffak olanlar olduğu cihetle kelâmında «Eğer müminseniz şu mu'cizelerden nubûvvetime alâmet var» demiştir.

İşte bu âyette beyan olunan mucizelerle bunun emsali sair enbiya-yı ızâm yedinde zuhûreden harikuladeler fevkattabîa şeyler olup bir kanun ve kaide tahtında değildir. Ancak nebî olan zâtın elinde Cenab-ı Hakkın halketmesiyle hasıl olur. Eğer bir kaide tahtında olsa o kaideye tevfiken herkes yapabileceğinden mu'cize olmadığı gibi o nebinin nubûvveti dahi sabit olmaz. Halbuki m u ' c i z e ; zamanında kimsenin yapamayıp herkesin âciz olacağı ve onların acziyle nebinin nubûvveti sabit olan şeydir.

***

Vâcib Tealâ İsa (A.S.)'ın Beni İsrail'e Resûl olduğunu ve risâlet davasını ispat için yedinde halk ettiği mucizelerini beyan ettiği gibi ba'sından maksadını dahî beyan etmek üzere:

وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ

buyuruyor.

[Isa (A.S.) mucizelerini beyandan sonra sözüne devam ederek dedi ki «Şu beyan ettiğim mucizelerimle beraber benden evvel nazil olup yedimde bulunan Tevrat'ı tasdik eder olduğum halde sizin üzerinize haram kılınan bazı şeyleri ben size helâl kılmak için geldim ve Rabbiniz tarafından bana verilmiş olan ve nubûvvetime delâlet eden mucizeyle size muhakkik olarak geldim. Binaenaleyh; halinizi ıslah ve noksanınızı ikmal edeceğim.]

وَأَطِيعُونِ ﴿50﴾ فَاتَّقُواْ ا للهُ

رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ ﴿51﴾      إِنَّ ا للهُ

[Risaletime delâlet eden mucizelerle ben size gelince siz Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Zira; muhalefette gazab-ı ilâhi vardır. Şu halde Allah'ın gazabından nefsinizi vikaye ve taraf-ı ilâhiden benim getirdiğim ahkâmı kabul edip inkıyad etmeniz vâcibtir. Zira; Allah benim ve sizin Rabbimizdir. Binaenaleyh; O'na ibadet edin. İşte şu beyan olunan ahkâm doğru yoldur.» demekle kavmini imana davet etti.] Ve bu tarîka sülûkeden kimse matlûbuna vâsıl olur. Şu halde «Sizin için vâcib olan şey; emrolunduğunuz veçh üzere şu sırât-ı müstakime sülük etmektir.» dedi ve sözüne hitam verdi.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile her gelen nebî kendinden evvel geçen enbiyayı ve şeriatlarını tasdik eder. Binaenaleyh; îsa (A.S.) da Tevrat'ı ve ahkâmını tasdik ettiğini sarahaten beyan etmiştir. Esasen Hz. İsa'nın bi'setinden maksad da ikidir:

B i r i n c i s i ; Tevrat'ı ve ahkâmını tasdik,

i k i n c i s i ; Tevrat'ın bazı ahkâmını nesihle şiddetini tahfif etmektir. Binaenaleyh; Tevratta Yehuda haram olan şeyin bazısını helâl kılacağını beyan etmiş ve Yehûd üzerine haram olan deve eti ve içyağını helâl kıldığı için Cumartesi günü iş işlememeyi de kaldırmıştır.

Tevrat'ı tasdikin manâsı; kütübü ilâhiyeden hak ve savap olduğunu itikad etmek olduğundan bazı ahkâmını neshetmek bu manâca tasdika münâfi değildir. Çünkü n e s i h ; bir zaman suret-i katiyede takarrür etmiş olan ahkâmı diğer zamanda kaldırmaktan ibaret olduğundan nesih, aslını tasdike münafi değildir.

İsa (A.S.) «Allah-u Tealâ sizin ve benim Rabbimizdir» demekle usul-ü itikadiye ve kuvve-i nazariyenin ikmaline ve «İbadet edin» demekle sa'y ü amele ve kuvve-i ameliyenin istikmaline ve bunların lüzumuna işaretten sonra kuvve-i nazariye ve ameliyenin mecmuu tarîk-ı istikametten ibaret olduğuna işaret etmiştir.

Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile Hz. İsa evvelâ kavmini tarîk-ı hakka irşad ve davet için hüccet-i kafiye olan mu'cizelerle geldiğini beyan ettikten ve mu'cizelerinden mühim olanlarını saydıktan sonra tekrar ahkâmı kabule yaklaştırmak için muhakkak mu'cizeyle geldiğini beyanla ahkâma davete başladı. Binaenaleyh; ittika, itaat ve ibadetle emir ve usul-ü itikadiyenin lüzumuna da Allah-u Tealâ'nın her cümlesinin Rabbisi olduğunu beyanla irşad ettiği cihetle emr-i daveti her şartına tevfik etmekle kavmini imâna davette lâzım olan her sebebe tevessül etmiş ve noksan bırakmamıştır.

Hulâsa; İsa (A.S.)'ın Tevrat'ı tasdik ettiği ve Tevrat'ta Beni İsrail'e haram olan bazı şeyleri helâl kıldığı ve «Ben Rabbimden size büyük mucizeyle geldim. Siz Allah'a ittika ve bana itaat edin. Zira; Allah-u Tealâ Rabbimizdir. Binaenaleyh ona ibadet edin.» dediği ve şu beyan olunan ahkâmın cümlesi doğru bir yol olduğunu beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ İsa (A.S.)'ın davet vazifesini ifa ettikten sonra yahudilerin temerrüd ve küfürlerinde ısrar edip hatta katline kadar cür'et edince dinine nusret ve serlerini defedecek yardımcı aradığını beyan etmek üzere:

فَلَمَّا أَحَسَّ عِيسَى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللهُ

buyuruyor.

[Vakta ki İsa (A.S.) kâfirlerin ısrarlarını bildiyse dedi ki «Allah'ın dinine yardım edecek kimdir?»]

قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنصَارُ اللهُ آمَنَّا بِاللهُ وَاشْهَدْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ ﴿52﴾

[Havariyyun «Allah'ın dinine yardım edecek bizleriz» dediler. «Zira; Allah-u Tealâ'ya iman ettik; ya İsa! Yevm-i kıyamette bizim müslim olduğumuza sen şehadet et» demekle imanlarını izhar ve yardım edeceklerini va'd ettiler.]

Yani; Hz. İsa kavmine mucizelerini gösterdi ve imana ve ibadete davet ettiyse de yahudilere hiç tesir etmeyip küfürde temerrüd ettiklerini hissedince sual tarikiyle din-i ilâhiye yardım edecek kimlerdir? dedi. Bunun üzerine ihlâs üzere iman edenler —ki eshab-ı İsa (A.S.)'dır— «Din-i ilâhiye yardım edecek bizleriz. Zira; hulûs-u kalble Allah'a iman ettik ve sen şahid ol ki, bizler sana tamam iyle inkıyad edici müslümanlarız» demekle din-i ilâhiye nusret ve Hz. İsa'ya muavenet edeceklerine ikrar-ı tam verdiler.

***

Vâcib Tealâ havariyyunun din-i ilâhiye yardım edeceklerine va'd-i kavî verdikten sonra Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere :

رَبَّنَا آمَنَّا بِمَا أَنزَلَتْ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ﴿53﴾

buyuruyor.

[«Ey bizim Rabbimiz; Senin inzal ettiğin kitabına iman ve gönderdiğin Resûlüne ittiba' ettik. Biz iman ve ittiba edince vahdaniyetine şehadet edenlerle ismimizi yaz ve bizi ehl-i tevhid ve imanın zümresinden kıl» demekle inayet-i ilâhiyeye iltica ettiler.]

H a v a r i y y u n ; Hz. İsa'nın halis ashabıdır. İmanlarında ihlâs ve saffetlerine binaen havariyyun denmiştir. Zira havari; halis ve beyaz olan şeye denip ashab-ı İsa da gill-ü gışten ârî kedersiz mü'min oldukları için havariyyun unvanını almışlardır. İsa (A.S.) yahudilerin imanlarından me'yus olunca yardımcı aradı ve havariyyunu buldu ve onlar da bihakkın muavenet ettiler.

Havariyyunun sanatları; balıkçılık veyahut boyacılıktır. Ş a h i d i n  ile murad; enbiya-yı izam hazaratıdır. Zira; enbiya ümmetlerine şehadet edeceklerinden şahidin denmiştir. Ashab-ı İsa da enbiyanın maiyetinde bulunmalarını istirham etmişlerdir. Havariyyunun oniki kişi oldukları Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır.

Yahut şahidinle muradları ümmet-i Muhammeddir. Çünkü; Tevrat ve İncil'de ümmet-i Muhammed'in yevm-i kıyamette ümmetlere şehadet edeceklerini görüp gıpta ettiklerinden yevm-i kıyamette ümmet-i Muhammedle beraber mertebe-i şehadette bulunmalarını istirham etmişlerdir.

***

Vâcib Tealâ Yahûd kavminin İsa (A.S.)'ı katle cesaret ettiklerini ve onların şerrinden muhafaza ettiğini beyan etmek üzere:

وَمَكَرُواْ وَمَكَرَ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ ﴿54﴾

buyuruyor.

[Yahudiler İsa (A.S.)'ı katletmek için hîle ettiler. Allah-u Tealâ hileleri üzerine onların zannetmedikleri cihetten mücazat etti. Zira; Allah-u Tealâ hile üzere mücazat edenlerin hayırlısıdır ve intikam almaya herkesten ziyade kadirdir. Binaenaleyh; yahudilerden intikamını almıştır.]

M e k r ; gizli olarak fesada sa'y ve bir nevi hileyle aharı matlubundan menetmektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'ya yahudilerin mekri; yahudiler bidayette Hz. İsa'yı ve validesini Beyt-i Mukaddes'ten çıkardılar. Bir müddet seyahat ettikten sonra tekrar gelip tarîk-ı hakka davet hususunda ısrar edince yahudiler katline hile düşünerek hususi adamlar tayin ettiler ve onlar münafıkane hareket edip dostluk izhar ederek her ne zaman fırsat bulurlarsa katletmeye karar verdiler. Tarassuda tayin ettikleri kimse Hz. İsa'nın bulunduğu haneyi haber verip hücum edeceklerken Allah-u Tealâ onların mekrine mukabil mekir muamelesi yaptı. Çünkü; İsa (A.S.)'ı onların şerrinden muhafazayla semaya kaldırdı ve haber veren münafıkı Hz. İsa şekline koydu ve kendi arkadaşlarına katlettirdi ve sonra gördüler ki Hz. İsa diyerek öldürüp salbettikleri kendi arkadaşlarıdır.

İşte bu vak'a üzerine onlardan bir firka; Hz. İsa için «Allah'tır, kayboldu gitti» dedi. Diğer bir fırka; «Allah'ın oğludur.» dedi. Üçüncü bir fırka da «Allah'ın kulu ve Resûlüdür, düşmanlarının şerrinden muhafaza için semaya kaldırıldı.» dedi.

Velhasıl bu hususta muhtelif itikadlar zuhur eyleyerek aralarında münazaalar ve mukateleler çıkıp, rahatları bütün bütün münselip oldu. Vakta ki, Rum Meliki (Tabaris)'in haberi oldu Beni İsrail üzerine muharebe açtı ve galebe etti. Hatta Beyt-i Mukaddes'te taşı taş üzerinde koymadı. Katil, ihlâk ve nehb ve garat eyledi. Diri kalanlarını esir aldı götürdü ve havariyyun da nasraniyeti —ki din-i İsadır— neşre himmet ettiler. İşte o zamanda nasraniyet taammüme başlamıştır. Lâkin taammüm edinceye kadar çok kavgalar, gürültüler oldu ve birçok kimseler katlolundular.

Şu halde Allah-u Tealâ'nın onlara mekrinin manâsı; onların, İsa (A.S.)'ın haberi olmaksızın öldürmek kasdetmelerine mukabil Allah-u Tealâ onların haberleri olmaksızın semaya ref ettiği gibi onların kendi arkadaşlarını kendilerine katlettirerek kendi plânlarına kendilerini düşürdü ve amellerine göre ceza verdi. Çünkü; mekrin manâ-yı aslîsi Vâcib Tealâya isnad olunamaz. Zira; gayra zarar isalinde Allah-u Tealâ hileye muhtaç değildir, hiç kimsenin haberi olmaksızın istediğini yapar ve intikamını alır. Binaenaleyh; gayrı ızrar için hile yapanların hileleri kendi ayaklarına dolaştığı ve hilelerine kendilerinin düştükleri âlemde her zaman görülen şeylerdir. Şu halde insanların bu gibi hilekârlığı irtikâp etmemeleri lâzımken maatteessüf yekdiğerini aldatmak fiili hergün birçok insanlar arasında vuku bulmaktadır. Çünkü alelekser hile; evvelinde revaçlı göründüğünden aldatır, hilenin arkasından gelecek şeyi düşünmez. O gün kazandığına ve aldattığına mağrur olur. Lâkin vakt-i âharde onun bilmediği ve hatırına gelmediği yerden hilesine mukabil öyle bir musibet görür ki kendisi şaştığı gibi herkes de şaşar kalır.

***

Vâcib Tealâ yahudilerin Hz. İsa'ya düşündükleri fesada karşı mekir muamelesiyle intikamını icmalen beyan ettiği gibi o icmali tafsil etmek üzere:

إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'nın yahudilere mekir muamelesi şol zamanda vuku' bulmuştur ki o zamanda Allah-u Tealâ İsa (A.S.)'a dedi ki «Ya İsa! Ben seni vefat ettireceğim ve seni kendi cânib-i maneviyeme kaldıracağım ve kâfirlerin fenalığından seni tathir edececeğim.»]

وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ ﴿55﴾

[«Ve yevm-i kıyamete kadar sana tebaiyet edip iman edenleri sana küfreden yahudilerin fevkinde kılacağım. Bundan sonra sizin cümlenizin meretiniz ancak benim cânib-i maneviyemdir ve ben sizin ihtilâf ettiğiniz mesailde adaletle beyninizde hükmedeceğim.»]

Yani; yahudilerin Hz. İsa'ya imandan tamamiyle imtina edip suikaşd tertibine başladıkları zaman Allah-u Tealâ Hz. İsa'ya hitaben dedi ki «Ya İsa! Ben seni uykuyla uyutarak mahall-i bereket ve kerametim olan sema cihetine kaldırıp yahudilerin şerrinden kurtaracağım ve kâfirlerin fena fiillerinden seni tathir ederek onların içinden çıkarıp habasetlerinden halâs edeceğim ve yevm-i kıyamete kadar sana ittiba ve iman eden ehl-i imanı, iman etmeyen yahudilerin fevkinde kılacağım ki, ehl-i imana nusret ve galebe vereceğim. Ve bundan sonra merdiniz ancak huzur-u maneviyemdir ve ben sizin ihtilâf ettiğiniz itikada ve amele müteallik mesailde beyninizi halleder ve adalet üzere hükmederim» demekle İsa (A.S.)'ı tesliye ve taltif etti.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette m ü t e v e f f a n ı n manâsı; senin ömrünü ben tamam ettirip ruhunu ben kabzedeceğim, yahudilerin katline seni  terketmem ve senin katlin için onlara fırsatı vermem. Seni semâya kaldırır, meleklerle ünsiyet ettirir ve vakt-i muayyenin geldiğinde ben seni vefat ettireceğim demektir.

Yahut  t e v e f f î ; vefat etmek manâsınadır. Çünkü; bazı rivayette semâya ref olunmazdan evvel Hz. İsa yedi saat kadar vefat edip badehu ihya olunarak semâya ref'olunduğu mervidir. Yahut bu âyette teveffî; uyku manâsınadır. Çünkü; İsa (A.S.)'ın uyku halinde semâya kaldırıldığı dahî mervidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ben seni uyutacağım ve semâya ref'edeceğim] demektir. Yahut müteveffanın manâsı yeryüzünden kaldırmaktır. Yahut müteveffa demek; âlem-i melekûta çıkmaktan men'eden alâyık-ı beşeriyeyi öldürmek demektir. Yani «Senin alâyık-ı beşeriyeni öldürüp ruhunu ve cesedini beraber semaya kaldıracağım» demektir. Şu tevcihlerden tevcih-i evvel Resûlullah'tan varid olan rivayetlere muvafık olduğundan esah olan tevcih; odur. Zira; Hz. İsa'nın rûh maalcesed, hayyen semaya ref olunduğuna dair ahadis-i celile mevcuttur. Bazı âyetler de buna delâlet etmektedir. Şu halde bu âyette Cenab-ı Hakkın «Ben seni vefat ettireceğim» buyurması yahudilerin katlinden seni kurtaracağım ve semâya kaldıracağım ve ecel-i mev'ûdun geldiğinde ben seni öldüreceğim, yoksa katledemeyecekler demektir. İsa (A.S.)’ın mahall-i keramet ve bereket olan semâya refolunmasından Vâcib Tealâ'ya mekân ispatı lâzım gelmez. Zira; «Benim canibime ref'edeceğim» demek «Mahall-i bereket ve kerametim olan âli canibe kaldıracağım» demektir. Kâfirlerden İsa (A.S.)'ı tathirin manâsı; onların içinden çıkarmaktır. Şu kadar ki Hz. İsa'nın şanına tazîm için onların içinden çıkmasına taharet tâbir olunmuştur ki, küfür halinde devam edenlerin ahlâk ve itikad noktasından necaset menzilinde olduklarına işaret edilmiştir.

***

Vâcib Tealâ, Hz. İsa'ya ittiba edip iman edenlerin ilâ yevm’ilkıyam mülk ve devlet ve saltanat ve kahr-u galebe cihetinden küfr üzere devam eden yahudiler üzerine faik olacaklarını va'd etti ve bu va'din eseri olarak her yerde yahudi milleti zelil ve hakir ve Nasara milleti kavî ve devlet ve saltanat sahibi olup Yahudiler üzerine musallat oldular. Bu hüküm; İslâmın zuhuruna kadar Hz. İsa'ya iman edenlere aittir ve din-i islâmın zuhurundan sonra din-i hakka tebaiyet eden bilumum mü'minler hakkında bu hüküm caridir. Zaman-ı İsa'dan bu zamana kadar Yehudun bir hükümet sahibi olduğu görülmemiştir. Binaenaleyh; daima Nasara Yehûd üzerine galiptir. Çünkü; ilâ yevm-il kıyam hükümetlerinin bekası ve Yehûda galebeleri va'd-i ilâhi ile sabittir. Yehûdun kıyamete kadar bir hükümet sahibi olamayıp zelil ve hakir olacaklarına bu âyet delâlet eder. Zira bu âyet; Yehûdla Hz. İsa arasında cereyan eden vak'anın neticesinde Vâcib Tealâ'nın Hz. İsa'ya yahudilere rağmen vermiş olduğu lütuflarını beyan hakkında olup Yehûd milleti de Hz. İsa'ya asla iman etmediklerinden ve ilâ yevm-il kıyam da iman etmeyeceklerinden kıyamete kadar iman edenlerin galip, iman etmeyenlerin mağlûp olacakları va'd olunmuştur. İşte bu va'd-i ilâhinin eseri o zamandan bugüne kadar görülmüş ve ilâ yevm-il kıyam görüleceği de şüphesizdir. Amma ehl-i islâm enbiyanın hiçbirini tefrik etmeksizin kâffesine iman ettikleri için her zaman hükümat-ı islâmiye bulunmakta ve ilâ yevm-il kıyam da bulunacaktır. Ancak hükûmat-ı islâmiyenin bazan kavi ve bazan zayıf olması her milletin hükümetlerinde cari olan ahvaldendir.

İşte bu âyet-i celile dahi delâlet eder ki milletin iman ve itikadı hükümetin payidar olmasına sebeptir. Çünkü; millette iman olmazsa efradı bir noktaya toplamak mümkün olamaz. Zira; insanları bir merkeze cem'eden her zaman din ve imandır. Efradın bir noktaya içtimai mümkün olamayınca hükümeti yaşatmak mümkün olamaz. Hükümeti yaşatacak milletin heyet-i mecmuası olduğundan onları bir araya getirecek iman ve itikad lâzımdır. Binaenaleyh; «Hükümete diyanet lâzım değil» diyenlerin ne kadar zayıf fikre malik olduklarını beyana hacet yoktur. Zira; diyanet perver olan bir milletin başında dinsiz hükümet nasıl yaşar ve kaç gün faydalı olabilir? Çünkü; cemaatin o hükümete teveccühü olamaz ve irtibatı çözülür. Gerçi bir müddet-i muvakkate bir hükümet karaltısı görülürse de temeli olmadığı için elbette birgün yıkılır.

Hulâsa; hükümeti yaşatmak diyanete sarılmakla ve halkın arzusunu tatmin ve halkı hükümete raptetmekle olabilir. Yani; halk bittav'ı verrıza kendi ifitîyarıyla seve seve hükümete kalbiyle, ruhuyla, diniyle, imamyla merbut olmalıdır. Bu da diyanetle olur. Cemaatin cebren, kahren ve kerhen hükümete bağlanmasına hakîki bağlılık denilemez, birgün gelir o bağı kırar, irtibat kalmaz, halk da hükümet de hepsi muzmahil olur gider.

***

Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette yahudilerin ihtilâf ettikleri mesailde adaletle hükmedeceğini beyan ettiği gibi o ihtilâfı tafsil etmek üzere:

فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُواْ فَأُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ ﴿56﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar İsa (A.S.)'a küfrettiler. Ben onları dünya ve âhirette şiddetli azapla azâbederim. Halbuki onlar için benim azabımdan kurtaracak yardımcıları yoktur.]

وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ ﴿57﴾

[Amma şol kimseler ki onlar bilcümle enbiyaya imanla amel-i salih işlediler; Allah-u Tealâ onların ecirlerini bol bol verir ve Allah-u Tealâ zalimlere muhabbet etmez.]

Yani; İsa (A.S.) hakkında ihtilâf edenler iki fırka olmuşlardır.

B i r i n c i s i ; İsa (A.S.)'ın nubûvvetini inkâr ve milletini muhalefet ederek hakkında birtakım iftirada bulunup lâyık olmadık şeyler isnad eden kâfirlerdir. Onların dünyada cezaları; enva-ı zillet ve ka'tlü esaretle cizye ve haraç vermek ve memleketlerinden tardedilmekle şiddetli azaptır ve âhiretteyse Cehennem azabıyla muazzep olmaktır. Halbuki dünyada ve âhirette bu azaplardan onları kurtaracak yardımcıları da yoktur.

İ k i n c i s i ; şol kimseler ki onlar Hz. İsa'nın nubûvvetini tasdik ettiler ve imanlarının muktezası olan feraizi eda ile amel-i salih işlediler. Onların sevapları tamamiyle verilir, asla noksan olmaz. Zulmü nehyettiği için menhi olan zulmü irtikâb eden zalimleri Allah-u Tealâ sevmez.

Âyet; Hz. İsa hakkında tefrikaya düşenleri beyan sadedinde vârid olduğu için küfür ve imanda Hz. İsa'ya küfreden ve iman eden denmiştir. Yoksa bilcümle enbiyaya iman veya küfredenlerin halleri ve hükümleri de böyledir.

Allah-u Tealâ'nın, zulmü irtikâb eden hiçbir kimseyi sevmediğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; (ظَّالِمِينَ) in istiğrakda zahir olan cem-i muarref billâm olarak varid olması hiçbir zalimi sevmediğine delildir. Zira; istiğrak için olunca lâfz-ı âyet her zalime şâmildir. Binaenaleyh; (ظَّالِمِينَ) lâfzından hiçbir ferd-i zâlim hariç değildir.

Âyet; kâfirler için hiçbir ferdin yardımcı olmayacağına dahi delâlet eder. Zira; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile (ناصِرِين) cemi'nin (هُمْ) cem'ine mukabelesi âhâdın âhâde mukabelesini iktiza ettiğinden her ferd için bir nasır olmadığına yani herkes için hiç birtek yardımcı bile bulunmayacağına delâlet eder.

Hulâsa; kâfirlerin dünyada ye âhirette şiddetli azapla muazzep olacakları ve azaplarını defedecek yardımcıları dahi olmadığı amma, mü'min olup amel-i salih işleyenlerin ecirlerini tamam alacakları ve Allah-u Tealâ'nın zalimleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ bundan evvel beyan olunan Zekeriyâ, İsa, Yahya ve Meryem (A.S.)'ın ahvalini tafsil ettikten sonra o ahvali icmal ve hulâsa etmek üzere :

ذَلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ ﴿58﴾

buyuruyor.

[Habib-i zişanım! Şu beyan olunan mesaili senin üzerine âyetlerden ve zikr-i hakim olan Kur'ân'dan olarak biz tilâvet ederiz.]

Yani; habibim! Şu İsa, Zekeriyâ, Yahya ve Meryem (A.S.)'ın hikâyelerini senin nubûvvetine delâlet eden âyetlerden alâmet olarak ve muhkem zikr-i celil ve bâtıldan ârî ve hikmet-i maslahatı cami' olan Kur'ân'danvolduğu halde biz senin üzerine okuruz.

Bu mesailin Kur'ân'da beyan olunması Resûlullah'ın risaletine delâlet ettiğine işaret için bunların âyetlerden olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın bir muallimden taallüm etmediği ve bir kitaptan okumadığı halde bunların herbirini olduğu gibi haber vermek vahy-i münzel olduğuna ve Resûlullah'ın nubûvvet dâvasında sadık bulunduğuna delâlet ettiğinden âyât denmiştir.

Z i k r - i   h a k i m l e murad; Kur'ân'dır. Zira:, Kur'ân’ın âyetleri muhkem ve enva-ı hikmeti camı' olduğundan Kur'ân'a zikr-i hakim denilmiştir.

Kur'ân'ı ve şu beyan olunan vukuatı Resûlullah üzerine tilâvet eden her ne kadar Cibril-i Emînse de Allah'ın emri ve izniyle tilâvet ettiğinden Vâcib Tealâ Cibril'in tilâvetini kendi zatına isnad etmiş ve «Biz bu âyetleri ve zikr-i hakimi senin üzerine tilâvet ederiz» buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ İsa (A.S.)'ın ulûhiyetini itikad eden bazı nasarânın itikadlarını reddetmek üzere :

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللهُ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ﴿59﴾

buyuruyor.

[İndallah İsa (A.S.)’ın hal-ü şânı Âdem (A.S.)'ın hâl-ü şânı gibidir. Zira; Âdem'i topraktan halketti. Sonra Hz. Âdem'e ol dedi. Âdem (A.S.)'da derhal vücut buldu.]

Yani; Cenab-ı Hak Âdem (A.S.)'ı anasız ve babasız topraktan halkettiği gibi Hz. İsa'yı da babasız halketti. Şu halde teşbih, her ikisinin de babasız halk olunmalarındandır. Yoksa her cihetten İsa (A.S.) Hz. Âdem'e benzemez. Çünkü; Hz. İsa'nın anası vardır, Hz. Âdem'in ise babası olmadığı gibi anası da yoktur.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin Necran'dan gelen Nasârânın mübahase esnasında «Hz. İsa Allah'ın oğludur. Zira; babasız beşer olmaz. Binaenaleyh; Hz. İsa'nın babası Allah'tır» demeleri üzerine nazil olduğu mervidir. Şu halde Cenab-ı Hak onların itikadlarını reddetmek üzere «İsa (A.S.)’ın yaratılışdaki sıfat-ı acibesi Hz. Âdem'in sıfat-ı acibesi gibi olduğunu ve beşerin esası olan Âdem (A.S.)’ın babasız halkolunduğunu, hatta anası bile olmadığını ve babasız halkolunan Allah'ın oğlu olması icabetseydi Hz. Âdem'in de Allah'ın oğlu olması lâzım geleceğini ve halbuki Âdem hakkında böyle bir itikad olmadığını ve Âdem'in hali ise Hz. İsa'nın halinden daha garip olduğunu zira; anasız ve babasız topraktan halk olunduğunu bu âyetle beyan buyurmuş ve Nasârânın bu gibi itikadlarını iptal ve insanın mütevazı ve ketum olması ve toprağa yakın bulunması ve nar-ı şehveti söndürüp hakikî bir insan olması lâzım olduğuna topraktan halk olunduğunu beyanla erbab-ı tefekkürü irşad etmiştir. Çünkü; toprak herkesin ayağının altında bulunup çiğnendiği için serkeşlik ve kibir emmaresi olmadığı gibi toprak, içine gireni saklar ve şehvet ateşinden beridir. Şu halde topraktan halkolunan insanların da böyle olması elbette lâzımdır.

Hz. Âdem'in cesedini evvelâ çamurdan halkedip sonra ruhunu verdiğine işaret için Vâcib Tealâ bu âyette evvelâ halkederek sonra ol deyip ol emri üzerine tamamiyle bir insan olup vücut bulduğunu beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ İsa ve Âdem (A.S.) arasında olan teşbihin hak olduğunu beyan etmek üzere:

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُن مِّن الْمُمْتَرِينَ ﴿60﴾

buyuruyor.

[Şu İsa ile Âdem (A.S.) arasında beyan olunan teşbih habibim! Rabbin Tealâ tarafından gelmiş sabit ve vâki' bir haktır. Binaenaleyh; sen şekkedenler zümresinden olma.]

Yani İsa (A.S.)'ın babasız doğduğu ve validesi Meryem'in iffet ve tahareti hakkında Rabbin tarafından gelen ahkâmın cümlesi haktır ve şüphe yoktur/* Halbuki Yehûd ve Nasârâ bu ahkâmda şekkederler. Habibim! Sen o şekkedenlerden olma. Zira; hak olan şeyde şekkolmaz ve şekketmek lâyık değildir. Bu âyette zahirde hitap Resûlullah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Çünkü; Resûlullah'ın bu misilli. ahkâmda şekketmeyeceği malûmdur. Lâkin metbu' olan Resûlullah'ı sekten nehyetmek; tâbi olan ümmetini nehiyde te'kid olsun içindir. Zira; birşeyden metbu' nehyolununca tabiîn nehyolunacağı evleviyetle sabittir. Şan-ı Resûlullah'a tazim için terbiyenin her nev'ini müşir olan Rab ism-i şerifi Resûlullah'tan kinaye olan kâfa muzaf kılınmıştır. Zira; Allah-u Tealâ herkesin Rabbisi olduğu halde Resûlullah'a «Senin Rabbin» demek; elbette şan-ı Resûlullah'a tazimdir.

Hulâsa; Hz. İsa'nın babasız halkolunmakta Hz. Âdem'e benzediği ve halbuki Hz. Âdem'in ulûhiyetini itikad eden olmadığı halde Hz. İsa'nın dahî ulûhiyetini itikad etmemek lâzım olduğu ve Hz. Âdem'in ol emri üzerine derhal vücut bulduğu ve bunların cümlesi taraf-ı ilâhiden gelmiş birtakım sabit hükümler olduğundan hiçbir kimse için şekketmek caiz olmadığı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ sûrenin bidayetinden buraya gelinceye kadar Hz. İsa ile validesi haklarında ve sair hususâtta Nasârânın şüphelerini izale ettikten ve tevhide müteallik delâil-i katiyeyi beyandan sonra bu kat'i delillere karşı hâlâ inad edenleri lânete davet etmesini Resûlüne emretmek üzere :

فَمَنْ حَآجَّكَ فِيهِ مِن بَعْدِ مَا جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْاْ نَدْعُ أَبْنَاءنَا وَأَبْنَاءكُمْ وَنِسَاءنَا وَنِسَاءكُمْ وَأَنفُسَنَا وأَنفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَل لَّعْنَةُ اللهُ عَلَى الْكَاذِبِينَ ﴿61﴾

buyuruyor.

[Habibim! Rabbin Tealâ tarafından sana gelen ahkâm hak olunca İsa (A.S.)'ın ahvaline dair sana ilm-i yakîn geldikten sonra eğer bir kimse onun hakkında seninle mücadele ederse sen onlara de ki «Gelin yanıma. Biz ve siz oğullarımızı ve haremlerimizi ve kendi nefislerimizi davet edelim ve hepimiz bir araya geldikten sonra Allah-u Tealâ'ya tazarru ve niyaz edelim ve Allah'ın lânetini İsa (A.S.) hakkında iftira edenler üzerine kılalım ve yalancılar üzerine taraf-ı ilâhiden lânet nazil olmasını isteyelim» demekle onları insafa davet et dedi.] Resûlullah da emr-i ilâhi üzerine Nasârâyı lânete davet etti. Lâkin bu hususta mücadele edenler lânete girişemediler. Çünkü; «Hâin olan korkak olur» fahvasınca kendileri hâin oldukları için cesaret edememişlerdir.

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Hz. İsa hakkında varid olan delâil-i katiyeye karşı Necran'dan gelen Nasârâ taifesinin itikad-ı bâtıllarında ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak mübaheleye yani lânete davet olunmalarını emir buyurmuştur. Resûlullah onlara dedi ki «Bu kadar kati delillere karşı hâlâ inat ediyorsunuz, gelin çoluğumuzu, çocuğumuzu ve kendi canımızı bir araya toplayalım ve ciddiyetle ve kemal-i ihlâs üzere dua edelim ve diyelim ki (Allah'ın gazabı ve lâneti yalancılar üzerine olsun)».

M ü b a h e l e ; ihlâs ve ciddiyet üzere lânetle dua etmektir. Resûlullah'ın böyle ciddiyetle duaya daveti üzerine onlar haric-i mescidde istişareye başladılar ve reislerine «Ne dersin mübaheleye girişelim mi?» deyince (A'kil) isminde olan reis «Allah'a yemin ederim ki Muhammed (S.A.)'in hakka nebi olduğunu bildiniz ve sözlerinin doğru olduğunu anladınız. Şu halde mübaheleye girişirseniz helâk

olursunuz. Zira; nebî ile mübaheleye girişen kavmin küllisi helâk olmuştur. Binaenaleyh; iman etmezseniz hemen vedâ edin beldenize gidin» diye arkadaşlarını mübaheleden menetti. Necran cemaati tekrar huzur-u Risalete geldiler. Bini Safer ayında ve diğer bini Receb ayında tediye kılınmak üzere senede iki bin kırmızı hülleyle otuz zırh cizye vermek ve buna mukabil Resûlullah da onlara gaza etmemek şartıyla musalaha akdettiler ve arz-ı vedâ ile memleketlerine gittiler.

Gerçi küfr üzere vefat ettiği veya vefat edeceği malûm olmayınca şahs-ı muayyen üzerine lânet caiz değilse de vasf-ı umumi üzerine lânet caiz olduğuna âyet delâlet eder. Meselâ «Yalancılara ve zalimlere ve kâfirlere lânet olsun» gibi umumi bir tâbirle lânet caiz olabilir.

Bu âyet-i celile bir kimsenin kızının oğlu, kendi oğlu mesabesinde olduğuna delâlet eder. Zira; Risâletmeab Efendimizin mahdum-u mükerremleri olmadığı halde kerime-i afifeleri Hz. Fatma (R.A.)'nın oğullan Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.)'yı kendi zatına muzaf kılarak (نَدْعُ أَبْنَاءنَا) buyurmuştur ki maksad-ı nebevileri hafid-i muhteremleri Hasan ve Hüseyin'dir. Zira; Resûlullah «Oğullarımızı davet edelim» dedikten sonra Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.)'yı mübaheleye hazırladığı mervidir.

***

Vâcib Tealâ Hz. İsa'nın ahvalini ve Allah'ın kulu ve Resûlü olduğunu ve Hz. Âdem gibi fevkattabia babasız meydana geldiğini beyan ettikten sonra şu vukuatın hak olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ

buyuruyor.

[İşte şu beyan olunan ahval İsa (A.S.)’ın umur-u dine irşad eden kelâmı, hak ve vakıa mutabıktır.] Bunun hilaf olmak ihtimali yoktur. Ancak Hz. İsa'nın Allah'ın kulu ve Resûlü olduğunu itikad etmek haktır ve hilâfını itikad etmek bâtıldır. Zira;

وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلاَّ اللهُ وَإِنَّ اللهُ لَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ﴿62﴾

[Allah-u Tealâ'dan başka mabud-u bilhak yoktur ve Allah-u Tealâ cümle âlem üzerine galip ve ef'ali hikmete muvafık bir hakîm-i mutlaktır.] Binaenaleyh; Doğmadı ve doğurmadı; zevce ve veled ittihaz etmedi. Zira; bunları ittihaza ihtiyacı yoktur. Çünkü; herkes üzerine kahir bir gâlib-i mutlak olduğundan ihtiyaç alâmeti olan her şeyden münezzehtir.

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنَّ اللهُ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ ﴿63﴾

 [Hak üzere delâlet eden deliller geldikten sonra eğer onlar haktan imtina ederlerse sen de onlardan iraz et. Zira; onların maksatları ifşaddır. Allah-u Tealâ müfsidleri bilir.] Ve kendi zatının gayrıya ibadet eden müfsidlerin müstehak oldukları cezayı verir.

K a s a s ; umur-u dine ve tarık-ı hakka irşad ve ibrete davet eder ve azab-ı ilâhiden kurtulmanın tarîkim gösterir haberi mutazammın kelâmdır. (هَذَا) lâfzı Hz. İsa ile validesinin ahvaline işarettir. Şu halde manâ-yı nazım: [İsa (A.S.)’ın ve validesinin haberi; insanları tarîk-ı hakka irşad ve ibrete davet ve kudret-i ilâhiyenin kemalini düşünmeye sevkeder bir haberdir ki İsa (A.S.)’ın babasız meydana gelmiş bir beşer ve Allah'ın kulu ve Resûlü olduğunu beyaneder. Binaenaleyh; hak olan itikad bu olduğunu beyanla bazı Nasârânın Allah'ın oğludur veyahut ilâhtır suretindeki itikad-ı bâtıllarını reddeder bir haber-i haktır. Zira; Hz. İsa'nın ulûhiyetle münasebeti yoktur. Çünkü; Allah'tan başka mabudun bilhak yok, ancak ibadete müstehak odur ve Allah-u Tealâ cümleye galiptir. Hz. İsa'da ise cümle âleme galebe yok ki ilâh olsun, elbette olamaz. Zira; ulûhiyette kudret-i kâmile şarttır.] demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetin âhiri âsileri tehdid etmiştir. Çünkü; delâil-i hakkadan i'raz etmek nefsi ve âlemi ifsad ve umur-u dini ihlâl ettiğine işaret için zamir mevkiinde (مُفْسِدِينَ) lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Zira;

(عَلَيْهِمْ بِالْمُفْسِدِينَ) bedelinde (بِهِمْ عَلَيْهِمْ) denilse olabilirken delâilden i'raz edenlerin müfsid olduklarını tasrih ve bildiğini beyan etmek; bu gibi cinayeti irtikâb edenlerin müfsid oldukları cihetle cezasız kalmayacaklarını beyan etmektir. Şu halde manâ-yı nazım: [Habibim! Eğer onlar hakka delâlet eden deliller geldikten sonra tarîk-ı tevhidden i'raz ederlerse sen de onlardan yüz çevir. Zira; onların tarîk-ı haktan i'razları din-i hakkı ve âlemi ifsad etmek olduğundan iltifat-ı nebeviyene lâyık değillerdir. Çünkü; Allah-u Tealâ bilcümle müfsidleri bilir ve ifşadlarına göre ceza verir.] demektir.

Hulâsa; Hz. İsa ve validesi haklarında Kur'ân'da varid olan haberlerin ancak hak olup bunun hilâfında bazı süfehâ tarafından söylenen sözlerin iftira ve bâtıl olduğu ve Allah'ın gayrı mabudun bilhak olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın cümle âleme galip bir hakîm-i mutlak olduğu ve hal böyle olunca kâfirler imandan i'raz ederlerse Resûlullah'ında onlardan i'raz etmesi lâzım geldiği, zira; bu misilli müfsidlerin Resûlullah'ıniltifatına müstehak olmadıkları ve Allah-u Tealâ'nın müfsidleri bildiği ve onlardan intikamını alacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ tevhide delâlet eden delilleri ve Hz. İsa'nın ma'bud olmadığını ve Nasârâyı mübaheleye davet edip onların mübaheleye cesaret edemediklerini beyan ettiği gibi delil-i aharla onları tarîk-i hakka davet etmesini Resûlüne emrettiğini beyan etmek üzere:

قُلْ يَاأَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللهُ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللهُ

buyuruyor.

[Habibim! Sen ehl-i kitaba de ki: Siz bir kelimeye gelin biat edin ki o kelime sizinle bizim beynimizde müsavidir ve o kelime sizin ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet edip Allah'ın gayrıya ibadet etmeyip ve Allah'a hiçbir şeyi şerik itikad etmemenizdir ve Allah'ın dününde bazımız bazımızı erbab ittihaz etmememizdir.]

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ ﴿64﴾

[Eğer ehl-i kitap, o kelime-i tevhidi kabulden imtina' eder, yüz döndürürlerse siz deyin ki «Ey müminler! Siz şahid olun biz müminiz ve Allah'a mu'ti ve münkadız. İşte iman ve islâmiyetimizi ikrar ediyoruz.»] Böyle demekle itikad-ı bâtıldan beri olduğunuzu beyanedin ki, imanınızı izhar etmiş olasınız.

E h l – i  k i t a p la murad; Necran'dan gelen Nasârâ ve Medine'de bulunan yahudilerdir. Zira; Necran Nasârâsının Resûlullah'la mübahaseleri esnasında Medine yahûdilerinin haberdar oldukları gibi bazılarının da mübahasede hazır bulundukları mervidir. Binaenaleyh ehl-i kitaba hitap; her iki millete de şâmildir. Çünkü; her ikisi de hakka tabeiyetten i'raz ettikleri için kelime-i hakka davet hepsine şâmildir. A r a m ı z d a  m ü s a v i  o l a n kelime demek;kelime-i âdile ve müstakime demektir ki «O kelimeyi kabul edince cümlemiz hukukta ve sair ahkâmda müsavi oluruz, yekdiğerimizden farkımız olmaz. Zira; o kelime-i tevhidin bilumum mükellefine nispeti müsavidir ve hiçbir kimseye diğerinden ziyade bir hukuk bahşetmez. Binaenaleyh; o kelimeye intisab edenlerin cümlesi kardeştir, birinin hakkında olan hüküm diğerinin hakkında olan hükmün aynıdır.» demektir.

Yahudiler (Üzeyir) ve bazı Nasârâ (İsa) Allah'ın oğludur demeleriyle ibadete ehil addederek Allah'ın gayrı olarak Rab ittihaz ettiklerinden Cenab-ı Hak Resûlüne ;

 (لايَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاًأَرْبَابًا مِّن دُونِ اللهُ) demesini emretmiştir. Yani; [Bazımız bazınızı Allah'ın dûnunda mâbûd ittihaz etmesin] demektir.

Ulemanın kendi kendine delilsiz ihdasettikleri bid'atları ve hall-ü hürmeti kabul etmek; onları Rab ittihaz etmektir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ uleması delile müstenid olmaksızın birçok mesail ihdas ederek şeriatlarında halâl olan şeye haram ve haram olan şeye halâl demişler ve avam tabakası da bunları kabul etmişlerdir. Halbuki hall-ü hürmet va'zı Rabb-i Tealâ'ya ve onun gönderdiği Resûle mahsus olduğundan bu gibi ahkâmı kabul; Allahın dününde onları Rab ittihaz etmektir. Bu manâyı Resûlullah'ın «Ulemanın ihdas ettikleri hall-ü hürmeti kabul onları Rab ittihaz etmektir» buyurduğu hadîs-i şerifi de teyid etmektedir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet nazil olunca (Ady b. Hatem) «Ruhbanlara ve ahbara itaat etmedik» deyince Resûlullah'ın «Onların ihdas ettikleri mesaili kabul onlara itaattir» buyurduğu mervidir. Şu halde hangi millet olursa olsun dininde olmayan bid'atları ihdas edenlere ittiba' caiz değildir. Amma şeriat-i islâmiyede mesail-i fıkhiye buna kıyas olunamaz. Zira; mesail-i fıkhiye; müçtehidin-i kiramın ihdas etmeleriyle hasıl olmuş birşey değildir. Çünkü; bütün mesail-i fıkhiye; dinin esası olan Kur'ân'a ve ehâdis-i nebeviyeye müsteniddir, yoksa müçtehidînin kendi karihalarından ihdas olunmamıştır. Mezahibin ihtilâfı; ahâdis-i celiledeki rivayetlerin ihtilâfından ve bazı âyâtın kavaidi usule muvafık delâlet ettiği manâlardan ileri gelmiştir. Binaenaleyh; hiçbir müçtehid esasa müstenid olmaksızın bir mesele ihdas etmiş değildir. Bizim edillemiz olan kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet, kıyas-ı fukaha mazbuttur. Bunlara asla tezvirat karışmamıştır. Şu halde bizim gençlerimizin «Bin iki yüz küsur sene evvel gelen îmam-ı A'zam'ın içtihad ettiği mesail şimdi kâfi gelmez» gibi iddiaları esas-ı şeriata ve içtihada ve içtihadın keyfiyetine cehilden neşet etme birtakım vâhî sözlerdir. Zira; İmam-ı A'zam ve sair eimme kendi karihalarından bir mesele ortaya koymamışlar, her ne söylemişlerse şeriatın esaslarından alarak söylemişlerdir. Hatta mesail-i fıkhiyenin alelekser metni ayniyle ahadis-i celilenin metnidir.

Bu âyette (يَاأَهْلَ الْكِتَابِ) unvanı ehl-i kitabı insafa daveti müş'irdir. Çünkü; «Siz ehl-i kitapsınız» demek «Kitabın ve hak olan delillerin esrarına vakıfsınız. Şu halde bâtıl itikaddan vazgeçin ve kelime-i tevhide gelin» demektir.

Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Yehûd kavmi «Ya Muhammedi (S.A.) Senin muradın Nasârânın İsa (A.S.)'ı fab ittihaz ettikleri gibi bizim de seni rab ittihaz etmemiz midir?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Kâzî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile Necran Nasârâsı ve bazı yahudilerle mübahaseyi beyaneden âyetlerde hakka irşad için delâil iradında hasmı ilzam ve ikna hususunda kanun-u münazaraya hüsn-ü riayet ve derece derece ilzam ve iknaın nihayeti vardır. Çünkü; Vâcib Tealâ evvelâ Hz. İsa'nın, ulûhiyete münafi olan birbiri ardında tevâlî eden ahvalini beyanla ulûhiyetle münasebeti olmadığını ve badehu Resûlünün nası imana davetin keyfiyetini ve Nasârânın şu hak olan davete karşı inatları üzerine onları mübaheleye davet edip Nasârânın mübaheleden imtinalarını ve cümle ben-i beşer beyninde müsavi olan kelime-i tevhide daveti ve bu davete icabet etmeyince «Şahid olun biz müslümanlarız» demekle kelâmına hitam vermesi hakka davet tanklarının en beliği ve açığıdır.

Hulâsa; Resûlullah'ın ehl-i kitabı cümle insanlar arasında müsavi olan kelime-i tevhide davet ettiği ve kelime-i tevhidin manâsı ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet edip başka bir mahlûku Allah'a şerik kılmamak olduğu ve bazı insanın Allah'ın dününde bazı âhari rab ittihaz etmesi caiz olmadığı ve eğer kâfirler kelime-i tevhidden iraz ederlerse müminlerin «Şahid olun biz müslimiz» demeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasârânın «İbrahim (A.S.) yahûdi veyahut nasranîdir» demelerini reddetmek üzere :

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَآجُّونَ فِي إِبْرَاهِيمَ وَمَا أُنزِلَتِ التَّورَاةُ وَالإنجِيلُ إِلاَّ مِن بَعْدِهِ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿65﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap! İbrahim (A.S.) hakkında niçin mücadele edersiniz? Halbuki yahûdiyetin esasını tesis eden Tevrat ve nasraniyeti tesis eden İncil inzal olunmadılar, ancak İbrahim (A.S.) dan sonra inzal olundular. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) zamanında yahudiyet ve nasraniyet yoktu ki, siz Hz. İbrahim yahûdî veya nasranî olduğunu iddia edesiniz. Bu sözü söyler de sözünüzün bâtıl olduğunu düşünmez misiniz ve esası olmayan birşeyi söylemeye nasıl cesaret edersiniz?]

Yani; ehl-i kitap kendi mezheplerinin hak ve cümlenin müsellemi olan İbrahim (A.S.)ın kendi mezheplerinde olduğunu iddia etmeleri üzerine Cenab-ı Hak Tevrat ve İncil'in İbrahim (A.S.) dan sonra nazil olduklarını beyanla bu iddialarının bâtıl olduğunu ispat etmiştir. Çünkü; Tevrat'tan evvel yahudi ve İncil'den evvel nasranî olmadığı gibi bu iki milletin dinlerini ve milliyetlerini tesis eden bu kitaplar ve kitapların ahkâmı olup halbuki İbrahim (A.S.)'ın zamanı ve âhirete irtihali ise bu kitapların inzalinden çok evvel olduğu cümlenin malûmudur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iddialarının açık bir yalan ve bâtıl bir dâva olduğunu ve böyle bir dâvanın ise merdut bulunduğunu beyan için (أَفَلاَ تَعْقِلُونَ) buyurmuştur.

 Yani; «Bu kadar açık bir yalanı söyler de düşünmez misiniz, aklınız yok mudur? Edna aklı olan bu gibi herkesin bildiği bir hakikatin hilafını iddiaya cesaret edemez. Çünkü; zaman-ı İbrahim'de henüz vücut bulmamış olan milliyeti Hz. İbrahim'e isnad etmek kadar gülünç birşey olamaz» demektir.

Kâzî'nin beyanına nazaran Hz. İbrahim'le Yehûdiyetin esasını kuran Musa (A.S.) arasında bin sene ve Hz. Musa ile İsa (A.S.) arasında da bin sene müddet olduğu rivayet olunmakta ve diğer bir rivayette Hz. İbrahim'le Musa (A.S.) arasında beş yüz yetmiş beş sene ve Hz. Musa ile İsa (A.S.) arasında bin dokuz yüz yirmi sene müddet olduğu beyan olunmaktaysa da beyan olunan müddetler hakkında tarih mazbut olmadığı cihetle kat'i hüküm verilemez. Fakat İbrahim (A.S.)’ın Yahudiyet ve Nasraniyetten çok müddet evvel geçtiği kafidir. Binaenaleyh; bunlardan hiçbirisi İbrahim (A.S.)'a isnadolunamaz.

Gerçi İslâmiyet dahî İbrahim (A.S.)'dan çok sonra Fahr-i Kâinat’ın vücuduyla hadis olmuşsa da Kur'ân'da İbrahim (A.S.)'ın Hânif-i Müslim olduğu beyan olunduğundan Hz. İbrahim'in müslim olduğunu iddia etmek vakıa muvafıktır. Çünkü; efal-i hac ve saire gibi ekser-i ahkâm-ı islâmiye şeriat-i İbrahim (A.S.)'a tevafuk ettiğinden Kur'ân'da müslim olduğu zikrolunmuştur. Binaenaleyh İbrahim (A.S.)'ın islâmiyetini iddia; Yehûd ve Nasârâ'nın iddialarına kıyas olunamaz. Zira; Tevratta yahûdi ve İncilde nasranî olduğu beyan olunmadığından onların iddiaları bir senede müstenid olmadığı cihetle doğru değildir. Amma müslim olduğu sarahat-ı Kur'ân'la sabittir.

Âyetin sebeb-i nüzulüne gelince Necran'dan gelen Nasârâ taifesiyle Medine yahûdileri huzur-u Risalette uzun uzadıya münazaa ettiler. Yahudiler; İbrahim (A.S.)'ın yahûdi olduğunu iddia ederek bununla Yahudiyetin ve Nasârâ da Hz. İbrahim'in nasrânî olduğunu iddia ederek bununla nasrâniyetin hak olduğunu ispata kalkışmaları üzerine onların bu iddialarını red için âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ Yahudiyet ve Nasrâniyet Hz. İbrahim'den sonra hadis olup Tevrat ve İncil'de Yahudiyet ve Nasraniyetten bahsolmadığı cihetle bu iddianın akla muhalif olduğunu beyan ettiği gibi bu iddiaları üzerine Yehûd ve Nasârâyı tevbih etmek üzere:

هَاأَنتُمْ هَؤُلاء حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُم بِهِ عِلمٌ فَلِمَ تُحَآجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ ﴿66﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap! Siz şu ahmak insanlarsınız ki, kitaplarınızın size beyanla ilminiz lâhik olan mesailde mücadele edersiniz. Fakat ilminiz lâhik olmayan mesailde niçin mübahase eder ve Tevrat'ta, İncil'de İbrahim (A.S.)’ın yahûdi ve nasâra olduğuna dair beyan olmadığı halde niçin Hz. İbrahim'in mezhebinden bahsedersiniz? Halbuki Allah-u Tealâ bilir, siz bilmezsiniz.]

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلاَ نَصْرَانِيًّا وَلَكِن كَانَ حَنِيفًا مُّسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿67﴾

[İbrahim (A.S.) yahûdî ve nasrânî olmadı ve lâkin din-i hak üzere Allah-u Tealâ'ya muti' müslim oldu ve müşriklerden olmadı.]

Yani; ey Yehûd ve Nasârâ taifeleri! Size kitabınızın haber vermesiyle bildiğiniz bazı şeylerde delil getirir münazaa edersiniz. Fakat bilmediğiniz şeylere ve kitabınızın haber vermediği mesailde niçin münazaaya girişir ve İbrahim (A.S.)'ın Yahûdi veya Nasrânî olduğundan bahsedersiniz? Halbuki İbrahim (A.S.)'ın hangi din üzerine olduğunu Allah-u Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. Şu halde bilmediğiniz şeyde neden mübahaseye cesaret ediyorsunuz? İbrahim (A.S.) sizin iddianız gibi Yahudi ve Nasrânî olmadı. Tevrat ve İncil de size böyle birşey haber vermedi. Şu halde bilmediğiniz mesailde mübahaseye girişmeniz hamakat değil midir? Lâkin İbrahim (A.S.) bütün dinleri terkle müstakim ve doğru bir dine meyletti ki o din-i müstakim de din-i islâmdır. Binaenaleyh; Hz. İbrahim doğru bir dine sâlik ve Rabbisine muti' müslim oldu. Halbuki İbrahim (A.S.) Allanıp Tealâ'ya şirk eden putperestlerden de olmadı, ancak müslim oldu. Ehl-i kitabın, Hz. İbrahim'in Yahûdî veya Nasrânî olduğunu iddialarındaki hamakatlerine işaret için âyetin evvelinde  harf-i tenbih  geldiği gibi onların bilmedikleri şeyi iddialarından dolayı hakarete müstahak olduklarına işaret için tahkire delâlet eden ism-i işaret varict olmuştur.

Ehl-i kitabın â l i m  o l d u k l a r ı  m e s a i l l e  murad; kendi dinlerine müteallik olan mesail ve â l i m  o l m a d ı k l a r ı  m e s a i l l e murad; din-i İbrahim'e müteallik olan mesaildir. Şu halde âyet her iki fırkanın iddialarını rod ve İbrahim (A.S.)'ın müslim olduğunu sarahatle beyan etmiştir.

H a n i f e n ; doğru yola giden ve edyanın küllisinden müstakil bir dine teveccüh eden kimsedir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran İbrahim (A.S.)'ın hanif olmasıyla murad; tevhidle beraber kurban kesmesi ve namazda Kabe'ye teveccüh etmesi ve hitan icrası ve ifratla tefrit arasında itidale riayet etmesidir.

Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetin âhirinde İbrahim (A.S.)'ın müşrik olmadığını beyan etmek; Yehûddan (Üzeyr) (A.S.)'a «Allah'ın oğludur» diyenlere ve Nasârâdan İsa (A.S.)'ı mâbud ittihaz edenlerin müşrik olduklarına işaret etmektir. Yani; «Yehûd Üzeyr'i ve Nasârâ Hz. İsa'yı Allah'ın oğulları demekle müşrik oldular, halbuki Hz. İbrahim müşrik olmadı. Eğer dediğiniz gibi Yahûdî veya Nasranî olsaydı sizin gibi müşrik olur müslim olmazdı, halbuki müşrik değil müslimdir» demek olur. Hz. İbrahim'in m ü s l i m  o l m a s ı yla murad; usul-ü itikadda din-i islâma muvafık olmasıdır. Y e h û d v e  N a s â r â  dan olmamasıyla murad; onların bâtıl ve maruf itikadları üzere olmamasıdır.

***

Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.)'ın müslim olup Yehûd ve Nasârâ'dan olmadığını teyid etmek üzere :

إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَاللهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ ﴿68﴾

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.)'a nâsın evveli ve dinde yakın ve mahabbette ziyade olanı şol kimselerdir ki onlar zamanında bulundular ve İbrahim (A.S.)'a ittiba' ettiler ve şu nebiyy-i zişan ve nebiye ittiba ve îman eden müminlerdir. Halbuki Allah-u Tealâ müminlerin yardımcı ve veliyy-i umurlarıdır.] Zira; zâtına ve gönderdiği Resûlüne iman eden müminleri Allah-u Tealâ sever. Binaenaleyh; onlardan muaveneti esirgemez ve istediklerini verir, nimetinden mahrum etmez.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Mekke müşriklerinin ezalarından Habeş'e hicret eden ashab-ı Resûlullah'ı Mekke'ye iade edip eza etmekle irtidad teklif etmek üzere Mekke ahalisi Habeş Meliki Necaşi'ye birçok hediyeyle (Amr b. As) ve (Ammare b. Muaytî)'yi göndermişlerdi. Mekke elçileriyle muhacirin-i kiram Necaşi huzurunda mübahaseye başladıklarında elçiler kendilerinin din-i İbrahim üzerine olduklarından bahsettiklerinde onların iddialarını reddetmek üzere bu âyetin Medine'de Resûlullah'a nazil olduğu mervidir. Şu halde bu âyet; Habeş Meliki Necaşi huzurunda din-i İbrahim üzere bulunduklarını iddia eden Mekkelileri tekzip için nazil olmuştur. Gerçi mübahase Habeş'te vâki ve âyet Medine'de nazil olmuş ve arada birçok mesafe varsa da Kur'ân'ın âyetleri mütevatir ve ilâ yevm-il kıyam bakî olduğu ahkâmı her zaman carî ve sür'atle intişar ettiğinden arada bulunan mesafeyle itiraz varid olmaz. Çünkü maksad; onların yalancı olduklarını yalnız kendilerine duyurmak değil belki bu gibi iddianın yalan olduğunu herkese bildirmektir. Zira âyetin meali; «İbrahim (A.S.)'a en yakın olan kimseler onun zamanında bulunup ittiba eden kimseler ve âhir zaman nebîsi ve o nebiye iman eden müminlerdir. Şu halde Mekkeliler İbrahim (A.S.) zamanında bulunmadıkları gibi âhir zaman nebisine dahî iman edenlerden değillerdir» demektir. Binaenaleyh; Mekkelilerin yalan söylediklerini âyet sarahaten beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın hakka delâlet eden delilleri kabulden i'raz ettiklerini beftenettiği gibi onların yalnız hakkı kabul etmemekle iktifa etmeyip Resûlullah'a iman eden müminleri idlâl etmek istediklerini dahî beyan etmek üzere :

وَدَّت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاَّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ ﴿69﴾

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan bir taife sizi idlâl etmeye muhabbetederler ve idlâle çalışırlar. Halbuki onlar idlâl etmez, ancak kendi nefislerini idlâl ederler. Fakat kendi nefislerini idlâl ettiklerini idrak etmezler.]

Yani; ehl-i kitaptan Yehûd taifesi sizi tarîk-ı haktan çıkarmak ve kendi dinlerine ithal etmek isterler. Halbuki siz onların sözlerini dinlemediğiniz için onlar ancak kendi nefislerini idlâl ederler ve böyle olduğunu da bilmezler. Çünkü; ehl-i imanı yoldan çıkarmaya çalışmak büyük bir günah ve dalâlet olduğu cihetle ancak vebali kendilerine aittir, lâkin bu günahı bilmedikleri gibi yaptıkları fenalığı işgüzarlık addederek iftihar da ederler. İşte erbab-ı fesadın halleri daima ehl-i salâhı ifsad etmek ve bu yolda çalışmaktır.

Bu âyet, Medine'de yahûdilerin eshaptan (Muaz b. Cebel) ve (Ammar b. Yâser)'i din-i Yehûdu kabule davet ettikleri zaman davet eden yahûdiler hakkında nazil olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Şu sebeb-i nüzule nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [Her ne kadar yahûdiler ehl-i imanı dininden çıkarmakla idlâl etmek isterlerse de idlâle gayretlerinin vebali ancak kendilerine ait olmakla kendi nefislerini idlâl ederler. Zira; müminler sözlerini dinlemedikleri için tesiri olmaz ve sa'ylerinin semeresini görmezler ve kendi nefislerini idlâl ettiklerini de idrak etmezler] demektir. İşte insanlardan, ebna-yı cinsini herhangi işte olursa olsun o iş hakkında doğru yoldan çıkarıp hataya seyketmek isteyenlerin kendi fena fikirlerinin cezası kendilerine ait olup o hataya kendileri düşeceklerine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insanlar daima ebna-yı  cinsini hayır yola sevkeder ve aklı erdiği kadar irşada çalışırsa âhirette ecre nail olacağı gibi dünyaca da herhalde mükâfatını  göreceğinde şüphe yoktur. Bilhassâ her müminin diğer mü’mine muaveneti ve lâzım gelen umurunda hayra delâleti en mühim vezaif-i diniyedendir. Zira; bu hususa dair birçok ayât-ı beyyinât ve ehâdis-i nebeviyat vardır.

***

Vâcib Tealâ Resûlullah'ın nubûvvetini bilerek inkâr eden ehl-i kitabın ulemasını tevbih etmek üzere :

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللهُ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ ﴿70﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap! Siz Muhammed (S.A.)'in nubûvvetine şehadet eder olduğunuz halde niçin Allah'ın âyetlerine küfredersiniz?]

Yani; ey Yehûd ve Nasârâ taifeleri! Tevrat'ta ve İncil'de evsaf-ı Muhammediyeye delâlet eden Allah'ır âyetlerini niçin inkâr eder ve mucibiyle amel etmez de küfredersiniz? Halbuki sıfat-ı Resûlullah'ın, Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan evsaf-ı Resûlullah'a muvafık olduğuna ve ahval-i Resûlullah'ın o kitaplarda zikrolunan evsafa mutabık bulunduğuna şehadet ettiğiniz halde küfrünüze sebep nedir?

Bu âyette e h l - i  k i t a p la murad; ehl-i kitabın ulemasıdır. Zira Tevrat ve İncil'de olan evsaf-ı Resûlullah'ı tahrif eden ve hakkı avâm-ı nastan setreden ehl-i Kitabın ulemasıdır. K ü f r e t t i k l e r i â y e t l e r le murad; evsaf-ı Resûlullah'a delâlet eden âyetlerdir. Binaenaleyh; ehl-i kitap kendi kitaplarına küfretmişlerdir. Zira kendi kitaplarında Resûlullah'a ait olan âyetleri inkâr etmek; o kitabın tamamını inkâr mesabesindedir. Çünkü; küfrü mucip olmakta bir âyeti inkârla bütün kitabı inkâr beyninde fark yoktur.

Yahut bu âyette  A l l a h ' ı n  â y e t l e r i yle murad; Kur'ân ve sair mucizat-ı nebeviyedir. Çünkü; ehl-i kitabın uleması Kur'ân'ın ve sair mucizatın hak olduğuna kalpleri şehadet ettiği halde inkâr etmişlerdir. Binaenaleyh; menasıb ve avaidini muhafaza için hakkı setrettiklerinden Cenab-ı Hak onları tekdir etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kalpleri 'şehadet ettiği halde lisanlanyla küfreden ehl-i kitabı zem ve tekdir ettikten sonra avâm-ı nâsı idlâl için şüphe-atan ve araya vesvese koyan kimseleri zem ve tekdir etmek üzere:

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿71﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i kitap! Hakkı bâtıla ne için karıştırır ve hakkı hak olduğunu bildiğiniz halde niçin saklarsınız?]

Yani; ey ehl-i kitabın uleması! Evsaf-ı Resûlullah'a müteallik taraf-ı ilâhiden nazil olup vakıa muvafık olan âyetleri kendi elinizle tağyir ettiğiniz bâtıl sözlere niçin karıştırır ve nâsa bâtılı hak suretinde nasıl gösterirsiniz ve hakkı bildiğiniz halde nastan niçin saklarsınız, hakkı saklamak günah değil midir?

Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile ehl-i kitabın ulemasının iki sıfatlan vardır:

B i r i n c i s i ; risalet-i Resûlullah'ı kalpleriyle bildikleri halde lisanlanyla nubûvvetini inkâr ederek küfretmektir. Bu kısmı irtikâp edenleri Vâcib Tealâ bundan evvelki âyette beyan buyurarak bu misilli cinayetin mürtekiplerini zem ve tekdir etti.

İ k i n c i s i ; ahval-i Resûlullah kitaplarında beyan olunan evsafa mutabık olduğu halde o âyetleri tahrifle hakkı bâtıla karıştırmak ve nâs arasına şüphe verecek sözler atmakla hakkı örtmek ve bâtılı terviç etmektir. Bu kısmı irtikâp edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle zemmetmiştir. Çünkü; onlar taraf-ı ilâhiden nazil olan âyetleri kendilerinin tağyir ettiklerine karıştırırlar ve evsaf-ı Resûlullah'a delâlet edenleri delâlet etmeyenlere karıştırıp halkı iğfal ederler ve arzularına muvafık te'viller icad ederek halkı aldatırlardı. İşte Vâcib Tealâ bu suretle vaki' olan yolsuzluklarını şu âyetle red ile onları tekdir etmiştir. Gerçi bu âyette hitap; ehl-i kitaba ise de hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı terviç etmek ve hakkı saklamak her zaman haram ve bu gibi tezviratı irtikâp edenler daima mezmumlardır. Binaenaleyh; hakkı setirle bâtılı tervice çalışanlar; her zaman bir müddet-i kalîle devam eder gibi görünürse de zevale maruz ve inkıraza mahkûm ve onu irtikâp eden kimse nâs arasında menfur ve mahkur,  âkibet rezil ve rüsva olarak nâbud olduğu her yerde görülen şeylerdendir. Binaenaleyh; insanın hakkı takib etmesi ve tervicine çalışması en büyük bir meziyet olduğundan her şahısta bu meziyet bulunamadığı cihetle ekseriyâ yalnız kalır ve yardımcı bulamazsa da akıbet-i emirde âli ve herkesçe makbul olduğu ve hakkın tezahür ettiği inkâr olunur bir hakikat değildir. Binaenaleyh insanlara lâyık olan; hakkı sevmek ve daima hakka tâbi olmak ve batıldan kaçmaktır.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın hakkı bâtıla karıştırmakla halkı idlâle sa'yettikleri gibi hile ve desiseyle dahî idlâle sa'y ettiklerini beyan etmek üzere:

وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿72﴾

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan bir taife kendi arkadaşlarına dediler ki «Siz müminler üzerine inzal olunan Kur'ân'a evvel-i neharda iman ve âhir-i neharda küfredin. Me'muldür ki, size bakarak onlar da dinlerinden rucu' ederler» demekle hile öğrettiler.]

Yani; Yehûddan hilekâr ve müfsid bir taife ehl-i imanın imanlarını ifsad etmek kasdıyla kendi â'vân ve ahbabına dediler ki «Müminlerin kalplerini karıştırmak için onlar üzerine inzal olunan Kur'ân'a gündüzün evvelinde yani sabah namazında iman izhar ederek, Kabe'ye müteveccihen namaz kılın ve ahir-i neharda yani ikindi namazında küfrederek Beyt-i Mukaddes'e namaz kılın. Me'muldür ki, onlar size bakarak (Ehl-i kitap bizden daha iyi bilirler. Zira; onlar tetkik ettiler, yalan olduğunu bildiler ve döndüler, biz de dönelim) derler.»

Fahr-i Râzî, Kâzî ve Hâzin’in beyanlarına nazaran bu vak'a; Medine'de kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahavvül etmesi üzerine vaki olmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın Medine'de Beyt-i Mukaddes'i kıble ittihaz etmesi üzerine yahûdiler mesrur oldular. Bilâhare kıble Kabe'ye "tahavvül edince meyus olmaları üzerine Yehûd ulemasından  (Kâ'b b. Eşref) ve emsali kendi etba'larına «Kalbiniz Yâhûdiyet üzere sabit olduğu halde evvel-i neharda Kabe'nin kıble olmasına dair müminler üzerine nazil olan âyete iman eder gibi görünün ve Kabe'ye teveccüh ederek namaz kılın ve âhir-i neharda münafıkane gösterdiğiniz imandan dönün. Beyt-i Mukaddes'e namaz kılın ve deyin ki (Biz evvel-i neharda tetkik etmeksizin iman etmiştik, badehu delilleri tetkik ve ulemamızla müşavere ettik, gördük ki Muhammed (S.A.)'in evsafı Tevrat'ta beyan olunan âhir zaman nebisinin evsafına muvafık değildir. Binaenaleyh; yalan olduğunu bildik ve imandan döndük. Sizin bu sözünüz üzerine eshab-ı Muhammed'e şüphe gelir ve onların da din-i Muhammedi'den dönmeleri me'muldür» demekle beyinlerinde birbirlerine tezvirat öğrettiler.

İşte Yehûdun bu gibi gizli hilelerini Resûlüne bildirmek için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurdu ve  Yehûdun bu misilli hilelerinin önü alınmış oldu. Âyet gaipten haber verdiği cihetle Resûlullah'ın nubûvvetine delâlet eden mu'cizeleri cümlesindendir. Bu misilli hilelerle ehl-i hakkı idlâl etmek isteyen erbab-ı dalâl’ın sa'yleri her zaman payidar olmayıp ehl-i hakkın muîni Cenab-ı Hak olduğuna ve ehl-i fesadın hileleri Yehûdun hileleri gibi yüzlerine vurulacağına ve binaenaleyh rüsva-yı âlem olacaklarına âyette işaret vardır ve alelekser âyet-i celilenin sırrı da zuhur ettiği görülmektedir. Türkçede söylenilen «Hilenin harmanı olmaz» darb-ı meseli de buna muvafıktır.

***

Vâcib Tealâ yahudilerin sözlerinin bakîyyesini beyan etmek üzere:

وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ

buyuruyor.

[Yahudilerden hile öğrenenler diğerlerine «Siz iman etmeyin, ancak dininize tâbi' olanlara iman edin» demekle Resûlullah'a imandan men'ettiler.]

قُلْ إِنَّ الْهُدَى هُدَى اللهُ

 [Habibim! Sen hile ile zuafâ-yı mü'minîni iğfale çalışan yahûdilere «Hidayet; ancak Allah'ın hidayeti ve doğru yol; ancak Allah'ın gösterdiği yoldur. Binaenaleyh; sizin hilenizin ehl-i imana tesiri olmaz» de.] Ki yahûdiler ehl-i İslâmı aldatamayacaklarını bilsinler.

أَن يُؤْتَى أَحَدٌ مِّثْلَ مَا أُوتِيتُمْ أَوْ يُحَآجُّوكُمْ عِندَ رَبِّكُمْ

[Eğer size verilen mu'cizelerin misli mu'cizeler bir kimseye verilirse veyahut mü'minler yevm-i kıyamette Rabbinizin huzurunda size delil gösterirler ve sizinle mübahase eder ve hüccet ibraz ederlerse dahi iman etmeyin ve ehl-i imana esrarınızı vermeyin, ancak kendi milletinize esrarınızı izhar edin.]

Yani; yahudilerden bazıları bazılarına vesâyâda bulundular ve «Siz iman etmeyin. Ancak dininize ittiba eden kimseye iman edin. Hatta denizin yol olması ve Arz-ı Tih'te kudret helvası ve kuş eti gibi size verilen mu'cizelerin emsali mu'cizeler bir kimseye verilmiş olsa veyahut müminler huzur-u ilâhide haklı olduklarına dair size senetler gösterseler dahî iman etmeyin» demekle birbirlerine tavsiye ettiler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette müfessirînin ihtilâfları vardır. Hulâsası; (أَن يُؤْتَى أَحَدٌ) cümlesi kelâm-ı ilâhiden olmak veyahut yahûdilerin sözlerinin   bakiyesi olup (وَلاَ تُؤْمِنُواْ) cümlesine merbut bulunmaktır. Ve aradaki  (قُلْ إِنَّ الْهُدَى) cümlesi; yahûdilerin hilelerinin faydası olmayacağını beyan için sevk olunmuş cûmle-i muterizadır.

(أَن يُؤْتَى أَحَدٌ) cümlesi kelâm-ı ilâhiden olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [Habibim! Hîle ve desiseyle nubûvvetini inkâr eden ve ashabından bazılarını iğfale çalışan yahûdilere sen de ki «Hidayet; ancak Allah'ın hidayetidir. Şu halde ey yahûdiler! Sizden gayrı bir kimseye sizin nebinize verdiği mu'cizelerin mislini Allah'ın vermesini ve o kulunu hidayette kılmasını ve Rabbinizin huzurunda müminlerin size hüccet ibraz etmelerini inkâr etmeyin. Zira hidayet; Allah'ındır. İstediğine verir.»] demektir. Yahut [Ey Yehûd kavmi! Siz evvel-i neharda iman ve âhir-i neharda küfretmeyi tedbir etmeniz ve bunu birbirinize tavsiyeniz sizin nebinize verilen mucizelerin misli sizden başka bir kimseye verildiği ve müminlerin Rabbiniz huzurunda size hüccet ibraz edecekleri içindir.  Zira; sizin hasediniz bu hileyi size düşündürdü] demektir. Yahut (وَلاَ تُؤْمِنُوا) kelâm-ı ilâhisindeki hitap; müminleredir. Ve maksad da yahudilerin telbisatına aldanmamalarını müminlere tavsiye ve tenbihtir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey müminler! Hiçbir kimseye iman etmeyin. Zira; ancak kendi dininize tâbi olan kimsenin sözünü tasdik edin, size verilen ilm ü fazıl gibi sizin gayrınıza verilmesini veyahut Rabbiniz huzurunda size muhabbet ibraz ederek bir kimsenin galebe edeceğini tasdik etmeyin. Sizin nebinize verilen fazl ü kemâl başkasına verilmemiştir. Binaenaleyh; Yahûdun tezviratına aldanmayın] demektir ve ehl-i imana imanlarında sebat etmelerini tavsiye etmektir. Çünkü; yeni müslüman olmuş ve müslümanlığın mezayasını lâyıkıyla  tetkik edememiş olan zuafa-yı mü'minîni yahûdiler aldatmaya çalıştıklarından Cenab-ı Hak ehl-i imana sebat etmelerini tavsiye etmiştir.

Bu kelâm; Yehûdun kelâmının bakiyyesi olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [«Ey Yehûd kavmi! Siz iman etmeyin, ancak kendi dininize tebaiyet edenlere iman edin. Hatta sizden başka bir kimseye size verilen mucizelerin misli mucizeler verilse dahi iman etmeyin. Zira; ona mucize verilmesinden sizin iman etmeniz lâzım gelmez. Çünkü; sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır» demekle yahûdiler birbirlerine vesâyada bulundular ve «o kimsenin ashabının Rabbiniz huzurunda deliller ibraz etmekle size galebe etmesi sizin imanınızı icabetmez. Binaenaleyh; bu gibi şeyleri düşünerek Muhammed (S.A.)'a iman izhar etmeyin ki müminlerin imanlarında sebatlarına sebep olmayasınız» demekle yahûdiler beyinlerinde Resûlullah'a iman etmemeye karar verdiler.] demektir.

قُلْ إِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللهُ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ ﴿73﴾ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاء وَاللهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ ﴿74﴾

[Habibim! Sen yahûdilere de ki Fazıl, mu'cize, ilim ve hikmet cümlesi Allah'ın yed-i kudretindedir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ istediği kuluna verir. Şu halde sizin hasediniz Allah'ın lûtfuna mani olamaz. Zira; Allah'ın fazlı boldur. Müstehak olan kimseyi bilir ve istihkakına göre ona verir ve dilediği kulunu insanıyla mümtaz kılar, kimse karışamaz. Çünkü; Allah-u Tealâ büyük ihsan sahibidir.»]

Yani; habibim; Senin nubûvvetine ve dininin intişarına dayanamayıp hased eden ve dinin inkırazına çalışan yahûdilere karşı sen de ki: «İmana tevfik ve hidayet ve din-i islâm Allah'ın yed-i kudretindedir. Dilediği kuluna ihsan eder, muvaffak kılar. Zira; malik-i hakikî odur, kadir ve kahirdir. İstediğine verir, hiç kimse müdahale edip mâni olamaz. Zira; Allah'ın lûtfu bol, ilmi herşeye şâmildir. Binaenaleyh; nubûvvet, din-i islâm ve kitap vermek gibi lütuf ve insanıyla istediği kulunu mümtaz kılar. Çünkü; herkesin istihkakını bilir ve Allah-u Tealâ'nın fazlı ve kullarına ihsanı büyüktür. Yehûdun hasedi Allah'ın lûtfuna mani olamaz.»

Hulâsa; Yehûd kavminin, «Size verilen mucizelerin misli mucizeler sizin gayrınız bir kimseye verilse veyahut Rabbiniz indinde hüccet ibraz edecek olsa dahî iman etmeyin, ancak kendi dininize tâbi olan kimseye iman edin» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundukları ve Resûlullah'ın onlara «Hidayet; ancak Allah'ın hidayeti olup Allah'ın hidayet ve tevfik ettiği kimseye Yehûd'un hilesi te'sir etmeyeceğini» beyanla cevap vermesi emrolunduğu ve fazıl; Allah'ın yed-i kudretinde olup istediğine verdiği ve ilmi vâsi olduğu ve rahmetiyle istediği kulunu mümtaz kıldığı ve Allah'ın kullarına ihsanı pek büyük olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın umur-u dinde olan kabahatlerini beyan ettiği gibi muamelei- nasta ve hakkülkha ve hukuk-u ibada dahi hıyanetlerini beyan etmek üzere :

وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِن تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُم مَّنْ إِن تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لاَّ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِمًا

buyuruyor.

[Ehl-i kitaptan bazıları şol kimsedir ki o kimseye bir kantar zîkıymet mal emanet etsen sana emanetini verir, hıyanet etmez ve bazıları da şol kimsedir ki ona yalnız bir dinar emanet etsen hıyanet eder, sana eda etmez; ancak sen onun üzerine kaim olur, hakkını ister ve dâva eder, muhakeme olursan hakkını alabilirsin.]

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللهُ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿75﴾

[Şu emanete hıyanet etmelerinin sebebi, onlar dediler ki; «Ümmî olan kavm-i Kureyş'in bizim üzerimize muâhazeye ve bizden haklarını istemeye hiçbir tarîkları yoktur.» Bu veçhile açıktan hak sahiplerini hakir ve kendilerini âli görmeleri hıyanetlerine sebep olmuştur. Ve bu sözlerinin yalan olduğunu bildikleri halde Allah-u Tealâ üzerine yalan söyler ve iftira ederler.]

Yani; insanların tabiat ve kabiliyetleri muhteliftir. Binaenaleyh; ehl-i kitaptan (Abdullah b. Selâm) gibi bazıları gayet emanet sahibidir. Hatta sen ona itimad ederek bir kantar lira emanet etsen, emanet ettiğin malı tebdil etmeksizin aynen sana eda eder. Zira; tabiatında olan saffet ve taharet onu hıyanetten muhafaza eder. Ehl-i kitaptan bazılarına gayet az olan bir dinar emanet etsen denaet-i tabiati ve habaset-i tıyneti icabı o azıcık emaneti sana edâ etmez. Ancak senin üzerine, devam edip hakkını istemek vakti müstesnadır. Zira; o vakit hakkını verir. Şu emanete hıyanetlerinin sebebi; kendi dinlerinde "olmayan kimselerin mallarını kendilerine halâl addetmeleridir. Hatta halâf addettiklerinden onlar «Ümmî olan kavm-i Arabın bizim gibi ehl-i kitap üzerinde hakkı yoktur» dediler ve bu sözleriyle Allah-u Tealâ üzerine yalan söylediler. Zira; kitaplarında böyle bir mesele olmadığını bilirlerdi, bildikleri halde şu iftiraya cesaret ettiler.

Bu âyette ehl-i kitap iki kısma münkasım olup birinin ehl-i emanet diğerinin ehl-i hıyanet olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir kısmı kendine verilen emaneti tamamen eda ve diğeri ise tamamen hıyanet eder.

K a n t a r ; emanet olunan malın çokluğundan, dinar; azlığından kinayedir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile  e h l – i  e m a n e t le murad; Nasârâ ve  e h l - i  h ı y a n e t le murad; Yahudi olduğu mervidir. Zira; Nasârâda galip olan emanettir. Yehûdda ise kendi dinlerinde olmayan kimsenin katlini halâl addettikleri gibi malını da mubah addederler ve hangi sebeple olursa olsun gayrın malını almaya sa'yederler. Binaenaleyh; onların bu kötü itikadlarını Allah-u Tealâ bu âyetle reddetmiştir.

Fahr-i Râzî, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; (Abdullah b. Selâm) Hz. ile Yehûddan (Fahhas b. Azûra) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Kureyş'ten bir kimse (Abdullah) Hz.'ne bin iki yüz okka dinar emanet ve bilâhare (Abdullah) Hazretleri de emaneti aynıyla eda etti. Kureyş'ten diğer bir kimse (Fahhas)'a bir dinar emanet edip (Fahhas)’ın bilâhare inkâr etmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. İkisi de Yehûd ırkından oldukları halde birisi emaneti tamamiyle eda, ve diğeri emanete hıyanet etmiştir.

Bu âyet nazil olunca Resûlullah'ın «Allah'ın düşmanları yalan söylediler. Zira; zaman-ı cahiliyette mevcut olan âdetlerin hepsi ayağımın altındadır. İllâ emanet mü'mine ve kâfire verilecektir» buyurduğu mervidir ki küfrün emanete tesir etmeyeceğini ve emanet sahibi kim olursa olsun herhalde sahibine verilmek vâcib oldu ğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; Yehûd kavmi «Biz Allah'ın oğulları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; sair nâs bizim kölelerimizdir ve kölelerimizin malını yemek bizim için mubahtır. Binaenaleyh; bize mesuliyet yoktur» derlerdi. Ve bu sözlerinin yalan olduğunu bildikleri halde söylerler ve nâsı iğfal için Tevrat'a isnad ederlerdi.

Vâcib Tealâ emaneti inkâr eden kimseye karşı hak sahibini, hakkını istemekte devam ederse alacağını beyan buyurmuştur ki d e v a m l a murad; vermediği halde şiddetle muamele etmek ve icabında mahkemeye müracaatla hakkını aramaktır.

Bu âyette emaneti eda veya hıyanet edenlerin ehl-i kitaptan olduğunu beyan etmek; diğer milletlerde dahî emin ve hâin kimselerin bulunmasına mâni değildir. Çünkü; âyetin sebeb-i nüzulü ehl-i kitap olduğu için, ehl-i kitap zikrolunmuştur. Binaenaleyh; ehl-i kitabın gayrisi böyle olmaz mânâsına değildir. Zira; her millette hal böyledir ve bilhassa diyanet-i islâmiyede emanete son derece ihtimam etmek lâzım olduğu halde müslümanlardan da emanete hıyanet eden birçok kimseler bulunabilir.

Hulâsa; ehl-i kitaptan birçok kimselerin emaneti edâ ve diğerlerinin inkâr ettikleri ve inkâr edenlere karşı hak sahibinin hakkını istemekte devam ederse hakkını alabileceği ve bu hakkı inkârın sebebi; ehl-i kitabın «Câhil olan kavm-ı Arabın bizden birşey istemeye hakları yoktur» demeleri olup; halbuki bu sözlerinin Allah'a karşı yalan olduğu ve bu sözlerinin yalan olduğunu bildikleri halde söyledikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib ealâ şu sözlerini reddetmek üzere :

بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللهُ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ ﴿76﴾

buyuruyor.

[Emr-i hâl ve şan yahûdilerin dedikleri gibi değildir. Belki, ümmî ve gayr-ı ümmî her millet hakkında tecavüz üzerine günah vardır ve lâkin Allah'a ve kullarına karşı her türlü taahhüdatını eda etmekle haram olan şeylerden sakınan kimse Allah'ın dostudur. Zira; Allah-u Tealâ muharremattan içtinab ederek evamirine imtisal ve nevahîsinden içtinab eden müttekileri sever ve muhabbet eder.] Çünkü bunlar; ittikaları sebebiyle Allah'ın muhabbetine lâyıktırlar.

Yâni; hak sahibinin muâhazası ve her kim tarafından ve hangi din sahibinden olursa olsun hakkını araması için tarîk vardır. Zira; hakkını istemekte herkes hürdür. Binaenaleyh; hakkını istemekten hiçbir kimse men'olunamaz ve bir kimse Allah-u Tealâ ve kullarıyla vuku bulan taahhüdatını yerine getirir ve hukuk-u ibad ve hukuk-u ilâhiden ittikâ eder ve muharremattan sakınırsa o kimse Allah'ın mahbubudur. Zira; Allah-u Tealâ müttekileri sever. Şu halde ittikanın, muhabbet-i ilâhiyeye vesile-i kaviyye olduğuna âyet sarahatla delâlet eder. Binaenaleyh; her mü'minin muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olması için ittikaya ihtimam etmesi lâzımdır.

(بَلَى) kelimesi bundan evvel yahûdilerin «Ümmilerin malını almakta ve onlara tecavüzde bizim üzerimize günah yoktur» dediklerini red için vârid olmuştur. Çünkü belâ kelimesi; kendinden evvel zikrolunan nefyi ispata mevzudur.

Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyet enva-ı ibadâtı camidir. Zira ahdi ifa; hukuk-u ilâhiyenin ve hukuk-u ibadın kâffesini edaya şâmil olduğundan tekâlîf-i ilâhiyenin cümlesini câmi'dir. Çünkü; ahitte tekâlîf-i ilâhiyenin cümlesi dâhil olduğundan ifa etmekte cümlesini ifaya ve ittikada vâcibatı edaya ve menhiyattan ihtiraza şamildir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitaptan bazılarının emanete hıyanetlerini beyanedince hıyanetin levazımından olan yalan yere yemin edenlerin cezalarını beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللهُ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً أُوْلَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللهُ وَلاَ يَنظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿77﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah'ın ahdi ve yeminleri mukabilinde azıcık para alırlar. İşte onlar için âhirette nasip yoktur ve yevm-i kıyamette   Allah-u Tealâ merhamet tarikiyle onlara söz söylemez ve nazar-ı inayetiyle onlara bakmaz ve güzel sena ile onları tezkiye etmez. Halbuki onlar için acıtıcı azap da vardır.]

Yani; şol kimseler ki, onlar Resûlullah'a iman etmek üzere ahd-i kavî verdiler ve yemin ettiler. Fakat ahidlerini ve yeminlerini dünya metaından azıcık paraya değiştiler ve ahidlerini rüşvet almak ve riyâsetlerini ibka etmek için bozdular ve yeminlerinde hulfettiler. İşte onların nakz-ı ahdi ve yalan yere yeminleri mukabilinde ceza olarak âhirette, âhiret nimetlerinden nasipleri yoktur. Binaenaleyh; nimet-i âhiretten mahrumlardır. Ve yevm-i kıyamette Allah-u Tealâ onlara sürür verecek söz söylemez. Çünkü; bir kimsenin gazab ettiği kimseye söz söylememesi âdettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak gazab ettiği için onlara iltifat suretiyle tekellüm etmez ve nazar-ı inayetiyle onlara bakmaz. Zira; erbab-ı sevaba iltifat ettiğinde onları iltifatından mahrum eder. Onlar merhamet-i ilâhiyeden mahrum olunca günahlarından tathir ve onları tezkiye etmez ki, lûtf-u ilâhiden müstefid olsunlar. Halbuki; onlar için azab-ı elîm vardır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile; Yehûd Milletinin reisleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Yehûd uleması «Ümmî olan kavm-i Arabın bizden hak dâvasına salâhiyetleri olmadığı gibi onların her ne surette olursa olsun mallarını almakta bizim için günah yoktur» dediler ve bu cümleyi kendi elleriyle yazıp Tevrat'ın ahkâmıdır diyerek halka tebliğ ve yemin etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut (Es'as b. Kays) ile diğer bir kimse arasında tarla nizaı olup (Es'as) hasmına «Beyyineni getir» dediğinde o kimsenin beyyinesi olmadığı cihetle (Es'as)'a yemin teveccüh edince (Es'as) huzur-u Risalette yemine kıyam etmesi üzerine âyetin nazil olduğu ve Es'as’ın hakkı itiraf ederek tarlayı hasmına terkettiği mervidir.

Fahr-i Razi'nin beyanı, veçhile azıcık para mukabilinde yeminini ve ahdini nakzedenlerin cezalan bu âyette beş suretle tertib olunmuştur:

B i r i n c i s i ; menafi-i âhiretten külliyen mahrum olmak,

i k i n c i s i ; Cenab-ı Hakkın kelâmıyla iltifatından mahrum olmak,

ü ç ü n c ü s ü ; nazar-ı inayetten uzak olmak,

d ö r d ü n c ü s ü ; Vâcib Tealâ'nın hüsn-ü senasına mazhar olmamak;

b e ş i n c i s i ; eşedd-i azaba duçar olmaktır.

Bazı âyette Vâcib Tealâ'nın âsilere yevm-i kıyamette söz söyleyeceği beyan olunduğu halde bu âyette söz söylemeyeceği beyan olunması beyninde münafat yoktur. Çünkü; Vâcib Tealâ'nın âsilere söz söyleyeceğini beyan eden âyetler gazap suretiyle söyleyeceğini beyan olup bu âyette alâ tarik’il-iltifat söz söylemeyeceği beyan olunduğu cihetle âyetler beyninde tenakuz yoktur. Yani; «İltifat suretiyle söylemez, fakat gazap suretiyle söyler» demektir.

Şu beyan olunan cezalar tevbe etmeden vefat ettiği surettedir. Amma ahdi nakzeder veyahut yalan yere yemin eder de sonra tâib ve müstağfir olursa aff-ı ilâhiye mazhar olup bu cezalan görmeyeceği diğer nusus-u celileden anlaşılmaktadır.

İşte bu âyet-i celile insanlara ahdinde sebat eylemek ve verdiği sözde durmak ve yalan yere yeminden ihtiraz etmek lâzım olduğunu tavsiye etmekle hüsn-ü ahlâka terğib ve insanın ebna-yı cinsini maddî ve mânevi zarardan vikaye etmesi elzem olduğunu beyânetmiştir. Çünkü ahdini bozmak ve yalan yere yemin etmek ve bunların mukabilinde cüz'î dünya m'etaı almakla ebna-yı cinsini zararlandırmakta âhiret nimetinden ve iltifat-ı ilâhiyeden mahrum olacağını beyan etmek; bu gibi ahlâk-ı fasidenin ne kadar mazarratı olduğunu beyanla hüsn-ü ahlâkı iltizama davet etmektir. Şu halde; insan şer'a muvafık olarak verdiği sözünde sebat ederek dünya menfaati için yemin irtikâp edip bigayr-ı hakkın, gayrın malını almaktan nefsini muhafaza etmesi vâcibtir.

***

Vâcib Tealâ yahudilerin ifsadlarından bazılarını beyandan sonra hilelerinden nev-i âharı beyan etmek üzere:

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ

buyuruyor.

[Yahuddan bir fırka kitapla lisanlarını dürerler ve tahrifle icadettikleri elfazı Tevrat'ın ibaresine karıştırırlar ki, siz o tahrif olunan elfazı kitaptan zannedesiniz, halbuki o elfaz kitaptan değildir.]

وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللهُ وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللهُ وَيَقُولُونَ عَلَى اللهُ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿78﴾

 [Ve tahrif ettikleri elfazın taraf-ı ilâhiden olduğunu söylerler. Halbuki taraf-ı ilâhiden değildir. Zira; kendileri icadetmiştir ve Allah-u Tealâ'ya iftira eder, yalan söylerler, halbuki yalan olduğunu bilirler.]

Yâni; Yehûddan bir fırka Rasûlullah'a ve dinine kemal-i buğz ve adavetleri eseri olarak Rasûlullah'ın Tevrat'ta mezkûr ismini ve sıfatını tağyirle muharref olan elfazı teşhir ve avam-ı nâs indinde terviç ve onları idlâl için lisanlarını kitabın elfazıyla dürerler, bükerler ve Tevrat'ın elfazından tahrif ettikleri elfaz cihetine meylederler ki, siz onu Tevrat'tan zannedesiniz, halbuki Tevrat'tan değildir. Hatta o kelime ibaresiyle kitaptan olmadığı gibi işaret, delâil ve te'vil suretleriyle dahi kitaba muvafık değildir. Bununla beraber iftira ederek «Bu okuduğumuz şey Allah'ın kelâmıdır ve taraf-ı ilâhiden geldi» derler. Halbuki Allah-u Tealâ tarafından gelmiş değildir. Belki onların kendi icadettikleri tezvirattan ibarettir ve bu icadettikleri şeylerin yalan olduğunu bildikleri halde «Allah-u Tealâ'nın kelâmıdır» diyerek yalan söylerler.

Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile bu âyetten makşad; Resûlullah'ınevsafına müteallik Tevrat'ın âyetlerini tahrif edip okuduklarını beyandır. Fakat kıraat lâfzı kelâm-ı ilâhiyi kıraatta meşhur olup bunların okudukları şeyse kelâm-ı ilâhi olmadığından yahûdileri zem ve hallerini takbih için (يَقْرَؤنَ) bedelinde (يَلْوُونَ) varid olmuştur. Çünkü; (يَلْوُونَ) demek; dillerini haktan bâtıla ve Allah'ın kelâmından kendi icadettikleri elfaz cihetine döndürürler demektir. Yani; eğmek, bükmektir. Ve daha açık Türkçesi gevelemektir ki, hileyle kitaptan olmayan şeyi nâsa kitaptan gibi göstermekle idlâl etmektir. İşte bu kadar hilekârlıkları ihtiyar ve zahmetleri irtikâp etmek azıcık dünya malına aldanmaktır. Bu gibi şeylerle dünya her zaman insanları aldatmaktan hâli kalmamıştır. Ve ilâ yevm-il kıyam da aldatacaktır.

Tevrat'ın âyetleri yahûdiler indinde mütevatirse de Tevrat'ın hıfzı mümkün olmadığından ve mürur-u zamanla bazı mahallerde Tevrat'ı tilâvet eden erbab-ı kıraat az olduğundan bazı harîs-ı cah olan ulema tarafından ümeranın arzusu ve ağniyanın hatırı için bazı âyetleri kaldırıp yerine kendi elleriyle yazdıkları yalanlarını Tevrat'ın âyetidir diyerek halka tebliğ etmek suretiyle tahrif vuku bulduğu gibi bazı âyetlerin mânâsını anlamak dikkate muhtaç olduğundan erbab-ı fesad tarafından âyetlerin mânâlarını değiştirmek suretiyle dahî tahrif vuku bulmuştur.

İşte zamanımızda da hâvâ ve hevesine tabi olan. kimseler Kur'ân'ın şehevât-ı nefsaniyelerine tevafuk etmeyen ahkâmını arzularına muvafık surette te'villerle ve asrîleşmek ve zamana uymak tabirleriyle tahrif yapmak isterler. Dininde mübalâtsız bazı kimseler de efendisinin keyfi için şeriattan olmayan birşeyi şeriattan gibi efendisinin arzusu veçhile risale yazmak veya bir hâdise hakkında ankasdin yanlış cevap vermek suretiyle tahrifatta bulunurlar. İşte bu gibi muharriflerden dünya hâli kalmıyorsa da lâfz-ı Kur'ân'da tahrif imkânı yoktur. Zira; ilâ yevm’ilkıyam muhafaza edeceğini Cenab-ı Hak va'dettiğinden tahriften hıfzı, himaye-i ilâhiyeyle temin olunmuştur. Binaenaleyh; Kur'ân’ın hıfzı, kolay ve her yerde hafızların hıfzında mahfuz olduğundan bin üç yüz küsur senedir değil kelimesi hattâ bir harfi bile yerinden oynatılmamıştır. Evet! Kur'ân-ı Azimüşşan'ın tahrifine çalışanlar da olmuştur, fakat hiçbir kimse bir harfini yerinden sarsamamış ve ilâ yevm’ilkıyam sarsmak da beşerin kudreti tahtında değildir. Ve bizim nebimizin en büyük mucizesi de budur. İşte lâfz-ı Kur'ân'da bu suretle tahrif mümkün olmadığından ahkâmında arzu-yu nefsaniyeye muvafık tevillerle tahrif etmek üzere bazı zenadıka tarafından zaman zaman tecavüz vuku' bulmaktaysa da esası sağlam olduğu için sel suyu gibi onlar geçer ve şeriatin ahkâmı yine yerinde sabit kalır. Yalnız diyaneti, nefsinin müştehiyatına uydurmak isteyen bazı kimselerin bir müddet-i muvakkatada iyi birşey yaptık zannıyla sevindikleri kadar birşey olabilir, sonra o dalga gider ve hakikat demir örs gibi yerinde durur. Çünkü; sahibi ve hâmisi Cenab-ı Hak'tır. Binaenaleyh; açık âyât ve beyyinatı birtakım tevcihatla tahrif etmek isteyenler her zaman mağlûp ve makhûr olmuşlardır.

Şu halde Tevrat ve İncil'in elfazında tahrif mümkün olup ve vuku' bulduğundan mânâlarını tevcih ve elfazını tağyir ve her zamanda arzuya göre değiştirmek usulü cari olduğu cihetle gerek Tevrat'ın ve gerek İncili'n ahkâmına itimad kalmamıştır. Binaenaleyh; din-i Mûsa ve İsa esasından sarsılmış ve gûna gûna itikadlara masdar mezhepler hadis olmuştur. Şu halde Tevrat'ın Hz. Musa'dan ve İncil'in Hz. İsa'dan işitildiği gibi tek birer nüshalarını bile bulmak mümkün olamadığından bir memlekette elde bulunan İncil'in ibaresi ve âyetleri diğer beldede bulunanın ibaresine ve âyetlerine muhaliftir. Amma Kur'ân'a gelince; küre-i Arzın neresinde olursa olsun bütün mushaflarda ve hafızların hıfzmda lâfz-ı Kur'ân fem-i saadet-i Risaletten işitildiği veçh üzere mahfuzdur. Onun için esasat-ı islâmiye tağayyür ve tebeddül kabul etmediğinden her nevi şüpheden azadedir. İşte şu usule binaen din-i islâm her türlü tezvirattan berî olduğu için din-i Nasrâniyet ve Yehûdiyetle kabil-i kıyas değildir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın tahrife dair irtikâp ettikleri hilelerini beyandan sonra Nasârânın tevcihat-ı batılayla tahrif kabilinden İsa (A.S.)'a ibadetlerinin bâtıl olduğunu beyan etmek üzere:

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُؤْتِيَهُ اللهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُواْ عِبَادًا لِّي مِن دُونِ اللهُ وَلَكِن كُونُواْ رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنتُمْ تَدْرُسُونَ ﴿79﴾

buyuruyor.

[Efrad-ı beşerden hiçbir beşer olmadı ki, o beşere Allah-u Tealâ şeriatını beyan eder kitap ve ahval-i ibâda müteallik hüküm ve nubûvvet versin de, o beşer Allah'ın verdiği kitabı ve ahkâmı sû-u istimal ederek nâsa «Siz benim kullarım olun ve Allah'ın dûnunda Allah'a ibadet eder gibi bana ibadet edin» desin. Böyle demek hiçbir beşer için caiz olmadı. Zira; nubûvvet gibi azîm lûtf-ü ilâhiye nail ve sair kullardan mümtaz olan beşer için bu gibi bâtıl iddiada bulunmak sahih olmaz. Ve lâkin o beşer Allah'ın kullarına «Kitabı talim edip başkalarına öğrettiğiniz ahkâm ve üstadınızdan teallüm edip öğrendiğiniz dersler ve meseleler sebebiyle Rabbinize mensub olun ve hulûs üzere Allah-u Tealâ'ya ibadet edin» der.] Ve böyle demekle Allah'ın kullarını Allah'ın ibadetine davet eder.

Yani; Allah'ın kitap, nubûvvet ve hüküm vermekle sairlerinden mümtaz kıldığı hiçbir beşer Allah'ın kullarına «Siz bana ibadet edin ve benim kullarım olun» demez ve kitap sahibi olan beşer için böyle demek caiz olmaz. Lâkin o beşer nasihat tarikiyle Allah'ın kullarına «Siz talebenize talim ettiğiniz kitabın ve üstadınızdan öğrendiğiniz derslerin ahkâmıyla Allah'a mensubolun» demekle Allah'ın

 kullarını tarîk-ı müstakime irşad eder. Binaenaleyh; bazı Nasârânın Hz. İsa'ya iftira ederek ona ibadetleri bâtıldır. Çünkü; Hz. İsa onlara, «Bana ibadet edin» dememiştir. Ve ülül'azim peygamberan-ı zişandan olup ahval-i nâsı ıslaha kâfi elinde İncil gibi mühim olan ve nâsın maişetlerine ve âhiretlerine müteallik hükmü hâvi kitab-ı mukaddes kendine ihsan olunan zat-ı şerif ancak Allah'ın kullarını irşadla ıslah eder, yoksa «Bana ibadet edin» demekle ifsadetmez. Zira; nubûvvet ve kitap verilmekle ulûhiyet mertebesini ihraz edemez ki, Allah'ın kullarına «Siz bana ibadet edin» desin. Elbette böyle iddiada bulunmaz ve mertebe-i nubûvvetle bu gibi batıl iddia cem' olamaz.

Bu âyette enbiyanın nail olduğu mertebelerin tertibine güzel riayet olunmuştur. Çünkü, bir nebiye evvelâ; halka tebliğ edeceği ahkâmı beyan eder kitap nazil olur. Saniyen; o fcitabı anlamakla ahkâmına ittilâ hasıl olur. Salisen; o ahkâmı halka tebliğ ve nubûvvetini izhar ve ispat eder. İşte âyet-i celilede bu tertibe riayet olunarak evvelen kitap, saniyen hüküm ve salisen nubûvvet zikrolunmuştur.

Bu âyet-i celile ilmi tafim ve taallüm ve dersle meşgul olmak insanın rabbani olmasına sebeb  olduğuna delâlet eder.  Çünkü; Fahr-i Râzî'nin beyanı veçhile r a b b a n i ; Rabb-i Tealâ'ya âlim, ibadetine müdim, Rabbe mensup erbab-ı ilim demektir ki nâsı terbiye-i ilâhiyeyle terbiye eden ve bilen ve bildiği şeyle amel edip tarîk-i hayra sevkeden kimsedir. Zira âyette rabbânî; taallüm ve tederrüsle meşgul olan kimselerle tefsir olunmuştur. Binaenaleyh; tahsil-i ilimle meşgul olan kimsenin maksadı; rabbânî olmak lâzımdır. Zira; ilmi tahsil, rabbânî olmak maksadının gayrı bir garaz-ı fasid üzere olursa emeği zayi ve ilmi vebal olur. Şu halde o kimsenin ilmi; manzarası gayet güzel fakat meyvasız ağaç gibi menfaatsizdir. Zira; garazı fasid ve ihlâsı yoktur.

Âyetin sebeb-i nüzulü; huzur-u Risalette yahûdilerin «(Üzeyr) (A.S.) Allah'ın oğludur» ve Necran'dan gelen Nasârânın «İsa (AS.) Allah'ın oğludur» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran b e ş e r le murad; Üzeyr ve İsa (A.S.) ve k i t a p la murad; Tevrat ve İncil'dir. Yahut yahudilerle Necran Nasârâsının Resûlullah'a «Sen bizim kendine ibadet etmemizi mi emrediyorsun?» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran beşerle murad; Resûlullah ve kitapla murad; Kur'ân'dır.

***

Vâcib Tealâ nebî olan kimsenin kendine ibadetle emretmediğini beyandan sonra meleklere ibadetle dahî emretmediğini beyan etmek üzere:

وَلاَ يَأْمُرَكُمْ أَن تَتَّخِذُواْ الْمَلاَئِكَةَ وَالنِّبِيِّيْنَ أَرْبَابًا أَيَأْمُرُكُم بِالْكُفْرِ بَعْدَ إِذْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ ﴿80﴾

buyuruyor.

[Kendisine kitap, hüküm ve nubûvvet verilen beşer, melekleri ve nebileri Allah'ın dününde erbab ittihaz etmenizi size emretmez ve siz müslim olduktan sonra sıfat-ı nubûvveti haiz olan zat size küfürle emreder mi? Ve nebinin şanı; halkın ahvalini ıslah ve tarîk-ı hakka irşad etmek ve mertebe-i rububiyetin ulviyetini ve ubudiyetin zilletini halka öğretmekken bilâkis bunların hilâfına ümmetini tarîk-ı küfre sevkeder mi? Elbette sevketmez.]

Ayetin sebeb-i nüzulü; Medarik'te beyan olunduğuna nazaran ashaptan bir kimse «Ya Resûlallah! Bizim bazımız bazınıza selâm verdiğimiz gibi sana da selâm veririz.' Halbuki seni sair nâstan tefrik ve şanına tazîm etmemiz lâzımdır. Binaenaleyh; selâm bedelinde biz sana secde edelim mi?» demesi üzerine Resûlullah «Allah'ın gayrı hiçbir kimseye secde etmek caiz olamaz. Lâkin nebinize başka tazimatla ikram edin ve fazl-ü kemal erbabının hakkını bilin ve ehline istihkakını verin» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde bu âyette muhatap; müminlerdir. Zira sebeb-i nüzul; müslimler olduğuna delâlet eder.

Fahr-i Râzî ve Hâzin'in beyanları veçhile Araplar meleklere, Yehûd Üzeyr'e ve bazı Nasârânın da İsa (A.S.)'a ibadet etmeleri meşhud olmasına binaen meleklere ve nebilere ibadetle emretmediği zikrolunmuştur, yoksa hiçbir nebî Allah'ın gayrı hiçbir şeye ibadetle emretmez.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın kitap, nubûvvet ve hikmet verdiği nebinin nâsa «Siz bana ibadet edin» demediği ve lâkin Vâcib Tealâ'ya ibadet etmeleriyle emrettiği ve o nebinin melekleri ve enbiyayı rab ittihaz etmekle emretmediği ve müslümanlara müslüman olduktan sonra küfürle emreylemediği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i kitabın Resûlullah'ın evsafını beyaneden âyetleri tahrif ettiklerini beyandan sonra ehl-i kitabın indinde Resûlullah'ın nubûvvetine, delâleti maruf olan delilleri beyan etmek üzere :

وَإِذْ أَخَذَ اللهُ مِيثَاقَ النَّبِيِّيْنَ لَمَا آتَيْتُكُم مِّن كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَاءكُمْ رَسُولٌ مُّصَدِّقٌ لِّمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنصُرُنَّهُ قَالَ أَأَقْرَرْتُمْ وَأَخَذْتُمْ عَلَى ذَلِكُمْ إِصْرِي

buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ enbiyanın sağlam ve muhkem ahidlerini aldı ve buyurdu ki «Size kitap, hikmet ve birçok ahkâm verdim. Bundan sonra size ve ümmetinize sizinle beraber bulunan kitabı ve ahkâmı tasdik eder Resûl geldiğinde elbette siz o Resûle iman ve dinine yardım edersiniz» ve bu ahdi takrir ve tahkim etmek üzere «Ey cemaat-i enbiya! Şu minval üzere kendi ahdinizi ikrar ve ümmetlerinizden bu ikrar üzere ahdimi aldınız mı?» dedi.] Bu suale cevap olarak enbiya-yı kiram :

قَالُواْ أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُواْ وَأَنَاْ مَعَكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ ﴿81﴾

[«Ya Rabbi! Ahdimizi ikrarettik» dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak da «Ahdü misakınıza şahid olun, gaflet etmeyin. Ben de sizinle beraber şehadet edenlerdenim» dedi.]

فَمَن تَوَلَّى بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿82﴾

[Şu minval üzere ahd-ü misak vaki olunca bir kimse sizin davetinizden imtina' eder ve emrinizden yüz çevirirse, işte o kimseler tarîk-ı ilâhiden çıkmış ve hudud-u ilâhiyeyi tecavüz etmiş fasıklardır.]

Yani; ey ehl-i kitap! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ enbiyadan Allah'ın emrine itaat ve nehyinden içtinab edeceklerine misak aldı ve «Her nezaman ki ben size kitab ve kuvve-i akliye  ve ameliyeyi cami' hikmet verdim. Siz de, verdiğim ahkâmın mucibince amel edeceğinize ahid verin» dedi ve bu minval üzere kendi zatlarına ait ahdi aldıktan sonra «Sizinle beraber olan kitabı ve ahkâmı tasdik eder Resûl-ü muazzam olan âhir zaman nebisi geldiğinde zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki siz elbette o Resûle iman ve dini olan din-i islâma yardım edersiniz ve ümmetlerinize dahî böylece vesâyada bulunur ve ahidlerini alırsınız» demekle misaklarını aldı ve bununla da iktifa etmedi ve buyurdu ki «O Resûle iman edip dinine yardım edeceğinizi ikrar ettiniz ve bu minval üzere ümmetlerinizden ahdimi aldınız mı?». Enbiya-yı kiram işbu hitab-ı ilâhiye cevaben «Ya Rabbi! Bu minval üzere ahdimizi ikrar ettik» dediler. Bunun üzerine Vâcib Tealâ «Siz nefsinizin ve ümmetinizin ikrarına şahit olun, ben de sizinle beraber bu ikrarınıza şahidim» dedi.   İşte bilcümle enbiya, Muhammed (S.A.) geldiğinde hal-i hayatta olsalar iman edip dinine yardım ve ümmetlerine tavsiye edeceklerine dair ikrar verdikten sonra bir kimse Hz. Muhammed (A.S.)'a imandan i'raz ederse işte onlar fasıklardır. Ey ehl-i kitap! Enbiyadan iman ve yardım edeceklerine ahdalınan bir Resûle imandan nükûl ettiğinizden dolayı siz fasıklarsınız. Zira; kendi kitaplarınızda iman vâcib olduğu beyan olunduğu halde imandan istinkâf etmek kendi kitabınıza küfretmektir. Şu halde nasıl oluyor ki âhir zaman nebisine imandan yüz çeviriyorsunuz.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile m i s a k ; yeminle te'kit ve takviye olunan bir akd ve mukavele yani pazarlıksa da  e n b i y a n ı n  m i s a k ı yla murad; Allah'ın taatına, emrü nehyine itina ve tebliğ-i ahkâma dikkat edeceklerine dair Vâcib Tealâ'ya verdikleri ikrar ve nefislerini raptettikleri sözleridir. Yahut enbiyanın ümmetlerinden enbiyaya itaat edeceklerine dair yeminle ahidlerini almaktır.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Hz. Âdem'den bizim nebimize gelinceye kadar Cenab-ı Hak bir nebi göndermedi, illâ o nebiyi kendinden sonra gelecek enbiyanın kâffesini tasdik ve eğer zamanına ulaşırsa iman etmek ve dinine yardım eylemek ve eğer zamanını idrak edemezse iman ve yardım etmelerini ümmetlerine tavsiye etmelerine dair yeminleriyle ahd-ü misak alınmak şartıyla gönderdi. Şu halde hiçbir nebi ba's olunmadı, ancak o nebi cümle enbiya ve şeriatlerini tasdik eder ve kendinden sonra gelecek enbiyaya iman etmelerini ümmetlerine tavsiye eder. Binaenaleyh; cümle enbiyadan; âhir zaman nebisinin zamanını idrak ederse iman ve yardım edeceğine ahid alındığı gibi şeriatlerinde de ümmetlerine emrolunmuş ve vesâyâda bulunulmuştur. İşte bizim şeriatimiz dahî bize cümle enbiyaya imanı tavsiye ettiğinden biz enbiyadan hiçbirini diğerinden tefrik etmeksizin lehülhamd cümlesine iman ettik.

Enbiyadan mîsak almak ümmetlerinden misak almayı müstelzim olduğundan âyette enbiyadan misak alındığı zikrolundu ki, ümmetlerinden dahî alındığına delâlet eder. Zira; metbû' olan enbiya zikrolununca tâbi olan ümmetleri zikre hacet görülmemiştir. Şu halde Hz. Mûsa Yehûddan ve Hz. İsa Nasârâdan Muhammed (S.A.)'e iman edip dinine yardım edeceklerine dair ahdaldıkları gibi Tevrat'la İncil dahî bu suretle emrettiği halde ümmetleri verdikleri ikrardan rücû' ve imandan nükûl etmişlerdir. Binaenaleyh, onlar için i'tizâra mecal yoktur. Zira; nakz-ı ahd eylemişlerdir.

Enbiya-yı ızamın yekdiğerini tasdikleri hakka nebî olmalarında ve usul-ü itikaddadır. Zira; usul-ü itikad; zatullaha ve sıfâtullaha ve enbiyanın nubûvvetlerine ve ahval-i âhirete müteallik olduğundan cümle enbiya ve şeriatleri bu hususta müttefiklerdir. Binaenaleyh; furûatta ihtilâfları usul-ü itikadda ittifaklarına münafi değildir.

I s r ı ; ahdi takabbül manâsınadır. Yâni «Ümmetlerinizden minval-i sabık üzere ahdimi aldınız mı ve onlar da kabul ettiler mi?» demektir.

***

Vâcib Tealâ her nebinin, şeriatinde kendisinden sonra gelecek bilcümle enbiyanın şeriatlerine iman etmelerine ve zamanını idrak ederse dinine yardım edeceğine ve ümmetlerine vesâyâda bulunacaklarına dair ahd-ü mîsak alındığını beyan ettiği gibi din-i Muhammediyi kerih görüp iman etmeyenleri din-i ilâhinin gayrı bir din aradıklarından dolayı tevbih etmek üzere:

أَفَغَيْرَ دِينِ اللهُ يَبْغُونَ وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ ﴿83﴾

buyuruyor.

[Din-i islâmdan i'raz ederler de Allah'ın dininin gayrı bir din mi ararlar? Halbuki Allah-u Tealâ'nın dinine semada melekler ve arz tilerinde ins-ü cin cümlesi birrıza veya kerhen inkıyad ettiler, malı veya rızasız inkıyad eden mevcudatın cümlesi Cenab-ı Haklan huzur-u manevisine irca' olunurlar.] Binaenaleyh; birrıza iman veya kerhen kabul eden cümlesi istihkakına göre cezasını görür.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yehûdla Nasârâdan herbir fırka kendi dinlerinin din-i İbrahim olduğunu iddia ederek beyinlerinde vaki' olan münazaa üzerine huzur-u Risalete arz-ı keyfiyet edilince Resûlullah’ın, iki fırkanın dini de din-i İbrahim olmadığını beyan buyurmaları üzerine iki fırka gazab ederek «Biz de senin dinine ve hükmüne razı değiliz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Din-i Muhammedi cemi-i edyandan sonra gelerek cümlesini nâsih olduğu cihetle din-i islâmın zuhurundan sonra islâmın gayrı bir din aramanın din-i ilâhinin gayrı bir din aramak olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; din-i islâmın zuhuruyla edyan-ı sairenin hükmü kalmadığından islâmın gayrı herhangi bir dine tevessül etse veyahut arasa Allah'ın dininin gayrıya tevessül etmiştir. Meselâ bir hükümet bir zamana mahsus koymuş olduğu kanunu iptal edip ikinci bir kanun vaz'edince evvelki kanuna asla itibar olmadığı gibi evvelki kanuna da hükümetin kanunu denmez.

T a v ' a n ; kolaylıkla iman ve inkıyad etmek, k e r h e n ; meşakkatle iman ve inkıyad etmektir. Semavatta olan meleklerin iman ve inkıyadları birrıza olmuştur. Amma yeryüzünde olan ins-ü cinnin bir kısmı tav'an iman etmiştir. Çünkü; vahdaniyete ve Resûlullah'ınnubûvvetinin sıdkına delâlet eden delilleri nazar-ı tetkikten geçirince hakka istidlal ederek kendi ihtiyarıyla iman eder ve imanının semeratını görür. Diğer bir kısmı da delâile nazar etmeyerek inad ile imandan nükûleder. Binaenaleyh; ehl-i imanın kılıcıyla kerhen iman eder. Bu kısım; imanında sebat eder, kalbinde iman kararlaşır ve imanın lezzetini duyarsa imanından fayda görür ve eğer korkuyla imanederse o kimsenin kalbinde iman rusuh bulmaz, korku zail olup aslına avdet etmek üzere fırsat ararsa onun imanı hakikî iman olmadığından faydasını göremez. Çünkü iman; yalnız lisanındadır, kalbinde değildir.

Yahut (İmam-ı Katâde)'den naklen Taberi'de beyan olunduğuna nazaran k e r h e n  i m a n la murad; sekerat-ı mevtinde azab muayene ettiği zaman iman edenlerin imanlarıdır. Çünkü; sekerat-ı mevtinde azab-ı âhireti müşahede edince her kâfir iman eder ve lâkin o vakitte iman birrıza iman değildir, belki azabın şiddetini müşahedesi sebebiyle kerhen iman olduğundan makbul olmaz.  Binaenaleyh; menfaatini da görmez.

Bu âyetin âhirinde ancak huzur-u ilâhiye rücu' edeceklerini beyan etmek; nâsı tahzîr etmektir ki, millet-i islâmiyenin gayrı bir millet ve din-i islâmın gayrı bir dinle huzur-u ilâhiye varmak isteyenleri korkutmak için (وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ) varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ enbiyanın cümlesi kendinden evvel geçen ve sonra gelecek nebileri ve şeriatlerinin hak olduğunu tasdik ettiklerini beyan ettiği gibi bizim nebimizin de cümle enbiya-yı kiramı tasdik ettiğini beyan etmek üzere :

قُلْ آمَنَّا بِاللهُ وَمَا أُنزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنزِلَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِن رَّبِّهِمْ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Habibim! Enbiya beynini tefrik edip bazılarına iman etmeyenlere hitaben sen de ki «Biz Allah-u Tealâ'ya ve kullarını ıslah için bizim üzerimize inzal olunan Kur'ân'ın ahkâmına ve bizden evvel geçen İbrahim ve oğlu İsmail, İshak ve İshak'ın oğlu Yakup (A.S.)’ın üzerlerine inzal olunan şeriatlerinin ahkâmına ve Yakub'un evlâdı ve ahfadı olan esbat üzerine inzal olunan ahkâma ve Mûsa ve İsa (A.S.)'a ve sair enbiyaya Rableri tarafından verilen şerayi' ve ahkâma imanettik. Enbiyadan hiçbirini diğerlerinden tefrik etmeyiz. Zamanlarında cümlesinin şeriatlerini hak biliriz ve öylece iman ettik. Nasıl iman etmeyelim? Biz Allah-u Tealâ'ya muti' ve münkadız. Binaenaleyh; tarafından gönderilen bilûmum enbiyaya ve şeriatlerine ve getirdikleri ahkâmın hak olduğuna iman etmek vâcibtir» demekle şu usul-ü itikadı ümmetine ta'lim ve minval üzere itikad lâzım olduğunu âleme ilânet.]

Tefsir-i Hâzih'de beyan olunduğuna nazaran şu ahkâmı tebliğe memur ancak Resûlullah olup başka kimse olmadığına işaret için (قُلْ) emri müfred siygasıyla gelmiş ve şu âyette beyan olunduğu veçh üzere iman bilcümle mü'minlere lâzım olduğuna işaret için (آمَنَّا) lâfzı cemi' siygasıyla varid olmuştur.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allah-u Tealâ'ya iman; nubûvvete imanın esası olduğundan Allah'a iman takdim olunduğu gibi Kur'ân, tagayyür ve tebeddülden mahfuz olup kütüb-ü sabıka tahrif ve tağyir olunduğu cihetle geçmişlerin ahvalini şüpheden ârî olarak bilmek Kur'ân'a muhtaç olduğundan Kur'ân'a iman; sair kitaplara iman üzerine takdim olunmuş ve ehl-i kitabın enbiyadan bazısına iman edip diğerlerini inkâr etmeleri bâtıl olduğunu beyan için enbiyanın cemisine imanın vâcib olduğu tasrih edilmiştir.

E n b i y a  b e y n i n i  t e f r i k  e t m e y i z demek; asıl imanda tefrik etmez, cümlesine iman ederiz demektir. Yoksa meratib ve fezailde tefrik etmeyiz demek değildir. Zira; enbiya-yı izamın meratip ve fezailde birbirinden farkları olduğu

(تلك الرسل فضلنا بعضهم على بعض) âyetiyle sabittir. Binaenaleyh; bu cihetle farkları vardır.

***

Vâcib Tealâ islâmın gayrı din arayanları tevbih ettiği gibi din-i islâmın zuhurundan sonra islâmın gayrı dinin makbul olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴿85﴾

buyuruyor.

[Eğer bir kimse islâmın gayrı bir din ararsa o aradığı din o kimselerden kabul olunmaz. Halbuki islâmın gayrı din arayan kimse âhirette zarar edenlerdendir.]

Yani; din-i islâmın zuhurundan sonra edyan-ı saire mensuh olduğu cihetle indallah makbul olan din; ancak din-i islâmdır. Binaenaleyh; eğer bir kimse din-i islâmın gayrı bir din arar ve o dine sülük ederse o kimseden o din kabul olunmaz. Zira din-i islâm; cümle edyandan sonra olup herbirinin hulâsasını ve faydalarını cami' olduğu cihetle başka dine ihtiyaç kalmadığından islâmın gayrı herhangi din olursa olsun makbul değildir. Şu halde islâmın gayrı dine sülük eden kimse âhirette faydasını göremiyeceği cihetle bütün emekleri zayi' ve amelleri bâtıl ve din zannıyla ihtiyar ettiği şey kendi hakkında vebaldir. Binaenaleyh; zarardan başka birşey değildir.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile â h i r e t t e  z a r a r ; sevaptan mahrum ve azaba müstehak olmak ve dünyada fevtettiği â'mâl-i saliha üzerine mütehassir ve müteessif olarak ilelebed azab içinde kalmaktır.

Bu âyet; imanla islâmın bir olmasına delâlet eder. Çünkü; iman islâmın gayrı olsa, bu âyete nazaran imanın kabul olunmaması lâzım gelir. Buysa bâtıldır. Şu halde imanla islâm birdir. Amma imanın islâma mugayir olduğuna delâlet eden âyette mugayeret, lügat mânâsınca mugayeret olup bu âyetten müstefad olan vahdet, mânâ-yı şer'ice vahdet olduğundan âyetler beyninde tenakuz yoktur.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca yahûdilerin «Biz de müslimiz» diye iddiaları üzerine Cenab-ı Hakkın haccı farz kılıp «İslâmın erkânından birisi de hacdır. Müslim olanlar haccetsinler» buyurunca ehl-i imanın haccedip yahûdilerin hacdan imtina etmeleriyle dâvalarının reddolunduğu (İkrime) Hazretlerinden mervidir.

***

Vâcib Tealâ din-i islâmın gayrı bir dinin makbul olmadığını beyanla din-i islâmın sânına tazim ve kadrini ilâ ettikten sonra din-i islâmı terkedenlerin ceza-yı sezalarını tertiple gayrı dinin makbul olmadığını te'kid etmek üzere :

كَيْفَ يَهْدِي اللهُ قَوْمًا كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ وَشَهِدُواْ أَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ﴿86﴾

buyuruyor.

[İman ve Resûlün hak olduğuna şehadet edip kendilerine hakka delâlet eden beyyineler geldikten sonra küfreden kavmi Allah-u Tealâ nasıl hidayette kılar? Elbette hidayette kılmaz. Zira; Allah-u Tealâ zâlim olan kavme hidayet ve tevfik etmez.]

أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللهُ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ﴿87﴾

خَالِدِينَ فِيهَا لاَ يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلاَ هُمْ يُنظَرُونَ ﴿88﴾

إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ مِن بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُواْ فَإِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿89﴾

[İşte şu imandan sonra küfredenlerin cezaları ve onlar üzerlerine Allah'ın ve meleklerin ve nâsın cemiisinin lânetleri vardır. Onlar ebeden Cehennem'de kaldıkları halde bir lâhza bile onlardan azap tahfif olunmadığı gibi azabın tehirine dahi mühlet verilmez, illâ şol kimseler ki onlar küfrettikten sonra günahlarına tevbe ve hallerini ıslâh ettiler. Onların tevbeleri kabul olunur. Zira Allah-u Tealâ tevbelerini kabul ile günahlarını mağfiret eder ve sevap vermekle merhamet buyurur.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile h i d a y e t ; Allah-u Tealâ'nın kendi zatını bilmek için kullarında halk ettiği marifettir. Çünkü; abid iradesini sarfla vahdaniyete delilleri tetkik edince Allah-u Tealâ vahdaniyete marifet halkeder. İşte o marifetin vücut bulması, Allah'ın hidayetidir. Binaenaleyh; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allah-u Tealâ onları imana hidayette kılmaz. Şu halde âyetin mânâsı: [İmandan sonra iradelerini küfre sarfeden kimseleri Allah-u Tealâ nasıl imana isal etmekle hidayette kılar ve onlar için imana nasıl marifet halkeder? Elbette halk etmez. Çünkü hidayetin şartı; iradelerini imana sarfetmektir. Onlar şu şarta riayat etmedikçe meşrut olan hidayet halk olunmaz] demektir.

İ m a n  e t m e k ; Resûlün hakka nebi olduğuna şehadet ettikten ve nubûvvetinin doğru olduğuna deliller geldikten sonra olacağı cihetle şehadet ve beyyinenin geldiği, iman üzerine atfolunmuştur ki sebep olan şehadet ve beyyine, müsebbip olan iman üzerine matuftur. Buna nazaran manâ-yı nâzım: [Resûlün nubûvvet dâvasının sıdkına deliller gelip hakkaa Resûl olduğuna şehadetleri sebebiyle iman ettikten sonra küfreden kavmi, Allah-u Tealâ nasıl hidayette kılar? Elbette hidayette kılmaz] demektir.

Beyzâvî'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile  (كيف) kelimesiyle sual; imandan sonra irtidad edenlerin tekrar iman etmelerini pek uzak addetmek içindir. Çünkü; deliller zahir olup, sıdk-ı nubûvvete kanaat hasıl olmakla imandan sonra bunları arkaya atarak tekrar küfrü ihtiyar eden kimse için imanı kabul ve tarîk-ı savaba vusul ihtimali varsa da pek uzaktır. Zira; dalâlete münhemik olduğundan hidayete vusulü müşküldür.

Mürted'in küfrü her nevi küfürden esna' olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kalple tasdik ve lisanla ikrar ve şehadet edip tarîk-i hakka açık deliller geldikten sonra küfrü tekrar irtikâp etmek; elbette cinayetin şenaatta ziyade olanlarındandır. Binaenaleyh; âlim olan bir kimsenin hatası her zaman cahilin hatasından fenadır. Âyetin evvelinde hidayeti nefyetmek; mürtedlere mahsus olup âhirinde nefyetmek; bilumum kâfirlere mahsus olduğundan âyette tekrar yoktur.

Bu âyette mürted olan kimselere Allah'ın ve meleklerin ve kâffe-i nâsın lâneti olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; mürted olan kimse Allah'ın rahmetinden mahrum olduğu gibi enva-ı azapla muazzep olmak suretiyle lânet-i ilâhiyeye müstehak olur, melekler ve insanlar da lûtf-u ilâhiden matrud olmasına dua etmek suretiyle lânet ederler.

Cemi-i nâs içinde kâfirler ve mürtedler de vardır. Çünkü; kâfirler âhirette birbirlerine lânet edecekleri gibi bu dünyada kâfirler dahî kâfirlere lânet ederler, lâkin her kâfir kendini haklı görüp kâfir zannetmediği için kendi nefsine lânet eder de haberi olmaz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ı s l a h - ı  h â l ; kalbini ihlâs ve zahirini ibadetle tezyin ve Hakka ta'zim ve halkla güzel muamele ederek haklarına tecavüz etmeyip herkesin hakkını kendi hakkı gibi muhafaza etmektir. Günahtan tathir için yalnız tevbe kâfi olmayıp ıslah-ı hâl etmek de lâzım olduğuna işaret için tevbeyle beraber ıslâh-ı nefsederlerse mağfiret olunacakları beyan olunmuş ve bu minval üzere tevbe ederlerse dünyada günahlarının setriyle mağfiret ve âhirette azaptan affile merhamet olunacakları beyanedilmiştir.

Âyette iman ve şehadet ettikten sonra küfrederlerse hidayetten mahrum olacakları beyan olunmuştur. Çünkü ş e h a d e t ; lisanla ikrar, i m a n ; kalble tasdik olduğundan şehadetle iman beyninde mugayeret vardır.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; mürted olarak Medine'den çıkıp kâfir olarak Mekke'ye giren on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Bunlardan (Haris b. Süveydül' Ensari) tevbe ederek Medine'ye avdet etmiştir. (Haris) Mekkeye gidince irtidadına nedamet eder ve tevbesinin kabul olunup olunmayacağını Resûlullah'tan sual etmelerini biraderlerine yazar. Biraderleri de bu âyetin nazil olduğunu haber verirler. Binaenaleyh; Medine'ye gelerek huzur-u Risalette tevbe edip Resûlullah'ın da tevbesini kabul ettiği mervidir.

Hulâsa; Resûlullah'ın risaletinin hak olduğunu kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ettikten sonra kâfir olan kimseyi Allah'ın hidayette kılmayacağı, zira; bu gibi kimseler zâlim olup Allah-u Tealâ'nın zâlimleri hidayette kılmadığı ve bunlar Allah'ın, meleklerin ve kâffe-i nâsın lânetlerine müstehak olup o suretle cezalandıkları ve bunlardan azabın tahfif olunmadığı gibi az bir mühlet bile verilmeyeceği, ancak bunlardan tevbe edip ıslah-ı nefsedenlerin mağfiret olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ mürted olan kimselerin cezalarını beyandan sonda küfr üzere devam edenlerin tevbelerinin kabul olunmayacağını beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بَعْدَ إِيمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّن تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الضَّآلُّونَ ﴿90﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki imanlarından sonra küfrettiler, sonra küfürde inat ve devamlarıyla küfrü tezyid ettiler. Onların tevbeleri elbette kabul olunmaz. İşte şu imandan sonra küfredenler ancak dalâlete musir olanlardır.]

Yani; imandan sonra irtidad etmekle küfredip sonra o küfre devamlarıyla küfürlerini tezyid eden kimselerin vefatları zamanında tevbeleri kabul olunmaz. Zira; bunlar dalâlete münhasırlardır.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile imanlarından sonra küfredenlerle murad; Yehûd ve Nasaradır. Zira; Yehûd Hz. Musa'ya ve Tevrat'a iman ettikten sonra Hz. İsa'ya ve bizim peygamberimize ve Nasârâ Hz. İsa'ya ve İncil'e imandan sonra Fahr-i Kâinat'a ve Kur'ân'a küfrettiler.

Gerek Yehûd ve gerek Nasârâ Tevrat'ta ve İncil'de Hz. Muhammed'in evsafını gördükleri gibi peygamberleri de iman etmelerini tenbih ve tavsiye etmeleri üzerine an-il gayb iman edip zuhuruna intizar etmektelerken matla-ı nubûvvetten Resûlullah tulü' edince hasedlerinden nâşi imandan döndüler ve küfrettiler ve küfürlerini inatlarıyla ve din-i Muhammediye ta'nederek nakz-ı ahdetmekle tezyid etmişlerdir.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile tevbeleri sekerat-ı mevtte azab muayene ettikten sonra olacağı için kabul olunmayacaktır. Yahut tevbenin kabul olunmaması tevbeye muvaffak olamayacaklarından kinayedir. Yahut küfürleri halinde işledikleri sair günahlarından tevbeleri kabul olunmaz demektir. Zira; küfür bakî oldukça azaptan kurtulmak imkânı yoktur.

Yahut bu âyette imandan sonra küfredenlerle murad; bundan evvelki âyette beyan olunan mürtedlerdir. Zira; onlar küfrettikleri gibi küfürde ısrarlarıyla küfürlerini tezyid etmişlerdir. Bunların tevbeleri münafıkane bir tevbe olduğu için tevbelerinin kabul olunmayacağı beyan olunmuştur. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile mürted olup Mekke'ye gidenler «Biz Muhammed (S.A.) hakkında zuhur edecek havadise intizar ederiz. İstersek Medine'ye avdet eder imanı izharla küfrümüzü saklarız» dedikleri mervidir. Şu halde bundan evvelki âyette tevbenin kabul olunacağını beyan; bu âyete münafi değildir. Zira; bu âyette t e v b e l e r i n i n  k a b u l  o l u n m a y a c a ğ ı yla murad; kabul olunacak zamanda tevbeye muvaffak olamayacaklarından kinayedir. Yoksa şeraitine riayet olunan tevbe kabul olunmıyacak mânâsına değildir.

Mürtecilerin dalâlette kemâllerine işaret için hasra delâlet eden zamir, fiil ile varid olmuştur.

Hulâsa; imandan sonra irtidad edip küfürlerinde ısrar edenlerin sekerat-ı mevtte tevbelerinin kabul olunmayacağı ve bunların halleri ancak dalâletten ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin üç kısmından

b i r i n c i s i ninki, tevbe-i sahihle tevbe edenlerin ve

i k i n c i s i ninki, tevbe-i fasidle tevfye edip tevbeleri makbul olmayanların hallerini beyandan sonra,

ü ç ü n c ü  kısım ki tevbe etmeyip küfür üzerinde vefat edenlerin hallerini beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَن يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِم مِّلْءُ الأرْضِ ذَهَبًا وَلَوِافْتَدَى بِهِ أُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ ﴿91﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar muhakkak küfrettiler ve kâfir oldukları halde öldüler. Onların birinden yeryüzü dolusu altın kabul olunmaz velevse o altını fedâ ederek fukaraya sadaka vermekle Allah-u Tealâ'ya takarrup kasdetse. Elbette kabul olunmaz. İşte bu misilli küfrüzere vefat edenler için acıtıcı azap olduğu gibi o azaptan onları kurtaracak yardımcıları da yoktur.]

Yeryüzü dolusu altını olsa ve onu fukaraya ve enva-ı hayrata sarfla takarrup dilese kabul olunmadığının sebebi; küfrüzere vefat etmek olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden  (فا) lâfzı varid olmuştur. Çünkü ” fâ” lâfzı küfrüzere vefatın adem-i kabule sebeb olduğuna delâlet eder. (وَلَوِافْتَدَى) da bulunan şart bir mukadder üzerine matuftur. Buna nazaran, Beyzâvi'nin beyanı veçhile mânâ-yı nazım: [Küfrüzere vefat eden kimse eğer yeryüzü dolusu altını olsa dünyada o altını hayrata ve fukaraya sarfla Cenab-ı Hakka takarrup kasdetse kabul olunmaz. Binaenaleyh; âhirette onun zerre kadar menfaatini görmez] demektir. Şu halde küfürle beraber kâfirlerin amelleri de minküll’ilvücûh merdûd olup asla faydasını görmeyeceklerine bu âyet delâlet eder. Çünkü; esas itikad bozuk olunca onun üzerine her ne işlese faydasızdır. Yahut Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile manâ-yı nazım : [Küfr üzere vefat eden kimse bilfarz vettakdir âhirette dünya dolusu altına malik olsa ve azaptan kurtulmak için hepsini feda etse ve fidye-i necat olarak verse, zerre kadar azaptan kurtulamaz. Ve azaptan kurtaracak hısım ve akraba, evlât ve ahbap gibi yardımcıları da olmaz] demektir. Yani; «Malı bulunsa da azaptan kurtulmak için azaba bedel verecek olsa alacak bulunmaz ve fayda etmez» demektir. Kâfirin âhirette malı olmadığı halde yeryüzü dolusu altını verse kabul olunmaz demek; azaptan hiçbir veçhile kurtulamayacağından kinayedir. Ve faraziyat kabilindendir. Yoksa hakikatta altını olacak da verecek mânâsına değildir.

Hulasa: kâfir olup küfr üzere vefat edenlerden birisi yeryüzü dolusu altını olsa ve onu sadaka etse, imanı olmadığı için kabul olunmayacağı ve âhirette azaptan kurtulmak için fidye-i necat olarak verse azaptan kurtulamayacağı ve onlar için azab-ı elim olduğu ve azaptan kurtaracak yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ imanı olmayan kimselerin sadakaları dünya dolusu olsa kabul olunmayacağını beyan ettiği gibi imanı olanların intifa edecekleri sadakayı beyan etmek üzere :

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللهُ بِهِ عَلِيمٌ ﴿92﴾

buyuruyor.

[Mahabbet ettiğiniz emvalinizden bazısını hayra sarfedinceye kadar siz büyük sevaba nail olmazsınız ve her ne şeyi ki, siz onu infak edersiniz onun ecrine nail olursunuz. Zira; Allah-u Tealâ infak ettiğiniz şeyi bilir ve miktarına ve niyetinize göre sevap verir.]

Yani; hayrı mahzolan birrin hakikatine ve onun semeresi olan sevaba ve Allah'ın rızasına nail olmak malınızın en ziyade sevgili ve muhabbetli olanından bir miktarını vücûh-u birre sarf ve fukaraya sadaka etmeye muhtaçtır. Binaenaleyh; muhabbet ettiğiniz malınızdan bir miktarını infak edinceye kadar güzel sevaba nail olamazsınız ve her ne ki infak edersiniz onun ecrinden de mahrum olmazsınız. Zira Allah-u Tealâ onu bilir. Binaenaleyh; ecrini zayi' etmez. Şu halde iyisini infak etmeli ki, iyi ecre nail olmalı. Evet! İhlâs üzere az veya çok, iyi veya kötü her ne infak edilirse sevap vardır, ancak o sevap, infak olunan mala göredir.

B i r r ; bol hayırdır. Şu halde kulların birri; ibadet edip malını fukaraya ve vücuh-u birre infak etmesi ve nâsla güzel muamele yapmasıdır. Allah'ın kullarına birri; amellerine sevap vermesi ve Cennet'e ithal etmesi ve işlerinden razı olmasıdır.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette muhabbetli olan şeyle murad; herkesin kendi indinde makbul olan şeydir ki mala ve malın gayrıya şamildir. Hattâ mansıb sahibi mansıbını nâsa muavenete ve bedenini ibadete ve canını fisebilillâh mücahedeye sarf etmeye dahi şâmildir. Zira; insanın canından daha kıymetli birşey olmadığı cihetle, onu rıza-yı ilâhi uğrunda fedaya hazır olmaktan daha ziyade kıymetli birşey tasavvur olunamaz. Onun için mücahidlerin en büyük sevaba nail olacaklarına dair birçok ayat-ı beyyinat ve ahâdîs-i nebeviyat vardır.

Bu âyette infak; vâcib olan zekâta ve müstehab olan sadakata şamil olduğu gibi malının küllisini sadakanın caiz olmadığına dahi işaret vardır.   Çünkü;   Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette (مِمَّا تُحِبُّونَ)'da bulunan (من) lâfzı ba'za delâlet ettiğinden «Muhabbet ettiğiniz şeyin bazısını infak edinceye kadar bol ecre nail olamazsınız» demektir, yoksa «Küllisini infak edinceye kadar» demek değildir. Çünkü; küllisini infakta gayrı iğna edeceğim diyerek kendisini ihtiyaç içinde bırakmak vardır. Bu ise doğru birşey değildir.

Bu âyette birr; köle ve cariye azâd etmeye dahi şamildir. Çünkü; Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile (Sa'd b. Ebi Vakkas) Hazretleri Medayin'i fethettiğinde Hz. Ömer'in (Ebu Musel Eş'ari)'ye bir cariye satın alıvermesini yazıp (Ebu Musa) cariyeyi alıp getirince Hz. Ömer'in cariyeyi azad edip bu âyeti okuduğu mervidir.

Hulâsa; insan malından muhabbet ettiği şeyden infak etmedikçe, iyi ecre ve büyük sevaba nail olamayacağı ve her ne infak olunursa, infak olunan şeye göre ecir alacağı ve Allah-u Tealâ'nın infak olunan şeyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün risaletine delâlet eden delilleri ve ehl-i kitabı ilzam eden âyetleri beyan ettiği gibi ehl-i kitabın şüphelerini izale edecek cevabı beyan etmek üzere :

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِّبَنِي إِسْرَائِيلَ إِلاَّ مَا حَرَّمَ إِسْرَائِيلُ عَلَى نَفْسِهِ مِن قَبْلِ أَن تُنَزَّلَ التَّوْرَاةُ قُلْ فَأْتُواْ بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿93﴾

buyuruyor.

[Her taam Beni İsrail'e halâl oldu, illâ Tevrat nazil olmazdan evvel Beni İsrail'in kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesnadır. Eğer sözünüz doğruysa ey ehl-i kitap! Tevrat'ı okuyun.]

فَمَنِ افْتَرَىَ عَلَى اللهُ الْكَذِبَ مِن بَعْدِ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿94﴾

[Şu delâilin zuhurundan sonra bir kimse Allah'a yalan olarak iftira, ederse, işte o iftira eden kimseler ancak zalimlerdir.]

قُلْ صَدَقَ اللهُ فَاتَّبِعُواْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿95﴾

[Habibim! Sen onlara de ki «Allah-u Tealâ haberinde sadık oldu. Binaenaleyh; bilumum fenalıklardan tahir olan millet-i İbrahim'e ittiba' edin». Halbuki İbrahim (A.S.) müşriklerden olmadı.] Binaenaleyh; ittiba' etmeniz lâzımdır.

Bu âyet; Yehûd milletinin Resûlullah'ın nubûvvetini inkârlarını reddetmiştir. Çünkü; onlar ahkâmda neshi inkârla Resûlullah'ın risaletini inkâr ederler ve derlerdi ki «Ahkâmda nesholmaz. Bize haram olan şeyler bizden evvelki şeriatlerde dahi haramdı. Binaenaleyh; evvelden halâl olup sonra haram olan birşey yok ki nesholsun, böyle olmadı» demekle Tevrat'ın ahkâmının nesholunmayacağını iddia etmeleri ve «Şeriat-i İbrahim'de deve eti ve sütü haram olduğu halde ya Muhammed (A.S.)! Sen halâl olduğunu iddia ediyorsun» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Şu halde «Nesih caiz değildir» unvanında iddiaları kendi şeriatlerinde neshin vukuunu beyanla reddolunduğu gibi haram olan şeyler «Evvelden beri haramdır» dedikleri sözlerinde ısrar edince, Resûlullah «Getirin Tevrat'ı, eğer sözünüz doğruysa okuyun âyetlerini» buyurdu. Yahudiler Tevrat'ı getiremediler ve yalan söyledikleri ve Allah-u Tealâ'ya iftira ettikleri herkesçe tebeyyün etti. Binaenaleyh; rüsva-yı âlem oldular. Âyette kendilerinin yalancı zalimlerden olduklarını beyanla evsaf-ı kabiha sahipleri oldukları tasrih olunmuştur. Şu halde âyet; Resûlullah'ın risaletinin sıdkına delâlet eder. Çünkü; Resûlullah okuyup yazmadığı halde bu mesailin Tevrat'ta olduğunu bilmesi ve Yehûd'a getirip okumalarını teklif etmesi ve neshin Yehûd şeriatinde de mevcut olduğunu beyan etmesi ancak vahyile olabileceğinden nubûvvetine delâlet eden mu'cizat cümlesindendir.

Bu âyette  t a â m ;  yenilecek şeylerin cümlesine şamildir.

Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (كُلُّ الطَّعَامِ) lâfzı cemi-i et'imeye şamil olduğundan Beni İsrail'e her taam halâl idi. Ancak Yakup (A.S.)'ın şiddetle hastalandığı bir zamanda hastalığından şifa bulursa pek sevdiği deve eti ve sütünü nefsine haram kıldı. Yani; yemeyeceğini nezretti ve onun şeriatında haram oldu. Hattâ içyağını da yemeyeceğini nezretmişti. Binaenaleyh; hayvanın arkasında ve etinde olan yağ halâl, içinden çıkan yağlar haram olmuştu.

Hill-ü hürmet Allah-u Tealâ'nın emrü nehyiyle sabit olduğu halde, halâl olan bazı şeyi insanın nefsine haram kılmasıyla da haram olduğu vardır. Meselâ halâl olan haremine talâk vermek ve cariyesini azâd etmek suretiyle haram kılar. Yakup (A.S.)'ın bazı halâl olan şeyi nefsine haram kılması içtihad suretiyle olmuştur. Çünkü; enbiya-yı izam için içtihad caizdir. Binaenaleyh; Hz. Yakup da bazı şeyin haram olmasını içtihad edip, içtihadının hilâfına vahy-i ilâhi gelmemekle içtihadında isabeti takarrür etmek suretiyle onun şeriatinde o şeyler haram olmuştur. Yahut Yakup (A.S.) ın bazı şeyi haram, kılması nezretmek suretiyle vaki olması muhtemeldir. Zira; şeriat-i Muhammediyede nezir caiz olduğu gibi şeriat-i Yakubiyede dahi caiz olduğundan, Yakup (A.S.) da bazı et'imeyi nezirle mefsine haram kılmak tarikiyle vaki olmuş ve ona ittiba'la ümmetine de haram kılınmıştır.

Tevrat'ın nüzulünden evvel Hz. Yakub'un haram kıldığından maada taamın küllisi halâl ve Tevrat'ın nüzulünden sonra bazı şeylerin evvelkilere ilâve olarak haram olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran Beni İsrail'in ekseriyeti bir cürüm irtikâp ettiklerinde, onların günahlarına ceza olmak üzere Vâcib Tealâ bir nevi nimeti onlara haram kılardı.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Yakup (A.S.) (Irkunnisa) hastalığına müptelâ olup geceleri rahatsız olunca eğer şifa" bulursa ırk yani et içinde damar yemeyeceğine nezrile nefsine haram kıldığı mervidir. Binaenaleyh; Yahudiler etin arasından damarları seçmeksizin yemezler. Herhangi surette olursa olsun evvelden halâl olan şeyi haram kılmak nesihtir ve Cenab-ı Hakkın bu haberi sadıktır. Binaenaleyh; Yahudilerin «Nesih caiz değil» dedikleri iddiaları merduddur.

Hulâsa; Tevrat inzal olunmazdan evvel Yakup (A.S.)’ın nefsine haram kıldığından maada her taamın Beni İsrail'e halâl ve ancak Hz. Yakub'un haram kıldığı şeyler onun şeriatinde haram olduğu ve Yahudilerin bunu inkâr etmeleri üzerine Resûlullah'ın «Sözünüz doğruysa getirin Tevrat'ı, okuyun âyetlerini» deyip Yahudilerin getiremedikleri ve Tevrat'ın nüzulünden sonra iftira alâllah edenlerin zalim ve Allah-u Tealâ'nın haberi sadık ve Yahudilerin yalancı oldukları ve millet-i İbrahim'e ittiba'ları vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün risaletine Yehûd'un ta'nı, neshi inkâr etmeleri olup bu ise kendi şeriatlerinde dahi caiz olduğunu beyanla, ta'nlarını reddettiği gibi Yehûd'un ikinci ta'nları «Beyt-i Mukaddes cemi-i enbiyanın kıblesi ve cümle emkineden efdal olduğu cihetle herhalde cümle enamın kıblesi Beyt-i Mukaddes'tir. Binaenaleyh; Kabe'ye teveccüh caiz değildir» diyerek kıblenin Kabe'ye tahavvülüne itirazlarını dahi reddetmek ve tahvilin sebebini beyanla, onların şüphelerini izale ve Yehûd ve Nasârâ'nın millet-i İbrahim'den olduklarını iddia ettikleri halde Hz. İbrahim'in kıblesine ta'nları doğru olmadığı gibi Kâbeye haccetmek, İbrahim (A.S.)’ın sünneti olduğu halde onların hacdan imtina' etmeleri üzerine iddialarının yalan olduğunu ispat etmek üzere :

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ ﴿96﴾ فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَّقَامُ إِبْرَاهِيمَ

buyuruyor.

[Nâsın ibadeti için yeryüzünde evvel temeli atılan ve konulan beyt şol beyttir ki, o beyt, hayr-ı kesiri mutazammın ve âlemlere hidayet olup Mekke şehrinde vaz'olunan beyttir. Zira; o beytte vahdaniyete delâlet eden açık ve zahir âyetler ve Makam-ı İbrahim vardır.]

وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا

[Eğer bir kimse o beyte girerse katl-ü garat gibi şeylerden emin olur.]

Yani; Yehûd'un zu'm-u bâtılları gibi Beyt-i Mukaddes Kabe'den efdal değildir. Bilâkis Kabe Beyt-i Mukaddes'ten efdaldir. Zira yeryüzünde nâsın ibadetleri için evvel vaz' olunan beyt; Mekke şehrindedir. Ziyaret edenlere ve Mekke'de sakin olanlara hayır ve bereketi çok ve insanları vahdaniyet-i ilâhiyeye irşad ettiği için âlemlere hidayettir. Çünkü; o beytte vahdaniyete delâlet eder açık alâmetler vardır. Cümle-i alâmetlerinden birisi de İbrahim (A.S.)'ın o beyti bina ederken ayağını bastığı makamı olduğu gibi o beyte dahil olan kimsenin dünya afetlerinin birçoklarından emin olması ve ihlâs üzere inkıyad ederek beyti ziyaret edenlerin âhiret azabından kurtulmasıdır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile yeryüzünde nâs beyninde müsavi müşterek olarak her kabile ve her millet için, o beyte girmek caiz ve herkes ibâdete me'zun olup umumun ibadethanesi olmak üzere ilk önce bina olunan beyt Kabe olduğu için evvel vaz' olunan beyt denmiştir. Yoksa dünya üzerinde evvel halk olunan beyt Kabe demek değildir. Zira; Kabe'den evvel birçok evler, köşkler, saraylar ve meskenler bina edildiği gibi birçok ibadethaneler de inşa olunmuştur. Lâkin o bina edilen maabid her kavmin kendine mahsus olduğundan umuma ait değildir. Şu halde umuma ait olarak evvel bina olunan ma'bed; Kabe'dir. Hatta Resûlullah'tan, nâsa ibadet için evvel vaz' olunan beytten sual olunduğunda «İbrahim (A.S.) tarafından evvel Kabe bina olunup kırk sene sonra Beyt-i Mukaddes'in bina olunduğunu» beyan buyurduğu mervidir.

Kabe'nin evvel bina olunmasında ihtilâf varsa da rivayetlerin esahhı Hz. Âdem'in bina etmesidir. Çünkü; Hz. Âdem Cennet'ten yeryüzüne inince namazda kıble ittihaz ve hacla umrede ziyaret etmek üzere Kabe'yi bina etmesini Cenab-ı Hak emredip işbu emir üzerine bina ettiği mervidir. Zira; Hz. Âdem, Şit, îdris ve Nuh (A.S.) şeriatlerinde namaz ve namazda secde vardı. Eğer onlar zamanında Kabe'den başka umuma ait bir kıble olsaydı Kabe evvel bina edilmiş olmazdı. Halbuki bu âyette

Cenab-ı Hak evvel bina edildiğini beyan etmiştir. Şu halde Hz. Âdem zamanında bina olunduğu doğru olmak lâzım gelir. Binaenaleyh; Hz. Nuh'un tufanına kadar mevcut olup tufanda harap olduğundan eseri kalmayıp Allah'ın emri üzerine Cibril'in delaletiyle ikinci merrede Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail ile beraber bina ettiği mervidir.

Beyt-i Şerifin indallah kadri âli ve sair buyût üzere şerefi ziyade olduğundan Allah-u Tealâ dünya yüzünde umum kullarına ibadethane olarak evvel onu halketmiştir ve (eski mabed)'in (yeni mabed)'den efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Kabe'nin Beyt-i Mukaddes'ten efdal olmasını Vâcib Tealâ Kabe'nin Beyt-i Mukaddes'ten daha evvel bina olunmasıyla ispat etmiştir. Hattâ âlemde Kabe'nin binasından daha ziyade şerefli bir bina yoktur. Çünkü; Kabe'nin binasını emreden; Allah-u Tealâ, hendesesini tayin eden; Cibril-i Emin, binasını tesis eden; Halilürrahman ile şakirdi ve oğlu Hz. İsmail'dir. İşte şu fezail-i dünyada hiçbir binada içtima' etmemiştir. Binaenaleyh Beyt-i Şerif; cümle büyütün efdalidir.

Kâbe-i Muazzama ekinden, ottan hâli bir vadide olduğu halde Allah'ın vermiş olduğu bereket ve hayr-ı kesir sebebiyle her nimet bol olup umur-u dünyaba maişet hususunda asla müzayaka görülmediğinden Cenab-ı Hak o beytin mübarek olduğunu beyan buyurmuştur.

Âyette B e k k e yle murad; Mekke'dir. Hac ve tavaf için nâs içtima' ettiğinden Bekke denmiştir. Zira; Bekke; mahall-i içtima ve izdihamdır. Yahut Mekke'ye suikasd eden her cebbarın boynu vurulup başı ezildiği için Bekke denmiştir. Zira Bekke; ezmek ve defetmek manâsınadır. Mekke vadisinin suyu olmadığına, günahların kefarete sebep olduğuna ve küre-i arzın her tarafından nâsın toplanmasına vesile olduğuna işaret için Mekke denmiştir. Mekke; Kabe'nin ve Bekke; beldenin ismi olduğu dahi mervidir. Beyt-i Şerif, halikın vücuduna delil ve âlemi imana davetle Cennet'e vusullerine sebep olduğuna işaret için beytin âleme hidayet olduğu beyan olunmuştur. Beyt-i Şerifte vahdaniyete ve Resûlullah'ın risaletine delâlet eder alâmetler vardır. Meselâ İslâmiyetin zuhuru bin üç yüz küsur sene olduğu halde her sene (Mina) denilen mahalde yüz binlerce huccacın Şeytan'ı taşlamak üzere yetmişer tane çakıl taşı attıkları ye o mahalde sel götürecek bir dere ve yel kaldıracak bir tepe olmadığı halde o taşlardan asla eser görülmeyip kaybolması ve kuşların, küme küme uçarken Kabe üzerine gelince ikiye bölünüp Kabe'nin üzerinden küme halinde geçmemesi ve evvelden beri o mahalle giren kimsenin taarruzdan emin olup hattâ zaman-ı cahiliyede bile bu kanunu hiç kimsenin bozam aması ve Makam-ı İbrahim'in kaybolmaması vahdaniyet-i ilâhiyeye ve kudret-i subhâniyeye delâlet eden alâmetler cümlesindendir.

M a k a m – ı   İ b r a h i m l e murad; Beyti bina ederken duvar yukarı kalkıp boyu ulaşmayacak bir hale geldiğinde iskele kurmak üzere konulan taşa Hz. İbrahim ayağını bastığında taşın çamur gibi yumuşayıp ayaklarının topuğuna kadar taşa batmasıyla tahassul eden eseri havi taştır ki, bugün o eseri el'an muhafaza etmektedir. İşte bu; âdetin hilafı fevkattaba bir mu'cizedir. Çünkü; âdette taş sert olup ayak tazyikiyle üzerinde bir tesir icra edemezken hilâf-ı adet taşın yumuşaması elbette mu'cizedir.

Harem-i Şerife giren emin olur demek; Harem'de olan kimseye taarruz vuku bulmaz demektir. Binaenaleyh; Harem haricinde kıtal edip de Harem'e iltica eden kimse İmam-ı A'zam'a göre Harem dahilinde kısas olunmaz. Şu kadar ki o kimseye söz söylememek ve onu müsafir etmemek ve malı varsa almamak suretiyle Harem'den çıkmaya mecbur etmek ve bu veçhile Harem'den çıkarmak ve çıktıktan sonra kısas etmek meşrudur. Amma Harem dahilinde kıtal ederse yine Harem dahilinde kısas olunur. İmam-ı Şafii indinde Harem içinde kıtal eden kimse Harem içinde kısas olunduğu gibi, Harem dışında kıtal edip de Harem'e iltica eden kimse dahi Harem içinde kısas olunur. Zira; kısasın te'hiri caiz değildir. Çünkü; kısasta hakkullah ve hakk-ı abd içtima ettiğinden hakk-ı abdin tehiri caiz olamaz.

Harem'e dahil olan kimse dünyada taarruzdan emin olduğu gibi, âhirette azaptan dahi emin olunur. Çünkü; hacciçin hareme dahil olup kemal-i ihlâsla hasbeten lillâh erkân-ı haccı eda ederse ve bundan da maksadı yalnız rıza-yı Bâri olursa azab-ı Cehennem'den emin olacağına dair birçok ahâdîs-i celile vardır. Zira; hacla emreden Allah-u Tealâ'nın huccac için birçok vaadleri vardır. Ancak bu emniyet; haccı eda ettikten sonra azab-ı Cehennem'i icabeder günah işlemezse demektir, yoksa hem hacceder hem de birçok günah işlerse elbette günahının cezasını çekeceğinde şüphe yoktur.

Hulâsa; dünya yüzünde evvel bina olunan ve ibadet için umuma hazırlanan beyt, Mekke'de bulunan Beyt-i Şerif olup ve o beyt nâsın ibadetlerine sebep olmakla hidayet olduğu ve hayrı çok mübarek bir mahal olup o makamda vahdaniyete delâlet eder alâmetler bulunduğu ve İbrahim (A.S.)'ın makamı orada mevcut ve o mahalle girenin taarruzdan emin olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beyt-i Şerifin fezâilini beyan ettiği gibi beyti haccın lüzumunu beyan etmek üzere :

وَللهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ ﴿97﴾

buyuruyor.

[Beyt-i Şerifi ziyaret için gidip gelecek kadar azığa ve binite muktedir olan nâs üzerine Allah-u Tealâ'nın  rızası için hac farz oldu. Eğer bir kimse kudreti olduğu halde haccetmez küfran-ı nimet ederse zararı kendine ait olur. Zira; Allah-u Tealâ cümle âlemden gani olup hiçbir kimsenin haccına ve sair ibadetine ihtiyacı yoktur.]

Yani; nâs üzerine Beyt-i Şerife haccetmek farz oldu. O nâs ki, bulunduğu beldesinden Kabe'ye malen ve bedenen gidip gelmeye muktedir olan kimsedir. Zira tekâlif-i ilâhiye; kudrete bağlıdır. Binaenaleyh kudreti olmayan kimseye teklif; kudretinin fevkinde olduğundan caiz değildir ve eğer bir kimse kudretli olduğu halde haccı ankasdin terkle küfran-ı nimet ederse zarar görecek olan küfran-ı nimet edip şükretmeyen kimsedir. Zira; Allah-u Tealâ cümle âlemden ganidir. Şu halde haccı  terketmesinden Cenab-ı Hakka bir zarar olmaz. Çünkü onun haccına ihtiyacı yoktur.

Cümle emr-i ilâhi; izzet-i ilâhiye ve azamet-i subhâniye için olup cerr-i menfaat ve def'-i mazarrat için olmadığına işaret olmak üzere âyetin bidayesinde Allah ism-i şerifi varid olmuştur. H a c ; erkân-ı islâmiyeden birisi olup Beyt-i Şerifi haccetmek nâs üzerine farzdır. Fakat haccedecek kimsenin mal ve beden cihetiyle kudreti şarttır. K u d r e t - i  m a l i y e ; evinden çıkıp beyti ziyaret ederek tekrar avdet edinceye kadar yiyecek taama ve giyecek kisveye ve binecek binite ve yükünü yükletecek mekkâreye ve ailesinin nafakasına muktedir olmaktır. K u d r e t - i  b e d e n i y e ; vücudu sağlam, inip binmeye kadir olmaktır. Binaenaleyh fakir olan bir kimseye haccetmek farzolmadığı gibi alil’ül-vücûd olan kimseye dahi farzolmaz.

 İmam-ı Şafii indinde kudret-i maliye muteber olup kudret-i bedeniye muteber olmadığından zengin olan kimsenin kudret-i bedeniyesi olmadığında kendi tarafından haccetmek üzere bir bedel göndermek vâcib olur. İmam-ı Malik indinde yalnız kudret-i bedeniye muteber olduğundan yayan yürümek ve kazanmak suretiyle gidip gelmeye muktedir olan fakire hac farzdır. İmam-ı A'zam indinde bu âyetteki istitâat; kudret-i maliye ve bedeniyeyle tefsir olunduğundan kudret-i bedeniye ve maliye haccın farzolmasında şarttır. Binaenaleyh; fakire hac farzolmadığı gibi malı çok olup ancak bedenen iktidarı olmayan hasta, kör, topal ve çolak gibi âcil olanlara dahi haccetmek vâcib olmaz. Zira; bir cihetten kudret diğer cihetten acizle beraber muteber olmaz. Çünkü erkân-ı haccı eda hem mala, hem de bedene muhtaç olduğundan birinin vücudu diğerinin ademiyle beraber haccı edada kâfi olmadığından İmam-ı A'zam istitâatı, kudret-i maliye ve bedeniyenin her ikisiyle tefsir etmiştir, hakikî istitâat de budur.

Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette (سَبِيلاً) sıhhat-i beden ve zad-ı rahile yani azık ve binitle tefsir olunduğu ashaptan Hz. Ali ve İbn-i Abbas ve Muaviye (R.A.)'den mervidir. İşte bu rivayet de İmam-ı A'zam'ın kavli sahih olduğunu teyid eder.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile, haccı eda etmek kemal-i ubudiyet ve emr-i ilâhiye tamamiyle itaat etmektir. Zira; mahalli muayyen olan Kabe'yi ziyaret ve erkân-ı haccı eda etmek için mesafe-i baideye sefer ve malını sarfetmek ancak ubudiyetini ma'buduna karşı lâyıkıyla yerine getirmekle rızasını aramaktır.

Fahr-i Razi, Kazi ve Medarik'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile haccın ehemmiyetine işaret için bu âyette hacca ait olan emri Vâcib Tealâ enva-ı te'kid ve şiddetle irad buyurmuştur. Zira hususiyete delâlet eden lâm ve azamete delâlet eden lâfza-i celâl ile, Allah ismi ve nâs üzerine borç olmasına delâlet eden (على)lâfzı gelmiştir ki bunların cümlesi haccın, nâsın boyunlarında Allah'ın rızasını tahsil için vâcib bir borç olup terkeden kimsenin cezaya müstehak olduğuna delâlet eder. Bidayeten nâsı zikirle haccı umuma tamim ve sonra iktidarla takyid ederek haccın vücubunu kudreti olanlara tahsis etmek haccı iki kere beyan etmektir ki evvelâ; mutlak saniyen; mukayyed, evvelen; icmal, saniyen; ta/sil ve izah etmek emr-i hacca şiddetle ihtimam ve dikkat lâzım olduğuna delâlet ettiği gibi haelâ emrin cümle-i ismiye suretinde gelmesi de şiddetle ihtimama delâlet eder.

Hacet terketmekten küfürle tâbir etmek; terkeden kimsenin şiddetli azaba müstehak olup terketmek ef'al-i küfürden olduğuna delâlet ettiği gibi bilcümle âlemlerden gani olduğunu beyan etmek; haccı terk edenlerin gazab-ı ilâhiye müstehak olduklarına işarettir. Hattâ Resûlûllah «Bir kimseye hac farz olduktan sonra haccı terkederek vefat ederse, isterse Yahudi ve isterse Nasrani ölümünden olsun» buyurmuştur. İşte bu hadîs-i şerifte erkân-ı islâmiyeden olan haccı iktidariyle beraber an kasdin terketmek büyük günah olduğuna ve azaba istihkak icabettiğine delâlet eder.

Bu âyette k ü f ü r l e murad; haccın farziyetini inkârla küfretmektir. Yahut küfürle murad; hacca iktidarla beraber küfran-ı nimet edip haccı terkle Allah'ın verdiği nimetin şükrünü eda etmemektir. Şu halde küfürle murad; hakiki küfür değildir. Hangi mânâ murad olunursa olunsun haccı terketmek; gazab-ı ilâhiyi mucip büyük günahtır.

Tefsir-i Taberi'de ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Yahudilerin «Biz de müslimiz» demeleri üzerine âyetin evveli yani ;

(وَللهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً) nazil olunca Resûlullah, nâsı cem'etti ve haccın farz olup edası lâzım olduğunu beyan etmesi üzerine müminler iman ve farziyetini itikad ettiler. Yahudilerin imandan ve kabulden istinkâf etmeleri üzerine âyetin âhiri yani

(وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ) nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; Mekke'ye giderek beyti ziyaret edip gelmeye mal ve beden cihetinden muktedir olan kimse üzerine haccın vâcib ve üzerine hac vâcib olan kimse mazeret-i meşruası olmaksızın, haccı terkle küfran-ı nimet ederse, azaba müstehak olduğu ve Allah-u Tealâ'nın cümle âlemden gani ve hiçbir kimsenin haccına ihtiyacı olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün risaletine itiraz eden ehl-i kitabın şüphelerine cevap verdiği gibi küfürlerinin sebebini sual tarikiyle insafa davet etmek üzere :

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللهُ وَاللهُ شَهِيدٌ عَلَى مَا تَعْمَلُونَ ﴿98﴾

buyuruyor.

[Habibim! Senin nubûvvetine itiraz edenlere sen de ki «Ey ehl-i kitap! Allah'ın vahdaniyetine ve Resûlünün risaletine delâlet eden âyetlerine niçin küfredersiniz? Halbuki Allah-u Tealâ sizin amelinize şahit ve her ne işlerseniz bilir.» Binaenaleyh; amelinize göre ceza verir.]

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللهُ مَنْ آمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجًا وَأَنتُمْ شُهَدَاء وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿99﴾

[Ve sen onlara de ki «Ey ehl-i kitap! Din-i ilâhide eğrilik ve noksan aramak suretiyle iman edip o dinle tedeyyün eden kimseyi tarîk-i ilâhiden niçin men'edersiniz? Halbuki din-i islâmın hak olduğuna siz şahitlersiniz. Zira; elinizde bulunan kitabı mütalaa etmekle Resûlümüzün risaletini ve dininin doğru bir din olduğunu bilirsiniz ve Allah-u Tealâ sizin bilcümle amellerinizden gafil değildir. Çünkü; hakkı tağyir ve Resûlün risaletini inkâr etmek ve evsafını saklamak gibi amellerinizi bilir ve muktezasına göre ceza verir.»]

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetler Yahudilerden (Mirşaş b. Kays) ve diğer bir şahıs hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mirşaş) din-i islâma şiddetle adavet eder bir şeyh-i faniydi. Birgün Ansardan (Evs) ve (Hazreç) kabilelerinden birçok kimselerin uhuvvet-i islâmiye üzerine kemal-i samimiyetle mahabbetlerini görünce Yahudileri topladı ve «Bunlarda bu ülfet devam ettikçe Yahudilerin bu havalide yaşamaları imkânsızdır. Bunun çaresi; bunların aralarına nifak koymak ve zaman-ı cahiliyede beyinlerinde cereyan eden fitneleri ve muharebeleri uyandırmaktır» dedi. Çünkü; zaman-ı cahiliyette bu iki kabile arasında kanlı muharebeler olur ve Yahudiler de onların muharebelerinden bilistifade rahat yaşarlardı. İşte (Mirşaş)’ın adavet ve hasedi galeyan ederek, Yahudilere bu desiseyi öğrettikten sonra bir delikanlıya «Sen git bunların arasına otur, geçmişte beyinlerinde vuku bulan kanlı muharebelere dair beyitler okumakla bunların eski dertlerini hatırlafına getir ve bu vesileyle aralarında fitne uyandır» demesi üzerine o delikanlı gider aldığı dersi ifa eder ve filhakika bu iki kabile arasında da arbede başlar, hattâ iki taraf silâha sarılır. Resûlullah'ın haberi olunca bu fitneyi bastırıp tarafeyni teskin etmesi üzerine bu âyetler nazil olmuştur.

Bu gibi fitneleri ehl-i iman arasında uyandırmak ehl-i kitabın elinde pek büyük bir silâh olduğu cümlenin malûmudur ve tarihimiz de buna şahittir. Binaenaleyh; ehl-i iman için lâzım olan daima basiret üzere bulunmak ve bu gibi iğfalâta aldanmamak ve hin-i vukuunda önünü almanın çarelerini düşünmektir ki, bu da başlıca ser-i kârda bulunanların vazifeleridir. Gerçi imân etmeyenlerin cümlesi hükümde müsavilerse de ehl-i kitabın «Tevrat'a ve İncil'e iman ettik» dedikleri sözleri bâtıl bulunduğuna ve onların küfürleri bilerek küfür olduğu cihetle sairlerinin küfürlerinden esna' olduğuna işaret için hitap, ehl-i kitaba varid olmuştur. Çünkü; Tevrat ve İncil; Kur'ân'a ve bizim nebimize imanı emrettiği halde onların, bu emrin hilâfına hareket etmeleri kendi kitaplarına imanlarının olmadığına delâlet eder.

Ehl-i kitabın evsaf-ı Resûlullah'ı tahrifleri gizliyse de kendilerine gizlemek menfaat vermeyeceğine ve elbette cezalarını göreceklerine işaret için Allah-u Tealâ'nın amellerine muttali olduğu beyan olunmuştur ki, herkes amelinin gizli kaldığını itikat etmesin ve her ne yaparsa cezasını düşünsün demektir.

Ehl-i kitabın küfrü irtikâpta kabule şayan özürleri olmadığına ve küfürlerinin bilerek küfür olduğu cihetle tekrar, betekrar tevbihe şayan olduğuna ve Allah'ın âyetlerine küfürle beraber din-i ilâhiden müminleri men'e çalıştıkları cihetle herbiri azabı görecekleri gibi gerek âyetlere küfür ve gerekse müminleri men'e çalışmaktan herbiri gazab-ı ilâhiyi celbetmekte kâfi olduğuna işaret için hitap tekrar varid olmuştur.

Âyette s e b i l u l l a h ile murad; din-i İslâmdır. Çünkü; kâfirler ve bilhassa Yahudiler neshin ma'kul ve kıblenin Beyt-i Mukaddes'ten Kabe'ye tahvilinde bir fayda olmadığından bahisle din-i İslâmın hâşâ doğru ve makul bir din olmadığını beyan ederek ehl-i imanın zihinlerine bir şüphe koymak suretiyle teşviş-i ezhandan hâli kalmadıkları gibi sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile fitne ilkasına dahi çalıştıklarından Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i imanı kâfirlerin idlâl ve iğfal etmeye çalıştıklarını beyan ettiği gibi bu misilli iğfale çalışan ehl-i kitaba iltifat etmekten müminleri nehyetmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ ﴿100﴾

buyuruyor.

[Ey müminler! Eğer siz ehl-i kitaptan bir fırkaya itaat eder sözlerine aldanırsanız, imanınızdan sonra onlar sizi kâfir olduğunuz halde döndürürler. Binaenaleyh; siz mürted olursunuz.]

Yani; ey müminler! İmanınızın muktezası kâfirlerin dostluğuna aldanmamak ve iğfalâtına kapılmamaktır. Binaenaleyh; ehl-i kitaptan bazı kimselere siz itaat eder ve söylediklerini doğru zannederseniz onlar sizi imanınızdan sonra zaman-ı cahiliyette bulunduğunuz hal-i küfre reddederler ve siz de kâfir olarak eski dininize dönersiniz. Halbuki küfür; sizin beyninizde eski adavetleri ve fitneleri ve muharebeleri uyandırmakla dünyada helâki ve âhirette azab-ı Cehennemi mucip olur.
İşte bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (Mirşaş)’ın ilka ettiği fitne üzerine (Hazreç) kabilesinden (Cebbar b. Sahr) ve (Evs) kabilesinden (Evs b. Kayzi) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Yehûd'un zaman-ı cahiliyet vukuatını hatırlatması üzerine bu iki zatın herkesten evvel tefahure ve yekdiğerine karşı sövmeye başlayıp, arbede çıkarmaya teşebbüs etmeleri ve Yehûd'un sözüne herkesten ziyade aklandıkları Fahr-i Razi ve Taberi'nin ve Ebussuûd ve Nimetullah Efendilerin cümle-i beyanatındandır. İşte bu âyet-i celile: ehl-i imanı düşmanların şerrinden muhafaza için bir düstur-u a'zamdır. Zira; her zaman müslümanlar düşmanların sözlerine aldanmış ve doğru telâkki etmişse zarar görmüşler ve birçok felâkete maruz kalmışlar ve kazandıklarını kaybetmişlerdir. Bunun sebebiyse; düşmanı dost zannıyla sözünü dinlemek ve kabul etmektir. Binaenaleyh ehl-i imanın her ne suretle olursa olsun düşmanını dost sıfatıyla dinlemesi herhalde zarardan hâli kalmamıştır. Çünkü; düşmanla ihtilât ve ülfet etmek daima ahlâkı ifsad ettiğinde şüphe olröadığı gibi, ahlâkın fesadı da gazab-ı ilâhiyi calib olduğunda şüphe yoktur. Düşmanın dinimizi ifsada çalıştığında tereddüde mahal var mıdır? İslâmiyete, ahlâkta olan bu kadar sukut nereden geldi? Tedricen düşman tarafından İslâmlar arasına sokulan telbisattan değil mi, bunu kim inkâr edebilir? An'anatımızı unutturmaya çalışanlar o dersleri nereden aldılar ve kimlerin telkinatıla aramıza girdiler? İşte bu gibi fena hallerle bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmekte olduğu görülmektedir. Çünkü; her ne zaman dost. zannıyla aldandıksa, o zaman dinimize ve dünyamıza zarar geldi. Cenab-ı Hak müminleri zarardan vikaye için bu âyette düşmanı dost ittihaz etmemek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir, fakat amel edenleri görelim!