Ali İmran Suresi Tefsiri 101 - 206

Gösterim: 285

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

SÛRE-İ  ÂLİ İMRAN 101 - 206 AYETLERİ 

 

Vâcib Tealâ ehl-i imanı, idlâl ve iğfale çalışan ehl-i kitaba iltifat etmekten nehyettiği gibi delâil-i ilâhiye yapışan kimselerin doğru yola irşad olunduğunu beyan etmek üzere :

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللهُ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَن يَعْتَصِم بِاللهُ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ﴿101﴾

buyuruyor.

[Sizin üzerinize Allah'ın âyetleri tilâvet olunduğu ve içinizde Resûlü bulunduğu halde siz nasıl küfredersiniz? Eğer bir kimse Allah'ın delillerine yapışır ve Resûllerine iman ederse o kimse, matlubuna ulaşmış ve doğru yola irşad olunmuştur.]
Yani; ey müminler! Nasıl küfredersiniz? Halbuki sizin üzerinize vahdaniyete delâlet eden âyetler okunduğu gibi içinizde sizi doğru yola irşad eder Resûlü dahi mevcuttur. Bu kadar deliller meydandayken ve Resûlullah sizi doğru yola irşad edip dururken küfretmek size yakışır mı? Bir düşmanın sözüne aldanıp eski harp fitnelerini uyandırmak sizin için felâketi mucip olmaz mı? Eğer bir kimse Allah'a itimat ve delilleriyle amel ederse, o kimse tarîk-ı müstakime irşad olunmuş ve tarîk-ı tevhidi ittihaz etmiş olur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (كيف) lâfzı taaccüp içindir. Fakat taaccüp; sebebini bilmeyen kimse hakkında olduğu cihetle Allah-u Tealâ hakkında taaccüp muhal olduğundan bu makamda küfürden men' dahi tağliz içindir. Yani «Bu kadar âyetler meydanda ve Resûlullah hal-i hayattayken düşman sözüne aldanarak küfretmek gayet uzak ve taaccüp olunacak bir emr-i garip» demektir.
İşte ehl-i iman için her zaman sened ittihaz olunacak iki şey vardır:
B i r i n c i s i ; Allah'ın âyetleri ki Kur'ân'dır.
İ k i n c i s i ; Resûlullah'tır. Resûlullah irtihal buyurdu. Fakat âyetler kıyamete kadar baki olduğundan her zaman ehl-i imana melce' olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; müslümanların, daima havadisi Allah'ın âyetlerine tatbikle hareket etmeleri lâzımdır. Zira; sebeb-i necat budur ve aksini iltizamda felâketten halâs olmadığı da meydandadır ve Cenab-ı Hak bu âyette Allah'ın âyetlerine yapışan ve dinine itimad eden kimsenin doğru yola hidayette olduğunu beyanla herhalde şeriate yapışmanın lüzumunu tavsiye etmiştir.
Hulâsa; düşmana itaat edip sözüne itimad etmek herzaman dinî ve dünyevî fitneden hâli olmayacağı ve Allah-u Tealâ'ya itimad ve âyetleriyle amel eden kimsenin daima doğru yola vâsıl olacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i imana düşmanlarının tezviratına aklanmamalarını tavsiye ettiği gibi müminlere enva-ı ibadatın hulâsası olan ittika ile emretmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللهُ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ ﴿102﴾

buyuruyor.

[Ey müminler; Lâyık olduğu veçh üzere ittika ile Allah'a ittika edin ve ölmeyin, ancak mümin olduğunuz halde ölün.]
Yani; ey müminler! Üzerinize farz ve vâcib olan ibadatı lâyıkıyla eda ve haram olan şeylerin cümlesinden içtinab etmek suretiyle Allah'a ittika edin ve ölüm size geldiğinde ölmeyin, ancak İslâm olduğunuz halde ölün ki hal-i mevtinizde müslümanlıktan başka bir hal üzere bulunmayın.
Fahr-i Razi, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile hakka i t t i k a ; itaat edip isyan etmemek, nimete şükredip küfreylememek, Allah'ı zikredip unutmamak, idimin levminden korkmamak, daima velev nefsine ve evlâdına olsun adaleti tatbik etmek ve lisanını hıfzedip kötü söylememektir.
Bunların cümlesi sehiv ve nisyanın gayride ve abdin kudreti nispetinde olduğu cihetle âyetin hükmü bakidir, mensuh değildir. Bu âyette ittika ile emir; dyet-i sabıkada düşmana iltifattan nehyi tekid içindir. Çünkü; icapsız imanı olmayan kimseye iltifat etmek ittikaya münafidir. Zira ittika; muharremattan ihtiraz olduğundan düşmana iltifat ise haram olduğu cihetle elbette ittikaya münasebeti yoktur. İttika def-i mazarrat kabilinden olup kitabullaha i'tisam ise, celb-i menfaat kabilinden olduğu cihetle Vâcib Tealâ ittika ile emri i'tisamla emir üzerine takdim buyurmuştur. Zira def-i mazarrat; celb-i menfaat üzerine mukaddemdir.Bu âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü de; bundan evvelki âyetlerde beyan olunan (Hazreç) ile (Evs) kabilelerinin silâha sarılmaları olduğu mervidir. Buna nazaran mânâyı nazım: [Ey müminler! Allah'tan lâyık olduğu veçh üzere korkun, yekdiğerinize karşı silâh çekmeyi terkedin. Zira; müminin mümine karşı silâh kullanması haramdır. Nefsinizi bu gibi muharremattan sakının ve düşmanınızın sözüne aldanıp zaman-ı cahiliyedeki halinize avdet etmeyin ve ancak Allah'a muti' ve müslim olduğunuz halde âhirete gidin] demektir.
Hulâsa; ehl-i imana lâyık olan hakkıyla ittika etmek olduğu ve saadete ermek için müslim olarak vefat etmek lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ittika ile emrettiği gibi kitabına yapışmakla dahi emretmek üzere :

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللهُ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ

buyuruyor.

[Allah'ın dinine ve ahkâmını beyan eden Kur'ân'a toplu olarak yapışın ve dağılmayın.]
Yani; ey insanlar! Allah'ın ahkâmını beyan eden umur-u dünya ve âhiretinizi size bildiren Kur'ân'a hepiniz temessük edin ve size her doğru yolu gösteren Kur'ân'ı terkedip herkes kendi hava ve hevesine tebaiyet ederek fırkalar ihdas ile dağılmayın.
Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Allah'ın h a b l i y l e murad; din-i mübin ve dinin esası olan Kur'ân'dır. H a b l i n asıl mânâsı; inşam isteğine ulaştıran sebeptir. Gerek din-i mübin ve gerek Kur'ân her ikisi de kendilerine bihakkın yapışan kimseyi matluba îsal ettiğinden, mecaz tarikiyle din ve Kur'ân'dan habl ile tâbir olunmuştur. Binaenaleyh; (وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللهُ جَمِيعًا) demek, müçtemi' olduğunuz halde Allah'ın şeriatine yapışın demektir. Yahut hablile murad; cemaattir. Zira; Vâcib Tealâ, ehl-i İslâmın daima toplu bulunup bir noktadan hareket etmesi lâzım geldiği ve vahdet noktasından ayrılmak izmihlali mucip olduğu cihetle içtima' ile emrederek tefrikadan nehyetmiştir. Çünkü; üsul-ü itikadiyede millet-i İslâmiyenin ihtilâfları efkârın dağılmasını ve cemaatin zaafını mucip olduğundan tefrika, badi-i helâk ve mazarrat olacağı cihetle cemaatten ayrılmamayı ve müçtemian şeriate yapışmayı tavsiye etmiştir. Buna nazaran mânâ-yı nazım: [Ey müminler! Hepiniz cemaate yapışın, dağılmayın] demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Ebu Hüreyre) Hz.'den rivayet olunan bir hadîste Resûlullah, «Allah-u Tealâ sizin için üç şeye razı olur:
B i r i n c i s i ; ibadetiniz,
i k i n c i s i ; müçtemian din-i mübine yapışmanız,
ü ç ü n c ü s ü ; umurunuza mütevelli olan ümeraya nasihatte bulunmanızdır. Ve üç şeyinizle size gazap eder.
B i r i n c i s i ; Kıyl-ü haliniz,
i k i n c i s i ; malınızı israf ve izâanız,
ü ç ü n c ü s ü ; aklınızın ereceği ve ermeyeceği şeyleri çok sormanızdır» buyurduğu mervidir.

وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللهُ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا

[Ey müminler! Allah'ın sizin üzerinize şol zamanda nimetini zikredin ki, o zamanda siz birbirinizle düşmandınız, Allah-u Tealâ nûr-u imanla kalblerinizi te'lif etti. Binaenaleyh; Allah'a nimeti sebebiyle akşam birbirinizle düşmanken sabah vakti kardeş oldunuz. Şu halde bu nimetleri zikredip adet-i cahiliyeye avdet etmemeniz ve tefrikaya düşmemeniz lâzımdır.]

وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَاحُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا

[Ve siz Cehennem'den bir çukurun kenarına düşmek üzerindeyken nûr-u İslâm sebebiyle Allah-u Tealâ sizi Cehennem'den kurtardı.] Binaenaleyh; nimetin şükrünü eda ile zikretmeniz lâzımdır. Zira; dünyada buğz-u adavet kalkıp yerine ülfet ve muhabbet konmakla nimet-i ilâhiyeye nail olduğunuz gibi küfrünüz sebebiyle Cehennem'e düşmek üzerine iken nûr-u İslâmla Cehennem'den kurtulmak nimet-i âhiret olduğundan İslâmiyet, hem dünya hem de âhiret nimetlerine sebep olmuştur.

كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿103﴾

[İşte şu beyanatı gibi hakka ve adalete ve insanların saadetlerine delâlet eden âyetlerini sizin ihtidanız için Allah-u Tealâ size beyaneder. Şu halde sizin ihtida etmeniz lâzımdır.]
Vâcib Tealâ ehl-i İslâm arasından buğz-u adavetin kalkıp ülfet ve ünsiyet vaz'olunması nimet olduğundan bu nimeti zikredip kadrini bilmeleriyle emretmiştir. Çünkü; (Evs) ve (Hazreç) kabileleri bir ana ve bir baba evlâdından oldukları halde çoğaldıkça ikiye ayrıldılar ve zaman geçtikçe buğz-u adavet de çoğaldı. Aralarında kanlı muharebeler açıldı, fuzulî nice canlar yandı ve tarafeyn birbirine vahşiyane tahribat yaptılar ve bu hal yüz yirmi sene devam etti. İşte tarafeynin her türlü rahat ve emniyetleri münselip olup dünyada yaşamaktan ölmek daha hayırlıdır dedikleri bir zamanda Cenab-ı Hak nûr-u İslâmla beyinlerinde olan fitne ateşini söndürdü. Bir gün evvel birbirinin canını almaya kasdetmiş düşmanlarken bir gün sonra kardeş olup beyinlerinde olan buğz-u adavet muhabbete tebeddül etti. Binaenaleyh; cümlesi yek-vücud olarak bir hane halkı gibi ülfet ve ünsiyete baldılar. Kelime-i tevhid bayrağı altında toplanıp herkes canından, malından emin olup istirahat üzere yaşamaya başlayınca bu hal Yahudilerin arzularına tevafuk etmediğinden, yukarıda beyan olunduğu veçhile aralarında fitne uyandırmak ve zaman-ı cahiliyedeki olan halleri iade etmek istediklerinden Cenab-ı Hak bu âyetleri ir il ile ittifaklarını tefrikaya tebdil etmemelerini tavsiye etmiş ve, bu ittihadın haklarında nimet olup, zaman-ı cahiliyedeki adavet yüzünden gördükleri mazarratları hatırlatmış ve İslâmiyetin dünyaca haklarında nimetolduğu gibi âhiretçe de nimet olduğunu ve bu sayede Cehennem ateşinden kurtulduklarını beyan etmiştir ki bu ülfeti halkeden Allah-u Tealâ olup, insanlar beyninde ülfet ve hüsn-ü muamele Allah'ın bir nimeti ve lûtf-ü ihsanı olduğundan, bu nimeti idame} e insanların çalışmaları lâzım ve cüz'i bir bahaneyle ülfeti adavete tebdil etmek ayn-ı felâket olduğuna işaret etmiştir.
Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (شَفَاحُفْرَةٍ) 'deki ş e f a taraf ve canip manâsınadır. Yani: «Cehennem'den bir çukurun kenarında düşmek üzere idiniz» demektir. Çünkü; İslâm olmazdan evvel küfr üzere bulunduklarından Cehennemle onların arasında küfrüzere vefat etmek vardı. Eğer küfr üzere vefat etseler ilelebed Cehennem'e düşüp kalacakken Allah-u Tealâ İslâmiyeti kabulleri sebebiyle, onları Cehennem'den kurtarmıştır.
Hulâsa; müminler için müçtemi' olarak şeriate yapışıp dağılmak caiz olmadığı ve müminler üzerine nimeti zikredip şükrünü eda vâcib olduğu ve evvel düşmanken İslâmiyet sebebiyle kardeş oldukları ve küfürleri sebebiyle Cehennem'den bir çukurun kenarındayken nûr-u imanla onları Cenab-ı Hakkın Cehennem'e düşmekten kurtardığı ve şu ahkâmı beyan ettiği gibi insanların doğru yolu bulmaları için âyetlerini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyetlerde kâfirleri, irtikâp ettikleri küfürleriyle ve imana dahil olacakları imandan men etmeleriyle zem ve müminlere lâyık olduğu veçhile ittika ile emir ve din-i İslâm üzere içtima edip sağlam yapışmak vâcib olduğunu ve tefrika caiz olmadığını beyan ve tavsiye ettiği gibi kâfirlerin nâsı imandan men'e sa'yetmeleri mukabilinde ehl-i imandan bir fırkanın halkı imana davetle ve iman edenlerin itikadlarını muhafaza hususunda emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olması millet-i İslâmiye için mühim bir vazife-i diniye olduğunu beyan etmek üzere:

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿104﴾

buyuruyor.

[Ey ümmet! Sizden bir cemaat olsun ki, o cemaat nâsı hayra davet ve maruf atla emir ve münkirattan nehy etsin. İşte şu hayra davet edip şer'an müstahsen olan marufatla emir ve şer'in inkâr ettiği münkerattan nehy etmek sıfatıyla muttasıf olanlar; ancak felah bulup azaptan kurtulanlardır.]
Yani; millet-i İslâmiye arasında halka her hususta öğüt verecek ve nazar-ı şer'ide caiz olanla olmayanı bildirecek bir cemaat olmak lâzımdır. İşte öğüt verenler ve onların öğütlerini dinleyenler; ancak dünyada ve âhirette felâhyab olanlardır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile m a ' r u f ; aklın ve şer'in güzel olmasıyla hükmedip kitaba ve sünnete muvafık olan her şeydir. M ü n k e r ; aklın ve şer'in çirkin addettiği ve kitaba ve sünnete muhalif olan herşeydir. Hayra davet; bilumum tekâlife şâmildir.
Beyzavi'nin beyanı veçhile hayra davet edip emr-i bilmaruf ve nehy-i anil münkerle meşgul olan kimsenin, ahkâm-ı şer'iyeye vukufu ve umur-u ammeye ilmi ve nâsın haline ittilâı ve yumuşaklıkla veya şiddetle söylenecek zamanı ve mekânı bilmesi lâzımdır. Zira; emr-i bilmaruftan maksad; ancak bunlara vukûfuyla beraber nâs arasında mezaya-yı âliye sahibi olmak temin eder. İşte şu beyan olunan sıfatların her ferd-i müminde bulunması mümkün olamadığından bu sıfatları cami' olan ümmet içinden bazı kimseler olduğuna işaret için ba'za delâlet eden (من) lafzıyla (منكم) varid olmuştur. Binaenaleyh emr-i bil maruf; farz-ı kifaye olduğundan ba'zılarının bu vazifeyi ifa etmesiyle diğerlerinden farz sakıt olur. Şu halde bu vazifeyle iştigal edenler bulundukça, meşgul olmayanlar üzerine günah yoktur. Cemi-i ümmet üzerine farz olup bazılarının edasıyla diğerlerinden sakıt olacağına işaret için hitap; ümmetin cemisine olduğu halde fiil-i nasihat bazılarından taleb olunmuştur. Bu farz-ı kifaye olan umumu irşad ve hakla batıl beynini tefrik etmek mânâsına emr-i bil maruf; mezaya-yı âliye sahibi planlara mahsus olmak ve ancak dinî ve dünyevî salâha delâlet etmek ve eğer delâlet edemezse, kalbiyle buğzetmek ve mümkün olduğu kadar bir zulmün ref'ine çalışmak ve sözünü dinleyenlere aklının erdiği kadar hayırla nasihat etmek mânâsınca emr-i bilma'ruf; ümmetin cemisi üzerine vâcibtir. Zira; mümkün olduğu kadar kudreti nispetinde herkesin hayra sa'yi lâzımdır. Binaenaleyh; bu kabil nasihati zaman ve zemin icabeder de bir kimse vazife edinmezse elbette mes'uldür.
Hayra davette emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker dahilse de şeref ve meziyetlerine işaret için hayra daveti zikirden sonra emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker ayrı ayrı zikrolunmuşlardır. Bu nasihat ve hayra davet sıfatının felaha sebep olduğuna işaret için, şu evsafı haiz olanların felâh-ı kâmile nail olacakları sarahaten beyan edilmiştir.
Beyzavi'nin beyanı veçhile emr-i bilma'ruf emrolunan şeyin hükmüne tabidir. Eğer emrolunan şey vâcipse emr-i bilma'ruf da vâcib olur, eğer mendupsa mendup olur. Amma nehy-i anil münkerin küllisi vâcibtir. Zira; şer'in inkâr ettiği şeyin cemisi haramdır. Haramdan nehyetmekse elbette vâcibtir.
Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile fasık olan kimse emr-i bilma'rufa muvaffak olamaz. Zira; emr-i bilma'ruf edenlerin felâhyab olacakları bu âyetle sabittir. Halbuki fasık için felâhyab olamaz diyenler varsa da esah olan insanın fıskı âhari münkerattan nehyetmesine mani olmaz. Hattâ bir insan kendinin irtikâp ettiği günahı terketmesi kendine vâcib olduğu gibi, o günahtan âhari men'etmesi dahi vâcibtir. Binaenaleyh; bir kimse kendi günahkâr olmaktan, âhari men'etmemesi lâzım gelmez. Çünkü vacibin birini terketmek; vâcib-i âharin terkini icabetmez.
Vâcib Tealâ bu âyette ümmet içinde emr-i bilma'rufla meşgul olanların mertebeleri gayet yüksek olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile emr-i bilma'rufla meşgul olanların mertebe-i âliye sahibi olup sunuf-u saireden mümtaz olduklarına işaret için yüksek ve uzak mertebeye delâlet eden (أُوْلَئِكَ) lafzıyla işaret olunmuştur.
Emr-i bilma'rufun mertebesi; üçtür:
B i r i n c i s i ; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anil münker elle olur. Bu kısım; umur-u müminine mütevelli olanların vazifeleridir.
İ k i n c i s i ; lisanla olur. Bu kısım; ulemanın vazifeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü : kalble olur. Bu kısım; acizlerin sânıdır. Zira; kalble buğzetmekten başka birşeye iktidarları yoktur.
Hulâsa; ümmetten bir cemaatin nâsı devam etmek üzere hayra davet edip emr-i bilma'rufla meşgul olması ve böyle bir sınıf bulundurması ümmet üzerine vâcib olduğu ve bilkülliye terkederlerse umumun günahkâr olacağı ve hayra davetle meşgul olan sınıfın mertebeleri âli olduğu ve nâsı hayra davet ettiklerinden dolayı felâhyab olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ emr-i bilma'rufun vâcib olduğunu beyan ettiği gibi emr-i bilma'rufun tesirinin şartı ehl-i hakkın hak üzerine ittifak etmeleri olup tefrika caiz olmadığını beyan etmek üzere:

وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ﴿105﴾ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ

buyuruyor.

[Ey müminler! Siz şol kimseler gibi olmayın ki, onlar birbirlerine buğz-u adavetleri sebebiyle fırka fırka ayrıldılar ve dinin hak olduğuna dair kendilerine açık deliller geldikten sonra hava ve heveslerine göre tevillerle emr-i dinde ihtilâf ettiler. Binaenaleyh; ârâ ve efkârları dağıldı, birbirlerine irtibatları kalmadı. İşte cemaati dağıtıp fırka fırka olanlar ve emr-i dinde ihtilâf edenler için yüzlerin beyazlandığı ve siyahlandığı günde pek büyük azap vardır.]
Fahr-i Razinin beyanına nazaran bu âyet; âyet-i sabıkanın mütemmimi makamındadır. Çünkü; emr-i bilma'rufla kaim olan kimsenin emrettiği tekâlifi infazı ehl-i hakkın umur-u dinde içtimalarıyla hasıl olacağına binaen Cenab-ı Hak tefrikadan nehyetmiştir. Tefrikadan nehyetmek; tefrikanın esbabı olan buğz-u adavet ve hased ve enbiyanın bazısını tasdik ve bazısını inkâr etmek ve birtakım fasid te'villerle Allah'ın âyetlerini herkes kendi hava ve hevesine ve arzu-yu nefsanisine uydurmak gibi şeylerin cümlesinden nehyetmektir. Çünkü alelekser ihtilâfa sebep olan; bunlardır.
Nusûs-u celileyi kendi şehevat-ı nef saniyesine uydurmak suretiyle işlediği cinayetleri suret-i meşruada göstermek isteyenler her zaman görülmektedir. Yehûd ve Nasârâ'nın ve milel-i sairenin aralarında fırkalar zuhur ederek Tevrat ve İncil'in âyetlerini kendi arzu-yu şehevaniyetlerine göre te'vil ve tahrif ettiler. Ve bu suretle umur-u dinde fırkalar hasıl oldu. Millet-i tslâmiye arasında dahi gerçi elfaz-ı Kur'âniyede tahrif mümkün değilse de arzu-yu nefsanisine muvafık olmayan ahkâmı teville tağyir etmek isteyenler kendilerine göre birtakım âmâl-ı hasiseye mağbûn olan kimseleri bulup te'vil ettirmekle ahkâm-ı Kur'âniyeyi oyuncak zannedenler görülmekte ve her zaman bu fikirde olan birçok kimselere tesadüf edilmektedir. Meselâ; tesettür-ü nisvan, taaddüd-ü zevcat ve faizin haram olması sarahat-ı Kur'ân'la sabit olup işbu ahkâm-ı katiye-i Kur'aniyeye ta'nedenler ve Avrupa'da bu gibi şeyler olmadığından bunları ortadan kaldırmakla bizim de onlara muvafık hareket etmemizin lüzumundan bahsedenler vardır. Bu gibi kimselerin İslâm isminde olduklarına teessüf etmemek elden gelmez. Zira; hiçbir zaman Kuranın bir âyetini mânâ-yı aslisinden çıkarmak ve şehevat-ı nefsaniye-i beşeriyeye uydurmak için sa'yetmek hiçbir veçhile caiz olamaz. Çünkü bir millet için kabul ettiği şeriatın ahkâmıyla amel etmek vâcibtir. Yoksa «Diğer milletlerde bunlar yok. Bizde neden vardır?» diyerek onlarda olmayan ahkâmı kaldırmak İstenilince ortada diyanet ve milliyet kalmaz. Bu âyette nehiy; usûl-ü itikadda tefrikadan nehiydir, yoksa furû-u â'mâlde ihtilâftan nehiy değildir. Zira; Resûlullah (اختلاف امتى رحمة واسعة) buyurmakla mesâil-i feriyede ihtilâfa ruhsat vermiştir.
Yevm-i kıyamette müminlerin yüzleri beyaz ve kâfirlerin yüzleri siyah olacağından bazı yüzlerin beyaz ve bazılarının siyah olduğu günlerde delâil-i kafiyeyi nazar-ı itibare almayarak usûl-ü itikadda ihtilâf ve nusûs-u celileyi kendi arzularına göre te'vil edenlerin azab-ı azîme duçar olacakları beyan olunmuştur.
Hulâsa; kendilerine hakka delâlet eden deliller geldikten sonra fasid tevillerle ihtilâf edip fırkalara ayrılan ümmetler gibi fırkalara ayrılmak ümmet-i Muhammediye için caiz olmadığı ve ihtilâf edip delilleri mânâ-yı aslisinden çıkarmakla fırkalara ayrılanların yevm-i kıyamette büyük azaba duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bazı kimselerin yüzleri beyaz ve bazılarının siyah olacağını icmalen beyandan sonra yüzleri beyaz ve siyah olanların kimler olduğunu beyan etmek üzere:

فَأَمَّا الَّذِينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ أَكْفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ ﴿106﴾ وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللهُ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿107﴾

buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki, onların yüzleri karardı. Taraf-i ilâhiden onlara «İmanınızdan sonra küfür mü ettiniz? Küfrünüz sebebiyle tadın Cehennem azabını» denilir ve amma, şol kimseler ki, onların yüzleri beyaz oldu. Onlar rahmet-i ilâhiye ve lûtf-u subhâniye içinde ebedi kalıcı oldukları halde müstağrak olurlar.] Zira; rahmet-i ilâhiye gayet vâsi olduğundan müstahak olanları ihata eder.
İ m a n l a r ı n d a n s o n r a k ü f r e d e n l e r le murad: mürtedler ve ehl-i kitaptır Zira; ehl-i kitab Resûlullah'ın bi'setinden evvel kitaplarında gördükleri veçhile âhir zaman nebisine iman ettikleri halde Resûlullah ba'solunduktan sonra hasedlerinden nâsi küfrettiklerinden imandan sonra küfretmiş oldukları cihetle yevm-i kıyamette Vâcib Tealâ tarafından tevbih olunacakları beyan olunmuştur.
Azâb-ı Cehennem'i tatmalarıyla emir; ihanet içindir. Çünkü t a t m a k , leziz olan şeyde istimal olunduğu halde burada azapta istimal; ihanetten başka birşey değildir. Azaplarına sebep küfürleri olduğunu sarahaten beyanla küfürden tenfir olunmuşlardır.
Bu âyet mükellefin; biri mümin diğeri kâfir olmak üzere iki kısımdan ibaret olup bu iki kısımdan başka üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Ehl-i sünnet mezhebi de budur. Binaenaleyh; müminle kâfir arasında üçüncü kısım olmadığı gibi imanla küfür arasında dahî başka bir hâl yoktur. Gerçi fısk varsa da fısk ya küfre müeddî olur. Binaenaleyh; sahibi kâfir olur. Yahut küfre müeddî olmaz. Sahibi fasık ise mü'min-i fasık olur. Çünkü; eğer üçüncü bir kısım olsa idi yevm-i kıyamette insanların mertebelerini beyaneden şu âyette o kısmın mertebesi dahî beyan olunurdu. Halbuki beyan olunmadı, şu halde üçüncü bir kısım yoktur.
Kazi'nin ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile bu r a h m e t – i i l â h i y e yle murad; Cennet ve nimet-i ebedîdir. Bir insan ömrünü ibadetle geçirirse Cennet'e ibadeti sebep olamayıp Cennet'e âyette rahmet-i ilâhiyeyle gireceğine işaret için Cennet'ten rahmetle tâbir olunmuştur. Şu kadar ki ibadet Cennet'te derecelere sebeptir. Binaenaleyh; Cennete giren kimse ameli kadar dereceye nail olur. Ayetin hükmü; bilumum kâfirlere şâmildir. Gerçi âyetin evvelinde imandan sonra küfredenler tevbih olunmuşsa da âhirinde «Mutlaka küfrünüz sebebiyle azabı tadın» denmiştir. Şu halde küfür sıfatı her kimde bulunursa âyetin hükmünde dahildir.
Vâcib Teaiâ mü'min ve kâfirin ahvalinden geçmiş olan tafsilâta icmalen işaret etmek üzere :

تِلْكَ آيَاتُ اللهُ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ وَمَا اللهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِّلْعَالَمِينَ ﴿108﴾
وَللهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِلَى اللهُ تُرْجَعُ الأُمُورُ ﴿109﴾

buyuruyor.

[Şu beyan olunan ahkâm; Allah'ın âyetleridir. Habibim! Biz o âyetleri hakka mukârin olarak senin üzerine tilâvet ederiz ve Allah-u Tealâ âlemin hiçbir zerresine zulüm murad etmez. Zira; semavat ve arzda bulunan mevcudatın cümlesi Allah'ın mülkü ve mahlûkudur.] Binaenaleyh; bu mevcudatta Allah'ın tasarrufu mülk-ü müstakilimde tasarruf olduğundan herbir cüz'ünün tasarrufunda asla zulüm olmaz. [Ve cümle umur; ancak Allah'a râcî olur; Allah'ın gayrı bir merci yoktur.]
Yani; habibim; Şu okunan ahkâmı ve ahkâma delâlet eden âyetleri biz senin üzerine hakka mukarin olarak tilâvet ederiz. Zira; onların mânâları sahih ve vakıa mutabıktır. Ve Allah-u Tealâ cemi-i eşyaya mâlik olup kudret-i kahire sahibi olduğu cihetle her ne işlese yerinde işler, zulüm olmaz. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette yüzleri siyah olanların siyahlığı kendi istihkakları olduğu cihetle zulüm değildir. Çünkü; Allah-u Tealâ günahsız bir kimseye azabetmez. Zira; kusuru olmayana azap zulümdür, Allah-u Tealâ ise zulümden münezzehtir.
Hulâsa; usul-ü dinde tefrikanın caiz olmamasına ve müttefikan Kur'ân'a yapışmak lâzım olduğuna ve ümmetten bir cemaatin emr-i bilma'rufla meşgul olması vâcib bulunduğuna dâir tilâvet olunan âyetlerin hakka mukarin ve vâkı'a mutabık olarak tilâvet olunduğu ve âlemden hiçbir kimseye Allah'ın zulmetmediği, yerde ve göklerde olan bilcümle mahlûkat Allah'ın mülkü olup 'onlarda tasarruf, mülk-ü mahsusunda ve mahall-i lâyıkında tasarruf olduğu cihetle zulmolmadığı ve cümle işlerin mercii Allah-u Tealâ olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ümmetten bir cemaatin emr-i bilma'rufla meşgul olduğunu beyandan sonra bu ümmetin emr-i bilma'rufla meşgul olduğundan ümmetlerin hayırlısı olduğunu beyan etmek üzere :

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهُ

buyuruyor.

[Ey ümmet-i Muhammedi Siz nasa ihraç olunan ümmetlerin hayırlısısınız. Zira; siz emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker eder ve Allah'a iman edersiniz.]

وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿110﴾

[Eğer ehl-i kitap iman etmiş olsalardı, onlar için iman, sebeb-i necatları olacağı cihetle hayır olurdu. Onlardan bazıları mü'min ve ekserileri fasıklardır.]
Yani; ey ümmet-i Muhammedi Siz her zaman nâsı ıslah için izhar olunan ümmetlerin hayırlısı oldunuz. Zira; siz nâsa iman ve tevhidle emir ve itâat-i ilâhiyeye davet ve nâsı küfürden ve bilumum haram olan şeylerden nehyedersiniz ve siz Allah-u Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve cemi-i sıfatı kemâliye sahibi olduğuna iman edersiniz ve Yehûd ve Nasârâ Muhammed (S.A.)'e ve kitabına iman ve hakkaa nebî olduğunu tasdik etmiş olsalardı onlar için Yehûd ve Nasârâ olmaktan daha hayırlı olurdu ve ehl-i kitabdan (Abdullah b. Selâm) ve onun yârenleri gibi Yahudilerden ve Habeş Meliki Necaşi ve onun eshabı gibi Nasârâ'dan mü'min olanlar vardır. Lâkin ehl-i kitabın ekserisi fâsıklardır. Yani küfrü irtikâp ettikleri gibi adaletleri dahi yoktur. Zira; kendi dinlerinin ahkâmından hariçlerdir. Çünkü; Tevrat ve İncil âhir zaman nebisine imanı emrettiği halde iman etmedikleri cihetle kendi dinlerinin ahkamından çıktılar, binaenaleyh; fâsıklardır. Fâsık olduklarını beyanla adem-i imanları temerrüd ve inatlarından ileri geldiğine işaret olunmuştur.
Bu ümmetin sair ümmetlerden hayırlı olmasının sebebi; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker olduğundan emr-i bilma'ruf iman üzerine takdim olunmuştur. Zira; her ne kadar iman, mertebede cemi-i ibâdâttan mukaddemse de iman; ümmetlerin cemiisinde müşterek bir ameldir. Gerçi emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede var idiyse de bu ümmette olan ilâ-yı kelimetullah için mücahedeyle emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede yoktur. Şu halde bu ümmetin hayırlı olmasının sebebi; öyle bir emr-i bilma'ruf'tur ki o emr-i bilma'ruf ümem-i sâlifede olmayan bir emr-i bilma'ruftur. İşte o da, din-i ilâhiyi neşir ve i'lâ etmek için insanlar arasında en kıymetli olan hayatını fedaya hazır olmakla din-i İslâmı halka kabul ettirmek hususunda canını esirgememektir. Bu mânâca emr-i bilma'ruf geçmiş ümmetlerde olmamıştır! Evet! Ümem-i sâlifede dahi muharebeler vuku bulurdu. Fakat bu muharebeler neşr-i din ve ilâ-yı kelimetullah için olmamıştır. Çünkü; edyan-ı sabıkada umumiyet olmayıp şeriatler nebinin ba's olunduğu milletlere mahsus olduğundan telkin-i dvin ve tebliğ-i ahkâm için mücahedeye ihtiyaç yoktu. Binaenaleyh; milletler arasında cereyan eden muharebelerin sebepleri dinin gayrı şeylerdi. Amma bu ümmette mücahedenin esas meşruiyeti, i'lâ-yı kelimetullah için olduğundan mücahede efdal-i ibadet olduğu gibi, ümmetin hayırlı olmasına dahî sebebolmuştur. Çünkü; gayrın menfaatine olan imanı, gayra telkin etmek için nefsini silâh karşısına arzetmenin büyük fedakârlık olduğunda şüphe yoktur.
Bu âyette ümmet-i Muhammed'in emr-i bilma'rufla beraber yalnız Allah-u Tealâ'yâ iman ettikleri zikrolunmuştur. Çünkü Beyzavi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'ya iman; iman edilmesi lâzım olan meleklere ve enbiyaya ve ahval-i âhirete imanı müstelzim olduğundan diğerleri zikrolunmamıştır. Zira Allah'a iman mü'menün bih, yani iman edilmesi lâzım olan herşeye imanla beraber muteberdir. Binaenaleyh; bazılarına iman edip bazılarına imanı terk etmek asla iman etmemiş gibil olduğundanAllah’a iman etmelerini beyan; cümlesine iman ettiklerini beyandır.
Bu âyette ü m m e t l e murad; davet-i nebeviyeye icabet eden ümmetlerdir. Yoksa davete icabet etmeyen ümmeti davet murad değildir. Zira; davete icabet etmeyenler hayırla tavsif olunamaz. Âyette hitap: ashab-ı Resûlullah'a ise de, ümmetin cemiisine şâmildir. Gerçi ümmetin her ferdi ashap mertebesinde, gerek i'lâ-yı kelimetullah suretiyle gerek emr-i bilma'rufun sair suretleriyle olamazlarsa da, yukarıda beyan olunduğu veçhile emr-i bilma'ruf farz-ı kifâye olduğundan bazılarının emr-i bilma'rufla meşgul olmasıyla diğerlerinden farz sakıt olduğu cihetle cümlesinin hayırdan nasibi vardır. Binaenaleyh; hitapta umumu dahildir.
Âyette (كنتم) efal-i nâkısadan olup zaman-ı maziye delâlet ettiğinden ümmet-i Muhammed'in ezelde ilm-i ilâhide ve Levh-i Mahfuz'da hayırlı bir ümmet oldukları sabit olduğuna delâlet eder. Hattâ ümem-i sâlife indinde dahî bu ümmetin hayırlı olduğu sabit olmuştur. Çünkü; enbiya-yı sabıka bu ümmetin hayırlı olduğunu ümmetlerine haber vermişlerdir. Binaenaleyh, bu ümmetin icma'ı; hüccet-i şer'iye olmuştur ki edille-i şer'iyeden birisi de icmâ-ı ümmettir.
Din-i Muhammediye iman edenlerin herbirinde bu hayır hasıl olacağına işaret için «Eğer ehl-i kitap iman etselerdi, onlar için de bu hayrın hasıl olacağını» beyan etmek; iman edenlerin cümlesinde hayrın hasıl olduğunu beyan etmektir. Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Yehûddan bazılarının eshab-ı Resûlullah'a «Bizim dinimiz sizin dininizden ve biz de sizden efdaliz» demeleri olduğu mervidir.
Hulâsa; nâsı ıslah için ihraç olunan ümmetlerin hayırlısı ümmet-i Muhammed olduğu ve ümmet-i Muhammed'in hayırlı olmasına sebep; emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olup mü'min olmaları bulunduğu ve ehli kitap imanetmiş olsalar, da haklarında hayır olacağı ve ehl-i kitaptan bazılarının mümin ve ekserisinin fâsık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin kendilerinden (Abdullah b. Selâm) Hazretleri gibi imanedenleri tehdid etmeleri üzerine mü'minleri telsiye buyurduğunu beyan etmek üzere :

لَن يَضُرُّوكُمْ إِلاَّ أَذًى وَإِن يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الأَدُبَارَ ثُمَّ لاَ يُنصَرُونَ ﴿111﴾

buyuruyor.

[Ey müminler! Yahudiler elbette size zarar edemezler, illâ bir nevi eza yapabilirler ve eğer onlar sizinle mukatele ederlerse onlar size arkalarını döner, firar ederler ve firardan sonra hiçbir kimse tarafından yardım olunmazlar.]
Yani; ehl-i kitabın kâfirleri size büyük bir zarar edemezler, ancak onlardan size isabet edecek şey azıcık bir ezadır ki, o da Hz. İsa ve Muhammed (A.S.)'a lisanlarıyla ta'netmek ve kelime-i küfür söylemek ve Tevrat ve İncil'in âyetlerini tahrifle din-i İslâm hakkında mü'minlerin kalplerine şüphe koymak ve zuafa-yı mü'minîni tehdid etmek gibi bazı eza, gam ve keder verecek şeyler söylemekle hafif bir eza edebilirler. Ve onlar sizinle mukatele ederler ve muharebeye başlarlarsa arkalarını döner firar ederler. Zira; cesaretleri olmadığından firardan başka ellerinden birşey gelmez ve bu firardan sonra asla yardım görmezler. Çünkü; onlar için bir kuvvet olmaz ki, bir kimse tarafından yardım olunsunlar.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; üç suretle gaipten haber vermiştir:
B i r i n c i s i ; ehl-i imanın Yahudilerin şerrinden emin olmalarıdır.
İ k i n c i s i ; onlar mukatele ederlerse makhur ve perişan olarak firar edecekleridir.
Ü ç ü n c ü s ü : münhezim olduktan ve firar ettikten sonra Yehûd için bir devlet teşkekül ederek kuvvet hâsıl olmayacağını haber vermiştir. Bu haberlerin cümlesi ayniyle zuhur etmiş asla hilafı vaki olmamıştır. Çünkü; Yehûd milleti zaman-ı saadette vuku bulan her muharebede münhezim olmuşlar ve riyâset talebinde bulunmuşlarsa da muvaffak olamayarak her defasında rüsvay olmuşlardır. İnhizamdan daha büyüğü; mansur olmamaları olduğu için ednadan a'lâya ve terakkiye delâlet eden (ثُمَّ) kelimesi gelmiştir. Onlar için bazı muharebede inhizam zararsa da ilelebed mansur olmamak daha büyük zarardır.
Bu âyet, Yehûda mahsus ahkâmı beyan ettiğinden Nasârâ devletleriyle bu âyete itiraz varid olmaz. Ve sebeb-i nüzul de hükmün Yehûd'a mahsus olduğuna delâlet eder. Çünkü; Yehûd'un reisleri (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı gibi mü'min olanları tevbih ve din-i İslâma ta'nla eza etmek kasdettiklerinde âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh hüküm; Yehûd'a mahsustur. Zira; Yehûd hakkında câri olacak ahvali beyan etmiş ve öyle de olmuştur.

***
Vâcib Tealâ Yehûd'un mensur olmayacaklarını beyan ettiği gibi.zelil ve hakir olacaklarını da beyan etmek üzere:

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللهُ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللهُ

buyuruyor.

[Yehûd üzerine zül ve hakaret kondu. Binaenaleyh; her nerede bulunsalar zelil ve hakir görülürler. Ancak Allah'a imanla habl-i metin olan din-i islâma yapışırlar veyahut nasla muahede akdeder, cizye verirlerse bu iki surette üzerlerinden zillet kalkar ve islâma temessük etmemekle Resûlullah'ı tasdikten dönerlerse Allah'ın gazabıyla dönerler.]

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ

[Ve onlar üzerine meskenet kondu ve zillet kendilerine yapıştı.] Binaenaleyh; züll-ü meskenet onlardan ayrılmaz, hatta kuvvet bulacakları asla ümid olunmaz.

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللهُ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاء بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ ﴿112﴾

[İşte şu Yehûd üzerine züllü meskenetin nazil olmasının sebebi Allah'ın âyetlerine onların küfredip bigayr-ı hakkın birçok nebiler katletmeleridir. Şu katlin ve küfrün sebebi; onların bütün bütün isyan edip itaat-i ilâhiyeden çıkmalarıdır. Halbuki onlar hudud-u ilâhiyeyi tecavüzle zulmettiler.] Binaenaleyh; züllü hakaretten kurtulamazlar.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yehûd üzerine z ü l l ü m e s k e n e t i n d a r b o l u n m a s ı yla murad; üzerlerine yapışmış ve sıvanmış gibi zilletin onlardan ayrılmamasıdır. Her taraflarını ihata edip boş yerleri kalmadığına işaret için (ضرب) kelimesi varid olmuştur. Çünkü d a r b ; içinde olan şeyi kubbesiyle ihata eden çadıra veya odaya denir. Yehûdun züll ü meskenetleriyle murad; onların katil ve esir olunmaları ve mallarının emval-i ganimet olması ve arazilerinin âhare temlik olunması ve kendilerinin her nerede görülse ve ne kadar zengin olsa hakir ve "perişan bir halde görülmeleridir. Binaenaleyh; Yehûd milleti üzerine şu azapların cümlesi vaki olmuştur.
H a b l le murad; Allah'tan ve mü'minlerden ahdalmak ve zimmet altına girmektir. Zira; Allah'ın Resûlüne ve kitabına imanla ahid altına girer ve habl-i metîn olan din-i islâma yapışırlarsa mü'minlerle beraber mümin olur ve katil ve esaret gibi zilletten kurtulurlar. Binaenaleyh; habl-i metine sarılmayan Yehûd milleti dünyanın neresinde ve küre-i arzın hangi köşesinde olursa olsun hakîr görülürler ve hiçbir diyarda bir hükümete ve bir padişaha mâlik değillerdir. Binaenaleyh; sözü dinlenir muteber bir reisleri yoktur. Şu halde âyetin mânâsı aynıyla vaki ve hariçte görülen âsârla müeyyeddir.
Yehûd üzerine arız olan musibet üçtür ki onlar da zillet, meskenet, gazabullahtır. Bunların cümlesine sebep; onların küfürleri ve enbiyayı katilleridir. Lâkin züll ü meskenete sebeb; enbiyayı bigayrı hakkın katille küfrün mecmuudur, yalnız küfür değildir. Zira; yalnız küfür olsa bilumum kâfirlerin zelil ve hükümetten mahrum olmaları lâzım gelirdi. Halbuki öyle değildir. Şu halde yalnız küfür, zillete sebep olmaz. Belki yalnız enbiyayı katil, zillete sebep olabilirse de küfrün inzimamıyla zillet daha ziyade olur. Gerçi zaman-ı saadette bulunan ve Kur'ân'ın nüzulünden ve hükümet-i islâmiyenin teşekkülünden sonra olan Yahudiler enbiyayı katletmemişlerse de âbâ ve ecdadını haklı itikad edip katillerini tasvib ettiklerinden aynı cezaya müstehak olmuşlardır. Çünkü küfre rıza; ayn-ı küfür olduğu gibi masiyete rıza da ayn-ı masiyet olduğundan geçmişlerinin ef'aline rızaları onların cezalarına istihkaklarını icabetmiştir. Babaların cinayeti, evlâda nispet.» olunmak âdettir ve alelekser babanın seyyiatı evlâda sirayet ve intikal eder. Küfürle beraber isyanın ve haddini tecavüz ederek bigayrı hakkın enbiyayı katlin züll ü meskenete sebeb olduğundan züll ü meskenetlerine sebebin bir kere katille beraber küfür ve bir kere de isyan olduğu zikrolunmuştur. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insan günaha devam ettikçe masiyetin zulmeti tezayüd eder ve nûr-u iman azalır, hatta bir hale gelir ki nûr-u iman külliyen mahvolur ve onun yerine zulmet-i küfür gelir. Binaenaleyh; günahın devamı küfre ve küfrün de gazabullaha sebebolduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Meselâ âdabı terkeden sünneti terke ve sünneti terkeden farzı terke cesaret eder ve farzı terkeden ahkâm-ı şeriati istihkara ve şeriatı istihkara cesaret eden küfre cesaret etmiş olur. Yahut, evvel geçenlerin küfrü ve enbiyayı katilleri zilletlerine sebebolduğu gibi, sonra gelenlerin isyanları da zilletlerine sebebolduğundan âyette tekrar yoktur. Çünkü küfür ve katil; eslâfa, isyan; ahlâfa ait olduğundan âyette tekrar şaibesi mündefi olmuştur. Zira enbiyayı katleden âbâ ve ecdadı ve Resûlullahla Kur'ân'a isyan edense onların evlâd ve ahfadıdır. Şu halde herbirinin züllü meskenete duçar olmasına sebep; kendi fiilleridir. Taberî'de beyan olunduğu veçhile bunların zül ve meskeneti ceza-yı dünyeviyeleridir. Zira; âhirette küfürlerinin cezasını ayrıca göreceklerinde şüphe yoktur.
Hulâsa; dünyanın her neresinde bulunursa bulunsunlar Yahudilerin üzerini züllü meskenet ihata edip hiçbir kuvvet ve şevkete mâlik olmadıkları ve ancak Allah'ın kitabına ve Resûlüne imanla habl-i metîn olan dinine yapışmak veyahut nastan ahdalıp zimmet altına girmek sebebiyle meskenetten kurtulacakları ve eğer imandan dönerlerse Allah'ın gazabıyla dönecekleri ve bunun da sebebi Allah'ın hakka delâlet eden âyetlerini inkârla küfredip enbiyayı katletmeleri olduğu gibi isyan edip haddini tecavüz etmeleri dahî zilletlerine sebebolduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yehûd üzerine züllü meskenet nazil olduğunu beyan ettiği gibi ehl-i kitabın cümlesi salâh ve fesadda müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu dahî beyan etmek üzere :

لَيْسُواْ سَوَاء مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللهُ آنَاء اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ ﴿113﴾ 

buyuruyor.

[Ehl-i kitabın cümlesi bir mertebede müsavi olmadı. Zira; ehl-i kitaptan bazıları cemaat-i âdile ve ümmet-i müstakimedir. Çünkü; onlar gecenin saatlerinde secde eder ve teheccüd namazı kılar oldukları halde Allah'ın âyetlerini okurlar.]

يُؤْمِنُونَ بِاللهُ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ ﴿114﴾

[Ehl-i kitaptan adaletle kaim olanların evsaf-ı âliyeleri; onlar Allah'a ve yevm-i âhirete iman ederler ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olurlar ve enva-ı hayrata müsaraat ederler ve şu sıfatlarla muttasıf olanlar salihîn zümresindendirler.]

وَمَا يَفْعَلُواْمِنْ خَيْرٍ فَلَن يُكْفَرُوْهُ وَاللهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ ﴿115﴾

[Onların hayrolarak işledikleri şeyler asla zayi' olmadığı gibi sevabı dahî noksan olmaz. Halbuki Allah-u Taelâ müttekileri bilir ve amellerinin muktezasına göre sevap verir.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette icaz ve mukadder vardır. Zira takdir-i kelâm :
(مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَآئِمَةٌ ومنْهُمْ أُمَّةٌ مَذۡمُومَّةٌ غَيرقۡامَّةٌ)' dir. Yani! «Ehl-i kitaptan bazıları adalet üzere kaim ve ibadetle meşgul olurlar ve bazıları da ümmet-i mezmume olup adalet üzere kâim olmazlar.» demektir ki, bundan evvel ehl-i kitabın bazılarının mü'min ve ekserisinin fasık olduklarını Vâcib Tealâ bu âyetle ispat etmiştir.
Vâcib Tealâ e h l – i k i t a b ı n i m a n e d e n l e r i n i sekiz sıfatla sena buyurmuştur.
B i r i n c i s i ; ümmet-i kaime olmalarıdır. Çünkü bu âyette ü m m e t – i k â i m e demek; geceyle teheccüd namazında kaim ve din-i İslâma yapışmakta sabit ve müdavim ve her işinde adalet üzere hareket eder demektir. Şu halde ümmet-i kâime sıfatı onlar hakkında evsaf-ı memduhadandır.
İ k i n c i s i ; gecenin saatlerinde tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmalarıdır. Zira; tilâvet-i Kur'ân'da her kelimesine ve belki her harfine sevap verileceği ehadis-i nebevîyeyle sabit olduğundan Kur'ân okumak ayn-ı ibadet olduğu cihetle onlar hakkında sıfat-ı memduhadandır.Tilâvetlerinin devamlı olduğuna işaret için (يتلون) devam ve istimrara delâlet eden muzari' lâfzı üzere gelmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü : en mühim ibadet olan secdeyle meşgul olmalarıdır. Yani; onlar adalet üzere kıyam ve tilâvet-i Kur'ân'la meşgul olmakla beraber huşu' ve huzu' üzere yüzlerini türab-ı mezellete sürmekle dahi ubudiyetlerini izhar ederler demektir.
D ö r d ü n c ü s ü : Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i ahirete iman etmeleridir. Allah-u Tealâ'ya iman, meleklere, kitaplara ve enbiyâ'ya imanı müstelzim olduğundan Allah-u Tealâ'ya imanı zikirle diğerlerini zikirden iktif'a okunmuştur.
B e ş i n c i s i : emr-i bilmâruf,
a l t ı n c ı s ı ; nehy-i anilmünkerdir. Çünkü insan için her şeyden evvel vazife; iman ve amel ve tehzib-i ahlâk cihetinden nefsinin nevakısını ikmal etmektir. Badehu ebna-yı cinsinden sairlerinin nevakısını ikmaldir. Âharın nevakısını ikmal yukanda beyan olunduğu veçhile hayrolan şeylere irşad ve şer olan şeflerden men'etmekle olacağından Cenab-ı Hak bu âyette kemâl sıfatlarını beyan ettiği gibi ikmal fatlarını dahi beyan etmiştir. Yedincisi; hayrata müsaraat etmeleridir. Yani ölüm sebebiyle yetişememiş olmak korkusuna binaen hayratı acele işler ve sakîl addetmezler demektir. S ü r a t ; umur-u dinde lâyık olan şeye ikdamdan ibaret olduğu cihetle lâyık olmayan şeyi işlemeye ikdam mânâsına olan acele gibi mezmum değildir. Sekizincisi; sulaha zümresinden olmalarıdır. Gerçi bunlar ehl-i kitaptan iman edenleri meth için varid olmuşsa da bu sıfatlar her kimde bulunursa memduh olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh herkesin, bu sıfatların kendisinde bulunmasına çalışması lâzımdır. Zira Cenab-ı Hakkın kitabında bunları zikirle bir sınıfı sena etmesi; herkesi bu gibi sıfatlara terğib içindir.
Vâcib Tealâ bu âyette ehl-i kitaptan iman edenlerin, meratib-i insaniyenin en âlâsını iktisabettiklerini beyan etmiştir. Zira; onların iktisabettikleri kuvve-i nazariye olan itikadiyat ki, Allah'a ve âhirete imandır ve kuvve-i ameliye ki, adaletle kıyam, tilâvet-i Kur'ân, secde ve gayrın nevakısını ikmal hususunda emr-i bilma'ruftur. İşte bu âyet; bunların cümlesini cami' olduğundan kemalât-ı insaniyenin en yükseğidir. Tefsir-i Taberî'de beyanolunduğu veçhile g e c e d e t i l â v e t le murad; akşamla yatsı arasında ve gece teheccüt namazında ve yatsı namazında tilâvete şâmil olduğu gibi esahhı akval yatsı namazında tilâvettir. Zira; ehl-i kitabın kâfir olanlarında yatsı namazı olmadığından onlardan iman edenleri Cenab-ı Hak yatsı namazında tilâvet-i Kur'ân'la sena buyurmuştur. Şu halde yatsı namazını devam üzere edâ eden kimse bu âyetle sena olunanlar cümlesinde dahildir.
Cenâb-ı Hak bu âyetle hayrolarak işledikleri ef'âlin cümlesinin sevabından mahrum olmayacaklarını beyanla din-i islâma ta'neden Yahudileri reddetmiştir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) ve etba'ı iman edince Yahudilerin süfeha güruhu «Siz dininizi terkle hâib ve hâsir oldunuz. Binaenaleyh; siz Yehûdun şerrarısınız. Eğer şerrar olmasanız dininizi terketmezdiniz» demeleri üzerine bu âyetin nüzulüyle Yahudilerin sözlerinin reddolunduğu mervidir. Şu halde iman edenlerin şerrardan olduklarını iddia edenlere karşı onların en hayırlı adamlar oldukları beyan olunmuştur.
Hulâsa; ehl-i kitabın cümlesi mertebede müsavi olmadığı, zira; onlardanbâzıları Allah'a ve yevm-i âhirete iman ettikleri ve gecenin saatlerinde tilavetle ye secdeyle vakit geçirdikİeri ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker gibi mezaya-yı âliyeyle meşgul oldukları ve enva-ı hayrata müsaraat edip suleha zümresinden bulundukları ve işledikleri amelleri zayi' olmayıp ecre nail olacakları ve Allah-u Teâlâ'nın müttekilerin hallerini bilip ittikalarına göre sevap vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mü'min olanları sena ettiği gibi kâfirlerin emvali ve evlâdı kendilerine menfaat vermeyeceğini dahî beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَن تُغْنِيَ عَنْهُمْ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُم مِّنَ اللهُ شَيْئًا وَأُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿116﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular. Onlardan, malları ve çocukları Allah-u Teâlâ'nın gazabından hiçbir şeyi def edemez. İşte küfrü irtikâpla beraber malına ve evlâdına güvenen kâfirler Cehennem'in yaranları ve Cehennem'de ebedî kalıcılardır.] Binaenaleyh; onların Cehennem'den kurtulmaları veyahut azaplarının hafiflenmesi olamaz. Şu halde onlarda iman olmadığı cihetle dünyada işledikleri hayırları kabul olunmadığından menfaat vermez. Çünkü; amelin kabul olunup fayda etmesi imana mevkuf olduğundan imanı olmayandan hiçbir amel kabul olunmaz.
Cemadat içinde insana en ziyade nâfi olan emvalden ve hayvanattan, en ziyade yakîn ve nâfi olan evlâddan menfaat göremeyince bunların gayrı hiçbir şeyden menfaat görmeyecekleri evleviyetle sabittir. Ebeden Cehennem'de kalmak kâfirlere mahsus olduğuna işaret için edat-ı hasır olan zamir-i faslı ile varid olmuştur. Binaenaleyh; fâsık olan mü'min, fıskı miktarı Cehennem'e girerse de ebeden Cehennem'de kalmayacağına bu âyet delâlet eder.
Yahudilerin rüesâ ve zenginleri riyâsetleriyle ve mallarıyla iftihar etmeleri üzerine âyetin onlar hakkında nazil olduğuna dair bir rivayet varsa da Fahr-i Râzî ve Hazin'in beyanlarına nazaran âyet bilumum kâfirler hakkında nazil olmuştur. Çünkü lâfz-ı âyet; mutlaka kâfirlere delâlet ettiğinden kâfirlerden bazılarına tahsiste bir mânâ yoktur.

***
Vâcib Tealâ kâfirin malı menfaat vermeyeceğini beyan edince hayrata sarfettiği malı menfaat verir zannını izale etmek üzere :

مَثَلُ مَا يُنفِقُونَ فِي هِذِهِ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ رِيحٍ فِيهَا صِرٌّ أَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَأَهْلَكَتْهُ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللهُ وَلَكِنْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿117﴾

buyuruyor.

[Hayat-ı dünyada kâfirlerin fukaraya ve sair hayrata infak ettikleri sadakalarının sıfatı ve misali bir rüzgârın sıfatına ve misaline benzer ki o rüzgârda nebatatı yakıcı gayet sıcak sam vardır ve o rüzgâr, günah işlemekle nefislerine zulmeden kavmin ekinlerine isabet ederek o ekini ihlâk etti. Halbuki bu rüzgârın, hasılatını ihlâk etmesiyle Allah-u Tealâ onlara zulmetmedi ve lâkin onlar ancak nefislerine zulmederler.]
Yâni; kâfirin küfrü hâsılatı yakıcı samlı rüzgâra benzer. Binaenaleyh küfür; onun sadakasının ve sair hayratının sevabını iptal eder. Keenne gayet samlı veyahut şiddetli soğuk rüzgârın otları ve meyvaları yaktığı gibi, kâfirin küfrü de amelini iptal eder. Binaenaleyh; kâfirin ameli âfet isabet eden ekin gibi bilkülliye zayi'dir. Çünkü; bu âyette s ı r r ; eşyayı ihlâk eden rüzgârdır ki, gayet sıcak rüzgâra şâmil olduğu gibi gayet soğuk rüzgâra dahî şâmildir. Şu halde âyet-i celile; küfür ve nifakın mazarratını temsil etmiştir. İ n f a k ; â'mâl-i hayriyenin cemisine şâmildir. Binaenaleyh; kâfirin köprü yaptırmak, fukaraya ihsan etmek, eytam ve eramile iane vermek gibi amellerinden âhirette menfaat ümidederken âhirete gelip küfrünün amelini iptal ettiğini görünce -ekini ekip hasılatı beklerken, bir rüzgâr esip hasılatı yakınca menfaat şöyle dursun birçok mazarrat tevlid ettiğinden hüzün ve esefle hayret üzere bakakaldığı gibi- hüzn-ü ebedî içinde kalır.
Ekinle zayi' olan tohumuna ve sair masrafına ve neticede eli boşa çıktığına birçok acıdığı gibi kâfir de ömrünü ve sarf ettiği malını ve dünyada sa'yini ve neticede menfaat zannettiği şeyin ayn-ı mazarrat olarak zuhur ettiğini görünce ebedi tahassürler, hayretler ve azaplar içinde kalır. Ekinleri yakan, rüzgârı halk eden Allah-u Tealâ ise de isyanları sebebiyle halk olunduğundan Allah-u Tealâ tarafından onlara zulüm değildir. Zira; kendilerinin istihkakları veçhile halk olunduğundan ancak nefislerine zulmetmişlerdir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile sadakanın kabulü; Allah'ın vahdaniyetine iman ve Resûlünü tasdik ve sünnetini edaya ve emrine ittibaa mütevakkıftır. Müşriklerin ise Allah'a şirk, emrine muhalefet, Resûlünü tekzip ve sünnetini tatil edip verdikleri nafakayı ihlâs üzere vermediklerinden kabul olunmadığı beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ mü'minlerin ve kâfirlerin ahvalini beyandan sonra kâfirlerle ihtilâttan mü'minleri nehyetmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً

buyuruyor.

[Ey mü'minler! Kendinizin gayrı kâfirlerden sırdaş tutmayın. Zira; ;kâfirler sizden zarar ve fesad verecek şeyi menetmezler.]

وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ

[Onlar size meşakkat verecek şeylere muhabbet eder vc sizin zararınızdan memnun olurlar.]

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ

[Onların sizin meşakkatinize muhabbetlerinden nâşi ağızlarından buğz ve adavetleri zuhur etti.]

وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ

[Halbuki onların kalplerinde gizledikleri fesad ağızlarından çıkandan daha büyüktür.]

قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿118﴾

[Eğer aklınızla düşünürseniz biz sizin dünyanıza ve anketinize müteallik âyetleri muhakkak beyan ve izah ettik.]
Yani; mü'minlere lâyık olan müşrikleri dost ittihaz etmemektir. Binaenaleyh; ey mü'minler! Kendi emsaliniz mü'minlerin gayrı kâfirleri dost ittihaz etmeyin ki onlara esrarınızı tevdi edip gizli hallerinizi keşfettirmeyesiniz. Zira; onlar sizin hakkınızda zararı men'etmez ve fesadı esirgemezler, belki onlar sizin meşakkat ve zahmet çekmenizi arzu ve helâkinize muhabbet ederler. Hatta zararınızı son derece arzu ettiklerinden size olan buğzu adavetleri bilâ ihtiyar ağızlarından muhakkak olarak çıkıverir. Onların size kalplerinde gizledikleri buğzu adavet daha büyüktür. Eğer akimiz var da düşünürseniz biz sizin menfaat ve mazarratınızı beyan eder, dünyanıza ve âhiretinize müteallik âyetleri beyan ettik.
B i t â n e ; insanın kendine sırdaş ittihaz ettiği aziz ve mutemed dostudur. Vâcib Tealâ mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyinin üç sebebini beyan etti:
B i r i n c i s i ; kâfirlerin, mü'minlere zarardan başka birşey düşünmeyip ve fesadı mü'minler den esirgememeleridir. Çünkü h a b â l ; insanı acıtacak fitne, fesad ve zarardır. Hiç bir kâfir ehl-i imanın zarardan vikayesini arzu etmez ve zarara uğramasını ister ve zararına çalışmakta kusur eylemez.
İ k i n c i s i ; kâfirlerin, mü'minlerin meşakkatlerine muhabbet etmeleridir. Çünkü, a n e t ; insana arız olan şiddetli meşakkattir. Kâfirlerin müminlere şiddetli meşakkat murad edip işbu meşakkate muhabbet ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü : onların mü'minlere adavetleri ağızlarından zuhur edip kalplerinde gizledikleri düşmanlıklarının daha büyük olmasıdır. İşte şu esbaba binaen Cenab-ı Hak mü'minleri, esrar verecek kadar kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyetmiştir. Zira; insan dostunu ve düşmanını farketmezse felâketten kurtulamaz. Şu halde mü'minlerin felâketten kurtulması için düşmanlarını bilip tanımaları icabeder.
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran, Medine'de mü'minlerle Yahudiler arasında rıza' sebebiyle karabet ve mücaveret sebebiyle komşuluk dolayısıyla yekdiğerine karşı sadakatli bulunduklarından zaman-ı cahiliyede umurlarını Yahudilerle müşavere ettikleri gibi islâmın zuhurundan sonra dahî bu hal devam ettiğinden ehl-i islâm Yahudilerden esrarını esirgemez bir haldeydiler. Halbuki Yahudilerin onlara zarar kasd ve meşakkatlerine muhabbet etmeleri ve adavetlerini bazı kere ağızlarından kaçırmaları da vuku' bulduğundan bu gibi halleri beyan ve Yehûda esrar vermekten Cenab-ı Hak ehl-i imanı men'etmek için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet her ne kadar Yehûd hakkında nazil olmuşsa da bilumum kâfirler hakkında da hükmü caridir. Zira nehiy; mutlak olduğu gibi lâfz-ı âyet de cümlesine şâmildir ve itibar da lâfzın umumuna olup sebebin hususuna değildir.
Bazı kâfirin mü'minlerden bazılarıyla olan dostluğuna binaen zarardan vikaye etmesiyle âyete itiraz varid olmaz. Zira âyetin hükmü; cins-i kâfir hakkında olduğundan bazı efrada itibar yoktur. Çünkü; nâdirdir. Nâdire de hüküm taalluk etmez. Zira hüküm; cinste aranır, ferdlerde aranmaz.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri dost ittihaz etmekten nehyin sebeb-i aharını beyan etmek üzere :

هَاأَنتُمْ أُوْلاء تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ

buyuruyor.

[Ey mü'minler! Size tenbih olsun ki, şu görüşüp konuştuğunuz kâfirlere siz muhabbet edersiniz, halbuki onlar size muhabbet etmezler ve siz Allah'ın kitaplarının küllisine iman edersiniz, onlar sizin kitabınıza iman etmezler.]

وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُواْ آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْاْ عَضُّواْ عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ

[Ve onlar size tesadüf ettiklerinde «Biz iman ettik» derler ve sizden ayrılıp tenha kaldıklarında sizin üzerinize gayz u gazaplarından parmaklarının uçlarını ısırırlar.] Beyninizde olan ülfet ve muhabbete, sözlerinizin bir olmasına, işinizin yolunda cereyan edip düşmanlarınıza galebenize, dininiz yolunda fedâ-yı cana hazır olmanıza hayret ve taaccüp ederek parmaklarını ısırmaya mecbur olarak gazaplarını izhar ederler.

قُلْ مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿119﴾

[Habibim! Sen onlara «Ey münafıklar! Gazabınızla ölün» demekle iktifa et. Zira Allah-u Tealâ kalplerde olan esrarı bilir.]
Yani Resûlullah'ın onlara «Siz gazabınızla ölün» demesi onları tekdir ve aleyhlerine duadır ki «Helâk oluncaya kadar gazabınız artsın, o gazabınız sebebiyle helâk olun» demektir. Zira onların gazaplarının tezayüdü; islâmın kuvvet ve şevketinin tezayüdü nisbetinde olacağından bu kelime islâmın kuvvetlenmesine dahî duadır. Çünkü; «İslâmın günden güne terakkisini gördükçe hasediniz neticesi buğzu adavetiniz o nispette artar. Şu halde böyle elem içinde yaşamaktansa sizin için ölmek daha iyidir. Binaenaleyh; gazabınızla ölün ve Allah'ın gazabından da emin değilsiniz. Zira; Allah-u Tealâ kalplerinizde gizli olan nifakınızı ve adavetinizi bilir ve icabına göre ceza verir» demektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirlere muhabbet eden mü'minleri bu âyette tekdir vardır. Zira; kâfirin mesleki mensuh ve batıl olduğu halde salâbetini muhafaza edip ehl-i küfrün esrarını ifşa etmediği halde bir mü'minin yumuşak bulunup ehl-i islâmın esrarını onlara söyleyince elbette tekdire müstehak olduğundan Cenab-ı Hak o misilli salâbetsiz müslümanları bu âyetle tekdir etmiştir.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile mü'minin kâfire buğzu kâfirin m'ümine buğzundan daha eşed olması lâzımdır. Zira; mü'min onların kitaplarına ve nebilerine iman ettiğinden kâfirin buğzunu celbedecek bir sebep yoktur. Amma kâfir, mü'minin kitabına ve peygamberine iman etmeyip tekzip ettiğinden mü'minin buğzunu celbettiği cihetle mü'minin buğzu daha evlâdır.
Hulâsa; mü'minlerin kâfirlere muhabbet edip; halbuki kâfirlerin onlara muhabbet etmedikleri ve mü'minlerin kitapların hepsine iman ettikleri halde onların mü'minlerin kitaplarına iman etmedikleri ve kâfirlerden münafık güruhu ehl-i imana tesadüf ettiklerinde iman ettiklerini beyanedip tenhaya gittiklerinde ehl-i imana buğzu adavetin şiddetinden parmaklarını ısırdıkları ve o misilli münafıkların helâklerine duanın caiz olduğu, binaenaleyh; Resûlullah'ın (مُوتُواْ بِغَيْظِكُمْ) yani; [Gazabınız ölümünüze sebep olsun da gazabınızla ölün] buyurduğu ve Allah-u Tealâ'nın herkesin kalbinde olan esrarı bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin bazı sıfat-ı zemîmelerini beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

إِن تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُواْ

buyuruyor.

[Eğer size bir iyilik dokunursa o iyilik onları kötü kılar ve eğer size bir musibet isabet ederse onlar o musibete ferah ederler.]

وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ ﴿120﴾

[Ve eğer siz onların ezalarına sabreder ve muharremattan ittika ederseniz onların hilelerinden hiçbir şey, size zarar etmez. Zira; Allah'ın ilmi onların amellerini ihata ettiğinden sizi onların şerrinden muhafaza eder.]
Yani; ey mü'minler! Kâfirlerin size adavetleri bir dereceye kadar varmıştır ki, eğer size dünya menfaatinden bir şey isabet eder ve düşmanınıza galebe edip emval-i ganimet alırsanız onları, size isabet eden bu gibi iyilikler kötü kılar. Çünkü; şiddet-i adavetleri neticesi size isabet eden iyilik onlara keder ve meşakkat verir. Zira; razı olmadıklarından adem-i rızalarının eseri yüzlerinde görülür. Eğer size, düşmana mağlup olmak veya beyninize nifak düşmek gibi bir belâ isabet ederse onlar o belâya sevinirler. Zira düşmanlığın eseri; düşmanın musibetine mesrur olmaktır ve eğer siz onların ezalarına ve ibadet-i ilâhiyeden gördüğünüz meşakkate sabreder, Allah'tan korkar ve bilumum muharremattan içtinapla işinizin küllisini Allah'a tefviz ederseniz onların hileleri size zarar etmez ve hiçbir menfaatinizi noksan edemez. Zira; Allah'ın ilmi onların her amelini ihata eder. Binaenaleyh; siz inayet-i ilâhiyedesiniz.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette h a s e n e yle murad; sihhat-ı beden, ucuzluk sebebiyle maişetin bolluğu, emval-i ganimetin husulü, düşmana galebe, akraba ve ahbab arasında ülfet ve muhabbetin devamı gibi menfaat-ı dünyadır. İşte bu gibi menafiin müslümanlar hakkında hasıl olduğuna kâfirlerin keder edip sevmediklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. S e y y i e yle murad; hasenenin zıddı olan fakr ve ihtiyaç, düşmana mağlup olmak, akraba ve ahbap arasında ülfet karşılığı nefret ve ittihad karşılığı tefrika hasıl olmak nehbü gârâta maruz kalmak gibi şeylerdir ki bu gibi belâya isabet ederse bunlara mesrur oldukları beyan olunmuştur.
İnsanın gerek ibadette, gerek sair hususatta göreceği meşakkate sabır ve haram olan şeylerden ittikası Allah'ın hıfzına ve inayetine sebep olacağına ve düşmanların hileleri zarar veremeyeceğine bu âyet sarahatle delâlet eder. O n l a r ı n a m e l i n i A l l a h ' ı n i h a t a s ı yla murad; ilminin ihatasıdır. Zira; ihata-i zaı'ye ecsama mahsus olup Allah-u Tealâ cisimden münezzeh olduğu cihetle ihata-i ilmiye ile te'vil etmek aklen ve şer'an vâcibtir. Çünkü; zat-ı ilâhiyenin ihatası murad olunamaz.
Hulâsa; kâfirlerin âdetleri mü'minlere isabet eden iyilikten meyus olup kötülükten mesrur olmaları olduğu ve ibadette ve din hususunda tesadüf ettiği meşakkatlere sabırla menhiyattan nefsini vikaye edenleri düşmanlarının şerrinden Allah'ın muhafaza edip zararlarından ve hilelerinden mahfuz olacakları ve Allah-u Tealâ'nın kullarının amellerini ilmiyle ihata edip muktezasına göre ecir vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ sabırla ittika eden kimseleri düşmanlarının şerrinden muhafaza edeceğini beyan ettiği gibi ehl-i imana bilfiil nusret ettiğini dahi beyan etmek üzere :

وَإِذْ غَدَوْتَ مِنْ أَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِنِينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِ وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿121﴾

buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda kuşluk vakti müminlere muharebe için makamlarını tayin eder olduğun halde sen ehlinin yanından çıktın. Halbuki Allah-u Tealâ tarafeynin sözlerini işitir ve niyetlerini bilir.]

إِذْ هَمَّت طَّآئِفَتَانِ مِنكُمْ أَن تَفْشَلاَ وَاللهُ وَلِيُّهُمَا وَعَلَى اللهُ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿122﴾

[Şol zamanda Allah-u Tealâ tarafeynin hallerini bilir ki, sizden iki taife korkmak kasdettiler. Halbuki Allah-u Tealâ; o iki taifenin velisi ve yardımcısıdır. Ancak Allah-u Tealâ üzerine mü'minler tefviz-i umur etsinler ve mütevekkil olsunlar.]

Tefsir-i Taberî'de ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile (Uhud) vak'asının bidayesini tasvir etmiş ve bundan evvelki âyette beyan olunan düşmanların hilelerinin zarar vermeyeceğini ispat için varid olmuştur.
Beyzâvî, Fahr-i Razi ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette R e s u l u l l ah ' ı n e h l i y l e murad; Hz. Ayşe (R.A.)'dır. Zira; Uhud günü Resûlullah, Hz. Ayşe'nin evinden çıkmış ve yaya olarak (Uhud)'a kadar gidip harp mevkilerini tayin ve askerî ta'biye etmiştir. T e b e v v ü ' ; mü'minlerin muharebe mevkilerini hazırlamaktır. T a i f e t â n ile murad; Hazreç'ten Benû Seleme ve Evstten Benû Harise'dir.
Uhud vak'ası şöyle cereyan etmiştir: Şevvalin on ikinci Çarsamba günü Kureyş müşrikleri muharebe için (Uhud) Dağının civarına geldiklerinde Resûlullah eshabıylaMstişaresinde reis-i münafıkîn olan (Übey b. Selül)'ü de dahil kıldı. Ehl-i istişareden bir kısmı Medine'den çıkmayarak müdafaa halinde kalınmasını ve diğer bir kısmı da kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verdiler (İbn-i Selül) de Medine'de kalmak cihetini tercih edenlerdendi. Fakat Medine'den çıkılmasına re'y verenlerin ısrarları üzerine Resûlullah, Hz. Ayşe'nin hücresine girdi ve silâhını kuşanıp çıkınca kâfirlere karşı çıkılmasını re'y verenler nedamet edip işi Resûlullah'ın reyine terketmişlerse de Resûlullah «Silâhını kuşanan bir nebî harb etmeyince oturmaz» buyurdu ve askerini hazırladı. Cuma günü namazdan sonra islâm ordusuyla (Cebel-i Uhud)'a çıktı ve askerini tâ'biye edip düşmana karşı hareketi ta'yin etti. Fakat İbn-i Selül «Biz kendimizi ve evlâdımızı öldürtecek divane miyiz?» dedi ve maiyetinde olan üç yüz kişi ile saff-ı harpten donuverdi. Onların geriye dönmesi üzerine âyette beyan olunan iki taife —Benû Seleme ile Benû Harise kabileleridir— asakir-i islâmiyenin iki tarafını teşkil ettikleri halde ric'at etmek niyet etmişlerdi. Fakat Allah-u Tealâ âyette beyan ettiği veçhile onların kalplerine metanet, vücutlarına kuvvet vermekle nusret edip avdetetmek fikrini terkle mevki-i harpte sebat ederek maiyet-i nebeviyeden ayrılmadılar.
Hulâsa; Uhud gazasının tedarikine Resûlullah'ın bir kuşluk vakti mübaşeret ve harbe elverişli mahalli arayıp askerini o veçhile ta'biye ettiği ve asakir-i islâmiyeden iki fırkaya korku gelmekle ric'at etmek niyet etmişlerse de Allah-u Tealâ'nın onlara muavenet edip sebat ettikleri ve her mü'minin Allah'a tefviz-i umur etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) Gazasına işaret ettiği gibi (Bedir) Gazasına dahî işaret etmek üzere :

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللهُ بِبَدْرٍ وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ فَاتَّقُواْ اللهُ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ﴿123﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak (Bedir)'de AIlah-u Tealâ size yardım etti. Halbuki Bedir'de siz zelil ve fakir idiniz. Binaenaleyh; Bedir vak'asında nail olduğunuz nimete şükretmeniz için Allah'a ittikanız vâcibtir.]
Yani; siz fakır ve mühimmat-ı harbiyeniz gayet az olmakla zelîl ve düşmanınıza nispetle az okluğunuz halde Bedir'de size Allah-u Tealâ muhakkak yardım etti ve o günde azlığınızla beraber nail olduğunuz nimetin şükrünü edâ etmek için Allaha ittika edin ve o günde muhalefet etmeyip mansur olduğunuz gibi bugünde dahi muhalefet etmek ve münhezim olmaktan nefsinizi vikaye edin.
Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanı veçhile B e d i r ; Mekkeyle Medine arasında bir kuyunun ismidir ki kuyuyu kazan kimsenin ismi (Bedir) olduğundan sahibinin adıyla anılmıştır.
Bedir vak'asında asakir-i islâmiye fakir olmakla beraber adetleri az ve alât-ı harbiyeleri noksan olduğuna'işaret için Cenab-ı Hak (وَأَنتُمْ أَذِلَّةٌ) buyurmuştur ki e z i l l e ; zelilin cemidir. Z e l i l ; adetlerinin ve silâhlarının azlığı sebebiyle düşmanlarına mukavemete iktidarlarının olmamasından kinayedir. Çünkü; ehl-i iman üç yüz on üç kişi ve düşmanları ise bini mütecaviz olup asakir-i islâmiyenin maiyetindeki bir ata mukabil müşriklerde yüz at vardı. Ve tarafeynin silâhı da bu nispette olduğu halde Allah-u Tealâ mü'minleri onlar üzerine musallat kıldı. Kâfirler makhur ve münhezim ve mü'minlerse mansur ve muzaffer oldu.
Şu halde mümkün olduğu kadar esbab-ı âdiyeye tevessül etmekle beraber insanların her saatte Cenab-ı Hak'tan istimdad etmeleri lâzımdır. Çünkü; nusreti halkedecek Allah-u Tealâ'dır. Nusretin sırf esbab-ı maddiyeyle vücut bulmayıp herhalde inayet-i ilâhiyenin inzimamı lâzım olduğuna Bedir vak'ası şahittir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Bedir vakası Resûlullah'ın ilk bulunduğu muharebedir. Fiilen Resûlullah'ın iptida bulunduğu muharebe budur ve ashabına «Sizin adediniz Talût'un askerinin adedine muvafıktır» buyurduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ Bedir Gazasında vaki' olan vukuattan bazılarını beyan etmek üzere:

إِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنِينَ أَلَن يَكْفِيكُمْ أَن يُمِدَّكُمْ رَبُّكُم بِثَلاَثَةِ آلاَفٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُنزَلِين﴿124﴾

buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda mü'minlere arız olan korkuyu kaldırmak için sen onlara «Semâdan nazil olan üç bin melekle Rabbinizin size imdad etmesi kâfi değil mi?» demekle onların kalplerini metanete sevkediyordun.]
Yani; zikret habibim- Rabbin Tealâ'nın şol zamanda nusretini ki o zamanda senin eshabın düşmanlarının çokluğuna, kendilerinin azlığına bakarak za'fiyet âsârı göstermelerine mebni sen onların kalplerini takviye etmek üzere va'd-i ilâhiyi onlara beyan zımnında diyordun ki «Size Rabbinizin üç bin melekle imdad etmesi kâfi olmaz mı? Rabbiniz semadan inzal olunmuş üç bin melâikeyle imdad edecek». İşte eshabına böyle demekle mü'minlerin kalplerini teşci' ediyordun.
Bu âyette beyan olunan m e l e k l e r l e i m d a d ; Bedir Gazasında olmuştur. Çünkü; Bedir Gazasında Vâcib Tealâ evvelâ bin melâikeyle imdad edip, sonra iki bin de göndermekle âyette beyan olunduğu veçhile üç bin olmuştur. Bundan sonra iki bin dahî göndermekle imdada gelen melâikenin beş bin olduğu sarahat-ı Kur'ân'la sabittir. Fakat bazı âyette bin, diğerinde üç bin, bundan sonraki âyette beş bin olduğunun tevcihi; beyan olunduğu veçhile imdadın evvelâ bin melâikeyle olup sonra iki bin daha imdad etmekle mecmuu üç bin oldu. Sonra iki bin daha ilâve edilince adedin mecmuu beş bine baliğ olmuştur. Binaenaleyh; âyetler beyninde münafât yoktur.
Bedir'de mü'minler alât ve esbabın yokluğuna ve adedin azlığına ve düşmanın kuvvet ve çokluğuna bakarak nusretten meyus olduklarına işaret için nefy-i müekkede delâlet eden (لَن) kelimesi meleklerle imdadın kâfi olmadığını inkâr için hemze-i istifham ile varid olmuştur. Çünkü meleklerle imdadın kifayet etmemesini inkâr, kifayet edeceğini ispat etmektedir. Zira (أَلَن يَكْفِيكُمْ) demek; size kifayet etmez mi ve meleklerle imdadın kifayet etmemesi nasıl olur? Elbette kifayet eder demektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile asakir-i islâmiyeye meleklerin nasıl yardım ettiğinde ihtilâf varsa da esah olan rivayet; melekler mü'minlerle beraber muharebeye girmişler, müslümanlara kuvvet-i kalp vermişler ve müslümanların adedini çok göstermekle kâfirleri korkutmuşlardır. Gerçi melâikeden az bir cemaat birçok küffar ordusunun altını üstüne getirmekle derhal ihlâk ederlerse de muharebe meydanında alelade harbetmekle imana davet etmek âdet-i ilâhiyedir ve bu ümmete bir lütuf ve Resûlüne inayettir. Çünkü; Bedir'de bulunan müşriklerden birçokları sonralarda şeref-i imanla müşerref olarak ashab-ı izamın büyükleri sırasına geçtiler ve din-i islâma çok büyük hizmetler ettiler. Eğer ümem-i sâlifeden bazılarının ihlâki misilli meleklere Cenab-ı Hak emretse de defaten müşriklerin hepsi helâk olsaydı bu gibi faydalar fevtolacağı gibi Resûlullah'ın halkı imana daveti, icbar suretiyle olur, ihtiyar suretiyle olmazdı. Halbuki imanda muteber olan ihtiyarî olup icbarı değildir. Binaenaleyh; melekler de asker suretinde geldiler, ehl-i islâma yardım ettiler ve islâmın karaltısını çoğaltmakla kâfirlerin inhizam ve perişanlığına sebep oldular.

***
Vâcib Tealâ meleklerin imdadı kâfi olduğunu ispat etmek üzere:

بَلَى إِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ وَيَأْتُوكُم مِّن فَوْرِهِمْ هَذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُم بِخَمْسَةِ آلافٍ مِّنَ الْمَلآئِكَةِ مُسَوِّمِينَ ﴿125﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah'tan imdad isterseniz bu kadar imdad size kifayet eder ve lâkin onların mukatelelerinden göreceğiniz meşakkate sabreder ve firar etmek ve münhezim olmaktan korkarsanız ve onlar size şu saatte fevri yani kemal-i süratle gelirlerse dahî Rabbiniz size alâmetlenmiş beş bin melekle imdad eder.]
Yani; bu kadar imdad size kâfi olur, fakat harpten göreceğiniz zahmete sabretmek ve hal-i harbe muhalif hareketten korkmak ve nefsinizi vikaye etmek şarttır. Eğer siz şu şartlara riayet ederseniz onlar da süratle size gelirlerse Rabbiniz meleklerle imdadını beş bine iblâğ eder ve o meleklerde beşerden temyiz ede¬cek alâmetler vardır.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran meleklerin alâmeti; sarıkları sarı ve kır olan atlarının alınlarında ve kuyruklarında beyaz bir şey bağlı olduğu halde gelmişler ve alâmetleri böyle görünmüştür ve bu âyette beyan olunduğu veçhile melekler alâmet-i mümtâzeyle gelince Resûlullah'ın eshabına «Melekler alâmet-i farikayla geldiler. Siz de alâmetlenin» dediği ve Hz. Ali ile Hz. (Hamza)'nın ve (Zübeyr’in alâmet-i farikayla alâmet ihtiyar ettikleri mervidir.
Vâcib Tealâ herhalde imdad edeceğini bildiği için düşmanları sür'atle hücum edecek olsalar bile imdad edeceğini beyan etmiştir ki, eshab, imdadın geleceğinde tereddüt etmesinler. Çünkü; Ebussuûd Efendi'nin beyanı veçhile düşmanın sür'atle geldiğinde alel-ekser imdad mümkün olamadığından Cenab-ı Hak düşmanın sür'atle geleceği farz olunsa bile imdad edeceğini beyanla ehl-i imanın kalplerini takviye ve tereddütlerini izale etmiş ve vad-i ilâhi üzere mü'minlerin galebeleri temin olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ meleklerle imdadını beyan ettiği gibi esbab-ı maddiye nusreti temin etmeyip, nusreti temin edecek esbab-ı maddiyeyle beraber ancak inayet-i ilâhiye olduğunu beyan etmek üzere:

وَمَا جَعَلَهُ اللهُ إِلاَّ بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُم بِهِ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِاللهُ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ ﴿126﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ meleklerle imdadı kılmadı, ancak size müfde kıldı ve sizin kalbiniz kararlaşsın ve rahat olsun için size imdad ve o imdadla sizi tebşir etti. Halbuki nusret olmaz, ancak cümle âleme galip olup ef'ali hikmetten hâli olmayan Allah-u Tealâ tarafından olur.] Yoksa Allah-u Tealâ nusret vermeyince askerin çokluğu ve mühimmat-ı harbiyenin mükemmel olması tesir etmez. Şu kadar ki mühimmat-ı harbiye kuvvet-i kalp olup esbab-ı zahiriye kabilinden olduğu için onu ihmal etmemekle beraber nusreti Allah'tan beklemek ve elde bulunan esbabın çokluğuna ve kuvvetine itimad etmemek lâzımdır.

لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِّنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنقَلِبُواْ خَآئِبِينَ ﴿127﴾

[Allah-u Tealâ kâfirlerden bir fırkayı ihlâk etmek veyahut inhizam ile onları makhur edip hâib ve hâsir olarak nedametle geri döndürmek için size nusret vermiştir.]
Yani; Allah'ın imdadı olmadı, illâ size beşaret oldu ve düşmandan kalbinize gelen korkuyu kaldırmak ve imdad sebebiyle kalbinizi rahat ettirmek ve ıztırabınızı sükûnete tebdil etmek için size meleklerle imdad etti. Halbuki nusret; ancak taraf-ı ilâhiden olur ki, Allah-u Tealâ istediği kullarına in'âma ve istediğinden intikama kadir ve herkesin halini bilir ve ef'ali hikmet üzere müştemildir. Allah'ın size nusreti; müşriklerin kuvvetini teşkil eden erkân-ı mühimmesinden bir kısmını katletmek ve diğer bir kısmını elinize esir düşürmek veyahut onları makhur olarak ezher cihet zarar edici oldukları halde geri döndürmektir ki, bu suretle size inayeti zuhur etmiştir. Binanealeyh; kâfirlerin âleme karşı itibarları zayi' olmuş ve mertebeleri düşmüş ve bilâkis ehl-i imanın kadri yükselmiştir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ'nın meleklerle imdadını beyan etmekte mü'minlere iki fayda vardır:
B i r i n c i s i ; kalplerine ferah ithal etmek,
i k i n c i s i ; Allahın nusret edeceğini bilerek kalplerine kuvvetle şecaat gelmektir. Şu iki faydadan ikincisinin maksad-ı aslî olduğuna işaret için bir işten maksad-ı asliye delâlet eden lâm ile (وَلِتَطْمَئِنَّ) vârid olmuştur. Çünkü; kuvvet-i kalbe malik olmayan askerden hiçbir şey beklenmez. Hatta kendine itimadı ve metanet-i kalbiyesi olmayan bir milletten dahî fayda beklenemez. Binaenaleyh; bir millet için kendinin varlığını bilmek ve şecaat-i kalbe mâlik olmak ve kuvve-i maneviyesini yüksek tutmak o milletin mevcudiyetini idame eden esbaptan pek kuvvetliye ehemmiyetlisi olduğundan iş başında bulunan zevatın daima milleti yükseltmeleri ve askerin kuvve-i maneviyesini takviye etmeye çalışmaları lâzımdır.
Allah'ın nusretinden dahî mü'minlere fayda iki olup
B i r i n c i s i ; kâfirlerin bir taifesini helâk edip kuvvetlerini kırmak,
i k i n c i s i ; onları mağlûp, rezil ve rüsva etmekle din-i islâmın esasını kurmak ve Ceziret-ül Arab'a karşı şevket-i islâmiyeyi i'lâ etmek olduğuna âyet delâlet eder.
Vâcib Tealâ meleklerle ehl-i imana imdad etmişse de nusret meleklerden olmayıp ancak Allah-u Tealâ'dan olduğunu beyanla herhalde muharebede askerin çokluğuna ve mühimmatın mükemmel olduğuna güvenmeyerek inayet-i ilâhiyeye iltica etmek ve esbab-ı zâhiriyeye tevessülle beraber nusreti Allah'tan beklemek vâcib olduğunu beyan ve bu hususta Allah'a rapt-ı kalbetmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Askerin ve mühimmatın çokluğu fayda etmeyip nusret ancak Allah'tan olduğuna âlemde binlerce vukuat şahittir ve bunu inkâra hiç kimsenin mecali yoktur. Zira vukuat; bu dâvayı bedahet haline getirmiştir.
Yukarıdan beri zikrolunan âyetlerde nusret ve imdad-ı ilâhi kulların ittikasına talik olunup ittika ise bilcümle vacibâtı edâ ve muharrematı terkle olacağından nusretin Allah'a ubudiyette devam edip vezaif-i şer'iyesini bihakkın edâ ve itimad-ı tamla itimad edenlere olacağı beyan olunmuştur. Binaenaleyh; ehl-i islâmın mağlûbiyeti daima terbiye-i ilâhiyeye istihkak kesbetmekle olmuştur. Yoksa bihakkın şeriata temessük eden bir milletin ordusu bihakkın şeriata temessük ederse hiçbir zaman mağlûp olmaz ve buna da Hz. Ömer zamanında vuku' bulan muharebelerde görülen fütuhat-ı azîme şahittir. Binaenaleyh; şeriate riâyet azaldıkça o nispette mağlûbiyet .çoğalmıştır. Çünkü; dinine riayet etmeyen millette irtibat olmadığından düşmana karşı metaneti olamaz.

***
Vâcib Tealâ mü'minlere nusretini va'dettiği gibi kâfirlerin emri zâtına ait olup Resûlüne birşey ait olmadığını dahi beyan etmek üzere :

لَيْسَ لَكَ مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذَّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ ﴿128﴾

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Mükerrem! Kâfirlerin işinden sana hiçbir şey ait olmadı, belki emrin küllisi Allah-u Tealâ'ya ait olduğu gibi onların emri dahi Allah-u Tealâ'ya aittir. Binaenaleyh; ya onlar tevbe ederler, Allah-u Tealâ da tevbelerini kabul eder veyahut tevbe etmezler küfrüzere giderler. Allah-u Tealâ onlara azabeder. Zira; onlar zalimlerdir.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Bi'r-i Maûne)'ye tâlim-i Kur'ân için gönderilen eshabı katledenler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; hicretin dördüncü senesi Resûlullah (Mekke) ile (Asfan) denilen mahal arasında (Benî Hüzeyl) beldesinde (Bi'r Maûne) isminde bir kuyunun adıyla anılan memleket ahâlisine Kur'ân'ı ve ahkâm-ı diniyeyi öğretmek üzere ashaptan yetmiş kimseyi gönderip (Âmir b. Tufeyl)'in âvânıyla beraber onları tamamen katletmesi üzerine Resûlullah'ın katiller aleyhine dua etmek murad etmesini müteakip bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran mânâ-yı âyet: [Habibim! Senin için kulların mesalihinden birşeye endişe yoktur. Ancak tarafımızdan vahyolunan âyetler vardır. Zira; katillerin ihlâkinden sana birşey ait değildir. Allah-u Tealâ kullarının mesalihini bilir. İsterse ihlâk eder, isterse tevbeye muvaffak kılar veya küfr üzere ısrar ederlerse şiddetle onlara azab eder. Zira; zalim olduklarından azabın şiddetine müstehaklardır.] demektir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile, âyetten maksad; izn-i ilâhi olmadıkça sözden ve fiilden Resûlünü menetmektir. Kâfirler hakkında duadan men'in hikmeti; onlara tevbe tevfik edip islâma birçok hizmetleri vuku' bulacağı veyahut kendileri tevbe etmezlerse mü'min olarak evlât meydana getireceklerini bildiğinden Cenab-ı Hak Resûlünü duadan men'etmiştir. Ve nefselemirde o havalide olan kabilelerden bilâhare din- i İslâma birçok hizmetleri vuku' bulmuştur.

***
Vâcib Tealâ her emrin kendine ait olduğunu ispat etmek üzere:

وَللهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ يَغْفِرُ لِمَن يَشَاء وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاء وَاللهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿129﴾

buyuruyor.

[Göklerde ve yerde olan mevcudatın cümlesi Allah'ın mahlûku ve memlûkleritlir. Binaenaleyh; her umurları Allah'a aittir. Şu halde Allah-u Tealâ dilediği kulunu mağfiret ve dilediği kulunu ta'zibeder. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenleri mağfiret eder ve tevbelerini kabul ile merhamet buyurur.]
Vâcib Tealâ'nın bu âyette mağfiret edeceğini beyanı, azab edeceğini beyan üzere takdimle rahmetin gazap üzerine galip ve mukaddem olduğuna işaret buyurmuş ve mağfiret ve azabı, ukalâya yani mükellef üzerine câri olduğundan aklı olanlarda istimali galip olan (من) lâfzı üzerine varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ müminlere emr-i cihatta lâzım olan tedabîr-i maneviyeye tevessülü ve harpte eslah olan tarîki beyan ettiği gibi mü'minleri lâyık olmayan şeylerden nehiy ve hallerine muvafık olan şeylerle emretmek üzere :

يَاأَيُّهَاالَّذِينَ آمَنُواْلاَتَأْكُلُواْالرِّبَاأَضْعَافًامُّضَاعَفَةً وَاتَّقُواْاللهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ﴿130﴾
buyuruyor.

[Ey müminler! Kat kat fazla ribâyı ekletmeyin ve âhirette azab-ı Cehennem'den kurtulmak ve Cennet'e girmekle felâhyâb olmak için Allah'tan korkun ve haram olan şeylerden nefsinizi sakının.]

وَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ ﴿131﴾
وَأَطِيعُواْ اللهُ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿132﴾

[Ve kâfirler için hazırlanan Cehennem ateşinden ittika edin ve merhamet-i ilâhiyeye nail olmak için Allah'a ve Resûlüne itaat edin.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile e z ' a f - ı m u z a a f l a murad; zaman-ı cahiliyede bir kimse borcunu veremediği zaman alacak sahibi bir misil daha zammıyla bir vakt-i muayyene kadar müsaade eder. O vakit geldiğinde veremezse tekrar zamla yine müsaade ve bu veçhile faiz, asıl malı birkaç misli tecavüz eder. İşte bu suretle aldıkları faize ez'âf-ı muzaafe denir ki bu da haram olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imam bundan nehyetmiştir. Zira r i b a '; medyundan bilâ ivaz alındığı için haram kılınmşıtır. (Uhud) vak'asında müşriklerin infakettikleri emval-i kesîre riba' ile hasıl olduğundan ehl-i iman kâfirlerden intikam almak üzere riba' ile emvali teksire meyletmeleri üzerine Cenab-ı Hak riba'dan ehl-i imanı nehyetmiştir. Gerçi ittika muharrematın cümlesinden içtinaba şâmilse de bu âyette ittika; haram olan riba'yı yemekten ittikaya masruftur. Ribâyı yerse haramı irtikâp ettiği cihetle felah fevtolacağmdan felaha nail olmak için ribâdan ittika ile emretmiştir. Ribâyı yemek Cehennem ateşine istihkakı icabettiğinden Cehennem ateşinden ittika ile dahî emretmiştir. Cehennem ateşi imam olmayanlara lâyık olduğundan dolayı onlar için hazırlandığını beyan etmek, Cehennem ateşine nefsini lâyık gören âsî ve fâsık müslümanlann duhûlüne mâni değildir. Zira; âsiler isyanı irtikâpla nefsini CehennemV münasip görmüşlerdir. Şu halde Cehennem ateşinin kâfirler için ihzar olunduğunu beyan, ehl-i imanın fâsıklan için Cehennem ateşi olmamak icabetmez. Ve âyet Cehennem'in el'an mahlûk olmasına dahî delâlet eder. Zira zaman-ı mazide hazırlandığını beyan; elyevm mevcut olduğunu beyandır.

***
Vâcib Tealâ Allah'a ve Resûlüne itaatle emredip itaatin merhamet-i ilâhiyeye vesile olacağını beyandan sonra mağfiret-i ilâhiyeye sür'at etmelerini emretmek üzere:

وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ ﴿133﴾

buyuruyor.

[Rabbinizin mağfiretine müsaraat edin ve eni yerle gökler kadar olan Cennet'e sür'at edin ki, o Cennet müttekiler için hazırlanmıştır.]
Yani; ey müminler! İbadet ve amel-i salihinize itimad etmeyin, belki günahlarınızın setrini icabeden tevbeye iman ve ihlâs gibi esbaba ve âmâl-i salihaya tevessül edin ki, vüs'atı semavat ve arz gibi olan Cennet'e müstehak olasınız. Zira o Cennet; memur olduğu ibadetleri yerine getiren ve menhî olan şeylerden sakınan müttekiler için hazırlanmıştır.
Kâzî'nin beyanı veçhile m a ğ f i r e t e m ü s a r a a t ın manâsı; mağfireti mucip olan esbaba müsaraattır. O esbap ise; günahlardan tevbe, din-i İslâma duhul, feraizi ve her amelini ihlâs üzere eda, din-i islâmı î'lâ için cihad ve sair â'mâl-i salihadır. Çünkü; bunların cümlesi ihlâs üzere yani Allah-u Tealâ'nın rızası için işlenirse mağfirete sebeptir.
Mükellef olan kimse için nefsinden azabın define ve sevaba nail olmaya çalışmak vâcib olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira mağfirete müsaraat; azabın define ve Cennet'e müsaraat, sevabına nail olmaya müsaraat olup her ikisine müsaraatle emir, sa'yin vâcib olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; ibâdâtı edada terk ve tekâsül eden günahkâr olur.
Cennet'in vüs'ati semavat ve arzın vüs'ati kadar olmakla murad; Cennet'in vüs'atini beyanda temsildir. Çünkü; bizim indimizde semavatla arzdan daha geniş birşey olmadığından Cennet'in vüs'atini bize ta'rif etmek ancak bunlarla olabilir. Binaenaleyh; yeri ve göğü halk eden Cenab-ı Hak onlar vüs'atinde veyahut daha vâsi Cennet'i halk etmeye kadir olduğunda şüphe yoktur. Bir şeyin eni uzunundan kısa olduğundan temsil semavat ve arzın isimleriyle oldu ki, uzunluğu daha ziyade olduğuna istidlal olunsun. Cennet'in vüs'atı semavat ve arzın vüs'atında olması Cennet'in, semanın fevkinde olmasına münafi değildir. Zira; Cennet'in, semavatın fevkinde ve Arş’ürrahman'ın altında olduğuna dair ehadis-i celile vardır. Hatta Rum amiri (Hirakl) in Resûlullah'a gönderdiği elçisi Resûlullah'a «Sen bir Cennet'e davet ediyorsun ki, o Cennet'in eni semavat ve arzın eni gibidir. Şu halde Cehennem nerededir?» dediğinde Resûlullah «Subhânallah! Gündüz geldiğinde gece nerededir?» buyurmuştur. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şu kelâm-ı nebevinin manâsı «Felek döndüğünden gündüz âlemin bir canibinde, gece de diğer canibinde hasıl olduğu gibi Cennet âlemin âli cihetinde olunca Cehennem de onun zıddı olan cânib-i süflisinde olur.» demektir. Bundan evvelki âyet Cehennem'in el'an mahlûk olduğuna delâlet ettiği gibi bu âyet de Cennet'in şimdi mahlûk ve mevcut olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Cennet'in müttekiler için hazırlandığını beyandan sonra müttekilerin sıfatlarını beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ ﴿134﴾

buyuruyor.

[O Cennet kendileri için hazırlanan müttekiler şol kimseler ki onlar hal-i mazarrat ve hal-i meserrette muhtaç olanlara infak ederler ve gazaplarını yutarlar ve nâsın kusurlarını affederler. Halbuki Allah-u Tealâ ihsan edenleri sever.]
Yani; müttekilerin evsaf-ı memdûhalan cümlesinden olarak onlar gerek ganî ve gerek fakir ihtiyaçları zamanlarında mümkün olan şeyi muhtaç olanlara infak ederler. Şiddet, vüs'at, ferah ve kederli zamanlarının hiçbirinde infakı ve halka ihsanı terketmezler ve bir kimse hakkında karınları dolu gazapları olsa onu yutar, hazmeder, nâsın kusurlarını affederler. Zira; nastan, mukteza-yı beşeriyet vaki olan kusur üzere mücazata ikdam etmezler ve şu evsaf üzere bulunan müttekiler rıza-yı ilâhiye nail olurlar. Çünkü; Allah-u Tealâ ihsan edenlere muhabbet eder ve erbab-ı ihsandan razı olur.
Tefsîr-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile s a h a v e t ; ruhun yansı mesabesinde elan malt sarf etmek olduğu cihetle nefis üzerine ağır olduğundan Cenab-ı Hak müttekilerin evsaf-ı memduhalarından sehâyı takdim buyurmuştur.
S e r r a ' ; ganî ve bolluk ve ferah zamanı ve d a r r a ' ; zararlı, kederli, fukaralık ve müzayaka zamanı demektir. İşte müttekiler şu hallerin hiçbirinde lâyık olan mahalle malını sarf eder, esirgemez ve bu hallerin hiçbirisi sarfa halel getirmez demektir. K â z m - i g a y z ; gazabı yutmaktır. İnsan âhare hiddetlenip gazabettiğinde gazabını teskin edip nâsın kusurunu affetmesi mezayâ-yı insaniyenin âli mertebelerinden ve ittikanın şartlarındandır.
Bu âyette (مُحْسِنِينَ) ihsanın hangi nev'inden olursa olsun bilumum ihsan sahiplerine şâmildir. Yani; hangi nev'inden olursa olsun ihsan sıfatı kendisinde bulunan her ferdi Allah-u Tealâ sever, demektir.
Çünkü; ihsanın envai sayılmaz ve tükenmez. Meselâ ibadette ihsanı; Allah'ı görür gibi kemal-i huzû ve huşu üzere edâ etmektir. Allah'ın kullarına ihsanı; iki şeyle olur:
B i r i n c i s i ; menfaat îsal etmektir. Bu kısma, in/akla işaret olunmuştur.
İ k i n c i s i ; mazarratı defetmektir. Bu kısma da gazabı yutmak ve nâsın kusurunu affetmekle işaret olunmuştur ki, gerek menfaat isali ve gerek mazarratı defi' suretiyle ihsanın envai pek çoktur. Zira menfaat îsali; yolunu şaşıran kimseye yol göstermek, âciz olanlara hayır öğüt vermek, hayrata mal sarf etmek, cami, köprü, çeşme yaptırmak, nâsın intifaı için kuyu kazdırmak, cihada ve mücahitlere ve mühimmat-ı harbiyeye malını sarf etmek, cahilleri okutmak, züafaya ihsan etmek gibi şeylerin cümlesi infakta ve menfaat isalinde dâhildir. İnsanlar yekdiğerine karşı birçok kötülükler yapmaya muktedir olduğu halde o kötülükleri terketmek def'-i mazarrata dahildir. İşte celb-i menfaat ve def-i mazarrat ihsanda dahil olduğundan âyet ihsanın her nevine şâmil olduğu gibi ihsan da müttekilerin evsafındandır. Şu kadar ki bir kimse bir çok iyiliği ve ameli sebebiyle müttekî olduğu halde ihsanın envaından bazısını işlemezse mütteki mertebesinden sakıt olmaz. Zira; bazı eşhas da Allah'ın tevfikıyle her nev'i bulunabilirse de her şahısta ihsanın her nev'i bulunmak mümkün değildir. Binaenaleyh bazı nev'i bulunmayan kimsenin mütteki olmaması lâzım gelmez.
Şu âyette beyan olunan gerek i n f a k , gerek kâzm-i gayz ve gerek aff-ı aninnâs cümlesi ihsanda dâhil ve ihsan da muhabbet-i ilâhiyeye vesile olacağı beyan olunduğundan bunlardan her biri muhabbet-i ilâhiyeye sebep demektir. Allah'ın muhabbeti; Allah'ınınaşıdır. Ve abd için rıza-i ilâhiye nail olmaksa derecelerin pek büyüğüdür.

***
Vâcib Tealâ müttekilerin evsafından bazılarını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُواْ فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُواْ أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُواْ اللهُ فَاسْتَغْفَرُواْ لِذُنُوبِهِمْ

buyuruyor.

[Ve müttekiler sol kimseler ki, onlar büyük günah işlediklerinde veyahut bir küçük günah irtikâpla nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlarına getirip azabını zikrederek büyük ve küçük günahlarına istiğfar ettiler. Onların cezaları mağfirettir.]

وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللهُ وَلَمْ يُصِرُّواْعَلَى مَا فَعَلُواْ وَهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿135﴾

[Halbuki günahları mağfiret etmez, ancak Allah-u Tealâ mağfiret eder ve günah işleyenler, işledikleri günaha ısrar edip tekrar betekrar işlemek, vehametten hâli olmadığını bildikleri halde günah işlemeye devam etmediler.]

أُوْلَئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ ﴿136﴾

[İşte onların cezaları; Rablerinden mağfiret ve ebedi içinde kalıcı oldukları halde altından nehirler akar cennetlerdir. Ve amel edenlerin ecri olan Cennet ne güzel oldu.]
Yani; amel edenlerin ecirleri güzel cennetlerdir. Zira; insan için Cennetten daha ziyade iyi bir mahal olmadığından elbette Cennet güzel bir konaktır.
Vâcib Tealâ Cennet'in müttekiler için hazırlandığını beyandan sonra müttekileri; iki kısma ayırdı:
B i r i n c i s i ; hal-i serren ve hal-i darranda muhtaç olanlara malını sadaka etmek ve gazabını yutmak ve nâstan kendine kusur edenleri af ve erbab-ı ihtiyaca ihsan etmek suretiyle ibadete devam eden kimselerdir.
İ k i n c i s i ; Rabbisine kusur edip badehu tevbe etmekle müttekiler zümresine dahil olanlardır. İşte bu âyette bunların cezaları mağfiret ve Cennet olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Zira; sadakatle tevbe edenlerin günah işlememiş gibi olacaklarına dair olan ehadis-i celile tâib ve müstağfirin müttekiler zümresine dahil olacağına delâlet eder.
Tefsir-i Taberî ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran f â h i ş e ; zina gibi kubh-u zahir olan büyük günahlardır. N e f s e z u l ü m ; küçük günahlardır. Bunları işleyen kimselerin A l l a h ’ ı z i k r e t m e l e r i yle murad; Allahın azabını ve günah üzere vaki olacak ikdbını zikretmektir. Yahut Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile A l l a h ' ı z i k i r le murad; günah işleyip de tevbe edecek kimsenin Allah'ı sena ve ta'zimle zikretmesidir. Zira, Allah'tan birşey isteyecek kimseye vâcib olan; isteyeceği şeyi istemezden evvel Allah'ı sena etmektir. Binaenaleyh; günahına tevbe edecek kimseye tevbeden evvel Allah'ı şenâ etmesi vâcibtir.
İ s t i ğ f a r ; islediği günaha nedamet etmek ve bir daha işlemeyeceğine azmetmektir. Yoksa mücerret lisanla istiğfar lâfzını söylemek değildir. Çünkü; Vâcib Tealâ bu âyette istiğfarı (وَلَمْ يُصِرُّواْعَلَى مَا فَعَلُواْ) cümleleriyle takyid etmiştir. Yani «İstiğfar ettiler ve işledikleri günah üzere ısrar etmediler» demektir. Zira; istiğfardan sonra tekrar işlerse ayni günahı işlemiş olduğundan ikinci işlediği günaha evvelki istiğfarın faydası olamaz. Abdin günahına mağfiret istemesi; ancak Allah'tan olup Allah'ın gayrıdan mağfiret talebi caiz olmadığı beyan olunmuştur ki, dünyada ve âhirette azabedecek Allah-u Tealâ olduğundan kusurunu affedecek dahî odur. Binaenaleyh; ondan gayrı mağfirete ehil yoktur. İnsanın amel-i salihinden faydası ikidir:
B i r i n c i s i ; azaptan kurtulmakta ki, buna Rabb-i Tealâ'dan mağfiret istemekle işaret olunmuştur.
İ k i n c i s i ; sevaba ve derecata nail olmaktır* Bu kısma da Cennetler olacağını beyanla işaret olunmuştur ki, gerek mağfiretin ve gerek Cennât'a hail olmanın sebebi; istiğfar olduğu beyan edilmiştir.

***
Vâcib Tealâ müttekilerin evsafını beyandan sonra ittikaya sevkedecek esbabı beyan etmek üzere:

قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ سُنَنٌ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانْظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذَّبِينَ ﴿137﴾

buyuruyor.

[Sizden evvel geçen ümmetlerde vâki olan havadisi mutazammın âdât-ı ilâhiye geçti. Onların herbirinde sizin ibret alacağınız vukuat oldu. Binaenaleyh; yürüyün, yeryüzünde seyrii sefer edin, görün peygamberlerini tekzibeden ümmetlerin halleri ve akıbetleri ne oldu ve ne gibi âfetlere mâruz kaldılar ve helâk oldular.]

هَذَا بَيَانٌ لِّلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِّلْمُتَّقِينَ ﴿138﴾

[Şu geçmiş milletlerin hallerini Kuranda zikir ve akıbetlerini beyan etmek; nâsa açık bir yol göstermekle doğru yola sevketmektir ve müttekilere bir mev'izedir.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; âsi ve muti' ümmetierin haklarında cereyan eden âdât-ı ilâhiyeye nazarla ümmet Muhammediyeyi ibrete davet etmektir. Çünkü; ümem-i salifeden Resûllerine muhalefet edenler muhalefetleri sebebiyle helâk oldular, dünyada eserleri kalmadı, ancak muhalefetleri dünyada helâke ve âhirette azaba ve ilâ yevm’ilkıyam arkalarından lânete sebeboldu. Bunların sebebi de dünyaya hırslan olmuştur. Gerçi Resûllerine itaat eden mü'minlerin dahî dünyaları baki kalmaz, lâkin gazab-ı ilahi ile helâk olmadığı gibi âhirette ebedî azaba da müstehak olmaz ve dünyada asilere olan lânete bedel bunların senaları baki kalır ve zikr-i cemil ile yâd olundukça halkın güzel dualarına ve rahmetle zikrolunmaya nail olurlar.
Yeryüzünde s e y i r l e e m i r den maksad; ibretin husulüdür, yoksa bilfiil müsaferet etmekle emir değildir. Âyette b e y a n o l u n a n ş e y le murad; Kur'ân'da zikrolunan emrü nehye, va'd ve vaîde ve usüirü itikadiyata ve furu-u âmâle müteallik ahkâmdır. Zira; Kur'ân’ın ahkâmı, insanları tarîk-ı müstakime irşad ettiği için ayn-ı hidayet olduğu gibi müttekileri hayır yola sevkettiği için de ayn-ı va'z ve nasihattir.

***
Vâcib Tealâ geçmiş ümmetlerin hallerinden ibretin lüzumunu tavsiye ettiği gibi onlardan âsi olanların devletleri kuvvetli olsa dahi akıbet inkıraza mahkûm olduğunu beyanla Kureyş'in kuvvetlerinden ehl-i imana fütur gelmemesini tavsiye etmek üzere:

وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ﴿139﴾

buyuruyor.

[Düşmanla mücahedenizden size isabet eden meşakkatten zayıflamayın ve sizden şehid olanlara mahzun olmayın. Halbuki siz düşmanlarınızdan âlisiniz. Eğer size Allah'ın nusret vereceğine imanınız varsa azminize fütur getirmeyin.]
G e ç m i ş ü m m e t l e r i n h a l l e r i n e n a z a r e t m e k le emir; bu âyette beyan olunacak vesâyaya mukaddimedir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyetin, (Uhud)
Gazasında ehl-i imana ânz olan meşakkate karşı tesliye ve teşci için nazil olduğu mervidir. Zira; (Uhud) günü ensardan yetmiş ve muhacirinden beş kimse şehid olmuşlardı. Binaenaleyh; ehl-i İslâma küffarın galebesinden telâş ve korku arız olduğundan o korkuyu kaldırmak için Cenab-ı Hak düşmanın kuvvetine bakarak «Size vehim, gevşeklik gelmesin ve mahzun olmayın. Herhalde bizim nusretimiz sizinle beraberdir. Eğer iman ve itikad ederseniz ve sebat ettiğiniz surette elbette siz âlisiniz» buyurmakla mü'minleri teşci' ve muharebeden hâsıl olan kederi izale etmiş ve ehl-i imanın müşriklerden âlâ oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Ancak bu; imanlarında devam ve sebat etmek şartıyladır. Çünkü; Beyzavi'nin beyanı veçhile mü'minler imanlarının muktezası üzere sebat ve amelettikçe herhalde müşriklerden mertebeleri yüksek olduğuna delâlet eder. Zira; onlar hak üzere hareket edip mücahedeleri Allah'ın dinini i'lâ için olduğundan şehidleri Cennet'tedir. Amma müşrikler itikad-ı bâtıl üzere oldukları gibi muharebeleri de din-i ilâhiyi iptal için olduğundan maktulleri Cehennem'dedir. Şu kadar ki ehl-i İslâm'ın ulviyeti ve onlara Allah'ın nusreti imanlarında sebat ve din-i İslâma yapışmalarına bağlanmıştır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ imanlarına binaen âli olacaklarını beyan buyurmuştur.
Hulâsa; din-i İslâmın âli ve ehl-i İslâmın galip olacaklarını ve akıbet devlet ve şevket, İslâm eline intikal edeceğini ve müminlerin düşmanlarına galebe ve istilâ edeceklerini beyanla ashab-ı Resulullah'ı Cenab-ı Hak tesliye ve tebşir etmiş ve çok zaman geçmeksizin Devlet-i İslâmiye şevket bularak kâfirler zelil ve rüsva ve akıbet Ceziret-ül Arab tamamen ehl-i imanla dolarak ehl-i küfür cümleten mahv-ü münkariz olmuşlardır.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) Gazasında vaki olan zahmetlere hüznetmemek lâzım olduğunun esbabını beyan etmek üzere:

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ

buyuruyor.

[Eğer sizi harbin yarası ve yaranın elemi messederse mahzun olmayın. Zira; sizden evvel size dokunan yaranın misli sizin düşmanınız olan kavme dokundu.] Şu halde onlar mahzun olmayıp fütur getirmeyince siz de mahzun olmayın.

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ

[Halbuki harp günlerini ve harbin neticesi olan galibiyet ve mağlubiyeti biz nâs arasında döndürürüz.]
Binaenaleyh; kâfir mü'min, muhik ve mubtıl cümlesi beyninde muharebeden tevellüd edecek neticelere göre günleri nöbetle gezdiririz. Bazı zaman kâfirler zaferyâb, mü'minler mağlûp olur ve bazan da hâl bilâkis zuhur eder ki, herkes herşeyin kudret-i ilâhiye tahtında olduğunu bilsin. Zira; daima zafer bir tarafa verilse galip olan taraf tuğyan eder, kudret-i ilâhiyeyi unutur ve bütün zaferi kendi iktidarına mal etmeye başlar, fakat bazan mağlûb olunca kendi elinde birşey olmayıp ancak Sâni' Tealâ'nın kudretiyle olduğunu bilir ve nefsinde aczini itirafla Ailah'a iltica eder.

وَلِيَعْلَمَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ ﴿140﴾

[Ve Allah-u Tealâ mü'minleri münafıklardan ayırsın ve mağlubiyetiniz sebebiyle sizden birtakım şehidler ittihaz eylesin. Onlar mertebe-i şehadeti ihraz etsinler için biz günleri nöbete bağlar ve bazan müşrikleri galip kılarız. Halbuki Allah-u Tealâ zâlimleri sevmez.]

وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ ﴿141﴾

[Biz mü'minleri günahlardan tathir ve kâfirleri ihlâk etmek için günleri ve günlerde vuku' bulan muharebeleri nâs beyninde nöbetle gezdiririz ki menfaatiniz hâsıl olsun.]
Yani; eğer size bir musibet isabet ederse muhakkak o musibetin misli sizden evvel hasmınıza isabet etmiştir. Binaenaleyh; mahzun olup azminize fütur ve gayretinize zaaf getirmeyin. Zira; biz Azimüşşan zamanları insanlar arasında nöbetle döndürürüz. Nöbetle günleri döndürdüğümüzün hikmeti; Allah-u Tealâ mü'minleri münafıklardan tefrik etsin içindir. Çünkü; bazan mü'minler mağlûb olunca münafık olanlar mağlûbiyeti fırsat addederek mü'minlerden ayrılırlar. Binaenaleyh; imanında sabit olan mü'minler kimler olduğu bilinir ve mü'minleri bazı günlerde mağlûp kılarız ki, onlardan şehidler ittihaz eylesin ve bazan kâfirleri mağlûp kılarız ki onlar zelil olsun. Zira; Allah-u Tealâ, zelil kâfirleri zulümlerinden ve irtikâp ettikleri cinayet küfürlerinden dolayı sevmez. Nâs arasında galibiyet ve mağlûbiyet nöbetle deveran eder ki, Allah-u Tealâ mü'minleri muharebede ve bilhassa mağlûbiyet zamanında gördükleri meşakkatlere mukabil günahlarından tathir ve kâfirleri ihlâk etsin.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette k a r h ; silâh yarası ve sair açıtta ve keder verici musibetlerdir. Ehl-i imana (Uhud) günü birçok musibet isabet etmişse de ondan evvel Bedir'de onun misli müşriklere de isabet etmişti. (Uhud) Gazasında İslâmdan şehit çok olduğu için Cenab-ı Hak o musibetten dolayı bu âyetle müslimleri taziye ve tesliye buyurmuş ve günlerin nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla kalplerini takviye etmiştir. Belki insanlar arasında saatler bile nöbetle deveran eder. Zira; bir saat evvel galip olanın diğer saatte mağlûp olduğu görülür. İşte aynı hâl, (Uhud)'da da vaki' olmuştur. Çünkü; (Uhud)'da muharebenin biyadesinde İslâm ordusu, harbi kazanmış ve kâfirler mağlûb olmuştu. Anöak kâfirler mağlûp olunca İslâmdan bir fırka Resûlullah'ın emrettiği yerde sebat etmeyerek düşmanın mağlûbiyetini görünce muharebe hitam buldu zannıyla talana heves ederek yerlerinden ayrılmaları üzerine kâfirler galebe etmişlerdir. Binaenaleyh; aynı günde bir saat evvel galip olan ordu bir saat sonra mağlûp olmuştur.
Bunun için dünyada menfaat, mazarrat, rahat ve meşakkatte bir kimse için beka olmadığı gibi nusret ve mağlûbiyette de beka olmadığını Cenab-ı Hak eyyamın nâs arasında nöbetle deveran ettiğini beyanla (Uhud) vak'asında, evvel galipken sonra mağlûp olmalarına me'yus olmamalarını ehl-i imana tavsiye etmiştir. Şu halde bazan mü'minler galip olduğu gibi bazan da kâfirleri galip kılar ki, iman, icbarı olmasın. Çünkü; her zaman ehl-i iman galip olsa imanın hak olduğuna ilm-i zaruri hâsıl olduğundan iman, icbarı olur. Halbuki imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbarî değildir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (لِيَعْلَمَ) (لَيمِيزٍ) manâsınadır. Yani; «Allah-u Tealâ eyyamı nâs beyninde münavebe kıldı ki, mü'minleri münafıklardan temyiz ve tefrik etsin de, mü'minler, münafıklar birbirinden seçilsin ve mü'minler, münafıkları bilsinler» demektir. Nitekim (Uhud)'da reis-i münafikîn olan (İbn-i Selül) ayrıldı ve maiyetiyle beraber muharebeye iştirak etmedi.
Ş ü h e d a ; şehidin cemidir. Allah-u Tealâ galibiyet ve mağlûbiyeti nâs beyninde münavebe kıldı ki, sizden bazı kimseleri şehid ittihaz eylesin ve onlar da mertebe-i şehadete nail olsunlar. Allah-u Tealâ lisanlanyla imanı ikrar edip kalplerinde küfre musir olan zâlim münafıkları sevmez.
Eyyamın, nâs beyninde münavebesinde diğer bir faydası da mü'minler mağlûp olursa gördükleri meşakkat, günahlarına kefaret olmakla Allah-u Tealâ onları günahlarından tathir etmektir. Kâfirler mağlûp olursa ekserisinin vücudunu izale etmekle âlemi şerlerinden emin kılmaktır.
Hulâsa; bazı kâfirlerin galebesiyle ehl-i imana zarar isabet ederse me'yus olmamak lâzım geldiği ve zaman; nâs beyninde münavebe suretiyle cereyan ettiğinden galibiyet ve mağlûbiyet tev'em olduğu ve binaenaleyh; her zaman galibiyetin bir tarafta karar etmediği ve mü'minler mağlûp olduğunda azimetlerine fütur getirmemek elzem olduğu ve eyyamın nas beyninde nöbetle devretmesinde faide; münafıkın mü'minden ayrılması ve münafık olduğunu mü'minlerin bilmesi ve ehl-i imandan bazılarının mertebe-i şehadeti ihraz etmesi ve mü'minlerin günahlarından tathir olunup kâfirlerin kahren helâk olmaları olduğu ve Allah-u Tealâ'nın nefsine ve gayre zulmeden zâlimleri sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâs beyninde zamanın münavebeyle cereyanında hilpnet ve faideden bazısını beyandan sonra bazı âhari ve şu münavebenin sebeb-i aslîsini beyan etmek üzere :

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ ﴿142﴾

buyuruyor.

[Belki sizden mücahede edenleri ve mücahedede tesadüf edeceği zahmetlere sabredenleri Allah-u Tealâ bilmeksizin siz Cennet'e dahil olacağınızı zannettiniz.]
Yani; sizden mücahede ve mücahedenizde tesadüf edeceğiniz meşakkate sabrınız vâki' olup Allah-u Tealâ onu bilmedikçe Cennet'e gireceğinizi zannetmeyin. Zira; bu zannınız fâsiddir. Çünkü; siz hem muharebe edeceksiniz, hem de sabrınız vaki olmakla Cennet'e gireceksiniz, yoksa muharebe ve sabretmeksizin Cennet'e gireriz zannınız yanlıştır.

وَلَقَدْ كُنتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِن قَبْلِ أَن تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ ﴿143﴾

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki siz mevte mülâki olmazdan evvel muhakkak mevti istediniz. Size mühlet verildiği halde siz ihvanınızın vefatını gördünüz. Halbuki onların vefatlarına siz bakıyordunuz ve istediğiniz mücahedeye nail olduğunuz halde niçin münhezim oldunuz?]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (أَمْ حَسِبْتُمْ) harf-u istifhamla vaki' nehiydir. Mücahede eden olmayınca ve mücahedede sabreden bulunmayınca Allah-u Tealâ mücahede ve sabredenleri bilmez. Zira; yoktur. Allah-u Tealâ varı var, yoku da yok bilir. Yoksa yoku var bilmez. Çünkü; yoku var bilmek cehli alâlallah olduğundan muhaldir. Binaenaleyh; mücahid olmaz ve mücahede olmadığından mücahedede sabreden de bulunmazsa bittabi Cenab-ı Hak mücahidi ve sâbiri bilmez. Zira; yoktur. Şu halde mücahede ve sabredenler bulunup Allah-u Tealâ onları bilmedikçe yani, «Siz mücahede edip onda göreceğiniz meşakkate sabretmedikçe Cennet'e gireceğiz zannetmeyin. Eğer böyle zannederseniz bu zatininiz yanlış» demektir.
Allah-u Tealâ düşmanla mücahedeyi farz kıldığından bu farzı eda etmedikçe Cennet'e girmek uzak olduğuna işaret için istifham-ı inkâri suretiyle bu misilli zandan nehyetmiştir ki, herhalde düşmana mukavemet lâzım olduğunu ehlri imana tavsiyedir ve cihadın farziyeti kifaye olduğundan bazı kimselerden mücahedenin vukuu diğerlerinden farzı iskat eder.
Bu âyette e h l - i i m a n ı n m e v t i t e m e n n i e t m e l e r i yle murad; mevtin esbabı olan mücahedeyi temenni etmeleridir. Çünkü; bu âyet (Bedir) Gazasında bulunamadıklarından müteessif olarak Resûlullah'la gazada bulunmayı arzu edip mertebe-i şehadeti ihraz etmek emeline binaen (Uhud) Gazasına çıkmak için Resûlullah'a ısrar edip sonra mevkilerinde sebat etmeyerek evvelâ galebeye, saniyen inhizama sebebolanlar haklarında nazil olup onları tekdir olduğu Beyzâvî ve Medarik'in cümle-i beyanatındandır. Mertebe-i şehadeti istemeleri düşmanın galebesini istemek olduğundan bu talepleri tekdiri mucip olmuştur. Gerçi şehadet isteyenlerin hatırlarına düşmanın galebesi gelmemişse de talepleri bunu müstelzimdi. Zira; alelekser şehadet mağlûp tarafta çok olur. Binaenaleyh; ihsan gerek sözünde ve gerek işinde yalnız mânâ-yı zahirisine bakmayıp onun müstelzim olacağı şeyleri de düşünmesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Meselâ; tabibe muhtaç olan bir hasta, kâfir'olan bir doktordan ilâç alır. Onun maksadı hastalığından şif ay âb olmaksa da Allahın düşmanı olan kâfire parasını vermekle düşmana menfaat isal ettiği gibi sanatını da tervie etmiş olur. Şu halde bir mü'minin bunu düşünüp tabib-i müslim araması icabeder. Binaenaleyh; bu gibi şeylerde insanın kendi maksadının zımnında mazarrat olup olmadığını dahi düşünmesi lâzımdır.
Hulâsa; Allah-u Tealâ mücahede edenleri ve mücahedede görecekleri meşakkate sabreyley enleri bilmedikçe ve bunlardan hiç biri vuku bulmadıkça Cennet'e gireceğiz zannı fasid olduğu ve çünkü; nas beyninde zaman nöbetle cereyan ettiğinden bunların elbette vuku bulacağı ve eshab-ı Resûlullah'ın mertebe-i şehadeti temenni ettikleri ve gözleri önünde şehid olanları gördükleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) Gazasında inhizama sebebolanlari tekdir ettikten sonra münafıklardan «Muhammed (S.A.) Resûl olsaydı katlolunmazdı veyahut başı yaralanmazdı» demelerine karşı onların bu sözlerini reddetmek üzere :

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ

buyuruyor.

[Muhammed olmadı, illâ bîr Resûl oldu ki, o Resûlden evvel birçok rusül-ü kiram geçti. Eğer Muhammed ölür ve katlolunursa siz onun dininden döner, ökçeleriniz üzerine inkılâp ve irtidad eder misiniz?] Peygamber'in vefatı veya katli sizin irtidadınızı icabeder mi? Ve ondan evvel geçen Resûllerin vefatları ümmetlerinin irtidadını icabetti mi ki, sizin Resûlünüzün vefatı irtidadınızı icabetsin?

وَمَن يَنقَلِبْ عَلَىَ عَقِبَيْهِ فَلَن يَضُرَّ اللهُ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللهُ الشَّاكِرِينَ ﴿144﴾

[Eğer sizden bir kimse ökçesi üzerine döner gibi dininden döner, irtidad ederse o kimse elbette Allah-u Tealâ'ya hiçbir zarar edemez. Ancak irtidadından zarar kendine ait olur. Zira; Allah-u Tealâ zarardan münezzehtir ve Allah-u Tealâ elbette nimetine şükredenleri güzel ceza ile cezalandırır.]
Yani; Muhammed (S.A.) geçmiş ümmetlerin Resûlleri gibi bir Resûldür. Onların vefatlarıyla ümmetleri dinlerinde sebat edip irtidad etmedikleri gibi Resûlünüzün irtihalinden sonra sizin de dininizde sebat edip irtidad etmemeniz lâzımdır. Şu halde geçmiş ümmetler ve onların Resûlleri size büyük delil ve ibrettir. Onlar dinlerinde sebat eder de siz niçin sebat etmezsiniz? Halbuki bir kimse Resûl olunca ölmemesi veyahut düşman tarafından yaralanmaması ve sair avarız-ı beşeriyeden münezzeh olması lâzım gelmez.
Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin'in ve Ebussuûd Efendi'nin beyanları veçhile ayet-i celile (Uhud) Gazasında ashab-ı kirama arız olan bazı halatı tasvir eder. Çünkü; Resûlullah ashaptan ok atacakları (Cebel-i Uhud)'un dibinde karar etmek, hatta muharebe aleyhe cere'yan etse dahî yerlerinden ayrılmamak üzere emir verdi ve askeri o yolda tertip etti. Tirendazlar emr-i Resûlullah üzere hareket edip mevki-i mezkûru tuttular ve oradan hücuma yeltenen kâfirlerin alemdarlarını ve bazı ileri gelenlerini öldürdüler. Resûlullah da Ebu Süfyan fırkasını maiyetiyle beraber bozup kâfirler inhizama uğrayınca (Cebel-i Uhud)'un esasında karara ve düşmanın orada melhuz hücumunu def 'e memur olanlar emval-i ganimet almak için yerlerini terketmeleri üzerine müşrikler kendilerini toplayıp çevirme hareketiyle asakir-i îslâmiyeyi bozdukları sırada müşriklerden birisi taşla Resûlullah'ın yüzünü yaraladı ve dişini şehid etti. (Mus'ab) Hazretleri onu defe çalışmaktayken şehid oldu. Resûlullah'ı yaralayan ve (Mus'ab)'ı şehid eden (Abdullah b. Kumey'e) Mus'ab'ı Resûlullah zannıyla «Ben Muhammed (S.A.)'i katlettim» deyince yüksek sada ile Resûlullah'ın katline dair Şeytan tarafından bir feryad-ı figan zuhur etti. Bunu bilmeyen müsümanlar inandı ve ordu-yu İslâma tamamen bozgunluk ve perişanlık ânz oldu ve münafıklar da «Muhammed (S.A.) Resûlullah olsaydı katlolunmazdı» diyerek zuafanın zihnini teşviş ettiler. Resûlullah (S.A.) Efendimiz eshab-ı kiram beyninde bu suretle şüyu' bulan keyfiyet-i katli reddetmek üzere «Ya ibadallah! Bana gelin» demekle berhayat olduğunu ilân etti ve ashabından otuz kişi etrafına toplandı. Ve Hz. Enes'in ammisi (Enes b. Nadr)'ın «Resûlullah öldüyse Rabbisi baki ve dini kaimdir» dedi ve kılıcını sıyırdı ve şehid oluncaya kadar mücahedeye devam etti. Badehu küf far dağılıp muharebe bittikten sonra bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte bu vak'a muharebede askerin âmirine son derece itaati vâcib olduğunu ve herkesin aldığı emir üzere hareket etmesi lâzım geldiğini ve emrin hilâfında hareketin fena netice tevlid edip inhizama sebep olacağını ve askerin tabiyesinde sebatı, harbi kazandıracağını beyanla İslâm ordusuna mühim bir derstir.
Hulâsa; bir Resûlün vefatı veya katliyİe dininin terk olunmayacağı ve Resûlullah'ın evvel geçen ümmetlerin Resûlleri gibi bir Resûl olduğundan onların vefatlarıyla ümmetlerinin dinlerini terketmedikleri gibi bu ümmetin de Resûlü vefat ederse dininin terkolunmayacağı ve dininde irtidad eden kimsenin Allah'a hiçbir şey zarar edemeyeceği ve ancak kendinin zarar edeceği ve imanında sebat eden kimselerin haklarında va'd-i ilâhi olarak nimet-i imana şükredenlerin güzel cezaya nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) Gazasında vaki olan bazı halleri tasvir ettiği gibi ehl-i imanı mücahedeye terğib etmek üzere:

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلاَّ بِإِذْنِ الله كِتَابًا مُّؤَجَّلاً

buyuruyor.

[Hiçbir nefis için vefat etmek olmadı. İllâ Allah'ın izniyle vefat eder. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ izin vermedikçe hiçbir kimsenin ruhu kabzolunmaz. Zira; Allah-u Tealâ her nefsin ecelim muayyen bir vakte yazdı.] O vakit gelmeden evvel hiçbir kimse vefat etmediği veya katlolunmadığı gibi vakti geldiği anda eceli de tehir olunmaz.

وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا

[Ve eğer bir kimse dünya menfaatini murad eder ona göre çalışırsa biz ona dünya menfaatini veririz.]

وَمَن يُرِدْ ثَوَابَ الآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا

[Ve eğer bir kimse âhiret sevabını isterse biz ona âhiret sevabını veririz.]

وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ ﴿145﴾

[Nimet-i imana şükür ve mücahedeye devam edip ameliyle ancak âhiret sevabı isteyenlere biz güzel ceza veririz.]
Yani; muharebeye gitmekle bir kimsenin ölmesi lâzım gelmez. Zira; hiçbir nefis ölmez, illâ onun ölmesi, yazılmış olan vakt-i muayyende Allah'ın emriyle ölür. Binaenaleyh; hiçbir kimse harpten kaçmakla ölümden kurtulmuş olmaz. Şu halde harbe gitse de gitmese de eceli için tayin olunan vakitten, eceli takdim veya tehir olunmaz. Eğer bir kimse cihadından ve sair amelinden dünyada ecir murad eder, niyeti dünyaya münhasır olursa ancak mükâfatını alır, âhirette sevap görmez ve eğer cihadından ve bilcümle amelinden âhiret sevabı isterse âhiret sevabını alır. Zira; amelde niyet muteber olduğundan niyetine göre nasibedar olur. Nimete şükredenleri Cenab-ı Hak güzel ceza ile cezalandırır.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile münafıkların (Uhud) Gazasında inşaa ettikleri yalanlar üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle mü'minlerin kalplerini takviye ve her nefsin Allah'ın emriyle vefat edeceğini beyan eylemiş ve Resûlünü nâsın şerrinden muhafaza ettiğini ve edeceğini bilfiil (Uhud) vak'âsında ispat etmiştir. Zira; o ma'rekede esbab-ı helâkten hiçbir şey kalmayıp hepsi hasıl olmuştu. Çünkü; Resûlullah'ın ashabı dağıldı, ordu bozuldu, kendileri yalnız kaldı, katletmek için kâfirler hücumetti, dişi şehid oldu ve başı yarıldı. Öyle olduğu halde Cenab-ı Hak Resûlünü düşmanlarının şerrinden muhafaza etti. Binaenaleyh; bir kimse ne kadar helâke maruz kalsa ve hakkında bilumum esbab-ı helâk hazırlansa Allah'ın emri olmadıkça onu hiçbir kimse öldüremez.
Bu âyette A l l a h ' ı n i z n i y l e murad; Allahhn emri ve o nefsin vefatına taalluk eden iradesi ve ilminin taallûkudur. Binaenaleyh bu âyet; maktulün eceliyle vefat ettiğine ve ecelin tağyir olunmadığına delâlet eder. K i t a b - ı m ü e c c e l le murad; her şahsın ecelinin yazıldığı ve tayin olunduğu kitap ve zamandır.
İnsanın amelinde itibar ve semeresini almakta medar olan şey, insanın iradesi ve niyeti olduğuna ye niyetine göre ecir alacağına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; herkes amelinde hayır niyet etmesi lâzımdır ki, değerli bir ecre nail olsun. Çünkü; (Uhud) Gazasına hazır olanlar iki fırkaydı; Onlardan birinin muradı; emval-i ganimet almak ve şecaatli görünüp nâsın kendini bahadırlıkla sena etmesi gibi menfat-ı dünya idi. Onlar talana dağılmakla inhizama sebep olduklarından Cenab-ı Hak onlara ta'riz olmak üzere «Amelinden muradı dünya olan, dünyaya nail olur» buyurmuştur. Diğer fırkanın maksadı; âhiret sevabı olduğundan onlar maiyet-i Rasûlullah'ta sebat ve bir derece düşmanlarına karşı müdafaa ettiler. Onların da büyük sevaba nail olduklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Gerek dünya ve gerek âhiret talebeden matlûbunun bir miktarına nail olacağına işaret için ba'za delâlet eden (من) lâfzı vârid olmuştur. Yani «Sevab-ı dünya murad eden kimseye dünyadan bir miktar ve sevab-ı âhiret murad edene âhiretten bir miktar veririz» demektir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün geçmiş ümmetlerin Resûlleri gibi bir Resûl olduğunu ve bir kimsenin Resûl olması vefatına mâni olmadığını ve Resûlün vefatı dininden dönmeye sebep olmayacağını ve muharebeye haazır olmakla ölmek lâzım gelmediğini ve izn-i ilâhi olmadıkça hiçbir kimsenin vefat etmeyeceğini beyan ettiği gibi enbiya-yı sabıkadan bazılarının ve ümmetlerinin tarîklerini dahî beyanla ümmeti Muhammediyeyi harbe teşvik etmek üzere:

وَكَأَيِّن مِّن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَاوهَنُواْلِمَاأَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهُ وَمَاضَعُفُواْ وَمَااسْتَكَانُواْ وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ ﴿146﴾

buyuruyor.

[Nebilerden pek çoklarıyla birçok âbid ve zâhidler mukatele ve düşmanlarıyla muharebe ettiler. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın yoluna mukatelede kendilerine isabet eden mesaipten fütur getirmediler ve zaaf da göstermediler ve düşmanlarına boyun eğip meskenet de kabul etmediler. Halbuki; Allah-u Tealâ sabredenleri sever ve muhabbet eder.] Şu halde onlar sabrettiler ve muhabbet-i ilâhiyeye mazhar oldular. Ey ümmet-i Muhammed! Sizin de onlar gibi olmanız lâzımdır.
Yani; geçmiş ümmetler düşmanlarıyla mukateleden çekinmedikleri gibi siz de çekinmeyin. Zira; çok nebilerle beraber ümmetlerinden birçok cemâat, ulema ve fukaha düşmanlarıyla mukatele ettiler ve tarîk-ı hakkı i'lâda kendilerine isabet eden belâyâdan ve birçoklarının katlolunmasından korkmadılar ve tesadüf ettikleri müşkülâttan yorulmadılar, muharebede za'fiyet göstermediler ve düşmanlarına boyun eğip yalvarmadılar, belki cesur arslanlar gibi düşmanlarına hücumla sabır ve sebat ettiler. Zira; Allah-u Tealâ sabredenleri sever.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; enbiya-yı sairenin ve ümmetlerinin fîsebilillâh harpten usanmayıp harbe devam ettiklerim ve yorulmayıp düşmanlarına baş eğmediklerini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi Resûlullah'la beraber mücahedeye teşvik etmektir. Binaenaleyh; (Uhud) Gazasında Resûlullah'ınkatlolunduğuna dair şayi' olan yalan üzerine harbi terkedip düşmandan korkan ve hattâ reis-i münafıkîn olan (Abdullah b. Selûl) ile düşmana dehalet edip, eman talebi için onu şefaatçi yapmak isteyen zayıf kalpli müslümanlara bu âyetle Cenab-ı Hak tariz etmiştir.
(فَمَاوهَنُوا) v e h i n ; insanın her tarafını ihata eden korku ve kalbe ârız olan zaaftır. (وَمَاضَعُفُوا) z a a f ; cismin kuvvet ve kudretini ihlâl eden zayıflık ve imanlarının gevşeyip kalbe arız olan şek ve şüphedir. (وَمَااسْتَكَانُواْ) i s t i k â n e t ; zaafının eser-i aczini hariçte göstermek ve düşmana boyun eğmektir.
Vâcib Tealâ bu âyette enbiya-yı sabıkanın birçoklarının ümmetlerinde beş sıfat zikretmiştir:
B i r i n c i s i ; düşmanla muharebeden çekinmemek.
İ k i n c i s i ; düşmandan korkup asla fütur getirmemek.
Ü ç ü n c ü s ü : düşmana karşı asla zayıf görünmemek.
D ö r d ü n c ü s ü : düşmandan korkup boyun eğmemek.
B e ş i n c i s i : düşmana karşı sabır ve sebat edip metanetini kaybetmemektir. İşte bu âyette Cenab-ı Hak bunları beyanla ümmet-i Muhammedin dahî düşmana karşı bu sıfatlan takınması ve eser-i zaaf göstermemesi lâzım olduğunu beyan ve harbe terğib buyurmuş ve düşmana karşı sabredenlere yardım edeceğine işaret etmiştir. Çünkü Beyzavi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakk’ın sabredenlere muhabbetini beyan etmek; düşmanlarına karşı nusret edip kadirlerini âli kılacağını va'detmektir. Zira; Allah'ın kuluna muhabbeti dünyada i'zâzü ikram ve âhirette sevaba muvaffak kılmakla Cennet'e ithal etmektir.
Rabb-i Tealâ'ya mensup olan ulema, fukaha ve âbtd mânâsınaysa da, Taberî'de beyan olunduğuna nazaran cemâât-ı kesire, binlerce çok kimseler mânâsında dahî müstameldir. Burada hangi mânâ murad olunursa olunsun birçok kimselerin nebileriyle beraber düşmana karşı vardıklarını beyandır.

***
Vâcib Tealâ geçmiş ümmetlerden din-i ilâhi uğrunda düşmana karşı sebat eden mücahitlerin fiilen muhassenatını beyan ettiği gibi kavlen muhassenatını dahî beyan etmek üzere:

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ ﴿147﴾

buyuruyor.

[Mücahidlere meşakkat isabet ettiğinde onların sözleri olmadı, illâ «Ey bizim Rabbimiz! Günahlarımızı ve bazı işimizde haddini tecavüz eden israfımızı mağfiret et ve düşmanlarımıza karşı vardığımızda ayaklarımızı sabit kıl, kaydırma ki, kalplerimizde korku kalmasın ve kavm-i kâfir üzerine bize nusret ver» demeleri oldu.]
Yani; onların sözleri şu duaları oldu ki, onlar maddî kuvvetleriyle beraber a'dânın şerrini defe çalıştıkları gibi mânevi olarak da Cenab-ı Haktan istimdad etmekten dahî geri durmadılar. Şu halde ümmet-i Muhammed'in fiilen onlara uymaları ve mücahedeye devamları lâzım olduğu gibi kavlen dahi iktida edip onların duaları gibi veya sair dualarla Cenab-ı Hak'tan istimdad etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü Kur'ân'da zikretmek; bu ümmetin ittibaı içindir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammedin de maddî ve mânevi esbaba tevessül etmeleri vâcibtir.
Bu âyette Cenab-ı Hakkın nusretine istihkakın şartlarını beyan vardır. Çünkü; ümem-i sâlifenin Allah'tan nusret taleb edenleri şu tertibe riayet etmişlerdir:
B i r i n c i s i ; günahlarının mağfiretini istemek,
i k i n c i s i ; ciddiyetle kebairden tevbe edip israftan tevakki etmeyi Cenab-ı Hak'tan istirham etmek,
ü ç ü n c ü s ü ; muharebede tesadüf edeceği meşakkatten zaaf göstermeyip ayaklarının sabit olmasını Cenab-ı Hak'tan istemek,
d ö r d ü n c ü s ü ; kâfirler üzerine nusret vermesini Rabbisinden istirham eylemektir. Şu halde nusretin şartları; günahtan teberri, sabır ve sebat edip eser-i zaaf göstermemektir. Zira Cenab-ı Hakkın ümem-i sâlifenin işbu tertibe riayetlerini beyan etmesi; bu tertibe riayetin lüzumunu beyan ve ümmet-i Muhammed'e talim etmektir ki, bu tertibe riayet olunan duanın kabul olunacağına işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salife mücahitlerinin muhassenat-ı fiiliye ve kavliyelerini beyan ettiği gibi hasenelerinin mükâfatını dahi ber yanetmek üzere :

فَآتَاهُمُ اللهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ ﴿148﴾

buyuruyor.

[O mücahitler maddi ve manevi sa'yedince, Altahü Tealâ onlara nusret, emval-i ganimet ve düşmanları üzerine galebe ve fütuhat-ı kesîre gibi dünya sevabı ve menfaatlerini ve Cennet gibi âhiret sevabının güzelini verdi. Zira; Allah-u Tealâ ihsan edenleri sever ve muhabbet eder.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile s e v a b - ı d ü n y a ile murad; mansur olmak ve düşmanı kahretmek ve hüsn-ü sena ve nûr-u imanla kalpleri münşerih olmak ve şüpheleri bilkülliye zail olup masiyetleri kefaret olunarak günahlarından tâhir olmaktır. S e v a b -ı â h i r e t le murad; Cennet ve Cennette olan nimetler ve ferah ve sürür ve enva-ı tazimat ile mütena'im olmak ve cemal-i ilahiyi müşahede etmektir. Gerçi bunlar henüz verilmemişse de, Cenab-ı Hak âhirette vereceğini vaadettiğinden bilfiil vermiş gibi addolunduğu cihetle «Allah-u Tealâ verdi» denilmiştir.
Nimet-i âhiretin küllisi güzel olup celâleti kader sahibi olduğuna işaret için sevab-ı âhireti hüsün ile tavsif buyurmuştur. Nimet-i dünya az olduğu gibi birtakım mazarratla karışık olduğundan hüsünle tavsif etmemiştir. Mücahitlerin maddi esbapla ve düşmanlarıyla fisebilillâh muharebeleri ve dinleri uğrunda canlarını fedaya hazır olmaları ve manevi istiğfarla günahlara tevbe ve dua ile Cenab-ı Hakka ilticaları ihsan olduğuna işaret için mücahidinden (مُحْسِنِينَ) ile ta'bir olunmuştur. Çünkü; işleri ve sözleri ihlâsa mukarin ibadet olduğu cihetle ihsan kabilinden olduğunu beyan için (مُحْسِنِينَ) denmiştir, yoksa (وَاللهُ يُحِبُّ الْمُجَاهۡدِينَ) denilse olabilirdi. Ancak ihsan sıfatıyla muttasıf oldukları anlaşılmazdı.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salife mücahitlerinin muhassenatını beyanettiği gibi kâfirlerin sözlerine itaat etmemelerini mü'minlere tavsiye etmek üzere:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ الَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنقَلِبُواْ خَاسِرِينَ ﴿149﴾

buyuruyor.

[Ey mü'minler! Eğer kâfirlere itaat eder, sözlerini dinlerseniz, onlar sizi iziniz üzerine eski din-i batıla döndürürler. Siz de zarar ye ziyan edici olduğunuz halde dönersiniz. Şu halde onların sözlerine bakmayın ki zarar görmeyesiniz.]

بَلِ اللهُ مَوْلاَكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ ﴿150﴾

[Belki sizin mevlânız ve yardımcınız Allah-u Tealâ'dır. Halbuki Allah-u Tealâ yardım edicilerin hayır tısıdır.] Binaenaleyh; bütün işlerinizde ve bilhassa muztar olduğunuz zamanlarda Allah-u Tealâ'dan yardım talebedin. Zira; düşmanınızın şerrini sizden defedecek odur. Ondan gayrı bir mevlâ yoktur ve her zaman yardıma kaadir olduğundan her ne vakit kemal-i ihlâsla muaveneti taleb ederseniz, muavenet eder ve dostlarını düşmanları üzerine galip kılar.
Âyetin sebeb-i nüzulü; (Uhud) vakasında hadis olan hezimettir. Binaenaleyh; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile k â f i r l e r le murad; müşriklerin reisleri (Ebu Süfyan) ve a'vântdır. Zira; o günde Kureyş içinde sözü dinlenen ve emri nafiz olan o idi. Cenab-ı Hak Ebu Süfyan ve etbaına itaatten mü'minleri men'etmiştir. Yahut bu âyette k â f i r l e r le murad; münafıklardır. Zira; sair vakitte âdetleri olduğu veçhile mü'minlerin kalplerine şüphe koyan ve Resûlullah'ın katlolunduğuna dair olan yalanı halk araşma dağıtan ve mü'minlere «Eğer Muhammed (S.A.) rasul olsa bu misilli vakalar olmazdı, belki Muhammed (S.A.)'in sair nâstan farkı yoktur. Çünkü; bazı vakalar lehine ve bazısı aleyhine zuhur ediyor, şu halde Resûl değildir. Binaenaleyh; eski dininize dönmek sizin için hayırlıdır» demekle zuafa-yı mümininin kalplerini teşviş etmişlerdi.
İşte Cenab-ı Hak ehl-i imana «Kâfirlerin sözünü diniler ve emirlerine itaat ederseniz sizi eski dininize döndürürler. Dünyada ve âhirette zarar görürsünüz» buyurmuştur. Âyetin nüzulüne bu vaka sebep olmuşsa da, esah olan âyette; kâfirlerle murad; bilumum kâfirlerdir. Zira itibar; lâfzın umumuna olup sebebin hususuna değildir. Binaenaleyh kâfir lâfzı; münafık, müşrik ve mülhid bilumum kâfirlere şâmil olduğu cihetle Cenab-ı Hak ehl-i imanın kâfirlerin sözlerine itimat etmemesi ve aldanmaması lâzım olduğunu ve eğer sözlerine inanırlarsa, mü'minlerin zarar göreceklerini beyan buyurmuştur.
İ t a a t le murad; onlarla müşaverede ve sair hususatta emirlerine itaattir. İtaatten men'in illeti; ikidir:
B i r i n c i s i ; itaat edilirse dinden döndürmeleridir.
İ k i n c i s i ; dininden dönenlerin bilkülliye zarar görmeleridir. Yani; «İtaat ederseniz dininizden döndürürler, bütün bütün zarar edersiniz. Şu halde nefsinizi zarardan vikaye için itaat etmeyin» demektir.
Âyette h ü s r a n ; dünyaya ve âhirete şâmildir. Dünyada hüsran; kâfirlere itaat ve tezellül ve düşmana arz-ı ihtiyaç etmek gibi şeylerdir. Zira; aklı olan insan için düşmana arz-ı ihtiyaç etmekten daha müşkül birşey olmaz. Çünkü; düşmana boyun eğmek enva-ı zilleti camidir. Âhirette hüsran; Cehennem'e girmek ve Cennet'ten mahrum olmaktır.
Kâfirlere itaat; kâfirlerden yardım istemek ve muavenet beklemek için olacağından Cenab-ı Hak «Sizin yardımcınız ve mevlânız olan Allah-u Tealâ'dır ve Allah-u Tealâ bilumum yardımcıların hayırlısıdır» buyurdu. Zira; Allah-u Tealâ herkesin halini ve ihtiyacını ve istediği şeyin haline münasip olduğunu ve olmadığını bildiği gibi, her zaman istediğini vermeye ve yardım etmeye kudret-i kâmile sahibidir. Binaenaleyh; herkes isteyeceğini ondan istemeli ve yardımı ondan beklemelidir. Zira; Allah-u Tealâ cümle yardımcıların hayırlısı ve kullarının mevlâsıdır. Binaenaleyh; ezher cihet nusrete ve ihsana kaadir olan Allah-u Tealâ'yı bırakıp da birtakım âciz kimselerden yardım istemek hamakatten başka birşey değildir.
Hulâsa; mü'minler için düşman olan kâfirlerin sözüne itimat ve emrine itaat caiz olmadığı ve eğer itaat eden olursa, dininden döndürmeye sa'yedecekkri ve eğer dinlerinden döndürürlerse, dininden dönenler dünyada ve âhirette zarar görecekleri ve mü'minlerin yardımcıları ancak Allah-u Tealâ olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müşrik ve münafık bilcümle kâfirlerin sözlerine itimad etmemek lâzım olduğunu beyan ettiği gibi onlardan korkmamak dahi lâzım geldiğini ve onların küfürleri sebebiyle kalplerine korku, konulduğunu beyan etmek üzere :

سَنُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُواْ الرُّعْبَ بِمَا أَشْرَكُواْ بِاللهُ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَمَأْوَاهُمُ النَّارُ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِمِينَ ﴿151﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerin şirklerine bir delil nazil olmadığı halde, Allah'a şirkleri sebebiyle onların kalplerine elbette Biz Azimüşşan korku koruz ve kâfirlerin makamları Cehennem ateşidir ve zalimlerin makamları ne kadar çirkin oldu.] Çirkin olan makam; Cehennem ateşidir.
Yani; ey mü'minler! Siz ihlâs üzere bize teveccüh edin ve ancak bizden yardım isteyin, kâfirlerin sözlerine aldanmayın ve kendilerine ehemmiyet vermeyin ve onlardan korkmayın. Zira; biz onların kalplerine şirkleri sebebiyle korku bırakırız. Binaenaleyh; zayıf olduğunuz halde sizden korkarlar, üzerinize gelemezler. Çünkü; batıl olan şirki irtikâp edin diyerek onlara bir delil nazil olmadığı halde kendi elleriyle taştan ve ağaçtan yaptıkları putları Allah'a şerik itikad etmelerinin şeameti sebebiyle onların kalbi korku ve ıztıraptan hâli olmadığı cihetle sizin üzerinize korktuğunuz derecede gelemezler. Binaenaleyh; onlardan korkup sözlerine itimad etmeyin. Şu halde onlar dünyada şevket-i tslâmiyeden havf üzere vakit geçirdikleri gibi âhirette onların makamları zâlimler için hazırlanan Cehennem ateşidir ve zalimlerin makamları olan Cehennem ne kadar fena oldu?
Fahr-i Razi, Hâzin ve Kâzi'nin beyanları veçhile kâfirlerin kalplerine korku bırakılması (Uhud) vakasına mahsus olmak ihtimali varsa da, esah olan lâfzın umumuna nazaran her yerde ve her zamana şâmil olmaktır. Gerçi bundan evvelki âyetler (Uhud) vakası hakkında olduğu gibi bu âyet dahi (Uhud) vakası hakkında nazil olmak ve ashabı teşci için Kureyş kâfirlerinin kalplerine korku ilka olunduğunu beyan etmek muhtemelse de, âyetlerde sebeb-i nüzulün hususuna bakümayıp ancak lâfzın umumu nazar-ı itibara alınmak kaidedir. Binaenaleyh bir vakanın hükmünü beyan hakkında nazil olan âyetin hükmü; o vakaya münhasır olmaz. Kıyamete kadar o vakanın emsali havadisin cümlesinin ahkâmına şâmil olur. (Uhud) vakasında kâfirler galip oldukları halde hiçbir sebep olmaksızın kendilerine korku arız olduğundan galipken mağlûp gibi firar ettiler. Halbuki harbe devam etseler ehl-i İslâmı daha ziyade perişan edebilirlerdi.
(Uhud)'da arız olan korku üzerine firar edip bir müddet gittikten sonra (Ebü Süfyan) ve a'vânı nedamet ederek geri dönüp ehl-i imanı tamamen kılıçtan geçirmeyi azmetmişlerse de, Âllahü Tealâ'nın onlara inzal ettiği korku sebebiyle cesaret edememişlerdir. İşte ehl-i îslâmın azlığı ve bozulmasıyla beraber Allah-u Tealâ'nın lûtfu olarak korkuyu kâfirlerin kalplerine yerleştirmekle bu âyetteki vaadini birinci defa olarak (Uhud) vakasında incaz buyurmuştur. Binaenaleyh; şu halde Vâcib Tealâ'nın ehl-i İslâma lutfunun ve ehl-i küfre gazabının eseri olduğu cihetle din-i İslâm'ın yardımcısı gayet az olup bütün dünya küfürle dolu.ve edyan-ı saire erbabıyla memlû bulunduğu halde din-i İslâm'ı edyan-ı saire üzere âli ve edyan-ı saire erbabını makhur ve kûre-i arzın bir kısm-ı mühimmini ehl-i İslâmla doldurmuştur. İşte bu; ancak inayet-i Eâhiyedir, başka bir sebeple hâsıl olmak imkânı yoktur. Zira; ehl-i İslâm diyanete riayetle beraber ciddiyetle çalışmaları üzerine Cehab-ı Hakkın mahâbet İslâmiyeyi düşmanların gözlerinde büyütmek suretiyle ve kalplerine korku koymasıyla hâsıl olduğu meydanda bir hakikattir.
Gerçi bilumum ehl-i küfrün müslümanlardan korktukları görülmezse de, imanı olmayan her şahıs, kâfir olduğu haysiyette küfrü sebebiyle elbette İslâmla karşı karşıya geldiğinde kalbinde herhalde bir korku olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu âyetin eseri de her zaman görülmektedir. Yalnız müslümanlann diyanete riayetleri şarttır. Diyanete riayet etmeksizin «Ben müslümanım» diyerek Allah'tan lütuf beklemek doğru olamayacağı aşikârdır. Çünkü; Allah-u Tealâ mü'minlere ve mü'minler içinden müttekilere vaad buyuruyor. Binaenaleyh; yalnız isminin müslüman ismi olması kâfi olamaz. İsmi müslüman olduğu gibi özü de müslüman olmak lâzımdır ve korku herkesin bulunduğu hal ve mevkie göre olur. Meselâ; asker olanların korkuları harp meydanında olduğu gibi erbab-ı ilmin korkusu da mübahese meydanında olacağı şüphesiz olup şimdiye kadar ehl-i İslâm ulemasıyla Nasârâ uleması aralarında diyanete müteallik mübahaselerde daima ulema-yi İslâmiye galip olmuştur ve Resûlullah'ın «Bir aylık mesafede düşmanın kalbine arız olan korku sebebiyle ben mensur oldum» hadîs-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir.
(سُلْطَانًا) hasmı ilzam ve defedecek kuvvetli delildir. Şirkin hak olduğuna dair bir delil nazil olmadığı halde şirketmek cehalet ve hamakatten başka birşey olmadığı cihetle bu âyette müşriklerin hamakatlerini ispat vardır. Zira; Hak olduğuna delil olmadığı gibi Hak olduğunu ispat etmekte mümkün olmayan birşeyi irtikâp edip ibadet addetmek hamakatten başka birşey değildir. Binaenaleyh; müşriklerin dünyada halleri korku, endişe ve ıztırap ve âhirette halleri Cehennem'de yanmaktır. Nisaburi ve Taberi'de beyan olunduğu veçhile bu âyet, Cenab-ı Hakkın ehl-i İslâma nusret edeceğine vaadidir. Zira düşmanın kalbine korku koymak; esbab-ı istilânın büyüğüdür. Yani «(Uhud) vakasında her nekadar evvel galipken, sonra mağlûp olmuşsanız da biz düşmanınızın kalbine korku ilka etmekle size nusret vereceğiz. Binaenaleyh; merak etmeyin» demektir.

***
Vâcib Tealâ düşmanların kalplerine korku koyacağını beyandan sonra bu vaadini incaz ettiğini beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُم بِإِذْنِهِ حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَعَصَيْتُم مِّن بَعْدِ مَا أَرَاكُم مَّا تُحِبُّونَ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Allah-u Tealâ size nusret ve düşmanın kalbine korku ilka edeceğine dair olan vaadini sadık kıldı, şol zamanda ki, o zamanda siz Allah'ın izniyle onları katlediyor ve katlinizle hislerini iptal ediyordunuz. Hatta siz korktunuz ve emval-i ganimet emrinde münazaa ettiniz ye size, muhabbet ettiğiniz emval-i ganimet gösterildikten sonra emr-i Resûlullah'a muhalefetle isyan ettiniz.]

مِنكُم مَّن يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنكُم مَّن يُرِيدُ الآخِرَةَ

[Zira sizden bazınız ancak dünyayı murad eder ve bazınız yalnız âhireti murad eder.] Binaenaleyh; dünyayı murad edenler emval-i ganimet almak için kendilerine tayin olunan mahalli terkle Resûlullah'a âsi oldular ve âhireti murad edenler Resûlullah'ınemrine itaatle olduğu merkezde karar ettiler.

ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنكُمْ وَاللهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ ﴿152﴾

[Siz Allah'ın ve Resûlünün emrine muhalefet ettikten sonra Allah-u Tealâ sizi onlardan ve mallarından uzak kıldı. Zira; onlardan firar ediyordunuz ve onların yakın semtlerine varamıyordunuz. Çünkü; vaki olan kusurunuzdan dolayı Allah-u Tealâ sizi belâ-yı hezimetle müptelâ kılmak muradetti ve müptelâ kıldı. Ve hezimet olunca, imanında sebat edenlerle etmeyenlere ve mü'minlerle münafıklara iptilâ, imtihan muamelesi oldu. Ve Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, bu iptilâ üzerine Allah-u Tealâ muhakkak sizin kusurunuzu affetti. Zira! Allah-u Tealâ mü'minler üzerine fazlu ihsan sahibidir.] Binaenaleyh; kullannın kusurlarını affeder. Çünkü kusuru affetmek; Allah'ın ihsanı cümlesindendir.
Vâcib Tealâ bu âyette dokuz hüküm beyan buyurmuş ve bunların cümlesi (Uhud)'da vaki olmuştur.
B i r i n c i h ü k ü m ; vadini sadık kılmak ve incaz etmektir. Çünkü; (Uhud)'da Vâcib Teala ittika ile beraber sabretmek şartıyla nusretini Resûlüne vaadetmişti. Resûlullah (Cebel-i Uhud)'u arkasına ve Medine'yi karşısına aldı ve cebelin esasını merkez tayin etti ye muharebe leh ve aleyhte nasıl cereyan ederse tirendazların merkezi bırakmamalarını emreyledi. Orada sebat ettikleri müddet galip oldular. Hatta Rasûlullah rüyâsında, bir koç kesmiş ve bunu; düşmandan bir bahadırın katlolunacağıyla tabir etmişti. Müşriklerin alemdarı şüc'an-ı Araptan, (Talha b. Osman)'ın katli ve kâfirlerin mağlûp olmasıyla Allah'ın vaadettiği nusret hasıl olmakla vaadini ve Resûlünün rü'yasını tasdik etti. Çünkü; bidayet-i harpte nusretin şartı olan takva var ki, emre muhalefet yok ve sabır da var ki silâh atanlar merkezde sebat ediyorlardı.
İ k i n c i h ü k ü m ; ehl-i imanın kâfirlerin hislerini izale etmeleridir. (Uhud)'da bu da vaki olmuştur. Zira; bidayet-i harpte Allah'ın emri ve izniyle mü'minler kafirleri öldürmekle hislerini ve ruhlarını izale etmişlerdi.
Ü ç ü n c ü h ü k ü m ; isyanlarıdır. Çünkü; kâfirlerin mağlûp olmaları üzerine emval-i ganimeti görünce tirendâzân Resûlullah'ın sebat emrine muhalefetle isyan ederek emval-i ganimet toplamak üzere merkezi terk ettiler. Galebenin şartı olan takva ve sabır zayi' olunca haklarında zuhur eden nusreti kaybettiler ve galipken mağlûp oldular.
D ö r d ü n c ü h ü k ü m ; niza'dır. Çünkü; merkezden emval-i ganimet için hareketi; bir kısmı tecviz edip «Bizim sebat etmemiz galip oluncaya kadardı, şimdi galip olduk. Merkezî terketmekte zarar yoktur» dedi. Diğer kısım da «Emr-i Resûlullah harp bitinceye kadardır. Binaenaleyh; merkezde sebat lâzımdır» dedi. Velhasıl bu suretle beyinlerinde niza da vuku bulduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur..
B e ş i n c i h ü k ü m ; ehl-i İslâmın korkmalarıdır. Zira emr-i Resûlullaha muhalefet neticesi galibiyet mağlûbiyete tebeddül edip
zuhur eden muzafferiyet kaybolunca korktular. Hatta severek almaya koştukları emval-i ganimeti almaya elleri değmedi ve ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte emre muhalefet fena halde bozgunluğa sebebiyet verdi. Binaenaleyh; askerlikte âmirin emrine muhalefetin caiz olmadığı bu âyetle sabittir.
A l t ı n c ı h ü k ü m ; bazıların dünya murad edip bazıların da âhiret murad etmeleridir. Zira; (Uhud)'da merkezi terkedenler dünya murad edenlerdi ki, emval-i ganimet almak için terkettiler ye merkezi terketmeyenler âhiret sevabı murad edenlerdir ki, Kazi'nin beyanına nazaran alemdarlanyla beraber on kişiden aşağı olduğu mervidır.
Y e d i n c i h ü k ü m ; ehl-i İslâm'ın kâfirlerden uzak olmasıdır. Çünkü; merkezden hareket edince kâfirlerin galip olmaları üzerine asakir-i İslâmiye firara yüz tutup kâfirlerden uzaklaşmışlardı. Zira; Allah-u Tealâ nusretini kesiverince firara mecbur oldular. Çünkü; Allah-u Tealâ ehl-i İslâma imtihan muamelesi yapmak için muhalefetten hâsıl olan kusurlarına binaen bir müddet kâfirlere müsaadeyle ehl-i imanı firara mecbur ederek onlardan uzaklaştırdı ki, muhalefetin acısını tatsınlar ve bir daha emr-i Rasûle ihtimam vetükkat etsinler.
S e k i z i n c i h ü k ü m ; Allah-u Tealâ'nın, muhalefet edenlerin kusurlarını affetmesidir. Zira; affetmemiş olsaydı kâfirlerin kalplerine korku ilka etmekle kâfirleri kaçırmazdı. Halbuki kâfirlerde bir müddet galebe devam ettikten sonra hiçbir sebep olmaksızın mağlûp gibi firar etmişlerdir. İşte şu firarları; Allah'ın mü'minlerin kusurlarını affının eseridir.
D o k u z u n c u h ü k ü m ; Allahın fazlu ihsan sahibi olmasıdır. Bu âyet-i celile; büyük günahı irtikâp eden kimsenin mü'min olduğuna delâlet eder. Zira; esna-yı muharebede emr-i Resûlullaha muhalefet günah-ı kebireden olduğu halde onların günahlarını affetmek ve onlara nusret vermek Allahın fazlu ihsanı olup mü'minlere fazlu ihsan sahibi olduğunu beyanla mürtekib-i kebire olan kimselere mü'min tabiri, kebireyi irtikâp eden insanı imandan çıkarmadığına delâlet eder.
Hulâsa; bidayeti harpte kâfirleri katledip mağlûp kılmakla Allah-u Tealâ'nın vaadini tasdik ettiği ve nusret; ittikaya ve mevkilerinde sabra mütevakkıf olduğu cihetle emre muhalefet ederek isyanla ittikayı ve makamlarını terk ve sabrı fevtedince, nusretin kesildiği ve bozgunluğa sebep; emval-i ganimet almak için yerlerini terk etmeleri olduğu ve Allah-u Tealâ fazlu ihsanı eseri olarak onları kâfirlerden uzak kıldığı ve kusurlarını affettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) vakasında ashabın bazısından vaki olan kusuru affettiğini beyandan sonra affa istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere :

إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ عَلَى أحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غُمَّاً بِغَمٍّ لِّكَيْلاَ تَحْزَنُواْ عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ وَاللهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿153﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizin kusurunuzu şol zamanda affetti ki, o zamanda siz düşmanınızdan korkarak (Uhud) Dağının tepesine doğru düşmandan uzak mahalle firar ediyordunuz ve Resûlullahtan ayrılıp firar ettiğinizde etrafınıza bakmaz ve hiç kimseyi görmez ve bir tarafa meyletmez hemen firar ederdiniz. Halbuki arkanızdan Rasûlünüz sizi çağırıyordu ve siz de davetine icabet edemiyordunuz. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak sizin emre muhalefetiniz sebebiyle gam üzere gam ve keder üzere keder mücazat ediyordu. Hatta bazınızın katli, bazınızın esareti ve bazınızın yarasıyla beraber Rasûlünüzün katlolunduğuna dair şayi olan yalan ve saire gibi gumûm ve humûm her tarafınızı ihata etmişti. Zira; fevtettiğiniz zafere ve emval-i ganimete mahzun, firar ve hezimet gibi şeylere mükedder olmamanız için Cenab-ı Hak sizi bu gibi belâya ile müptelâ kıldı ki, bunlar üzerinizden kalkınca mesrur olup geçmişe mahzun olmayasınız. Halbuki Allah-u Tealâ sizin cemii a'mâlinizi bilir ve ona göre mükâfat eder.]
Beyzavi'nin beyanı veçhile (إِذْ تُصْعِدُونَ) âyet-i sabıkada olan iptilâya mütealik olursa mânâ-yı nazım: [Siz olduğunuz mahalden firar edip hiç kimseye bakmadığınız ve arzın uzak mahalline gittiğiniz zaman Allah-u Tealâ sizi müptelâ kıldı] demektir. Ashaptan merkezde bulunanların ekserisi firar edince Resûlullah'ın «İbadallah! Bana gelin, ben Allah'ın Rasûlüyüm, muharebe edin firar etmeyin» dediği mervidir ve arkalarından Resûlullah'ınçağırdığına dair âyette sarahat vardır.
(فَأَثَابَكُمْ) bu makamda i s a b e ; gam'ın cezasıdır. Yani; «Allah-u Tealâ sizi gamla cezalandırdı» demektir. Fakat gam'ın bir olmadığını beyan için (غُمَّاً بِغَمٍّ) buyurmuştur ki, katil ve esaret gamları olduğu gibi hezimet ve Resûlullah'ınkatlolunduğuna dair haberler de vardı ve Ebu Süfyan’ın (Cebel-i Uhud)'un yukarısından bağırdığı vakit müslümanların, müşriklerin hücum edip hepimizi katledeeek diye gamları dahi vardı. Çünkü; merkezde olanlar Resûlullah'ınemrine muhalefetle mahzun ettiklerine ceza olarak Vâcib Tealâ onları enva-ı gamla mağmum etmiş ve kederleri son dereceye varmıştı.
(Uhud) vakasının kederi birçok zaman devam etmiştir. Çünkü; kendilerinden vaki olan hata neticesi birçok akraba ve ahbapları katlolundu ve Resûlullah'ın mübarek yüzü yaralandı ve dişi şehit oldu ve muhalefetlerinden dolayı azap korkusuyla velhasıl bitmez tükenmez birçok kedere müptelâ oldular.
(لِّكَيْلاَ) daki lâm affa taalluk ederse manâyı nazım: [Allah-u Tealâ sizin kusurunuzu affetti ki, geçmiş ve isabet etmiş olan şeye mahzun olmayasınız. Zira Allah'ın affı; hüznü giderir] demektir. (مَا أَصَابَكُمْ) lâfzına taalluk ederse mânâ-yı nazım: [Rasûlullah'ı muhalefetinizle mahzun ettiğiniz için Allah-u Tealâ sizi bir gamla mağmum ve mücazat etti ki, o gam sebebiyle siz geçmiş yaraya ve kati ü esaret gibi şeylere mahzun olmayasınız.] Çünkü; hezimet gibi bir gamla müptelâ olunca emval-i ganimet gibi şeylere mahzun olmayı unuttular.
Gam üzerine gamın gelmesi fevtolan umur-u dünyaya ve isabet eden mesaibe gamı unutturmak için olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; insanlar bir şey üzerine keder ederken, diğer belâ gelince evvelki belâyı unutmak âdettir.
Hulâsa; yevm-i Uhud'da asakir-i İslâmiye bozulunca ashaptan birçok kimseler (Uhud) Dağuun tepesine doğru firar edip hiçbir kimseye bakmadıkları ve arkalarından Resûlullah'ın çağırdığı ve onları Allah'ın bir kederden sonra diğer bir kederle mücazat ettiği ve bu mücazatın sebebi; geçmiş olan şeyleri unutup onlara mahzun olmamak olduğu ve Allah-u Tealâ'nın, insanların emre muhalefet edenleri ve düşmandan firar gibi amellerini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mü'minlere nusret vadedip nusretin de mü'minlerin kalplerinde korkunun zail olmasına muhtaç olduğundan, mü'minlerde olan korkuyu kaldırdığını beyan etmek üzere:

ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيْكُم مِّن بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُّعَاسًا يَغْشَى طَآئِفَةً مِّنكُمْ وَطَآئِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللهُ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ

buyuruyor.

[Tevbe edip kusurunuza nedametten sonra evvelce günahınız sebebiyle gamın akabinde hafif bir uykuyla Allah-u Tealâ sizin üzerinize bir emniyet inzal etti ki uyku, sizden bir taifeyi ihata etti ve o uyku sebebiyle rahat ettiler ve diğer taifenin kendi nefisleri onları bir humum içine bıraktı ki, o taife zaman-ı cahiliye zannı gibi Allah'a hakkın gayrı bir zanla zannederler.]

يَقُولُونَ هَل لَّنَامِنَ الأَمْرِمِن شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ

[Derler ki, «Bizim için vaad-i ilâhiden birşey var mıdır, yoksa meydan düşmanımızın mıdır?» Zahirde hakikati hali sual eder. Habibim! Sen onlara de ki, «Emrin küllisi Allah'ındır.»] Binaenaleyh; nusret ve zafer ve düşmana galebe onun yedindedir.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Uhud) vakasında nâs ilci fırka olup
B i r i n c i s i ; mümin-i kâmil olanlardır. Onların, Allah'ın vaadına ve Rasûlullah'ın haberine itikatları tam olduğundan elbette din-i İslâmın ilâsını isterler ve Allanın nusret vereceğini ümid ederler. Bu fırkaya, (Uhud) Gazasında hâsıl olan inhizamdan sonra tevbe edince Cenab-ı Hak hafif bir uyku vermekle korkularını emniyete ve meşakkatlerini rahata ve ıztıraplarını sükûnete tebdil ettiğini bu âyetle beyan etmiştir. Uyku; emniyete sebeptir. Zira; korku olan yerde uyku olamaz. Binaenaleyh; uyku gelince emniyet hasıl ve uykudan sonra cebanet şecaata münkalip olur. îşte o zamanda uyku Allah'ın lûtfu ve Rasûlullah'ın mu'cizesidir. Zira; esna-yı harpte uyku âdetin hilafı olduğu gibi uykunun yalnız müminlere arız olup münafıklara arız olmaması dahi mu'cize olduğuna delâlet eder. Uyku insanlar için her zaman nimettir. Çünkü; daima uyanık bulunmak zaaf ve fütur verdiği gibi uyku da kuvvet ve neşatı iade eder.
(Uhud) Gazasında i k i n c i taife; risalette şek ve Allah'ın va'dinde tereddiid eden münafıklardır. Zira; onlar «Allah-u Tealâ Muhammed (S.A.)'e nusret etmez ve zafer vermez» gibi sû-i zannederlerdi. Binaenaleyh; âdânın hücumu arasında imanında ihlâs olan müminlerden herbiri bir yerde hafif az bir uykuyla istirahat edip elem ve kederden hâli oldukları zaman, münafıklar sû-i akiydeleri neticesi enva-ı gumum içinde son derece muztariplerdi ve bu da ehl-i imanın akıbetleri emniyet ve münafıkların akıbetleri havfü ıztırap olduğuna taraf-ı ilâhiden bir beşaretti.
Münafıkların cahiliye zannıyla z a n l a r ı n d a n murad; Allah'ı tekzip etmeleri ve Muhammed (S.A.) Resûl olsa, onun üzerine müşrikler musallat olmazdı ve müşriklerin kuvveti ve eshab-ı Resûlullah'ın zaafı ve müşriklerin haklı ve Muhammed (S.A.)’in hâşâ hak yedinde değil gibi birtakım evhamla uğraşmalarıdır.
(Uhud) Gazasına çıkılmadan evvel Rasûlullah'ın Ashabıyla beraber müşaveresinde reis-i münafıkin (Abdullah b. Übey) de bulunduğu ve Medine'den çıkılmayıp Medine'den müdafaa olunmasını re'yedenler tarafında olduğu ve halbuki ekseriyetin reyi, (Uhud)'a gidip orada muharebe etmek ciheti olmakla ekseriyetin re'yiyle (Uhud)'a gidilip esna-yı muharebede Hazreç'ten birçok kimseler şehid olarak inhizam vuku' bulduğunu reis-i münafıkine söylediklerinde
(هَل لَّنَامِنَ الأَمْرِمِن شَيْءٍ) demiştir. Yani; «Bize ne taalluk eder. Muhammed (S.A.) bizim sözümüzü dinlemedi, birtakım çocukların sözüne uydu. Bizim sözümüzle bir zarar olmadı ki, bize bunu haber veresiniz. Gidin Muhammed (S.A.)'e söyleyin» demek istedi.
Yahut Hazreç kabilesinden katlolunanları haber verdiklerinde «Muhammed (S.A.)'in va'dettiği nusret ve zaferden bize birşey var mıdır? Eğer vaadi doğru olsaydı bu bozgunluk olmazdı» demektir ki «Muhammed (S.A.)'in iddiası doğru olsa, bu mağlûbiyete duçar olmazdı. Halbuki fena halde mağlûp oldu. O halde iddiasında kâziptir» demekle müminlerin kalplerine şüphe koymak istemişlerdir. Cenab-ı Hak da emrin küllisi kendine mahsus olduğunu beyanla onları reddetmiştir. Çünkü; her şey Allah'ın kudreti tahtında olunca hikmeti icabı bazan dostlarını ve bazan da düşmanlarını galip kılar ve hiç kimse karışamaz. Binaenaleyh; düşmanların galip olması haklı olmalarını icabetmez. Kezalik bazan dostlarını fakir, düşmanlarını zengin kılar ve bazan da bunun aksini işler ve kimsenin birşey demeye hakkı yoktur. Bunların cümlesi herşeyin kaza-yı ilâhi tahtında olduğuna delâlet eder.
Hulâsa (Uhud) vak'asında bozgunluktan sonra îslâm taifesine lütuf olarak Cenab-ı Hakkın hafif bir uyku insanıyla istirahatlerini temin ve münafık taifesini uykudan ve istirahatten mahrum ettiği ve onların Cenab-ı Hakka sû-i zanlarının cezasını çektikleri ve onlara, katlolunânlar haber verildiğinde «Bize ne taalluk eder. Biz mi sebep olduk? Bizim sözümüze bakılsaydı böyle olmazdı» dedikleri ve bu sözlerine «Emrin küllisi Allah'ın» olmasıyla Rasûlullah'ın cevap verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların sıfat-ı zemimesinden bazı âhari beyan etmek üzere:

يُخْفُونَ فِي أَنفُسِهِم مَّا لاَ يُبْدُونَ لَكَ

buyuruyor.

[Münafıklar sana izhar etmedikleri şeyleri kendi nefislerinde saklarlar.]

يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الأَمْرِ شَيْءٌ مَّا قُتِلْنَا هَاهُنَا

[Onlar kendi gibi münafıkların yanlarına geldiklerinde «Eğer bizim reyimizle olsaydı, Muhammed (S.A.)'in sözüyle buraya gelip bu makamda katlolunmazdık» derler.]

قُل لَّوْ كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ

[Habibim! Sen onlara cevapta de ki, «Eğer siz kendi evlerinizde olmuş olsaydınız, kendi üzerine katlolunması takdir olunan kimseler katlolunacakları mahalle çıkarlar ve mukadder olan vakt-i muayyende orada katlolunurlardı.»] Çünkü; o mahalde ve o vakitte katlolunacağına irade-i ilâhiye taalluk eden kimsenin eceli takaddüm ve teahhur kabul etmez. Elbette katlolunur.

وَلِيَبْتَلِيَ اللهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحَّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿154﴾

[Allah-u Tealâ sizi mağlûp etti ki, kalbinizde olan şeylerle müptelâ kılsın ve kalbinizde olan şek ve şüphe gibi fenalıktan sizi tathir ve kalbinizde olan ihlâs veya nifakı izhar etsin, mümin olan münafıktan ayrılsın. Zira; Allah-u Tealâ kalplerde olan şeyleri bilir.]
Yani; habibim! Münafıklar sana izhar etmedikleri küfür ve nifakı ve senin risaletinde seklerini kendi kalplerinde gizlerler ve kendileri gibi münafıkların yanma geldiklerinde «Bizim reyimize bakılsa, sözümüz dinlense biz buraya gelip katlolunmazdık. Aklımız olsaydı Muhammed (S.A.)'in sözüyle buraya kadar gelerek Kureyş'le mukatele edip reislerimizi öldürtmezdik» demekle Resûlullah'tan gizledikleri nifaklarını izhar ederler. Habib-i zişanım! Sen onlara de ki, Siz, dediğiniz gibi kendi evlerinizde olsaydınız katlolunması mukadder olanlar bir sebep ve bahaneyle o mahalle çıkar ve katlolundukları mahalde yine katlolunurlardı. Zira; hazer kaderi def edemediği gibi, tedbir de takdire mukavemet edemez. Binaenaleyh; katli mukadder olan herhalde katlolunur» demekle onların kaderi inkârlarını reddet. Çünkü; onların o mahalde Ve o zamanda katlolunacaklarına ilm-i ilâhi taalluk edince, eğer evlerinde bulunmak katillerine mani' olsa ilm-i ilâhinin cehle tebeddül etmesi lâzım gelir, bu ise muhaldir ve kalplerinizde gizlediğiniz nifakla sizi imtihan etmek için Cenab-ı Hak sizi evlerinizden çıkardı. Gerçi münafıkın gizlediği nifakı Allah-u Tealâ bilirse de, kullan bilmediğinden
(Uhud)'da vaki olan inhizam üzerine onlar dayanamayıp nifaklarını izhar edince, herkes onların münafık olduklarını bildiler. Eğer onlar evlerinden çıkmasalardı nifaklarını biraz müddet daha gizlerler, mümin olanlarla münafıklar tefrik olunmazdı. Çünkü belâya; insanlar için miyardır. Binaenaleyh; insanın iyisi ve kötüsü iptilâ zamanında bilinir. Zira; kazaya razı olanlarla olmayanlar birbirinden iptilâ zamanında ayrılırlar. Kalbinizde olan fenalıkların meydana çıkmasıyla teybe ve istiğfar edip günahlarınızdan tathir olunmanız için Allah-u Tealâ sizi bu inhizamla müptelâ kıldı. Çünkü; Allah-u Tealâ insanların kalplerinde olan ihlâs ve nifakı bilir ve ona göre mücazat eder.
Vâcib Tealâ münafıkların «Bizim reyimizle olsaydı biz buraya gelip katlolunmazdık» sözlerine üç suretle cevap vermiştir:
B i r i n c i s i ; evinde bulunmak o makamda katli mukadder olan kimsenin katline mani olamayacağıdır.
İ k i n c i s i ; bu inhizam sebebiyle onların iyisini kötüsünden seçmektir. Çünkü; iptilâ sebebiyle münafıklar müminlerden seçiliverdilen
Ü ç ü n c ü s ü : bu iptilâ sebebiyle taib ve müstağfer olup günahlarından tathir etmektir.
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran (Uhud) günü asakir-i İslâmiyeden bir kısmı mecruh ve şehid olmuş, diğer bir kısmı bozgun ve perişan kaçmış, üçüncü bir kısım da maiyet-i Rasûlullah'ta sebat etmiştir ki, onlar da ondört kişiden ibaret olup yedisi Muhacirinden ve yedisi Ansardandır. îşte bunlar maiyet-i Resûlullalrta sabit kalmışlardır. RadıAllah-u Tealâ anhüm.

***
Vâcib Tealâ müminleri münafıklardan tefrik için (Uhud) vakasıyla müptelâ kıldığını beyan ettiği gibi müminlerin inhizamına sebeb-i âhari beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ تَوَلَّوْاْ مِنكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواْ

Buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar, iki cemaat muharebe etmek üzere birbirine kavuştuklarında sizden i'raz ettiler ve bazi kesbettikleri günahları sebebiyle onların ayaklarını ancak Şeytan kaydırdı.]

وَلَقَدْ عَفَا اللهُ عَنْهُمْ إِنَّ اللهُ غَفُورٌ حَلِيمٌ ﴿155﴾

[Muhakkak Allah-u Tealâ onların kusurlarını affetti. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurunu setir ve kusurları icabı cezalarını ta'cil etmemekle hilmeder.]
Yani; iki cemiyet harbetmek için birbirine karşı geldikleri günde küfür ve nifak olmaksızın mücerred korkularına binaen sizden bazı kimseler harpten kaçarak saff-ı İslâmdan döndüler. Zira; onların bazı kesbettikleri günahlarına binaen Şeytan ayaklarını kaydırmış ve saff-ı harpte sebatlarına mani olmuştur. Onlar hatalarını bilip kusurlarına nedamet ve tevbe edince, muhakkak Allah-u Tealâ onların günahlarını affetti. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurunu mağfiret edici ve azaplarını tacil etmeyip bilimle muamele buyurucudur.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette h i t a p ; müminleredir. Şeytan'ın ayaklarını kaydırması; Resûlullah'ın tayin ettiği mahalden emval-i ganimete t amaları sebebiyle o mevkiden hareket ettirmek suretiyle olmuş ve bozgunluğa sebebin de bu olduğu yukarıdan beri bilmünasebe birkaç kere zikreciilmiştir. Bazı k e s b e t t i k l e r i g ü n a h l a r ı yla murad; emr-i Resûlullah'a muhalefet edip serlerini terketmehridir. Çünkü; bu vesileyle Şeytan hezimete fırsat bulmuş ve vesvese ilkasına nail olmuştur. Lâkın kesbettikleri günahları suiniyetle olmadığı cihetle küfre müeddi olmadığından tevbe edince .Allanın affına mazhar olmuşlardır. Zira müminlerin tayin olunan mahalli terketmeleri; kâfirlerin inhizamını görmelerinden ve sebatla emrin düşmanın inhizamına kadar devam edeceğini zannetmelerinden neş'et etmiştir. Yoksa Resûlullah'a muhalefetleri hâşâ inaden ve kasden muhalefet değil ki muhalefetleri küfrolsun.
Şeytan'ın ayaklarını kaydırmasının günahları sebebiyle olduğunu beyan etmek; müminleri ibrete davet etmektir. Zira; bütün hatayanın vuku bulması insanın kendi kesbettiği günah olduğunu beyanla Şeytan’ın şerrinden masun kalmaklığm hatayadan tavakkiye mevkuf olduğunu bildirmektir. 
Hulâsa; (Uhud) günü düşman askeriyle islâm askeri harbetmek üzere birbirine mülâki olduklarında İslâmdan bazı kimselerin merkezi terkle saff-ı harptan çıktıkları ve bazı kusurları sebebiyle Şeytan’ın onların ayaklarını kaydırdığı fakat onlar hatalarını bilip tevbe edince Allah'ın affettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların, «Harbe gidilmemiş olsaydı şehid olanlar katlolunmazdı» diyerek zuafa-yı mümininin itikatlarını ihlâl etmek istediklerini beyan ettiği gibi münafıkların sözleri gibi söylemek müminler için caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ كَفَرُواْ وَقَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ إِذَا ضَرَبُواْ فِي الأَرْضِ أَوْ كَانُواْ غُزًّى لَّوْ كَانُواْ عِندَنَا مَا مَاتُواْ وَمَا قُتِلُواْ

buyuruyor.

[Ey müminler! Şol kimseler gibi olmayın ki, onlar kâfir oldular ve kendi ihvanları ticaret için arz üzerine müsaferetle diğer beldelere gidip vefat ettiklerinde veyahut muharebeye gidip katlolunduklarında onlar derler ki, «Eğer bizim yanımızda olsalar ve gurbete gitmeselerdi ölmezler ve katlolunmazlardı.» Vefatlarına veya katillerine gurbette bulunduklarını sebep addederler ve katli ve vefatı Allah'tan bilmezler. Şu halde siz onlar gibi olmayın. Çünkü herşey; Allah'ın halkı ve takdiriyledir.

لِيَجْعَلَ اللهُ ذَلِكَ حَسْرَةً فِي قُلُوبِهِمْ

[Şol sözleri ilâ ahir’il-ömür kalplerinde nedamet ve hasret olsun için, Allah-u Tealâ onların kalplerine getirdi ve söylediler.]
Bu zanlarını ve fena itikatlarını onlara azap ve hüzün ve esef kılmak için Allah-u Tealâ kendilerine söyletti. Binaenaleyh su-i akidelerinin cezasıyla mücazat olunurlar.

وَاللهُ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿156﴾

[Halbuki insanı dirilten ve öldüren Allah-u Tealâ'dır ve Allah-u Tealâ sizin amelinizi görür ve bilir.]
Gerçi bu âyette k â f i r l e r le murad; münafıklardır ve bu sözü söyleyen onlardır, diyenler varsa da esah olan münafık ve gayr-ı münafık bilumum kâfirlere şâmildir. Çünkü; lâfzın umum üzere istimali bazı sınıfa tahsistan evlâdır. Ekser kâfirlerin mevti gurbete ve katli gazaya nispet etmek âdetleriyse de; bilhassa münafıklar Ashab-ı Resûlullah'ı muharebeden tenfir ve Resûlullah'tan ayırmak için bu sözü çok sarf ederlerdi. Allah-u Tealâ, herşeyi haktan bilmek lâzım olup gurbet ve muharebe gibi şeylerin ölüme sebep olmadığını beyanla münafıkları red ve bu gibi sözleri söylemekten ehl-i imam nehyetmiştir. Çünkü; bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile insan için vefat veya katlin takdir olunduğu zamandan teahhur ve tayin olunan mahalden tebeddül mümkün olmadığını beyanla itikâd-ı hakkı tafsil etmiştir.
Bu âyette müsaferet ve gaza ikisi de zikrolunmuştur. Zira müsaferet; uzak mahalle gitmek olup gaza ise uzakta ve yakında vuku' bulduğundan ayrı ayrı zikrolunmuşlardır.
Bu sözleri söylemekle münafıkların kalpleri kapanarak basiretleri bağlanıp dalâletleri arttığı cihetle onlar için ebedî hasret ve esef olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; bunlar müminlerin kalplerini ve itikatlarını ihlâl için ortaya attıkları sözlerin ehl-i imanda tesirini görmeyince ve emeklerinin zayi' olduğunu ve çalışmalarının boşa gittiğini gördükçe elbette hasretleri gün be gün artmıştır. Zira; insanlarda iyi ve kötü sa'yinin semeresini görmekle mesrur ve görmemekle mahzun olmak âdettir, unların da Ashaba tesir etmek için söyledikleri sözlerin tesirini gevremeyince elbette mükedder olduklarında şüphe yoktur. Çünkü; onlar Ashabını Rasûlullah'tan ne kadar uzaklaştırmak istedilerse, Ashab-ı Kiram da o nispette yaklaşmışlardır.
Yahut (لِيَجْعَلَ) deki lâm (لاَ تَكُونُواْ) nehyine merbuttur. Buna .nazaran manâ-yı nazım [Siz kâfirler ve münafıklar gibi olmayın ki sizin, onlar gibi olmadığınızı Allah-u Tealâ onların kalplerinde hasret kılsın ve sizin onlara muhalefetiniz kalplerine dert olsun] demektir. Filhakika ifsad için çalışan kimselerin fesadlarına meydan vermemek kadar onlara azap olmaz. Çünkü; ifsad için yaptığı yalanların boşa gitmesi ve ifşaddan beklediği ümitlerinin akim kalması ve bütün emeklerinin heder olması, onlar için azaptan başka birşey değildir.
Münafıkların «İhvanımız gurbete veya harbe gitmese, ölmez ve katolunmazdı» dediklerine ihya ve imâte Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu ve başka şeyin tesiri olmadığını beyanla Cenab-ı Hak cevap vermiştir ki, bir kimse evinde oturmakla ölmemek ve gurbete gitmekle ölmek lâzım gelmediğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu gibi sözlerin her zaman hata olduğuna bu âyet delâlet eder. Allah-u Tealâ münafıkların sözleri gibi söylemekten nehyini teşdid ve onların tanklarını terketmek ehem olduğuna işaret için, âyetin âhirinde kullarının amellerini gördüğünü beyan etmiştir. Ve mahâbetin ziyade ve korkunun fazla olduğuna delâlet için lâfza-i celâîfn geldiği Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.
Hulâsa; müminler için filân kimse harbe gitmeseydi, ölmezdi ve gurbete çıkmasaydı, hasta olmazdı gibi sözlerin caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkları» sözlerini iptal ettikten sonra muharebe kaçılacak birşey olmayıp, belki rağbet etmek muvafık olduğunu beyan etmek üzere:

وَلَئِن قُتِلْتُمْ فِي سَبِيلِ اللهُ أَوْمُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللهُ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌمِّمَّايَجْمَعُونَ ﴿157﴾
وَلَئِن مُّتُّمْ أَوْ قُتِلْتُمْ لإِلَى الله تُحْشَرُونَ ﴿158﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer siz fisebilillâh katlolunur veyahut ecelinizle vefat ederseniz, Allah'tan nail olacağınız mağfiret-i azîme ve rahmet-i ilâhiye onların cem'edecekleri dünya menfaatinin cümlesinden hayırlıdır ve hangi veçhile ölseniz veya katlolunsanız ancak huzur-u ilâhiye cem'olunacaksınız. ]
Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyet; münafıkların ezhan-ı İslâmiyeyi teşviş için ortaya attıkları şüpheden ikinciye cevaptır. Ve cevabın hulâsası: «Ölüm vaki'dir, kurtuluş yoktur. Şu halde elbette vaki olacak olunca Allah-u Tealâ'nın rızasını tahsil yolunda ölmek lezzeti dünyadan daha hayırlı değir mi?» demektir. Bu manâ eimme-i kıraetten (Hafs) Hazretlerinin (مِّمَّايَجْمَعُونَ) kıraetine nazarandır. Yani; «Münafıkların cem'ettiği emval-i dünyadan mağfiret-i ilâhiye hayırlıdır» demek olur. Diğer eimmenin (ta) ile (مِّمَّايَجْمَعُونَ) kıraetlerine nazaran manâ-yı nazım: [Ey müminler! Fisebilillâh katlolunup mağfiret-i ilâhiyeye vasıl olmanız sizin dünyada yaşayıp da, cem'edeceğiniz emvalden hayırlı] demektir. Zira; rahmet-i ilâhiye ve mağfiret-i subhâmye devamlı ve elemü kederden safi olduğu cihetle elbette emval-i dünyadan hayırlıdır. Çünkü; emval-i dünyanın devamı olmadığı gibi, elemü kederden de hâli olamaz.
Her ne suretle olursa olsun insanların huzur-u ilâhiye cem'olunacaklarını beyanla Cenab-ı Hak, kullarını rahmetine sebep olacak amele teşvik verlutfundan mahrumiyete sebep olacak günahlardan tenfir ettiği gibi arsa-ı mahşere zâlim ve mazlum, katil ve maktul, âbid ve âsi, zengin ve fakir cümle insanların toplanacagına işaret için (تُحْشَرُونَ) cemi' olarak varid olmuştur. Çünkü; haşrolunmadık hiçbir kimse kalmayacaktır.
Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette ubudiyet makamının üç mertebesine işaret olunmuştur. Çünkü; i n s a n ı n i b a d e t i ; Allah'ın azabından korkusuna mebni olur. Bu cihetine (لَمَغْفِرَةٌ مِّنَ اللهُ) ile işaret olunmuştur. Allah'ın Cennetine tema' edip umduğuna nail olmak için ibadet eder. Bu cihete (وَرَحْمَةٌ) lafzıyla işaret olunmuştur. Ancak rıza-yı ilâhiye nail olmak için ibadet eder ve ibadetinden başka maksadı olmaz. Bu misilli kimselerin ihlâsı diğerlerinden ziyade olduğu için, Cenab-ı Hakkın tecelliyatına mazhar olurlar. Bu cihete de
((ولإِلَى الله تُحْشَرُون cümlesiyle işaret edilmiştir.
Hulâsa; cihada gidip fisebilillâh ölmek, dünyada yaşayıp da cem'edeceği maldan hayırlı olduğu ve herkesin ancak huzur-u manevi-i ilâhiyeye cem'olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Uhud) vakasından sonra huzur-u Risalete avdet edenlere mülâyemetle bulunması rahmet-i ilâhiye eseri olduğunu ve gılzatlı bulunmak muvafık olmadığını ve affetmek lâzım geldiğini beyan etmek üzere:

فَبِمَارَحْمَةٍ مِّنَ اللهُ لِنتَ لَهُمْ وَلَوكُنتَ فَظًّاغَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْمِنْ حَوْلِكَ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'nın sana nazil olan rahmeti sebebiyle hıbibim sen onlara yumuşaklıkla söz söyledin, şiddetle muamele etmedin. Eğer sen kötü ahlâklı, kalbi katı, onlara fena söyler ve şiddetle muamele eder bir kimse olsaydın, onlar senin etrafından dağılırlardı.] Binaenaleyh; yanında kimse kalmazdı.

فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْلَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ

[Eğer onlar bilmeyerek sana kusur ederlerse, affet ve yalnız kendi affınla iktifa etme. Onların günahlarına Rabbinden mağfiret iste ve bazı işlerde onlarla istişare etmekle hatırlarını tatyibet.]

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهُ إِنَّ اللهُ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ ﴿159﴾

[Bir iş yapmak kasdettiğinde Allah'a tefviz-i umur et. Zira; Allah-u Tealâ zatuıa tefviz-i umur eden kullarını sever ve onlara muhabbet eder, Çünkü; kullarının cümle umuruna mütekeffil O'dur.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (فَبِمَارَحْمَةٍ) lâfzında bulunan (مَا) taaccüp manâsını müfid istifham olmak muhtemeldir.
Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'ın sana ne acaip rahmeti ve fazl u ihsanı var ki, sen Ashabının (Uhud) Gazasında yaptıkları büyük hatalarına karşı yumuşaklıkla muamele ediyorsun]. demektir. R e s u l u l l a h ' ı n m ü l a y i m b u l u n m a s ı yla murad; Ashabına güzel muamele yapmasıyla hüsn-ü ahlâkıdır: Resûlullah evvelâ cümle âlemi kelime-i tevhide davet etmekle ve saniyen Kur'ân'ın âyetleri nazil oldukça, ahkâmını halka tebliğe kabul ettirmeye çalışmakla âlemi irşad etti ve bunların cümlesine, yumuşak muamelenin methali olduğunu Cenabri Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın liynetle muamelesi hikmet-i bi'sete de muvafıktır. Ahkâm-ı ilâhiyeyi halka kabul ettirmek halkın teveccühüyle olacağından, elbette hüsn-ü ahlâk lâzımdır. Zira; gılzat ve şiddet; ahkâmın kabulüne manidir. Ancak liynet hukuk-u ilâhiyeden bir hakkın kaybına sebep olursa caiz olmaz. Meselâ bir hadd-i şer'iyi icrada liynet olamaz. Çünkü; bu hal icraya manidir. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bazı âyetlerde Rasûlüne şiddetle emretmiş ve zâni ile zâniyeye hadd-i şer'i icrasında (ولاتأخذكم بهماًرأفة فى دينالله) buyurmuştur. Yani; [Din-i ilâhinin ahkâmını zâni ile zâniyeye icrada sizi şefkat tutmasın ki, merha metiniz icraya mani olmasın] demektir.
Vâcib Tealâ (Uhud) Gazasında kusur edenlerin kusurlarını kendi affettiği gibi Rasûlüne de afla emretmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah'ın kendi hukukuna taalluk eden ciheti affetmesi vâcib olduğu gibi, hukukullaha taalluk eden cihete dahi istiğfar etmesiyle emrolunmuştur. Resûlullah'ın dünyada istiğfarı günahkâr olanlara şefaat olduğundan, âhirette şefaat edeceği evleviyetle sabittir. Binaenaleyh; âhirette şefaati inkâr edenler bu âyetle merdutturlar.
Vâcib Tealâ'nın, Rasûlüne ümmetiyle istişare etmesindeki emrin hikmeti: Ümmet-i Muhammed'in şanını ilâ ve ümmetle rasulleri arasındaki muhabbet ve irtibatın kemalini ilân etmekle münafıkların ümitlerini kesmektir. Rasûlullah benî beşerin en yüksek tabakasında olup ondan, daha akıllı bir kimse olmadığı halde umur-u dünyada onun hatırına gelmeyen bir şeyin ümmetinin hatırına gelmek ihtimaline binaen istişareyle emretmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah Ashabına «Siz umur-u dünyanızı daha iyi bilirsiniz» demiş ve «İstişare eden kimseler işin iyisine ulaşırlar» buyurmakla ümmetini istişareye teşvik etmiştir. Binaenaleyh; Rasûlullah, ümmetini istişareye alıştırmış ve ümmeti arasında istişare sünnet olarak kalmıştır.
İstişarede tatyib-i kulûb ve ruhların inşirahı olduğu gibi meselenin kolaylıkla husulüne de sebep olduğundan Cenab-ı Hak istişareyle emretmiştir. Zira; müteaddid insanlar bir meseleyi müzakere ederlerse yekdiğerine muavenet etmek ve cesaret vermekle mesele suret-i seriada hallolunduğu her zaman görülen mesâildendir. Namazda cemaatin meşru' ve cemaatle namazın efdal olmasındaki hikmet de suhuletle hâsıl olup, terkine meydan bırakılmamasıdır.
İstişarenin meşruiyeti; sarahaten vahyolmayan ve içtihada muhtaç olan mesâildedir. Amma sarahat-ı Kur'ân ve hadîs olan mesâilde reyin ve içtihadın methali olmadığından istişareye ihtiyaç yoktur. Bu âyet, Resûlullah için içtihadın cevazına delâlet eder. Zira istişare; bir nevi içtihad demektir.
Meşveretin neticesi olarak bir meseleyi işlemeyi kasdedince, meşverete itimad etmeyip Allah'ın ianesine îtimad lâzım olduğunu beyan için Cenab-ı Hak zat-ı ulûhiyetine tefviz-ı umur etmekle emretmiştir. Tevekkül, bazı kimselerin zannettiği gibi, insanın nefsini mühmel kılması ve umur-u dünyanın esbabını tatil etmesi değildir, belki tevekkül; esbaba sarılmakla beraber işin bitmesini Allah'a havale etmektir. Cenab-ı Hak kullarını tevekküle tergib için mütevekkil olanlara muhabbet ettiğini beyan etti ki, insanlar herşeyde müessir-i hakikî Allah-u Tealâ olduğunu bilsin ve Rabbisine tamamen rapt-ı kalb etsin.
(فَظًّا) ahlâkı kötü olan ve g a l i z - ü l k a l p ; kalbi katı ve hiçbir şeyden müteessir olmayan kimsedir. Şu halde ahlâkı kötü olanlar insanları acıttığı gibi kalbi katı olanlarda da asla merhamet olmaz. Vâcib Tealâ bu âyette Resûlünü liyhetle muamele edip kötü ahlâk sahibi olmadığını beyanla sena buyurması, ümmetini hüsn-ü ahlâka ve ihvan-ı dinine mülâyemetle muameleye davet etmektir. Çünkü; bir ümmet için Resûlünün mesleğine ittiba vâcibtir.
Hulâsa; Allah'ın Rasûlüne feyezan eden rahmeti sebebiyle Resûlünün Ashabına yumuşaklıkla muamele ettiği, eğer ahlâkı kötü, kalbi katı olmuş olsaydı, Ashabının etrafından dağılacakları ve halbuki hüsn-ü ahlâkı sayesinde Ashabını etrafında topladığı ve kusurlarını affedip onlar için istiğfar vâcib olduğu ve umur-u dünyada sarahat-ı vahiy olmayan mesailde Ashabıyla istişare lâzım ve Resûlullah'ın âdeti veçhile ümmetine de istişarenin sünnet olduğu ve istişare neticesi verilen karar üzere tutulacak işte Allah'a itimad edip tefviz-i umur etmek lâzım geldiği ve mütevekkil olan kimselere Allah'ın muhabbet ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ tevekkülün vâcib olduğunu beyan ettiği gibi tevekkülün sebebini ve Allah'a ilticanın vâcib olduğunu dahi beyan etmek üzere:

إِن يَنصُرْكُمُ اللهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللهُ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿160﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ yevm-i Bedir'de yardım ettiği gibi size yardım ederse, dünyada size galip olan Bir kimse olmaz. Binaenaleyh; siz herkese galip olursunuz. Zira; iane-i ilâhiyeye karşı size galip olmak hiç kimsenin kudreti tahtında değildir ve eğer (Uhud) vakasında nusret etmediği gibi yardım etmez de, sizi rüsva kılarsa bundan sonra size yardım edecek kimdir ve kimler yardım edebilir? Elbette kimse yardım edemez. Zira; Allah'ın gazab ederek mağlûp ettiği kimseyi gazab-ı ilâhîden kurtarabilmek kimin haddidir ve ancak Allah-u Tealâ'ya müminler itimad eylesinler ve mütevekkil olsunlar ki, Allah'ın yardımına istihkak kesbetsinler.] Çünkü; emrin küllisi Allah'a raci olunca her işinde esbabına yapışmakla beraber abdin Allah'a itimad ederek işin bitmesini ona havale etmesi lâzımdır.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; ibadete tergib ve masiyetten tenfirdir. Çünkü Allah'ın nusretine sebep; Allah'a itaatle rızasını tahsil etmektir ve bu da ibadetle olup masiyetle olmadığından nusret-i ilâhiyeye nail olmak için kulların emr-i ilâhiye muti' olmaları lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Zira; masiyetten nefsini sakınan kimseye Allah-u Tealâ nusret eder ve Allah'ın nusret ettiği kimse mağlûp olmaz. Binaenaleyh; nefsini günahtan sakınan kimse mağlûp olmaz. Şu halde bunun aksi olarak, ma'siyete cesaret eden nusrete nail olamaz ve nusrete nail olmayan da, saadet-i dareynden mahrum olur.
însan için tevekkül ve itimad ancak Vâcib Tealâ'ya olup Allah'ın gayrıya itimad caiz olmadığına işaret için enva-ı kemalâtı cami' olduğuna delâlet eden lâfza-i celâl ile beraber (عَلَى اللهُ)lâfzı takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasra delâlet ettiğinden «Ancak ve ancak müminler Allah'a mütevekkil olsunlar, Allah'ın gayrıya itimat etmesinler» demektir.

***
Vâcib Tealâ cihada tergipten sonra cihadın bazı ahkâmını beyan etmek üzere:

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَن يَغُلَّ وَمَن يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

buyuruyor.

[Enbiyadan hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadı ve eğer bir kimse hıyanet ederse yevm-i kıyamette hıyanetiyle beraber gelir.]

ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ ﴿161﴾

[Hıyanet ettikten sonra her nefse kesbettiği amelin cezası tamamen verilir, halbuki onlar zulmolunmazlar.] Binaenaleyh; muti' olanların sevabında noksan ve âsi olanların azabında ziyade olmaz. Şu halde herkesin cezası; ameline göredir.

Yani; enbiyadan hiçbir nebi ve bilhassa hatem’ül’ enbiya için hiçbir şeyde bir kimseye hıyanet etmek sahih olmadı. Zira mertebe-i nubûvvet; cemi-i meratibin âlâsı ve bilcümle menâsıbın bâlâsı olduğundan nubûvvetle hiyanet bir yerde cem' olamaz. Binaenaleyh; hiçbir nebi bir kimseye hiyanetle ittiham olunamaz. Çünkü hıyanet; denaet-i tab'ın mahsulü olup dünyada âr ve âhirette nardır.
H i y a n e t ; gizlice gayrın hukukuna tecavüz etmekten ibaret olup enbiyadan hiçbir nebi için bir kimseye hıyanet etmek caiz olmadığını beyandan sonra, bilumum insanlar için hıyanet caiz olmadığını ve eğer bir kimse hıyanet ederse, hıyanet ettiği şeyle yevm-i kıyamette rüsva olacağını beyanla insanları hıyanetten menetmiştir. Binaenaleyh; Resûlullah'ın «Emval-i ganimetten bir iplik ve iğne olursa da taksim olunmadıkça almayın. Zira hiyanet; dünyada rüsvalık ve âhirette azaptır» buyurduğu mervidir. Şu halde sair hususatta hiyanet etmek caiz olmadığı gibi emval-i ganimette dahi caiz değildir. Amma askerin atı, yiyeceğe muhtaç ve kendi zarureti olursa, atının ve kendinin ihtiyacını defedecek miktarı alması caiz ve ihtiyacından ziyade almak haramdır. Zira cevaz; ihtiyaç üzere müptenidir.
Ayetin sebeb-i nüzulünde çeşitli rivayetler varsa da, esah olan Fahr-i Razi'niri beyanına nazaran bazı gazada emval-i ganimetin taksimi bazı mevanie mebni gecikmesi üzerine Ashaptan bazı kimseler gecikmeden dolayı söz etmeye başlayınca Rasûlullah «Cebel-i Uhud kadar altınınız olsa sizden bir dirhemini men'etmem, yoksa beni hıyanetlik edecek mi zannettiniz?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Medarik'te beyan olunduğuna nazaran yevm-i Bedir'de emval-i ganimetten bu kırmızı cüppe kaybolmasına mebni bazı münafıklar tarafından «Rasûlullah almıştır» denilmesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.
Hıyanet eden kimsenin hıyanet ettiği şey; yevm-i kıyamette çirkin bir suretle tasvir olunup rüsva-yı âlem olmak için boynunda takılı olarak geleceğine dair olan rivayeti bu âyet tefsir etmiştir.
Hulâsa; enbiyadan hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadığı ve eğer bir kimse hiyanet ederse hiyanet ettiği şeyin boynunda takılı olarak geleceği ve her nefis kendi kisbinin cezasını alacağı ve ceza almakta hiçbir kimseye zulmolmayacağı, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ her nefsin amelinin cezasını tamamıyla alacağını ve asla zulmolunmayacâğını beyan ettiği gibi muti' ile âsinin müsavi olmadığını tafsil etmek üzere :

أَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللهُ كَمَن بَاء بِسَخْطٍ مِّنَ اللهُ وَمَأْوَاهُ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ﴿162﴾

buyuruyor.

[Hıyaneti terkedip de Allah'ın rızasına ittiba eden kimse enva-ı hıyaneti irtikâp ederek, Allah'ın gazabını icabeden günahla dönen kimseye müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira; Allah'ın gazabını icabeden masiyeti irtikâp eyleyen kimsenin makamı Cehennem'dir. Ne çirkin oldu varılacak makam yönünden Cehennem?]

هُمْ دَرَجَاتٌ عِندَ اللهُ واللهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿163﴾

[Rıza-yı ilâhiye ittiba edip rızanın esbabı olan ibadatı işleyen kimseler indallah derecat-ı âliye sahipleridir ve Allah-u Tealâ onların amellerini görür ve muktezasına göre ceza verir.]
Yani; hiyaneti ve sair günahları terketmekle ve a'mâl-i saliha işlemekle Allah'ın rızasını arayan kimseyle enva-i maâsiyi irtikâp ederek, Allanın en şiddetli gazabıyla dönen kimse derecede müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira; hainle salihin müsavi olması adalete münafidir. Binaenaleyh; dereceleri müsavi değildir ve gazabullaha müstehak olan kimsenin yatacak mahalli Cehennem'dir. Ne fena varılacak yerdir Cehennem. Şu halde rızayı arayanla aramayan kimsenin dereceleri başka başkadır ve herbiri ayrı derece sahibidir. Çünkü; rızayı arayanın derecesi sevab-ı azîm ve Cennet'tir ve rızayı aramayanın derecesi azab-ı elîm ve Cehennem'dir. Zira; Allah-u Tealâ herkesin amelini görür.
R ı z a y a i t t i b a etmek; esbabı olan her ameli işlemektir. G a z a b ı n a m ü s t e h a k olmak; rızanın hilâfıcildfı ve meşru olmayan menahinin küllisini işlemektir.
(هُمْ دَرَجَاتٌ) yani insanların zekâvet ve gabavette ve feyz-i ilâhiye müstaid olup olmamakta ve nufus-ü hayra ve şerire sahibi olmakta, ayrı ayrı derece sahipleri oldukları gibi rızayı aramak ve muharremattan ittika etmek ve rızayı aramayıp bilcümle maâsiyi irtikâptan çekinmemek suretleriyle dahi derece sahipleridir. Zira; herkesin makamları ayrı ayndır. Hatta ibadet edenlerin dereceleri de mütefavitdir. Çünkü; ibadetin her nevinin dereceleri başka olduğu gibi cinayetin her nevinin de derekeleri ayrıdır. Herkesin derecesini vermek; amelini bilmekle olup amelini bilmekse, ilm-i kâmile muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak herkesin amelini bildiğini beyan etmekle hiç kimsenin istihkakını vermekte asla noksan olmadığını beyan etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran yevm-i Uhud'da ehl-i iman Resûlullah'a ittiba ederek, cihad için (Uhud)'a gidip münafıkların cihaddan dönünce, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyette r ı d v a n la murad; cihad-ı fisebilillahtır. A l l a h ' ı n g a z a b ı y l a d ö n m e k le murad; cihadı terketmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Fisebilillah cihad için Rasûlüne ittiba edip'de rızayı arayanlarla cihada gitmemek için Rasûle ittibadan dönen kimseler derecede müsavi olurlar mı? Olamazlar. Zira; birinin sa'yinin neticesi sevap, diğerinin sa'yinin neticesi azaptır] demektir.
Hulâsa; bazı münafıkların emval-i ganimeti taksimde Rasûlullah'ı hâşâ hıyanete nispet ettikleri ve hiçbir nebi için hıyanet etmek caiz olmadığı ve Resûlullah'a hıyanet isnad etmek isteyenlerin kendileri bu isnatta hiyanet ettikleri ve hiyanetten ittika edenlerle etmeyenlerin ve rızayı arayanlarla aramayanların müsavi olmadıkları, zira; ezhercihet emanet sahibi olan zât-ı şerife bu gibi isnad, insafın ve akim harici olduğu ve muti' ile âsinin hiçbir zaman müsavi olmadıkları ve insanların herbiri ayrı bir derece sahibi olduğu ve herkesin amelini Vâcib Tealâ bildiğinden herkesin istihkakına göre derecelerini verdiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Rasûlüne ittiba' edenlerle ittiba' etmeyip gazabına müstehak olanların müsavi olmayacağını beyan ettiği gibi Rasûlünün ittiba olunmaya şayan olduğunu beyan zımnında:

لَقَدْ مَنَّ اللهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ ﴿164﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ülâhiyetime yemin ederim ki, muhakkak Allah-u Tealâ müminler üzerine ihsan etti. Zira; Allah-u Tealâ o müminlerin kendi cinslerinden rasul gönderdi ki, o rasul onlar üzerine Allah'ın âyetlerini okur ve onları hayra sevketmekle günahlarından tathir eder ve Kur'ânı onlara öğretir ki, o Kur'ân onların kalplerini tathir eden hikmet üzerine müştemil olduğundan, Kur'ân'la beraber onlara hikmetle talim eder. Halbuki rasul ba'solunmazdan evvel onlar açık bir dalâlet içindelerdi.]
Yani; zatıma yemin ederim ki, muhakkak Allah-u Tealâ, Rasûlüne iman eden müminler üzerine büyük ihsan etti. Zira; onların kendi cinslerinden kolaylıkla sözünü anlayabilecekleri bir Rasûl-ü muazzam gönderdi ki, o Rasûlün cemii ahvaline onlar vakıftırlar ve hasebü nesebini bilirler ve nâs indinde bidayet-i neş'etinden beri emanetle ma'ruf olan zat-ı şerifi irşad için göndermesiyle Allah-u Tealâ onlara büyük ihsan etti. Çünkü; o Rasûl onlar üzerine Allah'ın vahyettiği âyetlerini tilâvetle tarîk-ı hakka irşad eder ve vahdaniyetine delâlet eden âyetleri onlara işittirir ve bu vahyolunan âyetleri okumasıyla Şeytan’ın iğfalâtı ve nefsin arzusuyla işledikleri günahlardan onları tathir ettiği gibi, onlara evvelin ve ahirinin ahvalini ve ilimlerini cami' olan kitabı ve o kitabın müştemil olduğu hikmeti talim eder. Halbuki o Resûlün bi’setinden evvel onlar birşey bilmez cahiller ve haktan gafiller ve açık bir dalâlet içindeydiler.
îşte bu âyette Vâcib Tealâ Rasûlünün birçok evsâf-ı cemilesini beyan buyurdu ki, beşeriyete bu kadar hizmet eden ve cehalet ve dalâlet karanlığından nûr-u imanın aydınlığına irşad edip ilm ü irfan neşelerini uyandıran zat-ı şerife her insanın iman ve inkıyad etmesi lâzımken, bilâkis ta'nedenlerin saadet-i beşeriyeden mahrum olduklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; şu evsafla mevsuf olan Rasûle ittiba etmeyip hilâfında hareket edenlerin saadetten mahrum olacaklarında şüphe yoktur.
Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile Rasûlullah bilumum âleme meb'us ve cümle mükellefini tarîk-i hakka irşada memur olduğu cihetle herkes hakkında rahmetse de, ancak intifa etmek müminlere mahsus olup iman etmeyenler intifa edemediklerinden Vâcib Tealâ Resûl göndermekle müminlere ihsan ettiğini beyan etmiştir.
Vâcib Tealâ bu âyette Resûl göndermek kulları için ayn-ı ihsan olduğunu beyan etti. Çünkü beşerin aklı; Allah-u Tealâ'nın rızasına muvafık olan ibadeti ve o ibadetin keyfiyetini idrakten âciz olduğundan, Vâcib Tealâ'nın kullarına bir Resûl gönderip o Resûl vasıtasıyla rızasına muvafık olan amelleri ve o amellerin nasıl eda olunacağını beyan ettirmek ve o rasulün şüphelerini izale ederekr dünyaya ve âhirete müteallik ahkâmı talim ve âhâd-ı nâsın anlayamayacağı esrarı ümmetine keşif ve izah etmesi, Allah'ın kullarına lütuf ve ihsanı olduğunda şek yoktur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın rasul göndermesi kulları hakkında ihsan olduğunu sarahaten beyan etmiştir.
Resûlullah'ın kendi cinslerinden ve kendi beldelerinden olması ümmeti hakkında ayn-ı lütuftur. Zirâ ümmetin, Rasûlün evvelden beri sadakat ve emanetini ve ahval-i sairesini ve hasebü nesebini bilmeleri nubûvvetini tasdik ve iman etmekte kolaylık olduğundan müşkülât çekmeksizin daire-i itaate girmek ve mevlâsının rızasına yol bulmak elbette büyük bir nimettir. Gönderilen Resûlün bir kitaptan okumadığı ve bir üstazın tilmizi olmadığı halde âlemde kimsenin bilemediği hikemiyatı ve geçmişte vuku bulan havadis-i kâinatı ve ümmetlerin hikâyelerini ve nebileriyle cereyan eden mübahaselerini aynıyla bilmesi sözünün vahy-i ilâhi, olmasına delâlet ettiği gibi, getirdiği kitabın tevhidi takrir, mabudu nekaisten tenzih, bütün muamelâtta adaleti tesis ve enva-ı ibadatı tafsîlen beyan eylemesi ve bilcümle ahkâmın kemalât-ı insaniyeyi cami' olması, o zatın taraf-ı ilâhiden meb'us ve rasul olduğuna delâlet ettiği gibi, risaletini tasdîkde teshilât olduğundan elbette kullar hakkında ayn-ı nimettir. Rasûlün bi'setinden evvel kavm-i Arabın dinleri putperestlik olduğu cihetle kendileri sefil ve dinleri menfur olup, ahlâklanysa kapmak, çalmak, vurmak, yıkmak, döğmek, öldürmek gibi âlem nazarında en çirkin ve kendileri bütün akvam arasında cahil ve düşkün oldukları halde aealâ'nın rasul gönderip dinlerini cemii edyanın âlâsı ve ahlâklarını tasfiye ederek zühdü takvanın bâlâsı kılmakla âlem nazarında hatırı sayılır bir ümmet kılması ve ümmetlerin derecelerinin en yüksek tabakasına çıkarması, ümmet-i Muhammed için nimetlerin pek büyüğüdür.
R a s u l u l l a h ' ı n t i l â v e t e t t i ğ i â y e t l e r le murad; Kur'ân’ın âyetleri, k i t a p la murad; Kur'ân ve h i k m e t le murad; şeriatin mehasin-i esrarı ve ilel ve esbabıdır. Yahut Kazi'nin beyanı veçhile k i t a p la murad; Kur'ân ve hikmetle murad; sünnet-i Rasûlullah'tır. «Rasûlullah'ın bi'setinden evvel dalâlet içinde bulunduklarını» beyan etmek «Bir rasulün ba'solunmasına şiddetle muhtaç oldukları zamanda ba'solunduğunu beyan etmektir» ki, ihtiyaç üzere gelip o ihtiyacı defetmek elbette büyüklüktür.
Vâcib Tealâ bu âyette Rasûlünü beş sıfatla tavsif etmiştir ki, o sıfatlardan herbiri birçok menakıbı eamidir.
B i r i n c i s i ; o Rasûlün kendi cinslerinden olmasıdır. Çünkü; kendi cinslerinden olunca ta'nedecek birşey bulamadıklarından, bütün ta'nları âleme gülünç olmaktan başka bir tesiri olmamıştır. Zira; her ne söyleseler vakiin hilafı ve bedahete karşı mükâbere ve inattan ibaretti.
İ k i n c i s i ; Allah'ın âyetlerini ümmeti üzerine tilâvet etmesidir. Çünkü; her bir âyet o zamanda vaki olan bir hâdise hakkında fetva olup o fetva da o hâdisenin müşkülâtını halletmekte, akla muvafık yegâne çare olduğu cihetle o Rasûlün risaletine ve o âyetin vahy-i ilâhi olduğuna delâlet ettiğinden o Rasûlün ulüvv-ü kadrine burhan-ı kâfidir.
Ü ç ü n c ü s ü : ümmetini günahlardan tathir etmektir. Zira; Rasûlün tilâvet ettiği âyetler ümmetini tarîk-i hakka davet edip doğru yolu gösterdiğinden, o âyetlere iman edip mucibiyle amel edenler elbette günahlarından tatahhur ederler. Binaenaleyh; Resûlullah da birçok kimseleri bu vesileyle tarîk-i hidayete irşada muvaffak olmakla kadr-i nebevileri âlem nazarında gün begün yükselmiştir.
D ö r d ü n c ü s ü : ümmetine Kur'ân gibi bir kitabı talim etmesidir. Çünkü Kur'ân; enva-ı ahkâmı ve üntenvi saüfenin ibretamizvukuatını ve durub-u emsali ve hikemiyat ve mevaizi cami olduğundan onu getiren nebinin ne kadar büyük ulüvv-ü mertebeye malik olduğuna delâlette kâfidir.
B e ş i n c i s i : ümmetine hikmet talim etmesidir. Zira: Kur'ân'ın esrarını kesif ve izah etmek ve sarahatinden fehmolunmayan mesaili delâilinden ve işaratından alarak mahzâ hidayet olan sünnetini ümmetine beyanederek, ümmetinin amellerini teshil eylemek o nebinin ümmetine merhametinin ne kadar vâsi' olduğuna açıktan delâlet eder bir delil-i kavidir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i imandan sâdır olan fâsid zanlardan bazılarını red ve iptal ettiği gibi bazı âhari dahi iptal etmek üzere:

أَوَلَمَّا أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَدْ أَصَبْتُم مِّثْلَيْهَا قُلْتُمْ أَنَّى هَذَا

buyuruyor.

[Siz kâfirlere, sise isabet eden musibetin iki mislini isabet ettirdiğimizde mi fezan feryad edersiniz ve dersiniz ki, «Şu hâdise ve bozgunluk bize nereden geldi?»] Halbuki biz müminiz. Allah'ın Rasûlü bizim içimizdedir ve Allah-u Tealâ bize nusret vadetti demekle bozgunluğunuza hayret ve taaccub edersiniz. Kâfirlerden size isabet eden musibetin iki misli sizden evvel yevm-i Bedir'de sizin tarafınızdan onlara isabet etmişti. Binaenaleyh; bu hâdise taaccübe şayan bir hâdise değildir. Çünkü; mümin olmak dünyaca bütün mesaipten selâmeti icabetmez.

قُلْ هُوَ مِنْ عِندِ أَنْفُسِكُمْ إِنَّ اللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿165﴾

[Habibim! Şu hâdiseden me'yus olanlara sen de ki, «Bu hâdise ve hezimet sizin kendi nefsinizdendir.»] Zira; siz Rasûlullah'ıntayin ettiği mekânda sebat etmediğiniz gibi, Resûlullah'a vermiş olduğunuz ahdi de vefa etmediniz. Binaenaleyh; şu hezimete düştünüz. O halde bu hezimetin sebebini başka yerde aramakta ve bu kadar telâş etmekte bir mâna yoktur. [Zira; Allah-u Tealâ herşeye kadirdir] ki, bazan sizi ve bazan da düşmanınızı mağlûp eder.
Fahr-i Razi ve Hazin'in beyanlarına nazaran e h l – i i m a n a i s a b e t e d e n m u s i b e t le murad; (Uhud) vakasında isabeteden hezimettir. M ü m i n l e r i n k a f i r l e r e i s a b e t e t t i r d i k l e r i i k i m i s i l le murad; yevm-i Bedir'de kâfirlerin mağlûp, maktul ve esir olmalarıdır. Çünkü; (Uhud)'da İslâm'dan yetmiş kişi şehit olduğu halde Bedir'de kâfirlerden yetmiş maktul ve yetmiş de esir olmuştu. Binaenaleyh; kâfirlerin Bedir'deki zayiatı Uhud'daki îslâmın zayiatının iki mislidir. Yahut; kâfirler yevm-i Uhud'da bir kere galip olmuşlar ise de, ehl-i İslâm bir kere Bedir'de ve bir kere de Uhud'da harbin bidayesinde galip oldukları cihetle kâfirler bir kere, İslâmlar da iki kere galip olmuşlardır.
Ashabın «Bize bu hal nereden geldi, biz ehl-i tevhidiz, hasmınızsa ehl-i şirktir, Resûlullah bizimle beraberdir ve Allah-u Tealâ bize nusretini vazetmişken bu hezimetin sebebi nedir?» diyerek hayret ve taaccüplerine kendi kusurlarının neticesi olduğu cevabı verilmekle intibaha davet olunmuşlardır. Çünkü Uhud vakasında Ashabın hatası; iki defa vaki olmuştur.
B i r i n c i s i ; Resûlullah Medine'den çıkmamak ve müşrikler gelirse Medine'den müdafaa etmek hususunda rey etmişken, ashabın ekterisi Medine'den çıkmak hususunda rey vermeleri ve ısrar etmeleridir.
İ k i n c i s i ; defaat ile beyan olunduğu veçhile esna-yı harpte emvali ganimete tamaan merkez fırkasının emr-i Rasûlullah hilâfına merkezi terketmeleridir. İşte bu iki hatalarının hezimete sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; Allah'ın nusret edeceğini vaadi onların emr-i Rasûle muhalefet etmemeleri şartıyla meşrut olduğundan muhalefet edilince nusreti zayi' ettiler. Zira Resûlullah'ın emrine muhalefet; ma'siyet olduğu cihetle o ma'siyeti irtikâplan hezimetlerini intaç etmiştir ki, abid üzerine nazil olan musibet her zaman o abdin kendi kusurunun cezası olduğuna delâlet eder.

***
Vâcip Tealâ Uhud'da isabet eden musibet, Ashabın emr-i Resûle muhalefetlerinden neşet ettiğini beyan ettiği gibi izn-i ilâhi ile isabet ettiğini dahi beyan etmek üzere :

وَمَا أَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِإِذْنِ اللهُ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ ﴿166﴾ وَلْيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُواْ

buyuruyor.

[Ey müminler! İyi bilin ki, yevm-i Uhud'da İslâm cemiyetiyle kâfir cemiyeti muharebe etmek üzere içtima edip birbirine kavuştuklarında size isabet eden musibet Allah'ın inliyledir. Allah-u Tealâ tayin olunan mahalde sebat eden müminlerle dünya malına tama' ederek, makaralarını terkeden müminlerin ve münafıkları sairlerinden tefrik eylesin ve herkesin halleri birbirine malûm olsun için o musibet Allah'ın izniyle isabet etmiştir.]

وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ قَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللهُ أَوِ ادْفَعُواْ

[Ve Rasûlullah veyahut Ashabı tarafından onlara «Gelin fisebilillâh mukatele edin!» veyahut «Sevâd-ı İslâmı çok göstermekle evlâd ü ayal ve emvalinizden düşmanı defedin» denildiğinde.]

قَالُواْ لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لاَّتَّبَعْنَاكُمْ

[Onlar «Biz sizin başladığınız şeyin hakikî kıtal olduğunu bilsek, size ittiba' ederiz ve lakin bunun hakiki kıtal olduğunu bilmiyoruz. Binaenaleyh; bu kıtal değil, nefsi tehlikeye atmaktır.» dediler.]

هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ أَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلإِيمَانِ

[Şu sözü söyleyenler o günde küfre imandan daha yakınlardır.]

يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِم مَّا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ ﴿167﴾

[Zira; onlar kalplerinde olmayan imanı lisanlarıyla söylerler. Halbuki Allah-u Tealâ onların kalplerinde sakladıkları nifaklarını onlardan daha iyi bilir.]
Âyette zikrolunan i k i c e m i y e t le murad; İslâm ve müşrik askerleridir. O n l a r ı n b i r b i r i n e kavuştukları günle murad; Uhud günüdür. Münafık; imanı izhar etmek ve küfrü saklamakla kendi için iki yol tuttuğundan münafık denmiştir. Münafıkların nifakları her zaman bir gûnâ teceddüd edip müminlerin imanında sebat olduğuna işaret için mümin, sebata delâlet eden (مُؤْمِنِينَ) lafzıyla ve münafık da teceddüde delâlet eden (نَافَقُوا) yani fiil lafzıyla varid olmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran münafıklara «Gelin mukatele edin» diyen ensardan (Cabir b. Abdullah)'tır. Çünkü; Rasûhıllah bin kişilik bir orduyla Medine'den çıkıp Uhud cihetine hareket edince reis-i münafıkin (Abdullah b. Übey b. Selül) «Nereye gidiyoruz? Nefsimizi niçin öldürelim?» dedi. Üç yüz kişi maiyetiyle asakir-i İslâmiye içinden çıkıp avdet edince (Cabir) arkalarına düştü ve onlara «Eğer imanınız varsa gelin, fisebilillâh mukatele edin, düşman karşısında Rasûlullah'ı yalnız bırakmayın ve eğer imanınız yoksa İslâmı çok göstermekle düşmanı defedin, evinizi ve malınızı düşmandan muhafaza edin. Zira; çok görünmek düşmana korku verir» dedi. Yahut bu sözü söyleyen Rasülullah'tır. Çünkü; münafıklar dönünce Rasûlullah onlara «Gelin! Erbab-ı dinden olun. Fisebilillâh düşmanla muharebe edin Veyahut ehl-i dünyadan olun. Evlât ve emvalinizi müdafaa edin» buyurmuştur. Umur-u dini her mühimmat üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için âyette fisebilillâh mukatele, dünya için müdafaa üzerine takdim olunmuştur. Zira; din için muharebede dünya dahi hâsıl olduğundan din için muharebe min küll-il vücuh efdaldir.
Münafıklar, Rasûlullah'ın bu sözüne «Biz sizin başladığınız işi kıtal bilmiyoruz, eğer kıtal bilseydik ittiba ederiz» dediler. Halbuki düşman ehl-i îslâmı mahvetmek ve din-i İslâmı ortadan kaldırmak maksadıyla Medine'nin kapısına kadar geldi ve sabrü sebat ettikleri surette Allah-u Tealâ müslümanlara nusretini vazettiğinden dünyada (Uhud) Gazasından, daha ziyade meşru' bir gaza olabilir miydi ? İşte gazanın meşruiyetine ve esbabın vücuduna binaen bu gaza; meşru' bir gaza olduğu cihetle münafıkların bu sözleri batıldır. Münafıklar da gazanın lüzumunu bilirlerdi, lâkin ehl-i imana fütur vermek ve kuvve-i maneviyelerini kırmak için bu sözü sarfetmişlerdir.
İşte bunun gibi her zaman ehl-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kıracak münafıkane sözler sarfeden birtakım kimseler bulunmaktan dünya hâli kalmamıştır. Halbuki asakir-i îslâmiye bozgun bir halde' olsa bile kuvve-i maneviyeyi takviyeye çalışmak vezaif-i diniyedendir. Zira; sermayesiz bir emektir. Binaenaleyh; insanlar daima asakir-i İslâmın kuvve-i maneviyesini yükseltecek sözleri sarfetmelidir. Çünkü; aksini sarfetmekte fayda olmadığı gibi zarar da muhakkaktır.
Münafıkların asakir-i İslâmiye içinden seçilip dönüvermeleri, küfürlerini meydana koymak olduğundan Cenab-ı Hak o günde onların, küfre imandan daha yakın olduklarını beyan etmiştir. Çünkü; evvelce imanı İzhar edip küfrü sakladıklarından herkes onları mümin zannediyorlardı. Halbuki ric'atleriyle ehl-i küfre muavenet ettiklerinden küfre daha yakın olmuşlar ve kalplerindeki nifakı açığa atmışlardır.

***
Vâcib Tealâ asakir-i İslâmiyeden ayrılan münafıkların bazı sözlerini evvelâ beyan edip badehu reddetmek üzere:

الَّذِينَ قَالُواْ لإِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُواْ لَوْ أَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُوا عَنْ أَنفُسِكُمُ الْمَوْتَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿168﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar imanı izhar ettiler ve küfrü kalplerinde gizlediler ve harbe gitmediler, oturdular. Onlar şehit olan kardeşleri için «Eğer bizimle beraber o tur salar harbe gitmeselerdi katlolunmazlardı» dediler. Habibim! Sen onlara cevapta de ki «Eğer sözünüz doğruysa nefsinizden ölümü defedin.»]
Yanı; münafıklar harpten firarla iktifa etmediler, birtakım itikad-ı batıllarını izhar ettiler ve harpte şehid olan kardeşleri veya katlolunan münafıklar hakkında «Eğer bizim emrimize itaat edip sözümüzü dinleseler, harbe gitmeseler ve bizim gibi otursalardı, meydan-ı muharebede katlolunmazlardı. Ve lâkin söz dinlemediler, gittiler ve müşrikler elinde katlolundular» demekle ihvanlarının katlini harbe gitmelerine isnad ettiler. Ey Resûl-ü Muazzam! Sen onların bu sözlerine cevap olarak «Sözünüz doğruysa nefsinizden Ölümü defedin» demekle onları insafa davet et. Ve «Kaçmak kadere mani olamaz. Eğer mani olabilirse haydi bakalım siz ölmeyin de ecelden kurtulun» de ki onlar ilzam olunsunlar da bu gibi batıl itikatlardan vazgeçsinler. Münafıkların bu sözden maksatları; Uhud'dan sonra gazaya gidecekleri tenfir etmektir. Âyette beyan olunan sözü söyleyenler münafıklardır.
K a r d a ş l a r ıyla murad; harpte vefat edenlerdir. Eğer kardaşlanyla murad; İslâmdan şehit olanlar olursa münafıkların nesepte kardaşlarıdır. Zira; hepsi Arap ve ensardandırlar. Eğe dağlarıyla murad; münafıklardan katlolunanlar olursa, hem septe hem de dinde kardaşlarıdır. Bu münafıkların sözlerine: verilen cevabın hulâsası: «Sizin katlolunmadığınızın sebebi; katlinizin mukadder olmadığındandır, yoksa sizin kaçıp kurtulmanızdan değildir. Eğer katliniz mukadder olsaydı sizin kaçmanız fayda vermezdi. Eğer firarınız mukadder olan şeye mani olursa sizin için mukadder olan Ölümden kaçın, nefsinizi Ölümden kurtarın» demektir. Binaenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her şahsın mukadder olan'vakt-i muayyende hangi sebeple olursa olsun Ölümü muhakkaktır. Şu halde hiyel ve desâisle eceli tehir mümkün değildir, belki bazı zamanda mukatele ölümden kurtulmaya ve evde oturmak helâke sebep olur.

***
Vâcib Tealâ kıtali ve kıtale itiraz edenleri beyandan sonra şehitlerin fezâilini beyan etmek üzere:

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللهُ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿169﴾
فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿170﴾

buyuruyor.

[Fisebilillâh ilâ-yı ketimetullah uğrunda feda-yı can ederek katlolunanları sen ölülerdir zannetme. Belki onlar Allah'ın fazlından verdiği nimetlerle telezzüz eder ve ferahlanırlar ve Rabları indinde dirilerdir. Ve Allah'ın verdiği nzıklarla merzuklardır ve onlar kendilerine lâhik olmayan ve arkalarında kalan ihvanlarının hallerine mesrur olurlar ve derler ki «Onlar üzerine korku ve hüzün yoktur. »]
Yani; habibim! Fisebilillâh düşman elinde katlolunanları sen ölmüşler zannetme. Belki Rableri indinde merzuk oldukları halde, berhayattırlar ve onlar; Allah'ın fazlından verdiği nimetlere ferahlayıcı oldukları halde telezzüz ederler ve .arkalarında kalan ihvanlarının da kendileri gibi şehit olup Allah'ın nimetleriyle telezzüz etmeleri için beşaret isterler ve onlar üzerine âhirette korku ve dünyada fevtolan nimetlere hüzün yoktur. Zira; âhirette daha alasına nail oldular.
Bu âyet; mücahedenin bir emr-i mahbub olup emr-i mekruh olmadığına delâlet eder. Zira fisebilillâh katlolunanlann ihya olunup Rableri indinde merzuk olduklarını beyan, mücahedenin bu gibi derecelere sebep olan bir emr-i memduh olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; kıtalin bir emr-i mekruh olduğunu iddia eden münafıkların iddiaları batıldır. Bu âyet şüheda-yı Bedir veyahut süheda-yı Uhud hakkında nazil olmuşsa da, bilcümle şühedaya şâmildir. Zira lâfz-ı âyet; umumidir.
Bu âyet bünye-i insaniyenin harab olmasından ruhunun harab olması lâzım gelmediğini, belki ruhun baki olduğunu ispat etmiştir. Çünkü şehit olduktan sonra merzuk olan ve nimetlerle telezzüz edip ferahlanan; ruhtur, ceset değildir. Kendilerinden sonra dünyada kalıp henüz kendilerine lâhik olmayan ihvanlarının halleriyle mesrur olmalarının manâsı; onların da şehit olup kendilerinin nail oldukları nimetlere nail olacaklarını ümid ederek mesrur olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile şehitlerin bazısı bazısına «İhvanımızdan birçok kimseleri saff-ı kıtalde terkettik. İnşaallah onlar da bizim gibi şehit olurlar ve bizim nail olduğumuz şu nimetlere onlar da nail olurlar» derler ki, onların şehadetine müfde isterler. Zira; (يَسْتَبْشِرُون) nin manâsı beşaret taleb ederler demektir.
Vâcib Tealâ şehitler üzerine korku ve hüzün olmadığını beyan etmiştir. Çünkü h a v f ; bir musibetin isabetinden endişe edip korkmaktır. H ü z ü n ; mevcut olan nimetin fevtine eseflenmektir. Şu halde şühedanın âhirette sevilmeyecek bir musibete tesadüf etmek korkusu olmadığı gibi, dünyada mevcut nimetlerin fevtinden de mahzun olmazlar. Zira; âhirette nail oldukları nimetler herhalde dünya nimetlerinin ezher cihet fevkindedir.
Hulâsa; fisebilillâh katlolunarak şehadet mertebesini ihraz edenleri ölü zannetmek' doğru olmayıp, belki diri oldukları halde Rableri indinde enva-ı nimetlerle merzuk olduklarını itikad etmek lazım olduğu ve onların arkalarında kalıp henüz kendilerine lâhık almayanların da şehadet haberlerini duymakla mesrur olmalarını istedikleri ve şehitler için korku ve hüzün gibi birşeyin olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şühedanın Rableri indinde merzuk ve arkadan gelecek ihvanlarının halleriyle mübeşşer olduklarını beyan ettiği gibi nail oldukları nimetleriyle mübeşşer olduklarını dahi beyan etmek üzere:

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللهُ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللهُ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ ﴿171﴾

buyuruyor.
[Şehitler Allah'tan nazil olan nimetle beşaret taleb ederler ve Allah-u Tealâ müminlerin ecrini zayi' etmez.]
Yani; şehitler arkada kalan ihvanlarının mertebe-i şehadeti ihraz etmeleriyle mübeşşer olmalarını istedikleri gibi taraf-ı ilâhiden kendilerine nazil olacak nimet ve fazl-u ihsanla dahi beşaret isterler, Halbuki Allah-u Tealâ müminlerin ecrini zayi etmez. Zira; Allah'ın rızasını talep ve Rasûlüne itaat ve dinini ilâ hususunda feda-yı can eden ve feda-yı cana her zaman hazır olan müminlerin ecirlerini elbette heder etmez.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyette şühedanın istibşarı ihvanları hakkında olup bu âyette istibşar; kendi haklannda olduğundan tekrar yoktur. İnsanın kendi halinden evvel ihvanının haline mesrur olmak evlâ olduğuna işaret için ihvanın haliyle istibşar takdim olunmuştur.
Müstahak oldukları nimetten ziyade sevaba nail olacaklarına işaret için nimetten sonra fazl zikrolunmuştur. Zira f a z l ; ziyade ihsan demektir. İmanı olmayanların emekleri zayi olacağına işaret için müminlerin ecirleri zayi olmayacağı sarahaten zikrolunmuştur ki, ameli zayi olmayan şehidin mümin olması şarttır. Binaenaleyh; müşriklerin elinde katlolunan münafıkların ecirleri zayi'dir. Zira; imanlan yoktur Çünkü ecri muhafaza edecek; ancak imandır.

***
Vâcib Tealâ ecri zayi' olmayan müminlerin evsafını beyan etmek üzere:

الَّذِينَ اسْتَجَابُواْ للهِ وَالرَّسُولِ مِن بَعْدِ مَآ أَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذِينَ أَحْسَنُواْ مِنْهُمْ وَاتَّقَواْ أَجْرٌ عَظِيمٌ ﴿172﴾

buyuruyor.

[Ecri zayi olmayan müminler şol kimseler ki, onlar düşmandan kendilerine yara ve sair musibet isabet ettikten sonra Allah'a ve Rasûlüne itaat ederek davetlerine icabet ettiler ve onlardan sol kimseler ki, onlar Resuhülahla beraber muharebeye çıkmakla ihsan edip feda-yı cana müheyya oldular ve muhalefetten ittika ettiler. Onlar için büyük ecir vardır.]
İ ş t i e a b e ; emre itaat, i h s a n ; cemii evamire imtisal ve nevahiden içtindb etmektir. Bu âyette i h s a n v e i t t i k a ; Resûlullah'a muhalefetten içtinab etmek manâsınadır.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fahr-i Razı, Kazi ve Hâzin'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Ebu Süfyan maiyetiyle (Uhud)'dan dönüp (Ravha) denilen mahalle varınca, nedamet eder ve yanındakilerine «Biz Muhammed (S.A.)'e galebe ettik, birçoklarını öldürdük. Dönelim hepsim kılıçtan geçirelim» der. Resûlullah, Ebu Süfyan'ın böyle dediğini işitince düşmana karşı bir kuvvet göstermek üzere Ashabına «Benimle beraber dünkü muharebede bulunanlar çıksın» buyurdu. İşbu emr-i Risalerpenahi üzerine yetmiş kişi çıktı. Onların içinde (Uhud)'da yaralananlar da vardı. Hatta bazılarının yürümeye takati olmayıp birbirine dayanarak gidenlerin bulunduğu da mervidir. Bu minval üzere Rasûlullah, Ashabıyla beraber (Hamra’ül-Esed) denilen mahalle vardı. Orada henüz iman etmemiş olan (Ma'bed-i Huzaî)'ye tesadüf etti ve (Uhud) vakasında vuku bulan inhizamdan dolayı Rasûlullah'ı testiye ve ta'ziye ederek kalkıp gitti. (Ravha)'da Ebu Süfyan'a tesadüf etti ve Rasûlullah'ın Ashabıyla beraber Ebu Süfyan'ı takib ettiğini müşriklere haber verince Ebu Süfyan ve askerini korku ihata edip hemen Mekke'ye firar ettiler. İşte Resûlullahla beraber tekrar muharebeye çıkan müminleri sena makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Gerçi ehl-i iman bir hata neticesi olarak inhizama uğradığından, bazıları yaralı ve bazılarının akrabası şehit olmuş ve herbiri bir gûnâ hüznü kederle matem içindeydilerse de, düşman zayıf görür ve avdet ederse felaket daha müthiş olacağından Resûlullah ehl-i İslâmı kuvvetli göstermek ve düşmanı korkutmak cihetini iltizamla bu bozgunluk üzerine tekrar askerini çağırdı ve onlar da davetine icabet ettiler. Rasûlullah'ın takibe çıkmasını (Mabedi Huzai) haber vermesiyle Allah-u Tealâ onlara bir korku Verdi ki, hemen zaman fevtetmeksizin firar ettiler. İşte düşmanın ahvalinden haberdar olmak ve düşmana karşı en zayıf bir halde olsa bile gayet kuvvetli görünmek kumandanın vazifesi olduğu gibi, askerin de başlıca vazifesi itaat etmek olduğuna bu âyet delâlet eder.

Cenab-ı Hak bu âyette Ashab-ı Rasûlullah'ı üç şeyle sena etti:
B i r i n c i s i ; itaattir. Zira; askerde itaat olmazsa düşmana müdafaa mümkün olamayacağı cihetle düşmanın istilâsı ve ırzu namusun ayaklar altında kalması ve mukaddesatın hakarete maruz olması muhakkak olduğundan felah ve zafer, ırzu namusu muhafaza, dini i'lâ, mukaddesata tazim ve hürmet cümlesi askerin itaatine bağlı olduğu cihetle Cenab-ı Hak birinci merrede askeri itaatle sena etmiştir. Gerçi âyette Allah'a ve Rasûlüne itaatle sena edilmiştir. Lâkin Allah'ın ve Rasûlullah'ın meslek ve sünnetine ittiba etmek, her zaman Allah'a ve Resûlüne itaattir. Zira; Resûlullah irtihal ettiyse sünneti irtihal etmedi; ümmetiyle kaldı. İşte itaatin lüzumuna binaen askerden ve bilhassa saff-ı harpten firar etmek günah-ı kebireden ma'duttur. Allah-u Tealâ'nın Ashab-ı Rasûlullah'ı senasından
i k i n c i s i ; ehl-i ihsan olmalarıdır. Çünkü; harbin yorgunluğu baki ve üzerlerinde yara mevcutken emr-i Rasûle itaatle beraberce tekrar düşmana karşı çıkmaktan daha büyük bir ihsan olamaz. Çünkü; canını vermeye hazırlanmıştır. İnsanın canından kıymetli birşeyi olmadığı cihetle canını feda etmek kadar ihsan olmadığından mükâfatının büyük ecir olacağı beyan olunmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü : ittikalanyla senadır. İ t t i k a ; emr-i Rasûlullaha muhalefetten sakınmaktır.

***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Rasûlullah'ınbazı sıfatlarını beyanla sena ettiği gibi diğer sıfatlarını dahi beyanla sena etmek üzere :

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿173﴾

buyuruyor.

[Müminler şol kimseler ki, nâs onlara «Muhakkak nâs sizin için içtima ettiler, onlardan korkun» dediler ve onların bu sözleri müminleri imanlarını ziyade etti ve dediler ki «Bize Allah-u Tealâ kâfidir ve ne güzel vekildir Allah-u Tealâ.»]
Bu âyette n â s la murad; (Nuaym b. Mesud)’dur. Her ne kadar (Nuaym) bir kişiyse de sözü dinlenen bir şahıstan cemi sigasıyla tabir etmek, Arapların âdeti olduğundan (Nuaym)'e nâs denmiştir. Yahut Medine'de Nuaym'ın sözünü birçok kimseler dağıttığından hepsine nâs denmiştir.

فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللهُ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللهُ وَاللهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ ﴿174﴾

[Nuaym'ın sözüne iltifat etmeyip her umurlarına Allah'ın kâfi olduğuna imanlarını takviye edip harbe çıkınca harp mevkiinden Allah'ın nimet ve insanıyla döndüler. Onlara asla kötülük dokunmadı ve onlar rıza-yı ilâhiye ittiba ettiler. Nuaym'ın neşrettiği yalanlara kalak asmadılar, Allah'ın lutfuna güvendiler. Zira; Allah-u Tealâ kullarına büyük ihsan sahibidir.]
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette n i m e t ; afiyet ve f a z l ; bolca ticarettir. Yahut n i m e t ; dünya menfaati ve f a z l; âhiret sevabıdır. Çünkü; bu gazada Ashab-ı Resûlullah afiyetle beraber birçok ticaret de ettiler.
Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ebu Süfyan (Uhud) vakasından avdet edeceğinde Rasûlullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) İstersen harp için gelecek sene Bedir zamanı olsun» dedi. Rasûlullah da «İnşaallah» buyurdu. Binaenaleyh; gelecek sene mukavele ettikleri mevsim gelince Ebu Süfyan askeriyle Mekke'den çıktı. (Merruzzahran) denilen mevkie geldiğinde Allah-u Tealâ kalbine korku verdi. (Ebu Süfyan) tereddüde başladı ve Mekke'ye dönmek istediyse de, kavm-i Araba karşı arlanıyordu. O sırada (Nuaym Eşcaî) tesadüf etti. Ebu Süfyan fikrini anlattı ve «Bu sene kıtlıktır. Bize ucuzluk sene olmalı. Develerimiz ot yemeli, biz sütünü içmeliyiz. Bunlar mümkün olmadığından dönmek isteriz ve lâkin Muhammed (S.A.) harp mevkiine gelir boş bulursa cesareti artar» dedi. (Ebu Süfyan) bunun üzerine «Ey Nuaym! Eğer sen Medine'de bizim külliyetli asker ve mühimmatla geldiğimizi müslümanlara arılatır, korku verirsen sana on deve vereyim» dedi ve Naimi Medine'ye gönderdi ve kendi de askeriyle beraber eli boş Mekke'ye döndü. Ehl-i Mekke bunu görünce dönen askerle alay ederek tahkir ettiler. Diğer tarafdan (Nuaym) da Medine'ye geldi. Ebu Süfyan’ın talimatı veçhile birçok yalanlar neşretti. Müşrikleri kuvvetinden ve ehl-i İslâm'ın zaafından ve harbe gidilirse bir tane müslüman kalmayıp, müşriklerin kılıcından geçeceğinden bahsetti. Bu söz ehl-i İslâm arasında fena tesir etti ve endişe getirdi. Rasûlullah bunu işitince «Ben yalnız giderim, vaadimden dönmem» buyurdu ve harbe hazırlandı ve Ashaptan yetmiş kişi muvafakat edip Medine'den çıktılar ve (Bedr-i Suğra) denilen mahalle geldiler, fakat düşmandan eser görmediler. Ancak (Bedr-i Suğra)'da Araplar arasında evvelden beri âdet olan sekiz gün süren panayıra tesadüf ettiler. Ashabın yanlarında bulunan hurma ve sair emval birçok menfaat temin etti. Üzüm ve sahtiyan gibi şeyler aldılar, salimen ve gânimen Medine'ye avdet eylediler ve Ashaptan gitmeyenler çok nedamet ettiler ve gidenlerse mesrur ve hândan oldular.
İşte şu vakayı tasvir etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Zira; Cenab-ı Hak Nuaym'ın geldiğini ve Kureyş'in harp için toplandıklarını ve müminlere «Siz Kureyş'ten korkun» dediğini ve bu sözü müminlerin imanlarını ziyade ettiğini ve müminlerin Nuaym'ın sözüne iltifat etmeyip (حسبناالله) dediklerini ve harbe gidip Allah'tan nimete nail olup fazlu ihsanla döndüklerini ve düşmandan hiçbir kötülük isabet etmediğini ve ehl-i imanın rıza-yı ilâhiye ittiba ettiklerini ve düşmanın sözüne aldanmadıklarını aynen beyahetmiştir. Zira; Nuaym'ın sözü biraz korku vermişse de, az zaman içinde geçip azimetlerine fütur veremedi. Binaenaleyh; Resûlullah'a itaatle niyetlerinden dönmediler. Allah'ın nusretine imanları Nuaym'ın eracîfine galebe etti ve niyetleriyle mecur oldular.

***
Vâcib Tealâ (Nuaym b. Mesud)'un «Mekke ahalisi harp için içtima' etti» demekle ehl-i imanı harpten alakoymak şeytanetini Medine'de neşrettiğini ve ehl-i imanın (حسبناالله ونعم الوكيل) kelime-i tayyibeleriyle mukabele edip kemal-i şecaatle Medine'den çıktıklarını ve salimen avdet ettiklerini beyan ettiği gibi müşriklerin içtimaını neşreden kimsenin şeytan olduğunu dahi beyan etmek üzere:

إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ﴿175﴾

buyuruyor.

[Ey müminler! Şu size korku veren ancak Şeytan'dır. Sizi evliyasıyla korkutuyor. Şu halde sizi korkutan Şeytan olunca siz onlardan korkmayın, eğer müminseniz benden korkun.]
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Ş e y t a n 'la murad; Ebu Süfyan tarafından gelerek müminleri korkutup harpten men'etmeye çalışan (Nuaym b. Memd)'dur ki, Şeytan'ın yolunu tuttuğundan Şeytan denmiştir. E v l i y a s ı yla murad; kâfirler ve münafıklardır. Buna nazaran âyetin manâsında iki ihtimal vardır:
B i r i n c i s i ; evliyasının çokluğundan bahisle mümirileri korkutmaktır. Bu ihtimale göre manâ-yı âyet: [Ey müminler; Şeytan, evliyası olan kâfirlerin çokluğundan bahisle sizi onlardan korkutmak için çalışır. Eğer müminseniz siz ancak benden korkun. Zira müminin şanı; Allah'tan korkmak ve Allah'ın gayrından korkmamaktır] demek olur.
İ k i n c i s i ; Şeytan'ın kendi evliyası olan münafıkları korkutmasıdır. Bu ihtimale göre manâ-yı âyet: [Ey müminler! İnsan suretinde Şeytan olan (Nuaym) her ne kadar düşmanın çokluğundan ve kuvvetinden bahisle sizi korkutmak isterse de sizi korkutamaz. Ancak dostları olan münafıkları korkutur. Zira; onun sözü münafıklara tesir eder. Binaenaleyh; münafıklar sizinle harbe gitmez, hanelerinde otururlar] demektir.
Hulâsa; ehl-i imanın arasına düşmanın kuvvetinden bahisle müslümanları korkutmak için aracîf neşreden insan suretinde Şeytan olduğu ve bu gibi insan suretinde şeytanların her vakit bulunduğundan, müslümanların aldanmamaları lâzım olup Şeytan'ın dostlarından korkmayarak Vâcib Tealâ'dan korkmak icabettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i imanı harpten alıkoymak isteyen Şeytan olduğunu beyan ettiği gibi küfre sürat eden kâfirlerin zararlarından mahzun olmamak lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere:

وَلاَ يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّواْ اللهُ شَيْئاً

buyuruyor.

[Ey Rasûl-ü Ekrem! Küfre sa'y ve sürat eden kâfirlerin zararları seni mahzun etmesin. Zira; onlar küfrü irtikâpla Allah-u Tealâ'ya hiçbir zarar edemezler. Çünkü; kâfirlerin zararı kendilerine aittir.]

يُرِيدُ اللهُ أَلاَّ يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ ﴿176﴾

[Allah-u Tealâ onlar için âhirette bir nasip kılmamak murad eder. Halbuki onlar için âhirette büyük azap vardır.]
Yani; habibim! Küfre sürat ve irtikâp edenlerin zararından mahfuzsun. Binaenaleyh; onların size zarar kasdetmelerinden mahzun olma. Zira; onlar elbette Allah-u Tealâ'ya hiçbir zarar edemezler ve her teşebbüsleri kendi mazarratlarıyla neticelenir ve Allah-u Tealâ onlara âhirette nasip vermemek murad eder. Çünkü; onlar, için âhirette irtikâp ettikleri küfrün cezası olarak büyük azap vardır.
Vâcib Tealâ bu âyetle Rasûlünü ve müminleri tesliye buyurmuştur. Çünkü din-i İslâmı ortadan kaldırmak maksadıyla asker cem'etmek fayda etmeyip, şeriati iptal eylemek isteyenlerin akıbet kendileri mahvu müzmahil olacaklarını beyan etmek; ehl-i İslâmı tesliyeden başka birşey değildir ve âyetin hükmü ilâ yevm'ilkıyam bakidir ve birçok defalar ehl-i salibin îslâm aleyhine içtima' ettikleri halde din-i İslâma bir zarar edemeyip kendileri hâip ve hâsir oldukları görülmekle âyetin sırrı bu suretle zuhur etmektedir. İşte zamanımızda aleyhimizde ittifak eden Avrupa devletlerinin teşebbüsleri ve neticesi buna pek büyük bir şahittir.
Gerçi kâfirlerin küfrüne mahzun olmak ibadetse de, bedene zarar edecek kadar ileri götürmek caiz olmadığından Cenab-ı Hak Rasûlünü onların küfrüne hüzünde ifrattan nehyettiği gibi ehl-i imana ve şeriate zarar-ı külli yapamayacaklarını beyanla dahi müminleri hüzünden nehyetmiştir. Küfürlervyle Allah'a zarar edemezler demek; Allah'ın dinine zarar edemezler demektir. Küfürlerinin temadi edip de hal-i küfür üzere vefat edenlerin âhirette nimetten nasipleri olmayacağı da beyan olunmuştur.
Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyet; münafıklar ve irtidatla küfre müsaraat eden mürtedler haklarında nazil olmuştur. Zira; İslâm arasına eracîf neşreden başlıca her zaman bunlardır ve bilhassa (Uhud) vakasından, sonra dilleri uzamıştır. Meselâ «Muhammed (SA.) nebi olsa mağlûp olmazdı. Halbuki mağlûp oldu. Maksat saltanattır, bundan sonra nusret yoktur» demekle Ashabı, Rasûlullaha tebaiyetten tenfir ederlerdi. İşte münafıkların bu tezviratından mahzun olmamalarını Cenab-ı Hak bu âyetle Rasûlüne ve ümmetine tavsiye etmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların nifaklarına hüzn etmekten men'ettiği gibi Yahudilerin dahi zarar edemeyeceklerini ve binaenaleyh; onların yaptıkları şeytanetlerine de hüznetmemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ اشْتَرَوُاْ الْكُفْرَ بِالإِيمَانِ لَن يَضُرُّواْ اللهُ شَيْئًا وَلهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿177﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar imanı küfre değiştiler. Onlar Allah'ın dinine ve dininin sahibi olan Rasûlüne hiçbir şeyle elbette zarar edemezler. Halbuki onlar için âhirette acıtıcı azap vardır.]
Bu âyette i m a n ı k ü f r e d e ğ i ş e n l e r v e i m a n ı v e r i p k ü f r ü a l a n l ar la murad; Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Tevrat'ta Resûlullah'ın evsafını görüp ba's olunmamdan evvel hakkaa nebi olduğuna iman etmişlerdi. Vakta ki ufk-u risaletten Fahr-i Kâinat zuhur edince hasedleri galeyan edip imanlarını küfre tebdil ettiler. Binaenaleyh; a'zam-ı umur olan dini dünyaya ve hava ve heveslerine değiştikleri için a'zam-ı azaba müstehak olmuşlardır ve ne kadar hased etseler dine bir zarar edemeyeceklerıni beyanla Rasûlünü ve ehl-i imanı tesliye etmiş ve Yahûd'un ef'alinden dahi mahzun olmamak lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ dünyada kâfirlere edilen müsaadenin haklarında hayır olmadığını ve âhirette azaplarının ziyade olmasına sebep olduğunu beyan etmek üzere:

وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِّأَنفُسِهِمْ إِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُواْ إِثْمًا وَلَهْمُ عَذَابٌ مُّهِينٌ ﴿178﴾

buyuruyor.

[Habib-i Zişanım! Seri kâfirleri zannetme kî, bizim onlara müsaade etmekliğimiz onların nefislerine hayırlıdır ve müsaade onlar için menfaat ve faydadır. Belki bizim onlara dünyada müsaademiz onların günahları ziyade olsun içindir. Halbuki âhirette onlara ihanet ve hakaret edici azap vardır.]
Yani; habibim! Sen dünyada kâfirlerin uzun ömürleri ve servetti samanları kendi haklarında hayırlıdır zannetme. Zira; onlara bizim mühlet verip birçok müddet yaşamaları küfürleri tezayüd etmek ve malları sayesinde tuğyan edip günahları çok olmak içindir. Onlar hakkında mühlet; hızlandır, nimet değildir.
Münafıklar; (Uhud) vakasında şehit olanları zikirle kendilerinin muharebeye gitmediklerinden dolayı berhayat kaldıklarından bahisle ehl-i İslâmı Resûlullah'a ittibadan tenfir ederlerdi. Cenab-ı Hak onları red için hayatları haklarında hayrolmadığını ve dünyada münafık ve kâfir olarak yaşamak mazarrat olduğunu beyanla sözlerini itibardan iskat etmiştir. Yani; hayatta fayda varsa da, bunlar küfür üzere bulundukça azaptan başka birşey kazanmadıklarını ve (Uhud)'da mümin olarak şehit olanların ölümleri bunların hayatlarından daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde imanı olmayan kimsenin akıbeti azab-ı ebedi olacağı için ona yerilen nimetler zahirde nimet gibi görülürse de, hakikatte nimet olmayıp ayn-ı azap olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; müddet-i hayatlarının ve sair müsaadâtın uzaması günahlarının ve zulüm ve tuğyanlarının tezyidi için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan etmiştir.
Hulâsa; kâfirlere verilen mühlet, müsaade ve sair nimetlerin onlar hakkında hayır olmadığı ve onlara verilen müsaadenin, ancak günahlarının ziyadelenmesi için istidraç kabilinden olup âhirette onlar için ihanet edici azabın hazır olduğu, bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyetlerde (Uhud) Gazasına ve (Bedr-i Suğra)'ya ve kâfirlerin din-i İslâma bir zarar edemeyeceklerine ve haklarında müsaadenin hayır olmadığına müteallik ahvalin cümlesini beyandan sonra, bu vukuatın cümlesi müminle münafık beyinlerini tefrik için mi'yar kabilinden olduğunu beyan etmek üzere:

مَّا كَانَ اللهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى مَآ أَنتُمْ عَلَيْهِ حَتَّىَ يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ

buyuruyor.

[Ey münafıklar! Allah-u Tealâ müminleri, üzerinde bulunduğunuz hal-i ihtilât üzere terkeder olmadı. Hatta habis olan münafık tayyib olan mü'minden ayrılır. Aralarında iştibah kalmaz, müminin mümin ve münafıkın münafık olduğu bilinir bir hale gelir.]

وَمَا كَانَ اللهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلَكِنَّ اللهُ يَجْتَبِي مِن رُّسُلِهِ مَن يَشَاء فَآمِنُواْ بِاللهُ وَرُسُلِهِ وَإِن تُؤْمِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَلَكُمْ أَجْرٌ عَظِيمٌ ﴿179﴾

[Ve Allah-u Tealâ sizi gaybüzere muttali kılar olmadı ve lâkin Allah-u Tealâ Resûllerinden dilediği kulunu makam-ı risalete ihtiyar buyurur ve vahyiyle bazı mugayyebatı o rasulüne bildirir. Hal böyle olunca Allah-u Tealâ'ya ve Rasûllerine iman edin. Eğer siz Allah'a ve Rasûlüne iman eder ve muharremattan içtinapla marzi-i ilâhinin hilafından nefsinizi vikaye ederseniz sizin için büyük ecir vardır.]
Yani; Allah-u Tealâ müminleri münafıklardan tefrik olunmaz bir halde terkeder olmadı. Hatta münafık, müminden ayrılır. Binaenaleyh; herkesin nifakı ve imanı bilinir ve Allah-u Tealâ sizi gayb üzerine muttali' kılar olmadı. Lâkin istediği kulunu mansıb-ı risalete ihtiyar eder. Şu halde sizin için vazife; Allah'a ve Resûlüne itaat ve iman etmektir. Binaenaleyh; Allah'a ve Resûllerine iman edin ve eğer iman eder ve muharremattan ittika ederseniz sizin için büyük mükâfat vardır.
Bu âyette h i t a p ; müminlere ve münafıklaradır. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde oldukları cihetle arada sırada müslümanları iğfal etmek istediklerinden ve zahirde müslüman göründüklerinden, tesirden de hâli kalmadıkları için Cenab-ı Hak müminle münafıkın bilinmez bir surette devamı muvafık olmadığını ve beyinlerini tefrik edeceğini ve tefrikin de (Uhud) Gazasında olduğu gibi bazı belâya ve mesâiple olacağını beyan buyurmuştur. Çünkü musibet; insanlar için mi'yar olduğundan, iyinin kötüden ayrılması mesâiple olur. Zira; mesâibe sabredenle etmeyen belâya müptelâ olduğu zamanda belli olduğu cihetle (Uhud) vakası mümini münafıktan ayırmıştır. Çünkü; mümin-i hâlis bütün belâya göğüs gerer ve imanında sebat eder, galip olsun mağlûp olsun hâli değişmez. Amma münafık belâyâyı görünce izhar ettiği imandan döner, nifakını meydana kor ve bu cihetle birbirinden ayrılır. Müminle münafıkın beyinlerini tefrik etmek gaybı bilmek suretiyle olmayıp, alâmat-ı zahire ve belâya ile olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; avam-ı nâs gayba muttali olamaz, ancak rusül-ü kiramdan bazılarına bazı mugayyebatı Vâcib Tealâ vahyile bildirir ve Resûlü de kullarına haber verir ve şeriatiyle imtihan eder ki, kabul eden mümin ve kabul etmeyen de kâfir olur ve lisanı kabul edip kalbi kabul etmeyense münafık olur. (Uhud) vakasında münafıklar «Muhammed (A.S.) rasul değildir. Zira; rasul olsa mağlûp olmazdı» diyerek ta'nlarıyla nifaklarını meydana koydular. Cenab-ı Hak da ehl-i İslâmın mağlûbiyetinden birçok hikmet ve maslahat olduğunu ve cümle-i mesalihten birisi de münafıkın müminden ayrılması bulunduğunu beyan buyurdu. Gerçi münafıkları vahy ile Allah'ın Rasûlüne ve Rasûlünün Ashabına bildirmesiyle olabilirse de, herkesin re'y el ayn nifaklarını müşahedesi gibi olamaz. Binaenaleyh; (Uhud) vakasıyla nifaklarını meydana koyunca hiç kimsenin şüphesi kalmadı. Âyetin sebeb-i nüzulü; münafıkların Rasûlullah'ı istihzalarıdır. Çünkü; Raşûlullah «Ümmetim bana arzolundu. Binaenaleyh; ben iman edenleri ve etmeyenleri bilirim» buyurmuştur. Bu söz üzerine münafıklar istihza tarikiyle «Muhammed (S.A.) ümmetinden iman edeni ve etmeyeni bildiğini söylüyor. Halbuki biz yanında bulunduğumuz halde henüz bizi bilmiyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ nefsini fedaya amade olmaktan ibaret olan mücahedeye tergib ettikten sonra emvali vermeye tergib ve buhulden men'etmek üzere:

وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ

buyuruyor.

[Allah'ı kendi fazlından verdiği emvalde buhleden kimseler buhullerini kendileri vçıa hayır zannetmesinler; belki o buhul onlar için serdir. Zira; lâyık olan mahallere sarf etmekten esirgediği malı basına belâ olacaktır.]

سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُواْ بِهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

[Onların buhlettikleri malları yevm-i kıyamette tavka olarak boyunlarına takılır.]

وَللهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ ﴿180﴾

[Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Ve Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilir.]

Yani; Allah'ın ihsan ettiği malında buhleden kimseler, o bunlu kendileri için hayır zannetmesinler, belki o buhul onlar için ayn-ı serdir. Zira; o buhlettikleri malları yılan suretinde tasvir olunup tavka gibi boyunlarına takılacaktır. Binaenaleyh; boynundaki tavka o insandan ayrılmadığı gibi bunlunun vebali de buhleden kimseden ayrılmayacaktır. Halbuki sema vat ve arzın mirası, Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Çünkü; Allah-u Tealâ baki, onun buhlettiği mal fanidir ve o kimse vefat eder malı kalırsa, Allah'ın mülküdür ve Allah-u Tealâ sizin buhlünüzü bilir ve muktezasına göre cezasını verir.
Bu âyette Vâcib Tealâ, kendisinin verdiği malı muhtaç olanlara vermekten buhledenleri zemmetmiş ve buhul kendileri için azap olacağını beyanla insanları buhulden tenfir etmiştir. Çünkü; vermekten esirgediği malı zayi' olup azabı baki kaldığı için, bahîlin buhlü kendi hakkında ayn-ı şer olduğu beyan olunmuştur.
Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ekser-i ulema indinde b u h u l ; vâcib olan şeyi men'etmektir. Zira; buhlüzere birçok azap olacağı beyan olunmuştur. Nafile olan sadakati terkte azap yoktur. Binaenaleyh buhul; vâcib olan şeyi terketmektir. Yoksa nafileyi terketmek değildir. Şu halde nefsine ve evlâd ü lyaline ve muhtaç olan anasına ve babasına ve düşmanı defetmek için tecemmu' eden askere infak vâcib olduğundan bunlardan herhangisini terketse vacibi terketmiş olduğundan günahkâr olur.
Bahil olan kimsenin buhlettiği malının boğazına tavka olacağı beyan olunmuştur. Takvanın keyfiyetini beyanda ihtilâf varsa da, ekser-i ulemanın beyanlarına nazaran yılan suretinde tasvir olunup boynuna takılacaktır. Çünkü; Rasûlullah'ın «Zekâtını vermeyen kimsenin men'ettiği zekâtı Âllah-u
Tealâ'nın büyük bir yılan kılacağım» beyan buyurması bu manâyı tefsir ve teyid etmektedir.
Semavat ve arzın mirası Allah-u Tealâ'nın olmasının manâsı; semavat ve aran ehli helâk olup, ancak Vâcib Tealâ'nın baki kalması veraset makamında olduğu için onların mirası, Allah'ın denilmiştir. Çünkü; bir kimse vefat edince emlâki arkasına kalan kimseye irsen intikal ettiği gibi, kıyamette cümle âlem helâk olunca Allah-u Tealâ'dan başka malik kalmadığından keenne mutasarrıf olup vefat edenlerden intikal etmiş ve Allah-u Tealâ varis olmuş gibi olduğu cihetle semavat ve arzın mirası Allah'ın denilmiştir ki, ondan başka mutasarrıf kalmayacağından kinayedir.

***
Vâcib Tealâ buhledenleri zemmedip icabında emvalin muhtaç olanlara verilmesi lâzım olduğunu beyan ettiği gibi Yehûd'un emvali sarfla emr-i Resûlullahı istihza ve nubûvvete ta'na vesile addettiklerini beyan etmek üzere:

لَّقَدْ سَمِعَ اللهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللهُ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ وَقَتْلَهُمُ الأَنبِيَاء بِغَيْرِحَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُواْ عَذَابَ الْحَرِيقِ ﴿181﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, «Allah-u Tealâ fakir, biz zenginiz» diyenlerin sinlerini muhakkak Cenab-ı Hak işitti. Biz azimüşşan elbette onların sözlerini ve bigayr-ı hakkın enbiyayı katillerini defter-i a'mallerine yazarız ve deriz ki «Şiddetle yakıcı Cehennemin azabını tadın.»]

ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللهُ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ ﴿182﴾

[İşte şu yakıcı azap; sizin kesb-i yedinizle dünyada takdim ettiğiniz amelinizin cezasıdır. Halbuki Allah-u Tealâ kullarına zulme'dici olmadı. Zira; Allah-u Tealâ herkesin ameline göre ceza verdi' ğinden istihkakına göre intikam alır. Şu halde azabı istihkakından ziyade olmaz ki zulmetmiş olsun.]

Yani; muhakkak Allah-u Tealâ şol kimselerin sözlerini işitti ki, onlar «Allah Tealâ muhtaçtır, bizler ganiyiz» dediler. İşte bu sözlerini Allah'ın işittiği muhakkaktır. Biz onların bu sözlerini ve babalarının ve dedelerinin bigayr-ı hakkın enbiyayı katletmelerini ve bunların da onların katillerine rızalarını yazarız ve kemâl-i hakaretle hakaret olunmaları için «Tadın Cehennem azabını» demekle kendilerini Cehennem'e koyarız ve deriz ki «İşte şu azap; sizin kendi elinizle işleyip âhiret için gönderdiğiniz amelinizin cezasıdır. Allah-u Tealâ size bu azabı tadın demekle ve Cehennem'e koymakla zulmetmedi. Zira; Allah-u Tealâ kullarına zulmeder olmadı». Şu sözü söyleyenlerin bir cemaat olduğuna işaret için (نَحْنُ) vârid olmuştur. Bu s ö z l e r i n i n y a z ı l m a m a k âdetleri olduğunu ve enbiyayı katle cesaret edenlerin bu gibi Kur'ân'da yazıp kıyamete kadar hamakatleri ehine-i nâsta söylenmekle murad olmak dahi muhtemeldir. Enbiyayı katleden bunların selefleri olduğu halde bunlara isnad olunması; onların fiillerine bunların da razı oldukları içindir.
Tefsir-i Hâzinede beyan olunduğu veçhile bu sözlerine, seleflerinin enbiyayı katillerini zammetmekte yani bu söz söylendiği günde olmamış ve geçmişte vuku bulmuş katil meselesini şu sözleriyle beraber zikirde fayda; şu sözlerinin enbiyayı katletmekten aşağı bir cinayet olmadığını ve bu gibi cinayeti irtikâp bunların bugün işledikleri birşey olmayıp, evvelden beri irtikâp etmek âdetleri olduğunu ve enbiyayı katle cesaret edenlerin bu gibi cinayetleri irtikâptan çekinmeyeceklerini beyan etmektir.
Vâcib Tealâ'nın onlara t a d ı n y a k ı c ı a z a b ı demesi; sekerat-ı mevtte ve haşrolunduğunda ve defter-i a'mali okunduğunda olmak muhtemeldir ve her nerede söylense kahr-ı ilâhiyi muş'ir bir emir olup şu hakaretâmiz hitaba istihkakları kendi cinayetleri ve kazandıkları amelleri olduğu sarahaten beyan olunmuştur. Bu sözü söyleyenlerin Yahudiler olduğuna; enbiyayı katli bu sözün yanında zikretmek delâlet ettiği gibi sebeb-i nüzul de delâlet eder. Çünkü; Fahr-i Razi, Kazi ve Taberi'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah (Beni Kaynuka') Yahûdilerini İslâma davet etmek için (Ebu Bekir) Hazretlerini gönderdi. (Ebu Bekir) Hazretleri İslâm olmalarını, namaz. kılmalarını ve zekât ve karz-ı hasen vermelerini ve muhtaç olanlara iane etmelerini hâvi olan emr-i Resûlullah'ı tebliğ edince Yahudilerden (Fahhas b. Azura) «Allah-u Tealâ fakirdir, bizler ganiyiz. Zira; bizden karz istiyor» dedi. Hz. Ebu Bekir (R.A.) bir tokat vurup «Eğer beynimizde ahdolmasaydı seni öldürürdüm» dedi.
(Fahhas)geldi, Resûlullah'a şikâyet ve söylediği sözü inkâr etti. (Ebu Bekir) Hazretleri söylediğini iddia edince davasını ispata kâfi şahit makamında Hz. Ebu Bekir'i tasdik için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yehûdun bu sözden maksattan Resûlullah'ınnubûvvetini tekzibe fırsat addederek ta'na vesile kılmaktır. Çünkü; onlar dediler ki «Allah-u Tealâ kullarından karz-ı hasen yani ödünç para istese ve kullarının karzına muhtaç olsa fakir ve kullarının zengin olması lâzım gelir. Bu ise muhaldir. Şu halde muhal olan şeyi Allah'a isnadından dolayı Muhammed (S.A.) nubûvvet davasında kâziptir» demekle ta'nederlerdi.
Hulâsa; Yahudilerin «Allah-u Tealâ fakirdir, biz zenginiz» dediklerini Allah-u Tealâ'nın işittiği gibi gerek bu sözlerini ve gerek enbiyayı katillerini amel defterlerine yazacağı ve onlara "Tadın Cehennem azabını" diyeceği ve "Şu azap sizin kendi elinizle işleyip âhirete takdim ettiğiniz amelinizin cezasıdır" diyeceği ve Allah-u Tealâ'nın bu azabı tadın demesinden kullarına asla zulmetmediği ve zira azap; kulların kendi istihkakları olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin cinayetlerinden bazılarını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

الَّذِينَ قَالُواْ إِنَّ اللهُ عَهِدَ إِلَيْنَا أَلاَّ نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتَّىَ يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ

buyuruyor,

[Şol kimseler ki, onlar «Allah-u Tealâ, bize bir kurban getirip o kurbanı ateş yemedikçe hiçbir rasûle iman etmememizi emrettiğinden biz iman etmeyiz» dediler. İşte o kimseler böyle demekle imandan imtina ettiler.]

قُلْ قَدْ جَاءكُمْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿183﴾

[Habibim! Sen onlara de ki «Benden evvel birtakım mu'cizatla muhakkak birçok Resûller geldi ve sizin dediğiniz veçhile kurban da getirdi. Sözünüz doğruysa onları niçin öldürdünüz?»]

Yani; Allah-u Tealâ şol kimselerin sözlerini dahi işitti ki, onlar «Bize bir kurban getirip mu'cize olmak üzere ateş yakarak ekletmedikçe hiçbir rasule iman etmemekliğimizi Allah-u Tealâ var siyet etti. Binaenaleyh; ya Muhammed (S.A.)! Sen bize bir kurban getirip o kurbanı ateş yakıp yemedikçe biz sana iman etmeyiz» dediler. Ey Rasûl-ü Mükerrem! Onlara cevapta «Benden evvel sizin dediğiniz gibi kurbanla ve daha birçok mucizelerle rasuller geldi. Sözünüz doğruysa o Resûlleri niçin öldürdünüz,istediğiniz kurbanı getirince öldürmemeniz lâzımdı, neden öldürdünüz?» demekle onların sözlerinin yalan olduğunu yüzlerine vur, ilzam et.
Fahr-i Razi, Kazi, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı saadette bulunan Yahudilerin ileri gelenleri huzur-u Risalette dediler ki «Ya Muhammed! (S.A.) Sen nubûvvet dava ediyor ve bizi de İslâma davet eyliyorsun. Halbuki Allah-u Tealâ Tevrat'ta bize emretti ve ahid altına aldı ve "siz, risalet davasında bulunan zâta bir kurban kesip ve kesmiş olduğu kurbanı semadan ateş gelip, mahvetmedikçe iman etmeyin, eğer ateş gelir yakarsa iman edin" buyurdu» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; enbiya-yı Beni İsrail'den birçoklarının mucizeleri bu minval üzere olduğu mervidir. İşte Resûlullahtan da aynı mucize talebinde bulunduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahudilerin bu mu'cizeyi istemeleri iman etmek için olmayıp inad için olduğunu, selefleri tarafından bu mucizeyi taleb edip de getiren nebi'ye iman etmedikleri gibi katlettiklerini beyanla cevap verilmiştir.
Hulâsa; Yehûd rüesasının Rasûlullah'a «Tevrat'ın emri; bize gelen rasul bir kurban kesip onun kurbanının kabulüne alâmet olmak üzere semadan ateş inerek kurbanı yakıp mahvetmedikçe bizim o rasule iman etmememizdir. Binaenaleyh; sen bize bir kurban kes, semadan ateş gelsin, o kurbanı ekletsin. Biz de iman edelim» dedikleri ve bu sözleri doğru olmayıp maksatları inat ve istikbar olduğu ve Rasûlullah'ın buna cevap olarak «Benden evvel birçok mu'cizeler ve sizin dediğiniz gibi aynı mu'cize ve kurbanla rasuller geldi. Eğer sözünüz doğruysa neden katlettiniz? Sözünüz doğru olsaydı katletmez, iman ederdiniz» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yahudilerin hüzün verecek sözlerini beyandan sonra Rasûlünü tesliye etmek üzere :

فَإِن كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ جَآؤُوا بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ ﴿184﴾

buyuruyor.

[Habibim. Eğer seni kâfirler tekzip ederlerse mahzun olma. Zira; senden evvel açık mu'cize ve ahkâm-ı şer'iye üzere müştemil sahifeler ve her nurla temessük edenleri tenvir eder kitapla gelen Resûlleri muhakkak tekzip ettiler.] Binaenaleyh; onların tekzipleri sana münhasır değil ki, sen mahzun olasın. Zira onların mu'cizeyle gelen rasulleri tekzip etmek daima âdetleridir.
Z ü b ü r ; zeburun cem'idir. Z e b u r ; enbiya-yı sabıkadan bazılarına nazil olan sahifelerdir.
K i t a p la murad; Tevrat ve İncil'dir. B e y y i n a t la murad; mu'cize olunca zübür ve kitabın mu'cize olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira; zübür ve kitap lâfızlarının beyyinat üzerine atfolunmalan mu'cize manâsına olan beyyineye mugayir olduklarına delâlet eder. Çünkü; Kur'ân'dan ma'da hiçbir nebinin kitabı mu'cize olmadığından, hem mucize olup hem de ahkâmı beyan eder kitap olmak, kitaplar içinde ancak Kur'ân'a ve rasuller içinde böyle bir kitap bizim rasulümüze mahsustur. Kitap zübürde dahilse de, kitabın şerefine binaen kitap, zübürden sonra tekrar zikredilmiş ve zübür üzerine atfolunmuştur.

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ
[Her nefis ölümü tadıcıdır.]

وَإِنَّمَا تُوَفَّوْنَ أُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

[Ancak yevm-i kıyamette amellerinizin ecrini alırsınız.]

فَمَن زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ

[Herkes ameline göre ceza alınca bir kimse ki, ateşten uzaklaştırıldı ve Cennet'e konuldu, o kimse muhakkak necat buldu.]

وَما الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ ﴿185﴾

[Hayat-ı düna olmadı, illâ dar-ı gurur olan dünyanın menfaatinden ibaret oldu.] 
Yani; Habib-i Zişanım! Sen kâfirlerin tekziblerine mahzun olma. Zira; tasdik ve tekzip eden ve hayır ve şerre âlet olan her nefs-i mahluk ölümü tadacaktır. Çünkü; ölümden kurtulacak bir fert yoktur. Şu halde seni tekzip edenler mevt vasıtasıyla bizim huzurumuza gelecek olunca, biz onların lâyık oldukları cezayı veririz. Binaenaleyh; habibim! Sen onların tekziplerine keder etme ve ancak sizin ecirleriniz yevm-i kıyamette verilir. Çünkü; dünya dar-ı ceza değildir. Binaenaleyh; hayır ve şer herkes amelinin cezasını âhirette alacak olduğundan tekzip edenlerin cezaları da kıyamette olacaktır. Şu halde bir kimse imanı ve amel-i salihi sayesinde Cehennem ateşinden uzaklaştırılır ve Cennet'e ithal olunursa, bütün korktuğundan kurtulur ve umduğuna nail olur. Zira; Cehennem'den kurtulmak ve Cennet'e girmek insanın en büyük emelidir. Hayat-ı dünya; mağrur olan kimsenin menfaatinden ibarettir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ö l ü m ü t a d a c a k o l a n n e f i s le murad; insü cin ve melekten mutlak olan het nefistir. Zira; mutlak olan nefsi mahluk içinde ölümden müstesna bir fert yoktur. Ancak Cennet'teki huriler ve gılmanlarla bu âyete itiraz varid olmaz. Bunlar her ne kadar nefis olsa da ölmeyeceklerdir. Zira; onlar mutlak değillerdir. Âyette her nefsin öleceği beyan olunduğundan tezad teşkil ediyor denilemez. Çünkü; âyetin bu fıkrası mutlak nefs-i mahlukun küllisine şâmildir. Binaenaleyh; hurilerle varid olacak suale cevapta ziruh olup da mutlak ve mükellef olmak şanından olan her nefis vefat edecek demektir.
Hayat-ı dünya, metâ'ul gururdur demek; dünyanın lezzeti ve şehveti ve ziyneti olmadı, ancak gururdan ve hud'adan ibarettir ki, meşru surette olduğu zaman birtakım sual ve sıkıntıyı mucip olduğu gibi suret-i gayr-ı meşruada olursa insanların mezarratına birtakım felâket ve mekârihten başka birşey intaç etmediği Taberi'nin cümle-i beyanatındandır. Bu âyet; dört hükmü havidir:
B i r i n c i s i ; her nefsin ölüm acısını tadacağını beyanla Rasûlünü tesliyedir. Çünkü; risaleti tekzip edenler, dünyada kalmayıp elbette ölecek ve tekziplerinin azabını görecekler demektir.
İ k i n c i s i ; yevm-i kıyamette iyi ve kötü herkes amelinin cezasını göreceğini beyanla tekzip edenler tekziplerinin cezasını tamamen göreceklerdir demektir.
Ü ç ü n c ü s ü : Cehennem'den uzak kılınıp Cennet'e ithal olunanlar muhakkak lıerşeyden kurtulacaklarını beyanla tekzipten tenfir ve tasdike tergîp etmektir. Zira risalcti tasdik; Cennet'e duhûle ve nimetlere neylü vusule sebeptir.
D ö r d ü n c ü s ü : hayat-ı dünyanın meta-ı gurur olduğunu beyanla tekzip edenlerin işleri ancak gururdan ibaret olduğunu beyandır.

***
Vâcib Tealâ Rasûlünü suret-i uhra ile tesliye etmek üzere :

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُواْ أَذًى كَثِيرًا

buyuruyor.

[Zat-ı üîûhiyetime yemin ederim ki, siz emvaliniz ve nefisleriniz hakkında belâya ve musibetlerle imtihan olunursunuz. Ve sizden evvel kendilerine kitap verilenlerden ve müdriklerden azab-ı ruhani verecek birtakım ezalar elbette işitir ve mtıazzap kılınırsınız.]

وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الأُمُورِ ﴿186﴾

[Eğer ehl-i kitaptan ve müşriklerden işittiğiniz ezalara sabreder ve muharremattan içtinapla ittika ederseniz, muhakkak hayra isabet edersiniz. Zira; şu sabır ve ittika erbab-ı saffetin kasdettikleri umurdandır.]
Yani; zatıma yemin ederim ki, elbette siz malınızın telef olmasıyla ve farzolan hukuk-u maliyeyi eda etmenizde ve nefsinizin mesâibe duçar veya hasta bulunması ve akraba ve ahbabınızın fevtolmasıyla siz imtihan olursunuz. Bakalım sabredip kazaya razı olacak mısınız, yoksa sabredemeyip cez'u fez'a mı başlayacaksınız? Elbette siz şol kimselerden birçok eza işiteceksiniz ki, onlara kitap verildi. Binaenaleyh; kendileri ehl-i kitaptır ve şol kimselerden dahi eza işitirsiniz ki, onlar Allah'a sirkeden müşriklerdir. Eğer siz bunların ezalarına sabreder ve enva-ı muharremattan içtinab ederseniz, çok iyilik ihtiyar etmiş olursunuz. Zira sabır ve ittika; tedbirin savabıdır ki, iyiliğin bunda olduğunda şüphe yoktur.
Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile malda, canda imtihanı ve ehl-i kitaptan ve müşriklerden eza işitileceğim haber vermek vukuundan evvel ehl-i imanı sabra ve ittikaya hazırlamaktır. Zira bir vakanın vukuundan evvel haberdar olup geleceğini bilmek; o vakanın nefsinde tesirini tahfif ettiğinden vakanın vukuunda faz'u feryatla sabırsızlık göstermemesine sebep olur. Binaenaleyh ehl-i imana lâyık olan; sabır ve ittika olduğundan Cenab-ı Hak vukuatı evvelce haber veriyor ki, vukuunda kisve-i sabrı bürünmüş olsunlar ve Cenab-ı Hakkın kullarının hallerini bilmekte imtihana ihtiyacı olmadığından bu ve bunun emsali âyetlerde Allah-u Tealâ'ya isnad olunan i m t i h a n ; muamele manâsınadır. Yani «Mâlınıza ve canınıza musibet isabet etmekle ve düşmandan eza verecek şeyler işitmenizle Allah-u Tealâ size imtihan muamelesi yapar» demektir.
İ n s a n ı n b e d e n i n d e i p t i l â ; fakir, ihtiyaç, katil, para, hastalık, hezimet ve tekâlif-i şâkka ki, salât ve bedene taalluk eden ibadetlerin zahmetleridir. Zira; bunların cümlesinde insanları imtihan vardır. Y a h u d i l e r d e n i ş i t i l e n e z a ; usul-ü itikatta hâşâ «Allah fakirdir, biz zenginiz ve (Üzeyr) Allahın oğludur» demeleri gibi Allah'a iftira ve Rasûlullah'ı tekzip edip hicvetmeleri ve müminlere sövmeleri gibi birtakım nâlâyık muameleleridir. Müşriklerden işitilen eza; Rasûlullah'a muhalefet, ve buğzu adavet ve halkı imandan men' ve muharebe için asker cem'etmek ve Rasûlullah'a birtakım iftiralarda bulunmak gibi şeylerdir. îşte bunların cümlesine Cenab-ı Hak sabırla mukabele edilmesini Rasûlüne ve ümmetine emir ve tavsiye ediyor ki, sabrın ve ittikanın en iyi bir tedbir olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; bunlara sabır, dünya ve âhiret mazarratlarını tahfif eder. Kötülüğe kötülükle mukabele tarafeynin yekdiğerine karşı hırslanıp buğzu adavetin artmasına ve kötülüğün ilerlemesine sebep olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak ehl-i imana sabır tavsiye etmiştir ki, kötülük ilerleyip mazarrat ziyadeleşmesin. Bu âyet; (Kâ'b b. Eşref) hakkında nazil olmuştur. Çünkü rüesa-yı Yahûddan (Kâ'b) Resûlullah'ı zem ve din-i İslâma ta'n ve müslümanlara sebbeder ve bazı şiirlerle müşrikleri müslümanlar aleyhine teşvik eyler bir kâfir-i gaddar idi.Bu âyeti inzal ile Cenab-ı Hak sabırla emretti ve akıbet (Kâ'b) ehl-i İslâm tarafından katlolunmakla canı Cehennem'e gitti.Hulâsa; müslümanların mallarına ve canlarına musibet isabet etmekle imtihan muamelesi olunacakları ve ehl-i kitaptan ve müşriklerden eza verecek şeyler işitecekleri ve bunlara sabırla mukabele etmek lâzım geldiği ve sabır ve ittikanın azaim-i umurdan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirler tarafından vuku bulan ezaya sabırla mukabele etmek lâzım olduğunu beyahettiği gibi, sabır lâzım olan ezadan bazısını dahi beyan etmek üzere :

وَإِذَ أَخَذَ اللهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً

buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ kendilerine kitap verilen ehl-i kitaptan «Kitaplarının ahkâmını tebdil etmeksizin elbette nâsâ beyan edeceksiniz' ve kitabınızın ahkâmını nâstan saklamayacaksınız» diyerek ahdü misak aldı. İşte bu minval üzere ahid verdikleri halde bu ahidlerini ve kitaplarını arkalarına attılar ve ahkâmını terk ettiler ve birtakım te'vilâtla nâstan sakladılar ve halkı iğfal ettiler ve kitaplarının ahkâmını azıcık paraya değiştiler ve ahkâm yolunda semen-i kalîl satın aldılar.]

فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ ﴿187﴾

[Halleri böyle olunca ne çirkin oldu onların satın aldıkları azıcık para.] Zira o para, onların dünyada ve âhirette şekavet ve felâketlerine sebep olmuştur.
Yani; ey Rasûl-ü Mükerrem! Kâfirlerden işittiğin ezalara mahzun olma. Zikret şol zamanı ki, o zamanda ehl-i kitaptan Allah-u Tealâ ahdü misak aldı ve Tevrat'ta ve İncil'de onlara dedi ki «Siz kitaplarınızda olan âhir zaman nebisinin evsafını beyanedip saklamayacaksınız.» Onlar da kitaplarında iman etmeleriyle ikrar verdiler ve nâsâ evsaf-ı nebeviyeyi beyan edip ketmetmemek, kitaplarının ahkâmından ve onlara imanlarının icabından iken, kitaplarını arkalarına attılar ve evsaf-ı nebeviyeyi nâstan sakladılar ve onun mukabilinde rüesadan bir miktar para aldılar. Binaenaleyh; ahkâm-ı şer'iyeyi tahrif ederek bedelinde aldıkları para ne fena bir para oldu. Çünkü; Vâcib Tealâ Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah'ın evsafını şerh ve izah edip ehl-i kitaba da, nâsa olduğu gibi beyan etmelerini şiddetle emrettiği ve onların da kitaplarının ahkâmını tamamen kabul ettikleri halde Rasûlullah zuhur edince, hasetleri galeyan ederek kitaplarının hilâfına hareketle birtakım müfsitlerin arzularına göre te'ville aldıkları para elbette fenadır ve taaccübe şayandır. Zira; saadet-i âhireti, bekası olmayan dünyaya değişmektir. Halbuki; ehl-i kitaba lâyık olan hemen kitaplarının ahkâmını ve bilhassa Resûlullarfın evsafını bihakkın beyanedip imanlarında sebatla halkı din-i İslâma duhûle teşvik etmekti. Onlarsa aksi harekette bulundular ve binaenaleyh; kitaplarının onlar için temin ettiği saadetten mahrum oldular.
Allah-u Tealâ'nın ehl-i kitaptan aldığı ahdü misakın keyfiyeti; enbiya-yı kiram ebvab-ı tekâlifin kâffesinin delillerini beyanla nâsa kabulünü teklif ettiler ve onlar da kabul etmeleriyle ahd altına girdiler. Bu tekâliften birisi de âhir zaman nebisine imandır. Vakta ki Cenab-ı Risaletmeab Efendimiz ufk-u nubûvvetten tulü' edince imanı terkle nakz-ı ahdederek hakkı terkle batılı iltizam etmişlerdir.
Bu âyet-i celile; üç hükmü havidir;
B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın ehl-i kitaptan kitaplarının ahkâmını elbette nâsâ beyanedip saklamayacaklanûa ahd almasıdır. 
İ k i n c i s i ; onların nakz-i ahdederek kitaplarını arkalarına atmalarıdır.
Ü ç ü n c ü s ü : ahkâm yolunda azıcık bir para almakla çirkin bir mübadelede bulunmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ ehl-i kitabın ezalarından nev-i âhari beyan etmek üzere:

لاَتَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا أَتَواْ وَّيُحِبُّونَ أَن يُحْمَدُواْ بِمَا لَمْ يَفْعَلُواْ فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِّنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿188﴾

buyuruyor.

[Habibim! Elbette zannetme şol kimseleri ki, onlar işledikleri günahlarla ferah ve işlemedikleri ibadetle sena olunmalarına muhabbet ederler. Sen onları azaptan kurtulur zannetme. Halbuki onlar için azab-ı elim vardır.]
Yani; ey Resûl-ü Mükerrem! Şol kimseler ki, onlar nâsı iğfal ve idlâl etmek gibi günahlarıyla ferah ve işlemedikleri ilim ve hüsn-ü ahlâk gibi şeylerle metholunmalarına muhabbet ederler.Binaenaleyh onları azaptan halâs olurlar zannetme. Zira; onlar için azab-ı elîm vardır.
Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette (ولاَتَحْسَبَنَّ) müfred olarak okunursa hitap; Rasûlullah'a ve bittabi ümmetinedir ve eğer cemi' olarak okunursa, hitap; Rasûlullah'a ve bilumum müminleredir.
Tefsîr-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet; Resûlullah gazaya gittiğinde, gazaya gitmeyip ve "gitmedikleriyle ferah edip Resûlullah geldikten sonra huzur-u Risalette itizar ederek gazaya gitmedikleri halde gitmiş gibi sena olunmalarına muhabbet eden münafıklar hakkında nazil olduğu (Ebu Said-u Hudrî) Hazretlerinden mervidir. Yahut Yahudiler haklarında nazil olmuştur. Çünkü Yehûd, Rasûlullah ve din-i İslâm hakkında irtikâp ettikleri hiyel ve desais gibi denaete ferah ve kendilerinin diyanet, sadakat, emanet, birrü takva ve erbab-ı vefadan olmalarıyla metholunmalarına muhabbet ederlerdi. Onlar Tevrat'ın bazan elfazını ve bazan ahkâmını tağyir etmeleriyle ve herkese karşı başkalarının bilemediği mesaili biliyormuş gibi kendilerine bir meziyet vererek, irtikâbettikleri cinayetleriyle ferah ettikleri gibi, halka karşı sahte yakar olarak âbid ve zâhid olmalarıyla sena olunmalarına da muhabbet ederlerdi. Binaenaleyh bu âyette zemmolunan kavim; Yehûd kavmidir. Fakat hakkal insaf düşününce, nâsın ekserisinin hâli böyledir ki, azıcık menfaati için her türlü hiyel ve desaisi irtikâp eder ve onunla menfaatini temin ettiğine ferahlanır. Halbuki yaptığı işe ferah etmek şöyle dursun ağlamak lâzımken, bilâkis işgüzarlığından bahisle mesrur ve handan olduğu gibi, bu kadar kabahatiyle beraber herkes indinde kendinin zühdü takva erbabından olmasıyla sena olunmasını da sever. Maahaza kendisinde takvadan eser yoktur. İşte Rasûlullahın Tevratta olan bir hükm-ü şer'iyi Yahudilere tefhiminde onlar inkâr edip Tevrat'ın hükmünü sakladıklarına iftihar ederek ferah etmeleriyle beraber sözlerinde sadık olduklarından Rasûlullah'tan sena olunmalarını beklemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Sebeb-i nüzul her ne olursa olsun irtikâp ettiği fenalıkla sevinen ve işlemediği öf'al ile sena bekleyen kimsenin azaptan kurtulamayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; günah fena olduğu gibi, günahla ferahlanmak daha fenadır. İbadet etmemek fena olduğu gibi işlemediği ibadetle metholunmasını arzu etmek elbette daha fenadır.

وَللهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاللهُ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿189﴾

[Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Zira; Allah-u Tealâ herşeye kadir ve kudreti vâsidir.]
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile bu âyet, Allah-u Tealâ fakirdir biz zenginiz diyen Yahudileri tekziptir. Çünkü; göklerin ve yerin ve onlarda bulunan mevcudatın mülkü kendinin olan zata fakir demek kadar büyük bir cinayet olamaz.

***
Vâcib Tealâ bazı ahkâmını beyan ve erbab-ı fesadın şüphelerini zikrettikten ve onlara cevap verdikten sonra, tevhide delâlet eden âyetleri zikirle nâsın kalplerini canib-i hakka teveccühe davet ve tevhidle iştigale ve celâlet ve azamet-i ilâhiyeyi tezekkür ve tefekküre teşvik etmek üzere :

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ ﴿190﴾

buyuruyor.

[Semavat ve arzın yaratılışında ve geceyle gündüzün ihtilâfında vahdaniyet-i ilâhiyeye delalet eder akıl sahipleri için büyük alâmetler vardır.] Zira; semavatın o kadar büyüklüğüyle beraber direksiz durması ve semanın burçlarının herbirinde ayrı ayrı birer hassaları olduğu gibi her burçta yaz, güz, kış ve bahar mevsimlerinin meydana gelmesi ve gecenin bazısını gündüze kalble gündüzün uzaması ve gündüzün bazısını geceye kalple gecenin uzaması ve gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı ve ayla güneşte otlara, ekinlere ve meyvalara olan tesirler düşünülünce, herbirinde vahdaniyet-i ilâhiyeye ve kudret-i subhâniyeye delâlet eden binlerce deliller vardır ve bunları akıl sahipleri düşündükçe bulur. Binaenaleyh; semavat ve arza bakan kimse hayvanatl sairenin bakışı gibi bakmayıp, akıl sahiplerine lâyık bir bakışla bakarak sanayi-i ilâhiyenin herbirinden ibret almak lâzımdır. Şu halde akıl sahiplerinin bu mahlukattan haliklarına istidlal için nazarlarında ihtimam etmek iâzım olduğuna işaret zımnında akıl sahipleri âyette sarahaten zikrolunmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; ehl-i Mekke'nin Cenab-ı Hakkın vahdaniyetine alâmet istemeleridir. Çünkü; onlar şirke musir olup Rasûlullah'ın şirkten men'e ikdamı ve tevhidi ikrar etmelerine gayreti üzerine onların Rasûllulah'tan Cenab-i Hakkın vahid-i hakikî olduğuna delü istemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (îbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eyyühennas! Cenab-ı Hakkın vücuduna ve vahdaniyetine delil ve alâmet istersiniz de neden semavata ve arza, gece ve gündüze bakmazsınız? Nazar edin semavat ve arza ki, maişet ve erzakınıza ne güzel muvafık yaratılmıştır ve nazar edin gecenin ve gündüzün intizamına ki, gündüz erzakınızı tahsile ve gece istirahatinizi temine nasıl muvafıktır? Çünkü; bunu düşünen akıl sahibi başka delile hacet görmez. Zira; vahdaniyeti ispata bunlar kâfidir] demektir.

***
Vâcib Tealâ ulûhiyetin delillerini beyandan sonra ubudiyetin evsafını beyan etmek üzere:

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهُ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ

buyuruyor.

[Akıl sahipleri şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ'yı ayak üzerinde ve oturdukları ve yanları üzerine yattıkları halde zikreder ve semavat ve arzın hilkatinde olan sanayi-i garibeyi düşünür, ondan ibret alırlar.]

رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿191﴾

[Ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Şu görülen semavat ve arzı batıl olarak halketmedin. Biz seni cemii nekaisten tenzih ederiz. Sen de bizi Cehennem ateşinden vikaye et.»] İşte akıl sahipleri böyle demekle Rablerine tazarru' ederler.

رَبَّنَا إِنَّكَ مَن تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ أَنصَارٍ ﴿192﴾

[«Ey bizim Rabbimiz! Sen Cehennem'e ithal ettiğin kimseyi rezil ve rüsva edersin. Halbuki zalimler için Cehennem'den çıkaracak yardımcıları da yoktur.»] demekle evvelki tazarru'larına bunu da ilâve ederler.

Bundan evvelki âyet rububiyetin kemaline delâlet ettiği gibi bu âyet de ubudiyetin kemaline delâlet eder. Zira ubudiyetin aksamı; üçtür:
B i r i n c i s i ; zikr-i lisanîdir. Buna (الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهُ) cümle-i celilesiyle işaret olunmuştur.
İ k i n c i s i ; aza-yı cevarihin ibadetidir.
Buna (قِيَامًاوَقُعُودًاوَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ) kelimat-ı tayyibesiyle işaret olunmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü : kalple ibadettir. Buna (وَيَتَفَكَّرُونَ) cümle-i cemilesiyle işaret olunmuştur. Çünkü insanın lisanı; zikirle, azası; şükürle ve kalbi; fikirle meşgul olunca cemi' azasıyla ubudiyetine devamla ubudiyette kemalini izhar etmiş olur. Bu âyet; daimi surette insan için Rabbisini zikretmek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; insanın ayak üzeri durmak ve oturmak ve yatmaktan başka bir hâli tasavvur olunmadığından bu üç surette zikredenler sena olunmakla, herhalde zikretmek lâzım olduğuna işaret olunmuş ve zikrin kemaline de işaret edilmiştir. Zira zikrin kemali; kalple ve lisanla beraber olan zikirdir.
Bu âyette z i k i r le murad; namaz olmak muhtemeldir. Zira; insan kadir olursa ayak üzerinde, kıyama kadir olmazsa oturduğu yerde, oturmaya kadir olmazsa yattığı halde namaz kılmak lâzım olup, hiçbir veçhile namazı terk caiz olmadığma işaret olunmuştur.
Vâcib Tealâ'nın zatı künhüyle idrak mümkün olmadığından mahluktan halika istidlal lâzım olduğuna işaret için semavat ve arzın hılkatında akıl sahiplerinin tefekkür ettikleri beyan olunmuştur. Çünkü; mahlukatın hudûsunu ve halikının kıdemini ve imkânını tefekkür eden kimse halikının Vâcibül-Vücud olduğunu ve mahlukatın ihtiyacını düşünen kimse halikının istiğnasını tefekkür eder ve bu vesileyle halikın azamet ve kudretine ve cemii sıfât-ı kemaliyeyle muttasıf olup nekaisten münezzeh olduğuna istidlal eyler. Allah-u Tealâ'nın hakikatini bilmek bu dünyada mümkün değildir. Binaenaleyh; hariçte asar ve ef'aliyle bilindiğinden asarının büyüklüğü halikının büyüklüğüne delâlet eder. Meselâ; insan bir ağacın ufacık bir yaprağına nazar ettiğinde görür ki, tam ortasından nihayetine kadar bir damar gider ve o damardan etrafa yüzlerce damarlar ayrılır. Hata o kadar çoğalır ki, insan saymaktan âciz kalır ve bilir ki, o bir yaprağm halkında binlerce hikmet-i âliye ve esrar-ı acîbe ve umur-u garibe vardır.
Onların herbirini idrakten ukul-ü beşer âcii olmakla halikının ilm-i tam ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu teslim etmek zaruretinde kalır ve semavatın cesametine ve arzın; denizleri, karaları, ovaları dağlan, madenleri ve otları muhit olmasına ve hayvanatta olan sanayi-i acibeyi ve hikem-i mesâlihi idrakten aciz bulunmasına mebni hakkının azametine ve her mahlûkunda yüzbinlerce esrar-ı garibe olduğuna hükmeder ve derhal halikını nekaisten tenzihle teşbihe ve nefsinin Cehennem'den vikayesine dair duaya koşar. Fakat bu istidlal, düşünce neticesi olduğundan, aklı olan ve kemâliyle düşünebilen erbab-ı ilmü irfan ve akl-ü iz'an sahipleri nail olabileceğine işaret için Cenab-ı Hak bu misilli istidlâlâtı akıl sahiplerine ve erbab-ı tefekküre havale etmiştir.
Cenab-ı Hak bu âyette dua edecek kimsenin evvelâ Vâcib Tealâ'yı sena ve teşbih ve tehlil etmesi lâzım olduğuna işaretle kullarına duanın keyfiyetini talim ve izah etmiştir.
(فَقَدْ أَخْزَيْتَهُ) i h z a ' ; rezil ve rüsva ve bir belâya Müptelâ kılmakla ihlâk etmektir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın ateşe i t h a l i l e i h z a ' e t m e s i yle murad; rahmetinden uzak kılması ve rezil ve rüsva etmesidir.
Bu âyet; azab-ı ruhaninin azab-ı cismaniden şiddetli olduğuna delâlet eder. Zira; azab-ı cismaniden ibaret olan azab-ı Cehennem'le tehditten sonra azab-ı ruhaniden ibaret olan ihza' ile dahi tehdid etmiştir. Çünkü ihza'; beyan olunduğu veçhile terzil ve tahkir etmektir. Eğer azab-ı ruhani daha şiddetli olmasaydı azab-ı cismani ile tehditten sonra azab-ı ruhani ile tehditte bir fayda olmazdı.
Bu âyette z a l i m l e r le murad; kâfirler olduğundan ehl-i kebaire şefaat olmayacağına delâlet etmez. Zira; nusrete nail olmayacaklar zalim kâfirler demektir.
Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyet usul-ü itikadiyenin şerefine ve istidlalin vâcib olup taklidin batıl olduğuna delâlet eder. Zira; semavat ve arzın hilkatlerinde ve geceyle gündüzün ihtilâfında, akıl sahipleri için alâmat olduğunu beyanla istidlalin vâcib olduğuna işaret etmiştir. Mahlûkatın batıl olarak halk olunmadığını beyan etmek; abes olmayıp herbirinde eriva-ı hikmet ve maslahat olduğuna ve insanın mebde' ve menşe'ine ve maaşına sebep olmak ve halikının vücuduna ve sıfât-ı kemaliyesine delâlet etmek gibi birtakım fevaid-i azimeyi mutazammın olduğunu beyan etmektir.

***
Vâcib Tealâ akıl sahiplerinin lisanları ve kalpleriyle ibadetlerini ve bazı dualarını beyandan sonra, dualarının diğer nevini beyan etmek üzere:

رَّبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُواْ بِرَبِّكُمْ فَآمَنَّا

buyuruyor.

[Akıl sahipleri kemal-i tazarru' ile derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Bize Resûl gönderip ahkâmını tebliğe mestur ettiğiniz zaman tuz bir münadi işittik ki, o monadı imana çağırıp irşad eder ve der ki "Rabbinize iman edin." Bu nida üzerine biz de derhal davetine icabet ederek iman ettik.»]
رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّئَاتِنَا وَتَوَفَّنَا مَعَ الأبْرَارِ ﴿193﴾

[Ey bizim Rabbimiz! Biz iman edince sen bizim günahlarımızı mağfiret ve seyyiatımızı setredip kefaret etmekle bizi günahlarımızdan tathir ve bizim ruhumuzu iyilerle kabzet demekle dergâh-ı ulûhiyete iltica ederler.]
Fahr-i Razi ve Hâzin'ınbeyanları veçhile bu âyette i m a n a d a v e t e d e n m ü n a d i ile murad; Muhammed (S.A.)dir. Âyette münadinin imana davet ettiğini, beyanla münadinin şanına tazîm olunmuştur. Çünkü; imana davet eden zattan daha büyük bir davetçi olamaz. Şu dualarında akıl sahipleri; üç şey istemelerdir:
B i r i n c i s i ; günahlarının mağfireti,
i k i n c i s i ; seyyiatlarının setri,
ü ç ü n c ü s ü ; vefatlarının iyilerle beraber olmasıdır. Çünkü iyilerle haşrolmak iyiler zümresinden olup büyük derecata nail olacağına delil olduğundan iyilerle haşrolunmalarını Rablerinden istirham etmişlerdir ki insan için istenilmeye şayandır. G u f r a n v e k e f a r e t ; her ikisi de günahları setretmek manâsınaysa da duada ısrar ve mübalağa mendup olduğundan, bazan gufran ve bazan da kefaret lâfızlarıyla duaya devam ettikleri beyan olunmuştur. Yahut m a ğ f i r e t ; geçmiş günahlara, k e f a r e t de; gelecekte işlenilmesi muhtemel olan günahlara aittir. Yahut g u f r a n la murad; tevbeyle zail olan günahlar ve k e f a r e t le murad; taâtla zail olan günahlardır. Tevbesiz günahın mağfiret olunacağına bu âyet delâlet eder. Zira tevbesiz mağfiret istemelerini beyan; şefaatin kabulünü beyandır.
Bu âyette z ü n û b ile murad; büyük günahlardır. S e y y i a t la murad; küçük günahlardır. Binaenaleyh; âyette tekrar yoktur. E b r a r la murad; enbiya ve salihler ve sünnetle amel edenlerdir. Ve bunlarla vefat etmeleriyle duanın manâsı; onların amelleri gibi amele muvaffak olmak ve onların ölümleri gibi ölmek ve onların dereceleri gibi dereceye nail olmak ve onların sohbetlerinde bulunmaktır.

***
Vâcib Tealâ akıl sahiplerinin dualarından nev-i âhari beyan etmek üzere:

رَبَّنَا وَآتِنَا مَا وَعَدتَّنَا عَلَى رُسُلِكَ وَلاَ تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ الْمِيعَادَ ﴿194﴾
buyuruyor.

Akıl sahipleri evvelki dualarına ilâve ederek derler ki: [Ey bizim Rabbimiz! Rusül-ü kiramın lisanları üzere vaadettiğin sevabı bize ihsan et ve yevm-i kıyamette günahımız sebebiyle bizi rüsva etme ve rüsvalık icabeden günahlardan bizi muhafaza et ki, biz âlem nazarında mahcup olmayalım. Zira; sen va'dinde hulfetmezsinn demekle dergâh-ı ulûhiyete iltica ederler.] Binaenaleyh; âyetten yani bu duadan maksat; taâta muvaffak olup masiyetten muhafaza olunmasını istemektir.
Beyzavi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile şu âyetlerde beyan olunan dualar vaad-i ilâhide hulf olur korkusuna binaen değildir, belki vaad-i ilâhiye müstehak olamamak korkusuna binaendir.

***
Vâcib Tealâ akü sahiplerinin dualannı beyandan sonra dualarını kabul ettiğini beyan etmek üzere :

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ

buyuruyor.

[Onların ilticalarıt üzerine Rableri dualarını kabul etti ve dedi ki «Ben sizden erkek ve dişi hiçbir kimsenin amelini zayi' etmem. Zira; sizin ba'zınız ba'zınızdandır. Binaenaleyh; amelde farkınız yoktur. » Şu halde hér kim amel ederse amelinin ecrini alır, asla noksan olmaz.]
Yani; akıl sahipleri dua edince Rableri dualarını kabul ederek istediklerini verdi ve dedi ki «Erkek, kadın sizden hiçbir kimsenin amelini boşa gidermem ve dua eden kimsenin duası şeraitine muvafık olduğu surette reddetmekle mahrum etmem. Zira; sizin dinde ve dine yardımda ve birbirinize muavenette bazınız bazınıza benzer. Binaenaleyh; beyninizde fark yoktur. Her cümlenizin ibadetini kabul eder ve sevabını veririm. Çünkü; bab-ı ilâhide kadın ve erkek cümlesi müdavidir».
Vâcib Tealâ dua edenlerin dualarının kabulünü ve sevaba nail olacaklarını beyanla iktifa buyurdu. Halbuki azaplarının «sukutuna da dua etmişlerdi. Ziria dualarının kabulünü beyan; azabın sukutunu beyanı müstelzim olduğundan şıkk-ı evvelle iktifa olunmuştur. Çünkü sevabın husulü; azabın sukutunu müş'ir olduğundan azabın sukutu hususunda duanın kabulünü beyana hacet kalmamıştır. Binaenaleyh; amelin zayî olmayacağını beyan etmek; duanın iki cihetinin de kabulüne delâlet eder. Umur-u dinde fazilet, âmâl-i fealihay'la olup erkeklik ve kadınlık gibi evsaf-ı saireye itibar olmadığına işaret için bu âyette Vâcib Tealâ zükûr ve ünasın müsavi olduklarını beyan etmiştir. Binaenaleyh; ibadet üzere'sevapta ve kabahat üzere azapta insanların bazısı bazısına benzediği beyân olunmuştur ki, erkekler hakkında ibadetin şekli ve sevabı neyse kadınlar hakkında da ibadetin şekli ve sevabı aynıdır.

***
Vâcib Tealâ biçbir âmilin ameli zayi' olmayacağını beyandan sonra hicret edenlerin de hicretlerinin sevabı zail olmayacağını beyan etmek üzere:

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ أَنِّي لاَ أُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِّنكُم مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُواْ وَأُخْرِجُواْ مِن دِيَارِهِمْ وَأُوذُواْ فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُواْ وَقُتِلُواْ لأُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلأُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ ثَوَابًا مِّن عِندِ اللهُ وَاللهُ عِندَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ ﴿195﴾
buyuruyor.
[Amel edenlerin amelleri zayi olmaynnea şol kimseler ki, onlar hicret ettiler ve kendi beldelerinden bigayr-ı hakkın ihraç ve benim tarîkim olan din-i İslâm yoluna düşman tarafından eza olundular ve düşmanlarıyla mukatele ettiler ve katlolundular. Elbette ben azimüşşan onların günahlarını setreder ve elbette ind-i ilâhimizden sevap olarak altından nehirler akan Cennetlere onları ithal ederim, Halbuki Rabb-i Tealâ indinde sevabın daha güzeli vardır.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile h i c r e t e d e n l e r le murad; biîfiil hizmet-i Resûlullah'ta bulunmak üzere hicretle diyar-ı gurbeti ihtiyar edenlerdir. K e n d i b e l d e l e r i n d e n ç ı k a r ı l a n l a r la murad; kâfirler tarafından birtakım eza ile hicrete mecbur olan ehl-i imandır. Bilihtiyar hicret edenler bil'icbar hicret edenlerden efdal olduklarına işaret için âyette bilihtiyar hicret edenler takdim olunmiişlardır. Her ne suretle olursa olsun hicret edenler ve din uğrunca düşmandan eza görenler ve mukatele edip şehit olanlar için Cenab-ı Hak üç cihetle ihsan edeceğini beyan etmiştir:
B i r i n c i s i ; günâhlarını setretmektir.
İ k i n c i s i ; günahlarını affettikten sonra nimet-i ebediyeyle mütena'im kılmaktır.
Ü ç ü n c ü s ü : o nimetin taraf-ı ilâhiyeden olduğunu beyanla nimetin büyüklüğünü, beyan etmektir.

***
Vâcib Tealâ zaman-ı saadette olan fukara-yı müslimini tesliye ve kafirlerin zahirde nimetlerine itibar olmadığını beyan etmek üzere:

لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ فِي الْبِلاَدِ ﴿196﴾
مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ ﴿197﴾

buyuruyor.

[Ey Rasûl-ü Mükerrem! Kâfirlerin menfaat ve ticaret hususunda beldelere seyrü seferle bir beldeden diğer beldeye intikalleri seni aldatmasın. Zira onların ticaretleri menafi-i kalîle ve lezzet-i seriadır. Binaenaleyh; gıpta olunacak birşey değildir. Şu kadar az bir lezzeti bitirdikten sonra onların mekânları Cehennem dir. Ve yatacakları mekânları olan Cehennem ne kötü oldu.]
Yani; kâfirlerin memleketler gezip ticaretle servet sahibi olmaları sizi mağrur etmesin. Zira; onların menfaatleri az bir şeydir. Çünkü; dünyada ne kadar yaşasalar akıbetleri yoktur ve bundan sonra makamları Cehennem'dir ve onların yatacakları beşikleri olan Cehennem ne fena oldu.
Bu âyette zahirde hitap; Rasûlullah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Çünkü; Rasûlullah kâfirlerin elinde bulunan nimetlerine hiçbir zaman aldanmamıştır. Binaenaleyh; ümmetinin de aldanmamalarını Cenab-ı Hak tavsiye etmiştir. Bu âyette kâfirlerin ticaretten kazandıkları servetlerini zemmetmek; asıl ticareti zemmetmek değildir. Zira; ticaret memduhtur. Yalnız kâfirlerin imanı olmadığından ticaretin menfaati dünyaya münhasır olup dünyada ömürse az bir müddet olduğundan azıcık bir lezzetle iktifa edip âhireti feda ettikleri cihetle mezmumlardır. Fakat imanla beraber ticaretle dünyada intifa olunduğu gibi iman ve amel-i salihle âhirette dahi intifa edecekler hakkında ticaretin hayır olduğunda şüphe yoktur. Ashab-ı Rasûlullah'ın kâfirlerin servetlerine gıpta etmeleri üzerine bu âyet-i celile nazil olmuştur. Çünkü; Fahr-i Razî, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile müminlerden bazıları «Allah'ın düşmanları refah ve bolluk içinde vakit geçiriyorlar, bizse darlık içimdeyiz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde âyet «Kâfirlerin gıpta olunacak bir halleri yoktur. Zira; zahirleri mamursa da batınları harap» demektir, yoksa ticaretlerini zemmetmek değildir.
Yahut m e t a – ı k a l î l ; seyrü seferlerinin müddeti az demektir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Ey müminler! Her ne kadar sizin etraf iniz kâfirlerle dolu olduğu cihetle onlar ticaret için seyr-ü sefer ederler, servetü saman sahibi olurlar ve siz de korkunuzdan seyrü sefer edemeyip fakirseniz de kâfirlerin seyrü seferlerinin devamı sizi aldatmasın. Zira; onların ticaret için seyrü seferinin müddeti gayet azdır. Çünkü; ahval tebeddül edecek, emniyet size gelecek ve korku onlara gidecek ve ticaret ve servet size dönecek ve binaenaleyh; bu gördüğünüz hal böyle devam etmeyecektir. O halde onların bugünkü halleri sizi mağrur etmesin ve mahzun olmayın] demektir. Bu manâca âyetin sırrı Hz. Ömer zamanında zuhur etmiştir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin hallerine gıpta olunmamasını ehl-i imana tavsiye ettikten sonra müminlere vaki olacak ihsanı beyan etmek üzere:

لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْاْ رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلاً مِّنْ عِندِ اللهُ وَمَا عِندَ اللهُ خَيْرٌ لِّلأَبْرَارِ ﴿198﴾
buyuruyor.
[Lâkin şol kimseler ki, onlar Rablerine ittika ettiler. Onlar için ebeden Cennet'te kalacakları halde altından nehirler akar Cennetler vardır. O Cennetler müttekiler için hazırlanmış, Cenab-ı Haklan nimetleri ve ziyafetleridir ve Allah-u Tealâ indinde olan nimetler iyi olan kimseler için hayırlıdır.]

Yani; kâfirlerin seyrü seferle ticaretleri varsa da lâkin Allah'ın emrini yerine getirmek ve nehyinden ictinab etmek suretiyle Rablerine ittika eden mümin-i müttekiler için Cennetler vardır ki, o Cennetlerin altından nehirler cereyan eder. İnsanın seveceği nimetler ve akar ırmaklar mevcuttur ve ehl-i Cennet o nimetler içinde ebeden kalacaklardır. Zira; dünya nimetleri gibi seri-üzzeval değildir. Bu nimetler mütteki kulları için ind-i ilâhide hazırlanmıştır ve Allah-u Tealâ indinde olan nimetler dünyada in'am sahibi olan iyiler için hayırlıdır.
Nüzul; misafire ziyafet için hazırlanan konak ve içinde olan nimetlerdir. Binaenaleyh; Cennet-i A'lâ Vâcib Tealâ'nın mütteki olan kullarına ziyafethanesi olduğu için nüzul denmiştir.
Cennet'te derecata nail olmak ittikaya mevkuf olduğuna bu âyet delâlet eder. İttika ise evamire imtisal ve nevahiden içtinaptan ibaret olduğu cihetle ebeden Cennet'te nimetlere nail olmak ve Cenab-ı Hakkın ziyafethanesinde bulunmak; emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmeye tavakkuf eder. Zira; konak sahibi, emrini tutan ve nehyinden kaçan bu konağa girecektir dedikten sonra emrini tutmadan ve nehyinden içtinab etmeden ben de gireceğim demenin beyhude bir dava olduğunu edna aklı olan idrak eder.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin ve mümin-i müttekilerin hallerini beyan ettiği gibi ehl-i kitaptan iman edenlerin hallerini dahi beyan etmek üzere:

وَإِنَّ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَمَن يُؤْمِنُ بِاللهُ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُمْ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ للهُ لاَ يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللهُ ثَمَنًا قَلِيلاً أُوْلَئِكَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ إِنَّ اللهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ ﴿199﴾

buyuruyor.

[Huzu' ve huşu' ve tazarru' ve niyaz eder olduklar» halde ehl-i kitaptan, Allah-u Tealâ'ya ve size inzal olunan kitaba ve kendilerine inzal olunan Tevrat'a ve İncil'e muhakkak iman eden kimseler vardır ki, o, kimseler Allah'ın âyetlerini azıcık dünya menfaatine değişmezler ve Allah'ın âyetleri mukabilinde azıcık para almazlar. İşte onlar için Rableri indinde ecirleri vardır. Zira; Allah-u Tealâ'nın hesabı seri'dir.] Binaenaleyh; her kulunun amelini bildiğinden cezasını derhal tertib eder ve herkes ceza-yı sezasını suret-i seriada bulur.
Bu âyette zikrolunan e h l - i k i t a p la murad; Tevrat ve İncil'e iman eden Yahudiler ve Nasara milletlerinden Kuran ve âhir zaman peygamberine iman edenlerdir. Çünkü; Yehûddan (Abdullah b. Selâm) ve etbaıyla Nasârâdan Habeş Meliki (Necaşi) ve etbaı gibi zaman-ı saadette ehl-i kitaptan birçok iman edenler olduğu gibi, her zaman ehl-i kitaptan din-i îslâmı kabul edenler de vardır. Binaenaleyh; bu sûrede ehl-i kitabın kitaplarını tahrifettikleri beyan olunduğundan bu âyet-i celile, ehl-i kitabın hepsi ahkâmı tahrif ve tebdil ve nakz-ı ahdedenlerden olmayıp içlerinde menakıb-ı celile sahipleri birçok kimseler olduğunu beyan için sevkolunduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır.
Hâzin ve Taberi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Rasûlullah'ın bazı Ashabıyla Habeş'te vefat eden (Necaşi) için Medine'de cenaze namazı kılması üzerine münafıkların ta'netmeleridir. Çünkü; Necaşi'nin günüyle ve saatiyle vefatını Cibril-i Emin Resûlullah'a haber verip evsaf mı beyanedince Rasûlullah bazı Ashabıyla musallaya çıktı ve Necaşi'nin tabutu keşfolundu ve Necaşi'nin cenaze namazını kıldı. Bunun üzerine Medine'de bulunan münafıklar «Muhammed (S.A.) hiç görmediği ve bilmediği bir Nasraniye namaz kıldı» diyerek ta'na başlayınca Cenab-ı Hakkın onların ta'nını reddiçin bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Bilâhare Habeş'ten gelenlerden tahkik olunduğu zaman aynı gün ve saatte Necaşi'nin vefatı ve cenazesinin kaldırıldığı tahakkuk etmiştir.
Vâcib Tealâ bu âyette ehl-i kitaptan iman edenlerin menakıbından beşini zikretmiştir:
B i r i n c i s i ; Allah'a iman,
i k i n c i s i ; Kur'-ân'a iman,
ü ç ü n c ü s ü ; kendi hitaplarına İman,
d ö r d ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'ya kuzu' ve huşu' üzere ifradet,
b e ş i n c i s i ; bazı ehl-i kitabın irtikâp ettikleri tahrifi, irtikâp etmedikleri ve az bir para alarak âhireti dünyaya değişmemeleriâir.
Vâcib Tealâ kullarına vaadettigi ecrin suret-i seriada vasıl olacağını beyan için hesabının seri' olduğunu beyan buyurmuştur. Zira hesabın sürati; cezanın süratini ieabeder. Çünkü; Âllahü Tealâ, herkesin amelini ve amelinin iktiza ettiği cezayı bildiği için düşünmeye ihtiyacı olmadığından hesabın süratine mani olacak bir şey yoktur.
Ehl-i kitaptan şu beyan olunan evsafı haiz olanların şeref ve fazilette pek yüksek mertebeye baliğ olduklarına işaret için bu'd-ü meratibe ve rifat-ı şânâ delâlet eden (أُوْلَئِكَ) lâfz-ı şerifiyle işaret olunmuştur.
Ahkâm-ı dini hava ve hevesine uydurmak suretiyle mevziinden çıkaranlar ve hüe-i şer'iye unvanıyla birtakım ahkâm-ı şer'iyeyi müsteftinin ahvaline tatbik etmek suretiyle para alanlar ve fıkıh bilir diyerek sahte şöhretyâb olup, dinini dünyaya satanların, ahkâm-ı şer'iyeyi tahrif edenlerin zümresinden oldukları Nimetullah Efendi'nin eümle-i beyanatındandır ki, lisanımızda «Bütün fakih din yapar yarım fakih din yıkar» sözü buradan alınmış gayet kıymettar ve birçok manâyı cami' bir cümledir

***
Vâcib Tealâ bu sûrede usul-ü itikadiyeye ve furû-u a'mâle müteallik âyetlerini beyandan sonra bilumum adab-ı şer'iyeyi cami' ve geçmiş olan ahkâmı icmalen müş'ir olan şu âyet-i celileyle sûreye hitam vermek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿200﴾

buyuruyor.
[Ey müminler! Tekâlif-i ilâhiyeyi edadan hasıl olan meşakkate ve düşmanınıda mücahede esnasında göreceğiniz zahmete sabredin ve evtitdü ıyaliniz ve ahbabü yaranınız ve akraba ve taallukatınızla tarz-ı taayyüşte ve sohbet sırasında tarafeynden vaki olan kusura karşı birbirinize sabır tavsiye edin ve her iki fara! yekdiğerine sabırlamukabele ve sabra mülâzemet edin ve düşman karşısında hududu beklemek için nefsinizi raptedin, düşmanınız sizin gafletinizden istifade etmesin ve siz felaha dahil ve korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza nail olmak için evamir-i ilâhiyeye imtisal ve nevahiden îçtinab etmek suretiyle Allah-u Tealâ'ya ittika edin ki, dünyada ve âhirette necat bulasınız.]
Bu âyette Vâcib Tealâ sabır ve musabereyle emir buyurmuştur. Zira; insanın iki hali vardır: Birinci hali; nefsine mütealliktir. Bu hususta ûlûhiyet, nubûvvet ve ahval-i âhirete istidlalde hasıl olacak meşakkate ve furû-u a'mâlde vacibat ve mendubatı eda etmekte hasıl olacak külfette ve menhiyattan ihtiraz etmekte nefsin arzusuna sed çekmekte hâsıl olacak zahmete ve fakru zarurete, kahtu galâ ve hastalık ve düşmandan korkmak gibi afât-ı dünyeviyeye sabretmek elbette vâcibtir. Zira sabır; bu gibi belâyanın o kimsenin üzerinden kalkmasına vesiledir. Sabretmeyen selâmet bulamaz. İkinci hali; insanın kendiyle ve sair ebna-yı cinsiyle beraber beyinlerinde müşterek olan ahvaldir. Bu hususta kendisi ve başkaları arasında vaki olan kusura tarafeynden musabere yani her iki taraf müştereken sabretmeleri lâzımdır ki, bu kısımda ehl ü ayal ve evlâd ve komşular ve akraba ü taallukat arasında vaki olan münasebetsizliklere sabretmek dahi dahildir.
Bir kimseden intikamı terk ve zulmeden zalimden af ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünker ve mülhidlerin şüphelerini izale için çalışmak musaberede dahildir.
M u r a b a t a ; fi sebilillah din uğruna düşmana karşı göğüs germek ve lüzumu kadar vaktini bu cihete sarfetmektir. Zira dünyada saadet ve âhirette selâmet; i'lâ-yı din hususunda âdâ-yı dinle uğraşmaktır. Çünkü dini i'lâ için uğraşmak; meslek-i nebi ve sünnet-i ashaptır. «Bir namazdan sonra müminin diğer namazı gözetmesi» murabatada dahil olduğuna dair Rasûlullah'ın hadîs-i şerifi Beyzavi'nin cümle-i rivayatındandır.
Nisaburi'nin beyanı veçhile bu âyette s a b ı r ; nefsi terbiyede riyâzata sabrolmak ihtimali vardır. Çünkü; insan için nefsini terbiye lâzımdır ve en büyük terbiye; riyâzatla olduğu gibi riyâzat da sabra muhtaçtır. M u s a b e r e ; iptilâ zamanında kalbi murakabe etmektir. Murabata; Allah'a vasıl kılacak esbaba ervahı bağlamaktır. Bu manâ ile evvelki manâlar cem olabilir. Zira; düşman karşısında hudud beklemek ruhu Allah'a vasıl kılacak ibadete raptetmektir. Çünkü; Buhârî ve Müslim'in ittifakları ve (Sehl b. Sa'd) Hazretlerinin rivayetiyle Resûlullah'ın «Birgün düşman karşısında nöbet beklemek dünya ve dünya üzerinde bulunan mevcudattan hayırlıdır» buyurduğu Tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.