Buradasınız: AnasayfaHülasatül Beyan TefsiriAraf Suresi Tefsiri

Araf Suresi Tefsiri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

SÛRE-İ  A'RAF

Bu sûre-i şerife; Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yalnız sekiz âyetinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu inervidir. İki yüz altı âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

المص ﴿1﴾

Eslâf-ı kiram, müteşâbihâtın ve bilhassa süver-i Kur'âniye evvelinde bulunan bu misilli hurufatın manâsını «Allah-u Tealâ bilir, binanealeyh; bizim için te'viliyle iştigal lâzım değildir» demişlerse de ancak ahlâf indinde ehl-i dalâlin arzularına muvafık te'villerine meydan verilmemek üzere te'vili caiz olduğuna nazaran (الف) harfi; insan-ı kâmil olan Resûlullah'a, (لام) harfi; liyakatim, (ميم) harfi; müeyyed min indillâh olduğuna (صاد) harfi de sâdık ve safî olduğuna işarettir. Buna nazaran Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile manâ-yı şerifi: [Ey halâikın ahlâkını ikmâl etmeye lâyık ve ind-i ilâhiden müeyyed, sözünde sâdık ve insan-ı kâmil olan nebi'yyi zişan ! Sana nida ederim şu Kur'ân bir kitaptır ki, taraf-ı İlâhimizden sana inzal olundu] demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (المص) esmâ-ı ilâhiyeden bir isimdir ve kasemdir. Cevabı; (كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ) 'dir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [ (المص) ismine kasem ederim şu Kur'ân bir kitaptır ki, taraf-ı ilâhimizden habibim sana inzal olundu.] demektir. Yahut esmâ-i Kur'ân'dan bir isimdir, yahut bu sûrenin ismidir ve müptedâdır. Haberi (كِتَابٌ) lâfz-ı şerifidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [ (المص) sûresi bir kitaptır ki, taraf-ı İlâhiden sana inzal olundu] demektir.

Tefsir-i Taberi'de İbn-i Abbas'tan naklolunduğuna nazaran meâl-i münifi (اناالله افصل) «Ben Allah-u Tealâ, ahkâmı kullarıma tafsil ederim» demektir.

كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ فَلاَ يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ لِتُنذِرَ بِهِ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ ﴿2﴾

[Kur'ân bir kitaptır ki, sabıkta inzal olunan kitapların cemi' fevaidini ve ulûm-u dünya ve ulûm-u âhireti cami olarak taraf-ı ilâhiden kullarını irşad ve risaletini te'yid için habibim sana inzal olundu. Binaenaleyh; bu kitabın ahkâmını tebliğ ve nâs beyninde neşretmekten senin kalbinde darlık olmasın. Zira; biz bu kitabı sana kalbin daralsın için inzal etmedik, belki o kitabı, senin nâsı inzâr etmek ve müminlere vaaz ve nasihat olmak için inzal ettik.]

Yani; şu âyet nazil oldviğu vakitte ne kadar Kur'ân nazil olmuşsa, o Kur'ân insanların menâfi-i diniyye ve dünyeviyelerini cami bir kitaptır ki, o kitapla nâsı inzar ve müminlere vaaz etmen için taraf-ı ilâhiden sana inzal olundu. Şu halde o kitabın ahkâmını tebliğde nâsın kabul etmemelerinden ve sana eza eylemelerinden kalbine darlık gelmesin. Zira; Cenab-ı Hak tarafından inzal olunan kitabı kullarına tebliğinde Allah-u Tealâ senin muîn ve nasırındır ve düşmanların şerrinden seni hıfzedicidir. Binaenaleyh; kalb-i nebevini tazyik etmekte bir fayda yoktur.

Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile (لِتُنذِرَ) 'de bulunan (لام) nehye taallûk' eder.  Buna nazaran manâ-yı âyet; [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Kur'ân'da taraf-ı ilâhiden inzal olunduğunda kalbinde şek olmasın ki, nâsı Kur'ân'la inzara kaadir olasın] demektir. Zira; taraf-ı ilâhiden olduğunu yakîn üzere bilen bir kimse Kur'ân'dan maksad-ı aslî olan kâfirleri inzar ve tehdid etmekte şeci' olduğu gibi Rabbisine itimadı ve tevekkülü ziyade olduğundan Kur'ân'la inzarda hiç kimseden perva etmez. Yahut (لِتُنذِرَ) kavl-i lâtifinde bulunan (لام) (انزل) lâfzına mütealliktir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Senin Kur'ân'la nâsı inzar etmen için Allah-u Tealâ senin üzerine Kur'ân'ı inzal buyurdu. Allah'ın inzal ettiğini bilince iyi bil ki, inayet-i ilâhiye seninledir ve inayet-i ilâhiye seninle olunca kalbinde müzayaka olmasın. Zira bir kimse; hafızı ve yardımcısı Allah-u Tealâ olduğunu bildikten sonra hiç kimseden korkmaz. Kalbinde korku zail olunca serbest olarak inzar ve ahkâm-ı Kur'ân-ı tebliğle iştigal et, ehl-i dalâl ve fesada mübâlât etme] demektir.

***

Vâcib Tealâ resûlüne kalb-i kavî ve cidd-i sahih ile tebliğ etmesini emrettikten sonra ümmetine de azîmet-i sâdıkayla ittibâ etmelerini emir zımnında:

اتَّبِعُواْمَاأُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَتَتَّبِعُواْمِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاًمَّا تَذَكَّرُونَ ﴿3﴾

buyuruyor.

[Rabbinizden size inzal olunan Kur'ân'a ittibâ' edin, Allah'ın gayrı ins ü cinden umurunuza mütevelli ve yardımcı dostlara tebaiyet etmeyin. Zira; ins ü cinnin şeytanlarını dost ittihaz ederseniz sizin taât-ı ilâhiyeden hurucunuza sebep olurlar. Az bir zamanda sizden azıcık bir cemaat tezekkür eder ve Kur'ân'la mütteız olursunuz.] Çünkü; ekseriniz Kur'ân'a tâbi olmaz hava ve hevesinize ve ins ü cinnin şeytanlarına tâbi olursunuz.

Yani; sizi envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbinizden inzal olunup resûlünüzün size tebliğ ettiği Kur'ân'a ve sünnet-i nebeviyeye ittiba edin ve Allah'ın gayrı sizi küfre ve şirke davet eden dostlarınıza ittibâ etmeyin ki, sizi idlâl etmesinler. Siz, mütteiz olmaz, illâ azıcık kimseler mütteız olursunuz. Çünkü; havanıza ittibâ'ınız gaaliptir. Binanealeyh; din-i ilâhiyi terkeder edyân-ı batılaya ittibâ' edersiniz ve Allah'ın gayrıya ittibâ'ınız sebebiyle hâib ve hâsir olursunuz.

Âyet-i celile; Kur'ân'a ve ehâdise ittibâ'ın vücubunu ifade ettiği gibi Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile Kur'ân'ın maânîsini taallümün vücubuna dahi delâlet eder. Çünkü; Kur'ân'a ittibâ'; ahkâmını bilmekle olur. Ahkâmını bilmezse ittibâ' mümkün olamaz. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (مَا) lâfzı Kur'ân'a ve hadîse şâmildir. Çünkü; hadîs-i peygamberinin vahy-i ilâhı olduğunu sarahat-ı Kur'ân nâtıktır. Zira; Vâcib Tealâ Resûlullah hakkında :

(عن الهوى ان هوالاوحى يوحى وماينطق) buyurmuştur. Yani «Resûlullah (S.A.) hava ve arzusu üzere aklına gelen şeyi söylemez, belki nutk-u nebevileri taraf-ı ilâhîden ilham olunur vahy-i rabbani» demektir. Çünkü; Mir'âtta beyan olunduğu veçhile vahyin üç kısmı vardır :

B i r i n c i s i ; Cibril i Emin'in lisanıyla taraf-ı ilâhiden Resûlullah'a kıraat ve tebliğ olunur. Kur'ân gibi.

İ k i n c i s i ; kıraat etmeksizin işârâtı melekle Resûlullah'a zahir olur.

Ü ç ü n c ü s ü ; kalb-i nebeviye lemeân eden nûr-u ilâhiyle ilham olunur. Ehâdis-i nebeviye bu iki kısımdandır.

***

Vâcib Tealâ resûlüne nâsı inzar etmesini ve ümmetine de ittibâ' eylemelerini emrettikten sonra, Kur'ân'a ittiba etmeyenleri tehdid etmek üzere :

وَكَم مِّن قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا

buyuruyor.

[Çok karyelerin ahalisini biz ihlâk ettik.]

فَجَاءهَا بَأْسُنَا بَيَاتًاأَوْهُمْ قَآئِلُونَ ﴿4﴾

[Binaenaleyh; onlara şiddetle azabımız geceyle evlerinde istirahat ederken veyahut kuşluk vakti uykuda oldukları halde geldi.]

فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءهُمْ بَأْسُنَا إِلاَّ أَن قَالُواْ إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ ﴿5﴾

[Onlara bizim azabımız geldiğinde duâları olmadı, illâ; «Biz nefsine zulmeden zâlimlerden olduk» demeleri oldu.]

Yani; karyelerden çok karye ahalisini küfürleri ve isyanları sebebiyle helâke müstehak olduklarında biz ihlâk ettik. Bizim ihlâkle hükmümüz üzerine gece hanelerinde beytûtet eder veyahut kuşluk vakti kaylûle ve istirahat eder oldukları halde bizim azabımız ve kahr u gazabımız o karye ahalisine geldi. Onlara bizim azabımız geldiğinde duâları, tazarru ve niyazları «Ancak biz zâlim olmuştuk» demeleri oldu. Yani; çok karyelerin azaba istihkakları sebebiyle gece uykuda veyahut gündüz istirahat ettikleri zamanda onlara bizim azabımız geldi, ihlâk ettik. Bizim azabımız geldiğinde onların hal ü şanları hemen zâlim olduklarını itiraf etmekten ibaret oldu ki, azabı defa kaadir olamadılar.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksud; azabın füc'eten geldiğini ve esbab-ı emniyet ve rahata mağrur olmamak lâzım olduğunu beyandır. Yani; «İnsan kusuruna karşı Cenab-ı Hakkın müsaadesine mağrur olmamalı ve her vakit azab-ı ilâhinin gelmesinden korku ve endişe üzre bulunmalı» demektir. Çünkü azabın gece yatakta ve gündüz kuşluk vakti geldiğini beyan etmek; her vakit gelmek ihtimali olduğunu beyanla insanların daima endişe üzere olmalarını müstelzimdir. Binaenaleyh Beyzâvî'nin beyanı veçhile âsîlere azap; şenâatta ve fezâhatta ziyade olsun için vakt-ı rahat ve emniyette geldiğini beyan etmek üzere gecede beytutet ve gündüzde kaylûle zamanı zikrolunmuştur.

K a y l û l e ; kuşluk vakti uykuyla veya uykusuz istirahat etmektir. Kuşluk vakti bir miktar istirahat ederek yatmak sünnet-i Resûlullah'tandır. Her ne kadar azap geldiğinde cürümlerini itiraf ederlerse de azabı muayene zamanı itirafın faydası olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; azap gelmeksizin itiraf-ı cürmederek dergâh-ı ulûhiyete iltica etmek lâzımdır ve o zaman tevbe kabul olur. Amma azap geldikten sonra tevbe kabul olunmaz. Çünkü; zaman-ı yeiste iman bile makbul değildir.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyette (أَو) kelimesi tafsil içindir, şekk için değildir.   Buna nazaran manâyı âyet: [Bizim azabımız âsîler üzerine bazı kere gece gelir, kavm-i Lût gibi, bazı kere kuşluk vakti gelir, kavm-i Şuayb gibi. Azabımızın nüzulünde geceyle gündüzün farkı yok] demektir.

Âsîlerin helâklerinden sonra duâya iktidarları olamayacağı bedihi olduğundan bu makamda azabın gelmesiyle duâdan murad; azabın emmareleri geldiğinde duâdır. Yoksa ayn-ı azap gelip helâk olduklarında duâ ve tazarru manâsına değildir. Çünkü; helâkten sonra duâ mümkün olamaz. İşte bu gibi helâki Kur'ân'da beyan etmek; ümmet-i Muhammed'i intibaha davet etmektir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlere azap gelince zulümlerini itiraf ettiklerini beyan ettiği gibi mücerret itirafları kâfi olmayıp elbette herkesin a'malinden sual olunacaklarını dahi beyan etmek üzere:

فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ ﴿6﴾

فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ وَمَا كُنَّا غَآئِبِينَ ﴿7﴾

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan kendilerine resûller irsal olunan ümmetlere dar-ı âhirette dünyadaki hallerinden ve resûllerimizin davetlerine icabet edip etmediklerinden elbette sual ederiz ve onlara irsal ettiğimiz resûllerden de ümmetlerine şeriatlarını tebliğ edip etmediklerinden sual ederiz. Ve resûllerine ve ümmetlerine elbette ilm-i yakın üzere biz amellerini haber veriyoruz. Zira; biz ahvalden hiç bir hâl üzere onların amellerinden kaybolmadık. Çünkü; ilmimiz her zaman onların hâllerine lâhiktır.]     

Yani; zâlimlerin helâkleri zamanında cinayetlerini ikrarları kâfi değildir. Elbette biz resûllerimizi gönderdiğimiz ümmetlere resûllerimizin dâvetine icabet edip etmediklerini ve icabet ettiklerinde ne gibi amel işlediklerini, resûllerini resûllerden risaletlerinin tebliğini, ümmetlerini davetlerinin keyfiyetini sual eder ve onlara ilm-i yakîn üzere cümlesinin amellerini haber veririz. Zira; biz onların a'malinden kaybolmadık.

Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirlerin zulümlerini ve sair cinayetlerini ikrardan sonra sualin faydası; âsîleri tevbih ve tekdir etmek, zulmün ve taksiratın sebebinden sualdir, yoksa sual; istilâm için değildir. Zira; Allah-u Tealâ herkesin a'mâlini ve ahvalini bildiğinden istilâma hacet yoktur.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile enbiyâ-yı izamdan kusur sadır olmayıp risaletlerini lâyıkı veçhüzere edâ ettikleri malûm olduğu halde sualin faydası; kâfirleri tahkir ve tevbih, enbiya-yı izâmın beraetleriniehl-i mahşere izhar etmektir. Çünkü; kâfirler resûllerinin tebliğini inkâr ederler. Enbiyanın tebliğleri sabit olunca kâfirlerin zilleti, enbiyânın izzeti artar ve hakikat-ı hâl herkese malûm olur. Binaenaleyh: hichir itham altında kalmazlar.

Bu âyette beyan olunan sual (ذنوبهم الجرمون ولايسأل عن) âyetinde nefyolunan suale münâfî değildir. Zira suali beyan; mahşerin bazı mevkiine ve sual olunmayacaklarını beyan; mevki-i âhara ait olduğundan âyetler beyninde münâfât olmadığı Beyzâvî'nin cümle-i beyânâtındandır. Çünkü; mahşerin birçok mevkıfleri bulunduğundan bazı mevkıfte sual vaki olur ve bazı mevkifte sual olunmaz. Binaenaleyh; bazı âyette sual olunacaklar ve bazı aharda da sual olunmayacakları beyan olunmuştur ki, mevkıflerin (durak-durulan yer)  tebeddülüne işarettir.

***

Vâcib Tealâ kıyametin ahvalinden, sual ve hesaba işaretten sonra kıyametin ahvâlinden birisi de a'mâlin veznolunacağını beyan etmek üzere:

وَالْوَزْنُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ فَمَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿8﴾وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُم بِمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يِظْلِمُونَ ﴿9﴾

buyuruyor.

[A'mâl-i ibâdı tartmak yevm-i kıyamette sabit ve vâkidir. A'mâl veznolununca şol kimse ki, hasenatı ağır oldu, işte şu mizanı ağır olanlar ancak felaha dahil olup necat bulanlardır ve şol kimse ki, ibadetinin azlığı ve günâhının çokluğu sebebiyle mizanı hafif oldu. İşte şu, mizanı hafif olanlar şol kimselerdir ki, onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizi tekzibleri ve nefislerine zulümleri sebebiyle zarar ettiler ki, hasenatı ağır olan kimselerin nail oldukları ihsan-ı ilâhiden mahrumlardır.]

Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanlarına nazaran v e z i n ; adaletle hükmetmek manâsına diyenler varsa da, esah olan a'mâli tartmak manâsınadır. A'mâli tartmanın keyfiyeti; amel defterleri Cibril-i Emin'in nezâreti altında olarak hakîkî bir mizanda bir gözüne hasenat defterleri diğer gözüne seyyiat defterleri vaz'olunmak suretiyle .tartılır. Şu halde tartılacak amel değil, belki amelin defterleridir. Çünkü amel; a'raz kabilinden olduğu cihetle tartılmak mümkün değildir.

Yahut (İbn-i Abbas) Hazretlerinden naklolunduğu veçhile hasenat bir cism-i nûrânî ve seyyiât bir cism-i zulmânî suretinde tartılır.

Yahut a'malin sahibi bir kere sevabıyla tartılır ve bir kere de günâhıyla tartılır, her hangisiyle ağır gelirse ona itibar edilir ve ona göre mükâfat veya mücâzât görür. Binaenaleyh; insan için Cenab-ı Hakkın mükâfatına nail olmaya sa'yetmesi lâzımdır. Allah-u Tealâ kullarının a'mâlini bildiği halde adaletini izhar ve kimseye zulmolunmayacağını ilân ve herkesin amelini tartmakla hayr-ı kesir olanların ferah ve sürurlarını ve şerr-i kesîr olanların gumum ve humumlarını tezyid ve ehl-i cinayetin i'tizarlarını kat'etmek için kullarının a'mâlini vezneder ki, gizli birşey kalmasın ve herkes kendinin ve diğerlerinin hallerini açıktan bilsin ve erbâb-ı saadet ve şekaavet herkes indinde malûm olsun, kimsenin şekki ve şüphesi kalmasın ve herkes adalet-i ilâhiyeden emin olarak yerlerine gitsin ve hiçbir kimse kendine zulmolunduğunu zannetmesin.

Fahr-i Razi ve Hâzin ve Feth-ül Beyan sahibinin beyanları veçhile m e v â z î n ; mizanın cem'i olduğuna nazaran her şahsın bir mizanı olacağına veyahut mîzanın iki gözü ve dili olduğuna işaret için cemi' sıyğasıyla varid olmuştur.

M î z â n ; mevzunun cem'i olduğuna nazaran insanların kalpleri, azaları ve lisanlarının amelleri için ayrı ayrı mizan olacağına işaret olmak üzere cemi' lafzıyla varid olmuştur. Şu halde m i z a n ı n  a ğ ı r l ı ğ ı yla murad; hasenatın ağırlığı ve m i z a n ı n  h a f i f l i ğ i yle murad; hasenatın hafifliğidir. Tefsir-i Taberî ve Hazin'de beyan olunduğuna nazaran mizanın sahibi Cibril-i Emin'dir. Çünkü; Huzeyfe (R.A.)'den rivayet olunan bir hadîste Allah-u Tealâ Cibril'e emreder ve buyurur ki, «Kullarımın beyinlerinde amellerini tart, bazılarının amellerini borçları mukaabili alacak sahiplerine ver, A'mâlin tartıldığı yevm-i kıyamette altın ve gümüş yoktur. Zâlimin hasenesi varsa hasenesini mazluma ver, hasenesi yoksa mazlumun seyyiesini zâlime ver» buyuracağı mervidir. Şu halde hiçbir kimsenin ettiği yanına kalmayıp her halde herkes amelinin cezasını alacak ve hak yerini bulacaktır. Binaenaleyh; zâlim, zulmü miktarı sevabını mazluma vereceği gibi sevabı yoksa mazlumun günâhını zulmü miktarı almak suretiyle ödeşecektir. O halde Cibril-i Eminemr-i ilâhi üzere icrâ-yı adalet eder, mazlumlar zâlimlerden haklarını alırlar ve zâlimlerin sevapları yaptıkları zulümleri mukaabilinde mazlumlara verilir. Sevapları borçlarını ödemezse mazlumların günâhları zâlimlere verilir.

Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın rusûl-ü kirama ve ümmetlerine amellerinden suâl ettiğinde herkesin a'mâli adalet üzere tartılacağı ve hasenatı ağır gelenin fevz ü felah bulacağı ve seyyiâtı ağır gelenin hâib ve hâsir olacağı ve âyât-ı ilâhiyeyi inkârları sebebiyle azab-ı ilâhiye dûçâr olacakları bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ resûlüne ahkâmı tebliğ ve ümmetine ittibâ'ı emredip ittibâ' etmeyenleri dünyada ihlâk ve âhirette suâl ve amellerinin tartılacağını beyanla tehdid ettikten sonra nimetin kesretini ve nimetin kesretine mukaabil şükürlerinin ktlletiyle tevbih edeceğini beyan etmek üzere:

وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ ﴿10﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak Biz sizi yeryüzüne mâlik ve arzı sizin karargâhınız kıldık ve istediğiniz gibi tasarruf etmeniz için size kudret verdik ve size yeryüzünde envâ'-ı menâfimizi halkettik ki, eyyâm-ı hayatınızda yer, içer, giyer, kuşanır ve istediğiniz gibi taayyüş eder ve şu nimetlerimize karşı siz gaayet az şükreylersiniz. Halbuki size lâyık olan nimetlerimizle telezzüz ettikçe nimetin kadrini bilmek ve mün'iminiz olan Allah-u Tealâ'ya şükretmektir.]

Yani; biz muhakkak arzı size mekân kıldık ve arzda tasarrufa iktidar verdik ve arzı size temlik ettik ki, istediğiniz gibi tasarruf edesiniz ve arzda sizin için esbab-ı maişeti hazırladık. Siz ise gaayet az şükrediyorsunuz.

M a â y i ş ; maişetin cem'idir. M a i ş e t ; Feth-ül Beyan ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ekmek, dikmek ve sair esbaptan, maişet kendiyle hâsıl olan şeylerdir. Şu halde manâ-yı nazım: [Biz size arzda tasarrufa kudret verdik. Hububat, meyva, mat'ûmât ve meşrubat gibi vücûh-u menâfiinizi arzda halkettik. Bu kadar nimetlerimize nail olmuşken şükrünü ifa etmiyorsunuz] demektir. Halbuki bu kadar nimetleri size veren Vâcib Tealâ'ya gecede ve gündüzde nimetin şükrünü eda etmekle ubudiyetinizi daima izhar etmeniz lâzımdır.

Esbâb-ı maişet; ikidir:

B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın halk ettiği nimetlerdir.

İ k i n c i s i ; ticaret, sınaat ve sair esbabı kisible hâsıl olan nimetlerdir. Bunların cümlesini abde ihsan eden Allah-u Tealâ olduğu için envâ-ı maişeti ve vücuh-u menâf ii halk ettiğini beyan buyurmuş ve az şükrettiklerini beyanla kullarını tevbih ve insafa davet etmiştir.

***

Vâcib Tealâ insanı arz üzerinde tasarrufa mâlik kıldığını ve envâ'-ı maişetini halkettiğini beyandan sonra arza mâlik kıldığını şerh u tafsil etmek üzere :

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُواْ لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak Biz sizi icad ettik. Sonra validelerinizin rahminde sizin suretinizi halkla tasvir ve havâss-ı hamsenizi vücudunuz üzerinde şak ve envâ'-ı ziynetlerle sizi tezyin ettik. Şu tasvir ve tezyinden sonra Biz meleklere hitaben «Siz Âdem'e secde edin» dedik. Emrimize imtisâlen melekler derhal secde ettiler, illâ İblis secde edenlerden olmadı.]

Hz. Âdem ebülbeşer olmak itibarıyla şanına tazim için (صَوَّرْنَاكُم) cemi' sıyğasıyla tâbir olunmuştur. Çünkü Kazî, Fahr-i Razi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette halk ve tasvir olunanla murad; Âdem (A.S.)'dır. Zira; meleklerin secdesine kıble olan Âdem (A.S.)'dır, zürriyeti değildir. Fakat ebülbeşer olduğu cihetle Âdem'i halk; cümle zürriyetini halk ve Âdem'i tasvir; cümlesini tasvir menzilesinde kılındığı için hitap cemisine varid olmuştur. Yahut h a l k ile murad; Âdem'i halk etmek ve t a s v i r le murad; Âdem'in zahrtnda zürriyetini tasvir etmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Muhakkak sizin babanız olan Âdem'i halkettikten sonra onun zahrında sizi tasvir ettik. Badehu meleklere Âdem'e secde edin emrini verdik. Onlar da emrimize imtisâlen derhal secde ettiler, illâ nüfûs-u. habîsenin reisi olan İblis secde edenlerden olmadı. Halbuki secdeyle emrettiğimiz zaman meleklerin içinde bulunduğundan onların idâdından ma'dud ve secdeyle emirde dahildi. Lâkin tab'ında olan kibir; secdesine mâni oldu] demektir.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran secdede üç ihtimâl vardır :

B i r i n c i s i ; secdeyle murad; Âdem (A.S.)'a mücerret tazimdir. Nefs-i secde değildir.

İ k i n c i s i ; secde Allah-u Tealâ'yadır, iakat Hz. Âdem secdeye kıbledir.

Ü ç ü n c ü s ü ; secde Âdem'edir. İblis'in meleklerle beraber secdeyle emrolunmasından istidlal ederek bazıları melektendir demişlerse de esah olan İblis cindendir, meleklerden değildir.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran secde; Cennet'e girmezden evvel Cuma günü zevalle ikindi arasında vaki olmuştur.

E v v e l Cibril-i Emin,

i k i n c i d e  Mikâil,

ü ç ü n c ü d e İsrafil,

d ö r d ü n c ü d e  Azrail (A. S.) ve sonra sair melekler secde etmişlerdir.

Secdeyle emrolunan meleklerin küllisi midir, yoksa bazısı mıdır? İhtilâf varsa da esah olan küllisidir , bazısı değildir. Zira; âyet-i uhrâda küllisinin secde ettğiine sarahat vardır.

***

Vâcib Tealâ meleklere secdeyle emredip İblis'in muhalefet ettiğini beyanden sonra İblis'e muha lefetinin sebebini sual ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ

buyuruyor.

[iblis secde etmeyince Cenab-ı Hak «Ey İblis ! Ben sana secdeyle emrettiğim zaman seni secde etmekten hangi sebep menetti» dedi.]

أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ ﴿12﴾

[İblis cevabında «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; beni ateşten halkettin ve Âdem'i çamurdan halkettin. Ateş ise çamurdan hayırlıdır» dedi.]

قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا فَمَا يَكُونُ لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ فِيهَا

[İblis'in şu cevabına karşı Cenab-ı Hak «Ey İblis ! İn Cennetten. Zira; senin için Cennet'te tekebbür etmek caiz olmaz» dedi.]

فَاخْرُجْ إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ ﴿13﴾

[Binaenaleyh çık Cennet'ten. Zira; sen muhakkak zeliller zümresindensin» demekle İblis'i Cennet'ten tard etti.] Çünkü; İblis tekebbür etti. Cenab-ı Hak da onu zelîl ve hakîr kıldı. Zira tekebbürün cezası; neticede zillettir.

Yani; Vâcib Tealâ İblis'in tıynet-i habisesi olarak ilm-i ilâhisinde mevcut ve mahfuz olan şeyi tahkik ve izhar etmek üzere İblis'e hitaben buyurdu ki «Biz sana secdeyle emrettiğimizde seni secdeden ne gibi şey menetti ve seni secde etmemeye sevkeden dâî ve sebep nedir?» Şu sualin cevabında İblis «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; beni nûr ve ziya verici ateşten ve Âdem'i zulmânî ve kesif olan topraktan halkettin. Efdalin mefdula tezellülü lâyık olmaz. Binaenaleyh; benim Âdem'e secde suretiyle tevâzuum ve tezellülüm lâyık değildir» demekle kendinin hasebi itibarıyla 'Âdem'den daha hayırlı olduğundan bahsetti. İblis Cenab-ı Hakka karşı tekebbürünü izhar edince Vâcib Tealâ huzur-u izzetinden tardetmek tarîkıyla buyurdu ki, «Yâ İblis ! Sen Âdem'den efdal olduğundan bahisle emrimize muhalefet edince kemâl-i zül ve hakaaretle Cennet'ten veyahut semâdan yeryüzüne in. Zira; senin için Cennet'te tekebbür etmek ve taatımdan çıkmakla beraber zevk u sefâ mahalli olan Cennet'te karar etmek sahih ve caiz olamaz. Binaenaleyh; matrud ve merzul olduğun halde çık Cennet'ten. Zira; sen zelîl ve mahrumlardansın» demekle tardetti.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette (لا) lâfzı zâiddir. manâ-yı nazım: [Seni secde etmekten ne gibi şey menetti?] demektir; diyenler varsa da, esah olan (لا) zâid değildir, nefiy manâsını mufiddir. O halde manâ-yı nazım: [Senin secde etmemene dâî ve secdeyi terkine sebep olan nedir ?] demek olur.

Emrin fevren vücub ifade ettiğine âyet delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ İblis'i derhâl muhalefetinden dolayı zemmetmiştir. Eğer emr-i ilâhî aceleten vücub için olmasaydı derhâl secdeyi terki zemmi mucip olmazdı.

İblis'in kelâmında üç cihetle ma'siyet vardır :

B i r i n c i s i ; emr-i ilâhiye muhalefet,

i k i n c i s i ; cemaattan ayrılmak ve mukarreb olan meleklerin intizâmından çıkmak,

ü ç ü n c ü s ü ;  Âdem (A.S.fı tahkir etmektir.

İblis; madde-i asliyesinin efdal olup,   efdalden halk olunan kimsenin de efdal olacağından kendinin efdal olduğu cihetle secdeyi terkettiğini beyan etti.   Halbuki fazilet; atiye-i ilâhiyedir. v Maddesinin efdal olmasından o maddeden halk olunan kimsenin efdal olması lâzım gelmeyeceğini idrak edemedi. Halbuki fazilet; emr-i ilâhi'ye imtisal ve mucibiyle amel etmekte ve Allah'ın halketmesiyledir, haseb ve nesebe itibar yoktur. Binaenaleyh; haseb ve neseb sahibi olan bir fâsık hiçbir zamanda haseb ve neseb sahibi olmayan bir âbide müsavi olamaz. Zira; âbidin mertebesi daha a'lâdır.

Vâcib Tealâ'nın İblisle tekellümü ihanet tarikıyla olduğu için İblis'in zillet ve hakaaretini icab etmiştir, yoksa enbiyadan bazısına tekellümü gibi şerefini icab etmemiştir. Çünkü enbiyaya tekellümü; alâveçhittazim vetteşrif olduğundan Vâcib Tealâ'nın onlara tekellümü şereflerini icab etmiştir. Şu halde İblis'e tekellümü enbiyâya tekellümüne kıyas olunamaz. Çünkü; izzet-i huzurdan makam-ı zillete tardettiği cihetle İblis'in hakaaret ve zilletini mucip olmuştur. İblis tekebbürünü izhâr edince Allah-u Tealâ zilletle müptelâ kıldığını beyanla mütekebbir olanların akıbetleri zillet ve meskenet olacağına işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; kibir ve azamet sahiplerinin akıbetleri her zaman zili ü meskenet olduğu görülmektedir. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile umur-u dinde kendi re'yiyle evvel kıyas takrir eden İblis'tir. Emr-i dinde kendi re'yiyle kıyas beyan eden ve tarîk-ı haktan çıkan kimseyi Allah-u Tealâ'nın yevm-i kıyamette İblis'e mukaarin kılacağı (Ca'fer) Hazretlerinden mervidir. Çünkü; bu bid'at-ı seyyieyi evvel meydana koyan İblis olduğundan, onun bid'atına ittibâ' edenlerin bayrağı altında bulunacaklarında şüphe yoktur.

***

Vâcib Tealâ; İblis'i dergâh-ı ulûhiyetinden tardedince zat-ı ulûhiyetinden mühlet talebetmesi üzerine mühlet verdiğini beyan etmek üzere :

قَالَ فَأَنظِرْنِي إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ ﴿14﴾ قَالَإِنَّكَمِنَالمُنظَرِينَ﴿15﴾

قَالَ فَبِمَاأَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ ﴿16﴾

buyuruyor.

[Cenab-ı Hak İblis'i tardedince İblis «Yâ Rabbi ! Onların ba's olunacakları yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver ki, ben onları idlâl ve iğvâ edeyim» demekle tazarruda bulundu. Cenab-ı Hak mühlet verdiğini beyan etmek üzere «Ey İblis ! Sen mühlet verilenlerdensin» buyurunca İblis dedi ki, «Yâ Rabbi ! Onlar için beni iğvâ etmen sebebiyle elbette onlardan ahz-ı intikaam etmek ve onları idlal eylemek için ben din-i müstakim olan Din-i İslâm ve din-i hak üzerine oturur onların yollarını şaşırtırım.»] İşte İblis böyle demekle evlâd-ı Âdem üzerine musallat olacağına ahd ü peymân etti.

Yani; İblis nâsın kabirlerinden kalkacakları güne kadar mühlet istedi ki, ölümün acısını tatmasın. Halbuki dünyada kimsenin bekaası yoktur, elbette kendi de fenaya gidecektir. Vâcib Tealâ mühlet verdi, lâkin onun istediği gibi vakt-ı ba'sa kadar mühlet vermedi. Belki mutlak olarak munzarînden yani uzun müddet muammer olmak üzere müsaade verdiğini beyan etmiştir.(فَبِمَاأَغْوَيْتَنِي) lâfzı sebebiyye ve (با) 'de bulunan (ما) mâ-i masdariyyedir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yâ Rabbi ! Senin beni iğvâ etmen sebebiyle beraber elbette ben de sırat-ı müstakim olan dinin üzerine onları idlâl için oturur nefsimi onları idlâle hasrederim ve sana vuslat için yürüdükleri yollarını keserim ve takarrublarına mâni olurum.] dedi. Yahut (با) mâ-i kasemdir ve (لأَقْعُدَنّ) 'deki  lâm kaseme cevaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yâ Rabbi ! Beni senin iğvâyla helâk etmene kasem ederim ki, elbette din-i haktan onları idlâle sa'y-i beliğle sa'yederim] demektir. Yahut (ما); mâi istifhamdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sen beni esbâbtan hangi sebeple iğvâ ve ihlâk ettinse ben de onları sırat-ı müstakîmdan iğvâya sa'yederim] demektir.

Yahut (با); (مع) manâsınadır.  Buna nazaran manâ-yı nazım: [Senin beni iğvânla beraber ben de onları iğvâya sa'yederim] demektir. Sırat-ı müstakim üzerine oturmaktan maksadı; ifsad üzre devam edeceğini beyan etmektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İblis'in küfrü; küfr-ü inâdîdir, küfr-ü cehlî değildir. Zira; mezhebinin tarîk-ı gavâyet, dalâlet ve tarîk-ı ilâhinin tarîk-ı müstakim olduğunu ikrar ve itiraf etmiştir. Binaenaleyh; Şeytan'ın küfrü cehlinden neş'et etmedi, belki sırf inadından ileri gelmiştir. İnsanlarda dahi küfr-ü inâdî olduğu gibi bilerek inad için kendi zararını kasdedenler dahi vardır.

Allah-u Tealâ üzerine ibâdın mesalihine riayet vacip olmadığına âyet delâlet eder. Çünkü; eğer Mu'tezile'nin dedikleri gibi mesâlih-i ibâda riâyet lâzım olsaydı İblis'i halketmezdi ve halkettiğinde nâsı ifsad ve kalplerine vesvese ilkaası için uzun müddet müsaade edip muammer kılmazdı. Çünkü; bunların cümlesi ibâdın mesâlihinin hilafınadır. Gerçi ef'âl-i ilâhiye maslahattan hâlî olmaz, elbette maslahatı mutazammın olur. Lâkin o maslahat abdin menfaatına olmak lâzım olmadığı gibi Allah-u Tealâ üzerine vacip de değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile İblis'in kutta'-ı tarîk gibi her taraftan beni Âdem'in yollarını keseceğine işaret için herkesin gittiği yolu gözetmek üzere yol üzerinde oturacağını açıktan beyan etmiştir. Binaenaleyh; bazı kimsenin imandan yolunu keser, küfre ve bazı kimsenin ibadetten yolunu keser, fıska ve bazı kimsenin adaletten yolunu keser, zulme ve bazısını ibadette riyâya sevk eder. Velhâsıl herbirisini birer belâ ile müptelâ kılacağı gibi herkesin istidadına göre ayrı ayrı iğfâlâtta bulunur. Binaenaleyh; İblis insanları aldatmak hususunda asla fırsatı fevtetmez. Şu halde insanlar da buna karşı silâh isti'mâl etmek üzere açıkgöz bulunmak ve Allah'ın emrine itaata dikkat etmek ve şeytan'ın iğfalâtına aldanmamak çarelerini düşünmek lâzımdır. Çünkü; madem ki bir düşman ilân-ı harbe ve husumete karar veriyor. İnsanın da hasmına karşı silâh isti'mâl etmesi ve uyanık bulunması meşru' bir vaazife-i diniyesidir.

Hulâsa; pederimiz Âdem'e secde etmediğinden dolayı şeytan matrud olduğu için evlâdından ahz-ı intikaam etmek üzere Vâcib Tealâ'dan ömür istediği ve Vâcib Tealâ'nın da uzun ömre müsaade ettiği ve şeytan'ın insanları idlâle sa'yedeceğine ahd ü peymân eylediği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ İblis'in kutta'-ı tarîk gibi beni âdem'in yolları üzerine oturup gözeteceğini beyandan sonra beni âdem'i her taraflarından ihata edeceğine ahdettiğini beyan etmek üzere İblis'ten hikâye tarikiyle:

ثُمَّ لآتِيَنَّهُم مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَن شَمَآئِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ ﴿17﴾

buyuruyor.

[Beni âdem'in yolları üzerine oturup tarassud ettikten sonra ben onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından elbette gelir her taraftan iğfal ederim. Binaenaleyh; sen onların ekserisini şükredici bulmazsın.]

Yani; ben onları iğfal etmek için tarîk-ı müstakim üzerine oturduktan sonra elbette onlara her cihetlerinden gelirim. Binaenaleyh; onların ön taraflarından gelir âhirete şekkettirir, arka taraflarından gelir dünyaya terğib eder, sağ taraflarından gelir emr-i dinlerinde şüphe verir ve sol taraflarından gelir maâsîyi tezyin ederim. Hatta onları bir dereceye getiririm ki, yâ Rabbi ! Sen ekserisini nimetlere şükr'edici bulmazsın ve küfrân-ı nimet ederler bulursun.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu manâda âhirete doğru gittikleri için âhiret önlerinde ve dünyayı terkettikleri için dünya arkalarında kalacağına binaen e y d î l e r i yle murad; âhiret ve half leriyle murad; dünya denilmiştir. (İbn-i Abbas)'tan naklen bir rivayette e y d î ile murad; dünyadır. Çünkü; insan dünyaya sa'yedip huzurunda olduğu için dünyaya e y d î ve âhiret kaybolduğu için âhirete h a l f denilmiştir. Yani; «Onların önlerinden gelir dünyayı tezyin ve arkalarından gelir âhiretten tenfir ederim» demiştir. Yahut e y d î ile murad; ömürlerinden bakî kalanda taattan menederim ve h a l f ile murad; ömürlerinden geçmişte vaki olun seyyiâtlanna tevbeden menederim demektir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, insanın etrâf-ı erbaasını şeytan'ın ihata edeceğini yaad ettiğini âyet-i celile beyan etmiştir.

Üst tarafından nazil olan rahmet-i ilâhiyeye hâil olmayacağına işaret için fevk ciheti ve alt tarafından gelmediğine işaret için taht zikrolunmamıştır. Zira; mütekebbir olduğundan alt cihetinden gelmeyi zikretmemiştir.

İnsanda alet-i şer müteaddid ve alet-i hayır vâhid olduğunu gördüğü için zan ve tahmin üzere insanların ekserisinin şâkir olmayacağını beyan etmekle idlâle muvaffak olacağını iş'âr etmiştir.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran insanın sağında ve solunda melekler olup, şeytan'ın da meleklerden nefret ettiği cihetle kuvvetli gelmeyeceğine işaret için tecavüze delâlet eden (عن) lafzıyla varid olmuştur. Sağ ve sol cihetlerinden iğfale çalışmaktan geri durmayacağını beyanla beraber meleklerden fırsat bulamazsa o cihetlerden sarf-ı nazarla geçivereceğine işaret etmiştir.

Hulâsa; gerek dünya, gerek âhiret, gerek gınâ gerek fakr, gerek hasenat ve gerek seyyiât cihetinden şeytan'ın insanı ifsada sa'y ve bu sa'yiyle ekserisini ifsad edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ şeytan'ın her cihetten ifsada sa'y edeceğini beyandan sonra şeytanı kemâl-i zili ü hakaaretle tardettiğini beyan etmek üzere:

قَالَ اخْرُجْ مِنْهَامَذْؤُومًا مَّدْحُورًالَّمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ أَجْمَعِينَ ﴿18﴾

buyuruyor.

[İblis'in beyan ettiği serkeşlik üzerine Vâcib Tealâ dedi ki, «Sen mezmum ve matrud olduğun halde Cennet'ten çık. Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, beni âdem'den sana tâbi olan kimselerle beraber sizin ceminizden  Cehennem'i elbette doldururum. »] Şu halde beni âdem'e lâyık olan, şeytan'a ittibâ' etmeyip şerrinden istiâze ve ihtiraz etmektir.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran (مَذْؤُومًامَّدْحُورًا), (ومنفياًوحقيراً لعيناً) manâsınadır. (منها) zamiri   Cennefe yahut semâya yahut melâikeye râci'dir.  Buna nazaran manâ-yı şerifi : [Yâ İblis ! Mel'un, menfî ve hakîr olduğun halde Cennet'ten veyahut semâdan veyahut meleklerin arasından çık.] demektir.

Hulâsa; kemâli hakaaretle şeytan'ın tardolunduğu ve şeytan'a tâbi olanların onunla beraber Cehennem'e girecekleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ şeytanı tardettikten sonra Hzi Âdem'e Cennet'te sakin olmasını emrettiğini beyan etmek üzere :

وَيَا آدَمُ اسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلاَمِنْ حَيْثُ شِئْتُمَاوَلاَتَقْرَبَاهَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ ﴿19﴾

buyuruyor.

[Ey Âdem ! Sen ve zevcen Cennet'te sakin olun, istediğiniz yerden ve nimetten ekledin ve şu ağaca yakın olmayın ki, zâlimlerden olmay asınız.]

Yani; şeytan'ı tard u teb'îd ettikten sonra Vâcib Tealâ Hz. Adem'e tavsiye etmek ve mertebesini muhafazayı emir olmak üzere tafahhum tarîkıyla nida ederek dedi ki, «Yâ Âdem ! Sen ve zevcen Havva ehl-i tevhidin makam ve makaamı olan Cennet'te sakin olun ve istediğiniz meyvalardan, istediğiniz mahalden ekledin ve şu ağaca yakın olup meyvasından ekletmeyin. Eğer eklederseniz zâlimlerden olursunuz.» Hz. Âdem hitapta asıl olduğuna işaret için ismini zikretmiş ve Hz. Havva tâbi olduğu için ismi zikrolunmamıştır.

Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Cennet'te sakin olmalarıyla emir; emr-i taabbüdî veyahut emr-i ibâhe olup, emr-i teklifi değildir ve Hz. Âdem'in zevci Havva (R.A.)'dır. C e n n e t le murad;Cennet-i Huld'dur. Ve ekletmekle emir; ibâhe içindir. Binaenaleyh; Cennet meyvalarından ekletmek onlar için vacip değildir.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın Hz. Âdem'le zevcesine Cennet'te ikaametlerini ve istedikleri mahalde istedikleri meyvalardan ekletmelerini emrettiği ve Cennet'te bulunan ağaçlardan bir nevi ağacın meyvasından ekletmeleri memnu' olduğu ve eğer eklederlerse nefislerine zulmedecekleri cihetle zâlimler zümresinden olacakları bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Âdem (AS.) a iskânla emirden sonra şeytan'ın iğfal ettiğini beyan etmek üzere :

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِن سَوْءَاتِهِمَا

buyuruyor.

[Bizim Cennet'te iskânla emrimiz ve mezkûr ağaca yaklaşmaktan nehyimiz üzerine şeytan Âdem'le Havva'ya örtülü olan avret mahallerini kendilerine izhâr etmek için onları iğfal etti.]

وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلاَّ أَن تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ ﴿20﴾

[Ve dedi ki, «Şu ağaçtan Rabbiniz sizi menetmedi. İllâ o ağaçtan yediğiniz surette melek olmanızı veyahut muhalled Cennet'te kalanlardan olmanızı sevmediğinden menetti. Şu halde men olunduğunuz ağaçtan yerseniz ya melek olacaksınız veyahut ebeden Cennet'te kalacaksınız. »] Şeytan böyle demekle hilesine devam etti.

وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ ﴿21﴾

[Şeytan böyle demekle de iktifa etmedi, yemin etti ve dedi ki, «Sözümü iyi dinleyin. Zira ben; size elbette nasihat edenlerden ve hayır öğüt verenlerdenim. »]

فَدَلاَّيهُمَا بِغُرُورٍ

[Binaenaleyh; şeytan oniarı azıcık birşeyle aldatmaya delâlet etti ve çalıştı.]

Yani; Şeytan Âdem'le Havva'ya vesvese ilkaa etti ki, onları mestur olan avret mahallerini onlara izhar ettirsin ve kendinin rüsvâ olduğu gibi Âdem'le Havva'yı ehl-i Cennet arasında mahcup etsin. Binaenaleyh; Şeytan vesvesesinde «Sizin Rabbiniz şu ağaçtan ekletmenizden nehyetmedi, illâ sizi melek veyahut Cennet'te muhalled kalanlardan olmanızı kerih gördüğü için nehyetti» demekle iğfale sa'yetti ve sözünü terviç için yemin etti ve dedi ki, «Ben muhakkak size nasihat edicilerdenim». Binaenaleyh; onlara birtakım gururla hile etti ve mertebe-i izzetten iskaata çalıştı.

Fahr-i Razi, ve Hâzin'in beyanları veçhile v e s v e s e ; mükerrer en gizli söylemektir. Şeytan Hz. Âdem'in ve Havva'nın kalplerine şecereden ekletmeyi ilkaa etti. Binaenaleyh; eklettiler. Ve akıbet Cennet'ten çıktılar.

Vesvesenin keyfiyetinde ihtilâf varsa da Hz. Âdem ve Havva Cennet'in kapısının iç tarafına gelirler ve şeytan da kapının dışına gelip kapının dışından hafî surette söz söylemek suretiyle vesvese ettiği ekser-i müfessirînin kelâmlarından müstebandır. Yahut Şeytan Cennet'e duhulden menolunmuşsa da bir hayvan suretine temessül ederek girdiğinden hazene-i Cennet bilemediler. Yahut tekrim suretiyle girmekten memnu' ise de zillet ve meskenet suretiyle girmekten memnu olmadığından Hz. Âdem'e iptilâ için zillet ve meskenetle gitmiş ve mefsedetini ikaa etmiştir.

Âdem (A.S.) şeytan'ın secdeden imtinâ'ını ve ilâyevmilkıyâm adavetini bilirse de kirâren ve mirâren şecereden eklini söyleyip ve ekletmekte menfaat olduğuna dair yemin ettiğinden sözüne inanmıştır. Çünkü; düşmandan harikulade olarak nasihat sudur etmesi baid olmadığından ve defaatla ısrar ve ilhah ettiğinden kelâmını doğru zannetmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile ihtiyaç olmaksızın halvette avret mahallini açmak hatta zevcesi yanında bile bilâzarure açmak kerahet olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; örtülü mahallin açılmasına sev'e tâbir olunmuştur. S e v ' e ise fena ve kötü manâsınadır. Binaenaleyh; örtülü mahalli lüzumsuz açmak fena ve kötü diye menolunmuştur.

Şeytan'ın vesveseden garazı; Âdem (A.S.)'ın hürmetini iskaat ve mansıbını zayi etmek olduğuna işaret için garaza delâlet eden (لام) ile varid olmuştur. Şeytan'ın vesvesesinde «Rabbinizin nehyi; sizin melek veyahut muhalled olmamanız içindir» demesi melek olmak veyahut muhalled kalmaya ümitlendirmektir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Adem'in tamaı; meleklerde olan kemâlât-ı fıtriyeye ve yemek, içmek gibi ahval-i beşeriyeden kurtulmak cihetineydi. Binaenaleyh Hz. Adem'in tamaı meleklerin enbiyadan efdal olmalarına delâlet etmez ve Adem (A.S.) ın şu talebi nübüvvetini izhar etmezden evvel olduğu mervidir. (فَدَلاَّيهُمَا بِغُرُور) «Şecereden eklettirmekle mertebe-i âliyeden derece-i süflâya tenzil etti ve onları birtakım evhâmâtla mağrur kıldı» demektir. Çünkü t e d l i y e ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile birşeyi yukarıdan aşağıya irsal etmektir. G u r u r ; dünya metaından ehemmiyeti ve değeri olmadık bir şeye hud'ayla aldatmaktır. İblis; Âdem'le Havva'nın Cennet'teki rahatlarına ve nail oldukları nimetlere nispetle hiç değeri olmayan belki ayn-ı mazarat olan şecereden eklettirmekle aldattığını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

Hulâsa âyet; üç hükmü hâvidir:

B i r i n c i s i ; açılması kerih olan maltalleri açılıp mahcub etmek için şeytan'ın Âdem'le haremi Havva'yı aldattığı;

i k i n c i s i ; vesvesesinin hulâsası «Cenab-ı Hak sizin melek veya muhalled olmanızı istemediği için sizi nehyetti» demesi olduğu,

ü ç ü n c ü s ü ;  sözüne revaç vermek için «Ben size nasihat ederim» diyerek yemin etmesidir.

***

Vâcib Tealâ şeytan'ın hilesi üzerine şecere-i mezkûreden eklettiklerini ve ekledince zuhur eden hâlâtı beyan etmek üzere :

فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَاتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَآنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ ﴿22﴾

buyuruyor.

[Şeytan'ın iğvâsi üzerine Âdem ve Havva menhî olan ağacın meyvasından azıcık tattılarsa menhî olan şeyi irtikâb ettiklerinden dolayı söylenmeyecek mahalleri kendilerine zuhur etti. Kemâl-i hayalarından ve o mahallerinin açılmasının kabih olduğunu bildiklerinden Cennet'in ağaç yaprağından üzerlerini setrettiler. Âdem'le Havva'ya Rableri nida etti ve dedi ki «Ben sizi şu şecerenin eklinden nehyetmedim mi ve size şeytan adaveti meydanda bir düşmandır demedim mi?»]

Yani; Âdem'le Havva ekli memnu' olan ağaçtan ekletmek üzere  ta'mını tattılarsa ma'siyetin şeameti sebebiyle derhâl ukubet-i ilâhiye kendilerini yakaladı. Üzerlerinde olan kisveleri soyuldu. Birbirlerinden görülmeyecek mahalleri zuhur etti. Aklen o mahallerin açılması çirkin olduğu için filhâl Cennet ağaçlarının yapraklarından üzerlerini setretmeye müsaraat ettiler ve Rableri de itab tarikıyla nida etti ve dedi ki, «Ben sizi şu ağacın eklinden nehyetmedim mi ve şeytan size düşmandır demedim mi; memnu' olan şeye niçin cüret ettiniz?» suretiyle hitab-ı ilâhi zuhur etti.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gaayet az eklettiklerine' işaret için mezkûr ağaçtan tattıkları beyan olunmuştur. Çünkü z e v k ; birşeyin ta'mını bilmek için azıcık birşeyi yutmaktan ibarettir, Nehyolundukları ağacın buğday veya bağ çubuğu ve şâire olduğuna ve nehyin hikmetine dair tefsîlât Sûre-i Bakara'da geçmiştir. [Cilt: Bir, Sayfa: Yüz.] Avret mahallini keşfetmek zaman-ı Âdem'de dahi kabih olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Âdem ve Havva'nın açılan mahallerini derhâl setretmeye sa'yettiklerini âyet nâtıktır. Bazı rivayete nazaran incir ağacının yaprağıyla setretmişler ve yaprağı yaprak üzerine sıvamak istemişlerdir.

Fahr-i Razî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Cennet'te Âdem (A.S.) la Havva (R.A.) nın libasları nûrdan olup yekdiğerinin vücutlarını görmezlerdi. Mahut şecereden ekledince derhâl nûr üzerlerinden zail olmuş ve açığa çıkmışlardır. Yahut libasları tırnak   şeklindeymiş. Menhî olan ekil vuku bulunca hemen o libas üzerlerinden zail olmuş, şu kadar ki, hatıra olmak üzere ellerinde ve ayaklarında tırnak mahalleri bakî kalmıştır.

***

Vâcib Tealâ Âdem (A.S.) ın ve Havva (R.A.) nın menhî olan şecereden eklettiklerini beyandan sonra şecereden ekledince vaki olan nedametlerini beyan etmek üzere :

قَالاَ رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴿23﴾

buyuruyor.

[Menhî olan şereceden şeytan'ın iğvâsıyla ekledip üzerlerinde olan kisvenin zail olmasıyla hata ettikleri tezahür edince Âdem ve Havva tazarru ve niyaz tankıyla dediler ki, «Ey bizi envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz ! Biz ma'siyetle nefsimize zulmettik ve Cennet'ten ihraç olunmaya müstahak kılmakla nefsimizi ızrar ettik. Eğer sen bizim kusurumuzu afla mağfiret etmez ve tevbemizi kabulle merhamet buyurmazsan elbette biz helâk oluculardan oluruz» demekle dergâh-ı ulûhiyete iltica ettiler.]

Beyzâvî'nin beyanına nazaran mağfiret olunmadığı takdirde günâh-ı sağire üzerine azap terettüb edeceğine âyet delâlet eder. Zira; Âdem (A.S.) la Havva (R.A.)'nın hatieleri günâh-ı sağire kabilinden olduğu halde «Eğer ya Rabbi ! Sen bizi mağfiret etmezsen biz helâk oluruz» dediler.

***

Vâcib Tealâ şeytan'ın iğfali üzerine vaki olan zellelenne binaen Âdem (A.S.)la Havva (R.A.)nın istiğfarlarını beyandan sonra Cennetten yeryüzüne inmelerini beyan etmek üzere :

قَالَ اهْبِطُواْ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ وَلَكُمْ فِي الأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَى حِينٍ ﴿24﴾ قَالَ فِيهَا تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ ﴿25﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ dedi ki, «Bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde inin Cennet'ten, durmayın. Sizin için yeryüzünde mahall-i karar ve vakt-i merhûnuna kadar nimetlerinden tena'um ve telezzüz Vardır ve arz üzerinde hayat bulur ve yeryüzünde ölür ve yevm-i kıyamette yerden çıkarsınız» demekle hatt-ı hareketlerini tayin buyurmuştur.]

Yani; İblis iğfal edince vaki olan hataları üzerine istiğfar ve kusurlarını itiraf ettikten sonra Vâcib Tealâ Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve zürriyetlerine hitaben veyahut Âdem, Havva ve İblise hitaben dedi ki, «Sizin bazınız bazınıza şiddetle adavet edici olduğunuz halde inin Cennet'ten yeryüzüne. Sizin için yeryüzünde mahall-i kararınız ve yevm-i kıyamete kadar metâ'-ı dünya ile telezzüz ve taayyüş etmek vardır» demekle karargâhlarını tayin ettikten sonra «Siz dünyada ve arz üzerinde hayat bulur ve hayatınızın hitamında arz üzerinde ölür ve haşir günü arzdan ihya olunur ve huruç edersiniz» demekle hayatlarının ve mematlarının ve kıyamette huruşlarının hepsi arzda vaki olacağını beyan buyurmuştur.

Bu âyette hub'utla emir; Âdem'le Havva'ya ve zürriyetine olmak ihtimali varsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esah olan Âdem (A.S.) a ve Havva (R.A.) ya ve İblis'e emirdir. Binaenaleyh, Âdem'le İblis'in zürriyetleri beyninde ilâyevmilkıyâm adavetin bekaasına âyet-i celile delâlet eder ve şeytan ilâyevmilkıyâm beni âdeme düşman olup fırsat düştükçe idlâl etmekten hâlî kalmaz.

***

Vâcib Tealâ yeryüzüne inmelerini emredip ve yeryüzü karargâhları olduğunu beyandan sonra yeryüzünde muhtaç oldukları herşeyi inzal ettiğini beyan etmek üzere :

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْءَاتِكُمْ وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿26﴾

buyuruyor.

[Ey âdem oğulları ! Sizin avret mahallinizi setrettiğiniz libası ve tezeyyün eylediğiniz ziynetlerinizi, üzerinize Biz Azîmüşşan muhakkak inzal ettik. Mahârim-i ilâhiyeden ittikaadan ibaret olan libas-ı takva size libas-ı cemalden hayırlıdır. İşte şu inzal olunan libas; kudret-i ilâhiyeye delâlet eden alâmât-ı ilâhiyedendir. Me'mul ki, beni âdem ta'dâd olunan nimetleri tezekkür eder düşünürler ve mün'imin hukukunu edâ etmek üzere nimetlerin şükrünü ifâ ederler.]

Vâcib Tealâ Âdem'le Havva'yı yeryüzüne indirince dinde ve dünyada muhtaç oldukları libası halk buyurduğunu beyanla libasın nimet-i uzmâ olduğunu tasrih buyurmuştur. Zira; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile namazda setr-i avret lâzım olduğu cihetten libasa umur-u dinde ihtiyaç olduğu gibi sıcaktan ve soğuktan muhafaza hususuna dair umur-u dünyada dahi libasa şiddetle ihtiyaç vardır. Binaenaleyh; libas insanlar üzerine şükretmesi vacip olan nimetlerdendir. Pamuk, keten ve şâire gibi libasa esas olan nebatatın husulüne sebep olan yağmurun semâdan nazil olduğu cihetle Vâcib Tealâ libası «İnzal ettik» buyurmuştur ki, müsebbib olan libas zikrolunmuşsa da sebeb olan yağmur murad olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyanatındandır. Yahut arzda bulunan cümle berekâtın esası semâdan nazil olduğu cihetle libasın esası da semâdandır. Binaenaleyh; «Sizin avret mahallinizi setredecek libası sizin üzerinize inzal ettik» buyurmuştur. Yahut (انزلنا) (خلقنا) ve (رزقنا) manâsınadır. Yani «Biz Azîmüşşan sizin dinde ve dünyada muhtaç olduğunuz ve açılması ayıp olan mahallinizi setrettiğiniz libasınızı halketmekle sizi merzuk ettik ki, üzerinizi setreder, huzur-u ilâhide kemâl-i edeble bulunur ve hararet ve burudetten nefsinizi vikaaye edersiniz» demek olur. (ريشاً) mutlaka mal manâsına olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Yahut insanın taayyüş ettiği herşeye ıtlak olunur. Yahut insanın gerek üzerine giymekle ve gerek altında döşenmekle ziynet ve tecemmül için ittihaz ettiği melbûsdt ve mefruşattır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey beni âdem ! Biz Azîmüşşan sizin üzerinize iki nevi libas inzal ettik.

B i r i n c i s i ; bir libas ki, onunla avret mahallinizi setredersiniz.

İ k i n c i s i ; bir libas ki, onunla tezeyyün eder ve güzel görünürsünüz.]

 (وَلِبَاسُ التَّقْوَىَ) ile murad; avret mahallini setreden libastır. Ve şanına ihtimam için tekrar zikrolunmuştur. Yahut harpte istimâl olunan zırh ve kalkan gibi âlât-ı harptir. Yahut edâ-yı salât için isti'mâl olunan libastır.

Şu manâların kâffesine nazaran libas lâfzı manâ-yı hakîkîsinde müsta'meldir. Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran l i b a s – ı  t a k v a ile murad; imandır. Zira; imanla, mümin nefsini Cehennem'den vikâye ettiği için imana libas-ı takva denmiştir. Yahut amel-i salihtir. Yahut havfullahtır. Yahut hayâdır. Yahut iffet ve namusu muhafazadır. Şu imanların hangisi murad olunursa olunsun, libas lâfzı bu manâlarda mecazdır. Binaenaleyh; libası bu manâlarda isti'mâl; imanı, ameli salihi, havfullahı, hayayı ve iffeti, hakiki bir libasa teşbih tarîkıyla istimaldir. Şu halde manâ-yı nazım şöyledir : [Yâ beni âdem ! Biz Azîmüşşan sizin için muhakkak bir libas inzal ettik ki, onunla avret mahallinizi setredersiniz ve diğer bir libas inzal ettik ki, o libasla tecemmül ve tezeyyün eder, nimet-i ilâhiyenin eserini üzerinizde izhar edersiniz ve avret mahallinizi setir ve muharebede kendinizi vikaaye ve namazınızda isti'mâl ettiğiniz libas-ı takva sizin için uryân olup, avret mahalliniz görünmekten ve harpte düşmana mağlûp olmaktan hayırlıdır.] Yahut [Envâ'-ı mazarrattan sizi vikaaye etmekte hakîkî libasa benzeyen imanınız, ameliniz, Allah'tan korkunuz, iffet ve namusunuz dünyada ve âhirette sizi envâ'-ı mazarrattan vikaaye eden şu libas-ı takva için imanın zıddı olan küfürden ve amel-i salihin zıddı ola fısk u fücurdan elbette hayırlıdır. Binaenaleyh; libas-ı takvaya mülazemet etmeniz lâzımdır. Zira; sizi her türlü nedamet ve mazarrattan vareste kılar] demektir.

Nisâbûrî'nin beyanına nazaran bir rivayette bu âyette l i b a s - ı  t a k v a ile murad; insan üzerinde zahir olan sekinet, vakar, tâat ve amel-i salihtir. Zira; şu beyan olunan âdâb-ı şer'iyeye riâyet olunduğu surette bu ahkâm insanı her türlü mehlekeden vikaaye ettiği için libas-ı takva denmiştir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı cahiliyede Araplar, Beyt-i Şerif'i uryân olarak tavaf ederler ve «Biz isyan ettiğimiz elbisemizle huzur-u Beyt'e gelip tavaf etmekte Allah'tan korkarız. Şu halde uryân olarak tavaf etmek lâzımdır» demeleri üzerine onları menetmek için âyetin nazil olduğu mervidir.

Şu rivayete nazaran l i b â s - ı  t e k v â ile murad; hakîkî libastır, mecaz değildir. Binaenaleyh; keşf-i avretin şer'an mezmum olup setretmek ittikaadan ma'dud olduğuna âyet delâlet eder.

Âdem (A.S.) ın kıssasını zikretmek libasın nimet olduğunu zikre bir mukaddimedir ki, insana şeytan' ın iğvâsıyla evvel isabet eden kötülük keşf-i avret olduğu bilinsin. Şeytan; babamız olan Âdem (A.S.) ı iğva edip keşf-i avret vuku bulmakla huzur-u ilâhide mahcup ettiği gibi evlâd-ı Âdem'i bu yolda daima mahcup etmeye sa'y eder ki, işlenilen günâhlarla insanların rüsvalığına mesrur olur. Zira; bu cihetle yemini yerini bulur ve hazzını alır.

***

Vâcib Tealâ şeytan'ın Âdem (A.S.)ı iğvâ ettiğini ve cümlesinin yeryüzüne indiklerini beyandan sonra şeytan'a aldanılmamasını evlâd-ı Âdem'e tavsiye etmek üzere :

يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا

buyuruyor.

[Ey beni Âdem ! Peder ve validenizi Cennet'ten çıkarıp avret mahallerini göstermek için onlardan libaslarını soyduğu gibi şeytan sizi aldatmakla; fitne yapıp ifsad etmesin ve idlâl edip Cennet'ten mahrum eylemesin.]

إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ

[Zira; şeytan ve zürriyeti sizin onları görmediğiniz mekânda onlar sizi görürler, binaenaleyh; görmediğiniz düşmanın şerrinden fazlaca içtinab etmek lâzımdır.]

إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ ﴿27﴾

[Çünkü; biz şeytanları iman etmeyen kâfirlerin dostları kıldık. Şu halde müminlerin onların şerrinden istiâze etmeleri vaciptir.]

Yani; ey beni âdem ! Valideniz ve pederiniz olan Âdem'le Havva'yı Cennet'ten çıkardığı gibi şeytan size fitne ve fesad ilkaasıyla dalâlette kılıp Cennet'e duhûlden mahrum etmesin. Zira; valide ve pederinizi dar-ı sürür ve mahall-i huzur olan Cennet'ten mahall-i sürür Olan arza inzaline sebep oldu ve bir derece adavet etti ki, onlara görülmeyecek mahallerini göstermek için elbiselerinin onlardan soyulup mahcup olmalarına sebep olmakla intikamını aldı. Şu halde ey evlâd-ı âdem ! Şeytan' ın hilelerinden içtinab edip Cenab-ı Hakka iltica etmeniz lâzımdır. Zira; sizin onları görmediğiniz cihetten şeytan ve etba' ve a'vânı sizi görürler. Binaenaleyh; sizin pederiniz Âdem'in kıssasından ibret alıp şeytan'ın şerrinden himaye-i ilâhiyeye iltica etmeniz ehemm-i umurunuzdandır. Çünkü; biz şeytanları iman etmeyen kimselere dost ve onlara musallat kıldık ! Binaenaleyh; şeytan sizi gururuyla aldatmasın ve maâsîyi size tezyin etmekle idlâl edip yoldan çıkarmasın. Pederinize yapmış olduğu hileyi unutmayın, daima hatırınızda tutun. Zira; ebeveyninizin görülmeyecek mahallini yekdiğerine göstermek için onların libaslarının soyulmasına sebep olmuştur. Bu vak'a size ibret yönünden kâfidir. Zira; Allah-u Tealâ onlarıngözlerinde sizi görecek bir cevher halk etti. Lâkin sizin gözünüzde onları görecek cevher halk etmedi, onlar sizi görür, siz onları göremezsiniz. Şu halde onlar sizin her halinize muttali oldukları için sizi idlâle iktidarları vardır. Sizin, onları redde iktidarınız olmadığından Vâcib Tealâ'nın muhafazasına sığınmanız lâzımdır. Zira; biz şeytanları kâfirlere dost kıldık. Binaenaleyh ehl-i iman şeytan'ın dostluğundan sakınmalıdır.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ beni âdem'e şeytan'ın şerrinden ihtiraz etmelerini iki cihetle te'kid buyurmuştur :

B i r i n c i s i ; Hz. Âdem'i iğvâ edip Cennet'ten çıkarmasıdır. Çünkü; Hz. Âdem'e secdeye muhalefet etmekle adaveti meydanda olup Hz. Âdem'in ulüvvü kadriyle beraber ona vesvese ikaa edince âhad-i nâstan olan evlâd-ı âdem'e vesvese ilkaa edeceği evleviyetle sabittir.

İ k i n c i s i ; şeytan'ın ve cemaatının beni âdem'i görüp beni âdem'in onları görmemesidir. Çünkügörünmeyen düşmanın şerrinden ihtiraz gaayet güçtür. Binaenaleyh; insanlar arasında şeytan' ın şerrinden kurtulanlar pek azdır. Çünkü; herbirini bir hava ile aldatmıştır. Bazı ulemâ şeytan'ın beşer suretine temessül edemeyeceğini bu âyetle istidlal etmiştir. Zira; beşer suretine girmiş olsa insanlarıngörmesi lâzım geldiği gibi insanlarınyekdiğerini temyiz ve tefrikları haleldar olurdu. Çünkü; dün gördüğü bir şahsı bir gün sonra gördüğünde acaba o şahıs mıdır, yoksa şeytan o şahsın suretine temessül etti de şu gördüğüm şahıs şeytan mıdır, değil midir? diyerek elbette bir şüphe gelirdi. Halbuki böyle bir şüphe gelmiyor. İşte insanlarıngöremeyeceğini bu âyet nâtıktır. Şu halde şeytan' ın beşer suretine temessülü bâtıldır demişlerde de Beyzâyî'nin beyanına nazaran bizim onları göremediğimiz ekser-i evkatta ve vesvese zamanındadır. Bazı zamanda beşer suretine temessül edip bizim görmemizin cevazına bir mâni yoktur.

Feth-ül Beyan, Fahr-i Razi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile nez'olunan libasta dört ihtimal vardır: Birinci ihtimal; tırnaktır. Çünkü; (İbn-i Abbas) Hazretlerinin «Cennet'te Âdem'le Havva'nın libası tırnaktı. Hatiede vaki olunca soyuldu. Hatıra, ziynet ve bazı menâfie hizmet, için ellerinde ve ayaklarında tırnak kalmıştır» buyurduğu mervidir. İkinci  ihtimâl; libasları nûrdandı. Üçüncü ihtimal; takva ve muharremâttan içtinab etmekti. Dördüncü ihtimal; esvab-ı Cennetten bir sevb idi. Lâfz-ı âyete muvafık olan dördüncü ihtimaldir. Zira; ilbas lâfzından müstefâd olan hakîkî manâ sevbdir. Manâ-yı hakîkî mümkün olan yerde mecaza intikalde bir fayda ve ihtiyaç yoktur. Nez'in soymak manâsına olması dahî hakîkî sevb olduğuna delâlet eder. Çünkü; soyunmak giyindikten sonra olur. Madem ki âyette soyuldu, deniyor, herhalde giyinilmiş bir libas olması icab eder.

***

Vâcib Tealâ şeytan'a ittibâ' eden dostlarının hallerini beyan etmek üzere:

وَإِذَا فَعَلُواْفَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَاوَاللهِ أَمَرَنَا بِهَا

buyuruyor.

[Şeytanların dostları bir günâh işlediklerinde «Biz babalarımızı böyle bulduk ve fahişeyle Allah-u Tealâ bize emretti. Binaenaleyh; Allahın emrini işleriz» derler.]

قُلْ إِنَّ اللهِ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء

[Habibim ! Sen onlara «Allah-u Tealâ çirkin ve günâh olan şeylerle emretmez» demekle sözlerini reddet.]

أَتَقُولُونَ عَلَى اللهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿28﴾

[«Siz bilmediniz mi Allah-u Tealâ üzerine söyler ve iftira edersiniz ve hangi şeriatta ve kitapta Allah-u Tealâ size fahşâ ile emretti ve bilmediğiniz şeyi nasıl Allah'a isnad edersiniz?» demekle mezheplerinin batıl olduğunu kendilerine söyle.]

Yani; hudud-u İlâhiden huruç edip şeytanları dost ittihaz eden kâfirler Allah'ın nehyettiği maâgîyi işlediklerinde «Biz babalarımızı o fiil üzerine bulduk ve Allah-u Tealâ bize fahişeyle emretti. Zira, emretmese babalarımız işlemezdi» derler. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen onların şu kelâmlarına cevap olarak de ki, «Allah-u Tealâ fahşâ ile emretmez ve Allah-u Tealâ üzerine bilmediğiniz şeyi söyler ve Allah'a lâyık olmayan şeyi mi isnâd edersiniz?»

 F â h i ş e yle murad; rical ve nisvânın uryân olarak tavaf etmeleridir diyen varsa da esah olan Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kebire olan her ma'siyete fahişe ıtlak olunur. Şu halde fahişe lâfzı şirke ve şâir envâ'-ı küfre ve maâsîye şâmildir. Kâfirlerin maâsîye fahişe diyerek işlemeyip belki ibadet kasdıyla işlediklerinin bu âyette Cenab-ı Hak iki delilini beyan buyurmuştur :

B i r i n c i s i ; âbâ' ve ecdatlarını taklid,

i k i n c i s i ; Allah'ın emri olduğunu itikad etmektir. Şu delillerin her ikisinde ibadet maksadıyla işlediklerine sarahat vardır. Halbuki, umur-u itikaadiyede âbâ' ve ecdadı taklid bâtıl olduğundan bu cihete cevap vermeksizin Allah-u Tealâ ikinciye cevap vermesini resûlüne emir buyurmuştur. Çünkü; onlar irtikâb ettikleri fahşayı Allah-u Tealâ'nın emrettiğini ve emr-î ilâhiye istinaden işlediklerini beyan edince Allah-u Tealâ bu da vaiarıni reddetmiştir. Zira; Allah-u Tealâ'nın âdet-i kadımesi; mahasin-i efâl ve mekârim-i ahlâk ile emretmektir. Yoksa tab'-ı selim ve akl-ı kâmilin nefret edeceği fahşâyı emretmediği ve etmeyeceği ednâ aklı olan kimse için malûmdur. Binaenaleyh;  ( أَتَقُولُونَ ) nazmında bulunan hemze istifhama inkâri ve tevbih içindir. Yani; «Fahşâ ile Allah'ın emrettiğini bizzat Vâcib Tealâ'dan işittiğinizi iddia edemezsiniz? Zira; sizin için kelâm-ı ilâhiyi işitmek mümkün değildir. Ve Allah'la kulları beyninde vasıta olan enbiya-yı kiramdan dahi işitmediniz. Çünkü; nübüvveti inkâr ediyorsunuz. Şu halde nasıl cesaret edip de bilmediğiniz şeyi Allahü Tealâ'ya isnad ediyorsunuz?» demektir. Binaenaleyh; âyette kâfirleri tekdir olduğu gibi cehille zem ve takbih de vardır.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile insanlar için taklidden ziyade muzu: ve itikadı ifsâd eder birşey yoktur. Zira Yehûd'un Yehûdiyet üzere ve Nasarâ'nın Nasraniyet üzere ve ehl-i bid'atın bid'at üzere bekaası; ancak taklid ve babalarına hüsn-ü zann edip delâili tetkikten sarfınazar ederek lâyık olduğu veçhile hakkı talep etmemektir. Eğer hakkı arayıcı olsalar delilleri tetkik ederek hakikata vâsıl olur, taklidden kurtulurlardı. Amma umur-u dinde muhik olduğu malûm olan enbiyaya ve furu-u a'mâlde müçtehidîne ittibâ'; taklid değildir. Belki Allah'ın inzal ettiği şeriata ittibâ'dır. Çünkü; bu suretle taklid mezmum değildir. Zira; beşer için doğru yolu bulmak enbiya-yı izam vasıtasıyla olabileceğinden enbiyaya ittibâ'; hakka ittibadır.

***

Vâcib Tealâ fahşâ ile emretmediğini beyandan sonra adaletle emrettiğini beyan etmek üzere:

قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ

buyuruyor.

[Habibim ! «Rabbim bana adaletle emretti» demekle «Bize fahşâ ile Allah-u Tealâ emretti» diyenlere cevap ver.]

وَأَقِيمُواْ وُجُوهَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ

[Ve her secde mahallinde ve namaz zamanında yüzlerinizi Kabe'ye dönmekle namazınızı ikaame ve doğrulukla ibadetinizi eda edin.]

وَادْعُوهُ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ

[Allah'a taatınızı ihlâs edici olduğunuz halde ibadet edin ve duânızı ihlâs üzere yapın ki, Allah'ın gayrıya ibadet ve duâ etmeyesiniz.]

كَمَا بَدَأَكُمْ تَعُودُونَ ﴿29﴾

[Çünkü; Allah-u Tealâ iptidâen nasıl halk ettiyse öylece iade eder ve siz de icad olunduğunuz gibi iade olunur ve ceza görürsünüz.] Binaenaleyh; ibadetinizi ihlâs üzere edâ edin ki, hüsn-ü ceza göresiniz.

فَرِيقًا هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلاَلَةُ

[Sizden bir fırka irâdesini imana sarfla hidayette oldu ve imana muvaffak olmakla doğru yolu buldu ve diğer bir fırka iradesini küfre sarfla onun üzerine dalâlet vacip oldu.] Binaenaleyh; kıyamette böylece iki fırka olarak iade olunursunuz.

إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ اللهِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ ﴿30﴾

[Zira; fırka-ı dâlle; şeytanları Allanın dûnunda dost ittihaz ettiler ve kendilerini ihtida etmiş ve doğru yolu bulmuş zannederler.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! «Allah-u Teâlâ bize fahşâ ile emretti» diyen kâfirlere sen de ki, «Benim Rabbim bana ve umum kullarına adaletle emretti. Zira; evâmir ve ne vahisinin cemisi adaletle emir ve nehiydir. İfrat ve tefrit cihetlerine asla meyil yoktur. Benim Rabbim adaletle emrinde dedi ki, her mescit ve ibadethanenizde cânib-i manevi-i ulûhiyetime teveccühünüzü doğrultun, iki tarafa meyil ve inhiraf etmeyin, itaat ve inkıyadınızda müstakim ve dininizi Allah-u Tealâ'ya mahsus kılıcı ve ibâdât ve taâtınıza riyâ ve sum'adan hâlî ihlâs edici olduğunuz halde Allah'a tazarru ve niyazla taat edin. Zira; iptidâen Vâcib Tealâ sizi nasıl halk ve icad ettiyse yevm-i kıyamette dahi o minval üzere sizi iade eder ve siz de avdet edersiniz.» Binaenaleyh, sizden bir kısmı Allah'ın tevfikiyle mebdeinden maâdına istidlal ederek âhireti itikadla hidayette olur ve sizden diğer bir kısım tevfikten mahrum olarak dalâleti ihtiyarla üzerlerine şekaavet sabit olur. Zira; onlar Allah'ın gayrı şeytanları veli ve ma'bud ittihaz ettiler. Binaenaleyh; küfür ve maâsîden şeytanlar her neyle emrettiyse ona ittibâ' ettikleri gibi zannettiler ki, onlar kendileri mühtedîlerdir ve gittikleri yolları doğrudur. Halbuki bu zanları fâsiddir. Zira; itikâadiyâtta zanna itibar yoktur.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in (İbn-i Abbas) Hazretlerinden naklen beyanlarına nazaran bu âyette kist ile murad; kelime-i tevhiddir.

Kelime-i tevhidle emretmek; zatı ve sıfatı ve ef'âli itibarıyla Vâcib Tealâ'yı ma'rifetle emri mutazamnundır. Şu halde Vâcib Tealâ bu âyette üç şeye emretti:

B i r i n c i s i ; usul-ü itikaadiyedir,

İ k i n c i s i ; her mescid indinde yani namaz vaktinde kıbleye müteveccihen ibadet ve eda-yı salatla ve ibadetin kabulünde ihlâs şart olduğundan ihlâs üzere ibadet etmekle emretti.

Ü ç ü n c ü s ü ; âhir eti itikad lâzım olduğuna işaret buyurdu. Zira; «İptidâen icad olunduğunuz gibi avdet eder, kabrinizden kalkarsınız» buyurmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ kabirden kalkıp iade olunmak imkânını takrir için iptidâen icada teşbih tankıyla beyan buyurmuştur. Yahut «Topraktan halk olunduğunuz gibi toprağa iade olunursunuz» demektir. Yahut «İptidâen uryân olarak icad olunduğunuz gibi uryân olarak kabrinizden kalkarsınız» demektir. Yahut «İptidâen dünyada mümin ve kâfir olarak iki sınıf bulunduğunuz gibi kabirden kalktığınızda dahi iki fırka olarak kalkarsınız. Bir fırka tarîk-ı müstakime temessükle hidâyette ve diğer fırka küfrü irtikâpla üzerine dalâl vacip oldu» demektir.

(واقيُمواوجوهكم عند كل مسجد) yani «Her mescid yanında yüzlerinizi kıbleye döndürün» demektir. Şu halde «Her mescid indinde yüzlerinizi ikaame edin» demek «Secde vaktinde ve secde zamanı geldiğinde herhangi mescid olursa olsun hemen o mescidde edâ-yı salât edin, kendi mescidinize avdet için namazı te'hir etmeyin» demektir. Çünkü; ümmet-i Muhammed'in namazı için her yer mescid olduğundan namaz için bir mahall-i muayyen aramak lâzım değildir.

Vâcib Tealâ tevhid ve ihlâs üzere ibadetle emrettikten sonra ahvâl-i âhireti beyan buyurdu ki, me'mur oldukları ibâdâtı edâ edenlerin sevabı ve edâ etmeyenlerin azabı âhirette olacağına işaret etmiştir.

Fahr-i Razi, Kaazi ve Feth-ül Beyan sahibinin beyanlarına nazaran mücerret zarının umur-u dinde kâfi olmadığına âyet delâlet ettiği gibi kâfirin'sülük ettiği dinde kendinin hak üzere bulunduğunu ve mezhebinin sahih olduğunu zannetmek fayda vermez. Şu halde batılı irtikâb eden şahıs gerek kendinin hak üzerine olduğunu zannetsin ve gerek zannetmesin her halde mezmum ve zemme müstehaktır. Eğri yolu doğru zannıyla irtikâb eden kimsenin zemden halâs olması lâzım gelmez.

(له ادين وادعوه مخلصين) «İbadetinizde Allaha ihlâs üzere duâ edin, amelinize riyâ karıştırmayın» demektir.

Hulâsa; namaz vakti nerede ve hangi mescit huzurunda bulunursa kıbleye müteveccihen edâ-yı salât etmek vacip ve Allah'a ibadette İhlâsın lâzım olduğu ve iptidâen icad olunduğumuz gibi iade olunacağımız icabedeceği ve insanlar dünyada ehl-i hidayet olarak mümin ve ehl-i dalâlet olarak kâfir olduğu gibi kabirden dahi iki fırka olarak haşrolunacakları ve ehl-i dalâlin şeytanları dost ittihaz ettikleri ve bâtıl tarîka sülük eyledikleri halde kendilerinin hidâyette olduklarını zannetmeleri ve bu zanlarının faydası olmadığı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ adalet, kelime-i tevhid ve usul-ü itikaadiyeyle emrettiği gibi adalette dahil olan melbûsât, me'kûlât ve meşrubatla dahi emretmek üzere :

يَا بَنِي آدَمَ خُذُواْ زِينَتَكُمْ عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُواْ وَاشْرَبُواْ وَلاَ تُسْرِفُواْ إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ ﴿31﴾

buyuruyor.

[Ey Âdem evlâtları ! Avret mahallinizi setriçin her mescid yanında ziynetiniz olan libâsınızı takının ve Allah'ın verdiği nimetlerden yiyin, için ve israf etmeyin. Zira Allah-u Tealâ müsrifleri sevmez.]

Yani; ey Beni Âdem ! Gerek tavaf için Kabe'ye ve gerek edâ-yı salât için her mescide geldiğinizde zinetiniz olan libâsınızı giyinmekle avret mahallinizi setredin. Helâl ve mubah olan nimetlerden yiyin ve için, harama tecavüz ve helâli haddinden ziyade sarfetmekle israf etmeyin. Zira; Allah-u Tealâ müsrifleri sevmez ve muhabbet etmez.

Beyzavi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile ziynetle murad, libastır. Ahz-i ziynetle emir; vücub ifade ettiğinden avret mahallini setredecek. kadar elbise giymek vaciptir ve terki haramdır. Binaenaleyh; salâtın sıhhatinin şartı; avret mahallini setretmek olduğu için Cenab-ı Hak ziyneti ahizle emir buyurmuştur ki, setr-i avrete işarettir. Zira; avret mahallini keşfetmek haram olduğu gibi mekşuf-ü avre olarak namaz da caiz olmaz. Cuma ve bayram namazlarında ve cemaatla kılman namazlarda rical için elbisenin güzelini giyinmek sünnettir.

Avret mahallini setredecek elbise giymek vacip olduğu gibi ölmeyecek kadar yemek ve içmek dahi vaciptir. Eğer bilkülliye ekli terkederek vefat ederse nefsinin kaatili ve ehl-i nârdan olur. Namaza ve şâir ibadâta kıyamdan âciz olacak kadar ekli ve şürbü terk ederek zayıf düşmek haramdır. Kezâlik lüzumundan ziyade veya tok karına yemek israf olduğu cihetle yine haramdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak israftan nehyetmiştir.

Beyzavi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile (Ali b. Vâkidî)'nin «Allah-u Tealâ ilm-i tıbbı bir âyetin nısfında cem'etti. O âyet de (وكلواوشربواولا تسرفوا) nazm-ı celildir» dediği menkuldür. Çünkü; Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran bir tabib-i Nasranî (Ali b. Vâkıdî)'ye «Sizin kitabınızda tıbba dair birşey yoktur. Halbuki ilim; ikidir: Birisi; ilm-i tıb ki, ilm-i ebdandır, diğeri; ilm-i fıkıh ki, ilm-i edyandır» demiş. (Ali b. Vâkidî) de «İlm-i tıbbın cemi' mesailini bizim kitabımız nısf-ı âyette cemetti» buyurmuş ve bu cümleleri okumuş. Tabib-i Nasrânî «Sizin resûlünüzden tıbba dair birşey varid olmadı» dediğinde (Ali b. Vâkidî) «Bizim resûlümüz ilm-i tıbbın cemi' mesailini birkaç kelimede cemetti» demiş ve şu hadisi okumuştur :

 ( المعدة بيت اداءِوالحمية رأس كل ادواءَ واعط كل بدن ماعودبه)

«Mide, maraz evidir. Himye yani az yemek her dermanın başıdır. Her bedene âdet ettiği şeyi ver, âdetinin hilafını verme» elemektir. Bunun üzerine tabib-i Nasrânî'nin «Sizin kitabınız ve resûlünüz ilm-i tıbdan Calinos'a birşey bırakmamış» dediği naklolûnmaktadır, Çünkü; insana alelekser hastalık mideden gelir. Zira mide; vücudun yarar bir motoru menzilindedir. Motor lüzumundan ziyâde yanarsa patlar ve eğer lüzumundan az yanarsa yol vermez. Şu halde onun kıvamını bulmak ve itidal üzere islim vermek lâzım olduğu gibi yemek ye içmekte de midenin itidalini vermek lâzımdır.

Fahr-i Razi, Taberi ve Hâzin'in (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; zaman-ı cahiliyede erkek ve kadın Beyt-i Şerifi uiyan olarak tavaf ederler hac mevsiminde kestikleri kurbanların etini ve yağını yemezlerdi. Allah-u Tealâ onların bu âdet-i kerihelerini reddetmek üzere bu âyeti inzal buyurduğu mervidir.

Hulâsa; her mescidde edâ-yı salât esnasında güzel libas giyinmek lâzım, yemek ve içmek mubah olup ancak yemekte ve içmekte israfın haram olduğu ve her türlü israf edenleri Cenabı Hakkın sevmediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ setr-i avret miktarı libasın vacip olduğunu ve helâlinden eki ü şürbün cevazını ve israfın marzî-i ilâhlyeye muvafık olmadığını beyandan sonra Allah'ın helâl kıldığı şeyi haram kılmak caiz olmadığını beyan etmek üzere:

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿32﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Sen müşriklere de ki, «Allah'ın kullarının menfa-atına yerden çıkardığı ziyneti ve nzıktan güzel olan şeyleri kim haram kılabilir?» Ve Allah'ın kulları için halk ettiği tayyibât dünyada bilesâle müminlere ve bittebi' müşriklere şâmildir ve lâkin yevm-i kıyamette tayyibât müminlere mahsus olup, müşriklerin nasipleri olmadığını beyan et. İşte biz böylece Allah'ın vahdaniyetini bilen kâvmiçin hill ü hürmete delâlet eden âyetlerimizi tafsil ederiz.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Helâl olan şeyi nefsine haram addeden kâfirlere sen de ki «Allah'ın kullarının menfaati için ihraç edip halkettiği kisveleri ve nzıktan tayyib olan nimetleri kim haram kılabilir?» Kimsenin helâl olan şeyi haram kılmak vazifesi değildir. Binaenaleyh; habibim ! Sen de ki «Allah'ın kullarına ihraç ettiği ziynetler ve rızıktan tayyibât; hayat-ı dünyada bil'esâle müminler ve bittebi' müşrikler ve yevm-i kıyamette hassaten müminler içindir.» Biz şu hükmü tafsil ettiğimiz gibi ahkâmımıza delâlet eden âyetlerimizi kullarımıza tafsil ederiz.

Beyzavi'nin beyanına nazaran z i y n e t ; pamuktan, ketenden, ipekten, yünden ve maddinden hâsıl olan libasın kâffesine şâmil olduğu gibi insanın tecemmül ettiği at ve sair hayvanat ve hatta bedeninin tanzifatına ve tanzifata âlet olan tarak ve makas gibi şeylerin cümlesine dahî şâmildir. Kezâlik t a y y i b â t ; me'kûlât, meşrubat, menkûhat ve şâir lezzet verecek şeylerin cümlesine şâmildir. Şu halde âyet-i celile; me'kûlâtta, melbûsâtta, meşrubatta vesâir tecemmülâtta velhâsıl insanın menâfii için halk olunan herşeyde asıl olan mubah olduğuna delâlet eder. Ancak hürmetine delâlet eden delil-i şer'i olanlar müstesnadır. Çünkü insanın menâfii için hâsıl olan şeylerin helâl olması; umum şeriatlar da muteber ve düstur ittihaz olunan usûldendir.

Cenabri Hakkın kullarına mubah ve halâl kıldığı şeyi haram addetmek emr-i münker olduğuna işaret için inkâra delâlet eden ve istifham için olan (من) varid olmuştur. Yani «Allah'ın kulları için ihraz ettiği şeyi kim haram kılar ve hangi şahıs hurmetiyle hükmedebilir?» demektir. Dünyada nimetlerini Allah-u Tealâ dostları olan müminler için halketmişse de âdet-i ilâhiye dünyada nimetini kâfirlerden diriğ etmediğinden kâfirler de, bu nimette müşterektirler. Amma âhirette kâfirlerin gerek libas ve gerek sair lezâizden mahrum olduklarına işaret için âhiret nimetlerinin müminlere mahsus olduğunu tasrih buyurmuştur. Dünya nimetleri gumum, humum ve kederden safî olmayıp, âhiret nimetleri kederden safî olduğuna dahi işaret için âhirette nimetin hâlis olduğu beyan olunmuştur.

Fahr-i Razi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette ziynet ve rızıktan tayyibât; envâ'ı me'kûlât, meşrubat ve nisvanla telezzüz ve şâir müstelezât ve ziynetlere şâmil olduğuna Resûlullah' ın (Osman b. Maz'un)'dan rivayet olunan bir hadis-i şerifi delâlet eder.  Çünkü; (Osman b. Maz'un) birgün Resûlullah'a «Ya Resûlallah ! Ben husyelerimi çektirip lezzet-i cima'dan feragat etmek isterim» dediğinde Resûlullah «Benim ümmetimin orucu lezzet-i cima'dan feragata kâfidir» buyurmuş. (Osman b. Maz'un) «Bir mağaraya çekilip rûhban olmak isterim» demesi üzerine Resûlullah «Benim ümmetimin rûhbaniyeti; namaz için mescidde intizar etmektir» buyurmuş. (Osman) «Seyahat etmek isterim» deyince, Resûlullah «Benim ümmetimin seyahati; gazâ, hac ve umredir» buyurmuş. (Osman) «Elimde bulunan malımı terketmek isterim» dediğinde Resûlullah, «Nefsine ve ıyâline infak ettikten sonra fazla olursa fukaraya ver» buyurmuş. (Osman) «Nisvana karib olmamak isterim» deyince, Resûlullah «Bir müslim ehline veya cariyesine karib olur veled hâsıl olursa dünyada ferah ve sürür ve yevm-i kıyamette refik u şefi' olur» buyurmuş. (Osman) «Et yememek isterim» deyince Resûlullah «Cibril vasıtasıyla Cenab-ı Hak bana tayyibatı ekille emretti» buyurduğu mervidir.

İşte şu ahadis-i şerife insan için envâ'-ı ziynetin mubah ve taraf-ı ilâhiden ve taraf-ı risâletten me'zun olduğuna delâlet eder. Ancak hürmetine delil-i şer'î olan şeyler müstesnadır. Çünkü; onların hürmetine delil olunca ibâhesi mensuhtur ve mensuh olan delille amel etmek caiz değildir.

***

Vâcib Tealâ insanların libasları ve me'kûlât ve meşrubata müteallik lezâizin mubah olduğunu beyandan sonra muharremâttan bazılarını beyan etmek üzere :

قُلْ إِنَّمَاحَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَاظَهَرَمِنْهَاوَمَابَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْبِاللهِ مَالَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَانًا وَأَن تَقُولُواْعَلَى اللهِ مَالاَ تَعْلَمُونَ ﴿33﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Uryân olarak tavaf eden ve Allah'ın helâl kıldığı tayyibatı haram kılan müşriklere sen de ki, «Sizin haram kıldığınız şeyleri Allah-u Tealâ haram kılmadı, belki kullarına helâl kıldı. Ancak efâl ve akvâlden fahişe ve fena olan şeylerden aşikâr olup eseri gayra sirayet eden zulüm ve yalan yere şehadet ve itâle-i lisan ve gıybet gibi nüfus-u habiseden sudur eden kabayihi, zina ve saire gibi gizli olan günâhları Allah-u Tealâ haram kıldı.] Mutlaka sağîre ve kebîre günâhları, hükümete isyan etmeyi, gayrın hukukuna tecavüz eylemeyi, hakkı olmayan bir şeyi taleb etmeyi ve bigayrıhakkın zulm ü taaddiyi haram kıldığı gibi [Birşeyi Allah-u Tealâ'ya şerik itikad etmenizi dahi haram kıldı ki, o şeyin şerik olduğuna bir delil inzal olunmadı, ve aklen ve naklen Allahü Tealâ'ya sübutunu bilmediğiniz şeyi Allah-u Tealâ üzerine isnad etmenizi haram kıldı ki, bunlardan içtinab etmeniz lâzımdır.] Zira; bunların hürmeti kafidir.

Yani; habibim ! Müşriklere söyle ki, «Benim Rabbim küfür gibi zahir ve nifak gibi gizli fahşâyı kebîre ve sağîre günâhları, bigayrihakkın gayrın hukukuna tecavüzü ve asla şirke dair hüccet nazil olmadığı halde Allah-u Tealâ'ya şirketmenizi ve haram olduğunu bilmediğiniz şeyi Allah-u Tealâ haram kıldı demek gibi iftira etmenizi Cenab-ı Hak haram kıldı. Yoksa mubah olan şeyleri sizin haram demenizle haram kılmadı».

Bu âyet-i celile; muharremâtın küllisini cami' olduğuna işaret için hasra delâlet eden (انما) lafzıyla varid olmuştur. Zira; günâhların küllisi; fahşâ ile ism ve bigayrıhakkın gayrın hukukuna tecavüzde dahil olduğundan bu âyet envâ'-ı muharremâta şâmildir. Kezâlik usul-ü itikadiyeden tevhidle emirdir. Çünkü şirkten nehiy; tevhidle emri mutazammındır ve Allah'a iftiranın hürmetini beyan ettiği cihetle gerek usul-ü itikadiyyede ve gerek furu-u a'mâlde günâhın cümlesi zikrolunmuştur. Çünkü insandan sudur eden cinây âtın esası; beştir:

B i r i n c i s i ; zina ile neseb üzerine cinayet olur. Bunun hürmetine fevâhiş ile işaret olundu.

İ k i n c i ; ukûl üzere cinayet olur, şürb-ü hamir gibi. Bunun hürmetine ism lafzıyla işaret olundu.

Ü ç ü n c ü s ü ; namus, ırz, nüfus ve emval üzere cinayet olur. Bunların hürmetine bağyile işaret olundu.

D ö r d ü n c ü s ü ; tevhid-i ilâhiye ta'nüzere cinayet olur. Bunun hürmetine ve ekber-i kebâirden olduğuna (وَأَن تُشْرِكُواْبِاللهِ) kavl-i şerifiyle işaret olundu.

B e ş i n c i s i ; din-i ilâhiye itirazla cinayet olur. Bunun hürmetine

(وَأَن تَقُولُواْعَلَى اللهِ مَالاَ تَعْلَمُونَ)  kavl-i lâtîfiyle işaret olundu. Şu muharremâtın esası olan beş şey bu âyette zikrolununca furûatı dahi usûlün zımnında zikrolunduğundan bu âyet kâffe-i muharremâtı camidir. Binaenaleyh; hasra delâlet eden (انما) lafzıyla varid olmuştur ki, cümle muharremâtın bu âyetin ahkâmında dahil olduğuna işaret olsun.

Fahr-i Razi, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran f a h i ş e; günâhlı kebire ve i s m ; günâh-ı safiredir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Rabbim, sağire ve kebire cümle günâhları haram kıldı] demek olur ve muharremâtın kâffesi bu iki kelimede dahildir. Bundan sonra zikrolunanlar şanlarına ihtimam ve şenaatlarını tasrih için zikrolunmuştur. Çünkü şirkle zulüm; cinayâtın en büyüklerindendir. Yahut f a h i ş e ; hadd-i şer'î vacip olmayan günâh ki, yalan, gıybet, bühtan ve şâire gibi. İ s m ; hadd-i şer'î vacip olan günâhtır ki zinâ, kazif, sirkat v.s. gibi. Yahut bilâkistir. Yahut f a h i ş e ; günâh-ı kebiredir. î s m ; mutlaka günâhtır. Şu halde hassaten kebîre zikrolunduktan sonra mutlaka günâhların haram olduğunu zikir buyurdu ki, hürmet yalnız kebireye münhasır zannolunmasın.

***

Vâcib Tealâ helâli ve haramı beyandan sonra her kavmin ve her şahsın eceli olduğunu ve ecelinden takaddüm ve taahhur caiz olmadığını beyanla tekâlife terğib etmek üzere :

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ ﴿34﴾

buyuruyor.

[Her ümmet ve kavmiçin indallah muayyen bir ecel vardır. Binaenaleyh; ecelleri gelince azıcık bir saat ecellerinden tekaddüm ve taahhur olunmaz ki, onlar için ecellerini takdim ve te'hir mümkün olamaz ve talep de edemezler. Binaenaleyh; her millet mukadder olan vakt-i muayyende münkariz olduğu gibi her şahıs da mukadder olan vakt-i muayyende vefat eder.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ecelin iki ihtimali vardır:

B i r i n c i   i h t i m a l ; resûllerini tekzib eden her kavmin helâklerine ve azaba istihkaklarına bir vakt-ı muayyen vardır. O vakt-i mukadder gelmedikçe helâk olmazlar, vakt-i mukadder geldiğinde azaplarının velev az bir zaman olsun te'hir ihtimali yoktur demektir. Şu manâya nazaran âyet-i celile; ehl-i Mekke'yi tehdid etmiştir. Yani «Resûlünüzü tekzibinizden dolayı azabın te'hirine mağrur olmayın. Elbette helâk olacaksınız. Fakat vakt-i merhûnunda olacak» demektir.

İ k i n c i  i h t i m â l ; her şahsın ecel-i muayyeni olduğunu beyandır. Buna nazaran maktul olan kimsenin kendi eceliyle vefat ettiğine âyet-i celile delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ tekâlifin ahvalim ve her millet için bir eceli muayyen olduğunu beyandan sonra tekâlife riâyet edenlerin âhirette korkuları olmayacağını ve tekâlife riâyet etmeyip rusûl-ü kiramı tekzib edenlerin ehl-i nar olacaklarını beyan etmek üzere:

يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي

buyuruyor.

[Ey Âdem oğulları ! Kendinizden size resûller gelir ve sizin üzerinize âyetlerimizi hikâye ederlerse derhal kabul ve iman edin ve kabul etmemekten ve ifsad cihetine gitmekten sakının.]

فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿35﴾

[Zira; küfürden ve resûlleri tekzipten ittikaa ve resûllere ita-atla ıslah-ı nefseden kimseler üzerine korku olmadığı gibi onlar mahzun da olmazlar.] Binaenaleyh; ey âdem evlâdı ! İttikaa ve ıslah-ı nefsedin ki korkudan ve hüzünden kurtulmuş olasınız.

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا أُوْلََئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿36﴾

[Şol kimseler ki, onlar resûllerin hikâye edip haber verdikleri âyetlerimizi tekzip ve âyetlerin ahkâmını kabulden kendilerini büyük addettiler. İşte onlar ebeden Cehennem'de kaldıkları halde Cehennem'in yaranlarıdırlar.]

Yani; ey beni âdem ! Eğer size, sizin kendi cinsinizden resûller gelir ve benim vahdaniyetime delâlet eden âyetlerimi üzerinize tilâvet ve maânîsini hikâye ederlerse muharremâttan içtinapla ittikaa ve a'mâlini ıslah eden kimseler üzerine dünyada ve âhirette korku yoktur. Zira; vazife-i ubudiyeti edâ ettikleri için rıza-yı ilâhiye nail olmuşlardır ve onlar herkesin mahzun olduğu zamanda asla mahzun olmazlar. Amma şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi tekzip ve o âyetleri kabulden istikbar ve iman etmekten imtina ettiler. İşte âyetleri ve resûlleri tekzib ve imandan kendilerini büyük addedenler Cehennem ateşinin yaranları olduklarından ebeden Cehennem'de kalıcılardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile cümle-i sortiye harf-i şek suretinde (اما) ile iradolundu ki, rusûl-ü kiramın irsali caiz olup vacip olmadığına işaret olsun. Resûlullah hâtem-ül enbiyâ olup ve ümmetlerin ıslahı için âdet-i ilâhiye de bu minval üzere resûl göndermek olduğundan vâhid-i muazzamdan cem'le tâbir olunmuştur. Resûlün beşerden olması insanlar hakkında nimet-i uzmâ olduğu için Cenab-ı Hak muhataplara «Sizden resûl gönderdim» buyurmuştur ki, icabetleri suhuletle olsun. Çünkü; hem cinsiyle ülfet kolay olduğundan icabetin de kolay olacağı şüphesizdir.

İ t t i k a a ; mahârim ve menâhîden ve rusûl-i kirama muhalefetten kaçınmaktır. İ s l a h la murad; me'murun bih alan şeyleri işlemektir. Şu halde ittikaa ve ıslah-i amel edenler için gelecek ahvâlden korkusu olmadığı gibi geçmiş amellere esefleri dahi olmaz. Â y e t l e r le murad; Kur'ân ve hak üzere delâlet eden berâhin ve hüccetlerdir. Kur'ân-ı tekzib edenlerin ehl-i Cehennem olduğuna âyet delâlet eder.

Hulâsa; insanlar iki kısım olup muti' ve münkaad olanlar üzerine asla havf ve hüzün olmayacağı ve âsî ve mütemerrid olanların havf ü haşyetle azab-ı Cehennem'e dûçâr olacakları bu âyetlerden müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlerin ehl-i nâr olacaklarını beyandan sonra Allah'a iftira ve âyetleri tekzib edenlerin hallerini beyan etmek üzere:

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ

buyuruyor.

[Allah'a iftira veyahut âyetlerini tekzib eden kimseden daha ziyâde zâlim kim olabilir?] Elbette demediğini, dedi demekle iftira eden ve dediğini tekzib eden kimseden ziyade zâlim kimse olamaz.

أُوْلَئِكَ يَنَالُهُمْ نَصِيبُهُم مِّنَ الْكِتَابِ

[İşte o zâlim kimselere erzak ve ecelleri gibi kitapta yazılı olan nasipleri kendilerine vâsıl olur ve iftiralarının cezası olarak yüzlerinin karası ve tekziplerinin cezası olarak şiddetli azap onları bulur.]

حَتَّى إِذَاجَاءتْهُمْ رُسُلُنَايَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُواْأَيْنَ مَا كُنتُمْ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللهِ

[Hatta onlara bizim ervahı kabza memur olan meleklerimiz gelip rûhlarını kabzettiklerinde derler ki, «Nerededir sizin Allahm gayrı ibadet ettiğiniz ma'budlarınız? Çağırın onları gelsin sizi kurtarsınlar.»]

قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا وَشَهِدُواْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُواْ كَافِرِينَ ﴿37﴾

[O kâfirler meleklerin şu suallerine cevapta derler ki, «Muhakkak bizim ma'budlarımız bizden kayboldular. Zira; biz onları göremiyoruz» ve kendi nefisleri üzerine kâfir olduklarını beyanla şehadet ve küfürlerini ikrar ederler.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya şerik ve velet gibi münezzeh olduğu şeyleri isnad ve Allah'ın demediği şeyi dedi demekle yalan olarak iftira edenlerden veyahut vahdaniyete delâlet eden delilleri ve Kur'ân'ı inkâr etmekle tekzib eden kimselerden daha ziyâde zâlim ve kâfir kimdir ve kim olabilir? İşte şu iftira alâllah eden veyahut âyetleri tekzible muttasıf olan zâlimler levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail ve vâsıl olurlar. Hatta onların ervahını kabza müvekkel olan meleklerimiz rûhlarını kabz için geldiklerinde onlardan suâl ederler, tevbih ve tekdir tarîkıyla derler ki, «Nerededir Allah'ın dûnunda sizin ibadet ettiğiniz ma'budlannız? Çağırın onları sizi nazil olan azaptan kurtarsınlar ve sizin müptelâ olduğunuz musibetinizi defetsinler.» Meleklerin şu sual ve tevbihlerine karşı kâfirler «Bizi tarik-ı haktan idlâl ettikten sonra o ma'budlar bizden kayboldular. Biz onları görmez olduk» dedikten sonra kendi nefislerinin aleyhine şehâdet etmekle kendilerinin kâfir olduklarını ikrar ve itiraf ederler.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'ya şerik itikaad etmek; gerek putlar olsun gerek yıldızlar olsun, gerek veled isnadı olsun ve gerek indî ahkâm-ı bâtüayı isnad etmek olsun cümlesi iftira alallahta dahil olduğu gibi Kur'ân'ı ve sair âyâtı ve nübüvveti Muhammediyeyi tekzip etmek de tekzipte dahildir.

K i t a p ile murad; levh-i mahfuzdur. Kâfirlere isabet edecek n a s i p le murad; yüzlerinin siyahlanması, gözlerinin güvermesi, boyunlarının zincirlenmesi, Cehennem'e hakir ve zelil olarak dahil olmalarıdır. Yahut n a s i p le murad; ömürleri ve rızıklarıdır. Çünkü küfür; rızka mâni değildir. Şu halde «Onlar her ne kadar iftira ederler ve âyetleri tekzib eylerlerse de onların levh-i mahfuzda yazılı olan amelleri, ömürleri ve rızıkları onlara isabet eder küfürleri nasiplerine mani değil» demektir. (يَتَوَفَّوْنَهُمْ)  karinesiyle bu âyette r u s ü l le murad; ervahı kabza müvekkel olan meleklerdir. Vefat ettirmek onlarınvazifesidir. Meleklerin sualden maksatları kâfirleri tekdir ve tevbihtir, yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü melekler; onların, Allah'ın gayrıya ibadet edip çağırdıkları şeylerin putlar olduğunu bilirler. Binaenaleyh; bu cihetten suale ihtiyaç yoktur. Şu halde sual; ancak onları tahkir içindir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin iftira alallah ettiklerinden azlem-i halkillâh olduklarını ve levh-i mahfuzda yazılı olan azaptan nasiplerine nail olacaklarını ve azabı muayene edince kendilerinin kâfir olduklarına şehâdet edeceklerini beyandan sonra bakiye-i ahvallerini beyan etmek üzere:

قَالَ ادْخُلُواْ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّن الْجِنِّ وَالإِنسِ فِي النَّارِ

buyuruyor.

[Vâcib Tealâ kâfirlere «Sizden evvel ins ü cinden geçmiş olan ümmetler içinde siz de Cehennem ateşine dahil olun» der.]

كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا

[Her ne zaman Cehennem'e bir cemaat girerse kendi dini ve milletinden olan diğer cemaata lanet eder.]

حَتَّى إِذَا ادَّارَكُواْ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاء أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ النَّار

[Hatta Cehennem'de içtima edinceye kadar lanete devam ederler. İçtima edince onlardan sonra gelenler evvel gelenlere işaret ederek derler ki, «Ey bizim Rabbimiz ! Şunlar bizi idlâl ettiler, yoldan çıkardılar. Binaenaleyh; onlara Cehennem ateşinden, iki kat azap ver ki, biri; bizi idlâl etmelerinin cezası, diğeri de kendi küfürlerinin cezası olsun.»]

قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِن لاَّ تَعْلَمُونَ ﴿38﴾

[Allah-u Tealâ «Her cümlenize azap iki kattır ve lâkin siz bilmezsiniz» demekle cevap verecektir.]

Yani; yevm-i kıyamette Allah-u Tealâ'ya iftira ve âyetlerini tekzib eden kâfirlere hitaben Vâcib Tealâ «Ey kâfirler ! İns ü cinden sizden evvel geçen ümmetlerle beraber Cehennem ateşine dahil olun» buyurur. Her ne zaman bir cemaat ateşe dahil olursa kendi dininde kardeşine ve onunla beraber o dinde bulunan cemaata lanet eder. Hatta kâffesi nârda içtima edip ve birbirlerine lâhik olup toparlanıncaya kadar lanetleri devam eder. Bazısı bazısını idrak edip içtima edince tâbi olup Cehenneme arkadan giren cemaat metbû' olup önden gidenlere işaret ederek derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Şu kavmin reisleri ve uluları bizi idlâl ettiler.» «Ya Rabbi ! Sen onlara Cehennem ateşinden iki kat azap ver ki, bizi idlâl ettiklerinin acısını görsünler.» Onların şu tazarrularına karşı Hak Sübhânehu ve Tealâ buyurur ki, «Tâbi ve metbû' her cümlesi için azap ikidir ve lâkin siz bilmezsiniz.» Zira; rüesâ kendi dâll oldukları ve gayrıları idlâl ettikleri için iki kat azaba müstehaklardır ve tâbiler de kendi nefislerinde dâll oldukları ve şu tâğî olan kâfirleri taklid edip enbiyayı taklid etmedikleri için iki kat azaba müstehaklardır.

***

Vâcib Tealâ tâbi olanların şu kelâmlarına cevap olarak rete lerinin kelâmını beyan etmek üzere :

وَقَالَتْ أُولاَهُمْ لأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ فَذُوقُواْ الْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Rüesâ tâbilerine derler ki, «Bizim için sizin üzerinize bir fazilet ve meziyet olmadı. Zira; dalâl ve azaba istihkakta cümlemiz müsaviyiz, beynimizde fark yoktur. Şu halde kesbettiğiniz günâhlarınız sebebiyle tadın Cehennem azabını» demekle kelâmlarını reddederler.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celilenin bidâyesindeki kavil;  Allah-u Tealâ'nın izniyle bir melek tarafından mıdır veyahut bizzat Allah-u Tealâ'nın kelâmı mıdır? İhtilâf varsa da esah olan Allah-u Tealâ'nındır. Allah-u Tealâ, şirkle iftira ve âyetlerini ve resûllerini tekziple küfredenlere hitaben «Sizden evvel geçen ins ü cinnin kâfirleriyle beraber girin Cehennem'e» buyurur. (امم في) deki (في) lâfzı (مع) manâsınadır. Kâfirlerin Cehennem'e duhûlleri, defaten olmayıp fevc fevc ve cemaat cemaat olduğuna âyet delâlet eder. Sonra gelenler evvel gelenleri müşahede eder ve lanetle yâd ederler. «Her gelen cemaat kardeşine lanet eder» demek; «Ehl-i nârın bazısı bazısına lanet eder ve herkes nefsini kusursuz diğerini kusurlu görmek ister. Binaenaleyh yekdiğerine atf-ı cürmetmekten hâlî kalmazlar» demektir. Şu halde herkes kendi mensup olduğu mezheptaşlarına lanet eder. Meselâ; müşrik kendi gibi müşrikleri ve Yehûd kendi gibi Yahudileri, Nasrânî kendi gibi Nasrânîleri, Mecusî kendi gibi Mecûsîleri zemmeder ve bu hâl devam eder. Hattâ sonra gelenler evvel gelenlere idrak edip hepsi içtima edinceye kadar fırkalar gelerek Cehennem'e dolup Cehennem'e girenlerin arkası kesildiği zaman sonra gelenler evvel gelenlere işaret ederek onlardan Cenab-ı Hakka iştikâ ederler ve azaplarının iki kat olmasını isterlerse de Cenab-ı Hak cümlesinin azaplarının iki kat olacağını beyanla onları reddeder.

F ı r k a - i  u h r a yla murad; Cehennem'e muahhar girenlerse û l â ile murad; Cehennem'e evvel girenlerdir. Yahut û l â ile murad; dünyada kavmin ileri gelenleri ve reis olanlarıysa u h r â ile murad; onlara tabi olan avam, âhâd-ı nâs ve esâfil gürûhudur. Çünkü; her zaman kavmin reisleri esâfilîni idlâl ettiklerinden onlara ittibâ eden edânî «Bizi bunlar idlâl ettiler, bunların azabı iki kat olsun» demekle Cenab-ı Hakka tazarruda bulunurlar. Yahut  û l â ile murad; dünyada o din üzere evvel geçenler ve  u h r â  ile murad; sonradan gelip onları taklidle ittiba edenlerdir. Şu halde «Evlât babalarından şikâyet ederler» demektir. Zira; ekseriyetle dinde evlât babanın isrine ittibâ' ettiklerinden yevm-i kıyamette azabı muayene edip sülük ettikleri dinin butlanı zuhur edince evlât âbâya atf-ı cürüm ve lanet etmeye kalkışırlar ve «Bunlar bizi idlâl etti» demekle babalarının azabının iki kat olmasını isterler. Onların idlâline gelince iki cihetle olur.

B i r i n c i s i ; rüesâ etbâ'ını ve pederler evlâdını din-i bâtıla davet ve bâtılı tezyin etmek suretiyle kendi dinlerine ve mezheplerine ithal ederler,

i k i n c i s i ; esâfil-i nâsın ekseriyetle âdetleri büyüklerini muazzam ve mufahham tanıyarak taklid etmek olduğundan rüesâ davet etmeksizin onların mezheplerine sülük etmekle olur. Herhangi suretle olursa olsun dinin butlanı ve azabın şiddeti zuhur edince esâfil, eşrafı lanete müstehak gördüklerinden lanet ederler ve her iki cihetle muktedâbih tanıdıklarını zemle azaplarının iki kat olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmekle ahz-ı intikam ve teşeffi-i sadretmek isterler.

Allah-u Tealâ gerek tâbi ve gerek metbû' cümlesinin azabının iki kat veya daha fazla olacağını beyan buyurmuştur. Zira; metbû'da dalâlet ve ıdlâl gibi azabı icabeden iki sıfat olduğu gibi tâbi'de dahi dalâlet ve kâfirleri taklid gibi azabı icab eden iki sıfat olduğundan her cümlesinin azabı iki kat olacağı beyan olunmuştur.

Bu âyet-i celile; ehl-i küfrü tehdid ve ehl-i ma'siyeti ma'siyetten zecr ü men' için sevk olunmuştur. Çünkü rüesanın etbâ' ına ve etbâ'ın rüesâya atfı cürmederek lanet edip birbirlerinden teberrî etmeleri, elbette şiddetle müzayaka neticesidir. Kalpte ıztırab olmasa yekdiğerine lanet edinceye kadar uğraşmazlar. Çünkü; bu hâl dünyada insanlarda dahi carîdir. Tutulan bir işte netice fena gelirse herkes o işten teberrî ve yekdiğerine kusuru tahmil etmek ister ve «Senden oldu, benden olmadı» yollu münazaa kapıları açıldığı gibi fenalık daha ilerledikçe münazaa da ilerler ve yekdiğerine sebbetmeye ve daha sonra iş niudâraba ve mukaateleye kadar dayanır. Âhirette azabı müşahede ettiklerinde dahî hal böyle olacağını âyet-i celile beyan etmektedir. İşte âhirette dahi mezheplerin butlanı zuhur edince sebep olanlara lanet ve müsebbepleri de reddederler. Tarafeyn arasında bu suretle münazaa ve mübahasenin cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Hulâsa; kötü iş dünyada sahibini rezil ve rüsvâ kıldığı gibi bâtıl itikad ve kötü amel dahi âhirette sahibini rezil ve rüsvâ edeceği ve hatta beyinlerinde münazaa olup yekdiğerine atf-ı cürmedecekleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvâlinden bazılarını beyandan sonra tehdidini itmam ve vaîdini ikmâl etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُواْ عَنْهَا لاَ تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاء وَلاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ ﴿40﴾   لَهُم مِّن جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِن فَوْقِهِمْ غَوَاشٍ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ ﴿41﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi ve vahdaniyetimize delâlet eden delillerimizi tekzib ettiler ve âyetlerimize ve bilhassa Kur'ân'a iman etmekten istikbar ettiler. Onlar için rûhları kabzolunduğunda semânın kapıları açılmaz. Binaenaleyh; rûhları a'lâ-yı illiyyîne gidemez ve onlar devenin deve olduğu halde iğnenin deliğinden girinceye kadar Cennet'e girmezler. Şu bizim beyan ettiğimiz ceza-yı şedîd gibi biz kâfirleri cezalandırırız. Zira, onlar için Cehennem ateşinden altlarına döşek ve üstlerine yorgan vardır. Şu halde altarından ve üstlerinden her taraf ma ateş ihata eder. İşte şu altlarını ve üstlerini ateşin ihatası gibi ibadeti mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz eden müşrikleri cezalandırır ve onların irtikâb ettikleri cinayetin ukubetiyle onları muazzep kılarız.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet kâfirlerin enyâ'ına şâmildir. Çünkü kâfirlerden ıdehriyyûn Vâcib Tealâ'nın zatına ve sıfatına delâlet eden delillerini ve müşrikler; vahdaniyete delâlet eden delillerini ve nübüvveti inkâr edenler; nübüvvetin delâilini ve âhireti inkâr edenler; âhiretin delillerini inkâr ve tekzib ettiklerinden bu âyette cümlesi dahildir. İ s t i k b a r ; hakkı fcabulden imtina' ve bâtıl olan şeyi ihtiyarla tereffu etmektir. Kâfirler âyetlere imandan kendilerini büyük addettikleri için. haklarında «İstikbar ettiler» denilmiştir. Yani «Kendilerini büyük addettiler» demektir. Âyetleri tekzib eden kâfirlerin küfrü hallerinde amellerinin kabul olunmayacağına ve rûhlarının a'lâ-yı illiyyîne yol bulamayacağına ve semâdan üzerlerine bereket-i ilâhiye nazil olmayacağına işaret için bu âyette Vâcib Tealâ onlara semânın kapıları açılmayacağını beyan buyurmuştur. Çünkü küfür; feyz-i ilâhinin feyezanına dünyada ve âhirette mânidir. Binaenaleyh; semâya amellerinin suûduna ve semâdan bereketin nüzulüne mâni olduğu bü âyetle beyan olunduğundan âyet kâfirleri tehdid ve küfürden men için sevk olunmuştur.

H ı y a t ; iğne, s e m m ; iğnenin deliği, c e m e l ; deve ki, hayvanât-ı ehliyenin en büyüğüdür. Yani; «Hayvânât-ı ehliyenin en büyüğü olan deve en küçük menfez olan iğnenin deliğinden geçmedikçe kâfirler Cennet'e giremezler» demektir. Binaenaleyh; devenin cesametiyle beraber iğnenin deliğinden geçmesi muhal olduğundan onların Cennet'e girmesi de muhaldir. Çünkü; muhale muallâk olan şey de muhaldir. Şu halde «Küfrüzere vefat eden kimsenin Cennet'e girmesi muhal» demektir.

Vâcib Tealâ Cennet'e dahil olmayacaklarını beyandan sonra Cehennem'e dahil olup Cehennem ateşi her taraflarını ihata edeceğini beyan etmiştir. Zira âhirette mekân; ikidir: Cennet veya Cehennem. Bu iki mahalden başka bir mahal olmadığından elbette her şahıs ikiden birine girecektir. M i h a d ; beşik manâsınaysa da burada Cehennem ateşinden döşek var demektir.

G a v a ş ; gaaşiyenin cem'idir. G a a ş i y e ; örtü manâsınaysa da burada yorgan manâsınadır. Yani «Kâfirler için Cehennem'de altlarına ateşten döşek, üstlerine yorgan var» demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetleri tekzib ve âyetlere imandan istikbar; a'zam-ı cinayet olduğuna ve. zemmi icab eder evsâf-ı zemîmeden bulunduğuna işaret için Vâcib Tealâ onları tekzib edenlerin bazı kere mücrim ve bazı kere zâlim olduklarını beyan buyurmuştur.

Zulmün cürümden daha esna' olduğuna işaret için cürüm; Cennet'ten mahrumiyete ve zulüm; Cehennem'e duhule ve narla muazzeb olmaya sebep olarak zikrolunmuştur.

***

Vâcib Tealâ kafirlerin ahvâlini beyandan sonra müminlerin ahvâlini beyan etmek üzere:

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿42﴾ وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, Allah'ın vahdaniyetine ve resûlünün risaletine iman ve Allah' ın ve resûlünün emrettiğini işlemek ve nehyinden içtinab etmekle amel-i sâlih işlediler ve kudretleri miktarı ferâizi ve vâcibâtı yerine getirdiler. Maahaza biz her nefse teklif etmeyiz, illâ vüs'u miktarı teklif ederiz. İşte şu iman edip imanlarının muktezâsı olan amel-i sâlih işleyenler; erbâb-ı saadet için hazırlanan Cennet'e mülâzımlardır. Onlar ancak ebedî Cennet'te kalıcılardır ve Biz Azîmüşşan ehl-i Cennet'in dünyada kalplerinde olan hıkd, buğz ve adavet gibi ahlâk-ı zemîmeyi soyar çıkarırız ki, onlar yekdiğerine muhabbet üzerine istirahat ve ülfet etsinler ve dahil oldukları cennetlerde onların altlarından nehirler cereyan eder ki, sürür ve felahları mükemmel olsun.]

(لاَ نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا)  müptedâ ile haber beyninde kudreti nispetinde suhuletle Cennet'i kisbe terğib için cûmle-i mu'terize olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyânâtındandır. v ü s ' ; halA vüs'atta insanın kolaylıkla kaadir olduğu şeydir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak her ne'fse kudreti miktarı teklif edip kudretinin fevkinde teklif etmeyeceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; insanın kendi fiilini kisbe kaadir olduğuna delâlet eder. Çünkü vüs'uyla kudreti miktarı teklif etmek; abdin fiilini kisbe kaadir olduğunu ve kendi kesbettiğini beyan etmektir. Eğer Cebriyenin dedikleri gibi abdin fiilinde methali olmasaydı abdin vüs'u miktarı teklifte bir manâ ve fayda olmazdı. Çünkü vüs'u miktarı teklif demek; abdin kendi ihtiyarı ve kudretiyle yapabileceği işi teklif demek olduğundan bu âyet abdin kisbe iktidarını beyan etmiştir.

İnsanların dünyada birbirlerine olan adavet, buğz ve vesvesenin âhirette olmayacağına işaret için kalplerinden evvelâ kini ve buğz u adaveti izâle edeceğini Vâcib Tealâ bu âyette beyan ve şeytan azapta olduğu cihetle âhirette vesvese dahi olmadığından kalpleri bütün müzahrefât ve kasavetten safî ve mutahhar ve mücellâ olacağına işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; âhirette hased dahi yoktur. Şu halde ednâ derecede olanlar a'lâ derecede olanlara asla hased etmezler.

Tefsir-i Hâzin'de İmam-ı Südî'den naklen beyan olunduğu veçhile Cennet'in kapısı önünde bir ağaç ve ağacın kökünde iki pınar cereyan eder. Ehl-i Cennet ağacınaltına geldiklerinde pınarın birinden içerler, kalplerinde olan hased ve gıll ü gış ve dünyada beyinlerinde olan adavet bilkülliye zail olur. Zira; pınarın suyu mâ-i tahûrdur. İkinci pınardan guslederler. Üzerlerinde olan uygunsuzluklar zail olur, nazîf ve tâhir olarak Cennet'e girerler ki, bir daha vücutlarına asla yaramaz birşey dokunmaz. Çünkü; Cennet'te toz ve toprak gibi insana ezâ verecek şeyler yoktur. Buhârî'den naklolunan bir hadis-i şerifte Resûlullah «Ehl-i Cennet nârdan halâs olunca Cennetle Cehennem arasında bir köprü üzerinde tevkif olunurlar. Beyinlerinde olan hukuktan helâllaşıp temiz ve tâhir olduktan sonra Allah-u Tealâ Cennet'e duhûle izin verir» buyurmuştur. Zira .Cennet; mahall-i taharet olduğundan her türlü kötülükten taharet kesbetmeyen kimse oraya giremez.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdikten sonra Allah-u Tealâ'ya hamd ü sena ettiklerini beyan etmek üzere:

وَقَالُواْ الْحَمْدُ للهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللهِ لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿43﴾

buyuruyor.

[Ehli Cennet, Cennet'e girince Allah'ın nimetlerine şükretmek üzere derler ki, «Hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki, o Allah-u Tealâ bizi şu nimetlere isal etti. Halbuki Allah-u Tealâ bizi bu nimetlere îsâl etmemiş olsaydı biz kendi halimizle vâsıl olamazdık. Allah-u Tealâ'ya yemin ederiz ki, bizim Rabbimizin resûlleri hakka mukaar in olarak muhakkak bize geldiler» demekle resûllerin geldiklerini ikrar ederler ve taraf-ı ilâhiden onlara nida olunurlar ve denilir ki, «Ey ehl-i Cennet ! Şu gördüğünüz Cennet'tir, ameliniz sebebiyle vâris kılındınız. Binanealeyh; size ihsan olarak verildi.»] İşte ehl-i Cennet'e taraf-ı ilâhiden böyle denilmekle taltif olunurlar.

Yani; müminler Cennet'e girip nimet-i ilâhiyeyi görünce Cenab-ı Hakkı sena etmek üzere derler ki, «Hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki, o Allah-u Tealâ sevab ve derecâtı bize verdi ve şu Cennet'e sebep olan amele bizi muvaffak kıldı, kitapları ve resûlleri vasıtasıyla bizi irşad etti, lûtuf ve ihsan olarak Cehennem azabını bizden defetti. Eğer Allahın bizi irşadı ve tevfiki olmasaydı biz şu sevabı ve derecâtı muktezî olan amele kendi başımıza vâsıl olamazdık ve o ameli arayıp bulamazdık. Zira; Allahın hidâyette kılmadığı kimse mühtedî olamaz. Biz Allah-u Tealâ'ya yemin ederiz ki, muhakkak bize Allah'ın resûlleri geldi. Bizi saadet ve selâmetimize irşad ettiler ve irşadları hakka mukaarin ve vakıa mukabıktır ki, bugün eserini gördük» demekle Allah'a hamd ü sena ederler.

Ehli Cennet bu minval üzere hamd ü sena ettikten sonra taraf-ı ilâhiden ehl-i Cennet'e nida olunurlar ve denilir ki, «Şu gördüğünüz Cennet'e siz ameliniz sebebiyle vâris kılındınız.»

Nida eden; Allah-u Tealâ veyahut Allah-u Tealâ'nın izniyle bir melektir. Tefsir-i Hâzin'in Ebu Hüreyre, Ebu Saîd-ül Huderî (R.A.) nın rivayetleriyle (Müslim) Hazretlerinden naklettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah «Ehl-i Cennet, Cennet'e girdiklerinde bir müriâdî nida eder ve der ki, ey ehl-i Cennet ! Sizin için hayat var memat yok, sıhhat var, hastalık yok, gençlik var, kocalık yok, nimet var, nikmet ve me'yûsiyet yoktur». İşte bu hadis i şerifinde bu âyetteki nidayı tefsir olduğu mervidir..

Ebu Hüreyre (R.A.) ın rivayetiyle her şahsın Cennet'te ve Cehennem'de mekânı olup mümin Cennet'e girince, kâfirlerin Cennet'teki mekânına vâris olacağını ve kâfirin de müminin Cehennem'deki makaamına vâris olacağını Resûlullah'ın beyan buyurduğu ve şu beyan-ı nebevileri bu âyette zikrolunan verasetin manâsı olduğunu huzzâra tefhim buyurduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Çünkü kâfir; meyyit mesabesinde olup mümin; hayy olduğu cihetle hayatta olan vefat edenin malına vâris olduğu gibi vefat etmiş menzilinde olan kâfirlerin Cennet'teki menzillerine müminlerin vâris olacağını Fahr-i Kâinat sarahat suretiyle beyan buyurdukları gibi âyette de işaret tarîkıyla beyan buyurulmuştur.

Bu âyette Cennet'e veraset amel sebebiyle olduğunu beyana Resûlullah'ın «Cennet'e hiç kimse ameliyle dahil olmaz, ancak Cennet'e duhûl; ihsan-ı ilâhi ve fazl-ı sübhânîdir» hadis-i şerifi münâfî değildir. Zira; Cennet'e duhul; fazl-ı ilâhiyledir, lâkin Cennet'te derecât ve menâzili taksim; a'mâl sebebiyle olduğundan veraset de amel sebebiyledir. Binaenaleyh; âyetle hadis beyninde münâfât yoktur, çünkü; ikisinin meali de vakıa mutabıktır.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e ve ehl-i nârın Cehennem'e duhûllerini beyandan sonra tarafeyn beyninde cereyan edecek muhâverâtı beyan etmek üzere:

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَن قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدتُّم مَّا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا

buyuruyor.

[Ashab-ı Cennet ashab-ı Cehennem'e nida eder ve derler ki, «Bize Rabbimizin vaad ettiği sevabı hak bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiği azabı hak buldunuz mu? »] Ehl-i Cennet'in bu sualine cevapta:

قَالُواْ نَعَمْ

[Onlar da «Evet hak bulduk» derler.]

فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَن لَّعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ ﴿44﴾ الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا

[Şu sual ve cevap üzerine onların arasından bir müezzin ilân eder ve der ki, «Allahın laneti şol zâlimler üzerinedir ki, onlar Allah'ın dininden ve tankından kullarını men'eder ve din-i ilâhide eğrilik ararlar.] Binaenaleyh; lanete müstehaklardır.»

وَهُم بِالآخِرَةِ كَافِرُونَ ﴿45﴾

[«Zira; onlar âhirete kâfirlerdir ve küfrün icabı lanettir» demekle kâfirleri ehl-i âhirete ilân ederler.]

Yani; ehl-i Cennet, Cennet'te ve ehl-i nâr, narda takarrür ettikten sonra ehl-i Cennet ehl-i nâra derler ki, «Ey ehl-i Cehennem ! Biz Rabbimizin vaad etmiş olduğu sevabı ve Cennet'i hak ve vakıa mutabık olarak bulduk. Dünyada rusûl-ü kiramın davetlerine inanmış ve yakînen tasdik etmiştik. rusûl-ü kiramın lisanı üzere şeriatta beyan olunan nimetleri aynıyla bulduk, asla hilaf görmedik. Sizin küfrünüz üzerine Rabbinizin vaad ettiği azabı siz de hakka ve vakıa mutabık buldunuz mu?» Ehl-i Cennet'in şu suâline cevap olarak ehl-i Cehennem «Evet ! Rabbimizin bize resûlleri vasıtasıyla vaad ettiği azabı vakıa mutabık bulduk» derler. Şu mükâlemenin cereyanı üzerine bir münâdî nida ve beyinlerinde ilân eder ve der ki, «Allah'ın laneti şol zâlimler üzerine sabit ve nazildir ki, o zâlimler tarîki ilâhiden nâsı men' ve tarîk-i ilâhi olan Din-i İslâmda eğrilik taleb ederler. Binaenaleyh; ahkâm-ı dini tebdil ve tağyir etmek isterler. Halbuki o zâlimler âhireti münkirlerdir».

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran şu nida; Cennet'e duhûlden sonradır. Ehl-i Cennetin nidadan maksadları; ehl-i nârın hüzünlerini arttırmak ve kendilerinin saadet-i ebediyeye nail olduklarını beyan etmektir.

Şu nidanın ehl-i Cennet'in hepsinden vâki olacağına âyet delâlet eder. Zira; lâfız eamdır, bazı efradın murad olduğuna bir karine de yoktur. Fakat, «Cemi' cem'e mukaabil olunca ferd ferde taksim olunur» kaaidesine tevfiken ehl-i Cennet'ten ferd ehl-i nârdan dünyada bildiği ve tanıdığı kimselere nida eder ve onunla mükâleme eder. Diğerlerinde dahi hâl böyledir.

Cennet; a'lâ-yı illiyyînde ve Cehennem esfel-i sâfilînde olduğu halde Cenab-ı Hak için aradaki perdeyi kaldırmakla uzağı yalan kılarak birbirine gösterip söyleştirmekte bir mâni yoktur. Çünkü; ehl-i sünnet indinde bu'd-u mesafe görmeye ve işitmeye mâni değildir. İlm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile Hz. Ömer.in Medine-i Münevvere'de hutbe okurken bir aylık mesafesi olan mahaldeki seraskerine sadâsını işittirdiği tevâtüren naklolunmaktadır.

Bu âyette m ü e z z i n le murad; melâikeden bir melek veyahut İsrafil'dir. «Beyinlerinde ilân etti» demek; «Cümlesine işittirdi» demektir. Müezzin lanetin; kendisinde dört sıfat bulunan kimseler üzerine nazil olacağını beyan etmiştir.

B i r i n c i s i ; zâlim olmaktır, z u l ü m le murad; küfürdür.

İ k i n c i s i ; nâsı din-i hakka duhûlden men'etmektir. Amma men etmeleri Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gerek kahır ve galebe tarîkıyla olsun, gerekse hiyel ve desâis tarîkıyla olsun halkı, din-i ilâhiden menetmiş olduklarından lanete müstehaklardır.

Ü ç ü n c ü s ü ; dinA ilâhinin hakkaaniyetine delâlet eden delillere şek ilkaa etmek ve din-i ilâhinin ahkâmını tağyire yol aramak ve tebdile çare düşünmektir.

D ö r d ü n c ü s ü ; âhireti inkâr etmektir.

Hulâsa; ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'e «Rabbimizin bize va'd ettiği nimetleri hak olarak bulduk. Siz de vaad ettiği azabı hak olarak buldunuz mu?» diyerek nida edecekleri ve onların da «Evet ! Hak olarak bulduk» diyecekleri ve beyinlerinde bir münâdînin «Allanın laneti din-i haktan nâsı menedenler ve dinde ayıp arayanlar ve âhireti inkâr edenler üzerine nazil olsun» diyerek nida edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in ehl-i nâra nidalarım beyandan sonra Cennetle Cehennem arasında hicab olduğunu ve ehl-i A'raf'ı beyan etmek üzere:

وَبَيْنَهُمَا حِجَابٌ وَعَلَى الأَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِسِيمَاهُمْ

buyuruyor.

       [Cennetle Cehennem arasında bir perde vardır ki, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem birbirini görmesinler ve A'raf denilen yüksek mahalde birtakım recüller vardır ki, onlar ehl-i Cennet'ten ve ehl-i Cehennem'den herbirini kıyafetleriyle bilirler.]

وَنَادَوْاْ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَن سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ

[Ve ehl-i A'raf ehl-i Cennet'e nida ederler ve «Her belâdan selâmet sizin üzerinize nazil olsun» diye selâm hediye ederek iltifat ederler.]

لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ ﴿46﴾

[Ehl-i A'raf ehl-i Cenneti selâmladıkları zaman henüz Cennet'e girmediler. Halbuki Cennet'e gireceklerini ümid ederler.]

وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاء أَصْحَابِ النَّارِ قَالُواْ رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ﴿47﴾

[Ehl-i A'raf'ın ehl-i nâr tarafına döndürülüp, gözleri Cehennem ashabına çevriltilince onlar «Ey bizim Rabbimiz ! Bizi zâlim olan kavimle beraber kılma ve bizi Cehennem'e koyma» demekle Cenab-ı Hakka istirhamda bulunurlar.]

Yani; Cennetle Cehennem beyninde perde vardır ki, birbirlerinin eseri âhara vâsıl olmasın. A'raf üzerinde birtakım recüller vardır ki, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'den herbirini simâlarıyla bilirler. Ehl-i A'raf ehl-i Cennet'e nida ederler ve derler ki, «Mekârihten ve cemi' afattan emin ve salim olmak ey ehl-i Cennet ! Sizin üzerinize varid olsun.» Bu sözü söylediklerinde ehl-i A'raf'ın gözleri ehl-i Cehennem tarafına sarf olunduğunda «Yâ Rabbena ! Bizi zâlim olan kavimle beraber kılma» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ederler.

Cennetle Cehennem beyninde h i c a b la murad; Cennet'le Cehennem arasında bir duvardır. Cennet tarafı nûr, Cehennem tarafı ateştir. Aralarında bu'd-u mesafe olması birbirlerinin eseri âhara vâsıl olması için hicap bulunmasına mâni olmaz.

A'raf; urfun cem'idir. U r f ; Fahr-i Razi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanlarına nazaran herşeyin mürtefi' olan mahallidir. Bu âyette A ' r a f 'la murad; Cennet'le Cehennem arasında olan duvarın yüksek mahallidir. Yüksek olmakla herkesçe maruf olup görüldüğü için A'raf denmiştir. Yahut ehl-i A'raf yüksek mahalde olup herkesi görüp bildikleri için A'raf denmiştir. (İbn-i Abbas) Hazretlerinden bir rivayette A'raf; Cennet'le Cehennem arasında yüksek ve iki tarafa nazar etmeye kaabiliyetli bir dağdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun A'raf' ın Cennet'le Cehennem arasında bir mekân olduğunda şüphe yoktur.

Cenab-ı Hak bu âyette A'raf'ta bir taife-i rical bulunacağını beyan buyuruyor. Fakat bulunacak recüllerin kimler olduğunda ulemanın ihtilâfı vardır. (Huzeyfe) Hazretlerinin rivayetine nazaran ehl-i A'raf; hasenat ve seyyiâtı müsavi olanlardır. Çünkü; hasenatı ziyâde olan Çennet'e ve seyyiâtı ziyâde olan Cehennem'e giderler. İki tarafı müsâvî olanlar Cennet'le Cehennem arasında bir müddet kalırlar. Cennet'e nazar ederler, ehl-i Cennet'i görürler, selâm ihdâ ederler ve Cehennem'e nazar ederler, ehl-i Cehennem'i görürler ve «Yâ Rabbena ! Bizi kavm-i zâlimle beraber kılma» diyerek Cenab-ı Hakka iltica ve fazl-ı ilâhiden Cennet'e duhullerini rica ve ümid ederler. Cenab-ı Hak ümitleri üzerine meşiyet-i ilâhiyesi taalluk ettiği zaman Cennet'e ithal eder. Çünkü âhirette mekân; Cennet veyahut Cehennem olmak üzere ikidir. Bu ikinin haricinde karargâh yoktur.

Yahut  e h l – i   A ' r a f ; ehl-i imandan amelde kusur edenlerdir. Amelde kusurları sebebiyle Allah-u Teaİâ onları bir müddet A'raf'ta hapsettikten sonra Cennet'e ithal eder.

Yahut  e h l - i  A ' r a f ; ebeveyne isyan edenler, zaman-ı fetrette tevhid üzere geçenler ve etfâl-i müşrikindir. Bir müddet A'raf ta mevkuf olduktan sonra Cennet'e girerler.

Yahut  e h l - i  A ' r a f ; enbiyâ-yı izam, evliyâ-yı kiram, ulemâ ve şühedâ gibi ehl-i Cennet'in eşrafıdır. Allah-u Tealâ bu zevatın şereflerine ve ulüvvü mertebelerine binaen şâir nâstan temyiz için A'raf ta oturtur ki, onlar ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'in ahvâlini seyr ü temâşâ etsinler, ferah ve sürurları tezayüd etsin ve kıyamette herkesten mümtaz bir mevki-i âlîde bulunsunlar. Şu halde enbiyâ ve şâir sulehânın bu mevkide bulunmaları şanlarına tazim için olduğu cihetle o makamda âlemin halini seyr ü temâşâ ile istirahat edip ehl-i Cennet Cennet'e ve ehl-i Cehennem Cehennem'e dahil olduktan sonra kemâl-i debdebe ve dârâtla Cennet'te olan makaam-ı âlîlerine nakletmek onları herkesten ziyade taltif olmakla şereflerine münâfî olmak şöyle dursun daha ziyade şereflerini tezyid eder.

Ehl-i A'raf m eşref-i kavim olması enbiyanın ve ulemânın Cennet'e evvel dahil olacaklarını beyan hakkında vürud eden ahâdis-i celileye münâfî olduğundan ekser-i müfessirîn e h l - i  A ' r  a f 'ın hasenatı seyyiatına müsavi olanlar ve amelde ktisur edenler olması cihetini tercih etmektedirler.

Ehl-i A'raf; ehl-i Cennet'i yüzlerinin beyazlığıyla ve ehl-i nârı yüzlerinin siyahlığıyla bilirler. Binaenaleyh; yüzlerinin beyazlığı Cennet'e dahil olacaklarına ve siyahlığı Cehennem'e dahil olacaklarına alâmettir. Bu alâmetle ehl-i A'rafın iki fırkayı bileceklerini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ ashab-ı A'rafın ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem'i göreceklerini beyandan sonra ehl-i nâra hitab edeceklerini beyan etmek üzere :

وَنَادَى أَصْحَابُ الأَعْرَافِ رِجَالاً يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ

buyuruyor.

[Ehl-i A'raf ehl-i Ceıuıet'e nida ettikleri gibi simalarıyla bildikleri birtakım ehl-i nârdan recüllere dahi nida ederler.]

قَالُواْ مَا أَغْنَى عَنكُمْ جَمْعُكُمْ وَمَا كُنتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ ﴿48﴾

[Derler ki, «Dünyada cem' ettiğiniz malınız ve imandan olan istikbarınız sizden Allah'ın azabını defedemedi ve sizi hiçbir ihtiyacınızdan muğnî kılamadı.»]

أَهَؤُلاء الَّذِينَ أَقْسَمْتُمْ لاَ يَنَالُهُمُ اللهِ بِرَحْمَةٍ

[«İşte şunlar, yani; ehl-i Cennet şol kimseler ki, dünyada siz yemin ettiniz ve dedinizdi ki, “Allahü Tealâ bunları rahmetine nail kılmaz." Şimdi gördünüz mü Allahü Tealâ rahmetini onlara nasıl îsâl etti?»] İşte ehl-i A'raf böyle demekle ehl-i Cehennemle istihza ederler ve dünyadaki gururlarının ve sözlerinin esası olmadığını hatırlatırlar ki, azap üzerine azap olsun.

Yani; ashab-ı A'raf tekdir ve tevbih tarîkıyla ehl-i nârın büyüklerinden dünyada tanıdıkları ve Arasat'ta birtakım simalarıyla bildikleri ricale tahakküm tarîkıyla derler ki, «Sizin cem'ettiğiniz malınız, eâh, mansıbınız, evlâd ü etbâ'dan cem'iyetiniz sizden azab-ı ilahiyi defedemedi ve imandan tekebbürünüz dahi sizden birşeyi muğnî kılamadı. Allah'ın kullan üzerine tekebbürünüz ve hakkı kabulden imtinaınız size hiç bir faydayı müfid olmadı» dedikten sonra ehl-i A'raf ehl-i nâra derler ki, «Ey ahmak kişiler ! Şu Cennet-i A'lâ'da,bol nimetler içinde rahatla yaşayanlar mıdır şol kimseler ki, dünyada onları tahkir ettiğinizden dolayı yemin ettiniz ve dediniz ki, (Bu miskinleri Allah-u Tealâ cennetine ithal etmez. Dünyada nasıl hakir ve zelillerse âhirette dahi Allah-u Tealâ onlara rahmetini îsâl etmez. Binaenaleyh; âhirette hakir ve zelil olurlar) demediniz mi? Nazar edin bakın ki, Allah-u Tealâ onları Cennet'ine nasıl ithal etti ve ne gibi lûtf-u ilâhiye nail oldular. Şimdi hak kimin yedinde olduğunu bildiniz mi?» demekle onları tekdir ederler.

Bu âyet-i celilede hitap; ehl-i nara olduğu malûm bulunduğu için ehl-i nar tasrih olunmamıştır. Ehl-i A'raf'ın nida ettikleri rical; dünyada bildikleri kâfirlerin mal, câh, servet ii samanlarına ve etbâ'u a'vanlarına mağrur olup fukara-yı müminini hakir addedip istihza ve tekebbür edip halkı iz'ac edenlerdir. Ehl-i A'raf'ın bu sualleri onları tekdir ve azaplarını tezyid içindir. Çünkü; onlar kendilerinin hakir ve zelil olduklarını ve dünyada hakir addettikleri müminlerin azamet ve izzetlerini, saadet-i hallerini gördükleri için hasret ve nedametleri nihayete geldiği bir zamanda ehl-i A'raf' ın «Gördünüz mü, sizin rahmet-i nahiyeden hissedar olmazlar diyerek yemin ettiğiniz zuafâ-yı müslimini? Allah-u Tealâ nimetlerine nasıl müstağrak kıldı» demek; yaraları üzerine tuz ekmek kabilindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i A'raf'ın kâfirleri tevbih ettikten sonra kâfirlere ta'riz ve râğmolmak suretiyle ehl-i Cennet'e iltifatlarını beyan etmek üzere:

ادْخُلُواْ الْجَنَّةَ لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ ﴿49﴾

buyuruyor.

[«Girin Cennet'e ey ehl-i Cennet ! Cennet'e girdikten sonra sizin üzerinize asla havf yok ve siz hüzneder olmadınız. Zira; her nimete nail ve her şerefe vâsıl oldunuz. Binaenaleyh; sizin için hüzün ve esef yoktur» derler.]

Yani; ehl-i A'raf kâfirlere hitab ettikten sonra ehl-i Cennet'e ve kâfirlerin dünyada hakir addettikleri zuafâya iltifat ederler ve «Sizin üzerinize hüzün ve havf olmadığı halde girin Cennet'e, rahat edin» demekle ehl-i nâra ta'riz ederler. Çünkü, dünyada kibir ve azamet sahibi olan kâfirlerde hüzün ve havf mevcud olduğu halde onların sevmedikleri fukaranın âhirette hüznü ve havfı olmadığını beyan etmek; kâfirleri ta'zib üzere ta'zib etmektir. Şu manâ, bu kelâm; ehl-i A'raf' ın kelâmı olduğuna nazarandır. Amma şu kelâm; Vâcib Tealânın veya onun emriyle bir meleğin kelâmı olup ehl-i A'raf a hitab olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ehl-i A'raf, ehl-i Cennet'in ve ehl-i Cehennem'in halini ve herkesin derekât ve derecâtını müşahede ettikten sonra taraf-ı ilâhiden onlara hitaben denilir ki, «Ey ehl-i A'raf ! Tarafeynin hallerini müşahede ettiniz ve Cennet'e duhulünüzün vakt-i merhûnu geldi. Havf ve hüzünden ârî ve kemâl-i emn ü sürurla Cennet'e dahil olun»] demektir ki, bu cihetle ehl-i A'raf taltif-i ilâhiye mazhar olurlar demektir.

***

Vâcib Tealâ ashab-ı Cennet'in ve ashab-ı A'raf' ın ehl-i nâra hitaplarını beyandan sonra ehl-i narın ehl-i Cennet'e hitaplarını beyan etmek üzere:

وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُواْ عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللهِ

buyuruyor.

[Ashab-ı Cehennem ashab-ı Cennet'e nida eder ve derler ki, «Ey ehl-i Cennet Cennet'in soğuk suyundan veyahut Allah'ın size verdiği rızıktan bizim üzerimize bir miktarını dökün.»] İşte ehl-i nâr böyle demekle ehl-i Cennet'e yalvarırlar. Bu suale cevapta :

قَالُواْ إِنَّ اللهِ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ ﴿50﴾ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا

[Ehl-i Cennet derler ki, «Gerek suyu ve gerek şâir rızkı Allah-u Tealâ şol kâfirlerden menetti ki, onlar dinlerini oyuncak ittihaz ettiler ve hayat-ı dünya onları mağrur etti, aldattı. »] Binaenaleyh; dünya nimetlerine aldanıp âhiret amelini terkettiklerinden âhiret nimetlerinden mahrum olduklarını beyanla cevap verirler.

فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ ﴿51﴾

[Onlar hayat-ı dünyaya mağrur olunca bugün biz onları azap içinde terkederiz, onların bu güne mülâkaat için ameli terkedip âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi.]

Yani; ehl-i nâr ehl-i Cennet'e kemâl-i tazarru ve tezellülle nida ederler, yalvarırlar ve «Ey ehl-i Cennet ! Beynimizde olan ülfet ve ünsiyeti unuttunuz mu? Hararetten ciğerimiz yandı. Bizim üzerimize Cennet'in soğuk suyundan veyahut Allanın sizi merzuk ettiği nimetlerden lûtfedin, dökün ve inayet buyurun açlık ve susuzluğumuza bir çare görün. Her iki cihete şiddeti ihtiyacımız var» dediklerinde ehl-i Cennet cevap verirler ve derler ki, «Gerek Cennet'in suyunu ve gerek bize Allah'ın verdiği rızkı Allah-u Tealâ kâfirler üzerine haram kıldı ki, o kâfirler hayat-ı hakîkiyeye sebep olan dinlerini ferahlı ve ferahsız oyuncak ittihaz ettiler ve o kâfirleri lezzât-ı cismâniye ve şehevât-ı nefsâniyeden ibaret olan hayat-ı dünya aldattı ve mağrur etti. Binaenaleyh; onlar nimet-i Cennet'ten mahrum oldular. Şu halde onların dünyada bu güne mülâki olacaklarını nisyanla birtakım müzahrefât-ı nefsâniyeye aldandıkları gibi biz de bugün onlara unutmak muamelesi yapar unutulmuş şeyin terkolunduğü gibi onları terk ederiz» demekle istid'âlarını reddederler. Vâcib Tealâ, «Onların bizim âyetlerimizi inkâr edip imandan imtina' ettikleri gibi biz de onları nâr-ı cahîmde terkle azab-ı ebediye dûçâr ederiz» buyurmakla ehl-i Cehennemi ebedî Cehennem'de kalacaklarını beyanla hüzün ve elem içinde bırakır.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran ehl-i A'raf Cennet'e dahil olunca ehl-i Cehennem'e bir ümit gelerek Cenab-ı Hakka «Yâ Rabbi ! Ehl-i Cennet'ten bizim bildiğimiz ve karabetimiz olanlar var. Müsaade buyur biz onlarla mükâleme edelim» derler. Cenab-ı Hak da müsaade buyurur. Ehl-i nâr ehl-i Cennet'in Cennet'te; olan nimetlerini, Cennetin ziynetlerini, akrabalarını, ahbaplarını görürler ve kemâl-i hararetlerinden su ve şiddetli açlıklarından nâşî me'kûlât işlerler ve ehl-i Cennet de Cennet nimetlerinin kâfirlere haram olduğunu beyanla cevap verirler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i nârın ehl-i Cennete «Üzerimize su dökün» demesi; Cennetin, Cehennem'in fevkinde olduğuna delâlet eder. Çünkü i f a z a ; yukarıdan aşağı akıtmak ve birşeyi diğeri üzerine dökmektir.

L e h i v ; insanı mühim ve lâyık olan şeyden meşgul eden faydasız bir oyuncaktır. L a î b ; taleb etmesi münasip olmayan şeyle ferah taleb etmektir. Şu halde «Kâfirler dinlerini lehiv ittihaz ettiler» demek «Dinlerini terk ve faydasız şeylerle meşgul oldular» demektir. Ve «Laîb ittihaz ettiler» demek, «Dinlerini istihza ve nebilerini tekziple ferah, sürür ve dinini eğlence ittihaz ettiler» demektir.

Dinlerini lehiv ve laîb ittihazlarında iki ihtimal vardır:

B i r i n c i   i h t i m a l ; dinleriyle oynadılar, imana davet olunduklarında davet eden resûlü istihza ettiler demektir.

İ k i n c i   i h t i m a l lehvi ve laîbi kendilerine din ittihaz ettiler. Meselâ Beyt-i Şerifin etrafında ıslık çalmak ve helâl olan şeyi haram ve haram olan şeyi helâl kılmak gibi birtakım vâhî şeyleri din ittihaz ettiler demektir. «Hayat-ı dünya onları mağrur etti» demek «Dünyanın mal, câh, mansıb, servet, uzun ömür ve güzel maişet gibi müzahrefât onları aldattı» demektir. Çünkü; bunlara nail olan kimseler ekseriyetle tuğyan eder, âhiretini dünyaya değişir, bunlarla mağrur olmasıyla dinini terkettiğinden hayat-ı dünyaya aldanmak Cehennem'e istihkaaka sebep addolunmuştur. Bu makamda nisyan; Vâcib Tealâ'dan muhal olduğu için nisyana lâzım olan terk manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Kıyamet gününde biz onların duâlarını kabul ve zaaf u zilletlerine merhamet etmeyiz. Binaenaleyh; dünyada onlar imam ve ameli terkettikleri gibi biz de onları azab-ı Cehennem'de ebedî terkederiz. Çünkü; onlar bu güne mülâkaatı nisyanla amellerini terkettiklerinin cezası nar-ı cahîmde müebbed kalmaktır ki, bizim onları Cehennem'de terk etmemizdir] demek olur.

Vâcib Teâlâ bu âyette Cennet nimetlerinden mahrumiyete bâdî olan sıfatlardan beşini beyan buyurmuştur ki, onlar da; küfür, dini oyuncak ittihaz etmek veyahut oyuncak olan şeyleri din ittihaz eylemek, hayata dünyaya mağrur olarak âhireti terketmek, yevm-i kıyameti unutmak, vahdaniyyete delâlet eden âyetleri inkâr edip iman etmemektir. Binaenaleyh; şu ta'dad olunan beş şey her kimde bulunursa Cennet'e giremeyeceğine bu âyet delâlet eder.

Hulâsa, ehl-i Cehennem'in ehl-i Cennet'e «Bizim üzerimize soğuk su dökün ve merzuk olduğunuz nimetlerden bize de verin» diyerek çağıracakları ve ehl-i Cennet'in onlara cevap olarak «Hayat-ı dünyaya mağrur olanlara ve dinlerini oyuncak ittihaz edenlere Allah-u Tealâ nimetlerini haram kıldı» diyerek cevap verecekleri ve yevm-i kıyamete mülâkaat için ameli terk edip âyetleri inkârlarına mukaabil Cenab-ı Hakkın da Cehennem'de onları terk edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in, ehl-i nârın ve ehl-i A'rafın hallerini ve beyinlerinde cereyan eden mükâlemelerini beyanla kullarını taata tergib ve ma'siy etten tenfir ettikten sonra Kur'ân' ın şerefini ve insanlara menfaatini beyan etmek üzere:

وَلَقَدْ جِئْنَاهُم بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَى عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿52﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak biz onlara bir kitap getirdik ki, o kitabı biz kemâl-i ilmimizle tafsil ettik. Vaad ü vaîdini, akaaid ve ahkâmını, durub-u emsalini ve ümem-i sâlifenin ahvalini ve vaaz u nasihatini tafsil ettik ki, o kitap kullarımızı hidayette kılsın ve mümin olan kavme rahmet-i ilâhiye olsun.] Binaenaleyh; iman etmeyenler için i'tizara mecal yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; Vâcib Tealâ'nın ilim sıfatı olduğuna delâlet eder. Zira; Kur'ân' ın maânîsini ve ahkâmını ilmiyle inzal ettiğini beyan buyurmuştur ki, şu beyan; ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu tasrih etmektir.

İlim üzerine k i t a b ı  t a f s i l le murad; Kur'ân' ın her faslında beyan olunan fevâid-İ kesîre ve menâfi-i vefîrenin cümlesi ilm-i tamla temyiz ve yekdiğerinden tefrik olundu demektir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (هم) zamiri mutlaka kâfirlere râci olursa k i t a b la murad; cins-i kitaptır. Şu halde kütüb-ü semâviyenin kâffesini medihdir. Eğer (هم) zamiri  zaman-ı saadette bulunup Resûlullah'a iman etmeyen kâfirlere râci olursa kitabla murad; Kur'ân'dır. O halde âyet-i celile; Kur'ân'ı methiçin sevkolunmuştur.

Allah'ın kitabıyla intifa edenlerin iman edenler olduğuna işaret için Kur'ân' ın hidâyet ve rahmet olması müminlere tahsis olunmuştur. Çünkü; kâfirler Kur'ân'a iman etmediklerinden onlar bu hidayetten mahrumlardır.

***

Vâcib Tealâ Kur'ân'ı tafsil üzere inzal buyurduğunu beyandan sonra kitaba iman etmeyenlerin hâllerini beyan etmek üzere :

هَلْ يَنظُرُونَ إِلاَّ تَأْوِيلَهُ

buyuruyor.

[Âyetleri inkâr eden kâfirler nazar etmezler, ancak vaad olundukları azabın gelmesine ve âyetin te'viline nazar eder ve onu beklerler,]

يَوْمَ يَأْتِي تَأْوِيلُهُ يَقُولُ الَّذِينَ نَسُوهُ مِن قَبْلُ قَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

[Vaad olundukları azabın akıbeti geldiğinde bundan evvel o vaad olunan azabı unutan kimseler «Bizim Rabbimizin resûlleri hak olan din ve kitapla geldiler» demekle âhiretin hak olduğunu itiraf ederler.] Ve bu ikrarlarına şunu da ilâve ederler, derler ki:

فَهَل لَّنَا مِن شُفَعَاء فَيَشْفَعُواْ لَنَا أَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَلَ غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ

[«Bizim için şefaatçılar var mıdır ki? Bize şefaat etseler veyahut bizim için dünyaya reddolunmak mümkün müdür ki, reddolunsak evvelki amelimizin gayrı güzel ameller işlesek de biz de Cennet nimetlerine nail olsak» demekle çare düşünürler.] Fakat fayda etmez. Zira:

قَدْ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ

[Onlar amel-i salihi terkle nefislerine zarar ettiler.]

وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ ﴿53﴾

[Ve onların iftira ederek ibadet ettikleri putları onlardan kayboldu ve itikadlarının bâtıl olduğu meydana çıktı.]

Yani; kâfirler intizar etmezler, ancak işin akıbetine ve vaad oldukları azabın gelmesine intizar ederler; isyanları üzerine terettüb eden azap geldiği gün şol kimseler derler ki; onlar bugünden evvel azabı unuttular arkalarına attılardı. «Bizim Rabbimizin resûlleri hakka mukaarin ve vakıa mutabık ahkâmla geldiler. Bizim için şefi'ler yok mudur? Bize şefaat etseler de bu azaptan kurtarsalar veyahut biz dünyaya reddolunsak da evvel amel ettiğimiz küfrün ve ma'siye tin gayrı olarak iman ve amel-i salih işlesek» derler. Küfürle onlar nefislerine zarar ettiler ve şefaat edecek zannıyla ibadet ederek iftira ettikleri putları ve şâir ma'budları onlardan kayboldular. Binaenaleyh; onlar ibadetten fayda beklerken zarar gördüler.

T e ' v i l ; Rücu' manâsına olan evi kelimesinden me'huz olduğu cihetle birşeyin akıbet varacağı şey ve alacağı neticedir. rusûl-ü kiram kâfirlere küfrüzere devam ettikleri surette azab-ı ilâhiyle helâk olacaklarını ve âhirette azap her taraflarını ihata edeceklerini vaad ettiklerinden kâfirler ona intizar ederler ki, bakalım dedikleri doğru mudur, değil midir? Yevm-i kıyamette rusûl-ü kiramın vaad ettikleri azap gelince azap gelmezden evvel işin âkibetine intizar eden ve azabı unutup rusûl-ü kiramı tekzib eden kâfirler ikrar ve itiraf eder ve «rusûl-ü kiramın haşr ü neşr, iman ve tasdik, sevap ve ikab gibi bize getirdikleri ahkâmın cümlesi haktır. Rabbimizin resûllerinin sözlerinde hilaf yoktur» demekle rusûl-ü kiramın hak ve getirdikleri ahkâmın sidik olduğunu ikrar ederler. Fakat o zamanda ikrarın faydası olmaz. Zira; zamanı geçmiştir. Çünkü; ikrarları azabı müşahede ve muayene üzerine olduğundan menfaat vermez. Zira imanda muteber olan; iman-ı gaybîdir, aynî değildir. Azabı görünce ikrar; iman-ı aynî olduğu cihetle makbul olmadığından ikrarlarının asla bir faydası olmaz. İkrarın faydası olmayınca iki şeyi talepte bulunurlar: Onlardan

b i r i ;  bir şefiin şefaatıyla azaptan halâs olmak,  d i ğ e r i ; dünyaya avdet edip amelleri olan küfrün yerine maâsînin gayrı olarak iman ve amel-i salih işleyip ehli iman olarak Cennet'e girmektir. Şu iki talepleri hâsıl olmayınca hüsranları tebeyyün eder ve muhakkak zarar ettiklerini bilirler.

Kendilerinin şefaat eder ümidiyle ibadet ettikleri putlar ve Allah-u Tealâ'ya şerik olduğunu itikaad ettikleri şeyler gaib olur ki, onlardan bekledikleri menfaat bedelinde zarar zuhur eder.

***

Vâcib Tealâ âhirete müteallik olan ahvali beyan ettiği gibi vahdaniyetine, kudretine ve ilm-i kâmiline delâlet eden delâili dahi beyan etmek üzere:

إِنَّ رَبَّكُمُ اللهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُتَبَارَكَ اللهِ رَبُّ الْعَالَمِينَ ﴿54﴾

buyuruyor.

[Sizin malınızı ve umurunuzu ıslah ve hayratı size îsâl ve mekârihi sizden defedip envâ'ı nimetiyle terbiye eden rabbiniz şol Allahü Tealâ'dır ki semâvât ye arzı altı gün miktarı bir müddette icâ"d etti. Yeriye gökleri hakkettikten sonra Arş-ı a'lâ üzerine kahr u galebe etti. Gecenin gündüzü setredip örttüğü ve kemâl-i sür'atle talebeder olduğu halde ihata ettiği gibi gündüz de geceyi ihata eder ve Allah-u Tealâ güneşi, ayı ve sairyıldızları emrine mntive münkadolarak halk buyurdu. Agâh ve mütenebbih olun kı, eşyayı icad, herkese ve herşeye emretmek ancak Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve Allanın gayrı bir emir sahibi yoktur. Âlemlerin rabbi olan Allahü Tealâ taazzum etti ve hayr-ı kesir, bereket-i tâmme sahibi oldu ki, hayr-ı kesiri ve in'am ü ihsanı cümle âlemi ihata etmiştir. ]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile semâvât ve arzın a l t ı   g ü n d e   h a l k   o l u n m a s ı yla murad; miktar-ı muayyen üzere icad etmektir. Semâvât ve arzın cesametleri ve miktarları daha az veyahut daha çok olmak ihtimali varken bu miktar üzere icad olunması ve herbirinin eczalarının, mevzilerinin gayrı bir mevzide, meselâ dışında olanın iç tarafında, içinde olanın dış tarafında, altında olanın üstünde, üstünde olanın altında bulunması mümkünken her cüz'ünün mevzi-i muayyeninde bulunması ve eflâkin her tarafa harekesi mümkünken harekesinin bir tarafa tahsis olması ve ecsamın cümlesi tabiatta müsâvî olduğu halde bazısının semâ, bazısının arz olması tabiat vasıtasıyla olmayıp Fâil-i Muhtar olan vâcib-ül Vücud'un tahsisiyle olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet ettiği gibi kudret-i tâmmma ve ilminin kemâline dahi delâlet eder. Çünkü ecsam tabiatta müsâvî olunca eğer tabiat vasıtasıyla olsa cümlesi bir siyak üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki, muhtelif suret ve şekilde zuhur etmiştir ve bu minval üzere zuhur etmesi Vâcib Tealâ'nın Fâil-i Muhtar olmasına ve ihtiyarıyla bu âlemi icad ettiğine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Semâvât ve arz halk olunmazdan evvel ay ve güneş olmadığı cihetle eyyam mevcud olmadığından bu âyette s i t t e t – i  e y y â m la murad; altı gün miktarı bir müddette halk etti demektir.

Cenab-ı Hak bu âyette kullarına nimetinin kesretine ve envâ'-ı hayratı îsâline işaret için kemâle îsâli ve envâ'-ı hayratı ifazasını müş'ir olan rab ism-i celilini muhatabîne izafetle ma'budun bilhak olup ibadete müstehak ancak kendi zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan buyurmuştur.

İ s t i v a nın ma'nâ-yı lûgavîsi; istikrar manâsına olduğundan kahr ü galebe manâsına isitilâ ile te'vil vaciptir. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın arş üzerinde istikrarı mekâna ihtiyacım ve mütenâhî olmasını müstelzim olur. Halbuki Allah-u Tealâ mekândan ve ihtiyaçtan münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; ihtiyacını müş'ir olan elfâzın te'vili vaciptir. Şu halde «Arş üzerine istiva etti» demek; «Arş üzerine kahr u galebe etti ve emri nafiz oldu» demektir. Gerçi Cenab-ı Hak cümle mahlûkaatı üzerine müstevli ve emri nâfizse de arş-ı a'lâ cümlesini muhit olduğundan arş üzerine galebe cümlesine galebeyi müstelzim olduğu cihetle istilâ; arşa isnad olunmuştur. A r ş ; mülk ü saltanat manâsına olduğuna nazaran «Mülkü üzerine kahr u galebe etti ve mahlûkaatın her cüz'ünde emri nafiz oldu» demekle saltanat-ı ilâhiyeyi beyandan ibarettir.

Gecenin gündüzü ve bilâkis gündüzün geceyi sür'atla talebini beyan; geceyle gündüzün husulüne sebep olan eflâkin harekesinin sür'atını beyandır. Çünkü geceyle gündüzün husulü; eflâkin harekesiyledir, şemsin harekesiyle değildir, yahut arzın harekesiyledir. Hukemâ-yı kadîme ve cedîdenln bu hususta ihtilâfları varsa da bazı nusûs-u celile eflâkin harekesine delâlet etmektedir.

 (حثيثا يطلبه) «Gece gündüzü sür'atla taleb eder» demektir. Çünkü; (حثيثا) (سريعاً) manâsınadır ve sür'atla talebin manâsı «Takib eder tahallüf etmez» demektir. (فتَبَارَكَ) berekettendir.

B e r e k e t ; bekaa ve sebat ve hayr-ı kesir sahibi olmak manâsına olduğundan Vâcib Tealâ'yı sena için sevk olunmuş bir cümle-i lâtifedir. Yani «Allah-u Tealâ bakî ve sabittir fenası ve zevali yoktur, hayrat sahibidir ve kullarına feyz u ihsanı bol» demektir.

Bilcümle âlemlerin envâ'ını, efradını ve eczasını kemâle îsâl edip herbirini gûnâ gûn nimetlerle terbiye ve her zerresinin istidad ve kabiliyetlerine göre hallerini ıslah ettiğine işaret için cümle âlemin rabbisi olduğunu zikir buyurmuştur.

Bu âyet-i celile Vâcib Tealâ'nın azamet, kudret, ilm ve hikmet, tedbir-i irâdât sahibi olduğunu beyanla kullarını imana ve ibadete davet için irad olunan delâil cümlesindendir. Binaenaleyh; halikın ve mucid ü müessirin vâhid-i hakîkî olan Allah-u Tealâ olmasına delâlet ettiğinden âlem-i eflâkin, âlem-i anâsırda ve tabayiin eşyada te'siri olmadığına ve ef'âl-i ibâdı halik Allah-u Tealâ olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; (وأَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْر) nazm-ı celili halkın ve emrin kendi zatına münhasır olduğunu beyandır. Gerçi yıldızların arz üzerinde bazı te'sirâtı görülürse de bu misilli te'sirât Allah'ın halkıyla olduğundan müessir-i hakîkî ancak Allah-u Tealâ'dır. Bu cümle, Allah-u Tealâ üzerine hiçbir şeyin vacip ve lâzım olmadığına delâlet eder. Binaenaleyh ibadet; sevap icab etmez. İbadet üzere sevap halk etmek Allah'ın iradesine ve ihtiyarına menuttur. İster halk eder, ister etmez, yoksa halk etmek vacip değildir. Eğer vacip olsa Allah-u Tealâ'nın kuluna borçlu olması lâzım gelir, buysa bâtıldır. Şemsle kamer ve şâir yıldızların m u s a h h a r   o l m a l a r ı yla murad; emr-i ilâhiye karşı zelil ve hakir olarak itaat ve inkıyad etmeleridir. E m r – i   i l â h i yle murad; kudret-i ilâhiyenin onlarda te'sir etmesidir. Şemsle kamer, şâir yıldızlarda dahil oldukları halde şereflerine binaen ayrıca zikrolunmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ kemâl-i kudret, hikmet ve rahmetine delâlet eden delâili zikirle halka ulûm-u hakîkiye ve maârif-i nefsâniyeyi tahsille mükellef olduklarını tefhim ettikten sonra ulûm ve maârifin neticesi olan duâ ve tazarru ile ibadeti emretmek üzere :

ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً

buyuruyor.

[Ey insanlar ! Rabbinize tevazu ve tezellül ederek gizlice duâ edin.]

إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ ﴿55﴾

[Zira; Allah-u Tealâ tekebbür etmek ve bağırıp çağırmakla duâ ederek haddini tecâvüz edenleri sevmez.]

وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا

[Ahkâm-ı şer'iyeyi inzal ve erbabının infazıyla arzı ıslah ve ahaliyi irşad ettikten sonra daire-i şeriattan çıkmakla ve birbirinize zulmetmekle ifsad etmeyin.]

وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا

[Siz Allah'ın azabından korkar ve rahmetinden ümid eder olduğunuz halde Allaha duâ edin.]

إِنَّ رَحْمَتَ الله قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ ﴿56﴾

[Zira; beynelhavf verricâ, âdabına riâyetle duâ, Allah'a lâyıkı veçhile tazim ve muhtaç olanlara muavenet etmek suretiyle ihsan edenlere Allahın rahmeti yakındır.]

Yani; nefsinizde olan zili ü hakaareti, tezellül ve tevazuu izhar edici olduğunuz halde gizli olarak Rabbinize duâ edin, muhtaç olduğunuz, mümkün olan şeyi isteyin ve mümkün olmayan şeyi taleb etmeyin. Zira; duâda haddini tecavüz ederek haline lâyık olmadık şeyi istemek yani sadâsını kaldırmak gibi haddini tecavüz edenleri Allah-u Tealâ sevmez ve rusûl-ü kiramı irsal, kütüb-ü semâviyeyi inzal ve şerayi'i ahkâmı vaz' u te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra rusûl-ü kirama muhalefetle arzı ifsad etmeyin ve Allah'ın lûtfu, cemâlinden duânızın kabulünü rica, ümit ve kahr u celâlinden havf u haşyet eder olduğunuz halde Allah-u Tealâ'ya iltica edin. Zira; Allah'ın rahmeti; Allah'ı görmüş gibi ibadet edenlere kariptir ve muztar olarak bir taraftan korkup, diğer taraftan rahmetini rica ve ümid edenlere ihsanı yakındır. Binaenaleyh; ihsan-ı ilâhiden müstefid olmak için sa'yedin.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile duânın manâsı; Allah'tan hayır taleb etmek olup, hayır talebiyse ayn-ı ibadet olduğu cihetle bu âyette d u â ile murad; ibadettir denilmişse de d u â yla murad; hakîkaten, duâ olmak ciheti râcihtir. Zira; d u â ; kişi muhtaç olduğu şeyi bilip onun tahsilinden âciz olmasına binâen Vâcib Tealâ'dan muhtaç olduğu şeyi istemektir. Şu halde duâ; ayn-ı ibâdettir. Zira; kişi kendinin aczini ve Allah'ın kudretini bilerek Allah'a, arz-ı ihiyac etmek ibâdetin hâlisidir. Binaenaleyh; hakîkî duâ manâsından ihraç ederek ayrıca ibâdet manâsına demekte bir fayda yoktur. T a z a r r u '; zillet ve meskenet h u f y e ; gizli demektir. Şu halde manâ-yı nazım: [Rabbinize kemâl-i tevazu ve tezellülle gizlice duâ edin ve muhtaç olduğunuz şeyi isteyin] demektir. Duâda edebin gizli olmasına bu âyet delâlet eder. Zira; Allah-u Tealâ duâyı gizli yapmakla bu âyette emir buyurduğu gibi duâda itidâ yani haddini tecavüz edenlere muhabbet etmediğini dahi beyan buyurmuştur. Duâda i'tidâ yani haddini tecavüz; sesini yükseltmek, uzun sayha etmek, semâya çıkmak ve mertebe-i nübüvveti istemek gibi hâline lâyık olmadık şeyleri talep etmektir.

Bu âyetin delaletiyle duâda ihfâ lâzım olduğu gibi nafile ibâdâtın kâffesinin hafî olması, ferâiz ve vâcibâtın ise alenî olması efdaldir. Bazıları «Eğer riyâ korkusu olmaz, nefsine riyâdan emin olursa nevâfili dahi alenî edâ etmek efdaldir. Zira; başkalarının iktidâsına sebep olur» demişlerse de ekser-i ulemânın kavli gizli olmak efdal olmasıdır.

Vâcib Tealâ arzı ifsâd etmekten kullarını nehyetmekle katil, kat-ı a'zâ, sirkat, gasıp, hile ve desâisle gayrın emvalini almak, küfürle edyânı ifsâd etmek, fıskla ahkâmını ihlâl ve zinaya ikdamla ensâbı zayi ve şürb-ü hamirle aklı heder etmek gibi şeyler ifsadda dahil olduğundan bu âyette Cenab-i Hak şu ta'dad olunan fesâdatın cümlesinden nehiy buyurmuştur. Tarafeynin rızalarıyla mün'akid olan akde riâyet etmemek ifsad kabilinden olduğu müfessirînin cümle-i beyânâtındandır. Binaenaleyh; akdin ahkâmına riâyet vaciptir. Âyet-i Ulâda duânın sıhhatinin şartı beyan olunmuştur. Zira tazarru' ve ihlâs; duânın sıhhatinin şartıdır. Âyet-i saniyede duânın faydası beyan olunmuştur. Çünkü duâdan maksad; ikidir:

B i r i n c i s i ; korktuğundan kurtulmak.

İ k i n c i s i ; umduğuna nail olmaktır. Şu halde ma'tuf, ma'tufun aleyhe mugaayirdir. Gerçi her ikisi de duâyla emir ise de maksadlar başkadır. Çünkü; (ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً) demek; «Rabbinize tezellül eder olduğunuz halde gizlice duâ edin» demektir.  (وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا)demek; «Duânın reddolunmasından korkar ve icabet olunmasını ümid eder olduğunuz halde Rabbinize duâ edin» ödemektir. Şu halde duânın gizli olması alenî olmasından efdaldir. Duâdan maksad; kişi ubudiyette olan zilletini, acz ü meskenetini ve rububiyette olan kuvvet ve kudreti, izzet ve, ceberûtu bilmek olduğundan abdin duâsı Hakkın takdirini tağyir edemez. Şu halde «Duâda fayda yoktur» diyenlerin bu itirazları merduddur. Zira; cemi' ibâdâttan maksud ubudiyetteki zilleti ve rububiyetteki izzeti bilmek gibi faide-i mühimme duâda hâsıl olunca duâda fayda yok demek hatâ-yı azimdir. Zira; faydası olmayan şeyle Allah-u Tealâ emretmez. Halbuki duâyla emretmiştir.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran duâya (آمِينَ) diyenlerin  (آمِينَ)  lâfzını gizli demeleri İmam-ı A'zam indinde efdaldir. Zira; (آمِينَ) dahi duâdır. Duâda ihfânın efdal olduğuna bu âyet delâlet eder. Yahut (آمِينَ) esmâ-ı ilâhiyeden bir isimdir.

(آمِينَ) demek Allah'ı zikretmektir. Zikrullah da riyâdan ârî olsun için hafî olması efdaldir buyurmuştur. Muhabbetin; sıfat-ı ilâhiyeden bir sıfat olduğuna Kur'ân delâlet eder. Şu halde Allah-u Tealâ'nın muhabbeti; nefsin arzusu ve tabiatın meyli sebebiyle birşeyden lezzet taleb etmek değildir, belki Allah'ın muhabbeti; «Kuluna sevab-ı hayır ve rahmet îsâl» etmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Siz Rabbinize tezellül ve kemâl-i ihlâsla hafî olarak duâ edin. Zira; Rabbiniz duâda tezellülü ve gizli duâyı sever, ancak gizli duâ etmeyi terkle tecâvüzâtta bulunanlara sevap ve hayır îsâl etmez. Binaenaleyh; tecâvüzâtla duâ eden arzusuna nail olamaz] demektir. Medârik'te beyan olunduğu veçhile Resûlullah, «Ey ümmetim ! Siz gayba duâ etmezsiniz, ancak duânızı işitir ve ilmi size yakın olan Allah'a duâ edersiniz. Zira; her nerede bulunsanız Allah-u Tealâ'nın ilmi sizinle beraber» buyurmuştur. İmam-ı Hasan' ın «Gizli duâyla alenî duâ arasında yetmiş derece fark vardır» buyurduğu mervidir.

Bu âyette Allah'ın rahmeti yani inam ve ihsanının erbabı ibadet ve ihsana karib olmasıyla murad; insanın âhirete karib olmasıdır. Çünkü; insan, her saat ve her dakikada dünyadan âhirete yaklaşır. Allah'ın sevabı kullarına âhirette vâsıl olacağına binaen saat be saat, dakika be dakika insan âhirete yaklaştıkça âhirette nail olacağı sevap da insana yaklaşmaktadır.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delâili ulviyeyi beyandan sonra kudret-i kâmilesine delâlet eden âlem-i süflinin bazı ahvalini ve emr-i âhiretin sıhhatına delâlet eden delâili beyan etmek üzere :

وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَنزَلْنَا بِهِ الْمَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِن كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْموْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿57﴾

buyuruyor.

[Sizin rabbiniz şol Allah-u Tealâ'dır ki, o Allah-u Tealâ yağmurun önünde müjdeci oldukları halde rüzgârları gönderir. Hatta o rüzgârlar yağmur suyuyla ağırlaşmış bulutu buhârât-ı müterâkimeden cem'edip götürdüğünde suyla ağırlaşmış bıdutu biz susuzluktan ölmüş cesed gibi kurumuş beldeye sevkeder, bulut vasıtasıyla o beldeye yağmur sularını inzal ve o su sebebiyle envâ'-ı meyvaları arzdan ihraç ederiz. Şu rahmet suyuyla meyvaları, gûnâ gûn renkler ve râyihalarla arzdan ihraz ettiğimiz gibi kıyamette biz mevtayı dahi ihraç ederiz ki, siz teemmül ve tefekkür ederek bilesiniz.] Kuru arzdan rahmet suyuyla yaş meyvaları halk etmeye kaadir olan Allah-u Tealâ, mevtayı ihya ve ihraç etmeye dahi kaadirdir.

Yani; Rabbinizin rahmeti ve sevabı erbab-ı ihsan olan âbidlere yakındır. Nasıl yakın olmasın ! Rabbiniz şol zat-ı ecellü âlâdır ki, yağmurun evvelinde müjdeci oldukları halde latif ve güzel rüzgârları gönderir. Çünkü; sabah rüzgârı bulutların hudûsuna sebep olur, ' şimal rüzgârları —poyraz— bulutları cem' eder ve kıble rüzgârı yağmur yağdırır. Binaenaleyh; rüzgâr rahmete alâmet olduğu cihetle insanlar için Allah'ın rahmetine müjdedir. Hatta bir hale gelir ki, rüzgârlar yağmur suyuyla ağırlaşmış bulutu götürür. Biz, ölmüş insan menzilinde olan kurumuş beldeye bulutu sevkeder, o bulut vasıtasıyla rahmeti inzal eder ve rahmet vasıtasıyla envâ'-ı hububat ve meyvaları size rızık olmak üzere arzdan ihraç ederiz ve arzdan otları, meyvaları ihraç ettiğimiz gibi kıyamette mevtaları hesap görmek, muhsin olanlara sevap vermek, Cennet'e ithal eylemek ve âsî olanları azap için Cehennem'e ithal eylemek üzere arzdan ihraç ederiz ki, sizin teemmül ve tefekkürünüze sebep olsun ve bilesiniz ki, ölmüş arzdan envâ'-ı nebatatı ihraca kaadir olan Allah-u Tealâ ölmüş insanları ihya ve kabirlerinden ihraç etmeye dahi kaadirdir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile rüzgâr; müteharrik havadan ibarettir. Şu halde havanın harekesi zatından ve tabiatından neş'et etmiş birşey değildir. Çünkü; harekesi zatının ve tabiatının iktizâsı olsa zatı bulundukça harekesi dahi bulunmak lâzım gelir ve herzaman bulunurdu. Halbuki çok zaman hareke ve rüzgârdan eser görülmediğinden biçare harmancılar aylarca beklerler ve rüzgâra hasret olurlar. Bu hal; havayı tahrikle rüzgârları halk eden halikın Fâil-i Muhtar olmasına delâlet eder.

Rüzgâr bulutların eczalarını cem'etmek ve bulutları sağdan, soldan tahrikle hâmil olduğu rahmet sularını havada muhafaza eylemek ve bulutları ihtiyacı olan mahallere irade-i ilâhiyeyle alıp götürmek, hâsılatı ve meyvaları takviye ve neşv ü nemâsını ikmâl etmek ve vücud-u insana nafî bedenini kavî kılmak gibi fevâidi cami' olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyânâtındandır. Sabahleyin şarktan esen rüzgâr daima nâf idir. Şimalden gelen poyraz vücuda ve hâsılata nâfi ve bulutları toplayıcıdır. Kıble cihetinden gelen rüzgâr rahmete emmâredir ve rahmet yağdırır. Garp cihetinden gelen rüzgâr bulutlan dağıtır ve rahmete mâni olur; Hâsılatı kurutur ve insanların vücutlarına ilel ve emraz îrâs ettiği cihetle mazarrattır.

Rüzgârın şu muhtelif suretlerde zuhuru Vâcib Tealâ'nın vücuduna ve Fâil-i Muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olsa nesak-ı vahid üzere olur ve her zaman bir taraftan eser, tabiatı menfaatsa daima menfaat ve mazarratsa daima mazarrat olması lâzım gelirdi. Halbuki muhtelif caniplerden estiği gibi üzerine muhtelif eserler terettüb ediyor. Çünkü; bazı kere menfaat ve bazı kere mazarrattır. Binaenaleyh; tabiatın te'siri yoktur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile mevtayı ihyanın nebatatı ihraca teşbihinde iki ihtimal vardır:

B i r i n c i   i h t i m a l ; nebatatı rahmetle ihraç ettiği gibi mevtayı da rahmetle ihraç eder. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın kıyamette hayvanın menisi gibi kırk gün rahmet inzal buyuracağına ve o rahmet vasıtasıyla kabirlerinden ecsâdın ot gibi bitip azaları tekemmül edince herkesin rûhu kendi bedenine geleceğine dair birçok ehâdis-i celile vardır.

İ k i n c i  i h  t i m â l ; Allah-u Teala kış günlerinde kurumuş arzı, bahar günlerinde kudretiyle ihya buyurup otları bitirdiği gibi insanlar bilkülliye mahv u münkariz olup eserleri kalmadıktan sonra nebatat gibi onları ihya eder demektir. Zira; kuru topraktan yaş meyvayı ihraca kaadir olan Allah-u Tealâ'nın ölmüş ve çürümüş insanları ihraç ve ihyaya dahi kaadir olacağı evleviyetle sabit olur.

Hulasa; yağmurun evvelinde rüzgârlar rahmete alâmet ve müjdeci olduğu ve rahmete ihtiyacı olan ma'mur ve gayrı ma'mur beldelere rüzgârların yağmur suyuyla dolu bulutları irâde-i ilâhiyeyle alıp götürdüğü ve rahmet suyu sebebiyle envâ'ı meyvaları arzdan ihraç buyurduğu gibi mevtayı kabirlerinden ihraç edeceği ve insanlar için bunlara kaadir olan kudret-i ilâhiyeyi teemmül ve tezekkür etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ rahmeti inzalle nebatatı ihraç ettiğini beyandan sonra rahmetin inzâliyle beraber nebatatın da arzın kaabiliyetine göre biteceğini beyan etmek üzere :

وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَالَّذِي خَبُثَ لاَ يَخْرُجُ إِلاَّ نَكِدًا كَذَلِكَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ ﴿58﴾

buyuruyor.

[Toprağı güzel olan ve terbiyeyi kabul eden beled-i tayyibin nebatatı Rabbisinin izniyle çıkar ve bereketi çok ve insanlara nâfi olur. Amma şol belde ki, tıyneti habistir, onun nebatatı bitmez, illâ az ve külfetle biter ve insanlara nâfi olmaz, belki mazarrat olur. Biz şu misali beyan ettiğimiz gibi vahdaniyetimize ve kudretimize delâlet eden âyetlerimizi nimetimize şükreden kavme beyan ve tafsil ederiz.]

Yani; rahmet, arzın kabiliyetine göre nebatatın hurucuna sebeb olur. Zira; toprağı güzel olan beldenin nebatı Allah'ın meşiyeti ve iradesiyle çok güzel ve insana nâfi surette biter ve gaayet kolaylıkla husule gelir. Çünkü; arzın iyilik cihetine istidadı tamdır, buhletmez. Amma tıyneti habis, çorak ve kaabiliyeti kısa olan beldeye ne kadar yağmur yağsa kaabiliyeti olmadığından nebatı bitmez, illâ az, güç ve muzır olarak biter ki, kimse intifa etmez. Şu bizim beyanımız veçhile vahdaniyetimize delâlet eden âyetleri şükreden kavme birer birer tafsil ederiz ki, insanlar o âyetlerle imanın vücubüna ve tevhide istidlal etsinler. (إِلاَّ نَكِدًا) ; (إِلاَّعسراً بمشقة)  «Toprağı çorak olan arazinin nebatatı meşakkatli ve güç biter» demektir. Çünkü; (نَكِدًا) meşakkat ve usret manâsınadır. Halbuki arazînin her ikisine nazil olan rahmet birdir ve çorak olan arazînin sahibinin emeği ve sa'y ü ameli belki daha çoktur, lâkin mahalde kaabiliyet olmayınca sa'y ve amel fayda etmez.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyetin müminle kâfirin hallerini temsil için sevk olunması ihtimali vardır. Bu ihtimale nazaran Kur'ân'ı yağmura ve mümini arz-ı tayyibe ve kâfiri arz-ı habîse teşbih tarîkıyla Vâcib Tealâ müminin kaabiliyetini ve kâfirin adem-i kaabiliyetini beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâyı nazım: [Arz-ı tayyib üzerine rahmetin nüzûlüyle o arzda enva' -ı nebatat ve muhtelif meyvalar ve gûnâgûn renklerle çiçekler meydana geldiği gibi arz-ı tayyibe benzeyen mümin üzerine menfaatta yağmura benzeyen Kur'ân'ın âyet be âyet, cümle be cümle rahmet taneleri gibi nazil oldukça müminde, iman ve envâ-ı ibâdât ve sevimli çiçeklere benzeyen ahlâk-ı hamide ve evsâf-ı cemile biter. Amma arz-ı habîse benzeyen kâfir üzerine Kur'ân nazil oldukça kaabiliyeti olmadığından çorak tarla gibi birşey bitirmez, illâ az Ve menfaattan hâlî birtakım ahlâk-ı rezîle sahibi olur.] Çünkü; Kur'ân'ı inkâr ettikçe küfrünün teşeddüdü çorak tarlada biten acı ve zehirli otlar gibidir.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâili ve mebdei ve maâdı zikirden sonra resûlünü tesliye için enbiyâ-yı sabıkanın ümmetleriyle vâki olan mübahaselerini beyan etmek üzere:

لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ

buyuruyor.

[Zatıma yemin ederim ki, muhakkak Biz Nuh (A.S.) ı kavmine resûl olarak gönderdik.]

فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللهِ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

[Binaenaleyh Nuh (A.S.) kavmine hitaben dedi ki, «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için hiçbir ma'bud yoktur. Şu halde Allah'tan başkasına ibadet etmeyin.»]

إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ﴿59﴾

[«Zira; Allah'ın gayrıya ibadet ettiğiniz takdirde ben sizin üzerinize büyük denmeye şâyân olan yevm-i kıyametin azabından korkarım.» dedi.]

قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي ضَلاَلٍ مُّبِينٍ ﴿60﴾

[Nuh (A.S.) ın şu nasihatına karşı kavminin ileri gelen büyükleri «Yâ Nuh ! Biz seni açık bir dalâl içinde görüyoruz» dediler ve iman etmeyeceklerini izhar ettiler.]

Yani; zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki; Biz, Nuh'u kavmine ıslah ve terîk-ı hakka davet için gönderdik. Çünkü; onlar cadde-i tevhidden çıkarak birtakım efkâr-ı fâsideye meylettiklerinden hakka davet edecek bir resûle muhtaç olmuşlardı. Binaenaleyh; Biz Nuh'u gönderdik Nuh (A.S.) onlara şefkat ve nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim ! Siz Allah-u Tealâ'ya ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı bir ma'bud yoktur. Şu halde ibâdetinizi ancak Allah-u Tealâ'ya hasredin. Eğer Allah'a ibadet etmez de, ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarf ederseniz Ben sizin üzerinize yevm-i kıyamet olan büyük günün azabından korkarım. Siz o günde vâki olacak azab-ı azîme dûçâr olursunuz.» Hz. Nuh'un bu kelâmına karşı kavmin uluları ve memleketin eşraf ve a'yânı «Yâ Nuh ! Biz seni muhakkak haktan çıkmış ve açıktan dalâleti ihtiyar etmiş görüyoruz» demekle Nuh (A.S.) ı hataya nispet ettiler. Çünkü; kavm-i Nuh'un, hâsılat bitmez çorak tarla gibi nasihat kabulüne istidadları yoktu.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) bu âyette üç dava dermeyan etti:

B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'ya ibadetin vacip olduğunu beyanla tekâlif-i ilâhiyeyi kabulün vücubuna işaret etti.

İ k i n c i s i ; Allah'ın gayrı ma'bud olmadığını beyanla tevhidi ikrarın lüzumunu ve şirkin butlanını tasrih eyledi.

Ü ç ü n c ü s ü ; yevm-i kıyamette azab-ı azîmin vücudunu dava etmekle âhirete itikad lâzım olduğunu beyan buyurdu.

Nuh (A.S.) ın pederi (Lemek)'tir. Lemek'in pederi (Müteveşlih)tir. Müteveşlih'in pederi (Ahnuh) ki, İdris (A.S.) dır. İdris (A.S.) dan sonra evvel ba's olunan resûl; Nuh (A.S.) dır. Nuh (A.S.) ın hüı-i bi'setinde kırk veyahut elli yaşında olduğu mervidir.

Bu kıssayı beyanın faydası; nebilerini tekzib etmek Muhammed (S.A.) in düı-i hakka davet ettiği ümmete mahsus olmayıp sair ümmetlerde dahi bulunduğunu ve ümem-i sâlifeden nebilerini tekzib edenlerin helâk oldukları gibi ümmet-i Muhammed'den tekzib edenlerin de helâk olacaklarını ve her ne kadar mühlet veriliyorsa da behemehal Vâcib Tealâ'nın intikamını alacağını ve Resûlullah'ın bir kitap mütalâa etmediği ve bir üstazdan taallüm eylemediği halde vakıa mutabık olarak ümem-i sâlifenin hallerini beyan eylemesi vahiyle olacağı cihetle dâvet-i nebeviyesini ispat ettiğini beyanla Resûlullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin Nuh (A.S.) ı hataya nispet etmelerine karşı Nuh (A.S.) ın müdafaasını beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي ضَلاَلَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ ﴿61﴾

أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ الله مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿62﴾

buyuruyor.

[Onların Nuh (A.S.) ı hataya nispet etmelerine karşı Nuh (A.S.) muktezâ-yı nübüvvet mütenebbih ve mütenassih olurlar ümidine binaen dedi ki, «Ey kavmim ! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi bende dalâlet yoktur ve lâkin ben âlemlerin Rabbisinin resûlüyüm. Onun tarafından sizi irşad ve doğru yola sevk etmek için geldim. Rabbimin risâletlerini ve ahkâmını size tebliğ ve mahza size nasihat ederim. Bundan başka sizden bir emelim yoktur ve sizin bilmediğiniz şeyi Allah'ın bildirmesiyle ben bilirim.] Binaenaleyh; sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin, davetime icabetle necatınızın çaresini arayın. Zira; siz iman etmezseniz sizi dünyada tufanla gark edip âhirette de azab-ı azîmle muazzeb kılacağını Allah'ın vahyiyle ben biliyorum.»

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) kavmine mertebe-i Ulyâsını beyan etmesi vacip olduğundan taraf-ı ilâhiden resûl olduğunu beyanla nefsini medih buyurmuştur. Zira; nefsini i'lâme ve methe hacet-i diniye icab ederse insan için nefsini methetmek caizdir ve Nuh (A.Ş.) nefsinde hata olmayıp daveti doğru olduğunu beyandan sonra risaletten maksadının. ahkâmı tebliğ ve nasihati takdir olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Gerçi «Ben Allah'ın resûlüyüm» demek nefsini sena ise de, sözünün dinlenmesi ve davetine icabet vacip olduğunu mutazammın olduğundan caizdir. T e b l i ğ ; envâ'-ı tekâlifi ümmetine beyan, evamir ve nevâhînin aksamım tarif olup n a s i h a t ; ibâdâta terğib ve maâsîden tenfir olduğu cihetle tebliğle nasihat beyninde fark vardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile akaaid, a'mâl, mevâiz ve ahkâm gibi risaletin envâ'-ı kesîr olduğuna işaret için risalet cemi' sıyğasıyle varid olmuştur. Terğib ve tehdidi doğru ve vakıa mutabık olduğunu takrir ve tesbit için «Sizin bilmediğinizi ben bilirim» buyurmuştur ki, «Söylediğim sözler haktır, iman etmezseniz helâkiniz muhakkaktır» demekle tehdid etmiştir. Lâkin bu nasihat ve tehdid fayda etmedi, akıbet olacak oldu.

***

Vâcib Tealâ Nuh (A.S.) ın kelâmından bakiyeyi beyan etmek üzere:

أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ وَلِتَتَّقُواْ وَلَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿63﴾

buyuruyor.

[Nuh (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim ! Siz beni tekzib eder de sizi inzar etmek ve sizin muharremâttan ittika etmeniz ve merhamet-i ilâhiyeye mazhar olmanız için kendi cinsinizden halini ve nesebini bildiğiniz bir recül üzerine Rabbiniz tarafından vahiy gelmesinden ve kitap nazil olmasından taaccüp mü edersiniz?» demekle kavmini tevbih ve risaletine taaccüplerini inkâr etti.]

Yani; ey kavmim ! Beni tekzip ve risaletimi inkâr eder de, Rabbinizden size mev'ize ve irşad için nasihat gelmesinden taaccüp mü edersiniz? O zikri hâvî olan mev'ize sizden bir recül üzerine nazil olup o recül sizi inzar ederek umum-u maâsî ve küfürden men ve zecir ve onun zecri sebebiyle sizin mahârimden ittika etmenize sebep olsun. Böyle bir recül-ü muazzama üzerine bir kitabın gelmesinden niçin taaccüb edersiniz? O recülün inzarı ve tehdidi sebebiyle me'mul ki siz merhamet-i ilâhiyeye mazhar olur, me'mûrâtı eda ve menhiyatı terkedersiniz.

Kâfirler «İbadetten ma'buda birşey ait olmadığından ibadetle teklife hacet yok, şu halde nübüvvete ihtiyaç yoktur. Eğer nübüvvete ihtiyaç olsa melekten resûl olmak lâzımdır» dediklerine cevap olarak Cenab-ı Hak bu âyetle kâfirlerin şüphelerini izâle etmiş ve nübüvvetten maksud; inzar ve ittikaaya davet olduğuna işaret buyurmuştur.

Beyzâvî'nin- beyanına nazaran takva rahmeti mucip olmayıp rahmet mahza fazl-ı ilâhi eseri olduğundan mütteki olan kimseye lâyık olan takvasına itimad etmemek ve azab-ı ilâhiden emin olmamak olduğuna tenbih için ricaya delâlet eden (لعل) kelimesi varid olmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı âyette tertip gaayet güzeldir. Çünkü, resûl ba'setmekten maksud; ümmetini azab-ı ilâhiden inzar ve hızardan maksud; muharremâttan ittikaa ve ittikaadan maksud ise rahmet-i ilâhiyeye nail olmaktır. Nuh (A.S.) ın kelâmında şu tertibe riâyet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; nasihatta kelâmın silsilesine ve tertibine riâyette te'sir ziyâdedir.

***

Vâcib Tealâ Nuh (A.S.) ın nasihati kavmine te'sir etmeyerek tekzipte ısrar edip akıbet helâk olduklarını beyan etmek üzere :

فَكَذَّبُوهُ فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا إِنَّهُمْ كَانُواْ قَوْماً عَمِينَ ﴿64﴾

buyuruyor.

[Nuh (A.S.) ın nasihati te'sir etmedi. Binaenaleyh; tekzipte devam ve nübüvvetini inkârda ısrar ettiler ve ısrarları üzerine Biz Azîmüşşan Nuh'a ve Nuh'la beraber gemide bulunan kimselere necat verdik ve âyetlerimizi tekzipte ısrar eden kâfirleri tufanla gark ve ihlâk ettik. Zira; hakka delâlet eden âyetlerimizi tekzib edenler hakkı görmekten kör bir kavim idiler. Kalpleri kasavetle dolu ve âyâtı idrakten gaafillerdi.] Binaenaleyh; gafletleri helâklerine bâdî olmuştur. Çünkü basiret; necata sebep olduğu gibi gafletin de helâke sebep olduğunda şüphe yoktur.

Kaazi ve Medarik'in beyanları veçhile Nuh (A.S.) la beraber gemide bulunanlardan mecmuu kırkı recül olmak üzere seksen kişidir. Veyahut dokuz kişidir ki, onlardan üçü Hz. Nuh'un oğulları Ham, Sam, Yafes ve altısı da şâir iman edenlerdir.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Nuh (A.S.) geminin ameliyatını iki senede bitirmiş ve Receb-i Şerifin onunda gemiye binerek Muharrem'in onunda gemiden inmiştir. Binaenaleyh; gemide kararları altı ay imtidad etmiştir.

Hulâsa; kavm-i Nuh'un Nuh (A.S.) ı tekzib ettikleri ve Nuh (A.S.) la beraber gemide bulunan maiyetine tufandan Vâcib Tealâ'nın necat verdiği ve onların haktan iğmaz-ı ayneder bir kavim oldukları ve hakkı görmekten ve kabulden istinkâf eden kavmi, Cenab-ı Hakkın ihlâk edeceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Nuh (A.S.) ın kavmiyle olan mübâhesâtım icmâlen beyandan sonra Hûd (A.S.) ın kıssasını beyan etmek üzere:

وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُوداً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللهِ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلاَ تَتَّقُونَ ﴿65﴾ قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ إِنَّا لَنَرَاكَ فِي سَفَاهَةٍ وِإِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِبِينَ ﴿66﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Âd, tarîk-ı tevhidden çıkıp ıslaha muhtaç olduklarında biz onlara biraderleri Hûd'u irşad için resûl olarak gönderdik. Hûd (A.S.) kemal-i şefkatini izhar ederek «Ey benim kavmim ! Allah-u Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah-u Tealâ sizi icad ve kemâlinize îsâl etti. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah-u Tealâ'ya hasredin. Çünkü; Allah'ın gayrı sizin için ma'bud yoktur. Binaenaleyh sizin üzerinize vâçip olan; iman ve Allah'ın şeriatıyla amel etmektir. Allah'ın vahdaniyetini inkâr eder de, Allah'ın gayrıya ibadet etmekten korkmaz mısınız? Nasıl oluyor ki vâhid-i hakîki ve kadir ü kayyûm olan Allah'a ibadeti terkedip de müteaddid birtakım âcizlere ibadet ediyorsunuz?» Hûd (A.S.) ın bu davetini ve nesâyihini dinledikten sonra Hûd (A.S.) ın kavminden kâfir* olan eşraf ve a'yânı dediler ki, «Yâ Hûd ! Muhakkak biz seni sefâhet içinde görür ve yalancılardan zannederiz.»] İşte kavmin iman etmeyen ululan böyle demekle Hûd (A.S.) ın kelâmını reddetmişlerdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hûd (A.S.) Nuh (A.S.) ın dokuzuncu batnındandır.  [Hûd'un pederi Abdullah, onun pederi Rebah, onun pederi Halûd, onun pederi Âd, onun pederi Avs, onun pederi İrem, onun pederi İrem, onun pederi Sam ve Sam'ın pederi de Nuh (A.S.) dır.]

Hûd (A.S.) Âd kabilesinden olduğu için biraderleri denilmiştir. Şu halde u h u v v e t le murad; nesepte uhuvvettir, dinde uhuvvet değildir. Zira; Hûd (A.S.) ın dinine dahil olmadılar ki, dinde kardeş olsunlar. Yahut Hûd (A.S.) Âd kabilesinden değilse de cins-i beşerden olup melekten ve cinden olmadığı cihetle kardeş denilmiştir. Zira; beşeriyette kardeştir. Yahut dâim olanlarla ihtilât ve musâhabet ettiğinden kardeşleri denmiştir. Çünkü; Arap indinde bir kimseye musâhib olan zata kardeş demek âdettir.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Âd kavmi Yemen'de Umman'la Hadramut arasında Ahkaf denilen mahalde ikaamet ederlerdi. Nuh (S.A.) ın davette ısrarı ve devamı ziyâde olup asla zaman fevtetmediğine işaret için kelâmını beyanda ta'kîbe delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Amma Hûd (A.S.) ın ısrarı ve mübalâğası o kadar olmadığından kelâmını beyanda (فا) lâfzı varid olmamıştır. Çünkü; Nuh (A.S.) ın müddeti uzun olup Hûd (A.S.) ın müddeti o kadar uzun değildir. Nuh (A.S.) ın tûfânı gibi o zamana kadar âlemde bir vukuat olmadığından Nuh (A.S.) «Ben size büyük günün azabından korkarım» demiştir. Lâkin Hûd (A.S.) ın zamanında tûfân-ı Nuh herkesçe işitilmiş bir vak'a olduğundan «Siz Allah'tan korkmaz ve ittikaa etmez misiniz?» demekle Nuh kavminin helâki gibi bir helâke işaret etmiştir. Akıbet tufanın gayrı bir âfet ve gazapla helâk olmuşlardır. Hûd (A.S.) ın kavminin eşrafından iman edenler olduğuna işaret için kavminin eşrafından mukaabele edenlerin kâfir olanlar olduğu beyan olunmuş ve Nuh (A.S.) ın kavminin eşrafından iman eden olmadığı için onun kıssasında mutlakaa eşraf zikredilmiştir. Hûd (A.S.) kavmini Allah'ın gayrıya ibadetlerinden dolayı hamâkat ve sefâhetle itham ettiğinden onlardan aynı kelâmla mukaabele ederek «Biz seni sefâhette görürüz» dediler, ama Nuh (A.S.) sudan eser olmadık bir çölde gemi yapmakla meşgul olup nefsine meşakkat ettiğinden «Biz seni dalâlette görürüz» demişlerdir.

Bu âyette z a n nın yakın manâsına olması ihtimali varsa da şek manâsına olmak ihtimâli gaaliptir. Şu halde Hûd (A.S.) ın kavminin küfr-ü zan üzere küfürdür. Binaenaleyh; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile usul-ü itikadda zan ve şek küfür icab eder. Çünkü itikaadın yakîn üzere olması lâzımdır, şek üzere itikad makbul değildir.

Hulâsa; Hz. Hûd'un Âd kavmine resûl olarak geldiği ve Hûd (A.S.) ın kavmine «Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için bir ma'bud yoktur. Allah'ın gayrıya ibadet eder de, Allah'tan korkmaz mısınız?» dediği ve kavminin büyükleri de «Yâ Hûd ! Biz seni yalancı zannederiz» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kavmine cevabını ve cevabın mutazammın olduğu nasihati beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ بِي سَفَاهَةٌ وَلَكِنِّي رَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ ﴿67﴾ أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ ﴿68﴾ أَوَعَجِبْتُمْ أَن جَاءكُمْ ذِكْرٌ مِّن رَّبِّكُمْ عَلَى رَجُلٍ مِّنكُمْ لِيُنذِرَكُمْ

buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavminin «Biz seni sefâhette görür, yalancı zannederiz» demelerine karşı cevabında dedi ki «Ey kavmim ! Bende sefâhet olmadı velâkin ben âlemlerin Rabbisi tarafından sizi irşad için gönderilmiş resûlüm. Ben Rabbimin risaletlerini tebliğ eder ve emin bir nasihat ediciyim. Ey kavmim ! Beni tekzip ve risaletimi inkâr eder de, sizi inzar için sizden bir recül üzerine Rabbinizden zikir ve mev'ize gelmesinden taaccüp mü edersiniz? Benim taraf-ı ilâhiden size meb'us ve resûl olmam taaccüb icabetler birşey midir ki, taaccüb edersiniz?»] Ben size nasihat ederim. Sizin üzerinize vacip olan; nasihatimi kabul etmek ve vaazımla mütteız olmaktır. Zira; sizin menfaatinizi beyan ederim. Benim hasebimi ve nesebimi ve içinizden neş'et ettiğimden sıdk u emânetimi bilirsiniz. Şu halde taraf-ı ilâhiden bana ilham olmasını neden çok görürsünüz» demekle iman etmelerine sa'y ü gayret etti.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran e m i n ; emânet olunan şeyde itimâda şâyân olan kimselerdir. Hûd (A.S.) kendinin emin olduğunu beyanla kavminin kizib isnadlarına ve emr-i risaletin medarı, emânet üzere müesses ve bundan evvel kavmi içinde emânetle maruf ve meşhur olduğuna işaretle kavmini ilzama sa'yetmiş ve davetten maksad-ı aslî inzar olduğunu beyan buyurmuştur. İnzardan maksad; ittikaa ve ittikaadan maksad; merhamet-i ilâhiyeye mazhar olmakta olduğu Nuh (A.S.) ın kelâmında beyan olunduğu için bu makamda iade olunmamıştır. Gerek Nuh ve gerek Hûd (A.S.) ın kavimleri huşunet izhar ederek haklarında elfâz-ı galîza isti'mâl ettikleri halde sözlerine mukaabele etmeyip hamakat üzere irad ettikleri kelâmlarına mülâyemetle cevaba tasaddî ve isnad ettikleri müfteriyâttan iğmaz-ı aynederek hallerine münâsip olan nesâyiha devam etmek hüsn-ü edep ve hulk-u azimdir.

Medârik'te beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakkın bu minval üzere ihbar etmesi kullarına talim ve her nâşının haline münâsip olan nasihatta liynet ve mülâyemet olduğundan tenbih içindir. Çünkü nâsa husûmet; nâsın dalâlet ve sefâhetlerini arttırır. Binaenaleyh; nâsa nasihat edecek kimse gaayet mülâyemet ve liynetle nasihat ederse elbette tekiri ziyâde olacağında şüphe yoktur. Şu halde halka vaaz u nasihat edecek ulemânın bu üslûba dikkat ve riâyet etmeleri vaciptir.

***

Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kelâmından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَاذكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً فَاذْكُرُواْ آلاء اللهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿69﴾

buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavmine risaletini ve Allah'a ibadetin lüzumunu ve vahdaniyetini beyandan sonra Allah'ın vermiş olduğu nimetleri ta'dadla nimetlerin şükrünü ifaya davet etti ve dedi ki, «Ey kavmim ! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldı. Zira; onların arzlarım, diyarlarını, şâir umurlarını size ihsan ve makamlarına sizi ikaame etti, dünyada en büyük mülk ü saltanatı size verdi, sizin hilkat ve cesametinizi, kuvvet ve kudretinizi ziyâde kıldı. Şu nimetleri Allah-u Tealâ size verince Allah'ın nimetlerini zikredin. Me'mul ki, felaha dahil olursunuz.»]

Yani; Hûd (A.S.) kavmine hitaben «Siz Allah'ın nimetlerini zikredin ki, o nimetlere lâyık amel ve iman edesiniz ve asla menfaat ve mazarrat elinden gelmeyen putlara ibadeti terkedin. Zira; şu ta'dad olunan cesîm nimetleri size veren halikınıza ibadeti terkle birtakım âcizlere ibadet etmek ednâ aklı olan kimse indinde kabihtir. Binaenaleyh; bu çirkin âdeti terkedin ve hakîkî ma'budunuza ibadet edin ki saadete nail olasınız» demekle kavmini insafa davet etti.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kavm-i Âd'ın cesametleri, boylarının uzunluğu, kuvvet ve kudretleri o zamanda mevcut olan sair akvamdan çok ziyâde olduğuna âyet delâlet eder. Zira; onların cüsseleri ve kuvvetleri mu'tâdın fevkinde olmasa onlara nimet sırasında kuvvetlerini ta'dad ve tahsis etmekte bir fayda olmazdı. Halbuki, hilkatlarının cesametleri Âd kavmine mahsus olarak zikrolundu ki, onların cesametleri her kavimden ziyâde olduğuna burhan-ı kâfidir. Bünyenin kuvvetiyle ilel ve emrazdan salim olmak insanlar için bir nimet-i uzmâ olduğuna âyette işaret vardır. Gerçi âyette şâir nâstan ziyade bir kuvvet ve cesamete mâlik oldukları beyan olunuyorsa da cesametlerinin ve kadd ü kaametlerinin miktarına dâir âyette bir tayin olmadığından miktarı tayinine dair olan rivayetler zayıftır. Bazılarının beyanına nazaran Âd kavmi bir kabileden olup kuvvet ve şiddette müşterek, cümlesi birbirine muin ve nasır olup, muhabbet ederek ve yekdiğerine karşı adavet ve husûmetleri olmadığından akvam-ı şâire üzerine hücum ve kahr u galebeye muvaffak olduklarına binaen «Sizin kuvvetinizi Allah-u Tealâ ziyade kıldı» denmiş ve şu beyan olunan menâkıb ve fezâili onlarda halk ettiği için Hûd (A.S.), nimet sırasında kavmine ta'dad etmiştir.

Kavm-i Âd, kuvvet ve şecaatta her kavme faik olduklarından dünyada o zaman ma'mur olan bilâdın ve onlarda meskûn olan ahalinin ekserisine mâlik olup hükümet eden bilhassa (Şeddad b. Âd) olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyânâtındandır. Çünkü; bazı tarihlerde beyan olunduğu veçhile bütün dünyanın ma'muresine mâlik olan padişahlardan birisi de kavm-i Âd'dan gelen (Şeddad b. Âd) dır.

***

Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kavmine nesâyihini beyandan sonra kavminin cevabını beyan etmek üzere:

قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِنَعْبُدَ اللهِ وَحْدَهُ وَنَذَرَ مَا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ﴿70﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Âd Hûd (A.S.) a hitaben dediler ki, «Yâ Hûd ! Yalnız olduğun halde Allah-u Tealâ'ya bizim ibadet edip babalarımızın ibadet ettikleri ma'budları terketmemiz için mi geldin? Bizim eslâfımızdan bize mevrûs olan putlara ibadeti nasıl terkederiz. Binaenaleyh; biz sana iman edicilerden değiliz. Eğer sözünde sâdıksan bize vaad ettiğin azabı getir.»] İşte kavm-i Âd böyle demekle Hûd (A.S.) ın kelâmını bilkülliye reddettiler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunlar ibadetin Allah-u Tealâya hasrolunacağını istib'âd ettiler. Çünkü; şirkle melûf ve âbâ u ecdadlarını taklide münhemik olduklarından âdetleri olan küfrü terketmeyi gaayet garip ad ve Hz. Hûd'un vaadettiği azabı taleb eylediler. Zira; Hûd (A.S.) ı yalana nispet ettiklerinden azabın geleceğini ümid etmiyorlardı. Binaenaleyh; istihza ve tahakküm tarîkıyla «Eğer sâdıksan vaadettiğin azabı getir» demişlerdir. Bundan maksadları Hûd (A.S.) ı ilzam etmektir. Çünkü; vaad ettiği azap gelmezse kavmi nazarında kizbi tezahür edeceğini ve sözüne kimsenin bakmayacağını ümid ettiklerinden «Getirebilirsen azabı getir» demişlerdir.

***

Vâcib Tealâ Hz. Hûd'un kavminin imanından me'yus olunca irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌ أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤكُم مَّا نَزَّلَ اللهِ بِهَا مِن سُلْطَانٍ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ ﴿71﴾

buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavmine dedi ki, «Rabbinizden sizin üzerinize azab-ı azîm vâki ve gazab-ı ilâhi nazil oldu. İstediğiniz azap size gelecektir. Ey gazab-ı ilâhiye müstehak olan ahmak kişiler ! Sizin ve babalarınızın kendi indinizden ilâh tesmiye ettiğiniz isimler hakkında benimle mücadele ve bana muhasama mı ediyorsunuz? Ben size ma'budun bilhak olan Allah-u Tealâ'ya ibadet edin dedim. Siz de bana putların ma'bud olduğundan ve onları terkedemeyeceğinizden bahsediyorsunuz. Maahaza o isimler hakkında Allah-u Tealâ bir hüccet inzal etmedi ki bu bâtıl suretlere ibadeti o hüccetle istidlal edesiniz.»] Şu halde asla ulûhiyet şaibesi olmayan birtakım âciz mahlûklara ilâh demekle iftihar ediyorsunuz. Halbuki ibadete müstehak olan; herşeyi mucid ve herşeye in'âm eden Halik Tealâ'dır ve Halik Tealâ'nın ma'bud olduğuna dair delâil-i kafiye lâyüad ve lâyuhsâdır. Amma sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz şeylerin ulûhiyetine bir delil yoktur, ancak sizin kendi tesmiyeniz vardır. Delâil-i katiye-i akliye ve nakliye meydandayken kabul edip davete icabet etmeyince [«Ey müsrifler ! Gözleyin azabın nüzulünü, ben de sizinle beraber azabın geleceğini gözleyirilerdenim» demekle tehdidatta bulundu.]

Hûd (A.S.) ın şu kelâmı irad ettiğinde henüz azap vâki olmamışsa da Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ azabın vukuunu ihbar ettiği cihetle vukuu muhakkak olduğuna binaen âyette mâzî sıyğasıyla vukuunu haber vermiştir. Çünkü; azabın vukuuna irâde-i ilâhiye taallûk ettiğinden vâki olmuş gibidir ki, elbette vâki olacaktır, hilâfi ihtimali yoktur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile r i c i s ; itikaad-ı bâtıl ve efâl-i mezmûme olduğuna nazaran,

g a z a p la murad; azdb-ı ilâhidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Rabbinizden size itikaad-ı bâtıl ve o itikaad-ı bâtıl üzerine azap vâki oldu] demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hûd (A.S.) kavminin kemâl-i hamakatlarına ve mezheplerinin delilden ârî olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; ma'budları kendilerinin tesmiye ettikleri şeyler olduğunu ve Allah-u Tealâ tarafından inzal olunmuş deliller olmadığını sarahatla beyan etmiştir ki, delilsiz davaya ısrar, hamakattan başka birşey olamaz.

***

Vâcib Tealâ kavm-i Hûd'un mübâhaselerini ve iman etmediklerini beyandan sonra helâk olduklarını beyan etmek üzere:

فَأَنجَيْنَاهُ وَالَّذِينَ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَقَطَعْنَا دَابِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَمَا كَانُواْ مُؤْمِنِينَ ﴿72﴾

buyuruyor.

[Hûd (A.S.) ın kavmi iman etmeyince biz Hûd'a ve Hûdla beraber bulunan müminlere ihsan-ı üâhiyemiz ve rahmet-i sübhâniyemizle necat verdik, azaptan halâs ettik, bizim vahdaniyetimize ve kudretimize delâlet eden âyetlerimizi tekzib edenlerin kökünü kestik. Halbuki onlar mümin olmadılar.]

 Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; Âd kavminin kâfirlerinden hiçbir ferdin azaptan halâs olmadığına delâlet eder. Zira d â b i r ; birşeyin âhiri olduğundan «Âhirini kat'ettik» demek; «Kökünü kestik» demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile helâk olanların helâklerine sebep; adem-i imanları olduğu gibi necat bulanların necatlarına sebep de imanları olduğuna işaret için kelâmın âhirinde Vâcib Tealâ iman etmediklerini beyan etmiştir.

Beyzâvî, Hâzin, Ebussuud ve Nimetullah Efendilerin beyanlarının hulâsası: kavm-i Hûd isyan, yeryüzünde tuğyan, akvâm-ı sâireye zulüm ve udvanla beraber putlara ibadet edince Allah-u Tealâ onları ıslah için Hûd (A.S.) ı gönderdi. Onlar davete icabet etmedikleri cihetle azaba müstehak oldular. Allah-u Tealâ üç sene rahmetlerini kesti, kaht-ı azîm oldu. O vakitler, mümin ve kâfir bir hacet dilemek üzere Mekke'ye giderek Cenab-ı Hakka duâ edip hacetlerim istemek âdet olduğundan kavmin eşrafından yetmiş kişiyi intihab ederler. Onlar da kantin izalesi için duâ etmek üzere Mekke'ye gelirler. O zamanda Mekke'nin sahibi Âmâlika kavmi olup reisleri (Muaviye b. Bekr) idi. Ve Mekke'nin haricinde bulunuyordu. Muâviye'nin validesi kavm-i Hûd'dan olduğu cihetle müsafir gelenler dayı ve Muâviye yeğen gibi olduğundan kavm-i Hûd'un eşrafı mumaileyhe müsafir olurlar. Bir ay kadar onun nezdinde müsafir kaldıktan sonra Mekke'ye gelip müptelâ oldukları kaht-ı azimden kurtulmaları için duâ etmeleri üzerine üç bulut zuhur eder. Beyaz, kırmızı ve siyah. Onlar siyahını ihtiyar ederler. Allah-u Tealâ ihtiyar ettikleri siyah bulutu gönderir. Beldelerinin üzerine gelince onlar rahmet yağacak zanniyle ferah ve sürür izhar ederken Cenab-ı Hak o buluttan şiddetli bir rüzgâr halk eder ki, o rüzgâr cesîm olan Âd kavmini kavak ağacı devirir gibi yere devirir, kumlar altında kalırlar ve helâk olurlar. İşte şu helâkin sebebi; nebilerine adem-i iman ve adem-i itaatlarıdır. Hûd (A.S.) da ehl-i imanla beraber Mekke-i Mükerreme'ye gelip âhir ömrüne kadar Mekke'de karar eder.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran Nuh'la Hûd (A.S.) ın dünyaya tulûu arasında sekiz yüz sene olup, kendisinin de dört yüz altmış dört sene muammer olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kavmiyle vâki olan mübâhaselerini ve akıbet iman etmeyenlerin helâk olduklarını beyandan sonra Salih (A.S.) ın kavmiyle vâki olan mübâhasâtını ve encam-ı hallerini beyan etmek üzere:

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللهِ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

buyuruyor.

[Biz Semûd kavmine biraderleri Salih (A.S.) ı peygamber olarak gönderdik. Salih (A.S.) kavmini tevhide davet zinamda dedi ki, «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin için Allahın gayrı hiçbir ma'bud yoktur.»]

قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ

[«Size muhakkak benim davamın sıdkına ve Allah'ın birliğine Rabbinizden hüccet ve şahit geldi.»]

هَذِهِ نَاقَةُ اللهِ لَكُمْ آيَةً

[«İşte şu gördüğünüz deve size Allah'ın halkettiği devedir ve benim nübüvvetime alâmet ve mucizedir.»]

فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِي أَرْضِ اللهِ

[«Deve Allah'ın size alâmeti ve benim nübüvvetime mucize olunca terkedin deveyi Allah'ın arzında istediği kadar ot yesin.»]

وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوَءٍ

[«Deveye kötülükle dokunmayın.»]

فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿73﴾

[«Eğer deveye kötülükle dokunursanız sizi elem verici azap ahzeder» demekle kavmini irşada çalıştı.»]

Yani; biz Semûd kavmine biraderleri Salih (A.S.) ı resûl olarak gönderdik. Salih (A.S.) onlara hitaben dedi ki, «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Benim davamın doğruluğuna delâlet eder Rabbinizden size beyyine ve şahit olarak mucize geldi. İşte şu deve benim dâvamın sıdkını te'yid için Allah'ın halk ettiği mucizedir ve sizin için beni tasdike bir alâmet-i azîmedir. Binaenaleyh; bana iman ve Allah-u Tealâ'ya itaat edin» demekle kavmini tevhide davet etti. Badehu devenin şanına riayeti tavsiye zımnında dedi ki, «Hâl böyle olunca terkedin nâkayı, Allah'ın arzından istediği yerden yesin ve sizin tarafınızdan nâkaya bir kötülük isabet etmesin. Eğer isabet ederse sizi azab-ı elim ahzeder ve helâk olursunuz» demekle vesâyâ-yı lâzımede bulundu. Fakat Semûd kavmi kelâm-i inad ve temerrüdlerinden Hz. Salih'in nasihatini dinlemekten imtina ettiler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Semûd kavmi; Hicaz'la Şam arasında ikaamet eder bir kavimdir. (Semûd) isminde bir zatın evlâdından tecemmu' ve tekessür etmiş bir kavim olduğundan kavm-i Semûd denmiştir. Yahut sakin oldukları beldelerinde su az olduğu için Semûd denilmiştir. Çünkü S e m û d ; suyu az olan mahalle ıtlak olunur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Âd kavminin helâkinden sonra onların makaamma Semûd kavmi kaaim olur. Nimetleri tekessür ettikçe isyanları tezayüd edip ıslâha muhtaç oldukları zaman Cenab-ı Hak Salih (A.S.) ı onlara resûl olarak gönderdi. Salih (A.S.) kendi kabilelerinden olduğu için biraderleri denilmiştir. Bir bayram günü musallada Salih (A.S.) putları terk ederek Allah’a ibadete davet edince muayyen bir taştan istedikleri veçhüzere bir deve çıkarırsa iman edeceklerine ahd-i kavî verdiler. Salih (A.S.) duâ buyurdu. Tayin ettikleri taş yarıldı ve bir deve çıktı. Salih (A.S.) «İşte şu istediğiniz devedir. Terkedin onu kendi haline, istediği yerde yesin ve kötülükle nâkaya dokunmayın. Eğer dokunursanız helâk olursunuz» demekle deveye riayet lâzım olduğunu beyan buyurdu.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran anası ve babası olmaksızın harikulade olarak deve taştan çıktığından ve bir gün su tamamen onun ve diğer gün kavmin ve hayvanlarının olup koca bir kabileye kâfi olan suyu bir devenin yalnız içmesi adetin hilafı olduğu ve suyu içtiği gün kavmin kâffesine yetecek kadar süt sağılması ve nâkanın nöbeti olduğu gün gerek hayvanat ve gerek vuhuş cümlesinin suya gelmemesi gibi aeâibât üzere müştemil olduğundan nâka, Salih (A.S.) dâvasını tasdik eder rnucizesidir.

Deveye tazim ve teşrif için nâka Allah-u Tealâ'ya muzaf kılınmıştır. Zira 'sûrî ve manevî Allah'tan başka mâliki yoktur ve Salih (A.S.) ın nübüvvetine Allah'ın hücceti olduğu için Allah-u Tealâ'ya nispet olunarak Allah'ın devesi denmiştir. Harikulade olarak nâkanın zuhuru kudretullaha delâlet ve emr-i nübüvveti ispat cihetinden âleme delil ve alâmet olduğu halde Semûd kavmi re'yel-ayn müşahede ve kendi talepleri üzere zuhur ettiğinden Semûd'a alâmet olduğu beyân olunmuştur.

Salih (A.S.) «Deve Allah'ın, arz Allah'ın ve arz üzerindeki otlar da Allah'ındır. Terkedin Allah'ın devesini, ovasında istediği yerden yesin ve deveyi döğmek ve tardetmek gibi envâ'-ı ezadan birşeyle zararınız dokunmasın. Eğer dokunursanız azabı elîm sizi ahzeder» demekle devenin halini ve deveye karşı kavminin vazifesini beyan ve tayin etti.

***

Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın bakiye-i kelâmını hikâye etmek üzere:

وَاذْكُرُواْ إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء مِن بَعْدِ عَادٍ

buyuruyor.

[«Ey kavmim ! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ sizi Ad kavminden sonra yeryüzünü imar için halifeler kıldı.»]

وَبَوَّأَكُمْ فِي الأَرْضِ تَتَّخِذُونَ مِن سُهُولِهَا قُصُورًا وَتَنْحِتُونَ الْجِبَالَ بُيُوتًا

[«Ve Allah-u Tealâ sizi yeryüzünde iskân etti. Binaenaleyh; siz ovalarda köşkler yapar ve dağlardan evler yonar, içinde rahat edersiniz.»]

فَاذْكُرُواْ آلاء اللهِ وَلاَ تَعْثَوْا فِي الأَرْضِ مُفْسِدِينَ ﴿74﴾

[«Allah-u Tealâ sizi iskân edip halife kılınca Allah'ın nimetlerini zikredin ve ifsad eder olduğunuz halde fesada sa'y etmeyin» demekle Salih (A.S.) sözüne hitam verdi.]

Yani; «Ey kavmim ! Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Allah-u Tealâ sizi Âd kavminden sonra halifeler kıldı ve yeryüzünde sizi iskân etti. Binaenaleyh; siz yeryüzünün sahillerinden yaz günleri için köşkler bina eder ve kış günleri için dağlardan evler yonar ve evlerde vücudunuzu, emval ve eşyanızı muhafaza etmekle istirahat edersiniz. Şu halde Allah'ın size birbirini müteakip verdiği nimetlerini zikir ve şükrünü eda edin ki, nimetiniz ziyade olsun, devam etsin, siz malınıza, evlâdınıza, emtianıza ve akaarınıza mağrur olarak arz üzerinde eşedd-i fesad ile müfsid olduğunuz halde yürümeyin, fesadı terkedin» dedi.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran s u h û l ile murad; ovalar ve ovalarda yaz günlerinde kasırlar yapıp, kış günlerinde dağlara çekilerek taşlardan evler yontmak ve oymak âdetleridir. Yahut s u h û l le murad; kolay mahallerden evler yaparsınız demektir. Çünkü ev; kiremit ve kerpiçten yapılır. Gerek kiremit, ve gerek kerpiç arzın kolay olan mahallinden ahzolunduğundan arzın suhuleti nimet sırasında ta'dad olunmuştur. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Semûd kavminin refahına ve dünyaca saadetlerine ve nimetierinin kemâline vasıl olduğuna delâlet eder. Çünkü; cesîm ebniyeler ve köşkler her zamanda sia-i hâl ve refahlı bâl neticesidir. Fakir ve miskin bir kimse hiçbir zamanda yazlık ve kışlık köşkler yapamaz ve yaptıramaz. Bunların yaptıklarını beyan etmek; vüs'at-ı hallerini beyan etmektir. Nimetin kesreti ekseriyetle fesada sebep olduğundan Cenab-ı Hak nimetlerini beyandan sonra fesâdâtı nelıyetmiştir.

***

Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın şu nesâyihine karşı kavminin kelâmlarını beyan etmek üzere:

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُواْ

buyuruyor.

[Salih (A.S.) in kavminden kendilerini büyük addeden uluları zayıf addettikleri fukara gürûhuna] ki;

لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ

[Kendilerinden iman eden kimselere.]

أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُّرْسَلٌ مِّن رَّبِّهِ

[«Siz bilir misiniz Salih (A.S.) Babbisi tarafından gönderilmiş peygamber midir?» dedi.]

قَالُواْ إِنَّا بِمَا أُرْسِلَ بِهِ مُؤْمِنُونَ ﴿75﴾

[Büyüklerinin bu sualine cevapta fukara gürûhu «Biz Salih (A.S.) ın irsal olunduğu ahkâma muhakkak iman ediyiciz ve imanımızda devam edeceğiz» dediler.]

Yani; kavm-i Salih'ten kendilerini büyük addeden uluları fakir ve zayıf olanlardan iman edenlere istihza tarîkıyla dediler ki, «Siz bilir misiniz Salih Rabbi tarafından gönderilmiş resûlmüş?» Onların şu istihzalarına karşı hâlis müminler taharet-i tıynet ve saffet-i akaaidlerinden nâşi «Biz muhakkak Salih'in irsal olunduğu dine ve o dinin ahkâmına iman ediciyiz» demeleriyle kâfirlerin kelâmlarını reddettiler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak kâfirleri zem için müstekbir olduklarını beyan buyurdu. Ancak müminler, mütekebbirler tarafìndan zayıf ve hakîr addolundukları için onların hakîr ve zayıf olmaları lâzım gelmez ve gayrın hakîr addetmesi onların zemmini mucip olmaz.

İmandan imtina' eden mütekebbirlerin «Salih'in resûl olduğunu bilir misiniz?» sualine, zuafanın «Biz Salih'in irsal olunduğu ahkâma iman edicilerdeniz» demeleri cevap oldu. "Çünkü; Medârik'te beyan olunduğu veçhile onların suâli «Salih'in risaletine ilminiz var mı?» demekti. Zuafanın cevaplarında «Biz iman ettik» demesi «Resûl olduğunda şüphe yoktur. Zira; risale ti mucizesiyle sabit emr-i malûmdur. Ancak bahis iman vâçip olup olmadığındadır. Biz imanın vacip olduğunu bildik ve iman da ettik. İmanımızı size haber veriyoruz» demekle kelâmlarını reddetmeleridir.

***

Vâcib Tealâ zuafanın bu kelâmlarına karşı mütekebbirlerin kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ إِنَّا بِالَّذِيَ آمَنتُمْ بِهِ كَافِرُونَ ﴿76﴾

buyuruyor.

[Salih (A.S.) a iman etmekten kendilerini büyük addedenler zuafâya hitaben «Biz sizin iman ettiğiniz şeye küfrediciyiz» demekle Salih (A.S.) ın risaletinin ma'lûm olduğunu reddettiler.]

Yani; tekebbür eden kâfirler müminlere hitaben «Sizin iman ettiğiniz Salih (A.S.) ve Salih'in getirdiği şeriata biz küfrediciyiz. Zira; bizim için risaleti tahakkuk etmediğinden, bize iman vacip değildir» dediler.

***

Vâcib Tealâ; Kâfirlerin küfürlerini izhar edip iman etmeyeceklerini beyandan sonra mucize olan nâkaya tecavüzâtta bulunduklarını ve emr-i ilâhiden çıktıklarını ve akıbet helâk olduklarını beyan etmek üzere :

فَعَقَرُواْ النَّاقَةَ وَعَتَوْاْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ

buyuruyor.

[Semûd kavmi deveyi öldürdüler ve Rablerinin emrine itaattan çıktılar.] Ve Salih (A.S.) ın  (فذروها) yani «Terkedin deveyi hali üzere, yesin içsin» emrine muhalefetle tuğyan ettiler.

وَقَالُواْ يَا صَالِحُ ائْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ ﴿77﴾

 [Kavm-i Salih dediler ki, «Yâ Salih ! Eğer dâva ettiğin gibi mürselîndensen vaad ettiğin azabı bize getir.»] İşte Semûd kavmi böyle demekle temerrüdlerini izhar ettiler.

فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ ﴿78﴾

[Onlar «Eğer resûlsen getir bize azabı» deyince onları zelzele ahzetti.   Sabah vakti evlerinde herbiri ölü olarak bulundular.] Zira; onları şiddetli zelzele tuttu ve hepsini ihlâk etti.

Yani; kâfirler nâkayı itlaf ettiler ve Rablerinin emrinden çıktılar ve dediler ki, «Yâ Salih ! Eğer resûllerdensen vaad ettiğin azabı bize getir.» Binaenaleyh; büyük azapla onları zelzele ahzetti. Hanelerinde sabah vakti yüzleri üzerinde cemâdât gibi herkes bulunduğu yerde hareketsiz, meyyit olduğu halde görülmüştür.

Kaazi, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Âd kavminin helâkinden sonra Semûd kavmi onlara halef oldu. Beldelerini imar ettiler. Semûd kavminin ömürleri uzun, dünyaya sa'yleri çok, yazlık, kışlık ebniyeleri ve konakları müteaddid olup daima ucuzluk, bolluk ve refah-ı hâl üzere geçinmekteyken isyana ve yeryüzünü ifsada ve putlara ibadete başladılar. Onların ıslahına hacet messetti. Binaenaleyh; kendi kabilelerinden ve eşrafından Salih (A.S.) ı Allah-u Tealâ resûl gönderdi. Salih (A.S.) onları inzar etti. Mucize istediler. Ânifen beyan olunduğu veçhile tayin ettikleri taştan mucize olarak deve zuhur etti ve, derhal büyüklükte kendi gibi bir yavru bodladı. Salih (A.S.) bulundukları beldenin suyunu birgün ahalinin diğer gün devenin olmak üzere nöbete bağladı. Deve yavrusuyla beraber yaz günlerinde dağlarda yüksek mahallerde otlar ve ahalinin hayvanları derelerin içine sıcak mahallere firar eder. Kış günlerindeyse derelerin içinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanları soğuk dağ başlarına firar eder. Halk bu hâle tahammül edemeyerek deveyi itlafa karar verdiler ve cümlesinin rızasıyla (Kıdar) isminde bir kimse maiyetinde sekiz kişi daha olduğu halde deveyi öldürdüler ve etini taksim ettiler. Yavrusu kaçtı ve bir dağda kayboldu, bir türlü bulamadılar. Salih (A.S.) «Üç günü gözleyin; birinci günü yüzünüz sararır, ikinci günü kızarır, üçüncü günü siyahlanır, dördüncü gün azab-ı ilâhi gelir sizi ihlâk eder» dedi. Birinci gün azabın emmaresi olan yüzlerinin sararması zuhur edince Salih (A.S.) ı katletmek üzere aramışlarsa da bulamadılar. Dördüncü günü şiddetli sayhayla zelzele oldu, cümlesi helâk oldular.

Gerçi deveyi öldüren bazısıdır. Lâkin cümlesinin rızasıyla olduğu için deveyi itlaf mecmuuna isnad olundu ve cümlesi helâk oldular. Çünkü ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyettir. Deveyi öldürmeye cümlesi karar verdiklerinden hepsi helâk olmuşlardır.

Salih (A.S.), onlarda emmare-i azap müşahede olununca maiyetinde olan ehl-i imanla beraber Arz-ı Filistin'de (Remle) denilen mahalli teşrif ettiler ve orada ehl-i imanla beraber istirahat ettiler.

***

Vâcib Tealâ azabın emmaresi zuhur edince Salih (A.S.) ın kavminden i'razını beyan etmek üzere:

فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِينَ ﴿79﴾

buyuruyor.

[Semûd üzerinde emmâre-i azap zuhur edince Salih (A.S.) onlardan i'raz etti ve dedi ki, «Ey kavmim !. Allah-u Tealâ hakkı için ben size Rabbimin risaletini muhakkak tebliğ ve sizin için nasihat ettim ve hayır öğüt verdim ve lâkin siz nasihat edenlere muhabbet etmezsiniz.] Halbuki sizin menfaatinizi size talim ettikleri için nâsıhlara muhabbetiniz lâzımdır.» İşte Hz. Salih böyle demekle esefini izhar etti.

Salih (A.S.) ın onlardan i'razı; emmâre-i azap zuhur edip helâk vaki olmazdan evvel olmak ihtimali olduğu gibi helâkin vukuundan sonra olmak ihtimali dahi vardır. Çünkü; insanın esefinden ve kemâl-i tahassüründen nâşî bazı mevtaya dahi hitab etmesi âdetidir. Hattâ (Bedir) vakasında Resûlullah' ın (Kalip) ismindeki kuyuya atılan müşriklerin reislerine hitaben «Ey müşrikler ! Biz Rabbimizin bize vaadini hak, sabit ve vakıa mutabık bulduk. Siz de Rabbinizin size vaadini hak buldunuz mu?» buyurduğu ve hazır olan ashab-ı kirama «Bunlar sizden ziyade işitirler, lâkin cevaba kaadir değillerdir» buyurduğu Beyzâvî'nin beyanatındandır.

***

Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın kavmiyle vaki olan mübahaselerini ve akıbet kavminin helâkini beyan ettiği gibi Lût (A.S.) ın kavmiyle vaki olan mübâhasâtını dahi beyan etmek üzere :

وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُم بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِّن الْعَالَمِينَ ﴿80﴾ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِّن دُونِ النِّسَاء بَلْ أَنتُمْ قَوْمٌ مُّسْرِفُونَ ﴿81﴾

buyuruyor.

[Biz Lût'u resûl olarak kavmine irsal ettik. Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Lût, kavmine hitaben «Âlemlerden hiçbir kimsenin sizi sebkedip sizden evvel işlemediği fahişeyi işlersiniz ve hiçbir kimsenin "işlemediği bir fiil-i habisi nasd işlemeye cür'et edersiniz ve siz telezzüz eder olduğunuz halde nisvanı terkedip elbette ricale mi kaza-yı şehvet eylersiniz? Bu size âr ve ayıp değil midir? Hiçbir kimsenin ihtiyar etmediği habaseti nasıl ihtiyar edersiniz? Belki siz bir kavm-i müsriflersiniz» dedi] ki, «Fesadda ve hudud-u ilâhiyenin haricine çıkmakta haddini tecavüz etmiş, hava ve hevese ittibâ' etmişlerin ileri gidenlerinden ve helâli bırakıp haramı tecavüz etmişlerdensiniz» demekle kavmini tevbih etti ve kavmi de tevbihe şayandılar.. Çünkü; Allah-u Tealâ insanı halk ve şehveti tahmil etti ki, o şehvetle hikmet-i tenasül husul bulsun, âlem mamur olsun ve tenasülün bekaasını te'min için emr-i nikâhı meşru kıldı ve nikâh vasıtasıyla nisvânla intifâ'ı helâl ve ricali nisvana, nisvanı ricale raptetti ve her iki sınıfın kazâ-yı şehvet hususundaki ihtiyaçlarını yekdiğerinden te'min etmelerini emir buyurdu. Allah'ın helâl kıldığı nisvânı terkle helâl olmayan ve tab'-ı selimin kerih gördüğü ricale kazâ-yı şehveti ihtiyar etmek zulüm ve israftır. Zira; masrafı mevzi-i lâyıkının gayra sarf ve haddini tecavüzdür.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ş e h v e t ten maksad; neslin bekaasıdır. Neslin bekaası; recülün nisvana takarrubunda olup hilâfında olmadığından hilafını ihtiyar maksad-ı aslî olan tenasülü iptal ve hikmetin hilafını ihtiyar olduğundan hurmet-i kafiyeyle haram kılınmıştır. Hatta her hayvanda şehvetin hikmeti nev'inin bekaası olduğundan hiçbir hayvan erkeğinden kazâ-yı şehvet etmez. Ancak erkeği dişisinden kazâ-yı şehvet eder ki, nev'inin vakt-i merhûnuna kadar bekaasına halel gelmesin ve o yolda tenasül hâsıl olsun.

Ekseriyetle livâtada faille mef'ul beyninde bir adavet-i azîme bakî kalıp azîm mukaateleyi ve telef-i nefsi mucip olduğundan nüfus-u beşeriyenin bekaasına hizmet için halk olunan şehveti nüfusun ifnâsına sebep kılmak cinâyet-i azîme olduğu cihetle Cenab-ı Hak haram kılmıştır.

Kezâlik şehvet; ricalle nisvan beyninde ülfet ve muhabbete vesile ve o ülfet sayesinde büyük aileler ve mesâlih-i mühimmeler meydana getirmeye sebep kılınmışken şehveti ricale sarfla faille mef'ul beyninde adavet-i azîme ve nev'-i insan beyninde nefrete vesile kılmak şehvetin halk olunmasındaki hikmete muhalif ve birtakım emraz ve a'lâma sebep olduğundan dahi haram kılınmıştır.

Çünkü; erhâm-ı nisvanda meniyi cezbedecek bir kuvvet vardır ki ricalin aletinden meniyi cezbeder. Meninin cereyan edeceği mahallerde bakiyesi kalmaz, yolları temizlenir. Binaenaleyh; maraza vesile olmaz. Amma ricalde meniyi cezbedecek kuvve-i cazibe olmadığından livâtada meninin cereyan ettiği yerlerde bakiyesi kalıp marazı mucip olduğundan mazarrat-ı azîme vardır ve mecrada kalan bakiye birçok hastalıklar tevlid eder ve yalnız hastalık faile münhasır değildir. Zira; mef'ûlde meniyi sarf edecek mahal olmayıp kalan menî taaffun ettiğinden bittabi' mecraları da ifsâd eder. Binaenaleyh; mef'ûlde de birçok hastalıklar tevlid eder, İnsanları bu gibi maddî ve manevî zararlardarî vikaaye için Cenab-ı Hak livâta fiil-i kabîhihi haram kılmıştır.

Ânifen beyan olunduğu veçhile maddî ve manevî birtakım fenalığa sebep ve hikmete muhalif olduğu cihetle Cenab-ı Hak nehyedip haram kıldıktan sonra menhi olan bu fiili ihtiyar edenlerin âhirette azab-ı azîme dûçâr olacaklarında şüphe olmaz. Zira muharremât; Allah'ın komşudur. İzni olmaksızın bir hükümdarın korusuna giren kimse onun gazabına uğrar ceza görür de Allah'ın korusunu bozan kimse neden ceza görmesin? Hükümet marzîsine şiddetle muhalefet eden kimseyi idam eder de Allah-u Tealâ marzîsinin hilâfına hareket edenleri neden ihlâk etmesin? Elbette ihlâk eder ve umumiyetle bu gibi cinayetleri irtikâb eden milletlerin münkariz olduğu da her zaman görülmektedir.

***

Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın kavmine nasihatini ve onları tevbihini beyandan sonra kavminin cevabını beyan etmek üzere:

وَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلاَّ أَن قَالُواْ أَخْرِجُوهُم مِّن قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ ﴿82﴾ فَأَنجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلاَّ امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ ﴿83﴾ وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِم مَّطَرًا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Lût (A.S.) in kavmi Lût (A.S.) dan işittikleri kelâmı işittikten sonra cevapları olmadı, illâ Lût'u ve Lût'a iman edenleri karyenizden çıkarın. Zira; onlar birtakım kimselerdir ki habasetten tatahhıır ve fevâhişten içtinab davasında bulunuyorlar. Bizimle beraber onların bir karyede bulunmaları münasip olamaz, çıksınlar karyemizden, bir arada geçinemeyeceğiz. Gitsinler başka karyeye» demeleri cevap oldu. Habasetten feragat cihetine asla meyletmediler. Binaenaleyh; biz Lût'a ve Lût'la beraber iman edén müminlere ve ehline necat verdik ve azaptan kurtardık. Ancak Lût'un haremi küfrüzere bakî kalıp karyelerinde helâk olanlardan oldu. Zira; Lût'un zevcesi küfre sa'yedip kavminin ef âline razı olanlardandı ve biz onlar üzerine çamurla ufacık çakıllardan yapılmış taşlar yağdırdık. Nazar et ki, mücrimlerin akıbetleri ne oldu?] Bu gibi kabayihi irtikâb edenlerin akıbetleri helâktir.

Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (فنظر) emrindeki hitap Resûlullaha ise de lâkin murad; ümmetidir ki «Baksınlar, görsünler. Fiil-i fahişi ihtiyar edenlerin akıbetleri ne olduğunu bilsinler ve ibret alsınlar da bu misilli efâlden içtinab etmelerine sebep olsun» demektir.

Lût'un haremi kâfire olduğundan kâfirlerle beraber kaldr ve helâk oldu. E h l i yle murad; iman edenler ve şâir evlâd ü iyâlidir.

Keyfiyet-i helâklerini Sure-i Hıcr'de Cenab-ı Hak tefsîlen beyan buyurduğu için bu makamda helâklerinin keyfiyetine dair bahse lüzum görülmedi.

Lût (A.Ş.) ın pederi (Hârân) ki İbrahim (A.S.) ın biraderidir. Binaenaleyh; Lût (A.S.) Bâbil'den İbrahim (A.S.) la beraber hicret etti. İbrahim (A.S.) arz-ı Filistin'de ve Lût (A.S.) Ürdün'de ikaamet etti. Karyesinin ismi Sedüm'dür. Allah-u Tealâ Sedüm ahalisini ıslah için Lût (A.S.) ı meb'us gönderdi. Fakat ıslah olmadıklarından akıbet helâk oldular.

***

Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın kavmiyle olan hikâyesini beyan ettiği gibi Şuayb (A.S.) ın kavmiyle vâki olan mübâhasatını ve nesâyihini dahi beyan etmek üzere :

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا

buyuruyor.

[Biz (Medyen) ahalisine biraderleri Şuayb (A.S.)'ı gönderdik.]

قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللهِ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

[Şuayb (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim ! Allah-u Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için bir ma'bud yoktur» dedi.] Ve nasihatına şunu da ilâve ederek dedi ki:

قَدْ جَاءتْكُم بَيِّنَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ

[Muhakkak size Rabbinizden hakka delâlet eden deliller geldi ve benim mucizemi gördünüz, sözüme inanıp iman etmeniz lâzımdır.]

فَأَوْفُواْ الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ

[Hâl böyle olunca size nasihatim: Kilenin ve terazinin hakkını verin ve noksan ölçüp tartmakla nâsın hukukunu almayın.]

وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ

[Ve nâsın hukukunu noksan vermeyin. Az ve çok nâsın hakkını tamam verin.]

وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا

[«Enbiya, şeriatlanyla arzı ıslah ettikten sonra siz küfrünüz ye zulmünüzle yeryüzünü ifsad etmeyin.»]

ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ﴿85﴾

[Eğer müminseniz emir ve nehyolunduğunuz şeylerle amel sizin için hayırlıdır.]

Yani; (Medyen) ahalisinin kilede ve terazide halkın hukukunu pâyiniâl edip ileri gittikleri bir zamanda onları ıslah için biraderleri ve ammizâdeleri Şuayb (A.S.) ı biz onlara gönderdik. Şu-ayb (A.S.) onlara nasihat tarîkıyla dedi ki, «Ey kavmim ! Allah-u Tealâ'ya ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin ma'budunuz yoktur. Ancak ma'budun bilhak Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredin. Muhakkak benim nübüvvetimin sıdkına ve söylediğim sözün hak olduğuna sizi envâ'-ı lutûf ve keremiyle terbiye ve taltif eden Rabbinizden beyyine ve şahit geldi ve benim size resûl olduğumu ispat etti. Şu halde sözümü dinleyin, davetime icabet edin. Kilede ve terazide çalarak nâsın hukukunu noksan vermeyin. Allah-u Tealâ'nın beni göndermek ve şeriatını te'sis etmekle arzı ıslah ettikten sonra siz ifsâd etmeyin. İşte şu Allah'a ibadet etmek, kileyi ve teraziyi tam ölçüp tartmak ve nâsın hukukuna tecâvüz etmemek ve arzı ıslahından sonra ifsâd eylememek eğer sözüme inanırsanız sizin için hayırlıdır» demekle kavmine nesayihte bulundu.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Medyen) kabilesinin ismidir. Pederleri (Medyen)'e mensuptur. M e d y en İbrahim (A.S.) ın oğlu olduğu mervidir. (Medyen) o karyeyi bina ettiğinden onun ismiyle' müsemmâdır. Şuayb (A.S.) onların kabilesinden olduğu cihetle biraderleri denmiştir. Şu halde uhuvvet; neseptedir, dinde değildir.

Şuayb (A.S.) kavmine iptida cemi' enbiyâ şeriatlarında muteber ve üss-ül esas olan ibadet ve tevhidle emretmiş ve şirk olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü; usul-ü itikadi tesis etmedikçe furu-u a'mâlde fayda yoktur. Binaenaleyh; evvelâ usul-ü itikaddan bahsetmiş, ikinci merrede taraf-ı ilâhiden mucize gelip nübüvvetini beyyineyle ispat ettiğini beyan ederek davetine icabetin vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Davetine icabetin vücubunu beyandan sonra kavminin müptelâ oldukları terazi ve kilede hırsızlıktan nehiy ve gayrın hukukunu tam vermelerini emretmiştir. Çünkü; enbiyâ-yı kiram ümmetlerine itikaad-ı hakkı beyan ettikten sonra kavmi envâ'-ı mefâsidden hangisine ziyâde musir olmuşlarsa evvelemirde ondan nehyederler. Şuayb (A.S.) ın kavminin müptelâ oldukları mefasidin en büyüğü terazi ve kile vasıtasıyla nâsın hukukunu sirkat ettikleri için usul-ü itikaadı beyandan sonra hukuk-u nâsı tam vermelerini emir ve nâsın hukukunu noksan vermekten nehyetmiştir. Şu nehiy; sirkat, gasıp, rüşvet, yol kesmek, ve hiyel ü desâişten herhangi nev'iyle olursa olsun gayrın malını almak hususunun cümlesine şâmildir. Zira; umum eşyada hukuka tecavüzden nehyetmiştir. Islahtan sonra arzı ifsaddan nehiy buyurdu ki, umur-u din ve umur-u dünya cümlesinde fesaddan nehyetmektir. Şuayb (A.S.) ın tekliflerinin hulâsası; iki şeydir:

B i r i n c i s i ; hukuk-u ilâhiyeye tazim,

i k i n c i s i ; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamettir. Esasen tekâlifin kâffesinin mercii bu ikidir ki, hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı muhafazadır. Çünkü; cemi' nâsa hayır îsâli bir kimse için mümkün değildir. Amma cemi' nâsı serden muhafaza etmek mümkün olduğundan Şuayb (A.S.) kavmine «Nâsa hayredemedikleri gibi şer ve zarar da etmemelerini» tavsiye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kelâmından bakiyeyi zikretmek üzere hikâye tarikıyla:

وَلاَ تَقْعُدُواْ بِكُلِّ صِرَاطٍ تُوعِدُونَ وَتَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللهِ مَنْ آمَنَ بِهِ

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) nasihatına devam ederek «Siz Allah'a iman eden kimseleri korkutur ve tarîk-ı ilâhiden meheder olduğunuz halde şeytan gibi her doğru yol üzerine oturmayın ve kutta'-ı tarik gibi iman edeceklerin yollarını kesmeyin.»]

وَتَبْغُونَهَا عِوَجًا

[«Ve siz tarîk-ı ilâhide eğrilik arar olduğunuz halde yollara oturup hariçten gelecek ve iman edecekleri iğfal etmeyin ve din-i hakka itiraz ve bana iftira etmekle Allahın kullarını Allah'ın yolundan saptırmayın.»]

وَاذْكُرُواْ إِذْ كُنتُمْ قَلِيلاً فَكَثَّرَكُمْ

[Zikredin şol zamanı ki, o zamanda siz azdınız. Allah-u Tealâ sizi çoğalttı ve çoğalmanız sizin için büyük bir nimettir. Bu nimeti size ihsan eden Allah-u Tealâ'ya ibadet ve dinine temessük edin.]

وَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ ﴿86﴾

[Ve nazar edin, görün ki, müfsidlerin akıbetleri ne oldu?]

Zira; ifsadda devam ederseniz sizin de müfsidlerin akıbetine uğrayacağınızda şüphe yoktur» demekle kavmini ıslaha ve doğru yola irşada çalıştı.

Yani; Şuayb (A.S.) kavmine nasihatta dedi ki, «Din ve dünya tanklarından her tarîka ve din-i hakka iman etmek isteyen kimseyi tehdid ve tarîk-ı ilâhiden men' ve tarîk-ı ilâhiye eğrilik nispet eder olduğunuz halde oturup herkesin yolunu kesmeyin. Zikredin şol zamanı ki, sizin adediniz azdı. Allah-u Tealâ çok evlât vermek ve fakr-ı hâlinizden sonra servet ve zilletinizden sonra izzet vermekle her cihetten sizi teksir etti. Şu halde kılletinizden sonra kesret verdi. Binaenaleyh; Allah'ın nimetlerine şükredin ve nazar edin, görün ki müfsidlerin akıbeti ne oldu? Onlardan ibret alın, fesad etmeyin» demekle kavmine nasihatta bulundu.

Fahr-i Razi ve Kaazi'nin beyanlarına nazaran s ı r a t la murad; tarîk-ı hak ve tarîk-ı dindir. Çünkü; kavm-i Şuayb yol üzerine otururlar, gelip geçicileri veyahut Şuayb (A.S.)'ı ziyaretle iman etmek murad eden kimseleri iman etmekten ve müşarünileyhin şerefiyle müşerref olmaktan tehdid ederler, korkuturlar ve tarîk-ı hakka sülük edecekleri menle, din-i hakkı kabul edeceklerin zihnine şüphe ilkaa ederlerdi. Şuayb (A.S.) bunların cümlesinden nehyetmek üzere «Şu umur-u selâsenin —halkı ızrar— la korkutmak, yahut iman edecekleri men' veya nâsın zihnine tarîk-ı hakka dair şüphe ve şek ilkaa etmek suretlerinden birisiyle meşgul olduğunuz halde tarîk üzerine oturup halkı idlâl ve ızrar etmeyin ve şeytan gibi ehl-i imanın yolunu kesmeyin ve nâsa (Bu sülük edeceğiniz din eğri bir yoldur, bu yol sizi sâha-ı selâmete çıkaramaz) demekle halkm zihnini iğfal etmeyin» buyurmuştur.

Bundan sonra Şuayb (A.S.) Allah'ın onlara vermiş olduğu nimetlere işaretle şükre davet etti. Çünkü; azken çoğalmak, evlâd, emval ve etbâ'la olup bunların cümlesi nimet kabilinden olduğundan Şuayb (A.S.) tekessür ettiklerini nimet sırasında ta'dad buyurmuştur. Zira; Medyen ahalisi tamamen cedd-i âlâları Medyen'in neslindendirler. Medârik'te beyan olunduğuna nazaran İbrahim (A.S.)' ın oğlu Medyen, Lût (A.S.) ın kerimesini tezevvüc eder. Allah-u Tealâ nesillerine bereket verir ve büyük bir kabile olur. Şu halde «Azken Allah-u Tealâ sizi çoğalttı» demek; «Evlâd ve ensâlinize bereket verdi, hattâ bir ana ve bir babadan büyük kabile oldunuz» demektir. Yahut «Fakirken sizi zengin ve zayıfken kavî kıldı» demektir. Yahut «onların âdetleri, yol keserler ve gelip geçenleri soyarlardı. Şuayb (A.S.) «Yol üzerine oturmayın» buyurmakla kat'-ı tarik etmekten menetmek istedi.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran ehl-i Medyen öşürcü olup yol üzerinde emvâl-i nâstan öşürlerini zulüm ve taaddiyle cibâyet ederlerdi. Şuayb (A.S.) onları birtakım taaddiyle yol üzerinde cibâyetten nehyetmiştir. Şu manâlardan manâ-yı evvel karib ise de her cümlesine hamletmekte bir mâni yoktur. Zira; lâfzın cümlesini murad etmeğe müsaadesi vardır.

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın nesayihinden sonra kavmini tehdid ettiğini beyan etmek üzere alâtarîkilhikâye:

وَإِن كَانَ طَآئِفَةٌ مِّنكُمْ آمَنُواْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ وَطَآئِفَةٌ لَّمْ يْؤْمِنُواْ فَاصْبِرُواْ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَنَا وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ ﴿87﴾

buyuruyor.

[Eğer sizden bir taife benim irsal olunduğum dine ve şeriata iman eder ve diğer bir taife iman etmezlerse Allah-u Tealâ bizim beynimizde hükmedinceye kadar sabredin. Halbuki Allah-u Tealâ hâkimlerin hayırhsıdır.] Zira; hükmünde zulüm ve gadir, cevr ü cefâ olmaz. Binaenaleyh; mümin-i takiyyi derecât-ı âliyâta terfi ettirir ve kâfir-i şakiyi envâ'-ı ukuubâtla ta'zîb eder.

Yani; ey Medyen ahalisi ! Siz benim risaletimde ihtilâf eder, iki fırka olsanız, bir fırka bana iman ve risaletimi tasdik ve diğer bir fırka tekzip ve risaletimi inkâr ederse Allah-u Tealâ beynimizi fasledip hükmedinceye kadar sabredin. Zira; Allah-u Tealâ hâkimlerin hayırhsıdır. Çünkü; hükmünde zulmolmaz ve adalet-i mahzolur. Binaenaleyh; müminleri nusretle azîz ve kâfirleri ihlâkle zelil kılar.

Allah-u Tealâ'dan başka hakikatta hâkim yoksa da mecazen bazı eşhasa hâkim denildiği için hâkimlerin hayırlısı denmiştir. Allahü Tealâ'nın h ü k m ü  yle murad; muhik, olanlara nusret. müptıl olanlara zilletle hükümdür.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyet ehl-i imanı terğib. ve ehl-i küfrü tehdiddir. Yoksa küfrüzere sabırla emir değildir. Şu halde manâ-yı nazım: [Ey kâfirler ! Madem ki küfürde ısrar edip akıbetini düşünmüyorsunuz. Sabredin sizin göreceğiniz var, görürsünüz. Ey müminler ! Siz de kâfirlerin ezalarına sabredin, akıbet selâmet sizindir] demek olur.

***

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmine irad ettiği nesâyihi ve nâsihatini kabul etmedikleri surette tehdidâtını beyandan sonra kavminin kelâmlarını beyan etmek üzere :

قَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُواْ مِن قَوْمِهِ لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَكَ مِن قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِىمِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ ﴿88﴾

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) ın kavminden nefislerini büyük addeden ulular Şuayb (A.S.) a hitaben «Yâ Şuayb ! Biz seni ve seninle beraber bulunup sana iman edenleri elbette karyemizden çıkarırız veyahut siz bizim milletimize rücû' edersiniz. Bu ikiden birisi elbette olacaktır.» demeleri üzerine Şuayb (A.S.) «Biz sizin dininize avdeti kerih gördüğümüz halde dahi milletinize iade eder misiniz?» dedi.]

Yani; Şuayb (A.S.) ın davetine ve envâ'-ı nesâyih ve mevâ-ızına karşı kavminin ileri gelenleri ve imandan istikbar eden eşrafı dediler ki, «Yâ Şuayb !  Bizim için başka çare yoktur, illâ iki çare vardır:

B i r i n c i s i ; elbette biz seni ve sana iman edip seninle beraber bulunanları kerhen ve cebren karyemizden çıkarmak ve nefyetmektir. Zira; burada bulundukça rahat durmuyor ve bizim zihnimizi teşviş ve rahatımızı ihlâl ediyorsunuz. Köyümüzden sizi çıkarmalıyız ki, biz rahat edelim.

İ k i n c i çare; elbette siz bizim milletimize avdet etmelisiniz. Velhasıl ya dinimize dönmeli veyahut bu karyeden gitmelisiniz.» demekle Şuayb (A.S.) ve sair ehl-i iman hakkında besledikleri fikirlerini tamamen meydana koyunca Şuayb (A.S.) dedi ki «Biz sizin dininizi evvelden beri çok kereler gördüğümüz halde dahi milletinize iadeye sa'yeder misiniz? Biz sizin dininizi batıl addedenlerdeniz. Nasıl oluyor ki, bize dininize avdeti teklif edersiniz?» demekle avdet etmek ihtimali olmadığını beyan etmiştir.

Beyzâvi ve Hâzin'in beyanları veçhile Şuayb (A.S.) a iman edenler evvelce onların dininde olduklarından onlarla Şuayb (A.S.) ı birlikte addederek dinlerine avdet teklif etmişlerdir, yoksa Şuayb (A.S.) onların dininde bulunmamıştır. Çünkü; enbiyâdan hiçbir nebiden küfür sâdır olmamıştır. Yahut avdetin manâsı; intikaldir. Yani «Dinimize intikaal edersiniz» demektir. Yahut Şuayb (A.S.) nübüvvetini izhar etmezden evvel dinini onlardan ihfâ ettiğinden onlar Şuayb (A.S.) ı kendi dinlerinde zannettiklerine binaen «Dinimize avdet edersiniz» demişlerdir. Yahut Şuayb (A.S.) ın bunların dininde olmadığını bilirlerdi, lâkin rüesâ, avâm-ı nâsa Şuayb (A.S.) ın evvelden kendi dinlerinde olduğunu göstermek ve zihinlerini teşviş etmek için «Dinimize avdet edersiniz» demişlerdir.

Kâfirlerin maksad-ı aslileri; Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile dinlerine avdet etmektir. Karyelerinden ihraç ve nefyetmeyi zikirden maksatları; icbar ve ikrah suretini iltizamdır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) bu cihetine cevap vermemiştir. Çünkü; maksad-ı asli olmadığından cevaptan müstağni addetmiştir.

İsm-i alemîsiyle nida ve tasrih; tehdidlerini ikaa muktedir olduklarını iş'âr ve Şuayb (A.S.) ı tahkir içindir. Şuayb (A.S.) kavmine iki cihetle cevap verdi B i r i n c i s i ; evvelden beri dinlerini kerih gördüklerini ve kerih gördükleri dine intikaal etmek ihtimali olmadığını ve kerhen müminleri dinlerine ithal etseler dahi kerhen duhulün faydası olmayacağını beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın ikinci cevabını beyan etmek üzere alâtarikilhikâye :

قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى الله كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِىمِلَّتِكُم بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا الله مِنْهَا

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizin milletinizden bize necat verip kurtardıktan sonra eğer biz sizin milletinize avdet edersek Allah-u Tealâ üzerine yalan olarak muhakkak iftira etmiş oluruz.]

وَمَا يَكُونُ لَنَا أَن نَّعُودَ فِيهَا إِلاَّ أَن يَشَاء الله رَبُّنَا

[Halbuki bizim için sizin milletinize avdet etmek sahih olmaz. İllâ rabbimiz olan Allah-u Tealâ'nın milletinize avdetimizi murad etmek vakti müstesnadır.] Zira; Allah-u Tealâ bizi envâ'-ı lutfuyla terbiye eden rabbimiz olduğu cihetle onun iradesine tâbiiz, harice çıkamayız.

وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا

[Zira; Rabbimizin ilmi herşeye vâsi'dir.] Binaenaleyh; eğer Sizin dininizde hayır olsaydı bize emrederdi, halbuki emretmedi. Şu halde dininizde hayır yoktur ki, biz avdet edelim.

عَلَى الله تَوَكَّلْنَا

[Biz ancak Allah'a itimad ederek cümle umurumuzu ona tefviz ettik.] Binaenaleyh; emrinden dışarı çıkamayız.

رَبَّنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَأَنتَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ ﴿89﴾

[Ey bizim Rabbimiz ! Bizimle kavmimiz beynini hakka mukaarin olarak sen fethet ki, haklı ve haksız meydana çıksın. Zira; sen fâtihlerin hayırlısısın.] demekle, Şuayb (A.S.) Cenab-ı Hakka niyaz etti.

Yani; Şuayb (A.S.) ın kavmi Şuayb (A.S.) i ve müminleri kendi milletlerine avdet etmelerini teklif edince Şuayb (A.S.) onların avdet teklifini reddettikten sonra dedi ki, «Allah-u Tealâ bize edyan-ı bâtıla ve bilhassa sizin milletinizden necat verip din-i hakkı bize ilham ettikten sonra eğer biz sizin milletinize avdet edersek Allah'a iftira ve kendi indimizden yalan söylemiş oluruz. Zira; sizin dininizin bâtıl olduğunu biz bildik. Bizim için sizin milletinize rücû' etmek ve dininize dahil olmak caiz olmaz. İllâ Allah-u Tealâ duhulümüzü meşiyet eder ve helâkimizi murad buyurursa o zaman irade-i ilâhiyede hulf olmaz, biz dininize dahil ve helâk oluruz. Zira; Rabbimizdir, meşiyetine muti' ve münkaadız. İlmi herşeyi ihata etti, vâsi'dir. Binaenaleyh; cümle umurumuzu ona tefviz eder, emr-i ilâhisinden harice çıkmayız. Ey bizim Rabbimiz ! Kavmimizle bizim beynimizi hakla fethet. Zira; sen fâtihlerin hayırlısısın. »

Şuayb (A.S.) kavminin milletinde ve dininde olmadığı halde kendine iman eden müminlerden ayrılmamak için «Sizin milletinizden bize necat verdi» buyurmuştur. Çünkü : iman eden müminler onların milletinden iken Allah-u Tealâ onları hidayette kılıp necat verdiğinden kendini de müminlerle beraber addederek «Allah-u Tealâ bize necat verdi» demekle müminlerin kalplerini tatyib etmiştir. Yahut Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile, kâfirler Şuayb (A.S.) ı evvelce kendi dinlerinde zannettiklerine binaen «Bize sizin dininizden necat verdi» demiştir ki «Sizin zu'm-u bâtılınıza nazaran» demektir. Yahut «Sizin dininizden necat verdi» demek «Bize sizin dininizin kubhunu ve fesadını bildirdi» demektir. Velhâsıl hangi manâ murad olunursa olunsun Şuayb (A.S.) ın onların dininde olmadığını beyan eder.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile (إِلاَّ أَن يَشَاء الله) kavlinde ulemanın ihtilâfı varsa da esah olan onların şeriatları, şeriat-ı Şuayb (A.S.) la mensuh gibi olduğundan «Bizim için sizin dininize dahil olmak sahih olmaz. Zira; bizim indimzde dininiz bâtıldır. Amma bazı ahkâmını Allahü Tealâ neshetmez de nesholunmayan ahkâmına bizim avdet etmemizi ve o ahkâmla amelimizi emreder ve irade buyurursa avdet eder onunla amel ederiz. Çünkü; neshetmek ve ibkaa eylemek Allah'ın elinde» demektir.

Şuayb (A.S.) kavminin inadını ve küfrüzere ısrarlarını görünce imanlarında me'yus olarak Cenab-ı Hak'tan tarafeynin hallerine muvafık hükmetmesini istirham etmiş ve Cenab-ı Hakkı fâtihlerin hayırlısı olduğunu izharla meth ü sena buyurmuştur.

Bu duâdan maksadı; kâfirlere azabın nüzûlüyle muhikle mubtıl beyinleri tefrik olunmak ve zâlimlerin zulmüne nihayet verilmektir. Çünkü zulme rıza; zulüm olduğundan zulmün ref'i her zaman vaciptir.

***

Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.)m cevabını beyandan sonra kavminin temerrüdlerini ve müminlerin fukarasını tehdid ettiklerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوْمِهِ لَئِنِ اتَّبَعْتُمْ شُعَيْباً إِنَّكُمْ إِذاً لَّخَاسِرُونَ ﴿90﴾

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) ın kavminden büyükleri «Allah'a yemin ederiz ki, eğer siz Şuayb'a ittiba' ederseniz elbette ittibâ' ettiğiniz takdirde zarar edenlerden olursunuz» dediler] ve bu sözleriyle avam tabakasını tehdid ettiler.

فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُواْ فِىدَارِهِمْ جَاثِمِينَ ﴿91﴾

[Küfürlerinde ısrar edince onları zelzele ahzetti. Derhal sabah vakti evlerinde'Ölü oldukları halde bulundular.] Zira; şiddetli sadâ ile zelzele onları ihlâk etti.

الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا

[Onlar şol kimseler ki, Şuayb (A.S.) i tekzib ettiler. Keenne hanelerinde asla sakin olmamış gibi mahvoldular.]

الَّذِينَ كَذَّبُواْ شُعَيْبًا كَانُواْ هُمُ الْخَاسِرِينَ ﴿92﴾

[Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler dünya ve âhiret zarar edicilerden oldular.]

Yani; Şuayb (A.S.) ın kavminden kâfir olan ulu ve büyük tanıdıkları kimseler Şuayb (A.S.) a iman eden fukara-yı müslimini tehdid etmek üzere dediler ki, «Allah-u Tealâ'ya yemin ederiz ki eğer siz Şuayb'a ittibâ' eder ve sözünü dinlerseniz muamelâtınızda ve umur-u din ve dünyanızda zarar görücülerden olursunuz. Çünkü; kilede ve terazide sirkat edeceğiniz şey zayi olduğu gibi dolu ve tam verdiğinizde elinizdeki malınız dahi zayi olur, zarar edersiniz. Binaenaleyh; Şuayb'a tebaiyet etmeyin» demekle fukara-yı müminini din-i Şuayb'dan tenfir etmek istediler.

Küfürlerinde ısrar ve gayrı idlâl etmekten feragat etmeyince kahr-ı ilâhiye müstehak oldular. Binaenaleyh; onları büyük sadâ ile zelzele ahzetti. Sabah vakti herkes kendi dairelerinde Ölü olarak bulundular. Şol kimseler ki Şuayb (A.S.) ı tekzib ettiler keenne onlar evlerinde, köylerinde asla sakin olmamış ve zamandan hiçbir zamanda o karyeye müsafir bile olmamış gibi mahv ü münderis oldular, asla eserleri kalmadı. Belki Şuayb'ı tekzib edenler ancak zarar, edici oldular ve zarar onlara münhasır oldu, yoksa «Zarar edersiniz» diyerek tehdid ettikleri müminlere asla zarar tecavüz etmedi.

Fahr-i Râzfnin beyanı veçhile bu âyet (Medyen) ahalisinin yalnız Şuayb (A.S.) a iman etmemekle hâsıl olan dalâlleriyle iktifa etmeyip belki gayrı idlâle tasaddi ettiklerine delâlet eder. Çünkü; Hz. Şuayb'a iman edenleri tehdid etmeleri gayrı idlâle sa'yettiklerini beyandır. Kavm-i Şuayb üzerine vâki olan azap; Allahın vücuduna ve Fâil-i Muhtar olduğuna ve azap onun halkıyla olup tabiat veyahut ay ve güneş ve sair yıldızlar vasıtasıyla olmadığına delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; tabiat veyahut ecram-ı felekiyeden bir cirimle olmuş olsaydı muhikle mubtıl beyni fark olmaz, hepsine birden nazil olurdu. Halbuki bir karyede oldukları halde âsîlere nazil oldu, müminler selâmette kaldı ki, Vâcib Tealâ muhikle mubtılı bilir. Binaenaleyh; elbette muhikka necat vermiş ve mubtılı helâk etmiştir.

Şuayb (A.S.) ı tekzib edenlerin mezelletlerinin azametine işaret için Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler tekrar zikrolunmustur. Çünkü fezâhatı ve şenaati azîm olan şeyi tekrar tekrar zikretmek Arab indinde âdettir ki ibrete vesiledir. Meselâ; zâlim bir kimsenin mezâlimini beyan hususunda «Senin kardeşin bize zulmetti, senin kardeşin bizim malımızı aldı, senin kardeşin bizim namusumuza tecavüz etti» demek Arap muhaveresinde carî olduğu gibi belki her lisanda da carîdir. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) ı tekzipleri pek büyük cinayet olduğundan bu âyette Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler için «Keenne beldelerinde ikaamet etmemiş gibi münkariz oldular ve Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler zarar edici oldular» denilmiştir.

Kâfirler «Şuayb (A.S.) a tâbi olanlar haşirlerdir» demişlerdi. Cenab-ı Hak tâbi olmayanların hâsir olduklarını beyan buyurmuştur.

Şuayb (A.S.) i tekzib iki türlü cezayı icab ettiğini beyan için tekzibin iki defa zikrolunduğu Feth-ül Beyan'ın beyanatındandır. Zira cezanın biri; helâk olmaları, diğeri ise zarar görmeleridir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Şuayb (A.S.) a ve müminlere «Sizi elbette karyeden çıkarırız» dediklerine ceza olarak karyelerinde hiç sakin olmamış gibi helâk oldular ve karyelerinden bir daha gelmez bir halde çıktılar. İkinci sözleri «Şuayb (A.S.) a iman edenler hâsir olur» demişlerdi. Bu sözlerine bedel olarak kendilerinin hâsir oldukları beyan olunmuştur.

Hulâsa; Hz. Şuayb'ın kavminin reisleri avam tabakasına «Eğer siz Şuayb'a tâbi olursanız zarar görürsünüz» dedikleri ve bu sözleri üzerine zelzeleyle helâk olup sabah vakti evlerinde ölmüş bulundukları ve Şuayb (A.S.) ı tekzib edenler de keenne hanelerinde hiç sakin olmamışlar gibi eser-i hayat görülmediği ve onların bütün zarar ettikleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Medyen ahalisinin helâkinden sonra Şuayb (A.S.) ın i'razını ve esefini beyan etmek üzere :

فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّىوَنَصَحْتُ لَكُمْ فَكَيْفَ آسَى عَلَى قَوْمٍ كَافِرِينَ ﴿93﴾

buyuruyor.

[Medyen ahalisi Şuayb (A.S.) ın nâsihatini kabul etmeyip davetine icabet etmedikleri cihetle azab nazil olunca Şuayb (A.S.) onlardan yüzünü döndü ve i'raz etti ve dedi ki «Ey kavmim ! Muhakkak ben size Rabbimin ahkâmını mutazammın risaletlerini tebliğ ve sizin menfaatinizi mutazammın nâsihat ettim, kabul etmediniz. Kâfir olan kavim üzerine ne acayip hüznediyorum.»] demekle kavminin söz dinlemeyip helâk olduklarına hüzn-ü şedidini izhar etti.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Şuayb (A.S.) ın bu kelâmı azabın nüzulünden evvel azap emmâreleri göründüğünde olmak ihtimali olduğu gibi azabın nüzulünden ve kavmin helâkinden sonra söylemek ihtimali de vardır. Her iki ihtimale nazaran bu kelâmı hüzün için irad etmiştir. (فكيف) lâfzı istifhamdı inkârî olduğuna nazaran kelâmının evvelinde esefini izhar ve âhirinde esefini inkâr etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Şuayb (A.S.) azabın nüzulüne emmâreler görününce kavminden iraz etti ve onlara dedi ki «Ey kavmim ! Rabbimin risaletlerini size tebliğde ve nâsihatta ben kusur etmedim ve lâkin siz dinlemediğiniz için başınıza bu haller geldi. Ben kâfir bir kavim üzerine nasıl esef ederim, elbette esef etmem. Zira; hüzne değmez. Küfürleri sebebiyle nazil olan azaba müstehahlardır] demek olur. Şu halde Şuayb (A.S.) bu kelâmıyla nefsini ta'ziye etmiştir. Eğer istifham manâ-yı hakîkîsinde ve taaccüp manâsını mutazammın olursa manâ-yı nazım: [Bunlar nâsihat kabul etmediklerinden kâfirlerdir. Kâfir oldukları halde kâfirler üzerine ben ne acayip hüznederim !] demektir. Hüznettiği surette hüznünün sebebi kavmin kesreti ve aralarında birçoklarının Şuayb (A.S.) a karabetleri ve mücâveretle hasıl olan ülfet ve ünsiyetleridir.

Tefsır-i Taberi ve Nisaburî'de beyan olunduğu veçhile (آسى) şiddetle hüznetmek manâsınadır. Şu halde (فكيف آسى) demek «Sizin gibi nâsihat dinlemeyen ve küfürde ısrar eden kavm-i kâfir üzerine ben ne acaip şiddetli hüznederim !» demektir.

***

Vâcib Tealâ enbiya-yı kiramın ve ümmetlerinin bazı ahvalini beyan buyurduysa da ümmetleri üzerine nazil olan azap yalnız onlara mahsus olmayıp her zaman carî olan âdet-i ilâhiyeden olduğunu beyan etmek üzere:

وَمَا أَرْسَلْنَا فِىقَرْيَةٍ مِّن نَّبِيٍّ إِلاَّ أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ﴿94﴾

buyuruyor.

[Biz karyelerden bir karyeye enbiyadan bir nebi göndermedik, illâ o karye ahalisini nebiyi tekzib ettiklerinden dolayı kaht u galâ, fakr u faka, ilel ü emrazla muahaze ettik ki, onlar bize tazarru ve niyaz etmekle emrimize inkıyad etsinler.]

ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتَّى عَفَواْ

[Biz onları birtakım belâya ile müptelâ kıldıktan sonra on ların mihnetlerini rahata ve marazlarını sıhhata tebdil ettik, hat ta malları ve evlâtları çoğaldı.]

وَّقَالُواْ قَدْ مَسَّ آبَاءنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء

[Ve onlar darlıktan bolluğa çıkınca «Bizim babalarımıza da menfaat ve mazarrat dokundu. Binaenaleyh; iyilik ve kötülük zamanın icâbâtından ve bu âlem-i mükevvenâtın âdâtındandır, bize mahsus bir azap değildir» dediler ve görmüş oldukları şiddeti unuttular.]

فَأَخَذْنَاهُم بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ ﴿95﴾

[Onlar ıslah-ı hâl etmeyip vukuattan ibret almayınca biz ansızın azapla muâhaze ettik. Halbuki onlar azabın geleceğini bilmiyorlar.]

Yani; helâk olan karyelerden hiçbir karyeye bir nebi göndermedik, illâ o karye ahalisini resûle iman etmediklerine binaen biz fakr u faka ve maraz gibi zarar ve elem verecek şeylerle onları ahzettik ki, tazarru ve niyaz etsinler ve emr-i ilâhiye imtisal etmelerine ve resûllerine, imana sebep olsun ve biz onları birtakım ihtiyaç ve sefalet ve sair mihan ve meşakkatla müptelâ kıldıktan sonra o mazarratı menfaata ve meserrete tebdil ettik. Hattâ malları ve nüfusça adetleri çoğaldı ve dediler ki, «Bizim babalarımıza da bu gibi şiddet vemihnet, mazarrat ve meserret muhakkak isabet etmişti. Bu bize mahsus bir hâl değildir. Zira zamanın âdeti; bazan gınâ, bazan fakr, bazan sıhhat, bazan hastalık, bazan kıtlık ve bazan ucuzluk olarak deveran etmektir. İnsanlar üzerinde böyle şeyler eksik olmaz» demekle vukuatı isyanlarına nispet etmediler, belki icâbât-ı zamandan addettiler. Şu minval üzere küfran-ı nimet edip tevbe ve istiğfar etmeyince biz onları bilmedikleri halde füc'eten azapla muâhaze ettik ki, onların haberleri olmadı. İşte kavm-i Şuayb gibi Mekke ahalisinde de evvel kıtlık, sonra ucuzluk cereyan etmişse de bunlar da mütenebbih olmamışlardır.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile «Mazarrat ve menfaat bizim babalarımızı messetmişti» demekten maksatları «Böyle şeyler zamanın âdetidir, taraf-ı ilâhiden bize ukuubet değildir» demek istediler ve Allah-u Tealâ'nın onlara evvel şiddet ve sonra vüs'at tankıyla yapmış olduğu tenbihten mütenebbih olmadılar ki, taraf-ı ilâhiden verilen müsaade ve mühletten istifade edemediler. Bu gibi insanların taraf-ı ilâhiden verilen müsaadeden alelekser istifade etmedikleri görülmektedir.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile :

(حتى كثرت مالهم واولادهم) [Biz onların mazarratlarını menfaata tebdil ettik, hatta malları ve evlâtları çoğaldı] demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Nebi gönderdiğimiz karyeyi şiddetle ahzettik» demek «Nebiyi tekzib eden karyeyi ve karye ahalisini ihlâk ettik» demektir. Şu halde bu âyette küffar-ı Kureyş'i tehdid vardır ve eğer Resûlullah'a iman etmezlerse ahzolunacaklarına işarettir ve muahaze de olundular. Hatta küfrüzere ısrar ve Resûlullah'a adavette devam edenlerin hepsi helâk oldular ve izzetleri zillete ve rahatları mihnete tahavvül etmiştir.

***

Vâcib Tealâ isyan ve temerrüd edenleri füc'eten ihlâk ettiğini beyandan sonra ihlâk olunan karyeler ahalisi iman etmiş olsalardı helâkten kurtuldukları gibi birçok hayra nail olacaklarını dahi beyan etmek üzere :

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ وَلَكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ ﴿96﴾

buyuruyor.

[Eğer helâk olan âsî karyeler ahalisi Allah'a ve kitaplarına ve rusül-ü kirama iman ve mahârimden ittikaa etmiş olsalardı onlar üzerine semâdan yağmurlar inzal etmek ve yerden otlar bitirmekle bereket kapılarını açardık ve lâkin onlar rusül-ü kiramı tekzib ettiler. Biz de onları k e s b e t t i k l e r i  m a ' s i y e t sebebiyle ihlâk ettik.]

Yani; nebilerine iman etmediklerinden dolayı ihlâk ettiğimiz karyeler ahalisi gönderdiğimiz nebilere iman ve tebliğ ettikleri ahkâmı kabul ve bilumum Allah'ın   nehyettiği şeylerden içtinab etmiş olsalardı biz onlar üzerlerine semâdan rahmetler inzal etmek ve yerden otlar bitirmek suretiyle berekâtın kapılarını açardık. Lâkin onlardan maksud olan imanı yerine getirmediler, belki tekzib ettiler. Binaenaleyh; biz onların kesbettikleri günahları sebebiyle ahzettik.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile b e r e k â t – ı   s e m â ; yağmur ve b e r e k â – ı   a r z ; otlar, meyvalar, hububat, yeryüzünde hâsıl olan envâ'-ı hayrat, hayvanat ve sair erzak  ve emniyet ve selâmettir. Çünkü; bunların cümlesi fazl-ı ilâhi ve ihsan-ı sübhanîdir. Dilediği ku llan üzerine Allah-u Tealâ ihsan eder ve âsî olan kavmi bu gibi bereketlerden ve bilhassa emniye t ve selâmet gibi rahat ve nimetlerden mahrum eder ki, mütenebbih olsunlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile b e r e k â t – ı  f e t h in manâsı; ehl-i iman üzerine envâ'-ı hayratı tevsi' ve her taraftan menfaat îsâl etmektir. Fakat bihakkın  imanın muktezâsını yerine getirmek şarttır.

Hulâsa; iman ve ittikaa edenlerin bereket-i ilâhiyeye ve şerâit-i imana riâyet ettikleri surette refah ve saadete, emniyet ve selâmete nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ümem-i sâlifenin helâklerini ve üzerlerine nazil olan azabı beyan ettiği gibi kâfirleri ve bilhassa küffar-ı Kureyş/i tehdid etmek üzere :

أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتاً وَهُمْ نَآئِمُونَ ﴿97﴾

buyuruyor.

[Birçok karyeler ahalisini ihlâk ettikten sonra mı elyevm mevcut olan karyeler ahalisi uyur oldukları halde gece vakti bizim azabımızın gelmesinden emin oldular.]

أَوَ أَمِنَ أَهْلُ الْقُرَى أَن يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ ﴿98﴾

[Bu kadar vukuatı duyduktan sonra mı o karyeler ahalisi oynar oldukları halde onlara bizim azabımızın kuşluk vakti gelmesinden emin oldular ve neden bildiler onlara kuşluk vakti azabın gelmeyeceğini?]

أَفَأَمِنُواْ مَكْرَ الله

[Onlar hâdisât-ı âlemi düşünmezler mi ki Allah'ın onlara is tidrac olarak verdiği nimetlere emin oldular?]

فَلاَ يَأْمَنُ مَكْرَ الله إِلاَّ الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ ﴿99﴾

[Allah'ın melerinden emin olmaz, illâ dünyevî ve uhrevî zarar eden kavim emin olur.]

Yani; ümem-i sâlifeden birçok karyeler ahalisini ahzedip ihlâk ettikten sonra uykuda oldukları halde bizim şiddetli azabımızın gelmesinden ehl-i kura emin mi oldular ki, nebilerinin nübüvvetini inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar, bizim intikaamımızdan korkmazlar mı? Ümem-i sâlifeyi ihlâkimizden sonra ehl-i kura oynar oldukları halde kuşluk vakti bizim azabımızın şiddetlisi onlara gelmesinden emin mi oldular? Ümem-i sâlifeye kuşluk vakti gelen azaplar hiç mi hatırlarına gelmedi? Neden emin olur ve neden bilirler ki ümem-i sâlifeye gelen azabın bir misli onlara gelmesin? Bunların halleri aynıyla ümem-i sâlifenin halleri gibi olduğu halde onlara azap gelir de bunlara neden gelmez? Ehl-i kura azabın gelmesinden korkup tevhidi ikrar edip azaptan halâs olmalı değil mi? Âsîlere azabın nüzulünden sonra mı Allah'ın istidrac olarak verdiği metâ'-ı dünyaya emin oldular ve Allah'ın verdiği nimetlere mi güvendiler? Allah'ın mekrinden emin olmaz, ancak dünyada ve âhirette zarar görücü ve husran-ı ebedî ve şekaavet-i sermedîye müstehak olanlar emin olurlar, fakat bu emniyetleri asla fayda vermez.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile i s t i f h a m ; inkârîdir. Kâfirlerin, Allah'ın gecede ve gündüzde azabının gelmesinden emin olmuş ve her nevi' korkudan kurtulmuş gibi küfürlerinde ısrar etmelerini inkârdır. Şu halde  e h l - i  k u r a  ile murad; Mekke ve havalisidir. Yahut bilumum ahaliyi tehdid ve maâsîden zecretmektir ki, insanlar için Allah'ın azabından gecede ve gündüzde ve hiçbir zamanda emin olmamak lâzım ve vacip olduğuna tenbih ve tavsiyedir.

Vâcib Tealâ azabın insanın gaafil olduğu zamanda geleceğine işaret için gecede uyku ve istirahat hallerini ve gündüzde kuşluk vakti umur-u dünyayla meşgul ve oynar oldukları hallerini zikretmiştir. Umur-u dünya; lehviyât ve oyuncak olduğuna işaret için kuşluk vakti oynar olduklarını beyan buyurmuştur.

Beyzâvi, Feth-ül Beyan, ve Hâzin'in beyanlarına nazaran m e k i r ; hile ve hud'a manâsına olup Allah-u Tealâ'nın hileye ihtiyacı olmadığından manâ-yı hakîkîsini  Vâcib Tealâ'ya isnad caiz olmadığı cihetle te'vil vaciptir. Binaenaleyh; bu âyette A l l a h ' ı n  m e k r i yle murad; abde istidraç olarak nimetler ve mühletler verip zannetmediği bir zamanda ve hatırına gelmediği cihetten intikaamını almak manâsınadır. Yani; «Kâfirler ellerinde olan mal ü menâl, evlâd ü ıyâl ve sıhhat-ı beden gibi şeylere mağrur olup isyanda devam etmesinler. Zira; bunların cümlesi onları aldansın için Allah'ın verdiği nimetlerdir. Bunları kendilerinin istihkakları zannetmesinler» demektir. Yahut Medârik'te beyan olunduğu veçhile m e k r ile murad; onlardan vâki olan kusur üzerine derhal muâkab etmeyip oldukları hal üzere biraz müddet terketmektir ki hallerini bozmamak ve bir müddet ettikleri yanlarına kalmak suretiyle onları mağrur etmesi hileye benzediği cihetle mekir denmiştir. Yahut A l l a h ı n  m e k r i yle murad; Allah'ın azabıdır. Çünkü; âsîlere azap zannetmedikleri cihetten gelip hileye müşabih olduğundan Allah'ın azabına Allah'ın mekri denmiştir.

(قَوْمُ الْخَاسِرُونَ) ile murad; vahdaniyetin delillerinde nazar ve istidlali terk ve küfrü ihtiyarla nefsine zulmeden kimselerdir. Çünkü; onlar küfrüzerine münhemik ve basar u basiretleri bağlı olduğundan azab-ı ilâhi hatırlarına gelmez. Binaenaleyh; emin olurlar ve emin oldukları zamanda ansızın azab-ı ilâhi onları tutar ve ihlâk eder.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin helâklerini beyandan maksat; cemii mükellefinin din ve dünya hususlarında ibret alıp maslahatlarını tesviye etmekte onunla istidlal etmeleri olduğunu beyan etmek üzere:

أَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الأَرْضَ مِن بَعْدِ أَهْلِهَا أَن لَّوْ نَشَاء أَصَبْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ ﴿100﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ zikredip ü m e m - i  s â l i f e n i n hallerini beyan etmedi mi şol kimselere ki, onlar bir arzın ahalisi helâk olduktan sonra o arza vâris olurlar? Onlara beyan etmedik mi ki, hal ü şan şöyledir. Biz eğer murad etmiş olsak günahları sebebiyle onlara ikaab eder ve günahlarının cezasını onlara isabet ettiririz ve eğer istersek onların kalplerini mühürleriz. Binaenaleyh; taraf-ı ilâhiden varid olan Kur'an'ı ve mev'izeyi ve resûllerinin nâsihatlarını işitmezler.]

Yani; bir beldenin ahalisi helâk olduktan sonra o beldeye vâris olanlara Allah-u Tealâ beyan etmedi mi ki biz dilemiş olsak evvel geçenleri ve o beldenin sahiplerini muâhaze ettiğimiz gibi günahları sebebiyle onları dahî muâhaze eder ve intikaamımızı alırız ve onların kalplerini kapatırız ki, kendilerine gelen âyât-ı beyyinâtı işitmezler. Şu halde onlar evvel geçenlerden niçin ibret almazlar, vukuat insanlar için ibret değil midir?

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyet-i celile; ehl-i Mekke'yi ve etrafım tehdid etmiştir. Fakat lâfzın umumu itibarıyla cemi'-i nâsı tehdid olmasında dahi bir mâni' yoktur.

***

Vâcib Tealâ bir kavmin yerine gelen tiiğer kavmin ibret almadıklarını beyanla tevbih ettikten sonra yukarıdan beri zikrolunanları icmalen beyanla Resûlullah'ı tesliye etmek üzere :

تِلْكَ الْقُرَى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَآئِهَا

buyuruyor.

[Şu beyan olunan karyelerin bazı haberlerini Habibim ! Biz Kur'an'da senin üzerine hikâye ve beyan ederiz ki, ümmetin onlardan ibret alsın.]

وَلَقَدْ جَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, o karyelere bizim resûllerimiz mucizelerle geldiler ve onlara doğru yolu gösterdiler.]

فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ مِن قَبْلُ

[Onlar resûller gelmezden evvel küfürleri ve tekzipleri sebebiyle iman eder olmadılar.] Çünkü; irtikâb ettikleri küfrü terkedemediler.

كَذَلِكَ يَطْبَعُ الله عَلَىَ قُلُوبِ الْكَافِرِينَ ﴿101﴾

[İşte şu geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin kalplerini mühürlediği gibi Allah-u Tealâ cümle kâfirlerin kalplerini mühürler.]

Yani; işte şu beyan olunan karyelerin haberlerini ümmetine ibret olmak üzere «Yâ Ekrem-er Rusûl ! Biz Azîmüşşan Kur'an'da senin üzerine inzalle haber verdik ve beyan ettik. Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, ümem-i sâlifenin resûlleri onlara mucizelerle ve dâvalarını ispat için beyyinelerle geldiler. Onlar resûller gelmezden evvel tekzipleri sebebiple asla iman eder olmadılar, belki resûller gelmezden evvel bulundukları hal-i küfür üzere devam ve ısrar ettiler ve rusül-ü kiramdan gelen ahkâmı asla kabul etmediler ve rusül-ü kiramın davetinden ve nesâyihinden müteessir olmadılar. Ümem-i maziye kâfirlerinin kalpleri üzerine Allah-u Tealâ mühür tab'ettiği gibi cümle kâfirlerin kalpleri üzerine mühür vaz'eder. Çünkü; bilcümle kâfirler iradelerini imana sarfetmeyip ma'siyete devam ettikçe kalpleri öyle bir hâle gelir ki, keenne mühürlüdür. Binaenaleyh; mühürlü olan bir kese içine hariçten birşey girmediği gibi onların kalplerine de iman girmez» demektir.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette mezkûr olan k u r â ile murad; Nuh, Hûd, Salih, Şuayb ve Lût (A.S.) in karyeleridir. Onların cümlesine resûlleri geldiler ve envâ'-ı mucizeler izhar ettiler, fakat ümmetleri kabul etmediklerinden helâk olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurdu. Tekzipleri sebebiyle iman etmediklerinden helâk olduklarını beyanla resûlünü ve müminleri tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir.

Vâcib Tealâ enbiya-yı sabıkanın bazısının haberlerini ve o haberlerin ibret-i müessire olacaklarını beyan edip enbiyadan bazılarının hallerini beyan etmediğine işaret için ba'za delâlet eden (من) lâfzı varid olmuştur.

Vâcib Tealâ ümemî-i sâlifenin resûlleri mucizelerle gelip iman etmediklerinin sebebini bundan evvel tekzib etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Bundan evvel  t e k z i b leriyle murad; yevm-i misakta Hz. Âdem'in zahrında huruç edip

(الست بربكم) ile hitab olunduklarında kâfirler lisanlarıyla Allah'ın rububiyetini ikrar etmişlerse de kalplerinde tekzibi saklamışlardı. İşte bu âyetteki t e k z i b le murad; o vakitteki tekzipleri olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Yahut Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran mu'cizât görmezden evvel tekzipleri sebebiyle gördükten sonra dahi iman etmediler demektir. Yahut kâfirler öldükten sonra ihya olunsalar ölmezden evvel tekzipleri sebebiyle iman etmezler demektir. Yahut resûl gelmezden evvel küfrüzere musir olup tekzipleri sebebiyle resûlleri geldikten sonra iman etmediler demektir. Zira; Allah-u Tealâ onların iradelerini küfre sarfettikleri için kalplerini kapadı. Ümem-i sâlife kâfirlerinin kalplerini mühürlediği gibi bilumum kâfirlerin kalplerini Allah-u Tealâ mühürlediğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Allah-u Tealâ kalplerini kapatınca «Onlara vaaz u nâsihat ve âyât-ı terğib ve terhib cümlesi te'sir etmez. Binaenaleyh; küfrüzere bakî kalırlar ve iman etmezler» demektir.

***

Vâcib Tealâ ümem-i sâlifenin iman etmediklerini beyan ettiği gibi iman etmediklerinin sebebi; ahde vefâ etmediklerinden neş'et ettiğini dahi beyan etmek üzere :

وَمَا وَجَدْنَا لأَكْثَرِهِم مِّنْ عَهْدٍ وَإِن وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ ﴿102﴾

buyuruyor.

[Biz ümem-i sâlifenin ekserisini ahidlerini vefa eder bulmadık. Halbuki ekserisini tââtımızdan huruç etmiş fıskedici bulduk.]

Yani; ümem-i sâlifenin ahlâk-ı zemime ve evsaf-ı habiseleri; ahidlerini nakzetmektir. Zira; zahr-ı Âdem'den ihraç ettiğimizde onlarla beynimizde vâki olan ahidde ekserisini vefa eder bulmadık ve ekserisini ahdini nakzedici, tââtımızdan çıkmış fâsıklar bulduğumuz muhakkaktır. Çünkü onlar o ahd ü misak zamanı ikrar ettiler, badehu dünyaya huruç edince ikrarlarına muhalefetle tââtımızdan çıktılar. Binaenaleyh; insanların ekserisi nakz-ı ahid sebebiyle küfürle meşguldürler.

***

Vâcib Tealâ enbiyayı sabıkadan bazılarını zikrettiği gibi Hz. Musa'nın Fir'avn'la vâki olan mübâhasâtını ve davetini ve Fir'avn'ın küfrünü ve akıbet helâkini dahi beyan etmek üzere :

ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَظَلَمُواْ بِهَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ ﴿103﴾

buyuruyor.

[Beyan olunan ümmetlerin inkırazından sonra biz Mûsâ (A.S.) ı birçok mucizelerle Fir'avn ve Fir'avn'ın avenesine vüzera ve vükelâsına resûl olarak gönderdik. Fir'avn ve cemaatı âyetlere zulmettiler. Çünkü; âyetlere iman edecekken küfrettiler ve ikrar yerine inkârı koydular. Nazar et gör habibim müfsidlerin akıbetleri ne oldu !]

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) ın mucizesi çok olduğuna ve her nebi için davasını tasdike mucize lâzım bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Hz. Musa'nın mucizesinin evveli asadır. Asâ ile Fir'avn'ın kapısını döğünce Fir'avn'ın derhal başının saçı ve sakalı beyazlanıp kara boyayla boyadığı ve ilk önce kara boyayla saç ve sakal boyayan Fir'avn olup binaenaleyh; sakalı siyahla boyamak Fir'avn'ın bid'atı olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Asanın geceyle çıra gibi ziya verdiği,. taşa vurunca su çıktığı, yere vurunca nebatat bittiği, hırsızdan ve uğursuzdan ve yırtıcı hayvanattan Mûsâ (A.S.) ı muhafaza ettiği ve icabında ip gibi uzayıp kuyudan su çektiği ve Kur'an'da ve bilhassa (Sure-i Tâhâ)'da sarahaten beyan olunanlar gibi birçok hünerleri olduğu mervidir. Â y â t a  z u l ü m ; iman etmemektir. Çünkü z u l ü m ; birşeyi mevzi-i lâyıkında isti'mâl etmemek olduğundan lâyık olan; âyetlere iman etmek iken iman etmemek zulümdür.

Kaazî, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Amâlika kavminden sonra Mısır'a melik olanların lakabı Fir'avn'dır. Acem meliklerinin lakabı Kisrâ, Rum meliklerinin lakabı Kayser ve Habeş meliklerinin lakabı Necâşî olduğu gibi Mısır'a melik olanların lakabı da Fir'avn'dır. Şu halde Fir'avn lâfzı; lakab ve unvandır, alem-i şahsî değildir. Mûsâ (A.S.) ın ba's olunduğu zaman Mısır'da hükümet eden Firavn'ın ismi (Meneftah) dır.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) in Fir'avn'a resûl gönderildiğini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) ın Fir'avn'ı din-i hakka davetinin keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَقَالَ مُوسَى يَا فِرْعَوْنُ إِنِّىرَسُولٌ مِّن رَّبِّ الْعَالَمِينَ ﴿104﴾ حَقِيقٌ عَلَى أَن لاَّ أَقُولَ عَلَى الله إِلاَّ الْحَقَّ قَدْ جِئْتُكُم بِبَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِىإِسْرَائِيلَ ﴿105﴾ قَالَ إِن كُنتَ جِئْتَ بِآيَةٍ فَأْتِ بِهَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ﴿106﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) din-i hakka davet etmek üzere Fir'avn'a geldi ve ona hitaben «Ey Fir'avn ! Ben muhakkak âlemlerin Rabbisi tarafından resûlüm. Seni din-i hakka davet için geldim. Allah-u Tealâ üzerine söylemeyip ancak hak olan ve Allah'a isnadı caiz olan şeyi söylemek bana lâyık ve münâsiptir. Allah-u Tealâ'ya isnadı caiz olmayan şeyi bizim için söylemek sahih olmaz. Ben size Rabbinizden mucizeyle geldim, ey Fir'avn ! Beni İsrail'i benimle beraber gönder. Zira; Beni İsrail'e zulmün nihayete vardı. Onları esaretinden halâs et. Ben alayım, vatan-ı aslîleri olan Arz-ı Mukaddes'e götüreyim» dedi. Mûsâ (A.S.) ın bu kelâmına cevap olarak Fir'avn «Eğer mucizeyle geldin ve doğru söyleyenlerden oldunsa mucizeni getir» dedi.]

Yani; Hz. Mûsâ «Ey Fir'avn; Ben Rabb-il Âlemin tarafından resûlüm. Bana lâyık olan; Allah-u Tealâ üzerine hak söylemektir. Zira; beni resûl göndermese ben resûlüm diyemem. Ben size rabbinizden dâvamı tasdik eder mucizeyle geldim. Binaenaleyh; Beni İsrail'i benimle beraber memleketlerine gönder» dedi. Mûsâ (A.S.) ın şu daveti üzerine Fir'avn «Yâ Mûsâ ! Eğer âyetle geldin doğru söyleyenlerdensen getir âyetini görelim» demekle mukaabele etti.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) Fir'avn'la iptida görüştüğünde âlemlerin Rabbisi tarafından resûl olduğunu beyanla kelâmının isğaa ve istimâ' olunmaya lâyık olduğunu iş'âr ve âlemlerin halikı ve mürebbisi bir ilâh ve ma'budun bilhak olup Fir'avn'ın iman etmesi lâzım olduğunu beyan etmiştir. Mûsâ (A.S.) risaletini tebliğ ve taraf-ı ilâhiyeden geldiğini beyandan sonra resûl olan zata lâyık olan herşeyde doğru söylemek olup Vâcib Tealâ hakkında dahi lâyık olan şeyi söylemek vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Şu iki dâvadan resûl üzerine vacip olan; Allah'ın muttasıf olduğu sıfatı beyan etmek olup lâyık olmayan şeyi isnad etmek caiz olmadığı bedîhî olduğundan bu cihetin delilinden sarfınazar ederek risalet dâvasını ispat lâzım olduğu cihetle risalet dâvasını ispata mübaşeret buyurdu ve dâvasını tasdik ve te'yid edecek delil ve mucizeyle geldiğini ve arzu ederlerse beyyineyle dâvasını ispata hazır olduğunu iş'âr etmiştir.

Taraf-ı ilâhiden resûl olup resûle lâyık olan ise Allah-u Tealâ'nın zatında ve sıfatında hak olan itikaadı beyan etmek olduğunu ve risaletini ispata mucizesi bulunduğunu beyandan sonra risalet üzere terettüb eden ahkâmı beyana şürû' ederek Beni İsrail'e müsaade etmesi Fir'avn'ın üzerine vacip olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) ın vefatından sonra Mısır Hükümeti Beni İsrail'i rık ve abid olarak isti'mâl ve kerpiç kesmek, toprak çekmek, taş yontmak ve ebniye yapmak gibi ağır işlerde istihdamla hürriyetlerini selbetmiş ve vatan-ı aslîleri olan Arz-ı Mukaddes'e gitmek istedikleri zaman müsaade etmeyerek kemâl-i sefaletle Mısır'da karar ettirmiştir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) âlemlerin bir rabbisi olduğunu beyanla tevhidin lüzumunu ve kendisinin taraf-ı ilâhiden resûl olduğu cihetle sözünü dinlemek vacip olduğunu beyandan sonra ref'i vacip olan zulmü izâleye sa'yetti. Çünkü mefâsidi defetmek; menâfii celbetmekten evlâdır. Zira; itikaad-ı hakkı beyandan sonra menfaat olan ibadâtla emretmekten ziyade mazarrat veren muharremâtı defe sa'yetmek evlâ olduğu cihetle Mûsâ (A.S.) diğer tekâlifi beyandan evvel zulmü izaleye atf-ı nazar buyurmuş ve akıbet Beni İsrail'i Fir'avn'ın esaretinden tahlis etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Fir'avn'ın   mucize taleb etmesi   üzerine Mûsâ (A.S.) in mucizesini izhar ve dâvasını ispat ektiğini beyan etmek üzere :

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُّبِينٌ ﴿107﴾ وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاء لِلنَّاظِرِينَ ﴿108﴾ قَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَوْنَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ ﴿109﴾ يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُمْ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ ﴿110﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) asasını yere attı. Derhal büyük bir yılan oldu ki, açık ve herkesçe yılan olduğu zahirdir, ve elini koynundan çıkardı. Ansızın bakanlara yed-i Mûsâ beyaz ve gaayet parlak görüldü. Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar «şu gördüğümüz şahıs iyi bilici bir sâhirdir, sizi beldenizden çıkarmak ister. Ne gibi şey yapmak istersiniz ki onu yapalım ve buna da bir çare düşünelim» dediler.]

Yani; Fir'avn'ın mucize taleb etmesi üzerine ilham-ı ilâhi ve feyz-i sübhânî ile Mûsâ (A.S.) mucizesini izharla davasını ispat maksadına binaen elinde bulunan asasını Fir'avn'ın ve cemaatının huzurlarına koydu ve derhal görüldü ki, asâ-yı Mûsâ bir büyük yılandır ve yılan olduğu herkesçe zahir oldu ve hiçbir kimsenin şüphesi kalmadı. Ve elini cebinden çıkardı, derhal görüldü ki, eli beyazdır. Eline bakanlar ve görenler gaayet parlayıcı görürler. Hatta güneşe galebe edecek bir raddede gözleri kamaştırır halde zuhur etti. Şu mucizâtı görünce Fir'avn'ın kavminden eşraf olanlar avam tabakasına hitaben «Mûsâ (A.S.) sihir ilminde mahir bir sâhirdir. İlm-i sihirde nihayete vardığından gayrıları âciz kılmak suretiyle risalet dâvasında bulunuyor. Sizi Arz-ı Mısır'dan çıkarmak ister. Bunun hakkında ne dersiniz, emriniz nedir? Bunun önünü almak çaresini düşünmek erkân-ı hükümete lâzım geldi» diyerek Fir'avn ve vükelâsı birbirine danışmak suretiyle müşavereye mübaşeret ettiler.

Asanın yılan olması; saharenin tezviratla mucize beynini temyiz ve tefrik eder bir halde yılan olduğunda şüphe olmayıp zahir olduğundan ve Mûsâ (A.S.) ın dâvasında sıdkını ispat ve izhar ettiğinden   s û b â n ;  mübin ile tavsif olunmuştur.

Kaazî, Hâzin, Feth-ül Beyan ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran Mûsâ (A.S.) asayı yere koyunca cüssesi gaayet büyük, yürüyüşü gaayet süratli, kıllı, ağzını açmış hulâsa cesim ve mahâbet-i azimle bir yılan zuhur edince Fir'avn korkusundan ne yapacağını şaşırarak Mûsâ (A.S.) a yalvarmaya başlar. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) asayı eline alır, asâ eski haline avdet eder.

S û b â n ; cüssesi gaayet büyük olan yılandır. C â n n ; gaayet hareketli ve küçük olan yılandır. Asâ-yı Musa'nın bazı âyette sûbân ve bazı âyette cânn olduğu beyan olunuyor. Cüssesinin cesametine nazaran sûbân ve yürüyüşünün hareketli olduğuna nazaran cânn denildiğinden âyetler beyninde münâfât yoktur. Yahut Bazı kere cânn denilen küçük yılan suretinde ve bazı kere de sûbân denilen büyük yılan suretinde zuhur ettiğinden âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira; sûbân olduğu zaman başka ve cânn olduğu zaman yine başkadır. Binaenaleyh; bazı âyette asaya sûbân ve bazı âyette cânn denmiştir ki, her iki suret dahi vâkidir.

Tabiiyyûn «Âdetin tahavvülâtı ezhânı teşviş edeceğinden derhal asanın yılana inkılâbı ve elinin âdetinden çıkarak beyaz olması ve sair harikuladeler gibi tahavvülât caiz olamaz» diyorlarsa da bu söze onları sevk eden; müessir-i hakîkî olan Fâil-i Muhtar'ı inkâr etmeleridir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fâil'i Muhtar'ın vücudunu itikaad eden kimse derhal asayı yılana kalp ve taştan su halk ve kameri şakketmek Fâil-i Muhtar'ın kudret ve ihtiyarına nispetle gaayet kolay bir şey olduğunu bilir ve derhal teslim eder ki, hakikat da budur.

Mûsâ (A.S.) ın zamanında sihir meşhur olduğundan mucizesini Fir'avn ve cemaatı derhal sihre hamlettiler. «Bu iyi bilici bir sâhirdir. Sizi memleketinizden çıkarmak ister. Bunun hakkında ne gibi tedbir etmek lâzımdır?» diyen evvelâ Fir'avn'dır. Buna nazaran muhatap; vükelâsı ve havass-ı bendegânıdır. Vüzera ve vükelâsı Fir'avn'ın kelâmını avam-ı nâsa tebliğ ettiler. Buna nazaran muhatap; avam-ı nâstır.  İşte şu esasa binaen Vâcib Tealâ bazı âyette bu kelâmı Fir'avn'dan ve bazı âyette, cemaatından hikâye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Fir'avn'la etbâ'ının Mûsâ (A.S.) ın mucizesini görünce kendilerine bir ıztırab ve dehşet gelip bunun önünü almak için istişareye mübaşeretlerini beyandan sonra istişarelerinin neticesini beyan etmek üzere :

قَالُواْ أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَأَرْسِلْ فِى الْمَدَآئِنِ حَاشِرِينَ ﴿111﴾

buyuruyor.

[Fir'avn'ın vükelâsı Fir'avn'a «Mûsâ ve biraderinin işlerini te'hir et, acele etme ve taht-ı idarende bulunan kasabalara sâhirleri toplayıcı adamlar gönder» dediler.]

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ ﴿112﴾

[«Onlar sana sihir ilminde mahir olan her sâhiri getirsinler. Mûsâ (A.S.) la imtihan olsunlar. Göreceğimiz neticeye göre iş yapalım» dediler.]

وَجَاء السَّحَرَةُ فِرْعَوْنَ

[Fir'avn'ın gönderdiği memurlar sahareyi topladılar, getirdiler ve sâhirler de huzur-u Fir'avn'a geldiler.]

قَالْواْ إِنَّ لَنَا لأَجْرًا إِن كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ ﴿113﴾

[Sâhirler Fir'avn'a hitaben «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır ve sen bize ikram edecek misin?» dediler, emeklerine ve hünerlerine mukaabil atiyeler istediler.]

قَالَ نَعَمْ وَإَنَّكُمْ لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ ﴿114﴾

[Fir'avn «Evet ! Eğer gaalip olursanız siz muhakkak mukarrebindensiniz. Binaenaleyh; umur ve hususumda müşavirim olacak ve benimle beraber bulunacaksınız» dedi.]

Yani; Fir'avn'ın vükelâsı teemmül ve tefekkür edip müşaverelerinin hulâsasını Fir'avn'a arzetmek tarikıyla dediler ki, «Yâ Fir'avn ! Musa'yı ve biraderi Hârûnu sen te'hir et, muarazanın zamanını tayin eyle, aceleten mukaateleye mübaşeret etme. Zira aceleten mukaateleye mübaşeret etmek; rububiyette aczini iş'âr ettiğinden nâsa karşı hakkında sû-u zan tevlid eder. Kasabalara memur-u mahsuslar gönder. İyi bilen sâhirleri alıp sana getirsinler.» Onların bu sözleri üzerine Fir'avn muvafakat ederek memâliki dahilinde, olan mahir ve hazık sâhirleri getirmek üzere adamlar gönderdi. Onlar memleketlerden sâhirleri aldılar, Mısır'a getirdiler ve sahare Fir'avn'ın huzurunda cem'olunca galebe edeceklerine mağrur olarak Fir'avn'dan atiye ve ivaz istemeye cüret ettiler ve dediler ki, «Eğer biz gaalip olursak bizim için ücret var mıdır?» Fir'avn cevap olarak «Evet ! Galebe ederseniz sizin için ücret vardır. Maahaza galebe ettiğiniz surette bana mukarreplerden olup daima meclisimde bulunacak ve sohbetimle müşerref olacak ve umur-u memleket ve tedbir-i hükümette müsteşarım olacaksınız» demekle sâhirleri teşvik ve terğib etmiştir.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bazıları (ارجه) lâfzına hapset manâsını vermişlerse de bu söz zayıftır. Zira; Fir'avn Mûsâ (A.S.) ı hapse muktedir değildi. Çünkü; asadan gördüğü dehşet üzerine Fir'avn'ın her tarafını korku ihata etmişti. Binaenaleyh; (ارجه) «Emirlerini biraz te'hir et ki, muaraza ve mukaabele edecek şahitler tedârik edelim» demektir.

Mütekellimînin beyanları veçhile her nebinin mucizesi; zamanlarında meşhur ve ma'ruf olan şeyin cinsinden olmasına binaen o zamanda sihrin şöhretine ve sâhirin kesretine bu âyet delâlet eder.

Sâhirlerin adedi hakkında yetmiş veyahut yedi bin veyahut on iki bin veya daha ziyade olması gibi ihtilâf varsa da âyette adede delâlet olmayıp ancak kesrete delâlet vardır. Zira her kasabaya adamlar göndermek; birçok sâhirlerin getirilmesine delâlet eder. Binaenaleyh; pek çok sâhirin içtimâ' ettiği muhakkaktır. Amma adedi kaça baliğ olduğuna dair sahih bir rivayet olmadığından aded hakkında kafi birşey söylenemez ve adede hüküm de taalluk etmez.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn atiyeyi vereceğini fakat mücerret atiyeyle iktifa etmeyip atiyeyle beraber tazim de edeceğini vaad etmiştir. Çünkü atiye; tazîmi müstelzim olmadığından atiyesinin tazimle beraber olacağını beyan etmiştir. Zira sâhirlerin mukarrep olacaklarını beyan etmek, tazım olunacaklarını tasrihtir.

***

Vâcib Tealâ saharenin Fir'avn'den vaad-i kavi aldıktan sonra ameliyatı icra edip hünerlerini meydana koyduklarını ve Mûsâ (A.S.) a tekliflerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا مُوسَى إِمَّا أَن تُلْقِيَ وَإِمَّا أَن نَّكُونَ نَحْنُ الْمُلْقِينَ ﴿115﴾ قَالَ أَلْقُوْاْ فَلَمَّا أَلْقَوْاْ سَحَرُواْ أَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَاءوا بِسِحْرٍ عَظِيمٍ ﴿116﴾

buyuruyor.

[Sâhirler Mûsâ (A.S.) a hitaben ve istihza tankıyla ve şan-ı nebevilerine riayet etmeyerek ism-i şahsîsiyle nida ederek dediler ki «Ey Mûsâ ! Ya sen ilkaa et asanı, göster hünerini veyahut biz ilkaa edelim, elimizde bulunan şeyleri atalım ortaya, gösterelim hünerimizi. Sen nasıl istersen öyle olsun. Bizim indimizde iki taraf da müsavidir. Mesele arzunuz veçhüzere olacaktır» demekle Mûsâ (A.S.) ı muhayyer kıldılar.] Çünkü; kendilerinin kesretlerine ve Fir'avn'ın şevket ve kuvvetine istinad ederek Mûsâ (A.S.) ı zu'm-u bâtıllannca hiçe sayıyorlar ve nasıl olsa galebeyi kendilerine mal ediyorlardı. Binaenaleyh; «Nasıl olsa mağlupsun, istediğin gibi yap» demeleri üzerine Mûsâ (A.S.) emr-i ilâhiyle [Ey sâhirler ! Atın yere elinizde bulunan âletleri, nöbet sizindir. İzhar edin hünerlerinizi, gösterin nâsa ilminizi» dedi. Sâhirler ellerinde bulunan metanlarını yere attılar ve nâsın gözlerini sihrettiler ki, nâs onların sihirlerini vakıa mutabık görsünler. Sâhirler nâsı sihirleriyle korkuttular ve büyük dehşetli sihir getirdiler.] Çünkü; sahare, fenn-i sihirde mahirlerdi. O zamanda sihrin nihayet mertebesini icra ettiler.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran sâhirler ellerindeki ipleri ve asaları yere atınca bulundukları sahrâ-yı vâsi' yılanlarla dolduğu ve bazısı bazısının üzerine bindiği ve birbirine sarılarak envai türlü hareket eder bir halde görüldüğü cihetle halk bundan korktular.

Bunların iplerinin ve asalarının harekesinin sebebi; iplerini ve asalarını zeybakla cilaladıktan güneşi görünce herbiri cıva sebebiyle hareket etmişler ve nâsın gözlerine yılan gibi görünmüşlerdir. Sâhirler nâsın gözünde olan idrakin sıhhatini tağyir ettiler.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile mucizeyle sihir beyninde fark vardır. S i h i r ; idraki tağyir etmek ve telbisâtla nâsın gözünde hayâlât göstermektir. M u c i z e ; Allah-u Tealâ'nın birşeyin hakikatini ahar hakikata tebdil etmesidir. Asâ-yı Musa'yı yılana tebdil ettiği gibi. Zira; asâ-yı Mûsâ icabında hakîkî bir yılan olur, maksad hâsıl olduktan sonra halet-i asliyesine avdet ederdi.

Mûsâ (A.S.) «Sihirlerini izharla iptal etmelerini» emretmiştir, yoksa emri, hakîkî sihirle emir değildir. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.) ın onların sihirlerini iptal etmesi onların sihirlerini meydana koymasıyla olacağından iptalin mukaddimesini emretmiştir.

Sâhirler sihirlerini ortaya koyunca dellâllar «Eyyühennâs ! Hazer edin» diyerek nida ile nâsı korkutmak ve ortalığa bir endişe vermek istediklerini beyan için Vâcib Tealâ (وَاسْتَرْهَبُوهُمْ) buyurmuştur. Yani «Sâhirler nâsı korkutmak istediler» demektir.

***

Vâcib Tealâ sâhirlerin sihirlerini izhar ettikten sonra Mûsâ (A.S.) ın mucizesini beyan etmek üzere :

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَإِذَا هِى  تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ ﴿117﴾ فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿118﴾ فَغُلِبُواْ هُنَالِكَ وَانقَلَبُواْ صَاغِرِينَ ﴿119﴾

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Musa'ya vahyettik, dedik ki «Asânı koy yere». Emrimize imtisalen Mûsâ (A.S.) asasını yere vaz'edince derhal görüldü ki asâ büyük ve mahâbetli bir yılan olarak sâhirlerin yılan olarak göstermiş oldukları sihirlerini birer birer yutuyor. Hak zahir oldu, yerini buldu. Sâhirlerin emekleri ve Fir'avn'ın ümitleri bâtıl ve amelleri zayi oldu. Fir'avn ve cemaatı ve sâhirler o mekânda mağlûp oldular, mütekebbir ve müftehir olarak gittikleri halde zelil, hakir, mahzun ve rezil olarak Mısır'a avdet ettiler.]

Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kaazi'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) asayı yere vaz' edince derhal büyük bir ejderha olur ve sâhirlerin sihirlerini hep yutar, nâsa hücum eder. Ahali birbirine karışır, izdihamdan birçok kimseler ayak altında kalır ve ölürler. Fir'avn Mûsâ (A.S.) a yalvarır ve iman edeceğini vaad eder. Mûsâ (A.S.) asayı eline alınca asâ eski haline avdet eder. Görürler ki, o kadar ipleri ve ağaç parçalarını yuttuğu halde asanın eski cüssesine asla halel gelmemiş, sâhirler bunun taraf-ı ilâhiden olup kudret-i beşerin haricinde olduğunu ilimleri sayesinde bildiler. Çünkü; sâhirlerin yere koydukları iplerini ve asalarını Allah-u Tealâ yok edip ortadan kaldırdığı halde asâ-yı Mûsâ eski halinde duruyordu.

***

Vâcib Tealâ bu halin kudret-i ilâhiyesi semeresi olup başka şeyle olmayacağını sâhirler bilip derhal iman ettiklerini beyan etmek üzere :

وَأُلْقِى  السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ ﴿120﴾ قَالُواْ آمَنَّا بِرِبِّ الْعَالَمِينَ ﴿121﴾ رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ ﴿122﴾

buyuruyor.

[Sâhirler secde eder oldukları halde yere kapandılar ve «Biz âlemlerin Rabbisine iman ettik ki, âlemlerin Rabbisi Mûsâ ve Harun'un Rabbisidir»  demeleriyle iman-ı ezelîlerini izhar ettiler.] Çünkü; bazı rivayete nazaran sâhirlerin ipleri ve asaları üç yüz deve yükü olup asâ-yı Mûsâ onları yuttuğu halde cismine hiçbir cesamet arız olmayıp evvelki hâl üzere bulunduğundan sâhirler birbirlerine derhal istişare ve istidlal ettiler ki, Hz. Mûsâ nebidir ve sâdıktır. Hemen kendilerini imandan geri alamadan mecmû'u birden secdeye kapandılar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ hakkın zuhurunu ve erbab-ı ilmin kemâlini izhar ve din-i Musa'nın kendi tarafından gönderilmiş bir din olduğunu ve Mûsâ (A.S.) ın davasında sadık bulunduğunu nâsa ilân için sâhirlere secdeyi ilham etmiştir ki, Hz. Musa'nın nüfuzunu kesriçin Fir'avn'ın getirdiği kimselerle kendi nüfuzu kesrolunsun ve menfaat için serdettiği delâil aleyhine ve kendi mazarratına zuhur etmekle halk Fir'avn'ın sahteliğini bilsinler.

Âlemin Rabbisiyle sâhirlerin muradı; Fir'avn zannolunmamak için âlemlerin Rabbisi Hârûn ve Mûsâ (A.S.) ın Rabbisi olduğunu tasrih etmişlerdir.

Gerçi imanı izharı evvel getirmek ve herşey üzerine takdim etmek lazımsa da Cenab-ı Hak imanı ilham ve tevfik edince şükrenlillâh secdeye kapandılar. Şu halde secdeleri bu vesileyle hidayetlerine secde-i şükür olduğu gibi fiilen imanlarını da izhardır.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile ilmin faziletine mütekellimîn bu âyetle istidlal ettiler. Zira; sâhirler sabah vakti kâfir olarak meydan-ı muârazaya çıktılar. Öğle vakti cümlesi marifet-i ilâhiyeye nail ve mümin oldular. Eğer ilm-i sihirde maharetleri olmasa tarîk-ı hakka ihtida edemezler ve «Biz sihir biliriz amma Mûsâ (A.S.) bizden daha iyi bilir» diyerek şek içinde kalırlardı. Lâkin fenn-i sihirde kemâl-i maharetleri olup onun fevkinde sihir olmayacağını bildikleri için derhal Mûsâ (A.S.) ın mucizesinin kudret-i beşerle olamayacağım ve taraf-ı ilâhiden olduğunu bildiler ve ilimlerinin hüsnü semeresini iktitaf ettiler.

***

Vâcib Tealâ sâhirlerin imanları üzerine Fir'avn'ın hiddetini ve tehdidini beyan etmek üzere :

قَالَ فِرْعَوْنُ آمَنتُم بِهِ قَبْلَ أَن آذَنَ لَكُمْ

buyuruyor.

[Fir'avn sâhirlere hitaben dedi ki «Ben size izin vermezden evvel siz Musa'ya îman ettiniz.»]

إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَّكَرْتُمُوهُ فِى الْمَدِينَةِ لِتُخْرِجُواْ مِنْهَا

[«Şu sizin imanınız bu mevkie gelmezden evvel Mısır'da yaptığınız bir hiledir ve bu hileden maksadınız ehl-i Mısır'ı Mısır'dan çıkarmaktır ve Musa (A.S.) la yaptığınız bir mukaavele neticesidir ve imanınız ihlâs üzere değildir.»]

أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ﴿123﴾

[«Binaenaleyh; siz bu hilenizin akıbetinde başınıza geleceğini yakında bilirsiniz» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

لأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُم مِّنْ خِلاَفٍ ثُمَّ لأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ ﴿124﴾

[«Âlemin Rabbisine yemin ederim ki, elbette ben ellerinizi ve ayaklarınızı hilafından keser sonra cümlenizi birden asarım» demekle bahirleri tehdid etti.]

Yani; Fir'avn memulunun hilafı saharanın secde ettiklerini görünce kemâl-i gazap ve şiddetle dedi ki «Ben size izin vermezden evvel siz Mûsâ ve Harun'un Rabbisine iman ettiniz. Benimle müşavere ve bihakkın size galebe ettiğini bana beyan etmeksizin imanınız hakkınızda büyük cinayettir. Zira; şu Musa'nın izhar ettiği hârika ve sizin derhâl secdeniz ve imanınız bir hile-i azîmedir ki, o hile-i medîne yani Mısır ahalisini Mısır'dan çıkarmak için Mısır'da yaptınız ve Mûsâ ile ittifak ettiniz ki bu hileyle Mısır ahalisini Mısır'dan tardedip Mısır arazisine mâlik olmak ve hükümet etmek için tasnî' ettiğiniz bir desisedir. Bu hilenizin akıbetini yakında bilirsiniz» demekle iman eden sâhirleri tehdid etti, fakat tehdidi asla fayda etmedi. «Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı hilafından keserim, sonra ceminizi elbette hurma dallarına asarım» dedi. «Hilafından keserim» demek; «Sağ elinizi ve sol ayağınızı veyahut sol elinizi ve sağ ayağınızı keserim» demektir.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Fir'avn, sahare âlimlerinin imanını ve Mûsâ (A.S.) ın nübüvvetinin ikrarlarını görünce bilcümle nâsın iman etmelerinden havf ve endişe ederek derhâl nâsın zihnini iğfal etmek için şüphe ilkaa etmeye mübaşeret etti ve «Ey sâhirler ! Sizin imanınız hakîkî bir iman değildir, belki beyninizde mukaavele üzere ittifakınız neticesi dessaslık üzere bir imandır. Binaenaleyh; imanınız sahtedir, itibar yoktur. Ve sizin imandan maksadınız Mısır ahalisini Mısır'dan çıkarmaktır» demekle halkın Mûsâ (A.S.) ve sâhirler üzerine hiddetlerini celp ve kanlarını tahrik etmek istedi. Çünkü; nâsın kalben nefret edecekleri sahtekârlık, dessaslık, zahiren hiddet edecekleri, vatanlarından uzak olmaları, mülklerinden çıkarılmaları ve me'lûf oldukları şeyden ayrılmaları olduğundan nâsa «Gözünüzü açın ! Bunlar sizi memleketinizden tard etmek isterler» demekle nâsı Mûsâ (A.S.) ve sahareden tenfir ve kendi tarafına meylettirmek istedi.

Fir'avn «Yakında bilirsiniz» diyerek tehdid-i icmâlîsini «Ellerini ve ayaklarını kesmek ve salb etmek» emr-i uzmâsıyla tafsil ve beyan etmiştir. Fir'avn şu tehdidini ilkaa edip etmediğine dair Kur'an'da bir sarahat olmadığından ulemâ ihtilâf etmiş, bazıları tehdidini ikaa ettiğini ve bazıları da ikaa edemediğini beyan eylemişlerdir. (العلم عبدالله) Fir'avn iman edenleri tehdidle sair iman etmeye meyli olanlara ibret göstermek ve bunlarla teb'âsının kâffesini tehdid etmek istemiştir. Esasen Mısır ahalisi Fir'avn'ın şerrinden ve zulmünden havf ve endişe üzerine bulunduklarından bittabi Fir'avn'ın sözüne aldanarak imana meyletmemişlerdir.

***

Vâcib Tealâ Fir'avn'ın bu tehdidine karşı iman eden sâhirlerin vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere :

قَالُواْ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ﴿125﴾ وَمَا تَنقِمُ مِنَّا إِلاَّ أَنْ آمَنَّا بِآيَاتِ رَبِّنَا لَمَّا جَاءتْنَا رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ ﴿126﴾

buyuruyor.

[Sâhirler Fir'ayn'a hitaben dediler ki, «Sen bizi katledersen biz Rabbimizin huzur-u manevîsine ve lutf-u ilâhisine ve divan-ı âlîsine rücû' edeceğiz. Binaenaleyh; senin katlinden bizim için esef ve keder yoktur, belki ferah ve sürür vardır ve sen bizden intikam alamazsın ve bizim üzerimize gazap edemezsin, illâ biz Rabbimizin âyetlerine iman ettik dediğimiz için gazap edersin ve bizi kerih görmez, illâ imanımızı kerih görürsün ve bize ta'netmez, illâ imanımızdan dolayı ta'nedersin ve bizim senin azabını icab edecek sana karşı günahımız yok, illâ imanımız vardır. Bize Rabbimizin âyetleri geldiği zaman bizim iman etmemiz ey Fir'avn ! Senin gazabını dâî oldu. Şu halde ne kadar zâlim ve gaddarsın ki, Allah-u Tealâ'ya imanımızı kusurdan addediyorsun ve ne kadar fena adamsın ki, mezâyâ-yı âliye cümlesinden olan imanı muayyebattan addediyorsun» dedikten sonra dergâh-ı ülûhiyete müracaat ettiler ve dediler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Fir'avn'ın azabından bize sabır ver ve üzerimize sabır dök ki, o sabır sebebiyle biz cez' u fezi' etmeyelim ve imanımızda sebat edelim. Ve bizim müslim olduğumuz halde ruhumuzu kabzet. Yâ Rabbi ! Senin dergâhına iltica ederiz.»] demekle Fir'avn'ın tehdidatına karşı Rablerine sadakat ve imânlarında sebat ve dinlerinde metanet gösterdiler ve Fir'avn'a asla iltifat etmediler ve kemâl-i neşat ve inşirah üzere cevap verdiler. Zira; imanları metanet-i kalplerine sebep olmuştur. Çünkü kavî iman sahibi; zalime karşı her zaman şeci' olur ve herşeyi Allah'tan bilen kimse elbette zâlimden perva etmez.

***

Vâcib Tealâ şu vukuatın hitamında Fir'avn'ın Mûsâ (A.S.) a suikasd edemediğinden dolayı vükelâsının ve a'yan-ı memleketin Fir'avn'ı tevbih ettiklerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِى الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِىنِسَاءهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ ﴿127﴾

buyuruyor.

[Fir'avnın kavminden eşraf ve a'yân Fir'avn'a hitap ve itab tankıyla dediler ki «Sen Musa'yı ve kavmini arzı ifsad etsinler için mi terk ettin ve halleri üzere bıraktın? Onlar sana ve senin v az'ettiğin putlara ibadeti terkeder ve Musa'nın sana ibadet etmediğini ve meydan-ı muârazada galebe ettiğini etraf-ı aleme neşir ve nâsı senin itaatından çıkarmaya sa'y ve nâsın ahlâkını ifsadla din-i Musa'ya davet ve teşvik ederler ve memleketin arasında tebean beyninde fitneye bâdı olurlar. Binaenaleyh; bunları hali üzere terketmek muvafık-ı maslahat değildir.» A'yan ve eşrafın bu sözleri üzerine Fir'avn dedi ki, «Bundan sonra onları oldukları hâl üzere terketmeyiz ve şimdi defaten ifna ve ihlâk etsek bizim aczimize hamledip zulme nispet ettiklerinden bu hâl halka karşı bizim hakkımızda sû-u zan tevlid eder. Şu halde muvafık-ı maslahat olan; onları tedricen zayıflatmaktır. Binaenaleyh; bundan böyle oğul evlâdını katil ve nisalarını hal-i hayatta terkeder ve nisvanı biz tezevvüc ederiz. Oğlanlarını katille nesilleri münkariz olduğu gibi kızlarını terkedip kendi nesillerinden tezvic edecek oğlan bulamayınca onlara âr ve ayıp olduğu cihetle ta'zib ederiz. Bu minval üzere biraz zaman geçince bilkülliye münkariz olur, nesilleri âlemden kesilir ve yeryüzünde Beni İsrail namıyla kimse kalmaz. Halbuki biz onların fevkinde kahr u galebe sahibiyiz ve istediğimizi onlara icra ediciyiz» demekle kavmini iskâta ve kendinin siyasetini izhara çalıştı.] Fakat bu siyasetler bâtıl üzere müesses olduğundan akıbet mahv ü muzmahil oldu gitti.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Fir'avn Hz. Mûsâ hakkında hapis, darb ve katletmek gibi şeylere cür'et edemez ancak âciz olduğunu halktan saklamak ve nâsa kendini kuvvetli göstermek ve korktuğunu bildirmemek için kavmine şu minval üzere cevapta bulunmuştur. Yoksa Mûsâ (A.S.) ın mucizesi Fir'avn'ın her türlü icrââtına mani oluyor ve elinden birşey de gelmiyordu. Avam-ı nâs bu hali idrak edemediklerinden Fir'avn'da eski kuvvet ve kudret var zannettikleri için Fir'avn'a «Niçin salıverdin Musa'yı?» diyorlardı.

F i r ' a v n ' ı n  â l i h e l e r i yle murad; Fir'avn kendi suretinde putlar yaparak halkı onlara ibadete icbar ettiği gibi kendisi sığıra ibadet ettiği cihetle güzel sığırlara da ibadete nâsı mecbur ederdi. Sâmiri'nin dana surefiyle Beni İsrail'i iğfale çalıştığının sebebi de Mısır ahalisinin âdetlerini ihya etmek olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervi ise de esah olan Fir'avn Dehriyedendi ve Sâni'in vücudunu münkir olduğundan herkesi kendine ve suretine ibadete davet ve icbar ederdi. Halkı ibadete sevkettiği kendi suretindeki putlar; Fir'avn'ın âlihelerinden ma'duddur. Yahut Fir'avn'ın itikaadı; âlem-i süflide müdebbir ve mutasarrıf yıldızlar olduğundan yıldızların suretlerini yaptırır, onlara kendi ibadet ettiği gibi nâsı da ibadete davet eder ve kendini yıldızların yeryüzünde halifesi addeylediğinden nâsa da «Ben sizin yeryüzünde Rabbinizim» derdi. Halk ise tav'an veya kerhen onun sözüne inanır ve kendine itaat eder ve bâtıl yola giderlerdi.

Mûsâ (A.S.) dünyaya tulû'undan sonra Fir'avn Beni İsrail'in oğlanlarını katletmeyi terketmişti. Hz. Mûsâ risaletle zuhur edince kâinlerin haber verdikleri oğlanın Mûsâ (A.S.) olduğunu ve mülkü onunla zail olacağını bildi, fakat halka bildirmemek kasdıyla eski âdetine avdet ederek Beni İsrail'in oğlanlarını tekrar katletmeye başladı ve bir müddet daha devam etmişse de vakt-i merhunu geldi. Kendi ve askeri helâk ve tac ü tahtı harab olup âleme ibret olmak üzere vukuatları Kur'an'da zikrolundu.

***

Vâcib Tealâ Fir'avn'ın bu kelâmını Beni İsrail işitince Mûsâ (A.S.) a şikâyet etmeleri üzerine Mûsâ (A.S.) ın Beni İsrail'e vâki olan nâsihatim beyan etmek üzere :

قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِالله وَاصْبِرُواْ إِنَّ الأَرْضَ للهِ يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ ﴿128﴾

buyuruyor.

[Fir'avn'ın sû-i kasdı ve Beni İsrail'in şikâyeti üzerine Mûsâ (A.S.) kavmine hitaben «Allah'tan muavenet talebiyle sabredin. Zira; arz Allah'ındır. Kullarından dilediğini arza vâris kılar. Nusret ve zafer; akıbet muharrentâttan içtinab eden müttekilere mahsustur.»] demekle kavmini tesliye ve Fir'avn'ın helâkine ve Beni İsrail'in Arz-ı Mısır'a mâlik olacaklarına işaret etti.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Mûsâ (A.S.) kavmine iki şeyle emretti:

B i r i n c i s i ; Allah'tan istiâne,

İ k i n c i s i ; Belâyâyâ sabretmektir. Zira Allah'ın vücudunu itirafla muavenet talebinde bulunmak; ubudiyetin birinci vezâifinden olmak itibarıyla evvelâ Allah'tan istiânenin vücuduna ve saniyen Allah'tan gelen mesâibe sabır ve tahammülün lüzumuna işaret etti ki, sabır olmayınca selâmet bulunamayacağını kavmine tavsiye etmiştir.

Mûsâ (A.S.) kavmini iki şeyle de tebşir etmiştir:

B i r i n c i s i ; Arz Allah'ındır, dilediği kulunu vâris kılar demekle Beni israil'in Fir'avn'ın helâkinden sonra memâlikine vâris olacaklarını beyan buyurmasıdır.

İ k i n c i s i ; Âkıbet-i emir; müttekilere mahsus olmasını beyanla düşmanlarına zaferyâb olup akıbet mansur olacaklarını beyan etmesidir. Fakat haram olan şeylerden ittikaa etmek şarttır. Binaenaleyh; şu beyanda kavmini ittikaaya terğib ve ittikaa olmazsa akıbet hayra nail olamayacaklarını ve herhalde saâdet-i dünya ve saâdet-i âhiretin ittikaaya mevkuf olduğunu iş'âr buyurmuştur.

Hulâsa; Allah-u Tealâ'ya ittikaa edip Allah'tan korkanlara dünyada ve âhirette Allah'ın muavenet buyuracağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın nâsihatini işittikten sonra Beni İsrail'e Fir'avn'dan kemâl-i havf ve telâşlarına binaen Mûsâ (A.S.) a şikâyette devam ederek irad ettikleri kelâmı beyan etmek üzere :

قَالُواْ أُوذِينَا مِن قَبْلِ أَن تَأْتِينَا وَمِن بَعْدِ مَا جِئْتَنَا قَالَ عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِى الأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ﴿129﴾

buyuruyor.

[Fir'avn'ın Beni İsrail hakkında reva gördüğü mezâlimi görünce Beni İsrail Mûsâ (A.S.) a hitaben dediler ki «Yâ Mûsâ ! Sen risâletle gelmezden evvel ve geldikten sonra biz eza olunuyoruz. Zira; gelmezden evvel nasıl ki, evlâdımızı katleder ve kendimizi hidemât-ı şâkkada istihdam ederse sen risâletle geldikten sonra da aynı hal devam ediyor. Şu halde Fir'avn'ın elinden halâsımıza bir çare bul.» Mûsâ (A.S.) onlara cevap olarak «Umarım, me'ınuldür, Rabbiniz düşmanınızı ihlâk eder ve sizi de yeryüzünde onlara halife kılar ve nazar eder sizin halinize. Nasıl amel ederseniz amelinize göre mücâzât eder. Bakalım Allah'ın verdiği nimete şükreder nimetinizin bekaasını ve ziyâdesini taieb eder misiniz, yoksa küfran-ı nimet eder elinizde olan nimetleri zayi mi edersiniz?» demekle kavmini düşmanlarının helâk olacağı ümidini beslemeye sevk ve Fir'avn'ın helâkinden sonra Fir'avn'a halef olacaklarına işaret etti.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile evvelki âyette olan icmali Mûsâ (A.S.) bu âyette tasrih buyurmuştur. Çünkü; evvelce «Arz Allahındır, kullarından dilediğini vâris kılar ve âkıbet-i hâl müttekilere mahsustur» demişse de Beni İsrail'in bununla müteselli olmadıklarını görünce sarahaten «Allah-u Tealâ sizin düşmanlarınızı ihlâk ve sizi onlara halife kılar» buyurmakla tesliye ettiğini ve o devlete nail olunca amellerini ıslah lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur ki, nimet-i devlete şükretmek lâzım olduğunu ve o nimetin şükürle payidar olacağını beyan etmiş ve bizzat halef olacaklar bunlar mıdır, yoksa bunların evlâtları mıdır? Cezmi olmadığından ricaya delâlet eden (عسى) kelimesini irad buyurmuştur.

Bu âyette beyan olunan vaadin eseri; Dâvûd (A.S.) ın zamanında zuhur ettiği mervidir. Zira Mısır; Beni İsrail eline Dâvûd (A.S.) zamanında geçmiş ve Fir'avn'ın helâki ve Beni İsrail'in necatı Mûsâ (A.S.) ın zamanında olmuştur ki, o zaman Beni İsrail henüz büyük bir hükümet ve devlete mâlik olamamışlardı.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Beni İsrail'in bu kelâmdan maksatları; Mûsâ (A.S.) ın vaad ettiği nusretin alelacele olacağını zannedip halbuki nusretin zamanı uzadığından nusretin zamanını ve keyfiyetinin tahakkuku için tekrar müracaatla işin hakikatini anlamaktır. Çünkü; Mûsâ (A.S.) ın bi'setinden sonra Beni İsrail'e Fir'avn'ın zulmü tezâyüd etti ve tahammül olunmaz bir hale geldi. Binaenaleyh; tekrar müracaat edip isti-zah-ı keyfiyet etmek istemişlerdir, yoksa Mûsâ (A.S.) ın teşrifini kerih gördükleri için müracaat etmediler. Binaenaleyh; Beni İsrail'e bu sözlerinden küfür lâzım gelmez.

Bu âyette n a z a r la murad; rü'yettir. Çünkü; «İlim ifade eder» yahut «Gözünün kapağını kaldırarak bakar» yahut «İntizar eder» manâsına nazar; Allah-u Tealâ hakkında muhal olduğundan bu makamda nazar; ru'yet manâsınadır. Yani; «Düşmanınızı helâk eder ve sizi yerine halife kılar ve amelinizin keyfiyetini görür» demekle kavmini hüsn-ü amele terğib etmiştir. Zira; amellerini; Allah-u Tealâ'nın göreceğini yakînen itikad eden bir kavim elbette amelini Allah'ın nazarına lâyık bir hâle ifrağ etmesine çalışır.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a Beni İsrail'e düşmanlarının helâk olacaklarını beyan ettikten sonra Fir'avn'a nazil olan bazı mesâibi beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَونَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِّن الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿130﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiy etime kasem ederim ki, Biz muhakkak âl-i Fir'avn'ı kaht u galâ ve meyvalarda noksanla iptilâ ettik ki, onlar teemmül ve tefekkür etsinler ve eyyam-ı vüs'atlarını düşünmekle kaht u galanın sebebini taharri eylesinler ve mütenebbih olsunlar.]

Yani; Fir'avn ve cemaatı küfürde ısrar etmeleri sebebiyle helâke müstehak oldular. Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, Biz Fir'avn'ı ve kavmini çok seneler kıtlık ve darlıkla muâhaze ve iptilâ ettik, tena'um ve telezzüz ettikleri nimetleri ve envâ'-ı fevâkihi âfetlerle itlaf ederek noksan verdik ki, müptelâ oldukları kahtın sebebini düşünsünler ve musir oldukları küfür ve maâsîden dönsünler ve vüs'at zamanlarını hatıra getirsinler ve o zamanlarını iade için bize tazarru ve niyazda bulunsunlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile senenin kıtlık senelerde isti'mali gaaliptir. Zira; kıtlık senesi herkesin zihninde te'sir ettiğinden ve nâs beyninde zikri çok geçip tarih düşüldüğünden kıtlık senelerine sinin ıtlakı beynelarap meşhurdur. Binaenaleyh; Fir'avn üzerine vâki olan kıtlık senelere sininle tabir olunmuştur.

Fir'avn'ın ve kavminin inkırazı; kaht u galâ ve lezâiz için halk olunan meyvaların noksanıyla başladığına âyet delâlet eder ve ekseri milletlerin inkırazları bu minval üzere başladığı tarihin ispat ettiği vakaayidendir. Kıtlık sebebiyle kalpler incelip insafa bâdî olduğuna işaret için kıtlıkla muâhazeye müttaiz ve mütenâssıh olmalarını illet olarak beyan etmiştir. Halbuki bilâkis bunların kalplerinin kasaveti ziyadelendi. Binaenaleyh; asla mütenebbih olmadılar ve belâya devam ettikçe temerrüdleri arttı, inatlarından asla dönmediler.

***

Vâcib Tealâ'nın Fir'avn'ı ve kavmini kaht u galâ ile müptelâ kılmasından maksat; müptelâ oldukları mesâibin sebebini tezekkürle irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden rücû' etmeleri olduğu halde bilâkis temerrüd ve inatlarının tezâyüd ettiğini beyan etmek üzere :

فَإِذَا جَاءتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُواْ لَنَا هَذِهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُواْ بِمُوسَى وَمَن مَّعَهُ أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِندَ الله وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿131﴾

buyuruyor.

[Fir'avn'a ve kavmine ucuzluk, bolluk, ferah ve sürür verecek has e ne geldiğinde onlar «Bu hasene bizim istihkaakımız ve saâdet-i halimizdir. Zira; bizim hiisn-ü hâlimiz bu gibi haseneye ve emsaline muvaffakiyetimizi icab eder» derlerdi. Ve eğer onlara kıtlık ve nimetin noksanı gibi gumum, humum, hüzün ve keder verecek seyyie isabet ederse Mûsâ (A.S.) ve Musa'yla beraber bulunan müminlerle teşe'üm ederler ve derler ki, «Şu bizim üzerimize nazil olan belâya Mûsâ ve Musa'nın maiyetinin şeametidir. Onlar bizim içimizde olmasaydı bu belâya bize gelmezdi» demekle kemâl-i hamakatlarını izhar ederlerdi. Ey müminler ! Agâh ve mütenebbih olun ve uyanık bulunun ki, onların teşe'ümleri indallah mahfuzdur. Zira; onlara isabet eden kıtlık ve açlık, mihan ve meşakkat cümlesi Allah'ın halk etmesiyledir ve lâkin nâsın ekserisi kazâ-yı ilâhi ve kader-i sübhânîyi bilmezler.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; Fir'avn ve kavminin kemal-i hamakatlarına delâlet eder. Zira; mihan ve şedâid, kalpleri inceltip mevâiz ve nesâyih te'sir edecek iken bilâkis bunlar birtakım âyetleri re'yelayn müşahede ettikleri halde müteessir olmak şöyle dursun belki bunların küfür ve tuğyana inhimakleri tezâyüd etmiştir. Hasenenin vukuu muhakkak ve kesir olduğuna işaret için tahkîka delâlet eden (اذا) lafzıyla varid olmuştur. Amma seyyienin vukuu nâdir ve nüzulü bil'esâle olmayıp bittebi' olduğuna işaret için edât-ı şek olan (ان) lafzıyla varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin bazı havadisi mahlûkaata isnatla kemâl-i cehaletlerini izhar ettiklerini beyan ettiği gibi mucizeyle sihir beynini tefrik etmediklerini dahi beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِن آيَةٍ لِّتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ ﴿132﴾ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُّفَصَّلاَتٍ فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ ﴿133﴾

buyuruyor.

[Fir'avn ve kavmi; asayı kaht u galayı ve meyvaların noksanını görünce Mûsâ (A.S.) a hitaben dediler ki, «Her ne zaman sihretmek için sen bize bir âyet getirsen biz sana o âyetle iman edicilerden değiliz.» Onların şu ısrar ve inatları üzerine Biz Azîmüşşan onlara tûfânı, çekirgeyi, biti, kurbağayı ve kanı mufassal alâmetler olduğu halde gönderdik. Onlar imanı kabulden istikbar ettiler ve kendileri ashab-ı cürüm ve cinayetten oldular.]

Yani; Fir'avn ve cemaatı Mûsâ (A.S.) ın mucizelerini görünce istihza tarîkıyla Mûsâ (A.S.) a hitaben «Yâ Mûsâ ! Her ne şeyi hangi zamanda Rabbin tarafından nübüvvetine alâmet ve dâvâ-yı nübüvvette sıdkına delâlet eder delil olarak bize o alâmetle sihredip elimizde olan mallarımızı almak üzere getirirsen biz sana o âyetle iman edici ve mucizene inanıcılardan değiliz. Bizim için boşuna yorulur ve sa'y edersin. Zira; ne kadar çalışsan bizden sana iman eden yoktur» deyince Biz Azîmüşşan Musa'ya imdad etmek ve kâfirlerden intikaam almak üzere kâfirler üzerine tûfânı gönderdik. Mısır'ın her tarafını su ihata etti. Hatta evlerinin her tarafına girdi. Bundan mütenebbih olup iman etmeyince onlar üzerine çekirge gönderdik. Ekinlerini, meyvalarını ve bütün hâsılatı yedikten sonra tayan ağaçlarını [Evlerin tavanlarına vazedilen ve kiriş ıtlak olunan ağaçlardır.] ve kapılarını bile yedi, ibret almadılar. Badehu çekirgeden daha küçük bit gönderdik ki, ufacık bir kurt çekirgenin giremediği menfezlere girdi ve çekirgenin bakiyelerini yediği gibi yemeklerinin ve elbiselerinin içlerine girdi, kanlarını emdi. Bununla dahi ibret almayınca biz onlar üzerine kurbağa gönderdik, hiçbir mekân hâlî olmayarak her taraflarını ihata ettiği gibi söz söylerken ağızlarına dahî girer oldu. Bundan da ibret alıp iman etmeyince biz onlara kan gönderdik ki, suların küllisi kiptiler hakkında kan oldu. Şu alâmâtın cümlesini kudretimize ve Mûsâ (A.S.) ın nübüvvetine delâlet eder mufassal âyetler oldukları halde gönderdik. Bu âyetleri kabulden istikbar ve i'raz ettiler ve kendileri azaba müstehak bir kavm-i mücrim oldular.

Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile tûfân için tâûn veya çiçek illetidir diyenler varsa da esah olan t û f â n la murad; sudur. Çünkü; Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) ın asasını, yed-i beyzâsını ve kıtlık gibi mucizelerini gördükleri halde «Sen Rabbin tarafından âyet olduğunu iddia ettiğin şeyleri her ne zaman bize getirirsen sihretmek için getirirsin. Binaenaleyh; biz sana iman etmeyiz» deyince Mûsâ (A.S.) ın duâsı üzerine Allah-u Tealâ şiddetle yağmur inzal etti. Mısır arazisi deniz haline geldi. Kıptîlerin hanelerine su hücum etti. Kiptiler ayakta kaldılar. Garibi şurasıdır ki, Beni İsrail'in haneleri kıptîlerle karışık olduğu halde Beni İsrail'in hanelerine bir katre su girmeyerek selâmet ve rahat üzere otururlardı. Bu hâl bir hafta kadar devam eder. Kıptîlerin tâkatlan kesilince Fir'avn'ın ricası üzerine Mûsâ (A.S.) ın duâsıyla Cenab-ı Hak tufanı izâle eder, fakat Fir'avn ve Kiptiler, yine iman etmezler. Cenab-ı Hak bu âyette beyan olunduğu veçhile alâmetleri birer birer gönderir. Cümlesi Kıptîlere zarar eder. Ancak İsrailîlere asla zararı olmaz. Hatta Nil'in suyu Kiptiler hakkında kan olur, Beni İsrail hakkında su olduğu halde kalır. Binaenaleyh; bir kâse suyu Kıptî eline alsa kan, İsrailli eline alsa su olur. Bunların herbirinin zuhurunda Fir'avn ve kavmi Mûsâ (A.S.) a iltica ve azabın izâlesinde iman edeceklerini vaad ederler. Azap zail olunca ahidlerini nakızla vaadlcrinden dönerler ve imandan istikbar ederler ve irtikâb ettikleri cürüm ve cinayetlerden vazgeçmezlerdi.

***

Vâcib Tealâ her zaman azap gelince Mûsâ (A.S.) a iltica ettiklerini ve sonra ahidlerinden rücû' ettiklerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ

buyuruyor.

[Fir'avn'ın kavmi üzerine azap vâki olunca onlar dediler ki, «Yâ Mûsâ ! Rabbin Tealâ'nın senin indinde olan nübüvveti ve duânı kabul edeceğine dair sana verdiği ahid sebebiyle o ahdi vesile ederek sen bizim için Rab bine duâ et.»]

لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِىإِسْرَآئِيلَ ﴿134﴾

[«Yâ Mûsâ ! Biz Allah'a yemin ederiz ki, eğer bizden şu azabı kaldırırsan biz elbette sana iman eder ve seninle beraber Beni İsrail'i istediğin yere göndeririz, asla mâni olmayız. Zira; senin ümmetinden olacağız ve sana tebaiyet edeceğiz» demekle Mûsâ (A.S.) a te'minât verdiler.]

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ ﴿135﴾

[Vakta ki biz onlardan azabı kaldırdık ve onların baliğ olacakları bir vakte kadar müsaade ettikse bir de görüldü kî, onlar ahidlerinden döner ve imandan imtina' ederler, verdikleri te'minâta asla riâyet etmezler.]

Yani; Onlar üzerine azap ve belâ vâki olunca kemâl-i hüzn ü esef, tazarru ve niyazla dediler ki, «Ey halkı Hakka davet eden Mûsâ (A.Ş.) ! Senin indinde ma'ruf ve ma'lûm olan ilimle Rabbine bizim için duâ et. Zira; duânın icabetini ve hacetin kabulünü dâva ediyordun. Allah'a yemin ederiz ki, eğer bizden azabı izâle eder ve mes.âibi üzerimizden kaldırır ve bizi açığa ve selâmete çıkarırsan elbette biz sana iman eder ve Beni İsrail'i seninle beraber Arz-ı Mukaddes'e göndeririz.» İşte Fir'avn'ın kavmi böyle demekle iman edeceklerine ahd ü peyman ve ahidlerini yeminleriyle te'kid ye takviye edince vakta ki, biz resûlümüz Musa'nın duâsıyla onların matlupları veçhüzere azabı ve üzerlerine nazil olan belâyı izâle edip iman edecekleri ve Beni İsrail'i irsal etmek üzere ta'yin ettikleri vakt-ı muayyene kadar müsaade ettikse ansızın görülür ki onlar yeminlerinden dönerler.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran r i c i z le murad; beyan olunan mesâib olmak ihtimali kavî ise de tâûn olmak ihtimali de baîd değildir. Çünkü; şu tafsil olunan âyetlerden sonra Kıptîlere tâûn isabet ederek bir günde öğleden ikindiye kadar birçok kişilerin vefat ettiği ve defne muktedir olamadıkları mervidir.

Riczin tâûn manâsına olduğuna Buhârî ve Müslim'in beyanlarıyla (Üsâme b. Zeyd) Hazretlerinden rivayet olunan bir hadis-i şerif dahi delâlet eder. Çünkü; (Üsâme) Hazretleri Resûlullah'ın «Tâûn bir ricizdir ki, Allah-u Tealâ Beni İsrail'den bir taifeye veyahut Beni İsrail'den evvel bir taifeye gönderdi. Bir arzda tâûn olduğunu işittiğinizde o arz üzerine gelmeyin ve sizin bulunduğunuz arzda vâki olursa taundan firaren o arzdan çıkmayın» buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu hadis-i nebevi riczin tâûn manâsına olduğunu te'yid etmektedir. Fakat riczin mutlaka azap manâsına olup tâûn ve cümle belâyâya şamil olması evlâdır. Zira; her cümlesi murad olunmakta bir mâni yoktur^ Bundan evvelki âyette Fir'avn'ın kavmine isabet eden mesâib ta'dad olunup bu âyette her ne zaman onlar üzerine riciz vâki olursa Hz. Musa'dan duâ etmesini rica etmelerini beyan da riczin mutlaka mesâib olduğunu te'yid eder. A h i d le murad; Allah'ın Mûsâ (A.S.) a nübüvvet vasıtasıyla vermiş olduğu ilimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah'ın sana vermiş olduğu ilimle bizim için Rabbine duâ et. Bu azabı bizden kaldırsın. Eğer azabı izâle edersen biz elbette sana iman ederiz] demektir. Yahut a h i d le murad; Cenabı Hakkın Mûsâ (A.S.) a duâsının kabulünü vaadetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Rabbin Tealâ senin indinde mahfuz ve duânı kabul edeceğini vaadle bizim için sen duâ et, bu azabı bizden kaldır] demektir. Yahut, (بماعهد)  de bulunan (با) lâfzı kasemdir. «Allah'ın senin indinde olan ahdine yemin ederiz ki, eğer sen azabı izâle edersen elbette biz sana iman ederiz» demektir. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Kıptîlerin şu muamelelerinde hamakatlarının nihayetini gösterir ve akıllara hayret verir tenakuzlar vardır. Zira; Hz. Mûsânın bir kere nübüvvetini inkâr ederler, sonra şedâidi görünce nübüvvetini ikrar ve itirafla iltica ve azapları zail olursa iman edeceklerine ahd ü peyman ederler. Halbuki azaptan halâs olunca zaman geçmeksizin derhal ahidlerini nakzederler ve bu hâl senelerce devam ettiği halde bir kere olsun mütenebbih olmadılar. Halbuki Mûsâ (A.S.) ın zîr-i cenâhma sığınanların bu âfetlerin cümlesinden selâmet üzere bulunduklarını her zaman görürlerdi.

Onların baliğ olacakları e c e l l e r i yle murad; imanları için tayin ettikleri vakt-ı muayyendir. Yahut helâkleri için indallah tayin olunan zamandır.

***

Vâcib Tealâ Fir'avn ve kavminin âyetlerden mütenebbih olmayıp küfrüzere ısrar ettiklerini beyandan sonra ihlâk ettiğini beyan etmek üzere :

فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِى الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ ﴿136﴾

buyuruyor.

[Fir'avn ve kavmi küfrüzere ısrar edince biz onlardan nimetlerini selb ve ukubetimizi inzal etmekle intikaam almak murad ettik. Binaenaleyh; deryada onları gark ettik. Zira; onlar âyetlerimizi tekzib ettiler ve âyetlerimizden gaafil oldular.]

Yani; Fir'avn ve kavmine kiraren ve miraren âyetlerimizi gösterdik ve resûlümüz vasıtasıyla imana davet ettik. İman etmeyince azaplarının hulul edeceği zaman geldi. Binaenaleyh; biz onlardan ahz-ı intikaam etmek üzere derin ve suyu çok deryada gark ettik. Zira; onlar bizim âyetlerimizden gaflet edici olmakla beraber tekzib ettiler. Âyetlerimizi tekziplerinden dolayı azab-ı elime müstehak olduklarından biz onları ukubetle helâk ettik.

G a f l e t l e r i yle murad; âyetlerden gaflet olmak ihtimali olduğu gibi ukubetin nüzulünden evvel ukubetten gafletleri murad olmak ihtimâli de vardır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun âyet-i celilede gark olmalarına iki sebep beyan olunmuştur.

B i r i n c i s i ; âyetleri tekzip,

İ k i n c i s i ; âyetlerden veyahut ukubetten gaflettir. Şu halde gerek tekzip, gerek gaflet her ikisi de insanın helâkine her zaman yegâne sebeptir. Bilâkis ayât-ı iiâhiyeyi tasdik ve rusül-ü kirama iman ve âkıbet-i umurdan basiret üzere olmak her zaman insanın saadetine sebep, refah ve rahatını dâîdir. Çünkü basiret; alelekser insanı hatadan muhafaza ettiği için saadete sebep olacağında şüphe yoktur.

***

 Vâcib Tealâ lisan-ı Mûsâ üzere Beni İsrail'e düşmanlarını ihlâk edeceğini ve arazilerine ve memleketlerine vâris olacaklarını vaad buyurmuştu. İki kısımdan ibaret olan vaadinin kısm-ı evveli Fir'an'ın ihlâki olup bundan evvelki âyetle işbu ihlâkini beyandan sonra Arz-ı Mısır'a Beni İsrail'i vâris kıldığını beyandan ibaret olan kısm-ı sâniyi izah etmek üzere :

وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُواْ يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِىبَارَكْنَا فِيهَا

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan envâ-ı nimetlerle bereket halk ettiğimiz Arz-ı Mukaddes'în meşrik ve mağrip cihetlerine şol kavmi vâris kıldık ki, o kavim, Fir'avn ve kavmi tarafından zayıf addolunmuşlar vc envâ'-ı meşakkat ta istihdam olunup kullanılmışlardı.]

وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِىإِسْرَآئِيلَ بِمَا صَبَرُواْ

[Habibim ! Beni İsrail'in Fir'avn'ın ezalarına sabırları sebebiyle onlar üzerine Rabbin Tealâ'nın kelime-i hüsnâsı ve nusretle vaadi tamam oldu.] Çünkü; Beni İsrail'e vaad ettiği nusret husul buldu, Fir'avn ve kavmi helâk oldu ve Beni İsrail saha-i selâmete çıktı.

وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُواْ يَعْرِشُونَ ﴿137﴾

[Biz Fir'avn ve kavminin işledikleri bağları, bahçeleri, yaptıkları köşkleri, sarayları ve sair mamureleri ihlâk ettik.]

Yani; biz kendisinde hayr-ı kesîr ve envâ'-ı nimeti çok halk ettiğimiz Arz-ı Mübarek'in meşrik ve mağrip cihetlerine şol kavmi vâris kıldık ki o kavim; Fir'avn ve cemaatı taraflarından zayıf addolunurlar ve taht-ı esarette kullanılırlardı. Hatta oğlanları katlolunur ve kızları ibkaa olunurdu. Yâ Mûsâ ! Beni İsrail'in sabırları sebebiyle Rabbin Fir'avn'ı ihlâk ve Beni İsrail'e nusret ve arazi-yi Mısır'a mâlik kılmakla vaadini incaz buyurdu ve B.eni İsrail'e vaade müteallik olan kelime-i hüsnâsı tamam oldu. Zira; Rabbinin vaadi düşmanlarını ihlâk etmek ve arazilerine onları vâris ve halife kılmaktı. Her iki cihetini ikmâl buyurdu ve Biz Azîmüşşan Fir'avn ve kavminin işledikleri amellerini ve yaptıkları ebniyelerini ve vâki olan imaretlerini ve yüksek kaldırdıkları köşklerini, saraylarını, bağlarını ve bahçelerini ihlâk ettik. Cümlesi âleme ibret olsun için mahv u münkariz oldu gitti.

Fir'avn tarafından zayıf addolunan kavim; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'dir. Zira; Fir'avn onları hizmât-ı şâkkada ve süfliyede istihdam ettiği gibi oğlanlarını katil ve kızlarını ihya eder ve cizye alır ve Şam cihetlerine gitmelerine müsaade istedikleri zaman müsaade etmez, taht-ı esarette kahr u galebeyle hapsederdi. Fakat neticede Fir'avn, zulmünün cezasını gördü ve Beni İsrail de sabırlarının mükâfatını gördüler.

A r z ı n   m e ş â r ı k ı ; Şam cihetidir. Çünkü arazi-i Şam Mısır'ın şark cihetindedir. M a ğ a r i p le murad; Mısır'ın Said cihetidir. M ü b a r e k   o l a n   a r a z i yle murad; arazi-i Şam'dır. Çünkü; vüs'at-ı rızk ve gaayet bolluk ve ucuzluk arazi-i Şam'a münhasır gibidir. Garbın ve şarkın.cemi' cihetleri itibarına binaen cemi' sıyğasıyla variddir.

Hz. Dâvûd ve Süleyman (A.S.) zamanlarında Beni İsrail Mısır'a ve Şam'a ve daha sair bir çok memâlike varis olarak icra-yı hükümet ettiler. Binaenaleyh; Fir'avnların Amâlikahların memâ-likini tamamen zaptetmişterdi. O zamanda Beni İsrail hükümeti dünyanın en kuvvetli hükûmetlerindendi. Şu halde arz-ı Mısır'a vâris olanlar Hz. Mûsâ zamanında olan Beni İsrail'in evlâtlarıdır, kendileri değildir.

K e l i m e – i  h ü s n â ile murad; Vâcib Tealâ'nın Beni israil'e düşmanlarını ihlâk ve bunları onların yerlerine halife ve vâris kılacağına dair sebkeden vaad-i ilâhisidir.K e l i m e n i n  t a m a m o l m a s ı yla murad; vaadin incaz olunmasıdır. Vaad-i incazın husulü; sabırları sebebiyle olduğunu Cenab-ı Hak tasrih buyurmuştur. Şu halde âyet-i celile, belâyâya sabırla mukaabele edenlere Allah-u Tealâ'nın zafer vereceğini ve cez' u fezi'le mukaabele edenlere belâyâyı müvekkel kılacağını müş'irdir. Binaenaleyh; insanın daima sabırla zaferyâb olmak cihetini iltizam etmesi emr-i ehemdir.

Fir'avn'ın ve kavminin helâkleriyle beraber âsârı .ve imârâtı ve kireçle yapılmış köşkleri, sarayları, bağları ve bahçeleri muzmahil ve münkariz olduğuna bu âyet sarahatla delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak cümlesini tedmir ettiğini beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in düşmanlarını ihlâk ve onları düşmanlarının diyarlarına vâris kıldığını beyandan sonra Beni İsrail'e vermiş olduğu nimetleri ve o nimetlere karşı Beni İsrail'in nimeti nâşinaslığını beyan etmek üzere :

وَجَاوَزْنَا بِبَنِىإِسْرَآئِيلَ الْبَحْرَ فَأَتَوْاْ عَلَى قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَى أَصْنَامٍ لَّهُمْ

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Bent İsrail'i denizden geçirdik, onlar bir kavm üzerine geldi ki, o kavim kendilerine mahsus putlar üzerine devamla putların başında ikaamet ve itaat edip Allah'ın gayrı o putlara ibadet ediyorlar.]

قَالُواْ يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ

[Beni İsrail o kavmin putlara ibadet ettiklerini görünce «Yâ Mûsâî O kavmin kendilerine mahsus mabudları olduğu gibi bizim için bir ma'bud yap ki, biz de ona ibadet edelim» dediler.]

قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ ﴿138﴾

[Mûsâ (A.S.) onlara «Siz bir kavim ve milletsiniz ki, Allahın azametini bilmiyorsunuz. Allah'ın gayrıya ibadet bâtıl olduğunu bilmiyorsunuz» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

إِنَّ هَؤُلاء مُتَبَّرٌ مَّا هُمْ فِيهِ وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿139﴾

[«Zira; şu putlara ibadet edenler ve onların, din ittihaz ederek içinde bulundukları şeyin cümlesi helâke maruzdur ve amelleri de bâtıldır» demekle kavmini tekdir etti.]

Yani; Biz Azîmüşşan Beni İsrail'i düşmanlarının helâk olduğu denizi salim ve emvâl-i ganimete mâlik oldukları halde geçirdik. Denizi arkalarında bırakınca onlar bir kavim üzerine geldiler ki, o kavim kendilerine mahsus olan putlar üzerine ibadet için ikaamet ve devam ederler. Beni İsrail onların putlara ibadet ettiklerini görünce dediler ki «Yâ Mûsâ ! Bizim için bir ma'bud yap. Onların müteaddid ma'budları olduğu gibi bizim de bir tane ma'budumuz bulunsun. Onlar ma'budlarına ibadet ettikleri gibi biz de ma'budumuza ibadet edelim. Zira; Allah-u Tealâ'yı görmeyiz. Görmediğimiz ve müşahede etmediğimiz bir ma'buda nasıl ibadet edelim ve neden korkalım?» deyince Mûsâ (A.S.) onların hallerinden müşahede ettiği cehaletlerine binaen «Siz bir kavm-i cahilsiniz ve cehaletiniz üzere ısrar ediyorsunuz ki, cibilletinizdeki cehilde devam ettiğinizden âyât-ı kübrâ ve berâhin-i uzmâ size te'sir etmiyor. Binaenaleyh putlara ibadet edenlere gıpta ediyorsunuz. Halbuki onların halleri gıpt« olunacak birşey değildir. Zira; şu sizin gördüğünüz kimselerin bulundukları din iptal olunmuş ve o dinle amel edenlerin amelleri zâyidir. Çünkü; Allah'ın gayrı birtakım mahlûkaata ibadet ettiklerinden dinleri bâtıl ve amelleri zâyidir» demekle sözlerini reddetti.

Beni İsrail'in denizi geçmelerinin keyfiyeti başka âyetlerde beyan olunduğu için burada tecâvüzlerinin keyfiyetinden bahis yoktur. P u t a  i b a d e t  e d e n  k a v i m le murad; Bey-zâvî'nin beyanı veçhile Amâlika'dan bakiye bir kavimdir. Onlar sığır suretinde putlara ibadet ederlerdi. Beni İsrail'in onların altın ve gümüşle müzeyyen putlara ibadetlerini görünce kemâl-i cehalet ve belâdetlerini izhar ederek Mûsâ (A.S.) a  «Bize de ma'bud yap» demeye cür'et ettiler. Halbuki Fir'avn'ın helâkini ve denizden selâmetle geçtiklerini ve Mûsâ (A.S.) ın mucizelerini re'yel'ayn müşahede ettikleri için böyle bir kelâmın suduru onlara lâyık olmadığı gibi kat'â hatıra bile gelmezdi. Fakat insanlar düşünmeksizin bir söz söyler ki, o söze divaneler de hayret eder.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'in bu kelâmdan maksadları; Hz. Musa'nın kendi talepleri üzerine tayin edeceği puta ibadetle Allah-u Tealâ'ya takarrub etmektir. Maahaza bu kelâmlarıyla irtidad ettiler, kâfir oldular. Zira ibadet; ta'zîmin nihayetidir. Ta'zîmin ve ikram ü in'âmın nihayeti kendisinden sudur eden Zât-ı Eceli ü A'lâ'ya mahsustur. Onun gayrıya, nihâyet-i ta'zîmden ibaret olan ibadet; bilcümle enbiyanın ittifaklarıyla küfürdür. Şu suâl; Beni İsrail'in bazısından sudur edip cemimden sudur etmemiştir. Binaenaleyh; putlara ibadet edenlerin dinlerinin müstehlek ve amellerinin bâtıl olduğunu beyan buyurmuştur.

B â t ı l da ikidir:

B i r i n c i s i ; zatında yok olan şeydir.

İ k i n c i s i ; zatında mevcut ve lâkin menfaati olmayan şeydir. Putperestlerin ibadetleri; butlanın ikinci kısmındandır. Zira; nefsinde amelleri vardır, lâkin asla menfaati yoktur. Belki ayn-ı mazarrat olduğundan bâtıldır. Çünkü ibâdetten maksud; ibadet üzere devamla o ibadetin kalpte zikrullahın takarruruna sebep ve ruhun saadetine ve nzâ-yı ilahiye neyh-i vusule vesile olmaktır. Amma insan Allah'ın gayrıya ibadet ederse kalbi Allah'ın gayrıya merbut olmakla zikrullahtan i'raz ve saadetten mahrum olmasına sebep olduğundan Allah'ın gayrıya ibadet bâtıl ve zâyidir ki, asla menfaati olmadığı gibi ayn-ı mazarrattır.

Tefsir-i Hâzin ve Kaazî'de beyan olunduğuna nazaran Mûsâ (A.S.) ın denizi tecâvüzü ve Fir'avn'ın helâki yevm-i Aşurâ'ya tesadüf etmiş ve o gün Mûsâ (A.S.) şükrenlillâh oruç tutmuştur. Kezâlik Nûh (A.S.) ın tufandan halâs olup gemiden indiği gün de Muharremin onuna tesadüf etmiş, Nûh (A.S.) da şükrenlillâh oruç tutmuştur. Binaenaleyh; Muharrem'in onunda oruç tutan kimse Nuh ve Mûsâ (A.S.) ın sünnetini ihya etmiş olur.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın kavmine cehaletle hitabım beyandan sonra tevbih ve tekdir ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ أَغَيْرَ الله أَبْغِيكُمْ إِلَهًا وَهُوَ فَضَّلَكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ ﴿140﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) ın kavmi «Bize ma'bud yap, biz ona ibadet edelim» demeleri üzerine kavminin câhil olduklar mı ve putperestlerin dinleri helâkten ibaret ve amellerinin bâtıl olduğunu beyandan sonra Mûsâ (A.S.) dedi ki «Size Allah'ın gayrı bir ma'bud mu taleb edeyim? Halbuki Allah-u Tealâ sizi âlemler üzerine tafdil etti.] Zira; düşmanınızı ihlâk etti ve sizi saha-i selâmete çıkardı. İçinizden nebi ba's etti. Şu halde haya etmez misiniz ki, Allah'ın bu nimetlerine karşı Allah'ın gayrı ma'bud taleb edersiniz. Ma'bud elle yapılır birşey mi? Bir abd-i âcizin eliyle yapmış olduğu şey nasıl ma'bud ittihaz olunabilir?» demekle suâllerini red ve kendilerini tevbih etmiştir.

Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran â l e m le murad; o zamanın âlemi üzerine tafdil demektir. Veyahut Hz. Musa'ya verilen mu'cizâ-ı bahire ve kaahireyle tafdîldir. O zamanda ve ondan evvel dahi böyle mu'cizât-ı bahire kimseye ve hiçbir kavme verilmemiştir. Bu cihetten zamanlarının âlemi üzerine Beni İsrail mufaddal kılınmıştır. Amma başka cihetten de başka bir kavim efdal olabilir. Meselâ bir kimse bir fenni bilir, diğer bir şahıs da başka bir fenni bilir, herkes bildiği fen cihetinden âhar üzerine efdaldir. Şu halde bir kimse min cihetin efdal ve min cihetin mefdul olabildiği gibi kezâlik bir kavim de diğer kavimden min cihetin efdal ve min cihetin mefdul olabilir.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın kavminin Allah'tan başka bir ma'bud istediklerini ve Mûsâ (A.S.) ın kavmini tekdir ve tevbih ettiğini ve Allah'ın onları âlemler üzerine tafdîl eylediğini beyandan sonra tafdîl olundukları nimetlerden bazılarını beyan etmek üzere :

وَإِذْ أَنجَيْنَاكُم مِّنْ آلِ فِرْعَونَ يَسُومُونَكُمْ سُوَءَ الْعَذَابِ يُقَتِّلُونَ أَبْنَاءكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءكُمْ وَفِى ذَلِكُم بَلاء مِّن رَّبِّكُمْ عَظِيمٌ ﴿141﴾

buyuruyor.

[Zikredin şol zamanı ki, o zamanda Biz sizi Al-i Fir'avn'ın azabından halâs ettik ve yed-i esaretlerinden kurtardık ki, Al-i Fir'avn size eşedd-i azabı taleb ederler ve reva görürlerdi. Hatta bir dereceye kadar zulüm ve taaddî ettiler ki, oğlanlarınızı katil ve şevketinizi kesrederek nüfusunuzu azaltmakla izzetinizi zillete kalp ve kızlarınızın hayatta kalmasını taleb ederler ve onları katilden âzâd etmekle onların kesretiyle sizin namusunuzu hetketmek isterlerdi ve onların oğlanlarınızı katletmekte ve sair çirkin azapları hakkınızda reva görmelerinde sizin için Rabbiniz tarafından imtihan-ı azîm vardı. Şu beyan olunan belâ ve mihnetten sizi kurtardık ki, nimetimizin kadrini bilip şükrünü edâ edesiniz.]

Fahr-i Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin tefsiri Sûre-i Bakara'da sebkat etti.[Cilt I – Sahife: Yüzyrimibir.] Lâkin burada zikirden maksat «Bizim size bu kadar nimetimizle beraber Allah'ın gayrıya nasıl ibadet edersiniz ve şu nimetleri ne kadar az bir zamanda unuttunuz, Hz. Musa'ya bize ilâh yap demeniz lâyık mıdır?» demekten ibarettir.

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın mikaatını beyan etmek üzere :

وَوَاعَدْنَا مُوسَى ثَلاَثِينَ لَيْلَةً وَأَتْمَمْنَاهَا بِعَشْرٍ فَتَمَّ مِيقَاتُ رَبِّهِ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً وَقَالَ مُوسَى لأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِى فِى قَوْمِىوَأَصْلِحْ وَلاَ تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ ﴿142﴾

buyuruyor.

[Biz Musa'ya otuz gece ibadet etmesini vaad ve otuza, on gece dahi ilâvesiyle itmam ve kırk güne iblâğ ettik. Musa'nın Rabbisinin mikaatı kırk gece olarak tamam oldu ve Mûsâ (A.S.) tavsiye tarikıyla biraderi Harun (A.S.) a dedi ki, «Benîm kavmime tarafımdan halife ve yerime vekil ol. Beyinlerinde dünya ve âhirete müteallik olan umurlarını ıslah et ve müfsidlerin tarîkına ittibâ' etme.»]

Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Medârik'in beyanlarına nazaran Vâcib Tealâ Mısır'da Mûsâ (A.S.) a Fir'avn'ın helâkinden sonra mülk ü milletin hüsn-ü temşiyetine kâfi ve umur-u dünya, umur-u din ve ahval-i nâsın ahkâmını cami bir kitap vereceğini vaad etmiş ve Mûsâ (A.S.) da kavmine vaad-i ilâhiyi beyan ve tebşir eylemişti. Fir'avn helâk olup Beni İsrail'in zilleti izzete idbarı ikbale ve tedennisi terakkiye tahavvül edince Mûsâ (A.S.) ın Cenab-ı Hak'tan vaadinin incazını talep ve istirham etmesi üzerine Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın Zilka'da ayında otuz gün oruç tutmasını emir buyurdu. Mûsâ (A.S.) emr-i ilâhiye imtisâlen otuz gün oruca devam etti. Otuz günü ikmâl edince Mûsâ (A.S.) ağzının râyihâsını,sevmediğinden harnup ağacından bir misvak ittihazıyla ağzını misvakla yıkaması üzerine vahy-i ilâhi geldi ve Cenab-ı Hak buyurdu ki «Yâ Mûsâ ! Sen bilmedin mi? Oruç tutan kimsenin ağzının kokusu bana miskden daha güzeldir. Misvakla izâle ettiğin râyiha-i tayyibeyi telâfi ve tedârik etmek üzere on gün daha oruç tutman lâzımdır.» Bu âyette beyan olunduğu veçhile otuza on gün daha ilâve olundu. Mikat bu veçhile kırka baliğ olmuş ve Cenab-ı Hak kırk günü tamam olunca Tevrat-ı Şerifi inzal buyurmuştur. Yahut otuz gün oruç olup bakî kalan on günde Tevrat nazil olmuş ve mükâleme vuku bulmuştur. Yoksa misvakla ifsad ettiğini ıslah için on gün ilâve olunmuş değildir.

Mûsâ (A.S.) asıl olup Hârûn (A.S.) tâbi olduğu cihetle Mûsâ (A.S.) biraderini makamına halife tayin etmiş ve Beni İsrail'in umurundan ıslaha muhtaç olanları ve umur-u dünya ve umur-u âhireti tesviye ve ıslah etmesini tavsiye buyurmuştur. Hârûn (A.S.) nebi olduğu cihetle daima ıslah ve müfsidlerin tarikına tebaiyetten ihtiraz üzere bulunduğu halde ıslahla emir ve müfsidlerin tanklarına ittibadan nehyetmek te'kid ve devam içindir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya otuz gün oruca on gün daha ilâveyle kırk güne iblâğ eylediği ve Mûsâ (A.S.)ın biraderi Harun'u yerine halife tayin ve kavmini ıslahla emredip müfsidlerin tarîkına tebaiyetten nehyettiği bu âyetten müstefâd olan fevâ-id cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) in vaktin hitamında tayin olunan mahalle gelip kelâm-ı ilâhiyle müşerref olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِى أَنظُرْ إِلَيْكَ

buyuruyor.

[Vakta ki, Mûsâ (A.S.) tayin ettiğimiz vakitte bize münâcât için geldi ve Rabbisi ona tekellüm ettiyse «Yâ Rabbi ! Zatını bana göster, ben sana nazar edeyim, göreyim» dedi.]

قَالَ لَن تَرَانِى

[Rabbisi ona «Yâ Mûsâ ! Bu dünyada elbette sen beni göremezsin» dedi.]

وَلَكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِى

[Ve lâkin «Yâ Mûsâ ! Sen karşında bulunan dağa bak. Eğer o dağ olduğu mahalde karar eder hareket etmezse sen beni görürsün» demekle dünyada ruyet olunamayacağını beyan etti.]

فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا

[Vakta ki, Rabbisinin nûru o dağa zuhur ettiyse dağ azamet-i ilâhiye altmda toz ve yerle beraber oldu ve ufacık bir tepe bile görülmedi ve Mûsâ (A.S.) da kudret-i ilâhiyenin eserinden lâya'kil secdeye kapandı.]

فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ ﴿143﴾

[Vakta ki Mûsâ (A.S.) hal-i istiğraktan ifâkat buldu, kendini topladı ve secdeden kalktıysa «Yâ Rabbi ! Cemii nekaaisten seni tenzih ve sana tevbe ederim. Halbuki senin vahdaniyetine ve azametine evvel iman edenlerdenim» dedi.]

Yani; vakta ki Mûsâ (A.S.) bizim tayin ettiğimiz vakitte mikaatımıza geldi ve Rabbisi, vasıtasız Musa'ya tekellim ettiyse Mûsâ (A.S.) «Ey benim Rabbim ! Bu kadar in'âm ve ihsanına müstağrak oldum. Zatını bana göster, ben sana nazar edeyim, göreyim» dedi. Çünkü; Mûsâ (A.S.) Rabbisinden gördüğü lûtuf ve ihsanı ve inkişaf eden keşfiyâtı görüp ve cemi cevanip ve cihattan bilâvasıta kelâm-ı ilâhiyi işitince ferah ve sürurundan zat-ı ülûhi-yeti ru'yete tama' ederek «Yâ Rabbi ! Zatını göster, ben göreyim» dedi. Zira; huruf ve asvattan ârî ve terâkib-i kelimâttan berî ve mukaabele ve muhâzât olmaksızın kelâm-ı ilâhiyi işitmesinden derhal zat-ı ülûhiyeti rû'yete intikaal etti. Rabbisi Mûsâ (A.S.) ın şu talebine cevap olarak «Yâ Mûsâ ! Sen hayat-ı dünyada bakî oldukça beni elbette göremezsin, lâkin karşında bulunan ve sebat ve kararda insandan daha ziyade olan dağa nazar et, bak. Eğer ben o dağa tecelli ettiğimde dağ mekânında karar ederse sen de beni görürsün ve görmen mümkündür» dedi. Bundan sonra vakta ki, Rabbisi mezkûr dağa tecelli buyurdu ve inkişaf ettiyse, dağı uîabınş toz halinde kıldı ve âni olarak dağ yok oldu, gitti. Keenne evvelden yaratılmamış bir hale gelince Mûsâ (A.S.) kahr-ı ilâhinin azamet ve dehşetinden muztarib olarak yere kapandı, bir müddet sonra ıztırabı zail olarak aklı başına gelip ifâkat bulduysa «Ya Rabbi ! Seni cemi'-i nekaaisten tenzih ve vüs'-u tâkatımda olmayan şeyi senden suâl ettiğimden dolayı sana tevbe ve rucû' ederim. Halbuki senin azametine ve celâletine ben evvel iman edicilerdenim» demekle isti'zan etmeksizin suâl ettiğinden dolayı aff-ı ilâhiyi istirham etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ı ru'yetin cevazına ye imkânına delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S) a «Ben görülmem ve görülmekliğim mümkün değildir» demedi ; «Sen beni göremezsin» demekle rü'yeti Mûsâ (A.S.) dan nefiv tarikıyla cevap verdi.

Musa (A.S.) ın görememesinden Vâcib Tealâ'nın görülmemesi lâzım gelmez ve görülmek muhal olmuş olsaydı Musa (A.S.) Vâcip Tealâ hakkında muhal olan şeyi talepte bulunmazdı. Çünkû Allah-u Tealâ hakkında muhal olan şeyi bilmeyip taleb etmek enbiya-yi kiram için muhaldir. Şu halde Mûsâ (A.S.) ın Allahı ruyeti taleb etmesi ru'yetin cevazına delil-i sarihtir.

Kezâlik Vâcib Tealâ ruyeti cehlin istikrarına talik buyurdu. Cebelin istikrarı emr-i mümkündür. Mümkün olan şeye muallak olan şey de elbette mümkün olur. Binaenaleyh ru'yetin, cebelin istikrarına ta'liki, cevazına delâlet ettiği gibi Mûsa (A.S.) kavminin «Bize Allah'ı açıktan göster» demelerine cevap olarak ru'yeti taleb etmiştir. Eğer ru'yet caiz olmasaydı kavmini başka cevapla iskat ve reddederdi.

Vâcib Tealânın Mûsâ (A.S.) a «Sen beni göremezsin» buyurması «Beni görmek birtakım esbaba mevkuftur, o sebepler ise henüz sende mevcut değil» demektir, yoksa asla görülmez manâ'sına değildir.

Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Musa'nın işittiği kelâm; Eş'arî indinde harftan ve savttan ârî kelâm-ı ezelîdir. Matüridiye indinde huruf ve asvattan şecere-i mezkûreden Vâcib Tealâ'nın halk ettiği kelâm-ı hadisi işitmiştir, yoksa Mûsâ, (A.S.) ın işittiği zat-ı ilâhiyeyle kaaim kelâm-ı ezelî değildir.

Mûsâ (A.S.) kelâm-ı ilâhiyyi yalnız mı işitti, yoksa maiyetinde bulunan yetmiş kişi de beraber mi işittiler? Burada ihtilâf vardır. Lâkin esah olan, yalnız işitmiştır. Zira; işitmek Hz. Musa'ya tahsis olunmuştur.

C e b e l le murad; Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Cefael-i Zübeyr) ve Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran (Cebel-i Tûr'dur. Cebelin dekkolmasıyla murad; ufanıp toz olmak ve yere dökülüp düz ova olmak ve cebelin nam u nişanı kalmamaktır. Cebel-i Tûr olduğuna nazaran elyevm Cebel-i Tûr'un mevcut olması bu âyete münâfî değildir. Zira; tecelli-i ilâhi cebelin her tarafına olmadı. Belki eczâsından bazı cüzüne vâki olmuş ve mahv u münderis olan o cüzüdür, yoksa her tarafı mahv u münderis oldu manâsına değildir.

(سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ) Yâ Rabbi ! Seni cemi' ne kaaisten tenzih ve Sana tevbe ederim demektir. Mûsâ (A.S.) ın teşbihi; Allah'ın iznine müracaat etmeksizin suâlinden veyahut dünyada ru'yetten veyahut cemi' nekaaisten tenzih manâsınadır.

Bu dünyada ru'yeti'n imkânına bu ayet ve sair âyât-ı beyyinât delâlet ettiği gibi edille-i akliyece de ru'yete bir mâni yoktur. Lâkin hayat-ı dünyada bizim peygamberimizden maada bir kimseye Cenab-ı Hakkı ru'yet vâki olmamıştır. Esahh-ı akval üzere ancak miraçta bizim peygamberimizin Bârı Tealâ'yı rü'yettettiği mervidir. Amma dar-ı âhirette ru'yetin vâki olacağına ahadis-i celilenin sarahati ve âyât-ı beyyinâtın işareti delâlet etmekte olduğundan ehl-i iman için âhirette Cenab-ı Hakkı mekândan münezzeh olduğu halde ru'yet vâki olacağını itikad etmek vaciptir.

Hulâsa; Hz. Mûsâ mikaata gelip Rabbisi tekellüm edince «Yâ Rabbi ! Zatını bana göster, ben göreyim» dediği ve Rabbi Tealâ'nın «Sen beni elbette göremezsin. Karşında bulunan dağa nazar et, eğer dağ yerinde durursa sen beni görürsün» buyurduğu vakta ki, Vâcib Tealâ müşarünileyh olan dağa tecelli edip dağ hurduhaş olunca Hz. Mûsâ yere kapanıp ifâkat bulur bulmaz tevbe ve teşbih ettiği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ı düyada ru'yetten meneylemesi üzerine Mûsâ (A.S.) bilâisti'zan ru'yeti talebine nedamet ve mahzun olunca Mûsâ (A.S.) ın hüznünü izâle buyurduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ يَا مُوسَى إِنِّى اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاَتِىوَبِكَلاَمِىفَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُن مِّنَ الشَّاكِرِينَ ﴿144﴾

buyuruyor.

[Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a hitaben «Yâ Mûsâ ! Ben seni risaletim ve kelâmımla nâs üzerine ihtiyar ve ahkâmımı ve evamir ve nevâhîmi kullarınıa tebliğe memur ettim. Binaenaleyh; sen benim sana ihsan ettiğim ahkâmı ve sair nimetlerimi ahzet. Kudretin tahtında olmayan şeyleri taleb etme ve nimetlerimize şükredicilerden ol» dedi.]

Fahr-i Râzi ve Kaazi'nin beyanları veçhile  Vâcib Tealâ'nın Mûsâ (A.S.) ı ihtiyarı; o zamanda mevcut olan insanlar üzerine demektir. Zira; o zamanda Hârûn (A.S.) da nebi ise de ayrı şeriat sahibi olmayıp Mûsâ (A.S.) a tebaiyetle memur olduğundan zamanında Mûsâ (A.S.) dan efdal bir nebi yoktu. Şu halde o zamanda mevcut nâs üzerine Cenab-ı Hak Mûsâ (A.S.) ı risaletle ba's ve bilâvasıta tekellümle ihtiyar buyurmuştur. Yoksa bilumum nâs üzerine ihtiyar ve tafdîl manâsına değildir. Zira; bizim nebimizin cemi' enbiyadan efdal olduğunda ittifak olup delâil-i akliye ve nakliye de buna delâlet etmektedir.

Hz. Musa'nın ru'yetullahı talebi Zilhicce'nin Arefe günü ve Tevrat-ı Şerifin nüzulü Kurban Bayramı ve Cuma günü sabahleyin vuku bulduğu Kaazi'nin cümle-i beyânâtındandır.

Cenab-ı Hak bu âyette Mûsâ (A.S.) a iki nimet tadad buyurdu.

B i r i n c i s i ; risalet,

İ k i n c i s i ; bilâvasıta tekellümdür. Ve bu nimetlere şükretmekle emir buyurdu ki, ilmen ve amelen nimetin hukukunu edâ ve levazımını ifâ etmekle emirdir. Binaenaleyh, nimete nail olan her insan için o nimetin şükrünü edâ etmesi vaciptir. Zira şükrü edâ olunmayan nimet zevale maruzdur.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ .(A.S.) ı risâletle tahsis ettiğini beyandan sonra risâletini tafsil etmek üzere :

وَكَتَبْنَا لَهُ فِى الأَلْوَاحِ مِن كُلِّ شَيْءٍ مَّوْعِظَةً وَتَفْصِيلاً لِّكُلِّ شَيْءٍ فَخُذْهَا بِقُوَّةٍ وَأْمُرْ قَوْمَكَ يَأْخُذُواْ بِأَحْسَنِهَا سَأُرِيكُمْ دَارَ الْفَاسِقِينَ ﴿145﴾

buyuruyor.

[Bizim Mûsâ (A.S.) ı ihtiyarımız cümlesinden olarak mev'ize ve hill ü hürmeti tafsilen Mûsâ için Tevrat, yazılı levhalarda Beni İsrail'in muhtaç olduğu herşeyi yazdık. Hâl böyle olunca yâ Mûsâ ! Sen elvah-ı azimete, ciddiyet ve niyet-i sadikayla ahzet. Kavmine emret ki, Tevrat'ta olan ahkâmın güzellerini ahzetsinler. Ey Beni İsrail ! Fir'avn; Âd ve Semud gibi kâfirlerin beldelerim size gösteririm ki, onların köşkleri ve sarayları nasıl harap olmuşsa onları görüp ibret alasınız.] Veyahut [Âhirette aşıkların darı olan dâr-ı Cehennem'i gösteririm.]

Fahr-i Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile e I v a h la murad; Tevrat'ın levhalarıdır. Levhaların adedi yedi veyahut on olmasında ihtilâf olup levhanın madeni yeşil zebercedden veyahut zümrütten veyahut tahtadan olduğuna dair rivayetler varsa da âyette adedine ve madenine dair sarahat olmayıp ancak Tevrat'ın levhada nazil olduğu kafidir. Fakat levhanın adedi ve keyfiyeti malûm değildir. Kemmiyet ve keyfiyetine hüküm de talluk etmez. Maksat Tevrat'ın levha üzerinde nazil olduğunu beyandır.

H e r ş e y le murad; umur-u din ve umur-u dünyadan Beni İsrail'in muhtaç oldukları herşey demektir. Çünkü; Tevrat'ta emr ü nehiy, helâl ü haram, hudud-u şer'iye, ahkâm-ı din, umur-u dünya ve teşkil-i hükümete müteallik herşeyin tafsili vardı. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette herşeyin tafsilâtını yazdık» buyurmuştur.

 Vâcib Tealâ Tevrat'ı ciddiyet ve azimet üzere âhzetmesini emretmiştir. Çünkü; insanın ümitsiz ve zayıf niyetle ahzettiği şeyde fütur arız olur, neticesiz kalır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ ciddiyet ve niyet-i sâdıkayla âhzetmesini emretmiştir.

Tevrat'ın ahkâmında ahsen ve hasen olan şeyler olduğuna âyette işaret vardır. Çünkü Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kısas ve zâlimin zulmün'ü affetmek gibii ameller; ahsendir. Kısasla ve zâlimin mezâlimini ahizle intikaam almak hasendir. Allah-u Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Kavmine emret ki, Tevrat'ta beyan olunan ahkamın hasen olanlarıyla amel etmek caizse de ahseniyle amelin efdal olduğunu beyan et» demiştir.

Yahut a h s e n le murad; ferdiz ve vâcib ât, h a s e n le murad; mendübât ve nevâfildir. Elbette vâcib âtla amel etmek ahsendir. Şu halde âyette efdal olan şeyle amele tergib vardır. Yahut a h s e n le murad; azimettir, h a s e n le murad; ruhsatla ameldir. Elbette azimetle amel ruhsatla amelden efdaldir. Fâsıkların memleketlerini ve harap olan hanelerini göstereceğini beyan etmek; emrine muhalefet edenlerin helâklerini göstermekle âsîleri tehdid ve insafa davet etmektir. Tevrat-ı Şerif gaayet büyük ve çok olduğundan Tevrat'ı ancak Mûsâ, Yûşâ, Üzeyr ve İsâ (A.S.) hıfzedip başka hıfzeden olmadığı Hâzin'in cümle-i beyânâtındandır. Yani; Tevrat'ı ezberden okumak bu dört zat-ı şerife müyesser olmuş, başka kimseye müyesser olmamıştır.

***

Vâcib Tealâ fâsıkların beldelerinin harabelerini göstereceğini vaadinden sonra fâsıklarla muamelesini beyan etmek üzere :

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِى  الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِى الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ

buyuruyor.

[Bigayrıhakkm yeryüzünde tekebbür eden kimseleri âfakı enfüste vahdaniyetimize delâlet eden âyetleri tasdik ve iman etmekten tağyir eder ve kalplerini döndürürüm ki, hakka inat ve bigayrıhakkın tekebbürlerinin cezasını görsünler ve ben Kur'ân'ın âyetlerini anlamaktan onları menederim ki, küfürlerinin azabını tatsınlar.]

وَإِن يَرَوْاْ كُلَّ آيَةٍ لاَّ يُؤْمِنُواْ بِهَا

[Ve eğer onlar her âyeti görseler iman etmezler.]

وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الرُّشْدِ لاَ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً

[Ve eğer onlar doğru yolu görseler kendilerine tarîk-i necat ittihaz etmezler.]

وَإِن يَرَوْاْ سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً

[Ve eğer onlar tarik-ı dalâleti görseler derhal kendilerine meslek ve tarikat ittihaz ederler.]

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ ﴿146﴾

[Bunların şu tarik-ı dalâli meslek ittihaz etmelerinin sebebi; onlar bizim hakka, delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler ve o âyetlerimizden gaafil oldular.]

Yani; hakka mukaarın olmayan din-i bâtıllanyla yeryüzünde bigayrıhakkm ibadullaha tekebbür ve tecebbür edip bizim vahdaniyetimize ve kudretimize delâlet için âfâk-ı enfüste nasbolunmuş âyetlerimizin ledünniyâtını tefekkür etmeyen kâfirleri, cebâbireyi âyetlerimi kabul edip iman ve fehmeyleyip tasdik etmekten ben menederim. Onlar âyetlerimizi fehmedemedikleri gibi iptaline sa'y ederlerse de ben onları iptalinden menederim ki, emekleri zayi olur, belki kendi amelleri kendi aleyhlerine döner. Bizim âyetlerimizin şanı i'lâ olunduğu gibi onların hileleri ve dinleri bâtıl ve kendileri helâk olur. Zira; onlar hakka inat edip kabulden imtina' ettikleri için hidayetten mahrum olmaya müstehak olduklarından hidayete vesile olan âyetlerden gaflet ederler. Ve eğer onlar taraf-ı ilâhimizden nazil ve resûlümüze mucize olan ve sıdk u savab üzerine delâlet eden her âyeti görseler kemâl-i inatlarından ve hava ve hevese abalarını taklide fart-ı inhimaklarından âyetlerimize asla iman etmezler. Çünküf tıynetlerinde olan habaset ve fıtretlerinde olan cehalet ve hamakat imanlarına mânidir. Ve eğer onlar tarîk-ı savab ve reşadeti görürlerse şeytanet kendilerine galebe ettiğinden o doğru yolu kendilerine tarîk-ı necat ve meslek-i savab ittihaz etmezler. Ve eğer onlar tarik-ı dalâli görürlerse derhal kendi nefisleri için tarik-ı dalâli savab görüp İhtiyar ve meslek ittihaz ederler. İşte mütekebbirlerin tarîk-ı savabı terkederek tarîk-ı dalâli ihtiyar etmelerinin sebebi; onlar bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler ve onlar iman ve imtisâlden gaafil oldular ki, gafletleri ebedîdir, asla uyanmak ve mür tenebbih olmak yoktur.

Bu âyet-i celilede bigayrıhakkın tekebbürün mezmum ve ukubete sebep olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile muhikkin mubtıl üzerine tekebbürü ve mütekebbir üzerine tekebür gibi bihakkın olursa tekebbürün memduh olduğuna işaret olunmuştur. Resûlullah'ın «Mütekebbir üzerine tekebbür sadakadır» hadis-i şerifi dahi şu manâyı te'yid eder. Çünkü; bigayrıhakkın tekebbür deyince bihakkın tekebbür olduğuna ve bihakkın tekebbürün cevazına delâlet eder.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; Allah-u Tealâ'nın dilediği kulunu hidâyette ve dilediği kulunu dalâlette kıldığına delâlet eder. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ bazı kulunu su-u ihtiyarı neticesi âyetlerini kabulden meneder ve bazı kulunu da âyetlerde tefekküre ve hakkı kabule tevfik eder. Zira; dilediğini halk etmeye kaadir olduğu cihetle işlediğinden mes'ul değildir. Çünkü; mülk onundur, keyfe mâ yeşâ' tasarruf eder.

Allah-u Tealâ hakkında tekebbür sıfatı medihtir. Çünkü; her-şey Allah'ın halkıyla olduğundan bilumum kemâl, Allah-u Tealâ'-ya mahsustur. Amma kulların bigayrıhakkın tekebbürleri bâtıl ve haklarında sıfat-ı mezmumedir. Binaenaleyh; bigayrıhakkın tekebbür ukubeti mucip günah-ı kebiredendir.

***

Vâcib Tealâ âyetleri tekzip ve kabulden gaflet edenlerin âyetleri idrakten sarf olunduklarını beyandan sonra âyetleri tekzib edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿147﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi ve dâr-ı âhirette bizim lutfumuza mülâkaatı tekzib ettiler. Onların amelleri haptolduğundan emekleri zayi olduğu gibi amelleri bâtıl olmasından cezalanmazlar, ancak amellerinin muktezâsıyla cezalanırlar.]

Yani; âyetleri tekzip ve âhirete mülâkaatı inkâr eden kâfirlerin sıla-i rahim, infak, ihsan ve fukaraya sadaka gibi vücuh-u birre dair olan amelleri küfürleri sebebiyle zayi olur, asla faydasını görmezler. Zira; amelle intifâ'ın şartı imandır. İman olmayınca hiçbir amel fayda etmez.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile herkesin cezası; ameline göre olacağına bu âyet delâlet eder.

***

Vâcib Tealâ âyetleri tekzip ve âhireti inkâr edenlerin amelleri bâtıl olduğunu beyandan sonra âyeti tekzibin envâ'ından bir nev'ini ve Beni İsrail'in hidayetten sonra dalâli ihtiyarlarını beyan etmek üzere :

وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِن بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَدًا لَّهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ وَلاَ يَهْدِيهِمْ سَبِيلاً اتَّخَذُوهُ وَكَانُواْ ظَالِمِينَ ﴿148﴾

buyuruyor.

[Musa (A.S.) ınikaata gittikten sonra kavm-ı Mûsâ kendi hulliyatlarından bir dana suretini hayattan ârî cesed olarak ittihaz ettiler ki, o cesedin sığır sadası gibi sadası vardır. Onu kavm-i Mûsâ Sâmiri'nin iğfâlâtı üzerine ma'bud ittihaz ettiler. Beni İsrail ziynetten yapılmış buzağı suretini ma'bud ittihaz ettiler de o suretin onlara tekellüm etmediğini ve onlara bir tarık-ı hayır gösteremediğini bilmediler ve görmediler mi ki, onu ma'bud ittihaz ettiler de nefislerine zulmedici zâlimlerden oldular.] Çünkü; söze muktedir olmayan ve tarik-ı savaba/irşad edemeyen cansız bir cesedi ma'bud ittihaz ettiler. Halbuki ma'budun emir ve nehye muktedir ve doğru yola irşad eder ve menfaat ve mazarrat elinden gelir ve herşeye kaadir bir zat olması lâzım gelir. Bunların ibadet ettikleri suret ise hiçbir şeye muktedir değildir.

Tefsir-i Hâzin ve Medârik'te beyan olunduğu veçhile hulliyatı buzağı suretinde tasvir, eden (Sâmiri) isminde Beni İsrail'den bir münafıktır. (Sâmiri) nifakını gizler, daima Mûsâ (A.Ş.) ın hafî surette noksanını arardı. Beni İsrail'in hatırı sayılılarından olduğu cihetle Mûsâ (A.S.) ın bulunmadığı bir zamanda Beni İsrail'in evvelce Mûsâ (A.S.) a «Bize bir ma'bud yap» dediklerini fırsat addederek hemen zaman fevtetmeksizin idlâle sa'y etmiş ve muvaffak da olmuştur. Çünkü; Beni İsrail'in hamakatı Sâmiri'nin işine yaradı. Gerçi sureti yapan Sâmiri ise de Beni İsrail'in ekserisi razı olduklarından mecmûuna isnad olunmuştur. Çünkü; bir kavimden bazılarının işlediği efâle diğerleri razı olunca o fiilin cümlesine isnad olunması caizdir. Hulliyatı Kıptîlerden bayram günü için Benî İsrail ariyet suretiyle almışlarsa da Kiptiler helâk olunca mâlik olduklarından hulliyat Beni İsrail'e isnad olunmuştur.

Buzağıyı ma'bud ittihaz eden Hârûn (A.S.) dan maada Beni İsrail'in kâffesi midir veyahut bazısı mıdır? İhtilâf varsa da âyetin umumuna nazaran Hârûn (A.S.) dan maadasının danaya ibadetleri anlaşılmaktadır.

Sâmiri kuyumcu olduğundan buzağı suretini dökmüş ve Cibril-i Emin'in atının ayağının altından almış olduğu toprağı suretin içine vaz' edince sada vermiştir.

Sâmiri meselesine dair tafsilât (Sure-i Tâhâ) da dahi zikrolunduğundan burada bu kadarla iktifa olunmuştur. Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile  Vâcib Tealâ bu âyette Beni İsrail'i iki cihetle tevbih ettiğini ve buzağının ibadete istihkaakı olmadığını beyan buyurmuştur.

B i r i n c i s i ; buzağı suretinin tekellüme iktidarı olmaması,

İ k i n c i s i ; tarik-ı hayra şevke iktidarı bulunmamasıdır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in danaya ibadetlerini beyandan son ra nedametlerini ve istiğfarlarını beyan etmek üzere :

وَلَمَّا سُقِطَ فَىأَيْد ِيهِمْ وَرَأَوْاْ أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّواْ قَالُواْ لَئِن لَّمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴿149﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Beni İsrail'in nedametleri tezâyüd etti. Mertebe-i a'lâdan mertebe-i süflâya sukuut ettiler ve muhakkak kendilerinin dalâlette olduğunu görünce dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki, eğer Rabbimiz bize merhamet buyurmaz ve vâki olan kusurumuzu af ve setre tmezse elbette biz zarar edicilerden oluruz.»]

Beyzâvî ve Fahr-i Râzi'nin beyanlarına nazaran e l l e r i n e  s u k u u t  e d e n  ş e y le murad; nedametlerinin müşted olgundan kinayedir. Zira; birşeye şiddetle nedamet eden kimsenin elini ağzıyla ısırıp sonra dizine vurması âdet olduğundan eli dizine sukuut etmiş olur. Binaenaleyh; Beni İsrail Sâmiri'nin idlâline aldandıklannı ve küfrettiklerini bilince hayıflarından ve kesret-i nedametlerinden ellerini ısırıp dizlerine vurdukları için nedametleri ellerine düşmüş oldu. Zira; Araplar birşeye şiddetle nedamet edeh kimse için (سُقِطَ فَىأَيْدهِ) derler. Şu halde bu kelâm; şiddetle nedamette isti'mâl olunur bir darbımeseldir. Yahut e y d i yle murad; nefisleridir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Nedamet, nefislerine sukuut edip her taraflarını ihata etti] demektir ki, «Vücutlarının her cüz'ünü nedamet kapladı, nedametten hâl ! bir cüz' kalmadı» demek olur.

Beni İsrail hatalarını bilince nedametlerini izhar ve Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affını istirham ve irtikâb ettikleri cinayetin pek büyük olduğunu ikrar ve cinayetlerinin neticesi hüsran olduğunu istiğfarlarına ilâve ettiler.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın Beni İsrail'in cinayetlerini işitince kemâl-i gazapla geldiğini ve biraderine itâb ettiğini ve biraderinin i'tizarını ve Hz. Musa'nın duâsını beyan etmek üzere :

وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِىمِن بَعْدِى

buyuruyor.

[Vakta kî, Mûsâ (A.S.) ınünâcâtından kavmine kemâl-i gazap ve esefle avdet ettiyse kavmine «Ben münâcâta gittikten sonra bana ne fena halef oldunuz» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ

[«Dana suretine ibadetle Rabbinizin gazabını mı ta'cil ettiniz?»]

وَأَلْقَى الألْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ

[Mûsâ (A.S.) hiddetinden Tevrat'ın levhalarını yere koydu ve biraderini kendine çeker olduğu halde başının saçmdan tuttu ve danaya ibadetten kavmini menetmedi zannıyla itâb etti.]

قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِىوَكَادُواْ يَقْتُلُونَنِىفَلاَ تُشْمِتْ بِى  الأعْدَاء وَلاَ تَجْعَلْنِىمَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ﴿150﴾

[Mûsâ (A.S.) ın hiddetine karşı Hânin (A.S.) «Ey anam oğlu ! Bana hiddet' etme. Zira; senin kavmin beni zayıf addettiler ve beni katletmeye yaklaştılar, sözümü dinlemediler. Binaenaleyh; düşmanları bana gülüştürme ve beni zâlim kavimle beraber kılma» demekle biraderinin hiddetini teskine çalıştı]

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِى وَلأَخِى وَأَدْخِلْنَا فِىرَحْمَتِكَ وَأَنتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ﴿151﴾

[Mûsâ (A.S.) biraderinden hakikat-ı hali dinleyince «Yâ Rabbi ! Beni ve biraderimi mağfiret ve bizi rahmetine ithal et. Zira; sen erhamürrâhimînsin» demekle Rabbisine duâ etti.]

Yani; vakta ki, Mûsâ (A.S.) kavminin hatalarını işitince gazaplı ve mahzun olduğu halde kavmine rücû' ettiyse kavmine tekdir ve tevbih tarikıyla dedi ki, «Benden sonra ne çirkin şey icad ve ne kötü hilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız? Ben salâhınızı ve ıslahınızı tezyid için gittim, siz dalâlinizi arttırdınız. Ey ahmak ve müsrif kişiler ! Rabbinizin azabını ve ukuubetinize dair olan emrinin alelacele nazil olmasını mı istediniz» dedi ve levhaları yere attı ve biraderinin başından tuttu ve kendi tarafına çekti ve başını salladı, «Neden bunları hıfzetmedin ve neden bunların kabahatlarını kendilerine beyan edip nehyetmedin?» demekle biraderine gazabını izhar etti. Hârûn (A.S.) biraderinin gazabına karşı «Ey anam oğlu ! Bu ahali yani Beni İsrail beni zayıf addettiler ve katletmeye karib oldular. Bana itâb etmekle benimle düşmanları keyflendirme ve beni kavm-i zâlimle beraber kılma ve onlara gazabında beni şerik yapma» demekle Hârûn (A.S.) i'tizar edince Mûsâ (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz ederek «Yâ Rabbi ! Beni ve biraderimi mağfiret buyur ve bizi rahmetine ithâl et. Zira; sen erhamürrâhimînsin» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham etti.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) ınünâcâttayken Sâmiri'nin idlâlini, Beni İsrail'in dalâlini ve kavminin ne gibi hâl kesbettiğini Vâcib Tealâ haber vermesi üzerine Mûsâ (A.S.) şiddetle gazab ederek ve püresef olarak geldi.

Beni İsrail'den irtidad edenlere hitaben «Benden sonra icad ettiğiniz amelinizde ve danaya ibadetinizde ne çirkin şey işlediniz ve ne fena hilâfet ettiniz ki Sâmiri gibi bir münafıkın sözüne aldandınız ve Allah-u Tealâ'ya ibadeti terkeyleyerek az zaman içinde putperest oldunuz» dedi. Yahut bu hitap; Harun'la maiyetinde olan müminleredir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Bana hilâfette lâyıkı veçhüzere edâ-yı hizmet etmediniz. Binaenaleyh; hilâfette isâet ettiniz ve danaya ibadet edenleri menetmediniz. Halbuki vazifeniz bunların itikadlarını muhafaza etmekti. Vazifenizi lâyıkıyla ifa etmediniz ki, zuafâ-yı Beni İsrail itikad-ı hakkı ihlâl ettiler] demektir.

«Benden sonra hilâfette kötülük ettiniz» demek; «Benim münâcât için nezdinizden müfârakat edip gittikten sonra» demektir. Yahut «Benden bu kadar acaip ve garaip mu'cizâtı gördükten sonra kötülük ettiniz» demektir. «Bu kötülüğünüz, azab-ı ilâhinin nüzulünü ta'cil ettiğinizden midir?» veyahut «Rabbimin bana vaad ettiği kırk günde mi acele ettiniz?» demektir.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran a c e l e ; birşeyi vaktinden evvel işlemek olduğundan mezmumdur. Çünkü; birşeyi vaktinden evvel getirmek o şeyden mahrumiyeti mucip olur. Ancak s ü r ' a t ; birşeyi vaktinin iptidasında işlemekten ibaret olduğu cihetle mezmum değildir.

Mûsa (A.S.) kemâl-i gazabına ve Beni İsrail'in bu kadarcık az bir zamanda dalâletlerine hayretinden ve din-i mübine gayretinden elvâhı yere attı ve biraderini kendi tarafına çekti ki hakikat-ı hali istizah ve meselenin keyfiyetini tahkik eylesin ve şüpheli birşey kalmasın. Çünkü; hakikat meydana çıkınca çaresini düşünmek kolay olur.

Hârûn (A.S.) ınûsâ (A.S.) ın liebeveyn biraderi olduğu halde rikkatim celbetmek için validesine nispet etmiştir. Çünkü; valide tarafından rikkat fazladır. Hârûn (A.S.) kavmini dalâletten menetmeye son derece çalıştığını ve bu hususta beyinlerinde birçok mübâhase olduğunu ve kavminin dinlemediğini ve Hârûn (A.S.) üzerine katletmeye karib bir hücumla hücum ettiklerini beyan sadedinde «Kavmim beni zayıf addettiler, hatta katletmeye yakın oldular. Benim onların fevkinde mukaabeleye kudretim yok» demekle Mûsâ (A.S.) a kavminin hareketlerini beyan buyurmuş ve «Düşmanları bana güldürme. Senin bana gazabını görüp ferahlanınasınlar ve beni kusur etti zannıyla zâlimlerin idadından ma'dud kılma» demiştir.

Hârûn (A.S.) dan hakikat-ı hali dinleyince Mûsâ (A.S.) kendine ve biraderine duâyla meşgul olmuş ve hiddetini teskin etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in dana suretine ibadet ettiklerini beyandan sonra ibadet edenlerin hallerini beyan etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِى الْحَياةِ الدُّنْيَا وَكَذَلِكَ نَجْزِى الْمُفْتَرِينَ ﴿152﴾

buyuruyor.

[Tahkikan şol kimseler ki dana suretine ibadet ettiler. Onlara yakında Rablerinden gazap nazil olur ve hayat-ı dünyada zillet isabet eder. Putperestlere gazap ve zillet isabet ettiği gibi biz müfterileri cezalandırırız.]

Yani; Allahuı gayrı, mahlûkattan Sâmiri gibi bir habisin eliyle yapmış olduğu hasis bir buzağı suretini ma'bud ittihaz ederek ibadet eden kimseler iki belâ ile müptelâ olurlar:

B i r i n c i s i ; Rablerinden gazap,

İ k i n c i s i ; hayat-ı dünyada zillet ve meskenet isabet eder ve Allah-u Tealâ'yı terkle iftira edenleri cezâ-yı sezalarını biz böylece veririz.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette iki ihtimâl vardır;

B i r i n c i s i ; buzağı suretini ma'bud ittihaz edenlerle murad;  Hz. Mûsâ zamanında bilfiil ibadete mübaşeret edenlerdir. Gerçi bunlar tâib ve müstağfir olmuşlarsa da tevbelerinin kabulü katilleriyle olduğundan taraf-ı ilâhiden onlara nazil olan gazap; katlolunmalarıdır. Z i l l e t le murad; katlolunmak için kendi boyunlarını kendilerinin kılıç önüne uzatmalarıdır. Şu halde gerek azap ve gerek gazap ve zillet her ikisi de dünyada vuku bulmuştur. Vâcib Tealâ bu haberi vukuundan evvel mikatta Mûsâ (A.S.) a beyan buyurduğundan haberin zamanına nisbetle gazabın vukuu muahhar olduğu cihetle gazabın nüzulü istikbâle delâlet eden (سين) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü katil ve zillet haber verildiğinden sonra vâki olmuştur.Ayette beyan olunan iki ihtimâlden

İ k i n c i s i ; danayı ma'bud ittihaz edenlerle murad; zaman-ı saadette mevcud olan Yahûdilerdir. Gerçi onlar bilfiil danaya ibadet etmemişlerse de Arap indinde abadan sudur eden cerâimin evlâda isnadı âdet olduğundan Yehûdun babalarından sudur eden cinayet evlâtlarına isnad olunmuştur. Şu ihtimale nazaran g a z a p la murad; iman etmedikleri surette âhirette azap ve zilletle murad; dünyada cizye ve katil ve memleketlerinden tard u teb'îd ve bir hükümete nail olamayarak herbiri bir yerde müteferrik ve perişan bir halde yaşamalarıdır. [Dörtbir yanı düşmanla çevrili hususiyle bütün milletlerin düşmanlığını üzerinde toplamış bir kavmin geçici olarak devlet ve hükümet kurmasının bekası, olmayacaktır. Kur'an'ın bu ebedî hükmü bakîdir. Naşir.]

Din-i ilâhide iftira edenlerin cezası; dünyada gazab-ı ilâhi ve zillet olduğunu ve üzerinde zili ü meskenet bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Gerçi âyette iki ihtimal beyan olunmuşsa da Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile ihtimâl-i evvel râcihtir. Çünkü; bilfiil şirkedenler murad olunmak mümkünken onların evlâdının murad olunması baîddir.

***

Vâcib Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabul buyurduğunu beyan etmek üzere:

وَالَّذِينَ عَمِلُواْ السَّيِّئَاتِ ثُمَّ تَابُواْ مِن بَعْدِهَا وَآمَنُواْ إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿153﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar birçok günahlar işlediler ve seyyiâtı işledikten sonra tevbe ve nedamet, Allah-u Tealâ'ya, meleklerine, resûllerine ve kitaplarına iman ettiler. Allah-u Tealâ onların tevbelerini kabul eder. Zira; Habibim ! Rabbin Tealâ, tevbeden sonra onların günahlarını mağfiret edici ve tevbeleüni kabulle merhamet buyurucudur.]

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile seyyiât; sağire ve kebire cümle günahlara şamil olduğu için bilumum günahlardan tevbenin kabulüne âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bir kimse envâ'-ı seyyi-âtı irtikâptan sonra nedamet-i külliyeyle nedamet edip hulûs-u kalp ve niyet-i sadıkayla dergâh-ı ülûhiyetten kusurunun affını istirham ederse Cenab-ı Hak tevbesini kabul buyuracağını bu âyetle vaad buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) dan gazap üzerine vâki olan halatı beyandan sonra gazabın sükûnetinden sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere :

وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ وَفِىنُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ ﴿154﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) ın gazabı ve öfkesi sükût ettiyse yere vaz' etmiş olduğu levhaları yerden aldı ve Tevrat'ın nüshalarında tevhid-i hakka ve saâdet-i dareyne îsâl eder evâmir ve nevâhîyi cami', dünya ve âhirette selâmet-i ibadı kâfil, hidayet ve amel edenleri azab-ı Cehennem'den kurtarır rahmet vardır. Gerek hidayet ve gerek rahmet şol kimselere hasıl ve sabittir ki onlar Rablerinden havfederler ve korkuları ancak Allah-u Tealâ'dandır, Allah'ın gayrıdan pervaları yoktur.]

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile gazap; insanın söylemesine sebep olup gazabın zevali ise sükûnete sebep olduğu cihetle bu makamda gazabın sükûtu sükûnetinden kinayedir. Yahut kelâmda kalp vardır ki «Mûsâ (A.S.) gazaptan sükût etti» demektir.

Mûsâ (A.S.) ın ahzettiği e l v a h la murad; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyetlerde yere ilkaa ettiği beyan olunan elvahttr. Zira; marife olarak zikrolunan birşeyin marife olarak iadesi evvelkinin aynı olmak icab eder. Binaenaleyh; elvah-ı şerifeyi yere nasıl vaz'ettiyse öylece ahzetmiştir. Şu halde elvahı yere vaz'ederken kırıldı, bazı âyetleri zayi oldu ve zayi olan âyetlerin tekrar nazil olduğuna dair olan rivayet zayıf olsa gerektir. Zira; levhaların kırıldığına dair âyette sarahat olmadığı gibi işaret dahi yoktur. Tevrat-ı Şerif Levh-i Mahfuz'dan istinsah olunduğu için n ü s h a  tabir olunmuştur.

Mûsâ (A.S.) ın gazabının sükûnetine sebep; Beyzâvî'nin beyanı veçhile iki şeydir:

B i r i n c i s i ; Hârûn (A.S.) ın i'tizarı,

İ k i n c i s i ;   kavm-i Musa'nın tâib ü müstağfir olmalarıdır.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın mikaata yetmiş kişiyle gittiğini beyan etmek üzere :

وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلاً لِّمِيقَاتِنَا

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) kendi kavminden bizim mikaatımıza gelip dana suretine ibadetlerinden i'tizar etmek üzere yetmiş kişi intihab etti.]

فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُم مِّن قَبْلُ وَإِيَّاى

[Vakta ki onları zelzele ve ıztırap ahzettiyse Mûsâ (A.S.) «Ey benim Rabbimî Bundan evvel murad etseydin onları ve beni sen ihlâk ederdin. Halbuki merhamet ettin, ihlâk etmedin.»]

أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا

[«Ya Rabbi ! Bizden birtakım sefihlerin işledikleri isyanla bizi ihlâk mi edeceksin?» demekle Cenab-ı Hakka tazarru etti.]

إِنْ هِى  إِلاَّ فِتْنَتُكَ

[«Yâ Rabbi ! Bu fitne olmadı, illâ kullarını imtihan için senin ipt ilândır.»]

تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاء وَتَهْدِىمَن تَشَاء

[«Yâ Rabbi ! Bu gibi fitnelerle sen istediğin kimseyi idlâl eder ve istediğini hidayette kılarsın»]

أَنتَ وَلِيُّنَا

[«Yâ Rabbi ! Sen bizim velimiz ve işlerimizde yardımcım izsin ve cümle umurumuza hakimsin»]

فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ ﴿155﴾

[«Binaenaleyh; Bizim günahlarımızı mağfiret buyur ve tevbemizi kabulle merhamet et. Zira; mağfiret edicilerin hayırlısısın»]

Yani; Mûsâ (A.S.) bizim iznimizle kendi kavminden mikaatımıza gelmek üzere yetmiş kişi ihtiyar ve intihab etti. Mikaata gidenler ayanen Cenab-ı Hakkı görmek talebinde bulundukları için onları sâ'ika ahzedince Mûsâ (A.S.) »Yâ Rabbi ! Eğer dilemiş olsaydın bundan evvel onları ve beni ihlâk ederdin. Yâ Rabbi süfehanın seyyiâtıyla bizi ihlâk mi edeceksin? Yâ Rabbi ! Bu saika; onların cehreten seni görmek talebinde bulunmaları yüzünden olmadı, ancak senin fitnen ve iptila kılmandır. Sen bu fitneyle dilediğin kulunu idlâl eder ve dilediğin kulunu hidayette kılarsın. Yâ Rabbi ! Sen bizim velimizsin. Bizi mağfiret et ve bize merhamet buyur. Zira; sen mağfiret edicilerin hayırlısısın, demekle Cenab-ı Hakka tazarruda bulunmuştur.

Fahr-i Râzi, Kaazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a yetmiş kişi intihabıyla mikaata gelmesini emredince Mûsâ (A.S.) on iki esbattaîı altışar kişi intihab ettiğinden yetmiş iki kişi olup aded-i muayyenden ikisi ziyade oldu. Mûsâ (A.S.) lâalettayin ikisinin kalmasını emretti. Bu emir, aralarında birçok münazaaya bâdî oldu. Mûsâ (A.S.) kalanların ecri gidenlerden daha çok olacağını beyanla nizam önünü aldı. (Yûşâ') ile (Kâleb) kaldılar.

Mikaata gidecek yetmiş kişi oruç tuttular, guslettiler ve güzel libaslar giyindiler, Tûr-u Sina'ya vardılar. Cebelin her tarafını bulut ihata etti. Mûsâ (A.S.) bulutun içine girdi ve rüfekasına da yakın gelmelerini emretti. Onlar da bulutun içine girdiler ve secdeye kapandılar. Secdede Vâcib Tealâ'nın Mûsâ (A.S.) a emr ü nehyini işittiler. Mükâleme tamam ve bulut  zail oldu. Bunun üzerine yetmiş kişi Mûsâ (A.S.) a teveccüh ederek «Biz alenî Allah'ı görmeyince sana iman etmeyiz, göster bize Allah'ı» dediler. Binaenaleyh; derhal sâ'ika isabet ederek helâk oldular. Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbi ! Murad etmiş olsaydın bundan evvel bunları ve beni ihlâk ederdin, halbuki ihlâk etmedin. Şimdi ihlâk edince Beni İsrail'e ben neyle rücû' edeyim ve onlara ne cevap vereyim» demekle ihya etmesini istirhamda bulundu ve Cenab-ı Hak tekrar onları ihya buyurdu.

Mûsâ (A.S.) ın bu yetmiş kişiyle Tûr'a gitmesi mükâleme için midir veyahut mükâlemeden sonra Beni israil'de vâki olan buzağıya ibadet etmek cinayetinden istiğfar ve tevbelerinin kabulünü istirham için midir? İhtilâf vardır. Çünkü; yetmiş kişiyle gidildiği muhakkaktır. Lâkin gidilmekteki maksadı beyan hakkında âyette sarahat yoktur. Ancak Sâmiri'nin idlâlinden sonra gidilmesi; tevbelerinin kabulünü istirham için gidilmek cihetini te'yid eder.

Bazı rivayette vâki olan r e ç f e ki saikadır ondan helâk olmadılar. Ve lâkin helâke karib olduklarından Mûsâ (A.S.) helâklerinden havfından nâşî helâk olmamalarını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Bu yetmiş kişi Beni İsrail'in hayırlısı ve akıllıları ve Mûsâ (A.S.) ın muîn ve nasırı olduklarından zayi olmalarından havf ve telâş ettiği gibi eğer helâk olsalar Beni İsrail'e söz duyurmak ve anlatmak da müşküldü. Binaenaleyh; ihlâk olmamaları temeniyâtında bulunmuştur. Mûsâ (A.S.) nefsine ve kavmine duâ etti ve mağfiret ve rahmet talebinde bulundu.

Allah'ın gayrılarının bir kimsenin kusurunu ve hatasını affetmesi; sevap taleb etmek yahut herkesin kendini sena ve yahut bir zararı defetmesi gibi maksada müpteni olup Allah'ın kullarının hatasını affı böyle bir maksada müpteni olmadığından Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbi ! Sen mağfiret edicilerin hayırlısısın» demiştir. Çünkü; gayrıların aharın kusurunu setri bir ivaz tahtındadır, Allah'ın setriyse lutf-u mahızdır. Bir ivaz karşısında olmadığına işaret için Cenab-ı Hakkın mağfiret edicilerin cümlesinden hayırlı olduğunu beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın duâsının bakiyesini beyan etmek üzere :

وَاكْتُبْ لَنَا فِى هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الآخِرَةِ

[«Yâ Rabbi ! Bu dünyada bize hasene ve âhirette Cennet yaz ve bizi haklarında sevap yazılan zümreden kıl» demekle Mûsâ (A.S.) dünyalarına ve âhiretlerine duâ etti.]

إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ

[«Ve biz Yâ Rabbi ! Sana tevbe ettik ve kulların tarafından vâki olan kusurdan i'tizar etmeğe geldik» dedi.]

قَالَ عَذَابِىأُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء

[Cenab-ı Hak Mûsâ (A.S.) ın duâsına karşı «Benim azabımı ben istediğim kuluma isabet ettiririm, onun kusurunu affetmem» buyurdu.]

وَرَحْمَتِىوَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ

 [«Halbuki benim rahmetim herşeye vâsidir. Binaenaleyh; mahlûkaatın her zerresinde âsân görülmektedir».]

فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ ﴿156﴾

[«Ben rahmetimi şol kimselere yazarım ki» onlar menhiyatı terkle ittika eder ve zekâtlarını verirler ve onlar şol kimseler ki, bizim âyetlerimize iman ederler».]

Yani; Mûsâ (A.S.) duâsında «Yâ Rabbi ! Sen bizim için dünyada hüsn-ü maişeti ve taate tevfik ve a'mâl-i sâlihayı müyesser kılmak gibi haseneyi ve âhirette Cennet ve kerameti ve seyyiâtımızı mağfiret yaz ve haseneyle hükmet. Zira; biz tevbe ve kusurumuzu itirafla dergâhına müracaat ettik, affet kusurumuzu» demekle istirhamda bulundu. Mûsâ (A.S.) ın şu istirhamına cevap olarak  Vâcib Tealâ dedi ki: «Ben azab etmek istediğim kimseye azabımı isabet ettiririm. Zira; mülkümdür, kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur. Çünkü; halis mülkünde tasarruf eden kimseye hariçten itiraz varid olamaz ve itiraz olsa bile te'siri olmaz ve lâkin benim rahmetim herşeye vâsidir. Binaenaleyh; umum halkı ihata etmiştir. Ben rahmetimi ve haseneyi maharimden ittikaa ve zekâtlarını i'tâ ve bizim âyetlerimize iman edenlere hükmeder, yazarım. Yani; âhirette rahmetim mümin müttekilere ve sûrî ve manevî merzuk oldukları şeylerden verilmesi vacip olan zekât verenlere ve vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimize iman eden müminlere mahsustur. Âhirette kâfirlere rahmet-i ilâhiyemizden nasip yoktur».

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Mûsâ (A.S.), Vâcib Tealâ kullarının velisi olduğunu beyandan sonra v e l i d e n muntazar olan iki şey olup

B i r i n c i s i ; def-i mazarrat,

İ k i n c i s i ; celb'i menfaat olduğundan def-i mazarratı takdim ederek mağfiret talebinde bulunduktan sonra celb-i menfaat hususuna atf-ı nazar eyleyerek dünyada ve âhirette hasene talebine müsaraat etti. Çünkü; mefasidi defetmek menâfii celbetmekten evlâdır.

Vâcib Tealâ'dan hasene ve mağfiret talebine Mûsâ (A.S.) iki sebep beyan etti ki,

B i r i n c i s i ; Vâcip Tealâ'nın veli ve nasır olmasıdır. Çünkü; veli ve nasır olamayan kimsenin iktidarı olmadığından birşey taleb etmekte fayda olmaz.

İ k i n c i s i ; abdin canib-i ilâhiye rucû'la tâib ve müstağfir olmasıdır. Çünkü; abid Meviâsına iltica etmez ve kusurunu itirafla tâib ve müstağfir olmazsa mevlâsından birşey talebine yüzü olmadığından Mûsâ (A.S.) şu iki şartın mevcut olduğunu beyanla matlûbunu talebe müsaraat etmiştir ki, icabete karin olsun. Zira rububiyetin izzetini ve ubudiyetin zilletini ikrar etmek; duânın kabulüne sebeb-i kavidir.

Mûsâ (A.S.) ın şu talebine cevap olarak Vâcib Tealâ dilediği kuluna azap edip kimsenin itiraza hakkı olmadığını ve rahmetinin herşeye vâsi' olduğunu beyan ve rahmetini dar-i âhirette îsâl edeceği kimselerin evsafını beyanla rahmete nail olacaklarını tayin buyurmuştur. Çünkü cemi' tekâlifin ruhu; ikidir;

B i r i n c i s i ; terkolunması lâzım olan menhiyattan içtinaptır. Buna ittikayla işaret olunmuştur.

İ k i n c i s i ; işlenmesi lâzım olan ibâdât olup mala taalluk eden kısmına zekât-ı i'ta ile ve bedene taalluk eden kısmına da imanla işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bu âyette cemi' tekâlifi icmalen cem'etmiştir. Çünkü cemi' tekâlifi kabul; emre imtisal ve nevâhîden içtinaptır. Dünyada Vâcib Tealâ'nın rahmeti mümin ve kâfir, muti' ve fâsık ziruh ve gayrı ziruh cümlesine şamildir. Zira; herşeyin vücudu ademinden evlâ olduğu cihetle mevcudatın kâffesi vücud nimetiyle mutena'imler ve zîruh olanların kâffesi envâ'-ı lezâizle mütelezzizlerdir, zira; her zîruhun kendine mahsus lezzet aldığı birşey vardır. Amma âhirette rahmet-i ilâhiye yalnız müminlere mahsustur, kâfirlere rahmet yoktur. Dar-ı âhiret; amele göre cezanın mahallîdir. Binaenaleyh; kâfirlerde iman olmadığından rahmet-i ilâhiyeden mahrumlardır.

***

Vâcib Tealâ dünyada haseneye ehil olanların sıfatları ittikaa ve fukaraya i'tâ-yı zekât ve iman etmek olduğunu beyandan sonra cümle-i sıfatlarından birisi de nebiyy-i ümmî olan Muhammed (A.S.) a ittibâ' etmek olduğunu beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِى يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِى التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ

buyuruyor.

[Kendilerine hasene yazılan şol kimseler ki; onlar, Kur'an kendine vahyolunan resûle ve mucize sahibi olan nebiyy-i ümmî-ye ittibâ' eden kimselerdir  ki, o nebiy-yi ü m minin sıfatını Tevrat'ta bulurlar ve Tevrat'tan sonra nazil olan İncirde dahi bulurlar.]

يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ

[O nebiy-yi muazzam onlara imanla ve amel-i salihle emreder ve şirk ve sair günahlardan nehyeder.]

وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ

[Ve onlara güzel nimetleri helâl kılar.]

وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ

[Ve o resûl-ü mükerrem onlara hınzır eti ve ölmüş hayvan İaşesi gibi habis olan şeyleri haram kılar.]

وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِىكَانَتْ عَلَيْهِمْ

[Ve o resûl-ü müfahham onlar üzerine ağır olan teklifleri ve meşakkatli olan ahkâmı onlardan kaldırır.]

Yani; dünyada ve âhirette haaeneye müstehak olan şol kimseler ki, onlar nebiy-yi ümmî olan Resûl-ü Muaçzam'a tâbi olurlar. O nebiyy-i ümmînin bi'setini, sıfatını, dinini ve ismini kendi yanlarında mevcut olan Tevrat ve İncil'de bulurlar. O nebinin şanı; ittibâ' edenlere aklın ve şer'in tahsin ettiği ma'rufâtla emir ve kabih olan rminkirâttan nehyetmektir. O nebiyy-i ümmî onlara tayyibâtı helâl ve habâisi onlar üzerine haram ve onlardan ağırlıklarını ve boyunlarından bukağı menzilinde olan tekâlifi kaldırır. Çünkü dünyada ve âhirette haseneye lâyık ve müstehak olan kimselerin şanları; Allah'la kendileri beyninde vasıta olan ve Allah'ın ahkâmını kullarına haber veren ve bir kimseden okuyup yazmamış ümmî olan resûle ittibâ' etmektir. Zira; o nebiyy-i ümmînin evsafını kendi iman ettikleri ve yanlarında bulunan Tevrat ve İncil'de bulurlar ve o nebinin şanı; ittibâ' edenlere emribilmaruf ve nehyianilmünker ettiği gibi onlara tayyibâtı helâl ve habîsi haram kılmak ve meşakkat veren tekâlifi üzerlerinden kaldırmaktır. Binaenaleyh; bu evsafı haiz olan zatıi şerife ittibâ' etmek vaciptir.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile R e s û l u l l a h ' a   t e b a i y  e t   e d e n l er le murâd; Beni İsrail'in Tevrat'ta Resûlullah'ın evsafım ve Nasârâ'nın İncil'de Resûlullah'ın şemailini görüp Resûlullah'ın risaletini ve nübüvvetini tasdik edenlerdir. Çünkü; Resûlullah ba'solunmazdan evvel şeriatına ittibâ' mümkün değildir. Binaenaleyh; gerek Nasârâ'dan gerek Yehûd'dan Resûlullah'ın evsafını İncil'in ve Tevrat'ın tarifi veçhüzere bilip ve iman edenlerdir ki, bu da resûlullah'ın bi'setinden sonra mümkündür. Yahut zaman-ı saadette Yehûd ve Nasârâ'nın şeriat-ı Ahmediyeye iman edenlerdir. Zira; onlar imanları sebebiyle dünyada ve âhirette haseneye müstehak olan ehl-i imandandırlar. Çünkü; Resûlullah'â iman edenler hangi milletten olursa olsun müsavidir, beyinlerinde fark yoktur.

Yahut âyette t â b i  o l a n l a r la murad; cemi' ümmete şâmildir. Zira; Resûlullah'ın evsafı İncil'de ve Tevrat'ta mezkûr olduğunu beyan etmek lâfz-ı âyetin cemi' ümmete şümulüne mani değildir.

Bu âyette r e s û l le murad; bizim peygamberimiz Muhammed (A.S.) dır. Zira; Allah'la kulları beyninde vasıta olarak risaletini ve ahkâmını ümmetine tebliğ ettiği cihetle resûl ve Allah-u Tealâ'nın evsafını ve ahkâmını haber verdiği cihetle n e b i  unvanını ihraz buyurmuştur ve her ikisi de mertebelerin a'lâsı ve eşrefidir.

Resûlullah okuyup yazmadığı için ü m m î denilmiştir. Ve ümmî olması Resûlullah hakkında şeref-i nübüvvetine delâlet eder a'zam-ı mu'cizâtındandır. Çünkü; Resûlullah okumak ve yazmak sizin evvelin ve âhirînin ülumunu cami' Kur'an'ı getirmek ve akşam-sabah ziyâde ve noksan olmaksızın, tağyir ve tebdil vuku bulmaksfzın ümmeti üzerine kıraet etmek ve birçok mugayyebâttan haber vermek ve haber verilen şey aynıyla vâki olmak elbette nübüvvetini tasdik ve taraf-ı ilahiden meb'us resûl olduğunu teyid ettiği için Resûlullah'ın ümmî olması mucizelerinin büyüğüdür. Zira: ümmî olmasaydı Kur'an'ı başka kitaptan istinsah etti diyerek kavmi tarafından itham olunurdu. Fakat ümmî olduğu cihetle bu ithama meydan kalmamış ve itham etseler dahi hükmü olamamıştır.

Resûlullah'ın evsafının, isminin, beldesinin ve şemail-i nebeviyyesinin Tevrat'ta ve İncil'de mezkûr olması; Resûlullah'ın nübüvvetinin sıhhatına a'zam-ı delâildendir.

Resûlullah'ın mezâyâ-yı âliyesinden birisi de emribilmaruf etmektir. M a r u f ; aklen ve şer'an müstahsen olan şeydir. Allah-u Tealâ'ya iman ve ta'zîm, mahlûkaata şefkat ve inayet, sıla-i rahim ve ebeveyne hürmet, hukuk-u ibada riayet ve mahlûkatın kâffesine nazar-ı ibretle bakmak ve herşeyde olan .hikem-i hafiye ve esrar-ı acibeyi düşünmek ma'rufâtta dahil olup Resûlullah bunların da cümlesiyle emir buyurmuştur.

Resûlullah'ın evsaf-ı celilesinden birisi de nehyianümünker etmektir. M ü n k e r le murad; şer'-i şerifte meşruiyeti malûm olmayan ve itikaadât-ı fâside ve ahlâk-ı kaside gibi fena şeylerdir.

Resûlullah'ın mezâyâ-yı âliyesinden birisi de devenin eti ve içyağı gibi kendilerine haram kıldıkları şeylerden ibaret olan tayyibâtı helâl kıldığı gibi meyte ve hınzır eti ve kan ve tab'-ı selimin kazurat addettiği ve kerih gördüğü şeylerden ibaret olan habaisi haram kılmastdır. Zira; insana muzır olan şeyin cümlesi haramdır. Ancak bizim bildiğimiz bir menfaata mebni helâl olmasına delil olan şeyler helâldir. Çünkü helâl olmasına delil olan şey bizim için helâldir ve nâfidir.

Resûlullah'ın mekârim-i celilesinden birisi de Nasârâ ve Yehûd şeriatlarından meşakkat veren ve ağır olan şeyleri ki, tevbenin katl-i nefisle olması, hata eden azanın kesilmesi, elbisenin tahareti, necaset bulaşan yerinin kesilmesiyle olması, katilde elbette kısasın muayyen olup diyetin caiz olmaması, Cumartesi günü asla amel caiz olmaması, namazlarının kilisenin gayrı mahalde caiz olmaması ve etin içinden damarlarını arayıp çıkarmak mecburiyetinde olmaları ve emvâl-i ganimeti yakmak ve günahları kapılarının üzerine yazılması gibi tekâlif-i şâkkayı kaldırmaktır. Tekâlif-İ şâkka insanı harekeden menettiği için siklete ve efâlden menettiği için bukağıya teşbih olunduğundan tekâlif-i şâkkaya ağırlık manâsına olan ı s r ve bukağı manâsına olan a ğ l â l denilmiştir. Bizim peygamberimizin şeriatında bu misilli tekâlif-i şâkka ref olunduğundan Resûlullah; (بعثت بالحنيفة السهلة السمحة) = «Ben bâtıldan hakka meyletmiş doğru, kolay ve vâsi bir dinle ba's olundum.» buyurmuştur. Binaenaleyh; şeriat-ı Muhammediye edyan-ı saireye nispetle en kolay bir dindir.

***

 Vâcib Tealâ Resûlullah'ta olan evsaf-ı âliyeyi beyandan son ra iman edenlerin felaha dahil olacaklarını beyan etmek üzere :

فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِى  أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿157﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, şu beyan olunan evsaf-i âliyeyi cami olan peygamber-i zişanın hîn-i huzurunda iman ve kemâl-i ta'zîmle ta'zîm, dinine ve kendine nusret ettiler ve o peygamberle beraber inzal olunan Kur'an-ı Kerim'e ittibâ' ve ahkâmıyla amel eylediler, işte onlar dünya ve âhirette fevz ü felah ve necat buluculardır.]

Yani; insanların şu nebinin bi'setinden sonra felah bulmaları o nebiye iman, ta'zîm ve nusret etmelerine, nûr-u mübîn olan Kur'an'a tâbi olmalarına münhasırdır. Bunun haricinde felâhyab olmak mümkün değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın i'cazı sebebiyle taraf-ı ilâhiden olduğu zahir bulunduğu cihetle nûra benzediğinden ve ziyanın eşyayı gösterdiği gibi Kuran da hakaayıkı izhar edip keşfettiğinden Kur'an'a n û r denmiştir. Yahut «Resûlullah'la beraber olan nûra ittibâ' edin» demektir. Buna nazaran n û r  kitaba şamil olduğu gibi sünnet-i nebeviyeye dahi şamildir. Şu halde âyette kitaba ve sünnete ittibâ'ın vücubuna delâlet vardır. Yahut Kuran; kalb-i mü'mini nûrlandırıp zulümât-ı şek ve cehaletten ziya-yı yakîne ve ilm ü irfana ihraç ettiği cihetle nûr denilmiştir.

***

Vâcib Tealâ rahmet-i ilâhiyesinin mü'minlere vasıl olacağını ve o rahmetin husulü, resûlüne ittibâ'a mevkuf olduğunu beyan ettiği gibi resûlünün cemi-i nâsa meb'us ve cümleye ittibâ' vacip olduğunu dahi beyan etmek üzere :

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّى رَسُولُ الله إِلَيْكُمْ جَمِيعًا

buyuruyor.

[Habibim ! Sen nâsa «Ey nâs ! Ben sizin ceminize Allah'ın resûlüyüm» demekle risaletini tebliğ et.]

الَّذِىلَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ

[Ben sol Allah-u Tealâ'nın resûlüyüm ki semâvât ve arzın mülkü onundur.]

لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِى وَيُمِيتُ

[Zira; o Allah-u Tealâ'dan başka mabudun bilhak yoktur. Ancak mabudun bilhak odur. Çünkü kullarını ihya «der ve ruhlarını verir, diriltir ve ruhlarını alır, öldürür.]

فَآمِنُواْ بِالله وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ

[Semâvât ve arzın mülkü kendinin olup ma'budun bilhak olunca o Allah-u Tealâ'ya ve onun resûlüne ki, o resûl, nebiy-yi ümmîdir, ona iman edin. Zira; iman etmeniz vaciptir.]

الَّذِىيُؤْمِنُ بِالله وَكَلِمَاتِهِ

[Ve o şol zat-ı ekremdir ki o resûl, Allah'a ve Allah'ın kelimâtından ibaret olan kitaplarına iman eder.]

وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿158﴾

[İhtida etmeniz için o resûle ittiba' edin.] Zira; dünyanıza ve âhiretihize müteallik saadetinize irşad ve doğru yolu size gösterdiği için ittibâ'la ihtidanız me'lûl olduğundan ittibâımz vaciptir.

Yani; ey kâîfe-i mükellefine meb'us olan Resûl-ü Ekrem ! Sen nâsa hitaben de ki: «Yâ eyyühennâs ! Ben sizin ceminize, yerin ve göklerin mülkü kendine mahsus olup cümle mahlûkaatın mâliki ve mutasarrıfı olan Allah'ın resûlüyüm. Sizi irşad için geldim. Tarafından meb'us olduğum Allah'ın gayrı bir ma'bud yoktur, ancak ma'budun bilhak odur. Binaenaleyh; herkes ibadetini ona hasretmelidir. Zira; dilediğini diriltir, dilediğini öldürür. Şu halde yer ve gökler Allah'ın mülkü ve ibadete müstehak ancak zat-ı ülûhiyeti olup ihya ve imataya kâadir olunca Allah'a ve resûlüne iman edin ki o resûlü taraf-ı ilâhiden sizi irşad için meb'us resûldür, ahval-i dünya ve âhireti size haber verir ve kimseden okuyup yazmamış nebiyy-i ümmîdir ki o nebiyy-i ümmî Allah-u Tealâ'ya ve Allah'ın enbiyaya inzal ettiği bütün kelimâtına iman eder. Nebinin hâl ü şanı Allah'a ve kelimâtına iman etmek olunca siz o nebiye ittibâ' edin. Zira ittibâ etmek; üzerinize vaciptir. Eğer ittiba' ederseniz bilumum maksudunuza vasıl olmanız me'mûldür ve o nebiyy-i ürhmîye ittibâ' edin. Çünkü ihtidanız için ittibâ'ınız vaciptir, ihtidanız ittibâ'imza mevkuftur»

Kaazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitap; Resûlullah'a olduğu cihetle bu âyet Resûlullah'ın cemi' halâyıka meb'us olduğuna delildir. Zira; nâs lâfzı umum halâyıka şamil olduğu gibi Resûlullah da risaletini tebliğde «Ceminize meb'usum» buyurmuştur.

Allah-u Tealâ'nın yerin ve göklerin mâliki, vahid-i hakîkî, ihya ve imateye kaadir olduğunu beyan; cemi-i nâsa resûl göndermeye kaadir olduğunu beyan etmektir. Resûlullah cemi-i nâsa meb'us olduğunu beyandan sonra Allah'a ve resûlüne imanın vacip olduğunu beyan buyurmuştur.

İhtida ve mutalebeye vuslatı, Cenab-ı Hak imana ve ittibâ'a ta'lik buyurmuştur. Çünkü; iman olsa da ahkâmına ittibâ' olmasa veyahut ahkâma ittibâ' olsa da iman olmasa dalâlden kurtulamaz. Binaenaleyh ihtida etmek; iman etmeye ve ahkâma ittibâ'a muhtaçtır. Şu halde resûle iman ve ahkama ittibâ' etmeyen kimsede ihtida olamaz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın cemi-i nâsa taraf-ı ilâhiden meb'us' Resûl olduğu dâvasının muhtaç olduğu usul-ü selâsenin kâffesi bu âyette beyan olunmuştur.

B i r i n c i s i ; âlemde hükmü nafiz bir Sâni'-i Kaadir ve Hâlik-ı Kayyum'un vücudunu ispat etmektir. Zira; hükmü nafiz Sâniin vücudu olmasa resûl kimin tarafından gelebilir ve "Resûl geldim» dese kim dinler? Çünkü; resûlü gönderecek yok demektir. Binaenaleyh; risalet dâvası kaadir ve fail-i muhtar bir Sâniin vücudunu ispata muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette zat-ı ülûhiyetinin yer ve göklere mâlik olduğunu beyanla vücudunu ve kudretini ispat etmiştir.

İ k i n c i s i ; resûlü gönderen Fail-i Muhtar'ın Vahid-i Hakîkî olması, lâzımdır. Çünkü; ilâh iki farzolunsa, birisinin gönderdiği resûlün risaletini tebliğ ettiği insanlar, ilâhlardan hangisinin mahlûku olduğunu bilmez ki, o nebiyye ittibâ' ve nebinin emrine imtisal etsin. Şu halde umur-u bi'set mümkün olamaz, ancak Allah'ın bir olmasıyla olur. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ, resûlü  gönderen halikın Vahid-i Hakîkî olduğunu beyan etmek üzere (لااله الاهو) buyurmuştur ki, «Ma'budun biîhak ancak birdir, ondan başka ma'bud yok» demektir.

Ü ç ü n c ü s ü ; resûlü gönderen mabudun, haşr ü neşre, ihya ve imataya kaadir olmasıdır. Çünkü; resûlü irsal eden ilâh haşr ü neşre kaadir olmasa taatle emri nafiz olmaz. Zira; haşrol-mayınca ibadetle iştigalde ve ma'siyetten içtinapta bir fayda olmaz. Şu halde enbiyanın bi'setinden ve tebliğlerinden fayda olmadığından bi'set abes olduğu gibi insanların resûle ittibâ'ı dahi abes olur. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ haşr ü neşre kaadir olduğunu ve haşr ü neşrin vâki olacağını beyan için (يُحْيِىوَيُمِيتُ) buyurmuştur. Şu usul-ü selâseyi ispat etmek üzere risalet dâvası sahih olunca resûlüne iman ve ittibâ' etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ resûlüne mutâbaatın vücubunu beyandan sonra Beni İsrail'den bir taifenin ittibâ' ettiklerini beyan etmek üzere :

وَمِن قَوْمِ مُوسَى أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ ﴿159﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Musa'dan bir cemaat, hakka vasıl olur ve ancak hakla hükmederler, haktan ayrılmazlar.] Binaenaleyh; âhir zaman nebisine iman ve Kur'an'ın ahkâmına ittibâ ederler.

Bu âyette kavm-i Mûsâ (A.S.) dan ü m m e t le murad; Zaman-ı saadette Yahudilerden Resûlullaha iman eden (Abdullah b. Selâm) ve onun ashabıdır. Bunların her ne kadar adetleri azsa da imanları ihlâs üzere olduğu cihetle ümmet unvanını ihraza şayan olduklarından Cenab-ı Hak ümmet lafzıyla zikir buyurmuştur. Yahut  ü m m e t le murad; Kavm-i Mûsâdan din-i Mûsâ üzerine tahrif ve tağyirden salim olarak bakî kalıp zaman saadete kadar dinlerini muhafaza eden bir kavimdir. Onlar nâsı hidayete davet ve hakla hükümde adalet edip kimseye zulmetmeyerek tehaşi ettiklerinden Cenab-ı Hak medih buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Hz. Mûsâ'nın kavminden bir cemaatın ihtida ettiklerini beyan ettiği gibi o kavmin ahval-i umumiyesini dahi tafsil etmek üzere :

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan kavm-i Musa'yı on iki kabile kıldık ve her kabile birer cemaat-ı kesiredir ve onlardan herbiri aharından temeyyüz eder bir kıt'a ve taife oldu.]

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْحَجَرَ

[Mûsâ (A.S.) ın kavmi (Arz-ı Tih)'de su istedikleri zamanda biz Musa'ya vahyettik ve dedik ki «Yâ Mûsâ ! Asanı taşa vur».]

فَانبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا

[Emrimiz üzerine Mûsâ (A.S.) asâsını taşa vurunca taştan on iki pınar kaynadı ve aktı; her kabileye bir pınar hasıl oldu.]

قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ

[Nâsın herbiri su içecek mahallini bildi, bir cemaat diğer cemaatın suyuna müdahale etmez ve herkes kendi cemaatı için tayin olunan pınardan suyunu alır diğer cemaatın suyuna tecavüz etmez oldu.] Binaenaleyh; arada niza' da olmazdı.

وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَى

 [Biz Azîmüşşan (Arz-ı Tîh) de kavm-i Musa'nın üzerlerini bulutla gölgeledik ve onlar üzerine kudret helvası ve kuşlar inzal ettik ki, onlar hararetten kurtuldukları gibi açlıklarını da tatlı ve tuzlu taamla defettiler.]

كُلُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ

[Şu beyan olunan rızıkları onların üzerine inzal edince biz onlara «Verdiğimiz rızkın güzellerinden yiyin, sizin için helâldir» dedik.]

وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿160﴾

[Biz onlara zulmetmediğimiz gibi onlar da bize zulmetmediler. Çünkü; her türlü ihtiyaçlarını te'min ettik ve lâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler. Zira; verdiğimiz rızka kanaat etmeyip başka rızık istemekle tecavüzde bulundular.]

Yani Beni İsrail'i biz muhtelif ümmetler olarak on iki kabile kıldık ve kavm-i Mûsâ, Mûsâ (A.S.) dan (Arz-ı Tih)'te su istediklerinde biz lûtf u kerem ve cu'd ü ihsanımızdan Mûsâ (A.S.) a vahyettik, dedik ki «Yâ Mûsâ ! Sen asanı taşa vur. Zira; sair umurunda teshilât için asanı isti'mâl ettiğin gibi bunda dahi isti'mâl et. Derhal taştan on iki pınar cereyan etsin, on iki kabileye adedince su çıkar. Onların beyinlerinde niza' kalmaz». Emr-i ilâhimize imtisalen Mûsâ (A.S.) asayı taşa vurdu ve taştan oniki pınar cereyan etti. Her nâs ve kabile su alacak mahallerini ve pınarlarını muhakkak bildiler ve kendilerine tahsis olunan mahalli öğrendiler ki beyinlerinde nizaa ve husumete mahal kalmadı ve Beni İsrail üzerini ipir bulutla gölgeledik ki hararetin şiddetinden mutazarrır olmasınlar, istirahat etsinler ve Biz Azîmüşşan onlar üzerine kudret helvası denilen tatlı şerbeti ve semiz kuşları inzal ettik ki, şerbeti içsinler hararetleri bürûdete tahavvül etsin ve semiz kuşlarla tağaddî eylesinler, acıkmasınlar. Bu azıkları inzal ettikten sonra biz onlara dedik ki, «Bizim sizin emzicenizin kıvamı ve bünyenizin takviyesi ve hayatınızın idamesi için vermiş olduğumuz rızıkların güzellerinden mubah olarak yiyin». Bizim böyle demekle müsaademize kanaat etmediklerinden hudud-u ilâhiyemizin haricine çıktılar. Zira; evâmir ve nevâhîmize muhalefet ettiler ve bu muhalefetleriyle bize zulmetmediler. Çünkü; onların ma'siyetinden bize zarar gelmez, ancak kesbettikleri maâsînin şeâmetiyîe kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette meâsîlerinin ukubetini görürler. Zira ma'siyetin zararı; ancak kendilerinedir.

Beni İsrail'in on iki kabile olması Ya'kub (A.S.) ın on iki oğlunun neslinde oldukları içindir. (Arz-ı Tih)'te şiddet-i hararetten ciğerleri yandığı zamanda Mûsâ (A.S.) dan su istediler. Cenab-ı Hak mucize olarak asayı taşa vurmasıyla emretti. Asayı taşa vurunca on iki kabileye on iki pınar çıktı. İkinci merrede harareti def için bulutla gölgeledi. Üçüncü merrede açlık ve susuzluklarını defetmek için (من) ve (سلوى) inzal buyurdu. Her cihetten suhuletle ihtiyaçlarını defettikten sonra inzal buyurduğu rızıktan ekletmelerini emretti. Şu beyan olunan şeyler harikulade ve fevkattabia olup Hz. Musa'nın mucizeleridir. Bu gibi mucizelerin enbiya-yı izam yedlerinde zuhuru çok defa vuku bulmuştur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden kimse bunların vukuunda asla şüphe etmez.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Mûsâ iki şeyle emr-i ilâhiye muhalefet ettiler.

B i r i n c i s i ; Cenab-ı Hak, verdiği rızıktan idhar etmekten onları menettiği halde onlar ıdhar ettiler.

İ k i n c i s i ; ekl için tayin olunan vaktin gayrıda eklettiler. Fakat bu muhalefetleriyle Vâcib Tealâ'ya zulmetmeyip kendi nefislerine zulmettiklerini bu âyette Allah-u Tealâ beyan buyurmuştur. Çünkü; mükellefin irtikâb ettiği ma'siyetin mazarratı kendine aittir. Zira o ma'siyetten nehiy; mükellefin menfaati içindir. Binaenaleyh; nehyolunan şeyi irtikâpla mükellef kendi menfaatim fevt ve mazarratını irtikâb etmiş olur. Nefislerine zulümde temâdî ettiklerine işaret için (يَظْلِمُونَ) muzâri sıyğasıyla varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in bazı ahvalini, vermiş olduğu nimetlerini ve onlar nimetin kadrini bilmeyip nefislerine zulmettiklerini beyan ettiği gibi onlara bazı vesâyâ ve evâmirini dahi beyan etmek üzere :

وَإِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُواْ هَذِهِ الْقَرْيَةَ

buyuruyor.

[Zikret Habibim ! Şol zamanı ki, o zamanda Beni İsrail'e siz «Şu karyede yani Beyt-i Mukaddes'te sakin olun» denildi.]

وَكُلُواْ مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ

[«Ve o karyeden istediğiniz yerde nimetlerinden yiyin».]

وَقُولُواْ حِطَّةٌ

[«Ve bizim günahlarımızı bizden tenzil et yâ Rabbi ! deyin».]

وَادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا نَّغْفِرْ لَكُمْ خَطِيئَاتِكُمْ

[«Ve Beyt-i Mukaddesin kapısından secde eder olduğunuz halde girin ki, biz sizin günahlarınızı mağfiret edelim. Zira; secde-i şükrü eda etmeniz hatielerinizin mağfiret olunmasına sebeptir».]

سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ ﴿161﴾

[Biz erbab-ı ihsanın sevabını ve amellerine mükâfatı elbette ziyade ederiz.] demekle onlara vesâyâda bulunduk ve kendileri hakkında menfaat olan ahkâmı beyan ettik.

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنْهُمْ قَوْلاً غَيْرَ الَّذِىقِيلَ لَهُمْ

[Onlardan zalim olanlar  kendilerine söylenilen sözü söylenmeyen söze tebdil ettiler.] Ve memur oldukları hıtta bedelinde (حنطة فى شعيرة) diyerek söylemesiyle memur oldukları kelimeyi memur olmadıkları kelimeye tebdil ettiklerinden zulüm irtikâb ettiler.

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِّنَ السَّمَاء بِمَا كَانُواْ يَظْلِمُونَ ﴿162﴾

[Binaenaleyh; biz onlar üzerine zulümleri sebebiyle semâdan azap gönderdik ve taunla onların çoklarını ihlâk ettik.]

Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusül ! Şol zamanı ki, o zamanda taraf-ı ilâhiden vahiyle nebileri vasıtasıyla onlara denildi ki, «Beyt-i Mukaddes'te sakin olun ve o karye-i mübareke olan Beyt-i Mukaddesin mebzul rızıklarından mümanaat ve müdafaa olmaksızın istediğiniz yerden ekledin ve bize tazarru ve niyaz edici olduğunuz halde «Yâ Rabbi ! Bizim senden suâlimiz ve talebimizi bizden hasbelbeşer sudur eden seyyiâtımızı tenzil ve maâsimizic affıdır.» demekle münâcâtta bulunun ve siz Beyt-i Mukaddes'in kapısından cephelerinizi türab-ı mezellete sürer, tevazu ve tezellülünüzü izhar eder olduğunuz halde secdeyle girin, biz de sizin hatiâtınızı mağfiret ve muhsin olanların sevabını ziyade edelim. Yani; cürüm sahiplerini af ve amel sahiplerinin sevaplarını ziyade edelim» demekle vesâyâda bulunduk. Bizim şu vesâyâ ve evâmirimiz üzerine nefsine zulmedenler bir söz söylediler ki, kendilerine söylemesiyle emrolunan kelimenin gayrıdır. Zira; onlara emrolunan kelime (حطة) iken onlar (حنطة فى شعيرة) dediler ve emrolundukları kelimeyi lâfzan ve ma'nen tağyir ettiler. Binaenaleyh; biz onlara zulmettikleri ma'siyetleri ve tahrif ve tağyir ettikleri hataları sebebiyle semâdan bir azap îsâl ettik.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Beni İsrail'e duhul ve iskânla emrolunan karye; Beyt-i Mukaddes'tır. O zamanda Beyt-i Mukaddes Âd kavminin bakiyesinden Amalika kabilesinin cebabiresi elindeydi. Vâcib Tealâ'nın iskân ve Beyt-i Mukaddes'e girmeleriyle emri fetholunduktan sonradır. Kapıdan girerken arz-ı halâsa ve arz-ı mukaddese duhule şükrolmak üzere secde etmekle ve geçmiş kusurlarının affını istirham etmek üzere (حطة) demekle emrolunmuşlardı. Şu emrin hilafını irtikâb ederek onlar kapıdan girerken secdeyi terk edip mak'adları üzerine sürünerek geçtikleri gibi  (حطة) lâfzını (حنطة) lâfzına tebdil etmekle de emr-i ilâhiye muhalefet vp Mûsâ (A.S.) ı istihza ettiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak tâûn inzal buyurdu. Bu tâûn yüzünden bir saatte birçok kişinin vefat ettiği mervidir. Çünkü; emr-i ilâhiye bu kadar açıktan muhalefet etmeleri üzerine elbette gazab-ı ilâhinin zuhur edeceği şüphesizdir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in cinayetlerinden bazısını beyandan sonra bazı âhari beyan etmek üzere :

واَسْأَلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّتِىكَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِ إِذْ يَعْدُونَ فِى السَّبْتِ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Yahudilere suâl et şol karyede ki, o karye deniz kenarında hazır ve sahil-i bahirdeydi. Onlar tazim etmeleri lâzım olan Cumartesi gününü tecavüz ettikleri zaman niçin tecavüz ettiler ve balık avlamakla ta'zîmini neye ihlâl ettiler?] Şu suâle onlar cevap versinler.

إِذْ تَأْتِيهِمْ حِيتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً

[Onlar şol zamanda tecavüz ettiler ki, o zamanda Cumartesi günü onların balıkları suyun yüzünde çokça aşikâr olarak geliyor ve onların tamahlarını arttırıyor.]

وَيَوْمَ لاَ يَسْبِتُونَ لاَ تَأْتِيهِمْ

[Ve Cumartesi olmadığı günde onlara balıklar gelmiyordu. Binaenaleyh; hiddetleri artıyordu.]

كَذَلِكَ نَبْلُوهُم بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ﴿163﴾

[İşte böylece fıskları sebebiyle biz onları müptelâ kılarız.]

Zira fısk; iptilâya sebeptir.

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen zamanında bulunan Yehûda tevbih ve tekdir tarîkıyla denizin kenarında mevcut ve hazır olan karyelerden suâl et şol zamanda ki, o zamanda onlar ta'zîm etmek ve av avlamamakla emrolunduklan . Cumartesi günlerinde balıklar birbiri arkasında suyun yüzünde zahir olarak geldiğinde onlar emr-i ilâhiye muhalefet ederek tecavüz etmişlerdi ve ta'zimi ihlâl edip menhî olan avı avladılar ve Cumartesi olmayan günlerinde balıklar onlara gelmezdi. Onların emr-i ilâhiyi ihlâl etmekle tââttan çıkıp fıskı itiyad etmeleri sebebiyle biz onlara imtihan muamelesi yaptık ki onlar mütenebbih olsunlar ve emrimize imtisal etsinler.

Fahr-i Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette s u â l le murad; tevbih ve tekdir ve Yehûd kavminin küfretmek eskiden âdetleri olduğunu beyanla zaman-ı saadette bulunan Yehûdleri tahkir ve terzil etmektir. Yoksa sual istilâm için değildir. Çünkü; Resûlullah o karyenin halini vahiyle bilmişti. Bu suâl Resûlullah'a mucizedir. Zira; Resûlullah ümmî olduğu ve evvel geçenlerin kitaplarından birşey kıraat etmediği halde şu kadar bin sene evvel geçmiş vak'ayı aynıyla nakl-i beyan etmesi vahy-i ilâhiyle olduğuna büyük bir delildir. Âyette (شرعاً),(ظاهرة على وجه اطاء) demektir. Yani; «Balıklar onlara suyun yüzünde zahir oldukları halde geldiğinde onlar tecavüz ederler, Cumartesi gününe yapılacak ta'zîmi ihlâl eder ve emr-i ilâhiye karşı gelirlerdi»demek olur, k a r y e yle murad; (Tûr-u Sina) ile (Medyen) arasında denizin kenarında bir karye, yahut (Eyle), veya (Taberiyefdir. Onlar Cumartesi'ye riayet edip balık avlamamakla emrolunduklan halde Şeytan'ın onlara «Siz balığın avından nehyolunmadınız, eklinden nehyolundunuz» diyerek vesvese ilkaa etmesiyle Cumartesi'nin ta'zîmini ihlâl ve balık avlamakla nehy-i ilâhiye muhalefet ettiler. Cumartesi'de balık gaayet çok gelip Cumartesinin gayrıda gelmemekle Cenab-ı Hak imtihan buyurduğunu beyan buyurmuştur ki, bu hâl onlar için bir iptilâydı. Binaenaleyh; emr-i ilâhiye imtisâlle bu iptilâdan kurtulmak lâzımken aksini irtikâpla gazab-ı ilâhiye mazhar olmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ yevm-i sebte riayet etmeyen karye ahalisinin bir kısmı isyan etmeyip isyan edenlere vaazettiklerini ve vaazı kabul etmeyenlerin helâk olduklarını beyan etmek üzere :

وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا الله مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda karyenin sulehâsından bir cemaat vaaz edenlere dediler ki, «Niçin vaazedersiniz bir kavme ki, o kavmi Allah-u Tealâ ihlâk veyahut şiddetli azapla azab edecek?»] Zira; vaazınızîrTle'siri yoktur. Binaenaleyh; emeğiniz boşadır.

قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ﴿164﴾

[Vaaz edenler cevapta dediler ki «Bizim vaazımız sizin Rabbinize bizim tarafımızdan özür olsun içindir. Ve üzerimize vacip olan emribilma'ruf bilkülliye terkolunmuş olmasın ve me'mûl ki vaazımız onlara te'sir eder de onlar da Allah'tan korkarlar ve biz de Cenab-ı Hakka karşı vazifemizi eda etmiş oluruz».]

فَلَمَّا نَسُواْ مَا ذُكِّرُواْ بِهِ أَنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأَخَذْنَا الَّذِينَ ظَلَمُواْ بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كَانُواْ يَفْسُقُونَ ﴿165﴾

[Vakta ki, karye ahalisinden ma'siyeti irtikâb edenler vaaz olundukları ahkâmı terkle ma'siyeti irtikâpta devam. ettilerse vaazla mahiyetten nehyedenleri biz azaptan kurtardık ve fıskları sebebiyle zulmedenleri şiddetli azapla muâhaze ettik.]

فَلَمَّا عَتَوْاْ عَن مَّا نُهُواْ عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُواْ قِرَدَةً خَاسِئِينَ ﴿166﴾

[Vakta ki, âsîler isyanı terkten imtina' ettiler ve nehyolundukları ma'siyete musir oldularsa Biz Azîmüşşan onlara «Siz zelil ve hakir olduğunuz halde hayvanat içinden maymun olun ve suretiniz maymun sureti olsun» dedik.]

Yani; zikret habibim ! Şol zamanı ki, o zamanda karye ahalisinden bir taife kendileri vaaz edenlere dediler ki «Niçin vaazedersiniz bir kavme ki o kavmi Allah-u Tealâ ihlâk veyahut azab-ı şedidle azab edecek? Şu iki halden birine elbette müstehak olanlara vaazın te'siri olmaz. Binaenaleyh; vaazınızda fayda yoktur» demekle vaaz edenlere itab edince vaaz edenler «Sizin Rabbinize bizim tarafımızdan özür olmasın için vaaz ederiz ve vaazımızın tefsirinden me'yus değiliz, Me'mûl ki, bizim vaazımız te'sir eder de muharremâttan içtinab ederler» demekle cevap verdiler. Vakta ki âsîler vaaz olundukları nesâyihi unuttular. Asla iltifat etmeyip ve vaizlerin vaazını kabul etmectîlerse biz kötülükten nehyeden vaizlere necat verdik ve nasihattan i'raz edip kabul etmeyenleri fısk ettikleri için, şiddetli azapla muâhaze ettik. Vakta ki, nehyolunduklarl şeyden tekebbür ve tecebbür ettiler ve irtikâp etmekten asla çekinmedilerse biz onlara hitaben, «Siz hakir ve zelil olarak maymun olun» dedik. Onların suratları kudret-i ilâhiye ve emr-i sübhâniyemizle maymun suratına tahavvül etti. Zira; emrimizin hilâfına hareket edenlerin akıbetleri helâk ve azaptır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile karye ahalisi üç fırka olup

b i r i n c i   f ı r k a menhiyatı irtifkâb eder. Cumartesi günü balık avlarlar, yerler ve satarlar, hatta sahilin kenarına havutlar yaparak Cumartesi günü balıklar içine dolar sonra ağzını kaparlar, Pazar günü o balıkları toplarlardı. Bu minval üzere nehyolundukları menhiyata ısrar ederler ve bu suretle hilelerini setretmek isterlerdi.

İ k i n c i  f ı r k a bunların bu haline sükût eder fakat menhiyatı da irtikâb etmezlerdi.

Ü ç ü n c ü  f ı r k a ; menhiyatı irtikâb etmedikleri gibi irtikâb edenlere vaaz u nasihatta devam ve menhiyattan menetmeye çalışırlardı. Vaazetmeyen fırka «Bunlara, helâk olacak veyahut azap görecek bir kavme niçin vaazeder ve abesle iştigal edersiniz? Emeğinize yazıktır» derlerdi. Nasihat edenler de «Cenab-ı Hak indinde ma'zur olmak için emribilmaruf ve nehyianilmünker ederiz» demekle cevap verirlerdi. Üçüncü fırka vazife-i şer'iyelerini edada kusur etmemişlerdi.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile vaazedenler bunların maâsîleri bir azap getireceğini idrak ettiklerinden âsîlerle kendi mahalleleri arasına bir duvar çekerek mahallelerini ayırıp bir kapıdan işlediler ve onlara karışmadılar. Birgün âsîlerden dışarı çıkan olmadığını görünce giderler bakarlar ki, hep maymun olmuşlar. Bunlar maymunlardan akrabalarını tanımazlar, lâkin maymunlar akrabalarını tanırlar ve yanlarına gelerelTelbiselerini koklarlar ve ağlarlar. Vaizler de «Biz size menhiyattan vazgeçin demedik mi?» dedikleri zaman onlar da yalnız başlarıyla tasdik ederler. Şu hal üç gün devam ettikten sonra bu suretle maymun olan âsîlerin helâk oldukları mervidir.

Ayet-i celile suretleri mesholmazdan evvel şiddetli bir azapla azab olunduklarına delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ fıskları sebebiyle azab-ı beîsle muahaze ve ondan sonra daha ziyade tuğyan edip suratlarının maymun suratına tahavvül ettiğini beyan buyurmuştur. Azab-ı beîsi tayine dair âyette sarahat yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran fakr u fâkayla müptelâ kılınmışlardır. Onlar av avlamak menhî olan Cumartesinde balık avlayıp satmak ve intifa etmek hülyasıyla haramdan servet kesbetmek için sa'y ederlerse de bereket Allah'ındır. Allah-u Tealâ onları tââttan huruç ettikleri için fakr u faka ve şiddet-i ihtiyaçla müptelâ kıldı, fakat mütenebbih olmadıkları gibi belki daha ziyade tuğyan ettiler. Taaddî ve tecavüzleri ve emr-i ilâhiye muhalefetleri onları insan kıyafetinden çıkarmıştır. Bu vak'anın Dâvûd (A.S.) zamanında olup Dâvûd (A.S.) in onlara lânetettiği mervidir. Beyzâvî'nin İmamdı Mücahid'den naklen bir rivayetine göre bu fırkanın meshi kalplerinde olmuştur, bedenlerinde değildir. Yani maymun suretine tebeddül eden kalpleridir, suretleri değildir. Fakat âyetin zahiri bedenlerinin tebeddül ettiğine delâlet eder.

Fırka-i âsiye helâk oldu, fırka-i vaize necat buldu. Firka-i sâkitenin halinden bahis yoksa da Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile fırka-i sâkite de fırka-i vaize ve naciyede dahil olmuşlardır. Zira; fırka-i sâkite her ne kadar sükût etmişlerse de fırka-i âsiyenin helâk olacaklarını ve azap göreceklerini ve vaaz etmekte fayda olmadığını çünkü vaazı kabul etmediklerinden intifa' edemeyeceklerini beyan etmeleri âsilerin hallerine kalpleriyle buğzettiklerinden onların da fırka-i naciyede dahil olduklarını müş'irdir. Kezâlik emri-bilmaruf ve nehyi-anilmünker farz-ı kifaye kabilinden olduğu cihetle bazılarının bu farzı eda etmeleriyle diğerlerinden sakıt olduğundan emribilmaruf eden bulundukça onların sükûtu helâklerine bâdî olmaz. Zira helâke bâdî olan sükût; umumun sükûtudur. Bazılarının nasihatıyla diğerlerinden farz sakıt olduğu cihetle onlar da fırka-i nâciye meyanına dahil olmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in ahvalinden bazılarını beyandan sonra isyanları sebebiyle ilâyevmilkıyam müptelâ oldukları mezelleti beyan etmek üzere :

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَن يَسُومُهُمْ سُوءَ الْعَذَابِ إِنَّ رَبَّكَ لَسَرِيعُ الْعِقَابِ وَإِنَّهُ لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿167﴾

buyuruyor.

[Zikret yâ Ekrem-er Rusûl ! Şol zamanı ki, o zamanda Rabbin Tealâ ilân etti ve Yehûd taifesine bildirdi ki, onlar üzerine yevm-i kıyamete kadar kötü azabı reva görecek ve azabı tattıracak kimseyi elbette gönderecek ve ilâyevmilkıyam onlara ihanet edecek kimseyi mütevelli kılacağını beyan etmekle Yehûd taifesini istikamete davet etti. Zira; Rabbin Tealâ'nın âsîlere azabı seridir ve tevbe edenleri mağfiret buyurucu ve tevbelerini kabulle merhamet edicidir.]

Yani; zikredin şol zamanı ki, o zamanda Beni İsrail üzerine zili ü hakaareti ve envâ'-ı azabı lâyık görecek kimseleri gönderip ilâyevmilkıyam onlara azap etmeyi Rabbin Tealâ azmetti ve nefsi üzerine yazdı ve ilân etti. Zira; Rabbin Tealâ'nın âsîler üzerine azabı sür'atlı ve tâib ü müstağfir olanları mağfiret edici ve dergâhına rücü' edenlere merhamet buyurucudur.

Vâcib Tealâ'nın bir şeyin vukuunu ilânı kasem manâsını, müş'ir olduğundan kaseme cevap olan (لام) ile irad olunmuştur. Âyette beyan olunan f ı r k a yla murad; Yehûddur. S û - u  a z a b ile murad; cizye ve zül ü hakarettir. Bu azabın Yehûd milletinde ilâyevmilkıyam devam edeceğini âyet nâtıktır. Ve el-yevm Yehûdun zili ü hakareti c\evam etmektedir. Âyetin mazmunundan müstefatl olan ve zili ü hakaretten ibaret bulunan su-u azab Yehûda Süleyman (A.S.) dan sonra başlamıştır. Çünkü; Süleyman (A.S.) zamanında Beni İsrail'in nimeti ezher cihet kemâline vasıl olmuştu. Süleyman (A.S.) ın vefatıyla Beni İsrail nimetin şükrünü eda edip kadrini bilemediklerinden hükümeti zayi ettiler. Allah-u Tealâ onlara (Buht-u Nasır) gibi bir Mecusiyi gönderdi. Memleketlerini tahrip, gençlerini katil, nisvanlarını ve sıbyanlarını esir ve bakî kalanlara cizye vaz'etti. Bundan sonra felâketleri temâdî ederek Rum melikleri musallat oldu. Rum ve Mecuse cizye ve haraç vermeleri bizim peygamberimizin bi'setine kadar devam etti. Bizim nebimize iman etmediklerinden mülûk-ü İslâmiyeyi Allah-u Tealâ musallat kıldı ve herbiri bir milletin ayağı altında kaldı. Binaenaleyh; milel-i sairenin irtikâb etmediği süfliyeti onlar irtikâb ederler. Bu hâlin ilâyevmilkıyam devam edeceğini Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

İnsanların yekdiğerine reva göreceği azap ancak dünyada olacağından Cenab-ı Hak bu azabın yevm-i kıyamete kadar imtidad edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde a z a p la murad; ihanet, hakaaret, cizye, haraç ve zillettir. Âhirette ise azaplarının daha şedid olacağında şüphe yoktur.

İmanla din-i İslama dahil olanlar Yehûdiyetten çıktıkları için onlar bu hükümden müstesnadırlar. Zira âyetin hükmü; Yehûdiyette devam edenlere mahsustur.

Bu âyet; Resûlullah'a mucize kabilindendir. Zira; zaman-ı saadette bu âyetle haber verilen hâl elyevm müşahede ettiğimiz veçhile câri olup asla hilaf olmaması sıdk-ı nübüvvete delâlet yönünden kâfidir. Çünkü; gaipten haber aynıyla vâki olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in ilâyevmilkıyam mezellete müptelâ olacaklarını beyandan sonra mezelletin sebeplerinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَقَطَّعْنَاهُمْ فِى الأَرْضِ أُمَمًا مِّنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذَلِكَ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿168﴾

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Beni İsrail'i yeryüzünde cemaat cemaat dağıttık. Fırka fırka herbiri bir tarafa gitti. Alemin her tarafında elbette Yehûddan bir taife bulunûr.] Rub'-u meskûnun her tarafında bulunduklarına işaret için arz üzerine dağıldıklarını beyan buyurmuştur. [Yehûdda salih olanlar mevcuttur ki, onlar iman etmiş ve Islama dahil olmuşlardır; ve salâha dahil olanların gayrı Yehûdiyette devam edenler de vardır ki, onlar da Yehûdiyette devam ve küfrüzere inad edenlerdir. Onların küfürden rücû' etmeleri için onları ucuzluk, bolluk, afiyet ve sair nimetlerden ibaret olan hasenatla ve kıtlık, darlık ve hastalık gibi seyyiâtla müptelâ kıldık ki, herbirinden bir ibret alarak mütenebbih olsunlar.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yehûdun, âlemin her tarafına perişan bir halde dağılmalarının hikmeti; şevket ve devlete nail olmamalarıdır. Çünkü; müçtemian bir yerde bulunsalar teâvün ve tezahürle kuvvete mâlik olur, izzete meylederler. Amma müteferrik surette olunca gözleri bir araya gelemediği gibi yekdiğerine muavenete dahi muktedir olamadıklarından sefaletleri devam eder.

Hasenat ve seyyiâttan herbiri  insanı taâta terğib ettiğinden Cenab-ı Hak her ikisiyle Beni İsrail'i müptelâ kıldığım beyan buyurmuştur. Çünkü hasenat; nimetle tefsir olunduğuna nazaran nimetin şükrünü edâ ile ibadete rağbet eder. Seyyiât da nikmetten ibaret olunca akıbetinden havfla taât-ı ilâhiyeye teveccühüne sebep olmak gaaliptir. Velhasıl h a s e n a t l a  i p t i l â ; taâta terğib ve s e y y i â t l a  i p t i l â ; mahiyetten tenfir içindir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak her milleti, belki her şahsı her iki cihetle imtihan eder. Şu halde insan için nimete şükür ve belâya sabretmekle ubudiyetini izhar etmek vazife-i diniyedendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in sonra gelenlerinin su-u hâllerini beyan etmek üzere :

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُواْ الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الأدْنَى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَا وَإِن يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مُّثْلُهُ يَأْخُذُوهُ

buyuruyor.

[Yehûdun eslâfı münkariz olduktan sonra kötü ve şerre meyyal nesilleri geldi. Âba' ve ecdadından onlara intikaal etmiş olan Tevrat'a varis oldular. Onlar Tevrat'ı kıraat ederler ve ahkâmına vâkıf olurlar. Maahaza şu gaayet yakın vc az bir zamandan ibaret olan dünyanın mctâ'ını, ahkâm-ı Tevrat'ı tahrif ve tağyir bedelinde alırlar, irtikâp ve irtişadan çekinmezler vc teslîye olmak üzere «Bizim Rabbimiz tarafından biz mağfiret olunuruz, bu kadar bîr şeyle Allah-u Tealâ bizi muahaze etmez affeder» derler. Halbuki evvel aldıkları gibi suret-i gayrı meşruada aldıklarının bir misli daha metâ'-ı dünya onlara gelse tekrar alırlar, hiç perva etmezler.]

Yani; bir taraftan mağfiret taleb ederler, diğer taraftan ma'siyete musir olurlar. Evvelki ma'siyetlerinin mislini işlemekten çekinmezler. Binaenaleyh; her zaman zilletten kurtulmazlar. Çünkü; tevbeyle ma'siyetlerine nihayet vermediklerinden dünyada ne kadar muammer olsalar ma'siyete devam edecekleri gibi ömürleri oldukça zilletten halâs olamazlar.

Tefsir-i Kebir ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Yehûdun dünyaya haris olduklarını ve dünya metâ'ı için ahkâm-ı Tevrat'ı tebdile cüret ettiklerini ve bu cüretlerini istihfaf ederek «Bu kadar şeyi Allah-u Tealâ aramaz. Bizi mağfiret eder» dediklerini ve günahlardan feragat etmeyip musir olduklarını beyan buyurmuştur.

(يَأْخُذُونَ عَرَضَ هَذَا الأدْنَى) cümle-i müste'nifedir. Yani; «kitaba varis olunca ne muamele ederler?» suâline cevap olarak «Şu dünya-yı deniyenin metâ'ı ellerine geçtiğinde kitabın ahkâmı hilâfına hükmetmekle dünya metâ'ını almaktan çekinmezler» demektir.

Ibn-i Abbas Hazretlerinden bu âyetin meali sual olunduğunda «Birtakım kimseler ki, dünyaya rağbet ederler, Kur'an'ın ruhsatlarıyla amel etmek isterler ve Allah-u Tealâ bizi mağfiret eder derler. Dünyadan her ne ki ellerine geçerse alırlar, haram ve helâl noktasına lâyıkı veçhüzere dikkat etmezler. Bugün ellerine geçeni aldıkları gibi onun misli yarın gelse tekrar alırlar mübâlât etmezler» buyurduğu Feth-ül Beyan'da mezkûrdur. Bu rivayete nazaran âyetten maksad; Kur'an'ın ahkâmına riayet etmeyenlerin hallerini beyandır.

***

Vâcib Tealâ kitabın ahkâmına riayet etmeyenlere bazı vesâyâda bulunmak üzere :

أَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِم مِّيثَاقُ الْكِتَابِ أَن لاَّ يِقُولُواْ عَلَى الله إِلاَّ الْحَقَّ

buyuruyor.

[Onlar üzerine Tevrat kitabının misakı alınmadı mı ki, onlar Allah-u Tealâ'nın üzerine söylemeyip ancak hak ve sadık olan şeyi söyleyecekler ve bu minval üzere ahid verdikleri halde niçin kitaplarını tahrif ettiler ve neden yanlış söylediler?]

وَدَرَسُواْ مَا فِيهِ

[Halbuki kitapta olan ahkâmı onlar okudular.] Binaenaleyh; kitabın ahkâmını doğru söylemeleri vacipti.

وَالدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ

[Ve dar-ı âhiret, haramdan ve yalandan itükaa edip nefsini sakınanlar için hayırlıdır.]

أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿169﴾

[Yalanı irtikâb eder de ondan lâzım gelen zararı taakkul edip düşünmez misiniz?]

وَالَّذِينَ يُمَسَّكُونَ بِالْكِتَابِ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ

[Ve sol kimseler ki, onlar kitaba temessük eder ve mucibiyle amel eder ve namazı vaktinde eda etmekle ikaame ederler.] Onların ecirleri zayi olmaz.

إِنَّا لاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُصْلِحِينَ ﴿170﴾

[Zira; biz erbab-ı ıslah ve salâhın ecirlerini zayi etmeyiz.]

Yani; Allah-u Tealâ üzerine söylemeyip, ancak hak söylemek vacip olduğuna dair kitabın misakı onlar üzerine alınmadı mı ve onlar kitabı kıraat edip muallimlerinden ders almadılar mı? Elbette okudular, bildiler ve lâkin mucibiyle amel etmediler. Halbuki dar-ı âhiret, irtikâp ve irtişa gibi muharremâttan nefsini sakınanlar içindir. Bunlar hıtam-ı dünyaya aldanırlar da âhiretin hayırlı olduğunu taakkul etmezler mi? Amma şol kimseler ki, onlar kitaplarına temessük ve mucibiyle amel ve namazı kitaplarında emrettiğimiz veçhüzere ikaamete müdavemet ederler. Onların ecrini vermek bizim üzerimizedir. Zira; biz muslih olanların ecirlerini zayi etmeyiz.

Allah-u Tealâ ehl-i kitaptan kitaplarıyla amel etmeyenleri tevbih buyuruyor. Zira; ehl-i kitabın kitaplarıyla amel edeceklerine ve Allahü Tealâ'ya lâyık olan şeyi söylemek ve hak olmayan şeyi söylememek üzere ahd ü misak ettiler ve taraf-ı ilâhiden resûlleri vasıtasıyla yemin üzere ahidleri alındı ve kitaplarında olan ahkâmı okudular; hakayıkına vakıf oldular. Halbuki dar-ı âhiret muharremâttan içtinapla ittikaa edenlere mahsus ve onlar için hayırlıdır; onlar bu ciheti taakkul etmediler ki, muharremâttan ellerini çekmedikleri gibi düşünmedikleri için Cenab-ı Hak tekdir buyurmuştur. Amma ehl-i kitaptan şol kimseler ki, onlar tamamıyla kitaplarına temessük ederler ve kitaplarının cümle-i ahkâmından olan salâtı ikaameye ve bu vesileyle cânib-i manevi-yi ilâhiye teveccühle devam ettiler. Onların ecirleri zayi olmayacağını beyan buyurdu. Zira; kitapla amel edenler muslinlerdir. Muslih olanların ecrini zayi etmeyeceğini kat'i surette bu âyetle Vâcib Tealâ beyan buyurmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar salât. kitaba temessükte dahilse de şanına ta'zim ve kemâl-i dikkatle itina lâzım olduğuna işaret için salât, ayrıca zikrolunmustur.

Kitabın misakı; kitapta münderiç olan ahkâmdır. Münderiç olan ahkâm içinde mühim olan zatullah ve sıfâtullaha müteallik ahkâm olduğuna işaret için Allah-u Tealâ üzerine hak söylemek lâzım olduğunu tasrih buyurmuştur. Çünkü bir kitaba imanın manâsı; o kitabın ahkâmını tamamıyla kabul ve mucibiyle amel edeceğine ahd ü peyman etmektir. Binaenaleyh; Kur'an'a iman eden bir mü'min Kur'an'ın her ahkâmını ve mucibiyle ameli iltizam ve her hükmünü hüsn-ü telâkki etmek lâzım olduğundan hilâfında hareket dünya ve âhiret saadetinden mahrumiyetini icab edeceğinde şüphe yoktur.

Hulâsa; bilumum ehl-i kitaptan kitaplarına iman etmeleriyle Allah-u Tealâ üzerine haktan başka birşey söylemeyeceklerine ve helâlini helâl ve haramını haram itikad edeceklerine ahdalındığı ve kitaplarında olan ahkâmı okudukları, okumak ve anlamak lâzım olduğu gibi mucibiyle amel etmek de vacip olduğu ve müttekiler için dar-ı âhiretin hayırlı ve herkes için bu ciheti düşünmek lâzım olup düşünmemek nata olduğu ve kitaba yapışıp amel ve namazı eda edenlerin ecri zayi olmayacağı ve zira; muslih olanların ecrini Cenab-ı Hakkın zayi etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in kitaplarının hilâfında hareket ettiklerini beyandan .sonra sarahaten tehdidini beyan etmek üzere :

وَإِذ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَأَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّواْ أَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْ خُذُواْ مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُواْ مَا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ﴿171﴾

buyuruyor.

[Zikret Habibim ! Şol zamanı ki, o zamanda Biz Azîmüşşan Beni İsrail üzerine dağı kopardık. Keenne o dağı gölgelik gibi havaya kaldırdık. Bir dam veyahut şemsiye gibi üzerlerinde durdurduk ve onlar zannettiler ki, dağ üzerlerine düşecek. Bu zan üzere havf ve telâş içinde muztaripken bizim lûtfumuz yetişti onlara dedik ki «Bizim size vermiş olduğumuz kitabın ahkâmını kuvvet, ciddiyet ve azimet-i sadıka ve niyet-i halisayla tutun ve tevbeye müsaraatla kusurunuzun affını istirham edin. Kabayih-i a'mâliniz ve rezâil-i ahlâkınızdan içtinab ve ittikaa etmek için bizim size verdiğimiz kitapta olan ahkâmı zikredin, hatırınızdan çıkarmayın. Mevâiz ve zevacirini ve hüsn-ü ahlâka dair âyetlerini ve su-u ahlâkı men'e dair olan cümlelerini düşünün».] Böyle demekle onları hakka davet ettik. İşte Cebel-i Tûr'dan bir miktarının havaya kalkıp Beni İsrail üzerinde durması âdetin hilafı tabiatın fevkinde Hz. Musa'nın mucizesidir ve Tevrat'ı kabulden imtina' ettikleri için Cenab-ı Hak onları tehdid ve Tevrat'ın ahkâmını ciddiyetle kabul etmelerini emretmiş ve onlar da kabul etmekle dağın mahalline iadesiyle helâktan kurtulmuşlardır.

Fâhr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran c e b e l le murad; cebel-i Tur’dur. Havaya kalkan miktarı; Beni İsrail'i ihata edecek miktarıdır. Çünkü; Tevrat-ı Şerif nâzilolunca Beni İsrail ahkâmının sıkletine tahammül edemeyeceklerinden bahisle Tevrat'ı kabulden imtina' etmeleri üzerine Vâcib Tealâ Tûr dağının Beni İsrail'i ihata edecek miktarını üzerlerine kaldırmasını Cibril-i Emin'e emreder, Emr-i ilâhi üzere Cibril-i Emin dağı kaldırınca Beni İsrail tamamen sol yüzlerinin üzerine secdeye kapanırlar ve sağ gözleriyle semâya nazar ederler ki dağ üzerlerine düşerse görecekler. Yehûd kavminin secdeleri eîyevm sol yüzlerinin üzerinedir ve «Bu secde; bizi ukubetten kurtaran secdedir.» derler.

Dağın üzerinde bir adam boyundan yüksek ve uzun bir adam elini uzatsa ulaşacak raddede olduğu Feth-ül Beyan’da mezkûrdur.

***

Vâcib Tealâ Beni İsrail'in ahvalini tafsil ettiği gibi umum mükellefini ilzam edecek hücceti dahi beyan etmek üzere :

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِىآدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ ﴿172﴾

buyuruyor.

[Zikret Habibtm ! Şol zamanı ki, o zamanda Rabbin Tealâ Beni Adem'in arkalarından zürriyetlerini çıkardı ve kendilerini kendi nefisleri üzerine şahit kıldı. Bundan sonra «Ben sizin rabbiniz olmadım mı?» dedi. Beni Âdem de «Belâ» yani «Sen bizim rabbimizsin» dediler. Melekler tarafından yevm-i kıyâmette sizin «Biz bundan gaafil olduk demenize biz şehadet ederiz.» denildi,] Şu manâ (بلى) üzerine vakfolunup evlâd-ı Âdem'in kelâmı (بلى)' da hitam bulup (شهدنا) melekler tarafından söylenmiş iptidâ-yı kelâm olduğuna nazarandır.

Amma (بلى) lâfzında vakfolunmayıp (شهدنا) evlâd-ı Âdem'in, kelâmı olup (ان تقولوا) de (لا) kelimesi mukadder ve (يقولوا) kıraat olunduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : [Zikret HabibimL Şol zamanı ki, Rabbin Tealâ o zamanda benî âdem'in zürriyetlerini arkalarından neslen ba'de neslin ihraç etti ve kendilerini kendi nefisleri üzerine şahit kıldı ve dedi ki: «Ben sizin Rabbiniz ve Halikınız olmadım mı?» Onlar da cevabında dediler ki «Belâ yâ Rabbi ! İkrar ve itiraf ettik, sen bizim Rabbimiz ve Hâlikımızsm. Şehadetettik ki, yevm-i kıyamette «Biz bundan gaafil idik demeyelim»] Allah-u Tealâ'nın onları işhaddan hikmeti; yevm-i kıyamette onlar «Biz bundan gaafildik» demesinler ve böyle demeleri kerih olduğu için onları kendi nefislerine şahit kılmıştır.

Zürriyeti ihracın keyfiyeti; zerre misali evlâd-ı Âdem'in sulblerinden ilâyevmilkıyam vücut bulacak zürriyetlerini birer birer ihraç etti. Akıl ve hayat vermeksizin lisan-ı halle cevap vermek ihtimalleri varsa da esah olan; akü, hayat ve nutuk verdi, hâlikıyetine ve rububiyetine delâlet edecek delilleri gösterdi ve Rableri olduğunu suâl etti. Onlar da suâli fehmedip akılları idrak ederek lisanlarıyla söylemek suretiyle cevap verdiler.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran suâl; Hz. Âdem Cennet'e girmezden evvel (Mina) ile (Arafat) arasında (Nu'man Erak) namında bir vadide vaki olmuştur. Yahut Cennet'ten arz-ı Hind'e nazil olduğunda Serendip civarında vaki olmuştur. Yahut Cennet-i A'lâ'ya girmeden Cennetin kapısı ününde vaki olmuştur. Suâlin ve isnadın vukuu muhakkaktır. Mekân tayini bizim için lâzım değildir. Çünkü; suâlin ve cevabın mekânını bilmekte veya bilmemekte bir fayda ve zarar olmadığı için mekân tayinine dair bahis olmasa itikada ve amele bîr zarar iras etmez. Ancak zürriyet-i Âdem'i ihraçla suâlin vukuu kafidir. Binaenaleyh; bu ciheti inkâr caiz değildir.

أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِّن بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ ﴿173﴾

[Veyahut Allah-u Tealâ nefisleri üzerine işhad etti ki, siz «Bizden evvel babalarımız şirk ettiler ve biz onlardan sonra onların zürriyetiydik. Bizim muptıl olan pederlerimizin efâliyle bizi muahazce ve ihlâk mi edeceksin? Yâ Rabbi» demeyesiniz.] Eğer ahd ü misak olmamış olsaydı böyle demekle i'tizar ederlerdi.   Cenab-ı Hak ahd ü misak aldı ki herkes pederine atf-ı cürüm etmekle i'tizar etmesinler.

Yani; yevm-i kıyamette kâfirlerin «Bizden evvel küfredenler ancak bizim babalanınızdır ve biz onların zürriyetieriydik. Onlar şirki ihdas etmiş ve bir din olarak kabul edip bizleri de o yolda ? terbiye ettiler. Bizim hadaset-i sinnimiz icabı bilmediğimizden onları taklid ettik. Şu halde bizim cürmümüz dahi babalarımıza aittir. Şirki icad edip bizi ülfet ettiren muptıllerin ef'âliyle bizi ihlâk mi edeceksin Yâ Rabbi ! demekle i'tizar edemezler ve etseler özürleri kabul olunmaz. Çünkü; bâtılla özre itibar yoktur.

Beni Âdem'in kâffesi Âdem (A.S.) ın zürriyeti olduğu cümlenin ma'lûmu olduğu için Âdem (A.S.) zikrolunmamıştır. Yoksa evlâd-ı Âdem'in cemii Âdem (A.S.) dan zuhur etmiştir ve yevm-i misakta zuhur eden zürriyet tamam olmadıkça kıyametin kaaim olmayacağı malumdur. Çünkü; Allah-u Tealâ kıyamete kadar meydana gelecek zürriyeti ihraç ettiğinden onların cümlesi bu âlemde ispat-ı vücud etmedikçe kıyamet kaaim olmaz.

Yevm-i misakta zürriyet-i Âdem'in cümlesi iman ve Allah-u Tealâ'nın rububiyetini ikrar ettiler ve lâkin mümin olanlar rıza ve ihtiyarlarıyla iman ettiklerinde dünyada iman-ı ezelîyi izhar etmeye muvaffak oldular ve kâfir olanlar yevm-i misakta kerhen ikrar ettikleri için dünyada iman-ı ezelîyi izhara muvaffak olamadılar ve olamazlar.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın zahr-ı Âdem'den zürriyetini ihraç ettiği ve rububiyetine delilleri gösterip herbiri vahdaniyetini ikrar ettikleri ve bu ikrarlarına kendilerini şahit kıldığı ve hu işhaddan maksad; yevm-i kıyamette «Biz bundan gaafildik» veyahut «Bu hatayı ve şirki bizim pederlerimiz te'sis ettiğinden mesuliyeti onlara aittir» dememeleri için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَكَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ وَلَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿174﴾

[Ve şu tafsilâtımız gibi biz âyetleri ve hakka delâlet eden delâili tafsilederiz ki, beni Âdem delâilden istidlal ederek hakka rücû ve bâtıldan i'raz etsinler.] Zira; hakka ve kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delâili tafsil; aklı olanlar için taraf-ı ilâhiden lûtuf ve ihsan olduğundan Vâcib Tealâ tafsil ettiğini nimet sırasında beyan buyurmuştur.

 Vâcib Tealâ zürriyet-i Âdem'den ahd ü misak aldığını beyandan sonra ihlâsa mukaarin olmayan imanın akıbet küfre tahavvül ettiğini beyan etmek üzere :

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِى  آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ ﴿175﴾  وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Ychûd üzerine şol kimsenin haberini tilâvet et ki, o kimseye biz kitaplarımızın âyetlerine ilim verdik. Âyetlerden î'raz ve küfretmekle âyetlerin ahkâmından tccerrüd etti, soyuldu. Binaenaleyh; Şeytan onu kendine tâbi kıldı, şeytan havasına tâbi' kılınca dalâlete münhemik olup helâk olanlardan oldu. Eğer biz hidayetini istemiş olsaydık onu âyetlerimizle refeder ve mertebesini yüce kılardık ve lâkin o kimse ednâ ve erzel olan arza tenezzül ve dünyaya meyletti ve havasına tâbi' oldu ve dereke-i nârı irtikâb etti.]

فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ ﴿176﴾

[Âyetlerden soyulan kimsenin misali; kelbin misali gibidir. Eğer üzerine yük yükletirsen dilini çıkarır solur veyahut yük yükletmez terkedersen yine solur. Zira, bu âdet-i kabiha tabiatında sabit olduğundan herhalde kelp gibi ağzını açar solur. İşte şu kelp gibi olmak bizim âyetlerimizi tekzib eden kavmin sıfatıdır: Habibim ! Kıssa-i ma'hudeyi onlara hikâye et ki, onlar tefekkür etsinler ve âyetten imtinâ'larını düşünsünler ve kendi ef'âllerinin kubhunu bilsinler.]

Fahr-i Râzi, Kaazî, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan şahsın (Bel'am b. Bâûrâ) veyahut (Ümeyye b. Salt) veyahut Beni İsrail'den (Besüs) isminde bir kimse veyahut ehl-i kitabın münafıkları olduğuna dair rivayet muhteliftir. Bu rivayetlerden

B i r i n c i s i ; (Belâm b. Bâûrâ) Ken'an'dan Cebabire'nin bulunduğu karyede kütüb-ü münzeleye âlim ve fazl u kemâliyle meşhur ve beynennâs kerametiyle maruf ve ism-i a'zamı bilir müstecâbüddâve bir kimseydi. Mûsâ (A.S.) a Vâcib Tealâ emir buyurup Cebabire'yle muharebeye müheyya oldukları bir zamanda Cebabire'nin ricasına dayanamayarak ve verdikleri atiyeye tama' ederek Mûsâ (A.S.) ve askeri aleyhine duâya cüretle küfrü ihtiyar ve dünyayı âhiret üzerine tercihle şekaavetini izhar etti. Binaenaleyh; âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile bildiği ilim ve âyetler nefsinden soyuldu ve şeytan'a tâbi' tâğîlerden oldu.

İ k i n c i rivayete nazaran (Ümeyye b. Salt) Araptan olduğu gibi bazı kitapları mütalaaya muktedir bir kimseydi ve o zamanda Allah'ın bir resûl göndereceğini bildiği için kendinin resûl olmasını ümid ederken Cenab-ı Hak Resûlullah'ı gönderince hasedinden iman etmeyip küfrü ihtiyar etti ve bilcümle ma'lumâtı kendinden selbolundu ve tâğîler zümresine iltihak etti. Halbuki eş'âr ve ebyâtında vahdaniyeti mukîr ve muterif olduğundan Resûlullah «İbni Sait'in beytleri yani [lisanı] iman ve kalbi küfretti» buyurduğu mervidir.

İlmiyle âmil olmayıp dünyaya meyleden âlim için âyet-i celilede tehdid-i azîm vardır. Zira; Cenab-ı Hak ilm ü fazlıyla ma'ruf olan kimsenin dünyaya meyli sebebiyle dünya ve âhiret hüsran-ı ebedîye dûçâr olduğunu beyan buyurmuştur.

Dünyayı ihtiyarla âhireti terkedenleri, hayvanât içinde en kötü olan kelbin en çirkin hali olan solumakla dilini çıkardığı haline teşbih etmekle ilminin mucibiyle amel etmeyerek küfrü ihtiyar edenleri zem ve takbih edip bu misilli halât-ı redieyi ihtiyar etmekten insanları menetmiştir. Çünkü; kelp yorgunluktan ve sıcaktan dilini çıkararak soluduğu zamanda menfaat ve mazarratına kaadir olamadığı gibi âyât-ı ilâhiyeden i'raz eden kimse dahi nefi' ve zararına kaadir olamaz,

Kezâlik âyât-ı ilâhiyeyi tekzib edenlere resûl gelse, tekâlifi tahmil etse ağızlarını açarlar ihtida etmezler ve resûl gelmese terkolunsalar yine ihtida etmezler. Binaenaleyh; âyetleri tekzib edenler herhalde lisanını çıkarıp soluyan kelbe benzerler.

Bu kıssayı beyandan maksad; kavm-i Resûlullah'ı tefekküre, davet ve ibret almalarına terğib olduğuna işaret için Cenab-ı Hak resûlüne kıssayı hikâye ve ümmetine beyan etmesini emirle tefekkür etmelerini tavsiye buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ âyetleri tekzib edenleri zemmetmekle küfürden men'ini te'kid etmek üzere :

سَاء مَثَلاً الْقَوْمُ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا

buyuruyor.

[Ne çirkin oldu sol kimselerin sıfatı ki, onlar bizim hakka ve ve tevhide delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler.]

وَأَنفُسَهُمْ كَانُواْ يَظْلِمُونَ ﴿177﴾

[Onlar ancak tekzipleri sebebiyle kendi nefislerine zulmettiler.]

مَن يَهْدِ الله فَهُوَ الْمُهْتَدِى

[Allah'ın hidayette kıldığı kimse doğru yolu bulmuş ve ihtida etmiştir.]

وَمَن يُضْلِلْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿178﴾

[Ve eğer bir kimse ki, iradesini dalâle sarfla   Allah-u Tealâ onları idlât ederse işte Allah'ın idlâl ettiği kimseler ancak zarar edenlerdir.]

Yani; sıfat ve misil yüzünden ne çirkin oldu şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi tekzib ettikleri gibi bu tekzipleriyle ancak nefislerine zulmettiler. Zira; zulümlerinin zararı kendilerine aittir, başkalarına tecavüz yoktur ve bir kimse ki, Allah-u Tealâ onu kelime-i hakkı işitmekle hidayette kılarsa o kimse tevhid-i ilâhiye vâsıl olur ve eğer bir kimseyi âyetleri inkâr etmekle idlâl ederse işte onlar hüsran-ı ebedîye mazhar olmuşlardır. Onların hidayetleri ve necatları me'mûl değildir.

Beyzâvi'nin beyanı veçhile kâfirler, âyetleri tekzip ve nefislerine zulmü cem'ettikleri için Cenab-ı Hak kötülüklerini sarahaten beyan buyurmuş ve ihtida edenlerin tarîkları bir olduğundan cümlesinin şahs-ı vâhid menzilinde olduğuna işaret için (الْمُهْتَدِى) müfred ve dalâlin envâ'-ı müteaddidesi bulunduğundan (الْخَاسِرُونَ) cemi' sıygasıyla varid olmuştur.

İhtida; nefsinde kemâl-i cesim ve nef'-i azîm olup başka kemâlât olmasa fevz ü felahı mucip ve niam-ı celileyi müstelzim olduğuna tenbih için Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin mühtedi olmasını beyanla iktifa olunup sair nimetlere nail olacağı beyan olunmamıştır. Çünkü mühtedi olduğunu beyan; her şeye kâfidir. Zira ihtida; envâ'-ı ibâdâtı camidir. H i d a y e t ; doğru yolu bulmaktır. Doğru' yol ise envâ'-ı ibâdâtı camidir. Binaenaleyh; doğru yola sülük eden kimseye o yolun muktezâsım işlemek lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ dalâlette olanların hüsranlarını beyandan sonra hüsranlarını tafsil etmek üzere :

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ

buyuruyor.

[Zatıma yemin ederim ki, muhakkak Biz Azîmüşşan ins ü cinden Cehennem için birçok kimseler yarattık.]

لَهُمْ قُلُوبٌ لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا

[Onlar için kalpler vardır ve lâkin o kalplerle hakka müteal lik birşey anlamazlar.]

وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا

[Onlar için gözler vardır ve lâkin o gözlerle hakkı görüp ibret almazlar.]

وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ بِهَا

[Ve onlar için kulaklar vardır ve lâkin o kulaklarla hakkı duymazlar.]

أُوْلَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ

[İşte Allah'ın verdiği şu a'zâlardan intifa' etmeyenler behâ-im gibidirler, belki behâimden daha ziyade dalâlettedirler.]

أُوْلَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ ﴿179﴾

[Zira behâim gibi olan ins ü cin; ancak gaafillerdir ve gaflet-i kâmile onlara münhasırdır.] Binaenaleyh; bu gafletleri sebebiyle onlar a'zâlarını mevzi-i lâyıkına sarfetmediklerinden Cehennem'e istihkak kesbetmiş ve ehl-i Cehennem olmuşlardır.

Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak Biz Cehennem için ins ü cinden çok kimseler halk ettik ki, onlar için menat-ı teklif ve muhâl-ı irfan ve iman olan kalpleri vardır. O kalpleriyle asla hakkı fehmetmezler ve âlem-i süflî ve ulviyetin asarını müşahedeye âlet olan gözleri vardır ve lâkin o gözlerle hakkı görmezler. Onlar için kelime-i hakkı işitmeye âlet olan kulakları vardır ve lâkin o kulaklarla kemalâtı iktisaba vesile olan delâil-i hakkayı işitmezler ki, mertebe-i hakka terakki eylesinler. İşte şu evsafı haiz olanlar idrak ve şuurdan hâlî ve tenebbüh ve irfandan ârî olan ahmaklardır ki, onlar âdeta behâim gibidirler, belki istidat ve kaabiliyetlerini zayi ettiklerinden behâimden daha ziyade dalâlettedirler. Zira; onlar bütün kemâlâttan ve delâil-i hakkadan gafillerdir.

Bu âyette Vâcib -ül Vücud ins ü cinden ehl-i nar olarak birçok kimseler halk ettiğini beyan buyurdu. Zira; irade-i cüz'iyesini küfre sarfedeceklerini bildiği için ehl-i nar olarak halk olunmuşlardır. Onlar iradesini küfre sarfettiklerinden Allah-u Tealâ onlarda küfür halkeder. Bu âyet; ef'âl-i ibadın halikı Allah-u Tealâ olduğuna delil-i kâfidir.

Allah-u Tealâ ehl-i narın evsafını beyan buyurdu ki Allah-u Tealâ'nın menfaat ve istifade için halk ettiği azalardan intifa' etmemek ve onlardan matlûb olan menâfii fevt etmektir. Zira kalpten maksad-ı aslî; âyât-ı ilâhiyeyi teemmül ve tefekkür etmek ve eserden müessire istidlal kabilinden bu âlem-i mükevvenâttan vücud-u ilâhi'ye ve kudret-i kâmilesine istidlal eylemek matlûpken, bilâkis bunlar asla tefekkür ve teemmül etmezler. Kezâlik gözden maksad; hakkı görmek ve kulaktan murad; hak sözü duymakken bilâkis bunlar hakkı görmez, duymaz, hava ve heveslerine tâbi' olduklarından ehl-i nardan oldular.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin umur-u dünyaya müteallik mesalihini idrak edecek havâss-ı hamseleri mevcut olduğu halde bu havassın kâfirlerden nefyolunması; umur-u dine müteallik olan menâfilerini idrak edemediklerini beyan etmektir. Binaenaleyh; idrakleri mevcut olduğu halde idrakten intifa' edemediklerini beyandan kinayedir ki, her ne kadar idrakleri varsa da maksada sarfolunmadığı için yok menziline tenzil olunmuştur. Bunun içindir ki, kuvve-i müdrikesinden intifa' edemeyenleri Vâcib Tealâ behâime teşbih buyurmuştur. Zira; bu âyette beyan olunan a'zâlarda insan, hayvanât-ı saireyle müştereklerdir. İnsanın imtiyazı; bâtıldan hakkı ve serden hayrı ve menfaattan mazarratı fark ve temyiz  edecek ma'rifete  müeddi olan akıl ve fehimledir. Fehim ve idrak olmadığı surette insanın behâimden farkı olmayıp belki dalâlette daha ziyadedir. Zira behâim; bir derece menfaat ve mazarratını, dost ve düşmanını idrak edip halbuki kâfir idrak etmediğinden behâimden daha aşağıdır. Çünkü behâim; mazarratın geleceği yeri bilir ve ondan kaçar. Bununla beraber hay vanat tekâlif-i ilâhiyeyle de mükellef değillerdir. Zira; hayvanatta tekâlife medar olan akıl yoktur. Binaenaleyh; hayvanda menat-ı teklif olan akıl olmayıp insanda akıl olduğu halde hüsn-ü isti'mâl olmayınca elbette hayvandan daha kötüdür. Hayvan, Allah'a muti ve münkaddır, kâfirse itaattan çıkmıştır.

Kâfirlerin bu misilli durub-u emsalden gaafil olduklarını ve gaflet kendilerine münhasır olup ehl-i imana gaflet tecavüz etmediğini beyan için hasra delâlet eden zamir-i fasıl ile irad buyurmuştur. Gerçi umur-u dünyada kâfirler gaafil değillerse de umur-u âhirette gaafillerdir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan gafletleri âhirete ait gaflettir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin behâim gibi himmetleri hemen esbab-ı taayyüşe münhasır olduğuna alâtarikitteşbih işaretle bütün efâllerini zem ve takbih buyurmuştur. Hayvanat menâfiini cezbe ve mazarratını defa takati miktarı sa'y ettiği halde kâfirler daima küfür gibi bir mazarrata ikdam ve ısrar ettikleri cihetle Cehennem'e kesb-i istihkak ettiklerinden behâimden daha kötüdürler.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; ilmin mahalli kalp olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ ilim, fehim ve idrak manâsına olan fıkhı, makam-ı zemde kâfirlerin kalblerinden nefyetmiştir. Eğer ilmin mahalli kalp olmasa kalpten nefyetmekte bir manâ olmazdı. Şu kadar ki kalbin idrakine havâss-ı zahire âlet olduğu gibi dimağ dahi âlettir. Binaenaleyh; ekser-i etibbâ mahall-i idrakin dimağ olduğunu beyan ederlerse de dimağın, mahall-i idrak olan kalbe âlet olduğundan kinaye olsa gerektir. Yoksa hakikaten mahall-i idrakin dimağ olmasını iddia bu âyete muhalif bir iddiadır.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in gaafil   olduklarını beyandan sonra insan için zâkir olmak lâzım olduğunu ve zâkir olmak esmâ-i hüsnayı bilmekle ve Allah'ın isimlerini zikretmekle olacağından Allah'ın esmâ-i hüsnâsı bulunduğunu ve esmâ-i hüsnâ ile duâ ve zikir lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَللهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِىأَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿180﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ için esmâ-i hüsna vardır. Maâni-i haseneye delâlet eder Allah'ın birçok isimleri olunca Allah'a o isimlerle duâ edin ve beyan olunan esmâ-i hüsnâ ile ismini zikredin ve tcrkcdin şol kimseleri ki, onlar Allah'ın isimlerinde tarik-i sevaptan çıkarlar. Binaenaleyh; mezheplerini terk ve kendilerinden uzlet edin ve onlarla beraber sohbette bulunmayın. Zira; onlar yakında amellerinin muktezâsıyla cezalanırlar.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya mahsus esmâ-i hüsnâ vardır ki, o esmâ-i hüsnâ ile zatını tesmiyeye Vâcib Tealâ kendi veya resûlü izin vermişse sahib-i şeriat tarafından me'zun olduğunuz isimlerle Allah'ı zikredin ve terkedin şol kimseleri ki, onlar tarik-i haktan huruç ederek Allah'ın ismini mahlûkata ve mahlûkaatın ismini Allah-u Tealâ'ya ıtlak eden mülhidlerdir. Zira; onlar esnıâ-i ilâhiyede ancehlin tasarruf ettiklerinden ittibâ'a şayan değillerdir. O mülhidler elbette yakında amellerinin cezasını görürler.

Medârik'te beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ'nın isimlerinden hakikatına delâlet edenler vardır: Herşeyden evvel olmasına delâlet eden kadîm ve herşeyden sonra ebedî olmasına delâlet eden bakî isimleri gibi. Nüfus-u beşerin hazzedeceği isimleri vardır : Gafur, rahim, şekûr ve halım gibi. İnsanın tahallûk edeceği isimleri vardır : afüv gibi. İnsanın nefsini murakabe etmesini icab eden isimleri vardır : Semi', basîr, muktedir ve müntakiy gibi. Allah'a ta'zîm icab eden isimleri vardır : Azım, cebbar ve mütekebbir gibi. Binaenaleyh; bu isimleri okuyan kimsenin bunların manâlarını düşünmesi lâzımdır.

Bu âyet-i celilede Cehennem'i mucip olan, zikrullahtan gafletin ve Cehennem'den halâsa vesilenin zikrullah olduğuna tenbih vardır.

Esmâ-i ilâhiye; maânî-i haseneye delâlet ettiğinden e s m â - i   h ü s n â denmiştir. Vâcib Tealâ hakkında maâni-i hasene sıfât-ı kemâl ve nuut-u celâle delâlet etmektir. Sıfat-ı celâl ve kemâl de iki kısma münhasırdır:

B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın asla gayra muhtaç olmaması,

İ k i n c i s i ; gayrıların Allah-u Tealâ'ya muhtaç olmasıdır. Yani; «Kendi âhara muhtaç olmaz, ancak ahar kendine muhtaç olmak manâsını müfid olması lâzım» demektir. Esmâ-i hüsnânın ancak Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğuna işaret için lâfza-i celâl mukaddem olarak varid olmuştur.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile e s m â – i   i l â h i y e ; zatullaha ve sıfâiullaka delâlet eden elfazdır. Sıfatullah; üçtür:

B i r i n c i s i ; sıfât-ı zatiye ve subutiye gibi Allah-u Tealâ'ya sübutu vacip olan sıfatlardır,

İ k i n c i s i ; Vâcib Tealâ hakkında caiz olan sıfatlardır.

Ü ç ü n c ü s ü ; sıfatlı selbiye gibi Allah-u Tealâ hakkında muhal olan sıfatlardır. Bu sıfatların her birine delâlet eden Vâcib Tealâ'nın isimleri vardır.

Bu âyet-i celile; isim müsemmâ'nın gayrı olduğuna delâlet eder. Zira; esmâ-i ilahiye çoktur. Halbuki Allah-u Tealâ birdir. Eğer isim müsemmânın aynı olsaydı Allah-u Tealâ'nın haşa müteaddid olmasını müstelzim olurdu. Halbuki Allah-u Tealâ'nın müteaddid olması batıl olduğundan isim müsemmânın aynı olması da batıldır. Esmâ-i ilâhiye Allah-u Tealâ'ya muzâf kılınıyor. Eğer isim müsemmânın aynı olsa muzaf kılınmazdı. Zira; muzâfın muzâfünileyhe mugaayir olması lâzımdır.

Fahr-i Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile; esmâ-i ilâhiye, Allah-u Tealâ'dan veya resûlünden işitilmeye ve ıtlakına izin verilmeye mevkuf olup ıstılahı olmadığına delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ'nın zatını nekaaisten tenzih vacip olduğu gibi isimlerini dahi nekaaisten tenzih vaciptir. Binaenaleyh; noksan îham eden ismi Vâcib Tealâ üzerine ıtlak sahih olmaz. Meselâ Vâcib Tealâ'ya   (Yâ Cevyad !) denilir ve lâkin (Yâ Sahî !) denilmez. (Yâ âlim !) denilir ve lâkin (Yâ âkil) veyahut (Yâ arif !) denilmez. Yâ Hakîm ! denilir (Yâ Tabib !) denilmez.

Şu halde Vâcib Tealâ'yı zikretmek ancak taraf-ı şeri'den varid olan esmâ-i hüsnâ ile olur ve duâ edip Allah-u Tealâ'ya yalvaracak kimsenin bu isimleri zikrederek Allah-u Tealâ'ya duâ etmesi lâzımdır. Bunların gayrı bir isim zikrederek yapılan duânın caiz olmadığına âyet delâlet eder.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile duânın şartı; zikrettiği ismin manâsını ve kalbinde rububiyetin izzetini ve ubudiyetin zilletini bilmek ye azamet-i ilâhiyeyi gönlünde tutmak ve duâsında istediği şeyi vermeye Vâcib Tealâ'nın kudret-i kâmile sahibi olduğunu itikaad-ı tamla itikaad eylemek ve Cenab-ı Hakka ta'zîm ve nekaaisten tenzihle beraber niyet-i hâlisa sahibi olmak ve istediği şeyi azmeylemekle beraber Cenab-ı Hak'tan duânın kabulünü ümid etmektir. Şu şeraite riayet ederse duânın icabete karin olması ağleb-i ihtimâldir.

Vâcib Tealâ isminde ilhad edenleri terk etmemizi emir buyurdu. İ l h a d ; haktan meyletmek ve istikaametten çıkmaktır. Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Vâcib Tealâ'nın isimlerinde ilhad; üç suretle olur:

B i r i n c i s i ; Allah'ın ismini Allah'ın gayrıya ıtlak etmektir. Meselâ müşriklerin putlarına ilâh ve Allah lâfz-ı şerifinden Lât ve Aziz lâfz-ı şerifinden Uzzâ ve Menân lâfz-ı şerifinden Menat lâfzını ahzederek putlarına bu suretle ıtlak etmeleri ve (Müseylemet-ül Kezzab) ın zat-ı kerihine rahman ıtlak eylemesi gibi Allah'ın isimlerini birtakım âciz mahlûklarda isti'mâl etmek suretiyle tarik-i sevaptan çıkmaktır.

İ k i n c i s i ; kitâbullahta ve sünnet-i Resûlullah'ta varid olmayan isimleri Allah-u Tealâ'ya ıtlak etmektir. Zira; izn-i ilâhi ve izn-i resûl varid olmayan ismi ıtlak etmek; tarîk-ı istikaametten huruç etmektir.

Ü ç ü n c ü s ü ; ism-i ilâhiyi zikirde hüsn-ü edebe riayet etmek lâzımken hüsn-ü edebi terketmek ve manâsını bilmediği ismi Allah-u Tealâ'ya ıtlak etmektir.

İlhad edenlerin amelleriyle cezalanacaklarını beyan etmek; mülhidleri ukubetin nüzûlüyle tehdid etmektir.

***

Vâcib Tealâ Cehennem için ins ü cinden ve mülhidlerden birçok kimseleri halk ettiğini beyandan sonra Cennet için de birçok kimseler halk ettiğini beyan etmek üzere :

وَمِمَّنْ خَلَقْنَا أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ ﴿181﴾

buyuruyor.

[Bizim halk ettiğimiz kimselerden bir cemaat-ı azîme vardır ki onlar nâsı hakka delâlet eder ve hidayette kılar ve nâs beyninde hakla adalet ederler.]

Yani; biz Cehennem için ins ü cinden ve mülhidlerden birçok kimseler halk ettiğimiz gibi Cennet için de birçok kimseler halk ettik. Zira; bizim halk ettiğimiz kimselerden bir cemaat-ı azîme vardır ki, onlar nâsı tarîk-ı hakka davetle tevhide îsâl ve ancak nâs beyninde adaletle hükmederler.

Bu ayet-i celile; Fahr-i Râzi ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran icmâ'-ı ümmetin sıhhatvna delâlet eder. Zira âyetten murad; her batında ve her zamanda şu sıfatla muttasıf bir taife bulunacağını ve halkı hakka davet edeceklerini beyandır. (Muâviye) (R.A.) den Buhârî ve Müslim Hazretlerinin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Resûlullah'ın :

 (لاتزال من امتى طائِفة قائِمة بامرالله حتى يأتى امرالله وهم على ذلك) kavl-i lâtifi her zaman ümmet-i Muhammed'den hakla amel eder ve hakka halkı irşad etmeye sa'yeder bir cemaatın bulunacağına delâlet eder. Çünkü; hadis-i şerifin meâl-i münifi «Emr-i ilâhiyle kaaim ve mucibince amel eder kıyamet kaaim olup emr-i ilâhî gelinceye kadar benim ümmetimden bir taife sabit olur zeval bulmaz» demektir.

Tefsir-i Hâzin'de İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyette ü m m e t le murad; ümmet-i Muhammed'den muhacirin ve ensâr-ı kiram ve onlara tâbi' olan ulemâ ve sulehânın ve din-i İslama halkı davet eden ve adaletle hükmedenlerin cümlesi dahildir. Ve bu misilli erbab-ı fazl u adaletin her zamanda bulunmakta olduğu cümlenin malûmudur. Çünkü; zaman-ı saadetten şu içinde bulunduğumuz zamana kadar her asırda din aleyhinde bulunmak isteyen fırkaya karşı bir fırka-i muhikka bulunmuş ve müdafaa etmiş ve hakkı beyandan çekinmemiştir. Zira âdet-i ilâhiye; her Fir'avn'a bir Mûsâ halketmektir ve tarih buna şahittir. Binaenaleyh; bu âyet ve şu hadisin sırrı her zaman zuhur etmekte olduğundan ehl-i iman me'yus olmamalıdır.

***

Vâcib Tealâ ümmet-i hâdiyenin halini beyandan sonra ümmet-i dâllenin halini beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا سَنَسْتَدْرِجُهُم مِّنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿182﴾ وَأُمْلِىلَهُمْ إِنَّ كَيْدِىمَتِينٌ ﴿183﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bizim âyetlerimizi tekzib ettiler. Onların bilmedikleri cihetten azar azar biz onları helâke yaklaştırırız ve Ben Azîmüşşan onlara mühlet verir müsaade ederim. Zira; benim onları helâkle ahzım şiddetlidir.]

Yani; bizim âyetlerimizi kabulden imtina' edip tekziple iştigal edenleri biz derece derece mertebelerini helâke yaklaştırır ve bilmedikleri ve zannetmedikleri cihetten defaten onları ahzederiz ve ben onlara mühlet veririm ki, onlar kibir, gurur, ferah ve sürurlarında devam ve gaflette ısrar etmekle azapları' tezâyüd etsin ve ömürlerini uzatır ve mallarını teksir ederim ki, mağrur olsunlar. Çünkü; âsîleri ahzim ve ikaabım kuvvetli ve şiddetlidir.

İ s t i d r a ç ; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile derece derece yukarı çıkmak veyahut aşağı inmek ve azar azar mehlekeye yaklaşmaktır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Âyetlerimizi tekzib edenleri biz azar azar helâke yaklaştırır ve bilmedikleri cihetten azaplarını çoğaltırız. Çünkü; onlar ma'siyete ikdam ettikçe biz onlara nimet ve bereket ve hayır kapılarını açarız ki, nimetler geldikçe onların tuğyanları tezâyüd eder, kibir ve gururları artar. Binaenaleyh; derece derece maâsîye terakki ve mertebe-i saadetten tenezzül ederler ve bir derece azaba istihkak kesbederler ki, Cenab-ı Hak haberleri olmaksızın derhal ihtâk eder.]

Şu halde ma'siyetle beraber gelen nimet, gazab-ı ilâhiye hazırlık olduğundan Vâcib Tealâ'nın vermiş olduğu müsaadeye mağrur olmamak ve tâib ü müstağfir olmak insan için en büyük bir vazife olduğuna bu âyet delâlet eder.

Vâcib Tealâ'nın zahirde müsaadesi ihsan gibi olup bâtını hızlan olduğu cihetle zahirde müsaadenin, bâtında ukubetin tezâyüdü hileye müşabih olduğundan Allah'ın ahz-ı şedidinden hile manâsına k e y d le tabir olunmuştur. Bu âyette k e y d ; şiddetli azapla muahaze etmektir. Lâkin insanın bilmediği bir cihetten geldiği için keyd denmiştir. Çünkü keyd; gizli hiledir.

***

Vâcib Tealâ âyetlerini tekzib edenleri tehdid ettikten sonra resûlüne lâyık olmadık şeyi isnad edenleri fikirsizlikle zemmetmek üzere :

أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُواْ مَا بِصَاحِبِهِم مِن جِنَّةٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ﴿184﴾

buyuruyor.

[Rüşd ü hidayette ve salâh-ı ahvalde cemi' ukalâ üzerine faik olan zat-ı şerife cinnet isnad etmekten Allah'tan korkup kuldan utanmazlar ve sahipleri olan Muhammed (A.S.) da cinnet olmadığını tefekkür edip düşünmezler mi ve hiffet-i akıl olmadığını görmezler mi ki cinnet isnadına cüret ederler? Muhammed (A.S.) ancak Allah'ın izni ve vahyiyle kullarını inzar edici ve açıktan korkutucudur.] Ve lâyık olmadık bir sıfatla muttasıf olmadı. Zira; şan-ı azîm ve beyanı zahirdir, ahvalinde gizli birşey yoktur.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Resûlullah Kureyş'in efâl ve âdetlerine muhalefetle dünyadan i'raz ve âhirete ikbal ve şirkten nehiy ve tarîk-ı hakka davet ettiğinden Kureyş, Resûlullah'a cinnet nispet etmişlerdir. Cenab-ı Hak bu âyetle onları tekzip ve nispet ettikleri cinnetten resûlünü tebrie buyurmuş ve Resûlullah'ta envâ-ı cinnetten hiçbir nevi olmadığına işaret için istiğraka delâlet eden (من) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; (مَا بِصَاحِبِهِم مِن جِنَّةٍ) demek; «Onlarla musahabet eden sahiplerinde cinnetten hiç eser yok» demektir.

Fahr-i Râzi, Kaazî, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebebi nüzulü Resûlullahın bir gece (Safa) üzerinde Kureyş'i din-i İslama davet buyurmasıdır. Çünkü; Resûlullah'ın bir gece (Safa) üzerine çıkıp Kureyş'in her kabilesinin ismini zikrederek sabaha kadar davette devam ve sebat edince Kureyş'ten bazılarının «Sizin sahibiniz mecnundur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ emr-i nübüvvette kâfirlerin şüphelerini izale ettiği gibi tevhidin delâilini dahi beyan etmek üzere :

أَوَلَمْ يَنظُرُواْ فِىمَلَكُوتِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا خَلَقَ الله مِن شَيْءٍ وَأَنْ عَسَى أَن يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ ﴿185﴾

buyuruyor.

[O kâfirler gaflet ederler de yerin ve göklerin mülk-ü azîmine nazar edip istidlal etmediler mi? Yerde ve göklerde küçük ve büyük, ziruh ve gayrı ziruh ve envâ'-ı eczâ-yı mahlûkaata nazar edip onların her birerlerinde akıllara hayret ve fikirlere dehşet verir acaip ve garaibi görmediler mi? Bunların herbirinde olan tertip ve intizamı, göklerde mevcut yıldızları ve burçları, vakit ve zamanında harekât ve inkılâplarını, arz üzerinde olan dağları, ovaları, denizleri, nehirleri, bahçeleri ve gûnâ gûn çiçekleri ve sair mahlûkaatın her zerresinde yüz binlerce delâili görüp halikın vücuduna, vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine istidlal etmediler mi? Bu kadar açık delâille istidlal etmemek akıl şanı mıdır? Hal ü şan ecellerinin muhakkak karib olduğuna nazar etmediler mi? Lâyık olan; ecellerinin kurbiyetini tefekkür edip istidlale ve vahdaniyeti ikrara müsaraat etmektir. Çünkü insana lâyık olan; daima mevtin hululünden ve azabın nüzulünden evvel sebeb-i necat ve halâsını aramaktır. Şu âlem-i mükevvenât; vahdaniyete ve resûllerin risaletinin sıdkına delâlet edince Kurandan sonra hangi kelâma iman ederler?] Yani, Kur'an'ın bu kadar vuzuhundan sonra daha ne beklerler? Eğer Kur'an'a iman etmezlerse Kur'an'dan sonra hangi kitaba iman ederler?

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile itikaadiyâtta taklidin caiz olmadığına âyet delâleı-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; nazar-ı istidlalle nazar etmeyenleri Cenab-ı Hak tevbih ve tekdir buyurmuştur. Eğer delâile nazarla istidlal vacip olmasaydı istidlali terkedenleri zemmetmezdi.

Bu âyet-i celile; tevhidin delâilinin ve kâfirleri zem ve takbihin nihayesidir. Zira melekût-u semâvât ve arzı ve mahlûkaatın kâffesini icmalen zikretmek: delâilin kâffesini zikretmektir ve bu kadar delâile karşı iman etmemek mücerret temerrüd ve inattan başka birşey değildir. Binaenaleyh; iman etmediklerinden şiddetle tekdire müstehak olduklarına ve iman edemeyeceklerine de işaret olunmuştur. Çünkü; Kur'an'a iman etmeyenin Kur'an'dan sonra ne gibi şeye iman etmek ihtimali vardır ve âhir zaman peygamberine iman etmeyen kime iman eder? Zira; Kur'an'dan sonra bir kitap nazil olmayacağı gibi, bizim nebimizden sonra bir nebi dahi olamayacağından Kur'an'a ve bizim peygamberimiz (S.A.) e iman etmeyenlerin başka birşeye iman edemeyeceğine işaret olunmuştur.

***

 Vâcib Tealâ kâfirlerin imandan i'razlarının illetini beyan etmek üzere :

مَن يُضْلِلِ الله فَلاَ هَادِى  لَهُ وَيَذَرُهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿186﴾

buyuruyor.

[Bir kimseyi Allah-u Tealâ idlâl ederse onu hidayette kılan bulunmaz. Allah-u Tealâ idlâl ettiği kimseleri mütehayyir ve mütereddid oldukları halde tuğyan ve isyanlarında münhemik olarak terkeder.]

Yani; bir kimseyi Allah-u Tealâ idlâl ederse onu hiçbir kimse tarîk-ı tevhide îsâl edemez ve Allah-u Tealâ onları haddini tecavüzde, isyan ve tuğyanda mütehayyir ve mütereddid olarak terk eder ki, onlar imana muvaffak olamazlar. Çünkü; Allah-u Tealâ onları irade-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerini ve küfürden dönmeyeceklerini bildiği için idlâl ettiğinden onlar için imanda tevfik olamaz. Zira; iradelerini imana sarf etmezler ki, imana muvaffak olsunlar.

***

Vâcib Tealâ nübüvvete, tevhide, kaza ve kadere taallûk eden mesâile işaretten sonra âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere :

يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَياهَا قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَاعِندَ رَبِّى لاَ يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلاَّ هُوَ ثَقُلَتْ فِى السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لاَ تَأْتِيكُمْ إِلاَّ بَغْتَةً

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Onlar kıyametten sana suâl ederler ve derler ki, «Kıyametin vukuu ne zamandır ve hangi vakitte kaaim olacaktır?» Onların bu suâline cevap olarak sen de ki, «Kıyametin vukuuna ve kıyamete ilim, Rabbimin indinde mahfuzdur. Kendinden gayrı kıyametin vaktini kimse bilmez. Binaenaleyh; kıyametin vaktini Allah-u Tealâ kimseye izhar etmez. Ancak kendi zatına zahirdir ve kıyametin emri semâvât ve arzda ağır ve azîm oldu. Kıyamet size gelmez, ancak füc'eten gelir ve geleceği vakitten haberiniz olmaz.] Zira; «ilmi Allah-u Tealâ'ya münhasır olan mugayyebât-ı hamseden birisi de, kıyametin kaaim olacağı vakte ilimdir» demekle kâfirleri iskât et.

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirleri kıyametin vukuuyla inzar edince, onlar sana kıyametin vaktinden ve haberinden suâl ederler ve derler ki, «Kıyametin müntehâsı ezmineden hangi zamanda olacak bize haber ver ki, vaktini bilelim» Onların bu suâllerine cevapta sen de ki, «Kıyametin vâki olacağı zamana ilim; ancak Rabbimin indinde mahfuzdur. İlmini kendi zatına ihtiyar etmiştir. Zira; vaktini hiçbir kimseye izhar etmez, illâ kendi zatına hasretmiş ve insanlar daima kıyametin vukuundan havf ve endişe üzerine olmaları için insanlardan ihfa buyurmuştur. Kıyametin emri semavat ve arzda bulunanlara gaayet ağır oldu. Kıyamet size ancak füc'eten gelir, asla haberiniz olmaz». (أَيَّانَ مُرْسَياهَا) «Kıyametin kıyamı,ve müntehâsı ne zaman?» demektir ki vukuu zamanından suâldir.

يَسْأَلُونَكَ كَأَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاقُلْ إِنَّمَاعِلْمُهَاعِندَالله وَلَكِنَّ أَكْثَرَالنَّاسِ لاَيَعْلَمُونَ ﴿187﴾

[Sana onlar kıyametin zamanından suâl ederler ki, keenne sen kıyametin vaktini bilirsin ve ilmini ihata ettin ve onlara şefkatından vaktini haber verirsin zannederler. Sen de ki, «Kıyametin vaktine ilim; AUahü Tealâ indinde mahfuzdur, ben zamanını bilemem. Zira; AUahü Tealâ bildirmedi ve bildirmez ve lâkin sizin gibi nâsın ekserisi kıyametin ilmi AUahü Tealâ'ya mahsus olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; suâl ederler».]

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ kıyametin haberini nâstan gizledi ki, mükellefin ibadete ve vâcib âtı edaya ve isyanlarından tevbeye müsaraat etsinler.

Suâl, kıyametin zatından olmayıp zamanından olduğuna işaret için zamana delâlet eden (أَيَّانَ) lafzıyla varid olmuştur.

Kıyametin semâvât üzerine sıkleti; semâvâtın şakkolması ve dürülmesidir. Arz üzerine sıkleti; arzın dağları mahvolup başka bir arza tebeddül etmesidir. Ehl-i sema ve ehl-i arz üzerine sıkleti; cümlesinin helâk olmasıdır.

Kıyametin zamanının hafi olmasını ve füc'eten gelmesinin keyfiyetini Resûlullah bir hadis-i şerifinde tafsil buyurmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de Buhârî ve Müslim'in Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran Resûlullah buyurmuş ki «Kıyamet kaaim olur : İki recül elbiselerini sererler, pazarlık etmeden ve bir reçül süt kâsesini ağzına alır içmeden, diğer bir recül havzını sıvar içine su koymadan ve başka bir recül lokmasını eline alır ağzına götürmeden ve ahar bir şahıs teraziyi kaldırır tartmadan kaaim olur. Velhasıl umulmadık bir zamanda zuhur ediverir, kimse bilmez». Binaenaleyh; herkesin hemen her saatte kıyametin vukuuna intizar etmesi lâzımdır. Kıyamet bağteten zuhur edeceği için, s a a t  denmiştir.

Suâl-i evvel; kıyametin vaktinden olup, suâl-i sânî, kıyametin şiddetinden ve mehabetinden olduğu için suâllerde tekrar yoktur. Çünkü; ayrı ayrı şeylerden suâldir. İkisi bir şeyden suâl değildir ki, tekrar olsun. Suâl-i sânî şiddet ve mehabetinden suâl olduğu için mehabete delâlette ziyade olan lâfza-i celâlle cevap verilmiştir ki, evvelki cevapta (عِلْمُهَاعِندَ رَبِّى) varid olduğu halde ikincisinde (عِلْمُهَاعِندَالله) varid olmuştur.

H a f i ; âlim manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : Keenne sen kıyametin vaktini bilirsin zannıyla suâl ederler] demektir. Yahut şefik manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Senden suâl ederler ki keenne seninle Kureyş beyninde karabet olduğundan şef katına binaen cevap veresin ve başkalarına haber vermediğinden onları haberdar edesin] demektir. Sebeb-i nüzul hakkındaki rivayet dahi bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahr-i Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kureyş kabilesi «Yâ Resûlallah ! Seninle bizim beynimizde karabet vardır. Şu karabete binaen kıyametin kaaim olacağı zamanı bize haber ver» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

***

Vâcib Tealâ Resûlullah'ın gaaibi bilmediğini beyan etmek üzere :

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِىنَفْعًا وَلاَ ضَرًّا إِلاَّ مَا شَاء الله وَلَوْ كُنتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِى  السُّوءُ إِنْ أَنَاْ إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿188﴾

buyuruyor.

[Habib-i Zişanım ! Sen kâfirlere de ki, «Ben, nefsim için menfaat ve mazarrata mâlik değilim, illâ meşîyet-i ilâhiye taallûk eden şey müstesnadır. Eğer ben gaaib bilmiş olsaydım hayrı çok hazırlardım. O kötülük beni messetmez bir hale gelirdim. Ben olmadım, ancak âsileri korkutucuyum ve âbidleri müjde ley içiyim ve tebşiratım iman eden kavme mahsustur.»] Çünkü; iman etmeyen kavim tebşirattan mahrumdur.

Yani; Habibim ! Senden kıyameti suâl edenlere de ki, «Ben gaaibe ilim iddiasında bulunmuyorum. Binaenaleyh; nefsim için celb-i menfeat ve def-i mazarrata mâlik değilim. Zira; Allah'ın kuluyum. Kulun ise bizatihi def'-i mazarrata ve celb-i menfaata iktidarı olmaz. Zira kudret-i kâmile ve ilm-i muhit; Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Ancak Allah-u Tealâ benim bilmemi isterse vahiy ve ilhamla bana bildirdiği gaaipler, menâfi' ve medarı müstesnadır. Zira; Allah-u Tealâ bildirince ben de bilirim. Eğer ben gaaibi bilmiş olsaydım benim halim şimdi bulunduğum halin hilâfında olur, çok mal tedarik eder ve bilumum mazarrattan ve kötülükten içtinab ederdim. Asla zarardan bana birşey isabet etmezdi. Halbuki beşerim, beşeriyet noktasından bana da zarar isabet ediyor. Binaenaleyh; umur-u harpte bazan gaalip ve bazan dahi mağlûp oluyorum. Eğer gaaibi bilsem mağlûp olacağım cihete mübaşeret etmem. Ben, ancak âsîleri korkutmak ve mümin olan kavmi tebşir etmek için gönderilmiş bir resûlden başka bir şey olmadım. »

Resûlullah'ın beşîr ve nezir olması mümin ve kâfir cümle insanlara şamil olduğu halde tebşir ve inzardan intifa' edecekler müminler olduğu için bu âyette müminlerin sarahaten zikrolunduğu Nisâbûrî'nin cümle-i beyânatındandır.

H a y ı r la murad; menâfi-i dünya, hayrat; sıhhate beden, afiyet, evlâd ve ahfaddır. Z a r a r la murad; dünyanın afalını defi', sürür ve fiten, kaht u gala, ilel ve emrazdır. Çünkü; bunların cümlesi insan için mazarrattır. Bu âyet-i celilede Resûlullah'ın «Gaaibi bilmiş olsam hayra tasaddî eder ve serden kaçardım ve lâkin bilmem» demesi, «Allah-u Tealâ bildirmeyince bilmem» demektir, yoksa «Hiç gaaib bilmem» demek değildir. Zira; Allahü "Tealâ birçok gaaipleri peygamberimize haber verdi ve mucize olarak peygamberimizin ümmetine beyan buyuırduğu veçhile vukuat meydana geldi ve nübüvvetinin sıhhatına da delâlet etti. Binaenaleyh; «Allah-u Tealâ'nın bildirmediğini bilmez» demektir ve bazı mugavyebâtı bilmemesinden risaletine de bir halel gelmez.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile bu âyet-i celilede Resûlullah'ın gaaibi bilmediği beyan olunması ilm-i nücum ve remil ve sair âlât ve edevat vasıtasıyla gaaibi bilirim iddiasında bulunanlar için de men' vardır ve bu âyet vaaz yönünden onlara kâfidir. Zira; efdal-ı mevcudat olan fahr-i rusül a Ben gaaip bilmem buyurursa âhâd-i ümmetin gaip bilmeyeceği evleviyetle sabittir. Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile gaaibe ilim; Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğundan bu suretle gaaibe ilim iddiasında bulunan kimse tekfir olunur. Çünkü; zat-ı ülûhiyete mahsus olan bir şeyde iştirak davası doğru olamaz.

Bu âyette g a y b la murad; müşrikler tarafından suâl olunan kıyametin zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: (Eğer ben kıyametin zamanını bilmiş olsam amel-i salihe müsaraat eder ve mazarrat verecek şeylerden ihtiraz ederdim.] demektir ki, ümmetini hayra teşviktir.

Yahut g a y b la murad; Allah'ın irade ettiği şeydir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Eğer benim hakkımda Allah'ın murad ettiği şeyi bilmiş olsam murad olan şeyi işler ve murad olmayan şeyden içtinab ederdim.] demektir. Nisâbûri'de beyan olunduğu veçhile «Eğer ben gaaibi bilsem hayrı çok yapardım» demek «Din-i hakka davetin te'sir edeceği kimseleri bilir onları davet eder ve ve te'sir etmeyeceği kimseleri bilir onları davet etmezdim» demektir.

Yahut g a y b le murad; harpte nusrettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer harpte nusret benim olduğunu bilmiş olsaydım muharebe eder mağlûp olmazdım] demektir. Şu beyan olunan manâlar beyninde münâfât olmadığından cümlesi mânâ-yı evvelde dahildir. Çünkü hayır; bunların her cümlesine şamildir. Lâfzı umum üzere isti'ınâl mümkün iken tahsiste tercih bilâ müreccah olduğundan umum üzere isti'mâli evlâdır. Şu halde hayır lâfzı cümlesine şamil olunca cümlesini murad etmek Iâfz-ı âyete daha muvafıktır.

Tefsir-i Hâzin ve Fahr-i Râzi'de  beyan olunduğu veçhile sebeb-i nüzule muvafık olan da umum üzere isti'mâldir. Çünkü; ehl-i Mekke'nin «Yâ Muhammed ! Sen bize narhın ucuz olup âtide pahalanacağı zamanı haber versen de biz mal alsak, içeri koysak. Kıtlzk olacağını haber versen de ucuzluk olan mahallere gitsek, birçok ticaret etsek, darlık görmesek» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.

***

 Vâcib Tealâ emr-i nübüvveti takrirden sonra emr-i tevhidi takrir etmek üzere:

هُوَ الَّذِىخَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلاً خَفِيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّا أَثْقَلَت دَّعَوَا الله رَبَّهُمَا لَئِنْ آتَيْتَنَا صَالِحاً لَّنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ ﴿189﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı şeriftir ki, sizi nefs-i vâhid olan Adem den ve o nefs-i vâhidden zevcesi Havva'yı halk etti ki, o nefs-i vâhid zevcesiyle ünsiyet etsin ve kalbi mutmain olsun.] Zira; insan cinsini görünce kalbi müsterih olur. [Vakta ki, Âdem (A.S.) zevcesi Havva'ya karib olduysa Havva (R.A.) hafif yüklendi, o yükle biraz zaman geçti, vakta ki Havvânın yükü ağırlaştı, hamli zahir olduysa zevç ve zevce ikisi beraber mürebbi-i hakîkileri olan Allah-u Tealâ’'ya duâ ettiler ve dediler ki, «Yâ Rabbi ! Eğer sen bize salih bir çocuk verirsen elbette biz şükredicilerden oluruz».]

Yani; Allah-u Tealâ şol kaadir ü kayyûmdur ki, sizi şahs-ı vahid olan pederiniz Âdem'den icad ve efradınızı teksir etti ve o nefs-i vâhidden ülfet ve ünsiyet etsin ve nefsine zammetmekle kalbi müsterih olsun için zevcesi Havva'yı halk etti ki, yekdiğerine refakat etsinler. Zevcesi Havva'yı halk edip Âdem (A.S.) Havva üzerine vâki ve yakın olunca Havva nutfe-i Âdem'den hafif bir hamille hâmil oldu ve bu hamille biraz zaman geçti. Binaenaleyh; çocuk karnında büyüdü, can geldi. Çocuk karnında harekete başlamakla hamli ağırlaşıp sıkletini görünce zevç ve zevce ikisi beraber dergâh-ı ülûhiyyete iltica, tazarru ve niyaz ederek Rableri olan Allah-u Tealâ'ya duâ ettiler ve Rablerinden istirham ederek dediler ki, «Yâ Rabbi ! Eğer lutfu kereminden bize bir veled-i salih ihsan edersen elbette nimetine şükredicilerden oluruz». Şu halde bir hatun hâmil olunca peder ve validesinin o çocuğun salih olmasına duâ etmeleri lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü Kur'an'da bunu beyan etmek; ehl-i imanı irşad içindir.

فَلَمَّا آتَاهُمَا صَالِحاً جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء فِيمَاآتَاهُمَا فَتَعَالَى الله عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿190﴾

[Vakta ki, Allah-u Tealâ onlara istedikleri veled-i salihi ihsan ettiyse evlâtları Allah'ın verdiği veletlerinde Allah-u Tealâ'ya şerikler kıldılar. Allah-u Tealâ onların şeriklerinden münezzeh, yüce, şerik ve nazîrden âlî oldu.]

Bu âyetin tevcihinde müfessirînin bir çok te'villeri vardır :

B i r i n c i s i ; âyetin manâsında beyan olunduğu veçhile bu kıssa Hz. Âdem'le Havva hakkındadır.

 A l l a h – u  T e a l â ' y a  ş i r k  e d e  n l e r le murad; evlâd-ı Âdem'dir. Çünkü; Allah-u Tealâ evlâd-ı Âdem'e velet verip teksir ve salih taliha tebeddül ve muti âsîye tahavvül ettikçe veletlerinin isminde (Abdul'uzzâ), (Abdulmenat) ve (Abdüllât) demekle Allah'a şirk ettiler. Allah-u Tealâ onların şirkinden münezzehtir.

İ k i n c i s i ; müşrikler Hz. Âdem'e şirk nispet ettiler ve kendileri Hz. Âdem'in mesleğini taklid ettiklerinden bahsedince Allah-u Tealâ Âdem (A.S.) ın kıssasını ve halini hikâye etti ve buyurdu ki, «Âdem'le Havva'ya Allah-u Tealâ veled-i salih verince Allah'ın verdiği velette Allah-u Tealâ'ya şerik mi kıldılar?» demektir.

Çünkü; (جَعَلاَ لَهُ شُرَكَاء) cümlesinde hemze-i istifham, mukadder ve inkâr içindir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ onlara velet verdi de Allah-u Tealâ'ya şirk mi ettiler? Onlardan sizin zu'm ettiğiniz gibi şirk sadır olmadığı halde siz nasıl şirk isnad ediyorsunuz? Âdem'in halini benden daha iyi mi biliyorsunuz?] demektir.

Şu tevcihata ihtiyaç; âyet-i celilenin hakikatta Âdem'le Havva hakkında varid olduğuna nazarandır. Amma Fahr-i Râzi'nin İmam-ı Kaffal'den naklen beyanı veçhile âyet; darb-ı mesel olup müşriklerin hallerini temsil olduğu surette manâ-yı âyet şöyledir : [Allahü Tealâ şol Vacib-ül Vücud'dur ki, sizin herbirinizi bir şahıstan halketti ve o şahs-ı vahid cinsinden heıbirinize insaniyette müsavi olarak ünsiyet için zevcelerinizi icad buyurdu. Vaktaki zevç zevceye. cimâ' ettiyse zevce zevcin nutfesinden hamil oldu. Zaman geçtikçe hamli ağırlaşıp velet harekete başlayınca zevç ve zevce Allah-u Tealâ'ya duâ ederler ve derler ki, «Eğer Yâ Rabbi ! Bize veled-i salih verirsen biz elbette sana şükredicilerden oluruz». Şu duâları üzerine Vâcib Tealâ veled-i salih verir. Onlar Allah'ın verdiği velet hakkında Allah'a şirk ederler. Zira; onlardan bazıları veledi tabiata ve bazıları yıldızlara ve bazıları putlara nispet etmekle şirkederler.] Şu halde âyet; insanların ekserisinde vâki olan halleri temsil kabilindendir. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) la Havva (R.A.) haklarında değildir.

***

Vâcib Tealâ şirk edenlerin şirkinden zat-ı ülûhiyetinin münezzeh olduğunu beyandan sonra müşriklerin şirklerini red ve inkâr etmek üzere :

أَيُشْرِكُونَ مَا لاَ يَخْلُقُ شَيْئاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ ﴿191﴾

وَلاَ يَسْتَطِيعُونَ لَهُمْ نَصْرًا وَلاَ أَنفُسَهُمْ يَنصُرُونَ ﴿192﴾

buyuruyor.

[Müşrikler hiçbirşeyi halk edemeyen putları mı Allah-u Tealâ'ya şerik kılarlar? Halbuki putlar kendileri mahlûklardır ve putları ülûhiyette nasıl şerik itikaad ederler? Asla şerik koşmaya salâhiyetleri yoktur. Zira; putlar müşriklere nusret etmeye kaadir olamazlar, belki müşriklere nusret şöyle dursun kendi nefislerine bile nusret edemezler.] Zira; putları keserle yonttular ve bıçkıyla biçtiler ve bu suretle envâ'-ı hakaarete uğradıkları halde kendilerinden zili ü hakaareti defe kaadir değillerdir. Şu halde nerede kaldı ki, ibadet eden müşriklere muavenet ve nusrette bulunsunlar. Elbette bulunamazlar. Binaenaleyh; menfaat ve mazarrata kadir olamayan birtakım âciz mahlûklara ibadet edip onlardan menfaat beklemek kadar hamakat olur mu?

Tefsir-i Hâzinede beyan olunduğu veçhile (ما) kelimesi lâfzan müfred olduğundan (يَخْلُقُ) müfred ve manâda cemi' olduğundan (وَهُمْ يُخْلَقُونَ) cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. Putlar; her ne kadar zevuukuıden değilse de müşriklerin onlara zevilukulden gibi muamele ettiklerine binaen zevilukule mahsus olan cem'-i muzekker-i salim sıyğasıyla varid olmuştur.

Ayetten maksad, putların ibadete salâhiyetleri olmadığını ispat etmektir. Zira ibadet vacip olan ma'budun, ibadet eden kimseye def-i mazarrat ve celb-i menfaata kaadir olması lâzımdır ki, ibadet ederse menfaat ve ibadeti terkettiğinde mazarrat îsâline muktedir ve ibadete menfaat için rağbet ve ibadeti terkten mazarrat için nefret hasıl olsun. Putlarda bu emniyeden hiçbirisi olmadığından asla ibadete salâhiyetleri yoktur.

Bu âyet-i celile evvelki âyete manâda merbuttur. Çünkü; Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile evvelki âyette hitap; Araptan (Kusayy) in evlâdına olmak ihtimali vardır. Zira; Kureyş'ten (Kusayy) kabilesi Kusayy'in bir ana ve bir babadan evlâdıdır. (Kusayy)ın, kendi cinsi Kureyş'ten bir zevcesiyle beraber Allah-u Tealâ'dan sahih-ül vücud bir velet taleb etmeleri üzerine Allah-u Tealâ onlara dört oğlan verdi. Onları (Abd-i Menaf), (Abd-i Şems) ve (Abd-i Kusayy) ve (Abdüddar) isimleriyle tesmiye ettikleri cihetle şirk eltiler. Cenab-ı Hak Kureyş'e onların hallerini tasvir ve iktida edenleri şirk etmeleriyle tevbih ve tekdir buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ müşriklerin şirk üzerine inat ve ısrarlarını (beyan etmek üzere :

وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَتَّبِعُوكُمْ سَوَاء عَلَيْكُمْ أَدَعَوْتُمُوهُمْ أَمْ أَنتُمْ صَامِتُونَ ﴿193﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizden herbiriniz müşrikleri din-i İslama davet ederseniz onlar size ittibâ' etmezler. Sizin üzerinize onları davet etmeniz veyahut   davet etmeyip sükût   etmeniz müsavidir.]

Çünkü; her iki surette iman etmedikleri cihetle davet ve adem-i davet müsavidir.

Şu manâ; hitap müminlere olduğuna nazarandır. Feth-ül Beyan ve Hâzin'de zikrolunduğu veçhile bu âyette hitap; müşriklere ve (هم) zamiri asnâma râci olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet şöyledir: [Ey müşrikler ! Siz ibadet ettiğiniz putları eğer hidayete ve salâh-ı hale ve sizi irşad etmeye davet ederseniz o putlar size ittibâ etmezler ve davetinize icabetten âcizlerdir. Şu halde onları sizin davet etmenizle davet etmeyip sükûtunuz müsavidir. Çünkü; davetinize cevaba muktedir değillerdir.]

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile müşrikler umur-u mühimmede ve belâya ve mesâibin nüzulünde putlara müracaat eder, gecede ve gündüzde yalvarırlar. Halbuki putlardan sadâ gelmediği gibi imdat ve iane de olmadığından yalvarıp çağırmalarıyla sükût edip durmaları beyninde fark olmadığını beyanla Cenab-ı Hak putların aczini ve putlara ibadet eden müşriklerin hamakatlarını meydana koymuştur.

***

Vâcib Tealâ putların ülûhiyete salâhiyetleri olmadığını te'kid etmek üzere:

إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ الله عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿194﴾

buyuruyor.

[Şol şeyler ki, Allah'ın dûnunda siz onlara ibadet edersiniz. Onlar sizin emsaliniz kullardır. Eğer sözünüzde sadıksamz çağırın onları size cevap versinler.]

Yani; ey müşrikler; Ülûhiyetle muttasıf ve cemi-i kemâlâtı cami olan Allah-u Tealâ'ya ibadeti terkle sizin ma'bud ittihaz ederek ibadet ettiğiniz ma'budlanınz sizin emsaliniz mahlûk ve âciz kullardır. Sizin üzerinize onların meziyet ve faziletleri yoktur. Şu halde niçin nefsinizi abîd ve onları ma'bud kılarsınız. Belki siz onlardan daha muktedirsiniz. Zira; sizde hayat, nutuk, şuur ve idrak var; onlarda ise yoktur. Sizin ellerinizde hakir ve zelil olup şuur ve idrakten hâli olan cemâdâtı ma'bud ittihaz etmek hamakat değil midir? Onlarda «Kuvvet ve kudret var ve şafaat edecekler» dediniz. Eğer sözünüzde sadıksanız çağırın onları, cevap versinler size, görelim cevap verebilirler mi?

Feth-ül Beyan ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu kelâm müşrikleri istihza ve tehekküm tarikıyla varid olmuştur. Zira; putların cevaba muktedir olamadıkları cümlenin malûmudur. Binaenaleyh onlara cevap vermeleriyle emir; ta'ciz içindir. Ve müşriklere davetle emir; onları iskât ve ilzam içindir.

***

Vâcib Tealâ putların kemâl-i acizlerini beyandan sonra ibadet eden müşriklerin ibadet ettikleri ma'budlarından kendileri daha muktedir olduklarını beyanla insafa davet etmek üzere :

أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَا

buyuruyor.

[O ma'budlarınızın ayakları var da, o ayaklarla yürürler mi?]

بِهَا أَمْ لَهُمْ أَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَا

[Yahut onların elleri var da, o ellerle birşeye yapışabilirler mi?]

أَمْ لَهُمْ أَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَا

[Yahut onların gözleri var da, o gözleriyle görürler mi?]

أَمْ لَهُمْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا

 [Yahut onların kulakları var da, o kulaklarla işitirler mi?]

قُلِ ادْعُواْ شُرَكَاءكُمْ

[Habibim ! Sen onlara de ki, «Çağırın şeriklerinizi size yardım etsinler».]

ثُمَّ كِيدُونِ

[«Sonra bana hiyle yapın ve benim zararımı düşünün».]

فَلاَ تُنظِرُونِ ﴿195﴾

[«Bana mühlet vermeyin. Elinizden gelen bir şey varsa geri koymayın, hemen yapın» demekle onları ikaza sa'yet.]

Yani; ey kâfirler ! Sizin ma'budlarınızın ayakları var da, o ayaklarıyla yürürler ve yerde te'sir hasıl ederler mi, yahut elleri var da o elleriyle yapışırlar da bir şey alıp vurup kırmaya veya kendilerine teveccüh eden zarardan korunmaya veyahut bir menfaati elleriyle celbetmeye iktidarları mı var? Yahut gözleri var da, o gözleriyle görülmesi lâzım olan şeyi görürler mi? Yahut kulakları var da o kulaklarıyla işitilmesi lâzım olan kelâmı işitirler mi? Halbuki insanın iktidarı bu misilli âlât-ı cârihayla olduğundan insan daima bunlarla umurunda istiane ve istimdad eder. Sizin ibadet ettiğiniz putlardaysa istimdad olunacak azalardan hiçbirisi olmadığından bunların cümlesinden mahrumlardır. Binaenaleyh; sizde olan iktidar onlarda yoktur. Nasıl oluyor ki, kendinizden daha âciz olan şeyleri ma'bud ittihaz edersiniz? Te'sirin ve harekenin şartı olan hayattan dahi mahrumlardır ve hiçbir veçhile ma'bud ittihazına istihkakları yoktur. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklere hitaben «Çağırın Allah-u Tealâ'ya müşareketlerini itikad ettiğiniz şeriklerinizi ! Sonra onların muavenet ve muzâheretleriyle bana hile yapın ve hilenizde bana asla müsaade ve mühlet vermeyin. Hemen elinizden geleni geri koymayın, bakın birşey yapabilir misiniz? Elbette birşey yapamazsınız. Zira; ben size ve sizin şeriklerinizin hilelerine mübâlât etmem. Siz bildiğinizi işler ve aklınız varsa aczinizi idrak edersiniz. Çünkü; beni Rabbim sizin şerrinizden muhafaza eder» demekle ehl-i şirki insafa davet et.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; insanın ezher ciheti putlardan  efdal olduğunu beyan etmektir. Çünkü, beyan olunduğu veçhile «İnsanın menfaatı istihsal edecek birtakım alâtı azası olduğu halde putlar o a'zâlardan dahi mahrumdur. Binaenaleyh; nasıl oluyor ki, onları ma'bud tanıyorsunuz? demektir.

Vâcib Tealâ putların acizlerini beyanla ibadete istihkakları olmadığını beyandan sonra ibadete müstehak olan ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ وَلِيِّى  الله الَّذِىنَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ ﴿196﴾

buyuruyor.

[Siz baha istediğiniz kadar mekir ve hile yapın, ben mübâlât etmem. Zira; benim hafızım, muin ve nâsırım, bilumum umuruma mütevelli beni te'yid ve devamı tasdik edici olarak Kur'ân'ı tenzil eden Allah-u Tealâ'dır. Halbuki Allah-u Tealâ; salih kullarının mütevellisidir.] Binaenaleyh; düşmanlarından sulehâya zarar isabet etmez. Çünkü; sulehanın yardımcısı Allah-u Teatâ olunca onlar hakkında düşmanlarının adaveti müsmir olamaz ki, düşmanlarının şerri onlara isabet etsin.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile   (Ömer b. Abdülâziz)   evlâdı için mal iddihar etmediğinden bazıları tarafından «Evlâdına biraz mal tedarik etsen» denildiğinde cevaben «Benim veledim ya sulehadan olur veyahut mücrimlerden olur. Eğer sulehadan olursa onun velisi Allah-u Tealâ'dır. Şu halde benim malıma ihtiyacı yoktur. Ve eğer mücrimlerden olursa Allah-u Tealâ

(فلن اكون ظهرا للمجرمين) buyurdu. Yani; «Elbette ben günahkârlara arka ve yardımcı olmam» demektir. Şu halde «Allah'ın reddettiği kimsenin mühimmâtıyla ben meşgul olamam» buyurmuşlardır. Binaenaleyh; evlâda nazar-ı ilâhi olursa birçok servete ve hayrata malik olur ve eğer nazar-ı ilâhi olmazsa pederi milyonlar terk etse az zamanda yok olur. Bunun emsali hariçte yüzlerce görülmektedir.

***

Vâcib Tealâ ibadet caiz olan zat-ı ülûhiyetle ibdet caiz olmayan putların beynini tefrik için :

وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلآ أَنفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ ﴿197﴾ وَإِن تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لاَ يَسْمَعُواْ وَتَرَاهُمْ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ ﴿198﴾

buyuruyor.

[Ey müşrikler ! Şol şeyler ki, siz onlara Allah'ın dûnunda ibadet edersiniz. Onlar size yardım etmeye kaadir olamazlar ve kendi nefislerine dahi nusret edemezler. Eğer onları Islama davet ederseniz onlar işitmezler ve davet edince onları sana nazar eder görürsün, halbuki onlar görmezler.]

Yani; ey müşrikler ! Siz Allah-u Tealâ'ya şirkedersiniz. Halbuki Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarınız size nusrete muktedir olamadıkları gibi kendi nefislerine dahi nusrete kaadir olamazlar. Kendi nefsini belâyâdan halâsa muktedir olamayan şey, elbette sizi halâs edemez. Çünkü; nusrete istidad ve kaabiliyeti yoktur. Eğer siz müşrikleri hidayet-i rnahzdan ibaret olan din-i İslama davet ederseniz kabul etmezler. Zira; tıynet-i habiseleri icabı davetinizi işitmezler ve tabiatlarında merkûz olan cehâletleri icabetlerine mânidir..Sen davet ederken onları sana nazar ederler görürsün, halbuki onlar, putlarının cemâdât olup hayır ve şer, nef u zar ellerinden gelmediğini bilmezler ve görmezler. Yani; görürler ve lakin görmekten maksat mütenebbih olmakken bilâkis mütemerrid oldukları için görmemiş gibidirler. Binaenaleyh; âyette «Görmezler» denmiştir. Çünkü; birşeyden maksat fevt olunca o şey yok hükmündedir.

Bundan evvelki âyetlerde putların adem-i iktidarları ve müşriklerin İslama davet olunsalar işitmeyecekleri tehdid ve tefri' tarikıyla zikrolunup bu âyette bu mesâil; ibadet caiz olanla olmayan beynini tefrik için zikrolunduğundan âyette tekrar yoktur. Çünkü; herbirinin mazmunu birse de zikirden maksat başka başka olduğu cihetle tekrarı mutazammın değildir.

***

Vâcib Tealâ salihlerin mütevellisi olduğunu ve resûlünü düşmanlarının ızrar edemeyeceklerini beyan ettiği gibi nâsla muamelede menhec-i kavîm ve sırat-ı müstakimi iltizamını dahi resûlüne emretmek üzere :

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ ﴿199﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nasla muamelede tarîk-ı affı ve mülâyemeti iltizam et. Ma'ruf ve aklen müstahsen olan şeylerle emret. Delâili kabul etmeyen cahil mütemerridlerden i'raz et, mücadele etme.]

A f ; fazıl ve külfetsiz hasıl olan şeydir. M a ' r u f ; Allah'ın vahyiyle hüsnünü beyan ve emrettiği şeydir. C â h i l le murad; söz dinlemez ve delâile kanaat etmez ve küfründe musir ve muannid kimsedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Habibim ! Nâsın ahlâkından kolay olanlarını ahzet. Onlar üzerine herşeylerini ta'mik ecîip işin içyüzünü karıştırma ki, sana isyan ekmesinler. Eğer sen hallerini tetkik edersen adavet tevlid edeceğinden kusurlarının affıyla muamele et ve nâsın a'mâlinden zahirini ahzet, tecessüs ve taharri etme ve Allah'ın vahyettiği şeylerle emret ki meşru' olan şeyleri ahzetsinler ve söz dinlemeyen ve küfrüzere musir olan cahillerden i'raz et ki, onlarla mücadele etmeyesin.]

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; mekârim-i ahlâkı cem' etmesiyle Resûlullah'a taraf-ı ilâhiden emirdir.

Bazılar «Afla emir; nâsın malından fazla olandır. Buna nazaran zekâtın farziyetini beyan eden âyetle mensuhtur ve cahillerden i'razla emir; kıtal âyetiyle mensuh olduğuna nazaran bu âyette vâki' olan üç cümleden evveli ve âhiri mensuh ve evsatta bulunan (وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ) cümlesi muhkemdir» demişlerse de, esah olan âyetin muhkem olmasıdır. Af; maldan fazla manâsına olmayıp mutlaka af manâsına olduğuna nazaran evveli ve evsatı muhkem ve âhiri mensuhtur. Zira; cahilleri yola getirmek için daima nasihat lâzımdır.

Tefsir-i Hâzin'de (Ca'fer-i Sâdık) Hazretlerinden naklen beyan olunduğuna nazaran Kur'ana mekârim-i ahlâkı bundan ziyade cami bir âyet yoktur. Çünkü bu âyette; hukuk-u maliyeye taallûk eden cihette şiddetin ve nâsa karşı gılzatın ve fena sözün terkolunması ve hulk-u tayyible tahalluk etmesi ve şer'an emrolundukları feraiz ve nevafil ve sair mekârim-i ahlâkın cümlesi dahildir.

Fahr-i Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet nazil olduğunda Resûlullah Cibril-i Emin'den bu âyetin ahkâmını istizah buyurmuş ve Cibril-i Emîn de «Yâ Resûlallah ! Rabbin Tealâ senden sıla-i rahmi kat'edene sıla etmenle ve seni mahrum edene senin atîye vermenle ve sana kötülük edene senin iyilik etmenle emrediyor» demiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Aişe (R.A.) «Resûlullah kötü söz söylemez, kötü söz dinlemez, çarşıda savt-ı bâlâyla bağırmaz ve kötülüğe kötülükle mukaabele etmez, belki iyilikle mukaabele ederdi» buyurmuştur.

Bu âyette cahillerden i'raz, kıtal âyetiyle mensuh olduğuna nazaran «Küfürde ısrar eden cahillerle mukaatele et, onları küfrüzere terketme» demektir. Resûlullah'a emir; bittebi' ümmetine dahi emir olduğundan bilcümle ümmet mekârim-i ahlâkla memurlardır.

***

Vâcib Tealâ nâsın kusurunu affetmekle emrettikten sonra gazap halinde şeytan'ın vesvesesini, def'in ilâcını beyan etmek üzere:

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِالله إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿200﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer sana şeytan'dan bir vesvese arız olursa o vesveseyi defetmek için Allah-u Tealâ'ya iltica et. Zira; Allah-u Tealâ senin duânı işitici ve halini bilicidir.]

Yani; Şeytan daima insanı iğfal için fırsata muntazırdır. Eğer gazap halinde sana şeytan tarafından bir vesvese ilkaa olunur ve zihnini teşvişe başlarsa şeytandın şerrinden nefsini muhafaza için derhal himaye-i ilâhiyeye iltica ve Allah-u Tealâ'ya istiâze et ki, vesvesesi zail olsun. Zira; Allah-u Tealâ iltica edenlerin duâsını işitir ve kullarının ahvalini bilir. Binaenaleyh iltica eden kimselerden şeytan'ın şerrini def eder. Ş e y t a n ' ı n   n e z' i ; vesvese ve fesad ilkaa etmek ve insanın zihnini teşviş edip endişeye düşürmektir.

Fahr-i Râzi, Feth-ül Beyan ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (خذالعفو) âyeti nazil olunca Resûlullah'ın «Gazabımızı ne yaparız, yâ Rabbi !» demesi üzerine gazap halinde şeytan'ın vesvese ve fitnesini izaleyi ta'lim etmek üzere bu âyetin inzal olunduğu mervidir. Şu halde bu âyet gazabı teskini ve şeytan'ın vesvesesini izalenin ilâcını beyandan ibarettir. Çünkü; herşey yed-i kudret-i ilâhiyede olduğundan şeytan'ın şerrini def etmek de Allah-u Tealâ'nın ianesiyle olacağı cihetle Allah-u Tealâ, dergâhına iltica olunmak vacip olduğunu beyan ve tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; insan için nefsinde şeytan'ın vesvese ve fitnesini hissedince derhal istiâzeyle defin çâresine tevessül etmek vaciptir. Zira; istiâze emri her ne kadar Resûlullah (S.A.) e ise de bilumum ümmetine ta'lim ve terbiyedir. Resûlullah'a istiâzeyle emrolununca ümmetine de emrolunacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; ümmetin istiâzeye ihtiyacı daha ziyade olduğunda şüphe yoktur.

Lisanla istiâze edildiğinde kalple istiâzenin manâsını düşünmek lâzım olduğuna işaret için sem'i zikirden sonra Vâcib Tealâ alîm olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Yani «Lisanınızla söylediğinizi işitir ve kalbinizle niyetinizi bilir» demektir.

 Fahr-i Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile «Enbiyâ-yı ızâm ma'sum değildir» diyenler bu âyetle istidlal ederler ve derler ki, «Eğer nebi ma'sum. olsa şeytan'ın nebi üzerine vesvesesi olamayacağından nebi istiâzeye muhtaç olmazdı. Halbuki istiâzeye ihtiyacına bu âyet delâlet ediyor. Binaenaleyh ma'sum değildir» demişlerse de bu istidlalleri; üç cihetle merduddur:

B i r i n c i s i ; Şeytan'ın nebiye vesvesesi edat-ı şart ve faraziyat tankıyla varid olduğundan vesvesenin vukuuna delâlet etmez.

İ k i n c i s i ; eğer Şeytan'ın vesvesesi vâki olacak olsa bile Resûlullah'ın ma'sum ve şeytan'ın şerrinden salim olduğuna İbn-i Mes'ud (R.A.) den Müslim Hazretlerinin rivayet buyurduğu hadis-i şerif delâlet eder. Çünkü; Resûlullah'ın «Sizden hiçbir kimse olmaz, ancak cinden ve melekten birer karini vardır» buyurması üzerine hazır bulunan ashab-ı kiram tarafından «Senin de mi karinin var? Ya Resûlallah !» denildiğinde «Evet» Benim de var ve lâkin Allah-u Tealâ bana iane buyurdu. Binanealeyh; «Ben şeytan'ın şerrinden salim oldum» buyurmuştur.

Ü ç ü n c ü s ü ; hitab Resûlullah'a ise de maksat ümmetidir. Şu halde şeytan'ın şerrinden Allah-u Tealâ'ya ilticanın ümmet üzerine vacip olduğunu beyandır.

***

Vâcib Tealâ şeytan'ın vesvesesinden istiâze vacip olduğunu beyan ettiği gibi müttekilere şeytan'ın vesvesesi daha ziyade olduğunu dahi beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِّنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُواْ فَإِذَا هُم مُّبْصِرُونَ ﴿201﴾ وَإِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِى الْغَيِّ ثُمَّ لاَ يُقْصِرُونَ ﴿202﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar ittikaa ve muharremâttan ihtiraz ettiler. Onları şeytan'dan kalplerinin etrafında tavaf edip vesvese messettiğînde tezekkür ederler ve emrohındukları me'muratı ve nehyolundukları menhiyatı düşünürler. Derhal görülür ki, hatalarını idrakle maâsîden ihtiraz ve şeytan'ın iğvâsından Allah-u Tealâ'ya iltica ederler. Amma şol kimseler ki, maharimden ihtiraz etmez ve menhiyyattan çekinmezler. Onlar şeytanların kardeşleridir. Binaenaleyh; şeytanlar onları dalâle çekerler. Tamamıyla dalâle münhemik olduktan sonra iğvâ ve ifsadlarında kusur etmezler. Hatta bir dereceye gelir ki, onlardan asla felah me'ınûl olmaz.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile muharremâttan içtinab ve ittikaaları sebebiyle müttekilere şeytan'ın vesvesesi te'sir etmeyip nafiz olamayacağına işaret için vesveseden tâifle tabir olundu. Zira t a i f ; tavaf edici yani etrafında deveran edici manâsınadır. Çünkü; müttekiler emir ve nehyi tezekkür ettikleri cihetle muharremâttan içtinab ederler. Şeytan'ın arzusuna muvafık işte bulunmadıklarından şeytan'ın vesvesesi onlara tesir edemez. Zira; onlar hatanın mevkiini idrak ve şeytan'ın hilelerini gördükleri için şeytan'a ittibâ' etmezler. Binaenaleyh; şeytan kalplerinin etrafında dolaşsa da bir te'sir yapamaz. Amma ittikaa etmeyenler şeytan'ın kardeşleri olduğu için kardeşlerini şeytanlar dalâle çeker götürürler. Zira; onlar muharremâttan ihtiraz etmediklerinden şeytan'ın her emeline hizmet ve her arzusuna tebaiyet ederler. Sonra bir dereceye gelirler ki, şeytan onları iğfalde kusur etmez, onlar da dalâlden feragat etmezler. Bu hâl ekseri fasıklarda görülün Çünkü; şeytan bir kere yakasından tuttuktan sonra istediği yere alıp götürdüğü ve müptelâ olduğu ma'siyetten vaz geçemediği aşikârdır.

Ş e y t a n la murad; İblis'in evlâdıysa da insanın müfsidlerine de şâmildir. Zira; insanın müfsidleri birbirini azdırmakta şeyâtîn ve cinden daha eşeddir denilebilir.

Vâcib Tealâ şeytan'ın iğvâsını beyan ettiği gibi iğvânın envâ'ından bazı nev'ini dahi beyan etmek üzere :

وَإِذَا لَمْ تَأْتِهِم بِآيَةٍ قَالُواْ لَوْلاَ اجْتَبَيْتَهَا قُلْ إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يِوحَى إِلَيَّ مِن رَّبِّىهَذَا بَصَآئِرُ مِن رَّبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿203﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Sen kâfirlere istedikleri âyeti getirmediğinde onlar istihza tankıyla derler ki, «Keşke icad edip kendi nefsinden söylediğin gibi istediğimiz âyeti dahi kendi nefsinden intihab ediverseydin veyahut Rabbinden taleb etseydin.»] İşte kâfirler böyle denekle şeytan'ın vesvesesini izharla aldandıklarını meydana korlar. [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara cevap olarak de ki, «Ben ancak Rabbimden bana vahyolunan evâmir ve nevâhîye itti ba ederim. Çünkü; sizin zu'munuz gibi ben kendi indimden birşey icad etmedim. Her ne söyledimse beni resûl gönderen Rabbimden geleni söyledim. İşte şu Kur'an sîzin Rabbinizden kalplerinize basiret ve gözlerinize ziyadır. Zira; hakkı gösterir ve savabı size bildirir ve Kur'an sizin için matlubunuza îsâl eder hidayet ve nevm-i gafletten ikaz eder müminlere ihsandır.»]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette vâcib Teâlâ insan için mümkün olan meratib-i selâseye işaret buyurmuştur. Çünkü; derecât-ı ulûmda insanlar mütefâvittir. Zira; bir kısmı ilm-i tevhidde gaayete vasıl olur, hatta Vâcib Tealâ'yı müşahede etmiş gibi olur. Bu kısım hakkında Kur'an besdirdir. Zira besâir; birşeyin delilidir ki, o delile tamamıyla nazar edip tetkik eden kimse o delilden maksada intikaal eder. Binaenaleyh Kur'an'a tamamiyle dikkat eden kimse Kur'an'ın ahkâmını bihakkın gördüğünden Kur'an'a besâir denmiştir. Zira; Kur'an'a iman edip tetkik eden kimseye hakikat lâyıkıyla tezahür eder. Şu halde Kur'an tevhidin ve nübüvvetin ve âhiretin delillerini tamamıyla izhar edip gösterdiğinden ve bu kısım insanlar tamamiyle delâili tetkik ettiklerinden bunlar hakkında Kur'an besdirdir ve bu kısım insanlara, ashab-ı tevhidin en yüksek tabakasında oldukları için ashab-ı aynelyakîn denilir.

İnsanların ikinci bir kısmı nazar-ı istidlal mertebesini ihraz edip ilm-i yakın erbabından oldukları için onlar hakkında Kur'an hidayettir.

Üçüncü bir kısım muti ve münkad mertebe-i teslimiyeti ihraz edip hakkı yakîn ashabından oldukları için Kur'an onlar hakkında rahmettir ve âmmeten müminler bu kısımdandır. Binaenaleyh; bu âyette insanların dereceleri ve akılları mütefavit olduğuna işaret için Kur'an üç sıfatla tavsif olunmuştur. Zira; bir kısım insanlar hakkında Kur'an'ın besâir diğer bir kısım hakkında hidayet ve üçüncü bir kısım hakkında da rahmet olduğu beyan olunmuştur.

Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin istedikleri mucizeyi Resûlullah'ın getirmemesi emr-i nübüvveti ihlâl etmez. Zira; Kur'an'ın dava-yı nebeviye muvafık zuhur edip muâraza edenleri iskât ve âciz kılması nübüvveti ispata kâfi mucize-i bahire olduğundan ziyadeyi talep inad ve istikbar kabilindendir. Binaenaleyh; ziyade taleplerini reddetmek ispat-ı davaya noksan iras etmez.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın azamet-i şanını beyandan sonra istimâ'la emretmek üzere:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُواْ لَهُ وَأَنصِتُواْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ﴿204﴾

buyuruyor.

[Kur'an kıraat olunduğunda işitin ve merhamet olunmanız için kıraat zamanında sükût edin.]

Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile her he zaman ve hangi vakitte Kur'an tilâvet olunduğunda maânîsini fehim ve mevâizini tedebbür etmek için sükûtla Kur'an'ı istimâ' vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira kıraat mutlaktır ve istimâ'la emir vücub içindir. Binaenaleyh; cehren Kur'an tilâvet olunduğunda işitenler velevse yoldan geçenler olsun veyahut muallim-i sıbyan bulunsun sükûtla istimâ'ı vaciptir.

Bu âyet; namazda imamın tilâvetini istimâ'ın vücubuna dahi delâlet eder. İmam-ı A'zam Hazretlerinin mezhebi de budur.

Bazı ulema âyetin «Namazda kelâmı nehyiçin» veyahut «Hutbe kıraatini istimâ' için» veyahut «Hitap kâfirlere olup kâfirlerin Kur'an'ı dinleyip fesahat ve belagatını fehmetmeleri için emirdir» demişlerse de elfazın umum üzere isti'mâli mümkünken tahsiste bir fayda yoktur ve umum üzere icra olunduğunda şu manâların kâffesi dahildir. Şu halde tahsise hacet yoktur. Binaenaleyh; her nerede ve her ne zaman olursa olsun Kur'an tilavet olunduğunda işitenler üzerine Kur'an'ı dinlemek vacip olduğuna âyet-i celile sarahatle delâlet etmektedir.

***

Vâcip Tealâ Kur'an'ın cehren kıraat olunacağını ve işitenlerin sükûtu vacip olduğunu beyandan sonra zikrin hafiyen olması efdal olduğunu beyan etmek üzere :

وَاذْكُر رَّبَّكَ فِىنَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ ﴿205﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Tazarru ve niyaz edici ve korkutucu olduğun halde nefsinde Rabbini zikret, akşamda ve sabahta gizli esrarla alenen sadâ beyninde bir tilâvetle tilâvet et ve cemi-i halatında gaafillerden olma.]

Yani; Yâ Ekrem-er Rusûl ! Tevazu ve tezellül edici ve azamet-i ilâhiye ve mehâbet-i subhâniyeden korkutucu ve sözünde cehrin mâdûnu ve sırrın mafevki olarak akşam ve sabah cemi evkat ve halatında Rabbini nefsinde zikret ve Rabbine yaklaştırıcı amellerden ve bilhassa zikr-i ilâhiden gaflet edicilerden olma.

Bu âyette emir her ne kadar zahirde Resûlullah'a ise de ümmeti de dahildir ve zikr-i ilâhide zikrolunan isimlerin manâlarını mülâhaza etmek lâzım olup kalpte tefekkür olmaksızın zikirde fayda olmadığına işaret için Cenab-ı Hak nefsinde zikretmeye emir buyurmuştur.

Z i k r i n  ş a r t ı ;   tezellülle beraber gazab-ı ilâhiden korku olmaktır ve uzun sadayla olmayıp cehirle hafâ beyninde olmak dahî lâzım olduğuna işaret için

(وَدُونَ الْجَهْرِ) buyurmuştur.

Bu âyette Vâeip Tealâ abdin kurbiyetine işaret buyurmuştur. Zira; terbiye ve fazl u ihsanı müş'ir olan Rab lâfzını zikirle kullarının mün'im ve muhsin olduğuna işaret ve abdin rahmet-i ilâhiyeyi ümid ederek zikretmesini beyan etmiştir.

Yalnız ümit ve rica kifayet etmeyip Allah'ın azabından da havf olunması lâzım olduğuna işaret için tazarru ve korkuyla beraber zikretmek lâzım olduğunu dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile abdin kalbinde korku hasıl olunca imanı kavı olur. Binaenaleyh; müstehab olan abdin hal-i sıhhat ve kuvvetinde havfi ve hal-i maraz ve metine karib olduğu zamanlarında ümit ve ricası gaalip olmaktır.

Abdin a'mâli; nehârın bidâyesi ve nihâyesinde semâya suud edip dergâh-ı ülûhiyete arz olunduğundan amelinin evveli ve âhiri zikrolsun için sabah ve akşam zikretmesiyle emrolunmuştur. Yahut sabah vakti, ölümün misali ve kardeşi olan uykudan uyanıp akşam vakti uykuya yatacak olduğu için her iki vakitte zikretmesi tavsiye olunmuş ise de bilumum evkatında zikr-i ilâhiden gaflet etmemesiyle dahi emrolunmuştur. Yahut sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile namaz meşru olmadığından bu iki vakitte zikirle meşgul olması tavsiye olunmuştur.

İnsanın Allah-u Tealâ'dan havfı; üç sebeple olup

B i r i n c i s i ; ibadette kusuru,

İ k i n c i s i ; sû-u hatime endişesi,

Ü ç ü n c ü s ü ; lâ yüad ve lâ yuhsâ olan niam-ı ilâhiyeye şükürle mukaabele edememesi olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyânâtındandır.

***

Vâcib Tealâ zikirle emirden sonra zikre rağbet verecek şeyi zikretmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ عِندَ رَبِّكَ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ ﴿206﴾

buyuruyor.

[Şol zevat-ı kiram ki, onlar Rab bin Tealâ indinde kurb-u dereceye malik oldular ve onlar Rabbin Tealâ'nin ibadetinden asla kibretmezler ve her zaman Cenab-ı Hakkı nekaaisten tenzih ve ancak onlar Rabbine secde ederler.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile teşbih ve secde; istikbar etmemekte dahilse de istikbar etmemek meleklerin tevazu, huşu ve huzularını beyan olup ibadetleri teşbih ve secde olduğu ayrıca beyan olunmuştur. İnsanîn vücudu ikiye münkasım olup biri kalp diğeri sair beden olduğundan a'mâl-i kalbe işaret için teşbih ve a'mal-i bedene işaret için secde zikrolunmuştur.

Bu âyette zikrolunan secde Kur'an'ın azimetlerinden olduğundan bu âyeti okuyan ve dinleyen kimseye meleklere muvafakat için secde müstehabdır.

Fahr-i Râzi'nin' beyanı veçhile bu âyette insanı secdeye ve teşbihe terğib vardır. Zira; meleklerin kemâl-i şeref ve tıynet-i taharetle beraber gazab u şehvetten, hased ü hıkıtten ârî oldukları halde ibadet edince insan zulümât-ı cismaniyeye ve şehevât-ı nefsaniyeye müptelâ olduğu halde daha ziyade ibadet etmesi lâzımdır.

Meleklerin ind-i ilâhide olmalarıyla murad; şereflerini ve rahmet-i ilâhiyeye mazhar olduklarını beyandır. İbadette asıl olan; a'mâl-i  kalp olduğuna işaret için usul-ü itikaadiyeden olan nekaaisten tenzih manâsına teşbih evvelâ zikrolunup furu-u a'malden ibaret olan secde sonra zikrolunmuştur.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

42 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk