Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceAhkam Hadisleri

Ahkam Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

AHKAM (HÜKÜMLER) KİTABI 4

1- Kudât (= Kadılar) İn Durumlarının Anlatıldığı Bâb. 4

2- Zulüm Ve Rüşvet Hakkındaki Şiddetli Tehdîd Babı 5

3- Hâkim İctihâd Eder (Olanca Gücüyle Hakkı Arar) Ve İsabetli Karar Verir, Babı 7

Kimler İctihâd Edebilir? 8

4- Hâkim Sinirli Bir Halde İken Hüküm Etmez, Babı 9

5- Hâkimin Kararı Hîç Bir Haramı Helâl Etmez Ve Hiç Bir Helâli Haram Etmez, Babı 10

6- Kendisine Ait Olmayan Bir Şeyi İddia Edip Uğraşan Adam (Hakkında Gelen Hadîsler; Babı 11

7- Şâhid Davacıya. Yemîn De Dâvilîya Düşer, Babı 11

Hadîsten Çıkarılan Hükümler 13

8- Bir Mal Koparmak İçin Yalan Yere Yemin Edenin  (Vebalini Beyân Eden Hadîsler)  Babı 13

9- Hakların (Bâtıldan) Ayırd Edildîği Makamlarda  (Edîlen)  Yemin Babı 14

10- Ehli Kitâb (Yâni Hıristiyan Ve Yahudiler) e Ettirilen Yemin (Şeklinin Beyânı) Babı 15

11- İki Ayrı Adam Bir Malın Kendisinin Olduğunu İddia Ederler (Yâni Birisi: Bu Mal Benimdir, Der. 16

Diğeri: Hayır Senin Değil Benimdir, Der)  Ve Hiç Birisinin Şahidi Yoktur, Babı 16

Taraflar Arasında Kura Çekmenin Mânâsı, Şekli, Zamanı Ve Nedeni 17

Bîr Mal Hakkında Îki Kişi İhtilafa Düştüğü Ve Her Birisi Malın Kendisine Ait Olduğunu İddia Ettiği Takdirde Hüküm Nedir? 18

12- Çalınmış Olan Bir Malını, Satın Alan Bir Kimsenin Elinde Bulan. 19

Adam (İn Hakkını Beyân Eden Hadîs) Babı 19

13- Mâşiye  (Yâni Koyun, Keçî, Sığır Ve Deve Sürüleri) Nin  (Ekinlere Ve Benzerlerine) Verdiği Zarar Hakkındaki Hüküm Babı 19

14-  (Başkasına Âit)  Bir Şeyi Kıran Hakkındaki Hüküm Babı 20

15- Adam Komşusunun Duvarının Üzerine Ağaç (tan Hatil Başını)  Koyabilir Babı 21

16- Yol  (Genişligi)  Mîkdarı Hakkında İhtilaf Ettikleri Zaman (Verilecek Hükmün Beyani) Babı 23

17- Komşusuna Zarar Veren Bir Şeyi Kendi Mülkünde İnşâ Eden Adamın Babı 23

18- İkî Adam Bir Huss   <= Sazlıktan Yapılan Kulübe) Nin Mülkiyetini İddia Edenler, Babı 24

19- Halâs'ı  (Satılan Malı Kurtarmayı) Şart Kılan Satıcı (Nın Satış Akdi Hükmünün Beyânı) Babı 25

20- Kur'a İle Hüküm Vermek Babı 25

21- Kaifler   ( = Îz Tâkîbi Mütehassısları)   Babı 28

22- Çocuğu   (Birîbirînden  Ayrılan)   Baba Ve Anasından Dilediğini Seçmekte Serbest Bırakmak Babı 30

Bâzı Sorular 31

Hanefî Âlimlerin Görüşü. 31

Şafiî'nin Görüşü. 31

Mâlikin Görüşü. 31

Ahmedin Görüşü. 31

23- (İnsanlar Arasında)   Sulh Yapmak Babı 33

24 -(Alım Satımda Aldatılmakla) Mâlını Zarara Sokan Kimseyi MalındaTasarruf Etmekten Menitme Babı 34

25- Hâkimin, Müflisin Malına Hacız Koyup Alacaklılar İçin Satması Babı 36

26- Malının Aynisini İflâs Etmiş Bir Adamın Yanında Bulan Kimsenin Babı 37

Âlimlerin Konu Hakkındaki Görüşleri 39

27- Şâhidlik Etmesi Taleb Edilmeyen Bir Kimsenin Şâhidlik Etmesinin Yasaklığı Babı 39

28- Adamın Görgü Tanıklığı Vardır Da İlgili Kişi Bu Durumu Bilmez, Babı 41

29- Borçları Şâhidlendirmek Babı 41

30- Şâhidliği Caiz Olmayanların Babı 42

31- Bir Şâhid Ve Yemin İle Hükmetme Babı 44

32- Yalan Şâhidlik Babı 45

33- Ehli Kitabın Birbirleri Aleyhinde Şâhidlik Etmeleri Babı 46


AHKAM (HÜKÜMLER) KİTABI

Ahkâm; Hüküm'ün çoğuludur. Bu kitabda hüküm vermenin usûlü, âdabı ve şartları gibi bâzı önemli yönleri ile hüküm veren hâkim ve diğer yetkililerle ilgili âdab, şartlar ve benzerî durumlar hakkında gelen hadisler rivayet edilmektedir.

Hüküm ve Kadâ' kelimelerinin mânâları aynidir. Bu iki kelime Arab dilinde değişik mânâlarda kullanılır. Şer-i Şerifte ise: Devlet yetküisince verilen ve uyulması mecburi olan dinî karardır. Bu ka­rar, ilgilileri bağlayıcıdır ve dînî esaslara dayalıdır. Devlet tarafın­dan yetkili kılınan hâkim veya idarecinin verdiği bu karar geçerli­dir.

Avnü'l-Mabûd yazarı başka tarifleri de nakletmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: Özel veya tüzel kişilere ait muayyen olaylar hakkın­da Şer'i Şerife uygun ve bağlayıcı sözlü veya yazılı karara Kada de­nilir.

Eş-Şirbîni de el-Iknâ'da: Kadâ kelimesi Arab dilinde bir şeyi sağlamlaştırmak, tamamlamak, yerine getirmektir. Şer-i Şerifte ise iki veya daha fazla hasımlar arasındaki husûmeti ve anlaşmaz­lığı Allah'ın hükmü ile hâl ve çözümlemektir, demiştir.

E 1 - A y n i   de :   Kadâ, husûmetleri halletmektir, demiştir.

Yukarda anlatılan şer'î hüküm ve kadâ'yı veren zâta Kadı ve Hâkim denilir. Ekseriyetle böyle hükümleri vermekle meşgul olan­lara bu unvanlar verilir. Devletin tevdi ettiği görevlerin çoğu başka konulara yönelik olmakla beraber bazı ihtilâfların ve nizâlann halli görevini üstlenmiş olan devlet yetkililerinin verdikleri ve Şer'I esas­lara uygun hükümler de bu terimin kapsamına dahildir.[2][2]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Ah-med,   Hâkim   ve   Beyhakî   de rivayet etmişlerdir.

Halk arasında hüküm vermek üzere görevlendirilen kimsenin bıçaksız boğazlanmış olmasının yorumu ve kasdedilen mânâ ile il­gili olarak Avnü'l-Mabûd yazarı aşağıdaki nakilleri aktarmıştır:

"Ibn-i Salâh: Maksad, manen boğazlanmaktır. Çünkü bu göreve atanan kişi dünya ateşi ile âhiret ateşi arasında kalır. Dürüst görev yaparsa dünya azabına uğrar. Günün havasına uya­rak dürüstlükten saparsa âhiret azabına mâruz kalır, demiştir.

H a t t â b i ve kendisine tâbi olanlar ise: Hadiste bıçakla bo­ğazlanma ifâdesinin bırakılarak bıçaksız boğazlanma ifâdesinin kul­lanılmasının iki nedeni vardır: Birincisi, bu göreve atanma dolayı­sıyla korkulan hususun atanan kişinin hayatının tehlikeye düşmesi değil, dîninin helak olmasıdır, İkincisi: Bıçakla boğazlanan kişi pek ıztırap duymaz. Boğmak ve benzerî yolla, bıçaksız boğazlamanın duyduğu elem çok daha büyük olur. İşin ağır mes'uliyetine dikkat­leri çekmek için bu ifâde tercih edilmiş, demişlerdir.

Es-Sübülde de: Kadıüğı üstlenmenin  büyük  mesuliyeti  bura­da ifâde edilmiştir. Hadiste sanki şöyle buyuruluyor: Hâkimliği üstlenen kişi canını boğazlanmaya hazırlamıştır. Bu itibarla bundan uzak durmalıdır. Çünkü hakkı bile bile veya hakkı bilmeden hak­sızlıkla hükmederse şüphesiz cehennemlik olur. Boğazlanmanın «bı­çaksız olduğu» ifâdesinin kullanılmasının hikmeti şudur: Bundan maksad gerçek boğazlanma değildir. Gaye, nefis ve canın âhiret azabı ile helak olmasıdır, denilmiştir."

2309) Enes bin Mâlik (Radtyallâkü anhyden rivayet edildiğine göre: Resuluİlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Halk arasında) hâkimlik etmeyi taleb eden kimse kendi nefsi ile başbaşa bırakılır (Allah tarafından kendisine yardım edilmez). Kim de buna icbar edilirse (yâni isteği dışında bu göreve atanırsa) bir melek ona iner ve onu doğru yola yöneltir.»"[4][4]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd başka bir senedle yine A 1 i (Ra-dıyallâhü arın) 'den, merfû olarak rivayet etmiştir. El-Munzi-r î * nin dediğine göre T i r m i z î de bunu kısa bir metinle riva­yet etmiştir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: "El-Mazhar: Ali (Radıyallâhü anh), hasımlar arasın­da nasıl hüküm verileceğini bilmediğini söylemek istememiştir. Onun demek istediği husus şudur: Hasımlar arasında çıkan dâvalara bak­mak, tarafların birbirine hiyle etmeleri ve hasımların ifâdelerini al­mak, şâhidlerini dinlemek gibi hususlarda tecrübem yoktur, diye yo­rum yapmıştır.

T ı y b i de: Ali (Radıyallâhü anh) Yemen'e hâkim olarak gönderildiği zaman şüphesiz, Kitâb ve Sünnet'i iyi bilirdi. Ali: Ben gencim, hüküm nedir, bilmem... sözü ile tecrübesinin azlığını ve bu nedenle fikir ve içtihadını geliştirmediğini mazeret olarak göstermek istemiştir. Bunun içindir ki, Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-selâtü ve's-selâm) ona duâ etmiştir. Buyurulan duanın mânâsı şudur: Allahım, A 1 i' ye şer'î hükümleri Kitâb ve Sünnetten çı­karma yolunu göster, gönülünü aç ve dilini doğru ile hak üzerine sabit kıl ki, dâima isabetli hüküm versin.

Ebû Dâvûd bu hadîsi Kadâ kitabının 6. babında rivAyet etmiştir. Metin bakımından biraz farklılık var ise de netice İtibariy­le ayni mânâyı ifâde eder, denilebilir. Oradaki rivayette Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), A 1 i' ye, hasımların ikisini de dinlemedikçe hüküm vermemesini ve iki tarafı da dinledikten sonra hüküm vermesinin uygun olacağını tavsiye buyurmuştur. [6][6]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisin açıklaması bölümünde   Sindişöyle der:

"Bu hadisin umumîliği, hakkaniyetle hüküm veren hâkimleri de kapsar. Fakat her hâkim'in atılacağı anlamı çıkmaz. Şu halde atıl­ması için emir verilecek olanlar, yalnız haksız yere hüküm veren ha­kimlerdir. (Hadîs böyle yorumlanınca çıkan sonuç şu olmuş olur: Kıyamet günü görevli melekler hâkimlerin enselerinden tutup gök­ten emir beklerler. Haksız ve yersiz hüküm veren hâkimler hakkın­da gökten verilen emir üzerine melekler bunlan cehennemin derinlik­lerine atarlar. Allah'ın rızâsına ve emirlerine uygun hüküm veren hâkimler hakkında ise böyle bir emir verilmez.)

Başından sonuna kadar hadîsin tamamının bâtıl ve haksız hü­küm veren hâkimlere mahsus olması ihtimali de vardır."

Bence bu yorum daha uygundur. Çünkü İlâhî adalete uygun hü­küm veren hâkimlerin kavuşacakları ikramlara âit hadisler mevcut­tur. Kıyamet günü meleğin bir insanın ensesinden tutup semâya bakması, o insanın suçluluğunun bir belirtisidir. Bu nedenle ikinci yorum daha uygun görülür. Fakat hadisin son kısmı ilk yorumu te-yid eder. Çünkü hadîsin tamamı hakkaniyetten ayrılıp adaletsiz hü­küm veren hâkimlere mahsus olursa, onun cehenneme atılması emri beklenir. Oysa hadîste: -Onu at, diyen olursa» ifâdesi kullanılmış­tır. Bu ifâde, görüldüğü gibi, ensesinden tutulan herkesin atılması için emir verileceği anlamını taşımaz. Yâni böyle bir emir verilmi-yebilir de. Bu durum ilk yorumu teyid eder gibidir.

2312) Abdullah bin Ebî Evfâ (Radtyallâhü anhümöJ'dan rivayet edil­diğine göre: Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Hâkim zulüm etmedikçe, şüphesiz Allah onunla beraberdir. Ha­kim zulüm edince Allah onu kendi nefsi ile (başbaşa) bırakır. (Yâ­ni ona yardımcı olmaz.)"

2313) Abdullah bin Amr (bin el-Âs) (Radtydlâkü onkümâydan ri­vayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu. demiştir:

«Allah'ın laneti rüşvet verenin ve rüşvet alanın üzerindedir (ve­ya üzerinde olsun.)»"[8][8]

3- Hâkim İctihâd Eder (Olanca Gücüyle Hakkı Arar) Ve İsabetli Karar Verir, Babı

2314) Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' den işittim, bu­yurdu ki t

«Hâkim, hüküm vereceği zaman ictihâd edip (yâni olanca gü­cüyle hakkı arayıp) isabetli karar verince iki sevab kazanır (ictihâd ve isabetli hüküm sevab lan). Hükmedeceği zaman ictihâd edip (ya­ni olanca gücüyle hakkı arayıp) hatalı hüküm verince ona bir se­vab vardır (îctihad sevabı.)»

(Kavi) Yezîd demiştir ki Ben bu hadisi Ebû Bektr bra Asır Mn Kazma naklettim. Kendisi dedi ki: Bana Ebü Setenj, Bfan Httaeyn (Radıyalâhü anh) 'den bu hadîsi naklettirin şekilde rivayet ««ti."[10][10]

Kimler İctihâd Edebilir?

Avnü'l-Mabûd yazan bundan sonra Muhtasaru Şerhi's-Sünne*-den naklen şöyle der:

Müctehid; Şu beş ilmi bilen kimsedir: Allah'ın Kitâb'ının ilmi, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Sünnet (yâni hadîs) il­mi, Selef âlimlerinin icmâ'ları ve ihtilaflı kavilleri, lügat ilmi ve Kı-yâs-ı Fukahâ ilmi. Müctehid; Kitâb, Sünnet ve icmâ'da açık bir hü­küm bulamadığı takdirde, kıyas yoluyla bu üç delilden hüküm çı­karmak için olanca gücünü kullanır, işte bu hükmü çıkarma yolu­nun özel bir ilmi vardır ki buna Kıyâs ilmi denilir.

Müctehid; Kitâb (Ku'ran) ilminden nâsih, mensûh, mücmel, mu­fassal hâs, âm, muhkem, müteşâbih, kerahet, tahrîm, ibâhat ve nedb'i bilecektir. Sünnetten de bunlan bilecek, aynca sahih, zayıf, müsned ve mürsel hadîsleri bilecektir. Kitâb ile Sünnet arasındaki sıralama­yı da bilecek. Ta ki, zahiri, Kitâb'a uymayan bir hadîs bulduğu za­man bunun yorum şeklini bilebilsin. Çünkü, Sünnet, Kitabın beyânı ve açıklamasıdır. O'na muhalif olmaz.

Müctehid; Kitâb ile Sünnet'ten Şer'i hükümlerle ilgili olanlan bil­mek zorundadır. Bunların dışında kalan kıssalar, mevizeler ve ha* berleri bilmesi şart değildir.

Müctehid; lügat'ten, Kitâb ve Sünnet'te bulunanlan bilecektir. Bunlarda bulunmayan ve Arab dilinde bulunan tüm kelimeleri bil­mesi şart değildir.

Müctehid; Sahâbilerin ve Tabiilerin şer'i hükümlerle ilgili sözle­rini ve tüm fıkıhçıların fetvalarının büyük çoğunluğunu da bilecek ki, vereceği hüküm onların verdikleri hükümlere muhalif olmasın. Bu takdirde icmâ'a aykırı bir hüküm vermek tehlikesinden emin olur. İşte bir ilim adamı bu nevilerin hepsini bilirse ictihâd edebilir. Bun­ları bilmeyen ilim adamının yapacağı şey müctehidlere taklid yoluy­la bağlanmaktır." (Avnii'l-Mabûd'un Kadâ kitabının ikinci babından naklen verilen bilgi bitti.)

2315) Ebü Hâsım (Radtyaüâhü ank)'âen rivayet edildiğine göre şöy­le demiştir:

(Abdullh) bin Büreyde'nin, babası (Büreyde bin el-Husayb) (Radıyallâhü anhüm)'den merfû olarak rivayet ettiği Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ı

«Hâkimler üçe ayrılır. îkisi ateş (yâni cehennem) dedir. Birisi de cennettedir. Hakkı bilip bununla hükmeden adam cennettedir. Hakkı bilmediği halde insanlara hâkimlik eden adam ateştedir. Hük­münde zulüm eden (yâni hakkı bildiği halde bâtıl ile hükmeden) adam da ateştedir» hadîsi olmasaydı biz diyecektik ki: Hâkim içti-had ettiği zaman şüphesiz cennet'tedir."[12][12]

4 - Hâkim Sinirli Bir Halde İken Hüküm Etmez, Babı

2316) Ebû Bekre (Radtyaüâhü animden rivayet eâiküğfes güre; R«-sûlullah (Saİlallakü Aleyhi ve Sellem) :

Hâkim sinirli bir halde iken iki kimse   arastada bükten (etmesin) buyurdu.

Hişâm'ın rivayetinde hadîsin metni şöyledir » Sinirli bir halde iken Hâkim'İn iki kimse arasında hflküm si münâsib olmaz."[14][14]

5- Hâkimin Kararı Hîç Bir Haramı Helâl Etmez Ve Hiç Bir Helâli Haram Etmez, Babı

2317) (Mü'minlerin analarından)   Ümmü Seleme  (Radıyallâhü an-an rivayet edildiğine göre Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Selletn), şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz siz dâvalarınızı bana getiriyorsunuz. Ben ancak bir beşerim (Allah bildirmedikçe gaybı bilemem). Bâzınızın meramını bâzınızdan daha iyi anlatması umulur. Ben şüphesiz sizden işittiğim sözlerinize göre aranızda hükmederim. Artık kimin lehinde kardeşi (yâni hasmı) nın hakkından bir şeye hükmedersem sakın o kimse (aslında hakkı olmayan) o şeyi (kardeşinden) almasın. Çünkü ben o kimse için ateşten bir parça kesmiş olurum. O kimse o parçayı kı­yamet günü getirir.

2318) Ebû Hüreyre {Radıyallâhü anh)Jden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sali alla kü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ben ancak bir beşerim (Her gaybı bilemem). Bazınızın ifadesi bagınızmkinden daha iyi olması umulur. Bu itibarla, ben kimin le­hinde kardeşi (yâni hasmı) nın baklandan bir parça kesersem. Şüp­hesiz o kimseye ateşten bir parça kesmiş olurum.»"

Not: Bunun senedinin sahih ve r&vllerinin sahih badis r&vlleri olduğu, 2e-vftid'de bildirilmiştir.[16][16]

6- Kendisine Ait Olmayan Bir Şeyi İddia Edip Uğraşan Adam (Hakkında Gelen Hadîsler; Babı

2319) Ebû Zer(-i Gifâri) (Radıyallâhü anft)'den rivayet edildiğine göre; kendisi Resûl-i Ekrem (SaUoHaİM Aleyhi ve Selient)'den çunu buyurur­ken işîtnugtir:                                  -

«Kim, hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve ateşten oturağını (cehennemdeki yerini) hazırlasın.*"

2320) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'ûan rivayet edil­diğine göre; Resulullah (Sailallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim, haksız bir mücâdele (ve dâvaya) yardım eder (veya zulü-me yardım eder) ise (bundan tevbe ©dip) vazgeçinceye kadar dâi­ma Allah'ın gazabı altındadır.-"[18][18]

7- Şâhid Davacıya. Yemîn De Dâvilîya Düşer, Babı

2321) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâkü anhümâyâsa rivayet edil­diğine göre: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:Eğer İnsanlara (şâhidsiz ve sırf) iddialarıyla (hak) verilmiş ol-saydı bâza insanlar, bâzı adamların kanlarını ve mallarım dâva ede-cc&ierdi. Lâkin yemin dâvâlıya düşer."[20][20]

Bu Hadisten Şu Hükümler Çıkarılır

Bir kimse bir hak iddiasında bulunursa onun mücerred icföt&sı kabul olunmaz, iddiasını şahidi erle isbatlamak zorundadır. Ancak, dâvâlı onu doğrularsa, aynca şahide ihtiyaç kalmaz.

Davacı, kidiâstnı şâhidle isbat etmeyip dâvihnın yemin etme­sini taieb ederse bu talebi kabul olunur. Yâni hâkim dâvâlıya ye­min ettirir-

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-saltü ve's-selâm) davacıdan şâhid iste­menin hikmetini beyân buyurmuştur. Buyurulduğu gibi eğer dâva-cmm ş&hiâsiz tfadeei ve iddiası kabul olunmuş olsaydı, bâzı insan­lar, bir kısım kimselerin kanlarım ve mallarım iddia ederlerdi, bu­nun kendileri için helâl kılınmasını istiyeceklerdi ve dâvâlılar ken­efi canlarını ve mallarmı koruyamazlardı. Dâvâcı ise kendi kanmı ve malını şahidi© koruyabilir.

Selaf ve halef âlimlerinin cumhuru ile   Ş â f i i' ye   göre, ken-dtrindaa bir hak t&leb ©dilen her dâvâlıya yemin ettirilebilir. Btt ha dts, cumhurun bu görüsünü teyid eder. Dâvâlı ile dâvâcı arasmda bir münasebet, ıhtılat ve ilişki bulunsun veya bulunmasın hüküm budur.

Mâlik, onun arkadaşlarının cumhuru ve M e d i n e - i Münevvere' nin meşhur yedi fıkıhçısma göre, her dâvâlıya yemin ettirilemez. Ancak kendisi ile dâvâcı arasımla ıhtılat ve iliş­ki bulunan dâvâlıya yemin ettirilebilir Eğer her dâvâlıya yemin et­tirilir, denilirse bâzı sefih kimseler, bir kısım faziletli ve değerli in-sanlan bir gün içinde defalarca yemin ettirebİJirler. Bu çirkin dav-ranışlara meydan v^hnemek için dâvâlı ile dâvâcı arasında bir ih­tilafta (yâni ilişkinin) bulunması şartı konulmuştur. Şart koşulan "ihtilafın mâhiyeti ve tefsiri hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bunla­rın bir kısmı ıhtılatı şöyle açıklamışlardır: Dâvâlının dâvftcı ile alış veriş ve veresiye muamele yaptığı bir veya iki şâhidle isbat edilir­se Ihtılat durumu gerçekleşmiş olur. Bâzıları da ıhtılattan maksad şudur, demişlerdir: Dâva edilen hak ile ilgili bir muamelenin dâvâ­cı ile dâvâlı arasında cereyan etmiş olmasının, mâkul görülmezdir veya •eşyal açıdan muhtemel görülmesidir. Bazılarına göre dâva edi­len **fefrw varlığının muhtemel olması ıhtılat şartmın oluşması tein

Cuıahûr'un delili bu hadistir. Dâvâcı ile dâvâlı arasında bir ih­tiyatın bulunması şartına âit bir mesned ne Kur'an'da, ne hadîslerde ne de îcmâ'da vardır."

2322) El-Eş'as bin Kays (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir:

Benimle yahûdîlerden bir adam arasında bir arazî vardı. Ya-hûdi benim hakkımı inkâr etti. Ben onu Peygamber (SalIaBahü Aley­hi ve SellemJ'in huzuruna götürdüm.    Bunun üzerine ResûluBah

(Sallaîlahü Aleyhi ve Seîlem) bana i

«Senin şahidin var mı?» buyurdu. Ben t

Hayır, dedim. Bunun üzerine ResûM Ekrem yahûdî'ye:

«Yemin et» buyurdu. Ben i

Yemin ona düşünce o yemin eder ve malımı götürür, dedim. Bu­nun Üzerine Allah sübhâneh:

«Allah'ın ahdini vekendi yeminlerini az bir değerle değişenlerin, işte onların âhirette hiç bir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlara hitab (iltifat) et­meyecek» onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır. Elem verici azab da onlar içindir.[22][22]

İzahı

Bu hadis Ktitüb-İ Sitte'nin hepsinde mevcuttur. AvnÜ'I-Mabûd yazannın beyânına göre TıybI: Bu âyetin, E ş' a s (Radıyal-lahü anh)'ın: J'Yemİn yahûdiye düşünce o yemin eder ve malımı götürür," sözü ile olan ilgisi nedir? denilirse, mezkûr âyetin inişinin bu olayla iki yönden ilişkisinin bulunduğunu söylerim : Birisi şudur: Sanki E ş'a s (Radıyallâhü anh)'a: Senin ona yapacağın tek şey yemin ettirmektir, bundan başka yapacağın bir şey yoktur. Eğer ken­disi yalan yere yemin ederse, şüphesiz vebal kendisine aittir, denili­yor. İkincisi bu âyet, yalan yere yemin etmenin ağır vebali mûcib olduğuna dâir Tevrât'daki âyeti yahûdî'ye hatırlatmış olabilir, de­miştir.[24][24]

8- Bir Mal Koparmak İçin Yalan Yere Yemin Edenin  (Vebalini Beyân Eden Hadîsler)  Babı

2323) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü ankyâen rivayet edildiği­ne göre; Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kim, müslüman bir adamın malım koparmak amacıyla bile bi­le yalancı olarak bir şey üzerine yemin ederse Allah'ın gazabına uğ­radığı bir halde O'nun huzuruna gider.»"[26][26]

lbnü'l-Münzir demiş ki: Gamûs yeminde kefaret bu­lunduğunu söyleyen âlimlerin sözüne delâlet eden bir hadisin bulun­duğunu bilmiyoruz. Bilakis hadisler bu tür yeminin kefareti yoktur, diyen âlimlerin sözüne delildirler. Ben diyorum ki: Bunun hep­si   Ş â f i İ 1 e r   aleyhinde hüccettir, diye bilgi vermiştir.

En-Nihâye'de: Gamûs yemin bile bile yalan yere yapılan ye­mindir. Başkasının malını koparmak için bile bile yapılan yalan ye­min, gamûs yemin için bir örnektir. Bu tür yemine gamûs isminin verilmesinin sebebi ise bu yeminin, sahibini günaha batırması, son­ra da cehennem ateşine batırmasıdır. Gamûs: Batına, demektir, di­ye bilgi verilmiştir.

Muhammed bin Nasr, İbnü'I-Münzir ve tbn-i Abdi'1-Ber demişler ki: Gamûs yeminde kefaret bu­lunmaması üzerinde sahâbîler ittifak etmişlerdir. Bunun nedeni ise böyle bir yeminin çok ağır olması ve kefaretle bağışlanamayacak derecede vebalinin büyük olmasıdır.

$ â f i i ise gamûs yeminin de münakid yemin gibi kefareti ödenir, demiştir. Onun delili ise (2107-2109 nolu) hadislerde geçen «Hayırlı olanı yapsın ve yemininin kefaretini ödesin» emridir. Ş a-f i i: Bu hadîslerde bir şeyi yapmamak veya bir şeyi yapmak içte yemin edip sonra yeminini bozmakta hayır gören bir kimsenin ye­minini bozup kefaret Ödemesi emredilmiştir. Bu emirden şu hüküm de çıkarılır: Yalan yere yemin eden bir kimsenin de kefaret ödeme­si meşrudur." demiştir.

2324) Ebû Ümâme el-Hârisî (Radtyattâkû <m*>den rivayet edildiği­ne göre; kendisi Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve. Settemyi şöyle buyururken işi t mistir:

«Müslüman Ur kimsenin hakkını yemin etmek suretiyle kopa-«oıı Wç bir adam yoktur ki Allah ona cenneti haram kılmasın v» oaa catwnaam ateşini vacib eylemesin.-

{Ebû Ümâme demiş kiJ  bunun üzerine sahâbîlerden bir adam: Yâ Resûlallah! Koparılan hak ve pek az bir şey olsa bile (mi)? dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Erâk ağacından bir misvak bile olsa (yine böyledir.)- buyurdu.[28][28]

9- Hakların (Bâtıldan) Ayırd Edildîği Makamlarda  (Edîlen)  Yemin Babı

Ebû Ümâme <R-A,)'in hâl tercemesi

Nevevl bu hususta da şöyle der :

«Bu zât, Ebû Ümâme el-Bâhili (R.A.)'den başka bir zattır. Bunun adı tyâs bin Salebe el-Ensârt el-Hârist'dir. Hazreç kabilesinin el-Hars oğullan kulundan­dır. Meşhur kavle göre bu zâtın ismi budur. Ebü Hatim er-Razl: Onun adı Ab-dullah bin Salebe'dlr, demiştir.»                            

2325) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü ankümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim, bir yeşil misvak için bile olsa benim şu minber'i m yanın­da bile bile yalan yere yemin ederse, ateşten oturağını hazırlasın.-"

2326) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»*;ıden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Yaş bir misvak için bile olsa bu minber yanında bile bile yalan yere yemin eden hiç bir köle ve hiç bir câriye yoktur ki ona cehen­nem vacip olmasın.»"

Not: Bunun isnadının sahih ve râvilerinin sıka oldukları. Zevâid'de bildi-rümiştir.[30][30]

10- Ehli Kitâb (Yâni Hıristiyan Ve Yahudiler) e Ettirilen Yemin (Şeklinin Beyânı) Babı

2327) Berâ bin Âzib (Radtyallâhü a»*)'den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yahûdîlerin âlimlerin­den bir adamı (Abdullah bin Soriya'yı) çağırttı. Sonra (kendisine) :

«Musa'ya Tevrat indiren (Allah) ile sana yemin ettiriyorum (ve­ya sana soruyorum),» buyurdu."

2328) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâyd&n; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki erkek yahûdTye:

«Mûsâ (Aleyhisselâm) a Tevrat indiren Allah ile ikinize yemin ettiriyorum (veya ikinize soruyorum),» buyurdu."[32][32]

11- İki Ayrı Adam Bir Malın Kendisinin Olduğunu İddia Ederler (Yâni Birisi: Bu Mal Benimdir, Der.

Diğeri: Hayır Senin Değil Benimdir, Der)  Ve Hiç Birisinin Şahidi Yoktur, Babı

2329) Ebû  Hüreyre  (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre

şöyle demiştir:

İki adam (m her birisi) ayni hayvanın kendisinin (malı) olduğu­nu iddia ettiler. (Yâni birisi: Bu hayvan benimdir, dedi. Diğeri de: Hayır benimdir, dedi.) Aralarında şâhid de yoktu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yemin için kur'a etme­lerini emretti."

2330) Ebû Mûsâ (el-Eş'arî) (Radtyallâhü ank)1den; Şöyle demiştir:

İki adam, dâvalarını Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e İntikal ettirdiler, aralarında bir hayvan (in mülkiyeti ihtilâfı) var idi ve taraflardan hiç birisinin şahidi yoktu. Bunun üzerine Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hayvanı taraflar arasında yan­ladı."[34][34]

Taraflar Arasında Kura Çekmenin Mânâsı, Şekli, Zamanı Ve Nedeni

Avnül-Mabûd yazarı bu hususlarda muhtelif nakiller yapmak­tadır. Bunu şöylece özetlemek mümkündür:

"HattâbI: Buradaki İstihâm'dan maksad kur'a çekmektir. Taraflar kur'a çekerler. Kur'a kime isabet ederse, o yemin eder ve mal onun olur. Bunun bir benzeri A 1 i (Radıyallâhü anh)'den ri­vayet edilmiştir. Şöyle ki:

"Hanş bin el-Mut em ir demiş ki, çarşıda satılığa çıkarılan bir ka­tır yakalanıp Ali (Radıyallâhü anh) 'a getirildi. Bir adam: Bu katır benimdir, ne sattım ne de kimseye hibe ettim, dedi ve katırın kendi­sine âit olduğuna dâir beş şâhid getirdi. Başka bir adam da geldi. O da: Katır benimdir, dedi ve iki şâhid getirdi. Bunun üzerine Ali (Radıyallâhü anh) : Bu mesele hakkında hüküm etmek de var, sulh etmek de vardır. Ben ikisinide size anlatayım: Sulh şöyle olur: Ka­tır satılır ve bedeli yedi sehim olur. Beş şâhid getirene beş senim ve iki şâhid getirene de iki sehim verilir. Eğer taraflar sulh olma­yıp hüküm isterlerse hüküm şudur: Taraflardan birisi katarı sat­madığına ve hibe etmediğine yemin eder.    Yemin etme hususundaanlatmazsanız yemin etmek için ben aranızda fcur'a çefcttrtrfm, Kur'a hanginize İsabet ederse o yemin eder (ve katır onun olur) de­di. Râvİ demiş ki = Ben buna şahidim. AH, böyle hükmetti." dîye bil­gi vermiştir.

Bir kavle göre kur'a şöyle olur: ihtilâf konusu mal taraflardan hiç birisinin elinde değil ve hiç birisinin şâhidleride yok ise arala­rında kur'a çekilir. Kur'a kime isabet ederse o yemin eder ve mal onun olur.

K e r m â n i de: Kur'a tarafların, mala mustahaklık derece­sinde eşit oldukları zaman yapılır. Meselâ: Mal tarafların ikisinin elindedir. Her biri malın tamamının kendisine ait olduğunu iddia eder. Birisi yemin etmek suretiyle tamamını elde etmek ister. Diğer taraf da ayni şekilde yemin edip tamamını kazanmak ister. İşte bu durumda taraflar arasında kur'a çekilir. Kur'a kime isabet ederse o, yemin eder ve malın tamamı kendisine verilir, demiştir.

$ e v k â n i de: Kur'a usûlünün uygulanmasının sebebi şu­dur : Taraflar mala sâhib olma iddiasında delil açısından eşit ol­dukları zaman, tercih sebebi yok iken bir tarafı tercih etmek caiz olmaz. Tarafları eşit tutmak bakımından kur'a usûlünden başka bir çâre kalmaz. Kur'a usûlü de, hasımlar arasında eşitlik yapmanın bir nevidir, ihtilâf konusu mal tarafların ikisinin elinde veya üçüncü bir şahsın elinde olup malın kendisine değil, taraflara âit olduğu ik­rar edildiğinde, bu malın nasıl verileceği veya ne şekilde taksim edi­leceği hususunda fıkıh imamlarının beyân ettikleri görüşler pek uzundur. Fakat mal bir tarafın elinde olduğu takdirde o taraf dâvâ­lı ve karşı taraf dâvâcı sayılır. Artık, şâhid getirmek davacıya, ye­min etmek de dâvâlıya âit olur. Yemin etmek için söz konusu kur'a meselesine gelince, Şafii fıkıh kitablarındaki hüküm, yemin teklifinin kur'a usûlü ile değil de hakim'in takdirine âit olmasıdır. Hâkim istediği tarafa yemin teklifinde bulunabilir. Lâkin e 1 - B e r -mavi demiş ki •. Hadîs kur'a usûlünü emrettiği için en uygun ola­nı bununla amel etmektir, diye bilgi vermiştir."[36][36]

12- Çalınmış Olan Bir Malını, Satın Alan Bir Kimsenin Elinde Bulan

Adam (İn Hakkını Beyân Eden Hadîs) Babı

2331) Semûre bin Cundüb (RadtyaUâhü oftAJ'den rivayet edildiğine göre; Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Bir malı kaybolup veya çalınıp, sonra bir satıcının elinde bulun­ca adam Öncelikle bu malını alma hakkına sâhibtir. Müşteri (yâni başkasından satın alan satıcı) da verdiği bedeli, (kendisine bu malı) satan kişiden tahsil eder."

Kot: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu hadisin bir kısmını Ebû Dâvûd da ri­vayet etmiştir. Müellifin senedinde bulunan Haccâc bin Ert&t tedlisçidir.[38][38]

13- Mâşiye  (Yâni Koyun, Keçî, Sığır Ve Deve Sürüleri) Nin  (Ekinlere Ve Benzerlerine) Verdiği Zarar Hakkındaki Hüküm Babı

2334) (Haram) bin Muhayyısa el-Ensârî (Radıyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir :

El-Berâ1 (bin ÂzibJ'in, ekinlere zarar vermeyi alışkanlık hâline getiren bir devesi vardı. Bu deve bir kavmin bostanına girip zarar verdi. Sonra bu husus hakkında Resulü Hah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile konuşuldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) şu hükmü verdi:

Mallan (yâni bostan ve benzerleri) gündüz korumak, sahihle­rine aittir. Hayvanların geceleyin verdiği zarar da hayvan sahihle­rine Ödettirilir.

... Haram bin Muhayyısa'dan rivayet edildiğine göre, el-Berâ, bin Azib (Radıyallâhü anh), şöyle demiştir! El-Berâın ev halkının bir devesi (bir bostana) zarar verdi. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunun misli ile hükmetti (Râvi, bundan önceki hadisin mis­lini rivayet etti.)"[40][40]

14-  (Başkasına Âit)  Bir Şeyi Kıran Hakkındaki Hüküm Babı

2335) Benî Sûe kabilesinden bir adamdan rivayet edildiğine göre şöy­le demiştir:

Ben, Âişe (Radiyallâhü anhâ)'y»!

Bana, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in huyundan ha­ber ver, dedim. Âişe (Radiyallâhü anhâ), bana:

Sen Kur'an-ı Kerim Ve şüphesiz sen(Yâ Muhammed) yüce ahlâk sahibisin[42][42]

İzahı

îlk hadis Zevâid türündendir,   Darekutni   de rivayet et­miştir.   Enes    (Radiyallahü anh)'ın hadisi ise Kütüb-i Sitte'ninhepsinde mevcuttur. Hadislerde anılan çanak kırma olayının   A I ş e (Radiyallâhü anhâ) 'nıa odatmda cereyan ettiği sabittir. Fakat A i ş e (Redıyallâhü anhâ)'mn odasına çanak gönderen kadının Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in hangi zevcesi olduğu hususunda değişik rivayetler mevcuttur. Müellifimizin ilk hadîsinde   H a f s a (Radıyallâhü anhâ) 'nın çanak gönderdiği belirtilmektedir.   Dâre-k u t n İ' nin   rivayeti de böyledir.   T a b e r â n î' nin   el-Evsat'ın-daki rivayete göre çanak gönderen kadın   Ümmü   Seleme (Radıyallâhü anhâ) 'dır.    E b û   Davud'un   bir rivayetine göre Safiyye   bint-i   Huyey    (Radıyallâhü anhâ) 'dır.   Kas-talanı,   Tabarânî' deki   senedin daha sahîh olduğunu ve sözü edilen olayın müteaddid olmasının muhtemel olduğunu söyle­miştir. Yemeği getiren hizmetçinin kadın olduğu   E b û   D â v û d'un rivayetinden anlaşılmaktadır.   Buharı    ve   Ebû   Dâvûd ile müellifimizin son hadîsine göre hizmetçinin eline vurup çanağı düşüren,   Â i ş e    (Radıyallâhü anhâ) 'dır. Müellifimizin ilk hadîsin­de ise çanağı düşürüp yemeğini döken,    Â i ş e    (Radıyallâhü an­hâ) nm câriyesidir.

Kaş'a î Ağaçtan mamul çanaktır. Nıta' da, deriden mamul sof­radır.

Avnü'l Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

"Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in.- «Ananız kıskan­dı» buyruğu hakkında H a t t â b î: Bu cümledeki hitab, bu ola­yı işiten tüm müslümanlaradır. Yâni müslümanlar, Â i ş e (Radı­yallâhü anhâ) 'nın bu hareketini yermesinler. Çünkü kadınların ta­biatında bulunan kıskançlık nedeniyle özellikle kumasına karşı ka­dının böyle hareket etmesi beklenir. Kadın, kumasına kıskandığı için böyle hareketlerden kendisini tutamaz. Bir kavle göre bu hitâb, orada o esnada bulunan mü'minlere mahsustur, demiştir.

Es-SübûTde: Bu hadîs, başkasının malını helak eden kimsenin o malın mislini ödemekle mükellef olduğuna delâlet eder. Hububat ve diğer eşyalardan misli bulunan mallardaki hükmün bu olduğu hususunda âlimler arasında ittifak vardır.

Hanefîler ile   Mâlik'e göre, ölçülmek veya tartıl­mak suretiyle işlem gören  malların mislini ödemek gerekir. Bunla­rın dışında kalan eşya ve  hayvanların ise değerinin ödenmesi ge­rekir.

Şafii ve Kûfeliler'e göre hayvan olsun başka şey­ler olsun misli bulunabiliyorsa mislini ödemek gerekir. Misli bulu­namadığı takdirde değeri ödenir, denilmiştir.

Kınlan çanak yerine çanak verilmesi hususu ile ilgili olarak Kastalânî de: Çanak, misli bulunan mallardan değildir. Çün­kü parçalan birbirine benzer durumda olan eşyaların mislini öde­mek normaldir. Meselâ para yerine para vermek, paranın mislini vermek demektir. Ama çanak öyle değildir. Tıpa tıp birbirine uyma­yabilir. Bu nedenle çanak .yerine çanak verme meselesi bir sorun şeklinde görülmüştür. Bu sorun ve müşkilâtın cevâbı B e y h a k I tarafından nakledilmiştir. Şöyle ki: Her iki çanak da Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in malıydı, O'nun kadmlannın evlerin­de bulunuyordu. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), çanak kıran kadını, kendisine kırık çanağı bırakmak ve sağlam çanağı ku­masına göndermek suretiyle cezalandırmıştır. Bu itibarla Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in yaptığı iş, bir dâva konusun­da karşı taraf aleyhinde bir hüküm vermek mâhiyetinde değildir, ö»-mistir."

Sindi de Kastalânî' nin yukarda B e y h a k î' deri naklen verdiği cevâbın yanında: Muhtemelen iki çanağın değeri eşit­ti, demiştir.[44][44]

15- Adam Komşusunun Duvarının Üzerine Ağaç (tan Hatil Başını)  Koyabilir Babı

2335) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sattallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurmuştur:

«Birinizin duvarının üzerine ağaç (tan hatil başını) koyma* içta komşusu izin istediği zaman duvar sahibi onu menetmesin.-

Ebû Hüreyre (Hadıyailâhü anh), bu hadîsi yanındakilere riva­yet edince onlar, (bunu garipsiyerek) başlarını eğdiler. Ebû Hürey-re onları (n bu vaziyetlerini) görünce i Ne oluyor ki, ben sizi bu (sün­net) den yüz çevirir görüyorum. Vallahi ben duvarın üzerine konu­lacak hatil başını, (sonra) sizin omuzlarınızın araşma korum, dedi.[46][46]

İzahı

Bu iki hadis de Zevâid türündendir. ilk hadîsi B e y h a k ı de rivayet etmiştir. Bunlann metni Ebû Hüreyre (Radıyal-lahü anh)'ın riv&yetindvki metin gibidir.

Birinci hadiste anılan kardeşlerden birisinin köle azadlamak üze­re yemin ettiği iftfcde edUaıektedir. Köle azadlamak Özere yemin et-mffuain mânisi #udur; Adara şu işi yaparsam veya falan I91 yapmaz-mm kûlw» azftd oivtn, tim.[48][48]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhî'ın hadisini N e s & i hâriç Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmişlerdir. îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhî'm hadîsi Zevâid türündendir. Tuhfe yazannın beyânına göre îbn-i Abbâs1 in hadisini A b -dürrezzâk   da rivayet etmiştir.

Tuhfe yazan Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhVın hadî­sinin şerhinde şu bilgiyi verir:

"El-Hâf iz: Hadîsteki Zira kelimesi ile insan zirâinin kas-dedilmesi açık olan ihtimaldir. (însan zirâi, elin parmak ucundan dirsek ucuna kadar olan kısımdır. Eğer maksad bu ise, mutedil bir insanın zirâına itibar edilir. Bununla arşın mânâsı kasdedilmiştir, diyen de vardır, demiştir.

Tabari: de: Hadîsin mânâsı ortak yolun yedi zira geniş tutulmasıdır. Arazîde ortak olanlar yola ayırdıkları bu mikdarın dı­şında kalan kısımdan yararlanırlar ve hiçbir ortak başkasına zarar vermemiş olur. Yolun yedi zira kadar geniş tutulması emrinin hik­meti ise, yüklü hayvanların geçişlerine ve kapıların önüne atılması zaruri görülen eşyalara müsâid yer ve imkân verilmesidir. Yol ke­narında durup alış veriş etmek isteyen satıcılar da ev sahihleri gibi yararlandınlmahdır. Söyle ki: Yol genişliği yedi ziradan az olduğu takdirde, gelen gidenlere engel olur, diye satıcıların bu tür yolların kenarında oturup alış veriş etmelerine izin verilmez. Fakat yol ge­nişliği yedi ziradan fazla geniş olursa satıcılar, yolun fazla kısmında oturup işlerini görebilirler, bunlara mâni olunamaz, demiştir."

Avnü'l-Mabûd yazarı da    N e v e v i' nin    şöyle dediğini nak­leder :

Yol mikdarına gelince, adam kendi mülkünden bir parçasını Al­lah rızâsı için yola tahsis etmek istediğinde, yol genişliğinin mikdan kendisinin takdirine kalmış bir şeydir, geniş tutması daha sevab-tır Bu mesele hadisten kasdedilmiş değildir. Eğer açılacak yol bir grubun arazisinin arasından geçecekse ve arazî sâhibleri bu yolu açıp yaşatmak isterlerse durumlarına bakılır. Şayet arazi sâhibleri yol genişliği hususunda bir şey üzerinde anlaşıp karar verirlerse mesele kalmamış olur. Eğer ihtilâfa düşerlerse, yolun genişlik mik-dan yedi zira olur. Hadîsten kasdedilen hüküm buna aittir.

Mevcut ve işlek bir yolun çok geniş olduğunu gördüğümüz za­man bunu daraltabilir miyiz? Hiç kimse daraltamaz ve müdâhale edemez. Az bir mikdarım bile işgal edemez. Lâkin yolun çevresinde bulunan sahibsiz araziyi ihya etmek ve yoldan geçenlere mâni olma­yacak şekilde değerlendirmek caizdir, demiştir.[50][50]

İzahı

Bu iki hadis Zevâid t üründendir. İkinci hadisi A h m e d de rivayet etmiştir. İki hadîste geçen Darar ve Dırar kelimelerinin ma­nâları hakkında   Sindi   şöyle der:

Darar: Birisine herhangi bir yönden zarar vermektir. (Dilimiz­de kullanılan zarar, kelimesinin aslı budur.)

Dırâr: îki kişinin birbirine karşılıklı olarak zarar vermesidir. Yâ­ni birisi karşıdakini zarara sokunca, karşı taraf bunun intikamını almanın meşru olduğunu zanneder. Halbuki, öyle değildir. Zarar ve­reni zarara sokmak ve intikam almak caiz değildir. Ancak zarar ve­ren kimseden zarar mikdarım tanzim etmek hakkı vardır.

2342) Ebü Sırma (Radryattâkü anh)'<\en rivayet edildiğine güre Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Kim, (müslüman bir adama) zarar verirse Allah da onu zarara sokar ve kim (müslüman bir adama) eziyet ederse Allah da o kimse­yi incitir.*"[52][52]

18- İkî Adam Bir Huss   <= Sazlıktan Yapılan Kulübe) Nin Mülkiyetini İddia Edenler, Babı

2343) Câriye   (bin  Zafer el-Hanefî)   (Radtyallâkü  w«A)'den;   Şöyle demiştir   :

Bir kavim, aralarında bulunan ve sazlıktan mamul bir kulübe­nin mülkiyeti hakkındaki ihtilâflarının halli için Peygamber (S ali al lahü Aleyhi ve SellemVe müracaat ettiler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunlar arasında hüküm vermek için Huzeyfe (Ra­dıyallâhü anh)'ı gönderdi. Huzeyfe de  (gidip)  evleri kulübe kamış­ları iplerinin bağlı olduğu yere bitişik olanlar lehinde hükmetti (Yâ­ni kulübeyi onlara verdi).   Huzeyfe Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına dönünce (durumu ve hükmü) O'na arzetti. Re­sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de (Huzeyfe'ye) : «İsabetli hüküm verdin ve iyi ettin, buyurdu.*" Not:   Zevâid'de : RâvI Nimran bin Câriye'yl İbn-i Hibbân sikalar arasında anmış ve tbnü'l-Kattân da demiş ki : Onun hâli meçhuldür, diye bilgi verilmiştir. Sindi de : Ben derim ki : Âlimler, Dehsem bin Kurran'ı terketmişler ve tbn-İ Hibbân, onu sikalar arasında anmakla âlimlerden ayrılmıştır, der.[54][54]

19- Halâs'ı  (Satılan Malı Kurtarmayı) Şart Kılan Satıcı (Nın Satış Akdi Hükmünün Beyânı) Babı

2344) Semûre bin Cündüb (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Bir mal iki ayrı adama satıldığı zaman, mal ilk müşterinin hak­kıdır.»

(Râvî) Ebü'l-Velid demiş ki 1 Bu hadîste Halas'ın iptali (hükmü) vardır."[56][56]

20- Kur'a İle Hüküm Vermek Babı

2345) tmrân bin Husayn (Radtyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

(Ensârdan) bir adamın altı kölesi vardı. Ve bundan başka ma­lı yoktu. Adam Öleceği zaman bunların hepsini azadladı. Sonra (du­rumdan haberdar edilen) flesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (köleleri çağırttı ve) onları (üçe) böldü. (Aralarında kur'a çekti. Kur'ayı kazanan) iki köleyi azadladı ve (kalan) dört kölenin kölelik hükmünü İbka eyledi."[58][58]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmiş­lerdir. Bu hadîs biraz kısa olarak 2329 numarada da geçti. Hadîsin izahı orada yapıldı. Burada bulunup da orada bulunmayan;

«Yemin etmeye gönüllü olsunlar veya olmasınlar* ifâdesini biraz açıklamakla yetinelim:

El-Hâf iz, el-Fetih'te : Hattâbi ve başkası demiş ki: Bu ifâdede bulunan ikrah kelimesinden ikrahın hakîkî mânâsı olan zorlama kaydedilmemiştir. Çünkü insan, yemin etmeye zorlanmaz. Bunun mânâsı şudur; Yemin etme işi iki kişiye düşüp ikisi de ye­min etmeyi kabullenseler, kalben yemin etmeye tarafdar olsunlar veya olmasınlar, yemin etmek için kur'a çekerler. Kur'a kime isabet etse o yemin eder ve hak onun olur. îşte bunların yemin etmeye kal­ben tarafdar olmalarına İstihbâb ve kalben tarafdar olmamalarına İkrah denilir. Her ikisi de yemin etmeyi kabullendiği ve birisi, ben yemin edeceğim derken diğeri de ben yemin edeceğim, diye niza ve münâkaşaya düşerlerse, bunun halli için aralarında kur'a çekilir. Kur'ayı kazanan yemin eder, demiştir.

Bu hadis de bâzı meselelerin hükme bağlanması için kur'a usû­lüne baş vurulmasının meşruluğuna delâlet eder.

2347) Âişe (Radıyaliâhü ankâ)'dan rivayet edildiğine göre;

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir sefere çıkmak is­tediği zaman kadınları arasında kur'a çekerdi, (ve kur'ayı kazananı beraberinde götürürdü.)"[60][60] (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) Yemen'de (kadı) iken, (câ­riye) bir kadınla bir temizlik hâlinde cinsel ilişkide bulunan üç er­keğin dâvası kendisine intikal ettirildi. (Bu üç adamın her biri, ka­dından doğan çocuğun kendisinden olduğunu iddia ediyordu.) Bu­nun üzerine Ali bunlardan iki kişiye:

Çocuğun buna (yâni üçüncü erkeğe) ait olduğunu ikrar Cyâni kabul) ediyor musunuz? diye sordu. Adamlar s

Hayır, diye cevab verdiler. Sonra Ali (bu üç kişiden) ikisine i Çocuğun şuna  (yâni diğer adama)  âit olduğunu ikrar  (kabul) ediyor musunuz? diye sordu. Bunlar (da) :

Hayır, dediler. Artık Ali, bunlardan iki kişiye:

İkiniz çocuğun şuna (yâni diğer adama) âit olduğunu ikrar edi­yor musunuz? demeye başladı ve her defasında adamlar:

Hayır, dediler. Bunun üzerine Ali bu üç adam arasmda kura çekti, çocuğu kur'ayı kazanan adama ilhak eyledi (yâni çocuğun ona âit olduğuna hükmetti) ve diyet (yâni cariyenin değerin) in üçte iki­sini bu adama yükledi . Sonra, Ali'nin verdiği hüküm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e anlatıldı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o kadar gülümsedi ki mübarek dişleri görüldü."[62][62]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Çocuk birden fazla babaya nisbet edilemez. Çocuğun nesebi ancak bir babaya bağlanır.

2. Üç erkek, ortak bulundukları bir câriye ile bir temizlik hâ-ünce cinsel ilişkide bulunup câriye bu temaslar sonucunda çocuk do­ğurur ve ortakların her birisi çocuğun kendisinden olduğunu iddia ederse, ortaklar arasında kur'a çekilir.    Kur'a kime çıkarsa çocuk onun olur ve o kimse cariyenin değerinin üçte ikisini ortaklarına ödemekle mükelleftir,   tshâk   bin   Raheveyh   ve kadim kavlinde   Şafiî   böyle hükmetmişlerdir.

Mâlik, cedid kavlinde Şafii, Atâ, el-Leys, Sev-r i ve A h m e d: Neseb, kur'a usûlü ile tesbit edilemez. Neseb tesbiti kaifler yani iz takibi mütehassısları tarafından yapılır, demiş­lerdir.

Hanefi ler: Neseb tesbiti ne kur'a usûlü ile ne de kaifler aracılığıyla yapılamaz, demişlerdir." (Tekmile den yapılan nakil bitti.)

(Hadîste anılan meselede olduğu gibi birden fazla erkek ortak­lar cariyenin çocuğunun kendilerinden olduğunu iddia ederlerse, Hanefiler'e göre çocuk ortakların hepsine ilhak edilir, hep­sine mirasçı olur ve câriye de hepsinin  Ümmü'l-Veled'i olur.)

Hadiste anılan mesele ve benzeri olaylarda kur'a ile amel etme­yen âlimlerin delilleri ve görüşleri ile ilgili bundan sonraki bâbta ge­len hadîsler bölümünde verilecektir.[64][64]

İzahı

Bu hadis, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur.   E b û Dâvûd;   Üsâme   siyahtı,   Z e y d   de beyazdı, demiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) in kaif'in bu sözüne sevinmesinin sebebi şudur:

Zeyd bin Harise (Radıyallâhü anh), Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in kölesi idi, sonra evlâdhğı olma şere­fine kavuşmuştu, beyaz renkliydi. Oğlu Üsâme (Radıyallâhü anh) ise, koyu siyah idi. Bu yüzden câhiliyet devri adamları Ü s â -m e ' nin nesebi hakkında dedikodu ediyorlardı. Bu dedikodu Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'i üzüyordu. Kaif Mücezziz, Ü s â-m e' nin Zeyd' den olduğunu söyleyince, bu tesbit câhiliyet adamlarının dedikodusuna son verdiğinden Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) sevindi. Çünkü câhiliyet devri adamları, kaiflerin sözlerine itimad ediyorlardı.

Zeyd bin Harise (Radıyallâhü anh) ile oğlu Üsâme (Radıyallâhü anh) başları ve vücudları örtülü olduğu halde kaif bun­ların meydanda olan ayaklarına bakmak suretiyle baba oğul olduk­larını tesbit etmiştir.

Kaif; iz mütehassısı, demektir. Çoğulu Kafe'dir. Kaif, el, ayak veya yüzdeki çizgilere bakarak bulduğu benzerliklerle kişinin nese­bini tesbit edebiliyor. Câhiliyet devrinde kaiflere büyük önem veri­lirdi. Hukuk açısından da kaif in sözüne itibar edilerek kaiflik bir ilim dalı kabul edilirdi. Asrımızda önem kazanan parmak izi de bu­nun bir benzeridir.

Mücezziz'in ismi Mücezzez olarak da geçmekte­dir. Beni Müdlic bin Mürre bin Abd-i Menâf olduğu için kendisine el-Müdlici denilir. Kıyafet yâni kaiflik işi bu kabile ile Beni Esed kabilesinde kuvvetli idi. Sahih kavle göre kaiflik san'atı bu iki kabileye mahsus değildi. Arab âle­mi bu tip bilginlere çok önem ve itibar ederlerdi. Üsâme' nin anası Ümmü Eymen Bereke, siyahlardan olduğu için Üsâme siyahlıkta ona çekmişti, beyaz olan babası Z e y d' e çekmemişti. Siyah bir ana ile beyaz bir babadan siyah bir çocuğun olması doğaldır. Ama münafıklar ve câhiliyet devri adamları yersiz dedikodular ediyorlardı. Bunlar Allah ve Resulünün emirlerine iti­bar etmezler^ fakat kaif in sözüne güvenirlerdi. İşte bu nedenledir ki, kaifin sözü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü veVselam)'i sevindirdi. Yoksa ResûM Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), bu dedikodu­nun asılsız olduğunu biliyordu.

Zeyd bin Harise (Radıyailâhü anh)'ın hâl tercenıesi 462 ve oğlu Ü s â m e (Radıyailâhü anh)'m hâl tercemesi de 795 nolu hadîslerin izahı bölümünde geçmiştir.[66][66]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Buradaki Kâhin'den maksad ka­yıptan haber veren değil, iz takibinden anlayandır. Yâni kaif mâ­nâsı kasdedilmiştir. Çünkü ayak izi incelemiştir. Makam'dan mak­sad İbrahim (Aleyhisselâm) 'in ayak izinin bulunduğu meş­hur taştır. Bu taş hâlen Kâbe-i Muazzama' nm yanın­da ve bir muhâfazalık içinde bulunmaktadır. Hacılar K â b e' yi ziyaret ederken bu taşı da görmektedirler. Makam sahibinden mak­sad da İbrahim (Aleyhisselâm)'dır. Bilindiği gibi Resûl-i Ek­rem (Aleyhi*s-salâtü ve's-selâmî onun neslindendir. İbrahim (Aleyhisselâm) Kâbe-i Muazzama'yı inşa ederken ri­vayete göre bu taşın üstünde çalışıyordu. Mübarek ayak izleri o zamandan kalmadır. Încâhü'1-Hâce yazan: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), dedesi İbrahim (Aleyhisselâm)'a şeklen benziyordu. Nitekim M ü s 1 i m ' in bir rivayetine göre " C â b i r (Radıyallâhü anh), Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Sizin sahibiniz (yâni Zat-i Nebevin) in İbrahim'e benzerliğini gördüm.»"

Sihle: Suyun götürdüğü kum gibi yumuşak, demektir. Toprak üzerinde başka izler bulunmasın, diye kadın bir yaygının serilme­sini istemiştir, diye bilgi vermiştir,[68][68]

İzahı

Bu hadisi Şafii ve Tirmizî de rivayet etmişler ve T i r m i z i: Bu, hasen - sahih bir hadistir, demiştir. Ebû D â -vûd, Ahmed, Nesâî ve Beyhakî de bunu uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir. Parantez içi ifâdeler Ebû D â v û d' un   rivayetinden alınmadır. Fakat parantez içinde gösterdiğim "Ayrılan" kelimesi Ebû Davud'un rivayetinde yok­tur. Ancak hadîsin baş kısmı boşanan karı ile koca hakkında ol­duğu için oradan istifâde edilmekle bu ilâve yapılmıştır.

Hadîste geçen "Ğulâm" kelimesinin mânâsı henüz erginlik çağı­na varmamış yetişkin erkek çocuğudur. Bu itibarla hadîs, bakıma muhtaçlık dönemini atlatıp, kendi kendine yiyip içebilen ve iyi ile kötüyü az çok birbirinden ayırdedebilir yaşa gelen yetişkin oğlan çocuğu hakkındadır.[70][70]

Hanefî Âlimlerin Görüşü

Erkek çocuğu, kendi kendine yiyip içebilecek ve taharetlenebi­lecek yaşa gelinceye kadar tercihan anasının yanma bırakılır. Ana İçin öncelik hakkı tanınır. H a s s â f, bu yaşı yedi olarak takdir etmiştir. Fetva bununla verilir. Hülâsa: Oğlan çocuğu yedi yaşına kadar anasının yanma verilir, babası istese bile verilmez. Fakat yedi yaşından sonra anadan alınıp babaya teslim edilir. Çünkü bu yaş­tan sonra çocuğun terbiyesi ve öğretim ile diğer işleri baba tarafın­dan daha etkin ve isabetli görülür.

Kız çocuğu da, fetvaya esas olan kavle göre dokuz yaşına varın­caya kadar anasının yanında bırakılır, hak öncelikle ananındır. Do­kuz yaşından sonra kız çocuğu babasına teslim edilir. Çünkü, bu yaştan sonra kız çocuğu korunmaya muhtaçtır. Babası daha iyi ko­ruma gücüne sâhibtir

t m a m -1 A'zam ile Ebû Yûsuf'a göre kız çocu­ğu erginlik yağma varıncaya kadar anasının yanında bırakılır. Za-hirü'r-Rivaye olan kavil de budur. Çünkü kız çocuğu, erginlik çağı­na varmadan önce, ev işlerini, kadınların âdab ve usûlünü öğren­mek durumundadır. Anası bu yönlerden babasından daha iyi yetişe-tirebilir.

Erkek ve kız çocuğun bakım süresi olan yukardaki zaman do­lunca çocuk, anasından alınıp velîsine teslim edilir. Çocuk dilediği­nin yanında kalmak hususunda serbest değildir. Erkek çocuğu er­ginlik çağına vardıktan sonra babasından ve anasından kimin ya­nında kalmak isterse serbesttir. Hattâ reşid ve güvenilir durumda ise ikisinden de ayrı olarak oturabilir.[72][72]

Mâlikin Görüşü

Oğlan çocuğu erginlik çağına varıncaya ve kız çocuğu evlenin-ceye kadar anasının yanında bırakılır. Ananın öncelik hakkı vardır. Çocuk babasının yanında kalmayı tercih etme hakkına sâhib değil­dir ve serbest de değildir. Anasının yanında kalmak durumundadır.

Ahmedin Görüşü

Oğlan ve kız çocuğu yedi yaşma kadar anasına tercihan verilir. Çocuk bu yaşa kadar dilediğini seçme yetkisine sâhib değildir. Oğ­lan çocuğu yedi yaşına varınca aklında bir anormallik yok ise baba­sından ve anasından dilediğini seçmekte serbesttir. Hangisinin ya­nında kalmak isterse tercihan o tarafa verilir. Tabii baba ile anaarasında bir ihtilâf varsa yani ikisi de çocuğu almak isterse hüküm budur. Dört büyük halîfe, Ebû Hüreyre ve Şüreyh (Radıyallâhü anhüıoâ) böyle hükmetmişlerdir.

Kız çocuğu yedi yaşına varınca babasından ve anasından dile­diğinin yanında kalmak bakımından muhayyer ve serbest değildir. Babası için öncelik hakkı vardır. Çünkü bakımdan amaç, bakılanın menfaatidir. Kız çocuğun yedi yaşından sonra babasının yanında kalması onun yararınadır. Zira, bu yaştan sonra korunmaya muh­taçtır. Kızı korumak bakımından baba daha güçlüdür. Diğer taraf­tan kız bu yaştan sonra evlenme çağma yaklaşıyor. İstekliler, baba­ya müracaat ederler. Kızın velîsi babasıdır. Yedi yaşından sonra'.$& zm baba veya anasını seçme hakkı yoktur. Çünk"ü bu hususta Şer-i Şerifte bir hüküm buyurulmamıştır. Kız çocuğu oğlan çocuğa,, kı-yaslanamaz. Aralarında fark vardır. Korunma ve evlendirme bakı­mından kız çocuğun ihtiyacı fazladır. Oğlan çocuğun ihtiyacı onunki kadar değildir.                                                                                ':

Hülasa: Kocasından boşanan kadın yedi yaşından küçük oğlan ve kız çocuğunu yanına almak bakımından öncelikle hak sahibidir. Çocuk babasına teslim edilmez, anasına verilir ve çocuk bu hu«usta dilediğini seçme yetkisine sâhib değildir. Yukarda da belirtildiği gibi bu konuda dört mezheb âlimleri ittifak halindedir. Çocuk yedi ya­şma vardıktan sonra kimin yanında kalması gerekir, ne gibi yetki­si vardır, meselesi ihtilâf konusudur. 8u ihtilâf yukarda belirtildi  *

Yukarda beyân edilen ihtilâf, boşanıp da başka koca ile evlenme­yen ana hakkındadır. Şayet ana başka bir kocayla evlenirse, çocuk yine kendisine verilecek mi?

Bu mesele de ihtilaflıdır. Şöyle ki:

Kocasından boşanan küçük çocuklu kadın, başka bir erkekle eV-lenmedikce, çocuğu yanına almak hususunda öncelikle hak sahibi­dir. Kadın bir erkekle evlenince bu hakkı düşer. Cumhurun görüşü budur. Hattâ lbnû'l-Münzir, bu hususta icmâ bulunduğu­nu söylemiştir.

A h m e d' e göre kadın başka bir erkekle evlense bile kız ço­cuğunu yanında tutma hakkına sâhibtir. Kız, evleninceye kadar anasının yanında kalmak durumundadır. Fakat bu görüşe delâlet eden bir delilin görülemediği beyân edilmektedir.

Osman (Radıyallâhü anh) ile Hasan-ı Basri ve îbn-i Hazm'â göre kadının başka koca ile evlenmesi nedeniy­le anılan hakkı düşmez. O, kız veya oğlan çocuğuna bakıp yetiştir­mek hakkına sâhibtir.

Hanef iler; Kadının ikinci kocası, çocuğun amcası gibi bir mahremi ise hakkı devam eder. Şayet kadının ikinci kocası ço­cuğun mahremi olmayıp yabancı bir adam ise çocuk kadından alı­nır, demişlerdir.

Kuvvetli olan görüş yukarda anlatılan cumhurun görüşüdür ki, kadın başka bir koca ile evlenince, bu koca çocuğun mahremi bile olsa, kadının tercih hakkı düşmüş olur ve çocuk ondan alınabilir."

Daha geniş bilgi için fıkıh kitablarına müracaat edilmesi tavsiye olunur.

göre:

2352) Abdü'l-Hamîd  bin Seleme'nin dedesinden  rivayet     edildiğine(Boşanan) babası ile anası kendisini yanlarında tutmak husu­sunda nizaa düşüp Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e (dâ­valarının halli için) müracaat ettiler. Baba ile anadan birisi kâfir, diğeri de müslüman idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), onu (bunlardan birisini seçmek hususunda) serbest bıraktı. O da kâ­fir olana yöneldi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ailahım ona hidâyet ver.» diye duâ eyledi. Bu duâ üzerine o, müslüman olana yöneldi. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) de onu müslüman olana vermeye hükmetti."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Dârekutnl : Abdü'I Hamld bin Seleme, onun babası ve dedesi tanınmıyorlar, demiştir.[74][74] âyeti umumidir. Caiz olmaması nedeni ise, kâfir kimse, çocuğa küfrü aşüıyacak, süsleye­cek, güzel gösterecek ve bu yolda eğitecektir. Böyle çocuğun müs­lüman kalmasma engel olacak ki, bundan daha büyük bir zarar dü­şünülemez, demişlerdir. Bunlar bu hadîsin şahinliğinin sabit olma­dığını söylemişlerdir.

İhtiyatlı olanı, çocuğu kâfir baba veya anaya değil, bunlardan müslüman olana teslim etmektir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve'a-selâm) 'in duası da bunu teyid eder. (Tekmile'den yapılan nakil bitti.)[76][76]) (Radıyallâkü anhyden; Şöy­le demiştir:

Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve ŞellemJ'den şöyle buyurur­ken işittim:

«Sulh, müslümanlar arasında caizdir. Meğer ki bir helali haram eden veya bir haramı helâl eden sulh ola.»"[78][78]

24 -(Alım Satımda Aldatılmakla) Mâlını Zarara Sokan Kimseyi MalındaTasarruf Etmekten Menitme Babı

2354) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü ank)'âen Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken (kişisel yararlarını koruma) açısından akıl ve görüşünde zayıflık bulunan bir adam vardı ve alış veriş ederdi.   Onun aile ferdleri Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek:

Yâ Resûlallah! Onu malında tasarruf etmekten menet, dediler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de adamı çağırttı ve onu alım satım işinden menetti. (Fakat) adam:

Yâ Resûlallah! Ben alım satımdan kendimi tutamam, dedi. Bu­nun üzerine Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adama şöy­le buyurdu:

•O halde alım satım ettiğin zaman (muhatabına) : Bunu al (ve­ya, al ve ver) ve (İslâm dininde) aldatmak yoktur, de.»"[80][80]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîsi Dârekutni ve Bey-h a k î   de rivayet etmişlerdir.

Âmme t Beyne kadar varan baş yarasıdır. Hüâbet i aldatmaktır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmî'a müracaat eden zâ­tın kimliğinin tesbiti hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Burada­ki ifâde tarzına göre bu zât Münkız bin Amr (Radıyallâ­hü anh) 'dır. Çünkü Habbân (Radıyallâhü anh), M ü n k ı z' in oğludur.    Elde mevcut sünen nüshaları böyledir. Yâni ilgili cümle;

şeklindedir. Zamir,   H a b b â' a   râci kılınırsa mânâ: "Habbân, dedem Münkız bin Amr'dır." biçiminde olur ki mânâ bozulur. Çünkü biraz önce belirttiğim gibi Habbân, Münkız'ın oğludur. Zamir için merci olmaya elverişli başka bir keüme geçmediği için merciin Habbân olması muhtemel­dir. Mânânın bozulmaması için cümlede bir kelime eksikliğinin bu­lunduğunu söylemek durumu doğar ki, böyle bir şey söylemem de mümkün değildir. Eğer cümle; şeklinde ol­saydı manası şöyle olurdu: "Habbân, dedem tbn-i Münkız bin Amr'dır.'

Böyle bir eksikliğin bulunduğunu ve bir kalem hatâsının olabil­diğini söylemek cesaretinde bulunamıyacağım için cümleyi "O, be­nim dedem Münkız bin Amr'dır" diye terceme ettim. Bu şekilde ter-ceme etmek mümkündür. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem CAleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müracaat eden zâttan bahsedilmiş olabilir. Bu arada râvî Muhanımed bin Yahya bin Habbân "O, benim dedem Münkız bin Amr'dır..." diyerek hadîsi rivayet etmiş­tir.

Bâzı âlimler, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müra­caat eden zâtın Habbân bin Münkız bin Amr ol­duğunu söylemişlerdir. îbn-i Cârûd, Hâkim ve başka zâtlar böyle demişlerdir. M ü s I i m * in şerhinde N e v e v î de bu görüştedir. Habbân şahabı oğlu sahabîdir. Ensâr-i KirânV-dandır. U h u d ve bundan sonraki savaşlarda bulunmuştur. Os­man (Radıyallâhü anh) 'in halifeliği döneminde vefat etmiştir. Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile beraber bir savaşta bir kale'ye hücum ederken başından ağır yaralanmış ve bu yaranın et­kisi ile dilinde bir ağırlık ve aklında bir zayıflık doğmuştur. Bu ne­denle de alış verişlerde aldatılıyordu. Vâki müracaatı üzerine Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kendisine:

«Sen alış veriş ettiğin «aman (islâmiyet'te) aldatmak yoktur, de»" emir ve tavsiyesinde bulunmuştur.

Bundan önce geçen E n e s (Radıyallâhü anh)'in hadisinde sözü edilen zâtın da Habbân (Radıyallâhü anh) olduğu gö­rüşü kuvvetlidir.     Zayıf bir kavle göre o hadîste sözü edilen zât

Habbân'ın   babası   Münkız   bin   Amr' dır.

Hadîsin «Sen alış veriş ettiğin zaman "(İslâmiyet'te), aldatmak yoktur» cümlesi ile ilgili gerekli bilgi bundan önceki hadîsin izahı bölümünde verilmiştir.

Hadîsin bu cümlesinden sonra gelen kısımda Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu zâta, satın aldığı bir malı kabul ve­ya geri vermesi için üç günlük bir muhayyerlik hakkını vermiştir.

A h m e d ve bâzı M â 1 i k î 1 e r bu hadîsi delil göstererek rayici bilmeyen bir müşteri aldatılarak yüksek fiyatla satm aldığı bir malı geri verebilir, demişlerdir. Fakat Cumhur, Hanefîler ve Şafiller: Hadiste verilen müsaade belirli bir olaya ve özel bir duruma münhasır olup, umumî bir hüküm ifâde etmez. Müşteri, rayıctan yüksek bir fiyatla satm aldığını sonradan anladı­ğı bir malı geri veremez, demişlerdir.

Bir mal kusuru gizlenerek sağlam imiş gibi satıldığı takdirde kusuru gören müşteri bunu geri verebilir. Bu durum bundan Ön­ceki hadîs bölümünde de belirtildi. Keza Bey-i garar nevine giren sa­tışlar yolu ile yapılan aldatmalar da yasak olup satışlara âit akid-ler geçersizdir. Buna âit geniş bilgi ise 2194 - 2195 nolu hadîsler bö­lümünde anlatılmıştır. Başka bâblarda da buna değinilmiştir. Ora­lara müracaat edilebilir.

Keza satış akdi yapılırken muhayyerlik şartı konulabilir. Böy­le şart konulduğu takdirde ilgili taraf koşulan şartın ışığı altında satış akdini feshedebilir. Ebû Hanîfe, Şafii ve Ha­nefîler' den Z ü f e r' e göre şartlı muhayyerlik süresi üç gündür. Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre bu süre bir iki ay olabilir. A h m e d ' e göre süresiz olabilir. Mâliki-1 e r' e göre ticâret eşyasında bu süre 3 - 5 gündür. Gayri menkul eşyada 36 - 38 gündür. Hayvanlarda değişik süreler vardır. Bu hu­susta geniş bilgi edinmek fıkıh kitablanna baş vurmak gerekir.[82][82]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve N e s â î   de rivayet etmişlerdir.

Nev'evi ve Tuhfe yazan : Hadiste sözü edilen zâtın M u â z bin Cebel (Radıyallâhü anh) olduğu söylenmiş, derler. Avnü'l-Mabûd yazarı bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir: "Yâni adam, satın aldığı meyvaları henüz satmamış iken mey­valara bir âfet geldi ve adam bir hayli borç altına girdi. Bir taraf­tan meyva sahibi, parasını istiyor. Diğer taraftan başka alacaklılar alacaklarını taleb ediyorlardı. Adamın, borçları kapatacak malı da yoktu. Bunun için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), müs-1 uman lan bu adama sadaka vermeye teşvik buyurdu. Fakat topla­nan sadaka tutarı, borcunu kapatamıyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), alacaklılara, mevcut meblâğı almalarını ve bunun dışında bir hakları olmadığını buyurdu. Alacak­lıların başkaca bir haklarının olmadığına dâir cümleyi e 1 - K a a r i' şöyle yorumlamıştır: Yâni siz alacaklıların hakkı mevcut malı al­manız ve kalan alacağınız için borçluya mal edininceye kadar müh­let-verip bundan sonra istemenizdir.

Şu halde borçlunun malı borcunun tamamını karşılayamazsa, mevcut malı alacaklılara dağıtılır. Kalan borcu düşmez. Alacaklılar bekliyecekler ve borçlu mal edindiği zaman alacaklılar kalan hak­larını istiyeceklerdir,"

Tuhfe yazarırun beyânına göre   el-Mazhar   bu cümleyi •şöyle yorumlamıştır:     Yâni alacaklılar borçlunun malını aldıktansonra kalan alacaklarından dolayı borçluyu incitme ve hapsettirme hakkına sâhib değildir. Çünkü hâkim borçlunun malına haciz ko­yup sattırınca, adamın iflâs ettiği anlaşılmış olur. İflâsı sabit olan bir borçlu ise, borcundan dolayı hapsettirilmez.  Bilâkis serbest bırakı­lır ki, bir mal edinebilsin. Adam çalışıp da mal edinince veya baş­ka yolla mal sahibi olunca alacaklılar, kalan alacaklarını tahsil eder­ler. Bu cümlenin mânâsı: "Siz alacaklılar bulabildiğiniz malı alınız ve kalan alacağınıza Ait hakkınız düşer. Artık borçlu ilerde zengin -leşse bile siz kalan alacağınızı taleb edemezsiniz" şeklinde değildir. Çünkü Allah Teâlâ : = "Ve borçlu fa­kir ise borcunu Ödeyebilecek bir mala sâhib oluncaya kadar beklen­melidir..." buyurmaktadır.[84][84]

İzahı

Bu hadis Zevâid türündendir. Muâz bin Cebel (Radı-yallâhü anhî seçkin sahâbilerdendir. Hâl tercemesi 55 nolu hadis bölümünde geçti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onun malını satıp alacaklılarına dağıttığı ve malının, bütün borcunu ka­patmaya yetmediği şerhlerde belirtilmiştir. Şu halde M u â z'ın "(Olan) malım karşılığında beni...'1 şeklindeki sözünün mânası şöy­ledir : ResûM Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mevcut malımı sa­tıp alacaklılara dağıttı. Malım borcumu kapatmadığı halde ve ala­caklıların alacağı henüz bitmemiş iken Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) beni bunların elinden kurtardı.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Muâz (Radıyal-lâhü anhî 'ı Mekke fethinden sonra Yemen'e vali olarak gönderdi. Muâz bundan sonra maddî sıkıntıdan da kurtulmuş olduğuna işaret etmek istediği kanısındayım.

Bu hadis de borçlunun borcunun ödenmesi için malına haciz ko­nulup satılmasının meşruluğuna, borçlunun malı borcunu tamamen karşılamadığı takdirde olan malının alacaklılara dağıtılması ile ye-tinüeceğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Muâz'ı Yemen'e vali tâyin ettiğine, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in şefkatinin yüceliğine ve M u â z'ın faziletine delâlet eder.[86][86]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin hepsinin râvisi Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh) 'dır. Onun ilk hadisini Kütüb-i Sitte sâ-hiblerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde kısmen keli­me değişikliği var ise de mânâyı etkiliyecek bir değişiklik yoktur.

Âlimlerin cumhuru bu hadîsi satılan mal hakkında yorumlamış­lardır. E 1 - H â f ı 2 bu hususta geniş bilgi verdikten sonra: Ve­rilen bilgilerden anlaşılıyor ki bu hadis satılan mal hakkındadır. Ödünç veya emanet verilen mal da bu hükme tâbidir, demiştir.

Cumhur bu hadîsi şöyle yorumlamıştır: Bir adam malını satar ve bedelinden hiç bir şey almamış iken müşterisi iflâs eder. Satıcı da gider malım olduğu gibi müşterinin yanında bulur. Yâni malın­da bir değişiklik ve bir tasarruf yapılmamış iken bulur, îflâs eden müşterisinin borcu çoktur. Başka alacaklılar da gelip haklarını taleb ederler. Satıcı kendi malını bulunca, diğer alacaklılara tercihen kendi malını geri almak hakkına sâhibtir. Diğer alacaklılar bu ma­lı alacakları oranında bölüşme teklifinde bulunma haklyna sâhib de­ğillerdir.

Cumhur bu hadisi satıcının malının bedelinden hiç bir şey tes­lim almadığı meselesine yorumlamıştır. Bu yorumun dayanağı da bu hadisten sonra gelen hadîstir. Çünkü ikinci hadiste belirtildiği gibi eğer satıcı malın bedelinden bir şey teslim almış ise diğer ala­caklılara tercih hakkı yoktur. Fakat cumhurdan Şafiî satıcı­nın tercih hakkının yine bulunduğunu söylemiştir. Ş â f i î' ye gö­re satıcı, kalan alacağını o maldan alır. Kalanı diğer alacaklılara ve­rilir.   $ â f i î' nin   bu görüşünü en-Neyl yazarı beyân etmektedir.

Bu babın üçüncü hadîsine göre ölen adam da iflâs eden adam gibidir. Yâni bir mal satın alıp bedelini ödemeden ölen bir kimse­nin yanında o mal olduğu gibi duruyor ise mal sahibi kendi malım öncelikle alma hakkına sâhibtir. Şafii bu hadisi delil göstere­rek böyle hükmetmiştir.

Bu babın son hadîsi ise ölen adamın iflâs eden adam gibi olma­dığına delâlet eder. Buna göre, bir mal satın alıp bedelinin tama­mını ödemeden ölen bir kimsenin yanında bu mal olduğu gibi du­ruyor ise satıcının bir tercih hakkı yoktur. Bu malın bedelinden bir şey almış olsun veya hiç bir şey almamış olsun fark etmez. Satıcı diğer alacaklılar gibidir. Ölenin diğer malları gibi bu malı da ala­cakları oranında kendi aralarında taksim ederler. Mâlik ve A h m e d bu hadisle amel etmişlerdir. Bu son hadîsi Ebû D â -v û d mürsel olarak Ebû Bekir bin Abdirrahman bin el-Hâris bin Hişâm' dan rivayet etmiştir. Fa­kat görüldüğü gibi müellifimiz bunu merfû olarak rivayet etmiştir. E 1 - M ü n z i r î de bu hadisi Ebû Bekir'in mürseli olarak göstermektedir. Şafiî de bunu mürsel kabul ettiği için üçüncü hadisle arrel etmeyi tercih etmiştir.[88][88]

27- Şâhidlik Etmesi Taleb Edilmeyen Bir Kimsenin Şâhidlik Etmesinin Yasaklığı Babı

2362) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü onAJ'den; Şöyle demiştir: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:  (mü'min olan)  in­sanların hangileri daha hayırlıdır? diye soruldu. Resûl-İ Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(En hayırlı insanlar) benim karn'ım (sahâbîlerim)dir. Sonra onların hemen ardından gelen (Tabiî) lerdir. Sonra bunların hemen ardından gelen (Tabiilerin Tabiî) leridir. Daha sonra bir takım in­sanlar gelir ki onlardan birisinin şâhidliği yeminini ve yemini şâhid-1 iğini geçer.[90][90]de bize bir hitabede bulundu ve şöyle söyledi: Ben aranızda böyle ayakta dur­duğum gibi Resûlullah    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    de aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu

Benim ashabım, sonra onların hemen ardında gelen (Tabii) ler ve sonra bunların ardında gelen (Tabiilerin Tâbü)Ieri(n değerini takdir etmek) hakkında bana riâyet ediniz (yâni bana olan hürme­tinizi göz önünde bulundurup benim hatırım için onlara saygılı olu­nuz). Daha sonra (ki kuşaklarda) yalancılık o kadar yayılacak ki, adam, şâhidlik etmesi taleb edilmediği halde şâhidlik edecek ve ye­min etmesi teklif edilmediği halde yemin edecektir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin senedindeki râvîler sıka zât-lardır. Ancak şu var ki, râvî Abdü'l-Melifc bin Umeyr tedüsçidir ve bu hadîsi an'a-ne ile rivayet etmiştir.[92][92]

28- Adamın Görgü Tanıklığı Vardır Da İlgili Kişi Bu Durumu Bilmez, Babı

2364) Zeyd bin Hâlid el-Cühenî (Radıyallâhü anhyden rivayet edil­diğine göre; kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyden, şöyle buyu­rurken işitmiştir:

«Şâhidlerin en hayırlısı, şâhidlik etmesi taleb edilmeden önce ta­nıklık görevini ifâ edendir.»"[94][94]

29- Borçları Şâhidlendirmek Babı

2365) Ebû  Saîd-i Hudrî   (Radtylalâhü  anh)'den   rivayet  edildiğine göre kendisi:

(Ey îman edenler birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman) âyetini okudu ve nihayet (Eğer bâ­zınız bâzınıza güvenirse — Yâni borcu sened, şâhidler veya rehinle tevsik etmeye gerek duymazsa— güvenilen (borçlu) kimse borcunu ödesin) âyetine gelince 1 Bu âyet, bundan Öncekini neshettti, dedi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu. mevkuf bir seneddir. Fakat merfü hükmündedir.[96][96]

30- Şâhidliği Caiz Olmayanların Babı

2366) Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs)  (Ra-ıj'den rivayet edildiğine göre; Reaûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seüem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Hâin erkeğin, hâin kadının, İslâmiyet'te had cezasına çarptırıl­mış olan kimsenin şâhidiiği ve kin ile husûmet sahibinin, husûmet beslediği kişi aleyhinde şâhidlik etmesi caiz değildir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haccac bin Ertat var­dır. Bu râvi tedlis ederdi. Bunu da an'ane ile rivayet etmiştir. "Umtzl bu hadisi Âise <R.A.)'dan rivayet etmiştir.[98][98]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Avnül-Mabûd yazarı bu hadîsin şerhinde şu bilgiyi verir:

"Bedevi: Göçebe hayatmı yaşayıp belirli bir ikamet yeri olmayan kimsedir, çadırlarda yaşar ve sık sık yer değiştirir.

Köy sahibi t Şehirde oturan, demektir. En-Nihâye'de: Bedevi'nin şâhidliğinin mekruh kılınmasının sebebi, onun şer'İ hükümlerden ha­bersiz oluşu ve şâhid olduğu olayları gereği gibi kavrıyamayışıdır, denilmiştir.

Hattâbî de: Bedevilerin şâhidliğinin mekruh sayılmasının sebebi şu olabilir: Bunlar şâhidliğin nasıl yapıldığını bilmezler ve şâhidliği gereği gibi ifâ edemezler. Çünkü şâhidlik ederken denge­siz konuşmayla ifâdenin amacından saptırılmış olacağını bilemezler. Müşahede ettikleri mesele ve olayları da tesbit ve gerektiğinde hâ-kim'e intikal ettirmekten âciz insanlardır. Ahmed de böyle de­miştir. A h m e d ' in arkadaşlarından bir cemâat bu hadîsle amel etmiştir. Mâlik ve Ebû Ubeyd de böyle demişlerdir. Fakat âlimlerin ekserisi bunun şâhidliğinin kabulüne hükmetmiş­lerdir, îbn-i Reslân'ın dediğine göre bunun şâhidliğinin geçerliliğine hükmeden âlimler bu hadisi, bedevilerden adaleti yâni fâsık olmadığı bilinmeyenlere âit olarak yorumlamışlardır. Genellik­le bedevilerin adaleti bilinemez, demiştir."

Sindi de Hattâbî' nin sözünü naklettikten sonra: Bir kavle göre bu hadîsin mânâsı bedevinin, şehirli aleyhinde şâhid­lik etmesinin uygun ve isabetli olmamasıdır. Çünkü aralarında bir münasebet ve ilişki bulunmadığı için iftira şüphesi duyulabilir. Bu kuşku nedeniyle uygun görülmemiştir. Ama bedevi onun lehinde şâhidlik ederse, kabul olunur. Diğer bir kavle göre mânâ şöyledir: Bedevinin, şehirli aleyhinde şâhidlik işini üstlenmemelidir. Çünkü gerektiğinde bedeviyi bulmak kolay değildir. Bir başka kavle göre bu hadîsteki şâhidlik kişinin fakirliğinin ispatı hakkındaki şâhidlik-tir. Bu nevi şâhidlikte, şahidin inceleyici ve tecrübeli olması dış gö­rünüşe değil, meselelerin iç yüzüne nüfuz edebilecek kabiliyet ve dirayet sahibi olması gerekir, diye bilgi vermiştir.[100][100]

İzahı

Ebû Hüyreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadi­sini Tirmizî ve Ahmed, tbn-i Abbâs (Radıyal-lâhü anh) 'in hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâİ de rivayet etmişlerdir. Sürrak (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadislerin şerhinde özetle şöyle der: "Hattâbî: Yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) davacının yeminini ve bir erkek şahidini yeterli görerek onun lehin­de hükmetmiştir. Bana öyle geliyor ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa­lâtü ve's-selâm), davacının yeminini bir erkek şâhid yerine koymuş­tur. Böylece davacının yemini ile bir erkek şahidi iki şâhid gibi ka­bul buyurmuş, demiştir.

Bu hadîsler bir erkek şâhid ve davacının yemini ile dâvanın sü-butûna hükmetmenin câizliğine delâlet ederler.

N e v e v î: Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir: £b û Hanife, Küfe âlimleri, Şa'bî, el-Hakem, el-Ev-zâî, el-Leys ve Mâlik'in Endülüslü arkadaş­ları demişler ki hiç bir meselede davacının yemini ve. bir erkek şa­hidi ile hükmedilemez. Sahâbîler, Tabiiler ve bunlardan sonra gelen âlimlerin cumhuru demişler ki malî konularda davacının yemini ve bir erkek şahidi ile hükmedilir. Ebû Bekr-i Sıddİk, Ali, Ömer bin Abdilaziz, Mâlik, Şafiî, Ahmed, Medîne-i Münevvere fıkıhçıları, H i c â z' m diğer âlimleri ve îslâm memleketleri âlimlerinin büyük çoğunluğu da böy­le hükmetmişlerdir. Bunların delilleri bu hususta vârid olan hadîs­lerdir. Bu hadîsleri rivayet eden sahâbîler Ali, lbn-i Ab­bâs, Zeyd bin Sabit, Câbir, Ebû Hüreyre, Sa'd bin Ubâde, Abdullah bin Amr bin el-Âs   ve   el-Muğire   bin    Şu'be    CRadıyallâhü anhüm) 'dır.

Hadîs hafızları demişler ki bu konuda rivayet edilen hadislerin en sahih olanı, îbn-i Abbâs CRadıyallâhü anh) 'm hadîsidir, îbn-i Abdilber de şöyle demiştir: Hiç kimse tbn-i Ab­bâs' m bu hadisinin senedi hakkında bir itiraz veya tenkidde bu­lunmamıştır, bunun sıhhati konusunda hiç bir ihtilâf yoktur ve ko­nu hakkında gelen Ebû Hüreyre ile Câbir'in hadîs­leri de hasendir, diye bilgi vermiştir.

Hattâbî: Bu hadîsler, «Şâhid ler davacıya, yemin de dâvâ­lıya aittir.» mealindeki hadise muhalif değildir. Çünkü o hadîs şâhidsiz yemine aittir. Bu hadîsler ise şâhidle beraber olan yemin hak­kındadır. Bu itibarla hadîslerin konuları ayrı ayn şeylerdir. Konu­lar ve yerler ayn olunca hükümler de ayn olabilir, demiştir."

H a t t â b i' nin işaret ettiği hadîs ile ilgili gerekli bilgi 2321 -2322 nolu hadîsler bölümünde geçti. Oraya bakılabilir.

Davacının yemini ile gösterdiği bir erkek şahidin ifâdesini ye­terli saymayan âlimlerin bu hadislere karşı beyân ettikleri maze­retler, dayanaklar ve bu hadîslerle amel eden âlimlerin verdikleri cevablar T i r m i z î ' nin şerhi Tuhfe'de beyân edilmiştir. Ora­ya bakılabilir.[102][102]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivayet et­mişlerdir.

Hadis, yalancı şâhidliğin çok ağır günah olduğuna delâlet eder. Avnül-Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şöyle der:

"El-Kari: Yâni yalan yere yapılan şâhidlik günahlığı hu* susunda Allah Teâlâ'ya ortak koşmaya eşit tutulmuştur. Çünkü Al* lah'a ortak koşmak, O'na karşı edilen büyük bir yalandır. Yalancı şâhidlik de ilgili kula karşı edilen büyük bir yalandır. Her iki yalan da caiz olmadığı gibi birer iftiradır. Bu bakımdan bu iki yalan bir­birine benzer ve eşit durumdadır, demiştir.

T ı y b i de : Yalancı şâhidliğin Allah'a ortak koşmaya eşit tu­tulması sebebi şudur: Allah'a ortak koşmak, bir nevî yalancı şâ-hidliktir. Çünkü Allah'a ortak koşan kimse, putların ibâdet edilme­ye lâyık olduğunu söylemekle büyük yalan işlemiştir, demiştir."

Yalan yere şâhidlik etme vebalinin ağırlığını vurgulamak için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) anılan buyruğu üç kea tekrarlamış ve buyruğunun teyidi için mezkûr âyet'i okumuştur.

Ebû Dâvûd ve Tirmizi1 nin rivayetlerinde, anılan âyet-i kerime'nin; Ott/^ O-* or*J\ l**£*l* = «*k putlardan çeki­nin...» Nazm-i Celil'i de vardır.

Hac sûresinin 30. âyetinin son kısmı ile 31. âyetinin baş kıs­mından ibaret.olup bu hadîste anılan Nazm-i CeUTin tamamı şöy­ledir:

"Allah'a ortak koşmaksızm O'na yönelerek pis putlar (a tapmak) -dan çekinin ve yalan yere şâhidlik etmekten —veya yalan sözden — çekinin..

Görüldüğü gibi bu âyetlerde putlara tapmak ile yalancı şfthid-lik veya yalan söz söylemek beraber anılmıştır. Bu da yalan     hid liğin ne kadar ağır bir günah olduğuna delalet eder.

Tefsir kitablannda açıklandığı üzere tbn-i Abbâs (Ra-dıyallâhü anh) âyet-i kerîme'deki "Kavl-i Zûr" ifâdesini yalancı şâ-hidlik mânâsına yorumlamıştır. Bâzı müfessirler de bu ifâdeyi yalan söz söylemek mânâsına yorumlamışlardır. Yalancı şâhidlik, yalan söz söylemenin bir nevî olduğu için her iki yorumda da yalancı şâhidü-ğin ağır bir günah olduğu anlamı vardır.

2373) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)7dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Allah yalancı şâhid için (cehennem) ateşi vâcib kılmadıkça onun ayaklan (yerinden) aynlamıyacaktir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Muhammed bin el-Pırât'in zayıflığı üzerinde ittifak edilmiştir. İmam Ahmed de onu yalanla­mıştır.[104][104]

33- Ehli Kitabın Birbirleri Aleyhinde Şâhidlik Etmeleri Babı

2374) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü c«A«mâ)'dan rivayet edildi­ğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kitab ehlinin birbirle­ri aleyhinde şâhidlik etmelerini caiz kılmıştır."

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir:  Bunun senedinde bulunan Mücâlid bin Said zayıftır.[106][106]




[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/362

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/363-364

[6][6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/365-366

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/367-369

[10][10] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/370-372

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/374

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/375-376

[16][16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/378-380

[18][18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/381-382

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/382-383

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/383-384

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/385

[26][26] 2107.2109 nohı hadisle» bak.

[28][28] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/388-389

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/390-392

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/393-395

[34][34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/396-397

[36][36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/398-400

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/401

[40][40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/402-403

[42][42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/403-405

[44][44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/407

[46][46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/408-412

[48][48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/412-413

[50][50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/414-415

[52][52] Hülasa : 453 ve Avnü'l-Mabûd : clld 10, sah. 64

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/415-416

[54][54] Hülâsa: 60

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/417-418

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/419

[58][58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/419-422

[60][60] H&i tercemesi 146 nolu hadis bölümünde geçti.

[62][62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/424-425

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/426

[66][66] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/428-431

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/432

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/433

[72][72] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/434

[74][74] Nisa: 141

[76][76] Hal Urcemssi 1379 nolu badis bölümünde geçü.

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/438-439

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/440-443

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/445-446

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/446-449

[86][86] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/450-452

[88][88] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/453-454

[90][90] Câbiye Şam'ın güney batısında ve Dımışk'a bir günlük mesafede bir şehrin ismidir. Hz. Ömer (R.A.)'ın hilâfeti döneminde bir askeri merkez idi. Ha­life Ömer, seçkin sahâbiler ile burada toplantı yapıp savaş planları hazırlamış ve Yermûk savaşından sonra ganimet mallan burada taksim edilmişti. Câbiye hut­besi, diye anılan meşhur hitabeti Halife Ömer burada irad etmişti.

[92][92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/457-459

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/460-461

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/461-463

[98][98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/464-466

[100][100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/467-468

[102][102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/470

[104][104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/472

[106][106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/473-474

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

35 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk