Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceCezalar Hadisleri

Cezalar Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

HAD  (CEZÂ)LAR KİTABI 4

1- Üç   (Suç)   Dışındaki   (Huylardan Dolayı) Hiç Bir Müslümanın Kanuni Akıtmak) Helâl Olmaz, Babı 4

2- (İslâm)  Dininden Çıkan Kimse (Nîn  Hükmünün  Beyânı)   Babı 5

3- Had   (Cezâ)Ların Dosdoğru Yerine Getirilmesi (Nin Önemine Ait Hadîsler) Bâbî 6

4- Kendisine Had   (Ceza)  Vâcib Olmayanların Babı 7

5- Müslümanın Aybını) Örtmek Ve Had (Cezâ)ları Şüphelerle   (Yâni  Suç  Delillerinin Kıfâyetsizlıgiyle)  Defetmek Babı 9

6- Had  (Cezâ)Larün Uygulanmaması Yolun) Da Aracı Olmak Babı 10

7- Zina Haddi   (Yani Cezası) Nın  Beyânı  Babı 11

8- Kendi  Karısının   (Mülkiyetindeki) Câriyesiyle Cinsel İlişkide Bulunan Erkek Hakkında Gelen Hadîsler Babı 14

Karısının İzniyle Onun Câriyesiyle Cinsel İlişkide Bulunan Adam Hakkında Uygulanacak Ceza Konusundaki İlmî Görüşler 14

9- (Zina Edeni)   Recmetme Babı 15

10- (Zina Eden) Yahûdî Erkek Ve Kadını Recmetme Babı 17

11- Sübût Bulmamakla Beraber Zinakârlığı Şüyu Bulan Kimse   (Hakkında Gelen Hadisler) Babı 18

12- Lût Kavmini (Lîvâta) İşini İşleyen (În Hükmünü Beyân Eden Hadîsler) Babı 19

13- Mahremi (Yânî Kendisiyle Evlenmesi Haram Kılınan Yakın Akrabası)  Olan Bir Kadınla Zina. 19

Eden Ve Bir Hayvanla Cinsel İlişkide Bulunan Kimse (Hakkında Gelen Hadîs) Babı 19

Hayvanla  Cinsel İlişkide Bulunan Kimsenin Cezası, Hayvanın Öldürülmesi Ve Eti Yenen Cinsten Olduğu Takdirde Etinin Yenilip Yenilmemesi Hakkında Dört Mezheb Âlimlerinin Görüşleri 20

14- Cariyelere  (Zina Suçundan Dolayı) Had Cezalarının Tatbiki Babı 21

15- Kâzif (Îffetlî Bir Müslümana Zînâ İsnad Etme) Haddi (Cezası) Beyânı Babı 22

Kimlerin Kimler Hakkındaki Kazif Sözleri Kazif Cezasını Gerektirir 23

Hangi Suç İsnadı Kazif Cezasını Gerektirir 24

Hadîslerin Mânâsı İle İlgili İzahı Verelim.. 24

16- Sarhoşun Haddi  (Cezası)   Babı 25

17- Defalarca Şarab İçen Kimse   (Hakkında Gelen  Hadisler)   Babı 28

18- Kendisine Had Cezası Vâcib Olan Yaşlı Ve Hasta Kimse (Ye Âit Hükümler)  Babı 29

19- Biz (Mü'minler)e Silâh Çeken (Hakkında Gelen Hadisler) Babı 30

20- (Müslümanlarla)  Savaşan Ve Yer Yüzünde Bozgunculuk Çıkarmaya Çalışanlar (Hakkında Gelen Hadisler)   Babı 30

Resulu Ekrem  (Aleyhi's-Salâtü Ve's-Selâmî Canilere Neden Bu Ağır Cezayı Verdi 31

Develerin İdrarını İçme Emrine Gelince. 32

21- Malını Koruma) Uğrunda Öldürülen Kimse Şehiddir, Babı 32

22- Hırsızın Haddi  (Cezası) Babı 33

Çalınan Mal Ne Değerde Olursa Hırsızın Eli Kesilir 34

Bu Babın İlk Hadîsinin Manâsıyla İlgili Bir Kaç Söz 35

23- Hırsızın Elini  (Kestikten Sonra) Boynuna Takmak Babı 35

24- Suçunu İtiraf Eden Hırsız (İn Hükmünü Beyân Eden Hadîs) Babı 36

25- Hırsızlık Eden Köle(Nin Hükmünün Beyânı) Babı 36

Ganimet Malından Bir Şey Çalmanın Hükmü. 37

26- Hâin (Emânet Edilen Mala Hiyânet Eden), Müntehib   (Malı Gasbeden)  Ve Muhtelis   (El 37

Çabukluguyla Ve His Ettirmeden Malı Aşıran) Kimseler (İn Ellerinin Kesilip Kesilmiyeceğîne. 37

Dâîr Gelen Hadîsler) Babı 37

27- Ağacı Üzerindeki Meyve Ve Hurma Göbeği (Nîn Çalınması Hâli)Nde Hırsızın Eli Kesilmez, Babı 38

Ağacı Üzerinde İken Meyveyi Çalma Suçu El Kestirmeyi Gerektirebilir Mi?  39

28-  (Bir Malı)  Muhafaza Edildiği Yerden Çalan Kimse (Nin Hükmünün Beyânı) Babı 39

29- Hırsıza Telkinde Bulunmak Babı 41

30-  (Suç İşlemeye)  Zorlanan  (Kimse Hakkında Gelen Hadîs)   Babı 42

31- Had Cezaları Mescidlerde İnfaz Etmenin Yasaklığı Babı 42

32- Tazîr   (Tedîb)   Babı 43

33- Had (Cezası İşlenen Suça )Kefarettir,Babı 44

34- Adam Karısının Yanında (Yabancı) Bir Erkek Bulur, Babı 45

35- Babasının Ölümünden Sonra Karısıyla Evlenen Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı 47

36- Babasından Başkasına Neseb İddia Eden (Yâni Babam Budur, Diyen) Kişi Ve Kendisini 47

Âzadlayanlabdan Başkasının Âzadlısı Olduğunu Söyleyen Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı 47

37- Bir Adamı Kabilesinden Nefiy Eden (Yâni Onlardan Değildir Diyen) Kimse (Hakkında Gelen Hadis)  Babı 49

38- Muhannesler (= Kadınlaşan Erkekler) Babı 50


20- HAD  (CEZÂ)LAR KİTABI

Hudûd : Had'ın çoğuludur. Had kelimesi sözlükte engel, engel olma işi, sınır gibi anlamlara gelir. Suç işleyene tatbik edilmesi Şer-i Şerifte emrolunan cezalara had denilir. Çünkü bu cezalar suç işle­meyi engeller. Burada kasdedilen mânâ cezalardır. Zina haddi, hır­sızlık haddi, iffetli kadına zina isnadında bulunup da ispatlayama-yana verilen kâzif haddi, içki içme haddi bunun birer örneğidir, iler­deki bâblarda geldikçe bu nevi hadlar hakkında genel bilgi verilecektir.[2][2]

İzahı

Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini T i r m i z i , Nesâî, Şafiî, Ahmed ve Dârimi de rivayet etmiş­lerdir. İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh)'m hadîsini Kütüb-i Sitte yazarlarının hepsi rivayet etmişlerdir.

Bu iki hadîs, üç suçtan birisini işleyenin öldürülmesinin helâl olduğunu ifâde eder. Bunlar bekâr değil iken zina eden, bile bile bir kimseyi öldüren ve müslüman iken İslâmiyet'ten çıkan kişilerin işle­dikleri zina, katil ve mürtedliktir.

Birinci hadîste geçen "Muhsan" kelimesi ve ikinci hadîste ge­çen "Seyyib" kelimesi ile ayni mânâ kasdedümiştir. Muhsan kelime­sinin asıl mânâsı korunan, muhafaza altına alınan demektir. Sahih bir nikâh ile evlenip cinsel ilişkide bulunan kişi kötü yola düşmek­ten korunduğu için erkek ise "Muhsan", kadın ise "Muhsana" deni­lir. Seyyib kelimesi de dul manasınadır. Fakat burada muhsan mâ­nâsına kullanılmıştır. Şu halde sahîh bir nikâhla evlenip karı koca hayatı bir defa olsun yaşadıktan sonra ayrılanlar da Muhsan sayılır. Yâni bu durum da evli iken boşanma, veya ölüm gibi nedenlerle dul kalan erkek veya kadın dul iken zina ederse Muhsan sayılır.

Nevevi, tbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi­nin şerhinde: Bu hadis muhsan zâni'nin öldürülmesinin gerekliliğini ispatlar. Bunun öldürülmesi ise taşa tutmak suretiyle recmedilmesi-dir. Bu hüküm hakkında icmâ vardır. Hadîs öldürülene karşılık ola­rak katilin öldürülmesini hükme bağlar. Bundan maksad kısas hük­münün tatbikidir. Zimmi'yi, yâni ehli kitab olup vatandaşlık hakkı verilen bir gayrı müslimi öldüren müslüman olup cizye vermek sure­tiyle İslâm memleketinde ikâmetine izin verilen gayr-i müslim'i öl­düren müslüman hakkında ve köleyi öldüren hür kimse hakkında kısas hükmünün uygulanacağını söyleyen Ebû Hanîfe' nin arkadaşları bu hadîsi delîl göstermişlerdir. Fakat Mâlik, Şa­fiî, Ahmed ve el-Leys dâhil âlimlerin cumhuruna gö­re zimmîyi öldüren müslüman hakkında kısas tatbik edilmez. Ke­za köleyi öldüren hür kimse de kısas edilmez, der.

Her iki hadîs mürted olan kimsenin öldürülmesinin gerekliliğine delâlet eder. Bununla ilgili hüküm bundan sonra gelen bâbtaki ha­dîslerin izahı bölümünde anlatılacaktır. Nevevi bu hususta da şöyle der:

"Hadîsin: «İslâm cemâatinden ayrılıp dinini terkeden kimse» ifâdesi İslâmiyet'ten çıkan her mürted kişiyi kaplar. Bu hüküm umu­mîdir. Kişi herhangi bir şekilde İslâmiyet'ten çıkar ve tövbe edip İs­lâmiyet'e dönüş yapmazsa öldürülmesi vâcibtir. Âlimler: İslâm dev-

letine isyan etmek, dinde yeri olmayan bir şeyi dine sokmak veya başka şekilde İslâm camiasından çıkan kişi de bu hükme tâbidir. Hâriciler de böyledir, demişler. Bu hadîslerin zahirine göre anılan üç zümre insandan başka hiç kimsenin öldürülmesi caiz de­ğildir. Halbuki suikast'de bulunup saldıran kimseyi nefis müdâfaası mâhiyetinde öldürmek caizdir. Bu ve buna benzer meseleler bu ge­nel hükmün dışında tutulur. Öyle ise bu hadîslerdeki hüküm umumi değildir. Bununla beraber şöyle de söylenebilir. Öldürülmesi caiz ol­mayan bir müslürnana saldırıp onu katletmek isteyen kişi tslâm ca­miasından çıkan gruba dâhildir. Ya da şöyle denilebilir. Bu hadis­lerden maksad, taammüden, yâni bile bile öldürülmesi caiz olanlar bu üç zümredir. Bunların dışında kalan kimseler taammüden öldü­rülemezler. Fakat suikast'de bulunup saldıran kişiyi öldürmek nefis müdâfaası mâhiyetinde olduğu için taammüden öldürmek mâhiyeti­ne girmez."

Osman bin Af f ân tRadıyallâhü anh) güzide sahâbi-lerdendir. E b û Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Ra-dıyallâhü anh) 'den sonra Ümmet-i Muhammediye1 nin en faziletli simasıdır. Üçüncü halîfe'dir. O'nun faziletine dâir ha­dîsler 109-113 nolu olarak geçti. Orada onun hâl tercemesi kısaca anlatıldı.

Tuhfe yazarı burdaki hadîsin şerhinde : Mısırlı' lar halîfe Osman (Radıyallâhü anh)'ı muhasara altına aldılar. Bunun se­bebi de halifenin Abdullah bin Sa'd bin Ebi Serh'i Mısır valiliğine ataması idi. M ı s ı r I ı' lar bu atamaya karşı oldukları için böyle davrandılar. Atamaya karşı çıkarak Osman (Radıyallâhü anh)'] evinde muhasara altına aldılar. Bu olay meş­hurdur, der.

Halife Osman (Radıyallâhü anh) hicretin 35. yılı Z i 1 h i c -c e ayının yedi veya sekizinci Cuma günü M e d i n e - i Münevvere' deki evinde şehid edildi. O'nun vefat târihi ve günü hakkında başka rivayetler de vardır. O'nun haksız yere öldü­rülmesi ve şehid -edilmesi bir ilâhi takdirdir. Zâten Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bir hadisi onun şehid edileceğine işa­ret ediyor. Allah onun mertebelerini yüceltsin ve bizi onun şefâatına nail eylesin. Şehîd edilmesi, nedenleri ve bu elim olay hakkında ge­niş bilgi vermeye gerek görmüyorum. Ancak şöyle söyliyeyim : Bu elim olay İslâm âleminde bugüne kadar kapanmayan derin bir ya­ra açmıştır. Bunu ve benzeri olayları deşmek hiç kimseye fayda sağ­lamaz. İslâm düşmanları hâriç.

îlk hadisin râvisi Ebû Ümâme Es'ad bin Sehl bin Huzeyf el-Ensârî (Radryallâhü anh) sahâbilerden sayılır. Ebü Ümâme künyesi ile tanınır. Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'i görmek şerefine nail olmakla beraber O'ndanhadîs rivayet etmemiştir,[4][4]

İzahı

İ b n - i A b b â s (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Buharı, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd da kısa ve uzun metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhinde «el-Fetih'ten naklen şu bilgiyi verir;

islâmiyet'ten çıkan mürted erkek öldürüldüğü gibi mür-ted kadın da katledilir, diyen âlimler bu hadîsi delil göster­mişlerdir. Fakat Hanefi âlimler bu hadisi mürted erkeklere tahsis ederek, kadınları öldürmeyi yasaklayan hadîsi delil göster­mişlerdir. Mürted kadın da öldürülür diyen cumhur, kadınların öl­dürülmesini yasaklayan hadisi savaşa katılmayan ve henüz müslü-manlığı kabul etmemiş olan kadınlara tahsis etmiştir. Cumhurun diğer bir delili de şu mealdeki hadîstir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) Muâz bin Cebel'i Yemen'e gön­derirken kendisine :

«Hangi erkek İslâmiyet'ten irtidad ederse (çıkarsa) sen onu (İs­lâm'a) davet et. Eğer dönüş yaparsa (Mesele yok). Şayet dönüş yapmazsa onun boynunu vur (kılıçla kes). Hangi kadın İslâmiyet'ten çıkarsa onu (İslâm'a) çağır. Eğer dönerse (mesele yok.) Aksi halde boynuna vur (kılıçla kes)», buyurdu. Bu hadisin senedi hasendir. Âlimler arasında ihtilâf konusu olan meseleye âit bir nass'dır. Ona dönüş yapılmalıdır."

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın hadîsinde mürted olan kişinin İslâmiyet'e davet edilmesi ve bu çağrıya icabet etmeyip kü­fürde İsrar ettiği anlaşıldıktan sonra öldürülmesi hükmünün infazı konusunda bir açıklama olmamakla beraber diğer bâzı hadîsler bu­na delâU.i ettiği için cumî.ur İstitâbe'y* yâni mürted kişiyi tevbeye davet etmeyi gerekli görmüştür.

İbn-i Battal: Mürted kişinin tevbe etmeye ve İslâmi­yet'e dönüş yapmaya çağırılıp çağırılmıyacağı konusunda ihtilâf vardır. Cumhura göre önce istitâbe edilir. Eğer dönüş yaparsa salı­verilir. Aksi halde katledilir. El-Hasan, Tâvûs ve Zâ-h i r i y y e mezhebi mensuplarına göre mürted kişiye böyle bir çağrı yapılmaksızın derhal öldürülmesi vâcibtir. İbnü'I-Kas-s a r, cumhurun görüşünü teyid eder mâhiyette sükuti icmâ bu­lunduğunu söyler, ve bu icmâ'ın oluşması durumunu anlatır. Şu hal­de hadisin «Hemen onu öldürün» emrinden maksad mürted kişinin İslâm'a dönüş yapmaması hâlidir. Mürted kişinin bir defa veya üç defa İslâm'a davet edileceği ve davet süresinin tâyini hususunda da ihtilâf vardır. Bu sürenin bir celse, bir gün, üç gün ve bir ay oldu­ğu yolunda değişik görüşler vardır, der.

Hadisteki "Din"den maksad İslâm dinidir. Yâni İslâm dininden çıkan kimse mürted sayılır ve öldürülmesi gerekir. Fakat bâtıl bir

dini bırakıp müslüman olan kimse dinini değiştirdiği için katledil­mez. Bâtıldan hakka dönüş yaptığı için taltif edilir.

Bâtıl bir dini bırakıp yine bâtıl başka bir dine giren, meselâ Hıristiyanlıktan yahûdîliğe geçen ve bunun aksine hareket eden kim­se Hanefîler'e göre katledilmez. Çünkü İslâm dışı dinlerin tümü tek din durumundadır. Nitekim «Küfür tek bir millet yâni din­dir» mealinde hadis vardır. Fakat bâzı Şafiî âlimler hadîsin umumîliğini dikkate alarak bâtıl bir dinden yine bâtıl bir dine ge­çen kimse de katledilir, demişlerdir.

İkinci hadîsin başkaca kimler tarafından rivayet edildiğini tesbit edelim. Bu hadîse göre mürted olan bir kimse tekrar müslümanlığa dönmedikçe yaptığı amellerin hiç birisi Allah katında makbul de­ğildir.

Hanefî âlimlere göre mürted olan bir kimsenin mürted olmadan önce işlemiş olduğu ibâdetlerin ve sâlih amellerin hepsinin sevabı gitmiş olur. Mürted kimse tekrar İslâmiyet'e dönüş yapınca vaktine erdiği namazı edâ eder ve daha önce hac ibâdetini işlemiş olsa bile yine ona hac farz olur. Evvelce yaptığı hac ibâdeti geçersizdir.

Ş â f i i 1 e r' e göre de mürted, İslâm'a dönüş yapınca yeni­den hac ibâdetini ifa etmesi farzdır. Mürted olmadan önce yaptığı hac geçerli değildir.[6][6]

İzahı

Bu bâbta rivayet olunan İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Taberâni de rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Ahmed ve Nesâî de riva­yet etmiştir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadisi ile Ubâde (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi ise Zevâid türünden olup başkaca kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim.

Bu bâbtaki hadislerin hepsi Allah'ın emretmiş olduğu cezaların aynen tatbik edilmesinin önemini beyân etmektedir. İlk iki hadîs ilâ­hî cezaların tatbikinin kırk günlük yağmurdan hayırlı olduğunu bil­dirmektedir.    Sindi   bu hususta şöyle der:

"Bunun hikmeti hakkında şöyle denilmiştir: Çünkü ilâhi cezala­rın uygulanması, insanları günahlardan ve suç işlemekten aîakor ve yağmur için gök kapılarının açılmasına vesile olur. İlâhî cezaların uygulanmaması veya bunda gevşeklik göstermek ise insanların gü­nahlara ve suçlara dalmasına sebebiyet verir. Bu ise kıtlık, kurak­lık ve halkın helak olmasına yol açar.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadisi ise Kur'an-ı Ke-rim'in tek bir âyetini inkâr edenin öldürülmesinin helâl olduğunu ifâde eder. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'in tek bir âyetini inkâr eden kim­se mürted olur. Yâni İslâmiyet'ten çıkmış olur. Mürted ile ilgili hü­küm ise bundan önceki bâbta beyân edildi. Şu noktayı da belirteyim : Kur'an'm bir âyetini inkâr etmek sâdece bunun âyeti olduğunu in­kâr etmekten ibaret değildir. Bunun âyet olduğunu, yâni Allah ta­rafından indirildiğini inkâr eden kimse dinden çıktığı gibi herhan­gi bir âyetin hükmünü tasvib etmeyen, meselâ falan âyetin hükmü 20. asrın uygarlığı ile bağdaşmaz veya şu âyetin hükmü uygulan­mamalıdır, bunu uygulamayı uygun görmüyorum, diyen bir kimse de mürted olur ve İslâmiyet'ten çıkmış olur.

Bu hadîs kelime-i Şehâdet getirip anlamını kalben tasdik eden bir kimsenin öldürülmesinin haram olduğunu ifâde eder. Ancak böy­lece müslümanlığı kabul eden bir kimse haddi gerektiren bir suç iş­lerse o takdirde cezası uygulanır.

Son hadîsteki "Karîb = yakın" ve "Baîd = uzak" kelimeleri iki mânâya yorumlanmıştır. Bundaki yakınlık ve uzaklık akrabalık açı­sından olabildiği gibi kuvvet ve nüfuz bakımından da olabilir. T ı y -b î böyle demiştir. Yâni suç işleyen kişi sizin yakın akrabanız ol­sun uzak akrabanız olsun onu ilâhî hükme uygun olarak cezalan­dırmakta bir ayırım yapmayın. Keza o kuvvetli ve nüfuzlu bir kişi olsun zayıf ve nüfuzsuz kimse olsun fark etmez. Herkese ayni şekil­de ilâhî cezayı uygulayın. Ve Allah'ın hükümlerini uygularken baş­kasının sizi ayıplaması, kınaması, yermesi gibi karşı hareketler de sizi engellemesin. İlâhî cezayı tereddüdsüz ve önemle tatbik ediniz.[8][8]

İzahı

Atiyye el-Kurazi (Radıyallâhü anh) 'm hadisini T i r -m izi, Ebû Dâvûd ve Dârimî de rivayet etmiştir. Onun ikinci hadisine Tirmizi ve Ebû Dâvûd'un sü-nenlerinde rastlayamadım. Bu hadîse göre savaş esirlerinde erginlik çağmın tesbit ölçüsü avret yeri tüylerinin bitmesidir. Beni K u -r a y z a savaşından sonra yakalanan erkeklerden erginlik çağma varanlar ile bu çağa varmamış olanlar böylece tesbit edildi. Erginlik çağma varanlar savaştıkları için öldürüldüler. Bu çağa henüz var­mamış olanlar ise öldürülmediler. Hadîsin râvlsi Atiyye-el-Ku-r a z i (Radıyallâhü anh) da tutsaklar içinde idi. Kendisi erginlik çağına varmadığı için öldürülmedi. Benî Kurayza sava­şında yalnız savaşan yahûdîlerin katledildiğini ve savaşmayan kü­çük yaştakilere dokunulmadığmın beyânı için olsa gerek ki bu râ-vî ikinci hadîsinde müslümanlara hitaben : «İşte ben aranızdayım,» der. Yâni ben bu savaştaki esirlerden idim. Erginlik çağma varma­dığım için salıverildim ve hâlen yaşamaktayım. Kanımca onun sözü­nün mânâsı budur.

Müslüman çocuklarının erginlik çağının alâmetleri bundan son­ra izahı yapılacak İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'m hadîsi ile ilgili bilgi verilirken anlatılacaktır. Şunu belirtmekle yetineyim; Müslüman çocuklarının erginlik belirtisi olarak yaş durumu, ihtilâm ve aybaşı âdeti gibi ölçüler varken kâfir çocuklarının erginlik belir­tisi olarak avret yeri tüylerinin bitimi esas alınmıştır. Bunun sebe­bine gelince    H a t t â b î    şöyle der :

Avret yerinde tüylerin bitmesini rnüslüman çocuklarının ergin­lik çağma varması için delîl saymayıp kâfir çocuklarının erginlik

çağına varması için delil ve alâmet sayan âlimlerin bu ayırımı yap­maları şu nedene dayanıyor, kanısındayım :

Kâfirlerin çocuklarının yaşça ergin olmalarını tesbit etmek güç­tür. Bunların yaşlarının tesbiti hususunda kâfirlerin sözlerine itibar edilemez. Çünkü onların verdikleri bilgilere ve haberlere itibar edil­mez ve bunlar öldürülmekten kurtulmak için kendilerini küçük gös­terme gayretinden geri durmazlar. Fakat müslüman çocuklarının yaş durumunu tesbit etmek mümkündür. Çünkü m üs 1 umanların ver­dikleri bilgilere ve haberlere itibar edilir. Bunların çocuklarının yaş­lan yakınla.nnca bilinir. Doğum târihleri malum olabilir. Bu ne­denle kâfir çocukları için etek kıllarının bitmesine itibar etme yo­luna gidilmiştir.

Turbüşti de: Kâfir çocukları için avret yeri tüylerinin bitmesi erginlik çağma varmalarının alâmeti sayılmıştır. Çünkü bu ölçüye baş vurma zarureti vardır. Kâfirler, erginlik çağına varmış olmalarının kendileri için tehlikeli olduğunu bildikleri zaman ihti­lâm olmakla veya yaşça erginlik çağma vardıklarını gayet tabii giz­lerler ve doğru söylemezler, demiştir.

Şimdi İbn-i Ömer ERadıyallâhü anh)'in hadisinin izahı­na geçelim :

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâ­vûd, Beyhaki, İbn-i Hibban ve İbn-i Huzey-m e de rivayet etmişlerdir. Hadîs metninin bâzı kelimelerinde de­ğişiklik var ise de mânâyı ve hükmü etkilemez. Bütün rivayetlere göre İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) Uhud savaşı vu­ku bulduğunda on dört yaşında idi. Savaşa katılmak için gözden geçirilmiş ve savaşa katılmasına izin verilmemiştir. Ertesi yıl vuku bulan Hendek savaşı için gene Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından gözden geçirilmiş ve savaşa katılmasına izin verilmiştir. Bu esnada on beş yaşında idi. Şu halde on beş yaş, er­ginlik çağının belirtisi sayılır, S u y u t i' nin naklen beyânına göre Beyhaki: Hükümdar Hendek savaşından bu yana on beş yaşma bağlanmıştır. Daha önce ise mümeyyizlik çağma var­mak hükümlerin tatbiki için yeterli görülürdü, demiştir. Mümeyyiz­lik çağı çocuğun kendi kendine yemek yiyebilmesi, su içebilmesi, ayak yoluna gidip gelebilmesi çağıdır. Bu da yaklaşık olarak 7-8 yaşlarıdır, denilebilir.

Hadisin râvlsi İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) bu hadî­si halîfe   Ömer   bin   Abdilazîz'e   anlatınca halife: On

beş yaşın küçüklük ve büyüklük sınırıdır, demiştir. Şu halde on beş yaşma varan çocuk, büyük sayılır ve henüz bu yaşa varmamış ço­cuk küçük sayılır.

Fethü'l-Vedûd yazan; Çocuk ihtilâm olmak gibi belirtilerle er­ginlik çağma varmamış ise fıkıhçıiann ekserisine göre on beş yaşı­na varması erginlik alâmetidir, der.

H a 11 â b i de : Çocuklar hakkında had cezalarının uygulana­bilmesi için gereken erginlik çağının sınırı konusunda âlimler ihti­lâf etmişlerdir: Ş â f i i' ye göre oğlan çocuğu ihtilâm olur veya on beş yaşına varınca, ergin erkekler gibidir. Had cezaları onlara tatbik edilir. Kız çocuğu ise aybaşı âdeti görünce veya on beş ya­şma varınca ergin kadınlar hükmündedir ve hakkında had cezaları uygulanır. Avret yerinde tüy bitme işi ise erginlik çağına varma belirtisi sayılmaz. Bu belirti ancak kâfirler hakkında uygulanır, de­miştir.

Tuhfe yazarının beyânına göre Şerhü's-Sünne'de: tlim ehlinin ekserisine göre hüküm şöyledir Oğlan ve kız çocuğu on beş yaşını doldurunca erginlik çağma varmış olur. Şafiî ve Ahmed de böyle demişlerdir. Bunlar dokuz yaşını doldurup on beş yaşına varmadan önce ihtilâm olurlarsa gene erginlik çağma varmış sayı­lırlar. Keza kız çocuğu dokuz yaşından sonra aybaşı âdeti görünce bulûğ çağma varmış olur. Dokuz yaşma varmadıkça ihtilâm olmak veya kızın hayız kanı görmesi söz konusu değildir, der.

EI-Hidâye'de de: Erkek çocuğun erginlik çağma varması ihtilâm veya cinsel ilişkide bulunduğu zaman menisinin gelmesi veya kadı­nı gebe bırakması ile gerçekleşir. Bunlar yok ise on sekiz yaşını dol­durmakla bulûğ çağma varmış olur. Kız çocuğun erginliği ise ayba­şı âdeti, ihtilâm olması veya gebe kalması ile oluşur. Bunlar olmaz­sa on yedi yaşı doldurması ile ergin sayılır. Yukardaki hüküm E b û H a n i f e ' ye göredir. Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre ise oğlan ve kız çocuğu on beş yaşım doldurunca erginlik ça­ğma varmış olurlar. Bu görüş Ebû Hanife' den de rivayet edilmiştir.   Şafiî' nin   kavli de böyledir, denilmektedir.

Hanefi ve Şafii mezheblerine göre oğlan ve kız çocu­ğun erginlik çağına varmaları alâmetleri yukarda anlatıldı. Hulâsa bu iki mezhebe göre kız ve oğlan çocuklar on beş yaşını doldurunca erginlik çağına varmış olurlar. Ayrıca dokuz yaşından sonra meni­nin gelmesi de erginlik çağı sayılır. İhtilâm da böyledir. Kızların ay­başı âdeti de Ml«f alâmetidir. DâğeF iki mezhebe gelince:

Mâliki mezhebine göre ayrıca avret yerinde ufak tüy de­ğil de kılların çıkması ve sesin kalınlaşması gibi alâmetler de var­dır.

H a n b e 1 i mezhebine göre ise meninin gelmesi, traşı gerek­tirecek kalınlıkta etek tüylerinin bitmesi, on beş yaşı doldurmak kız ve oğlan çocuk için erginlik alâmetleridir. Bunlardan birisi yeterli­dir. Kızlar için ayrıca aybaşı âdetini görmek veya gebe olmak da bulûğ çağı alâmeti sayılır,

Hadîsler isimleri geçen savaşlara gelince U h u d savaşı hic­retin 3. yılı U h u d dağı eteğinde vuku buldu. Hendek ve Beni Kurayza savaşları ise Medîne-i Münevve­re' de ve civarında hicretin 5. yılı vuku buldu. Benî Ku­rayza yahûdileri müslümanlarîa yaptıkları andlaşmaya aykırı olarak Hendek savaşında Mekke ' li müşriklere yar­dımda bulundukları için bu savaşın hemen akabinde Benî Ku­rayza yahûdîleri ile savaş emri Allah'tan geldi ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu savaşa gitti. Savaş müslümanların zaferi ile sonuçlandıktan sonra bunlar hakkında uygulanacak hü­küm için tutsaklar Ensâr-i kirâm'dan Sa'd bin Muâz (Ra-dıyallâhü anh)'in karar vermesini istediler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) de bu isteği kabul buyurarak Hendek sa­vaşında aldığı yaradan dolayı hasta yatan S a ' d ' a haber vere­rek hüküm etmesini istedi. Sa'd (Radıyallâhü anh) da bunların savaşan erkeklerini öldürmeye ve kadınlar ile çoluk çocukları câri­ye ve köle olarak müslümanların yararına tahsisine karar verdi. Bun­lar dörtyüz kişi idi. Sa'd böyle karar verince Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-saîâtü ve's-selâm),   S a ' d ' a   hitaben :

= «Sen Allah'sın bunlar hakkındaki hükmü­ne isabet ettin, ona uygun hüküm verdin,» buyurdu,

Tirmizî, Sa'd (Radıyallâhü anh) 'in Benî Kuray-z a yahûdîleri hakkında verdiği hükümle ilgili C â b i r (Radıyaî-lâhü anh)'in merfû hadîsini Seyr kitabının 28. babında rivayet etmiş ve hadîsin hasen - sahih olduğunu beyân etmiştir. O hadîsi N e s â î ve   îbn-iHibbân   da rivayet etmişlerdir.

İşte Atiyye el-Kurazî bu savaşta esir edilenlerden idi ve etek tüyleri bitmeyen küçük yaştakiler içinde salıverilenler-den, yâni öldürülmeyenlerden idi. Kendisi bu durumu anlatır. Bu zât müslüman olup sahâbîlik şerefine erişen mutlu insanlardandır. Hadîs rivayetinde bulunmuştur. Râvîsi M ü c â h i d ve başka­larıdır. Sünen sahipleri onun hadîslerini rivayet etmişlerdir.[10][10]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın ilk hadîsini Müs­lim, Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs iki şekilde yorumlanır: Birincisi müslümanla-rı giydirmenin fazileti anlamıdır. Yâni kim bir müslümamn vücû­dunu örter ve onu giydirirse Allah da kendisini kıyamette giydirir. Yâni kendisinin günahlarını bağışlar ve cezalandırmaz. (Hatırıma şöyle bir şey de geliyor: Allah da kendisini cennet libası ile giydi­rir. Fakat böyle yorumlayanı tesbit edemedim.)

İkinci yorum şekli ise şöyledir: Kim bir müslümamn gizli bir kusurunu görür de bunu halka anlatmazsa ve böylece aybını örter­se, Allah da onun aybmı kıyamet günü örter. Yâni günahım bağış­lar.

E 1 - H â fi z , el-Fetih'te bu son yorumu beyân ettikten sonra : Bu hadîs, suçu ve kusuru gören müslümanı kötülükle mücâdele et­mekten alıkoymaz. Kişi kusur işleyen adamı bundan menetmeye ve münkeri engellemeye memurdur. Kusurlu görülen şahıs uyanlara ve nasihatlara kulak asmaz ve suça devam ederse, durumu gören şahıs gerektiğinde onun aleyhinde şâhidlik etmek durumundadır. Bu konuda da emirler vardır. Nasıl ki kişi işlediği kusuru gizleme-lidir, bunu başkasına anlatmamalıdır. Ama gider de hâkim huzu­runda kendi suçunu ikrar ederse, b.öyle davranması kabul edilir. îş-lenen bir günahın gören tarafından gizlenmesi ve açığa çıkarılma­ması kanımca şu durumda olur: Olup biten ve tekerrür etmiyecek bir kusur işlenmiş ise bunu dile getirip suçluyu teşhir etmek uygun

değildir. Suçlara karşı çıkıp buna engel olmaya çalışmak ise suç işlenirken durumu'görenlere aittir. Yâni bir kimse bir suçun işlen­mekte olduğunu görünce buna engel olmaya çalışacak ve önlemek isteyecektir. Şayet müdâhalesi etkisiz kalırsa durumu hâkime inti­kal ettirir ve şâhidlik eder. Suçu gören kişinin durumu hâkime şi­kâyet etmesi yasak olan gıybetten sayılmaz ve buna bir müslümanın aybını açığa çıkarmak, onu teşhir etmek, denmez). Bilâkis müsîüma-na düşen kutsal bir görevdir ve vâcib olan bir nasihat hizmetidir. Hadîs, gıybet etmenin yasaklığına da işarettir. Çünkü bir müslüma­nın şahsına münhasır gizli bir kusurunu açıklamak, ayıplan örtme­ye ters düşer, demektedir

Ebû Hüreyre (Radiyallâhü anhî'ın ikinci hadîsine gelin­ce, bu hadis suç sabit olmadıkça had cezasının uygulanmamasını em­reder. Yâni sanık hakkında iddia edilen suç sübut bulmaz ve suçlu olmaması ihtimâli var ise, hâkim şüphede kaldığı takdirde had ce­zasını uygulamamalıdır.

T i r m i z î de bu hadisin bir benzerini  i ş e (Radıyaîlâhü anhâ) 'den merfu olarak rivayet etmektedir. O hadis şöyledir:

«Gücünüz > ettikçe müslüm&nlardan hadları Ue'Ahırı) defedi­niz. Eğer çıkar yolu varsa (Yâni suçu sabit olmazsa) sanığı sahveri-niz. Çünkü hâkim'in affetmekte hatâ etmesi cezalandırmakta hatâ etmesinden iyidir.»

E 1 - K a r i' bu hadisteki hitabın devlet yetkililerine âit oldu­ğu görüşünü destekler. Yâni hâkim kendisine intikal eden ve had cezasını gerektiren dâvada sanığa suçunu itiraf ettirme yoluna git­memelidir. Hattâ varsa sanığın mazeretlerini dikkate almalıdır ve suçu sabit olmadıkça cezasının tatbikine acele etmemelidir. Fakat suç sabit olduktan sonra cezanın tatbiki hususunda tereddüd veya müsamaha gösteremez. Cezayı aynen ve zamanında uygulamak zo­rundadır. Bu husus bundan iki bâb önce geçen hadîslerde belirtil­miştir. Tekrarlamaya gerek yoktur.

îbn-i Abbâs (Radıyaîlâhü anhJ'ın hadîside Ebû Hü­reyre (Radıyaîlâhü anh)'ın ilk hadîsine benzer. O hadîsle ilgi­li izah bunun için de söz konusudur. Ancak bu hadîsin son kısmı ikinci yorumu  teyid eder.    Yâni,  müslümam örtmekten     maksad,

onun gizli hallerini ve şahsına âit kusurları halka anlatmakla onu teşhir etmemelidir. Ama kendisi uyarılır, kötülüğüne engel olunma­ya çalışılır ve buna rağmen kusurlarını devam ettiriyor ise bunu il­gililere şikâyet etmek meşrudur. Bunda bir günah yoktur ve gıybet durumu da söz konusu değildir. Aleni suç işleyenle mücâdele etmek kutsal görevdir. Halkı dolandıran, hırsızlık eden ve buna benzer fâ-sıklığı açıkça yapan şer insanlara karşı müslümanlan ikaz etmek, onları korumak ve haberdar etmek de giymet sayılmaz. Bilâkis gö­rev sayıldığına dâir hadisler vardır.[12][12]

İzahı

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisini Kütüb-i Sitte sahiple­rinin hepsi rivayet etmişlerdir. Hadîs metni bâzı rivayetlerde kısa­cadır. Hırsızlık eden kadm'm isminin Fâtıma olduğu hadîs şerhlerinde belirtilmiştir. Kadın Kureyş'in Beni M a h -z û m isimli büyük bir kabilesinin eşrafından idi. Kadının babası el-Esved bin Abd i'l-Es ed, Bedir savaşında H a m z a (Radıyallâhü anh) tarafından öldürülen bir kâfir idi. Bâ­zı rivayetlerde kadının Mekke fethi günü (ganimet malından) mücevherat çaldığı, diğer bir kısım rivayetlerde ise kullanılıp geri verilmek üzere emaneten aldığı eşyaları geri vermeyip inkâr etmeyi alışkanlık hâline getirdiği belirtilmektedir. Burdaki rivayette Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in evinden kadife çalmıştı. Hülâsa öyle anlaşılıyor ki kadın defalarca bu suçu işlemişti. İşlediği suçun mâhiyeti hakkında geniş bilgi için hadîs kitablarma ve şerh­lerine baş vurmak uygun olur, kanısındayım. Kadın K u r e y ş ' e mensup olduğu için K u r e y ş, onun elinin kesilmesini kendile­ri için bir leke saydıklarından dolayı, bağışlanması veya cezayı fid­yeye çevirme gayreti içine girdiler. Bu iş için de Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in sevdiği Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh) 'ı aracı koydular. Üsâme' nin hâl tercemesi 795 nolu hadîsin izahı bölümünde verildi. Nihayet Üsâme, ka­dın hakkında el kesme cezasının uygulanmaması için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) nezdinde aracı ve şefaatçi olma cesare­tini gösterdi. Fakat Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'den kınama cezasını aldı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ilâ­hi cezaların uygulanmasının önemini belirtmek üzere yüksek sesle bir hitabede bulundu. Bu hitabede î s r â i 1 oğullarının helak ol­malarının nedeninin ceza uygulamada adaletsizlik edip eşraftan ve nüfuzlu kimseler suç işledikleri zaman cezasız bırakmaları, fakat nü-fûzsuz ve zayıf insanlar suç işledikleri zaman haklarında ceza tat­bik etmeleri olduğunu belirtti. Hadis metninde İsrail oğulları­nın hırsızlık suçunu işleyenler hakkında ayrıcalık ettikleri belirtil­miş ve diğer suç ve cezalara değinilmemiş ise de î b n - i D a -k i k ' î i d : İsrail oğullan, helak olmalarını gerektiren bir çok suçlan vardı. Bu itibarla burada helak olmalarına neden olarak yal­nız hırsızlık edenler arasında ayrıcalık yapmalan gösterilmiş ise de bana öyle geliyor ki amaç onların bütün cezalarda böyle ayrıcalık etmelerini beyân buyurmaktır, der.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) nezdinde, kızı Fa­lıma (Radıyallâhü anhâ) 'm kıymeti çok olduğu için onu örnek göstermiş ve: O bile hırsızlık etmiş olsaydı elini kestireceğini be­yân buyurmuştur. Bu örnekten maksad ilâhî cezaların her mükel­lef hakkında uygulanmasının Önemini ve suçlular arasında ayrıca­lık edilmemesinin gerekliliğini belirtmektir. El-ie y s bin Sa'd'ın dediği gibi Hz. Fâtıma'yı hırsızlık etmekten yü­ce Allah korumuştur. Her müslüman bu hadîsi anarken el-Ley s bin S a ' d ' m söylediği sözü söylemelidir. Hadîsin sonunda bu­lunan : «Her müslüman bu sözü söylemelidir» ifâdesini râvî M u -hammed bin Ruhm'un sözü olarak terceme ettim. Bu sözün el-Leys bin Sa'd'ın sözünün devamı olması da muhtemeldir.

Hadîs, ilâhi cezaların uygulanmaması için yetkililer nezdinde aracı olmayı yasaklar. Fakat bir suçlunun dâvası henüz yetkili ma­kama intikal etmemiş iken bunun alışkanlık hâline gelmediği ka­naati hâsıl olursa, yetkili makamlara intikal ettirilmemesinin câiz-liğine âit bâzı hadisler vardır. Bir had cezasını gerektiren suç dâva­sı hâkime intikal ettirildikten sonra suç sübût bulmuş ise hâkim ilâhî cezayı uygulamak mecburiyetindedir. Suçluyu bağışlaması ve­ya fidye karşılığı salıvermesi caiz değildir. Hadis buna da işaret eder.

Zevâid nevinden olan Mes'üd bin el-Esved (Radı-yallâhü anh) 'in hadisinde sözü edilen kadın bir önceki hadîste söz konusu edilen kadındır.[14][14]       

İzahı   

İlk. hadis Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet plunmuştair. Sa-sa­hih hadîs yukarda isimleri anılan üç sahâbi tarafışdan rivayet edil-

mistir. Buhâri, Müslim ve Ebû Davud'un riva­yetlerinde bunlardan Ş i b 1 (Radıyallâhü anh)'m ismi geçmiyor. Bunun sebebi ise bu zâtın sahâbî olup olmadığı hususundaki ihtilâf olabilir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müracaat eden hasımlar, O'nun Allah'ın kitabı ile hüküm buyurmasını istemişlerdir. Bu istekten amaç O'nun sulh yoluyla meseleyi hâl etmemesidir. Çün­kü hâkim hasımların rızasıyla onlar arasında sulh yapabilir. Hasım­lar sulh yoluyla değil ilâhî hükümle haklarında karar verilmesini is­temek üzere bu ifâdeyi kullanmışlardır. Başka bir amaç söz konusu değildir. Zira, hasımlar da Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm)'in ilâhî hükümden başka bir hüküm ve sisteme göre hüküm vermeyeceğini biliyorlardı. Hadîste; «Allah'ın kitabı ile hüküm ver­me» ifâdesi kullanılmıştır. Tıy bi : Burada kitâb'tan maksad Kurıan-ı Kerim değil ilâhî hükümdür. Çünkü Kur'an'da zina edenin recmedilmesine dâir bir hüküm yoktur. Kitâb'tan maksad Kur'an-ı Kerîm, olabilir. Bu takdirde hadîste anılan olay zina eden muhsan yâni evlinin recmedilmesine âit âyetin lafzım neshedümesinden ön­ce olmuştur, der. ( T ı y b î' nin değindiği âyet ile ilgili gerekli bil­gi 2553 nolu hadîsin izahı bölümünde verilecektir.)

Râvî, ikinci hasmın daha dirayetli ve edebli olduğunu belirtmiş­tir. Avnü'l-Mabûd yazarı bu nokta hakkında: Ravinin hasımları olaydan önce tanıması muhtemeldir. Bunun için ikinci hasmın daha bilgili olduğunu belirtmiştir. Ravinin maksadı ikinci hasmın bu olay­la ilgili dîni hükümler konusunda daha bilgili olduğunu beyân et­mek olabilir. Ya da ikinci hasmın huzur-i saadette daha edebli dav­ranması ve konuşmak için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm)'den izin istemesi nedeniyle râvî bunun daha dirayetli ve edeb-îi olduğunu belirtmek istemiştir, diyerek İrşâdü's-Sâri'den naklen bilgi verir.

Hadîste geçen "Hadim" kelimesi köle ve câriye mânâlarında kul­lanılır. Ancak burada câriye mânâsı kasdedilmiştir. Çünkü bâzı ri­vayetlerde câriye kelimesi kullanılmıştır.

Resûl-i Ekrem (Aîeyhi's-salâtü ve's-selâm) fidye olarak verilen koyunların ve cariyenin geri verilmesine hükmetmiştir. Bu hüküm bâtıl ve fâsid akid ile alman malın geri verilmesinin gerekliliğine de­lâlet eder. Nitekim bu olayda fâsid bir sulh yoluyla ödenen meblâ­ğın geri verilmesi emredilmiştir.

Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm de bekâr iken zina eden kim­senin cezasının yüz değnek dövülmesi ve bir yıl süreyle başka bir

memlekete sürülmesidir. Muhammed bin Nasr, Kıi-f e âlimleri hâriç, sürgün hükmü üzerinde ittifak edildiğini savu­nur.

Îbnü'l-Münzir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) bu olayda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğine yemin ettikten son­ra zina eden bekâr kişinin yüz değnek dövülmesine ve bir yıl sür­gün cezasına çarptırılmasına hükmetmiştir. Allah'ın kitabının yegâ­ne açıklayıcısı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-seiâm)'dir. Al­lah'ın kitabının yegâne açıklayıcısı ve tefsircisi Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'dir. Ömer bin el-Hattâb da be^ kâr zâniyi bir yıl sürgüne mahkûm edip minber üzerinde bu hük­mü ilân etti ve dört halîfe'nin tatbikatı böyle devam etti. Sah&oî-lerden bu hükme karşı çıkan da olmadı. Bu itibarla sürgün hükmü üzerine icmâ edilmiştir, der.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), sahâbüerden Ü n e y s ' e : îlk hasmın karışma git. Eğer zina ettiğini itiraf eder­se onu recmet, buyurdu, Bu fıkranın zahirine göre Ü n e y s ka­dının zina edip etmediğini araştırmak üzere görevlendirilmiştir. Hal­buki, zina haddının tatbiki için suçun işlendiği yolunda araştırma ve suçu meydana çıkarmaya çalışılmaz. Bilâkis zina ettiğini itiraf eden kimseye bu itiraftan dönüş yapma telkinini yapmak müstahab-tır. Bu itibarla anılan fıkradan maksadın şu olduğu âlimlerce beyân edilmiş ve yorum yapılmıştır: İkinci hasım ilk hasmın karısına zina isnad etmekle sanık durumuna düşmüştür. îsnad ettiği suç sübut bulmazsa Kâzif haddi olarak kendisine seksen değnek dövülmesi ge­rekir. Ü n e y s durumu kadına bildirmek ve gereğini yapmak üzere gönderilmiştir. Eğer kadın zina suçunu itiraf etmezse kendi­sini zina ile itham eden tarafın Kâzif haddine çarptırılmasını taleb edebilir veya bağışlar. Şayet zina suçunu itiraf ederse o zaman is-nadda bulunan taraf Kâzif cezasından kurtulmuş olur' ve itirafta bulunan kadın recmedilir. Çünkü evlidir. Kastalâni ve Ne­ve v î bu fıkradan maksadın bu olduğunu ve âlimlerin böyle yo­rum yaptıklarım bildirirler. Hadîs, zina eden evlinin recmedilmesi hükmünü de beyân eder.

Ubâde (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd,   Tirmizî   ve   Nesâî   de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîsin «Allah, şüphesiz o (zina eden) kadınlar için bir yol açtı» cümlesinin aşağıda yazılı Nisa sûresinin 15. âyetine işaret olduğu,   Nevevi   tarafından beyân edilmiştir. '

«Kadınlarınızdan zina edenlere, bunu ispatlayacak aranızdan dört şâhid getirin, şehâdet ederlerse o kadınları, ölünceye veya Allah on­lar için bir yol açmcaya kadar evlerde tutunuz.»

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), âyette sözü edilen yo­lu bu hadîste beyân etmiştir. Bu da bekâr iken zina eden erkek ve­ya kadının yüz değnek dövülmesi ve bir yıl sürgün edilmesidir. Sa­hih bir nikâh üe evlenip bir defa olsun cinsel ilişkide bulunduktan sonraki hayatında zina eden erkek veya kadının recmedilmesidir. Hadîste durumu böyle olana Seyyib denilmiştir. Seyyib kelimesinin asıl mânâsı dul demektir. Fakat burda bu mânâ kasdedümemiştir. Yukarda anlattığım mânâ kasdedilmiştir.

Yukarda yazılı âyet-i celîlenin mensuh olup olmadığı yolunda ihtilâf vardır: Bir kavle göre âyet mensuh değildir. Bu hadîs bu âyetin tefsir ve açıklamasıdır. Yâni âyet, zina eden kadınların ölün­ceye veya Allah onlar için bir yol açmcaya kadar evlerde tutulma­larını emreder. Sonra buyurulan hadîs açılan yolun ne olduğunu açıklar. Diğer bir kavle göre bu âyetin, hükmü zina eden erkek ve ka­dının yüz değnek dövülmelerini emreden N û r sûresinin 2. âyetiy-le neshedilmiştir. Bir başka kavle göre bu âyet Seyyib iken zina eden­ler N û r süresindeki âyet ise bekâr iken zina edenler hakkında­dır.

Bu hadîse göre Seyyib iken zina eden erkek ve kadına önce yü­zer değnek vurulur. Sonra recmedilirler. Bir grub âlim bu hadîsin zahirini tutmuşlardır. Alî bin Ebî Tâlib, Hasan-ı Basrî, îshâk bin Râheveyh, Dâvûd ve Şafiî'-nin bâzı arkadaşları böyle hükmedenlerdendir.

Âlimlerin cumhuru ile Seyyib iken zina edenlere ayrıca yüz değ­nek vurmaya gerek yoktur. Onları recmetmek, yâni taşa tutmak su­retiyle öldürmek yeterdir. Cumhurun delili ise 2554, 2555 ve 2558 no-lu hadîsler ve benzerî hadîslerdir. Çünkü bu gibi hadîslerde Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in zina eden Seyyib'leri recmet-tirdiği bildirilmekte ve ayrıca bunlara yüzer değnek vurulduğundan söz edilmemektedir.

Hadîs zina eden bekâr kişinin bir yıl sürgün edilmesinin vâcib-liğine de delâlet eder. Bu hüküm erkeğe de kadına da şümullüdür.

Cumhûr'un görüşü de böyledir. Yâni kadın ile erkek arasında bir fark yoktur. Bir yıl sürgün edilir.

Mâlik ve Evzâi'ye göre sürgün cezası erkeğe aittir. Kadın sürgün cezasına çarptırılmaz. Alî bin Ebî Tâlib'-den de bu kavil rivayet olunmuştur. Bu grubun gerekçesi şudur: Ka­dın sürgün edilirse kötülüğe mâruz bırakılmış olur. Nitekim yanın­da mahremi olmadıkça yolculuğa çıkması yasaklanmıştır.

Hadîste «Bekâr erkek, bekâr kadınla zina ederse, seyyib erkek seyyib kadınla zina ederse...» hükmü umumîdir. Yâni zina edenle­rin bu cezalara çarptırılması için iki tarafın bekâr veya iki tarafın evlenmiş olması şart değildir. Bekâr kişi ister bekâr bir kimse ile zina etsin ister evli bir kimse ile zina etsin onun cezası yüz değnek ve sürgündür. Keza evli kişi ister bir bekârla zina etsin ister bir evli ile zina etsin onun cezası recmedilmesidir.[16][16]

İzahı

Habîb bin Salim (Radıyallâhü anh) 'in hadisini T i r -mizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Seleme (Radıyallâhü anh)'in hadîsini ise Nesâî de riva­yet etmiştir. Ebû Dâvûd da bunun bir benzerini rivayet et­miştir.

Birinci hadisin zahirine göre karısının iziniyle onun cariyesi ile cinsel ilişkide bulunan erkeğe yüz değnek vurulur. Şayet karısının izni olmaksızın bu işi yaparsa recmedilir. Bilindiği gibi yüz değnek vurmak bekâr iken zina eden kişiye ait had cezasıdır. Yüz değnek­ten az olan dövme, tekdir ve takbih gibi cezalara îslâm ıstılahında Tazîr denilir. İbnü'l-Arabî: Numân bin Beşîr (Küfe emiri iken) karısının izniyle onun câriyesiyle cinsel iliş­kide bulunan adama yüz değnek vurmak suretiyle ona had cezası verme görüşünde değildir. Onun maksadı adamı tazir ve tedib et­mektir. Ancak bu tazîr cezasını yüz değnek vurmak suretiyle yük­seltmekle onun hakkında şiddetli bir tedîb uygulamıştır, der. Sin­di, Îbnü'l-Arabî' nin bu sözünü neklettikten sonra: Çün­kü evli iken zina suçunu işleyen kimsenin cezası yüz değnek vur­mak değil, onu recmetmektir. Karısının izniyle onun cariyesi ile cin­sel ilişkide bulunan adama recmetme cezasını vermeyip dövme ce-zâsmı vermenin sebebi şu olabilir: Kadın kendi câriyesiyle cinsel ilişkide bulunma iznini kocasına verince cariyesinin kadınlığından yararlanma hakkını kocasına vermiş olur. Bu iş ise fâsid ve bâtıl bir

akid olmakla beraber bir nevi şüpheli cinsel ilişki sayılır. (Şüpheli cinsel ilişkiye bir misâl olarak şunu gösterebiliriz: Bir adam karan­lık bir odada yatan bir kadını kendi karısını zan ederek onunla cin­sel ilişkide bulunur. Sonra da yanıldığını anlar ve başka bir kadın olduğu anlaşılır.) İşte böyle bir şüpheli temas sayıldığı için adama Tazîr cezası verilmiş olur. der.[18][18]

9- (Zina Edeni)   Recmetme Babı

2553) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre :

Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) (halîfe iken Medîne-i Mü-nevvere'deki Mescid-i Nebevfde bir Cuma hutbesinde) şöyle demiş­tir:

(Ey müslümanlar) Şüphesiz ben şundan korkarım: Halkın üze­rinden uzun bir zaman geçer de nihayet bir adam; Ben Allah'ın ki­tabında (zina eden evliyi) recmetme (hükmünü) bulmuyorum, der ve bu yüzden halk Allah'ın farizalarından birisini terketmekle da­lâlete giderler. Bilmiş olun ki (Zina eden) kişi muhsan (evlenmiş) olup beyyine (dört erkek şâhtdî, veya gebelik, ya da itiraf olduğu zaman şüphesiz recmetmek haktır. Şüphesiz ben recm âyetini oku­dum. Âyet şudur»

«Şeyh ve Şeyha (yâni muhsan erkek ve kadın) zina ettikleri za­man onları muhakkak recmediniz.»

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) recmetti ve O'ndan son­ra da biz recmettik."[20][20]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z İ de rivayet etmiştir. M â i z ' in rec-mine dâir hadisi Kütüb-i Sitte sahipleri müteaddid sahâbüerden, de­ğişik senedlerle ve benzer cümlelerle rivayet etmişlerdir. Bu hadis de evlenmiş iken, yâni Muhsan iken zina eden kimsenin recmedilme-sinin gerekliliğine delâlet eder. Mâiz zina ettiğini itiraf edip bu itirafı dört defa tekrarlamış ve bundan sonra recmedilmesi emredil­miştir, itirafın dört defa tekrarlanmasını şart koşanlar bu hadîsi de­lil göstermişlerdir.    M â i z ' in    taşlanınca kaçtığını duyan  Resül-i

Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) fin: «Niçin onu bırakmadınız» em­rini deîîl gösteren âlimler; Zina ettiğini ikrar eden ve bu ikrarına dayanılarak had edilen suçlu kaçtığı zaman peşi bırakılır. Suçlu yap­tığı ikrardan dönüş yaptığım söylerse salıverilir. Aksi takdirde ta­kip edilip recmedilir. Şafiî ve Ahmed'in kavli budur. M â 1 i k ' in meşhur kavline göre suçlu kaçınca peşi bırakılmaz ve recmedilir. Başka görüşler de vardır.

Mâlik ve Ş â f i i' ye göre suçlunun zina ettiğini bir defa ikrar etmesi yeterlidir. Bunu dört defa tekrarlaması şart değildir. Yâni bir defa itiraf etmesi onun suçluluğunu ispatlamış olur.

Ebû Hanife, Ahmed ve îshâk ise bu ve ben­zeri hadisleri delil göstererek ikrarın dört defa tekrarlanması şart­tır, demişlerdir. Hattâ Hanefî âlimlere göre ikrarın dört ay­rı meclislerde tekrarlanması şarttır. Hadîsten çıkarılan hükümler hakkında geniş bilgi almak isteyenler B u h â r i' nin el-Fetih şerhine başvurabilirler.

 2555) İmrân bin Husayn (Radtyallâhü anh)'âen  rivayet edildiğine

Bir kadın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)'in huzuruna gelerek zina ettiğini itiraf etti. ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadının üstündeki elbisenin onan üzerinde sıkıca bağlanma­sını emretti. Sonra kadını recmettirdi. Daha sonra kadının cenazesi .üzerine namaz kıldı."[22][22]

10- (Zina Eden) Yahûdî Erkek Ve Kadını Recmetme Babı

2556) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan) Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve- Selîem) (zina eden) bir ya-hûdî erkek ile bir yahûdî kadını recmettirdi. Ben onları recmeden-lerdenim, (And olsun ki) ben, recmedilen erkeğin (atılan) taşlara karşı kendini recmedilen kadına siper ettiğini gördüm."

2557) Câbir bin Semûre (Radıyallâhü a»A)'den;  Şöyle demiştir:

Gerçekten Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem)  (zina eden) bir yahûdî erkeği ve bir yahûdî kadını recmettirdi."

2558) Berâ' bin Âzib (Radıyallâhü anh)'âen\ Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yüzü kömür ile karar­tılmış ve değnekle dövülmüş bir yahûdî erkeğin yanından geçti. Son­ra yahûdîleri çağırtıp Conlara) :

«Siz kitabınız (Tevrat) da zina edenin cezasını böyle (mi) bulu­yorsunuz?» buyurdu. Yahudiler:

Evet, diye cevab verdiler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onların âlimlerinden (Abdullah bin Surya isimli) bir adamı çağırtıp (ona) :

«Musa'ya Tevrat indiren Allah'a yemin ettirerek sana soruyorum. Siz (Tevrat'ta) zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?» buyur­du. Adam:

Eğer bana böyle yemin ettirmen olmasaydı ben (gerçeği) sana bildirmezdim, biz kitabımız (Tevrat) da, zina edenin cezâsmı recmet-mek olarak buluyoruz. Lâkin eşrafımız arasmda recim cezası çoğal­dı. Bunun üzerine artık eşraftan olan kimseyi (zina suçuyla) yaka­ladığımız zaman onu bırakıyorduk ve zayıf kimseyi (zina suçundan) yakaladığımız zaman onun hakkında recim cezâsmı uyguluyorduk. Sonra biz Gelin eşraftan olana ve olmayana tatbik edeceğimiz bir ceza şekli üzerinde ittifak edelim, dedik. Sonra recim cezası yerine yüzü kömürle karartma ve değnekle dövme cezası üzerine ittifak ettik, dedi. Bundan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allahım, Yahudiler senin emrini Öldürdükleri (uygulamadık­ları) zamanda, senin emrini ilk ihya eden (uygulayan) benim,» bu­yurdu ve zâni yahûdînin recmedilmesine hükmetti de bu hüküm in­faz edildi.*'[24][24]

11- Sübût Bulmamakla Beraber Zinakârlığı Şüyu Bulan Kimse   (Hakkında Gelen Hadisler) Babı

2559) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'Ğan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Zina suçundan dolayı) herhangi bir kimseyi şâhidsiz (ve iti-rafsız) recmetmiş olsaydım falan kadını recmedecektim, Çünkü ko­nuşma tarzından, vaziyetinden ve yanına girenlerden dolayı cidden kendisinden şüphe meydana gelmiştir.»

Not: Bunun senedinin sahih ve râvîlerinin sıka olduğu, Zevâid'de belirtil­miştir.

2560) d-Kâsım bin Muhammed (bin Ebibekr-i Sıddık) (Radıyallâ­hü anhüm)'den\ Şöyle demiştir:

(Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) liân işlemi usu­lünce lânetleşen karı-koca kıssasını anlattı. Bunun üzerine (Abdul­lah) bin Şeddâd  (bin el-Hâd), İbn-i Abbâs'a;

Hakkında, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in: «(Zina suçundan dolayı) her hangi bir kimseyi şâhidsiz (ve itirafsız) rec­metmiş olsaydım bu kadını recmedecektim» buyurduğu kadm o (an­lattığın kadm mı) dır? diye sordu. İbn-i Abbâs:

(Hayır). Rivayet ettiğin hadîste sözü edilen kadm, (kötülük be­lirtilerini) açığa vuran bir kadındır."

Not:    Bu hadîs Buhârî, Müslim ve başka hadîs kitablannda da vardır.[26][26]

12- Lût Kavmini (Lîvâta) İşini İşleyen (În Hükmünü Beyân Eden Hadîsler) Babı

L û t (Aleyhisselâm) bir peygamberdir. Onun kavmi livâta fii­line düşkündü. Bilindiği gibi erkeğin erkekle cinsel ilişkide bulun­masına livâta denilir. Erkeğin kadınla bu nevî cinsel ilişkide bulun­masına da livâta denilir. L û t Peygamber'in kavmi arasmda bu çirkin fiil çok yaygın olduğu ve insanlık tarihinde ilk olarak bu ka­vim tarafından işlendiği için bu çok kötü fiile "Lût kavminin ameli" ismi de verilmiştir. Bu bâbta rivayet edilen hadîsler bu çirkin fiili iş­leyen tarafların müstehak oldukları cezanın mâhiyeti bildirilmekte­dir. Sözü edilen ceza konusuna dâir ilim ehlinin görüşleri hadîslerin izahı bölümünde verilecektir. Şunu da ifâde edeyim ki, hadîslerin tercemesi veya izahı bölümünde "Livâta" veya "Lût kavminin ameli" ifâdesini kullanırken erkeğin erkekle cinsel ilişkisi ve erkeğin kadın­la bu tür cinsel ilişkisi anlamını kasdediyorum. Çünkü erkeğin erkek­le cinsel ilişkide bulunması yasak olduğu gibi erkeğin kadınla bu tür, yâni dübür yoluyla cinsel ilişkide bulunması kesinlikle haram­dır.' Bir erkek kendi helâli olan karısıyla da böyle bir cinsel ilişkide bulunamaz. Bulunduğu takdirde çok çirkin ve büyük bir günah işle­miş olur.

2561) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kimin Lût kavminin amelini işlediğini bilirseniz, bu (çirkin) fii­li işleyeni de kendisi ile bu fiil işleneni de öldürünüz.»"

2562) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Lût kavminin (çirkin) amelini işleyen kimse hakkında:

«Üsttekini ve alttakini recmediniz. Her ikisini de recmediniz» bu­yurmuştur."

2563) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Ümmetim için en çok korktuğum şeyüerden birisi) Lût kavmi­nin ameli (ni işlemesi) dir.[28][28]

13- Mahremi (Yânî Kendisiyle Evlenmesi Haram Kılınan Yakın Akrabası)  Olan Bir Kadınla Zina

Eden Ve Bir Hayvanla Cinsel İlişkide Bulunan Kimse (Hakkında Gelen Hadîs) Babı

2564) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Mahremi olan kadınla zina edeni katlediniz. Bir hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseyi de katlediniz ve o hayvanı da öldürünüz.»"[30][30]

Hayvanla  Cinsel İlişkide Bulunan Kimsenin Cezası, Hayvanın Öldürülmesi Ve Eti Yenen Cinsten Olduğu Takdirde Etinin Yenilip Yenilmemesi Hakkında Dört Mezheb Âlimlerinin Görüşleri

Abdurrahman el-Cezerî' nin el-Hudüd kitabında bu hususlarda naklettiği görüşleri özetleyerek buraya aktaralım:

A) Hayvanla cinsel ilişkide bulunmak dört mezheb imamları­nın ittifakıyla çirkin büyük günahlardandır. Bu çirkin günahı işle­yenin cezasına gelince bu hususta görüş ayrılıkları vardır. Şöyle ki:

1. H a n e f i 1 e r ;    Bu fuhuşu işleyen kimsenin had edilmesi hususunda âyet veya sabit hadis bulunmadığı için hâkimin uygun göreceği tazir cezası verilir. Verilmesi vâcib olan tazîr cezası ibret verici, bu kötülüğü önleyici mâhiyette olacaktır. Kınama, teşhir, ter­zil, hapis ve sopa ile dövmek gibi cezalar verilir, demişlerdir.

2. Mâlikîler;   Bu kötü fiili işleyen kimsenin cezası zina ce­zası gibidir. Bekâr ise yüz değnek vurulur. Muhsan ise recmedilir, demişlerdir.

3. Ş â f i î 1 e r' den   yukardaki iki görüş de rivayet edilmek­tedir.   (Birinci görüş    Ş â f i î' nin    en kuvvetli kavlidir.)   Üçüncü görüşe göre bu işi işleyen kimse bekâr olsun, muhsan olsun öldürü­lür.

4. H a n b e 1 İ 1 e r' in    en kuvvetli kavillerine göre tazir ce­zası verilir. Yâni    H a n e f î 1 e r   gibi hükmetmişlerdir, ikinci gö­rüşleri ise   M â I i k i i e r ' in   görüşleri gibidir.

B) Bu çirkin fiile mâruz bırakılan hayvana âit hüküm ise:

1. Hanefiler: Sözü edilen hayvan bu fiili işleyenin malı ise öldürülmelidir. Başkasının malı ise boğazlanması vâcib değildir, demişlerdir.

(Hanefî fıkıh kitablanndan Gurar, Durar ve haşiyesinde bu hususta verilen bilginin özeti şudur: Bu kötü fiile mâruz kalan hay­van, eti yenmeyen neviden ise boğazlanır. Sonra yakılır. Boğazla­ma ve yakma işleri vâcib değildir. Boğazlanan hayvan başkasına âit ise, bu kötü fiili işleyen suçlu, hayvanın değerini sahibine ödemek zorundadır. Hayvan, eti yenen neviden ise boğazlanır. E b û H a -n î f e ' ye göre eti yenilebilir. Ebû Yûsuf'a göre eti yakı­lır. Hayvanı boğazlamanın hikmeti, bu fiili işleyen kişi hakkındaki dedikoduların ve kınamaların sona erdirilmesidir.)

2. Mâlikîler'e göre sözü edilen hayvan, eti yenilen cins­ten olsun yenilmeyen cinsten olsun öldürülmesi vâcib değildir. Çün­kü bu hususta rivayet edilen İbn-i Abbâs'ın hadîsi zayıf­tır. Eti yenilen cinsten ise etini yemekte bir sakınca yoktur.

3. $ â f i î 1 e r' in bu hususta iki kavilleri vardır. Bir riva­yete göre eti yenilen cinsten ise boğazlanır (ve eti yenilir.) Eti ye­nilmeyen neviden ise öldürülmez. (Eti yenilen cinsten olduğu tak­dirde boğazlanması vâcib değildir. Yâni öldürülmeyebilir.)

Bunların ikinci rivayetlerine göre eti yenilen cinsten olsun, ye­nilmeyen cinsten olsun şüyu bulan kınama ve dedikoduları sona er­dirmek için öldürülmelidir.

4. Hanbelîler'e göre eti yenilen ve yenilmeyen hayvan­lar öldürülür. Bunu öldürmek vâcibtir. Hayvan başkasının malı ise bedeli bu fiili işleyene ödettirilir. Eti yenilen neviden olsa etini ye­mek caiz değildir.

Daha geniş bilgi için fıkıh kitablarma baş vurulmalıdır.[32][32]

İzahı

İlk hadisi Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, T i r -m i z î ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Müellifimiz bu hadisi Süfyân   bin   Uyeyne   yoluyla   Ebû   Hüreyre,   Zeydbin Hâlid ve Ş i b 1! den rivayet etmiştir, Ebü Hüreyre ile Z e y d ' in rivayetlerine bir diyecek yoktur. Fakat Ş i b 1' in sahâbî olmadığı Tirmizi ve îbn-i Muin tarafından ifâde edilmiştir. Bu nedenledir ki diğerleri bu hadisi Ebû Hü­reyre ve Zeyd1 den rivayet etmişlerdir. Tirmizi, Hu-dûd kitabının "Bekâr olmayan zâninin recmedilmesi"ne âit 8. babın­da bu hadîsi rivayet ederek özetle şöyle der: Süfyân bin Uyeyne bu hadisi Ebû Hüreyre, Zeyd bin Hâ­lid ve Şibl' den rivayet etmiştir. Mâlik bin Enes, M a m e r ve başkaları ise bu hadîsi Ebû Hüreyre ve Zeyd bin Hâlid' den rivayet etmişlerdir. Süfyân bin Uyeyne burada yanılmıştır. Bir hadîsin senedini diğer bir ha­dîsin senedine dâhil etmiştir. Bu senedlerin doğru şekli şöyledir: Bi­risinde Zühri, Ubeydullah aracılığıyla Ebû Hürey­re ve Zeyd' den merfû olarak rivayette bulunmuştur. Diğe­rinde Zührî, Ubeydullah'tan Ubeydullah da Şibl bin Hâlid aracılığıyla Abdullah bin Mâlik e 1 - E v s i' den merfû olarak rivayette bulunmuştur. Her iki se-nedle rivayet edilen hadis metni aynidir .Hadîs âlimlerince sahih olan senedler böyledir. Şibl bin Hâlid, Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e ulaşmamıştır. Şibl, Abdullah bin Mâlik el-Evsi aracılığıyla Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'den rivayette bulunmuştur. Süfyân' dan rivayet edildi­ğine göre Şibl denilen zâtın Şibl bin Hâmid olduğu­nu söylemiştir. Bu da hatâdır. Doğrusu Şibl bin Hâlid' dir. Bir kavle göre   Şibl   bin   Huleyd' dir.

Hadîsin mânâsına ve ihtiva ettiği hükme gelince, zina eden ca­riyenin cezasının celd, yâni kamçılamak ve dövmek olduğu, bu ve bundan sonra gelen hadîslerde belirtiliyor. Soru sahibi henüz evlen­memiş durumda olan câriye'nin zina etmesi hâlindeki cezanın mâ­hiyetini soruyor. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ise ver­diği cevapta cariyenin bekâr ve evlenmiş durumunu söz konusu et­meden celd edilmesini, kamçılanmasını emrediyor. El-Hâfız bu inceliği belirtmektedir. Zâten Muhsan, yâni evlenmiş durumdaki cariyenin zina etmesi hâlinde verilecek cezanın elli değnek dövmek olduğu   Nisa   sûresinin 25. âyetindeki;

«Cariyeler evlendirildiğinde zina edecek olurlarsa onlara hür (be-

kâr) kadınlara edilen azabın yansı edilir» bildirilmiştir. Şu halde câ­riye bekâr olsun, evli veya dul olsun zina ettiğinde verilecek ceza elli sopa atmaktır. Bu suç defalarca tekerrür ederse her defa ayni ceza tekrar edilir.

Evli veya dul olan hür kadın zina ettiği takdirde bunun cezası­nın recmetmek olduğu bilinmektedir. Ayni durumdaki cariyeye öl­dürme cezasının yarısını vermek mümkün olmadığı için yukardaki âyetten maksadın bekâr olan hür kadına verilecek cezasının yarısı olduğu anlaşılır.

Bekâr olsun veya olmasın cariyeye verilecek cezanın elli değnek dövmek olduğu hususunda Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafii ve âlimlerin cumhuru ittifak halindedir. Köle de câriye gibidir.

İbn-i Abbâs, Tâvûs, Ata, İbn-i Cüreyc ve Ebû Ubeyd'in dâhil olduğu seleften bir gruba göre evli olmayan köle ve cariyeye had cezası verilmez.

K astalâni   bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der;

"Hadisteki emir câriye sâhibinedir. Şu halde köle ve câriye sa­hibi şâhidleri dinler ve bunların suçu sabit olduğunda bizzat cezayı tatbik eder. Devlet yetkilisinin kararına gerek yoktur. Mâlik, Şafii Ahmedve Cumhur'un görüşü böyledir. Fakat Ebû Hanîfe ve bir cemaata göre bu yetki devlet adamına mahsus­tur.

Üç veya dört defa zina edince artık o câriye veya köleyi satma emri müstahabhk içindir. Yâni efendisi onu satmak mecburiyetinde değildir. Satarsa onun bu aybını ve kusurunu söylemek zorundadır. Aksi halde müşteri bu kusuru öğrenince satışı bozabilir. Buhâri, Kadı Şüreyh (Radıyallâhü anh)'ın bu konuda verdiği kararı nakleder. Yâni câriye veya kölenin zinâkârlığı satışı iptal ettirebilen kusur ve ayıplardan sayılır.

E 1 - H â f ı z şöyle der: Her mü'min kendi nefsi için arzula­madığı bir şeyi hiç bir mü'min kardeşi için de arzulamamak durum­da iken kişinin zinâkâr kölesini veya cariyesini satması emri nasıl izah edilir? diye insanın hatırına bir soru gelebilir. Bu soruya şöyle cevap verilir: Köle ve cariyenin satılmasına sebep olan bu kötü hal­lerinin müşterinin yanında devam edeceği malum değildir. Bu kötü hâli bırakmaları muhtemeldir. Çünkü köle ve câriye zina suçunu iş­lemelerinin satılmalarına sebep olduğunu bilirler ise sahip değiştir­menin, "muhit ve memleket değiştirmenin güçlülüğünü düşünebilir ve

bu işten vazgeçebilirler. Çünkü alışılmış bir muhiti terk etmek ko­lay değildir.

Sonra yer değiştirmek, muhit değiştirmek bazen kötü huylan de­ğiştirmeye vesile olur.

İkinci hadîs Zevâid türündendir. Bunun metninin ihtiva ettiği mânâ bir öncekinin benzeridir. Ayrıca izah edilecek bir yönünü gör­müyorum.[34][34]

İzahı

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) 'nın hadîsini Tirnıizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhj'm hadîsini Tirnıizî ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Tirmizî' nin rivayet ettiği hadîsin meali şöyledir:

«Bir adam bir adama yâ yahûdî dediği zaman o (diyen) adamı yirmi (kırbaçla) dövünüz. Ve bir adam bir adama yâ muhannes de­diği zaman o (diyen) adamı yirmi (kırbaçla) dövünüz. Kim bir mah-remiyle (yâni kendisiyle evlenmesi haram olan yakın akrabası du­rumundaki bir kadınla)  cinsel ilişkide bulunursa onu katlediniz.»

Kazif ve bunun cezası olan Hadd-i kazif hakkında genel bilgi verdikten sonra yukardaki hadislerin manâsıyla ilgili gerekli bilgi verelim.

Kazif: Bu kelimenin sözlük anlamı bir şeyi atmaktır. Fıkıhçılar ile hadîsçilerin ıstılahında ise iffetli bir müslümanı açık veya kapa­lı bir ifâde ile zinayla itham etmektir. Meselâ bir adam iffetli bir müslümana: Sen zânisin, derse onu açıkça zina ile itham etmiş olur. Keza, meselâ bir adam A h m e d oğlu A 1 i' ye sen Velî' nin oğlusun, derse Ali' nin anasını kapalı ve dolaylı yolla zinayla itham etmiş olur. Bu nevî ithama Kazif ismi verilmiştir. Çünkü bu ithamı yapan kişi neye ve kime isabet edeceğini düşünmeden, ne gibi tahribata sebebiyet vereceğini hesaba katmadan elindeki taşı uluorta fırlatan kimse gibi zina isnadı sözünü ağzından fırlatıp at­mış olur. Ve bu sözden dolayı iffetli bir müslümanın ve yakınları ile çevresinin şeref, haysiyet, namus ve iffetiyle oynamış olur. İtham altında tutulan müslüman ve onun yakınları büyük ızdırablar altın­da inim inim inlerken, ithamda bulunan kişi bu ızdırablardan gafil, onların duyduğu acıyı duymaz, hattâ belki bu isnaddan dolayı se­vinç duyar.

Kâzif suçuna Firye de denilir. Firyenin sözlük anlamı ise iftira ve yalandan ibaret sözdür.

İffetli bir kadın veya erkeğe zina suçunu isnad edene de Kâazif (kâzfedici) denilir. Adam bu çirkin iddiasını, sanığı zina hâlinde ve uygunsuz vaziyette gözleriyle bizzat gördüklerini usûlü dâiresinde ifâde edecek dört erkek şâhid ile ispatlamadığı takdirde müfteri du­rumuna düşer ve ceza olarak seksen değnek dövülür. Bu cezaya Kâ­zif haddi denilir. Kâzif suçunu işleyip ispatlayamayanlarm bu ceza­ya çarpılacağı N û r sûresinin 4'üncü âyetinde buyurulnıuştur. Bu ve bunu takip eden 5 âyet şöyledir:

-İffetli hür kadınlara (zina çirkefini) atıp bunu (ispatlayıcı) dört şâhid getiremeyenlere seksen değnek vurunuz. Ve bunların şâ-hidliğini îlelebed kabul etmeyiniz. Bunlar şüphesiz fâsıklardır. An­cak bu iftiradan sonra tevbe edip durumlarını İslah edenler müstes­nadır, (yâni fâsıklıktan kurtulabilirler.) Çünkü Allah şüphesiz ga­furdur, rahimdir.»

Kişinin kendi karısını zina ile itham etmesi ve bu isnadını dört görgü şahidin usûlü dairesindeki ifadeleriyle ispatlayamaması hâ­linde eşler arasında Liân işlemine baş vurulur, liân'ın tarifi, hük­mü ve bununla ilgili gerekli bilgi 10. Talâk kitabının 27. babında geçti. Oraya müracaat edilebilir. Orada beyân edildiği gibi önce koca liân yemininde bulunma durumundadır. Şayet kendisi bu ye­minden imtina ederse kendisine Kâzif haddi uygulanır. Eğer bu ye­mini yaparsa Kâzif cezasından kurtulur. Bu kere karısına liân ye­mini teklif edilir. Kadın da liân yemininde bulunursa boşanmaları yoluna gidilir. Şayet kadın yeminden imtina ederse recmedilir.

Yukarda anılan cezayı gerektiren Kâzif nasıl oluşur?

Kâzif sözleri üç kısımda mütalâa edilir : Zina isnadını apaçık ifâ­de eden "Sen zânisin", "senin arkan zina etti" gibi söz. Bu nevî kâ­zif sözüne "Sarîh kâzif" denilir. İkinci nevî ise "Sen fâcire bir ka­dınsın" gibi zina anlamına ve başka anlamlara yorumlanabilen söz­lerdir. Bu nevi sözlere "Kinaye kâzif" denilir. Sarîh kâzif sözleri ke-

sinlikle Kâzif suçunu oluşturur. Fakat Kinaye kâzif sözü, kâzif an­lamım ifâde ettiği gibi başka mânâyı da ifâde edebilir. Bu nevi söz­leri söyleyen kişi, ben bununla zina isnadını kasdettim, der ise kâ­zif suçunu işlemiş olur. Şayet, ben bununla zina isnadı mânâsını kasdetmedim, der ve hakkında bu söz söylenen şahıs da kendisini doğrularsa kâzif suçu işlenmiş sayılmaz. Eğer hakkında bu söz söy­lenen şahıs kendisini yalanlayıp, hayır bu adam bana zina isnad et­meyi kasdetti, der ise bu sözü söyleyen adama yemin teklifi edilir. Adam zina isnadı niyetiyle söylemediğine yemin ederse had ceza­sından kurtulmuş olur. Fakat müslüman kardeşi hakkında uygun­suz sözler kullandığı için Devlet yetkilisinin uygun göreceği tahkir, teşhir, hapis gibi bir tâzir cezasına çarptırılır.

Sarih ve kinaye kâzif sözlerine ait yukarda anlatılan hüküm hususunda mezhep imamları ittifak halindedir.

Kâzif sözlerinin üçüncü nevi ise "Aslını soruştur", Ey meşru do­ğumlu insan" gibi sözlerdir. Buna Tariz yollu kâzif nevî denilir.

Hanefiler'e ve Şâfiîler'in bir görüşüne göre Tariz sözleri ile kâzif maksadı güdülmüş olsa bile kâzif cezasını gerektir­mez. Ş â f ı i 1 e r' in diğer bir kavli ile Hanbeliler'in bir kavline göre bununla zina isnadı kasdedildiği zaman kâzif suçu iş­lenmiş sayılır.

M â 1 i k i 1 e r' e göre bu nevi sözlerle zina isnadı niyeti ol­sun veya olmasın kâzif suçu işlenmiş olur.[36][36]

Hangi Suç İsnadı Kazif Cezasını Gerektirir

Yukarda durumu anlatılan bir müslüman diğer bir müslümanı zina veya livâta ile itham ederse kazif suçunu işlemiş olur. Keza, hür ve müslüman bir kadından doğma bir kimseye : Senin nesebin sahih değildir," diyen kişi kazif suçunu işlemiş olur. Bu hususta mez­heb imamları ittifak halindedir. Fakat bir kimse bir kimseyi baş­ka bir günah ile itham ederse kazif suçu işlemiş olmaz ve ona kâzif cezası uygulanmaz. Abdurrahman el-Cezerî' nin "Dört Mezheb'in Fıkhı" adlı kitabının Cezalar bölümünde yukarda-ki bilgiler verilmektedir. Bu arada şu bilgi de veriliyor:

Bir kimse bir müslümana: "Ey'f asık, yâ habis, yâ muhannes, yâ fâcir, yâ namazsız1' sözlerinden birisini söylemekle onu bu suçlar­dan birisiyle itham ederse, bu suçlar zinadan başka suçlar olduğu için ithamcı kişi kazif suçunu işlemiş olmaz. Yâni kazif cezasıyla cezalandırılmaz. Hâkimin uygun göreceği bir tazir cezasıyla ceza­landırılır. Tazîr cezası hapis, dövme, teşhir, kınama gibi önleyici ve İslah edici bir ceza olur.

Kazif cezası olan seksen değnek, itham edilen tarafın talebine binaen uygulanır. Çünkü onun şeref ve haysiyetiyle oynanmıştır. Şayet zina iie itham edilen kimse, itham edeni bağışlarsa, ithamcı taraf kazif cezasından kurtulmuş olur. Bu hususta da imamlar itti­fak halindedir.

Kazif ile ilgili hükümler hususunda geniş bilgi almak için fıkıh kitablanna müracaat edilmelidir.[38][38]         

16- Sarhoşun Haddi  (Cezası)   Babı

2569) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Hadd (cezası) nı infaz ettiğim (ve bu cezadan dolayı ölen) hiç kimsenin diyetini (hayat pahasını) vermiş değilim. Ancak şarap içen (ve ona uyguladığım haddan dolayı ölen) kimsenin diyetini öderim. Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şarap içen hakkın­da (sayısı sınırlı) bir had koymamıştır. O (şarap içene belirli bir sayı ile vurduğumuz) had bizim kendimizin (ictihadla) koyduğumuz bir cezadır."

2570) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ankyden;  Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şarap içme (cezasın) da (suçluyu) ayakkabılarla ve yapraklarından soyulmuş hurma dalla­rıyla (kırk darbe) vurmayı emrederdi."

2571) Hudayn bin el-Münzir er-Rakkaşî (Radıyallâhü anh)'den Şöyle demiştir :

El-Velîd bin Ukbe, (halîfe) Osman (bin Affân) (Radıyallâhü anh)'in huzuruna getirilerek, (şarab içtiğine dâir) şâhidler onun aleyhinde ifâde verince, Osman, Ali (bin Ebî Tâlib) (Radıyallâhü anh) 'a: Amcan oğlunu (yâni el-Velîd'i) al da onun hakkında (şarab içme) cezasını infaz et, dedi. Ali de onu dövdürdü ve dedi ki: (Şarab içene) Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) kırk dayak attı, Ebû Bekir kırk dayak attı ve Ömer seksen dayak attı. Kırk dayak da seksen dayak da sünnet (yâni uygulanması meşru ceza) dır."[40][40]

Önemli Bir Nokta

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin tercemesinde ve izahında şa­rab kelimesini kullandım. Başka içkilerin bu hükmün dışında kal­dığı sanılmasın. Şarab kelimesini kullanmamın sebebi "Harar" ke­limesinin Arap dilinde şarab anlamında kullanılmasıdır. Şer-i Şe-rîf'te ise sarhoşluk verebilen bütün içkilere "Hamr" denilir. Çünkü

bir hadis-i şerifte; «Sarhoşluk veren her şey hamr'-dır.» buyurulmuştur. Bu mealde başka başka hadisler de vardır. Bunun içindir ki dört mezheb âlimleri sarhoşluk veren her içkinin şa-rab hükmünde olduğu noktası üzerinde ittifak  etmişlerdir.

Azı veya çoğu sarhoşluk veren her içkinin haramlığı ve zarar­ları hakkında gerekli bilgi "Eşribe Kitabı" bölümünde rivayet edi­len hadislerin izahı bölümünde verilecektir.[42][42]

İzahı

Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Ebû Dâ­vûd, Nesâi, Hâkim ve İbn-i Hibbân da riva­yet etmişlerdir. Muâviye (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Ebû Dâvûd, Tir m izi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu iki hadisin zahirine göre üç ayrı defada içki içip beher defasında had cezası olan dövme cezasına çarptırıldığına rağmen dördüncü kez içen kimsenin öldürülmesi gerekir.

T i r m izi, Kitabü'l-tlel'de: Tüm müslümanlar bu hadîsin mensuhluğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bir kavle göre öldürülme­den maksad şiddetle dövmektir, der. S ü y û t i ise bu hadîsle amel edilmesinin gerekliliğini savunarak T i r m i z i' nin haşi­yesinde uzunca bilgi vermiştir.

İbn-i Hibbân ise bu hadîslerdeki öldürme emrinin, iç­ki içip bunun haremliğini kabul etmeyen ve helâl olduğuna inanan kimselere ait olduğu yolunda yorum yapmıştır.

Nevevi de Müslim'in şerhinde: Kadı î y â z, bir grubun bu hadîse dayanarak böyle yapan yâni üç defa içki içip beher defadan dolayı dövme cezasına çarpıldığı halde dördüncü kez içki içen kimsenin katledilmesinin gerekliliğine hükmettiklerini nak­lediyor ise de bu görüş bâtıldır. Sahâbilerin ve onlardan sonra ge­lenlerin icmâına aykırıdır. Bu hadis mensûhtur. Bâzı âlimler : Mev­cut icmâ bu hadisin mensuhluğuna delildir, demişlerdir. Bâzıları da: Bu hadis şu mealdeki hadisle mensuhtur, demişlerdir; «Müslüman hiç bir kimsenin kanı helâl değildir. Ancak şu üç kişinin kanı he­lâldir : Haksız yere bir müslümam bile bile öldüren katil, bekâr ol­mayan zâni ve îslâm dininden dönüş yapan mürted» diye bilgi ve­rir.

Hülâsa burada olduğu gibi bâzı hadîslerde Resûl-i Ekrem CAley-hi's-salâtü ve's-selâm) 'in, dördüncü kez içki içen kimsenin katledil­mesini emretmiş ise de gerek Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm} ve gerekse O'ndan sonraki devirde şer'i hükümleri uygula­yan sahâbilerden hiç kimse içki içeni öl dür tm emiştir. Hattâ T i r -m i z i' nin rivayet ettiği bir hadîste «Kubeysa bin Züeyb (Radı-yallâhü anh) yukardaki hadîs metninin bir benzerini rivayet ettik­ten sonra şöyle der: Bir adam içki içti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa­lâtü ve's-selâm)'e getirildi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu dövdürdü. Adam sonra tekrar içki içti. Tekrar Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e getirildi. Yine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu dövdürdü. Adam üçüncü kez tekrar içki iç­tiğinden dolayı huzura getirildi ve tekrar dövdürdü. Adam dördün­cü içki içtiğinden dolayı huzura getirildi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) gene onu dövdürdü. Böylece (içki içmekten do­layı) öldürme cezası insanların üzerinden kaldırılmış oldu. Artık bu uygulama bir ruhsat oldu.»

Daha geniş bilgi için hadîs ve fıkıh kitablarına baş vurulabilir.[44][44]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Ebû Dâvûd da bunun bir benzerini gene Ebû Ümâme bin Sehl bin Huneyf (Radıyallâhü anh) aracılığıyla bir sahâbîden ve merfû olarak riva­yet etmiştir. Ordaki senedde Ebû Ümâme sahâbînin ismini açıklamayıp sâdece Ensâr'dan olduğunu belirtmekle yetinmiştir. Bi­lindiği gibi sahâbînin isminin verilmemesi hadis senedinin kuvveti­ni haleldar etmez.

i Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım.

İşkâl: Üzerinde küçük dalcıklar bulunan büyük hurma dalıdır.

Şimrâhi Büyük hurma dalı üzerinde bulunan küçük dalcıklar­dır. T ı y b i bu iki kelimeyi böyle açıklamıştır. En-Nihâye'de de böyle açıklama yapılmakla beraber Şimrâh j Üzerinde hurma bulu­nan dalcıklar, denilmiştir. Yâni Şimrâh, hurmaları alınmış salkın» çubuğudur.

Sevt: Kamçı, sopa, cop gibi dövme işinde kullanılan şeye denilir. Avnü'l-Mabûd yazarı buna  benzer hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

"Had cezasına dayanamayacak durumdaki hasta suçluya, üzerin­de yüz dalcık bulunan bir hurma dalı veya benzeriyle bir defa döv­mekle cezasının infazının câizliği bu hadîsten anlaşılır. Bütün dal­cıkların suçluya değmesi şarttır. Bir kavle göre abılan dalı vurmak yeterlidir. Yâni her dalcığın mutlaka suçlunun vücûduna değmesi şart değildir. Hastalar hakkındaki bu uygulama şer'an caiz olan hi­lelerdendir.

Hanefî fıkıhçılardan İ bnü'l-Hü m â m: Cezası rec-metmek olan yâni bekâr olmayan bir hasta zina ettiği zaman ce­zası infaz edilir. Çünkü öldürülmesi gereklidir. Bu sebeple hastalık hâli bu cezânm infazına mâni değildir. Şayet zina eden hastanın ce­zası yüz dayak atmak ise, yâni bekâr ise, iyileşinceye kadar cezası er­telenir. Çünkü hastalık hâlinde dayak cezasının infazı onun ölümü­ne sebebiyet verebilir. Eğer .iyileşmesi umulmayan bir hastalığa tu­tulmuş veya noksan yapılı, zayıf bünyeli ise bize ve Ş â f i î' ye göre yüz dalcıklı bir hurma dalı ile bir defa dövülür ve her dalcı­ğın suçlunun vücûduna değmesi vaciptir. Bunun içindir ki daim yay­gın olmasının gerekliliği söylenmiştir, der.

Sa'd bin Ubâde (Radıyallâhü anh)'ın hâl tercemesi 2132 sayılı hadîsin izahı bölümünde geçmiştir. Oğlu S a i d (Ra-dıyalîâhü anh) da sahâbidir. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm)'dan hadis rivayetinde bulunduğu gibi babasından da rivayette bulunmuştur. Râvisi ise oğlu Ş ü r a h b i 1 ' dir. A 1 i (Radıyal­lâhü anh)'in hilâfeti döneminde Yemen valiliğinde bulunmuş­tur, Nesâî ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir.[46][46]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadisler Buhâri ve Müslim tarafından da rivayet edilmiştir. Ebû Musa (Radıyallâhü anlı) 'm hadisini Tirmizi de rivayet etmiştir. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'m hadîsini   N^s.âî   de rivayet etmiştir.

Bu hadislerin zahirine göre müslümanlaria savaşmak veya müs-lümaniarı öldürmek amacıyla silâh çeken bir kimse müslümanlıktan Çıkmış olur. Halbuki îslânı'm esaslarına kesinlikle inanan, helâli he­lâl ve haramı haram kabul eden bir mü'min katil, zina, isyan ve di-jer büyük günahları işlemekle İslâmiyet'ten çıkmaz. N e v e v î  hadîslerin şerhi bölümünde: "Ehl-i Sünnet mezhebince ve fıkıh-pılarca kabul edilen genel kaideye göre haksız yere, yâni savaşmayı neşrû kılan şer'i bir neden yok iken, tevil etmeden ve savaşmayı nübah saymaksızm müslümanlara silâh çekip (silâhlı çatışmaya jiren) bir kimse bu hareketinden dolayı âsi ve günahkâr olmakla beraber kâfir sayılmaz. Eğer giriştiği savaşmayı mubah telâkki eder-;e o takdirde kâfir olur ve İslâmiyet'ten çıkar. Durum bu olunca bu |hadîs zahirine göre olmayıp başka mânâya yorumlanır. Yorum şek-iine gelince;

Bir kavle göre mânâ şöyledir: Bir tevil yoluna gitmeden savaş­mayı mubah telâkki eden kimse kâfir olur ve müslümanlıktan çıkar.

Diğer bir kavle göre mânâsı; "Böyle yapan kimse bizim yolumuz ve olgun prensibimiz üzerinde değildir."

Süfyân bin Uyeyne bu son yorumdan hoşlanmaya­rak :. Bu, hatalı bir yorumdur. Bilâkis daha etkin ve önleyici olması açısından tevil edilmemesi uygundur, demiştir" diye bilgi verir.[48][48]                                  

İzahı                                   

İlk hadîs, Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Tir-m i z î ve N e s âi tarafından da rivayet edilmiştir. İkinci hadis ise N e s â î   tarafından da rivayet edilmiştir.

Hadîslerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım: İctîvâ: Ceviy kökündendir. Ceviy, göğüs hastalığı, mide hasta­lığı ve benzerî iç hastalıklara tutulma mânâsına gelir.    îctivâ ise

uujıc wii ii»oLann.uaiı uuiayı yemeKien, ıçmeKien KesıımeK ve Dır ye­ri beğenmemek gibi mânâlara gelir. Burada Medi ne-i Mü­nevvere1 nin suyuna ve havasına alışamamak, olumsuz yön­den etkilenmek ve hoşlanmamak demektir.

Zevd: Sayısı üçten dokuza kadar olan deve sürüşüdür.

Semere, mazi fiilidir. Bu kelime Semmere, şeklinde de okuna­bilir. Her iki fiilin mânâsı «Çiviledi" demektir. Burada ateşte kızdırıl­mış çivi ile gözleri sürmelemek, dağlamak mânâsı kasdedümiştir.

Hârre: Medine-i Münevvere şehrinin dışında ka-rataşh bir arazi ismidir. Yezid bin Muâviye zamanın­da vuku bulan H a r r e olayı bu yerde vuku bulduğu için buna «Harre olayı» ismi verilmiştir.

İkinci hadiste geçen Semele de mazi fiilidir. Oydu, demektir.

Likan: Sağım develeridir.

Hadiste sözü edilen vahşi mürtedler tarafından kaçırılan deve­ler bâzı rivayetlere göre hazine malı olan develerdir. Bâzı rivayet­lerde bunun zekât develeri olduğu belirtilmektedir. Bâzı rivayetle­re göre ise bu develer Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in develeridir. Bâzı âlimler: Bu rivayetler arasında ihtilâf yoktur. Çün­kü develerin bir kısmının Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm)'in ,bir kısmının da zekât develeri olması mümkündür, derler.

Hadislerde sözü edilen mürted vahşîler hakkında E b û Kıla-b e şu bilgiyi de verir: "Bu hunhar adamlar, develer çalan, çoba­nı Öldüren, müslümanlıktan küfre dönen ve Allah'ın Resulüne sa­vaş açan bir topluluktur."

N e v e v i bu hadisin, yâni 2578 nolu hadisin izahı bölümün­de özetle şöyle der:

"Bu hadis, Müslümanlarla savaşanların cezası hakkında bir esas teşkil eder. Bu hadîs M â i d e sûresinin aşağıda yazılı 33. âyeti­ne de uygun durumdadır.

-Allah ile ve Resulü ile savaşanların ve yer yüzünde bozguncu­luk edenlerin cezası şüphesiz ancak öldürülmeleri veya asılmaları ya da ellerinin ve ayaklarının çaprazca kesilmesi ve yerden sürül­meleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir, onlar için âhirette de çok büyük bir azab vardır.»

Âlimler bu âyetten kasdedilen mânâ hususunda ihtilâf etmişler­dir. Şöyle ki:

1. Mâlik:    Âyette sıralanan cezalar hususunda    hâkim ve devlet yetkilisi serbesttir. Müslümanlarla savaşan suçlu kimseyi öl­dürmemiş ise hüküm vermeye yetkili zât, âyette sıralanan cezalar­dan uygun gördüğünü tatbik eder. Fakat suçlu, bir kimseyi öldür­müş ise onun cezası mutlaka ölümdür, demiştir.

2. Ebû   Hanife    ve   Mâlikîler' den   E b û   Misab: Savaşan suçlular, adam öldürmüş olsalar bile devlet yetkilisi âyette sıralanan cezalardan uygun gördüğünü uygular. Yâni öldürmeden başka cezalar da verebilir, demişlerdir.

3. Şafiî    ise :   Âyette sıralanan cezalar muhayyerlik için ol­mayıp suçluların işledikleri suçlara taksim içindir. Şöyle ki, suçlular adam öldürme suçunu işlemişler ve kimsenin malına tecâvüz etme­mişler ise bunlara verilecek ceza ölüm cezasıdır. Şayet suçlular ka­til suçunu işledikleri gibi müslümanların malına da tecâvüz etmiş­ler ise öldürülüp asılacaklardır. Eğer suçlular müslümanların mal­larını alıp kimseyi öldürmemişler ise elleri ve ayaklan çaprazca ke­silir. Şayet suçlular yollan tehlikeli hâle getirmekle beraber kimse­nin  malını  almamış  ve  kimseyi  öldürmemişler  ise  tazîr  cezasına çarptırılmak üzere yakalanırlar. Bizce âyette geçen sürgünden mak-sad bunları yakalatıp tazîr etmektir.  (Bilindiği gibi tazîr cezası, suç­luyu dövmek, teşhir etmek, tahkir etmek ve hapsetmek gibi yollar­la gerçekleşir.)     Bizim arkadaşlarımız: Yukarda anlatılan suçların zararian değişiktir, bu nedenle cezalar da değişik olmalıdır. Bu iti­barla âyette sıralanan cezalar suç nevilerine tevzî mâhiyetini taşır, demiştir.

N e v e .v i   sözlerine devamla şöyle der:

Müslümanlarla savaşmak için çalışanlara âit yukardaki hüküm­ler bu savaşı sahrada, yâni meskûn saha dışındaki yerlerde sürdü­renler hakkındadır. Bu hükümlerin şehirlerde benzerî suçlan işle­yenler hakkında da uygulanıp uygulanmıyacağı hususuna gelince bu hususta ihtilâf vardır. Ebû Hanîfe'ye göre bu hükümler uygulanmaz.    Mâlik   ve   Ş â f i i' ye   göre aynen uygulanır.

Kadı Iyâz: Bu hadisin mânâsı hususunda âlimler ihti­lâf etmişlerdir: Selef âlimlerinden bir kısmı: Bu hadîsin hükmü, hadlar (cezalar) hakkındaki hükümlere âit âyetlerin ve Muharebe âyeti, yâni yukarıya alınan M â i d e suresinin 33. âyetinin inişin­den önce ve suçluların uzuvlarının tahribinin yasaklanmasına âit hadîslerin buyurulmasmdan evvelki zamana aitti, demişlerdir. Di­ğer bir kısım âlimler ise: Hayır bu hadîsin hükmü neshedilnıemiş olup yürürlüktedir ve Muharebe âyeti de bu .hadiste sözü edilen vah­şîler hakkında nazil olmuştur, derler.[50][50]

Develerin İdrarını İçme Emrine Gelince

N e v e v i   bu hususta da şöyle der:

M â 1 i k' in arkadaşları ve A h m e d bu hadisi delil gös­tererek : Eti yenen hayvanların idrarı ve tersi temizdir, necis değil­dir, demişlerdir. Bunun necis olduğuna hükmeden âlimler ve bizim arkadaşlarımız onlara cevaben : Anılan kişiler develerin idrarını te­davi için içmişlerdir. Şarab ve sarhoşluk veren diğer maddeler hâ­riç .diğer necis maddelerle tedavi olmak caizdir.

Hadisin bâzı rivayetlerinde belirtildiği gibi develer zekât malı iseler bunların sütlerini içmek için bu heriflere Resûl-i Ekrem CAley-hi's-salâtü ve's-selâm) nasıl izin .verdi? şeklinde bir soru hatıra ge­lebilir. Bunun cevabı şöyledir: Zekât develerinin sütleri fakir müs-lümanlara verilir. Bu adamlar da oraya gönderildiklerinde muhtaç müslümanlardan idi.     ( N e v e v i' nin    sözü bitti.)

Yukardaki soruya şöyle de cevap verilebilir: Bâzı rivayetlerde belirtildiği gibi sözü edilen develer Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in idi. Yâni develerin bir kısmı zekât malı, diğer bir kıs­mı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in idi. O, kendi malı oîan develerin sütünü onlara vermiş olabilir.[52][52]

İzahı

Bu babın ilk hadîsi diğer sünen sâhibleri, Ahmed, îbn-i Hibbân ve Hâkim tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrı­ca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi ve N e s â i ayni metni ve merfû olarak Abdullah bin Amr bin el-Âs' (Radiyailâhü anhüm)'den rivayet etmişlerdir. Di­ğer iki hadis Zevâid türündendir. Bununla beraber ikinci hadîsin bir benzerini Ebû Dâvûd ve Tirmizi yine Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh) 'den merfû olarak rivayet etmiş­lerdir.

N e v e v i bu hadisin şerhinde şu bilgiyi verir: "Bu hadis, haksız yere az veya çok malı gasbetmek veya çal­mak isteyen kimseyi öldürmenin câizliğine delâlet eder. Cumhurun görüşü budur. Böyle bir adamı öldürmenin vâcib olduğunu söyle­yenler ise cumhurdan kopmuştur. M â 1 i k i 1 e r ' in bâzısı: Ada­mın haksız yere almak istediği mal az bir şey ise onu öldürmek caiz değildir, demişlerdir."

Kurtubi: Bu ihtilâfın sebebi bizce şudur Böyle bir adamı öldürmeye izin verilmesinin sebebi münkeri değiştirmek, yâni önle­mek ise; malın azlığı veya çokluğu fark etmez. Şayet sebep malı korumak ve zararım defetmek ise az mal ile çok mal arasında bir farklılık olabilir, demiştir.

Ibnü'1-Mü nzir'in anlattığına göre Şafii: Malına veya canına ya da namusuna kasdedilen kimse serbesttir. Diterse saldırmak isteyenle konuşur veya ona karşı çevreden imdâd tttfep eder. Şayet bu yollarla saldırıyı defedebilir veya saldırgan fcra işten vazgeçerse tecâvüze uğranma tehlikesini atlatan kişi, artı4î saldır­mak isteyeni öldüremez. Eğer konuşma veya imdâd yoluyla saldır­ganı defetmeyi gerçekleştiremezse saldırganı öldürmek suretiyle de olsa malını, canım ve namusunu korur ve kendisine hiç bir şey lâ­zım gelmez. Lâkin adam, saldırganı öldürmeyi kasdetmemeli ve mü­dâfaa niyetini taşımalıdır, demiştir. İbnü'l-Münzir. Şa­fiî' nin yukardaki sözlerini naklettikten sonra: Âlimlerin karar kaldıkları görüş şudur ki, haksız yere malına veya canına ya da na­musuna kasdedilen kimse her hâl ve durumda kendini savunup sal­dırganı defetme yetkisine sahiptir. Yâni saldırganla görüşme veya imdâd isteme yoluna baş vurma zorunluğu söz konusu değildir. An­cak Şafii' den hadis hıfzeden âlimler devlet başkanını bu hük­mün dışında tutmak üzerinde ittifak etmiş gibidirler. Çünkü devlet başkanına karşı gelmemek, isyan etmemek ve onun zulümüne sab­retmek yolunda hadîsler vardır.

Müslim'in Ebû Hüreyre' den rivayet ettiği mer­fû bir hadis de meâlen şöyledir :

"Bir adam ResûM Ekrem  (Aleyhi's-salâtü vesselam) e gelerek: (Yâ Resûlallah) bir adam gelip benim malımı  (haksız yere)  al­mak isterse benim ne yapmanın gerektiğini bana bildirir misin? di­ye sordu. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :

- (Malım)  ona verme,» buyurdu. Adam :

Adam benimle savaşırsa ne edeceğim? diye sordu. ResûJ-i Ek­rem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :

«Onunla savaş,» buyurdu. Adam :

Peki adam beni öldürürse ne olacak? dedi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :

«Sen şehîd olursun.» buyurdu. Adam :

Yâ ben  onu öldürürsem? diye  hükmünü  sordu. Resûl-i  Ekrem

(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :

«O cehennemlik olur.» buyurdu." *'  {Yukardaki bilgi el-Fetih'ten alındı.)

Bu bâbta rivayet olunan hadîslerden alınan sonuç şudur,: Bir müslüman malını koruma uğrunda öldürüîürse şehid sayılır. Yâni âhîrette şehid sevabını kazanır.    Fakat dünya hükümleri  bakımın-

.* dan şehid sayılmaz. Şehîdlerin kısımları hakkında özlü bügi verelim. & Şöyle kî:

Şehîd üç kısma ayrılır:

l. Kâfirlerle savaş edilirken savaş nedenlerinden birisiyle öl­dürülen müslüman. Bu tür şehîd âhiret sevabı bakımından şehîdlik ^mertebesine kavuştuğu gibi dünya hükümleri    bakımından da şe-îhîddir. Dünya hükümlerinden maksad onun cenazesinin yıkanma-.jması ve üzerinde cenaze namazının kıhnmamasıdır. Hanefilere göre namazı kılınır.

2. Sevab bakımından şehid sayılıp dünya hükümleri bakımın-i dan şehîd sayılmayanlardır. Bunlar da depremde ölen, veba hasta­lığından ölen,   malım koruma uğrunda ölen gibi şehîd olduklarına A dâir sahîh hadîs bulunan müslümanlardır.    Böylelerinin cenazeleri * yıkanır ve cenaze namazları kılınır. Bunların sevabının birinci mad­dedeki şehidin sevabı kadar olması gerekmez.

3. Kâfirlerle yapılan savaşta ve savaş nedenlerinden birisiyle  öldürülen, fakat ganimet malında hiyânet etmek gibi bir suç işle­diğinden  şehid sayılmayacağına dâir sahih  hadîs bulunan müslü--'manlar. İşte bu gibi kimseler dünya hükümleri bakımından şehid sayılıp birinci maddede yazılı kimseler gibidir. Fakat âhiret sevabı ba­kımından birinci maddede yazılı şehîdîer gibi olamazlar.

s Şu noktayı da belirtelim. Malı hırsızdan, soyguncudan ve haksız jyere götürmek isteyenden korumak ve buna engel olmak vâcib değil, caizdir. Yâni mal sahibi meselâ malını korumayıp da soyguncu-,, ya teslim ederse günâh işlemiş olmaz.[54][54]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadisi Buhâri, Müslim ve Nesâi tarafından, îbn-i Ömer (Radı­yallâhü anh)'m hadisi ve Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nın hadisi Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur. Sa'dbin Ebi Vakkas     (Radıyalâhü anh)'in hadîsi ise Zevâid türündendir.

Birinci hadîsin zahirine göre bir yumurta veya bir ipin çalınma­sı hırsızın elinin kestirilmesini gerektirir.

İkinci hadis ise üç dirhem değerindeki bir kalkanı çalan hırsı­zın elinin Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emriyle kes-tirildiğini ifâde eder.

Üçüncü hadis ise hırsızın eli ancak bir dinarın dörtte biri ve­ya bu değerdeki bir malı, ya da daha fazla kıymetteki bir malı çal­ması hâlinde kestirileceğim ve daha az bir malı çalması hâlinde eli­nin kestirilemiyeceğini ifâde eder. İkinci hadis ile üçüncü hadis ay­ni mânâyı ifâde eder. Çünkü bu hadislerin şerhlerinde belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm! devrinde bir dinar on iki dirheme tekabül ediyordu. Dinar altın para birimidir. Dirhem ise gümüş para birimidir. Dinar ve dirhem belirli ağırlıktaki altın ve gümüş parçaları hakkında da kullanılır. Bu hususta geniş bilgi için Zekât kitabına müracaat edilebilir. Orada geniş bilgi verilmiştir.

Dördüncü hadiste kalkanın değeri belirtilmemiş ise de diğer ha­dislerde bunun değeri üç dirhem olarak belirtilmiştir.[56][56]

Bu Babın İlk Hadîsinin Manâsıyla İlgili Bir Kaç Söz

Yukarda tercemesi verilen ilk hadisten kasdedilen mânâ hakkın­da değişik görüşler vardır.- N e v e v î bu görüşleri beyân eder­ken özetle şöyle der:

Bir cemaata göre bu hadîste geçen "Beyda" kelimesi ile yumur­ta değil, miğfer mânâsı ve "Habl" kelimesiyle ip değil, vapur halatı mânâsı kasdedilmiştir. Anılan kelimelerle bu mânâlar kasdedilince miğfer ve vapur halatının değerinin üç dirhem gümüşten veya bir dinar altının dörtte birinden fazla olduğu açıktır ve bunu çalan hır­sızın elinin kestirilmesi sebebi anlaşılmış olur. Eğer bu kelimelerle yumurta ve ip mânâları kasdedümiş olsaydı değeri üç dirhem gü­müş ve dinarın dörtte birinden çok düşük olan bu malların çalın­ması hâlinde hırsızın elinin kesilmesi hükmü, diğer hadîslerin hük­müne ters düşerdi.

N e v e v i bu görüşü beyân ettikten sonra şöyle der: Muhak­kik âlimler bu cemâatin tevilini reddederek zayıf bir yorum olduğu­nu beyân etmişlerdir. Muhakkikler : Miğferin ve vapur halatının ap­açık kıymetleri vardır. Hırsız lanetlenirken ve basit bir şeyi çalma­sı yüzünden elinin kestirilmesine sebebiyet verdiği ifâde edilirken, bu yüzden kınanırken miğfer ve vapur halatını anmanın anlamı ne olur? Değerli bir mal için elini tehlikeye atan yerilmez, bilâkis de­ğersiz bir mal için elini tehlikeye atan kimse yerilir. Elini tehlikeye düşüren hırsız lanetlenip yerilirken basit ve cüzî bir mal uğruna bu harekette bulunduğunu ifâde etmek daha uygundur. Bu itibarla doğ­rusu şudur : Hadisten kasdedilen mânâ, bir yumurta ve bir ip gibi de­ğeri düşük alan dinarın dörtte biri için kişi çok kıymetli olan elini tehlikeye atar mı?

Hadîsten kasdedilen mânâ şu olabilir: Hırsızlığa başlayan kişi yumurta çaldığında eli kesilmeyince cesaretlenir ve daha kıymetli malları çalmaya başlar. Sonra da değerli mal çaldığı için eli kesilir. Şu halde yumurta hırsızlığı onun hırsızlığı ilerletmesine ve elinin kestirilmesine sebebiyet vermiş olur.

Bâzıları da şöyle demişlerdir: Bu hadîs, hırsızın elinin kestiril­mesine âit M â i d e sûresinin 38. âyeti indiğinde buyurulmuştur. Çünkü inen âyette elin kestirilmesini gerektiren malın değeri beyân edilmemişti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) âyetin zahi­rine göre bu hadîsi buyurmuş, sonra çalman malın değeri tâyin ve tesbit edilmiştir.

Bu hadîs belirli bir kimseyi dile getirmeden günah işleyenleri lanetlemenin câizliğine delâlet eder. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: «Bilmiş olun ki Allah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir.» buyurulmuştur. Fakat belirli bir günahkâra meselâ "falan hırsıza lanet olsun" şeklin­de lanet etmek caiz değildir.

Kişi ilk kez hırsızlık ettiği zaman sağ eli bilekten kesilir. Tek­rar hırsızlık edince bu kere sol ayağı bilekten kesilir. Tekrar hırsız­lık ederse Mâlik, Şafiî, Ahmed, Zührî, Ebû Sevr, Medine-i Münevvere âlimleri ve başka âlim­ler : Kişinin sol eli bilekten kesilir. Tekrar hırsızlık suçunu işlerse sağ ayağı bilekten kesilir ve bundan sonra her hırsızlık suçunu iş­leyişinde tazîr cezasına çarptırılır, demişlerdir. Ebû Hanîfe'-ye göre üçüncü kez hırsızlık edince zindana atılmak gibi tazîr ceza­sı verilir.

Hırsızlık cezasının hükümleri hakkında daha geniş bilgi için fı­kıh kitablarına müracaat edilmelidir. Biz teı* kadarlık bilgi ile yeti-nelim.

2586 nolu hadîs râvisi Sa'd bin Ebî Vakkas (Ra-dıyallâhü anh)'in hâl tercemesi 129-132 nolu hadîsler bölümünde ve oğlu Amir (Radıyallâhü anh)'ın hâl tercemesi de 1556 nolu ha­dîsin dip notunda anlatılmıştır.[58][58]

Îzahı

Bu hadîsi Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Tirmizî bu hadîsin hasen - garîb olduğu­nu söylemiş, Ebû Dâvûd ise bir şey söylememiştir. N e s â î ise bunu rivayet ettikten sonra râvî H a c c â c' m zayıflığını be­lirtmiştir. El-Hâfız da Haccâc ve râvîsinin tedlisçi ol­duklarım belirtmiştir.

Hırsızın kesilen elini boynuna taktırmak ve teşhir etmek bir ib­ret olması içindir. Hanefi âlimlerden Îbnü'l-Hümâm bu konuda şöyle demiştir:

"Hırsızın elini kestirildikten sonra boynuna takmanın sünnet ol­duğuna    Şafiî    ve    Ahmed'in    hükmettikleri fiaklolunnıuştur. Bunların delili ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bunu emretmesidir. Bizce ise bunu yapıp yapmamak devlet yetkili­sinin takdirine aittir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salütü ve's-selâm)'in, elini kestirdiği her hırsız hakkında bu hükmü uyguladığı sabit de­ğildir ki, sünnet olsun."

En-Neyl yazarı da : Bu hadîs, hırsızın elini kesth'dikten sonra onun boynuna takmanın meşruluğuna delâlet eder. Hırsızlığı önlemek için bundan daha iyi ibret verici bir şey yapılamaz. Bir taraftan hırsız, boynuna takılı kesik eline bakıp kendisini bu hâle sokan suçu ve uğ­radığı ağır cezayı düşünüp durur (Bir daha böyle bir şeye yanaşa-maz.) Diğer taraftan hırsızı bu vaziyette gören herkes hırsızlıktan nefretle kaçınır ve hırsızlık etmeye niyetli olan kimseleri de vazge-çirebilir, demiştir.

Fadâla (Radıyallâhü anh)'m hâl tercemesi 1675 nolu hadîsin izahı bölümünde verildi.[60][60]

İzahı

Bu hadîsin Zevâid türünden olduğuna dâir kayıt bulunmamak­la beraber diğer sünenlerde ve Buhârî ile Müslim'de bu­lamadım. Zâten Hulâsa'dan anlaşıldığına göre Sa'lebe el-E n s â r î (Radıyallâhü anh) 'm hadîslerini yalnız müellifimiz riva­yet etmiştir. Bu durumda kanımca bu hadîs Zevâid türündendir.

Hadîs, hırsızlık ettiğini itiraf eden suçlunun itirafına dayanıla­rak had cezasının uygulanmasının meşruluğuna delâlet eder. Ha­nefî, Şafii ve Mâliki mezheblerine mensup âlimlerin görüşleri de bu merkezdedir. Bunlara göre suçlunun bir kez itiraf­ta bulunması yeterlidir. Fakat H a n b e 1 î mezhebine mensup âlimler ile Hanefîler' den Ebû Yûsuf'a göre suçlu­nun itirafı iki defa tekrarlanması gereklidir.

Hadîs Amr bin Senıûre (Radıyallâhü anh) 'in imân ve takva derecesini de belirtir.[62][62]

İzahı

Ebû   Hüreyre    (Radıyallâhü anh)'m hadisi   Ebû   D â -vûd   ve   Nesâî   tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadiste geçen "Neşş" kelimesi yarım okka, yâni yirmi dir­hem manasınadır. Burada kasdedilen mânâ ise düşük, ucuz ve ya­rı fiat, demektir. Yâni hırsızlık eden köleyi çok düşük bir fiatla da olsa onun bu durumunu ve kusurunu müşteriye açıklamak şartıy­la satınız. Müslüman, kendi nefsi için arzulamadığı bir şeyi hiç bir müslüman için de arzulamamalıdır. Bu prensip karşısmda böyle bir

köleyi başkasına ısatma emrinin hikmetine gelince, insan yer ve çev­re değiştirmekle, ahlâkını değiştirebilir. Diğer taraftan hırsızlık et­tiği için el değiştiren ve alışkın olduğu çevreyi değiştiren köle, hoş­lanmadığı bu tasarrufu düşünerek gittiği yeni efendisi ve çevresi yanında nefsini islâh edebilir. Çünkü aksine hareket ettiği takdirde gene arzulamadığı tasarrufa tabi tutulacağına kanaat etmiş olur. Sonra ilk efendisi onu islâh edememiş olabilir. Yeni efendisinin onu islâh etmesi umulur. Bu gibi nedenler ve hikmetler ile kusurunu açık­lamak kaydiyle kölenin satılması tavsiye olunmuştur.

Bu hadîste hırsızlık eden kölenin elinin kesilmesi meselesine de-ğinilmemiştir. Hırsızın elinin kesilmesine dâir âyet ve hadîsler umu­mîdir. Köleler için istisnaî bir emir ve hüküm yoktur. Bu itibarla köle hırsızlık ettiği takdirde onun da eli kesilir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadîsin şerhi bölümünde   Şerhü's-Sünne'den naklen şu bilgiyi verir:

"Âlimler: Köle hırsızlık ettiği zaman eli kesilir. Efendisinin ya­nında duran köle ile efendisinden kaçıp firar eden köle arasında bu hususta bir fark yoktur, demişlerdir. î b n - i Ömer' den riva­yet edildiğine göre bir kölesi firarda iken hırsızlık etmişti. Bunun üzerine 1 b n - i Ömer köleyi Said bin el-Âs'a gön­derip elini kestirmesini istemişti. Fakat Saîd bin el-Âs kö­lenin elini kesmekten imtina ederek : Köle firar iken hırsızlık ettiğin­de eli kesilmez, deyince Abdullah bin Ömer (Radıyal-lâhü anh),   S a i d' e :

Sen bu hükmü hangi İtitabta buldun, demiş ve kölenin elinin ke­silmesini emretmiş ve bu emir infaz edilmiştir. Ömer bin Ab-d i 1 a z î z ' in de hırsızlık eden kölenin elini kestirdiği rivayet olun­muştur.   Mâlik,   Şafiî   ve tüm ilim ehlinin kavli budur."

İkinci hadîs, yukarda da işaret edildiği gibi Zevâid türünden-dir. Hadîsin senedinin zayıflığı da yukarda belirtildi. Cumhurun gö­rüşü şudur: Hazerde olsun, seferde olsun hırsızlık eden kişi hür ol­sun köle olsun suçu sabit olunca eli kesilir. Ancak bu hadiste bir özellik vardır. O da şudur: Ganimet malının Humus denilen beşte bir hissesi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in emir ve ta-sarrufundadır. Köle humus hissesinden çaldığı mal ile birlikte hu­musa dâhildir. Yâni çaldığına rağmen gene Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrinde ve tasarrufu altında bulunduğu için muhtemelen bu yüzden kölenin eli kestirilmemiştir. Bir de şu vardır: ©anîmet malından almak, şahısların malını çalmaktan farklı olabi-

lir. Nitekim Kadı I y â z : Ganimet malından alınan mal için alı­cının elinin kestirilmesi muhtemelen yasak kılınmıştır, der. Allah daha iyi bilir.[64][64]

26- Hâin (Emânet Edilen Mala Hiyânet Eden), Müntehib   (Malı Gasbeden)  Ve Muhtelis   (El

Çabukluguyla Ve His Ettirmeden Malı Aşıran) Kimseler (İn Ellerinin Kesilip Kesilmiyeceğîne

Dâîr Gelen Hadîsler) Babı

2591) Câbir bin Abdİllah (Radıyallâhü anhümâ)'âa.n rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Ne hâin (kendisine mal emânet edilen) in, ne müntehib (malı gasbedenHn ne de muhtelis (el çabukluğuyla, his ettirmeden mal aşıran) in eli kesilir.»   (Yâni hiçbirisinin eli kesilmez.)"

2592) Abdurrahman bin Avf (Radıyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah   (Sallallahü  Aleyhi ve  Sellem)'den  işittim, bu­yurdu ki :

«Muhtelis   (el çabukluğuyla, hissettirmeden mal aşıran)  kimse­ye el kesme  (cezası) yoktur.»"

Not:   Bunun râvîlerinîn sıka oldukları. Zevâid'de belirtilmiştir.[66][66]

27- Ağacı Üzerindeki Meyve Ve Hurma Göbeği (Nîn Çalınması Hâli)Nde Hırsızın Eli Kesilmez, Babı

2593) Râfİ bin Hadîc.(Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Ne ağacı üzerindeki^ meyveyi ne de keser (denilen hurma gö­beğini çalması hâlin) de hırsızın elini kesmek yoktur.»"

2594) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ne ağacı üzerindeki meyveyi ne de keser  (denilen hurma gö­beğini çalması hâlin) de hırsızın elini kesmek yoktur.»"

Not:    Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan Abdullah bin Said el-Makbürl zayıftır.[68][68]

Ağacı Üzerinde İken Meyveyi Çalma Suçu El Kestirmeyi Gerektirebilir Mi?

Yukarda da sorunun cevap verilmiş olmakla beraber dört mez­hebin bu husustaki görüşlerini özlü olarak aktarayım:

1. Hanefî   ve   Şafiî   mezhebine göre ağacı üzerinde iken meyveleri, cümmar denilen hurma göbeğini ve biçilmemiş zi­râi mahsûlü sahibinin izni olmaksızın yemek, el kestirmeyi gerek­tirmez. Böyle bir hırsızlık eden kişi, yediği mikdarm değerini mal sahibine ödemekle mükelleftir.    Şafii    mezhebine göre şu da var- • dır: Meyveler ağaçlarından kesilip toplanmış ve harman yeri, depo, ev gibi bir yerde muhafaza altına alınmış ise bu haldeki hırsızlık el kestirmeyi gerektirir.    Hanefî    mezhebine göre ise yaş meyve­lerin muhafaza  altına  alınma  veya  alınmaması     neticeyi  değiştir­mez.

2. H a n b e 1 î    mezhebine göre ağacı üzerindeki meyveyi ça­lıp yiyen kimsenin eli kesilmez. Fakat yediği meyvenin bedelinin iki katını sahibine ödemek zorundadır.

3. Mâliki   mezhebine göre ağacı üzerindeki meyveler mu­hafaza altına alınmış ise bundan çalıp yiyen kimsenin eli kesilir ve yediği meyvenin bedelini mal sahibine öder.[70][70]

İzahı

S a f v a n (Radiyallâhü anh)'ın hadîsini Ebû Dâvûd ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste geçen "Ridâ" bel­den yukarı giyilen elbise manasınadır. N e s â i' nin bâzı rivayet­lerinde bu kelime yerine «Bürd = Aba» kelimesi geçtiği için terce-mede Ridâ kelimesini aba mânâsına terceme ettim. Uyurken kişinin başının altına koyduğu eşya buradan çalındığı takdirde Hırz'mdan, yâni eşyanın muhafaza edildiği yerden çalma hükmü uygulanır. Şu halde böyle bir hırsızlık edenin eli kesilir. Hadîs buna delâlet eder. Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm ise: Hırsızlık olayı devlet yet­kilisine intikal ettirildikten sonra mal sahibinin dâvadan vaz geç­mesi veya malını hırsıza bağışlaması bir değer taşımaz. El kesme cezasını durdurmaz. Burdaki rivayette hırsızın elinin kestirildiği ifâ­de edilmiyor ise de N e s â i' nin rivayetinde bu ziyâde bulundu­ğu için buraya ilâve ettim. Ama mal sahibi devlet yetkilisine olayıintikal ettirmeden hırsızı bağışlar ve malım kendisine helâl ederse, bu caizdir.

Amr bin Şuayb (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Me­radan çalman koyunla ilgili soru ve cevap kısmı N e s â i tarafın­dan rivayet edilmiştir. Fakat Ebû Dâvûd ile Tirmizi'-nin rivayetlerinde bu fıkra yoktur.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklıyalım: Simâr: Semere'nin çoğuludur, meyveler manasınadır, Ekmâm:    Kemm'in  çoğuludur, tomurcuklar ve ağaç  çiçekleri ile meyvelerin kapçıklarıdır.

Çerin: Hurma harmanıdır. Hurmalar burada kurutulur.

Micenn: Kalkan demektir. Hırsızın elinin kesilmesi için çalınan malın değerinin tesbiti bakımından kabul edilen bir değer ölçüsü­dür ki, buna Nisâb denilir. Hanefi âlimler 10 dirhem gümüş değerindeki kalkanı Nisâb kabul etmişlerdir. Şafiî ve diğer âlimler ise bir altın dinarın dörtte bir değerindeki kalkanı Nisâb kabul etmişlerdir. Bâzıları 3 dirhem, diğer bir kısım âlimler 5 dir­hem değerindeki kalkanı Nisâb saymışlardır. Bu konuda geniş bil­gi bu kitabın 22. babında geçti. 2583 - 2586 noiu hadisler bölümüne bakılabilir.

Harise: Merada çalınan koyun anlamına gelir. En-Nihâye'de bu kelime böyle açıklandıktan sonra İhtiras da bir şeyi meradan almak­tır, denilir. Sindi ise Harise: Ağılma varmadan önce geceleyen koyundur, der.

Nekâi: İbret verici ceza anlamınadır. Burada tazîr cezası mâ­nâsı kasdedilmiştir. Tazîr hakkında gerekli bilgi bu kitabın 32. ba­bında gelen 2601, 2602 nolu hadisler bölümünde verilecektir.

Mürâh: Koyun sürüsünün geceledikleri yerdir ki buna ağıl de­nilir.[72][72]

Meradan çalman koyun ile merada, dağda rastlanan ve sahibi bilinmeyen, kurt'a yem olması beklenen koyun arasında şer'î hüküm bakımından farklılık vardır. Çünkü lukâta durumundaki koyunu iyi niyetle, yâni sahibini buldurmaya çalışmak, durumu ilân etmek ve sahibi bulunduğu takdirde koyunu ona teslim etmek, bulunmadığı takdirde değerini takdir edip sonra koyunu yemek üzere alıp gö­türmek caizdir. Bu hususta gerekli bilgi 2503 - 2504 nolu hadisler bölümünde verilmiştir. Oraya müracaat edilebilir.[74][74]   (Radıyallâhü anh)yden rivayet     edildiğine

 hırsız Resttlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in huzuruna getirildi. Hırsız suçunu sıhhatli bir şekilde itiraf etti. Fakat çalmaneşya onun beraberinde, yanında bulunmamıştı. Bunun üzerine Re-sûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (kendisine hitaben) :

«Senin çaldığını zannetmiyorum», buyurdu. Hırsız t

—  Bilâkis   (ben çaldım), dedi. Sonra ResûH Ekrem   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (tekrar) :

«Senin çaldığını sanmıyorum.» buyurdu. Hırsız.-

—  Bilâkis (ben çaldım), dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) 'in emriyle onun eli kesildi. Sonra Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)   (hırsıza) :

De ki;   «Ben Allah'tan mağiret dilerim veOna dönüş yaparım» buyurdu. Hırsız:  dedi.

Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de iki kez: «Allahım onun tevbesini kabul eyle»  diye duâ etti."[76][76]

30-  (Suç İşlemeye)  Zorlanan  (Kimse Hakkında Gelen Hadîs)   Babı

2598) Vâiİ (bin Hucr el-Hadramî) (Radıyallâhü ank)'den; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken bir ka­dın (zinaya) zorlandı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî had cezasını kadından defetti ve kadında zina eden adama had (rec-metme) cezasını verdi. Râvî, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) 'in kadına bir mehir (hakkını) kıldığını anlatmadı."[78][78]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Bir erkek zorla bir kadının ırzına geçerse kadına had ceza­sı gerekmez. Çünkü irâdesi dışında olmuştur. Bu hükümde icmâ vardır.

2. Bir kadının ırzına geçen zâni had edilir. Bu hadiste sözü edi­len erkek muhsan olduğu, yâni bekâr olmadığı için recmedilmek su­retiyle öldürülmüştür. Bu durum burdaki rivayette belirtilmemiş ise de   Ebû   Dâvûd   ve   Tirmizî' nin   rivayetlerinde açık­lanmıştır. Zânî bekâr ise yüz değnek dövülür ve bâzı âlimlere gö­re bir yıl süreyle başka memlekette ikâmete mecbur edilir. Ba hu­susta ayrıntılı bilgi zina bahsinde geçti.

3. Zorla kendisiyle zina edilen kadın için zâai adamdan ffie-hir ismi verilen bir meblâğ malın tahsil edilip edilmeyeceği mese­lesine gelince, râvî Peygamber  (Aleyhi's-salâtü ve's-selânı)'ia katU-dına mehir verilmesine hükmettiğini anlatmamıştır.    Yâni râvî bu hususta bir şey nakletmemiştir.

Tuhfe yazarı bu fıkrayla ilgili olarak şöyle der: El-Mazhar ve İbnü'l-Melik: Râvînin bunu an­latmaması, kadın için mehir verilmesinin vacip olmadığına delâlet etmez. Çünkü, kadına mehir verilmesinin vâcipliğine Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in hükmettiği başka hadîslerle sabittir, demişlerdir.

Hanefi âlimlere göre had cezası ile mehir ödeme işi bir­leşmez. Yâni had cezası verilen meselelerde mehir ödenmez. Mefeir ödenen yerde had cezası verilmez. İbnü'l-Hümâm, Fethü'l-Kadîr şerhinde böyle der. Şu halde hadîste anlatılan olayda müteca­vize had cezası verildiği, için ayrıca kadına mehir ödemesi hükmü verilmez.

Şafiî âlimlere göre ise zâni adam, ırzma geçtiği kadına mehr-i misli ödemekle de mükelleftir. Hem bu meblâğı kadıaa öde­yecek hem de had cezasını çekecektir.

Vâil bin Hucr (Radıyallâhü anh) 'in hâl tercemesi 659 nolu hadîs bölümünde geçti.[80][80]

İzahı

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizî, Ahmed ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Amr (Radı­yallâhü anh)'m hadisi ise Zevâid türündendir.

Had cezalarının mescidlerde infaz edilmesinin yasaklanması mescidlerin kanlarla kirletilmemesi ve mescidlerde gürültülere mey­dan verilmem esidir. Mescidler ibâdet içindir. Bu nedenledir ki, mes­cidlerde alış veriş etmek, kayıp ilânım yapmak gibi şeyler de ya­saktır.[82][82]

İzahı

Ebû Bürde (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini B u h â r i, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivayet et­mişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisi ise Ze-vâid türündendir.

Ebû Bürde' nin hadîsinde geçen «Allah'ın (koyduğu) had cezaları» ifâdesinden maksad Şâri-i Hakîm'in koymuş olduğu belir­li cezalardır. Bu cezalar zina, hırsızlık, içki içme'k, müslümanlar-la savaşmak, iffetli bir müslümanı zina ile itham etmek, adam öl­dürmek veya bir uzvunu kesmek ve mürted olmak suçlarıdır. Bu saydığım suçlardan son ikisine verilen cezaya had isminin verilip verilemeyeceği hususunda ihtilâf vardır. Yukarda saydığım, suçla­ra verilecek cezalar tâyin ve tesbit edilmiştir. Bu suçların dışında kalan suçlara verilen cezaya Tazîr ismi verilir. Bu hadîsin zahirine göre yukarda sayılanların dışında kalan suçlara dövme cezası ve­rilirken ancak on değnek vurulabilir. Bundan fazla vurulamaz. Bu hadîsin delâlet ettiği anlam hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Avnül-Mabûd yazarının el-Fetih'ten naklen verdiği bilgiye göre söz konusu ihtilâf şöyledir:

1. Ahmed   bin   Hanbel   meşhur kavlinde ve   Şafiî-1 e r' in   bâzısı bu hadîsin zahiri ile amel ederek: Tazîr cezası 10 değneği geçemez, demişlerdir.

2. Şafii,   Mâlik   ve   EbûHanife' nin   iki arka­daşı : Tazîr cezası 10 değneği geçebilir, demişlerdir. Bunlar da muhtelif ve farklı görüşler beyân etmişlerdir. Ş â f i î'ye göre tazîr dayağı, had için tâyin ve tesbit edilmiş sayıya ulaşamaz. Bilindiği gibi hür kimsenin asgarî haddi içki için,atılan kırk dayak ve kö­leye atılan yirmi dayaktır. Diğerlerine göre, tazîr için atılacak da­yak sayısının tesbit ve tâyini devlet yetkilisinin takdirine bağlıdır.

Bu grubun yukardaki hadîse karşı verdikleri cevap ise şöyledir: Sahâbilerin tazîr cezasını uygularken bu hadîsin hükmüne bağ­lı kalmamaları, yâni 10 sopadan fazla dayak atmaları bu hadîsin niensuhluğu için bir delildir. Nitekim Osman bin Afvân (Radıyallâhü anh) 'in 30 dayak ve Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'m had sayısından veya yüzden fazla dayak at­maları ve diğer sahâbilerin bu uygulamaya karşı çıkmamaları riva­yet olunmuştur. Bu grubun başka cevaplan da vardır.

En-Neyl'de beyân edildiğine göre Bey haki; Tazîr daya­ğı sayısı hakkında sahâbîlerden muhtelif eserler rivayet olunmuş­tur. Bu hususta en iyi şey, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm)'-den rivayet edildiği sabit olan hadîs, yâni Ebû Bürde (Radıyallâhü anh)'m yukardaki hadisi ile amel etmektir, demiştir.

E 1 - H â f ı z daha sonra: B e y h a k î' nin sahâbîlerden paklettiği bilgiden anlaşılıyor ki tazîr dayağı sayısı hususunda sa-hâbîler belirli bir şey üzerinde ittifak etmemişlerdir. Durum bu olun­ca sabit hadîsin niensuhluğu nasıl iddia edilir ve mesnedsiz olarak başka görüşlere nasıl gidilir, demiştir. (Avnü'I-Mabûd'dan yapılan nakil bitti.)

N e v e v î de yukardaki iki görüşü beyân ederken başka gö­rüşleri de nakletmektedir. N e v e v î' nin beyânına göre Ebû H a n î f e : Tazîr dayağı kırka ulaştırılamaz, demiştir. Daha geniş bilgi için hadîs şerhlerine veya fıkıh kitablanna müracaat edilme­lidir.

Ebû Bürde (R.A.)'ın Hâl Tereemesi

Ebû Bürde el-Belevî Hâni bin Niyâr bin Amr bin Ubeyd, Bedir ve diğer s&-vaşlara katılmış şarabîlerdendir. 20 adet hadisi vardır. Buhârî ve Müslim onun bir hadîsini —bu hadisini— müttefikan rivayet etmişlerdir. Ravîleri kız karde­şinin oğlu Berâ ve Câbir bin Abdillah'tir. Hicretin 41. yılı vefat ettiği rivayet olun­muştur. Kütüb-i Sitte'nin hepsinde  onun hadîsleri bulunur.

33- Had (Cezası İşlenen Suça )Kefarettir,Babı

2603) Ubâde bin Sâmıt (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sîzden herhangi birisinin (işlediği suçtan dolayı) basma had gelmekle cezasını dünyada çekerse o ceza onun (günahının) kefa­retidir. Şayet (işlediği suçun) cezâsmı dünyada çekmezse artık (âhi-rette) onun işi Allah'a kalır.»"                    

2604) Ali (bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim dünyada (küfürden başka) bir günah işler de (had veya tazîr) cezası infaz edilirse Allah, kuluna azabını çiftleştirmekten çok daha âdildir. (Yâni âhirette ikinci kez tazib etmez.) Ve kim dün­yada bir günah işler de Allah onun o günahını (insanların gözlerin­den) örterse Allah bağışladığı bir şey (den dolayı cezalandırmayla dönüş yapmaktan pak, çok kerem ve afıv sahibidir.»"[84][84]

Hadîsten Çıkarılan Hüküm Şudur:

Had cezaları, bu cezaya sebep olan günahın bağışlanmasına ve­sile olup buna kefarettir. Yâni müslüman kimse o suçtan dolayı âhirette ayrıca azab görmez. Mürted olan kimseye verilen ölüm ce­zasına had ismi verilmez, diyen âlimlere göre mürtedlik günahım işleyen kimse bu hükmün şümulüne girmez. Fakat mürted kişiye verilen ölüm cezasına da had denilir, diyenlere göre mürted de za­hiren bu hükme girer. Halbuki mürted kâfir olarak öldüğü için ken­disine verilen ölüm cezası onun mürtedlik günahına kefaret olmaz ve o ebedî olarak cehennemliktir. Bu itibarla mürted bu hükümden müstesnadır, denilir.    Bu hükmün   hususîleştirilmesinin    delili ise;

«Şüphesiz Allah kendisine ortak koşul­ma günahım bağışlamaz...» âyetidir.

N e v e v i' nin beyânına göre Kadı Iyâz: Âlimlerin ek­serisi bu hadîsi delil göstererek hadlann günahlara kefaret olduğu­nu söylemişler, der.

El-Fetih yazarı da bu hadîsin şerhinde uzun izahlar ve geniş bilgiler verdikten sonra bu hadîsteki bağışlamanın Allah hakkıyla ilgili olması ve kul hakkının suçlunun boynunda kalması yolunda

yorum yapmaya taraftar çıkmaktadır. Buna misal olarak da şöyle der : Hırsızın eli kesilince Allah hakkı bağışlanmış olur. Ama malı çalman tarafın hakkı kalır. Eğer hırsız bu ceza ile beraber çaldığı malı da sahibine verirse o zaman kul hakkı da ödenmiş olur.

Hadisten çıkarılan diğer bir hüküm ise haddi gerektiren bir suç işleyip had cezası verilmeyen müslümanın işinin Allah'a kalması­dır. Yâni Allah'a ortak koşmaktan başka bir günah işleyip had ve­ya tazîr cezası çekmeden ölen bir müslüman Allah'ın dilemesine gö­re muamele görecektir. Allah dilerse onu bağışlar, dilerse onu ta-zib eder. Ehl-i Sünnet mezhebi de böyledir. Hârici mezhebine göre mü'min kimse şirkten başka günahla da kâfir olur. Mutezile mezhebine göre bu kişi kâfir olmaz. Ama ebedi ola­rak cehennemde kalır.

A 1 î (Radıyallâhü anh)'ın hadisini T i r m i z î ve H â-k i m de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de had cezasının günaha kefaret olduğuna delâlet eder. Had cezasını çekmeden ölen kimse­ye gelince, Allah Teâlâ dünyada onun günahını halkın gözlerinden saklamış, suçu gizli kaldığı ve kendisi de itiraf etmediği için had ce­zasına çarptırılmamış olduğu gibi âhirette de Allah'ın onun günahı­nı bağışlaması umulur. Yâni dünyada günahının gizli kalması, âhi­rette bağışlanmasının bir alâmetidir.

Abdurrahman el-Cezerî de el-Fıkıh Ala'l-Mezâhib el-Erbaa adlı kitabının Hudûd bölümünde beyân ettiğine göre had cezaları hem suçlular için günahlara kefaret olur, hem de toplumu bozgunculuktan ve kötülüklerden temizletir, korur. Selef âlimleri­nin cumhuru ve dört mezheb imamlarının görüşü budur.[86][86] :

Yâ Resûlallah! Adam karısının yanında  (yabancı) bir erkek bu­lur, onu öldürebilir mi? diye sordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi veSellem) :

«Hayır»   (öldüremez),» buyurdu. Sa'd:

Sana Hak dini ikram eden Allah'a and olsun ki (adam kıskanç­lığı dolayısıyla) bilâkis öldürür, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Saîlallahü Aleyhive Sellem)   (orada bulunanlara hitaben) :

«Büyüğünüz  (olan Sa'd) in söylediği sözü işitiniz,»  buyurdu."[88][88](Radtyallâhü anh)'âen; Şöyle de­miştir :

Had cezalan âyeti inince kıskanç bir adam olan Ebû Sabit Sa'd bin Ubâde'ye:

Söyle bakalım, sen karının beraberinde (yabancı) bir erkek bul­muş olursan ne yapmış olursun? diye soruldu. Sa'd

Ben karımı ve erkeği kılıçla vurup tepelemiş olurum. Ben gidip dört erkek şahidi getirinceye kadar bekler (miy)im? O zamana ka­dar adam işini bitirip gider. Veya: Ben (karım ile falan erkeği zina hâlinde) şöyle böyle gördüm, diyeceğim. Siz de kazif cezası olarak beni (seksen değnek) döveceksiniz ve ebedî olarak hiç bir şâhidli-ğimi kabul etmiyeceksiniz. (Yâni bunu yapmam, ikisini de derhal öldürürüm.)  diye cevap verdi.

Râvî demiştir ki: Bu konuşma, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selienı)'e anlatıldı. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şâhid olarak kılıç kâfidir» buyurdu. Daha sonra: «Hayır. Sarhoşun ve kıskancın bu işte biribirini takip etmelerin­den korkarım.» buyurdu.

Ebû Abdillah, yâni İbn-i Mâcete dedi ki: Ben Ebû Zur'a'yi şöyle söylerken işittim: Bu, Ali bin Muhammed et-Tanâfisî'nin hadîsidir. Ben bu hadîsi kendisinden dinlemeyi kaçırdım."

Not: Zevâİd'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Kabîsa bin Hureys bin Kabisa bulunur. Buhâri : Bu râvînin hadîsi üzerinde düşünmek gerekir, demiştir. İbn-i Hibbân ise onu sikalar arasında anmıştır. Senedin kalan râvileri sıka zâk lardir.[90][90]

35- Babasının Ölümünden Sonra Karısıyla Evlenen Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı

2607) e!-Berâ bin Âzib (Raıhyallâhii a»*/den: Şöyle demiştir:

Dayım (râvî Hüşeym kendi rivayetinde onun isminin el-Haris bin Amr olduğunu belirtmiştir.) bana uğradı. (Bu seferinde) ona Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) bir sancak tahsis etmiş idi. Ben dayıma: Nereye gitmek istiyorsun? diye (yolculuğunun ne­denini) sordum. Dayım şöyle dedi: Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) beni babasın (m ölümün) den sonra onun karısıyla (yâni üvey anasıyla) evlenen bir adama gönderdi ve onun boynunu (kı­lıçla)  vurmamı emretti."

2608) Kurre( hin Eyâs bin Hilâl) (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) beni, babasının (ölü­münden sonra) karısıyla evlenen bir adamın boynunu vurmak ve malmı müsadere etmek üzere ona gönderdi."

Not:    Bunun senedinin sahîh olduğu, Zevâİd'de belirtilmiştir.[92][92] buyurmuştur.

Câhiliyetin bu kötü âdetine uyan bir kimse bunun helâl ve meş­ru olduğuna inanırsa mürted olur, İslâmiyet'ten çıkmış olur. Mür-ted kimsenin öldürülmesi gereklidir. Hadîsin zahirini tutan âlimler: Sözü edilen kişi bu evliliğin helâlliğim iddia ettiği için mürted olmuş ve bu nedenle öldürülmesi yolunda Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) talimat vermiştir, derler.

En-Neyl yazarı: Şer-i Şerifin bu mesele gibi kat'î bir hükmüne ; muhalefet eden bir kimsenin öldürülmesi için devlet adamının emir -j vermesinin câizliği hükmü bu hadîsten çıkarılır. Ancak adamın bu mesele hakkındaki şer'î hükmü bilmesi ve bu hükmü tasvip etme­mesi şarttır. Keza, şer'î olduğu kesinlikle bilinen bir hükmü bile bi­le inkâr eden ve böylece mürted olan bir kimse öldürülünce malı damüsadere edilip devlete teslim edilir. Bu hüküm de hadisten çıkarılır, demiştir.

Babasının karısıyla evlenen bir kimse bu evliliğin haramlığını ka­bul etmekle beraber bu suçu işlerse mürted olmaz. Fakat zina su­çundan dolayı cezalandırılır ve kadınla ilişiği derhal kesilir. Zina cezası ayni şekilde kadın hakkında da uygulanır. Şayet cezaları rec-medümek ise bunlar öldürülürler. Fakat kâfir sayılmazlar. Yâni had cezası ile öldürülmüş olurlar. Müslümanlar hakkında uygulanan teç­hiz ve tekfin işlemi bunlar hakkında da uygulanır. Ama bilindiği gi­bi mürted kişi öldürülünce, kâfir sayılır ve kâfir cenazesinin hük­müne tâbi tutulur.[94][94]

İzahı

Zevâid türünden olan İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhJ'ın hadisinin bir benzerini Tirmizi, Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anhümâ)'den merfû olarak rivayet etmiştir. İki hadî­sin metinleri arasında bir farklılık yoktur.

Ebû Osman en-Nehdi' nin hadîsini Buharı ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsi iki sahâbî Resûl-i Ek­rem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'den işitmişlerdir.

Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anhl'ın hadisi de Zevâid türündendir.

Bu üç hadis, kişinin babasından başka bir kimseye bile bile ne­seb iddia etmesinin, yâni babamdır, demesinin haramlığını ve bü­yük vebal olduğunu ifâde ederler. Bunun haramağının sebebi açık­tır. Böyle bir iddiada bulunan kimse kendi öz babasına karşı nan­körlük ve isyan etmiş olur. Diğer taraftan yabancı bir adamın ev­lâdı olduğunu iddia etmekle onun mirasına konmak ister ve o kim­senin asıl mirasçılarının miras hakkından mahrum bırakılmasına ve­ya hisse nisbetlerinin düşürülmesine sebebiyet vermiş olur.

El-Fetih yazarının beyânına göre İbn-i Battal bu hadis ile ilgili olarak özetle şöyle demiştir:

Bu hadîsten maksad, bir kimsenin bile bile ve kendi arzusuyla öz babasına intisab etmekten dönüş yapıp başka bir kimseye inti-sab etmesi ve babamdır, diye kendini ona evlâd etmesidir. Câhili-yet devrinde bu şekilde evlâd edinme âdeti vardı ve bu usulle evîâd edinme işi yadırganmazdı. Kişi başkasının çocuğunu alıp kendisine evlâd edinirdi ve artık o çocuk onun evlâdı imiş gibi falanın evlâdı

diye çağırılırdı. Nihayet; «Evlâtlık­ları babalarına nisbet ediniz, bu, Allah katında en doğru olanıdır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmezseniz, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve dostlarınız olarak kabul ediniz.»     (Ahzâb: 5)âyeti ve; «Ve Allah, evlâtlıklarınızı oğul­larınız kılmamıştır.» (Ahzâb; 4) âyeti inince artık herkes ha­kiki babasına nisbet edildi ve babalıklara nisbet işine son1 verildi, (îbn-i   Battâl'ın   sözü bitti.)

İlk hadîs âzadlanan kölenin, kendisini âzadlayan efendisini bir tarafa iterek başka bir kimsenin âzadhsı olduğunu iddia etmesininde haramlığını ifâde eder. Meselâ âzadlanan bir köle efendisinden başka bir kimseye: Sen benim mevlâmsm, mevlâlık hakkı sanadır, derse bu söz ve iddia haramdır. Sebebi de şudur: Âzadlanan köle, mîrasçısız öldüğü zaman onun malı, kendisini âzadlayan kişiye ka­lır. Buna benzer bir takım hak ve hukuk bulunur. Âzadlanan köle kendisini âzadlayandan başkasının âzadlısı olduğunu iddia ederse asıl efendisine karşı nankörlük etmiş olur, onun mîrasçılık gibi bir takım haklarını inkâr etmiş olur. Bu nedenle İslâmiyet böyle bir nan­körlüğü yasaklamıştır.

îlk hadîste böyle yapanlara lanet ediliyor. Allah'ın laneti, O'nun bir kimseyi rahmetinden uzaklaştırması ve kovması, demektir. Me­leklerin ve insanların lanetinden maksad ise, bunların bir kimsenin ilâhî rahmetten uzaklaştırılması için dua etmeleridir.

Kadı îyâz: Burdaki lanet, kâfire olan lanetten farklıdır. Çünkü burdaki lanetten maksad bu suçu işleyen kimsenin müsta­hak olduğu ceza ve azabı görmesidir, ebedî olarak ilâhî rahmetten mahrum kalması anlamında değildir. Fakat kâfire yapılan lanet ise ebedî olarak rahmetten mahrum k--'ması mânâsına kullanılır, de­miştir.

İkinci hadîste babasından başkasına intisab edene cennetin ha­ram yâni yasak olduğu bildirilmektedir. Bu fıkra iki şekilde yorum­lanır : Birincisi; Bu günâhı işleyen kişi bunun helâl olduğuna itikad ederek yaparsa İslâmiyet'ten çıkmış olur, mürted olur. Böylece küf­re gittiği için ebedî olarak cehennemliktir ve hiç cennete giremiye-cektir. İkinci yorum: Bunun haramlığını kabul ettiğine rağmen iş­lerse cennete ilk girenlerle beraber girmiyecek ve bu suçun cezasını çektikten sonra cennete girebilecektir. Şayet tevbe eder ve Allah da onu bağışlarsa cezalandırılmadan cennete girmesi mümkündür.

Üçüncü hadiste ise bu suçu işleyenin cennetin kokusunu alma­yacağı bildirilmektedir. Bu da ikinci hadîs gibi yorumlanır. Üçüncü bir yorum da şudur: Bu suçu işleyen kimse mü'min olarak ölüp ba­ğışlansa bile, cennet kokusunu almak nimetinden mahrum bırakıl­masıdır.

İkinci hadîste isimleri geçen Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radıyallâhü anh) 'in hâl tercemesi 129 -132 nolu ve E b û B e k -re N ü f e y (Radıyallâhü anh)'m hâl tercemesi 233 nolu hadîs­lerde geçmiştir. Bunların râvîsi olan Ebû Osman en-Neh-d î ise tabiilerdendir. 60 defa hac yaptığı ve 130 yaşı geçkin iken vefat ettiği rivayet olunmuştur. Büyük bir şahsiyettir.[96][96]

İzahı

Zevâid türünden olan bu sahih hadis bir kimsenin mensup oldu­ğu sülâleden doğma olmadığım iddia etmenin haramlığına ve bu id­dianın o sülâleden her hangi bir kimseyi iffetsizlikle itham anlamı­nı taşıdığına delâlet eder. Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâmî'in nesebi 21. babasına kadar malumdur ve buna dâir sahih hadîs vardır. O'nun babalarının isimleri sırayla şöyledir : Abdullah bin Abdi i mu ttalib bin Hâşim bin Abd-i Menâf bin Kusay bin Kilâb bin M u r -re bin Ka'b bin Lüey bin G âli b bin Fehr bin Mâlik bin en-Nadr bin Kinâne bin H u -zeyme bin Müdrike bin İIyâs bin Mudar bin Nizâr bin Ma'd bin Adnan, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in anası ise Âmine bint-i Veheb bin Abd-i Menâf bin Zühre bin Kilâb, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in ana tarafından dördüncü babası olan Kilâb, onun baba tarafından altıncı babası olan Kilâb' dır. Bu zât-ı muhterem de O'nun baba ve anasının sülâleleri birleşir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in mensup olduğu ka­bilenin ismi Kureyş' dir. Bu kabilenin en-Nadr bin Kinâne' nin sülâlesinden olduğu bu hadîsle sabit olduğu için hadisin râvisi el-Eş'as bin Kays hadîsin sonunda ge­çen sözü kullanmıştır. Çünkü Kureyş kabilesine mensup in­sanların hepsinin en-Nadr bin Kinâne' nin sülâlesin­den olduğu bu hadîsle sabit iken bir K u r e y ş i' ye: Sen e n -Nadr bin Kinâne' nin sülâlesinden değilsin, demek onun gayr-i meşru bir evlâd olduğunu iddia etmek mâhiyetini taşır. Bu ise seksen değnek, kazif haddini gerektiren bir suçtur.

Hadiste Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e âit sözler iki şekilde yorumlanabildiği için bu durumu parantez içi ifâdeyi ilâ­ve etmek suretiyle belirtmeye çalıştım. Birinci yorumda Resûl-i Ek-

rem (Aieyhi's-salâtü ve's-selâm) Kureyş kabilesinin gerek ba­ba ve gerekse ana tarafından asil ve iffetli bir kabile olduğunu ifâ­de etmiş olur. îkinci yoruma göre ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Kureyş kabilesinin sülâlesinde baba tarafı esas tutularak ona intisab edildiklerini ve ana tarafına âit sülâleye inti-sab usûlünü uygulamadıklarını belirtmiş olur. Peygamber (Aleyhi's-salât ü ve's-selâm) 'in dedesi Abdu lmüttalib'in anası M e -dîne-i Münevvere' nin Benî Neccâr kabilesinden olduğu için e 1 - E ş ' a s (Radıyallâhü anh) bunu dikkate alarak Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in onlardan olduğunu söylemek istemiş olabilir. Çünkü milâdî 7. asırda M e d i n e - i Münev. vere doğusunda kalan büyük bir bölgeye Kende is­mi veriliyordu. Bu bölgenin isminin Kinde olması da muhtemeldir. Kinde ismi Yemen tarafında kalan bir bölgeye ve bu bölgede oturan büyük bir kabileye verilmiştir. Üsdü'l-Ğâbe'den anladığıma göre E ş' a s (Radıyallâhü anh) Yemen tarafındaki Kin-d e   kabîlesindendir.

El-Eş'as    (Radıyallâhü anh)'in hâl tercemesi 1986 nolu ha­dis bölümünde geçti.

[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/125-126

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/129

[6][6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/131-133

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/134-136

[10][10] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/140-141

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/143-145

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/147-149

[16][16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/153-154

[18][18] Hülâsa; 149

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/155-156

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/157-159

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/160-161

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/163-164

[26][26] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/166-167

[28][28] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/168-169

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/170-171

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/173-174

[34][34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/177-178

[36][36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/180

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/181-185

[40][40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/186-191

[42][42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/192-193

[44][44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/194-195

[46][46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/196-197

[48][48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/198-199

[50][50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/202

[52][52] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/203-204

[54][54] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/206-208

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/209-210

[58][58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/212

[60][60] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/213-214

[62][62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/214-215

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/217

[66][66] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/218-219

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/220-221

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/222-224

[72][72] Hülâsa : 174

[74][74] Bu zât Ensâr'dan ve Beni Mahzûm kabîlesindendir. Sahâbidir. Râvîsi  Mevlâ Ebî Zer'dir. Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn-i Mâceh onun hadis- itffâyet etmişlerdir. (Hülâsa : 443)

[76][76] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/228

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/229

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/230-231

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/231-233

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/235

[86][86] Ensâr-ı Kirâm'ın Hazreç kabilesinin reisi bulunan bu zâtın hâl terce- 2132 boiu hadîs bölümünde geçti.

[88][88] Bu zâtın hâl tercemesi 2552 nolu hadîs bölümünde verildi.

[90][90] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/238-240

[92][92] Nisa: 22

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/243-245

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/247-248

[97][97] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/249-250

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

37 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk