Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceCihad Hadisleri

Cihad Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

CİHÂD KİTABI 4

1- Allah Yolunda Cihâd Etmenin Fazîleti Babı 4

2- Allah (Azze Ve Celle) Yolunda Sabahleyin Veya Akşamleyin (Cihâd İçin) Yürüyüş Yapma (Faziletinin Beyânı)  Babı 5

3- Bir Gaziyi  (Savaşa Gidecek Müslümanı) Techizatlandıranın (Sevabının Beyânı)  Babı 6

4- Allah Teâlâ Yolunda Mal Harcamanın Fazileti (Nın  Beyânı)   Babı 6

5- Cihâdı Bırakmak Hakkındaki Tehdid Babı 7

6- Mazeret Kendisini Cihâddan Alıkoyan Kimse  (Hakkında Gelen Hadisler)   Babı 7

7- Allah Yolunda Rıbat (Sınır Ve Önemli Mevkilerde Düşmana Karşı Bekleme) Fazileti Cnîn Beyânı) Babı 8

8- Allah Yolunda Nöbet Beklemenin Ve Tekbir Getirmenin Fazileti Babı 10

9- Nefir  (Kâfirlerle Savaşmaya Gîden Topluluk) İçinde  (Cihada) Çıkmak Babı 11

10- Deniz Savaşı Fazileti (Nin Beyânı) Babı 12

Resûl-İ Ekrem  (Aleyhi's-Salâtü Ve's-Selâm) İn; Bu Hadîsten Çıkan Mucizeleri 13

11- Deylem  (Bölgesinin Fethedileceğin) İ Bildirmek Ve Kazvin'in Fazileti (Nin Beyânı) Babı 15

12- Baba Ve Anası Hayatta Olduğu Halde Savaşa Giden Adam (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı 16

13- Cihâdda Niyet Babı 17

14- Allah Yolunda Savaş İçin At Bağlayıp Hazırlamak Babı 18

15- Allah Sübhânehu Ve Teâlâ Yolunda Savaşma (Nın Faziletinin Beyânı) Babı 20

16- Allah Yolunda  (Savaşıp)  Şehîd Olmanın Fazileti Babı 23

17- (Sevab Bakımından) Şehîdlik (Hükmünde) Olması Umulan (Ölüm Çeşitleri) Babı 26

18- Silâh Babı 27

19- Allah Yolunda Ok Atmak Babı 29

20- Büyük Bayraklar Ve Küçük Bayraklar Babı 31

21- Savaşta İpek Ve Dîbâc (Denilen İpekli Kumaş)  Giymek Babı 32

22- Savaşta Sarıklar Giymek Babı 33

23- Savaşta Alım Satım Babı 33

24- (Allah Yolunda) Cihâda Gidenleri Uğurlamak Ve Onlarla Vedalaşmak Babı 33

25- Seriyye (Savaşa Giden Askerî Müfreze) Leh Babı 34

26- Müşriklerin Tencerelerinde  (Ve Dîğer Kablar1nda) Yemek Yeme Babı 36

27- Müşriklerden Yardım İstemek Babı 37

28- Savaşta Hile Etmek Babı 38

29- Hasmı İle Dövüşmek Üzere Savaşçının Muharebe Meydanına Çıkması Ve Savaşçının Beraberinde Bulunan Eşyatnın Hükmüne Dâir Hadîsler) Babı 39

30-  (Kâfir  Düşmanlara)   Saldırmak,   Geceleyin Baskın Yapmak Ve (Bu Arada) Kadınları Ve Çocukları Öldürmek Babı 40

31-  (Savaşta)   Düşman Ülkesinde   (Binaları,  Ağaçları Ve Ziraatları)  Yaktırmak Babı 42

Benî Nadir Yahudileri Hakkında Özlü Bilgi 43

32- Esirleri Fidye Karşılığında Kurtarmak Babı 44

33-  (Savaşçı)  Düşman,   (Bir Müslümana Âit) Malı Elde Eder Sonra Müslümanlar Düşmanı Mağlûb Eder (Ve Böylece Ganimet Meyânında Müslümanların Eline Geçen O Malın Hükmüne Dâir Hadîs) Babı 45

34- Gülul (Yânî Ganimet Malını Çalmak) Babı 45

35- Nefel  (Yâni Mücâhid'e Ganimetteki Payından Fazla Olarak Verilen Mal) Babı 46

36- Ganimet Mallarını (Gaziler Arasında) Taksim Etmek Bâbı 48

37- Köleler Ve Kadınlar, Müslümanların Refakatinde Savaşta Hazır Bulunurlar, Babı 48

Savaşa Giden Kadın İçin Ganimetten Sehim Verilir Mi ? 49

38- Devlet Başkanının (Savaşa Giden Mücâhidlere)  Tavsiyesi, Babı 49

Alınacak Cizye Miktarı Hakkındaki Görüşler 51

39- İmâm (Devlet Başkanın) A İtaat Babı 52

40- Allah'a İsyan Hususunda (Hiçbir Yaratığa) İtaat Etmek Yoktur, Babı 54

41- Biat Bâbı 55

42- Biate Vefa (Yâni Bîatla Verilen Söze Sadakat Göstermek) Babı 57

43- Kadınların Biat Etmesi Babı 58

44- Koşu Yarışması İçin Konulan Ödül Ve Ödüllü At Yarıştırmak Babı 60

Ödüllü At Yarışma Şekilleri Ve Bunlardan Meşru Olanlar İle Meşru Olmayanlar 61

45- Düşman Toprağına Mushaf İle Sefbr Edilmesinin Yasaklığı Babı 62

46- Ganimet Malının Beşte Birinin Taksimi Babı 63

CİHÂD KİTABI

Cihâd : Arab dilinde güçlük mânâsına gelen Cehd kelimesinden alınmadır. Şeriat ıstılahında ise, Allah adını yüceltmek için kâfirler­le savaşmak mânasına geiir. Allah yolunda cihâd, nefisle mücâdele mânâsına da gelir. Bu Kitâbda Allah yolunda savaşma ile ilgili ha­disler rivayet edilmiştir. Allah'ın adını yüceltmek maksadıyla kâfir­lerle savaşmak veya buna hazırlanmak farz-ı kifâye'dir. Fakat din düşmanı olan kâfirler İslâm ülkesine girdikleri zaman onlarla sa­vaşmak farzı ayn olur. Biz bu kadarlık bilgi ile yetinelim. Kimlere farz olduğu, kimlerin bundan muaf tutulduğu hususu ve benzeri me­seleler fıkıh kitablarında etraflıca anlatılmaktadır.[2][2]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisini B u h â r i, Müslim, Nesâî ve Mâlik de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin bâzı cümleleri kudsi hadis şeklinde ifâde edilmiştir. Bu ne­denle bâzı ifâdeleri parantez içinde ilâve etmek durumu oldu.

Mücâhidin cennete girmesinin Allah'ın kefaleti altında olmasın­dan maksad, Allah'ın ikram ve ihsanı ile cennete kavuşturulması­dır. Mücâhidin selâmetle ve bol ecirle veya bol ecirle beraber gani­metle evine döndürülmesi ile ilgili cümleden maksad da onun hem maddî hem de mânevi veya yalnız mânevi mükâfatla evine dönme­sidir.

Mücâhidin bu mutluluğa erişebilmesi için, cihâdını, nâm ve şöh­ret gibi dünyevi maksadlarla değil, sırf Allah rızâsı için ve ihlâslı yapması gereklidir. Hadis bu duruma da işaret etmektedir.

İhlâslı mücâhid'in şehîd edilmesi hâlinde cennetlik olduğuna dâir cümle ile ilgili olarak Kadı Iyâz: Bu cümleden maksad sa­vaş şehidinin ölür ölmez derhal cennete dâhil edilmesi olabilir.   Nitekim Allah Teâlâ şehîdlerle ilgili bir âyette

*OnIar Rableri yanında dirilerdir, nzıklanırlar...» buyurmuştur. Anı­lan cümle ile şu mânâ kasdedilmiş olabilir: Mücâhid, hesaba çekil­meden, azab edilmeden ve hiç bir günahtan dolayı müâhaza görme­den, Allah'a çok yakın kullarla beraber Öncelikle cennete girer. Çün­kü sahih bir hadîsle sabit olduğu gibi şehîdlik, günahlara kefaret olur.

Hadîste geçen "Seriyye" savaş müfrezesi demektir. Nevevi: Seriyye, askerî müfrezedir. Bazen ordudan ayrılarak düşmana sal­dırıp tekrar orduya katılır.    İbrahim   el-Harbî   demiş ki:

Seriyye, yaklaşık dörtyüz kişilik müfrezedir. Bu müfreze genei-likle gece yürüyüş yaptığı için ona seriyye ismi verilmiştir, diye bilgi verir.

Hadîsin son kısmında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), savaşa giden her askerî müfrezeye katılma iştiyakını beyân buyura­rak, ancak müslümanlara olan şefkat ve merhameti dolayısıyla bâzı küçük savaşlara katılmadığım belirtmektedir. Şöyle ki, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-seîâm) herhangi bir savaşa katıldığı zaman tüm müslümanlar refakat etmek ister ve geri kalmaya gönülleri razı ol­maz. Tüm müslümanların savaş araç ve gereçlerini, özellikle binit hayvanlarını sağlamaya ne Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'in ne de müslümanların o günlerdeki güçleri yetmiyordu. Sa­vaşa gidecek olanların bir kısmının yaya olarak, süvarileri takip et­mesi güçlüğü açıktır. Binit hayvanı temin edemiyenleri savaşa götür-memek, gidemeyenleri derin üzüntüye sevk eder. İşte bu güç duru­mu dikkate aîan Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bâzı sa­vaşlara bizzat katılmamayı uygun bulmuştur.

Hadîsin en son fıkrası da gaziliğin ve şehidliğin faziletini, şehıd-liği temenni etmenin ve güç yetmez hayırlı işleri dilemenin meşru­luğunu belirtir.

Cihâdın farz-ı ayn olmayıp farz-ı kifâye olduğu hükmü de bu hadisten çıkarılır.

E b û S a i d (Radıyallâhü anh) 'm hadîsi ise Zevâid türün-dendir. Bu hadis de cihâdın üstün faziletini beyân eder.

Mücâhid, şehid edildiği takdirde ilâhi mağfiret ve rahmete, edil­mediği takdirde, sevab ve ganimete kavuşma garantisine sahiptir. Ayrıca cihâd süresi boyunca, gündüzleri oruçla ve geceleri ibâdetle İhya etmişçesine sevap kazanır.[4][4]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Buhâri, Müslim    ve   Tirraizi,   Sehl    (Radıyallâhü anh)'m hadîsini

bunlar ile   N e s â i   ve   E n e s    (Radıyallâhü anhümâ) 'nınkini yine bunlar ve   A h m e d   de rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen "Ğadve" ve "Ravha" kelimelerinin anlamlarıyla ilgili olarak el-Hâf iz, el-Fetih'te: "Ğadve, Guduv"dan alın­madır. Guduv, gündüzün başlangıcından ortasına kadar olan sürenin herhangi bir zamanında çıkmaktır. Ravha da Ravâh'tan alınmadır. Ravâh, gündüzün ortasından gün batmcaya kadar olan sürenin her­hangi bir zamanında çıkmaktır, der. Bu çıkışlar Allah yolunda savaş­mak amacıyla olduğu için yürüyüş sözcüğü ile terceme ettim. Çünkü bilindiği gibi askeri harekât için çevremizde, yürüyüş kelimesi kul­lanılmaktadır.

Böyle bir yürüyüşün dünyadan ve dünyadaki bütün şeylerden ha­yırlı olması ile kasdedilen mânâ ile ilgiîi olarak da el-Hâfız, İbn-i   Dakiki'1-îyd' den   naklen şu bilgiyi verir:

Bilindiği gibi bütün dünya ve içindekiler, cennetteki nimetlerin bir zerresine bile denk değildir. Fakat cennet nimetleri dünyada gö­rülemiyor. Dünya nimetleri ise görülüyor. Görülemeyen cennet ni­metleri ile görülebilen dünya nimetleri arasında bir mukayese ya­pıldığı takdirde cennet nimetlerinin değeri daha iyi anlaşılır. İşte bu nedenle hadîste bu mukayese yapılmıştır. Kasdedilen mânâ şöyle olur: Allah yolunda savaşmak için gündüzün herhangi bir zamanın­da yapılan bir yürüyüş karşılığında verilecek cennet nimeti, dünya­dan ve dünyadaki bütün nimetlerden üstündür.

Hadisteki cümle ile şu mânâ da kasdedilmiş olabilir: Anılan bir yürüyüş ile elde edilen sevab, bütün dünyayı, içindeki bütün varlık­larla beraber Allah yolunda harcamakdan kazanılacak sevabtan da­ha fazladır.

El-Hâf iz, daha sonra ikinci yorumu teyîd eden mürsel bir hadîsi nakleder.[6][6]

İzahı

Zevâid türünden olan Ömer (Radıyallâhü anh)'ın hadisini İbn-i Hibbân da rivayet etmiştir. Zeyd (Radıyallâhü anh) 'm hadîsinin birer benzerini, Buhâri, Müslim., T i r -mizî   ve   Nesâî   de rivayet etmişlerdir.

Gazinin techizatlandırılması, onun binek hayvanını ve savaş için gerekli araç ve gereçleri ile diğer ihtiyaçlarını temin etmek, demektir.

Birinci hadiste geçen istiklâl masdarından alınma fiilin mânâsı gazinin savaş araç ve gereçlerinden hiç bir şeye muhtaç olmayacak biçimde savaşabilir duruma gelmesidir.

Her iki hadis de bir gaziyi savaşa hazırlamanın sevabının yüce­liğine delâlet eder. Asr-ı Saadette müslümanlardan fakir olanlar, Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ve zengin olan sahâbiler ta­rafından techizatlandırılırdi. Techizatlandınlamayanlar savaşa katı-lamıyorlardı. Bu gibi sahâbiler bazen Medine-i Münevve­re ' de kalıp savaşa giden müslümanUırın işlerine ve hizmetlerine bakarlardı. [8][8]

İzahı

Sevbân (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Müslim, T i r -mizi, Nesâi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir, tbnü'l-Melik bu hadisin şerhinde: Yâni bu üç yere yapılan harcama, diğer hayırlı işlere yapılan harcamalardan faziletçe üstündür. Hadis­te anılan üç yer arasında da fazilet açısından bir sıralama vardır. Bu da hadisteki sıra durumudur, demiştir. Yâni en faziletli dinar adamın çoluk çocuğuna harcadığı dinardır. Bundan sonra en faziletli dinar, adamın savaş ve benzeri hayırlı yollar için hazırladığı binit hayvanı uğruna harcadığı dinardır. Üçüncüsü; adamın, Allah yolun­da savaşan arkadaşları için harcadığı paradır.

Bâzıları: Hadiste bir sıralama durumu yoktur. Anılan üç şey sa­yılmış, fakat birisinin diğerinden sonra olduğuna dâir bir kayıd yok­tur. Ancak şöyle söylenebilir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm)'in anılan üç şeyi sırayla sayması hikmetsiz değildir, demişler­dir.

Sekiz sahâbî (Radıyallâhü anhüm) 'den rivayet edilen ikinci ha­dîs ise Zevâid türündendir. Bu hadis de savaşa katılmayıp, savaşan­lara maddî yardımda bulunan müslümanın harcadığı meblâğın ye-diyüz kat ve savaşa katılıp da bu uğurda mâlî harcamada bulunan müslümanın harcadığı meblâğın yediyüz bin kat artırılarak, yâni bu kadar harcama yapmışcasma sevâb kazandığına delâlet eder. Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bu hadisi buyurduktan sonra okuduğu âyet, Bakara sûresinin 261. âyetinin bir bölü­müdür ve Allah yolunda harcanan malın sevabının kat kat arttırıl­masının Allah'ın dilemesine bağlı bulunduğuna delâlet eder. Resûl-i Ekrem-bu âyeti, hadiste haber verdiği üstün fazileti teyid için oku­muştur. Bu âyetin tamamının meali şöyledir:

«Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, (ekilen) öyle bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve beher başak­ta yüz tane bulunmuş olur. Allah Teâlâ dilediğine kat kat artırır. Allah vâsi' (lûtfu geniş) dir, (her şeyi) bilendir.»  (261).

Yukarıya mealini aldığım âyetin izahı için tefsir kitablarma baş­vurmayı tavsiye etmekle yetineyim.[10][10]

İzahı

Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh)'ın hadisini Ebû D â-vûd, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadisini ise Tirmizî   ve   Hâkim   de rivayet etmişlerdir.

Birinci hadîste geçen "Karia" beklenmedik belâ, âfet ve musibet mânâsına gelir. Bu hadîse göre, savaşa gitmek, savaşa gideni techi-zatlandırmak ve savaşa giden bir müsîümanm geride bıraktığı ço­luk çocuğuna namusluca bakıp işlerini görmek, diye sayılan üç şey­den hiç birisini yapmayan bir kimse, hayatta iken büyük ve ânî bir belâya uğrar. S i n d î bu hadîsin izahı bölümünde : İ b n ü' 1 -Mübarek' ten. rivayet edildiği gibi bu durumun Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in dönemine mahsus olduğu umulur, de­miştir.

İkinci hadiste geçen "Eser"den maksad, alâmettir. Sülme de nok­sanlık ve eksiklik demektir. E 1 - K â r i, el-Mirkat'ta : Hadîsteki eser'den maksad alâmettir. Yâni yaralanma, yürüyüş nedeniyle toz­lanma, bedenin yorulması, mâlî yardımda bulunma, savaş araç ve gereçlerini temin etme, savaşa hazırlanma gibi savaş alâmetlerin­den hiç biri olmaksızın ölen kimse, şehîdlik ve cihâd etme mutlulu­ğuna eren kimselere nazaran eksikliği bulunduğu halde Kıyamet gü­nü gelir. Bu hadîsin, cihâda gitmesi farz olan kimseler hakkında ol­ması muhtemeldir. Yâni savaşa gitmesi farz olan bir kimse bunun hazırlığına girişmeyip görevini ihmal eder ve bu durumda ölürse kı­yamet günü eksikli olarak Allah'ın huzuruna çıkar, demiştir.

T ı y b î de: Bu hadîs düşmanla savaşmaya, nefisle ve şeytan­la mücâdeleye şümullüdür. Cihâd eseri de buna göre değişik olur, de­miştir.[12][12]

İzahı

Enes (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Ebû Dâvûd da az bir değişiklikle rivayet etmiştir. Ordaki rivayete göre meşru ma­zeretleri nedeniyle savaşa katılamayıp Medîne-i Münevve­re ' de kalanlar, savaş seferine katılan sahâbilerin harcadıkları ma­lın sevabını da kazanmışlardır.

Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Müslim ve İbn-i Hib ban da rivayet etmişlerdir. Buhâri de talikan naklet-miştir.

Müellifimiz bu hadîsi rivayet ettikten sonra, bunu şeyh'inden ri­vayet elliği şekilde yazdığını belirtmekle beraber bir ihtiyat olmak u/.ere «Veya Resul i Ekrem (Aleyhi's-saîâtü ve's selâm)'in buyurduğu gibidir.» sözünü söylemiştir. Bu sözü söylemek bir çok âlimlerce pren­sip hâline getirilmiştir. Bundan amaç, mânevi mes'uliyetten kurtul­maktır. Çünkü Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bir hadi­sini rivayet ederken en ufak bir hatâya düşmemek gerekir. Bu nok­tayla ilgili bilgiler Sünenimizın başlangıç kısmında verilmiştir.

Tebûk savaşma katılamadıkları halde bu sefere katılan mü-câhidler gibi sevaba eriştikleri bildirilen Medîne-i Münev­vere' deki erkek sahâbilerin mazeretlerinin hastalık olduğu, M ü s 1 i m ' in bir rivayetinde belirtilmiştir. Fakat hadîs sarihleri bu mazeretin yanında mâlî veya bedeni güçsüzlük mazeretinin de bulunduğunu diğer bazı rivayetlerden yararlanarak nakletmişler-dir.

Nevevi, Câbir'in hadîsinin şerhinde : Bu hadîs, hayır işlerine niyet etmenin faziletine ve savaşa ya da başka ibâdete ka­tılma kararında olmakla beraber meydana gelen bir meşru mazeret nedeniyle katılamayan kimsenin katılmışcasma sevâb kazandığına delâlet eder, demiştir.

Medine-i Münevvere'de kalan özürlü sahâbîlerin, mücâhidlerin sevabına ortak olmalarının mânâsı, mücâhidlerin seva­bından hiç bir şey eksilmeden bunun bir mislinin onlara ihsan edil­mesidir. [14][14]

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerde ve bu babın başlığında geçen "Ribât" kelimesinin mânâsını özlü olarak yukarda belirttim.

Kastalânİ bu kelime ile ilgili olarak şu bilgiyi verir: "Ribât", düşman sınırlarına yakın önemli yerlerde müslümanla-rm ikâmet edip sınırları korumaları ve düşmanları gözetlemeleridir. Ribât'm asıl mânâsı cihâd üzerinde durmaktır. Bir kavle göre Ribât, devamlılık ve ayrılmamak manasınadır. Diğer bir kavle göre Ribât, eşyayı bağlamakta kullanılan bağ manasınadır. Serhadde düşmana karşı bekleyen kimse kendisini bu işe bağladığı veya savaş atını bağ­ladığı ve her an savaşa hazır vaziyette durduğu için bu bağlılığına Ribât ismi verilmiştir."

Zevâid yazarı bu hadîsi Zevâid türünden saymıştır. Ama T i r -m i z î bunun bir benzerini Osman bin Affân (Radı­yallâhü anh) 'm mevlâsı E b û Salih aracılığıyla Osman (Radıyallâhü anh) 'den rivayet etmiştir. Ordaki rivayete göre; O s -mân    (Radıyallâhü anh) minber üzerinde cemaata hitaben:

Benim etrafımda dağılırsınız (yâni serhadde gidip nöbet tutarsı­nız) endişesiyle, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SeîlemKden işit­tiğim bir hadîsi şüphesiz sizden gizledim. Sonra kişi arzu ettiğini kendine seçsin diye bu hadîsi size anlatmayı uygun buldum. Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işittim:

«Allah yolunda bir gün rıbât, başka yerlerdeki bin günden ha­yırlıdır.»

Tuhfe yazan da bu hadîsin şerhinde: Bu hadisi, Ahmed, Nesâî ve İbn-i Mâceh de rivayet etmiştir, der. Şu du­rumda bu hadîs Zevâid türünden sayılmayabilir. Ancak yukarda işa­ret ettiğim gibi rivâyetlerdeki kelime farklılığı ve biraz da mânâ değişikliği vardır. Bununla beraber hasen - garîb olan Tirmizî'-nin hadîsi burdaki hadîsi teyid ve takviye etmiş olur.

Hadîste geçen "Dınn" kelimesinin asıl mânâsı cimriliktir. Saha­bet de refakat ve arkadaşlıktır. Osman (Radıyallâhü anh), et­rafındaki sahâbîlerin ve diğer cemâatin kendisinden ayrılıp, serhad şehirlerine rıbâtın yüce sevabını elde etmek amacıyla gitmelerinden endişe duyduğu için bu hadîsi bir süre rivayet etmediğini belirtmek istemiştir. Daha sonra hadîsi rivayet etmiştir.

Bir farz namazı edâ ettikten sonra diğer farz namazı beklemek de Ribât'm bir çeşitidir. Buna dâir hadîsler vardır. Ancak bunun ci-

hâd için olan ribât'a benzetildiği ve asıl ribât'ın cihâd için serhadde olan ribât ve bekleme olduğu âlimlerce beyân edilmiştir.

M ü s 1 i m ' in rivayet ettiği bir hadiste bir günlük ribât'ın bir aylık (nafile) oruçtan ve Buharı' nin rivayet ettiği başka bir hadiste bir günlük ribât'ın dünyadan ve dünyadaki bütün şeylerden hayırlı olduğu  rivayet edilmiştir.

2767) Ebû Hüreyre (RadıyaUâhü ank)'den rivayet edildiğine £öre: Resûltıllah (Sallallahü Aleyhi ve Selimi) şöyle buyurmuştur :

«Kim, Allah yolunda ribât (yâni serhadde veya önemli bir yer­de düşmana karşı beklemek)te iken ölürse, dünyada işlemiş olduğu iyi amelinin sevabı (ölümünden sonra da) üzerine akıtılır (yâni ame­line devam ediyormuş gibi sevabı devam ettirilir), rızkı da ona akı­tılır (yâni ölümünden sonra da rızıklanir), imtihan ediciler (kabir meleklerin)den emin olur ve Allah onu kıyamet günü korkudan emin olarak diriltir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahihtir. Râvi Mabed bin AbdiIIah bin Hişâm'ı İbn-i Hibbân sıka (güvenilir) râviler arasında anmıştır. Râ-vî Yûnus bin Abdi'l-A'lâ'nm rivayetini Müslim almıştır. Senedin kalan râvileri Buhâri'nin şartı üzerinedir.[16][16] âyetiyle sabittir. Ribât hâlinde ölen mü'min de şehîd gibi Allah tarafından rızıklanıyor ve hayatı devam ediyor. Allah bizleri bunlardan eylesin.

Bu hadîsin birer benzerini Müslim, Selmân (Radı-yallâhü anh) 'den ve başka hadîsçüer de başka sahâbüerden rivayet etmişlerdir. Bu rivayetler de hadîsin sıhhatini teyid etmektedir.

2768) Übey bin Kâ'b (Radtyallâhü a«A)'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurmuştur :

«Müslümanların avreti (yâni düşmanların sızmasından korkulan tehlikeli mevzi veya serhaddilnin arkasında, Ramazan ayı dışında sırf Allah rızâsı ve sevabı için Allah yolunda bir günlük ribât, ecir yö­nünden şüphesiz yüz yılın orucundan ve gecesini tâatla İhya etmekden daha muazzamdır. Müslümanların avreti arkasmda, Ramazan ayın­da sevabı Allah'tan bekleyerek, Allah yolunda bir günlük ribât, Al­lah katında ve sevâb açısından IZannımca buyurdu ki) bin yılın ibâ­detinden, orucundan ve gecelerini taatla ihya etmekten şüphesiz da­ha üstün ve daha muazzamdır. Eğer Allah o kimseyi selâmetle çoluk çocuğuna geri getirirse, bin yılın günahı onun aleyhinde yazılmaya­cak, ona hayratı yazılacaktır ve ribât sevabı kıyamete kadar onun için akıtılacaktır (yâni kıyamete kadar bu yerde nöbet beklemiş gi­bi sevaba nail olacaktır.)»"

Not: Zev&İd'de şöyle denilmiştir : Bu, zayıf bir seneddir. Çünkü seneddfi Muhammed bin Ya'la bulunuyor. Bu râvi zayıftır. Râvi Ömer t>in Subayh da böy­ledir. MekhÛI de Übey bin KâTs'a ulaşmamıştır. Bununla beraber tedlîsçidir ve bu hadîsi an'ane ile rivayet etmiştir.[18][18]

8- Allah Yolunda Nöbet Beklemenin Ve Tekbir Getirmenin Fazileti Babı

2769) Ukbe bin Âmir el-Cüheni (Radıyallâhü anh)'den rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiş­tir:

«Allah, askerlerin nöbetini tutan kimseye rahmet eylesin (veya eylemiştir).»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Çünkü râvilerin-den Salih bin Muhammed bin Zaide Ebû Vâkıd el-Leys zayıftır.

2770) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:        

Ben, Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyurur­ken işittim.

«Allah yolunda bir gece nöbet tutmak, adamın kendi çoluk çocu­ğu içinde (yâni ikâmet ettiği yerde) bin yıl (nafile) oruç tutmasın­dan ve gece ibâdetinden (sevabça) üstündür. (Anılan) yıl üçyüz alt­mış gündür. Gün de bin yıl gibidir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : BuhârI ve Ebû Abdillah el-Hâkim : Râvi Said bin Hâlid bin Ebi't-Tavîl, Enes (R.A.)'den bir takım mevzu hadîsler rivayet etmiş, demişlerdir. Ebû Naim de : O, Enes'den bir takım münker hadîsler rivayet etmiş, demiştir. Ebû Hatim de : O'nun Enes'den rivayet ettiği hadîsler tanınmaz, demiştir.

2771) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (yolculuğa çıkmak iste­diğini söyleyen) bir adama:

«Sana, Allah'tan korkmayı ve her yüksek yerde tekbîr getirmeyi tavsiye ederim» buyurdu."[20][20]

9- Nefir  (Kâfirlerle Savaşmaya Gîden Topluluk) İçinde  (Cihada) Çıkmak Babı

2772) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)yden rivayet edildiğine göre; (bir kere) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlemyden söz edildiğinde kendisi şöyle demiştir :

«O, insanların en güzeli idi, insanların en cömerdi idi ve insan­ların en cesûrü idi. Bir gece Medîne-i Münevvere halkı bir düşman baskını korkusuyla sesin geldiği tarafa doğru gittiler. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Talha'nın çıplak, egersiz bir atı üs­tünde, boynunda kılıç bulunduğu vaziyette vte herkesten önce sesin olduğu yere varmış olarak (geri dönüp geldiğinde) onlara (yâni se­sin olduğu yere gitmekte olan Medînelilere) rastladı ve onları geri çevirip:

«Ey insanlar korkutulmayacaksınız,» buyuruyordu. Sonra at için de:

«Biz onu bir derya (gibi akıcı) bulduk» veya «o, bir derya (gibi akıcı) dır» buyurdu.

(Râvîlerden) Hammâd demiştir ki: Sabit veya başkası bana bu hadîsi rivayet ederek dedi ki: O, Ebû Talha'nın bir atı idi. Ağjr gidişli olduğu söyleniyordu.    Fakat o günden sonra önüne hiç geçil­medi."

2773) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâyâ&n rivayet edildiğine gö­re ; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«(Kâfirlerle) cihâda çıkmanız (devlet yetkililerince) istendiği za­man cihâda çıkınız."

Not:   Bunun senedinin sahih ve râvîlerinin sıka (güvenilir) zâtlar olduğu, Zevâid'de belirtilmiştir

2774) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)Jden rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allah yolundaki bir toz ve cehennem dumanı müslüman bir ku­lun içinde toplanmaz.»"                                                                     

2775) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'6en rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim öğle ile akşam arasındaki zaman içinde Allah yolunda (ci-had için) bir yürüyüş yaparsa, (o yürüyüş dolayısıyla) kendisine ko­nan tozun misli kıyamet günü ona misk olur.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu, hasen bir seneddir. Hâvileri hakkında ihtilâf vardır.[22][22]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

1. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in    insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesaretlisi olduğu belirtilmiştir.

2. Başkasına ait atı emaneten ve eğreti olarak almak meşrudur.

3. Hayırlı bir iş için eğreti istenen atı ve benzerini vermek müs-tehabtır.

4. Bir islâm beldesine düşman baskım olduğunda buna karşı koy­mak için cihâda çıkmak gereklidir. Devlet adamları da bu hizmete bizzat katılabilirler.

5. Cihâda giden müslüman silâhlanarak gitmelidir.

6. Hadîs Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-seiâm)'in üstün te-vâzuunu (gönül alçaklığını) n bir örneğini verir. Çünkü eğersiz bir ata binerek gitmiştir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'm hadisi Zevâid türünden-dir. Bu hadîs, devlet yetkilileri tarafından kâfirlerle cihâda çıkmaya çağırılan müslünıanlann cihâda çıkmalarının farz-ı ayn olduğuna de­lâlet eder.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisini N e s â i de rivayet etmiştir. Ayrıca Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî de birer benzerini rivayet etmişlerdir.

E n e s (Radıyallâhü anh)'m son hadîsi ise Zevâid türündendir. Bu iki hadîs de Allah yolunda savaşa gitmenin faziletini bildirmekte­dirler.[24][24]

İzahı

Bu hadîsi Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi ve A h m e d de ri­vayet etmişlerdir.

Ümmü Haram (Radıyallâhü anh),    Enesbin Mâ-1 i k (Radıyallâhü anh)'m annesi Ümmü    Süleym (Radı­yallâhü anhâ) 'nın ana baba bir kız kardeşidir.    N e v e v i bu hadî­sin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

Âlimler, Ümmü Haram'm Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'e mahrem olduğu hususunda ittifak etmişlerdir (Mah­rem, nâmahrem'in karşıtıdır, nikâhlanması ebedî olarak haram olan manasınadır. Adamın, anası, teyzesi, halası gibi.) Fakat, Ümmü H a r â m' in O'na mahrem olması yönü hususunda ihtilâf vardır. İbn-i Abdi'1-Ber ve başkaları: Ümmü Haram O'nun süt teyzelerinden idi, demişlerdir. Diğer bir kısım âlimler: Ümmü Haram, O'nun bab'asımn veya baba babasının teyzesi idi. Çün­kü Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in dedesi Abdülmut-t a 1 i b ' in anası, Ensâr-i Kirâm'dan olan Benî Neccâr ka­bilesinden idi, demişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in, ümmetinin kendi­sinden sonra da devamını ve deniz aşın ülkelere bile cihâda gitme­lerini rü'yada görmekle istikbâle ait bu gelişme nedeniyle sevinmiş ve gülümseyerek uyanmıştır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) deniz savaşma katıla­cak roüslümanları tahtlarına kurulmuş padişahlara benzetmiştir. Bâ­zıları bu benzetişin deniz gazilerinin cennetteki durumlarına âit ol­duğunu söylemişler ise de en sıhhatlisi, bunun dünyadaki vasıflan ol­masıdır. Yâni müslümanlar, maddî imkânlarının genişlemesi, işleri­nin düzene girmesi ve sayılarının çoğalması sebebiyle padişahların bindikleri muhteşem vapurlara binecekleri bildiriliyor.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ikinci kez gördüğü rü'-yayı Ümmü Harâm'a anlattığı zaman Ümmü Haram yine dua talebinde bulununca Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) : «Sen birincilerdensin» buyurmuştur. Bu cevab, ikinci rü'ya-nm birinci rü'yadan ayrı olduğuna delâlet eder. Yâni ikinci rü'ya­da Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e gösterilen müslü­manlar, birinci rü'yada gösterilen müslümanlardan başka bir gâzî-ler cemaatidir.[26][26]

İzahı

Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi Zevâid türün-dendir.   Ebû   Ümâme    (Radıyallâhü anh) 'in hadisi Zevâid türünden sayılmamış ise de Kütüb-i Sitte'nin diğerlerinde göremedim. Ancak Sindi' nin S u y û t i' den naklen verdiği bir ifâde bu hadîsin    T i r m i z î    tarafından da rivayet edildiğine işaret eder.

Mâid ve Sâdir denizde başı dönen anlamını ifâde eder. Bilindiği gibi deniz bâzı kimseleri tutar. Böylelerinde baş dönmesi, bulantı ve kusma görülebilir. Her iki hadîs deniz savaşma katılan müslümanın geçirdiği baş dönme sıkıntısının savaşta yaralanıp kan içinde kıv­ranmaya benzediğine delâlet eder. Yâni baş dönme sıkıntısı da ga­ziler için büyük sevablara vesile olur.

Yine her iki hadîs, deniz şehidinin sevabının kara şehidinin se­vabından fazla olduğuna delâlet eder. Deniz savaşının üstün fazi­letine dâir diğer hususlar tercemeden rahatlıkla anlaşıldığı için ay­rıntılarına girmeye gerek görmüyorum. Ancak şu noktayı belirtmek­le yetineceğim:

Son hadîs kara şehidinin kullara âit borcunu ödememesi güna­hının bağışlanmadığına, fakat deniz şehidinin bu tür günahı dâhil tüm günahlarının bağışlandığına delâlet eder. Sindi' nin de­diği gibi açık olan hüküm şudur ki, kişi kul borcunu ödemeye güçlü olup durumu buna müsâid olduğuna rağmen borcunu ödememesi günahtır. Hadîsten bu mânanın kasdedildiği umulur.

Sindî' nin beyânına göre; Suyütî, Tirmizi' nin haşiyesinde bâzı ilim adamlarından şunu nakletmektedir:

Bu hadis, yâni Ebû Ümâme' nin hadisi kul haklarının bağışlanmayacağına dikkatları çekmektedir. Çünkü kul hakları çe­kişme ve sıkıştırma konusudur. İlgili hak sahipleri dâvâcı durumun­dadır. Bu hadîsin günah sayılan borçlar mânâsına yorumlanması mümkündür. Bu nevi borçlar, gayri meşru yollarla zimmete geçiril­miş borçlardır. Meselâ dolandırıcılık, hırsızlık, gasp gibi yollarla te­câvüz edilen kul hakkı bu nevî borçlardandır. Keza ödememek niyet ve karanyla alman borçlar da böyledir. Fakat meşru yollarla alınan borçlar ise bu yoruma göre söz konusu edilmemiş olur. Artık bu ne­vî borcu bulunan kara şehidi veya diğer müslümanlarm bundan do­layı muâhaza edilip edilmiyeceği belirtilmemiş olur. Allah dilerse ala­caklıların alacaklarını kendi hazînesinden ödemek suretiyle borçlu­ları kurtarır.

Borçlu olarak ölen kimsenin durumu hakkındaki gerekli bilgi 2412 - 2416 nolu hadîsler bölümünde verilmiştir. Geniş bilgi için ora­ya bakılabilir.

Deniz şehidinin kullara olan borcunun da bağışlandığına dâir bu hadîs, alacaklı durumundaki kimselerin haklarının zayi edileceği mânâsını taşımaz. Böyle bir şey hatıra da gelmemelidir. Çünkü Al­lah hiç bir. kuluna zulüm etmez. Şu haîde Allah. Teâlâ deniz şehidi­nin kullara olan borcunu bağışlayınca alacaklılara kendi hazînesin­den haklarını öder ve böylece şehidi de borçlu durumundan kur­tarır.[28][28]

İzahı

Bu babın iki hadisi de Zevâid türündendir. Birincisinin senedi hasendir. İkinci hadîs ise mevzu hadîslerden sayıldığı e 1 - C e v z İ tarafından ifâde edilmiştir. Bunun senedi ile ilgili bilgi sonradan ve­rilmek üzere diğer hususlara geçelim.

Birinci hadîste sözü edilen zâtın beklenen Mehdi olması muh­temeldir. Sindi böyle yorum yapıldığını ifâde etmektedir. Bu­nunla beraber Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bir mu­cize olarak beyân buyurduğu fetihler bilindiği gibi gerçekleşmiştir. Şöyle ki:

Deylem; îrân'ın Ceylân eyâletinde bir şehir ismi ol­duğu gibi bu bölgenin dağlık kesimine de denilir. Ayrıca ekseriyeti bu bölgede yaşayan bir insan topluluğuna da Deylem ismi verilmiş­tir. İkinci hadîste sözü edilen Kazvîn de Deylem şehrine komşu bir ilin ismidir. Deylem ve Kazvîn bölgesi hicretin 22. yılı H z. Ömer (Radıyallâhü anh) 'm halifeliği döneminde Berâ bin Âzib (Radıyallâhü anh)'in kumandasındaki askerî bir kuvvet tarafından fethedilmiştir.

Kostantiniyyc ise tercemede belirttiğim gibi İstanbul'un eski ismidir. Hicretin 52. yılı Hz. Muâviye (Radıyallâhü anh) 'm hilâfeti döneminden itibaren müslümanlar defalarca bu bel­deyi muhasara altına alıp fethedilmesine çalışmışlar ise de nihayet bu şeref Osmanlı padişahlarından Fâtih Sultan Mehmed'e ve şerefli ordusuna M. 1453 yılında nasib olmuş­tur.

İkinci hadîsin senedi ile ilgili olarak Zevâid yazarı özetle şu bil­giyi vermiştir:

Bu hadîsin senedinde bulunan Yezîd bin Ebân e r -Rakkaşî, Rebî bin Sabih ve Dâvûd bin el-Muhabber zayıf oldukları için bu sened zayıf râvîler zincirini teşkil eder. İbnü'l-Cevzî bu hadîsi mevzu hadisler arasın­da anmış ve : Bu hadîs şüphesiz mevzudur. Yezid bin Ebân'-dan başkasının bu hadisi uydurduğunu sanmıyorum. İ b n - i Mâ-c e h' in, bilgisine rağmen bu hadisi kendi sünenine alıp hakkın» da bir şey söylememesine hayret ediyorum, demiştir. Suyûtî de Îbnü'l-Cevzi' den naklen : Bu hadîs mevzudur. Çünkü râvî Dâvûd çok hadîs uydurmuştur ve burda da kendisi itham altın­dadır. Râvi Rebî de zayıftır. Yezîd ise terkedilmiş bir kim­sedir. S u y û t i daha sonra şöyle der: R â f i î bu hadîsi ken­di târihinde zikrederek: Bu hadîs, meşhurdur, bir cemâat tarafın­dan Dâvûd' dan rivayet edilmiştir. İbn-i Mâceh de bunu kendi süneninde rivayet etmiştir. Hadîs hafızları I b n-i M â c e h' in sünenini Buhârî ve Müslim1 in sahîhayn ismi verilen kitablan ve Ebû Dâvûd ile Nesâi' nin sü-nenleriyle beraber ve denk kabul ederler. Ayni zamanda İbn-i Mâceh'in sünenindeki hadîsleri delil sayarlar. Ancak şu var ki A h m e d ve başkasının Davud'u zayıf saydıkları anlatılmak­tadır.[30][30]

İzahı

Bu babın ilk hadîsini Nesâî, Ahmed ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Onların rivayetlerine göre savaşa gitmek üze­re Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müracaat eden zât Câ-hime (Radıyallâhü anhâl'dır. Müellifimiz ise bu hadisi iki senedle rivayet etmiştir. İkinci rivayet onların rivayetlerine uygundur. Müellifimizin birinci rivayetinin zahirine göre Peygamber (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'e cihad için müracaat eden zât Câhi-m e ' nin oğlu M u â v i y e (Radıyallâhü anh) 'dır, İ b n - i A b -di'1-Berr'de cihâd için izin isteyen zâtın Muâviye bin C â h i m e   olduğuna dâir bir rivayeti tahriç etmiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in müracaatçıya: «Sen annenin ayağına sanl. Çünkü cennet ordadır» mealindeki cümlesiyerine   N e s â i' nin   rivayetinde;

«O halde sen annene sarıl (ondan ayrılma) çünkü cennet şüphesii onun ayakları altındadır.» cümlesi bulunur. Yâni cennetten nasibin ancak annenin rızâsını kazanman hâlinde sana ulaşır. Sanki o na-sib, annenin emrindedir ve anne onun üstünde oturmuştur. Artık ancak anne tarafından sana ulaştırılır. Çünkü bir şey bir kimsenin ayağı altında olunca, artık başkasına ulaşması ancak onun müsaa­desi ve izniyle olabilir.   Sindi   bu cümleyi böyle yorumlamıştır.

Cümleden maksad, anneye karşı mütevâzi davranmanın cenne­te girmeye vesile olduğu anlamı olabilir.

Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh)'m hadîsini Ebû Dâvûd ve İbn-i Hibbân da rivayet etmişlerdir. Hattâbi bu hadîsin şerhinde; "Kişinin çıkmak istediği cihâd kendisi için farz olmayıp nafile ise baba ve annesinin izni olmadık­ça cihâda çıkması caiz değildi. Fakat cihâd kişiye farz-ı ayn olmuş ise, (meselâ kâfirlerle dövüşmek için, devlet tarafından savaşa çağı­rılmış ise), böyle bir cihâda katılmak için baba ve annenin müsaa­desine gerek yoktur. Yukarda anlatılan hüküm müslüman baba ve anneye mahsustur. Eğer baba ve anne gayri müslim iseler müslü­man evlâd bunlardan izin almadan nafile veya farz cihâda katılır, diye bilgi vermiştir.

El-Fetih yazarı Abdullah'ın hadîsini açıklarken: Bu hadîste sözü edilen sahâbî'nin Câhime bin Abbâs ol­ması muhtemeldir, demiş ve bu babın ilk hadîsini delil göstermiştir. El-Fetih yazarı daha sonra: Cumhura göre müslüman baba veya an­ne evlâdını cihâda gitmekten men ettikleri zaman evlâdın cihâda gitmesi haramdır. Çünkü baba ve anneye itaat etmek farz-ı ayndır. Cihâda gitmek ise farz-ı kifâyedir. Şayet cihâda gitmek evlâd üze­rine farz-ı ayn durumuna gelirse artık, onun babasmdan veya anne­sinden izin alması söz konusu değildir, diyerek buna dâir delileri beyân etmiştir.

İlk hadis râvîleri hakkında özlü bilgi:

Muâviye bin Câhime es-Selemî (Radıyallâhü anhümâ) sahâbidir. Râvîsi İ k r i m e ' dir. Hadîslerini Nesâî ve îbn-i Mâceh rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlere göre ci­had için izin isteyen zât kendisidir.

Câhime (Radıyallâhü anh) bin Abbâs bin Mir-dâs es-Selemî ise, yukarda durumu anlatılan Muâviye bin Câhime 'nin babasıdır. Bâzı rivayetlere göre cihâda çık­mak için müsaade isteyen zât budur.

H u n e y n savaşında Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'i ayıpladığı müellifimiz tarafından bildirilen kişi ise Câhime (Radıyallâhü anh) 'in babası Abbâs bin Mirdâs es-Se­lemî' dir. Ayıplama mes'elesi şöyledir: H u n e y n savaşın­dan elde edilen ganimet malının bir kısmı, gönülleri İslâmiyet'e yatış­sın diye yeni müslümanlara verilince bâzı kimseler dedikodu ettiler ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bu takdiri aleyhin­de konuştular. El-Mudmarât'ta gönülleri henüz İslâmiyet'e yatışma­mış olup   H u n e y n   savaşı ganimetinden kendilerine büyükçehisse verilen insanların üç sınıf olduğu belirtilerek şöyle denilmiştir: Bunlardan bir kısmı müslümanhğı kabul etmekle beraber gönülleri henüz İslâm'a yatışmamıştı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm) gönüllerini tatmin ve İslâmiyet'e yatıştırmak istedi. İkinci sınıf ise müslümanliğı kabul etsinler ve dolayısıyla kendilerine bağlı kabi­leler de İslâmiyet'e erişsinler diye taltif edildiler. Üçüncü bir kısım vardı ki, serleri defedilsin diye kendilerine bir şeyler verildi. A b -bâs bin Mirdâs, yâni C â h i m e' nin babası da bu nevîdendir. [32][32]

İzahı

Ebû M û s â (Radıyallâhü anh)'m hadîsi KütÜb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur. Bu hadîste geçen "Hamiyyet" kelimesi­nin mânâsı: Aşireti, kabilesi ve yakınları için gayretkeş ve mutaas­sıp olmaktır. Hamiyyet için savaşmaktan maksad, aşireti ve yakınları hakkında duyduğu gayret ve taassup için bunlar uğrunda savaşmak­tır.

Bu hadîste işaret edildiği gibi bir adam Peygamber (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'a bâzı kimseler kahramanlıkla övülsün diye savaşır­lar. Bir kısım kimseler de yakınları uğrunda ve onlar için savaşırlar. Diğer bir kısım adamlar da riyakârlık ve gösteriş için savaşırlar. Bun­ların hangisinin savaşı Allah yolunda savaş sayılır? diye sormuştur.

T i r m i z i' nin   rivayetinde; «Bunların han-j* gisi Allah yolundadır?» ilâvesi vardır.

Resûl-i Ekrem ise verdiği cevapta ancak tevhid kelimesinin yü­ce olması için savaşanların cihâdının Allah yolunda olduğunu bildir­miştir. Yâni diğer amaçlarla yapılan cihâd Allah yolundaki savaş­lardan sayılmaz.

Hamiyyet ve gayretkeşlik bazen din için olur. Şayet din için olursa yine tevhîd kelimesinin yücelmesi için olmuş olur.

E b û U k b e (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Fâris, ana dili Farsça olan milletin ismidir. Bun­lara Acem de denilir. Bu millet toplu olarak İ r â n' da bulunur. Ebû U k b e aslen I r â n ' lı olup Hâşira bin Abd-i M e n â f oğullarının âzadlısı idi. E 1 - M ü n z i r î bu zâtın B a s r a' lı olduğunu söylemiştir. Ana dili Farsça olanlardan I r â k' ta ikâmet edenler de bulunduğu için bu zâtın ilk zaman­larda B a s r a ' da ikamet etmiş olduğu anlaşılıyor. Ebû D â -v û d' un rivayetinde bu zâtın Fâris halkından olduğu belirtilmiş­tir. Müellifimizin rivayetinin zahirine göre bu zât Fâris halkının âzadlısı idi. Fakat gerek Ebû Dâvûd'un rivayeti ve gerekse el-Hülâsa ile Avnü'l-Mabûd'da verilen bilgi bu zâtın H â ş i m oğul­larının âzadlısı olduğuna ve kendisinin aslen Fâris halkından oldu­ğuna delâlet eder. Bu nedenle müellifimizin rivâyetindeki ifâdeyi bunlara uygun terceme ettim. Zâten müellifimizin rivâyetindeki ifâ­de böyle terceme edilmeye de müsâiddir. Acemler savaşırken düş­manlarına darbe indirdikleri zaman kahramanlıklarını açıklamak maksadıyla isimlerini ve mensubu bulundukları soyu dile getirirler­di. Bu onların bir âdeti hâlinde idi. Bu nedenle Ebû Ukbe alış­tığı âdet uyarınca fârisli bir genç olduğunu belirterek U h u d sa­vaşında düşmana darbe indirmiştir. Bir kavmin âzadlısı hangi soy­dan olursa olsun o kavme mensup olduğu için Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) kendisine, ensârî genç olarak kendisini ta­nıtmasının uygunluğunu beyân buyurmuştur.

El-Kâri   bu hadîsin açıklaması bölümünde: Yâni Ey   Ebû U k be!    Sen düşmana darbe indirdiğinde öğündüğün zaman yanlarına hicret ettiğin ve bana yardımcı olan Ensâr'a mensub olduğu­nu söyle. İran* hlar o dönemde kâfir oldukları için Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), Ebû Ukbe' nin kendisini İranlı' lara mensub etmesini hoş karşılamamış ve onun kendi­sini Ensâr-i Kirâm'a mensub etmesini emretmiştir. Çünkü Ensâr'a intisab etmek, müslümanlara intisab etmek demektir, der.

El-Hülâsa'nin 455. sahîfesinde Ebû Ukbe (Radıyallâhü anh) hakkında şu bilgi verilmiştir: Ebü Ukbe el-Fârisi, H â ş i m oğullarının âzadlısı olup sahâbi'dir. Adının R e ş i d ol­duğu söylenmiştir. Râvisi, oğlu Abdurrahman bin Ebî Ukbe' dir. Ebû Dâvûd ve îbn-i Mâceh onun hadîs­lerini rivayet etmişlerdir.

Bu babın son hadîsini Müslim, Ebü Dâvüd, Tir-mizi, Nesâî ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs muhtelif şekillerde yorumlanmıştır. N e v e v i : Hadisin yegane doğru mânâsı şöyledir ve başka türlü yorumlanması yanlıştır: Gâ-zîler sağ, salim evlerine döndükleri veya ganimetle döndükleri zaman ecirleri selâmetle dönmeyen veya selâmetle dönüp de ganimet elde edemeyen gazilerin sevabından az olur. Ganimet savaş sevabının bir parçasının karşılığıdır. Bu itibarla gaziler ganimetle döndükleri za­man savaştan dolayı müstehak oldukları sevabın üçte ikisini dünya­da almış olurlar. Ganimet de sevabın bir parçasıdır, demiştir.

Şu halde ganimet, sevabın üçte birisine ve selâmetle dönmek de sevabın üçte birisine tekabül eder. Böylece sevabın üçte ikisi dünya­da alınmış olur.[34][34] (Radıyallâhü anhyâtn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Hayır, atın alnına dökülen saçlarında kıyamet gününe kadar dü­ğümlüdür, (Hayır, kıyamette sevab ve dünyada ganimettir.)»"

2787) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydan rivayet edildi­ğine göre; Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Atın alnına dökülen saçlarında kıyamet gününe kadar hayır düğümlüdür.»"[36][36]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizi, Nesâî ve B e y h a k î de rivayet etmişlerdir. Bu hadisin metni bâzı riva­yetlerde kısa, bâzılarında uzundur. M ü s 1 i m' in rivayet ettiği metin, müellifimizin rivayet ettiği metin gibi uzundur. Müellifimizin rivayetinde geçen bâzı kelimelerin mânâlarını açıklayalım:

Merc: Otu bol geniş araziye denilir.

Ebvâl: Bevl'in çoğuludur. Bevl, idrar demektir.                       

Ervâs: Revs'in çoğuludur. Revs, gübre demektir.       

Şeref: Arazinin yüksekçe yerine denildiği gibi at koşusunun bir turuna veya son merhaleye de denilir. Bir kavle göre atın bir mil me­safe mikdarı sıçrayarak seğirtmesine denilir ve burada bu mânâ kas-dedilmiştir. Biz bu kelimeyi bir tur mânâsına terceme ettik. Diğer şekillerde terceme edilmesi de mümkündür.

İstinân: Atın, binicisiz ve yüksüz olarak, ön ayaklarını yerden kaldırıp atmak suretiyle neş'e ile koşmasıdır.

Atların sırtlarının hakkından maksad, onların güçlerinin dışın­da yük yükletilraemesidir. Atların karınlarının hakkı ise onlara iyi bakmak ve yemleri ile suvarma işlerini ihmal etmemektir.           

Eşer: Böbürlenmek, kendini beğenmek, azmak, taşkınlık göster­mek gibi mânâlara gelir.

Batar: Şımarmak, hakkı kabul etmemek, azmak, beğenmemek ve böbürlenmek mânâlarına gelir,

Bezah: Eşer ve batar mânâlarını ifâde eder. Görüldüğü gibi bu üç kelimenin mânâları birbirine yakındır.

Riya: Gösteriş manasınadır. Yâni zahiren Allah için görünüp, iç­te dünya ile ilgili bâzı amaçlan gütmektir.

Tekerrüm: Şeref ve izzeti korumak, iffetli olmak gibi mânâlara gelir. Burada geçimini sağlamak ve kimseye muhtaç olmamak niye­tiyle ve şerefini korumak maksadıyla at edinmek mânâsı ifâde edil­mek istenmiştir. Nitekim bâzı rivayetlerde; "Taâffüf = İffetini koru­mak" ifâdesi bulunur.

Tecemmül: Ziynetlenmek, güzel rızık yemek gibi mânâlara gelir. Burada son mânâ kasdedilmiş olabilir. Allah'ın nimetlerinden yarar­lanmak ve nimetlerin eserlerinin kulun üstünde görülmesi dînen meş­ru olduğu cihetle bir kibir ve gurur olmaksızın at ziynetiyle ziynet-lenmekte bir beis olmadığı cihetle Tecemmül kelimesi belirttiğim sı­nırlar dâhilinde ziynetlenme mânâsına da yorumlanabilir.

Hadis, Allah yolunda savaşmak için at edinmenin faziletini be­yân eder. Hadîste atın bol otlu geniş arazide yediği her şey ve akar nehirden içtiği her damla su karşılığında sahibi için âhirette ecir ve sevab bulunduğunu ifâde etmektedir. Yâni atın yiyeceğini ve içe­ceğini rahatlıkla bulduğu ortamda sahibi için bu kadar sevâb var­ken müsâid olmayan ortamlarda gaza atına yedirilen yem ve içiri­len su karşılığında sahibine verilecek sevâb miktarı çok daha fazla ve üstün olacaktır.

Geçim ve kazanç için edinilen atın ise sahibinin fakirliğine bir perde ve engel olduğu ifâde edilmiştir. Kibir, gurur, bencillik, böbür­lenme, taşkınlık göstermek, hakka karşı baş kaldırmak, azmak gibi kötü amaçlarla edinilen at ise sahibinin boynunda bir vebal olur.

E 1 - H â f ı z : At ırkının sahiplerinin durumlarına göre üç kıs­ma ayrılması yönü şudur: Kişi ya binmek veya ticâret maksadıyla at edinir. Bu iki maksaddan hangisi olursa olsun bunun beraberinde Allah'a itaat etmek var ise birinci nevi at kısmı olur. Şayet bunun beraberinde günah işleme işi varsa üçüncü nevi at kısmı olur. Eğer bunun beraberinde ne itaat ne de günah işleme yok ise atın ikinci kısmı olur, demiştir.

2789) Ebû Katâde el-Ensârî (Radtyalîâhü anh)'den rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} şöyle.buyurmuştur :

«Atın en hayırlısı, yağız, alnında ufacık beyaz nişan bulunan, ayaklarında beyazlık olan, burnu ve üst dudağı beyaz ve sağ ön aya­ğı mutlak  (nişansız) attır. Eğer yağız olmazsa, bu alâmetti doru at

(da hayırlıdır.)»"[38][38]

İzahı

Bu hadîsi Müslim ve sünen sahiplerinin hepsi rivayet et­mişlerdir. Müslim ile Ebû Davud'un rivayetlerinde Şikâl'ın tefsiri tercemede parantez içine aldığım şekilde geçmektedir. Yâni atın sağ ön ile sol arka ayaklarında veya sol ön ile sağ arka ayaklarında bulunan beyazlığa Şikâl denilir.

Avnü'l-Mabûd yazarı e 1 - K a r i : Hadîste geçen Şikâl tefsi­rinin Peygamber (Aîeyhi's-salâtü ve's-selâm)'in sözünden olmayıp râvîye âit olması açık olan ihtimaldir. Çünkü bu açıklama Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-se]âm)'in sözünden olmuş olsaydı Şikâl ke­limesinin mânâsını beyân eden bir nass olurdu ve artık bu kelimenin tefsiri hususunda ihtilâf olmazdı, demiştir, der.

H a 11 â b î de: Şikâl bâzı rivayetlerde böyle açıklanmıştır. Bu kelime, atın bir ön ayağı ile bir arka ayağının tahcilli, yâni diz ka­pağından aşağı kısmında beyazlık bulunması ve diğer arka ayağın mutlak olması şeklinde de yorumlanmıştır, der.

N e v e v î şikâl kelimesinin tefsiri hususunda gelen başka ka-viîîeride nakletmiştir. Oraya bakılabilir.

Resûl-i Ekrem (Aîeyhi's-salâtü ve's-selâm)'in atın şikâlından hoş­lanmaması sebebi hakkında bâzı görüşler beyân edilmiş ise de en uygun olanı bunu O'nun bilgi ve takdirine bırakmaktır. Bâzıları şöy­le derler: Belki Resûl-i Ekrem (Aîeyhi's-salâtü ve's-selâm) bu nevi atlan denemiş ve verimli olmadıklarım görmüş olduğu için hoşlan-mamıştır.

2791) Temîm ed-Dârî (i) (Radıyallâkü ö«A)'den rivayet edildiğine göre kendisi; Resûluİlah (Sallattahü Aleyhi ve SeUem)}den şöyle buyururken işittim, demiştir :

«Kim Allah yolunda (savaşmak için) bir at (edinip) bağlar, son­ra onu kendi eliyle yemlerse, beher yem tanesine karşılık o kimse için bir hasene (sevab) olur.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Muhammed, babası Uk-be ve dedesi bulunur. Bunlar meçhul kimselerdir. Muhammed'in dedesinin İsmi de belirtilmemiştir.[40][40]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Hadiste geçen "Fuvâk" hayvanın iki sağımı ara­sındaki müddet mânâsına yorumlanmıştır. Bu kelime "Fevâk" ola­rak da okunabilir. Sindi bu kelimeyi böyle açıkladıktan sonra : Çünkü sağım devesi .sağılır. Sonra sağıma ara verilerek yavrusu sa­lıverilir. Deve yavrusuna süt vermeye başlar. Biraz sonra tekrar süt sağılır. İşte bu iki sağım arasmdakı süreye Fuvâk denilir. Bir kavle göre Fuvâk: Sabah sağımı ile akşam sağımı arasındaki süredir. Bir başka kavle göre süt sağılırken bir kab dolunca bunu kaldırıp di­ğer bir kaba sağılmcaya kadar geçen zamana Fuvâk denilir. Diğer bir kavle göre ard arda sağılan iki hayvanın sağımı arasındaki sü­reye Fuvâk denilir, demiştir.

Hülâsa bu kelime hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, en kısa bir sürece Allah yolunda ve ihlâslı olarak savaşan bir müslü-man bu hizmetinden dolayı Allah'ın lütfü ile cennete girmeye müs-tehak olur. Onun cennete girmesinin vâcibliğinden maksad Allah'ın lütfü ile cennete girmeye lâyık olmasıdır. Çünkü Allah, hiç kimse­yi cennete dâhil etmeye mecbur değildir. Bütün tasarrufları onun irâdesi ve düemesiyledir.

2793) Enes bin Mâlik  (Radıyallâkü anh)\\cv\; Şöyle demiştir:

Ben bir savaşta hazır bulundum. Abdullah bin Revana (Radıyal-lâhü anh)   (kâfirlerle savaşırken)  şöyle dedi:

Yâ nefsim! Seni uyarıyorum. Ben, seni cennet Ce girmeye sebep olan savaş) tan hoşlanmaz olarak görüyorum. Allah'a yemin ederim ki, sen ya itaatkâr (uysal) olarak (savaşmak suretiyle) muhakkak cennete gireceksin ya da şüphesiz buna zorlanacaksın."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Çünkü râvî Dey-lem bin Gazvân halUunda ihtilâf vardır.[42][42]   (RadtyaUâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Ben (bir kere) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ya­nına vararak;

—  Yâ Resûlallah! Cihâdın hangisi efdal   (üstün) dür? diye sor­dum. Buyurdular ki:

—  «Kanı dökülen ve iyi cins atı yaralanan mücâhid (in cihâdı en üstün cihaddır).»"

Not:    Zevâid'de şöyle denilmiştir:  Râvî Muhammed bin Zekvân zayıf ol­duğu için bunun senedi zayıftır.[44][44]

İzahı

Bu hadîsi Buhârî, Müslim, Tirmizi ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Ahzâb: Hizb'in çoğuludur. Bu savaşa Mekke müşrikleri, Ğ a t f â n müşrikleri, yahûdîler ve onların yandaşı durumundaki kâfir kabileler müslümanlarla savaşmak üzere toplandıkları için bu savaşa Ahzâb ismi verilmiştir. Bu savaşa Hendek savaşı da denilir. Çünkü bu savaştan önce Selmân-i Fârisi (Radıyallâhü anh)'m işareti ve tavsiyesi üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in emri ile Medine-i Münevvere şehri et­rafında hendek kazıldı ki şehrin savunması kolaylaşsın. Bu savaşın vuku bulduğu târih hususunda ihtilâf vardır. Buhârî' nin ter­cih ettiği kavle göre savaş hicretin 4. yılı Şevval ayında vu­ku bulmuştur. Bir kavle göre hicretin 5. yılı vuku bulmuştur. Bu savaşta müslüman ordusu 3 bin kişilikti. Düşman kuvveti ise 12 bin kişilikti. Müslümanlar bu savaşta Medîne-i Münevve-r e şehrinin dışına çıkmayıp şehri savunma taktiğini kullanmayı tercih ettiler. Müşrik kuvvetleri şehri muhasara ettiler. Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bu duası kabul olundu ve şark­tan kopan bir fırtına bir gecede düşman kuvvetlerini alt üst etti. Gönüllerine bir ümitsizlik yerleşti ve paniğe kapılarak bir başıboş­luk içinde Mekke yolunu tuttular. Böylece düşman ordusu bir hezimet ve hüsran içinde dağılıp gitti.

2797) Sehl bin Huneyf (bin vâhib)[46][46]

İzahı

Bu hadîsi Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Ne­sâî ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Hadîs, şehîd olmayı samimiyetle dileyen bir müslümanm şehîd olmayıp başka bir şekilde ölmesi hâlinde de şehîdlik mertebesine eriştiğine delâlet eder. Yâ­ni böyle bir kimse şehîdler hükmündedir ve onlar gibi sevab kazan­mış olur. E 1 - M ü n â v î: Çünkü şehîd de bu kimse de hayra niy-yetlenmiş ve gücü dahilindeki işi yapmıştır. Bu nedenle sevabın as­lında eşittirler, demiştir.[48][48] (Radıyallâhü anh)'den riva­yet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyurmuş­tur :

«Allah katında, şehîd için altı haslet vardır: Dökülen ilk kanı ile beraber günahları bağışlanır, cennetteki mevkii kendisine gösterilir, kabir azabından korunur, en büyük korkudan emin olur, îman hül­lesi (elbisesi) kendisine giydirilir, Hurü'1-îyn ile evlendirilir ve ak­rabalarından yetmiş (müslüman) insan hakkında şefaat etmesi ka­bul olunur.»"[50][50]    

İzahı                     

Bu hadîsi Tirmizi, Hâkim ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Bu hadis, sünenimizin Mukaddime bölümünde 190 nu­marada da geçti. Hadîs ile ilgili gerekli bilgi orada verildi. Hadîste anılan âyet  1 - i İ m r â n sûresinin 169. âyetidir. Şunu da be­lirteyim : Hadîsin zahirine göre bu olay üzerine 169. âyet inmiştir. Fakat bunu tâkib eden 170 -171. âyetler de şehidlerin faziletine dâir­dir ve Tefsîr-i Kebîr'de verilen bilgiye göre 169, 170 ve 171. âyetle­rin tamamı Bedir ve Uhud savaşlarında şehîd düşmüş olan muhterem zâtlar hakkında indirilmiştir. Bu itibarla mezkûr üç âyetin mealini sunmayı uygun buluyorum, Zâten 170 ve 171. âyetler mâ­nâ bakımından 169. âyetin devamı durumunda olduğu için hadîs bu âyetlerin tamamının bu olay hakkında indirildiğini bildirir şekilde yorumlanabilir.

*Ve Allah uğrunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, bilâkis Rab'Ieri katında dirilerdir, (cennet nimetlerinden) nzıklanırlar. (169)

Onlar kendilerine Allah'ın fazlından verdiği şeylerle sevinçlidir­ler. Onlar arkalarından varıp kendilerine yetişmemiş olan (müslü-man)Iara bir korku olmadığı ve üzülmeyecekleri ile de müjdelenmiş bulunurlar. (170)

Ve onlar Allah'ın bir nîmetiyle, bir ikramıyla ve mü'minlerin mükâfatmı Allah'ın şüphesiz zayi etmeyeceği ile de müjdelenip se­vinçli bir durumda bulunurlar.»   (171)

Câbir (Radıyallâhü anh)'m hâl tercemesi 190. hadîs bölü­münde geçti.

2801) Mesrûk (Radıyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre Allah'ın;

âyetinin mânâsı hakkında  (sorulan bir soru üzerine)  Abdullah   (bin Mes'ûrî) (Radtyallâhü anh) şöyle demiştir:

Bilmiş olunuz ki şüphesiz biz bunu ftesûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) 'e sorduk. Bunun üzerine (Resûl-i Ekrem) (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Şehîdlerin ruhları yeşil kuşlar gibidir, hangi cennette dilerler­se orada rıziklanırlar. Sonra Arş'a asılı kandillere dönerler. Onlar bu durumda iken senin Rabb'in ansızın onlara bir bakışla bakar ve on­lara:

—  (Başkaca)  dilediğinizi benden isteyiniz, buyurur. Onlar:

—  Ey Rabb'ımız! Hangi cennette istersek orada rızıklandığımız halde senden ne isteyeceğiz? diye  (hiç bir ihtiyaçlarının olmadığını beyânla) cevab verirler.  (Allah dileklerini üç kez sorar) Onlar (bir şey) istemedikçe bırakılmayacaklarım (yâni mutlaka bir' dilekte bu­lunmalarının istendiğini)  görünce:

—  (Ey Rabb'ımız!) Senin yolunda (bir kez daha) şehîd edilme­miz için senden ruhlarımızı cesedlerimize iade edip dünyaya gönde­rilmemizi istiyoruz derler. Allah onların bundan başka hiç bir şey istemediklerini görünce, onlara artık bir şey sorulmaz.»"[52][52] âyeti de buna delildir, demiştir.

Kadı Iyâz daha sonra: Âlimler ruhun mâhiyeti konusun­da sayılmayacak kadar değişik görüşler beyân etmişlerdir : Kelâm-cılar ile meânî ehli ve batini âlimlerden çok kimse demiş ki, ruhun mâhiyeti bilinemez ve vasıflandırılamaz. İnsanların bilemiyeceği bir

sırdır. Bunlar; *(Ey Muhammed) sana ruhun ne olduğunu da soruyorlar, de ki: Ruh, RabbV mm emrindendir.» [54][54]

İzahı

Bu hadisi   Tirmizî,   Nesâî   ve   İbn-i   Hibbân da rivayet etmişlerdir.   T i r m i z i,   hadisin hasen - sahih olduğunu söylemiştir. Hadîsten kasdedilen mânâ şöyledir: Allah Teâlâ şe­hidi korur. Bu nedenle şehid, öldürülmeden dolayı acı ve ızdırab duy­maz. Onun duyduğu bütün acı ancak bir çimdiklenme dolayısıyla duyulan bir acı gibidir. Hadîs, Allah'ın mücâhidlere olan ikramını ve yardımını ifâde eder.[56][56]

İzahı

Câbir (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Ebû Dâvûd, Nesâî, Mâlik ve İbn-i Hibbân da rivayet etmiş­lerdir. Ancak Ebû Dâvûd'un rivayetinde Abdullah bin Sabit (Radıyallâhü anh) 'in hastalığı esnasında ziyareti­ne giden Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bu arada bu hadîsi buyurduğu ifâde edilmektedir. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bu hadisi hem C â b i r ' in 'hem de Abdullah'ın hastalığı esnasında iki ayrı zamanda buyurmuş olması mümkündür. Ebû    Dâvûd'un   rivayetinde karın hastalığıyla veya enkaz altında kalmak suretiyle ölenlerin de şehîd hükmünde olduğu beyân buyurulmuştur.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayayım :

Mat'ûn : Tâûn, yâni veba hastalığıyla ölen demektir.

Cümû : Mecmu, yâni toplam demektir. Bu kelimenin kullanıldı­ğı cümleden kasdedilen mânâ karnında cenin bulunduğu halde ölen kadının da şehid hükmünde olmasıdır. Bir kavle göre ise karnında cenin bulunduğu veya bakire olduğu halde ölen kadının şehîd hük­münde olmasıdır. Şu halde Cümû kelimesi ile kadının beraberinde­ki bekârlık veya hamilelik hâli kasdedilmiştir. Kadının bekârlığı ve­ya karnındaki cenin henüz kendisinden ayrılmamış olduğu için bu duram, toplam mânâsını ifâde eden Cümû kelimesiyle belirtilmiştir.

Ğarik : Suda boğulan demektir.

Harik: Ateşte yanarak ölen demektir.

Mecnûb : Zatü'1-Cenb denilen hastalıkta ölen demektir.

Ebû    Hüreyre     (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini    Müslimde rivayet etmiştir. Bu hadîste Mebtân yâni kann hastalığıyla veya savaşa katılmış iken düşman tarafından öldürülmeyip başka bir ne­denle ölen kimsenin de şehîd hükmünde olduğu beyân buyurulmuş­tur. Karın hastalığı, ishal, istiska ve benzen hastalıklarla yorumlan­mıştır.

Nesâî ve Ahmed'in rivayet ettikleri bâzı hadisler­de doğum hastalığıyla ölen kadının da şehîd hükmünde olduğu be­lirtilmiştir.

Yukarda sayılanların dışında kalan bâzı ölüm vukuatının da şe-hidlik hükmünde olduğuna dâir rivayetler vardır. Biz bu kadarını belirtmekle yetinelim.

Nevevi, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'ın hadi­sinin izahı bölümünde özetle şöyle der:

"Allah yolunda öldürülenin dışında kalan ve hadîste şehîd oldu­ğu bildirilen kimselerin şehîdliğinden maksad bunların şehîdlik se-ı vâbma kavuşmalarıdır. Ama dünyada bunlar hakkında şehid işle­mi görülmez. Yâni bunların cenazeleri yıkatılır ve cenaze namazla­rı kılınır. Teçhiz ve tekfin gibi cenaze işleri bakımından diğer müs-lümanlar hükmündedir. Âiimler böyle demişlerdir.

Şchîdler üç kısma ayrılır:

1. Dünya ve âhiret bakımından şehîd sayılanlar. Bunlar kâfir­lerle yapılan savaş esnasında öldürülen kimselerdir.

2. Âhiret bakımından şehid olmakla beraber dünya hükümleri bakımından şehid sayılamayanlardır. Bunlar burada sayılan kimse­lerdir.

3. Dünya hükümleri bakımından şehîd sayılmakla beraber âhi-rette şehîd hükmünde olmayanlardır. Bunlar ise savaştan kaçarken Öldürülen veya ganimet malında  hiyânet eden  gazidir."[58][58]

İzahı

E n e s (Radıyallâhü anh)'m hadisi Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir. Sindi bu hadisin şerhinde: Diğer bir rivaye­te göre:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), fetih günü başında siyah bir sarık olduğu halde Mekke'ye girmiştir." Bu iki hadis ara­sında bir çelişki yoktur. Çünkü miğferin sarık altında veya üstünde olmuş olması veya M e k k e ' ye girdiğinde başında miğfer bu­lunup, sonra miğferi çıkarıp siyah sarık giymiş olması muhtemeldir, demiştir.

S â i b (Radıyallâhü anh)'ın hadîsinin bir benzerini E b û D â v û d rivayet etmiştir. Ebû Davud'un rivayetine gö­re S â i b bu hadîsi, ismini açıkladığı bir başka sahâbîden riva­yet etmiştir. Bu hadîste geçen "Zâhere" fiili "Müzâharat" masdarm-dan alınmadır. Müzâharatın asıl mânâsı yardımlaşma ve dayanış­madır. Burada ise iki zırhlı elbisenin üst üste giyilmesi anlamı kas-dedilmiştir. Çünkü üst üste giyilen iki zırhlı elbise, sanki biribiriyle yardımlaşır ve aralarında bir dayanışma vardır.

El-Kari, bu hadîsle ilgili olarak: Bu hadis, savaş araç ve gereçleri konusunda azami tedbir almanın câizliğine ve meşruluğu­na işaret eder ve bu gibi tedbirleri almanın mukadderata tevekkül etmeye ve kadere teslim olmaya ters düşmediğine delâlet eder. de-

mistir. Zâten Allah Teâlâ; âyetinde kâfirle­re karşı gücümüzün yettiği kuvveti hazırlamamızı emreder. Âyette geçen kuvvet kelimesini Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bilmiş olunuz ki kuvvet, ok atmaktır»

demekle kuvveti ok atmakla tefsir etmiş ise de, Tuhfe yazarının de­diği gibi bu tefsir, kuvvetin o gün için en önemli olan nevini belirt­mek mahiyetindedir. Düşmanla savaşmak için günün şartlarının ge­rektirdiği her nevî araç ve gereçler kuvvet kelimesinin kapsamı için­dedir. Zırh, miğfer ve benzeri şeyler de bu kelimenin şümulüne dâ­hildir.

S â i b (Radıyallâhü anh), sahâbî oğlu sahâbîdir. Hâl terceme-si 29. hadîs bölümünde geçmiştir. Bu sahâbî yedi yaşında iken baba­sıyla beraber veda haccmda bulunmuştur. Bu itibarla bu zât U h u d savaşı vuku bulduğunda henüz doğmamıştı veya yeni doğmuştu. Bu

nedenle Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in U h u d sa­vaşında iki zırhlı elbiseyi üst üste giymiş olmasını başka sahâbiden duymuştur. Ebû Davud'un rivayeti de bu yoldadır. Müelli­fimizin rivayetinde bulunan "İnşallah teâlâ" ifâdesi bu maksadla ve ihtiyat amacıyla kullanılmış olabilir. Çünkü S â i b (Radıyallâhü anh)    U h u d   savaşma katılıp bu durumu görmüş değildir.

2807) Süleyman bin Habîb (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

Biz (bir gün Humus'ta) Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) 'm yanı­na girdik. Kendisi, kılıçlarımızda gümüşten bir parça süs görünce kızdı ve:

(And olsun ki) kılıçlarının süsü altından ve gümüşten olmayıp kalay, demir ve sırım olan bir cemâat (ki Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in sahâbîleridir) bir çok fetihleri başardılar, dedi.

Ebü'l-Hasan el-Kattân dedi ki: El-Alâbî,  (bir nevî) sinirdir."[60][60]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z i ve A h m e d de rivayet etmişler­dir. Hadiste geçen Teneffele fiili Nefel kökünden türemedir. Nefel, ganimet manasınadır. Teneffüî ise ganimet malından hisse dışında bir şey almak mânâsımı yorumlanmıştır.    Sindi    ve Tuhfo yazan :

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salât-ü ve's-selâm), Zü'1-Fakar isimli kılıcı Bedir ganimetinden kendisine ait hisseden fazla olarak almıştır, diye yorum yapmışlar ve hadisi bu şekilde mânâlandırmiş-lardır. Ş e v k â n i ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-saîâtü ve's-se­lâm)'in ganimet malından aldığı şeyin ganimetin tümünden mi, sarf yeri Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e ait humus (beşte bir) hissesinden mi, yoksa humusun humusundan mı veya humus­tan ayrı mı olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf bulunduğunu söylemiştir. T i r m i z i ' nin beyânına göre Mâlik: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bâzı savaşlarda Teneffüî et­tiğine dâir rivayetler bana ulaşmıştır. Bu teneffüî, yâni hisseden faz­la olarak bir şeyi almak meselesi O'nun içtihadına dayanır. Devlet başkanı bunu ganimet malının taksiminden önce veya sonra ietihad yoluyla yapabilir, demiştir.

Zü'1-Fakar denilen kılıç kâfirlerden Âs bin Müneb-b i h ' in idi. İbn-i Hişâm'm nakline göre bu kâfir, B e -d i r savaşında Ali bin Ebi Tâli b (Radıyallâhü anh) tarafından öldürüldü. Bu kılıç Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e intikal etti. Daha sonra A 1 i (Radıyallâhü anh))'e inti­kal etti.

2809) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallâkü anh)}den; Şöyle demiştir:

EI-Müğîre bin Şu'be[62][62]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisten çıkarılan hüküm şudur:

Bir kimse bir malım bile bile yere atar ve başkası bu durumu görüp .de o malı yerden kaldırırsa, sahibine iade etmekle mükellef değildir. Çünkü o mal terkedilmiş sayılır. Yitik mal hükmünde de­ğildir. Bilindiği gibi yitik bir malı bulan kimse, mal sahibini araştı­rıp iade etmekle mükelleftir. Bu nevi mala Dalle ve Lukata ismi ve­rilir. Ama sahibi tarafından bilerek atılan mal terkedilmiş sayılır. Kim onu kaldırıp götürürse kendisi için helâl sayılır.

2810) Ali (bin Ebî Tâlib). (Radtyallâhü an*;'den; Şöyle demiştir:

(Bir gün) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in elinde bir arabî yay vardı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bu arada) bir adamın elinde fârisî bir yay gördü ve adama:

«Şu (elindeki yay) nedir? Onu atıver-, buyurdu ve (mübarek elindeki yaya işaretle) -Sizler bunu, bunun benzerlerini ve mızrak­lar edininiz. Çünkü Allah şüphesiz bunlarla sizler için dini geliştirir ve sizleri beldelerde yerleştirir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Abdullah bin Bişr el-Ci-yani bulunur. Onu Yahya bin el-Kattan ve başkası zayıf saymışlardır. İbn-i Hibbân da onu sıka (güvenilir )ler arasında anmış fakat iyi etmemiştir.[64][64]

19- Allah Yolunda Ok Atmak Babı

2811) l'kbe bin Amir el-Cüheni (Radıyailâhü anh)\\en rivayet edil­diğine göre; Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve ScUcnı) şöyle buyurmuştur:

«Allah, bir ok (un kâfirlere atılması) sebebiyle üç (müslüman) kişiyi şüphesiz cennete dâhil edecektir:

Onu sevab niyetiyle yapan san'atkânm, atıcısını ve atıcısına yar­dımcı olanı.» Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyie de bu­yurmuştur :

«Ok atınız ve bininiz. Ok atıcılığınız biniciliğinizden bana daha sevimlidir. Müslüman adamın eğlendiği her eğlence bâtıldır (sevab-sızdır), ancak yayı ile ok atması, atını eğitmesi ve zevcesiyle oynaş­ması bu hükmün dışındadır. Çünkü bunlar hak (sevabh eğlence­ler) dendir.»"[66][66]   (Radiyattâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den şöyle buyurur­ken işittim:

«Kim (Allah yolunda savaşırken) düşmana bir ok atar da oku düşmana ulaşırsa (hedefe) isabet etsin veya etmesin o oktun seva­bı) bir köle (yi âzadlama) sevâbma eşittir.»"

2813) Ukbe bin Âmir el-Cühenî   (Radıyallâhü anh)'âen  Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);«Siz de düşmanlarınıza karşı gücünüzün yettiği kuvveti hazırlayınız» âyetini minber üzerinde okurken üç kez:

İyi biliniz ki (bu devirde) kuvvet de ok atmaktır» buyurdu. Bu­nu kulağımla işittim."[68][68]

İzahı

Bu hadîsi   Müslim,   Ebû   Dâvûd   ve   Nesâi   de rivayet etmişlerdir.    Ok atıcılığı öğrenip de sonra bırakıp unutankimsenin günahkâr sayılması tehdid mahiyetindedir. E b û D â-v û d ' un rivâyetinde«Ok atıcılığından yüz çevirmek niyetiyle» ilâ­vesi mevcuttur. Bu ilâve dikkate alınırsa günahkârlık anlamı daha açık olur. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmî ok atı­cılığı öğrenmeyi emretmiş ve bir ibâdet saymıştır. Bir ibâdetten yüz çevirmek elbet günah sayılır. Bu kayıt mülâhaza edilmese bile de­vam edilen nafile bir ibâdeti sebebsiz yere bırakmak mekruhtur. Günahkârlıktan mekruhluk mânâsı kasdedilmiştir, diye yorum ya­panlar vardır. Nitekim Nevevi, Müslim'in şerhinde bu hadîsi açıklarken : Bu hadis, şiddetli bir tehdiddir. Ok atıcılığı, bilip de özürsüz bırakıp unutmak şiddetle mekruhtur, der.

2815) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anfıümâ)'âan; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve SellemJ (bir kere Eşlem kabi­lesinden) ok atan bir cemâatin yanma uğradı da:

«Ey İsmail oğulları ok atmaya devam ediniz. Çünkü babanız (İs­mail Peygamber) de (mehâretli)  bir ok atıcı idi» buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir. Bu hadisin senedi sahihtir. Buhârl bu ha­dîsi Seleme bin el-Ekva (R.A.)'den rivayet etmiştir.[70][70]

Hadîsten Şu Hükümler Çıkar

1. Dedeye baba denilebilir.

2. Meşru bir san'atta mehâretli olan bir kimsenin faziletini di­le getirmekle onu övmek meşrudur.

3.  Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in güzel huylulu-ğu ve savaş işlerine âit bilgisi ifâde ediliyor.

4. Baba ve dedelerin güzel hasletlerine uymaya ve onunla amel edilmeye davet ediliyor.[72][72]

İzahı

Haris    (Radıyallâhü anh)'in hadisinin müellifimizden baş­ka kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim.    Bu durumabakılmalıdır. Câbir (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Tirmi-zî, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. î b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizî ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği bir baş­ka hadîste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bayrağının sarı renkli olduğu bildirilmiştir. Tuhf e yazarı Tirmizî' nin şer­hinde bu rivayetleri anlattıktan sonra; Rivayetler arasında bir ihti­lâf söz konusu değildir. Çünkü değişik zamanlarda değişik renkli bayrak kullanılmış olabilir, demiştir.

îlk hadîsin râvisi el-Hâris bin Hassan (Radıyallâ­hü anh) el-Bekri Ebû Kelde sahâbidir. Kûf e'ye yerleşmiştir. Yedi aded hadisi vardır. Tirmizî, Nesâî ve îbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Râvîleri Eyâd   bin   Lakit   ve   Asım   bin   Behdele1 dir.[74][74]

İzahı

Esma (Radıyallâhü anhâ) 'nin hadisinin bir benzeri 3594. numa­rada gelecektir. Oradaki hadisi Müslim, Ebü Dâvûd ve N e s â î de rivayet etmiştir. O hadis metni uzuncadır ve oradaki metinde Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bir cübbesinin yenlerine, yakasına ve yakanın kenarlarına dibâc denilen ipekli ku­maşın geçirilmiş vaziyette olduğu belirtilmekte ve Esma' nin bu cübbeyi hâtıra olarak yanmda sakladığı anlaşılmaktadır.

Harîr; îpek demektir. Dibâc: Argacı ve erişi ipek olan bir nevi kumaştır. Dilimizde buna Dîbâ ve atlas denilir.

Müzerrer: Düğmeleri takılı elbiseye denildiği gibi vücut üzeri­ne sımsıkı bağlanıp yaka kenarları birleştirilmiş elbiseye de denilir. Bu kelime Zerr masdarmdan alınmadır. Zerr ise elbiseyi düğümle­mek, sımsıkı birleştirip kapamak gibi mânâlara gelir. Zirr ise yaka­ya ve yenlere takılan düğmeye denilir. Hadiste sözü edilen cübbe-nin, yakasındaki ve yenlerindeki düğmelerin dibâc denilen ipek ku­maştan mamul olduğu mânâsı kasdedilmiş olabilir. Tercemede bu mânâyı tercih ettim. Çünkü cümlenin açık mânâsı bu olsa gerek. İkinci bir ihtimal cübbenin yenlerinin ve yakasının dibâc denilen ipek kumaş ile süslü olmasıdır. Allah daha iyi bilir.

İlerde gelecek olan 3594. hadîs son ihtimâli teyid eder.

Ömer (Radıyallâhü anh)'m hadisi Libâs kitabında 3593. nu­marada da aynen gelecektir. Bu hadise göre bir, iki, üç veya dört par­mak evinde ipek bulunan bir eibiseyi giymek caizdir. Fakat bu mik­tardan fazla ipek bulunan bir elbiseyi giymek caiz değildir.

îpek ile keten, veya pamuk ya da yün karışımı olan elbiseyi giy­mek konusundaki hükümleri İnşâallah Libâs kitâbmda yeri gelince anlatacağım. Burada e İ-H â f ı z'm sırf ipekten mamul elbi­seyi giymek konusunda verdiği özlü bilgi ile yetineceğim :

Buharı1 nin "Savaşta ipek (giymek)" başlığı altında rivayet ettiği hadîs ve sünenimizin 3592 nolu E n e s {Radıyallâhü anh) 'm hadisi ile benzeri hadîsin izahı bölümünde   e 1 - H â f ı z   şöyle der:

T a b e r i, kaşıntı mazereti hâlinde ipek elbise giymeye verilen ruhsatı dikkate alarak: Savaşta da ipek elbise giymek caizdir, demiş­tir,

Ebû Hanîfe ile Mâlik: îpek elbise giymek mutlaka haramdır. Ne savaşta ne de kaşıntı gibi bir mazeret dolayısıyla caiz olmaz, demişlerdir.

Ebû Yûsuf ile Şafii'ye göre zaruret hâlinde giymek caizdir.

îbn-i Habib'in anlattığına göre M âlikîl er' den îbn-i Mâcişûn: îpek elbiseyi savaşta giymek müstehabtır, demiştir.

El-Mühelleb ise: Savaşta ipek giymek düşmanı korkut­mak içindir. Bu ruhsat savaşta düşmana hiyle etmek ruhsatı gibidir, demiştir.

Tabii bu ihtilâf sırf ipekten mamul elbise hakkındadır. İpek ile başka ürünlerden yapılan elbise hakkındaki hüküm yukarıda işaret ettiğim gibi Libâs kitabında beyân edilecektir.[76][76]

İzahı

Amr (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Müslim, Tirmi-zi, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. En-Neyl'de belirtildiği gibi bâzı rivayetlere göre Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) sarığının bir ucunu omuzları arasında sarkıt-mıştır. Burada olduğu gibi bâzı rivayetlerde ise sarığın iki ucunu sar-kıtmiştır. Avnü'l-Mabûd yazarının dediği gibi bu hadîs sarığın ucu­nu omuzların arasında sarkıtmanın müstahab olduğuna delâlet eder. Hadîs siyah sarık giymenin müstehab olduğuna da delâlet eder.

Ebû Dâvûd1 un rivayetine göre Amr (Radıyallâhü anh), Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'i minber üzerinde iken siyah sarıklı ve sarığın uçlarını omuzlan arasında sarkıtmış olarak görmüştür. Bu ilâve. ise hutbe okurken bu şekilde sarıklı ol­manın müstehabhğma delâlet eder.

Câbir (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu hadîs ise sa­vaşta siyah sarık giymenin müstehabhğma delâlet eder. 2805 nolu hadiste Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in, başında miğfer bulunduğu halde fetih günü M e k k e' ye girdiğini belirtmiştir. O hadisin izahı bölümünde belirttiğim gibi bu iki hadis arasında ihtilâf ve çelişki yoktur. Çünkü miğfer ile sarıktan birisinin altta diğerinin üstte gi­yilmiş olması mümkündür.[78][78]

İzahı

Bu hadîs Zevâid türündendir. Zeyd (Radıyallâhü anh) 'a soru soran adamın maksadı şudur: Allah yolunda savaşmaya giden bir müslüman savaş seferinde ticâret maksadıyla bir mal satar veya sa­tın alırsa bu durum onun savaşa çıkma sevabını giderir mi, gider-mez mi? Zeyd (Radıyallâhü anh)'m cevâbından çıkan sonuç, Allah rızâsı için savaşa giden bir müslümamn bu sefer esnasında ti­carî nıaksadla bir alış verişte bulunmasının caiz olmasıdır. Ancak ti-

câretle meşguliyetin cihad hizmetini gölgelememesi gerekir. Aksi halde asıl hizmet olan savaşma faaliyeti baltalanacağından bu gibi meşguliyetler meşrû sayılmaz. Fakat notta belirtildiği gibi hadîsin senedi zayıftır.[80][80]

İzahı

Bu babın ilk iki hadisi Zevâid türündendir. Birinci hadîs, Allah yolunda cihâda giden bir müslümamn malına yarım günden az bir süre bile nezâret etmenin sevabının dünyadan ve dünyadaki şeyle­rin hepsinin sevabından üstün olduğuna veya dünyadaki bütün nimetlerden üstün olduğuna delâlet eder. Bunun dünyadan ve dün­yadaki bütün şeylerden daha sevimli ve daha hayırlı olması ile kas-dedilen mânâ hakkında geniş bilgi almak isteyenler 2755 - 2757 nolu hadîslerin izahı bölümüne bakmalıdır. Çünkü orada da buna benzer ifâde kullanılmıştır.

İkinci hadîs uğurlanan bir kimseye dua etme şeklini bildirir. Uğurlanan müslümanı Allah'a emânet etmenin mânâsı, onun Allah tarafından* muhafaza edilmesini dilemektir.

Üçüncü hadîsin benzerini Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu da uğurlanan mücâhidler için edilen dua şek­lini bildirir. Bu hadîste; cihâda gidenin dininin, geride bıraktığı ço­luk çocuk ve mal gibi her türlü şeylerinin ve ömrünün sonlarına doğru işleyeceği amellerin Allah tarafından himaye ve muhafaza edilmesi için duâ edilmektedir.[82][82]

25- Seriyye (Savaşa Giden Askerî Müfreze) Leh Babı

2827) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Eksem bin el-Cevn el-Huzâî CRadıyaîlâhü anh)'a şöyle buyurmuştur:

«Yâ Eksem! Kavminden başka kavimlerle beraber (kâfirlerle) savaş ki huyun güzelleşsin ve arkadaşların yanında kıymetli olasın. Yâ Eksem! (Yolculukta) arkadaşların en hayırlısı dört (kişi)dir, se-riyye (askerî müfreze) ierin en hayırlısı dört yüz (kişilik) tir ve ceyş (büyük askeri birlik) Ierin en hayırlısı dört bin (kişilik) tir. On iki bin (kişilik askerî kuvvet)  azlık nedeniyle mağlûp edilemeyecektir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Abdülmelik bin Muham-med es-San'âni ve Ebû Seleme el-Âmili bulunur. Bunlar zayıftır. Suyûtî de, İbn-i Ebî Hâtim'in şöyle dediğini nakletmiştir: Babamdan şunu işittim: El-Âmilî, ter­kedilmiş, hadisi de bâtıldır.[84][84]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri de rivayet etmiştir. Hadîste geçen "Bıdı" üçten dokuza kadar olan sayılar için kullanılır. Hadis sarihleri bu kelimeyi üç sayısı anlamında yorumlamışlardır. Yâni Bedir sa­vaşma katılan sahâbîlerin 313 zât olduğunu ifâde etmişlerdir.

Hadiste beyân edildiği gibi Bedir savaşındaki müslümanîar bu kadar iken düşman ordusu bunların üç dört katı idi. İki ordu ara­sında maddi güç bakımından muazzam fark bulunduğuna rağmen Allah'ın yardımıyla İslâm mücâhidleri düşmanlarını bir kaç saat için­de büyük yenilgiye uğratıp dillere destan olan zaferle ve bol gani­metle   Medlne-i   Münevvere'ye   döndüler.    Bedir

savaşı nedenleri, safhaları ve sonuçlan hususunda geniş bilgi için siyer kitablarına müracaat edilmelidir.

Hadîste sözü edilen Tâlût, İbrahim (Aleyhisselâm) fın neslindendir. Onun Câlût ile ilgili kıssası bir ibret dersi mâ-hiyyetinde Bakara sûresinin 246-251. âyetlerinde beyân buyu-rulmuştur. Bu kıssa hakkında geniş bilgi almak isteyenler bu âyet­lerin tefsirlerine müracaat edebilirler. Kıssanın özeti şöyledir:

İsrail oğulları peygamberleri olan Ş e m u i 1' e baş vu­rarak A m â 1 i k a' nın yaptıkları zulümden şikâyet ederler ve onlarla savaşabilecek bir kumandan tâyinini isterler. Peygamberleri Ş e m u i 1 de ilâhî vahiy sonucunda Tâlût isimli bir zâtı İsrail oğullarına melik tâyin eder. T â 1 û t' un etrafında sek­sen bin kişilik İ s r â i I1 li mücâhid toplanır. O sıralarda A m â -lika' nın başında ise Câlût isimli bir kumandan ve melik vardı. Ş e m u i 1 peygamber, İsrail' lilerin dönekliğini bildi­ği için T â 1 û t' a : Sen bunları şöyle bir imtihana tâbi tut: Kim şu Filistin nehrinden su içerse o kimse benim dînimden de­ğildir. Ancak bir avuç su içmek müstesna. Sonra mücâhidlerin hepsi bu emri dinlemeyip nehirden su içerler. Sâdece içlerinde D â -v û d Peygamber'in de dâhil bulunduğu 313 kişi emre itaat eder. Bu sayı Bedir mücâhidlerinin sayısı kadardır. Filistin nehrini geçen bir avuçluk mücâhid C âl û t' la savaşa tutuşur ve D â v û d (Aleyhisselâm) Câlût'u öldürür. Bir süre son­ra Ş e m u i 1 (Aleyhisselâm) da vefat eder ve Tâlût kırk yıl süreyle adaletle hükümdarlık eder.

2829) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sahâbîsi Ebü'I-Verd (Harb el-Mâzinî) (Radtyallâkü ank)'dea; Şöyle demiştir :

(Düşmana) rastlarsa kaçar ve (savaşsız olarak) ganimet elde ederse elde ettiği ganimette hiyânet eder durumdaki seriyye (askeri müfreze) den uzak durunuz (Yâni böyle bir seriyyeye katılmayınız)."[86][86]

26- Müşriklerin Tencerelerinde  (Ve Dîğer Kablar1nda) Yemek Yeme Babı

2830) Hülb (et-Tâî)   (Radtyallâkü anh)'âen; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe hıristiyanlann yemeğini (yemenin hükmünü) sordum. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Her hangi bir yemekten dolayı sakın kalbine şüphe girmesin (Aksi takdirde) yemek hususunda Hristiyanlara benzersin.»"[88][88]

Hadis, müslüman olmayanların yemeklerinin müslümanlara he­lâl olduğuna delâlet eder. Cumhurun görüşü de böyledir.

2831) Ebû Sa'Iebe el-Hüşenî (Radtyallâhü anA/den; §öyle demiştir:

Ben, Eesûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'in yanına gelerek: Yâ Resûlallah! Müşriklerin tencerelerinde yemek pişiriyoruz, di­yerek bunun hükmünü sordum. Resûl-i Ekrem (Sallaîlahü Aleyhi ve

Sellem) :

«Onların tencerelerinde pîsirmeyiniz,» buyurdu. Ben; Eğer onların tencerelerine muhtaç olup da başka kab bulamaz-sak? diye sordum. Resûl-i Ekrem (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) :

O takdirde onların tencerelerini güzelce yıkayınız. Sonra yeme­ğinizi pişirip yiyiniz,» buyurdu."[90][90]

27- Müşriklerden Yardım İstemek Babı

2832) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre Resûlul­lah (Saltattahü Aleyhi ve Sellem) :

«Biz hiç bir müşrikten şüphesiz yardım istemeyiz*  buyurdu. (Râvî) Ali kendi rivayetinde dedi ki ^ (Râvi) Abdullah'ın babası Yezîd veya Zeyd'dir."[92][92]

28- Savaşta Hile Etmek Babı

2833) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre; Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Harb hiledir,- buyurmuştur."

2334) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâh.ü anhütnâydan rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Harb hiledir.» buyurmuştur.[94][94]

29- Hasmı İle Dövüşmek Üzere Savaşçının Muharebe Meydanına Çıkması Ve Savaşçının Beraberinde Bulunan Eşyatnın Hükmüne Dâir Hadîsler) Babı

                                       ,

2835) Ebû Zerr(-i Gifârî)   (Radıyallâhiİ anhyfen rivayet edildiğine göre :

Kendisi yemin ederek şöyle demiştir:

âyeti Bedir (savaşı) günü şu altı kişilik topluluk hakkında indi: Bun­lar Hamza bin Abdilmuttalib, Ali bin Ebî Tâlib, Ubeyde bin el-Hâris (Radıyallâhü anhüm) ile (hasımları olan) Utbe bin Rebîa, Şeybe bin

Rebîa ve el-Velîd bin Utbe'dir. Bunlar Bedir (savaşı)  günü din uğ­runda cedelleştiler."[96][96]

İzahı

Seleme (Radiyallâhü anh) ile S e m ü r e (Radıyallâhü anh) 'm hadîsleri Zevâid türündendir. Ebû Katâde CRadı-yallâhü anh) 'm hadisi ise   Buharı,   Müslim   ve   Tirmizîtarafından da rivayet edilmiştir.

Seleb: Savaşan kimsenin beraberinde bulunan giyecek, silâh ve diğer eşyalardır. Cumhur böyle tarif etmiştir. Ah m e d ' e göre savaşan kişinin beraberinde bulunan hayvanı selebten sayılmaz. Ş â f i i' ye göre ise seleb silâhtan ibarettir. Yâni savaşçının be­raberinde bulunan diğer eşya selebe dâhil değildir.

Bu hadîslere göre savaşta müslüman mücâhidin öldürdüğü düş­man üzerinde ve beraberinde bulunan eşya ganimet malına dâhil edilmeyip öldüren mücâhide verilir.

Tirmizi, Ebû Katâde (Radıyallâhü anh) 'in hadi­sini rivayet ettikten sonra : Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in ashabından ve başkalarından teşekkül eden âlimlerden bir grub bu hadisle amel etmişlerdir. Evzâi, Şafii, ve Ahmed'in fetvaları da böyledir. İlim adamlarından bâzıları da: Devlet başkanı seieb'den beşte bir hisseyi çıkarabilir, yâni dilerse seleb'in beşte dör­dünü katil mücâhide verir ve kalan beşte birini uygun gördüğü yol­da harcayabilir, demiştir. S e v r İ de der ki: Nefel: Devlet başka­nının : Kim (savaşta düşmanların malından) ne elde ederse o mal, o kimseyedir ve kim bir kâfiri öldürürse onun selebi, yâni beraberindeki mal o kimseyedir, demesidir. Bu hüküm caizdir ve bu nevî maldan hu­mus, yâni beşte bir hisse, çıkarılmaz.    İ s h â k   da şöyle demiştir,:

Seleb, katilin hakkıdır. Ancak büyük bir meblâğ tutarsa devlet baş­kam onun beşte birini alakoyabilir. Nitekim Ömer b i n -e 1 -H a t t a b    (Radıyallâhü anh) öyle yapmıştır, diye bilgi verir. ,

Tuhfe yazarının beyânına göre Hanefîl-er ile Mâli­ki 1 e r: Kâfiri öldüren mücâhid, selebi alma hakkına sahip değil­dir. Ancak devlet başkanı selebin öldürene âit olduğunu söylemişle o zaman seleb katilin hakkı olur, demişlerdir.

Tuhfe yazan bu arada şöyle der : Cumhura göre katil mücâhid, seleb'i alma hakkına sâhibtir. Mücâhidlerin başında bulunan kuman­dan selebin katile âit olduğunu önceden söylemiş olsun veya olma­sın netice değişmez. Cumhur, bu görüşünde Ebû Katâde (Ra­dıyallâhü anh) m hadîsine dayanır. Açık olan hüküm de budur.[98][98]

İzahı

Bu hadîsi Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi rivayet etmişlerdir. ^Soru sahibinin râvî   e s-S a'b    (Radıyallâhü anh) olduğu,   Ebû 'D â v û d    ile    İ b n-i    H i b b â n' in    rivayetlerinde belirtilmiştir.

K a s t a 1 â n î:   Peygamberin maksadı müşriklerin kadınla-' nnı ve çocuklarını bile bile öldürmenin mübahlığı değildir. Maksad, müşriklerin erkeklerini öldürebilmek için kadınlarını ve çocuklarını öldürmek zarureti olduğu zaman bunların öldürülmesinin câizliğidir. Müşriklerin kadınlarını ve çocuklarını öldürmeden erkeklerini öldür­mek mümkün ise kadınlarını ve çocuklarını öldürmek caiz değildir. \r Çünkü diğer bâzı hadisler, müşriklerin kadınlarım ve  çocuklarını A öldürmeyi yasaklamıştır, der.

Kastalâni1 nin   işaret ettiği hadîslerden ikisi bu babın 2841 ve 2842 nolu hadîsleridir.

H a t t â b î de şöyle der: Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm) in : "Müşriklerin kadınları ve çocukları onların cam i asm d andır"

hadîsinden maksadı, kadın ve çocukların dînî hükümler konusunda aile reisine tâbi olmasıdır. Yoksa Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), müşriklerin çoluk çocuklarını kasden öldürmeyi mubah kıl­mış değildir. Bunun mübahlığı ancak ayırd etmenin mümkün olma­dığı durumlara ve zamanlara aittir. Meselâ, müşrikler çoluk çocuk­larıyla birlikte bir vapurda veya bir kaie'de iken ve müşrikler ile müslümanlar arasında savaş devam ederken bu gibi durumlarda va--puru batırmak ve kale'yi yıkmak mubahtır.

Müslümanlarla savaşan müşriklerin kadınlarını ve çocuklarım öldürme konusuna ait ilim ehlinin görüşlerini bu babın son hadisi­nin izahı bölümünde inşâallah vereceğim.

2840) Seleme bin el-Ekva' (Radtyallâkü anh)'den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hayatta iken biz Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'ın kumandasında Hevâzin savaşına gittik ve Benî Fezâre kabilesine ait bir suya varıp gecenin sonunda konak­ladık. Nihayet fecir zamanı olunca onlara yaygın bir baskın yaptık. Sonra biz başka bir su sahibi olan ailelerin olduğu yere vardık. Bun­lara da geceleyin baskın yapıp dokuz veya yedi aşiret olan bunları da öldürdük."                                                                                  

Bir Hâl Tercemesi

Es-SaT) bin Cessâme <R.A,) el-Leysl el-Hic&zi, sahâbîdir. Hadîsleri vardır. Buhârî ile Müslim onun iki hadîsini müştereken rivayet etmişlerdir. Buhârî, ay­rıca onun bir hadîsini rivayet etmiştir. Râvîsi İbn-i Abbâs (R-A.)'dır. Başka râ-vîsi yoktur. Kütüb-i Sitte sahipleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hü­lâsa : 173)

2841) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edil­diğine göre :

Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}   (Mekke'nin fetih se­ferinde) yolda öldürülmüş bir kadın cesedini buldu. Bunun üzerine kadınları ve erginlik çağına varmamış  çocukları öldürmeyi yasak-j lad»."

2842) Hanzala el-Kâtib (Radıyallâhü a»*)'den;  Şöyle demiştir:

Biz (bir kere) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bera-,P berinde bir savaşa gittik. Sonra başında halkın toplandığı öldürülmüş J bir kadın cesedine uğradık. Halk Resûl-i Ekrem  (Sallalîahü Aleyhi

ve Sellem) için dağıldı.   Sonra Resûî-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve

Sellem) :

«Bu kadın savaşanlar içinde savaşmış değildi», buyurdu. Sonra bir adama:

«Hâlid bin el-Velîd'e git ve ona de ki: Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) sana emrederek diyor ki:

Sakın hiç bir kadını ve  (savaştan başka iş için)  kiralanan hiç bir adamı öldürme.»

... Rebâh bin er-Rebî (Radıyallâhü anh)  de Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'den bunun mislini rivayet etmiştir.

Ebû Bekir bin Şeybe dedi ki: Sevrî kendi rivayetinde yanılıyor."[100][100]

31-  (Savaşta)   Düşman Ülkesinde   (Binaları,  Ağaçları Ve Ziraatları)  Yaktırmak Babı

Hâl Tercemeleri

Seleme (R.A.)'m hâl tercemesi 688. hadîs bölümünde geçmiştir.

Hanzala el-Kâtib (R.A.) bin er-Rebî bin Sayfi et-Temimi el-Üseyyidi Ebfı Rebi el-Kûfî sahâbidir. Sekiz hadîsi vardır. Müslim onun bir hadisini rivayet etmiştir. Tirmizi, Nesâi ve İbn-i Mâceh de onun hadîslerini rivayet etmişler. Râ-vîleri Yezid bin eş-Şİhhîr ve Ebû Osman en-Nehdî'dir. Bu sahâbi Hâİid bin el-Ve-lid (R.A.) ile berabtrtrâk fetihlerine katılmıştır. İbnü'l-Berkî, onun vahiy kâtib-liği ettiğini söylemiştir. Ali (R.A.)'den sonra vefat ettiği söylenmiştir. (Hülâsa : 9B)

Rebâh bin er-R'.'oî (R.A.) el-Üseyyidî Ebû Hanzala sahâbidir. Bunun adının Reyyâh veya Riyâh olduğu da söylenmiştir. Ebû Dâvûd, Nesâî ve fbn-i Mâceh onun bir hadisini rivayet etmişlerdir. İki tane hadîsi vardır. Râvisi el-Mürakks bin Sayfî'dir. (Hülâsa : 114)

Rebâh ile Hanzala isimli bu iki sahâbî, kardeştir.

2843) t'sâme bin Zeyd (Radıyallâhü (inhiimâ)'dan: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni (bir askerî kuvvet başında) Übnâ denilen bir köye göndererek;

«Sabahtın erken saatlerinde aniden)  Übnâ köyüne var (baskın yap)- Sonra  (evlerini, ekinlerini ve ağaçlarım)  yaktır,- buyurdu."[102][102]

İzahı

İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh)'in ilk hadîsi Kütüb-i Sitte'-nin hepsinde rivayet edilmiştir. İkinci hadis Buharı ve Müs­lim ' de   de rivayet olunmuştur.

İkinci hadîsteki şiirin Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâm)'in şâiri Hassan bin Sabit (Radıyallâhü anh) ta­rafından söylendiği -B u h â r î ve M ü s 1 i m ' in rivayetinde belirtilmiştir. Bu itibarla îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'m müellifimizin rivâyetindeki "Onların şâiri" ifâdesini B u h â r i ile M ü s 1 i m' in rivayetlerine uygun olarak terceme etmeye ça­lıştım. Hassan bin Sabit (Radıyallâhü anh)'a "Onların şâiri" demekten maksad onlar hakkında şiir yazan olmasındandır. Yoksa sanıldığı gibi Beni Nadir yahûdîlerinden olan şâir mânâsı kasdedilmemiştir.[104][104]

Hadîsten Çıkarılan Hüküm

N e v e v î bu hadîsin izahı bölümünde özetle şöyle der: "Bu hadîs, savaş esnasında kâfir düşmanların yaş ağaçlarını kes­menin ve yakmanın câizliğine delâlet eder. E 1 - K â s ı m oğlu Abdurrahman, Nâfi Mevlâ îbn-i Ömer, Mâ­lik, Sevrî, Ebû Hanife, Şafiî, Ahmed, îshâk ve Cumhur bu hadîsle amel etmişlerdir. Ebû Bekr-i S ıd-dîk, el-Leys bin Sa'd, Ebû Sevr ve Evzâî ise   bunun caiz olmadığını söylemişlerdir."

Avnü'I-Mabûd yazan da Sübülü's-Selâm'dan naklen şu bilgiyi verir:

"Cumhur, savaşta düşmanın yurdunu yakıp yıkmanın câizliğine hükmetmiştir. E v z â İ ile E b û Sevr ise bunun yasakhğına hükmederek, Ebû Bekr-i Sıddik (Radıyallâhü anhî'ın kendi askerlerine böyle bir şey yapmamalarını tavsiye etmesini delil göstermişlerdir. Ancak cumhur onlara şöyle cevab vermiştir: Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) asker gönderdiği ülkenin müslüman-ların eline geçeceğini bildiği ve bu inançta olduğu için anılan tavsi­yede bulunmuştu."[106][106]

İzahı

Bu hadisi Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet et­mişlerdir. Hadiste geçen "Kışı" eski kürk mânâsına yorumlandığı gi­bi deriden mamul elbise mânâsına da yorumlanmıştır. Seleme (Radıyallâhü anh) "Ben Medine'ye gelinceye kadar kızın elbisesini açmadım" sözü ile ona cinsel ilişkide bulunmadığını kasdetmiştir. Seleme' nin Medine-i Münevvere1 ye vardıktan son­ra kızı Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e hibe edinceye ka­dar da kıza yaklaşmadığı Müslim ile Ebû Dâvûd'un rivayetinde belirtilmiştir. Yine Müslim ile Ebû Dâvûd'un rivayetlerinde bu kızın, annesiyle beraber esir edildikleri ifâde edil­miştir. O iki rivayete göre eski kürk veya deriden mamul elbise kı-zın annesinin üstünde idi. Rivayetler arasında zahiren görülen ihti­lâfı bertaraf etmek için bu elbise veya eski kürkün hem annenin hem de kızın üstünde olması mümkündür, denilebilir.[108][108]

33-  (Savaşçı)  Düşman,   (Bir Müslümana Âit) Malı Elde Eder Sonra Müslümanlar Düşmanı Mağlûb Eder (Ve Böylece Ganimet Meyânında Müslümanların Eline Geçen O Malın Hükmüne Dâir Hadîs) Babı

2847) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre ;

Kendisinin bir atı (düşman tarafına) gitmiş ve (savaşçı) düş­man atı yakalamıştı. Sonra müslümanlar düşmanı mağlûb etmiş (ve at da ganimet meyânında geri getirilmiş) ti. Bunun üzerine Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zamanında atı kendisine iade edilmiştir.

Ibn-i Ömer: Ve kendisinin bir kölesi kaçarak Rumlara iltihak et­miş ve sonra müslümanlar Rumları mağlûb edince Hâlid bin el-VeIıd (Radıyallâhü anh) köleyi kendisine iade etmiş. Bu (olay) Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in vefatından sonra olmuş, de­miştir."[110][110]

34- Gülul (Yânî Ganimet Malını Çalmak) Babı

2848) Zeyd bin Hâlid el-Cühenî (Radıyallâhü ank)fden rivayet edil­diğine göre :

Hayfaer (savaşın) da Eşca' (kabilesin) den bir adam öldü. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (mücâhidlere) :

Arkadaşınızın cenaze namazını siz kılınız (yâni ben kılmayaca­ğım) buyurdu. (Adamın hâlini bilmedikleri için) sahâbîler bu duru­ma şaştılar ve (üzüntüden) yüzleri değişti. Sonra Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem), sahâbîlerinin vaziyetlerini görünce:

«Sizin arkadaşınız, Allah yolunda ganimet malından çalmıştır» buyurdu.

(Hadîsin râvisi) Zeyd demiştir ki: Bunun üzerine sahâbîler ada­mın eşyasında arama yaptılar. Yahudilerin boncuklarından iki dir­hem (bile)  etmeyen boncuklar buldular."

2849) Abdullah bin Amr (bin el-Âs) (Radıyaîlâhü anhümâyâan; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in (yol) ağırlığı (eşya­sı) üzerinde bekçilik eden, Kerkere isimli bir adam vardı. Bu adam (bir gün) öldü. Ölümünden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve

Seiîem) :

Bu adam cehennemdedir, buyurdu. Sahâbîler (bunun sebebini öğrenmek için) gidip baktılar ve adamın üstünde ganimet malından çaldığı bir elbise veya bir abâ buldular."

2850) Ubâde bin es-Sâmit (Radıyaîlâhü anftj'den; Şöyle demiştir:

I Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huneyn (savaşı) gü­nü ganimet maundan bir devenin yanında bize namaz kıldırdı. Na­mazdan sonra deveden bir tüy alıp mübarek iki parmağı arasına koydu. Sonra (cemaate hitaben) :

«Ey insanlar! Şüphesiz bu (tüy taneciği bile) sizin ganîmetleri-nizdendir. (Artık) ipliği, iğneyi, bundan değerli olanı ve bundan de­ğerce düşük olanı ödeyiniz (yâni bana teslim ediniz). Çünkü gani­met malından bir şey çalmak kıyamet günü sahibine şüphesiz bîr utançtır, bîr ayıptır ve bir ateştir», buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin senedinde îsâ bin Sinan bu­lunur. İbn-i Muin onun hakkında muhtelif sözler söylemiş ve: Onun hadîsi gev­şektir, kuvvetli değildir. Bir kavle göre zayıftır ve diğer bir kavle göre rivayetin­de bir beis yoktur, demiştir. İbn-i Hibbân ise onu sıka (güvenilir) râviler arasın­da anmıştır. Senedin kalan râvîleri sıka zâtlardır.[112][112]

35- Nefel  (Yâni Mücâhid'e Ganimetteki Payından Fazla Olarak Verilen Mal) Babı

Bu bâbtaki hadîslerin tercemesine geçmeden önce "Nefel" keli­mesi hakkında özlü bilgi verelim :

H a t t â b î : Nefel, taksimatla kişiye düşen hisseden fazla ola­rak verilen maldır. Farzdan başka işlenen fazla ibâdete verilen Nâ-file ismi bu kökten türemedir, demiştir.

Kamûs'ta da: Nefel, ganimet malı ve bir şeyi hibe etmek, hibe edilen mal manasınadır. Bunun çoğulu Enfâl ve Nifâl'dır, denilmiş­tir.

En-nihâye'de ise: Nefel, ganimet malıdır. Çoğulu Enfâl'dir. Nefl ve Nefel fazlalıktır. Kumandan elde edilen ganimet malının tama­mını taksim etmeden önce hiç bir mücâhid'e, hissesinden fazla ola­rak bir şey veremez. Taksimat işi bittikten sonra ganimetten ayrı­lan beşte bir hisseden dilerse bâzı mücâhidlere birşey verebilir. Ga­nimet malının taksiminden önce kimseye böyle bir şey veremez, de­nilmiştir.

Nefel ismi verilen mükâfatın ganimetin tümünden mi, yoksa han­gi kısmından verileceğine dâir bilgiler bu bâbtaki hadîslerin izahı bölümünde verilecektir.

Bu hadîslerde geçen "Nefel" kelimesi mücâhid'e hissesinden faz­la olarak verilen ganimet malı anlamında kullanılmıştır.

2851) Habî-b bin Mesleme (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) (ganimetten) beşte bir hisse (yi çıkardık) dan sonra (kalanın) üçte birini nefel olarak mü­câhidlere verdi."

2852) Ubâde bin es-Sâmit (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiği­ne göre :

Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) savaş seferinin başlan­gıcında (bir müfrezenin kazandığı ganimetin) dörtte birini ve savaş dönüşünde (bir müfrezenin kazandığı ganimetin) üçte birini nefel olarak (o müfrezeye)  verdi."[114][114]

Bu İki Hadîsten Çıkarılan Özet Şudur:

Gerek savaş seferinin başlangıcında ve gerekse savaş dönüşü esnasında bir askerî müfreze düşmanla savaşıp ganimet malını el­de ettiği zaman bunun beştebir nisbetindeki hisse diğer ganimetler­de olduğu gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine tahsis edilirdi. Bu hisse çıkarıldıktan sonra müfreze savaş seferinin başlangıcında bunu elde ettiği takdirde dörtte biri ve savaş dönüşü elde ettiği takdirde üçte biri nefel olarak, yâni tüm ganimet maun­daki belirli hisselerinden ayrı olarak verilirdi. Yerde kalan nıikdar ise bütün askerler arasında ve diğer ganimet malı meyânında tak­sim edilirdi.

Nefel demlen ikramın ganimetin aslından mı, yoksa belirli bir hissesinden mi verildiğine dâir ilmî görüşler:

Ne v evi, Müslim'in şerhinde şöyle der : "Nefeî, yâni mücâhidlerin bir kısmına hisselerinden fazla olarak ganimetten bir şeyin verilmesinin meşruluğu hususunda âlimlerin ic-mâ'ı vardır. Ancak hisse dışı verilen nefel'in nereden verileceği nok­tasında ihtilâf vardır: Bir kavle göre bu meblâğ ganimet malının tü­münden ve taksimattan önce verilir. İkinci kavle göre ganimetten humus, yâni beştebir nisbetindeki hisse çıkarıldıktan sonra gâzîle-re verilmek üzere kalan meblâğdan ödenir. Üçüncü kavle göre ga­nimetten çıkarılan beştebir nisbetindeki hissenin beşte birinden öde­nir. Yâni devlet başkanının emrine tahsis edilen meblâğdan ödenir. Şafiî' den bu üç görüş de nakledilmiştir. Bu üç görüşün her biri­si birer cemaatten nakledilmiştir. Bizce en sıhhatli görüş sonuncu görüştür. Yâni nefel, devlet başkanının emrine verilen ganimetin beşte birinin beşte birinden ödenmesi görüşüdür. Ebû Hanife, Mâlik, İbnü'l-Müseyyeb ve diğer bir grub âlim de bu görüşü benimsemiştir. Ganimetin tümünden verilir, diyenler ara­sında Hasan-i Basrî, Evzâî, Ahmed, Ebû Sevr ve başkaları bulunur. Hisse dışı verilen nefel, ancak üstün başarı ve güzel yararlar sağlayan mücâhidlere verilir."

Ganimet malının tümü hakkında şunu da belirteyim: Düşmanla yapılan savaş neticesinde elde edilen ganimet malının humus, yâni beşte biri Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine veri­lirdi. Resûl-i Ekrem CAleyhi's-salâtü ve's-selâm) de bunu beş paya bölerdi. Bir hisse zâtının emrine tahsis edilirdi. İkinci hisse O'nun yakınlarına verilirdi. Üçüncü hisse yetimlere aitti. Dördüncü hisse fakirlere idi. Beşinci hisse de yolda kalmışlara tahsis edilirdi. Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in vefatından sonra zâtına ve yakınlarına âit hisseler de diğer üç sınıfa verilmeye başlanmıştır. E n f â 1   sûresinin 41. âyeti bu konu hakkındadır.

Hattâbî, Habîb (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinin şerhin­de şu bilgiyi de verir:

Bu hadis, humus hissesi çıkarıldıktan sonra kalan meblâğ üçte bir oranında nefel verildiğine delâlet eder. Bâzı mücâhidlere hisse­leri dışında nefel olarak verilecek mikdar hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir: Mekhûl ve Evzâî bu meblâğ üçtebir oranın­dan fazla olamaz, demişlerdir. Şafiî ise: Nefel olarak verile­cek mikdar hakkında bir tahdîd ve sınırlama yoktur. Bunun takdiri devlet başkanının ictihad ve görüşüne aittir, demiştir.

2853) Amr bin Şımyb'in dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra~ dıyallâhü anküm)'den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'fin vefatın) dan sonra nefel (yâni mücâhid'e hissesinden fazla bir şey vermek) yoktur. (Mü-câhid) müslümanlann kuvvetlileri (kazandıkları ganimetleri) zayıf­larına  (da hisseleri nisbetinde)  verirler.

(Râvî) Recâ demiş ki: Ben Süleyman bin Musa'yı Amr bin Şu-ayb'a şöyle söylerken işittim: Bana Mekhûl, Habîb bin Mesleme (Ra-dıyallâhü anh) 'den rivayetle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in savaş seferi başlangıcında dörtte bir ve savaş dönüşünde üçte bir nisbetinde nefel (yâni bâzı mücâhidlere hisselerinden fazla olarak) verdiğini söyledi. Bunun üzerine Amr bin Şuayb (Süleyman bin Musa'ya) : Ben sana babam aracılığıyla dedemden hadîs rivayet ediyorum. Sen (hâlâ) da bana Mekhûl'den hadîs rivayet ediyorsun? dedi."

Not:    Bu hadîsin senedinin hasen olduğu Zevâid'de belirtilmiştir.              

Habîb bin Mesleme (R.A.)'ın Hâl Tercemesi

Habîb bin Mesleme el-Fehrî el-Mekkî Ebü Abdirrahman'in sahâbî olduğu, Şâm halkı, Mıs'ab &z-Zübeyri ve en-Necâdî tarafından ifâde edilmiştir. Râvîleri Dahhâk ve el-Fehrî ve Zeyd bin Câriye'dir, Rumlarla çok savaştığı için kendisine Rûm Habîb'i denilmiştir. İbn-i Sa'd : O, Ermenistan valisi iken orada vefat et­miş, demiştir. H. 41 veya 42. yılı vefat etmiştir. Ebû Dâvûd ile İbn-i Mâceh onun rivayetlerini almışlardır. (Hülâsa: 71)[116][116]

36- Ganimet Mallarını (Gaziler Arasında) Taksim Etmek Bâbı

2854) (Abdullah) bin Ömer (RadtyaHâkü ankümâ)'d&n rivayet edil­diğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Haybcr (savaşı) günü (ganimet malından) suvârî'ye üç sehim verdi: At için iki sehim ve adam için bir sehim (tâyin etti.)"[118][118]                                                             

37- Köleler Ve Kadınlar, Müslümanların Refakatinde Savaşta Hazır Bulunurlar, Babı

2855) Abi'l-Lahm'ın âzadlı kölesi Umeyr (RadıyaUâhü ankümây dan: Şöyle demiştir :

Ben köle iken efendimle beraber Hayber savaşına katıldım. Fa­kat ganimetten benim İçin sehim verilmedi de bana eşyanın en adî­lerinden bir kılıç verildi. Ben o kılıcı kuşandığım zaman (boyumun kısalığından veya yaşımın küçüklüğünden) kılıcı yerde sürüklüyor dum. (Râvî Vekî demiş ki; Umeyr'in efendisi et yemez —olduğu için ona Âbi'1-Lahm künyesi verilmiş— idi.)"[120][120] (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöy­le demiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde ye­di savaşa gittim. Ben onların eşyaları başında bekler, yemeklerini yapar, yaralıları tedavi eder ve hastalara bakardım."[122][122]

Savaşa Giden Kadın İçin Ganimetten Sehim Verilir Mi ?

N e v e v î bu hususta da: Ebû Hanîfe, Sevrî, el-Leys, Şafiî ve âlimlerin cumhuruna göre kadm, mücâ-hidler gibi ganimetten senim alamaz. Fakat kendisine sehim meb­lâğından düşük bir mikdar mal verilebilir. E v z â î' ye göre ka­dın bizzat çarpışmaya katılır veya yaralanan mücâhidleri tedavi hiz­metini görürse mücâhidler gibi sehim alır. M â 1 i k' e göre ise kadm hiç bir suretle ne sehim ne de bundan düşük bir meblâğ alır. Müslim'in İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği sahih ve apaçık olan bu bâbtaki hadîsi son iki görüşü redde­der, demiştir.[124][124] (Radtyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizi bir seriyye (askerî müfreze)de savaşa gönderdi ve  (gönderirken)  şöyle buyurdu:

Allah'ın isminden yardım dileyerek ve Allah yolunda (cihâd et­mek üzere) yürüyünüz. Allah'ı inkâr edenlerle savaşmız. Fakat düş­manın vücûdundan parça kesmeyiniz, (varsa) ahdinizi bozmayınız, ganimet malında hiyânet etmeyiniz ve çocukları öldürmeyiniz."

Not:   Bunun senedinin hasen olduğu, Zevâİd'de bildirilmiştir.                  :

2858) Büreyde (bin el-Husayb) (Radıyallâhü anh)'âen) Şöyle de­miştir :

Eesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir seriyye (askerî müf­reze) basma bir adamı kumandan olarak tâyin ettiği zaman adama kendi nefsi hakkında Allah'tan sakınmayı ve beraberindeki müslü-manlar hakkında hayrı (yâni iyi davranmayı) tavsiye buyurduktan sonra şöyle buyururdu:

(Ey mücâhidler) Allah'ın isminden yardım dileyerek, Allah yo­lunda cihâd ediniz. Allah'ı inkâr edenlerle muharebe ediniz. Savaşı­nız. Fakat (varsa) ahdinizi bozmayınız, ganimet malında hiyânet et­meyiniz, düşmanın vücûdundan parça, organ kesmeyiniz ve çocuk­ları öldürmeyiniz.

(Ey kumandan!) Müşriklerden olan düşmanlarına vardığın za­man onları şu üç hasletten (seçenekten) birisini seçmeye davet et. Bunlardan hangisine icabet ederlerse sen onlardan kabul et ve on­lardan vazgeç. (O üç haslet şunlardır: (Birincisi) Sen onları İslâmi­yet'e çağır. Eğer müslüman olmaya icabet ederlerse (bunu) onlar­dan kabul et ve onlara dokunma. Sonra onları kendi yurtlarından Muhacirlerin yurduna (yâni Medine-i Münevvere'ye) göç etmeye ça­ğır ve onlara şu durumu bildir : Eğer bunu yaparlarsa (yâni Medîne-i Münevvere'ye yerleşirlerse) muhacirler için olan (sevab ve ganimet malı gibi) şeyler onlar için de vardır ve (buna karşılık) muhacirler üzerindeki (savaşa gitmek gibi) yükümlülük onların üstünde de var­dır. Şayet (Medine-i Münevvere'ye yerleşmekten) imtina ederlerse onlara şu durumu bildir: (Bu takdirde) onlar müslümanların bede­vileri gibi olurlar, mü'minlere uygulanan (namaz, zekât, kısas ve di­yet gibi) Allah'ın hükmü onlara da tatbik edilir ve müslümanlarla beraber cihâd etmeleri hâli dışında onlara fey'  (kâfirlerden savaş-

sız alman mal) ve ganimet (kâfirlerden savaşla alman mal) da hiç bir şey (hak) olmaz. Eğer onlar müslümanlık dînine girmekten im­tina ederlerse (ikinci haslet olarak) cizye vermeyi onlardan iste. Şa­yet (cizye denilen vergi ödeme işini) yaparlarsa, onlardan kabul et ve onlardan vazgeç (yâni savaşma). Eğer onlar (bundan da) imtina ederlerse (üçüncü haslet olarak muharebe için) onlar aleyhine Al­lah'tan yardım dile ve onlarla savaş. Sen bir kaleyi muhasara eder ve kale'dekiler senden kendileri için Allah ahdini ve Peygamberi­nin ahdini isterler ise sakın onlara Allah'ın ahdini ve Peygamberinin ahdini verme. Ve lâkin onlara kendi ahdini, babanın ahdini ve ar­kadaşlarının ahdini ver. Çünkü şüphesiz sizlerin kendi ahdinizi ve babalarınızın ahdini bozmanız Allah'ın ahdini ve Resulünün ahdini bozmanızdan sizin için ehvendir. Eğer sen bir kale'yi muhasara eder de kale'dekiler Allah'ın hükmüne uymayı (yâni ilâhî hükmün ken­dileri hakkında tatbik edilmesini) senden isterlerse, sakın onlara Allah'ın hükmünü uygulamayı kabullenme ve lâkin onlara kendi hükmünü uygula. (Yâni kendi içtihadına göre onlar hakkında hü­küm ver). Çünkü sen onlar hakkında (vereceğin hükümde) Allah'm hükmüne isabet edip etmiyeceğini şüphesiz bilemezsin.

(Râvi) Alkarna demiştir ki: Ben bu hadîsi Mukatil bin Hayyân'a naklettim. Bunun üzerine Mukatil dedi ki: Müslim bin Heysam bana bunun mislini en-Numan bin Mukarrin (Radıyallâhü anh) aracılığıy­la Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet etti."[126][126]

Alınacak Cizye Miktarı Hakkındaki Görüşler

N e v e v î   sözüne devamla bu husus hakkında da şöyle der: Âlimler cizye mikdarı hakkında ihtilâf etmişler:

1. Ebû   Hanîfe,   Küfe' nin   diğer âlimleri ve   Ah­in e, d' e   göre cizye zengin için kırk sekiz, orta halli için yirmidört ve fakir için oniki dirhemdir.

2. Ş â f i î' ye   göre cizyenin en azı yılda bir dinar altındır. En çoğu ise anlaşmaya bağlıdır. Cizyenin en azı olan bir dinar husu­sunda zengin kâfir ile fakir kâfir arasında bir fark yoktur.

3. M â 1 i k' e   göre altını bulunan kâfir dört dinar altın ve gümüşü bulunan kâfir kırk dirhem gümüş cizye verecek,"    (Neve-v î' nin   sözü bitti.)

4. Düşman müslüman olmayı kabul etmediği gibi cizye ödeme işini de kabullenmediği takdirde savaş açmaktır.

Hadîsin bundan sonraki kısmı bir kale'yi muhasara etmek hâ­linde düşmanın ahid ve mîsâk istemesiyle ilgilidir. Bu paragrafta ge­çen Zimmet ahid ve mîsâk manasınadır. Bu paragrafta düşman Al­lah ve Resul (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'m ahdini istediği takdirde bunun kabul edilmemesi, fakat kumandanın kendi şahsı, babası ve askerleri adına ahid vermesi talimatı verilmekte ve gerekçesi açık­lanmaktadır : Gerekçenin özeti şudur: Allah ve Resulü adına veri­len teminatı ve ahdi bozmak ağırdır. Kumandan ve asker adına veri­len ahdî bozmak nisbeten ehvendir. Bu paragraftaki yasak tenzihen mekruhluk manasınadır. Yasağın hikmeti ise şudur: Kumandan düş­mana Allah ve Resûlü'nün ahdini verir. Sonra bu ahdin önemini ve hakkını kavrayamayan bâzı askerler ahde aykırı davranabilir.

Hadîsin son kısmında da muhasara altına alman düşman kendi­leri hakkında Allah'ın hükmünün uygulanmasını kumandandan iste­dikleri takdirde bunun kabul edilmemesi ve fakat kumandanın hük­münün uygulanması talimatı verilmekte ve bu talimatın gerekçesi beyân edilmektedir. Gerekçe şudur : Kumandan düşman hakkında bir hüküm verdiği zaman bunun Allah'ın hükmüne uygunluğunu kesin olarak bilemez. Şu halde Allah'ın hükmüdür, diye düşman hakkın­da uygulanacak hüküm de bir yanılma vuku bulursa bir isabetsizlik ve hatâ işlenebilir. N e v e v i : Bu paragraftaki yasak, tenzihen mekruhluk ve ihtiyat içindir, der. Çünkü ehil ve liyakatli bir müc-tehid dînî bir konuda olanca gücüyle ictihad ettiği takdirde onun vardığı hüküm Allah katındaki hükme uygun düşmese bile müctehid vebal altına girmiş olmaz. Bilâkis içtihadından dolayı sevâb ka­zanmış olur.

N e v e v î: Bu hadîs her müctehidin, yaptığı ictihadda mut­laka isabetli karar verdiği söylenemez, diyen âlimler için bir delil­dir. Yâni bir konu hakkında muhtelif ictihadlar yapıldığı zaman bunlardan birisi Allah katındaki hükme uygun olur ve diğerleri uy­gun olmaz, diyen âlimler için bu hadîs bir delil sayılır. Bütün icti­hadlar isabetli ve Allah katındaki hükme uygundur, diyen âlimler ise bu hadîse şöyle cevab verirler: Yâni, Ey kumandan! Sen düş­man hakkında bir hüküm verdiğin zaman senin bu hükümde yanıl­dığına dâir bana Allah tarafından bir vahyin gelmesi mümkün ve muhtemeldir. Bu itibarla onlar hakkında hüküm verirken kendi hük­münü ver, Allah adına hüküm verme. Bu durum Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) 'in dönemine mahsustur. O'nun vefatından son­ra böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü müctehidin verdiği hükümde yanıldığına dâir bir vahyin gelmesi söz konusu değildir. Bu nedenle her müctehid yaptığı ictihadda isabetli karar vermiş sa­yılır.

Hâl Tercemesi

Büreyde bin el-Husayb (R.A.)'in hâl tercemesi 149. hadis bölümünde geçti. Hadîsin ikinci senedindeki râvî Numân bin Mukarrin (R.A.)'m hâl tercemesi hak­kında Hülâsa sahibi 403. sahifede şu bilgiyi verir:

Numân bin el-Mukarrin el-Müzenî (R.A.) sahâbîdir. Râvîleri oğlu Muâviye ve Ma'kıl bin Yesâr'dır. Mus'ab (R.A.)'ın dediğine göre bu zât yedi kardeşiyle be­raber hicret etmiştir. Asbahân fethinde bulunmuş ve Nehâvend olayında hicretin yirmi birinci yılı şehîd edilmiştir. Kütüb-i Sitte sâhibleri onun hadîslerini rivayet etmişlerdir.[128][128]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisini B u h â r I ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Enes (Radıyallâhü anh)' in hadisi ise   B u h â r i' de   de rivayet edilmiştir.

Ümmü'l-Husayn (Radıyallâhü anhâ) 'nın hadisi ile E b ü Zer (Radıyallâhü anh)'m hadisleri yine Müslim tarafın­dan, ayrıca Ümraü'1-H u s a yn (Radıyallâhü anhâ)'nın hadisi T i r m i z î   tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadîsler İslâm devlet başkanına, valisine, kumandanına ve di­ğer âmirlerine itaat etmeyi ve emirlerini dinlemeyi vâcib kılar. Müs­lüman olan âmirlerin Allah ve Resulünün emirlerine aykırı olmayan talimatlarına uymanın vâcibhği hususunda icmâ bulunduğunu Ne-v e v î nakletmiştir. Allah'a isyan ve günah sayılan talimatlarda ise âmirlerin emirlerine itaat edilmesinin haramlığı hususunda da icmâ bulunduğu Kadı Iyâz tarafından nakledilmiştir. Gü­nah olan talimatlara uyulmamasına âit hadîsler bundan sonra gelen bâbta rivayet edilmiştir. Bu itibarla âmirlere itaat edilmesine dair bu bâbtaki hadîsler Şer-i Şerife aykırı olmayan emir ve talimatlar hakkındadır.

Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e itaat veya isyanın Al­lah'a itaat veya isyan sayılmasının sebebi Allah'ın Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e itaat etmeyi emretmiş olmasıdır. İslâm dev­let başkanına itaat etmenin Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)' in emrine itaat, keza devlet reisinin emrine isyan etmenin Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine isyan sayılması sebebi ise Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in devlet reisine itaat etme­yi emretmiş olmasıdır. Bu itibarla İslâm devlet başkam tarafından verilen ve dîne aykırı olmayan emirlere itaat etmek Allah ve Resû-lü'nün emirlerine itaat sayılır. Keza onun emirlerine isyan etmek Allah ve Resûlü'nün emirlerine isyan sayılır.

E n e s (Radıyallâhü anh)'ın hadisinden de âmir durumunda olan kişi siyah bir köle de olsa onun emirlerini dinlemenin ve ona itaat etmenin vâcibliği hükmü çıkarılıyor. El-Hâf ız'ın da be­yân ettiği gibi bu hadîste geçen "İstimal" ifâdesi umûmî bir mânâ­yı taşır. Yâni vali, kumandan, cami imâmı ve benzeri âmirler bu hükmün içine giriyor.

Bu hadîste âmir atanacak kölenin başı kuru üzüm taneciğine ben­zetilmiştir. Yâni âmir durumundaki şahıs süreten çirkin, önemsiz ve aklı, zekâsı noksan bir köle bile olsa ona itaat edilecektir.

N e v e v i de: Bir kölenin âmir, vali, kumandan olması iki şekilde düşünülebilir: Devlet başkanı tarafından böyle bir kimse bir göreve atanmış olabilir. Ya da bir köle herhangi bir yolla mem­leket idaresini eline geçirir. Yoksa normal bir seçimle bir köleyi emir ve devlet başkam yapmak caiz değildir. Çünkü emirin, yâni devlet reisinin hür olması şarttır, der.

H a t t â b i : de: Vuku bulması düşünülmeyen misaller ba­zen verilir. Bu ve benzeri hadîsler de bu nevîdendir. Yâni dinen dü­şünülmüyor ise de faraza başa geçen imâm, devlet başkanı, böyle bir kimse bile olsa mutlaka itaat edilmesi gereklidir. îtâatin önemi mâhiyetinde bu misâl verilmiş, der.

E 1 - H â f ı z' in beyân ettiği bir kavle göre E n e s (Radıyal­lâhü anh) 'in hadîsinden maksad şudur: Devlet başkanı habeşî bir köleyi bir yere vali - kaymakam tâyin ettiği zaman o köleye itaat edil­mesidir. Maksad kölenin devletin başına getirilmesi değildir. Hadis­te böyle bir ifâde yoktur. Şöyle de denilebilir: Devletin başına usû­lü dâiresinde getirilen kişi önceden köle iken âzadlanmış ve hür bir kimse hâline gelmiş ise ona itaat edilmesi vacibtir.

Ümmü'l-Husay n (Radıyallâhü anhâ)'nın hadîsini Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Veda haccı esnasında buyur­duğu. M ü s 1 i m ' in rivayetinde belirtilmiştir. Yine M ü s 1 i m' in bir rivayetine göre bu hadis M i n â veya Arafat'ta bu-yurulmuştur. Bu hadîste de E n e s ' in hadîsinde olduğu gibi bir göreve atanan devlet yetkilisine itaat edilmesi emrolunmuştur. An­cak o âmirin toplumu Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerime uygun biçimde sevk ve idare etmesi şart koşuluyor. Bu hadîste geçen "Mü-cedda" burnu ve kulağı kesik kişi mânâsına yorumlanmıştır. Bâzı­ları ise bu kelime vücudunun herhangi bir tarafı kesik olandır, diye yorumlamışlardır.

Tuhfe yazarı bu hadisin şerhinde özetle şöyle der: "Bu hadîs, Ulü'I-Emr, yâni devlet yetkilileri ile iyi geçinmeyi, on­ların talimatlarına uyulmayı ve fitne ile parçalanmadan sakınmayı emreder. El-Mecma'de deniliyor ki: Şöyle bir soru sorulabilir: İma­mın hür olması, K u r e y ş ' ten olması ve vücûdunda bir sakat­lığın bulunmaması şartı vardır. Oysa bu hadise göre bu şartlar ol­masa da itaat edilecek ve bu şartları taşımayan kimse de imâm ola­bilir? Bu soruya şöyle cevab verilir: Evet normal şartlar içinde di­nen imamı seçme yeteneğine sâhib kimselerin görüşleriyle imam se­çildiği takdirde anılan şartlar aranır. Fakat böyle değil de cebir ve baskı kullanmak suretiyle imâm olan bir kimse köle veya fâsık bir müslüman da olsa ona muhalefet edip memlekette isyan çıkarmak haramdır. Onun verdiği talimatlar geçerlidir. Diğer taraftan şunu da belirtmek gerekir: Hadiste böyle bir kimsenin imâm, yâni devlet başkanı olmasından söz edilmemiştir. Hadîste devlet başkanı böyle bir kimseyi bir işe âmir tâyin ettiği zaman onun emrine itaat edil­mesi isteniyor."

E b û Zer (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde geçen "Rebeze" Medine-i Münevvere ile Mekke arasında ve M e -dine-i Münevvere'ye yaklaşık üç konak mesafede bir köyün ismidir. Ebû Zerr-i Gifârî (Radıyallâhü anh), Hz. Osman (Radıyallâhü anh) tarafından bu yerde ikâmete memur edilmişti. Ebû Zer, bu münâsebetle R e b e z e' ye vardığı zaman o köyde bir kölenin imamlık ettiğini görmüş ve imâm namaz kıldıracağı zaman Ebû Zer (Radıyallâhü anh)'in teş­rifi dolayısıyla imâm uyaı^lmış. Bunun üzerine imâm geri çekilmek

istemiş ve E b û Zer (Radıyallâhü anh) bu esnada bu hadisi rivayet etmiştir. N e v e v i bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: E b û Zer şunu demek istemiş: Emir kim olursa olsun, hattâ vücûdunun herhangi bir tarafı kesik, siyah bir köle de olsa ben onun emirlerini dinler ve itaat ederim. Çünkü itaati vâcibdir.

E 1 - H â f ı z da el-Fetih'te E n e s (Radıyallâhü anh) 'm ha­dîsini izah ederken" bir münâsebetle E b û Zer (Radıyallâhü anh) 'in bu hadîsini naklederek: Bu hadîs, Peygamber (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'in E b û Z e r r' e özel mâhiyette böyle bir tav­siyede bulunmasının hikmetini beyân eder, demiştir. Yâni Ey E b â Zer! Günün birinde bir köleye uymak durumu ile karşılaşırsan onu dinle ve ona itaat et.

Ebû Zer (Radıyallâhü anh)'in hâl tercemesi 149-156. hadisler bö­lümünde verildi.[130][130]

İzahı

Ebû S a î d (Radıyallâhü anhümâ)'nın hadîsi Zevâid nevili­dendir ve senedi sahihtir. İ b n-i Ömer (Radıyallâhü anhî'ın hadisi Buhâri, Müslim, Tir m izi ve Ebû Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir

Birinci hadiste geçen "Duâbet" şaka etmek ve oynamak mana­sınadır. Burada saka etmek mânası kasdedilmiştir.   Buhâri,Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî bu hadîsin benze­rini Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmişlerdir.

H a t t â b i : Bu hadis, Ülü'1-Emr, yâni devlet yetkililerinin emirlerine itaat etme vâcibliğinin ancak dinen mâruf, yâni meşru işlere mahsus olduğuna delâlet eder. Meselâ savaşa çağrı, dinen ibâ­det ve tâat sayılan hizmetler ve kamu yararına olan işler gibi. Fa­kat öldürülmesi haram olan insanları öldürmek gibi meşru sayılma­yan görev ve hizmet için verilen emirlere itaat edilmeyecek, demiş­tir.

Şu halde Ülü'l-Emr'e itaat etmek hususunda gelen genel hadisler meşru emirler mânâsına yorumlanır. Sünenimizin 2859 - 2862 nolu hadisler devlet yetkililerinin emirlerine itaat etmeyi emreder ve bu hadislerde verilen emirlerin meşru olup olmadığına dâir bir kayıt yok ise de bu bâbta rivayet edilen hadîsler ve benzeri hadisler veri­len emirlerin dînen meşru görev ve hizmetlere mahsus olduğunu bil­dirirler. Diğer hadîsler de buna uygun bir tarzda yorumlanır.

2865) Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü anfı)X\en rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bize) :

Benden sonra sünneti (yâni yolumu) söndüren, bid'at ile amel eden ve namazları vakitlerinden geciktiren bir takım adamlar sizle­rin işlerinizi tedvir edecekler (yâni başınıza geçecekler) dir, buyurdu. Bunun üzerine ben:

Ya Hesûlallah eğer ben onların zamanına ulaşırsam nasıl yapa­yım? diye sordum. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (bana) :

Yâ İbn-i Abdi Üm! Sen bana nasıl yapacağını soruyorsun? Al­lah'a isyan eden kimseye itaat etmek yoktur, buyurdu."[132][132]

İzahı

Bu hadîsi Buharı, Müslim, Nesâî, Ahmed ve İbn-i Hibbân da rivayet etmişler. Hadiste geçen bâzı kelime­leri açıklayalım :

Ösr: Zorluk, darlık ve sıkıntı manasınadır.

Yüsr: Kolaylık, genişlik ve bolluk, manasınadır.

Menşat: Neş'e zamanı, yeri ve neş'eli olmak mânâlarına gelir.

Mekrah: Hoşnutsuzluk zamanı, yeri, hoşnutsuzluk işi, kederli ol­mak zamanı, yeri ve kederli olmak işi gibi mânâlara gelir. Burada Menşat ile beraber anıldığı için kederli zaman mânâsına terceme et­tim. Çünkü Menşat'ı neş'eli zaman şeklinde terceme ettim.

Esere: İstisâr masdarından isimdir. İstisâr bir şeyi tercih etmek istemek demektir. Bu kelimenin kullanıldığı cümleden maksad: Emir, halife ve yetkili devlet adamları başkalarını veya kendi arzu­larını bize tercih etseler, maddi yardım, ikram, devlet hizmetlerine atama ve diğer haklar hususunda farklı muamele etseler bile bu du­ruma sabretmeye ve isyan çıkarmamaya söz vermektir. Sindi, bu mânâyı tercih ederek : Çünkü bir hadîste buyurulduğu gibi Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), Ensâr'a şöyle bir tavsiye­de bulunmuştu: "Benden sonra size karşı bir takım tercihler yapı­lacaktır. Siz bu duruma sabrediniz." Yâni emirler maddî yardımlar, hediyeler, ikramlar amirlikler ve bir takım haklar hususlarında başka kimseleri siz Ensâr'a tercih edecekler. Siz bu durumlara kar­şı sabrediniz. Nitekim Hulefâ-i Râşidin yâni hak yolda yürüyen halîfeler devrinden sonraki emirler'in dönemlerinde bu du­rum vuku buldu ve Ensâr-i Kiram (Radıyallâhü anhüm) bu duruma karşı sabrettiler, diye bilgi vermiştir.

Bu hadis, seçimle iktidar olan devlet adamlarına itaat etmek ve isyan ile ihtilâl çıkarmamak, kardeş kanının dökülmesine sebep ol­mamak hususunda bir nassdır. Ancak bu itaatin bir sınırı vardır kibu sınır B u h â r i' nin rivayetinde belirtilmiştir. Biz de bu ilâ­veyi parantez içinde ifâde ettik. Bu sınır, emîrin apaçık kâfir ol­ması sınırıdır. Yâni böyle kâfir bir emire itaat ve emirlerine uymak yoktur. Zâten bu bâbtan önceki bâbta rivayet edilen hadislerde Al­lah'a isyan hususunda hiçbir yaratığın emrine uyma ve itaatin söz konusu olamayacağı belirtilmiştir.

Hadisin; cümlesinin mânâsı hakkında da Sindi: Yâni devletin bir yetkilisi ehil bir kimseye verilmiş iken o yetkinin ondan alınarak ehil olan bir başkasına verilmesi için de nizâa girmemeye söz veriyoruz, diye bilgi vermiştir.

Kötü ve zâlim devlet adamlarına karşı takınılacak tavrın ne ola­cağı hususunda D â v û d İ özetle şöyle der: Âlimlerin bu nokta hakkındaki görüşleri şöyledir: Bir fitne ve zulüme sebebiyet ve mey­dan vermeden o devlet yetkilisinin işine son verilmesi ve işgal et­tiği mevkiden indirilmesi mümkün ise bu yola gidilir. Fakat bu yol­la görevden alınması mümkün görülmediği takdirde yapılacak şey, sabretmektir. Bâzıları da şu görüşü beyân etmişlerdir: Fâsık ve zâ­lim bir kimsenin emirlik gibi devlet makamına baştan seçilmemesi gerekir. Kendisine bîat edilirken adaletli olup, sonradan sapıtıp zu­lüm ve haksızlık yapmaya başlayan emir küfrü benimsemedikçe ona karşı isyan ve ihtilâl yoluna gidilemez. Dinsizliği ve küfrü kabulle­nince artık ona karşı çıkmak ve onu o mevkiden indirmek için baş­ka çârelere başvurmak vâcib ve meşru olur.

Hadisin son kısmında ise hakkı ve gerçeği söylemek hususunda hiç kimseye tâviz verilmemesi ve hiç kimsenin kınaması, ayıplaması endişesiyle bundan geri kalınmaması emrediliyor. Şartlar ne olursa olsun, yâni hayati tehlike olmadıkça, müslüman, hakkı ve gerçeği söylemelidir.

2867) Avf bin Mâlik el-E§caî (Radtyallâhü a»*)'den; Şöyle demiştir:

Biz yedi veya sekiz ya da dokuz kişi olarak Peygamber (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında idik. Peygamber (Sallallahü Aley-hive Sellem)  (bize) :

Allah'ın Resulüne bîat ediniz, buyurdu. Bunun üzerine biz elle­rimizi (Ona) uzattık. Bu arada bir konuşmacı:

Yâ Resûlallah! Biz şüphesiz size bîat etmiştik. Şimdi sana ne üze­rine biat ediyoruz, diye sordu? Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Allah'a kulluk etmeniz, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanız, beş vakit namazı (usûl ve âdabına uygun olarak) dosdoğru edâ etmeniz, (başınızdaki müslüman âmirlerinizin meşru) emirlerini dinlemeniz, (onlara) itaat etmeniz —Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) bu arada bir kelimeyi gizli söyledi — ve insanlardan hiçbir şey istememeniz üzerine, diye cevab verdi. Avf (Radıyallâhü anh) de­miş kî:

And olsun sonra ben o cemaatın bâzısını kamçısı (elinden yere) düşüyor da yerden kaldırıp kendisine verilmesini hiç kimseden iste­miyor gördüm."

2868) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e emirlerini dinle­mek ve itaat etmek üzere biat ettik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (bize acıyarak) :

«Gücünüz yettiği kadar,» buyurdu."[134][134]

İzahı

Bu hadisi   Müslim,   Tirmizi   ve   Nesâi   de rivayet etmişler,   N e v e v i   bu hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi verir:

"Hadîste sözü edilen köle sahibinin ve kölesine karşılık olarak aldığı siyah kölelerin müslüman kişiler olması muhtemeldir. Bunla­rın üçünün kâfir kimseler olması da muhtemeldir. Çünkü bilindiği gibi müslüman köleyi kâfir köle karşılığında satmak müslüman bir kimse için caiz değildir.

Hicret etmek üzere Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e biat eden köleye sâhib çıkarak, bu benim kölemdir diyen adamın iddia­sını ya şâhidlerle veya kölenin itirafıyla isbatlaması gereklidir. Hat­tâ köle olduğu iddia edilen kimse hür olduğunu söyledikten sonra ifâdesini değiştirerek köle olduğunu itiraf etse onun son itirafı ge­çerli sayılamaz. Ancak efendisi onun köle olduğunu şâhidlerle is-batlarsa o zaman köleliğine hükmedilir.

Hadîsten çıkarılan diğer bir hüküm de bir köleyi iki köle karşı­lığında satmanın câizliğidir. Satılan ve satın alınan köleler peşin ola­rak teslim ve tesellüm edilirse bu akid âlimlerin icmâı ile sahihtir. Hayvanların alım satımı da böyledir. Yâni bir koyun iki koyuna kar­şılık satılabilir. Bu takdirde satılan ve satın alınan koyunların der­hal teslim ve tesellümü yapılacaktır. Eğer bir adam bir köleyi iki köleye veya bir deveyi iki deveye karşılık vadeli olarak satarsa bu tür satış Ebû Hanife ile Küfe âlimlerine göre caiz de­ğildir. Şafii ve cumhura göre caizdir. Bu mes'ele hakkında baş­ka görüşler de vardır."

Hadîsten çıkarılan bir başka hüküm de şudur: Bir kimse emir'e müracaatla hicret etmek üzere biat etmek istediğinde, emir o kim­senin köle mi hür mü olduğunu bilmediği takdirde önce bu durumu soracak. Eğer adam köle olduğunu söylerse, emir onun biatini kabul etmeyecek. Şayet hür olduğunu söylerse o zaman biati kabul edile­cek. Tuhfe yazan bu hükmü beyân etmiştir.[136][136]

İzahı

Bu hadis sünenimizin 2207. hadisimizin aynisidir. Orada belirtil­diği gibi bu hadîsi Buharı ve Müslim de rivayet etmişler. Ayrıca T i r m i z î de bunu kısa bir metinle rivayet etmiştir. Ha­disin izahı orada yapıldığı için burada tekrar izaha gerek yoktur.

2871) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»A)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

(Devlet yetkilileri toplumu idare ettiği gibi) İsrail oğullarını pey­gamberleri idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber gider (ölür)se, onun yerine başka bir peygamber geçerdi. Benden sonra şüphesiz içi­nizde hiç bir peygamber olmayacaktır. Sahâbîler:

Şu halde  (senden sonra) ne olabilir? diye sordular. Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

(Benden sonra) halîfeler olur ve sayıları çoğalabilir, buyurdu. Sahâbîler t

(Yâ Resûlallah)! Halîfelerin sayısı taaddüd edince nasıl yapaca­ğız? diye sordular. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Birinciye ettiğiniz biate bağlı kalınız (Çünkü ilk biat sahihtir) ve üzerinizdeki (emri dinleme ve itaat etme) hakkı ödeyiniz. Onlara da Allah (Azze ve CelleJ riâyet etmeleri gerekli haklarınızı soracak­tır."[138][138]

İzahı

Abdullah (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini B u h â r I de rivayet etmiştir. Ayrıca bunun mislini Buhârî, Müslim, Ebû Dâvüd ve Nesâî, îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmişlerdir. Ebû S a i d (Radıyallâhü anhJ'ın hadîsi ise Zevâid nevindendir.

Bu hadîsler de ahdini bozan ve sözünde durmayan kimsenin kı­yamet günü mahşer halkı huzurunda teşhir ve tahkir edileceği ve içine düştüğü kötü durumun, arkasına takılacak bir alâmetle belir­tileceği bildirilmiştir.

El-Hafiz'ın el-Fetih'te beyân ettiğine göre tbn-i Eb! Cemre: Bu hadisin zahirine göre her ahid bozma İşi için bir alâmet takılır ve bu durumda bir kiçi için yaptığı ahid bozma sayısınca alâmetler bulunur. Ahdini bozan kimsenin kıyamet günü bir takım alâmetlerle teşhir edilmesi hikmetine gelince-, ahdi bozma işi genellikle gizli ve kapalı kalır. Bu itibarla cezasının alenen olması uygun olur. Arablara göre bir şeyin en iyi şekilde teşhiri bayrak as­mak yoluyladır. Bu nedenle hadîste bayrak dikme tâbiri kullanılmış, demiştir.[140][140]

İzahı

Bu hadisi   Tirmizt,    Nesâî   ve   Tabarî   de rivayetetmiştir.   Tirmizi' nin   rivayetinde,   Ümeyme    (Radıyallâ­hü anhâ) şöyle demiştir:

"Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ves-selâm) bize i Gücünüz yet­tiği ve takat getirebildiğiniz kadar, buyurun ca ben Allah ve Resûl'ü bize bizden fazla merhametlidirler, dedim. Sonra ı Ya Resûlallah! Bi­zimle biatle» (Süfyan demiş ki: Yâni biat ederken elinizi bizim eli­mize ver), dedim. RetûM Ekrem (Aleyhi's-salâtü veVselam): Benim

yüz kadına sözüm, tek bir kadına sözüm gibidir (yâni kadınlarla to­kalaşmam) , buyurdu."

Nesâî ve Tabari' nin rivayetlerine göre Ü m e y m e ile beraber biat için Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müra­caat eden kadınlar:

Yâ Resûlaliah! Elini açıp bize uzat, toka!aşalım (yâni ellerimizi senin elinin üzerine koymak suretiyle biat edelim) dediler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ben kadınlarla musafaha etmem (yâni tokalaşmam). Ancak siz­den ahld alırım..., buyurdu.

Kadınlarla yapılan biat'te halife kadınların elini tutmaz ve an­cak onlardan söz ve ahid alır. Hadis buna delildir.

ümeyme (R.A.)'ın Hâl Tercemesi

Ümeyme bint-i Rukayka (R.A.)'nın babası Abdullah bin Necâd bin Umeyr bin el-Hars bin Harise bin Sa'd bin Teym et-Teymiyye'dir. Bu kadın sahâbilerdendir. Râvîlerİ kızı Hakime ve Muhammed bin el-Münkedir'dir. Sünen sahibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hülâsa : 489)

2875)  Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in zevcesi Âiçe (Ra~ d\yallâhü anhâ)'d&n; Şöyle demiştir:

îmân eden kadınlar (Fetih'ten önce Mekke'den Medine-i Münev-vere'ye)  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanma hicret

ettikleri zaman Allah'ın; = "EyNebî! İmân eden kadınlar sana biat etmek üzere yanma geldikleri zaman..., âyeti ile imtihan (yâni biat) edilirlerdi. Âişe (Radıyallâhü anhâ) demiş ki: İmân eden kadınlardan bu âyet'i ikrar (yâni âyet­teki ahidleri kabul) edenler imtihanı ikrar (yâni şer'i bîat) etmiş olurlardı. Kadınlar bu (âyetteki) ahidleri sözleriyle ikrar ve kabul edince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} onlara : Gidiniz. Ben sizlerle bîatleştim (yâni biatiniz tamamlandı), huyttnttâu. Hayır. Al­lah'a yemin ederim ki, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, (mübarek) eli hiç bir (yabancı) kadının eline kat'iyyen temas etme­di. O, kadınlarla sadece konuşmak suretiyle (yâni ellerini tutmadan) bîatleşirdi.

Âişe demiş ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah'ın kendisine emrettiği ahidlerden başka hiç bir şey hakkında kadınlar dan söz almadı. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'in (müba­rek) eli hiç bir (yabancı) kadının eline kat'iyyen temas etmedi. Re-sûi-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bîat için) kadınlardan söz aldığı zaman onlara sözlü olarak: Ben sizlerle bîatleştim, buyu­rurdu."[142][142]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler Şunlardır

1. Kadınların biati el tutmak suretiyle değil, ancak sözledir.

2. Erkeklerin blat'ı ise hem el tutmak hem de sözle yapılır (Yâ­ni biat eden erkek sağ elini, biat ettiği zâtın sağ elinin üstüne bıra­kıp biat ettiği hususları diliyle ikrar eder.)

3. İhtiyaç hâlinde kadının konuşmasını dinlemek erkeğe mu­bahtır. Yâni kadının sesi ihtiyaç ve zaruret hâlinde avret sayılmaz, dinlenebilir.

4. Yabancı kadının vücûduna dokunmak,    onunla tokalaşmak haramdır. Ancak tedavi, hacâmet, kan aldırmak ve diş çektirmek gibi işler için bunu yapabilecek kadın bulunmadığı takdirde zaruret ölçüsü içinde elle temas etmek caizdir."    (Nevevi' nin   sözü bitti.)

Tuhfe yazarı da şöyle der; Erkeklerin biat'ının musafaha, yâni tarafların birbirlerinin elini tutması suretiyle yapılması sünm-rtir. Ke­za tarafların sağ elleriyle musafaha etmeleri sünnettir. Çünkü Müs­lim'in "Amr bin ei-Âs (Radıyallâhü anhl'den rivaye­tine göre Amr şöyle demiştir: Ben Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in yanına vardam ve O'na : Sağ elini açıp ver ki, sa­na biat edeyim, dedim. O da sağ elini açıp verdi..." El-Kari bu hadîsin şerhinde: Yâni sağ elini açıp uzat ki ben de sağ elimi senin sağ elinin üzerine bırakıp biat edeyim. Nitekim bîât'te usûl böyledir. demiştir.

Mü'minlerin birbirine rastladıkları zaman sağ elleriyle tokalaş­maları da sünnettir. Bîat ederken veya iki mü'min karşılaşırken her iki elleriyle tokalaşmalarının sünnetliği hakkında sahih, açık ve mer-fû bir hadîsin rivayeti sabit değildir. (Tuhfe yazarının sözü bitti.)[144][144]

İzahı

Bu hadisi   Ebû   Dâvüd   da rivayet etmiştir. Sünen'imizin haşiyesi   S i n d i' de   hadisin metninde geçen iki cümlenin;şeklinde olduğu, yâni heriki cümlede bulunan iki muzari fiillerinin Binâ-i Mechûl olduğu be­lirtilmiştir. Ebû Davud'un rivâyetindeki benzer cümlelerde bulunan fiillerin yine Binâ-i mechûl olduğu Avnü'l-Mabûd yazan ta­rafından ifâde edilmektedir. Ebû Davud'un rivâyetindeki birinci cümle   Sindi" nin   tesbît ettiği cümle şeklindedir. İkincicümle de; şeklindedir.

Tıybî   ve   İbnü'l-Melik   bu cümlelerle kasdedilen mâ­nânın şöyle olduğunu ifâde ederler: Yâni yarışacak iki atın araşmakendi atını katan üçüncü şahsın atının diğer iki atı geçip yarışmayı kazanacağı kesinlikle bilinmiyor ise bu yarışma kumar değildir. Or­taya konulan ödülü almak da haram değildir. Şu halde hadîsin bi­rinci paragrafında geçen ve Sindi' nin tesbit ettiği fiillerin bu­lunduğu cümlenin özlü mânâsı: "Üçüncü at sahibinin önüne geçil­mesinden emin olunmaması hâlinde."

Yarışacak iki atın arasına kendi atını katan üçüncü şahsın atı­nın diğer iki atı geçip yarışmayı kazanacağı kesinlikle biliniyor ise bu yarışma kumardır ve ortaya konulan ödülü almak haramdır. Şu halde hadîsin ikinci paragrafında bulunan ve Sindi' nin tesbit ettiği fiillerin bulunduğu cümlenin özlü mânâsı şöyle olur: "Üçüncü at sahibinin önüne geçilmesinden emin olunması hâlinde".

Avnü'l-Mabûd yazarının beyânına göre e 1 - M a z h a r şöyle demiştir:

"Muhallil, yâni atım iki at arasına koymak suretiyle yapılacak ödüllü at yarışmasını helâl hâle getirmeye çalışan üçüncü şahıs öy­le bir at getirmelidir ki, onun atı koşma gücü bakımından diğer at­ların misli veya onlara yakın bir durumda olmalıdır. Eğer onun atı­nın diğer iki at'a koşu bakımından üstünlüğü ve mutlaka yarışmayı kazanarak onların önüne geçeceği kesinlikle biliniyor ise bu yarış­ma caiz değildir. Üçüncü atın varlığıyla yokluğu aynidir. Fakat mu-hallü'in yâni üçüncü şahsın atının diğer iki atı geçmesi kesinlikle bi­linmez ve onun yenilmesi muhtemel ise bu yarışma caizdir. Yarış­mayı kazananın ödül alması meşrudur."[146][146]

İzahı

Bu hadîs Kütüb-İ Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir.

İdmar ve Tadmîr: Bir atı iyice kuvvetleninceye kadar bol mik­tarda yemlemek, sonra yemini azaltıp sıcak bir ahırda çullu olarak tutup terletmek ve böylece etinin hafifletilmesi suretiyle çok koşacak duruma getirmek manasınadır. El-Hâf iz bu iki kelimeyi böyle açıklamıştır.

Sünenimizde Tadmîr masdanndan türeme fiil kullanılmıştır. Bâ­zı rivayetlerde ise İdmâr masdanndan türeme fiil kullanılmıştır. Yu­karda belirttiğim gibi bu iki kelimenin mânâsı aynidir.

Hadiste geçen Hafyâ, Medîne-i Münevvere' nin ya­kınında bir semtin ismidir. Seniyyetü'1-Vedâ da yine buraya yakın bir yerin adıdır. Medine1 den sefere çıkanlar bu semtte uğur-landıklan için buraya bu isim verilmiştir. Seniyye sözcüğünün söz­lük mânâsı dağ yolu demektir. Müslim'in rivayetinde belir­tildiği gibi bu iki semt arasındaki mesafe altı mildir. Yine   M ü s1 i m' in   rivayetinde belirtildiği gibi Seniyyetü'1-Vedâ ile   Beni Züreyka   mescidi arasındaki mesafe de bir mildir.

Kurtubi: At ve diğer hayvan yarışı ve yaya yarışının caiz-ligi hususunda ihtilâf yoktur. Ok yarışı da böyledir, demiştir.

N e v e v i   de bu hadisin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: "Bu hadis de Peygamber  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in idman edilmiş atlar arasında ve idman edilmemiş atlar arasında koşu ya­rışını düzenlediğini ifâde eder.[148][148]

İzahı

Bu hadisi   Tirmizi,   Ebû   Dâvüd   ve   Nesâî   derivayet etmişlerdir.

Ok yarışması ile ilgili cümle müellifimizin rivayetinde yok ise de diğer bâzı rivayetlerde bulunduğu için bunu parantez içinde ila­ve etmeyi uygun buldum.

H a 11 â b î hadiste geçen "Sebak" sözcüğünün yarışmayı kaza­nan kişiye verilen ödül ve benzeri şey olduğunu belirttikten sonra ha­dîsten kasdedilen mânânın şöyle olduğunu söyler;

"Yâni müsabakayı kazanan kişiye verilmek üzere tâyin edilen mal ancak; deve, at ve benzeri hayvanların koşu yarışması ve ok ile benzerî silâh atış yarışması suretiyle hakedilebilir. Çünkü bu tür yarışmalar, savaşa bir nevî hazırlık mahiyetindedir. Bu gibi yarış­malara ödül koymak cihâd için bir teşviktir. Cihâda hazırlık ve sa­vaşmaya güç kazandırma durumunda olmayan kuşların yarışması gibi şeyler için konulan ödül meşru değildir. Bu gibi yarışmalara ko­nulan ödül kumardır ve sakıncalıdır."

Hadiste geçen "Huff" deve ayağı, "Hâfir" ise at ayağı manasına­dır. Burada bu kelimelerle deve ve at mânâsı kasdedilmiştir.[150][150]

İzahı

 kısmen değişik iki senedle rivayet ettiği 1 b n-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Buhâri, Müslim, Ebû Dâyûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Hadîs, mü-câfîtöföFsit'föşa giderken beraberlerinde Mushaf-i Şerifi götürme­lerinin yalaklığına ve yasaklama hikmetinin mukaddes kitabımızın düşmanın eline geçmesi korkusu olduğuna delâlet eder.

Avnü'I-Mabûd yazarının beyânına göre îbn-i Abdi'1-Ber şöyle demiştir •" Küçük askeri birliklerin savaşa gittiklerinde bera­berlerinde Mushaf-i Şerifi götürmelerinin yasakladığı hususunda fı-kıhçılar^ |*tifajt vardır. Çünkü küçük askeri kuvvetin elindeki Mus­haf'ın düşmanın eline geçmesinden korkulur. Büyük askerî kuvvetler saj^şa^iîtikler^ntie beraberlerinde bulunan Mushaf'ın düşmanın eli­ne geçmesi Ttorkûsu olsun veya olmasın M â 1 i k' e göre yine ya-safib^.'^E/jb/tf t ÎJja n i f e' ye göre Mushaf'ın düşmanın eline geç­mesi korkusu olmayacak derecede kuvvetli ordu teşkilâtında bulu­nan askerlerin Mushaf'ı beraberlerinde savaşa götürmeleri caizdir.Ş â f i i' nin görüşü de Ebû H a -n I f e' nin   görüşüne benzer.

Bu yasaklamanın sebebi mukaddes kitabımızın düşmanın elinde hakarete uğramasını önlemektir. Hikmet bu olunca kâfir'e Mushaf satmanın yasaklığı hükmü de çıkar. Çünkü kâfir'e Mushaf satmakla onun mukaddes kitabımıza hakaret etmesi fırsatı verilmiş olur.

El-Hâfız: Bu hadîs, kâfir'e Kur'ân-ı Kerim dersini verme­nin yasaklısına da delil gösterilmiştir. Mâlik bu görüştedir. Hanefiler bunun câizliğine hükmetmişlerdir. Şafiî' den her iki görüş de rivayet edilmiştir, der.[152][152]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Ebû Dâvûd ve Nesâi derir vayet etmişlerdir. Bâzı rivâyetlerdeki metin uzuncadır.

Bilindiği gibi ganimet malının beşte biri Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine, dörtte biri de mücâhidlere dağıtılırdı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine tahsis edilen hisse de E n f â 1 sûresinin 41. âyetinde belirtildiği şekilde beş kıs­ma ayrılırdı. Bu kısımlardan birisi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in müslümanlığı kabul eden yakınlarından H â ş i m oğullarına ve   Muttalib   oğullarına aitti.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) H a y b e r sava­şından elde edilen ganimet malından O'nun emrine verilen humus, yâni beşte bir hisseden yakınlarına âit olan kısmı H â ş i m oğul­larına ve Muttalib oğullarına vermişti. Bunun üzerine C ü -beyr bin Mut'im (Radıyallâhü anh) ile Osman bin Af fan (Radıyallâhü anh) Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve'sse-lâm)'e müracaat ederek kendilerinin de O'nun yakınlarından oldu­ğu halde bu hisseden yararlanmadıklarını arz ettiler. Bu iki zâtın Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e olan yakınlıkları şöyledir :

Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in dördüncü dedesi Abd-ı Menâftır. Abd-i Menâfin Hâşim, Mut­talib, Abd-i Şems ve Nevfel isimli dört oğlu vardı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) H â ş i m' in torunla-nndandır. Hadîsin râvîsi Cübeyr, Nevfel'in torunlann-dandır. Hadîste sözü edilen Osman ise Abd-i Şems'in torunlarındandır. Bu iki zâtın baba ve dedelerinin isimleri şöyle­dir:

Cübeyr bin Mut'im bin Adî bin Nevfel bin   Ab d-i   Menâf.

Osman bin Affân bin Ebi'l-Âs bin Ümey-ye   bin   Abd-i   Şems   bin   Abd-i   Menâf.

Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) de bin Abdillah bin A b d i'l-M u t t a H b bin H â ş i m bin   Abd-i   Menâf tır.   Görüldüğü gibi bu iki zat Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in dördüncü babası olan Abd-i Menâf'ta Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile birleşiyor­lar.

Abd-i Menâfin oğulları Muttalib, Hâşim ve Abd-i Şems'in anneleri Atikabin Mürre' dir. Abd-i Menâfin diğer oğlu N e v f e 1' in annesi ise V â -kide   bint-i   Ebi   Adî'dir.

Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e yakınlık derecesini yukarda belirttiğim Cübeyr bin Mut'im ile Osman bin Affân; Nevfel oğulları ile Abd-i Şems oğul­larının Hâşim oğulları ve Muttalib oğulları gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in dördüncü dedesi Abd-i M e n â f in soyundan geldikleri cihetle ganimet malından Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in yakınlarına verilen hisse­den hepsinin yararlanması beklenirken bu hissenin Hâşim oğul­lan ile Mu t t a 1 i b oğullarına tahsis edilmesi hikmetini öğren­mek üzere Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e müracaat etmiş­ler ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Hâşim oğul­lan ile Muttalib oğullarım bir soy olarak gördüğünü beyân buyurmuştur.

Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Hâşim oğullarını ve Muttalib oğullarını bir soy saymasının hikmeti hakkında Şer-hü's-Sünne'de: Kureyş kabilesi ile Benî Kinâne kabilesi Muttalib ve Hâşim oğullanna karşı boykot ilân ederek Hz. Muhammed (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kendilerine tes­lim edilmedikçe bu iki sülâle ile alışveriş etmemeyi, onlara kız alıp vermemeyi kararlaştırdılar, denilmektedir. Nevfel oğullan ile Abd-i Şems oğullan da Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'in yakınları olduğu halde onlara karşı böyle bir boykot ilân edil­medi ve onlar Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e yardımcı ol­madılar. Muttalib oğullan ile Hâşim oğullan ise İslâmi­yet'in ilk günlerinde bütün sıkıntılara katlanarak Peygamber (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'i savundular. Bu iki sülâleden müslüman ol­mayanlar bile bu yardımı esirgemediler. Ayrıca bu iki sülâle gerek câhiliyet devrinde, gerekse İslâmiyet devrinde birbirine tutkun olup yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşadılar, aralarında hiç bir ihti­lâf çıkmadı. Dâima birlik ve beraberlik içinde kaldılar, işte bu ne­denle Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onlan bir soy saymışve ganimetten O'nun yakınlarına verilmesi Allah tarafından emre­dilen hisse bunlara verilmiştir.

El-Hâf iz,   el-Fetih'te özetle şöyle der:

Bu hadîs, Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in yakınlarına tahsis edilmiş olan ganimet hissesinin H â ş i m oğullarına ve M u 11 a 1 i b oğullarına münhasır olduğu görüşünde bulunan Şa­fii ve diğerleri için bir delildir. Ömer bin Abdilaziz'e göre bu hisse H â ş i m oğullarına mahsustur. Z e y d bin Erkam ile Küfe âlimlerinden bir cemaat da böyle hükmet­mişlerdir. Bu hadîs ise M u 11 a 1 i b oğullarının H â ş i m oğul­lan gibi sayıldıklarına delâlet eder. Bu hadîs anılan hissenin bu iki sülâleye tahsis edilmesi sebebinin, bunların Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e yardımcı olması ve müslümanlığı kabullenmele­ri sebebiyle başlarına gelen sıkıntı ve musibetler olduğunu belirtir. Bu hâl müslümanlığı kabullenmeyen Kureyş'in başına gelme­mişti. Hülâsa E n f â 1 süresinin 41. âyeti ganimetten bir hissenin Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in akrabalarına verilmesini emretmiştir. Bu akrabalık A b d - i Şems oğullarında mevcut­tu. Çünkü Abd-i Şems Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'in dedesi H â ş i m' in ana baba bir kardeşi idi. Ana tara­fından olan akrabalık muteber sayılmadığı zaman ayni akrabalık N e v f e 1 oğullarında da mevcuttu. Çünkü Nevfel de Hâ-ş i m' in baba bir kardeşi idi. Abd-i Şems oğullan ile Nev­fel oğullarının bu hisseden yararlandınlmamalan sebebi hakkın­da değişik görüşler var: Şâf iiler'e göre anılan hisseden ya­rarlanma işi akrabalık ile islâm'a yardımcı olma sebebine dayanırdı. Bu iki sebeb H â ş i m oğullan ile M u 11 a 1 i b oğullarında mev-, cut olduğu için bunlar yararlandılar. Abd-i Şems ve N e v -f e 1 oğullan akraba olmakla beraber yardımcı olma durumlan ol­madığı için hisseden yararlanmadılar. Diğer bir kavle göre anılan hisseden yararlanma sebebi sırf akrabalıktı. Bu sebeb, Nevfel ve Abd-i Şems oğullarında mevcut olmakla beraber yarar­lanmalarına şu engel vardı: Bunlar H â ş i m oğullarından ay­rılarak onlarla savaştılar. Üçüncü bir görüşe göre sözü edilen âyet­te akrabalık sözü umumi İse de Sünnet, yâni hadis bu sözü husus!-leştiraılştlr. Yâni Ayetteki "Zl'l-Kurta" İfadesiyle yalnız H A « i m oğullan ve M u 11 a I i b oğullarının kasdedildiği Peygamber (Aley-U'ı-sal*tü vt'ı-Hl*m)'in bu hadisi ile afüclanimftır.

[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/463-465

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/466-467

[6][6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/468-469

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/470-471

[10][10] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/472-473

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/474-475

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/476

[16][16] Âl-i İmrân: 169

[18][18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/481

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/483-484

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/487

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/488-489

[26][26] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/491-493

[28][28] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/495-496

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/498-500

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/502-503

[34][34] Bu sahâbt'nin hâl tercemesi 2305. hadîs bölümünde geçti.

[36][36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/506-508

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/510-511

[40][40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/512

[42][42] Bu zâtın hâl tercemesi 283. hadîs bölümünde geçti.

[44][44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/516-517

[46][46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/518-519

[48][48] Bu sahâbinin hâl tercemesi 442. hadîs bölümünde geçti.

[50][50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/520-522

[52][52] Mümin: 46

[54][54] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/524-527

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/528-529

[58][58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/531

[60][60] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/533-535

[62][62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/535-536

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/537

[66][66] Bu sahâbînüı hâl tercemesi 283. hadis bölümünde geçti.

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/540-541

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/542-543

[72][72] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/543

[74][74] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/544-545

[76][76] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/546-547

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/548

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/549-550

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/551-552

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/552-553

[86][86] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/555-556

[88][88] Hül&u: 414

[90][90] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/557-559

[92][92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/560-561

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/562

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/565-567

[98][98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/569

[100][100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/572-573

[102][102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/574-575

[104][104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/576-577

[106][106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/578

[108][108] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/579-580

[110][110] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/581

[112][112] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/583-584

[114][114] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/585-586

[116][116] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/589

[118][118] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/590

[120][120] Bu sahâbiye hatunun hâl tercemesi 647. hadîs bölümünde geçti.

[122][122] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/592-593

[124][124] Bu sahâbînin hâl tercemesi 391. hadis bölümünde geçti.

[126][126] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 7/596-599

[128][128] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/5-7

[130][130] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/10-12

[132][132] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/14-15

[134][134] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/18-19

[136][136] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/20-21

[138][138] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/22-24

[140][140] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/25

[142][142] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/27-28

[144][144] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/29-30

[146][146] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/31-33

[148][148] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/34-35

[150][150] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/35-36

[152][152] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/37

[153][153] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/38-40

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

21 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk