Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceHac ve Umre Hadisleri

Hac ve Umre Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

MENÂSİK (HAC VE UMRE İBÂDETİ) KİTABI 9

1- Hac İbâdetine Çıkma Babı 9

2- Hacc'ın Farz Kılınması Babı 10

3- Hac Ve Umre'nin Fazileti (Ne Dâîr Hadîsler) Babı 11

4- Rahl (Deve Palanı) Üstünde Hac Yolculuğu Babı 13

5- Hacının (Hac İbâdeti Esnasında Ve Yolculuğundaki) Duasının Fadu (Üstünlüğü) Babı 14

6- Haccin Vâcib Olmasi Şartının Beyânı Babı 15

7- Kadın Bir Velisi (Yâni Eşi Veya Mahremi Olan Bir Erkek) Olmaksızın Hacc'a Gidebilir (Mi?), Babı 16

8- Hac, Kadınların Cihâdıdır, Babı 19

9- Ölü Yerine Hac Etmek Babı 20

Kendi Adına Hac Etmemiş Bir Kimsenin Başkası Adına Hac Etmesine Dâir İlmî Görüşler 20

10- Hayatta Olan Bir Kimse Hacc'a Gitmeye Vücutça Gücü Yetmediği Zaman Onun Yerine Hac Etme (Hükmünün Beyânı) Babı 21

Bedel Gönderen Kişinin Şifâ Bulup Hacc'a Gidebilir Duruma Gelmesi Hâlinde Bu Kere Bizzat Gitmesi Farz Olur Mu? 24

11- Çocuğun Haccknın Sahîh Olup Olmadığının Beyânı)   Babı 24

12- Doğum Yapan Kadın Ve Aybaşı Âdeti Gören Kadın   (Kandan Temizlenmeden) Hac İhramına Girer, Babı 25

13- Mikat Denilen Belirli Sınırların Ötesinden (Mekke'ye)  Hac Veya Umre Niyetiyle Gidenlerin İhrama Girecekleri Yerlerin Beyânı Babı 26

Anılan Mîkatlar Hakkında Özlü Bilgi 27

14- İhrama Girme  (Zamanının Beyânı)  Babı 29

15- Telbiye  (Lebbeyke Zikrinin Nasıl Olduğunun Beyânı) Babı 30

Telbiyenin, Yâni Lebbeyke Zikrinin Okunmasının Hükmü. 31

16- Lebbeyke Zikrini Yüksek Sesle Okuma (Nın Meşruluğu)  Babı 32

17- İhramda Olan Kimse İçin Gölgelikler (Den Yararlanma Hükmünün Beyânı) Babı 33

18- İhrama Girileceği Zaman Güzel Koku (Kullanma Hükmünün  Beyânı)  Babı 34

Âişe (Radıyallâhü Anhâ)'Nın Hadîsinden Çıkarılan Hüküm Şudur 35

19- İhramda Olan Kimsenin Giyebileceği Elbise(Nin Beyânı) Babı 35

20- İhramlı Erkeğin İzar (Belden Aşağı Sarılan Peştemal)  Veya Na'leyn Bulamadığı Zaman Don Ve Mestler Giymesi  (Hükmünün Beyânı)  Babı 37

21- İhramda İken  (Pek Beğenilmeyen) Hareketlerden Sakınma Babı 38

22- İhrâmlı Kimse Başını Yıkayabilir, Babı 39

23- İhramda Olan Kadın, Yüzüne Örtü Salar (Yâni Yüzünü Örtmesinin Caiz Olup Olmadığının Beyânı) Babı 40

24- Hac (İçin İhrama Girildiğin)De (Hac İbâdetini Tamamlamaya Bîr Engel Çıktığı Takdirde İhramdan  41

Çıkmayı)  Şart Koşma  (Hükmünün Beyânı) Babı 41

25- Haremi Şerife (Yâni Mescid-Î Haram'a) Girme (Âdabının Beyânı) Babı 42

26- Mekke'ye Girme (Âdabının Beyânı) Babı 43

27- Hacer-İ Esved'i İstilâm (Yânî Öpmek Veya El Sürmek Suretiyle Ziyaret Etmek) Babı 45

Hacer-İ Esved'i Öpmek, İstilâm Etmek Ve Rükn-İ Yemani'yi İstilâm Etmek Hakkındaki Dört Mezhebin Görüşleri 47

28- Hacer-İ Esved'i Mıhceni (= Değneği) İle İstilâm  (Yâni Değneğini Ona Sürmek Suretiyle Ziyaret) Eden'e Âit Bâb. 47

Bu Bâbdaki Hadislerin Fıkıh Yönleri: 48

29- Ka'be'nin Etrafında Remel  (Hafifçe Koşmak Suretiyle Tavaf Etmek Hükmünün Beyânı)   Babı 49

30- (Tavafta) Iztıbâ Babı 51

31- Hicr İ  (İsmail'i) Ziyaret Etmek Babı 52

32-  (Ka'be-İ Muazzama'yı)  Tavaf Etme Fazileti (Nîn Beyânı) Babı 53

33- Tavaftan Sonra İki Rekâat Namaz Babı 54

Yukarda Anılan Hükümler Hakkında İlmî Görüşler 54

Başka Namaz Tavaf Namazı Yerine Geçer Mi ? 55

34- Hasta Kimse Binerek Tavaf Edebilir, Babı 56

35- El-Mültezemün Faziletine Dâir Gelen Hadîs) Bâbî 56

36- Hayız  (Ay Başı Âdeti)  Hâlindeki Kadın Hac Menâsikini İfâ Eder Yalnız (Temizleninceye Kadar) Tavaf Edemez, Babı 57

37- Hacc-ı İfrâd (Yâni Yalnız Hac Niyetiyle Îhrâma Girmek) Babı 58

Yukarıda Anlatılan Çeşitlerden Hangisi Efdaldır ? 59

38- Hac Ve Umre'yi Beraber Edâ Eden (Yâni Hacc-I Kıran Niyetiyle İhrama Giren) E Ait Hadîsler Babı 60

Bu Hadîsten Şu Hükümler Çıkar 61

39- Hacc-I Kıran Eden Kimsenin (Farz Olan) Tavaf (Sayısının Beyânı) Babı 61

Bu Bâbtakî Hadîslerden Çıkan Hükümler 62

40- Hac Menâsikine (Başlayıncaya) Kadar (Hac Mevsiminde) Umre'den Yararlanmak(Yâni Umre Yapmakla Sevab Kazanmak) Babı 62

41- Hacc'ı Feshetmek (Yâni Umre'ye Çevirmek) Babı 66

42- Haccın Umre'ye Çevîrilmesi Veda Haccına Katılan Sahâbîlere Mahsustu, Diyenlere Ait (Hadîsler) Babı 68

43- Safa Ve Merve Arasında Sat (Yâni Yedî Defa Gldîp Gelme) Babı 69

44- Umre Babı 72

Umre'nin Hükmü. 72

Umre'nin Rükünleri Ve Şartları 73

Umre Yılın Herhangi Bir Zamanında Yapılabilir Mi? 73

45- Ramazan Ayında Umre Yapmanın (Fazîletine Dâir Hadîsler) Babı 73

46- Zilkade Ayında Umre Etmek Babı 74

47- Receb Ayında Umre Etmek Babı 74

48- Tenimden Umrenin İhramına Girmek Babı 75

Birinci Hadîsten Çıkan Hükümler 75

Umrenin İhramına Girmek İçin "Tenim" İsmi Verilen Yere Gitmek Mecburî Mi? 75

49- Beytül-Makdis (Yâni Kudüs'teki Mescidi Aksa) Dan Umre İhramına Giren Kimse (Nin Fazîletîne Dâir Hadîsler) Babı 77

50- Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) Kaç Defa Umre Etmiştir, Babı 77

51- Minâ'ya Çıkma  (Zamanı Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı 78

52- Minâ'da Konaklama Babı 79

53- (Arefe Günü) Sabahı Minâ'dan Arafat'a Gitmek Babı 79

54- (Minâ'dan Arafat'a Giderken) Arafat (Yakının) Da Konaklama Yerî(Nîn Beyânı) Babı 80

55- Arafat'ta Vakfe Etmek Yeri   (Yâni Durulacak Yer Hakkında Gelen Hadîsler) Babı 81

56- Arafat'ta Dua Etme (Faziletinin Beyânı) Babı 82

57- Cem1  (=Müzdelife)  Gecesi  (Yâni Kurban Bayramı Gecesi) Fecirden Önce Arafat'a Varan Kimsenin (Hacca Yetişmiş Olduğunu Beyân Eden Hadîsler) Babı 84

Arafat Vakfesinin Zamanı Hakkındaki İlmî Görüşler 85

58-  Vakfe'den Sonra) Arafat'dan (Müzdeüfe Ye)   Dönmek Babı 86

59- İhtiyacı Olan Kimselerin (Arafâttan Dönüşlerinde) Arafat İle Müzdelife Akasında Mola Vermeleri Babı 87

O Geceye Ait Akşam Ve Yatsı Namazının Başka Bir Yerde Birlikte Kılınması Île İlgîli İlmî Görüşler 88

60- Akşam Ve Yatsı Namazlarını Müzdelife'de Cem'etmek, Yâni Birlikte Ve Ardarda Kılmak Babı 89

61- Müzdelife'de Vakfe Etmek Babı 89

Müzdelifede Vakfe, Yâni Durmak İle İlgili Hüküm.. 90

62- Cemrelere Taş Atmak İçin Müzdelife'den Minâ'ya  Önceden  Gidenler   (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı 91

63- Cemrelere Atılacak Çakıl Taşlarının Büyüklük Mikdârı Babı 93

64- Akaba Cemresine  Nereden   (Yâni  Cemrenin Hangî Tarafında Durulup) Taş Atılır, Babı 94

65- Hacı, Akaba Cemresine Taş Attığı Zaman Onun Yanında Durmaz Babı 95

66- Cemrelere Binici Olarak Taş Atmak Babı 96

67- Bir Özürden Dolayı Cemrelere Taş Atmayı Erteleme Babı 97

68- Çocuklar Yerine Taş Atmak Babı 98

69- Hacının Lebbeyke Duasını Okumayı Keseceği Zamanın  (Beyânı)  Babı 98

70-  (Hacı)   Adama, Akaba Cemresine   (Bayramın Îlk Günü) Çakılları Atınca (Ve Saç Traşı Olduktan Sonra)  Helâl Olan Şeyler Babı 99

71- (Hac Ve Umre'de) Saç Tıraşı Babı 99

72- Başını Telbid Eden (Yanî Saçını Zamk Gibi Bir Madde İle Toplayıp Birleştiren)  İhrâmlı Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler) Babı 101

Saçlarını Anılan Şekilde Birleştiren Kişi İhramdan Çıkacağı Zaman Saçını Kısaltması 102

Yeter Mi, Yoksa Tıraş Etmesi Mi Gerekir ? 102

73- Kurban Kesmek Babı 102

74- Hac Menâsikinden  (Yâni Yapılması Îstenen İşlerden) Birisini Diğerine Takdim Eden  (Yânî Önce Yapan)  Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı 103

Âlimlerin Bu Husustaki Görüşleri 104

75- Teşrik Günleri   (Yâni  Bayramın İkinci, Üçüncü Ve Dördüncü Günleri) Cemrelere Taş Atmak Babı 104

Cemrelere Sırayla Taş Atmanın Hükmü. 105

Cemrelere Taş Atmanın Hükmü. 105

76- Kurban Bayramının Îlk Günü (Mina'da) Hutbe Okumak Babı 106

77- Ka'be'yi Ziyaret (Tavafı)  Babı 109

Ziyaret Tavafının Zamanı 110

78- Zemzem (Suyun) Dan İçmek Babı 110

79- Ka'be'ye Girmek Babı 110

80- Minâ Gecelerinde Mekke'de Gecelemek Babı 112

81- (Minâ'nın Son Günü Mekke'ye Dönüşte) El-Muhassab Deresinde Konaklamak Babı 113

82- Veda Tavafı Babı 113

83- Ay Başı Âdeti Gören Kadın Veda Tavafı Etmeden Mekke'den Çıkabilir, Babı 114

84- Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ye Sellem) İn Haccının Beyânı Babı 115

Veda Haccı Yolculuğuyla İlgili Bâzı Açıklamalar 119

85- Muhsar (Yâni İhrama Girdikten Sonra Arafat'ta Vakfe Etmekten Veya Farz Tavafı Etmekten Menedilen) Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı 123

86- Muhsar (Yâni Hac Veya Umre'nin Farz Olan Menâsîkîni Yapmaktan Alakonulan Kimsen) İn Fidyesi (Yâni İhrâmlıya Yasak Bîr Şey İşlemesinin Cezası) Babı 124

87- İhrâmlı Kimsenin Hacamat Olması Babı 125

88- İhrâmlının Sürünebileceği Yağ (Hakkında Gelen Hadîs) Babı 126

89- İhramda İken Ölen Erkek  (Hakkında Gelen Hadîs) Babı 127

90- İhrâmlının Av Avlamasının Cezası, Babı 128

91- İhrâmlı Kişinin Öldürülebildiği (Hayvanlarin Beyânı) Babı 128

92- İhrâmlı Kimsenin Av Hayvanı Etinden Yemesinin Yaşarlığı Babı 130

93- İhrâmlı Kimse Kendisi İçin Avlanılmadığı Zaman Av Hayvanı Etinden Yiyebileceği (Nin Beyânı)  Babı 131

94- Büdün (Yâni Ka'be'ye Gönderilen Kurbanlık Deve Ve Sığırlar) İn Boyunlarına Kurbanlık Nişanını Takmak Babı 132

95- Ganem (Yâni Koyun Ve Keçiyi) Kıladelemek (Yâni Boyunlarına Kurbanlık Alâmetini Takmak)  Babı 133

96- Kurbanlık Olarak Mekke'ye Gönderilen Develeri Ve Sığırları Nişanlamak Babı 133

97- Kurbanlık Olarak Mekke'ye Gönderilecek Develerin Sırtlarına Semer Atan (Hakkında Gelen Hadîs) Babı 134

98- Dişi Ve Erkek Hayvanlardan Mekke'ye Kurban Gönderme Babı 135

99- Kurbanlık Hayvan Mîkat İle Haremi Şerîf Arasındaki Yerden Sevkedilebilir, Babı 135

100- Kurbanlık Olarak Haremi Şerife Yollanan Deve Ve Sığırlara Binme (Nîn Meşruluğu) Babı 136

101- Ölüm Tehlikesiyle Karşı Karşıya Kalan Kurbanlık Hayvan Hakkında (Gelen Hadîsler) Babı 136

102- Mekke Evlerini Kiraya Vermek Babı 137

103- Mekke'nin Fazileti Babı 138

Ağacı Kesene Ne Ceza Gerekir ? 140

104- Medine-İ Münevvere'nin Fazîleti, Babı 140

105- Ka'be-İ Muazzama (Ya Hediye Edilen) Mal (İn Ka'be İhtiyaçları Dışındaki Hayır İşlerindeKullanılıp Kullanılmayacağı) Babı 143

Ka'be Örtüsü İle İlgili Görüşler 144

106- Ramazan Ayı Orucunu Mekke'de Tutmanın Fazileti Babı 145

107- Yağmur Yağarken Ka'be'yi Tavaf Etmek Babı 145

108- Yaya Olarak Hac Etmek Babı 145

MENÂSİK (HAC VE UMRE İBÂDETİ) KİTABI

Menasİk: Mensek ve Mensik kelimelerinin çoğuludur. Mensik ve Mensek, ibâdet yeri, ibâdet zamanı ve ibâdet işi mânâlanna ge­lir. Burada bu mânâlann hepsi kasdedilmiştir. Çünkü bu kitabta Hac ve Umre ibâdeti işi, zamanı ve yeri açıklanmaktadır. Hac ibâdeti iş­lerinin tamamına MenasJk denilir.[2][2]

İzahı

Müellifimizin iki senedle Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği bu hadîsi Buhârî, Müslim ve Ah-m e d   de rivayet etmişlerdir.

Yolculuk etmenin azabtan bir parça olmasından maksad, yolcu-İlıktan hâsıl olan meşakkat ve eziyetten dolayı duyulan sıkıntı ve elemdir. Hadîsin bundan sonraki cümlesi bunun gerekçesini ve sebe­bini açıklar. Çünkü yolcu pir kimse, yiyeceği, içeceği ve uykusu ba­kımından evinde gördüğü rahatı bulamaz. Hadîste geçen "Nehmef* yolculuk etmeye sebeb olan iş manasınadır. Hadîsin son kısmında ise işini bitiren yolcunun evine dönmeye acele etmesi emredilmektedir.

El-Hâfız, el-Fetih'te bu hadîsin açıklaması bölümünde özet­le şu bilgiyi verir:

Bu hadis, bir iş için olmaksızın gurbete gitmenin mekruhluğuna ve işini bitiren misafirin evine dönmeye acele etmesinin müstehab-lığına delâlet eder. Özellikle evde olmadığı zaman aile ferdlerinin iş­leri aksayan yolcu işini bitirince biran önce evine dönmelidir. Çünkü kişi kendi evinde gördüğü rahatlıkla hem dünya işlerini hem de din işlerini daha düzenli ve kolayca yürütür.   İbn-i   Battal:   Buhadîs ile= «Yolculuk edin, sıhhat bulursunuz»

hadisi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü yolculuk etmek suretiyle ka­zanılan sağlık, yolculuğun sıkıntılı olması yüzünden elem verici bir azab gibi olmasına mâni değildir. Bu iş, tedavi maksadıyla acı bir ilâ­cı almaya benzer. îlâç acı olmakla beraber hastalığı giderebilir, de­miştir. H a t t â b i de: Bu hadîs zina eden bekârın bir yıl sü­reyle sürgün edilmesi hikmetine de delâlet eder. Çünkü zinâkâr kişi tazib edilmeye mahkûmdur. Onun sürgün edilmesi de bir nevi azab-tır, demiştir.

2883) El-Fadl bin Abbâs veya Abdullah bin Abbâs (Radtyallâhü an-AümJ'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallalhhü Aleyhi ve Scllem) şöy­le buyurmuştur

Hacc'a gitmek isteyen kimse acele etsin. Çünkü bazen kişi has­talanır, binit hayvanı kaybolur ve (hacca gitmeyi engelleyici) iş pey­da olur (meydana gelir)."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde İsmail Ebû Halife Ebû tsrâîl el-Melai bulunur. İbn-i Adi onun hakkında: Onun rivayet ettiği hadis­lerin hepsi sıka, yâni güvenilir zâtlardan rivayetlerine aykırıdır, demiş. Nesâi de onun zayıf olduğunu söylemiş ve Cürcâni onun müfteri ve doğru yoldan sapmış

kişi olduğunu söylemiştir. Evet; = «Kim hacc'a gitmekisterse acele etsin» hadisini başka bir senedle Hâkim rivayet etmiş ve hadisin sa­hih oldujunu söylemiştir. Ebû Dâvûd da onun gibi o hadisi rivayet etmiştir.[4][4]

2- Hacc'ın Farz Kılınması Babı

2884) Ali  fbin Ebî Tûlİb)   (Radıyallâkü anhyden; Şöyle demiştir:

"Oraya yol bulabilen insanlara Allah İçin Ka'be'yi hac etmeleri farzdır." (Âl-i îmrân; 97) âyeti inince sahâbîler;

Yâ Resûlallah! Hac her yılda (mı farzdır)? dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sustu. Sonra sahâbîler! Her yılda mı (hac etmek farz kılındı) ? diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Hayır. Eğer ben evet deseydim (her yıl hac etmek) vâcib olurdu, buyurdu. Bunun akebinde;

Ey imân edenler! Size açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek şeyleri sor­mayınız" (Mâide 101.) âyeti indi."

2885) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'dtn rivayet edildiğine göre sabâbîler:

Yâ ResûlaHah! Hacc'a gitmek her yılda (mı farzdır)? dediler. Re­sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (onlara cevaben) :

«Eğer ben evet deseydim (her yıl hac etmek) vâcib olurdu, vâcib olsaydı bunu ifâ edemezdiniz ve ifâ etmeseydiniz tazîb edilirdiniz.» buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu sened sahihtir. Çünkü Muhammed bin Ebl Ubeyde bin Maan bin Abdirrahmân bin Abdülah bin Mes'ûd sıkadır. Babası da onun mislidir.

2886) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'Am\ Şöyle de­miştir :

El-Akra bin Habis, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e: Yâ Resûlallah! Hac her yıl (mı) veya (hayatta) bir defa (mı farz­dır), diye sordu? Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (buna cevaben) :

Hac, her yıl değil, (hayatta) bir defa farzdır. Bundan sonra kim (birden fazla hac) yapabilirse o (fazla hac) nafiledir» buyurdu."[6][6]

3- Hac Ve Umre'nin Fazileti (Ne Dâîr Hadîsler) Babı

2887) Ömer (bin el-Hattâb) (Radtyallâhü ankyâtn rivayet edildi­ğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle -buyurmuştur:

Hac ve Umre'yi ard arda yapınız. Çünkü bunları ard arda yap­mak demirci körüğü demirin kirini, pasını giderdiği gibi fakirliği re günahları giderir.

Ebû Bekir bin Ebî Şeybe ... senediyle de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu hadisinin mislini Cyine) Ömer bin el-Hattab (Radıyallâhü anh) 'den bize rivayet etti."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu iki senedin dönüm noktası râvî Âsim bin Ubeydillah'tir. Bu râvi zayıftır. Bu metin İbn-i Mes'ûd (R.A.)'m hadîsi olarak sahihtir. Tİrm&i ve Nesâî, İbn-i Mes'ûd'un hadîsini rivayet etmişlerdir.[8][8]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim, Tirmizî ve Nesâl de rivayet etmiştir.

Umre'nin keffâret olduğu bildirilen günahlardan maksad küçük günahlardır. Yâni bir mü'min bir Umre yapar, bir süre sonra tek­rar Umre yaparsa ikinci Umre, bu süre zarfında işlenen küçük gü­nahlara keffâret olur. Cuma namazı hakkında da böyle rivayetler vardır. O rivayetler de böyle yorumlanmıştır.

Mebrûr Hac'dan maksad makbul hac'tır. Bâzılarına göre Meb-rûr Hac ile kasdedilen mânâ, hac ibadetiyle meşgul olunduğu sürece bütün günahlardan uzak kalınarak ifâ edilen hac'dır. N e-v e v î bu son yorumu tercih etmiştir. K u r t u b î de: Mebrûr hac ile ilgili yapılan yorumlar birbirine yakın mânâlardır. Hepsin­den çıkan sonuç şudur; Mebrûr hac, mükemmel bir şekilde, bütün hükümlerine riâyet edilerek istenilen biçimde ikmâl edilen hac'tır, der.

2889) Ebû Hüreyre (Radıyallâkü <z«A)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Kim bu beyt'i (Yâni Ka'be-i Muazzama'yı) hac (ziyaret) eder de (bu ibâdetle meşgul olduğu sürece) cinsel ilişki, şehvanî lâflar ve gü­nah işlemezse o kimse (günahlardan temizlenip) annesinin kendisini doğurduğu (günkü) duruma dönüşür."[10][10]

4- Rahl (Deve Palanı) Üstünde Hac Yolculuğu Babı

2890) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'dtn; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eski bir palan ve dört dirhem eder veya etmez bir örtü üstünde hac yolculuğu etti ve tAllahım! (Bu), riyasız ve gösterişsiz bir hac'dır (veya bunu ri­yasız ve gösterişsiz bir hac kıl), dedi."[12][12]

İzahı

Bu hadîsi Müslim de rivayet etmiştir. Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

El Ezrak Deresi, Mekke-i Mükerreme'ye bir mil mesafede bulunan Emeç köyünün arkasında kalır. El-Hâf u'ın beyânına göre bu köyün arazisi tarıma elverişlidir.

Cüâr: Sesi yükseltmek ve yardım istemek, yakarışta bulunmak­tır.

Telbiye, Lebbeyke duasını okumaktır. Bu duâ hac ve Umre ibâ­deti esnasında yüksek sesle ve bol bol okunur. Bu duanın tamamı ve hükmü ile mânâsı bu kitabın 15. babında rivayet olunan hadisler bö­lümünde anlatılacaktır.

Seniyye: Dağ yolu ve dağ geçiti gibi mânâlara gelir. Burada bu iki mânâ da muhtemel olduğu için tercemede buna işaret ettim.

Herşâ t Şâm ve Medine yolu üzerinde bulunan bir da-, ğın ismidir. Bu dağ   C u h f e   yakınlarındadır.

Uft i Mekke ile Me d i n e arasında bulunan Kadid dağı­nın geçiti veya yoludur.   N e v e v i' nin   beyânına göre   KadıIyâz   ve   el-Matâli   sahibi; kelimesinin okunuşu hakkın­da üç rivayet nakletmişlerdir: Bunlar: Lift, Left ve Lefet'tir.

Hitâm: Deve yularıdır.

Hulbeı Hurma lifinden örülü sağlam ve ince sicimdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in eski peygamberler­den Mûsâ ve Yûnus'u hadîste anılan halde görmesi ve onlara bakar gibi olması buyruğuyla kasdedilen mânâ hakkında mü-teaddid yorumlar ve açıklamalar yapılmıştır. El-Hâf iz, el-Fe-tih'te bu yorumları özetle şöyle anlatır:

1. Bundan maksad    Peygamber  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in onları hakikaten görmesi ve onları bu halde görmesidir. Çünkü pey­gamberler Allah katında dirilerdir, rızıklanırlar. Bu itibarla dünya­larını değiştirmiş olmalarına rağmen onların hac etmeleri mümkün­dür. Buna hiç biF mâni yoktur. Nitekim   Müslim'in   Enes (Radıyallâhü anh) 'den olan bir rivayetine göre Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm),   M i' r a c   gecesi   Mûsâ   peygamberi kabrinde ayakta namaz kılarken görmüştür.   M i r â c   gecesi pey­gamberlerin ruhları Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e arz edildiği gibi hac yolculuğu esnasında da bu iki peygamberin ruhla­rının Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e görünmeleri müm­kündür. Peygamberlerin cesedleri ise kabirlerindedir.

2. Eski peygamberlerin dünya hayatında iken ifâ ettikleri ibâ­det şekilleri ve hac yolculukları durumu Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâ­tü ve's-selâm)'e temsilî olarak Allah tarafından gösterilmiştir.Bunedenle Resûl-i Ekrem   (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); "sankiben..." ifâdesini kullanmıştır. Yâni "Onlara bakıyor gibiyim, görüyor gibiyim" buyurmuştur.

3. Anılan iki peygamber'in hac yolculukları hâli Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e vahiy yoluyla bildirilmiştir. Bildirilen durum çok kesin, açık ve seçik olduğu için Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): "Onların bu hali gözlerimin önündedir" buyur­muştur.

4. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu iki peygamber'in anılan halde hac yolculuklarını rüyada görmüştü. Sonra Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hac yolculuğu esnasında bu rüyayı hatırlayınca arkadaşlarına anlatmıştır. Peygamberlerin rüya­ları da vahiydir.

E 1 - H â f ı z yukardaki yorumları anlattıktan sonra: Bence en kuvvetli yorum sonuncusudur. Çünkü diğer bâzı hadisler bu yorumu teyîd eder, demiştir.[14][14]

İzahı

Bu bâbm ilk iki hadisi Zevâid nevindendir. Ömer (Radıyal­lâhü anh)'m hadisine Kütüb-i Sitte'nin diğerlerinde rastlayamadım. Ümmü'-Derdâ ile Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Müslim de rivayet etmiştir. Ebû Dâvûd ile N e s â î   de bunun birer benzerini rivayet etmişlerdir.

Bu bâbta rivayet olunan hadisler hac veya Umre'ye gidenlerin duâlarnın makbul olduğuna delâlet ederler. Son hadîs ise daha umu­midir ve bir müslümanın din kardeşine ardında ettiği duânm mak­bul olduğuna delâlet eder. Kişinin din kardeşine gıyabında ve ardından duâ etmekten maksad kendisi için duâ edilen kişinin haberi ol­madan ona duâ etmektir. Çünkü bu şekilde edilen duâ riya ve gös­terişten daha uzak ve ihlâslı olur. Şu halde kendisi için duâ edilen kimse duâ edilen yerde hazır bulunsa bile onun işitmiyeceği bir giz­lilik içinde edilen duâ yine ardından edilen duâ sayılır.

Âmîn sözünün mânâsı: "Allahım bu duayı kabul eyle" demektir.

Bu ve bundan önceki hadisler müslümanları birbirlerine duâ et­meye teşvik eder.

N e v e v i : Eğer kişi, bir cemaat için duâ ederse ayni sevab ve fazilet hâsıl olun Şayet bütün müslümanlara duâ ederse yine ay­ni faziletin kazanılması kuvvetle muhtemeldir. Selef âlimlerinin bir kısmı kendi nefisleri için duâ etmek istedikleri zaman ayni duayı din kardeşi için ederlerdi. Çünkü din kardeşi için ettikleri duâ makbul olur ve böylece kendileri için de bunun misli kabul olunmuş olurdu, der.[16][16]

İzahı

Tuhfetü'l-Ahvezi'de beyân edildiğine göre I b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizî, Şafii ve Dâre-k u t n i de rivayet etmişler ve Ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Dârekutni de rivayet etmiştir, t b n-i A b b â s' m hadîsinin Zevâid nevinden olduğuna dâir bir kayıt bulunmamakla beraber bunu Kütüb-i Sitte'nin kalanlarında bula­madım.

Birinci hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Zad: Azık demektir.

Râhile: Yük devesi ve binit olarak kullanılan deve mânâsına ge­lir. Hacının bineceği diğer vâsıtalar da bu hükmün şümulüne girer.

Şeis: Bedeni kirlenen kimse demektir.

Tef il: Kirlilikten dolayı bedeni fena kokan kimse demektir. Hac yolculuğu esnasında, özellikle eski devirlerde sık sık yıkanma imkâ­nı bulunmadığı için hacı adaylarının vücutları kirli ve fena kokulu olurdu. Bu hâl hacı adayının içinde bulunduğu anormal şartlardan do­layıdır.

Hadisin metninde geçen; "Es-Secc"kelimelerini râvi V e k i açıklamıştır. Tercemede belirttiğim gibi bunlardan maksad Lebbeyke duasını yüksek sesle okumak ve kur­banlıkları kesmektir.

Büdün: Bedene'nin çoğuludur. Bedene kurbanlık olarak kesilen deve ve sığır mânâlarında kullanılır. Burada hacıların kestikleri kur­banlık mânâsında kullanılmıştır. Lebbeyke duasını yüksek sesle bol bol okumak ve kurbanlık kesmek hacc'ın en açık alâmetleri olduğu için "Hac, bunlardır" buyurulmuştur.[18][18]

7- Kadın Bir Velisi (Yâni Eşi Veya Mahremi Olan Bir Erkek) Olmaksızın Hacc'a Gidebilir (Mi?), Babı

2898) Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radıyallâkü onA/den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

Kadın, üç günlük ve daha fazla mesafeye yolculuk edemez. Me­ğer ki babası, erkek kardeşi, oğlu, kocası veya mahremi olan (baş­ka) bir erkeğin beraberinde ola."

2899) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Allah'a ve âhiret gününe inanan hiç bir kadına, beraberinde mahremi olan bir erkek bulunmadığı halde tek bir günlük mesafe­ye yolculuk etmesi helâl değildir."[20][20]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Onların rivayet ettikleri metin uzuncadır ve onda, kadının beraberinde bir mahremi olmaksızın yolculuğa çıkmasının ve yanma yaban­cı bir erkeğin girmesinin yasaklığma dâir hükümler de vardır.

E 1 - H â f ı z, el-Fetih'te bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: "Soru sahibinin ve karısının isimlerine dâir bir bilgi edineme­diğim gibi adamın ismini yazdırdığı savaşın hangi savaş olduğunu da tesbit edemedim. Bâzı âlimler bu hadîsi delil göstererek: Yolcu­luğa çıkacak kadının beraberinde bir mahremi bulunmadığı zaman kocasının ona refakat etmesinin vâcibliğine hükmetmişlerdir. A h -m e d de böyle hükmetmiştir. Meşhur kavle göre kocası refakat et­meye mecbur değildir. Şayet kocası masrafının karısı tarafından kar­şılanmasını taleb ederse kadın bunu kabullenmek zorundadır.

Keza bu hadîs delil gösterilerek erkeğin karısını farz olan hac ibâdetinden alakoyma hakkına sâhib olmadığına hükmetmişlerdir. A h m e d böyle hükmedenlerdendir. (Hanefî âlimler de ka­dının beraberinde bir mahremi bulunduğu takdirde kocasının ken­disini farz olan hac'tan men edemeyeceğine hükmetmişlerdir.) Şa­fiî mezhebinin en sahîh kavline göre hac ibâdetinin geciktirilme­si caiz olduğu için erkek karısını farz haçtan alakoyabilir. îbnü'l-M ü n z i r erkeğin karısını bütün seferlerden men etme hakkına sâhib bulunduğu yolunda icmâ'ın varlığım söylemiştir. Ancak vâcib olan sefer hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir.

N e v e v î de: Bu hadîs en önemli işin diğer önemli işlere ter­cih edilmesinin gerekliliğine delâlet eder. Nitekim sözü edilen ada­mın karısıyla beraber hacc'a gitmesi savaşa gitmesine tercih edilmiş­tir. Çünkü kadına başkasının refakat etmesi mümkün değildi. Fakat adamın yerine başkasının savaşa katılması mümkündü, der." (El-Fe-tih'ten yapılan nakil bitti.)

Buhâri' nin şerhlerinde beyân edildiği gibi bu hadîste sözü edilen adam savaşa gönüllü olarak katılmak için ismini mücâhidler defterine yazdırmış ve savaşa katılması kendi ihtiyarına kalmış olsa gerek. Hadisteki ifâde tarzı da bunu teyid eder. Çünkü gerek mü­ellifimizin rivayetinde ve gerekse   Buhâri' nin   Cihâd bölümün-

deki rivayetinde adam"Ben şöyle bir savaşayazıldım*1 der. Yâni ben şöyle bir savaşa katılmak için ismimi mücâ­hidler defterine yazdırdım. Şu halde adam devlet tarafından çağırıldığı umûmi veya özel bir seferberlik için yazılmış asker durumunda değildi. Bu nedenledir ki, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) adamın, savaşa gitme işini bırakıp karısıyla beraber hacc'a gitmesi emrini vermiştir.[22][22]

İzahı

Bu hadîsi Buhârî, Nesâî ve Ahmed de rivayet et­mişlerdir.   N e s â î' nin   rivayetine göre :

"Âişe (Radıyallâhü anhâ) (bir kere) ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

Yâ Resûlallah! Biz de sizlerle beraber çıkıp cihâd edemez iniyiz? Çünkü ben Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilen ibâdetler içinde kâfirlerle savaşmaktan daha sevablı bir ibâdet nevini bilmiyorum, demiş. Re­sûl-i Ekrem (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

Kadınlar için cihâdın en güzeli ve en iyisi makbul bir hac etmek­tir, buyurmuştur.*'

Bu hadis, cihâdın kadınlara farz olmadığına, onlara hac ve Um­renin farz olduğuna ve bu ibâdetlerin onlar için cihâd sevabını ta­şıdığına delâlet eder. Ancak şu var ki, Buhârî ve Nesâî1-nin rivayetinde Umre'den söz edilmemektedir. Buhârî' nin ri­vayet ettiği hadîs meali şöyledir:

"Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre kendisi: Yâ Resûlallah! Biz cihâdı amellerin en faziletlisi olarak biliyo­ruz. Biz cihâd'a (yâni düşmanla çarpışmaya)  katılamaz mıyız, diye sormuş ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Hayır, siz cihâda katılamazsınız. Siz kadınlar için en faziletli ci­hâd, makbul hac ibâdetidir, buyurmuştur."

Bu hadis, mücâhidler savaşa gittikleri zaman kadınların onlara refakat etmesini yasaklamaz, maksad bu değildir. Gaye kadınların zayıflığı nedeniyle kâfirlerle çarpışmaya muktedir olmamaları sebe­biyle bu sevabtan mahrum olmadıklarını ve onların hac ibâdetleri ifâ etmeleri hâlinde cihâd sevabını kazanacaklarının beyân edilmesidir. Kadınların müslümanlarla beraber savaş seferine katılmalarının meş­ruluğu Cihâd kitabının 37. bâbmda rivayet edilen 2856. hadîste ve izahı bölümünde belirtilmiştir. Oraya bakılabilir.

Hacc'ın cihâda benzetilmesi sebebi, hac yolculuğunun cihâd yol­culuğu gibi vücûda zor gelmesi, malî bir takım harcamalara sebeb olması ve bir takım sıkıntılara katlanmayı gerektirmesidir.

2902) Ümmü Seleme (Radtyallâhü ankâyâan rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Hac, zayıf olan her (müslüman) kişinin cihâdıdır."[24][24]

9- Ölü Yerine Hac Etmek Babı

2903) (Abdullah) bin Abbâs (Raâtyallâhü <mhümâ)'âan; Şöyle de­miştir:

Resttlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (bir defa) bir adamı AHahım ben Şübrüme yerine senin emrine ama-

deyim, çağrına icabet ettim" duasını okurken işitti ve bunun üzeri­ne Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (adama) :

—  Şübrüme kimdir? buyurdu. Adam:

—  Benim bir yakınımdır, diye cevab verdi. Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)  (adama) :

—  Sen (kendi nefsin için) hiç hac ettin mi? diye sordu. Adam:

—  Hayır, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Selİem) :

—  Şu halde sen bu hacc'ı kendi nefsin için yap, sonra Şübrüme yerine (gelecek yıllarda) hac İbâdetini yap, buyurdu.[26][26]

Hadisten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

Kendi nefsi için hac ibâdetini ifâ etmemiş olan bir kimse başka­sı adına hac etmek üzere ihrama girse bile bu ihramı ve niyeti ken­di adına değiştirmekle mükelleftir. Çünkü başlamış olduğu hacc'ı ancak bu şekilde kendi adına çevirebilir. Hüküm bu olunca, kendi­sine hac ibâdeti farz olmuş olsun veya olmasın kendi adına hac et­memiş iken ölü veya diri bir kimse adına hacc'a gidemez. Çünkü Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Şübrüme adına Leb­beyke duasını okuyan adama hac ibâdetinin kendisine farz olup ol­madığım veya Şübrüme' nin hayatta olup olmadığını sorma­dan, bu hacc'ı kendi adına çevirmesini emretmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in soruşturma yapmadan bu hükmü bu­yurması, bunun genelliğine delâlet eder.[28][28]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu iki hadis ölü yerine hacc'a gitmenin meşruluğuna delâlet eder. îbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh) 'm ilk hadîsi de bu hükmü ifâde eder. Hanefiler, Şâfiiler. Hanbeliler, îshâk, Ebû Sevr, Dâvûd, İbnü'l-Münzir ve Mâlikiler' den îbn-i Habîb ölü ye­rine hacc'a gitmenin meşruluğuna hükmetmişlerdir.

Mâlik ve el-Leys'e göre kimse kimseye bedel olarak hacc'a gidemez. Ancak farz hacc'ı edâ etmeden ölen bir kimse va-siyyet ettiği takdirde onun yerine hacc'a  gidilebilir.

Son hadis de, zimmetinde adak orucu bulunup da ifâ etmeden ölen bir kimse yerine bu nevî orucun tutulabileceğine delâlet eder.

Zimmetinde bulunan adak orucunu tutmaçtan ölen bir kimse ye­rine oruç tutmanın hükmü ve âlimlerin bu husustaki görüşleri 1758, 1759 ve 2133 nolu hadîsler bölümünde anlatıldı. Zimmetinde R a-m a z a n orucu borcu bulunup da kaza etmeden ölen kimse yeri­ne kaza etmenin hükmü ve âlimlerin konuya ilişkin görüşleri ise 1755. hadîs bölümünde anlatıldı. Oraya müracaat edilebilir.

Son hadis râvisi Ebü'1-Ğavs bin Husayn el-H a s - a m i sahâbîdir. Râvisi Atâ el-Hurâsâni1 dir. Fa­kat bu râvi ondan hadîs işitmemiştir. Bu itibarla hadisin senedinde bir inkıta', kopukluk vardır.[30][30]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizî, Ebü Dâvûd, Nesâi, Bey-hakî, îbn-i Huzeyme, tbn-i Hibbân ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Tirmizî bunun hasen - sahih olduğunu. Hâkim de bunun senedinin B u h â r i ile M ü s 1 i m' in şartlan üzerine sahîh olduğunu söylemişlerdir.

Hadîste geçen; kelimesi "Zıan, Zaan ve Za'n" şeklinde oku­nabilir. İlk okunuşu S u y ü t i, diğer iki şekli S i n d î naklet-mişlerdir. Bu kelime binek hayvanı, binit üstünde tutunmak ve yol­culuk etmek mânâlarına gelir. Burada yolculuk etmek vd binit üs­tünde tutunmak mânâsında kullanılmıştır.[32][32]

İzahı

Has'am kabilesine mensup kadının, hacc'a gidemeyecek du­rumdaki babası yerine kendisinin hacc'a gidip gidemeyeceğine dâir sorusu ile buna Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafın­dan verilen cevâba ait 2907 ve 2909 nolu iki hadîsin meali ve ifâde ettikleri hükümler hemen hemen aynidir. Bu iki hadîs arasındaki fark birincisinin râvîsinin Abdullah bin Abbâs ve ikincisinin râvisinin ise el-Fadl bin Abbâs (Radıyaîlâ­hü anhüm) olmasıdır. Bu iki hadîs Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd. Tirmizî, Nesâî, Mâlik, Şafii ve D â -r i m i   tarafından da rivayet edilmiştir.   Tirmizî   bu hadîsiel-Fadl (RadıyaHâhü anh) 'den rivayet ettikten sonra: Bu hadis Abdullah bin Abbâs (Radıyaîlâhü anh) 'dan da riva­yet edilmiştir. B u h â r i bu konuda yapılan rivayetlerin en sıh­hatlisi Abdullah bin Abbâs'ın. el-Fadl bin Ab­bâs aracılığıyla Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'don olan rivayetidir, dedi, diyerek bilgi verir.

El-Hâfız   da:   Buhârî'nin   el-Fadl   (Radıyallâhü anh) 'eten olan rivayeti tercih etmesi sebebi şudur •. Hadîste söaü edi­len kadın, Peygamber  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) *e müracaat etti­ğinde   el-Fadl    (Radıyaîlâhü anh)  Peygamber (Aleyhi' s-salâtü ve's-selâm)'in beraberinde ve O'nun devesi üstünde O'nun arkasın­da kalan tarafa binmiş durumda idi.   îbn-i   Abbâs   ise o sıra­larda hasta hacılarla beraber   Müzdelife' den   M i n â' ya gitmişti. Bu itibarla bu hadisi bilâhare   el-Fadl   bin   Abbâs, kardeşi   Abdullah'a   rivayet etmişti, der.

Has'am:   Yemen   tarafında bir kabile ismidir.[34][34]

Âlimlerin Bu Husustaki Görüşleri

Tekmile yazarı bu konuda şöyle der:

1. Giderilmesi umulmayan bir engel nedeniyle hacc'a gitmeye gücü yetmeyen bir kimseye bedel olarak hacc'a gitmek caizdir. Buhadîs bunun delilidir. Hanefi ler, Şafiî, Sevri, Ah-med, İshâk, Ebû Sevr. Dâvûd, İbnü'l-Münzir ve Mâlikîler' den t b n - i H a b i b böyle hükmetmişler­dir. Bu gruba göre, hacc'a gitmeye mâni hâl ister hacc'ın kişiye farz olmasından sonra meydana gelsin, ister daha evvel meydana gel­sin, fark yoktur. Meselâ : Adamın sağlığı yerinde iken kendisine hac farz olur. Fakat adam hacc'a gitmez. Bilâhare sağlığı bozulur ve ar­tık hacc'a gitmeye sağlık durumu elverişli olmaz, tutulduğu hastalı­ğın geçmesi de umulmaz. İşte durumu böyle olan kimseye de bedel gitmek caizdir. Bunun aksine bir adamın sağlığı yerinde iken ona hac farz olmaz. Sonra dâimi bir hastalığa tutulur ve iyileşmesi ümidi kalmaz. Adam bu duruma düştükten sonra mâli durumu iyileşir ve hac kendisine farz olur. Böyle bir kimseye de bedel olarak hacc'a gidilebilir. Ancak bu grubtan Ebû Hanîfe'ye göre böyle bir kimseye bedel olarak gidilemez. Hanefî mezhebinin özeti şöyledir: Hac ibâdeti bir kimseye farz olduğu zaman sağlığı yerin­de olup bizzat hacc'a gitmeye güçlü olduğuna rağmen gitmez ve son­ra takattan düşer veya ölünceye kadar şifâ bulması umulmayan bir hastalığa tutulur. Böyle bir kimseye bedel olarak hacc'a gidilebilir. Şayet hacc'a gitmeye bedeni müsâid iken kendisine hac farz olmaz ve yukarda anlatılan bir engel meydana geldikten sonra mâlî yön­den kendisine hac farz olursa buna bedei olarak hac farzı ifâ edile­mez. Fakat nafile hac bedel yoluyla yapılabilir. Kendisine bedel farz hac yapılabilen kimseye de nafile hac bedel yoluyla yapılabilir.

Bedel olarak giden kimse ihrama girerken bedel olduğu kimse adına niyet etmekle mükelleftir. Bu şartı yerine getirmesi gerekir. Ayrıca Lebbeyke duasını okurken o kimse adına okumalıdır. Bedel olan şahsın hür, erkek, menâsiki, yâni hacc'ın hükümlerini ve yapa­cağı işleri bilen ve kendi şahsı için daha önce hac ibâdetini ifâ et­miş bir kimse olması efdaldir. Kölenin, kadının ve kendi nefsi için hac etmemiş bir kimsenin bedel olarak gitmesi ise mekruhtur. Amir, yâni adına hac yapılacak kimsenin izin ve müsâadesi ol­maksızın bedel giden şahsın hac ibâdetini başkasına yaptırması caiz değildir. Hattâ bedel giden adam hac yolculuğunda hastalansa bile hüküm budur. Ancak âmir, bedel giden adama: Sen istediğin gibi yapabilirsin demiş ise o zaman bedel giden adamın, başkasını vekil etmesi mümkündür. Bedel giden şahıs, bu takdirde sağlıklı da olsa başkasını kendine vekil edebilir.

2. Mâlik ve el-Leys'e göre kimse kimseye bedel hacc'a gidemez. Ancak zimmetinde hac farizesi bulunan bir ölü, be­del gönderilmesini vasiyyet etmiş ise onun adına bedel gönderilebi­lir. Bu iki âlime göre hac ibâdeti vücutça hac yolculuğuna muktedir kimselere farzdır. Vücûdu hac yolculuğuna müsâid olamayan kim­seye hac farz değildir. Keza hac ibâdetini yapmaya muktedir olan bir kimse bunu başkasına yaptıramaz. Gücünü yitirdiği zaman da bunu başkasına yaptıramaz. Hac da namaz gibidir. Namaz vekâlet yoluyla İfa edilemediği gibi hac da İfa edilemez.

Bu iki âlimin delili ve birinci grubun verdiği cevâbı öğrenmek isteyenler hadîs kitablannın şerhlerine başvurabilirler.[36][36]

11- Çocuğun Haccknın Sahîh Olup Olmadığının Beyânı)   Babı

2910) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâyûm; Şöyle demi§tir:

Bir hac (yolculuğun) da bir kadın bir çocuğunu Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) 'e arz ederek:

Yâ Resul ali ah! Bu çocuk için hac (fazileti) var mı? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Evet. Senin İçin de bir sevâb vardır, buyurdu."[38][38]

Hadîsin Fıkıh Yönü

El-Menhel yazarı bu hususta özetle şöyle der:

"Bu hadis, erginlik çağına varmamış olan çocuğun henüz mümeyyiz, yâni kendi kendine yiyebilecek, içebilecek ve taharetlenebi­lecek yaşa gelmemiş olsa bile edeceği hacc'ın sahîhliğine ve geçerlili­ğine delâlet eder.

Mümeyyiz olmayan çocuk yerine velisi ihram niyetini getirir, çocuğun elbisesini soyar, ona ihram giydirir, onun yerine Lebbeyke duasını okur, ona tavaf ettirir. Safa ile Merve arasında dolaştırır, Arafat'a götürür ve onun yerine Şeytân taşlama işini yapar.

Çocuğun edeceği hacc'ın geçerliliğine âlimlerin cumhuru, Mâ­lik, Şafiî ve Ahmed de hükmetmişlerdir. Hanefi-ler de böyle demişlerdir. Allâme îbn-i Âbidîn: El-Vel-vâliciye ve diğer kitablarda deniliyor ki: Baba kendi çocuğuna hac ettirir. Deli de çocuk gibidir. Çünkü çocuk ve deli ihram ve hac niyetini getirmekten âciz oldukları için babalarının ettiği ihram on­ların kendi ihramları hükmündedir, demiştir.

El-Menhel yazarı daha sonra özetle şöyle der:

Çocuğun hac ihramına girmesinin, yâni hacc'a niyet etmesinin sahih olmadığı yolunda Ebû Hanîfe' den yapılan rivayetin mânâsı şudur: Çocuk ihramda iken ihramlı kimse için haram ve yasak olan şeylerden birisini işlerse diğer ihramlüar hakkında ge­rekli keffâret ve ceza çocuk için gerekli olmaz. Çocuk böyle sakın­calı bir iş işlerse bundan dolayı muâhaza edilmez. Ebû Hanife' nin maksadı, çocuğun ettiği haçtan bir sevab ve fazilet kazan­maması değildir. Ebû Hanife' nin maksadı bu olunca ihra­ma giren çocuk ihramlı için yasak bir suç işlerse ne çocuğun ken­di malından ne de velîsinin malından bir cezanın ödenmesi gerek­mez.

ihrama giren çocuk ihramlı iken bir suç işlerse Şâfiiler'e göre çocuğun yaş durumuna bakılır: Eğer çocuk henüz mümeyyiz ol­mamış ise, yâni 6-7 yaşından küçük ise hiç bir cezanın ödenmesi ge­rekmez. Çocuk mümeyyiz ise işlediği suçun cezası velisine ödettiri­lir. Şayet çocuk başkasının tahrik ve teşviki ile o suçu işlerse, ce­za onu tahrik ve teşvik edene ödettirilir.

Hanbelîler'e göre ise çocuğun hac masrafı ve hac esna­sında bir suç işlemesi nedeniyle ödenmesi gerekli keffâretler onun velîsine ödettirilir.

M â 1 i k i 1 e r' e   göre de hüküm şöyledir:    Çocuk ihramdaiken elbise giymek, koku sürünmek gibi bir suç işlerse verilecek ceza velîsinden tahsil edilir. Çocuğun Harem mıntıkası dışında av­lanması cezası da velisine aittir. Çocuğun Harem mıntıkası içinde avlanması sebebiyle ödenmesi gerekli cezaya gelince bu da şöyle olur -. Eğer velî çocuğu kendi başına bırakması hâlinde çocuğun ba­sma bir felâketin gelmesinden endişe duymuyor ise avlanma suçu­nun cezası yine velîsine aittir. Aksi takdirde çocuğa âit olur.[40][40]

İzahı

 i ş e Radıyallâhü anhâ) 'nın hadisini Müslim, Ebû Dâ vû d,   Dârimİ   ve   Beyhakİ   de rivayet etmişler.   E b â

Bekir    (Radıyallâhü anh)  ile   C â b i r    (Radıyallâhü anh)*ın hadîslerini   N e s â î   de rivayet etmiştir.

Esma bint-i Umeys (Radıyallâhü anhâ) H z. E b û Bekir (Radıyallâhü anh) 'in zevcelerindendir. Hâl tercemesi 1611. hadis bölümünde geçmiştir.

Bu bâbta rivayet edilen hadîsler; doğum yapan kadının hac ibâ­detine başlayacağı zaman kandan temizlenmiş olmasının şart olma­dığına, mîkat denilen yere vardığı zaman hac niyetiyle ihrama gire­ceğine ve hacc'm bütün vecibelerini, gereklerini ifâ edeceğine, sâ­dece Ka'be-i Muazzama'yi ziyaret ve tavaf işini ertele­yeceğine, kandan temizlendikten sonra tavaf yapacağına delâlet eder. Aybaşı âdeti kam da doğum kanı gibidir. Bunun içindir ki müellifi­miz bu babın başlığına aybaşı âdeti hâlini de ilâve etmiştir. Umre ibâdeti de hac ibâdeti gibidir.

Hadîslerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

İğtisâl: Boy abdesti almaktır. Burada bütün vücûdu yıkamak mâ­nâsı kasdedilmiştir. Çünkü doğum kanı veya aybaşı âdeti kam kesil­medikçe şer'î boy abdesti alınamaz.

İhlâl: Yüksek sesle Lebbeyke duasını okumak mânâsına gelir. Bu­nun başka mânâları da vardır. Burada ise ihrama girmek, yâni hacc'a niyetlenmek mânâsında kullanılmıştır. Umre'ye niyetlenmek mânâ­sına da gelir. Çünkü hac veya umre'ye niyetlenen kimse yüksek ses­le Lebbeyke duasını okur.

Eş-Şecere, Medine-i Münevvere'den hacc'a veya umre'ye gidenlerin ihrama girecekleri ve mîkat denilen Zü'l-H u 1 e y f e isimli yerde bulunan bir dikenli ağaçtır. Kastalâ-n i' nin beyânına göre bu ağaç Zü'I-Huleyfe mescidi ya­nında idi.

İstisfâr i Doğum veya aybaşı âdeti kanmı gören kadının kanı dur­durmak amacıyla içine pamuk konulan genişçe bir bez parçasını te­nasül organının üstüne koyup sıkıca bağlaması ve böylece kanın ak­masını önlemeye çalışmasıdır.[42][42]

13- Mikat Denilen Belirli Sınırların Ötesinden (Mekke'ye)  Hac Veya Umre Niyetiyle Gidenlerin İhrama Girecekleri Yerlerin Beyânı Babı

Âfâk î Ufuk'un çoğuludur, ufuklar manasınadır. Ufuk kelimesi kenar, görüş sahası sınırının sonu gibi mânâlara gelir. Burada kas-dedilen mânâ mîkat ismi verilen belirli sınırların ötesinde kalan mem­leketlerdir. Belirli sınırlar diye ifâde ettiğim inikatlar bu bâbta ri­vayet edilen hadislerde bildirilmiştir.

Mevâkît: Mikat'ın çoğuludur, mîkatlar mânâsmadır. Mîkat, hac veya umre ya da ikisini ifâ etmek isteyen kişinin ihrama gireceği yer demektir. Dünyanın herhangi bir yerinden hacca veya umreye giden adayın, mîkat ismi verilen belirli yerlerden hangisinden ve­ya hizasından geçecek olursa mîkat yerine varacağı zaman orada usûlüne uygun biçimde niyet etmesi gerekir. İhrama girmeden, yâni etmek istediği hac veya umre'ye usûlüne uygun olarak niyet etme­den mikat'ı geçmek yasaktır. Buna ilişkin hükümler bu bâbtaki ha­dîslerin izahı bölümünde verilecektir. îhrâma girmek için mikat is­mi verilen yerlerin tâyin ve tesbiti Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından yapılmıştır. Yalnız Irak tarafından gidenle­rin mikatı olan Zât-ı Irk'ın O'nun tarafından mı, Ömer (Radı-yallâhü anh) tarafından mı tâyin ve tesbit edildiği hususunda ihtilâf vardır.

2914) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü ankütttâyâan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seltem) :

Medine (-i Münevvere) halkı ZüT-Huleyfe'den, Şam halkı Cuhfe'-den ve Necid halkı Karn'den (hac veya umre niyetiyle) ihrama girer­ler (yâni girsinler), buyurdu. Abdullah (bin Ömer) demiş ki: Bu üç (mîkat) ı ben (bizzat) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-den işittim. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;

Yemen halkı da Yelemlem'den ihrama girerler (girsinler), bu­yurduğu haberi bana ulaştı."

2915) Câbir (bin Abdillah) (Radtyallâhü anhütttâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) bize bir hutbe okudu. (Hutbede) .- Medine (i Münevvere) halkının ihrama girecekleri yer Zü'1-Huleyfe'den başlar. Şâm halkının ihrama girecekleri yer, Cuh-fe'den başlar. Yemen halkının ihrama girecekleri yer Yelemlem'den başlar. Necid halkının İhrama girecekleri yer Karn'den başlar. Doğu (yâni Irak) halkının ihrama girecekleri yer Zât ı Irk'dan başlar, bu­yurdu. Sonra (mübarek) yüzünü (doğu tarafındaki) ufuka çevirdi ve:

Allahım! Onların (yâni doğu halkının) gönüllerini (İslâmiyet'e) yönelt, diye duâ etti."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde İbrahim el-Harlrl bu­lunur. Ahmed ve başkası onun hadislerinin metruk olduğunu söylemişler. Bir kavle göre onun hadisleri münkerdir. Onun zayıf olduğu da söylenmiştir.

Bu hadisin aslım Müslim, Câbir (R.A.)'den rivayet etmiş, fakat o rivayetteravl:  *Sonra Peygamber (S.A.V.) (mübarek) yüzünü ufuka

döndürdü...» cümlesiyle başlayan paragrafı söylememiş ve Şam halkının Hilkatini da anlatmamıştır.[44][44]

Anılan Mîkatlar Hakkında Özlü Bilgi

Bu konu hakkında bilgi vermeye geçmeden önce anılan memle­ketlerden hac veya umre'ye gidenlerin inikatları şuralardan başlar, ifâdesinden maksad şudur: O semtten hac veya umre'ye gidenler inikat denilen yerlere varmadan önce ihrama girebilirler ve ihrama girmek için son sınır bu belirli yerlerdir. îhrâmsız olarak bu sının geçemezler. Ama bu sınıra varmadan önce, hattâ bulundukları memlekette ihrama girebilirler. Bu durumu belirtmek için " ihra­ma girecekleri yer şuradan başlar" şeklinde terceme ettim.

1. Medîne-i   Münevvere   halkının mîkatı olan   Zü'l-Huleyfe,   Medine' nin   güney batısı tarafında ve   Medi­ne'ye   altı mil mesafede bir yerin ismidir. Burada   Mescidü'ş-Şecere   isimli bir cami ve   Âbâr-i   Alî   denilen kuyular bulunur.

2. Ş â m   halkının mikatı olan   Cuhfe,   Mekke' nin   ku­zey batısında ve   M e k k e' ye   32 mil mesafede bir köyün ismidir. Bu yer   R â b ı ğ   şehrine yakındır. Bu yere   M ü h e y' a   denilir­di. Şu anda   Cuhfe   köyü izi ve belirtileri kalmadığı için bu yol­dan giden hacı adayları bu köyün kuzey cephesinde bulunan   Râ-b ı ğ   şehrinde ihrama girerler.

3. N e c i d   halkının mikatı olan   K a r n,   Mekke' nin kuzey doğusunda ve   M e k k e' ye   bir gün, bir gecelik mesafede bir dağın ismidir. Bu dağ silsilesi   Arafat'a   kadar uzanır. Bu semte   Karnü'l-Menâzil   de denilir.   Burada bir kaç yol kesiştiği için   Karnü'l-Menâzil   ismini aldığı rivayet olu­nur.

Necid, Hicaz ile Irak arasında kalan ve Arabistan Yarımadasından bir bölgedir.

4. Yemen   halkının mikatı olan    Yeleralem,   Mek-k e' nin   güneyinde ve buraya iki konak mesafede bir dağın ismi­dir. Bu dağa   E 1 e m 1 e m   de denilir. Hattâ asıl isminin   Elem-1 e m   olduğu söyleniyor.   Bu mikat ile   Mekke   arasındaki me­safenin 30 mil olduğu söyleniyor. El-Fetih'te: "Hadisin zahirine göre Yelemlem,    Yemen   halkının tümünün mikatıdır.   Halbuki bu mânâ kasdedilmemiştir.   Çünkü    Yemen   halkı iki ayrı yolla M e k k e ' ye   gelir:   Yemen'in   Tihâme   bölgesi halkı   Y e -1 e m 1 e m ' den    veya hizasından geçerler.   Bu bölge halkının mi-katı   Y e 1 e m 1 e m ' dir.   Y e m e n ' in   dağlık bölgesinden   Mek­ke'ye   giden yol ise   K a r n   mikatından veya hizasından geçer. Yemen,   Necdi    ismi verilen bu bölge halkının mikatı   Y e -1 e m 1 e m   değil,    K a r n    isimli mikattır.   Şu halde hadiste anı­lan   Yemen" den   maksad bu ülkenin tamamı değil, sâdece   T i -h â m e   bölgesidir," diye bilgi verilmiştir.

5. Doğu, yâni   Irak   halkının mîkatı olan   Z â t -1   Irk, Mekke' nin   kuzey doğusunda ve   M e k k e ' ye   46 mil mesa­fede bir yerin ismidir.   Irak   halkı mîkatının   Z â t -1   Irk   ol­duğu,   Müslim'in   Câbir    (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği hadîste ve   Ebû   Dâvûd,   Nesâî,   Tahâvi   ve B e y h a k i' nin   rivayet ettikleri   Â i ş e    (Radıyallâhü anhâ)'nın hadisinde bildirilmiştir. Bu itibarla müellifimizin rivayetinde bulu­nan doğu ifâdesi   Irak   mânâsına yorumlanmıştır.   Bu hadisle­re göre   Z â t -1   Irk    Resûlullah (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ta­rafından   Irak   halkı için inikat kılınmıştır. Cumhur ve   A t â bin   Ebi   Rabâh'ın   görüşü böyledir. Diğer bir kavle göre Zât-ı   Irk'in   Irak   halkı için mikat kılınması   Ömer   bin el-Hattâb    (Radıyallâhü anhüm)'ın içtihadı ile olmuştur.   Câ­bir   bin   Zeyd,   Tâvûs,   Muhammed   bin   Şirin, Gazali,   Râfiİ    ve   Nevevi    bu görüşte olanlardandır.

Yukarda anılan mikatlar, hadislerde anılan bölgelerde ikamet eden halk için olduğu gibi bu bölgelerde ikamet etmemekle beraber anılan inikatlardan veya hizalarından M e k k e' ye giden başka memleket halkı için de mikat sayılır. Meselâ Türkiye' den hac veya umre niyetiyle yola çıkan bir kimse Medine-i Münev­vere üzerinden geçerse Medine halkının mikatı olan Zü'I-H u 1 e y f e   o kimse için de mikat sayılır. Keza bir kimse   Yemen

yoluyla M e k k e' ye gitmek isterse onun mikatı Yemen hal­kının mikatı olan Y e 1 e m 1 e m ' dir. Çünkü Buhârî, Müs­lim, Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettikleri İ b n - i A b b â s (Radıyallâhü anh)'in hadisinde mikatlar ve âit oldukla­rı memleketler beyân buyurulduktan sonra:

"Bu mikatlar, hac ve umre etmek isteyen bu bölgeler halkı ile diğer memleketler halkından yolları bu yerlere uğrayan kimseler içindir" ilâvesi vardır.

El-Menhel yazan bu cümlenin izahı bölümünde özetle şöyle der:

"Yâni bu mîkatlar yukarda anılan memleketler halkı ile yolu bu mîkatlardan veya hizasından geçen başka memleketler halkı için mi­kattır. Bir mîkattan geçen kimsenin memleketine âit belirli bir mî­katı bulunsun veya bulunmasın hüküm budur. Belirli mîkatı bulun­mayan bir memleket halkı hangi mîkat üzerinden geçerse o mikat onun mîkatıdır ve orada ihrama girmesi gerekir.

Belirli bir mîkatı bulunup da kendi mîkatına varmadan önce yo­lu başka bir mikata uğrayan kimse hangi mîkatta ihrama girecek? Meselâ Şâm'lı bir kimse Medine-i Münevvere1 ye uğrayıp oradan hacc'a veya umre'ye gidecek olursa, Medine halkının mikatı Zü'l-H uleyf e'dir ve Medine'ye 6 mil mesafededir. Ş â m halkının mîkatı olan el-Cuhfe ise Me­dine ile Mekke arasında ve M e d i n e ' ye bir hayli uzak, M e k k e ' ye 32 mil mesafededir. Şâm'h kimse Medine'­den M e k k e ' ye hareket edince Medine' Ulerin mikatı olan Zü'1-Huleyfe'de ihrama girerse, Şam halkının mî­katı olan C u h f e' ye ihramlı olarak uğramış olur. Şayet ken­di memleketinin mîkatında ihrama girecekse. Medine' tilerin mîkatı olan Zü'l-Hu leyfe' den ihrâmsız geçecek ve Mek-k e" ye   yaklaşınca   C u h f e ' de   ihrama girecektir.

Yukarıda verdiğim misâldeki adam hangi mîkatta ihrama gir­melidir?

Âlimlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:

1. Hanefi   mezhebinin meşhur kavline göre adam   Zü'l-H u 1 e y f e ' den ihrama girmelidir, yâni ilk mikattan ihrama gir­mesi mendubtur. Şayet ilk inikatta ihrama girmeden onun sınırını geçerse C u h f e' de, yâni son mîkatta ihrama girmesi mecbu­riyeti vardır.   Mâlik   de böyle demiştir.

2. Şafii, Ahmed ve İshâk'a göre adam Zü'l-Huleyfe'de yâni ilk mikatta ihrama girmek mecburiyetinde­dir.   Ebû   Hanife' nin   de bir kavli böyledir.

Hanefî mezhebinin fıkıh kitablarmdan el-Bedâyi'de: Kim bu mîkatlardan birisinden (ihrâmsız) geçer ve başka bir mikata va­rırsa, yâni başka mîkatta ihrama girerse caizdir. Fakat birinci mî­katta ihrama, girmesi müstehabtır. Medine-i Münevve­re' ye uğrayıp da oranın mîkatı olan Z ü ' 1 - H u 1 e y f e ' de ih­rama girmeden geçen başka ülke halkının C u h f e' de ihrama girmelerinin câizliği, fakat en iyisinin Zü'1-Huleyf e'de ih­rama girmeleri hükmü Ebû Hanife' den rivayet olunmuş, diye bilgi verilmiştir.

İki mikat arasından geçen bir kimse, Hanefî mezhebine göre bunlardan birisinin hizasına gelince ihrama girer. Mîkatın sem­tini inceleme ve araştırma neticesinde varacağı kanaata göre tâyin ve tesbit eder. Bu iki mikattan hangisi Mekke'ye daha uzak ise orada ihrama girmesi daha iyidir. Mâliki mezhebinin za­hiri de böyledir. Ahmed'e göre ise adam, M e k k e' ye en uzak inikatta ihrama girmek zorundadır. Şafiî mezhebinin en sıhhatli kavli de böyledir.

Buhâri, Müslim ve başkalarının rivayet ettikleri îbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü   anh)'ın   hadisinde   bulunan;

"Hac ve umre etmek isteyenlerden..."

ifâdesinin zahirine göre hadiste anılan mîkatlardan ihrama girmek M e k k e ' ye Hac veya Umre niyetiyle gitmek isteyenlere vâcibtir. Fakat başka maksadla M e k k e' ye gitmek isteyenlere bu mîkat-larda ihrama girmek vâcib değildir. Şu halde bir M e di n e'li, mikatlan olan Zü'l-Hul ey f e' den geçerken hac veya umre niyetini taşımayıp M e k k e' ye yaklaştıktan sonra hac veya um-re'ye niyet ederse niyet edeceği yerde ihrama girebilir. Bunun ihram için geri dönüp mîkattan ihrama girmesi mecburiyeti yoktur.Niyet ettiği yerde ihrama girdiği zaman, mikattan ihrâmsız geçmiş di­ye kurban kesmesi de gerekmez.

Bu husustaki ilmî görüşlere gelince:

1. Yukarıda beyân edilen hüküm, yâni mikattan geçerken hac veya umre maksadı yok iken bilâhare   M e k k e' ye   yaklaşınca hac veya umre etmek isteyen ve böylece niyetini değiştiren kimse­nin bulunduğu yerde ihrama girmesinin câizliği ve kurban kesme­sinin gereksizliği görüşü   îbn-i   Ömer   ve   îbn-i   Abbâs'-tan rivayet olunmuştur.   Şafiî' nin   son kavli de böyledir.

2. Evzâî,   Ebû   Hanife,   Ahmed,   İshâk   ve Cumhura göre bu adam ihrama girmek için mikata dönmeyip bu­lunduğu yerde ihrama girerse kurban kesmesi vâcibtir. Çünkü, Mek­ke'ye   herhangi bir maksadla gitmek isteyen kimsenin şer'î maze­reti yok iken mîkat'i ihrâmsız geçmesi caiz değildir. Hac veya um-re'den başka bir maksadla da olsa   M e k k e' ye   giden kimsenin mîkatta ihrama girmesi gerekli olduğu halde bu adam buna riâyet etmediği için günah işlemiş olur ve bu yüzden ceza kurbanı kesmek zorunda kalır.

Yukarıdaki hüküm, ikametgâhı m i katların dışında kalanlara mahsustur. Ama ikâmet ettiği köy veya şehir, mikat ile Mekke arasında bulunan kimsenin M e k k e' ye her girişinde ihrâmh olması şartı yoktur. Böyle bir kimse çeşitli iş ve maksadlarla sık sık Mekke'ye gider. Her girişinde hac veya umre niyetiyle ihrama girmesi mecburiyeti olursa büyük sıkıntı ve güçlük doğar, islâmi­yet'te güçlük bulunmadığı Kur'an-i Kerîm'in âyetleriyle sabittir.

El-Ayni, Buhârî'nin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: "Çeşitli iş ve ihtiyaçlar için sık sık Mekke' ye gitmek ih­tiyacını duyan kimse ile mubah savaş veya düşman korkusu ile M e k k e' ye gitmek isteyen kimselerin M e k k e' ye girebilme­leri için ihrama girmeleri gerekmez. Çünkü Peygamber (Alyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) Fetih günü başında bir miğfer bulunduğu halde M e k k e' ye girdi. Ashabı da böyle etmişlerdir. Defalarca Mek­ke'ye girip çıkan kimsenin her girişinde ihrama girmesi vâcib olursa adamın bütün zamanının ihrâmh geçmesi gerekecek. Bu isegüçtür. Bu itibarla hüküm budur. Her giriş için ihrama girmesi vâcib değildir.   Şafiî   ve   Ahmed   de böyle hükmetmişlerdir.

Bir mîkat'tan geçerken M e k k e' ye uğramak niyetinde ol­mayıp da sonradan M e k k e' ye girmeye niyetlenen kimsenin de inikatta ihrama girmesi vâcib değildir. Çünkü inikattan geçerken M e k k e' ye uğramak niyeti yoktu. Bu nedenle mîkatı geçtikten sonra Mekke'ye girmeye niyetlenen kimse niyetlendiği yerde ihrama girer ve ceza kurbanı kesmesi veya başka bir ceza gerek­mez. Mâlik, Şafiî, Sevri ve Ebû Hanîfe' nin iki arkadaşı da böyle demişlerdir. Ahmed ve îshâk1 tan ya­pılan rivayete göre bu adamın mikata geri dönüp orada ihrama gir­mesi vâcibtir."

Şu noktaya da işaret edeyim: M e k k e' de ikâmet eden bir kimse hac etmek veya hac ile umre'yi birleştirmek suretiyle ifâ et­mek istediği zaman Mekke' nin içinde ihrama girer. Fakat yalnız umre etmek istediği zaman Harem'in dışına ve umre'nin mî-katına gidip orada ihrama girer. Mekke' nin içinde, yâni ha­rem sayılan bölge içinde ihrama giremez.[46][46]

İzahı

îbn-i Ömer (Radiyallâhü anh) 'in hadisini Müslim de rivayet etmiştir. B u h â r î de bunun bir benzerini rivayet et­miştir. Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisi Zevâid türündendir. Ancak B u h â r i' nin bir rivayetinde Enes (Radıyallâhü anh) :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medine'de dört rek'at namaz kıldı ve Zü'1-Huleyfe'de iki rek'at namaz kıldı. Sonra devesi­ne binip devesi doğrulunca yüksek sesle Lebbeyke duasını okudu, de­miştir."

Hadislerde geçen iki kelimeyi açıklayalım. Sonra manasıyla il­gili bilgi verelim:

"Ğarz" Devenin palanına bağlı özengi demektir.

"Sefinât" Sefine'nin çoğuludur. Sefine, devenin çöktüğünde ye­re gelen ve yere geldiği için sertleşen uzvuna denilir. Devenin göğü-sünün yere gelen kısmı, dizleri ve uyluklarının dipleri gibi. E n e s (Radıyallâhü anh) : "Ben O'nun devesinin sefinelerinin yanıbaşmda idim" demekle O'nun çok yakmmda idim ve O'nun ne zaman ihra­ma girip Lebbeyke duasını okuduğunu gördüm, demek ister.

Tekmile'de beyân edildiğine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-aslâtü ve's-selâm) Veda hacc'ına gittiği zaman Zü'1-Huleyfe mes­cidini henüz yaptırmamıştı. Bu itibarla mescidin yamnda denilirken mescidin yapıldığı yer kasdedilmiştir. Eş-Şecere, bu mesci­din yakınında bulunan bir ağaçtır.

Müellifimizin rivayet ettiği bu iki hadîse göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Veda hacc'ına gittiği zaman M e d î -ne-i Münevvere halkının mîkatı olan Zü'1-Huleyfe'-de ve burada yapılan mescidin yanındaki ağacın bulunduğu yerde devesine binip devesi doğrulunca yüksek sesle Lebbeyke duasını oku­muş ve böylece ihrama girmiştir. Ebû Dâvûd, Tirmizî ve N e s â i' nin rivayet ettikleri tbn-i Abbâs (Radıyal­lâhü anh)'m bir hadîsine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Z ü ' 1 - H u 1 e y f e' de iki rekâat namaz kıldıktan sonra oturduğu yerde yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuş, yâni ihra­ma girmiştir. Diğer bâzı rivayetlere göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Zü'l-Hul ey f e'den Mekke'ye hare­ket edip "Beydâ" denilen ve Z ü' 1 - H u 1 e y f e' ye çok yakın olan semtin yüksek yerine varınca yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuştur.

Bu rivayetlerin zahirine göre bir ihtilâf var ise de Ebû D â -vûd, Ahmed, Hâkim ve Beyhakî'nin Said bin C ü b e y r yoluyla rivayet ettikleri İbn-i Abbâs (Radı­yallâhü anh)'m bir hadisi bu ihtilâfın görünüşte var ise de aslında bulunmadığına delâlet eder. Şöyle ki: Saîd bin Cübeyr, t b n-i   Ab b â s'a:

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ihlâl'i, yâni Leb­beyke duasını okuyup ihrama girmesi zamanı hakkında sahâbilerinihtilâfına şaşıyorum, demiş. İbn-i Abbâs  (Radıyallâhü anhümâ)  da ona şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zü'1-Huleyfe mescidin­de (yâni mescidin yapıldığı yerde) iki rekâat namaz kıldıktan sonra oturduğu yerde Lebbeyke duasını yüksek sesle okuyup ihrama gir­miş. Sahâbîlerin bir kısmı O'nun Lebbeyke sesini işitmiş. Sonra Re­sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), devesine binip devesi doğ­rulunca da yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuş ve sahâbîlerin bir kısmı O'nun bu sesini işitmiş olduğu için bunu rivayet etmiştir. Çün­kü o yolculukta cemaat dalgalar hâlinde geliyorlardı. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Beydâ'nın yüksek yerine çıkınca ora­da da yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuş ve sahâbîlerin bir kıs­mı oradaki sesi işittiği için bunu rivayet etmiştir. Herkes duyduğu­nu rivayet etmiştir. Allah'a yemin ederim ki O, namaz kıldığı yerde yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuş, devesine binip devesi doğru­lunca da yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuş ve Beydâ'nın yük­sek yerine çıkınca da yüksek sesle Lebbeyke duasını okumuştur. Saîd bin Cübeyr demiş ki:

Abdullah bin Abbâs'ın kavlini tutanlar (inikatta) iki rekâat na­maz kıldıktan sonra oturdukları yerde ihrama girerler."

Nevevi, Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinin izahı bölümünde: Bu rivayetlerin hepsinin ifâde ettikleri mânâ ara­sında bir ihtilâf yoktur. Fıkıhçılar bu rivayetlerin herhangi birisiy­le amel etmenin câizliği hususunda ittifak halindedirler. Ancak ef-dal olanın hangisi olduğu noktasmda ihtilâf etmişlerdir. Mâlik, Şafii ve cumhur bu hadîsi delil göstererek demişler ki: Efdal olanı, kişinin mîkattan ayrılacağı zaman binek hayvanının hareket ettiği anda Lebbeyke duasını okuyup ihrama girmesidir, demiştir.

Hanefiler, Hanbeliler ve İshâk ile Şafii-1 e r' in bir kısmı yukarıya mealini aldığım îbn-i Abbâs'in hadisini delil göstererek: En faziletlisi iki rekâat ihram namazım kıl­dıktan sonra Lebbeyke duasını okuyup ihrama girmek ve sonra mî-kat yerinden hareket etmek üzere araca binmektir, demişlerdir.

E n e s (Radıyallâhü anh) 'in hadisine göre Resûl-i Ekrem (Aley-hi*s-salâtü ve's-selâm)'in Veda hacc'ına gittiğinde   Zü'1-Huleyf e ağacının yanında ihrama girerken hac ve umre'ye birlikte ni­yet etmiştir. Yâni Hacc'i Kıran ismi verilen şekilde niyet edip ihra­ma girmiştir. Diğer bâzı rivayetler de böyledir. Fakat başkaca riva­yetler de vardır. Bir kısım rivayetlere göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Hacc'ı İfrâd'a niyet etmiştir. Yâni Veda hacc'ına gittiğinde yalnız hacc'a niyet etmiştir. Bu konu bu kitabın 37 ve mü-teâkib bâblannda tekrar gelecektir. Orada değişik rivayetler mev­cuttur. Gerekli bilgi inşâallah orada verilecektir.[48][48]

İzahı

Bu hadisi Kütüb-i Sitte sâhibleri, Şafii, Beyhaki ve D â r i m I   rivayet etmişlerdir.

Telbiye: Lebbeyke demek mânâsında kullanılır. Hac veya um-re'ye niyetlenen kimse ihrama girdiği zaman ve daha sonra hac veya umre'nin bir takım vecîbelerini tamamlayıncaya kadar Lebbey­ke zikrini okur. Bu hadîste İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh). Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in telbiye şeklini, yâni O'nun okuduğu Lebbeyke zikrinin tam metnini O'ndan öğrendiğini ifâde edip bu zikrin tamamını rivayet etmiştir. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in râvisi Nâfi de İbn-i Ömer'in bu zikre eklediği ilâveyi rivayet etmiştir.

Lebbeyke sözü çeşitli şekillerde mânâlandınlarak açıklanmıştır. En meşhur ve açık olan mânâ şudur: "Ben senin dâvetine defalarca icabet ederim." İkinci bir mânâ şöyledir: "Ben sana her zaman itaat etmeye hazırım, emrine amadeyim."

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in telbiyesinde, Leb­beyke sözü dört defa tekrarlanmıştır. O'nun telbiyesinin meali şöy­ledir:

"Ben senin dâvetine defalarca icabet ederim Allahım, emrine amadeyim, sana her zaman itaat etmeye hazırım, (Yâ Rab) Senin şerîk'in (ortağın) yoktur, her emrini ifâya hazırım. Şüphesiz hamd senindir, nimet senindir ve mülk (saltanat ve hükümranlık) senin­dir. (Bunların hiç birisinde) senin ortağın (ve eşin) yoktur."

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in buna yaptığı ilâvede bu­lunan "Sa'deyke" sözü de müteaddid şekillerde açıklanmıştır. Bun­lardan birisi şudur: "Yardımını benden hiç esirgeme dâima bana yardımcı ol Allahım." Diğer bir mânâ şudur: "Sana itaat ve dâveti­ne İcabet etmekle dâima mutlu olurum Allahım."

Rağbâ ise dilek ve taleb manasınadır.

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'm buna yaptığı ilâvede bu-şöyledir:

"Allahım! Senin davetine tekrar tekrar icabet ederim, emrine amadeyim, her emrini yerine getirmeye hazırım.    Allah'ım! Yardımini benden hiç esirgeme, sana itaat etmekle dâima mutlu olurum. Her türlü hayır senin (kudret) ellerindedir. (Rabbim!) Senin her dâ­vetine icabet etmek benim borcumdur. Her türlü dilek ve istek (an­cak) sanadır (rahmet kapma arz edilir), amel de (senin rızan için­dir ve muvaffakiyet vermenle olur.)"

Telbiye, yâni lebbeyke zikrinin yukanya alınan tercemesinden de anlaşılacağı üzere telbiye'de Aüch'ın dâvetine icabet edilmekten söz ediliyor. Demek ki, Allah kullarını Ka'be-i Muazzama'-yı ziyaret etmeye, hac ibâdetini ifâ etmeye çağırmış ki hacc'a giden mü'min ettiği telbiyede "Allahım! Senin dâvetine defalarca icabet ederim..." der. Evet hacc'a Allah Teâlânm çağrısı olmuştur ve bu çağrı î b r â h i m Peygamber vasıtasıyla vuku bulmuştur. Şöyle ki: Tekmile yazarının beyânına göre îbn-i Cerir, Ahmed bin Müni ve îbn-i Ebi Hâtem'in yaptıkları bir ri­vayete göre, Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhü-mâ) şöyle demiştir:

İbrahim (Aleyhisselâm) Ka'be'nin inşaatını tamamlayınca Allah tarafından kendisine; UXL ^IİJ! j jjîj = "Ve (Yâ İbrahim!) in­sanları hac etmeye çağır" diye emir verildi.

ibrahim: Rabbim benim sesim erişmez ki, dedi. Cenabı Allah, Yâ İbrahim sen çağır» eriştirmek bana aittir, buyurdu. Bunun üzeri­ne İbrahim Peygamber (Aleyhisselâm) :

Ey insanlar! Beyt-i Atîk'i (yâni Ka'be-i Muazzama'yı) hac Cziyâ-ret) etmek size farz kılındı. Bu nedenle hac ediniz, diye çağırdı. İb­rahim'in sesini gök ile yer arasındakiler işittiler. Görmüyor musu­nuz? Yer küresinin en uzak bölgesinden insanlar gelerek lebbeyke duasını okurlar (ve Ka'be'yi tavaf ederler)."

Yine İbn-i Ebî Hâtem ile Ahmed bin Mü­ni'in Ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) 'dan ettikleri bir rivayete göre,   îbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü anhümâ) :

İbrahim Peygamber'in bu çağrışma erkeklerin bellerinde ve ka­dınların rahimlerinde bulunanlar da Lebbeyke diyerek icabet ettiler. İlk icabet edenler de Yemenlilerdir. İbrahim'in çağrıda bulunduğu günden kıyamet kopuncaya kadar yalnız İbrahim'in çağrışma o gün Lebbeyke demekle cevab verenler hacc'a giderler. O gün İbrahim'e cevab vermeyenlerden hacca giden olamaz."[50][50]

İzahı

Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Ebû.Dâvûd, Ahmed ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. Onların riva­yetlerinde şu ilâve vardır:

"Câbir (Radıyallâhü anhümâ) demiş ki . Cemâat, "Zel-maâ-ric = Ey göklerin sahibi!" sözünü ve benzeri sözleri (Resûlullah (Sal-îallahü Aleyhi ve Sellem) 'in teîbiyesine) ilâve ediyorlardı ve Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (onların sesini) işitiyordu da on­lara bir şey söylemiyordu (yâni mâni olmuyordu)."

Bu hadîste anılan Lebbeyke duası bir öncoki hadîste geçenin ay-nisidir. Meali orada geçti.

Ebû Dâvûd ile diğerlerinin rivayetlerinde bulunan ilâve. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in teîbiyesine ilâvede bulun­manın câizliğine delâlet eder. Bu husustaki ilmî görüşleri yukarıdaki hadisin izahı bölümünde verdim.

Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m hadîsini N e s â i ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâ­tü ve's-selâm) 'in telbiyesinde, hadîste anılan cümlelerin de bazen bu­lunduğuna delâlet eder. Bu hadîste geçen "Hak" kelimesiyle îslâm dini mânâsı kasdedilmiş olabilir.

2921) Sehl bin Sa'd es-Sâidî (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) §Öyle buyurmuştur :

Herhangi bir mülebbi (lebbeyk zikrini okuyucu) lebbeyke zikri­ni okuduğu zaman onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç ve

"O kerpiç de lebbeyke zikrini eder. (Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî doğuya ve batıya işaret ederek) Yer küresi şuradan ve şu­radan bitinceye kadar (bulunan bu maddeler lebbeyke zikrini eder­ler)."[52][52]

16- Lebbeyke Zikrini Yüksek Sesle Okuma (Nın Meşruluğu)  Babı

2922) Hallâd bin es-Sâib'in babası  (es-Sâib bin Hallâd el-Ensârî)

(RadıyaMhü anhümâyâan  rivayet edildiğine göre;     Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

Cebrail (Aleyhisselâm)  bana gelerek, ashabımın lebbeyke dua­sını yüksek sesle okumalarını onlara emretmemi bana emretti."

2923) Zeyd bin Hâîid el-Cühenî (Radtyaüâhü anhyden rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Cebrail (Aleyhisselâm) bana gelerek:

Yâ Muhammedi Ashabına emret lebbeyke duasını yüksek sesle okusunlar. Çünkü telbiye (yâni lebbeyke duasını yüksek sesle oku­mak) hacc'm alâmetlerindendir, dedi."

2924) Ebû Bekr-i Sıddîk. (Radtyallâhü ö«*)'den rivayet edildiğine göre:

(Hacc'a âit) amellerin hangisinin efdal olduğu, Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) 'e soruldu. O, şöyle cevab verdi:

Lebbeyke duasını yüksek sesle okumak ve kurbanlıkların kanını akıtmak."[54][54]

17- İhramda Olan Kimse İçin Gölgelikler (Den Yararlanma Hükmünün Beyânı) Babı

Bir Hâl Tercemesi

Bu babın ilk hadisinin râvisl es-Sâib bin Hallâd bin Süveyd bin Salebe bin Amr el-Hazreci Ebû Sehle (R.A.). sahâbldir. Beş aded hadisi var. Hâvileri oğlu Hallâd ve Salih bin Hayvân'dır. Sünen sâhibleri onun hadfelerini rivayet etmişler­dir. Hicretin 70. yılı vefat etmiştir. (Hülâsa: 132>

İkinci hadisin râvisi Zeyd bin Hâlid el-Cühenl (R.A.)'m hâl tercemesi 945. hadis bölümünde geçmiştir.

2925) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâ)'d&n rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Allah rızâsı için gününü akşama kadar güneş altında geçiren hiç bir muhrim (hac veya umre ihramında bulunan kimse) yoktur ki günahları güneşle beraber batmasın (bağışlanmasın) ve annesinin kendisini doğurduğu (günkü günahsız) hâle dönüşmesin."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Râvilerden Âsim bin UbeydiIIah ve Âsim bin Ömer bin Hafs zayıf oldukları için bu sened zayıftır.[56][56]

18- İhrama Girileceği Zaman Güzel Koku (Kullanma Hükmünün  Beyânı)  Babı

2926) Âişe (RadıyaUâhu anhâ)'(\an rivayet edildiğine Rîîrc şüyle de­miştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i ihrama girme­den önce ihramı için ve ifâda (ziyaret) tavafı etmeden önce ihram­dan çıkması için güzel koku ile kokuladim.

(Râvi) Süfyân (kendi rivayetinde, Âişe'nin şu sözünü de ilâve ederek) : "Bu iki elimle1' demiştir. (Yâni Âişe: Bu ellerimle Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i kokuladım, demiştir.)."

2927) Âişe (Radıyallâhü anhâydan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahâ Aleyhi ve Sellem) lebbeyk duasını okur­ken (mübarek) başında bulunan ıtrin (yâni sürülen güzel kokunun) panldaması hâlâ gözümün önündedir."

2928) Âişe (Radtyallâhü anhâyâan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ihrama girdikten üç gün sonra ve ihramda iken (mübarek) başında ıtrin panldamasını sanki hâlâ görüyorum."[58][58]

Âişe (Radıyallâhü Anhâ)'Nın Hadîsinden Çıkarılan Hüküm Şudur

1. İhrama girmeden Önce güzel koku kullanmak meşrudur.

2. Hacı, bayramın birinci günü Akabe cemresine taş atıp, gerekiyorsa kurban kestikten ve saçlarını traş ettikten sonra, henüz ifâda tavafı etmemiş iken güzel koku sürünebilir ve sürünmesi meş­rudur. Bu iki halde de güzel koku kullanmak müstehabtır.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) 'nın bundan sonraki hadîsleride bu hükümlere delalet eder. Ayrıca şu hükmü de ifâde eder: Hacı, ih­rama gireceği zaman kokusu ve rengi kalıcı olan koku nevilerini de kullanabilir. Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. El-Menhel ya­zan bu ihtilâfı ayrıntıları ve dayanaklanyla beraber anlatmaktadır. Biz sâdece değişik görüşleri ve bu görüşe sâhib olan âlimleri beyân etmekle yetineceğiz:

1. Cumhura göre ihrama girmek isteyen kimsenin ihrama gir­meden Önce misk, gül yağı gibi güzel koku ile kokulanması müste­habtır. Sürülen kokunun eserinin ihrama girildikten sonra kalıcı ol­masında bir sakınca yoktur. Şu halde sürülen maddenin renginin ve kokusunun kalıcı olması bir zarar vermez.   Ebû   Hanife,   Ebû Yûsuf,   Züfer,   Şafiî,   Ahmed,   İshâk,   Sevrî   ve E v z â i   bu görüşte olan âlimlerdendir.   Âişe.   Sa'd   bin Ebi   Vakkâs,   îbn-i   Abbâs,   Berâ   bin   Âzib, Enes   bin   Mâlik,   Ebû   Zer,   Hüseyin   bin   Alî, İbnü'l-Hanefiyye,   îbn-i   Zübeyr,   Ebû   Said-i Hudrî,   Ömer   bin   Abdilaziz,   el-Esved,   el-Ka-sım.   Salim   Hişâm   bin   Urve   Hârice   bin   Zeyd ve   Ibn-i   Cüreyc    (Radıyallâhü anhümVün de böyle hük­mettikleri rivayet olunmuştur.

2. Atâ,    Said    bin   Cübeyr,   İbn-i   Şirin,   Ha-san-ı   Basri    ve   Zührî'ye   göre cismi veya kokusu ihram­dan sonra kalıcı olan güzel kokulan ihrama girileceği zaman kullan­mak haramdır.   Ömer,   Osman   ve   İbn-i   Ömer    (Ra-dıyallâhü anhüm) de böyle hükmetmişlerdir. Bu görüşe göre, ihra­ma girecek olan bir kimsenin cismi ve kokusu kalıcı olmayan, yâni sürüldükten hemen sonra eseri kalmayan güzel kokular ile kokulan­ması meşrudur, kalıcı olan ile kokulanması ise gayr-i meşrudur.

3. Mâli ki ler'e   göre ihramdan önce güzel bir koku ile kokulanan kimsenin kullandığı kokunun cismi, ihramdan sonra ka­lırsa böyle bir koku ile kokulanmak haramdır ve bunu kullanan ih-râmhnın fidye vermesi vâcibtir. Şayet sürülen kokunun cismi ihrâmdan sonra kalmayıp da sâdece rengi kalırsa böyle bir kokuyu kul­lanan ihrâmlıya fidye ödemesinin vâcib olup olmadığı hususunda ih­tilâf vardır. Bir kavle göre fidye ödemesi gereklidir. Diğer bir kavle göre gerekli değildir. Eğer kullanılan maddenin yalnız kokusu kalı­cı ise ve ihrâmh bu durumu biliyor ise bu koku giderilmeden ihra­ma girmek mekruhtur. Fakat fidye ödemeye gerek yoktur.

Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nın bu bâbta rivayet olunan ikinci ve üçüncü hadîsi birinci grubun, yâni cumhurun görüşünü teyid eder, mâhiyettedir. Çünkü Âişe (Radıyallâhü anhâ), Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in ihrama girmeden önce kullandığı gü­zel kokunun O'nun mübarek başında, ihramdan sonra da parıldadı­ğını ve bu durumu gördüğünü beyân etmiştir. Hattâ son hadîste;

 uJ ilâvesi vardır. Yâni parıldama O'nun ihrama girmesinden

üç gün bonra görülmüştür.

Bu hadîslerde geçen "Vebis" parıldama demektir. Mefarık! Mef-nk'ın çoğuludur. Mefnk, başm saçlarının aynldığı yer manasınadır.[60][60]

İzahı

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in ilk hadisini Buhâri, Müslim, Ebû Dâvüd, Nesâî, Şafiî, Dârekut-nî ve Beyhâki de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde ifâ­de veya cümle değişikliği var ise.de bunlar çıkarılan hükümler bakı­mından değişiklik meydana getirmediği için bu durumları belirtmeye gerek görmüyorum.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in ikinci hadîsini Müs­lim   de rivayet etmiştir.

Hadîslerden çıkarılan hükümleri beyân etmeden önce bâzı keli­meleri açıklayayım:

Kumus: Kamis'in çogöludur, gömlekler manasınadır. Amâîm: îmâme'nin çoğuludur, sarıklar manasınadır.

Serâvilât j Serâvil'in çoğuludur, donlar manasınadır.

Berânis t Burnus'un çoğuludur. Burnus, başı bedeninden olan ve ona bitişik elbise manasınadır. Kavuk mânasına da gelir. Burada başı örten şey mânâsında kullanılmıştır.

Hıfâf: Huff'un çoğuludur, mestler manasınadır. Bilindiği gibi mest, ayağı topuk kemiklerinin yukarısına kadar örter.

Na'leyn: Ayakların topuk kemiklerinin aşağısını kısmen örten papuç, tokyo, terlik gibi bâzı ayakkabı çeşitlerine denilir.

Ka'beyn: Topuk kemikleri manasınadır. Muhammed bin el-Hasan bu kelimenin burada ayakkabı bağcıklarının hiza­sında kalan tarak kemiği mânâsında kullanıldığı yorumunu savun­muş ve bu kelimenin Arap dilinde bu mânâya geldiğini söylemiştir.

Za'feran; safran bitkisidir, boya işinde kullanılır.

Vers: Susam bitkisine benzeyen, sarı ve güzel kokulu bir bitki çeşitidir. Boya işinde kullanılır. Yemen tarafının en güzel ko­kularından sayılır. Za'feran veya vers bitkisiyle boyanan elbise gü­zel kokulu olduğu için kullanılması ihrâmlı kimseye yasaklanmış­tır.

Muhrim: İhramda olan kimse demektir. İhram, hac için veya umre için yahut her ikisi için de olabilir. Bu bâbta rivayet edilen ha­dîsler ihramda olan kimsenin giyemeyeceği elbiseleri beyân etmiş­tir.

İhrâmlı kimsenin ne gibi elbise giyebileceğini soran zâtın ismi­ne dâir bir bilgi edinilemediği, Tekmile sahibi tarafından belirtilmiş­tir. Bu sorunun ihrama girilmeden önce ve Mescid-i Nebe­vi'de sorulduğu, Nesâi ile Beyhaki'nin rivayetlerinde belirtilmiştir.

Hadiste anılan elbiseleri ve benzeri elbiseleri giymek erkekler için yasaktır. Bu hüküm onlara mahsustur. Kadınlar ihramda iken anılan elbiseleri giyebilirler. Bu hususta icmâ vardır. Ancak kadın ihramda iken yüzünü örtemez. Nitekim Buhârî, Ebû D â -vûd, Nesâi ve diğer bâzı hadisçilerin rivayetlerinde bu hadis­te şu ilâve vardır:

da olan kadın yüzünü örtemez ve eldivenler giyemez.

Za'feran veya vers bitkisiyle boyanmış veya kokulanmış elbise­yi giyme yasağı ise kadınlara da şümullüdür. Bu yasaklama ile il­gili cümlede geçen "Mess" ifâdesi temas ve iyice dokunma manası­nadır. Yâni bir elbiseye za'feran veya vers bitkisi iyice dokunmuş ise böyle bir elbiseyi giymek ihrâmh erkek veya kadın için yasak­tır. Anılan bitkilerin iyice dokunması ve teması, boyama şeklinde ola­bildiği gibi kokulama şeklinde de olabilir. Bu itibarla bâzı ilim adam­ları bu ifâdeyi boyanma mânâsına, diğer bir kısmı kokulanma mâ­nâsına yorumlamışlardır. Biz bu duruma parantez içi ifâde ile işaret etmek istedik.

İhrâmlı erkek ve kadın için güzel koku kullanmanın yasaklığı malumdur. Bu iki bitki ile boyanmış elbiselerden güzel koku duyul­duğu için bunların giyilmesi yasaklanmıştır.[62][62]

20- İhramlı Erkeğin İzar (Belden Aşağı Sarılan Peştemal)  Veya Na'leyn Bulamadığı Zaman Don Ve Mestler Giymesi  (Hükmünün Beyânı)  Babı

2931) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhumâ)'âan; Şöyle de­miştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKi (Arafat'ta) hut­be okurken (râvi Hişâm dedi ki: "Minber üzerinde" hutbe okurken) dinledim. O, (hutbesinde) :

(Ihrâruhlardan) kim izâr (yâni belden aşağı sarılan peştemalim-si elbise) bulamazsa bir don giysin ve kim na'leyn bulamazsa mest­ler giysin, buyurdu.

Râvi Hişâm hadîsin baş kısmının  kendi rivayetinde; "izâr bulamayan kimse bir don giysin. Don bulamaması hâil müstesna" şeklinde olduğunu söylemiştir."

2932) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

(Ihrâmlılardan) kim na'leyn bulamazsa mestler giysin ve mest­leri topuk kemiklerinin aşağısına kadar kessin."[64][64]

21- İhramda İken  (Pek Beğenilmeyen) Hareketlerden Sakınma Babı

2933) Esma bint-i EM Bekir (RadtyaUâhü ankümâyâsn; Şöyle de­miştir :

Biz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber (Veda haccı yolculuğuna) çıktık. Nihayet biz el-Arc (kasabasınla varınca konakladık. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oturdu ve Âişe O'nun yanında oturdu. Ben de (babam) Ebû Bekr-i S id dik1 m yanın­da oturdum. Bizim azığımızı ve yol eşyamızı taşıyan deve ile Ebû Be­kir (Radıyallâhü anh) 'in yol eşyasını ve azığını taşıyan deve bir tane idi ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) 'in hizmetçisinin beraberinde idi. (Biz onun gelmesini bekliyorduk) Esmâ'nın râvîsi demiştir ki, sonra hizmetçi çıkıp geldi. Beraberinde devesi yoktu. Bunun üzerine Ebû Bekir hizmetçiye :

Deven nerededir? diye sordu. Hizmetçi t

Onu dun gece kaybettim, dedi. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) : Senin beraberinde bir tek deve bulunur sen onu kaybedersin? dedi. Esmâ'nın râvisi demiş ki: Sonra Ebû Bekir hizmetçiyi dövme­ye başladı.'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

Şu ihrâmhya bakın ne yapıyor buyuruyordu (ve gülümsüyordu.)"[66][66]

Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükmü:

İhramda olan kişi tedîb için hizmetçisini usûlü dâiresinde döve­bilir. Bu hareket, hacılar için yasaklanan mücâdele şümulüne dâhil değildir. Çünkü E b û Bekir (Radıyallâhü anh) ihramda iken böyle yapmış ve Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu men etmemiştir.[68][68]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir.

Ebvâ;    M e k k e ' ye   yakın bir köyün ismidir.

Karneyn : Kuyunun iki tarafına dikilen direklere denilir. Bir di­rek de bu iki direğin arasına uzatılır ve kuyudan su çekme işinde bundan yararlanılır.[70][70]

23- İhramda Olan Kadın, Yüzüne Örtü Salar (Yâni Yüzünü Örtmesinin Caiz Olup Olmadığının Beyânı) Babı

2935) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir: Biz ihramda olduğumuz halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in beraberinde idik. Erkek kervanı bize rastladığı zaman baş örtümüzü başımızın üstünden (yüzümüze) salardık. Kervan bizi ge­çince biz   baş Örtümüzü yukarıya kaldırır (yüzümüzü açar) dik."

Abdullah bin Huneyn (R.A.)'m Hâl Tercemesi

Bu 2ât meşhur kavle göre Abbâs (R.A.)'ın âzadhsıdır. Bir kavle göre İse AH (RA.)'ın âzadlısıdır. Bunlardan ve Ebû Eyyûb, tbn-i Ömer ile Misver bin Mahreme (R.A.)'den hadis rivayetinde bulunmuştur. Hâvileri İse oğlu îbrâhlm, Muhammed bin el-Münkerdir, Üs&me bin Zeyd el-Leysİ, Nâfİ mevlâ îbn-1 Ömer TC başkalarıdır. İclî bu zâtın sıka, güvenilir bir tabii olduğunu söylemiştir, Îbn-İ Hib-b&n de onu sıka, yâni güvenilir zâtlar arasında annuştır. Bu zat, Yezİd bin Abdil-meUk devrinde vefat etmiştir. (Tekmile C. I, S. 153)[72][72]

Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri:

1. İhramda olan kadın, yakınından erkeklerin geçmesi gibi bir durum karşısında yüzünü geçici olarak örtebilir. Dört mezheb imam­ları ile   Atâ,   Sevri   ve   îshâk   böyle hükmetmişlerdir. Lâ­kin   Hanefîler   ile   Şâfiîler:   Böyle bir ihtiyaç ve lü­zum hâlinde kadının yüzüne çekeceği örtünün onun yüzüne dokun­maması ve yüzü ile örtü arasında bir boşluğun bulunması şarttır, demişlerdir.   H a n b e 1 i 1 e r' in   bir kısmı da böyle demişlerdir. Bunlara göre anılan örtü yüzün bir tarafına değer de hemen ara­lanır veya kadın uzaklaştırırsa bir ceza gerekmez. Şayet kadm ör­tüyü yüzünden uzak tutmaya muktedir olduğu halde ihmal ederse fidye cezasına çarptırılır.   Çünkü kendi iradesiyle yüzünü sakıncalı bir şekilde örtülü tutmuş olur.

2. îhrâmda olan kadm yüzünü peçe ile örtemez. Ancak zaru­ret hâlinde başındaki elbiseyi yukarıda anlatılan şekilde üstüne sa­lıverebilir.

3. Şer'i bir lüzum ve zaruret olmadıkça kadın, yabana erkek­lere karşı yüzünü açamaz.[74][74]

İzahı

Bu babın ilk iki hadîsi Zevâid nevindendir. Şafii de ikinci hadîsin benzerini rivayet etmiştir. Bu babın son hadîsi ise Tekmile'de beyân edildiğine göre Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî,   Dârimî   ve   Beyhakî   de rivayet etmişlerdir.

Hac'ta şart veya İstırat tabiriyle neyin kasdedildiği, babın başlı­ğında belirtildi. Bunu tekrar hatırlatayım:

Hac etmek niyetiyle ihrama giren kimse ihrama girdiği esnada şu şartı koşar: Ben hastalık veya başka bir nedenle hac menâsikini, yâni ibâdetini ikmâl edemediğim takdirde anılan engelin çıkacağı yerde ihramdan çıkacağım. Buna şart ve iştirat denilir. Bu durum hac'ta olduğu gibi umre'de de olabilir.

Dubâa (Radıyallâhü anh) son hadiste belirtildiği gibi Pey­gamber (Aleyhi's-salâtü ve's-solâm)'in amcası   Zübeyr   binAbdilmuttalib'in kızıdır. Birinci hadîste Abdulmut-t a 1 i b ' in kızı olarak gösterilmiştir. Çünkü Abdulmutta-1 i b   onun dedesidir. Bu anlamda onun kızıdır.

D u b â a' nın hacca hazırlandığı sıralarda rahatsız olduğu ge­rek müellifimizin rivayetlerinden ve gerekse diğer rivayetlerden an­laşılmaktadır. Bu nedenle son hadîste geçen " Sakile " sözcüğü ile hastalık nedeniyle vücûdu ağır olan kadın mânâsının kasdedilmesi uygundur. Fakat şerh kitablannda bu kelimenin bu şekilde açıklan­ması hakkında bir bilgi edinemediğim için terceme ederken "vücû­dunda ağırlık bulunan kadın" şeklinde açıklama yapmayı tercih et­tim. Çünkü bu ağırlık şişmanlık veya yaşlılık nedeniyle de olabilir. Bu nedenle ihtiyatlı davranma yolunu seçtim. Allah en iyi bilendir.[76][76]

25- Haremi Şerife (Yâni Mescid-Î Haram'a) Girme (Âdabının Beyânı) Babı

Dubâa (ILA.)'nın Hâl Tercemesi

Dubâa bint-i Zübeyr bin Abdilmuttalib, Peygamber (S.A.V.)'in amcası Zü-beyr'in kızıdır. İlk müh&cirlerden olan bu hatun Mıkdâd bin Esved (R.A.)'ın zev-cesidir. 11 aded hadisi vardır. Kendisinden Âişe ve lbn-i Abbâs, rivayette bulun­muşlardır. Aynca kızı Kerime, Satd bin el-Müseyyeb, ürve bin ez-Zübeyr ve baş­kaları da rivayette bulunmuşlardır. Ebû Dâvûd, Nesâl ve tbn-i Maceh onım ha­dislerini rivayet etmişlerdir. (Hüi&h 483 ve

2939) Abdullah bin Abbâs (Radıyalİâhü anhümâydan; Şöyle de­miştir :

Peygamberler Harem (-i Şerife) yaya ve yalın ayak olarak girer­lerdi. Yalın ayak ve yaya olarak Beyt-i Şerifi tavaf edip menâsik'i

(yâni hac ve umre ibâdetini bu şekilde) ifâ ederlerdi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Mübarek bin Hassan bulunur. Bu râvîyi İbn-i Muin sıka (güvenilir) saymış ise de Nesâi: O, kuvvetli değil, demiş ve Ebû Dâvûd da onun hadîsinin münker olduğunu söylemiştir. İbn-i Hibbân da sıka râviler bahsinde onun bazen hatâ edip muhalefet ettiğini söyle­miştir. El-Ezdî de onun terkedilmiş olduğunu söylemiştir. Seneddeki râvilerden İsmail'e gelince îbn-i Hibbân onu sikalar arasında anmıştır. Senedin kalan râvileri sıka zâtlardır.[78][78]

26- Mekke'ye Girme (Âdabının Beyânı) Babı

2940) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye "Seniyye-i Ulyâ" yolundan girerdi ve Mekke'den çıkmak istediği zaman "Seniy­ye-i Süflâ" yolundan çıkardı."[80][80]

Hadîsin Fıkıh Yönü

Hadis, ihramlı olarak M e k k e ' ye giren herkesin *'Seniyye-i Ulyâ" yolundan girmesinin müstehablığına delâlet eder. îhrâmhnın yolu başka da olsa yolunu değiştirip buradan girmesi müstehabtır. Mekke" den çıkacak kimsenin de "Seniyye-i Süflâ"dan çıkması müstehabtır.

2941) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'âan rivayet edil­diğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye gündüz gir­miştir.*'[82][82]

Hadisin Fıkıh Yönü

İhrâmlı olan kimsenin Mekke'ye gündüz girmesi müste-habtır. İbn-i Ömer, Ata ve İshâk'ın mezhebi bu­dur. Hanefıler de böyle hükmetmişlerdir. Şafii1 nin en sahih kavli de böyledir. Bunun hikmeti İslâmiyet'in azametini ilân etmek olabilir. Özellikle Mekke'ye giren kimse önder ve lider durumunda olsa.

Âişe ve Said bin Cübeyr'e göre Mekke'ye gece girmek müstehabtır. Bunların delili ise Ahmed, Nesâi ve T i r m i z i' nin rivayet ettikleri Muharriş el-Ka'bi1-nin bir hadîsidir. Bu hadise göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) akşamleyin umre için ihrama girip e 1 - C u' r â n e ' den geceleyin M e k k e' ye hareket edip M e k k e' de umre me-nâsikini ikmal etmiş, ayni gece Mekke' den çıkıp el-Curâ-n e' ye   dönmüş ve burada sabahlamıştır.

Tâvûs, Sevri ve el-Mâverdî'ye göre Mekke'­ye girme fazileti bakımından gece ile gündüz arasında bir fark yok­tur. En iyisi bu hadîsin zahirini tutup gündüz girmektir. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in el-Cu'râne'den geceleyin M e k k e ' ye girmesinin hikmeti ise böyle yapmanın câizliğini bil­dirmek içindir.

2942) Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anhümâydan; Şöyle demiştir:

Ben, (Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e) : Yâ Resûlallah! Yarın (Mekke'de) nereye ineceksin, (evinize mi)? diye sordum. Bu soruyu sormak O'nun   (Veda)   haccı sırasında idi. Resul i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Akîl (Mekke'de) bize mesken bıraktı mı? buyurdu. Sonra: (înşâallah) biz yann Kinâne oğullarının yurduna (yâni el-Mu-hassab'a) ineceğiz. Kureyş (müşrikleri) küfür üzerine bu yerde ahd etmişlerdi. Bu ahid ve an d I aş ma Kinâne oğullan ile Kureyş (müşrik­leri) arasında Hâşim oğulları (ve Muttalib oğulları) aleyhine: "Bun­larla kız alıp vermemek, alış veriş etmemek üzere" akdedilmişti. (Hâşimîlerle Muttalibiler, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'i Kureyş ile Kinâne'ye itaat etmeye ikna edinceye kadar bu akid devam edecekti.)

(Râvi) el-Ma*mer demiş ki: Zührî, el-Hayf'ın dere olduğunu söy­ledi."[84][84]

27- Hacer-İ Esved'i İstilâm (Yânî Öpmek Veya El Sürmek Suretiyle Ziyaret Etmek) Babı

İstilâm: Bu kelimenin asıl mânâsı taşa el sürmek veya selâm­lamaktır. Hacer-i Esved'i öpmek mânâsında da kullanılır. Müellifimiz gerek Hacer-i Esved'i öpmek ve gerekse ona el sürmeye âit hadîsleri bu bâbta rivayet ettiği için babın başlığında geçen İstilâm kelimesi­ni "Öpmek veya el sürmek" mânâsına terceme ettim.

2943) Abdullah bin Sercis (Radtyallâhü anhyûtn : Şöyle demiştir :

Ben Usaylı' (yâni başının saçı dökülmüş olan) Ömer bin el-Hat-tâb (Radıyallâhü anhî'i Hacer-i Esved'i öperken ve şöyle söylerken gördüm:

(Ey Hacer-i Esved)! Ben senin bir taş olduğunu, (aslında kim­seye) ne zarar, ne de yarar sağlayamayacağını çok iyi bildiğim hal­de şüphesiz seni öpüyorum. Eğer ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in seni öptüğünü görmeseydim seni Öpmezdim."

2944) (Abdullah)   bin Abbâs   (Radıyatlâhü anhümâ)\Un\ Şöyle fle-tnîştir :

Resülullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  buyurdular: And olsun ki şu Hacer(-i Esved) kıyamet günü gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde (mahşere) şüphesiz gelecek ve onu hak­kıyla istilâm eden  (yâni Allah'a itaat ve Resulüne uymak üzere zi­yaret eden mümin)  kimseler lehinde şâhidlik edecektir."

2945) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre ;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hacer(-i Esved)'e karşı durdu. Sonra mübarek dudaklarını onun üzerine bırakıp uzun süre ağladıktan sonra ondan ayrıldı. Baktı ki Ömer (bin el-Hattâb) O'nun yanında ağlıyor. Bunun üzerine buyurdular ki:

Yâ Ömer! Göz yaşlan burada dökülür (dökülmelidir)."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Muhammed bin Avn el-Horasâni vardır. Onu İbn-i Muin, Ebû Hatam ve başkaları zayıf saymışlardır.

2946) Sâlim'in babası (Abdullah bin Ömer) (Radtyallâkü anhütnâ)'-dan; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ka'be'nin köşelerinden yalnız siyah köşeyi (yâni Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeyi) ve Cumhîlerin evlerinin tarafından o köşeyi tâkib eden köşeyi (yâni Rükn-i Yemânîyi) istilâm ederdi (mübarek elini sürerdi.)"[86][86]

Hadisin Fıkıh Yönü:

1. Hacer-i   Esved'i   öpmek sünnettir. İzdiham dolayı­sıyla öpemeyen kimselerin ona elini sürmesi ve elini öpmesi meşru­dur. Şayet elini de süremezse onun hizasına geldiği zaman ona yöne-lip tekbir getirmesi meşrudur.   T i r m i z î   bu hadîsi rivayet et­tikten sonra: Bu hadîs hasen - sahihtir. İlim ehlinin ameli bununla-dır. Âlimler   Hacer-i   Esved'i   öpmeyi, bu mümkün olmadı­ğı takdirde elsürüp, sürülen eli öpmeyi, el sürmek de mümkün ol­madığı takdirde onun hizasına gelindiği zaman ona yönelip tekbir getirmeyi müstahab saymışlardır, der.

2. Hikmet ve sebebleri bilinemeyen ve çözülemeyen dîni konu­larda sünnet'e, yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in yo­luna uymak vâcibtir. Peygamber  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in uy­gulaması, sözleri ve diğer sünneti bizatihi hüccet ve delildir.   Şunu da belirteyim : Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in   Hacer-i Esved'i   öpmesi, onun hakkının yüceliğini ilân ve bildirmek için­dir. Cenâb-ı Hak bâzı günleri, geceleri ve ayları diğer zamanlardan üstün kıldığı, bâzı yerleri ve beldeleri diğer yerlerden faziletli say­dığı gibi bâzı taşlan da diğerlerinden üstün kılmıştır.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini T i r m i z î, Dârimî, Ahmed, Hâkim, İbn-i Huzeyme ve İbn-i Hibbân da rivayet etmişlerdir. Bu hadîste Hacer-i E s v e d' in, ziyaretçileri lehinde şâhidlik etmesi için kıyamet gü­nü gören iki gözü ve konuşan dili olduğu halde mahşerde hazır bu­lunacağını bildirir. Allah Teâlâ cansızlara can vermek kudretine sâ-hibtir. Bunda zerre kadar şüphemiz yoktur. Yüce Rabbimiz çamur­dan Âdem (Aleyhisselâm) ".ı ve bir damla sudan insan denilen en mükemmel varlığı yarattığı gibi dilediği zaman taşa görme ve konuşma kabiliyetini ihsan edebilir. Gücü her şeye yeter. Zâten gücü her şeye yetmeyen bir varlık, âciz ve noksan sayılır. Allah ise her nevî âciz ve noksanlıktan pâk ve nezihtir.

Bu hadiste geçen; "Bi hakkın" sözcüğü "IstilânTa bağlanabilir. Hakkıyla istilâm, inanarak ve sevabını Allah'tan bekleye­rek Hacer-i Esved'e el sürmek demektir. El-Lemât'ta böy­le yorumlanmıştır. Bu takdirde "Hak" kelimesiyle yüce İslâm dininin kasdedilmesi ihtimali de vardır. Buna göre mânâ şöyle olur. İslâm dînine mensub olarak   Hacer-i   Esved'e   el süren...

Hakkıyla istilâm ifadesiyle şu mânâ da kasdedilmiş olabilir: Al­lah'a itaat ve Resulüne uymak üzere ona el sürmek.

Bi Hakk'ın sözcüğünün şehâdet'e bağlanması da mümkündür. Bu takdirde ifâde edilen mânâ şöyle olur: Hacer-i Esved, el sürmek suretiyle ziyaret edenleri için bir hak ve sevabın varlığı yo­lunda şâhidlik edecektir.

Tuhfe yazan bu hadîsin şerhinde özetle şu bilgiyi verir: "Hadiste anılan şâhidlik hakîki mânâya yorumlanır. Çünkü Al­lah Teâlâ cansız varlıklara görme ve konuşma kabiliyetini vermeye muktedirdir. Çünkü bütün cisimler mâhiyet itibariyle birbirine ben­zerler. Birisinde olabilen değişiklik diğeri için de mümkündür. Fa­kat kalbinde felsefe hastalığı bulunan bâzı kimseler bu hadîsi tevil ederek, bundan maksad, Hacer-i Esved'i ziyaret edenle­rin ecir ve sevablarınm tahakkuk etmesi ve çalışmasının boşa git­memesinin bildirilmesidir, demişlerdir. Beyzâvi de: Birinci yorum mümkün olmakla beraber ikinci yorumun kasdedilmesi zan-nı daha kuvvetlidir, demiştir. Onun bu sözü hayret vericidir. Fakat şaşmamak gerekir. Çünkü kendisi gerek tefsirde gerekse hadislerin şerhinde felsefe yoluna gitmiştir."

î b n- i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın 2945. hadisi Zevâid ne-vindendir. Tekmile yazarının beyânına göre el-Hâkim de bu­nu sahîh bir senedle rivayet etmiştir. Bu hadîste Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'in mübarek dudaklarını Hacer-i Es­ved' in üzerine bırakıp uzun süre ağladığı ve ziyareti tamamla­yıp döndüğü zaman   Ömer    {Radıyallâhü anh)'i orada görünce:

"Yâ Ömer! Göz yaşları burada dökülür," buyurduğu bildirilmek­tedir. Orada ağlamak ya Allah'a olan iştiyaktan, ya da üstün takva ve haya etmekten ileri gelir.

Bu hadis Hacer-i Esved'i öpmenin ve öperken uzun sürece ağlamanın meşruluğuna delâlet eder. N e v e v i: Cum-hur'a göre Hacer-i Esved'in ziyaretine giden mü'min'in önce elini sürmesi, sonra öpmesi, daha sonra alnını onun üzerine bı­rakması müstehabtır. Alnın onun üzerine bırakılması müstehablığı Cumhurun mezhebidir. İbnü'l-Münzir bu hükmü 1 b n - i Abbâs, Ömer, Tâvûs, Şafiî ve Ahmed' den rivayet etmiş ve kendisinin de bu görüşte olduğunu beyân etmiştir. Fakat Mâlik, âlimlerden ayrılarak alnı Hacer-i Esve d'in üzerine koymanın bid'at olduğunu söylemiştir, diye bilgi verir.

İ b n - i Ömer (Radıyaîlâhü anh) 'in 2946. hadisi T i r m i z i hâriç, Kütüb-i Sitte yazarları tarafından rivayet edilmiştir. Bu ha­dise göre Resûl-î Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmî K a ' b e ' nin "Rükn-i Yemâni" denilen köşesini de istilâm etmiş, yâni mübarek eli­ni sürmüştür.

Küp şekline benzeyen Ka'be-i Muazzama' nın dört köşesi bulunur. Hacer-i Esved'in bulunduğu köşe K a ' -b e' nin güney doğusunda, Rükn-i Yemâni, onun güney batısında, Rükn-i Şâmî, onun kuzey batısında ve Rükn-i I r â k î de onun kuzey doğusundadır. İlk iki köşeyi Y e m â n i rükünler ve diğer iki köşeye   Ş â m İ   rükünler de denilir.

Ka'be-i Muazzama' nın yüksekliği 15 metredir. Ku­zey cephesinin genişliği 10 metreye yakındır. Güney cephesindeki ise 10,25 metredir. Batı cephesinin genişliği 12,15 metredir. Doğu cep­hesinin genişliği ise 11,88 metredir. K a ' b c kapısının eşiğinin yer­den yüksekliği de 2 metre kadardır.[88][88]

Hacer-İ Esved'i Öpmek, İstilâm Etmek Ve Rükn-İ Yemani'yi İstilâm Etmek Hakkındaki Dört Mezhebin Görüşleri

1. Hanefi   mezhebine göre   Hacer-i   Esved'i   öp­mek ve ona el sürmek sünnettir.   Bunlar mümkün olmadığı takdir­de baston gibi bir şeyi ona sürüp o şeyi öpmek sünnettir. Şayet bir şeyi sürmek de mümkün olmazsa ziyaretçi   Hacer-i   Esved'in karşısında durup ellerini havaya kaldırır ve ellerinin ayasını ona çe­virir, tekbir getirir ve vârid olan malum duayı okur. Bu son şık müs­tehabtır. Rükn-i Yemânî'yi istilâm etmek, yâni el sürmek suretiyle ziyaret etmek ise müstehabtır, sünnet değildir.

2. Şafii   mezhebine göre   Hacer-i   Esved'i   öpmek ve el sürmek suretiyle ziyaret etmek sünnettir. Bu mümkün olma­dığı takdirde baston gibi bir şeyi ona sürmek ve sürülen şeyi öpmek sünnettir. Bu da mümkün olmadığı takdirde onun karşısında duru­lup elle işaret edilir. Bu esnada besmele çekilip tekbir getirilir ve malum duâ okunur.    Rükn-i   Yemânî'ye   el sürmek ve sürülen eli öpmek sünnettir.

3. H a n b e 1 i    mezhebine göre   Hacer-i   Esved'i   öp­mek ve el sürmek sünnettir. Bu mümkün olmadığı takdirde ona doğ­ru durup elle işaret etmek sünnettir.   Rükn-i   Yemâni'ye el sürmek de sünnettir. Ondan alınan bir rivayete göre sürülen eli öpmek de sünnettir.

4. Mâliki mezhebine göre Hacer-i Esved'i tek­bir getirerek öpmek sünnettir. Bu mümkün olmadığı takdirde ona el sürüp, eli öpmek sünnettir. El sürmek de mümkün olmadığı takdirde herhangi bir şeyi sürüp o şeyi öpmek sünnettir. Bu da mümkün ol­mazsa karşısında durulup tekbir getirilir. Rükn-i Yemânî'ye el sür­mek sonra eli öpmek sünnettir.

Ka'be-i Muazzama' nın diğer iki köşesi öpülmez ve el sürülmez. Âlimlerin cumhurunun görüşü böyledir. Ömer bin el-Hattâb, İbn-i Abbâs, Hanefî, Şafiî, Mâ­liki ve Hanbelî mezheblerine mensub âlimler, böyle hük­medenlerdendir. Allah cümlesinden razı olsun.

Muâviye, Abdullah bin Zübeyr, Câbir bin Zeyd, Urve bin Zübeyr, Süveyd bin Ga-f e 1 e ise: Bu köşelere de el sürülür, demişlerdir. Onlar Ka'be1-nin hiç bir tarafı ihmal edilmez, demişlerdir. Fakat bu hadîs onla­rın görüşleri aleyhine bir delildir. Anılan köşelere el sürmemek Ka'­be-i Muazzama'yi ihmal etmek sayılmaz. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu iki köşeyi istilâm etmemiştir. O'nun yolu izlenir. Eğer bu iki köşeye el sürmemek ihmal sayılırsa K a' b e ' nin köşeleri arasında kalan duvarlarına el sürmemek de bir ihmal sayılırdı. Halbuki hiç bir ilim adamı bunu ihmal telâkki et­memiştir.[90][90]

İzahı

S a f i y y e (Radıyallâhü anhâ)'nın hadisini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir.

Mihcen, ucu eğri olan değnektir ki süvari, onunla deveyi sürer ve yere düşen şeyi onun eğri ucuna takarak alır.

Aydan, Aydâne'nin çoğuludur. Aydâne uzun hurma ağacı de­mektir.

Hamâme : Güvercin manasınadır. K a ' b e içinde görülen put hurma ağacından güvercin suretinde yapıldığı için ona "Hamâmet-i Aydan" denilmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Me k -k e' nin fetih işini bitirdikten sonra Ka'be-i Muazzama'-nın içine girdiğinde orada gördüğü bu putu kırarak dışan atmış­tır.

B u h â r i ile M üs li m'in rivayet ettikleri bir hadiste İbn-i   Mes'ûd    (Radıyallâhü anh)  şöyle demiştir:

"Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Fetih günü) Mekke'­ye girdiğinde Ka'be-i Muazzama etrafında 360 aded put bulunuyor­du. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) elindeki değnekle bunlara dürtüyor ve şöyle buyuruyordu:

«Hak geldi, bâtıl gitti. Bâtıl gitmeye mahkûmdur. Hak geldi, hal­buki (ölen bâtıl) ne icada ne de öleni diriltmeye muktedirdir.» Put­lar bir bir yere düştü. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o gün ihramda olmadığından tavaf etmekle yetinmişti.

Bu hadisin fıkıh yönünü biraz sonra anlatmaya çalışacağız, î b n - i   A b b â s    (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini   Tirmizi hâriç, Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmişlerdir.

Âmir (Radıyallâhü anh)'m hadisini Müslim ve Ebû Dâvûd   da rivayet etmişlerdir.[92][92]

29- Ka'be'nin Etrafında Remel  (Hafifçe Koşmak Suretiyle Tavaf Etmek Hükmünün Beyânı)   Babı

Remel: Hızlı yürümek ve yelmek manasınadır. Bu yürüyüşte adımlar sık atılır ve omuzlar hafifçe hareket ettirilir. Bu nevî çalımlı yürüyüş, kuvvetliliğin ve zindeliğin belirtisi olur. Bu babın son hadî­sinde işaret edildiği gibi Mekke müşrikleri, M e d î n e - i Mü-nevvere'ye hicret eden müslümanların Medine' nin ha­vasına intibak edemeyip hastalandıklarını, zayıf düştüklerini söylü­yor ve bundan dolayı seviniyorlardı. Hudey biye anlaşması gereğince ertesi yıl yâni hicretin 7. yılı Umretü'l-Kazâ'ya, Hudey-b i y e seferinde yapılamayan umre'yi kazaya giden Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) müslümanların Mekke müşrikleri­ne karşı zinde ve kuvvetli görünmeleri için K a ' b e ' nin tavafının ilk üç turunda hızlıca yürümelerini, yelmelerini emir etmişti. Ta­vaftaki Remele'nin açıklanan hikmeti budur. Bunun dışında da hik­metleri olabilir. Bu hususta hadîslerin izahı bölümünde tekrar ele alı­nacaktır.

2950) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan :

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (Mekke'ye geldiğinde) Ka*be'yi ilk tavaf ettiği zaman Hacer-i Esved'den (tekrar) Hacer-i Esved'e (varıncaya) kadar (ilk) üç turda hızlıca ve (diğer) dört tur­da normal yürürdü.

(Râvi Nâfi demiştir ,:i) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) da Öy­le yapardı.*'

2951) Câbir (bin Abdillah) (Radıyallâhü anhümâ)\\a,n rivayet edil­diğine güre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kudüm tavafında) Hacer-i Esved'den (tekrar) Hacer-i Esved'e (varıncaya) kadar (ilk) üç turda hızlıca ve  (diğer) dört turda normal yürüdü."

29S2) Ömer (bin el-Hattâb) (Radtyallâhü anh)'dea; Şöyle demiştir:

Allah Teâlâ İslâmiyet'i kökleştirip küfrü ve mensublarını yok et­tiği halde tavafta hızlı yürümek şu anda nedendir? (Ama) Allah'a yemin olsun ki, Resûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken yapmış olduğumuz bir şeyi terketmeyiz."[94][94]

İzahı

Bu hadîsin birer benzerini Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd   ve   Ahmed   de rivayet etmişlerdir.

Hudeybiye seferi hicretin 6. yılı olmuştu. Siyer kitab-larında anlatıldığı gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından düzenlenen bu sefer savaş için değil, sırf bir umre ibâ­detinin ifâsı ve Ka'be-i Muazzama' nın ziyareti içindi. Fakat Mekke müşrikleri bu ibâdetin ifâsına karşı çıktılar. M e k k e ' ye bir konak mesafede bulunan Hudeybiye kö­yünde konaklanan Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile Mekke müşrikleri arasında burada akdedilen bir andlaşma ge­reğince müslümanlar kurbanlarım bu köyde kesip M e d î n e - i Münevvere'ye döndüler ve ertesi yıl umre'ye gittiler. Bu um-re'ye "Umretü'1-Kazâ'* ismi verilir.

Mekke' den Medine-i Münevvere'ye hicret eden müslümanlar Medîne-i Münevvere' nin havasına intibak edemedikleri ve bir çoğu   Medine   hummasına yakalandığı için zayıf düşmüşlerdi. Mekke müşrikleri de bu durumu biliyorlardı. Umre için müslümanlar M e k k e' ye girecekleri sı­ralarda Mekke müşrikleri: Medine hummasıyla zayıf düşen bir kavim size gelecek, diye kendi aralarında ettikleri konuş­mayı Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e bildir­di. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Mek­ke'ye girileceği esnada sahâbilerine, hadiste anılan talimatı verdi. Bâzı rivayetlerde belirtildiği gibi tavafın ilk üç turunda H a c e r-i Esved' den Rükn-i Yemânî'ye kadar hızlı yürünmeyi ve Rükn-İ Yemânî'den Hacer-i Esved'e kadar normal yürünmeyi Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) emretmiştir. Ashâb-i Kiram da bu talimat gereğince bu şekilde tavaf edince onları seyreden Mekke müşrikleri: Şunlar bizlerden daha kuvvetli ve zindedir, demeye başladılar.

Müslümanlar Ka'be-i Muazzama' yx tavaf ederken Mekke müşrikleri Hicr-i İsmail karşısında durup on­ları seyrediyorlardı. Bu nedenle Hacer-i Esved1 in bulun­duğu köşeden Rükn-i Yemânî'ye kadar olan bölge müşriklerce görü­lüyordu. Fakat Rükn-i Yemâni ile Hacer-i Esved'in bulun­duğu köşe arasında kalan bölgeyi müşrikler göremiyorlardı. Bu ne­denle müşriklerce görülen bölgede hızlı yürünmek ve onlarca görül­meyen bölgede, normal yürünmek emri verilmişti. Bu durum Ebû Dâvûd'un îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhJ'den olan bir rivayetinde belirtilmiştir.[96][96]

30- (Tavafta) Iztıbâ Babı

Bu babın hadisinin tercemesine geçmeden önce "Iztibâ"ın ne de­mek olduğunu açıklayalım: Bilindiği gibi umre veya hac niyetiy­le ihrama girecek kimse dikişli elbisesini soyar ve ihram ismiyle bilinen iki parçadan ibaret elbiseye bürünür. Bunlardan birisini be­line sarmak suretiyle belden aşağı vücûdunu örter. Diğerini de omuz­larına atmak suretiyle vücûdunun yukan kısmını örtmüş olur. Izü-bâ: Omuzlara atılan ve ihram ismi verilen örtünün ortasını sağ kol­tuğun altından geçirip uçlarını sol omuzun üstüne atmak ve böyle­ce sağ pazıyı açık tutmaktır. Iztıbâ: Zabı', yâni;   Dabi" kelimesinden alınmadır. Dabi', pazı demektir. Anılan giyinişte sağ pa­zı açık tutulduğu için Iztıbâ ismi verilmiştir.

2954) Ya'Iâ (bin Ümeyye et-Temîmî) (Radıyaliâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ıztıbâ'lı olarak tavaf etti.

 (Râvî) Kabîsa: O*nun (belden yukan) üstündeki ihram bir hır­ka idi, demiştir."[98][98]

Hadîsin Fıkıh Yönü:

îhrâmlı erkeğin tavafın bütün turlarmda ıztıbâ etmesi müstehab-tır. Iztıbâ, Hanefîler, Şafiî, Ahmed ve Cumhura göre sünnettir. Iztıbâ'ın hangi nevî tavaflarda sünnet olduğu nok­tasında ihtilâf vardır. Şöyle ki:

Hanefî ve Şafiî mezheblerine göre umre tavafında ve haccın remel, yâni hızlı yürümenin meşru olduğu tavaflarında ıztıbâ etmek sünnettir. Bu da kudüm tavafıdır. Bir de kudüm tavafından sonra Safa ile Merve arasmda sa'y yapılmamış ise ifâda, yâni rükün olan tavafta da ıztıbâ etmek sünnettir.

H a n b e 1 i mezhebine göre ıztıbâ işi kudüm tavafına mah­sustur.

M â 1 i k' e   göre ise ıztıbâ müstehab değildir. Kadınlar için ıztıbâ, âlimlerin ittifakı ile meşru değildir.    Çün­kü kadınlar vücûdlarım örtmekle mükelleftirler.

Müellifimiz'e bu hadîsi rivayet eden Muhammedbin Yahya bunu Muhammed bin Yûsuf ile Kabîsa isimli iki şeyhinden rivayet etmiştir.   Kabîsa' nın rivayetinde;

 = "O'nun üstünde bir hırka bulunduğu halde" ilâvesi bu­lunur. Şu halde ResûM Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ihram parçalarından birisi hırka idi. Bilindiği gibi hırka gibi dikişli bir el­biseyi normal şekilde giymek ihrâmlı kimse için yasaktır. Ama bu elbiseyi normal giymeyip ihram biçiminde sarılmak caizdir.[100][100]

İzahı

Bu hadisi Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, Mâlik, Şafii, Tahâvİ ve başkaları da bunun benzerini rivayet etmişlerdir.

Hicr-i İsmail, Ka'be-i Muazzama' nın kuzey cephe­sinde bulunan bir sahanın ismidir. Hicr kelimesi sözlükte, men'et-me, akıl ve himaye gibi mânâlara gelir. İbrahim (Aleyhisse-lâm)'on oğlu İ s m â î 1 (Aleyhisselâm) bu sahada yetiştirilip hi­maye edildiği için bu isim verilmiştir.

Hicr-i İsmail, 131 cm. yüksekliğinde ve yarım dâire biçiminde bir duvarla çevrilidir. Bu duvarla Ka'be-i Muazzama anı­sında kalan sahaya Hicr-i İsmail denilir. Duvarın bir köşesi K a'-b e' nin Rükn i Irâkî denilen köşesinin hizâsmdadır ve iki köşe ara­sında 230 cm. genişliğinde bir boşluk var. Bu boşluktan Hicr'e giri­lip çıkılır. Duvarın diğer köşesi ise K a' b e ' nin Rükn-i Şâmi de­nilen köşesinin hizâsmdadır. Bu iki köşe arasında da 223 cm.lik bir boşluk bulunur. Buradan da Hicr'e girilip çıkılır. Yarım dâire biçi­mindeki duvarın iki köşesi arasındaki mesafe ise 800 cm.dir. Ka­ta e' nin kuzeyindeki duvarının ortası ile Hicr'in yarım dâire biçi­mindeki duvarın ortası arasında kalan mesafe de 844 cm.dir.

Müellifimizin rivayetinin zahirine göre Hicr-i İsmail denilen sa­hanın tamamı K a' b e' den sayılır. Fakat bâzı rivayetlere göre bu sahanın bir kısmı K a ' b e ' dendir. Bir kısım rivayetlerde K a' -b e'den olan kısmın 6 zira olduğu belirtilmiştir. 6 zira yaklaşık ola­rak 3 metreye tekabül eder.

Hicr-i İsmail'in bir kısmının K a1 b e * den bir parça olduğu ke­sin olduğundan K a'b e tavaf edilirken Hicr-i İsmail'in etrafın­daki mevcut duvarın arkasından dolaşmak gerekir. Bir kimse tavafederken Hicr-i İsmâîl ile K a' b e duvarı arasındaki bir girişten girip diğer girişten çıkmak suretiyle dolaşırsa tavaf sahih değildir. Çünkü K a ' b e ' nin içinden geçmiş olur. Mâlik, Şafiî ve   Ahmed   böyle hükmetmişlerdir.

Hanef iler'e göre ise tavafın anılan duvarın arkasından yapılması vâcibtir. Hicr'in içinden geçmek suretiyle tavaf eden kim­se, tavafını yenilemekle mükelleftir. Şayet yenilemeden Mekke'­den çıkıp giderse ceza kurbanını kesmekle mükellef olur.

Hicr-i İsmail'in en az 3 metresinin Ka'be' den olduğu kesin­lik kazandığına ve bu kısmı Ka'be duvarının bitişiği olduğuna göre bu kısım da namaz kılan bir kimse K a 'b e' nin içinde na­maz kılmış olur. Nitekim Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Ne-s â i" nin   rivayet ettikleri bir hadiste   Â i ş e    (Radıyallâhü anhâ);

"Ben Ka'be'nin içine girip orada namaz kılmayı çok arzuluyor­dum. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî elim­den tutup beni Hicr-i İsmail'e koydu ve: Ka'be'ye girmek istediğin zaman Hicr-i İsmail'de namaz kıl. Çünkü Hicr-i İsmâîl, Ka'be'den bir parçadır. Senin kavmin Ka'be'yi (tekrar) bina ettikleri zaman da­raltıp Hicr'i ondan çıkardılar, buyurdu, demiştir."

Ka'be-i Muazzama' nin İbrahim (Aleyhisselâm) tarafından inşâ edildiği nassla sabittir. O'ndan önce ilk defa melek­ler tarafından yapıldığı, daha sonra Âdem (Aleyhisselâm) tara­fından yenilendiği rivayetleri de vardır. Fakat o rivayetler sabit gö­rülmemiştir.

î b r â h î m (Aleyhisselâm) 'dan sonra sırayla Amâlika, Haris bin Mudâd-ı Asgar, Kusay bin Kilâb tarafından yenilenmiş ve daha sonra Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in peygamberliğinden beş yıl önce, yâni Resûl-i Ekrem (Aleyhi*s-salâtü ve's-selâm) 35 yaşlarında iken K u r e y ş tara­fından yenilenmiştir. Hadîste anılan inşaat bu sonuncusudur. A r a blar Öteden beri Ka'be-i Muazzama'ya saygı duyagel-miş ve Ka'be inşaatına ve onarımına helâl para harcamanın lüzumuna inanmışlardır. Bu itibarla K u r e y ş yenileme işine başladıkları zaman helâl paraları yetmediği için Hicr-i İsmail deni­len kısmı K a' b e' nin dışında bırakmak suretiyle K a' b e' yi daraltmışlardı. Hadiste bu durum belirtilmiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) K u r e y ş tara­fından Ka'be dışında bırakılan kısmı K a' b e' ye dâhil et­mek ve Ka'be kapısını zemin seviyesine indirmek istemiş. Fa­kat hadîste belirtildiği gibi müslümanlığı yeni kabullenmiş olan K u -r e y ş 'in gönüllerinin kırılmasından endişe duyduğu için bu ta'di-lâtı yapmaya teşebbüs etmemiştir. K u r e y ş' in gönüllerinin kı­rılması onların böyle bir ta'dilâtı yanlış değerlendirmeleri yüzünden olabilirdi. Çünkü K u r e y ş kabîlesi Ka'be inşâatını büyük bir iftihar vesilesi ederler ve yaptıkları inşâatla övünürlerdi. Eğer Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onların yaptığı binada anılan değişikliği yapsaydı onlar: Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendi nefsine münhasır bir şeref elde etmek için böyle davrandı, diyebilirlerdi. Böyle yanlış bir yorumlama ve de­ğerlendirme endişesi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in arzuladığı değişikliğe teşebbüs etmesine engel olmuştur.[102][102]

İzahı

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini T i r m i z i ve îbn-i Huzeyme de rivayet etmişlerdir. H u m e y d (Radıyalâhü anh)'in hadisi ise Zevâid nevindendir.

İlk hadis, tavafın ve tavaftan sonra kılınan iki rek'at namazın faziletine delâlet eder. İkinci hadîs ise tavaf esnasında okunacak mezkûr duaların okunması ve Hacer-i Esved'i istilâm etmenin faziletini ifâde eder.

Tavaf esnasında dünya ile ilgili konuşmalar yasaklanmamış ol­makla beraber konuşmamak müstehabtır. İhtiyaç ve zaruret hâ­linde konuşmak ise meşrudur.

Tavaf esnasında dünya ile ilgili şeyleri konuşan kimsenin ayak­larının rahmete batmasından maksad şu olabilir: Böyle davranan kimsenin bütün vücûdu rahmetten pek yararlanmaz, vücûdu kısmen yararlanır. Fakat tavaf esnasında zikir ve duâ gibi şeylerle meşgul olan kimse ise vücûdunun tümüyle rahmetten yararlanır.

Tavaftan sonra kılınan iki rekâat namazın hükmü ile ilgili bil giyi bundan sonra gelen bâbtaki hadîslerin izahı bölümünde verme­ye çalışacağım.

Bir noktayı belirteyim: İkinci hadîsin notunda bu hadîsin Zevâid nevinden olduğunun senedinden anlaşıldığına işaret edilmektedir, h'a işaret kanımca, senedde Humeyd bin Seviyye' nin bu­lunmasıdır. Ancak Hüsâsa'da, Humeyd bin Ebi Suveyd el-Mekki olarak tanıtılan bir zâtın rivayetinin yalnız İ b n - i M â c e h tarafından alındığı ifâde edilmektedir. Eğer Humeyd bin Ebi Seviyye ile Humeyd bin Ebi Suveyd ayni zât ise bu hadisin Zevâid nevinden olmasının delili bu zâtın senedde bulunmasıdır. Eğer bunlar ayn zâtlar iseler hadisin Zevâid nevinden olduğuna delâlet eden delil araştırılmalıdır. Allah en iyi bi­lendir.

Şöyle bir şey de hatıra gelir: Suveyd kelimesi ile Seviyye keli­mesinin Arapça yazılışları biribirine benzer. Hulâsa'da Humeyd bin Ebi Seveyye ismine rastlamadım. Humeyd bin Ebi Suveyd ismi ise orada bulunur. Bu itibarla İ b n - i Mâceh'in eldeki nüshalarında mevcut Seviyye kelimesinin bir kalem hatâsı olması muhtemeldir.[104][104]

İzahı

EI-Fetih yazarının beyânına göre bu hadîs sünen sâhibleri tara­fından rivayet edilmiştir.[106][106]

Yukarda Anılan Hükümler Hakkında İlmî Görüşler

I. Tavaf namazının hükmü hakkında ihtilâf vardır. Şöyle ki:

a) Hanefiler'e   göre bu namaz vâcibtir.   Mâlik   ve Şâfiİ1 nin    birer kavli de böyledir. Bu grubun delilleri; 2960. ha­diste anılan   Bakara   sûresinin 125. âyeti, bu âyetin anıldığı

mezkûr hadis,  benzeri hadisler ve Resûl-i Ekrem   (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmJ'in bu namaza devam etmesidir.

b) Şafii   mezhebinin eri kuvvetli kavli ile   A h m e d ' e   gö­re bu namaz sünnettir. Anılan âyetteki emir müstehablık içindir.

c) M â 1 i k' in   meşhur kavline göre bu namaz tavafa bağ­lıdır. Yâni tavaf vâcib ise namaz da vâcib olur. Tavaf sünnet ise namaz da sünnettir. Namazm   1 b r â h i m' in   makamında kılın­ması mendubtur. Şayet başka bir yerde kılınırsa, henüz abdest bo­zulmamış iken bunun   î b r â h i m ' in   makamında yeniden kılın­ması gerekir.

Cumhura göre bu namazın   İ b r â h i m ' in   makamında kılın­ması efdaldır. Başka yerde de kılınabilir.[108][108]

İzahı

Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini B.uhârİ, Müslim    ve   Nesâî   de rivayet etmişlerdir.   Bu hadîs de ta-vâftan sonra iki rekâat namaz kılmanın meşruluğuna delâlet eder. Râvi V e k î' in parantez içindeki açıklaması B u h â r i' nin ri­vayetinde hadîsin metninde mevcuttur. Yâni Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'in bu namazı İ b r â h i m' in makamı ya­nında kıldığı   İ b n - i   Ömer   tarafından ifâde edilmiştir.

C â b i r (Radıyallâhü anhJ 'in hadîsinin birer benzerini Müs­lim,   Tirmizi   ve   Ahmed   de rivayet etmişlerdir.

Hadîste anılan Allah'ın kelâmı Bakara sûresinin 125. âye­tinde geçer. Âyetin bu cümlesindeki fiil mazi ve emri muhatab ol­mak üzere iki şekilde okunmuştur. Mazi fiili olursa meali şöyle olur: "Ve onlar İbrahim'in makamı yanında bir namaz yeri edindiler." Şa­yet bu fiil emri muhâtab şeklinde okunursa meali şöyle olur: "Ve İbrahim'in makamı yanında bir namaz yeri edininiz."

Anılan cümle müteaddid şekillerde yorumlanmıştır. Yukardaki yorum bunlardan biridir. Diğer yorumlar hakkında bilgi edinmek is­teyenler tefsir kitablarına müracaat etmelidir.

Makam-ı İbrahim' den maksad İbrahim Pey-gamber'in Ka'be-i Muazzama'yi inşâ ederken veya hal­kı hacc'a davet ederken üstüne çıktığı taştır. Bu taşta İbrahim (Aleyhisselâm) 'm ayak izi bulunur. Taş hâlen Ka'be-i Muaz­zama' nın yanında bir muhâfazalık içinde duruyor. Hacca giden­ler ziyaret ederler. İbrahim (Aleyhisselâm) 'm bir mucizesi ola­rak taş onun ayağı altında yumuşar ve ayağı taşa batar. Bu iz hâlen mevcuttur.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) K a' b e ' yi tavaf ettikten sonra bu taşın olduğu yere teşrif eder ve sünenimizin 3074 nolu C â b i r (Radıyallâhü anh)'ın hadîsinde belirtildiği gibi bu­raya vardıktan sonra anılan âyeti okur. Sonra makamın, yâni taşın arkasında durup iki rekâat tavaf namazı edâ eder.

Makam-ı İbrahim ismi verilen taş Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm) zamanında K a'b e'ye çok yakın, hemen hemen K a' b e duvarına bitişik idi. Sonra Ömer (Radıyal­lâhü anh) bunu şimdi bulunduğu yere nakletti.[110][110]

İzahı

Bu hadis Tirmizi hâriç Kütüb-i Sitte sâhibîerince rivayet edilmiştir. Hadîs, mazeret hâlinde binerek tavaf etmenin câizliğine delâlet eder. Hayvan üstünde tavaf etmek ve hayvanın K a'b e * -nin yanma götürülmesi hususu ile ilgili bilgi bu kitabın 28. babında verilmiştir. Oraya müracaat edilmelidir.

Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)'nın bu tavafının veda tavafı olduğu, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in K a'-be-i Muazzama' nın tam yanında kıldığı namazın sabah namazı olduğu B u h â r İ' nin "Tavaf namazını Mescid dışında kılan kimse" başlıklı bâbta rivayet ettiği Ümmü Seleme'-nin hadîsinden anlaşılır. Oradaki hadîste belirtildiği gibi Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), Ümmü S e 1 e m e ' ye : "Sa­bah namazına durulduğu zaman cemâat namazda iken sen devenin üstünde (ve halkın arkasında, yâni gerisinde) tavafını et" buyurmuş. Ümmü   Seleme   de böylece tavafını ifâ etmiştir.

Bu hadîsi Ebû Bekir, İshâk bin Mansûr ve Ahmed bin Sinan isimli zâtlar müellifimize rivayet et­mişlerdir. Müellifimiz bu durumu belirtir ve rivayet ettiği metnin Ebû   Bekr'e   âit olduğunu ifâde eder.[112][112]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Beyhakî de rivayet et­mişlerdir. Müellifimizin senedinin zahirine göre Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anh)'m beraberinde bulunan ve hadisi riva­yet eden zât A m r' in dedesi Muhammed bin Abdil-1 a h' tır. Fakat Ebû Dâvûd ile Beyhakî' nin rivayet­lerine göre A b d u 1 1 a h ' in beraberinde bulunup hadisi rivayet eden zât A m r 'in babası Şuayb' tır. Tekmile yazarı müelli­fimizin senedinde bulunan; sözünün mahfuz olmadığı kanı­sındadır. Ben de bu durumu dikkate alarak hadisin râvisi olup A b -d u 1 1 a h ile beraber bulunan zâtın Şuayb olduğu yolunda tercemede bulundum.

Abdullah (Radıyallâhü anh) ile beraberindeki zât, tavaf namazım İ b r â h î m ' in makamında değil,' K a ' b e ' nin ar­ka cephesinde, yâni güney tarafında kılmışlar. Abdullah (Ra­dıyallâhü anh) 'in bu hareketi tavaf namazının İ b r â h î m ' in ma­kamında kılınmasının şart olmadığına delâlet eder,   Bâzıları, onlarınizdiham sebebiyle   İbrahim'in   makamına gitmediklerini be­yân eder.[114][114]

36- Hayız  (Ay Başı Âdeti)  Hâlindeki Kadın Hac Menâsikini İfâ Eder Yalnız (Temizleninceye Kadar) Tavaf Edemez, Babı

2963) Âişe (Radtyallâhü onAâJ'dan; Şöyle demiştir: Biz (hac mevsiminde) ancak hac yapılabileceği (yâni umre ya­pılamayacağı) inancıyla Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde  (Medine'den Mekke yolculuğuna)  çıktık.    SeriTe veya buraya yakın bir yere vardığımız zaman âdet gördüm. Ben (hac gö­revimi ifâ edemiyeceğim diye) ağlamakta iken Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) yanıma girdi ve: Neyin var? Âdet mi gördün? diye sordu. Ben de: Evet, diye cevab verdim. Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

Bu, Allah'ın Âdem (Aleyhisselâm)'ın kızlarına yazdığı (takdir ettiği) bir şeydir. Bu itibarla sen menâsik (hac görevler) inin hepsini ifâ et. Sâdece Kabe i Muazzama'yı (hayız âdetinden çıkıncaya kadar) tavaf etme, buyurdu.

Âişe dedi ki: Ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zevce­leri adına bir sığır kurban etti."[116][116]

Hadisin Fıkıh Yönü:

1. Hayıziı   kadın,   ihrama   girmek,   A r a f a t" ta   durmak, Müzde lif e'de   gecelemek,   M i n â' da   durmak, şeytânları taşlamak gibi hac menâsikini ifâ edebilir. Hayız hâli görülmeden önce tavaf etmiş ise hayıziı iken   Safa   ile   Merve   arasın­daki sa'y'ı da yapabilir. Fakat kudüm tavafı veya ziyaret, yâni ifâda tavafı gibi sahih bir tavaf etmemiş iken sa'y etmek cumhura göre sahih olmadığı için bu durumda âdet gören kadın sa'y edemez.

2. Kadın hayız hâlinde iken   Ka'be-i   Muazzama'yi tavaf edemez.   Alimler bu hususta ittifak hâlinde olmakla beraber böyle bir halde iken kadının edeceği tavaf hükmü hakkında şu ihti­lâf vardır:

a) Hanef iler:   Hadesten taharet, tavafın vâciblerinden-dir.   A h m e d' den   bir rivayet de böyledir.   Şayet bir kimse ab-destsiz olarak tavaf ederse, ettiği tavaf sahîh, yâni geçerlidir.   Fakat bir koyun veya keçiyi kurban etmesi gerekir. Eğer bir kimse cünüb veya hayıziı iken tavaf ederse, tavafı geçerli olmakla beraber, bir de­ve veya sığırı kurban etmesi ve henüz   Mekke' den   ayrılmamış ise yeniden tavaf etmesi gerekir, demişlerdir. Kişinin, özellikle ha* yızlı veya cünüb olarak tavaf etmesi fiili ise haramdır.    Bu halde Mescid-i   Harâm'a   girmesi de haramdır.

b) Mâlik,   Şafiî   ve meşhur kavlinde   A h m e d   ile âlimlerin cumhuru: Tavafın sahîh, yâni geçerli sayıîabilmesi için ha­desten taharet ve necasetten taharet şarttır, demişlerdir.    Yâni ta­vaf eden kimsenin vücûdunun ve elbisesinin dinen pis sayılan şey­lerden pâk ve temiz olması ve abdestli olması şarttır. Bu şart olma­dıkça edilen tavaf geçersizdir.

3.  Kişi, zevceleri yerine kurban kesebilir ve bir sığır yedi kişinin ortaklaşmasıyla kurban edilebilir.

Bu hükümle ilgili cümleye âit bir iki noktayı belirtmeyi uygun buldum. Şöyle ki: Hadîsin metninde "Bakar" kelimesi bulunur. "Ba­kar" sığır mânâsını ifâde eder. Bu, cins isim olduğu için bir ve bir­den fazla sığır anlamında kullanılır. "Bakara" ise bir sığır mânâsım ifade ©der.

Müellifimizin 3135. hadîsinde  i ş e (Radiyallâhü anhâ) Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Veda haccmda zevceleri için bir sığır kestiğini beyân ettiği için burada "El-Bakar" kelime­siyle bir sığır mânâsı kasdedilmiştir. Hadîs şerhlerinde beyân edil­diği gibi Veda haccmda Resul- Ekrem CAIyehi's-salâtü ve's-selâm)'in beraberinde  i ş e ' den başka yedi zevcesi bulunmuş ve bunlar için bir sığır kurban edilmiştir.

Anılan cümlede; fiili kullanıldığı için bu fiilin zahirine gö­re Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), zevceleri için Udhiyye denilen kurbanı kesmiştir. Udhiyye Kurban bayramı günlerinde kesi­len kurbana verilen isimdir.   Sindi   bu ifâde tarzına bakarak: Bu hadis, Kurban Bayramında kurban kesme hükmünün misafir için de mevcut olduğuna delâlet eder, demiştir. Fakat Tekmile yazarı anı­lan sığırın temettü haccı nedeniyle kesilmesi vâcib olan kurban ol­duğunu,    çünkü    Resûl-i    Ekrem    (Aleyhi 's-salâtü    ve's-selâm)'in A i ş e' den   başka zevceleri Veda haccmda Temettü haccım ifâ et­tiklerini söylemiştir.[118][118]

Yukarıda Anlatılan Çeşitlerden Hangisi Efdaldır ?

Bu hususta ihtilâf vardır. Şöyle ki efdaliyet hususunda dört mez-heb âlimleri değişik görüşler beyân etmişlerdir. Efdaliyet sırası mez-heblere göre şöyledir:

1. Hanefi   mezhebine göre Hacc-ı Kıran, sonra Hacc-ı Te­mettü, sonra Hacc-ı İfrad.

2. Şafii   mezhebine göre Hacc-ı İfrad, sonra Hacc-ı Temettü. Isonra Hacc-ı Kıran.

3. Mâliki   mezhebine göre Hacc-ı İfrad, sonra Hacc-ı Kıran, tonra Hacc-ı Temettü.

4. H a n b e I i   mezhebine göre Hacc-ı Temettü, sonra Hacc-ı İfrad, sonra Hacc-ı Kıran.

Hacc-ı ifrad edenlerin kurban kesmeleri sünnettir. Diğer iki çe­şitte ise kurban kesmek vâcibtir.

2964) Aişe (Radıyattâhü anftâydan rivayet edildiğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hacc-ı ifrâd etmiştir.

2965) Mü'minlerin annesi Aişe (RadtyaUâhü anhû)\h\n  rivfıyet edil­diğine göre :

Resûlullah  (Sallalluhü Aleyhi ve Sullom)  hacc-ı ifrûd etmiştir."

2966) Câhir (Ratİtyatlâhü om A)'den rivayet edildiğine göre: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  hacc-i ifrâd etmiştir."

Not :    Câbir'in hadisine dâir bu senedin sahih olduğu, Zevdid'de belirtilmiştir.

2967) Câbir (Rarİıyaltâkü an/ı)'t\en rivayet edildiğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhüm) hacc-i ifrâd etmişlerdir."

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Kasım bin Abdillah bu­lunur. Bu râvi terkedilmiştir. Ahmed bin Hanbel onu yalanlamış ve hadislerinin mevzu olduğunu söylemiçtir.[120][120]

38- Hac Ve Umre'yi Beraber Edâ Eden (Yâni Hacc-I Kıran Niyetiyle İhrama Giren) E Ait Hadîsler Babı

2968) Enes bin Mâlik (RadtyaUâhü atth)'den; Şöyle demiştir:

Biz (Veda haccı yılı) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in beraberinde Mekke'ye (gitmek üzere Medine'den yola) çıktık. Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'deni

Lebbeyke, bir umre'ye ve bir hacc'a niyetlendim, buyruğunu işittim."

2969) Enes (bin Mâlik) (RadtyaUâhü a»A)'den rivayet edildiğine göre;. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (Veda haccında) :

Allahım! Bir umre ve bir hac ile emrine amadeyim (dâvetine ica­bet etmekteyim) buyurmuştur.1 '

2970) Es-Subey bin Ma'bed (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Ben Hristiyan bir adamdım. Sonra müslüman oldum ve hac ile umre (yâni Hacc-i Kıran) niyetiyle ihrama girdim. Sonra Selmân bin Rebia ve Zeyd bin Sohân (Radıyallâhü anhümâ) Kadisiyye'de benim hac ve umre'nin her ikisi için de Lebbeyk duasını okumakta olduğu­mu işittiler.   Bunun üzerine bu iki zât (bana işaretle) :

Şu adam devesinden daha idraksizdir (yâni Hacc-ı îfrâdın daha faziletli olduğu bilincinden mahrumdur), dediler. Onlar bu sözleriy­le sanki bana bir dağ yüklediler. (Yâni sözleri bana çok ağır geldi). Sonra ben Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'in yanma vardım ve olup biteni ona arz ettim. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhü anh) onlara yönelip kmamada bulundu. Sonra bana dönüp: Sen Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sünnetine hidâyet olundun, sen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sünnetine hidâyet olun­dun (yâni yaptığın iş O'nun sünnetine uygundur), dedi.

(Râvî) Hişâm kendi rivayetinde dedi ki: Şakîk: Ben ve Mesrûk çok kere gidip es-Subay bin Ma'bed'e bu olayı soruyorduk, demiş­tir.

......senediyle de es-Subay bin Ma'bed (Radıyallâhü anh)'den ri­vayet edildiğine göre kendisi: Hrıstiyanhk dininden müslümanlığa yeni dönmüştüm. Müslümanlığı kabul edip (sünnet'e uymak için) gayret ve çalışmamda kusur etmedim. Sonra hac ve umre niyetiyle ihrama girdim (Yâni Hacc-ı Kırân'a başladım), demiş ve yukarıdaki hadîsin mislini anlatmıştır.

2971) Ebû Talha (Radtyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac ve umre'yi beraber ifâ etti (yâni hacc-ı kırân'ı edâ etti.)"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Haccâc bin Ertât bulu­nur. Bu râvî zayıf ve tedlisçidir ve bu hadisi an'ane ile rivayet etmiştir.[122][122]

Bu Hadîsten Şu Hükümler Çıkar

1. Hacc-ı Kıran sünnet'e uygundur.

2. Dîni bir meseleyi bilmeyen kimse, bu alanda ehil ve liyakatli ilim adamlarına baş vurmalıdır.

3. Dînî meseleler hakkında yeterli bilgisi bulunmayan bir kim­se dinî vecibelerini ifâ eden kimseye rastgele sataşmamalıdır.   Böy­le sataşan kimseler yetkililerce kınanmalıdır.

Anılan hadiste isimleri geçen Selmân bin Rebia ve Zeyd bin Suhân (Radıyallâhü anhüm) 'm hâl tercemeleri 2506. hadîsin izahı bölümünde geçmiştir.

Bu hadiste sözü edilen râvî Subey bin Ma'bed et-T a ğ 1 i b î (Radıyallâhü anhüm) bu hadîsi Ömer (Radıyal­lâhü anh) 'den rivayet etmiştir. Râvîleri ise Ebû Vâil, M e s -rûk, Ebû îshâk es-Sübeyi, Şa'bî ve îbrâhîm en-Nahai' dir. Bu zât muhadram olan tabiîlerdendir. Yâni Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) zamanında müslüman olmak­la beraber O'nu görme şerefine nail olamamıştır. Müslim bin Kasım, İbn-i Hibbân ve başkası bunun sıka, yâni güve­nilir olduğunu söylemişlerdir. Ebû Dâvûd, tbn-i Mâceh ve   N e s â i   onun hadisini rivayet etmişlerdir.[124][124]

İzahı

Bu babın ilk hadisi Zevâid nevindendir. En kuvvetli rivayetlere göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Hacc-ı Kırân'ı eda ettiğini bundan önceki bâbta belirttik. Bu seferde O'na refakat eden sahâbilerden bir kısmı da Hacc-ı Kırân'ı eda etmişlerdi. Bu hadîste, hac ve umre için yalnız bir tavaf ettiği bildirilen sahâbîler, Hacc-ı Kırân'ı eda edenlerdir. îfâ edildiği bildirilen tavaf ise farz ve rükün olan tavaftır ki Arafat' tan M i n â' ya dönüldükten sonra yapılır. Şu noktayı da hatırlatayım: Ka'be' nin etrafında yedi defa dolaşmak suretiyle yapılan ziyaret bir tavaf sayılır. Bir tavaf sözü ile bu mana kasdedilir.C â b i r (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Hacc-ı Kıran edâ ettiğine ve umre ile hac için yalnız bir tavaf ettiğine delâlet eder.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in ilk hadîsini Müslim N e s a i de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'in Hacc-ı Kıran'ı edâ ettiğine ve umre ile hac için yalnız bir tavafla yetindiğine, keza Safa ile Merve ara­sında bir sa'y ile iktifa ettiğine delâlet eder.

îbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anh) 'in son hadîsi   T i r m i z î ve   A h m e d   tarafından da rivayet edilmiştir. Bu da Hacc-ı Kıran için bir tavafın yeterli olduğuna ve bu nevi hac niyetiyle ihram gi­ren bir kimsenin haccın ihramından çıkıncaya kadar umre'nin ihra­mından da çıkamıyacağına delâlet eder.   Yâni Hacc-ı Kıran niyetiy­le mikat'ta ihrama giren bir kimse  M e k k e' ye   varınca ihramlı hâline devam eder. Tavaf ve sa'y edip, traş olduktan sonra ihram­dan çıksın denemez. Çünkü bayrama kadar ihramda kalmak zorun­dadır.   Arafat' tan   M i n â ' ya   dönüp bayramın birinci günü şeytanı taşladıktan ve kurbanını kestikten sonra saç traşı olur ve bundan sonra ihram denilen elbiseyi soyup normal elbiseyi giyebilir. Daha sonra farz ve rükün olan tavafı edâ eder. Sa'y etmemiş ise bu­nu yapar ve diğer menâsiki ikmal etmek suretiyle hac ve umre'nin ihramından beraber çıkar.[126][126]

40- Hac Menâsikine (Başlayıncaya) Kadar (Hac Mevsiminde) Umre'den Yararlanmak(Yâni Umre Yapmakla Sevab Kazanmak) Babı

Bilindiği gibi hac, belirli zamanda belirli niyetle K a' b e - i Muazzama'yi tavaf etmek, belirli zamanda Ar a f â t'ta vakfeye durmak ve hac menâsikini ifâ etmektir. Hac ibâdeti yılın her ayında yapılamaz. Hac niyetiyle ihrama girip menâsikini ifâ et­menin mevsimi Şevval, Zilkade aylan ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Dört mezheb âlimleri bu hususta ittifak ha­lindedir. Bu mevsimden önce, yâni Şevval ayı girmeden önce hac niyetiyle ihrama girmek Hanefi, Mâliki ve Han-beli mezheblerine göre caiz ise de mekruhtur. Şafiî mezhe­bine göre ise geçersizdir.

Umre ise Kurban bayramı günleri hâriç yılın herhangi bir ayında, belirli bir niyetle ihrama girip Ka'be-i Muazzama*-yı fiavâf etmek, sa'y etmek ve saç traşı olmakla ifâ edilen bir ibâ­dettir. Câhiliyet devrinde umre ibâdeti hac mevsiminde ifâ edile­mezdi, yapılması haram telâkki edilirdi. İslâmiyet bu itikadın bâtıl olduğunu beyanla umre'nin hac mevsiminde de yapılabileceği hük­münü getirmiştir.

Daha önce hacc'ın şekillerini beyân ederken bunlardan birisinin de Hacc-ı Temettü olduğunu, yâni hac mevsiminde önce umre niye­tiyle ihrama girip bunu tamamladıktan sonra ihramdan çıkmak ve bayrama bir iki gün kala hac niyetiyle ihrama girip hac menâsiki,edâ etmek olduğunu söylemiştim. Müellifimiz 37. babı Hacc-ı İfrâd'a, 38. babı Hacc-ı Kıran'a tahsis ettiği gibi bu babı da Hacc-i Temettü'a ayırmış ve buna dâir hadîsleri burada rivayet etmiştir. Hadislerin izahı bölümünde konu ile ilgili gerekli bilgi verilecektir.

2976) Ömer bin el-Hattâb (Radtyaîîâhü ankyden; Şöyle demiştir:

ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in El-Akîk (deresin) de iken şöyle buyurduğunu (kulağımla) işittim;

Bana Rabbim tarafından bir gelen (yâni Cebrail) geldi ve: Bu mübarek derede namaz kıl ve de ki: Bu, hac içinde bir umre'dir, di­ye talimat verdi.

(İbn-i Mâceh dedi ki:) yukardaki ifâde tarzı, (Bana rivayette bu­lunan şeyhim) Duhaym'a aittir."[128][128]

Hadîsin Fıkıh Yönü

Tekmile yazan bu hadîsin fıkıh yönü ile ilgili olarak şöyle der:

1. Hadîs, El-Akîk deresinin faziletine ve bu yerde namaz kılma­nın üstünlüğüne delâlet eder.

2. Hadis, ihrama girileceği zaman ihram namazını kılmanın fa­ziletine de delâlet eder.   Âlimler bu hususta ittifak halindedir.   An­cak namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerden birinde ihrama gi­rildiği takdirde ihram namazı kılınmaz. Sâdece   Şafiî   mezhebine göre ihrama anılan vakitlerden birinde bile girilse ihram namazı kı­lınır. Çünkü nafile namazın kılınmasının mekruh olduğu vakitlerde ihram, tavaf ve abdest gibi bir sebebe dayalı namaz kılmak mekruh değildir.

2977) Surâka bin (Mâlik) bin Cu'şum (Radıyallâhü an^'den; Şöy­le demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu derede hitabet et­mek üzere ayağa kalktı ve:

Bilmiş olun ki umre kıyamete dek hacc'a şüphesiz dâhil oldu, bu­yurdu."[130][130]

İzahı

Bu hadisi Buhar î, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişlerdir, t m r â n (Radıyallâhü anh) bu hadîste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in zevcelerinden bir grubun. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hayatta iken Hacc-ı Temettü'ü edâ ettiklerini, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bunu yasak­lamadığını ve Hacc-ı Temettü'ün meşruluğuna dâir Bakara sû­resinin 196. âyetindeki hükmün başka bir âyetle neshedilmediğini ifâ­de etmiştir.

Veda hacc'ında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e se­kiz zevcesi refakat etmişti. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nın dışında kalan zevcelerin hepsinin Hacc-ı Temettü'ü ifâ ettikleri hadîs şerhlerin­de beyân edilmektedir. Müellifimizin süneninde 3133 ve 3135. numa­ralarda geçen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ile Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nın hadislerinde belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Hacc-ı Temettü eden zevceleri için bir sığır kurban etmiştir. Anılan iki hadîsi Ebû Dâvûd da Hac bölümünün "Hedyü'I-Bakara = Sığırı kurban etme" babında rivayet etmiş ve Tekmile yazarı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in zevcelerinden Hacc-ı Temettü edenlerin yedi olduğunu ifâde etmiş­tir.

Hac aylarının Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günü olduğunu yukarda belirtmiştim.. î m r â n (Ra­dıyallâhü anh) bu muhterem annelerimizin Zilhicce' nin ilk on gününde, yâni hac mevsiminde, haçtan önce umre ettiklerini be­lirtmekle Hacc-ı Temettü'ü ifâ ettiklerini açıklamak istemiştir.

Hacc-ı Temettü'ün meşruluğu Bakara sûresinin 196. âye­tinde geçen=  "Kimhacc'a kadar umre'den faydalanmak (sevabını kazanmak) isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek..." Nazm-i İlâhî ile sabittir. î m -r â n (Radıyallâhü anh) bu hükmün neshine dâir bir şeyin inme­diğini anlatmak ister.

İmrân (Radıyallâhü anh) 'in hac mevsiminde, haçtan önce umre etmeye, yâni Hacc-ı Temettü'a karşı çıktığını haber verdiği zât ile kimi kasdettiği yolunda çeşitli görüşler vardır. K u r t u b i ve N e v e v i bununla Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh)'in kasdedildiğini söylemişlerdir. î b n ü't-T i n : Bununla ya Ömer veya Osman kasdedilmiştir, der. El-Hâfız bu husustaki sözleri nakleder ve Ömer (Radıyallâhü anh)'in kaşdedildiği ihtimalini tercih eder.

Bundan sonra gelen 2979. hadis de bununla Ömer (Radıyal-lâhü anh) 'in kasdedilmiş olduğu ihtimâlini kuvvetlendirir.

Tekmile yazarı Hacc-ı İfrâd babında: Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhümâ)'nm Hacc-ı Temettü'a karşı çıkmaları bunun meşruluğunu inkâr etmeleri anlamında değil, tenzihen mekruhluk ve en faziletli saydıkları Hacc-ı İfrâd'a teşvik içindir. Hacc-ı Temet-tü'ün kerâhatsız câizliği hususunda âlimler bilâhere icmâ ve ittifak etmişlerdir, der.

İ m r â n (Radıyallâhü anh) *ın Mutarrıf'a söylediği söz­le şunu kasdettiği, Sindi tarafından ifâde edilmiştir: Bu gün Ömer (Radıyallâhü anh) Hacc-ı Temettü'a karşı ol­duğu için bununla amel edemezsen bile bu günden sonra, yâni Ömer (Radıyallâhü anh) 'm devrinden sonra bununla amel etmek ve halka bunu öğretmek suretiyle yararlanabilirsin, sevabını kazanabilirsin.

Kadı Iyâz ve başkası Ömer ve Osman (Radı­yallâhü anh) 'in karşı çıktıkları umre'nin Hacc-ı Temettü olmayıp hac niyetiyle ihrama girildikten sonra bunu umre'ye çevirmek olduğunu söylemiş ise de gerek bu hadîs ve gerekse bundan sonra gelen E b û M û s â (Radıyallâhü anh)'in hadisi karşı çıkılan umre'nin Hacc-ı Temettü olduğunu gösterir.

2979) Ebû Mûsâ el-Eş'arî (Radtyaİlâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

Kendisi Hacc-ı Temettü'a fetva veriyordu. Sonra bir adam ken­disine :

Sen fetvanın bâzısını geciktir, fetva işini bırak. Çünkü mü'm in­lerin Emirinin (yâni halîfe Ömer'in) senden sonra hac ve umre me-nâsiki hakkında ihdas ettiği şeyi (ki Hacc-ı Temettü menetmektir) bilmiyorsun, dedi.

(Ebû Mûsâ demiş ki) sonra nihayet ben müzminlerin e mirine rastladım ve ona sordum. Bunun üzerine (Halife) Ömer (Radıyallâ­hü anh) dedi ki:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve ashabının hacc-ı temettü'ü yaptıklarını şüphesiz biliyorum. Ve lâkin ben hacı adaylarının (Arafat'a çıkacakları zamana kadar) el-Erâk (ağacı) al­tında (bile) karılarına yaklaşmaya devam edip sonra başlarından boy abdesti suyu damladığı bir vaziyette hacc'a başlamalarını (Arafat'a çıkmalarını) kerih gördüm."[132][132]

41- Hacc'ı Feshetmek (Yâni Umre'ye Çevirmek) Babı

2980) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâ)'dm; Şöyle de-mİştİr:

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in beraberinde sırf hac niyetiyle ihrama girdik, um re yi hacca katmadık. Sonra Zilhicce ayının dördüncü günü (sabahı) Mekke'ye vardık. Biz Ka'be'yi tavaf edip Safa ile Merve arasında sa'y edince Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) haccımızı umre'ye çevirmemizi ve ihramdan çıkıp ka­dınlarımıza yaklaşabilmemizi emretti. Bunun üzerine biz kendi ara­mızda : Bizim ile Arefe (günü veya Arafat) arasında ancak beş gün var. Biz kadınlarımızdan bile yararlanmış olarak Arafat'a çıkacağız (Bu ne hâldir?) diye konuştuk (bu duruma hayret ettik). Sonra Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ben şüphesiz hepinizden ziyâde hayra düşkün, Allah'a itaatkâr ve doğruyum. Ve (beraberimdeki) kurbanlık olmasaydı (umre1 yi yap­tıktan sonra) ben muhakkak ihramdan çıkacaktım, buyurdu. Son­ra Surakâ bin Mâlik (Radıyallâhü anh) (Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e) :

Bu mut'a'mız (yâni umre için ettiğimiz tavaf ve sa'y'den sonra ihramdan çıkmak suretiyle yararlanmamız) bu yılımıza mı mahsus­tur, yoksa ebediyen meşru mudur? diye sordu. ResûM Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

Hayır, (bu yıla mahsus değildir). Bilâkis ilelebed meşrudur, bu­yurdu."[134][134]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Hacc-ı İfrâd niyetiyle ihrama giren bir kimse tavaf etmeden önce bunu umre'ye çevirebilir. Ahmed, Mücâhid, el-Ha-san ve Zahirîye mezhebi mensublarından bir grub böy­le hükmetmişlerdir. Fakat cumhur bu hükmün Veda haccına mah­sus olduğu görüşündedir. Veda haccında verilen ruhsat ve izin, hac mevsiminde umre yapmanın büyük günahlardan olduğuna dâir câ­hiliyet devrinin bâtıl itikadım yıkmak içindir. Bu husus bundan son­ra gelen bâbta rivayet edilen hadîslerin izahı bölümünde tekrar ele alınacaktır.

2. Hacc-ı Temettü eden kimseler umre'ye âit ihramdan çıktık­tan sonra ihrâmlı kimse için haram olan şeyleri işleyebilirler.    Bu cümleden olarak kadınlarına yaklaşabilirler.

3. Hacc-ı îfrâd veya Hacc-ı Kıran niyetiyle ihrama giren ve be­raberinde kurban getiren kimseler Veda haccında da hacılarını um­re'ye çevirememişlerdir.

Şu noktayı da belirteyim:

Suraka    (Radıyallâhü anhî'm Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü

ve's-selâm)'e sorduğu; "Bu mut'a-mız bu yılımıza mı mahsustur, yoksa Uelebed meşru mudur? sorusu ve buna karşılık buyurulan;  "Hayır,   (bu yılamahsus değil). Bilâkis ilelebed meşrudur" cevâb değişik şekillerde yorumlanmıştır: Hacc'ın umre'ye çevirilmesine hükmeden A h m e d ve Zahiriye mezhebi mensublarına göre bu hükmün Veda haccı yılma mahsus olmayıp kıyamete dek meşru olduğu yolunda yo­rum yapmışlardır. Cumhura göre ise bu soru ile verilen cevab Hacc-ı Temettü'ün meşruluğuna dâirdir. Yâni Hacc-ı Temettü dâima meşru­dur, meşruluğu Veda haccı yılına mahsus değildir.

2981) Âişe (RadtyaUâhü artkâydan; Şöyle demiştir:

Biz Zilkade ayının bitimine beş gün kala Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in beraberinde (Medine'den hac yolculuğuna) çıktık. (Hac mevsiminde umre değil) ancak hac edilir sanıyorduk. Ni­hayet varıp (Mekke'ye) yaklaştığımız zaman Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), beraberinde kurbanlık olmayanların (tavaf ve sa'y'den sonra) ihramdan çıkmalarını emretti. Beraberinde kurban­lık olanlar dışında kalan herkes (tavaf ve sa'y'den sonra) ihramdan çıktı. Kurban bayramı günü olunca bize sığır eti getirildi ve Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in, zevceleri yerine kurban kestiği söylendi."[136][136]

Hadisin Fıkıh Yönü

1. Hac niyetiyle ihrama giren ve beraberinde kurbanlık götür­meyen bir kimse henüz tavaf etmemiş iken haccım umre'ye çevire­bilir. Cumhura göre bu hüküm Veda haccına katılanlara mahsustur. Ahmed,   el-Hasan   ve   Zahiriye   mezhebine mensub bir gruba göre ise bu hüküm, umumidir.

2. Umre'ye niyetlenen kimseler tavaf ve sa'y ettikten sonra ih­ramdan çıkarlar. Sa'y'den sonra saç traşı olup bundan sonra ihram­dan çıkarlar.

3. Hac niyetiyle ihrama girip kurban sevkeden kimse haccım umre'ye çeviremez.

4. Hacc-ı Teınettü'a niyetlenen veya birinci maddede belirtildiği gibi haccım umre'jre çevirenler kurban kesmekle mükelleftir.

5. Kişi bu nevî kurban kesmekle mükellef zevceleri adına kur­ban kesebilir.

6. Bir sığır yedi kişi için kurban olabilir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yedi zevcesi için bir sığır kurban etmişti.

7. Hacc-ı Temettü için kesilen kurban etinden eşe, dosta ikram edilebilir.

2982) El-Berâ bin Âzib (Radıyailâhü ank)'den; Şöyle demiştir   :

R e sû I u II ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ashabı başımızda (hac yolculuğuna) çıktılar. Biz (sahâbilerin çoğu) hac niyetiyle ihra­ma girdik. Sonra Mekke'ye vardığımız zaman Resül-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)   (bize) :

Bu haccınızı um re'ye çeviriniz, buyurdu. S ah âbı ler: Yâ Resûlallah! Biz hac niyetiyle ihrama girdik. Haccımızi um­re'ye nasıl çevirelim, dediler.    Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Size emrettiğim şeye bakınız, (onu) yapınız, buyurdu. Sahâbiler: İhramdan çıkmaya yanaşmadılar. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) (bu duruma) hiddetlenip gitti. Sonra Âişe (Radıyailâhü anhâ)'nm yanma öfkeli olarak girdi. Âişe (Radıyailâhü anhâ) :

(Yâ Resûlallah)! Kim seni hiddetlendirdi? Allah o kimsenin ce­zasını versin, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) :

Ben bir şeyi emredip de bana uyulmadığı halde nasıl hiddetlen­meyeyim? diye cevab verdi.*'

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedindeki râvîler sıka (güveni­lir) kimselerdir. Ancak senedde Ebû İshâk bulunur. Bunun adı Arar bin Abdillah'-tjr. Bu râvinin hafızası son zamanlarında zayıflamış, rivayetleri karıştırmıştı. R&-vlsi İbn-i Ayyâş'ın ondan bu hâlinden önce mi sonra mı rivayette bulunduğu açık­lığa kavuşmamıştır. Bu itibarla İbn-İ Ayyâş'ın rivayet zamanı açıklığa kavuşunca­ya kadar Ebû İshâk'ın hadisinin sıhhat durumu hakkında bir şey söylenemez.[138][138]

İzahı

Bu hadîsi Müslim de rivayet etmiştir. Bu hadîsten çıkan hükümler bundan önceki hadislerden çıkan hükümler gibidir. Z ü -b e y r ihramh idi,, Esma (Radıyallâhü anhâ) ihramdan çık­mıştı. Ihramlı bir erkeğin, ihramlıveya ihramsız karısından uzak dur­ması gerekir. Çünkü şehvetle dokunması, ellemesi haramdır. Z ü -b e y r ihtiyatlı davranmış ve bir hatâya düşmekten korkmuş, bu sebeble eşinin kendisine yaklaşmamasını istemiştir.

ihrâmh kadın mutad elbisesini soymaz. Ayni elbise ile ihrama gi­rip devam edebilir. Esma (Radıyallâhü anhâ) ihramdan çıktık­tan sonra elbisesini giydiğini söyler. Demek ki ihramdan çıktıktan sonra mutad elbisesinden başka elbise giymiş. Bu nedenle giydiği el­bisenin süs elbisesi olduğu yorumu çıkar. Parantez içi ifâde ile bu duruma işaret etmek istedim.

Zübeyr (Radıyallâhü anh) 'in hâl tercemesi 122 -124 nolu ha­dîsler bölümünde geçti. Zübeyr (Radıyallâhü anh)'in zevcesi ve Ebû Bekr-i Sıddik (Radıyallâhü anh) 'in kızı Esma (Radıyallâhü anhâJ'nm hâl tercemesi ise 629. hadis bölümünde geçti.[140][140]

İzahı

Bilâl (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Ebû Dâvûd, Ne-sâi, Ahmed ve Dârimi de rivayet etmişlerdir. Ebû Zer (Radıyallâhü anh) 'm hadisini ise Müslim, Ebû Dâ­vûd,   Nesâî   ve   Beyhakî   de rivayet etmişlerdir.

B i 1 â 1' in hadisi ile Ebû Zerr'in eseri haccın umre'ye çevirilmesinin meşruluğunun Veda haccı yolculuğunda Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e refakat eden sahâbiîere, yâni on­lardan beraberinde kurbanlık bulundurmayanlara mahsus olduğuna delâlet eder. Başkaları için böyle bir şey caiz değildir. Yâni hac niyetiyle ihrama giren bir kimsenin sonradan niyetini değiştirip M e k k e' ye vardığı zaman umre için tavaf ve sa'y ettikten son­ra saçını traş ederek ihramdan çıkması caiz değildir. Hacc-ı İfrfid ve­ya Haccı Kıran niyetiyle ihrama giren bir kimse hacani ikmal et­mekle mükelleftir. Bunu umre'ye çeviremez.[142][142]

43- Safa Ve Merve Arasında Sat (Yâni Yedî Defa Gldîp Gelme) Babı

Safa: Safât'm çoğuludur. Safât'm asıl mânâsı geniş ve pürüzsüz taştır. Burada kasdedilen mânâ ise K a' b e' nin çevresindeki  Mescid-i Haram isimli camiin Safa kapısının yakınında bulu­nan ve Ebû Kubeys dağının bir uzantısı mâhiyetinde kü­çük bir kayalıktır. Safa denilen kayalığın uzunluğu 6 mt., ge­nişliği 3 mt. ve yüksekliği yaklaşık olarak 2 mt. kadardır. Eskiden bu kayalığa dört basamakla çıkılıyordu.

Merve: Beyaz taş manasınadır. Burada kasdedilen mânâ ise Mescid-i Haram1 in es-Selâm kapısının yakınında bulunan ve Kuaykıân dağının uzantısı mâhiyetinde yüksek­çe bir yerdir. Bu tepeciğin uzunluğu 4 mt., genişliği 2 mt. ve yüksek­liği takriben 2 mt. kadardır. Eskiden beş basamakla çıkılıyordu.

Safa ile Me rve arasında umumî bir yol bulunur ki umre veya hac için yapılan sa'y fcju yolda yapılır. Safa ile Merve arasındaki mesafe 420 mt.djfr. Yolun genişliği ise 10-12 mt. kadardır. Safa' dan Merve'ye doğru 80 mt. gidilince orada yeşil bir mil bulunur. Bu milden 70 tfnt. ilerde ikinci bir yeşil mil bulunur. îkin-ci mil ile Merve arasındaki mesafe ise 270 mt.dir. Şimdi söz konusu miller yerine yeşil sütunlar bulunur. Safa ile Merve arasında sa'y edenler miller arasındaki yolu koşarak, diğer kısmı normal yürüyerek katederler. Safa ile Merve arasındaki sa'y işine Safa' dan başlanır ve yedi defa gidilip gelinir. Bir gi­diş geliş iki defa sayılır. Yâni Safa' dan M e r v e ' ye 4 defa ve Merve' den S af â'ya 3 defa gidilmek suretiyle sa'y ik­mal edilmiş olur. Safa ile Merve tepecikleri ve bunlar ara­sındaki caddenin üstü bina ile örtülüdür ve Mescid-i Haram ile birleştirilmiş gibi ise de bu kısım camiden sayılmaz ve cami ile bu yer arasında alçak bir duvar bulunur.

Bilâl b. Haris (ILA.)'ın Hâl Tercemesi

Bilâl bin el-Hâris Abdirrahmân el-Müzenî (B.A.) Peygamber (S.A.V.)'den ve Ömer bin el-Hattâb ile tbn-l Mes'ûd (R-A.)'dan rivayette bulunmuştur. Kendi­sinden de oğlu el-Hâris, Alkarna bin Vakkas, Amr bin Avf ve el-Müğire bin Ab* dUlah rivayette bulunmuşlardır, tbn-i Sa'd, onu muhacirlerin üçüncü tabakasın­dan saymıştır. Hicretin 60. yılı 80 yaşında iken vefat etmiştir. Sünen sâhibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Tekmile : C. 1, Sah. 98)

2986) Urve (bin Zübeyr)  (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle demig-

Ben (teyzem) Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'ya: Ben (hac veya umre ettiğimde) Safa ile Merve arasında sa'y etmememden dolayı bir gü­naha gireceğim kanısında değilim, dedim. Âişe (Radıyallâhü anhâ) (bana cevaben) :

Allah:

"Safâ ile Merve Allah'ın şiarlarından (yâni dini alâmetlerden) dir. Kim Ka'be'yi hac eder veya umre ederse, bu iki tepe arasında sa'y etmesinde bir günah yoktur" buyuruyor. Eğer senin dediğin gibi ol­saydı: bu iki tepe arasında sa'y etme­mesinde bir günah yoktur" şeklinde olacaktı. Bu âyet, Ensâr'dan bir grup hakkında indirildi. Onlar (müslüman olmazdan önce) ihrama girdikleri zaman Menât putuna tapmak niyetiyle ihrama girerlerdi ve (Safa ile Merve tepeleri üstünde dikili başka putlar bulunduğu için) Safa ile Merve arasında sa'y etmeyi kendilerine mubah say­mazlardı. (Onlar müslümanlığı kabul edip) sonra Veda haccmda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in beraberinde (Mekke'ye) gel­dikleri zaman anılan durumu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) 'e anlattılar. Bunun üzerine Allah mezkûr âyeti indirdi. And ol­sun ki Safa ile Merve arasında sa'y etmeyen bir kimsenin haccını Al­lah (Azze ve Celle) tamam saymaz, dedi."[144][144]

Hadîsin Fıkıh Yönü

Hadis, Safa ile Merve tepeleri arasında sa'y etmenin meşruluğuna delâlet eder. Bu hususta âlimlerin ittifakı vardır. An­cak sa'y'ın hükmü hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki:

1. H a n e f i 1 e r   ile   S e v r i' ye   göre   Safa   ile   Mer-v e   arasında sa'y hac ve umre'nin vâciblerindendir, terk edilmesi hâlinde kurban kesmek gerekir. Sa'y ne haccm ne de umre'nin rü­künlerinden değildir. Yâni yapılmaması hâlinde hac veya umre bâ­tıl ve geçersiz sayılmaz.

2. Mâlik,   Şafii,   İshâk,   Ebû   Sevr   ve   D â -v û d ' a   göre   Safa   ile   Merve   arasında sa'y hac ve umre'­nin rükünJerindendir. Onsuz ne hac ne de umre olamaz. Yapılma­ması hâlinde kurban kesmekle onarılamaz. Yâni yapılmaması hâlin­de hac ve umre geçersiz sayılır.

3. A h m e d' den yapılan bir rivayete göre kendisi sa'y'ın sün­net olduğuna hükmetmiştir. Bu görüş îbn-i Abbâs, Enes ve   îb.n-i   Zübeyr' den   de rivayet edilmiştir.

Sa'y'uı hikmeti şudur: İsmail (Aleyhisselâm)'in annesi H â c e r ihtiyaç duyduğu suyu aramak için Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa dolaşmış ve nihayet Allah'ın yardımıy­la Zemzem suyunu bulmuştur. İsmail ile annesi H â -c e r'in şerefini yüceltmek için Allah Teâlâ sa'y işini meşru kıl­mıştır. Hacılar ve umre'ciler bu tarihî hâtırayı, yaptıkları sa'y ile anmış olurlar.

Hadisin râvisi Urve (Radıyallâhü anh) H z. Âişe (Ra­dıyallâhü anhâ)'nın kız kardeşi   Esma    (Radıyallâhü anhâ)'nın

oğludur.

2987) Ümmü Veled-i Şeybe (Radıyallâhü ankâ)'dan; Şöyle demiştir: Ben ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i Safa ile Merve ara­sında sa'y ederken (yâni dere kısmında koşarken) ve: Bu dere ancak koşarak katedilir, buyururken gördüm/'[146][146]

Hadisin Fıkıh Yönü

Safa ile Merve arasında sa'y edilirken yeşi! sütunlarla işaretlenmiş olan dere kısmında koşmak meşrudur. Dört mezheb imamları ile cumhur anılan kısımda koşmanın sünnet olduğuna ve diğer kısımda normal yürümenin sünnet olduğuna hükmetmişlerdir. Koşma işi erkekler için sünnettir. Kadınlar için sünnet değildir. Çün­kü kadınlar koşarken erkeklere çarpabilirler.

2988) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)\\an: Şöyle de­miştir :

Eğer ben Safa ile Merve arasında koşarsam şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in koştuğunu gördüm (de öyle koşu­yorum) ve eğer (normal) yürürsem (yine) şüphesiz Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in (normal) yürüdüğünü gördüm (de öyle yürüyorum). Kaldı ki ben yaşı ilerlemiş bir ihtiyarım."[148][148]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. İba-i   Ömer    (Radıyallâhü anh)'a göre   Safa   ile Merve   arasında mevcut yeşil direklerle belirli kısımda normal yürümek de koşmak da meşrudur.

2. Anılan bölümde koşmanın sünnet olup normal    yürümenin sünnete muhalefeti farz edilse bile bu hüküm güçlü ve koşmaya muk­tedir kimselere mahsustur. Zayıf yaşlılar bundan muaftır.

Âlimlerin konuya ilişkin görüşleri bundan önceki hadisin fıkıh yönü bölümünde anlatıldı.[150][150] (Radıyallâhü anhyden rivayet edil­diğine göre :

Kendisi Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den şunu işit-miştir:

Hac bir cihâddır. Umre de bir tatavvu'dur (yâni sünnettir)." Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir:  Bunun senedinde Mendel diye tanınan

İbn-i Kays bulunur. Bunu Ahmed, İbn-i Muin ve başkaları da zayıf saymışlardır.

Râvilerden Hasan da zayıftır.

2990) Abdullah bin Ebî Evfâ (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kaza) umresi yaptığı zaman biz de beraberinde idik. Resûlullah Ka*be'yi tavaf etti, biz de kendisiyle beraber tavaf ettik. O (Makam-i îbrâhîm arkasında iki rek'at) namaz kıldı, biz de O'nunla beraber kıldık. Biz O'nu Mekke halkından koruyorduk ki kimsenin zararı O*na dokunmasın."[152][152]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Umre için tavaf edilir. Tavaf, Ka'be-i Muazzama etrafında yedi defa ve usûlü dâiresinde dolaşmak suretiyle ziyaret etmektir. Tavaf cumhûr'a göre umre'nin rüknüdür, farzıdır. Yapıl­maması hâlinde umre geçersizdir ve kurban kesmekle veya başka bir şeyle telâfi edilemez.   Mâlik,   Şafiî   ve   Ahmed   deböyle demişlerdir. Hanef iler'e göre ise tavafın dört şavt'ı, yâni dört turu rükündür, farzdır. Diğer üç şavt'ı vâcibtir. Vâcib olan kısmın yapılmaması hâlinde ceza kurbanı ile telâfisi mümkündür.

2. Umre tavafından sonra tavaf namazı kılmak meşrudur. Ta­vaf namazının hükmü ile ilgili gerekli bilgi bu kitabın 33. babında verilmiştir. Hülâsası şudur: Bu namaz   Hanef iler'e   göre vâ­cib, diğer üç mezhebe göre sünnettir.

3. Düşmanlardan korunmak için gerekli tedbirin alınması meşru­dur.[154][154]

Umre'nin Rükünleri Ve Şartları

1. Hanefi   mezhebine göre umre'nin farzları ikidir: Umre niyetiyle ihrama girmek —ki buna şart derler— ve tavafın dörtşavtı, yâni K a'b e'nin etrafında dört defa dolaşmak suretiyle ziyaret etmektir. Umre'nin vâcibleri ise tavafın kalan üç turu, S a -f â ile M e r v e arasında sa'y, saç traşı ve mikatların dışmdan umre'ye gidenlerin mikat'ta ihrama girmesi, mîkat sınırları içinden umre'ye gidenlerin de harem dışında, meselâ T e n î m gibi bir yerde ihrama girmesidir.

2. Şafiî   mezhebine göre umre'nin rükünleri beştir: Um­re niyetiyle ihrama girmek,   K a' b e' yi   tavaf etmek,   Safa   ile M e r v e   arasında sa'y etmek, saç traşı olmak ve sayılan bu rükün­leri sırayla yapmaktır. Umre'nin vacibi ise mîkat dışından umre'ye gidecek olan kimsenin mikatta ihrama girmesi, mîkat sınırları dâ­hilinden umre'ye gidecek kimsenin ise harem dışında ihrama girme­sidir.

3. Mâliki   ve   Hanbeli   mezheblerine göre umre'nin rükünleri: Umre niyetiyle ihrama girmek, tavaf ve sa'y'dir. Umre'­nin vacibi ise   Şafii   mezhebindeki vâcibtir.[156][156]

45- Ramazan Ayında Umre Yapmanın (Fazîletine Dâir Hadîsler) Babı

2991) Vehb bin Hanbeş (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ramazan ayında (yapılan) bir umre Csevab bakımından nafile) bir hacca muâdil (denk) tir.

2992) Herim bin Hanbeş (Radtyallâhü anhy dtn rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ramazan ayında (yapılan) bir umre (sevab bakımından nafile) bir hacca muâdildir."

Not:   Zevâld'de şöyle denilmiştir: Vehb bin Hanbes'İn hadisinin ilk senedi sahihtir. İkinci sened DâvÛd bin Yezfd'in zayıflığı sebebiyle zayıftır.

2993) Ebû Ma'kıl  (Radtyallâhü aw/r)'den  rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ramazan ayında bir umre yapmak (sevab bakımından nafile) bir hac etmeye muâdildir, buyurmuştur."

2994) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ramazan ayında (yapılan) bir umre  (sevab bakımından nafile) bir hacc'a muâdildir, buyurmuştur."

2995) Câbİr (Radtyallâhü anh)yden rivayet edildiğine göre; Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ramazan ayında bir umre yapmak  (sevab bakımından nafile) bir hacc'a muâdildir, buyurmuştur."[158][158]

46- Zilkade Ayında Umre Etmek Babı

2996) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'&A\\\ Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zilkade ayından başka hiç bir ayda umre etmemiştir."

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir;  îbn-İ Abbâs (R.A.)'ın hadisinin senedi zayıftır. Çünkü râvl Muhammed "bin Abdirrahmân bin Ebi Leylâ zayıftır.

2997) Aişe (Radtyaltâhü anhâydan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hiç bir umreyi Zilkade ayından başka ayda îfa etmemiştir."[160][160]

47- Receb Ayında Umre Etmek Babı

2998) Urve (bin Zübeyr) (Radtyallâhü anhümâydan rivayet edildi­ğine göre :

Bir kerre (Abdullah) bin Ömer'e, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hangi ayda umre ettiği soruldu. İbn-i Ömer de: Receb ayında, diye cevab verdi. Sonra (İbn-i Ömer'in bu sözünü işiten) Âişe: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Receb ayında katiy-yen umre etmemiştir ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ettiği bütün umrelerde o (yâni İbn-i Ömer) O'nun beraberinde idi."[162][162]

48- Tenimden Umrenin İhramına Girmek Babı

2999) Ebû ttekr-İ Siddîk'ın oğlu Atvlıırrahman (Radıyaltâhü atıhÜ-»ıâ)'(hm rivâyel edildiğine şiire :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine (kız kardeşi) Âişe (Radıyallâhü anhâ)yı terkiyesine bindirip Tenim'den (ihramla-yarak) ona umre ettirmesini emretti."

3000) Aişe (Radtyattâhn ankâydsm; Şöyle demiştir:

Biz, Zilhicce hilâhtnın görülebileceği)ne yaklaşmış (yâni Zilkade ayının bitimine beş gün kalmış) iken Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellera)'in beraberinde (Medine'den Veda haccı) yolculuğuna çık­tık. Sonra Resûluilah  (Sallallahü-Aleyhi  ve Sellem)   (sahâbîlereî :

Sizlerden kim umre niyetiyle ihrama girmek isterse (o şekilde) ihrama girsin. Kurbanlığımı (Mekke'ye) sevketmiş olmam olmasay­dı ben (hacsız) bir umre niyetiyle ihrama girecektim, buyurdu. Âişe

(Radıyallâhü anhâ) :

Bunun üzerine (yalnız) umre niyetiyle ihrama girenler oldu. Hac niyetiyle ihrama girenler de oldu. Ben umre niyetiyle ihrama giren­lerdendim, dedi. Âişe (sözlerine devamla) :

Sonra biz (böylece ihrâmlandıktan sonra mikattan) yola çıktık. Nihayet Mekke'ye vardık. Ben Arefe gününü hayızh ve umrenin ih­ramından çıkmamış olarak idrâk ettim. Sonra bu durumumu Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e arz ettim, dedi. Resül-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (bana) :

Sen umre'ni bırak, saç örgülerini çöz, saçını tara ve hacc'a niyet­len, buyurdu. Âişe dedi ki:

Ben de (Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyur­duğunu) yaptım. Sonra hasba (yâni Zilhicce ayının ondördüncü) ge­cesi olup Allah hacc'ıımzı tamamlatınca, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kardeşim) Abdurrahmân bin Ebi Bekr'i benim beraberimde gönderdi. Abdurrahmân beni devesinin arkasına bindi­rip Ten'im'e çıktı. Ben (orada) umre niyetiyle ihrama girdim (ve um­re menâsiki yaptım). Böylece Allah bizim hacc'jmızı ve umre'mizi ta­mamlattı. Bu işte ne kurban vardı, ne sadaka ne de oruç, dedi."[164][164]

Birinci Hadîsten Çıkan Hükümler

1. Adam mahremi olan bir kadınla yolculuğa yalnızca çıkabilir ve onu terkiyesine bindirebilir.

2. M e k k e ' de   bulunan bir kimse umre niyetiyle ihrama gir­mek istediği zaman   Mekke-i   Mükerreme   harem'i sayı­lan mıntıka içinde ihrama giremez. Bu bölgenin dışına çıkmak zorun­dadır. Anılan bölgenin dışma "Hill" ismi verilir. Hill ismi verilen mın­tıkalardan birine çıktıktan sonra orada umre'ye niyetlenip ihrâmla-nır.[166][166]

49- Beytül-Makdis (Yâni Kudüs'teki Mescidi Aksa) Dan Umre İhramına Giren Kimse (Nin Fazîletîne Dâir Hadîsler) Babı

3001) (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zevcelerinden) Ümmü Seleme (Radtyallâhü anhümâ)'âan rivayet edildiğine göre; Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Kim Beytü'l-Makdis'ten umre ihramına girerse günahları bağış­lanır."

3002) Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemy'm zevcesi Ümmu Se­leme (Radıyaîlâhü anhâ)'d&n rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Kim Beytü'I-Makdis'ten umre ihramına girerse o umre, onun geç­mişteki günahlarına keffâret olur.

Ününü Seleme demiştir ki: Ben bunun üzerine bir umre'ye (Bey-tül-Makdis'ten) çıktım."[168][168]

Hadîsten Çıkan Fıkıh Hükmü

Bu iki hadisten çıkan hüküm, mîkat denilen yere varmadan ön­ce ihrama girmenin câizliğidir.

Mîkat'ta ihrâmlanmak ile mîkat'a varmadan önce ihrâmlanmak-tan hangisinin daha faziletli olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmiş­lerdir. Şöyle ki:

1. Alkarna,   el-Esved,   Ebû   İshâk   ve   Ebû H a n i f e' ye   göre mikat'a varmadan önce ihrama girmek daha faziletlidir.   Ş â f i î 1 e r' den   de böyle bir kavil rivayet edilmek­tedir.

2. Ebû   Hanîfe' den   diğer bir rivayete göre nefsinden emîn olan, yâni ihrâmh kimseye yasak şeyleri işlememek noktasın­dan kendine güvenen kimse için en faziletli olanı mîkat'a yarmadan önce ihrama girmektir. Nefsinden emin olmayan bir kimse için en iyisi mîkat'ta ihrâmlanmaktır.

îbn-i Ömer (Radıyaîlâhü anh) 'in Beytü'l-Mak­dis' ten, îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in Şâm' dan ve İbn-i Mes'ûd (Radıyaîlâhü anh) 'un kadisiyye'den ihra­ma girdikleri rivayet olunmuştur.

3. Atâ,   Hasan-i   Basri,   Mâlik,   Ahmed   ve î s h â k ' a   göre mîkat'tan evvel ihrâmlanmak mekruhtur.   Şafii mezhebinin en kuvvetli kavli de böyledir.   Bunlar:    Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ve O'na refakat eden sahâbiler mikat'ta ihrâmlandılar.   O'nun devrinden sonra de sahâbilerin ve tabiilerin cumhuru ile âlimlerin cumhuru da hep mîkat'ta ihrama girdiler, de­mişlerdir. Bu bâbtaki hadîslere cevaben de: Bu hadîslerin senedleri kuvvetli değildir. Hadislerin sahîhliği farz edilse bile mîkat'tan Ön­ce ihrama girmenin fazileti beyân ediliyor.    Ama, böyle yapmanın mîkat'ta ihrama girmekten daha faziletli ve üstün olduğuna dâir ka­yıt anılan hadîslerde yoktur. Yahut bu fazilet,   Beytü'l-Mak­dis' e   mahsustur, derler.[170][170]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ebû Dâvûd, Ahmed ve D â -r i m i de rivayet etmişlerdir. Hadis hicretten sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in ayrı ayrı yıllarda dört defa umre etti­ğine delâlet eder. Bunlardan birincisi:

Hudeybiye umresidir. Hudeybiye, Mekke'ye bir konak ve M e d i n e' ye dokuz konak mesafede bir köydür. Bu köy Harem-i Şerif bölgesi içindedir. Bir kavle göre kö­yün bir kısmı Harem' den, bir kısmı da Harem'in dışın­dadır. Bu umre hicretin altıncı yılı Zilkade ayında oldu. Şöy­le ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 1400 kadar sahabi (Radıyallâhü anhüm) ile beraber sırf K a' b e - i Mu a z z a m a ' -yi ziyaret etmek ve umre ibâdetini ifa etmek niyetiyle Zilkade ayı başında Medîne-i Münevvere' den yola çıktılar ve Zü'1-Huleyfe'de ihram landılar. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâ­tü ve's-selâm) ve sahâbîler yediyüz adet kurbanlığı Harem-i Şerife şevkettiler. Nihayet Hudeybiye'ye vardıkları zaman Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) gelişlerinin amacı­nı Mekke müşriklerine elçi vasıtasıyla iletti. Fakat Mekke müşrikleri bir türlü anlayış göstermeyip onların Mekke'ye gir­melerine rızâ göstermediler. En son meşhur Hudeybiye and-laşması akdedildi. Bu andlaşmaya göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa­lâtü ve's-selâm) ve sahâbîler o yıl M e k k e' ye girmeden geri dö­necekler ve ancak ertesi yıl umre için Mekke'ye girebilecekler. Müslümanlardan mürted olup Mekke ',y« gidecek olan kimseler yeri vBftîmeyecafc; Ffekat mû|rfltlW*m müslüraan «lanlar   M e kk e * ye   geri gönderilecek. On veya yirmi yıl taraflar arasında savaş yapılmayacaktı.

Bu andlaşmanın kabulü üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ve sahâbîler Hudeybiye'de saçlarını traş edip beraberlerindeki kurbanlıkları kestiler ve umre ihramından çıktılar. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) umre ihramına girdiği ve burada ihramdan çıkmaya mecbur olduğu için bir umre sayılma du­rumu olmuştur. İkincisi:

Kaza Umresi'dir. Buna Umretü'1-Kazâ, Umretü'l-Kaziyye ve Um-retü'l-Kısâs isimleri verilmiştir. Bu umre ertesi yıl, yâni hicretin ye­dinci yılı   Zilkade   ayında ifa edildi. Üçüncüsü :

Cfr&ne Umresi'dir. Ci'râne, Müzdelife ile Arafat arasmda ve Harem-i Şerif sınırında bir yerdir. Bu umre, Mekke fethinden sonra, hicretin sekizinci yılı Zilkade ayın­da ifa edildi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), bu yerde iken bir gece umre için ihrama girip umre etti ve ayni gece buraya döndü.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ifa ettiği dördün­cü umre ise Veda haccında hac ile beraber edâ edilen umredir. Bu umre için yine Zilkade ayında ihrama girilmiş ve Zilhicce ayında   M e k k e ' ye   varılmıştır.

Görüldüğü gibi O'nun bütün umrelerine âit ihramlar hep Zil­kade ayında olmuştur. Bu durum anılan ayın faziletine delâlet eder. Daha önce defalarca anlattığım gibi bunun ikinci hikmeti de câhiliyet devrinin bâtıl inanışını yıkmaktır. Çünkü câhiliyet devrinin inanışına göre hac aylarında umre etmek en büyük günahlardan idi.[172][172]

51- Minâ'ya Çıkma  (Zamanı Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı

3004) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü ankümâydan rivayet edil­diğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Veda haccında) tervi-ye (yâni Zilhicce'nin sekizinci) günü öğle, ikindi, akşam, yatsı ve (Are-fe günü) sabah namazını Minâ'da kıldı. (Arefe günü) güneş doğduk­tan sonra Arafat'a hareket etti."

3005) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü diğine göre:'dan rivayet edil

Kendisi beş vakit namazı (yâni Zilhicce'nin sekizinci günü öğle, ikindi, akşam, yatsı ve Arefe günü sabah namazı) Minâ'da kılardı. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in böyle yaptığını arkadaşlarına haber vermiştir."

Not • Zevâid'de şöyle denilmiştir : İbn-i Ömer <RA.Vffl bu hadisinin senedi npftır. Çünkü onda bulunan ravî Abdullah bin Ömer zayıftır.[174][174]

Hadîslerin Fıkıh Yönü

Hacıların Zilhicce' nin sekizinci günü güneş doğduktan sonra Mekke* den çıkıp M i n â ' ya gitmeleri, o günün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazı ile A r e f e günü sabah namazını M i n â * da kılmaları ve T e r v i y e gününü A r e f e gününe bağlayan geceyi   M i n â ' da   geçirmeleri sünnettir.

Anılan geceyi M in â' da geçirmenin sünnetliği hususunda icmâ vardır. Bu itibarla hacılardan geceyi orada geçirmeyen olursa her hangi bir ceza gerekmez. Hacıların T e r v i y e gününden önce M i n â' ya gitmelerinde bir sakınca yoktur. Fakat Mâlik da­ha önce gitmenin mekruh olduğunu söylemiştir.

Terviye günü Mekke' den M i n â ' ya gitmek ve A r e f e günü M i n â ' dan Arafat'a çıkmak daha iyi ise de bu gün hacıların çoğu ve bunları sevk ve idare eden mutavvıfla-nn ekserisi bu sünnete riâyet etmiyorlar. Bir kısmı Terviye gü­nü doğruca Arafat'a çıkıyor. Bir kısmı da A r e f e günü Mekke1 den   doğruca   Arafat'a   çıkıyor.[176][176]

İzahı

Müellifimizin kısmen değişik iki senedle rivayet ettiği bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizi, Beyhaki ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. T i r m i z î hadîsin senedinin hasen olduğunu söylemiş ise de buna itiraz olmuştur. Çünkü Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'dan rivayet eden   M ü s e y k e ' nin   hâli meçhuldür.

Minâ, hacıların hepsinin en az üç gün durdukları bir saha­dır. Hacc'a gidenlerin gördükleri gibi bu alan hacılara dar gelir. Eğer bu alanda Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) için bir bina ya­pılmış olsaydı, bâzı müslümanlar da O'na uymak üzere kendilerine mahsus binalar yaptırırlar ve saha bir hayli daralacaktı.

Hadis, kimsenin M i n â ' da kendisine mahsus bina yaptırma­sının caiz olmadığına delâlet eder. Tekmile yazarının dediği gibi hal­kın bir kısmı bu hükme muhalefet ederek anılan sahada bir sürü bi­na yaptırmışlardır.[178][178]

İzahı

Bu hadisi Buharı, Müslim, Mâlik, Tahâvl ve B e y h a k i de rivayet etmişlerdir. Hadisin zahirine göre hacıların bir kısmı tekbir, diğer bir kısmı tehlil getirmişler, tekbîr alanlar teh­lîl etmemişler ve tehlîl edenler tekbîr almamışlardır. Halbuki kasde-dilen mânâ öyle değil şöyledir: Hacıların bir kısmı tehlîl ederken di­ğer bir kısmı tekbir getirmişler. Sonra bunun aksi de olmuştur. Yâ­ni bazen de bir kısmı tekbîr alırken diğerleri tehlil etmişlerdir. Sa-hâbîler bu hususta Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e uy­muşlardır.

Tekbîr: "Allah'u ekber" zikrini söylemektir. Tehlîl ise Lebbeyke duasını okumaktır. Tehlîl, Kelime-i Tevhid'i okumak mânâsına da gelir. Fakat burada bu mânâ kasdedilmemiştir.

Hadis, hacıların M i n â' dan Arafat'a giderken Lebbey­ke ve tekbir zikrini tekrarlamalarının müstehablığına delâlet eder.

Telbiye, yâni Lebbeyke zikrini anmak, tekbir almaktan daha fa­ziletlidir. N e v e v i : Lebbeyke zikrinin Arefe günü sabah namazından sonra hac işi bitinceye kadar okunmaz diyenlerin görüş­leri bu hadisle reddedilir, demiştir.[180][180]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Ahmed de rivayet etmiş­lerdir. Buhâri ve Nesâî de bunun benzerini rivayet et­mişlerdir.

Buhâri ile Nesâİ'nin Salim bin Abdillah bin Ömer (Radıyallâhü anhüm)'den rivayet ettikleri hadisin baş kısmında şu ilâve bulunur: " (Halife) Abdülmelik bin Mervân, (Mekke valiliğine ve hac emirliğine atadığı) H a c -c â c (-1 Zâliml'e bir talimat göndererek, hac ile ilgili mese­lelerde   İbn-i   Ömer'e   muhalefet etmemesini emretmişti."

Ne mi re; Mekke ile Arafat arasında bir dağın ismi­dir. Harem mıntıkasının sınırını tesbit eden dikili alâmetler bu dağın üstünde bulunur. Nemire Vadisi de Harem-i Şerif mıntıkasının dışında kalan ve Arafat mıntıkasına yakın bir derenin ismidir. Bu dere ne Harem-i Şerif ten ne de Ara­fat' tan sayılır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) A r e -f e günü güneş doğduktan sonra M i n â' dan hareket ederek Nemire deresine varıp orada bir süre durmuş ve güneş tepeden batı tarafına eğilince, yâni öğle vakti girince oradan Ürene Va­disi denilen yere hareket etmiş ve oraya varınca önce hutbe oku­muş, sonra öğle ve ikindi namazlarını birleştirerek beraber kılmış, yâni Öğle namazını kıldırdıktan sonra ara vermeden ikindi namazını da kıldırmıştır. Bu husus sünenimizin 3074 nolu hadisinde açıklan­mıştır.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) bu esnada gözlerini kay­betmiş durumda olduğu için güneşin tepeden batıya doğru eğilip eğil-mediğini, yâni öğle vaktinin girip girmediğini yanındakilere sormuş­tur. İbn-i Ömer bu soruyu dört defa tekrarlamıştır. Bunun sebebi öğlenin ilk vaktinde Nemire' den Arafat'a hareket etmek suretiyle Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e tam ma­nâsıyla uymaktır.

Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ) hic­retin 64 veya 65. yılı H i c â z' da halifeliğini ilân etmiş ve H İ -c â z halkı ona biat ettiği gibi Mısır, Irak halkı ile Su­riye halkının bir kısmı da ona bağlanmıştı. Hicretin 72. yılı E m e -v 1 halifelerinden Abdülmelik bin Mervân, Hac-câc-i Zâlim'i Abdullah bin Zübeyr'i öldür­mek üzere M e k k e' ye göndermiş ve H a c c â c, hicretin 73. yılı Cemaziyelâhir ayının ortalarında Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ) 'i Mekke'de öldürüp müba­rek cesedini asmıştı. O sıralarda Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anhümâ) 72 yaşında idi. Haccâc-i Zâlim, Abdullah bin Zübeyr'i öldürdüğü haberini halîfe Abdülmelik'e bildirince halife, hac ile ilgili dinî meselelerde Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ) 'in emirleri­ne muhalefet etmemesini istemişti. Bu nedenle Haccâc-i Zâ­lim,   Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in   Nemire'den   Arafat'a   hareket saatini   İbn-i   Ömer    (Radıyallâ-hü anh)'den öğrenmek istemişti.

"İrtihâr*: Yolculuğa devam etmek, yolculuğa çıkmak mânâsını ifâde eder. Ama bu yolculuğun günün hangi zamanında olduğunu ifâde etmez. "Revâh" ise öğleden sonra gitmek mânâsını ifâde eder. î b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) N e m i r e' den öğleden sonra hareket ettiği için râvî V e k i hadîsin metninde bulunan İrtihâl fiilinin Revâh fiili anlamında kullanıldığını belirtmek istemiş­tir.

Hadis, Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhûmâ) '-nin faziletine, devlet yetkililerinin onun fıkıh bilgisine ne derece önem verdiklerine, M i n â' dan Arafat'a giderken Nemire'-de mola vermenin sünnet olduğuna ve Arafat vakfesinin A r e f e   günü öğleden sonra olduğuna delâlet eder.[182][182]

İzahı

A 1 i (Radıyallâhü anh)'m hadisini Tirmizi ve Ebû D â v û d   da rivayet etmişlerdir.

Yezîd (Radıyallâhü anh)'m hadisini Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî, Şafii Ahmed ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Yezîd bu hadîsi Amr bin Abdillah bin Safvân'a rivayet etmiş ve hadisin baş kısmında ona hi-tab etmiştir.

Meşâir: Meş'ar'm çoğuludur, hac menâsikinin, yâni ibâdetinin îfa edildiği yerler manasınadır. Burada bu kelime ile sahâbîlerin öte­den beri vakfe ettikleri yerler mânâsı kasdedilmiştir. Bu yerler Re­sûl-i Ekrem ı Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in vakfe ettiği yere bir hayli uzaktı. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) A r a -f â t * ta CebehVr-Rahme, yâni rahmet dağı isimli dağın eteğinde bu­lunan büyük taşların olduğu yerde vakfe etmişti. Sahâbîlerin bir kıs­mının bulunduğu yerler buradan uzak olduğu için durdukları ye­rin   Arafat' tan   sayılmadığını veya haclarında bir noksanlık buJunduğunu zan etmemeleri amacıyla Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) görevlendirdiği î b n - i Mirba (Radıyallâhü anh) vasıtasıyla durumu onlara bildirmiş, İbrahim (Aleyhisselâm)'ın da onların durdukları yerlerde vakfe ettiğini haber vermekle onlara tesellide bulunmuştur.

$u halde Arafat mıntıkasının içinde olmak kaydıyla nere­sinde durulursa durulsun orada vakfe edilebilir ve vakfe etmek hu­susunda gerek İbrahim (Aleyhisselâm)'ın gerekse Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in izinde ve yolunda hareket edilmiş olunur.

Hadîs, Arafat mıntıkasının herhangi bir yerinde vakfe et­menin, yâni durmanın caiz olduğuna delâlet eder. Bundan önceki hadis de ayni hükmü ifâde eder. Bu hususta âlimlerin icmâ'ı vardır. Rahmet dağının eteğinde bulunan taşların olduğu yerde vak­fe etmek daha faziletlidir. Çünkü Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) orada vakfe etmiştir.

C â b i r (Radıyallâhü anh)'m hadisini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Bu hadîs de bundan önceki hadîslerin hükmünü ifâ­de eder. Yâni A r a f â t' in herhangi bir yerinde vakfe edilebilir. Bu hadîs ayrıca Ürene deresinin Arafat' tan sayıîmadı-ğına delâlet eder. Ahmed, Bezzâr ve Tabarânî' nin El-Kebîr'de rivayet ettikleri bir hadîste Cübeyr bin Mut'im (Radıyallâhü anh), Resülullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;

"Arafat'ın hepsi vakfe etmekyeridir ve siz Ürene deresinden uzaklasın" buyurduğunu söylemiş­tir.

îbn-i Abdi'1-Ber, Ürene mıntıkasında duran bir kimsenin vakfesinin geçersizliği hususunda âlimlerin icmâ'ının bu­lunduğunu söylemiştir.

Ürene deresinin Arafat ile Müzdelife arasın­da kaldığını yukarda beyân etmiştim. O dere Harem-i Şerif­ten de sayılmaz. Şu halde Harem-i Şerif mıntıkası ile Arafat   mıntıkası arasında kalan bir yerdir.

M u h a s s i r vadisi ise Müzdelife ile M i n â ara­sında kalan bir deredir. Bu dere ne   Müzdelife' den   ne de

M i n â' dan sayılır A r e f e günü güneş batınca hacılar Ara­fat' tan Müzdelife'ye hareket ederler ve geceyi orada ge­çirirler. Bununla ilgili bilgi 61. bâbta verilecektir.

Son hadîs, kurbanların M i n â' nın her tarafında kesilebile­ceğine ve Akabe cemresinin arka tarafında kalan mıntıkada kesilemeyeceğine delâlet eder. Çünkü Akabe cemresinin arka­sında kalan mıntıka ne M i n â ' dan ne de Harem' den sayı­lır. Bu itibarla kurban oralarda kesilemez. 3048. hadîsin izahı bölü­münde bu hususa tekrar değinilecektir.[184][184]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsi B e y h a k î de rivayet et­miştir. Sindi bu hadisin izahı ile ilgili olarak özetle şu bilgiyi verir:

Bir Hâl Tercemesİ

3011. hadisin râvisi Yezid bin Şeyb&n (R.A.) el-Ezdl, sahâbîdir. Veda hacc'in-da Resûl-İ Ekrem'e refakat edenlerdendir. Râvisi Amr bin Abdillah bin Safvân'clır. Sünen sahibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hülâsa: 432)

Kesûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in A r a f â t' ta ümmeti için ettiği duanın hacc'a giden ve gitmeyen bütün ümmeti için edildiği muhtemel olduğu gibi ümmetinden hac görevini ifa eden­lere mahsus olması ihtimâli de vardır. Üçüncü bir ihtimal o yıl Veda haccına katılan sahâbîlere mahsus bir dua olmasıdır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in "Ey Rabbim! Diler­sen mazlum'a cennetten verirsin" mealindeki duasının zahirine göre O, müslümanların birbirlerine ettikleri haksızlıkların bağışlanmasını istemiş, zimmilere, yâni gayri müslimlere edilen haksızlıkların ba­ğışlanmasını söz konusu etmemiştir. Çünkü bir gayri müslime, uğ­radığı haksızlığa karşı cennet'ten bir nimetin verilmesi dilenmez, on­lar cennet nimetlerinden tamamen mahrumdurlar. Gerek müslüman-lar arasındaki haksızlıkların gerekse gayri müslimlere edilen hak­sızlıkların tümünün bağışlanması kasdedilmiş olabilir. Bu takdirde "Cennet'ten verirsin" sözü bir misal anlamında kullanılmış olur. Yâ­ni haksızlığa uğrayan müslümana cennetten ve haksızlığa uğrayan gayri müslimlere azablarmm hafifletilmesi hususunda ikramda bu­lunursun. Allah daha iyi bilir.

İbnü'l-Cevzi bu hadisi mevzu hadislerden saymış ise de İbn-i Hacer buna karşı çıkarak, mevzu olduğu sabit değildir. Fakat zayıf olduğu söylenebilir. Bu hadîs müteaddid senedlerle riva­yet edildiği için bunların toplamından bir kuvvet meydana gelir. Ebû D â v û d bunun bir kısmını rivayet etmiştir. Beyhakî de bunu rivayet ettikten sonra: Bu hadisi teyid eden hadîsler vardır. Şevâhid durumundaki hadîsler sahîh iseler bu hadîs delil sayılır. Aksi takdirde şöyle söylenir: Allah Teâlâ, şirk, yâni Zâtına ortak koşma günahını bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları diledi­ği kulları için bağışlar. Zulümler, şirk günahı dışındadır, der.

Bir Hâl Tercemesİ

Abbâs bin Mirdâs es-Selemî Ebii'I-Heysem (R.A.) Mekke'nin fetih günü müs-lümanliğı kabul edenlerdendir. Bu sahâbl, eşraftan olup sözü tutulan nüfuzlu si­malardan idi. Câhiliyet devrinde de içkiye karşı çıkanlardandı. Birkaç hadisi var­dır. Râvisi, oğlu Kinâne'dir. Ebû Dâvûd ile ibn-İ Mâceh onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (Hülasa: 190)

Hacc'ın fazileti ve günahların bağışlanmasına vesile oluşu ile ilgili bilgi bu kitabın 3. babında rivayet olunan 2888 ve 2889. hadîsler bölümünde geçti.

3014) Âişe (Radıyallâhü anhâydan rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurdu, demiştir :

Allah (Azze ve Celle) nin Arafe günü ateşten azadladığı kullar­dan fazla sayıda kulları azadladığı hiç bir gün yoktur. Allah (Azze ve Celle) şüphesiz (Arafe günü) kullarına (rahmetiyle) yaklaşır, son­ra meleklere karşı onlarla iftihar ederek: Bunlar ne diliyorlar? bu­yurur."[186][186]

57- Cem1  (=Müzdelife)  Gecesi  (Yâni Kurban Bayramı Gecesi) Fecirden Önce Arafat'a Varan Kimsenin (Hacca Yetişmiş Olduğunu Beyân Eden Hadîsler) Babı

3015) Abdurrahmân bin Ya'mar ed-Dîlî (Radtyallâhü anh)'dtn; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) Arafat'ta vakfe hâlin­de iken ben O'nun yanında hazır bulundum. O esnada Necid halkın­dan birkaç kişi O'nun yanma gelerek:

Yâ Resûlallah! Hac nasıldır (Yâni Arafat vakfesine yetişmeyen kimsenin hacc'ı nasıldır)? diye sordular. Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Seliem):

Hac, Arafat (vakfesi) dir. Kim Cem' gecesi (yâni Arefe gününü bayram gününe bağlayan gece) sabah namazı (vaktinden, yâni fe­cirden) önce (Arafat'a) gelirse hacc'ı tamamdır (yâni haccı kaçırma tehlikesinden emindir). Minâ günleri üçtür (Bayramın 2, 3 ve 4. gün­leridir) . Artık kim iki günde (şeytan taşlamakla yetinip) acele eder­se onun üzerinde bir günah yoktur. Kim de gecikir (yâni Minâ'da üç gün kalıp zamanında şeytanı taşlar) ise ona da günah yoktur, buyur­du. Sonra bunun arkasında bir adam gönderdi. Adam bu hükümleri yüksek sesle halka duyurmaya başladı.

... Abdurrahman bin Ya'mer ed-Dîlî (Radıyallâhü anh)'den şöy­le de rivayet olunmuştur: Ben Arafat'ta Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve SellemJ'in yanına vardım. Sonra Necid halkından bir nefer (üçten ona kadar olan erkek topluluğu) O'nun yanına geldi. Râvî bun­dan sonra yukardaki metnin mislini anlattı.

Râvî Muhammed bin Yahya dedi ki: Ben Sevri'nin bundan üs­tün bir hadîsinin bulunduğunu sanmıyorum."[188][188]

Hadisin Fıkıh Yönü

1. Arafat'ta   vakfe etmek, hacc'ın en önemli rüknüdür. Bu­nu zamanında yapamıyan bir kimse hac ibâdetini yapmamış sayılır. Bu hususta icmâ vardır.

2. Cem' gecesi, yâni Arefe gününü bayram gününe bağlayan ge­cenin bir anında   Arafat   mıntıkası içinde hazır bulunan bir kimse bu rüknü yerine getirmiş sayılır. Cumhurun görüşü de böyle­dir.   S e v r i' nin   anlattığı bir kavle göre anılan gecenin bir lah­zası yanında Arefe günü öğleden sonra da bir lahza olsun   Ara-f â t' ta   bulunmak gereklidir. Fakat sahih hadîsler onun görüşünü reddeder.[190][190]

İzahı

Bu hadisi, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâi, T a h â -vî, Dârekutnî, Ahmed ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. T i r m i z î, bunun hasen - sahih olduğunu da beyân etmiştir.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayayım:

Cem',   Müzdelif e' nin   ismidir.

Habl t Kum tepesi demektir. Tirmizi, T a h â v i ve Dâ­rekutnî' nin rivayetlerinde bu kelime yerine "Cebel" kelimesi bulunur. Cebel, dağ manasınadır.

Tef es: Kir manasınadır. Burada kasdedilen mânâya gelince bu kelimenin kullanıldığı cümle iki şekilde yorumlanmıştır. S i n d î şöyle yorum yapmıştır; Yâni o kimse, ihramda bulunan şahısta gö­rülmesi normal olan kirlilik, saç ve tırnak uzaması gibi durumu ik­mâl etmiş ve dolayısıyla saç traşı, bıyığı kısaltmak, tırnak kesmek, koltuk altı kıllarını yolmak, etek traşı olmakla kirini gidermesi helâl olma zamanı gelmiştir.

Tekmile yazarı ise bu cümleyi şöyle yorumlamıştır: Yâni o kim­se ihramdan çıkıldığı zaman yapılan bıyığı kısaltmak, tırnakları kes­mek, etek traşı olmak gibi işleri yapıp kirini giderme zamanına ka­vuşmuştur. Yâni ihramdan çıkma zamanı gelmiş olur.

Bu hadisin zahirine göre Arafat'ta Arefe günü gündüzün­de veya gecesinde vakfe etmek yeterlidir. Ahmed bin Han-b e I bu hadisi delil göstererek: Arafat1 taki vakfe zamanı Arefe günü fecir zamanından başlar ve bayram günü fecir zamanı ile son bulur, diyerek Arafat' taki vakfenin Arefe günü öğle­den önce de yapılmasının câizliğine hükmetmiştir. Fakat Cumhur onun bu görüşünü red ederek, hadîsteki gündüzden maksadın öğle­den sonraki zamana mahsus olduğunu, bu nedenle öğleden önce vak­fe etmenin caiz olmadığını söylemiştir. Bu yorumun mesnedi ise bun­dan önceki hadîsin izahı bölümünde belirttiğim gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ve O'ndan sonra da   Hu lef â-iR â ş i d i n ' in   uygulamasıdır.  Çünkü onlar   Arafat' taki   vak­feyi öğleden sonra yapmışlardır.[192][192]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z i dışında kalan Kütüb-i Sitte sâhibleri ile Mâlik   ve   Şafiî   de rivayet etmişlerdir.

Anak: Ne hızlı, ne de yavaş sayılan normal seyir demektir.

Nass: Hızlı seyretmektir. Ebû Ubeyd: Nass, binek hay­vanını olanca gücüyle koşturmaktır. Burada normalin üstünde bir hızla seyretmek mânâsı kasdediîmiş, demiştir. V e k î de bu keli­meyi böyle yorumlamıştır.

Fecve: İki şey arasında bulunan geniş yer ve boş saha manası­nadır.[194][194]

İzahı

Bu eserin benzerini Buhâri ve Tirmizî ile Ebû D â v û d da rivayet etmişlerdir. Ebû Davud'un rivâyetin-deki eserin meali şöyledir:

"Âişe (Radıyallâhü anhâJ'dan rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir: Kureyş ve onların izini takip edenler (Arefe günü) Müzde­life'de vakfe ederlerdi. Onlara hums (yâni hamasettiler) denilirdi. Di­ğer Arablar da Arafat'ta vakfe ederlerdi. İslâmiyet gelince Allah Te-âlâ. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe Arafat'a gidip orada vakfe etmesini, vakfeden sonra Arafat'tan  (Müzdelife'ye)  dönmesini emretti. Allah Teâlâ'mnj  kavli şe­rifi bu hükmü ifâde eder."

Tekmile yazan bu hadîsin izahı bölümünde şöyle der: "Kureyş kabilesi ile onlara tâbi olanlar dini konularda cesur ve müteassıp oldukları için onlara Hums, yâni hamâsetliler ismi ve­rilmişti. Onlar hac veya umre niyetiyle ihrama girdikleri zaman et yemezler, çadır kurmazlar ve evlerine normal giriş yerlerinden gir­mezlerdi. Şeytân onlara şu vesveseyi yerleştirmişti: Eğer sizler Ha-rem-i Şerif dışında kalan herhangi bir yere, yâni Arafat'a saygı duyarsanız, halk Harem-i Şerife küçük gözle bak­maya başlar. Onlar bu bâtıl vesvesenin tesiri altında kalarak ve ken­dilerini diğer halktan üstün tutarak vakfe için Harem-i Şerif mıntıkasının dışına, yâni Arafat'a çıkmazlardı. Diğer Arab­lar ise eskiden beri devam edegelen âdete göre vakfe için A r a-f ât'a   çıkarlardı. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)  Peygamber olmadan önceki dönemde de diğer Arablar gibi vakfe için Arafat'a çıkar ve vakfe'den sonra Müzdelif e'ye döner­di. Kureyş ve tabileri ise M ü z d e 1 i f e' de vakfe ederler­di. Sonra İslâmiyet gelip hac ibâdeti farz olunca Allah Teâlâ anılan Bakara sûresinin 199. âyetiyle Resul i Fkrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e Arafat'a çıkıp orada vakfe edilmesini ve eski peygamberler gibi vakfe'den sonra oradan Müzdelife'ye dö­nülmesini emretti.

Bu eser, vakfe'nin A r a f â t' ta yapılmasının mecburiyetine, oradan Müzdelife'ye dönülmesinin gerekliliğine ve K u -reyş'in M ü z d e 1 i f e' de vakfe etmekle yetinmesinin bâtıl olduğuna delâlet eder."[196][196]

İzahı

Bu hadîsin birer benzerini Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd,   Mâlik   ve   Şafii   de rivayet etmişlerdir.

Şi'b: İki dağ arasındaki boğaz manasınadır. Burada Müzde-life yakınında bulunan Arafat' tan dönen kimsenin sol ta­rafında kalan iki dağ arasındaki boğaz kasdedilmiştir.

Üsâme (Radıyallâhü anhJ'ın söz konusu ettiği Ümerâ (Emir­ler) sözcüğü ile E m e v i halifeleri kasdetmiştjr. Tekmile'de be­lirtildiğine göre E m e v î halîfeleri Şî'b denilen yere vardıkları za­man mola verip akşam namazım orada kılarlardı. Sonra oradan Müzdelife'ye hareket ederlerdi. Halbuki burada akşam na­mazını kılmak, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Üsâ-m e (Radıyallâhü anh)'a buyurduğu emre. ve O'nun uygulamasına aykırıdır. Çünkü O, akşam namazını Müzdelife'de yatsı namazı ile birleştirerek birlikte kılmıştır. Bu hadîs, bu babı tâkib eden bâbtaki hadîsler ve benzeri bir çok hadis bu duruma delildir. Bu nedenledir ki İkrime, Emevî halîfelerinin bu hareketine karşı çıkarak : Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Şi'b de­nilen semti abdest ihtiyacını giderme yeri yaptı, siz ise ayni yeri na­mazgah ettiniz, demişti.'

El-Hâfiz da: Akşam namazı ile yatsı namazım Müzde­life'de birlikte kılmayı, bırakan kimselerin tutumu bu hadîsle reddedilir. Çünkü bu tutum Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'in kavli ve fiili hadîslerine aykırıdır. îbn ü'1-Münzir'in sahih bir senedle rivayet ettiği bir eserde,   C â b i r    (Radıyallâhü

anh) "Müzdelife'den başka bir yerde namaz kılmak yoktur, (yâni Arafat'tan Müzdelife'ye dönüldüğü gece akşam ve yatsı namazları ancak Müzdelife'de kılınır,) demiştir." diye bilgi ve­rir.

Yukardaki bilgi Ebû Davud'un "Arafat'tan Müzdelife'­ye dönüş" babında rivayet ettiği Ü s â m e ' nin hadisinin açıkla­ması bölümünde Tekmile yazan tarafından verilen izahattan alın­madır.[198][198]

O Geceye Ait Akşam Ve Yatsı Namazının Başka Bir Yerde Birlikte Kılınması Île İlgîli İlmî Görüşler

A. Ebû   Hanife   ve   Muhammed'e   göre bir kimse anılan namazları   M ü z d e 1 i f e' den   başka bir yerde birlikte kılarsa,   Müzdelife'ye   vardıktan sonra yeniden kılması ge­rekir. Çünkü o kimse anılan namazları bu hadîsle tesbit edilen vakit­ten önce kılmış olur. Bu nedenledir ki bu iki âlim: Akşam ile yatsı namazını cemetmek, yâni bir arada kılabilmek için kişinin   M ü z -d e 1 i f e' de   olması ve hac ihramında bulunması şarttır, demişler­dir.

B. Ebû   Yûsuf,   Şafiî   ve   Ahmed'e   göre anılan namazları bir arada kılabilmek için kişinin seferi olması şartı vardır, başka bir şart aranmaz. Bu itibarla seferi olan kişi bu namazları Müzdelife'de   ve başka yerde akşam namazı vaktinde veyayatsı namazı vaktinde birlikte kılabilir. Bunlara göre iki namazı bir­likte kılmanın sebebi kişinin seferi halde olmasıdır, hac menâsiki ile meşgul olması değildir. Ebû Hanife ile Muhammed'e göre ise anılan namazları birlikte kılmanın sebebi seferi olmak değil, hac menâsiki ile meşgul olmaktır. Bu hadîs ilk grubun görüşünü teyid eder.

C. M â 1 i k ' e göre anılan namazları birlikte kılabümenin şart­lan şunlardır: Kişinin imamla beraber A r a f â t' ta vakfe etme­si, mazereti yok ise imâmla beraber A r a f â t'tan M ü z d e-1 i f e' ye hareket etmesi ve yatsı namazı vakti girdikten sonra bu namazları Müzdelife'de birlikte kılmasıdır. Şayet kişi anı­lan namazlan yatsı vakti henüz girmemiş iken birlikte kılarsa, bu iş Müzdelife'de bile olsa yanlıştır. Kişi, yatsı vakti girdik­ten sonra yatsı namazını yeniden kılmakla mükelleftir. Daha önce kıldığı yatsı namazı fâsid sayılır. Kişi akşam namazını vaktinde kıl­mış olmakla beraber bunu da yeniden kılması mendubtur. Şayet kişi bu namazlan yatsı vakti girdikten sonra henüz Müzdelife'ye varmamış iken bir yerde birlikte kılarsa, Müzdelife'ye var­dıktan sonra yeniden kılması mendubtur.

3. Akşam ve yatsı namazlarını   Müzdelife' de,   yatsı na­mazı vakti girdikten sonra birlikte kılmak meşrudur. Bunun hükmü hakkında da ihtilâf vardır. Şöyle ki:

a) Hanefîler,   Sevri   ve   Davud'a   göre anılan namazlan   Müzdelife'de   cemetmek, yâni birlikte kılmak vâ-cibtir.

b) Diğer âlimlere göre anılan cemetme işi sünnettir.

4. Müzdelife'de   birlikte kılınacak akşam ve yatsı na­mazlan için   Ü s â m e    (Radıyallâhü anh)'ın burdaki rivayetine göre bir ezan ve bir ikâmetle yetinilir.   Fakat yine   Ü s â m e    (Ra­dıyallâhü anh)'den   Buhârî,   Müslim   ve   Ebû   Dâvûd ile başkaları tarafından rivayet olunan başka bir hadise göre yatsı namazı için de ikâmet getirilmiştir.

Bu maddede yazılı hüküm hususunda bir kaç görüş mevcuttur. Bundan sonra gelen babın hadîsleri izah edilirken aynı konuya de­ğinilecek ve bu görüşler orada inşaallah açıklanacaktır.[200][200]

İzahı

Ebû Eyyûb-i Ensâri (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Buhâri, Müslim, N e s â î ve Tahâvi de rivayet et­mişlerdir. T a h â v î' nin rivayetinde;  "Tek bir ikâ­metle" ziyâdesi vardır.

lbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den bu konuda gerek Kü-tüb-i Sitte'de ve gerekse diğer hadis kitablarında müteaddid hadîs­ler rivayet olunmuştur. Bâzı rivayetlere göre akşam ve yatsı nama­zı için bir defa ikâmet edilmiştir. Yâni akşam namazından önce ikâ­met edilmiş ve akşam namazından sonra yatsı namazına ikâmet edil­meksizin durulmuştur. Diğer bâzı rivayetlere göre ise yatsı namazı için de ikâmet edilmiş ve böylece iki defa ikâmet edilmiştir.

Anılan gece akşam ve yatsı namazı Cem-i Tehir suretiyle, yâni akşam namazı yatsı namazıyla birlikte Müzdelife'de kılın­mak üzere yatsı namazı vaktine tehir edilmesinin meşruluğu bu bâb-taki hadisler ile benzeri hadîslerle sabittir. Bunun hükmü ile ilgili bilgi bundan önceki bâbta verildiği için tekrarlamaya gerek yoktur. Ancak bu iki namaz için kaç ezan ve kaç ikâmet edileceği hususun­da ihtilâf vardır. Bu ihtilâflar ve dayanakları Tekmile'de ayrıntıla­rıyla birlikte beyân edilmiştir. Tuhfe de bunu izah etmiştir. Dört mezhebin kuvvetli görüşleri özetle şöyledir:

1. Hanefî   mezhebinin meşhur kavline göre anılan iki na­maz için bir ezan ve bir ikâmet edilir. Bundan sonra akşam ve yatsı farzlan ardarda kılınır.

2. Şafiî   mezhebinin meşhur görüşü ile   A h m e d ' in   en sahih kavline göre anılan namazlar için bir ezan ve iki ikâmet edilir. Yâni akşam farzından sonra yatsı namazı için ikâmet edilir.

3. Mâliki   mezhebinin meşhur görüşüne göre bu namazlar için iki ezan ve iki ikâmet edilir.

Yukarda anılan görüşlerin mesnedleri ve bunların dışında kalan görüşler hakkında bilgi edinmek isteyenler yukarda söylediğim gibi Tekmile ve Tuhfe'ye başvurabilirler.

Akşam ve yatsı namazlarım Müzdelife'de birlikte kılan bir kimse akşam namazı ile yatsı namazı arasında herhangi bir sün­net kılmayacak ve Hanefîler ile Şafiî ve Ahmed'e göre o kimse yatsı namazının farzını edâ ettikten sonra o günkü ak­şam ve yatsı namazlarına âit sünnetleri ve vitir namazını kılar, t b -nü'1-Münzir, Müzdelife'de kılınan akşam ve yatsı na­mazları arasında sünnet kılınmayacağına dâir âlimlerin icmâımn bu­lunduğunu nakletmiştir.[202][202]

İzahı

Bu hadîs   Müslim   hâriç, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur.

Sebîr;   Minâ1 nın   kuzeyinde bulunan bir dağdır.

Hadis, Güneş doğmadan önce Müzdelife' den M i n â' ya hareket etmenin meşruluğuna delâlet eder. Hanefiler, Şa­fii, Ahmed ve cumhura göre etraf iyice aydınlandıktan son­ra hareket etmek müstehabtır. Bu vakte fıkıh ıstılahında İsfâr deni­lir. Şu halde isfâr vaktinden sonra Müzdelife' den hareket edilmelidir. Mâlik'e göre isfâr vaktinden önce hareket edil­melidir.[204][204]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Nesâi, Şafii, Ahmed ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir. Hadîsin sonundaki Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in buyruğu Ebû Dâvüd ile Nesâi' nin rivayetlerinde yok ise de bunun benzeri Bey­hakî' nin rivayetinde mevcuttur. Bilindiği gibi O'nun buyurduğu şey gerçekleşti. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Veda Hacc'mdan döndükten bir süre sonra vefat etti.

Hadiste geçen "Hazf" küçücük taşı büyük parmak ile şehâdet parmağı uclanyla atmaktır. Bu gibi taşlara fiske taşlan denilir.

İdâ*: Hızlı yürümektir. Mühassir ise yukarda da belirt­tiğim gibi Müzdelife ile Minâ arasında kalan bir dere­dir. Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bu dereden hızlı geçmesi hikmeti ile ilgili olarak Tekmile yazarı: Hristiyanlar bu de­rede dururlardı. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), hızlı gitmek­le onlara muhalefet etmiştir, demektedir.[206][206]

İzahı

Bu hadis Zevâid nevindendir. Senedinin zayıflığı notta belirtildi. Hadîs sahih ise Müzdelife vakfesinde bulunan hacıların Al­lah'ın lutüf ve ikramına mazhar olmaları için bir müjde sayılabilir.

Evet, bu hadis Veda haccında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e refakat eden mübarek sahâbîler hakkında ise de benzer ilâ­hi lutüflerin O'nun ümmetine şümulü umulur.[208][208]

İzahı

Bu hadîsi, Ebû Dâvûd, Nesâi, Ahmed ve Ta-hâvi de rivayet etmişlerdir. Hadîsin senedi munkati (kesik) dir. Çünkü râvi Hasan el-Ureni, İbn-i Abbâs (Radı-yallâhü anh) 'a yetişmemiştir. Lâkin Tirmizi, Tahâvî ve Ebû Dâvûd ile müellif imiz. (3026. noda) bunun benzerini baş­ka senedlerle İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'den rivayet et­mişlerdir. Bu senedler birbirini takviye ettikleri için îbn-i Hib-b â n   hadîsin senedinin sahih olduğunu söylemiştir.

Tirmizi de : Bu hadis hasen - sahihtir. İlim ehli bununla amel eder ve zayıf hacıları geceleyin M ü z d e 1 i fe ' den Minâ'­ya önceden göndermekte sakınca görmemişlerdir. İlim ehlinin ekse­risi güneş doğmadıkça bunların cemreye taş atamayacaklarına hük­mederek bu hadîsi delil göstermişlerdir. Bâzı ilim adamları ise bun­ların taşlama işini de geceleyin yapmalarına ruhsat vermişlerdir. Uy­gulamanın Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmJ'in hadisine göre yapılması esastır. Sevrî ve Şafiî' nin kavli de böyledir, der.

Hadîsin fıkıh yönü bölümünde tekrar bu konuya değinilecektir.

Hadiste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım i

Uğaylimei Ağlime'nin tasgir ismidir. Ağlİme ise Ğülâm'ın ço­ğuludur

Gülâm,- oğlan çocuğu manasınadır. Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâ-tü ve's-selâm) aile efradından, zayıf olan kadınları da çocuklarla be­raber M ü z d e 1 i f e ' den M i n â ' ya erken göndermişti. Çün­kü Buhâri ile Müslim ve diğer bâzı hadisçilerin rivayet ettikleri bir hadiste:

"Âişe (Radıyallâhü anhâ), Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lemJ 'in Ümmü Seleme'yi bayram gecesi (Minâ'ya) gönderdiğini ve Ümmü Seleme'nin fecirden önce Cemre'ye taş attığını rivayet etmiş­tir." Şu halde burada Uğaylime sözcüğü ile çoluk çocuk, yâni zayıf kadınlar ile çocuklar mânâsı kasdedilmiştir.

Humurât:  Humur'un çoğuludur. Humur da Himâr'ın çoğuludur, merkebler manasınadır.

Übeyniyye: Oğulcuklarım, demektir. Übeynî: Ebnâ kelimesinin tasgir ismidir. Ebnâ, ibin kelimesinin çoğuludur.

Süfyân   ve   Mis'ar   isimli iki râvi, bu hadîsi   Seleme bin   Küheyl' den   rivayet etmişlerdir.   Hadisin sonundaki ziyâ­de ve ilâve   S ü f y â n ' in   rivayetinde vardır ve   Mis'ar'ın   ri­vayetinde yoktur.   Müellifimiz hadisin sonundaki ifâde ile bunu be­lirtmek istemiştir. S ü f y a n ' in ilâve ettiği cümle ifâde tarzına göre îbn-i   Abbâs'a   aittir.   Bu takdirde   îbn-i    Abbâs'ın kasdettiği mânâ şu olur:   Bayramın ilk günü güneş doğmadan cem­re'ye kimsenin taş atar olduğunu sanmıyorum. Yâni atılmamalıdır. Çünkü Resûl-i Ekrem   (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in emri bu mer­kezdedir. Ancak âlimler bu emri mendubluk ve müstehablık için yo­rumlamışlardır.[210][210]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Şafii ve A h m e d de rivayet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in zayıf olan aile ferdleri kadınlar ve çocuklar idi. 1 b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh) da onların içinde bulunuyordu. Bilin­diği gibi bu zât Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in amcası A b b â s' in oğludur. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bunlara geceleyin Müzdelife' den M i n â' ya gitme izni ver­mişti.   T a h â v î' nin   rivayetine göre   A t â   şöyle demiştir:

"İbn-i Abbâs bana haber vererek dedi ki t Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzdelife gecesi (babam) Abbas'a dedi ki: Bizim zayıflarımıız ve kadınlarımızı götür. Sabah namazını MInâ'da kılsın­lar ve halkın izdihamından önce Akaba cemresine taşlarım atsınlar. Râvî demiştir ki t Atâ yaşlanıp zayıf düştükten sonra böyle yapardı."[212][212]

İzahı

Bu hadisi Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Bu hadis de bundan önceki hadisin hükmünü ifâde eder.[214][214]

İzahı

İlk hadisi Ebû Dâvûd, Ahmed ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir. İkinci hadisi Nesâl ve Ahmed de ri­vayet etmişlerdir.

Cemre: Çakıl taşı manasınadır. Minâ'da taş atılan çukur­lara da bu isim verilmiştir. Cemre ismi verilen çukurlar üç tanedir. Birincisi Mescidü'l-Hif'e en yakın olanıdır. Buna küçük cemre de denilir. Bu cemrenin yanında M e k k e' ye doğru gidil­diğinde ikinci cemre'ye rastlanılır. Buna da ortanca cemre denilir. İki cemre arasmdaki mesafe 156 mt.dir. Yine ikinci cemre'den M e k -k e'ye doğru 117 mt. gidildiği zaman büyük cemre'ye rastlanılır. Bu cemre'ye Akaba cemresi de denilir. Akaba cemresinin ilerisi ise

M i n â   sınırıdır. Anılan cemrelerin hepsi   M i n â   sınırlan içinde­dir.

Cemrelere taş atmanın meşrûiyetindeki hikmet konusunda Tek­mil© yazan şöyle der:

Bunun hikmeti, âlemlerin Rabb'ına kulluk ve itaat etmenin ve dinî emirlere boyun eğmenin ilân edilmesi, işlenen hatâlardan dola­yı pişmanlık duymanın isbâtı ve insanı günaha teşvik eden şeytana karşı duyulan öfkenin gösterilmesidir. Ayrıca Resûl-i Ekrem  (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) ile dedesi   İbrahim    (Aleyhisselâm)'a uy­mak ve izlerinde olmanın isbâtıdır. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) anılan taşlamayı yapmış, ümmetine de bunu yap­malarını emretmiştir.   İbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü anhümâ) '-dan rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«İbrahim (Aleyhisselâm) hac menâsikine geldiği zaman Akaba cemresi yanında şeytan ona görünmüş, bunun üzerine İbrahim onu yedi aded çakıl taşıyla taşlamış, nihayet şeytan yere batmış. Sonra ortana cemre yanında şeytan yine ona görünmüş ve O, şeytanı yedi çakıl taşıyla taşlamış, böylece şeytan yine yere batmıştır. Bir süre sonra küçük cemre yanında tekrar şeytan ona görünmüş ve O, şey­tanı yine yedi çalol taşıyla taşlamış, nihayet şeytan yere yığılıp bat­mıştır.

İbn-i Abbâs  (Radıyallâhü anhümâ) : Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak babanız (İbrâhim)ın yolunu izliyorsunuz, demiştir.»[216][216]

64- Akaba Cemresine  Nereden   (Yâni  Cemrenin Hangî Tarafında Durulup) Taş Atılır, Babı

3030) Abdurrahman bin Yezîd (Radtydlâkü a«A)'den; Şöyle demiştir:

Abdullah bin Mes'ûd (Radıyallâhü anh), Akaba cemresinin ya­nına vardığı zaman derenin ortasına geçip yüzünü Kabe'ye çevirdi ve cemre'yi sağ kaşının hizasına aldıktan sonra yedi aded çakıl attı ve her çakılla beraber tekbîr alıyordu. (Taşlama işini bitirdikten) sonra şöyle dedi:

Kendisinden başka (hak? ilâh olmayan (Allah) a yemin ederim ki üzerine Bakara sûresi indirilen (Resülullah) çakılları şu (durdu­ğum) yerden attı."[218][218]

Hadîsin Fıkıh Hükümleri

1. Akaba cemresine taş atarken derenin ortasında durmak müs-tehabtır. Şu anda dere durumu kalmamıştır. Cemrenin çevresi tes­viye edilmiş vaziyettedir. Derenin cemrenin güney doğusunda olduğu kanaati bu hadisten sezilebilir. Anılan derenin cemrenin hem gü­ney, hem de doğu tarafında bulunmuş olması ihtimâli de vardır. Çünkü taş atarken K a ' b e ' yi sola ve M i n â ' yi sağa almak müstehabtır, diyenler derenin ortasından taş atmanın müstehablığını da söylerler. Şu halde dere cemrenin güney tarafına kadar uzanırdı.

Derenin ortasında durup taşlamanın müstehablığına hükmeden âlimler: Salim bin Abdillah, Sevrî, Şafii, A h -m e d ve I s h â k" tır. Bunlara göre taşları cemrenin yukarısın­dan atmak mekruhtur. T i r m i z î : İlim ehlinin uygulaması böy­ledir. Derenin ortasından taş atmanın mümkün olmaması hâlinde nereden mümkünse oradan atmaya bâzı âlimler ruhsat vermişlerdir, der. Hanefiler ile îbn-i Battâl'a göre nereden müm­künse oradan atmakta bir kerahet yoktur.

2. Akaba cemresine yedi adet çakıl atmak vâcibtir. Bayramın birinci gününü takip eden günlerde gerek Akaba cemresine ve ge­rekse diğer cemrelere de yedişer aded taş atmak vâcibtir.   Hanefî, Şafiî   ve   Mâliki   mezhebleri ile Cumhur'un görüşü budur. A h m e d' den   de böyle bir rivayet vardır. Fakat meşhur kavline göre taş sayısının yediden az olmaması evlâdır. Bir iki taş eksik ol­sa bile bir sakmca yoktur.

3. Taşlan birer birer atmak vâcibtir. Bu hüküm hadîsin: "Her çakılla beraber tekbir alıyordu" mealindeki cümleden çıkar. Şu hal­de bir kimse yedi taşı bir defada atarsa bunların hepsi bir taş yerine geçer.   Mâlik,   Şafii,   Ahmed   ve el-Muhît'ın yazarının beyânına göre   Ebû   Hanîfe   böyle hükmetmişlerdir.   Ha­nefî   fıkıh kitablanndan et-Tavdîh yazarının anlattığına göre ise bu, yedi taş yerine geçer.   Ata   da böyle hükmetmiştir. Fakat böy­le bir şey Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'den rivayet edil­memiştir. O, her taşı ayrı ayrı atmış ve : Hac ile umre menâsikini ben­den alınız, buyurmuştur.

4. Her taşı atarken tekbîr almak müstehabtır.   Âlimler bu hu­susta ittifak halindedir. Tekbir şöyle alınır:

"Allah'ın adıyla (taşlarımı atı­yorum). Allah her şeyden büyüktür. Şeytan'ı ve hizbini kahrediyo­rum, tahkir ediyorum." Tekbir alırken "Aliahun! Benim haccunı makbul, çalışmamı hayırlı ve günahımı bağışlanmış eyle" mealindeki dua­yı eklemek de müstehabtır.

E 1 - H â f ı z : Şeytan'ı taşlarken tekbir almayan kimseye her­hangi bir cezanın söz konusu olmadığı yolunda âlimler ittifak halin­dedir. Ancak Sevrî: Tekbir almayan kimse sadaka verir ve bu­nu kurban ile onarmak bana daha sevimlidir, demiştir, der.

3031) Süleyman bin Amr bin el-Ahvas'ın anası (Üirimü Cündüb el-Ez-diyye) (Radtyallâhü anküntyden; Şöyle demiştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i Kurban bayramı günü Akaba cemresi yanında derenin ortasında yer alırken gördüm. (Oradan) cemreye yedi aded taş attı. Her taşla beraber tekbîr alı­yordu. Taşları attıktan sonra oradan ayrıldı.

Ümmü Cündüb'ün bu merfû hadîsinin mislini Abdurrahim bin Süleyman da Yezîd bin Ebî Ziyâd'dan muttasıl bir senedle rivayet etmiştir."[220][220]

65- Hacı, Akaba Cemresine Taş Attığı Zaman Onun Yanında Durmaz Babı

3032) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre:

Kendisi Akaba cemresine taş atmış ve (bundan sonra) onun ya­nında durmamıştır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in de böyle yaptığım anlatmıştır."

Bir Hâl Terceznesl

Süleyman bin Amr bin el-Ahvas'm anası Ümmü Cündüb (R.A.) sahâbilerden olup Peygamber (S.A.V.)'den rivayette bulunmuştur. Kavisi oğlu Süleyman, Ab-duliah bin Şeddâd ve Ebû Yezid Mevlâ Abdillah bin el-Hâris'tir. Ebû Davûd ile Ibn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa : 497 ve Tekmile • C 2 Sah. 118)

3033) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akaba cemresine taş at­tığı zaman, geçiyor ve (orada) durmuyordu."

Not: ZevâitTde şöyle denilmiştir; Bunun senedinde Süveyd bin Sald bulu­nur. Bu râvi hakkında ihtilâf vardır.[222][222]

66- Cemrelere Binici Olarak Taş Atmak Babı

3034) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre :

Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin üstünde (ol­duğu halde) Akaba cemresine taşlan attı."

3035) Kudâme bin Abdillah el-Âmirî (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i Kurban bayramı günü kırmızı ve beyaza çalan sarı renkli bir devesi üstünde (olduğu halde) Akaba cemresine taş atarken gördüm. (Orada hacılar arasın­da) ne dövmek, ne kovmak ne de yoldan çekil, yoldan çekil (sözü) vardı."[224][224]

67- Bir Özürden Dolayı Cemrelere Taş Atmayı Erteleme Babı

3036) Ebü'I-Beddâh bin Âsım'ın babası (Âsim bin Adî) (Radtyallâhü anhütnây<\an rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), çobanlar için bir gün (cemrelere çakıl) atmalarına ve diğer bir gün (çakıl atmayı) terket-melerine ruhsat vermiştir.'^

3037) Ebü'I-Beddâh bin Âsım'ın babası (Âsim bin Adî) (Radıyallâhü mâydan; Şöyle demiştir:

Bir Hâl Tercemesi

Kudâme bin AbdiIIah bin Ammâr el-Kilâbl el-Amirl (R.A.) sahâbldir. Hâvisi kardeşi oğlu Humeyd bin Kilâb'dır. Tirmizî, Nesal ve îbn-i Mâceh onun hadis­lerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa : 315)                                                        

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) deve çobanları için ge­celeri Minâ'da geçirme (işini bırakma) k. Kurban bayramı (nın ilk) günü Akaba cemresine taş atıp bundan sonraki iki günlük taşlama işini birleştirerek anılan iki günden birisinde (Mâlik demiş ki: Anı­lan iki günün birincisinde dediğin sanırım) yapmalarına ruhsat ver­di. Çobanlar bayramın dördüncü günü de (gelip başkaları gibi) taş atma işini tamamlarlar.[226][226]

Hadîslerin Fıkıh Yönü

1. Teşrik gecelerini, yâni bayramın birinci gününü ikinci günü­ne bağlayan geceyi ve bunu tâkib eden bayram gecelerini   M i n â' nın dışında geçirmek çobanlar için caizdir. Şakacılar, yâni hacılara su çekenler de çobanlar gibidir. Hastalık ve malın zayi olması tehli­kesi gibi mazereti bulunan bir kimse çobanlar gibi geceleri M i n â dışında geçirebilir mi? Bu hususta ihtilâf vardır. Şöyle ki:

a) Hanefiler   ile   Ahmed'e   göre bunlar da çobanla­rın hükmüne tâbidir. Yâni geceleri   M i n â' da   geçirdiği takdirde malının çalınması veya zayi olması tehlikesini duyan veya hasta olan bir hacı özürlü sayılır.   Geceyi   M i n â' nın   dışında geçirdiği tak­dirde bir şey lâzım gelmez.

b)  M â I i k ' e   göre durumlan yukarda anlatılan özürlüler ço­banlar gibi sayılamaz. Onlar geceleri   M i n â' nın   dışında geçire­mezler.    Ş â f i i 1 e r' in   meşhur kavli de böyledir.   El-Hâfız'ın naklen beyânına göre   Ş a f i i 1 e r,   malının zayi olmasından kor­kan kimse ile bir hastaya bakmakla yükümlü kimseyi şakacılar gi­bi özürlü saymışlardır. Tekmile yazan;   El-Hâfız'ın   naklettiği hükmün   Şafii' nin   ikinci bir görüşü olabilir, demiştir.

2. Çobanlar iki günlük çakılları bir günde atabilirler. Bu da şöy­le olabilir:

Hanefîler, Şafiî ve Mâlik'e göre çobanlar bay­ramın ilk günü Akaba cemresine çakılları atarlar. Sonra bayramın üçüncü günü gelip hem o günün hem de bir önceki günün taşlarını atıp giderler. Bu görüş,   A h m e d' den   de rivayet olunmuştur.

Bir kavle göre çobanlar bayramın ikinci ve üçüncü günlerine âit taşlan dilerse bayramın ikinci günü atabilir. Bunlan bayramın üçün­cü günü atması da caizdir. Artık kendileri nasıl isterlerse olabilir.

Bir Hâl Tercemesi

Asım bin Adi bin el-Ced bin Aclân el-Kudâi (R.A.) Uhud savaşına ve bun­dan sonraki harblere katılan sahâbilerdendir. Bedir savaşına katılmak için de yola çıkmıştı. Fakat geçirdiği bir kaza neticesinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) onu Ravhâ'dan geri göndererek Kubâ ve el-Âliye halkı başına halîfe tâyin buyurdu. Çünkü o sıralarda bu iki kabile'den Efendimize olumsuz bir haber intikal etmişti. Yukarda anılan durum nedeniyle b,u zât Bedir ehlinden sayılmış ve ona ganimet­ten pay verilmiştir. Kendisi Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'den hadis rivayetinde bulun­muştur. Râvlleri ise Seni bin Sa'd, ŞaT>İ ve oğlu Ebül-Beddâh'tır. Hicretin 40. yılı vefat ettiği söylenmiştir. Sünen sahibleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Tek­mile : C. 2, S. 131)[228][228]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ahmed ve lbn-i Ebi Şeybe de rivayet etmişlerdir. Hadîs mümeyyiz olmayan, yâni 6-7 yaşların­dan küçük olan çocuklar yerine telbiye etmenin ve onlar yerine cem­relere taş atmanın meşruluğuna delâlet eder.

Küçük yaştaki çocukların hacetmeleri ile ilgili hükümler 2910. hadisin izahı bölümünde verildiği için tekrarlamaya gerek yoktur.[230][230]

İzahı

İlk hadis Zevâid nevindendir. ikinci hadisi Nesâİ ve Şafii de rivayet etmiştir. Kütüb-i Sitte'nin diğerleri, Tahâvi ve Bey-haki   de bunun benzerini rivayet etmişlerdir.

Gerek bu hadîslerde ve gerekse benzeri hadîslerde geçen "Akaba cemresine çakıl atıncaya kadar" mealindeki cümle iki şekilde yorum­lanmıştır. Bu yorumlar şunlardır: "Akaba cemresine çakıl atmaya başlayıncaya kadar" veya "Akaba cemresine çakıl atma işini bitirin­ceye kadar."

B e y h a k i : Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in her çakılla beraber tekbîr alması, O'nun Lebbeyke duasını ilk çakılı ata­cağı zamandan itibaren kestiğine delâlet eder, demiştir.

Âlimlerin bu husustaki görüşlerine gelince:

1. Hanef iler,    bir rivayete göre    Şafiî    ve Cumhur: Hacı bayramın ilk günü Akaba cemresine ilk taş atacağı zamandan itibaren Lebbeyke duasını keser, demişlerdir.   Çünkü    B e y h a k i' -nin bir rivayetinde   İbn-i   Mes'ûd,   Resûî-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Akaba cemresine ilk taş atmakla Lebbeyke dua­sını kestiğine şâhid olduğunu söylemiştir.

2. Sahâbîlerin bâzısı ile   Şafiî,    Ahmed   ve   îshâk'a göre hacı bayramın ilk günü Akaba cemresine taş atma işini biti­rince Lebbeyke duasını okumayı keser. Bu grub, bu bâbtaki hadis­leri ve benzeri hadîsleri böyle yorumlamışlardır.

3. Mâlik,    Saîd    bin   el-Müseyyeb,   Evzâî    ve el-Leys   bin   Sa'd'a   göre hacı Arefe günü öğle zamanına kadar Lebbeyke duasına devam eder ve bu vakitten itibaren keser. İbn-i   Ömer,    Ali,   Âişe   ve   Medîne-i   Münevve-r e   fıkıhçıların Cumhuru da bu görüştedir.

4\ Hasan-i Basrî'ye göre ise hacı Arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra Lebbeyke duasını okumayı keser.

Tekmile yazan yukardaki görüşleri ve kısmen delillerini anlat­tıktan sonra : Kuvvetli görüş, Hanefiler'in ve onlarla beraber olanlannkidir, der.[232][232]

İzahı

I b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh)'m hadisini N e s â i ve B e y h a k i de rivayet etmişlerdir. Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nın hadisi ise Kütüb-i Sitte'nin hepsinde ve Mâlik, Ahmed ve B e y h a k İ tarafından rivayet edilmiştir. Müellifimizin 2926. ha­dîsi de bunun bir benzeridir.[234][234]

71- (Hac Ve Umre'de) Saç Tıraşı Babı

Bilindiği gibi hac ve umre'nin menâsikinden birisi de saçları tıraş etmektir. Saçları ustura ve benzeri bir şeyle tıraş etmeye "Halk" de­nilir. Makas ve benzeri bir şeyle kısaltmaya da "Taksir" denilir.

Saçım tıraş eden kimseye "Muhalhk", saçım kısaltana da "Mu-kassır" denilir. Erkek hacılar için en faziletli olanı tıraş olmaktır. Ka­dın hacılar ise saç uçlarından bir mikdar keserler, onlar için tıraş olmak yoktur.

Saçları tıraş etmek veya kısaltmak Hanefî, Mâlikî ve H a n b e 1 i mezheblerine göre haccın vâciblerindendir. Şafiî mezhebine göre ise haccın rükünlerindendir. Umre de hac gibidir. Geniş izah için fıkıh kitablanna baş vurulmalıdır. Bu bâbta rivayet olunan hadîsler hac veya umre'ye niyetlenen erkeklerin saçlarını, zamanı gelince tıraş etmelerinin daha faziletli olduğuna delâlet ederler. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) saçlarım tıraş eden erkeklere defalarca duâ etmiş, sahâbîlerin ricası üzerine saçını kı­saltan erkeklere de bir defa duâ buyurmuştur. Hacılar bayramın ilk günü Akaba cemresine taş attıktan sonra kurban kesmeleri vâcib ise kurbanlarını da kestikten sonra saçlarını tıraş eder veya kısaltırlar. Vâcib olan kurbam kesmeden saç tıraşı veya kısaltılması Hanefi mezhebine göre suçtur. Şafii mezhebine göre ise bir sakınca ol­mamakla beraber en uygunu ve ihtiyata muvafık olanı önce kurban kesmek ve bundan sonra tıraş olmaktır. Bu konu 74. bâbta tekrar ele alınıp gerekli bilgi verilecektir.

3043) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'6en rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllcm) ;

AHahun! Saçını tıraş eden erkeklere mağfiret eyle, diye duâ buyur­du, Sahâbîler:

Yâ Resûlallah! Saçını kısaltan erkeklere de (Allah'ın mağfiretini dile), diye ricada bulundular. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ;

Allahım! Saçını tıraş edenlere mağfiret eyle, diye duâ etti. Bu duayı üç defa tekrar eyledi. Sahâbîler (Radıyallâhü anhüm) :

Yâ Resûlallah! Saçını kısaltan erkeklere de (mağfiret dile) diye (tekrar) ricada bulundular. Resûlullah (bu kere ettiği duada) :

Saçını kısaltan erkeklere de (mağfiret eyle) diye duâ etti.'*

3044) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seli em) :

Allah, saçlarını tıraş edenlere rahmet eylesin, diye duâ etti. Sa­hâbîler (Radıyallâhü anhüm) :

Yâ Resûlallah! Saçını kısaltanlara da  (Allah'ın rahmetini dile), dediler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (yine) :

Allah saçlarını tıraş edenlere rahmet eylesin, diye duâ etti. Sa-hâbiler (Radıyallâhü anhüm) :

Saçlarını kısaltanlara da (Allah'ın rahmetini dile) Yâ Resûlallah, dediler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (tekrar) :

Allah saçlarını tıraş edenlere rahmet eylesin, buyurdu. Sahâbi-

Ier (Radıyallâhü anhüm)   (yine) :

Saçlarını kısaltanlara da (Allah'ın rahmetini dile), yâ Resûlallah, diye ricada bulundular. Resûlullah     (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

(dördüncü defasında) :

Saçlarını kısaltanlara da (Allah rahmet eylesin), buyurdu."

3045) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü onkümâ)'âan rivayet edildiğine göre:

Yâ Resûlallah! Niçin saçlarını tıraş edenlere üç defa ve saçlarını kısaltanlara bir defa dua etmekle saçlarını tıraş edenlere müzahir oldun, destek oldun, diye (hikmeti) soruldu. ResûM Ekrem (Sallallahü

Aleyhi ve Sellem) :

Saçlarını tıraş edenler (saç tıraşı hususunda Resûlullah'a uyma­nın daha iyi olduğu konusunda) şüphe edercesine katiyyen davran-madılar, buyurdu."[236][236]

Hadîslerin Fıkıh Yönü

1. Rahmet dilemek ölülere mahsus değildir. Diriler için de rah­met duasında bulunmak meşrudur.

2. İhramdan çıkmak için saçları kısaltmak, saçları tıraş etmek yerine geçer. Âlimler bu hususta ittifak halindedir.

3. Saçları tamamen tıraş etmek, kısaltmaktan efdaldır.Çün­kü Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) saçlarını tıraş edenle­re defalarca duâ etmiştir.

4. Saçları tıraş etmek veya kısaltmak hac ve umre'nin menâsi-kinden (ibâdetinden) dir.   Hanefiler,   Mâlik   ve zahir olan A h m e d' in görüşüne göre saçları tıraş etmek veya kısaltmak vâ-cibdir.    Terkedilmesi hâlinde kurban kesmekle onarılır.    Şafii-I e r' in   en sahih görüşlerine göre ise rükündür. Yapılmaması hâ­linde hac bozulmuş olur.    Bu eksiğin kurban kesmekle giderilmesi mümkün değildir.[238][238]

İzahı

Bu hadisi T i r m i z i hâriç, Kütüb-i Sitte yazarları, Mâlik, Şafii   ve   Beyhaki   de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs. Veda haca esnasında buyurulmuştur. En sıhhatli kavle göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Hacc-ı Kıran îfa et­miştir. Bu nedenle Hafsa' nın : Sen umre'nin ihramından çık­madığın halde..." sözü "Hac ile birleştirdiğin umre'nin ihramından çıkmadığın halde..." şeklinde yorumlanmıştır.

Hafsa' nın: "İnsanlar (bir umre ile) ihramdan çıktılar" sö­zü de "İnsanlar, haclarını umre'ye çevirmek suretiyle ihramdan çık­tılar" biçiminde yorumlanmıştır.

Telbîd: Saçları zamk gibi yapıştırıcı bir madde ile toplayıp bir­leştirmektir. Ebû Dâvûd, Beyhaki ve Hâkim" in t b n - i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) 'dan rivayet ettikleri bir ha­diste I b n - i Ömer, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm)'in mübarek başını Asel denilen bir çeşit zamk ile telbîd etmiş­ti. Asel, Urfut dikenli bir nevî ağacın zamkıdır. Resül-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâmî, ihrama gireceği zaman saçını bu zamkla top­layıp birleştirmiştir ki, ihrâmlı iken saçı dökülmesin, dağılmasın ve uzun süre ihramda durması yüzünden bitlenmesin. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in başını telbid etmesi O'nun uzun süre ihramda kalmak niyetinde olduğuna delâlet eder.

Veda haccında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmî, bera­berinde bulunan sahâbîlerden kurbanlığı yanında olmayanların M e k k e' ye vardıklarında bir umre menâsikini îfa edip saçlarını tıraş etmelerini ve ihramdan çıkmalarını; yanında kurbanlığı bulu­nanların ise bayrama kadar ihramda kalmalarını emretmişti. Bu konu daha önce etraflıca izah edildiği için tekrarlamaya gerek görmü­yor, sadece bir hatırlatma ile yetiniyorum. Şu halde bu hadîste H a f -s a ' nın işaret ettiği hacılar, beraberinde kurbanlıkları bulunmayan ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in emriyle bir umre edâ etmek suretiyle ihramdan çıkan sahâbîlerdir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ise* beraberinde kurbanlığı bulunduğu için Hacc-ı Kırân'ı îfa etmişti ve bu nedenle bir umre ile ihramdan çıkmamıştı. Bayrama kadar ihramda kalmıştı.[240][240]

Saçlarını Anılan Şekilde Birleştiren Kişi İhramdan Çıkacağı Zaman Saçını Kısaltması

Yeter Mi, Yoksa Tıraş Etmesi Mi Gerekir ?

Bu hususta ihtilaf vardır. Şöyle ki:

aî Hanefiler ve cedid (yeni) kavlinde Şafii: Böyle bir adamın saçını kısaltması kâfidir, tıraş olması mecburiyeti yok­tur, demişlerdir. Fakat Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'den sabit olan hareket saçın tıraş edilmesidir.

b) Mâlik, kadim (eski) kavlinde Şafii, Sevri, Ah-m e d ve İshâk: Böyle adamın saçını tıraş etmesi vâcibtir, kı­saltmak yetmez, demişlerdir.

2. Kurbanlık olarak M e k k e' ye götürülen hayvanın boy­nuna kurbanlık nişanını takmak sünnettir.

3. Mekke'ye kurbanlık sevkeden ihrâmh kimse, haccım ta­mamlamadıkça ve bayram günü kurbanlığını kesmedikçe bir umre ile ihramdan çıkamaz. Ebû Hanife ile Ahmed'in mez­hebi böyledir.

4.Veda haccında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Hacc-ı Kırân'ı edâ etmiştir. Hattâbi: Hafsa' nın bu sözü, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bir umre'ye başlamış olduğuna ve sonradan buna bir haccı eklemekle Hacc-ı Kıran ettiğine delâlet eder. Umre'nin tavafına başlanılmamış iken buna haccı eklemenin câiziiği hususunda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. Fakat umre'yi hacc'a eklemek, yâni hacca niyetlendikten sonra buna bir umre'yi dâhil etmek hususunda ihtilâf vardır. Mâlik ve Ş â f i i' ye gö­re caiz değildir. Re'y ehline göre ise caizdir ve böyle yapan kimse Hacc-ı Kıran etmiş olur

3047) Sâlim'İn babası (Abdullah bin Ömer) (Radıyatlâhü anhütn)'* den; Şöyle demiştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'den, başım telbid etmiş olduğu halde yüksek sesle Lebbeyke duasını işittim."[242][242]

73- Kurban Kesmek Babı

3048) Câbir (bin Abrlillah) (Radıyaltâhü anhümâyd&n rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selinti) şöyle buyurdu, demiştir:

Minâ'nm hepsi kurban kesme yeridir. Mekke (şehrine açılan) bo­ğazların hepsi yol ve kurban kesme yeridir. Arafat'ın hepsi vakfe ye­ridir ve Müzdelife'nin hepsi vakfe yeridir."[244][244]

74- Hac Menâsikinden  (Yâni Yapılması Îstenen İşlerden) Birisini Diğerine Takdim Eden  (Yânî Önce Yapan)  Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı

Bu bâbta rivayet olunan hadîsler hacıların Kurban bayramının ilk günü yapmak durumunda oldukları Akabe cemresine çakılları at­mak, kurban kesmek, saçları tıraş etmek veya kısaltmak ve ziyaret tavafı etmek işlerinden birisini diğerinden önce yapmanın sakıncası olmadığını beyân ederler. Yukardaki sıraya uymak en faziletli ola­nıdır. Bu sırayı bozmak ile ilgili hükümleri ve ilim ehlinin konuya ilişkin görüşleri bu bâbtaki hadîslerin izahı bölümünde verilecektir.

Hac veya umre ibâdetleri esnasında yapılması istenen fiil ve söz­lere Menâsik ve Nüsük denilir. Menâsikin bâzıları arasında sıraya riâyet etmek mecburiyeti vardır. Meselâ önce ihram, yâni niyet ve Lebbeyke duası, sonra A r a f â t' ta vakfeye durmak, bundan son­ra ziyaret tavafı ifa etmek, haccm temel rükünleri ve farzlarıdır. Bu sıraya riâyet etmek zorunludur. Bu bâbtaki hadîslerin konusu olan ve yukarda sıralanan Menâsik arasındaki tertib ve sıra ise bazen bozulabilir ve bir sakınca teşkil etmez.

3049) İhn-i Ahbâs  (Radtyallâhü tm/ıümâ)'dan;   Şöyle demiştir:

(Veda haccında bayramın ilk günü) herhangi bir şeyi diğer bir şeyden önce yapanların durumları Resûlullah ÎSallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sorulduğunda bütün sorulara cevaben mübarek ellerinin ikisiyle işaret buyurarak hiç bir sakınca bulunmadığını bildirdi."

3050) îbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan: Şöyle demiştir:

Minâ günü (yâni Veda haccında bayramın ilk günü) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e  (hac ile ilgili bâzı) sorular soruluyordu. O da Sakınca yok. Sakınca yok, buyuruyordu. Bu arada bir adam ge­lerek : Ben kurbanımı kesmeden saçımı tıraş ettim, dedi. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bir sakınca yok, buyurdu. Adam:

Ben çakılları akşam (yâni güneş battık) dan sonra t Akabe cem­resine)  attım, dedi. Resûl-i Ekrem   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Bir sakınca yoktur, buyurdu."

3051) Abdullah bin Amr (bin el-As) (Radtyallâhü ankümâ)'âan ri­vayet edildiğine göre ;

Saç faraşı olmadan önce kurban kesen veya kurban kesmeden ev­vel saç tıraşı olan (ihrâmlı) kimsenin durumu Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'e (Veda haccı esnasında Minâ'da) soruldu. Re-süM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Sakınca yok, buyurdu."

3052) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü ankümâ)^sm\ Şöyle ekmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Veda haccında) halktın hac ile ilgili sorulan sormaları) için Kurban bayramının ilk günü Minâ'da oturdu. Sonra bir adam O'nun yanma gelerek:

Yâ Resûlallah! Ben kurban kesmeden önce saçımı tıraş ettim de­di. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bir sakınca yok, buyurdu. Sonra başka bir adam geldi ve: Yâ Resûlallah! Ben  (Akabe cemresine) çakılları atmadan Önce kurban kestim ,dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bir sakınca yok, buyurdu. Hülâsa o gün Resûl-i Ekrem (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem)'e (Akabe cemresine çakıl atmak, kurban kes­mek, tıraş olmak ve tavaf gibi bayramın ilk günü yapılan menâsik-ten) takdim (veya tehir) edilmiş hiç bir şey sorulmadı ki (cevâbın­da) : Sakınca yok, buyurmasın."

Not: Zevâid'de bunun senedinin sahih ve râvîlerinin sıka (güvenilir) olduk­ları bildirilmiştir.[246][246]

Âlimlerin Bu Husustaki Görüşleri

Bayramın ilk günü yapılan işlerin Akabe cemresine çakıl atmak, kurban kesmek ve saç tıraşı veya kısaltılmasıdır. Bir de ziyaret ta­vafıdır. Ziyaret tavafı bayramın ikinci ve üçüncü günü de yapılabi­lir. Âlimler özellikle diğer üç şey arasında sıra takibinin hükmü hu­susunda ihtilâf etmişlerdir. Bu değişik görüşleri özetleyerek burada açıklayalım:

1. Ebû   Yûsuf,   Muhammed   bin   e 1 - H a s a n, Şafiî,   Atâ,   Ahmed   ve   İshâk'a   göre anılan üç şey arasında tertibe riâyet etmek, yâni önce Akabe cemresine taş atmak, sonra kurban kesmek ve bundan sonra tıraş olmak sünnettir.    Şa­yet bir kimse bu sırayı bozarsa ne günahı var ne de fidye lâzım. De­lilleri bu hadislerdir. Bunlara göre tertibe riâyet etmemek hususu bil­gisizlikten olsun, unutmaktan ileri gelsin veya bilerek olsun fark et­mez. Cumhurun görüşü budur.

2. Ahmed   cumhurun görüşünde olmakla beraber şöyle bir farklı görüş beyân etmiştir: Bir kimse unutarak veya bilmeyerek anılan sırayı bozarsa bir şey lâzım gelmez. Ama bilerek ve hatırlaya­rak sırayı bozarsa bir rivayete göre kurban kesmesi gerekir.   A h -m e d' den   yapılan diğer bir rivayete göre bir şey lâzım gelmez.

3. îbn-i   Abbâs,   Ebû   Hanife,    Nahai,   Ha-san-i   Basrî,   Katâde   ve   Mâlikiler' den   I b n - i Mâcişûn'a   göre anılan sıraya riâyet etmek vâcibtir.   Şafiî'-nin de böyle bir kavli vardır. Buna göre bir kimse Akabe cemresine taş atmadan önce veya kurban kesmeden önce saç tıraşı olursa ce­za kurbanı kesmesi vâcib olur. Bu grubun delilleri Tekmile'de nak­ledilmiştir. Arzu edenler bakabilirler.

4. Mâlikîler'e   göre saç tıraşı ve ziyaret tavafının Akabe cemresine taş attıktan sonra olması vâcibtir. Bunlardan birisini taşlamadan önce işleyen kimse ceza kurbanı ile mükellef olur. Önce Akabe cemresine taş atmak, sonra kurban kesmek, daha sonra tıraş olmak ve bunları bu sıraya göre ifa etmek ise mendubtur. Bu sırayı bozan kimse suç işlemiş olmaz. Ziyaret tavafını, kurban kesmek ve tıraş olmaktan sonraya bırakmak da mendubtur.

Şunu da belirteyim: N e v e v i, Akabe cemresine taş atma­dan önce kurban kesen kimseye hiç bir şeyin lâzım olmadığı husu­sunda âlimlerin ittifak hâlinde olduklarını söylemiştir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın ikinci hadîsinden çı­kan diğer bir hüküm de bayramın ilk günü güneş battıktan sonra Akabe cemresine taş atan kimseye bir günah veya cezanın gerekme­diğidir. Anılan taşlamayı geceye tehir etmek Hanefi, Şafiî ve Mâliki mezheblerine göre mekruhtur. Bununla beraber caiz­dir ve tehirden dolayı ceza kurbanı gerekmez. Ahmed ve İ s -h â k' a göre gündüz atamayan kimse o günkü taşları ertesi gün öğle vakti girdikten sonra atar ve daha önce atamaz.[248][248]

İzahı

Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Müslim, Tirmi-zi, Ebû Dâvûd ve Nesâi ile Beyhaki de rivayet etmişlerdir.   B u h â r i   de tâliken rivayet etmiştir.   Ebû   Dav û d   ile   T i r m i z î' nin   rivayetlerinde;  "Kurbanbayramının ilk günü" kaydı vardır. Bu durumu parantez içi ifâde ilebelirttim.

tbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) *ın hadisini T i r m i z i ve   Ahmed   de rivayet etmişlerdir.

Bu iki hadis, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bay­ramın ilk günü Akabe cemresine çakılları kuşluk zamanı ve bayra­mın kalan günlerinde öğle namazı vakti girer girmez üç cemreye taşlan attığına delâlet eder.[250][250]

Cemrelere Sırayla Taş Atmanın Hükmü

Daha önceki bablarda belirttiğim gibi cemreler üç adeddlr. M e s -cid-i  Hif't  en yakın olan cemreye "Cemrt-i ula tik cemre"denilir. Bundan sonraki cemreye "Cemre-i vustâ = Ortana cemre" denilir. Daha sonra gelen cemreye de Akabe cemresi denilir. Bayra­mın ilk günü yalnız Akabe cemresine taş atılır. Bunu tâkib eden gün­lerde ise Cemre-i ûlâ'dan taşlamaya başlanır ve sırayla diğer cem­relere atılır. Bu sırayı tâkib etmek Şafii, Mâlik ve Ah­med ' e göre şarttır. Hanefî mezhebinin seçkin görüşüne gö­re ise sünnettir.[252][252]

76- Kurban Bayramının Îlk Günü (Mina'da) Hutbe Okumak Babı

3055) Amr bin el-Ahvas  (el-Cegmî)   (Radtyallâkü anh)'den;  Şöyle demiştir:

Ben Veda haccında (Minâ'da) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den şunu işittim %

Ey insanlar! Dikkat ediniz! Hangi gün en mukaddes gündür? Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu buyruğu üç kez tekrarladı. Sahâbîlç    ıRadıyallâhü anhüm) :

En mukaddes gün Hacc-ı Ekber (yâni Kurban bayramının ilk) günüdür, dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

İşte bu beldeniz (Mekke) de, bu (Zilhicce) ayınızda bu (bayram) gününüz nasıl mukaddes bir gün ise şüphesiz kanlarınız (yâni can­larınız) , mallarınız ve ırzlarınız kendi aranızda (her yerde ve her za­man) öyle mukaddestir. Dikkat ediniz! Hiç bir suçlu kendi nefsinden başka kimse aleyhine suç işlemez (Yâni onun suçundan dolayı baş­kası cezalandırılmaz). Evlâd babasının suçundan dolayı cezalandırıl­maz. Baba da evlâdının suçundan dolayı mu ah aza edilmez.

Bilmiş olunuz ki, şeytan bu beldeniz (Mekke) de (Allah'tan baş­kasına ibâdet edilmekle) kendisine itaat edilmekten kesinlikle ebe­dî surette ümidini yitirmiştir. Lâkin küçümsediğiniz bâzı işlerinizde ona uymak işi vuku bulacak, bu da onu memnun edecektir.

(Ey insanlar)! Bilmiş olunuz ki, Câhiliyet devrinden kalma kan gütme dâvalarının hepsi iptal edilmiştir. Anılan kan dâvalarından il­ga ettiğim ilk kan dâvası Abdulmuttalib'in oğlu el Hâris'in kan da­vasıdır. (El-Hâris, Beni Leys kabilesinde çocuğu için süt anasını arı­yordu. Hüzeyl kabilesi onu öldürmüştü).

(Ey insanlar)! Bilmiş olun ki Câhiliyet devrinden kalma faizin her nevi iptal edilmiştir. Mallarınızın sermayesi sizin hakkınızdır. Zulüm etmeyiniz ve zulmolunmayınız, buyurdu.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  bundan sonra üç kez:

Dikkat ediniz! Ey Ümmetim, Ben (Allah'ın emrini) tebliğ ettim mi?, diye sordu. Sahâbîler (Radıyallâhü anhüm) :

Evet, diye cevab verdiler.   Resûl-i Ekrem  (SallaHahü Aleyhi ve Sellem) :

Allahım şâhid ol, Allahun şâhid ol, Allahım şâhid ol, dedi."[254][254]

İzahı

Bu hadîs, notta belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. Ancak müel­lifimizin 230. hadîsi bunun benzeridir. Yine müellifimizin 231. hadî­si buna benzer ve ilk râvîsi bu hadîsin râvîsidir. Hadisin izahı orada yapıldığı için burada tekrarlamaya gerek yoktur. Oraya müracaat edilmesi tavsiye olunur.

3057) Abdullah bin Mes'ud (Radtyallâkü anAJ'den rivayet edildiği­ne göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem> Arafat'ta muhadrama (yâni kulakları kesik gibi küçücük olan) devesi üstünde olduğu hal­de şöyle buyurdu, demiştir:

(Ey sahâbilerim!) Bu gün hangi gündür, bu ay hangi aydır ve bu belde hangi şehirdir biliyor musunuz? diye sordu. Sahâbîler (Ea-dıyallâhü anhüm) :

Bu belde mukaddes bir şehirdir, bu ay mukaddes bir aydır ve bu gün mukaddes bir gündür, diye cevab verdiler. (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Bilmiş olunuz ki bu şehriniz (Mekke) de, bu (Arefe) gününüzde, bu (Zilhicce) ayınız nasıl mukaddes ise, mallarınız ve canlarınız da şüphesiz size haram ve mukaddestir.

(Ümmetim!) İyi biliniz ki: Ben Kevser havuzu başında öncünü­zü m (yâni orada muhtaç olduğunuz şeylerin önceden hazırlayıcısı-yım) ve diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla Övünürüm. Artık (çok günahlar işlemekle) siz benim yüzümü karartmayınız (yâni beni Al­lah'a karşı mahcub etmeyiniz).

Bilmiş olunuz ki: Ve ben (kıyamet günü) bâzı insanları kurta­racağım. Bâzı insanlar da benden kurtarılacak (yâni zebaniler onlan götürecekleridir. Bent Yâ Rabbi! Arkadaşcıklanm (ne olacaklar?) diyeceğim. Allah şöyle buyuracak:

Senden sonra onların neler ihdas ettiklerini bilmiyorsun."

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahihtir.

3058) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhiimâ)'dan rivayet edildiğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Veda haccuıda bayra­mın ilk günü cemreler arasında durdu. Sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (beraberinde bulunanlara hitaben) :

—  Bu gün hangi gündür? diye sordu. Sahâbüer (Radıyallâhü an-hüm) :

—  Nahr (Kurban bayramı)  günüdür, dediler. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  Peki bu şehir hangi şehirdir? diye sordu. Sahâbîler (Radıyal­lâhü anhüm) :

—  Bu şehir, Mukaddes beldetullah  (Mekke) dir, dediler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  Peki bu ay hangi aydır? buyurdu. Sahâbiler (Radıyallâhü an­hüm) :

—  Bu ay, Allah'ın mukaddes ayıdır, diye cevab verdiler. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  Bu gün, hacc-ı Ekber günüdür. Bu ayda, bu günde bu beldeniz nasıl mukaddes ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da size mukad­destir, buyurdu. Sonra•.

Ben (Allah'ın emrini) tebliğ ettim mi? buyurdu, Sahâbîler:

—  Evet, diye cevab verdiler. Bunun üzerine Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

Allahım şâhid ol, demeye başladı. Daha sonra halka veda etti. Bu nedenle sahâbîler; Bu hac. Veda hacadır, dediler."[256][256]

Bu Bâbtaki Hadîslerden Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Kurban bayramının ilk günü Hacc-ı Ekber günüdür. Bu du­ruma göre Hacc-ı Asğar, yâni en küçük hac ise umre'dir.

2. Müslümanların canları, malları ve ırzları mukaddestir.   Kim­seye helâl değildir. Şöyle ki müslümanm kanı ve canı hem kendisi­ne hem de başkasına haramdır. Yâni kişi kendi nefsini intihar etme­ye yetkili olmadığı gibi başkası da onu öldürmeye yetkili değildir. Me­ğer ki şer'i hükümlere göre öldürülmesine karar verilmiş ola. O za­man da yine şer'î hükümlerin ışığı altında öldürülür. Keza müslü­manm malı da mukaddes ve haramdır. Kimse buna tecâvüz etmeye yetkili değildir. Müslümanm ırzı, şeref ve haysiyeti de böyledir. Kim­senin bunlara saldırmaya hakkı ve yetkisi yoktur.

3. Hiç kimse başkasının işlediği suçtan dolayı muahaza edile­mez, cezalandırılanı az. Âhirette de herkes işlediği suçtan dolayı mua­haza edilir. Kimse, kimsenin işlediği günahtan dolayı tâzib edilmez.

4. Faizin her nevi haramdır.

5. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in hadislerini ri­vayet etmek, kutsal bir görevdir.

6. Müslüman işlediği hayırlı işleri sırf Allah rızâsı için yapma­lı, müslümanlann yöneticileri hakkında iyi dilekte bulunmalı ve tef­rikadan, bozgunculuktan sakınmalıdır. Bu meziyetlere sâhib olan bir müslümanm kalbi kin ve hiyânetten uzak kalır.

7. Hac münâsebetiyle Arefe günü   A r a f â t' ta   ve Kurban bayramının birinci günü   M i n â' da   birer hutbe okunması meş­rudur.[258][258]

77- Ka'be'yi Ziyaret (Tavafı)  Babı

3059) Âişe ve İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhüm)'den rivayet edildi­ğine göre:

Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ziyaret tavafını (bay­ramın birinci gününü ikinci gününe bağlayan) geceye tehir etmiş­tir."

3060) Abdullah bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edildi­ğine göre:

Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) ifaza (yâni ziyaret) tavafının yedi şavtında (turunda) remel etmemiş (yâni hızlı ve ça­lımlı yürümemiş) tir.

(Râvî) Atâ demiş ki ifâza tavafında remel (yâni hızlı ve çalımlı yürümek) yoktur."[260][260]

Ziyaret Tavafının Zamanı

Bilindiği gibi ziyaret tavafı haccın farzlarından birisidir. Bu tavafa ifâza tavafı ve rükün tavafı da denilir. Sahih hadîslerle sa­bit olduğu gibi Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu tavafı bayramın birinci günü gündüz ifa etmiştir. Bu itibarla en müstehabı anılan tavafı bayramın birinci günü henüz güneş batmamış iken et­mektir. Bir kimse bunu o gün yapmayıp gece veya teşrik günlerin­de, yâni bayramın diğer günlerinde yaparsa farz yerine getirilmiş olur ve ceza kurbanı da gerekmez. Bu hususta icmâ vardır.

Şayet bir kimse mezkûr tavafı teşrik günlerinden sonraya kadar geciktirir ve bundan sonra ederse Mâlik, Şafii, Ahmed ve Cumhura göre farz yerine gelmiş olur ve o kimseye ceza kurbanı da gerekmez. Hanefîler'e göre ceza kurbanı kesmek gere­kir.

Hanefi mezhebindeki bir kavle göre bir kimse anılan tavafı bayramın üçüncü günü akşamına kadar yapmayıp bundan sonra ya­parsa yine ceza kurbanı kesmesi gerekir.[262][262]

79- Ka'be'ye Girmek Babı

3063) İbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâyâan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (Mekke'nin) fetih gü­nü, beraberinde Bilal (bin Rab âh) ve Osman bin Şeybe olduğu hal­de Ka'be'ye girdi ve kapıyı içerden kilitlediler. Sonra Ka'be'den çık­tıkları zaman, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in Ka'be'nin neresinde namaz kıldığım Bilâl'a sordum. Bilal, O'nun Ka'be'ye girdi-ğinde sağında kalan iki direk arasında ve yüzüne karşı gelen duva­ra doğru namaz kıldığını bana haber verdi.

Sonra ben, Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kaç rekât namaz kıldığını Bilâl'a sormamış olmaklığımdan dolayı kendi nefsi­mi kınadım."[264][264]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Bir sahâbi'nin diğer bir sahâbî'den hadîs rivayet etmesi caiz­dir. Çünkü   î b n - i   Ömer    (Radıyallâhü anh),   Bilâl    (Ra-dıyallâhü anh) 'den rivayette bulunmuştur.

2. Dinî bir konuyu sormak isteyen kimse en üstün âlime sor­makla mükellef değildir. Yâni konuyu ehil ve liyakatli olan bir baş­kasına sorabilir. Çünkü   îbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anh) söz konusu durumu Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e sorma-yıp   Bilâl    (Radıyallâhü anh) 'a sormuştur.

3. Hadîs,   I b n - i   Ömer    (Radıyallâhü anh) 'in Resûl-f Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in izinde yürümeye olan düşkünlü­ğünü ifâde eder.

4. Ka'be-i   Muazzama'ya   girmek hacı olan ve olma­yan her ziyaretçi için müstehabtır. Ancak şunu da belirteyim :   Ka'­be-i   Muazzama'ya   girmek hac menâsikinden, yâni hac ibâ­deti esnasında yapılması istenen ödevlerden değildir. Cumhurun gö­rüşü budur.   Kurtubi' nin   anlattığına göre bâzı ilim adamları bunu hac menâsiki içinde mütalâa etmişlerdir.

Ka'be-i Muazzama' nın içine giren ziyaretçi çok edeb-li ve mütevazı olmalı, gözlerini secde yerinden ayırmamak, yukarı kaldırmamalı, K a ' b e ' nin tavanına ve duvarlarına bakmamah-dır. Allah (Azze ve CelleVnin yüceliğini ve azametini düşünüp başı­nı ve yüzünü havaya kaldırmaktan sakınmalıdır.

5.   K a' b e' nin   içinde namaz kılmak meşru ve müstehabtır. Bu konuda âlimlerin ayrıntılı bilgileri şöyledir:

Hanefîler, Şafii, Ahmed, Sevri ve Cumhura göre K a' b e' nin içinde farz ve nafile namaz kılmak caizdir. M â I i k î 1 e r' den Ibn-i Abdilhakem de böyle demiş ve Ibn-i Abdilber ile İbnül'arabi de onun görü­şünü desteklemişlerdir. Bu görüşteki âlimler bu hadîsi delil göster­mişlerdir.

M â 1 i k ' e göre ise K a ' b e ' nin içinde ancak nafile namaz kılmabilir, farz namaz kılınamaz. Ahmed' den de böyle bir ri­vayet vardır.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'a göre ne farz ne de na­file hiç bir namaz K a ' b e ' nin içinde kılınamaz. Mâliki mez­hebi ile Zahiriye mezhebi mensublarından bâzıları da böyle demişlerdir. Bunların delili şudur.- Namazda K a' b e ' ye doğru durmak şarttır. Ka'be' nin içinde namaz kılındığı zaman K a' -b e ' nin   bir kısmına sırt çevirilmiş olur.

Kuvvetli görüş ilk görüştür. Çünkü Resül-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm). K a ' b e ' de namaz kılmış, kılmayı yasaklamamış* tır. Ve burada farz namaz ile nafile namaz arasında bir ayırım hük­mü de vârid değildir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in K a' b e' de iki rekât namaz kıldığı Buhâri ve Müslim'in îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri bir hadîs ile başka hadîslerle sabittir.

3064) Âişe (Radtyallâhü ö»#â)'dan; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim yanımdan se­vinçli olarak çıkıp gitti. Bir süre sonra üzgün olarak yanıma döndü. Beni

Yâ Re sû I allan! Sen sevinçli olarak yanımdan çıktın ve üzgün olarak döndün? dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu t

«Ben Ka'be'ye girdim. Ama keski girmeseydim. Çünkü (girmek-ligimle) ümmetime güçlük çıkarmış olduğumdan korkarım.»"[266][266]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

l. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Mekke' nin fetih yılından başka bir yılda K a ' b e ' ye girmiştir. Çünkü Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) Mekke1 nin fetih seferinde bulunmamıştır. Ancak Veda haccı seferinde hazır bulunmuştur. B e y h a k î bu durumu kesinlikle beyân etmiştir.

Îbnü'l-Kayyim ve bir grub: Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Veda haccı seferinde K a ' b e ' ye girmemiştir. An­cak Mekke' nin fetih seferinde K a ' b e ' ye girmiştir, derler ve bu hadîse şöyle cevab verirler; Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in, fetih seferinden dönüp Medine-i Münevvere'-ye vardıktan sonra  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'ya bu buyruğu söy­lemiş olması muhtemeldir.

İbnü'l-Kayyim ve beraberindeki grubun bu yorumu cidden uzak bir ihtimaldir.

2. K a ' b e' ye girmek hac menâsikinden değildir. Cumhurun görüşü de böyledir. Bu durumu bundan önceki hadisin izahı bölü­münde de anlattım.[268][268]

İzahı

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'ın hadisini B u h â r i, Müslim, Ebü Dâvûd, Ahmed ve Şafiî de riva­yet etmişlerdir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın hadîsinin kimler tarafından da rivayet edildiği hususuna bakılsın. Çünkü ben rastlayamadım.

Sikâye: Yukarda da anlattığım gibi hacılara Zemzem suyunu ikram etmek, onları suvarmak demektir. Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in baba babası Abdulmuttalib1 ten sonra bu hizmetin mütevelliliği Abdulmuttalib'in oğlu ve Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in amcası Ab b â s ' a tevdî edil­mişti. Câhiliyyet devrinde îslâm dönemine kadar bu iş Abbâs (Radıyallâhü anhJ'ın elinde idi. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Peygamber olduktan sonra bu işi ona bıraktı. Bu nedenle Si­kâye görevi bu güne dek Abbâs (Radıyallâhü anhî'ın oğul­ları tarafından ifa edüegelmiştir. Tekmile yazarının beyânına göre Abbâs ve oğullan Zemzem suyuna kuru üzüm katarak üzüm şer­beti olarak hacılara ikram ederlerdi.[270][270]

81- (Minâ'nın Son Günü Mekke'ye Dönüşte) El-Muhassab Deresinde Konaklamak Babı

El-Muhassab; H i c û n ile Nur dağı arasında bulunan ve Mekke mezarlığına kadar uzanan geniş bir deredir. Bu saha Minâ ile Mekke arasında kalır. Bu sahada çakıl taşları çok olduğu için bu ismi almıştır. Buraya Ebtah, Bathâ, Hasba ve Hayf-l Benî Kinâne (Yâni Kinâne oğulları yurdu) gibi isimler de verilmiş­tir.

3067) Âişe (Radtyaîlâhü û»Aâ)'dan: Şöyle demiştir:

(Minâ'dan dönüşte) el Ebtah (deresin) de konaklamak sünnet de­ğildir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Medine yoluna) çıkması sırf kolay olsun diye orada konakladı.'*

3068) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'(\an; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Minâ'dan döndüğü gü­nü ertesi güne bağlayan gecenin sonunda Bathâ'dan (Medine'ye) ha­reket etti."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin senedi sahihtir. Râvileri Müs­lim'in şartı üzerine sıka (güvenilir) kimselerdir.

3069) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhüı>ıâ)'(Uır\: Şöyle demiştir :

Eesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve (O'ndan sonra halî­fe olan) Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallâhü anhüm) (Minâ'dan dönüşlerinde) ekEbtah  (deresin)  de konaklıyorlardı."[272][272]

82- Veda Tavafı Babı

3070) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhütnâ)'dan; Şöyle demiştir: (Hac için Mekke'ye gelen) halk (farz tavaftan ve Minâ günlerin­den sonra)  etrafa dağıtıyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah  (Sallal-

lahü Aleyhi ve Sellem) :

«Sakın hiç kimse Ka'be'yi son kez tavaf etmedikçe (Mekke'den) çıkmasın» buyurdu."

3071) İbn-i Ömer (Radtyallâhü anftümâ)'âan; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), adamın son görevi Ka'-be'yi tavaf (ı Veda)  olmadıkça  (Mekke'den)  çıkmasını yasaklamış­tır."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir. Bunun senedinde İbrahim var. Bu. İsmail el-Mekki eI-Ferberi*nin oğludur, Ahmed ve başkası onun zayıflığına hükmetmiş­lerdir.[274][274]

Hadîslerden Şu Hükümler Çıkar:

Hacı hangi çeşit haccı ifa ederse etsin; yâni ister Hacc-ı îfrâd, ister Hacc-ı Temettü, ister Hacc-ı Kıran niyetiyle haccını tamamla­sın bundan sonra veda tavafı etmesi vâcibtir. Hanefîler, Şâ-fii, Ahmed ve ilim ehlinin çoğu bu hadîslerin zahirini tuta­rak veda tavafının vâcibliğine hükmetmişlerdir. Bu gruba göre, bir kimse veda tavafını terkederse ceza kurbanı kesmesi gerekir. Veda tavafı; ay başı âdeti gören veya lohusalık hâlinde olan kadına ve mîkat ismi verilen bölgenin dâhilinde ikâmet eden hacılara vâcib de­ğildir.

Mâlik ve bir kavlinde Şafiî veda tavafının sünnet ol­duğuna hükmetmişlerdir. Bu kavle göre veda tavafını terkeden kim­seye ceza kurbanı kesmesi mecburiyeti yoktur.

Îbnü'l-Münzir'e göre ise veda tavafı vâcib olmakla be­raber terkedilmesi hâlinde herhangi bir ceza gerekli olmaz.

Veda tavafının müstehab olan zamanı, hacmin Mekke' den çıkmak istediği zamandır. Bir kimse veda tavafı ettikten sonra Mek­ke'de ikâmet etmeye niyet etmediği halde bir süre daha Mek­ke'de kalırsa Hanefi mezhebine göre bu tavafı tekrar etme­si gerekmez. Diğer âlimlere göre ise tekrar etmesi gerekir. Meğer ki o kimse veda tavafından sonra sadece yol hazırlığıyla meşguliyetin­den dolayı bir kaç saat kalırsa, yeniden tavaf etmesi gerekmez. Şa­yet veda tavafından sonra yol hazırlığı dışındaki işlerle bir kaç saat meşgul olursa tavafı yenilemesi gerekir. Bu konu ile ilgili geniş bilgi için fıkıh kitabi arına müracaat edilmelidir.

Veda tavafının hac menâsikinden bir parça olduğu veya müsta­kil bir ibâdet olduğu hususunda da ihtilâf vardır.[276][276]

İzahı

Âişe (Radıyallâhüanhâ)'nın bu hadisleri Buhârî, Müs­lim, Mâlik, Şafiî, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ta-hâvi ve Beyhakî tarafından değişik senedler ve benzer la­fızlarla rivayet edilmiştir.

İkinci hadîs metninde geçen; «Akra halka* kelimeleri ile lügat mânâları kasdedilmemiştir. Bunların masdarları olan Akr, boğazlama, yaralama gibi mânâlara gelir. Halk da saç ve sakal tıraşı gibi mânâlara gelir. Bu iki kelime Arap dilinde beddua, yâni bir kimse aleyhinde duâ etmek mânâsında kullanılır. Lügat mânâ­ları kasdedilmez.     sözleri de böyledir, lügatmânâları kasdedilmez, duâ anlamında kullanılır. Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'in bu sözü zevcesi Safiyye bint-i Huyey hakkında kullanması sebebi hakkında bâzı ilim adamları şöyle derler: Hz. Safiyye o sıralarda boğazından rahatsız­dı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) : Senin dilin uzundur, ağzından çıkan nahoş sözlerin cezasıdır bu, demek istemiştir.

EI-Hâfız'in beyânına göre ,K u r t u b i : Bu kelimeler yahûdîlerin hayız gören kadınlar hakkında kullandıkları sözlerdir. Bu kelimelerin aslı budur. Sonra Arablar bunları başka alanlarda da kullanmışlar ve lügat mânâlarını kasdetmemişlerdir, diyor.

Zemahşeri de: Bu kelimeler uğursuz sayılan kadınlar hakkında kullanılır. Yâni uğursuz kadın yüzünden kavmi helak olur ve sanki kadın kendi kavmini boğazlamış, kökünden kazımış olur, der.

Bâzıları bu kelimeleri burada uğursuzluk mânâsına yorumlamış­lardır. Şöyle ki: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) S a î i y -y e . CRadıyallâhü anhâ) 'nın ifâda, yâni haccın farz olan tavafını et­mediğini sanmıştı. Hayız hâlinde de bu tavafı ifa etmek mümkün ol­madığına göre onun bu halden temizlenmesi ve temizlendikten son­ra ifâda tavafı etmesi için beklenecek ve onun yüzünden halk M e -d i n e ' ye hareket edemeyecekti. İşte halkın Medine'ye ha­reketinin gecikmesine sebep olduğu gerekçesiyle S a f i y y e hak­kında uğursuzluk anlamını ifâde eden bu kelimeler kullanılmıştır. Ben âcizane bu yorumu uygun görmüyorum. Çünkü Hz. Safiy-y e ifâda tavafını ifa etmiş, sonra âdet görmüştü ve halkın hareke­tinin gecikmesine sebebiyet vermemişti. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa­lâtü ve's-selâm) 'in da uğursuzluk anlamında bu kelimeleri kullanmış olma ihtimâli bence uzaktır. Bu nedenle bence Hz. Safiyye CRadıyallâhü anhâ) 'nin yahûdî olan kavmi için uğurlu olmadığı mâ­nâsını tercih etmek daha uygundur. Bilindiği gibi Hz. Safiyye, H a y b e r yahûdîlerinin eşrafından idi ve H a y b e r' in fetih günü esir alınarak bilâhare ResûM Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm)'in zevceleri arasında yer almak şerefine mazhar olmuştu. Bu itibarla kavmi için uğurlu olmayışı mânâsı düşünülebilir. Allah en iyi bilendir.[278][278]

84- Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ye Sellem) İn Haccının Beyânı Babı

3074) Ca'fer bin Muhammed'in babası (Muhammed bin Ali bin Hü­seyin bin Ali bin Ebî Tâlib) (Radtyallâhü anhümyâen; Şöyle demiştir:

Biz Câbir bin Abdillah ((Radıyallâhü anhümâJ'nın yanına gir­dik. Yanına vardığımız zaman girenlerin kimler olduğunu (bir bir) sordu. Nihayet sıra bana gelince :

Ben Muhammed bin Ali bin Hüseyin'im, dedim. Bunun üzerine elini başıma uzatarak (gömleğimin yakasındaki) üst düğmemi çöz­dü. Sonra alt düğmemi de çözdü. Daha sonra avucunu iki mememin arasına (göğsümün üstüne) koydu. Ben o zaman genç bir çocuktum. (Bana) :

Hoş geldin. Dilediğini sor, dedi. Ben de ona (Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in haccının keyfiyetini) sordum. Kendisi âmâ idi. O sırada namaz vakti geldi. Bunun üzerine bir dokumaya bürünerek (namaza) kalktı. Sarındığı dokuma küçük olduğu için omuzlarına koydukça iki tarafı kendisine doğru geriye dönüyordu. Cübbesi de yambaşuıda askı üstünde (duruyor) idi. Bize namaz kıldırdı. Namaz­dan sonra ben (kendisine) :

Bize Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hac edişini an­lat, dedim. Bunun üzerine eliyle dokuz sayışma işaret ederek dedi ki:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac etmeden (Medine'­de) dokuz yıl durdu. Sonra onuncu yıl Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hacedeceğini halka ilân edilmesini emretti. Bunun üze­rine Medine'ye çok insan geldi. Hepsi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) *e uymak (yâni O'nunla beraber hac etmek) ve O'nun yap-

tığının mislini yapmak istiyordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Medine'den yola) çıktı. Biz de O'nunla beraber çıktık. Zü'I-Huleyfe'ye vardık. Esma bin t-i Um ey s (orada) Muhammed bin Ebİ Bekr'i doğurdu ve: Ben ne yapacağım? diye Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e haber gönderdi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (ona) :

«Yıkan, kanın akmasını engelleyici bir bez sarın ve ihrama gir» buyurdu. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zü'I-Huley-fe mescidinde namaz kıldı. Sonra Kasvâ (denilen deve) ye bindi. Ni­hayet devesi O'nu Beydâ (denilen mevki) ye çıkarınca (Câbir demiş­tir ki) O'nun önünde gözümün görebildiği kadar binekli ve yayaya baktım, O'nun sağında da o Kadar insan vardı. Solunda da o mik­tarda insan bulunurdu ve bir o kadar da arkasında vardı. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de aramızda bulunuyordu. Kur'ân (âyetleri) O'na iniyor, mânâlarını da o biliyordu. Artık O, ne yapı­yorsa biz de ayni şeyi yapıyorduk. Resûl-i Ekrem, tevhîd'i, (yâni Al­lah'ın birliğini ihtiva eden şu lebbeyk duasını yüksek sesle okudu) :

"Allahım dâvetine çokça icabet ettim. Senin dâvetine mükerrer icabet ettim. Senin ortağın yoktur. Senin dâvetine tekrar icabet et­tim. Şüphesiz, hamd ve nimet senindir mülk de senindir. Hiç bir orta­ğın yoktur."

Halk ise hâlen yüksek sesle okudukları lebbeyk duasını yüksek sesle okudular. (Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in lebbeyk duasına ilâve yaptılar.) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) de onların okuduklarından bir şeyi reddetmedi (yâni niçin bu ilâveyi yapıyorsunuz demedi). Resûlullah {Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) kendi telbiyesine devam etti. Câbir demiştir ki: Biz haçtan baş­ka bir şeye niyet etmiyorduk. Biz umreyi bilmiyorduk (Yâni hac ile umrenin birlikte yapılabileceğini veya hac mevsiminde umre yapıla­bileceğini bilmiyorduk). Nihayet biz O'nunla beraber Ka'be'ye var­dığımız zaman rüknü (yâni Hacer-i Esved'i) istilâm etti ve Üç tur hız­lı, dört tur da normal yürüyüşle tavaf etti. Sonra İbrahim (Aleyhİs-sliâm)'in makamına gidip;    «Ve İbrahim'in makamından namaz yeri edininiz.»[280][280]

İzahı

Bu hadîsi Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet et­mişlerdir. A h m e d de kısaca rivayet etmiştir. Bu hadis pek çok hükümleri ifâde eder. Âlimler hac ile ilgili hükümleri beyân eder­ken bu hadîsi kaynak gösterirler. Çünkü bu hadis hac menasiki için cidden en zengin kaynaktır. Bu nedenle bir çok ilim adamı bundaki fıkıh hükümlerim beyâna koyulmuşlar ve pek çok hüküm çıkar­mışlardır. Ebû Bekir bin el-Münzir bu hadîs hak­kında bir cild kitab yazarak ondan yüz elli küsur fıkıh hükmünü çıkarmıştır. Tekmile yazarının dediği gibi eğer bu hadîsteki hüküm­lerin hepsinin çıkarılmasına çalışılırsa hemen hemen bir o kadar da­ha çıkarılabilir. Bu hadîsten çıkarılan hükümlerin büyük bir kısmı müellifimizin Menâsik Kitâb'i bölümünde açmış olduğu ve bâbtan önce geçen seksen küsur bâbta rivayet olunan hadislerde ve -izahı bölümünde vardır. Bu itibarla bu hadîsten çıkarılan hükümlerin iza­hı üzerinde durmak istemiyorum. Ancak bâzı hükümleri özlü olarak ifâde edip, diğer bâzı bilgileri aktarmakla yetineceğim.[282][282]

Veda Haccı Yolculuğuyla İlgili Bâzı Açıklamalar

Hicretin 10. yılı Resüî-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hac etmeye niyetlenince durumu müslümanlara ilân etti. Zilkade ayının bitimine 5 gün kala öğle ile ikindi vakti arasında M e d i n e - i Münevvere' den   M e k k e ' ye   hareket edildi.    N e s â i' ninrivayeti böyledir. A h m e d' in rivayetine göre ise anılan ayın bi­timine 10 gün kala yola çıkılmıştır. Tekmile yazarı birinci rivayeti tercih eder. Bu yolculukta Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e refakat eden hacı sayısı bir kavle göre 90 bin, diğer bir kavle göre 130 bin idi. Bu büyük cemâat Zü'1-Huleyfe denilen mikat yerine vardıktan sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) orada konakladı. O gün ikindi, akşam ve yatsı namazı orada kılındı. Gece orada geçirildi. Sabah namazından sonra Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) ihram için boy abdesti aldı. Bütün zevceleri O'na refakat ediyorlardı. Oradan hareket eden bu büyük cemâat Zilhicce ayının dördüncü günü sabahı M e k k e' ye vardı. M ek k e ' ye varışın Pazar gününe rastladığı rivayet olunmuş­tur.

K u r e y ş kabilesi vakfe için Arafat'a çıkmayıp Müz­delif e ' de vakfe ederlerdi ve ; Biz harem halkıyız, vakfe için Harem mıntıkasının dışına çıkmayız, bu nedenle vakfe için ancak Müzdelife'ye gideriz, derlerdi. Bilindiği gibi M ü z d e 1 i f e, Harem mıntıkası içindedir. Etraftan gelen hacılar ise vakfe için Are-fe günü Arafat'a çıkarlardı. Veda haccında Kureyş ka­bilesi Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in de onlar gibi Müzdelife'de vakfe edeceğini ve Arafat'a çıkmayaca­ğını sanıyorlardı. Hattâ bunda şüphe etmiyorlardı. Fakat hiç de de­dikleri gibi olmadı. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hadîs­te belirtildiği gibi Arefe günü Minâ' dan hareketle M ü z d e -life' den transit geçti ve vakfe ;çin Arafat'a çıktı. Böylece Kureyş kabilesinin câhiliyet devri alışkanlıkları yıktırıldı. Çün­kü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu hususta Allah'tan emir aldı.[284][284]

İzahı

Bu hadîsin benzerini Buhârî, Müslim, Ebû D â -vûd, Nesâi, Mâlik ve Beyhaki de rivayet etmiş­lerdir. Bu hadîsin zahirine göre Veda haccına katılan sahâbîlerin bir kısmı mîkatta umre niyetiyle ihrama girmişlerdir. Fakat bu mânâ kasdedilmemiştir. Tekmile yazarının belirttiği gibi kasdedilen mânâ şudur: Beraberinde kurbanı bulunmayanlar, mîkatta hac niyetiyle ihrama girdikten sonra, Şerif te ve Mekke' de Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emriyle haclarını umre'ye çevirip umre menâsikini tamamladıktan sonra ihramdan çıktılar ve terviye günü hac niyetiyle ihrama girdiler.

Bu hadîs haccın üç çeşidinin de meşru olduğuna delâlet eder: Bu çeşitler: Hacc-ı Kıran, Hacc-i İfrâd ve Hacc-ı Temettü'dür. Bun­larla ilgili ayrıntılı bilgi bunlara âit bâblarda verilmiştir.

3076) Süfyân(-ı Sevrî) (RadtyaUâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellenı) üç defa hac etmiştir t İki hacc'ı hicret etmeden önce ve bir haccı hicret ettikten sonra Me­dine'den gitmek suretiyle ifa etmiştir. Hicretten sonra ettiği hac ile umre'yi birleştirmiştir (Yâni Hacc-ı Kıran etmiştir). (Bu hac'ta) Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in getirdiği kurbanlar ile Alî'­nin (Yemen'den) getirdiği kurbanların toplamı yüz deveyi bulmuş­tur. Bu develerden birisi de burnunda gümüşten bir halka bulunan Ebû Cehl'in erkek devesi idi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) (bunlardan) 63 tanesini kendi eliyle boğazlamış. Ali de kalan­ları boğazlamıştir.

Süfyân'at Bu hadîsi kim (sana) anlatmış? diye sorulmuş ken­disi t

Ca'fer, babasından, babası da Câbir (Radıyallâhü anh) 'den riva­yet etmiştir. İbn-i Ebî Leylâ da el-Hakem'den, bu da Mıksem'den, Mık-sem de İbn-i Abbfts (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet etmiştir/*[286][286]

85- Muhsar (Yâni İhrama Girdikten Sonra Arafat'ta Vakfe Etmekten Veya Farz Tavafı Etmekten Menedilen) Kimse (Hakkında Gelen Hadîsler)  Babı

Muhsar kelimesi İhsâr masdarından ajrnmadır. İhsâr kelimesi Arap dilinde, menetmek ve hapsetmek manasınadır. Şer-i Se­ri f' te ise hac veya umre niyetiyle ihrama girdikten sonra buna âit rükünleri ifa etmekten alakonulmak ve menedilmektir. Bu bâb-taki hadîsler hacc'm rükünlerinden menedilen kimse hakkında vârid olmuştur. Umre de hac gibidir.

3077) Haccâc hin Amr el-Ensârî (Radıyallâhü an/ı)\\en: Şöyle de­midir :

Ben Peygamber (SallallaJıü Aleyhi ve Sellem) den şöyle buyurur­ken işittim :

«(İhrama girdikten sonra) vücûdunun bir tarafı kırılan veya topallayan bir kimse ihramdan çıkabilir ve gelecek yıl haccetmekle mükelleftir.»

(Râvi) İkrime demiştir ki: Haccâc'ın bu hadîsini İbn-i Abbâs ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhümâ)'ye rivayet ettim. Onlar: Hac­câc doğru söylemiştir, dediler."

3078) Abdullah  bin   Râfi   Mevlâ  Ümmü  Seleme   (Raâtvaltâhü  an-/'«m)VIen; Şöyle demiştir:

Ben ihrâmh kimsenin (farz menâsikini tamamlamaktan) men edilmesi meselesini Haccâc bin Amr (el-Ensâriy)e sordum. Bunun üzerine Haccâc şöyle dedi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«(İhrama girdikten sonra) vücûdunun bir tarafı kırılan veya hastalanan ya da topallayan kimse ihramdan çıkabilir ve gelecek yıl haccetmekle mükellef olur.-

(Râvî) İkrime demiştir ki: Ben bunu İbn-i Abbâs ve Ebû Hürey­re (Radıyallâhü anhüml'e rivayet ettim. Bunlar; Haccâc doğru söy­lemiştir, dediler.

(Râvi) Abdürrezzak demiştir ki: Ben bu hadîsi Destevâi sahibi Hişâm'ın cüz'ünde (yâni küçük kitabında) buldum ve Ma'mer'e gö­türdüm. Ma'mer bana okudu veya ben ona okudum."[288][288]

Hadîslerden Çıkan Hükümler

1. îhsâr'ın sebebleri vücûdun bir tarafının kırılması, ayağın to-pallanması ve başka hastalıklardır. İbn-i Mes'ûd, Zeyd bin Sabit, Atâ bin Ebi Rab âh, Süfyân-i Sev-rî ve Hanefîler böyle hükmetmişlerdir. A h m e d ' den de böyle bir rivayet gelmiştir. Bunlara göre, ihrâmh kişinin    K a ' b e ' yevarmasına mâni olan her şey ihsâr'a sebeb olur. Bu engel, düşman, yolculuğa devam etmeye mâni hastalık, nafakanuı tükenmesi, tutuk­lanma, yolculuk esnâsmda kadma refakat eden kocasının veya baş­ka mahreminin ölmesi olabilir.

Mâlik ve îshâk'a göre ihsâr; ancak düşmanın hacıyı alakoymasıyla olabilir. Başka engeller dolayısıyla haccı yarıda bırak­mak ihsâr sayılmaz, haccı kaçırmak sayılır.

Şafii ve Ahmed'e göre ihrâmlı kimse düşmandan baş­ka bir engel nedeniyle haccm farzlarından alakonulursa, ihramdan çıkamaz. Meğer ki ihrama girdiği zaman bir engelin çıkması hâlinde ihramdan çıkmayı şart koşmuş ise o takdirde ihramdan çıkabilir.

Tekmile yazan yukardaki bilgiyi aktardıktan sonra: Bu bâbtaki hadîsler hastalık ve diğer engellerin de ihsâr sebebi olduğuna delâ­let ettiği için bu görüş kuvvetli olanıdır, der.

2. Hadîste anılan nedenlerle haccını yarıda bırakıp ihramdan çı­kan ve engel kalktıktan sonra ayni yıl yeniden hac etmeye, zaman bulamayan bir kimse; ertesi yıl hac etmekle mükelleftir. Hane-f î 1 e r' in görüşü bu merkezdedir. Hanefiler'e göre baş­lanılan hac nafile de olsa hüküm budur.

Mâlik, Şafiî ve sahih rivayete göre Ahmed: İhsâr nedeniyle haccmı yanda bırakmak zorunda kalan bir kimse başla­mış olduğu haccı kaza etmekle mükellef değildir. Ancak o kimsenin başladığı hac farz olan hac ise bu farz onun boynunda kalmış oldu­ğu cihetle bu borcunu ödemekle mükelleftir. Engel kalktıktan son­ra kalan süre aynı yıl içinde yeniden hac etmeye yeterli ise ve kişi­nin yanda bıraktığı hac farz olan hac veya vâcib olan hac nevinden ise, kişi aynı yıl yeniden hac etmekle mükelleftir. Fakat başladığı hac nafile idi ise yeniden hac etmek mükellefiyeti yoktur.

Bu konu geniş bilgi ister. Bu itibarla fıkıh kitablanna müracaat etmek gerekir. Biz bu kısa bilgi ile yetindim.

Haccâc (R-A.)'ın Hâl Tercemesi

Haccâc bin Amr bin Gaziyye el-Ensâri (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'den yat nız bu hadisi rivayet etmiştir. Râvileri ise İkrime, Abdullah bin Râfi' ve Damire bin Saîd'dir. Üsdü'I-Gâbe'nin Tecridinde beyân edildiğine göre bu zât sahâbldir. Fakat el-İcIİ ile İbnü'l-Berki onu tabiiler arasında anmışlardır. Dört sünen sâhib-leri onun bu hadisini rivayet etmişlerdir. (Tekmile : C. I, Sah. 188)[290][290]

İzahı

Bu babın ilk hadisini Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Kütüb-i Sitte'nin kalanlarında bunun ve ikinci hadîsin benzeri rivayet edilmiştir. Ka'b (Radıyallâhü anh) 'in anlattığı vaziyetin Hudeybiye'de olduğu diğer rivayetlerde belirtil­miştir.

Hudeybiye, Mekke" ye bir günlük ve M e d i n e ' ye dokuz günlük mesafede bir köydür. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hicretin 6. yılı Zilkade ayının ilk günlerinde 1400 kadar sahâbî ile beraber umre etmek üzere Medine-i Mü­nevvere' den hareket etti. Medine-i Münevvere'-nin mikat yeri olan Zü'1-Huleyfe'de umre niyetiyle ihrama girip yola devam ettiler. Nihayet Hudeybiye'ye vardıkları zaman umre niyetiyle M e k k e ' ye girmek istediklerini bir elçi vasıtasıyla Mekke müşriklerine haber verdiler. Fakat M e k -k e müşrikleri buna engel oldular. Nihayet Hudeybiye1 de yapılan görüşme ve andlaşma gereğince o yıl M e k k e ' ye gir­meden geri dönmeye karar verildi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ve sahâbîler kurbanlarını orada kesip tıraş oldular ve ihramdan böylece çıkmış oldular. Mekke müş­riklerinin engellemeleri yüzünden Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm î ve arkadaşlan Muhsar sayıldılar. Muhsar'ın ne demek ol­duğunu bu babın başlığında açıkladım, tşte Ka'b (Radıyallâhü anh)'in hadiste anlattığı durum burada vuku bulmuştu.

Bu bâbtaki hadislerin fıkıh hükümlerinin izahına geçmeden ön­ce ilk hadîste anılan âyetin konu ile ilgili kısmının mealini anlatayım : Âyeti Celile'nin baş kısmı şöyledir:

"Ve Allah için hac ve umre'yi tam yapınız. Alıkonursanız kur­bandan kolay olanı —size vâcibtir—. Bu kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden kim hasta olur ve­ya başından bir elemi bulunursa (başını tıraş ettiği takdirde) fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi veya kurban kesmesi ge­rekir..." (Bakara, 196)

Âyet-i Kerîme'de geçen"Alıkonursanız" fiilinin mas-

darı olan İhsâr kelimesinin şer'i mânâsı noktasında   ihtilâf   vardır. Şöyle ki:Bâzı âlimlere göre ihrâmlı kimse, ister bir düşman tarafından alıkonsun, ister hastalık ve nafakasını yitirmek veya tüketmek gibi nedenlerle hac veya umre yolculuğuna devam edemez duruma düş­mekle alıkonsun, İhsâr hükmüne tâbidir. Yâni böyle bir engel nede­niyle ihramdan çıkabilir. Atâ, Mücâhid, Katâde ve Ebû Hanife böyle yorumlayanlardandır. Bunlar bundan ön­ceki bâbta geçen Haccâc bin Amr (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini delil gösterirler.

Diğer bir kısım âlimlere göre ise İhsâr ancak düşmanın engelle­mesiyle oluşur. İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Enes, Mâlik, el-Leys bin Sa'd, Şafii ve Ahmed böy­le hükmedenlerdendir. Bunlar: Bu âyet Hudeybiye olayı hakkında nazil olmuştur. Mekke müşrikleri Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) ile beraberindeki sahâbileri M e k k e' ye sokmadılar. Bunun üzerine Hudeybiye'de kurbanlar kesildi ve ihramdan çıkıldı. Ertesi yıl umre yapıldı. Bu engellemede düşman tarafından vuku buldu, derler. Bu âyeti delil gösterirler.

îki tarafın delilleri ve birbirlerine verdikleri cevablar geniş yer alır. Buna vâkıf olmak isteyenler tefsir veya hadis kitablarına baş­vurabilirler.

İhsâr nedeniyle kesilmesi emredilen kurbanın kesilmesi yeri hak­kında da ihtilâf vardır. Şöyle ki:

Ebû Hanîfe'ye göre kurbanın Harem-i Şerif te kesilmesi gerekir. İhramımın alıkonulduğu yerde kesilemez. îhrâm-lı kişi, kurbanını H a r e m' e gönderir veya bedelini gönderir ve vekil edeceği kimse ile beraber kurbanın kesileceği târihi tesbit eder. Bu târihten sonra ihramdan çıkılır.

Diğer üç mezheb imamlarına göre ise- kurban ihrâmlının alıko­nulduğu yerde kesilir ve bunun akebinde ihramdan çıkılır.[292][292]

87- İhrâmlı Kimsenin Hacamat Olması Babı

3081) îbn-i Abbâs (Radıyallâkü ankümâ)'dan rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) oruçlu ve ihrâmlı iken hacamat olmuştur."

3082) Câbir (Radtyallâhü onA/den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ihrâmlı iken yakalan­dığı bir ayak rahatsızlığı nedeniyle hacamat olmuştur."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Muhammed bin Ebi'd* Dayf bulunur. Ben onu zayıf sayan veya cerheden bir kimseyi görmedim. Senedin kalan râvîleri sıka (güvenilir) zâtlardır.[294][294]

Hadislerden Çıkan Hükümler

1. Oruçlu iken hacamat olmak caizdir. Bu hükümle ilgili gerek­li bilgi 1682. nolu hadis bölümünde verilmiştir.

2. Bir kimse ihrâmlı iken hacamat olabilir. Birinci hadîsin za­hirine göre hacamat olmaya ihtiyaç duyulmasa bile hüküm budur. Âlimlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:

Ata, îbrâhim Nahâî, Şa'bi, Sevrî, Hane-filer, Şafii, Ahmed ve İshâk bu görüştedirler. Bunlar: Hacamat olan ihrâmlı kişi, hacamattan dolayı fidye ödemek­le mükellef değildir. Ancak hacamat nedeniyle kıllar kesilirse o tak­dirde kıl kesmekten dolayı fidye vâcib olur, demişlerdir. Bakara sûresinin 196. âyeti gereğince fidye ödenir. Bu âyetin emrettiği fid­ye hakkında gerekli bilgi bundan önceki bâbta verilmiştir.

M â 1 i k' e göre ihrâmlı kişi ancak zaruret hâlinde hacamat olabilir. Çünkü bâzı hadîsler Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se-lâmJ'in ihramda iken bir hastalık sebebiyle hacamat olduğunu bil­dirir. Şu halde bu ruhsat zaruret hâline mahsustur. Z e r k a n i, M â 1 i k ' in maksadı şöyledir, der: 'Yâni zaruret yok iken ihrâmlı kişinin hacamat olması mekruhtur. Çünkü kan vermekle vücûd za­yıf düşebilir. Nasıl ki hacının Arefe günü oruç tutması ayni nedenle mekruh sayılır.'

Hasan-i Basrî'ye göre ise hacamat olan ihrâmlı kişi, kıl kesmese bile fidye ödemekle mükelleftir.

3. ikinci hadis ve birinci hadisin diğer bâzı rivayetleri zaruret hâlinde ihrâmlmm hacamat olmasının câizliğine delâlet eder. Bu hü­küm hususunda icmâ vardır.

4. Kan aldırmak, yarayı deşmek, çıbanları patlatmak, diş çek­tirmek gibi tedaviler ihrâmlı kimse için caizdir. Yeter ki koku sürün­mek, kıl kesmek gibi ihrâmhya yasak olan şeyler işlenmiş olmasın.[296][296]

İzahı

Bu hadîsi T i r m i z i ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. T i r m i z i : Biz bu hadisi, yalnız Ferkad es-Sebahi' nin Saîd bin Cübeyr' den olan rivâyetiyle tanırız. Yahya bin Saîd de Ferkad es-Sebahi hakkında konuşmuş­tur.  Fakat halk   Ferkad' dan   rivayette bulunmuşlardır, der.

Hadîste geçen "Mukattat" kokusu güzelleştirilmiş olan demek­tir. Mukattat zeytin yağı, kokusu güzelleşinceye kadar içinde nane pişirilen zeytin yağıdır. Sindi böyle bilgi vermiştir. Tuhfe ya­zarının naklen beyânına göre Kamus'ta: Mukattat zeytin yağı, içinde nane pişirilmiş veya güzel başka yağ ile karıştırılmış olan zeytin ya­ğıdır, diye tarif edilmiştir.

Tuhfe yazan hadisin fıkıh hükmü ile ilgili olarak özetle şu bil­giyi verir:

Bu hadîs ihrâmlı kimsenin, güzel kokulu bir şey karıştırılmamış zeytin yağını başına sürebileceğine delâlet eder. Lâkin hadîs zayıf­tır.

Îbnü'l-Münzir: Âlimler, ihrâmlı kişinin zeytin yağı, sâde yağı ve hayvamn iç yağını yiyebileceği ve başı ile sakalı dışında ka­lan vücûdunun herhangi bir tarafına sürebileceği hususunda icmâ etmişlerdir. Keza, ihrâmlı kimsenin güzel kokulu bir şeyi bedenine süremiyeceği hükmü hakkında da ittifak ve icmâ etmişlerdir. Âlim­ler bu hususta zeytin yağı ile güzel kokulu maddeler arasında bir farklüığın bulunduğuna hükmetmişlerdir, der.

Tuhfe yazarı daha sonra: Ben diyorum ki Hanefi fıkıhçı-lann ifâdelerinin zahirine göre vücûdun her hangi bir

Şafii mezhebine göre ihrâmlının sakalına veya başına her­hangi bir yağ sürmesi yasaktır. Yâni güzel kokulu herhangi bir mad­denin karış tırıl madiği sırf zeytin yağı sakala veya başa sürülemez. Fakat böyle bir zeytin yağı vücûdun diğer tarafına sürülebilir. İhrâmlılık hâline aykırı düşmez. Fakat kokusu güzelleştirilmiş ise diğer güzel    kokular gibi vücûdun herhangi bir tarafına    sürülemez.[298][298]

İzahı

Bu hadisi Kütüb-i Sitte yazarları ile   B e y h a k i   rivayet et­mişlerdir.

lbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü anhî'm sözündeki;

fiili yerine bâzı rivayetlerde;    iLaij   fiili bulunur.  İkisinin mânâsı

aynidir. Bunların ikisi de "Vaks" masdarından alınmadır. "Vaks" dövmek, kırmak ve boynu kırmak mânâlarına gelir. Burada kasde-dilen mânâ devenin hacıyı yere atıp boynunu kırması ve öldürmesi-dir.

Bâzı rivayetlerde anılan fiiller yerinde; fiili bulunur. Mâ­nâsı ise devenin hacıyı derhal öldürmesidir. Diğer bâzı rivayetlerde de bunun yerine; fiili kullanılmıştır. Bunun mânâsı devenin hacıyı tepeleyip, ayakları altında çiğneyerek ezmesidir.

Müellifimizin ilk rivayetinde; fiili bulunur, ikinci riva­yetinde de;   fiili vardır. Bu fiilin asıl mânâsı saçı örüp bük-

mektir. Bu fiil incelememe göre; Kütüb-i Sitte'nin kalanlanndaki ri­vayetlerde yoktur veya ben rastlayamadım. Asıl mânâsı itibariyle de buraya pek uygun göremediğim için bir kalem hatâsı olabildiği ka-naatına vardım. Ancak elde mevcut sünenin üç nüshasında da ayni fiil yazılıdır. Doğrusunu Allah bilir. Arzettiğim bu durum ehil oku­yucularım tarafından da tetkik edilip araştırılabilir. Eğer bu fiil mü­ellifimizin asıl nüshasında var ise mecazi mânâda kullanılmış deni­lebilir.

Hadîste geçen "Sidr" bir ağacın ismidir. Yaprakları kurutulup dövüldükten sonra toz hâline getirilir ve sabun tozu gibi yıkanmada kullanılır.[300][300]

90- İhrâmlının Av Avlamasının Cezası, Babı

3085) Câbir (bin Abdillah) (Radtyallâhü anhütnâydan; Şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ihrâmhnm sırtlan av­lanması (suçu) sebebiyle bir koç (cezasın) a hükmetti ve sırtlanı av hayvanlarından kıldı."[302][302]

91- İhrâmlı Kişinin Öldürülebildiği (Hayvanlarin Beyânı) Babı

3087) Âişe (Radtyallâhü ankâydan rivayet edildiğine göre; Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

•Fâsik olan beş nevi hayvan vardır ki hill (yâni Harem-i Şerif dı­şın) da ve Harem'de öldürülür: Yılan, ebka* (yâni karnında veya sır­tında beyazlık veya siyahlık bulunan) karga, fare. akûr (ısırıcı) kö­pek ve çaylak.»**

3088) Îbn-İ Ömer (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edildiğine göre; Resulü Hah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Yer yüzünde yürüyen hayvanlardan beş nevî vardır ki, ihrâmh iken onları öldürene (veya buyurdu ki onlan öldürmekte) hiçbir gü­nah yoktur: Akreb, karga, çaylakcık, fare ve kelb-i akûr (yani ısı­rıcı köpek veya yırtıcı hayvan).»"

3089) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü a«A)'den rivayet edildiğine gö­re; Peygamber (Sallattahü Aleyhi ve Settem)

«İhrâmh kimse, yılanı, akrebi, saldırgan yırtıcı hayvanı, kelb-i akûr'u ve fâsıkcık fareyi öldürür- buyurmuştur.

Ebû Saîd-i Hudri'ye i Fareye niçin füveysika (fâsıkcık) denilmiş, diye soruldu. Ebû Saîd:

Çünkü (bir gece) fare evi yakmak üzere yağlı, yanık bir paçav­rayı tutup sürüklerken Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî bu­nun için uykudan uyandı, diye cevab verdi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Yezid bin Ebî Ziyâd bulunur. Müslim bunun rivayetini almış ise de zayıf bir râvîdir.[304][304]

92- İhrâmlı Kimsenin Av Hayvanı Etinden Yemesinin Yaşarlığı Babı

3090) Sa'b bin Cessâme (Radıyaliâhü a«A)'den; Şöyle demiştir:

Ben Ebvâ veya Veddân'da iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanıma uğradı. Ben de O'na yabanî bir eşek hediye ettim: Fakat O, (kabul buyurmayarak) bana geri verdi. Sonra yüzümden üzüntü, kırılma belirtisini görünce şöyle buyurdu ı

«Bizde (hediyeni) sana İade etmek yoktur. Lâkin biz ihramda­yız.»"

3091) Alî bin Ebî Tâlib (Radıyaliâhü a«A>'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e ihramda iken bir aveti getirildi. Fakat Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu yemedi."

Not:   Zevâİd'de şöyle denilmiştir :    Bunun senedinde bulunan Abdülkerlm EbÜ'I-Mahânk zayıftır.[306][306]

93- İhrâmlı Kimse Kendisi İçin Avlanılmadığı Zaman Av Hayvanı Etinden Yiyebileceği (Nin Beyânı)  Babı

3092) Talha bin Ubeydillah (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona bir yabanî eşek ve­rerek arkadaşlar arasında ihramda bulundukları halde taksim etme­sini emretmiştir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinin râvîleri sıka (güvenilir) zâtlardır. EI-Etrâf ta şöyle denilmiştir: Yakûb bin Şeybe demiş ki: Bu hadisi, Îbn-İ Uyeyne'den başka bir kimsenin bu şekilde rivayet ettiğini bilmem. İbn-I Uyey-ne'nin bunu kısaltmak İstediğini ve kısaltayım derken hatâya düştüğünü sanıyo­rum. Halkın hepsi ona muhalefet ederek rivayetlerinde şöyle demişlerdir : «Sonra ResÛlullah (S.A.V.) Ebû Bekr'e o yabanî eşeği arkadaşlar arasında, ihramda bu­lundukları halde taksim etmesini emretti.»[308][308]

İzahı

Bu hadisi,   Mâlik,   Şafii,   Ahmed,   Müslim,   Ebû Dâvûd,   Beyhakî   ve   Tahâvi   de rivayet etmişlerdir.

Umre niyetiyle Mekke yolculuğuna çıkan Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e refakat eden Ebû Katâde (Ra-dıyallâhü anh) 'm ihrâmsız olarak yolculuğa devam etmesi sebebiyle ilgili olarak Tekmile yazan: 'Ebû Katâde, Mekke 'ye girileceğine kesinlikle kanaat etmediği veya inikatların sınırları he­nüz Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından tâyin ve tesbit edilmediği için ihrama girme işini tehir etmiş olabilir, der.[310][310]

94- Büdün (Yâni Ka'be'ye Gönderilen Kurbanlık Deve Ve Sığırlar) İn Boyunlarına Kurbanlık Nişanını Takmak Babı

Büdün: Bedene'nin çoğuludur. Bedene lügat'ta dişi deve ve inek manasınadır. Burada erkek veya dişi deve ve sığır mânâsında kulla­nılmıştır.   Ş â f i î' ye   göre deve mânâsı kasdedilmiştir.

Taklîd: Boyununa kılâde, yâni gerdanlık takmaktır. Burada kasdedilen mânâ ise Allah rızâsı için M e k k e' ye gönderilen kurbanın boynuna kurbanlık alâmeti takmaktır. Bu alâmet bir deri parçası, bükülmüş renkli iplikler veya papuç gibi bir şey olabilir. Kur­banlık hayvan koyun veya keçi olduğu zaman papuç ağırlık yaptı­ğından dolayı ondan başka bir alâmet takılır.

3094) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin zevcesi Âişe (Ra-dtyaîlâhü a»Aâ/dan; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Mekke'ye) Medine'den kurban gönderirdi. Ben de O'nun kurbanının boynuna takılacak iple-ri büküyor (ve hazırlıyor) dum. Kurbanları Mekke'ye yolladıktan sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), İhrâmlı kimsenin sakındığı şeylerin hiç birisinden sakınmazdı."

3095) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in zevcesi Âişe (Ra-dıyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in  (Mekke'ye gönder­mek istediği) kurbanlığının boynuna takılacak ipleri ben büküyordum. O da bu İpleri kurbanının boynuna takıyordu. Sonra onu (Mekke'ye) gönderiyordu. Sonra ihrâmh kimsenin sakındığı şeylerin hiç birisin­den sakınmaksızuı kendisi (Medine'de) ikâmet ediyordu."[312][312]

Hadîslerden Çıkarılan Hükümler *

1. Hac veya umre'ye gitmeyen kimselerin   Harem-i   Şe­rife   kurban göndermeleri müstehabtır.

2. Bu gibi kurbanlar hangi şehir veya köyden gönderilirse kur­banlık alâmetini ayni yerde hayvanın boynuna takmak müstehab­tır.

3. Kurbanlık gönderen bir kimse ihrâmlının hükmüne tâbi de­ğildir. Yâni ihrâmlı için yasak olan şeylerden sakınması ve kurbanı kesilinceye kadar ihrâmlı gibi durması gereği yoktur.[314][314]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Ah-m e d   de rivayet etmişlerdir.

Gftnem i Koyun ve keçi anlamında kullanılır.

Hadis, küçükbaş hayvanları kurbanlık olarak M e k k e'ye göndermenin meşruluğuna ve müstehablığma delâlet eder. Bu hü­küm hakkında âlimlerin ittifakı vardır.

Hadîsten çıkan ikinci hüküm ise, kurbanlık olarak Mekke'­ye gönderilen koyun ve keçilerin boyunlarına kurbanlık alâmetini takmanın müstehablığıdır. Cumhurun görüşü de böyledir. Bu hadîs, cumhur için delildir. İshâk, Şafii, Ahmed ve Mâli­ki 1 e r' den   İbn-i   Habîb   de böyle hükmedenlerdendir.

Hanefiler'e göre kurbanlık hayvan koyun veya keçi ol­duğu takdirde boynuna kurbanlık alâmetini takmak sünnet değildir.

Mâliki mezhebinin meşhur kavline göre küçükbaş hayvanın boynuna kurbanlık alâmetini takmak mekruhtur.[316][316]

İzahı

Bu hadîs Buharı' nin dışında kalan Kütüb-i S itte sâhibleri ve   D â r i m î   tarafından rivayet edilmiştir.

İş'ar: Arap dilinde kan akıtmak mânâsına gelir. Ş e r - i Ş e -r î f' te ise kurbanlık olduğunun bilinmesi için devenin hörgücünü kan akacak biçimde yarmaktır. Kurbanlık sığırdan olduğu takdirde onu da bu şekilde sırtından nişanlamak meşrudur. Âlimlerin konuya ilişkin görüşlerini aşağıda beyân edeceğim.

Senam: Devenin hörgücü demektir.

Kurbanlık deve veya sığırı böyle nişanlamanın hikmeti; onun kur­banlık olduğunun herkesçe bilinmesi, dokunulmaması, kaybolduğu takdirde sahibine iade edilmesi ve başka develere ve sığırlara karış­tığı zaman tanınmasıdır.

Kurbanlığın boynuna alâmet olarak papuç takmanın hikmeti ise; hem kurbanlık olduğunun bilinmesi hem de takılan papuçların H a -r e m - i   Ş e r î f" te   bir fakire verilmesidir,[318][318]

İzahı

Bu hadisin benzeri kalan Kütüb-i Sittede de rivayet edilmiştir. Bundan önceki 94. bâbta da bunun benzeri rivayet edildiği için ve ha­disten çıkan hükümler yukarda anlatıldığından burada kaydedilecek önemli bir husus görmüyorum.[320][320]

İzahı

Bu hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve A h m e d   de rivayet etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhfs-salâtü ve's-selâm)'in Veda haccındaki kurbanlarının 100 aded olduğu, bunların 63 tanesini mübarek eliyleboğazladığı, kalanların da O'nun emriyle   A 1 i    (Radıyallâhü anh) tarafından boğazlandığı 3076. hadîste belirtilmişti.

Teclîl: Devenin sırtına semer vurmak, demektir. Burada bu mânâ kasdedilmiştir.

Cilâl: Cüll'ün çoğuludur. Cüll: Çul ve semer manasınadır. As­lında deve, at, katır ve merkebin sırtına atılan çul ve semerlerin hep­sine Cüll deniliyor ise de, yukarda anlattığım gibi âlimler burada de­venin sırtma atılan semer mânâsının kasdedildiğini söylemişlerdir.

Cülûd: Cild'in çoğuludur. Cild ise deri demektir.

Kurbanlık olarak M e k k e'ye sunulan hayvanların semer­leri ve çulları sahihlerinin mâli durumlarına göre mümkün mertebe iyi olmalıdır. Çünkü bu da orada fakirlere dağıtılır. Bu nedenle se­lef âlimleri buna önem vermişlerdir.[322][322]

98- Dişi Ve Erkek Hayvanlardan Mekke'ye Kurban Gönderme Babı

3100) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlık develeri me-yânında burun halkası gümüşten olan Ebû Cehl'in bir erkek devesini de kurban olarak Mekke'ye yolladı."

3101) İyâs bin Seleme'nin babası (Seleme) (Radtyaüâhü anhümâ)'-den rivayet edildiğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in (Harem-i Şerife yol­ladığı) kurbanlık develeri içinde erkek bir deve de bulunuyordu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Mûsâ bin Ubeyde es-Ze-bidl bulunur. Ahmed, İbn-i Muin ve başkaları bunun zayıf olduğunu söylemişler­dir.[324][324]

Hadislerin Fıkıh Hükümleri:

1. Erkek deveyi kurbanlık olarak   M e k k e' ye   göndermek caizdir. Cumhurun görüşü böyledir. Bu hadîsle amel etmiştir.    Fa­kat   îbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anh)  erkek deveyi kurbanlık olarak   Harenı-i   Şerife   sunmaktan hoşlanmazdı. Onun görüşüne göre ancak dişi deve gönderilir.

2. Devenin burnuna gümüş halka takmak caizdir.

Seleme (R.A.)'ın Hâl Tercümesi

Seleme bin Amr bin el-Ekva'ın ismi Sinan bin Abdillah bin Kuşeyr bin Hu-zeyme bin Mâlik el-Medeni (R.A.) Hudeybiye seferinde Rıdvan Bey'at'ında bulu­nan bahtiyar sahabilerdendir. Bu bey'at işinde sahâbilerin başında ortasında ve sonunda Üç kez Resül-i Ekrem (S.A.V.)'İn mübarek elini tutarak ölmek üzere abld ve akldde bulunmuştur. Çok cesur ve keskin nişancı idi. Atlılarla yaya olarak ya­rışırdı. Çok hayırseverdi. 77 aded hadisi vardır. Buhar! ile Müslim onun 16 hadi­sini ittifakla rivayet ettikleri gibi yalnız Buhâri 5 ve yalnız Müslim 9 hadisini ri­vayet etmişlerdir. Hâvileri İse mevlası Yezld bin Ebİ Ubeyde. Ebû Seleme ve ken­di oğlu olan lyfistır. Hicretin 74. yılı 80 yaşında iken vefat etmiştir. (Hulasa: 148)[326][326]

İzahı

Bu hadîsi T i r m i z î de rivayet etmiştir. Tirmizi da­ha sonra; -Nâfi'den rivayet edildiğine göre İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) kurbanlığı Kudeyd'den satın almıştır», mealindeki mevkuf hadîsi rivayet ederek, bu mevkuf rivayetin daha sıhhatli olduğunu söylemiştir.

B u h â r i   de mevkuf olanı rivayet etmiştir. Kudeyd:   Mekke   ile   Medine   arasında ve mîkat sınırı dâhilinde bir yerdir.

Hadîs, Mekke'ye gönderilmek istenen kurbanlığın mîkat sınırlan dahilindeki bir yerden satın alınmasının meşruluğuna delâ­let eder.

Kastalâni bu hadisin şerhi bölümünde: Hac ve umre ni­yetiyle ihrama giren kimsenin kurbanlığı kendi şehrinden alıp götürmesi daha faziletlidir. Yoldan satın alması da Mekke' den sa­tın almasından efdaldir. Arafat' tan satın alması da M i n â ' -san satın almasından üstündür. Şayet anılan hiç bir yerden satın al­mayıp da M i n â' da alıp boğazlarsa yine sahihtir ve kurban se­vabını kazanmış olur, demiştir.[328][328]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi T i r m i z î hâriç, Kütüb-i Sitte yazarları ve Şafii tarafından rivayet edil­miştir. Enes (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi ise Ebû Dâvûd dışında kalan Kütüb-i Sitte yazarları ve Mâlik tarafından riva­yet edilmiştir.

Kurbanlık deveyi sevkedip yaya giden adamın ismine rastlaya­madım.[330][330]

101- Ölüm Tehlikesiyle Karşı Karşıya Kalan Kurbanlık Hayvan Hakkında (Gelen Hadîsler) Babı

3105) Züeyb el-Huzâî (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlık develerini kendisiyle beraber (Mekke'ye) gönderiyor ve şöyle buyuruyordu:

«Kurbanlıklarımdan ölüm tehlikesiyle karşılanan ve öleceğinden korktuğun hayvan olduğu zaman, sen hemen onu boğazla ve (boy­nuna takılı) papuçu onun kanma batırdıktan sonra hörgücünün üs­tüne vur (ki Kurbanlık olduğu bilinsin). Ne sen ne de senin berabe­rindeki kafileden hiç bir kimse onun etinden bir şey yemeyin.»"

3106) Naciye el-Huzâî (Amr kendi rivayetinde diyordu ki: Naciye,

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemy'ın kurbanlık develerine refâket eden idi. (Radıyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

Ben, Yâ Resûlallah! Kurbanlık develerinden ölüm tehlikesiyle kar­şı karşıya kalana ne yapayım? dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

«Onu boğazla ve (boynuna takılı) papuçu kanma batırdıktan son­ra hörgücünün üstüne vur (ki kurbanlık olduğu bilinsin). Ve onu halka bırak. Halk onu yesin» buyurdu."[332][332]

Hadislerden Çıkan Hüküm:

Hadislerin zahirine göre Harem-i Şerif yoluna çıkarı­lan kurbanlık hayvanlar, nafile kurban olsun, vâcib kurban olsun yolda ölüm tehlikesini geçirdiği zaman boğazlanır ve fakirlere ter-kedilir. Konu hakkındaki mezheblerin görüşleri şöyledir:

1. Hanefî mezhebine göre nafile kurban, Harem-i Se­rî f' e ulaşmadan önce ölüm tehlikesini geçirdiği zaman, boğazla­nıp boynundaki kurbanlık nişanı kanına batırıldıktan sonra sırtına vurulur ve böylece kurban olduğu belirtilir. Sonra eti fakirlere bı­rakılır. Kurbanlığı H a r e m'e götürmekte olan kimse ve bera­berindekiler bunun etinden yiyemezler. Zengin kimse de yiyemez. Hayvanın tamamı fakirlerin hakkıdır. Ancak kafilede bulunan fa­kirler yiyebilir. Bu kurbanlığı sevkeden sahibi bunun yerine başka bir kurbam vermekle de mükellef değildir.

Şayet vâcib olan kurban, tmeselâ temettü veya kıran haccı ne­deniyle kesilecek hayvan veya ihrâmlı halde işlenmesi yasak olan bir suçu işlemek yüzünden kesilmesi gerekli kurban) ölüm tehlikesini geçirir veya kurban olmasına manî bir eksikliği ve aybı meydana gelirse, sahibi onu dilediği gibi harcar. Çünkü bu hayvan sahibinin mülkiyetine dönüşmüş olur ve sahibi bunun yerine başka bir kur­banı boğazlamakla mükelleftir.

2. Şâfiiler'e göre nafile kurban Harem-i Şerife henüz ulaşmamış iken ölüm tehlikesini geçirirse sahibi dilediği gibi onda tasarruf edebilir. Yâni satabilir, boğazlayıp etini yiyebilir, ye-direbilir veya terkedebilir. Çünkü hayvan onun malıdır.

Şayet bacan vâciblerinden birini terketmesi veya ihrâmlı iken yapması yasak olan bir suçu işlemesi ya da bir kurban keseceğini adaması dolayısıyla, bir kurbanlık alıp da bu hayvan Harem'e var­madan ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa, veya çalınma, kaybolma gibi bir sebeple elden çıkarsa, sahibi bunun yerine başka bir kurban kes­mekle mükelleftir. Çünkü kurban onun zimmetinde bulunuyor. Ama adam belirli bir hayvanı adak olarak tâyin eder de hiç bir taksiratı ve ihmâli olmadığına rağmen hayvan helak olursa, bunun yerine başka bir kurban kesmesi gerekmez. Böyle bir adak hayvanı yolda geçirdiği ölüm tehlikesi nedeniyle boğazlandığı zaman ne sahibi, ne hayvana nezâret edeni, ne de yol arkadaşlarından hiç biri fakir ol­sa bile ondan yiyemezler.

Mâliki ve Hanbelî mezheblerinin görüşleri de Tekmi-le'de ayrıntılı olarak beyân edilmiştir. Ancak çok geniş yer alacağı endişesiyle buraya geçirmedim. Arzu edenler oraya müracaat ede­bilirler.[334][334]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsi, benzer lâfızlarla, Hâkim, Tahâvî   ve   Beyhaki   de rivayet etmişlerdir.

Ribâ' kelimesi Reb' kelimesinin çoğuludur. Bina ve mesken mâ­nâsını ifâde eder.

Sevâib: Sâibe'nin çoğuludur. Mânâsı ise içinde oturanların mül­kü olmayıp ihtiyaç sâhiblerinin yararına Allah için terkedilmiş mes­kenler ve binalar, demektir.

Hadîsin B e y h a k î tarafından rivayet edilen metninin mea­li şöyledir:

«Mekke evleri sevâib olarak hıfzedilirdi. Mekke binaları ne Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in devrinde, ne Ebû Bekir ve Ömer (Eadıyallâhü anhümâ)'nın zamanında hiç satılmadı. İhtiyacı olan kimse bu binalarda otururdu ve ihtiyacı olmayanlar ihtiyacı olanları (kirasız) oturturdu.»

Hadîsin   Tahâvî   tarafından rivayet edilen metninde: "...Mekke binaları satılmaz, kiraya verilmez ve ancak    sevâib olarak hıfzedilirdi." ifâdesi bulunuyor.

Bâzı âlimler bu ve benzeri eserlere dayanarak: Mekke ev­leri satılmaz ve kiraya verilmez, demişlerdir. Ebû Hanîfe, Muhammed, Sevri, Atâ, İbn-i Ebî Rebâh, Mücânid, Mâlik, îshâk ve Ebû Ubeyd böyle hük­medenlerdendir.

Bir grub ilim adamı ise Mekke binalarının diğer memleket­lerdeki binalar gibi satılabileceğine ve kiraya verilebileceğine hük­metmişlerdir. Amr bin Dînâr, Tâvûs, Şafiî, A h -med, Îbnv'l-Münzir ve Ebû Yûsuf böyle hükme­denlerdendir. Bunların delili ise Üsâme bin Zeyd (Radı-yallâhü anh) m 2730 numarada geçen hadîsidir.

Buhârî, Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh) 'm ha­disini "Mekke evlerinin tevrisi, satılması ve satın alınması ve insan­ların Mescidi Haramda eşit oldukları" başlığı ile açtığı bir bâbta ri­vayet etmiştir.

Aynî ve Askalânî bu babın girişinde hem Alkarna bin N a d 1 a (Radıyalâhü anh)'in bu hadîsini rivayet ederler, hem de hadisin hükmü konusundaki ihtilâfı ve iki grub âlimlerin görüşleri ile delillerini etraflıca anlatırlar. Arzu edenler oralara baş­vurabilirler.

Hac sûresinin 25. âyetinde de Allah Teâlâ Mescid-i Ha­ra m' in orada ikâmet edenlere ve etmeyenlere eşit kılındığını be­yân buyurmuştur. Mescid-i Haram' dan maksad H a -r e m - i Şerif tir, diye yorum yapan âlimler, bu âyeti de M e k -k e binalarının satılmaması, kiraya verilmemesi ve ihtiyaç sâhibleri­nin bu meskenlerden yararlanabilmesi için delil göstermişlerdir. Böylece bu âyet ile Alkarna (Radıyallâhü anh)'in hadîsi ara­sında bir hüküm birliği bulunduğunu söylemişlerdir.

Mekke binalarının satılması ve kiralanmasının meşruluğuna hükmeden ilim adamları ise bu âyetteki hükmün sırf Mescid'e âid olduğunu ve âyetteki Mescid-i Haram tâbirinden H a -rem-i Şerif in değil, yalnız Mescid'in kasdedildiğini söylemiş­lerdir. Geniş bilgi için tefsir kitablanna müracaat edilmelidir.

Ur Hâl Tercemesi

Alkarna bin Nadla el-Kinanl veya el-Kindl el-Kûfî, Ömer (R.A.)'den hadisleri mürsel olarak rivayet etmiştir. Râvisi de Osman bin Ebi Süleyman'dır, tbn-i Ma-ceh onun hadisini rivayet etmiştir. (Hulasa: 271)[336][336]

İzahı

Bu babın ilk hadisini Tirmizi, Nesâi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Tuhfe yazarı bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der:

Bu hadis, M e k k e' de ikâmet eden mü'min bir kimsenin di­nî veya dünyevî bir zaruret yok iken Mekke' den başka bir yere gidip yerleşmesinin uygun olmadığına delâlet eder.

Hadis, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Mekke'­ye olan sevgisini ve   K a ' b e ' ye   olan bağlılığını da ifâde eder.

S a f i y y e (Radıyallâhü anhâ) 'nın hadîsi ise Zevâid nevinden-dir. Ancak Ebû Dâvûd ve Buhârî bunun bir benzerini Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayette bulunmuşlar­dır.

Mekke' nin, hicretin 8. yılı Ramazan ayında fethe-dildiğini daha önce de defalarca beyân etmiştim.

Mekke' nin haram kılınması ifâdesinden maksad, bu mukad­des belde'de katil ve benzeri günahların işlenmesinin, orada ikâmet edenlerle savaşmanın ve oraya sığınan kimseye dokunmanın haram-lığıdır.

Lukata: Bir kimsenin yerde bulunan yitik malıdır. Münşid: Bu yitik malı gereği gibi ilân etmek suretiyle sahibine teslim etmeye çalışan kimse demektir.

İzhır: Mekke halkı tarafından tanınan bir ot nevidir. Ko­kusu güzeldir. Bunu evlerin tavan kısmında direklerin üstüne döşe­mek suretiyle kullandıkları gibi, ölüleri mezara defnettikleri zaman, cesedin üstü kerpiç veya taşlarla örtüldükten sonra aralarını kapat­ma işinde de kullanırlar.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in İzhır'ı bu hükmün dışında tutması, ya Allah'ın O'na ilham etmesiyledir veya Ceb-r â î 1 CAleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in vahiy getirmesiyle olmuştur. Şöyle de olabilir.- Allah Teâlâ daha önce vahiy ederek: Bu hüküm­leri tebliğ ettiğin zaman sana soru yönelten veya bâzı istisnalar ta­lebinde bulunanlar olursa gerekli cevabı ver, diye bir talimat vermişolabilir. Yoksa hadîsin zahirinden ilk anda sanıldığı gibi   A b b â s CRadıyallâhü anhVın isteğine binâen bu istisna yapılmış değildir,[338][338]

Ağacı Kesene Ne Ceza Gerekir ?

Âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

a) Ebû   H a n i f e' ye   göre bir kurban değerini ödemek va-cibtir.

b) Şafii   ve   Ahmed'e   göre büyük ağacı kesmekte bir sığır, küçük ağacı kesmekte ise bir küçükbaş hayvanı, kesmek vâcib-

tir.

c) Mâlik,   Atâ   ve   Ebû   Sevr'e   göre ise ağaç kes­mekle kişi günah işlemiş olmakla beraber fidye vermesi gerekmez.

Âlimler yukarda da belirttiğim gibi Harem-i Şerif mın­tıkası içinde bulunan ağaçların bir dalını bile kesmeyi kesinlikle ha­ram saymışlardır. Ancak Şafiî, E r â k isimli ağacın dalından misvak çubuğunu kesmenin câizliğine hükmetmiştir. Keza ağaca zarar vermiyor ise yaprağını ve meyvesini koparmayı da caiz say­mıştır. Atâ ile M ü c â h i d de böyle hükmetmişlerdir. Bu üç ilim adamı dikenli ağacı kesmeyi de mubah saymışlar ise de cum­hur bunun yasak olduğunu söylemiştir. Ş â f i î 1 e r' den bir ce­mâat da cumhurun görüşünü desteklemiştir.

Aynî de: İlim adamları Harem-i Şerîf mıntıkası dâhilinde insanlar tarafından ekilip yetiştirilen sebzelerin ve tarım mahsûlünün alıp toplamanın mübahlığı hususunda ittifak etmişler­dir, der.

2. Mekke-i   Mükerreme' nin   av hayvanlarını rahat­sız etmek haramdır. Rahatsız etmek haram olunca, onu kovalamak, yaralamak veya telef etmek gayet tabii daha şiddetli biçimde haram olur.

3. Mekke   lukatasını, yâni   M e k k e' de   yerde görülen malı ordan almak haramdır. Ancak iyice ve gereğinden fazla ilân edip sahibini bulmaya gayret etmek niyetiyle yerden kaldırmak caiz­dir. Yerden bu maksadla alınan malın sahibi bulunmazsa bile bulan kişinin bunu kendi mülküne geçirmesi caiz değildir. Ama başka bir memlekette yerden alman lukata böyle değildir. Gereği gibi ilân ve duyuru ile araştırmalar yapıldıktan sonra sahibi bulunmazsa icâbın­da bulan adam o maldan yararlanabilir. Cumhurun görüşü böyledir.

Hanefîler, Mâlik İl er ve Şâfiiler.'in bâzısı­na göre Mekke lukatasıda diğer memleketlerdeki lukata gibi­dir. Bunlara göre bu hadîsteki yasaklama yerde bulunan malın iyi­ce tanıtılıp, ilân edilmekle sahibinin bulunmasına gayret etmektir. Çünkü hacılar kendi memleketlerine dönerler ve bazen bir daha Mekke'ye gidemezler. Bu itibarla yerde bulunan malı en iyi şe­kilde ilân. etmek gerekir.

Bu bâbtaki hadislerin ilk üç râvîsinin hâl tercemesi

Abdullah bin Adi bin el-Hamrâ ez-ZÜhrl el-HicâzI (R.A.). sahâbldir. Tirmizl, Ne-sâi ve İbn-i Mâceh yanında bir hadîsi vardır. Hâvileri EbÛ Seleme ve Muhammed bin Cübeyr bin Mut'im'dir. (Hulâsa : 205)

Safiyye bint-i Şeybe bin Osman (R.A.), Ebû Dâvûd İle İbn-i Mâceh'in sünen-lerinde Peygamber (S.A.V.)'den hadîs rivayetinde bulunmuştur. Ayrıca Âİşe (R.A.)'* dan da rivayette bulunmuştur. Râvileri ise kardeşi oğlu Abdülhamid bin Cübeyr ve Katâde'dİr. El-Berkani onun sahâbî olmadığını söylemiştir. Fakat îbn-i Mâceh'in süneninde Muhammed bin İshâk yoluyla rivayet edildiğine göre bu hatun fetih günü Peygamber (S.A.V.)'i görmüştür. Kütüb-i Sitte yazarları onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (Hulâsa: 493)

Ayyaş bin Ebi Rebla Amr bin el-Müğire el-Mahzûmi (R.A.) Habeşistan'a hic­ret edenlerdendir. Birkaç hadîsi vardır. Râvileri Enes ve Abdurrahman bin Sâ-bit'tir. Yermûk veya Yemâme savaşında şehid edilmiştir. Hadisleri tbn-İ Maceh tarafından rivayet edilmiştir. (Hulâsa: 300)[340][340]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. El-Hâfız, el-Fetih'te bu hadîsin şerhinde şöyle der: Yâni yılan kendi maişetini temin için nasıl yuvasından çıkıp dı­şarıya yayılır ve bir şey onu korkuttuğu zaman yuvasına dönerse bunun gibi, imân da Medîne-i Münevvere' den etrafa yayılmış ve bununla beraber her mü'min Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e olan muhabbet ve aşkından dolayı gönlü dâima Me­dîne-i Münevvere'ye bağlanmıştır. Bu durum A s r -1 Saadet* ten bu güne kadar devam edegeldiği gibi bundan sonra da devam edecektir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) hayatta iken mü'minler O'ndan feyiz ve ilim almak için Me­dine'de toplanırlardı. O'ndan sonra Sahâbiler, Tabiiler ve bun­ları görenlerin devirlerinde de müslümanlar onlardan bilgi almak ve izlerini tâkib etmek için yine Medîne-i Münevvere yo­lunu tutarlardı. Bu devirlerden sonra da müslümanlar Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Ravza-ı Mutahhara' sun ziyaret etmek, Mescid-i Nebevi* de namaz kılmak, ge­rek O'ndan kalma ve gerekse sahâbîlerinden kalma eserleri müşa­hede etmek için Medîne-i Münevvere yoluna koyulur­lar.

D â v û d i: Bu durum Asr-ı Saadet1 e, sahâbîler ile tabiîler ve onları görenlerin devrine mahsustur, der.

Kurtubî de: Bu hadîs, Medine-i Münevvere halkının mezhebinin sıhhatına, onların bid'atlardan pak olduklarına ve uygulamalarının delil olduğuna delâlet eder. Nitekim Mâlik bu belde'nin tatbikatım delil saymıştır, der.

El-Hâfız daha sonra: Kurtubî' nin dediği husus Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile H u 1 e f â - i R â -ş i d i n devrine mahsustur. Sahâbîler diğer memleketlere dağıldık­tan ve fitneler meydana çıktıktan sonra özellikle hicrî 2.ci yüzyılın sonlarında ve bunu tâkib eden dönemlerde görüldüğü gibi durum böyle kalmadı, der.

T i r m i z i' nin «İslâm garib olarak çıktı ve garib'e dönüşecek» bâbındaki Amr bin Avf (Radıyallâhü anh) 'in rivayet etti­ği ve buna benzeyen hadîsin şerhinde Tuhfe yazarı el-Kari'in şöyle dediğini söyler:

Bu hadîsten maksad şudur: Mü'minler, îmanlarını korumak için Medlne-i Münevvere'ye sığınacaklar. Çünkü Medi­ne-i Münevvere, imânın çıkıp kuvvetlendiği anavatandır. Bu hadis İslâmiyet'in zayıfhyacağı son zamandan haber verir.

3112) Ibn-i Ömer (Radıyallâhü ankümâyd&n rivayet edildiğine göre; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim Medine'de (yerleşip ölünceye kadar orada oturmak suretiy­le) ölebilirse yapsın (yâni ölünceye kadar orada ikâmet etsin). Çün­kü ben orada ölen kimse için şüphesiz şehâdet ederim (yâni şefaat ederim).»'*[342][342]

İzahı

Notta belirtildiği gibi bu hadîs Zevâid nevindendir. Ancak B u -hârî ve Müslim bunun benzerini rivayet etmişlerdir. Bu-h â r İ' nin Abdullah bin Zeyd (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği ve buna benzeyen hadîsin meali şöyledir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

«İbrahim, Mekke'yi haram kıldı ve Mekke (nin bereketli olması) için dua etti. İbrahim Mekke'yi haram kıldığı gibi ben de Medine'yi haram kıldım. İbrahim Mekke (nin bereketli olması) için dua ettiği gibi ben de Medine'nin (ölçek birimi olan) müd ve sâ'ıtnın bereketli blması) için dua ettim.»

Mekke' nin ve Medine' nin haram kılınması sözü ile kasdedllen mânâyı yukardaki hadisi terceme ederken parantez içi ifâ­de ile belirtmeye çalıştım.

Hadîste geçen Harre: Siyah taşlı arazi manasınadır. M e d i -ne-i Münevvere' nin doğusunda ve batısında siyah taşlık saha bulunmakta ve buralara   Medine   Harresi denilmektedir.

Bu hadîsin zahirine göre Mekke' nin harem bölgesinde bâ­zı şeylerin işlenmesi haram kılındığı gibi Medîne-i Münev­vere' nin   iki kara taşlık sahaları arasında kalan kısmı da   Harem-i   Şeriftir   ve buralarda da   M e k k e' de   olduğu gibi bâzı şeyler haramdır.

Mekke' nin Harem mıntıkası içinde haram olan şeyler 3109. hadiste ve onun izahı bölümünde belirtilmişti. Bu hadise göre aynı hüküm Medîne-i Münevvere' nin harem mıntıkası için de mevcuttur. Fakat âlimler bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

Cumhur bu ve benzeri sahîh hadîsleri delil göstererek, Medî­ne-i Münevvere' nin Harem-i Şerif mıntıkası için­de av avlamanın ve ağaç kesmenin haramlığma hükmetmiştir. Mâ­lik, Şafiî, Ahmed ve İshâk da böyle hükmedenler­dendir. Ancak Mâlik, Şafiî ve Ahmed'e göre bu ya­sağa aykırı hareket edenin fidye vermesi vâcib değildir. Çünkü Me­dîne-i   Münevvere   hac veya umre menâsik yeri değildir.

Hanefîler, Sevrî ve İbnü'l-Mübârek ise: Medine-i Münevvere' nin Harem mmtıkası yoktur. Bu itibarla burada av avlanmak ve ağaç kesmek caizdir, demişler­dir.

Bu iki grub ilim erbabının dayandıkları delillerin bir kısmı Ebû Davud'un süneninin "Medine Tahrimi" ismi altında açtığı bâb-ta rivayet olunan Ali (Radıyallâhü anh)'in bir hadîsini şerhe-den Tekmile yazan beyân etmiştir. Oraya müracaat edilebilir.

3114) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim Medine halkına bir kötülük etmek isterse, tuzun suda eri­diği gibi Allah o kimseyi eritir (mahveder).»"[344][344]

İzahı

Bu hadîs notta belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. Ancak «Uhud, bizi seven ve bizim sevdiğimiz bir dağdır» buyruğu Buhârî ve M ü s 1 i m ' in sahihlerinde yine Enes (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edilmiştir.

Hadîs'in bu kısmının izahı bölümünde Nevevî: Seçkin ve sıhhatli mânâ şudur ki: Bu cümîe hakiki mânâda kullanılmıştır. Me­cazî mânâ kasdedilmemiştir. Allah Teâlâ Uhud dağına, Resûl-i Ekrem. (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'i ve kasdettiği kimseleri sevme kabiliyetini ve idrakim vermiştir. Bunun benzerleri çoktur. Kuru hurma kütüğünün Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ay­rılığına karşı deve iniltisi gibi bir ses çıkarması, çakıl taşlarının Al­lah'ı teşbih etmesi, Mekke' deki bir taşın Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'i selâmlaması, iki ayrı ağacın Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in çağrısı üzerine bir araya gelmesi, H i -ra dağının sallanması ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü vo*s-se-lâm) 'in H i r a dağma hitaben: «Ey dağ dur. Çünkü senin üstün-de yalnız bir peygamber, bir sıddîk ve bir şehîd bulunur», buyurma­sı ve Allah Te^lâ'nui;

«Her şey de Allah'ı hamd ile teşbih eder ve lâkin siz onların teşbihini anlamazsınız* buyruğu, buna örnek gösterilebilir. Bir kavle göre hadîsin mânâsı şöyledir:

Uhud dağı çevresinde oturan Ensâr bizi sever biz de onlan severiz.

Hadisin bundan sonra gelen cümlelerine gelince, bu kısımda ge­çen iki üç kelimeyi açıklayayım. Sonra mânâsı üzerinde iki üç cüm­le söyleyeyim:

Tura' t Tür'a'nın çoğuludur. -Tür'a, yüksekçe olan bahçe, kapı, kanal ağzı, geniş kanal ve basamak gibi mânâlara gelir.

Ayr:   Medîne-i   Münevvere* de   bir dağdır.

Sindi yukarıdaki kelimeleri açıkladıktan sonra; hadîsin mâ­nâsı bir sırdır. Bunu Allah'ın ilmine havale etmek uygun olur. An­latılmak istenen şudur: Uhud dağı övülmeye lâyık bir dağdır. Ayr de bunun aksinedir, der.[346][346]

İzahı

Bu hadîsi   Buhâri,   Ebü   Dâvûd,   Ahmed   ye   Bey-haki   de rivayet etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'m Ka'be'nin malını, yâni Ka'be'ye he-' diye edilen paralan ve eşyayı fakir müslümanlara dağıtmamaları se­bebi, K u r e y ş kabilesinin gönüllerini kırmamak düşüncesi ola­bilir. Nitekim câhiliyet devrinde K a ' b e * nin duvarları yenilenir­ken masraftan tasarruf mülahazasıyla Ka'be' nin H i c r - i î s -mail tarafına düşen duvarı geri çekilerek İbrahim (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) tarafından atılan temel Ka'be duvarının dışında bırakılmıştır. Sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Ka'be duvarını yıktırıp ibrahim (Aleyhisselâm) 'in attığı temel üstünde  duvarı yenilemek istedi  ise  de   K u r e y ş   kabilesininhenüz yeni müslüman oluşlarını dikkate alarak gönüllerini kırmamak için bu isteğinden vazgeçti.

Müslim'in   Aişe    (Radıyallâhü anhâ) 'dan rivayet ettiği bir hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

(Yâ Âişe)! Senin kavminin küfür dönemi yakınlığı olmasaydı, ben Ka'be'nin birikmiş malını Allah (Azze ve Celle) yolunda harcardım ve Ka'be kapısı eşiğini zemin seviyyesine göre düzenlerdim* buyur­muştur. Bu hadîs, yukandaki yorumu teyid etmektedir.

Başka yorumlar da var. Fakat yukarıdaki yorum en kuvvetli yo­rum görüldüğü için diğerlerini buraya aktarmaya gerek yoktur.[348][348]

Ka'be Örtüsü İle İlgili Görüşler

Tekmile yazan bu konuda özetle şöyle der: Ka'be   örtüsünde tasarruf etmek hususunda âlimler arasın­da ihtilâf vardır. Şöyle ki:

Şafii 1 e r ' in bir kısmı: Halk, Ka'be örtüsü parçala­rını K a'b e' ye hizmet edegelen Ş e y b e oğullarından satın almaktadır. Halbuki, Ka'be örtüsünden parça kesmek, kesilen parçayı başka yere götürmek, satmak, satın almak haramdır. Bun­ların hiç birisi caiz değildir ve bir parçasını taşıyan kimse, iade et­mekle mükelleftir, demiştir.

Îbnü's-Salâh da: Ka'be örtüsü işi Devlet başkanına aittir. O, hazîne'nin bir takım masraflarını karşılamak üzere değer­lendirir, satabilir, demiştir. Îbnü's-Salâh bu görüşünde Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) 'in her yıl K a ' -b e örtüsünü değiştirip eskisini hacılar arasında taksim ettiğine dâir el-Ezrak i' nin   rivayet ettiği esere dayanmıştır.

Alkarna bin Ebi Alkarna, anası aracılığıyla ri­vayet ettiğine göre   Âişe    (Radıyallâhü anhâ) şöyle demiştir:

"Ka'be bekçiliği görevini yapan Şeybe bin Osman bana gelerek: Ey mü'minierin anası, Ka'be örtüleri bizim yanımızda toplanıp birikiyor ve biz gidip derin kuyular kazarak bunları gömüyoruz ki cünüb ve hayızlı kimseler giymesin, dedi. Âişe  (Radıyallâhü anhâ) ona:

İyi etmedin ve yaptığın iş fenadır. Ka'be örtüsü değiştirilince es­kisini cünüb kimsenin ve hayızlı kadının giymesinde sakınca yoktur. Bu itibarla sen onu sat ve parasını Allah yolunda fakirlere dağıt, de­di. Artık bundan sonra Şeybe, Ka'be örtülerini Yemen'e gönderirdi. Orada satılıp parası fakirlere, Allah yolunda savaşanlara ve yolda kalmışlara dağıtılırdı."

El-Fâkihi bu eseri hasen bir senedle tahrîç etmiştir. B e y -h a k î   de zayıf bir senedle rivayet etmiştir.

N e v e v i, bu görüş iyidir. Hattâ isabetli olanıdır. Çünkü aksi halde zamanla çürür ve telef olur, demiştir.

El-Ezrakı" nin rivayetine göre İbn-i Abbâs ve  i ş e (Radıyallâhü anhâ) : K a' b e örtüsü değiştirildiğinde es­kisi satılır ve bedeli gazilere, yolda kalmışlara ve fakirlere dağıtılır, demişlerdir.

İbn-i Abbâs, Âişe ve Ümmü Seleme: Ha-yızlı kadın, cünüb kimse, K a' b e örtüsünden kendisine verilen parçayı giyebilir, demişlerdir.

Yukarıdaki hüküm; üzerinde âyet yazılı olmayan parça hakkın­dadır.

Hanefi fıkıh kitaplarından İbn-i Âbidîn, Hac ki­tabının "EI-Hediy" babında özetle şu bilgiyi verir:

Allâme Kut bü'd-Din el-Hanefî: Ka'be ör­tüsü hakkında bence uygun olan hüküm şudur: Ka'be örtüsü Devlet başkanı tarafından ve hazîne'den sağlanıyor ise yenisi takıl­dıktan sonra Devlet başkam eskisini Ş e y b e oğullarından veya başka kimselerden uygun gördüğü/ şahıslara verebilir. Şayet bu ör­tü sultanların veya başkalarının evkafından sağlanıyor ise vâkıfın şartına göre işlem yapılır. Vakıf kime verilmesini şart etmişse ona ve­rilir. Şayet vakıfın şartı bilinmiyor ise, taâmül nasıl cereyan ede-gelmiş ise öyle yapılır. Diğer vakıf mallarına ait hüküm buna da, uy­gulanır. K a' b e örtüsü şimdilik sultanların evkafından sağlan­maktadır. Vâkıfın şartı da bilinmemektedir. Ş e y b e oğullarının âdeti de şöyledir: Yeni örtü takıldıktan sonra eskisini alıp götürür­ler.   Bu âdet böylece devam edecektir, demiştir.

Ka'be örtüsü üstünde yazı, özellikle Tevhid kelimesi yok ise bunu alan kimse giyebilir. Ancak ipekten mamul olduğu takdirde er­kekler giyemezler. Hayızlı kadın veya cünüb kimsenin giymesinde bir sakınca yoktur.

İki Hâl Tercemesî

Şeybe bin Osman bin Abdillah bin Abdüüzzâ bin Osman el-Hacebî el-Mekkl (R.A.), Peygamber <S.A.V.)'den ve Ebû Bekir, Ömer ve Osman bin Talhâ (R.A.V-den rivayette bulunmuştur. Râvîleri ise oğlu Mus'ab, oğlunun oğlu Müsâfi bin Ab­dillah ve İkrime'dir. Resûlullah (S.A.V.) Mekke'nin fetih günü Ka'be anahtarını kendilerine teslim buyurduğu zâtlardandır. Bu 2ât Ka'be hizmetini yapanlardan­dır, ResûM Ekrem (S.A.V.) kendisine : «Sen Allah'ın KaT>e'sine O'mın eminisin», buyurmuştur. Hicretin 59. yılı vefat etmiştir. Buhârî. Ebû Dâvûd ve İbn-İ Mâceh onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. (Tekmile. C. 2, Sah. 229)

Şeybe (R.A.)'ın râvîsi Şakîk bin Seleme el-Esedi Ebû Vâil el-Kûfî (R.A.), ta­biîlerin büyüklerindendir. Muhadramdır, yâni Peygamber (S.A.V.)'in devrine ve câhiliyet devrine yetişmekle beraber Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'i görme şerefine ka­vuşamayanlardandır. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Muâz bin Cebel ve Şeybe (R.A.)'den bir cemaattan rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Şa*bi, Amr bin Mürre, Müğîre bin Mıksem, Mensur ve başkası rivayette bulunmuştur. İbn-i Muîn onun sıka olduğunu söylemiştir. El-Vâkıdi'nin beyânına göre Ömer bin Abdilazîz devrinde vefat etmiştir. (Hulâsa, 167)[350][350]

İzahı

Bu hadisin Zevâid nevinden olduğuna dâir bir kayda rastlaya­madım. Buna rağmen Kütüb-i Sitte'nin kalanlarında da buna rastla­yamadım. Hadîsin senedinde Abdurrahim bin Zeyd e 1 -A m m i bulunur. B u h â r î bu râvinin terkedilmiş olduğunu söy­ler. Hulâsa'dan edinilen bilgiye göre bunun rivayetlerini yalnız î b n - i M â c e h almıştır. Bu bilgi de hadîsin Zevâid nevinden olma ih­timâlini kuvvetlendirir.

Hadîs sahîh ise M e k k e ' de Ramazan orucunun faziletinin büyüklüğünü bildirir.[352][352]

108- Yaya Olarak Hac Etmek Babı

3119) Ebû Saîd (Radtyallâhü anh)"âen; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac etti. Ashabı da Me­dine'den Mekke'ye kadar yaya idiler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)   (onlara) :

bizarlarınızı (yâni peştemallannızı) bellerinize bağlayınız», bu­yurdu ve bazen yavaş, bazen hızlı yürüdü (veya onların böyle yürü­melerini emretti)."

Not; Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu, zayıf bir seneddir. Çünkü îbn-i Muin, râvî Humrân bin A'yan el-Kûfî hakkında: Bu râv! bir şey değildir, demiştir- Ebû Dâvud da onun râfızî olduğunu, Nesâi de onun sıka yâni güvenilir olmadığını söylemişler. Râvî Yahya bin Yemân'ın hadislerinin bâzısını Müslim rivayet etmiş ise de bu râvî son zamanlarında bunamıştı. Kendisinden rivayette bulunan zâtın, onun bunalım döneminden önce mi, sonra mı rivayette bulunduğu da anlaşılmamıştır. Bu itibarla rivayetinin terkedilmesl uygundur.

Dümeyrî de : Bu hadîsi yalnız îbn-i Mâceh rivayet etmiştir. Bu hadîs mün-ker ve zayıftır. Peygamber (S.A.V.) ile sahabilerinin Medfne'den Mekke'ye kadar yaya olmadıklarını beyan eden ve daha önce geçen sahih hadîslerle reddedilmiştir, der.[354][354]


[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/41-42

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/44-45

[6][6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/47-49

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/50-51

[10][10] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/52-53

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/54-56

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/58-60

[16][16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/61-63

[18][18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/64-65

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/66-70

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/72

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/73-74

[26][26] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/75

[28][28] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/75-78

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/78-79

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/79-82

[34][34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/83

[36][36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/85

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/86

[40][40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/88-89

[42][42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/90-92

[44][44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/94-95

[46][46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/100-101

[48][48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/104

[50][50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/107-108

[52][52] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/110

[54][54] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/112-113

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/114-115

[58][58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/117

[60][60] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/119-120

[62][62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/122-124

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/125-127

[66][66] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/129-130

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/130-131

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/132

[72][72] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/134

[74][74] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/135-137

[76][76] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/138-140

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/141

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/142-143

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/143

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/145-146

[86][86] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/149-150

[88][88] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/152-153

[90][90] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/154-156

[92][92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/157-158

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/161-164

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/165-166

[98][98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/167

[100][100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/168-169

[102][102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/171-174

[104][104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/175-176

[106][106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/176

[108][108] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/177-179

[110][110] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/181

[112][112] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/182-183

[114][114] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/184

[116][116] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/185-186

[118][118] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/188-190

[120][120] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/192

[122][122] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/195-197

[124][124] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/197

[126][126] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/199-200

[128][128] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/201-202

[130][130] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/204

[132][132] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/206-209

[134][134] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/210-211

[136][136] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/212-214

[138][138] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/215-216

[140][140] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/218

[142][142] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/219

[144][144] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/223-224

[146][146] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/225-226

[148][148] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/227

[150][150] Bu sahâbl'nin hâl tercemesi 125-128. hadis bölümünde geçti.

[152][152] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/229

[154][154] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/230

[156][156] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/231

[158][158] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/234

[160][160] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/235-236

[162][162] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/237

[164][164] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/239-240

[166][166] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/240-243

[168][168] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/244

[170][170] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/245-246

[172][172] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/247-248

[174][174] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/249-250

[176][176] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/250-251

[178][178] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/252

[180][180] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/253-254

[182][182] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/256-259

[184][184] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/261-262

[186][186] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/264

[188][188] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/266-269

[190][190] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/269-272

[192][192] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/273

[194][194] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/274-275

[196][196] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/276-277

[198][198] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/278

[200][200] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/280

[202][202] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/282

[204][204] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/283-284

[206][206] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/284-285

[208][208] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/286-287

[210][210] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/288-289

[212][212] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/289-290

[214][214] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/290-291

[216][216] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/292-294

[218][218] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/294-295

[220][220] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/297-298

[222][222] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/299

[224][224] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/300-301

[226][226] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/303

[228][228] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/305

[230][230] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/305-306

[232][232] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/307-308

[234][234] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/309

[236][236] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/312-313

[238][238] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/314-315

[240][240] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/316

[242][242] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/317

[244][244] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/318-319

[246][246] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/322-323

[248][248] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/324-325

[250][250] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/325-326

[252][252] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/327

[254][254] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/329-332

[256][256] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/335-336

[258][258] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/337

[260][260] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/338-339

[262][262] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/340-342

[264][264] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/343

[266][266] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/345-346

[268][268] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/346-347

[270][270] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/348-349

[272][272] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/350-351

[274][274] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/352-353

[276][276] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/354-355

[278][278] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/356-357

[280][280] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/357-368

[282][282] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/368-370

[284][284] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/371-379

[286][286] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/381

[288][288] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/383

[290][290] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/385-386

[292][292] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/388-390

[294][294] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/391

[296][296] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/392-393

[298][298] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/394-395

[300][300] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/396

[302][302] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/397-399

[304][304] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/400-402

[306][306] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/404-405

[308][308] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/406-408

[310][310] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/408

[312][312] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/410-411

[314][314] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/411-412

[316][316] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/412-413

[318][318] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/413-414

[320][320] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/415

[322][322] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/416

[324][324] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/418

[326][326] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/419

[328][328] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/420-421

[330][330] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/421

[332][332] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/423

[334][334] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/425-426

[336][336] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/428-429

[338][338] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/431

[340][340] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/433

[342][342] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/435-436

[344][344] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/438-439

[346][346] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/440-441

[348][348] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/442

[350][350] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/445

[352][352] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/446-447

[354][354] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 8/448

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

17 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk