Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceMukaddime

Mukaddime

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

MUKADDİME

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

Salât ve selâm Efendimiz Hz. Muhammed'e, Âline, Ashabına ve sevenlerine olsun.

1 - Resûlullah sallallahü Aleyhi Ve Sellemvin Sünnetine İttiba' Etmenin Gerekliliğine Dair Varid Olan Hadisler Babı

Sünnet, Arab dilinde yol- tabiat siret gibi mânâlara gelir. Bu­rada ise şu iki İstılahı mânâya muhtemeldir:

1. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve SellemVin gittiği yol. Bu yol din yolu olduğuna göre Sünnet, gerek Kur'an-ı Kerimle ve ge­rekse Hadîs-i Şeriflerle sabit olan tüm Şer'î hükümlerin gösterdiği yol olmuş olur. Bu mânâda Sünnet'e ittiba, bu yolu izlemek ve on­dan sapmamaya dikkat etmek demektir.

2. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve SellemJ'in akvalî(sözleri), ef ali (işledikleri) ve takriri (gördüğü veya duyduğu bir duruma kar­şı susması) nın tümü  anlanunacbr.

Bilindiği gibi Edille-i Şer'îyye (Şer'-i Şerif kaynakları), Kitab, Sünnet, İcma' ve Kiyâs-ı Fukaha olmak üzere dörttür. Sünnet ke­limesi burada Şer'î delil mânâsında kullanılmış olur.Sünnet'e İt-Tiba' da farz, vâcib, sünnet, mubah, haram ve mekruh gibi mükel­lefin fiillerine medar olan Şer'î hükümlerin muktazası ile amel et­mek mânâsına gelir.

Bu babta geçen hadîsler, Sünnet kelimesinin her iki mânâsı­na uygundur. Yalnız 11 numaralı hadis ve onun sonunda Resûlul­lah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından okunduğu rivayet edi­len En'am suresinin 153'üncü âyeti ilk mânâya daha muvafık olur.

Sünnet kelimesi ister tüm dinî hükümler, ister Şer'î delillerin biri olarak alınmış olsun, sahih hadislerin tesbiti yolunda ele alı­nan bir Hadis kitabına Sünnete İttiba Babı ile başlamış olması cidden çok yerinde ve güzel bir iştir.

Bu bâbm Sünnet kelimesinin ikinci mânâsı ile olan yakın mü­nâsebeti izahtan varestedir. İlk mânâsı ile olan yakın alâkasına ge­lince, gerek Kitâb ve gerekse Hadisle sabit olan bütün Şer'i hüküm­leri öğrenmek isteyenler, hadislere muhtaçtır. Zira hadisler, Kitab'ın açıklaması durumundadır, denilebilir. Aşağıdaki Nazm-ı Celil bu gerçeği ifâde eder.

«...ve sana da Kur'an'ı indirdik ki, kendilerine indirilmiş olan emir ve nehiyleri insanlara açıkça anlatasm...»   (Nahıl 44)

Görüldüğü gibi Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Kur'-ân-ı Kerîm'de bulunan bir kısım mücmel âyetlerin hükümlerini be­yan etmek ve açıklamakla görevli olduğu, bu âyet-i celile ile anlaşılıyor Bu itibarla hadisler, Kitab'ın bazı mücmel hükümlerin izah ve tefsiri durumundadır. Bu nedenle Kitab, Şer'î hükümlerin kaynağı olarak, yeterdir, Sünnet-i Nebeviyye kaynağına ihtiyaç yoktur», de­nemez. Mukaddime'nin ikinci babında bu konuya geniş yer verildi­ği için burada kısa keselim.[1]

1)    ... Ebû Hüreyre[2] (Radiyallahu anh)'den:

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Size ne emrettimse onu alınız 1= ona sarılınız) ve sizi neden nehiy ettimse ondan vazgeçiniz.»[3]

İzahı

it»İ-Bazı hadîs âlimleri, «burada geçen emir'den maksad, yapılması mecburî olan farz ve vâciblerdir. Mecburi olmamakla beraber yapıl­ması mükâfata vesile olan ve mendûp diye tabir edilen ibadetlere şümulü yoktur. Keza, hadiste geçen nehiy ile de haram kılman şey­ler kasdedilmiş olup mekruhu kapsamıyor.» demişler ise de mute-med olan kavle göre emir ve nehiy kelimeleri umumî mânâda kul­lanılmıştır. Dolayısı ile emir, mendubu, nehiy de mekruhu içine alır.

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in hadisteki muhâtab-ları muayyen zatlar ise de bu gibi hükümleri belirli muhatablara in­hisar etmeyip tüm mükelleflere yönelik olduğu hususunda âlimler it­tifak halindedirler.

Bu hadis-i şerif Haşir suresinin 7'nci ayetinde geçen aşağıdaki İlâhi nazmın tefsiri gibidir.

= «...ve size Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mal vesaireden ne verirse onu alınız ye_sizi O Peygamber neden menet-ti ise hemen ona son veriniz..."[4]

2) Ebû Hüreyre (Radtyallahu anh)'âen :

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Ben size bir şey teklif etmedikçe ve sizi bıraktıkça siz de beni bırakınız (=bana soru sormayınız). Çünkü sizden önceki (ümmet) ler, lüzumsuz yere Peygamberlerine çok soru sormaları, sonra da on­lara muhalefet etmeleri yüzünden helak oldular. Bunun için ben si­ze bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiğini yapınız ve sizi bir şeyden nehiy ettiğim zaman ona son veriniz.»[5]

İzahı

Hadiste geçen «Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın» cümlesin­den maksad, her hangi bir kayıtla kayıtlanmamış ve mutlak ola­rak Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından bildirilen emir ve yasakların kayıtlanması için O'na müracaat edilmemesidir. İlk bakışta sanıldığı gibi Peygambsr'e ilmî mes'elelerin sorulması ya­saklanmıyor. Nitekim Sahihi Müslim'in «Babu Farzi'l-Hacci Merre-ten Fi'I-Ömri» babında ve Sahih-i Buharî'nin «El-Î'tisam» kitabında Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh)'den naklettikleri bu hadis-i şerif daha tafsilatlıdır. Mufassal olan metnin baş kısmı hadis'in mak­sadını açıklığa kavuşturuyor. Şöyle ki:

Buharı ve Müsli m'de sahih senedleri ile Ebû Hüreyre (Radiyallahu Anh) 'den: Kendisinin şöyle söylediği rivayet edilmiş­tir.

«Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize irad buyurduğu bir vaazda:

«Ey Nas! Allah Taâlâ üzerinize haccı farz kıldı. Hac ibadetini ifa ediniz.» buyurdu. Bir sahabî[6]

Kâ'be'yi  hac etme farziyeti her yıl için mi? diye sordu.

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu soruyu cevaplan­dırmadı. Adam sorusunu iki kere daha tekrarladı. Üçüncü defa sor­duktan sonra Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) :

«Hayır, her yıl için farz değildir. Eğer ben (bu soruya cevaben) evet deseydim her yıl hac etmek farz olurdu. Farz olunca da her se­ne hac etmeye gücünüz yetmeyecekti. Ben sizi kendi halinize bırak­tığım müddetçe siz de beni kendi halime bırakın. Sizden evvel gelen­ler, hep soru sormaları ve netice itibariyle Peygamberlerine muhale­fet etmeleri sebebiyle helak oldular. Size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği miktarı yerine getirin. Sizi bir şeyden ne­hiy ettiğim vakit de ondan sakınınız.» Buyurdular.

Tirmizi'nin «Babu kem farzü'I-Hac» bölümünde ve îbn-i Maceh'in «Babu Farzi'1-Hac» babında (2884 sayılı sırada) aldığı hadis-i şerifin Hz. Ali {Radiyallahu anh)'den rivayetleri şöyle­dir:Hz.A1i buyurdu ki:

«Oraya yol bulabilen insanlara, Allah için Kâ'be'yi haccetmek gereklidir...»  (Al-i îmran 97)

âyeti nazil olup Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından tebliğ edilince Ashab-ı Kiram :

— Yâ Resûlullah, her yıl mı? hac yapmak farz kılındı! diye sor­dular. Resûlullah sustu. Ashab sorularını tekrarladılar. Resûlullah (Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem) :

«Hayır, her sene değil. Fakat ben evet diye cevap verseydim ger­çekten her sene hac etmek gerekirdi.» buyurdu. Bunun üzrine şu ayet indi:

«Ey îman edenleri Öyle şeyleri sormayın ki, eğer size açık­lanırsa sizi üzer ve eğer siz Kur'an indirildiği sırada sorarsanız on­lar size açıklanır. Allah Taâlâ onları af etmiştir. Allah gafur ve ha­limdir.» (Maide 101)

Hadis-i Şerifin:

«Size bir şey emrettiğim zaman ondan gücünüzün yettiği mik­tarı yapınız» kısmını biraz açıklayalım :

Bu emir, önemli İslâm kaidelerinden olup içine sayısız hüküm­ler girer. Meselâ: Bütün şart ve rükünlerine riayet edilmek sure­tiyle yapılması emredilen namazın bazı rükünlerine veya bir kısım şartlarına gücü yetmeyen mükellef, gücünün dahilindeki şart ve rü­künlerle namazını kılmakla yükümlüdür. Gücünün yetmediği rü­kün ve şartlan yerine getirmekle me'mur değildir. Kıyam (= ayakta durmak) namazın bir rüknüdür. Kollan yıkamak abdestin bir rüknüdür. Ayakta duramayan veya kolları ke­silmiş olan kişi bu rükünlerle yükümlü değildir. Çünkü buna gücü yetmez. Verdiğimiz örneğe benzer binlerce şer'î mes'ele hadisin bu genel kaidesiyle çözülür. Bu hadis «Gücünüz yettiği nisbette Allah'tan ittika edin...» (Teğabün 16) ayetinin bir nevi tefsiri gibidir. Zaten Cenâb-ı Hak kuluna gücünün yetmedği şeyleri teklif etmediğini ve dinde güçlüğe yer vermediği­ni aşağıdaki âyetlerde beyan buyurmuştur:

«Allah Taâîâ hiç kimseye gücünün yetmediği bir şey teklif etmez...» (Bakara 286)

*Ve sizin üzerinize dinde her hangi.bir güçlük kılmadı...»  (Hac 78)

Hadis-i Şerifin:

«Sizi bir şeyden nehiy ettiğim zaman ondan vazgeçin, yapma­yın» ifadesi gücün yetmesiyle kayıtlanmamıştır. Çünkü bir şeyi yap­mak gücün dışında kalabilir ise de yapmamak öyle değildir. Bir şe­yi bırakmak ona yanaşmamak ve ondan sakınmak insan gücünün dahilindedir. Ancak zaruret hâlinde murdarın etini yemek, tazyik ve tehdid altında küfrü mucip söz söylemek veya içki içmek gibi hususlar, bu şartlar altında olunca yasaklanmış menhiyyattan sayıl­mazlar.[7]

3) Ebû Hüreyre (Radtyallahu anh)'den yapılan rivayete göre Resû­lullah (Sallaîlahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Her kim bana itaat ederse hakikatta Allah'a itaat etmiş olur ve her kim bana isyan ederse gerçekten Allah'a isyan etmiş olur...>[8]

İzahı

Bu hadis-i şerif'de Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e itaat, Allah'a itaat ve O'na isyan Allah'a isyan sayılmıştır. Çünkü Peygamber, Allah'dan aldığı emirleri halka tebliğ etmeye me'murdur. Onun tebliğ ettiği hususlarda O'na itaat edenler, aslında hakiki âmir olan Allah'a itaat etmiş olur. İsyan bakımından da durum ay­nıdır Bu hadis, Nisa suresinin aşağıda yazılı 80. ayetinin mealini ih­tiva eder. Ancak şu fark var ki ayet-i kerîme Resûlullah'a isyan eden kişilerin raasiyetlerinden doğan vebalinin tamamen kendilerine ait olduğu ve bundan dolayı Resûlullah için her hangi bir sorumlu­luğun bahis konusu olmadığı, zira onun görevinin halkı günah işle­mekten korumak olmadığı ve ona düşen hizmetin sadece Allah'ın emirlerini tebliğ etmek olduğu durumunu bildirmek amacını taşıyor.

«Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah Taâla'ya itaat etmiş olur ve her kim yüz çevirirse aldırma. — Çünkü seni onların üzerine (günahlardan)  koruyucu olarak göndermedik.»

Âyet-i Celilenin mealini yukarıdaki hadis-i şerifin tercemesiyle karşılaştırdığımız zaman aralarındaki yakın münasebetleri görmek mümkündür. Biz burada ayeti celilenin izahına girmiyeceğiz. Yal­nız bir noktayı belirtmek lüzumunu hissediyorum. O da şudur:

Ayet-i Kerîme'de:

«Her kim yüz çevirirse ey Resul! sana uymaktan i'raz ederse al­dırma. O, seni mahzun etmesin.» anlamını ifade eden ilâhî emir tef­sir kitablarında beyan edildiği veçhiyle cihadın farz kılınmasından öncedir. Bilâhare inen cihad ayetleriyle bu tip insanlarla mücadele ve savaşma emri verilmiştir.

4) Ebû Ca'fer (Radtyallakü anh)fden, şöyle söylediği rivayet edil­miştir.

«îbn-i Ömer (Abdullah) (Radiyallahü anh), Peygamber (Sallal-Iahü Aleyhi ve Sellem)'den bir hadis işittiği zaman o hadis'i işittiği gibi aynen tutardı. Onda ifrat ve tafritte bulunmazdı.»[9]

 

İzahı

Bu hadis, Sihah-ı Sitte sahiplerinden yalnız Musannifin rivayet

ettiği hadislerdendir.

Abdullah İbn-i Ömer [10](Radıyallâhü anh) hazretleri hadislere ittiba etmekle meşhur idi. Tirmizi' nin rivayet ettiğine göre Şam halkından birisi Hacc-ı Temettü' (önce yalnız ömreye niyetlenip onu ikmal ettikten sonra hac yapma) şeklini ona sorup bu şekil haccın caiz olduğu yolunda cevap alınca,Şam'h şahıs Ona «Baban hacc-ı Temettü'ü yasaklamıştı» diye karşılık veriyor. Bunun üzerine İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) adama şu soruyu yö­neltiyor :

— Söyle bakalım! Eğer babam temettü' haccını yasaklarsa ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) temettü' haccını bizzat yapmışsa babamın emrine mi uyulacak yoksa Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in emri mi tutulacaktır? diyor. Adam :

— Elbette Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in emri tutu­lacaktır, diye cevap veriyor.   Ibn-i Ömer:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in temettü' haccım yap­tığı sabittir, diyerek fetvasını kesinlikle Resûlullah'a ittiba bağlıyor.

Tirmizi,bu olayı naklettikten sonra Resûlullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'in temettü' haccım ifa ettiğine dair İbn-i Ömer' den rivayet edilen hadisin hasen sahih olduğunu söyler.

Hadis-i Şerife bağlılığı ile haklı olarak şöhret kazanan Ibn-i Ömer' in babasına nasıl muhalefet ettiği burada görülüyor. Hal-fcaıki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in temettü' haccım yaptığına dair olan hadis'in babasına ulaştığına ve o hadisten daha kuvvetli bir delil babasının elinde bulunmadıkça bu hadise muhalefet etmediğini bildiği halde babasının fetvası hilafına fetva veriyor ve bi­linen bu hadis muvacehesinde babasının sözüyle amel etmenin uy­gun olmadığını rahatlıkla ifade ediyor.

îbn-i Ömer'in hadislerin inceliklerine riayeti hususunda­ki tutum ve davranışları hadis kitaplarında yazılı olup hadisçiler ara­sında meşhurdur. Sindi, îbn-i Maceh'in haşiyesinde bundan bir nebze bahsetmiştir.[11]

5) Ebü'd-Derdâ'[12] (Radıyallahu anh)'den :

Şöyle dediği rivayet edilmiştir : Biz fakirliği anlatırken ve ondan duyduğumuz endişeleri belirtirken, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çıkıp bu konuşmamız üzerine geldi ve :

«Fakir düşmekten mi korkuyorsunuz? Nefsim kudret elinde olan Allah Taâlaya yemin ederim ki, muhakkak surette dünya malı üze­rinize akıtılacaktır. (bol bol verilecektir.) Öyle (zengin olacaksı­nız) ki servetten başka hiçbir şey her hangi birinizin kalbini hak yol­dan sapitmıyacaktır. (Servetinin bolluğu kişinin hak yoldan inhiraf etmesine sebebiyet verebilecektir.) Allah Taâlâya yemin ederim ki, ben sizleri gecesi ve gündüzü apaydın olması bakımından eşit olan tertemiz gönüllere sahib olarak bıraktım.» buyurdu.

Ebü'd-Derdâ' diyor ki: «Vallahi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru söyledi. Vallahi gecesi ve gündüzü aydınlık olması ba­kımından eşit olan tertemiz gönüllere sahib olarak bizi bıraktı.[13]

 

İzahı

Hadîs-i Şerifte geçen gündüzden maksat bolluk ve ferahlık ha­lidir. Geceden maksat ise fakirlik ve sıkıntı durumudur. Gecesi ve gündüzü eşit olan gönüllerden maksad da gerek bolluk ve ferahlık zamanında ve gerekse sıkıntı ve yokluk zamanında, daima hakka bağlı ve haksızlığa eğilmekten çok uzak duran pak ve nezih müs-lümanların kalbleridir.

6) Kurret b. Eyas (Radtyallahu anh)'den : [14]

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şöyle söylediği rivayet edil­miştir :

-Benim ümmetimden, daima Allah Taâlâ tarafından destekle­nen ve onlara yardımcı olmayan halkın zarar veremiyeceği bir ce­mâat kıyamet kopuncaya kadar hiç eksik olmayacak (Ümmetim için­de daima böyle bir taife bulunacak) tır.»[15]

 

İzahı

Bu hadis-i şerif, İslâm âleminde Allah Taâlâ'nın sevgi ve yardımına mazhar olan bir cemaatın her devirde bulunacağını ve kıya­mete kadar bu halin devam edeceğini müjdeliyor.

Bu cemâatin Allah Taâlâ tarafından alacakları yardımı: «Mün­kirlere karşı kullandıkları susturucu hüccetler, hak ve hakikatları isbatlayıcı burhanlar ve ikna edici deliller» diye yorumlayan hadis âlimlerine göre bu cemaat ilim ehlidir. Yardım ve desteği kılıçlar, mızraklar ve benzeri silâhlar ile açıklayanlara göre ise; bu cemaat gazilerdir. Yetkili âlimlerin çoğu birinci görüştedirler. İbn-i Mâ-ceh de hadis-i şerifi bu konuya almakla ilk görüşe temayül etmiş oluyor.

El-Hâkim, Ulûmü'l-Hadîs adlı kitabında, îmam Ahmed b.HanbeI in bu taife hakkında şöyle söylediğini nakleder:

«Eğer bu taife hadis ehli değil ise hangi zümre olduğunu bile­mem.» Kadı Iyâzda: «Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem). bu taife ile Ehl-i Sünnet ve'1-cemaatı ve hadis ehlinin mezhe­bine inananları kasdetmiştir», diyor. Buharı de Sahih'inde «Bu taife ilim ehlidir», demiştir. Imam-ı Suyûtî ise bu hadisi nak­lettikten sonra: «Bu taife ile müctehidler kaydedilmiştir. Çünkü mu­kallide âlim denmez. Bu hadis ictihad kapısının kıyamete kadar açık olduğuna delalet eder», diyor. İmam-ı Nevevîdebu taife­nin muayyen bir zümre olmayıp, Allah Teâlâ yolunda hizmet eden mücahitler, fıkıhçılar, hadisçiler, tasavvufçular ve ma'rûfu emredip münkeri nehiyedenler gibi zümreler içerisinde dağınık halde bulun­ması muhtemeldir. Bu taifenin muayyen bir yerde ve toplu halde bu­lunmaları gerekli değildir. Muhtelif ülkelerde yek diğerinden ayrı olabilirler.» der. [16]

Hadis-i şerifte, kıyamet kopuncaya kadar böyle bir taifenin bu­lunacağını bildirmektedir. Kıyametten maksad asıl kıyamet olmayıp O'na yakın bir zamandır çünkü, hadislerle sabit olduğu veçhile kı­yamet yaklaşınca esen bir rüzgâr ile beraber bütün mü'minlerin ruh­ları kabzedilecek, yer yüzünde ehl-i iman var oldukça asıl kıyamet kopmayacak. Ne zaman ki mü'min kimse kalmaz, hepsi vefat eder ve yer yüzü kâfirlerden ibaret olursa o zaman asıl kıyamet ko­par. [17]

7) Ebû Hüreyre (Radiyallahu anh) şöyle söylemiştir: Resûlullah (SaUallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki;

-Ümmetimden bir taife daima Allah Taâlâ'nın enirine bağlı ka­lacak (= ondan katiyyen ayrılmıyacak)tır ve kendilerine muhale­fet edenler, onlara zarar veremiyecektir.»[18]

 

İzahı

Bu hadis-i şerifte de Ümmet-i Muhammediyyeden bir grub'her devirde İslâm dinini ve Şer-i şerifi dosdoğru ve tam manasıyla yaşıyacak, yaşatacak, sünnet-i seniyyeyi ihya edecek, ehl-i küfür ile ci-had edecektir, diye îslâm âlemine müjde veriliyor.

8) Ebâ İnebe el-Havlânı (Radiyallahu anh) 'den şöyle demiştir: Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Seltem)'den işittim, buyurdular ki:

«Allah Taâlâ bu dinin mensubl arını ilâhî emirlere itaat etme uğ­runda çalıştıracak adamı daima onların içinden çıkarır. Böyle adamı eksik etmez.»[19]

 

İzahı

Hadis-i Şerifin her devirde bulunduğunu haber verdiği rehber ve yönetici, her yüz yılda bir, çıkan Müceddid olabilir. Yâhud da halkı İslâmî yaşantıya, Allah'a itaat etmeye ve Resûlullah'm sün­net-i seniyyesine davet etme durumunda olan herkes kasdedilmiş olabilir.

Hadis-i şerifin ilk râvisi olan Ebâ İ.nebe' nin her iki kıble­ye müteveccihen Peygamberin arkasında namaz kılanlardan oldu­ğu, bu hadis'in senedinde İbn-i Mâceh tarafından rivayet edil­miştir. Sindi haşiyesi bu hadisin izahı bahsinde, bu zâtın adının Abdullah olduğunu bir rivayete göre de Ammar  olduğunu belirttikten sonra E1- Bağavî'nin Mu'cem adlı eserinde bu zatın Muâz b.Cebel' in arkadaşı olduğunu ve Resûlullah ha­yatta iken müslüman olduğunu ifade ettiğini söyler. Sindî bu ara­da Ebâ înebe' nin peygamberi gördüğünü inkârla ancak Tabii­lerin ileri gelenlerinden olduğunu söyleyenler de vardır, diyor.

9) Şuayb [20] (Radiyallahu anh)'den, şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Muâviye [21](Radiyallahu anh) irad ettiği bir hutbede:«Alimleriniz nerededirler, âlimleriniz nerededirler? (söyliyeceği sözlerin âlimlerce doğrulanması için bu soruyu yöneltiyor) Ben Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'den işittim buyuruyordu ki:

«Kıyamet ancak ümmetimden bir taife, insanlara galip olduğu halde kopacaktır. Bu taife ne kendilerine yardımcı olmayanlara nede yardımcı olanlara bakmıyacaklar (onların davranışlarına ehem­miyet vermiyecekler) dır.»

10) Sevbân (Radiyallahu anh)'den :

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Benim ümmetimden, hak üzerinde, düşmanlarını yener ve mu­haliflerinden zarar görmez bir cemaat, Allah (Azze ve Celle) 'nin em­ri  (kıyamet günü) gelinceye kadar eksik olmıyacaktır.»[22]

 

İzahı

Bu hadis-i şerifte geçen kıyamet gününden maksadın ne oldu­ğu 6 nolu hadis-i şerifin izahında geçtiği için oraya müracaat edi­lebilir, îmam-ı Süyûti, altıncı hadisin izahında belirttiğimiz veçhiyle 6 ve 9 nolu hadislere dayanarak ictihad kapısının açık oldu­ğu görüşünü savunmuştur. Hanbe1i mezhebine mensup âlimle­rin çoğu ve onların dışında kalan bazı âlimler bu hadislere istinaden her zamanda müctehidlerin bulunmasının gerekli olduğu ve herhan­gi b»r zamanın müctehidsiz kalmasının caiz olmadığını söylemişler­dir.Cumhur-ı Ulemâ ise zamanın müctehidsiz kalmasının caiz ve mümkün olduğu görüşünü benimsemişlerdir.Cumhur'un delillerin­den birisi şudur:

Buharî, Müslim ve diğer sahih hadis kitap sahiplerinin «Kitabü'1-İlim» bahsinde ve musannifimizin 52 numarada rivayet et­tikleri aşağıdaki sahih hadis-i şerif, ilmin kalkacağını, âlimlerin tü­keneceğini, cahillerin âlimlerin yerlerine geçirileceklerini bildiriyor, îlim ve âlimlerin yokluğu ictihad ve müctehidin yokluğunu gerekti­rir. Su halde bir zamanın müctehidsiz kalması mukadderdir. [23]

= Abdullah b. Amri'bni'1-As (Radiyallahu anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir.

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Settem)'den (Veda haccında) işittim. Bu­yurdular ki:

-Allah Taâlâ ilmi, kullarının göğüslerinden söküp çıkarmak su­retiyle değil, âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alıp neticede hiç bir âlim bırakmayınca halk bir takım cahil kimseleri kendileri­ne reis kılarlar. Bunlara dînî sorular sorulur. Bu cahiller de bilme­dikleri halde fetva vermeğe girişirler. Dolayısıyla dalalete düşerler. Halkı da dalalete sürüklerler.»

11) Câbir b. Abdillah (Radiyallahu anh)Jâen şöyle söylediği rivayet

edilmiştir:

Biz peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında idik. Bir çizgi çizdi. O'nun sağına ve soluna da ikişer çizgi çizdikten sonra mübarek elini ortadaki çizginin üzerine bırakıp; «Bu, Allah'ın yolu­dur»   buyurdu. Sonra bu ayeti okudu:

«Gerçekten bu benim dosdoğru yolumdur. Artık O'na uyu­nuz. Başka yollan takip etmeyiniz. Sonra bunlar sizi Allah Taâlâ'-nm yanından ayırır...» (En'am 153)[24]

 

İzahı

Bu ayeti cehle ve hadis-i şerifte işaret edilen Allah'ın yolu Kur'-an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'nin göstermiş olduğu din yoludur. Mü'minlerin, bütün durum ve davranışlarında, söz ve yaşantılann-da bu doğru ilâhi yolu takip ile mükellef oldukları ayette apaçık olarak bildirilerek buyuruluyor ki; Ey Resûlullahın ümmeti! Artık siz de bu dosdoğru yolu izleyiniz. Bütün imkân ve gayretlerinizi bu yolu takip etmeğe harcayınız. Sakın başka yolları izlemeyiniz. İs­lâm dinine aykırı batıl ve dalalet yollarına girmeyiniz. Aksi takdir­de Allah Taâlâ'nm sizler için seçmiş olduğu dosdoğru ve mutluluk hedefine ulaştırıcı Sırat-i Müstakim'den ayrılır da sapıklıklara dü-şüverirsiniz.

Resûlullah (Sallallahü Alehyi ve Sellem)'de ilk çizdiği çizginin sağ ve solunadört çizgi çizmekle ve bu gerçekleri ifade eden ayet-i celileyi tilâvet buyurmakla İslâm dininin ve bu dine sülük edenlerin durumunu belirtmiş oluyor ve müslümanlarm sırat-ı müstakimden en ufak bir inhirafa meydan vermemelerinin lüzumuna, dalalete götürü­cü yolların görünüşte doğru yola çok yakın olup O'na benzediği için az bir dikkatsizlik yüzünden bile batıl yollara saplanma tehlikesine dikkatleri çekmiş oluyor.[25]

 

2 — Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) İn Hadîsine Tazim Ve Ona Muarız Olanı Tehdid Babı

12) El-Mikdam b. Ma'dîkerib el-Kindiy (Radiyallahu anh)'den ri­vayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

«Süslü tahtına —koltuğuna— yaslanmış adama, benim hadis­lerimden birisi okunur da o (kişi)nin, vaziyetini hiç bozmadan «Biz­lerle sizler arasında Allah Teâlâ'nm Kitabı vardır. Ondan bulduğu­muz helâl şeyleri, helâl sayıyoruz, haram olarak bulduğumuz şey­leri de haram kabul ediyoruz.» (Yani bu hadis Kur'an'da bulunan hükümlerin dışındadır. Onun için bu hadise itibar etmeyiz.) diye­bilme zamanı yaklaşmıştır. Sizleri ikaz ediyorum! (Kur'an-ı Kerim'-de bulunan bütün hükümler haktır.) Ve Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in haram kıldığı şeyler Allah Taâlâ'nm haram kıldığı şeyler gibidir. (Kitab ve Sünnet arasında bir ayırım yapılamaz.)»[26]

 

İzahı

Hadis-i şerifin baş kısmı hadisi dinleme âdabına riâyet etme­meği kınıyor. Hadis-i şerifi dinliyenin edebli, saygılı, inançlı bir tarz­da ve kendine bir çekidüzen vermek suretiyle dinlemesinin lüzumu­na işaret ediyor.

Hadisin son kısmı da dînî kaynak olması bakımından hadislerin ayetler hükmünde olduğunu, mü'minlerin dikkatini çekerek bildiri­yor. Çünkü gerek ayetleri ve gerekse hadisleri tebliğ eden, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'dir. Hepsini O'ndan alıyoruz. Haki­katte ise Resûlullah'm tebliğ ettiği bilumum hükümler ilâhidir. Şâri Hakiki Allah Taâlâ'dır.[27]

 

Hadisten Çıkarılan Hüküm

Hadis-i şeriflerle amel etmek ve onlara tâbi olmak mecburiyeti vardır.Hattabî diyor ki:Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan mes'e-lelerde sünnet-i seniyye'ye muhalefet etmenin tehlikesi bu hadis'te belirtiliyor, gerekli ikaz yapılıyor. Haricîler ve Râfızîler, Kur'an'ın zahirini tutup O'nun beyanı mahiyetindeki sünneti terket-tiler Bu yüzden şaşırıp dalalete düştüler.Hattabî,sözlerine devamla diyor ki: Bir sahih hadise rastlandığı zaman, Kur'an'da bulunmayan bir hüküm ifade eder gerekçesiyle red edilemiyecektir. Çünkü sabit olan hadis'in kendi başına hüccet olduğu bu hadis-i şe­riften anlaşılıyor.

13) Ebu Râfî'[28] (Radiyallahu anh)ıden rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular :

«Herhangi birinizi tahtına koltuğuna yaslanmış olup benim emrettiğim veya yasakladığım bir husus ona intikal edince (umur­samadan) bilemem (Kur'an'dan başka bir şey tanımam ve tabi olmam) Biz Kitabullah'da ne bulduksa ona tâbi olduk.(Artık hadîse tâbi olmayız)  söyler durumda bulmıyayım.»

14) Âişe (Radiyallahu anhâ)'<\an rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

Kim bu dinden olmayan bir şeyi onda ihdas ederse onun îcat et­tiği şey merdûd ve batıldır.»[29]

 

İzahı

Bu hadîs-i şerifi   Buharî   Sulh kitabının 4. babında,Müs-1im de Kadâlar kitabının 8. babında almışlardır. Diğer sahih ki-tablarda da mevcuttur. İbn-i Mâce'nin Sindî adlı haşiye­sinin müellifi bu hadis'in izahında, Masâbîh şârihi   El- Kadı_dan naklen şöyle der:

Kim, Kitab ve Sünnette bulunan açık veya kapalı bir delile da­yanmayan bir re'yi (görüşü) İslâm dinine sokmak isterse o re'yi reddetmek, onun bâtıl olduğunu bildirmek müslümanlara düşen va­cip bir görevdir. Hiç kimse o re'ye tabi olamaz, onu taklid edemez.

îmam-i Nevevî de Müslim'in şerhinde bu hadisi izah ederken şu rivayeti de alıyor:

«Kim, hakkında emrimiz olmayan bir amel işlerse, o ameî batüdır.»

Daha sonra diyor ki, bu hadis, İslâm dininin muazzam kaide­lerinden ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Cevami-i Kelim'lerindendir. Çünkü dine sokulmak istenen her türlü icadlan ve bid'atları reddediyor. Hele ikinci rivayet daha açıktır. Zira geçmiş­ten devam edegelen bir bid'ata bağlanan inatçı adama ilk hadis-i şerif gösterildiği zaman, «Ben bunu icad etmiş değilim», diye kaça­maklı'cevap verebilir. Fakat ikinci rivayete karşı hiç bir şey söyliyemez.

Camiü's-Sağir'in şârihi El-Azizî, bu hadisi açıklarken, Edille-i Şer'iyye olan Kitab, Sünnet, İcma' ve Kıyas-ı Fukaha'dan bir mesne­de dayanmadan dine sokulmak istenen şeyler merduttur, geçersiz­dir, der. [30]

15) Abdullah b. Zübeyr (Radtyallahu anh)'den:

Şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ensar'dan bir adam Harre de­nilen mevkideki hurmalıkları suladıkları su arklarından ve su nö­betinden dolayı Peygamber Sallâllahü Aleyhi ve Sellemî'e Zübeyr b, Avvam aleyhinde şikâyette bulundu. (Bu arklardan geçen su önce Zübeyr'in hurma bahçesine varıyordu. Sonra da şikâyetçi Ensarî'nin tarlasına uğruyordu. Bir defa Zübeyr hurmalığını sulamak üzere su­yu tuttuğu sırada) müşteki ona :

— Suyu serbest bırak ki bize gelsin, diye talepte bulundu. Fa­kat Zübeyr, kendi tarlasını sulamadan suyu bırakmak ve nöbetini ona vermekten imtina edince iki taraf Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mes'elelerini intikal ettirdiler. Resûlullah'm huzurunda isteklerini karşılıklı olarak arz ettiler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ey Zübeyr! Tarlanı sula sonra suyu komşuna salıver.» buyur­du. Müşteki hiddetlenerek:

«Zübeyr, halan oğlu olduğu için mi?» demek suretiyle Resûlul­lah' tarafgirlikle itham etmek istemişti. Bu sözden üzülen Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzü değişti. (Çünkü fahr-ı Kâinat efendimize tarafgirlik ithamı ile büyük bir saygısızlık­ta bulunmuştu.) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ey Zübeyr, tarlanı sula sonra suyu hapset, tâ ki, su hurma ağaç­larının köklerine erişsin, (su hakkını tam mânası ile kullan)» bu­yurdu.

Ravi demişti ki: Zübeyr şöyle dedi:

«Vallahi öyle sanıyorum ki şu ayet bu olay hakkında indi.»

Hayır (Resulüm), Rabbime yemin olsun onlar (mü'miniz diyen­ler) aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra verdi­ğin karardan  hükümden  nefislerinde hiç bir güçlük duymaya-rak tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. (Ni­sa suresi, ayet: 65)[31]

 

Hadis-İ Şerifin İzahı

Kütüb-i Sitte sahiblerinin muhtelif bahislerde zikrettikleri bu hadisin ihtiva ettiği hükümlerden birisi şudur:

Derelerde akan ve «Mubah Nehirler» denilen sulardan halk nö­bet usulü ile istifade eder. İstifadede nehrin akışı takip edilerek yu­kardan başlamak suretiyle tarlalar sulanacaktır. Nöbeti gelen tar­la sahibi kendi tarlasını suladıktan sonra suyualt tarâfındakikomşu-suna bırakır. O da sulama işini bitirince altındaki komşu tarlaya su­yu salıverecektir. Bu durumda, görüldüğü gibi bir üstekinin, sula­mada öncelik hakkı vardır.

Hadiste önce sulh yolu ile sonra şer'î hakka dayalı hüküm ile hasımlar arasındaki ihtilafın halli öngörülüyor. Şöyle ki:

İki hasım müracaat ettiklerinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) başlangıçta Zübeyir [32](Radiyallahü anh)'in hasmının biran önce tarlasını   sulayabilmesi   için    Zübeyr    (Radiyallahü

anh)'in asgari ihtiyacını gidermesi ile yetinüerek sulh yolu ile ara­larındaki nizaı gidermek istemişti. Onun için

Zübeyr'e «Tar­lanı sula sonra suyu komşuna salıver.» emri verildi. Ensarinin vaki itirazı üzerine tarafların normal haklarını kullanmalarını hükme bağlayan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz.Zübeyr'e,örf ve adete göre kana kana su hakkını tam kullandıktan sonra su­yu bırakmasını emretmişti.

Hz. Zübeyr' in hasmının ismi hadiste geçmiyor. Onun kim­liği hakkında değişik rivayetler vardır. Fakat hiç bir rivayet kesin­lik ifade etmediği için kimliği vuzuha kavuşmamıştır. Bunun kimli­ği, vaki itirazla işlediği saygısızlık veya içine düştüğü hata dolayısı ile teşhir edilmesin diye kapalı tutulduğu ihtimali vardır. Dâvanın bir tarafım teşkil eden ilk ravî Hz. Zübeyr olsun diğer râviler olsun ondan-Ensarî diye bahsederler.

Ensarî diye tâbir edilen bu şahsın sahabî olup olmaması husu­su da açıklık kazanmamıştır. Bir sahabinin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hükmüne itiraz etmesi pek düşünülmediği için bazı âlimler ve rivayetler onun münafıklardan olduğu yolunda bilgi verirler. İbn-i Maceh'in Sindî adlı haşiyesinin müellifi: «Bu adamın münafıklardan olması muhtemeldir. Ensar kabilesine men­sup olduğu için Ensarî diye anılmış olabilir», diyor. Sindî daha son­ra bu şahsın sahabi olduğu ihtimali üzerinde durarak, Nesaî'nin bu adamın Bedir savaşında hazır bulunduğunu rivayet ettiğini ifade eder.Buharı   de Sulh kitabında :

«İ'tiraz eden şahıs Ensardandır. Bedir savaşında bulundu.» me­alinde kuvvetli bir rivayette bulunuyor.

Hz. Zübeyr (Radiyallahü anh) 'in, rivayet ettiği bahis ko­nusu hadis metninde, hasmından, Ensarî diye bahsetmesi ve hasmı­nın Peygamber'e, Yâ Resûlullah diye hitab etmesi onun sahabîlerden olduğu ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Müs1im'in şârihi Nevevî de :

«Bir insan bugün böyle bir söz sarfederse onun hakkında mür-ted'in hükümleri tatbik edilir. Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel­lem)'in bu şahsı cezalandırmaması âlimlerce şu şekilde yorumlanı­yor:

Hâdise, İslâm dininin yeni çıktığı zamana rastlıyordu. Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) halkın İslama ısınmasına çalışı­yordu. Her olayın iyi bir şekilde halledilmesi gerekiyordu. Bunun için o şahıs hakkında cezaî hüküm tatbik edilmemiştir», diyor.

16) İbn-i Ömer (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiş:

«Kadınları mescidde namaz kılmaktan menetmeyiniz.» (Bunun üzerine) İbn-i Ömer (Abdullah'ın bir oğlu, bir rivayete göre ismi Vakid'dir.) babasına: 'Biz kesinlikle onlara mani olacağız, deyince îbn-i Ömer çok kızdı ve ona dedi kii 'Ben sana Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hadîsini okuyorum sen: 'Biz kesinlikle onlara mâni oluruz' dersin... dedi.»[33]

 

İzahı

Bu hadis-i Şerifi Buhari, Cum'a kitabının 12. Babında, Müs­lim   de Namaz kitabının 29. Babında zikrediyorlar.

Bu hadis-i şerif kadınların mescidlere gitmelerine cevaz veri­yor. Bu cevazın geceye mahsus olduğuna dair bir kayıt da yoktur. Kadınların namaz için mescidlere gitmeleri hakkında yukarıda zik­rettiğim bablara Buharî ve Müslim müteaddit hadisleri al­mışlardır. Bazı hadislerde gece kaydı var. Buharı' nin yukarıda yazılı babında İbn-i Ömer' den rivayet edilen başka bir hadis-de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in şöyle buyurduğu nak­lediliyor :

«Geceleyin mescidlere gitmek için kadınlara izin veriniz.»

Müslim de aynı babda yine İbn-i Ömer' den şu hadisi rivayet ediyor:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  buyurdular ki:

«Geceleyin mescidlere gitmek üzere kadınların evden çıkmaları­na mani olmayınız.»

Bazı rivayetlerde «Geceleyin» kaydı bulunduğu için bir kısım hadis âlimleri, İbn-i Mâceh'in buraya aldığı rivayetteki me­tinde olduğu gibi kayıtsız olan (geceleyin kaydı olmayan) hadisleri kayıtlı olan hadisler gibi yorumlamışlardır. Yani kadınların gecele­yin mescidlere gitmeleri engellenmemeli, fakat gündüz menedilebi-lir demişlerdir. Ehl-i üsk-u iücûr akşam, yatsı ve sabah namazı za­manında sefahat veya uyku ile meşgul oldukları için kadınlar ra­hatlıkla mescidlere gidebilirler. Fakat gündüz öğle ve ikindi zama­nı bu rahatlığı bulamazlar. Onun için yalnız geceleyin camiye çık­maları caiz kılınmıştır, diye yorumda bulunurlar.

Bir kısım hadis âlimleri ise, geceleyin kadınların evden çıkma­ları gündüze nisbeten daha çok şüphelere yol açar. Geceleyin çık­maları tecviz edildiğine göre, gündüz de çıkmalarına izin verilmiş sayılır. Zaten bazı rivayetlerde (îbn-i Mâceh'in rivayeti gi­bi «gece» kaydı yoktur. Kayıtsız olan bu rivayetleri olduğu gibi ka­bul etmek gerekir, derler. [34]

Müs1im'in yukarıda anılan babmdaki hadisleri açıklayan şârih Nevevî de diyor ki:

Bu babda geçen hadislerden kadınların mescidlere  gitmelerine

mâni  olunamıyacağı açıkça anlaşılıyor.Ancak âlimlerin hadislerden aldıkları şu şartlara riayet edilirse gitmeleri engellenmez. Aksi takdirde gitmeleri caiz değildir.[35]

 

Şartlar

1. Güzel koku sürünmeyecekler

2. Süslenmiyecekler

3. Sesi duyulan bilezik ve benzeri zinet eşyasını takınmış ol­mayacaklar

4. Pek kıymetli elbiseleri giyinmiş olmayacaklar

5. Erkeklerle karışık gidip gelmiyecekler

6. Erkeklerin şehvet duygusunu tahrik edecek genç yaşta ve benzeri durumda olmayacaklar

7. Yolda sarkıntılık gibi herhangi bir tehlike olmayacak[36]Bu şartlara tam mânasiyle riayet edildiğinde kadınlar  (evli ve câriye hariç)mescidlere gitmelerine mani olmak haramdır. Ev­li kadınlara ve cariyelere kocalarının ve efendilerinin mani olma­ları ise tenzihen mekruhtur. [37]

Burada kadınların mescidlere gitmeleri hususunda Hanefî ve Şafiî mezheb görüşlerini kısaca belirtmek uygun olur, mülâ­hazası ile kısaca anlatayım:

Hanefi mezhebine göre; kadınların mescidlere gitmeleri mek­ruhtur. Ancak İmam-ı A'zam'a göre şehvet edilmeyecek ya­şa varmış ihtiyar kadınların öğle, ikindi ve Cuma namazına gitme­leri mekruh değildir. Ebû Yûsuf ve Muhammed'e göre böyle kadının geceleyin de mescide gitmesi mekruh değildir. [38]

Şafiî mezhebinde ise İmam-ı Nevevi' nin de yukarı­da zikrettiği şartlar tahakkuk ettiği takdirde kadınların mescidlere namaz için gitmeleri caizdir. Fakat evde namaz kılmaları efdaldır. Kadın şehvet edilecek yaşta ise, veya bu yaşta olmamakla beraber süslenmiş veya güzel kokular sürünmüş ise camiye gitmeleri mek-JFuhtur. İmam veya naibi onlara mani olabilir. Kadının kocasından veya velisinden veyahut cariye olup efendisinden izin almamış ise veya izin almakla beraber bir fitne korkusu varsa camiye gitmeleri haramdır. [39]

17) Abdullah bin Mugaffel[40] (Radiyattahu anh)'âen rivayet edildiğine göre yeğeni (erkek kardeşinin oğlu) onun yanında oturuyordu. Yeğeni sapan ile fiske taşını attı. Abdullah onu taş atmaktan menetti ve dedi ki :

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), sapanla fiske taşını atmayı ya­sakladı ve :

«Sapanla atılan taş ile av avlanmaz, düşman da yaralanmaz kı­rılmaz- öldürülmez ve muhakkak diş kırar, göz yaralar çıkarır.» bu­yurdu.

Abdullah'ın yeğeni tekrar sapanla taş atınca Abdullah ona:

«Ben sana Hesûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in sapanla taş atmayı yasakladığına dair hadis-i şerif okuyorum sen yine taş atmaya başladın artık bundan sonra ilelebed seninle konuşmayaca­ğım», dedi.[41]

İzahı

Bu hadis-i şerifin ihtiva ettiği önemli şer'i hüküm Abdullah b. Mugaffel 'in «Bundan sonra ilelebed seninle konuşmayaca­ğım» sözüdür.Demek ki,Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in sünnet-i seniyyesine muhalefetle onun yasakladığı bir şeye İsrar ve devam eden kişiyi terketmek ve ona küs durmak caiz ve uygundur. «Mü'min kişinin din kardeşinden üç günden fazla küs kalması caiz değildir.» mealindeki hadis-i şerifin böyle bir dinî mes'eleden dola­yı küs kalmaya şümulü yoktur.

Diğer bir Şer'î hüküm de «Bununla av avlanmaz.» buyuruğudur. Şu halde sapanla atılan fiske taşı ile vurulan ve öldürülen hayvan eti yenmez. Bu çeşit hayvan eti, yenmesi haram olan etler hakkın­daki M a i d e suresinin 3. ayetinde geçen «Mevkûze» (sopa ve benzeri şeylerle vurulup öldürülen hayvan) kelimesinin şümulüne girdiği bu hadisle açıklanmış olur.

18) Kabîsa oğlu İshak,babası Kabîsa (Radiyallahu anhümâ)şöyle söylediğin rivayet etmiştir :

Nakîbü'l-Ensar (= Akaba görüşmelerinde Ensar'ın temsilcisi) ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in (yakın) arkadaşı Ubâ-de b. Sâmit el-Ensârî (Radiyallahü anh) Bizanslarla yapılan savaş­ta Muâviye (Radiyallahü anh) ile beraber savaş seferine katıldı. Halkın, sikkeli altın paranın kesilmiş parçalarını Dinar (= kesilme­miş, sikkeli, altın para) lar ile mübadele ettiklerine, keza sikkeli, gü­müş paranın kesilmiş parçalarını Dirhem ( = kesilmemiş, sikkeli gümüş parallarla değiştirmekte olduklarına şahit oldu. (Bu müba­delenin tartı ile değil tane hesabı ile yapıldığını görünce) şöyle dedi >. Ey Nâs! Siz bu mübadale ile kesinlikle faiz yemiş olursunuz. Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim: Buyurdular ki:

«Altını altınla mubayaa etmeyiniz. Ancak değiştirilmek istenen altınların her ikisi de (ağırlık ölçüsü ile) eşit ve peşin olsa... (bu şart­la mübadele edebilirsiniz.)»

Muâviye (Radiyallahü anh), Ubade b. Sâmit [42](Radiyal­lahü anh)'in böyle söylediğini duyunca : 'Yâ Ebe'l-Velid! (Uba-de'nin künyesidir) Ben bu mübadelede bir faiz durumunu görmüyo­rum. Ancak değiştirilenlerin birisi veresiye olsa o zaman faiz olur,'

diye Ubade'nin fetvasına katılmadığını beyan etti. Ubade :

— Ben sana Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ın hadisi­ni okuyorum. Sen de bana şahsî görüşünü anlatıyorsun. And olsun eğer Allah Teâla (bu savaştan) beni çıkarırsa, senin hakimiyetin al­tındaki bölgede seninle oturmıyacağım, dedi.

Ubade savaştan geri dönünce doğruca Medine'ye vardı. Halife Ömer b. Hattab (Radiyallahü anh), O'na: 'Neden buraya geldin. Ya Ebe'l-Velid?' diye geliş sebebini sorunca, Ubade (Radiyallahü anh) hadiseyi anlattı ve Muâviye (Radiyallahü anh) ile bundan böyle aynı bölgede oturmıyacağma yemin ettiğini beyan etti.

Halife O'na:   Yâ Ebe'lVelid, ikamet ettiğin yere dön. Allah Teâla, senin ve emsalinin bulunmadığı yerin hayrını alsın', dedi ve

Muâviye'ye de şu mealde bir mektup yazdı:

'(Yâ Muâviye!) (Senin Ubade'ye hüküm etme salahiyetin yok­tur. (Bahis konusu mes'elede) O'nun sözü (fetvası) doğrudur. Halkı O'nun beyan ettiği fetvaya yönelt. (Yani yukarda beyan edilen mü­badele usulünde faizcilik vardır.[43]

 

Îzahı

Bu konu , Faiz babında inşaallah etraflıca izah edileceğine gö­re burada izahat vermeye lüzum yoktur. Çünkü mevzuumuz, faiz mevzuu değil, Sünnete saygı hakkındadır. Bu olayda Ashab-ı ki-râm'ın dini hükümlerin beyanı hususunda nasıl bir söz hürriyetine sahip oldukları ve böyle durumlarda âmir - memur münasebetlerinin nasıl tâli derecede kaldığı görülmektedir. Allah Teâla cümlesinden razı olsun ve bizleri onların şefaatına kavuştursun, âmin.

19) İbn-i Aclân'm Avn b. Abdillah (Radiyallahü anküma)'dan riva­yet ettiğine göre Abdullah b. Mes'ûd (Radiyallahü anh) şöyle buyurdu :

«Ben size Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den hadis ri­vayet ettiğim zaman O'nun, hakka en uygun, hidâyete en iyi erişti­ren ve takvaya en yaraşan söz olduğuna inanın.»

20) Ebü'i-Bahterî'nin Ebu Abdirrahman Es-Sülemî'den rivayet ettiği­ne göre Ali b. Ebi Tâlib (Radiyallahü anhiim) şöyle buyurmuştur :

-Ben size Resûlullah CSallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hadisini okuduğum zaman O'nun hadisinin hakka, hidayete ve takvaya en uygun, en liyakatli söz oldu&ûna inanın.»[44]

 

İzahı

Kütüb-i Sitte'den yalnız bu Sünen'de bulunan 19 ve 20 nolu yu-kardaki hadislerin metinleri (bir zamir durumu hariç) aynıdır. Fa­kat senedleri değişiktir.

Birinci senedeki raviler: Ebû Bekir b. el-Kallâd e1-Bâhi1î,Yahya b. Saîd, Şu'be, İbn-i Aclân, Avn b. Abdillah ve Abdullah b. Mes'û d'dur. Al­lah Taâla hepsinden razı olsun, âmin.

İkinci seneddeki raviler ise, Muhammed b. Beşşâr, Yahya b. Saîd, $u'be (son iki zat birinci senedde de ge­çer) . Amr b. Mürre, Ebü'l-Bahterî, Ebu Abdir-rahman Es-.Sülemi ve Ali b. Ebi Tâli b'dir. (Radi-yallahü anhüm). Müellifin Amr b. Mürre'ye ulaştırdığı 3. se­nedi de var onu belirtmedim.

Bu iki hadis-i şerif, sünnet-i seniyye hakkında müslümanlarm nasıl bir saygı, duygu ve inanç beslemelerinin gerekliliğini öğütlü-yor. Ehl-i İman, şuna inanmalıdır ki, âlemlere rahmet olarak gön­derilen Hz. Peygamber en kolay yolu izlemiş, (kolaylaştırın, güçleş-tirmeyin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.) buyurmakla 'akip ettiği yo­lu göstermiştir. O'nun sünnet'i kolayca intibak edilebilen hüküm­leri ihtiva eder. Sünnet-i seniyye'de intibak edilemeyen veya inti­bakı güç olan bir hüküm yoktur. İnanmayan veya imanı çürük olan­lara göre durum değişik olabilir.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beşeriyet âleminin eş­siz mürşidi olduğu için mutluluğa, hakka ve ilâhi rızaya götürücü sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) in tek rehberidir. Dolayısı ile gös­terdiği yolu izleyenler gerçek hidayete erişmiş olurlar.

Keza, takvanın timsali olan yüce Peygamber'in sünnetine sarı­lanlar takvanın zirvesine ve en üstün şuuruna yükselmiş olurlar.

Netice itibarı ile bu iki hadisin Özeti şudur :

Peygamber'in hadisleri ilâhîdir, doğrudur, O sadece tebliğ edi­cidir. Eksiksiz ve ziyadesiz olarak insanlara iletir. Öyle ise O'nun sözleri ile amel etmek, saadet nazmedleri için zorunludur.

21) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh) 'den :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Kıraat olunan hadisimi, koltuğuna yaslanmış (edep ve saygıya aykırı) olarak her hangi birinizin dinlemesini, sonra da okuyucuya t Sfen hadisi bırak, onun doğru veya yalan olduğunun anlaşılması için Kur'an'dan bir şeyler oku, dediğini katiyyen bilmiyeyim,(= sakın hiç biriniz hadislerime karşı böyle tutarsız ve saygısız davranış içe­risine girmesin, böyle durumu bulmıyayım). Söylenen o güzel söz (hadis) i ben söyledi.[45]

 

İzahı

Bu son cümle Peygamber'in sözünün devamıdır. Saygısız şahsın söylediklerinin şiddetle reddi için kullanılmıştır.

Burda da sünnet-i seniyye'ye karşı gösterilmesi gerekli saygı­nın önemi ve başka türlü davranmanın Peygamber'in nasıl bir aza­rına maruz kalmayı mucip olduğu açıkça belirtiliyor. (Birinizin şöy­le yaptığını bilmiyeyim.) sözü anlıyanlar için büyük bir ihtar de­ğil

22) Ebu Seleme'[46] (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre Ebu Hüreyre (Radiyallahü anh), bir adama buyurdular ki:

«Ey yeğenim, ben sana Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-JemJ'den hadis rivayet ettiğim zaman, sen ona karşılık olarak darb-ı meselleri anlatma.»[47]

 

İzahı

Bu hadis-i şerif Abdest bahsinde 485 numarada daha tafsilatlı olarak geçmektedir. İbn-i Maceh'in haşiyesi Sindi, bu ha­disin izahında diyor ki: Ebu Hüreyre (Radiyallahü anh) 'nin muhatabı İbn-i Abbas (Radiyallahü anh)'dır. Aralarındaki konuşma şöyle cereyan ediyor: Ebu Hüreyre (Radiyallahü anh) Resıüullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den,

«Ateşin te'sir edip değiştirdiği maddeden dolayı abdestinizi yeni­leyiniz (yani abdestiniz bozulmuştur, yeniden abdest almanız gere­kir) »

Hadîsi rivayet edince, İbn-i Abbâs diyor ki,: (buna gö­re) Ateşte ısıtılmış su ile abdest almış olursak tekrar soğuk su ile abdest almamız mı gerekecektir? (yani anlattığın bu hadîse göre sı­cak su ile alman abdest geçersizdir.)

Ebû   Hüreyre,   hadîsle kast edilen manayı şöyle açıklıyor:

Ateşte pişirilmiş yemeğin yenmesi, abdestin yenilenmesini ge­rektirir. Sıcak su ile alman abdestin yenilenmesi hadîste istenme­miştir.

Hadîste kast edilen manayı izah ettikten sonra Ebû Hü­reyre (Radiyallahü anh), İbn-i Abbâs'a yukarda ter-cemesini verdiğimiz hadisi söyliyerek, şunu demek istiyor: Hadis-i şeriflerden kastedilen-manaları iyice bilmeli, Re'ye dayalı sözlerle hadis-i şeriflere karşı çıkılmamalıdır. [48]

 3 —Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellemj'den Hadis  Rivayeti Hususunda Tevakki   (Sakınmak-Çekinmek Ve İthiyatlı Olmak)  Babı

23) Amr b. Meymûn  [49](Radiyallahü ankyâen şöyle söylediği  rivayet edilmiştir :

İbn-i Mes'ûd (Abdullah) (Radiyallahü anh) ile her perşembe günü akşamı buluşup görüşmeyi hiç kaçırmazdım. Her hangi bir şey hakkında hiç bir kimseye 'Kale Resülullahi (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem' dediğini işitmedim. Yalnız bir akşam 'Kale Resülullahi (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)' dedi. (Kendisinin bir hadis rivayet edece­ği beklenirken susuverdi) ve hemen başını öne eğdi. Biraz sonra ona baktım ki (ne bakayım) gömleğinin ilikleri çözülmüş, gözleri yaş­larla dolup taşmış ve boyun damarları şişmiş vaziyettedir. Biraz sonra, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (öyle) veya aşağı, yahut yukarı, ya da ona yakın yahut ta ona benzer buyurdu' dedi.[50]

 

İzahı

Abdullah İbn-i Mes'ûd Radiyallahü anh), Ashab'ın ileri gelen âlimlerinden olduğu gibi ilk müslümanlardan ve Peygam­berin sohbetine hayatını vakfeden bir zat olduğu için hadis-i şerif­lere vukufiyeti her türlü takdirin üstünde olduğu halde hadis-riva­yetinde nasıl ihtiyatlı davrandığı ve bir hadis-i şerifte tek bir ke­limenin eksik veya fazla olmasından doğacak mes'uliyetin ağırlı­ğını ne derece düşündüğü bu hadis râvisi Amr b. Meymûn (Radiyallahü anh) tarafından tasvir edilmektedir.

Ebû Amr-i Şeybanîde demiştir ki: «İbn-i Mes'ud'un ya­nında bir yıl kaldım.Hiç Kale Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  demez idi. Bir ihtiyaç halinde dediği zaman vücudu bir titre-

tutardı ve  «Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle veyahut bunun gibi, yahut buna yakm buyurdu» derdi.

İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh) 'un bu ihtiyatı ve titiz­liği O'nun az hadis rivayetine vesile olmuştur. Aynı zamanda O'nun bu vüce prensibi kendisinden ilim ve fazilet alan tilmiz (talebe) len ve bir çok muhaddis için gayet güzel bir ilmî düstûr haline gelmiş­tir.

24) Muhammed b. Sîrin [51](Radiyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:Enes b. Malik  [52](Radiyallahü anh), bir hadis rivayet edip bitirdiği zaman:      

Yâhud da Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyur­duğu gibi, derdi.[53]

 

İzahı

Bu hadis-i şerifte Enes b. Mâlik (Radiyallahü anh) in, rivayet ettiği hadislerin lâfızlarında her hangi bir hata veya sehiv yapmış olduğu ihtimalini göz önünde tuttuğu, bunun ağır mesuliyetinin altından çıkması için hadis okuyuşu hitâmında yukarıda yazılı sözü söylemeyi itiyad haline getirdiği belirtiliyor. Burada, hem sahabîlerin hadis rivayetinde gösterdikleri ihtiyat ve tevakki dere­cesi ifade edilmiş oluyor. Hem de hadis rivayet ve okuyuşu ile işti­gal edenlere ışık tutulmuş oluyor. Bunun için muhaddisler bir ha­disi rivayet ederken, metnindeki kelimeler iyice hıfzedilmiş değil ise hadisin bitiminde Enes b. Malik'in kullandığı «Ev Kemâ Kal» C = yahut Peygamberin dediği gibi) cümlesini veya benzerini kullanırlar.[54]

 

Hadîsin yalnız mânasını rivayet etmek:

Hadisin metni aynen okunmayıp başka kelimeler karıştırılarak veya tamamen ayrı kelimelerle aynı manayı ifade etmek caiz midir? Bu konuda yetkili âlimler şöyle demişlerdir:

Hadis rivayet eden kişi, hadisin lâfızlarını, lâfızlardan kasdedi-ien manaları ve istenen mananın bozulma inceliklerini bilmezse, mâna itibariyle hadis rivayet edemiyeceği hususunda âlimler müt­tefiktir. Hadisi aynı lâfızlarla nakletmek mecburiyetindedir. Bu hu­susları bildiği takdirde bile Hadis, Fıkıh ve Usul âlimlerinden bir taifeye göre; mâna itibariyle hadis nakli caiz değildir. Diğer bir tai­fe Resûiullah (Sallallahü Aleyh ve Sellem)'in buyurduğu hadisler için caiz görmemekle beraber Sahabîlerin ve Tabiin'in sözleri için mâ­na itibarı ile hadis nakline cevaz vermişlerdir.

Selef ve halef cumhur-ı ulema'ya göre gerek Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Selleml'in sözleri ve gerekse Ashab ve Tabiîn'in sözlerini, istenen manayı tam ifade ettiğine kesin kanaat getirmek şartıyle âlimlerin mana itibarı ile hadis rivayetini caiz görmüşler­dir.

İbn-i Mace h'in şerhi Miftahü'1-Hace müelifi bu hadis'in şerhinde, yukarıdaki malumatı verdikten sonra diyor ki: «Doğru­su da budur. Çünkü Ashab-ı Kiram ve Tabiin-i Fiham, aynı mes'ele hakkındaki bir hadis'i, muhtelif lâfızlarla ayrı ayrı rivayet etmiş­lerdir.»

Alimlerin (yukarıda) beyan edilen fetvaları, işitmek suretiyle hıfzedilen hadislere mahsustur. Te'lif edilmiş bulunan hadis kitap­larında yazılı hadis-i şeriflerde mânâya halel getirmese bile en ufak bir tebdilat, katiyyen caiz değildir. Rivayette veya yazılışta kesin bir yanlışlık vuku bulunsa gene kitap içinde bir tashihe asla girişilemez. Cumhur diyor ki, okuyucu doğrusunu rivayet etsin. Kitabı tashihe kalkışmasın. Kitabın ilgili sahifesinin kenarında yazacağı not ile du­rumu belirtsin.

Râvi veya okuyucu hadis'in bir kelimesinde tereddüt duyar da araştırmalara rağmen doğruluğundaki şüphesi giderilmezse Saha­bîlerin yaptığı gibi o da hadis sonunda «Ev Kemâ Kal = yahut da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dediği gibi» ifadesini kullansın. [55]

Ravinin hadis metninde takdim, te'hir değişikliği yapması da ih­tilaflıdır. Mana itibarı ile hadis naklini kabul edenler bu değişikli­ği de kabul etmişlerdir. Onu caiz görmeyenler bunu da caiz görme­mişlerdir. Nevevî diyor ki: «Ravinin takdim ettiği kısım, tehir et­tiği kısma bağlı değilse kesinlikle cevaz vermek gerekir.»

25) Abdurrahman b. Ebî Leyla [56](Radiyallahü anhyâen: Şöyle dedi­ği rivayet edilmiştir :

Biz Zeyd b. Erkam [57]{Radiyallahü anh)'den, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hadis-i şeriflerinden bir şey anlatmasını rica ettik. Buyurdular ki:

«Biz artık yaşlandık, bizde unutkanlık baş gösterdi. Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve SellemJ'den hadis nakletmek de çok zor (mes'-uliyeti ağır) dır.»[58]

 

İzahı

Ashab nazarında hadis rivayetinin önemini Zeyd b. Erkâm (Radiyallahü anh) 'in cevabından da anlamak mümkündür. Bu öneme binâen az hadis rivayet etmeyi prensip edinen Sahabîler arasında Zeyd b. Erkâm bulunduğu gibi Ebû Bekr es-Sıddîk, Zübeyr b. el-Avvâm, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah veAbbas b. Abdi'l-Muttalib (Radiyallahü anhüm) ve emsali yüce sahabîleri de görüyoruz. Aşere-i Mübeşsere'den olan Said  b. Zeyd hemen hemen rivayette bulunmamış gibidir.

26) Şa'bî[59] (Rahimehullahyden rivayet edildiğine göre kendisi demiş­tir ki:

«Ben İbn-i Ömer (Radiyallahü anhî ile bir yıl beraber oturdum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den hiç bir hadis nakletti­ğini işitmedim.»[60]

 

İzahı

Ashab-ı kiram, hadis-i şeriflere büyük önem verirlerdi.«Hazır bulunanlar, benim dedikle­rimi burada bulunmayanlara tebliğ etsinler» hadis'i, onların iştiya­kını kat kat artırmıştı. Fakat hadîsin sıhhatinin tesbiti için de bü­yük titizlik gösterirlerdi. Bir hadîsin sıhhat derecesinin anlaşılması için gerektiğinde aylarca araştırma ve yolculuk ederlerdi. Bu neden­le Ashab-ı kirâm'm çoğu Iklal'ı yani az hadis rivayet etmeyi tercih ederlerdi. Çok hadis rivayet eden sahabîler azdır. Hadis dilinde on­lara Müksirîn (= çok hadis rivayet edenler) denir. 1000'den faz­la hadis rivayet eden Müksirîn 7 zat olup 5374 hadis rivayet et­mekle   Ebû   Hüreyre    (Radiyallahü anh) birinci ve   Ibn-i Ömer (Radiyallahü anh) de 2630 hadis rivayet etmekle ikinci olur. Bunlardan Enes b. Mâlik 2286, Hz, Âişe 2210,1bn-i Abbâs 1660, Câbir b. Abdullah el-Ensarî 1540 ve Ebû Sâid-i Hudrî 1170 hadis rivayet etmişlerdir. (Ra­diyallahü anhüm.)

Görüldüğü gibi İbn-i Ömer (Radiyallahü anh) Müksi-rin'in 2'ncisi olmakla beraber, gerekmedikçe hadis rivayet etmediği Şa'bî (Radiyallahü anh) nin yukarda dediği gibi bir yıl beraber oturdukları halde onun hadis rivayet etmesini müşahede etmemiş­tir.

îbn-i Ömer (Radiyallahü anh) bir gün Kâ'be'yi ta­vaf ederken Ebû Şa'sa Cabir b. Ze.yd'e rastlayıp Ona -Sen Basra'nın fıkıhçılarmdansın. Tabii halk senden fetva sorar Fetvada dayanağın Kur'ari'm apaçık ayetleri veya sıhhati ke­sinlikle &abit sünnet olmadıkça sakın fetva vermiyesin. Eğer başka türlü hareket edersen hem sen helak olursun, hem başkalarını he-laka götürürsün» dediğini Ha-fız Zehebi Tezkiretü'1-Huf-faz'da naklediyor.                                                        

27) Tavus[61] (Rahimehullahyfan şöyle dediği rivayet edilmiştir:İbn-i Abbas (Radiyallahü anh) 'dan işittim. Buyurdu ki:

«Gerçekten biz (itina ile) hadisi hıfzederdik. Hadis de, Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den hıfzedilir. (Hıfz edilmesine önem ve kıymet verilmelidir.) Fakat siz hırçın deveye de uysal de­veye de binmeye başlayınca [62] artık hadis almaya itimad etmek ve bellemek işi uzaklaştı.»[63]

 

İzahı

îbn-i   Abbâs    (Radiyallahü anhümâ)'nın buyruğu iki şe­kilde yorumlanabilir.

1. Biz hadis râvilerinin sadakatma itimad eder, her râviden ha­dis alır, bellerdik.   Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ha­disleri gayet tabii hıfzedilmeye ve önem verilmeye, değer. Fakat halk hadis nakletme işinde ifrat ve tefrite, eksik ve fazla nakletmeye gi­rişince ve bu durumda naklettikleri hadislerin doğruluğuna itimad kalmayınca artık onlardan hadis almak ve bellemek işi uzaklaştı, ya­naşılmaz oldu.

2. Biz  hadisleri   belleyerek  halka  rivayet ederdik.   Fakat halk hadislere gerekli önemi vermiyerek doğru

yanlış rivayete girişmekle hiyanet  etmeye  başlayınca artık onlara hadis rivayet etmemiz uzak bir ihtimal halini aldı.

İkinci şekilde yorumlanınca, yalan, yanlış hadis rivayetinden hal­kın menedilmesi neticesine varılıyor. Fakat halkın hadis öğrenme­meleri manası çıkmıyor; Bilakis cehalet yüzünden fazla hata ve ya­nılmalara düşüldüğünden hadis nakletmek isteyen kimselerin kök­lü bir öğrenime mecbur oldukları anlaşılıyor. [64]

Müslim, bu hadisi Sahihinin Mukaddime'sine almıştır. Ay­rıca aynı mealde daha mufassal rivayetleri de almıştır. Bunlardan birisi şöyledir:

Tavus (Rahİmehullahy'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bu zat (yani Büşeyr b. Kâ'b), İbn-i Abbas  (Radiyallahü anhüma) 'ya geldi ve ona hadîs rivayet etmeğe başladı. İbn-i Abbâs (Ra­diyallahü anh) kendisine:

—  Şu ve bu hadise dön (yeniden oku)! dedi. Büşeyr de tekrar­ladı ve rivayete devam etti. İbn-i Abbâs (Radiyallahü anh) yine:

—  Falan ve falan hadisi tekrarla! dedi. O da yeniden okudu ve İbn-i Abbâs  (Radiyallahü anh) 'a şöyle dedi s

—  Bilmiyorum; acaba okuduğum bütün hadislerimi tanıyıp ka­bullendin de yalnız bunu (tekrarlananı) mı tanımadınız? yoksa hiç birisini tanımadın da sadece tekrarlanmasını istediğin hadisleri mi kabul ettin?

—  İbn-i Abbâs  (Radiyallahü anh) ona s

— Gerçekten biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzeri­ne hadis uydurulmadığı müddetçe O'ndan hadis rivayet ederdik. Fa­kat halk serkeş ve uysal develere binmeye (yani insanlar iyi ve kö­tü her çeşit yola sülük etmeye)  başlayınca biz O'ndan hadis riva­yet etmeyi terk ettik, dedi.»

Bu rivayet, 27 numaralı  îbn-i  Mâceh   hadisine ait be-yrn ettiğim 2'nci yoruma daha uygun olur kanaatmdayım.

Müs1im'in Mukaddime'ye aldığı bir başka hadis de şöy­ledir :

— Mücahid (Rakimehullah)'den rivayet edilmiştir ki:

Büşeyr el-Adevi İbn-i Abbas (Radiyallahü anhümaJ'ya geldi ve hadis rivayet etmeye başlıyarak : «Kale Resûlullahi (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), Kale Resûlullahi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) = Pey­gamber şöyle söyledi böyle söyledi.) demeye girişti. Îbn-İ Abbas (Ra­diyallahü anh) ise onu dinlemiyor ve ona bakmıyordu. Biraz sonra Büşeyr:

—  Yâ İbn-i Abbâs: Acaba ne için benim rivayet ettiğim hadis­leri dinlediğini görmüyorum? Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hadîslerini sana naklediyorum sen dinlemiyorsun, dedi. İbn-i Abbâs:

—  (Eskiden) bir adam Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği zaman gözlerimiz suratla ona yönelir, tüm kulaklarımızı ona verirdik. Fakat insanlar serkeş ve uysal deveye binince   (yani hadislerin sıhhat durumunu dikkata almadan, rast-gele her çeşit hadisi rivayet etmeye girişince) biz de onlardan, ha­disleri almaz olduk. Ancak (bilip) tanıdığımız hadisleri alırız, dedi.

Bu rivayetin de 27 numaralı hadisin ilk yorumuna daha muvafık düştüğü kanısındayım.

28) Şa'bî  (Rafıimehullah)'âen:

Karaza b. Kâ'b[65] (Radiyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiş­tir :

Ömer (Rdiyallahü anh) bizi Kufe'ye gönderdi. (Bizi yolcu eder­ken) Teşyi edip (Medine dışındaki) Sirâr denilen yere kadar bera­berimizde yürüdü. Sonra 'beraberinizde buraya kadar ne için yürü­düğümü bilir misiniz?' diye sordu. Biz: 'Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in sohbetinde bulunduğumuz (sahabi olduğumuz) ve Ensar'dan olduğumuz içindir, dedik. Ömer   {Radiyallahü anh) :

«Ben size bir hususu anlatmak için (buraya kadar) beraberiniz­de yürüdüm. Ve yürüyerek gelmekliğimin hatırı için (yapacağım tavsiyeyi) iyice belliyeceğinizi umarak yürüdüm. Siz ateşte kayna­yan tencere gibi Kur'an için gönülleri fokur fokur kaynayan (yani Kur'an okumaya çok hararetli ve pek düşkün) bir kavme varıyor­sunuz. Onlar sizi gördükleri zaman (problemlerinde sizleri hakem yapacakları, bütün işlerinde emirlerinize itaat edecekleri ve dini bil­gileri sizden alacakları için) sizlere boyun eğecekler ve Bunlar Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ashabıdır, diyecekler­dir. Siz Resûlullah (Sallallahü Aleyh ive Sellem)'den az hadis riva­yet ediniz. (Yani onların sizden hadis almak için duydukları iştiya­ka ve fazla istekli olmalarına bakarak fazla rivayette bulunmayınız.) Ben de (sevabta) sizin ortağınızım, (Çünkü kendisi onları hayra de­lâlet etmiş oluyor.)» dedi.[66][67]

 

İzahı

(Parantez içindeki kelimeler hadîs-i şerifin açıklanması için mü­tercim tarafından kullanılmıştır.)

Ömer (Radiyallahü anh) hadis rivayeti hususunda gösterilme­si gereken tazim, saygı, önem ve ihtiyatı dikkatten uzak tutmamak için yahut giden hey'etin hadis rivayeti ile fazla meşgul olmaları ha­linde esas görevleri olan halkın daha önemli görülen irşad hizmetinin aksaması ve halkın irşad sahasındaki istifadelerinin gevşemesi endi­şesi nedeni ile hey'etin rivayetle fazla meşgul olmamalarını istemiştir.

29) Es-Sâib b. Yezid [68](Radiyallahü anhyden:

Demiştir ki: «Ben Sa'd b. Malik (bu zat Ebû Saîd-i Hudrî kün­yesi ile meşhurdur.) (Radiyallahü anh) ile Medine'den Mekke'ye ka­dar yolda arkadaşlık ettim. Bir tek hadis rivayet ettiğini işitmedim.»[69]

 

İzahı

Ebû Saîd-i Hudrî (Radiyallahü anh), 26'ncı hadisin izahında belirttiğim gibi Müksirîn-i Sahabe'dendir. O'nun rivayet ettiği hadislerin toplamı 117 O'dir. Burada ise Sâib b.Yezid (Radiyallahü anh) ile beraber uzun bir yolculuk yaptığı halde tek bir hadis rivayet etmediği anlaşılıyor.

Sindi, Haşiyesi Müellifi Ebü'l-Hasan Muhammed b.   Abdi1hâdi bu hadis üzerine diyor ki :[70]

«Âshab-ı kiram (Radiyallahü anh)'m çoğunun fazla hadis riva­yeti ile meşgul olmayı istemedikleri anlaşılıyor. Onların ihtiyaç duydukları veya hadis talihlerinin iştiyaklarını gördükleri zaman ha­dis rivayet ettikleri ve başka zamanlarda rivayette bulunmadıkları muhtemeldir. Bu takdirde Ashab-ı kiram (Radiyallahü anh)'den alman meşhur hadisler hep bu şekilde rivayet edilmiş olur. Hadis-

lerin tebliğini emreden «Hazır olanlar hazır olmayanlara tebliğ etsinler.» hadis-i şerifini gözönünde bulun­durdukları muhakkak olan Sahabîler bu emri Peygamberîyi ya ih­tiyaç olduğu zaman hamletmişler, yahut her Sahabî, aldığı hadis­leri, duymayanların bazısına rivayet etmiş ve bununla Peygamber'in emrini yerine getirmiş olduğu görüşünde idiler veyahut da tebliğ ile ilgili bu emr-i Peygamberiyi farz-ı kifaye türünden kabul ederek Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh) gibi bir kısım sahabîlerin rivayette bulunması île tebliğ sorumluluğunun kalkmış olduğu ne­ticesine varmışlardır.[71]

 

4— Peygamber   (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) Üzerine Yalan Uydurmanın Ağır Vebalinin Beyanı Babı

30) Abdullah  İbn-i  Mes'ud   (Radiyallahü anh)'den, şöyle dediği ri­vayet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Kim bilerek benim üzerimde yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın.»

31) Alî (Radiyallahü anhyden şöyle dediği mervidir : Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Benim ağzımdan (kasden) yalan uydurmayınız. Çünkü benim namıma (bilerek) yalan uydurmak muhakkak (uyduranı, bilerek ri­vayet edeni, buna rıza göstereni ve her hangi bir ilişkisi olanı) ce­henneme sokar.*

32) Enes b. Mâlik (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Re-sûîullah (Sallollahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kim benim adıma — ravi diyor ki zanmmca «bilerek» kaydını kullandı. — yalan uydurursa cehennemdeki yerine yerleşsin!» bu­yurdu, demiştir.»

33) Cabir (bin Abdillah)[72] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir.

«Kim kasden benim üzerimde yalan söylerse cehennemdeki ye­rine hazır olsun.»

34) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den : Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki «Benim söylemediğim bir şeyi kim bana bile bile isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.»

35) Ebu Katade [73](Radiyallahü ank)'âen: Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu minber üzerinde iken şöyle buyurduğunu   (bizzat)   işittim:

«Benden çok hadis rivayet etmekten kaçının. Her kim benim üzerimde (benim ağzımdan) bir şey söylemek isterse hak veya doğ­ru (bu tereddüt ravidendir) söylesin. Kim benim söylemediğim bir sözü kasden uydurup bana isnad ederse cehennemdeki yerine yer­leşsin.»

36) Abdullah İbn-i Zübeyr (Radiyallahü anh)'den şöyle dediği ri­vayet edilmiştir :

Ben (Aşere-i Mübeşşere'den olan babam) Zübeyr bin el-Avvam (Radiyallahü anh) 'a dedim ki:

(Abdullah)  tbn-i Mes'ud   (Radiyallahü anh), falan ve filan sa-habinin hadis rivayet ettiklerini işittiğim gibi neden senin, Peyganv

ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hadislerinden bir şey haber ver­diğini işitmiyorum.

Zübeyr (Radiyallahü anh) şöyle cevap verdi:

— İyi bil ki ben müslüman olduğum andan beri Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanından hiç ayrılmadım (yani benim bu tutumum, uzun zamandan beri sahabîlik şerefine mazhar oldu­ğum halde O'nun yanında az bulunduğumdan ileri gelmiyor.) Fa­kat ben Resûlullah'ın: «Kim benim ağzımdan kasden yalan söyler­se cehennemdeki oturağını hazırlasın!» buyurduğunu işittim. (Yani hadis rivayetinde bulunmama mani budur. Çünkü eksik veya fazla söyleme hatasına düşebilirim.

37) Ebû Saîd  (Radiyallahü anhyderv;   Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

«Her kim ki taammüden üzerimde yalan uydurursa ateşten otu­rağına hazır olsun.»[74]

 

Bu Babda Geçen Hadislerin İzahı

Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) üzerine yalan uydur­manın ağır ve çetin cezaları mucip olduğuna dair bu bab'a alınmış bulunan 8 hadisin mânâları hemen hemen aynı olduğu gibi metin­leri arasında da pek çok fark yoktur. Fakat senedleri tamamen ay­rıdır Müteaddit senedlerin bulunuşu ve özellikle çokluğu hadisin kuvvet bakımından değer üstünlüğünü gösterir. Merhum Müellif bu nedenle, takriben ayni mânâyı ifade etmekle beraber senedleri ayrı olan bu hadislerin hepsini zikretmiştir.

«Her kim bilerek benim ağzımdan yalan uydurursa cehennem­deki yerini hazırlasın.» mânâsını ifade eden hadis-i şerif mütevâtır hadislerdendir. îmanı Şafii (Radiyallahü anh)'nin «Er-Ri-sale» adlı eserinin şerhinde Sayrafî, bu hadisin 70 sahabi tarafından merfûan rivayet edildiğini yazar. Bunlar arasında «Aşere-i Mübeşşere =cennetle müjdelenen 10 sahabenin hepsi mevcut­tur  Bu hadisin ravilerinin sayısını 200'e çıkaranlar da vardır.

Hadisin «cehennemdeki yerini hazırlasın» cümlesi bazı âlimler-ce bed dua olarak yorumlanmıştır. Yani *AIlah onu cehennemde yerleştirsin.» diğerlerine göre müfterinin hak etmiş olduğu akıbeti bildirir. Yani «O kimse cehenneme müstahak olmuştur. Ona hazır olsun.»

Hadisin gerekli açıklanması için 3 nokta üzerinde durmak is­terim.

1. Yalanın mahiyeti

2. Peygamber üzerinde yalan uydurmak

3. Bu suçu işleyenin cehennemlik olması

1— Ehl-i Sünnete göre gerçeğe aykırı haber vermeye yalan denilir. Muhbir ister kasden ister sehven yalan söylesin. Yalan söy­lemiş olması bakımından fark yoktur. Ancak hilaf-ı hakikat oldu­ğunu bildiği halde kasden yalan söylerse günah işlemiş olur. Seh­ven söylerse günaha girmez. Mu'tezile mezhebine göre hilaf-ı haki­kat söylenen bir sözün yalan sayüabilmesi için kasden ve bile bile söylenmiş olması şarttır. Yanılarak söylenen gerçek dışı söz yalan sayılmaz. Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşü delillerle isbat edilmiş ve mu'tezile'nin iddiaları reddedilmiştir. Bu husus konumuzun dı­şında olup uzun izah istediği için ona girmiyeceğim. Sadece şunu belirtmek isterim :

Bu babda geçen hadisler de Ehl-i Sünnet mezhebinin görüşünü teyid eder. Çünkü kasıtlı ve kasıtsız söylenen hilafı- hakikat sözle­rin her ikisi de yalan sayılmamış olsaydı ve Mu'tezile'nin iddia et­tiği gibi gerçeğe aykırı bir sözün yalan sayılabilmesi için kasden söylenmiş olması şart olsaydı Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) bu hadislerde «Kim kasden yalan söylerse...» demiyecekti. Çün­kü «Kasden» kelimesi zâid olurdu.

2— Peygamber (Sallallehü Aleyhi ve Sellem) üzerinde yalan uydurmak ve bile bile yahut da yanılarak yapılır. Yanılarak ya­pılırsa belirtilen ağır cezaya mucip değildir. Çünkü Kitab, Sünnet ve İcma-ı Ümmetle sabittir ki, unutma veya yanılma ile işlenen ku­surlar günah sayılmazlar. Fakat bile bile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ağzından yalan uydurmak, bilerek böyle uy­durulmuş hadisi nakletmek, her ne suretle olursa olsun buna ara­cı olmak ağır vebali ve büyük cezayı muciptir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in söylemediği bir sö­zün veya yapmadığı bir işin ona isnad edilmesi «O'nun üzerinde ya­lan uydurma» şumulüna girer. Demek ki kavli sünnette olduğu gi­bi fi'lî sünnette de gerekli titizliği göstermek zorunluğu vardır. Di­ğer taraftan hiç bir konuda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e uydurma hadis isnadı caiz değildir.

Dalâlet fırkalarından biri olan «Keramiye»ye göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in getirmiş olduğu dinin lehinde ve onun neşri yolunda irşad, teşvik, korkutma ve benzeri amaçlarla ha­dis uydurmak caizdir. Fakat ahkâm hakkında caiz değildir. Bu gö­rüşten hareketle onlar mevize konularında hadis uydurma cihetine gitmişlerdir.

Keramiye’nin iddiası tamamen yersiz ve mesnedsizdir. Her hangi bir insanın yapmadığı ve söylemediği bir şeyi ona isnad etmek yüce dinimize göre büyük günahlardan sayılırken Fahr-i Kâi­nat efendimize uydurma söz ve fiil isnadı her ne maksadla olursa olsun nasıl caiz olabilir? Oysa ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ağzından çıkan, din ile ilgili her sözün ilâhî oluşu «O, havadan konuşmaz; Konuştukları, ancak kendisine bildirilen vahy'-dir.»[75]ayeti ile tescil edilmiştir. Bu babda geçen hadislerin tümü her çeşit yalanı uydurmayı şiddetle yasaklar. Din ve Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) aleyhinde veya lehimde diye bir ayırım yoktur. Müs1im'in Mukaddime'sinin şerhinde Nevevi ve İbn-i Maceh'in bu babının haşiyesinde Sindi derler ki : Keramiye'lerin bu iddiaları büyük bir gaflet ve apaçık bir ceha­lettir. Arap lügatim bilen hiç bir kimsenin böyle bir iddiayı ileri sür­mesi bağışlanamaz.

Daha geniş tafsilat isteyenler, Nevevi' nin şerhine müracat etsinler.

3— Kasden hadis uyduran veya uydurma olduğunu bildiği ha­disi rivayet edenin cehennemlik olması hususu :

Sindi    bu konuda    Nevevi'den naklen diyor ki :

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde kasden ya­lan uyduranın hakettiği ceza cehennem'dir. Cenab-ı Allah Tâalâ di­lerse cezasını çektirir, dilerse afveder. Böyleleri katiyyen afv edilmiyecekler, diye bir mana çıkmaz. Zaten küfürden başka her han­gi bir günahı işleyen kişinin mutlaka cehennemde tazip edileceğine

dair bir hüküm yoktur. Allah'ın dilemesine kalmış, O'nun bileceği bir sırdır. Bunlar cehennemde tazib edilseler bile cezalarını bitir­dikten sonra cehennemden çıkacaklar. Çünkü dinimize göre yalnız küfür üzerinde ölenler ebedi cehennemliktirler. Ölürlerken zerre ka­dar imanı olanlar bile neticede cehennemden kurtulmuş olurlar. ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adına yalan uydurmanın büyük günah olduğu bu hadisten anlaşılıyor. Fakat bu suçu işle­yen adam kâfir olmaz. îmamü'I-Haremeyn'in babası Ebû Muhammed el-Cüveynî bu iftirayı irtikab eden kişi dinden çıkmış olur, demişti. Fakat İmamü'l-Haremeyn bu fetvayı zayıf gö­rerek, babasından başka hiç bir âlimin böyle bir şey söylemediğini ve babasının yanıldığını ifade etmiştir.

Hadis uydurma suçunu işledikten sonra tevbe eden suçlunun tevbesi ve tevbeden sonra rivayeti makbul mudur?

Bu hususta âlimler ikiye ayrılmışlar: Bir kısmı hayır kabul de­ğil, demişlerdir. Fakat sahih ve umumî kaidelere uygun olan kavle göre tevbesi hem rivayeti makbuldür. Çünkü kâfir bile tevbe eder­se (îman ederse) onun tevbesi ve rivayeti makbuldür. Hadis uydur­ma suçunu işleyen kişi kâfirden aşağı değildir.»

Sindi' nin   Nevevi' den   naklettiği parça burada bitti.[76]

 

Bu Hadisten Çıkan Hükümler

Bu babda geçen hadislerden çıkan hükümler yukarıda verilen izahtan çıkarılabilir. Fakat özlü ve maddeler halinde belirtmekte fayda görüyorum :

1— Ehl-i Sünnet mezhebine göre bilerek veya bilmeyerek söy­lenen hilaf-ı hakikat söz yalan sayılır. Bu hadisler, Ehl-i Sünnet'in görüşünü teyid eden delillerdendir.

2— Resûlullah (Sallellahü Aleyhi ve Sellem)  üzerinde kasden yalan uydurmak korkunç, şiddetle kaçınılması gereken büyük gü­nahlardandır.    Hadis uydurmayı mubah görmedikçe bu suçu işle­mekle kişi dinden çıkmaz. Cumhurun görüşü budur.

3— Bir tane hadisi uyduran kişi fasık olur.   Bütün rivayetleri reddedilir.Hiç bir hadisi ile ihticac yapılamaz.     Şayet tevbe et­se bile bir çok âlime göre rivayetleri yine tutarsız sayılır.Fakat mutemed kavle göre nasuh tevbe ile tevbe ederse tevbe ve rivaye­ti kabul edilir.

4— Hadis uydurmak işi ister ahkâm ile ilgili olsun ister tergib terhib  (korkutmak)   mevize ve benzeri konularda olsun hepsi en büyük günahlardandır.

5— Hadis  uydurmak büyük günah  olduğu gibi uydurma ha­disi bile bile rivayet etmek veya uydurma olduğundan şüphe  edi­len hadisi nakletmek de büyük günahtır.

Âlimler: «Hadis rivayet etmek isteyen adam önce tetkik etme­lidir. Eğer sahih veya hasen ise «Kale Resûlullahi (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) = Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurdu», veya buna benzer kesin bir ifade kullansın. Hadisin zayıf olduğu ihtimali varsa kesinlik ifade etmeyen «rivayet edildiğine, an­latıldığına, söylendiğine göre» ve benzeri bir ta'bir kullansın.» diye tavsiyede bulunmuşlardır.

6— Peygamber adına yalan uydurmanın  yasaklığı  hakkında­ki hadislerin çoğunda «kasıtlı uydurma»  kaydı mevcuttur. Bazıla­rında ise yoktur. Olmayanlar da olanlar gibi yorumlanır.   Aksi tak­dirde sehven yapılan rivayetin de günah olması gerekecektir. Oysa ki sehven yapılan işler muaftır.[77]

Yalan Olduğunu Bildiği Veya Sandığı Halde Bir Hadisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhî Ve Selem) Den Rivayet Edenin Beyan Babı

38) Hz. Ali (Radİyallahü anh)'den:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) " şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Herkim, yalan olduğunu sandığı bir hadisi benim hadisim ol­mak üzere rivayet ederse iki yalancıdan birisi de odur.»

39) Semûre b. Cündüb[78] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

«Kim yalan olduğunu bilerek veya zan ederek bir hadîsi ben­den rivayet ederse iki yalancıdan birisi de odur.»

40) Ali  (Radiyallahü anh)'den  rivayet    edildiğine göre    Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular :

«Kim bir hadisin uydurm a olduğunu bildiği veya zan ettiği hal­de onu benden rivayette bulunursa iki yalancıdan birisi de kendi­sidir.»

41) El-Müğîre b. Şu'be[79] (Radiyallahü anh)'den Rslûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir :

«Kim bir hadisin uydurma olduğunu bildiği veya zan ettiği hal­de benden rivayette bulunursa iki yalancıdan birisi de kendisidir.»[80]

Bu Babda Geçen 4 Hadisin İzahı

Burada geçen 4 hadisin manası aynıdır. Dikkat edilecek olur­sa manayı hiç etkilemiyen bir iki kelime hariç, metinleri arasında da hir fark yoktur.   Fakat senedleri tamamen değişiktir.

Hadisin kuvvet derecesinin tescili için musannif, kendisine in­tikal eden bütün rivayetleri nakletmiştir.

4'üncü babda geçen hadisler Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üzerinde bile bile yalan u/durmanın ağır vebal olduğunu ifade ediyor. Bu tabda geçen hadisler ise, böyle olan hadisleri ri­vayet etmenin yasaklığmı beyan ediyor. Uydurma olduğu bilinen veya sanılan hadisleri rivayet etmek, yalancılığın en çirkini ve ifti­ranın en şenîidir. Küfür ve şirkten sonra gelen en büyük günahlardandır. Çünkü bu babdaki hadislerden anlaşıldığı veçhile uydur­ma hadisleri rivayet eden kişi uyduran kişinin suç ortağı durumun­dadır.

Mevzu' ve muhtalak diye isimlendirilen uydurma hadis ile amel etmek mutlaka haramdır. Böyle bir hadis, ister ahkâma ait olsun ister tergib, terhib, irşad gibi din lehinde yapılan çalışma ile ilgili olsun uydurma olduğu bilinir veya sanılırsa onu rivayet et­mek katiyetle haram ve yukarıda belirtildiği gibi en büyük günah­lardandır.

Hadisin metninde  geçen kelimesi  tesniye   (EI-Kâzibeyn = iki yalancı) ve çoğul (El-Kâzibîn = yalancılar) olarak oku­nabilir. İbn-i Maceh'in bu nüshasını inceleyerek bastıran Muhammed Fuad Abdülbaki bu kelimeyi tesniye şek­linde harekelemiştir. Ebû Naim el-Asbahânî, Sahih-i Müslim üzerinde yazdığı El Mustahraç adlı eserinde rivayet ettiği Semûre hadisinde «El-Kâzibeyn» kelimesini tesniye şeklinde naklettikten sonra uydurma hadis rivayet edenin o hadisi uydura­nın suç ortağı olduğunun bu hadisle isbat edildiğini beyan eder. «Uydurma hadis rivayet eden kişi iki yalancıdan birisidir.» diye buyurulunca şu mana çııkyor: İki yalancıdan birisi hadis uy­duran, diğeri de onu rivayet edendir.

Ebû Naim daha sonra rivayet ettiği E1-Muğîre ha­disinde  kelimesinin tesniye ve çoğul olduğunda tered­düt ettiğini açıklar.

Nevevi ise bu kelimeyi çoğul olarak tesbit ettiğini ve meşhur olamn de bu olduğunu ifade eder. Bu arada Kadı Iyaz'm da bizce bu kelime çoğul olarak mervîdir, dediğini nakleder.

Hadisin metninde geçen   kelimesi de malum ve mechûl (Yerâ ve Yürâ) olarak rivayet edilmiştir. 38 nolu rivayette mechûl, diğer 3 rivayette malum olarak harekelenmiştir.Nevevi,meç­hul olan rivayetin meşhur olduğunu ve bunu tesbit ettiğini yazar. Daha sonra malum için olabildiğinin bazı hadis âlimleri tarafından ifade edildiğini beyan ettikten sonra :

«Meçhul okunduğu zaman «Yüra = sanılır» demektir. Malum olarak okunduğu zaman «Yera = bilir veya sanır» demektir. Uy­durma olduğunu bilerek veya sanarak hadis rivayeti yasaklandığı-

na göre uydurma olduğunu bilmeyen ve zannetmeyen kişinin riva­yette bulunmasında sakınca yoktur. Başka adamlar o hadisin uy­durma olduğunu bilseler veya zan etseler bile bu durumdan habe­ri olmayan râvi için vebal yoktur.» der. [81]

İbn-i Maceh'in haşiyesi Sindi, hadisin açıklamasını ya­parken  Nevevi' nin  sözlerini naklettikten snra der ki:

Hadisin metninde geçen  kelimesini zan manasına yo­rumlamak daha şümullü ve ihtiyatlıdır. (Zira bu takdirde bir ha­disin uydurma olduğu kesinlikle bilinmese bile rivayetinin yasak-lîğı hükme bağlanmış oluyor.)

Diğer taraftan hadisin uydurma olduğundan şüphelenen veya uydurma olup olmadığını düşünmeyen râvinin günaha girmediği Nevevi' nin sözlerinden çıkıyor. Bence bu mana hadisten an­laşılmıyor. Ancak bu durumdaki ravînin Peygamber üzerinde ya­lan söyleyenlerden sayılmadığı anlaşılır. Şüphe ve gaflet halindeki rivayet mes'uliyetten hali değildir. [82]

Uydurma hadisi rivayet eden kimse şayet onun uydurma oldu­ğunu belirtirse rivayet etmesinde bir sakınca yoktur.[83]

 

Hidayete Erdirilmiş Olan Hulefâ-Yı Başidînin Sünnetine İttiba Babı

42) Yahya bin Ebi'l-Mutâ'dan rivaye t edildiğine göre kendisi İrbâd İbn-i Sâriye'den şöyle söylediğini işitmiştir : (Radiyallahü anhütna).

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bizde kaldı. Kalbleri tit­reten ve gözleri yaşartan çok korkutucu bir mev'ize ile bize vaaz etti. O'na de­nildi ki: «—Yâ Resûlullah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vedalaşan kimsenin yaptığı vaaz gibi nasihat ettin. Bize tavsiyelerde bulun.» Bunun üzerine Rslû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

«Takvaya yapışınız ve başınızdaki Halîfe siyah bir köle dahî ol­sa onu dinleyip itaat etmeye sarılınız. Siz benden sonra şiddetli ihti­lafı göreceksiniz. Onun için benim sünnetime ve hidayete m az har kılınmış olan Hulefâ'yı Raşidîn'in sünnetlerine yapışınız. Bu sün­netleri dişlerinizle sıkıca tutunuz. (Yahut karşılaştığınız eziyetlere tahammül için dişlerinizi sıkınız.) İhdas edilen (dinde dayanağı oî-madan dîne sokulmak istenen) şeylerden sakının. Çünkü her bid'at dalâlettir.»

43) Abdurrahman bin Amr es-Selemî'nin, İrbad b. Sariye (Radiyallahü anhümaydan şöyle söylediğini işittim, dediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize öyle bir vaaz etti ki ondan gözler (imiz) yaşardı ve kalbler(imiz) titredi. Bunun üzerine biz dedik ki: «—Ya Resûlullah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bu vaazınız veda eden bir kimsenin vaazına benzer, bize neleri tavsiye edersiniz?» Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

«Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydın olan (en küçük bir şüp­heyi kabul etmeyen gayet açık) bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar. Siz­den kim yaşarsa fazla ihtilafa şahid olacaktır. Onun için bilip tanı­dığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan Hulefâ'y» Raşidîn'in sünnetlerine yapışınız. Bunları dişlerinizle sıkıca tutunuz (ya tia musibetlere karşı dişlerinizi sıkınız.) Başınızdaki halîfe siyah bir köle bile olsa ona itaattan ayrılmayınız. Çünkü mümin, (tavazu' ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir han­gi tarafa sevkedilirse uyar.»

44) İrbad b. Sariye (Radiyallahü anh)'dea söyle dediği rivayet edil­miştir :

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize sabah namazı­nı kıldırdı. Sonra (mübarek) yüzünü bize döndürüp çok te'sirli bir vaaz irad buyurdu. (Ravi îrbad, bundan sonra 42 ve 43 nolu hadis­te anlattığımızın benzerini anlattı.)»[84]

 

Altıncı Babda Geçen Üç Hadisin Açıklaması

Hulefâ'yı Raşidîn'in sünnetlerine ittiba etmenin beyanı hakkın­da bu babta rivayet edilen hadislerin 3'ünü de Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet eden sahabi îrbad b.Sâriye (Radiyallahü anh)'dir.[85]Fakat bunlar üç ayrı sened ile İbn-i Maceh'e ulaşmıştır.Hadislerin hepsinde Hulefâ'yı Raşidîn'in sünnetlerine yapışma emri verilmekle beraber başka hususları ih­tiva etmeleri bakımından yek diğerinden farklıdır.

Hadislerde geçen Bulefâ'yı Raşidîn'den maksadın ilk 4 halife (Radiyallahü anhüm) olduğunu söyleyenler vardır. Bâzı âlimler ise, bundan nıaksad 4 büyük halife ve onların siretini takınıp izle­rini takip eden başka halifeler ve müctehid olan büyük imamlar­dır. Zira hakkın daima üstün tutulması, îslâmiyetin yaşatılması ve halkın dosdoğru yola irşadı bakımından bunlar da ResûluIİah (Sal­lallahü Aleyhi ve-Sellem)'in halîfeleridir, demişlerdir.

Hadîslerin metninde geçen «Bu sünnetler üzerinde dişlerinizi sıkınız» cümlesi iki şekilde yorumlanmış­tır. Bâzı âlimler,bu cümle ile mezkûr sünnetlere sımsıkı sarılmak ve kaçırılmaması için azami gayreti sarfetmek isteniyor, demişler.Diğer bir kısım âlimlere göre bununla halkın ihtilafa düştükleri or­tamda sünnetlere sarılmak uğrunda karşılaşılacak güçlükler ve mu­sibetler muvacehesinde tahammül etmek ve dişleri sıkmak tavsiye edilmiş oluyor.

42 nolu hadisin sonunda geçen «İhdas edilen şeylerden sakını­nız» cümlesi ile sakınılması istenen şeyler, dinde aslı olmayan ve di­nî kaynaklara aykırı düşen hususlardır.Dinî kaynaklara uygun olan hususlar Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra ihdas edilmiş olsa bile bu yasağın şümulüne girmez. Hadisin «Benim sünnetime ve Hulefâ'yı Raşidîn'in sünnetlerine yapışınız» emr-i Nebevisi bunu gösteriyor.Zira eğer halifelerin sünnetleri Pey­gamberin sünnetinin aynısı olmuş olsaydı «halifelerin sünnetlerine yapışınız» sözü fazla olurdu.[86]

Bidat hakkında 7'nci babta geniş tafsilat yapılacaktır.[87]

Bidatlardan[88] Ve Mücadeleden[89] Uzak Kalmanın Beyan Babı

45) Câbir b. Abdillah (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

ResûluIİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe okuduğu zaman gözleri kızarır, sesi yükselir ve öfkesi şiddetlenirdi. Sanki, kendi­si, düşman ordusunu gözetleyen «Muhakkak düşman, size sabahle­yin baskın yapacak, akşam hücum edecektir», diyen bir gözcü idi. (Tehlikeye karşı halkı uyarır), ve «Kıyamet günü ile ben bunlar gibi gönderildim» derdi. Böyle söylerken şehâdet parmağı ile onun yanındaki orta parmağını birleştirirdi. Sonra derdi ki: «Konuşulan sözlerin en hayırlısı Allah Teâlânm Kitabıdır. Yolların en güzeli Mu-hammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yoludur. İşlerin en kötülerinden birisi de (Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den) sonra ihdas edilen (Dine sokulmak istenen) asılsız şeylerdir. Bid'at-lar (in çoğu) dalâlettir.» Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbelerinde şöyle de derdi: «Kim (ölüp de) mal bırakırsa, (bırak­tığı mal) onun mirasçılarınadir. Kim (ölüp de karşılıksız) borç bı­rakırsa veya (bakıma muhtaç) çoluk çocuk bırakırsa onun borcu­nu ödemek ve aile efradına bakmak bana aittir.»[90]

 

İzahı

Hutbe îrad ederken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gözlerinin kızarması, sesinin yükselmesi ve öfkesinin şiddetlenmesi­nin sebebini.    Sindi   şöyle açıklar:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hitabet esnasında dik­katini temas ettiği konuya teksif edince O'na tecelli eden ilâhi hey­bet ve azametin izleri belirgin bir şekilde mübarek vücudu üzerin­de görülürdü. Diğer taraftan O'nun heyecanlı konuşması sayesinde sözleri etkin bir tarzda dinleyicilerinin kalbine iyice yerleşmiş olurdu.

Sahih-i Müslim'in, cuma bahsine alınan bu hadisin şerhinde İmam-ı   Nevevi   der ki:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hutbede takındığı bu tavırdan mülhem olarak hatibin, hutbesini heyecanlı, etkili ve gürsesli okuması, konusuna uygunluğunu göz önünde tutması müs-tehap kılınmıştır. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, hut­bede halkı büyük günahlara ve tehlikeli durumlara karşı uyardığı zaman öfkesinin artmış olması muhtemeldir.

Kâdi Iyâz'a göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) şahadet parmağı ile onun yanındaki orta parmağını birleşti­rerek söylediği: «Ben ile kıyamet günü bunîar gibi gönderildim.» sözü ile bu iki parmak arasında başka parmak bulunmadığı gibi kendisi ile kıyamet günü arasında bir peygamber bulunmadığını ve­yahut iki parmak arasında az bir fark olduğu gibi kendisi ile kıya­met günü arasında da az bir süre bulunduğunu kasdetmiştir.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hutbesinde sözünü kullandığı bu hadisle  sabit olduğu  için Cuma,  Bayram ve sair hutbelerde olsun, vaazların girişinde ve kitabların mukaddi­mesinde olsun bu cümleyi kullanmak müstahabtır. Sahîh-i Buhari'-de bunun müstahablığı hakkında açılan müstakil bir babta konu­ya ait bir kaç hadis de zikredilmiştir. Bu cümlenin ilk olarak Hz.Dâvud (Aleyhis'salâtü ves'selâm) tarafından kullanıldığını söy­leyenler vardır. Umumiyetle besmele, hamd ve salât'dan sonra sö­ze başlanırken kullanılan bu cümle, bir konudan diğer bir konuya geçiş işareti olarak kullanılır. Özlü tercemesi:Amma geçen sözlerden sonra...

tmam-ı   Nevevi   sözlerine devamla der ki, hadisin metninde geçen   = Her bid'at dalâlettir, cümle

si amm-ı mahsustur. Yani umumi görülmekle beraber kasdedilen mana umumi değildir. Bu cümle 'Bid'atların çoğu dalâlettir .anlamı-nadır. Buna benzer hadisler de aynı şekilde yorumlanır.  Hz.  Ömer

(Radiyallahü anh) 'in teravih namazı hakkında = Teravih güzel bid'attır)  sözü bu yorumu te'yid eder.    Cümlenin

4 .-Ya­basında kullanılan ve umumilik ifade eden = Küllü kelime­si bu yoruma mani değildir. Zira aynı kelimenin kullanıldığı bazı ayet ve hadisler de tahsisli kullanılmıştır. Meselâ Ahkâf sûresinin 25. ayetinde geçen  = O azab razgân her şeyi yani bir çok şeyi helak eder, cümlesinde geçen kelimesi bu şekilde yorumlanır. Zira Hûd (Aleyhis'salâtü ves'se­lâm) ve mü'minler o rüzgârdan zarar görmediler.

îmam-ı   Nevevî   bu arada şöyle söyler:

«Âlimler demişler ki, bid'at şu beş çeşite ayrılır: Vacib, menlûb, haram, mekruh ve mubah.

Meselâ mülhidelere ve benzeri taifelere karşı kelâmcıların de­lilleri tanzim etmeleri vacib olan bid'atlardandır. İlmî kitabları tas-_nif_etmek, medreseleri (okulları), fakirler için yurtları ve benzeri mü­esseselerini açmak mendub olan bid'atlardandır. Çeşitli yemekleri almak hususunda açılmak mubah sayılan bid'atlardandır. Mekruh ve haram olan bid'atlar bellidir. Tehzibü'1-Esmâ ve'1-Lügat adlı ese­rimde bu konuyu tafsilatlı delilleri ile birlikte izah etmişim.»

îmam-ı Nevevî hadisin, «Kim (ölüp de karşılıksız) borç bırakırsa veya (bakıma muhtaç) çoluk çocuk bırakırsa...» metnini açıklarken de âlimlerin şöyle dediklerini nakleder:

Borçlu ölüp de borcunu karşılayacak mal bırakmayan ölülerin cenaze namazını Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kılmaz­dı. Böylece müslümanlarm borçlanmayı küçümsemelerini ve borç ödeme işini ihmal etmelerini önlemek isterdi. Cenâb-ı Hakk'ın yar­dımı ile müslümarilar zaferler kazanarak Fütuhatta bulununca Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kim ölüp de (karşılıksız) borç bırakırsa borcunu ödemek bana aittir.» buyurdular ve borçlan ödemeye başladılar. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından bu borcun ödenmesi vacip mi idi yoksa bir ikram mahiyetinde mi idi? Bunda âlimler ihtilaf etmiş­lerdir. En kuvvetli kavle göre; vacip idi. Diğer taraftan bu mecbu­riyet Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsûs mudur, de­ğil midir? Bâzı âlimler, bu durum Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mahsus idi. Halîfeler ve diğer devlet yetkilileri buna mec­bur değildir, demişlerdir. Bâzı âlimler de eğer devlet hazinesi bu­na müsaid ise ve daha önemli harcama yeri yoksa devlet adamları böyJe borçları ödemekle  mükelleftirler, demişlerdir.

46) Abdullah İbn-i Mes'ud (Radiyallahü ank)'den, Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğu mervidir :

— Kitab ve Sünnetten başka uyulması gerekli 3'üncü bir şey yoktur. (Yani insanların mükellef bulundukları hususlar Kitab ve Sünnette derli toplu olup kolayca bilinebilir. İçine başka şeylerin katılmamasına dikkat edilmelidir.) Sözlerin en güzeli Allah Taalâ'-nın kelamı ve yolların en güzeli Hz. Muhammed (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'in yolu, sîretidir. (İrşadların en güzeli ve hedefe ulaştırı­cısı Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in irşadıdır. O'nun dini ve sünnet-i seniyyesi dinlerin ve sünnetlerin en fazîletlisidir).

Dikkat! (sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden birisi de ihdas edilen şeylerdir. (Dinde) icad edi­len her şey bid'attır. Bid'atlardn çoğu) dalalettir. Dikkat! emel ve arzularınız uzayıp size ecelinizi unutturmasın. Aksi takdirde kalble-riniz katılaşır. Dikkat! Gerçekten gelici olan (ölüm ve ondan sonra­ki diriliş ve âhiret ahvali gibi) şey der) yakındır. Hakikaten gelmı-yecek - olmıyacak olan şey, uzak sayılır.

Dikkat! Şakavetli (bedbaht), ancak o kimsedir ki annesinin kar­nında iken şaki olur, mes'ud adam da ancak o kimsedir ki başkasın­dan ibret alır. (Günahları işlemek yüzünden kötü duruma düşenlerin feci akibetlerinden ders alır aynı vaziyete düşmemek için günahlar­dan kaçınır.)

Dikkat! Mü'minle döğüşmek küfür ehlinin ve ona sövmek fâsik-ların işidir. (Gerçek müslümana yaraşmaz.) Müslüman için 3 gün­den fazla süre ile (din) kardeşini bırakması (ona küs durması) helâl değildir.

Dikkat! Yalancılıktan şiddetle kaçının. Çünkü ne ciddi ne de şaka yollu yalancılık mubah değil, müslümanın şanına yakışmaz. Sakın kimse, yerine getirmiyeceği bir şeyi (küçük yaştaki) çocuğu­na (bile) vadetmesin (yani bu davranış bile yalancılığa girer). Çün­kü yalancılık gerçekten (insanı) fücûre (şerre) sürükler. Şer de cehenneme götürür. Doğruluk da muhakkak (insanı) hayra yönel­tir, hayırlı işler de cennete kılavuz olur. Doğru adam için «O, doğ­ru söyledi hayır işledi» denir. Yalancı kişi için de «O, yalan söyledi şer işledi» denir.

Dikkat! Kul gerçekten yalan söyleye söyleye bu hali kendisine

şiar edinir. Nihayet yalancılığı itiyad haline getiren bu idmanlı yalan­cı, Allah Tealâ'nın divanında «Kezzab» olarak yazılır.»[91]

 

İzahı

Hadîsin baş kısmı bid'attan kaçınmayı emretmektedir. 45 nolu hadisin izahında bid'at ile ilgili gerekli bilgi verildi. Hadiste daha sonra bitip tükenmek bilmeyen ihtirasların ve bunun sebep olduğu katı yürekliliğin önüne set çekilmesi için ölümün ve âhiret ahvali­nin hatırlanması ve uzak tutulmaması istenmekte ve ebedî saadet ve şakavetin ana rahminde iken belirlendiğine dikkati çekerek bu­nu tefekkür etmek halinde katı yüreklilik ve aşırı ihtiras şöyle dur­sun, derin teessür duymanın ve akıbetten endişeli olmanın gerek­liliğine işaret buyuruluyor. Daha sonra mü'minle döğüşmenin ancak kâfirlerden beklendiği ve ona sövmenin de fâsıkların kârı olduğu be­lirtiliyor. Mü'minle döğüşenin kâfir ve şovenin fasık olduğu kasde-dilmemiştir.

Hadisin müteakip cümlesi müslümanm 3 güne kadar küs kalma­sında cevaz veriyor.   Sindi   diyor ki:

'Üç günden fazla küs kalmanın haramlığı yabancılar içindir ve küsmenin dinî bir husustan dolayı olmaması şartına bağlıdır. Ev halkının te'dip ve terbiyesi için daha fazla küs kalınabilir. Nitekim Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ara bir ay müddetle hanımları ile konuşmadı. Keza dinî bir konudan dolayı küs kalmak için bu süre esas değildir. Meselâ dine aykırı davranışlarından do­layı terk edilen müslüman, o kötülüğü bırakmadıkça ona küs kalı­nabilir. Nitekim Tebuk savaşma özürsüz katılmayan 3 saha-bî 50 gün süre ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in emri ile sahabiler tarafından terk edildiler. Nihayet tevbeleri Allah Tealâ tarafından kabul edilince onlarla konuşma izni verildi.

Birisi ile konuşulduğu ve temas kurulduğu takdirde ondan dinî yönden veya dünya bakımından zarar geleceğinden endişe duyan müslümanm ondan uzak durması ve kaçınması âlimlerce caiz gö­rülmüştür.'

Hadisin son kısmı da yalancılığın her çeşidinden, sakınmayı, bu­nun kişiyi çeşitli fenalıklara ve dolayısıyle cehenneme sürüklediği­ni belirtmekte ve doğruluktan ayrılmamayı, zira onun da insanı ha­yırlı işlere yönelttiğini ve bu sayede cennette kılavuzluk ettiğini bil-dirivor.

Bu bölümde geçen 'Birr' kelimesi her çeşit hayrı ihtiva eder. Ona karşılık kullanılan 'Fücur' kelimesi de her türlü şer ve fesadı ihtiva eder (Birr) kelimesi ihlaslı ve tertemiz salih amel diye de açıklan­mıştır. Fücur da bunun karşıtı olmuş olur. Îbnü'l-Arabî der ki: Doğruluktan ayrılmamayı prensip haline getiren kişi Allah Tea-lâ'ya isyan etmez. Çünkü günah işlemek istediği zaman şunu düşü­nür. Durum kendisine sorulduğu takdirde, yapmadım dese prensi­bini bozmuş olur, yaptım dese mahcup duruma düşer, sükût etse töhmet altında kalır.

47) Âişe [92](Radiyallahü anha)'den : Şöyle dediği rivayet edilmiştir. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şu ayeti  (AI-i  İmran  sûresinin 7'nci ayeti) okudu.

Âyetin meali:

«Sana Kitâb-ı gönderen O'dur. O'nun bir kısım âyetleri muh­kem (açık ve kesinidir. Kur'an'ın esası bunlardır. Diğer bazı âyetlerde müteşabihler [93]manaları sizce bilinmezidir. İşte, kalblerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te'vil yoluna gitmek için müteşabih âyetlere uyarlar.   Halbuki onların te'villerini Allah'tan başkası bilemez. İlimde otorite olanlar ise 'Biz ona (= müteşa-bihlere) inandık hepsi Rabbimiz indindendir' derler. Bunları ancak kâmil akıl sahipleri düşünür.»

Sonra Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: «Yâ Âişe! Müteşabih âyetleri tutup muhkem ayetleri bırakmak sureti ile Kur'an-ı Körim'de mücâdele etmek isteyenleri    gördüğü­nüz zaman Allah Tealâ'nın;

'İşte kalblerinde şüphe bulunanlar...' kavl-i celili ile kasdettigi insanlar onlardır! İşte böyle adamlardan sakının, (= onlarla otu­rup konuşmayın. Zira, onlar bid'at ehlinin ta kendileridir. Sapık akidelerinin sizlere bulaşmaması ve müstahak oldukları tahkir ve ihanet için onları terkediniz.)»

48) Ebû Ümâme (Radyallahü ankyden Resûluilah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

«Hiç bir kavim hidâyete erdikten sonra, bâtıh hak ve hakkı bâ­tıl göstermek süretile mücadele ve çekişmelerde bulunmadıkça da­lalete gitmemiştir. (= Sapmış olanlar hep batıl yolunda cidal ve çe­kiştirme yüzünden dalalete gittiler.)»

Sonra Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şu âyeti (= Zuh-ruf sûresinin 58'inci âyeti) okudu:

Ayet-i celilenin tamamının meâh:

«Ve (senin kavmin) dediler ki 'Bizim ilahlarımız (olan melek­ler) mı daha hayırlı, yoksa O (Meryem oğlu tsa) mı?' (Ey Muham­medi) onlar (gerçeği anlamak için değil) sırf bir mücadele olarak sana bu misali veriyorlar. Doğrusu onlar çok çekişici bir kavimdir.»[94]

 

İzahı

Âyet-i celile Kureyş hakkındadır. Kureyş'ler vakıa hidâyete erdikten sonra dalâlete düşenlerden değil, onlar hidâyete hiç yanaşmamış olmakla beraber aralarından hidayet rehberi olan Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in çıkıp en kat'î delillerle hak yola davet etmesi ile Kureyş için hidayet yolu açılmış olup bu yola girmelerine her hangi bir engel bulunmadığın­dan hidayete ermiş kavimler durumunda idiler. Buna rağmen batı­lı savunmadaki İsrarlı inatları yüzünden ellerine geçen hidâyet fır­satını kaçırdılar ve dalaletin çukurlarına yuvarlandılar. Bu bakım­dan Kureyş kabilesi, hidayete erdikten sonra bâtıl yolundaki mücadelesi yüzünden dalâlete düşen kavimlere benzer.

49) Huzeyfe (Radiyallakü anh)'âen edilen rivayete göre Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Allah Tealâ, bid'at sahibinden oruç, namaz, sadaka, hac, ömre, cihad, tevbe ve fidyeden hiçbir şey kabul etmez. Kıl hamurdan çık­tığı gibi o da İslâm'dan çıkar.»

50) Abdullah İbn-i Abbas (Radiyallahü anh)'den, Resûluilah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellemy'm böyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«Bid'at sahibi, bid'atını bırakmadıkça, (şefaatçılar şefaat etseler bile) Allah Taalâ onun amelini kabul etmiyecektir.[95]

 

İzahı

Sindi bu hadisin şerhinde diyor ki, buradaki bid'attan maksad bozuk itikad olsa gerek. Çünkü ilim ehli fâsid akide ehline bid'atçı der. îtikadı sağlam olup amel yönünden bid'atı olanlar burada mü-rad değildir. Zaten âlimler böylelerine fâsık derler, bid'atçı demez­ler. Hadisten anlaşıldığı veçhile bozuk akide sahibi, bid'at'inden rü-cu' edip tevbe ederse Cenâb-ı Hak, amelini kabul eder.

51) Enes bin Malik (Radiyallahü ank)'den Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu mervidir.

«Bâtıl ve haksız yolda iken mücadeleyi bırakana cennetin kenar-lannda, hak yolda iken cidal Cve çekişmeleri) terk edene cennetin ortasında ve huyunu güzelleştirene cennetin en a'lâ mevkiinde köşk yapılır.[96]

 

İzahı

Sindi    bu hadisin şerhinde der ki:cumlesi muhtelif manalara muhtemeldir. Tirmizi1 nin şerhindeki İbin-i Arabi' nin sözünden anlaşıldığına göre burada (Kezib)den maksad cidal ve çe­kiştirmedir. Yukarıdaki terceme ona göre yapıldı.Kitabın sarihlerinden İbn-i Receb ise (Kezib) kelime­sini yalancılık manasına almıştır. Bu durumda cümlenin manası şu olur.«Batıl yolda yani bir maslahat olmaksızın yalancılığı terke-dene...» Çünkü Buharî ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri «insanların arasını bulmaya çalışan kişi (maslahat icabı söylediği yalan sözler­den dolayı) yalancı sayılmaz» hadis-i şerifinden de anlaşıldığı veç­hile maslahat için yalan söylenebilir.

Sindi daha sonra Ebû Davud'un Ebû Ümâme' den nierfu'an rivayet ettiği şu hadisi nakleder:

= «Haklı bile olsa cidali terkedene cennetin kenarlarında, mi­zahçı dahi olsa kezibi (= yalanı veya cidali) bırakana cennetin or­tasında ve ahlakını güzelleştirene cennetin en yüksek yerinde bir evin verilmesi için ben kefilim.»

Sindi bundan sonra der ki: 'Bu hadis-i şerif de dikkate alı­nırsa yukardaki hadîste geçen (bâtıl) kelimesinin mizah anlamına yorumlanması gerekir. Ancak bir hadiste cennetin kenarlarında köşk verileceği bildirilene diğer hadise göre cennetin ortasında köşk veri­lir. Bu değişiklik bâzı ravîlerin cümle yerini tebdil etmesinden ile­ri gelmiş olabilir.[97]

Rey Ve Kıyas (İn Bir Kısmın) Dan Kaçınmanın Beyan Babı

Burada kaçınılması istenen re'yden maksad Kitab, Sünnet ve İcmâ'a dayanmayan şahsi arzudur. Mezkûr şer'î kaynaklardan biri­sine istinad eden ve ictihaddan olan re'y murad değildir.

Kıyastan murâd da bû üç temelden hiç birisine tatbik edilme­yen şahsi kanâat ve sanılardır ki; bunlara fâsid kıyas denir. Bahis konusu kaynaklar (Kitab, Sünnet, İcmâ'Jdan birisine dayanan kı­yâs ise şer'i şerifin 4'üncü kaynağını teşkil eder ve;"Ev görüp anlamak gücüne sahip olanlar! Olaylardan ibret alınız, görülmeyen olayları görülen ha­diselere kıyaslayınız.»   (Haşır, 2) âyet-i celilesine dayanır.

Sahîh-i Buhari «Kitâbü'l-İ'tısam»Bölümünde «Babu ma ytiz-kerü min zemmi'r-Re'y ve Tekellüfi'l-Kıyas» unvanı ile bir bâb açıp Abdullah b. Amr b. el-As' tan 52 nolu hadîsi, mânâya etki etmeyen az bir değişiklikle rivayet ediyor Bu h a r i bu babın gerisinde   îsra   süresinin 37'nci ayetinden;«Bilmediğin bir şeyi söyleme» nazm-i celili zikrediyor. Gerek babın unvanında «Tekellüfü'l-Kıyâs» tabirini kullanması ve gerekse girişte bu ayeti alması kıyas ve Re'yin bir kısmının yani şer'î delillere dayanmayan çeşitinin mez-mûm olduğunu belirtmek istediğini gösteriyor. Şârih K as talanı bu beyânı yaptıktan sonra diyor ki bu âyetrı celile ictihad'ın reddi yolunda deiil olarak  gösterilemez.Çünkü  içtihada  liyakat kazanmış olan âlimler, Kitab, Sünnet veya İcmâ'a dayalı ilmî hükümler verirler.[98]Sarih müteakip babta da derki: Resûlullah (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem) şer-i şerifte dayanağı olmayan ve ancak va­hiy yolu ile çözümlenebilen bâzı müşkil mes'eleler sorulduğunda sü­kût etmiş ise de ümmeti için kıyası da meşru kılmış ve şer-i şerif­te dayanağı elan mes'elelere ait şer'i hükümleri çıkarmak keyfiyeti­ni öğretmiş, böylece hakkında nass bulunmayan sorulara karşı na­sıl davranmalarının gerekliliğini göstermiş olur. Meselâ: Babası­nın hac yapmadan öldüğünü ve yerine hac yapıp yapamıyacağım so­ran kadına Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem: «Eğer baba­nın bir borcu olsaydı ödiyecek mi idin, ödemiyecek mi idin? Allah'a ait borcu ödemek gerekir» buyuruyor. Bu cevab, kıyasın ta kendi­sidir. Buharı, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ba­zı şeylerde sustuğunu ve bazı şeyler hakkında Re'y ile cevap ver­diğini söylemek istiyor ve her iki durum için birer bab açıyor. Bu babtan sonra gelen babların 4'üncüsü buna aittir.[99]

52) Abdullah bin Amr b. el-As (Radiyallahü anküma)'d&n, Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin (veda hacemda) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

«Allah Taalâ, ilmi insanları (in göğüslerin) dan sökmek (silmek) suretiyle almaz. Lâkin âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alır. Neticede hiç bir alim bırakmayınca halk bir takım cahilleri (âlim­lerin yerinde) reis edinirler. Onlara (dini sorular) sorulur. Onlar da bilmeden fetva verirler ve böylece hem kendileri dalalete giderler hem de halkı dalalete düşürürler.»[100]

 

İzahı

Bu hadîsi şerifi Buharı, Kitabü'1-İlim ve KitâbüT-İtteanT-da, Müslim, Kadâ kitabında ve Tirmizi de İlim kitabın­da zikretmişlerdir. Cumhur bu hadis-i şerifle zamanın müctehidsiz kalabileceğini tevsik etmişler. Çünkü bu hadis-i şerif, âlimlerin ve­fatı ile ilmin ortadan kalkacağını ve câhillerin âlimlerin yerini iş­gal edeceğini, dolayisıyle bilmeden fetva vereceklerini haber veriyor. İctihad ve müctehidin bulunması ilmin varlığına bağlı olduğuna gö­re ilim olmayınca ictihad ve müctehid de olamaz.

Tecrid-i sarih mütercimi Kâmil Miras 2174 numarada kayıtlı aynı mealdeki hadisin izahında şöyle söyler:

'Öyle sanıyorum ki, îslâmi ilimlerin, bunları bilenlerin âhirete gitmeleriyle zevale uğrayacağı ve bunların yerlerini cahil bir züm­re alarak hem kendileri dalâlete düşecekleri, hem de halkı idlal edecekleri bu hadiste bildirilen dalâlet zamanı gelmiştir. Bugün ga­zete sütunlarına geçen dini mevzulara dair yazılar tam bir anarşi ha­lindedir.'

Kâmil Miras zamanında gazetelerde görülen anarşi gü­nümüzde daha acıklı bir durumda dinî neşriyat alanında esefle mü­şahede edilmektedir. Ehliyetsiz yüzlerce kişi dinî kitaplar yazmak­ta yeyâ yazılmış olan dini eserleri ulu orta terceme etmekte ve yan­lış bilgiler vermekle din namına büyük cinayetler işlemektedir. Di­ğer taraftan Fıkıh kitaplarından fetva çıkarmaktan uzak olduğu hal­de din konusunda fetva vermek üzere halkın huzurunda bu yüküm­lülüğü rahatlıkla sırtlamış olan yüzlerce adama rastlamak müm­kündür.

Teberanî' nin Ebû Ümame' den naklettiği rivayete göre bu hadisi şerifi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ve­da Hacc'inde buyurmuştur.

53) Ebu Hüreyre Radiyallahü anhyden Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«(Bir âlimin verdiği) yanlış fetva yüzünden hatâya düşen kişi­ye günah yoktur. Bütün vebal, yalnız fetva veren (âlim) in boynundadır.»[101]

 

İzahı

Bu hadis-i şerif fetva mevkiinde oturup halka fetva veren ilim adamlarının titiz davranmalarını, bir hatâya düşmemek için a'zamî gayreti sarfetmelerini istemekte ve yanlış fetva yüzünden halkın ha­talı yola düşmesinin bütün sorumluluğunun fetva verene âit oldu­ğunu bildirmektedir. Tabii ictihad mertebesine ermiş olan mücte­hidin ictihad dolayısı ile işleyebileceği hata bunun şümulüne girmez. Fakat ictihad şartlarım haiz olmadığı halde kendisine ictihad süsü­nü verip yanlış fetva verenler veya müctehid fıkıhçıların fetvalarını iyice tetkik etmeden onlar namına yanlış bilgi verenler veya onla­rın bırakmış oldukları fıkıh kitablarından fetva çıkarmak (verilmiş olan fetvayı öğrenmek) için ilmi kudreti haiz olmadan cahilane fet­va verenlerin hepsi bu hadisin şümulüne girerler.

Sindi' nin beyânına göre hadis'e şöyle mânâ verenler de ol­muştur :

«Kim yanlış fetva verirse bütün günah ona fetva için müracaat edenin boynundadır.»

Fetva vermek mevkiindeki şahsın yetersizliğini ve yanlış fetva verebileceğini bile bile müracaat eden kişinin, ehliyetsiz olduğunu bil­diği adamın fetvası ile amel edemiyeceği ve amel etmesi halinde so­rumluluk altında kalacağı gayet tabiidir. Aslında ferdlerin ve cemi-

yetlerin böyle cahillere müracaat etmek ve onları fetva mevkiinde saymakla da günaha girmiş oldukları bu hadis-i şeriften anlaşılı­yor.

54) Abdullah b. Artır (Radiyallahü anhüma)'dan :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu söylemiştir :

Dinî ilim derin aslı) üçtür. Bunlar (ve bunları bilebilmek için bi­linmesi gerekli ilimler ile bunlardan çıkarılan ilimler) in ötesinde ka­lan ilimler (in bilinmesi) fazla (zarurî değil) dir.

(Bu üç ilim) muhkem âyet (ler), sabit sünnet ve adil fariza (mi­ras payı) ile ilgili ilimlerdir.[102]

 

İzahı

Bu hadis-i şerifte dinî ilimlerin esasının önemi belirtiliyor. Din sahasında önemle üzerinde durulacak ilimlerin başında gayet ta­bii muhkem olan ayetlerle ilgili bilgiler gelir. Çünkü muhkem ayetler dinî hükümlerin önde gelen kaynağını teşkil eder. Sindi' nin beyanına göre; muhkem'den maksad mensuh olmayan ayetlerdir. Muhkem ayetlerden sonra 2. kaynak olan sabit sünnet önem kaza­nır. Sabitten murad da mensuh olmayan ve isnad bakımından sa­hih olan hadislerdir. Hadis'te geçen «Fariza-i adile» iki şekilde ma-nalandınlmıştır.»

Birincisi s îlahî adalete uygun olarak tayin ve tesbit edilmiş bu­lunan miras hissesidir. Tereke taksimine ait «Feraiz İImî»nin dinde­ki önemli mevkii burada belirtilmiş oluyor. Başka bir hadis-i şerifte «Feraiz, ilmin yansıdır» tabiri bile kullanılmıştır. Burada Feraiz ilmi­nin kasdedilmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir.

İkinci ihtimal: «Fariza» onunla amel edilmesi gerekli olan her şeye, -Adile» de denk demektir. Yani bu fariza Kitab ve Sünnetle sabit olan farizaya denktir. Bu ihtimale göre «Fariza-i âdile» ile ic-ma' ve kıyas kasdedilmiş olur.

İbn-i Mâceh bu hadis-i şerifi burada zikretmekle kişi­lerin dinî kaynaklara dayalı olmayan ve şahsî arzularından ibaret re'ylerinin dinde yeri olmadığını te'yid etmek istemiştir. Eğer îbn-i Mâceh fıkıhçılar arasında kullanılan istilanı manadaki re'yi ka­bul etmiyenlerden ise ve bu maksadla hadisi, buubaba almış ise o zaman «Fariza-i âdile» ilk mana ile yorumlamış olur. îstilahî mana­daki re'ym makbul olmadığı manasının bu hadîsten çıkarılması da itiraz konusu bir husustur. Çünkü hadiste sayılan 3 ilmin dışında kalan ilimlerin lüzumsuzluğu veya geçersizliği anlamı çıkarılmaz.

Şöyle ki:  Hadisin metninde geçen  cümlesinin manası şudur:

«Bu üç ilmin ve bunlarla ilgili ilimlerin ötesinde kalan ilimlerin bilinmesi mecburi değildir.» Fıkıhçılarm makbul görüp kullandıkları

re'y bu ilimler (Kitab, Sünnet ve Feraiz) ile alâkalı olup bunlara da­yanır. Bu durum düşünülmese bile re'y veya;Lbaşka ilimlerin mer-dut olduğu neticesi hadisten,, çıkmaz. Yukarda işaret ettiğim gibi eğer «Farîza-i âdile» îcmâ' ve makbul olan re'y anlamına alınırsa dinî ilimler sahasında şahsi arzuların yeri olmadığı sonucu çıkar ki, bu takdirde hadis-i şerifin bu babta zikredilmesi gayesi de malum olur.

55) Muâz b. Cebbel  [103] (Radiyallahü anh)'den:   Söyle dediği  rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni Yemen'e (Vali olarak) gön­derdiği zaman buyurdular ki :

«Sakın, bildiğin (şer'î kaynaklar) den başka bir şeyle hüküm ver­me ve mes'eleleri hal etme. Eğer bir müşkülün olursa onu aydınlığa kavuşturuncaya kadar veya nies'ele hakkında bana mektup yazın­ca fve cevap alınca)ya kadar dur (bekle).[104]

 

İzahı

Kitabın haşiyesi Miftâhü'I-Hace'de deniliyor ki, Muâz b.Cebe1'in bu hadisi bir mes'ele hakkında âyet veya hadîs varken re'y ve kıyastan kaçınmanın gerekliliğine delalet eder.

Sindi' nin beyânına göre bu hadis Kütüb-i Sitte'den yalnız bu Sünen'de vardır. Hadîsin râvilerinden Muhammed b. Said b.Hasan, Metrûkü'l Hadîs (= rivayet ettiği hadisler kabul edilmediği için ravilerce terkedilen hadisler) dir. Sünen'in ba­zı nüshalarında bu durum belirtiliyor. Çünkü bâzı Sünen nüshala­rında hadis rivayetinden sonra müellif şöyle diyor: «Ebu îshak bu hadisin zayıf olduğunu ve terk edilmesinin gerekliliğini ve ravi Mu­hammed   b. Saîd'in   zındık olduğunu söyledi.»

Sindî daha sonra diyor ki: Bu zayıf hadis, halk arasında meşhur olan şu hadis'e de ters düşer.

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman ona.-

— Sen nasıl hükmedersin? Muaz :

— Allah Taalâ'nın Kitabı ile... Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— Eğer Allah'ın kitabında bir delil bulamazsan? Muâz:

—Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in sünnetiyle... Resû­lullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— Eğer onda da bir delil bulamazsan? Muâz:

— İçti had ederim. Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— Resulünün elçisini bana (Resulü tarafından uygulanan pren­sibe muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.»

Bu hadisi Ebü Davud ve Tirmizî rivayet etmişler­dir. Bunun senedinde de meçhul raviler vardır. Îbnü'l-Cevzî bu hadisi mevzu hadisler arasına almıştır.Suyutî ise bu ha­disin mevkuf olduğunu söylemiştir. Hulasa bu hadis 55 nolu hadis­ten ahsendir."

56) Abdullah b. Amr [105]u. el-Âs (Radiyallahü anküma)'mn şöyle dedi-ği^rivayet edilmiştir: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve 'Sellem)'den işittim buyurdular kî:

«Beni İsrail'in işi mutedil olarak devam ediyordu. Nihayet muh­telif milletlerden aldıkları esir kadınlardan doğma nesil türedi ve bu nesil re'y (= kişisel arzu) Ue hüküm vermeye başlayınca kendileri dalalete gittiler ve Benî İsrail'i dalalete götürdüler, onların işleri anormale dönüş.[106]

Îman Babı

57) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den:

Şöyle demiştir : Resûîullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «İman altmış veya [107]yetmiş küsur bab  (bölüm) dür.Bu derecelerin en aşağısı, yoldan zahmet verecekleri şeyi uzaklaştırmak  gidermek ve en yüksek mertebesi lâ ilahe illallah demektir.Hâyâ da imandan bir şu'bedir.[108]

 

İzahı

Bu hadisin râvilerinden Ebû Hüreyre, Ebû Salih ve Abdullah bin Dinar' dan sonra 3 ayrı senedle îbn-i Mâceh'e kadar intikal ettiği burada zikredilen sened-lerden anlaşılıyor. Bu durum, hadisin kuvvetini gösterdiği için mu­sannif bütün senedleri rivayet ediyor.

Sindî diyor ki: İmanın bab ve şu'belerinden maksad, ima­nın meziyet ve dereceleridir. Altmış veya yetmiş küsur tabiri çok­luktan kinayedir. Arab lisanında sayılar bu manada kullanılır. Ya­ni imanın hasletleri ve dereceleri pek çoktur.

*La ilahe illallah» demekten maksad da tevhid kelimesini sa­mimi ve içten inanarak söylemektir.*Muhammedün Resûîullah» ayrı bir şu'be olmuş olur. Yahud «La İlahe İllallah» ile kelinıe-i şehadetin tamamı muraddır. Çünkü tevhid edip Hz. Muhammed (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) 'e inanmıyan kişinin imanlı sayamadığı ka­tı delillerle sabittir. «Hâyâ» : Arab dilinde kınama endişesi ile insan­da görülen utanma halidir. Şer-i şerifte ise çirkin söz ve fiillerden kaçınmaya zorlayıcı ve hak sahiplerinin hukukuna tecavüz etmeye engelleyici huydur. Bu huyun şer'i kaidelere göre kullanılması esas­tır. Dince çirkin görülen şeylerden, iman dolayısı ile kişiyi uzak tu­tan utanmaya «dinî hâyâ huyu» denir.

58) Abdullah b. Ömer (Radiyallahü anhütna)'dan : Şöyle demiştir : Resûîullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir adamın, kar­deşini haya dolayısı ile kınadığını işitti. Resûîullah buyurdu ki:

«Gerçekten hâyâ imandan bir şu'bedir.»[109]

 

İzahı

Buharı' nin iman bahsinde Abdullah bin Ömer (Radiyallahü anhüma)'den rivayet ettiği hadisin metni şöyledir:

"(Abdullah) b. Ömer (Radiyallahü anhüma)'dan rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ensar'dan bir adamın yanından geçiyordu. Ensari, kardeşini hâyâ etmekten men ediyordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Onu bırak, hâyâ imandandır», buyurdu."

 

İzahı

Hâyâ konusunda nasihat eden zatın Ensar'dan olduğu ve bu za­tın gayesinin, muhatabını hayadan vazgeçirmek olduğu bu rivayet­ten anlaşılıyor. Kendisine vaaz edilen kişinin, Ensari'nin kan kardeşi olduğu muhtemeldir.Din kardeşi olması ihtimali de vardır. Galiba çok utangaç bir kimse olduğu için Ensari onu kınıyordu.

59) Abdullah (Radiyallahü ankyden:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edil­miştir :

«Kalbinde hardal zerresi ağırlığınca kibir bulunan kimse cenne­te girmiyecek ve kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman bulunan kimse  (ebedî) ateşe girmiyecektir.»[110]

 

İzahı

«Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kişinin cennete girmiye-ceği» tabiri, çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Söyle ki:

Hadis metninde kibir imana karşı kullanıldığı için buradaki ki­birden maksad imana tenezzül etmemek, hakka karşı eğilmemek ve küfürde İsrar olabilir. Bu takdirde manası açıktır.

İkinci ihtimal: Kibir bilinen manada olup «Cennete girmiye­cek» tabirinden «Önce cennete girmiyecek» manası melhuzdur. Kib­rinin cezasını çektikten sonra cennete girebilecek anlamı taşır.

Üçüncü ihtimal şudur: Cennete girenlerde hiç kibir kalmaz, ki­birden tamamen arınmış tertemiz bir kalble cennete girilir. Nitekim :«Biz onların göğüslerindeki kin ve hasedi söküp atmışız. (Kaîbleri her türlü gill-u ğişten pâk olmuş olur.)»[111]

«Kalbinde zerre miktarı iman olanlar cehenneme girmiyecekler>

cümlesinden maksad ise; böyîelerin ebedi kalmak üzere cehenneme girmemeleridir. Çünkü ehli imandan bir kısmının, günahları dolayısı ile cehenneme girecekleri, fakat zerre kadar imanı olanların neti­cede cehennemden çıkarılıp cennete girecekleri nasslarla sabittir.

60) Ebû Saîd-i Hudrî (Radiyallahü anhyden yapılan rivayete göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu söyle­miştir :

«Allah Taalâ, kıyamet günü mü'minleri cehennem ateşinden kur­tarınca ve onlar güvenç içine girince birinizin, dünyada iken hak­kını almak uğrunda arkadaşı ile yaptığı çekişmeden daha şiddetli bir tarzda mü'minler ateşe atılmış olan (din) kardeşleri için Rable-ri ile mücadeleye girişirler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: Mü'minler diyecekler ki 'Ey Rabbimiz! Kardeşlerimiz bizlerle namaz kılarlar, beraberimizde oruç tutarlar ve bizimle be­raber hac ederlerdi. Sonra sen onları ateşe ithal ettin.'

(Cevaben) Allah buyuracak ki: 'Gidin onlardan tanıdıklarınızı (Cehennemden) çıkarınız' Mü'minler, bunun üzerine onlara vara­caklar ve yüzlerinden onları tanıyacaklar. Çünkü ateş onların yüz­lerini (yaptıkları secde sayesinde) yakmıyacaktır.Onların bir kısmı aşık kemiklerine, bir kısmı da bacaklarına kadar ateş içinde tutuş­muş vaziyettedir. Bunları çıkaracaklar sonra 'Ey Rabbimiz! Bize em­rettiğiniz adamları (tanıyabildiklerimizi) çıkardık.' diyecekler. Son­ra Allah (Taâla) buyuracak ki 'Kalbinde bir dinar ağırlığınca iman olanları çıkarınız. Sonra kalbinde yarım dinar ağırlığınca, onları mü-tekip de kalblerinde hardal tanesi ağırlığında iman olanları çıkarı­nız.' Ebû Saîd-i Hudrî dedi ki: Kim bunu doğrulamazsa bu ayeti oku­sun.

= «Şüphe yok ki Allah (TaâlaJ zerre miktarı zulüm etmez. Eğer zerre kadar bir iyilik olursa onun ecrini kat kat artırır ve kendi ka­tından da büyük mükâfat ihsan eder.»   (Nisa, 40)

61) Cündüb [112] b. Abdillah (Radiyallahü anhyden yapılan rivaye­te göre kendisi şöyle söylemiştir :

«Biz erginlik çağma ermek üzere birer genç iken Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber idik. Biz Kur'an-ı Kerimi öğ­renmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur'an'ı öğrendik. Kur'an sayesinde de imanımız fazlalaştı,  (daha da kuvvetlendi) .»[113]

 

İzahı

îmanın ziyade ve noksanlık kabul ettiği 60 nolu hadisten anla­şılıyor.75 nolu hadisi açıklarken bu hususta biraz izahat vermeyi düşünüyorum.

62) (Abdullah)  İbn-i Abbâs (Radiyallahü anhüma)'âan rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Bu ümmetten iki sınıf vardır ki müslümanlıkta onlar için nasib (pay) yoktur. Bu zümreler Mürciye ve Kaderiye (mezheblerine men­sup[114] olanlardır.»[115]

 

İzahı

Mürciye, kâfir adamın işlediği ibâdetin bir faydası bulunmadı­ğı gibi mü'min kimsenin yaptığı günahın da zararı olmadığını itikad eden bir fırkadır.Mürciye kelimesi lügatta geciktirici mânâsına ge­lir.Bu fırka masiyetler dolayısı ile ilahi azabın geciktirileceği ve uzaklaştırılacağını itikad ettikleri için onlara bu isim verilmiştir.Ku­lun elinde hiç bir irâdenin bulunmadığına inanan Cebriye fırkasına Mürciye denildiğini söyleyenler de vardır.

Kaderiye veya Kadriye fırkası ise kaderi inkâr eder ve kulun tam iradeye sahip olduğuna inanırlar.Bunlar kaderin olmadığı ko­nusu ile fazla meşgul oldukları için onlara bu isim verilmiştir.Hal­buki kaderin varlığına inanan ve kulun cüzi iradesini inkâr eden zümreye bu ismin verilmesi daha uygun gibi gelir.Fakat bunlar di­ğerleri gibi konuyu fazla dillerine dolamadıkları için bu isim diğer­lerine verilmiştir.

Sindi    bu hadisin açıklamasında diyor ki:

*Bu iki sınıf için müslümanlıktan nasib yoktur» tabirine ve ba­zı hadislerdeki benzeri ifadelere dayanarak bunların kâfir olduğu­nu söyliyenler vardır.Fakat âlimler demişler ki ehl-i kıbleyi tekfir etmekte acele etmemelidir.Bilhassa îslâmın akaid konularında hak ve gerçeği bulmak yolunda olanca gücünü harcayarak bir takım ayet ve hadislerden delil getirmeye çalışan ve fakat delillerin yorum­lanmasında ve savundukları itikadı mes'elelerde ilmî hatâya düşen­lerin hemen küfrüne hüküm etmemelidir. Bunlar küfrü ihtiyar et­miş değillerdir. Bütün çabalarına rağmen, Ehl-i Sünnet'in görüşje-rinin haklılığı onlarca belirlenmemiş ve kendi görüşlerinden kurtu­lamamışlardır. Netice itibarı ile bunlar içtihadında hatâya düşen müctehid veya' gerçeği bilemeyen cahil durumundadırlar.Gün ışı­ğına çıktığı söylenebilen ehl-i sünnetin görüşlerine katılmayan bu bâtıl mezheblerin savunucularından ve mensuplarından, zaruret-i diniyyeden olan bir hükmü inkâr eden olursa onun küfrüne hükme­dilir.Böyle bir durum olmadıkça bunların tekfiri yapılmamakla be­raber fışkına hüküm verilir.Şahidlikleri kabul edilmez.«İslâmdan nasibleri yok» tabiri, onların durumlarının kötülüğüne, yanlış yola saptıklarına ve dolayısı ile İslâmdan kazançlarının yok denecek derecede az olduğuna işaret eder, diye yorumlanmıştır.Örneğin cim­ri adam için 'malından nasibi yoktur', denilir. Sindi bu izahatı naklen verdikten sonra diyor ki, «Hasen Garib» olan bu hadis furû (fıkhı hükümler) konularında bile delil olamazken Usûl (dinin iman sisteminle ait bir konuda hiç bir surette delil olamaz. Çünkü bu sahada kafi delilin bulunması şarttır. Usûl'e âit tekfir konusunda zanni olan böyle delillerle istidlal edilemez.'

Tirmizi bu hadisi burdaki senedle ve başka bir senedle ri­vayet ettikten sonra bunun «Hasen Garib» olduğunu söylemiştir, îbn-i Mâceh de 73 numarada aynı hadisi başka bir yolla ri­vayet etmiştir. Hafız Siraceddin, Hadisin «Mevzu» ol­duğunu söylemiştir. Fakat Hafız Selâhaddin ve Hafız îbn-i Hacer, hadisin «Hasen»'e yakın olduğunu, çünkü mü-taaddit senedlerle rivayet edildiğini söylemişlerdir.

63) Ömer tbn-î Hattab (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi söylemiş ki : Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ya­nında oturuyorduk. Elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat aniden yanımı­za geliverdi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor; bizden de hiç kimse ken­disini tanımıyordu. Ömer (Radiyallahü anh) demiş ki: Bu yabancı zât, he­men Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemy'm. yanma oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Sonra dedi ki:

— «Yâ Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! İslâm nedir?» Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim, Allah'ın Resulü (son elçisi)  olduğuna şehâdet etmek, namazı dosdoğru kıl­mak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Kâ'be'yi hac et­mektir* buyurdu. Soru soran zat:

—  «Doğru söyledin», dedi. Ömer (Radiyallahü anh) dedi ki:

'Biz buna hayret ettik. (Çünkü) hem soruyor hem de doğrulu­yordu.' Sonra bu zât:

— Yâ Muhammed    (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    İman nedir? dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

—«İman, Allah'a, O'nun meleklerine, peygamberlerine, kitabla-rına. âhiret gününe ve kadere - hayrine ve şerrine inan m an dır.» bu­yurdu.

Soru sahibi:

— Doğru söyledin, dedi. Ömer (Radiyallahü anh) dedi ki: 'Biz buna şaştık.  (Zira)  hem soruyor hem de tasdik ediyordu.'

Soru soran zât daha sonra:

— «Yâ Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İhsan nedir?»

diye sordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—«(İhsan), Allah'a, Onu görüyorsun gibi ibadet etmendir. Çün­kü gerçekten sen onu göremiyorsun da O, muhakkak seni görüyor* buyurdu.

Soru sahibi (bu defa) :

— Kıyamet ne zaman (kopacak)? dedi.    Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Soru sorulan (adam) soru soran (kişi) den (bu hususta) da­ha bilgili değildir.» buyurdu. O zât:

__ O halde kıyametin alametleri nelerdir? dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Cariyenin kendi sahibesini doğurması  (Vekî, dedi ki; yani Arab olmayan kadının Arab çocuğu doğurması) ve yalın ayak, çıp­lak, yoksul, küçükbaş hayvanların çoban (bedevi) laruıın yüksek bi­na yapmak (hususun) da birbiriyle    yarıştıklarını görmendir.»    bu­yurdu.

(Hadisin ikinci derecedeki râvisi Abdullah bin Ömer (Radiyal­lahü anh) dedi" ki, bir süre sonra ilk râvi (Ömer b. Hattâb (Radiyal­lahü anh) şöyle dedi:

Üç gün sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana rastladı ve:

— «(Yâ Ömer) O (soruları soran)  zâtın kim olduğunu biliyor-musun? dedi. Ben:

— Allah ve Resulü bilir, dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «O Cibril'dir.   Size dininizin mes'elelerini öğretmeye  geldi.»

buyurdu.[116]

İzahı

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e soru sormak üzere aniden çıkagelen zâtın orada bulunan sahabîler tarafından tanınma­ması, onun yabancı olmasını gerektiriyordu. Fakat üzerinde yolculuk eserinin bulunmayışı, bilakis elbisesinin tertemiz, bembeyaz oluşu ve saçlarının tozlanmayıp simsiyah görülüşü onun yolculuk etmediği­ni gösteriyordu ki, bu durum ordaküerin hayretini mucip olmuştu. Râvi H z . Ömer (Radiyalîahü anh) bu hayretini, onun bu du­rumunu anlatmakla ifade ediyor.Cümlesindeki «Fahzeyhi» zamirinin mercii Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) veya gelen zât olabilir.

Sindi    bunu şöyle anlatır :

Nevevi’ye göre, zamirin mercii  zâttır. Cümlenin mânası şudur:

«Gelen zât her iki elini kendi uylukları üzerine koydu.»

Bazı âlimler, «Bu mânanın edeb ehline daha uygun olduğunu ve bu takdirde soru sahibinin bir talebe gibi diz çökerek oturduğunu, ellerini kendi uylukları üzerine bıraktığı ve saygılı bir tavır takındı­ğını ifade eder» demişlerdir.

Bağavî ve başkaları, zamir Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e racidir, demişlerdir. Buna göre mânâ şöyledir:

Gelen zât her iki elini Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-ın uylukları üzerine koydu».

Bu şekil mânâlandırma bir önceki cümlenin mânasına daha* mü­nasip olur. Çünkü bu takdirde iki cümlenin mânası şu olur:

«Dizlerini Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in dizlerine dayadı, ellerini de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in uy­lukları üzerine koydu.»

îbn-i Hacer de bu ihtimali tercih ederek İbn-i Huzeyme'nin rivayetinde «Sonra ellerini Resûlullah'ın dizleri üze­rine koydu» buyurulmuş olmasını tercih sebebi olarak gösteriyor ve Cibril (Aleyhis'salâtü ves'selâm) bu kaba hareketi ile orada bu­lunanların kendisini tam bir çöl bedevisi sanmaları ihtimalini kuv­vetlendirmek ve hakiki durumunu iyice gizlemek istemiş olsa gerek, diyor

Cibril (Aleyhisselâm)'m, «Yâ Muhammedi» diye Resûlul-lah'a mübarek ismi ile hitab etmesi de kendisini gizlemek ve kaba göstermek içindir. Sonra Resûlullah'ı, ismen çağırmak insanlar için mekruh ise de melekler için mekruh değildir.

Bu hadis-i şerifi Kütüb-i Sitte sahihleri cüz'î bir lafız değişikliği ile tahric etmişler.Cibri1'in kendisini tanıtmak istemediği bü­tün rivayetlerden anlaşılmıştır.

Hadisin bütün rivayetlerinde Cibril (Aleyhisselâm)'m îslâm, İman, İhsanı sorduğu, daha sonra kıyametin kopma zamanını ve alâmetlerini sorduğu görülür.[117]

 

Îman

İman: Arab dilinde bir şeye inanmak, bir şeyi tasdik etmek ve kabullenmek manasınadır. Teslim olmak ve inkiyad etmek mânası­nı da içine alır.

İman: Şer-i şerifte ise; Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Allah tarafından getirdiği kesinlikle bilinen şey­lerin tümünde icmalen O'nu kalben tasdik etmek ve verdiği haber­lere teslim olmaktır. Sadeddin-i Tef tâzâni Şerhü'l-Akâid kitabında iman bahsinde diyor ki:

«Cumhûr-i Mühakkikin'e göre iman, kalb ile tasdikten ibarettir. Dil ile ikrar imanın bir parçası değil, sadece dünyevî hükümlerin ic­rası bakımından imanın şartıdır. (Yani kişinin insanlarca mü'min sayılması ve ona göre hakkında muamele yapılması için dil ile ik­rar aranıyor.) Çünkü kalb ile tasdik gizli bir şeydir. Onun bir alâ­meti gereklidir.

Bu duruma göre kalbi ile tasdik ettiği halde dili ile ikrar etme­yen kişi, dünya hükümleri bakımından mü'min sayılmamakla bera­ber Allah indinde mü'mindir.   Cehennemde ebedî kalmaz.

Dil ile ikrara mâni olacak dilsizlik ve hayatî tehlike gibi bir özür yok iken ikrarı terketmek haramdır. Şayet böyle bir özre binâen ikrar yok ise; bunun hiç bir mahzuru yoktur. Yani dil ile ikrarı is­tediği halde bir mani dolayısı ile ikrar edemiyen kişi için ikrar şar­tı aranmıyor. Dolayısı ile böyle bir adamın dünya hükümleri bakı­mından da mü'min sayıldığı icma' ile sabittir.

Dili ile ikrar edip, kalbi ile tasdik etmiyen, münafık ise; dün­ya hükümleri yönünden mü'min sayılır. Fakat Allah katında kâfir­dir.

îmanın bu tarifi, Matüridi' ye mezhebinin imamı Ebû Mansur-i Matüridi, İmam-ı A'zam Ebû Ha­nife ve bir çok Matüridîye ve Eş'ariye mezheb-lerinin ileri gelen âlimleri tarafından tercih edilmiştir. Nasslar da bu tarifi te'yid eder mahiyettedir. Nasslardan birkaç tanesini ala­lım :

Âyetler:

= «Onlar, Allah, kalbi eri ne iman oturttu.[118]

=  «...ve kalbi imanla mutmain olduğu halde..[119] ama kalbleri iman etmedi.. [120]gibi ayetler.

Hadisler:       

= Allahım! kalbimi senin dinin üzerine sabit kıl.»

= «Onun kalbini yarsaydın ya!»

Üsâme bin Zeyd (Radiyallahü anhüma) bir gazvejle bir adamı öldüreceği zaman adam kelime-i tevhid getiriyor. Fakat Üsame onun samimiyetine inanmadığı için öldürüyor. Bilaha­re durum Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e intikal edince Üsâme «O, tevhid kelimesini kalbten söylemedi» diyerek savun­mada bulunduğu zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisi buyurdu.

Bazı âlimlere göre; iman kalb ile tasdik ve dil ile ikrardan iba­rettir. Dil ile ikrar imanın bir parçasıdır. $emü'l-Eimme Serahsî, Fahrü'l-îslâm Pezdevî ve bir çok fıkıhçı bu tarifi benimsemişlerdir. Bu görüşte olanlar derler ki: îmanın tas­dik rüknü mutlaka bulunacak, hiç bir surette rükün olmaktan düş­mez. Fakat dil ile ikrar bazen rükün olmaktan çıkar. Meselâ zor­lama anında veya dilsizlik halinde ikrar aranmaz. Yani böyle hal­lerdeki adam, ikrar etmediğine rağmen mü'min sayılır.

Özürsüz olarak ikrarı terkeden, bu tarife göre tasdik etse bile, Allah indinde de mü'min sayılmaz, ebedî cehennemlik olur.

Bunların delilleri:

 = «Kalbi imanla tatmin olduğu halde küfür etmeye mecbur ka­lan müstesna.[121]

= «Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla çar­pışmaya memur oldum...»

Selef, hadis âlimleri, Şafiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbe1:'Kâmil iman, tasdik, ikrar ve amelden ibarettir. Ameli olmayan kimse mü'min olmakla beraber imanı, kâmil değildir.' de­mişlerdir. Fakat Mu'tezile ile Haricî ler'e göre mut­lak iman, tasdik, ikrar ve amelden ibarettir. Dolayısı ile namaz, oruç, zekât gibi ameli olmayan kimse mü'min sayılmaz. Çünkü imanın te­mel rükünü (parçası) olan amel yoktur.

îmanın makbul ve sahih olması için 3 şart vardır:

1. îman ye's halinde olmıyacaktır. Eğer Allah'ın azabını veya ahirete ait her hangi bir hali gözleri ile müşahade ettikten sonra bir kimse iman ederse onun imanı makbul değildir. Bunun içindir ki, sekeratta son nefesini verirken iman eden kâfirin imanı sahih de­ğildir. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celleî :

«Bizim aza­bımızı, gördükleri zaman ettikleri imanları onlara menfaat verecek değildir.» buyuruyor. [122]

2. İnanan kişi, dinden olduğu kesinlikle bilinen bir hükmü in­kâr veya tekzib etmiyecektir.   Meselâ : Bir kimse dinin tüm hüküm­lerine iman ettiği halde namaz, oruç, zekât ve hac gibi zarurât-ı di-niyyeden birisini inkâr veya tekzib ederse mü'min sayılmaz.   Çün­kü böyle bir adam, dolaylı yolla Kur'ân-ı ve Hz. Muhammed (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'i inkâr veya tekzib etmiş olur.

3. Dinin bütün hükümlerini beğenerek kabul edecek,hiçbir hükmünü küçümsemiyecektir. Meselâ: Namazı beğenmiyen veya Allah'a karşı inad olsun diye kasden ifa etmeyen kimse mü'min ol­maktan çıkar.[123]

 

İslâm

İslâm î  Arab dilinde inkiyad, teslimiyet ve ihlâs demektir. Şer-i şerifte çeşitli mânâlarda kullanılmıştır.

Cumhûr'a göre îslâm : Şer'î hükümleri kabul etmek, Allah'a in­kiyad ve teslim olmaktır. Buna göre İslâm İmandan, îman da İs­lâm'dan ayrılmaz. Başka bir deyimle, her mü'min müslümandır ve her müslüman mü'mindir.

Bâzı âlimlere göre îslâm: Allah'ın emir ve nebilerine, imanla be­raber kalben inkiyad etmektir, demişlerdir

«Şüphesiz Allah indinde (makbul)

din ancak İslâmdır.»[124] âyetinde olduğu gibi îslâm, Hz. Muhamed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in getirmiş olduğu din mânasında da kullanılmıştır.

İzahını yapmakta olduğumuz ve «Hadîsi Cibril* ismi ile meş­hur olan 63 nolu hadiste olduğu gibi îslâm kelimesi: «îman etmek şartı ile kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekât gibi din şiarlarını (= alâmetlerini) açıkça yapmak anlamına da gelmiştir.

Bu durumda îslâmm alâmetleri ve semereleri, kalbde gizli olan imanı, kelime-i şehadetie ve farz ibadetlerle izhar etmektir, denil­miş oluyor.

Akaid'e ait Kasıde-i Nunîyye'nin sarihi Dâvud b. Muhammed Karsı İman ve îslâm kelimelerinin izahını yapar­ken şöyle der:

'Halk arasında meşhur olan «İslâm'ın şartı beştir» sözü galattır. Veya dini vecibelere sıkı bir teşvik için kullanılmıştır. Filhakika şart olarak sayılan şeyler şart değil, îslâmm yüce alâmetleri ve büyük semereleridir.'

Çünkü eğer bunlar hakîki mânada şart olsaydı bunları tam yap­mayan kişinin müslüman sayılmaması gerekirdi. Halbuki farziyet-lerini kabul etmekle beraber meselâ : Ramazan orucunu özürsüz tutmayan kimse büyük bir günaha girmiş olur ise de, dinden çıkmış olmaz.

İslâm ve İman mefhumlarının birbirinden ayrılmadığını beyân eden Cumhur'un delillerinden birisi şu ayet-i kerimedir:

= «Bunun üzerine biz oradaki mü'minleri çıkardık. Ama o yer­de, bir evden başka müslüman bulmadık.[125]

Şer'i şerife göre makbul olan İslâm mefhumunun iman mefhu­mundan ayrılmadığını yukarda belirttik. Makbul olmayan ve zahi­rî bir teslimiyetten ibaret kalan mânadaki îslâm, imandan tama­men ayrı bir durum arzeder, ki daha çok böyle kullanılan İslâm ke­limesi lügat mânasında istimal edilmiş olur. Nitekim Hücürât sure­sinin 14'üncü ayetinde îslâm kelimesi bu mânada kullanılmıştır:

= «Bedeviler dediler ki: İman ettik. Sen (onlara) söyle ki t Siz iman etmediniz ve lakin : Biz (zahiren) İslâm olduk, deyiniz. Henüz iman kalbinize girmemiştir.[126]

îman ve İslâm hakkında "verdiğimiz izahattan anlaşıldığı gibi Cibril (Aleyhisselâm)'m «İslâm nedir?» sorusu ile İslâmm ma­hiyeti değil, onun alâmetleri ve semerelerinin ne olduğu soruluyor, îtesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SeüemVda verdiği cevapta, İslâmm şi'âr (= alâmet) leri ve semerelerinin Allah ve Resulüne olan inancı kelime-i şehâdeti (açıkça) getirmek ve farz ibadetleri dosdoğru eda etmek olduuğnu beyan buyurmuş oluyor.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanında oturan Sa-habüer soru sahibini tanımıyorlar idi. Onun bir taraftan soru sorma­sı, diğer taraftan aldığı cevabı tasdik etmesi sahabîlerin hayretini mucip oluyordu. Çünkü, normal olarak soru, bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi için sorulur. Alınan cevabı tasdik ise doğru cevabın so­ru sahibi tarafından daha önce bilindiğini gösteriyor. Bu sebeple râ-vi Hz. Ömer (Radiyallahü anh) «Biz buna şaştık (çünkü) hem so­ruyor hem de doğruluyordu.» demekle duydukları hayreti ifade edi­yor.

Cibril (Aleyhisselâm) 'in «İman nedir?» sorusu ile de ima­nın mahiyeti soruluyor ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) tarafından, imanın 6 şartı diye bilinen mahiyeti özlü olarak bil­diriliyor. Bunların tafsilatı Akaid ilmine ait kitablarda mevcuttur. Biz gayet özlü olarak şunu söylemekle yenitelim :

1. Allah Taâlâ'ya iman: O'nun varlığına,   birliğine,   ortak ve benzerinin olamıyacağma, O'nun kemal sıfatları ile muttasif olup her türlü noksanlıklardan pâk ve nezih olduğuna inanmaktır.  Allah Teâla hakkında vacip olan sıfatları öğrenmek her müslümana farz­dır.  Bu sıfatlar:

Vücûd, Kıdem, Beka, Hadis olan şeylere muhalefet, Kıyam bi zatih, Vahdaniyet, (bunlara sıfat-ı Selbiye denir.) Hayat, ilim, irade, kudret, semi', basar, kelam ve tekvin (bunlara da sıfat-ı sübutiye de­nir) dir. Bu sıfatların zıddı (karşıtı) ile Cenâb-ı Allah'ın vasıflanma­sı muhal (imkânsız)dır.

2. Meleklere îman: Allah Teâlâ'nın nurdan yarattığı, masum, verilen emirleri aynen yerine getiren, sayıları da ancak Allah tara­fından bilinen ve melek ismi verilen bir çeşit yaratıkların varlığı­na inanmaktır.Melekler yemez, içmez, evlenmez, günah işlemez, uyumazlar.Melekler yerde, göklerde, göklerin fevkinde ve bilme­diğimiz yerlerde bulunurlarEn büyükleri Cebrail,Mikâil, İsrafil ve Azrail' dir.Hafaza,   Müdebbirât, Kirâmen Kâtibin gibi kısımları vardır.Bir kısmının isim­leri ve görevleri Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)tarafından bildirilmiştir.

3. Resullere İman:  Allah Taâlâ'mn, insanların iman ve irşadı için görevlendirdiği ve mucizelerle davalarını isbatlarnak imkânım bahşettiği elçilerine inanmaktır.   Bazı peygamberlere Allah tarafın­dan   Kitab    veya    Suhuf   gönderilmiş ve onlara şeriat verilmiştir. Adem,Şît, İbrahim,Davut,Musa (Aleyhis-saiâ-tü ves'selâm) gibi. Böylelerine «Nebi» denildiği gibi «Resul» de deni­lir.Kitab ve şeriatı olmayan peygamberlere resul denmez, yalnız Nebî denilir. Bazı âlimler de resûl'ün mânasını daha geniş tutmuş­lar ve «Şer'î hükümleri insanlara tebliğe me'mur kılınan peygam­berlere Resul denilir. Tebliğ ettikleri şeriat ve kitab ister onlara inmiş olsun ister onlardan önceki bir peygambere nazil olmuş olsun fark etmez.» Peygamberlerin sayısını ancak Allah bilir. Kur'an'da 25 peygamberin ismi geçmektedir Üzeyr, Lokman ve Zükarneyn'in   peygamber oldukları ihtilaf konusudur.

Bütün peygamberlerde bulunması gerekli vasıflar da şunlardır. Hepsi çok zekî, masum, emin, sadık olup kendilerine inen emirleri aynen tebliğ etmişlerdir.

4. Kitaplara İman: Allah (Celle CelâlühûKın resuller vasıtasıyle insanların irşadı için gönderdiği ve kitab denilen ilahî kanun­lara inanmaktır. Bunlar, 100 adet küçük olup «Suhuf» ismi ile meş­hur olan kanunlar ile 4 büyük kitabdan ibarettir. Büyük kitablar-dan Tevrat Hz. Mûsa'ya , Zebur Hz. Davud'a, İncil H z. İsa 'ya ve Kur'ân-ı Kerim Peygamberimiz Hz. Muham-m e d (Sallaalahü Aleyhi ve Sellem)'e gönderilmiştir. Allah'ın sa-lât ve selâmı cümlesinin üzerine olsun. Suhuflar olsun, büyük kitab-lar olsun hepsinin hak olduğuna, bunların en sonuncusunun Kur'an olduğuna ve Kur'an'm indirilişi ile hepsinin hükmünün lağv edildi ğine, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın duyan her insanın buna iman etmek zorunda olduğuna inanmak farzdır. Zaten diğer kitab-larm asıl nüshaları yoktur. Mevcut olan Tevrat ve İnciller tahrife uğramış ve ilahî olmak vasfını bile yitirmiş birer beşer, eseri olmak durumuna düşmüştür. Asıl nüshaları Hz. Muhammed (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'i müjdelemişlerdir.

5. Ahiret Gününe İman: Ölen insanların ve cinlerin tekrar di­rileceklerine, imanlı olanların cennete ve imansızların cehenneme gireceklerine inanmaktır. Kabir halleri, Sûr'un üfürülmesi, ölülerin kabirlerinden çıkması, Hesap, Mizan, Kitapların ellere verilmesi, Kev­ser havzı, Cennet, Cehennem gibi nasslar ile sabit olan ve ölümden sonraki hayat ile ilgili durumların hepsi âhiret gününün şümulüne girer ve tümüne iman etmek zarureti mevcuttur.

6. Kaderin Şer ve Hayrına İman: Var olacak her şeyin ne za­man, nerede, ne gibi durumlarda meydana geleceğinin Allah Taâlâ'-nın daha önceden takdir etmesine inanmak ve hayır olsun, şer ol­sun hiç bir şeyin Allah'ın takdir ve bilgisinin dışında meydana gele-miyeceğine iman etmektir. Kader ile ilgili geniş malûmat inşâallah Mukaddime'nin 10'uncu babında verilecektir.

Hulâsa  iman: Bu altı hususu kalben tasdik etmek ve dilsizlik, veya zorlama gibi bir özür yoksa bu tasdiki dil ile ikrar etmektir.[127]

 

İhsan

Cebrail (Aleyhisselâm) 'in (İbadette) İhsan nedir? sorusunu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle cevaplamıştır.

«İhsan:  Allah'a, O'nu görüyorsun gibi ibadet etmendir...»

Bundan maksad, Allah'a ibadet etmeye başlarken bu halin ger­çekleştirilmesini intizar etmek ve bu, olmadıkça ibadete durmamak değildir. Bütün gaye bu hâlet-i ruhiye içinde ibadet etmek için gay­ret etmektir. Kul ibadet ederken eğer Allah Teâlâ'yı görseydi, yü­ce Rabbinin onun durumuna muttali, içini ve dışını bilici ve onu mürakaba etmekte olduğunu düşünürdü, dolayısı ile gafletten ve dünya meşguliyetlerinden kalbini uzak tutmaya, huşu', huzur ve te-zellüle riayet etmeye olanca gücünü harcardı. Kul Allah'ı görmü­yor ise de Allah Teâlâ'nın onu gördüğünü ve gözetlediğini düşünür­se aynı duygu ile ibadet etme imkân ve zevkini bulabileceğine işa­retle «İhsan» mahiyeti tanıtılmış oluyor.

'Kıyamet ne zaman kopacaktır?' sorusuna cevaben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in:

«Kıyametin kopma zamanı kendisinden sorulan (Resûlullah), soran (Cebrail) den (bu konuda) daha bilgili değildir.» buyruğu fet­va vermek durumunda olan ilim adamlarına ışık tutan bir düstur­dur. Cevabı bilinmeyen bir soru sorulduğunda «Bilmiyorum» de­mek insanın değerini küçültmez, bilakis yüceltir. İlmi değerini, sa­mimi takvasını ve ihlasını perçinleştirir.[128]

 

Kıyametin İki Alâmeti

'Kıyametin alâmeti nedir?' sorusunun cevabında Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) iki alâmeti bildiriyor: Aşağıya metnini aldığım birinci alâmet, çeşitli mânalarda yorumlanmıştır:

«Câriye'nin   kendi   sahibesini   doğurmasıdır.»

Musannifin Vekî' den naklettiği ve âlimlerinin çoğunun yap­tığı yoruma göre bu cümleden maksad, İslâm dininin yayılması,müslümanlarm geniş çapta fütuhatta bulunması ve düşmanlardan çok sayıda esir almasıdır.   Müslümanların mâlik olacakları cariyelerden doğma çocukları hür sayıldıkları için babalarının tüm ma­lına olduğu gibi anneleri olan cariyelere de bir bakıma sahip olmuş olurlar.

İbrahim el-Harbî demiştir ki: «Bu cümle ile cariyele­rin hükümdarları doğurması ve anne olan bu cariyelerin herkes gi­bi hükümdar evlâdının teb'ası durumuna düşmesi mânası kasdedilmiştir.[129]

Sindi' nin aldığı yoruma göre bu cümle, anne ve babaya itaatsizliğin çoğalması anlamını ifâde ediyor. İtaatsizlik ve isyan yüzünden evlad, annesini bir câriye mesabesinde tutacak, câriye için reva görülebilen muameleler annelere yapılacaktır.

Bu cümle başka şekillerde de yorumlanmış ise de Nevevî' nin buyurduğu veçhile bunlar zayıf görüldüğü için buraya alınmamıştır.

«Ve (ikinci alâmet de) yalın ayak, çıplak, fakir, koyun - keçi çobanlarının binaları yükseltmek hususunda yek diğeri ile yarışma­larını ve böbürlenmelerini görmendir.»

Bu cümle ile fakirlerin ve Bedevilerin servet sahibi olacakları ve yüksek apartmanları yaptırarak bu binalarla iftihar edecekleri kaydedilmiştir. Bâzı ilim adamları bu cümlede İslâmiyetin yayılaca­ğına işaret olduğunu söylemişlerdir.

Hadîsin : 

= «O .Cibril'dir. Dininizin mes'elelerini size öğretmek için ya­nınıza geldi.» parçası Müs1im' in başka bir senedle yine H z . Ömer    (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettiği metinde şöyle geçiyor.

«Şüphesiz O, Cibril'dir. Size dininizi öğretmeye geldi.»

Nevevi der ki: Bu cümle, İslâm, îman ve thsan'ın hepsine birden Din denilebileceğine delâlet eder. Yani bu üç mefhûmun îs-lâmiyetteki yerinin çok önemli olduğu anlaşılmış oluyor.

Nevevî  daha sonra:  'Bu hadîs-i şerif ilim, marifet, edeb ve dinî inceliklere ait bir çok mühim noktaları ihtiva ediyor. Hattâ îs-lâmiyetin temelini teşkil ediyor. İzah esnasında sırası geldikçe mü­him noktaları belirttik. Bizim zikretmediğimiz noktalardan birisi de şudur ki: Bir âlimin meclisine giren kişi orada oturanların öğ­renmelerini gerekli gördüğü ve hiç birisinin sormak niyetinde olma­dığı şer'î mes'eleyi kendisi sormalı ve böylece mecliste bulunanların hepsinin öğrenmelerini sağlamalıdır.   Diğer bir nokta da budur:

Âlim, soru sormak isteyene karşı yumuşak davranmalı, onu ya­kınma almalı, sıkılmadan, çekinmeden ve rahatlıkla sorusunu açık­ça sormak imkân ve fırsatını vermelidir. Soru soran adam da soru­sunu nezaketle sormalıdır.' diyor.

64) Ebû Hüreyre (Radiyallahü ank)'den:

Demiştir ki:   Bir gün, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem) halk(m yararlanması) için açık bir yere çıktıydı.   Bir adam O'na gelerek:

— Yâ Resûlullah! İman nedir? diye sordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «İman : Allah'a Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Allah'a kavuşmaya inanman, bir de son dirilmeye inanmandır.» bu­yurdu. Adam :

— Yâ Resûlullah! İslam nedir? diye sordu. Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) :

—  «İslam î   Allah'a ibâdet etmen, O'na hiç bir şeyi ortak etme­men farz namazı dosdoğru kılman, farz kılman  zekâtı eda etmen ve Ramazan orucunu tutmandir.» cevabını verdi. Adam:

— Yâ Resûlullah! İhsan nedir? dedi. Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

— «İhsan:  Allah'a O'nu görüyorsun gibi ibâdet etmendir. Çün­kü sen    O'nu görmüyorsun da O, şüphesiz seni görür.»    buyurdu. Adam :

— Yâ Resûlullah! Kıyamet ne zaman kopacaktır? sorusunu sor­du. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir. Ve lâ­kin ben sana kıyametin alâmetlerinden haber vereyim:

Câriye, kendi sahibesini doğurduğu zaman işte kıyametin alâ­metlerinden birisi budur. (Kim oldukları belirsiz) koyun çobanları yüksek bina yapmakla yekdiğeri ile yarıştığı zaman işte bu da kı­yametin alâmetlerindendir. Kıyametin kopma zamanı Allah'dan baş­ka kimsenin bilmediği beş şeye dahildir.» buyurduktan sonra şu âyeti (Lokman sûresinin 34'üncü ayeti) okudu:

«Kıyametin kopma zamanı hakkındaki ilim, şüphesiz Allah in­dindedir. Gerçekten, yağmuru (dilediği vakit ve istediği yere) O, yağdırır. Kadınların rahimlerindeki yavruları (tüm durumlarıylel O, bilir, hiç kimse yarın ne kazanacağını bifemez, hiç bir kimse ne­rede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah hakkiyle bilen ve haberdar olandır.»[130]

 

İzahı

Bu hadiste «İman» tarifinde geçen «Likaihi = Allah'a kavuşmak» tabiriyle ne kasdedildiği ihtilaf konusudur. «Lika» kelimesi Kitab ve

Sünnette sevab, hesap, ölüm, dirilme ve Allah'ı görmek mânaların­da yorumlanmıştır. Sindi diyor ki: Burada dirilme mânasına yorumlanamaz. Çünkü; «Lika» dan sonra dirilmek de zikredilmiş­tir. Birisi fazla kalır. Şayet «Lika» ile ölüm mânası alınırsa bundan maksad kişinin, şahsının öleceğine inanması değil, tüm alemin öle­ceğine ve dünyanın yıkılacağına inanması yükümlülüğü konulmuş olsa gerek. Çünkü; herkes kendisinin öleceğine zaten inanıyor. Mü­kelleflerin buna inanma mecburiyetinin konulması uygun düşmez. Fakat dünyanın yıkılması ve kâinatın hayâtının sona ermesi inkâr ve imana konu edilebilir.

«Lika» kelimesi burada hesap veya sevap manasına da yorumla­nabilir. Çünkü; bu iki mefhum dirilmekten tamamen ayrı şeylerdir. Nevevî diyor ki; «Lika» kelimesi ile Allah'ı görmek manası mu-rad değildir. Çünkü Allah'ı görmek mü'minlere mahsustur. Hiç kim­se âkibetinden (son nefesini nasıl vereceğinden) emin olamıyacağm-dan kesinlikle Allah'ı göreceğini garanti edemez, dolayısı ile buna yüzde yüz inanamaz. Sindi diyor ki; Allah'ın dilediği insanla­rın O'nu muhakkak göreceğine inanmak şeklinde yorumlanması mümkündür. Zâten hadîste her şahsın Allah'ı göreceğine inanmak mecburiyeti görülmüyor. Nasıl ki, ahiret günündeki hesaba, sevaba ve cezaya iman ediliyor. Halbuki, bunların tümü herkes için değil­dir. Çünkü hesap görmeden cennete girenler olacaktır. Diğer taraf­tan nice insanlar azap görmiyecek veya sevap alamayacaktır.

Hadisteki «Son dirilme» tabiri ile öldükten sonraki dirilme kas-dedilmiştir. Bazı ilim adamları: İlk dirilme dünyaya gelmektir. Onun için esas dirilmeye son dirilme denmiştir, derler. Diğer bir kısım âlimler de dirilmenin «Son» vasfı ile vasıflandırılması onun önemini belirtmek içindir, demişlerdir.

İslam: Allah'a"ibâdet etmen ve O'na hiç bir şey ortak koşma­man...» ifadesi 63 nolu hadisteki İslâm tarifinin bir benzeridir.

Burada İbadet'ten maksad Allah'ı tanımak O'na kul olmayı kabullenmek ve bunu dil ile itiraf etmektir. Bu takdirde İbadet, teslimiyet ve şehâdet kelimesini getirmektir. Namaz, oruç ve zekât da İslâm'm mânâsına dahil, başka ibâdet çeşitleri oldukları için ta­rifte zikredilmiştir, denilir. Diğer ibâdetler ise bunların devam ve ekleri durumunda oldukları için temel ibâdetlerle vetinilmiş oluyor.

«İbadet» ile mutlak kulluk ve itaatin kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda; namaz, oruç ve zekât, ibadetin içinde olmakla beraber önemlerine bina'en ayrıca alınmışlardır, denilir.

«Allah'a ortak koşmamak» kaydı, müşriklerin ibadetlerinin ge­çersizliğini belirtmek içindir. Çünkü müşrikler sözde Allah'a ibadet ederlerdi. Bir de Allah'a yaklaşmak için putları aracı kılarak onlara da tapmak sureti ile Allah'a ortak koşuyorlardı.

«Namazı İkame» den maksad, 5 vakit namazı 'zamanında kıl­mak ve kazaya bırakmamaktır, diyenler olmuştur. Bâzıları da, Îkame'den maksad rükünlerine ve şartlarına riâyet etmek sureti ile namaz kılmaktır, demişlerdir.

Resûlullah (Sallallahû Aleyhi ve SellemVin tilâvet buyurduğu Lokman sûresinin 34. âyetinde «Muğayyebat-ılHamse» denilen şu 5 şeye yer verilmiştir:

1. Kıyametin kopma vaktinin ilmi, Allah katmdadır.

2. Allah, nerede, ne zaman ve ne kadar yağmurun yağmasını takdir etti ise; onu ancak Allah yağdırır ve bilir.

3. Annelerin rahmindeki yavrunun erkek mi,kız mı,tamam mı, eksik mi ve sair durumunu, kesinlikle ancak Allah bilir.

4. Hiç kimse, yarın hayır mı şer mi kazanacağını ve ne gibi du­rumlarla karşılaşacağını kesinlikle bilemez.

5. Hiç kimse nerede öleceğini kestiremez. Âyet-i Celilenin sebebi nüzulü şudur:

Rivayete göre El-Hâris bin Amr, Resûlullah (Sallallahû Aleyhi ve Sellem) 'e gelerek: «Yâ Resûlallah! Kıyamet ne zaman kopacak, [ben yere tohum attım yağmur ne zaman yağacak, hâmile olan eşi­min hamli erkek mi kız mı, yarın ne kazanacağım ve ben nerede öleceğim?» diye sordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi.

Bu beş şeyi kesinlikle ancak Allah bilir. Vahiy veya ilham yolu olmaksızın hiç kimse bunlardan birisini bildiğini iddia edemez. Al­lah'ın ihsan ettiği bir takım alâmetlerle bunların tahmin edilmesi veya kısmen bilinmesi ayete ters düşmez. Çünkü o alâmetleri veren ve belirtilerden neticeleri çıkarmak kabiliyeti varsa onu da ancak Allah verir.

65) Ali b. Ebî Tâlib (Radiyaliahü anh)}den :

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

İmSh: Kalb ile tasdik, dil ile (kelime-i şehâdet-i söylemek su­reti ile) ikrar ve (namaz, oruç, zekât, hac gibi) organlar ile amel et­mektir.»

Râvîlerden Ebü's-Salt dedi kî; eğer bu sened bir deli üzerinde okunmuş olsaydı deli şifa[131] bulurdu.[132]

 

İzahı

Bu hadisin sıhhati hususunda âlimler arasında ihtilâf vardır. Îbnü'l-Cevzî, bunu mevzu' hadîslerden sayarak, râvîlerden Ebu's-Sal t'uı rivayetlerinin tutarsız olduğunu söylemiştir. Sünen'in bâzı sarihlerinin de dahil olduğu bir grup âlim, Îbnü'l-Cevzî' nin bu görüşüne katılmışlar. Zavâid'de deniliyor ki: âlim­ler ,râvi Ebü's-Salt'm zayıf olduğuna ittifak ettikleri için bu hadîsin isnadı zayıftır.

Süyûtî ise, hadisin mevzu olmadığını ve Ebu's-Sal t'ın îbn-i Main tarafından sika görüldüğünü söylemiştir.El-mî-zanül' İtidal' da şöyle söyleniyor:Ebü's-Salt sâlih bir adam­dır.Nesâi ve İbn-i Mâceh, onun rivayetlerini almışlar, îbn-i Maîn ve Darekutnî onu sika saymışlar.Ahmed de; Ben onu sadık görürüm, demiştir.Ne var ki   Ebü's-Salt

Şiî' dir.Hatib'in dediğine göre Şiîlikte aşırı gidiyordu. Fa­kat rivayetinde onu sadık olarak vasıflandırırlardı.[133]

Bu hadîsin râvilerinden Ebü's- Sa11'm; «Eğer bu hadîs, de­lirmiş bir adam üzerinde okunmuş olsaydı hasta şifâ bulurdu.» de­diği mervîdir. Böyle söylemenin sebebi bu hadisin senedinde insan­ların en hayırlısı olan Ehl-i Beytin mümtaz simalarının içtima et­miş olmasıdır.

Bu hadisi şerifin sahih olup olmadığı hususundaki ihtilâfı yu­karıda belirttik. Şayet sahih olarak kabul edilirse burada kâmil bir imanın amelsiz tahakkuk edemiyeceği ifâde edilmiş oluyor. Çünkü 63 nolu hadisin izahında belirtildiği gibi namaz, oruç ve zekât gibi ameller, Ehl-i Sünnet âlimlerine göre mutlak iman'm bir parçası de­ğildir. Mâlik, Şafii, Ahmed b. Hanbel ve Selef hadis âlimlerine göre amel ancak kâmil imanın parçasıdır.

66) Enes bin Mâlik (Radiyaliahü ank)'den:

Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellemyin şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir :

«Sizin hiç biriniz kendi nefsi için arzuladığını (din) kardeşi için de yahut buyurdu ki komşusu için de istemedikçe (tam) iman etmiş olamaz.»[134]

İzahı

Hadîsin metninde geçen «Kardeşi için veya komşusu için» ifa-desindeki tereddüt ravîdendir. Başka bir rivayette bu ifadeden yal­nız «Kardeşi için» kısmı olup şek durumu yoktur. Sahîh-i Buharı'-nin «iman» kitabına alman rivayet seksiz olanıdır.

Hadîsten maksad, bu meziyet olmadıkça iman kemâle ermiş ol­maz Diğer bâzı hadislerde de başka meziyetler için aynı tâbir kul­lanılmıştır. Bu meziyetler iman'ın kemâle ermesi için şarttır. Şart­lardan her hangi birisinin veya bir kaçının bulunması mutlaka kâ­mil imanın bulunduğunu gerektirmez. Şu halde farz olan ibadetle­ri tam yapmadığı halde bu meziyetleri taşıyan kişinin kâmil bir mü'-min olduğu anlamı bu ve benzeri hadislerden çıkarılamaz. Keza, bu meziyeti taşımıyan kişinin imansız olduğu manası da murad de­ğildir. İmanlı olduğu halde bu meziyetleri olmıyabilir. Böylesinin imansız, olduğu hükmü çıkarılamaz.

Mü'min'in din kardeşi için istemek durumunda tutulduğu şeyler, din ve dünya ile alâkalı olan her türlü meşru arzular ve hayırlı iş­lerdir. Mü'min, elindeki nimetin kendisinden alınmasını dilemek du­rumunda değil, onda mevcut nimetin benzerinin diğer müslüman-larda da bulunmasını arzulamakla yükümlü tutulmuş oluyor.

67) Enes bin Mâlik (Radiyallahü ank)'den :

Şöyle dediği mervîdir : Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyur­du ki :

«Hiç biriniz, ben kendisine evlâdından, babasından ve bütün in­sanlardan daha sevgili olmadıkça  (tam) iman etmiş olamaz.»[135]

 

İzahı

Müslim, bu hadisin metnini ayni senedle rivayet etmiştir. Sahihi Buhârî'nin aldığı aynı manadaki rivayet:

«Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki...» sözü ile başlar. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yemin etmekle bu sevginin ehemmiyetini belirtmiş oluyor. «İman etmiş olamaz.» cüm­lesi ile bu derece sevgisi olmayan kişinin kâmil bir îman sahibi ol­madığı ifade edilmiş oluyor.

Sahih-i Müslim'in Sarihi Nevevi der ki: İbn-i Battal, Kadıî Iyâz ve başka âlimler muhabbet hakkında şöyle demiş­lerdir :

Mahabbet üç çeşit olur:

1. Ta'zîm, yüceltmek ve saygı duymak sûretile olan mahabbet. Buna misal:Evlâdın, babasına karşı duyduğu mahabbet.

2. Babanın, evlâdına karşı gösterdiği şefkat ve merhamet şek­lindeki mahabbet.

3. Küçüğün büyüğünü sayması ve büyüğün küçüğüne şefkat et­mesi dışında kalan ve insanların birbirlerini beğenmeleri, sevmele­ri ve saymaları tarzında görülüp duyulan mahabbet.

Resûlulîah, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mahabbetin tüm çe­şitlerini burada toplamış ve «Beni çocuğundan, babasından ve tüm insanlardan daha ziyade sevmedikçe hiç birinizin imanı kemale er­miş olmaz» buyuruyor.

tbn-i Battal diyor ki; Kemâl-i imana kavuşmuş olan ki­şi, üzerindeki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hakkının, babasının, evlâdının ve bütün insanların hakkından daha fazla ol­duğunu bilir. Çünkü biz ancak O'nun sayesinde dalâletten kurtulup hidayete ermiş ve cehennem azabından sakınma yolunu tutmuş olu­yoruz.

Kadıî Iyâz da demiştir ki; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sünnet-i seniyyesine bağlanıp onu ihya etmeye çalış­mak. İslâmiyete vâki saldırılara göğüs gerip müdâfaa etmek ve ona muasır olup uğrunda canını ve malını feda etmek temennisinde bu­lunmak, O'nu sevmekten sayılır.[136]

Sahih-i Buhârî'nin şerhleri Kastalânî ve Tuhfetü'I-Bârî'de bu hadîsin izahı yapılırken; «bu hadiste istenen mahabbet imana da­yalı olan muhabbettir, ki bu tür muhabbet, sevenin sevilene uyma­sını gerektirir, trade dışında duyulan ve fıtrî olan muhabbetin bes­lenmesi ön görülmemiştir.Zaten irade dışında kalan şeylerle insan­lar mükellef değildir ve ihtiyari olmayan muhabbet makbul sayıl-madığı için Ebû Ta1ib'in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'e muhabbeti bulunduğu halde iman ettiğine hükmedilmemiştir» deniliyor. [137]

Sahîh-i Buharî'nin Sarihi Aynî, Resûlullah CSallallahü Aley­hi ve Sellem) hakkında duyulması gerekli olan muhabbetin varlığı için yalnız O'nu saymak ve yüceliğine inanmanın yeterli olmadığını ve içtenlikle O'nu sevmenin ve O'na karşı kaibî bağlantının duyul­masının gerekliliğini belirttikten sonra Hz. Ömer ve Amr b.   Â s    (Radiyallahü Anhümâ)'a ait bu iki rivayeti almıştır:

Ömer  (Radiyallahü anh) bir gün:

«—Yâ Resûlallah! Sen bana nefsimden başka her şeyden fazla sevgilisin» dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ömer! Senin nefsinden de daha ziyade sevgili olmam gere­kir.- buyuranca, Ömer {Radiyallahü anh) : «Nefsimden de da­ha çok» dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) : *îşte yâ Ömer şimdi oldu» buyurdu.

Amr bin  el-Âs   (Radiyallahü anh) 'den: şöyle dediği mer-vîdir:

Hiç bir kimse bana Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) '-den daha sevgili değildi ve benim nazarımda ondan daha yüce ve büyük bir kimse yoktu. O'na karşı duyduğum ta'zim ve yücelikten dolayı gözlerimi o mübarek zata bakmakla doyurmaya gücüm yet­mezdi, doyunca bakamazdım.»

68) Ebû Hüreyre  (Radiyallahü anh)'âen:  şöyle dediği rivayet edil­miştir.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki : «Nefsim, kudret elinde olan Allah'a kasem ederim ki siz îman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (kâmil) îman etmiş olamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? (öyle bir şey ki) onu yaptığınız zaman yek diğerinizi seversiniz? Selamlaşmayı ara­nızda yayınız.»[138]

 

İzahı

Müs1im'in, birisi yeminsiz, diğeri de yeminle başlayan iki rivayetle aldığı bu hadisin şerhinde Nevevî der ki:

«Birbirinizi sevmedikçe îman etmiş olamazsınız» cümlesi ile: 'İmanınızın kemâle ermesi ve iman hususundaki halinizin düzelme­si ancak sevişmenizle mümkündür', manası kasdedilmiştir.

«İman etmedikçe Cennete giremezsiniz» cümlesi ise; zahiri mânâ­sı ile alınır. Her hangi bir yoruma ihtiyaç yoktur. Çünkü Cennete, ancak iman üzerinde ölenler girer. Cennete girebilmek için kâmil iman da şart değildir.

Nevevî' nin açıklamasına göre hadisin metninde iki defa ge­çen îman kelimesinin birincisi ile mutlak iman ve ikincisi ile kâmil iman muraddır.

Nevevî, daha sonre Ebû Amr'm 2 yerde de iman ke­limesi ile kâmir iman manasını aldığını ve bu şekilde de yorumlana­bileceğini belirtiyor. îbn-i Mâceh'in haşiyesi Sindi de bu yorumu tercih ediyor. Buna göre mana şöyle olur:

«Siz kemâl-ı iman ile inanmadıkça imanları kemâle ermiş olan­lar Cennete girdikleri zaman Cennete giremezsiniz ve birbirinizi sev­medikçe imanınız kemâle ermiş olamaz.»

«Selâmı aranızda yayınız», cümlesi ile tanıdık olsun olmasın her müslümana selâm verilmesi isteniyor. Selâm birleşme ve kaynaşma­nın başlıca sebebi, sevişmenin anahtarı, Ehl-i îmanın şiarı, tavâzu ve saygılı olmanın belirtisidir. Küskünlüğün, ilgisizliğin ve yanlış anlamların bertaraf edilmesine iyi bir vesiledir. Müslümanların ara­larını bozmak isteyenlerin isteklerine karşı bir dereceye kadar sed mahiyetindedir.

Hadîsin metninde geçen fiillerinin  başındaki «Lâ» harfi nehiy değil, nefî içindir. Ehlinin malûmu ol­duğu üzere nefi edatı olan «Lâ» câzim değildir. Fiillerin sonundaki nun tahfif için düşmüştür. Nevevî'nin de beyan ettiği gibi  nun'un düşmesi sahih ve malûm bir lügattir. Bazı rivayetlerde nun-lar mevcuttur.[139]

69) Abdullah  (İbn-i Mes'ûd) Radiyallahü anh)'den:

Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellemyin şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir.

«Müslümana sövmek fısktir ve onunla çarpışmak küfürdür.»[140]

 

İzahı

Bu hadis müttefekun aleyhtir. Buhari İman, edeb ve Fiten kitablarmda rivayet etmiş, Müslim de açtığı özel bir babta rivayet­te bulunmuştur. Ayrıca Tirmizî, Nesâi, Ahmed bin Hanbe1 ve başkaları da tahriç etmişlerdir.

Fısk ve Fusuk : Hak yoldan ve itâattan ayrılmaktır. Kitâl da savaşmak, çarpışmak, dövüşmek ve düşmanlık etmek manalarına gelir. Küfür de dinden çıkmak, nimeti inkâr etmek, bir şeyi ört­mek ve gizlemek manalarına gelir.

Hadisi şerif çeşitli şekillerde yorumlanmıştır.

Bâzı âlimlere göre murad şudur: Müslüman ile sövüşmek fısk ve fücur ehlinin ve müslümanla çarpışmak da küfür ehlinin şanıdır. Müslümana yakışmayan çirkin şeylerdir. Bir müslümana hakkı ol­madığı halde söven kişinin, haram işlediği icmâ' ile sabittir. Hadis­te buyurulduğu gibi bu fiili işleyen fâsık olur. Fakat haksız yere müslümanla çarpışan kişi dinden çıkmaz. Ancak çarpışmayı mubah telâkki ederse; haramı helâl saydığı için küfre gidebilir. Bâzı ilim adamları hadisi bu şekilde yorumlamışlardır. Yâni müslümanla dö­vüşmeyi helâl sayarak onunla çarpışmak dinden çıkmaktır. Diğer bir kısım âlimler de küfürden maksad küfran-ı nimet, nankörlüktür. Buna göre murad şudur :

Müslümanla dövüşmek onun haklarını inkâr etmektir. Çünkü Allah Teâla müslümanları kardeş kılmış,    birbirlerini sevmelerini,

saymalarını, iyilikle muamelede bulunmalarını birer hak olarak on­lara tevdi etmiştir.

Küfür burada örtmek manasına da alınabilir. Çünkü müslüman­la dövüşmek, onun haklarını örtbas etmek, gizlemek ve görmemez-likten gelmek demektir, denilebilir.

Hulâsa: Küfür kelimesi hangi manaya almırsa alınsın hadis, müslümanm hakkının büyük ve yüce olduğuna bu hakka saygılı ol­manın gerekliliğine ve buna riâyet etmeyenin vahîm neticelere uğ­rayacağına dikkatları çekiyor.

70) Enes bin Mâlik (Radiyallahü an*)'den:

Şöyle demiştir: Resûlullah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Her kim ki, Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmadan, tam bir ihlâs ile O'nıuı birliğine inanmak, O'na ibadet etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı (gereği gibi) vermek hali üzerinde dünyadan ayrıhrsa, Allah (Tealâ)  kendisinden râzi iken ölmüş olur.»

Enes dedi ki: O (din) de Resullerin getirmiş oldukları ve Rabb-lan tarafından tebliğ eyledikleri Allah'ın dinidir. (Öyleki) Henüz hadisler çoğalmamış, uydurma hadîsler yaygınlaşıp sahih hadislere karışmamış ve kişiler ulu orta arzularına göre rivayetlere girişme­mişlerdi.

Kur'an-i Kerim'in son inen sûre (Tevbe) sinde bu hadisi tasdik ve teyid eden âyetler vardır. Allah buyuruyorki:

«Eğer (o müşrikler) tevbe eder, (Enes dedi ki: Tevbeden murad, putları ve bunlara tapmayı bırakmaktır.) namazı dosdoğru kılar ve zekâtlarım öderlerse...» Bu âyetin, hadis'te zikredilmeyen devamın­da meâlen «Kendilerini serbest bırakın. Gerçekten Allah Gafur'dur, Rahim'dir.» buyuruluyor.) (Tevbe 5) ve başka bir âyette buyurdu ki:

«Artık (o putperestler) eğer tevbe ederler, namazı dosdoğru eda ederler ve zekâtı verirlerse, dinde kardeşleriniz olurlar.»  (Tevbe 11)[141]

 

İzahı

îbn-i Mâceh bu hadisi iki sened ile rivayet etmiştir. Se-nedlerin ilk 3 ravisi Enes bin Mâlik, Er-Rabî1 bin Enes ve Ebû Ca'fer Er-Râzi' dir. Bunlardan sonra bi­rinci senedde sırayle Ebu Ahmed ve Nasr bin Ali el-Cahdemî, ikinci senedde de Ubeydullah bin Musa el-İbsî ve Ebû  Hatim bulunur.

Zevâid'de; bu şened zayıftır. Çünkü ravi Er-Rabî bin Enes burada zayıftır, deniliyor. İbn-i Hibbân da: Ebû Ca'­fer'in Er-Rabî bin Enes' ten rivayet ettiği hadisler umumiyetle zayıftır, demiştir.EI-Hâkîm ise bu hadisi Ebû Ca'fer aracılığı ile Er-Rabî' den rivayet ederek isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Sindi, bunları naklettikten sonra, Bence:Ebû Ca'fer,Er-Rabî' den  rivayet ettiği zaman Er -Rabi zayıftır, denileceğine Ebû  Ca'ferEr-Rabî'-den yaptığı rivayetlerde zayıftır, denmelidir, der.[142]

Hadîsin metninde geçen «İbadet» kelimesi itaat ve herçeşit kul­luk görevleri manasına alınabilir. Bu takdirde ibadetin şümuluna girmekle beraber önemine oina'en namaz ve zekât zikredilmiş olur. İbâdet bu manaya alındığı zaman açık olan hadisin manası şu olur :

«İhlash bir tevhid, sağlam bir iman, Allah'a karşı kulluk göre­vini yapmak, bilhassa namaz ve zekât vazifesini tam yapmak hali üzerinde dünyadan ayrılan kişi Allah'ın rızasını kazanarak ölür.» Şayet «İbâdet» kelimesi tevhid mânasına alınırsa, o zaman daha önce geçen «İhlas» kelimesinin tefsiri durumunda olmuş olur. Bu takdir­de zahiren iman, namaz ve zekâtın ilahî rızayı kazanmaya yeterli olduğu manası çıkıyor. Oysa kulun mükellef bulunduğu oruç, zekât gibi bir çok önemli ibadetler ve kulluk görevleri yapılmadan bu mut­lu akibete kolay kolay erişilemiyeceği nasslarla sabittir. Onun için hadis şu şekilde yorumlanır :

îhlaslı bir tevhid, sağlam bir iman ve namaz ile zekâtı gereği gibi ifa ederek dünyadan ayrılan kişi, Allah'ın rızasını (şu sebep­le) kazanarak ölür. Çünkü iman, namaz ve zekât ibadetlerine bağ­lananlar, bu sayede hayırlı işlere, kötülükleri terketmeye ve ölüm döşeğinde makbul bir tevbeye muvaffak olurlar. Dolayısı ile ilahi rızaya da erişirler.

71) Ebû Hüreyre  (Radiyallahü ank)'âen:

Şöyle demiştir: Resûlulİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Şüphesiz, Allah'tan başka ibadete müstahak ilah olmadığına ve gerçekten benim, Allah'ın Resulü olduğuma şahadet (dilleri ile ik­rar) edip namazı dosdoğru ve zekâtı gerektiği şekilde ifa edinceye kadar insanlar ile savaşmam bana emredildi.»

72) Muâz bin Cebel (Radiyallahü anh)'den :

Şöyle demiştir:Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «Şüphesiz, Allah'tan başka ibadete müstahak ilah olmadığına ve gerçekten benim, Allah'ın Resûlu olduğuma şehâdet edip namazı dos­doğru ve zekâtı gerektiği şekilde ifa edinceye kadar insanlar ile sa­vaşmam bana emredildi.»[143]

 

İzahı

71 ve 72 nolu hadislerin metni aynı olup senedleri değişiktir. Bi­rincisinde Ebû Hüreyre, El-Hasan, Yûnus, Ebû Ca'fer, Ebü'n-Nadr ve Ahmed bin el-Ezher; ikincisinde ise Muâz bin Cebel, Abdtırrahmanbin G a d e m , Şehr bin Havsab, Abdülhamid bin Behrânı, Muhmmed bin Yû suf ve Ahmed bin e1 - Ezher bulunur. İbn-i Mâceh' in iki senedi de son ravi Ahmed bin el-Ezher' den aldığı anlaşılıyor. Bu­harı ve Müslim «Kitabü'I-İman» bölümünde aldıkları bu ha­disi îbn-i Ömer' den rivayet etmişlerdir. Ayrıca Müslim, Ebû Hüreyre, Câbir ve başka zatlardan da rivayette bu­lunmuştur. Ancak müteaddit senedlerle rivayet edilen hadis met­ninde bazı rivayetlerde ilâve ve bazılarında kısalma vardır. Mese­lâ: Müslim'in Ebü Hüreyre' den aldığı bir rivayet şöy­ledir :

« Ebû Hüreyre (Radiyallahü ank)'den : Şöyle dediği rivayet edilmiştir : Resûlullahf'Sallalalhü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki :

«Kelime-i Tevhid-i getirinceye kadar insanlarla savaşmaya emre­dildim, lâilâhe illa'llah diyen kimse canını ve malını benden koru­muş olur. Ancak öldürülmeyi hak etti ise o ayrı, O'nun hesabı da Al­lah'a aittir.»

Diğer taraftan Müslim ve Buharı' nin ittifakla İbn-i Ömer (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettikleri metinde İbn-i Maceh' in aldığı metnin aynısı bulunmakla beraber şu ilâve de vardır.

«Bunları yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden ko­rumuş olurlar. Ancak İslâmm hakkı (olan cezalar) müstesna. (Gizli kalan durumlar ile ilgili) hesapları da Allah'a aittir.» Müs1im in rivayetindeki bu ilâvede «Bihakki'l-İslâm» tabiri yerinde «Bihak-kıha» ifadesi kullanılmıştır ki mânaya bir farklılık getirmez.

Tabari1 nin, «Evsat» adlı eserinde Hz. Enes (Radiyal­lahü anh)'den rivayet ettiğine göre bu hadiste istisna edilen İslâm haklarından maksadın neler olduğu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e soruldu? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de «Evlendikten sonra zina etmek, müslümanlığı kabul ettikten sonra mürted olmak ve adam öldürmek, kasdedilmiştir. Bu suçlara karşı­lık Öldürülebilir» diye cevap verdi.

Görüldüğü gibi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in in­sanlarla savaşması bâzı rivayetlerde onların Kelime-i Tevhid'i ge­tirmelerine, diğer bazı rivayetlerde ise Kelime-i Şehadet, namaz ve zekâtı ifa etmelerine bağlanmıştır. Bundan anlaşılıyor ki insanların müslümanlığı kabul etmeleri ve îslâm alâmetlerinin onlarda görül­mesi hedef tutulmuştur. Bu hedefe varılıncaya kadar Resûlullah (Sallahü Aleyhi ve Sellem) cihadla me'mur kılınmıştır. Ama halkın, kainlerinde neler gizlediklerini öğrenmekle emrolunmamıştır. Gö­nülde saklanan sırlardan dolayı hesaba çekmek Allah'a aittir.

73) İbn-i Abbâs ve Câbir bin Abdillah (Radiyallahü anhümâ)'dan : şöyle söyledikleri rivayet edilmiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Settem) buyurdu ki:

«Ümmetimden iki sınıf vardır ki, onlar için İslâm'da nasip yok­tur.Bu sınıflar Mürciye ve Kaderiye (mezheblerine mensub) olanlardır.»

74) Ebû Hüreyre ve İbn-i Abbâs (Radiyallahü anhümâ)'âan :  şöyle dedikleri rivayet edilmiştir.

«İman fazlalaşır ve eksilir.[144]

75) Ebü'd-Derdâ (Radiyallahü ank)'den: Şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

«İman ziyâdeleşir ve noksanladır.»[145]

 

İki Hadisin İzahı

Bu iki hadis, imanın fazlalaşma ve eksilmeyi kabul ettiğini ifâ­de ediyor.60 nolu hadisteki:

«Bir dinar, yarım dinar ve bir hardal tanesi ağırlığınca imanı olanları cehennemden çıkarınız» tabiri de imanın çok ve az olabil­diğini gösteriyor. Sahih-i Buharı ve Sahihi Müslim sahibleri İMAN kitabından birer babı buna ayırmışlardır.İmanın fazlalaşabildiğine delâlet eden âyetlerin bir kısmı şunlardir:«Taki imanları ile beraber imanı arttırsmlar...» (El-Feth 3)

«Ve iman etmiş olanlara da iman arttırsın...»(El-Müddessir 3)

= «Bu, onların imanını arttırdı...»  (Al-i İmran 173)

=« Ve bir sûre indirildiği zaman onlardan kimi diyor ki: «Bu hanginizin imanını arttırdı? Fakat iman etmiş olanlar ise (indirilen) sûre onların imanını arttırdı ve onlar müjdelenirler.»  (Tevbe 124)

= «Ve bu durum ancak onların iman ve teslimiyetlerini arttırdı.» (Ahzab sûresi, âyet 22)

Buhari  bu âyetlerin bir kısmını alır ve bu arada:

«Kemâlinden bir şey terkedilince iman haliyle eksilmiş olur.» der.

Ashab-ı Ki ram'dan, Ömer, Ali, îbn-i Mes'ud, îbn-i Abbâs, Muâz, İbn-i Ömer,Ebû Hüreyre, Ebü'd-Derdâ, Huzeyfe, Âişe, Selman, Abdul­lah b. Revâha, Ebû Ümâme ve başka zatlar (Radi­yallahü anhüm) hazretleri imanın ziyade ve noksanlık kabul ettiği­ni söylemiştir. Tabiin' den de Urve, Ata, Tavus, M ü -cahid, Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Zührî, Katâde,   İbrahim   Nahâi,   İbn-i Ebî Leyla, İbn-i Mübarek,Ebû Davud ve benzeri nice âlimler (Radiyallahü anhüm)   aynı görüşü paylaşmışlardır.

Matüridiye mezhebine mensup âlimler «iman ziyade ve noksanlık kabul etmez» demişlerdir. Onlar imanın aslı olan tasdiki kasdetmişler. Tasdik, kesin inançtan ibaret olduğu için eksilmez. Çünkü eksilirse kesin olmaktan düşer ve şüphelere mâruz kalır. Ke­sin inancın fazlalaşıp kesinlik kazanması da düşünülemez. Zira za­ten kesindir, derler.

İmam   Nevevi,    Müslim'in şerhinde şöyle söyler :

«Selef mezhebine mensup âlimler ile hadisçilere göre iman zi­yade ve noksanlık kabul eder. Kelâmcılardan bir cemaat da aynı gö­rüştedir. Fakat kelâmcıların çoğu iman bunu kabul etmez demişler. Muhakkikin olan kelâmcı arkadaşlarımız ise asıl tasdikin ziyade ve noksanlığı kabul etmediğini ve lâkin amellerin çokluğu ve azlığı do-layısıyle iman semerelerinin ve şer'î imanın ziyade ve eksikliği ka­bul ettiğini söylemişlerdir.

Muhakkikinin sözü açık ve güzel ise de bence tefekkürle ve bir çok delilin bir araya gelerek yek diğerini takviye etmesi ile tasdi­kin de artması mümkündür. Bunun içindir ki sıddîkların imanı baş­kaların imanından daha kuvvetli ve üstündür. Onların imanı hiç bir ortamda zedelenmez. Ve her hangi bir tehlike veya telkin kar­şısında sarsılmaz. Fakat diğer insanların imanı bu derece güvence içinde ve muhkem değildir. Akl-ı Selim sahibi hiç kimse şüphe et­mez ki müslümanlardan her hangi bir kimsenin imanı Ebû Bekr-i Sıddik (Radiyallahü anh)'m imanına denk değildir. Nevevi aynı bahiste şunu da nakleder:

Şafiî mezhebine mensup Ebû Abdillah Muham.med bin İsmail el-İsfahani et-Temimî, Müslim üze­rine yazdığı «Et-Tahrîr» adlı şerhinde diyor ki: Eğer İman tasdik mânasına alınırsa tasdik parçalanmaya elverişli olmadığı için faz­lalaşma ve eksilmeyi kabul etmez. İman Şeriat dilinde kalb ile tas­dik ve vücud organları ile amelden ibarettir. Böyle tefsir edilirse haliyle amel durumuna göre fazlalık ve eksiklik hali olabilir. Eh1-i Sünnet'in   mezhebi de budur.

Ma1ikî mezhebine mensup îmam Ebü'l-Hasan Ali b. Halef b. Battal el-Mağribî de Buharı üze­rine yazdığı şerhte:

«Ümmetin halef ve selefinden    Ehl-i Sünnet mezhebine  mensup camaatın mezhebi budur ki; îman söz ve fiil olup fazlalaşır ve eksilir. Bunun delili de Buhar î'nin zikrettiği ayetlerdir. Mü'min, tâat ve ibadetini artırdıkça imanı da artar ve kemal yolunda ilerle­me kaydeder. Taat ve ibadette eksilme ve gerileme olunca da ima­nın kemalinde eksilme olur. İman hakmda söylenen sözlerin orta yolu budur», demiştir.[146]

Sindi   de bu konuda geniş izahat verdikten sonra şöyle der:

«Ashab-ı Kiram ve Tabiin'in sözlerinden ve Ki-tab ile Sünnetin beyanlarından anlaşılıyor ki «İmanın fazlalaştığını söylemek caizdir.»Azalma da fazlalaşmadan ayrılmayan bir mefhum taşır. (Çünkü fazlalaşan iman fazlalaşmayan iman ile karşılaştırıldı­ğında birisi fazla olunca diğeri haliyle ona oranla eksik olur.) Neti­cede, şer-î şerifte iman'm ziyade ve noksanlıkla vasıflandığı sabit ol­muş olur. Ama bu vasıflanma imanın mahiyetine göre mi, yoksa onun mahiyeti dışında kalan şeylerden dolayı mı olduğu önemli de­ğildir? Zira selef âlimleri, vârid olan Ayet ve Hadislere uyarlardı. Onların halefi olan âlimlerin çıkardıkları ve kelâm ilminde yer alan mes'elelere pek iltifat etmezlerdi. Bu itibarla «îmanın ziyade ve nok­sanlık kabul ettiğini söylemek küfürdür» gibi sözler bazı fıkıh kitab-larına yanlış anlama neticesinde girmiş olsa gerek.»[147]

 

10 — Kader Hakkında Bir Bab

Kader : (Kadr diye de okunabilir.) Arap dilinde miktar, değer, kuvvet, kudret ve kısmak gibi müteaddit mânâlarda kullanılmıştır.

Kader: Şer-i Şerifte ise varolacak şeylerin ne zaman, nerede, nasıl ve ne gibi durumlarda meydana geleceğinin Allah tarafından ezelden beri bilinmesi ve bu bilgiye göre tesbit ve takdir edilmesi­dir.

Kaza ise, takdir edilmiş olan şeylerin zamanı gelince Allah ta­rafından aynen yaratılmasıdır. Buna göre Kader Allah'ın İlim ve İrade sıfatına, Kaza da Tekvin sıfatına rücû' edip buna inanmak, Allah'ın sıfatlarına iman etmeye dahildir. Allah'ın sıfatlarına ina­nanlar kaza ve kadere de iman etmiş olurlar. Ancak Kader ko­nusu önemli olduğu için ayrı bir konu haline getirilmiştir. Kelâm âlim­leri de bunu ayrıca ele almışlardır. Bâzı kelâmcılar kader diye tarif et­tiğimiz manaya kaza ismini vermişler ve  kaza diye gösterdiğimiz manaya da kader demişlerdir. Tabii bu farklı ta'bir neticeyi değiş­tirmez.

Kader mes'elesi, öteden beri gerek felsefeciler ve gerekse din âlimleri arasında münakaşa konusu edilmiştir. Aslında bu mes'ele-nin mahiyetinin tamamen haledilmesi güçtür. Bunun için, müslü-manların kadere inanmaları emrolunmuş ve bu konunun derinliği­ne inilmesi ile ilahî sırrın çıkarılmasına çalışılması yasak kılınmıştır. Bu yasağa rağmen kader mes'elesi üzerine lüzumundan fazla du­ranlar olmuş ve neticede KADERİYE ve CEBRİYE isimli batıl mez-hebler meydana çıkmıştır.

Kaderiye mezhebine mensup olanlar Kaderi tamamen inkâr etmişler ve «Kul işlediği fiillerin yaratıcısıdır», diyecek derecede işi ileri götürmüşlerdir. Kadere ilk defa dil uzatan, Ma'bede1-Cühenî' dir. Onlara göre Allah ilerde olacak şeyleri bilmez. Hiç bir şey önceden mukadder değildir. Allah olmuş olan şeyleri bilir. Nevevî' nin naklen verdiği bilgiye göre bu çok çirkin ve batıl görüş pek taraftar bulamadığı için çabuk inkıraz etmiştir. Kalan Kaderiye   mensupları bu kere şöyle demeye başlamışlardır:

«Hayır Allah'tan şer ise başkasındandır.»

Onlar bu sözleri ile adeta Mecûsilere benzemekten kurtulama­mışlardır. Çünkü Mecusîler «Hayrın yaratıcısı Yezdan, şer­rin yaratıcısı da Ehremen' dir», demekle iki ilâha inanmışlar­dır. Nitekim Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şu ha­dis rivayet olunmuştur.

= «Kaderiye mensupları bu ümmetin Mecâsîleridir. Hastalanır­larsa onlara uğramayın, ölürlerse cenazelerinde bulunmayın.»Bu hadis   İbn-i  Ömer (Radiyallahü anlı)'den mervîdir. [148]

Kaderiye mensupları bu batıl görüşleri yüzünden Ehl-i Sünne t'in büyük hücumlarına maruz kalmakla beraber kâfir olduklarına hüküm edilmemiştir. Çünkü onlar şer-i şerifi tazim et­mek gayesini gütmüşler. Ama sapıtmışlar.

Cebriye'ye gelince bunlar Kaderiye'nin aksine her şeyi kade­re bağlayarak kulun cüz'î iradesini inkâr etmişlerdir.    Onlara göre kul iman etmeye bile kadir değildir. Kulun elinde hiç bir kudret ve salâhiyet yoktur. Bunlar da sözde Allah Tealâ'yı tenzih etmeye çalışırken büyük bir dalâlete saplanırlar ve Allah'a haşa zulüm is-nad etmiş olurlar. Şöyle ki; kâfir adam âhiret günü cehennemlik kılınırken «Allah'ım! benim ne kabahatim var? sen beni kâfir ya­rattın, bana hiç bir irade vermedin, benim müslüman olmama sen mani oldun» demez mi?

Cebriye mezhebi de pek yaşıyamamıştır. Hicrî 4. asrın başla­rında ortadan kalkmıştır.

Bâtıl olan bu iki mezhebin delillerini çürüten Ehl-i Sünnet mezhebine göre kaza ve kader haktır. Bunlar bu iki kelimenin ta­rifini yukarda açıkladığımız gibi yapmışlardır. Kaza ve Kader Al­lah'ın kullarını zorlaması ve ellerinden iradelerini alması demek de­ğildir. Kulun kendi irade ve isteği ile yaptığı işin daha önceden bi­linmesine kadr ve kulun yapmak istediği anda Allah tarafından o şeyin yaratılmasına da kaza denir.

Kitap ve Sünnetin nasslan (= kafi delilleri), Ashab-ı Ki­ram'm icmâ'ı, Selef ve Halef âlimlerin beyanları ile Kadere iman gerekliliği sabittir. Kaza ve Kader konusunda âlimler pek çok kitap yazmışlardır.Nevevi' nin beyânına göre en güzel ve en çok faydalı olan eserlerden birisi de El-Hâfız el-Fakîh Ebû Bekr el-Beyhakî' nin yazdığı kitabtır.

Gerek Ehl-i Sünnet'in ve gerekse Kaderiye ve Cebriye mezh'ebleri hakkında geniş malûmat almak isteyenler Kelâm kitab-larına müracaat etsinler. Biz bu kadarlık bilgiyi vermekle yetinmek durumundayız.

76) Abdullah îbn-i Mes'ûd  (Radiyallahü ankyâen:

Şöyle demiştir: Resûlullah (SallaÜakü Aleyhi ve Sellem) bize (insanin yaratılışından) haber verdi. O, daima doğru söyleyen ve (Rabbi tarafından) kendisine doğru bilgiler vahiy edilen zattır. Buyurdu ki:

«Şüphesiz, biriniz (yaratılırken) asıl maddesi kırk gün anasının karnında toplanır(yaratılmaya elverişli bir hale gelir). Sonra bir o kadar (40 günlük) süre içinde bu madde, kan pıhtısı haline" dö­nüşür. Bundan sonra da o kadar zaman zarfında mudğa (= bir çiğ­nem et) olur. Daha sonra Allah ona bir melek gönderir de (tekâmül eden mudğa için şu) dört kelimeyi yazması emrolunur: Allah, me­leğe : «— Onun amelini, ecelini, rızkını, şakı veya saîd olduğunu yaz» der. (= Meleğe bu malûmatı verip yazdırır).

Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki: Gerçekten sizden bir kişi Cennet ehlinin işlediği (iyi) şeyleri işler. Hatta ken­disi ile Cennet arasında yalnız bir arşın mesafe kalır. Bu esnada (Meleğin, ana karnında yazdığı) yazı gelir,o kişiyi önler. Bu kere o şahıs Cehennem ehlinin işlediğini işlemeye başlar ve Cehenneme girer. Sizden bir (başka) kişi de Cehennemlik olanların işlediği (fe­nalıkları) işler. Hattâ kendisi ile Cehennem arasmda bir kulaç me­safe kalır. Bu sırada (Meleğin yazdığı) kitabı gelir onu önler. Bu defa da o kişi Cennetlik olanların (hayır) işlerini yapar ve Cennete girer.[149]

 

İzahı

Bu hadisi;   Buhari,   Kitabü'l-Kader ve Bed'ü'1-Halk (ilk yaradılış)Kitabında Meleklerin memur oldukları yaratma ile ilgili görevlerine dair açtığı bir babta rivayet etmiştir.

Müslim de Kader kitabında rivayet etmiştir. Bu hadîsde, bir kısım meleklerin, insanların amelini, ecelini, rızkını, saadet ve şe-kâvetini yazmakla vazifeli bulundukları bildirilmiştir.

Hadis metninin tamamının Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e ait olduğu, Buharî, Müslim ve İbn-i Mâ-c eh'in rivayet üslûbundan anlaşılıyor. Çünkü metnin her han­gi bir cümlesinin râvi îbn-i Mes'ûd'a ait olduğuna dair bir belirti yoktur.Nevevî bu hadisin izahını yaparken hadiste ge­çen yemin ve ondan sonraki ifadenin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e ait olduğunu tasrih ediyor. Fakat başka bir rivayette «Abdullah dedi ki:Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim...» ifadesi bulundu­ğu için yemin ve onun altındaki cümlelerin râvi İbn-i Mes'ûd'a ait olduğunu söyleyenler de vardır. Mamafih îbn-i Mes'ûd, (Radiyallahü anh) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu­yurduğu yemin ve onu takibeden cümleleri tekrar etmiş olabilir.

İnsanoğlunun yaratılış safhaları Kur'an'ı Kerim'in Mü'minûn sûresinin 12 - 14'üncü ayetlerinde daha genişçe meâlen şöyle beyan buyuruluyor:

«And olsun ki biz, insanı (Âdem'i) çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem'in neslini muhkem ve sağlam bir yerde (rahimde) az bir su yaptık. Daha sonra o suyu kan pıhtısı haline getirdik. Bun­dan sonra da kan pıhtısını bir parça et durumuna koyduk. Bunun sonunda et parçasını insan iskeleti haline soktuk. Bunun ardından da kemiklere et giydirdik. Daha sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Bu sebeple bak, şekillendirenlerin en güzeli olan Allah'ın şa­nı ne yücedir.»

Nutfe üzerinde 120 gün geçtikten sonra Meleğin gönderilip ce­nin hakkında ilm~i ezelî'de mevcud 4 hususun yazılması emri veril­diği hadisten anlaşılıyor. Ceninin dünyaya geldikten sonra yapaca­ğı her türlü iş, elde edeceği rızık, dünyada yaşayacağı süre ve ha­yatının sonunda saadet veya şakavet üzerine öleceği Allah katında malûm olduğu gibi görevli meleğe de O'nun tarafından bildirildiği belirtiliyor. Diğer taraftan insanın Cennetlik veya Cehennemlik olu­şu için hayatın son safhasının daha önemli olduğuna işaret ediliyor. Bu nedenle, sâlih kişi, taât ve takvası ile mağrur olmamalı, kendi-

sini güvence içinde görmemeli, fasık adam da Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeyip; bir an önce tevbe etmeli ve ölümün her an gele­bildiğini unutmamalıdır.

İman edip sâlih amel işleyenlerin amellerinin zayi edilmeyip kar­şılığının verileceğini bildiren âyetler ve hadîslerle verilen vaadlar iman üzerinde ölüm şartına bağlı olduğu için bu hadîsin o nasslara ters düşmesi söz konusu değildir. Allah tüm müslümanlara hüsn-ü hatimeler nasîp kılsın. Âmin.

Nevevi diyor ki: «Bu hadîsin zahirine göre Meleğin gön­derilmesi nufte üzerinde 120 gün geçtikten sonra vuku bulur. Bu­nu izleyen rivayetlere göre Nufte üzerinde 40 - 45 gün geçince Me­lek gönderilir. Enes {Radiyallahü anh)'in rivayetinden de Nuftenin rahme girmesini takiben Meleğin, görevine başladığı anlaşılıyor. Ri­vayetler arasında görülen zahirî farkın bertaraf olduğunu söyleyen âlimler durumu şöyle belirtmişler: Melek, nuftenin halini ve uğ­radığı değişiklikleri izler ve «Yâ Rabbî! Bu bir Nuftedir, (daha son­ra) bu bir Alâka (= kan pıhtısı) dır, sonra da bu bir mudğa (= bir çiğnem et) dır», der ve Allah'ın emri ile Nuftenin uğradığı değişik­likleri bir bir söyler. Nufte, Alâka'ya dönüşünce Melek, onun bir ce­nin olduğunu anlar ve cenîn'in bundan sonraki safhalarında da za­manı geldikçe tasarruflarını sürdürür.

Hadisin son kısmında geçen «Bir kulaç mesafe»den maksad Cen­net veya Cehennem'in kapısı durumunda olan ölüme yaklaşmaktır. Hayatını Cennetliklerin işlediği hayırlı işlerle sürdürüp son anların­da Cehennemlik işlere dalmak halinin az bile olsa bazı insanlarda görülebildiği bu hadiste bildiriliyor. Ama çok insanların bu durum­da olduğu kaydedilmemiştir. Esasen Allah'ın lütuf ve inayetiyledir ki insanların hayır yolundan şer yoluna sapmalarına az rastlanır. Ve bunun aksine fena yoldan iyi yola yönelenler çok olur.

Ömrünün sonunda fenalıkları işleme yüzünden Cehennemlik ol­duğu bildirilenlerden murad, kâfirler ve günahkâr mü'minlerdir. An­cak iman üzerinde ölenler bilâhare Cehennemden çıkacaklar. Kâ­firler ise; nasslarla sabit olduğu gibi ebedi olarak Cehennemde ka­lacaklardır.

Bu hadiste, Kader'in varlığı, (nasûh) tevbenin geçmiş günahla­rı yıktığı, kişi hayır ve serden hangi hal üzerinde ölürse o hale gö­re hakkında hüküm verildiği açıkça belirtilmiştir. Ancak küfürden başka günah işleyenlerden tevbe etmeden bu hal üzerinde ölenlerin durumu Allah'ın dilemesine kalmıştır. Biz insanlarca meçhuldür.

77) Îbnü'd-Deylemî (Radiyallahü anh)'den gelen rivayete göre ken­disi şöyle demiştir.

Kader konusunda bir şey Cşübhe) benim içime girdi. Ben bu­nun, dinimi ve durumumu bozmasından korktum. Bunun üzerine Ubey bin Kâ'b (Radiyallahü anh)'e vardım ve «Ey Ebe'l-Münzir! Bu Kader mes'elesi hakkında gerçekten bir şey (şübhe) kalbime gir­di. Ben de dinim ve halimden korktum.    Kader mes'elesi ile ilgili

aydınlatıcı bir şeyler bana söyle. Senin sözlerinden istifade ettirme­sini Allah'tan umarım.» dedim. Übeyy  (Radiyallahü anh) :

«Eğer Allah, sahip olduğu göklerin halkını ve yer (küresin) in halkını tazip etseydi onlara zulüm etmiş olmadan azab vermiş olur­du. Eğer onlara merhamet etseydi Allah'ın rahmeti, onlar için ken­dilerinin işledikleri amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu ve eğer senin Uhud dağı kadar altının veya Uhud dağı kadar (malın) olup hepsini Allah yolunda harcasaydın sen Kadere inanmadıkça ve senin basma gelmiş olan şeylerin gelmemesinin imkânsızlığını ve ba­şına gelmemiş olan bir şeyin gelmesinin imkânsız olduğunu bilme­dikçe; harcadığın hayratın kabul edilmiş olmazdı. Şayet bu itikad-dan başka bir inanç üzerinde ölürsen muhakkak Cehenneme girece­ğini bilmedikçe bu hayratı yapmış olsaydın bile kabul edilmezdi. Kar­deşim Abdullah İbn-i Mes'ud'a varıp ona (da Kader meselesini) sormanda senin için mahzur yok», dedi.

(Ibnü'd-Deylemi diyor ki) : Bunun üzerine ben Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh)'a vardım. Ona sordum. O da Ubeyy bin Kâ'b'ın söylediklerinin benzerini anlattı ve «Huzeyfe (Radiyallahü anh)'e gitmen fena olmaz» dedi. Bundan sonra Huzeyfe (Radiyalla­hü anh) *in yanma gidip (bu mes'eleyi) ona sordum. Kendisi de Ubeyy ve îbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh) 'in sözlerine benzer sözler söyledi ve: «Zeyd bin Sâbit'e git ona sor.» dedi. Bunun üzerine Zeyd (Ra­diyallahü anh)'e vardım. Ona da sordum. Zeyd (Radiyallahü anh) : Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den işittim. Şöyle bu­yurdu :

Eğer Allah, sahip olduğu göklerin halkını ve yer (küresin) in halkını tazib etseydi onlara zulüm etmiş olmadan azab vermiş olur­du. Eğer onlara merhamet etseydi Allah'ın rahmeti onlar için ken­dilerinin işledikleri amellerinin karşılığından daha hayırlı olurdu ve eğer senin Uhud kadar altının veya Uhud dağı kadar altının olup hepsini Allah yolunda harcasaydın, sen Kader'in hepsine inanmadık­ça ve senin başına gelmiş olan şeylerin gelmemesinin imkânsızlığını ve başına gelmemiş olan şeylerin gelmesinin imkânsız olduğunu bil­medikçe (inanıp kabul etmedikçe); keza anlatılan bu itikaddan baş­ka bir akide üzerinde ölürsen şüphesiz Cehenneme gireceğini kesin­likle kabullenerek bilmedikçe (yaptığın harcama) senden kabul edil­mezdi.»[150]

 

İzahı

Tikravi   İbnü'd-Deylemi    (Radiyallahü anh)'in   Zeyd bin Sabit (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettiği Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyruğunu aynen Ubey bin Kâ'b, Abdullah İbn-i Mes'ûd ve Huzeyfe CRa-diyallahü anhüm)'den işittiğini, fakat bu 3 sahabî'nin, metni Resû­lullah'a isnad etmedikleri anlaşılıyor. Râvi bu mümtaz zatlarla ay­rı ayrı görüşüp hepsinden aldığı aynı cümlelerden ibaret cevâbı en son müracaat ettiği Zeyd bin Sabit (Radiyallahü anh) 'den Resûlullah'ın hadisi olarak almış oluyor.

Hadis, Kader'in varlığını, onun değişmesinin bahis konusu olma­dığını, Allah tarafından takdir ve tesbit edilmiş olan bir şeyin aynen vuku bulacağını, bildiriyor; Kader'e inanmayan kimsenin Cehen­nemlik olduğunu ve Uhud dağı miktarıncâ altını olup hepsini Al­lah yolunda sarfetse bile Allah katında hiç bir kıymet ifade etme­diğini belirtiyor ve böylece Kader'e iman etmenin önemini açık bir şekilde ifade etmiş oluyor. Hadiste geçen:

«Eğer Allah gökler ve yer ehilni tazib etmiş olsaydı zulüm etmiş olmazdı.» cümlesi, Sindi'nin Tıybi' den naklen söylediği gi­bi Kader mes'elesindeki şübheyi gideren büyük bir irşaddır. Şöyle ki:

Zulüm ve haksızlık başkasının sahip olduğu bir şeye tecavüz et­mek ve onun mülkünde tasarruf etmektir. Bir kimse kendi mülkün­de dilediği gibi tasarruf edebilir. Sahibi bulunduğu mülkünde yaptı­ğı tasarruftan dolayı zalimlikle ithamı düşünülemez. Hadîste, gök­lerin, yerin ve buralarda yaşayan yaratıkların kayıtsız, şartsız mâ­likinin Allah olduğu, dolayısı ile O'nun dilediği gibi mülkünde ta­sarruf edebildiği ve her hangi bir tasarrufundan ötürü zulümle it­hamının tasavvur edilemiyeceği bildiriliyor.

Bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna hükmetmek için aklın ye­terli olduğunu söylemenin geçersizliği de bu hadisten anlaşılıyor. Küçük aklımıza göre zulüm ve çirkin sayılan azabın Allah katında adalet ve güzel olduğu ifade edilmiş oluyor.

Hadîsin «Eğer Allah onlara merhamet etseydi...» kısmı da azab-tan kurtuluşun, amellerle değil, ancak ilahî merhamet sayesinde olabildiğini ve bu sebeple rahmet-i ilahîyenin onların amellerinden hayırlı olduğunu ifade ediyor. Miftâhü'1-Hace de : «Buradan anla­şılıyor ki Allah, irade ve dilemesi ile kullarına merhamet eder; bu­na mecbur değildir; bütün yaratıklara merhamet etmesi de O'nun kudreti dahilindedir.» deniliyor.

78) Ali   (Radiyallahü  ankyden :Şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

Biz (bir defa Bakiü'l-Garkad kabristanında bir cenaze dolayısı ile)' Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında oturuyorduk. O'nun elinde bir asa dal parçası vardı. Asası ile yere vurdu. Sonra başım kaldırdı ve buyurdu ki:

— «Sizden hiç bir kimse yoktur ki, onun Cennetteki veya Ce­hennemdeki yeri takdir ve tesbit edilmemiş olsun!  (Şaki veya saîd olduğu belirtilmemiş olsun!)» Bunun üzerine O'na   (bir sahabî ta­rafından)  denildi ki:

—  Yâ Resûlullah! Öyle ise amel ve ibadetleri bırakıp Cenabı Hakk'ın takdirine dayanmıyalım mı? Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cevaben:

— «Hayır. Çalışınız ve (amelleri bırakıp) kadere dayanmayınız. Çünkü herkes ne için yaratıldı ise o iş için kendisine kolaylık sağlan­mış oluyor.  (Kişi said ise ona, saadet ehline ait amellerin ifası ko-Iaylaştırıhr. Şaki ise şakavet ehlinin işleri kolaylaştırılır)» buyurdu ve şu (mealdeki) âyetleri okudu:

= Ama kim (Allah yolunda malım) verir, Allah'tan korkar, o güzel kelimeyi (Lâ ilahe illallah sözünü) tasdik eder ise muhakkak biz onu (Allah'ın rızasına uygun) en kolay yola muvafık kılarız. Fa­kat kim cimrilik eder ( Allah hakkını ödemez), Allah'ın yardımı­na ihtiyaç duymaz (kendisini müstağni sayar) ve en güzel sözü (Tev-hid kelimesini) inkâr eder ise biz de onu en şiddetli (Cehenneme gö­türücü) yola hazırlarız.» (Leyi 5 - 10)»[151]

 

İzahı

Buharı   bu hadîsi Kader, Tefsir, Edeb ve Cenaze bahislerin­de ayrı ayrı senedler ile tahric etmiştir.   Müslim   de Kader bah­sinde böyle müteaddit senedlerle,Tirmizi,Kader bahsinde,Nesaî Tefsir bölümünde ve Ebû Davud da   Sünnet kıs­mında rivayet etmişlerdir.Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve  Sel­lem)'in nerede bu hadisi buyurduğu   İbn-i Mâceh'in riva­yetinde belirtilmiyor ise de Buharı ve Müs1im'in rivayetlerinde A1i (Radiyallahü anh), «Bakiü'l-Garkad» adlı kabris­tanda bir cenaze münasebeti ile bulunulurken; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in çevresinde oturduklarını ve burada Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu hadisi buyurduğunu belirtmiştir. Adı geçen kabristan Medine-i Münevvere' dedir.Garkad burada yetişen dikenli bir çeşit ağacın ismidir.Türkçemizde buna Sincan dikeni dendiğini Kamus mütercimi Âsim efendi naklediyor. Halen Anadolu'da bağ ve bahçe çevresinde görülür.Burada ilk de­fa Osman İbn-i Maz'ûn ve ondan sonra da Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in oğlu Hz.İbrahim  defne­dildi. Bu definler esnasında kabristan garkad ağaçlarından temizlen­miştir. Bu ağacın türü görülmüyor. Sadece ismi kalmıştır.

Hadisten anlaşıldığına göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) : «Her insanın Cennetlik ve Cehennemlik olduğu, saadet veya şakavet ehli olduğu ezelde Allah tarafından biliniyor ve bu bilgiye göre herkesin Cennet veya Cehennemdeki yeri takdir ve tesbit edildi» buyuruyor, Ashab-ı Kiramdan bir zât: «Öyle ise Yâ Resûlallah! Dün­yada çalışmanın, bir sürü zorlukları yenmek zahmetine kati anma-pim ve ibadetle hayratın ne faydası ve etkisi kalıyor? Herkes mukadder akibetini bekleyip dursun!» diyor. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu soruya «Hayır! Böyle mukadder akibeti bekle­yip durmakla kadere dayanmak diye bir şey yapmayın, çalışınız. Cennetlik olan herkes saadet ehlinin işlerini kolaylıkla ve seve seve yapmaya koyulur. Cehennemlik olan kimse de şakavet ehlinin işle­rini işlemeye kolayca ve isteyerek yönelir. Hiç kimse iradesi dışında bir iş yapmaya Allah tarafından icbar edilmiyor.» şeklinde cevap vermiş oluyor.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bu mühim soruyu hangi sahabînin sorduğu araştırılmıştır.Buhari, soru sahibi­nin Hz. Ali (Kerremallahü veçhe) olduğunu söylemiştir.Müs­lim ve Tirmizi de Sürâka İbn-i  Mâlik'in   soru

sahibi olduğunu beyan etmişlerdir. Başka sahabîlerin ismini söyle­yenler de vardır. Müs1im'in bir rivayetinde soru soranlar için *Kalû = dediler» tabiri kullanıldığına göre soru sahibinin bir kaç zat olduğu mânası çıkıyor.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu güzel cevabı ile in­sanların kendilerini saadet namzedi sayabilmeleri için ibadetlere de­vam etmelerini, bu uğurda çalışmalarını ve hayır yolunda ilerleme­nin saadet alâmeti olduğunu, ama hiç kimsenin kendi ibâdetlerine güvenip aldanmamasmın lüzumunu belirtmiş olduğu söylenebilir.Tıybî diyor ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cevâbında özetle şunu da belirtmek istiyor:

«Ey Ashabım! İbadeti, Cennete girmek ve ibadetsizliği Cehen­nemlik olmak için yeter sebep olarak telakki etmeyiniz. Ama iba­deti, saadet alâmeti sayınız. İbadet yapmamayı da şakavet belirtisi olarak biliniz.»

Şu halde kula düşen görev, niçin yaratıldıysa onun gereğini ifa etmek ve yaratana karşı kulluk vazifesini hayatının sonuna kadar sürdürmektir.

Bir soru: İnsanın said veya şaki olması, ezelî takdirin eseri ol­duğuna göre kişinin serbest hareketi ve irade sahibi olarak davran­ması mümkün mü, hakkındaki takdir onun için bir özür değil mi?

Cevap: Ezeli takdir kulun iradesini engellemez ve onun için özür değildir. Çünkü ezelî takdir Allah'ın ilim ve iradesinin eseri­dir. Allah, insanın dünyada kendi irade ve isteği ile iman veya küf­rü seçmekle saîd veya şakî olacağını ezelde bildiği ve böyle irade ettiği için o insanın veya şakî olacağını ezelde bildiği ve böyle ira­de ettiği için o insanın saîd veya şakî olacağını ezelde takdir buyur­muştur, îlim vasfı bilinen şeyi baskı altında tutmaz. Sâdece onun mahiyet ve durumunu aydınlığa çıkarır. Onun için Kelâmcılar ve Felsefeciler «İlim mâlüma tabidir.» demişlerdir. Bu gerçeği bir mi­sal ile açıklayalım.

Rasathane uzmanları yaptıkları ilmi hesaplar neticesinde bir yıl sonra Güneş'in veya Ay'ın tutulacağını, tutulma şeklini, gününü, saatini ve izlenebileceği ülkeleri bilebilirler. Uzmanların, ilmin ışı­ğında tesbit ettikleri istikbale ait bu olayı rapor ettikten bir yıl son­ra olayın aynen meydana geldiğini görüyoruz. Uzmanların, olaydan bir yıl önce yaptıkları takdir ve tesbitin veya tanzim ettikleri rapo­run te'siriyle bir yıl sonra Güneş veya Ay'ın tutulma olayının meydana geldiği iddia edilebilir mi? Elbette böyle bir iddia gülünçtür. Güneş'in ve Ay'ın tutulmasının sebebi uzmanların takdir ve rapor tanziminden tamamen ayrı bir takım tabiî sebeplerdir. Eğer uzman­lar bu ilmi hesapları yapmamış olsaydılar, tutulma olayları olmıya-cak muydu? Burada uzmanların ilim ve tespitlerinin tutulma olayla­rına baskı yapmadığı, zorlayıcı olmadığı açıkça biliniyor.

Allah Teâla'nın kul hakkındaki.ezelî takdiri kul için suçluluktan kurtarıcı bir mazeret olamaz ve onu baskı altında tutmaz,Ebü'l-Muzaffer   es-Sem'âni   der ki:

Kaza ve Kader mes'elesinde en doğru bilgi kaynağı Kitab ve Sün­nettir. En doğru hareket de bunlardan ilham alarak bilgi edinmek­tir. Bu iki kaynakla yetinmeyerek akıl ve mantık yolu ile bir takım kıyaslamalar yapmak sureti ile ileri gitmek insanı hayret ve dalâle­te düşürür. Çünkü kaza ve kader bilgisi ilâhî sırlardandır. Bilinme­yen hikmetlere binâen bu sırrı insanlara bildirmemiş ve akıl yolu ile bunu çözme imkânını kullarına vermemiştir. Kader'in iç yüzü­nü ne bir Peygamber ne de bir Melek bilebilmiştir. Biz Kitab ve Sün­net ile kader mes'elesine çizilmiş olan sınırları tecavüz etmemek mecburiyetindeyiz. Mü'minlerin, Cennete girdikleri zaman, kaderin sırrını anlıyacakları ve Cennet'e girmeden bunu idrak edemiyecek-leri söylenmiştir. [152]

Fıkıh ve Hadis âlimlerinin meşhurlarından olan Semânî'nin bu görüşü bütün hadisçilerin mezhebidir. Hadisçiler Kaza ve Kader bahsine dair mantıki kıyasları ve mücadeleyi Kelâmcılara bırakmış­lardır.

Nevevi'nin belirttiği gibi bu hadis de kader'in yarlığını isbat eder ve hayır olsun, şer olsun bütün olayların kaza ve kaderle meydana geldiğini belirtir.

Resûl-i Ekrem'in Hadîs'in bitiminde yukarıda mealini verdiği­miz ayetleri okuması, saadet ve şakavet ehlinin gitmek istedikleri Cennet ve Cehennem yollarına gitmelerinin Allah tarafından kolay­laştırılmış olduğunu Kur'an ile te'yid içindir.

79) Ebû Hüreyre (Radyallahü anh)'ûen :

Şöyle dediği rivayet olunmuştur: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki :

«Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden daha hayırlı ve Allah'a da­ha sevimlidir. Her ikisinde de hayır vardır. Sana menfaati olan şeylere düşkün ol. Allah'tan da yardım dile ve (faydalı şeyleri iste­mek, Allah'tan da yardım dilemek hususunda) gevşeklik etme. Eğer (hoşlanmadığın) bir şey sana isabet ederse (başına gelirse) ben şu­nu isteseydim, bunu yapsaydım (bu iş başıma gelmezdi) söyleme ve lâkin : «Allah (böyle) takdir buyurdu ve dilediğini yapar.» demeli­sin. Çünkü Lev (= şunu yapsaydım, böyle olsaydı kelimesi) şeytan (vesvesesine ve) işine yol açar. (= kader'e karşı gelmek düşüncesini kalbe sokar.)»[153]

 

İzahı

Müslim, Kader kitabında aynı senedle bu hadisi almıştır.Nevevî bunun izahında der ki:

Kuvvetli mü'minden murâd, âhiretle ilgili işler hakkında tam bir şuur sarsılmaz bir azîm ve kesin bir karar gücüne sâhib olan uya­nık mü'mindir. Bu evsafı hâiz kimse cesaretle cihâda koşar, hiç kim­seden çekinmeden iyilikleri emretmek ve fenalıkları yasaklamak gö­revini tam bir ciddiyetle ifa eder; bu uğurda karşılaştığı eziyetlere

sabırla katlanır; namaz, oruç, zikir vesair ibadetlere sarılır; zevkle hayratın çeşitlerini işlemek ister...

«Her ikisinde de hayır vardır» cümlesinin mânası şudur: «Kuv­vetli olan mü'min ile zayıf olan mü'min imanda ortak oldukları için ikisinde de hayır vardır. Ayrıca zayıf olan mü'min yukarda belirtti­ğimiz güce sahip olmamakla beraber işlediği ibadetler bakımından da onda hayır olduğu malûmdur.»

«Sana menfaati olan şeylere düşkün ol. Allah'tan da yardım di­le ve gevşek olma» buyruğunun mânası da şudur: «İbadete, Allah'a itaat etmeye, yasaklarından sakınmaya ve O'nun katındaki sonsuz mükâfatı kazanmaya ihtiraslı ol.Bunları kaçırmamak için dikkatli ve gayretli ol.Bu sahada başarılı olmak için Allah'ın yardımını dile. Gerek kulluk görevini ifa edip ilâhî mükâfatı elde etmeye düşkünlük hususunda ve gerekse Allah'ın yardımını istemek konusunda gevşek­lik etme, geri durma.

«... Ben bunu, şunu işlemiş olsaydım, deme» emr-i Nebevinin açıklamasında Kadi Iyâz  demiştir ki:

«Bâzı âlimlere göre böyle konuşmanın yasaklığı umumî değildir. Başından, hoşlanılmayan bir hâdise geçmiş olan kişi «Ben şöyle yap­saydım, böyle davransaydım bu olay başımdan geçmezdi» derken kader'i engelliyebildiğine inandığı veya kader'in aslına inanmadığı için söyler ise böyle söylemesi ve düşünmesi burada yasaklanıyor.Kader (in mecrasını ve seyrini değiştirmek mümkün olmadığı için böyle hatalı sözlerin söylenmemesinin gerekliliği ifade edilmiş oluyor. Fakat kişi bu sözü söylerken; Kadere karşı gelinebildiğin! asla düşünmeyip sadece maksadı: «Eğer böyle yapsaydım belki ilâhi tak­dir başka türlü tecelli ederdi» demek ise ve işi tamamen Allah'ın ira­de ve takdirine döndürüyorsa bu tip konuşma hadisin yasağına gir­miyor.Kadî Iyâz, hadisteki yasağı böyle yorumlayanların de­lilini de beyan ettikten sonra bu görüşe katılmadığını ve gösterilen de­lilin pek isabetli olmadığını nedenleri ile belirtip kendi görüşünü şöy­le anlatır:

Bence hadîsteki «Böyle yapsaydım, şöyle etseydim (başıma şu iş gelmezdi) deme!» yasağı haram anlamında değil tenzihen mekruh mânasını taşıyor. Yani böyle söylemek uygun değildir. Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in:

«Çünkü böyle söz şeytan işini açar (= Kadere karşı koyma ves­vesesini insanın kalbine atar.)» tabiri bu yoruma daha uygundur. Zira bu tâbirden şu netice çıkıyor: Böyle sözler söylemek, sahibini

şeytan işine ve günaha sürükler. Demek oluyor ki bu sözün kendisi günah değildir. Onun için «Tenzihen mekruhtur» demek uygundur.»

Nevevi, Kadî Iyâz'm görüşünü de böylece naklettik­ten sonra kendi görüşünü şöyle beyan eder:

Zahir budur ki; hadisteki yasaklama umumîdir ve tenzihen ke-râhat içindir. Geçmiş olup telâfisi imkânsız olan olaylarla ilgili ola­rak boş ve faydasız yere böyle sözlerin söylenmesinin uygun olmadığı bildirilmiş oluyor. Ama kaçırdığı ibâdet veya yapamadığı hayrat için duyduğu üzüntü dolayısı ile kişinin bu tip sözler söylemesinde bir mahzur yoktur. Hadîslerde geçen bu gibi sözler genellikle bu şekil­de vorumlanır.

80) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre ken­disi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğunu söyle­miştir :

«Âdem ve Musa (Aleyhiseslâm) münâkaşa ettiler. Musa (Aley-hisselâm)  Âdem  (Aleyhiseslâm)'a:

— Yâ Âdem!  (Aleyhisselâm) Sen babamizsın. İşlediğin günâhla bizi zarara soktun ve bizi Cennetten çıkarttın, dedi. Âdem (Aleyhis­selâm) da Ona:

— Yâ Musa!  (Aleyhisselâm)  Allah, insanlar içinden seni seçip kelâmını sana verdi.   Senin için Tevrat'ı eliyle yazdı.Allah'ın, beni yaratmadan 40 yıl önce hakkımda takdir buyurmuş olduğu bir şey (günah) üzerinde sen beni kınıyor musun? dedi.

Böylece Âdem, Musa'yı yendi. Böylece Âdem, Musa'yı yendi. Böylece Âdem, Musa'yı yendi.   (Bu cümleyi 3 defa tekrarladı.)[154]

 

İzahı

Müslim, Kader kitabından özel bir baba aldığı bu hadisi, kısmen değişik bir sened ile İbn-i Mâceh gibi, Ebû Hü­reyre (Radiyallahü anh) 'den rivayet ediyor.

Nevevi   bu hadîsin izahında şöyle söyler:

Ebü'l-Hasan el-Kabisî demiştir ki: «Âdem ve Musa Peygamberlerin ruhları gökte buluştu ve orada araların­da bu münâkaşa geçti.»

Kadı Iyâz ise : «Bu hadîs zahirine göre mânalandırılabi-lir. Bu iki Peygamber şahsen görüşmüş olabilirler. İsrâ hadisi ile sabittir ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz Miraç gecesi Mescid-i Aksa'da ve göklerde bütün Peygamberler­le içtimâ etti ve onlara namaz kıldırdı. Şehidlerin yaşamakta olduk­ları nasslarla sabittir. Allah Tealâ'nın Âdem ve Mûsa' yi di­riltip görüştürmüş olması mümkündür. Musa, hayatta iken böy­le bir görüşmeyi Allah'tan istemesi üzerine o zaman görüşmüş ol­maları da muhtemeldir» demiştir.

Musa (Aleyhisselâm)'m Âdem (Aleyhisselâm)'a söyledi­ği sözler bir rivayete göre şöyledir:

«İnsanları Cennet'ten çıkartan ve onları zarara sokan Âdem sen­sin!» Bir başka rivayette ise:

«Sen, işlediğin hatâ ile insanları yere indirttin!» Bütün bu rivayetlerin mânası şudur:

Sen Cennette iken, işlediğin hatâ yüzünden Cennetten çıkarıl­dın. Senin işlediğin hatâ bizi de zarara soktu. Çünkü bu hatan ol­masaydı bütün insanlar Cennette kalırdı. Diğer taraftan yere indi­rilmiş olan biz insanlar şeytanların şerrine muhatap olmuş olduk.

Hadîsin bu parçasından Cennetin Âdem (Aleyhisselâm)'m yaratılmasından önceki zamandan beri mevcut olduğu anlaşılıyor. Hak olan mezheblerin görüşü de bu merkezdedir.

«Tevrâtı eliyle yazdı» cümlesinde geçen «El» tabirine gelince, bilindiği gibi Allah Teâlâ için uzuv mânasında el yoktur. Kur'an ve hadiste geçen bu gibi kelimeler hakkında Ehl-i Sünnet âlim­leri iki görüş ve yol seçmişlerdir.

1. Bu kelimelerin zahiri mânaları murad değildir.Onlardan kasdedilen mâna hakkında her hangi bir yoruma girişilemez. Allah'ın kasdettiği mâna ne ise o kabulümüzdür.Ona inanıyoruz.

2. El kelimesi kudret mânasına yorumlanır.Diğer kelimeler de yerinde açıklandığı gibi yorumlanır.

«Allah, beni yaratmadan 40 yıl önce hakkımda takdir buyurdu­ğu cümlesinde geçen takdirden murad, Levh-i Mahfuz'a ve Tev-râtın sahifelerine bu malûmatın geçirilmesidir. Nitekim, Müs-1im'in bu hadisten sonra, yine Ebû Hüreyre (Radiyal-lahü anh)'den rivayet ettiği konu ile ilgili bir hadiste, Âdem (Aleyhisselâm) 'in sorusu üzerine Musa, (Aleyhisselâm) Âdem (Aleyhisselâm)'a:

«Tevrat, senin yaratılışından 40 yıl önce yazılmıştır ve O'nda se­nin Cennette işlediğin masiyet olayına ait yazı vardır» diye cevap verdiği belirtiliyor. Buradaki takdir ile, bildiğimiz kader mahiyeti­nin kasdedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü Allah Taâlâ'nm il­mi, iradesi ve takdiri, ezelîdir.

Âdem (Aleyhisselâm)'in Musa (Aleyhisselâm)'a vçrdiği cevâbın mânası da şudur :

«Yâ Musa!Bu olayın, yaratılışımdan önce yazılıp hakkımda tak­dir edilmiş olduğunu ve behemehal vuku bulmasının kaçınılmazlığını şüphesiz biliyorsun. Eğer ben ve bütün mahlûkat, bunun bir zerre­sini önlemeye gayret etseydik; önlemeye gücümüzün yetmediğini de biliyorsun. Artık ne diye beni kınıyorsun?» Diğer taraftan kınama aklî değil şer'î olmalıdır. Allah Taâlâ Âdem (Aleyhisselâm) 'in tevbesini kabul ederek hatâsını bağışladıktan sonra onu kınamak din yönünden yersiz sayılır.

Bir soru  Eğer bir günahkâr da Âdem (Aleyhisselâm) gibi «Ne yapayım? Allah bu günahı benim hakkımda takdir etti» der ise biz onu kmamıyacak mıyız? Şer'in emrettiği cezaları tatbik etmiyecek miyiz?

Cevap  Günahkâr adam dünyada yaşamakta olduğu için Dini emir ve yasaklara saygılı olmak ve elindeki iradeyi iyi kullanmak sorumluluğunu ve yükümlülüğünü taşımaktadır. Mükelleflere uy­gulanması gerekli olan kınama, tekdir ve her türlü şer'î cezaların bu kimseye uygulanması icap eder. Onu sorumlu tutup cezalandırmak hem onu hem de benzerlerini kötülüklerden men'etmeye yarar. Fa­kat Âdem (Aleyhisselâm) dünyadan ayrılmış olup sorumluluğu ve dünyevî yönden cezalandırılması söz konusu değildir.   Bu durum-

da Musa (Aleyhisselâm) 'in bu olayı ona açmasında hiç bir fay­da yoktur. Bilâkis bu söz ile ona eziyet etmiş ve onu mahcup bırak­mış olur. [155]

81) Ali (Radiyallahü ank)'den Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur.

«Kul, (şu) dört şeye inanmadıkça iman etmiş olmaz. Allah'ın varlığına, birliğine, ortağının olmadığına; şüphesiz benim, Allah'ın Resulü olduğuma; öldükten sonra dirilmeye ve kader'e (iman etme-si gerekir.)»[156]

 

İzahı

Hadîste sayılan 4 şeye inanmayan kimsenin -îman etmiş olmaz» sözünden «Hiç imanı yoktur» mânasının murad olduğu söylenmiştir. Bu mânaya göre 4 şeyden birisine inanmayan kişi kâfir olur. Bu­na göre Kader'e inanmayan kadercilerin kâfir olması gerekir ki; bu hüküm, Cumhur'un görüşüne ters düşer.

82) Hz. Âişe (Radiyallahü anhâyûsn, rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ensar'dan erginlik çağına ermiyen bir erkek çocuğun cenazesine davet edildi. Ben de :

«Yâ Resûlallah! ne mutlu buna. Hiç bir kötülük (günah) işle­medi, günah işleme çağına ermedi. (Onun için bu çocuk) Cennet kuşlarından bir kuştur.» dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Âişeî Şu söylediğin sözden başka şey (yani susman) daha uygun olur. Şüphesiz Allah Cennet için bir kısım insanlar yarattı. Onları babalarının bellerinde iken Cennet için yarattı. Cehennem için de bazı insanları yarattı. Onları babalarının bellerinde iken Ce­hennem için yarattı.»[157]

 

İzahı

Ensar'dan bulûğ çağma ermemiş olan bu çocuğun Cennetlik ol­duğunu söyliyen Hz.Âişe (Radiyallahü anhâ) annemiz, bu­rada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz tarafından ikay ediliyor ve durup susmasının daha iyi olduğu işaret ediliyor.Da­ha sonra da Cennetlik ve Cehennemlik olmak durumunun insanların yaratılmasından önce takdir edilmiş olduğu bildiriliyor.

Müslim, bu hadisi ayni isnad ile Kader bahsinde tahriç et­miştir.Nevevi  bu hadisin geçtiği bab'ta diyor ki:

Bâzıları, müslümanların erginlik çağına varmadan ölen çocuk­larının Cennetlik olup olmadıkları hususunda bu hadise dayanarak susmayı tercih etmişlerdir. Fakat bu görüş tutarsızdır. Sözü mute­ber olan İslâm âlimleri, müslümanların, küçük yaşta iken ölen ço­cuklarının Cennetlik olduğuna icmâ' etmişlerdir. Çünkü henüz mü­kellef değillerdir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hz. Aişe (Radiyallahü anhâ)'yi ikaz etmesine gelince, âlimler şöyle yorumlamışlardır:Keskin bir delili yok iken çarçabuk hüküm verip kat'î konuşmaktan Âişe (Radiyallahü anhâ) 'yi sakındırmak için Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle söylemiş olması umulur. Yahut da Resûlullah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem) :

Müslümanların çocuklarının Cennetlik olduğunu bilmeden Önce Âişe (Radiyallahü anhâ)'ye bu sözü söyledi. Bilâhare bunların Cennetlik olduğunu bilince durumu şu ve benzeri hadislerle belirtti, denilebilir.

= Erginlik çağına varmadan 3 çocuğu ölen hiç bir müslüman yoktur ki Allah onu, çocuklarına bahşettiği rahmet sayesinde Cen­nete dahil etmiş olmasın.»

Kâfirlerin küçük yaşta ölen çocukları hakkında ise 3 görüş var­dır: Âlimlerin çoğu bunların, babaları gibi Cehennemlik olduğu­nu söylemiştir. Bir gurup âlim, bu mes'elede kesin bir şey söyleme­miştir. Muhakkik âlimlerin söylediği ve en sıhhatli sayılan görüşe göre bunlar da Cennetliktir.

Muhakkiklerin delillerinden birisi Buhari' nin rivayet et­tiği İbrahim Halil (Aleyhis'salâtü ves'selâm) 'in şu hadisi­dir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Cennette Hz. İb­rahim (Aleyhis'salâtü ves'selâm) ile görüşürken İbrahim (Aleyhis'salâtü ves'selâm)'in çevresinde insanların çocuklarını otur­muş olarak gördüğünü bildirince, Sahabîler:

«Yâ Resûlallah! Müşriklerin çocukları da mı?» diye sordular. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Evet müşriklerin çocukla­rı da (onun etrafında idiler)» diye cevap veriyor.

Delillerinden bir başkası da:Ve biz Resul göndermedikçe (kimseyi) tâzib edici değiliz.[158]Erginlik çağma varma­mış olan çocuk mükellef sayılmaz.[159]

Sindi de hadisin açıklamasını yaparken Nevevî' den naklen kısa bir malûmat verdikten sonra diyor ki: «Bir ölünün du­rumu hakkında en ihtiyatlı olanı susmaktır. Çünkü mes'ele insan­ların meçhulüdür. İbadet durumu ile pe"k çözülecek gibi değildir. En basît neden şudur: Ölen çocuğun baba ve annesinin îman üzere öl­dükleri sabit midir?»

83) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den, şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Kureyş kabilesine mensup müşrikler gelip Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile kader konusunda mücadele ve çekişmeye giriştiler, (Müşrikler kader'i inkâr ediyorlardı.) Bu hâdise üzerine şu (iki) âyet indi :

«O gün ki mücrimler yüzleri üzerine (Cehennem) ateşi içinde sü­rükleneceklerdir. (Ve onlara) : tadın Cehennemin (şiddetli) doku­nuşunu! (denecektir.) Şüphesiz her şeyi bir kader ile yarattık.[160]

84) Ebû Müleyke (Radiyallahü ank)'âen rivayet edildiğine göre ken­disi Âişe (Radiyallahü anhâ) giderek kader konusunda ona bir şeyler anlattı   Âişe :   Ben  Resûlullah (Satlallah üAleyhi ve Sellem)'den işittim buyur­dular ki:

-Kim kader mes'elesine ait az bir konuşma (bile) yaparsa Âhiret günü bu konuşmasından sorumlu tutulur. Ve kim bu konuda hiç konuşmaz ise niçin konuşmadı diye sorguya çekilmez.[161]

 

İzahı

İbn-i Mâceh bu hadîsin senedindeki ravîleri zikrederken; râvîîerden Yahya bin Osman' dan iki koldan rivayette bulunur. İlk rivayette Malik bin İsmail ve EbûBekr bin Şeybe,ikinci kolda ise Abdülmelik bin Sinan ve Hazım bin Yahya vardır. Müellif, ikinci kolu Ebü'l-Hasan el-Kattan* dan naklediyor. Zavaid'de bu hadîsin isnadının zayıf olduğu söylenmiştir, deniliyor. Sindi diyor ki, çünkü hadisçiler Yahya bin Osman'in zayıf olduğunda ittifak etmiştir ve îbn-i Maîn, Buharı ve îbn-i Hib-ban da «Yahya bin Osman'm hadisleri münkerdir» demişlerdir. Ravilerden Yahya bin Abdillah bin Mü­leyke hakkında ise İbn-i  Hibban  şöyle söyler:

«Yahya bin Abdillah bin Müleyke Sika'dır, hadisleri muteberdir. Ama râvisi Yahya bin Osman olun­ca durum tam tersinedir.»

Metinde, kader konusunda az dahi konuşmanın iyi olmadığı ve konuşmacıların Âhirette sorumlu tutulacakları veya yaptıkları ko­nuşmaların tetkik edileceği belirtiliyor.Diğer taraftan kader mes'e-lesi üzerinde hiç konuşma yapmıyan kimsenin Âhiret günü, sükû­tundan dolayı hesaba çekilmiyeceği bildiriliyor. Şu halde kader ko­nusunda konuşmamak daha hayırlı olur.

85) Şuayb (Radiyallahü anh)'den, babası Muhammed b. Abdillah (Radiyallakü atıhüm)'ün şöyle dediği rivayet edilmiştir :

Ashab-ı Kiram, (Radiyallahü anhüm) kader mes'elesİni tartışırken; Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların yanına aniden geldi. Tartıştık­larını anlayınca Öfkesinden (mübarek) yüzünde nar tanesi yarılmış gibi kıpkır­mızı oldu. Biraz sonra onlara dedi ki :

«Bununla mı emrolundunuz veya bunun için mi yaratıldınız? Kur'an'ın bir kısım âyetlerini diğer bir kısım âyetlerle vuruşturuyor­sunuz. Sizden önceki ümmetler ancak bu tip (lüzumsuz) tartışma ile helak oldular.» Râvi (Muhammed) dedi ki: (Babam) Abdullah bin Amr şöyle söyledi:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m (bazı) meclislerin­den nefsimin beni geri bıraktığını beğenirdim. Hele bu meclisten be­ni geri bıraktığını çok beğendim.[162]

 

İzahı

Hadîsin metninden anlaşıldığına göre Sahabîler, bahis konusu mecliste Kader'in varlığı ve yokluğu hususunda münâkaşa etmişler ve iki taraf da savundukları görüşü te'yid için ilgili gördükleri âyet­leri delil olarak göstermek istemişlerdir. Hadîsin metninde geçen :

«Siz Kur'an'ın bir kısım âyetlerini diğer bir kısım âyetlerle vu­ruşturuyorsunuz», cümlesi bu sebeple kullanılmıştır.

Hadîsin metnindeki «Siz bununla mı emrolundunuz veyahut bu­nun için mi yaratıldınız» tâbirinden maksad budur:

Siz kader mes'elesi ile uğraşmak ve bu sahada tartışmalarda bu­lunmak ile mükellef tutulmamışsınız. Mükellef olduğunuz kulluk ve-sâir görevler besbellidir. Yükümlü bulunduğunuz hizmetlerinizi ye­rine getirmekle meşgul olunuz. Keza, kader mes'elesi ile zamanınızı geçirmek için de yaratılmış değilsiniz. Öyle ise bununla meşgul ol­maya ne lüzum ve ihtiyaç vardır?

Ashâb-ı Kiram'in kader mes'elesi hususunda münâka­şaya giriştiklerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m öfke­lendiğini haber alan Abdullah bin Amr (Radiyallahü anh) Resûl-i Ekrem'in öfkelenmesine sebep olan bu mecliste bulun­madığına memnun oluyor.Daha önce de benzer bazı meclislerde Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hoşlanmadığı durumların vuku bulduğu ve o meclislerde kendisinin bulunmadığı anlaşılıyor.Fa­kat bu tip meclislerden en çok bu meclisin Peygamber efendimizi kız­dırdığı belirleniyor. Bu durum da kader mes'elesi hakkında münâ­kaşa ve tartışmanın Fahr-i Kâinat efendimizi üzen bir hareket oldu­ğunu ve en azından faydasız bir enerji israfı olduğunu bizlere sez­diriyor.

Zevâid'de bu isnadın Sahih olduğu ve Ricalinin Sika zatlar ol­duğu bildiriliyor.   Sindi,   bunu naklettikten sonra diyor ki:

«Ravi Amr bin Şuayb'in babasından ve babasının da dedesinden yaptığı rivayetin zayıflığına dair konuşulan sözler işti­har etmiştir. Hatta bazıları bunların rivayeti ile teşekkül eden isnad mutlaka «Mevzu» cinsindendir, demişler. Bu sebeple Buharı ve Müslim bu isnad ile hiç rivayette bulunmamışlardır.Zevâid bu konuşmalara itibar etmiş olsaydı bu isnadın sahih olduğunu söy­lemezdi.   Eğer bu isnad  «Hasen»'dir, deseydi daha iyi olurdu.»

Tirmizi bu hadîs metnini Ebû Hüreyre (Radiyal­lahü anh) 'nin rivayeti ile tahriç etmiştir.

86) (Abdullah) tbn-i Ömer (Radiyallahü anhümâ)'dan : Şöyle dedi-i rivayet edilmiştir: Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(İslâm dininde) hastalığın (kendiliğinden) bulaşması yok, kuş­larda uğursuzluk yok, baykuş ve Ükey'in (ötmesi veya evin damına konmasının) uğursuzluğu da yoktur.» buyurdu. Bir a'rabi ayağa kal­karak:

Yâ Resûlallah! Sen, (hastalığın bulaşması yoktur, buyurdun. Ama) uyuz olan bir devenin deve sürüsünün tümünü uyuz ettiğini gördün mü (buna ne dersin)?» dedi. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

«İşte; O (onların uyuz edilmeleri), kaderdir. (Yoksa) kim ilk de­veyi uyuz etti?»buvurdu.[163]

İzahı

Kader'in varlığını isbatlayan bu hadis müteaddit senedler ile ve mânayı değiştirmeyen biraz lâfız değişikliği ile Buhar! ve Müslim'de de rivayet edilmiştir.

Bu hadîs câhiliyet devrinin kökleşmiş hurafe ve efsanelerinden bir dizisini yıkmıştır. Şöyle ki:

Câhiliyet devrinde bulaşıcı hastalıkların ilâhi takdirin etkisi ol­madan kendiliğinden bulaştığına inanılıyordu. İslâm dinine göre sebeplerin etkisi zahirîdir. Asıl müessir Allah'tır. Meselâ ateş ya­kar. Fakat ateşe yakma gücünü veren ve yaktıran Allah'tır. O, di­lerse yakma gücünü ateşten alır. Nitekim Hz. ibrahim (Aley-his'salâtü ves'selâm) için Nemrud'un koca ateşini gül bah­çesine dönüştürdü. Bulaşıcı hastalıkların sirayeti de ancak Allah'ın kaza ve kader hükmü ile olabilir. Kâinatta hiç bir olay kaderin dı­şında meydana gelmediğine göre bu sirayet olayı da kendiliğinden olamaz. Bununla beraber bulaşıcı hastalıklardan korunmak ve ge­rekli tedbirlerde kusur etmemek yolunda da Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) buyurduğu hadîslerle ışık tutmuştur.

Buharı' nin Tıb kitabında Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den rivayet ettiği bu hadisin.sonunda geçen;

«Bulaşıcı olan,cüzzâm hastasından aslandan kaçar gibi kaç» cümlesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bulaşıcı hastalıklara karşı nasıl bir tavır takınılmasının gerekliliğini emrettiğini göstermektedir.    Keza,

Buhari'nin  «Tıb Kitabında Ebü Hüreyre (Radıyaüâhü anh) "den rivayet ettiği «Sakın hasta deveyi sağlam devenin yanına uğratmayınız!» hadîsi de bula­şıcı hastalıklara karşı gerekli tedbiri almanın lüzumunu bildiriyor. Ebû Nuaym'ın İbn-i Ebî Evfa (Radiyallahü anh) 'dan rivayet ettiğine göre," Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Cüzzamlı ile görüşürken aranızda bir veya iki süngü boyu me­safe bulunsun», buyurmuştur.

Buhari ve Müslim'in Tıb kitabına aldıkları bir ha-dis-i şerife göre, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bir yerde taun olduğunu duyarsanız oraya girmeyiniz. Bulun­duğunuz bir yerde taun hastalığı çıkarsa oradan çıkmaymiz» buyur­muştur.Bu ve benzeri hadîsler, bulaşıcı hastalıklara karşı uygula­nan karantina usulünün en güzel şekilleridir.Keza, Buharı ve Müslim, Tıb bölümünde rivayet ettiklerine göre Hz. Ömer (Radiyallahü anh) halife iken Şam'a gittiğinde, varacağı mın­tıkada taâun hastalığı olduğunu duyunca Ashâb-ı Kiram ile istişare ettikten sonra Şam'a girmemeye karar verip oradan geri dönmüştür.Tafsilâtı inşaallah Tıb kitabında göreceğiz.

Hadîs metnindeki «Advâ» kelimesi hastalığın bulaşması demek­tir.Yukardan beri belirttiğimiz gibi hastalığın bulaşması ancak Al­lah'ın takdiri ile olur, kendiliğinden olmaz.

Hadiste geçen «Tıyere» de bir işe gitmek için evinden çıkan yol­cunun, önünden kuş veya başka hayvanın geçmesini uğursuzluk te­lâkki ederek işine gitmekten vazgeçmesi ve yolundan geri dönmesi­dir. Bu da câhiliyet devrinin batıl âdetlerindendir. Hiç kimseye ya­rar veya zarar sağlıyamayan hayvan geçişini uğursuz saymak in­sanların çalışma azmini kırar; iradesine olumsuz yönden etki yapar, şahsî teşebbüslerini engeller. Hadis, bu kötü âdet ve inanışı kökün­den yıktı.

«Hâme» tabiri ise Türkçe Ükey denilen ve geceleyin uçan kuş­tur.Câhiliyet devrindeki Araplar bu kuşu da uğursuz sayarlardı. Ca-hiliyetin anlayış ve inanışına göre katil malûm olup kısas cezası gör­meyince maktulün ruhu «Hâme» kuşu kalıbına girerek geceleri ge­lir:Beni sulayınız!Beni sulayımz! diye ötermiş.Katil kısas edilince uçar gidermiş.Hadîs bu hurafeyi de menediyor. Bâzı âlimler de «Hâme» ile baykuş kaydedilmiştir, derler. Bu kuş öteden beri bir çok ülkede uğursuz sayılagelmiştir.Baykuşun bir evin dam veya yakınında ötmesi ev halkına uğursuzluk getiriyormuş. Hadis bunun da yersiz olduğunu belirtir.

Buharı ve Müslim'in bazı rivayetlerinde «Ve lâ safara - safar da yoktur.» ibaresi de mevcuttur. Müellifin 43. bab'ta ri­vayet ettiği 3535 nolu hadîste de bu ilâve vardır.

Safer: Hicrî takvimin hesabına göre yılın 2'nci ayıdır. Yılın ilk ayı olan Muharrem, Eşhûr-i Hürüm (= haram aylar) den­dir. Araplar cahiliyet devrinde Eşhür-i Hürüm'e saygılı olduk­ları için bıa aylarda savaş, katil ve soygunlar yapmak istemezlerdi, Bir de bunun hilesini çıkarırlardı. Meselâ Muharrem ayında savaşmak isteyenler bu ayın haramlığını «Nesî» dedikleri usûlle bir sonraki Safer ayma sözde aktarırlardı. Artık savaşma yasak-lığı Safer ayına ait olurdu. Resûl-i Ekrem bunu da geçersiz sayarak Safer ayının Eşhür-i Hürüm'den olamıyacağını burada bildiriyor. Asr-ı Saadetten zamanımıza kadar devam edegelen bir anlayışa göre bu ayda kıyılan nikâh devamsız olur. «Safer'de uğur­suzluk yoktur» buyurulmakla böyle telâkkilerin tamamen yanlış ve yersiz olduğu belirtilmiş oluyor.Hz.Âişe (Radiyallahü anhâ) : «Benim nikâhım ve zifaf un Safer ayında oldu» buyurduğuna göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hurafenin kaldırılması­na bizzat fiilleri ile de çalışmıştır.

Zevâid'de bu hadîsin senedinin zayıf olduğu, zira ravîler için­de zayıf sayılan Yahya bin Ebî Hayye'nin bulunduğu be­lirtildikten sonra Tirmizi' nin de bu hadisi İbn-i Mes'ûd yolu ile rivayet ettiği ifade ediliyor. Sindi, bu nakli yaptıktan sonra diyor ki: Tirmizî, tbn-i Mâceh gibi bu hadîsi «Kader» bahsinde almıştır. Fakat Buhari, Müslim ve Ebû Dâvud bu hadisi Tıb bahsinde Ebû Hüreyre (Ra­diyallahü anhl'den rivayette bulunmuşlardır.

87) Şa'bî (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre kendisi şöy­le demiştir :

Adiy bin Hatim [164]Kûfe'ye geldiği zaman Küfe halkının fıkıhçılarından bir grupla yanına vardık ve ona : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittiğim hadîsleri bize naklet, dedik. Kendisi de dedi ki :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e vardım. Resûl-i Ekrem, bana :

— «Ey Hatim oğlu Adiy! Müslüman ol ki selâmete eresin.» bu­yurdu. Ben de O'na:

— «İslâm nedir?» diye sordum. Kendileri:

— «(îslâm)   Allah'tan başka ilâh  olmadığına ve  benim şüphe­siz Allah'ın Resulü olduğuma şehâdet etmen ve kader'in hayrine, şerrine, tatlısına, acısına, tümü ile iman etmendir», dedi.[165]

 

İzahı

Hadîsin metnindeki «Müslüman ol ki selâmete eresin» tâbirin­den murâd kalben iman ve tasdik etmek ile beraber İslâm alâmeti olan kelime-i şehâdeti getirmektir. Çünkü iman bahsinde izah edil­diği gibi önemli olan kalbin tasdikidir. Selâmete erişmek de ebedî Cehennemlikten korunmak ve kurtulmaktır: Yoksa zahirinden sa­nıldığı gibi her türlü azaptan emin olmak kasdedilmemiştir. Çün­kü müslüman kişi, işlediği günahlardan dolayı tazib edilebilir; Al­lah'ın dilemesine kalmış bir şeydir.

Zevâid, bu hadîsin isnadının zayıf olduğunu, çünkü râvî Abdü'1-A'1â'nin zayıflığında hadîs ehlinin müttefik olduğunu be­lirtiyor. Fakat Tirmizî. bu hadîsi Câbir'in rivayeti ile tahriç etmiştir.

88) Ebû Mûsa'l-Eş'arî [166](Radiyallahü anh)'den:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği mervîdir : «Kalbin durumu, bomboş arazide rüzgârların döndürdüğü kuşun yeleği haline benzer.»[167]

 

İzahı

Bomboş ve dümdüz arazide muhtelif yönlerden esen rüzgârlar, kuş yeleğini nasıl evirip çevirir, çeşitli istikâmetlere sürükler, artık tüy taneciğinin istikrar ve sebatı söz konusu olmaz ise kalb de çeşit­li yönlerden gelen etkenler muvacehesinde kolay kolay tutunamaz . ve muhtelif doğrultulara yöneltilir.   Bu sebeple kalbin iman üzerin­de istikrarlı durması için Allah'a sığmmah ve inayetini dâima dile­melidir. Nitekim Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bile:

 Allah'ım! Kalbimi dinin (olan İslâmiyet) üzerinde sabit kıl» diye dua eder ve böylece bizim de bu nevi duaya devam etmenizi sünnet kılar. Allah tüm ehl-i imanın kalblerini her türlü olumsuz etkilerden ve imanlarını tüm tehlikeler­den saklasın. Âmin.

89) Câbir (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre kendisi şöy­le demiştir:

Ensar'dan bir adam Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek : Yâ Resûlallah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benim bir cariyem vardır. Ben ondan azıl ediyorum? (Bu hareketim caiz mi?), diye sor­du. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ona :

«Cariyen için takdir edilmiş olan şey (çocuk) kendisine gele­cektir.» dedi, Bundan bir süre sonra Ensarî zât, Resûl-i Ekrem'e gel­di ve: O cariyem hâmile oldu! dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Bir nefis için takdir edilmiş olan şey mutlaka olur.[168]

 

İzahı

Sindi diyor ki bu hadisi Müslim ve Ebû Dâvud, Nikâh kitabında, kendi senedleriyle Câbir'den rivayet etmiş­lerdir.

Buharî ve Müslim Nikâh kitabında azıl için özel birer bab açmışlardır.

Aziî: Çocuk olmaması için cinsi temas yapılırken inzal anında meninin dışarda akıtılması demektir. Bu konuda çok hadîs mevcut­tur.

Sahîh-i Müslim Sarihi Nevevi bu bab'm gerisinde şöyle der:

Azil; bizce mutlaka mekruhtur. Yani kadın hür olsun, câriye ol­sun- onun muvafakati alınsın; alınmasın bu işte kerâhat vardır.Çün­kü bu, neslin kesilmesine yol açar. Azlin haramhğına gelince, arka­daşlarımız demişler ki:

Kişinin sahib olduğu cariyesinden veya nikahladığı cariyeden izin almadan bile azıl yapması haram değildir. Çünkü sahip olduğu cariyeden çocuğu olunca, câriye ümmü'l-Veled olur. Artık satılamaz.Nikâhlı cariyeden doğan çocuk ise annesine uyarak köle sayılır.Her iki mes'elede zevç mutazarrır olur. Onun için azıl yapması haram sayılmaz.

Kişinin hür olan karısının müsaadesi ile azıl yapması da ha­ram değildir.' Karısının izni olmadığı takdirde ise en kuvvetli kav­le göre azil yine haram değildir.

Bu konuda vârid olan hadislerin bir kısmı azli yasaklarken; di­ğer bir kısmı izin veriyor. Âlimler bu hadîsler arasında görülen za­hiri ihtilâfın hakikatta bulunmadığını izah ederek; yasaklama, tenzihen kerahet anlamında ve izin vermek de haram olmadığı mâna­sında yorumlanır, demişlerdir.

Konu ile ilgili şer'î hükümler ve hadîslerin yorumu özetle bun­dan ibarettir.

Hür olan karısından izin almadan azilde bulunmanın haram ol­duğunu söyleyenler, azil işinde kadın mutazarrır olduğundan caiz sa­yılması için onun izni şarttır, demişlerdir.[169]

Müellif de Nikâh -kitabında azil için müstakil bir bâb ayırmıştır. 1926, 1927 ve 1928 No.lu hadîsler buna aittir. İnşaallah orada daha ge­niş izahat vereceğiz.

90) Sevbân[170] (Radiyallahü anh)'den, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Birr (= hayır, iyilik, ihsan) den başka bir şey ömrü arttırmaz ve dua'dan başka bir şey kader'i geri döndürmez. Şüphesiz adam, İş­lediği günah yüzünden de rızkından mahrum kılınır.[171]

 

İzahı

Hadîsin metninden hayır ve iyiliğin ömrün artmasına vesile ol­duğu anlaşılıyor. Âlimler bunu çeşitli biçimlerde yorumlamış­lardır. Bâzılarına göre maksad şudur: Hayır ve iyilik eden kişi, kı­sa bile olsa ömründen bol bol yararlanır.» Başkasının ömrü daha uzun olsa bile onun kadar yararlanamaz. Bir kısım âlimler de şöy­le yorumlamışlardır : Aynı şahıs hayır ve ihsanda bulunmazsa öm­rü kısa olur. Bunları işlerse hakîkatan ömrü uzatılır. Tabiî bu fark­lı durum, muallak olan takdir'de tahakkuk eder. Kader'e memur edi­len melek bu muallâk kaderi bilir. Bunun ötesinde ne olduğunu bi­lemez. Ama îlm-i İlâhîde kesin durum bellidir. Yani ilgili şahsın cüzi  iradesini hayırda kullanıp uzun ömürlümü olacağı veya iradesini hayırda kullanamayıp kısa olan ömrümü yaşayacağı Alah ka­tında malûmdur.

«Allah dilediğini mahveder, dilediğini isbat eder.Değişikliğe hiç uğramıyan Ümmü'I-Kitab ancak O'nun katandadır.»  (Ra'd 38)

Metindeki «Duadan başka bir şey kaderi geri çevirmez» tabiri de aynı şekilde yorumlanır.Metnin iki fırkası birlikte ele alındığında, ömrün uzamasına ait kader'in değişmesinin hem dua ile hem de ha- -yır ve iyilik ile mümkün olduğu, diğer mukadderatın ancak dua ile değişebileceği anlaşılıyor. Tabii bu kader değişikliği yukarda anı­lan mânaya yorumlanır.

Sindi' nin İmam Gazali' den naklen aldığı bir soru ve cevap :

Soru: Kaza ve Kader'in gerçek mânada değişmesine imkân ol­madığına göre dua'nm ne gibi faydası olur?

Cevap: Dua'nın yardımı ile belâların def edilmesi kaza ve ka­der cümlesindendir.Çünkü dua etmek belânın reddine ve ilâhî rah­metin gelişine sebeptir.Nasıl ki tohum, yerden bitkilerin çıkmasına ve kalkan, okun define sebeptir.

Sindi diyor ki:Bence, duanın tâat, ibadet oluşu ve kulun dua etmekle emrolunmuş olması duanın faydalı oluşu için kâfidir.

«Adam işlediği günah yüzünden de rızkından mahrum kılınır» fırkası da şu şekilde yorumlanmıştır. Günah işlemediği takdirde ken­disine tahsis ve takdir edilmiş olan bol rızık günah işlemesi ile kı­sıtlanmış olur. Veyahut kendisi için tahsis ve takdir edilmiş olan rızık kısıtlanmadan eline geçirilmekle beraber günah işlemesi yüzün­den her hangi bir yol ile elinden çıkar gider, dolayısı ile o rızıktan mahrum kılınmış olur.

Zevâid sahibi der ki: Bu hadîsin sıhhat durumunu şeyhimiz Ebü'1-Fadl el-Karafi'ye sordum. «Hadîsin *Hasen» ol­duğunu ve üçüncü fıkrasının Nesai tarafından da rivayet edil­diğini» söyledi.İlk iki fıkrayı da Tirmizi, Selman' dan rivayet etmiştir.

91) Süraka bin Cü'şüm[172] (Radiyallakü a» A)'den. rivayet edildiğine gö­re kendisi şöyle demiştir :

Ben  Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e dedim ki :

—Yâ Resûlallah! Amel, kaderleri çizen kalemin yazdığı mukad­deratın cümlesinde mi ki artık kalem onun işini tamamlamış ve ku­rumuştur? yoksa amel (için geçmişte bir kader oluşu bahis konusu olmayıp kişinin) istikbalde takınacağı tavra göre mi (tahakkuk eder) ? Resûl-İ Ekrem buyurdu ki:

«Amel, kader ile tesbit edilmiş olan mukadderattan olup kale­min yazıp kuruduğu hususlar içindedir. Herkes ne için yaratıldı ise ona müyesser kılınır.[173]

 

İzahı

Sindî itiraz sebebini şöyle açıklar:Havilerden Mücâhid ,Sürâka'dan hadîs işitmemiştir. Bu sebeple senedde bir kesiklik olsa gerek. Diğer taraftan râvilerden Ata' nın durumu da ihtilaf­lıdır Sindi diyor ki bu hadisi Ebû Dâvud, İbn-i Ömer yolu ile rivayet etmiştir.

Hadîsin metninden anlaşıldığına göre kulun her türlü amel ve çar lışması tamamen mukadderatın şümulüne dahil olup hepsi kaza ve kadere dahildir. Kader dışında bir şey yoktur. Mukadderatı çizen ka­lem kurumuştur. Yeniden bir şey değiştirecek değildir.

Buharî'nin sarihlerinden Kastalânî' nin nakline göre Ha­life Me'mun'un Horasan valisi Abdullah bin Tahir,   Hüseyin Bin Fazl’a «Rahman sûresinin:ner Sün ve ner zaman bir emirde, bir iştedir.» 29. âyeti ile  «Birşeye Allah'ın ilim, kudret ve idaresi taallûk ettf. mi artık kader çizen kalem kurur, (ezeli hüküm değişmez olur)» hadîsi bana müşkil gel­di. Bunlar arasında görülen zahirî farkın sırrını çözemedim diye so­ru sormuş.    Hüseyin    İbn-i    Fazl;l5 Ayetteki işler Allah Teâlâ'nın her an açıkladığı ve yarattığı şeylerdir. Ezelde takdir bu­yurduğu şeyler değildir.» demekle aydınlatıcı cevap verince bu ilmi ve veciz cevaptan duygulanan Emir, kalkarak İbn-i

Faz1'ın al­nından öpmüştür. [174]

92) Câbir bin Abdillah (Radiyallahü anh >'den :

Resûl-i Ekrem (Sallallakü Aleyhi ve Seilem), şöyle buyurdu; dediği riva­yet edilmiştir.

«Bu ümmetin mecûsîleri Allah'ın kaderlerini tekzib edenlerdir. Hastalanırlarsa onları ziyaret etmeyiniz, ölürler ise cenazelerinde bu­lunmayınız ve onlara rastlarsanız onlara selâm veriniz.»[175]

 

İzahı

İbn-i Mâceh'in haşiyesi Miftahü'1-Hace bu hadîs üzerin­de şunları yazar:

«Kaderi inkâr edenlerin mecûSîlere benzetilmesi sebebi budur ki: Mecûsîler Nur (ışık) ve zulmet (karanlık) diye iki ilâha inanırlar. Hayırlı şeylerin Nur'dan ve serlerin Zulmet'ten meydana geldiğine itikad ederler. Kaderciler de hayrı Allah'a, şerri de insan ve şeyta­na isnad ederler. Halbuki hayır olsun şer olsun her şeyin yaratıcısı ve mucidi Allah'tır. Öyle ise yaratılış ve icad yönünden her şeyi Al­lah'a, isnad etmek gerekir. Ama hayır ve şerri işleme ve kazanma ba­kımından insana isnad etmek gerekir. Çünkü ikisinin de faili insan­dır.»

Ebû Dâvud bu hadisi Huzeyfe (Radiyallahü anh) 'den ve ayrıca İbn-i Ömer (Radiyallahü anh)'den rivayet etmiştir.Tirmizî de hadîsi tahriç ederek «Hasen» olduğunu söylemiştir. Hâ­kim ise sahih olduğunu beyan etmiştir. İbn-i Hacer de Müs1im'in şartı üzerine bunun  «Sahih»  olduğunu tahkik etti.[176]

 

— Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi Ve Sellemvin Sahabîleri  (Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaîn)'in

Faziletlerinin Beyanı Babı

Sahabî: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'i mü'min ola­rak gören veya âmâ olduğu için göremeyip Peygamber (Saîlallahü Aleyhi ve Seilem) tarafından görülen ve iman üzerinde ölen kim­sedir

Sahabî: Başka türlü de tarif edilmiş ise de en meşhur tarif bu­dur. Abdullah İbn-i Ümmi Mektûm, âmâ olduğu için Peygamber'i görmediği halde sahabî tarifine girer. Peygamber'! görüp müslümanhğı kabul ettikten sonra irtidad eden İbn-i Hata,Rebia İbn-i Ümeyye ve Mikyas gibi kişiler de sahabî tarifinden çıkmış olurlar. Çünkü müslüman olarak ölmek sahabîliğin önemli bir şartıdır.

Bâzı âlimler sohbet esnasında erginlik çağına varmış olmayı da sahabîlik için şart koşmuşlar ise de bu şart rivayet âlimlerinin Cum­huru tarafından reddedilmiştir.

Diğer bir kısım ilim adamları şahabı sayılabilmek için uzun za­man Peygamberin sohbetinde bulunmayı; hatta, bazıları bu arkadaş­lığın 1-2 yıl devam etmesini ve 1 - 2 savaşta beraber bulunmayı ge­rekli görmüşler ise de bu da şayân-ı kabul görülmemiştir. Hele bir kısım âlimler sahabîlik için Peygamber'den hadîs rivayeti de aramış­lardır.

Fazilet:Eksiklik, kusur ve rezaletin karşıtıdır. Bu duruma gö­re fazilet, kişiye yükseklik ver,en olgunluk, dolgunluk, güzel huy ve yapıcı hal ve harekettir.[177]

 

Hz, Ebü Bekir Sıddîk[178] (Radiyallahü Anhi) 'İn Fazileti

93) Abdullah (Radiyallahü anhyden : Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Dikkat ediniz! Kendisini halil edindiğimi sanan her halilin ha­inliğinden beriyim. Ben bir halil ittihaz etmiş olsaydım Ebû Bekr'i halîl edinirdim. Hakîkatta sizin arkadaşınız, Allah'ın halilidir. (Ra-vilerden) Vekî' dedi ki («Arkadaşınız» tabiri ile) Resûlullah kendi nefsini kasdediyor.»[179]

 

İzahı

Hadîsin metninde geçen «Hullet» (= halillik) : Sevenin kalbinde yerleşen öyle bir sadâkat ve mahabbettir ki gönülde mevcut sırları, sevilen adama açıklamaya sahibini zorlar. «Halîl» böyle sadâkat ve mahabbet besleyen dost demektir. Bu duruma göre:

«Ben bir halil ittihaz etseydim Ebû Bekr'i halîl edinirdim» fır­kasından murad şu olur: Sırlarıma muttali olacak bir tarzda içime mahabbeti kökleşecek bir insanı sevgili ittihaz etmem benim için caiz olsaydı, ben Ebû Bekr'i seçerdim. Fakat bu vasıfta tek mahbu-bum ancak Allah'tır.

Bâzı ilim adamlarına göre «Halîl» kendisine ihtiyaç duyulan dost demektir. Buna göre de yukardaki fırkanın mânası şöyle olur:

«ihtiyaçlarımda baş vuracağım ve önemli işlerimde dayanaca­ğım bir dost edinseydim bu iş için Ebû Bekr'i ittihaz ederdim. Lâkin her şeyde tek dayanağım ve mercîim yalnız Allah'tır.»

Metindeki «Arkadaşınız Allah'ın halîlidir» cümlesinden maksad da budur: «Arkadaşınız (olan ben) Allah'ı halîl ittihaz etti. Artık başkasını halîl edinemez. Zira bu işte ortaklık olamaz» veyahut «Al­lah arkadaşınızı (beni) kendi zatına münasip anlamda halîl ittihaz etti. Bu sebeple arkadaşınızın tamamen ona yönelmesi gerekirken başkasını nasıl halîl edinebilir?»

Hadiste belirtilen Ebû Bekr (Radiyallahü anh)'in fazile­ti apaçık görülmektedir. Çünkü, Resûl-i Ekrem için Allah'tan baş­ka bir halîlin ittihazına cevaz verilseydi Ebû Bekir'i halîl edi­nilirdi, demek aklın düşünebildiği en yüce bir takdir ve övgüdür.

94) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre, ken­disi Resûl-i Ekrem (Saltallakü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu söyle­miştir :

«Ebû Bekr'in malı bana yaradığı kadar hiç bir mal bana yararlı olmadı.» Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh) dedi ki: Ebû Bekr ağladı ve dedi ki:

— Yâ Resûlallah! Ben ve malım yalnız senindir. Yâ Resûlallah:[180]

 

İzahı

Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yüce huzurunda Ebû   Bekr'in   gösterdiği edeb ve tevâzua balon. Nasıl kendisini köle gibi düşünerek nefsinin ve malının şahsına ait olmayıp Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in malı olduğunu içtenlikle teyid ediyor.Ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in tevec­cühünden duygulanarak ağlıyor...

Zevaid müellifi diyor ki:Tirmizî bu hadisin baş kısmını ya­ni yalnız Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin buyruğunu ri­vayet etmiştir. Ebû" Bekr'in ağlaması ve ona âid kısmı riva­yet etmemiştir.Nesâide «Menâkıh» bölümünde böylece rivayet­te bulunmuştur.

Sindî, bu izahatı yaptıktan sonra der ki: Zâten Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in buyurduğu kısım mâna bakımında Sahîh-i Buharî'de de vardır.

95) Ali (Radiyallahü anh)Jden rivayet edildiğine göre, Resûl-i Ekrem O'na şöyle buyurmuştur :

Ebû Bekr ve Ömer Nebiler ve Resullerden başka, önce gelen ve sonra gelen tüm Cennetliklerin kühûl (= saçları ağarmaya başlayan­lar) m seyyidleri ( efendileri) dirler. Yâ Ali! Hayatta oldukları müd­detçe onlara (Ebû Bekr ve Ömer'e) haber verme.»

Tirmizi'nin beyânına göre bu hadis müteaddit senedlerle rivayet edilmiş olup bazı cihetlerden «Hasen» kısmmdandır.[181]

 

İzahı

Cennette herkesin genç olduğu nasslarla sabittir. «Cennetteki Kühûl» tâbirinden maksad, yaşlanmaya başladıktan sonra vefat eden müalümanlardır.   Bunların efendileri durumunda olan bu iki H*

fe'nin, haliyle genç yaşta ölen mü'minlerin de efendileri oldukları anlaşılmış olur. Âlimler böyle yorumlamışlardır.[182] Bazıları da metinde geçen «Kehl» kelimesi yaşlı demek olmayıp tam akıllı ve ba­liğ anlamındadır. Cenab-ı Allah herkesi bu vasıfta Cennete kavuş­turacağına göre hadîsin mânası: İki Halife'nin Peygamberlerden baş­ka türlü Cennet ehlinin efendileri oluşlarıdır, demişlerdir.

96) Ebû Saîd-i Hurdî (Radiyallahü anhyden :

Kendisi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir.

«Gök ufuklarının birisinde doğan yıldız, (yerdeki insanlar tara­fından, aradaki mesafe uzaklığı dolayısı ile güçlükle) görülebildiği gibi. Cennete yüksek derecelere kavuşanları da, kendilerinden aşağı mertebelerde bulunanlar, (aralarındaki mesafe farkı itibarı ile) zor görebilirler. Şüphesiz Ebû Bekr ve Ömer de o (yüce mertebelere ka-vuşa) nlardandırlar. Hem de daha yüksektedirler.»[183]

 

İzahı

Hadîs metninin sonundaki «Hem de daha yüksekte­dirler» lâfzı başka türlü de mânalandırılmıştır. Sindi diyor ki: Verilen mânalardan birisi şudur :

«Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhümâ) Cennetin nimetleri­ne girdiler.»

Tirmizî'nin haşiyesinde Suyûti' nin rivayet ettiğine göre îbn-i Asâkir, Ebû Said'e, bu cümlenin mâna­sını sormuş.  Ebû  Said  de:

«Ebû Bekir ve Ömer mezkûr derecelere ehildirler- diye yorum­lamıştır.

Başka bir rivayette bu cümle yerine 'O yüce derece onların hakkıdır-, ifadesi kullanılmıştır, ki bu rivayet Ebû Sa id' in yorum şeklini teyid eder. Süfyân bin Uyeyne'den de bu şekilde bir rivayet yapılmıştır.

97) Huzeyfe bin el-Yemân[184] (Radiyallahü anhümâ)'ya şöyle dediği ri­vayet edilmiştir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ben aranızda ne kadar kalacağımı (yaşıyacağımı) ke­sinlikle bilmem. Bunun için benden sonraki (şu) iki zâta uyun» bu­yurdu. Ve Ebû Bekir ile Ömer (Radiyallahü anhümâ)'ya işaret etti.[185]

 

İzahı

Hadîs Ebû  Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhümâ) hazretlerinin Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  katında ne kadar değerli, ne derece din yönünden otoriter ve nasıl bir iti­mada mazhar olduklarını açıkça ispatlıyor.Sindi: Hadîste iki zâtın hilâfetine işaret bulunduğunu yazar.

Muhacirlerin faziletlerinin beyanı için Buhari' nin ayır­dığı bölümde Ebû Bekr (Radiyallahü anh)'in fazilet ba­bında  Cübeyr bin Mut'im (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettiği bir hadîste, Cübeyr şunu anlatıyor:

«Bir kadın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in huzuru­na geldi, kadın geri dönerken Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve bellem) onun tekrar bir ara uğramasını istemesi üzerine, kadın, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatını kasdeder gibi:

—Ben gelir de seni bulamazsam? diye sordu. (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz de:

Şayet beni bulamazsan Ebû Bekr'e baş vur! diye cevapladı.» Miftahü'l-Hâce'de deniliyor ki:

«Ehl-i Sünnet mezheblerine mensup olanlar ittifak et­mişlerdir ki; Ashâb-ı Kiram'm en efdalı (üstünü) Ebû Bekr-i Sıddik' tır. Ondan sonra da sırayla Ömer bin Hattab, Osman bin Affan ve Ali bin Ebî Tâ-1ib gelir. Hulâfa-i Raşidîn olan bu dört zâttan sonra Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen 10 zat) m kalan­ları gelir. Ebû Mansur-i Bağdadi demiştir ki: Arkadaş­larım4 halifeden sonra Aşere-i Mübeşşere' nin kalan­ları onlardan sonra da sırası ile Bedir ehli,Uhud ehli, Bey'a tü'r-Rıd v an ehli Ümmet-i Muhammediye'nin en fa­ziletlileri olduklarında ittifak etmişlerdir. Ama bu üstünlüğün zahi­ri veya bâtmî oluşunda âlimler arasında farklı görüşler vardır.»

Bu konuda geniş tafsilât, Akaid ve Kelâm kitablannda mevcut­tur. Onlara müracaat edilebilir.

98) Îbn-İ Ebî Müleyke (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi İbn-i Abbâs (Radiyallahü anhümâ)'ûan şöyle işittim, demiştir :

Ömer bin Hattâb (Radiyallahü anhiimâ) vefat ettikten sonra, naşı Te­neşir tahtası üzerine konup henüz kaldırılmadığı zaman halk onun etrafında toplanarak, dua ediyorlar ve rahmet diliyorlar idî. Veyahut İbn-i Abbâs dedi ki O'nu iyilikle anıyorlar ve rahmetle yâd ediyorlar İdi. Ben de bu cemaat içinde idim.

Bu esnada birisi beni sıkıştırıp omuzumu tutmakla dikkatimi çekti. Ona doğru dönünce bir de baktım ki Ali bin Ebî Talib (Radiyallahü anhytir. Ömer (Radiyallahü anhyt rahmet okuduktan sonra şöyle dedi :

— (Yâ Ömer!) Ben Allah'ın huzuruna senin işlediğin amel gibi bir amel ile çıkmaktan çok hoşlanırım. Senden başka, ameline bu kadar imrendiğim kimseyi bulamadım. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ın muhakkak seni, iki dostunla (Resul-i Ekrem ve Ebû Bekir'le) beraber kılacağını kuvvetle ümid ederdim. Çünkü ben gerçekten çok defa Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'den:

«Ben Ebû Bekir ve Ömer ile gittim. Ben Ebû Bekir ve Ömer ile girdim. Ben Ebû Bekir ve Ömer ile çıktım» dediğini ışitirdim. Bunun

için ben Allah'ın seni (Ravza-i Mutahhara'ya gömülmekle veya kut­sal âlemde) iki dostunla beraber bulunduracağını kuvvetle ümid ederdim.»[186]

 

İzahı

Buharı bu hadîsi Ebû Bekir ve Ömer (Radiyal-lahü anhümâ) hazretlerinin faziletlerine ait açtığı bab'larda az bir farkla İbn-i Abbâs (Radiyallahü anhl'den rivayet etmiş­tir. Hadis her iki zâtın faziletine delâlet eder.Fakat Ebû Bek r'in her şeyde kıdemi bulunduğu ve konuşmalarında Resûl-i Ekrem'in Ebû Bekr'i   takdim ettiğini gösterir.

Hadîste geçen *Naşı taht üzerine...1 cümlesinin izahında S i n d î diyor ki:

«Cenazeyi yıkamak için hazırlık yapılırken, Ali bin Ebî Tâ1ib' in yaptığı bu konuşmayı İbn-i Abbâs işitmiştir, denilmiş ise de; bence bu konuşma, naşm kabristana götürülmek üze­re tabuta konulduğu zaman cereyan etmiştir. Metindeki 'henüz kal­dırılmadığı zaman' ifadesi bu mânaya daha uygun olur.»

Metinde geçen «Yusallûn» Fiilinin «Rahmet diliyorlar» mâna­sına yorumlanması Sindîye göre daha uygundur. Ama «Ce­naze namazını kılıyorlar» şeklinde de yorumlanması muhtemel gö­rülüyor.

99) (Abdullah)   İbn-i Ömer (Radiyallahü ankümâydan rivayet edil­diğine göre kendisi şöyle demiştir :

Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem),(bir ara)Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhümâ)  arasında olduğu halde çıkıp geldi.Ve : «Biz (Âhiret günü) böylece dirileceğiz», buyurdu.

100) Ebü Cuhayfe (Radiyallahü ank)'den:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhümâ) Nebiler ve Resul­lerden başka Evvelin ve Âhirin (öncekiler ve sonrakiler) tüm Cen­netliklerin Kuhûlünün efendileridir.»

Bu hadis başka bir senedle 95 numarada az bir ilâve ile geçti.

101) Enes (Radiyallahü anh))der\ rivayet edildiğine göre kendisi şöy­le söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemye :

— Yâ Resûlallah! İnsanlar içinde sana en sevimli olan kimdir?» diye soruldu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— Aişe'dir» diye cevap verdi. Bu kerre:

— Erkekler içinde kimdir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem i

— «Âişe'nin babası!» buyurdu.[187]

 

Hz. Ömer[188] (Radiyalahü Anh)In Fazileti

102) Abdullah b. Şakîk (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi şöyle söylemiştir :

Ben Âişe (Radiyallahü anhâ)'ya.: Ashab-ı Kiram'dan en çok hangisi Re-sûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e daha sevimli idi? diye sordum. Âişe (Radiyallahü anh) :

__ Ebû Bekir idi! diye cevap verdi bu defa:

—  Sonra hangisi? dedim. Âişe  (Radiyallahü anhâ),

—  Ondan sonra Ömer'di! diye cevapladı. Bu kere:

—  Daha sonra hangisi? dedim. Bunun üzerine:

—  Bunlardan sonra Ebû Ubeyde idi! dedi.»[189]

 

İzahı

Sindi diyor ki, bu hadiste beyan edilen muhabbet genel ol­mayıp bazı yönler itibarı iledir. Dolayısı ile bu muhabbetin mesnedi olan fazilet de özeldir. Onun için Hz. Ömer'den sonra Hz. Osman ve ondan sonra da Hz. Ali'nin üstünlüğü Eh1-ı Sünnet mezhebince kabul edildiği halde bu hadîste Hz.Ömer'­den Sonra Hz. Ebû  Ubeyde   zikredilmiştir. (Radiyallahü anhüm)

103) İbn-i Abbâs (RadiyaUahü anh)'den rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle söylemiştir :

Ömer (Radiyallahü anh), müslümanlığı kabul edince Cebrail (Aleyhisse-lam) inerek :

«Yâ Muhammed! Gök ehli Ömer'in müslüman oluşu dolayısı ile müjdelettiler, dedi.[190]

 

İzahı

Mekke' nin nüfuzlu ve cesur adamlarından ve Kureyş'in ulularından olan Ömer {Radiyallahü anh)'in müslüman olması ile hak dinin kuvvet bulmasından ötürü Semâdakilerin ferah ve se­vinçlerini yekdiğerine açıklamakla müjdeleşmede bulundukları ha­dîste belirtilmek isteniyor.

104) Übeyy bin Kâ'b [191](Radiyallahü ank)'âen rivayet edildiğine göre kendisi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurdu, demiştir :

«Hakk'ın, musafaha ettiği (toka lastiği) ve selâm verdiği ilk adam Ömer'dir. Hakkın, elinden tutup Cennet'e koyduğu ilk kişi de O'dur.»

Not : Hadisin isnadmdaki râvilerden Dâvud bin Atâ el-Medeni'nin zayıflığı­na ittifak edildiği için bu isnadın zayıf olduğu ve diğer ravilerin sika oldukları ve Hafız Îmamü'd-Din bin Kesîr'in Câmiü'l-Mesânid adlı eserinde : Bu hadisin cid­den Münker olup Mevzu olmaktan uzak olmadığını ve bunun tek nedeninin ravi Davud bin Atâ olduğunu söylediği Zevâid'de belirtilmiştir.[192]

 

İzahı

Hadîsin metninde geçen «Hak» kelimesi çeşitli şekillerde yorum­lanmıştır.    Sindi    bu muhtemel mânaları şöyle anlatır :

Hak'tan murad hak sahibidir. O da hakkı ve doğruyu ilhama memur kılınan Melektir. Hak ve doğruyu insanların kalbine atmak­la görevli memurun herkesten önce Ömer (Radiyallahü anh) ile tokalaşması, selamlaşması,  elinden  tutup  Cennet'e idhal  etmesinin

mânası Ö m e r' in herkesten önce hak ve doğruyu duyup söyle­mesi, uygulaması ve bunun neticesinde Cennetle mükâfatlanmasında ilerde oluşudur.

Hak'tan maksad, batılın karşıtı da olabilir. Buna göre hakkın Ömer (Radiyallahü anh) ile tokalaşması ve selamlaşması, istişa­re ve sairede isabetli görüş ve sözün herkesten önce onun tarafın­dan zuhur etmesidir.

Hak ve doğru söz ve hareketlerin Âhiret günü güzel bir suret şeklinde tecessüm ederek Cennet'e götürücü bir rehber olacağı mâ­nası da muhtemeldir. «Elinden tutup...» tabirinden murad da rehber­liktir.

Hak hangi mânaya yorumlanırsa yorumlansın burada belirtilen, Ömer (Radiyallahü anh)'in üstünlüğü genel anlamda değildir. Ancak isabetli konuşmadaki başarısı yönü iledir.

Hak'tan, Allah Teâlâ'nın kasdedilmesi ihtimali uzak olmakla be­raber sakıncalıdır. Zira bu takdirde, Ömer (Radiyallahü anh)'in peygamberlerden üstünlüğü gibi bir mâna çıkarılabilir, ki bunun im­kânsızlığı besbellidir.

105) Âişe (Radiyallahu anh)dan ;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir:

«Allah'ım! İslâmiyeti bilhassa Hattab oğlu Ömer (in müslüman-lığı kabul etmesi) ile aziz kıl.[193]

 

İzahı

«İslâmiyeti aziz kıl» demekten maksad, dini kuvvetlendir; küfre galip kıl ve yardımını lütfet. Bu duâ hemen kabul olundu. Nitekim Ömer (Radiyallahü anh) müslüman oluncaya kadar gizli tutulan İslâmiyet O'nun, dine girdiği gün açığa kavuşturuldu.

Metnin sonunda «Hassaten = bilhassa» kelimesi müellifin riva­yetidir. Bu rivayete göre îslâmm aziz kılınması hususunda Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yaptığı dua da yalnız Ömer (Radiyallahü anh)'in adı anılmıştır.

Tirmizî,bu hadîsi iki sened ile rivayet etmiştir:

îbn-i Abbâs (Radiyallahü anh) 'dan yaptığı rivayet şöy­ledir :

«Allah im! islâmiyeti Ebû Cehil veya Ömertin müslüman olması) ile azîz kıl.»

İbn-i   Ömer    (Radiyallahü anh) 'den aldığı rivayet de böy­ledir:                                          

= Allah'ım! İslâmiyeti Ebû Cehil ve Ömer'den en sevimli olanı İle azız kıl.» Râvi diyor ki: Bu iki şahıstan Resûlullah'a daha sevim­li olanı Ömer idi.»

Sindi   bunları naklettikten sonra diyor ki:

Muhtemelen Resûl-i Ekrem ilk zamanlarda bu nüfuzlu iki kişi­den birisinin müslümanhğı kabul etmesi için duada bulunmuş; da­ha sonra yalnız   Ömer    (Radiyallahü anh) için dua etmiştir.

Tirmizi, İbn-i Ömer (Radiyallahü anh) 'in rivayet ettiği hadîsin Hasen ve Sahih olduğunu, fakat Ibn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'in rivayetinin Garip olduğunu söylemiştir.

106) Abdullah bin Selime[194] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre kendisi, Hz. Ali (Radiyallahü anh)'âen şöyle söylediğini işittim, de­miştir :

— Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra insanla­rın en hayırlısı Ebû Bekir'dir ve Ebû Bekir'den sonra da nâsın en ha­yırlısı Ömer'dir.

107) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle demiştir:

Biz Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) meclisinde oturuyor idik. O, bize şöyle buyurdu :

-Ben bir ara uyurken kendimi Cennette gördüm. O esnada bir kadın bir köşkün yanında abdest alıyordu. Ben (orada bulunanla­ra) «Bu köşk kim için (yapılmış) dir?» diye sordum. Kadın j Ömer (Ibn-i Hattab) için! dedi. «(Buraya girip bakmak istedim. Fakat) Ömer'in gayretini (kıskançlığını) hatırladım da hemen geri dön­düm.» Ebû Hüreyre dedi ki:

«(Resûl-i Ekrem'in müjdesinden duygulanan) Ömer (Radİyallahü anh) (sevincinden) ağladı da! Yâ Resûlallah! Babam, anam sana fe­da olsun, sana karşı mı kıskançlık edeceğim? dedi.»[195]

 

İzahı

Buharı, hadisi Hz.Ömer (Radİyallahü anh)'in mena-kıbı için açtığı babta, ayrıca Cennetin halen mevcut olduğuna tah­sis ettiği babta müteaddit senedlerle ve bazı rivayetlerin metni bur-dakinden daha uzun olarak almıştır. Müslim de Hz. Ömer'in faziletleri için açtığı bir babta müteaddit senedlerle rivayet etmiştir.

Buharî' nin Ebû Hüreyre' den rivayet ettiği metnin şerhinde Kasta1âni:

«Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'in karşılaştığı kadın, Ümmü SÜleym olup o esnada hayatta idi», diyor. Hz. Ömer (Radiyallahü anh) 'in menkıbelerine dahil olan babta Buharı' nin, Câbir bin Abdullah (Radİyallahü anh) 'dan rivayet ettiği benzer hadîste de köşk civarında bir câriye bulunduğunu belirtir.

Kadının aldığı abdestin mükellef olunmamakla beraber, bilinen şer'i abdest olması veya sırf güzelleşmek için yıkanmak anlamında olması muhtemeldir. - Kadının dünya hayatında abdeste düşkünlü­ğü ve devamlılığının semeresi olarak da yorumlanabilir.[196]

Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'in «Bu köşk kim İçin­dir?» sorusunu kime sorduğuna dair bir sarahat a rivayetlerde rast­lamadım. Bu sorunun cevabı hususunda ise rivayetlerde «Yanında bulunan Cebrail veya başka Melek dedi.»

«Yanındaki Melekler dediler» ve «Melekler veya köşk yanında abdest alan kadın dedi.» olmak üzere üç şekil ifâde vardır. Bunlar arasında bir çelişki yoktur. Hepsinin, aynı cevâbı vermiş ol­ması mümkündür. Bu durumda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in sorusunun muhatabı da hepsi olabilir. Fakat bâzı âlimler sorudaki muhatabın Melekler olduğunu söylemişlerdir.

Metinde geçen «Ben Ömer'in kıskançlı­ğım hatırladım» cümlesi   Buharı' nin   bir rivayetinde :

«Ben senin kıskançlığını hatırladım» ta­biri kullanılmıştır. Kastalânî, Ömer (Radİyallahü anh)'in menkıbeleri bahsinde bu cümleyi izah ederken «Nikâh» bahsindeki rivayette ise:

«Köşküne girmeme sırf senin kıskançlığını bilmem engel oldu» ifadesi vardır» diyor.

Terceme için elimde mevcut Sünen nüshasmdaki bu cümle ne­dense «Kadın, Ömer'in kıskançlığını zikretti»

mânasını verecek bir tarzda harekelenmiştir. Böyle irab eden hadis-çilerin bulunduğuna rastlamadım. Mamafih bu harekeleme matbaa hatâsı olabilir. Bu takdirde «Fezekertû = ben hatırladım» kelimesi mutekellim sığası olur ve diğer rivayetlere uygun düşer.

Bu hadis, Hz.Ömer'in Cennetlik olduğuna, Cennetin ha­len mevcut olduğuna ve Ömer (Radiyallahü anh)'in faziletine delâlet eder.

108) Ebû Zerr (Radiyallahü ank)'den :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'âen işittim : Şöyle buyurdu, dedi­ği rivayet edilmiştir:

«Şüphesiz Allah (Teâlâ) hakkı, Ömer'in dili üzerine koydu. (Onun dili ile icra kıldı.) Ömer hak ile hükmeder.»[197]

Hz. Osman[198] (Radiyallahü Anh)In Fazileti

109) Ebû Hüreyre (Radiyallahü ank)'den : şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Cennette her peygamberin bir arkadaşı olur. Orada benim arka­daşım da Osman bin Affan'dır.[199]

 

İzahı

Metinde geçen «Refik» kelimesi: genellikle yol arkadaşı mâna­sında kullanılır. Bazen de sadece arkadaş anlamında kullanılır. Bu­rada ikinci mâna kasdedilmiştir.

Sindi,   Hz.   Osman    (Radiyallahü anh)'ın, Cennette Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e refîk oluşunun sebebi şu âyeti celile'nin işaret ettiği ilâhi müjdedir :

(Dünyada) zürriyetleri iman edip kendilerine uyan mü'minlere, (Âhirette) zürriye ti erini kavuştururuz. (Onları da, baba ve dedeleri gibi Cennet'e idhal ederek büyüklerinin derecelerine yükseltiriz.) Bu­nunla beraber (baba ve dedelerinin) amellerinden hiç bir şey eksilt­meyiz.»  (Tûr sûresi, âyet: 21)

Çünkü; bu âyet'e göre Resûl-i Ekrem'in muhterem kızları Cen­nette Peygamberin yanında olacaklardır. Hz. Osman da bu iki kerimenin eşi olduğu için onlara tâbi olacak, dolayısı ile o da Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında bulunacaktır.

Hz.Ali (Radiyallahü anh) de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in damadı olduğu halde ondan bahsedilmeyip,Pey-gamber'e arkadaşlığın Hz.Osman'a veriliş sebebine gelin­ce,Hz.Osman Peygamberin zürriyetinden sayılmazdı. Fakat Hz.Ali, Peygamber'in çok yakın akrabası oluşu ve onun eğiti­minde nevş-ü nema bulması dolayısı ile zürriyetinden sayılmaktadır Âyet.'in muktezasmca onun arkadaşlığı da tabiî görülür. Artık bunu belirtmeye hacet kalmamış olur. Diğer taraftan hadiste Cennette Pey­gamberle arkadaşlığın Hz. Osman'a inhisar ettiğine dâir her hangi bir belirti veya işaret bile yoktur, der.

110) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Nebî (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mescidin kapısı yanında Osman (Radiyallahü anh) 'a rastladı ve :

-Yâ Osman! Bu, Cebrail'dir. Kızım Rukiyye'nin mihr-i misli ile ve onunla yaptığın hayat arkadaşlığı gibi bir arkadaşlık yapmak Üzere Allah'ın (kızım) Üramü Gülsüm'un nikâhım sana kıydığını ba­na haber verdi» buyurdu:[200]

 

İzahı

Sindi diyor ki: Ahzâb sûresinin 37'nci âyeti, Resûl-i Ekrem'in annemiz Hz. Zeyneb (Radiyallahü anh) ile nikâh akdinin Al­lah tarafından yapıldığını bildirdiği gibi bu hadîsin zahirine göre Ümmü Gülsüm'un nikâh akdi de aynı şekilde Allah tara­fından yapılmıştır. Sindi daha sonra bu hadîsin isnadı, bir ön­ceki hadisin isnadmdaki nedenle zayıftır- der.

Miftahü'I-Hâce müellifi diyor ki: Peygamber 33 yaşında iken kızı Rukiyye doğdu. En kuvvetli rivayete göre Zeyneb' den sonra en büyük kerimesi Rukiyye idi. Bu kerime-i Muhtereme Ebû Leheb'in oğlu Utbe'nin nikâhı altında idi. Kardeşi Ümmü Gülsüm de Utbe'nin kardeşi Uteybe'nin nikâhlısı idi. Ebû Leheb hakkında «Tebbet yedâ Ebî leheb» sû­resi nazil olunca, Ebû Leheb oğullarına: «Eğer Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kızlarını boşamazsanız sizlerle iliş­kimi keserim- dedi. Bunun üzerine boşadılar. Zaten ikisi de duhûl yapmamış idi. Hz.Osman bundan sonra Rukiyye (Radiyal­lahü anhâ) ile Mekke'de evlendi. Birlikte Habeşistan'a hic­ret ettiler. Resûl-i Ekrem, Bedir savaşında iken Rukiyye (Radiyallahü anhâ) vefat etti.

Ummü Gülsüm'e gelince, rivayete göre Utbe onu boşadıktan sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına va­rarak : Ben senin dinini inkâr ettim; kızını da boşadım. Ne sen beni sev, ne de ben seni seveyim dedi ve saygısızlıkta bulundu. Hat­tâ mübarek gömleğini yırttı. Resül-i Ekrem de Allah'ın ona bir ca­navarı musallat etmesi yolunda bed duada bulundu. Kısa bir zaman onra Şam seferine çıkan bu hâin, bir arsîan tarafından kervan arasından seçilerek alınıp parçalandı ve böylece cezasını buldu.

Hz. Rukiyye' nin vefatından sonra Resûlullah bu hadîs­te belirttiği gibi Allah'ın emri ile Ü m mü Gülsûm'u Hz. Os­man ' a verdi. Ümmü Gülsüm de hicretin 9. yılı vefat etti. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizzat cenaze na­mazını kıldırdı.

111) Kâb bin Ücra [201] (Radiyallahü anhyden, rivayet edildiğine gö­re kendisi şöyle demiştir :

— Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (meydana gelecek) bir fitneyi zikretti ve pek yakın bir zamanda olacağını bildirdi. O sı­rada ridası İle başı örtülü bir adam oradan geçti. Resûl-i Ekrem de:

«Bu adam o fitne günü hidayet (doğru yol) üzerinde (ola­cak) tır.» buyurdu. Ben hemen yerimden sıçradım ve Osman (orada geçmekte olan adam) iki pazısından tutum: Sonra Resûl-i Ekrem'in karşısma çıkıp: Bu adam mı?» diye sordum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'de «Bu adam»dır, buyurdu.[202]

 

İzahı

Hadisin metninde geçen *Ridâ» elbise üzerinde giyilen cübbe, hır­ka, abâ ve benzeri libasın adıdır. Metindeki «Mukanna» kelimesi de

(60)

-Taknî* masdanndan alınma «İsm-i mefûl»'dür. Araplar zaman za­man ridalarınm yakasını başlarına geçirip kenarlarını omuzlarının önünden aşağıya sarkıtırlar. Bu durumda arka ve yandan bakıldı­ğında adam tanınmayabilir. Çünkü başı örtülü olup yalnız yüz kısmı açık kalır. Bu türlü giyinişe «Taknî» ve böyle giyinene de «Mukan-naü'r-Re's» denir. H z. Osman (Radiyallahü anh) o gün bu giyinişte oradan geçtiği ve onun için ravî Kâ'bb.Ücra ko­şup onun kollarından tutup teşhis ettikten sonra «Bu adam mı?» diye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sorup gerçeği öğrenme­ye çalıştığı anlaşılır.

112 Nu'man bin Beşîr[203] (Radiyallahü anhümâ)'âen rivayet edildiğine göre Aişe (Radiyallahü anh)'a. şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Yâ Osman! Eğer Allah sana bir gün bu (halifelik) işi verir de mü­nafıklar Allah'ın sana giydirdiği (halifelik) gömleğini soymaya kal­kışırlarsa sakın sen o gömleği soyma, (halifelikten çekilme)» buyur­du.  Bu sözü üç defa tekrarladı.Râvi Numan dedi ki: Ben Âişe'ye: Resûl-i Ekrem'in bu sözlerini (zamanında) halka bildirmeden seni engelleyen şey neydi?» diye sor­dum. O da r Bu hadis bana unutturuldu, diye cevap verdi.»[204]

 

İzahı

Miftâhü'1-Hace yazarı diyor ki, hadîs Hz,Osman (Radi-yallahü anh) 'ı şehid edenlerin münafık olduklarına delâlet eder. Ha­dîste geçen gömlekten maksad özel bir elbise ve maddî bir sembol olmayıp halifelik görev ve yetkisidir.Hz.Âişe (Radiyallahü anhâ) 'nin bildiği hadîsin lüzumu hâ­linde ona unutturulması ve İslâm cemaatının açık ve seçik olan bu emr-i Nebevi'den habersiz kalışı ancak ilâhî takdirin böyle tecelli et­mesi ile izah edilebilir.

113) Kays bin Ebî Hazım[205] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Âişe (Radiyallahü anhâ) şöyle demiştir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (son) hastalığında (bi­ze hitaben) :

— «Ashabımın bâzısının yanımda bulunmasına sevinirim», bu­yurdu. Biz (O'na) :

— Yâ Resûlallah! Senin için Ebû Bekr'i çağırmıyalım mı? dedik.

O, (bizim bu sözümüz üzerine) sustu. (Bu kerre biz O'na) :

— Ömer'i senin için çagırmıyahm mı? söyledik. O, yine sustu.

(Bunun üzerine biz O'na) :

— Senin için Osman'ı çağırmıyalım mı? dedik. Resül-i Ekrem :

— «Evet!» buyurdu, (da gereği yapıldı.)

Biraz sonra Osman geldi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) onunla yalnız kaldı, (özel görüştü.) Artık Resûl-i Ekrem onun­la konuşmaya devam ediyordu. Osman'ın yüzü de (gittikçe) değişi­yordu.

Râvi Kays dedi ki:

«Hz. Osman (Radiyallahü anh)'in mevlâsı Ebû Sehle, bilâhare (Hz. Osman'ın şehîd edilmesi olayından sonra) bana şöyle söyledi:

Hz. Osman bin Affân (Radiyallahü anh); «Yevme'd-Dar 5= Ev günü:

— Gerçekten Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bana bir ahit (söz) söyledi, tşte ben buna dönüşücüyüm, dedi.

(İbn-i Mâceh'e, isnadı ileten 2 raviden birisi olan) Ali (bin Mu-hammed'in rivayet ettiği) hadîsinde (Osman (Radiyallayü anh)'m son cümlesi hakkında) dedi ki: «Ben de bu ahit üzerinde sabredici-yim»

Râvî Kays: Jşte âlimler, hadîste geçen «Yevme'd-Dar Ev gü­nünün» (Hz.) Osman'ın evinde muhasara edildiği gün olduğu kanaa-tmda idiler.[206]

 

İzahı

Bu hadis de Hz. Osman (Radiyallahü anh) 'in Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) katındaki mevkiini göstermektedir.Efendimizin son hastalığında onunla görüşmeyi tercih etmesi, ev hplkmdan bile gizli tuttuğu özel görüşmede bulunup gelecekte vu­ku bulacak bazı fitneleri ona açıklaması ve bu fitnelerde hareket tar­zını t£.yin ve tesbit etmek lutfünü bahşetmesi her türlü takdirin fev­kinde, üstün sevginin büyük bir tezahürü değil mi?

Hadîste geçen cümlesinin Tıybî ta­rafından şöyle yorumlandığını Sindi nakleder:

Osman (Radiyallahü anh) bu sözü ile şunu demek istemiş­tir: «Resûl-i Ekrem, meydana geleceğini bana bildirdiği fitne vuku bulduğunda benim sabretmemi ve savaş yapmamamı buyurdu.»

«Zevâid» müellifi, hadîsin isnadının sahih ve râvilerinin sika ol­duğunu söylemiştir. İbn-i Hibban da hadîsi, İbn-i Mâ­ceh'in beyân ettiği seneddeki râvilerden V e k î yolu ile aynı se-ned ve metin ile Sahih'inde tahriç etmiştir.

İbn-i Mâceh'in son râvî Muhammed bin Ab­dillah bin Nümeyr' den rivayet ettiği ve Hz. Osman (Radiyallahü anh)'in mevlâsı Ebû Seh1e'nin naklettiği Hz.Osman'in sözü :

«Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ bana bir ahit (söz) söyledi. İşte ben buna dönüşücüyüm» şeklindedir.

İbn-i Mâceh'in yine son râvi olarak hadis aldığı 2’inci zat Ali bin Muhammed'in rivayet ettiği ve yine Hz. Osman (Radiyallahü anh)'m mevlâsı Ebû Sehle' nin nak­lettiği Osman (Radiyallahü anh)'m sözü ise :

«Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana bir ahit (söz) söyledi ve ben ona sabrediciyim* şeklindedir.

Görüldüğü gibi iki rivayetle alman metinin yalnız son cümlesi ayrıdır. Bu ayrılık mâna bakımından da bir fark teşkil etmez.

Tirmizi de yalnız Ebû Sehle' nin sözünü ikinci ifade ile ve sadece «ve ene» tabiri yerine «fe ene» tabiriyle rivayette bu­lunarak; bu hadîs «Hasen sahih»tir demiştir.[207]

Ali B. Ebî Tâlib (Radiyallahü Anh) 'İn Fazileti

114) Zirr bin Hubeyş[208] (Radiyallahü;anh)'den, Ali (bin Ebî Talib Ra­diyallahü anhym şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

— «Gerçekten, mü'min'den başkasının beni sevmiyeceğine ve münafıktan başkasının bana buğzetmiyeceğine Ümmî Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bana kesin bir ahid ve teminat v^rdi.»[209]

 

İzahı

Ümmî: Okuma yazma bilmiyen kimseye denir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Ümmi olduğu halde geçmiş ümmet­lerin, peygamberlerin, inananların ve iman etmeyenlerin hallerini, Tevrat, Zebur, İncil ve suhufların hakiki nüshalarında mevcut malûmatı bilip haber vermesi; geçmişteki tüm olayları ay­nen anlatması; bütün Arap edebiyatçılarının en dâhi olanlarını şaş­kına döndüren beşer üstü belagatı ihtiva eden Kur'an-1 Kerim ' i tebliğ edişi büyük bir mucizedir. Bu sebeple Kur'an-ıKerim,de O yüce Resûl-ü Ümmîlik ile vasıflandırmıştır.

Hz.Alî (Radiyallahü anh) [210]'yi sevmek veya ona buğzetmek mes'elesine gelince; Ehl-i Sünnet1 in görüşüne göre; Ebû Bekir, Ömer ve Osman (Radiyallahü anhüm)'den son­ra ümmetin en üstün şahsiyeti, Resûl-i Ekrem'in 4. halifesi, damadı, küçük yaştan itibaren Islâmiyete sarılarak bütün gücü ile dine yap­tığı büyük hizmet ve fedakârlığı bilinen bu mübarek zâtı sevmek el­bette mü'min'in şîârı ve O'na buğzetmek de münafık olanın işi olur. Esasen bütün sahabileri sevmek müslümanların kutsal görevi oldu­ğu gibi onlara buğzetmek de münafıklığın belirtisidir. Çünkü Kur-anı Kerim Ashâb'ın değerini bildirdiği gibi sahih hadis ki-tablarında yer alan yüzlerce sahih hadis, Sahabilerin yüceliğini ve' onların mertebelerine erişilemiyeceğini ortaya koymuştur. Allah, cümlesinin mertebelerini daha da yüceltsin ve bizi onların şefâatına mazhar kılsın.

Gerek Hz. Ali ve gerekse diğer Sahabileri (Radiyallahü anh) sevmek veyâbuğzetmeniniman veya münafıklığın alâmeti sa­yıldığına dair hadisler Buhâri, Müslim ve diğer hadis kitabla-nnda yer almıştır. Tabiî bahis konusu sevgi veya nefret Sahabîlerin İslâmiyet uğrundaki hizmet ve yararlıklarından dolayı olduğu takdir­de iman ve nifak alâmeti oluşu muraddır. Kurtubî bu hususta şöyle der:

«Ama, bir kişi (yukarda belirtilen nedenle değil de) özel bir se­beple, meselâ bir maksada muhalefet, bir zarar veya benzeri bir şey­den ötürü, bir Sahabî'ye buğzederse bundan dolayı münafık ve kâ­fir olmaz. Ashâb arasında bir çok muhalefet, hattâ savaş bile mey­dana gelmiştir. Bununla beraber hiç kimse diğerinin küfrüne veya münafıklığına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki halleri şer'î hükümler hususundaki müctehidlerin durumuna benzer. Bir kavle gö­re hepsi isabet etmiştir. Diğer bir kavle göre birisi isabet etmiş, di­ğeri de hata etmiştir. Ancak hata eden mazur sayılır. Çünkü o da kanaat ve içtihadına göre hareket etmiştir. İşte bu nedenle hiç birisi­ne buğzetmek caiz görülmez...»

Sindi,   de hadisin izahında şunları söyler:

Hadiste Ali (Radiyallahü anh) için istenen sevgi, ifrat dere­cesine vardırılmayan ve lâyıkı veçhiyle beslenen mahabbettir. Çün­kü aşırı sevgi, matlup olmayıp iman alâmetlerinden de sayılmaz. Bi­lâkis sapıtmaya ve küfre yol açabilir.Nitekim,Hz.İsa (Aleyhisselâm)'a aşırı sevgilerinden dolayı küfre giden kavim olmuştur Keza, yasaklanan buğz, dünyevi bir sebebe dayanmayan ve sırf dînî olan nefrettir. Çünkü muamelelerden doğan ve her zaman karşıîaşı-labüen buğz insanların yaratılışında mevcut olup münafıklıkla ilgisi yoktur. Meselâ:Hz.Ömer'in yanında Hz.Abbas,ken­disi ile Hz. Ali arasında cereyan eden bir mes'ele yüzünden Hz.A1i'yi seb ettiği rivayet edilmiştir. Bu rivayet meşhurdur Müslim   bu rivayeti tahriç etmiştir. (62)

115) Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radiyalalhü ankyden, rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ali (Radiyallahü anh)fa şöyle buyurmuştur :

(Yâ Ali!) Bana nisbeten sen, Musa'ya oranla Hârûn mevkiinde olmaya râzi olmaz mısın?»[211]

 

İzahı

Buharı 'nin, Mağazî bölümünün Tebûk savaşı bahsinde yi­ne Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radiyallahü anh)'dan riva­yet ettiği bu hadis, daha tafsilâtlı ve uzundur. Biz buraya terceme-sini almakla iktifa edelim :

«Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Tebûk savaşma çıktı ve Ali (Radiyallahü anh)'ı (Medine'de) vekil bıraktı. Bunun üzerine Ali = «Yâ Resûlullah! Beni çocuklar ve kadınlar arasında vekil mi bı­rakıyorsun?» dedi. Resûl-İ Ekrem de :

— Yâ Ali! bana nisbeten sen, Musa'ya oranla Hârûn mevkiinde olmaya râzi olmaz mısın? şu farkla ki, benden sonra Peygamber yok­tur buyurdu.

Sindi Sah. 28

Miftâhü'l-Hace'de deniliyor ki:Müslim ve Tirmizi'de yine aynı râviden rivayet edilen bu mânadaki hadis şöyledir

«Bana oranla sen, Musa'ya oranla Hârûn gibisin. Şu kadar ki, ben­den sonra Peygamber yoktur.»

Buhârî. Müslim ve Müellifin Hz. Sa'd (Radiyal­lahü anh)'den rivayet ettikleri metinler aynı mânayı ifâde etmek­tedirler.

Hadisteki benzetmeden maksad şudur :

«Yâ Ali! Musa Peygamber Tûr'a giderken Harun'u vekil bırak­tığı gibi ben de Tebûk seferine çıkarken, seni vekil bırakmış oluyo­rum. Bu vekâlet Peygamberlik görevine ait bir vekâlet değil, daha önce savaşlara çıkıldığında Medine'de bir Emir bırakıldığı gibi bu kere sen bırakılmış oluyorsun.»

Rivayet edildiğine göre Hz.Ali (Radiyallahü anh) vekil bı­rakılıp Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'de ordu ile ha­reket, ettikten sonra münafıklar Hz.Ali gibi büyük bir kahra­manın Medine'de bırakılmasını dedikodu konusu edince; du­rumu duyan Hz.Ali (Radiyallahü anh)'de silâhlanarak Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in arkasından yetişerek sava­şa katılma iznini istedi ve bu karşılıklı sohbet bu esnada cereyan etti

Miftâhü'1-Hace Kadı Iyâz' dan    şunu nakleder:

«Rafizîler, İmamiye vesair Şiî mezhebine bağlı fırkalar, hi­lâfetin Hz. Ali (Radiyallahü anh)'in hakkı olduğu ve Peygam-ber'in bunu tavsiye ettiğine dair ileri sürdükleri delillerinden biri de bu hadistir. Bilindiği gibi yolunu tamamen sapıtan Rafızîler, öncelik­le Hz.A1i' yi halîfe seçmedikleri nedeniyle bütün Sahâbîleri maazallah tekfir etmişler; bir kısmı da neden hakkını aramadı diye Hz.Ali' nin kâfir olduğuna kail olmuşlardır. Aslında böyle bir söz söylemek küfrü muciptir. Aşırı gitmiyen İmamiye ve bazı fırka­lar ise, Ashâb-ı Kiram'a küfür isnad etmeyip Hz. A1i'-yi ilk halife seçmedikleri için Sahâbîlerin hataya düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakikatta ise onların iddiaları tamamen yersizdir. Ha­diste hiç bir Şii fırkaya yarıyacak bir yön yoktur. Onda sadece "z Ali' nin fazileti vardır. Ama Hz.Ali' nin başka sa-nabîden üstünlüğüne veya eşitliğine dair bir girişim yoktur. Keza, Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra   Hz.Ali* nin   halifeliğine dair

bir delâlet de yoktur. Çünkü bu hadis, H z. Ali (Radiyallahü anh) 'nin Tebûk savaşma katılma isteği karşısında Medine'­de kalıp savaş dönüşüne kadar idari işlerde vekillik yapması için bu vurulmuştur.Hz. Ali' nin benzetildiği Harun'un, Musa Peygamber'den sonra kalıp onun yerine halîfe olmadığı da bir gerçek­tir.Çünkü meşhur olan haberlere göre Musa peygamber henüz hayatta iken ve ondan 40 yıl önce Hârûn vefat etmiştir.Hârûn'un .vekilliği Musa'nın münacata çıktığı muvakkat süre için olduğu gibi  Hz.Ali' nin vekilliği de geçicidir.»

Miftâhü'1-Hâce müellifi daha sonra şöyle söyler:

Âlimler demişler ki : Bu hadis, İsa Peygamberin gökten indi­ği zaman İslâm şeriatı ile hüküm edeceğine delâlet eder. Zira «Ben-dfen sonra Peygamber yoktur.» emri açıktır.

116) Berâ' bin Âzib[212] (Radiyallahü ank)'den, kendisinin şöyle dediği ri­vayet edilmiştir:

Bİz Resûl-i Ekrem (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)'m ifa etmiş olduğu hac seferinde beraberinde yola çıkmıştık. O, yolun bir semtinde, konakladı da ce­maatla namaz kılma emrini verdi. Daha sonra Ali (Radiyallahü anh)'\n elini tuttu ve (Ashabına) :

— (Ashabım!) Ben mü'minlere, kendi nefislerinden evlâ değil mi yim? dedi. Orada bulunan sahabîler:

— (Yâ Resûlallah!) Evet (evlâsın), dediler. Resûl-i Ekrem:

__Ey Ashabım!)Ben her mü'mine, kendi nefsinden evlâ değilmi-

yim? dedi. (Ashâb-ı Kiram) da s

__ Evet, (evlâsın Yâ Resûlallah! diye) cevap verdiler. (Bu ko­nuşmalar cereyan ettikten sonra elini tuttuğu Hz. Ali (Radiyallahü anh)'ı işaret ederek) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

__ «İşte bu  (Ali), beni seven herkesin mahbubudur.    AHahıml

O'nu (Ali'yi) seven kimseleri, sev. O'na buğuz edenlere, sen de buğz et» dedi.[213]

 

İzahı

Hadisin metninde geçen:

«Ben mü'minlere kendi nefislerinden evlâ değil miyim?» emr-i Ne­bevi.   Ahzâb   sûresinin 6. âyetine işarettir.

«Peygamber, mümirilere (din ve dünyaya ait olan her işte ve her hususta) nefislerin­den evlâdır...» İbn-i Abbâs'a göre âyetten murâd şudur: Peygamber mü'minleri bir işe çağırır ve nefisleri de onları başka bir şeye davet ederse, mü'minlerin, nefsî arzularını bırakıp Peygamberin isteğini tutmaları, onlar için daha iyidir. Bâzı müfessirlere göre de m aksa d şudur:

Her hususta mü'minler yek diğerinin arzu ve emirlerine değil de öncelikle ve tercihen Peygamber'in emir ve arzusuna itaat etmek mec­buriyetindedirler.

Âyet-i kerîme başka şekillerde de tefsir edilmiştir. Hepsinin neti­cesi Peygamber'in emir ve arzularına uymanın lüzum ve faydasını belirtmektir, denilebilir.

Hadîste, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in soru şeklin­de irad buyurduğu ilk iki fıkra, O'nun emir ve tavsiyelerinin önemi­ne Sahâbilerin dikkatini çekmek ve ondan sonra Hz.Ali (Ra­diyallahü anh) ile ilgili olarak irad ettiği hususları sahâbîlerine du­yurmak için buyurulmuş olsa gerek.

Soru şeklinde Sahabîlerin dikkati çekilen ilk iki fıkrada Peygam­ber'in tavsiye ve talimatına itaatin, Kur'an âyeti ile tescili hatırlat-

tınldıktan sonra   Hz.Ali    (Radiyallahü anh) 'in faziletini belir­ten şu son iki fırka buyuruluyor.

«Ben kimin mahbûbu isem Ali de onun mahbubudur.» Yâni beni seven   A1i'yi  de sevmelidir.

«Allahım! Ali'yi seven adamları sen de sev, (onları mükâfatlan­dır) .Ali'ye buğzeden kimselere sen de buğzet. (Onlara hak ettikleri cezayı ver.»)

Bu fıkralar, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem)'in Hz. A1i' ye karşı beslediği sevgi ve ona verdiği değeri en güzel bir şe­kilde ifade etmektedir.

Yemen'de Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'in beraberinde bulu­nan bazı kişilerin O'nun aleyhinde konuşmaları üzerine Resûl-i Ek­rem'in bu hadis ile aleyhtarlık edenlere onu sevdirmek istediği söy­lenmiştir. Kim tarafından söylendiğini belirtmeden bu sözleri nakle­den   Sindi   diyor ki:

Tirmizi'nin Sünen'inde şöyle rivayet ediliyor:

Berâ' (Radiyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre kendisi demiştir ki: Peygamber (Sallalîahü Aleyhi ve Sellem) iki askerî bir­liği sefere çıkardı. Birisinin başına A1i (Radiyallahü anh)'yi. di­ğerinin başına da Hâ1id (Radiyallahü anh)'i kumandan tayin bu­yurarak :

«Savaşıldığı zaman iki birliğe Alî kumanda edecektir.» buyurdu Sefere çıkıldıktan bir süre sonra Hz. Hâlid b. Velid (Radiyal­lahü anh) bir kal'ayı fethetti ve oradan bîr câriye aldı. Hâlid (Ra-dıyallâhü anh) ise bu durum karşısında, Hz. Ali (Radiyallâhü anh)'yi tenkid edici bir mektup yazarak Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'e götürmek üzere beni memur etti. Ben de yola çıkıp Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanma vardım ve Hz. Hâlid (Radıyallâhü anh)'in mektubunu Peygamber (Sallallahü' Aleyhi ve Sellem) 'e takdim ettim. ResCılullah Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) mektubu okuyunca rengi değişti ve bana hitaben :

«Sen! Allah'ı ve Resulünü seven; Allah ve Resulü tarafından da sevilen bir adam (Ali) hakkında ne dersin, nasıl bir görüş sahibisin?» buyurdu.   Râvi   Berâ'   dedi ki, ben:

— Allah'ın gazabından ve Resulünün gazabından, Allah'a sığı-mnm; ben ancak bir elçiyim, dedim. Bu sözüm üzerine O, sükût bu­yurdu.

Tirmizî,bu hadisin *Hasen' olduğunu söyledi.

Sindi, Tirmizî den bu nakli yaptıktan sonra şunları söyler:

Bu durumda Râfizilerin sandığı gibi hadisin halifelikle hiç bir ilgisi yoktur. Hz. Abbâs ile Hz. Ali (Radiyallahü an-hümâ)'nm da hadisten halifelikle ilgili hiç mâna çıkarmadıkları ve böyle bir yoruma gitmedikleri de meydandadır. Şöyle ki:

Hz. Abbâs (Radiyallahü anh)'m, Hz;. Ali (Radiyal­lahü anh) 'ye : Peygamber'e müracaatla halifeliğin bize mi, başkala-nnamı ait olduğunu sormasını emretti. Hz. Ali (Radiyallahü anh) ise Hz, Abbâs (Radiyallahü anh)'a şöyle karşılık ver­di: «Eğer sormanı üzerine O, bizi menederse artık hiç kimse halifelik için bize bir hak vermez.» veya dediği gibi cevap verdi.

Bu yüce iki zât eğer hadisten halifelik anlamını çıkarsaydılar ara­larında böyle bir görüşmeye yer kalmazdı.

Hadisin râvîlerinden Ali bin Zeyd bin Ced'ân' mn zayıf olduğu gerekçesi ile Zevâid, bu hadîsin isnadının zayıf olduğu­nu söylemiştir. Fakat Sindî diyor ki; hadîsin mânasını aynen ifa­de eden metinler müteaddit şekil ve isnadlar ile de rivayet edilmiş­tir. [214]

117) Abdurrahman bin Ebî Leylâ (Radİyallahü ankümâ)'da.n rivayet edildiğine göre kendisi demiştir ki: (Babam) Ebû Leylâ (Radİyallahü anh), Ali (Radİyallahü anh) ile akşamlan görüşüp sohbet ederlerdi. Ali (Radİyalla­hü anh), kışın yazlık elbise, yazın da kışlık elbise giyerdi. Biz (onun bu hali­ne şaştığımız için kendisi ile iyi görüşen Ebû Leylâ'ya) : 'Keski o'na sorsaydın (Neden mevsimlerin şartlarına göre giyinmiyor?)' dedik. Bu talebimiz Üzerine  (Radİyallahü anh) şöyle dedi :

«Hayfaer günü (Kal'a'nın fethi uzayınca) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) haber göndererek beni huzuruna çağırttı. Halbu­ki, Hayber' (in fethi için çalışıldığı) günü benim gözlerim ağrıyordu. Ben:

— «Yâ Resûlallah! Gerçekten gözüm fena ağrıyor» dedim. Bu­nun üzerine Resûlulalh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), gözüme tükür-dü. Sonra:

«Anahım! Sıcaklığı ve soğukluğu ondan (Ali'den) izâle et diye dua etti. Ali (Radİyallahü anh) : Artık ben o günden sonra ne sıcak­lık ne de soğukluk duymadım, dedi. Ve Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in şöyle buyurduğunu anlattı:

«Hayber halkı ile savaşmak için artık öyle bir adam gönderece­ğim (ona müslümanlarm sancağını vereceğim) ki o, Allah'ı ve Resu­lünü sever, Allah ve Resulü de onu sever, o, geri çekilecek adam da değildir.» Bu emir üzerine orada bulunan Sahabiler artık bu övülen zâtın kim olduğunu merak ve umutla düşünüp beklemeye başladılar. Daha sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müslümanların sancağım vermek üzere Ali (nadıyallahü anh)'e haber gönderip hu­zura çağırttı ve Sancağı ona verdi.[215]

 

İzahı

Bu isnâd zayıf ise de Hayber fethinin uzadığı günlerde Hz.A1i (Radİyallahü anh) 'in gözlerinin ağrıdığı, Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından huzura çağırıldığı, göz hasta­lığının beyan edildiği, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek tükürüğü ile Ali (Radİyallahü anh)'in şifaya kavuştu­ğu, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından övülen bir kişiye San­cağın verileceğinin Peygamber efendimiz tarafından açıklandığını ve daha sonra Ali (Radİyallahü anh) 'in huzura alınarak Sancağın ona verildiğini ifade eden, fakat lâfızlar bakımından az çokftrkh me­tinler müteaddit senedler ile Buhar î'de Hz.Ali (Radİyallahü anh) 'nin menkıbeleri babında rivayet edilmiştir. Bunlardan bir tane sinin tercemesini almakla iktifa edelim:

Ashâb-ı Kiram' dan Sehl bin Sa'des-Sâidı (Ra­dİyallahü anhümâ)'den, kendisinin şöyle söylediği rivayet edilmiş­tir.Hayber'in fethi uzayınca Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in şöyle buyurduğunu kendisinden işittim :

«Artık müslümanlarm sancağını yarın öyle bir adama vereceğim ki Allah onun iki elile fetih ve zaferi ihsan edecektir.»

Peygamber'in bu emri üzerine orada bulunan Sahâbîler, sanca­ğın ertesi gün kime verileceğini düşünerek gecelediler. Sabahleyin herkes sancağın kendisine verileceği ümidi ile Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in huzuruna vardı. Biraz sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—«Ali bin Ebî Tâlib nerdedir?» diye sordu. Ashâb :

—Ali iki gözünden şikâyetçidir (hastadır) Yâ Resûlallah! diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

—«Ona haber gönderin, onu bana getirin!» buyurdu.

Ali gelince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun gözle­rinin içine tükürdü ve ona dua etti. Ali sanki hiç hastalık hali geçir-memiş gibi derhal tamamen şifa buldu. Bundan sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sancağı ona verdi.[216]

Miftâhü'1-Hâce müellifi bu hadîs ile ilgili olarak şöyle söyler : Bu hadiste Hz.Ali' nin apaçık faziletleri, cesareti, Resûl-i Ekrem'in talimatına kesin riayeti, Allah ve Resulünü sevdiği, Onla­rın da kendisini sevdikleri beyan ediliyor. Diğer taraftan hadiste,Resûlullah'ın sözlü ve fiilî mucizeleri vardır. Kavli mucizesi,Hayber Kal'a'sının   Ali' nin elleri üzerinde bir gün sonra fethedileceğini açıklaması ve bunun aynen gerçekleşmesidir. Ffflî mucizesi ise   Hz.Ali' nin   hasta gözlerine tükürmesi ile derhal şifasını sağlaması­dır.

118) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radiyallahü atık)'den :

İki Hâl Tercemesi

«Ebû Leylâ» künyesi ile meşhur olan Sahabİ, Ensâr'dandır. Adı Bilâl veya Dâvud bin Bilâl'dir. Uhud ve ondan sonraki savaşlara katıldı. Kûfe'de yerleşti. 13 hadisi vardır. Râvisi oğlu Abdurrahman'dir. Sıffîn'de öldürüldüğü söylenir. Al­lak razi olsun. (Bak : Hulâsa Sah. 458)

Abdurrahman tbn-i Ebî Leylâ yukarda adı geçen zatın oğludur. «Ebû îsa», onun künyesîdir. Ensari olan bu zat da babası gibi Kûfe'de yerleşti. Fıkıhta imam­dı. Ömer, Osman, Ali, İbn-i Mes'ûd, Bilâl, Muaz, Ebû Zer (R.A.) ve bir cemaata tan hadis rivayet etti. Hz. Ömer'in hilâfeti devrinde Medine'de doğdu. İbn-i Şîrîn diyor ki : Ben onun ilim meclisinde bulundum. Onun arkadaşları bir Emîr gibi onu ta'zim ederlerdi.

Ensâr'dan 120 sahabî ile görüştü. Râvileri : Oğlu İsa, Mücahid, Amr b. Mey-mun ve bir çok zattır. Abdullah bin el-Hars : Annelerin onun mislini doğurduğu­nu sanmıyorum, demiştir. İbn-i Muin onu sıka saymıştır. îbn-i Husayn'den rivayet edildiğine göre Haccac, O*nu kadılığa tayin etti .Bir süre sonra da kadılıktan az­letti. Haccac bununla da durmadı. Hz.Ali (R.A.)'yi seb'etmesi için O'na baskı yap­tı. Doğdurdu. Fakat emeline muvaffak olamadı. Abdurrahman (R.A.) hazretleri lastikli ve yuvarlak sözlerle dövülmesine ara verdirmeye çalışıyordu. Nihayet bir fırsatını bulup Haccac'ın elinden kurtuldu. Hicri 82 veya 83 yılında vefat etti. (Bak : Tezkire Sah. 58 ve Hulâsa 234)

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edil­miştir :

«Hasan ve Hüseyin [217](Radiyallahü anhümâ), Cennet ehlinin genç­lerinin seyyid (büyük) leridir. Babaları (olan Ali bin Ebi Talib) (Ra­diyallahü anh) 'de ikisinden daha hayırlıdır.»[218]

 

İzahı

Sindi, hadîsin izahında diyor ki, metinde geçen «Şebâb» ke­limesi 'Şâbb'ın çoğuludur. Şâbb: Erginlik çağı ile 30 yaş arasındaki gence denir. Cennet ehlinin hepsinin genç olacağı malûmdur. Bu duruma göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in torunları Hasan ve Hüseyin (Radiyailahü anhümâ) 'in bütün Cen­netliklerinden üstün oldukları ifade edilmiş olur. Ancak Peygamber­lerin ve Hu1efâ'yi Râşidîn' in, bu hükümden müstesna oldu­ğu dikkate alınır. Hadis başka şekillerde de yorumlanmıştır, diyen Sindi,bu yorumlardan birisinin şöyle olduğunu söyler:

«Hasan ve Hüseyin, (Radiyallahü anhümâ) genç yaşta ölen Cen­netliklerin büyükleridir.» Gençlerin büyükleri olmaları için onların da genç yaşta ölmüş olmaları gerekmez. Ancak şu var ki; bu iki zat, yaşlı iken ölen müslümanların çoğundan da üstün oldukları halde bu durum ifade edilmemiş olur. Bunun nedeni de şöyle izah edilebi­lir. Bunlar pek yaşlanmadan şehid oldukları hasebi ile gençler gibi düşünülmüş ve onun için gençlerin büyükleri oldukları belirtilmek istenmiştir. Ma'mafih, yaşlı müslümanlardan üstün olmadıkları mâ­nası da çıkarılamaz.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisi buyurur­ken Hasan ve Hüseyin (Radiyallahü anhümâ) hazretleri çocuk olduk­ları ve henüz gençlik çağma varmadıkları için onların genç sayılma­sı yolunda bir yorumlama caiz görülmemektedir.

Zevâid müellifi hadîsin isnad durumunu belirtirken şöyle der:

Hâkim de El~Müstedrek» adlı kitabında bu hadîsi, îbn-i Mâceh gibi râvi El-Muallâ bin Abdurrahman yo­lu ile rivayet etmiştir. Râvi El-Muallâ ise, İbn-i Muin'in dediği gibi Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'nin fazileti hakkında 70 adet mevzu hadîsi ile itirazlara hedef olmuştur. Bu nedenle hadîsi mezkûr senedi zayıftır. Hadîsin asa Tirmizi   veNeseî'de Huzeyfe (Radiyallahü anh) rivayeti ile tahriç edilmiştir.»

Sindi,daha sonra diyor ki:Hâkim'in «Hadisin aslı...» tabirinden maksad,Tirmizî ve Nesâi'nin rivayetlerinde hadisin sonundaki  «Ve onların babası (Ali) onlardan daha hayırlıdır.» cümlesi yoktur.

Tirmizi,   bu son cümle hariç, aynı metni Ebû Said {Radiyallahü anh) 'in yolu ile de rivayette bulunmuştur. [219]

119) Hubşiy bin Cenâde (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi demiştir ki: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'âen şöyle bu­yurduğunu işittim :

«Ali (Radiyallahü anh) bana bağlıdır. Ben de O'na bağlıyım. Ali (Radiyallahü anh)'den başka hiç kimse (yapmak durumunda oldu­ğum bir şeyi) benim yerime eda edemez.»[220]

 

İzahı

Metinde geçen «Min» cer harfi olup iki şeyin birbirine bağlılığı­nı ifade ettiği için buna «İttisal Min'i» denilir. Hadîste belirtilen bağ­lılık akrabalık anlamına yorumlanmıştır. Hadîsin edâ etmekle ilgili ikinci fıkrası bu yorumu teyid eder.

Sin di' nin beyanına göre, Hac ibadeti farz kılınınca Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir (Radiyallahü anh) 'in başkanlığında halkın hacca gitmelerini emretti. Bunlar yo­la çıktıktan sonra, müşriklerle yapılmış olan andlaşmaların tadil edil miş olduğunu ilgililere bildirmek ve inen Beraat sûresini halka du­yurmak üzere Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'yi hacı adaylarının arkasından yola çıkardı. Arabların örf ve âdetlerine göre, aralarında her hangi bir hususta antlaşma yapmak, yapılan antlaşmayı değiştirmek, antlaşma gereğini uygulamak, ahitleri bozmak veya yürürlükten kaldırmak görev ve yetkisi yalnız kavmin başkanına veya görevlendireceği bir yakın ak­rabasına aittir. Bu yetki sahasında başkası kabul edilmezdi. Pey­gamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem ile müşrikler arasında yapıl­mış olan antlaşmalar hakkında nazil olan Beraat sûresinin müşrik­lere okunması ve dolayısı ile yapılmış olan antlaşmaları tadil edilmiş olduğunu arabların âdeti veçhile ya bizzat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) veyahut en yakın bir akrabası vasıtası ile bildirme­si icap ediyordu. İşte bu nedenle A1i (Radiyalalhü anh) görevlen­diriliyor.

Sindi' nin verdiği bu beyanla Ebû Bekir (Radiyallahü anh) eliyle bu görevin ifa edilmeyişinin sebebi de belirtilmiş oluyor.

Beraat sûresinin ilk âyetlerinin tefsiri bahsinde Medârik müel­lifi şöyle nakleder:

Mekke müşrikleri ve antlaşmalara katılan diğer müşriklerin çoğu antlaşma hükümlerini ihlâl etmişler idi. Yalnız Beni ki -nane ve Beni Damîre kabileleri ahitlerini bozmamışlar idi. İnen âyetler, ahitlerini bozmuş olan müşriklerin serbestçe dolaş­maları için 4 aylık bir süre tanıyor ve Haram olan bu 4 ay bitince müşriklerle savaşma emrini veriyor. Bu âyetler Mekke fethin­den bir yıl sonra, hicretin 9. yılı nazil oldu.Bu yıl Ebû Bekir (Radiyallahü anh)'in riyasetinde müslümanlarm hac yapmaları em­rini veren Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekir (Radiyallahü anh)'in hareketinden sonra bu âyetleri Hac mevsimi dolayısı ile Mekke ' de toplanacak halka okumak ve duyur­mak üzere A1i (Radiyallahü anh)'yi görevlendirdi ve O'nu «El-Adbâ» adlı devesine bindirerek yolcu etti. Bu esnada Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

«Bu görevin ifası Ebû Bekir (Radiyallahü anh) e birakılsaydı...?»

denilince Resûl-i Ekrem hadîsin ikinci fıkrasını buyurdu. Hz.Ali, (Radiyallahü anh) Ebû Bekir ve arkadaşları (Radiyallahü anhüm)'na iltihak etti.Terviye ( Arefeden bir önceki) gü­nü Ebû Bekir (Radiyallahü anh) hac ibadeti konusunda hal ka hitap etti. A1i (Radiyallahü anh) de Bayram günü Mina'da Akabe cemre'si yanında halka Beraat sûresinin 30 veya 40 âye­tini okudu. Sonra Ben şu dört hususu tebliğe memur edildim, dedi.

1. Bu yıldan sonra hiç bir müşrik Kâ'be'ye yaklaşamaz.

2. Hiç kimse çıplak olarak Kâ'be'yi tavaf edemez.

3. İmanlı olanlardan başka kimse Cennet'e giremez.

4. Antlaşmasını bozmamış olan kabileler, antlaşma süresini dol­durabilirler.

Tefsirû'l-Hâzîn müellifi de Berâat sûresinin ilk âyetlerinin açık­laması bahsinde.Ebü Bekir (Radiyallahü anh)'in başkanlığın­da müslümanlarm yaptığı hac seferine geniş yer vermiştir. Hz.A1i (Radiyallahü anh) 'in Mekke'ye gönderilmesi hususunu da Medârik tefsirinde beyan edilen ve yukarıya alman şekilde izah etmiştir.   Bu arada:

Hz.Ali' nin Beraat sûresini okumakla görevlendirilmesin­den Hz. Ebû Bekir'in Emirlikten uzaklaştırılması mânası çıkarılamaz. Nitekim Ebû Hûreyre' den rivayet edilen baş­ka bir hadisten anlaşıldığı veçhile bu seferin başlangıcından nihaye­tine kadar Ebû Bekir kafile reisliğini yapmış; Emîr'in emri ile kendisi de Hz, Ali' nin halka tebliğ ettiği bazı yasakları halka duyurmuş; Hz.Ali kafileye iltihak ettikten sonra Ebû Bekir'in maiyetine girmiş; onun arkasında namaz kılmıştır. An­cak arabların âdetine riâyet edilmek üzere, zamanında akdedilmiş olan antlaşmaların gözden geçirilmesi için müslümanları temsil eden Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in en yakın akrabası olan Hz.Ali görevlendirilmiştir», der. Allah cümlesinden razi olsun ve bizleri onların şefaatına   nail  eylesin.

Geniş malûmat isteyenler, Beraat sûresinin ilk âyetlerine ait tefsiı kitablarma müracaat etsinler.[221]

120) Abbâd bin Abdillah[222] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre kendisinin, Ali bin Ebî Tâlib (liadiyaitakü anlı) şöyle söyledi, dediği ri­vayet edilmiştir:

—Ben Allah'ın kuluyum, O'nun Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Kardeşiyim. Sıddîk-i Ekber de benim. Benden sonra Kez-zâb (çok yalancı) adamdan başka hiç kimse bunu (= Sıddîk-i Ekber olduğunu) söyliyemez. Halktan 7 yıl önce namaz kıldım.[223]

 

İzahı

Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'in «Ben Allah'ın kuluyum» sözün­den maksad: «Ben ihlâsla Allah'a kulluk eden ve bunda muvaffak olanlardanım.» Riya korkusu olmadığı takdirde, gerektiği zaman Al­lah'ın verdiği nimetleri dile getirmek ve bununla övünmek dînen sa­kıncalı değildir. Bu bir şükür mahiyetindedir. Allah Duhâ sûresi­nin ıı. âyetinde meâlen:

«Fakat Rabb'ınm nimetini de anlat» buyurmakla nimetleri yâd etmeyi istemektedir. îşte Hz.Ali (Radiyallahü anh) gerek bu cümle ile ve gerekse bu cümleyi izleyen diğer fıkraları ile Allah'ın ken­disine ihsan buyurduğu nimetleri yâd etmiş oluyor.

A1i (Radiyallahü anh)'in «Ben Resûlullah'ın kardeşiyim» sö­züne gelince,Tirmizî'nin Sa'd'bin Ebî Vakkas (Radiyallahü anh)'dan rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Resûl-i Ekrem sahabiler arasında kardeşlik akdini yaptığı zaman Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'i her hangi bir kimseye kardeş yapmamış idi. A1i (Radiyallahü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mü­racaatta bulunarak:

«Ashabın arasında kardeşlik akdini yaptın da beni kimseye kar­deş yapmadın!» deyince, Sa'd diyor ki, ben Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellenı) 'den şu sözü buyurduğunu işittim.

«Yâ Ali)! Sen dünyada ve Âhirette benim kard e simsin.»

Resûl-i Ekrem'in bu emrinden sonra Ali (Radiyallahü anh), «Ehû Resûlillah» künyesini de almış oldu. Burada da Ali o kardeş­lik nimetini yâd etmiş oluyor.

«Sıddîk-i Ekber benim» cümlesinin izahında Sindi şöyle söyler:

Sıddik çok doğru söyleyen, tereddütsüz olarak hakkı kabul eden kimseye denir. Ebû Bekir (Radiyallahü anh) tereddüt­süz ve derhal Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i tasdik ettiği için O'na 'Sıddîk' lâkabı verilmiştir. Hz.Ali (Radiyallahü anh)'in «Sıddîk-i Ekber benim» sözü ile Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'e Ebû Bekir (Radiyallahü anh)'den bile önce iman ettiğini ifade etmek istediği muhtemeldir. 'El-İsabe' adlı kitabta Hz. Ali (Radiyallahü anh) 'in hayatı anlatılırken; «Âlimlerin ço­ğunun beyanına göre Ali (Radiyallahü anh) İslânüyeti kabul eden ilk insandır» denilmiştir.

Hz.Ali (Radiyallahü anh) 'in «Halktan 7 yıl önce namaz kıl­dım» sözü ile de şunu kasdettiği umulur, diyen Sindi, sözlerine şöyle devam eder:

Hz.Ali (Radiyallahü anh) çocuk iken îslâmiyeti kabul etti.Ve o yaştan itibaren namaza başladı. Çağdaşlarından hiç kimse onun yaşında müslüman olmadı. En az onun yaşından 7 yıl büyük iken müslümanlığı kabul. edenler olmuştur. Bu itibarla, sanki o herkes­ten 7 yıl önce namaza başlamış ve diğerleri ondan 7 yıl sonra namaz kılmış olurlar. Yoksa Ali (Radiyallahü anh) bu sözü ile kendisi­nin müslümanlığı kabul edip 7 yıl namaz kıldıktan sonra başkalarının iman etmeye ve namaz kılmaya başladıklarını kasdetmemiştir.

Nesâi'nin de, bu hadisi Hz.Ali (Radiyallahü anhî 'in faziletleri bahsinde rivayet ettiğini İbn-i Receb söylemiştir.

Zehebi ise 'El-Mizân' adlı eserinde «Bana öyle geliyor ki, bu söz­ler Ali (Radiyallahü anh) 'e bir yakıştırma ve uydurma gibidir» demiştir.

Zevâid müellifi ise «Bu isnâd sahihtir; Ravileri sıka zâtlardır; Hâkim, EI-Müstedrek'inde El-Minhâl'den bu hadisi rivayet ede­rek Şeyheyn şartları üzerine, sahihtir, demiştir.» diyor.

Sindi, bunu naklen beyan ettikten sonra diyor ki: Bu durumda hadîsin mevzu olduğuna hükmedenler, hadisin mânası ken­dilerine belirgin olmadığı için bu hükme varmışlardır. îsnadındaki herhangi bir bozukluktan dolayı değildir. Bizim yukarda yaptığımız yoruma göre hadîsin mânası da açıklığa kavuşmuştur. [224]

121) Abdurrahman İbn-i Sabit (Radiyallahü anh)'den rivayet edil­diğine göre kendisi Sa'd bin Ebî Vakkas (Radiyallahü anhy&en şöyle nakletmistir.

Hac seferlerinden birisinde, Muâviye (Radiyallahü anh) gelince, Sa'd (Ra-diyallahü anh) onun yanına vardı. Bir ara Ali (Radiyallahü anh) 'den bahsetti­ler. Muâviye (Radiyallahü anh) Ali (Radiyallahü anh) aleyhinde konuştu. Sa'd (Radiyallahü anh) bundan öfkelendi ve : Sen! (nasıl) bu sözü Öyle bir adam için söylüyorsun? ki onun hakkında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' den şöyle buyurduğunu işittim :

«Ben kimin m ah bu bu isem Ali (Radiyallahü anh) de onun mahbubudur.»

Efendimiz'den şöyle buyurduğunu da işittim:

«(Yâ Ali!) Senin bana bağlılığın Harun'un Musa'ya bağlılığı me­sabesindedir.Şu farkla ki benden sonra peygamber yoktur.»

Resûl-i Ekrem'den şunu da buyurduğunu işittim:

«Bugün sancağı öyle bir adama vereceğim ki Allah'ı ve O'nun Resulünü sever.»[225]

 

İzahı

Bu isnad ile Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den ri­vayet edilen hadîs fıkraları, 115, 116 ve 117 nolu hadîslerde az bir la­fız farkı ile rivayet edilmiş ve oralarda gerekli izah yapılmış olduğu için burada aynı fıkraları izah etmeye lüzum kalmamıştır.

Sindî bu hadisin açıklaması bahsinde diyor ki: Muâviye (Radiyallahü anh)'m bu mecliste A1i (Radiyallahü anh) hakkın­da neler söylediğini kesinlikle bilmiyoruz.Müslim ve Tirmizî'de naklen söylendiğine göre bu mecliste Muâviye (Ra­diyallahü anh), Ali (Radiyallahü anh) aleyhinde konuşmuş, hat­tâ Sa'd (Radiyallahü anh) 'm da kendisini teyid etmesini istemiş­tir. Bütün sahabîler hakkında iyi zan beslemek durumunda olduğu­muz için bu mecliste Muâviye (RadiyaHahü anh) tarafından söylenen sözlerin Ali (Radiyallahü anh)'i hatalı göstermekten ibaret olduğuna hamlederiz. Bu sözlerin sanıldığı gibi uygunsuz lâf­lar ve tahkir edici kelimeler olduğu ihtimalini vermeyiz.

îbn-i Hacer, «El-İsa'be»'de demiştir ki: Hz.Ali (Ra­diyallahü anh) 'in menkıbeleri çoktur. îmanı Ahmed'in beya­nına göre hiç bir sahabi hakkında bu kadar çok rivayet yapılmamış­tır.»Nesai, onun hakkında vârid olan hadîsleri tesbit etmeye ça­lışarak bir hayli rivayetlerde bulunmuş olup beyan ettiği senedlerin çoğu güzeldir.- Bâzı âlimlerin dediğine göre Ali (Radiyallahü anh)'in Emevîler tarafından tenkid edilmesi onun hakmda bu riva­yetlerin nakline ve yüce şerefinin belirtilmesine sebep olmuştur.

Sahabîler arasında zamanında vuku bulmuş olan ve zerre kadar sorumluluğunu taşımadığımız olayları dile getirmek doğru değildir. Sorumsuz iken mes'uliyet altına girmeye yol açar. Ehl-i Sünnet mezhebine göre sahabîlerin hepsi en yüce mevkileri ihraz etmişler­dir. Allah cümlesinden razi olsun.

 

Zübeyr B. Avvâm (Radiyallahü Anh)'İn Fazileti

122) Cabir   (Radiyallahü anh)'den rivayet  edildiğine göre Kurayza günü ( Mekke müşrikleri ile birlikte bütün Arab kabilelerinin İslâm aleyhin-

de hareket etmesi, Benî Kurayza yahudilerinin de antlaşmayı ihlâl ederek düş­manla işbirliği yapması üzerine durumun ciddileştiği gün) Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Bize Benî Kurayza'nın (durumu hakkında) kim haber geti­rir?» diye sordu. Zübeyr:

— Ben (Yâ Resûlallah! haber getiririm), dedi. Sonra (savaş şid­detlenince) Resûlullah (tekrar) :

— «Bize Benî Kurayza hakkında kim haber getirir? diye sordu. Zübeyr:

— Ben diye cevap verdi. Bu soru ve cevap 3 defa tekrar edildi. Bu­nun üzerine Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Her peygamberin bir havarisi vardır. Şüphesiz benim hava­rim de Zübeyr'dir» buyurdu.[226]

 

İzahı

Buharı, bu hadîsi Talîa'nm fazileti hakkında açtığı bir bab-da rivayet etmiştir. Talîa, savaş esnasında düşmanın durumu ve dav­ranışım anlamak için gönderilen casusa denir.Nesâî'nin riva­yetine göre,Zübeyr üç defa Benî Kurayza'ya gide­rek durumlarını gözetleyip dönmüş ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e onlar hakkında malûmat vermiştir.

Uhud savaşından istedikleri kesin neticeyi alamadan geri dönen Mekke müşrikleri, Mekke dolaylarındaki bütün Arap kabi­lelerini müslümanlar aleyhinde harekete getirerek önemli bir ordu ile Hicret'in 4. yılı Şevval ayında Medine-i Münevvere üzerine yürüdüler ve Medine civarında Fedek ve Hayber' de oturan Benî Kurayza yahudileri ile müslümanlar arasında daha önce yapılmış olan antlaşmanın yahudiler tarafından ihlâlim da sağladılar. Yahudilerin antlaşmayı bozduklarını haber alan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bu haberin doğruluk dere­cesinin tesbiti ve diğer vaziyetlerini öğrenmek için Zübeyr (Radiyallahü anh)'i defalarca onların arasına casus olarak gönderdi.

Havari; elbiseyi beyazlatan, yardımcı, nasihatçı, dost ve peygam­berlerin yardımcısı gibi çeşitli mânalara gelir. İsa (Aleyhisse-lâm)'m ashabı beyaz elbise giydikleri için onlara havari denildiği de söylenmiştir,   Hadîsin son fıkrasının mânası şu olmuş olur:

«Her Peygamber'in hâlis bir dostu ve yardımcısı vardır. Benim samimi yardımcım ve dostum da Zübeyr'dir.»

Buharı1 nin rivayetinde bu hadisin «Ahzab günü» buyurul-duğu kaydedilmiştir. Ahzab gününden maksad Hendek sava­şıdır. Bu savaşta Beni Kurayza yahudileri antlaşmayı bo­zarak Mekke müşriklerine yardım ettikleri için ve Hendek savaşını müteakip Beni Kurayza' mn üzerine gidildiği için hepsi bir savaş gibi düşünülür, bu değişik ifadeler ile ayni gün kas-dedilmiş olur.

123) Zübeyr[227] (bin el-Avvam (Radtyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi şöyle söylemiştir :

And olsun ki, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Uhud sa­vasının olduğu gün benim için babasını ve anasını beraber andı. (Ba­bam, anam sana kurban olsun! buyurdu.[228]

 

İzahı

Buhari'nin ravîlerinden Dâvudî der ki: Peygamber, bir sahabî'yi yüceltmek için «Babam sana feda olsun» derdi. Yahut -Anam sana feda olsun» buyururdu. Ashab'mdan yalnız Zübeyr bin   Aw am   ve   Sa'd   bin   Ebi   Vakkas   için «Babam,anam sana feda olsun» buyurmakla onları mümtaz bir tarzda yüceltmiştir.

Bu cümle bir dua mahiyetinde değildir. Sırf yüceltmek için kul­lanılan bir sözdür.

Buharı' nin, Zübeyr (Radiyallahü anh) 'in menkıbeleri bahsinde Abdullah bin Zübeyr (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettiği başka bir hadiste Benî Kurayza günü Zübeyr (Radiyallahü anh) 'in:

Ben, Beni Kurayza dan dönünce Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), bana babası ile anasını bir arada yâd ederek: «Babam, anam sana feda olsun!» buyurduğunu söylemiştir. Bu duruma göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) !in hem Hendek sa­vaşında hem de Uhud harbinde Zübeyr için bu cümleyi kul­landığı anlaşılır

Sindi diyor ki: Övgüye liyakatli olan kişiyi gerektiğinde hu­zurunda övmenin caiz olduğu bu hadîsten anlaşılır. Tabii taraflar için mânevi yönden bir sakınca doğurursa övmek caiz olmaz.

124) Urve bin Zübeyr (Radiyallahü ankümâydan rivayet edildiğine göre (teyzesi) Âişe (Radiyallahü anhâ), kendisine şöyle demiştir :

Yâ Urve! Baban Zübeyr ve baban Ebû Bekir (Radiyallahü anhü-ma), yaralandıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına koşanlardandır.»[229]

 

İzahı

Hz. Âişe (Radiyallahü anhâ)'nin hadîste okuduğu ibare, Al-i îmrân sûresinin 172'nci âyetinin baş kısmıdır. Âyetin ta­mamının meali şudur:

«O mü'minler ki, yaralandıktan sonra yine Allah'ın ve Peygam­ber'in çağrısına koştular. İyilik eden ve Allah'tan korkan bunlar için pek büyük mükâfat vardır.»

Bu âyeti kerîme «Hamraü'1-Esed» savaşı hakkında idi. Şöyle ki : Uhud savaşında düşman ordusu savaş meydanından ayrılarak Medine-i Münevvere ile Mekke-i Mükerreme arasında bulunan «Revhâ» denilen yere vardı. Sonra savaştaki ba­şarılarını az görerek müslümanları tamamen imha etmeden dönüş­lerine pişman oldu ve tekrar müslümanlarm üzerine yürümek istedi. Resûl-i Ekrem düşmanların bu düşünce ve hareketlerinden haberdar olunca İslâm ordusunun cesaretini ve güçlülüğünü düşmana göster­mek için tekrar Medine' den ayrılarak mücâhit ordusu ile düşman üzerine yürüdü. Halbuki bu mücahitler Uhud savaşında yaralanmışlardı. Yaralı bir halde ve birbirine tutunarak güçlükle yola devam ediyorlardı. Bu ağır şartlar altında bile İslâm'ın azamet ve yüceliğini göstermekten geri durmak istemezler idi. Kuvvetli bir orduya sahip olan düşman, içine Allah/tarafından korku düştüğü için müslüman mücahitlerin hareket haberini alır almaz onlarla karşı­laşmamak için kaçıp gittiler. Müslüman mücahitler de şan ve şeref­le   Medine'ye avdet ettiler.

Uhud savaşından aldıkları yaraların kanları henüz dinme­miş iken, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in çağrısına derhal icabet ederek perişan halleri ile savaşmaya giden îslâm müca-hidlerinin, her türlü takdirin üstündeki bu örnek kahramanlıkları ve fedakârlıkları, inen bu âyetle övülüyor.Hz.Âişe (Radiyalla-hü anhâ) 'de kız kardeşi Esma' nın oğlu Urve'ye diyor ki: Senin baban Zübeyr ve ana tarafından büyük baban Ebû Bekir bu âyetle övülen mücâhidlerdendirler. Allah cümlesinden râzi olsun. Âmin.[230]

 

Talha B. Ubeydullah [231](Radiyallahü Anh)'In Fazileti

125) Câbir (bin Abdiîlah) (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi demiştir ki: Talha (Radiyallahü anh) (bir ara) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanından geçtikten sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(Talha) yer yüzünde yürüyen bîr şehiddir» buyurdu.[232]

 

İzahı

Sindi,   hadisin çeşitli şekilde yorumlandığını şöyle anlatır:

1. Talha hayatta iken Allah yolunda Ölümü tatmıştır.Yani Melekût âlemine ve Allah'ın azamet ve cemal deryasına dalarak dünya ile alâkası kesilmiştir.Bu yoruma göre ölümden maksad dün­ya âleminden kalbin kesilmesi ve ilâhî cezbeye dalmaktır.«Sizler ölmezden önce  ölünüz»  sırrına mazhar olmuştur.

2. Talha Allah yolunda yaptığı cihad esnasında bir çok çe­tin elem ve acılar çekmek suretiyle ölen kişinin duyduğu acı gibi ıztırab duymuştur.

3. Talha şehid olarak ölecektir.

Son yoruma göre hadîs peygamberin bir mûcizesidir. Çünkü yu­karda belirtildiği gibi Cemel vak'asında şehid edilmiştir.

Tirmizi'nin Câbir bin Abdiîlah' tan rivayet et­tiği metnin tercemesi şöyledir:

«Kim, yer yüzünde yürüyen bir şehide bakmaktan hoşlanırsa Talha bin Ubeydillah'a baksın.»

126) Muaviye bin Ebi Süfyan (Radiyallahü anhümâydan, kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ara Talha (Radiyallahü anhyya. baktı ve biraz sonra (ona işaret ederek) :

«Bu adam    (Allah yolunda şehid oluncaya kadar döğüşecegine dair) adağını ödeyenlerdendir», buyurdu.[233]

 

İzahı

Hadiste,Ahzab sûresinin 23'üncü âyetine işaret vardır. Ni­tekim Kastalânî Buharı şerhinin menkıbeler bölümünde -Talha'nın menkıbelerine dair- bahiste diyor ki hakkında bu âyet nazil olan sahabîlerden birisi de Talha1 dır.   Âyetin meali:

«Mü'minlerden öyle erkekler vardır ki, Allah'a verdikleri söze sâdık kaldılar. Kimisi (şehid edilinceye kadar savaşacağına dair) Taptığı adağı ifa etti" (şehid oldu). Kimisi de (şehid olmayı) intizar ediyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.»

Ayetin açıklamasını yapan müfessirlerin beyânına göre A s -hâb-ı Kiram'dan Osman bin Affan, Talha, S a i d bin Zeyd, Hamza, Mis'abve başka bir kısım zatlar, (Alah cümlesinden râzî olsun) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber bir savaşta karşılaştıkları takdirde sebat göstermeyi ve şehid oluncaya kadar savaşmayı adadılar. Bunlardan Hamza ve Mis'ab (Radiyallahü anhümâ) gibi bazı müba­rek zatlar şehadet şerbetini içtiler. Osman ve Talha (Radi­yallahü anhüm) gibi bir kısım zatlar da böyle bir günü intizar edi­yorlar idi.

Âyet ve hadîste geçen «Nahb» kelimesi adak demektir. Burada murad Allah uğrunda ölünceye kadar veya olanca gücü ile savaş­maktır.

127) Musa bin Talha (Radiyallahü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir: Biz Muâviye (Radiyallahü anh)'mn yanında bu­lunuyorduk. Muaviye (Radiyallahü anh) dedi ki: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi, ve Sellem)'den şunu işittiğime şüphesiz şehâdet ederim:

«Talha (Allah yolunda şehid oluncaya kadar savaşacağına dair. olan) adağını ödeyenlerdendir.»

128) Kays (b. Ebî Hâzim) (Radiyallahü anh)Jden rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir :

—Ben Talha (Radiyallahü anh)'in elini çolak olarak gördüm. Talha Uhud savaşında Peygamberi düşman saldırısından eliyle koru muştu. (Bu esnada eline isabet eden bir ok ile eli sakatlanmıştı.[234]

 

İzahı

Ebû Dâvud Tayalisî1 nin, Müsned'inde rivayet etti­ğine göre Ebû Bekir, Uhud savaşında biz Ta1ha' nın yanına vardığımız zaman onun vücudunda yetmiş küsur yara ve be­re gördük.  Bu arada şahadet parmağı da düşmüştü, demiştir.Ta1ha düşman saldırısına karşı elini ve Sindi' nin dediği gibi bazı rivayetlere göre bütün vücudunu Peygamber için siper yaptığından bunca yaralar almıştı. Peygamber'i hedef tutan bir oka karşı elini kalkan yapan Ta1ha nın eli de bu okla yaralanmış ve netice itkbari ile çolak olmuştu.[235]

 

Sa'd B. Ebî Vakkas [236](Radiyallahü Anh) İn Fazileti

129) Ali (bin Ebî Tâlib)  (Radiyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radi-yallahu ank)'dan başka hiç bir kimse için babasını ve anasını topladığını (= ba­bam, anam sana feda olsun dediğini) görmedim. Fakat Uhud savaşının vuku bulduğu gün Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Ey Sa'd! (düşmana) Ok at. Babam ve anam sana feda olsun»,

buyurdu.

130) Saîd bin el-Müseyyeb [237](Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi Sa'd bin Ebî Vakkas'tan şöyle söylediğini işittim, demiştir :

Şüphesiz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Uhud günü benim için babasını ve anasını birlikte zikrederek :

«Ey Sa'd (durma ok) at! Babam, anam sana feda olsun» buyurdu.[238]

 

İzahı

Müellifin iki sened ile rivayet ettiği Sa'd ' in bu hadîsi riva­yet tariki (yolu) çok olan meşhur hadîslerdendir. Buha rî bu ha­dîsi yalnız  Uhud savaşı bahsinde 4 sened ile rivayet etmiştir.

Buharî'nin bu babında rivayet ettiğine göre Uhud sa­vaşının devam ettiği bazı saatlarda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "in yanında Talha ile Sa'd bin Ebi Vakkastan başka kimse kalmamıştır.Sa'd o gün ok kuburluğunda ne kadar ok varsa sarf etmiş, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) kendi kuburluklarındaki okları yere döküp Haydi bunları da at», buyurmuşlardır. O gün düşmana bin ok attığı mervîdir. Her bi­rini atarken de Peygamber'in *At! babam, anam sana kurban olsun» ifâdesindeki üstün iltifat ve teşvike mazhar olmuştur. Bir günde bini bulan bu yüce teveccüh kimseye nasip olmamıştır. Bütün savaşlarda arslan gibi çarpışan   S a'd'm bilhassa   Uhud   harbindeki can siperane çarpışması her türlü takdirin fevkinde cereyan etmiştir. Çünkü o günün en buhranlı anında ve İslâm ordusunun darmadağın edildiği bir ortamda Sa'd, Peygamber'in önünde oturup vücudu­nu O'na siper etmiş, hem de binlerce ok atışı ile düşmana göz açtır-mamıştır. Sa'd oklarını savururken şöyle dua ederdi: «Allahım! Bu senin okundur. Düşmana yetiştir.» Resûl-i Ekrem de :

«İlâhî, sana dua etitgi zaman Sa'd'ın duasını kabul et. İlâhî atı­şını doğrult, dâvetine icabet et» buyurmuş.

123 nolu hadîsin izahında belirttiğim gibi arablar yüceltmek mak­sadı ile «babam, anam sana feda olsun» şeklinde hitabta bulunur­lardı. Bununla bir temenni veya dua kasdetmezlerdi. Resûl-i Ekrem'in Zübeyr bin el-Avvam için de böyle bir hitabta bulundu­ğu mezkûr hadîsten anlaşılıyor. 129 ve 130 nolu hadislerden Peygam­ber'in Sa'd bin Ebî Vakkâs için de aynı hitabta bulun­duğunu anlıyoruz. Râvi Hz.Ali (Radiyallahü anh)'in, Fahr-i Kâinat efendimizin Hz. Zübeyr için böyle hitabta bulundu­ğunu görmediği anlaşılıyor.

Sindi diyor ki: Sa'd hazretlerinin, Resûl-i Ekrem'in ken­disi için kullandığı bu ifadeyi anlatması ya böyle hitab etmenin dinen caiz olduğunu bildirmek içindir, yahut şer'an gerekli gördüğü bir yer­de övgü maksadı ile olmuştur.

131) Kays bin ebi Hâzim (Radiyallakü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi Sa'd bin Ebi Vakkas (Radiyallakü anh)'den şöyle söylediğini işittim, demiştir :

—Ben Allah yolunda ok atmış olan Arab mücâhidlerin gerçek­ten birincisiyim.»[239]

 

İzahı

İslâm uğrunda ilk ok'un onun tarafından atılmış olması büyük bir meziyettir. Çünkü bütün sosyal hareketlerde ve inkılâblarda ilk faaliyet çok değerlidir. Sahibini şan ve şeref sahibi kılar. Bahis ko­nusu ilk ok'un atılışı mes'elesi de şudur:

Hicretin birinci yılı Peygamber efendimiz,Ubeyde bin Haris kumandası altında muhacirlerden 60 kişilik bir süvari müf­rezesini kurmuştu. Bu mücahidler arasında Sa'd de bulunuyordu. Bu birlik Râbiğ [240]deresine gönderilmişti. Gaye Ebû Süfyan' in idaresinde Şam' dan dönmekte olan Mekke kejrva-nını yakalamak idi. Bu savaş müslümanları memleketleri olan Mekke den uzaklaştıran Mekke müşrikleri ile muhacir müs-lümanlarm ilk karşılaşması idi. Resûhüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu müfrezeye bir bayrak da vermişti ki, bu da müslümanların ilk bayrağı oluyordu. Ubeyde, Ebû Süfyan ile karşıla­şınca ilk ok'u Sad'd bin Ebî Vakkâs atmıştı ki, bu, îs-lâm uğrunda şeref ve cesaretle atılan ilk ok idi.[241]

Buharı de Sa'd bin Ebi Vakkâs'm menkıbeleri bahsinde aynı hadisi rivayet etmiştir.

132) Saîd bin El-Müseyyeb  (Radiyallakü ank)'den rivayet edildiği­ne göre kendisi şöyle demiştir:

«Sa'd bin Ebî Vakkas (Radiyallahü anh) dedi ki: Benim müslü­man olduğum gün hiç kimse müslüman olmadı. Ben müslümanların üçte biri olarak bir hafta durdum.»

(Yâni müslüman olduğum günden itibaren bir haftaya kadar kimse müslüman olmadı. Ondan sonra oldu.[242]

 

İzahı

Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radiyallahü anh)'in müs­lüman olduğu gün başkası müslüman olmamış olabilir. Ama daha önceki günlerde müslümanlığı kabul edenler olmuştu. İbn-i Mâceh'in rivayeti açıktır.Fakat Buhari'nin, Sad' in men­kıbeleri bahsinde rivayet ettiği metin şöyledir:

=Hiç kimse benim müslümanlığı kabul ettiğim günden önce müslüman olmamıştır.» Başka bir rivayette: «Benden önce kimse müslüman olmamıştır», tabiri vardır. Halbuki bilindiği gibi Ebû Bekir, Ali, Zeydve başka zâtlar kendisinden önce müslü­man olmuştur. Buharı şerhleri ve Sindi, bu rivayeti şöyle yorumlamışlardır. H z . Sa'd kendi itikadına ve bildiğine göre ko­nuşmuştur.Çünkü ilk günlerde, müslümanlığı kabul edenler îslâmi-yetlerini gizli tutuyorlar idi.Bu sebeple Sa'd hakiki durumu o an için bilmiyordu.Hadd-i zâtında Sa'd  müslümanların yedincisidir.

«Ben müslümanların üçte biri olarak...» sözüne gelince, bu da çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şöyle ki, Sahih-i Buharı' nin Ebû Bekr'in fazileti hakkında açtığı babta « Ammar bin Yâsir (Radiyallahü anhümâ)'dan rivayet ettiği bir hadîste Ammâr demiştir ki:

«Ben Resûlullah'ı ilk gördüğümde, beraberinde müslüman olarak beş köle, iki kadın ve Ebû Bekir bulunuyordu. (Başka müslüman yoktu.)» Sarihler 5 kölenin şunlar olduğunu beyan ederler :Bi1â1-i Habeşî, Zeyd bin Harise, Âmir İbn-i Füheyre, Ubeyd ibn-i Zeyd ve Ebû Fükeyhe' dir. Bazı siyer kitabları Fükeyhe yerine Şokran' ı gösterirler. îki ka­dın ise Hz. Hadîce ile Ümm-i Eymen, veya Sümeyye'dir. Şu duruma göre :

Hz.Sa'd3'üncü müslüman oluşu, erkek, baliğ ve hür olarak müslüman olanların üçüncüsü şeklinde yorumlanabilir ki: Birincisi Resûl-i Ekrem, ikincisi Ebû Bekr ve üçüncüsü S a' d ol­muş olur. Müslümanların gizli bir cemiyet halinde ilk zamanlarda yaşamış olması dolayısı ile Sa'd ' in yalnız bir aracısı olan Ebû Bekr'i ve Peygamberi tanımış olması ve diğerlerinden haberdar olmayışı kuvvetle muhtemeldir. Sa'd ' in, 3 kişi derken Peygam-ber'in dışında Ebû Bekr ve Hatice'yi, bir de kendisini he­saplamış olması da muhtemeldir. Diğer taraftan 5 köle ve E b û Bekr 6 kişi hesaplanırsa S a' d yedinci müslüman olmuş olur. Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın Hz.Sa'd ilk müslüman-lardan ve büyük mücahidlerdendir. Allah cümlesinden râzî olsun ve bizleri şefâatlarına nail eylesin.[243]

 

Aşere-İ Mübeşşere   (Radiyallahü Anhüm)'Ün Faziletleri

133) Saîd bin Zeyd (Radiyallaâvanh)'den rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Aşere-i Mübeşşere'nin 10'uncusu idi. Çünkü :

«Ebû Bekr Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talha (bin Ubeydillah) Cennettedir, Zübeyr Cennet­tedir, Sa'd (bin Ebi Vakkas) Çenettedir ve Abdurrahman (bin Avf) Cennettedir.» buyurdu.

Râvi Riyan bin el-Hâris diyor ki Said bin Zeyd'e «dokuzuncu zât kimdir?» diye soruldu. O da «dokuzuncu benim» diye cevap verdi.»[244]

 

İzahı

Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenmiş olan 10 sahabO'nin faziletine dair olan bu hadîste görüldüğü gibi 9 sahabî'nin ismi geç-

miştir. Ebû Ubeyde [245]zikredilmemiş tir. Bunu takip eden ha­diste de Ebû Ubeyde' nin ismi geçmediğine göre musannif, burada Aşere-i Mübeşşere'nin çoğunun fazileti hakkında vârid olan 2 hadisi rivayet etmek istemiş olur. Hadiste bu zâtların Cennetlik ol­duğu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından müjdelen miş olduğu için onlara «Aşere-i Mübeşşere» ismi verilmiştir.

134) Saîd bin Zeyd[246] (Radiyallahü ankyden rivayet edildiğine göre ken­disi : Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şunu buyurduğunu şüp­hesiz işittiğime şehadet ederim, demiştir :

— Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) arkadaşları ile Hirâ dağı üstünde bulunduğu sırada dağ deprendi. Bunun üzerine Re­sûlullah dağa hitaben:

Uslu dur ey Hira! Çünkü senin üstünde ancak Peygamber ve­ya Sıddik (= çok dürüst) veya şehîd bulunur. (Başka kimse bulun­maz)» buyurdu ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları şöyle saydı •. Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, İbn-i Avf ve Saîd bin Zeyd. (Radiyallahü anhüm.)[247]

 

İzahı

Hirâ dağı Mekke civarındadır.Resûl-i Ekrem Peygam­ber olmadan evvel bu dağa çıkar, oradaki meşhur mağarada Allah'a ibâdet ederdi. Sindî diyor ki: «Oradaki Ebû Bekr-i Sıd-dîk' dan sonra anılan bütün zâtlar şehid olarak vefat etmişlerdir.

Yalnız Sa'd İbn-i Vakkas , Medine'ye yakın Akîk köyünde vefat etmiş ve Bakî denilen Medine mezarlığına def-nedilmiştir. Bu itibarla Sa'd da Ebû Bekr gibi «Sıddik»m şümulüne girer, denilebilir. Zira «Sıddîk» ismi genellikle; Ebû Bekr için kullanılmakla beraber mâna itibari ile ona münhasır değildir. Nitekim 120 nolu hadîste Hz.Ali: «Sıddîk-ı Ekber be­nim» demiştir. Yahut da «Şehîd»den murad şehîdlerin sevabına erişen­dir, diye yorum yapılabilir.

Sahih-i Buhari'nin, Ebû Bekr'in fazileti bahsinde Enes bin Mâlik' ten rivayet ettiği bir hadîste de şöyle buyurulu-yor:

«Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve  Sellem) bir ara Ebû Bekir, Ömer, ve Osman {Radiyallahü anhüm) ile birlikte Uhud dağına çık mışti.Orada iken Uhud dağında bir deprem vuku buldu. Bunun üze­rine Resûl-i Ekrem:

—Ey Uhud dur! Çünkü senin üstünde bir Peygamber, bir Sıd-düt (çok doğru) ve iki şehîd vardır- buyurdu.

Uhud dağı Medine' nin şimalinde bir dağdır. Uhud savaşı bu dağın eteğinde cereyan etmiştir. Resûl-i Ekrem Te bûk seferinden dönerken  Uhud ' u   görünce :

«işte dağcağız, o bizi sever, biz de onu severiz.» sözü ile bu dağa büyük şeref vermiştir.

Her iki hadîsin sıhhatmda şüphe yoktur. Uhud dağı Medîne' de ve Hirâ dağı da Mekke'de olduğuna göre bu ola­yın iki defa vuku bulduğunu kabul etmek neticesine varılır.[248]

Ebû Ubeyde B. Cerrah  (Radiyallahü Anh)'In Fazileti

135) Huzeyfe İbn-i Yemân (Radiyallahü anh)'der\ şöyle dediği riva­yet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Necrân ehline buyurdu ki :

«Ben hakkıyla güvenilen ve itimada lâyık bir adamı sizlerle gön­dereceğim!» Bu söz üzerine* Sahabîler (bu yüce emniyete kimin maz-har olacağını anlamak için) intizar etmeye başladılar. Biraz sonra Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Ubeyde bin el-Cerrah'ı (onlarla) gönderdi.»

136) Abdullah (İbn-i Mes'ûd) [249]  (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre kendisi şöyle demiştir :

Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Ubeyde bin el-Cerrah'ı göstererek onun haklında:

«İşte bu adam, İslâm ümmetinin eminidir» buyurdu.[250]

 

İki Hadîsin İzahı

Necrân; Yemen tarafında ve Mekke'ye 7 konak mesa­fede bir şehirdir. Halkı hıristiyan idi. Aralarında yahûdiler de var idi. Yahudi olan Yemen Meliki Ebû Nuvâs, hıristiyanlan baskı ile kendi dinine döndürmek istedi. Direnenlere işkence yap­mak için hendekler kazdırıp onları bu hendekler içinde yakmak su­retiyle cezalandırdı. Kur'an-i Kerîm bu zâlimlere Ashâbı Uhdûd ( uzun hendekler sahibleri) ismini veriyor. Ve B'urûç sûresinin 4 - 7'nci âyetlerinde bu fecî olayı zikrediyor.

İbn-i Sa'd 'ın beyanına göre; Resûl-i Ekrem Necrân hıristiyanlarma yazdığı bir mektup ile onları Medîne' ye da­vet ediyor* Bu davet üzerine emirleri Abdülmesih Âkib'in başkanlığında 14 kişilik bir hey'et Medine'ye geliyor. Hey'et içinde en büyük bilginleri Ebü'l-Hâris Alkarna ile Seyyid Eyhemde var idi. Bunlar Resûl-i Ekrem'in huzuruna çık­tılar Selamlaşmadan sonra İslama davet edildiler. Fakat hey'et İslâmiyete girmeyi kabul etmedi. Resûl-i Ekrem onlara Kur'an oku­du. İsa (Aleyhisselâm) hakkında uzun konuşmalar ve tartışma­lar oldu. Buna rağmen bir türlü hakkı kabul etmediler. Bunun üze­rine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:

«Benim tebliğimi kabul etmiyorsunuz, gidiniz! Ailenizle geliniz, sizinle mulâana[251] edelim» buyurdu. Mulâana teklifi ve uygulama sı Âl-i îmrân sûresinin 61'inci âyetinde meâlen şöyle bildiriliyor:

«İsa'nın Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna dair sana ilim gel­dikten sonra onun hakkında kim seninle münâkaşaya kalkışırsa şöy­le de:

Geliniz oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınları­nızı, bizleri ve sizleri çağıralım, sonra hepimiz dua edip 'yelva^alım da Allah'ın lanetini yalancıların üzerine okuyalım.»

Hey'et teklif edilen mülâaneden de çekindi ve Necrân' hlar cizye vermeye rızâ gösterdiler.

Buharı' nin yine Huzeyfe (Radiyallahü anh) 'den naklet­tiği hadîs metni daha geniştir. Buharı -Kıssatü Ehl-i Necrân» baş­lığı altında zikrettiği hadis uzundur. Baş kısmında Necrân'in iki liderinin Peygamber'e gelişleri ve mulâana etmemeyi kararlaş­tırdıkları anlatılıyor. Daha sonra buyuruluyor ki:

"Necrân'ıni başkanı Peygamber'e gelerek:

—(Hıristiyan kalacağız. Fakat)  bizden istediğin vergiyi ödiyeceğiz! Ancak bizimle itimada şayan bir memur gönderiniz! Gönde­receğiniz zât muhakkak emîn olsun, dediler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

—«Ben şüphesiz, hakkıyle emîn ve itimada lâyık bir kişiyi gön­deririm» buyurdu. Peygamber'in bu sözü üzerine Sahabîler (anılan emniyet ve itimad kime âid olacak diye) beklediler. Bundan sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Kalk yâ Ebâ Ubeyde bin Cerrah!» buyurdu. Ebû Ubeyde aya­ğa kalkınca da Peygamber onu göstererek :

«İşte bu gördüğünüz sîmâ İslâm ümmetinin eminidir» buyurdu." îbn-i Sa'd'in beyânına nazaran yapılan antlaşmaya göre Necrân halkı yılda 2 bin kat elbise, 80 dirhem nakid verecektir; Yemen'de bir karışıklık olursa Necrân' lılar emaneten zırh, kargı, at ve deveden otuzar âdet vereceklerdi. Bu antlaşma Hz.Ömer (Radıyallâhü anh)'in hilâfeti zamanına kadar yürürlükte kaldı.Hz.Ömer (Radiyallahü anh) devrinde Arab yarım­adası gayr-i müslimlerden temizlenince bunların emlâk ve arazileri­nin normal bedelleri verilerek Küfe civarında yine Necrân adı verilen bir yere nakledildiler.[252]

 

Hz. Abdullah B. Mes'ûd (Radiyallahü Anh)' İn Fazileti

137) Ali (bin Ebi Talib)   (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir.

«Eğer (Ashabım ile) istişare etmeksizin bir kimseyi kendime ha­lîfe seçseydim, İbn-i Ümm-i Abd'i seçerdim.[253]

 

İzahı

Ümm-i   Abd,   Abdullah'm   anasının ismi olduğu için Abdullah'a   İbn-i   Ümm-i   Abd   künyesi verilmiştir.

Hadis,Abdullah İbn-i Mes'ûd'un  Resûl-i Ekrem nez-dindeki değerini belirtir.Bâzı hadîs âlimleri :«Buradaki halîfe­den maksad, müslümanlarm başkanı değildir.   Çünkü hakikî mâna­daki halîfenin   Kureyş1 ten   olması gerekliliği nassla sabittir. İbn-i   Mes'ûd   ise   Kureyş' ten  değildir.   Bu sebeple-halî­feden murad, muayyen bir ordu kumandanı veya belirli bir kısım işlerde yahut bir bölgede idare âmiri demektir, demişlerdir.»   Sindi bu yorumu naklettikten sonra diyor ki: «Bence Resûl-i Ekrem'in maksadı hakikî mânadaki Halîfe olabilir. Halîfe'nin   Kureyş' ten olmasına dair bir ilâhî emir olmadan önce   İbn-i   Mes'ûd'un ilmi liyâkati, isabetli görüşleri, üstün idarecilik kabiliyeti ve sayısız meziyetleri dolayısı ile Peygamber    (Salîallahü   Aleyhi ve Sellem) efendimiz O'nu hilâfete liyakatli görmüş, bu sözü söylemiş ve bilâ­hare Halife'nin   Kureyş' ten     olması hükmü gelmiş olabilir. Di­ğer taraftan şu maksadın ifade edilmek istenmesi de muhtemeldir: Kişinin halîfe seçilebilmesi için bulunması gerekli her türlü olgunluk ve dolgunluk İbn-i Mes'ûd'de mevcuttur. Bu durum bilin­diği için böyle bir tayine gidilmiş olsaydı istişareye lüzum yoktu. Çünkü yapılacak istişareden gaye, bu liyakat ve kemalâtın olup ol­madığının tesbitidir. Ama Kureyş'ten olmadığından halifelik için aranan bir niteliğinin olmayışı ve bu sebeple hâlife olamayışı başka bir husustur.»

138) Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhütnâ) kendisini Resûlullah (Sallalla-hu Aleyhi ve Sellemyin şu buyruğu ile müjdelediler:

«Kim, yeni indiği gibi Kur'an'ı okumağa heves ederse, İbn-i Ümm-i Abd'in kıraati üzerine onu okusun.[254]

 

İzahı

İlk Müslümanlardan ve bir rivayete göre 8'ncı müslüman olan lbn-i Ümm-i Abd (Radiyallahü anh) müsİüman olur ol- hemen Peygamber'e hizmet etmeye başlamış, bütün savaşlara katılmış, hazerde ve seferde ondan ayrılmamıştır. Böylece daima Efendimizin sohbetinde bulunduğu için fıkıhta ve Kur'an-ı Kerim kı­raati hususunda en yüksek mevkii ihraz etmiştir. Kelimelerin zab­tına ve rivayetin iyice alınmasına âzami titizlik ve önem göstermiş­tir. Bizzat Resûl-i Ekrem'in mübarek ağzından 70 sûre hıfzetmiştir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun hafızlık ve kıraat hu­susundaki mahareti ve ehemmiyet verişini zaman zaman takdir eder­lerdi. Hadîs de bu takdirin bariz bir örneğidir.

Hadis metninde geçen «Gadd» kelimesi; lügatta tab taze ot, ye­ni yağan ve hiç değişmeyen yağmur, hurmanın çiçek yerinde çıkan yeni tomurcuk, yeni doğan buzağı vesair mânalara gelir. Burda da «taze ve yeni» manasınadır.

İbn-i Ümm-i Abd'in kırâatından maksad, onun kıraat yolu ve okurken takındığı tavırdır. Yahut da Peygamber'in huzurun­da bir ara okumuş olduğu Nisa sûresinin başından 41. âyete ka­dar olan parçadır.

139) Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisine şöyle buyurmuş­tur:

«(Ey Abdullah)  Ben seni men edinceye kadar (müsâade alma­dan) odamın kapısının örtüsünü kaldırabilir ve sırrımı işitebilirsin!»[255]

 

İzahı

Müs1im'in Selâm kitabının 6'ncı babına aldığı hadîsin metni şöyledir:

«Ben seni men edinceye kadar kapımın Örtüsünü kaldırman ve sırrımı işitmen için sana izin veriyorum.»

Müs1im'in bazı nüshalarında «Tesmaa = işitmen» fiili ye­rine «Testemia = dinlemen» fiili bulunuyor.Tabii Resûlullah'm sır­rını dinleyebilmek, işitebilmekten daha önemlidir.

Metinde geçen «Sivad» kelimesi lügatta karaltı, kalıb ve şahıs anlamına gelir.Bu kökten alınan müsâvede : iki şahsın baş başa ve­rip gizli konuşmalarıdır.Burada «Sivâd» ile sır mânasının kasdedil-diği hususunda âlimler ittifak halindedirler.

Hadîs, İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anh)'ın Peygamber'in yanındaki itibar ve itimadını bildirmektedir.

Esved bin Yezid en-Nahai diyor ki: Ebû Musa el-Eş'arî' den şöyle işittim : Ben ve kardeşim Yemen' den Medine ' ye geldiğimizde Peygamber'in durum ve davranışlarını tetkik etmek üzere bir süre bekledik. En çok vâkıf olduğumuz hu­sus îbn-i Mes'ûd'un Resûlullah'm hane halkından birisi olmasıdır. Çünkü Resûlullah'm huzuruna daima İbn-i Mes'ûd ile anası   Ümm-i   Abd'in   girdiğini görüyorduk.

tbn-i Mes'ûd, Peygamber'in odasına girer, ayakkabısını giydirir, beraberinde ve gerektiğinde önünde yürürdü. Peygamber, boy abdestini aldığı zaman   İbn-i   Mes'ûd   O'nu beklerdi.

Müslim şârihi Nevevi der ki: Bu hadîs, bir eve gir­menin serbest olduğuna dair görülen alâmete dayanarak; oraya gir­menin caiz olduğuna delâlet eder. O halde büyük devlet adamları ol­sun, başka kimseler olsun, yanlarına girmenin muayyen kişiler, züm­reler veya bilumum halk için serbest olduğunu gösterir bir belirti bu­lunduğu takdirde bu belirtiye dayanarak izin istemeden onların ya­nına girmek caizdir. Keza; kişi; hizmetçileri, köleleri, cariyeleri, bü­yük çocukları ve ev halkı ile kendisi arasında böyle bir alâmet koy­duğu, zaman hüküm aynidir. Serbestlik alâmeti olunca izinsiz girile­bilir. Aksi takdirde izin almadan odasına girilemez.[256]

 

Hz. Abbâs B. Abdülmuttalib (Radiyallahü Anh) 'İn Fazileti

140) Abbâs bin Abdülmuttalib[257] (Radiyallahü anAJ'den rivayet edildi­ğine göre kendisi şöyle demiştir :

Kureyş'ten olan her hangi bir gurup, kendi aralarında konuşurken biz on­lara rastladık. (Biz onların yanına varınca) konuşmalarını keserlerdi.Nihayet bu durumu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e anlattık. Bunun üzerine Resûîullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Birbirleri ile konuşurlar da benim ehli Beytimden bir adamı görünce konuşmalarını kesen kavimlerin (bu) durumu nedir? Allah'a yemin ederim ki Allah için ve bana yakınlıkları için onları (Ehl-i Beytim'i) sevmedikçe kişinin kalbine îman girmez», buyurdu.[258]

 

İzahı

Sindi   diyor ki:Hz. Abbas'm   «Biz onların yanına varınca konuşmalarını keserlerdi» sözünden maksadı: Kureyş, bi­ze karşı beslediği öfke ve düşmanlıktan dolayı böyle hareket eder­lerdi Halbuki, konuşmalarının konusu bizden gizli tutulması ge­rekli bir sır değildi, demek istemiş. Çünkü sırların gizli tutulması ya­dırganacak bir şey değildir.

Sindi'nin bu yorumu, Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)' in sert konuşması ile teyid buluyor. Zira; eğer öfke ve düşmanlık dola-yısı ile değiî de, sır olduğu için Kureyş, Ehl-i Beyt'ten birisim gör­düğünde konuşmalarını kesmiş olsaydılar bundan dolayı Resûlullah, bu hallerini kınamaz ev Ehl-i Beyt'i sevmenin önemini belirtmezdi.

Sindi daha sonra diyor ki: Rivayete göre, Abbâs (Radiyal­lahü anh) öfkeli bir halde Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in huzuruna çıktı. Resûlullah, ona :

— «Seni öfkelendiren şey nedir?» diye sordu.    Abbâs:

—Bizimle Kureyş'in arasında ne var? bilmiyorum.Birbirine rast­ladıkları zaman muhabbet ve güler yüzle konuşurlar.Bize rastla­yınca başka türlü davranırlar, diye cevap verdi. Bunun üzerine Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o derece öfkelendi ki mübarek yüzü kıp kırmızı oldu.» Sonra da bu hadisi buyurdu.   Sindi bunu söyledikten sonra hadisin Tirmizî [259]  tarafından da rivayet edile­rek sahih gösterildiğini nakleder.

Hadisin metninde geçen «Allah için ve bana yakınlıkları için...»

cümlesinden çıkan istek aşağıya meali alman Şûra sûresinin 23'ün-cü âyeti ile teyid edilmiştir:

«... (Ey Resulüm! Emirlerimi tebliğ etmekte olduğun kimselere) de kî: «Ben (bu tebliğ hizmetinden dolayı) sizden yakınlarımı sev­mekten başka bir mükâfat istemiyeceğim...»

141) Abdullah bin Amr (Radİyülalhü anhümâ)'âan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz Allah, İbrahim (Aleyhısselâm)'ı halil ittihaz ettiği gibi beni de halil edindi. Bu sebeple kıyamet günü Cennette benim ye­rim ile İbrahim'in yeri karşı karşıyadır.Abbâs da aramızda olup iki halil arasında bir mü'mindir.»[260]

 

İzahı

Hadis, Hz.Abbâs (Radiyalahü anh) 'm Cennetlik maka­mının ne kadar yüksek olduğunu bildirir. O, Resûl-i Ekrem'in öz amcası ve ibrahim peygamberin sülâlesinden gelen bir to­runu olduğu için Cennetteki makamı iki peygamber'in makamları arasında yer alır.

«Zevâid» sahibi, bu hadisin senedinin zayıf olduğunu şöyle be­yan eder:

Hadis âlimleri, râvi Abdülvahhab'ın zayıflığı hususun­da ittifak etmişlerdir. Hattâ Ebû Dâvud, onun hadîs uydur­duğunu söylemiştir. El Hâkim de o'nun mevzu hadisleri rivayet et­tiğini söylemiştir, ibn-i Receb ise; bu hadîsin yalnız îbn-i Mâceh tarafından alındığını,diğer sahih hadîs kitaplarında yer almadığını, zira bu hadîsin, Abdülvahhab'ın mevzu hadîs­lerinden olduğunu ve Ebû Dâvud'un da Abdülvah-hab'ın   hadislerinin zayıf olduğunu söylediğini beyan eder.

Sahih-i Buharî'nin menkıbeler bölümünden Hz. Abbâs'm fazileti için ayırdığı babta Enes (Radiyalalhü anh)'den rivayet ettiğine göre kuraklık olduğu zaman Hz.Ömer yağmur dua­sını ederken Abdülmuttalib'in oğlu Abbâs ile teves­sül ederek:

«Allah'ım! Biz Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile sana tevessül ederdik. Sen de bize yağmur verirdin. Biz (Peygam-ber'den sonra) Nebimizin amucası (Abbas) ile sana tevessül ediyo­ruz. Bize yağmur ihsan eyle», diye dua ederdi. Onun duası hemen kabul olup yağmur verilirdi.[261]

Hz. Ali B. Ebî Talibin Oğulları Hasan Ve Hüseyin (Radiyallahü Anhüm)'Ün Fazileti

142) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hasan (bin Ali) için şöyle dua etti :

«Allah'ım! Gerçekten ben bunu seviyorum. Bunu, şen de sev ve bunu seveni de sev.» Ebû Hüreyre dedi ki: Ve Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) onu bağrına bastı.

143) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hasan ve Hüseyin! seven kimse şüphesiz beni sevmiş olur. Ve onlara buğz eden kimse şüphesiz bana buğz etmiş olur» buyurdu.[262]

144) Saîd bin Ebî Râşid (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine gö­re Ya'la bin Murre (Radiyallahü anh) onlara : Kendileri (bir cemaat halinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile davet edildikleri bir yemeğe gider­lerken ; sokakta oynayan Hüseyin ile aniden karşılaşıldı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beraberindeki cemâatin önüne geçti ve iki kolunu açU. {Hü­seyin'i yakalamak istedi) Çocuk ise yakalanmamak için şuraya buraya kaçı­yordu. Resûlullah çocukla gülüşerek (onu kovalıyordu.) Nihayet onu yakaladı sonra bir elini çocuğun çenesinin altına diğer elini onun ensesine koydu bunun akabinde onu öptü ve şöyle buyurdu, demiştir :

«Hüseyin benden bir parçadır. Ben de Hüseyin'denim. Kim Hü­seyin'i severse Allah da onu sevsin. Hüseyin'i Asbât (torunlar)'dan bir sıbt (torun)'dır.»

Ali bin Muhammed, Vekî ve Süfyan'dan rivayet edilen ikinci bir sened ile aynı hadis bize (îbn-i Mâceh'e) intikal etmiştir.[263]

145) Zeyd bin Erkam[264] (Radiyallahü anh)'den rivayet  edildiğine göre

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ali, Fâtime, Hasan ve Hüseyin (Radi­yallahü anhüm)'e hitaben şöyle buyurdu:

«Sizler, barış halinde bulunduğunuz kimse ile bende barış ha­linde olurum ve harp halinde bulunduğunuz kimse ile ben de harp halinde olurum.»[265]

 

İzahı

Hasan ve Hüseyin (Radiyallahü anhümâl'nın menkı­belerinin çoğu müşterek olduğu içm müellif bu iki zâtın faziletine dair hadîsleri bir başlık altında topladı.

Müslim, ilk hadîsi 4 sened ile Sahîh'inde rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den rivayet ettiği metinler­den birisi biraz uzuncadır. Bu rivayet şöyledir :

Ebû Hüreyre {Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir kere) gündüz bir ara (evinden) çıkıp ne o bana, ne de ben ona bir şey söyîemiyerek Kaynuka' çarşısına varıncaya kadar (yürüdü.) Sonra dönüp Fâti­me (Radiyallahü anhâ) 'nra evinin önünde bir kenara oturdu ve (Hz. Hasan'ı kasdederek) :

—Küçük! Orda mısın, küçük orda mısın? diye sordu. Fâtime (Ra­diyallahü anhâ) çocuğun hemen evden çıkmasını biraz durdurdu. Bu esnada ya çocuğu giydiriyordu, yahut saçını başını yıkayıp tarıyor­du, sanıyorum. Sonra çocuk koşarak geldi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çocuğu kucakladı ve öptü. Daha sonra:

«Allah'ım! Sen bu çocuğu sev, bunu seveni de sev.»"

Müs1im'in sarihi Nevevî, bu hadisi açıklarken ondan istifade edilen hususları şöyle sıralar:

Çocukları iyi giyindirmenin, temizlemenin, saçlarını taramanın, özellikle büyük adamların yanına gidecekleri zaman üst ve başları­nın tertemiz tutulmasının müstehap olduğu,

Peygamber'in çarşıya gidip dolaşması, Fâtime' nin evinin önünde bir tarafa oturması, çocukla şakalaşması ve onu kucaklaması ue Peygamber'in yüce bir tevâzua sahip olduğu,Resûl Ekrem'in ahlâkı ile ahlâklanmak durumunda olan mü'- bu örnek tavâzudan ders alması için ışık tuttuğu,Çocukları öpmek, ucaklamak ve onlarla şakalaşmanın müste-hap olduğu anlaşılıyor.

Erginlik çağına varmış olan iki erkeğin kucaklaşması ve birbi­rinin boynuna sarılması mes'elesi hususunda ise âlimler arasında ih­tilâf vardır. Şöyle ki:

Muhammed İbn-i Şîrîn, Abdullah İbn-i Avn, Ebû Hanîfe ve Muhammed, kucaklaşmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bunların delili Tirmizî'nin rivayet edip Hasen olduğunu söylediği Enes bin Mâ­li k' in hadisidir.

Hz.Enes diyor ki: Bir adam, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e :

—Biz müslümanlardan birisi mü'min kardeşine veya bir dos­tuna -astlayınca ona hürmeten eğilmeli midir? diye sordu.Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) :

—«Hayır!  (eğilmemelidir.)» diye cevap verdi. Adam:

—Onu kucaklayıp öpmeli midir? diye sorunca Resûiullah .

—«Hayır», diye cevap verdi. Bu defa soru sahibi:

—Musafaha (tokalaşma) etmeli mi? dedi. Resûiullah:   

—«Evet», diyerek musafahayi uygun buldu.

Diğer tarafta Şa'bî.Ebû Miclez, Lâhık bin Humeyd, Amr îbn-i Meymûn, Esved İbn-i Hilâl ve Ebû Yûsuf, kucaklaşmada bir beis yoktur, de­mişlerdir. Bu görüş Hz. Ömer'den de nakledilmiştir. Onların delili şu hadîstir:

"Ca'fer bin Ebî Tâlib demiştir ki: Biz Habeşistan'dan döndüğü­müzde Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  beni kucakladı."

Bu hadîsin de râvileri tamamen sıka'dır. Tahâvî:Bir çok sahâbî'nin bir biriyle kucaklaştıklarını rivayet ederek onların bu hareketleri ku­caklaşmanın mübahlığı hakkında Peygamber'den rivayet edilen ha­dîslerin kucaklaşmasının yasaklanmasına dâir olan hadîslerden son­ra olduğuna delâlet eder, diyor.İki erkeğin giyinmiş kuşanmış va­ziyette iken kucaklaşması Hanefî mezhebine göre caizdir.

Kİtabü'l-Edeb'de inşaallah bu hususta daha geniş izahat verilecektir.

Sahîh-i Müslim'in Ebû Hüreyre' den rivayet ettiği ve yukarıya tercemesini aldığımız hadîste Peygamberin Hüseyin'i öptüğü bildiriliyor.îbn-i Mâceh'in Ya'lâ bin Mürre'den   rivayet ettiği 144 nolu hadiste de aynı durum belirtiliyor.

Hanefi mezhebinin büyük fıkıhçılarından olan Ebü'l-Leys-i Semerkandî «Camiu's-Sağîr» şerhinde öpme mes'e-lesini şöyle izah etmiştir:

Öpmek; ta'zim, şefkat, rahmet, şehvet ve mahabbet için olmak üzere 5 çeşittir.

1) Ta'zim için öpmek :  Mü'min'in saygı değer gördüğü zatların elini öpmesi gibi.

2) Şefkat için öpmek; çocuğun kendi baba ve anasını öpmesi gibi.

3) Merhamet için öpmek; Baba ve ananın kendi çocuğunun ya­nağını öpmesi gibi.

4) Şehvet için öpmek; kişinin eşinin ağzını öpmesi gibi.

5) Mahabbet için öpmek, kardeşlerin birbirlerinin yanağını öp­mesi gibi.

Bazı fıkıh âlimleri bu çeşitlere dinî öpmek çeşidini de ilâve et­mişlerdir.Bu da  Hacer-i  Esved'i   öpmektir.

Öpmenin cevazı hususunda bir çok hadîs varid olmuştur. An­cak bu hadîsler saygı ve ikram için olan öpme çeşitleri ile yorumlan­mıştır. Şehvet maksadı ile olursa caiz değildir. Yalnız zevç ve zev­ce hakkında mubahtır.

Hadiste geçen «Hasan ve Hüseyin'i seven..» cümleleri Resûl-i Ek­rem ile torunları arasında ittihad ve bütünlüğü ifade eder.Peygamber'in birer parçası oldukları için onları sevmek Peygamberi sevmek oluyor.Ve onlara buğzetmek Peygamber'e buğzetmek sayılıyor. Sindi bu hadîsi açıklarken diyor ki:Hadis, Hasan ve Hüse­yin'i sevmenin farz olduğunu, onsuz imanın tamamlanmadığını be­lirtiyor.Çünkü Peygamber'i sevmenin hükmü budur. Peygamber'i sevmek de onları sevmekle kayıtlanmıştır.Kişi, onları sevmedikçe Peygamber'i sevmiş sayılamaz.

144 nolu hadîste geçen «Hüseyin bendendir. Ben de Hüseyin'de­nim», ifadesi ile Resûl-i Ekrem, kendi zâti ile Hüseyin arasın­daki ittihad, birlik ve bütünlüğü kasdediyor. Bir vücud halinde bu­lundukları için her birisi diğerinin bir parçasıdır, denilebilir.

Hadîsteki «Hüseyin Asbât'tan bir sıbt'tır» cümlesinde geçen sıbt torun demektir. Bu cümle, Peygamber ile Hüse yin'in yek vücûd olduğunu teyid için kullanılmıştır.Bu cümlenin, Hüseyin'in ResûM Ekrem'e torun olmaya lâyık ve takdire şayan bir şahsiyet ol­duğunu beyan etmek için getirilmiş olduğu muhtemeldir.

Sıbt:  Kabile mânasında da kullanılmıştır.Burada bu mânanın murad olduğunu söyleyenler de vardır.  Buna göre maksad, H z Hüseyin'in   neslinin devam edip çoğalacağını bildirmektir.

Sıbt:Ümmet anlamında da kullanılmıştır.Burada bu mâna da düşünülebilir.Yani Hüseyin hayır sıfatlarının tümünde kemale er­diği için kendi başına bir ümmettir. Nitekim Nah1 sûresinin 120'nci âyetinde Cenâb-ı Allah İbrahim tAleyhisselâm) 'in bir ümmet olduğunu şöyle beyan buyurmuştur:

«Şüphesiz İbrahim hak dine yönelen, Allah'a itaat a devam eden, bütün hayırlı vasıfları şahsında taplıyan bir ümmet idi. Hiç bir zaman Allah'a ortak koşanlardan olmadı.»

Râvi Ya'la bin Mürre es-Sakafî Ebü'l-Mürazim Sahabîdir.îbn-i Siyâbe künyesi ile tanınmıştır.Hudeybiye ve Hayber seferinde bulunmuştur.Kendisin­den bir miktar hadîs rivayet edilmiştir.Râvileri, oğulları Abdul­lah   ve   Osman'dır.[266]

 

Ammâb B. Yâsir [267]  (Radiyallahü Anh)'In Fazileti Tercemesî

146) Ali bin Ebî Tâlib (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine gö­re kendisi demiştir ki:   Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemy'm yanında oturuyordum. Ammâr bin Yâsir huzura çıkmak için (kapıda) izin istedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Ammâr'a (içeri girmesi için) izin veriniz! Tayyib aslında gü­zel olan ve) Mutayyab (=daha da güzelleştirilen Ammâr)'a merhaba»[268]

 

İzahı

Hadîsin metninde geçen «Tayyib» güzel, iyi, tatlı ve lezzetli mâ­nalarında kullanılır. Metindeki «Mutayyab» ise : güzelleştirilmiş, iyi kılınmış, tatlı yapılmış ve lezzetli edilmiş anlamlarına gelir.Sindi bu hadisin izahında diyor ki: Ammâr için «Tayyib ve Mutay­yab» sıfatları kulanılmış olduğu için bana öyle geliyor ki Ammar'm doğuştan istikamet ve selâmet gibi güzel meziyetler üzerine yara­tılmış olduğu ve sonra Kur'an ve Hadis ilmi ile daha. da gü­zelleştirilmiş olduğu muraddır.

147) Hâni' bin Hâni'[269] (Radiyallahü anh)'den şöyle dediği mervîdir .

Ammâr (Hz.) Ali'nin yanına girdi. Ali (Radiyaîlahü anh) onu kasdederek) : Tayyib (= aslında güzel olan ve) Mutayyab (daha çüzelleştirilenje merha­ba! Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllem)'den işittim buyuruyordu ki :

«Ammâr, kemiklerinin uçlarına kadar (bütün vücudu) iman ile doldurulmuştur.»[270]

 

İzahı

Sindî diyor ki: Bu hadîs, bir önceki hadîste geçen *Tayyıb»ın doğuştan güzel mânasında kullanıldığına delâlet eder, denilebilir.Aslında güzel olan Ammâr Allah'ın iradesi ile kemiklerinin uç­larına kadar, (tabiri caiz ise tepeden tırnağa) iman ile doldurulmuş­tur.

Ammâr (Radiyallahü anh) 'm, Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in hadîsteki yüce iltifat ve medhine mazhar olmasına sebep olan olay şudur:

Mekke müşrikleri; Ammâr'ı, babası Yâsir'i ana­sı Sümeyye'yi, Suhayb'ı Bilâl'ı,Habbâb'ı ve Sâ1im'i yakahyarak İslâmiyetten döndürmek için bunlara işken­ce yapmaya başladılar.Ammâr'm babası ve anası hiç bir za­hirî taviz bile vermeyince fecî bir şekilde şehid edildiler. İslâm'ın ilk iki şehidi oldular.Ammâr ise müşriklerin azabından kur­tulmak için dil ile onlara bir tâviz vermekle beraber kalbi iman ile dolup taşıyordu.Ammâr'm dil ile verdiği taviz üzerine onun kâfir olduğu haberi Peygamber'e ulaşınca Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisi buyurdu. Katad e'nin naklettiğine göre Ammâr ağlıya ağlıya Resûl-i Ekrem'in yanma vardı.Peygamber'e kalbinin iman ile dolu olduğunu söyledi. Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) Ammâr'in göz yaşlarını mübarek eliyle silerek:

«Yâ Ammâr! Sana ne oluyor? Eğer müşrikler tekrar sana işkence yaparlarsa sen yine söylediklerini söyle», demekle Ammâr'ı teselli buyurdu.Nihayet meali aşağıya alman Nah1 sûresinin 106. âyeti bir rivayete göre Ammâr    hakkında nazil oldu.

«Kalbi iman ile kararlaşmış olduğu halde (küfür kelimesini söy­lemeye) zorlananlar müstesna, kim Allah'a küfrederse onlara şid­detli azâb var; Lâkin küfre bağrını açanlar üzerine Allah'tan bir öf­ke ve kendilerine çok büyük bîr azab vardır.»

148) Âişe (Radiyallahü anhâ)'ûa.n rivayet edildiğine göre kendisi Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir :

-Ammâr, kendisine arzolunan iki şeyden daima en doğrusunu seçmiştir.»

Miftâhü'I-Hâce'de rivayet edilen başka bir hadîs şöyledir:

Ammâr iki şey arasında muhayyer kılınırken daima en kolay olanı seçmiştir.

iki rivayet de Ammâr (Radiyallahü arın) in üstün bir me­ziyetini belirtmiştir. Bu meziyet Ammâr'm daima hedefe ko­layca götürücü en isabetli ve doğru yolu seçmeyi prensip haline ge­tirmiş olmasıdır.[271]

 

Selman, [272]Ebû Zer Ve Mikdad[273] (Radiyallahü Anhüm)'Ün Faziletleri

149) Büreyde [274](bin el-Husayb el-Eslemî) (Radiyaüahü anh)'den ri­vayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

— «Şüphesiz Allah dört kişiyi fazla sevhıemi emretti. Ve onları sevdiğini bana haber verdi.»

— (Ashâb tarafından) : Yâ Resul ali ah! Bu dört zât kimlerdir? diye soruldu. Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  buna ce­vaben t

— «Ali onlardandır. Peygamber bu cümleyi üç defa tekrarladı. (Ve kalan üç zâtı şöyle sıraladı) : Ve Ebû Zer(-i Gıfarî), Seimân(-ı Farisî) ve Mikdad (bin Esvedîdir- buyurdu.»[275]

 

İzahı

Sindi diyor ki: Hadiste anılan dört kişiyi sevmek için Allah ta­rafından verilen emir zahiren vücub içindir. Yani emri yerine ge­tirmek mecburidir. Muhtemelen emir mendubluk içindir. Yani em-rin yerine getirilmesi zorunlu olmamakla beraber ifası sevâbtır. İs­ter vücup, ister mendubluk için olsun, Resûl-i Ekrem'e verilen emir, onun ümmetine de verilmiş oluyor. Bu itibarla mü'minlerin, bu zat­ları faylasıyle sevmeleri beklenir.

Tirmizi, bu hadîsi Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh) 'den rivayet etmiştir. «Câmiü's Sağır» Sarihi Azizi ile Haşiyesi sa­hibi Muhammed Hafnî, hadîsin açıklamasını yaparlar­ken derler ki:

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bütün sahabîleri severdi. Burada istenen mahabbet, mezkûr zâtların taşıdığı mezi­yetler, menkıbeler ve eserleri itibariyle özel ve fazla sevgidir. Ama fazla sevmek emri bunların diğer sahabîlerden mutlaka üstünlüğünü gerektirmez.

Hz. Ali (Radiyallahü anh)'in üstün sevgiye liyakati mucip menkıbeleri çok ve malûmdur. Sâbikîn-i Evvelin (= ilk müslüman-lar) dendir. Hattâ ilk müslüman zat olduğu söylenmiştir. Resûl-i Ek­rem'in amucası oğlu ve damadıdır. Muhacirler ve Ensâr arasında kardeşlik akdi yapılırken, Peygamber ona: «Sen benim dünyada ve âhirette kardeşimsin» demekle onu kendi zâtına kardeş kılmıştır.[276] Ehl-i Sünnet mezhebine göre Ebû Bekr, Ömer ve Os­man' dan sonra ümmetin efçlalıdır. Hatta bazı Ehl-i Sünnet âlim­leri O s m a n' m ondan efdal olduğu görüşüne katılmamışlardır. Allah cümlesinden râzi olsun. Kitabın 114 ilâ 121 nolu hadisleri onun faziletine dairdir. Bu arada kısa hâl tercemesini de verdik.

Diğer zâtlara gelince; bunların kısa hâl tercemesini yazmakla fa­ziletlerine kısmen göz atmış oluruz.

150) Abdullah İbn-i Mes'ûd  (Radiyallahü an*)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle demiştir:

«Müslüman olduğunu ilk açıklayan (şu) yedi zat idi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir, Ammâr, anası Sümeyye,[277] Suhayb,[278] Bilâl (-i Habeşî) ve Mikdad (bin el-Esved).

(Müşriklerin bunlara karşı takındığı tavıra gelince), Allah, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel!em)'i amcası Ebû Taîib (in himayesi) ile (müşriklerden) korudu. Ebû Bekr'i de kavminin nüfuzu ile koru­du. Fakat diğer müslümanlar ise, müşrikler, onları yakaladı. Demir­den (mamul gömlekler giydirip vücûtlarının yağlarını eritmek sure­ti ile tazib etmek için onları (Mekke'nin) kızgın güneşi altında yatır­dılar, tslâmiyetten döndürmek için sürdürdükleri bu azablara daya­namayan bu müslümahlarm hepisi müşriklerin istediğini (zahiren) kabullendiler. Fakat Bilâl müstesna (o zahiren bile müşriklere en ufak bir tâviz vermedi.) Çünkü, Bilâl, Allah uğrunda canını feda etmeşini gerçekten küçümsedi. Tazib eden kavmi de onu öldürmeyi kü­çümsediler. Bu yüzden müşrikler (Bilâl'dan istediklerini koparama-yınca) onu tutup çoluk çocuklara (ayak takımına) teslim ettiler. Bu (serseri) takım onu Mekke sokaklarında ve çevresindeki dağ yolla­rında süründürdüler. Bilâl ise:   (Allah) birdir birdir, diyordu.[279]

 

İzahı

Hadis'in metninde geçen  Fiilinin aslıdır.

Bunun masdari olan «Muatat- muvafakat ve itaat mânasında kulla­nılır. Sindi' nin, Sihâh adlı lügat kitablanndan naklen verdiği bilgiye göre Araplar bu masdardan yapılan mazi fi'İini hadîste kullanıldığı gibi bazen «Vâtâ» diye kullanırlar. Sindi' nin yine bir lügat kitabı olan Misbah'tan naklen beyan ettiğine göre bu kulla­nış     Yemen    halkının lügatidir.

Müşriklerden en fecî işkence gören ve hadiste anılan zatlardan Ammâr (Radiyallahü anhVm hâl tercemesini 146 nolu hadîsin izahında ve Mikdad (Radiyallahü anh)'ın hâl tercemesini 149 nolu hadîs bahsinde verdik. Bilâl (Radiyallahü anh)'ın hâl ter­cemesini de 152 nolu hadîsin açıklamasını yaparken inşaallah vere ceğiz. Suhayb ve Sümeyye (Radiyallahâ anhümâ)'mn hâl tercemesine kısaca temas edelim. Zira bu mübarek zatların hayat hikâyelerine bir göz atılacak olursa bunlara reva görülen mezâlim ve işkencs durumu biraz anlaşılmış olur.

Hadiste isimleri anılan zatlar ile Fükeyhe ve Amr İbn-i Fuheyre gibi masum müslümanlann Mekke müşrikleri ta­rafından gördükleri acıklı azablara mâruz kalmaları, sonra hicret etmek mecburiyetinde kalmaları ve hicretten sonra da cihad ederek direnmeleri karşılığında ilâhî mükâfata mazhar oldukları aşağıda meali yazılı Nah1   sûresinin 110. âyeti ile bildirilmiştir.

«Şüphesiz Rabbin  (Mekke'de)  işkencelere mübtelâ olup bunun arkasından   (Medine'ye)   hicret edenlerin, bundan sonra da sava­şanların ve (her çeşit sıkıntılara) sabredenlerin yardımcisıdır. Bun dan sonra Muhakkak Rabbin Gafur'd ur. Rahim'dir.

Mekke müşriklerinin akıl almaz bu mezâlimine ve ateşle ta­zib işkencesine son verilmiyeceğini anlıyan bu masum müslüman-lar azabtan kurtulmak için müşriklere yalnız dil ile uymak ve söz­de müslümanlıktan ilgilerini kestiklerini söylemekle canlarım kur­tarabileceklerini anlamıştılar. Hadîste isimleri geçen zâtlardan Bilâl (Radiyallahü anh) müstesna, diğerleri bu yolu tuttular. Ama kalbleri iman ile karar 1 aşmıştı. En ufak bir şüphe hatırları­nın kenarından bile geçmezdi. Bilâhare Resûl-i Ekrem'e durumla­rı intikal etti.Ve durum hakkında Nah1 sûresinin 106'ncı âye­ti nazil oldu. Kalbi iman ile tatmin edildiği halde zorlama netice­sinde istemiyerek küfür kelimesini söyleyenlerin müslümanhk la ri­na bir zarar gehniyeceği tescil edildi.

Ebû Ta1ib Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e yardımcı olmuştur. Müşrikler Ebû Tâ1ib'ten çekiniyorlar idi. Fakat buna rağmen Fahr-i Kâinat Efendimize de çok eziyet etmiş­lerdir  151 nolu hadîsde buna işaret ediyor.

151) Enes bin Mâlik (Radiyallahü anh)'den, Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir:

«(Andolsun ki) Allah uğrunda gerçekten bana eziyet edildi. (O esnada benden başka) hiç kimseye eziyet edilmiyordu ve Allah uğ­runda hakîkaten ben korkutuldum ( tehdit edildim.) (O zaman­larda benden başka) hiç kimse korkutulmuyordu. Bilftl'in; kendi kol­tuğu altında sakladığı bir parça azıktan başka ne bende ne de Bi-lâl'de [280]bir canlının yiyebileceği bir şey bulunmadığı halde üçüncü gece üzerime gelip (bastı).[281]

 

İzahı

Hadîste işaret edilen eziyet ve tehditler Mekke müşrikleri tarafından yapılmıştır. Resûl-i Ekrem'e akıl almaz haksızlıkları, ha­karetleri ve tecâvüzleri reva gören müşriklerin yaptıkları eziyetler cildleri doldurur. Buharîve Müslim sahihlerinden Mekke müş­rikleri tarafından Peygamber'e yapılan eziyetler için özel bablar açıl­mıştır.

Buharı ve Müslim'in bu babta beyan ettikleri eziyet­lerden birisi şudur:

Resûl-i Ekrem bir gün Ka'be nin yanında secde'de iken az­gın müşriklerden Ukbe bin Ebi Muayt, yeni boğazlan­mış bir devenin işkembesini veya döl eşini getirip Peygamber'in mü­barek sırtına attı. Resûlullah başını secdeden kaldırmadı. Haber alan Fâtima (Radiyallahü anhâ) gelip o pisliği atıverdi.Ve bu çirkin işi yapana beddua etti.   Bunun üzerine Resûl-i Ekrem :

«Allahım! Ebû Cehil bin Hişam'ı, Utbe bin Rabîa'yı, Şeybe bin Rebîa'yı, Umeyye bin Halefi veya Ubeyy bin Halefi (Râvi Şube, bu iki kişiden hangisinin anıldığında tereddüt etmiştir), Sana havale ediyorum» diye bed duâ etti. İlk râvi Abdullah diyor ki: Bir müddet sonra vuku bulan Bedir savaşında bu şahısların öldü­rüldüğünü ve bir kuyuya atıldığını gördüm. Yalnız son şahıs (ki ya Ümeyye veya Ubeyy bin Halef tir) kuyuya atılmadı. Çünkü cesedi dağılmıştı.

Yine Buharı' nin Urve bin Zübeyr (Radiyallahü an-hümâ) 'den rivayet ettiğine göre kendisi: Abdullah bin Amr bin el-As (Radiyallahü aııhümâVa, müşriklerin Peygamber'e yaptıkları en şiddetli eziyetin ne olduğunu sordum. Abdullah şöyle demiş :

Resûl-i Ekrem Kâ'be'nin bitişiğindeki Hicri İsmail denilen yer de bir ara namaz kılarken aniden oraya gelen Ukbe bin Ebî Muayt Peygamber'in ridasmı O'nun boynuna dolayarak   (mübarek)   boğa­zım şiddetle sıktı. Bu esnada Ebû Bekir (Radiyallahü anh) geldi ve Ukbe'nin omuzundan tutup onu defetti ve şu mealdeki âyeti okudu:

Rabbim Allah'tır, de­diği için adamı öldürecek misiniz?...»  (Mü'min sûresi, âyet: 28)

Müslim'in Urve bin Zübeyr (Radiyallahü anh) 'den rivayet ettiğine göre Hz.Âişe Radiyallahü anhâ), Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)'e :

«Yâ Resûlallah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem)! Uhud (savaşının vuku bulduğu) günden daha zor ve çetin bir gün başınızdan geçti mi? diye sordu. Resûl-i Ekrem, O'na cevaben:

«Yâ Âişe! Gerçekten senin kavmin tarafından (daha şiddetli ezi­yetlere) uğradım. Bunlardan gördüklerimin en şiddetlisi Akabe gü­nü oldu. O gün ben kendimi İbn-i Abdi Yaleyl'e takdim ettim. İste­diğimi yapmadı. Ben oradan ayrılıp gittim. Ama nereye gittiğimi ve nerede olduğumu bilemiyecek durumda üzüntü ve keder içinde idim. «Karnü's-Saâlib» de kendime geldim.(Bu yer, Mekke'ye iki ko­nak mesafede olup Necd halkı için hacce giderken ihrama girmek yeri ve mikatıdır.)Başımı kaldırdım. Bir de gördüm ki bir bulut par-Çası beni gölgelemiş, bulut arasında gördüğüm Cebrail (Aleyhisse-lâm) bana seslenerek:

«Allah, senin kavminin sana söylediklerini ve teklifini reddet­tiklerini şüphesiz işitti, dağlara âmir meleği, dilediğin şekilde onlara ceza vermek üzere senin emrine verdi» dedi. Bundan sonra dağ­lar meleği bana seslendi, selâm verdi. Sonra:

Yâ Muhammedi Şüphesiz Allah, senin kavminin sana söyledik­lerini işitti. Ben dağların meleğiyim. İstediğin şekilde onları tazib etmek üzere Rabbin beni senin emrine verdi. Artık ne istiyor isen em­ret. Arzu edersen şu iki dağı onların üzerine yığdırır birleştiririm,

dedi. (Meleğin işaret ettiği iki dağ Mekke şehrinin bitişiğindeki «Ebû Kubeys» dağı ile onun karşısında ve şehrin diğer kenarındaki dağ'-dır.Bu iki dağın birleştirilmesi tüm Mekke şehrinin yok edilmesi de­mektir.)Resûl-i Ekrem dağlar meleğine:

— Hayır böyle bir ceza istemiyorum.Fakat müşrik olmıyacak ve yalnız Allah'a ibâdet edecek kullarını bu kavmin sulbünden çı­karmasını Allah'tan umarım» buyurdu.

Müşriklerin Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e yap­tıkları eziyetler yıllarca sürdürüldü. Amaç, îslâmiyeti Mekke'de boğmak ve putperestliği devam ettirmek idi.Ama bunca eziyetler, hakaretler, ithamlar, tehditler, saldırılar, su-i kastlar ve akıl, man­tık dışı kaba kuvvetlerin hiç birisi büyük Peygamberi dâvasından geri bırakmadı.Bilâkis O, dâvasını bütün haşmeti ile sürdürdü. İlk zamanlar yalnız olduğu veya çok az kişi müslüman olduğu için müş­riklerin bütün hücumları O'nun mübarek zâtına yönelik idi.Hiç kim­seye eziyet edilmezken ve hiç kimseye tehditler savuruîmazken O'na eziyet ediliyor ve tehditler yağdırılıyordu.Hadis o günlerin manza­rasını yansıtıyor.

Hadîs'in ilk 2 fıkrası şöyle de yorumlanabilir:

— «Ey Ashabım! Allah uğrunda bana yapılan eziyet kadar hiç birinize eziyet edilmiş değil, bana yapılan tehditler kadar ağır bir tehdit hiç birinize yapılmamıştır.»

Evet ilk müslümanlara da çok eziyet edilmişti. Fakat Peygam-ber'e yapılan eziyet ve tehditler daha ağır idi. Çünkü Sahabîlere ya­pılan işkence ve tehditler sayılı günler içindi. Diğer taraftan onla­ra düşmanlık edenler mahdut kişiler idi. Düşmanlar, müslüm anlığı kabul eden kişilere eziyet etmenin, hattâ onları öldürmenin bile mes'-eleyi hâl etmiyeceğini, başka bir deyimle müslümanhk dînini orta­dan kaldırmaya kâfi gelmediğini biliyorlar idi. Fakat Resûl-i Ek­rem'e eziyet yapılması yıllarca sürdürüldü, tüm müşrikler O'na düş­manlık ediyorlar idi. îslâmyetin nurunu söndürmek ve bu gür se­si boğmak için Peygamber'i yıldırıp bu dâvadan vazgeçirmek veya O'nu öldürmekten başka bir çarenin bulunmadığını bildikleri için on-

ların en büyük hedefleri Fahr-i Kâinat Efendimiz idi. Bu sebepte ona yöneltilen tehditlerle eziyetlerin benzeri başka kimseye yöneltüme-miştir.

Hadisin son fıkrasında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in Bilâl ile birlikte çok cüz'î bir azık ile üç gün yemek sıkıntısı çektikleri belirtiliyor.

Sindî'de belirtildiğine göre Tirmizî bu hadîsi Zühd bablarınm sonlarında rivayet ederek Hasen Sahih olduğunu söyledikten sonra hadisin mânasının şöyle olduğunu beyan etmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hicret etmek niyetiyle Mekke' den çıkarken beraberinde Bilâl bulunuyordu. Bi­lâl' in yanında azık olarak kendi koltuğu altında taşıdığı pek az yiyecek maddesi var idi.»

«Câmiü's-Sağîr» şerhi El-Azizî'de A1kamî'den naklen beyan edilen yorum da Tirmizi' nin yorumu gibidir. Câmiü's-Sağîr ha­şiyesi yazarı el-Hafni de diyor ki: Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) ve Bilâl, Mekke' den çıktıkları zaman bera­berlerinde Ebû Bekir (Radiyallahü anh)'in bulunmaması ve bilâhare onlara iltihak etmiş olması muhtemeldir. Yahut Ebû Be­leir (Radiyallahü anh) bunların beraberinde idi. Fakat onların azığını Bilâl taşıdığı için hadîste yalnız Bi1â1'in ismi geç­miş olabilir.

Tirmizi ve Câmiü's-Sağîr'deki rivayetinde: cümlesi yerinde,

— «30 gün ve gece üzerime geldir..* cümlesi mevcuttur.

Bu rivayete göre Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Bilâl (Radiyallahü anh) ile beraber geçirdikleri sıkıntılı günler daha fazladır, Esasen Resûl-i Ekrem'in hayatının hemen hemen ta­mamı böyle sade ve sıkıntılı geçmiştir. Eğer ferahlık ve bolluk is­teseydi, dilediğini Allah kabul buyururdu. Fakat O, istemedi. Üm­metine sabır ve tahammülü öğretti.[282]

 

Hz. Bilâl-İ Habeşî (Radiyallahü Anh)'İn Fazîletî

152) Salim (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre bir Şâir Bi­lâl bin Abdillah (bin Ömer bin el-Hattab)  (Radiyallahü anhüm)'ü överek:

— «Bilâl bin Abdillah, Bilâller'in en hayırlısıdır» dedi. îbn-i Ömer, (Bi­lâl'ın babası) Şair'e :

— «Sen yalan söyledinl   Hayır.    (Bilâller'in en hayırlısı oğlum olan Bilâl değildir). Fakat Resûlulah fSallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Bilâl'i en hayırlı Bilâl'dır., dedi.[283]

 

İzahı

Şâir, Abdullah bin Ömer1 in Bilâl ismindeki oğ­lunu övüyor ve onun Bilâl adlı bütün şahıslardan üstün olduğu­nu söylüyor. Övülen Bi1â1'm babası Abdullah ise Şâiri yalanlıyor, Resûlullah'ın Bilâl'i olan Bilâl-i Habeş î'nin Bilâl isimli bütün insanlardan daha hayırlı olduğunu beyan bu­yuruyor.

Sahihi Müslim'in Namaz kitabının 29'uncu babında mütead­dit senedler ile Abdullah îbn-i Ömer (Radiyallahü anhî '-den rivayet ettiğine göre İbn-i Ömer (Radiyallahü anh) «Gecele­yin kadınların mescidlere gitmelerine mâni olmayın» mânasındaki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hadîsini naklettiği za­man onun bir oğlu bu emre itiraz edercesine Biz kadınlarımızı men edeceğiz...» demiş, îbn-i Ömer (Radiyallahü anh)'de oğlunu azarlamıştır, İbn-i Ömer'in bu hususta azarladığı oğlunun ismi hususunda ihtilâf vardır. Müs1im'in bu babta beyan ettiği senedlerin birisinde Vakid , diğer bir senedde Bilâl ismindeki oğIu olduğu rivayet edilmiştir. Bahis konusu hadis   Ibn-i Mâceh'de 18 numaralıdır. Bunun izahına müracaat edilebilir.

150 ve 151 nohı hadislerde de Bilâl-i Habeşî' nin fazi­letleri anılıyor İbn-i Mâceh (Rahimahullah)'m «Bîlâl'ın Fazi­letleri- başlığını neden bu hadîslerden sonra ve yalnız 152 nolu hadîsin başında getirdiğini anlıyamadım.[284]

Hz. Habbâb[285] (Radiyallahü Anh)'İn Fazileti

153) Ebû Leylâ el-Kindî [286] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre Habbâb (bin el-Eret) (Radiyallahü anh Ömer Radiyallahü anh)'İn yanına geldi. Hz Ömer ona :

«Yakınıma gel. Çünkü, Ammâr (Radiyallahü anh) müstesna, bu meclise senden daha fazla hak kazanmış (liyakatli) kimse yoktur, dedi. Bunun üzerine Habbâb, müşriklerin yaptıkları işkence ve aza­bın kendisinin sırtında bıraktığı izleri Ömer'e göstermeye başladı.[287]

 

İzahı

Hadis, Habbâb (Eadiyallahü anh)'m müşriklerin elinden çektiği işkence ve azabların onun sırtında silinmez izler bırakacak derecede vahşiyâne olduğunu işaret eder ve Habbâb'm îslâ-miyetini açıklaması üzerine düşmanların verdikleri eziyetlere mâ­ruz kaldığı için îslâmî meclislerin en mutena köşesine ve Hz. Ömer(Radiyallahü anh) gibi büyük bir şahsiyetin yanında yer almaya hak kazandığını tescil etmiş olur. Böyle fedâkârlık ve sabırla düşman­lara karşı direnenlerin ne derece kıymetli olduğunu da hadisten çı­karmak mümkündür.

Hz. Ömer (Radiyallahü anh) 'in Hab.bâb'ı takdir edici sözler buyurması üzerine, onu tasdik etmek maksadı ile Habbâb (Radiyallahü anh) sırtındaki dağlama izlerini göstermeye başlamıştır. Yoksa sanıldığı" gibi bu azab izlerini göstermekle Ammâr' dan bile daha fazla eziyet gördüğünü ve dolayısı ile meclise Ammâr'-dan da daha liyakatli olduğunu iddia etmek gibi bir maksadı gütmemistir.

Habbâb (Radiyallahü anh)'m müşriklerin elinden çektiği ıztırabm bir parçasını, yukarda beyan ettiğimiz hal tercemesinde an­lattık. Hepsini buraya almak bir hayli yer alır.Habbâb ve ilk müslüman arkadaşlarının uğradıkları eziyetler siyer kitablarında tafsilâtı ile anlatılmıştır.

154) Enes bin  Mâlik  Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre Söyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şüphesiz buyurdular ki: «Benim ümmetime mensup insanlar içinde ümmetime en çok merhametli olan (zat) Ebû Bekir'dir. Allah'ın dini (hükümlerin tat­biki) hususunda onların en şiddetlisi Ömer'dir. Onların samimî ola­rak en çok haya edeni Osman'dır. Hak ve bâtılı ayırd etmek bakı­mından onların en isabetli hüküm vereni Ali bin Ebî Tâlib'dir. Kur'an okuyuşu bakımından onların en üstünü Übeyy bin Kâ'b'dır. Helâl ve haramı en iyi bilenleri Muâz bin Cebel'dir. Ferâiz ilmini en iyi bilen­leri Zeyd bin Sâbit'tir. Dikkat! Şüphesiz her ümmetin bir emini var­dır. Bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh'tır.»

155) Enes bin Mâlik (RadiyaÜahü anh)\n bu (yukarıdaki) hadîsinin mislini senediyle rivayet etti. Ancak Zeyd bin Sabit (RadiyaÜahü anh) hakkındaki cümleyi;

«Ve ferâizi en iyi bilenleri şeklinde söyler.»[288]

 

İzahı

Müellif ikinci bir sened ile hadisi rivayet etmiştir. Yalnız bu se-nedde Zeyd bin Sabit[289] hakkındaki cümle; diye başlar, diyor. îki rivayet mâna bakımından aynıdır.

Hadiste isimleri anılan mübarek ve seçkin sahabîlerin birer me-ziyaretleri burada ifade buyuruluyor. Hulaf â'yı Râşidîn' in faziletlerine ait bölümlerdeki 93 ilâ 121 nolu hadisler izah edilirken kısaca hal tercemeleri verildi. Hal tercemelerini vermediğimiz ve bu hadiste isimleri geçen mübarek sahabîlerden bir nebze bahsedelim. Hadiste Habbâb'ıû ismi geçmed'ğinden, hadis, ismi geçenler­den birisinin faziletine ait bir bölüme alınmalı idi. Bir kalem hatası olarak buraya geçmiş olabilir. 55 ve 104 nolu hadis izahında Muâz b.Cebel ve Ubeyy b. Kâ'b'ın hal tercemeleri verildi. Ebû Ubeyde' nin fazileti ve hayâtı 135 -136 nolu hadisler bah­sinde açıklandı.  

Hz.Ebu Zer [290](Radiyallahü Anh)’In Fazileti

156) Abdullah bin Amr bin el-As (Radiyallahü Q.nkümâ)'da.n rivayet edildiğine göre : «Ben Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle bu­yurduğunu işittim» demiştir :

«Ebû Zer'den daha doğru ve düzgün sözlü bir adamı yer (küre­si) taşımamış ve gök (yüzü) gölgelememiştir,»[291]

 

İzahı

Hadis, Ebû Zer (Radiyallahü anh) 'in doğru ve hakkı söy­lemek ile lehçesinin düzgünlüğünü ve güzel konuşma kabiliyetim ifade ediyor. Yukarda kısaca hal tercemesini verdiğimiz bu müba­rek sahabi'nin meziyetleri pek çoktur.Bu zat müslüman olduğu gün­den itibaren doğru sözlülüğü, gerçekçiliği, üstün cesareti ve fazilet­leri, dikkatları çekicidir.Buharı Menâkıp Kitâbm'dan «Kıssatu îs-lâmî Ebî Zer» başlığı altında Ebû Zerr'in müslümanlığı kabul ettiğine dair kıssa hakkında İbn-i Abbâs' tan rivayet etti­ği uzunca hadiste olay izah edilmektedir. Bunu buraya alırsak çok uzar Müslümanlığın gizli tutulduğu ve müslüman sayısının bir ri­vayete göre 4 kişi olduğu gün müslüman olan Ebû Zerr'in azgın Mekke müşriklerine karşı ertesi gün takındığı tavır ve gösterdiği cesaretle hakkı söyleyişini belirtmek için, bahis konusu îbn-i Abbas (Radiyallahü anh) 'm uzunca hadisinin yalnız bir kısmının sadece tercemesini buraya almak ile yetineîim.

Ebû Zer (Radiyallahü anh) diyor ki: Ben Resûlullah'a: Ey Allah'ın Resulü! Bana İslâmiyeti öğret, dedim. Bunun üzeri­ne Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İslâmiyeti telkin buyur-

du. Ben de hemen müslümanhğı kabul ettim. Bundan sonra Resü-lullah:

— Yâ Ebâ Zer! Müslüman olduğunu gizle ve memleketine dö­nüp git. Bizim durumumuzun açığa vurulduğunu duyduğun zaman hemen gel- buyurdu. Fakat ben :

— Ey Allah'ın Resulü! Seni hak Peygamber olarak gönderen Al­lah'a yemin ederim ki, ben bu (şahadete ait) kelimeyi en azgın müş­riklerin ortasında behemehal ve kesinlikle haykıracağım, dedim. (Râ-vi İbn-i Abbas Radiyallahü anh) der ki. Müşrikler Mescidi Haram' da toplanmış iken; Ebû Zer (Radiyallahü anh) oraya geldi ves

— Ey Kureyşler! Bütün varlığımla bilir ve size de bildiririm ki ı Allah'tan başka ibadet edilecek hiç bir ma'bûd yoktur. Ancak Allah vardır. Ve içtenlikle ilân ederim ki,, Mu^ammed  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah'ın kulu ve Resulüdür, dedi. Kureyş müşrikleri de t

— Saldırın şu din değiştirene! dediler ve bana hücum ederek öldürülmek kasdı ile dayağa çekildim.    Bu esnada Abbâs üzerime atıldı ve onlara:

— Helak olasınız! Gıfâr'dan bir kişiyi öldürüyorsunuz. Halbuki bu kabile hem ticaretinizin bir merkezi hem de ticâret güzergâhınız dır,    diyerek   müşriklerin   benden   vazgeçmelerini   sağladı.    İkinci gün  sabahleyin   ben   yine   mescide   giderek   bir   gün   önceki   söz­leri tekrarladım. Aynı şekilde bana hücum ederek linç etmek istediler.Öldüresiye beni hırpaladılar. Yine Abbas bana yetişti de beni müş­riklerin elinden güçlükle kurtardı ve bir gün önce söylediği sözleri tekrarladı.

(Râvi)    Abdullah   İbn-i   Abbâs    (Radiyallahü anh) :

— Allah Ebû Zerre rahmet eylesin, onun m üs 1 uman oluşu işte böyle oldu, demiştir.

Hadiste geçen «Ebû Zer'den fazla doğru sözlü...' cümlesinin yo­rumu hakkında  Sindi  şöyle söyler :

Bundan maksad, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) da­hil, Ebû Zer (Radiyallahü anh)'in doğrulukta herkesten üs­tün olduğunu ifade etmek değildir. Çünkü peygamberlerin doğruluğu­nun üstünlüğünde şüphe yoktur. Bu herkesçe malum bir şeydir. Ga­ye, Ebü Zer (Radiyallahü anh)'in son derece doğru olduğu­nu, bu hususta zirveye çıktığını ve bu sebeple doğruluk alanında pey­gamberler müstesna, kimsenin onu geçmediğini belirtmektir. Bazı­ları da şöyle yorum yapmışlardır:

Ebû Zer, dâima apaçık, kesin ve dosdoğru konuşur. Yuvar­lak lâfı, lastikli söz, tevriye, vaziyeti idare etmek ve benzeri tarzlar­da konuşmazdı. Hakkı, gerçeği ve doğruyu kesin ve açıkça söylerdi.[292]

 

Hz. Sa'd [293]B. Muâz (Radiyallahü Anh) 'İn Fazileti

157) El-Berâ' bin Âzîb (Radiyallahü ank)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir:

Bir kere Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'e (Ükeydir tarafından) ipekli kumaştan bir parça hediye edildi. Sahabîler, (güzelliğine ve yumuşaklı­ğına hayret ettikleri) kumaşı bir birinin elinden almaya (elleyip incelemeye) başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). oradaki sahabîlere :

«Siz bu kumaşın güzelliğine ve yumuşaklığına taaccüp mü edi­yorsunuz?»  diye sordu. Sahabîler de :

— Evet Yâ Resûlallah! diye cevap verdiler. Bu cevap üzerine Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Nefsim, kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki: Sa'd İbn-i Muaz'ın Cennetteki mendilleri (çok beğendiğiniz) bu ipekli kumaş­tan şüphesiz daha hayırlı (ve güzel) dir.»[294]

 

İzahı

Buharı, Kitâbu Bed'il-Halk»'ın 8'inci babında bu hadisi iki senedle rivayet etmiştir. Bir sened, burada olduğu gibi Berâ bin Azib (Radiyallahü anh) tarafından, diğeri de Enes bin Mâ­li k (Radiyallahü anh) tarafından rivayet edilmiştir. Berâ bin Azib'den Buhari' nin aldığı metinde Sahabîlerin kumaşın gü­zelliğine ve yumuşaklığına taaccüp ettikleri açıkça belirtilmiştir. Kastalâni de bu rivayetin izahında şunu naklen anlatır. Cen­netteki nimetlerin ve elbiselerin üstünlüğünün beyanı için mendille­rin örnek gösterilmesinin sebebi budur ki, mendil çeşitli temizlik iş­lerinde kullanılan bir bez parçasıdır. Mendili bu kadar güzel o!an Cennetin giyim eşyasının artık ne kadar güzel olacağını kimse ta­savvur ve takdir edemez.

Buharı' nin Enes' ten aldığı rivayetteki Resûlullah'ın sözü aynidir.Şu farkla ki Berâ'in rivayetinde geçen «Afdal = daha üstün- kelimesi yerine Enes' in  rivayetinde  «Ahsen = daha güzel» tabiri kullanılmıştır. İbn-i Mâceh'in Berâ1 dan olan rivayetinde ise bu kelimeler yerine *Hayr = daha hayırlı» ke­limesi kullanılmıştır. Üç kelimenin ifade ettiği mânalar arasında pek bir fark yoktur. Fakat Enes'in sözü ile Berâ'in sözü ara­sında biraz iark vardır, Şöyle ki: Berâ'in sözünden, Sahabilerin kumaşın güzelliğine ve yumuşaklığına hayret ettikleri açıkça anlaşılıyor. Enes'in sözünden anlaşıldığına göre Resûhıîlah da­ha önce ipekli elbiseyi erkekler için yasakladığı halde hediye edilen ipekli kumaştan mamul olan cübbe'yi kabul etmesi halkın hayretini mucip olmuştur. Mamafih iki sahabînin sözleri arasında bir çelişki yoktur. Erkekler için giyilmesi yasak kılınmış bir elbisenin kabul bu-yurulması hayreti mucip olabildiği gibi elbisenin güzelliği de hayre­te sebep olabilir.

Resûl-i Ekrem'e hediye edilen ipekli kumaş'ın dikilmiş elbise ol­duğu Buhari' nin Enes ve Berâ' dan aldığı rivayetler­den anlaşılıyor. Hattâ Enes 'in rivayetine göre hediye edilen el­bise Cübbe idi. İbn-i Mâceh'in Berâ' dan aldığı rivayette «Saraka» tabiri kullanılmıştır. Saraka ise beyaz renkli ipekli kumaş parçası veya rengi ne olursa olsun her türlü ipekli kumaş pa'rçası demektir. Cübbe bir parça elbise olduğu için bir parça mânasını ifa­de eder. «Saraka» kelimesinin cübbe mânasında kullanılmış olması mümkündür.

Buhari' nin Kastalânî ve diğer şerhlerinin beyânına göre: bu cübbe Devmetü'l-Cende1 [295]şehrinin Meliki Ükeydir İbn-i Abdilmelik tarafından Peygamber'e hediye edildi. Meşhur Tebûk seferinde Ükeydir Resûhıl-lah'a müracaat ederek belirli bir cizye vermek üzere sulh yapmıştı. Bu arada mezkûr. elbiseyi de hediye etmişti. Enes'in rivayetin­de cübbe'nin «Sündüs» olduğu belirtilmiştir. Sündüs ince ipekli ku­maşa denir. Bunun kalın çeşidine de «İstebrak» denir. Ebû Ya'lâ'nın nakline göre; bu kumaşta altın da varmış. Bu rivayete göre Resûî-i Ekrem önce bu hadiyeyi kabul etmek istememiştir. Fakat Melik'in üzüldüğünü görünce kabul etmiştir. Buharı' nin «Hibe» bahsin­deki rivayetine göre bilâhare Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) bu cübbeyi Ali (Radiyallahü anhî'ye hediye etmiş, Ali bir defa giymiş, ama Resûl-i Ekrem'in mübarek yüzünde bir öfke görünce; bunu derhal soyup 4 parçaya bölmüş ve başörtü olarak kul­lanılmak üzere   Fâtime adlı 4 yakınma hediye etmiştir. Bunlar :

Hz.A1i' nin anası Fâtime bint-i Esed, hanımı Hz. Fâtime, Hz. Hamza' mn kızı Fâtime ve Üm-mi Hâni diye meşhur olan Fâtime bint-i Abdilmüt-ta1ib'dir.Yalnız 4'üncü kadında ihtilâf vardır.Hz.Ali (Ra-diyailahü anhi'den rivayet edilen hadis de şöyledir :

Ali (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre, kendisi şöyle demiştir.

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) bana 3i-yerâ' (denilen ipekli) bir hülle hediye etmişti. Ben de bir defa onu giymiştim. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in (mübarek) yüzünde öfke (eserini) gördüm. Ben de onu par­çaladım. (Yakınım olan) kadınlarım arasında taksim ettim.»

Bu hadisi, Buharî «Hibe» bahsinden başka «Nafaka» ve «El­bise» bahislerinde de tahriç etmişlerdir. Müslim «Elbise» ve Nesai de «Zînet- bahsinde rivayet etmişlerdir. «Siyerâ» kelimesi lügat kitablannın beyanına göre bir nevi alaca kumaştır. Çubuklu ve bol ipekli olur. İpek kısmı az olan elbise erkekler için mubah ise de ipe­ği çok olan elbiseyi giymek erkekler için haram olur. Bunun tafsi­lâtını inşaallah «Eîbise» bölümünde veririz.

158) Câbir (Radiyallahü anh)den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur.Rahman'm Arşı, Sa'd bin Muâz'ın ölümü için titredi.»[296]

 

İzahı

Sa'd bin Muâz (Radiyalalhü anh) 'in vefatı dolayısı ile Arş'ın titremesi, Allah'ın Arş'a o anda bir duygu vermesi ile müm­kündür.   Yahud Arş'm titremesi ile mecazen Arş'ta t ılunan meleklerin titremesi muradchr. Bu titreyiş Sa'd bin Muâz'ın yü­ce ruhunun gelişine olan sevincinden meydana gelen bir titreşimdir. Sindî de: Sa'd'in ölümü dolayısı ile hayratının Arş'a çıkışı son bulduğu için duyulan üzüntüden bu titreşimin vuku bulmuş olması da muhtemeldir, deniliyor.

Sa'd bin Muâz (Radiyalahü anh)'m hayâtını kısaca yu­karda anlatırken ölümüne sebep olan yaralanmaya da işaret etmiş­tik. Burada biraz açıklıyalım :

Sa'd    (Radiyallahü anh)? Hendek savaşında  Kureyş  müş riklerinden Hibbân b.el-Arika-el-Âmîri' nin   at­tığı bir ok ile yaralanmıştı.   Kâfir oku attığı zaman Arap âdetine binaen; A1 sana, benim de Ibnü'l-Arîka olduğumu bil» demişti. Hz . Sa'd, bir rivayete göre de Resûl-i Ek-rem buna cevaben; «Allah senin yüzünü ateşte terletsin» buyurmuşlardır. Kâfir'in künyesi,1bnü'l-Arika olduğu için aynı kelimenin kökünden alınma «Arraka = terletsin» fiili ile bed dua yapılması uygun görülmüştür.

Rivayete göre Sa'd'm yarası iyileşmeye yüz tutmuştu. Hendek savaşında Beni Kurayza yahudîleri müslü-manlarla evvelce yapmış oldukları saldırmazlık ve Medîne'yi ortak savunma antlaşmasını ihlâl ederek Kureyş müşriklerini destekledikleri için Hendek savaşından hemen sonra Benî Kurayza yahudîlerinin üzerine gidildi ve beklenen zafer kaza­nıldı Beni Kurayza yahudîleri eskiden Evs kabilesinin dostları oldukları için savaş neticesinde yahudîler hakkında tatbik edilecek ceza ve işlem hakkında yahudiler  Evs kabilesinin reisi olan Sa'd hazretlerini hakem yaptılar.O da erkeklerinin öldürülmesini, mallarının taksimini ve çocukları ile kadınlarının esir edilmesi hük­münü verdi. Bu hükmün ilâhi emre uygunluğu Peygamber (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem) tarafından da sonradan bildirildi. Sa'd haz­retleri bu hakemliği yapmadan bir gün önce şöyle dua etmişti:

«Allahım, sen bilirsin ki, Resulünü yalanlıyan, Onu vatanından çıkaran müşriklerle savaşmak istediğim kadar hiç kimse ile döğüşmek istemem, ilâhî! Bizim bundan sonra Kureyş müşrikleri ile ya­pacağımız savaşın kalmadığını sanıyorum. Şayet bunlarla yapılacak savaş kaldı ise senin yolunda onlarla savaşmak için beni yaşat! Eğer aramızda yapılacak bir savaş kalmamış ise bu yaramı deş de bu yüzden bana şehâdet nasip eyle ve Benî Kurayza'dan gerekli intikamın alınması ile müslümanların yüzünü güldürmedikçe ruhumu alma!»

Hz.Sa'd' m bu duası kabul oldu. Rivayete göre yarası onul­maya başlamış olup hasta yatarken yanından geçen bir keçi, tırnağı ile yarasına dokunup deşmesi neticesinde yara yeniden kanamış ve fazla kan zayiatından şehîd olmuştur.  

Hadîste geçen «Arş» kelimesine gelince bu kelime çok şeylerde kullanılmıştır. Kullanılan her şeyde yücelik ve yükseklik mânası gö­rülüyor. Padişahların tahtına arş demenin sebebi taht'taki yüksek­lik ve yücelik anlamıdır. Allah'ın ilk yarattığı ve yücelik, yüksek­lik vasfını taşıyan varlığa Allah'ın arşı denmiştir. Çünkü Allah'ın kudret ve azametinin tecelli ettiği ilk yaratık Arş'dır. Eski hikmet âlimleri ve kelâmcılar:

Arş, kâinatı içine alan kürre şeklinde bir felektir, diye tarif et­mişlerdir. Buna dokuzuncu felek ve atlas feleki de derler. Rivayet âlimleri de bu arşın ayaklarının da bulunduğunu söylemişlerdir. Mu­hakkik âlimler ise; şer-i şerifte anılan arşın mahiyetini anlatmak ve takdir etmek beşer aklının işi değildir. Ancak kâinata nisbeten da­ha büyük olduğu bildirilmiştir. Meselâ: Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) Ebû Zer (Radiyallahü anh) 'e hitaben :

Ey Ebâ Zer! Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî'ye göre büyük­lükleri, bir çölün ortasına atılan bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arşın Kürsî'ye nisbeten büyüklüğü de çölün, yüzük halkasına göre olan büyüklüğü gibidir, buyurmuştur.[297]

 

Hz. Cerir B. [298]Abdillah El-Becelî (Radiyallahü Anh)'İn Fazileti

159)  Cerîr bin Abdillah el-Becelî (RadiyaÜahü anft)'den şöyle söy­lediği rivayet edilmiştir:

Ben, müslüman olduğum zamandan beri Resûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'m yanına girmek istediğimin her defasında O, beni kabul buyurdu. (Hiç beni geri çevirmemiştir) ve beni gördükçe yüzüme gülümserdi. At üzerinde du­ramadığımı (kendimi tutamadığımı) bir ara Resûlullah'a arzetmekle halimden şikâyetçi oldum. Bunun üzerine Resûlullah (Mübarek) elile göğsüme (şiddetli bir darbe) vurdu. Sonra :

-Allahım! Sen Cerîr'i (at üstünde) sabit kıl, onu hâdî (hidayete erici. erdirici) ve mehdi (hidayete erdirilmiş) kıl» diyerek dua bu­yurdu.»[299]

 

İzahı

Hadîsin ilk iki fıkrası, Resûl-i Ekrem katında Cerir (Radi-yallahü anhl'in yerini ve değerini belirtmektedir. Müteakip cümle­ler de Cerir'in Resûlullah'a müracaatını ve bunun üzerine mazhar olduğu Peygamber'in özel duasını beyân ediyör.Cerîr'in ne zaman ve ne münâsebetle at üzerinde kendisini tutamadığına dair olan şikâyetini Peygamber'e arz ettiği ve bu vesile ile onun makbul duasını kazandığı hususu buradaki rivayette belirtilmemiştir.

Sahihi Buharî'nin «Gazalar» bölümünün 64'üncü babında Ce-rîr'den müteaddit senedler ile rivayet edilen bir hadiste Cerir (Radiyalîahü anh)'in Peygamber'e vaki müracaatı ve müşerref ol­duğu dua ile ilgili olay şöyle anlatılıyor.

«(Ahmesli) Cerir (İbn-i Abdillah) (Radiyallahü. ânh)'4en şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah  (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)  bana:

«(Ey Cerir!) Sen (bizi) Zü'I-Hulâsa (adlı puthane)den rahat et-tirmiyecek misin?» buyurdu. Zü'1-Hulâsa, Has'am, (ka­bilesi) dahilinde (Kâ'be'ye karşı inşa edilmiş, içi putlarla dolu) bir bina idi. Yemen halkının Kâ'besi diye anılırdı. (Bu yüzden Pey­gamber'in içini rahatsız ediyordu.)Cerir   diyor ki:

Resûlullah'm bu emri üzerine Ahmes kabilesinden 150 suvârinin başında Zü'1-Hulasa'ya hareket ettim. Ahmes-1 i1eriyi binici idiler. Fakat ben bir türlü at üzerinde duramaz­dım.(Ben bu durumumu Resûlullah'a arz ettim). Bunun üzerine Re­sûlullah, göğsüme (şiddetli) bir darbe vurdu.Şiddetli vurduğu için (mübarek) parmaklarının izini göğsümde görmüştüm ve Resûlullah:

«Allah'ım! Cerir'i (at üstünde) sabit kıl, onu hadi ve mehdi kıl!» diye duâ buyurdu. Cerir, Zü'1-Hulas.a'ya hareket etti, o (put) binasını yıktı, yaktı. Sonra (Husayn tbn-i Rebîa ile) durumu Peygamber'e bildirdi. Cerîr'in gönderdiği elçi Resûlul­lah'a :

(Ey Allah'ın Resulü!) Seni hak Peygamber olarak gönderen Al­lah'a yemin ederim ki; huzuruna boşuna gelmiş değilim.Zü'1-Hulasa (denilen puthane)yi uyuz deve gibi (bakımsız, harâb) bir halde bıra­kıp da öyle geldim, dedi. (Ravi dedi ki: Bu müjde üzerine) Resûl-i Ekrem:

«Ahmes kabilesinin atları ve atlıları mübarek ola!» diye beş de­fa duâ buyurdu.»

Tercemesini yukarıya aldığım hadis Cerîr'in binicilik hu­susundaki şikâyetinin ve Peygamber'in özel duasına mazhar oluşu­nun zamanını ve sebebini açıklar.[300]

 

Bedîr Ehlinin Fazileti

Bedir, Medine' den   deve yürüyüşü ile üç günlük me­safede bir köyün adıdır.Şâ'bi,bir putun adı olduğunu bildirir.

Bu yerin vaktiyle Kinâne, Cüheyne ve Gifâr kabi­lelerine âit olduğu hakkında muhtelif rivayetler vardır. Burası ca-hiliyet devrinde panayır yerlerinden bir yer idi. Akar suyu ve muz, hurma, üzüm gibi meyveleri boldu.

Küçük Bedir ve büyük Bedir olmak üzere iki Bedir gazası vardır. Küçük Bedir gazasının sebebi Kureyş müş­riklerinin ileri gelenlerinden Kürz îbn-i Câbir'in bir müfreze ile Medine korularına kadar gelerek Medine* lile-rin hayvanlarını sürüp götürmesidir. Bu olay üzerine Resul i Ekrem Muhacirlerden bir fırka ile Kürz:ü takip ederek Bedir köyü yakınındaki Saffan adlı dereye kadar varmışsa da Kürz'ü bulamadığından Medine'ye dönmüştür. Hicret'ten sonra Eb-vâ, Buvât, Uşeyreve küçük Bedir adlı dört gaza vu­ku bulmuş ise de bunlarda kan dökülrnediği için hiç birisi hakiki mânada savaş sayılmamıştır. Bu sebeple büyük Bedir îslâm tarihinin ilk savaşı sayılmıştır. Biz, savaşın nedenlerini, safhalarını ve neticesini tafsilatıyla buraya alacak değiliz.Arzu edenler siyer kitaplarına müracaat etsinler. Bu sebeple çok özlü olarak bir kaç cümle ile.bu konuya temas etmek ile yetinelim.

Batn-ı Nahle'de Hadramî oğlu A m r' in öldü­rülmesi Mekke müşriklerini heyecana düşürdüğü gibi Şam'­dan Mek ke'ye dönmekte olan kervanın kurtarılması için Ebû Süfyan'm da yardım istemesi Mekke' lileri bir hayli hid­detlendirmiş ti. Bu sebeple açıkça müslümanlara karşı savaş hazır­lıkları hızlandırılarak teşkil edilen yaklaşık 950 kişilik bir ordu ile Kureyş ululan Medîne'ye hareket etti.Bu ordu, savasın araç, gereç ve silâhlan yönünden çok mükemmel ve baş kumandanı Ebû   Cehil  idi.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ashabı ile istişare et­tikten sonra hicretin 2. yılı Ramazan'm 12. günü Ensâr'dan Ebû Lübâbe'yi Medine'de vekil bırakarak şehirden çıktı. İs­lâm ordusu 305 kişilik idi. Savaş için gerekli olan silâh, araç ve ge­reç bakımından düşman ordusuna nisbeten, îslâm ordusu çok zayıf­tı. Asker sayısı bakımından da düşmanın üçte birinden azdı. Niha­yet ordu Bedir'de karşılaştı.Şam'dan Mekke'ye dön­mekte olan Ebû Süfyan'ın başkanlığındaki Kureyş kervanı ise çoktan tehlikeli bölgeyi atlamıştı. Çünkü kervan kıyı yolunu tercih etmişti. îki ordu 17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma gü­nü karşılaştı. İslâm ordusunun üç katından fazla olan müşriklerin korkunç saldırılarına karşı sayıca az, ama îmanca çok üstün olan müslümanlar kahramanca dayanarak, büyük gayretler gösterdiler. A1-îmran sûresinin 123 ilâ 127. âyetlerinde belirtildiği gibi Al­lah'ın yardımı da müslümanlara yetişti. Bu âyetlerin mealleri şöy­ledir :

«Habibim! Bedir'de siz hor ve hakir bir müfreze iken Allah size yardım etti. (Zafere kavuştunuz.) O halde Allah'tan sakınınız! Tâ ki zafer ni'metine şükretmiş olasınız. O vakit (Bedir'de) mü'minlere şöyle diyordun: «Rabbinizin 300 melek indirmekle size yardım et­mesi kâfi değil inidir?» Evet, eğer sabrederseniz ve Peygamber'e itaatsızhktan sakınırsanız, onlar da hemen üzerinize gelecek olurlar­sa Rabbiniz size nişanlı, a! âmeli i, 5000 melekle (düşmana karşı) yar­dım edecektir. Bu yardımı da Allah size sırf bir müjde olsun ve kalb-leriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yoksa zafer ancak Aziz ve Ha­kim olan Allah'tandır. (Meleklerden değildir.) Böylece Allah o kâ­fir olanlardan bir kolu kessin veya perişan etsin de geri kalanlar ke­der ve zarar içinde dönüp gitmiş olsunlar.»

Düşman ordusu Allah'ın inâyetiyle müthiş bir bozguna uğra­tıldı, baş kumandam Ebû Cehil dahil Kureyş'in ileri gelenleri savaş meydanında öldürüldüler. Savaş yerinde müşrikler 70 ölü ve 70 esir bırakarak kaçtılar. Ölenlerin 24 tanesi Kureyş'in büyüklerindendi. Müslümanlar ise sadece 14 şehid verdiler. Elleri­ne büyük bir ganimet geçti. Bedir savaşı îslâm ordusunun ilk parlak zaferi idi. Bu zafer İslâm dinini kuvvetlendirdiği gibi Medine'yi düşman saldırısından korumuş oldu. Mekke mate­me bürünürken; Ebû Leheb üzüntüden ölürken, Medine büyük bir sevince kavuştu. Ganimetin beşte biri devlet hazinesine, kalanı da müslümanlar arasında eşit olarak paylaşıldı. Esirlere en iyi muamele yapıldı. Dört bin dirhem fidye karşılığında serbest bıra­kıldılar. Fidye ödeyemiyecek durumda olan her esirin Medîne'Ii 10 çocuğa okuma yazma öğreterek salıverilmeleri kararlaştırıldı.

Bedir savaşı aslında geniş izahat isteyen, nedenleri ve sonuç­ları itibariyle büyük bir olaydır. Ama takdir edileceği gibi burada o izahatı vermek okuyucuları asıl konudan uzaklaştırmış olur. Yu­karda belirttiğim gibi geniş malûmat isteyenler Siyer ve îslâm ta­rihi kitablarına müracaat etsinler.

160) Râfi' bin Hadîc (Radiyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Cebrail  (Aleyhisselâm) veya bir melek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e geldi ve :

— «(Ey Allah'ın Peygamberi!) Bedir savaşına katılan sahabîleri sizler kendi aranızda nasıl  (bir mertebe sahibi olarak)  sayarsınız? diye sordu. Buna cevaben s

— Onları, müsl umanların en seçkin ve üstün simaları olarak sa­yarız, buyurdular. Soru sahibi melek :

Sizler o kahramanları üstün saydığınız gibi Bedir savaşına ka­tılan melekler de bizce meleklerin en hayırlı olanlarıdır», dedi.[301]

 

İzahı

Râfi' nin Cebrail veya bir Melek» tabirindeki tereddüd râ-viden olsa gerek. Yani Râfi, gelen melek Cebrail mi? ve­ya başka bir melek mi? diye tereddütlü konuşmamıştır. Ancak se-neddeki bir râvi Râfi' in kullandığı kelimede tereddüt etmiştir :Acaba «Cebrail geldi» dedi yoksa «Melek geldi» dedi. Hadis Buha-r i' nin *Mağazî» bölümünün ll'inci babında müteaddit senedler-le rivayet edilmiştir. Bu senedlerin bir kısmında Cebrail (Aley­hisselâm) geldi deniliyor, diğer bâzı senedlerde ise melek geldi, de­niliyor.Ancak gelen meleğin Cebrail olduğu Muâz bin Rifaâ tarafından açıklanıyor. Kastalâni de «Melek geldi» rivayeti naklederken meleğin   Cebrail   olduğunu belirtiyor.

«Miftâhü'1-Hâce» sahibi der ki: Bu hadis Bedir ehlinin di­ğer sahabîlerden üstün olduğuna delâlet eder.

Buhari' nin naklettiği rivayetlerden birisi Rifâa bin Râfi ez-Züreki (Radiyallahü anh) 'ye istinad etmektedir. Bu zat Ensâr'dan ve Bedir kahramanlarındandır.Bu zat Ceb­rail (Aleyhisselâm)'in gelerek Bedir savaşına katılan sahabiler ve melekler ile ilgili hususu Peygamber ile görüştüğünü rivayet eder Bu rivayetin şerhinde müellifler, yapılan bu görüşmenin Bedir günü cereyan ettiğini beyan ederler.

İbn-i Mâce'nin  zikrettiği rivayetteki: Râfi bin Ha-dic'e gelince :

Bu zâtın künyesi Ebû Abdillah' tır. Babası Hadîc bin Râfi1 bin Adi bin Tezid bin Ceşm bin Harise1 dir. Râfi bin Hadîc, Evs kabilesine mensup olup sahabelerdendir. Bedir savaşma katılmak istedi ise de yaşı küçük olduğundan Resûl-i Ekrem'in emri ile geri çevrilmiştir.On­dan sonra vuku bulan Uhud vesâir savaşlara katılmıştır. Ken­disinden alman 78 hadisten Buharı ve Müslim 5 tanesi­ni müştereken ve Müslim ayrıca üç tanesini rivayet etmiştir. Râvileri ise oğlu Rifâa, Beşir bin Yesâr, Süley­man bin Yesâr ve tavus1 dur. Halîfe, onun 74. yılı ve­fat ettiğini söylemiştir. [302]

161) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem), şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir:

«(Ey mü'minler!) sakın benim ashâb'ıma sövmeyiniz. Çünkü (on­ların şeref ve fazileti pek yüksektir) nefsim kudret elinde olan Al­lah'a yemin ederim ki sizden birisi Uhud (dağı) kadar altın sada­ka verdiği farzedilse, bu (koca sadakanın sevabı) ashabımdan bi­risinin iki avuç (hurma) sadakası (nin sevabı) na erişemez. Hattâ bunun yarısına bile erişemez.[303]

 

İzahı

Hadîste Resûl-i Ekrem'in muhâtabl arının kimler olduğu husu­sunda müteaddit yorumlar vardır. Sindi bu görüşleri şöyle sırala­mıştır :

Bazı âlimler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hitabı sahabî olmayan müslümanlara aittir. Buna göre gelecekteki müslü-manlar Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in sağlığında hazır farzedilerek hitab edilmiş oluyor, demişlerdir.

Bâzıları da: Hitap Asr-ı saadette yaşıyan ve Sahâbüik şerefine kavuşmamış olan avam tabakasına yöneliktir. Nassm delâleti ile gelecekteki müslümanlar da hitabın hükmüne tabi oluyor, demiş­lerdir.

D'ğer bir kısım ilim adamlarına göre : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in muhatabı bazı sahabîlerdir. Zira rivayet edil­diğine göre Hâîid b. el-Velid ile Abdurrahman bin A v f arasında bir soğukluk geçmişti. Bundan ötürü Ha1id b.el-Velîd, Abdurrahman'ı seb'etmişti. Allah ikisin­den de râzî olsun. Bu mes'ele üzerinde hadis buyurulmuştur, denil­miştir. Bu yorum şekline göre metindeki «Benim ashâbım»dan mu-rad. muhatap tutulan sahabîlerden önce müslümanlığa giren saha­bîlerdir.

Hitab edilen zatlar sahabîlerden olmakla beraber yüce makam­larına uygun düşmeyen soğuk lâf ettiklerinden dolayı sahabîlerden değilmiş gibi kendilerine hitap edildiğini söyliyenler de vardır. Şeyh Takiyü'd-Din-i   Sübkı   de demiştir ki:

«Benim ashabım» sözü ile Mekke fethinden önce müslüman olan sahâbîler kaydedilmiş ve muhatap tutulanlardan da Mekke fethinden sonra müslüman olan sahâbîler muraddır. Zahir olan yo­rum da budur. Resûl-i Ekrem'in :

«Sizden birisi Uhud (dağı) kadar altın sadaka...» buyruğu ile Hadid sûresinin 10'uncu âyetinde geçen ve meali aşağıya alınan nazm-i Celil bu yoruma irşad edicidirler.

«... (Mekke) fethinden önce Allah yolunda (malını) harcıyan ve savaşanlarınız diğerleri ile eşit değillerdir. Onlar, sonradan malını harcıyan ve savaşanlardan fazilet ve derece bakımından daha bü­yüktür...»

Sübkî sözlerine devamla : Hulâsa; hadîste mertebelerinin yü­celiği belirtilerek saygı duyulması tavsiye edilmiş olan zâtlar ile mu­hatap tutulan kimselerin ayrı ayrı insanlar olması için bu şekilde ve­ya başka türlü yorumlamak gerekir, demiştir.

Sindi ise, Sübki' nin görüşünü de böylece, beyân ettik­ten sonra diyor ki:

Hadisteki muhataplar ile tavsiye edilen zatların ayrı ayrı gurup­lar olmasına gerek yoktur.Her iki tarafın sahâbîlerin umumundan ibaret olması mümkündür. Çünkü sahâbîlerin yek diğerinin aley­hinde konuşmasının yasaklanması ve dolayısıyle sahâbî olmayan­ların, sahâbi olanlar aleyhinde konuşmalarının öncelikle yasaklan­mış olması mümkündür. Hadîsin baş kısmı te'vile muhtaç değildir. Ama hadîsin son kısmı olan :

«Sizden birisi Uhud (dağı) kadar altın sadaka...» cümleleri yu karda beyan edilen te'villeri zorunlu kılıyor.

Hadiste geçen «Müd = iki avuç»un ölçüsü hususunda Irak âlimleri ile Hicaz âlimleri arasında ihtilâf vardır. İmam A'zam ve Irak fıkıhçılarına göre bir müd, iki Bağdat nth ka­dardır. Bir ntıl 130 dirhem olduğuna göre bir müd 260 dirheme denk gelir. Sâda 4 müd olduğu için bir Sâ' 1040 dirheme müsavi olmuş olur Nisâb ve Fıtır sadakası buna göre hesaplanır. Mâliki, Şafii, Hanbeli, imamları ve Hicaz fıkıhçılarına göre bir müd: Bir tam ve bir bolü üç rıtıla tekabül eder. Bir rıtıl 130 dir­hem olduğuna göre bir sâ' 693 tam ve bir bolü üç dirhem olur. Şâfi i olan Nevevi' ye göre rıtıi 128 tam ve 4 bolü yedi dirhem­dir. Bu hesaba göre bir sâ', 685 tam ve 5/7 dirhem olur. 1040 dirhem-i şer'î 2917 grama ve 1040 dirhem-i örfi de 3333 grama yaklaşık ola­rak tekabül ettiği için bir müdd'ün kaç gram tuttuğunu orantı hesabı ile çıkarmak kolay olur.

Hadisin metninde geçen «Nasîf» kelimesi «Nısıf = yarım* keli­mesinin başka bir kullanış şeklidir.

Müslim'in Sarihi Nevevî, Kitâbü'l-Fazâil (Sahâ­bîlerin faziletlerine ait kitab)ın 54'üncü babında müteaddit sened-lerle rivayet edilen bu hadisin izahı münasebeti ile şöyle söyler:

«... Ashâb-ı Kiram devrinde meydana gelen üzücü olaylara ismi karışmış olan sahâbîler dahil, her hangi birisinin aleyhinde bulu­nup onu seb etmek çirkin haramlardandır.Olaylara katılanların hep­si birer müctehid idiler. Bölümün başında bu hususta gereken izahı verdim. Kadı Iyâz demiştir ki: Her hangi bir sahâbi'yi seb et­mek büyük günahlardandır. Cumhurun ve bizim (Şafiî) mezhebi­mize göre bu suçu işleyenler tazir cezası ile tecziye edilir. Fakat öl­dürülmez, Bâzı Mâliki âlimlerine göre katledilir.Nevevi daha sonra sahâbilerin verdikleri sadakanın sevabının çok üstün ol­duğunun sebebini şöyle anlatır:

Ashâb-ı Kiram darlık, zaruret, sıkıntı ve imkânsızlıklar içinde in-fakta bulundular. Başkalarının sadaka verişleri böyle bir ortamda değildir. Diğer taraftan sahâbilerin yaptıkları bağışlar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e yardımcı olmak ve O'nun desteklen­mesi ve himayesi uğruna verilmiştir. Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra böyle bir fırsat kimsenin eline geçemez. Sahâbilerin mâli iba­detleri böyle olduğu gibi onların cihadı vesair taatlan da Resûl-i Ek­rem'in beraberliğinde, maiyyetinde ve aynı şartlar altında cereyan etmiştir. Ayrıca sahâbiler; şefkat, sevgi, saygı, tevâzû, takva, yar­dımlaşma ve benzeri meziyetler sahasında hiç kimsenin erişemiyece-ği yüce mertebelere kavuşmuşlardır. Hele kısa bile olsa Resûl-i Ek­rem'in sohbeti ile müşerref olmaya hiç bir amel denk olamaz.

 

162) Nüseyr bin Zu'lûk [304](Radiyalîahü anh)'den rivayet edildiği­ne göre (Abdullah) İbn-i Ömer (Radiyalîahü anhümâ) şöyle söylerdi:

«(Ey Müslümanlar!) Sakın (Hz.) Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in ashabına sövmeyin! Çünkü, onlardan birisinin bir saat­lik kıyamı sizden birisinin ömür boyunca işlediği amelinden daha hayırlıdır.»[305]

 

İzahı

Sindi, hadiste geçen -Bir saatlik kıyam»dan maksad: Sahâbi'nin bir saatlik olsun Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanın­da bulunması, onun sohbeti ile müşerref olmasıdır Kıyam ile ne şekil olursa olsun Resûl-i Ekrem tarafından verilen emri yerine ge­tirmek için emre amade durmak, cihâd için hazır beklemek mânası da kasdedilmiş olabilir, demiştir. Kıyam kelimesi ile hangi mâna mu-rad olursa olsun Sahâbilerin küçük görülen hizmetlerinin, aslında pek büyük fedakârlık ve her takdirin üstünde tutulan müstesna emek olduğunun sebebi bir önceki hadisin izahında belirtildi.[306]

 

Ensâr-I Kiram (Radiyalîahü Anhüm)'İn Fazileti

Ensâr kelimesi nâsır'm çoğuludur. Nasîr'in çoğulu da olabilir. Nâsir, ismi fail olup yardım edici demektir. Naşir ise fail ölçüsünde mübalâğa sığası olup çok yardım edici, mânasına gelir. Bu duruma göre «Ensar» yardımcılar veya çok yardım edici olanlar, demektir. Medîne'de oturan Evs ve Hazreç kabileleri hicret eden Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve Mekke' den göç eden Muhacirlere büyük yardımda bulundukları için onlara Resûl-i Ekrem tarafından «Ensar» ismi verildi.Daha sonra Evs ve Hazreç kabilelerinin çocuklarına, yardımcılarına ve dostlarına da Ensâr denilmiştir. Buhar î'nitı, «Menakibü'l-Ensar» babında riva­yet ettiği bir hadise nazaran mezkûr kabilelere Allah tarafından En­sâr adı takılmıştır. Şöyle ki: Gaylan îbn-i Cerîr, Bas­ra' da E nes İbn-i Mâlik ((Radiyalîahü anhüm) ile gö­rüştüklerinde  îbn-i Cerîr, Enes'e:

— Siz Medine' liler Kur'an-ı Kerim1 de Ensâr adıyla anılmadan önce hakkınızda bu unvan kullanılır mıydı? diye sordu. Bunun üzerine   Enes :

— Bu adı bize Allah verdi; diyerek cevapladı. Enes, verdiği cevapla Tevbe sûresinin 100. âyetine işa­ret, ediyor. Âyetin meali şöyledir :

«İslâm dinine ve dolayısıyle (Cennete girişte) ileri geçerek birin­ciliği kazanmış olan Muhacirler, Ensâr ve güzel amellerle onlara uyan mü'minler (var ya), Allah onlardan râzî olmuştur. Onlar da Allah'dan râzi olmuşlardır. Allah onlara altından ırmaklar akan cennetler hazırladı ki içinde ebedî olarak kalacaklardır. İşte bu, en büyük saadettir.»

Haşr sûresinin 9. âyeti de Ensâr'dan övgü ile bahsetmekte­dir.Âyetin meali şöyledir:

«Muhacirlerden evvel Medine'yi yurt ve îman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Onlara verilen yardımlardan dolayı içlerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile (onları) nefislerine tercih ederler. Kim de nefsinin hırsından koru­nursa işte onlar (cezadan) kurtulanlardır.»

Meali yukarıya alman âyette bahis konusu edilen Medîne'ye hicret hazırlığı, hicretten önce meşhur Akabe denilen mevkide kararlaştırılmıştır. Siyer kitapları Akabe görüşmelerine geniş yer vermişlerdir. Biz bu görüşmelere kısa bir göz atmakla yetinelim:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), her yıl Hac münase­betiyle Mekke'ye gelen kabilelerle gizlice temas kurup onlara Kur'an okur ve İslâm dinini telkin ederdi. Peygamberliğinin onuncu yılı Akabe denilen mevkide

Hazrec kabilesine mensup bazı şahıslara rastlayıp onlara bir kaç âyet okumuş, bunlar da İslâmiyete girmişlerdi. Bunların 6 kişi olduğu rivayet edilmiştir.Ertesi yıl yapılan Akabe görüşmelerinde Medine'li 12 kişi müslümanlığı kabul etmişti.Ve müslüman olan Medîne' li-lere Kur'an-ı öğretmek ve İslâmiyeti etraflıca tanıtmak üzere bir za­tın beraberlerinde Medine'ye gönderilmesini Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'den taleb ettiler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz Mus'ab îbn-i Umeyr (Radiyallahü anhVi   Medine'ye   gönderdi.

Mus'ab'in Medine'de çalışması ve İslâmiyeti tanıtma­sı neticesinde Medine'de müslümanlar her gün çoğalmaya başladılar. Ertesi yılı Medine' den 72 kişi yine Akabe mev­kiinde geceleyin Resûl-i Ekrem'le görüşüp biat etmişler ve Medine' ye hicreti kararlaştırmışlardı. Bu biate İslâm tarihinde ikinci Akabe biati ve bir yıl önceki biata birinci Akabe biati adı verilmiştir, İkinci biat birinci biattan farklıdır.Çünkü ikincisinde Ensâr, mallarını, canlarını ve ailelerini nasıl muhafaza ve müdâfaa ederlerse, Peygamber'in hayatım da ayni şekilde koruyacaklarına söz vermişlerdi.

Hicreti müteakip Ensâr, Resûlullah'ı ve Muhacirleri nefislerine tercih ederek yukardaki âyette işaret edildiği gibi büyük yardımlar­da bulundular. Ensâr Peygamber'e müracatla Medine hurma­lıklarına muhacirleri ortak etmişlerdi. Buharı' nin «Hars Ve Muzâraa» bahsinde Ebû Hüreyre' den rivayet ettiği ha-dîs-i şerife göre Ensar, Medine hurmalıklarının kendileri ile muhacirler arasında taksimini Resûl-i Ekrem'e teklif etmişler.Fakat Resûhıllah bu teklifi kabul etmeyince Ensâr, Peygamber'in mu­vafakatiyle Muhacirlere: (Bakım ve sulama) işini siz deruhte edi­niz, biz de mahsulüne sizi ortak yapalım, dediler. Bu şekilde anlaşmış olan Ensâr ve Muhacirler: (Peygamber'in emrini) işittik ve itaat et­tik dediler. (80)

Ensâr-ı Kiram tarihte benzeri görülmemiş misafirperverlikle Mu­hacirleri her bakımdan kendi nefislerine tercih ettiler. Resûl-i Ek­rem Muhacir ve Ensâr'dan 90 sahâbî arasında ikişer ikişer kardeş­lik akdetti. Bunlardan bazıları Ibn-i Hişâm'ın sîret'inde îbn-i îshak'in rivayetiyle ismen belirtiliyor.Yapılan kardeşlik akdine göre kardeşler yek diğerine yardım, nasihat, rehberlik, iyilik ve yakın akrabaların birbirinden esirgememek durumunda oldukla­rı her türlü sevgi, saygı ve ilgiyi göstermeleri öngörülüyordu.En önemli nokta Zevi'KErhâm'dan evvel birbirine mirasçr olmalarıydı. Bedir savaşında müslümanların eline geçen ganimetten sonra Mu­hacirlerin mali durumları düzelmiş, Ensâr'ın yardımına ihtiyaç kal­mamış ve bunun üzerine   Enfâ1 sûresinin son âyetlerindeki;

«Allah'ın kitabında miras hususunda ulü'l-erhâm bir birle­rine daha yakındır.» İlâhi emirle kardeşlik akdindeki mirasçılık hu­susu neshedilmiştir.

Ensâr-ı Kiram Muhacirleri maddeten kalkındırdikları, sıcak ilgi ve samimi sevgi ile onların hicret acısını dindirmeye azamî gayreti harcadıkları gibi düşman saldırılarını geri püskürtmek ve müşrik­lere müstahak oldukları cezayı vermek yolunda da can siperane çar­pışmışlar; îslâm dininin yücelmesi ve etrafa yayılması uğrunda bü­yük çabalar göstermişlerdir. Onların fedâkârlıklarını, yararlıklarını ve yardımlarını kalem ile tarif ve tasvir etmek gerçekten pek güç­tür. Bunlar yukarda mealleri sunulan âyetler ile ilâhî medh-u sena şerefine mazhar olmuş en mutlu insanlardır, demekle sözlerime son vereyim.

163) Berâ' bin Âzib (Radİyallahü anh)den Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

-Kim Ensâr'ı severse Allah da onu sever ve kim onlara buğzeder-se Allah da ona buğzeder.»

Hadîsin senedindeki râvilerden Şu'be şöyle demiştir: (Bana bu hadisi nakleden)  Adî  (İbn-i Sabit)'e :

— Sen bu hadîsi bizzat Berâ' Bin Âzib'den işittin mi? diye- sor­dum. Adî :

— (Bu hadîsi) Berâ' bana nakletti, dedi.[307]

 

İzahı

Hadisi, Müslim «İman» Kitabının 33. babında, Buharı de «Ensâr'ın Menâkıbı* bölümündeki yine Berâ' bin Âzib (Radİyallahü anh)'den rivayet etmişlerdir. Fakat Buharı ve Müslim' deki  metnin başında şu cümle de vardır :

«Ensâr'ı ancak mü'min olan sever ve onlardan ancak münafık olan kimse buğzeder.» Bilindiği gibi tbn-i Mâceh'in rivayetin­de bu cümle yoktur.

Bir önceki hadîsin izahını yaparken, islâmiyet uğrundaki hiz­metlerine kısmen işaret ettiğim Ensâr-ı Kirâm'ı sevmek, saymak, pek tabii imanın sıhhat ve sadakatini gösterir. Zira bunları sevmek îslâm dininin gelişip yayılmasına ve müslümanların çoğalıp kuvvet­lenmesine sevinmek demektir. Ensâr-ı Kirâm'a bu yararlıklarından dolayı buğzetmek ve îslâmiyetin yücelmesine çalıştıkları için onla­ra karşı düşmanlık ve nefret duymak da elbette münafıklığa delâ-

let eder. Böyleler! görünüşte müslüman olsalar bile kalben kâfirdir­ler. Ensâr hakkında bu mânada buğzetmek yasaklığı diğer sahâ-biler hakkında da aynen mevcuttur. Bütün sahâbüeri, hizmet ve fedâkârlıklarından dolayı sevmek her mü'min'in görevidir. Onlara bu nedenle buğzetmek de münafıkların işidir. Nitekim, Ensâr'dan olmayan Hz. Ali (Radİyallahü anh) hakkında vârid olan 14 nolu hadiste : Ali' nin ancak mü'minlerce sevildiği ve yalnız mü-nafıkîarca ona buğz beslendiği Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) tarafından bildirildiği belirtilmiştir.

Gerek Ensâr-ı Kirâm'dan ve gerekse diğer sahâbîlerden birisi hakkında yukarda belirtilen sebeplerle değil de başka bir nedenle geçici olarak memnuniyetsizlik, hattâ buğzetmek, nifak ve küfür alâ­meti sayılmaz. Çünkü, çeşitli muameleler ve kişisel ilişkiler, bazen sevgi veya buğza yol açabilir. Bu konu 114 nolu hadîsin izahında biraz daiıa açıklanmıştır.   Oraya bakılabilir.

Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri metinlerin baş kısmında geçen cümlelerin zahirine bakılarak Ensâr-ı Kirâm'ı sev­meyenlere kâfir denilebilir mi? diye bir soru hatıra gelebilir.

Cevap: Hayır, kâfir denilemez. Çünkü böylesinde imân alâme­ti sayılan Ensâr sevgisi yok ise de; iman belirtisinin olmayışından imanın aslının olmayışı çıkarılamaz. Hadîste geçen iman'dan mak-sad kemâl derecesine ermiş olan imandır. Kâmil bir imanın olma­yışı imanın aslının yokluğunu ifade etmez, şeklinde de cevap veri­lebilir1. «Miftâhü'1-Hâce» müellifi bu hadîsin açıklamasını yaparken îbnü't -tin' m   şöyle yorum yaptığını nakleder:

Hadîsten kasdedilen mâna: Ensâr'ın tümünü sevmenin iman alâmeti ve hepsine buğzetmenin münafıklık alâmeti olmasıdır. Çün­kü hepsini sevmek veya hepsine buğzetmek din için olur. Ama buğ-zetmeyi caiz kılan belirli bir sebepten dolayı Ensâr'm bir kısmına buğzeden kimse bu hükme dahil değildir.

«Miftâhü'1-Hâce» yazarı, bu yorum şeklinin güzel olduğunu ve EI-Hafız tbnü Hacer'in «El-Fethû-l'Bâri- adlı eserinde bu yorumu beğendiğini bildirir.

164) Sehl bin Sa'd [308](Radiyallahü ank)'den rivayet edildiğine göre Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Ensâr, şiar (= Bedene en yakın iç elbise) gibidir. Diğer insan­lar da disâr (= nisbeten tenden uzak olan en üst elbise) gibidir. Eğer insanlar bir dere veya dağ yoluna yönelip ve Ensâr da t>aşka bir dere yoluna yönelmiş olsalardı şüphesiz ben Ensâr'm yöneldiği dere yolunda giderdim ve eğer hicret (in yüce şeref ve üstün fazileti) olmasaydı muhakkak ben (kendimi) Ensâr'dan bir kişi (saymış) olurdum.[309]

 

İzahı

Hadisin metninde geçen «Şiar» kelimesi en altta giyilen ve in­san cildine temas eden iç elbisedir. Ensâr-ı Kiram Resûl-i Ekrem'in sırdaşları, itimada şayan dostları olmaları ve verdikleri sözlere sa­dakat göstermeleri sayesinde öyle bir mertebeye yücelmişler ki, Pey-gamber'e olan yakınlıkları Şiar denilen iç elbisenin vücûda olan ya­kınlığı gibidir. Burada benzetme edatı ve benzetme yönü mezkûr olmadığı için teşbih-i beliğ san'atı vardır.

«Disâr» kelimesi ise insanın en üstte giydiği elbiseye denir. Di­ğer insanlar, Ensâr ve üstünlükleri malûm olan Muhacirler gibi Pey-gamber'e yakın olmadıkları için «Disâr» diye tabir edilen dış elbi­seye benzetilmişlerdir.

Buharı, bu hadisi «Menâkıbü'l-Ensâr» babında Ebû Hü-revre'den   rivayet etmiştir.   Ancak oradaki metinde;

«Ensâr, şiar (gibiKve nas di­sâr (gibi) dır.» Parçası yoktur. Hadisin kalan kısmında biraz kelime değişikliği var ise de bu farklılık mânaya etki yapacak durumda de­ğildirHadisin «Eğer insanlar bir dere veya dağ yoluna...» fıkrası ileResûlullah Ensâr'ı başkalarına tercih buyurduğunu en açık bir ifade ile belirtmiştir. Onun, Ensâr'ı Kirâm'ı tercih etmesinin sebebi de şüphesiz Ensâr'ın Akabe görüşmelerinde kabullendikleri taah­hütleri aynen ve tamamen yerine getirmiş olmaları, fedakârlıkları, misafirperverlikleri, komşuluk hakkına ve arkadaşlık hukukuna faz­lası ile riayetleri, feragatkârlıkları ve İslâmiyet uğruna mallarını ve canlarını feda etmeleri gibi meziyetleridir. Ensâr ve Muhacirler dai­ma Peygamber'e uymuşlar. Peygamber'in bunlara uyması bahis ko­nusu değildir. Bu nedenle ilk bakışta sanıldığı gibi Resûlullah En-sâr'a tâbi olmuş gibi yanlış bir mâna bu fıkradan çıkarılamaz.

Metinde geçen «Eğer ben Muhacirlerden olmasaydım kendimi Ensâr'dan sayardım», cümlesi ile de Ensâr'm faziletinin yüceliği ve hicretten sonra en üstün meziyetin İslama nusrat ve yardım etmek olduğu belirtiliyor. Ensâr'ın kazandığı bu şeref ve faziletin bir Pey­gamber'e bile lâyık bir meziyet olduğu ifade ediliyor.

Buharı' nin tahriç ettiği metnin sonunda râvî Ebû Hü-revre'nin «Babamı ve anamı feda ettiğim Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ensâr hakkındaki bu yüce tezkiyesi gerçeğin ta kendisidir. Çünkü hakikaten Ensâr Resûlullah'ı sinelerine bastılar, ona büyük yardımlarda bulundular» dediğini de nakleder.

Ensâr-ı Kiram hakkında bu hadîsin buyurulmasmm sebebine ge­lince; Buhari' nin Huneyn savaşı bahsinde Enes b.Mâlik' den rivayet ettiği hadis ile siyer yazarlarının verdikleri ma­lûmata göre durum şöyle olmuştur :

Mekke' nin fethedildiği gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yeni müslüman olan Kureyş'in ileri gelenlerinin her birisine kalbleri müslümanhğa iyice ısınsın diye Huneyn ve Hevazîn ganimet mallarından 100'er deve vermişti. Sa­vaşan müslümanlara bu kadar hisse verilmemişti. Ensâr'dan sayı­lan bazı gençler bu durumu görünce hikmetini anhyamıyarak :

— Vallahi kılıçlarımızdan Kureyş  kanı damlarken  kazandiğımız ganimetlerin Kureyş ileri gelenlerine verilmesi ger­çekten şaşılacak şeydir. Resûlulah artık kavmine kavuştu. Haliyle bizi artık bırakacaktır», demişlerdi. Halbuki Peygamber'in Kureyş'e dağıttığı develer ganimet malının umumundan çıkarılma­mıştı.Tasarrufu tamamen Resûlulah'a ait olan ve Fey denilen ganimetin beşte bir hissesinden verilmişti.

Bu çirkin dedikodu Peygamber'e erişince Ensâr'ı bir çadır için­de toplayarak onlara şöyle hitabta bulundu :

— «Ey Ensâr! Sizden bana erişen sözler nedir?» diyerek yapılan dedikoduların mahiyetini sordu. Ensâr da gerçeği gizleyecek ve hâşâ yalan söyleyecek durumda olmadıklarından:

— Evet! Size ulaşan bu sözleri söyledik, diyerek itirafta bulun­maları üzerine Peygamber yaptığı taksimin sebeplerini izah ederek :

— Ey Ensâr! Nâs ganimet develeriyle, mallarıyla evlerine dö nüp giderken sizler de Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  ile birlikte evlerinize dönmeye razı olmaz mısınız?» diye sordu.    Heye­can verici bu soru üzerine Ensâr, Resûlullah'ın kendilerini bırakmı-yacağmı anlayarak ve duygulanarak hep bir ağızdan :

— Razıyız yâ Resûlallah! diye haykırdılar. Bunun üzerine Resû­lullah :

— «Ensâr ne tarafa giderse ben de o tarafa giderim...» mealin deki bu hadisi buyurdu ve Ensâr ile yaptığı toplantı bu suretle sona ermiş oldu.

Hadîsin senedindeki râvilerden Abdü'l-Müheymin'in za­yıf olduğu ve diğer râvılerin sika olduğunu belirten Zevâid yazarı, ha­dis metninin sahih olduğunu ifade ediyor. Zaten yukarda belirttiğimiz gibi ilk fıkra hariç, hadisin metni Buhari'de de rivayet edilmiştir.

165) Amr İbn-i Avf (81)   (Radiyallahü ank)'den   Resûlullah  (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu dediği rivayet edilmiştir :

«Allah Ensara, Ensar'ın oğullarına ve Ensar'ın oğullarının oğul­larına (yani Ensar'ın torunlarına) rahmet eylesin.[310]

 

İzahı

Sindi   bu hadisi izah ederken şöyle diyor:

Hadisin zahirine göre Resûlullah tarafından yapılan bu duâ, En-sar-ı Kiram'ın üç kuşağına aittir. Çünkü Eğer Ensar'ın tüm neslini kapsıyan bir dua yapılmak istenseydi «Ve Ensar'ın oğullarının oğul­lan* demeye hacet kalmazdı. Diğer taraftan hadiste geçen «Oğul­lar» tabirinden maksad sırf erkek çocuklar olmayıp kızlar dahil tüm evlâttır. Zevâid, râvilerden Kesir bin Abdillah pek sıka ol­madığı için senedin zayıf olduğunu kaydeder. Buharİ, Müs­lim ve Tirmizi bu hadisi Zeyd b. Er kam* dan su lafızlarla rivayfit. etmişlerdir :

«Allahım! Sen, Ensâr'ı, Ensar'ın oğullarını ve Ensar'ın oğulla­rının oğullarını mağfiret eyle.»

Buhar î' nin tahriç ettiği rivayette : Ensâr'm oğullarının oğulları hakkında duâ buyurulup buyurulmadığında râvinin şüphe ettiği belirtilmiştir. Sindi bu malûmatı verdikten sonra Tirmizi'-nin, hadisin Hasen-Garib olduğunu söylediğini nakletmiştir.

Buharı, Münafikün süresine ayırdığı bölümün 6. ba­bında zikrettiği bu hadisin Zeyd îbn-i Erkam tarafından Enes İbn-i Mâlik'e acıklı bir olay münasebeti ile nakle­dildiğini bir sened ile rivayet etmiştir. Şöyle ki:

Yezîd îbn-i Muâviye' nin işlediği zulüm ve yaptığı yanhş hareketler Medine' deki Eshab-ı Kiram tarafından bili­nince onlar Yezid'in hilâfetini tanımıyarak Abdullah 1bn-i Zübeyr'e biat etmişlerdi.Yezid'de Müslim İbn-i ukbe ' yi bir ordu ile Medine üzerine göndermişti. Bu or­dunun geliş haberi   Medine'ye   ulaşınca savunmak için Ensâr-ı

Tır.Amr bin Avf bin Zeyd bin Milna el-Müzenî'nin künyesi Ebû Abdillah'-* Saûat>l'dir. Bedir ehlindfendir. Râvisi. oğlu Abdullah'tır.

Kiram, Abdullah îbn-i Hanzele'yive Muhacirler'den Abdullah İbn-i Muti'yi kendilerine kumandan edinmiş­lerdi. Muhacirler ve Ensar'm teşkil ettikleri kuvvet Harre mev­kiinde Şam ordusunu karşıladı. Fakat Şam ordusu sayıca ve askeri teçhizat bakımından çok üstün olduğu için onlara karşı direnemeyen Medine ordusu dağıldı. Bununla yetinmiyen Şam ordusu Medine şehrinin içine kadar girerek katliâmı mu­bah görmüş, sahâbilerden ve Ensar'dan bir çok kimsenin kanını akıt­mıştı. Hattâ Mescid-i Nebevî'ye süvari atlarını bağlamak gibi say­gısızlıktan bile çekinilmediği rivayet edilmiştir. Bu olay hicretin 63. yılında cereyan etmiştir. Bu acıklı olaya «Harre» vak'ası de­nilmesinin sebebi Medine haricinde Harre denilen semt­te elim savaşın cereyan etmiş olmasıdır. Burası karataşlık bir yer olduğu için   Harre   ismini almıştır.

Enes îbn-i Mâlik (Radiyallahü anh) Harre vak'a-sı sırasında Basra'da idi. Medine'de vuku bulan bu kanlı olay­da Enes îbn-i Mâlik'in soyundan ve amucazadelerinden öldürülmüş olanların acısıyla fazla hüzün ve keder içinde idi.O esnada Kûfe'de bulunan Zeyd İbn-i Erkam (Radiyal­lahü anh) Enes hazretlerine gönderdiği ta'ziye mektubunda ez­cümle şöyle demişti:

«Ey Enes! Sana müjde olsun.ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

— «Aliahım! Ensar'ı mağfiret eyle, Ensar'm oğullarım da mağ firet eyle ve Ensar'm torunlarım da mağfiret eyle* buyurmuştur.»

Mektub Enes îbn-i Mâlik'in eline geçip okunduğun­da mecliste bulunanlar Enes îbn-i Mâlik'.e Zeyd İbn-i Erkâm ' in   kim olduğunu sormuşlar. Oda:

— Bu mektubun sahibi öyle bir zattır ki Allah Teâlâ, onun kula­ğını, duyduğu şeyler bakımından tasdik buyurdu», demiştir.

Allah'ın Zeyd îbn-i Erkam'ı tasdik buyurması mesele­sine gelince:

Zeyd İbn-i Erkam, Abdullah İbn-i Übeyy adlı münâfıkın sözlerini Resûl-i Ekrem'e nakletmişti. Münafık Ab-du1 1ah ise söylediği sözleri inkâr ederek üstelik yemin de etmiş­ti.   Onun inkâr ve yemini üzerine Resûl-i Ekrem,Ze yd'e :

«Senin kulağın yanlış İşitmiş olabilir», buyurmuştu. Zeyd îbn-i Erkam bir yalancı durumuna düşmüş gibi olduğundan çok müteessir olmuştu. Nihayet meali aşağıya alınan Münâfi-kûn sûresinin birinci âyeti nazil olunca Peygamber Efendimiz İbn-i Erkâm'ın arkasından varıp kulağını tutarak ve ovalıyarak:

— Ey Oğul! Kulağın Allah tarafından tasdik edildi. (Senin ku­lağın doğru duymuştur), buyurdu. îşte Enes îbn-i Mâli k'in, meclisinde bulunanlara   îbn-i   Erkâm'i:

Kulağı, duyduğu şeyler itibariyle Allah tarafından tasdik edil­miş bir zât olarak tanıtmasının sebebi bu olaydır. înen âyetin meali:

«(Ey Resulüm) Münafıklar sana geldiği zaman: «Şehadet ede­riz (kalbimizdeki inancı belirtiriz) ki, doğrusu sen gerçekten Allah'ın Peygamberisin» derler. Allah da biliyor ki muhakkak sen, onun şüp­hesiz Peygamberisin. Bununla beraber Allah şehadet ediyor ki, mü­nafıklar tamamen yalancıdırlar. (Dedikleri sözleri inançlarına uy­maz, yalan yere yemin ederler).»

Buhari' nin Şârihi, Kastalânî' nin bu bâbta be­yan ettiğine göre Zeyd bin Erkanı' dan Nesai tarafın­dan alınan rivayete göre; bu olay üzerine Münafikûn sûresinin meali yukarıya alınan birinci âyetile beraber sûrenin sekizinci âyeti dahil baş kısmı birlikte nazil olmuştur. Zeyd bin Erkam'ın kısa bir hal tercemesi 145 nolu hadîsin izahında geçmiştir. Oraya bakılabilir.[311]

 

Abdullah Îbn-İ Abbâs (Radiyallahü Anh)'İn Fazileti

166) îbn-i Abbâs[312] (Radiyallahü anhümâ)'ûan şöyle dediği rivayet olun­muştur :

Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) bîr ara beni kucakladı ve :

«Allahım! Buna hikmet ve kitab (Kuran) te'vilini öğret» diye duâ buyurdu.[313]

 

İzahı

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in duâsındaki «hik­met-'in tefsiri hususunda bir çok rivayetler vardır. Buhari, Mena-kıb bölümünden İbn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'m fazi­leti için ayırdığı bir babta rivayet ettiği bu hadisin metninin sonunda hikmeti şöyle tarif ediyor:

«Hikmet peygamberlik dışında kalan görüş ve ictihadlarda isabet etmektir.» Kastalânî, bu tefsirin Ebû Zerr'e ait olduğunu söyledikten sonra diğer tefsirleri şöyle nakleder:

îbn-i Veheb, Mâlik'e, hikmetin ne olduğunu sormuş olup îmam Mâlik de: Hikmet, dini tanımak, onu bilmek ve ona uymaktır, diye tarif etmiştir. îmam Şafii (Radiyallahü anh) de: Hikmet Resûl-i Ekrem'in Sünnet'idir. Çünkü Allah Teâlâ Kitab (Kur'an')m okunmasını ve öğretilmesini zikretmiş, sonra Ki­taba hikmeti atfetmiştir. [314]Bunun için hikmetten maksadın, ki-tab'm haricindeki bir şey olması gerekir ki,o da ancak Resûlullah'm sünnet'idir.

Hikmet'in hak ile bâtılı bir birinden ayırd etmek olduğunu söy-liyenler de vardır. Kastalânî bundan sonra hikmetin diğer tariflerine devam ediyor. Biz artık onları nakletmeyelim. Hikmet'in Şâfii'nin beyân ettiği şekilde tefsiri daha uygun görülüyor. Çün­kü bu takdirde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İbn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'a, Kitab ve Sünnet'in öğretilmesi için Allah'tan niyazda bulunmuş oluyor.

Bağa vî'nin «Mu'cem»'inde îbn-i Abbâs hakkında rivayet, olunan:   

«Allah'ım onu dinde fakîh kıl (Ona dini ahkâm ve kaidele­rin bilgisini ver), Kur'an'ında da te'vil ve tefsirini öğret», hadisinden de   îbn-i   Abbâs'ın fıkıhçı ve müfessir olması için Resülullah'm duâ buyurduğu anlaşılıyor.   Şafii' nin    beyân ettiği gibi hikmet ile Sünnet kasdedilmiş olursa Resûl-i Ekrem İbn-i Abbâs'm tefsirci, hadisçi ve fıkıhçı olması için duâ etmiş olur. Bu duaların be­reketi ile îbn-i Abbâs, İslâmî ilimlerin hepsinde en yüksek mertebeye çıkmıştır.

Buharı' nin «Tuhfetü'1-Barî» şerhinde: Hadîste Kur'an öğre­nimine ve duâ yapmaya teşvik vardır, denilmiştir. Hikmet, Sünnet anlamında yorumlanırsa ona da teşvik yapıldığı malûmdur.[315]

 

12 — Haricîler Hakkındaki Hadislere Âit Bir Bab

Haricîler, îslâm âlemine ilk fitne, parçalanma ve müessif olay­ların tohumunu atan bir fırkanın teşkil ettiği mezheb mensupları­na verilen bir isimdir.Tarihçiler bunlardan «Havâriç» diye bahse­derler.Haricilerin ilk nüvesini teşkil edenler Hz.Osman (Radjyallahü anh)'a karşı ayaklananlardır.İsyancılar,Hz.Osman'm idareciliğinin yetersizliğini ve bazı tasarruflarının yersiz­liğini iddia ederek önce ayaklanmayı, sonra da Halîfe'yi öldürmeyi mubah telâkki ettiler. Aynı gurup Hz.Osman'in şehadetin-den sonra Hz.A1i'ye biat ettiler.Halife Hz. Ali ile Şam Valisi Hz. Muâviye arasında içtihada dayalı bazı ihtilâflar zuhur etmişti. Bu ihtilâfların mahiyetini, nedenlerini ve safhalarını dile getirmek konumuzun dışında kaldığı gibi bunu anlatmanın ka­panmış bir yarayı deşmekten başka bir şeye yaramıyacağı kanısın­da olduğum için buna temas etmiyeceğim. Sadece şunu söyliyeyim: Sahâbîler arasında bu olayların çıkacağını Resûl-i Ekrem (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem) önceden bildirdiğine göre bunun önüne geçil­mezdi. Bu sebeple biz bu olayları ilâhî takdirin bir cilvesi olarak yo­rumlarız.

Hz. Ali ve Hz. Muâviye (Radiyallahü anhümâ) ve ta­raftarları arasındaki görüş ayrılığı gittikçe şiddetlendi ve nihayet îs­lâm âleminin bel kemiğini teşkil eden bu iki ordu arasında müessif Siffîn  savaşı vuku buldu.

Hz. Muâviye ve taraftarları «Hakem» yolu ile bu ihtilâ­fın bertaraf edilmesini teklif edince Hz.Ali taraftarı olan Ha­riciler fırkası da önce buna rıza gösterdi sonra hakemlik mes'elesi aleyhinde bulunarak bunun küfür olduğunu ve;

= «Hüküm ancak Allah'ındır» demeye başladılar.  Bunlar, hakem yo­luna rıza gösterdi, diye Hz. Ali'ye  de cephe aldılar.Sıffin'den   Kûfe'ye   dönülürken hariciler fırkası Hz. Ali' nin or­dusundan ayrılarak   Kûfe'ye bağlı Harura   köyüne gitti­ler.Hz.Ali onları irşad etmek ve batıl yoldan döndürmek için harcadığı bütün çabalara rağmen arzuladığı sonucu alamadı.Bilâ­kis Havâric fırkası bir süre sonra   Abdullah   bin   Veheber-Rasibyi îmam seçerek   Nehrevan denilen yere yerleş­tiler.Hakemlik mes'elesine rıza gösterdiğinden dolayı Hz.Ali'-nin kâfir olduğuna dair iddialarını sürdürdüler.   Kendilerinin de ilk zamanlarda hakemliğe rıza göstermekle küfre gittiklerini, fakat bi­lâhare hakemliğe karşı çıkmakla tekrar imana kavuştuklarım ileri sürerler. Nihayet isyan eden bu fırkanın hakka teslim olmayı şid­detle reddederek devlet içinde îslâmiyete ters düşen inançları taşıyan bir devlet haline gelmek isteyince; onların üzerine hareket eden  Hz.A1i'nin ordusu   Nuhay1e denilen yere geldi.  Haricilerin me­zalim ve halka reva gördükleri işkence haberleri   Hz.A1i'ye gelmeye devam ediyordu.Durumu incelemek için   Hz.Ali   ta­rafından gönderilen   Haris   bin   Mürret   el-Abdi   de Havâriç tarafından şehid edildi.Hz.Ali   tekrar haricîlerle gö­rüşüp onlara nasihat etti.Onların batıl yolda olduklarım bildirerek gerekli ikazlarını tekrarladı.    Nihayet haricîlerin bir kısmı savaş­maktan vazgeçerek geri gittiler ise de iki bin kişilik bir kuvvet   H z . Ali* nin    ordusuna saldırmaya başladı. Kaçınılmaz hale gelen bu savaşta Hariciler saf dışı edildi. Onlardan az kişi kurtulabildi.Fa­kat haricîlerin kökü kazılmış değil idi. Hicretin 39. yılı   Ramazan ayında   Abdurahman   îbn-i   Mülcem   ismindeki bir harici'nin zehirli hançeri ile   Kûfe'de bir sabah namazı üzerin­de Hz. Ali (Radiyallahü anh) derin yaralar aldı ve bir iki gün sonra şehid oldu.

Haricîler Osman, Ali ve Muâviye hazretlerinden şiddetle nefret ederler ve nefret etmeyen kimseleri müslüman say­mazlar. Bu durumda onlar Cumhur'u müslümanlık dışında görüp öldürülmesini mubah telâkki ederler; her hangi bir büyük günah işle­yen adamı tekfir ederler, zulüm eden Halife'ye karşı ayaklanmanın vacip olduğunu iddia ederler. Haricîlerin Cumhur'a ters düşen baş­ka görüş ve inançları da vardır. Burada anlatmaya lüzum görmüyo­rum

Hariciler, Ebû Bekir ve Ömer (Radiyallahü anhü-nıâ) devrine ait olduğu bilinen hadisleri kabul ederler. Daha son­raki devirlerde rivayet edilen Cumhur'un rivayetine itibar etmez­ler.   Fakat haricî olan râvîlerinkini kabul ederler.

Haricîlerin bir çok kolları vardır. En önemlileri: ilk Muhakkime,Ezarıka,Necedat,Acaride,Surfiye ve tba-ziyye' dir.

167) Abîde [316](bin Amr es-Selmanî (Radiyallahü anh)'den Hz. Ali.(Ra-diyallakü anh)'den haricîlerden bahs ederken; şöyle söyledi, dediği rivayet olun­muştur :

«Hâriciler arasında kolları doğuştan çok kısa olan bir adam var­dır. Eğer sizlerin amelleri bırakacak ve günahları işlemeye cesaret edecek derecede sevinmeniz endişesi olmasaydı hâricileri öldüren kim­seler için Allah'ın (Hz.) Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in (mübarek) dili üzerinde söz verdiği mükâfata âit hadîsi size rivayet edecektim.»

(Râvî Abide diyor ki:) Ben (Hz.) Ali'ye:

— (Kasd ettiğin)  hadisi Hz. Muhammed  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sen işittin (mi?) diye sordum. (Hz.) Ali, üç defa:

— Evet! (Ben bizzat Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den işittiğime) Kâ'be Rabb'ine and olsun, dedi.»Hakemlik mes'elesine rızâ gösteren başta Hz.Ali olmak üzere bütün müslümanları, Osman. Ali ve Muâviye (Radiyallahü anhüm)'den nefret etmiyen Cumhuru ve her hangi bir büyük günahı işleyen kimseleri tekfir eden haricilerin sapık inanış­ları, batıl görüşleri ve İslâm âlemine ilk fitne, fesad ve tefrika^tohu-munu atan fırka oluşlarının Resûl-i Ekrem tarafından önceden bi­linmesi onun bir mûcizesidir. Hadis bu mucizeyi bildiriyor. Ayrıca onları Öldürmenin çok muazzam mükâfatı mucip olduğuna işaret ediyor. Öyle ki; onların öldürmenin büyük ecrini insanlar duyarsa, bu ecir tüm günahların affına ve cennetlik olmaya kâfidir, diye ibâ­detleri bırakmak ve günahlara dalmak endişesi Hz. Ali tara­fından duyuluyor ve Allah tarafından Hz. Muhammed (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) aracılığı ile vâdedildiği bildirilen ilâhî mü­kâfat ve ecir, bu endişe nedeniyle Hz . Ali tarafından açıklan­mıyor.

168) Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radiyallahü anhyden Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuştur :

«Son zamanda (kıyamete yakın devirde) yaşları küçük, akılla­rı noksan (tecrübeleri kıt) bir zümre çıkacaktır. Onlar (haricîler fırkası gibi) insanların sözlerinin en hayırlısı (olan Peygamber'in teb­liğleri) nden bahsedecekler; Kur'an okuyacaklar; fakat okudukları Kur'an, onların boğaz çemberlerinden öteye geçmiyecektir. Bunlar, şiddetle atılan ok'un av (ı delip on)dan öte çıktığı gibi İslâm (dinin) -den hızla çıkıvereceklerdir. Bunun için .kim onlara rastlarsa (he­men) onları öldürsün. Çünkü onları öldürmek, Allah katında katil­leri için ecir ve sevabtır.»[317]

 

İzahı

Buharı' nin şerhlerinden Kastalânî'nin beyânına göre hadi­sin metnindeki «İnsanların sözlerinin en hayırlısı» tabiri ile Resül-i Ekrem tarafından tebliğ edilen Kur'an-ı Kerim kasdedil-miştir. Kastalâni diyor ki: Çünkü haricîlerin, hakemliği red­detmeye mesned olarak ilk tempo tuttukları «Hüküm ancak Allah tarafından verilir» sözünü Kur'an' dan almışlar idi. Ama ne var ki; bu sözü yanlış yorumlamakla yerini değiştirmişler idi:

Sindi de : Bu tâbirden maksadın, haricilerin hakemlik konusuna iti-raz ederken söyledikleri: «Hüküm ancak Al­lah'a mahsustur» sözü olduğunu söyleyenler vardır. Nitekim, onlar böyle söyleyince H z . Ali «Bu söz haktır. Ama onunla bâtıl bir şey kasdedilmiştir» demiştir.

Metinde geçen «Okudukları Kur'ân onların boğaz çemberinden geçmiyecektir» cümlesinden kasdedilen mâna hakkında Kasta­lâni   diyor ki:

Yani; Allah onların Kur'an okuyuşlarını yükseltmiyecek ve kabul etmiyecektir. Çünkü onların bâtıl itikadîarını bilir. Yahut bundan maksad : Hariciler okudukları Kur'an ile amel etmez­ler; dolayısıyla kıraatlarmm karşılığında sevaplandırılmıyacaklardır. Şöyle de yorum yapılabilir: Onların Kur'an okuyuşundan al­dıkları pay ancak dilleri üzerinde Kur'ân'm geçişidir. Onla­rın boğazına bile ulaşmayan kıraat nasıl onların kalbine girip etki yapacaktır? Halbuki, kıraattan arzu edilen gaye Kuran'm kalbe nüfuz etmesiyle Kur'an'm içindekilerini düşünmek ve ondan etkilenmek, istifade etmektir.

Buhari'nin rivayet ettiği hadîsin açıklamasını yapan Kas­talâni   diyor ki: Hadisin:

«Bunlar, şiddetle atılan ok'un avı delip öteye geçtiği gibi dinden hızla çıkıvereceklerdir», fıkrası, haricîlerin kâfir olduğunu söyleyen­ler için bir delildir.Çünkü dinden murad İslâmiyettir.Bunların, ts-lâmiyetten bir nasib alamıyacaklan ifade ediliyor.Tirmizi' nin şerhinde Kadı Ebû Bekr bin e1-Arabide bu fıkra­yı delil göstererek haricilerin kâfir olduğunu belirtmiştir. Şayet ha­diste geçen «din» kelimesi ile îslâm dini kasdedilmeyip halife'ye itaat mânasına yorumlanırsa fıkra, haricilerin küfrüne delil gösterilemez.Hallabi (din) kelimesini bu şekilde yorumlamıştır.

Buharı' nin «Nübüvvetin alâmetleri» babında ve müellifin 169 numarada Ebû Said Hudrî (Radiyallahü anh)'den ri­vayet ettikleri metinde, keza müellifin rivayet ettiği 170 ve 172 nolu hadislerde «Onlar dinden çıkarlar» tabiri kullanılmıştır. Din kelime­si yukarda beyan ettiğimiz gibi iki şekilde yorumlanmıştır. Fakat müellifin, tercemesi yukarda geçen 168 nolu ve gelecek olan 171 nolu rivayetlerinde, keza Buharî' nin aynı babta Hz.Ali (Ra­diyallahü anhVden olan rivayetinde «Onlar îslâmdan çıkarlar» ifa­desi kullanılmıştır. Hele 176 nolu hadiste «Onlar mü si uman idiler sonra kâfir oldular* fıkrası apaçıktır, Kastalâni' nin beyanı­na göre haricilerin kâfir olduğunu söyleyen îmam S üb kî: Cennetlik oldukları Resûl-i Ekrem'in şahitliği ile sabit olan Ashab-ı Kiram'm büyüklerine kâfir diyen hariciler, bu sözleri ile Resûl-i Ek­rem'i yalanlamış olurlar. Bu sebeple küfre gitmiş olurlar, demek su­retiyle görüşünün delilini beyan etmiştir. Kurtubî de aynı gö­rüşü bu hadislere dayandırmıştır.

Fıkıhçüarın ve muhaddislerin cumhuruna göre haricîler kâfir de­ğil ayaklanan asiler hükmündedir.[318]

169) Ebû Seleme (Radiyallahü anhy&en rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle demiştir : Ben Ebû Saîd Hudrî (Radiyallahü anh)'a.:

Sen! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellentyin Harûrâîılar [319] (haricî­ler) hakkında bir şey anlattığını işittin mi ? diye sordum. Bunun üzerine Ebû Saîd:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin külfetle ibâdet eden bir kavmi (şöyle) zikrettiğini (bizzat) işittim, dedi :

«Sizden her hangi birisi (türiyecek olan) o kavmin namazlarının yanında kendi namazını, onların oruçlarının yanında kendi orucunu

küçük görecektir. Onlar okun avdan (delip) çıktığı gibi dinden çı­kacaklar. Okun sahibi Cavı delip geçen) okunu alır (tetkik eder) okunun demirine bakar (kan namına) bir şey göremez. Okun kiri­şine bakar, orada bir şey göremez. Sonra ağaç kısmına bakar, oradada bir şey göremez. Bundan sonra yelelerine bakar, bunda da (kan izinden) bir şey görüp görmiyeceğinden şüphelenir.»[320]

 

İzahı

Haricîler hakkındaki bu hadisi az bir lafız farkı ile Buharıde «Alâmetü'n-Nübüvveti» babında yine Ebû Said-i Hudr.l (Radiyallahü anhVden rivayet etmiştir. Hadiste haricîlerin îslâmi-yetten hızla çıkmaları en beliğ bir mürekkeb teşbih ile ifade edil­miştir. Hadiste tasvir edildiği gibi bir ok hızla ava girip öte tarafın­dan çıkar, öyle bir sür'atla hedefini delip geçiyor ki okun hiç bir ta­rafında kan izine rastlanmıyor: Nasl denilen demir kısmına, demi­rin geçirildiği yer üzerinde sarılan ve Rısaf denilen kirişlere, Kıdıh denilen ağaç parçasına ve Kuzez denilen yeleler bölümüne bakıhr, bir bir tetkik edilir, hiç birisi üzerinde en ufak bir kan izi görül­mez. Oka benzetilen Haricîler de Islâmiyete hızla girip çıkarlar. On­ların ruhunda ve şuurunda müslümanlığm feyizli nurundan hiç bir esere rastlanmaz.   Teşbihin mürekkep oluşu, Haricîlerin, tasvir edilen halleri ile birlikte oka ve gözler önüne serilen durumuna benze­tilmesinden ve okun parçalarının bir bir zikredilmesinden meydana gelir.

Hadis, Hâricilerin kendilerini ibadete zorladıklarını ve aşırı de­recede şeklen namaz ve oruçla meşgul olduklarım belirtir. Bir mu­cize olan bu haber aynen tahakkuk etti. Şöyle ki: Haricîler içinde, secde etmekten alınları yara olanları, gece namaz kılmaktan, gün­düz oruç tutmaktan bitab düşenleri pek çoktu. Durmadan Kur'an okuyorlardı. Ama Kuran'ı yanlış tefsir ettikleri için fikir ve inanç bakımından sapık olduklarından yaptıkları ibadetin hiç bir de­ğeri yoktu. Dinin özünü ve mahiyetini ters anladıkları için bâtıl inançları onları felâkete sürükledi.

170) Ebû Zer (Radiyallahü anh)'den Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur.

«Şüphesiz benden sonra ümmetimden bir kavim vardır. (Râvi diyor ki Resûlullah ilk cümleyi ya böyle ifade buyurdu ve yâhud ben­den sonra ümmetimden bir kavim olacaktır, (dedi.) Bu kavim Kur'an okuyacaklar, fakat Kur*an(m feyzi) onların boğazlarını geçmiye-cektîr. Onlar, okun avdan (delip) çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Sonra dine dönmeyeceklerdir. Onlar insanların ve hayvanların en kötüleridir.»

(Hadisi Ebû Zer'den rivayet eden) Abdullah bin es-Sâmıt şöy­le dedi:

(Ben bu hadîsi Ebû Zer'den işittikten) sonra El-Hakem bin Amr el-Gifari'nin kardeşi Râfi bin Amr'e bunu anlattım. Kendisi:

«Ben de bunu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den işit­tim, dedi.»

171) İbn-i Abbâs (Radiyallahü ank)'âen rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

-Ümmetimden bir kısım insanlar muhakkak Kur'an okuyacak­lardır. Fakat okun avı delerek hızla çıktığı gibi onlar da sür1 atla İslâmiyetten çıkacaklardır.[321]

 

İzahı

Hadîs, daha önce geçen hadîsler gibidir. Başkaca izaha ihtiyaç duyulan bir cihetini görmüyorum. Sindi, bu hadisin râvîleri ara­sında ismi geçen Simâk zayıf olduğu için bu isnadın zayıf ol­duğu Zevâid'de bildirilmiştir, diyor.Nesai ve Yakub bin Şebib de Simâk'in İkrime' den olan rivayetleri zayıf olup başkalarından aldığı rivayetler ise zayıf değildir, demişlerdir. S i n d î daha sonra diyor ki: Buharı, Müslim ve Ebû Dâ-vud bu hadîsin metnini îbn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'in yolundan başka bir yol ile rivayet etmişlerdir. Zevâid yazarı da bu hususu kısmen belirtmiştir.

172) Câbir bin Abdillah (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Mekke civarında) Cîrâne (de­nilen mevki) de külçe altın, gümüş ve ganimet mallarım taksim ediyordu. Mal Bilâl'ın eteği içinde idi. Bu esnada bir kişi (küstahça bir eda ile) :

—Yâ Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adalet et! Çünkü hakika-tan (şu taksim işinde) sen adalet etmedin; dedi. Bu söz üzerine Resûllulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona :

«Sana azap olsun! Ben adalet etmeyince benden sonra kim ada­let edecektir?» diye cevap verdi. Bundan sonra Ömer (Radiyallahü anh) :

Yâ Resul ali ah! Bu münafıkın boynunu vurmam için beni (ser­best) bırak, dedi. Resululalh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ömer (Ra­diyallahü anh) 'e cevaben:

«Şüphesiz bu adamın   arkadaşları veya arkadaşçıklan   vardır.

Bunlar Kur'an okuyacaklar, fakat Kur'an onların boyun çemberle­rini geçmiyecektir. Ok suratla avı delerek öteye çıktığı gibi bunlar da dinden hızla çıkıvereceklerdir.» buyurdu.[322]

 

İzahı

Bu olay Mekke' nin fethinden sonra Huneyin ve evazin savaşının ganimetinin taksimi sırasında cereyan etmiş­tir. Olayın vuku bulduğu yer Mekke yakınında Cirrâne ve Ci'râne  denilen mevkidir.Bu hâdisede küstahça söz söyli-

yen şahsın Temim kabilesine mensup Zülhuveysı.ra ol­duğu İbn-i îshak tarafından zikredilmiştir.Zehebîde:Bu şahsın adının Herkus îbn-i Züheyr olduğunu, son­raları Hâricilerin başına geçtiğini ve Nehrevan savaşında öl­dürüldüğünü haber veriyor. Hevâzîn ganimeti daha önceki sa­vaşlarda elde edilen ganimetlerle kıyaslanmayacak derecede çoktu. 6000 esir ganimet olarak alındığı gibi, sayısız deve, koyun, 4000 okiy-ye çümüş elde edilmişti. Hattâ Vâkıdi1 nin beyanına göre her mücahide 40 koyun ve 4 deve isabet etmişti.

Bu ganimetten en büyük hisse «Müellefe-I Kulüb» denilen ve ye­ni müslüman olup henüz kalblerinde îslâm sevgisi kökleşmemiş olan Mekke eşrafına tahsis edilmişti. Süfyân İbn-i Uyey-n e ' nin Raf i' den rivayetine göre Müellef e i Kulûb listesinde bulunan Ebû Süfyan İbn-i Harb'e, Safvan îbn-i Umeyye'ye, Uyeyne îbn-i Hısa'a, Akra' İbn-i Hâbis'e, Alkarna'ye ve Mâlik İbn-i Avf'a 100'er deve verilmişti. Bu bol ihsanlar mezkûr şahısların gönüllerini îslâm dinine ısındırmak içindi. Bunlara verilen kısım mücâhidlere dağıtıl­mak üzere ayrılan hisselerden ayrı idi. Harcanması Allah'ın emriyle Resülullah'ın arzusuna bırakılan, Humus denilen ganimetten beşte bir hissesinden idi.

Buharı'nin «Alâmetü'n-Nübüvveti fil İslâm- babında Ebû Said'ı Hudri' den rivayet ettiği hadîste buna benzer bir olay anlatılıyor. Ab durrahman bin Ebi Naîm'in Ebü Saîd'den -Meğâzî- bahsinde rivayet ettiğine göre H z . Ali Yemen' den bir miktar külçe altın ve gümüş göndermişti. Resû-lullah da bunu Uyeyne bin Bedr, Akra' bin Habis, Zeydü'1-Hayî ve A İkame veya Âmir bin Tufeyl arasında taksim etmişti. Bu dört kişi Necid - dolaylarından ve «Müellefei Kulûb»'dan idi. Müslümanlığa zarar vermeleri düşün-çeleri ile Resûl-i Ekrem tarafından müstesna yardımlara kavuşmuş­lardı. Bunlara verilen mal, tasarrufu doğrudan doğruya Resûlullah'a ait olan humus olduğuna rağmen Zülhuveysıra denilen şa­hıs itirazda bulunmuştu. Kasta1âni'nin beyânına göre Ebû Saîd'i Hudri' nin rivayet ettiği olayın Huneyn sava­şındaki olay olduğu Efîah bin Abdullah'm rivayetin­de belirtilmiştir. Bu duruma göre benzer hâdisenin iki defa vuku bulduğu neticesine varılıyor. Önemli olan husus her iki olayda da münafıklardan olan bir kişinin küstahça Resûl-i Ekrem'i adaletsiz­likle itham etmesi ve bu münafıkın öldürülmeği istendiğinde Resül-i Ekrem'in buna izin vermiyerek bu tip kişilerin bulunduğu ve ilerde emsalinin türeyeceğini mucize olarak haber vermesidir.

Ebû Saîd-i Hudri' den rivayet edilen metnin sonunda Resûl-i Ekrem'in:

*Bu tip insanların çoğaldığı zamana erişmek bana müyesser ol­saydı onların topyekün helakini dilerdim», buyurması bu şahsın öl­dürülmeyi hakettiğine delâlet eder. Bununla beraber Peygamber'in o kişiyi öldürmeye izin vermemesi Kurtubi'nin beyanı veç­hile halkın :Muhammed arkadaşlarını öldürüyor demelerin­den sakınmak içindir. Kas talâni bu kişinin öldürülmesine izin verilmemesi için başka sebepler de naklediyor. El -îsmaiIî'-den naklen beyan ettiğine göre görünüşte müslüman olan bir kim­seyi öldürmek halkın îslâm dinine girmesini engelliyebilirdi.«Şer-hü's-Sünne» müellifinden de naklen verdiği cevaba göre bu tip in­sanların çoğalıp silâhla kendilerini koruyabilir ve halka zarar verir duruma gelmeleri halinde öldürülmeleri Resûlullah tarafından mu­bah kılınmıştır. Resûlullah'a karşı mezkûr münafık itiraz ettiği za­man böyle bir durum yoktu.

Kastalânî daha sonra diyor ki: Bu tip insanlar îslâma ters düşen görüşlerini açığa vurur, îslâm cemaatından ayrılır ve imam­lara muhalefet ederlerse onlarla savaşma gücü bulunduğu halde sa­vaşmayı terketmek caiz değildir.

Müs1im'in rivayetine göre Resûlullah'a itiraz eden kişiyi öldürmek için önce Hz.Ömer izin istemiş ona izin verilme­yince Hz. Halîd bin Velid bunu öldürmek için müsaade istemişdir. Kastalânî bu rivayetleri naklettikten sonra; «Fet-hu'1-Bârî» müellifinin  Hz.Ömer ile  Hz. Hâlid'in bu şahsı öldürmek için Resûl-i Ekrem'den izin istemiş oldukları açıkça anlaşılıyor, dediğini beyan eder.[323]

Bu hadisin isnadının sahih olduğu «Zevâid» müellifi tarafından beyan edilmiştir.

173) İbn-i Ebî Evfâ [324](Radiyallakü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

«Haricîler Cehennem'in köpekleridir.[325]

174) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radiyallahü anhümâ)'den Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur :

«Öyle genç bir cemâat türeyecek ki Kur'an okuyacaklar. Fakat okudukları Kur'an onların boğazlarının çemberlerinden öteye geç-miyecektir. Onlardan bir grup çıktıkça hemen kökleri kazılmahdir.»

İbn-i Ömer dedi ki: Ben Resûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) 'den

«Onlardan bîr grup çıktıkça hemen kökleri kazılmalıdır» fık­rasını 20 defadan fazla işittim. {Râvî İbn-i Ömer bundan -sonra Re-sûlullah'm buyurduğu hadisin son parçasını şöyle nakletti.) :

«Nihayet bu cemâatin sürdürdüğü hile ve aldatma esnasında veya onların askerleri arasında Deccal çıkıverecektir.[326]

 

İzahı

Hadîsin metninde geçen kelimesi masdar veya Nâşi'in ço­ğuludur. Nasıl ki «Sahb» kelimesi Sâhib'in çoğuludur. Naşi, genç demektir.

«Onlardan bir grup çıktıkça hemen kökü kazılmahdır» fıkrası üzerine Sindi diyor ki: Çoğu zaman onların zuhur eden grupları silinmiştir. Örneğin, Hz. Ali, Hârûr alılan kılıçtan ge­çirmiştir.

Metinde geçen «Irad» kelimesi hile ve hudâ demektir. Bu kelime Sünen'in bazı nüshalarında «A'rad» olarak bulunur. A'rad, Ard'ın çoğuludur.   Burada A'rad'dan murad muazzam ordudur.

Metnin sonlarına doğru geçen

parçası râvî îbn-i Ömer1 in sözüdür. Tercemeyi öyle yap­tık. Miftahü'KHâce müellifi, bu parçanın Resûl-i Ekrem'e ait me­tinden olmasının muhtemel olduğunu söylemiştir. Eğer öyle olursa bu kısmın mânası şöyle olur:

«Onların çıkması ve köklerinin kazılması olayı 20 defadan faz la vuku bulacaktır.»

175) Enes bin Malik (Radiyallahü anh)'den Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur :

-Son zamanlarda veya bu ümmet arasında öyle bir kavim çıka­caktır ki Kur'an okuyacaklar. Fakat (okudukları) Kuran onların bo­ğazlarının çemberlerini veya boğazlarını geçmiyecektir. Onların alâmeti (başlarını) kazımak suretiyle tıraş olmalarıdır. Siz onları gör­düğünüz veya onlara rastladığınız zaman hemen onları öldürünüz.»[327]

 

İzahı

Hadisin  metninde bulunan  «veya...»  tabiri  râvî'nin tereddüdü­nü ifade ediyor. Resûl-i Ekrem'in ifade buyurduğu söz ya budur ve ya sudur, demek oluyor. Tabiî bu değişiklik mânayı etkilemez.

Bâzı kimseler ustura ve benzeri şeylerle başın saçını kazıma­nın mekruh olduğunu söyleyerek bu hadîsi delil göstermişlerdir. Fa­kat Müs1im'in  şârihi Nevevi:

«Hadis bu tip tıraşın kerahatine delâlet etmez.Çünkü bu tıraş şeklinin onların alâmeti olabilmesi için mubah olmaması gerekmez.Zira, alâmet haram bir şeyle olabildiği gibi helâl bir şeyle de ola­bilir.Nitekim bir hadiste Resûl-i Ekrem «Onların alâmeti siyah ve iki kolundan birisi kadın memesine benziyen bir adamdır», buyur muştur.Halbuki bu eşkâlin helâl veya haram olmadığı malûmdur. Diğer tarafta sahîh bir isnad ile «Sünen-i Ebî Davûd'da rivayet edil­miştir ki:Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), başının bir kısmı kökünden tıraş edilmiş olan bir çocuğu görüyor ve : «Yâ ta­mamını böyle tıraş ediniz veya tamamını bırakınız» diye emir buyu­ruyor. Bu hadis, başın saçlarının kökünden tıraş edilmesinin mubah olduğunu sarahaten bildiriyor. Her hangi bir tevile muhtemel değil­dir», diyor.

«Miftahü'1-Hâce» müellifi diyor ki Şafii âlimleri, her tür­lü saç tıraşını mubah görmüşler. Ancak saçlarını temiz tutanlar için kökünden traş etmemeleri ve temiz tutmakta güçlük çekenler için kökünden traş etmeleri müstehabtır, demişlerdir. Ama saçın bir kısmını kökünden traş etmek ve diğer kısmını bırakmak mek­ruhtur.

176) Ebû Gâlîb (Radiyallahü an/r/den rivayet edildiğine göre Ebû Ümame (Radiyallahü anh) şöyle buyurmuştur :

«Öldürülen Haricîler, gök cildi (görülen tabakası) altında öl­dürülenlerin en kötüleridir. Öldürülen insanların en hayırlısı da Ha­ricîlerin öldürdüğü kimselerdir. (Çünkü şehid olurlar.) Hâriciler Ce­hennem ehlinin köpekleridir. Bunlar müslüman idiler sonra kâfir ol­dular. (Râvi Ebû Galib diyor ki) : Ben Ebû.Ümâme'ye :

Bu söz, senin söylediğin bir şeydir! dedim. Ebû Ümame : Hayır! Ben bu sözü Resûİullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den işittim, dedi.[328]

 

İzahı

Sindi: Hadîsin «Haricîler Cehennem ehlinin köpekleridir» fık­rası onların kâfir olduğunu açıkça belirtiyor, «Onlar dinden çıkar­lar» ve benzeri hadis fıkraları da bu hususu teyid ediyor, fakat cum­hur onları tekfir etmiyor. Cumhur'un görüşüne göre onların kâfir ol­duğuna dair tabir küfran-ı nimet (nankörlük) mânasına yorumlanır. Keza «Dinden çıkarlar» cümlesi de, «Dinin kemâlinden çıkarlar» şek­linde tevil edilir, demiştir.[329]

 

13 — Cehmiyye'nin İnkâr Ettiği Şeylerin Beyânı Babı

Cehmiyye mezhebi Cebriyye mezhebinin tipik bir misalidir. Bu mezheb Cehm bin Safvân tarafından Tirmizi'de   kurulmuştur.Cehm'in   ileri sürdüğü görüşlere katılanlara Cehmiyye denilmiştir. Cehra hicri 128'de Nasr bin Seyyar'a isyan ettiği için Salim bin Ahvaz el-Mâzinî tarafından Merv’de öldürülmüştür.Ceh­miyye' nin  başlıca akideleri:

1) Kulun iradesi ve kudreti yoktur.Kulun işlediği fiil ve ame­linde cebir ve zorlama vardır.Bu nedenle hakikatta her işin faili Allah'tır.

2) İnsanlarda bulunan ilim, hayat, kelâm gibi sıfatlar Allah'a is-nâd edilemez.Aksi takdirde Allah kullara benzetilmiş olur.Ama insanlarda bulunmayan halk (yaratma) ve icad gibi vasıflar Allah'a izafe edilebilir.Çünkü bunda benzetme ihtimali yoktur.   Demek olu­yor ki   Cehmiyye   fırkası Allah hakkında vâcib olan bazı sıfat­ları inkâr ederler.

3) îman Allah'ı bilmekten, küfür de O'nu bilmemekten ibaret­tir,îman ilim'den başka bir şey değildir.Allah'ı bilenler mü'min, bilmeyenler de kâfirdirler.

4) Allah'ın ilmi hadistir. (Sonradan var olur).Ezelî değildir.Bu sebeple Allah bir şeyi oluşundan önce bilmez.

5) Allah'ın kelâm sıfatı da hadistirBu nedenle   Kur'an mahlûktur.

6) Âhirette Allah'ı görmek mümkün değildir.

7) Cennet ve Cehennem ebedî olmayıp fanidir.

Görüldüğü gibi Cehmiyye fırkası Allah'ın ezelî sıfatları­nı ve âhirette O'nu görmeyi inkâr etmek ve Kur'an'ın mahlûk olduğunu söylemek bakımından Mûtezi1e'ye benzer.Aslın­da bu hususlar önce Cehm tarafından ortaya atılmış, sonra Mu-tezi1e'ye sirayet etmiştir.Kulun cüz'î iradesini inkâr ve cebir hususu Cehmiyye' nin inanç sisteminden bir akidedir.Dolayısı ile Cehmiyye'yi Cebriyye olarak telâkki etmek ha­talıdır.

Cehmiyye mezhebi, Mutezile ve Cebriyye mezhebleri gibi ehl-i Sünnet mezhebine ters düşen bâtıl bir mez-hebtir.

177) Cerîr bin Abdillah (el-Becelî) Radiyallahü anh)'den rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir: Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m yanında oturuyorduk. Kendisi ayın on dördüncü gecesi (dolun) aya bakıp :

«Şu ay'ı nasıl hepiniz izdihamsız olarak ve sıkışıp üst üste yı­ğılmanıza ihtiyaç kalmadan görüyorsanız şüphesiz Rabbinizi de (kı­yamet günü) öylece göreceksiniz. Artık güneşin doğuşundan ve ba­tışından önceki namazların bir birisinden alıkonmamaya gücünüz yeterse (onu) işleyiniz», buyurdu. Sonra şu (mealdeki) âyeti okudu:

«... Ve güneşin doğuşundan Önce de gurubundan önce de Rab bine hamd ile teşbih et.»  (Kâf, 39)[330]

 

İzahı

Hadîsin metnindeki fiili damm = sıkışma, yığılma,yapışma»dan alınmadır. «Lâ tadâmmûne...» cümlesinin mânası da: Dolun ay'ı görebilmek ve birbirinize gösterebilmek için üst üste yı­ğılmanıza birbirinize yapışmanıza ve izdihama ihtiyaç duymazsınız.

Bu kelime olarak da rivayet edilmiştir. Bu takdir­de onun kökü «ciaym = meşakkat, zulüm ve zorluk»tur. Buna göre «lâ tudâmune...» cümlesinin mânası şu olur: Dolun ay'ı görebilmek için meşakkat ve zorluk altına girmezsiniz, görmekten mahrum ol­mak zulmüne uğramazsınız.

Kameri ay başlarında hilâli arayanlar bakarken, zorluk çeker­ler, meşakkat altına girerler.   Görme kabiliyeti kuvvetli olanlar hilâli görünce diğerlerine göstermek için birbirinin üstüne yığılırlar görebilenler ile göremiyenlerin teşkil ettikleri cemaatta bir izdiham duyulur. Kimisi görebilir, kimisi görmekten mahrum kalır. Fakat üze­rinden 14 gün geçen hilâl dolunay haline gelince onu görmek içjn hiç bir sıkıntı, izdiham, zorluk ve eziyet çekmeden herkes rahatlık­la görebilir, hiç kimse görmekten mahrum kalmaz, Âhiret günü mü'minler böyle bir rahatlık içinde Allah'ın zatını ve cemalini gör­mek şerefine mazhar olacaklar, hiç bir mü'min O'nu görmekten mah­rum kalmıyacaktır.

Hadiste Allah Teâlâ'nın görülmesi, dolunayın görülmesine rahat­lık ve apaçıklık bakımından benzetilmektedir. Hâşâ Allah'ın zatının dolunaya benzetilmesi durumu bahis konusu değildir.

Ehl-i Sünnet mezhebine mensup müslümanların cum­huru, âhirette mü'minlerin Allah Teâlâ'nın cemâlini ve zatını göre­ceklerinde ittifak etmişlerdir. Mutezile, Hâriciler ve Cehmiyye ise bunu kabul etmemişlerdir.Allah'ın görülece­ğine dair hadislerin râvileri arasında: Ebû Bekir, Ali, Muâz bin Cebel, İbn-i Mes'ûd, Ebû Musa el-Eş'arî, İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, Huzeyfe, Ebû Ümâme, Câbir bin Ab di İla h, Enes, Ammar, Zeyd bin Sabit ve Ubade bin es-Sa-mit CRadiyallahü anhüm) gibi Muhacir ve Ensâr'ın büyükleri bu­lunan 20'yi mütecaviz sahâbî vardır. Bu nedenle konuya ilişkin ha­disler manen mütevatirdir. Ayrıca aşağıda yazılı âyetler de konu­yu teyid eder mahiyettedir.

«Nice yüzler vardır ki; o gün (= kıyamet £ünü) güzelliği ile parıldar. (O yüzler) Rablerine bakarlar.»   (Kıyâme, 22, 23)

«Hayır,   (onlar iman etmezler.)  Muhakkak ki onlar, o kıya­met günü Rablerinti görmek)den men edilmiş] erdir.»  (Mutaffifin, 15)

«İman edip güzel amel işleyenlere Cennet ve bir de Allah'ın cemalini görmek var...»   (Yûnus, 26)

«Hâzin» tefsiri yazarı,    Kıya me    sûresinin 22, 23. âyetlerinin tefsirinde der ki:

Ehl-i Sünnet âlimleri Allah Teâlâ'yı görmek aklen mümkündür demişler ve mü'minlerin âhirette Allah'ı göreceklerine, fakat kâfirle­rin görmiyeceklerine icmâ' etmişler ve yukarıdaki âyetleri de de­lil göstermişlerdir. Mutezile, Hâriciler ve Mürcie'-nin bir kısmı ile Cehmiyye1er hiç kimsenin Allah'ı göremi-yeceğini ve O'nu görmenin aklen muhal olduğunu sanmışlardır. On­ların bu sanısı açık bir hata ve çirkin bir cehalettir. Çünkü Kitab, Sünnet ve Sahâbîlerle onlardan sonra gelenlerin icmâ'ı kıyamette mü'minlerin Allah'ı göreceğini isbatlamıştır.Yirmi kadar sahâbî bu konunun isbatı hakkındaki hadisleri Resülullah'tan rivayet et­mişlerdir. Buna âit âyetler de malûmdur. Bid'at ehlinin konuya ilişkin itirazları ve içine düştükleri şübheler Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından bertaraf edilmiştir. Yapılan itirazlar, ileri sürü­len şübheler ve bunların reddine âit cevâblar uzun yer istediği için buraya almayı uygun görmüyorum. Arzu edenler Kelâm kitabla-nna müracaat etsinler.

Hadisin «Güneşin doğuşundan ve batışından önceki namazları...»

fıkrası ile Sabah ve İkindi namazına ehemmiyet verilmesi, bu na­mazları bırakmak veya tehir etmek yolunda şeytana yenilmemeye dikkat edilmesi isteniyor. Ne sabah uykusu ne de gündüz alış ve­riş meşguliyeti gibi mü'minlerin gücünün yettiği engellerin namaz­dan alıkoymaması gereğine dikkatlar çekiliyor. Kul gücünün dahi­lindeki işlerden sorumludur. Takatinin dışında kalan şeylerle mü­kellef değildir. Meselâ : Bayılma, unutma, uykudan uyanmama gibi irade dışı mazeretler gücün dışında kalan şeyler olduğu için kul bu gibi hallerde namaz kılmakla mükellef değildir. Bu hallerin geçme­sinden sonra sorumluluk tekrar başlar.

Hadîste itina edilmesi emredilen namazların sabah ve ikindi na­mazları olduğu, Müs1im'in rivayetinde açıkça belirtilmiştir. Esasen farz olan 5 vakit namazları arasında önem ve fazilet bakı­mından bir fark yoktur. Bununla beraber her birinin kendine has bir meziyeti ile diğer namazlardan mümtaz olmasında da bir sakın­ca yoktur. Sabah ve ikindi namazına özgü meziyet, gece ve gündüz meleklerinin bu iki namaz vaktinde buluşmaları, mü'minlerin amel­lerinin bu iki vakitte Allah'ın huzuruna arzedilmesidir.

Hadîsin baş kısmında Allah'ın görüleceği belirtildikten sonra, ar­tık sabah ve ikindi namazına dikkat edilsin, şeklinde bir münasebet kurulduğuna göre bu iki namazı muntazaman vaktinde edâ eden mü Çin'in Allah Teâlâ'nın cemalini görmeye liyakatli olduğuna ha­diste işaret ediliyor.

178) Ebû Hüreyre (Radiyallakü anh)'den rivayet edildiğine göre ken­disi, Resûluilah (Saüallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir:

«Ayın ondördüncü gecesi kamer'i (dolunayı) görebilmek İçin iz­dihama ve üst üste yığılmaya ihtiyaç duyuyor musunuz?» Sahâbî-ler-

Hayır! diye cevap verdiler. Resûluilah da:

«İşte öylece kıyamet günü Rabbinizi görebilmek için hiç bir iz­dihama ve üst üste yığılmaya ihtiyaç duymayacaksınız-, buyurdu.

179) Ebû Saîd-i Hudrî (Radiyallahü ank)'âen rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir: Biz (Resûlullah'a):

Yâ Resûlallah! (Kıyamet gününde) biz Rabbimizi görecek mi­yiz? diye sorduk, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) efendimiz hazretleri bize cevaben) :

*Siz, güneş'i öğle zamanı ve hiç bir bulut yokken görmek için itişip kakışmaya, birbirinize zahmet vermeye ihtiyaç görür müsü­nüz?» diye sordu. Biz Hayır! diye cevap verdik. Bu kere:

«Ayın on dördüncü gecesi (dolun) ayı yine (hava ayaz iken ve) hiç bir bulut yok iken görmek için bir birinize izdiham etmeye ha­cet duyar mısınız?» diye sordu. Sahâbîler :

Hayır! diye cevapladılar. (Bunun üzerine) Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz Allah'ı görmek hususunda ancak (durumu anlatılan) öğle güneşi ve dolunayı görmek için duyduğunuz izdiham kadar bir zahmet göreceksiniz. (Yani Güneş ve Ay'ı görmek için nasıl hiç bir zahmet çekmiyorsanız, âhiret günü Allah Teâlâ'yı görmek için de hiç bîr zahmet çekmiyeceksiniz.)» buyurdu.[331]

 

İzahı

178 ve 179 nolu hadîslerin metninde geçen , fiili 177 nolu hadîsin izahında belirttiğimiz gibi «Tadâmmûne ve Tüdâmûne» olmak üzere iki şekilde rivayet edilmiştir. Mânaları orada beyan edildiği için burada tekrarlamaya lüzum yoktur. Keza 179 nolu ha-

dîsin metninde geçen fiili de «Tadârrûne ve Tudârûne» di­ye iki şekilde rivayet edilmiştir. Tadarrûne: Birbirinize zarar verir­siniz, zarara uğrarsınız demektir.

Buhar î'de" bu çeşitli rivayetlerden başka bir de rivayetleri de vardır. Bunla­rın mânası ise «Siz şüphe ve ihtilafa düşer misiniz?»

Hadis öğle zamanı hava açıkken ve en ufak bir bulut parça­sı yok iken güneşin herkes tarafından çok rahat görüldüğ.ü, keza Kameri hesaba göre ayın 14'ncü gecesi yine hava açık olup en küçük bir bulut parçası bulunmaz iken dolunayın herkes tarafından gayet kolayca görüldüğü gibi mü'minlerin âhiret günü Allah Teâlâ'yı en ufak bir zahmet duymadan göreceklerini müjdeliyor.

180) Ebû Rezîn  (Radİyallahü anh)'âen  rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle demiştir :

Ben Resûlullah (SallaUahil Aleyhi ve Sellem)'e :

— Yâ Resûlallah! Kıyamet günü biz Allah'ı görecek miyiz? ve mahlûkatı içerisinde Allah'ı görebilmenin alâmeti nedir? diye sor­dum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Ebâ Rezîn! Hepiniz ayrı ayrı ve izdihamsız olarak Ay'ı gör­müyor musunuz?» buyurdu.

Ebû Rezîn dedi ki Ben:

— Evet!  (Buyurduğun gibi hepimiz izdihamsız olarak ayrı ayrı ay'ı görüyoruz), dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«îşte, Allah her şeyden büyük ve yücedir. Ve rahatlıkla gördü­ğünüz Ay Allah'ın yaratıkları içinde bir alâmettir», buyurdu.

181) Ebû Rezîn (Radİyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

«Sıkıntılı durumlarının değişmesi yakın olmakla beraber kulla­rının ümitsizliğe kapılmalarına Allah güldü» buyurdu. Ebû Rezîn de­di ki ben:

— Yâ Resûlallah! Rab (Taâlâ Hazretleri) güler mi? diye sordum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Evet!» buyurdu." (Bunun üzerine) Ben :

Gülmek vasfını taşıyan bir Rab'ten daima hayır buluruz, dedim.[332]

 

İzahı

-Gülmek Allah Taâlâ Hazretlerine göre sıfat-ı fi'liyye'dendir, ki bir çok âlim tarafından bu vasıf rıza ve hayır dilemesi şeklinde yo­rumlanmıştır. Bazılarına göre gülmek ile bol rahmet kasdedilmiştir. Diğer bir kısım âlimler : Allah'ın gülmesi, Meleklerine gülme emri­ni ve iznini vermesinden ibarettir. Nasıl ki; bir Padişah birisinin öl­dürülmesini emrettiği zaman Padşah onu öldürdü denilebiliyor. Bu nevi' tâbirlere Arap dilinde çok rastlanır, demişlerdir.Sindi'de deni­liyor ki bazı muhakkik âlimlere göre infial (= bir şeyin te'siri al­tında kalmak) kabilinden olan gülmek ve benzeri vasıflar Allah Teâlâ'ya isnad edildiği zaman o vasfın sonucu ve gayesi kasdedilir.Ve­yahut o vasfı başkalarında yaratmak muraddır. Bu yoruma göre «Allah güldü» cümlesi Allah güldürdü veyahut gülmek vasfının so­nucu olan Rahmet ve ikramını bahşetti, şeklinde yorumlanmış olur. Ehl-i Tahkîk'in mezhebine göre ise Dıhk {gülmek) vasfı Allah Ta­âlâ hakkında vârid olan sıfatlardandır. Bu sıfatın varlığını kabul etmek gerekir. Bununla beraber Allah'ın zatı her türlü benzetme­den tenzih edilir. Nitekim İmam Mâ1ik'e Allah Teâlâ için vârid olan «İstiva» vasfının mahiyeti sorulduğu zaman : İstiva kelime anlamı bakımından malûm bir şeydir.[333]Allah hakkında kullanılan isti-vâ'nın keyfiyeti bizce mâ'lûm değildir. Buna iman etmek vâcibtir.Ve bunu soruşturmak bid'attır, diye cevap vermiştir.İmam-1 Mâ-1ik'in bu cevabı Ehl-i Tahkik mezhebinin dıhk sıfatı hakkındaki gö­rüşe uygundur.

Hadisin metninde geçen «Kullarının ümitsizliği» ile onların ih­tiyaç ve fakirliği kasdedilmiş olabilir. Bu takdirde fıkranın mânası Şöyle olur :

Allah,   kullarının fakirliğine,    zayıflığına,    zillet ve hakâretiyle, yokluk içinde kıvranmalarına baktığı zaman onlara rizasını ve ih­sanını lütfeder.

Metindeki «Kullarının ümitsizliği» sanıldığı gibi rahmetinden ümitsizlik demek değildir. Çünkü; bu tür ümitsizlik Allah'ın rızâ­sını değil, gazabını gerektirir. Fakat kul amellerinin iyi olmayışı­na, günahlarının çokluğuna ve dinî vecibeleri yerine getirmeyişine bakarak buna göre kendisini çok âsi ve suçlu görüp ilâhi rahmetten pek ümitli olmazsa kulun bu hâli onu tevâzua, takvaya ve pişman­lığa sevkedici olduğundan bu nevi ümitsizlik ve pişmanlık Allah'ın rızâsını ve ihsanını celbedebilir. İşlediği günahlar yüzünden ilâhî mağfiretten ümidini kesince; ölümünden sonra vücudunun yakılma­sını ev halkına vasiyet eden ve vasiyeti infaz edilen kişinin Allah ta­rafından af edilmiş olması yukarıda belirtilen sebepten olabilir.

Hadîsin metninde geçen  kelimesi burada tağyir, tahvil,tebdil ve hal değiştirmek mânalarına yorumlanmıştır.    Buna göre fıkranın mânası şöyle olur:

Kul, hoşlanmadığı bir durumla karşılaşınca hemen ümitsizliğe kapılır ve sıkıntılı halin devam edeceğini sanır. Halbuki Allah Ta-âlâ'nm kulunun halini serden hayra, hastalıktan şifâya, belâ ve sı­kıntıdan ferah ve sevince değiştirmesi yakındır. İşte sıkıntıdan kur­tulması yakın olmasına rağmen kulun bunu düşünmemesi gülünç­tür.

Zevâid yazarı diyor ki: Hadîsin senedinde ismi geçen râviler-den Veki' hariç Müslim hepisini sika görmüştür.îbn -i Hibban ise Veki'i de sıka olan râvîler arasında zikretmiş­tir.Sindî bunu naklettikten sonra hadisin hasen olduğunu belirti­yor.[334]

182) Ebû Rezîn  (Radiyallakü anh)'dea rivayet edildiğine göre ken­disi şöyle söylemiştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

__ Yâ Resûlallah! Rab bi m iz m ah Hı katı yaratmadan önce nerde

idi? diye sordum. Resûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Rabbimiz, ne altında ne de üstünde hava bulunmayan bir amâ (bulut) da idi. Orada hiç bir yaratık yoktu. Rabbimizin arşı su üze­rindedir», buyurdu.[335]

 

İzahı

Sindi ve Miftâhü'1-Hâce müellifleri, âlimlerin çoğunun bu hadî­sin sıfat hadîslerinden olduğunu, ona inandıklarını, fakat mânası­nı bilmediklerini ve çözüm işini bilenlere bıraktıklarını söylemişler­dir, diyorlar.Sindî, bu arada hadîsin yorumunu yapan âlimlerin te­villerini de şöyle beyân ediyor:

1. Bâzı âlimler,  râvînin   «Rabbimiz nerde idi?»   sorusunda bir muzafın takdiri ile «Rabbimizin arşı nerde idi?» şeklinde yorumla­mışlardır.Bu takdirde râvînin sorusundaki «Mahlûkat» mefhumun­dan «Arş» müstesna tutulur.   Bu tevile göre; hadisin müşkil bir yö­nü kalmıyor.Çünkü soru ve cevap arş'a âit olmuş oluyor,

2. Diğer bir kısım âlimler de râvinin sözünü tevil etmezler de Hesûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in verdiği cevâbı şöyle yo­rumlarlar :

Hadiste geçen «Amâ» bulut demektir.Bulut da bir yaratıktır. Soru sahibi hiç bir yaratık yok iken Rabbimiz nerde idi? diye sor­duğuna göre, ona verilen cevapta hiç bir yaratık yok iken Rabbi­miz bir yaratık olan bulut içinde idi, diye cevap verilmesinin sa­katlığı malumdur.O halde «Rabbimiz amada idi» cümlesi, Rabbi­mizin beraberinde hiç bir şey yok idi diye yorumlanır. Bâzı riva­yetler kelimesi yerinde kelimesi mevcuttur.Miftâhü'1-Hâce'nin  beyânına  göre; olunca  fıkranın  açık  mânası «Rabbimiz ile beraber hiç bir şey yok idi» demek oluyor.Tirmizi ae aynı durumu naklen beyan ediyor.Verilen cevapların neticesi şudur: Allah için ne mahlûkatı yarattıktan sonra ne de önce me­kân ve yer yoktur. Hele yaratıkları yaratmadan önce, mekân mef­humu yok iken nasıl Rabbimiz için bir yer düşünülebilir.

Miftâhü'1-Hâce müellifi diyor ki -Hadîsin metninde geçen :«Ne altında hava var ne de üstünde hava var» tabiri, Allah için hâşâ bir mekân durumunun hatıra gelmemesi için kullanılmıştır. Çünkü bil­diğimiz mânadaki bulutun, bir yer olmaksızın var olması muhaldir. îSonra üstünde ve altında havanın olmayışı da düşünülemez.) Râ-vinin sorusu mekâna ait olduğu için cevap da mekân ile verilmiş olu­yor Yani eğer şu tarif edilen tarzda bir mekân var ise; işte Rabbi-miz o mekânda idi. Böyle bir bulutun, hem de tüm yaratıklar ya­ratılmadan önce. aslında yaratık olan bir bulutun var olması müm­kün olmadığına göre Allah için bir mekân düşünülemez.

183) Safvân hin Mııhriz [336]El-Mâzİnî (Radiyallahü anhyâen rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir :

Abdullah bin Ömer (Radiyallahü an hum) bir ara Kâ'be'yi tavaf ederken bizde onun beraberinde idik. Aniden bir adam ona çıkıp geldi ve:

—Yâ İbn-i Ömer! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemTin Necvâ (kıyamet günü Allah ile Mü'minler arasında cereyan edecek olan özel görüşme) hakkında buyurduğu (şeyleri) kendisinden sen nasıl işittin? diye sordu. Abdullah İbn-i Ömer:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleirü'den şöyle buyur­duğunu işittim :

«Mü'min (kul), kıyamet günü Rabbine öyle bir derecede yaklaş­tırılır ki; art'-k Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra Rabbi ona bütün günahlarını ikrar ettirir. Rabbi, (ona gü­nahlarını itiraf ettirirken) şunu işlediğini sen bilir misin? diye sorar. Mü'min de : Yâ Rabbi! bilirim, der. Nihayet mü'minin işlediği gü­nahlar hakkındaki itirafları Allah'ın dilediği miktara ulaşınca Al­lah Taâlâ ona «şüphesiz ben senin işlediğin günahları dünyada se­nin için örttüm. Bu gün de senin için o günahlarını mağfiret ediyo­rum» buyurur. Resûlullah buyurdu ki: Sonra onun hasenatının salıi-fesi veya defteri onun sağ eline verilir. Resûlullah buyurdu ki: Ama kâfir veya münafık ise şahitlerin başları üzerinde nida edilerek şöy­le haykınhr :

Şunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Haberiniz olsun. Al­lah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir.»

Râvilerden Hâlid (bin el-Hâris) dedi ki hadîs metninden;«Şahitlerin başları üzerinde»  lafzı mün katı'dir. Bu lâfzın dışındaki metnin tamâmı mcvsûl'dur.[337]

 

İzahı

Hadisin son fıkrası Hûd sûresinin 18. âyetinden bir parça­dır.Âyetin tamamının meali şudur :

«Allah'a şerik veya çocuk isnad etmek suretiyle O'na iftira eden­den daha zâlim kimdir? Bu zâlimler, Rablerine arzolunacaklar ve şahitler (melekler veya insanın kendi uzuvları)da şöyle diyecekler:

-Şunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Haberiniz olsun, Allah'ın laneti zâlimlerin üzerindedir.» (Hûd, 18)

Hadîsin metninde geçen Necva» gizli söz söylemektir, ki; buna fısıldamak tâbir edilir.Kasts1ân1,burada; Kıyamet günü Allah ile mü minler arasında cereyan eden gizli görüşme, diye açıklanmıştır. Si n d i ise kıyamet günü Allah ile kulu arasında cereyan eden gizli görüşme mânasında açıklamıştır. Hadîsin somjna göre mü'min ol­mayan ile gizli görüşülmiyecek, üstelik inkarcılar teşhir edilecektir.Bu duruma göre «Necvâ» mü'minlere mahsustur. Dolayısı ile Sindî'-nm «kul» tabirinden maksad mü'min olan kuldur.

Metindeki «Kenef» de lügatta : Kenar, yan ve görüp gözetmek demektir. Allah'ın zatı için kenar, kanad, yan bahis konusu olma­dığına göre bunun ortak mânası olan himaye kasdedilmiştir.

Buharı bu hadîsi, mânayı etkilemeyen az bir lâfız farkı ile Tefsir, Edeb, Tevhid bahislerinde rivayet etmiş, Müslim, «Tevbe» bahsinde ve Nesâi, «Tefsir ve Rıkak» bahislerinde rivayet et­mişlerdir.

Hadîsin birinci fıkrası, Allah Taâlâ'nm mü'min kulunu rahmet kanadı altına alıp mahşerdeki halktan gizliyeceğini ve ona günah­larım soru mahiyetinde hatırlatacağını ifâde ediyor.Tiybi de­miştir ki: «Hadiste kenef ve himaye, kuşun kanadından istiare edil­miştir. Kuş, kanadı ile hayâtını koruduğu gibi yumurtasını da ör­tüp muhafaza altına alır. Kuşun bu durumu Allah'ın mü'min kulu­nu mahşer ehlinin gözlerinden saklıyarak rüsvay olmaktan koruma­sı için istiare buyurulmuştur.»

Metinde geçen «Mü'min Rabbine yaklaştırılır» cümlesindeki yak­laştırılma ile hâşâ Allah'ın zâtına yakın kılınma mânası melhuz değil.Ancak onun rahmetine yaklaştırılmak anlamı kasdedilmiştir.

«Sonra mü'minin hasanât sahifesi veya defteri» fıkrasındaki şüp­he râvidendir. Keza, «Ama kâfir veya münafık» fıkrasındaki tered­düt de râvîden ileri gelmiştir.Buharî'de bu fıkra «Ama diğer­leri veya kâfirler» şeklinde vârid olmuş olup ordaki şüphe yine râviye

aittir.                      

Râvî Hâ1id :lâfzında bir inkıta'(senedde kesiklik) olduğunu söylemiştir.Fakat Buhari'de aynı lâfız mevcuttur. Ve bir inkıta' durumu da ordaki senedde bahis ko­nusu edilmemiştir.

Buharî'nin rivayetinde hadîsin sonunda Hûd sûresinin 18. âyetinden yalnız;

— «Şunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir.» Nazmı Celili zikredilmiştir.

Buharı' nin İbn-i Ömer (Radiyallahü anh)'den olan bir rivayetinde hadisin son kısmı şöyledir:

= «Kâfir ve münafık olanlara gelince: Onlar için de Peygam­berlerden ve Meleklerden bir çok sâhidler:

Ha şunlar, Rablerine (ortak koşarak) yalan söyleyenlerdir. Al­lah'ın laneti o zâlimler üzerine olsun, derler.»

Şâhidlerin kim olduğu âyet-i kerîmede bildirilmemiştir. Bâzı âlimler, şâhidleri peygamberler ile, bâzıları da melekler ile tefsir et-mislerdir. Sâhidler ile mü'minler veya insanın uzuvları kasdedilmiş­tir, diyenler de vardır.

Âyetteki zulüm ile küfür ve münafıklık kasdedilmiştir. Bunun­la her türlü haksızlık kasdedilmiş değildir. Çünkü zulüm bir şeyi yerinden başka bir yere koymak demek olduğuna göre; küçük günah­lar da zulüm mânasına girer. Halbuki Allah'ın, rahmetinden uzak­laştırmak mânasına olan lanet, küçük günah işleyenler için kulla­nılmaz. Ehl-i Sünnnet mezhebine göre mü'minlerden gü­nah işleyenler, günahkâr olduklarından dolayı küfre gitmiş olmazlar. Ve onlara lanet edilmez.

184) Câbir bin Abdillah (Radiyallahü anhy&va. Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Cennet ehli (kendilerine verilen) nimet içinde (yaşar) iken ani­den onlara bir nur çıkıp yükselecektir. Bunun üzerine onlar baş­larını kaldıracak (bu nura bakacaklar). İşte o anda Rab Taâlâ, şâ-mna lâyık bir yükseklik ve yücelikle onların fevkinde onlara zuhur edecektir.   Sonra (onlara) :

— Ey Cennet ehli, Selâm sizlere olsun! buyuracaktır.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

İşte    (Allah'ın   Cennet   ehline   buyurduğu  şu    selâm,O*nun

«Allah tarafından bir söz ola­rak onlara «Selâm» vardır. Kavl-i (Celîli)dir.»  (Yasin, 58)

(Bundan sonra) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah Taâlâ (Selâm verdikten) sonra onlara bakar, onlar da Allah'a bakarlar da Allah'a baktıkları sürece hiç bir nimete iltifat etmiyecekler. Nihayet Allah zatını onlar tarafından görülmez kılar. Fakat Cennet ehlinin makamlarında ve onların üzerinde Allah'ın nu­ru ve bereketi devamlı kalır.[338]

 

İzahı

Hadisin metnindeki «Rab Taâlâ onların fevkinde onlara zuhur...» fıkrası tevile muhtaçtır. Çünkü Allah için hâşâ hiç bir yön yoktur. Bu itibarla   «Onların fevkinde»   derken  onların  üstündeki semt ve

yer kasdedümemiştir.    Burada Allah'ın zâtına lâyık bir yücelik ve Üstünlük muraddır.

Keza «Allah onlara bakar» cümlesi de tevil edilmelidir. Çün­kü Allah daima kullarına bakar ve görür. O'nun bakışından hiç bir sev gizli kalmaz. Bu itibarla buradaki bakıştan maksad ya Cennet ehline evvelce bahşettiği lütuftan başka yeni bir rahmet bakışı ile bakmasıdır. Yahut da Allah'ın bakışı Cennet ehlince açıkça görü­lecek bir bakış olacaktır.

«Miftâhü'I-Hâce» müellifi: «Bu hadîste Allah Taâlâ'yı görenler­den Cennet ehli tâbiri ile bahsedilmiştir. Bu tâbir erkek ve kadın­ları kapsamına aldığına göre hadîs, Cennetteki kadınların da Al­lah'ı göreceklerine delâlet eder. Halbuki kadınların Allah'ı görüp görmemeleri aslında ihtilaflı bir mes'eledir, der.»

185) Adiyy bin Hâtim(-i Tâî) (Radiyallahü anh)'den rivayet edildi­ğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Sizden hiç kimse yoktur ki Rabbı, (Âhiret günü) kendisi ile konuşacak olmasın. (Rabbiniz her biriniz ile ayrı ayrı konuşacak­ken de) Rab ile kul arasında tercüman bulunmayacaktır. Bu esna­da kul sağına bakar, önceden sunmuş olduğu amelinden başka hiç bir şey görmez. Sonra sol tarafına bakar, takdim ettiği amelinden başka hiç bir şey görmez. Daha sonra Önüne bakar, Cehennem ate­şi öna görünür.

Sizden kim Cehennem ateşinden bir hurma tanesinin yarısı ile de olsa korunabilirse bunu yapsın.»[339]

 

İzahı

Buharı,   hadisi «Rıkak» kitabında az bir lâfız farkı ile ve

Zekât kitabında daha uzun bir metin ile yine râvî Adiyy bin Hatim (Radiyallahü anh) 'den rivayet etmiştir. Müslim de «Zekât» kitabında aynı râvîden rivayet etmiştir.

Metinde geçen kelimesi burada «Tercüman» olarak ha­rekelidir. Kastalâni ve Nevevî' nin beyanlarına göre bu kelime *Türcürnân» diye de okunabilir. Kamusa göre «Tircimân ve Tercemân» olarak da kullanılmıştır. Bilindiği gibi Terceman bir dili diğer bir dile çeviren kişiye denilir.

«Kul sağma bakar, sonra soluna bakar...» fıkraları ile ilgili ola­rak Kastalâni, îbn-i Hübeyre' den naklen şöyle söv-ler:

«însan bir tehlike ile karşılaştığı zaman yardıma çağırmak iste­ği ile sağma, soluna bakmaya başlar. (Veya acaba benim bu hali­mi görüp de yardımıma gelen yok mu? diye etrafına bakar.)

«EI-Fetih» sahibi: Veyahut kul, Cehennem ateşinden kurtulmak için bir çıkar yol bulmak ümidi ile sağına, soluna bakar, demiştir.

«Kul Önüne bakınca Cehennem ateşi ona görünür* fıkrasının açıklamasında Kastalâni diyor ki: Zira, kul sırat köprüsün­den geçmek zorundadır. Köprü de Cehennem üzerinde gerili oldu­ğuna göre Cehennem ateşi, kulun geçmek mecburiyetinde olduğu yol­dadır.   Artık bu ateşi karşılamamak mümkün olmuyor.

«Bir hurmanın yarısı ile de olsa Cehennem ateşinden...» fıkrası ile alâkalı olarak Kastalâni; El-Mazharî ve Tıybî'-den naklen iki şekil yorumu beyan eder : E1-Mazharî'ye göre mâna şöyledir:

Mahşerin böyle dehşetli olduğunu artık bilmiş olduğumuza gö­re; ateşten sakının ve bir hurmanın yarısı kadar küçük de olsa kim­seye haksızlık ve zulüm etmeyiniz. Bu kadarcık zulüm bile ateşi mucip olabilir.

Tıybi ise fıkranın yorumu muhtemelen şöyledir, demiştir: Kıyamet günü sâlih amellerden başka hiç bir şeyin size yarar sağlıyamıyacağını ve önünüzde cehennem ateşinin bulunduğunu bil­miş olduğunuza göre bir hurma yarısı kadar küçük de olsa sada­kayı kendiniz ile Cehennem ateşi arasında kalkan .yapınız.[340]

Müs1im ' in Şârihi Nevevî de fıkrayı Tıybî gibi sadakanın fazileti anlamında yorumlamıştır.

Buharı ve Müslim'in Zekât kitabındaki rivayetlerinde yukarda izahına çalıştığımız fıkranın sonunda hadîsin metninde şu cümle mevcuttur.«Eğer kişi hurma yarısını da bulamazsa güzel söz (söylemek) ile kendisini Cehen nem ateşinden korusun.»

Bu cümle, yukarda beyân ettiğimiz ve Nevevi ile Tıybi'ye âit ikinci yorumu teyid eder mahiyettedir.

Son cümlenin izahında Nevevi diyor ki:Bir insanın gön­lünü hoş eden mubah veya taat olan bir sözün, Cehennemden kur­tuluşa sebep olabildiği, hadîsin bu son cümlesinden anlaşılıyor.

186) Abdullah bin Kays (Ebû Musa) el-Eş'ârî (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kabları ve bütün eşyaları gümüşten olan iki Cennet vardır. Ve kablan ile bütün eşyaları altından olan iki cennet daha vardır. Adin (adlı) Cennet ehli ile bunların Rabları tebâreke ve teâlâ'ya bakma­ları arasında, Allah'ın zâtı üzerindeki azamet ve kibriya rida (= vas­fı) mdan başka bir engel yoktur.»[341]

 

İzahı

Buhari,hadîsi Rahman sûresine âit bölümde ve Tevhîd ki­tabının 24'üncü babında aynı râvîden nakletmiş,   Müslim   de İman kitabının 76. babında aynı râvîden nakletmiştir. Taberî ve İbn-i Ebi Hatim'in rivayet ettikleri bir hadîse göre, altın­dan olan iki cennet Mukarrabîn içindir ve gümüş Cennet de Eshâb-ı Yemin içindir.Kasta1â nî Tevhîd kitabındaki hadisini açık­larken diyor ki:

Ahmed ile Tirmizî' nin Ebû Hüreyre' den ri­vayet ettikleri ve İbn-i Hibbân tarafından sahih olduğu be­yan edilen bir hadîse göre Ebû Hüreyre (Radiyallafaü anh) Resûl-i Ekrem'e Cennet'in yapısını soruyor.Resûlullah da; Cennet yapısının altın ve gümüş kerpiçlerden mamul olduğunu bildiriyor.Bu hadis, açıklamasını yaptığımız hadîslere zahiren uymamaktadır.Çünkü, açıklamakta olduğumuz hadîslerin zahirine göre iki Cennet sırf altından; ve iki Cennet de sırf gümüştendir. Görülen zahirî çe­lişkiye şöyle cevap verilmiştir:

Açıklamakta olduğumuz hadîsler Cennet'in yapısı değil, içindeki eşyalar hakkındadır. Ebû Hüreyre' den rivayet edilen ha­dis ise Cennet'in içindeki eşyalar değil, yapısı hakkındadır.

Kastalânî   daha sonra şöyle söyler:

Hadîs, müteşâbih çeşidindendir.'Çünkü Allah hakkında metin­de kullanılan «Vech = yüz» ve «Ridâ = Belden yukarı giyilen elbise» hakîkî mânasıyle düşünülemez.Bu durumda ya bunun izahı ehline bırakılır veyahut te'vil edilir:Meselâ Ridâ kelimesi Allah'ın Kibriya ve azameti anlamında kullanılmıştır.Çünkü elbise, ötesinde kalan eşyanın görülmesine mâni olduğu gibi, Kibriya ve azamet vasfı da insanların zayıf olan gözlerinin Allah'ı görmesine engel olur.Allah, insanların gözlerini ve kalblerini kuvvetlendirmeyi dilediği zaman kibriyâ ve azamet perdesini aralar ve cemâlini sevdiği-kullarına sey­rettirir. Ebu'l-Abbâs el-Kurtubide Eidâ'nm azamet-den kinaye olduğunu söylemiştir.

Müs1im'in   Şârihî   Nevevî de, şöyle söyler:

Âlimler Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in araplarla ko­nuşurken meramını onların seviyesine göre ve anlayabilecekleri söz­lerle ifade buyururdu. Rahat ve iyi anlasınlar diye bazen çeşitli me­cazları ve istiareleri kullanırdı. îşte burada kıyamet günü Cenriet ehlinin Allah Taâlâ'yı görmelerine engel olan maniin kalkmasını, Ridânm kaldırılması şeklinde ifade buyurmuştur, derler.

Hadîsin zahirine göre «Cennet-i Adin, ehli kibriyâ ve azamet

perdesi engeliyle Allah'ı görmiyeceklerdir.Kasta1âni nin El-Kevaâkib' den naklen verdiği cevap şöyledir :

«Hadîs Cennet ehlinin Allah'a bakmalarının çok yakm olduğu­nu, zira azamet perdesinin aslında bakmaya manî olmadığını ve bu perdenin aralanmasıyla Cennet ehlinin Allah'ı görmelerine hiç bir engel bulunmadığını ifâde etmiş oluyor.

Hafız İbn-i "Hâcer de verilen cevâbı özetlerken şöyle söyler:

Hülâsa Allah'ı görmeye tek engel kibriyâ ridâsıdır. Allah bu ridâyı aralama lütfunu bahşedince; Cennet ehli O'nun cemalini sey­retmeye kavuşacaklardır. Mü'minler Cennetteki mevkilerinde yer­leşince Allah'ın azamet ve kibriyâsının mü'minler üzerindeki hey­beti olmasaydı Allah'ı görmelerine hiç bir engel bulunmazdı. Cenâb-ı Allah onlara ikram etmeyi dilediği zaman ilâhî heybete karşı dayan­ma gücünü lütfeder, ve cemâlini onlara seyrettirir.

Kastalânî   bundan sonra diyor ki:

«Velhâsıl kıyamet günü bütün erkek ve kadınlar mahşerde Allah'ı göreceklerdir.Eh1-i Sünnet'in bir kısmı: Münafık­lar, diğer bir kısmı:Kâfirler de Allah'ı mahşerde görecekler, sonra onlara ebedî hasret olsun diye bir daha göremiyeceklerdir, demiş­lerdir.

Cennet'te Allah'ı görme mes'elesine gelince, bütün Peygamber­ler, sıddiklar, Ümmet-i Muhammediyye' nin bütün erkekleri için Allah'ı görme nimetinin ikram edileceğine Ehl-i Sün­net icmâ' etmişlerdirÜmmet-i Muhammediyye' den kadınların Allah'ı görüp görmemeleri Ehl-i Sünnet âlim­leri arasında ihtilâf konusudur.Bâzı âlimler konu hakkında vârid olan nasslarm umumîliğine bakıp kadınların da Allah'ı görecekleri­ni veyahut bayram günleri kadınlara da bu nimetin verileceğini söy­lemişlerdir.Çünkü Dârekutnî' nin Hz.Enes'ten riva­yet ettiği merfu' bir hadiste Kurban ve Ramazan bay­ramlarında mü'min olan kadınların da Allah'ı görecekleri ve erkek mü'm inlerden Allah'ı en az görenlerin her Cuma günü O'nun ce-nıâlıyla müşerref olacakları bildirilmiştir.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin diğer bir kısmı da mü'min ka­dınların Allah'ı görmiyeceklerini, zira konu hakkında vârid olan ha­dîslerde kadınların görmesine âid bir sarahat olmadığını söylemiş­lerdir.

187) Suhayb (Radiyallahü anh)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selle?n) şu âyeti okudu :

«İmân edip güzel amel işleyenlere Cennet ve bir de Allah'ın cemâlini görmek vardır...» (Yûnus sûresi, âyet 261 ve şöyle buyurdu :

«Cennet ehli Cennete, Cehennem ehli de Cehenneme girdikleri zaman bir dâvetçi: Ey Cennet ehli! Şüphesiz Allah indinde sizler için bir vaad vardır. Allah o vaadi sizlere tam olarak ifâ etmek ister, di­ye çağırır. Bunun üzerine Cennet ehli:

O (va'd) nedir? Allah mizanlarımızı (hasanatla) ağırlattırmadı mı, yüzlerimizi ak etmedi mi, bizi Cennete dâhil etmedi mi, bizi (Ce­hennem) ateşinden kurtarmadı mı? diye cevap verirler. (Allah'ın on­lara bahşettiği lütuflan bir bir sıralarlar.) Resûlullah buyurdu ki, bunun üzerine Allah, yüce zâtı ile kulları arasından hicap (perde­si) mı açar da Cennet ehli O'na bakar dururlar. Allah'a andolsun ki, Allah Cennet ehline, zâtına bakmaktan daha sevimli ve gözlerini da­ha doyurucu bir şey (nimet) onlara vermemiştir.[342]

 

İzahı

Ayette geçen el-Hüsnâ ile Cennet ve Ziyadetün ile de Allah'ı gör­mek kasdedilmiştir.

Sindi: Cennet ehlinin «O va'd nedir?» sorusundan anlaşılıyor ki, Cennet ehli dünyada iken, Allah'ın cemâlini göreceklerine dâir bil­dikleri va'dı âhirette unutmuş oluyorlar, diyor. Keza, Cennet ehlinin bu sorudan sonra kendilerine ikram edilmiş olan nimetleri sırala­maları, Allah'ın onları fazl ve keremi ile râzi ve memnun ettiğine, başka nimetleri beklemediklerine ve kalblerinden hırs ve tamam çı­karılmış olduğuna delâlet eder, diyor.

Hadîsteki    «Allah, yüce zâtı ile kulları arasından hicabı açar»,

fıkrası üzerine Sindi diyor ki: Rü'yet (Allah'ı görmek) hakkın­da vârid olan hadîslerde beyan edilen görme keyfiyetinin çeşitliliği ve farklılığı sakıncalı değildir. Çünkü görme nimeti bir defaya mah­sus değildir. Defalarca vuku' bulacağına göre keyfiyeti değişik ola­bilir.

Hadîsin son fıkrası da Allah Teâlâ'nm cemâlini görmenin ehl-i Cennet için bütün nimetlerden daha lezzetli ve sevimli olduğunu ve onların gözlerini doyurucu olduğunu beyan buyuruyor. Allah cüm­lemizi «Rü'yet» nimetine mazhar olanlardan eylesin, âmin.

188) Âişe (Radiyallahü anhây'dan şöyle söylediği rivayet olunmuştur :

İşitmesi bütün sesleri ihata eden Allah'a hamd olsun.And olsun ki mücadeleci kadın Peygamber (Sûllallahü Aleyhi ve Sellem) geldi.Ben de odanın bir kenarında idim.O (kadın) eşini şikâyet ediyordu.Ben onun söylediklerini işitmiyordum.Biraz sonra Allah; ayetini indirdi. [343]   

 

İzahı

Hz.Âişe    (Radiyallahü anhâ) 'nin hadîsin bitiminde okuduğu âyet    «Mücâdele»    sûresinin birinci âyetinin baş kısmıdır. Âye­tin tamamanm meali şöyledir :

-Kocası hakkında seninle mücadele eden ve (kimsesizliği ile ih­tiyacından dolayı) Allah'a şikâyet eden kadının sözünü şüphesiz Al­lah işitti. Allah zaten konuşmalarımızı işitir; Çünkü Allah şüphesiz her şeyi işitici ve görücüdür.»

Yukarıya mealini aldığımız âyet ile onu takip eden âyetlerin iniş sebebi şudur:

İslâm'dan önce câhiliyet devri denilen zamana âid âdetlerden birisine göre bir erkek karısını veya karısının bir organını annesi, bacısı gibi bir mahreminin uzvuna benzetirse, örneğin bir adam eşine:

«Sen bana bacımın sırtı gibisin» derse o karı ebedî olarak eşine haram olurdu. Buna zihar denirdi. İşte zihar denilen bu âdet hak­kında îslâm dininde henüz bir hüküm inmeden önce Sahâbîlerden Evs İbn-i Sâmit böyle bir zihar yapmıştı. Bunun üzerine karısı Havle Bint-i Sa'lebe çok üzülmüş ve Resûlullah CSallallahü Aleyhi ve SellemVe başvurmuştu. Yaşlılığından, kimse­sizliğinden, çocuklarının küçük yaşta oluşlarından ve maddî sıkın­tılarından şikâyet ediyordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ise ona ebedî bir ayrılık gerektiğini bildirdi. Fakat kadın is-rarla bu iş üzerinde duruyordu. İşte bu olay üzerine Zihar ile ilgili âyetler nazil oldu ve bir keffâret verdikten sonra tekrar karı koca olarak yaşamak imkânı hâsıl oldu. Ödenmesi gereken keffâret ise; aynı sûrenin üç ve dördüncü âyetlerinde belirtildiği gibi Zihar ya­panların eşleriyle birleşmeden önce bir köle âzâd etmesi gerekir. Bu mümkün olmadığı takdirde aralıksız iki ay oruç tutmak kefareti var­dır. Buna da gücü yetmeyen, sabah-akşam altmış yoksulu doyurma kefareti ödemek durum hâsıl olur.

Sindi diyor ki: Hz.Âişe Allah'ın işitme sıfatının sahasının genişliğini ve her şeyi ihata ettiğini, küçücük odasının bir tarafında yapılan ve aynı odada bulunduğuna rağmen işitmediği bir özel ko­nuşmanın yüce Allah tarafından işitildiğini anlamış olması üzerine Allah'a hamd ve sena ediyor. Hz.Âişe (Radiyallahü anhâ) 'nin bu sözleri kendisinin daha önceleri Allah'ın işitme sıfatının her şeyi ihata ettiğinden habersiz olduğuna delâlet etmez. Bu nedenle Hz.Âişe (Radiyallahü anh) gibi büyük bir şahsiyetin Allah'ın işit­me vasfının her şeyi kapsadığını bilmediği düşünülmez, diye bir iti­raz yapılamaz.

189) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den Resûlullah (Sallallahü Aley-hi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur :

«Rabbınız, mahlûkatı yaratmadan önce, kendi (kudret) elile ken­di zâtı üstüne: «Benim rahmetim gazabıma sebkat etti.» (va'dını) yazdı.»[344]

 

İzahı

Buharı, hadîsi «Bed'ül-Halk» kitabının baş kısmında ve «Tev-hîd» kitabının 15'inci babında yine Ebû Hüreyre (Radiyal­lahü anh) 'den rivayet etmiştir.   Bu rivayetlerde metnin baş kısmı:

«Allah mahlûkatı yarattığı zaman kendi ulûhiyetine âit olmak üzere de bir kitabını yazdı. (Zâtına âit âhidleri, içine alan) bu kita­bın ilmi de Arş'ın fevkinde O'nun nezdindedir.» şeklinde terceme edi­lebilir. Metnin son kısmı da şöyledir.

«Şüphesiz benim rahmetim gaza­bıma galebe eder.» Bâzı rivayetlerde de «Tağlibu» yerine «Galebet» kullanılmıştır.   Yâni muzari' fi'li yerine mazî fili gelmiştir.

Hadiste geçen «Kendi elile» tâbiri mütesabitlerdendir. Miftâhü'l-Hâce» müellifi: «El Allah'ın sıfatlarındandır, keyfiyeti bizce meçhul­dür Bunu kudret ile te'vil etmiyoruz. Bu sıfat Cehmiyye'nin görü­şünü reddeder» diyor. Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet âlimleri­nin bir kısmı da EI'i kudret ile te'vil ederler.

«Zâtı üzerine yazdı...» fıkrasını Kasta1âni:Yani kaleme yazma emrini verdi, diye açıklar. Miftâhü'1-Hâce yazarı ise: Yani kesin âhid ve mîsâk ile üzerine aldı, diye yorumlar.

Metinde geçen «Gazab»dan maksad O'nun gereği olan azabı, ga­zaba uğrayana ulaştırmaktır. Çünkü rahmetin gazabı geçmesi veya onu yenmesi bu iki mefhumun kullara ilişkisi itibarı iledir.  Zîra rah-

met Allah'ın zâtının gereğidir. Yani kulun hayrat işlemesine bağlı değildir. Sırf ilâhî lütuf ile meydana gelebilir. Fakat gazab öyle de­ğildir. Ondan önce kulun bir günah işlemiş olması gerekir. Bu se­beple rahmet gazabı geçmiş veya yenmiş denilir.

Turbeştî  de şöyle söylemiştir :

Rahmetin gazabı geçmiş olmasından halkın rahmetten alacağı hissenin gazabdan alacağı paydan daha çok olduğu, hak edilmeden rahmetin onlara bahsedildiği ve gazabın hak edilmeden kimseye ve­rilmediği anlaşılıyor. Nitekim görüldüğü gibi rahmet, cenîn'e süt emen çocuğa, sütten kesilen yavruya ve gelişme çağında olup he­nüz erginlik çağma ermemiş olan insanlara da ikram ediliyor. Hal­buki onlardan hiç bir ibadet ve tâat henüz sâdır olmuş değildir. Di­ğer taraftan insan oğlundan günahlar, ilâhî öfkeyi mucip olumsuz hareketler ve durumlar zuhur etmedikçe bir gazaba uğramaları söz konusu değildir.

El-Masâbîh yazarı da, Gazab: Allah'ın azâb dilemesidir. Rah­met de O'nun sevab dilemesidir. Sıfatlar galebe etmek ile vasıflan­mazlar. Bir sıfat diğer bir sıfatı geçmez. Hadîste rahmetin gazabı geçmesi mecazîdir. Rahmet ve gazab sıfatı zatiyyeden değil, sıfat-ı tiliyyeden de olabilir. Buna göre rahmet: Sevab ve ihsan olur. Ga­zab da: İntikam ve azab olur. Böyle tarif edilince galebe etme du­rumu te'vile muhtaç değildir. Yani ilâhî rahmet, ilâhî gazabtan faz­ladır, denmiş olur,

Tıybî de hadîsin son fıkrası En'âm sûresinin 12'nci âye­tinde geçen

«Va'd etmek yönünden onlara behemhâl rahmet etmeyi ge­rekli kıldı.» Nazm-ı Celîl'in bir te'yidi ve örneğidir. Rahmet konu­sunda hâl böyle iken gazab ve ikâbı gerektiren suçlara âit böyle ke­sin bir azâb misâkı yoktur. Allah keremi ile dilerse afv buyurur, diyor. [345]

190) Talha bin Hıraş (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre kendisi, Câbir bin Abdillah[346] (Radiyallahü ankümâydan şöyle söylediğini işittim, demiştir :

(Râvî Câbir'in babası olan) Abdullah bin Amr bin Haram, Uhud günü şehîd edilince, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana rastladı ve:

«Yâ Câbir! Babana Allah'ın söylediği sözü sana bildirmiyeyim mi?» diye sordu.

(Müellife hadîsi rivayet eden 2 râviden) Yahya da hadisinde (yukardaki fıkra yerine) şöyle söylemiştir: Resûlullah, Câbir'e rast­layınca :

«Yâ Câbir! Neden ben seni (kalben) kırgın (ve üzgün) görüyo­rum? diye sordu. Câbir dedi ki. Ben de:

Yâ Resûlallah! Babam şehîd edildi ve çoluk çocuk ile borç bı­raktı, diye cevap verdim. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Ey Câbir! O halde Allah'ın babanı nasıl bir hitab ile karşıladı­ğını sana müjdelemiyeyim mi?» buyurdu.[347]

Câbir de:

Buyur yâ Resülallah! (Allah'ın babama olan hitabını bildir, müj­dele) dedi. Resûlulah (bunun üzerine) :

— Allah hicab (perde) ardından olmaksızın hiç kimse ile kati­yen konuşmamıştır. Bununla beraber Allah babanla vicahen (per­desiz ve elçisiz)  konuştu ve ona şöyle buyurdu s

«Ey (sevgili) kulum! Benden (ikram) iste. (Ne istersen) sana 'vereyim.» Baban da:

Yâ Rabbim! (Arzum şudur :) Beni diriltirsin (dünyaya iade eder­sin.) Ben de ikinci bir defa senin uğrunda şehîd edilirim, dedi. Bu­nun üzerine Rab Sübhanehû ve Teâlâ:

«İnsanların dünyaya hiç dönmiyecekleri hükmü şüphesiz benim tarafımdan önceden verilmiştir», buyurdu. Baban:

Yâ Rabbî! O halde (bizim durumumuzu) arkamda kalanlara teb­liğ buyur, dedi.

Resûlullah buyurdu ki:

«İşte bunun üzerine Allah Teâlâ (meali aşağıya alman) şu âyeti indirdi» :

«Allah uğrunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Hakikatta on­lar Rabları katında dirilerdir, Cennet meyvalarmdan rızıklanırlar.»

(Al-i İmrân sûresi, âyet 169)[348]

 

İzahı

Sindî: Hadîs, ne metin, ne de sened bakımından îbn-i Mâ-ceh ' in tek başına rivayet ettiği bir hadîs değildir; Zira Tirmizi de «Tefsir» bölümünde tahriç ettikten sonra, hadîsin Yahya bin Habib bin Arabi'ye âit olduğunu söylemiş ve musanni­fin senedi ile zikretmiştir, daha sonra hadîsin Hasen ve Garîb olduğunu beyânla biz bunu ancak Musa bin İbrahim'in yolundan tanırız, hadîsçilerin ileri gelen büyük âlimleri bunu ondan rivâvette bulunmuşlardır, demiştir.Sindi bu arada Abdullah bin Muhammed' inde Câbir' den hadîsin bir kısmını ri­vayet ettiğini ifâde ediyor. İbn-i Hibbân da Musa bin İbrahim'i    sıka'lardan saymıştır.

Müellife hadîsin sened ve metnini rivayet eden 2 râvî: İbra­him bin el-Münzir el-Hızâmî ve Yahya bin Habîb bin Arabi' dir. İki râvi, Câbir (Radiyallahü anh)'in Resûlullah'a hitaben: «Buyur yâ Resülallah!...» diyerek ba-

basının mazhar olduğu ilâhî iltifatı öğrenme talebi ve bunu takip eden metni aynı lâfızlarla rivayette bulunmuşlardır. Fakat terceme esnasında parentez içindeki ilâve ile belirttiğim gibi metnin baş kıs­mındaki rivayette uzunluk ve kısalık bakımından bir farklılık var­dır. İbrahim bin el-Münzir1 in rivayetine göre bu kı­sım, Resûl-i Ekrem'e âit «Yâ Câbir! Babana Allah'ın söylediği...» fık­rasından ibarettir. Yahya bin Habîb'in rivayetine göre ise bu bölüm 3 fıkradan ibarettir. Bunlardan iki fıkra iki soru ma­hiyetinde olup Resûlullah'a aittir. Bir fıkra da cevap mâhiyetinde olup  Câbir 'e aittir.

Hadîsin metninde geçen :

«Allah hicab ardından olmaksızın hiç kimse ile katiyen konuş­mamıştır» fıkrası üzerine Sindi diyor ki: Yâni ne dünyada ne de berzah (dünya ile âhiret arasında geçen sürede ruhların yaşantı) âleminde perdesiz konuşmamıştır.

Miftâhü'1-Hâce müellifi, hadîsin haşiyesinde «Hicâb» kelimesi­nin tarifini El-Cürcân î' den naklen şöyle yapar: Hicab t Senin matlubunu örten her şeye denir. Ehl-i Hak indinde ise:

«Hale ehli yanında ise; Hicab -. Hakkın tecellisini kabule engel olan kâinata âit suret ve şekillerin kalbe nakşolması ve yerleşmesidir.»

Metnin «Allah babanla vicahen konuştu...» fıkrasının çözümü Şûra sûresinin 51'nci âyeti muvacehesinde müşküldür, denilmiş­tir.   Çünkü bahis konusu âyette meâlen şöyle buyuruluyor:

«Hiç bir beşer yoktur ki,x Allah'ın onunla (doğrudan doğruya) konuşması olsun; ancak vahy ile, yahud perde arkasından, yahut bir peygamber gönderip de kendi izniyle dilediğini vahy etmesi su­retiyle olur.   Çünkü O, çok yücedir, hikmet sahibidir.»

Miftâhü'1-Hâce'de bu müşkül durum belirtildikten sonra buna Şöyle cevap verildiği belirtiliyor.

Ayetten murad, Allah'ın doğrudan doğruya hiç bir insan ile dün­ya hayatında konuşmamasıdır.Böyle bir konuşma durumu düşü­nülemez. Çünkü dünyadaki yaratıklar maddeten İlâhî tecelliye ta­hammül edemez.Nitekim A'raf sûresinin 143'ncü âyetinde bu­yuruluyor ki:

«Musa: Rabbim! Cemâlini bana göster, sana bakayım, deyin­ce; Allah: (Yâ Musa) sen beni hiç bir zaman göremezsin, fakat şu dağa bak. Eğer o, yerinde durursa sen de beni görürsün, buyurdu. Sonra Rabbi o dağa tecelli edince, onu yer ile bir etti. Musa da ba­yılarak yere düştü. Nihayet ayılınca şöyle dedi: Allahım! Seni ten­zih ederim. (Dünyada seni görmeyi istemekten) tevbe ettim...» Ama dünya hayâtından sonra başhyacak hayatta ve Âhirette İlâhî tecellî ruhlara hattâ cesedlere de hâsıl olabilir.»

Hadîsin «Benden iste vereyim» fıkrası hakkında şöyle bir soru hatıra gelebilir :

Bu fıkranın zahirine göre şehîd olan zâta, dünyaya gönderilme­si de dâhil ne isterse, istediğinin yerine getirileceği va'd edilmiş olu­yor. Kul da tekrar dünyaya döndürülmesini isteyince Allah bu iste­ğini kabul etmemiştir. Halbuki Allah'ın va'dından caymadığı gere­ği biliniyor. Bu istifhama Sindi şöyle cevap veriyor : Allah'ın ölen kullarını dünyaya iade etmemesi hususunun O'nun tarafından ön­ceden va'd ve hükme bağlandığı malumdur. Şehîd kuluna va'd et­tiği şeylerden, hükme bağlanmış olan hususlar müstesna tutulur. Ak­si takdirde yani Allah'ın o şehîd kulunu dünyaya geri göndermesi keyfiyeti esas olan ilâhi va'd ve hükme aykırı düşer.

Şehidin Allah'a cevaben «Beni diriltirsin» tâbirinden murad da terceme esnasında parantez içinde işaret ettiğim gibi «beni dünyaya geri gönderirsin» demektir. Çünkü şehidin hayatı devam ediyor. Ha­yatta olduğu içindir ki Allah ile konuşuyor. Hadisin sonundaki âyet­te şehîdlerin ölü olmadıkları ve yaşamaya devamla rızıklandıkları açıkça belirtiliyor.

Şehidin  «O halde   (hâlimizi)   arkamda kalanlara tebliğ buyur»

fıkrasına gelince, Sindî'ye göre bundan maksad, şehîdlerin yüce mertebelerinin dünyadaki insanlara bildirilmesi ve onların cihada teş­vik edilmesidir.Sindi'nin beysn ettiği husus asıl gaye olmakla be­raber, şehidin durumunun kendisinden geri kalanlara tebliğ edilme­siyle onun yakınlarının ve sevenlerinin teselli edilmiş olmaları da ön görülmüş olabilir. Hadîsin baş kısmında bu gaye çıkarılabilir. Çünkü Yahya' nın rivayetine göre Resûlullah şehidin oğlu olan râvî Câbir'e rastlıyor, onu üzgün görüyor, bunun sebebini so­ruyor, Câbir de babasının şehîd edildiğini, borç ve çoluk çocuk bıraktığını söylüyor, bunun üzerine Resûlullah babasının mazhar ol­duğu ilâhi teveccühü ona müjdeliyor.Hadis,mü'minlerin âhirette Allah Teâlâ'yı göreceklerine,doğrudan doğruya onunla karşılıklı olarak konuşacaklarına ve şehîd olma­nın faziletine delâlet eder.

191) Ebû Hüreyre (Radıyallahü ank)'den rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (bir ara) şöyle buyurdu :

-Birisi diğerini öldüren iki kişiyi şüphesiz Allah rczâsıyle karşı­lar. Her ikisi de Cennet'e girer.»

(Sahabîler buna şaşarak:

Yâ Resûlallah hem katil hem maktul ikisi birden nasıl Cennet'e girei? diye sorunca da Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şu (müslüman) Allah yolunda çarpışarak şehîd düşer (ve Cen-net'e girer.) Sonra Allah katilini hidâyet eder o da müslüman olur sonra Allah yolunda cihad eder ve neticede o da şehîd edilir», (diye cevao verdi.)[349]

 

İzahı

Hadîs metninin başında geçen «Yadhaku = güler» fiilinin Allah hakkında kullanılırken normal gülmek mânasında olmadığı ve çe­şitli şekillerde yorumlandığı hususunu 181 nolu hadisi izah ederken belirtmiştim. Tekrar aynı husus üzerinde durmaya lüzum yoktur.Tercemede de bu fiili rızâ anlamına aldık.

Buharî bu hadîsi «Cihad» kitabının 28'nci babında hemen he­men aynı lâfızlarla rivayet etmiştir.Müslim de «Emaret» bö­lümünün 35. babında daha uzun bir metin halinde rivayet etmiştir.Terceme ederken parantez içindeki ilâveler Müslim'in riva­yetinden istifade edilmekle yapılmıştır.

îbn-i Abdi'1-Berr: Bu hadisten Allah yolunda canını fe­da eden her mü'minin kesinlikle Cennetlik olduğu hükmü çıkarılır.

Bütün âlimlere göre; bu hadiste birinci katil kati suçunu işler­ken kâfir olan bir kimsedir, demiştir. Nitekim, Buharı de ha­disten bu mânayı anladığını hadis'in başlığındaki sözleriyle ifade et­miştir : «Bir kâfir bir müslümanı öldürür, sonra katil müslüman olur ve dininde samimî olur. En sonunda savaş meydanında şehîd edilir. Bu suretle ikisi de Cennet'e girmiş olur.»

Buharî'nin Şârihi Aynî ise : «Birinci katilin behemhal kâfir olmasını kabul etmek gerekmez.Çünkü bu hükmün müsîü-mana da şümullendirilmesine engel yoktur.Şöyle ki bir müslüman bir müslümanı amden öldrürse sonra tevbe edip Allah yolunda şe­hîd düşse o da Cennetlik olur» diyor.

Müs1im'de bu hadisin başlığında:«İki adamdan birisi di­ğerini öldürür de ikisi Cennetlik olur, beyanı» denilmiştir.Bu baş­lıkta birinci katilin kâfir olduğu belirtilmemiştir.Fakat gerek Müs­lim'de ve gerekse îbn-i Mâceh'in «Sünen»inde rivayet edilen metinlerde, birinci katilin kati hâdisesinden sonra müslüman-hğı kabul ettiği açıkça ifade edildiğine göre; bu hadisten çıkarılan hüküm, müslümanhğı şehîd eden kâfir katilin bilâhare îslâmiyeti kabul ederek Allah uğrunda yaptığı cihad esnasında şehid edilmekle Cennetlik olduğuna aittir. Bununla beraber bir kâfir, bilâhare müslümanhğı kabul ederek şehid edilince kendisine verilen Cennet­lik mükâfatının bir benzerinin âsî mü'min şehide ihsan buyurulmasına Aynî' nin dediği gibi bir engel yoktur.Allah daha iyi bilir.

192) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'(\en Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Allah kıyamet günü bütün yer tabakalarını kudret eline alır. Gök (tabaklarını) da sağ eli içine dürer, büker. Sonra (mahşer hal­kına) : «İşte ben kâinâtm yegâne malikiyim! Hani yer yüzünün (düz­me) padişahları nerede?» diye hitap eder.»[350]

 

İzahı

Sindî'nin de dediği gibi bu hadis aşağıya meali alınan Zümer sûresinin 39. âyetinde geçen Nazm-ı Celîl'in tefsiri gibidir.

«O kâfirler Allah'ı gerektiği gibi takdir edemediler, (Yüceliğini anlıyamadılar.) Halbuki kıyamet günü, yer küresi tamamen O'nun tasarrufundadır.Gökler de kudret elinde dürülmüşlerdir.Allah on­ların ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yücedir.»

Yukarıya meali alman âyet-i kerimede ve izahına çalıştığımız hadis-i şerifte Allah'ın büyüklüğü ve kudretinin kemâli, bundan do­layı da kâinat üzerinde tam ve mutlak tasarrufa sahip olduğu bildi­rilmiş ve mutlak kudreti içindir ki tasarrufunu elinde tuttuğu yer­leri, gökleri bir anda değiştirmenin O'nun için pek kolay olduğuna işaret buyurulmuştur. Şunu da belirtelim ki; gerek âyet-i celîlede ve gerekse hadîs-i şerifte Allah Teâlâ için aklen muhal olan el, avuç gi­bi kelimeler kullanılmış ise de bunlar Ehl-i Sünnet âlimlerince müteşabih kısmından sayılmıştır. Müteşabihler hakkında tefviz ve te'vil diye tabir edilen iki ilmî yol bulunmaktadır. Tefviz yolunu seçen se­lef âlimleri Allah Teâlâ'yı uzuvlardan ve organlardan tenzih ederek nasslarda kullanılan el, avuç gibi kelimeler olduğu gibi kabullenmekle beraber bunların mânalarını ve hakiki mahiyetlerinin belirtilmesini Allah'a bırakmışlardır. Bunun ilmini ve izahını Allah'a bıraktıkla­rı için onlara bu anlamı ifade eden «Tefviz» ehli denmiştir. Te'vil yo­lunu benimseyen halef denilen müteahhir âlimler de bu nev'i mü-teşâbih kelimeleri genellikle kudretle yorumlamışlardır. Bu âlim­ler ulu orta te'vile gitmeyi caiz görmemişler, yaptıkları şey, müteşa-bihleri muhkem nasslara döndürerek, onların delâlet ve irşadı ile müteşabihlerin delâlet ettiği mânaları tesbit etmektir.

Yukarda işaret ettiğim gibi mevzûumuz olan âyet ve hadisten maksad, beşer için akılları durdurucu ve baş döndürücü olan en bü­yük olayların, beyan edilen ilâhi azamet ve kudret karşısında ve ona nisbeten çok hakir ve basit şeyler olduğunun belirtilmesidir. Bu mak­sad hasıl olduktan sonra mes'ele kalmamış olur. Allah için sözlük mânası itibarı ile muhal olan"el, yeri avucunda tutması, gökleri sağ eliyle dürmesi"nin mahiyetinin ve keyfiyetinin bizce bilinmemesi maksadın anlaşılmasını gölgelemez. Bu sebeple anlatılmak istenen hususun dışında kalan müteşabihler üzerinde durmanın gereğini gör­müyorum.

Buhari bu hadisi «Zümer» sûresinin tefsiri bahsinde, Müslim de «Sıfâtü'I-Münâfikîn» kitabının «Sıfâtü'I-Kıyâme» bâ-bmda yine Ebû Hüreyre (Radiyallahü anhl'den rivayet et­mişlerdir. Buharı ve Müslim'de mânaca bu hadîse ben­zeyen daha uzun rivayetler de vardır. Onları buraya aktarmayı lü­zumlu bulmadım.

193) Abbâs bin AbdilmuttaÜb (Radiyallahü anh)'den şöyle söylediği rivayet olunmuştur:

Aralarında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemyin de bulunduğu bir ısâbe (cemaat) içinde bir kere Bathâ'da idim. Bu esnada bir bulut parçası geçti. Resûlullah ona baktı. Sonra  (buluta işaret ederek) :

— «Buna ne isim veriyorsunuz?» diye sordu. Oradakiler :

— Sehâb, diye cevap verdiler. Resûlullah  (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Müzn de», (deniliyor mu?)» buyurdu. Onlar:

— (Evet) Müzn (ismini) de (veriyoruz) dediler. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Anan de, (deniliyor mu?)» diye sordu.   Ebû Bekir (Radiyal­lahü anh) dedi ki orada bulunanlar:

— (Evet) Anan (adını) da (veriyoruz) dediler. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Siz kendiniz ile semâ'   (gök) arasında ne kadar mesafe bu­lunduğunu biliyor musunuz?» diye sordu. Onlar:

— Biz bilemeyiz, diye cevap verdiler. Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Seîlem) :

— «İşte şüphesiz sizler ile Semâ1  arasında 71  veya 72 veya 73 yıllık mesafe vardır. Onun üstündeki  (2'nci) semâ' da öyledir.»  (Ya­ni iki gök tabakası arasındaki mesafe de bu kadardır.)   (Resûlullah yedi semâ'yı böylece sayarak  (her iki semâ'nın arasında bu kadar mesafe bulunduğunu)  bildirdi.

«Sonra yedinci gök fevkinde öyle bir deniz vardır ki onun üs­tü ile dibi arasındaki mesafe iki gök arasındaki mesafe kadardır. Sonra onun daha yukarısında (yapı bakımından dağ keçisinin teke­sine benziyen) öyle 8 melek bulunur ki onların çatal tırnakları ile sırtları arasında mesafe yine iki gök arası kadardır. Bu meleklerin

sırtında Arş bulunur. Arş'ın da altı ile üstü arası iki gök arası ka­dardır. Sonra Allah Tebâreke ve TeâlâCmn hüküm ve saltanatı) Arş'ın üstündedir.»[351]

 

İzahı

Görüldüğü gibi hadîste buluttan, göklerden, göklerin sayısın­dan, iki gök arasındaki mesafeden, göklerin ötesinde bulunan derya­dan, arş hamili 8 melekten, Arş'dan ve nihayet ilâhî hâkimiyet ve azametin tüm kâinatı kuşattığından bahsedilmektedir.Bu ve ben­zeri hadislerde ön görülen maksad, kâinatta olup biten fiziksel, kim­yasal ve tabiî olayların nedenleri, mahiyetleri ve sonuçları anlatmak değildir. Bu hususlar fen ilimlerinin konu ettiği mes'elelerdir.Din ise tabiat üstü konuları işler.Gayesi de insanlığın hem dünya hem âhiret saadetini sağlamaktır. Kur'an-ı Kerim' den ve Sünnet-i Nebe-viyye'de fiziksel, kimyasal ve çeşitli tabiat olaylarının konu edildiği âyetlere ve hadislere dikkatla bakıldığı zaman ön görülen gayenin olayların bizatihi kendileri değil bu olayların meydana gelmesi için gerekli şartları ve nedenleri sağlıyan; olayların bir düzen ve hesap içinde cereyan etmesini temin eden ve olaylardan belirli neticelerin çıkmasını gerçekleştiren tabiat üstü kuvvet sahibini düşünmek; O'nu bulup iman etmek ve O'nun gösterdiği saadet yoluna girmektir.Yok­sa Kitap ve Sünnet ne fizik ve kimya kitabı, ne de astronomi ve jeo­loji kitabıdır. Ama şunu da belirtmek gerekiyor ki; hiç bir ilmî ke­şif ve fenni gerçeğin Kur'an veya sahih hadîslere ters düştüğü ta­rih boyunca iddia edilememiş ve edilemez de. İslâmiyet daima müs-bet ilimle kucaklaşmıştır. Başka bir deyimle müsbet ilim daima İs-lâmî kaynaklara hizmet etmiştir. 20. asrın müsbet ilminin yeni ye-ni keşiflerinin kök ve kaynaklarının âyetlerde ve hadislerde oldu­ğunu ilim dünyası müşahade etmektedir. Atom'un parçalanması, yüksek irtifalarda oksijenin azalması, yerin göklerden (güneşten) kopması, yerin yuvarlak oluşu, hayatın sudan başlaması, yerin ken­di mihveri etrafında dönmesi birer örnek olarak gösterilebilir. Ta­bii bu hususlar konumuzun dışında kaldığı için üzerinde durmuyo­rum.

«Miftahü'1-Hâce» müellifi Tıybi'den naklen şöyle söyler: Hadisin başka bir rivayetinde, Bathâ'daki konuşmanın Hz.Abbâs' in henüz müslüman olmadan önce cereyan ettiğine dair işa­ret vardır.Konuşmanın Bathâ denilen Mekke yakınında­ki derede vuku' bulmuş olması da bu işareti te'yid ediyor.Keza ora­da bulunan cemaat (Hz.Ebü   Bekir   hâriç) da henüz

man olmuş değil idi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), o ce­mâati, süflî âlemden uzaklaştırarak ulvî âleme yöneltmek, göklere yere ve melekût âlemine dikkatlarını çekmek, daha sonra da kâina­tın yaratıcısı olan Allah hakkında tefekkür etmelerini sağlamak ve böylece onları putlardan kurtararak Allah'a iman etmeye irşad et­mek istemiştir. Bunun içindir ki; Resûlullah önce buluta ait soru­lar sormuş, sonra göklere, daha sonra göklerin fevkinde denize, Arş'ı taşıyanlara, Arş'a ve nihayet sonsuz kudret sahibi Allah Teâlâ'ya dikkatlerini çekmiştir.»

Hadisin metninde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Sehâb, Anan ve Müzn kelimeleri bulutun isimleridir. Müzn kelimesinin beyaz bulut demek olduğunu söyleyenler de vardır. Re­sûlullah, muhatabların dikkatini buyuracağı hususlara çekmek için onlara soru şeklinde bulut'un isimlerini andırmış daha sonra gökler ve ötesi ile ilgili sözlerine geçmiştir.

Semâ: Her şeyin tavanına denir. Yağmur ve bulut mânalarında da kullanılır. Gök kubbesi mânasında- daha çok kullanılır. Bu kelime­nin çoğulu «Semâvât»dır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadîslerde kullanılırken genellikle bununla kasdedilen mâna: Yer küresini ku­şatan, onun fevkinde görülen; sabit ve gezegen sayısız yıldızları, gü­neşleri ve ayları ihtiva eden tabakalardır. Biz bunların bir kısmım görebiliyoruz. İlim henüz çoğunu keşfedememiştir. Kur'an-ı Ke­rim ' in müteaddit âyetlerinde ve bir çok hadiste yedi gök tabakası ifadesi geçmektedir. Biz bu tabakaların varlığına inanıyoruz. Fakat bunların mahiyetini ve şeklini Allah'ın ilmine bırakıyoruz.

Bundan bir süre önce gökler, gezegenler, güneş sistemi hakkın­da astronomi âlimlerinin vermiş oldukları bilgiler, bu günkü keşif­ler muvacehesinde çok eksik hattâ yanlış bile çıkmaktadır. Geze­genler eskiden 7 iken bunların sayısı dokuza çıktı. Yarın ondokuza çıkrmyacağı ne malûm?. Düne kadar Ay'a gidilebilecek mi? diye te­reddüt eden astronotlar bugün O'na ayak basmış ve onun hakkın­da gözlem ve labaratuvara dayalı daha kesin malûmat elde etmiş­lerdir. Yann Merih'e de, öbür gün de bir başka yıldıza gidilmiye-ceğmi kim iddia edebilir?.

Düne kadar güneş sistemi en büyük sistem görülüyordu. Bugün nice daha büyük sistemler keşfedilmiştir. Güneşin ışığı 8-9 dakika­da bize ulaştığı halde öyle yıldızlar var ki dünyamıza olan uzaklık­ları dolayısıyle henüz ışıkları bize ulaşmamıştır. Bu itibarla Kur'an ve hadislerin nassları ile sabit olan 7 gök tabakasının varlığına ina-

niyoruz. Ama mahiyetini ve keyfiyetini bilmiyoruz.   Bunu Allah bi­lir, diyoruz.

Göklerin 7 tabaka olduğunu bildiren âyetlerin bâzısı şunlardır:Bakara 29,Isrâ 44,Mü'minûn 8e,Fussıiet 12,   Talâk 12,Mülk  3 ve Nûh 15.âyeti.Yer küresi ile gök arasındaki mesafenin «71 veya 72...» fıkrasın­daki tereddütün râvîden ileri geldiğinin umulduğu söylenmiştir. Şa­yet hadîsin metninde bu ifadenin bulunduğu kabul edilirse S i n d î'nin görüşüne göre yolcuların yürüyüş hızının farklılığı itibariyle mesa­fenin tesbiti değişik olarak belirtilmiş olabilir. Birisinin yürüyüş hı­zına göre yetmiş bir yıllık mesafe, başkası tarafından yetmiş üç yıl­da katedilebilir. Sindi: Ben bu yorumu yaptıktan sonra Suyuti'-nin yazmış olduğu Hâşiye'de Hafız İbn-i Hacer'in de aynı yorumu yaptığını naklettiğini gördüm. Bunun için Allah'a hamd olsun demiştir.

Sindi ve Miftâhü'l-Hâce'de belirtildiğine göre Tıybi: «Ha­dîste geçen yetmiş küsur yıldan maksad, tahdit değil, çokluktan ki­nayedir. Çünkü bir çok hadîslerde, yer ile gök arasındaki mesafe ve iki gök arasındaki mesafe beşyüz senedir, buyurulmuştur.» de­miştir.

Hadîste yedinci gök tabakasının fevkmda büyük bir denizin bu­lunduğu ve onun derinliğinin iki gök arasındaki mesafe kadar ol­duğu bildiriliyor. Biz bunun varlığına inanıyoruz. Keyfiyetinin ilmi­ni Allah'a bırakıyoruz.

Hadîsin metninde geçen Evâl, Veil'in çoğuludur. Veil: Dağ ke­çisinin teke kısmına denilir.

Azlaf da Zılf in çoğuludur. Züf: Sığır ve küçük baş hayvanda bulunan çatal tırnak demektir.

Yedinci gök tabakasının ötesinde bulunan denizin üstündeki Ev'al'dan murad : Dağ keçisi tekesi suretinde yaratılmış olan me­leklerdir. Bunların arş'ı taşıdığı hadiste belirtiliyor, ki bunlar şer-i Şerif lisanında «Hamele-i Arş» ismini alırlar. Bâzı hadîslerde onla­rın dünyadaki sayısının 4 olup kıyamette sekize çıkarılacağı bildi­riliyor.   E1-Hâkka sûresinin 17'nci âyetinde :

«Ve Rabbinin arşını kıyamet günü üzerlerinde (yahut) semâ'nın çevresinde bulunan meleklerin fevkinde olarak 8 melek taşır.- bu­yuru Imuştur

İbn-i Abbâs (Radiyallahü anh) 'dan rivayet olduğuna gö­re bu sekiz melekten murad, sekiz sınıf melektir. Onların sayısını Allah Teâlâ'dan başkası bilmez. Melek kelimesi cins isimdir, adam lafzı gibi bire de birden fazlaya da muhtemeldir.

Bu hususta geniş tafsilât isteyenler mezkûr âyetin tefsirlerine müracaat etsinler. .Ancak şunu söyliyeyim : Âyet-i Celîle hakkın­daki izahat hadîsimiz hakkında da düşünülebilir.

Arş: Lügatta tavan, çadır, köşk, mülk, saltanat, izzet ve bun­lara benzer yücelik ve yükseklik mânasını taşıyan pek çok şeylere ıtlak olunmuştur. Padişahların oturdukları tahta yüksek mertebe­sinden dolayı arş denilmiştir. Allah'ın ilk yarattığı, yükseklik ifade eden ve bu hadiste bahis konusu edilen varlığa da arş denilmiştir. İlâhî kudretin tecellî ettiği ilk yaratıklardandır. Kelâmcılar ile es­ki hikmet âlimleri Arş'ı kâinatı her yönden kuşatan yuvarlak bir fe­lektir, diye tarif etmişler, buna 9. felek ve atlas felek ismini de ver­mişlerdir. Fakat Muhakkik âlimlere göre şer-i Şerîf İstılahında kul­lanılan yani Kur'an ve Hadiste vârid olan, bu hadiste de bahsi ge­çen arş'ın mahiyetini tesbit ve takdir etmek insan aklının idraki dı­şında kalır. Bu konuda vârid olan hadislerde Arş'ın hakikati değil, kâinata nisbetle büyüklüğü bildirilmiştir. İzahına çalıştığımız hadîs­te de görüldüğü gibi arş'ın azameti belirtiliyor.

H û d   sûresinin 7. âyetinde  

«Ve O'nun (Allah'ın) Arş'ı su üzerinde idi...» Yani göklerden ve yerden evvel Allah Teâlâ suları yaratmış suların üstünde de Arş denilen pek ulvî bir makamı yaratmıştır. Arş'ın su üzerinde olma­sı, ona bitişik olmasını gerektirmez. Nitekim biz : Yer küresinin üs­tünde gök vardır, diyoruz. Bu âyette belirtildiği gibi hadislerde de Arş su üzerinde idi buyurulmuştur. Âyet ve hadislere göre ilk ya­rattığın su olması gerekir.   Arş ikinci mahlûk olur.Hadisin sonunda «Allah Tebarek ve Teâlâ Arş'ın fevkmdadır»fırkasından maksad Allah Teâlâ'mn hâkimiyet ve kudretinin arş'ı kuşatarak bütün kâinatı içine aldığıdır. Yoksa hâşâ Allah için bir mekân ve makamın bulunduğu kasdedilmemiştir.

A' r â f sûresinin 54. ve Yûnus sûresinin 3. âyetinde bu fıkraya benziyen Nazm-ı Celil olan

«Sonra Allah Arş üzerinde istiva etti...» âyetinin tefsirinde âlim­ler, istivâ'yı bu mânaya yorumlamışlardır.

İstiva i Lügat bakımından istikrar, yerleşmek, bir seviyede bu­lunmak mânalarına gelir. Bu mânalar Allah Teâlâ için muhal­dir. Çünkü Allah Teâlâ'mn mekândan münezzeh olduğu, O'nun ne mekâna ne de hiç bir şeye muhtaç olmadığı ve her şeyin O'na muhtaç olduğu sayısız delillerle sabittir. O halde İstivâ'dan maksad Arş'a ve tüm kâinata Allah Teâlâ'mn hâkimiyeti ve mâlik oluşudur En muazzam ve büyük yaratık olan arşa hâkim ve sâhib olduğu belirtilince artık arş'm aşağısmdaki âlemlere Allah'ın saltanat ve hâ­kimiyeti en beliğ bir şekilde ifade edilmiş oluyor.

Bâzı âlimler de: İstivâ'dan murad, Allah'ın zâtına âit olup key­fiyeti bizim meçhulümüz olan bir sıfattır, onun hakikatim Allah'ın ilmine bırakıyoruz, demişlerdir.

194) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu, demiştir :

*Allah, gökteki meleklere bir şeyin infaz edilmesini emrettiği za­man, düz bir taş üstünde hareket ettirilen zincir sesi gibi heybetli olan bu ilâhî buyruğa (korku içinde) tam m ân a siyi e inkıyad etmek üzere melekler, kanadlarını birbirine vururlar. Kalblerinden bu kor; ku gidince de bunlar; Cebrail, Mîkâîl gibi mukarrabin meleklere: Rabbiniz ne söyledi? diye sorarlar. Mukarrebin melekleri:

Allah, hak ve söz söyledi, diye Allah'ın emir ve hükmünü bil­dirirler ve  Allah yüce ve büyüktür, derler.Resul ullah buyurdu ki:

İşte bu suretle kulak hırsızı şeytânlar, Allah'ın verdiği emir ve hükümleri işitirler.Bu esnada kulak hırsızı o şeytânlar (yerden gö­ğe kadar) birbirlerinin üstünde (zincirleme) sıralanmış (kulak hır­sızlığına hazırlanmış) lardır. Bu durumda iken en üstteki şeytan melekler arasında cereyan eden konuşmayı işitir ve bu sözleri, altın­daki şeytana hemen aktarır. Bazen üstteki şeytan, işittiği haberi al-tındakine ve o da kâhin veya sâhirin diline atmadan önce bir ateş parçası üstteki şeytana erişir (ve onu yakar).Bazen de haberi altta-kine ulaştırıncaya kadar ateş ona ulaşmaz. Nihayet kendisine haber ulaşan kâhin veya sâhir o haberle beraber yüz yalan uydurup (sa­ğa sola söyler). Neticede gökten işitilmiş olan söz gerçekleşir. (Kâ­hin veya sâhir bunu istismar eder ve ettirir) .»[352]

 

İzahı

Buhâri,bu hadisi daha uzun bir metin hâlinde yine Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh) 'den «Hicr Sûresi Tefsiri» bölümün­de rivayet etmiştir. Bundan önce de aynı sûrenin 18. âyetini almış­tır. 17.nci âyet de konu ile ilgili olduğu için iki âyetin mealini bura­ya almayı uygun buluyorum:

«Göğü de, taşlanan (Allah'ın rahmetinden koğulan) her şeytan­dan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan şeytan vardır ki, ö'tıu apaçık bir Şihâb takip eder (ve üzerine düşerek onu yakar) .»

Bu âyetlerin tefsirinde,İbn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre:«Şeytanlar, İsa (Aleyhisselâm)'ın doğu­şuna kadar göklere çıkmaktan men edilmiyorlardı. O'nun doğum tarihinden itibaren 3 gök tabakasına çıkmak şeytanlar için yasaklan­dı. Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in doğumu ile be­raber bütün gökler şeytanlar için yasak edildi.»

Artık mel'un şeytanlar göklere çıkarak oradaki meleklerle görü­şemezler. Melekler vasıtası ile sırlara muttali olamazlar. Ancak her hangi bir şeytan kulak hırsızlığı etmek üzere yer küresine en yakın olan birinci gök tabakasına doğru yükselerek melekler arasında ya­pılan konuşmalardan bâzı haberleri çalacak bulunursa artık o şey­tanı da apaçık bir ateş parçası (yâni yıldızlardan ayrılan ve şihab denilen bir ateşin parlak alev'i) takip eder ve o şeytana çarparak onu parçalar. Çoğu zaman o şeytan, duyduğu haberi başka şeyta­na aktarmaya muktedir olamaz ve hak ettiği akıbeti boylar.

Hadisin metni Buharî'nin rivayetinde daha uzun olduğu için onun tercemesini buraya alalım :

«Ebû Hüreyre (Radiyallahü anhl'den rivayet edildiğine göre Re-sûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Allah, gökteki meleklere bir emrin infaz olunmasına hükmetti­ği zaman düz bir taş üstünde hareket ettirilen zincir sesi gibi hey­betli olan bu ilâhî hükme melekler tam mânası ile uyarak (korku ile) kanadlannı birbirine vururlar. Gönüllerinden bu korku gidince de melekler, mukarrabîn meleklere :

Eabbiniz ne söyledi? diye sorarlar. Mukarrabin melekler :

Allah'ın söylediği hak sözdür .diye Allah'ın hüküm ve emrini bil­dirirler ve Allah yücedir, büyüktür, derler. Bu şekilde kulak hır­sızı şeytanlar Allah'ın o emir ve takdirini işitirler. O esnada kulak hırsızı şeytanlar (yerden göğe kadar) birbirlerinin üstünde (zincir­leme) dizilmiş (ve kulak hırsızlığına hazırlanmış) bulunurlar. Şey­tanlar bu halde iken bazen melekler arasında vuku bulan konuşma­ları işiten en üstteki şeytana bir ateş parçası yetişip altındaki şey­tana o konuşulanı işittirmeden onu yakar. Bâzı defalar da ateş eriş­meden altındaki şeytana konuşulanı işittirir. O da aîtındakine ve­rerek bu suretle tâ yere kadar haber ulaşır ve Sâhirin ağzına-veri-lir. Şimdi sâhir o haberle beraber yüz yalan uydurup (halka söyler.) Allah'ın emri yer yüzünde gerçekleşince sâhir doğru çıkmış olur. On­dan bu haberi duyanlar da :

— Sâhir, vaktiyle şöyle şöyle olacak diye bunları birer birer bi­ze haber vermedi mi idi? İşte gördük ya sâhirin gök yüzünden işit­tim dediği sözünü hak ve doğru buluyoruz, derler.»

Yukarıya mealini aldığımız Hicr sûresinin 18'nci âyetinde ve izahına çalıştığımız hadiste belirtilen ve şeytanların semâya çık­maları ile ilgili husus Saf f â t sûresinin aşağıya meali alınan 6 - 10'uncu âyetlerinde izah edilmiştir :

«Biz şu yakın göğü yıldızlarla süsleyip donattık. Ve inatçı her şeytandan koruduk. Onlar en yüksek melekler cemâatini dinliyemez-ler (sözlerine kulak veremezler) ve kovulmak için her taraftan (şi-hab yaylımına) tutulurlar. Onlar için (âhiret günü) sürekli azab vardır. Ancak o şeytanlardan, (haber) çalıp çırpan bulunur. Onu da (gökten yere doğru) delip geçen bîr alev takip eder.»

Bu âyetlerde belirtildiği gibi kulak hırsızı şeytanlar «Mele-i A'Iâ = en yüksek cemaat» denilen ve vahiy alan meleklerin yakınlarına sokulamazlar. Ancak birinci semâya yaklaşabilirler ve oradan çala­bildikleri bir kaç kelimeyi yer yüzüne ulaştırmaya çalışırlar.Bunlar her taraftan kovulurlar. Bunlar içinde melekler arasında yapı­lan konuşmalardan bir şey kapan şeytana Şihab denilen bir parlak ateş parçası ulaşıverir ve onu yakar, öldürür veya delik deşik ediverir.

Yukarıda mealleri alınan âyetlerde ve hadiste geçen Şihab ke­limesi lügatte parlak ateş alevine denir. Şeytanlar haber çalmak için semâya yükseldiklerinde onları kovmak için meleklerin attıkla­rı alevli ateş mermileri mânasında çok kullanılmıştır. Astronomi di­linde buna Meteor   (Akan yıldız)  denir. Âyette,

«Gökten yere doğru karanlık tabakayı gelip geçen alev» diye tefsir edilmiştir.

Astronomi'de Meteor ve halk arasında yıldız kayması denilen Şihab olayının fiziksel mahiyeti henüz aydınlanmış değildir. Bu alandaki ilmî araştırmalar teorilerden ileri geçmemiştir. Bu araştır­macılar da görünüşte sanıldığı gibi yıldızın kendisi akmıyor, derler. Onlara göre bâzı cisimler yer atmosferine çok büyük bir hızla (sa­niyede 40-70 Km. sür'atla) girdikleri zaman sürtünme sebebiyle ak­kor hâline gelir ve parlak bir iz bırakarak bir iki saniye sonra ya­nıp tükeneceği ve atmosferden çıkacağı için gözden kaybolur.

Şihab olayının metafizik ilim sahasında vahiy yolu ile daha açık bir tarzda izah edilmiş olduğunu görüyoruz. İslâm âlimlerinin şu noktayı çok önceden belirttiklerini ve âyet ile hadisde Şihab tâbi­ri ile bu noktaya işaret görüldüğünü ifâde etmek isterim. Görünür­de vıldjzın düştüğü sanılıyor. Halbuki yıldızın kendisi düşmüyor. Bir ateş parçası alev hâlinde mermi gibi şeytana fırlatılıyor.

Hadîs metninin baş kısmında, Heybetli ilâhi hüküm ve takdir fermanı karşısında korku ve dehşete kapılan meleklerin ürken kuşlar ffibi   kanadlannı çırparak  birbirine  vurdukları belirtildikten  sonra;

«Kalblerinden bu korku gidince..."

diye başlıyan fıkra, Sebe sûresinin 23. âyetindeki;

parçadan iktibastır. Müfessirlerin beyanına göre âyetteki nazm-i Celil aynı mâna ile tefsir edilmiş ve başka şekilde de yorumlanmıştır.

Hâzîn tefsirinde bu âyet izah edilirken; bu hadisin baş kısmın­dan bu âyete kadar olan kısmı Tirmizi'den naklen alarak bu­nun sahih ve hasen olduğunu Tirmizi tarafından belirtildiği ifade ediliyor.

Hadiste bahsi geçen sâhir'in kelime anlamı malûmdur. Kâhin kelimesine gelince; Kâhin : Falcıya ve bakıcıya denilir.Kehânet de : Kâhinlik ve falcılık san'atma denir. Hadiste belirtildiği gibi İslâmi-yetten önce kâhinler geleceğe âit bâzı şeyleri haber verirler ve kâi­natın sırlarına vakıf olduklarını iddia ederlerdi. Resûl-i Ekrem'in «Nübüvvetten sonra artık kâhinlik yoktur.» buyurduğu gibi peygam­berimizin gelişi ile gök yüzü şeytanlara yasaklanmış, dolayısı ile es­kisi gibi kâhinler şeytanlar vasıtası ile gökten bol bol haber alma im­kânını kaybetmişlerdir. Ancak binde bir ihtimal ile, semalara yak­laşan şeytanın kulak hırsızlığı yaparak, çaldığı bir haberi başka bir şeytana, şihab denilen alevle yakılmadan aktarması mümkündür ki; bu da ilâhî bir imtihan olarak izah edilebilir.

Miftâhü'I-Hâce yazarı: Bu hadis şu hususlara delâlet eder, di­yor.

-Alîah dilediğine hükmeder, O'nun hükmünü önce Hamele-i arş olan melekler işitir. Sonra sırası ile diğer melekler işitir. Şeytanlar ku­lak hırsızlığına çıkarlar, bu esnada alevle kovulurlar. Şeytanlar bâ­zı haberleri çalınca buna ilâveler yaparlar. Şeytanlar bu haberleri yardımcıları durumunda olan kâhinlere ve sâhirlere iletirler. On­lar da bir sürü ilâveler yaparlar. Müs1im'in rivayet ettiği bir hadiste, râvi:

«Yâ Resülallah! Gerçekte kâhinler bize bazı haberleri verirlerdi. Biz de onların verdikleri haberlerin doğru çıktığını görürdük, dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buna cevaben s

«O hak kelimeyi şeytan çalıp onun kulağına fısıldar. Bu arada yüz yalanı da uydurur», buyurdu.

Miftâhü'1-Hâce, sözlerini şu cümle ile bitiriyor: Hadis, kâhinlere ve sâhirler'e varmayı yasaklıyor. O halde onla­ra varmak veya onları doğrulamak mubah değildir.»

Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet mezhebine göre kâhinleri, gaybe âit söyledikleri sözlerle doğrulamak küfürdür.

195) Ebû Musa (el-Eş'ârî) (Radiyallahü anh)'âen şöyle dediği riva­yet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beş hususu tebliğ etmek üzere, aramızda ayağa kalkarak  (bir konuşma yaptı)  ve :

«Şüphesiz Allah uyumaz. Zaten uyku O'nun şanına lâyık değil­dir. O, Kıst'ı (~ teraziyi) aşağı indirir yukarı kaldırır. Kullarının gündüz amelinden önce gece ameli ve gece amelinden evvel gündüz ameli O'nun katma yükseltilir. O'nun görülmesini perdeliyen hicab nurdur. Eğer Allah o hicabı (perdeyi) açsaydı, celâl ve cemâli, O'nun gördüğü bütün mahlûkatını yakardı», buyurdu.[353]

 

İzahı

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayakta konuşma yap­ması, tebliğ buyurduğu hususların önemini dinleyicilerine sezdirmek, herkesin kolaylıkla duymasını sağlamak için olsa gerek. Hutbelerini de bu maksadla ayakta okuduğu malûmdur. Râvî de rivayet ettiği hadisin ehemmiyetini belirtmek için Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayakta hitab buyurduğunu anlatmıştır.

Hadîsin «Allah uyumaz...» fıkrası hakkında Sindi; Çünkü uyku vücûd ve bedendeki organların dinlenmesi içindir.   Yorgunluk ve is­tirahat etmek istiyacı Allah için muhaldir. Zayıflık ve muhtaçlığın bir gereği  olan uyku her türlü eksikliklerden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın şanına lâyık değildir, diyor.

Hadîsin ikinci fıkrası olan «O, Kıst'ı aşağı...» de ki «Kist» keli­mesi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır : Kist, lügatta; adalet ve pay demektir.

Kist» kelimesi ile Allah katındaki manevî terazinin murad ol­duğunu söyleyenler olmuştur. Terazi, bazı maddelerin adaletle taksi­mine yarayan bir araç olduğu için adalet anlamına gelen Kist ke­limesi ile ifade edilmiş olur. Bu yoruma göre fıkranın mânası şöyle­dir :

«Huzuruna kullarının amelleri yükselen ve katından bütün can­lıların rızıkları inen Allah Teâlâ amellere ve erzaka âit mânevi tera­ziyi indirip kaldırır.» Nasıl ki terazi sahibi eşyayı tartarken elini bir indirir bir kaldırır ve terazinin gözü bir alçalır bir yükselir.»

Kist kelimesi ile adalet terazisinin kasdedilmiş olması da muhte­meldir. Buna göre fıkranın mânası şudur :

Allah mahlûkaü hakkında adalet terazisine göre hüküm ve tak­dir buyurur. Onun adalet ölçüsü dahilindeki hüküm ve tasarrufları terazi sahibinin, elini indirip kaldırmasına benzer.» Bu yoruma gö­re Resûlullah bu fıkra iîe Bahmân süresinin 29'uncu âyetin­de geçen  «Hergün O, yeni bir icad (ve

yaratma) dadır.» nazmına işaret buyurmuş olur. Sindi diyor ki bu yorum bir Önceki fıkraya daha uygun olur. Sanki şöyle buyurul-muş oluyor: «Allah sürekli olarak mülkünde adalet terazisi ile ta­sarruf ederken O'nun için uyumak nasıl düşünülebilir?»

Kist kelimesi ile rızık mânasının murad olduğu da söylenmiştir. Çünkü kist kelimesi lügatta nasib ve pay mânasına gelmiştir. Rızık-da kişinin payı ve nasibi olduğuna göre burada rızık mânası kasde­dilmiş olabilir. Fıkradaki indirme ve yükselmeden maksad da azalt­mak ve çoğaltmaktır. Bu duruma göre fıkranın mânası budur:

«Allah rızkı azaltır ve çoğaltır.»

Metindeki «Kullarının gündüz amelinden önce gece ameli...» fık­rası, kulların gece işledikleri amellerin bekletilmeden sabahla bera­ber derhal Allah'ın huzuruna çıkarıldığını ve gündüz amellerinin de akşam olur olmaz hemen O'nun katma yükseltildiğini ifade ediyor. Bilindiği gibi kulların işledikleri amelleri, anında Allah görür ve bi­lir. Meleklerin bu amelleri sabah ve akşam Allah'ın katına arzetme-lerinden gaye her amel karşısında Allah'ın kul için ihsan buyurdu­ğu mükâfatın melekler tarafından öğrenilmesi ve kulun defterinde hıfzedilmesidir.

«O'nun görülmesini perdeleyen hicâb...» cümlesindeki Hicâb; görmek isteyen ile görülmek istenen arasındaki perdeye denir. Bu­rada ise dünyada yaratıkların Allah'ı görmelerine mâni olan şey demektir. Fıkra : Allah'ın görülmesine mâni olan perdenin, hatıra gelen ve bilinen perdeler cinsinden olmadığını belirtiyor ve izzet ce­lâl, azamet ve kibriya nuru, dolayısı ile Allah Teâlâ'nın yaratıkları tarafından görülmediğini, yaratıkların gözlerinin O'na bakabilmek güç ve kabiliyetine sahib olmadığını, bu sebeple Allah Teâlâ'nın, ce­mâlini yaratıklarına göstermiş olsaydı bakmaya takati olmayan bü­tün yaratıkların yanıp mahvolmuş olacağını ifade ediyor. İşte göz­leri mahveden, kalbleri şaşkına çeviren ve akılları dehşet içine so­kan ilâhi hicap ve perde bu nurdur.    Bu nur perdesi açılıp gideriî-

seydi Allah'ın azamet ve celâli bütün yaratıkları yakardı. Şöyle de yorum yapanlar vardır:

«Eğer Allah hicab olan nuru izhar edip açığa vursaydı...»

196) Ebû Musa (el-Eş'ârî) (RadiyallahÜ ank)'âen rivayet edildiğine göre kendisi, Resûlullah (Sallattahü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Şüphesiz Allah uyumaz. Zâten uyku O'nun şanına lâyık değil­dir. O, kıstı, aşağı indirir, yukarı kaldırır. O'nun hicabı nurdur. Eğer Allah o hicabı açsaydı, celâl ve cemâli, O'nun gördüğü her şeyi ya-kardı.>

Sonra (Ebü Musa'dan hadisi rivayet eden) Ebû Ubeyde şu âyeti

« Ateş yerinde olan (Musa'ya) ve ateş etrafında bulunan meleklere bereket verildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah (her türlü ek­sikliklerden ve ihtiyaçtan) münezzehtir.»   (Neml sûresi, âyet 8).[354]

 

İzahı

Râvi Ebû Ubeyde'nin, bir kısmını okuduğu âyetin tamamının nıeâli ile bir önceki âyet de bununla ilgili olduğu için mealini ala­lım:

*Bİr zaman Musa (sefere çıkıp yolunu şaşırdığı zaman beraberinde bulunan) ehline şöyle söylemişti s «—Ben gerçekten bir ateş gördünii Size ondan (ateşin yanında bulunanlardan yolumuz hak­kında) bir haber getireceğim. Yahud parlak bir ateş koru getirece­ğim. Umulur ki, siz ateş yakar ısınırsınız.»

Musa, o ateşin yanına varınca ona şöyle nida edildi: *— Ateş yerinde olan Musa'ya ve etrafında bulunan meleklere bereket veril­di. Âlemlerin Rabbi olan Allah (bütün noksanlıklardan) münezzeh tir.»(Neml sûresi, âyet 7, 8)

Bu hadîsin metni bir öncekinin metninin aynidir. Yalnız bir önce­kinde bulunan ve kulların amellerinin Allah katına yükseldiğini ifa­de eden fıkra bunda mevcut değildir. Bir de görüldüğü gibi burda Ebû Ubeyde' nin Nemi sûresinin 8'inci âyetini kısmen oku­duğu rivayet edilmiş ise de bu husus diğer rivayette yoktur. Ha­disin senedindeki râvîlerin çoğu ayni zatlardır. Ancak burada'bu­lunan Veki' ve El-Mes'ûdi yerine orada Ebü Muâviye ve El-A'meş adlı râviler mevcuttur. Allah cümlesin­den râzi olsun.

197) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)den Resûlulah (Sallallahü Aley­hi ve, Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

Allah'ın ikram hazinesi doludur. Hiçbir (harama veya baş­ka) şey onu eksiltmez. O, gece gündüz devamlı akar. O'nun kudret elinde de Kist (= terazi, rızık) vardır. Yükseltir, alçaltır. Resûl-i Ek­rem (sözüne devamla)  buyurdu ki.

Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri infâk ve ihsan bu­yurduğu nimetlerin mahiyetini ve miktarını bana bildirebilir misin? Şüphesiz O'nun harcamış olduğu meblağ kudret elinde ve hazînesin­de bulunan nimetlerden hiç bir şey eksiltmemiştir.»[355]

 

İzahı

Hadisin metninde geçen Yemin kelimesinin lügat mânası el de­mektir.Burada onunla nimet veya hazinenin murad olduğu rivayet edilmiştir.Keza hadiste geçen Yed de lügatta el manasınadır.Fa­kat o da Yemin gibi mecazi mânada kullanılmıştır.Daha evvel de belirttiğim gibi nasslarda geçen ve lügat mânası itibari ile Allah için muhal olan kelimelere iman ederiz, akıl ile çözümüne girişmeyiz. Allah, bununla ne kasdettiğini daha iyi bilir, deriz. Veyahut te'vil eh­linin yorumlarına katılırız.Örneğin el ile nimet, hazine veya kud­ret muraddır, denilmiştir.

Bu hadîste geçen kist kelimesi yine adalet ve rızık mânasına yo­rumlanabilir.Mizan kelimesi, kıst'ın adalet mânasına alınmasını te'yid eder. înfâk kelimesi ise rızık mânası ihtimaline kuvvet kazan­dırır.

198) Abdullah bin Ömer (Radiyalalhü ankümâyden rivayet edildiği­ne göre Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) minber üstünde şöyle buyu­rurken, işittim, demiştir :

«Cebbar (olan Allah kıyamet günü mülkü olan) gökleri ve yeri (kudret) eline (şöyle) alır.» Hâvi Abdullah bin Ömer dedi ki: Re­sûlullah böyle buyururken elinin parmaklarını kapadı sonra da par­maklarını açıp kapatmaya başladı.

(Resûlullah sözlerine devamla şöyle buyurdu) : «Sonra Allah buyuracak ki, Cebbar olan, ancak benim.    Hani (dünyadaki)  Cebbarlar nerede? Hani mütekebbirler nerede?»

Râvi Abdullah dedi ki: Resûlullah bu konuşmasını yaparken sa-

gına ve soluna eğiliyordu. Hattâ baktım minber, altından yukarı­sına kadar öyle bir derecede sallanıyordu ki ben artık minber Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber düşecek mi? diye endişelendim.[356]

 

İzahı

Müslim «Kitâb-u SıfâtiT-Münâfikîn» bölümünün «Sıfatü'1-Kıyâme» babında bn hadîsi, kısmen değişik lâfızlarla rivayet etmiş­tir. Aynı mânayı ifade eden bir kaç hadis daha orada rivayet edil­miştir.

Müs1im'in Şarihî Nevevî'nin Bağavi'den naklen beyân ettiğine göre, Resûlullah'ın bu hitabeti esnafında (mübarek) parmaklarını açıp kapaması, Allah Teâlâ'nın yaratıkları dağıttıktan sonra toplamasının O'nun için ne kadar kolay ve basit olduğunu tas­vir etmesi gayesi iledir. Hâşâ insan eline ve parmağına benziyen bir organın Allah için tasvir edilmesi gayesi düşünülemez. Minberin sal­lanmasına gelince; Resûlullah'ın hareketi, sağa, sola eğilmesi ve yap­tığı işaretler dolayısı ile minber de hareket etmiş olabilir. Bununla beraber Resûlullah'ın buyurduğu hitabetin verdiği mehabet dolayısı ile ve bir mucize mahiyetinde minberin sallanmış olması da muhte­meldir. Bu ve benzeri hâdiselerde çözümü bizce müşkil olan ve hat­tâ imkânsız görülen kelimeler ile Resûlullah'ın ne mânayı kasdet-tiğini ancak Allah bilir. Biz Allah'a ve sıfatlarına iman ederiz. Ne O'nu bir şeye ne de bir şeyi O'na benzetiriz. Resûlullah'ın buyurdu­ğu sabit olan her şey haktır, doğrudur. O'nun buyurduklarından bil­diklerimiz olursa bu bilgi Allah'ın bir lütfudur. Meçhulümüz kalan kısım ise; biz ona inanır ve ilmini Allah'a havale ederiz.[357]

Sindi de bu hadîsin haşiyesinde, Bağavî' nin «Şerhü'sSün-ne» adlı kitabında şöyle söylediğini nakleder :

«Kur'an ve hadislerde Allah Teâlâ'nın sıfatları hakkında vârid olan: nefis, yüz, göz, parmak, el, ayak, varmak, gelmek, semâya in­mek arş üstünde karar kıimak, gülmek, ferahlanmak ve benzeri ke­limeler, nasslarla sabit olan, Allah'a âit bir takım sıfatlardır. Bu se­beple bunlara iman etmek, te'vili yoluna gitmeden, yaratıklara ben-zetmeksizin ve olduğu gibi kabul etmek gerekir ve Allah'ın zâtı yara­tıklardan hiç bîr varlığa benzemediği gibi O'nun hiç bir sıfatının da her hangi bir yaratığın sıfatlarına benzemediğini itikad etmek va­ciptir. Nitekim;

«Hiç bir şey Allah'a, benzemez ve O, işitici ve görücüdür» buyurulmuştur.[358] Ümmetin selefi ve hadis âlimleri bu görüşü be­nimsemişler; bu sıfatlar hakkında temsil ve te'vilden kaçınmışlar ve bunun ilmini Allah'a havale etmişlerdir. Allah Teâlâ da ilimde oto­rite olanların bu durumu A1-imrân sûresinin 7'nci âyetinde şöyle haber veriyor:      

= İlimde kökleşmiş olan kimseler ise: «Biz ona (mânası anla­şılmayan müteşabihe) inandık; açık ve kapalı bütün âyetler Rabbi-miz tarafındandır, derler...»

Süfyân bin Uyeyne de: Kur'an'da Allah Teâlâ'nın, kendi zatı için buyurduğu bütün sıfatlarının tefsiri onu okumak ve üzerinde susmaktır. Allah ve Resulünden başka hiç kimse onları tef­sire yetkili değildir, demiştir

Adamın biri, İmam Mâlik bin Enes (Radiyallahü anhümâVe: âyetindeki «Istiva»nın nasıl olduğunu sordu. İmam hazretleri:

— İstiva (= oturmak, karar kılmak gibi) lügat mânaları bakı­mından meçhul değildir. Âyetteki istivanın keyfiyeti akıl ile çözü­lemez, ona iman etmek gerekir, onu soruşturmak bid'attır. Ben se­ni ancak sapık olarak görürüm, diye cevap verdi ve meclisinden çı­karılmasını emretti.

Velîd bin Müslim demiştir ki: Ben İmam Ev-zâî'ye, Süfyân bin Üyeyne'ye ve İmam Mâlik'e Allah'ın sıfatlarına ve Allah'ı görmeye dâir vârid olan bu hadisleri sordum. Onlardan şu cevabı aldım : «Keyfiyetlerini düşünmeden on-ian olduğu gibi ikrar ve kabul ediniz.»

Zührî'de : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ancak tebliğe m&murdur. Biz de teslim ve kabule memuruz, demiştir.[359]

Cebbar: îbn-i Abbâs (Radiyallahü anh)'e göre azamet­li ve yüce, demektir. Bâzılarına göre de, kulların hallerini ve ihtiyaçlarını düzeltendir, demişlerdir.Bir de Cebbar; dilediği her şeyi ya­pan ve hiç bir kuvvet tarafından engellenemeyen, diye tarif edilmiş­tir. Hangi şekilde tarif edilirse edilsin bu vasıf Allah'a mahsustur, O'na lâyıktır. Kulun böyle bir vasıf taşımaya kalkışması, gülünçtür.

Mütekebbir: Azamet, ululuk, büyüklük sahibi olduğunu açıklıyan, demektir. Bu hal kul için mezraumdur. Fakat her türlü ek­siklikten münezzeh olan ve yücelik ile ululuğun bütün vasıflarına sa­hip olan Allah Teâlâ için övgüye lâyıktır.

199) En-Nevvâs[360] bin Sem'ân El-Kilâbî (Radiyallakü ank)'âzn ri­vayet edildiğine göre kendisi:Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyururken işittim, demiştir :

«Her kalb ancak Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasın­dadır.Eğer dilerse (hak üzerinde) durdurur ve şayet dilerse saptı­rır.»

(Râvî en-Nevvâs devamla:) ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle dua ederdi,  (demiştir) -.

«Ey kalbleri (dilediği üzerinde) sabit kılan Allah! Kalblerimizi dinin (olan İslâmiyet) üzerinde sabit kıl.»

(Râvi bundan sonra da)  Resûlullah şöyle buyurdu, demiştir:

«Terazi Rahmân'ın elindedir. Kıyamet gününe kadar bazı ka­vimleri yükseltir, diğer bir kısım kavimleri de alçaltır.[361]

 

İzahı

Hadiste geçen parmak, el ve terazi kelimeleri hakkında bundan önceki 195 -198 nolu hadislerin izahında gerekli malûmatı verdim. Burada tekrar edilmesine mahal yoktur. Kalbin hidayetten dalâlete ve dalâletten hidayete döndürülme sinin Allah için çok basit olduğu­nu ve iman hali olsun küfür hali olsun her an değişebildiğim belirt­mek İçin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Kalb Rahmân'ın iki parmağı arasındadır» şeklindeki tabiri kullanmıştır.. Mü'min ki­şinin mağrur olmaması gereği hadisten anlaşılıyor. Hele Resûl Ek­rem'in en yüce mertebeyi ihraz ettiği halde kalbinin İslâmiyet üze­rinde sabit kılınması duasına devam etmiş olması, kişinin mağrur olmasının nasıl bir akılsızlık olduğunu açıkça gösteriyor. Allah cüm­lemizi Resûl-i Ekrem'in yapmış olduğu duâ'nm şümulüne girenler­den eylesin, âmîn.

200) Ebû Saâd-i Hudrî (Radiyallahü anh)'den, ResûiuÜah (Sallaf-lahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: -

«Allah,'şu üç şeye şüphesiz yönelir, çok râzi olur: Namazda (teş­kil edilen) saffa, geceleyin namaza duran adama ve cihâd eden kim­seye.»

(Râvi dedi ki: Kanâatıma göre cihad eden kimse ile ilgili olarak) Resûlullah «Ordunun arkasında (ötesinde...)» kaydını koştu.[362]

 

İzahı

Hadîsin metninde geçen «Dıhk = gülmek» kelimesi daha önce geçen hadislerin izahında belirttiğim gibi lügat mânasına olmayıp yönülme ve rızâ ile yorumlanır. Hadis, mü'minlerin cemaatla namaz

kılarken teşkil ve tanzim ettikleri saffın, gece namazına kalkmanın ilâhî rizâ ve teveccühe vesile olduğunu belirtiyor. Bir de savaşta za­fer kazanıldığı halde ordunun arkasında (yani ötesinde) hâlâ çar­pışan mücahidin halinin de Allah Teâlâ'nm rızasına vesile olduğu bildiriliyor. Râvî hadîsin metninde «Ordunun arkasında» kaydının bulunduğunu kesinlikle hatırlamadığı için kanaatımca bu kayıt var­dır, diyor. Şayet bu kayıt varsa; mânası demin belirttiğim gibidir. İlk bakışta sanıldığı gibi savaş yapılırken ordunun arkasında kalıp orada savaşmaya yeltenen demek değildir. Bilindiği gibi bu hal tak­diri değil, tekdiri muciptir.

Zevâid müellifi, bu hadisin isnadının sıhhati hususunda itiraz olduğunu şöyle belirtiyor : Çünkü râvîlerden Mücâ Iid'in riva­yet ettiği hadislerin genellikle mahfuz olmadığı İbn-i Adî ta­rafından ifade edilmiştir.Yine seneddeki râvîlerden Abdullah bin İsmâi1'in durumunun meçhul olduğu Ebû Hatim ve Zehebî tarafından beyan edilmiştir.

201) Câbir bin Abdİllah (Radiyallahü anh)'âen şöyle söylediği riva­yet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hac mevsiminde (Mekke'ye Qe" şitli yerlerden gelen) insanlara kendisini takdim ederek :

«Beni kavmine götürecek kimse yok mu? Çünkü gerçekte Kureyş beni, Rabbimin kelâmını tebliğ etmekten alıkoymak istediler», buyu­rurdu.[363]

 

İzahı

Mekke müşriklerinin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e ve O'na iman edenlere reva gördükleri eziyete ve îslâmiye-tin yayılmasını engelleyici hareketlerine âit bilgiler cildleri doldurur.

Mekke müşriklerinin hakkı kabul etmelerinden ümidini kesen Resûl-i Ekrem, Hac münâsebetiyle etraftan gelen halkla görüşüyor, Resul olduğunu bildiriyor ve onları imana davet ediyordu. Islâmi-yetin Mekke'de gelişmesinin güçlüğünü de bilen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'nin dışında müsâid bir yerin temini ve bir kavmin yardımını sağlamak için hadiste belir­tilen arzusunu açıklıyordu. Nihayet Medine-i Münvvere1-den gelen mübarek zâtlar ile meşhur Akabe görüşmeleri başlamış oluyor Bu görüşme isteği, görüşmelerin başlaması, safhaları ve ha­yırlı sonucu Siyer kitaplarında izah edilmiştir. Burada izah edecek değilim.

Sindi diyor ki; hadis Allah'ın Mütekellim konuşmacı vasfına sahip olduğuna ve Kur'an-ı Kerim’in Allah'ın kelâmı ol­duğuna delâlet eder, diyor.

202) Ebü'd-Derdâ' (Radiyallahü ankyden rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (SaUallahii Aleyhi ve Set/em), Allah Teâlâ'nm;Her gün Allah yeni bir icaddadır.[364]  buyruğu hakkında şöyle buyurdu :

«Bir günahı örtmesi, bir üzüntüyü gidermesi, bir kavmi yükselt­mesi ve bir kavmi alçaltması O'nun  (yeni yeni) icadlarındandır.[365]

 

İzahı

Hadîste anılan âyetin iniş sebebi tefsir kitablarmda şöyle anla­tılıyor :

Yahudiler, Allah Teâlâ'nın Cumartesi günü hiç bir emir ve hüküm vermez olduğunu iddia ediyorlar idi. Âyet onların bu id­dialarını red etmek üzere nazil olmuştur.

Medârikü't-Tenzîl tefsirinde nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem, bu âyeti bir ara okuyunca Ona: Allah'ın her gün yaptığı yeni icad nedir? diye sorulmuş, Resûlullah da bu hadisi buyurmuştur.

Süfyân İbn-i Uyeyne de: Bütün zaman Allah ya­nında iki günden ibarettir. Dünyanın devam ettiği süre bir gün sa­yılır. Diğer gün de âhiret günüdür. Dünya günü Allah Teâlâ'nın Şe'niİ = icadı emir ve yasak kuralları koymak, halkı imtihan etmek, ihya etmek, öldürmek, ikramda bulunmak, ikramını kısmaktır. Âhi-retteki şe'n'i = icadı ise kullarını hesaba çekmek, cehennemlikleri cezalandırmak, Cennetlik olanları mükâfatlandırmaktır, demiştir. Tefsir kitablarının bu âyet ile ilgili izahları uzundur. Biz bu kadarı ile iktifa edelim.[366]

 

14 — İyi Veya Fena Çığır Açanların Beyanı Babıdır

203) Cerîr (bin Abdillah) (Radiyallahü ank)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim iyi bir çığır açar da o çığıra gidilirse ona, açtığı çığırın se­vabı verileceği gibi o yolda gidenlerin sevabının bir misli de verile­cek ve bu  (adam), onların sevablarmdan bir şey eksiltmiyecektir.

Kim kötü bir çığır açarsa ona da, açtığı çığırın günahı yükletileceği gibi o yolda gidenlerin günahlarının bir katı da yükletilecek ve bu (adam), onların günahlarını eksiltmiyecektir.»

204) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre şöy­le söylemiştir:

Bir (fakir) adam Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemy'm yanına gel­di. Resûlulah da ona yardım etmek üzere (sahâbîleri) teşvik etti. Bunun üze­rine bîr sahâbî:

— Benim yanımda şöyle şöyle mal vardır, dedi (ve o malları ge­tirip adama verdi.)

Râvi (Ebû Hüreyre) dedi ki: Bunun üzerine mecliste bulunan her­kes az çok bir şeyler sadaka olarak adama verdi. Bundan hemen son­ra Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kim hayırlı bir iş yaparak (örnek olur) ve halk tarafından o hayırh iş yapılırsa, ona yaptığı işin sevabı tam olarak verileceği gi­bi o hayırlı işi yapan insanların sevapların (çeşitlerin) den de verile­cek ve bu (adam), onların sevablarmdan bir şey eksiltmiyecektir. Kim fena bir çığır açar da o çığırda gidilirse ona da açtığı çığırın günahı tam olarak yükletileceği gibi o yolda gidenlerin günahların (çeşitlerin) den de yükletilecek ve bu (adam), onların günahların­dan bir şey eksiltmiyecektir.[367]

205) Enes bin Mâlik (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah  (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Her hangi bir dâvetçi (insanları) dalâlete çağırır da ona uyu­lursa şüphesiz, dâvetine icabetle ona uyanların günahlarının bir mis­li kendisine verilecektir. Ve bu (adam), uyan insanların günahla­rından bir şey eksiltmiyecektir. Her hangi bir dâvetçi (insanları) hidâyete çağırır da ona uyulursa, uyan insanların sevablarınm bir misli şüphesiz ona verilecek ve bu (adam), uyanların sevablarından bir şey eksiltmiyecektir.[368]

206) Ebû Hüreyre (Radiyallahü ank)'öen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir :

«Kim, hidâyete çağrıda bulunursa, kendisine uyanların sevabla-nnın bir katı ona verilecek ve bu (adam), uyanların sevablarından bir şey eksiltmiyecektir.Kim de dalâlete davet ederse, kendisine tâ­bi olanların günahlarının bir misli ona verilecek ve bu (adam), tâbi olanların günahlarından bir şey eksiltmiyecektir.»

207) Ebû Cuhayfe [369] (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine gö­re, Resûlulah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kim iyi bir çığır açar ve kendisinden sonra o çığırda gidilirse ona, kendisinin sevabı verileceği gibi, açtığı çığırda giden insanla­rın sevablarından hiç bir şey eksiltmeden o scvabların bir katı da verilecektir. Kini de kötü bir çığır açar ve kendisinden sonra o çığırda gidilirse, ona kendisinin günahı yükletileceği gibi, açtığı yolda gidenlerin günahlarından hiç bir şey eksiltmeden o günahla­rın bir misli de yükletüecektir.[370]

208) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)x\en rivayet eri ildiğine göre.Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Her hangi bir şeye çağıran her dâvetçi kıyamet günü durduru­larak (dünyada) davet ettiği şeye olan çağrısını sürdürecektir. Yal­nız bir adamı davet etmiş olsa bile kişinin durumu böyle olacaktır.[371]

 

Bu Babdaki Hadislerin İzahı

Bu babta geçen ilk beş hadisin sened ve metinleri ayrı ise de mâ naları bir birini teyid eder mahiyettedir. Nitekim Sindi şöyle diyor:

«Râvilerinden Sa'd bin Sinan'in zayıflığı nedeni ile (205 nolu) hadise ait senedin, keza râvî İsrâî1'in zayıflığı do-layısı ile (207 nolu) hadisin senedinin zayıf olduğu, Zevâid'de bildi­rilmiş ise de aynı mânayı ifade eden sahih hadisler, senedleri zayıf olan hadislerin metinlerinin kuvvetli olduğuna delâlet ederler.»

Müslim, «İlim» kitabının bir babında, buradaki 206 nolu ha­dîsi yine Ebû Hüreyre' den ve kısmen değişik bir sened ile rivayet etmiştir. Ayrıca râvî Cerîr bin Abdillah' tan ri vâyel ettiği hadisin metni burada rivayet edilen 203 nolu metinden daha geniştir. Mâna bakımından da 203, 204 ve 207 nolu hadislerin metinlerini teyid ediyor.

Hadîslerde geçen «İyi çığır ve «Kötü çığır»m, tesbit ve tayini hususundaki ölçü İslâmî esaslardır. Başka bir ölçü düşünülemez. $er-i Şerifin iyi saydığı şeyler iyi kabul edildiği gibi kötü saydığı şeyler de kötü kabul edilir.

Müs1im'in Sarihi Nevevi:«Bu hadisler, iyi işleri ya pıp güzel çığır açmanın müstehab olduğunu ve kötü işler ya­pıp fena çığır açmanın da yasak ve haram olduğunu açıkça belirt­mektedirler. Keza iyi bir çığır açan kimsenin, kıyamet gününe ka­dar o çığırda yürüyen bütün insanların kazanacakları sevabın bir mislini alacağını ve kötü bir çığır açan kişinin de, kıyamet gününe kadar o yolda giden bütün insanların boyladıklan günahların bir ka­tını sırtlıyacağım sarahaten bildiriyor. Keza hidayete çağıran adam, kendisine uyan insanların elde ettikleri sevabın bir mislini kazanır.Dalâlete davet eden şahıs da, kendisine uyan insanların yüklendik­leri günahların bir katını yüklenmiş olur.Kişinin kılavuzluk ettiği hidavet veya dalâlet yolu ister daha önco açılmış olsun ister ilk ola­rak o kişi tarafından açılmış olsun farketmez. Kişi, ettiği kılavuzluk dolayısı ile anılan büyük sevab veya büyük günah almış olur.

Hadislerde bahsedilen çığır açma veya kılavuzluk etme mes'elesi muayyen bir sahaya mahsus değildir.Bu durum iman, ibâdet, ahlâk, eğitim, öğretim vesair alanlarda da olabilir», demiştir.[372]

208 nolu hadisin metninde «Her hangi bir şeye çağıran...» tabi­rinin zahirine göre; çağrılan yol iyi de olabilir fena da olabilir. Fa­kat cümlenin son kısmı olan «Kıyamet günü durdurulacak...» tabi­ri bu hadisin fena yola davet edenlere âit olduğuna işaret eder, ka-naatındayım. Çünkü kıyamet günü durdurmak, tevkif etmek, hap­setmek işlemi sorguya çekilenler hakkında uygulanır.Nitekim bu hadîste durdurma mânasını ifade eden fiilinin masdarmdan alınma fiillerin kullanıldığı ve aşağıya mealleri yazılı âyetler kâfir­ler hakkındadır:

«Ve onları ateşin üzerinde durdurulup da:«Eyvah bize ne olurdu bir geriye çevrilseydik ki, Rabbimizin âyetlerini tekzib etme­seydik ve mü'minlerden olsaydık» dedikleri zaman bir görecek ol­san.»   (En'âm sûresi, âyet 27)

«Ve kafir olanlar dediler ki: Elbette biz ne Kur'an'a inanırız ve ne de O'nun önündekine. Eğer o zalimleri, Rablerinin huzurunda tev­kif edilmiş oldukları zaman görecek olsan...» (Sebe' sûresi, âyet 31)

«Ve o müşrikleri tevkif ediniz (durdurunuz). Şüphesiz onlar sor­guya çekilecek kimselerdir.»  (Saffât sûresi, âyet 24)

Bu âyetlerde geçen : durduruldular, durdurulmuş olanlar, onları durdurunuz* fiillerin hadisde geçen  «durduruldu» fiili gibi   = «durdurmak» masdarından alınmadır.

Saffât sûresinin 24'üncü âyetinin açıklaması bahsinde Hâzin tefsirinde Tirmizi'den naklen bu hadis alınırken, Tirmizi'nin Enes'ten olan rivayetine göre, Resûlullah'm, hadisi bu­yurduktan sonra bu âyeti okuduğu da ifade ediliyor. Bu rivayette hadîsin, kötü yola çağıranlar hakkında olduğu görüşünü teyid edi yor. Mamafih hadisin iyi yola davet edenlere şümulü de muhtemel­dir. Böyle olunca iyi yola davet eden kimselerin ise; bu yüce ve şe­refli hizmetlerinden dolayı mahşer halkına tanıtılmaları ve ulvî ça­lışmalarını  temsil etmeleri maksadı  ile durmalarına ve davetlerini tekrarlamalarına izin verilecek şeklinde hadisin yorumlanması akıl­dan uzak değildir.

Kötü yola davet edenlerin durdurulmaları mahşerde olabildiği gi­bi Cehennemde de olabilir.Ancak yukarıda belirttiğimiz Tirmizi'-nin Enes'ten olan rivayetine göre hadisin bitiminde Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Saffât sûresinin 24'üncü âyetini okumuştur.Bu âyet mahşerdeki durdurmaya âit olduğuna göre ha­disteki durdurma ile mahşerdeki durdurma kasdedilmiş olur.[373]

 

15 — İhmal Edilen Bir Sünneti İhya Edenin Beyânı Babı

209) Amr İbn-i Avf El-Müzenî[374] (Radiyallahü a»/r)'den rivayet edil­diğine göre Resülullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel et-meîerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevabîardan hiç bir şey eksiltmeden onların sevablarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid'at icad ederek onunla amel edilmesine vesile olursa, o bid'at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiç bir şey ek­siltmeden onların günahlarının  bir katını yüklenmiş olacaktır.

210) Amr İbn-i Avf (Radiyallahü ank)'âen rivayet edildiğine göre Resûkülah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

-Kim benden sonra ihmal edilmiş ol&n bir sünnetimi ihya eder­se, o sünnetle amel eden insanların sevablarmdan hiç bir şey eksilt­meden onların sevablarının bir mislini şüphesiz almış olacaktır. Kim de Allah ve Resulünün râzi olmadıkları bir bid'atı İcad ederse o bid'at ile amel eden insanların günahlarından hiç bir şey eksiltmeden on­ların günahlarının bir mislini yüklenmiş olacaktır.»[375]

 

İki Hadîsin İzahı

Lâfız bakımından bir birine çok benziyen bu hadislerin ifade ettikleri mâna ve hüküm aynidir. Senedlerine gelince: îlk hadisin senedinde Ebû Bekir bin Ebî Şeybe ve Zeyd bin E1-Hubâb,diğerin senedinde bunlara karşılık Muhammed bin Yahya ve İsmail bin Uveys bulunur. Sened-lerdeki diğer râvîler aynidir. Hadisin metninin kuvvetini belirtmek için müellif iki senedi de zikretmiştir.

Hadîslerde geçen «Sünnet»den maksad, Sindi ve «Miftâhü'l-Hâce.'de naklen beyan edildiği gibi Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in va'zetmiş olduğu hükümlerdir. Fitre, zekâtı gibi farz ibâdetler ve bayram namazı, vakit namazlarını cemaatla kılmak, na­maz dışında   Kur'an okumak, ilmi çalışma ve benzeri farz olmayan ibâdetler Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafın­dan konulmuş hükümler olduğu için hepsi Sünnet»in şümulüne girei. Şu halde burdaki «Sünnet» farz ve vâcib'in dışında kalan ibâdet demek değildir.

Hadîste geçen «Sünnetin ihyası* Resûlullah tarafından konul­muş olan hükümler ile amel etmek, bunları nefsinde tatbik etmek ve insanların bu hükümlerle amel etmelerini gerçekleştirmek için ge­rekli tahrik ve teşvikte bulunmak, demektir.

Metindeki «Bid'at»dan maksad ise şer-i şerifin esaslarına aykı­rı düşen söz, fiil ve hareketlerdir. Bid'at bu mânaya yorumlandığı takdirde:Allah ve Resulünün râzi olmadığı bid'at...» tâbiri bida­tin takbihi için kullanılmıştır, denilir. Çünkü îslâmiyetin esaslarına ters düşen bid'atlardan Allah ve Resulünün râzi olduğu bir bid'at dü­şünülemez.

Şayet Bid'at: îslâmi esaslara ters düşsün, düşmesin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den sonra ihdas edilen şeydir, diye ta­rif ediHrse o zaman «Allah ve Resulünün râzi olmadığı...» tabiri tak­bih için değil, tahsis içindir. Yâni Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sonra ihdas edilen bid'atlar arasında ilmî eserlerin ya­zılması, okulların açılması gibi Allah ve Resulünün râzî oldukları bir çeşit bid'atın bulunduğuna hadis işaret etmiş olur.

«Bid'at» ile ilgili geniş izahat 45 nolu hadîsin açıklaması bah­sinde verildi. Oraya müracaat edilebiilr.[376]

 

16 — Kur'an-I Öğrenen Ve Öğretenin Faziletinin Beyânı Babı

211) Osman bin Affân (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«(Şu'be'nin rivayetine göre) Sizin en hayırlınız, (Süfyan'ın riva­yetine göre ise) sizin en faziletliniz Kur'an-ı öğrenen ve Öğretendir.»

212) (Yine) Osman bin Affân (Radiyallahü anh)'dent Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Seüem)'m :

«Sizin en faziletliniz Kur'an-ı öğrenen ve öğretendir» buyurdu­ğu rivayet edilmiştir.

213) Sa'd bin Ebî Vakkas (Radiyallahü ank)'âen, Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu dediği rivayet edilmiştir:

«Sizin en hayırlılarınız Kur'an-ı öğrenenler ve öğretenlerdir.» (Seneddeki bir râvî) dedi ki ve (Bana hadisi rivayet eden zat) eli-ntf tuttu ve beni bu oturduğum (Kur'an öğretme) mevkiine oturttu, Kur'an okutuyorum.[377]

 

Bu Üç Hadîsin İzahı

Birinci hadisin senedindeki râvilerden Yahya bin Sâid E1-Kattan,iki zattan rivayette bulunmuştur :  Şu'be' den

aldığı rivayette hadisin metni: «Sizin en hayırlısınız...» diye başlar. Süf yan' dan aldığı rivayette ise metin: «Sizin en faziletliniz...» şeklinde başlar.   Bu husus hadisin rivayetinde belirtildiği için biz de parentez içi ifadelerle durumu belirttik.

Son hadiste Resûlullah'ın buyruğu bittikten sonraki sözün hangi râviye ait olduğu belirtilmemiştir.Eldeki îbn-i Mâceh «Sü­nen* nüshasının dip notunda Muhammed Fuad Abdül-Baki: Bu sözün râvî Asım bin Behdele'ye âit olması umulur. Çünkü kendisi zamanının Kur'an okuyucularının ima­mı idi.Fıkranın mânası da şöyle olur: Mus'ab bin Sa'd elimi tutup beni Kur'an öğreticiliği mevkiine oturttu» demiş­tir.

Buharî «Fadâilü'l-Kur'an» kitabının 21'nci babında ilk iki metni yine Osman bin Affân (Radiyallahü anhVden rivayet etmiştir.   Senedlerindeki râvilerine bir kısmı burdaki râvilerdir.

Hadisler Kur'ân-ı Kerim'i öğrenmenin ve öğretme­nin faziletini beyan ederek bu ulvi hizmeti ifa eden kimsenin en ha­yırlı ve faziletli insanlardan olduğunu ifade ediyor.Çünkü böyle bir mü'min hem kendi nefsini hem de başkalarını olgunlaştırıyor.Ken­disi yararlanıyor, halkı da yararlandırıyor.

Bir soru hatıra gelebilir:Hadîslerin zahirine göre Kur'an öğrenimi ve öğretimi ile iştigal edenler en hayırlı ve en faziletli in­sanlardır.Bu duruma göre bunlar fıkıh ilminin öğrenim ve öğreti­mi ile meşgul olanlardan daha mı üstündürler?

Cevab: Hayır. Fıkıhçı bir kimse Kurrâ' olanlardan üstüı tdür.Bu hadislerdeki muhatablar Sahâbilerdir.Ashâb-ı kiram ise fıkı.hçı idi­ler.Şu halde hadisten alınan netice şudur:Fıkıh bilgisi yanında kıraatla da iştigal eden kimseler daha hayırlı ve faziletlidirler.Buhari'nin şerhi Kastalâni bu soru ve cevabı belirttikten sonra şöyle sö.yler:

« Kur'an öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan kimse, cihad eden veya cephede nöbet bekleyen veyahut mârufu emredip münkeri meneden kimseler gibi ağır ve tehlikeli yükler altına girenlerden üs­tün mü? diye sorulsa buna cevaben denilecek ki: Bu hususta ölçü yararlı olmaktır. Hangisi cemiyete daha çok yararlı olursa o daha hayırlıdır. Diğer bir açıdan şunu da belirtelim ki kanaatımca hadis­lerden kasdedilen mâna Kur'an-ı öğrenmek ve öğretmekle meş­gul olan kimsenin en hayırlı ve en faziletli insan olduğunu belirtmek değildir.Gaye böyle bir kimsenin en hayırlı ve en faziletli insanlar­dan sayıldığını belirtmektir.

Hadisler Kur'an öğretimini teşvik eder.İbn-i Ebi Davud'un rivayetine göre Sevri'ye cihad ile Kur'an öğretiminden hangisinin daha sevab olduğu sorulduğunda, Sevri, Kur'an öğretimini tercih etmiştir.»

214) Ebû Musa el-Eş'ârî (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Kur'an okumayı îtiyad eden (ve onunla amel eden) mü'minin durumu turunç (meyvesi) durumu gibidir. Tadı güzel, kokusu gü­zeldir. Kur'an okumayı îtiyad etmiyen (fakat onunla amel eden) mü'minin hali de hurmanın haline benzer. Tadı güzel, fakat koku­su yoktur. Kur'an okuyan münafığın vaziyeti de reyhâne (fesleğen otu)nun vaziyeti gibidir. Kokusu güzel fakat tadı acıdır. Kur'an oku­mayan münafığın hali de Ebû Cehil karpuzunun haline benzer, tadı acı, kokusu da yoktur.»[378]

 

İzahı

Buharı bu hadisi, bundan önceki hadislerle beraber «Fedâ-ilü'I-Kur'ân» kitabının 21'inci babında zikretmiş, ayrıca «Tevhid» ki­tabında da rivayet etmiştir.Müslim «Namaz» bahsinde, Ebû Dâvud Edeb bölümünde,Tirmizi Emsal bahsinde ve Nesâi de «Velîme» bahsinde rivayet etmişlerdir.Hadis,Kur'an okumaya devam eden mü'minin faziletini beyan etmektedir. Hadîsin bir özelliği de Tabii olan Katâde ' nin Sahâbîlerden Enes b.Mâlik' ten, O'nun da yine bir sahâbî olan Ebû Musa (Ra-diyallahü anhüm)'den rivayet etmiş olmasıdır.

Hadîste iman, güzel tada benzetilmiştir. Çünkü iman derûni bir hayırdır, herkes onun halavetini açıkça duymaz. Kur'an okuyuşu da güzel kokuya benzetilmiştir. Çünkü Kur'an'ı işiten herkes faydala­nır, onun güzelliklerini her işitici duyar.

Parentez içindeki amel etme kaydı Buharı' nin bir riva­yetinden alınmıştır.

215) Enes bin Mâlik (Radiyallahü ankyden Resûlullah (Sallaîlakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Şüphesiz insanlardan Allah'a yakın olanlar vardır.» Sahâbiler: — Yâ Resûlallah! Allah'a yakın insanlar kimlerdir? diye sordu­lar. Resûlulah:

«Onlar Kur'an ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır.» bu­yurdu.[379]

 

İzahı

Hadîsin baş kısmı Allah'a yakınlık bakımından insanların ayni derecede bulunmadıklarına ve bâzı kimselerin O'na yakın olduğuna delâlet ediyor. Tab'ii bu yakınlık maddî değil, manevîdir. Bundan maksad Allah'ın rızâsına, sevgisine, lütuf ve rahmetine yakınlıktır. Sahâbîlerin sorusuna cevap olan hadisin son kısmı da Aîlaha ya­kın olan zatların Kur'an ehli ve Allah ehli olduğu bildiriliyor.Kur'an ehlinden murad :Kur'an-ı  Kerim'i  hıfzedip gece gündüz tilâvet eden ve onun hükümleri ile amel eden ihlâsh nıü'minlerdir. Allah ehlinden maksad ise: Allah Teâlâ'nm velîleri ve has kullarıdır.

216) Ali bin Ebî Tâlib (Radiyallakü anhyden rivayet edildiğine çöre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Allah, Kur'an'ı okuyup hıfzeden kimseyi Cennet'e idhal eder ve Cehennem'e kesinlikle müstahak olan ev halkından on kişi hakkın­da şefaat etmesini kabul eder.»[380]

 

İzahı

Bu hadis Kur'ân-ı Kerira'i okuyup hıfzetmenin fazi-letin beyân ediyor.Böyle bir mü'min'in Cennetle mükâfatlandın-lacağı gibi onun aile efradından Cehennem azabına kesinlikle müs­tahak olmuş olan on kişi için yapacağı şefaatin Allah tarafından ka­bul buyurulacağmı müjdeliyor.Ancak şu var ki; Kur'an'ı oku­yup hıfzetmekle beraber onunla amel etmek, emir ve yasaklarına riâyet etmek şartı da hatırdan uzak tutulmamalıdır. Bu şart olma­yınca,Kur'an'ı okuyup hıfzetmek ile bu ve benzeri hadisler ile va'd edilen mükâfatlara pek kavuşulamaz.

Hadîsteki: «Cennet'e idhal eder» fıkrasından maksad Cehenne­me girmeden Cennetlik kılmaktır. Aksi takdirde bilindiği gibi zerre miktarı imanı olan herkes netice itibarı ile Cennet'e girecektir.

Metindeki-. «Cehennem'e kesinlikle müstahak olan...» fıkrasın­dan maksad da küfürden başka günahlar dolayısı ile Cehennem'e müstahak olmak durumudur.    Çünkü küfür üzerinde ölen kimseler

için şefaatin kabulü ve Cehennem'den kurtarılmaları söz konusu değildirZira böylelerin ebedi olarak Cehennemde kalmaları ve onlar için şefaatin kabul edilmiyeceği nasslar ile sabittir.

«Miftâhü'1-Hâce» müellifi diyor ki: Bu hadis  Mu'tezi1e'nın görüşünü reddeder.Çünkü   onlara  göre   büyük   bir  günah işliyen mükellef ebedî olarak Cehennemliktir.Ona şefaat da edile­mez.Şefaat yalnız derecelerin yükseltilmesi içindir.»

217) Ebû Hiireyre (Radiyallahü anhyâen rivayet edildiğine göre Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Kur'an'ı öğreniniz, (devamlı) okuyup (onunla amel ediniz) ve uyuyunuz (dinleniniz). Çünkü Kur'an'ın durumu ile onu öğrenip hakkını ödemeye çalışan mü'min'in durumu için misk dolu tuluğun durumuna benzer ki; misk'in kokusu her tarafa yayılır. Kur'an'i öğ­renip, içinde Kur'an bulunduğu halde uyuşup gaflete dalanın duru­mu da içinde misk bulunup ağzı sıkıca bağlanmış olan tuluk gibidir. (Misk'in kokusundan yararlanılmıyor.)»[381]

 

İzahı

Hadîsin ilk fıkrasında Kur'an'ın öğrenilmesi, okunması emrediliyor. Sindi diyor ki; okunmasından maksad devamlı okun­ması ve onunla amel edilmesidir. Öyle ya! Eğer kişi ayda bir veya bir kaç ayda bir Kur'ân-ı Kerim'i okusa buna Kur'an okuyucusu denmez. Diğer taraftan Kur'an okumadan maksad, onun emir ve nehiylerini imkân nîsbetinde öğrenmeye çalışmak ve Kur'an'ın   hükümleri ile amel etmektir.Kur'an'in hükümleri ile amel etmeyen, emir ve yasaklarına saygılı olmayan kişi on­dan pek feyiz almış sayılır mı?

Bu fıkrada Kur'an okuyucusunun dinlenmesi ve uyuması da isteniyor.Şu halde Kur'an'in hakkını ödeyen okuyucunun gerekli uykusunu alması ve istirahatını sağlaması rnes'uliyeti mucip bir hâl değildir.

Hadisin ikinci fıkrasında Kur'an'ı öğrenip hakkını eda eden yâni devamlı okuyarak onunla amel eden mü'min, içi misk dolu ve ağzı açık tuluğa benzetiliyor. Kur'ân-ı Kerim de tuluğun içini dolduran misk'e benzetiliyor. İçi misk dolu ve ağzı açık tuluk­tan güzel misk kokusu her tarafa yayıldığı gibi ruhu ve bedeni Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel etmekle süslen­miş olan mü'minden de her tarafa nur ve feyiz yayılır.

Hadîsin son fıkrasında da Kur'an'ı öğrenip de devamlı okumayan, onunla amel etmeyin, uyuşup kalan ve gaflet içine da­lan kişi, içinde misk bulunan, fakat ağzı sıkıca bağlanmış olan tulu­ğa benzetiliyor.Onun öğrenmiş olduğu Kur'an da tuluk içine hapsedilmiş olan ve kokusundan faydalanılmayan misk'e benzetili­yor. Bu misk'in kokusundan nasıl istifade edilmiyor ise böyle ada­mın Kur'an öğreniminden hattâ göğsündeki mahpus Kur'an bilgisinden istifade edilmiyor.

218) Âmir bin Vasile Ebî't-Tufeyl  (Radiyallahü anh)'den şöyle de­diği rivayet edilmiştir:

Nâfi' bin Abdi'l-Hâris (Radiyallahü ank) Usfân[382] da Ömer bin el-Hat-tâb (Radiyallahü ank)'a rastladı. O sıralarda Ömer onu Mekke valisi tâyin etmiş îdi. Ömer onu Usfan'da görünce ona :

— Mekke halkı başında, yerine kimi vekil bıraktın? diye sordu. Nâfi':

— Onların başında İbn-i Ebzâ'yı kendime vekil bıraktım, diye cevap verdi. Bu kere Ömer:

— İbn-i Ebzâ kimdir? diye sordu. Nâfi':

— İbn-i Ebzâ bizim mevâlî'mizdendir, dedi. Ömer:

— Sen Mekke halkının başında mevâliî'den birisini mi bıraktın? diye sordu. Nâfi':

— O adam gerçekten   Allah Teâlâ'nın   kitabını   devamlı   okur (onunla amel eder), dînî farizaları bilir ve (hak ile) hükmeder, diye cevap verdi. Ömer:

—  Biliniz ki sizin Peygamberiniz (Sallallahü Aleyhi ye Sellem) şüphesiz şöyle buyurdu:

Allah Teâlâ bu kitab (Kur'an')la bâzı kavimleri yükseltir diğer bâzı kavimleri de alçaltır.»[383]

 

İzahı

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadiste Kur'an'ı okuyup onunla amel eden kavimlerin Allah'ın inayetine rnazhar kı­lınacaklarını ve yükseltileceklerini,Kur'an'a sırt çevirerek onun hükümleri ile amel etnıiyen kavimlerin Allah tarafından hakîr ve alçak kılınacaklarını bildiriyor. Arabistan yarım adası­nın en önemli merkezlerinden birisi olan Mekke ve dolayla­rında yüzlerce köklü aile ve Kureyş’in eşrafı varken, ailesi, mensup olduğu kabile ve memleketi çevresinde pek bilinmeyen hat­tâ ismi dahî Halîfe Hz.Ömer (Radiyallahü anh) tarafından bilinmeyen bir şahıs Mekke valisine vekâlet ediyor.Onun Kur'an ile amel ettiği, hak ile hüküm verdiği ve dini vecîbelere vâkıf olduğu Halîfe Hz.Ömer'e anlatılınca bu göreve liya­katli olduğu tasdik edilmek üzere Resûlullah'ın buyurduğu hadis-i şe­rif Halîfe tarafından rivayet ediliyor.

Evet Kur'an'a iman ederek, şanını yücelten ve onunla amel eden insanların Allah indindeki mertebeleri yükseltilir.Aksi­ne hareket edenler ise; Allah tarafından tahkir edilerek alçaltılırlar.

Müs1im'de bu hadisi «Fedailü'l-Kur'an» kitabının 15'inci bâ-bmda iki ayrı sened ile rivayet etmiştir. Senedlerdeki râvîîerin bir kısmı burdaki râvilerdir.

Hadiste Nâfibin Abdi'l-Hâris: «İbn-i Ebzâ bizim mevâlîmizden bir adamdır», demiştir.

Mevâlî; mevlâ'nm çoğuludur. Mevlâ Rab, sahib, dost, arkadaş, ortak, komşu, köle sahibi, köle, azadlı köle, tâbi, andlaşmalı ve baş­ka mânalara da gelir. Burada hangi mânada kullanıldığına dâir bir açıklamaya rastlamadım. Hz.Ömer ile Hz. Nâfi' ara­sında cereyan eden konuşma ve Hz.Ömer'in Resûlullah'tan mezkûr hadisi rivayet etmesi İbn-i Ebzâ'm Nâfi'in âzad-lı kölesi veya tabii yahut da andlaşmahsı olduğu ve mevlâ'nm bu mânalardan birisinde kullanıldığı ihtimaline kuvvet kazandırıyor.

Adı Abdurrahman olan îbn-i Ebzâ, Huzâ' kabilesine mensuptur. 12 hadisi vardır. Ebû Bekir,Ubey bin Kâ'b ve Ammâr' dan rivayette bulunmuştur.Onun râvileri ise oğlu Saîd ve Şa'bî' dir. Buhari, onun sa-hâbî olduğunu söylemiştir.Müs1im'in şârihi Nevevi de aynı şeyi söylemiştir.

İbn-i Ebî Dâvud ise onun tabiî olduğunu söylemiştir. Allah cümlesinden ve bizden de râzî olsun.[384]

Nafi' bin Abdi'l-Hâris de Huzâ' kabilesine mensuptur. Sahâbîdir. Müslim onun bir hadisini rivayet et­miştir. Râvileri: Ebû Tufayî  ve Ebû  Seleme' dir.[385]

219) Ebû Zer(-i Gıfarî) (Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) şöyle söylemiştir :

«Ey Ebâ Zer! Sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir âyet Öğ­renmen senin için yüz rek'at nafile namaz kılmandan daha hayırlı­dır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameli ile ilgili olan veya olmayan ilimden bir babı öğrenmen (senin için) bin rek'at na­file namazdan daha hayırlıdır.[386]

 

İzahı

Hadîs Kur’an'dan bir âyet öğrenmenin yüz rek'at nafile namazdan daha çok sevab olduğunu, keza yararlı olan ilimden bir babın öğrenilmesinden hâsıl olan sevabın bin rek'at nafile namazın sevabından daha fazla olduğunu bildiriyor. Öğrenilmesine çahşıla^ cak ilmin mükellefin fiillerine âit olması yâni fıkıh ilmi olması şart değildir. îster amel'e İster akâid'ş âit olsun farketmez. Sindî, hadîs­te geçen ilmi bu şekilde amelî ve itikadî diye izah etmiştir. Benim şahsî kanaatıma göre hadiste ilim kayıtsız olarak kullanıldığına gö­re; bunu fıkıh ve akâid ilimlerine tahsis etmeye bir mecburiyet yok­tur, îslâm kurallarının ölçülerine göre yararlı sayılan tüm ilimlere hadîsin teşmili mümkündür.   Allah daha iyi bilir.[387]

 

17 — Âlimlerin Fazileti Ve İlim Talebine Teşvik Babı

220) Ebû Hüreyre  (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

-Allah (Teâlâ) kim hakkında (büyük veya her çeşit) hayır diler­se ona İslâm dini hususunda fıkıh bilgisini verir.[388]

221) Muâvjye bin Ebî  Süfyân   (Radiyallahü anhümâydan  rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Hayırlı şey bir alışkanlıktır. Şerli iş de bir düşmanlıktır. Allah (Teâlâ) kim hakkında (büyük bir) hayır dilerse ona İslâm dini hu­susunda fıkıh bilgisini verir.[389]

 

İki Hadîsin İzahı

Hadislerde geçen «Fıkıh» kelimesi Arap dilinde anlamak, bil­mek demektir. Din lisanında ise şeriat ilmine tahsis edilmiştir. Şer-i şerife «Fıkıh» adının verilmesinin sebebi ise şer'î hükümlerin bir ta­kım kaideler, deliller, kıyaslar, derin ictihadlar ile ve büyük bir an­layış kabiliyeti ile meydana çıkarılmasıdır.

Kasta1ânî:«Hadîste, fıkıh kelimesinin lügat mânası ile yorumlanması daha uygundur. Çünkü dinî ilimlerin hepsine şâmil olmuş olur.   Aksi takdirde yalnız şeriat ilmine münhasır kalır», der.

Sindî diyor ki: Din hususundaki fıkıh bilgisi, kalbe Allah kor­kusunu veren ve o korkunun etkisini kişinin dış organlarında göste­ren öyle bir ilimdir ki; artık sahibi, kendi çevresini uyarmağa giri­şir.Tevbe sûresinin meali aşağıya alınan 122'nci âyeti buna işa­ret buyurur:

«Bununla beraber mü'minlerin hepsinin toplanıp birden savaşa gitmeleri doğru değildir. Her kabileden büyük bir kısım savaşa çık­malı, onlardan bir kısmı da, din hususunda fıkıh bilgisini ögfenmek ve kabileleri savaştan geri döndüğü zaman, onları Allah'ın azabı ile korkutmak için geri kalmalıdır. Olur ki; Allah'ın azabından sakı­nırlar.»

Dârirai' nin İmran 'dan rivayet ettiğine göre kendisi Hasan   hazretlerine bir mes'ele ile ilgili olarak:

Yâ Ebâ Said! Fıkıhçılar böyle söylemiyorlar? deyince, Hasan: Vah vah! Sen şu ana kadar tek bir fıkıhçı gördün mü? Fı-kıhçı, ancak dünyayı bırakan, âhirete gönül veren, dini hususlarda basiret sahibi olan ve Rabbine ibâdet etmeye devam eden kimsedir, dedi »

Hadislerde geçen Hayır ile büyük hayır veya hayırların hepsi kasdedilirse fıkıh bilgisi olan kimsenin büyük hayra veya hayırla­rın hepsine mazhar olduğu, fıkıh bilgisi olmıyan kimsenin bu bü­yük hayırdan mahrum kaldığı veya hayırların hepsini alamadığı ifa­de edilmiş olur.

İkinci hadîsin «Hayırlı şey bir alışkanlıktır...» fıkrası ile kas-dedilen mânayı    S i n d î    şöyle açıklar :

«Yani sağlam bir iman ve muhkem bir takva üzerinde duran mü'minin göğüsü hayırlı şeylere açılır, içtenlikle ve seve seve ha­yırlı hizmetlere koşar, artık bu çalışma onun için bir âdet ve alış-

kanlık hâline gelir. Fakat gönlü şerre ve kötülüklere açık değildir, böyle, şeyleri yapmak istemez. Ancak şeytan ve kötülüğü şiddetle emredici olan nefsin amansız düşmanlığı neticesinde onun kalbine şer girebilir.»

Buharı yukardaki fıkra hariç, hadîsi, «İlim» kitabının ll'in-ci ve «İ'tisâm» kitabının 10'uncu babında Hz. Muâviye' den rivayet etmiştir. Buharı' deki rivayete göre Hz. Muâviye bu hadîsi bir hutbe esnasında rivayet etmiştir. Oradaki metin uzun­dur.

Müslim de «Zekât» kitabının 33'üncü babında rivayet etmiş­tir. Zevâid müellifi de,Tirmizî'nin, birinci hadisi İbn-i Ab-bâs'tan rivayet ettiğini ve Ibn-i Hibban'm da ikinci hadîsi Hişâm bin Ammar yolu ile rivayette bulunduğunu ifade etmiştir.

Sindi  ise şöyle söylemiştir :

Nesâi, ilk hadîsi Şuayb, Zührî, Ebû Seleme ve Ebû Hüreyre senedi ile rivayet etmiştir. En sıhhatlisi Buhari ve Müslim'de olduğu gibi Zührî' nin Hu-mayd bin Abdirrahman bin Avf vâsıtası ile Mu­âviye' den yaptığı rivayettir. İbn-i Maceh'in Ebû Hüreyre' den olan rivayeti zahiren sahihtir. Fakat Zührî'-nin rivayeti üzerinde ihtilâf edilmiştir.

222) İbn-i Abbas (Radiyallahü anhümâ)'dan  rivayet edildiğine göre Resûluilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Şeytan'a bir fıkıhçı (yi aldatmak)  bin âbid(i aldatmak) tan da­ha zordur.»[390]

 

İzahı

Şeytan, fıkıh bilgisi olmıyan kimseleri sapıtırken pek zorluk çek-miyebilir. O kimseler âbid de olsalar durum pek değişmez.Çünkü âbid adamın bütün gayreti nefsini şeytanın hilelerinden kurtarmak ve korumaktır.Fıkıh bilgisi olmadığı için bazen bilmiyerek şeyta­nın kurduğu tuzağa düşer ve şeytan uzun boylu bir zorluk ile kar­şılaşmadan onu sapıtır.Fakat fıkıhçı adam, şeytanın oyunlarına ko­lay kolay gelmez ve onun kurduğu tuzağa düşmez.Şeytan bâtıl şey­leri ne kadar süslü ve parlak olarak ona göstermeye gayret ederse etsin, fıkıhçı onun bâtıl olduğunu bilir, görüşüne aldanmaz.Bu se­beple şeytan bir fıkıhçıyı hak yoldan saptırmak için çok zorluk çe­ker.Fıkıhçı şahsen istikâmetini koruduğu gibi icabında onun irşadı sayesinde nice mü'minler de şeytanın hilelerinden kendilerini kurta­rır ve aldatmasından sakınırlar.

Hadîs, ilmin faziletini açıkça beyân etmektedir.

223) Kesîr bin Kays [391](Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Ben Dımışk   (Şam)'m  camiinde Ebü'd-Derdâ   (Radiyallahü ank)'m  ya­nında oturuyordum.    Bu esnada bir adam onun yanına gelerek :

Ey Ebe'd-Derdâ!   Peygamber   (Sallallahü Aleyhi ve  Sellem)yden  rivayet ettiğini luıber aldığım bîr hadisi (senden dinlemek) için ben Rcsûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Scllnn)"m şehri olan Medine(-i Münevvere)den sana geldim, dedi.    Ebü'd-Derdâ ona':

Senin (Şam'a) gelişin ticaret için değil mi? diye sordu. Adam : Hayır! diye cevap verdi. Ebü'd-Derdâ ona :

Senin gelişin bu hadisten başka hiç bir iş için de değil mi? diye sordu. Adam:

Hayır! (Hadîsi dinlemekten başka bir iş için değil) dedi. Ebü'd-Derdâ :

Ben Resülullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'den şüphesiz şöyle buyururken işittim:

«Kim bir yola ilim aramak üzere giderse Allah onun için Cen­nete giden bir yolu kolaylaştırır ve şüphesiz melekler ilim öğrenci­sinin rızasını istedikleri (veya) ondan râzi oldukları için kanadlan-nı indirirler. Yine şüphesiz göktekiler ve yerdekiler, hattâ sudaki ba­lıklar bile ilim talibi için istiğfar ederler. Keza gerçekte âlim adamın âbid kişiden üstünlüğü gök ayının diğer yıldızlardan üstünlüğü gi­bidir. Muhakkak, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüşü mîras bırakırlar. Peygamber­ler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim, peygamber­lerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.»[392]

 

İzahı

Sindi diyor ki: Me dine-i Mûnvvere' den Şam'a gelen adamın Ebü'd-Derdâ {Radiyallahü anh) 'den dinlemek istediği hadîsin bu hadis olması muhtemeldir. Şayet onun istediği hadis bu değil ise, adamın bir hadis için bu kadar uzun yolculuk zahmetine katlanması dolayısı ile Ebü'd-Derdâ (Radiyallahü anh) bu hadis ile onu müjdelemiş ve bu nevî çalışmayı sürdürmeye teşvik etmiş oluyor.

Hadîste geçen -Allah onun için Cennet'e giden bir yolu kolay­laştırır», fıkrasından maksad, ya onun dünyada hayırlı işlere mu­vaffak kılınmasıdır, yahut da âhirette bir zorluk çekmeden ve ko­layca Cennet'e ithâl edilmesidir.

Hadisteki «... Melekler kanadlarım indirirler.» fıkrası da müte­addit, şekillerde yorumlanmıştır. Sindi ve Miftahü'l-Hâce'de bu yo­rumlar şöyle beyan edilmiştir:

1. Melekler kanadlarım ilim talihlerinin yoluna indirip yere ge­rerler ki, kanadları tâlibler için âdeta yolluk olsun.

2. Melekler ilim tâliblerinin ilmî çalışmalarını izlemek için ka­nadlarım indirirler ve uçmazlar.

3. Melekler, ilim öğrencilerini yüceltmek ve ilme karşı sevgile­rini açıklamak için saygı ve tevazu ifâdesi olarak kanadlarım indi­rirler.

4. Melekler ilim öğrencilerini gölgelemek için kanadlarmı in­dirirler.

Metinde: Göktekiler ile yerdekilerin ilim tâlibleri için istiğfar ettikleri bildiriliyor. İlmî çalışmanın faydası umumî olup beşeriye­tin hayır ve mutluluğunu hedef aldığı için Cenâb-ı Allah'ın verdiği bir ilham ile gökteki ve yerdekiler, ilmi çalışmalarına bir karşılık, büyük memnuniyet ve teşekkürün ifâdesi olarak, tâlibler için istiğfar eder­ler, bir hata işledikleri takdirde o hatadan dolayı tazib edilmemeleri için Allah'a dua ederler. İstiğfar: Günahın örtülmesini talep et­mektir.

«Âlim'in âbid'e üstünlüğü gök ayının yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.» fıkrasına gelince, âîim'den maksad, zaruri amelleri yapmak­la beraber, zamanının çoğunu ilimle geçiren kimsedir. Âbid'den mak-dar ise bilinmesi zarurî olan şeyleri bilmekle beraber, vaktinin ço­ğunu ibâdetle dolduran kimsedir. Bunların dışında kalan kimse­lerin üstünlüğü pek söz konusu edilmez. Âlim, bilgisi ile çevresini aydınlattığı ve topluma ışık tuttuğu için dünyamızı aydınlatan aya benzetilmiştir. Âbid'in yaptığı ibâdet daha çok kendi şahsına yö­nelik olup, ibâdeti ile çevresini ve toplumu aydınlatmadığı için ışı­ğı ile dünyamızı pek aydınlatmayan yıldıza benzetilmiştir. Sindi diyor ki âlimin aya benzetilmesinde şu incelik de vardır:

Ay'ın kendisinde ışık bulunmadığı ve ışığım güneşten aldığı gi­bi âlimde görülen olgunluk nuru da saadet güneşi olan Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den alınmadır. Çünkü dinî ilimlerin tek kaynağı O'dur.   Her ilim sahibinin edindiği bilgi O'na dayanır.

224) Enes bin Mâlik (Radiyallahü anh/den, rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurmuştur :

«İlim aramak her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan in­sanların yanına ilim bırakan kimse, domuzların boynuna cevher, in­ci ve altın gerdanlık takan adama benzer.[393]

 

İzahı

Hadiste aranmasının farz olduğu bildirilen ilim ve hangi bilgile­rin kasdedildiği yolunda mütaaddit yorumlar yapılmıştır. Çünkü bu kelime ile bütün ilimlerin kasdedilmediği malûmdur.Zira kişi­nin her ilim dalına çalışması mümkün değildir.Farz olan bir şeyi yapmamak ise azabı mucip bir haramdır.Dolayısıyla bu takdirde bütün mü'minler farz olan bir ibâdeti terk etmekle haram işlemiş sayılırlar ve hepsinin azaba müstahak olması neticesi çıkmış oluyor.Allah Teâlâ kullarına takatları dışında bir yükümlük ve teklif ver­mediğine göre bu mânada ilim arama mükellefiyetini vermediği an­laşılıyor.Bu sebeple İslâm âlimleri buradaki ilim ile ne kasdedildi-

ği hususunda çşitli yorumlarda bulunmuşlardır.Sindi    bu yo­rumlan şöyle naklediyor :

Abdullah lbünü'I-Mübârek' ten bu hadisin açık­lamasını istemişler.Kendisi: Hadîsin mânası halkın sandığı gibi değildir.Maksad şudur: Kişinin dini bir mes'ele hakkında müşki-lâtı olduğu zaman bunu hâl etmek için soruşturması ve öğrenmesi farzdır, demiştir.

Beyzavîde:Buradaki ilimden murad, kâinatın yaratıcısı­nı tanımak,O'nun birliğini ve Resûlullah'ın peygamberliğini bilmek ve namazın nasıl ve ne gibi hükümler çerçevesinde kılınacağına dâir bilgilerdir, demiştir.

Sevrî ise : Bu ilimden maksad; Bilmemesi halinde kulun ma­zur sayılmadığı bilgilerdir1 demiştir.

Bey haki de:Erginlik çağına varıp akıllı olan kişinin nor­mal olarak bilmesi beklenen ve bilmemesi düşünülemeyen genel di­nî bilgiler burada kasdedilmiş olabilir. Yahut da faydalı olan ve ih­tiyaç duyulan ilimlerin hepsi kasdedilmiş olabilir. Her ilim dalında müslümanların ihtiyacını karşılıyabilecek bir kadro temini ve farzı kifâyenin ifâsının sağlanması, sorumluluğu bu hadîste bütün müs-lümanlara veriliyor. Herkes bu mes'ûliyet altındadır. Ancak işaret edilen kadro ve hizmetlerin ifâsı sağlanınca diğerlerinden farziyet ve sorumluluk kalkmış olur, demiştir.

Bâzı âlimler; helâl rızık talebi herkese farz olduğu için helâl ve haramı öğrenmek burada farz kılınmış, diye yorumlarken, bâzı­ları da: İsîâmın şartları ile ilgili bilgiler, şeklinde yorum yapmış­tır. Bir kısmı da burada akâid ilminin murad olduğunu söylemiş­tir.

İlim İle bâtın ilmi kasdedilmiş, diyenler de vardır. Çünkü bâtın ilmi ile kulun imanı kuvvetlenir. Bu ilim, sâlihler, veliler ve Allah'a yakın kullarla iş birliği yapmak, onların sohbetlerinde bulunmak ve sıkı temas yapmakla kazanılır.

Hadisteki: «Her müslümana...» tâbirinden maksad, çocuk ve de­li olmıyan mükelleflerdir. Mükellef, erkek olabildiği gibi kadın da olabilir. Sehâvi demiştir ki:Bâzı musannifler hadîsin sonu­na «Müslime = müslüman kadın» kelimesini eklemişler, bu ilâve mâ­na yönünden sahih ise de hadîsin hiç bir rivayetinde bu ek yoktur.

Hadisin :  «Ehil olmıyan insanların...» fıkrası hakkında Tıybi şöyle demiştir: Bu fıkra her müslümanın kendisine göre bir kabili­yeti bulunduğunu ve ilmin gerektirdiği özel kabiliyette olan ehil mü'-minlerin bulunduğunu bildiriyor. Bu kabiliyeti taşımıyan insanlara ilim aktarmaya çalışmak en âdi hayvanı en kıymetli mücevheratla süslemeye kalkışmaya benzetilmiş ve böyle davranışlardan nefret et­tirilmiştir. Bir taraftan ilim talebi farz kılınırken diğer taraftan eh­liyet ve kabiliyeti olmıyana ilim vermenin abesle iştigal olduğu be­lirtildiğine göre hadis şu yola rehberlik ediyor:

Müslümanlar lüzumlu olan genel dini bilgiyi kazandıktan sonra herkes seviyesine uygun ve kabiliyeti ile mütenasip sahaya yönel­melidir. Eğitimci ve öğretimci olan âlimler de öğrencilerini kabili­yetlerine göre branşlara ve işlere ayırmalıdır.

225) Ebû Hüreyre (Radıyalİahü anh)'den rivayet edildiğine göre Re-sûlulah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcm) şöyle buyurmuştur :

«Kim bir müslümandan dünya kederlerinden bir keder giderir-se Allah ondan âhiret günü kederlerinden bir keder giderecektir. Kim de bir müslümanı örterse Allah onu dünya ve âhirette örtecektir. Ve kim bir fakir borçluya kolaylık gösterirse, Allah ona dünyada ve âhirette kolaylık gösterecektir. Kul, (din) kardeşinin yardımında ol­duğu müddetçe Allah da onun yardımcısıdır.   Kim bir yola giderek

;onda ilim ararsa, bu çalışması sebebi ile Allah ona Cennet'e giden bir yolu kolaylaştıracaktır. Allah'ın evlerinden birisinde toplanıp Kur'an okuyarak onu birbirlerine öğreten her cemaatı melekler zi­yaret eder, onların etrafında dönerler, o toplumun üzerine İç huzu­ru ve rahatı iner, ilâhî rahmet onları kaplar, katında bulunan me-ekler yanında Allah onları (övgü) ile) anar. Amelî yüzünden geri kalan bir kimse nesebi (nin şerefi) ile sür'at alamaz.[394]

İzahı

Hadîsin: «Kim bir müslümam örterse...» fıkrasındaki örtmek ile muhtaç bir kimseyi giydirmek mânası kasdedilmiş olabilir. Kişi­nin kusur ve günah işlediğini görüp bunu gizlemek ve aybıriı ört­mek şeklinde yorum yapılmıştır. Miftâhü'I-Hâce'de beyân edildi­ğine göre; kimseye zararı dokunmayan ve kötü bir örnek du­rum arzetmeyen kişinin bir aybını gizlemek ve anlatmamak men-duptur. Fakat bozgunculuk ve başkalarına eziyet etmekle tanınan veya kötü bir örnek olan veyahut da işlediği hatâyı tekrarlamak du­rumunda olan kişinin aybını örtmek şöyle dursun, ona karşı çıkmak, hâlini yetkili makamlara intikal ettirmek ve kötülüğü bertaraf etmek için mücadele etmek vâcibtir. Keza hadis râvilerinin, şâhidlerin ve devlet malına bakan memurların bilinen kusurlarını ve eksiklikle­rini açıklamak da vâcibtir.

Hadîsin: -Kim fakir borçluya kolaylık gösterirse...» fıkrasında­ki kolaylıktan maksad, borcunu kısmen veya tamamen bağışlamak veyahut vâdesini uzatmak gibi ödeme'kolaylığını göstermektir.

Hadiste öngörülen yardımcılık işi maddi veya mânevi bir yarar sağlamak şeklinde olabildiği gibi, bu alanlardaki her hangi bir za­rarın defi yönünde de olabilir.

Hadîsteki: «Allah'ın evlerinden birisinde...» fıkrayı açıklayan Tıybi: Allah'ın evlerinden maksad, müslümanlar tarafından Al­lah'a yaklaşmak niyeti ile hazırlanan camiler, mescidler, medrese­ler, tekkeler ve benzeri yerlerdir,' demiştir.

Hadiste bahis konusu edilen Kur'ân-ı Kerimî tedris etmek; Kur'an ile ilgili her çeşit öğrenim, öğretim, tefsir ve K ur'an'm mâna ve incelikleri ile alâkalı bilgi alış verişlerin hepsine şâmildir, diye yorumlanmıştır.

Hadisin son fıkrası olan «Ameli yüzünden geri kalan...» cüm­leleri iki şekilde yorumlanmıştır:

1. Salih amel işlemek hususundaki ihmal ve kusurları yüzün­den Allah'a karşı kulluk görevi bakımından geri kalan kişinin şe­refli bir aileye mensup olması âhirette ona hiç bir yarar sağlamıya-caktır.

2. Kişi, ailesinin şerefi ve aşiretinin genişliği ile Allah'a yaklaşamaz.O'na yaklaşmak ancak sâlih amel ile mümkündür.Bu yol­da Allah'a yaklaşmıyan kul, nesebinin şerefi ile O'na yaklaşamaz.

226) Zirr bin Hubeyş (Radiyallahü anhyden şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Ben Safvân bin Assâl [395]el-Mürâdi'nin yanına uğradım.Kendisi bana :

Ne maksatla geldin? diye (geliş sebebini sordu.) Ben:

îlmi yayarım (veya tahsil ederim, dedim. Safvân bunun üzerine:

Şüphesiz ben Resülullah  (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem)'den şu­nu buyururken işittim:

«tüm talebi uğrunda evinden çıkan herkesin (mü'minin) bu dav­ranışından melekler rıza ve hoşnutluklarını açıklamak üzere kanad 1 arını onun için indirirler.[396]

 

İzahı

Hadîsin metninde bulunan cümlesi iki şekilde açık­lanmıştır.Sindi   bu cümleyi «Ben ilim taleb ederim, âlimlerin kalblerinden çıkartıp kendi kalbime yerleştiririm» diye açıklamıştır Bu arada tmam Suyuti'nin «Nihâye» müellifine uyarak cümleyi şöyle açıkladığını beyân etmiştir: «Ben ilmi açıkhyarak halk arasında yayarım.» Sindi daha sonra: Bu ikinci yorumun zahi­rine göre Zirr halka ilim öğretmek için evinden çıkmış oluyor.Halbuki bu mâna Resûlullah'a âit olan hadisin son kısmına pek uy­gun olmuyor. Çünkü hadis ilim öğretmek değil de öğrenmek için evinden çıkan kimsenin faziletini beyân buyuruyor.

Meleklerin kanadlarmı indirmeleri» tâbirinin yorumu hakkın­da 223 nolu hadisin izahı bahsinde gerekli açıklamayı yaptım.

Zevâid'de, hadisin isnadmdaki râvilerin sıka oldukları, ancak Âsim bin Ebi'n-Necûd'un hafızasının son zamanların­da zayıfladığı bildiriliyor.Sindi bu malumatı verdikten sonra hadî­sin Ebü'd-Derdâ tarafından da rivayet edildiğini hatırlatı­yor   (223 nolu hadis)

227) Ebû Hüreyre  (Radiyallahü anh)\]en : Ben Resûlullah   (Sallal-lahii Aleyhi ve Sellew)\\en şöyle buyururken işittim:

-Hayırlı bîr şeyi öğrenmek veya öğretmekten başka hiç bir makşadı olmıyarak benim mescidime gelen kimse, Allah yolunda sava­şan mücâhidin mertebesindedir. Bundan başka bir niyetle (mesci­dime) gelen kimse de başkasına âit eşyaya bakan adam durumun­dadır.[397]

 

İzahı

Hadîste bahis konusu edilen mescid, Medîne-i Münev­vere' deki Mescid-i Nebevi' dir. Sindi: Hadiste bu mescidin tahsisinin sebebi ya belirtilen faziletin buraya mahsus ol­masıdır, yahut da hadîsin buyurulduğu esnadaki konuşma bu mes­cide âit olduğu için böyle buyurulmuş olup diğer mescidlerin hükmü de böyledir, diyor.

Yine Sindi diyor ki: Hadisin konusu namaz için gelenlerin dışında kalanlara aittir. Çünkü mescidlerin kuruluşunun asıl gayesi namazdır. İlim öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmanın cihada ben­zetilmesi sebebi ise ilmî çalışmada, dinin ihyası, şeytanin yenilgiye uğratılması, nefsin sıkıntıya düşürülmesi ve şehvani arzuların kırıl­ması gayreti mevcuttur. Bu nedenledir ki; Tevbe sûresinin I22'nci âyetinde belirtildiği gibi bir cemâatin ilmî çalışmayı sürdür­mek için savaştan geri kalmaları îslâmi bir emir mahiyetini arze-âer

Namazın dışında kalan maksadlar arasında ilmî çalışma için mescidlere ve benzerî yerlere gidenlerin sevabı belirtildikten sonra hadisin son fıkrasında başka maksadlarla bu kutsal yerlere gidenler, başka şahıslara âit eşyaya bakıp duran kişiye benzetiliyor. Yani çarşıya gidip her hangi bir alış - veriş yapmayıp sırf mağazalarda ve pazarda bulunan ticâret eşyasına bakmakla yetinen kimse nasıl bir kazanç sağlamıyorsa, camilere başka maksadlarla giden kişi de bir fayda elde edemez. Hadis gerek Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mescidi ve gerekse şâir mescidlerin ilim alışveriş yerleri ol­duğunu, din eğitim ve öğretimi yönünden de mâbedlerden istifâde edilmesinin uygunluğunu belirtiyor.

Zevâid, hadîsin, Müs1im,'in şartı üzerine sahih olduğunu bildirmiştir.

228) Ebû Ümâme (Radiyallahü anh)'den Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Bu (din) ilmi yok edilmeden önce ona sarılmak, üzerinize borç­tur. (Din) ilminin yok edilmesi, onun kaldırılmasıdır, tâlimlerin ölüp tükenmesidir.) Resûlullah bu arada elinin orta parmağı İle şahadet parmağını şöylece birleştirdi. Sonra buyurdu ki ı Âlim ve Öğrenci­si sevapta ortaklardır. Sair İnsanlarda (bu) hayır yoktur.[398]

 

İzahı

Hadîs din ilmini yaşatmanın, kollayıp gözetmenin ve ona sahip çıkıp geliştirilmesine çalışmanın müslüman için kutsal bir borç oi-duğunu ve Alimlerin ölüp yerlerinin boş kalması suretiyle din ilmi­nin ortadan kaldırılmış olacağını bildirmektedir. Bu acı haberi verir­ken Resul ullah'm orta ve şahadet parmaklarını toplayıp birieştirm&-si, iki parmağın bir birine yakınlığı gibi onun zamanı He ilmin kal­dırılacağı zamanın yekdiğerine yakınlığına işaret için olabilir. Ya­hut Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) parmaklarım havaya kaldırarak semâya işaretle ilmin şöyle kaldırılacağım belirtmek iste­miş olabilir.

Hadîsin son fıkrasında: »Âlim ve Öğrencisinden başka insanlar­da hayır yoktur», tâbiri ile şuna işaret edilmiştir: Fıkıh bilgisi olma­yan ve bu bilgiyi aramıyan kimseler fıkıh âlimleri ve öğrencileri için va'dedılen hayırlardan mahrumdurlar. Bu muazam hayır ve sevab-tan mahrum kalan kimselerde artık hayır, yok denilebilir kadar az­dır.

229) Abdullah  bin Amr   (Radiyallahü anhümâ)'dan  şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün odalarından birisinden çıkıp mescid'e girdi. Bu esnada iki halka (şeklinde oturmuş iki cemaat) ile karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'an okuyor ve Allah'a dua ediyordu. Di­ğer halka da ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(Bunların) hepsi hayır üzerindedirler. Şunlar Kur'an okuyor­lar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaata işaretle) bunlar da (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de ancak öğretici olarak gönderil­dim* buyurdu ve hemen bunların yanma oturdu.[399]

 

İzahı

Hadîsin ilk fıkrası gerek Kur'an okumak ve dua et­mekle meşgul olanların ve gerekse ilim öğrenimi ve öğretimi yapanların hayıı üzerinde olduklarını belirtiyor. Bunu takip eden cümlelerde ise Kur'an okumak ve duâ etmekle işti­gal edenlerin Allah'tan dilediklerine kavuşmalarının malûm ve kesin olmadığı ifâde- ediliyor.Zaten bilindiği gibi Allah  diledi­ğini  yapar,hiç bir şeyi  yapmaya   mecbur  değildir. İradesi   neye taallûk öderse o olur.Hadiste Kur’an okuyan ve dua edenle­rin, matlubuna erişip erişmemeleri Allah'ın dilemesi kaydına bağla­nıyor. İlimle meşgul olanlara âit fıkrada ise bunların dilediklerinin yerine getirilip getirümiyeceği hususuna temas edilmemiştir. Sindi diyor ki: Bu hususa temas edilmemesi, ilim ehlinin dileklerinin Al-îah tarafından kabul edilmesinin muhakkak gibi olduğuna işarettir. Dolayısı ile hayırlı olan bu iki hizmet çeşidi arasındaki muazzam far­ka hadis işaret etmiş olur. Bâzı âlimler de 220 nolu «Allah kim hak­kında hayır dilerse ona fıkıh bilgisini verir.» hadisi bu yolda yorum-lıyarak:Fıkıhçılardan başka hiç kimse, kendisi için Allah Teâlâ'nın hayır dilediğini bilemez. Fakat fıkıhçılar bu hadise dayanarak bilir­ler, demişlerdir. Amu şu var ki; bu yorum şer-i şerifin genel kaide ve hükümlerine uygun değildir. Fıkıh âlimleri dâhil, hiç bir kimse akıbetinden ve ilâhi azabdan kendisini emin göremez.

Resûl-i Ekrem'in:«-Ben ancak öğretici olarak gönderildim.» bu­yurması ve ilimle meşgul olan sahâbîler cemaatına katılması ilim ehlinin kıymetini, onlara karşı gösterdiği üstün muhabbetini ve özel ilgisini belirtiyor.

Zevâid müellifi hadisin kavilerinden Dâvûd, Bekr ve Abdurrahman'm zayıflığı dolayısı ile isnadın zayıf olduğu­nu beyan etmiştir.[400]