Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceTaharet ve Temizlik Hadisleri

Taharet ve Temizlik Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 1
En KötüEn İyi 

1.   TAHARET VE SÜNNET (HADÎS)LERİNİN BEYÂNI KİTABI

Kitab: Toplamak ve katmak mânasında masdardir. Bir arada toplanmış olan şeylerin tümüne de kullanılır. İstılahta ise; ekseriyet­le bablar ve fasıllardan meydana gelen ve ilmin bir bölümüne aid mes'elelerin mecmuudur. Bir kaç kitap bir cild içinde olabildiği gibi bir kitap müstakil bir cild halinde de olabilir.

Taharet i Sözlükte maddî ve ruhi pisliklerden, kirlerden, ayıp ve kusurlardan temizlenmek ve nezâfet demektir. İstılahta ise; kişi­nin, necaset denilen hakîkî pisliği ve hades denilen mânevi pisliği gidermek için özel bir şekilde suyu ve toprağı veya yalnız bir tane­sini kullanması demektir.

Sünnet: Bu kelimenin lügat ve İstılah mânası hakkında Mukad­dimenin birinci babında gerekli malumat verdiğimiz için burada tekrar etmiyelim. Ancak şunu ifade edelim ki; buradaki sünnetten murad Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kavli, fili ve tak­riri hadisleridir.

Müellif, Sünenini bir Mukaddime ve 37 kitap halinde telif et­miştir. Muhakkik Muhammed Fuad Abdülbakî'nin tetkik ve kontro-lundan geçirilerek bastırılan ve tercemede esas tuttuğumuz nüsha iki cild halinde olup birinci cildinde Mukaddime ve 11 kitap bulu­nur. İkinci cildinde ise 26 kitap vardır. Kitapların birincisi taharet le ilgili hadisleri ihtiva eder.[1]

 

1 _ Abdest Ve Cünüplük Dolayısıyla Gusül İçin Gerekli Su Miktarı Hakkında Gelen Hadîsleri Beyânı Babı

267) Sefine[2] (Radiyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :

Resûlullah  (Salİallahü Aleyhi ve Sellem)   bir müd  (miktarı su) ile abdest alırdı ve bir Sâ' (miktarı su) ile gusederdi."

268) Âİşe (Radiyallahü anh)\]en şnyle söylediği rivayet edilmiştir: Resûlullah  (Salİallahü Aleyhi ve Sellem)  bir müd   (miktarı su) ile abdest alırdı ve bir Sâ'  (miktarı su) ile guslederdi."

269) Câbİr (Radiyallahü atıh)\]vn şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Rosûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)  bir müd   (miktarı su) ile abdest alırdı ve bir sâ'  (miktarı su) ile guslederdi."

270) Muhammed bin Akıl bin Ebî Tâlib[3] (Radiyallahü rivayet edildiğine göre babası Akıl bin Ebî Tâlib, Resûlullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellemy'm şöyle buyurduğunu söylemiştir :

-Abdest için bir müd (miktarı su) ve gusül için bir sâ' (miktarı su) yeterdir.»"         :

Akil'in bu hadîsi rivayet etmesi üzerine (tabiinden) bir adam i «Bu miktar su bize kâfi gelmez» deyince, Akil i «Bu rnifttar su sen­den daha hayırlı ve saçı daha çok olan zata şüphesiz yetiyordu.» de­di. Akil (zat derken) Peygamber (Salİallahü Aleyhi ve Sellem)'i kas-dedi yordu.[4]

 

Bu Babtaki Hadîslerin İzahı

Mudi Bir hacim ölçüsü birimidir. İmam-ı A'zam ve Irak fıkıhçılanna göre; bir müd iki Bağdat rıtılma tekabül eder. Bağdat rıtılı ise 130 dirheme denk gelir. Bu duruma gö­re ölçüsü ve tartısı bir birine denk olan mercimek gibi bir mahsu­lün 260 dirhemini istiab eden ölçeğe müd denir.

Maliki, Şafii, Hanbeli imamları ile Hicaz fı­kıhçılanna göre ise; bir müd bir tam ve 1/3 rıtıla tekabül eder. Bir rıtıl 130 dirhem olduğuna göre bir müd 173 tam ve 1/3 dirheme

denk gelir. Ve bu kadar mercimeği istiab eden kaba müd denir. Şafiî âlimlerinden Nevevi'ye göre bir rıtıl 130 dirhem ol­mayıp 128 tam ve dört böJü yedi dirhemdir. Onun incelemesine gö­re bir müd 171 tam ve üç bolü yedi dirheme denk olur.

Sâ': Dört müd demektir. Müd hakkındaki ihtilâf Sâ'da da mev­cuttur. Irak âlimlerine göre bir sâ1 1040 dirhem ağırlığındaki mercimek gibi bir mahsulü istiab eden ölçektir. Hicaz âlimleri­ne göre bir sâ' 693 tam ve bir bolü üç dirhem ağırlığındaki mahsulü istiab eden ölçektir.İmam Nevevi' ye göre birsâ' 685 tam ve beş bolü yedi dirhemlik mahsulü istiab eden ölçektir.

Müddün en amelî ölçüsü iki avuç birleştirilerek hapazlamaktır.

Bu arada şunu da ifade edeyim: Sindî diyor ki, Resûl-i Ek­rem efendimizin mübarek vücudu ve boyu normal olduğundan O'nun gibi boyu normal olanlar için abdest ve gusülde bu kadar su kul­lanmak sünnettir. Kısa veya uzun boylu olanlar için bu nisbette su miktarı azalır veya çoğalır. Muhakkik âlimlere göre abdest ve gusüîde kullanılan su miktarı için belirli bir sınır yoktur. Çünkü bu hadislerde belirtilen miktarlardan daha az ve daha çok su ile taha­ret yapıldığına dair hadisler vardır. Gaye sünnetlere va âdaba riâ­yet ederek israf etmeden ve noksanlık da bırakmadan zaman ve su durumunu dikkate alarak normal taharet yapmaktır.

Müd ve Sâ'ın neler olduğunu kısaca arz ettim. Ancak sâ' hak­kında muhtelif rivayetler bulunduğu için bu hususta geniş malûmat veren «Tecridi Sarih» mütercimi Ahmed Naim'in «Abdest» kitabında 151 nolu hadisin izahında sunduğu tafsilâtı buraya aynen nakletmeyi uygun buldum. Anılan merhum zât, fıtır sadakası bah­sinde (5'nci cild, 3'ncü baskı, sahife 372 - 830'de) 249 nolu hadisin açıklamasını yaparken çok uzun malûmat vermiştir. Arzu edenler oraya baksınlar.[5]

«Sâ' i Beş Ritl-ı Bağdadî ile bir sülüs rıtıl (1/3) istiab eden ka­ba denir. Bir müd de bir sâ'ın dörtte biri miktarıdır. Bu, safilerden Nevevî' nin verdiği hesaptır. Ancak bu ölçek pek ihtilaflı ol­duğundan ihtilâfların derecesini anlamak isteyenler «Kamus Tercemesinden müdsâ' mekûk, ntl kelimelerine müracaat edebilirler. (Aleyhisselâtü Vesselam) Efendimiz hazretlerinin muhtelif miktarlarda su ile abdest alıp gusül ettiğine dair diğer pek çok rivayetler de vardır. Buradaki miktarlar orta yapılı bir kimsenin yıkanacak âza­sı üzerinden su aktıktan sonra bu miktarlardan az su ile hades gi­derilebilir, îsraf dedirtmiyecek ziyadesiyle de caizdir. M e d î n e - i Münevvere'de kullanılan müdd-ki fukahâ arasında «Müdd-ü Nebevi» namı ile maruftur. (1 1/3) rıtıl miktarı olan bir hacım öl­çüsüdür. Dört müdd bir sâ'dır. Ancak müdd ile sâ'ın miktarlarını anlamak, mikyas tutulan ntlm ne miktar olduğunu bilmeye bağlıdır. Rıtlın ise Bağdadisi, Şâmisi vardır. Yani birinin küsuru İran, di-ğerininki Roma ölçüleri olup hesap edilince takribi bir miktar gösteren iki ölçektir. Rıtlı Bağdadî (130) daha doğrusu îmam Ne v evî'nin tahkikine göre (128 4/7) dirhemdir. Esah olan ikinci tak­dir ise de kesirli olduğundan buna (1 3/7) dirhem; diğer tabirle bir miskâl katarak kesirsiz (130) . dirhem itibar edilmiştir, deniliyor. (1 1/3) rıtıl olan bir müdd-ü Nebevi bu hesaba göre (171 3/7) veya (130) dirhem hesabına göre (173 1/3) dirhem eder ki; en doğru hesap ve takdire göre bir dirhem (3.0898) gram ettiğinden bu miktar su (0.530) yani yarım litreden biraz ziyadesi bir şey tutar. Bu miktar bugün sucuların kullandıkları bu bardaklarından üçünün aldığı su­dan azdır. Bu, İmam Şafiî ile Hicaz fukahâsımn tak­diri olup Ebû Hanîfe ile Irak fukahasma göre ise müdd, iki rıtıl olduğundan abdest suyunun miktarı (1.06) litre eder ki; beş kadehten biraz ziyadecedir.

Rttl-ı Şâmî ı Kamus tercemesinin ntl maddesinde beyan edildi­ğine göre (12) okiyye ve her okiyye (40) dirhem olduğundan bu he­saba göre (480) ve bir müdd (620) dirhem olmak lâzım gelirse de yi­ne Kâmus'un mekkûk maddesinde tefsir edildiğine göre bir okkiyye (1 2/3) istâr; bir istâr (4 1/2) miskâl; bir miskâl de (1 3/7) dirhem olduğundan bir rıtl îmam Nevevî'nin bildirdiği üzere (128 3/7) ve bir müdd (171 3/7) dirhem olmuş olur. Bu hesaba göre okiyye Kamus müterciminin rıtl maddesinde dediği gibi kırk dir­hem değil, Hicazlılann takdirine göre (10 5/7) ve Iraklıların takdi­rine göre (21 3/7) dirhem olmuş olur. Meğer ki o madde de dirhem nâmiyle gösterdiği, başka ölçü ola.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz hazret­lerinin buradaki rivayete nazaran abdest suyu işte bu kadar az miktardadır. Gusül için kullandıkları su da  bu rivayete nazaran  dörtten beş müdd kadardır, ki; o da (685 1/7) dirhem eder ki aşağı yukarı (2.120) den (2,650) litreye kadar eder. Irak fukahâsımn müddû iki rıtl itibâr etmelerine göre ise bu miktar takriben (4,24) den (5,3) litreye kadardır.

270 nolu hadîsin râvilerinden Hibbân ve Yezidi zayıf oldukları için isnadının zayıflığı Zevâid'de belirtilmiştir. S indîdi­yor ki burdaki isnad zayıf ise de bu fiili hadis Enes' in rivayeti ile  Buharı,Müslim ve başka sahih kitaplarda mevcuttur.[6]

 

Hadîslerden Çıkarılan Hüküm

Müslim'in Enes' ten rivayet ettiği bir hadise göre Re­sul-' Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir sâ'dan beş müdd'e ka­dar su ile gusül ederdi. Şu halde bazen bir sâ', bazen de bir sâ'dan fazla su ile gusül ederdi.;Bu durum gösteriyor ki; gusül için yete­cek asgari su miktarı tayin ve tahdit edilmemiştir. Buna binâen vü­cudun her tarafını ıslamak şartı ile az veya çok su ile gusletmek caizdir. Ancak gusül ve abdeslte hadislerin bildirdiği miktarlardan daha az su kullanmamak müstahaptır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir müd ile abdest alırdı. Bir müd Hanefilere göre iki rıtıldır. Şafii'lere göre ise bir ntıl ile onun üçte biridir. Sâ'da Mâlik, Şafiî, Hanbelî fikıhçıları ve Hanefilerden Ebû Yûsuf'a göre beş tam ve bir bolü üç rıtıldır. Ebû Hanif e ve Muhammed'e gö­re sâ' 8 rıtıldır.[7]

 

Allah'ın Taharetsiz Namaz Kabul Etmiyeceğini Beyân Babı

271) Usâme b. Umeyr el-Hüzelî [8] (Radiyallahü anhyden, Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu dediği rivayet olunmuş­tur:

-Allah ancak tahareti! olarak (kılınan) namazı kabul eder. Ve ganimetten aşınlan maldan hiç bir sadaka kabul etmez.»

îbn-i Mâceh hadisin râvilerinden Şu'be'den sonra başka bir se-nedle de hadîsin kendisine intikal ettiğini ifadeyle bu senedde Ebû Bekir bin Ebi Şeybe, Abdullah bin Said ve Şebâbe bin Savvân'm bu­lunduğunu belirtmiştir."

272) Tbn-i Ömer (Radiyallahü anhyden rivayet edildiğine göre Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Allah ancak taharetli olarak  (kılınan) namazı kabul eder. Ga­nimetten hıyanetle alınan maldan hiç bir sadaka kabul etmez.»"

273) Enes bin Mâlik (Radiyaliahü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi : Ben Resûlullah (Salîallahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyururken işit­tim, demiştir:

«Allah taharetsiz hiç bir namazı ve ganimetten hıyanetle alınan maldan hiç bir sadaka kabul etmez.[9]

274) Ebû  Bekr'e  (Radiyaliahü anJt)'âen rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellcnt) şöyle buyurmuştur :

«Allah taharetsiz hiç bir namazı ve ganimetten aşınlan hiç bir maldan sadakayı kabul etmez.»"[10]

 

Bu Hadislerin İzahı

Burdaki hadisler, namazın sıhhati için taharetin ve abdest alma­nın şart ve farz olduğunu bildiren nasslardır. Zaten namaz için ta­haretin şart olduğuna dair icma-ı ümmet vardır. Miftahü'l-Hace'de Kadı Iyâz'dan şöyle dediği nakledilmiştir:

Namaz için taharetin ne zaman farz olduğunda ihtilâf vardır, îbn-i Cehm'e göre îslâmiyetin başlangıcında abdest sünnet olarak meşru' kılındı. Sonra farziyeti teyemmüm âyeti ile nazil ol­du. Cumhur ise abdestin teyemmüm âyetinin nüzulünden önce farz kılındığını söylemişlerdir. Bazı âlimler, teyemmüm âyetini delil gös­tererek her namaz için abdest almanın farz olduğunu söylemişler­dir. Bazı âlimler de abdestli olan kimsenin her namaz için abdest almasının farz değil, müstehap olduğunu ve teyemmüm âyetindeki emrin mendupluk için olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Ibn-i Ömer' den rivayet, edilen bir hadise göre abdest üzerine abdest alan kimse için Allah 10 hasene verir. Diğer bir kısım âlimler de ilk zamanlarda her namaz için abdest almak farz kılındı. Fakat son­ra bu hüküm neshedildi, demişlerdir.

Su ile abdest alınmadan ve gerektiğinde toprakla teyemmüm ya­pılmadan yani taharetsiz olarak namaza durmanın haram olduğu hususunda ümmetin icmaı olduğunu yukarda söyledik. Bu hususta farz ve nafile namazları, cenaze namazı, tilâvet secdesi, şükür sec­desi arasında hiç bir fark yoktur.

Bir kimse özürsüz olarak kasden namazı abdestsiz kılsa bizim mezhebimiz ve Cumhûr-u ulemâya göre büyük bir günah işlemiş ol­makla beraber kâfir olmaz. Ebû Hanife' den yapılan bir ri­vayete göre kâfir olur. Sebebi de böyle yapan kimsenin namazla oynamış olmasıdır. Bizim delilimiz ise şudur: Küfür itikaddan do­ğar. Bu adamın itikadı bozuk olmadığı için kâfir olmaz.

Bir kimse su ve toprak bulamamak gibi meşru ve ciddi bir ma­zerete binaen taharetsiz olarak farz namazlarını kılmak zorunda ka­lırsa nasıl hareket edeceğine dair imam Şafiî1 nin 4 kavli vardır. Bu kaviller âlimlerin mezhebleri durumunda olup her kavil ile fetva verenler olmuştur.

Bizim arkadaşlarımız olan âlimlerce en sahih kavil şudur:

Su ve toprak bulamıyan kimsenin vakite hürmeten bu hali ile na­maz kılması farzdır, bilâhare abdest veya teyemmüm imkânını bulunca namazını iade etmesi de farzdır.

İkinci kavle göre: Su ve toprak bulamıyan kimsenin bu haille namaza durması haramdır. Taharet imkânına kavuşunca geçirdiği namazı kaza etmesi farzdır.

Üçüncü 'Havle göre: Bu adamın taharetsiz hali ile namaz kılma­sı müstehap olup bilâhare kaza etmesi farzdır.

Dördüncü kavle göre : Taharetsiz hali ile namaz kılması farzdır. Bilâhare kaza etmesi de gerekmez.

Müzeni bu kavli tercih etmiştir. Delîl bakımından en kuv­vetli olan kavil de budur. Çünkü bu kişinin namaz kılması zorunlu­luğu Resûl-i Ekrem'in :

-Ben size bir şey emrettiğim zaman ondan yapabildiğinizi yapı­nız», hadisidir. Bu hadis gereğince mükellef su ve toprak bulama­dığı için yapabildiği abdestsiz namaz görevini yapmış olduktan son­ra su veya toprak bulunca namazını iade etmesi mecburiyeti yeni bir emre bağhdır. Böyle bir emrin olmayışı asıldır. Diğer taraftan, bir nevi kusurla beraber vaktinde kılınması emredilen hiç bir na­mazın bilâhare kaza edilmesi gerekli kılınmamıştır. Allah daha ıyı bi­lir.[11]

Su ve toprak bulamıyan kimse İmam-ı A'zam'a göre namazlarını kazaya bırakır. îmameyn'e göre ise namazını kı­lanlar gibi yatıp kalkar, sonra kaza eder. Mamafih îmam-ı A'zam, lmameyn'in kavline rücû etmiştir,imam Ah-m ed'e göre su veya toprağı bulamıyan kimse şayet bu hali ile namaz kılarsa kaza etmesi gerekmez, kazanın gerekliliği için ayrı delil lâzımdır.

Hadislerdeki -Ganimetten aşırılan hiç bir maldan sadaka Jta-bul edilmez», fıkrasına gelince bu fıkrada geçen -Ğulül» kelimesi hıyanet demektir. Aslında gulûl, ganimet taksim edilmeden önce ondan çalman mala denir. Sindi: Burada gulûl'deri maksad haram olan maldır. İster ganimetten çalınsın, ister başka şekilde gayri meşru olarak elde edilsin.

Bu bâbta geçen hadislerin metni ayni mânayı ifade etmekte olup lâfızları da hemen hemen aynıdır. Müellif ayrı ayrı senedleri zikretmekle hadisin kuvvetini ifade etmek istemiştir. Müslim de müteaddit senedlerle aynı mânayı ifade eden hadisi rivayet etmiş­tir. Sindi' nin beyanına göre Üsâme bin Umeyr e1-Hüze1i'den rivayet edilen (271 nolu) hadisi Nesâi ve Ebû Davud da rivayet etmişlerdir. Ancak oralardaki metinde «bi gayri tahûrin- tabiri kullanılmıştır.[12]

 

Namazın Anahtarı Taharettir, Babı

275) Muhammed bin el-Hanefiyye'nin babası (Hz. AH) (RadiyaUa-hü anhümaydan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) şöyle buyurmuştur:

«Namazın anahtarı taharettir, onun tahrimi, (iftitah) tekbiridir. Onun tahlili de selâm (vermek) dir.»"

276) Kbû Saîd-i Iludrî (Radiyalhhü anh)\\en rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellrm) şöyle buyurmuştur :

-Namazın anahtarı taharettir. Onun tahrimi, (iftitah) tekbiridir. Onun tahlili de selâm (vermek) dir.»"[13]

 

İzahı

İki ayrı sened ile Hz. Ali ve Hz. Ebû Said-i Hud-ri (Radiyallahü anhümâ)'dan rivayet edilen metinler ayni olup üç cümleden ibarettir.

Birinci cümlede hadesten taharetin namazın anahtarı olduğu ve taharet anahtarı olmaksızın namaz kapısının açüamiyacağına dik­katler çekiliyor.

İkinci cümle de şunu ifade eder: Namazın tahrimi yani namaz içinde yapılması haram kılınmış olan her türlü söz ve fiillerin ha-ramlığı iftitah tekbiri ile başlar. İftitah tekbiri ile namaz dışında yapılması helâl olan bir çok fiillerin ve konuşulması mubah olan bir çok sözlerin yasak kılınması sebebi ile ona tahrim (= haram kıl­ma) tekbiri ve taharrüm (haramhğı kabullenme) tekbiri denmiştir.

Üçüncü cümle de namazın bitiminde verilen selâm ile namaz esnasında haram kılınmış olan söz ve fiillerin mubah kılındığını ifa­de eder.

Namaza durmadan Önce yemek yemek, meşrubat içmek, başka­sıyla konuşmak, çeşitli vücut hareketleri yapmak helâl iken nama­za durmak istendiğinde alman iftitah tekbiri ile bu gibi hareketler haram kılmıyor. Namaz kapısının ancak taharet anahtarı ile açı­labildiği gibi namazın içindeki yasaklara da ancak iftitah tekbiri ile girilebilir.   Keza bu yasaklardan ancak selâm vermekle çıkılır.

Mihtâhü'I-Hace'nin bildirdiğine göre diğer Sünen sahipleri de bu hadisi rivayet etmişlerdir. Yine O'nun verdiği bilgiye göre Maliki, Şafii ve Hanbelî mezheblerinde namazdan selâm ile çıkmak farzdır. Yani başka bir söz veya hareketle namazdan çıkılamaz, çıkılırsa namaz bozulmuş olur. Hanefi mezhebine göre ise namazdan selâm ile çıkmak vaciptir.[14]

 

4 — Abdesti Muhafaza Etmek Babı

 

277) Sevhân   (Radiyaîlahü  ank)'ı\en,   Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«(Her işte) doğru dürüst olunuz. Bunu tam tutup başaramıya-caksmız. (O halde) biliniz ki sizin en hayırlı ameliniz namazdır. Ve kâmil mü'min'den başkası abdesti muhafaza etmez.[15]

278) Abdullah Hin Amr (bin el-As) (Radiyaîlahü anhümâ)'âan ri­vayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

«İstikâmet üzerine olunuz. İstikâmeti tam başaramıyacaksmız. Şüphesiz amellerinizin en faziletli terinden birisinin de namaz oldu­ğunu biliniz ve ancak (olgun)  mü'min abdesti muhafaza edebilir.[16]

279) Ebû Ümâme (Radiyaîlahü anh)'den rivayet edildiğine göre ken­disi hadîsi merfû kılarak şöyle demiştir :

«İstikâmeti! olunuz. Eğer istikâmetli olursanız o ne güzeî bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır. Ve kâmil mü'müV-den başkası namazı muhafaza edemez.[17]

 

Üç Hadîsin İzahı

Hadisler istikâmetli olmayı emrederler. Kur'ân-ı Kerim de istikâmetli olmayı emrederek müstakim mü'minlerin erişecekleri sevabı müjdeler.Sindi    istikâmeti şöyle tarif eder:

İstikâmet, hakka uymak, adaletli olmak, Allah tarafından emre­dilen hizmetleri tam yapmak, yasaklanan bütün günahlardan sakın­maktır.Tarif edilen istikâmetin büyük ve ağır iş olduğu görülmek­tedir.Bunu hakkıyla yapmak herkesin kârı değildir.Kimsenin gü­cü buna yetmez.Ancak kalbi, kutsal nurlar ile aydınlanarak beşe­ri karanlıklardan kurtulan ve Allah'ın yardımına mazhar olan zat­lar tam mânası ile istikâmet üzerinde olabilirler. Böyle simalar da az bulunur.

Hadîste istikâmetli olma emri verildikten hemen sonra da -Bu­nu tam mânası ile tutup başaramıyacaksınız», fıkrası ekleniyor, ki kendisini müstakim gören insanlar mağrur olmasın, gerçekten isti­kâmetin ne olduğunu düşünüp gaflete dalmasın. Diğer taraftan is­tikâmetin tam hakkını vermiyen ve kusurlu olan müslümanlar da ümitsizliğe düşüp Allah'ın rahmetinden kendilerini mahrum sayma­sınlar.

Hadîsin ikinci fıkrasında, amellerin en hayırlısının namaz oldu­ğu bildiriliyor. Bu fıkranın, istikâmeti ermeden ilk fıkra ile olan iliş­kisi şöyledir:

Eğer emrolunduğunuz istikâmeti tam olarak yapmaya gücünüz yetmezse hiç olmazsa istikâmetin farz olan kısmına sanlın. O da ibâdet nevilerini içinde toplayan namazdır. Çünkü namazda kıraat, teşbih, hamd, zikir, dua ve Allah'tan başkası ile konuşmayı bırakmak vardır.

En hayırlı ve faziletli amelin hangisi olduğu hususunda hadis­ler arasında zahiri bir ihıilâf vardır. Görülen bu zahiri ihtilâfı ber-tnr-Tf etmek için hadîslerde rastlanan -En hayırlı amel şudur» sek­lindeki ifadenin «En hayırlı amellerden birisi şudur» diye yorumlan­ması gerekir.   Bu bahta geçen 277 ve 279 nolu hadislerde :

«Amellerinizin en hayırlısı namazdır-, tabiri kullanılmıştır. 278 noiu hadiste ise :

-Amellerinizin en faziletli olanlarından birisi de namazdır», ifa­desi kullanılmıştır. Bunlar arasında uyumluk ancak belirttiğimiz yo­rumla sağlanır.

Hadislerdeki  Ancak   (olgun)   mü'min abdesti muhafaza eder.»

fıkrasında geçen muhafazadan maksad, namaz vakitlerinde abdest-li olmak ve namaza hazırlıklı olmaktır, diye yorum yapılmıştır. Çün­kü Sindi' nin belirttiğine göre Sünen sahiplerinin ve başka ha­dis âlimlerinin rivayet ettikleri bir hadis-i şerife göre bir defa Re-sûl-i Ekrem, tuvaletten çıktı, bu esnada yemeği de sofraya konmuş­tu. Sahabîler O'na: Size abdest suyu getirmiyelim mi? diye sordu­lar. Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise :

-Ben sadece namaza durmak istediğim zaman abdest almakla emrolundum-, diye cevap verdi.

Abdesti muhafaza etmekten maksad, namaz vaktinde ve dışında devamlı abdestli durmaktır, diye yorumlamak da mümkündür. Re­sûl-i Ekrem'in demin anlatılan mes'elede abdest almayışı, namaz vakti dışında abdestsiz durmanın câizliğini beyan etmek ve faziletli şeyi farz olan şeye karıştırmamak içindir. Zira bu durumu açıklamak ona vâcibtir, doiayısı ile O'nun abdest almayışı daha hayırlı idi, de­nilebilir.

Her iki yorum şekline göre; abdestli olmak mü'min'in şiarıdır. Çünkü dışın tahareti kişinin içinin temizliğine alâmettir. Bilhassa soğuk hava gibi ağır şartlar altında ve müsaid olmıyan ortamda ab-deste devam etmek ancak imanlı olanın kârıdır.

Câmiü's-Sağir'de (277 nolu) hadis, Abdullah bin Amr bin e1-Âs (Radiyailahü anh)'den rivayet edilmiş ve şerhi El-Azizi'de şöyle denilmiştir.

A1kami demiş ki; istikâmet: Lügatta eğriliğin zıddidır. Ya­ni düzgünlük ve doğruluktur. îstilâhta ise; bir tarafa sapmadan dosdoğru gitmektir. İstikâmet: Kulun hiç bir şeyi Allah rızasına tercih etmemesidir, diye tarif edenler de vardır, tstikâmet'in Allah'a itaat etmekten ayrılmamak olduğu da söylenmiştir. Bâzıları da is­tikâmet, sözlerde, gıybet, koğuculuk, yalancılık ve benzerinden; fiil­lerde bid'at olan şeylerden ve ibadetlerde gevşeklikten uzak durmak­la gerçekleşir, demişlerdir.

Hadisin  cümlesini: -İstikâmeti tam olarak başaramıyacaksınız», diye terceme ettik. El-Azizî ve El-Hafnî ise; bu cümleyi «istikâmetin sevabını veya istikâmetin nevilerini sa­yamazsınız», diye yorumlamışlardır.

Hafni'nin El-Alkami1 den naklettiğine göre es - Sühey1i  şöyle demiştir:

Ben bir defa Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'i rü­yamda görerek O'na: Yâ Resûlallah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hud sûresi beni ihtiyarlattı», buyurduğun senden rivayet edilmiştir.Hûd sûresinin hangi âyetleri seni ihtiyarlattı? Acaba Peygamber­lerin kıssaları ve geçmiş ümmetlerin helak olması haberi mi seni ih-

tiyarlattı? dedim. O da:   "Hayır, Allah'ın

«Emrolunduğun gibi îstikâmetli ol.[18]emri beni ihtiyarlattı", buyurdu.

Çünkü, «Emrolunduğun gibi» sözü istikâmet durumunun Allah'ı tanımak ölçüsüne .göre değiştiğine delâlet eder. Bu itibarla Allah Teâlâ'yı kemâliyle tanıyan bir kimseye göre Allah'ın emir ve yasak­larının Önemi çok daha büyük olur. Bu önemi anlıyan bir zâtın anı­lan emir karşısında yaşlanması normaldir. Çünkü ilâhi azamete lâyık bir kulluk görevinin ifasına kimsenin gücü yetmez. Bilâkis yapılan ibadet ve kulluk Allah'ın azameti muvacehesinde küçümsen-

melidir.Nitekim:«Gerçek takvaya yaraştığı gibi Allah'tan korkup sakınınız. [19]âyeti nazil olduğu zaman Sahabiler bu emri tam mânasıyie yerine getiremiyeceklerin-den korkarak telâşlandılar.Allah Teâlâ da onlara merhamet ederek; «Onun için gücünüz yettiği ka­dar Allah'tan korkun.[20] âyetini indirdi. [21]

 

 Abdest İmanın Yarısıdır, Babı

280) Ebû   Mâlik [22] el-eş'Arî   (Radıyallahii an?ı)\\vn  rivayet   edildiğine göre Krsûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sıilrm) şöyle buyıırınuşlur :

-Abdestin ikmali, imanın yarısıdır. Elhamdülillah, mizanı dol durur. Teşbih ve tekbir, gökleri ve yeri doldurur. Namaz nurdur. Zekât delildir. Sabır ışıktır. Kıır'an senin lehinde veya aleyhinde olan bir hüccettir. Her insan çalışıp da neticede kendi nefsini satar. Artık kimisi nefsini Uaatla Allah'a satarak azabtan) azad eder, ki­misi de nefsini (arzularına ve şeytana peşkeş edip satarak) helak eder.»[23]

 

İzahı

Bu hadisi, Müslim  ve Nesâi de  rivayet etmişlerdir. Müs1im'in Taharet» kitabının ilk babına aldığı bu hadisi açık layan  Nevevi şöyle der:

Bu hadis, cnomli İslâm kaidelerini ihtiva eden dinin temellerin den muazzam bir tanesidir.

Hadisin:   «Abdcslin  ikmâli  imanın  yarısıdır.-   fıkrası  çeşitli  s o killerde yorumlanmıştır.  Adabına riâyet edilerek mükemmel bir şe kilde alınan abdestin faziletine âid bu fıkranın yorum çeşitleri şun­lardır :

1. Onun sevabı katlanarak öyle çoğaltılır ki;  imanın sevabının yansı kadar olur.

2. İman, daha önce yaşanan imansızlık döneminde işlenmiş olan hataları giderdiği gibi abdest de hataların giderilmesinin bir belirti­sidir.Çünkü abdest imanın bulunması halinde geçerlidir.

3. îman kalb ile tasdik ve açıkça dine uymaktır.Demek ki; ima­nın yarısı tasdik, diğer yansı itaattir.Abdest, itaatin bir örneği ve en önemli ibadet olan namazın bir gereği olduğu için imanın yansı sayılmıştır.

4. Fıkradaki imandan maksad namazdır.Nitekim :

 «Allah sizin imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir.[24]

âyetinde iman, namaz anlamında kullanılmıştır. Abdest de namazın önemli bir şartı oduğu için yarısı gibi sayılmıştır. Böyle söylenebil-mesi için hakikatan tam yarısı olması gerekmez.

Nevevi    son yorum şeklinin daha uygun olduğunu söyler.

«Elhamdüliilâh mizam doldurur.» cümlesinden maksad onun se­vabının büyüklüğü ve mizam dolduracak kadar çokluğudur. Kitab ve Sünnet'in nassları, amellerin tartılacağını, mizanın bazen ağır, bazen de hafif geleceğini ifade etmektedir.

-Teşbih ve tekbir de gökleri ve yeri doldurur.» cümlesindeki teş­bihten murad «Süphaneliah — Allah'ı her türlü noksanlıktan ten­zih ederim demiştir.Tekbirden maksad ise «Allahu Ekber = Alîah her şeyden büyüktür- demektir. Cümlenin mânası şöyle olabilir : Eğer teşbih ve tekbirin sevabının maddileştiği farzedilirse yerle gökler arasını dolduracak kadar çoktur. Çünkü teşbih ve tekbir, Allah Teâ-lâ'nın her türlü noksanlıktan nezahetini, kemâl sıfatları ile mutta-sıf olduğunu ve her şeyden yüce ve büyük olduğunu ifade eder. Müs1im'in rivayetinde bu cümlede tekbir yerine hamd tâbiri bulunur.

Hadisin: «Namaz nurdur.» cümlesinin mânası şudur: «Işık, et­rafını aydınlattığı ve karanlığı giderdiği gibi namaz da günahların karanlığına dalmaya engel olur, münker ve çirkin şeylerden alıko-yar ve dosdoğru yola yöneltir.» Nevevî bu yorumu beyan et­tikten sonra cümlenin şöyle de yorumlandığını nakleder.

1. Namazın sevabı kıyamet günü sahibi için nur olur.

2. Namazın kendisi kıyamet günü sahibinin yüzünde apaçık bir nur olacak,    ayrıca namaz kılan mü'minin yüzü dünyada da nurlu olur   Fakat namaz kılmayanın yüzü ne dünyada ne de âhirette böy­le nurlu olmaz.

3. Huzur ve huşu ile eda edilen namazda gönül her şeyden fe-ragatla Allah'a yöneldiği için basiret gözü açılır, hakîkatlar onda in­kişâf eder. Marifet nurları tecelli eder.

Hadisin «Zekât delildir- cümlesini    Sindi    şöyle açıklar:

Zekât, sahibinin imanlı oluşunu isbatlayan bir delildir. Çünkü; gönüllü ve ihlaslı olarak zekât dağıtmak, ancak imanında samimî olan kişinin işidir.Müs1im'de bu cümle «Sadaka delildir» di­ye geçer. Müs1im'in Şârihi Nevevi bu cümleyi açıklar­ken; tahrir sahibinin bu cümleyi şöyle yorumladığını nakleder: İn­san ihtiyaç halinde delillere baş vurduğu gibi kişi verdiği sadakaya sığınır. Kıyamet günü kul malım nereye harcadığı sorusuna muhâ-tab tutulduğu zaman, verilen sadakalar sahibine yöneltilen sorunun cevâbını teşkil eder. Sahibi de ben malımı hayır yolunda harcadım, şu sadakaları delil gösteriyorum, der. Yahut da sadaka verenlerin yüzünde bir alâmet bulunacak, bunlar simaları ile tanınacakları için malın harcama yerleri bunlara sorulmaya lüzum kalmayacaktır.

Şabir bir ışıktır.» cümlesindeki sabırdan maksad şer'an makbul ve sevimli olan sabırdır ki; Allah'a itaat etmek hususunda direnmek, O'nun yasakladığı günahlardan uzak kalmaya tahammül etmek, çe­şitli belâlara, musibetlere göğüs germekle gerçekleşir. Cümleden maksad da şudur: Sabır övgüye lâyık bir meziyettir. Sahibinin yo­lu daima aydınlık ve doğru oîur, hidayet ve hak üzerinde yaşar. Yi­ne Nevevî' nin beyânına göre İbrahim El-Havvâs; Sabır, kitap ve Sünnet yolunda sebat etmektir, demiştir.1bn-i Atâda sabır, belâya uğrandığı esnada edep ve terbiyede kusur et­memektir, der.Üstâd Ebû Ali ed-Dakkâk; Sabrın hakikati, kaderin cilvelerine itiraz etmemektir, şikâyetçi olmamak kaydı ile başa gelen belâyı açığa vurmak ise sabra aykırı değildir. Nitekim  Allah  Teâlâ Hz.      Eyyûb (Aleyhisselâm) hakkında;

«Biz onu sabırlı bulduk. O ne iyi kuldur...»[25] (buyurmuştur. Halbuki  Eyyûb (Aleyhisselâm)«Hakikaten hastalık bana dokundu.[26]diyerek hâlini arz etmişti.

«Kur'ân senin lehinde...» fıkrasının mânası açıktır. Yani Eğer Kur'an'ı okuyup onunla amel edersen ondan menfaatlanırsın. Aksi takdirde Kur'an senin aleyhinde bir hüccet ve delildir. Şöyle de yorumlanmıştır:Kur'an niza ve ihtilâflarda baş vu­rulması gerekli bir mercidir.Ona baş vurulunca çıkarılan hüküm ya senin lehinde veya senin aleyhinde olur.[27]

6 — Abdestin Sevabının Beyânı Babı

Taharet kitabının şimdiye kadar anılan G babında geçen «Tu-hûr ve Vudû» kelimeleri Arapçada abdest almak, abdestin kendi­si, abdest almakta kullanılan su ve temizleme mânalarında kullani lir. Tahûr ve Vadû kelimeleri de mezkûr mânalarda kullanılır. An­cak ekseriyetle «Vadû- abdestte kullanılan su, Tahûr da taharet­te kullanılan su mânasına gelir, Vudû ise abdest almaya ve abdeste denir. Tuhûr da temizleme işine denilir. Bu bablarda zikredilen bu iki kelime abdest ve abdest almak mânasında kullanılmıştır.

281) Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)\\en rivayet edildiğine göre ken­disi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Scllem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz abdest almak istediğinde güzelce abdest alıp sonra mes­cide varır ve yalnız namaz onu evden çıkarır durumda olunca mes­cide girinceye kadar attığı her adım ile Allah azze ve celle onu bir derece yükseltir ve onun bir hatasını afv eder.[28]

İzahı

Hadisin: -Güzelce abdest...- tâbirinden maksad, sünnetlerine ve adabına riâyet etmek suretiyle alınan abdesttir. Müs1im'in ab­destin faziletine âid babta zikrettiği hadisleri açıklayan Nevevî: «Güzelce abdest...» cümlesindeki «Güzellik» tabiri hakkında şunları söyler:

Yâni adabına riâyet ederek tam ve mükemmel bir abdest alır. Hadis, abdestin şartlarını ve adabım öğrenmeye, buna göre abdest al­maya, abdest alırken ihtiyatlı davranarak bütün âlimlere göre sıh­hatli bir abdest almaya gereken önemi vermeye teşvik eder. Âlim­ler arasında bulunan ihtilâfları fırsat bilerek bunlar arasında en ko­layını ve ruhsatları seçmeye girişmemelidir. Daima ihtiyatlı davra­nıp azimetlerden ayrılmamalıdır. Bu noktadan hareketle âlimler ara­sında ihtilaflı olan: Abdest almaya başlarken Besmele çekmek, ab­dest için niyet etmek, ağıza su almak, buruna su çekmek, başm ta­mamını meshetmek, kulakların tamamını meshetmek, abdest uzuv­larını oğuşturmak, bunların yıkanması ve mesh işini ara vermeden tamamlamak, abdestte tertibe (sıralamaya) riayet etmek ve benze­ri hususları yerine getirmeli, temizleyici olduğu icmâ' ile sabit olan suyu tercih etmelidir.

Hadisin; «Yalnız namaz onu hareket etti­rerek, evden çıkarır* cümlesi ibâdetlerde ihlaslı olmaya teşvik eder. Evinde abdest alan bir mü'min sırf mescidde namaz kılmak için evin­den çıkıp mescide gittiği zaman evinden camiye kadar attığı her adım başına bir derece yükselir ve bir küçük günahı afv olur. Evinden başka iş için çıkan kimse bilâhare camiye varsa bile bu yüce sevabı alamaz.

282) Abdullah cs-Sünâbıhî [29](Radİyoilahu antı)den rivayet edildiği­ne göre Resûlullah (Sallalluhu Aleyhi ve Srl/nn)  şöyle buyurmuştur:

«Abdest alarak mazmaza ve istinşak eden kimsenin ağzından ve burnundan (bu ikiorganla işlediği) hataları çıkıp gider. Yüzünü yı­kadığı zaman da onun yüzünden, hatta iki göz kapak kenarlarının altından hataları çıkar. Ellerini (ve kollarını) yıkadığı vakit (elleriy­le işlediği) hataları ellerinden çıkar. Başını mesh ettiği zaman (başı ile işlediği) hataları başından, hatta kulaklarından çıkar, gider. Ayaklarım yıkadığı zaman (ayakları ile işlediği) hataları ayakların­dan hatta ayak tırnaklarının altından çıkar. Onun kıldığı namaz ve mescide kadar yürümesi de nafile (fazla) olur.»[30]

 

İzahı

Müslim de Taharet kitabının 10'uncu babında Ebû Hüreyre (Radiyallahü anh)'den aynı mânayı ifade eden ve lâfız ba­kımından az farklı olan bir hadis rivayet etmiştir.

Müellifin bu babta rivayet ettiği hadisler abdestin sevabını bil-diriiken; abdest uzuvları ile işlenmiş olan hataların abdest almakla afv edildiğini ifade ederler. Fakat abdest, vakit namazları, Cuma na­mazı ve Ramazan orucunun faziletine âid olan bâzı sahih hadislere göre bu nevi ibadetler küçük günahlara keffaret olur. Onun için Sindi, bu hadis ile ilgili olarak şöyle der: Hadisin zahirine gö­re abdest, her tür hatâya keffaret olur. Ama âlimler bu hataları kü­çük günahlar ile yorumlamışlardır. Çünkü diğer bâzı hadisler, bu hataların küçük günahlar ile yorumlanmasını gerektirir.

Müs1im'in mezkûr babındaki hadisleri açıklayan Nevev î: Hatalardan murad küçük günahlardır, der.Yine Nevev i-Taharet» kitabının 4'üncü babında Kadı Iyaz' dan naklen şöyle söyler: Hadiste bahis konusu edilen günahların afıv mes'eîesi küçük günahlara mahsustur.Eh1-i Sünnet' in mezhebi bu­dur. Büyük günahlar ise, ya tevbe etmekle veya Allah'ın rahmet ve fazlı ile afv edilir.

Nevevî bu arada şöyle bir soru ve cevâbı kaydeder: Soru :Burada anılan hadislere göre abdest, vakit namazları, Cu­ma namazı ve Ramazan orucu ayrı ayrı, küçük günahlara keffaret olur   Halbuki abdest keffaret olunca, namaz neye keffaret olur, Namaz günahları giderince; Cuma namazı neyi giderir. Cuma namaz­ları hafta arasındaki hataları afv ettirirse Ramazan orucu neyi afıv

ettirir?

Cevâp:Âlimler şöyle cevap vermişlerdir: Mezkûr ibadetlerin her birisi küçük günahların afvma yarar. Şayet küçük günah bulur­sa onu giderir. Eğer ne küçük ne büyük hiç bir günah yok ise; o iba­det karşılığında sahibi için derece ve hasene yazılır. Şayet bir veya daha fazla büyük günaha tesadüf ederse ve küçük günah yok ise, tesadüf ettiği büyük günahı hafifletmesi umulur.

Nevevi' nin Kadı Iyâz'dan naklen beyan ettiğine gö­re günahların abdest suyu ile çıkması mecazi mânadadır. Çünkü madde ve cisim halinde değiller ki, su ile giderilsin.

Yine Nevevi'nin de beyan buyurduğu gibi bu hadisler, ayakların yıkanması değil, meshedilmesi gerekir, diyen Râfizilerin sözünün bâtıl olduğunu ve abdestte ayakların yıkanmasının gereklili­ğini isbatlar.

Bâzı âlimler bu hadis'e dayanarak abdest almakta kullanmış olan az su ile tekrar abdest alınamaz. Çünkü böyle bir su günahla­rın mânevi pisliği ile kirletilmiştir, demişlerdir. Hatta bazıları bu su necistir, demiştir. Nitekim İmam A'z a m ' dan bir rivayete göre müstamel (abdestte kullanılmış olan) su pistir.

Hadisin:Onun kıldığı namaz ve mescide kadar yürümesi de na­file olur.» fıkrasından maksad şudur: Abdest uzuvları ile işlediği hatalar abdest suyu ile çıkıp gittiği ve hatta kalmadığı için namazla ve mescide kadar yürümekle hataların gitmesine mahal bulunmu­yor, dolayısı ile namaz ve yürümek karşılığında gidecek hata bulun­madığı için bunlar artmış oluyor, fazla kalmış oluyor. Nafile: Artan ve fazla kalan anlamında kullanılmıştır. Çünkü mü'minin kıldığı farz veya vacip namazın nafile namaza dönüşmesi gibi sakat bir mâna düşünülemez.

Sindi    diyor ki namaz ve mescide kadar yürümek karşılıksız ve fazla kaldığı için abdest uzuvları dışında kalan organlar ile işlen­miş hatalar var ise namaz ve yürümek ibadetleri o hatalara keffâ ret olur. Şayet bu tür hatalar da yok ise derecelerin yükselmesi sağ­lanır.

283) Amr bin Abasa [31](Radiyallahü anh)'âen rivayet edildiğine göre Resûiııllah (Sallallahü Aleyhi vc'Scllem) şöyle buyurdu demiştir:

Şüphesiz kul abdest aldığında ellerini yıkadığı zaman hatâla­rı ellerinden düşüp gider. Yüzünü yıkayınca da yüzünden hatâları düşüp gider. (Yüzünden) sonra kollarım yıkadığı ve başını meshet-tiği vakit kollarından ve başından hataları düşüp gider. Ayaklarını yıkayınca ayaklarından hataları düşüp gider.»[32]

 

İzahı

Sindi diyor ki, eğer işlenen hatalar anılan organlara taallûk edip gerektiğinde yapışabilen ve ayrılabilen cinsten ise bunların mü­barek abdest suyu ile giderilmesi normaldir. Bu nevi tâbirlerin ma­hiyetini Allah'ın ilmine havale etmek daha uygundur. Bâzıları da bu tür ifadeleri istiare ve mecaz olarak izah etmişlerdir.

Bu hadis mâna ve metin bakımından bir önceki hadis'e benzer. Sadece şu farkla ki burada yüzden önceki el yıkama ile de hatalann giderildiği bildiriliyor.Diğer taraftan mazmaza ve istinşaktan bahsedilmiyor.

284) Abdullah îbn-i Mes'ıVt (Ha d i yallah ti anh)\\cn rivayet edildiği­ne göre şöyle demiştir:  (Resûl-i Ekrem'e) ;

— Yâ Resüîullah! Ümmetinden olup  görmediğin  kimseleri   (kı­yamette)   nasıl  tanıyabilirsin? diye soruldu.  Resûlüllah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— (Ümmetim)  Abdest izleriyle gürr, mühaccel ve bulkturlar.-. Ebü'l-Hasan el-Kattân dedi ki : Bize Ebû Hatim,  ona da Ebü'l- Velıd rivayette bulundu dedi ve (mezkûr) sened ile metni zikretti.[33]

 

İzahı

Gurr:  Agarr'ın çoğuludur. Agarr: Alnında beyazlık bulunan at demektir. Masdarı gurret'dir. O da atın alnındaki beyazlıktır. Bir çok yerde buna sakar denilir.

Muhacce! î Ayaklarında beyazlık bulunan ata denir. Bâzıları: 3 ayağında beyazlık bulunan ata muhaccel denilir, demiştir. Mas­darı tahcil'dir. Bu da atın ayağındaki beyazlıktır. Bazı yerlerde bu­na sekir denir.

Bulk : Eblak'ın çoğuludur. Eblak: Beyazlığı ve siyahlığı olan ata denir. Bazıları, Eblak; ayaklarındaki beyazlık oyluklarına kadar uzanan ata denir, demiştir. .Bunun masdarı ise Balak ve Bulka'dır.

Hadiste mü'minler, abdest uzuvlarında parhyacak olan nur ba­kımından alnında ve oyluklarına kadar ayaklarında beyazlık bulu­nan atlara benzetilmişlerdir. Abdest alan mü'minler: Yüzlerindeki nur bakımından alnında beyazlık bulunan ve gurr denilen atlara, kollar ve ayaklarındaki nur yüzünden de oyluklarına kadar ayak­larında beyazlık bulunan ye muhaccel, eblak denilen atlara benze­tilmişlerdir.

Hadis, abdestin faziletini belirtiyor, ümmet-i Muhammediyenin yüz, kol ve ayaklarında parlayacak olan nur ile kıyamet günü diğer ümmetlerden ayırt edileceklerini bildiriyor.

Müslim Gurre ve Tahcil için ayırdığı bir babta müteaddit hadisleri rivayet etmiştir. Ebû Hüreyre' den rivayet ettiği bir hadis'e göre Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

— Abdesti tam ve yerli yerince aldıklarından dolayı kıyamet ö alınları sakar, kol ve bacakları sekir olanlar ancak sizlersiniz, un için sizden kim yapabilirse sakar ve sekirliğini uzatsın.»

Gurre ve tahcili uzatmaktan maksad, abdest uzuvlarını yıkar­ken farz olan yerin ötesine geçmektir.

Gurre ve tahcilin müstahab olan miktarı hususunda âlimlerin muhtelif kavilleri vardır: Bâzılarına göre kollar omuzlara kadar, ayaklar da dizlere kadar yıkanmalıdır.Bu rivayet Ebû  Hüreyre' den sabit olunmuştur. Diğer bâzı âlimlere göre kollar ba-zuların yarısına ve ayaklar da baldırların yansına kadar yıkanmalı­dır. Bir kısmı da bunun biraz daha uzatılmasını istemişlerdir. Bu kavil Bağavi'den menkuldür. Gurre ve tahcilin uzatılması hak­kında âlimlerden rivayet edilen kavillerin izahı ve karşılaştırılması bir hayli zaman ve zemin ister   Biz sadece şunu söyliyelim :

Gurre ve tahcilin uzatılması memleketimizde mensubu bulunan Hanefi ve Şafiî mezheblerine göre sünnettir. Hanefi kitaplarından olan İbni Âbidin haşiyesi Ed-Dürrin-Muh-târ'ın Taharet kitabının;

«Gurresini ve tahcilini uzatmak abdestin adabındandır.» ibaresi üzerine Ebû lîıirey re' nin hadisini delil olarak zikrettikten sonra şöyle söyler:

"Bahır'da: Gurre'nin uzatılması yüzden, yıkanması farz olan miktardan biraz fazla yıkamakla tahakkuk eder, denilmiştir. El-Hıl-ye'de de : Tahcil kollarda ve ayaklarda olur. Bunun uzatılması için bir sınır var mı? Ben bu hususta Hanefi âlim arkadaşlarımın her hangi bir sözüne rastladım Nevevi, Şafii âlimlerin muhtelif üç kavil söylediklerini nakletmiştir:

1. Dirseklerle topukların biraz ötesine geçmek müstahaptır, bu­nun belirli bir sınırı yoktur

2. Kollar ve bacaklar  bazularm  ve baldırların  yansına kadar yıkanmalıdır. (Mustahap olan budur.)

3. Kolların omuzlara ve bacakların dizlere kadar yıkanması müstahaptır.

Nevevi sözlerine devamla, bu kavillerin hepsini gerektiren hadisler vardır, der.

Şerhö'ş-Şir'a'da yalnız ikinci kavle uygun görüş beyan edilmiş­tir.[34]

Nevevi' nin Şafii fıkhına âid «Mmhâcü'l-Âbidin» adlı ki­tabının şerhi Nihayetü'l-Muhtaç'ta Abdestin sünnetleri bahsinde gur­re ve tahcil'in uzatılmasının sınırı hakkında şöyle söylenir:

Gurre'nin uzatılması yüz yıkanırken her tarafından farz olan kıs­mı geçmekle tahakkuk eder. Sınırının sonu ise başın ön kısmı ve çene altının devamı olan boğaz kısmının sağ ve sol yanlan ile beraber yıkanması ile gerçekleşir.

Tahcil'in uzatılmalıda kol ve ayak yıkanırken farzın dışında ka­lan dirsek ve topuk ötesinden bir kısmının yıkanması ile hasıl olur. Bunun nihayeti de omuz ve diz kapağıdır.

Hadîsin baş kısmında Resûl-i Ekrem (Sallaîlahü Aleyhi ve Sel-lem)'e: Ümmetinden olup da görmediğin kimseleri (kıyamet günü) nasıl tanıyabileceksin? sorusunun sorulması, Peygamberin kıyamet günü ümmetini tanıdığının soru sahiplerince bilindiğini gösteriyor. Sindi diyor ki : -Soru sahiplerinin Peygamber'in ümmetine şe­faat "edeceğini bildikleri için O'nun ümmetini tanıması gereğini an-lıyarak bu soruyu yöneltmiş olmaları muhtemeldir. Yahut o meclis­te Resûl-i Ekrem'in kıyamette ümmetini tanıyacağını belirten bir ko­nuşma geçmiş olup bunun üzerine sorunun sorulmuş olması da müm­kündür.»

Bu hadisin aslının Buharı ve Müslim'de Ebû Hü-reyre ve Huzeyfe' den rivayet edildiğini ve hasen hadis türünden olduğunu belirten Zevâid, râvilerden Hammâd'm İbn-i Seleme olan Hammkd olduğunu ve Asım'in da İbn-i Ebi'n-Necûd künyesini taşıyan zat olduğunu ifade öder. Bu anıda Asım, Kufi ve çok sadık olmakla bera­ber hafızasında biraz zayıflık vardır, demiştir. [35] 

 

Hadisten Çıkarılan Hükümler

1. Abdestte gurre ve tahcilin uzatılması müstahabtır

2. Abdosti mükemmel ve âdap ile sünnetlerine riâyet etmek su­retiyle almak müstahabtır.

3. Abdestte ayakların yıkanması kesin olarak farzdır.

4. Resûl-i Ekrem'e, ümmetinin kıyametteki durumu Allah tara­fından bildirilmiştir.

5. Resûl-i Ekrem, o gün ümmetini tanıyacaktır.

6. Hadis kıyametin olacağına delildir.

285) Osman bin  Af fan'in azadlısı Humrân (Kadiyalîahü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Osman bin Affân'ı Makaid'e otururken gördüm. Kemimi abdest suyunu istedi ve abdest aldıktan sonra : Ben Resülullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'i şu oturduğum yerde, bu abdestim gibi abdest alır­ken gördüm. Resülullah (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) abdestaldık-tan sonra şöye buyurdu :

-Kim benim bu abdestim gibi abdest alırsa geçmiş günahı örtü­lür.» Resülullah  (Sailallahü Aleyhi ve Seliem)  şunu da buyurdu :

«Ve sakın mağrur olmayınız- demiştir.

Müelliîdiyor ki; bize. Hişam b. Ammâr, Abdülhamid bin Habib, Evzâî, Yahya, Muhmnmed bin İbrahim, İsa bin Talha, Humrân ve Osman yolu ile de bu hadis rivayet edilmiştir.[36]

 

İzahı

Hadiste geçen «Makâid- kelimesi, bıızılarına göre,Hz. Osman (Radiyallahü anh)'ın evinin yanında bulunan   dükkânların adıdır. Bâzıları da: Bu kelime Mescid'in yakınında Hz.Osman'in hazırladığı ve içinde oturup bâzı işler gördüğü ve abdest aldığı yerin   adıdır, demişlerdir.

«Mağrur almayınız»  cümlesinden  başka hadis metninin Müs1im'de rivayet edildiği. Zevâid'de belirtil­miştir. Sindi de: Hadisin: «Benim bu abdestim gibi...» fıkra­sı. Buharı, Müs1imve diğer kitablarda tafsilâtlı olarak geç­mektedir. Eğer musannif tafsilâtlı olan bir rivayeti zikretseydi da­ha iyi olurdu. Çünkü o zaman Resûi-i Ekrem'in almış olduğu ve gü­nahların mağfiretine sebep olduğunu bildirdiği abdest sureti bildiri­lerek ona riâyet edilmesi imkânı sağlanmış olurdu, demiştir.

Buharî ve Müslim'in Hz. Osman (Radiyallahü anhl'den rivayet ettikleri bu hadisin tafsilâtlı olan metninin terce-mesini buraya alalım ki Resûl-i Ekrem'in almış olduğu abdest şekli de anlatılmış olsun :

''... Osman b. Affân'm azadhsı Humrân (Radiyallahü anfıümâydan riva­yet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Hz. Osman (bir kere) bir kab (su) istedi. Bu kabtan ellerine üç defa su dökerek ellerini yıkadı. Sonra sağ eli ile kabtan su alarak maz-maza ve istinşak etti. Sonra yüzünü, ondan sonra da her iki elini dir­sekleri ile beraber üçer defa yıkadı. Bundan sonra başını meshetti. Sonra iki ayağını topukları ile beraber 3 defa yıkadı ve bunun niha­yetinde, Resûlullah  (Salallahü Aleyhi ve Sellem)'in:

«Her kim benim bu abdestim gibi abdest alıp iki rek'at namaz kılar ve bu iki rek'at namaz içinde hiç bir şey hatırına getirmezse geçmiş günahı örtülür», buyurduğunu söyledi."

Bu hadisi Ebû Dâvud ile Nesaîde «Taharet» ki­tabında zikretmişlerdir.

Hadis, abdestin şeklini beyan eden büyük bir temeldir.

Mazmaza : Ağıza su alıp çalkalamak ve dökmektir. Oruçlu ol­mayana mazmazada mübalâğa yani gargara yapmak da sünnettir.

İstinşak : Burnuna su çekmek ve nefesle dışarı almaktır. Müs­lim    ve    Ruhari1 nin    rivayetinde «İstinsar- da geçiyor.

İstinsar: Burundan suyu dışarı atmaktır. Bu hal, suyu burnu­na çektikten sonra gerçekleşebildiği için istinşakı da gerektirir. Ba­zı rivayetlerde istinşak geçmiyor.Yalmz istinsar bulunuyor.Netice değişmez. îstinşakta mübalağa yine oruçlu olmayan kimse için sün­nettir.   Mübalağa genize kadar su çekmekle hasıl olur.

Hadiste mazmaza ve istinşak'ın kaçar defa yapıldığı belirtilme­miş ise de bunların da üçer defa yapılmasının sünnet oluşu diğer ri­vayetlerle sabittir. Abdestin hadiste bildirilen sıraya göre alınması­na fıkıhta tertip adı verilmiştir. Tertip Hanefi âlimlerince farz görülmemiş ise de Şafii âlimlerince abdestin bir farzı olarak sayılmıştır.

Abdest almaya başlanırken önce suyun avuçlanması, sonra ağı­za alınması, daha sonra da buruna çekilmesi sebebini bazı âlimler şöyle açıklamışlardır.

Abdest suyunun renk, tat ve koku vasıfları bakımından temiz ol­ması gerekir. Suyun avuçlanması ile rengi, ağıza alınması ile tadı ve buruna çekilmesi ile kokusu tesbit edilmiş olur.

Hadisin : «... Namaz esnasında hiç bir şeyi hatırına getirmezse...» şartı ile neyin kasdedilmiş olduğu hususu âlimler tarafından tetkik ve tahkik edilmiştir.

Kadı Iyâz'a göre maksad, düşünerek ve istiyerek bir şey­ler hatırlamamaktır. Kendiliğinden ve istemiyerek hatıra gelen şey­ler murâd değildir. Bu itibarla kendiliğinden ve arzu dışında hatı­ra gelen bir şey namazın kemaline bir halel getirmez.

Buharı' nin Sarihi Aynî de : Hatırdan geçen şeyler iki kısımdır. Bir kısmı istemiyerek hatıra gelir. Bunları getirmemek mümkün değildir. Yapılacak şey, hatıra gelen bu tür şeyleri hatır­dan çıkarmaya çalışmaktır. Hadis bu çalışmayı ön görüyor. Bir de istiyerek bir şeyleri hatıra getirmemeyi istiyor. Fakat kendiliğinden hatıra gelen şeyleri hiç hatıra getirmemek elde olmadığı için kişi bu­nunla mükellef tutulmamıştır.

Bahis konusu şart ile ihlas kasdedilmiş olabilir. Buna göre mâ­nâ şudur: «Sonra riya, gösteriş, böbürlenme ve benzeri şeyleri dü­şünmeden ihlash olarak iki rek'at namaz..."

Şunu da belirtelim : Namazda hatıra gelen şeyler dünyaya âit olabildiği gibi âhiretle de ilgili olabilir. Hadis yalmz dünya ile alâ­kalı şeylere yorumlanmıştır. Çünkü   Tirmizi nin    rivayetinde :

«... Kıldığı iki rek'at namazda dünyaya âit bir şey düşünmezse»

Duyurulmuştur. Sonra, namazda âhirete âit bir şeyi düşünmek na­mazın huzur ve huşuuna aykırı değildir. Bilâkis namazda okunan Kur'an âyetlerinin mânâsını düşünmek matluptur. Okunan par­ça neye âit ise haliyle o şey hatıra gelecektir. Dünyâ ve âhiret ahva­line âit olup mendup bir şeyi hatırlamak namazın faziletini zedeler mi? Hattâ Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) 'in : «Ben ordumu na­mazda iken hazırlarım.» dediği rivayet edilmiştir.

«Geçmiş günahları...» Bundan maksad küçük günahlardır.Ev­velce de belirttiğim gibi büyük günahlar tevbe ile veya Allah'ın sırf rahmeti ile afv edilir. Kul hakkı ise ancak helallaşmakla ve tevbe ile afvı beklenebilir.

Hadîsin sonundaki: «Sakın mağrur olmayınız.»Cümlesinden maksad şudur: «Abdestin fazileti bu derece büyük ve sevabı bu kadar çok olduğuna göre başka hayrat için çalışmaya lüzum yok­tur veya bunca sevab alındıktan sonra günah işlense dahi pek teh­likesi yoktur diye aldanmayınız.»Çünkü günahları gideren ve se­vapları kazandıran abdest ve namaz,. Allah katında makbul olanı­dır. Hangisinin makbul olduğunu bilmek ise hiç kimse için mümkün değildir.O halde mağrur olmak tamamen yersizdir.[37]

 

7 — Sivâk Babı

286) Huzeyfe (b. el-Yamânî)   (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildi­ğine göre şöyle söylemiştir :

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teheccüd namazını kıl­mak için gece kalkınca ağzını sivak ile ovardı.[38]

 

İzahı

Bu hadisi; Buharı Taharet, namaz ve teheccüd namazına kalkmanın faziletine âit bahislerde olmak üzere 3 yerde; Müslim, Ebü Dâvûd ve Nesâi de Taharet bahsinde rivayet etmiş­lerdir.

Sivâk: Misvak dalma denir. Bir de o dalı dişlere sürmek anla­mında kullanılır.Müs1im'in Şârihi Nevevî, Sivak'm lü­gat mânâsını bu şekilde açıkladıktan sonra: «Âlimlerin İstılahında ise, misvak veya benzeri bir şeyi dişlere sürerek temizleme işine si­vak denir, der.Nevevi  sözlerine devamla şunları söyler:

Misvak kullanmak ne namazda ne de başka hallerde vacip de­ğildir. Sözleri makbul olan âlimlerin icmâ'ı ile onun sünnet olduğu sabittir. Ebû Hâmid el-Isfarâinî1 nin anlattığına gö­re Dâvud-ı Zahiri namaz için misvakı vâcib kılmıştır.E1-Mâverdi' de anılan Dâvûd' dan misvakın namaz için vacip olduğunu, fakat terki halinde namazın bozulmadığını söyledi­ğini nakleder. Fakat müteahhirin âlim arkadaşlarımız, Davud'a atfen Ebû Hâmid1 in ve başkasının yaptığı rivayeti kabul et-miyerek Dâvûd' un mezhebine göre de misvak sünnettir, de­mişlerdir.

İshâk bin Râhevey' den rivayet edildiğine göre; ken­disi misvak kullanmayı namaz için gerekli görerek bile bile terke-denin namazı bozulur demiştir.Nevevi sözlerine devamla İs-hâk'tan yapılan rivayet sabit ve sıhhatli görülmemiştir.Dâvüd-i Zahirî' nin de misvakı namaz için gerekli gördüğü sa­bit değildir. Faraza böyle söylemiş olsa bile onun bu görüşü icmâa gölge düşürmez.

Misvak kullanmak her zaman için müstahaptır. Bilhassa şu beş vakitte daha fazla müstahaptır:

1. Abdest alırken,

2. Namaza başlarken,

3. Kur'an okumaya başlarken,

4. Uykudan kalkarken,

5. Ağzın tadı veya kokusu değişirken.Bu değişiklik de çeşitli nedenlerden olabilir.Meselâ:Uzun süre bir şey yememek, içmemek, susmak, çok konuşmak, kokusu hoş olmayan bir şey yemek.

İmam Şafii ye göre oruçlu adamın öğle vaktinden ak­şama kadar misvak kullanması mekruhtur.    Çünkü oruçlu adamın öğleden sonra ağzından duyulan koku Allah katında çok sevimlidir. Bu hususta sahih hadisler vârid olmuştur.

Hanefî âlimleri misvakın abdest alınırken mazmaza sıra­cında kullanılmasını ve dişlere yalnız genişliğine sürülmesini müs-tahap görmüşlerdir. Namaza durulduğunda misvak kullanılırsa diş etlerini kanatıp abdestin bozulmasına yol açabilir endişesi ile namaz zamanı misvak kullanmayı öngören hadisleri abdest zamanına yo­rumlamışlardır.

Misvak işi, hacıların hicazdan getirdikleri ve erâk denilen ağa­cın dalı ile yapılmalıdır. En müstahap olanı budur. Buharı' nin tarihinde anlatıldığına göre, bazı sahabîler, anılan ağaçtan bir çu­buğu Resûl-i Ekrem'e sunmuşlar. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'da : «Bununla misvaklarım» buyurmuştur. Tabarânî'-nin Muâz bin Cebel (Radıyallâhü anh)'den rivayet et­tiği bir hadis'e göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zeytin ağacından yapılan misvakı pek beğenerek ve tavsiye ederek:

«Bu benim ve benden önceyi peygamberlerin misvakıdır* buyur­muştur.

Nevevi:Misvak, diş etlerini tahriş edecek derecede sert veya dişleri temizliyemiyecek derecede yumuşak olmamalıdır.Erâk ağacı elde edilemezse dişleri temizleyici başka bir cisim ile misvak işi yürütülebilir.Sert bir bez parçası ile misvak yapılabilir.Kişinin kendi parmağı ile misvak yapmasının hükmü de şudur:Eğer par­mak yumuşak ise misvak işinde kullanılmaz. Şayet sert ise âlim arkadaşlarımızın 3 görüşü vardır. Meşhur olan kavle göre kullanıl­maz.İkinci kavle göre kullanılabilir.Üçüncü görüşe göre eğer kul­lanılabilecek bir şey varsa parmakla misvak yapılamaz.Elverişli bir şey bulunmadığı takdirde parmakla misvak yapılabilir.Misvak diş­lerin enine sürülmeli uzunlamasına kullanılmamalıdır.Çünkü bu takdirde diş etleri tahriş edilebilir.Misvak kullanılırken ağzın sağ kısmından başlanmalıdır, der.[39]

Teheccüd : Geceleyin namaz kılmaktır. Hz.Âişe'den riva­yet edildiğine göre gece namazı peygamberimize bir ara farz kılındı. Sonra sünnet oldu. Ümmeti için de sünnettir.

 

287) Ebû  Hüreyre   (Radıyallahu anh)'den   Resûlullah.   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir :

«Ümmetime   meşakkat vermem (endişesi) olmasaydı, her namaz zamanı misvak kullanmalarını emrederdim.[40]

 

İzahı

Bu hadisi Buharı Cuma bahsinde ve Müslim Abdest bahsinde rivayet ettikleri gibi diğer sahih hadis kitap sahipleri ta­rafından da rivayet edilmiştir.Tirmizi bu hadisi yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettikten sonra Ebû Hüreyre' den başka, isimlerini zikrettiği 17 sahabi'den de riva­yet edildiğini beyan eder.

Nevevi: «Bu hadis misvak kullanmanın vacip olmadığına delildir.İmam Şafii:«Eğer misvak kullanmak vacip olsaydı ümmete meşakkat olsun olmasın.Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara misvakı emredecekti.» demiştir.

Hadis, Allah tarafından emir indirilmeyen hususlar hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ictihad yapmasının caiz olduğuna delâlet eder. Fıkıhçılarm çoğunun ve usul âlimlerinin mez­hebi olan bu kavil sahih ve muhtar olanıdır.

Hadis, her namaz için misvak kullanmanın faziletini beyan edi­yor. Namaz için misvak kullanma zamanı ise bir önceki hadisin iza­hında belirttiğimiz gibi Hanefi âlimlerine göre abdest alınırken mazmaza sırasındadır. Namaza dururken ayrıca misvak kullanılmamalıdır. Çünkü diş etlerini kanatıp abdestin bozulması tehlikesi vardır. Ş â f i İ âlimlerine göre ise hem abdest alınırken hem de namaza durulurken misvak kullanmak sünnettir.Çünkü burivayette;er namaz kılınışında» tabiri kullanıldığı gibi Buharı' nin Oruç kitabında yine Ebû Hürey-re    (Radıyallâhü anh)den yaptığı rivayette;     

 «Her abdest alınışında» ifadesi kullanılmıştır. Ibn-i Huzey-me, Hâkim ve Ahmed bin Hanbel de böyle riva­yet etmişlerdir. Her iki rivayetin gereğini yapmak üzere Şafii'-ler, farz ve sünnet her türlü namaza durulurken ve abdest alınır­ken misvak kullanmayı müstahap görmüşlerdir. Hanefî âlim­lerinin çoğu namaz için olan rivayeti abdest için olan rivayete yo­rumlama yoluna gitmişlerdir.

Hadîsin metninde geçen «...Emrederdim.» tâbirinden maksad uyulması mecburi olan emirdir ki bu tür emre vücup emri denir.Re-sûlullah bu mânâda misvak kullanma emrini vermemiştir. Fakat nedib ve sünnet anlamında misvak kullanmayı emretmiştir.Şu hal­de hadis misvak kullanmanın farz olmadığına ve ancak sünnet ol­duğuna delâlet eder.

Hadis, Resûl-i Ekrem'in, ümmetine olan merhamet ve şefkatinin büyüklüğünü gösteriyor. Allah cümlemizi O'nun şefaatine kavuş­tursun.

288) îbn-i Abbas (Radıyallahu anhuma)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin ikişer ikişer rek'at namaz kılardı. (Her iki rek'atten) sonra gidip misvak kulla­nırdı.[41]

 

İzahı

Hadîs her namaza başlarken misvak kullanmanın müstahap ol­duğuna delâlet ediyor. Sindi diyor ki: «Resûl~i Ekrem'in her iki rek'atten sonra gidip misvak kullandığı Ebû Davud'un riva­yetinden anlaşılıyor. Şu farkla ki; oradaki rivayette Resûl-i Ekrem'in her iki rek'atten sonra uyuduğu da bildiriliyor.» Burdaki rivayetin zahirine göre Resûl-i Ekrem teheccüd namazını bitirdikten sonra gidip misvak kullanırdı. Ancak muradın bu olmadığı Ebû Dâ-vûd 'un   rivayetinden anlaşılıyor.

Hadîsin beyânına göre Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teheccüd namazını ikişer rek'atten selâm vermek suretiyle kılardı. Bizim için de en faziletli olanı bu şekilde kılmaktır.

289) Ebû Ümâme (Radıyallahu ank)Jden rivayet edildiğine göre, Re­sülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Misvaklenin. Çünkü misvak ağızı temiz tutmaya yarar, Rabb'm razı olmasına sebep olur. Cibril bana her gelişinde misvakı tavsiye etti. Öyleki bana ve ümmetime farz olacağından gerçekten korktum. Ümmetime meşakkat vermekten korkum olmasaydı misvaki onlar için farz kılardım. Ben misvaki o kadar çok kullanırım ki; Öndeki dişlerimi köklerinden oynatacağımdan (veya) Öndeki dişlerimin et­lerini köklerinden gidereceğimden korktum.[42]

 

İzahı

Hadis, misvak kullanmayı açıkça emreder.Misvakin vacip ol­duğunu söylediği rivayet edilen Dâvûd Zahirî ve îshak îbn-i Râhevey'in bu hadisteki emri delil gösterdikleri söy­lenmiştir. Halbuki hadisin son kısmı misvak kullanmanın farz kıhn-madığım ispatlıyor.Şu halde bu iki zat eğer hakikaten bu hadis ile

istidlal etmişler ise hadisin son kısmının onlara intikal etmediği an­laşılıyor. Kaldı ki 286 nolu hadisin izahını yaparken bu iki zâttan yapılan rivayetin sabit görülmediğini naklettik.

Hadisteki emir nedib içindir. Yani kullanılması müstehaptır. Hadis, misvakın hem sıhhi yönden faydalı olduğuna hem de Allah Teâlâ'nm rızasına vesile olacağına dikkatleri çeker.İbn-i Dakiki'1-İyd , misvakın meşruluğundaki hikmeti şöyle izah eder : Namaz, Allah'ın huzuruna çıkmak anlamını taşıdığı için her yön­den olduğu gibi ağız temizliği ile de divana durmak ve ibadetin yü­ce şerefini göstermek için misvaklanmak istenmiştir. Hattâ H z.Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den Ahmed bin Hanbel ile Hâkim ve İbn-i Huzeyme' nin yaptıkları rivayete göre merfu' bir hadiste şöyle buyuruluyor:

«Misvak kullanılarak kılınan namazın misvaksız kılınan namaz­dan üstünlüğü 70 kattır.*

Kuşeyri' nin Ebü'l-Derdâ (Radıyallâhü anh) 'den ri­vayet ettiği bir hadiste de şöyle buyuruluyor:

«Misvak kullanmaya devam ediniz.Çünkü misvakın 24 mezi­yeti vardır. Bu meziyetlerin başında Allah'ın rızâsına vesile olması gelir.Misvakle kılınan namazın sevabı 77 derece katlanır. Misvak insanı zenginleştirir. Ağız kokusunu temizler.Diş etlerini kuvvet­lendirir.Baş ve diş ağrısını giderir.Yüzü ve dişleri parlattığı için Melekler misvaklenenle tokalaşır.»

Misvakın faziletinin yüceliğinde âlimler ittifak halindedirler. Hat­tâ   İmam   Evzâî:   Misvak, abdestin yarısıdır, demiştir.

Hadîsin metnindeki: «Mekâdimü'I-Fen» ile ön dişler veya onların etleri muraddır. Diş etlerinin kasdedilmiş olması ihtimali daha kuv­vetlidir. Metindeki «İhfâ» ise kazımak demektir. Fazla misvak kullan­mak neticesinde ön dişlerin kazınması ve köklerinden oynatılması ve­ya diş etlerinin kazınması endişesi Resûl-i Ekrem'de belirmiştir.

290) Şüreyh bin Hâni1 (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re kendisi şöyle demiştir:

Ben Âîşe (Radıyallâhü anhâ)'ya.: Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) senin odana girdiği zaman ilk iş olarak ne yapardı? bana haber ver!.diye söyledim. Âişe O (odama) girdiği zaman önce misvak kullanırdı, dedi.[43]

 

İzahı

Miftahü'I-Hâce'de beyan edildiğine göre Müslim,Ebû Dâvûd, Nesâi ve İbn-i Hibbân da bu hadisi rivayet etmişlerdir. Hadis namaz veya abdest zamanı dışında kalan her za­man misvak kullanmanın faziletini, buna ehemmiyet verilmesini ve sık sık misvak kullanmanın tekrar edilmesini ifade eder. Çünkü eve girmek için muayyen bir vakit bahis konusu değildir.

Sindi de, eve girmek belirli bir zamana bağlı olmadığından misvak kullanmak için de belirli bir zamanın olmadığı hadisten an­laşılır, dedikten sonra misvakın yalnız ibadete başlarken kullanıl­masının müstahap olduğunu söyliyenler bu hadisi şöyle yorumla­maktadır, der:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî evde nafile namazla iştigal ettiği için eve girdiği zaman misvak kullanırdı. Bazıları da: Resûlullah halktan ayrılarak eve vardığı zaman vahye hazırlanırdı. Bunun için ilk iş olarak misvak kullanırdı, demişlerdir. Başka şe­kilde yorumlayanlar da olmuştur.

291) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallahu ank)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir:

(Ey müslümanlar!) Şüphesiz ağızlarınız Kur'an'ın yollarıdır. Onun için ağızlarınızı misvak ile temizleyiniz."[44]

 

İzahı

Sindî diyor ki Hz. Ali' nin hitabı müslümanlaradır.Müslümanlardan beklenen durum,Kur'an okumaları ve ağız­larının Kur'an'ı Kerim için açık ve işlek yol halinde tutul­masıdır. Miftâhü'1-Hâce yazarı da: Misvak ağzı temizlediği ve Rabbim rızâsına vesile olduğu için Kur'an'ı Kerim1 in okunma­sına başlanılırken, kullanılmasının müstahaplığı hadîsten anlaşılı­yor. Misvak, Sünnet-i Müekkededendir. Hiç bir durumda vacip değil­dir, der.[45]

 

8 — Fıtrat Babı

292) Ebû Hüreyre (Radıyallahü ank)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Fıtrat beş (haslet) tir. Yahut beş (haslet) fıtrattandır. Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak ve bıyıkları kısaltmak.»"

293) Âişe (Radıyallahü anhâydzn rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«On şey, Fıtrattın hasletlerin)dendir. Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkamak, koltuk altını yolmak, kasıkları tıraş etmek ve su ile taharetlenmek.»

(Râvilerden) Zekeriyya dedi ki: (Râvî) Mus'ab : Ben 10'uncu has-.leti unuttum meğer ki mazmaza ola, dedi."

294) Ammâr bin Yâsir (Radtyallâhü ankumâ)'den rivayet edildiğine

göre Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:  

«Ağıza su almak, buruna su çekmek, misvak kullanmak, bıyığı kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak, kasıkları tıraş etmek, parmak mafsallarını yıkamak, taharetlendikten sonra ferce su serpmek ve sünnet olmak fıtrattandır.»(Müellif diyor ki) bize bu hadisi Câ'fer bin Ahmed bin Ömer de Affân bin Müslim, Hammâd bin Seleme, Ali bin Zeyd yûlu ile rivayet etti."

295) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

«Bıyıklan kısaltmak, kasıkları tıraş etmek, koltuk altını yolmak ve tırnakları kesmek hususunda (bu işleri) kırk geceden fazla bırak­mamanız tayin ve tesbit edildi.»[46]

 

Dört Hadisin İzahı

îlk hadisi Buhari «Libas» kitabında ve Müslim de Taharet bahsinde yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmişlerdir.Müslim aynı bahiste 293 ve 295 nolu ha­disleri de almıştır.Miftâhü'l-Hace'nin beyânına göre mezkûr iki ha­disi Ahmed, Nesâi, Tirmizî ve Ebû Dâvûd da tahriç etmişlerdir. 294 nolu hadisin metni diğer metinlere mânâ ve lafız bakımından benzemektedir. İlk hadisteki «... yahut...» tereddü­dü ravidendir.

Hadislerin açıklamasında Müs1im'in şârihi Nevevi'-nin taharet bahsinde verdiği izahatı dinleyelim :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in: «Fıtrat beştir» buy­ruğunun mânâsı: «Anılan şu beş şey fıtrattandır.» Çünkü diğer ha­diste:«On şey fıtrattandır* buyurmakla fıtratın hasletlerinin 10'dan bile fazla olduğuna işaret buyurmuş oluyor.

«Fıtrat» kelimesi ile kasdedilen mânâ hususunda âlimler çe­şitli yorumlarda bulunmuşlardır. (Aslında fıtrat yaratılış demektir.) Ha ttâbi: Âlimlerin ekserisinin dediğine göre burada fıtrat ile sünnet mânâsı kasdedilmiştir, der. Hattâbi'den başka bir ce­mâat da âlimlerin bu yorum şeklini naklederek, Allah'ın peygamber­ler için seçmiş olduğu ve ötedenberi onların takip etmiş oldukları sünnet, âdet ve yoldur. Öyle ki peygamberlerin yaratılışında o yolu izlemek mayası bulunduğu için ona yaratılış mânâsına gelen Fıtrat ismi verilmiştir, denilebilir. Burada fıtrat din mânâsında kullanılmış­tır, diyenler de vardır. Kadı Beyzâvi ise, bu mânâları için­de tophyan bir tarif ile : Fıtrat bütün peygamberlerin benimsedikle­ri ve şeriatlarının ittifakla kabul ettikleri müşterek ve eski bir sün­nettir ki sanki bütün insanlar bu sünnet üzerinde yaratılmışlardır, der.[47]

Nevevi, sözlerine devamla; bu hadislerde Fıtrat olarak sa­yılan hasletlerin hepsi âlimlerce vacip görülmemiştir. Meselâ, ağıza su almak, buruna su çekmek ve sünnet olmak mes'elelerinin vacip olup olmadığı hakkında âlimler arasında ihtilaf vardır. Vacip olan hasletler ile vacip olmayan hasletlerin bir arada anlatılmasının mah­zuru yoktur. Nitekim  En'â m    sûresinin 141'inci âyetinde:

 «Mahsul verdiği zaman ürününden yeyiniz. Hasad (devşirme) günü de hakkını (zekât ve sadakasını) veriniz...» buyurulmuştur. Bi-. lindiği gibi mahsulün zekâtını vermek vaciptir, ondan yemek ise va­cip değildir.

Fıtrat hasletlerinin tafsilatı ise :

1. Hitan = Sünnet olmak: Şafii ve bir çok âlimlere gö­re vacip, Mâliki ve âlimlerin ekserisine göre de sünnettir. Ş â-fii'ye göre sünnet olmak erkek ve kadın her müslüman için vacip­tir. Erkek hakkında vacip olan sünnet, haşefenin tamamı açıkta ka­lacak derecede onu örten deriyi kesmekle gerçekleşir. Kadın hak­kında ise fercin yukarısmdaki deriden birazını kesmek suretiyle va­cip yerine getirilmiş olur. Bizim (Şâfiilerin) Cumhur âlimlerimizin ittifak halinde bulundukları ve mezhebimizin sahih olan kavline gö­re erginlik çağma varmadan önceki dönemde sünnet olmak vacip değil, sünnettir. Bâzı Şafii âlimleri: Çocuğu, henüz baliğ ol­mamış iken sünnet ettirmek velisinin üzerine vaciptir, demişlerdir. Başka bir kavle göre ise 10 yaşma varmadan çocuğu sünnet ettir­mek haramdır. Sahih olduğunu belirttiğimiz kavle göre çocuğu do­ğumunun 7'nci günü sünnet ettirmek nıüstahaptır. Sünnet olmadan ölen bir müslümanla ilgili olarak da 3 kavil vardır. Sahih ve meş­hur olan Şafii âlimlerinin kavline göre ölen kişi çocuk olsun büyük olsun sünnet edilmez. İkinci kavle göre sünnet edilir. Üçün­cü kavle göre çocuk ise sünnet edilmez, büyük yaşta ise edilir. (Bu­rada Nevevî' nin sözlerine ara vererek Hanefi mezhe­bine göre sünnet olmanın şer'i hükmünü anlatalım.)

(Hanefi âlimlerine göre hitan ( sünnet olmak) şer'an sün­nettir ve müslümanlığın alâmetidir. Hatta bir şehir halkı çocuk­larını sünnet ettirmemek hususunda ittifak etseler, devlet kuvvetle­ri onlarla savaşır. Sünnet olmanın yaşma gelince, rivayete göre İmam-ı Â'zam'a sorulmuş ve kendisi: «Bu hususta bilgim yoktur,» diye cevap vermiştir. İki imamdan da bir şey nakledilme-miştir.   Çocuğun 7 yaşında, 10 yaşında ve son olarak 12 yaşında sün-

net edilebileceğine dair kaviller vardır. Bazı âlimler de çocuğun gücüne göre sünnet edilme yaşı tesbit edilir, demişlerdir.Hane-fî âlimlerine göre kadını sünnet ettirmek erkeğe bir ikram mahi­yetindedir. Onlardan da kadın için sünnet olmak dinen sünnettir, diyenler olmuştur.)

Tekrar   Nevevî'yi   dinliyelim:

2. İstihdâd = kasıkları tıraş etmek : Bu iş sünnettir. Tıraş, us­tura gibi demirden mamul bir âletle yapıldığı için demir anlamın­da olan hadid kelimesinden alınma istihdad ismi bu işe verilmiştir. Bundan maksad kasıkların temiz tutulmasıdır.Temizleme işi için en sevaplı olan tıraş etmek ise de makasla kılları kısaltmak veya yol­mak da caizdir.Hadiste geçen «Ânet» ise erkek ve kadının ön ve arka edep yerlerinin etrafındaki kıllardır.Hepsini  tıraş etmenin müstahap olduğu anlaşılıyor.

Etek tıraşının vakti ise tercihe şayan kavle göre bu vaktin tes-biti kılların uzaması durumuna bağlıdır. Uzaymca tıraş edilmeli­dir. Bıyık tıraşı, koltuk altını yolmak ve tırnakları kesmek zama­nının tayin ve tesbiti için de durum aynıdır.Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edilen hadis (295 noludur.) te: «...Tıraşları için 40 gece bırakmamak...» tabirinden murad, 40 gün­den fazla bir süre tıraşa ara vermemektir. Yoksa sanıldığı gibi 40 güne kadar tıraş etmemek talimatı verildi, gibi sakat bir mânâ ve­rilemez.

«El-Fıkıh Ale'I-Mezâhibi'I-Erba» da belirtildiğine göre:Şafii mezhebinde cuma günü yapılması matlub olan sünnetlerden birisi de erkeğin eteğini tıraş etmesi ve kadının da bu yerdeki kılları yol-maşıdır. Kocasının emretmesi halinde bu kılları temizlemek kadın üzerine vacip oluyor. Hanefî mezhebine göre de erkeğin tıraş ve kadının yolmak suretiyle bu yeri temizlemeleri müstahaptır. An­cak bu işin kaç günde bir ve hangi günde yapılmasının müstahap-lığı hususunda bir sarahat yoktur.[48]

3. Taklimü'l-Azfâr = Tırnakları kesmek:Parmaklara za­rar vermemek kaydı ile tırnaklan dipten kesmek sünnettir. Nevevi, tırnak keserken şu sıraya riayet edilmesinin müstahap oldu­ğunu söyler:

Önce el, sonra ayak tırnaklan kesilmelidir.Ellerin tırnakları ke­silirken, sağ elin şehadet parmağından başlıyarak, sonra orta, yüzük ve serçe parmaklarının ve daha sonra baş parmağın tırnakları sırayla kesilmelidir. Sağ elin tırnakları bu sırayla kesildikten sonra sol elin serçe parmağından başlıyarak sırayla bütün parmakların tır­nakları kesilir. El tırnakları böylece kesildikten sonra ayak tırnak­ları da sağ ayağın küçük parmağından başlamak suretiyle sırayla 5 parmağın tırnakları kesilir. Sonra sol ayağın büyük parmağından başlıyarak sırayla 5 parmağın tırnakları kesilir.

(Hanefî âlimleri, tırnakların kesimine 40 günden fazla bir zaman ara vermenin tahrimen mekruh olduğunu söylemişlerdir. Fa­kat haftanın hangi günü ve nasıl bir tertip ile kesilmesi hakkında bir şey söylememişlerdir. Şafii âlimleri ise yukarda açıklanan sı­rayla tırnak kesilmesini ve kesmek için haftanın cuma, pazartesi ve perşembe günlerinden birisini seçmeyi müstahap görmüşlerdir.)

4. Netfü'l-İbt = Koltuk altını yolmak:Koltukların altında­ki kılları yolmak âlimlerin ittifakı ile sünnettir. Yolamıyanlar tıraş etmek ve ilâç kullanmak suretiyle bu kılları temizliyebilirler.

Yûnus bin Ab di'1-A'lâ' dan: Şöyle söylediği nak­ledilmiştir :

«Ben Şafiî' nin yanma girdim. Berber onun koltuklarının altını tıraş ediyordu. Şafiî: «Koltukların altını yolmanın sünnet olduğunu bilirim. Ama acısına dayanamıyorum» dedi.»

Önce sağ, sonra sol koltuk altını temizlemek müstahaptır.

5. Kassü's-Sârib  = Bıyığı kısaltmak:Bu da sünnettir.Yi­ne sağ tarafından kısaltmaya başlamak müstahaptır.    Kişi, bizzat bıyığını tıraş etmesi veya başkasına tıraş ettirmesi hususunda ser­besttir.   Çünkü bir günaha girmeden ve mürüvvete aykırı bir duru­ma düşmeden temizlik gayesine iki şekilde de ulaşılmış olur.   Fakat etek tıraşını bizzat yapmak gerekir.   Başkasına yaptırılamaz.   Muh­tar olan kavle göre üst dudağın kenarları iyice açık kalacak şekilde bıyık kısaltılmahdır.    Bıyığı kökünden kazımak veya kılları dibine kadar makas gibi aletle kısaltmak mekruhtur. Bıyıkların kesilmesi hakkında vârid olan; hadîsi zahiren bıyıklan kazıyın mânâsını ifade ediyor ise de bundan kasdedilen mânâ bı­yıktan dudaklar üzerine gelen kısmı kazımaktır.

(Bıyık kesmek hususunda Hanefî âlimlerinin iki kavli var­dır. Bir kavil Şafii âlimlerinin görüşüne uyar. Yani bıyıkları kısaltmak ve üst dudağı tamamen açık tutmak sünnettir.Tahavi:

Medine' lilerden bir cemaat bıyıkları kısaltmanın muhtar oldu­ğunu söylemişlerdir, diyor. Tahavi, cemâat sözüyle şu zâtları kas-detmiştir: Salim, Said b. el-Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Câ'fer b. Zübeyr, Ubeydullah b. Ab-dillah ve Ebû Bekir b. Abdirrahman (Radıyallâ-hü anhüm) hazretleri. Hasan-ı Basri, Muhammed b. Sirîn ve At â1 b. Ebi Rabâh'ın mezhebi de budur. İmam Mâ1ik'in kavli de budur. İmam Mâlik'e güre bıyığı kazımak mekruhtur. Hatta bıyığı kazımayı bir âfet sayarak, böyle yapanların te'dip edilmesini emredermiş.

Sindi de: -Bıyık kesmek hakkında vârid olan hadîslerin ek­serisinde «Kass = kısaltmak» tabirinin kullanıldığı Hafız İbn-i Hacer tarafından beyan edilmiştir, dedikten sonra î m a m Mâ­lik'in yukarda belirtilen görüşünü bildirir ve : Bence Mâli k'in bıyıkla ilgili olarak vârid olan hadisleri böyle yorumlamasının se­bebi kendisinin Me dîne halkının tatbikatını böyle görmüş ol­masıdır. Çünkü merhum bu gibi hususlarda Medine halkının amelini esas alırdı. Muhtar olanın da bu olduğunu umarım» de­miştir.

Hanefi mezhebinin ikinci görüşü ise bıyıkları kökünden kes­mektir, sünnet olanı budur, kısaltmak değildir. Hattâ Ebû Ha-nîfe, Ebü Yûsuf ve Muhammed'e bu görüş isnad edilmiştir.Tahavî de bu görüşü destekliyerek bir çok âlime göre bıyığı kazımanın kısaltmaktan afdal olduğunu söylemiştir. Sa-habilerden Abdullah bin Ömer, Ebû Said-i Hud-ri, Raf i bin Hadic, Câbir bin Abdillah ve Abdullah bin Amr (Radıyallâhü anhüm) hazretlerinin bı­yıklarını traş ettiklerini    İbn-i    Ebi    Şeybe    rivayet etmiştir.)

6. İ'faü'l-Lihye = Sakalı uzatmak:

(EI-Fikıh   A'le'l-Mezâhibi'l-Erbaa'nin   Kitabü'l-Hazar   Ve'1-İbaha

bölümünün kılları kesmenin hükmü başlığı altında açılan kısmın­da beyan edildiğine göre sakalı kökünden kazımak Hanefi, Mâlik ve Hanbeli âlimlere göre haramdır. Hanefî' lere göre sünnet olanı da bir tutam kadar uzatmaktır. Bundan fazla ola­nı kesilir. Sakalın etrafını alıp düzeltmekde beis yoktur. Hanbeli âlimlerine göre de bir tutamdan fazla olanı almakta beis yoktur.

Şafii âlimlerine göre ise sakalı kazımak veya çok kısaltmak mekruhtur. Bir tutamdan fazlasını kesmekte ise mahzur yoktur. Bilhassa uzunlamasına veya genişlemesine çirkin söz söylemesini mucip bir vaziyet alırsa onun etrafını alıp düzeltilmesi uygundur.)

( Tabari de: İ'f a çoğaltmaktır.Hadîslerde vârid olan;

«Sakalları çoğaltın- ve benzeri ifadelerin zahi­rine bakarak sakalının kıllarını kendi haline bırakıp uzunluğuna ve genişliğine çirkinle ştiren insanlar vardır. Onların bu durumu bazı kimselerin dillerine destan olur. Halbuki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVdan rivayet edildiğine göre sakalın fazla uzatıl­ması yasak ve kısaltılması gerekir. Yalnız kısaltma miktarı husu­sunda selef âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Bâzı âlimler bir tutamdan fazlası ve genişliğine de etrafa dağılıp çirkin bir manzara arzeden kısım alınır, demişlerdir. Bu kavil Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilmiştir. Rivayete göre Hz. Ömer (Radı­yallâhü anh) sakalını fazla uzatmış olan bir adamı görmüş onun bu halini tasvip etmiyerek bir tutamdan fazlasını kestirmiş sonra da

ona:

«Git saçını düzelt yahut berbat et, sizden bazınız kendisini yır­tıcı bir hayvan gibi başı boş bırakıyor» diye îkaz etmiştir, diyor.

Ebû Hüreyre ve îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhü-mâ)'in bir tutamdan fazla olan sakallarını kestikleri rivayet olun­muştur.

Bâz: âlimler de, sakalın ne kadar uzatılacağına dair kesin bir delil bulamadıklarını, bu nedenle belirli bir sınırla tahdid etmek imkâ­nına sahip olmadıklarını ifade ederek uzunluğu ve genişliği bakımın­dan çirkin bir durum arzetmiyecek şekilde uzatılması görüşünü be­nimsemişlerdir.

Ata' da: Sakal fazla uzadığı zaman onu eninden ve boyun­dan bir parça almakta beis yoktur. Çünkü kendi haline bıraktığı takdirde sahibi başkalarının alay ve istihzalarım üzerine çekmiş olur, demiştir.Atâ' bu görüşünü,Tirmizî' nin Usârae bin Zeyd yolu ile rivayet ettiği ve garip diye vasıflandırdığı şu ha­dise dayandırmaktadır:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sakalının eninden ve boyundan bir parça alırdı.»

Nevevî sakalın uzatılması ile ilgili olarak şöyle söyler: Sakal kesmek acemlerin âdeti idi.  Şer-i Şerif bu âdeti yasakladı. Âlimler sakalda, birbirinden çirkin ve dînen hoşlanılmayan 12 du­rum bulunabilir, diyerek bunları şöyle sıralamışlardır:

1. Cihad için niyyetli olmamak kaydı ile sakalı siyaha boyamak. (Savaşta genç görünerek düşmanı yıldırmak maksadı ile ağarmış sa­kalı siyaha boyamak caiz olduğu için burada cihad durumu dile ge­tirilmiştir.)

2. Sünnet'e uymak için değil de kendisini salihlere benzetmek için sakalı sarıya boyamak.

3. Kendisini yaşlılara benzeterek çevrenin saygısını kazanmak ve başkanlığa geçirilmek için sakalını kibrit veya başka bir şeyle ağartmak.

4. Gençlikte sakal kılları çıkmaya başladığında henüz sakalı bit­meyen daha genç adam gibi görünmek niyeti ile çıkan kılları yol­mak veya tıraş etmek.

5. Sakal içinde ağarmış olan kılları yolmak.

6. Kadınlara ve başkalarına güzel görünmek için sakalı perçem perçem yapmak.

7. Sakal ile baş saçının bitiştiği nokta olarak kulak yumuşağı­nın kıyısındaki semt esas iken sakaldan sayılmayan ve başa ait sa­yılan saçların bir kısmını sakala eklemek suretiyle sakalı daha yu­kardan başlamış olarak göstermek veya kulak hizasının altında ka­lan yanağın bir kısmını traş ederek sakalı çene kemiklerine inhisar ettirmekle noksanlaştırmak.

8. Halka güzel görünmek için yapmacık olarak sakalı tarayıp salmak.

9. Sakalı karmakarışık ve keçelenmiş gibi bir halde bırakmak suretiyle kendisini zâhid göstermek ve sözde kendisine bakmadığı havasını estirmek.

10. Sakalının beyaz ve siyah kısımlarına bakarak, siyahlığı ile kendisini genç görüp, gururlanmak, kibirlenmek, beyazlığı da istis­mar ederek gençlere karşı büyüklük taslamak ve böbürlenmek.

11. Sakalı örmek.

12. Sakalı tıraş etmek. Ancak kadının sakalı çıkacak olursa onu kazımak mustahabtır.

N e v e v î   sakalın âfetlerini böylece izah ettikden sonra fıt­ratın diğer hasletlerini açıklamaya devamla:

7. Berâcim'i yıkamak : Berâcim kelimesi bürcüme'nin çoğuludur.

Bürcüme, parmakların mafsalına denir. Âlimler bundan murad yal­nız parmakların mafsalları değil kirin toplanıp biriktiği kulak kıv­rıntıları yerleri gibi vücudun muhtelif taraflarında bulunan ve toz, ter ve pasın toplandığı yerlerdir.

8. İntikasül'-Mâ': 293 nolu hadiste fıtratın hasletlerinden bi­risi olarak geçen bu tabir hadisin bitiminde istinca yani su ile taha­retlenmek diye tefsir edilmiştir. Müellif bu tefsirin hangi rivayete âit olduğunu açıklamamıştır. Fakat bu hadisi Müslim'e riva­yet eden Kuteybe, bu tabirin, râvî Veki tarafından is­tinca ile tefsir edildiğini bildirmiştir. Müslim bu tabirin baş­ka türlü de yorumlandığını şöyle beyan eder:

Ebû Ubeyde ve başkalarına göre bundan maksad avret mahallini yıkamak suretiyle bevli kesmektir. Esas mânâ suyu azalt­mak olan «İntikasü'I-Mâ' sözü bazı âlimlerce «İntidâh = su serpmek» şeklinde yorumlanmıştır. Zâten başka bir rivayette bu tabir yeri­ne «İntidâh» kelimesi, kullanılmıştır. (294 nolu hadîste de bu durum olmuştur.) İntidâh ise Cumhur'a göre taharetlenme işi bitince ves­veseye mahal bırakmamak için avret mahalline biraz su serpmektir.

Râvî Mus'ab'in : «Onuncuyu unuttum. Meğer ki mazma-za (ağıza su olmak) ola» sözü kendisinin tereddüdünü ifade ediyor. Kadı Iyâz diyor ki, Musab 'm unuttuğu şey sünnet ol­mak hususu olabilir.

Bu babtaki hadislerde fıtratten sayılan mazmaza, istinşak (ağı­za ve buruna su almak) ve sivak hasletleri 6. ve 7'nci bâblarda açık­lanmıştır.[49]

 

Adam Helâ'ya Girmek İsteyince, Söyliyeceği (Duâ) Babı

296) Zeyd bin Erkam (Radtyallâkii anh)'âen rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur :

«Hakikaten bu helalar şeytanların hazır bulundukları yerlerdir. Bunun için biriniz (anılan yerlere) girmek istediği zaman: Allahim! ben hubus ve habâis'ten şüphesiz sana sığınırım, desin.»

Müellif hadisin başka senedlerle de Zeyd bin Erkam'dan rivayet edildiğini belirterek senedlerdeki râvileri şöyle zikreder: Bize, Ce­mil bin Hasan El-Mütteki', Abdü'1-A'lâ bin Abdi'1-A'lâ, Said bin Ebî Arube, Katade'den; .Keza bize Harun bin îshak, Abde, Said, Katade'-den rivayetle o da El-Kasım bin Avf Eş-Şeybâni aracılığı ile Zeyd bin Erkam'den rivayet ettiğine göre Resûlullah (Salalllahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu diyerek (geçen hadisi zikretti."[50]

 

İzahı

«Hubus» kelimesi hafifletilerek «Hubs» diye de okunabilir. Bu kelime «Habîs»in çoğulu, «Habâis» kelimesi de «Habîse»nin çoğulu­dur.Habis, erkek şeytan, habise de dişi şeytan olarak yorumlanmış­tır, îbn-i Battal'a göre hubustan murad küfür, habâisten maksad da şeytanlardır. İbnü'l-Arabi şöyle bir tafsilât ve­rir:Hubus, aslında hoşlanılmayan ve kerih görülen şey demek olup söz hakkında kullanılırsa sövmek, din hakkında kullanılırsa küfür, yemek hakkında kullanıldığında haram, içecek hakkında kullanılın­ca zararlı, mânâlarına gelir. Bâzı âlimler ise daha başka mânâlar vermişlerdir.

Yukarda işaret ettiğimiz gibi kuvvetli yorum şekline göre bu iki kelimeden maksad şeytanların erkek ve dişileridir.   Hadisin duâ kısmında bütün şeytanlardan ve onların şerrinden Allah'a sığınmak isteniyor. Bu duânm helaya girilmek istendiği zaman okunmasının sebebine hadisin baş kısmı işaret ediyor. Çünkü metnin ilk cüm­lesi şudur:

«Helalar şeytanların bulundukları yerlerdir» Yani şeytanlar de­vamlı surette orada bulunurlar. Çünkü oralarda Allah'ın zikri ya­pılmaz. Allah'ın anılmadığı yerlerde şeytanlar rahat ederler. Baş­ka yerler böyle değildir. Devamlı veya aralıklı olarak Allah'ın zik­ri yapılır, ibadet edilir, Kur'an okunur. Allah'ın anıldığı yerlerde şey­tanlar duramayıp kaçarlar.

297) Ali (bin Ebî Talib (Radtyallâhü ank)'den, Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet edilmiştir:

«Cinler ile âdem oğullarının avret yerleri arasındaki perde ki­şinin helaya girmek istediği zaman «Bismillah» demesidir.»[51]

 

İzahı

Hadis, müslümanm helaya girmek istediği zaman «Bismillah» demesini istemektedir. Bismillâh'ın mânâsı: Şeytanın şerrinden Al­lah'ın adına sığınırım. Bâzı Şafiî âlimler, besmele çekilirken «Er-Rahmâni'r-Rahîm» ilâve edilmemelidir.Çünkü orası zikir yeri de­ğil, sonra hadiste vârid olan lâfız yalnız «Bismillâh»dır.Vârid ola­nın zahiri üzerinde durulmalıdır, demişlerdir, Sindî' nin açık­lamasına göre hadisteki «Cin» kelimesi ile şeytan kasdedilmiştir. Şey­tanın cin taifesinden olduğu Kur'an'm nassı ile sabittir.Cin­lerden insan oğluna zarar verenlerin hepsi murad olabilir. Hadis, besmelenin, insan oğlu ile cin arasında bir perde ve engel teşkil ede­rek bir zararın şeytan tarafından insana dokunmasına mâni oldu­ğunu ifade etmiş olur.

Câmiü's-Sağîr'de îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'den alı­nan rivayette:

«Cinlerin gözleri ile âdem oğullarının avret yerleri arasında­ki perde, onlar (insanlar) dan birisi helaya girmek istediği zaman «Bismillah» demesidir,» diye geçer.

Buna göre «Besmele» Cinlerin, helaya giren müslümanlarm av­ret yerlerine bakıp görmelerine mâni olur. Dolayısı ile zarar verme­lerine set çeker.

298) Enes.bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) helaya girmek istediği zaman:

«Hubus ve Habâisten (bunların şerrinden) Allah'a sığınırım.» derdi.[52]

 

İzahı

Bu hadisi Buhârî, «Vudu» ve «Daavât» kitaplarında, Mus1im «Hayız» kitabının 32'nci babında, Ebû Dâvûd,Tir -mizî, ve Nesâi   de «Taharet» kitabında rivayet etmişlerdir.

«Hubus» ve «Habîs» kelimelerini 296 nolu hadisin izahında açık­ladık. Oraya müracaat edilebilir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, şeytanların şerrinden Allah'a sığındığını beyan etme­si, kulluğunu izhar etmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâ O'nun koru-yucusudur. Yahut da Ümmetinin böyle dua etmesini sağlamak ve onlara mürşidlik yapmak için bu duayı okumuştur.

Helaya girileceği zaman hadislerde belirtildiği gibi istiazede bu­lunmak, bütün âlimlere göre müstahaptır.    Bu husus için mesken-

lerdeki helalar ile çöldeki ayak yolu arasında bir fark yoktur. Çün­kü evlerin dışında abdest bozulan yer hela hükmündedir. Helaya girerken istiaze etmeyi unutan kimsenin helada istiaze etmesi İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ve bazı âlimlere göre mekruhtur, îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ve bazı âlimlere göre caizdir. Unutan kimsenin kalben istiaze etmesi bazı Hanefî ve Şafiî âlimlerce uygun görülmüştür.

299) Ebû Umâme (Radtyallâhü anhy&tn rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Sakın! sizden birisi helâsma girmek istediği zaman şöyle söy­lemek (duâ etmek)ten âciz kalmasın!

Allahım! Pis, necis, habîs ve muhbis olan şeytanı recîm'den şüp­hesiz sana sığınırım.»

Ebü'l-Hasan dedi ki: Ebû Hatim de İbn-i Ebî Meryem'den (o da mezkûr seneddeki râvilerden)   bu hadisi rivayet etti. Ancak Ebû Hatim, hadisinde; *Pis ve necis olan» parçasını söylemedi.[53]

 

İzahı

Hadiste geçen Muhbis kelimesi çeşitli şekillerde mânâlandırılmıştır:Sindî bu kelime ile ilgili olarak şunları söyler:

Muhbis: Başkasına habisliği öğreten ve onu bozan, demektir. Muhbis: Habis arkadaşlar edinen kişiye de denir. Sıhâh adlı lügat kitabı mezkûr iki mânâyı beyân etmiştir.

Nihâye'de ise : Muhbis, yardımcıları habîs olan kimsedir.Bir de muhbis, yardımcılarına habisliği öğreten ve onları bu kötü yola düşürene denir, demiştir.

Hadiste geçen : «Recim» ise kovulan demektir.Şeytan, Allah'ın rahmetinden ve dergâhından kovulduğu için ona «Recim» denmiş­tir.

Hadiste geçen "... Şu duayı okumaktan âciz kalmasın» fıkrasın­daki âciz kalmaktan maksad: bunu okumaktan geri kalmak, fırsa­tı kaçırmak ve ihmal etmek olabilir.Âciz kalmamak: Allah indin-deki değerleri sayesinde müslümanlarm bu duayı okumak ve seva­bını almak imkân ve fırsatına sahib bulunduklarından kinaye ola­bilir.[54]

 

10 — Heladan Çıktığı Zaman Okuyacağı Duâ Babı

 

300) Aişe (Radiyallâhü anhâ)'den şöyle rivayet edilmiştir: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyük abdestini bozup (helâ'dan) çıktığı zaman «Ğufrâneke» diye dua ederdi."

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Ebû Hatim de Ebû Ğassân En-Nendi aracılığı ile İsrail'den hadîsi rivayet etmiştir."                       .

301) Knes bin Mâlik (Radiyallâhü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) helâ'dan çıktığı za­man şöyle duâ ederdi:

«Benden sıkıntıyı gideren ve bana afiyet bahşeden Allah'a hamd

olsun.[55]

 

Hadislerin İzahı

Birinci hadisten anlaşıldığına göre Resûlulîah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyük abdestini bozduğunda heladan çıkınca «Ğufrâne-ke» diye duâ ederdi. «Ğufrâneke»nin kelime mânâsı «Senin mağfire­tin» demektir. Tabii bu tabir cümlenin bir parçasıdır. Başından fiil ve failin atılmış olduğu kabul edilir. Takdiri «Es'elu ğufrâneke — senin mağfiretini talep ederim» veya «İğfir ğufrâneke = Sana lâyık bir gufranla mağfiret eyle» demektir. Yani ben mağfirete müstahak değil isem de sen şanına lâyık ve kereminle bahşedeceğin bir ğufrân ile mağfiret eyle. Gufran ve mağfiret günah ve kusurların örtülnıe-sidir. Resûl-i Ekrem her türlü günahtan pâk idi. Hiç; bir kusuru yoktu. Burada olduğu gibi bazı âyetlerde ve hadislerde rastlanan ve Resûl-i Ekrem'in mağfiret dilemesini, istiğfar etmesini ifade eden cümleler, kulluğun izharı için böyle buyurmuştur, diye yorumlanır. Yahut mü'minlere yol göstermek ve irşad etmek için bu nevi dua­larda bulunmuştur. Veyahut bu istiğfarlar ümmeti içindir.

Heladan çıkılırken mağfiret dilemenin hikmeti ise Sindi1 nin naklen beyan ettiğine göre şöyle izah edilmiştir:

Mü'min helada kaldığı süre zarfında Allah'ın zikrine ara verdi­ği için Allah'tan bağışlanmasını diler. Yahut yediği ve içtiği gıda maddelerinin, vücudunda sindirilip iyi kısmın vücûdu beslediğini ve bir işe yaramıyan kısmın dışarı çıktığını görünce Allah'ın verdiği bun­ca nimetlerin şükrünü edâ edemediğini düşünür ve şükür görevin­de gösterdiği aksaklık ve yaptığı kusur muvacehesinde Allah'tan mağfiret diler.

ikinci hadîste ise; heladan çıkan mü'minin, dışarı çıkmadan önce duyduğu sıkıntı, daralma ve eziyetten kurtulduğunu, rahatladığını ve afiyet kesbettiğini mülâhaza ederek Allah'a hamd etmesini ön­görüyor. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu duaları devam­lı okurdu, ümmetinin de O'na uyarak bu dualara devam etmesi müs-tahaptır.

Mü'min her iki hadisteki duaları birleştirerek önce «Ğufrâneke» sonra da ikinci hadisteki duayı okumalıdır.[56]

 

11 — Helâ'da Allah  Cazze Ve Cellej'yi Zikretmek Ve Yüzük (Taşıma) Babı

302) Aişe (Radıyallâhü anhâyden şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), zamanlarının hepsin­de Allah'ı zikrederdi.[57]

 

İzahı

Hadis Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in her zaman Allah Teâlâ'yı  andığını ifade eder. Câmiü's-Sağîr'in şerhi Azîzî'de A1kami'den nakledildiğine göre Ed-Demiri, şöyle de­miştir :«Hadisten maksad, Resûl-i Ekrem'in abdestli iken, abdestsiz iken, yaya yürürken, binek üzerinde giderken, yatarken, otururken ve ayakta iken v.s. bütün hallerinde Allah'ı andığını ifade etmektir. Ancak âlimler cünüp bir kimse ile hayız halindeki kadının Kur’an okuyup okuyamaması hakkında ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, bunların Kur'an okumalarının haram olduğuna hükmetmiştir.» Remli, bunların Kur'an niyeti ile okumaları haramdır; zikir niyeti ile okumaları veya ne Kur'an ne de zikir niyeti olmaksızın oku­maları haram değildir, demiştir.[58]

Sindî de diyor ki: «Hadiste geçen : «Zamanlarının hepsinde...» tabirinden maksad, örf ve âdete göre anlaşılan genel zamandır. Çün­kü, tuvalet yaparken ve cinsi temas halinde dil ile zikir yapmaya ara verdiği bu hallerde kalben zikretmekle yetindiği söylenmiştir. Hadisteki «zamanlarının hepsinde...» tabirinden maksat bu gibi hal­lerin dışında kalan vakitlerdir, diye yorum yapıldığı gibi «zamanlar» kelimesini tevil etmeyip istisnasız bütün zamanlar mânâsına almak da mümkündür. Bu takdirde hadisteki: «Zikir» den murad kalben ya­pılan zikirdir. Çünkü istisnasız her zaman kalben Allah'ı anmak için bir mâni yoktur.»

Hülasa: Eğer hadisteki zikirden maksad dil ile Allah'ı anmak ise hadisteki zamanlardan murad vakitlerin ekserisidir. Şayet zikirden maksad kalben Allah'ı anmak ise «zamanlar» tabiri olduğu gibi bıra­kılır, teviline lüzum kalmaz.

303) Enes bin Mâlik (Radıyattâhü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Nebi tSallallahü Aleyhi ve Sellem) helâ'ya girmek istediği zaman yüzüğünü  (dişarda) bırakırdı."[59]

 

İzahı

Sindi diyor ki: «Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in helâ'ya girmek istediği zaman yüzüğünü çıkarmasının sebebi yüzü­ğü üzerinde cümlesinin yazılmış olmasıdır.» kanaa-tındayım.

Hadis, üzerine zikir ve benzeri mukaddes şeylerin yazılı oldu­ğu eşyanın helâ'ya götürülmemesinin gereğine delâlet eder.Bunun için helaya giren kimsenin bu gibi eşyayı yanında bulundurması mek-. ruhtur. Miftahu'l-Hace'nin beyanına göre bazı âlimler, zaruret ol­madıkça Kur'an-ı Kerim'i helâ'ya götürmek haramdır, demişlerdir.[60]

12 — Gusül Yerinde Su Dökmenin Kerâhati Babı

304) Abdullah bin Muğaffel (Radıyallâhü ank)'den rivayet edildiği- göre Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

«Sakın her hangi biriniz guslettiği yerde su dökmesin. Çünkü vesvesenin tümü bundandır.»

Ebû Abdillah bin Mâceh dedi ki, Muhammed bin Yezid'den şöy­le söylerken işittim : Ben Ali bin Muhammed Et-Tanâfisî'den:Ha­diste*, işemenin yasaklandığı gusül yeri, kazılmış toprak çukurudur. Ama bugün öyle değil. Çünkü bugünkü insanların yıkandıkları yer­ler, kireç, alçı ve zift ile yapılmıştır. Bunun için adam işeyip de o yer üzerine bol su salıverdiği zaman bir mahzur olmaz' dediğini işit­tim.[61]

 

13 — Ayakta Su Dökmek Hakkında Gelen Hadîsler Babı

305) Huzeyfe (b. El-Yemân)   (Radıyallâhü anhümâydzn : Şöyle de­miştir :

ResûluIIah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (bir defa Ensar'dan) bir kavmin süpürüntülüğüne varıp onun üstünde ayakta su döktü."

306) El-Muğire bin Şu'be (Radtyaîlâhü anh)'den şöyle dediği riva­yet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) bir kavmin süpürüntülüğüne varıp ayakta su döktü."

Şu'be dedi ki, Âsim bu hadîsi rivayet ettiği gün şöyle söyledi:

Bu El-A'mes de hadisi Ebû Vâil'den o da Huzeyfe'den rivayet et­mekte ise de metnini tam hıfzetnıemişti. Bunun için ben hadisi Man-sur'a sordum. Bunun üzerine kendisi Ebû Vâil'den o da Huzeyfe'den rivayet etti ki:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kavmin süpürün­tülüğüne varıp ayakta su döktü.»[62]

 

İzahı

Bu hadisin metnini Buhârİ, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesei de rivayet etmişlerdir. Buharı' nin Taharet kitabından Ayakta ve Otururken Su Dökmek başlığı altın­da açtığı babta Huzeyfe (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği metnin sonunda şu fıkra vardır:

 «Sonra su istedi. Ben bir miktar su götürdüm. Onunla abdest aldı.»

Sindi: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in âdeti otu­rarak su dökmek idi. Bunun için âlimler bu hadiste bahis konusu yerde O'nun ayakta su dökmesine sebep olabilen ihtimaller üzerin­de durmuşlardır: Oturmaya elverişli bir yerin olmayışı veya otur­masına mâni bir rahatsızlığının bulunuşu muhtemeldir, diyor.

Kastalâni'de belirtildiğine göre âlimlerden bir cemaat ayakta su dökmeyi mubah görmüşlerdir.Hz.Ömer, oğlu Ab­dullah, Zeyd bin Sabit, Saîd bin El-Müsey-yeb, îbn-i Şîrîn, Nahai, Şa'bi ve Ahmed bu cemaattandır. İmam Malik'e göre eğer ayakta su döktüğü takdirde üzerine su sıçraması endişesi varsa ayakta işemesi mek­ruhtur. Aksi takdirde mekruh değildir. Umum âlimlere göre ise ayak­ta su dökmek tenzihan mekruhtur.

Yine Kas talânî1 nin beyanına göre sahih bir sened ile sabit olduğu üzere hadiste belirtilen ayakta su dökmek işi Medine'de olmuştur. Ensar-ı Kiram'dan bir kavme ait süpürüntülük veya çöplük üstünde Resûl-i Ekrem su dökmüştür.

Resûl-i Ekrem, neden daha uzaklara gitmemiş diye bir soru ha­tıra gelebilir. Buna şöyle cevap verilmiştir. Muhtemelen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müslümanların işleriyle meşgul idi, bu meşguliyet uzun sürdüğünden fazla uzak yere gitmesi sıkışma­sına yol açabilirdi. Sıkışmak ise sağlık yönünden sakıncalıdır.

Hadis, sıkışmanın mekruh olduğuna ve zaruret halinde evlere yakın yerlerde su dökmenin caiz olduğuna delâlet eder.

Resûl-i Ekrem'in anılan kavme âit süpürüntülük üstünde su dök­mesinin câizliği hususunda ise şöyle denmiştir:

Bu yer, kimsenin mülkü değildir.Yahut o kavmin mülkü olmak­la beraber arzu edenlerin orada su dökmeleri serbest idi.Nevevi diyor ki en iyi cevap şudur:Resûl-i Ekrem'in orada su dökmesine içtenlikle rızaları vardı, hatta bundan hoşlanmışlardır.Kişinin, râzi olduğuna kanaat ettiği bir kimseye âit yerde abdestini bozması yve onun yemeğinden yemesi caizdir.[63]

 

14 — Oturarak Su Dökmek Hakkındaki Bab

307) Şüreyh bin Hâni' (Radıyallâhü ankümâ)'dan rivayet edildiğine göre Âişe (Radtyallâhü anhâ) kendisine şöyle demiştir :

Kim sana, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta su döktü, dese sen onu doğrulama. (Çünkü) Ben O'nu oturarak su dö­ker, gördüm."[64]

 

İzahı

Sindî diyor ki Hz.Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nin mak­sadı Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m âdetinin oturarak su dökmek olduğunu ifade etmektedir. Nadiren ayakta su dökmüş olması buna mâni değildir. Dolayısı ile bu hadis ile Hz. Huzeyfe (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilen (305 nolu) hadis arasında bir çelişki yoktur.Tir mizi' nin rivayeti de bu yorumu teyid edi­yor. Çünkü oradaki rivayet şöyledir:

«Kim size, Resûlullah ayakta su dökerdi dese siz onu doğrulâma-yınız...»

Hanefî ve Şafii fıkıhçıları da şer'i bir mazeret olma­dıkça ayakta su dökmenin mekruh olduğunu söylemişlerdir. Ha­nefi fıkıh kitaplarından İbn-i Âbidin «Taharet» kitabın­da İstincâ babında özürsüz olarak ayakta su dökmenin mekruhluğu bahsinde aynen şöyle söyler:

Çünkü ayakta su dökmek hadislerle yasaklanmış ve Tirmizî, Ahmed ve Neseî1 nin rivayet ettiklerine göre Âişe (Ra-dıyallâhü anhâ) şöyle demiştir:

«Kim size Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayakta su dökerdi, dese onu tasdik etmeyiniz. Resûlullah ancak oturarak su dökerdi.» Bu hadis Nevevî de Müslim1 in şerhinde : «Ayak­ta su dökmenin yasaklığı hakkında sabit olmayan hadisler rivayet edilmiştir.Lâkin bunlardan birisi olan Hz.Âişe nin hadisi sabittir. Bunun için âlimler, özürsüz olarak ayakta su dökmek mek­ruhtur, demişlerdir. Âlimlerin dediği kerâhat tahrimi olmayıp ten­zihidir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'm bir kavmin ev­leri civarındaki süpürüntüîüğünün üstünde ayakta su sökmesi mes'e-lesine gelince, Kadi lyâz'ın beyanına göre o günkü meclis konuşması uzadığından dolayı Resûl-i Ekrem'in daha uzaklara git­mesi ve oturarak su dökmesi mümkün olmamıştır.»İbn-i Âbi-dîn daha sonra rivayet edilmiş olan diğer mazeretleri sıralamıştır.

308) Ömer (Radıyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söyle­miştir :

Ben ayakta su dökerken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni gördü ve:

«Yâ Ömer! Ayakta su dökme» buyurdu. Ben de o günden sonra ayakta su dökmedim.[65]

 

İzahı

Hadisin senedindeki râvilerden Abdülkerim'in zayıf olduğu hususunda hadis âlimleri müttefiktirler. Miftâhü'1-Hâce ve Sindi'nin naklettiklerine göre Hz.   Ömer    (Radıyallâhü ahh) 'den rivayet edilen:  

 «Ben müslüman olduğum zamandan bu ana kadar hiç ayakta su dökmedim., hadisi daha sahihtir. Allah daha iyi bilir.

309) Câbir bin Abdillâh (Radtyallâhü anhumâ)3den söyle dediği ri­vayet edilmiştir.                                                                    

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), adamın ayakta su dök­mesini yasakladı."

İbn-i Mâceh, Muhammed bin Yezîd Ebû Abdillah'tan, o da Ah-med bin Abdirrahman El-Mahzumî'den işittiğine göre, Hz. Âişe'nin «Ben Resûlullah'ı oturarak su döker gördüm.» hadisi ile ilgili olarak Süfyân-ı Sevri şöyle demiştir: «Bu durumu erkek kişi Âişe'den da-Jıa iyi bilir.»"

(Süfyan-ı Sevri'nin bu sözünü nakleden) Ahmed bin Abdirrah­man jda: Arapların âdeti ayakta su dökmek idi. Gördüğün gibi Ab-durrahman bin Hasane'nın hadisinde bir yahudî, Peyganıber'e say­gısızlık etmek maksadıyla: *Kadm oturarak su döktüğü gibi O da oturup su döktü» diyerek oturarak su dökmeyi tuhaf görmüştür.[66]

 

15 — Sağ El İle Zekere [67] Dokunmanın Ve Sağ El İle İstinca Etmenin Kerâhat Babı

310) Ebû Katade (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellemyden şunu işitmiştir :

«Sizden birisi su döktüğü zaman sağ eliyle zekerine dokunmasın ve sağ eli ile istinca etmesin.»

Abdurrahman bin İbrahim, El-Velîd bin Müslim ve EI-Evzâî'nin isnadı ile de bu hadis bize intikal etti."

311) Osman bin Affân (Radtyallâhü û«A)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Ben hiç teğannî etmedim, bile bile yalan söylemedim ve sağ elim­le Resûlullah (Sallalahü Aleyhi ve-Sellem)'e biat ettiğim (müslüman olduğum) andan şimdiye kadar sağ elimle zekerime dokunma­dım."

312) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre Re­sûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Sizden birisi istincâ ettiği zaman sağ eliyle istincâ etmesin. Is* tincasını sol eliyle yapsın.»[68]

 

Üç Hadisin İzahı

Buhâri, sağ el ile istinca etmek için ayrı ve sağ el ile ze­kere dokunmak için de ayrı olmak üzere iki bâb açmıştır. Bu bâb-larda Ebû 'Katâde' den rivayet ettiği hadisler de sağ elle is-tincâyı ve zekere dokunmayı yasaklıyor. Kastalâni bu ha­disleri açıklarken şöyle söyler: Sağ el ile zekere dokunmak ve onun­la istinca etmek yasaklanmıştır.Çünkü sağ el ile yemek yenir.Sağ el ile istinca yapılırsa icabında yemek esnasında durum hatırlanır ve tiksinti verir. Bu yasak Cumhur'a göre tenzihen kerahat içindir, tahrim için değildir. İstincânm sağ el ile yapılmaması hususunda er­kekler ile kadınlar arasında bir ayırım, yoktur.

Müs1im'in sarihi Nevevi de «Taharet» kitabının «ts-titabe» babında sağ el ile istinca etmenin yasaklığı ile ilgili olarak şunları yazar:

Âlimler, sağ el ile istinca etmenin yasaklanmış olduğu hususun­da icma' etmişlerdir. Cumhur'a göre bu yasak haram anlamında olmayıp tenzihen kerâhat içindir. Zahiriye mezhebinden bâzı âlim­ler bu yasağı haram olarak yorumlamışlardır. Bizim arkadaşları­mızdan bir cemaat da aynı görüşü savunmuşlar ise de bu görüş tu­tarlı değildir. Sağ elin mümkün mertebe pislikten korunması ha­dislerde öngörüldüğü için âlimler istinca işinde mümkün mertebe sağ eli temiz tutmayı müstahap görmüşlerdir. Su ile istinca edilin­ce sağ el ile suyu tutup sol el ile temizlenmeli, taş ve benzeri ile is­tinca yapıldığında taşı sol el ile tutmalı, zeker taş ile istinca edilmek istendiği zaman da taş sağ el ile tutulup hareket ettirilmeden sol el ile tutulacak zeker o taşa sürülüp temizlenmelidir, demişlerdir.[69]

 

16 — Taş İle İstinca; Revs Ve Rimme'den Nehiy Babı

313) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre Re* sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Şüphesiz (eğitim ve öğretim bakımından) benim size olan ya­kınlığım ancak babanın çocuğuna olan yakınlığı gibidir. Size (di­ninizi) öğretiyorum. Abdest bozacak yere vardığınız zaman kıble'ye doğru durmayınız, sırtınızı da kıble'ye vermeyiniz» buyurdu ve 3 taş ile (istinca etmeyi) emretti, Revs (= hayvan tersi) ve Rimme C=)ke-mik) ile istinca etmeyi yasakladı ve adamın sağ eli ile istinca etmesi­ni yasakladı.»"[70]

 

İzahı

Hadîsin baş kısmında abdest bozmakla ilgili âdabın açıkça öğ­retilmesi ve bu hususta çekingen davranılmaması gereğine işaret buyurularak bir baba, sıkılmadan kendi çocuğuna gerekli bilgiyi ver­diği gibi Resül-i Ekrem'in de ümmetine bu talimi yapmak durumun­da olduğu ifade edilmektedir. Bu girişten sonra da kazâ-ı hacet ya­pılırken nasıl durulacağı belirtiliyor. Daha sonra 3 taş ile istinca yapma emri veriliyor, hayvan tersi ve kemik ile istinca yapılamıya-cağı ifade ediliyor. Son olarak da sağ el ile istinca yapılması ya­saklanıyor.

Buhârî'nin şerhi Kastalânî'de kemik ve hayvan tersi ile istinca edilmesinin yasaklığı sebebi şöyle açıklanmıştır:

Çünkü kemik ve hayvan tersi cinler için yiyecek maddesidir.Ni­tekim Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadiste, Resûl-i Ekrem is­tinca için Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den taşlar iste­miş ve kemik ile hayvan tersini getirmemesini tenbih etmiştir.Resûî-i Ekrem istincâsını yaptıktan sonra Ebû Hüreyre O'na kemik ve hayvan tersinin neden istincâda kullanılamıyacağım sor­muş, Resûl-i Ekrem de: Bu iki madde cinlerin yiyeceğidir, diye cevap vermiştir. Ebû Davud'un İbn-i Mesûd' den rivayet ettiği bir hadise göre cinlerden bir cemâat Resûl-i Ekrem'e gelerek:

Yâ Muhammedi Ümmetini kemik ve hayvan tersi ile istinca et­mekten men et. Çünkü Allah bu iki madde de bize rızık kılmıştır, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu yasağı koydu.

Bâzı âlimler de yasağın nedenini şöyle anlatmışlardır:

Kemik, pürüzsüz olduğu için pisliği gidermez. Eğer hikmet bu ise cam ve benzeri maddeler de kemik hükmündedir. Diğer taraf­tan kemikler genellikle yağlı olurlar. İstincâda kullanılmamalıdır. Hayvan tersi ise kuru olsa bile yine pistir, pisliği gidermez, bilâkis sürüldüğü yeri daha da kirletir. Hikmet onun pisliği ise; pis olan bütün maddeler onun hükmüne tâbidir.

Hanbe1i1er'in bir kısmı ile Zâhiriyye mezhebine göre istinca baştan başka bir madde ile yapılamaz.Fakat diğer âlim­lere göre hadîste yasaklanan iki madde ve onların hükmündeki şey­ler hariç başka maddelerle de istincâ yapılabilir.[71]

Hanefi ve Şafiî mezheplerine göre istincâ taşla yapıl­dığı gibi temiz olan kerpiç, tuğla, ağaç ve benzen pürüzlü şeylerle yapılabilir. Önce böyle bir madde ile temizlenmek ve ondan son­ra da su ile yıkanmak daha efdaldır. Çıkan necaset, menfezin çev­resine yayılırsa taşlar ve benzeri şeyler ile temizlemek kâfi değil; su ile istincâ etmek farzdır. Hanefî' lere göre taş ve benzeri mad­deler ile istincâ yapılırken 3 taneyi kullanmak şart değildir. Daha az da olabilir. Fakat Şafiî mezhebine göre enaz üç taş veya bir taşın üç kenarı ile istincâ gerekir.

314) Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radtyallâhü anh)'den şöyle söylediği ri­vayet olunmuştur :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) helâ'ya gitti ve 3 taş getir buyurdu. Bunun üzerine ben O'na 2 adet taş ve bir parça (merkep) tersini götürdüm. İki taşı aldı ve tersi atarak «Bu pistir» buyurdu."[72]

 

İzahı

Miftâhü'l-Hâce'nin beyânına göre bu hadîsi Buhâri, Ah-med,Tirmizi   ve Nesei  de rivayet etmişlerdir,İbn-i

Huzeyme'nin rivayetinde, getirilen tersin merkep tersi oldu­ğu tasrih edilmiştir. Biz de tercemede parentez içi ifade ile duru­mu belirttik. Ahmed'in rivayetinde Resülullah fışkıyı atarken onun yerine bir taş getirilmesini İbn-i Mes'ûd'a emretmiş­tir.Buhârî' nin   rivayetinde   îbn-i   Mes'ûd:

«Ben üç taş aradım 2 tane buldum 3'üncüsünü bulamadım. Bu­nun üzerine 3'üncü taş yerine bir ters aldım...» diyor.

Bu hadis de 3 taş ile istincâ etmenin meşruluğunu ve hayvan pis­liği ile istincâ edilemiyeceğini ifade ediyor.

Hadisin senedindeki râvilerden Ebû İshak dedi ki bu ha­disi bana Ebû Ubeyde (Âmir bin Abdillah bin Mes'ûd) zik­retmedi.(Yani ben bu hadîsi ondan rivayet etmiyorum.) Bana bu hadîsi Abdurrahman bin El-Esved rivayet etti. îbn-i Mâceh'in aldığı senedin râvilerinden Ebû Is-hak'm burada belirttiği durum Buharı' nin rivayet ettiği senedde de aynen mevcuttur.[73]

315) Huzeyme İbn-i Sabit [74](Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«İstincâda 3 taş bulunur. Bunlar arasında reci' ( insan ve hay­van tersi) bulunmaz.[75]

 

İzahı

Sindi diyor ki: «Yâni istincâ yapılırken en az 3 taş kullanıl­malıdır. Daha az olamaz. îstincâ taşları tek olmalıdır. Şayet üç taş iyice temizlemezse 5,7... taş kullanılmalıdır. Taş sayısının en az üç ve tek oluşu bu hadîsten anlaşılmaktadır. Bu hususu daha açık bir ifâde ile belirten hadîsler de vardır.»

Kuruyup sertleşen insan veya hayvan tersinin istincada taş ye­rine kullamlaımyapağı bir önceki hadîste bildirildiği gibi burda da ifâde ediliyor.

316) Selmân (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre müşrik­ler kendisi ile istihza ederken bir müşrik Selmân'a :

Sizin arkadaşınız (yani Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem))'in size herşeyi hattâ kazâ-i hacet için oturma âdabını bile öğrettiğini gerçekten görüyorum, dedi. Selmân:

Evet, O, Kıble'ye doğru durmamamızı, sağ ellerimizle istincâ et­mememizi, içinde reci (= insan veya hayvan pisliği) ve kemik bu­lunmamak kaydı ile üçten az taş ile yetinmememizi emretti."[76]

 

İzahı

Tercemede «oturma âdabı» diye açıkladığım kelimesi hırâat, harâat, hır'at ve har'at diye okunabilir. Nihaye'de bu kelime «kazâ-ı hacet için oturmak ve zakâ-ı hacet fiili anlamına gelir, de­nilmiştir. Sindi de bu iki mânâyı almakla beraber, abdest boz­mak için oturuş şekline de denir, demiştir.Tıybi ise burada kazâ-ı hacet âdabı anlamındadır, demiştir.

İstihza eden müşriklere    Hz.    Selmân'm    verdiği cevapla ilgili olarak   Tıybi    şöyle söylemiştir:

Se1mân'm cevabı hakimane bir uslub taşır. Çünkü so­ru sahibi müşrik, istihza mahiyetinde ona bu soruyu yöneltince bek­lenen davranış, sorunun cevapsız bırakılması veyahut soru sahibi­nin terslenmesi idi. Lâkin Selmân müşrikin istihzasını kaale almıyarak samimiyetle aydınlanmak için soru soran kimseyi irşad edercesine cevap vermiştir. Selmân bu tarz cevapla: Şu hu­sus, alay konusu edilmemesi gereken hak ve ciddî bir mes'eledir. Sana düşen görev inatçılığı bırakıp hakka teslim olmaktır, demek is­temiştir.

Sindi yukarıya aldığım Tıybi' nin yorumunu naklet­tikten sonra şöyle söyler:

«Bence Se1mân'm cevabı, soru sahibinin istihzasını reddet­mek mahiyetindedir. Selmân bu cevapla şunu haykırıyor : Ey müşrik! Senin alay konusu etmek istediğin husus hiç de sandığın gi­bi alay etmeye vesile olamaz. Müslümanlar, bu hususları düşman­larının yanında açıkça ifade etmekten çekinmezler. Çünkü bu âdab, ayrıntıları ile bilindiği takdirde akıl ve mantığın tasvip ettiği iyi şey­lerdir. Helâ'ya girmekle ilgilidir, diye alay konusu edilecek bir şey değildir. Böyle bir cevap red mahiyetinde olup hakimane diy"B va­sıf landırılmamahdır. »

Hadisin sonunda geçen  «...üçten az taş ile yetinmememizi...»

fıkrası ile ilgili olarak   Sindi   şöyle söyler:

«Yani bir veya iki taş ile istincâ etmek kâfi değildir. Şer-i şerife göre en az üç taş ile temizlenmek gerekir. Bu görüşte olan fıkıhçı-lar bu hadisi delil olarak göstermişlerdir. Üçten az taş ile de istincâ yapılabilir, diyen fıkıhçılar, bu hadîsi şöyle yorumlamışlardır. Umu­miyetle üçten az taş ile istenen temizlenme sağlanmadığı için üç taş emri verilmiştir. Hadisin üç taşı şart koşan fıkıhçılara delil olması daha yakındır.»

Miftâhü'1-Hâce müellifi de şöyle söyler:

Taşların en az üç olması şart değildir, diyen Hanefi âlim­leri bu hadise karşı, kendi görüşlerine îbn-i Mes'ûd 'un ha­dîsini (314 nolu) delil göstermişlerdir.Tahavi demiş ki «İbn-i Mes'ûd'un hadîsinde Resûl-i Ekrem'in iki taşı alması ve üçüncü olarak verilen hayvan tersini atması, taş sayısının şart olmadığına delâlet ediyor. Çünkü Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Selîem)  taş

bulunmayan bir yerde kazâ-ı hacet için oturmak istediğinde İbn-i Mes'ûd' da» taşlar istemişti. Getirilen hayvan tersini atınca; iki taşın yeterli olduğu anlaşılıyor. Eğer iki taş yeterli olmasaydı üçün­cü bir taş isteyecekti.» Fakat Abdullah Ibn-i Mes'ûd'un hadîsi delil olamaz. Çünkü Ahmed' in sıka olan ricâldan iba­ret işnâdmdaki   İbn-i   Mes'ûd'un:

"Hayvan tersini atarak: «Bu pistir»" buyurduktan sonra Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m şöyle buyurduğuna dâir ilâve vardır:

«Bana bir taş getir.»

Diğer taraftan îbn-i Mes'ûd'un hadîsindeki bu ilâve olmasa bile iki taşın yeterliği kesinlikle ispatlanamaz.Bu, mücerred bir ihtimaldir. Halbuki Se1mân'm hadîsinde üçten az taş ile iktifa edilmemesi nassı mevcuttur.Ayrıca Selmân'ın hadîsi kavlî delîl, İbn-i Mes'ûd' unki ise fi'lî delildir.Kavli ve fili delil arasında bir taarruz bulunduğu takdirde kavli deiil öncelik ve tercih kazanır.»

Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre istincâmn yeter­liliği için 3 defa taş veya benzerini sürmek şarttır. Bu şart 3 adet taşla yerine geldiği gibi bir taşın 3 ayrı kenarıyla da tahakkuk  eder.[77]

17 — Küçük Ve Büyük Abdest Bozarken Kıbleye Doğru Durmanın Yasaklığı Babı

317) Abdullah bin el-Hâris bin [78]Cez'i'z-Zübeydî (Radtyallâhü anh)>-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in :

«Sakın hiç biriniz Kible'ye doğru durarak su dökmesin!» emri­ni O'ndan ilk işiten benim, bunu halka ilk bildiren de benim.[79]

 

İzahı

Sindi, Bu hadisle ilgili olarak şöyle söyler: Bu hadis kü­çük abdest bozarken Kıble'ye doğru durmayı yasaklayınca büyük abdest bozarken bu yasağın oluşu haliyle anlaşılır. Dolayisı ile ha­dîs, küçük ve büyük abdest bozarken Kıble'ye doğru durmanın yasaklığına ait bâb'm başlığına uygundur. Hadîsin isnadının sahih olduğu ve bir cemâat tarafından hadisin sıhhatma hükmedildiği, Ze-vâid'de ifade edilmiştir.

318) Ebû Eyyûb El-Ensârî[80] (Radıyallâhü anh)'den, şöyle dediği ri­vayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kazâ-i hacet etmeye giden kimsenin kıble'ye doğru durmasını yasakladı ve :

«(Medine'nin) doğu veya batısına doğru durunuz.» buyurdu.[81]

 

İzahı

Bu hadîs, kıble'ye doğru durup kazâ-i hacet etmenin yasakhğı-na delâlet eder. Hadisin «Doğuya veya batıya doğru durunuz» emri, Medine-i Münevvere'de bulunanlara aittir. Çünkü ora­da doğu veya batıya doğru duran kimsenin ne yüzü ne de arkası kıble'ye gelir. Başka bölgede bulunanlar ise kıble'ye hürmeten baş­ka yöne doğru durmaları gerekir. Önleri ve arkalan kıble yönü­ne düşmemek esastır. İcabında kıble yönü bir bölge halkının doğu­su veya batısına da düşebilir. Bu takdirde doğu veya batıya dönme­lerinin yasaklığı aşikârdır.

«Biriniz abdest bozmaya gittiği zaman kıble'yi ne karşısına alsın, ne arkasına» buyurulmuştur. Görüldüğü gibi Buhâri' nin rivayetinde kıble'ye sırt çevirme de yasaklanmıştır. Halbuki müel­lifin rivayetinde bu hüküm yoktur.

Müslim'in Ebû Eyyûb El-Ensarî (Radıyallâhü anh)'den aldığı rivayet ise mânâ bakımından B u h â r î' nin riva­yeti gibidir. Yani orada da kıble'ye arka çevirmek yasaklanmıştır. Buhâri ve Müslim'in hadisleri istincâ bâbmdadır. Oraya bakılabilir.

319)  Resülullah  (SaUallahü Aleyhi ve SeUem)'\n sohbetinde bulunmuş olan Ma'kıl bin Ebî Ma'kıl el-Esedî [82]   (Radtyallâhii anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

«Büyük veya küçük abdest bozarken iki kıble (= Kâ'be ve Mes­cid-i Aksa) ya doğru durmamızı Resûlullah (Sallaalahü Aleyhi ve kellem) yasak kıldı.[83]

 

Izahı

Sindî şöyle söyler: «Hadisin senedindeki râvilerden Ebû Zeyd' in halinin meçhul olduğu söylenmiştir. Buna göre hadis zayıf sayılır. Şayet sıhhatli olarak kabul edilirse şöyle yorumlanır: Hadîs, Medine-i Münevvere'de bulunanlar hakkındadır. Çünkü bu bölgede olanlar Mescid-i Aksa' ya döndükleri zaman arkalan Kabe yönüne düşer. Bu nedenle Medine halkının Mescid-i Aksa'ya doğru durmaları yasaklanmış­tır. Ama başka bölgelerde bulunanlar için abdest bozarken Mes­cid-i Aksa ya doğru durmalarında bir sakınca yoktur. Hadis bunu yasaklamıyor.

Bâzı âlimler de: «Mescid-i Aksa bir süre müslüman-ların kıblesi idi. O esnada ona doğru durup abdest bozmak yasak­lanmış, bilâhere kıble Kâbe'ye tahvil edilince,Kâ'be'ye doğ­ru durup kazâ-i hacet edilmesi yasaklanmış, râvi de her iki yasak hükmünün devam ettiğini sandığı için böyle rivayette bulunmuştur, diye yorum yapılabilir» demişlerdir. Bir kısım âlimler ise : «Mes­cid-i Aksa bir müddet, müslümanîarın kıblesi olduğu için, Kabe, kıble kılındıktan sonra da Mescid-i Aksa yönü­ne durup kazâ-i hacet edilmesi yasağı ibka edilmiş olabilir, demiş­tir.»

320) Ebû Saîd-i Hudrî    (Radtyallâhü ank)'den    rivayet edildiğine göre kendisi:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), büyük veya küçük ab­dest bozarken Kible'ye dönmemizi yasakladı.» diye şehâdette bulun­muştur.[84]

 

İzahı

Hülâsa'nın 211'inci sahifesinde verilen malûmata göre 1bn-i Lahîa bin Ukbe El-Hadrami El-Gaf iki Ebû .Abdirrahm an'm adı Abdullah' dır. Mısır'lı olup buranın âlimi, kadısı ve mesnedi idi. Kendisi Atâ, El-A'rac, 1kri m e ve bir cemaatten rivayette bulunmuştur. Kavilerin ise Şu'be, Amr bin EI-Hâris, El-Leys, İbn-i Ve­li e b ve bir cemâattir.Ahmed, bu zatın kitablarınm sahih olduğunu fakat kitablarınm yandığını ve ilk zamanlarda kendisin­den alman rivayetlerin sahih olduğunu söylemiştir. Lâkin Yahya bin Muin, İbn-i Lahia' nın kuvvetli olmadığını söyle­miştir. Müslim' de, Vekî, Yahya El-Kattan ve İbn-i Mehdi' nin bu zatın rivayetini terk ettiklerini beyan etmiştir. Hicri 174 yılında vefat ettiği söylenmiştir. Müslim, îb-ni Lahia ile beraber ikinci bir râvi olduğu takdirde onun rivayetini almış, aksi takdirde almamıştır. Buhârî ve Neseî ise onun rivayetini nakletmekle beraber ismini açıklamamışlardır.

321) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü ank)'âen şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

«Gerçekten, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), beni ayak­ta içmekten ve kıble'ye doğru küçük abdest bozmaktan menetti.[85]

 

İzahı

Sindi:Ayakta içmek naklen sabittir. Bu nedenle ayakta iç­menin yasakhğı tenzihi kerâhat içindir. Ayakta içilmiş olduğuna dâir

gelen delil ise bunun câizliğini beyan içindir, Allah daha iyi bilir, de­miştir.[86]

 

18 — Helada Kıbleye Doğru Veya Sırt Çevirmek Hakkında Ruhsat Ve Mübahlık Verildiği, Fakat Çöllerde Mubah Olmadığının Beyanı Babı

Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, küçük veya büyük abdest ya­parken kıble'ye dönmenin veya arka çevirmenin helada mubah ve çölde caiz olmadığına delâlet eder.

322) Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü ankümâ)'dzn şöyle söylediği rivayet edilmiştir :

Bâzı insanlar: «Sen büyük abdesti bozmak için oturduğun za­man kıble yönüne dönme, derler. Halbuki ben günlerden bir gün evi­mizin damına (bir iş için) çıktım. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in (kazâ-i hacet için) Beytü'I-Makdis'e karşı iki kerpiç üze­rine oturmuş olarak (gözümle) gördüm.» Bu hadîs, Yezîd bin Ha­run'un rivayet ettiği hadîstir.[87]

 

İzahı

Sindi   bu hadîsin açıklamasını yaparken şöyle söyler:

Ibn-i Ömer: «Bazı insanlar...» diye başlanan fıkra ile şu­nu anlatmak istiyor: «Bazı insanlar, evlerde olsun çöllerde olsun ab-dest bozmak istediğin zaman kıble yönüne durma ve kıbleye arkanı da çevirme, derler. Halbuki böyle durmanın yasaklığı çöllere aittir, evlere şümulü yoktur.» Hadîsin metninde bir kısaltma vardır. "Ve kıble'ye arkanı çevirme» cümlesi mukadderdir. Çünkü hadisin son kısmından da anlaşıldığı gibi hadîste söz konusu edilen asıl mes'e-le kıble yönüne sırt çevirmektir.

îbn-i Ömer, daha sonra: «Halbuki ben...» sözü ile Re-sûl-i Ekrem'in Hz.Hafsa'nın evinde helada Mescid-i Aksâ' ya doğru oturduğunu yani kıble'ye arkasını döndürerek oturduğunu müşahade ettiğini beyan ediyor ve kıble'ye dönme ve­ya sırt çevirme yasağının çöllere ait olduğunu, evlerde abdest bo­zulurken böyle bir yasağın bulunmadığını ifâde etmek istiyor.

Hadîsin;«Evimizin damına» tabiri yerine; 'Hafsa'nın evinin damına»tabiri Müslim ve diğer bâzı hadisçilerin rivayetinde mevcuttur. Kastalanı, Sindi ve benzerî âlimler bu iki tâbir ile aynı evin damı kasdedümiştir. Bahis konusu evin mülkiyeti Resûl-i Ekrem'e aitti! Haremi Hz. Hafsa'ya tahsis etmişti. Bilâhare Hz.Hafsa vefat edince bu ev miras yolu ile kardeşi îbn-i Ömer'e intikal etmişti, derler.

323) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhüma)'den şöyle söyle­diği rivayet edilmiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i kendi helasında kıble'ye doğru oturduğu halde gördüm.

Hadisin râvisi İsâ dedi ki: Ben bu rivayeti Şâ'bi'ye söyledim. Bunun üzerine Şâbî şöyle cevap verdi:

İbn-i Ömer doğru söylemiş, Ebû Hüreyre de doğru söylemiştir. Ebû Hüreyre'nin sözüne gelince, O, kişi çölde (abdest bozarken) kıble'ye dönmesin, sırtını da vermesin, demiştir. İbn-i Ömer'in (mez­kûr) sözü (nün hikmeti) de şudur: Helâ'da kıble yoktur. Sen helâ'da istediğin yöne dön.

Ebü'l-Hasan: Bize Ebû Hatim, ona da Ubeydullah bin Musa tah-dis etti, dedi ve bu hadîsin metninin mislini anlattı.

324) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir :

«(Evlerde abdest bozarken) Kâ'be'ye doğru durmaktan kerahat eden bir kavim Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanında anıldı. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu­yurdu ki:

«Bu kavmin hakikatan kıble'ye doğru durmaktan hoşlanmadığı­nı sanıyorum. Benim abdest bozmak için oturduğum yeri kıble yö­nüne döndürün.»

Râvi Ebü'l-Hasan El-Kattan bu hadîsin metnini şu senedle riva­yet ettî: «Yahya bin Ubeyd, Abdulazîz bin El-Muğîre, Hâlid El-Haz-zâ\ Halid bin Ebi's-Salt.[88]

 

İzahı

Nevevî, El-Mecmû' adlı kitabında hadîsin isnadının Hasen olduğunu ve râvilerinin sıka ve mâruf zatlar olduğunu söylemiştir.

Sindi   burada şunları yazar:

Abdest bozarken kıble'ye doğru durma yasağı aslında çöle mah­sus olduğu halde burada söz konusu edilen kavmin bu yasağı evle­re ve çöle şümullü bir tarzda yorumladıkları anlaşılıyor. Onlar ev­lerde de kıbleye doğru durmaktan hoşlanmadıkları için bu durum­ları Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından red edili­yor, gönüllerinin yatışması için Resûl-i Ekrem kendi helasının kıb­le'ye doğru değiştirilmesini emrediyor ve böylece mevcut yasağın çöle mahsus olduğunun onlarca da anlaşılmasını istiyor. Kıble'ye doğru durma yasağının konulduğu andan beri çöle mahsus olduğu bu hadîsten açıkça anlaşılıyor. Dolayısıyla önce evlere ve çöle umu­mî bir yasak konup bilâhare evler için cevaz verildiği yorumunun isabetsiz olduğu da anlaşılıyor. Çünkü eğer ilk konan yasak umu­mî olmuş olsaydı söz konusu kavmin evde kıble'ye doğru abdest boz­madan kerâhat duymalarının normal karşılanması ve Resûl-i Ek­rem'in tepkisine mâruz kalmamaları gerekirdi. Zira bu şekil yoru­ma göre sonradan yasağın umumîliğinin neshedilerek çöle tahsisi durumu bu kavim tarafından duyulmadıkça ilk yasağa göre hare­ket etmeleri gayet normal bir şeydir. Hattâ onlardan beklenen tek şey bu olmalıdır.Hâl böyle iken Resûl-i Ekrem'in onların bu dav­ranışını hoş karşılamayışı nasıl yorumlanır?. Demek ki bu kavim çö­le âit olarak konan yasağı evlere, de teşmil etmek hatasına düştü­ler ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hatâlarını red ederek yanlış anlamalara meydan vermemek için evdeki helasını kıb­le'ye doğru değiştirtti.

325) Cabir (Radtyallâhü anh)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bizim su dökerken kıb­le'ye dönmemizi yasakladı. Vefatından bir yıl önce de kendisini, kıb-le'ye doğru durup su dökerken gördüm.[89]

 

İzahı     

Sindî diyor ki, Resül-i Ekrem'in (helâ'da) kıble'ye doğru du­rup su dökmesi, konan yasağın çöle mahsus olduğuna delâlet eder. Hadîsin zahirine bakılırsa, önce umumî bir yasak konmuş, sonra da yasağın umumîliği neshedilerek çöllere âit yasak kalmıştır. Bu ha­disin zahirine göre yorum yapılması hatalıdır. Çünkü daha önce hadislere uygun olmaz. Tirmizi, Câbir'in bu hadîsini Ha­sen olarak göstermiştir.

Nevevî, Müslim'in «Taharet» kitabının «İstitâbe» babında, abdest bozarken kıble'ye doğru durmaya ilişkin âlimlerin görüşlerini şöyle nakleder:

«Büyük ve küçük abdest bozarken kıble'ye doğru durmaya âit yasak hakkında âlimler değişik yollara gitmişlerdir.

1. Mezheb-i   Mâlik   ve   Şâfiî' ye   göre küçük veya bü­yük abdest bozarken kıble'ye dönmek çölde haramdır.   Binalarda ise haram değildir.Abbâs   bin   Abdulmuttalib, Abdul­lah b.Ömer (Radıyallâhü anhümâ),Şâ'bî ve   İshâk b.   Raheveyh    (Radıyallâhü anhümVden rivayet olunan hüküm budur.Ahmed b.Hanbel    (Rahimehullah) 'den alınan rivayetlerden birisi de böyledir.

2. Mezheb:   Binalarda olsun, çölde olsun kıble'ye dönüp abdest bozmak caiz değildir.Ebû   Eyyûb--i   Ensârî,   Mücâhid, İbrahim   En-Nahai,   Süfyân-ı   Sevri   ve   Ebû Sevr' in   kavli budur.Ahmed   bin   Hanbel' den   alman ikinci rivayet de böyledir.

3. Mezheb: Binalarda ve çölde kıble'ye dönüp abdest bozmak caizdir.Urve   bin   ez-Zübeyr   ve   Mâlik'in   hocası Rabîa   ve   Dâvûd-i   Zahirî' nin   mezhebi budur.

4. Mezheb:  Binalarda ve çölde kıble'ye dönmek caiz değil, fa­kat kıble'ye sırt çevirmek caizdir.Ebû   Hanif e' den   nakle­dilen iki rivayetten birisi ve   Ahmed   bin   Hanbel' den   alı­nan üçüncü rivayet budur.

îmam Nevevî bu mezhebleri sıraladıktan sonra hepsi­nin delillerini beyan eder ve daha sonra sözlerine devamla şöyle söy­ler:

Sahih olan bu hadisler, binalarda kıble'ye dönüp kazâ-i hacet et­menin câizliğini sarahaten belirtir. Ebü Eyyûb El-Ensârî, Ebû Hüreyre, Selmân ve başkalarının hadisleri de ab-deşt bozarken kıble'ye dönmeyi yasaklıyorlar. Yasaklayıcı olan bu hadisler çöle hamledilmek suretiyle diğer hadîslere olan muhalefeti kaldırılmış olur. Hadisler arasında zahiri bir ihtilâf görüldüğü za­man bunların bir kısmının terk edilmemesi ve hepisi ile amel edil­mesi hususunda âlimler arasında ittifak vardır. Yukarda belirttiği­miz gibi yorum yapmak suretiyle mevcüd sahih hadîsleri telif et­mek ve aralarında görülen zahirî ihtilâfı bertaraf ederek hepsi ile amel etmek mümkündür.   Artık bu yola gitmek gerekir.»

Hanefî ve Şafiî Mezheblerine Göre Hüküm:

Hanefi mezhebine göre binalarda olsun, çölde olsun küçük veya büyük abdset bozarken kıble yönüne dönmek veya sırt çevir­mek tahrimen mekruhtur. Ebû Hanife' den alman bir riva­yete göre kıble'ye sırt çevirmek caizdir.[90]

Şafiî mezhebine göre helâ'da kıble'ye dönmekte veya sırt çevirmekte mahzur yoktur. Hela dışında 2/3 zira yüksekliğinde du-v.ar, taş ve benzeri bir sütre (siper) arkasında ise mekruh değil, ev­lâya muhaliftir. Hela ve benzeri yerler dışında olup sütre de yok ise kıble'ye dönmek veya sırt çevirmek binalarda mekruh ve çölde haramdır.[91]

19 — Küçük Abdestten Sonra Îstibrâ1 Babı

326) Yezdâd El-Yemânî (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Sizden birisi küçük abdest bozduğu zaman   (idrar kesildikten sonra) erkeklik uzvunu 3 defa çeksin.»

Ebü'l-Hasan bin Seleme :  Bize Âli bin Abdülaziz, Ebû Nuaym'den o da Zamaa'dan tahdis etti, dedi ve bu hadîsi zikretti.[92]

 

İzahı

İstibrâ': Küçük abdesti bozduktan sonra sidik eserinin tama­men kesilmesini beklemektir. Erkeklik uzvunun içinde kalması ve abdest aldıktan sonra dışarı çıkması muhtemel idrar eserinin tama-mile kesilmesini sağlamak, kişilerin âdetlerine ve tabiatlarına göre değişir. Bu iş erkeklik uzvunu kök tarafından başına doğru çekmek­le olabilir. Hadis üç defa çekmeyi emreder. Biraz sıkıca çekmek su­retiyle istibra' yapılabildiği gibi öksürmekle veya bir kaç adım yü­rümekle yahut da ayakları hareket ettirmekle de olabilir. İdrarın ta­mamen kesildiği kanaatma varıldıktan sonra istinca' yapılmalıdır. İstibrâ etmeden istinca yaptığı takdirde bilâhare idrar damlaması­nı kuvvetle muhtemergören kimsenin istibrâ' yapması zorunlu ve vâcibtir. Çünkü istinca ettikten sonra veya abdest aldıktan sonra sidik damlasının dışarı çıkması elbise ve vücudun pislenmesine ve abdestin bozulmasına sebep olur. Dolayısı ile bu hâl ile namaza du­rulamaz. Fakat istibrâ' etmeden istinca yaptığı takdirde, sonradan sidik eserinin dışarı çıkmasına ihtimal vermeyen kimse için istibrâ' etmek sünnettir, vâcib değildir. Şafii âlimleri, kadının da sol elini eteğine koyup biraz sıkmak suretiyle istibrâ etmesini öngör­müşlerdir.[93]

 

20 — Küçük Abdest Bozup Su İle Tahâretlenmeyenin Babı

327) Âişe (Radtyallâkü anhâ)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük abdestini boz­maya gitti. Ömer (Radıyallâhü anh) de biraz sonra su alarak O'nu takip etti. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu Csu) nedir? Yâ Ömer!» buyurdu. Ömer: Sudur, diye cevap verdi. Peygamber:

«Ben küçük abdest bozduğum her defada vudû' almakla emrolunmadım. Eğer (emrolunmadığım halde her defasında) vudû' al­mış olsaydım, bu (vudû'} sünnet olurdu.» buyurdu.[94]

 

İzahı

Sindi diyor ki hadîste geçen «Vudû'» kelimesi ile sözlük mâ­nâsının kasdedildiği muhtemeldir ki su ile taharetlenmek demektir. Bu takdirde hadisin mânâsı şöyledir: «Küçük abdest bozduktan son­ra avret mahallini behemehal yıkamakla emrolunmadım. Yani taş ile istincâ etmekle yetinmek de caizdir.» Bu yorum şekli müellifin açtığı bâb'ın başlığına uygundur. Vudû', kelimesi ile ıstılahı mânâ­sı olan abdest kasdedilmiş olabilir. Bu ihtimale göre hadîs şöyle yo­rumlanır : Ömer (Radıyallâhü anh) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için abdest suyunu hazırladı.Resûl-i Ekrem ise abdest bozunca behemhal abdest almak zorunluğunun bulunmadığı­nı ifâde etmiş oldu.Sindî bu arada:Bence açık olan yorum şekli budur.Çünkü Ebû Davud'un   rivayetinde şöyle buyuruluyor:

Sonra Ömer bir kupa su ile O'nun arkasında durup bek­ledi. Bunun üzerine Resûlullah, Ömer'e: «Bu nedir? Yâ Ömer!» di­ye sordu. Ömer de«Su'dur, onunla vudû* al!, dedi. Resûlullah da «Ben küçük abdest...» hadîsini buyurdu.

Hadîsin: «Eğer vudû' almış olsaydım bu, sünnet olurdu» fıkra­sına şöyle mânâ verilmiştir: «Eğer her abdest bozmadan sonra ab­dest almayı devamlı ve kesintisiz âdet hâline getirmiş olsaydım bu, uyulması vacip bir yol olmuş olurdu,» Bu takdirde sünnet kelimesi izlenmesi gerekli din yolu demektir. Sünnet kelimesi fıkıhçılarm li­sanında meşhur olduğu Sünnet-i Müekkede mânâsında kullanılmış olabilir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir şe­yi devamlı yapması ile o şey ümmeti için vacip olmaz. Ancak bir delil ile teyid edilirse gereklilik hükmü verilir. Aksi takdirde sünnet-i müekkede olur.

Hadisteki vudû' kelimesi su ile taharetlenmek mânâsına yorum­landığı takdirde hadisten çıkan sonuç şudur:

Küçük abdest bozunca mutlaka su ile taharetlenmek zorunlu de­ğildir. Taş ve benzeri şeylerle istincâ etmek de mümkündür. 16. ve 28'inci bâblarda geçen hadîslerin izahında belirttiğim gibi gerek kü­çük ve gerek büyük abdest bozduktan sonra taş ve benzeri bâzı mad­delerle istincâ etmek caizdir. Bunun şartları ve tafsilâtı fıkıh kitab-larında bulunur. Su ile taharetlenmek de caizdir. En makbulü önce taşla ve onun arkasında su ile istincâ yapmaktır.[95]

 

21 — Yol Üstünde Kazâ-İ Hacet Etmekten Nehiy Babı

328) Ebû Saîd-i Himyerî (Radıyalîâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

Muâz bin Cebel (Radıyalîâhü anh), Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in ashabının işitmediği hadîsleri rivayet ederdi ve sa-hâbüerin işitmiş oldukları hadîslerden söz etmezdi. Onun rivayet ettiği hadîsler bir ara Abdullah bin Amr (bin el-Âs (Radıyalîâhü an-hümâ) 'ya ulaştı. Bunun üzerine Abdullah bin Amr:

«Vallah'i, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den bu hadîs­leri ben (şahsen) işitmedim. Kazâ-i hacet hususunda Muaz sizi güç­lüğe ve zahmete sokmak üzeredir.» dedi. Bu söz, Muâz'a ulaştı. Da­ha sonra Muâz O'na rastladı ve :

«Ey Abdullah bin Amr! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) '-den yalan hadîsi bile bile rivayet etmek münafıklıktır, (münafıkla­rın şanıdır.) Vebalı da uydurana aittir. Şüphesiz ben Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyurduğunu işittim» dedi:

«Lanete sebep olan (şu) üç şeyden sakınınız: Su mecralarında, gölgelikte ve yol üstünde abdest bozmak.[96]

 

İzahı

Sindî diyor ki: 'Abdullah bin Amr'm: «... bu hadîsleri ben işitmedim.» sözünden maksadı çok hadîs işittiğine rağ­men bu hadîsleri duymadığını ifade etmektir. Yoksa sanıldığı gibi Muâz (Radıyalîâhü anh) hazretlerini hadis uydurmakla itham etmek için değildir. (Muâz gibi Ashab-ı Kiram'm ileri gelenle­rinden bir zatın yine tanınmış bir Sahabİ tarafından hadis uydur-

makla itham edilmesi iki taraf için de imkânsızdır. Hadis'e böyle bir yorum yapmaktan Allah'a sığınırız.) Abdullah bin Amr (Radıyalîâhü anhümâ) şunu demek istemiştir:Ben çok hadis duy­duğum halde anlattığınız bu hadîsleri duymadım. Muâz' m ya­nılmış olması muhtemeldir.Yanılmak ise insanların tabiî bir ha­lidir.'

Miftâhü'1-Hâce müellifi de: Hadîste geçen «Gölgelik»ten nıak-sad halkın oturup kalktığı ve dinlendiği gölgeliktir.Bu gibi yer­lerde kazâ-i hacet etmekle halka eziyet edilmiş olur. Ama kimseye eziyet edilmesi söz konusu olmayan gölgelikte abdest bozmanın bir sakıncası yoktur. Peygamber'in bir hurma bahçesinin duvarı dibin­de abdestini bozduğu Müs1im' de rivayet edilmiştir. Duvarın gölgesinin bulunduğu tabiidir, der.

329) Câbir bin Abdillah (Radıyalîâhü anhumâyâen rivayet edildi­ğine göre Resûluîlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Sabaha karşı dinlenmek ve uyumak için caddeler üstünde ko-noklamaktan, bu yerler üstünde namaz kılmaktan sakının. Çünkü buralar (geceleyin) yılanların ve yırtıcı hayvanların barınağıdır. Bu yollar üstünde abdest bozmaktan da sakının. Çünkü buralarda ab­dest bozmak lanet etmeye sebep olan şeylerdir.[97]

 

İzahı

Bu hadîs de yol üstünde kazâ-i hacet etmeyi yasaklıyarak lane­te sebebiyet veren çirkin bir şey olduğuna işaret ediyor. Ayrıca (iş­lek olmasa bile) yollar üstünde geceleyin konaklamayı ve dinlenme­yi, keza buralarda namaz kılmayı yasaklıyor ve yasağın sebebini de

zararlı hayvanların geceleyin yollar üstünde barınmalarını gösteri­yor. İşlek olan yollarda ise konaklamak veya namaz kılmak halin­de gelen gidenlere eziyet verildiği cihetle ayrıca sakıncalıdır.

330) Salim [98]  (Radtyallâkü  anh)'âen  rivayet  edildiğine göre  babası şöyle söylemiştir :

Resûlullah tSallallahü Aleyhi ve Sellem) yol üzerinde namaz kıl­mayı, küçük veya büyük abdest bozmayı yasakladı.[99]

 

İzahı

Daha önce geçen hadislerde olduğu gibi burda da yol üstünde namaza durmak veya küçük abdest yahut da büyük abdest bozmak yasaklanıyor.

Bu bâbta yer alan hadîsler halkın oturduğu gölgelikte ve yol üze­rinde küçük veya büyük abdest bozmayı, yol üstünde namaz kıl­mayı yasaklıyorlar. Hanefî ve Şafii mezheblerine göre bu işler mekruhtur. Bir kısmı tahrimen mekruhtur. Tafsilât için fı­kıh kitablanna müracaat edilsin.[100]

Son hadiste anılan Sâ1im'in hangi Salim olduğu hususun­da bir kayda rastlamadım.Hulâsa'nın   îbn-i   îshak' tan

îsnadların en sağlamı Zührî'nin Sâlim'den O'nun da babasından olanıdır» sözü ve burada da aynı isnadın bulunuşu karinesinden ha­reket ederek bu Salim ile Abdullah b. Ömer'in oğ­lu olan S âl i m' in kasdedildiği kanısına vardım. Diğer taraf­tan babasının râvîsi olup ismi Salim olan zatlardan Zühr i (îbn-i Şihâb) 'in başka şeyhinin bulunmayışı bu kanâatimi teyid ediyor.[101]

22 — Faza  (= Açık Yer) De Abdest Bozmak İçin Uzaklaşmak Babı

 

331) El-Muğire bin Şu'be (Radıyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest bozmaya gittiği zaman (zatını veya ihtiyacını halkın gözlerinden) uzaklaştırırdı."

332) Enes b. Mâlik (Radtyallâhü ank)'den şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Bir yolculukta ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde idim. Kazâ-i hacet için uzaklaştı. Sonra gelerek bir kab su istedi ve abdest aldı.[102]

 

333) Ya'lâ bin Mürre  (Radıyallâhü ank)'den şöyle dediği  rivayet edilmiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest bozmaya gitti­ği zaman (zatını veya ihtiyacını halkın gözünden) uzaklaştırırdı."

334) Abdurrahmân bin Ebî Kurâd (Radtyallâhü ank)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir :

Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber hacca gittim. (Bu yolculukta) abdest bozmaya gidince (zatını veya ihtiya-cmı) uzaklaştırdı."[103]

 

İzahı

Bu bâbta geçen 6 hadîsin metinleri ve senedleri aynı olmamak­la beraber hepsi açık yerlerde abdest bozmak istendiğinde halktan uzaklaşmayı emreder. Müslim «Hayız» kitabının 20. babını «Su dökerken örtünme» başlığı ile açarak Abdullah bin Ca'fer (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği halde Cafer ezcümle şu­nu söyler:

«Resûlüllah abdest bozmak istediği zaman ya yüksekçe bir ye­rin arkasında veya hurma bahçesi    duvarının arkasında    oturmak (suretiyle gözlerden gaip olmak) tan çok hoşlanırdı.»Nevevî de bu arada şöyle söyler: «Hadis, abdest bozmak için insan vücudunun tamamının halkın gözünden saklanacağı bir duvar veya kaya ve benzen bir şeyin arkasına geçmenin müstahab olduğuna delâlet eder. Bu, Sünnet-i Müekkededir. Müellifimiz de bu hadîsi bundan sonra­ki bâbta (340 nolu) zikretmiştir.[104]

 

23 — Büyük Ve Küçük Abdest Bozmak İçin İrtiyad[105] Babı

337) Ebû   Hüreyre   (Radıyallâhü anh)'den   rivayet  edildiğine  göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Taş ile istincâ eden kimse (taş sayısını) tek yapsın. Kim böy­le yaparsa şüphesiz iyi etmiş olur. Kim taş sayısını tek yapmazsa günaha girmez. Dişlerinin arasını (kürdan ve benzeri ile) kurcala­yan kimse (dişleri arasından çıkardığım yutmayıp) dışan atsın. (Dişleri arasında kalan veya diş etleri ile damak üzerinde duran ye­mek kırıntısını) dili ile çıkaran kimse (çıkardığını) yutsun. Kim böy^ le yaparsa iyi etmiş olur. Böyle yapmıyan için günah yoktur. Ab­dest bozmaya giden kimse gizlensin. Şayet kum yığınından başka bir siper bulamazsa ondan faydalanmaya çalışsın. Çünkü şüphesiz şeytan insan oğlunun mak'adları (= belden aşağı bedeni) ile (veya­hut) mak'adları (= abdest bozmak için oturdukları yerler) de oynar­lar. Kim (böyle) yaparsa iyi etmiş olur. Böyle yapmayana da günah yoktur.»[106]

 

İzahı

Abdest bozmaya elverişli yer aramaya âit bu bâb'a alman bu hadîsin ilk fıkrası istincâ işinde kullanılacak taş sayısının tek ol­masının daha uygun olduğunu hükme bağlıyor. Sindi diyor ki: «Bu fıkranın zahirine göre yalnız bir adet taşın istincâda kullanıl­ması yeterli görülüyor ise de bir taş ile gerekli temizliğin yapılamı-yacağı tabiîdir. Diğer rivayetlerde asgarî taş sayısı 3 olduğu için burada mutlak geçen tâbir, kayıtlı olan diğer rivayetlere göre yo­rumlanır.» Şu halde fıkranın mânâsı şöyle olur: Taş ile istincâ ya­pan kimse kullandığı taş sayısının çiftini tek yapsın. Meselâ 3 taş ile temizlenirse ne âlâ. Şayet 4'üncü taş kullanma ihtiyacını duyarsa bu takdirde 4 taş ile yetinmeyip 5'inci taşı da kullanmak suretiyle taş sayısını teklesin.

Hadisin ikinci fıkrasında kürdan ve benzeri bir şeyle dişini kur­calayarak dişleri arasında kalmış olan yemek kırıntılarını çıkaran kimsenin bunu yutmamasını ve dışarı atmasını emrediyor. Çünkü bu şekilde dişler arasından çıkarılanı yutmak tiksindiricidir. Fakat dil ile çıkarılan kırıntıları yutmak tiksindirici olmadığından yutul­ması uygun görülüyor. Mamafih aksi hareket yasaklanmıyor. Bâ­zıları fıkrayı şöyle yorumlamışlardır: Dişler arasında kalan kırın­tıları ister dil ile ister kürdan gibi bir şeyle çıkaran kimsenin bunu atması isteniyor. Ama yemekten sonra diş etleri üzerinde veya da­mağa yapışan  yemek  kalıntısını dilini  dolamak suretiyle  çıkaran kimsenin bunu yutması arzulanıyor. Çünkü dişler arasında kalıp da bilâhare çıkarılan kırıntılar genellikle tiksindirici olur. Bunun atılması daha uygun sayılıyor.

Hadîsin üçüncü fıkrasında ise abdest bozmaya varıldığında giz­lenmek ve halkın gözlerine görünmemek tavsiyesi yapılıyor. Nor­mal ve tabiî bir sığmak bulunmadığı takdirde kum tepeciğinin ar­kasında oturmak suretiyle gizlenme yolu gösteriliyor. Bu fıkranın sonunda gizlenmenin hikmeti anlatılıyor. Bu da şeytanın abdest boz­ma yerinde bulunması ve burada insana kötülük yapmaya çalışma­sıdır. Abdest bozma yerinde Allah'ın zikri yapılmadığı için şeytan burada rahatça cirit oynar. Bu yorum şekline göre fıkrada geçen «Makâid» kelimesi ile kazâ-i hacet için oturulan yerler kasdedilmiş olur. «Makâid» tâbiri ile insanın belden aşağı bedeni kasdedilmiş olabilir. Yani belden aşağı vücud örtülü olmadığı takdirde şeytan bununla oynar. Sahibine vesvese verir.

 

338) Bize Abdurrahmân bin Ömer, Abdülmelik bin es-Sabbâh'tan, (yukarda geçen) isnadı ile ayni metni rivayet ederek bu fıkrayı da ilâve etti:

«Gözüne sürme süren kimse de (sürme sayısının çiftini) tek yap­sın. (Bunu) yapan kimse iyi etmiş olur. Böyle yapmıyan da güna­ha girmiş olmaz. (Dişler arasında veya diş etleri ve damak üzerin­de kalan yemek kırıntılarını) dili ile çıkaran kimse onu yutsun.»[107]

 

İzahı

33? ve 338 nolu hadislerin metni aynı olup 338 nolu hadîste gö­ze sürülen sürmenin de çift değil tek defa yani birer veya üçer ve­yahut beşer defa... sürülmesinin daha iyi olduğu hüküm bulunuyor. İki hadîsin senedi yani râvilerî aynidir. Yalnız müellife bildiren yahut beşer defa... sürütmesinin daha iyi olduğu hükmi bulunuyor. diğerinin râvisi ise   Abdurrahman    bin   Ömer' dir.

339) Ya'lâ bin Mürre (Radıyallâhü ankümâ)'âen rivayet edildiğine göre babası (Mürre bin Veheb)  (Radıyallâhü anh) şöyle söylemiştir :

Bir yolculukta ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde idim. Bir ara abdsetini bozmak istedi de bana şöyle bu­yurdu :

«Şu iki eşâe'ye git (Vekf dedi ki eşâe ile küçük hurma ağaçla­rını kasdediyor) ve onlara de ki: Gerçekten Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir araya gelmenizi emreder.» Bunun üzerine o iki hurma ağacı bir araya geldi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de bu ağaçların arkasında gizlenerek ihtiyacını giderdi. Son­ra bana şunu buyurdu •.

«Bu iki ağacın yanma git ve onlara eski yerlerine dönmelerini söyle.» Ben de (gidip) söyledim. Ağaçlar da eski yerlerine döndüler.[108]

 

İzahı

Bu hadîs de abdest bozmak istendiğinde bir siper arkasında dur­manın ehemmiyetini belirtiyor. Burada dikili yeşil iki hurma ağacı­nın bir mucize kabilinden bir araya geldikleri ve tekrar   yerlerine döndükleri ifade ediliyor. Hadîsin senedinde, olayı anlatan ilk râvi Mürre bin Veheb (Radıyallâhü anlı) ve onun râvisi de oğlu Ya'lâ' dır. Sindi şöyle der: «Zevâid müellifi Ya'lâ'dan babasına dayalı hadîs işitilmemiştir.Buhârî,bu rivayet bir yanılmadır. Ebû Bekir bin Ebî Şeybe bu hadîsi Vekî'den rivayet etmiş fakat Mürre'ye dayatmamıştır. (Ya­ni ilk râviyi Mürre değil, onun oğlu olan Ya'1â' yi göster­miştir. Doğru olan sened de budur, der. (Şu halde Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) ile yolculuk eden ve anlatılan olaya şâhid olan zât Mürre değil, yine Sahâbe'den olan oğlu Ya' Iâ'dır.)Ahmed'in aynı hadîs için naklettiği sened de Ya'lâ bin Siyabe'ye dayanır. îbn-i Siya be bahis konusu Ya'-1 â' nın künyesidir. Siyâbe onun anasının adıdır.» Yine Ze-vâid'in beyânına göre bu hadîs'e şâhid durumunda olan ve birisi Enes (Radıyallâhü anh) 'den, diğeri de îbn-i Ömer (Ra­dıyallâhü anh) 'den rivayet olunan iki hadîsi Tirm izi rivayet et­miştir.

340) Abdullah bin Ca'fer (Radtyallâhü anhümâ)'âen şöyle dediği riva­yet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest bozmak için da­ha ziyade, yüksekçe bir şey veya hurma duvarı (veya sık hurma ağaçları)  arkasında saklanmak isterdi.[109]

 

İzahı

Hadiste geçen «Hedef» kelimesi ile bina, kaya ve kum tepeci­ği gibi yüksekçe yer kasdedilmiştir.

Yine hadîste bulunan «Hâiş-u Nahl- ise Sindi bunu toplu hurma ağaçları diye açıklamıştır. Nevevi ise hurma bahçesi duvarı olarak izah etmiştir.

341) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhumâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir sefer ana yoldan çıkarak dağ yoluna girip gitti. Biraz sonra küçük abdestini bozdu. Abdestini bozarken (Gözlere pek görünmemek ve yere yaklaşmak amacı ile bacaklarını o derece açtı ki) iki uyluk kemiği yerinden çıkar diye gerçekten O'na acıyordum.[110]

Zevâid'de : Bu hadisin isnadının zayıf olduğu belirtilmiştir. Buharî de : (Senedin râvilerinden) Muhanımed bin Zekvân'in hadisleri münkerdir, demiştir. İbn-i Hibbân da önce onu sikalardan saymış ise de bilahare onu zayıflardan say­mış ve : Artık onun rivayeti hüccet sayılmaz, demiştir. Neseİ ve Darekutni de onu zayıf görmüşlerdir.[111]

 

24 — Abdest Bozmak Üzerinde Toplanmaktan Ve Orada Konuşmaktan Nehiy Babı

342) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«İki kişi abdest bozmak üzerinde birbirinin avret yerine baka­rak fısıldaşamazlar (= Fısıldaşmasmlar). Çünkü Allah (Azze ve Cel-le) buna çok kızar.»[112]

 

İzahı

îbn-i Mâceh bu hadîs için üç sened zikretmiştir. Birin­ci senedde Muhanımed bin Yahya, Abdullah bin Recâ', İkr ime bin Anımâr, Yahya bin Ebi Kesir, Hilâl bin Iyâz ve Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anhüm) bulunur. Diğer senedde ise Muhammed bin Yahya, Selm bin İbrahim el-Varrâk, İkrime, Yahya bin Ebi Kesir, Iyaz bin Hilâl ve Ebû Saîd-i Hudri bulunur. Muhammed b. Yahya    dedi ki:   «Doğru olan bu (ikinci) seneddir.»

Müelliften itibaren üçüncü râvî, birinci senedde Abdullah bin Recâ' dır, diğer senedde ise Selm bin İbrahim el-Varrâk1 dır. Diğer râviler ayni zatlardır.Yalnız Ebû Said-ı Hudri' nin râvisi olan zatın isminde ihtilâf vardır. Bâzılarına göre bu râvinin adı Hilâl bin Iyâ z'dır ki; bi­rinci senedde böyle anılmıştır. Diğer âlimlere göre ise ismi Iyâz bin Hilâl' dır. Burada müellifin şeyhi Muhammed bin Yahya da «Iyâz bin Hilâl» ismi doğru ve diğer is­min yanlış olduğunu ifâde etmek istemiştir. Nitekim Hulasa müel­lifi de 301'inci sahifede şöyle söyler:

Iyâz bin Hilâl veya Hilâl bin Iyâz, Ebü Saİd-ı Hudrî' nin râvisidir. Kendisinin râvisi de Yahya bin Ebi Kesir' dir. İbn-i Hibban sıka râviler bah­sinde demiştir ki: Doğru olan ismim   Iyâz   bin   Hilâl' dır.

Müellifin" üçüncü senedindeki Iyâz bin Abdillah ise başka bir zattır. Bu da Ebû Said-ı Hudrî ve Ebû Hü­reyre' nin   râvîsidir.    Sikadır.  (Hulasa Sah. 301)

Sindi diyor ki: Kişilerin abdest bozarken birbirleri ile ko­nuşmaları ve yek diğerinin avret mahalline bakmaları bu hadîsle yasaklanıyor. Ancak abdest bozmakta olan kişinin abdest bozmak­la meşgul olmayan şahıslarla da konuşmasının yasaklığı bu hadîsten

anlaşılıyor mu? Eğer hadiste yasağın dönüm noktası kişinin abdest bozması vaziyeti ise, bu da yasaktır. Maksad, bu halde kimse ile konuşmamaktır. Abdest bozma yerinde genellikle abdestini bozan­lar bulunduğu için hadiste özellikle bunların birbirleri ile konuşma­ları yasaklanıyor. F unların başka kimselerle de konuşmaları aynı durumdadır.

Abdest bozma yerinde birbirlerinin avret mahalline bakmaları çok çirkin bir şey olduğu için takbih maksadı ile zikredilmiştir. Bi­lindiği gibi yalnız abdest bozarken değil, her yerde ve her durum­da kişilerin birbirlerinin avret mahalline bakmaları haramdır. (Di­nen caiz görülenler müstesna).

Hanefi ve Şafiî mezheblerine göre abdest bozarken her hangi bir kimse ile konuşmak mekruhtur. Ancak zaruret ha­linde meselâ gözü görmeyen bir kimsenin tehlikeyle karşılaşması hâlinde onu uyarmak için konuşmak mekruh değil, bilâkis icabında vacip olur.[113]

Üçüncü senedde ise Muhammed bin Hamîd, Ali b. Ebî Bekir, Süfyân-i Sevrî, İkrime b. A m -mâr, Yahya b. Ebi Kesir ve Iyâz bin Abdil­lah   bulunur.[114]

25 — Durgun Suda Küçük Abdest Bozmaktan Nehiy Babı

343) Câbir (Radtyallâhü ank)'dtn rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  durgun suda küçük 1 abdest bozmayı yasakladı."

344) Ebû Hüreyre  (Radıyallâhü anh) den rivayet edildiğine göre, kendisi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Sakın hiç biriniz durgun suda küçük abdest bozmasın.»"

345) Ibn-i Ömer (Radıyaltâhü anhilmâ)'dan rivayet edildiğine göre kendisi, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Sakın hiç biriniz birikmiş suda küçük abdestini bozmasın.[115]

 

Üç Hadisin İzahı

Durgun suda küçük abdesti bozmayı yasakhyan bu hadîslerin metinleri aynı mânâyı ifade ederler. Lafızlarındaki farklılık mânâ­ya tesir etmez.Buharı ve Müslim' deki rivayette: tâbiri bulunur ki; o da «Durgun suda- diye açıklan­mıştır.

Müs1im'in Taharet Kitâbı'nın 27'nci babında rivayet edilen benzer hadîsin açıklaması bahsinde Nevevî ezcümle şöyle der:

«Durgun suda küçük abdest bozmak hakkında, konan bu yasak bâzı sular için haram, diğer bir kısım sular için de kerâhat mânâ-smdadır.   $öyle ki:

1. Akan çok su içinde küçük abdesti bozmak haram değildir.Çünkü yasak, durgun suya aittir.Fakat akan ve çok olan su içinde küçük abdesti bozmaktan sakınmak daha iyidir.

2. Akan su az ise; arkadaşlarımızdan bir cemaate göre içinde işemek mekruhtur.Fakat muhtar kavle göre haramdır.Çünkü Şafiî   ve başka müctehidlerin mezheplerine göre o su necis ol­muş olur, kirletilmiş olur. Başka adamlar o suyu temiz sanarak kul­lanabilir ve aldatılmış olabilirler.

3. Eğer su durgun ve çok ise arkadaşlarımıza göre içinde işe­mek mekruhtur, haram değildir.Eğer haramdır demiş olsaydı isa­betli olmaktan uzak sayılmazdı.Çünkü muhakkik âlimlere ve usûl-cülerin ekserisine göre yasaklama haram kılınmayı gerektirir.Ay­rıca yasaklama nedeni olan kirletme burda da mevcuttur. Yasakla­manın diğer nedeni olan necis etme hususuna gelince, eğer işeme ile bu suyun evsafı değişmiş ise necis sayılması, icmâ ile sabittir.Ebû   Hanîfe   ve ona muvafakat eden âlimlere göre bir tara­fı hareketlendirildiği takdirde karşı  tarafında da hareket görülen su, içine necasetin düşmesi ile pis olmuş olur.

4. Durgun ve az su içinde abdest bozmaya gelince, arkadaşla­rımızdan bir cemâate göre mekruhtur. Fakat doğru ve muhtar olan kavle göre haramdır. Çünkü, karışan sidik, onu necis eder, kullanıl­maz hale sokmakla mal olmaktan çıkarır, bilmeden başkasının onu kullanıp aldanmasına sebep olur.

Âlimler demişler ki suda büyük abdesti bozmak küçük abdesti bozmak gibidir, hattâ daha çirkindir. Bir kab içinde abdesti bozup onu su içine dökmenin hükmü de su içinde abdest bozmak hükmü gibidir. Keza, bir su kenarında küçük abdest bozmak suretiyle si­diğin akıp suya karışmasına sebebiyet vermenin hükmü de aynidir. Bütün bunlar mezmum,çirkin ve yasaklanan kötü şeylerdir. Hattâ âlimler, su yollarında ve suya yakın yerlerde suya kanşmasa bile ab­dest bozmayı mekruh görmüşlerdir.    Çünkü Resûlullah (Sallallahü

Aleyhi ve Sellem) su yollarında abdest bozmayı yasaklamıştır. (328 nolu hadise müracaat). Sonra bu pisliğin suya karışması tehlikesi vardır.   Bir de gelen geçenlere eziyet verilmiş olur.»[116]

 

26 — Sidik Hakkında Teşdîd Babı

346) Abdurrahman bin Hasana [117] (Radtyallâhü ank)'den şöyle de­diği rivayet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (bir defa) elinde bir daraka[118] bulunduğu halde bize-çıkıp geldi. (Bu arada) elindeki kalkanı siper yaparak oturdu ve ona doğru dönüp küçük abdestini bozdu. Orada bulunanların birisi: O'na bakınız kadın gibi küçük abdestini bozuyor, dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu duydu da bunun üzerine şöyle buyurdu:

-Sana yazıklar olsun! Benî İsrail'in sahibinin başına geleni bil-medin mi? Onlara sidik isabet ettiği zaman, sidiğin dokunduğu ye­ri makaslarla keserlerdi (çünkü şeriatları bunu gerektirirdi). Sonra Benî İsrail'in sahibi, onları, kesmek,işinden menctti. Bunun ne­ticesinde kabrinde tazib edildi.»

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Bize EbîLHatim, ona Ubeydul-lah bin Mûsâ, ona El-A'meş (Radıyallâhü anhümKden rivayetle ay­nı hadîs metnini zikretti.» (Yani el-A'meş'ten sonra- ikinci bir se-nedle de hadis, müellife rivayet edilmiştir.[119]

 

İzahı

Sidik damlalarından şiddetle kaçınmanın gereğine ait hadîsler için açılan bu bâb'ın ilk hadîsinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in küçük abdestini bozması için halkın gözünden gizlenmek ve üzerine sidik damlalarının sıçramasından sakınmak isteği ile elin­deki kalkanı kendisine siper yaptığı, sipere doğru oturup su dök­tüğü ifâde ediliyor. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m edep ve haya örneği olan bu davranışını kadınların davranışına benzet­mek suretiyle ayıplayan şahsın münafıklardan olduğu söylenmiştir. Bu şahıs, Resül-i Ekrem'in koyduğu bir mârufu (Fi'li sünnetini) kınamak suretiyle nehiy etmiş olduğu için mârufu nehiy eden Benî İsrail'in sahibine benzemiş olur. Sindi diyor ki: Rivayetlerin tetkiki, bu şahsın münafıklardan olmayıp mü'minlerden olduğu ihti­maline ağırlık veriyor. Mü'min olan bu şahıs, alışkın olduğu câhi-liyet âdetine muhalif gördüğü bu duruma hayret etmiş ve yeni müs-lüman olduğu için hayret ettiği durumun değerini kavrıyamadığı için bu sözü söylemiş olmuştur.

Hadîsin «Kadın gibi küçük abdestini bozuyor» fıkrasındaki ben­zetme ile ilgili olarak da   Sindî   şöyle söyler:

Nevevi'ye göre bu benzetme, halkın gözünden gizlenmek bakımındandır. Çünkü Araplar, erkeklerin abdest bozarken gizlen­melerinden hoşlanmazlardı ve gizlenmenin erkeklerin onuruna ya­kışmadığını sanırlardı.

Bahis konusu benzetmenin küçük su dökerken oturmak bakımın­dan olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bazıları da: Hem oturmak hem de gizlenmek hususu benzetme yönünü teşkil eder, demiştir.

Arapların âdeti küçük abdesti ayakta bozmak idi. Onların otu­rarak su dökmeyi yadırgadıkları bâzı rivayetlerde belirtilmiştir.»

Hadisin: «Onlara sidik isabet ettiği zaman sidiğin dokunduğu yeri- fıkrası... ile ilgili olarak   Sindi   diyor ki:   «Sidiğin dokunduğu yer elbiseden olduğu takdirde o yeri makasla keserlerdi. Bu yer elbiseden olsun bedenden olsun keserlerdi, diyenler de vardır. Bu kesmek işi şeriatlarının bir emri idi. Onların sahibi, kendilerini bu mâruf (dinî vecibe) den nehiy ettiği ve bevilden kaçınmalarını en­gellediği için kabir azabına müstahak oldu... Peygamberlerin küçük abdest bozma âdabım yadırgayarak bundan nehiy edenin durumu onun nehyine benzer, dolayısıyla ta'zibine sebep olabilir.

347) (Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü ankümâyden şöyle dedi­ği rivayet edilmiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) yeni iki kab­rin yanından geçti ve :

Şüphesiz bu iki kabir sahibi tazib ediliyorlar. Hem de muaz-zeb olmaları büyük bir şeyden dolayı değildir. Bunlardan birisi si­dikten sakınmazdı, diğeri ise koğuculuk ederdi.»"

348) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'âen ResüluIlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivayet olunmuştur:

«Kabir azabının ekserisi sidik(ten sakınmamak)tan dolayıdır.[120]

349) Ebû Bekre (Radtyallâhü anh)'den şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki kabrin yanından geçti ve!

«Gerçekten bunlar azab edilmektedir. Azabları da büyük bir şeyden dolayı değildir. Bunların birisi sidik (ten sakınmadığı) için tazib ediliyor. Diğeri ise gıybet  (ettiği) için muazzebtir.[121]

İbn-i Abbâs' tan rivayet edilen (347 nolu) hadîs Buhâ-rî ve Müs1im'de daha uzun metinle rivayet edilmiştir. Müs­lim'in «Bâbu Necâseti'1-Bevl...» bölümünde rivayet olunan bu ha­dîsin açıklamasını yapan Nevevî ezcümle şöyle söyler:

"Ve bu iki kabir sahibinin azabı büyük bir şeyden dolayı de­ğildir.» fıkrasına gelince, Buhârî' nin Edeb kitabının En-Nemî-me bâbmdaki rivayeti şöyledir:

= «Ve bu iki kabir sahibinin azabı büyük bir şeyden dolayı de­ğildir. Halbuki o şey aslında büyük (günah)tır...» Buhar î' nin Vudû kitabındaki rivayetinde de fıkra şöyledir:

= «Ve bu iki kabir sahibinin azabı büyük bir şeyden dolayı de­ğildir. Bilâkis o şey şüphesiz büyük (günah)tır...» Anılan kabir sa­hiplerinin tazibine sebep olan suçun büyük olduğu, Buharı' ninbu iki rivâyetindeki; cümlesi ile sabittir. Bu duruma göre hadîsin;

= «Ve bu iki kabir sahibinin azabı büyük bir şeyden dolayı de­ğildir...» fıkrasının tevili gerekir. Âlimler bu hususta iki tevil zik­retmişlerdir :

Birinci tevil: Kabir sahihleri bu suçun büyük olmadığım san­mışlardı.

İkinci tevil: Bu suçtan sakınmak kabir sahihleri için büyük bir sorun değildi. Rahatlıkla bu suçtan uzak kalabilirlerdi. Merhum Kadı Iyâz şu üçüncü tevili de nakletmiştir: Azablanna se­bep olan suç büyük günahların en büyüğü değil idi. Bu son tevile derim ki; Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu söz ile maksadı halkı sakındırmaktır. Yani kimse sanmasın ki tazib ancak en büyük günahlardan dolayıdır. Çünkü tazib başka günahlar yü­zünden de olabilir.Nitekim işte oldu.

Bu iki suçun büyük günahlardan olduğunun sebebine gelince, si­dikten sakınmamak, namazın bozulmasını gerektirir. Kılman na­maz kılınmamış sayılır. Bu nedenle sidikten kaçınmamak büyük günahtır. Koğuculuk ve fesatlık ise en çirkin şeylerdendir. Bilhassa bunu itiyad haline getirmek çok kötü bir şeydir. Kabir sahibinin bu çirkin şeyi defalarca işlediği hadisin: «Koğuculuk ederdi» tâbirin­den anlaşılır.

Buhâri ve Müslim'in rivayetinde hadis metninin de­vamında râvî İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) şöyle buyu­rur:

«... Sonra Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) taze bir hur­ma dalını istedi. Getirilen dalı ikiye bölerek bu iki kabir üzerine bi­rer parça dikti. Bunun hikmeti sorulunca da Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Bu dallar yaş kaldığı müddetçe azablarının ha­fif kılınacağı umulur» diye cevap verdi.»

Kabir üzerine yaş hurma dallarının bırakılmasının hikmetine gelince âlimler şöyle yorumlamışlar:   Resülullah (Sallallahü Aleyhi

ve Sellem) kabir sahipleri için şefaat dilemiş ve bırakılan dallar ku-ruyuncaya kadar azablarının hafif kılınması kabul edilmiştir.

Konan dallar kuruyuncaya kadar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kabir sahihlerine dua etmesi muhtemel olup bu neden­le azablarının bu sürece hafifletilmesi umulmuştur, diye~yorum yapıl­mıştır.

Bâzı âlimler de dallar yaş durdukça teşbih ederler, kuru dal ise teşbih etmez, diye yorumda bulunmuşlardır.

Nitekim,Ve hi- bir varlık yoktur ki O'nu hamd ile teşbih etmesin...» buyurulmuştur.[122] Müfessirlerin çoğu böyle yorumlayarak demişler ki: Âyette geçen şeyden maksad yaşıyan şeydir. Her şeyin yaşaması kendisine öz­gü bir tarzdadır. Ağaç kurumadıkça, taş kesilmedikçe yaşarlar. Fa­kat muhakkik olan müfessir ve başka âlimler âyetteki Şey kelime­sine yaşama kaydını koşmamışlardır. Buna göre yaş, kuru her şey Allah'ı teşbih eder. Her şeyin Allah'ı teşbih ediş tarzı hususunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre her şey bir eser olup sânii (yapı­cısı) na delâlet eder. Hâl lisanı ile Allah'ı teşbih ve tenzih eder. Ya­ni her türlü eksiklerden pâk ve nezih olduğuna delâlet eder. Mu­hakkik âlimlerce desteklenen diğer görüşe göre yaş ve kuru her şey hakikaten Allah'ı teşbih eder. Allah Teâlâ taş hakkında:*Ve şüphesiz taş­lardan öylesi bulunur ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir»...

[123]buyurmuştur.

Cansızların duygu sahibi kılınması aklen mahal değildir. Bu durum nass ile bildirilince ona dönülür.

Âlimler bu hadîse dayanarak kabir yanında Kur'ân-ı Ke­rim ' i okumayı müstahap sayarak demişler ki: Yaş hurma dalı­nın teşbihi ile azabın hafifletilmesi umulurken Kur'an tilâve­ti ile azabın tahfifi daha çok umulmaya değer. Buhâri' nin be­yânına göre Ashab'dan Büreyde bin El-Hasib El-£s1smi (Radıyallâhü anh), kabrine yaş olan iki hurma dalının konmasını vasiyet etmiştir.[124]

Hadîsten Çıkarılan Serî Hükümler

1. Kabir azabının varlığı isbat ediliyor. Hak ehlinin mezhebi de budur.   Mutezililer buna inanmazlar.

2. Sidik damlaları necis  ( pis) tir.

3. Koğuculuk ağır günahlardandır.

Nevevi (Rahimehüllah)'nin verdiği izah burada bitti.[125]

 

27 — Küçük Abdest Bozarken Kendisine Selâm Verilen Adamın Durumunun Beyânı Babı

350) EI-Muhâcir bin Kunfuz bin Umeyr bin Cuz'ân (RadtyaÜâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Nebî (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük abdestini bozarken ben yanına varıp selâm verdim O, selâmımı hemen almadı. (Abdest aldıktan sonra selâmı cevapladı) ve abdestle meşguliyetini bitirince şöyle buyurdu:

«Senin selâmını (hemen) almama yegane mâni, benim o esnada abdestsiz olmam idi.»                                                             

Ebü'l-Hasan bin Seleme'de; Ebû Hatim, El-Ensâri, Sald bin Ebi Arûbe... senedi ile bu hadisi rivayet etti.[126]

İzahı

Hadisin; «O, abdest alırken» cümlesini «O, küçük abdestini bozarken» diye terceme ettik. Çünkü Nesei ve Ebü Davud'un rivayetinde; «O, küçük abdes­tini bozarken» diye geçer. İbn-i.Mâceh de hadîsi bu bâb'a almakla aynı yoruma işaret etmiş sayılır.   Bu bâb'ta geçen diğer hadişlerde de cümlesi geçmektedir.

Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdestini tamamla­dıktan sonra selâm alıyor ve abdestsiz olduğu nedeni ile selâm al­madığını belirtiyor. Abdest bozmakla meşgul iken selâm almayışı tabiîdir. Ancak bu meşguliyetten sonra ve henüz abdest almadan selâm alması beklenirken Peygamber, (Sallallahü Aleyhi ve Sellsm) bu arada selâm almayışının nedenini bildirmekle mazeretini beyan buyurmuş oluyor ve böylece selâm verenin gönlünü de hoş etmiş ol­makla güzel ahlâk örneğini vermiş oluyor.[127]

 

Hadîsten Çıkarılan Fıkhı Hükümler

1. Abdest bozarken selâm almak veya başka türlü Allah'ı zik­retmek mekruhtur.

2. Abdest bozarken selâm  verilen kişi, işini bitirdikten sonra selâm alabilir.En faziletlisi abdest aldıktan sonra selâm almasıdır.

351) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöy­le söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük abdest bozar­ken; bir adam O'nun yanından geçti ve O'na selâm verdi. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ise onun selâmını hemen almadı. Abdest bozma işinden boşalınca iki elini toprağa vurup teyemmüm etti ve bundan sonra adamın selâmını aldı.[128]

 

İzahı

Ebû Dâvüd, bu hadisi Taharet kitabının 8'inci babında îbn-i Ömer' den az bir metin değişikliği ile rivayet etmiştir. Mânâ yönünden iki rivayet arasında bir fark yoktur. Ebû Dâ-vûd'un Sünen'inin şerhi El-Menhelde hadîsin açıklaması yapılır­ken şöyle söylenir:

«Resûî-ı Ekrem'in yanından geçen zât Ebu'l-Cüheym Abdullah bin El-Hâris' tir. Nitekim î m a m Şafii, E1-Arec tarîki ile yaptığı rivayette bunu belirtmiş ve Mişkâtü'l-Masâbih yazarı da Teyemmüm babında rivayet ettiği hadîste bu zâ­tın Ebü'l-Cüheym olduğunu açıkça belirtmiştir. E1-Ba-ğavî, bu hadîsi Şerhu's-Sünne'de rivayet ederek hasen olduğu­nu ifâde etmiştir.

Selâm, Allah'ın adlarından olduğu için abdest bozma hâlinde bu­nu dil ile söylemeyi hoş görmeyen Resûl-i Ekrem o esnada susmuştur. Kazâ-i hacetten sonra da abdestsiz olduğu için yine selâm almamış­tır.   Ancak teyemmüm edince selâm almıştır.[129]

 

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

1. Selâm almak gibi aslında vacip olan zikir bile kazâ-i hacet esnasında mekruhtur.

2. Müslüman, bu durumdaki kimseye verdiği selâmın karşılı­ğında selâm almaya müstahak değildir.   Neden benim selâmımı al­madın? diyemez.Resûl-i Ekrem'in teyemmüm alıp adamın selâmı­nı alışı O'nun örnek ahlâkının bir eseridir; Vacip değildir. Âlimle­rin çoğuna göre bu halde zikirle meşgul olmak tenzihen mekruhtur. Bâzılarına göre ise tahrimen mekruhtur.

3. Abdestsiz olarak selâm almak caiz ise de en faziletlisi ab-destli olarak selâm almaktır.

4. Bâzı   Hanefî   âlimleri buna benzer hadîslere dayanarak su bulunduğu halde mendup abdest yerine teyemmüm yapılabilece­ğini söylemişlerdir.Nevevi bu hadîsin şerhinde:«Resûl-i Ek­rem su bulamadığı için teyemmüm etmiştir, diye yorum yapılır.Çün­kü su varken ve kullanmaya mâni bir hâl yok iken teyemmüm ya­pılamaz. Hattâ  (yine su varken) farz olan namaz vaktinin çıkma­sı ve kazaya kalması tehlikesi bile olsa yine teyemmüm yapılamaz. Bu hususta cenaze namazı, bayram namazı ve benzerî namazlar ara­sında bir fark yoktur.  Cumhur'un görüşü budur» demiştir.Nevevî'nin bu sözü taharetin şart olduğu ibâdetlere mahsustur. Selâm almak için taharet şart olmadığı için su varken bile teyemmüm ya­pılabilir, denilebilir.

5. Nevevi'nin beyan ettiği gibi gerektiğinde farz ibâdet­ler için teyemmüm yapıldığı gibi nafile namazlar, tilâvet ve şükür secdesi,Kur'an'ı ellemek ve benzen faziletler için de teyem­müm yapmanın caiz olduğu, bu hadîsten anlaşılıyor.Cumhur'un görüşü de budur».

352) Câbir bin Abdi\\ah( Radıyaltâhü an/tümâ)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük abdestini boz­makta iken bir adam O'nun yanından geçti ve O'na selâm verdi. Re-sûl-i Ekrem biraz sonra adama şöyle karşılık verdi:

«Buna benzer hâl üzerinde beni gördüğün zaman sakın bana se­lâm verme. Çünkü sen şunu yaparsan (selâm verirsen) şüphesiz ben senin selâmını almıyacağım.[130]

353) îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dzn rivayet edildiğine göre söyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) küçük su sökerken bir adam O'nun yanından geçti ve O'na selâm verdi. (Fakat) Resûl-i Ekrem onun selâmını almadı.[131]

 

28 — Su İle Îstincâ Babı

354) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'nm şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i büyük abdestini bozup da su ile taharetlenmeden (heladan) çıktığını katiyyen görme­dim.[132]

 

İzahı

Sindi bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle söyler: Tirmizi'de Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'den rivayet edildiğine göre kendisi: «Ey kadınlar, eşlerinize su ile taharetlen­melerini siz söyleyiniz. Çünkü ben erkeklere bunu söylemekten uta­nıyorum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) su ile taharetle­niyordu» demiştir. Tirmizi bu hadisi naklettikten sonra hadî­sin hasen sahih olduğunu ve ilim adamlarının taamülünün böyle olduğunu, yalnız taş ile istincâyı caiz görmekle beraber su ile yıkan­mayı tercih ettiklerini söyler.

355) Ebû Süfyan [133] (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine gÖ-re şöyle söylemiştir

Bana Ebû Eyyûb El-Ensârî, Câbir bin Abdillah ve Enes bin Mâ­lik (Radiyallâiiü anhüm) haber verdiler ki şu âyet nazil oldu.

«...Orada (=Kuba mescisinde) pisliklerden iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır.    Allah da böyle çok temizlenenleri sever.»

(Tevbe sûresi, âyet, 108),

Ve Resûlullah CSaîlallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ey Ensâr otpluiuğu! Temizlik hakkında şüphesiz Allah sizi öv­dü. (Yukarıda meali verilen âyeti indirdi) Sizin övgüye lâyık temiz­liğiniz nedir?» buyurdu.

Onlar da:

Biz namaz için abdest alırız. Cünüplükten dolayı boy abdesti alırız ve (abdest .bozunca) su ile taharetleniriz, diye cevap verince Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«İşte budur temizliğiniz. O halde bu temizliğe sımsıkı sarılınız.» buyurdu.[134]

356) Aişe (Radiyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mak'admı üç defa yı­kardı. İbn-i Ömer (Radiyallâhü anhümâ) dedi ki: «Biz (de) bunu yaptık ve bunu hem deva hem de temizlik bildik.

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Bize Ebû Hâtîm ve IbFâhim bin Süleyman el-Vâsıtî'nin dediklerine göre kendilerine Ebû Naîm ve Ebû Naîm'e de Şerik (kendisinden önceki mezkûr râviler senedi ile) hadîsi rivayet etmiştir.[135]

 

İzahı

Sindî'nin beyanına göre imam Ebû Hanif e: «Ben Câbir El-Ca'fi' den daha yalancı kimse görmedim» demiş­tir.   Başka zatlar da   Câbir'i   tekzib etmişlerdir.

Bu hadîse göre gözle görülen necasetten taharet için üç defa yıkamak kâfi görülüp pisliğin eserinin kalması mahzurlu değil ise de fıkıhçılar bu hadîsi terketmişlerdir. Çünkü senedi zayıftır. Göz­le görülen necasetten taharet için necasetin giderilmesi gerekir.

357) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre Re-lûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Kubâ halkı hakkında:Orada pisliklerden iyice temizlenmeyi seven adamlar vardır. Al­lah da böylece çok temizlenenleri sever.»[136]âyeti indi. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  buyurdu ki:

«Onlar (Kubâ ehli) su ile tahâretlenirlerdi. Bu nedenle onlar hak­kında bu (övücü) âyet indi.[137]

 

İzahı

Bu bâbta zikredilen hadisler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in su ile taharetlendiğini ve 16'ncı bâbta geçen hadisler de" O'nun taşlar ile istincâ ettiğini isbat etmektedir. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in taşla istincâ ve su ile hatâretlen-meyi beraber yapıp yapmadığı hususu ihtilaflıdır. Bununla bera­ber âlimlerin cumhuruna göre önce taş ile istincâ edip bunun arka­sında su ile taharetlenmek efdaldır. Su veya taş ile temizlenmek isteyen kimse suyu tercih etmelidir. Mamafih yalnız taş ile veya yal­nız su ile istincâ etmekle yetinmek de caizdir.

Tevbe sûresinin 108'inci âyeti ile övülmeye mazhar kılındığı burdaki 357 nolu hadîsle bildirilen Kubâ halkının taharetlenme­lerine gelince, buna ait rivayetlerin çoğunda onların su ile taharet­lendikleri belirtilmekle yetinilmiştir. Yani onların sudan önce taşla istincâ ettikleri durumu belirtilmemiştir.Bezzâr'm Müsned'inde beyân ettiği bir sened ile İbn-i Abbâs CRadıyallâhü anh)'-den yapılan bir rivayete göre Kubâ halkı taş ve su ile birlikte tahâretlenirlerdi. Nevevi, İbnü'r-Rif'at ve El-Muhıbbü't-Tabarî Kubâ halkının yalnız su ile taharetlendiklerine dâir riva­yetlerin sıhhatli olduğunu ve diğer rivayetlerin sahih olmadığını söy­leyenlerdendirler.

357 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anlı)'in hadisini Ebû Dâvûd «Taharet» kitabının başında ve Tirmizi'de «Tefsir» bahsinde rivayet etmiştir.

355 nolu hadîsin : «Ey Ensâr topluluğu!» hitabı ile ilgili olarak Sindi der ki burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi, ve Sellem)'in Ensâr'a hitabetmesi Muhacirlerin çoğunun taş ile istincâ etmekle yetindiklerine delâlet eder.

Süneni Ebî Davud'un şerhi El-Menhel müellifi de Taharet kita­bının su ile istincâ babında açıkladığına göre Ashâb-ı Kirâm'dan Huzeyfe bin El-Yemân, İbn-i Ömer, ve İbn-i Zübeyr su ile istincâ etmezlerdi.

Kubâ. Medine-i Münevvre'ye çok yakm bir dür. Hicrette Resûl-i Ekrem burada bir kaç gün kalmış ve İslâm'd ilk mescid burada inşa edilmiştir. Bu mescidin fazileti hakkında mi teaddit hadisler de vardır.Nesei' nin Sehl bin Hanif'de rivayet ettiği bir hadîste Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur:

«Kim çıkıp Kubâ mescidine varsa ve orada iki rek'at namaz ki sa bir ömre kadar sevap kazanır.»

Tirmizi hariç diğer Kütüb-i Sitte'de İbn-i Ömer(Ri dıyallâhü anh)'den rivayet edilen diğer bir hadîse göre Resûl-i Ekreı her Cumartesi günü yaya veya binerek Kubâ mescidi] ziyaret eder ve içinde iki rek'at namaz kılardı. Müellifin 1411, 14] nolu hadîsleri bu mescidin fazileti hakkındadır.[138]

 

29 — Îstincâ'dan Sonra Elini Toprağa Sürenin Beyânı Babı

358) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)den rivayet edildiğine göre şö> le söylemiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) büyük abdestini boa duktan sonra bir kaptaki su ile taharetlendi ve bundan sonra d; elini toprağa sürdü."

359) Cerîr   (bin Abdillah EI-Biclî)   (Radıyallâhü anh)'den  rivayet edildiğine göre:

Peygamber CSallallahü Aleyhi ve Sellem) bir ağaçlığa girip ab-destini bozdu ve biraz sonra Cerîr O'na deriden mamul bir kap su götürdü. ResûH Ekrem o sudan taharetlendi ve elini toprağa sürdü.[139]

 

İzahı

Birinci hadîste geçen «Tevr» kelimesi bakır veya taştan mamul olup su içmek, yemek yemek ve abdest almak için kullanılan kaba denir.                                                                                                

İkinci hadisteki îdavet ise deriden mamul su kabıdır.

Ebû Dâvûd ve Neseîde aynı mânâyı ifade eden ve lafız bakımından az farklı hadisi rivayet etmişlerdir.

Sindî diyor ki Resül-i Ekrem'in taharetlendikten sonra eli­ni toprağa sürmesi, ümmetine öğretmek ve temizlikte titizlik için­dir. Hoşlanılmayan bir kokunun izinin dahi kalmaması için ümme­tinin temizlik hususunda azami gayreti göstermelerini bu hareketi ile istemiş oluyor. Yoksa mübarek elinden pis bir kokunun eserinin kalmaması için böyle yapmış değildir. Çünkü bilindiği gibi Resûl-i Ekrem'in vücudundan çıkan maddeler tahırdı ve pis koku yoktu.[140]

 

30 — Yemek Ve Su Kabının  (Üstünü) Örtmek Babı

360) Câbir (Radtyallâhü anh)'âen şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eskıyâ (= su, süt ve benzerleri için deriden mamul kablarıîmızın ağzını bağlamamızı ve kablarınuzın  Cüstünü)  örtmemizi emretti."

361) Âişe {Radıyallâhü anhû)'den rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için üstü örtülü 3 kabı akşamdan hazırladım. Birisi abdesti için, birisi misvakı için, diğer kab da içme suyu için.[141]

 

İzahı

Sindi de diyor ki misvak abdest alındığı zaman kullanıldığı cihetle abdest için hazırlanan su kabından ayrı olarak misvak için de bir kabın hazırlanması akla uzak sayılabilir.

 

362) İbn-i Abbas (Radtyallâhü anhümâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  kendi abdest suyunu kimseye hazırlatmazdı (veyahut) abdest almada kimseden yardım istemezdi. Verdiği sadakasını da kimseye bırakmazdı. Bizzat kendisi verirdi.[142]

 

İzahı

Hadîsin metninde;kelimesinin iki şekilde okunması müm­kündür. Eğer Tahûr okunursa abdest suyu. mânâsını ifade eder ve fıkranın tercemesi:

«ResüluUah abdest suyunu kimseye hazırlatmazdı.» demektir.

Şayet bu kelime Tuhûr olarak okunursa abdest almak demektir. Fıkranın mânâsı da şöyle olur:

"Resûlullah abdest aldığında kimsenin ona yardım etmesini ve eline su dökmesini istemezdi."

Sindî bu iki ihtimali belirttikten sonra diyor ki: «Yani ab­dest suyunu hazırlamak veya abdestte eline su dökmek gibi işler için kimseye emretmezdi. Halkın kendi arzuları ile bu hizmetleri ifâ etmeleri ve Resülullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'in buna mâni olmaması bu hadîse aykırı düşmez. Cerîr, Enes ve başka Sahâbîlerin O'nun için taharet suyunu hazırlamaları ve Muğire bin   Şu'be' nin   O'nun eline su dökmesi bu kabil işlerdendir.»

360 nolu hadîste deri ve benzeri maddelerden mamul içecek kab-lannın ağızlarının bağlanması ve diğer kabların üstlerinin örtülmesi yolunda Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'in verdiği emrin hikmet ve önemi izahtan varestedir.[143]

 

31 — Köpeğin Yalamasından Dolayı Kabı Yıkama Babı

 

363) Ebû Rezîn (Radtyallâhü anh)'den şöyle söylediği rivayet edil­miştir :

Ben Ebû Hüreyre (Kadıyallâhü anh) 'ı, eliyle alnına vurarak şöy­le söylerken gördüm:

— Ey Irak halkı! Siz zan ediyorsunuz kî sizler için sevap ve ecir, benim için de günah hasıl olsun diye ben Resûlullah (Sallaliahü Aley­hi ve Sellem) üzerine yalan söylüyorum. Ben Resûlullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyururken (bizzat) şüphesiz işittiğime şahadet ederim:

«Köpek, birinizin kabını yaladığı zaman o (kabı) yedi defa yı­kasın.»"

364) Ebû Hüreyre (Radtyaltâkü anh)'âen şöyle dediği rivayet edil­miştir : Şüphesiz Resûlullah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Köpek, birinizin kabını yaladığı zaman o  (kabı) yedi defa yı­kasın.'»"

366) İbn-i Ömer (Radıyallâhü atthümâyden rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir :

«Köpek sizden birisinin kabım yaladığı zaman o (kabı) yedi de­fa yıkasın.[144]

 

Bu Babtaki Hadîslerin İzahı

Bu bâbta iki ayrı senedle Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilen, yine ayrı ayrı senedlerle Abdullah bin El-Muğaf f el' den ve Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâVdan rivayet edilen hadis-i şerif, köpeğin, di­liyle bir şey yaladığı kabın yedi defa yıkatılmasım emreder.Buha-rî, Müs1im ve Ebû Dâvûd da Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin hadîsini müteaddit senedlerle rivayet etmiş­lerdir. Abdullah bin El-Muğaffel (Radıyallâhü anhümâ) 'in hadîsini ise Müslim, Ebû Dâvûd, Ahmed, Darekutnî, Tahâvî ve Beyhakî de rivayet etmiş­lerdir.

Bütün rivayetlerde yedi defa yıkama emri bulunmaktadır. An­cak hangi defasında suya toprak karıştırılacağı hususunda değişik rivayetler vardır.Müslim ve Ebû Davud'un   bir rivâyetinde;  «tik defası topraklı su ile...

ruluyer. Bunlardaki diğer bir rivayet îbn-i   Mâceh'deki   rivâ yet gibi «Sekizinci olarak topraği

bulanmış su ile yıkayınız» şeklindedir.Ebü   Dâvûd1 un sahil olan diğer bir rivayetinde ise; Yedinci defi topraklı su ile...» tabiri vardır.Ebû Dâvûd'un şerhi El-Men hel'de beyan edildiğine göre   Tirmizi,El-Bezzâr ve Şafiî''nin sahih bir rivayetinde ise; «İlk veya so­nuncu defa topraklı su ile...» ifadesi bulunur. Bezzâr'm başka bii

rivayetinde ise; Yedi defanın birisi toprak­lı su ile...» tabiri bulunur.

Müs1im'in şârihi Nevevî,Taharet kitabının konuya ilişkin 26'ncı babında ezcümle şöyle söyler:

«Bey haki ve başkaları (yukarıda belirtilen) bu rivayetle­rin hepsini nakletmişlerdir. Bu rivayetlerin değişik oluşu gösteri­yor ki; şart olan husus, yıkamaların birisinde suyun topraklı olma­sıdır. Topraklı suyun birinci veya sonuncu defada kullanılması şart değildir.

«Sekizinci olarak toprağa bulan­mış su ile yıkayınız» rivayetine gelince bizim mezhebimiz (Şafii mezhebi) ve Cumhûr'un mezhebi de budur ki: Bu fıkradan murad «Onu yedi defa yıkayınız. Bu defaların birisinde suya toprak ka­rıştırılmış olsun. Toprak sanki sekizinci yıkama yerini tutarcasına ona sekizinci ismi verilmiştir.»

Ebû Davud'un Sünen'inin şerhi El-Menhel'de verilen bilgiye göre Hasan-ı Basrî ve bir rivayete göre Ahmed bin Hanbe1 hadisin zahiri ile hükmederek yedi defa safi su ile yıkatıldıktan başka sekizinci defa toprakla bulanmış su ile yıkatıl-ması gerekir, demişlerdir.

Nevevî aynı bâbta daha sonra şunları belirtir:

«Bizce köpeğin, dili ile bir kabtan sıvı bir madde alması ile kö­peğin her hangi bir parçasının dokunması arasında bir fark yoktur.

Yani köpeğin sidiği, pisliği, kanı, teri, kılı, salyası veya her hangi bir tarafı temiz bir şeye dokunurken dokunan ve dokunulan şeyler­den birisinde ıslaklık bulunursa aynı şekilde birisi toprakla bulanmış olmak kaydı ile yedi defa temiz su ile yıkamak gerekir.

Bir köpeğin defalarca veya birden fazla köpeğin anlatılan şekil­de dokundukları bir kabı temizlemek için arkadaşlarımızın üç görü­şü vardır : En sıhhatli görüşe göre hepsi için yalnız yukarda be­lirtildiği gibi yedi defa yıkamakla kab temizlenmiş sayılır. (Diğer görüşleri buraya almayı gerekli görmüyorum.)

Köpeğin dokunduğu kab başka nedenle de necis olmuş olsa bile yedi defa yıkamakla kab temizlenmiş olur. Yâni diğer necaset için ayrıca yıkamak gerekmez.

Toprakla bulanmış su ile yıkamak yerine sekizinci defa safi su ile yıkamak veya o kabı büyük bir göle batırıp yedi defa yıkamak için gereken süre kadar su içinde bekletmek en kuvvetli kavle göre kâfi sayılmaz.

Yine en sıhhatli kavle göre toprak yerine sabun ve benzeri te­mizleyici bir maddeyi kullanmak yeterli değildir.

Kullanılacak toprağın temiz olması gerekir.

Köpeğin necis ettiği ıslak bir madde başka bir maddeye arada ıslaklık varken dokunursa dokunduğu maddenin de aynı şekilde ye­di defa yıkanması gerekir.

Köpeğin dokunduğu madde sıvı değil de donuk yağ gibi katı hal­de ise, dokunulan yeri ve etrafını iyice oymak suretiyle atmak gere­kir.   Kalan kısım temiz sayılır.

Köpek beslemek mes'elesine gelince: İhtiyaç olmadan sırf hoş­landığı veya böbürlendiği için kişinin köpek beslemesi haramdır. Ziraat, av. hayvancılık ve evleri korumak için ise caizdir.»

Hanefi âlimleri köpeğin salyası ile görülmeyen diğer neca­setler arasında bir fark yoktur, diyerek üç defa yıkamayı kâfi gör­müşlerdir. Onlar yedi defa yıkamaya âit hadis'i mendubluk anla­mına yorumlamışlardır. Hanefi âlimlerin bu görüşünü nakle­den Ebû Davud'un Sünen'inin şerhi El-Menhel yazarı ez­cümle şöyle söyler:

-Hanefi âlimleri bu hususta Ebü Hüreyre'nin 3 defa yıkamakla yetinmiş olduğuna dair Tahavi   ve Darekutni'nüı mevkuf olarak rivayet ettikleri hadîsi delil göstermiş­lerdir. Yedi defa yıkamaya âit hadîsin râvîsi de Ebû Hüreyre olduğu için Ebû Hüreyre'nin ameli (yani üç "defa yıkama­sı) yedi defa yıkama keyfiyetinin neshedildiğini gösterir. Bu yollu izah, hadîsin râvisinin yorumu ve tahsisi veya neshi ile amel etme­nin gerekliliğine âit Hanefi âlimlerin usûlüne uygundur. Fa­kat cumhur'un usûlüne uygun değildir.

EI-Menhel yazarı iki tarafın görüşünü ve delilleri ile araların­daki mukayeseyi uzun uzun izah etmektedir. Arzu edenler onun Taharet kitabının «El-Vudû* bi-Su'ril-Kelb» babına bakabilirler.

Köpeğin su içtiği kabtaki suyun hükmü hususunda Mali ki mezhebinde 4 rivayet vardır.

1. Tabirdir.

2. Necistir.

3. Beslenmesine izin verilmiş olanın temiz, diğerinin ise necistir.

4. Evcil köpek ile yabanî olanı ayırmaktır.»

363 nolu hadîsin baş kısmında Ebû Hüreyre (Radıyal-lâhü anh) 'in Irak halkına hitaben : «Ey Irak halkı siz zan edi­yorsunuz ki...» fıkrası ile ilgili olarak Sindi diyor ki Ebû Hüreyre çok hadîs rivayetinde bulunduğu için bâzı kimseler onun rivayet ettiği hadîslerin sıhhat derecesini araştırırlardı. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), kendisi hakkında bir şüpheye ma­hal olmadığını ifade etmek için böyle hitap etmiş olabilir. Muhte­melen onun zamanında bile bazı Küfe' liler 3 defa yıkamanın yeterliğine hükmettikleri için böyle hitabta bulunmuş olabilir.[145]

 

32 — Kedi Artığı İle Abdest Almak Ve Onun Hakkındaki Ruhsat Babı

367) Kebşe bint-i Kâ'b  [146](Radtyallâhü ankâ)'âan rivayet edil­diğine göre :

Kendisi Katâde (Radıyallâhü anh) 'in abdest alması için (bir ka­ba) su döktü. Kebşe, Ebû Katâde'nin bir oğlunun (Abdullah'ın) ni­kâhı altında idi. Bir kedi gelerek o kabtan su içmek istedi. Ebû Ka­tâde kabı kediye doğru eğip (kolayca su içmesini sağladı.) Ben de Ebû Katâde'ye bakıp durdum. Eunun üzerine Ebü Katâde bana şöy­le dedi: Ey kardeşimin kızı! Sen hayret mi ediyorsun? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Şüphesiz kedi necis (pis) değildir. (Çünkü o etrafınızda) çok dönüp dolaşan erkekler veya dişilerdendir.»"[147]

 

İzahı

Kebşe Bint-i Kâ'b Ebû Katâde' nin gelini idi. Abdest suyunu hazırladıktan sonra gelen kedi bu kabtan su içmek isteyince Ebû Katâde buna mâni olmamış, aksine kedinin rahatça su içmesine yardımcı olmuştur. Kebşe ise hayretle bu du­rumu seyredince Ebû Katâde, gelinine hitaben: *Ey kar­deşimin kızı! Buna şaşıyor musun? sorusu ile şaşılacak bir şey ol­madığını belirtmek istemiş ve bu husustaki Resûl-i Ekrem (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) 'in emrini rivayet etmiştir. Ebû Davud'un Süneni'nin şerhi El-Menhel'de belirtildiği gibi Kebşe, Ebû Katâde1 nin yeğeni değildi. Araplar, İslâm kardeşliği noktasın­dan hareketle bu tür hitablarda bulunmayı itiyad etmişlerdi. Ebû Katâde de bu âdete göre gelinine «Ey kardeşimin kızı!» diye hi­tap etmiştir.

Ebû Katâde' nin bundan sonra neklettiği Resût-i- Ek­rem'in buyruğuna gelince : Bununla kedinin necis (pis) olmadığı ve müslümanlarm çevresinde dönüp dolaşan bir hayvan olup ondan ev eşyasını, kab kaçağı, elbiseleri ve benzeri şeyleri uzak tutmanın güç­lüğüne işaretle temiz sayıldığı hükmü veriliyor.

Hadîsin: «...Erkekler veya dişilerdendir.» fıkrasındaki «veya» tâbiri râvinin tereddüdünü ifade eder. Yahut kedinin erkek ve di­şisi arasında temiz sayılmak bakımından bir fark olmadığını ifâde için olabilir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde bu fıkra : «Erkekler ve dişilerdendir.» diye geçer.

Bu ve bunu takip eden iki hadîs kedinin ağzının temiz ve artığa nin tâhir olduğuna delâlet eder. El-Menhel, Ebû Dâvû d'un Sünen'inin Taharet kitabının «Babu Suri'l-Hırre Kedi Artığı Babı» bölümündeki ayni hadîsin açıklamasında ezcümle şöyle söyler :

Ashab-ı kirâm'm çoğu ve tabiiler kedinin ağzının temiz ve ar­tığının tâhir olduğunu söylemişlerdir. İmamlardan Mâlik, Şa­fiî ve Ahmed bin Hanbel ile İshak (Radıyallâ­hü anhüm) de aynı şeyi söylemişlerdir. Ebû Hanîfe ve As­habı da evcil kedinin temizliğine hükmederek hadîste temiz sayıl­masının nedeninin çevrede çok dönüp dolaşması olduğu açıkça bil­dirilmiştir, derler.

Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre kedi necasetlerden sakınmadığı için başka su varken kedinin artığı olan suyu kullanmak tenzihan mekruhtur. Ağzının pis olduğu bilindiği zaman, meselâ: Bir fareyi yfidikten hemen sonra bir kabtan su için­ce onun necis olduğuna hükmedilir. Bu mes'elede Şafii mezhe­binin kavli de böyledir. Diğer taraftan ağzının temiz olduğu kesin bilindiği takdirde meselâ: Büyük bir havuzdan su içtikten hemen sonra ağzını bir su kabına sokup ondan içerse kabtaki suyu kullan­makta kerahat yoktur.

Hadîs, hayvana karşı şefkatli olmanın, bilinmeyen dini husus­ların âlimlere sorulmasının gereğine de delâlet eder.

Hadîs, Mâlik, Ahmed, Ebû Dâvûd, Neseî, Tirmizî, Darekutnî, Beyhakî ve Daremi ta­rafından da rivayet edilmiştir.

368) Âişe (Radıyallâkü anhâ)7den şöyle dediği rivayet edilmiştir; Önceden kedinin su içtiği bir kabtan ben ve Resülullah CŞallal-lahü Aleyhi ve Sellem) abdest alırdık.[148]

 

İzahı

Bu hadis de kedinin artığının temiz olup bununla abdest dahi alınabildiğine delâlet eder. Râvilerden Harise bin Ebu'r-Ricâ1*in zayıf olduğu nedeni ile isnadın zayıflığı Zevâid'de be­lirtilmiş ise de kendinin artığı ile Resûl-i Ekrem'in abdest aldığı Ebû Dâvûd, Tahavî ve Beyhakî' nin rivayet ettikleri ve metin ile sened bakımından bu hadîsten başka olan hadîsle de sa­bittir. Bu rivâyetlerdeki Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin laf­zı şöyledir:

= «Ve şüphesiz kedinin artığı ile Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest aldığını ben gördüm.>

369) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Re­sülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Kedi, namazı bozmaz. Çünkü şüphesiz o, evin eşyasıncîaftdır.[149]

 

İzahı

Namaza duran kimsenin önünden kedinin geçmesi ile namazın bozulmadığı hadîste hükme bağlanıyor. Sebebi ise kedinin (yararlı) ev eşyasından sayılmasıdır.

Sindi diyor ki «Bir de kedinin geçmesine mâni olmanın güçlüğü var. Bu durum açık olduğu için hadîste belirtilmemiştir.Ha­dîsteki maksad ise, kedinin; siyah köpek, merkep ve kadından fark­lı olduğunu belirtmektir. Kadın da kedi gibi dâima evde bulundu­ğuna rağmen namaza duranın önünden geçmemesi güç bir sorun arzetmez.Yahut hadîsten maksad kedinin, köpek ve merkepten fark­lı oluşunu ifâde etmektir.Böyle yorum yapıldığı takdirde, kedinin zaptedilmesinin güçlük durumunu dikkate almaya gerek kalmaz.»

Hadîsin açıklaması dolayısıyle kadın, merkep ve siyah köpeğin namaza duran kimsenin Önünden geçmesi halinde namazın bozu­lup bozulmadığı hususuna da değinmek gerekir kanaatindeyim.

Müs1im'de Namaz kitabının 49'uncu babında Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edilen bir hadis'e göre Re­sülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

= «Kadın, merkep ve köpek (önünden geçtikleri kişinin) nama­zını bozarlar.»"

Ebû   Zer  (Radıyallâhü anh)'m rivâyetindeki uzunca hadî­sin bu fıkrası şöyledir:

= «Çünkü sütreye doğru durmayanın namazını, merkep, kadın ve siyah köpek bozar...»

Müslim'in   sarihi   Nevevi   bu hadîsleri izah ederken ezcümle şöyle söyler:

«Âlimler, bunların namazı bozup bozmadığı hususunda değişik hükümler vermişlerdir: Bâzı âlimler bunların namazı bozduklarını

söylemişlerdir. Ahmed bin Hanbel (Radıyallâhü anh) : «Siyah köpek namazı bozar. Fakat kadın ve merkebin namazı boz­dukları hususunda kalbimde tereddüt vardır, demiştir. Bu imamın siyah köpek hakkında kesin hüküm vermesinin sebebi, aksini bildi­ren bir hadisin olmayışıdır. Ama kadının geçmesi ile namazın bo-zulmadığı hakkında Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den bu ha­dîsten sonra Müs1im'in rivayet ettiği hadîs vardır. Keza mer­kebin geçmesi ile namazın bozulmadığına dâir İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'den Müs1im in rivayet ettiği hadîs bu ha­dîsten evvel geçmektedir.

İmamlardan Mâlik, Ebû Ha.nife ve Şafii (Rahi-rrtehumullah) ve selef ile halefin cumhuru : «Ne mezkûr canlıların ne de başka hiç bir canlının geçmesi ile namaza duran kişinin na-ması bozulmaz» demişlerdir. Bunlara göre kadın, merkep ve siyah kö­peğin geçmesi ile namaz bozulur hükmünün çıkarıldığı hadîsteki kelime fiilidir.Bu fiil lügatta «keser, bozar» anlamını taşıyor ise de buradaki maksad namazın bozulması değil, noksan olmasıdır. Yani namaza duran kişinin kalbi, onun önünden geçen şeylere meş­gul olmakla namazdaki huzur ve huşu zedelenir.

Bâzı âlimler, bozulur diyen hadîsin;

= «Hiçbir şey namazı bozmaz. Sizin gücünüz dahilinde  namazını­zın önünden geçmek isteyeni defedin» hadisi ile mensuh olduğu-nu iddia etmişler ise de bu iddiaya pek rıza gösterilmemiştir. Çün­kü hadislerin nesih yoluna hemen gidilemez. Ancak yek diğerine görünüşte zıt olan hadisler arasında uzlaştırma ve hepsinin geçer­liliği sağlanamaz, tevili mümkün görülemez ve hadislerin hangisi­nin* önce hangisinin sonra buyurulduğunu bilirsek o zaman nesih yoluna gidilir. Burada hadislerin tarihlerini bilmiyoruz, hepsinin geçerliliği ve tevili mümkündür. Nitekim yukarda tevil şeklini izah ettik.   Diğer taraftan nâsih olduğu iddia edilen hadîs zayıftır.»

Hanefî mezhebine ait fıkıh kitaplarında îbn-i Abdin'in «Namazı bozan şeyler» e dâir olan bâbta şöyle der:

«Namaza duranın önünden geçen şey ne olursa olsun namazı bozmaz. Zahiriye mezhebine merisub âlimlerin : «Kadın, köpek ve merkebin geçmesi ile namaz bozulur» sözleri merduttur. Keza (Hanbelî   îmamı)  Ahmed'in siyah köpeğe mahsus benzer hükmü de Hanefî   âlimlerince kabule şayan görülmemiştir.Bu hususta delil oiarak gösterdikleri hadîs mensuhtur.»

Şafiî fıkıh kitaplarından Minhac'ın şerhi Nihâyetü'1-Muh-tac'ın «Namazı bozan şeyler- babında aynen şöyle söylenir:

«Namaza duranın önünden kadm, merkep,köpek ve benzeri bir şeyin geçmesi ile namaz bozulmaz. Sahîh-i Müslim'deki:

«Kadın, köpek ve merkep namazı keser» mealindeki hadisten mu-rad bunların namaz kılanı meşgul etmekle namazdaki huşuu kesme­leridir.[150]

 

33 — Kadının Abdest Suyu Artığının (Kullanılmasına) Ruhsat Babı

 

370) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hanımlarından biri­si (Meymûne) büyükçe bir çanakta (ki sudan bir miktarla) gusletti. Biraz sonra Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek (o su­dan) gusletmek veya abdest almak istedi. Bunun üzerine hanım ı

Ya Resülullah! Şüphesiz ben cünüp idim. (Bu sudan guslettim) dedi. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de «Su necis olmaz buyurdu.[151]

 

İzahı

Hadis'i, Tirmizl, Nesei, Ebû Dâvûd, Ahmed ve   BeyhakI   de rivayet etmişlerdir.Ebü Dâvûd,   Tahâret kitabının «El-Mau La Yücnibu = Su Necis Olmaz- başlığı ile açtığı bâbta, hadîsi aynı senedle rivayet etmiştir.Yalnız burada son râvi Ebû Bekir binŞeybe iken orada bunun yerine Müsedded var. 

EI-Menhel yazarı, hadisi açıklarken şöyle söyler: 

Hadîste ismi anılmayan hanım Meyraûne (Radıyallâhü an-hâ)'dır. Çünkü Darekutnî'nin İbn-i Abbâs' tan aldı­ğı rivayette bu olay Meymûne'nin ağzından anlatılıyor. (İbn-i Mâceh'in (372 nolu) hadîsi de buna delâlet ediyor.)

(Annemiz) Meymûne (Radıyallâhü anhâ), büyükçe bir çanak­taki sudan bir miktarını avuçlanıak suretiyle boy abdestini aldık­tan sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelerek ça­nakta kalan su ile abdest veya boy abdestini almak istiyor. Meymû­ne (Radıyallâhü anhâ) ise cünüp iken elini soktuğu çanaktan su almakla artan suyun artık abdest ve gusulde kullanılamıyacağım sandığı için durumu Resûl-i Ekrem'e haber veriyor. Resûl-i Ekrem ise cünüp bir uzvun necis bir uzuv gibi suyu necis etmediğini bildi­riyor.

Hadîsteki; cümlesinin lügat mânâsı: «Su cü­nüp olmaz.» demek ise de bu cümleyi: «Su necis olmaz» şeklinde terceme etmek gerekir. Çünkü   Nesei'nin  rivayetinde bu cümle şöyledir: Şüphesiz bir şey (yani cünüp uzuv) suyu necis etmez.» Resûl-i Ekrem burada müşakele denilen edebî san'ata uygun olarak yani Meymûne'nin kul­lanmış olduğu cünüplük tabirine uysun diye *Lâ Yücnibu» tabirini kullanmıştır.   

İmam Mâlik, Nahaî, Hasan-ı Basri ve Sev-ri bu hadîsi delil göstererek abdest' ve gusülde kullanılmış olan suyun, temizleyici olduğuna yani necasetin giderilmesinde ve abdest ile gusülde kullanılabildiğine hükmetmişlerdir. Fakat abdest ve gu­sülde kullanılmış olan ve fıkıh lisanında «Müstamel» adını alan su­yun temiz olmakla beraber temizleyici olmadığına hükmeden fıkıh âlimleri bu hadîsin delil gösterilemiyeceğini beyân etmişlerdir. Şöy­le ki: Meymûne, çanağın içinde gusletmemiştir. Çanaktan su avuçlayıp çanak dışında yıkanmıştır. Çünkü çanak içinde yıkan­ması çok zor ve uzak bir ihtimaldir. Muhtemel olan bir şey ise de­lil olamaz.Kaldı ki    Bağâv î' nin   Şerhu's-Sünne'de ve El-Mesabîh'teki îbn-i Abbfts'ın rivayeti[152] açıkça belirtiyor ki Meymûne çanaktaki suyun bir miktarını kullanmış ve bir mik­tar su artmıştır. Resûl-i Ekrem de artan su ile gusletmiştir. Gusül-den artmış olan suyun temizleyici oluşu gusülde kullanılmış olan suyun temizleyici olduğuna delâlet etmez.

El-Menhel yazarı, El-Mirkât' tan naklen yukardaki ma­lûmatı verdikten sonra hadisten alman fıkhı hükmü şöyle beyan edi­yor:

Kadının abdest veya gusülde tek başına kullandığı sudan artan kısım ile erkek abdest ve guslünü alabilir. Ebû Hanîfe, Mâ­lik,   Şâfiİ   ve   âlimlerin cumhuru bu hükme katılmışlardır.

371) îbn-i Abbâs (Radryallâhü anhümâ)'den şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zevcelerinden bir hanım cünüplükten gusletti. Onun kullandığı sudan artan su ile bi­lahare Resûl-i Ekrem abdest aldı ve gusül etti.

372) Resûl-i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)"m zevcelerinden Meymûne [153](Radtyallâhü anhâyâsm rivayet edildiğine göre:

Kendisinin cünüplükten dolayı aldığı boy abdestinden artan su île Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest aldı."[154]

 

34 — Ondan [155]  Nehiy Babı

373) El-Hakem bin Amr   (el-Akra')   (Radıyallâhü onA)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kadının ab­dest suyunun artığı ile erkeğin abdest almasını yasakladı."

374) Abdullah bin Sercis (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadının abdest suyu­nun artığı ile erkeğin gusletmesini ve erkeğin (abdest suyu) artığı ile kadının gusletmesini yasakladı. Velâkin erkek ile kadın (bir su­dan)  beraberce gusüllerini yapabilirler.

Abdullah bin Mâceh (müellifimiz) dedi ki sahih olanı birinci hadistir. (El-Hakem'in hadisi) İkincisi (Abdullah bin Sercis'in hadîsi) ise zayıftır.

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Ebû Hatim ve Ebû Osman el-Muharibi bize tahdis ederek : El-Müâllâ bin Esed (mezkûr yolla) aynı hadisi bize rivayet etti."[156]

 

İki Hadîsin İzahı

İki hadîste geçen «Vadü» kelimesi abdest için kullanılmaya şer'an elverişli su demektir. Böyle bir su gusül için de kullanılabilir. Ay­nı şekilde necasetten taharette de kullanılabilir.Vadû1 adı verilen suya fıkıh lisanında «Tahûr» da denilebilir. Temizleyicilik vasfı ba­kımından aynidir.

Şunu da belirtmek isterim: Abdest için elverişli olan bir su gu­sül için de kullanılabilir. Keza gusül için kullanılabilen bir su ile abdest de alınabilir.   Bu duruma göre:

İlk hadîs, kadının abdest veya gusül için bir kısmını kullandı­ğı sudan artan (yani kullanmadığı) kısım ile erkeğin abdest veya gusül almasını menediyor.

İkinci hadîs ise erkeğin gusül veya abdestinden artan su ile ka­dının veya bunun aksine kadının gusül (veya abdestinden artan su ile erkeğin abdest veya gusül) almasını yasaklıyor ve erkek ile ka­dının bir kabtaki suyu, beraberce abdest veya gusül almak için kul­lanmalarına cevaz veriyor.

Kadın veya erkeğin taharette ( abdest veya gusülde) taslan­dığı sudan artan kısmın diğeri tarafından taharette kullanılıp kal-lamlamıyacağı hususunda Sünen-i Ebî Davud'un şerhi El-Menhel'de 6 mezhebin bulunduğu belirtilerek şöyle bir izah yapılıyor:

1. Kadının taharetinden artan su ile erkek taharet yapamaz. Bunların beraber taharetlenmesi veyahut önce kadının taharetini yapıp ondan sonra erkeğin taharetlenmesi farketmez.   Kadının ister cünüplükten ister aybaşı âdetinden ötürü gusül etmesi veya başka nedenle taharetlenmesi neticeyi değiştirmez.Ömer binEl-Hattâb, Abdullah   bin   Sercis,   El-Hakem   bin Amr,   Saîd   bin   El-Müseyyeb   ve   İbn-i   Hazm (Radıyalîâhü anhüm)'ün mezhebi budur.Bunların delili ise   E 1-Hâkera'in   hadîsi (373 nolu)dur.

2. Kadın ile erkeğin aynı kabtan beraberce su alıp taharetlen­meleri caizdir.Fakat önce kadının taharetlenmesi halinde ondan artan su ile erkeğin taharetlenmesi caiz değildir.Dâvûd,İshak ve bir rivayette  Ahmed    (Radıyalîâhü anhüm)'ün kavli budur. Onlar, bu hususların caiz olup olmadığı hususunda hadisler vardır. Kadının kullandığından artan su ile erkeğin tahâretlenemiyecsği hu­susunda ise bir kaç Sahâbi'den sahih hadîs rivayet edilmiştir, demiş­lerdir.Bunlara şöyle cevap verilmiştir:«Yasaklamaya âit hadisler, tenzihan kerahete yorumlanmak suretiyle hadisler arasında görülen zahiri ihtilâfın kaldırılması mümkündür.Diğer taraftan, ne şekilde olursa olsun caizdir, diyen sahâbiler de vardır.Ezcümle,   Ali, İbn-i   Abbâs,   Câbir, Ebû Hüreyre, Enes, Âişe,, Ümmü   Seleme, Meymûne   ve   Ümmü   Hâni    (Ra­dıyalîâhü anhüm) böyle söylemişlerdir.»

3. Kadın, cühüplük veya aybaşı âdeti dolayısıyla guslettiği tak­dirde artan suyun erkek tarafından taharet işinde kullanılması ya­saktır. Başka durumlarda yasaklık yoktur. Bu görüş îbn-i Ömer, Şa'bî ve Evzâi'ye isnad edilmiştir.   Bu görüşü destekliyen bir delil yoktur

4. Ne erkek, kadının taharetinden artan suyu, ne de kadın, er­keğin taharetinden artan suyu taharette kullanamazlar. Fakat be-rabet kullanabilirler. Bunların delili (374 numarada geçen) Abdullah bin Sercis (Radıyalîâhü anhümâ)'den ve bir ri­vayete göre başka sahâbi'den rivayet edilen hadistir. Fakat bu ha­dis (bir önceki bâbta geçen 370, 371 ve 372 nolu) hadislere zahiren muhaliftir,

5. Kadın ve erkek gusül veya abdestlerini    beraber bile alsa­lar hiç birisi diğerinin, artığını taharette kullanamaz.     Bu görüş Ebû Hüreyre ve   Ahmed    (Radıyalîâhü anhümâ)'ya nis-bet edilmiş ve   İbn-i   Abdi'1-Ber   tarafından bir gruptan hikâye edilmiştir.Fakat söz konusu artık su ile taharetin yapılma­sının caiz olduğuna delâlet eden hadîslerin açıklığı karşısında bu görüş reddedilmiştir.

6. Bahis konusu artık su ile kayıtsız şartsız taharet yapılabilir. Bu hususta erkek - kadın ayırımı yoktur.Yani kadının taharetin­den, artan su ile erkek taharetlenebilir.Erkeğin taharetinden artan su ile de kadın taharetlenebilir.Bunların beraber veya birbirinden sonra gusül veya abdest almaları farketmez.    Cumhur'un mezhebi budur. Ahmed' den   böyle bir rivayet yapılmıştır.  Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in,  bazı hanımlarının  taharetlenme­sinden artan su ile taharetlendiği (370, 371, 372 nolu) hadîsler ve ben­zerleri ile sabittir.    Keza bazı hanımları ile beraber taharetlendiği (376, 377, 378, 379, 380nolu> hadîsler ve benzerleri ile sabittir.

iki Hâl Tercemesi

İlk hadisin râvisi El-Hakem bin Amr el-Gıfarî'ye el-Hakem bin el-Akra' da denilir. İbn-i Sa'd'in dediğine göre Resûl-i Ekrem (S.A.V.) vefat edincsyc kadar el-Hakem, O'nun yanından ayrılmadı. Bilahare Basra'ya gitti ve bir ara Horasan valiliğini yaptı. Ravileri: Abdullah bin es-Samıt, Şirin, Hasanı Basrî, Ebü'ş-Şa'sa ve başkalarıdır. Radıyalîâhü anhûm.

Hasan-i Basrî (R.A.) demiştir ki; Ziyâd, el-Hakem'i Horasan valiliğine ata­dı. El-Hakem oralarda büyük bir ganimet almaya muvaffak oldu. Ziyâd, bunun üzerine kendisine bir mektup yazarak ganimet dolayısıyla elde edibn altın ve gümüşün halife Hz. Muâviye (R.A.) tarafından istendiği için g'öndcrilmesini ve diğer malları dağıtmasını talep etti. Fakat el-Haksm, Ziyâd'a yazdığı cevapta Al­lah'ın kitabı Halîfenin zatınıza yazdığı emirnameden Önce gelir. Gökler vs yer bir kulun başına yığılsa bile kul takvadan ayrılmazsa Allah onun her güçlüğüne bir çözüm yolunu ihsan buyurur, dedi. Daha sonra bütün ganimet malını halka dağıttı. Bilahare : «Allah'ım! Şayet huzuruna gelmem hayırlı iss canımı al» dedi ve çok zaman geçmeden hicretin 50. yılı Merv'de vefat etti.

Tirmizî, Ebû Dâvûd, Ncseî ve İbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişler­dir. Buhar! ds bir hadisini rivayet etmiştir. (Bak : El-Menhel Cild 1, Sah. 274-275)

İkinci hadisin râvisi Abdullah bin Sercis el-Müzeni el-Mahzûmî el-Basrî'nin 17 hadisi vardır. Kendisi Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'den, Hz. Ömer'den ve Ebû Hü­reyre (R.A.)'den rivayet etmiştir. Râvîleri ise Osman bin Hakim, Asım sl-Ahvel, Katâde ve Müslim bin Meryem'dir.

Müslim, Nesel, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve îbn-i Mâceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. Buharî, İbn-i Hibbân ve İbn-i Abdi'1-Ber onun Resûl-I Ekrem (S.A.V.)'in sohbetinde bulunduğunu beyan etmişlerdir. (Bak: El-Menhel Cil 1, gah. 114)

Artık sayılan mezkûr su ile taharetlenmenin yasağına âit hadîs­lere gelince cumhur âlimleri şu çeşitli yorumlarda bulunmuşlardır:

1. Abdest veya gusül yapılırken yıkanan uzuvlardan veya vü­cuttan ayrılan ve düşen su müstameldir.Bir daha o su ile abdest veya gusül alınamaz.

2. Yasağa âit hadîslerdeki yasaklama kabta artmış olan su ile taharet yapmak tenzihen kerahat manasınadır.

Hattâbî ise yasaklamaya âit hadîsler mensuhtur, demiştir.

İlk hadis, Ahmed, Beyhakî, Darekutnî, Tir-mizî ve Ebû Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir.Tir-mizî; bu hadîs hasen'dir, demiştir. îbn-i Mâceh de bun­dan sonra gelen hadîse tercih etmiştir. İbn-i Hibbân ve Ebû   Muhammed   El-Fârisi   de bunu sahih saymışlardır.

îkinci hadîsi de Ahmed, Beyhakî, Ebû Dâvûd ve Neseî de rivayet etmişlerdir.[157]

375) Ali (Radıyallâhü anfı)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir :

Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile hanımı aynı kabtan (beraber) guslederlerdi ve birisi arkadaşının (guslünden) artanı ile gusl etmezdi.[158]

 

35 — Erkek Ve Kadının Bir Kabtan Gusletmeleri Babı

376) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den :

Söyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem-) ve ben bir kabtan guslederdik."[159]

 

İzahı

Hadîsi Buhârî. Müslim, Nesei, Ebû Dâvûd ve Beyhakî de bir kaç senedle rivayet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve hanımlarının bir kabtan boy abdesti aldıkları hususunda Ali, Enes, Câbir bin Ab-dillah, İbn-i Ömer, Ümm-ü Hâni, Ümm-ü Ha-bibe, Meymûne ve Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhüm)'den ayrı ayrı rivayetler vardır. Bunların bir kısmı bu bâbta geçecektir.

Buhâri' nin bir rivayetinde; «Her ikimiz de cünüp iken» ve Ebü Davud'un rivayetinde aynı mânâyı ifâde eden-, cümlesi bulunur. Şu halde yapılan gusül cünüplük dolayısıyla idi.[160]

 

Hadîsten Çıkarılan Fıkhî Hükümler :

1. Cünüp olan birden fazla erkek ve kadın bir kabta bulunan suyu boy abdestinde kullanabilirler.    (Ama karı ve koca durumun­da olmayanların bir yerde bulunmalarının veya birlikte gusletmeleri­nin haramhgı hususu ayrı bir mes'eledir.)

2. Cünüp adam necis sayılmaz.(Yani necis olan bir uzuv kab-taki suya batırılınca o su pislenmiş sayılır, gusül veya abdest işinde kullanılmaz. Fakat cünüp olup da başka sebeple necis olmamış olan bir uzuv kabtaki suya —gusül niyeti olmadan— batırılınca o su pislenmiş sayılmaz.  Onunla gusül ve abdest alınabilir.

377) (Mü'minlerin annelerinden olan)   Meymûne (Radtyallâhü anh):

Şöyle söylemiştir:  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ben bîr kabtan guslederdik."

378) Ümmü Hâni'[161] (Radıyallâhü anhâ)'den şöyle demiştir:

Şüphesiz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve (hanımı) Meymûne (Radıyallâhü anhâî, içinde hamur eseri bulunan bir ça­naktan guslettiler."

379) Câbir bin Abdiîlah (Radtyallâhü anhümâ)'dan :

Şöyle demiştir:  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve ha­nımları bir kabtan guslederlerdi.[162]

380) Ümm-ü Seleme (Radtyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre :

Kendisi ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kabtan guslederlerdi."[163]

36 — Bir Kabtan Abdest Alan Erkek Ve Kadın Babı

381) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radtyallâhü ankümâ)'den göyle riva­yet edilmiştir:

Erkekler ve kadınlar, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında bir kabtan abdest alırlardı.[164]

 

İzahı

Hadîs Ebû Dâvûd,Neseî, Beyhakî ye îbn-i Huzeyme tarafından ayni sözlerle rivayet edilmiştir.EI-Menhel'de hadîsle ilgili olarak şu izah var:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında...» tabiri, hadisin hükmen merfû olduğunu ifâde eder. Çünkü Sahâbî, bir fi'li Resûl-i Ekrem'in zamanına isnad edince merfû hükmünde olur.

Hadîsin zahirine göre erkekler ile kadınlar bir kabtan aynı za­manda abdest alırlardı. Eğer böyle mânâlandırıhrsa hadis eş duru­munda olanlara ve mahremlere âit olur. Çünkü yabancı erkeklerle kadınların bir kabtan ayni zamanda abdest almaları uzak bir ihti­maldir.

îbnü't-tin'in dediği gibi şayet hadîs mahrem olanlara tahsis edilmeyerek genel olarak kabul edilirse hadisden maksad şu olur: «Erkekler kendi aralarında toplu halde kadınlar da kendi ara­larında toplu halde aynı kabtan abdest alırlardı.» Bu takdirde erkekler ayrı, kadınlar da ayrı olmuş olur. Ebû Dâvûd'un Mü-sedded'den bir rivayetinde bulunan "Cemîan = toplu halde" kelimesi de Îbnü't-Tîn tarafından bu şekilde açıklanmıştır. Erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı zamanlarda ama toplu halde ay­nı kaptan abdest almış olduğu burada anlatılmış oluyor.

Bâzıları da kadınların örtünmesine âit «Hicâb» emri gelmeden önceki zamanda erkeklerle kadınların bir arada ve aynı zamanda bir kaptan abdest aldıkları bu hadîste ifâde edilmiş olabilir, demişler ise de bu yorum pek kabule şayan görülmemiştir. Çünkü bu hâl akıl­dan bile uzaktır.

Sindi   de bu hadîsle ilgili olarak- ezcümle şöyle söyler:

«Suyuti, Râfii' den naklen beyan ettiğine göre bu ha­dis, eş durumunda olan erkek ve kadının bir kabtan beraber abdest aldıklarını, bu durumun Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem) zamanında yoğun olduğunu, Peygamberin bu duruma itiraz etmedi­ğini ve değiştirmediğini belirtmek içindir.»

El-Menhel yazarı daha sonra hadîsten çıkarılan fıkıh hükmünün şu olduğunu ifâde eder:

1. İki ve daha çok kimsenin bir kabtan suyu avuçlayarak (ka­bın dışında) abdest almaları caizdir.

2. El-Hâfız,   El-Fetih'de demiştir ki: Kabtan su avuçlamak-la, kabta kalan suyun müsta'mel sayılmayacağı hükmü bu hadisten çıkar. Çünkü onların kabları küçük idi.Nitekim   Şafiî   bu husu­su El-Ümm'ün müteaddit yerlerinde sarahaten belirtmiştir.

3. Sindî'nin   beyânına göre, bâzı âlimler:   «Bu hadîs, ka­dının abdest artığı ile erkeğin abdest almasının caiz olduğuna delâ­let eder.» demiştir.   Şöyle ki: Erkek ile kadın bir kabtan abdest alın­ca icabında kadm erkekten önce abdestini tamamlar, dolayısı ile er­kek kadın artığı sayılan kabtaki su ile abdest almış sayılır.   Eğer bu artık ile erkeğin abdest alması memnu olmuş olsaydı sahâbîler bu artıkla abdest almayacaklar idi.

382) Ümmü Subyetü'l-Cüheniyye (Radıyallâhü ankâ)'den :

Şöyle söylemiştir: «Tek bir kabtan abdest alırken bazen benim elim ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in eli gelip giderdi.»

Ebû Abdillah bin Mâçeh dedi ki: «Ünımü Subye'nin Kays kızı Havlete olduğunu Muhammed'den işittim, sonra Ebû Zur'a'ya anlat­tım. Ebû Zur'a: Muhammed doğru söyledi, dedi."[165]

 

İzahı

EI-Menhel yazarı, Ebû Dâvûd'-un rivayet ettiği bu hadî­si açıklarken ezcümle şunları söyler:

Ümmü Subye (Radıyallâhü anhâ) 'nın maksadı:Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bazen kendisinden önce ve bazen de kendisinden sonra suyu avuçla kabtan aldığını belirtmek­tedir. Ümmü Subye, Kays kızı Havlete' dir. Resûl-i Ekrem'e biat edenlerdendir. Hâvileri de Harrabüz'un oğul­ları Salim ve Nâfi' dir. Ebü Dâvûd ve îbn-i Mâ-ceh,  onun hadîslerini almışlardır.

Ümmü Subye (Radıyallâhü anhâ), Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) 'in mahremi veya zevcesi olmadığı halde, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile aynı kabtan abdest alma­ları nasıl caiz olur? denmesin, çünkü ikisinin arasında ve su kabı üzerinde bir perdenin gerilmiş olması ve perde arkasında durup sı­rayla suyu avuçlamış olmaları muhtemeldir. (Sindi bu ihtima­lin yanında ikinci bir ihtimal olarak bu durumun «HÎCAB- emrinden önceki zamanda meydana gelmiş olmasıdır, der.)

El Menhel'de daha sonra hadîsten çıkarılan şu fıkhî hükümleri anlatılır:

1. Abdestsiz bir kimsenin (temiz olan) eli ile kabtan avucuyla su alması caizdir.

2. Abdestsiz bir kimse (temiz olan) elini kaba batırmakla kabtaki su müstamel sayılmaz  (temizleyicidir, taharette kullanılır.)

3. Kabta kalan su ile abdest alınabilir.

4. Biri erkek, diğeri kadın bile olsa iki kişinin tek bir kabtan abdest alması caizdir. (Yabancı erkek ile kadının bir arada bulunup abdest almalarının başka yönlerden yasak olması ayrı bir husustur.)

Hadis, Ebû Dâvûd ve îbn-i Mâceh'ten başka Darekutnî, Ahmed, Beyhaki, îbn-i Ebi Şeybe, Tabarânî ve Tahavi tarafından da rivayet edilmiştir. Buhâri   de El-Edebü'1-Müfred'de nakletmiştir.[166]

383) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve SeWem)Jden rivayet edil­diğine göre:

Kendisi ile eşi Âişe (Radıyallâhü anhâ) namaz için beraber ab­dest alırlardı."[167]

 

37 — Nebîz İle Abdest Almak Babı

Nebiz: Üzüm, hurma, bal, buğday, arpa ve benzeri maddeler­den imal edilen meşrubat türüne denilir. Nebiz adı verilen meşru­bat türü sarhoşluk verdiği takdirde içilmesi yasak olan içkilerden sayılıp necistir. Sarhoşluk vermiyen nebiz kısmı da fıkıhçılar tara­fından bir kaç gruba ayrılmıştır. înşâallah «Kitabü'I-Eşribe- bölü­münü terceme ederken sarhoşluk veren ve vermiyen nebîz çeşitle­rinin hepsini ve bu husustaki fıkıh âlimlerinin görüşlerini tafsilâtı ile açıklayacağız.

384) Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiği­ne göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cinler gecesi ona:

—  «Senin yanında abdeste elverişli su var mı?» diye sordu. Ab­dullah :

— Hayır! Csu yoktur.) Ancak bir su kabında biraz ncbîz (= hur­ma şırası) vardır, diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem:

—  «(O), tertemiz hurma ve temizleyici sudur.» buyurdu. Sonra (Onunla) abdest aldı. Vekîin hadîsi budur.[168]

 

İzahı

Ebû Dâvûd, kısmen değişik bir senedle Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e âit metni aynen ve İbn-i Mes'­ûd ' a âit sözü de mânâyı etkilemeyen az bir değişiklikle rivayet etmiştir.

Taharet Kitabının 42'nci babını bu konuya tahsis eden Ebû Dâvud' un Sünen şerhi El-Menhel'de hadîsin metni ile ilgili ola­rak şu bilgiyi verir:

Hadîsin «... Cinler gecesi...» tâbiri ile İslâm dinini öğrenmek için Nusaybin cinlerinin Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) , yanında toplandıkları gece kasdedilnıiştir. Çünkü Kâ'bü'l-Ahbâr (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edildiğine göre Batn-ı Nah1e'den dönen ve aralarında El-Ahkab'ın da bulun­duğu dokuz kişilik cin hey'eti kavmini uyardıktan sonra peygam­berle görüşmek üzere üçyüz kişilik bir cemâat halinde   Mekke'nin Cehûn adlı dağına geri geldiler. Cinlerden E1-Ahkab Resûl-i Ekrem'in huzuruna çıkarak selâm verdikten sonra cemâatin mülakat isteğini arzederek görüşmek için zaman ve yer gösterme­sini istedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de Cehûn dağında buluşmak üzere gecenin bir saatini tensip buyurdu. Kâ-bü'1-A'hbâr dan nakledilen bu haberi Ebü Naîm ve E1-Vâkıdî  rivayet etmişlerdir.                                           

Beyhakî'nin «Delâilü'n-Nubuvve»de îbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)    Mekke'de   iken Ashabına:

. «Bu gece cinlerle yapılacak görüşme işinde bulunmak isteyenle­riniz gelebilir.» buyurdu. Benden başka kimse bulunmak istemedi. Resûl-i Ekrem ve ben Mekke' nin üstündeki dağa çıktık. Ora­da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayağı ile bir dâire çiz­dikten sonra içinde oturmamı emretti. Sonra biraz ileri gidip durdu. Kur' an okumaya başlayınca aramıza çok sayıda karaltı girdi...

Ahmed'in rivayetinde, İbn-i Mes'ûd bu olayı an­latırken; fecir vakti olunca Peygamber, durduğum yere gelerek, be­raberimde abdest için suyun bulunup bulunmadığını sordu. Ben tu­lumda su bulunduğu kanaati ile evet, dedim. Tulumu açınca bir de baktım ki su değil, Nebîzdir. Bunun üzerine; ben: Su olduğunu sa­nıyordum. Fakat nebîzdir, dedim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Tertemiz hurma ve temizleyici sudur.» buyurarak ondan ab­dest aldı. Sonra namaza durmak istedi. Cinlerden iki kişi O'na ye­tişince, arkasında onları saf yapıp bize namaz kıldırdı. Daha sonra ben: Ya Resûlallah! bunlar kimdir? diye sordum. Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Nusaybin cinleridir» buyurdu.

Hadisin «Tertemiz hurma ve temizleyici sudur.» fıkrasının anla­mı şudur: Nebîz dediğin şey hurma ve temizleyici olan sudan ibaret­tir. Suya hurmanın atılmış olması abdest almaya mâni teşkil etmez.

îbn-i Mâceh ve Tirmizî' nin rivayetinde bu fıkra­dan sonra îbn-i Mes'ûd'un şu sözü bulunur: «Sonra Pey­gamber nebizden abdest aldı.»Ahmed'in müsnedinde ise bu söz

«Sonra Peygamber nebizden abdest al­dı ve namaz kıldı» şeklindedir

İmam Ebû Hanife ve İmam Sevri bu hadîse 'dayanarak: Su Jaulamayan bir kimse, abdest uzuvları üzerinde akı­cı, tatlı ve çiğ-olup sarhoşluk vermiyen hurma nebizi (şırası) ile ab­dest alacak, teyemmüm edemez, demişlerdir. İmam Muham-med'e göre bu kimse hem anılan vasıfları hâiz nebîzle abdest ala­cak hennde teyemmüm edecektir. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise bu kimse nebîzle abdest alamaz, teyemmüm eder. Ebû Hanife de bu kavle dönmüştür. Diğer mezheb imamlarının ve cumhur'un kav­limde budur. Tahâvi de bu kavli tercih ederek: îbn-i Me s1-vûd 'un (mezkûr) hadîsine dayanarak Ebû Hanife' nin ilkin söylediği sözün dayandığı bir asıl yoktur, demiştir. İmamın dönüş­tüğü son görüş mezhebin asıl görüşüdür. Çünkü, Et-Tevzîh'ten nak­len El-Bahr'de beyân edildiği gibi bir müctehidin terkettiği fetvasını tutmak caiz değildir.

Tirmizîde: Nebiz ile abdest alınmaz» diyenlerin sözü kitap'a uygun olanıdır. Çünkü Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur.

= «... Sonra su bulamazsanız temiz bir toprakla teyemmüm edi­niz...»  (Mâide Sûresi, 6. âyet)

Yukarda verilen malûmattan anlaşıldığı gibi ihtilâf noktası çiğ, tatlı, ince ve abdest uzuvları üzerinde akıcı olup sarhoşluk verme­yen hurma nebizi hakkındadır. Çünkü içine hurma taneleri atılmış olmakla beraber henüz tatlılığı belirmemiş olan su ile abdest alın­ması ittifakla caizdir. İnceliğini kaybeden ve sarhoşluk veren nebîz ile abdest almamıyacağı hususunda âlimler ittifak halindedir...

(Hanefi fıkıh kitablarından olan) El-Bahr'ü-Raık'de de şöyle de­niliyor : «Hulasa, bizim yanımızda sağlam, seçkin ve güvenilir mez­hebimiz, anılan vasıfları taşıyan nebîzle abdest alınamamasıdır. Di­ğer üç mezheb imamlarının fetvasına katılıyoruz. Bu sebeple, nebîz­le abdest alınabildiğine delâlet eden İbn-i Mes'ûd'un ha­dîsi ile meşgul olmaya ihtiyaç yoktur. Zira bazı âlimler bu hadîsin zayıf olduğunu söylemiştir. Hadîs sahîh olarak kabul edildiği tak­dirde bile (yukarda meâlı verilen) teyemmüm âyeti ile mensuhtur. Çünkü âyet Medine'de inmiştir. (İbn-i Mes'ûd'un hadîsinde anlatılan olay ise Mekke'de ve daha önce vuku bul­muştur.) Müteahhirîn âlimlerden bir cemaat hadîs'in teyemmüm âyeti ile mensuh olduğu yolunu seçmiştir.»

ElMenhel yazarı, Bahri Râık'ten bu nakli aldıktan sonra şöyle der: Faraza hadîs mensuh olmamış olsa bile söz konusu nebîz, için­de biraz hurma atılmış olmakla beraber vasıfları değişmemiş su idi. Zira tatlı olmayan içme suyunun acılığını gidersin diye içine biraz hurma atmak arabların âdeti idi.[169]

 

Hadisi Tahric Edenler

Ahmed, Beyhakî, Ebû Dâvûd, Tirmizi, îbn-i   Ebî   Şeybe,Darekutnî   ve Tahâvî   de hadîsi müteaddit yollarla rivayet etmişlerdir.

E1-Münziri şöyle demiştir:Ebû Zur'a, hadisin sa­hih olmadığını söylemiş, Ebû Ahmed El-Kerabisî de, bu bâbta anılan rivayetten bir hadîs sabit olmamış, bilâkis, Abdul­lah îbn-i Mes'ûd' dan rivayet edilen sahîh hadîsler bunun aksini (nebîzle abdest alınamıyacağmı) ifade etmektedirler.»

Hadis âlimleri bu hadisi 3 sebepten zayıf saymışlardır:

Birinci sebep: Senedindeki râvilerden Ebû Zeyd hadîs-cilerce meçhul bir kimsedir. Tirmizî ve başka zatlar bu nedeni zikretmişlerdir. Ancak, Ebû Zeyd'den başka 14 kişi, hadîsi îbn-i Mes'ûd1 dan rivayet etmiştir. Buhârî'nin üze­rindeki EI-Bedrü'1-Ayni şerhinde 14 kişinin rivayetlerinin kimler ta­rafından tahriç edildiği belirtilmiştir.

İkinci sebep : Yine râvîlerden Ebû Ferâze' nin Râşid bin Keysân adlı zat mı, başkası mı diye tereddüt hasıl olmuş­tur. Fakat İbn-i Adıy, Darekutnî ve îbn-i Abdil-b e r, bu zatın Râşid bin Keysân olduğunu belirtmiş­lerdir.

Üçüncü sebep :Cinler gecesinde îbn-i Mes'ûd'un Pey-gamber'in beraberinde olmadığı hususudur. Çünkü Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvüd, Beyhakî ve Darekutni'-nin rivayet ettikleri sahîh ve Hasen bir hadis'te A1kame şöyle demiştir:

«Ben Abdullah İbn-i Mes'ûd'a: Cinler gecesi Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde sizlerden kim bulundu? diye sordum. Abdullah: Bizden hiç kimse O'nun yanında yoktu, diye ce­vap verdi.»

Bu üçüncü sebebe cevaben : Abdullah îbn-i Mes-üd'un cinler gecesi Peygamber'e refakat ettiği yedi yolla rivayet edilen hadiste belirtiliyor, demiştir. (El-Menhel'de yolların hepsi sı­rayla anlatılmıştır.)

El-Menhel yazarı daha sonra İbn-i Mes'ûd'un refakat-ta bulunduğuna dâir hadîs ile refakatta bulunmadığına dâir hadîs­lerin arasında görülen ihtilâfın zahiri olduğunu şöyle belirtmiştir:

İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) cinler gecesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e refakat etmiştir. Fakat Peygamber'in cinlerle olan görüşmelerine katılmayarak uzakça bir yerde Peygam-' ber'i beklemiştir.

Bâzı âlimler de şöyle yorum yapmışlardır: Cinlerle görüşme iki defa vuku buldu. îlk görüşmeye gidildiğinde ne îbn-i Mes'ûd ne de başkası Peygamber'e refakat etmedi.Nah1e denilen semt­te yapılan görüşme Ninova cinlerine ait idi. İkinci defa Ce-h û n dağında Nusaybin cinleri ile yapılan görüşmede ise îbn-i   Mes'ûd   bulunmuştur.

Eş-Şib1i «Âkâmü'I-Mercan» adlı eserinde, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in 6 defa cinlerle görüşmüş olduğu, hadişlerin zahirinden anlaşılıyor, demiştir.El-Menhel bunları saymış ise de burada anlatmaya lüzum görmüyorum.[170]

 

Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Peygamber'imiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cinlere de gön­derilmiştir.Bunun için cinler O'na gelmişler ve O da onlara İslâm dinini öğretmiştir.

2. Kişi, ilerde ihtiyaç duyacağını umduğu şeyleri önceden hazır­lamalıdır.Hele ibâdeti için gerekeni önceden temin etmelidir,

3. Küçüğün büyüğe hizmet etmesi meşrudur.

4. Nimeti övmek meşrudur.                                              

385) Abdullah İbn-i Abbas (Radtyallâhü ankümâ)'den rivayet edil­diğine göre cinler gecesi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Abdullah îbn-i Mes'ûd'a :

— Senin beraberinde su bulunur (mu) ?» buyurdu. Abdullah da: Hayır yanımda su yoktur. Ancak bir tulumda bulunan nebiz vardır, diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Tertemiz hurma ve temizleyici sudur. Bana (— elime) dök» bu­yurdu. Abdullah dedi ki; Bunun üzerine O*na (= O'nun eline) dök­tüm. O da o (nebiz) ile abdest aldı.»"

Not : İbn-i Abbas (R.A.)'m bu hadisini yalnız musannifimiz rivayet etmiştir. Senedinde İbn-i Lahia bulunur. Halbuki bu zat zayıftır. Dolayısıyla sened zayıf sayılmıştır.[171]

 

38 — Deniz Suyu İle Abdest Alma Babı

386) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü an*)'den:

Şöyle demiştir: Bir adam, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-İem) 'e gelerek: Yâ Resûlallah! Biz denize binerek beraberimizde (tatlı) az su taşırız. Eğer onunla abdest alırsak susamış (susuz) ka­lırız. Bu sebeple deniz suyu ile abdest alabilir iniyiz? diye sordu. Bu­na cevaben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Deniz, suyu tahür (temizleyici) dir, meytesi (murdarı) helaldir.»"[172]

 

İzahı

Hadîs; Mâlik, Ahmed, Neseî, Tirmizî, İbn-i Ebi Şeybe, îbn-i Huzeyme, İbn-i Hibbân, Daremî, El-Hâkim, Darekutnî, ve İUnü'1-Câ-r u d tarafından da rivayet edilmiştir. Tirmizî, hadîsin hasen -sahih olduğunu söylemiş, îbn-i Abdi'1-Ber, tbnü'l-Münzir ve Ebû Muhammed Ei-Bağavi de hadisin sıhhatma hükmederek âlimlerce makbul sayıldığını belirtmişlerdir.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e müracaat eden za­tın Abdullah Kl-Müdlicî olduğu Darekutni'nin bâzı senedlerinde belirtilmiş, Daremî' nin rivayetinde de «Beni Müdlio kabilesinden bir adam... diye geçer. El-Hâkim'in ri­vayetinde ise :  «Bir avcı geldi...» ifâdesi kullanılmıştır.

Soru sahibinin maksadı: El-Hâkim ve El-Beyhakî'-nin tafsilatlı olan rivayetinde açıklandığı gibi, avlanmak için denize açıldığında bazen abdest almak veya gusletmek gerekir. Beraber gö­türülen tatlı su az olup hem içme hem taharet için bazen yetmez. Ab­dest veya gusülde kullanıldığı takdirde içme suyu kalmaz. Deniz su­yu acı olduğundan içmeye elverişli değildir. Acaba taharette kullanı­labilir mi?

Verilen cevapta deniz suyunun temizleyici olduğu bildirilmekle, abdest ve gusüTde kullanılabildiği gibi necasetin (pisliğin), gideril­mesinde de kullanılabileceği belirtiliyor.

Tahûr i Temizleyici demektir. Tahûr sayılan bir su hadesten ta­harette (abdest ve gusülde) ve necasetten (pislikten) taharette kul­lanılabilir. Soru sahibi, deniz suyunun abdest için kullanılıp kulla-nılamıyacağım sormuş, fakat Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) daha şümullü bir cevap vererek deniz suyunun taharetin her çeşidine elverişli olduğunu bildiriyor.

Meyte: Boğazlanmadan ölen hayvan demektir. Çekirgeden baş­ka karada yaşayan bütün hayvanların meytesi necistir. Soru sahi­bi denizde yaşayan hayvanların meytesinin helâl olup olmadığını sormadığı halde önemine binâen Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meytenin hükmünü bildirmekle bunun açıklanmasını ge­reğine işaret buyurmaktadır. Deniz meytesine ait hükmün cevapta yer alması sebebi şöyle de olabilir: Genel olarak meyte, necis olup içine düştüğü az suyu da necis eder. Deniz meytesinin diğer meyte-lerden farklı olup necis sayılmadığı bildirilmekle,    deniz suyunun,

içindeki meytesinden dolayı pislenmediği belirtiliyor. Böylece soru sahibinin ve emsalinin deniz meytesi ile deniz suyunun pislendiğini sanmaları önlenmiş oluyor.

îbnü'I-Arabî: Sorulan soru cevaplandırılırken, tam fay­dalı olmak mülahazasıyla sorulmamış olan fakat önemli görülen baş­ka bir hususu da aydınlatmak fetva vermenin güzelliklerindendir, demiştir.[173]

 

Deniz Meyteleri Hakkındaki Âlimlerin Fetvaları

Taharet Kitabından bir babı konuya ayıran Ebû Davud'un Sünen şerhi EI-Menhel'de verilen geniş malûmat şöyledir:

«Deniz meytesi hakkındaki âlimlerin verdiği cevaplarda ayrıntı­lar vardır: Buhâri nin sarihi E1-Aynî şöyle demiştir: Mâlik, Şafii ve Ahmed, bu hadise dayanarak deniz hayvanlarının hepsinin meytesi helâldir. Ancak Şafiî ve Ah­med' den gelen bir rivayette kurbağa bu hükümden hariç tutul­muştur. Bu üç imama göre karada eti yenmeyen hayvanın denizde­ki türünün meytesi de haramdır.

Bizim arkadaşlarımız (Hanefî âlimleri) ise; 'deniz hayvanların­dan balık, bütün çeşitleri ile helâldir. Diğer deniz hayvanlarının eti yenmez. Çünkü Cenab-ı Allah;

= «... Ve murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor ...» mealindeki E1-Araf sûresinin 157'nci âyetinde murdarları haram kılmıştır. Balıktan başkası murdardır. Hadisteki meyte (murdar) ise; balık ile yorumlanır. Nitekim Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bizim için iki meyte ve iki kan helâl kılınmıştır, İki meyte ba­lık ve çekirgedir...» buyurmuştur; demişlerdir. (A yni'den ya­pılan nakil burada bitti).

Hanefî âlimlere göre zahiren sebepsiz olarak ve kendi ken­dine ölüp su yüzüne çıkan ve karın kısmı yukarı çıkan balıklar ye­nilemez. Ama sıcak, soğuk veya başka sebeple ölen balık anılan du­rumda su yüzüne çıkmış olsa bile yiyilir.

Kurbağa ve kaplumbağa gibi denizde ve karada yaşıyabilen de-

niz hayvanının yenilmesi hususunda Mâliki mezhebinde ihtilâf vardır. E1-Bâcî, Muvatta' şerhinde diyor ki: Deniz hayvanı iki kısımdır. Bir kısmı karada yaşıyamaz. Balık türleri gibi. Diğeri karada da yaşıyabilendir. Kurbağa, yengeç ve kaplumbağa gibi. Ba­lık ne şekilde ölürse ölsün tâhirdir ve yenilir. Mâlik ve Şa­fiî böyle hükmetmişlerdir.E bû Hanîfe ise, kendi kendine ve sebepsiz ölen balık yinilmez, demiştir.

«Deniz avı ve taâmi sizler için helâl kılındı.» ( Mâide 96) âyeti ve (bu bâbta ge­çen) hadis bizim delilimizdir. Lügat ehli olan Ömer bin EI-Hattâb (Radıyallâhü anh) âyetin tefsirinde: Deniz avı senin avlandığındır. Taamı da denize atılandır, demiştir. Meyte kelimesi kayıtsız olarak şer-i şerifte kullanıldığı zaman boğazlanmadan ölen hayvan demektir.

Deniz kurbağası ve kaplumbağası gibi karada hayatını sürdüre­bilen hayvan Mâ1ik'e göre temiz ve helâldir. Boğazlanması gerekmez. îbn-i Nâfi ise; bunlar sebepsiz ölürse pistir ve haramdır, demiştir. İmam Mâlik'e göre bunlar balık gibi deniz hayvanı olup boğazlanmasına ihtiyaç yoktur. İbn-i Nâ-fi'e göre ise bunlar kuş gibi karada yaşıyabilen hayvandır. ( E1-Bâcî'nin sözü burada bitti.)

Hanbe1i âlimlerine göre deniz hayvanlarından kurbağa, yılan ve timsah yiyilmez, diğerlerin hepsi yiyilir.

Şafiî âlimlerince genel hüküm budur:

Yalnız denizde yaşayan ve karada yaşıyamayan hayvanlar balık şeklinde olmasa bile yinilir. Deniz köpeği ve deniz domuzu gibi.Fa­kat hem denizde hem karada yaşıyabilen hayvanların yinilmesi ha­ramdır. Kurbağa, yengeç, yılan, kablumbağa ve timsah gibi. Min-hâc'ın şerhi Nihâyetü'l-Muhtaç müellifi El-Allâme Muham-med Er-Remlî   konu hakkında şöyle der:

Karada yaşıyamıyan deniz hayvanlarından balık türü nasıl ölür­se ölsün yenilir. Çünkü Cenâb-ı Allah : «Deniz avı ve taamı sizin için helâl kılındı» buyurmaktadır. (Mâide 96) Sahâbîlerin ve tabiî­lerin cumhuru âyetteki «taamı» su yüzünde kalan, diye yorumlamış­lardır. (Bu bâbta geçen) hadîs de sahihtir. Evet su yüzünde kalan balık şayet şişerek sıhhî yönden zarar verecek durumda ise yinilmesi haramdır.

Karada yaşıyamıyan diğer deniz hayvanları da nasıl ölürse öl­sün en sahih kavle göre balık gibi helâldir. Er-Ravda'da belirtildiği gibi karada yaşayamayan bütün deniz hayvanlarına Semek  balık» denilir.

Balıktan başka deniz hayvanlarının helâl olmadığına dâir bir kavil vardır. Bu kavlin delili:

= «Bizim için iki meyte helâl kılındı. Bunlar da balık ve çekirgedir.»

hadîsidir. Fakat «Semek - Balık» kelimesinin bütün deniz hayvanları­na verilen bir isim olduğu gerekçesi ile bu kavil reddedilmiştir.

Şafiî mezhebindeki diğer bir kavle göre deniz hayvanı, eğer karadaki benzeri yiyilen cinsten ise yenilir. Aksi, takdirde yenmez. Buna göre deniz merkebi ve deniz köpeği yenmez.

Kurbağa, yengeç, yılan ve kablumbağa gibi hem denizde hem de karada yaşıyabilen hayvan yinilmez. Çünkü bunlar ham habistir hem de zararlıdır. Mûtemed olan Kavil budur. (Nihaye'nin sözü bu­rada bitti.)[174]

 

Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Kişi bilmediği bir sorunu ilim ehline sormalıdır.

2. Susuzluk korkusu bulunduğu takdirde içme suyunun abdest-te kullanılmaması mubahtır.

3. Acı olan deniz suyu ile abdest almak caizdir.   Selef ve hale­fin cumhuru böyle demiştir.

4. Deniz hayvanları yenilir. Bunun tafsilâtını yukarda gördük.

5. Balığın boğazlanması gerekmez. Diğer deniz hayvanları da balık gibidir.

6. Müftü, sorulan soruya uzaktan veya yakından ilişkin husus­lar soru sahibinin ihtiyacını sezdiğinde sorunun cevabını verirken bu hususları da anlatmalıdır.

Hulasa bu hadîs, bir çok hükümleri ve önemli kaideleri ihtiva etmektedir. Bu nedenledir ki Şafii (Rahimehullah) Bu hadîs taharet ilminin yarısıdır, demiştir.

387) Müslim bin Mahşî'nin İbnü'l-Fârîsî (Radtyallâhü anhüm)'den rivayet ettiğine göre şöyle söylemiştir :

Ben avcılık ederdim. Bir kırbam (= su kabım) vardı. Ona su ko­yardım ve ben deniz suyu ile abdest aldım. Sonra bunu Resûlullah (gallallahü Aleyhi ve Sellemî'e anlattım. Bunun üzerine Resûl-i Ek­rem:

Deniz, suyu tahûr ( temizleyicidir, meytesi (murdarı) helâl­dir.» buyurdu.[175]

388) Câbir (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Nebî (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem)'e deniz suyu(nun hükmü) sorulmuş, O da:

«Deniz, suyu tahûr (= temizleyici) dir, meytesi (murdarı) helâl­dir.» buyurdu.

Müellifimiz, yine Câbir bin Abdillah'a ulaşan ikinci bir senedin müellifin şeyhinden yukarıya doğru şu zatlardan ibaret olduğunu ifade ediyor:

Ebü'l-Hasan bin Seleme, Ali bin El-Hasan Eî-Hestecânî, Ahmed bin Hanbel, Ebü'l-Kasım bin Ebi'z-Zinad, İshâk bin Hazım, Ubeydul-lah İbn-i Mıksem ve Câbir bin Abdillah...  (Radıyallâhü anhüm).

Not: Zevâid'de belirtildiğine göre İbn-i Hibbân ve Darekutnî de hadisi yine Câbir t>in Abdillah'e ulaşan birer senedle rivayet etmişlerdir.[176]

 

39 — Abdesti İçin Yardım İsteyip Kendisine Su Dökülen Adamın Beyânı Babı

389 El-Muğîre bin Şu'be (Radtyallâhü anh)'den :

Şöyle söylemiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab-destini bozmak için dışarı çıktı. (Kazâ-ı hacetten) sonra dönünce ben bir su kabı ile O'nu karşıladım. Ve suyunu dökmeye başladım, önce ellerini, sonra yüzünü yıkadı. Bundan sonra kollarını yıkamaya dav­randı. CübbesiCnin yeni)nin darlığı mâni oldu. Bunun üzerine (mü­barek) ellerini cübbenin altından çıkarıp yıkadı ve mestleri üzerine mesih etti. Sonra bizimle beraber namaz kıldı."[177]

 

İzahı

Hadîs, Buhâri, Müslim, Nesâi ve Ebü Dâvûd tarafından muhtelif sözlerle uzun ve kısa metinler halinde mütead­dit senetlerle rivayet edilmiştir. Ebû Dâvûd'un uzun bir me­tin halindeki rivayetlerinin birisi şöyledir:

El-Muğîre bin Şu'be (Radıyallâhü anhümâ)'den şöyle dediği rivayet edil­miştir :

Tebük savaşından bir gün fecirden önce ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yoldan ayrıldı. Ben de O'nunla beraber ayrıldım. O, devesini çökerterek abdest bozmak için uzaklaştı. Sonra gelince ben su kabından eline su döktüm. Önce ellerini, sonra yüzünü yıka­dı. Daha sonra kollarını açmak istedi. Cübbesinin yenlerinin darlı­ğı engel oldu. Bunun üzerine kollarını içeri sokup cübbenin altından çıkardı da dirseklerle beraber kollarını yıkadı. Ve başını meshetti. Daha sonra mestleri üzerine meshetti. Sonra bineğine binerek Me-dine-i Münevvere'ye doğru yola çıktık. Nihayet halkı namaz kılarken bulduk. Namaz zamanı geldiğinde halk Abdurrahman bin Avf'ı imamlığa geçirerek sabah namazının bir rek'atmı kılmış olarak bul­duk. ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) müslümanların saffı-r.a katılarak Abdurrahman bin Avf in arkasında bir rek'at namaz kıldı. Sonra Abdurrahman selâm verince ResûluIIah (Sallalîahü Aley­hi ve Sellem) ikinci rek'atına kalktı. Müslümanlar Resûl-i Ekrem'den önce bir rek'at namaz kılmakla acele etmek hatâsına düştükleri en­dişesi ile çok teşbih etmeye başladılar. ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) selâm verince cemaata:

«Siz vakti gelince namaza durmakla isabetli hareket ettiniz. Ve­ya iyi ettiniz.» buyurdu.

Tercemesini yukarıya aldığım Ebû Davud'un rivayetin­de olduğu gibi bir çok rivayette, Resül-i Ekrem'in söz konusu gün ve vakitte Abdurrahman (Radıyallâhü anh) 'a' uyduğu belirtil­miştir îbn-i   Mâceh'in   burdaki rivayetinde ve   Müs1im'in bir rivayetinde;  tâbiri kullanılmıştır. Bu cümlenin zahirine göre mânâsı şudur:   «... Peygamber bize namaz kıldırdı.»

Bu hususu aydınlatmak için sindi şöyle der:

Fıkranın zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara namaz kıldırmıştır. Halbuki olayın sabah namazında meyda­na geldiği ve    Abdurrahman    bin    Avf in    cemaata na-

maz kıldırdığı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ikinci rek'atta cemaate yetiştiği, Abdurrahman'a uyarak arka­sında bir rek'at kıldığı ve imamın selâmından sonra kalkıp bir rek'at daha kıldığı sabit ve meşhurdur. Bu itibarla fıkrayı şöyle yorumlamak mümkündür:

«...Peygamber bizimle beraber namaz kıldı.»

Yahut da Peygamber aynı abdestle onlara o gün öğle namazını kıldırdığı ifade edilmek istenmiştir, denilebilir.

EI-Menhel'de belirtildiği gibi şöyle bir soru hatıra gelebilir: Hz.Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'den rivayet edilen sahih hadisle sa­bittir ki Resûl-i Ekrem'in son hastalığında O'nun emri ile Hz.Ebû Bekir cemaate namaz kıldırmaya başladıktan sonra Hz Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelince Ebû Bekir geri çekilmek istemiş ve Peygamberin işareti üzerine yerinde durmuştur. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekr'in yanın­da oturunca Ebû Bekir kendi namazını O'nun namazına, ce­maat da namazlarını Ebû Bekr'in namazına bağlamıştır. Ebû Bekr, böyle yaparken Abdurrahman bin Avf, Peygamber'in gelişinden sonra nasıl yerinde durup imamlığını devam ettirmiştir?

Soruya şöyle cevap verilmiştir:

Abdurrahman da Ebû Bekr gibi geri çekilmek is­temiş fakat Resûl-i Ekrem öne geçmemiştir. Çünkü Abdurrah­man cemaate bir rek'at kıldırmış idi. Cemaatın namazının tertibi bozulmasın diye Peygamber öne geçmeyi terketti. Fakat Ebû Bek i r   henüz bir rek'at kıldırmamış iken Resûl-i Ekrem geldi.

Şöyle de cevap verilebilir: Abdurrahman bir rek'at kıldırdıktan sonra gelen Resûl-i Ekrem mesbukî sayılır. Bütün rek'atlerde imama yetişmeyen ve mesbukî diye fıkıhta anılan kimsenin imama yetişmediği rek'atleri nasıl kılmasının gerekeceğini Resül-i Ekrem fi'len de beyan etmek istemiş olabilir. Ve bunun için A b -durrahman'a   uymuş olabilir.

Şöyle bir soru hatıra gelebilir : Resûl-i Ekrem, ikisine de geri çe­kilmemeleri için işaret buyurmuştur. Neden Ebû Bekir geri çekildi de Abdurrahman çekilmedi ?

Bunun cevabı şudur: Ebû Bekir, edeb yoluna gitmeyi vücub  (= uyulması zorunlu)  için olmayan emre uymaya tercih et-

mistir. Abdurrahman ise emre itaat etmeyi tercih etmiştir. Şüphesiz Ebû Bekr'in prensibi daha mükemmeldir. Şöyle demek de mümkündür: Ebû Bekr Resûl-i Ekrem'in iyileşe­rek camiye geldiğini görünce sevincinden kendini tutamayıp geri çe­kilmiş alabilir.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in üzerindeki cübbe Buhârî' nin bir rivayetine göre Şam tarafından, Ebü Dâvûd 'un   bir rivayetine göre   Rum   tarafından gelme idi.[178]

 

Fıkhı Hükümler

389 nolu hadis ve yukarda tercemesini verdiğimiz Eb û Dâ-vûd' un uzunca hadîsinden çıkarılan hükümlerin bir kaçını aşa­ğıya alalını:

1. Abdest bozmak isteyen kişi yoldan ve halktan uzaklaşmalı.

2. Liyakatli olanlara hizmet etmek meşru'dur.

3. Abdest alırken başkasından yardım istemek caizdir.

4. Yenleri dar olan elbiseyi giymek caizdir.

5. Mestler üzerine mesh etmek caizdir.

6. Üstün zâtın kendisinden dun   (aşağı)   olan  kişiye namazda uyması caizdir.

7. Bâzı rek'atlerde imama yetişememiş olan  (mesbukî)  kişinin namazını nasıl tamamlıyacağı hükme bağlanmıştır.

8. Namaz, ilk vaktin fazileti kaçırılmadan kılınmalıdır.

390) Er-Rubeyyi' bint-i Muavviz  (Radtyallâhü anhâ)'âen :

Şöyle söylemiştir : Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e bir ibrik su ile vardım. Kendisi: * (Su) dök.» buyurdu. Ben de (suyu­nu) dökmeye başladım. Yüzünü ve kollarını yıkadı. Yeni bir su ala­rak başmm ön ve arkasını (tamamını) mesnetti ve ayaklarını üçer defa yıkadı."[179]

 

İzahı

Hadisin râviyesi Er-Rubeyyi' (Radıyallâhü anhâ) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e biat ederek savaşlara katılan Ensâr-ı Kiram'ın bahtiyar kadınlarındandır. Buhârî ve Nesâî' nin  tahric ettikleri bir hadîste   Er-Rubeyyi' :

Biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber savaşır, askere su verir, onlara hizmet eder, şehitleri ve yaralıları Medine-i Münevvere'ye götürürdük, demiştir. 21 hadîsi var: Buhârî ve Müslim 1 hadîsini müttefikan ve yalnız Buhârî 2 hadîsini rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd,. -Tirmizi, Nesâî ve İbn-i    Mâceh    de o'nun hadîslerini nakletmişlerdir.

Râvîleri ise Nafi', Mevlâ, îbn-i-Ömer, Ebû Seleme, Süleyman bin Yesâr, Abdullah bin Muhammed, Halid bin    Zekvan   ve başkalarıdır.

Er-Rubeyyi'in burada rivayet edilen hadîsi, Tirmizi, Ahmed ve Beyhakî tarafından da rivayet edilmiştir. Ebû Dâvûd da kısa ve uzun metinler halinde muhtelif yollarla riva­yette bulunmuştur.

El-Haf iz, Telhis'te : Rubeyyi'in hadisi için bulunan yolların ve lafızların dönüm noktası râvî Abdullah îbn-i Akî 1' dir  ki   o'nun zayıflığı söz konusu edilmiştir, der.

Müellif 'in rivayetinde Peyganıber'in mübarek yüz ve kol­larını kaçar defa yıkadığı belirtilmemiş ve yüz yıkamadan önce el yıkamaya, ağız ile buruna su almaya, keza kulakları meshetmeye temas edilmemiştir. Fakat Ebû Davud'un rivayetlerinden birisinde Resûl-i Ekrem'in (mübarek) ellerini (bileklere kadar) ve yüzünü üçer defa yıkadığını, bir defa (mübarek) ağzma ve burnu­na su aldığını, kollarını üçer defa yıkadığını, başmm arkasını ve önünü iki defa meshettiğini, kulağının her tarafını meshettiğini ve ayaklarını üçer defa yıkadığını belirtiyor.

Abdest uzuvlarının kaçar defa yıkandığı hususu, İbn-i Mâ-c e h' in   Süneninde Taharet Kitabı'nm 45 ilâ 53'üncü bâblarmda ri-

vâyet edilen hadislerin tercemesi yapılırken anlatılacağından bura­da üzerinde durmayalım.

Abdest almada başkasının yardımcı olması hususuna gelince, bu bâbta geçen hadîsler abdest almak için başkasından yardım isteme­nin caiz olduğuna delâlet eder.Müs1im'in «Mestler üzerine mes-hetmek» babında rivayet olunan E1-Muğire'nin hadisini (389) açıklayan  Nevevi  ezcümle şöyle söyler:

«Abdestte yardım istemenin caiz olduğuna bu hadis delâlet eder. Ayrıca Usâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh)'in hadisinde Resûl-i Ekrem'in Arefe'den dönüşünde abdest alırken, suyunun Usâme tarafından döküldüğü sabittir. Sabit olmayan bâzı ha­dislerde, abdest için yardım istemek yasaklanmıştır.

Arkadaşlarımız, söz konusu yardım istemek üç kısımdır, demiş­lerdir :

1. Abdest suyunun hazırlanması için başkasından yardım iste­mek. Bunda ne kerahet var ne de noksanlık.

2. Abdest uzuvlarını yıkamak için başkasından yardım istemek ve o'na yıkatmaktır.   Bunda kerahet var.   Ancak bir zaruret ve ih­tiyaç duyulursa kerahet yoktur.

3. Abdest suyunu başkasına döktürmektir.En iyisi bunu yap­mamaktır. Ama, buna mekruh denilir mi? Bu hususta iki türlü fet­va vardır. Bâzılarına göre mekruhtur.

Abdest alanın eline şu döken kişi, abdest alan adamın solunda durmalıdır.»

Hanefî fıkıh âlimlerinden İbn-i Âbidin, abdestin müstahablan bahsinde, abdestte başkasından yardım istemek husu­sunda müteaddit kitablardan nakiller yaptıktan sonra şöyle söyler;

*E1-Hilye'de Buhârî, Müslim ve diğer hadîs kitabların-dan naklen zikredilen bir çok hadîste Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in istemesi üzerine ve istemeden, abdest suyunun baş­kası tarafından döküldüğü açıkça belirtilmiştir. El-Hilye yazarı bu hadîsleri kaydettikten sonra şunları söyler:

Resûl-i Ekrem'in mekruh olan bir şeyi yapmadığı kesindir. Şu halde, başkasına su döktürmesi işi kerâhetsiz cevazla yorumlanır. Bir şeyin mekruh olduğuna dâir delil bulunduğu halde Resûl-i Ekrem tarafından yapılmış ise o işin ümmeti için mekruh olmakla beraber

cevazını bildirmek için yapmıştır, denilir. Burada Keraheti ifade eden bir delil yoktur. H z . Ömer (Radıyallâhü anh);in : Abdest hususunda kimsenin bana yardım etmesini sevmem, mealindeki ha­dis zayıltır. Keza, Resûl-i Ekrem abdest işini kimseye bırakmazdı, şeklindeki hadîs de zayıftır. Bunlar sabit oimuş olsaydı bile yukar­da lEİ-Hilye) 'de geçen sahih hadîslere karşı güçsüzdür. Kaldı ki, anılan iki hadîsten maksad, abdest uzuvlarını başka şahsa yıkattır­mak hususu olabilir. El-Ihtiyâr'ın: «Acizlik hâli olmadan abdest işinde başkasından yardım istemek mekruhtur...» sözünden maksadının da bu olduğu umulur.»

İbn-i Âbidîn, yukarıya özetini aldığım EI-Hilye'nin sö­zünden sonra diyor ki:

Hulâsa : Abdest için istenen yardım su hazırlatmak veya su dök­türmek tarzında olursa bunda kat'iyyen kerahet yoktur. Şayet yar­dım, yıkama ve mesh işini başkasına özürsüz yaptırmak şeklinde ise mekruhtur. Bunun için Tatarh aniye'de: Abdestin adabından birisi de kişinin abdest işini bizzat görmesidir. Eğer başkasından yardım is­terse yıkayıcı kendisi olduktan sonra kerahet yoktur, denilmiştir.»

Şafiî fıkıh kitabi arından Nihâyetü'I-Muhtaç yazarı abdest bâbmda şunları beyan eder:

«Özür olmaksızın abdest suyunun başka şahıs tarafından dökül­mesini istememek sünnettir. İstemek ise mekruh değil ama uygun da sayılmaz. Abdest suyunu hazırlatmak şeklindeki yardım talebi ise mubahtır. Özürsüz halde abdest uzuvlarını başkasına yıkatmak şeklindeki yardım istemek mekruhtur. Özür dolayısıyla abdest al-' maya gücü yetmeyen kimse ise maddî durumu ücret ödemeye mü­sait olduğu takdirde ücretle bile olsa başkasına abdestini aldırması zorunludur. Maddî durumun müsaitliği ölçüsü fıtra ödemek husu­sundaki ölçüdür. (Aile efradının ve kendisinin bir günlük nafaka­sından fazla olarak ödeyeceği ücrete sahip olması ölçüsüdür.)»

391) Safvân bin Assai [180] (Radıyallâhü ank)'den:

Şöyle söylemiştir : Ben seferde ve hazerde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest. suyunu döktüm."

 

392) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'m kızı Rukayye (Ra-dthallâhü anhâ)'mn cariyesi Ümmü Ayyaş [181](Radtyallâhü anhâ)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) otu­rarak (abdest alırken) ben ayakta ona abdest aldırırdım. (= yardım ederdim)[182]

40 — Uykudan Uyanan Adam, Elini Yıkamadan Önce Kaba Sokabilir Mi? Babı

 

393) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)den; Şöyle derdi: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki t

Sizden birisi gece uykusundan uyandığı zaman eline iki veya üç defa su dökmeden kaba sokmasın. Çünkü elinin nerede geceledi­ğini bilmez.

394) Sâlim'in babası (Abdullah bin Ömer) (Radtyallâhü anhümâ)*-den şöyle rivayet edilmiştir. Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Setletn) buyur­du ki:;

«Sizden birisi uykusundan uyandığı zaman elini yıkayıncaya ka­dar kaba sokmasın.[183]

395) Câbir (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Biriniz uykudan kalktıktan sonra abdest almak istediği zaman elini yıkamadan abdest su kabına sokmasın. Çünkü şüphesiz, elinin nerede gecelediğini ve elini neyin üzerine koyduğunu bilmez.»"

396) El-Hâris (Radtyallâhü anh)'âen şöyle dediği rivayet olun­muştur :

Ali (Radıyallâhü anh) su istedi, (su getirilince) ellerini, kaba sok­madan önce yıkadı. Sonra dedi ki:

«Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İn böyle yaptığı­nı gördüm.»"[184]

 

Hadislerin İzahı

İlk üç hadis, uykudan uyanan kimsenin önce ellerini yıkaması* nı ve ondan sonra su kabına sokmasını hükme bağlıyor. Bunlardan birinci hadiste «Gece uykusu» tâbiri var ise de diğerlerinde uyku mutlak geçiyor. Yâni gece veya gündüz kaydı bulunmuyor. Ebû Dâvûd'un Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)*den naklet­tiği rivayetin birisinde gece uykusu kaydı var iken diğerinde gece kaydı yoktur. El-Menhel yazarı gece kaydı bulunan rivayetle ilgili olarak diyor ki: «Uyku genellikle geceleyin vuku bulduğundan do^ layı gece tâbiri kullanılmıştır. Hüküm bakımından gece uykusu ile gündüz uykusu arasında bir fark yoktur. Nitekim diğer rivayette böy­le bir kayıt bulunmuyor.»

Hadîslerdeki; «... Elini sokmasın...»cümlesi yerine Ebû Dâvûd'un bir rivayetindeve Bezzâr'ın  rivayetinde;.   ifadesi kullanılmıştır.

Bu ifâde, kasdedilen mânâyı daha açık belirtir. Çünkü maksad, eli yı­kamadan kabın içindeki abdest suyuna sokmamaktır.Ebû Dâvûd ile Bezzâr'ın rivâyetindeki mezkûr cümlenin mânâsı: «Sakın elini batırmasın» demektir. Suya batırılmadan ve dokunulma­dan elin kaba sokulmasında bir sakınca yoktur. Bu itibarla burada

kullanılan; cümlesinden maksad «Elini kabtaki su­ya sokmam aktır.»

İlk iki hadiste geçen «k ab-tan maksad abdest suyu kabıdır. Ni­tekim üçüncü hadiste «abdest su kabı» diye belirtilmiştir.Buhâri ve Müslim'in rivayetinde de üçüncü hadiste olduğu gibi «ab­dest su kabı» tâbiri bulunur. El-Bezzâr'ın rivayeti de böy­ledir.

El-Menhel yazarı bu hususta şöyle der :

El-Fetih'de beyan edildiğine göre; hadislerde geçen kabtan mak­sad abdest su kabıdır.Gusül kabı da abdest su kabı hükmündedir.Çünkü gusül de bir nevi abdesttir.Diğer kablar ise; abdest su ka­bına kıyaslanır.Fakat bunlara el batırmak mekruhtur, denemez.Çünkü bu hususta bir yasaklama yoktur.Bu sebeple el yıkamak müstahabdır, denilir.Kab tâbiri ile, havuz ve göl gibi büyük sularhükmün dışında tutulmuş oluyor.Dolayısıyla uykudan uyanan kim­se elini yıkamadan havuz ve benzeri büyük suya batırabilir.

Elin kaç defa yıkanması hususuna gelince birinci hadîste «İki veya üç defa» tabiri vardır.îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'-den rivayet edilen ikinci hadîs ve Câbir (Radıyallâhü anh) 'den rivayet olunan üçüncü hadîste yıkama sayısı belirtilmemiştir. Müs­lim'in Câbir (Radıyallâhü anh) 'den olan rivayetinde ise üç defa yıkama hükmü bulunur. Ebû Davud'un Ebû Hürey-r e (Radıyallâhü anh) 'den aldığı iki rivayette de üç defa yıkama em­ri yer almış, diğer bir rivayet ise; buradaki ilk hadiste olduğu gibi «İki veya üç defa» tâbiri bulunur.

Hadisin: «İki veya üç» tâbiri hakkında El-Menhel yazan şunu söyler:

Bu tâbir Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in müba­rek sözünden olabilir. Bu takdirde, elin iki veya üç defa yıkanma­sı hususunda mükellef, serbest bırakılmış olur. Şayet bu tâbir râvî-lerden birisine âit ise yıkama sayısındaki tereddüdünü belirtir. Kuv­vetli ihtimal ise bu sözün râviye âit olmasıdır. Çünkü diğer rivayet­lerde kesin alarak «üç defa» tâbiri kullanılmıştır.

Bu duruma göre üç defa yıkama yükümlülüğü konmuştur.

îlk ve üçüncü hadisin son fıkralarında ise uykudan uyanan kişi­nin kabtaki abdest suyuna elini batırmadan önce yıkama sebebine işaret edilerek şöyle buyuruluyor:

«Çünkü kişi, uyku hâlinde elinin nereye dokunduğunu ve neyin üzerine bıraktığını bilemez.»

Ibn-i Huzeyme ve Darekutnl, Ebû Hürey-re'den olan rivayetlerinin sonunda: «Yâni cesedinden...» kelimelerini eklemişler.

Fıkranın mânâsı şudur:

Kişi, uyku hâlinde iken, cesedinin temi2 veya necis olan yerle­rinden nerelere elinin dokunduğunu bilemez, tnsan vücudunda çi-ban ve yara olabilir. Avret mahallini taşla temizleyip su ile yıka­mamış olabilir. Uyku uyurken terleme ve benzeri nedenlerle avret mahalli islenmiş iken kaşıntı gibi sebeplerle eli, avret yerine dokun­muş veya sivilce, çiban ve yara yerine sürülmüş olabilir. Bu şüp­heler karşısında elini yıkaması öngörülmüştür.

El-Menhel yazarı şöyle der:

El-Hâf 12: Bu fıkraya göre uyanıklık hâlinde iken elinin pis bir şeye dokunduğundan şüphe eden kişi de aynı hükme tâbidir. Keza meselâ eline iyice bir bez sardıktan sonra uyuyan ve uyandığı zaman sargısının aynen durduğunu görmek suretiyle pis bir yere dokunmadığını anlayan bir kimsenin elini yıkamadan kabtaki suya batırması mekruh değildir. Ancak böyle kimsenin elini yıkaması müstahabtır. Nasıl ki; uyumamış olan kimsenin elini suya batırma­dan önce yıkaması müstahabdır.»

Yasaklamanın sebebine gelince; bu hususta değişik görüşler var­dır.

Îbnü'l-Kayyım   demiştir ki:

«Bâzı âlimler, yasaklama hikmeti taabbüdidir. Yâni biz bunun hikmetini bilemeyiz. Şâri-i Hakim emretmiştir. Biz de O'nun emrine itaat ederiz.

Bu görüş tutarsız sayılmıştır. Çünkü hadîs'in sonunda yasakla­manın illeti beyan edilerek:

«Çünkü kişi, uyku hâlinde iken elinin nereye dokunduğunu bile­mez» buyurulmuştur.

Bâzıları, yasaklamanın hikmeti elin pis bir yere dokunması ih­timalidir, demiştir. Bu görüş de zayıftır. Çünkü yasaklama umumî­dir. Taşla istincâ etmiş olsun, su ile taharetlenmiş olsun, vücûdun­da sivilce, çiban, yara ve benzerî rahatsızlık bulunsun bulunmasın netice değişmez. Halbuki eğer hikmet elin pislenmiş olması ihtimâli olsaydı, yasaklamanın yalnız taş ile istincâ edene ve vücudunda çi­ban ve benzerî şeyler bulunanlara tahsis edilmesi gerekirdi. Oysa kimse böyle bir tahsis yoluna gitmemiştir.

Sahih olan görüşe göre yasaklamanın hikmeti elin şeytan üze­rinde veya şeytanın el üzerinde gecelemiş olmasıdır.

Bu hikmet, uykudan kalkan kimsenin burnuna su çekmesi hik­metine benzer. Şöyle ki Şâri-i Hakîm (Aleyhisselâtü Vesse­lam) sahih olan bir hadîste buyuruyor ki:

«Biriniz uykudan uyandığı zaman burnuna su çeksin. Çünkü şeytan onun genizi üzerinde geceler.» Buhâri ve Müslim bu hadîste ittifak etmişlerdir. Şâri-i Hakim (Aleyhisselâtü Vesselam) burada da «Çünkü hiç biriniz elinin nerede gecelediğini bilemez.» buyurmakla yıkama sebebinin elin nerede gecelediğinin bilinmemesi olarak gösteriliyor.Bu durum ise; şeytanın geniz üzerin­de gecelemesi ile alâkalıdır. Şeytanın geniz üzerinde gece-emesi ve el ile ilişkisinin sırrını ancak ruhların hükümlerini bilenler çözerler. Şeytan pis olduğu için pis yerlerden hoşlanır. Ve böyle yerlerde yu­valanmak ister.Kul uyuduğu zaman cesedinin dış kısmında genizden daha kirli yer göremeyen şeytan orada geceler. Şeytanın el ile ilişki­sine gelince insanoğlu bir çok günahı eli ile işler. El, günahların pis­liği ile çok kirlendiği için şeytan ondan da çok hoşlanır.»

E1-Bâcî, uykudan kalkan kişinin elini yıkaması hikmeti hak­kında çeşitli görüşleri beyan ederek bunların hiç birisini uygun gör­mediğini ifâde ettikten sonra şöyle der:

«En kuvvetli ve açık hikmet, bizim Mâliki âlimlerimizden olan irak'lı üstadlan m izin ve başkalarının da katıldığı şu se­beptir : Uyuyan kimse cesedini, bedenindeki çiban yerini, koltuk al­tını, terleyen yerlerini ve avret mahallini kaşımaktan boş kalmaz. Uyanınca temizlik bakımından elini abdest suyuna batırmadan ön­ce yıkaması müstahab görülmüştür. Şayet elini yıkamadan suya ba-tırırsa günah işlemiş sayılmaz.»

Nevevi de şöyle söyler:

«Şafii ve başka âlimler demişler ki: Hicaz halkı taş ile istincâ ederlerdi. İklimleri de çok sıcak idi. Bu nedenle birisi uyu­duğu zaman terlerdi. Dolayısıyla elinin, necis olan avret yerine ve­ya bir sivilce veyahut kirli ve benzeri yerlere dokunmasından emin olamazdı.»

Hadisler, uykudan uyanıldığı zaman elin yıkanmadan önce ab­dest suyuna sokulmasını yasaklıyorlar. Âlimler bu yasağın değeri hususunda muhtelif görüşler beyan etmişlerdir.El-Menhel'de bu görüşlerle ilgili olarak şu bilgi veriliyor:

Mutekaddimîn ve Mutaahhirin âlimlerin cumhuruna göre; bu yasak tenzihen kerahet içindir. Buna göre kişi yasağa aykırı hare­ket ederek elini yıkamadan abdest suyuna batırırsa suyun temizli­ğine bir halel gelmez ve kişi de günah îşlemis sayılmaz.

Muhakkik âlimlere göre kerahet hükmü uykudan kalkmaya mün­hasır değildir. Hükmün dönüm noktası elin pislenmesinden şüphe duymaktır. İster gece uykusundan veya gündüz uykusundan kalk­mış olsun, ister hiç uyumamış olsun elinin necis olduğu şüphesine düşen kimsenin elini yıkamadan abdest suyuna sokması mekruhtur. Cumhurun görüşü budur.

Ahmed bin Hanbel ve Dâvûd-i Zahirî'ye göre gece uykusundan kalkan için tahrimen mekruh olup gündüz uy­kusundan kalkan için tenzihen mekruhtur.

Şafii de şöyle demiştir: «Gece veya gündüz uykusundan uyanan herkesin elini yıkamadan abdest suyuna sokmamasını arzu ederim. Eğer elini yıkamadan suya sokarsa eli necis olmadığı tak­dirde bu hareketi mekruhtur. Suyun temizliğine bir zarar gelmez.»

Kişi elinin temiz olduğunu kesinlikle bildiği takdirde cumhûr'a göre elini yıkamadan abdest suyuna sokmasında bir kerahet yok­tur.[185]

 

Hülâsa

Hanb.eli mezhebine göre, uykudan kalkan kişinin elini ab­dest suyuna sokmadan önce yıkaması vaciptir. Hanefi, Şafii ve   Mâliki   mezheblerine göre ise sünnettir.

Hattâ b i demiştir ki: «Hadîsteki emir vucûp için değildir. Çünkü bu emir, elin pis olması şüphesine bağlanmıştır. Şüpheye bağ­lı bir emir vücûbu gerektirmez. Diğer taraftan suyun ve insan be­deninin aslı taharettir. Bir şeyin temizliği kesin olarak sabit olduk­tan sonra şüpheli nedenlerle o temizlik giderilemez.»[186]

 

Hadisten Çıkarılan Fıkhî Hükümler

1. Uykudan uyanan kimse elini, yıkamadan önce abdest ve gu-sül suyuna sokamaz.

2. Necis olan yer, üç defa yıkanmalıdır.  Çünkü pis olması muh­temel olan elin üç defa yıkanması istenirken pis olduğu kesin bili­nen bir uzuv, elbise ve benzeri şeylerin en az üç defa yıkanması ge­reği açıkça anlaşılır.

3. İbâdetlerde vesveseye düşmemek kaydı ile dâima ihtiyatlı davramlmalıdır.

Hadisi rivayet edenler:

Az bir lafız değişikliği ile ayni mânâyı ifade eden hadîs Buhâ-rî, Müslim, Tirmizİ, Ebû Dâvûd, Darekutnî, İbn-i Huzeyme, îbn-i Hibbân ve Beyhakİ ta­rafından müteaddit senedlerle rivayet edilmiştir. .

Bu bâbtaki son hadiste ise uyku durumu söz konusu edilmeden elin abdest alınacak su kabına sokulmadan önce yıkanması isteniyor ve el yıkandıktan sonra abdest alınacak su kabına sokulabileceği be­lirtiliyor.[187]

 

41 — Abdestte Tesmiye (Allah'ı Anmak) Hakkında Gelen Hadîsler Babı

397) Ebü  Saîd-i  Hudri   (Radtyallâhü anh)'den  rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Abdest üzerinde Allah adını zikretmeyenin abdesti yoktur.[188]

398) Said  bin zeyd (radiallâhü anh)'âen rivâyet edildiğine göreResulullah (Salallahu Aleyh* ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest üzerinde Allah adı­nı zikretmeyenin abdesti yoktur."

399) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden:

Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: «Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest üzerinde Allah adını zikretmeyenin abdesti yoktur.»"

400) Sehl bin Sa'd eş-Sâidî (Radıyallâhü anh)'dtn, Resulullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, dediği rivâyet edilmiştir :

«Abdesti olmayanın namazı yoktur. Abdest üzerinde Allah adı­nı zikretmeyenin abdesti yoktur.Ve Peygamber üzerine salâvat ge­tirmeyenin namazı yoktur. Ensar'ı sevmiyenin namazı da yoktur.

Müellif, hadîs'in râvîlerinden Abdül'l-Müheymin bin Abbâs'tan sonra ikinci bir senedi e kendisine intikal ettiğini belir­terek bu senedde aşağıdan yukarıya doğru sırayla E bü'1-Hasan bin Seleme, Ebû Hatim, Isa (Ubey s) bin Merhum El-Attâr, Abdü'KMüheymin (Radı-yallâhü anhümJ'ın bulunduğunu ifade etmiştir.[189]

 

Hadislerin İzahı

«Abdesti olmayanın namazı yoktur.» fıkrasının mânâsı şudur: Hiçbir farz veya nafile namaz abdestsiz kılınamaz. Abdestsiz olarak kılınan namaz sahih değildir, namaz sayılamaz.

Bütün müslümanlar, abdest almaya gücü yeten bir kimsenin ab-dest almasının namazın sıhhati için şart olduğunda ittifak etmişler­dir. Su bulamayan veya kullanamayan kimse için teyemmüm de ab­dest hükmündedir.

Hadisin «Abdest üzerinde Allah ismini zikretmeyenin abdesti yok­tur.» fıkrasına gelince: Allah'ın ismini zikretmek çeşitli şekillerde olabilir.

Beyhaki, Nesâî ve Darekutnî' nin Enes (Ra-dıyallâhü anh)'den rivayet ettiklerine göre Resûl-i Ekrem (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek parmaklan arasından bir mu­cize mahiyetinde su fışkırdığı zaman Resulullah  (Sallallahü Aleyhive Sellem) «Bismillah diyerek abdest alınız» buyurmuştur.                                            

Tabarâni' nin   Ebû   Hüreyre    (Radıyallâhü anh) '-den rivayetine göre Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Yâ Ebâ Hüreyre! Abdest almak istediğin zaman;söyle. Çünkü böyle söylersen o abdestin bozuluncaya kadar senin görevli meleklerin senin İçin hasenat yazarlar.» buyurmuştur. Fakat bu hadîs'in senedinin zayıf olduğu «Sü-bülüs Selâm-da belirtilmiştir.

Fethü'l-Kadîr'de denildiğine göre Seleften veya Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'den nakledilen söz;dır- Birdeen faziletlisi, istiazeden sonra tam besmele çekmektir, diyenler var­dır. El Muhit'te ise Kelime-i Tevhîd veya Kelime i Şehâdet yahut Al­lah'a hamd etmek ile hadisin gereği yapılmış olur, denilmiştir.

Fıkranın «...Abdesti yoktur.» hükmü de iki şekilde yorumlan­mıştır.

1. Allah'ın ismini anmayanın abdesti sahih değildir.

2. Allah'ın ismini anmayanın abdesti kâmil ve olgun değildir.

Fıkranın zahirin göre birinci şekilde yorumlanır.Böyle yorum­lanınca tesmiye (Allah'ın adını zikretmek) abdestin sıhhati için vacip olur.Zahiriye mezhebine mensup âlimler İshak ve başka bir grup âlim bu görüştedirler. Bunlardan Zahiriye mezhebine göre tesmiye abdestin farzıdır.Unutularak bile terk edi­lirse abdest sahih sayılmaz. Diğerlerine göre kasden terkedenin ab­desti sahih değil ise de unutarak terkedenin abdesti sahihtir. A h -med bin Hanbel' den bir rivayete göre O da böyle söyle­miştir. Ashabı da bu görüştedir. Gusül ve teyemmüm de abdest gibidir. Abdest esnasında hatırlayan kimse hemen besmele çekerek abdestine, kaldığı yerden devam eder.

Fıkrayı ikinci şekilde yorumlayan âlimlerin başında gelen Ha-nefi, Şafii ve Mâ1ikî' ler ise; tesmiyenin sünnet oldu­ğuna hükmetmişler. Ahmed bin Hanbel'in bir rivayeti de böyledir.

Tesmiye çeşitleri hakkındaki Hanefi' lerin görüşü; yukar­da Fethü'l-Kadîr'den alınan nakilde belirtildi.

Şafiî' lere göre ise Bismillah demek yeterlidir. Tam besmeleyi çekmek ise daha faziletlidir.

Mâliki mezhebine göre besmeleyi tam çekmek hakkında iki görüş vardır. Birisine göre tam çekmek daha iyidir. Diğerine göre ise yalnız Bismillah demek daha iyi sayılmıştır.

Tesmiyenin vacip olmadığını söyleyerek fıkrayı 2'nci şekilde yo­rumlayanların delili şu hadistir.

= «Kim Allah adını zikrederek abdest alırsa, aldığı abdest onun bütün bedenini temizler. Allah adını zikretmeden aldığı abdest ise yalnız abdest uzuvlarını temizlemiş olur.»Bu hadisi,Darekutni ve Beyhakl îbn-iÖmer (Radıyallâhü anhüm) 'den merfuan rivayet etmişler.Fakat senedlerinde rivayeti metruk olan Abdullah bin El-Hakem Et-Dahiri   bulunur.Darekutni,   Ebû   Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den  de  rivayet   etmiş  ise  de  onun  senedinde, zayıf olan   Mirdas bin   Muhammed  bin  Abdillah ve babası vardır.Keza   Darekutni   ve   Beyhakî,   îbn-i Mes'ûd    (Radıyallâhü anhüm)'den de rivayette bulunmuşlar.Lâ­kin bu senedde de metruk olan   Yahya   bin   Haşim   Es -Simsar   bulunur.

Bu hadis tesmiyenin vacip olmadığına delâlet eder, diyen âlim­ler yukarda Beyhaki, Nesâî ve Darekutni'nin Enes (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiklerini belirttiğimiz «Bismillah diyerek abdest alınız- mealindeki hadise dayanarak bes­melenin sünnet olduğunu söylemişlerdir.

Nevevi de, bu mes'elede Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin şu mealdeki hadisini delil göstermek mümkündür, demiş­tir:

«Allah adı ile başlanmayan önemli her iş sakattır, eksiktir.»

Ebû Davud'un şerhi El-Menhel'de bu izahat verildikten sonra şöyle deniliyor:

Bu dayanakların kuvvetli oımadığı ve matluba pek delâlet et­mediği görülmektedir. Lâkin Tirmizi' nin şerhinde 1 bn-i Seyyidi'n-Nâs,   bâzı rivayetlerde, hadîs metninde:«Kâmil abdest...> tâbiri bulunur, demiştir.

Râfi de bu tâbirin bulunduğu rivayeti delil göstermiştir. Eğer bu rivayet sabit ise, tesmiye'nin sünnet olduğunu ispatlayan en kuv­vetli delil budur.Tirmizi' nin   şerhi Tuhfe'de şöyle deniliyor:

«Abdest alınırken Allah adını anmak hususunda rivayet olu­nan hiç bir hadisin kuvvetli olmadığı El-Bezzâr tarafından ifâde edilmiştir.Ben derim ki: Bu bâbta çok hadis rivayet olunmuş olup yek diğerini desteklemektedir. Bunların toplamından anlaşı­lıyor ki; tesmiyenin bir aslı vardır. El-Hâfız İbn-i Hacer de : Hadislerin toplamından bir kuvvet doğup tesmiyenin bir aslının bulunduğuna delâlet var, der. Ebû Bekr bin Şeybede: Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in abdest alırken tesmi­yede bulunduğu bizce sabittir, demiştir.»

400 nolu hadisteki: «Ve Peygamber üzerine salâvat getirmeye­nin namazı yoktur.» fıkrası ile ilgili olarak   Sindi   şöyle der:

Fıkranın mânâsı şudur: Ömründe bir defa olsun Peygamber'e salâvât getirmenin farziyetine inanmayarak bu nedenle salâvât ge­tirmeyen veya ömür boyunca Peygamber'e salâvât getirmeyi hiçe sayarak bu vecibeyi ifâ etmiyenin namazı makbul değildir.

Şafiî ise: Bu fıkradan maksad, namaz içinde Peygamber'e salâvât getirmeyenin namazının sahih olmadığını ifâde etmektir, di­yerek namazda O'na salâvât getirmeyi farz saymıştır.

-Ensar'ı sevmiyenin namazı yoktur,- fıkrasından maksad ise, Ensar-ı Kiram (Radıyallâhü anhüm)'m yapmış oldukları fedakârlık ve yardımlara değer vermiyerek onların fazilet ve üstünlüklerini ta­nımayan kimsenin namazı makbul değildir.[190]

 

42 — Abdestte Sağdan Başlamak Babı

Şöyle söylemiştir: Resûlulİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab-dest aldığı zaman, saç ve sakalını taradığı zaman ve ayakkabı giy­diği zaman sağdan başlamayı severdi."[191]

 

İzahı

Hadis, Müslim'in «İstitâbe» babında aynı metinde riva­yet edilmiştir. Buhâri'de ise ayni mânâyı ifâde eden ve lafız bakımından biraz farklı bir metinle rivayet edilmiştir.

Nevevi,   Hadis'in şerhinde aşağıdaki malûmatı verir:

Şer-i Şerifte şu sabit kaide vardır: Elbise, ayakkabı, mest giy­mek, camiye girmek, misvak kullanmak, göze sürme sürmek, tırnak kesmek, bıyık kısaltmak, saç, sakal taramak, koltuk altını yolmak, başı tıraş etmek, namazdan çıkarken selâm vermek, abdest uzuvla­rını yıkamak, heladan çıkmak, yemek, içmek, tokalaşmak, Hac er-i Esved'i selâmlamak gibi şeref verici ve ikram edici kabilden olan işlerde sağdan başlamak müstahabdır. Bunların zıddı olan şeylerde : Meselâ camiden çıkmak, helaya girmek, burunu silmek, taharetlen­mek, elbise soyunulmak, ayakkabı çıkarmak ve benzerî işlerde sol­dan başlamak müstahabtır. Bunun hikmeti de sağın şerefi ve üstün­lüğüdür.   Allah daha iyi bilir.

Abdest alınırken sağ kolu sol koldan ve sağ ayağı sol ayaktan önce yıkamanın sünnet oluşu hususunda âlimler-icmâ' ederek bu­nun aksine hareket eden yâni sol kolunu sağ kolundan önce ve sol ayağını sağ ayağından önce yıkayan bir kimsenin abdesti sahihtir, fakat sünnetin faziletini kaçırmış olur, demişlerdir. Şiîler, sağ uzvu sol uzuvdan önce yıkamak vâcibtir, demişler ise de onların âlim­lerin icmâına muhalif kalmalarının bir değeri yoktur.

Abdestte soldan başlamak yeterli ise de mekruhtur. Şafii El-Ümm'de bunu kesinlikle belirtmiştir. Ebû Dâvûd ve Tir-mizi'nin silinenlerinde ve başka sahih hadis kitablannda sened-lerle sabit olan Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den mer-vî bir hadîste Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurmuştur :

«Elbisenizi giydiğiniz veya abdest aldığınız zaman sağ tarafınız­dan başlayınız.»

Bu hadis, sağdan başlamayı emreden kesin ve açık bir nass'tır. Nass ile sabit olan emre muhalefet ya haram yada mekruhtur. Âlimler söz konusu emre muhalefet etmenin haram olmadığı hususunda icmâ' etmişlerdir. Artık mekruh sayılması zorunludur.»

Abdest uzuvlarının bir kısmında sağdan başlamak müstahab de­ğildir. Bu uzuvlar; kulaklar, yanaklar ve ellerdir. Bunların sağ ve sol tarafları beraber yıkanır, kulaklar birlikte mesh edilir. Ama bir­likte yapılması imkânsız olursa meselâ: Bir eli kesik olan kişi ab­dest alırken sağ yanağını ve sağ kulağını takdim edecektir.

402) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü an*)'den :

Şöyle söylemiştir: (Resûlulİah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu­yurdu ki:

«Abdest aldığınız zaman sağ uzuvlarınızdan başlayınız.» Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Bize Ebû Hatim tahdis etti. (O da dedi ki) bize Yahya bin Salih ile İbn-i Nüfeyl ve başkalan tah­dis ettiler. Dediler ki: Bize Züheyr (bin Muâviye) tahdis etti. (Bir önceki senedde anılan El-A'meş ve Ebû Salih aracılığı ile) Ebû Hü­reyre hadîsini zikretti.»[192]

 

43 — Bir Avuçtan Mazmaza Ve İstînşak Babı

403) İbn-i Abbas (Radtyallâhü anhyâtn şöyle söylediği rivayet edil­miştir :                               

Şüphesiz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir avuctan mazmaza ve Istinşak etti."                                                           

404) Ali (Radtyallâhü anhyden şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest aldığında bir avuçtan üç defa mazmaza ve üç defa istinşak etti.[193]

405) Abdullah bin Vezîd El-Ensârî (Radtyallâhü ankyden: Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bi­ze gelmişti.   Bizden abdest için su İstedi. Ben O'na su getirdim. Bir avuçtan mazmaza ve istinşak etti."[194]

 

Üç Hadisin İzahı

Mazmaza:  Arap dilinde ağız içinde suyu hareket ettirmektir. Şer-i Şerifte ise ağıza su alıp çalkaladıktan sonra atmaktır.Cuzhür'un görüşüne göre çalkalamak şart değildir. Nevevi demiş ki: «Bâzı arkadaşlarımız çalkalamayi şart koşmuşlardır. 1bn-i Dakîki'1-İyd'in beyanına göre bâzı fıkıhçılar, Mazmaza: Ağı­za su almak, sonra da dökmektir, diye tarif etmişler. Buna göre ağı­za alınan su yutul ursa sünnet yapılmış olmaz. Abdest alanlar umu­miyetle suyu atarlar. Bu fıkıhçılar, genel durumu belirtmek mak­sadı ile suyun dışarı atılmasını zikretmiş olabilirler. Bu takdirde yu-tulsa bile sünnet ifâ edilmiş olur.»

İstinşak: Buruna su çekmektir. Buruna çekilmiş olan suyu dı­şarı atmaya da İstinsâr denilir. Nevevi' nin beyânına göre lü­gat ehli, fıkıhçılar ve hadisçilerin cumhuru böyle demiştir. Ibnü'l-A'râbİ ve İbn-i Kuteybe ise İstinsâr: İstintaktır, demiş­lerdir.

Hadîsler, Resûl-i Ekrem'in bir avuçtan mazmaza ve istinşak etti­ğini belirtirler.Tirmizi'nin Taharet Kitabı'nda aynı başlık al­tında açtığı bâbta Abdullah bin Zeyd (Radıyallâhü an-hümâ)'den rivayet ettiği hadis meâlen şöyledir:

«Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i gördüm. Bir avuçtan mazmaza ve istinşak etti. Bunu üç defa yaptı.»

Tirmizi'nin jşerhi Tuhfetü'l-Ahvezi'de bu hadisin şerhin­de bildirildiğine göre Buhâri ve Muslini' deki rivayet de Tirmizi nin rivayeti gibidir. Nevevi de şöyle demiştir:Sahih ve seçkin olan mezhebe göre mazmaza ve istinşâk'ın sünnet olan şekli bir avuç sudan mazmaza ve istinşak etniek ve bu işi üç defa tekrarlamaktır. Hadîs, bu mezhebin açık delilidir. El -Hafız İbnü Hacer de: Hadis, bir avuçtan hem mazmaza hem de is-tinşâk etmeye açıkça delâlet eder, demiştir.»

Tuhfe Mübarekfûri yazan daha sonra şöyle der:

Bir avuç sudan mazmaza ve istinşak etmek, yeniden alınacak bir avuç suyla yine mazmaza ve istinşak etmek ve üçüncü defa avuç-lanan suyla tekrar mazmaza ve istinşak etmek suretiyle yapılan mazmaza ve istinşak müstahabtır, diyen âlimler için bu hadîs açık ve sahih bir delildir. Şafiî' nin meşhur kavli de budur. E1-Hafız Îbnü"l-Kayyim de Zadü'l-Maâd'da şöyle der: Buhârî ve Müslim* in Abdullah bin Zeyd'-den rivayet ettikleri hadîsten açıkça anlaşılıyor ki; Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mazmaza ve istinşâkı bir avuçtan yap­mıştır. Mazmaza ve istinşak hakkında vârid olan en sahih hadis budur. Mazmazanın bir avuç sudan ve istinşâkm başka bir avuç su­dan yaptığına dâir sahih bir hadis rivayet edilmemiştir.»

Şafii' nin meşhur kavli ile A h m e d bin Hanbel'in mezhebi, mazmaza ve Istinşâkın ayni av uç tan yapılmasıdır. Onla­rın delili Abdullah bin Zeyd'in mezkûr hadisi ile zik­rettiğimiz hadislerdir.

Ebû Hanîf e' nin mezhebi ise; mazmaza ve istinşâkın ay­rı ayrı avuçla yapılmasıdır. Yâni önce üç avuç su ile üç defa maz­maza yapılır. Daha sonra üç avuç su ile üç defa istinşâk yapılır. On­ların delili Kâ'b bin Amr'in hadisidir. E1- Ayni Um-detü1-Kâri (cild 1. Sah. 690) 'da diyor ki:

Bizim mezhebimiz olan mazmaza ve istinşâkın ayrı ayh yapıl­masının delili Tabarâni' nin Kâ'bbin Amr'den ri­vayet ettiği şu hadistir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest alırken üç de­fa mazmaza etti. Üç defa da istinşâk etti. Her defa için su aldı.»

Ebû Dâvûd da süneninde Kâ'b'm hadisini rivayet etti ve onun hakkında bir şey söylemedi. Ebû Dâvûd'un susması, hadîsin sıhhatma rıza göstermesinin delilidir.»

Tuhfe yazarı El-Ayni' nin yukarıya alınan naklinden sonra Kâ'b bin Amr'in hadîsindeki senedin zayıf olduğuna dair, El-Hafız îbn-i Hacer'in Et Telhis'deki sözünü nakleder. Bu arada seneddeki râvi Leys bin Ebî Selim'in zayıf­lığına âlimlerin ittifak ettiğine dair Nevevi' nin Tehzibü'1-Es-mâ'daki sözlerini kaydeder.  Tuhfe yazarı daha sonra şöyle der:

Mazmaza ve istinşâkın ayrı ayrı yapıldığına dair gösterilen ha­dîsin sahih olduğu farzedilse ve mazmaza ile istinşâkın ayn ayrı ya­pıldığına sarahaten delâlet etse E1-Aynî'nin de dediği gibi şöy­le söylenir:

Mazmaza ve istinşâkın bir avuçtan ve ayrı ayrı avuçtan yapıl­ması caizdir, sabittir. Sübülü's Selâm yazarı da: En uygun olanı iki şeklin de sünnet olduğunu söylemektir. Ancak bir avuçtan hem mazmaza hem istinşâkm yapılmasına dâir rivayet daha çok ve daha sahihtir, der.

İmamların ihtilâfı, en faziletli olan şekil hakkındadır.İki şeklin câizliği hususunda imamlar arasında bir ihtilâf yoktur.  Nitekim El Fetva ez-Zahîrîyye sahibi:Ebü   Hanîfe,   mazmaza ve istinşakın bir avuçtan yapılmasını caiz görmüştür, der. Şafii fıkıh-çüanndan El-Hatîb ve Malikller' den îbn-i Ebî Zeydde bu durumu sarahaten belirtmişlerdir.

Ebû Davud'un şerhi El-Menhel'in 2. cüz'ünün birinci ba­bında konu hakkında çok geniş izahat vardır. Biz bir iki hususu özet hâlinde buraya alalım. El-Menhel yazarı şöyle der:

Nevevî, Müslim'in şerhinde demiştir ki: «Ağız ve buruna ne şekilde su alınırsa mazmaza ve istinşâk hâsıl olur. En faziletlisi hususunda ise beş çeşit vardır.

1. Mazmaza ve istinşâk beraber ve üç avuç su ile yapılır.Her avuç sudan önce bir miktar ağıza alınarak onunla mazmaza yapılır. Sonra avuçta kalan su buruna çekilerek istinşâk yapılır.Bu iş üç de­fa tekrarlanır.

2. Bir avuç sudan önce üç defa mazmaza, sonra üç defa istin­şâk yapılır.

3. Bir avuç sudan önce mazmaza, sonra istinşâk yapılır.Bu iş avuçta kalan su ile iki defa daha yapılır.

4. Bir avuç sudan üç defa mazmaza yapılır. İkinci defa su avuç-lanır.Bu kere de üç defa istinşâk yapılır.

5. Altı defa su avuçlanır.İlk üç avuç su ile üç defa mazmaza yapılır.Son üç -avuç su üe de üç defa istinşâk yapılır.

Buhâri, Müslim ve diğer kîtablarda rivayet olunan sa­hih hadisler birinci şekle delâlet eder. Mazmaza ve istinşâkın ayn ayrı avuçlarla yapılmasına dair gelen hadisler ise zayıftır.»

Mazmaza ve istinşâkın abdest ve gusüldeki hükmünde   âlimler muhtelif görüşlere sahip olmuşlardır.

1. Mâliki ve Şâfi  âlimlere göre abdestte olsun, gusül-de olsun mazmaza ve istinşâk sünnettir. Selef âlimlerinden   Hasan-i Basri, Zührî, Hakem bin Uteybe, Ka-tâde,Rabîa, Yahya bin Said  El-Ensâri, Ev -zâî,Leys bin Sa'd ve   Muhammed   bin   Cerîr Et-Tabarî   de bu görüştedirler.

2. Hanefi âlimleri  Süfyân-ı   Sevri   ve   Zeyd bin   A1i'ye göre mazmaza ve istinşâk, abdestte sünnet, gusüjde ise farzdır.

3. Ahmed   bin   Hanbel'in   meşhur kavli,   İbn-i Ebi   Leylâ,   İshak   bin   Raheveyh,   El-Hâdî,   El-Kasım   ve   El-Müeyyed   Billah'in   mezheblerine gö­re mazmaza ve istinşâk abdestte ve gusülde vâcibtir.   Bunlar olma­dan ne abdest ne de gusül sahih olur.

4. Ahmedbin   Hanbel' den   bir rivayete göre ve Dâvûd-i   Zahiri,   Ebû   Sevr,   Ebü   Ubeyd   ve   Ebû Bekir   bin   EI-Münzir'in   kavillerine göre istinşâk abdest ve gusülde vâcibtir. Fakat mazmaza sünnettir.

Yukarda 4 madde halinde beyan edilen mezheblerin mesnedleri ve delilleri El-Menhel'de beyan edilmiştir. Uzun izah istediği için bu­raya almadım. Oraya müracaat edilebilir.[195]

44 — Îstinşak Ve İstinsabda Mübalağa Etmek Babı

406) Seleme bin Kays  [196] (El-Eşcaî)   (Radtyallâhü <mh)'âen riva­yet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana buyurdu ki i Abdest aldığın zaman (burnuna su çektikten sonra) sümkür ve taşla istincâ ettiğin zaman taş sayısını tek yap.»"[197]

 

İzahı

Başlıkta bulunan İstinşâk ve îstinsâr kelimelerinin tarifi bir ön­ceki babın izahında geçti. îstinsâr, İntişar ve nesir aynı mânâyı ifâde ederler. Hepsi buruna çekilmiş suyu sümkürmek suretiyle dışarı almaktır. Tuhfetü'l-Ahvezî, mazmaza ve istinşâk bâbmda El-Hâ-fız İbn-i Hacer' den naklen beyan ettiğine göre tarif edi­len istinsar da yani buruna çekilen suyun sümkürmek suretiyle dı­şarı atılmasında elin yardımcı olarak kullanılıp kullanılmaması ne­ticeyi değiştirmez. Fakat imam Mâlik, elin yardımcı ola­rak kullanılmadığı sümkürmek hayvanınkine benzediği gerekçesi ile mekruh saymıştır. Ama meşhur olan bunun mekruh olmamasıdır.El ile sümkürüldüğü zaman müstahab olanı, sol elin kullanılmasıdır. Nesâi bunun için özel bir bâb açmıştır.

Hadisin istincâ ile ilgili fıkrasına gelince, yine Tuhfe yazarı şun­ları söyler: Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm rivayetinde fıkra şöyledir:

«Taş İle İstincâ eden kimse tek yapsın. Kim tek yaparsa İyi et­miş olur. Kim tek yapmazsa (çift yaparsa) mahzur yoktur.»"

Bu rivayeti Ahmed, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâceh rivayet etmiştir. El-Hâfız, îbn-i Hacer El-Fetih'te: «Bu rivayetteki fazlalığa âit isnad hasendir. Ebû Hanife ve Mâlik bu rivayeti tutarak istincâde muteber olan şey istincâ sa­yısı değildir. Muteber olan, bu işi tek yapmaktır. Şafii, Ah­med ve hadîs ehli ise Müslim'in Selmân' dan rivayet ettiği şu mealdeki hadisi esas tutmuşlardır.

«Sizden hiç bir kimse üçten az taşla istincâ etmesin.»

Bunlar temizlemeye riâyet etmek kaydı ile en az üç taşın kul­lanılmasını şart koşmuşlar ve üç taşla gereken temizlik sağlanma­dığı takdirde, temizleninceye kadar taş sayısı artırılır. Ancak taş sayısını tek tutmak müstahabtır. Çünkü bu hadiste «İstincâ eden tek yapsın» emri vardır. Yalnız bu emir vücüp için değildir. Zira Sel-mân'm hadîsinde: «Kim tek yapmazsa sakıncası yoktur» buyurul-muştur. Böylece hadisler arasında uyumluluk sağlanır.

407) Lakît bin Sabıra [198] (Radtyallâhü ank)'den şöyle dediği ri­vayet- olunmuştur:

Ben i Yâ Resûlallahl (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (şer'an övü­len) abdestten bana haber buyurunuz, dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki ı,

«Abdesti İsbâğ et (= tam ve mükemmel al) ve oruçlu olmadığın zaman istinşâkta mübalâğa et.»"[199]

 

İzahı

Hadîs. Ebû Dâvûd, Tirmizi, Nesâî, Şafii Ahmed, îbn-i Huzeyme, İbn-i Hibbân, îbnü'l-Cârud, El-Hâkim ve Beyhakî tarafından uzun ve kı­sa metinler hâlinde rivayet edilmiş ve Tirmizî, Bağavi ve tbnü'l-Kattân   bunun sahîh olduğunu söylemişlerdir.

Hadîsin «Abdesti isbağ et» fıkrasından maksad abdestin farzla­rından, sünnetlerinden ve m üs t ah abların dan hiç bir şey ihmal etme­mek ve hepsini ifa etmektir.

Hadîsin diğer fıkrasında ise oruçlu olunmadığı takdirde genize kadar buruna su çekmek ve her defasında iyice sümkürmekle bur­nun içini iyice temizlemek isteniyor. Oruçluluk halinde ise boğaza su kaçması endişesi bulunduğu için genize kadar su çekmek mek­ruhtur. Bu nedenle oruçluluk hali istisna edilmiştir.

Ebû   Dâvûd'un   rivayetinde iki fıkra arasında;ve parmakları bir birine sok (ki su iyice

her tarafa ulaşsın) fıkrası bulunur. Buna tahlil ve hilallama denilir. Mâliki mezhebinde el parmaklarını hilallamak vacip ve ayak parmaklarını hilallamak ise sünnettir. Diğer mezheblere göre el ve ayak parmaklarını hilallamak sünnettir. Eğer hilallama yapılma­dan parmaklar arasına su ulaşmazsa hilallamak ittifakla vâcibdir.Sindî'nih   beyanına göre   İbnü'l-Kattân'ın   rivayetindeson fıkrada mazmaza da vardır. Buna göre fıkranın mânâsı şöyle olur: «Ve oruçlu olmadığın zaman içazmaza ve istinşâkta mübalâ­ğa et.» tstinşaktaki mübalâğa şeklini yukarda anlattık. Mazmaza-daki mübalâğa ise ağıza bol su alıp gargara ettikten sonra dökmek ve bunu üç defa tekrarlamaktır.

Hadis, Ebû Davud'un sünnetinde Taharet Kitabının «ts-tins&r babında rivayet edilmiştir. Şerhi El-Menhel1 de hadisin izahı yapılırken şöyle bir soru ve cevap geçiyor:

Soru: Lakit'in Resûl-i Ekrem'e yönelttiği soruya göre ce­vapta abdestin tamamının ayrıntıları ile izah edilmesi gerekirdi. Ne­den Resûl-i Ekrem abdestin tafsilâtını yapmadı. Yalnız isbağ, hi­lallama ve mazmaza ile istinşâkta mübalâğa etmek hususlarını be­lirtmekle yetindi?

Cevap: Resûl-i Ekrem, onun abdestin aslına vâkıf olduğunu bi­liyordu. Ancak hadiste açıklanan hususları bilmediğini sandığı için-böyle cevap vermiştir Sindi bu cevabın yanında ikinci bir ce­vap olarak şöyle der: Muhtemelen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdesti ayrıntıları ile Lakit'a,anlatmıştır.Fakat râ-viler, hadisin ihtiyaç duyulan kısmını rivayet etmekle yetinmişlerdir.[200]

 

Hadîsten Çıkarılan Fıkhî Hükümler

1. Kişinin, bilmediği hususları âlimlere sorması gerekir.

2. Âlim, kendisine sorulan soruyu cevaplamalıdır.Şayet ken­disinden başka bilen yoksa cevablaması vâcibtir.

3. Abdestin tam ve mükemmel alınması, mazmaza ve istinşâk­ta mübalâğa edilmesi, oruçlunun mübalâğa etmemesi, parmakların hilallanması istenmiştir.

408) (Abdullah)  İbn-i  Alibas   (Radtyaüâkü  mhümâydtn  rivayetedildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, de­miştir :

«İki defa tam ve mükemmel olarak veya üç defa sümkürünüz.»"[201]

 

İzahı

Hadis, Ebû Davûd, Ahmed, Hâkim ve İbnü'l-Carûd tarafından da rivayet edilmiş, îbnü'1-Kattan bu­nun sahih olduğunu belirtmiştir. Hadis, sümkürme sayısı bakımın­dan mükellefi muhayyer kılmış ve burun içinin iyice temizlenmesi için abdest alanm sümkürmede mübalâğa etmesini istemiştir.

409) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü arth)'âen:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu­yurdu ki:

«Abdest alan kimse burnunu iyice ayıklasın ve taş ile istinca eden kimse taş sayısını (çift değil, üç, beş gibi) tek yapsın.»"

Hadis Buhâri'de de ayni metinle abdest bahsinde rivayet edilmiştir. Mânâ bakımından 406 nohı hadis'e benzer. İzahı için ora­ya müracaat edilebilir.[202]

45 — Birer Defa Abdest (Uzuvlarını Yıkamak) Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

410) Sabit bin Ebî Safiyye es-Sümâlî  (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir: Ben Ebû Ca'fer (Muhammed El-Bakır) Radı-yallâhü anh) 'a: Câbir bin Abdi İlah (Radıyallâhü anhümâ) tarafın­dan sana:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (abdest uzuvlarını) bi­rer defa (yıkayarak) abdest aldı, diye tahdis edildi (mi?) diye sor­dum. Ebû Ca'fer evet. dedi. Ben Ebû Ca'fer'e Ve Resûlullah'ın (başka bir zaman) ikişer kere (ve diğer bir de­fa) üçer kere (abdest uzuvlarını yıkayarak abdest aldığı da Câbir ta­rafından sana tahdis edildi mi?) dedim. Ebû Ca'fer evet, dedi."[203]

 

İzahı

Hadis, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir defa­sında abdest alırken abdest uzuvlarını birer defa yıkadığına, başka bir zaman abdest aldığında uzuvlarını ikişer defa ve bir başka va­kit abdest alırken uzuvlarını üçer defa yıkadığına delâlet eder. Ke­za, abdest alınırken meshedilmesi matlup olan uzuvları da ayni şe­kilde birer, ikişer ve üçer defa meshettiğine delâlet eder. Çünkü hadiste yıkama ve mesh diye bir ayırım yapılmamış Vudû = abdest tâbiri kullanılmıştır. Birer, ikişer ve üçer defa abdest almak demek yıkanacak uzuvları ve meshedilecek uzuvları bir vakit birer defa, başka zaman ikişer defa ve bir başka zaman üçer defa yıkamak ve meshetmektir. Mesh ve yıkamanın toplamına abdest denilir.

Meshin bir defa yapılması matlubtur, bunun ikişer veya üçer defa yapılması matlub değildir, diyen âlimlere göre hadiste geçen ikişer ve üçer defa tâbiri yıkanan uzuvlara aittir.  Bu uzuvlar çoğun­luğu teşkil ettikleri için «İkişer ve üçer defa abdest aldı» ifadesi kul 1 anılmıştır.Sindi   bu yorumu beyan ettikten sonra şöyle der:

Bâzı âlimler: Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamak en mükem­mel şekildir. Resûl-i Ekrem'in bir ara birer veya ikişer defa yıka­makla yetinmiş olması bunun caiz olduğunu beyân etmek içindir, demişlerdir. Bence şöyle de olabilir: Birer defa veya ikişer defa yı­kamanın câizliği Kur*an-ı Kerim'in abdestle ilgili âye­tinde yıkamanın bir sayı ile kayıtlanmamasından ve mutlak olma­sından anlaşılıyor. Peygamber'in birer veya ikişer defa yıkamakla yetinmesi hususu suyun az oluşu veya acele etmeyi gerektiren bir halin bulunuşu dolayısıyla olmuş olabilir.

Sindi bu yorumu yapmıştır. Fakat 47'nci bâbta gelen 419 ve 420 nolu hadîsler ilk yorumun daha isabetli olduğunu gösterir.

Baş ve kulak meshinin sayısı hakkındaki âlimlerin görüşünü 51 ve 52 nolu bâblarda inşaallah anlatırız.

Tirmizi de hadîsi rivayet etmiştir. Yalnız seneddeki Şe-rîk'in çok yanılgan olduğunu söylemiştir. Tirmizi ayrıca Ebû İsa ve Vekî'in aracılığı ile hadîsi rivayet ederek bu­nun daha sahîh olduğunu ifade etmiştir.Veki'in rivayetinde Resûl-i Ekrem'in abdest uzuvlarını birer defa yıkadığı keyfiyeti var. îkişer ve üçer defa yıkadığına âit kısım yoktur.

Tirmizî şerhi Tuhfe yazarı bu hadîsi açıklarken râvî Sa­bit bin Ebi Safiyye Es-Sümâli' nin zayıf ve Ra-tizi olduğunu söylemiş ve Aliyyü'1-Kari, El Mirkat'ta senedin sahîh olduğunu beyan etmiş ise de senedde Şer îk ve Sa­fait'in bulunduğunu, bu nedenle senedin zayıf sayılması gerektiği­ni, ancak bu bâbta sahîh hadîslerin bulunduğunu ifade etmiştir.

Rafizîler, Şiilerin bir kolu olup hilâfetin Hz. Hü­seyin' den sonra sırayla oğlu Ali Zeynü'l-Abidîn'e, Zeynelabidîn oğlu Muhammed El-Bakır'a ve E1-Bakır'm oğlu Cafer-i Sâdık'a ...intikal ettiğine inanırlar.[204]

Hulâsanın 56'ncı sahifesihde Sabit bin Ebi Safiyye hakkında şu kısa bilgi var: Künyesi Ebû Hamze' dir.Küfe'-lidir.Enes ve Şa'bî' den rivayette bulunmuştur. Onun râvîleri ise Hafs bin Gıyas ve Şerik* tir. Kendisi Ra-fizî' dir.Nesai onun sıka olmadığını söylemiştir.E1-Man-sûr'un   hilâfeti zamanında vefat etmiştir.

411) İbn-i Abbas (Radtyallâhü ö»A/den, şöyle dediği rivayet edil­miştir :

(Bir defa)  Resûlullah  (Sal lal I ahu Aleyhi ve Sellem)'in (abdest uzuvlarını) birer avuç su ile (yıkayarak) abdest aldığını gördüm."[205]

 

İzahı

Abdullah İbn-i Abbâs'ın bu hadisinin, Müs1im'-den başka diğer sahih hadis kitablannda rivayet edildiği, Tirmi-z î' nin şerhi Tuhfe'de belirtilmiş,Tirmizi de:Bu bâbta ri­vayet edilen hadislerin en hasen ve sahih hadîsi, lbn~i Abbâ s'ın hadisidir, demiştir.

Tirmizi' nin şerhi Tuhfe'de hadîsin izahı yapılırken ezcüm­le şöyle deniliyor:

Hadis, abdest uzuvlarının bir defa yıkanmasının vâcib olduğu­na delâlet eder. Bunun için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) birer defa yıkamak ile yetinmiştir. Eğer ikişer veya üçer defa yıka­mak vacip olmuş olsaydı feirer defa yıkamakla yetinmezdi. Nevevi demiştir ki: Müslümanlar abdest uzuvlarını birer defa yıkamanın vacip olduğu ve üçer defa yıkamanın sünnet olduğu hususunda ic-mâ etmişlerdir. Abdest uzuvlarının birer defa, ikişer defa ve üçer defa yıkandığına, keza bâzı uzuvların üçer ve diğer uzuvların iki­şer defa yıkandığına dâir sahîh hadîsler gelmiştir. Bu hadîslerden anlaşılıyor ki bu şekillerin hepsi caizdir, en mükemmeli üçer defa yı­kamaktır ve birer defa yıkamak da yeterlidir.

412) Ömer (bin el-Hattâb)  (Radtyallâhü anh)'âen:

Şöyle söylemiştir: Ben, ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) 'in Tebuk savasında (abdest uzuvlarını) birer defa (yıkayarak) abdest aldığını gördüm.[206]

 

46 — (Abdest Uzuvları) Üçer Defa (Yıkayarak) Abdest Almak Babı

413) Şakîk bin Seleme[207] (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre söyle söylemiştir:

Ben, Osman ve Ali (Radıyallâhü anhümâJ'nın (abdest uzuvları­nı) üçer defa (yıkayarak) abdest aldıkların ve ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in abdestinin böyle olduğunu söylediklerini gör­düm."   :

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki hadîsi bize Ebû Hatim tahdîs etti (O da dedi ki) Bize Ebû Naim tahdis etti. (O da dedi ki) Bize Abdurrahman bin Sabit bin Sevbân tahdis etti. Ve bunun mislini zik­retti.

414) El-Muttalib bin Abdillah bin Hantab [208] (Radtyallâhü an-kümâyden rivayet edildiğine göre:

Kendisi (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'nın (abdest uzuvlarını) Üçer defa (yıkamak suretiyle) abdest aldığını ve Resû­luIIah (Sallallahü Aleyhi ve Seli em)'in böyle abdest aldığını rivayet ettiğini söylemiştir."

415) Âişe ve Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ankümâ)fden rivayet edil­diğine göre:

Kendileri, Nebi (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin (abdest uzuv­larını) üçer defa (yıkayarak) abdest aldığını söylemişlerdir.'*

416) Abdullah bin Ebî Evfâ[209] (Radıyallâhü anhümâ)'den rivayet edil­diğine göre şöyle söylemiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ 'in (abdest uzuvla­rını) üçer defa (yıkayarak) abdest aldığını ve başını bir defa mes-hettiğini gördüm."Zevâid'de hadîsin isnadının zayıf olduğu bildirilmiştir. Çünkü râvile-rinden Fâid bin Abdır rahman'm hadîslerinin mtinker olduğu Buhârî tarafından söylenmiştir. El-HâSinı de, Fâid'in, îbn-i Ebi Evi'â'dan mevzu hadîslsr rivayet et­tiğini söylemiştir. Ancak bu hacüsîn metni tarafından Hs. Ali'den rivâyat edilmiştir.

417) Ebû Mâlik El-Eş'arî (RadtyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine göre demiştir ki:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (abdest uzuvlarını) üçer defa (yıkayarak) abdest alırdı.[210]

418) Er-Rubeyyİ Bint-i Muavviz bin Afra (RadtyaUâhü anhâ)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (ab­dest uzuvlarını) üçer defa (yıkamak suretiyle) abdest alırdı."[211]

 

Bu Bâbtaki Hadîslerin İzahı

Burada geçen hadîsler, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) 'in abdest uzuvlarını üçer defa yıkadığına delâlet ederler. Tir-mizi de aynı başlık altında açtığı bâbta Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in böyle abdest aldığına dâir Hz. Ali (Radı­yallâhü anhJ'nin hadîsini senedi ile beraber zikrettikten sonra, konu hakkında Osman, Er-Rubeyyî, İbn-i Ömer, Âişe, Ebû Ümame, Ebû Rafi1. Abdullah bin Amr, Muâviye, Ebû Hüreyre, Câbir, Abdullah bin Zeyd ve Ebû Zer (Radıyallâhü anhüm) hazretlerinden ri­vayetler bulunduğunu ifade eder. Bu arada Tirmizî şöyle der:'Konu hakkında rivayet olunan en hasen ve en sahîh hadîs Hz.Ali' nin hadîsidir. Bütün âlimler şunda müttefiktirler ki, uzuv­ları birer defa yıkamak yeterlidir, ikişer defa yıkamak daha iyidir. En faziletlisi üçer defa yıkamaktır.Daha fazla yıkamak ise yoktur.Tirmizî'nin şerhi Tuhf e'de,Hz.A1i nin hadîsinin Ebû Dâvûd, Nesâi ve îbn-i Mâceh (413 nolu) tarafın­dan da rivayet edildiği bildiriliyor.[212]

 

47 — Birer, İkîşer Ve Üçer Defa(Uzuvları Yıkayarak) Abdest AlmakHakkında Gelen Hadîsler Babı

419) (Abdullah) İbn-i Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'den :

Şöyle söylemiştir: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem (ab-dest uzuvlarını) birer defa (yıkayarak)  abdest aldı ve:

-Bu, o kimsenin abdestidir ki Allah hiç bir namazını bunsuz ka­bul etmez.» buyurdu. Sonra (abdest uzuvlarım) ikişer defa (yıkamak suretiyle), abdest aldı ve :

«Bu, değerli ve kıymetli abdesttir.» buyurdu ve (mübarek uzuv­larını) üçer defa da (yıkayarak)  abdest aldı ve:

«Bu, abdestin en mükemmel olanıdır. Ve bu  (şekil), benim veHalilü'1-Lah İbrahim'in abdestidir. Kim böyle abdest alıp tamamla­dıktan sonra:

— Ben, Allah'tan başka tapınmaya lâyık ilâh olmadığına, Mu-hammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederim,»

Derse o kimse için Cennetin sekiz kapısı (beraber) açılır. Onlar­dan dilediğinden girer.» buyurdu."

Not : Zevâid'de isnadın zayıf olduğu belirtilerek nedenleri şöyle anlatılıyor : Râvîlcrinden Zeyd El-Ammi zayıftır, râvi Abdurrahim ise metruk, hattâ kezaâb-tır. Râvl Muâviye bin Kurra ise tbn-i Ömer'e ulaşmamıştır. îbn-i Hatim bu du­rumu El-llel'de söylemiş El-Hâkim de El-Müstedrek'te açıklamıştır.[213]

 

İzahı

Hadis, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest uzuvlarını birer defa, ikişer defa ve üçer defa yıkamak suretiyle üç türlü abdest aldığını bildirmektedir.

Birer defa yıkamak, namazın sıhhatinin şartı olduğu, bunsuz na­maz kıhrıamıyacağı ve kabul olunmayacağı hükmü veriliyor.

Abdest uzuvlarını ikişer defa yıkamak suretiyle alınan abdes­tin Allah katında değerli ve kıymetli olduğu ifâde buyuruluyor.

Sindi diyor ki, fıkradan maksad, abdestin bizatihi değerli ve kıymetli olmasını veyahut böyle bir abdestle kılınan namazın değer­li ve kıymetli olmasını belirtmektir. İki yorum şekli de uygundur1.

Hadîsin son kısmında ise Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, uzuvları üçer defa yıkamak suretiyle alman abdestin en mükemmel abdest olduğunu ifâde buyurduktan sonra, bu çeşit ab­destin, Zat-ı Nebevilerinin ve dedesi Hz. ibrahim (Aleyhisse-lâm)'in abdest şekli olduğu belirtilmiştir.

Sindi* nin Suyutİ1 den naklen beyân ettiğine göre, Ta-barâni'nin rivayetinde;«Ve benden önceki Nebilerin abdestidir.» cümlesi de bulunur.

Sindi, diyor ki: Hadislerden anlaşıldığı gibi peygamberimi­zin ümmeti, abdest eseri olarak âhirette yüzleri, kolları ve ayaklarınurla parlar halde haşrolunacak ve bu parıltı onlara mahsustur. Sair ümmetlerin böyle bir durumu olmayacaktır. Ama peygamberlerin hepsinin bu durumda hasrolunması muhtemeldir. Böyle yorum ya­pılınca bu hadisin, abdest eseri olarak görülecek parlamaya âit ha­dîslere aykırı düşecek bir yönü kalmaz. Çünkü netice şu olur: Bü­tün peygamberlerin abdest almış olmaları, Ümmetlerinin de abdest aldıklarını gerektirmez. Abdest eseri olarak ümmetimizde buluna­cak ve «Gûrre ile Tahcîl» denilen nur parıltısının peygamberlerde bu­lunması, bunun ümmetimize mahsus olduğuna engel değildir. Çün­kü hadîsler diğer ümmetlerde gurre ve tahcîl bulunmayacağını ifâ­de ederler. Fakat peygamberlerde bulunmayacağına dâir bir kayıt yoktur.

Şayet, diğer peygamberlerin ümmetlerinin de böyle abdest al­dıkları kabul edilirse şöyle denilecek: Onlar da abdest almışlar ise de gurre ve tahcîl durumu onlarda bulunmayacaktır. Allah Teâlâ Ümmet-i Muhammediyye'y özel bir ikram mahiyetinde gurre ve tahcîli verecektir.

Abdestin isbağı ( mükemmel bir şekilde alınması) ve abdes-tin bitiminde kelime-i şahadet okunuşu halinde cennet kapılarının açılması ile ilgili fıkra, Müslim'de ve Ebû Davud'un süneninde Hz.Ömer (Radıyallâhü anhî 'den ve  Hz.Ukbebin Âmir El-Cühen i  (Radıyallâhü anhî'den müteaddit senedlerle rivayet edilmiştir.    Abdest sonunda okunan kelime-i şehâdetin baş kısmında; parçası da bulunur. Tabarâni   ise daha uzun bir ilâve yaparak şöyle nakleder :

Tirmizi nin    rivâyetindeki dua ise şöyledir:

Ömer ve Ukbe (Radıyalİâhü anhüına)'nın isbag ve duâ ile ilgili hadîsleri kitabımızın 60'ıncı babında da gelecektir.

Yukarda Zevâid'den naklen beyan ettiğimiz nedenlerle isnad za­yıf olmakla beraber, Peygamber'in abdest uzuvlarını birer defa, iki­şer defa ve üçer defa yıkadığı sahih hadîslerle sabittir. Keza hadi­sin son kısmında mevcut duanın okunması ve bunun mükâfatına dâir sahih hadîsler Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd gibi mutemed kitablarda mervîdir.

420) Ubeyy bin Kâ'b (Radtyallâhü anh)'den şöyle dediği rivayet olunmuştur :

Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), su istedi ve  (abdest uzuvlarını) birer defa (yıkayarak) abdest aldı. Sonra buyurdu ki :

-Bu, abdest görevidir.» veyahut şöyle buyurdu: «Bu, kişinin öy­le abdestidir ki, onu almazsa Allah, hiç bir namazını kabul etmez.»

Bundan sonra O, (uzuvlarını) ikişer defa (yıkamakla) abdest al­dı ve bundan sonra şöyle buyurdu.

«Bu, kişinin öyle bir abdestidir ki, onu aldığı zaman Allah ona sevabdan iki pay verir.»

Daha sonra O, üçer defa (yıkamak suretiyle) abdest aldı. Sonra buyurdu ki *  «Bu, benim ve benden önceki Resullerin abdestidir.[214]

 

48 — Abdestte Îktisad Ve Bunda İsrafın Keraheti Hakkında Gelen Hadisler Babı

421) Übeyy bin Kâ'b (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre

Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:

«Şüphesiz abdest (vesvesesi) için Velehân denilen bir şeytân var­dır. Bunun için su vesvesesinden sakının.[215]

 

İzahı

Tirmizî' nin   şerhi Tuhfe'de şöyle deniliyor: Zehebi,   El-Mîzân'da:    'Ahmed,   Hârice* yi   zayıf görmüş,   İbn-i   Muin,   Hârice   sıka değil, kezzâbtır, demiş, Buhâri   de   tbnü'l-Mûbârek   ve   Vekî'in   onu ter-kettiklerini ifâde etmiştir' der.

Velehân: Sözlükte aşırı aşk ve şiddetli muhabbet dolayısıyla aklın gitmesi ve şaşmaktır. Abdest işinde vesvese eden şeytâna bu ismin verilmesinin sebebi, abdest işine vesvese sokmak yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut yaptığı vesvese ile insanı öyle bir hayrete so­kuyor ki, artık kişi kendisini şaşkın görür, şeytânın nasıl onunla oy­nadığını anlamaz. Abdest alırken uzvunun ıslanıp ıslanmadığını vekaç defa yıkadığını bilemez olur. Bundan dolayı da bu isim verilmiş­tir, denilebilir.

Hadîsin: «... Su vesvesesinden sakının* fıkrası hakkında Tıy-b' den naklen Tuhfe'de deniliyor ki: Yâni abdest uzuvları ıslan­dı mı, ıslanmadı mı, bir defa mı, iki defa mı yıkandı, su temiz mi ne-cis mi?, Su kulleteyn var mı, yok mu? diye Velahân adlı şeytânın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveselerden kaçının,

Ibnü'l-Melik demiş ki, şeytân su hakkında pek fazla ves­vese verdiğinden fıkrada Velehân vesvesesi, tâbiri yerine su vesve­sesi, tâbiri mübalâğayı ifâde etmek için kullanılmıştır. îbn-i Ha-cer de Îbnü'l-Melik'in   bu görüşünü benimsemiştir.

Hadîs, abdest alınırken suda israf etmenin kerahetine delâlet eder. Nehir kenarında bile abdest alınırken suda israf etmenin ke­rahetinde âlimler icmâ etmişlerdir.

422) Amr bin Şuayb'ın dedesi (baba babası Abdullah bin Amr binel-As) (Radtyallâhü anhüm)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Bir a'râbî Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanma gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (abdest uzuvlarını) üçer defa (yıkayarak) ona abdest almayı göster­di. Sonra buyurdu ki:

«Abdest budur. Bundan fazla yapan kimse, isâe etmiş veya taad-dî etmiş veya zulüm etmiş olur.»"[216]

 

İzahı

Hesûl-i Ekrem'e gelen adamın ismi bildirilmemiştir. Burada ve Nesei' nin rivayetinde a'râbî diye geçmekte;Ebû   Dâvûdve diğer bâzı rivayetlerde 'recûl = adam' diye geçer. Adamın a'râbi yâni bedevi olması muhtemeldir.

Adam'ın, abdest nasıl alınır? sorusu da rivayetlerde değişik cüm­lelerle ifâde edilmiş ise de mânâ bakımından bir farklılık teşkil etmez.

Soru üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uygu­lamalı olarak abdest almayı öğretmiştir. Abdest uzuvlarını üçer de­fa yıkadığı anlaşılıyor ise de bunun tafsilâtı anlatılmıyor. Fakat Ebü   Davud'un   rivayetinde şöyle tafsilât var:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce iki elini bilekler­le beraber üçer defa yıkadı, sonra yüzünü üç defa, daha sonra iki kolunu (dirseklerle beraber) üçer defa yıkadı. Bundan sonra basma mesnetti. Bunu takiben şahadet parmaklarını (n uçlarım) kulakları­na sokarak baş parmakları ile kulaklarının dışını ( arkasını) ve içini (= önünü) mesnetti. Sonra ayaklarını (aşık kemikleriyle birlik­te) üçer defa yıkadı...»

El-Menhel yazarı diyor ki:

Hadîste mazmaza ve istinşâktan bahsedilmiyor. Resûl-i Ekrem, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunları yapmamanın caiz olduğunu beyan etmek için bırakmış olabilir. Yahut O, bunları da yapmış olup râvî yüz yıkamayı anlatmak ile yetinmiş olabilir.

Sindi, Buharı' nin sarihlerinden İbn-i Hacer' den naklen beyânına göre hadîsteki üçer defa tâbiri yıkamaya aittir. Mesh işi böyle değildir. Nitekim Saîd bin Mansûr'un ri­vayetinde meshin bir defa yapıldığı belirtilmiştir. Şayet meshin üçer defa yapıldığı subût bulursa delillerin uzlaştırılması için üç mesh-ten maksad başın her tarafının meshedilmesidir.

Hadisin  «Bundan fazla  yapan...»  fıkrasına gelince, El-Menhelmüellifi şunu söyler:

Meselâ, uzuvları üçer defadan fazla yıkamak veya yıkanması emrolunan uzuvlardan başka uzuvları da yıkamak bu fıkra ile ya­saklanıyor.

Fıkradaki İsâe ve zulüm kelimelerinin açıklaması hususunda El-Menhel'in beyânına göreE1- Ayni şöyle demiştir:

İsâe etti. Yâni şer-i şerifin âdabına karşı teddüb ve sünnetti se-niyyeyi terk etmekle kötü yaptı.

Zulüm etti. Yâni meşru sayıdan fazla yapmak sebebi ile sevabı­nı azaltarak nefsine zulmetti. Bâzılarına göre »zulmetti» tâbirinden maksad şudur: Üçer defa yıkamakla sünnetin hâsıl olmadığını iti-kad etmekle zulmetmiş, haksızlık etmiştir.

El-Menhel yazarı da: İsâe ve zulümü birleştirerek şöyle mânâ-landırır: O kimse, Resûl-i Ekrem'e muhalefet etmekle, sevapsız ye­re fazla yıkamak suretiyle nefsini yormakla ve faydasız olarak su­yu zayi etmekle kötü yapmış, haksızlık etmiştir.

«Taaddî etti» cümlesine gelince, bu cümle Ebû Davud'un rivayetinde yoktur.Taaddî etmek sınırı aşmak demektir. Böyle ya­pan kimse meşru sayıdan fazla yıkamakla sınırı aşmış olur.Ne-sâi'nin   rivayetinde bu cümle vardır. Şunu da belirteyim Nesâi'nin rivayetinde bu fiiller;ve iledir. Yani «...İsâe etmiş ve taaddi etmiş ve zulmetmiştir.» Halbuki kitabımızda  ev ilegeçtiği için tercemede*isâe etmiş veya taaddî etmiş veya zulm etmiş...»dedik.

Sindî diyor ki, musannifin rivayetinin zahirine göre «veya ... veya ...» tâbiri râvinin tereddüdünü ifâde eder.

El-Menhel müellifi, Peygamber'in böyle yapanı kınaması, onun bu işten vazgeçirilmesi içindir, dedikten sonra El-Mirkat'a atfen ver­diği malûmata göre İmam Nesei: Şüphe halinde kalbin tat­min olması için üçten fazla yıkamakta beis yoktur, demiştir. Fakat El-Menhel yazarı diyor ki, üçer defa yıkadıktan sonra doğacak şüp­heye mahal kalmaz. Bu vesvesenin kapısını açabilir. Bunun için Îbnü'l-Mübârek hadîsin zahirini tutarak : Üçer defadan fazla yapanın günah işlediğinden emin değilim, demiştir. Ahmed ve îshak da:Deliden başkası üçten fazlasını yapmaz, demiş­lerdir. İbn-i Hacer de: Elini yüzlerce defa yıkadığı halde, abdestsizliğinin kalkmadığını itikad eden vesveselileri gerçekten mü­şahede ettik, demiştir.[217]

 

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

1. Kişi bilmediği hususları bilenlere sormalıdır.

2. Bilenler bilmeyenlere anlıyacakları şekilde anlatmalı ve ge­rekirse uygulamalı olarak göstermelidirler.

3. Yıkanacak abdest uzuvları üçer defa yıkanmalıdır.

4. Baş ve kulaklar birer defa meshedilmeli ve kulağın her tara­fı meshedilmelidir.

5. Abdest alınırken sünnete uyulmalı, fazla veya eksik yapılma­malıdır.

6. Sünnet olana muhalefet etmek kötü, sının aşmak ve zulüm­dür.  Kınanmayı muciptir.

Hadis, Ebû Dâvûd ve Nesâi den başka,Ahmed Beyhaki. Tahavî ve îbn-i   Huzeyme   tarafından da mervidir.

423) İbn-İ Abbâs  (Radtyaüâhü  anhümâyden şöyle  dediği  rivayet olunmuştur :

Ben (bir defa Peygamber'in hanımlarından olan) teyzem Meymûne  (Radıyallâhü anhâî'mn yanında geceledim. Nebi  (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)  (gece) kalkıp eski bir su kırbasından abdest aldı. Suyu azar azar kullanıyordu. Ben de kalktım. On un yaptığı gibi yap tun."

424) (Abdullah) îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'den: Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)  bir adamı abdest alırken gördü ve ona buyurdu ki: «İsraf etme. İsraf etme.[218]

425) Abdullah bin Amr (Radtyallâhü anhümâyden:

Şöyle demiştir:   (Bir gün) Sa'd abdest alırken Resûlullah (Sal­lallâhü Aleyhi ve Sellem), onun yanından geçti vei

Bu israf nedir?» buyurdu. Sa'd de i -Abdestte israf var mı? diye sorunca, Resûlullah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) :

«Akan bir nehir üzerinde bile olsan evet.» (abdestte israf vardır.) buyurdu.[219]

 

İzahı

423, 424 ve 425 nolu hadisler de abdest alınırken israf etmenin ya saklığına delâlet ederler.

Ebû Dâvûd'un süneninde Abdestte İsraf Babı var.Tirmizi de Abdestte İsrafın Keraheti Babı diye bir bölüm ayırmıştır.

El-MenheJ yazarı, israf babında şu bilgiyi veriyor:

Nevevî demiştir ki:«Deniz kıyısında bile olunsa suda isra­fın yasaklığı hakkında âlimlerin icmâ'ı vardır. Ezhar kavle göre bu israf tenzihen mekruhtur. Bâzı arkadaşlarımız, haramdır, de­mişlerdir.»

Kerahet kavli Cumhurun sözüdür. Su israfı, bir zarara veya bir malı zayi etmeye sebebiyet vermediği takdirde durum böyledir. Ak­si takdirde haram olur.

Hanefi âlimlere göre, kişi, kendisinin malı olan veya mu­bah (= her işte kullanılabilen sahipsiz) su ile abdest aldığında israf etmesi tahrîmen mekruhtur. Ama mescitlerdeki su gibi taharet için vakfedilmiş, olan suda israf etmek ise haramdır.[220]

 

49 — Abdest İsbağı (= Tam Alınması) Hakkındaki Hadîslerin Beyânı Babı

426) (Abdullah)   İbn-i Abbas  (RadtyaUâhü anhümâ)'den : Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize abdest isbağım emretti."[221]

 

İzahı

İs bağ: Arap dilinde işin hakkını vermek, tam yapmaktır.Sindi, EI-Menhel ve Tuhfetü'l-Ahvezi müellifleri abdest is-bağından maksad : Farzlarına, sünnetlerine ve müstehablarına riâyet etmek suretiyle tam ve mükemmel bir şekilde abdest almaktır. Riâyet edilmesi istenenlerden bir kısmı şunlardır: Abdest uzuvlarının her ta­rafını iyice yıkamak, yıkamayı üç defa tekrarlamak, uzuvları ovmak, yüz, kollar ve ayaklar yıkanırken, alın, dirsekler ve aşık kemiklerin ötesindeki bitişik yerleri yıkamaktır, derler.

Sindi diyor ki İbn-i Abbâs, (Radıyallâhü anh) bu­rada «...Bize...» tâbiri ile tüm müslümanları kasdetmiş olabilir. Bu takdirde isbağ emri mendupluk içindir. (Yâni müslümanların abdest-te isbağ etmeleri mendubtur). Bu tâbir ile yalnız Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ehl-i Beyti kasdedilmiş olabilir.Nesâî ve başkasının rivayetinde İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) Ehl-i Beyte mahsus olan dinî hükümler meyânında bunu an­latmıştır. Bu takdirde emir vucûp veya müekked mendubluk için­dir.Yâni Ehl-i Beyt için isbağ vâcib veya sünnet-i müekkede hük­münde mendubtur.Ehl-i Beyt'in dışında kalan müslümanlar için ise normal sünnet hükmünde mendubtur. Böyle olunca fıkıh âlimleri­nin Ehl-i Beyte âit bu özel durumu belirtmeleri gerekirdi. (Halbuki böyle bir ayırım yapmamışlardır.)

427) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâkü ankyâen rivayet olunduğu­na göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyurduğu­nu işitmiştir:

—  «Allah'ın, günahlara keffâret ve hasanâtı artırmaya   vesile kıldığı şeyleri size göster m iyeyi m mi?» Sahabîler:

—  Göster, yâ Resûlallah! dediler. Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Güçlüklere rağmen abdesti tam olarak almak, mescidlere doğru çok adım atmak ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemek­tir.» buyurdu.[222]

428) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu :

Güçlüklere rağmen abdesti kemâl üzere almak ve mescitlere doğ­ru çok adım atmak ve (bir) namazdan sonra da gelecek namazı gö­zetlemek (beklemek) günahların kefaretidir."[223]

 

İzahı

Müslim ve Tirmizi'nin «Abdest İsbağı» babında Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şâhid duru­mundaki hadiste Resûl-i Ekrem'e âit kısım burdaki lafızların ayni­dir. Sahabî'ye âit lafızlarda mânâyı etkilemeyen az bir değişiklik vardır.Ordaki hadîsin meali şöyledir:

"Ebû HÜreyre (Radıyall&hü anhVden :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (sa-hâbîlere) :

—  «Allah'ın, günahları imha ettirdiği ve dereceleri yükselttirdi­ği şeyleri size göstermiyeyim mi?» buyurdu. Sahâbiler :

— Göster, Yâ Resûlallah! dediler. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— Güçlüklere rağmen abdesti tam olarak almak, mescidlere doğru çok adım atmak ve (bir) namazdan sonra diğer (bir) nama­zı beklemektir.  İşte sizin rıbatınız ( nöbetiniz) budur.» buyurdu."

Yukarıya mealini aldığım Ebû Hüreyre' nin hadîsin-deki Resûl-i Ekrem'e âit buyruğun son cümlesi Ebü SaId-i H udri'nin hadisinde yoktur.

Tirmizi'nin şerhi Tuhfe'de Nevevi' den naklen be­yan edildiğine göre Kadı Iyaz, hadisle ilgili olarak şöyle de­miştir :

'Günahların imhasından maksad, onları mağfiret etmek (ört­mek) tir. Bununla beraber, imha tâbiri ile günahları hafeze melek­lerin defterinden silmek kasdedilmiş olabilir ki, bu takdirde yine gü­nahların mağfiretine delâlet eder.'

Derecelerin yükselmesi de cennetteki makamın yükselmesi de­mektir. Konuşmanın soru ve cevap şeklinde oluşu, buyurulan ha-kikatlann zihinlerde iyice yerleşmesini sağlar.

Hadîsteki «Güçlükler tâbiri ile şiddetli soğuk, suyun dokun­masından eziyet duyulan hastalık, su arayıp bulmakta duyulan güç­lük, gerektiğinde parayla, hatta pahalı bir fiatla suyu satın almak ve benzeri zorluklar kasdedilmiştir.

«Mescidlere doğru çok adım atmak» durumu ise Nevevi'nin beyan ettiği gibi evin mescidlere uzak oluşu ve mescitlere devamlı gitmekle sağlanır.

«Bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemek» fıkrasından maksad, Tuhfe'de şöyle açıklanıyor:

Yâni, kişi cemaatla veya tek başına namaz kıldıktan sonra, otur­duğu yerde veya evde diğer namaz vaktinin gelişini bekler, fikrini ona bağlar, yahut işiyle meşgul olmakla beraber, kalbini gelecek na­maz vaktine bağlar.

Ebü'l-Velîd El-Bacî ise fıkrayı, bir vakit namazından sonra, otur­duğu yerde diğer namaz vaktini belkemek, şeklinde yorumlamış ve bu durum, zamanları birbirine yakın olan namazlara mahsustur. Di­ğer namazlar için böyle bir bekleyiş âdet olmamıştır, der.

Musannifin rivayetinde bulunmayan, fakat Müslim ile Tirmizî'nin rivayetinde bulunan «İşte sizin ribatınız budur» cümlesine gelince; ribat; nöbet yeri ve bir şeye kendini hapsetmek, demektir. Namaz kılmak için camiye gidip orada namaz vaktini bek-liyen kimse kendini ibâdete hapsetmiş gibidir. Şöyle de denilebilir: Hadîste anılan ibâdetlere devam etmek cihad ve serhatte nöbet bek­lemek gibidir. Bâzıları; anılan ibâdetler, sahibini günahlardan men-ettiği için buna ribat denmiştir, derler.Nevevî de fıkra hak­kında: «Yani rağbet edilen ribât budur. Bir kısım ilim adamları­na göre rıbatm en faziletlisi budur.Nasıl ki, cihadın en büyüğü ne­fisle yapılan cihaddır. Şöyle yorumlamak da mümkündür:Ribat çeşitleri arasında herkes için yapılması ve sevabına kavuşulması mümkün olan ribât işte budur.»

Tuhfe'de beyân edildiğine göre Kadı Iyâz şöyle demiştir: Bu ameller gerçek ribattır. Çünkü şeytanın nefis üzerine yapmak istediği etki yollarını tıkar, şehvanî arzuları yener, vesveselere en­gel olur. Bu ise büyük cihaddır.[224]

 

50 — Sakal Tahlili Hakkındaki Hadisler Bâb1

429) Ammâr bin Yâsİr (Radtyallâhü anhümâ)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'!, (abdest aldığın­da mübarek) sakalını tahlil ederken gördüm."

430) Osman   (Radtyaltâhü  ank)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah  (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) abdest alırken,  (mü­barek) sakalını tahlil etti.

431) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anhyden :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab­dest aldığı zaman (mübarek) parmaklarım (açıp) aralıyarak (mü­barek) sakalını tahlil ederdi.[225]

432) (Abdullah)  bin Ömer (Radtyallâhü artkümâ)'den :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab­dest aldığı zaman (mübarek) yüzünün her İki yanını biraz ovduktan sonra parmaklarını aşağıdan yukarıya doğru sakalının araşma so­kup karıştırırdı.[226]

433) Ebû  Eyyûb El-Ensârî (Radtyallâhü ak)'den rivâyel edildi­ğine göre şöyle söylemiştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'! gördüm. Abdest aldı ve (abdest alırken) sakalını tahlil etti."Zevâid'de:Bu. 2ayıf bir isnaddır. Çünkü râvîlerinden Ebû Sevre ve Vasıl Er-Rakkaşî'nin zayıflığı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir, denilmiştir.[227]

 

İzahı

Tahlil t Sindi diyor ki, tahlil, esasen bir şeyi diğer bir şe­yin arasına sokmak, demektir. Burada ise sakalın kıllarım aralamak­tır. Tuhfetü'l-Ahvezî'nin beyânına göre,ibnü'-Arabi; Tah­lil, burada parmakları sakal kılları arasına sokmaktır, demiştir.

Tirmizi ve Ebü Dâvûd da sünenlerinde Tahlil için bir bâb açmışlardır. Ebü Dâvüd, bu bâbta yalnız Hz. Enes (Hadıyallâhü anhJ'in (431 nolu) hadisini başka bir sened ile ve başka cümlelerle nakletmiştir.   Oradaki metne göre:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest aldığı zaman bir avuç su alarak mübarek çenesinin altına sokup onunla sakal-ı şerifini parmaklan İle karıştırırdı ve«Rabbim azze ve celle bana böyle yapmamı emretti.» buyururdu.

Tirmizi ise Hz. Ammâr (Radıyallâhü anh)'in 429 nolu hadîsini buradaki senedle ve daha uzun metinle,Hz. Osman (Radıyallâhü anh) 'in 430 nolu hadisini de son râvî hariç, aynı sened ile ve şu mânâyı ifade eden metin ile rivayette bulunmuştur:

«Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sakalını tahlil ederdi.» Tirmizî,   bu arada şöyle der:   «Tahlil hakkında Âiş e,Ümmü Seleme, Enes, Ibn-i Ebi Evfâ  ve  Ebû Eyyûb  (Radıyallâhü anhüm) 'den hadîsler rivayet edilmiştir. Hz.

0sman'in hadisi hasen ve sahihtir.Buhâri, de:Tahlil hakkında rivayet olunan en sahih hadîs, Amir bin Şakik'ın Ebû   Vâi1 aracılığı ile   Osman' dan   rivayet ettiği hadîstir, demiştir.»

Hz.Osman (Radıyallâhü anh) 'in hadisinin İbn-i Hib-bân, İbn-i Huzeyme, Darekutnİ ve El-Hâkim tarafından da rivayet edildiği   Tuhfe'de   bildirilmiştir.

El-Menhel yazarı da Tahlil babında Enes (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini açıklarken ezcümle şunları söyler:

«Hadis, abdest alınırken sakalı hilallamanın meşruluğuna delâ­let eder. Bu meşruluğun değeri konusunda âlimler ihtilâf etmişler­dir.

Mâliki, Şafii ve Hanbelİ imamları ile Hanefi imamlarından Ebû Yûsuf, gür olan sakalı tahlil etmek sün­nettir. Hafif olan sakalın içini ve dışını yıkamak vâcibdir.Bir saka­la karşıdan bakıldığı zaman kılların arasında deri görülmezse gür sayılır, görülürse hafif sayılır, demişlerdir. Bu imamların tahlil hak­kındaki delilleri Enes (Radıyallâhü anh)'m hadisi ile ona ben-ziyen hadislerdir.

Ebü   Hanife,    İmam    Muhammed    ve bâzı   M â1iki1er   tahlilin müstahab olduğunu ve bu konuda vârid olan hadîslerin zayıf olup tahlilin sünnet oluşuna yeterli delil sayılamıya-cağını söylemişlerdir. Fakat   Tirmizi, El-Hâkim, İbnü'l-Kattan İbnü's-Seken ve başkaları tahlil hakkında vârid olan hadîslerin bir kısmını sahîh görmüşlerdir.

Zahirîye mezhebine mensup âlimler ve Ebû Sevr, îshak bin Raheveyh ile Hasan bin Salih, En es    (Radıyallâhü anh)'in hadisindeki;     

= «Benim Rabbim bana böyle emretti.» fıkrasının zahirine bakarak tahlilin vücûbuna hükmetmişlerdir. Cumhur ise: Fıkradaki emir ve benzeri emirler mustahablık içindir. Vucûp için emir hafif saka­lın tahliline mahsustur, demişlerdir.»

Hadis sahiplerinin hal tercemelerine gelince, Ammar'in 146, Osman'ın 109-1X3, Enes'in 24, îbn-i Ömer'in 4 ve Ebû Eyyüb'un 318 nolu hadîslerin izahı meyanında bu zevât-ı Kiram'ın kısa hal tercemeleri okuyuculara sunulmuştur. (Radıyallâ-hün anhüm ve annâ ecmaîn).[228]

51— Başa Meshetmek Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

434) Amr bin Yahya'dan (O da) babası (Yahya el-Mâadnl (Radt-yattâhü ankümâyâen rivayet edildiğine göre, Yahya, Abdullah bin Zeyd [229]e: — ki o da Amr bin Yahya'nın ceddidir.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "n nasıl abdest aldığı­nı bana gösterebilir misin? diye sordu. O da evet, dedi. Bunun üzerine (bir miktar) abdest suyunu istedi. Ellerine su döktükten sonra ellerini iki defa yıkadı. Sonra üç defa ağzını çalkalayıp burnuna su çekti. Bundan sonra yüzünü üç kere yıkadı. Daha sonra ellerini dir­seklerle beraber ikişer defa yıkadı. Sonra iki eliyle (bütün) başını meshederek her iki elini ileri götürüp geri getirdi. Başının ön tara­fından başhyarak ellerini ensesine kadar götürdü. Sonra ellerini ge­ri getirerek başladığı yere vardı. Bundan sonra ayaklarını yıkadı."[230]

 

İzahı

Hadis: Mâlik, Buharı, Müslim, Tirmizi, Nesâi, Ebû Dâvûd ve tbn-i Hibbân tarafından da ri­vayet edilmiştir.

Ebû Dâvûd'un «Peygamber'in abdestinin sıfatı» başlığı altında açtığı sünen babında rivayet ettiği Hadis'in şerhi El Menhel-de şu malumat var:

«Abdullah bin Zeyd'e soru soran zâtın Yahya E1-Mâzini olduğu musannif (Ebû DâvüdJ'un riva­yetinde ifade edilmiştir. Şâfii'nin El-Ümm'de Mâlik' ten aldığı rivayet de böyledir. (Musannifimizin buradaki rivayetinde gö­rüldüğü gibi böyledir.)

Bâzı rivayetlerde soru sahibinin Amr bin Ebi'l-Hasan olduğu bildiriliyor. Bu zât, Yahya' mn amucasıdır. Diğer bir kısım rivayetlere göre Yahya' mn babası ve mezkûr Amr'in babası olan Ebü'I-Hasan El-Ensârİ tarafından soru sorulmuştur. Buhâri' nin ve diğer bâzı âlimlerin rivayetinde ise soru sahibi ismen belirtilmeyerek «Bir adam- diye geçer.

Soru sahibinin ismi hususunda görülen ihtilâfın bertaraf edil­mesi için şöyle bir şey söylemek mümkündür:

Abdullah bin Zeyd'in yanında. Hadis'in râvisi Yah­ya bin Ammöre El-Mâzini, Yahya' nin amcası Amr bin Ebi'l-Hasan ve Amr'in babası Ebü'I-Hasan El-Ensâri toplu halde bulunmuşlardır. E1-ismâi1' nin rivâyetindeki «Biz Abdullah'a söyledik ki...» tâbiri bu yo­rumu destekler. Abdullah (Radıyallâhü anh)'a soruyu yönel­ten zât. Amr'dır. Ebü'I-Hasan onun babası ve büyüğü, Yahya da Hadis'in râvisi olduğundan bunlar da mecazi olarak soru sahibi gösterilmiştir.

Abdullah bin Zeyd'in, Amr bin Yahya1 mn ceddi olduğu ifade edilmiştir. E1- Aynı ve bâzı âlimler: Amr'-ın, annesi Abdu1lah' in kızıdır,, demişlerdir. Fakat E1-Hâ-fız bunun bir yanılma olduğunu, çünkü îbn-i Sa'd, Amr'-ın anası Hamide bint-i Muhammed bin lyâs bin El-Kebîr' dir, dediğini beyan etmiştir. İbn-i Abdi'l-Ber de: Mâlik' ten başka kimse Abdullah, Amr'in dedesidir, dememiştir, diyerek bunun bir yanılgı olduğunu belirtmiş­tir,   îbn-i   Dakiki'1-îyd   de ayni şeyi söylemiştir.

El-Menhel yazarı, bu nakilleri yaptıktan sonra sözlerine devam­la şöyle der: Bu nakillerden anlaşılıyor ki Abdullah bin Zeyd, Amr bin Yahya' nin ne anası ne de babası tara-fından dedesi değildir.

Hadîsin Mânâsı

Soru sahibi, Abdullah bin Zeyd (Radıyallâhü anh)'-den abdest tarifini uygulamalı olarak göstermesini istemiş, çünkü, bu tür öğretim daha etkilidir. Soru sahibinin «... Bana gösterebilir misin?» diye istifhamda bulunmasının sebebine gelince El-Menhel yazarı diyor ki: Abdullah bin Zeyd* in bunu unutmuş olması ihtimali karşısında soru sahibi istifhamda bulunmuştur. Çün­kü arada bir hayli zaman geçmişti.

'Sindi ise şu yorumlarda bulunmuştur: Her sahâbinin Peygamber'in abdestini izlemiş olması sahâbiliğin şartı değildir.Dola­yısıyla Abdullah (Radıyallâhü anh) Peygamber'in abdest alı­şını görmemiş olabilir. Haliyle görmediği bir şeyi göstermesi müm­kün olmaz. Yahut, göstermek için gereken su ve kabın bulunması ve zaman ile durumun müsaid olması şarttır. Bu imkânlar el verme­yince göstermek mümkün olmaz. Veyahut sorunun nezaket içinde yöneltilmesi için istifham şekli kullanılmıştır.'

«Ellerine su döktükten sonra iki defa yıkadı» fıkrasına gelince bu rivayete göre Abdullah bin Zeyd ellerini iki defa yı­kamıştır. Mâlik, Buharı ve Beyhaki'nin rivayet­leri de böyledir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde elleri kaç de­fa yıkadığı belirtilmemiştir. Buhâri' nin diğer bir rivayetinde ve Müs1im'in rivayetinde «Ellerini üç defa yıkadı» deniliyor.Demek ki Abdullah bin Zeyd ellerini iki veya üç defa yıkamıştır.Üç defa yıkadığına dâir olan ve güvenilir rivayetlerin çokluğu dolayısıyla tercih edilmesi uygundur.   Hâdisenin iki ayrı zaman tekerrür ettiği ve birisinde iki, diğerinde üç defa ellerini yıka­dığı söylenemez. Çünkü tahriç eden zât (Amr bin Yahya) tektir.   Asıl da olayın tekerrür etmeyişidir.

«Yüzünü üç defa yıkadıktan sonra kollarını İkişer defa yıkadığı»hususu,Amr   bin    Yahya' dan   yapılan bütün rivayetlerde aynıdır.Yâni hepsinde kolların ikişer defa yıkandığı mervidir.Lâ­kin   Müslim'in,   Habbân   bin   Vasi'   tarîki ile   Ab­dullah   bin   Zeyd 'den yaptığı rivayette,   Abdullah, Re-sûl-i Ekrem'in (mübarek) kollarını üç defa yıkadığını gördüğünü söy­lemiştir, îki hadisi tahriç edenler ayrı iki zât olduğu için Resûl-i Ek­rem'in iki ayrı zamanda aldığı a bd es ti erin birisinde ikişer defa ve diğerlerinde üçer defa kollarını yıkadığına   Abdullah şahit olması muhtemeldir.  Olayın bir defa vuku bulduğu farzedildiği tak­dirde üçer defa yıkamaya âit rivayetler, çokluğu ve kuvvetliliği do­layısıyla tercih edilir.

Nevevi,   Müslim'in   şerhinde: «Hadis, abdest uzuvları­nın bir kısmının üçer ve diğer bir kısmının ikişer defa yıkanmasının câizliğine delâlet eder.   Böyle alman abdest şüphesiz caizdir.   Fakat müstahab olan şekil abdest uzuvlarının hepsinin üçer defa yıkanma­sıdır. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*in bâzı vakitlerde müstahab olan şekle muhalefet etmesi bunun câizliğini beyan etmek içindir.   Nasıl ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), câizliğini beyân etmek için bâzı zamanlarda abdest uzuvlarını birer defa yıka­mıştır.   Peygamber'in o zamanlarda böyle abdest alması O'nun için daha faziletlidir.   Çünkü şer'î hükmün beyanı O'na vâcibtir.    Hük­mün, dil ile anlatmak suretiyle beyânı mümkün ise de bilfiil yapmak ve tatbikini göstermek suretiyle açıklanması daha etkili ve yanlış yo­rumlardan daha uzaktır.[231]

Hadisin bundan sonraki kısmında Abdullah bin Zeyd'in başının tamamını meshettiği bildiriliyor.[232]

 

Başın Ne Kadarını Meshetmek Vâcibtir?

Sünen-i Ebü Davud'un «Peygamber'in abdest sıfatı» başlığı altındaki bâbta rivayet olunan ilk hadîsin şerhinde El-Men-hel yazarı başın meshi hakkında aşağıdaki bilgiyi vermektedir:

«Abdestte başın meshedilmesi gerekliliği Kitab, Sünnet ve İcmâile sabittir.Başın ne kadarını meshetmenin vacip olduğu hususun­da âlimler ihtilâf etmişlerdir.Şöyle ki:

Hanefî âlimlerden alınan bir rivayete göre başın dörtte bi­risini meshetmek vâcibtir. Diğer bir rivayete göre el parmakların­dan üç parmakla yapılan mesh kâfidir. Hanefi'lerin delili Müslim ve başkasının rivayet ettiği E1-Mğ îre'nin ha­disidir. Bu hadiste Peygamber'in (bir defa) abdest alırken başının nâsiyesi (ön kısmı) nı meshettiği bildiriliyor. Onlar nasiyeyi başın dörtte bir miktarı olarak takdir etmişlerdir.

Şafii âlimlere göre başın bir saç telini veya başın sının içinde kalan bir saç parçasını meshetmek kâfidir. Fakat başın sınırından çıkacak şekilde uzamış olan bir saç telinin ucunu meshetmek kâfi de­ğildir. Onlar derler ki; Resûl-i Ekrem'in nasiyesini ve sangının üs­tünü meshetmekle yetindiği sabittir. Hiç kimseye nâsiye kısmının meshedilmesi zorunludur dememiştir. Şu halde Önemli olan başın bir kısmını meshetmektir. Nâsiye, başın dörtte birinden daha az bir parça olup bununla yetinildiğine göre başın tamamını veya dörtte birini meshetmenin vâcib olmadığı sonucu almıyor.

Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve bâzı âlimler ise başın tamamını meshetmek vaciptir, demişlerdir. Bâzı Mâliki âlimler de başın üçte ikisini, diğer bir kısmı da üçte birisini meshet­mek vaciptir, demişlerdir.

Başın tamamını meshetmek vâcibtir, diyenlerin delili bu bâbta rivayet edilen Osman bin Affân ve Abdullah bin Zeyd'in hadîsleridir. Çünkü Peygamber'in abdestini uygulamalı olarak gösteren bu iki zât başınm tamamını meshetmişlerdir. (Yu­karda görüşleri belirtilen 4 mezheb imamlarının başka delilleri El-Menhel'de belirtilmiştir. Fakat konunun çok uzayacağı endişesi ile buraya almayalım.  İsteyenler oraya müracaat edebilirler.[233]

 

Kaç Defa Meshedîlir ?

Hadîsin zahirine göre bir defa meshetmekle yetinilmiştir.Ebû Hanife, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel bu ve ben­zeri hadisleri delil göstererek böyle hükmetmişlerdir.

Şafiî, Atâ ve bâzı âlimler ise başın üç defa meshedil­mesi sünnettir, demişlerdir. Onların delili, Müslim ve Ebü D âvûd' un rivayet ettikleri Hz.Osman (Radıyallâhü anh) 'in şu mânadaki hadisidir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (azasının) abdestlni üçer defa aldı.» Diğer taraftan, abdestin bütün uzuvları üçer defa yıkandığına göre başın meshini de bu uzuvların yıkanmasına kıyaslamışlardır. Bu âlimler; başın bir defa mesfiedildiğine dâir olan riva­yetler, bunun câizliğini beyan etmek içindir, demişlerdir.

435) Osman bin Affân (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İ gördüm abdest aldı ve  (abdestte) başını bir defa mesnetti."

436) Ali (Radtyallâhü anh)'âen:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (ab­dest alırken) başını bir defa meshetti."

437) Seleme bin El-Ekra' [234](Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'1 gördüm abdest aldı da başını bir defa meshetti.[235]

438) Er-Rubeyyi' bint-i Muavviz bin Afra' (Radtyallâhü anhâyd&n: Şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem, abdest aidi ve (abdest alırken) başını iki defa meshetti."[236]

 

İzahı

Hadisin zahirine göre Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem), başını iki defa meshetmiştir.Tirmizi bu hadîsten hemen sonra Er-Rubeyyi den rivayet ettiği ve sahih olduğunu be­lirttiği diğer hadîste Er-Rubeyyi' Resûl-i Ekrem'in başını bir defa meshettiğini açıkça söylüyor.Ebû Davud'un süneninde de Er-Rubeyyi'in   her iki hadisi rivayet edilmiştir.

Tirmizi'nin şerhi Tuhfe, Ebû Davud'un şerhi El-Menhol ve tbn-i Mâceh'in haşiyesi Sindi: Er-Rubeyyi'in sahih ve sabit olan hadisi Resûl-i Ekrem'in, başını bir defa meshetiniş olduğunu bildirir. Resûl-i Ekrem, ellerini başının ön tarafından ensesine kadar sürmesi ve tekrar geri getirmesi bir mesih sayılır. Er-Rubeyyi: İki defa mesnetti, dediği rivayette ellerin ön ta­raftan arka tarafa götürülmesini bir defa ve öne doğru geri getiril­mesini de ayrı bir defa saymakla meshin iki defa yapıldığını kasdet-miştir.  Halbuki bu iki hareket bir mesih sayılır.

Er-Rubcyyi'in   bu iki hadisini Tirmizi ve Ebû Dâvûd'dan   başka  Beyhaki de rivayet etmiştir.[237]

 

52 — Kulakların Meshi Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

439) Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyattâhü û«A,)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (abdest alırken) ku­laklarım mesnetti. Dahiline (=yüze bakan kısmına) şahadet par­maklarını ve zahirine (başa bakan kısmına) baş parmaklarını süre­rek kulakların zahirini ve bâtınını mesnetti.*'[238]

 

İzahı

Hadis, kulakların zahir ve bâtınını meshetmenin meşruluğuna de­lâlet eder ve meshin yapılış tarzını bildirir.Tirmizî'nin riva­yetinde: îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh), Resûl-i Ekrem'in kulaklarının zahir ve bâtınını meshettiğini beyan eder. Tuhfe yaza­rı burada şu malûmatı verir:

Kulakların zahiri baş tarafına bakan kulakların dış kısmıdır. Bâ­tını ise yüze bakan cephesidir.

E1-Hâfız,Telhis'te anlattığına göre,ibn-i Hibbanda 1bni Abbâs'in hadisini kendi sahih'inde zikretmiş (O rivayette de burada olduğu gibi meshin yapılış şekli anlatılmıştır.)Ve îbn-i Huzeyme ile İbn-i Mendeh'in bunu sahih gördüklerini beyan etmiştir. El-Hâfız bu arada Hadi­sin Nesâi, İbn-i Mâceh, El-Hâkim ve El-Bey-haki   tarafından rivayet edildiğini bildirmiştir.»

Miftahü'1-Hâce yazarı da, yukarda anılan zâtlar tarafından Ha-dîs'in rivayet edildiğini belirtirken, Hadis'in lâfızlarının buradaki la­fızlara yakın olduğunu da bildirir. Daha sonra şöyle der:

'Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, kulakların zahir ve bâtınını meshetmenin meşruluğuna delâlet ederler. Ancak kulakların mes-hi için eller yeniden ıslatılacak mı? yoksa basın meshinden dolayı el­lerde bulunan ıslaklıkla yetinilecek mi?'[239]

 

El-Menhel'de Bu Konudaki Görüşler Şöyle Anlatılıyor

Hanefi âlimler: Kulakların meshi sünnettir. Başın meshin­den dolayı ellerde ıslaklık kalmış ise yeniden eller ıslatılmadan ku­laklar meshediIir. Aksi takdirde eller suyla ıslatılarak mesih işi yapı­lır, demişlerdir.

Şâfii âlimler: Başın meshinden sonra kulakların zahir ve bâtınını yeni bir suyla meshetmek sünnettir. (Ve üç defa tekrar­lanması sünnettir), demişlerdir.

Hanefî âlimlerin delili Ebû Davud'un Peygamberin abdest sıfatı» babında rivayet ettiği İbn-i Abbâs'in Hadi-sindeki şu fıkradır: «İbn-i Abbâs, Peygamber'İn abdestini tarif ederken kollarını üçer defa yıkadıktan sonra su alarak başını ve kulaklarının zahirlerini ve bâtınlarını birer defa mesnetti.»

Şafiî' lerin delili ise Beyhaki'nin rivayet ettiği ve Senedinin sahih olduğunu söylediği Abdullah bin Zeyd'in hadîsinin şu fıkra sidir: «Resûlullah abdest alırken  başının mes­hi için aldığı sudan başka kulakları için su aldı.»

Mâlik iler'in cumhuru: Kulakların zahir ve bâtını mes­hetmek sünnettir, demişlerdir. Bunlardan İbn-i MesIeme ile E1-Ebher kulakların meshi farzdır, demişlerdir. Kulağın meshi için yeni su almak bâzılarına göre sünnet olup bir kısım Mâ­liki' lere   göre müstahabtır.

Hanbe11'ler ise: Kulakların zahir ve bâtınını meshetmek vâcibtir. Kulağın meshi için yeni su almak da sünnettir, demişlerdir.

440) Er-Rubeyyi (Bint-i Muavviz) (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir:    Nebi  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), abdest aldı ve (abdestte) kulaklarının zahirini ve bâtınını mesnetti."

441) Er-Rubeyyi bint-i Muavviz bin Afra' (Radtyallâhü anh)'dcn : Şöyle söylemiştir: Nebi (Sallalloıhü Aleyhi ve Sellem) abdest al­dı ve (kulaklarını meshederken) iki (şahadet) parmak ucunu iki ku­lağının deliklerine soktu."

Ebû Dâvüd   ve   Beyhakl   de Hadîsi rivayet etmişlerdir.

442) El-Mıkdâm [240]bin Madîkerib (RadıyaUâkü onh)'den :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab­dest aldı ve (abdest alırken) başını ve kulaklarının zahirini ve bâ­tınını mesnetti."[241]

 

İzahı

Ebû   Dâvûd,   El-Beyhaki   ve   Ahmed  (Radıyal-lâhü anhüm) de hadîsi rivayet ettiler.Er-Rubeyyi   bin-i   Muavviz'in   hal tercemesi 390 nolu hadîsin izahında anlatıldı.[242]

 

53 — Kulaklar, Baştandır, Babı

443) Abdullah bin Zeyd (Radtyallâhü onA/den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«Kulaklar baştan (birer parça).dır.[243]

444) Ebû Ümâme[244] (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Kulaklar baştandır.» buyurdu. Ve (abdest alırken) başını bir defa meshederdİ, gözün burun tarafındaki uçları da meshederdi.»"

445) Ebû Hüreyre (RadtyaUâhü anh)'Ğtn  rivayet edildiğine göre Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kulaklar baştan (birer parça) dır.[245]

 

Hadîsin İzahı

Ayrı ayrı senedlerle rivayet edilen «Kulaklar baştandır» Hadisi­nin mânâsı; Sindi, El-Menhel ve Tuhfe'de beyân edildiği gibi kulaklar başın bir parçası sayılarak onunla beraber ve onun suyu ile meshedilir. Yeni bir su alınmaz.

Hanefî âlimler bu ve benzerî hadîslere dayanarak kulaklar başla beraber ve baş için alınan su ile meshedilir, demişlerdir.

Mâlik, Ahmed ve bâzı âlimler: Kulaklar baştan birer parçadır fakat, yeni bir su ile meshedilmeleri matlubtur.     ÇünküE1-Hâkim'in rivayet ettiği   Abdullah   bin   Zeyd'in hadîsi bunu gerektirir, demişlerdir.

Şâfii1er ise kulakları müstakil bir uzuv sayarak onun mes-hi için yeni bir suyun alınması gerekir, demişlerdir. Onların delili de Abdullah bin Zeyd'in hadisidir. El-Hâfız'ın beyânına göre Mâlik, El-Muvatta'da Nafi'den o da

îbn-i Ömer'den rivayet ettiğine göre Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh) kulaklarının meshi için parmağı ile yeni su alırdı.    

Tirmizî, Ebû Ümâme' nin hadisini naklettikten son­ra şöyle der:

«Kulakların baştan olduğuna dâir E n e s (Radıyallâhü anne­den de rivayet vardır. Sahâbılerden ve onlardan sonra gelenlerden ilim ehlinin çoğunun uygulaması bu şekildedir. Yani kulakları baş­tan saymışlardır. Süfyân-ı Sevri, Îbnü'l-Mübârek, Ahmed ve îshak da böyle demişlerdir. Bâzı ilim adamları kulakların yüze bakan tarafı yüzden ve diğer tarafı baştan saymış­lardır.»

Ebû Dâvûd da Ebû Ümâme' nin hadîsini rivayet etmiştir. Şerhi El-Menhel Hadisin izahını yaparken bu arada ku­lakların meshi ve bunun baştan bir parça mı, yüzden bir parça mı veyahut müstakil bir uzuv mu sayıldığı yolundaki âlimlerin görüş­lerini ve her görüşün mesned ve delillerini birer birer yazmaktadır. Geniş izahat isteyenler oraya [246] müracaat etsinler.

Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) hadîsindeki Gözün bu­run tarafındaki uçları da meshederdİ- fıkrasını El-Menhel şöyle açık­lar: Yâni bü uçları ovârdı. Ahmed'in rivayetinde:

«Anılan uçları ovardı» cümlesi kullanılmıştır.

Tiybi demiştir ki, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) isbağda mübalâğa etmek için müstehab olmak üzere bu uçları ovardı. Çünkü göze sürülen, sürme ve benzerî şeylerden veya göz yaşlarından akan bir şeyler gö^ün bir kenarında birikebilir. Göz çapağı denilen bu birikinti burun tarafına bakan göz kenarında ola­bildiği gibi karşı tarafta da olabilir. Bu nedenle abdest alınırken gözün iki kenarını da ovmak müstehabtır.[247]

54 — Parmakları Hilallamak Babı

446) El-Müstevrid  bin  Şeddâd [248]   (Radtyallâhü anhümâ)'âen :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah CSallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i gördüm: Abdest aldı ve Cabdest alırken sol elin) serçe parmağı ile her iki ayak parmaklarını hilalladı."

Müellif, Ebü'l-Hasan bin Seleme, Hallâd bin Yahya El-Hülvanî, Ku-teybe ve İbn-i Lahîa'dan kurulu ikinci bir sened ile de rivayette bu­lunmuştur.[249]

 

İzahı

Hadîs, abdest alınırken ayaklar yıkandığı zaman parmaklar ara­sının hilallanmasmın meşruluğuna ve hilallamamn elin serçe parma­ğı ile yapılmasının matlub olduğuna delâlet eder. Hadis, Tirmizi ve Ebû Dâvûd'da da mervîdir. Oralarda «Hallele = hilalladı» tâbiri yerine «Delk - ovma» tâbiri kullanılmış ise de şerhler bu tâbiri hilallamak olarak yorumlamışlardır. Serçe parmağından maksadın da sol elin serçe parmağı olduğu yine şerhlerde beyan edilmiştir.

EbûDâvûd, Hadîsi, «Ayakları yıkamak» babında rivayet etmiştir.   Şerhi El-Menhel'de şöyle deniliyor:

«Delk, aslında uzuv üzerinde el geçirmek ve" ovmaktır. Hilalla­mak da delk'in bir nevidir. Hilallamak, sağ el ile yapılan şerefli iş­lerden sayılmadığı için serçe parmağı ile sol elin serçe parmağının kasdedilmesi açıktır.

El-Mirkat yazarı: îbn-i Hacer demiştir ki: «Eğer râvi El-Müstevrid delk ile hilallamayı kasdetmiş ise, Hadîs, ayak parmak­larının serçe parmağı ile hilallamamn mendubluğuna delâlet eden bir delildir. Sol elin serçe parmağı hilallamaya tahsis edilmiştir. Çün­kü ayak parmaklarını hilallamak hürmet edilmesi gereken işlerden olmadığı için sol elin parmağı uygun görülmüştür. Eğer El-Müstev­rid, delk ile serçe parmağıyla ayak parmaklarını ovmayı kasdetmiş se, Hadîs, abdest uzuvlarım ovmanın mendubluğuna delâlet eder.Mezhebimiz de ovmanın mendubluğudur. Veyahut ovmanın vaeib-liğine delâlet eder ki Mâ1iki1er'in mezhebi budur. Ben derim ki: Dinde ihtiyat olmak üzere ve Mâ1iki1er'in görüşüne mu­halefet etmemek için ovmak bizim mezhebimizde de mustahabdır, der.[250]

 

Hadisi Rivayet Edenler

Tirmizi, Ebû Dâvûd, Mesâi ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir.   Seneddeki râvilerden   îbn-i   Lahia'nınzayıf olduğunu söyleyenler bulunduğu için Tirraizi, Hadîs ga-rîbtir. ibn-i Lahîa' mn hadisi olarak tanırız demiştir. Fa­kat Tirmizi'nin şerhi Tuhfe yazarı şöyle der: «En-Neyl'de belirtildiği gibi isnadın garipliği hadîsin hasen oluşunu engellemez, îbn-i Seyyidi'n-Nas böyle demiştir. Kaldı ki hadisin Yezîd- bin Amr'den rivayetinde İbn-i Lahia yalnız değildir. El-Leys bin Sa'd ve Amr bin El-Hâris de Yezîd bin Amr'den rivayette bulunmuşlardır. Bu ne­denle hadîs, sahîh olup garibliği kalmamıştır. Bu bilgiyi En-Ney1'-den almıştır. El-Menhel de bu malûmatı El-Hâfız İbn-i Hacer'den naklen beyân etmiş ve rivayetin Îbnü'l-Kattân tarafından sahih görüldüğü ifâde edilmiştir.

Hadiste ayak parmaklarının hilallanması belirtilmiştir. Diğer hadislerden anlaşılacağı gibi el parmaklarını hilallamak da meşru­dur. Buna ait fıkhı hükümleri o hadîslerin izahı bahsinde anlataca­ğız.

447) (Abdullah) bin Abbâs (RadıyaÜâhü anhümâyâm rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Saliallahü Aleyhi ve SeÜem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Namaza durmak istediğin zaman abdesti isbağ et (rükün, şart ve sünnetlerine riâyet ederek tastamam yap.) Ellerin ve ayakların parmaklarının arasını da  (hilallamak suretiyle) su ulaştır.[251]

448) Lakît bin Sabıra (Radıyallâhü atıhyâtn rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir.

«Abdestini isbağ et ve parmakların arasını hilale.[252]

 

İzahı

Hadiste emredilen isbağ, 49'uncu bâbta izah edildiği için bura­da tekrar etmeye lüzum yoktur.

Hadîsin sonunda ise parmaklar arasının hilallanması emredil­miştir.

Laklt'in bu hadîsi Şafii, Ahmed,Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvûd, İbn-i Huzeyme, îbn-i Hib-bân, Hâkim, Beyhakî ve îbn-i Cârûd tarafın­dan da kısa ve uzun metinler halinde rivayet edilmiştir. Hepsinde parmaklar arasının hilallanması emrolunm ustur.

El-Menhel yazarı şöyle bir malûmat verir:

«Hadisin zahiri parmakların hillanmesının vücubunu ifâde eder.Mâ1ikî1er el parmakları hakkında hilallamanın vücu-buna ve ayak parmaklan için de hilallamanın mendubluğuna hük­metmişlerdir. Sebebine gelince, onlar abdest uzuvlarını ovmayı vâ-cib görmüşlerdir.El parmaklan birbirinden ayrılmış durumda ol­duğu için her parmak müstakil bir uzuv gibi sayılmış ve ovulması vâcib kılınmıştır.Ayak parmakları ise birbirine bitişik olduğu için tek uzuv itibar edilerek hilallanması vâeip görülmemiştir.

Mâ1ikî1er'den başka bütün âlimler el ve ayak parmak­ları arasında bir fark gözetmeden hepsinin aralarının hilallanması-nı sünnet görmüşlerdir.Peygamber'in abdest alış şeklini tarif eden hadîslerde el ve ayak parmaklarını hilallamaktan bahsedilmediği içinhilallamaya âit bu ve benzerî hadîslerdeki emri mendubluk için te­lakki etmişlerdir. Böylece rivayetleri toplayıp aralarını telif etmiş­lerdir.

Parmakların arasını hilallamak sünnettir, diye hükmeden âlim­ler, eğer hilallama yapılmadan parmaklar arası normal bir şekil­de suyla ıslanırsa hüküm budur. Şayet hilallamadan parmaklar ara­sı ıslanmazsa hilallamak ittifakla vâcibtir, demişlerdir.

EI-Menhel yazan bu arada hilallama hakkında vârid olan ha­dîsleri ve bunların sıhhat ve zayıflığı konusunda yapılmış olan tar­tışmaları ve bâzı nakilleri beyân eder. Daha sonra şöyle der: Hi­lallamaya âit hadîslerin şahinliği konusunda bâzı konuşmalar ya­pıldığını bilmiş olunuz. Bu nedenle hadîsler, hilallamanm vücubu-na delîl olmazlar. Sahih olduklarını kabul ettiğimiz takdirde bun­lardaki emir mendubluğa yorumlanır ki, Peygamber'in abdest şek­lini tarif eden ve hilallamadan hiç bahsetmeyen çok sayıdaki sahih hadîslere ters düşmesin, rivayetler arasında bir ihtilâf bulunmasın. Bunun içindir ki Cumhur, el ve ayak parmakların arasını hilallama-yı müstahab saymışlardır.

Hilallama'nm en mükemmel şekli: El parmaklarının hilallan-ması için sağ elin ayası sol elin üzerine konup parmaklar birbirinin arasına sokulur. Ayak parmaklarını hilallamak için de sol elin ser­çe parmağı ile sağ ayağın serçe parmağından hilaliamaya başlanma­lı, hilallama işi ayağın altından üstüne doğru yapılmalı ve sırayla devam edilerek sol ayağın serçe parmağında bitirilmelidir. Böyle ya­pılırsa hem kolay hem de sağdan başlama prensibine riâyet edilmiş olur.»

Şafii mezhebine göre el parmakları hilallanırken şöyle de olabilir: Sol elin ayası sağ elin ters yüzüne konup parmaklar bir­birinin arasına sokulur ve bundan sonra da sağ elin ayası, sol elin ters yüzü üzerine bırakıp parmaklar birbirinin arasına sokulur. Şe­kil önemli değildir. Önemli olan, hilallamayı ihmal etm.emektir.

449) EbûRâfi'[253] (Radtyallâhü anh)>âen :

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Şellem) ab­dest aldığı zaman yüzüğünü (altı iyice ıslansın diye) oynatırdı."Hâvilerinden Ma'mar bin Muhammed ve babası Muhammed bin Ubey-dullah zayıf oldukları gerekçesi ile isnadın zayıf olduğu, Zsvâid'de bildirilmiştir.[254]

 

55 — Arâkıybı Yıkama Babı

Arâkıyb: Urkûb'un çoğuludur. Urkûb: Topuğun üstündeki ka­lın sinirdir. Abdestte ayaklar yıkanırken, topuğu, veya üstündeki ye­ri yıkamamanın sakıncalı oluşu bu bâbtaki hadislerden anlaşılıyor.

450) Abdullah bin Ömer (Radtyaîlâhü anhümâyden:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ab­dest alıp ökçelerine su değmediği görülen bir cemâat gördü. Bunun üzerine :

«Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere. Abdesti tam alınız.» buyurdu."[255]

 

İzahı

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım : A'kaab: Akıb*ın çoğuludur. Akıbı Ökçe demektir.

Veyli Bu kelime muhtelif şekillerde mânâlşndırılmıştır: Helak, en çetin azab, cehennemde kan ve irinden meydana gelen dağ, ke­der, yazık, maşakkat ve cehennemde bir dere olarak açıklanmıştır. El-Hâfız lbn-i Hacer, El-Fetih'te Veyl kelimesi­nin mânâsında değişik sözler söylenmiştir. En kuvvetlisi,ibn-i Hıbbân'in kendi sahihinde Efaû Said (Radıyallâhü anh)'-den rivayet ettiği şu mealdeki merfu hadistir: »Veyl Cehennemde bir deredir.* Buna göre Veyl, özel isimdir.[256]

İsbağ: 45. bâbta izah edildiği gijîi abdesti tam olarak almaktır.

Hadis, Ebû Davud'un süneninde Abdestte İsbâğ babın­da rivayet edilmiştir. Râvisi yine Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhrdir. Resûl-i Ekrem (Sâllallahü Aleyhi ve Sellem)'e ait olan metin buranın aynidir. Abdullah'a âit metin ise meâ-len şöyledir:

«Resûlullah (Sâllallahü Aleyhi ve Sellem) ökçelerine su denme­diği görülen bir cemaat gördü...»

El Menhcl yazarı Hadîsin açıklaması ile ilgili olarak şu bilgiyi verir:

«Resûl-i Ekrem, anılan cemâati, abdestlerîni bitirdikleri zaman görüyor ve ökçelerine su değmediği besbelli olduğundan Hadîs'teki tehdidi ferman buyuruyor.

Cemâatin ökçelerini yıkamamalarının sebebi hususunda şöyle de­nilmiştir.Anılan cemâat yeni müslüman olmuştu. Dinî hükümleri yeni öğreniyorlardı. Ayakların çoğunu yıkamanın kâfi geldiğini sa­nıyorlardı. Yahut bunlar ikindi namazının vakti daraldığı için çar­çabuk abdest aldıklarında ökçelerine su değmediğinin farkına yar: mamışlardı. Nitekim MüsIim'in Abdullah bin Amr bin El-As(Radıyallâhü anhümâ)'dan tahriç ettiği Hadîs'in ri­vayetinde , ibn-i Amr   (Radıyallâhü anh) şöyle.söylemiştir:

«Biz Resûlullah (Sâllallahü Aleyhi ve Sellem)'in refakatinda Mekke'den Medine'ye döndük.[257] Yolda bir su başına vardığımızzaman bir cemâat ikindi namazı için acele etti. Çarçabuk abdest al­dı. Biz onların yanına vardığımız zaman ökçeleri, kuru kaldığından bembeyaz görülüyordu...»

Hadîste, abdest alınırken yıkanmayan ökçelere azab olsun bu-yurulmuştur. Abdestin, diğer uzuvları da ayni durumdadır. Han­gisi yıkanmazsa ayni beddua vâriddir. Hadisin buyurulmasına ne­den olan hâdisede ökçeler kuru bırakıldığı ve genellikle ökçelerin yıkanması ihmal edildiği için hadiste ökçeler söz konusu edilmiştir.

Bâzı bid'at ehli, mezkûr cemâatin ökçelerinde necaset bulundu­ğunu ve bu nedenle Hadîste tehdit edildiklerini sanmışlar ise de bu zan tamamen yersizdir. Hadîste buyurulan tehdit cümlesinden son­ra abdestin isbâğı (tastamam alınması) na âit emir, cemâatin abdest uzuvlarını iyice yıkamadıklarının ve kusurlarının bu yönden oldu­ğuna delâlet eder.»

Hadîs'te «Ökçelere azab...» fıkrasını Sindi şöyle açıklar: Fıkradan maksad, abdest alırken ökçelerini yıkamayı ihmal eden ök­çe sahihlerine azab olsun. Yahut bu kusuru işleyenlerin ökçelerine azab olsun. Bu takdirde iyi yıkanmayan ökçelerin tazîb edileceği bil­dirilmiş oluyor.[258]

 

Hadisten Çıkarılan Hükümler

El-Menhel yazan hadisten aşağıdaki hükümlerin çıkarıldığım ifâ­de eder:

1. Yıkanması farz olan abdest uzuvlarının her tarafının yıkan­ması farzdır.

2. Yıkanması farz olan abdest uzuvlarından birisinin ufak bir yeri bile yıkanmamış olursa alman abdest sahih değildir.

3. Kişi, kendisine yüklenen farzlardan bir şey ihmal ederse Ce­hennem azabına müstahak olur.           

4. Câhili tâlim ve irşâd etmek meşrudur.

5. Âlim'in, dîne aykırı gördüğü şeyleri reddetmesi, hatta ağır söz söylemesi mâtlubtür;

EI-Menhel'debildirilen hükümlerden başka şunlar da çıkarılıyor:

6. Abdest alırken ayakları yıkamak farzdır.Çünkü eğer mes-hetmek kâfi gelseydi ökçeden bir yerin yıkanmamasından dolayı teh­dit buyurulmazdı.

7. Ruhla beraber cesed de tazîb edilir.Ehl-i Sünnet'in mezhebi de budur.

Mütercim olarak bir tereddüdüm

Elimde müellifin süneninden üç nüsha vardır. Bunlardan Muhammed Fuad Abdülbakî' nin tahkiki ile basılan nüsha­da Hadisin râvisi Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh) gösteriliyor. Sünen-i Ebî Davud'un «İsbağu'1-Vudû» bâbmda-ki râvî yine İbn-i Ömer' dir. Kenarında Sindi haşiyesi bulunan nüshamızda yine Abdullah bin Ömer' den ri­vayet yapılıyor. Sindi haşiyesinde ise Abdullah bin Amr geçiyor. Kenarında Miftahü'1-Hâce. haşiyesi bulunan nüshada ve kenarındaki haşiyede   Abdullah   bin   Amr   diye yazılıdır.

«Ökçelere azâb olsun» mealindeki. Buhâri ve Müslim'de bulunan rivayetler içinde Abdullah biiı Ömer'e daya­nan bir rivayete rastlamadım. Fakat Abdullah bin, Amr'e dayanan müteaddit rivayetler bulunur. Elimdeki Tirmizî nüs­hası da Buhâri ve Müslim gibidir. Hadîs'in Ebû Hüreyre, Abdullah bin Amr, Âişe, Câbir.bin Abdillah, Abdullah bin El-Hâris, Muaykıb, Hâlid bin El-Velid, Amr bin El-As, Şuran-bil bin Hasana ve Yezid bin Ebi Süfyan (Radıyallâhü anhüm)'den rivayet edildiğini beyan ederken, Ab­dullah bin Ömer (Radıyallâhü anh) 'den bahsetmez. An­cak Tirmizî şerhi Tuhf e yazarı, İbn-i Ebî Şeybe' nin îbn-i Ömer' den Hadisi tahriç ettiğini yazar. Acaba müellifi­miz, Ibn-i Amr' dan ve İbn-i Ömer' den de tahriç et­miş, yoksa   îbn-i   Ömer'in   yazılışı bir matbaa hatası mıdır?[259]

 

Hadisi Rivayet Edenler

Müslim ve Beyhaki, müteaddit yollarla Hadisi bu metinle, bir de (454 nolu) metin halinde tahriç etmişlerdir. Buha­rı, Nesâi ve bir rivayetinde Müslim, Yûsuf b i n Mâhik'in Abdullah bin Amr' den şu mealdeki metni rivayet etmişlerdir:

«Bir yolculuğumuzda Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizden geride kalmış idi. İkindi namazı vakti girdikten sonra bize ye­tiştiğinde.abdest almakla meşgul idik. Çarçabuk abdestimizi bitirem diye ayaklarımızı meshetmeye giriştik. Bunun üzerine Resûlullah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere.» buyurdu.»

Tahâvî de hadisi Ahmed bin Dâvûd -El-Mekkî'den -rivayet etmiştir.

451) Âişe (Radtyallâhü anhâyden rivayet edildiğine göre Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir;

«Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere.»

452) Ebû Seleme (Radtyallâhü ank)'âen rivayet edildiğine göre şöy­le söylemiştir :

Âişe  (Radıyallâhü anhâ), Abdurrahmân (bin Ebibekr-i Sıddık) . (Radıyallâhü anhümâ) yi abdest alırken gördü

— (Yâ Abdurrahmân!) Abdesti mükemmel al. Çünkü ben Resû­lullah (Salallahü Aleyhi ve Sellem)'İ,

«Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) arakıybe (= topuğun üstündeki kalın sinirlere)...» buyururken işittim, dedi."[260]

İzahı

Hz.Âişe'nin hadîsi Müslim'de müteaddit senedler-le Salim Mevla Şeddâ d 'dan rivayet edilmiştir. Yal­nız oradaki rivayette «Arâkıyb = ökçeler üstündeki kalın sinirler» kelimesi yerine (451 nolu hadîste olduğu gibi «A'kaab — ökçeler» ke­limesi bulunur. Oradaki râvi Salim M evlâ Şeddâd şöyle söylemiştir:

Sa'd bin Ebi Vakkâs (Radıyallâhü anh)'ın vefat ettiği gün ben Ebû Bekr'in oğlu Abdurrahmân (Ra-dıyallü anhümâ) ile beraber Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nın evine vardık. Abdurrahmân içeri girerek, (kardeşi olan) Hz.   Âişe' nin   yanında abdest aldı.Bunun üzerine Âişe:

— Yâ Abdurrahmân abdestini isbâğ et ( iyi al). Çünkü ben Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i «Ateşten azab olsun (abdest-te yıkanmayan) Ökçelere...» buyururken işittim, dedi.»

453) Ebû Hüreyre  (Radtyall&hü  anh)'âen  rivayet edildiğine göre Reşylullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : «Âteşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere...»"[261]

 

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Tirmizi de ayni metinle rivayet ederek, hasen ve sahih olduğunu belirtir ve Hadis, ayaklar mest içinde değil iken üzerine meshetmenin caiz ol­madığına delâlet eder, demektir.Ti rmizi'nin şerhi Tuhfe ya­zarı da:«Çünkü eğer ayakları meshetmek kâfi gelseydi, ökçelerini yıkamayanlara Resülullah azab ile bed duâ etmezdi.Ebü Hü­reyre' nin hadîsini Buhâri, Müslim, Nesâî ve İbn-i Mâceh de rivayet etmiştir.» der.

Müslim'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den bir rivayeti şöyledir:

«Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ökçelerini yıkamamış bir adam görerek:

«Ateşten azab olsun( abdestte yıkanmamış) ökçelere...» buyur­muştur.                                        

454) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâ)'den:

Şöyle söylemiştir: Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i, «Ateşten azab olsun  (abdestte yıkanmamış)  ökçeler Üzerindeki kalın sinirlere...» buyururken işittim, demiştir.[262]

Tirmizi 'nin şerhi Tuhfe'de beyân edildiğine göre Câbir bin Âbdillah'ın Hadîs'ini İbn'i Ebi Şeyb e ve Tahavi de tahriç etmişlerdir.

455) Hâlid bin El-Velîd, Yezîd bin Ebî Süfyan, Şürahbîl bin Hasana ve Amr bin El-Âs (Radtyallâhü ahum) 'den ayrı ayrı rivayet eden Ebû Abdillah El-Eş'ârî (Radtyallâhü anh) şöyle söylemiştir:

Bu zâtlardan hepsi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den şunu buyurduğunu işittiler t

Ab d esti tam olarak alınız. Ateşten azab olsun (abdestte yıkanmayan) ökçelere.Zevâid'de:  İsnadı hasendir. Râvilerinde bir zayıflık bilmiyorum, denilmistir.[263]

 

56 — Ayakları Yıkamak Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

456) Ebû Hayye [264] (Radtyallâhü anh )'den rivayet edildiğine göre

Şöyle söylemiştir:

Ben, Ali (Radıyallâhü anh)'ı abdest alıp ayaklarını topukları (aşık kemikleri) ile beraber yıkarken ve (abdestini tamamladıktan) sonra:

«Ben, Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdestini size göstermek istedim.» derken gördüm."[265]

 

İzahı

Hadîs, abdestte ayaklan yıkamanın gereğine delâlet eder. Sindî diyor ki, Şiiler abdestte ayakları meshetmenin gereğini ve yıkamanın gereksiz olduğunu iddia ederler. Hadis, onların iddia­larını açık ve seçik bir şekilde reddeder. Hele Hadis'in   Hz. A1i' yeait oluşu ayrı bir önem taşır. Şiîler '4n Hz.A1i'ye bağlı­lıklarını göz önünde tutan musannifin bu babı Hz. Ali nin Ha­dîsi ile açması çok isabetli olmuştur, Ashnda abdest alınırken ayak­ları yıkamanın gereğini isbatlayan hadîsler çoktur. Nevevî gi­bi muhakkik âlimler: Peygamber'in muhtelif yerlerde ve çeşitli şe­killerde almış olduğu abdest türlerini tarif edenlerin hepsi ayakla­rın yıkanması gereği hususunda ittifak etmişlerdir/derler.

Hadis,Tirmizi,Nesâi ve Ebü Dâvûd tarafın­dan da tahriç edilmiştir.Tirmizi,Hadîs için müteaddit sened-ler zikrederek hasen - sahîh olduğunu da kaydetmiştir.

Ebû Dâvûd'un Süneninin «Peygamberin Abdestinin Sı­fatı» babında Peygamber'in abdestini tarif eden Hz. Osman (Radıyallâhü anh)'m hadisini açıklayan El-Menhel yazarı ayakları yıkamakla ilgili olarak ezcümle şunları söyler:

«Hz. Osman'm Hadîsi abdestte ayaklan yıkamanın meş­ruluğuna delâlet eder.   Ayakları yıkamak hususunda ihtilâf vardır.

Dört mezheb imamı ve bunlardan başka, ehl-i sünnet mezhebi­ne mensup bütün âlimler ayakları yıkamanın gereğine hükmetmiş­lerdir. Delilleri de bu bâbta rivayet olunan hadîsler ve abdest hakkın­da inen Mâide   sûresinin 6'ncı âyetindeki:

Başınıza meshediniz ve ayaklarınızı datopuklarınızla beraberyıkayınız...» nazm-i celîlidir. Âyetteki kelimesi mansup(üstünlü) ve mecrûr (esreli) olarak okunmuştur. Her iki okuyuş, kıraat-ı seb'a (yedi kıraat) dandır. Her iki kıraat halinde, bu kelime «ruûs» kelimesine atfedilmekle meshetme mânâsını ve yıkanan «vu-cûh» veya eydiye» kelimelerine atfedilmekle yıkama mânâsını ifade edeceği hususunda Lügat âlimleri ittifak halindedirler. Bu duruma göre; şu üç mânâdan birisi kasdedilmiş denilebilir. Başka bir ihtimal yoktur.

1. Yıkama ve meshetme birlikte muraddır. Yâni kişi abdest alır­ken ayaklarını hem meshedecek hem de yıkayacaktır.Zahiriye mezhebine mensup bâzı âlimler böyle demişlerdi.Ama hiç bir sağ-lam_de_tşrememişlerdir ve görüşleri icmaa muhalif olduğundan tutarsızdır.

2. Yıkamak ve meshetmekten birisinin yapılması kâfidir.Kişi isterse mesheder, isterse yıkar.Hasan-ı   Basri,   Muhammed bin Cerîr ve Mutezi1e'nin başkanı El-Cu-bâi böyle söylemişlerdir.Bu görüş de tutarsızdır. Çünkü âyette muhayyerlik geçmez ve buna delâlet eden bir işaret de yoktur.

3. Yıkamak ve meshetmekten birisi kasdedilmiştir. Hangisi kas-dedilmiş ise onu yapmak zorunludur. Diğerini yapmak öngörülme­miştir. Bunlardan hangisinin kasdedilmiş olduğunu belirlemek için delile ihtiyaç vardır. Bütün âlimler: Ayaklarını yıkayan kişi farz olanı yapmış, âyetle kasdedileni ifa etmiş ve ayrıca ayaklarını mes-hetmediği için kınanmaz, demekte ittifak etmişlerdir. Bu ittifak, âyet ile kasdedilen mânânın ayaklan yıkamak olduğunun delilidir. Keza kasdedilen mânânın yıkamak veya meshetmek olması muhte­mel olunca âyet'in bu cümlesi mücmel hükmünde kabul edilerek be­yâna muhtaç olur. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ta­rafından kavli veya fi'lî bir beyan görülünce Allah Teâlâ'nın mak­sadı anlaşılır. Âyet ile ayakların yıkanmasının murad olduğu, Pey-gamber'in hem kavli hem fi'li beyanı ile sabittir. Fi'lî beyânı şudur: Müstefîz ve mütevatir nakille sabit olmuştur ki Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) abdest alırken ayaklarını yıkamıştır. Bu hu­susta imamlar arasında her hangi bir ihtilâf yoktur. Kavli beyânı ise Tahavi ve îbn-i Mâceh'in rivayet ettikleri (454 nolu) Câbir'in hadîsi, Nesâi, İbn-i Huzeyme, Ebû Dâvûd ve îbn-i Mâceh'in rivayet ettikleri (422 nolu) Ab-dullah bin Amr'in hadîsi, Şâfii'nin kendi müsnedin-de rivayet ettiği:

«Abdest alan a'ma bir adama, Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve Sellem); Ayağın altına dikkat et» buyurdu. Bunun üzerine a'ma aya­ğının altını iyice yıkamaya başladı.» mealindeki hadis ve Beyha-kî' nin rivayet edip sahih olduğunu belirttiği Amr bin Abese(Radıyallâhü anh)'m Peygamber'in abdest şeklinin tarifine dâir hadisinin şu ricaldeki fıkrasıdr:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İki ayağını da topuk­ları İle beraber Allah'ın O'na emrettiği gibi yıkadı.»    Beyhaki:

Bu hadîs, Allah'ın, ayakları yıkamayı emrettiğine delâlet eder, de­miştir.

Şii1er'in îmamiye kolu, ayakları meshetmenin farz oldu­ğunu söylemişler ise de onların iddiası reddedilmiştir. (EI-Menhel, on­ların delillerini cevabları ile beraber zikretmiştir. Bu husus uzun sür­düğü ve anlatılmasına gerek olmadığı kanısında olduğum için bu­raya aktarmadan.)

Nevevi demiştir ki: -Bütün ülkelerde ve devirlerde yetiş­miş olan ve fetvaya yetkili fıkıhçıların hepsi abdest alınırken ayak­ları topuklarla beraber yıkamak farzdır, ayakları meshetmek kâfi değildir, ayakları yıkarken bunları ayrıca meshetmek vâcib değil­dir, demişlerdir. İcmâın oluşması hususunda muteber olan hiç bir âlimden buna muhalif bir fetva sabit olmamıştır.»

Ehl-i Sünnet âlimlerine göre abdest âyetindeki;

kelimesi mansüb (üstünlü) okunduğunda yıkanması emrolunan yüz veya ellere atfedilmekle ayakları yıkama hükmü açıktır. Bu keli­me mecrûr (esreli) okunduğunda hüküm aynidir. Ruûs kelimesinin yanında bulunduğu için bu kelime de mecrûr okunmuştur. Bu tür harekelemeye *cerr-i civar = komşuluk esresi, denir. Bu komşulu­ğun faydası ise yıkanmasında fuzûli su harcanması beklenen ayak­ları yıkarken su israfından kaçmmaya dikkatleri çekmek ve meshe yakın bir yıkamanın uygunluğuna işaret etmektir. Sindi, Zemahşerî' nin böyle dediğini naklettikten sonra: Âyette yıkan­ması farz olan yüz ve kollar zikredildikten sonra başın meshinden bahsedilir ve bundan sonra da ayakların yıkanması emredilir. Kol­ların yıkanması ile ayakların yıkanması arasında başın meshinden bahsedilmesinin hikmeti, abdest uzuvları arasında tertibe riâyet et­menin önemine işaret etmektir. Bir de Zemahşerî'nin dedi­ği gibi ayakları yıkarken suda israf etmemektir.

Âyetteki 'ErcüT kelimesinin mecrûr ve mensûb okunması husu­sunda âlimlerin bir kısmı şöyle de yorum yapmak mümkündür, de­mişlerdir : Mecrûr okunup meshetme mânâsı, ayağında mest bulu­nan kintse hakkındadır. Mansûb okunup yıkama mânâsı ise; aya­ğında mest olmayan kimse hakkındadır.

Bütün bu yorumlardan başka şu da vardır ki: Mesh kelimesi arap dilinde yıkamak anlamına da kullanılır. Abdest alan kişi için uzuvlarını meshetti (yâni yıkadı) deniliyor.

Sindi diyor ki, âlimler âyet'i, başka şekillerde de yorumlamış­lardır.   Biz anlattığımız cerr-i civar yorumu ile yetinelim.»

457) El-Mikdâm bin Madîkerib (Radıyallâhü awA)'den : Şöyle söylemiştir:  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ab­dest aldı ve (abdest alırken) ayaklarını üçer defa yıkadı.[266]

458) Er-Rübeyyî   (Bint-i   Muavviz)   (Radtyallâkü

Şöyle söylemiştir: İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ), bana ge­lerek şu hadîsi (mi) sordu: Er-Rubeyyî, Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) abdest alırken ayaklarını (üçer defa) yıkadığını an­latan (390 noluî hadîsini kasteder. (Hadis îbn-i Abbâs'a anlatıldık­tan) sonra İbn-i Abbâs:

Gerçekten herkes (ayaklan) yıkamaktan başka bir şeye 1 = meshetmeye) rıza göstermez. Hal böyle iken ben Kitabulahla yalnız (ayakları) meshetmeyi buluyorum,dedi.Zevâid'de Hadîs'in isnadı hasendir, denilmiştir.[267]

 

İzahı

Sindi,diyor ki: İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh), Re-sûl-i Ekrem(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayaklarım yıkadığımEr-Rubeyyî (Radıyallâhü anhâ)'den işitince, vardığı netice­yi belirtmek maksadı ile bu sözü söylemiş olabilir. Yani ResûH Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ayaklarını yıkadığı sabit ol­duğu için insanlar (sahâbiler) yıkamak hükmünde ittifak etmişler­dir. Eğer bundan olmazsa Kur'an-ı Kerim'in zahirine göre meshetme hükmü vardır, demek istemiş olur. îbn-i Abbas'in «İnsanlar» sözü ile sahâbîler kasdedilmiştir. Çünkü o za­man orada sahâbîlerden başka kimse yoktu. Sahâbîlerin icmâı, it­tifakla hüccettir. Şu halde sünnet ve ümmetin icmâı ve yıkamak hükmü sabittir. Dolayısıyla hak ve doğru olanı da budur. Kur'an âyetini buna göre yorumlamak gerekir.

îbn-i Abbâs'ın «... Kitabullah'ta yalnız meshetmeyi bu­luyorum.» demesinin sebebi; âyetteki *Ercül* kelimesinin *Ruûs" ke­limesinin yanında olması ve ikisinin mecrûr okunması halinde zahi­ren ayaklar baş hükmüne tâbi görülür. Çünkü cerr-i civarî durumu arap dilinde nadiren bulunur. Ercûl. kelimesinin mensûb okunması­na âit kıraat şeklini îbn-i Abbâs duymamış ve bunun için bu sözü söylemiş olması da muhtemeldir.

456 nolu hadisin açıklaması bahsinde bâzı malûmatı naklettiğim El-Menhel yazarı aynı bâbta El-Hâfız îbnü Hacer' den naklen şöyle der:

«El-Hâfız îbnü Hacer'in El-Fetih'te: Ayakları yı­kamaya muhalif herhangi bir hüküm hiç bir sahâbi'den sabit olma­mıştır. Yalnız Ali, îbn-i Abbâs ve Enes (Radıyal­lâhü anhüm)'den meshetme hükmü duyulmuş ise de bunların da meshetme hükmünden rücü ederek yıkamanın gereğini söyledikleri sabittir. Abdurrahman bin Ebi Leyla: «Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ashabı, ayakları yıkama hükmün-' de icmâ etmiştir, diye Saîd bin Mansûr' dan rivayet var­dır, der. Tahavi ve tbn-i Hazm ise meshin mensûh ol­duğunu iddia etmişlerdir.»

Miftâhü'l Hace yazarı ise îbn-i Abbâs'ın Er-Rubey-y İ' e   cevap olarak söylediği söz ile ilgili olarak şöyle der :

«îbn-i Abbâs, sahâbîlerin cumhuruna muhalif bir hü­küm beyân etmek istemiştir. Bu, söz bir mezhebtir. îbn-i Ab­bâs tek kalmıştır. El-Hâfız îbn-i Hacer, Fethü'1-BârT-de   îbn-i   Abbâs'ın   bundan rücû ettiği sabittir, demiştir.»

Buhârİ   ve   Müslim   de Ayakları Yıkama başlığı altında açılan bâbta ayakları yıkamanın gerekliliğini ve meshin kifayet etmediğini ispatlayan sahih hadîsleri nakletmişlerdir.[268]

 

57 — Allah Tealâ'nın Emri Üzerine Abdest Almak Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

459) Cami' bin Şeddâd Ebû Sahra (Radtyallâku ank)'den rivayet edildiğine göre:

Kendisi: «Ben, Humrâ'nın Ebû Bürde'ye mescidde hadîs nakle­derken: Osman bin Affan (Radıyallâhü anhümJ'den şöyle söylerken işittim, dediğini, duydum:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem: «Kim Allah'ın emret­tiği gibi abdestini tam alırsa (böyle abdestlerle kıldığı) farz namaz­lar, aralarındaki (küçük) günahlara keffaret olur.» buyurmuştur."(*)

1. Cami' bin Şeddâd Ebû Sahra El-Kûh El-Muharibi üstün şahsiyetler­dendir. Târik bin Abdillah, Safvân bin Muhriz, Ebû JBürde bin Mûsâ, Abdurrah-man En-Nahâi ve başka zatlardan hadîs rivayet etmiştir. Râvileri İse El-A'msş, Es-Sevrl, ŞuTıe ve bir çok kimsedir. En-Nesâî, îbn-i Muîn, Ebû Hatim. El-İclî vs Yâkııb bin Sûfyan onun sıka olduğunu belirtmişlerdir. 127 ve 128'ncİ yılı vefat etmiştir. (El-Menhel Cüz 2, Sah. 214)

2. Humrân bin Eban Hz. Osman'ın azadlısıdır. Ebû Bekr'in devrine yetişmiş­tir. Osman, Muâviye ve Abdullah bin Ömer (R.A.)'den rivayet etmiştir. Hâvileri ise. Urve bin Zübeyr, Hasan-ı Basrl, Atâ bin Yezid, Nâfi' Mevlâ İbn-i Ömer, Zeyd bin Eşlem ve başkalarıdır. İbn-i Muin, onu Medine'nin hadlsçi tabiîleri arasın­da zikretmiştir. îbn-i Hibbân sikalardan saymıştır. îbn-i Abdi'I-Ber de onun bü­yük bir âlim olduğunu söylemiştir. Basra'da yerleşerek oralı halk ondan hadîs almıştır. (El-Menhel cüz 2, Sahife 2)

3. Ebû Bürde bin Ebi Musa'nın adı El-Hâris veya Âmir bin Abdillah'tır. Küfe kadısı ve fıkıhçılarındandır. Ali. Abdullah bin Selâm, Urve bin Zübeyr ve Huzey-fe'den rivayet etmiş, râvileri de Şâ'bİ, Sabit El-Bennânî, Katâde ve Ebû Ishaktır. İbn-İ Sa'd, El-İclî ve İbn-İ Habbân onu sikalardan saymışlardır. 104 veya 103'üncü yılı vefat etmiştir.[269]

İzahı

Miftahü'1-Hâce.yazarı: Hadîs'in «Allah'ın emrettiği gibi» ifa­desi ile abdest âyeti (Mâide sûresinin 6'ncı âyeti) ne işaret edil­miştir, der. Âyette yüz, kollar ve ayakların yıkanması ve başın meshi emredildiğine göre bunu yapan kimse abdestini tam almış olur. Müs1im'in Taharet Kitabının 4'üncü babında rivayet edilen bu hadîsi ve benzeri hadîsleri açıklayan Nevevi der ki:

«Bu rivayette nefîs bir fayda vardır. Çünkü, abdestin yalnız farzlarını yapıp sünnetlerini ve müstahablarını yapmayan kimseye, bu hadîs'te anılan faziletin bulunduğuna delâlet eder. Sünnetleri ve müstahabları da îfa eden kimsenin kavuşacağı faziletin daha mü­kemmel ve üstün olacağı gayet tabiîdir.

Kadı Iyâz: Ehl-i Sünnet mezhebine göre büyük günahlar ancak samimî tevbe ile veyahut ilâhî rahmetle afv edilir. Allah'ın emrettiği gibi abdest alarak farz namazlarını eda eden kim­senin namazlar arasında işlediği günahların mağfiretinden maksad küçük günahların mağfiretidir, der."

460) Rifâa bin Râfi (bin Mâlik) (Radtyallâhü onA/den rivayet edildiğine göre :

Kendisi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanında otu­ruyor iken Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem:

«Yüzünü ve dirseklerle beraber kollarını yıkayarak, başını mes-hederek ve topuklarla beraber ayaklarını yıkamak suretiyle Allah in emrettiği gibi abdestini isbağ etmedikçe (= tam almadıkça) hiç kim­senin namazı şüphesiz tam olamaz.» buyurdu."[270]

 

İzahı

Sindi diyor ki: Hadisteki isbağdan maksad, abdestin sün­netlerine ve âdabına riâyet etmek değildir.Çünkü «Allah'ın emrettiği gibi. ifâdesi buna mânidir. (Zira abdest âyetinde sünnetlerden ve âdabtan bahsedilmemiştir.) Hadîsin:

«Yüzünü ve dirseklerle beraber kollarını... yıkamak suretiyle» kısmı isbağın açıklamasıdır. (Abdest âyetinde de bu uzuvlardan bah­sedilir.)

Hadisteki: «..,ve ayaklarını... lafzı, abdest âyetindeki:  ve ayaklarınızı... nazm-icelil gibi, (cümle içindeki yeri itibari ile ve arap* dili gremerine gö­re) ayakları yıkamak mânâsına veya, meshetmek mânâsına yorum­lamak mümkündür. Fakat harici detfflearte bnmı yıkamak mânâsına yorumlamak zorun] uğu mevcuttur.[271]

 

58 —   Abdestten Sonra Su Serpmek Hakkında Gelen (Hadisleri Babı

461) El-Hakem b. Siifyân Es-Sakafi  (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

Kendisi, Resûlullah (SaHallahü Aleyhi ve Sellem)'i abdest al­dıktan sonra bir avuç su alarak ön avretine serperken görmüştür."[272]

 

İzahı

Hadisin mânâsı: Besûlullah <Saüa|!aİıü Aleyhi ve Sellemî abdest aldıktan sonra ümmetine meşru kılmak için ön avreti üzerine ve çevresine su serpmiştir. Bundan maksadı vesveseyi defetmek, usulünü öğretmektir. Çünkü abdest alındıktan sonra, idrar yolundan bir ıs-lakhğın çıktığı hayalına bazen kapılıyor. Dolayısıyla abdestin bozul­ması şübhesi doğuyor. Abdest alındıktan sonra kilolun ön kısmına su serpilip avret mahalli ıslatılınca böyle bir vesvese ve hayal önlen­miş olur.

Ebû Dâvûd, «İntidah  Su Serpme» babında Hadîsi, şu mealde rivayet etmiştir: Süf yan bin El-Hakem Es -Sakafi veya El-Hakem bin Süfyân Es-Sakafî (Radıyallâhü anhüm) 'den şöyle söylediği rivayet olunmuştur:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) su döktüğü zaman ab­dest alır ve intidah ederdi (su serperdi.)

El-Menhel yazarı, hadîs'in: «İntidah ederdi...» cümlesini yukar­da anlattığımız gibi açıkladıktan sonra şöyle der:

«El-Hattabî: Buradaki intidah'tan maksad su iletahâreK lenmektir. Halkın büyük çoğunluğu su ile tahâretlenmezdi, taş ile is-tincâ ederdi. Şeytan vesvesesini defetmek üzere, taharetlendikten sonra ön avret mahalline su serpmek diye intidahı yorumlamak da mümkündür, demiştir.

Nevevî : Cumhura göre hadîs'ten maksad taharetlendikten sonra ön avret mahalline su serpmektir, demiştir.

Ebû Dâvûd1 un rivayetinde râvî hakkmda görülen ihtilâf râvınin şahsı hakkında olmayıp ismine aittir. Yâni râvînin zâtı ma­lûmdur. Ama bâzılarına göre adı E1-Hakem, diğer bir riva­yete göre ismi Süfyân' dır.E1-Hâfız, El-İsâbe'de râvînin adının E1-Hakem olduğu görüşünü kuvvetli görüp seçmiştir.[273]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

El-Menhel yazarı diyor ki: «Hadîs, abdest alındıktan sonra ön avrette ve kilotun ön kısmına su serpmenin meşruluğuna delâlet eder.Tirmizî ve İbn-i Mâceh'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhVden rivayet ettikleri (463 nolu) hadiste su serp­mek emredilmiştir. El-Ayni: İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) abdest aldığı zaman ön avretine su serperdi. Ubeydullah demiş ki, babam da böyle yapardı. Ayrıca Mücâhid, Mey-mûn, Seleme ve İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhüm) 'ün de böyle yaptıkları rivayet olunmuştur. Bu sebeple arkadaşlarımız; abdestten sonra ön avrete ve kilota su serpmek mustahabtır, bilhas­sa vesvesesi olan kişi için daha mustahabtır, demişlerdir.[274]

Hadîsleri Çıkaranlar

Ebû Dâvûd, Nesâi ve Beyhaki de bunu rivayet etmişlerdir. Tirmizi   de buna işaret etmiştir.

Hadis'in râvîsi El-Hakem bin Süfyân bin Os­man bin Âmir Es-Sakafi' nin Sahâbîlik şerefine maz-harolduğu, Ebû Zur'a ve İbrahim El-Harbî tara­fından ifâde edilmiştir. Sünen sahihleri, abdestten sonra su serpme­ye âit hadisini rivayet etmişlerdir. Ahmed ve Buhâri, onun sahâbî olmadığını söylemişlerdir.İbn-i Abdi'I-Ber, onun bir hadîsinin bulunduğunu ve isnadı hakkında bir tereddüt olduğunu söylemiştir.

462) Zeyd bin Harise[275] (Radıyaüâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir!

-Cebrail (Aleyhisselâm) bana abdest almayı öğretti ve abdestten sonra, dışarı çıkacak idrar (ı defetmek) için elbisemin altına su serp­memi emretti."

Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Bize Ebû Hatim ve Abdullah

bin Yûsuf Et-Tennisi hadisi naklettiler. (Onlar dediler ki) bize İbn-i Lahia hadîs nakletti ve bu hadisin mislini anlattı.[276]

463) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu­yurdu ki :

«Abdest aldığın (abdestini tamamladığın) zaman İntidah et (= ön avret mahalline su serp.)»"[277]

 

İzahı

Tirmizi' nin, son râvî hariç aynı senedle Ebû Hürey-re (Radıyallâhü anh) 'den olan rivayeti meâlen şöyledir:

Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: -Bana Cebrail gelerek, «Ya Muhammedi Abdest aldığın (abdestini tamamladığın) zaman (ön avretine) su serp.» derdi.» Tirmizi, bu arada hadis'in garip olduğunu söylemiştir.

Tirmizi Şerhi Tuhfe'de, El-Kadı lbnü'l-Arabi'-nin Anzatü'l-Ahvezî adlı Tirmizi Şerhinden naklen verilen bilgiye göre hadîsin yorumu hususunda âlimler ihtilâf ederek dört çeşit yorum yapılmıştır:

1. Abdest aldığın zaman (abdest uzuvlarına) su dök. Yâni mes-hetmekle yetinme. Çünkü bunları yıkamak gerekir.

2. Abdest aldığın zaman istibrâ et.Yâni su döktükten sonra tenasül uzvunda idrar damlalarının kalmaması için gerekli şeyleri yap.

3. Abdest aldığın zaman su ile taharetlen.Yâni yalnız taşla is-tincâ etmekle yetinme. İkisini de yap.

4. Abdest aldığın zaman vesveseyi gidermek için kilotunun Ön kısmına su serp.

Tuhfe yazan bu görüşleri savunanları kısmen belirttikten sonra: Hak olan yorum, sonuncusudur, der.

Hadîsin tercemesindeki parentez içi ilâveler Tuhfe'nin açıklama­sından alınmıştır.

464) Câbir (Radtyallâhü onhyden şöyle dediği rivayet olunmuştur; Resûlullah (Sallallahü Afeyht ve S e Hem), abdest aldı sonra ön avretine su serpti.[278]

 

59 — Abdest Ve Gusülden Sonra Mendil (Kullanmak) Babı

465) Ümmü  Hâni'  bint-i Ebî Tâlib[279]  (Radtyallâhü ankâ)'dan rivayet edildiğine göre :

Mekke'nin fethedildiği yıl, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) yıkanmaya kalktı. Fâtime (Radıyallâhü anhâ) da Onun özeri­ne perde tuttu. Gusülden sonra Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellemi, elbisesini alarak ona sarındı."[280]

 

İzahı

Hadis, Buhâri'de Taharet,. Namaz ve Edeb kUablarmda. Müslim'de Hayız ve Namaz kitablannda, Tirmizi'de İs­tizan kitabında ve Nesdî’de Taharet kitabında muhtelif lafız­larla ve değişik râvilerden nakledilmiştir. Tirmizi, bu bâbta ri­vayet olunan en sahih şeyin Ümmü Hâni'in hadisi oidugu Ahmed   tarafından ifade edilmiştir, der.

Buhâri ve Müslim'in bâzı rivayetlerinde şu mealde bir fıkra da vardır;

«Sonra Besûhrilah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalkarak sekiz rek'at kuşluk namazı Sofan,[281]

 

Çeşitli Rivayetlerden Çıkarılan Hükümler

1. Areda perde bulunmak «artı ile kişi, mahrem yalanlarının yanında yıkanabilir.

2. Erkek yıkamrken mshremi olan bir kadın ona perde tutabilir.

3. Kuşlak namazı sekiz rek'at olarak kılmak meçru'dur.

4. Sindi diyor ki, gusülden hemen sonra Resûl-i Ekrem, el­bisesine sarınması ile gusül suyunu silmiş olur. Dolayısıyla elbisesi havlu işini yapmış olur, (Yâni gusülden sonra beden üzerindeki suyun silinmesinin meşruluk hükmü bu hadîsten çıkarılmış olur.) Uzak bir ihtimal olmakla beraber şöyle de denilebilir: Hadiste mendilden bahsedilmediği için Resül-i Ekrem'in gusülden sonra mendil (ve ben­zerini) kullanmadığı anlaşılır.

466) Kays bin Sa'd [282] (Radıyallâkü anhiimâyden :

Şöyle söylemiştir: Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize gel­mişti. Biz O'nun (yıkanması) için su koyduk. Gusül ettikten sonra Ona versle boyalı bir örtü getirdik de ona büründü. Biraz sonra (m$-bârek) karnının kıvrımları üzerindeki boya izine bakar gibi oldum."

Hadiste Geçen Bâzı Kelimeleri:

Milhefe: Örtü, çarşaf ve yorgan anlamına gelir. Burada örtü ve­ya çarşaf mânâsı muraddır.

Virsiye: Vers boyası ile boyanmış olan şeye denir.

Vers: Susama benziyen san bir bitkidir. Boya işinde kullanılır. Zaferan ondan imal edilir.

Üken: Ükne'nin çoğuludur. Ükne karındaki kıvrımdır.

Hadis, Resül-i Ekrem'in gusülden hemen sonra bir örtüye bürün-düğünü ve örtü boyasının izleri mübarek karnının kıvrımlarında gö­rüldüğünü ifade eder.

Tirmizî şerhi Tuhfe yazarı Mübarekfuri; abdestte sonra mendil ile kurulamayı meşru görenler Ümmü Hâni' v Kays bin Sa'd'in hadîslerini delil göstermişlerdir.Ama istidlal düşündürücüdür.Çünkü hadîsler gusül hakkındadır, der. Tufe'nin beyânına göre   Ebü Dâvûd   da bu hadîsi rivayet

467) İbn-i Abbâs (Radtyallâkü anhümâ)'den rivayet edildiğine gön (Peygamberimizin hanımlarından olan teyzesi Meymûhe (Radtyallâhü onkâ) şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), cünüblükten boy ab-desti aldığı zaman (kurulanması için) Ona bir elbise (peşkir) verdim, ftabul buyurmadı ve suyu silkelemeye başladı/'[283]

 

İzahı

Buhâri, Müslim, Tirmizi, Nesâî, Ebû Dâvûd ve Beyhaki'nin rivayet ettikleri bu hadiste, Peygamber'in muhterem eşlerinden Meymüne, Resûl-i Ekrem'in boy abdestini tamamladıktan sonra peştemal, mendil veya benzeri bir elbise ile kurulanmayı reddettiğini ve mübarek bedeni üzerindeki suyu sil­kelediğini beyan ediyor.

Ebû Dâvüd Cünüblükten Gusül babında hadîsi rivayet et­miştir. Şerhi EI-Menhel'de konu hakkında özetle şu malûmat veri­liyor :

Buhâri'nin   bir rivayetinde:

«Ben O'na bir parça elbise uzattım. O, eliyle şöyle etti ve iste­medi», buyurmuştur.[284]

 

Kurulamayı Mekruh Görenler

Câbir bin Abdillah, ibn-i Ebl Leylâ ve Saîd bin El-Müseyyeb gibi bâzı zatlar gusül ve abdestten sonra bir elbise ile kurulanmayı mekruh görmüşlerdir.Onlarındelillerinden birisi bu hadistir.Fakat onlara hüccet değildir. Çünkü peşkirin reddedilmesi başka sebeblerden olabilir. (Tuhfe'nin, E1-Hafız İbn-i Hacer'den naklettiği gibi zamanın darlığı, verilen peşkirin elverişli olmayışı ve başka nedenlerle red olayı mey­dana, gelmiş olabilir.)

Kurulamanın kerahetine hüküm verenlerin gösterdikleri diğer bir delil de İbn-i Şâhin'in En-Nâsih ve'1-Mensûh adlı kita­bında Enes (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettiği şu mealdeki ha­dîstir:

«Resûlullah  Sallalla hü Aleyhi ve Sellem), Ebü Bekir, Ömer, Ali ve İbn-i Mes'ûd t Radıyallâhü anhüm>'den hiç birisi abdestten sonra yüzünü mendil ile kurulamazdı.»

Bu hadîsin senedinde Said bin Meysere El-Basri vardır.Buhari, onun hadislerini münkar saymış, İbn-i Hibban da onun mevzu hadîsler rivayet ettiğini söylemiştir. Ha­dîs sahih olsa bile onda kurulamanın yasaknğı yoktur. Netice itibarı ile Enes(Radıyallâhü anh) kurulamayı sabit görmemiştir. Onun sabit görmemesi yasaklamayı gerektirmez.[285]

 

Kurulamayı Mubah Görenler

Osman bin AIfâar, H&sss bin Ali, Enes bin Mâlik, Hasan-i Basrî, Ebû Hanife, Mâlik ve Ahmed (Radıyallâhü anhüm) gerek abdestten ve gerekse gusülden sonra kurulamayı mubah görmüşlerdir. Onların delilleri İbn-i Mâceh'in çıkardığı Selmân-i Farisi'nin (468 nolu) hadîsi ve Tirmizi'nin rivayet ederek pek kuvvetli ol­madığını beyan ettiği şu mealdeki   Âişe'nin   hadîsidir:

«Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir peşkiri var idi. Abdestten sonra onunla kurulanır idi.»

Yukarda beyan edilen hadîslerin benzerleri de rivayet edilmiş ise de onlarm da zayıf olduğu belirtilmiştir. Ancak hadîslerin çokluğun­dan bir kuvvet meydana gelir.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) ise kurulamak abdest-te mekruh olup gusülde mekruh değildir, demiştir.[286]

 

Şâfiîlerin Görüşü

Şafii âlimlerin kurulamak hakkındaki kavillerine gelince; en meşhur kavle göre kurulamayı yapmamak müstahabtır.Bunu yapmanın mubah olduğunu söyleyenler olduğu gibi mekruh görenler de vardır. Dördüncü bir kavle göre kirleri giderici olduğu için kurula­mak müstahabtır. Beşinci kavle göre yazın mekruh, kışın müsta­habtır.

Şâfiîler'den Nevevî der ki bu kaviller, kurulamaya ihtiyaç duyulmamak haline aittir. Şayet üşütme veya necasetin bu­laşması endişesi gibi bir nedenle kurulamaya bir ihtiyaç duyulursa bunda kat'iyyen kerahet yoktur.[287]

 

Suyu Silkelemek

Hz. Meymûne (Radıyallâhü anh)'nin hadisinin sonunda Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gusülden sonra suyu silkelediği bildirilir. EI-Menhel yazarı bu konuda da şunu ifade eder:

'Hadîs, gusülden sonra beden üzerindeki suyu silkelemenin caizligine delâlet eder. Abdesti gusle kıyaslamak mümkündür.Çünkü abdestten sonra suyu silkelemenin yasakhğına dâir sahih bir şey vâ-rid olmamıştır. «Abdestten sonra ellerinizi silkelemeyiniz» mealinde rivayet olunan hadîs hakkında Îbnü's-Salâh şöyle dert «Ben bu hadisi bulamadım.Nevevi de bunun meçhul ve zayıf oithr-ğunu ifade etmiştir.» İbn-i Hibbân da bunu zayıf hadîsler arasında ve îbn-i Ebî Hatim de El-İIel'de Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir. Bu durumda su­yu silkelemeyi mubah kılan Meymûne (Radıyallâhü anhâl'mn hadisine muarız olan bir sahîh hadis yoktur.

Nevevi diyor ki «Meymûne' nin hadisi abdest ve gu­sülden senra suyu silkelemede bir beis olmadığına delâlet eder. Ar­kadaşlarımız muhtelif görüşler beyan etmişlerdir.

En meşhur görüş, silkelemeyi terketmenin müstahab oluşu ve sil­kelemenin mekruh olmayışıdır, ikinci görüş sîlketemenm mekruhlu-ğudur. Üçüncü görüş, yapıp yapmamanın eşitliği ve mübahhğıdır. Azhar ve Muhtar (seçkin) kavil de budur. Zira mübahhğı hakkında bu sahih hadis vârid olmuştur. Yasaklığı hususunda ise bir şey sabit görülmemiştir.»'

Hadisin râviyesi Hz. Meymûne (Radıyallâhü anhaJ'nıu hal termecesi 372 nolu hadisin izahı yapılırken anlatıldı.

468) Selmân-i Fârisî (Radtyaüâhü a»*)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ab-dest aldıktan sonra üzerindeki yün cübbenin ters yüzü île (mübarek) yüzünü kuruladı.Zevâid'de, isnadı sahih olup râvilerinin de sıka oldukları beyan edil­mekle beraber ravi Mahfûz'un, Selman'dan rivayeti üzerinde düşünmek gerekir, denmiştir.[288]

 

İzahı

Kurulamanın meşruluğunu söyleyenlerin delillerinden birisi de bu hadistir. Ancak Tirmizi' nin şerhi Tuhfe'de «Abdestten Son­ra Mendil» babında belirtildiği gibi bir cemâat bu hadisi zayıf gör­müştür.[289]

 

 60 — Abdestten Sonra Söylenen (Duâ) Babı

469) Enes bin Mâlik (Radtyallûhü a«A)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Kim güzelce abdest alır ve abdestten sonra üç defa şunu söy­lerse ona cennetin 8 kapısı açılır.  Onların hangisinden dilerse girer.»

«Dilimle söyler ve kalbimle tasdik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Muhammed de O'nun kulu ve resulüdür.»

Ebü'l-Hasan bin Seleme El-Kattan dedi ki: Bize İbrahim bin Nasr tahdis etti. (O da dedi ki) Bize Ebû Nâîm bu hadisin mislini tahdis

etti.Zeyd El-Ammî'nin zayıflığı nedeni ile senedin zayıflığı Zevâid'de bil­dirilmiştir.[290]

 

İzahı

Sindi diyor ki: (469 nolu) hadîsin senedinde Zeyd E1-Ammi namındaki zayıf râvînin bulunması gerekçesi ile isnadın zayıflığı Zevâid yazarı tarafından ileri sürülmüş ise de, hadîsin aslı Ömer (Radıyallâhü anh) 'in rivayeti ile sahihtir. Müslim, îbn-i Mâceh, Ebû Dâvüd ve Tirmizi, Ömer1 in rivayeti ile tahriç etmişlerdir. Tirmizî1 nin, bu rivayeti zayıf görmesine itibar edilmemiştir. Zevâid yazarının, Tirmizi' nin bu sözü ile yetinerek Sahihi Müslim'de mevcut hadisin ispatından bahsetmemesi cidden şaşılacak şeydir.»

470) Ömer bin El-Hattâb (Radtyallâhü anh)'den rivayet «dildiğine göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Her hangi bir mü si uman abdestini güzelce alır sonra = Allah'­tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü ol­duğuna şübhesiz şehâdet ederim, derse mutlaka onun için cennetin 8 kapısı açılır. Bunlardan dilediğinden (cennet'e) girer.»"[291]

 

İzahı

Hadîste geçen «Güzelce abdest» tâbirinden maksad isbağdır. Yâ­ni rükünleri ile beraber abdestin sünnet ve âdabına riâyet etmek ve suda israf etmemektir. Sindi Güzelüği böyle açıkladıktan son­ra der ki: «Tirmizi'nin rivayetinde duanın sonunda şu parça da vardır.

= «Allah'ım! Beni çok tevbe edenlerden kıl ve beni çok temizle­nenlerden eyle.»

Nevevi demiştir ki,Nesâi' nin Amelü'1-Yevm Ve'1-Leyle kitabında merfû' olarak rivayet etmiş olduğu şu duayı da eklemek müstahabtır.

«Allah'ım, senin her türlü noksanlıktan pâk ve nezih olduğu­na inanırım. Senin hamdinle şahadet ederim ki senden başka ilâh yoktur. Sen teksin hiç bir ortağın yoktur. Senden mağfiret dilerim ve sana tevbe ederim.»

Hadisin «Cennefin 8 kapısı açılır.» Fıkrasına gelince bir kapı ki-şmm Cennet'e girmesi için kâfi olduğu halde, mezkûr amelin üstün değerini belirtmek ve yüceltmek için sekiz kapının açılacağı haberEbü Dâvûd, Sünen'inde, benzer başlık altında açtığı bâb-ta, Ukbe bin Âmir' den rivayet edilen uzun metinli hadî­sin sonunda Hz.Ömer' den rivayet edilen metin Müslim'­de de bulunur.

El-Menhel yazan hadîsi açıklarken ezcümle şöyle der:

'Cennefin sekiz kapısının adları şöyledir:İman kapısı, Namaz kapısı, Oruç kapısı, Sadaka kapısı. Öfkesini yenenler kapısı, Razılar kapısı, Cihâd kapısı ve Tevbe kapısı.

Bir hadîse göre Cennetin Reyyân kapısından yalnız oruçlular gi­rer. Başkası bu kapıdan giremez. Yukardaki hadise göre abdest alıp duâ okuyan kimse için (bu kapı dâhil) Cennefin sekiz kapısının açıl­ması durumu bir çelişki arzetmez. Çünkü eğer abdest ve duayı ger­çekleştiren kimse oruçluluk vasfını da taşıyorsa dileğine binâen Rey­yân kapısından veya başka kapıdan girer. Şayet oruçluluk vasfını taşımıyorsa Reyyân kapısından girmek arzusunu duymaz. Veya bu­na muvaffak kılınmaz. Bu takdirde hadisteki muhayyerlik hikmeti ve faydası o şahsın ihraz edeceği şeref ve azameti belirtmektir.Nasıl ki Cenab-ı Allah, bütün peygamberlere Hz.Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zamanına ulaşmaları halinde O'na îman etmelerini emretmiştir.Halbuki Hz. Muhammed'in diğer peygamberlerin zamanında zuhur etmiyeceği ve hepsinden son­ra gönderileceği malûm idi. Bu emir sırf peygamberimizin şerefinin açıklanması ve ilânı içindir.

Abdest tamamlandıktan sonra okunması emrolunan yukardaki duaların hepsinin peygamberimizden rivayet edilmesi sabittir. Fa­kat abdest alındığında her uzuv yıkanırken okunması itiyad haline getirilen dualar sabit görülmemiştir.

Müslim, Nesâî, Tirmizi ve Ebû Dâvûd ab­dest sonunda şahadet kelimesinin okunmasına dâir hadisi uzun ve kısa metinler halinde rivayet etmişlerdir. Müslim ve Nesâi'nin rivayetlerinde abdestten sonra iki rek'at namaz kılan ve huşu' içinde namazını tamamlayanlar için benzer mükâfat vaad edilmiş­tir. Bu sebeble Hanefi, Şafii. Mâliki ve Hanbeli mezheblerine göre abdestten sonra iki rek'at namaz kılmak sünnet­tir.'[292]

61 — Sarı Bakır (Kab) İle Abdest Almak Babı

471) Abdullah bin Zeyd (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resulul]ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) bize gelmiş idi. Biz sarı bakırdan (mamul) bir tevr'de Ona su çıkardık. Kendisi de onunla abdest aldı."[293]

 

İzahı

San bakır, altına benzediği için bundan mamul kabtan abdest alınması, keza gusül edilmesi caiz mi? diye bir şübhenin meydana gelmemesi için bu hususta vârid olan hadîslere ait açılan bâbta ri­vayet olunan mezkûr hadîs Buhâri ve Ebû Davud'un Sünen'inde de rivayet olunmuştur.

Ebû Davud'un «Sarı Bakır Kablardan Abdest Alma Ba­bında» rivayet olunan bu hadîsin açıklamasını yaparken El-Menhel yazarı şu bilgiyi verir:

Tevr: Taş, san bakır veya başka maddeden mamul olup leğene benzeyen bir çeşit kabtır. Su içmek, yemek yemek ve abdest almak işinde kullanılır. Tevr'in, leğen olduğu da söylenmiştir.[294]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

Hadîs, abdest suyunu hazırlamak suretiyle abdest alana yardım etmenin caiz olduğuna ve rengi bakımından altına benzemekle bera­ber sarı bakır kabtan abdest almanın mekruh olmadığına delâlet eder. Ebû Ubey : «Buna binâen bakır vesair benzeri madenî kablar­dan abdest almanın câizliğine hükmedilerek halka ibâdet hususunda kolaylık sağlanmıştır.Yalnız îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'-den edilen bir" rivayete göre kendisi sarı bakır kabtan abdest alma­yı mekruh görmüştür, der.»

El-Aynl de «îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'den bu hususta yapılan rivayetleri naklettikten sonra: îbn-i Ömer'in bu keraheti kendisinin bakırın kokusundan hoşlanmaması anlamına yorumlamak mümkündür. Şayet fıkhı anlamdaki kerahet anlamı kasdedilmiş ise onun bunu mekruh görmesi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet edildiği sabit olan ve bunun kerâhetsiz olarak caiz olduğuna delâlet eden hadislere karşı tutarsız kalır.» de­miştir.

472) Zeyneb Bint-i Cahş[295] (Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiği­ne göre:

Kendisinin bakır bir teknesi var idi. Kendisi t    «Ben Resûlullah

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in mübarek başını (çamaşır için bakır­dan mamul) o teknede taradım, demiştir.»"

Hadisin isnadının sahih ve ricalinin sıka oldukları, Zevald'de bildirili iniştir.[296]

 

İzahı

Miftahü'l-Hâce'nin bildirdiğine göre Ahmedde bu hadisi rivayet etmiştir.

Mıhdab: Çamaşır teknesidir. Çamaşır yıkamaktan başka işler­de de kullanılır. Bazen bu kelime her türlü kab anlamında da kul­lanılır. Bu bâbta anılan hadisler san bakır kabların abdest. gusül ve diğer işlerde kullanılabileceğine delâlet eder.

473) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh):

Şöyle söylemiştir: Şübhesiz Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), tevr'den (sarı bakır kabtan) abdest aldı."[297]

 

62 — Uyumaktan Dolayı Abdest Almak Babı

474) Aişe {Radtyallâhü anhâ)'den : Şöyle söylemiştir:   'Resülullah     (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)buyurdu: Hatta horlardı. Sonra kalkarak abdest almaksızın namaz kı­lardı.'

Tanâfisî dedi ki Vekî' şöyle söylemiştir:

Âişe, Resûl-i Ekrem'in secde halinde iken uyuduğunu... kasdetmişttr."

475) Abdullah (İbn-i Mes'ûd)[298] (Radtyallâhü anh)'den: Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şüb­hesiz uyudu.   Hatta horladı. Sonra kalkıp namaz kıldı.[299]

476) (Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'âen: Şöyle söylemiştir: Nebî (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in o uy­kusu, kendisi oturur iken olmuştur."

(îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) şunu demek istemiştir: Resûl-i Ekrem'in uyuyup horladıktan sonra kalktığında abdest   almaksızınnamaz kıldığına dâir hadîste söz konusu edilen uykusu O, oturmuş halde iken vuku bulmuştur.[300]Zevâid'de Hâvilerden Hüreys zayıf olduğu için hadisin isnadı zayıf­tır. Ebû Dâvûd ve Tirmizî de İbn-i Abbâs'ın bu hadîsini başka senedlerle ve başka metin halinde rivayet etmişlerdir, denilmiştir.

Sindî'de :   Ben derim ki Ebû Dâvûd bu hadîsi hem isnad hem de mânâ yön­lerinden zayıf görmüştür, diyor.

477) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Uyanıklık mak'adın bağıdır.   Bu sebeble uyuyan kimse abdest alsın.»"

478) Safvân[301] bin Assâl (El-Müradî El-Cemelî)     (Radtyallâhü anh) 'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah tSallallahü Aleyhi ve Sellem), mestlerimizi üç güne kadar büyük abdest bozmak, küçük abdest bozmak ve uyku uyumak nedenleri ile çıkarmamızı, fakat cünüblük halinden dolayı çıkarma­mızı emretti."[302]

 

Hadîslerin İzahı

Bu bâbta geçen ilk iki hadis'e göre Resûl-i Ekrem'in horlayıncaya kadar uyuduktan sonra kalkıp namaz kılmış, ve uykudan dolayı abdestini tazelememiştir. Üçüncü hadiste İbp-i Abbâs Peyganv ber'in bu uykusunun oturarak vuku bulduğunu ifade etmiştir. İlk ha­disin râvilerinden Veki'in beyânına göre Peygamber'in söz ko­nusu uykusu secdede iken meydana gelirdi.

Sindî bu konu ile ilgili olarak şöyle der:

Sahih hadislerde acıkca belirtildiği gibi Peygamber'in uyku ha­linde gözü uyurdu. Fakat kalbi uyumazdı. Bu sebeble uykusu ab-destini _bozrnaz. Çünkü uykunun abdesti bozmasının sebebi uyuyan kişinin farkına varmadan yellenmiş olması endişesi ve ihtimalidir. Kalbi uyumayan kimse için bu durum söz konusu değildir. Yâni m ak'ad m d an bir şey çıktığı takdirde kalbi uyanık olduğu için far­kına varır. Peygamber'in uykudan sonra abdest almaksızın namaz kılmasının sebebi bu olunca ne şekilde uyumuş olursa olsun netice değişmez. Yâni ister secdede iken, ister otururken veya yatarken uyu­masının hükmü aynıdır.Dolayısıyla İbn-i Abbâs'in üçüncü hadiste «... Kendisi otururmuş halde İken sözüne ve Veki'in birinci hadîsi yorumlarken «Secde halinde iken...» ifadesine hacet yok­tur. Aslında Peygamber'in uykusu ile ilgili hadisleri bu bâbta zikret­mek uygun değildir. Ancak Peygamberler içerisinden O'nun uyku ile abdestinin bozulmadığı hükmünü açıklamak ve özel durumunu belirtmekle beraber bu hadîsleri nakletmek yerinde olur.

Dördüncü ve beşinci hadîs ise uykunun abdesti bozduğuna de­lâlet eder.[303]

 

Uyku Hakkında Âlimlerin Görüşleri

1. Uyku hiç bir surette abdesti bozmaz.   Ebû   Musa   E1-Eş'âri,   Said   bin   Eî-Müseyyeb,   Ebû   Miclez, Hümeyd   bin   Abdirrahman,   El-A'rac,   Evzâİ ve   Şia   mezhebine mensup âlimlerin görüşü budur.

2. Uyku ne suretle olursa olsun abdesti bozar.Hasan-i Basri, Müzeni, Ebû Ubeyd El-Kasim bin Se­lâm   ve   îshâk   bin   Raheveyh   böyle demişlerdir.Şa­fiî' nin   garîb bir kavli buflur. Îbnü'l-Münzir   ben de bu görüşteyim,   İbn-i   Abbâs   ve   Ebû   Hüreyre'den   bu yolda rivayet vardır.

3. Çok uyku ne suretle olursa olsun abdesti bozar, az uyku ise hiç bir halde abdesti bozmaz.   Zührl,   Rabia,   Evzâi.   Mâ­lik   ve bir rivayete göre   Ahmed'in   mezhebi budur.

4. Rükû', secde, kıyam ve kıraat gibi namazın içindeki durum­lardan birisi üzerine meydana gelen uyku abdesti bozmaz.   Bu du­rumlar ve haller namazın içinde olsun dışında olsun hüküm- aynıdır.

Fakat namazın içinde bulunmayan durumlar üzerinde vuku bu­lan uyku abdesti bozar. Meselâ; sırt üstü yatarak veya bir şeye da­yanarak uyuyan kişinin abdesti bozulur.Ebû Hanîfe ve Dâvûd-i Zahirî' nin mezhebi budur. Şafii' den garîb bir kavil olarak bu görüş rivayet edilmiştir.

5. Uyku yalnız rükû' sücûd halinde ise abdesti bozar, aksi tak­dirde bozmaz. Bu kavil   Ahmed'den   rivayet edilmiştir.

6. Yalnız secde halindeki uyku abdesti bozar, başka türlü uyku abdesti bozmaz.Bâzı âlimler böyle demişler. Ah med'den   de böyle bir rivayet vardır.En-Neyl yazarı E1-Bahr'e atfen verdi­ği malûmata göre Zeyd   bin   Ali   ve   Ebû   Hanîfe' nin böyle söyledikleri rivayet olunmuştur.

7. Oturarak  veya mak'adını yere yerleştirerek uyuyan bir kim­senin abdesti bozulmaz.  Bu hususta az uyumak ile çok uyumak ara­sında bir fark yoktur.   Keza namaz içinde ve namaz dışında olma­nın bir ayırımı yoktur. Başka türlü uyku abdesti bozar.  Şafiî  mez­hebi budur.

Ebû Davud'un süneninde, burada olduğu gibi uykudan dolayı abdest almak başlığı altında açtığı bâbtaki hadîsleri El-Men-hel yazarı açıklarken yukardaki görüşleri delilleri ile beraber zikret­miş ve gösterilen delillere verilen cevabları da kaydetmiştir. Daha sonra kendi görüşünü şu cümlelerle ifâde etmiştir .-

«Yukarda geçen görüşleri, delilleri ve delillere vakî itirazları tet­kik ettiğin zaman son mezhebin en kuvvetli ve tercihe şâyân oldu­ğunu görürsün. Çünkü delilleri çoktur. Ve bu konuda mevcut bü­tün delillerin işlerliği bu görüşle sabit olur.»

EI-Menhel yazarı, Nevevi'den  şunu nakleder:

«Şafiî mezhebine göre oturarak ve mak'adını iyice yere yer­leştirerek uyuyan kişinin abdesti bozulmaz.Şâfii'ye göre uy­ku bizatihi abdesti bozmaz. Ancak uyku mak'addan yelin çıkması­na delildir. Şafiî' nin bu sözünün delili Hz. Ali' nin (477 nolu) hadîsi ve Hz.Muâviye'nin hadîsidir. Bence konu hakkında beyan, edilen görüşlerin en isabetlisi budur. Çünkü ancak bu görüşle mevcut delillerin arası bulunur.»

107EI-Menhel yazarının burada Nevevî'den naklettiği parça iki üç sahifeyi doldurur uzunlukta olduğu için buraya aktarmadık. Arzu edenler bu yere müracaat etsinler.[304] EI-Menhel yazarı da­ha sonra şöyle söyler:

«Yukarda geçen tafsilat ve uykunun abdesti bozup bozmaması hususunda âlimler arasındaki mezkûr ihtilâf ümmetin uykusu hak­kındadır. Resûl-i Ekrem hakkında değildir. Çünkü sahih hadîslerle sabit olduğu gibi O'nun uykusu ne şekilde olursa Olsun abdesti boz­maz. Âlimler burada ittifak etmişlerdir. O hüküm O'nun özellikle-rindendir.»

Bu bâbta geçen ve Resûl-i Ekrem'in uyuyup horladıktan sonra kalkıp abdest almaksızın namaz kıldığını beyan eden ilk üç hadisten çıkan hüküm Peygamber'in bir özelliğine ait olduğu cihetle bunun hakkında bir şey söylemeye gerek görmüyorum.Hz.Ali' den ri­vayet olunan (477 nolu) hadîs'e gelince, bu hadîste geçen kelimeler­den :

Ayn :  göz manasınadır. Burada uyanıklık halinden kinayedir.

Vikâ : Kırba, kese ve benzerinin ağzını bağlamak işinde kul­lanılan bağdır.

Seh: Kalça anlamındadır. Burada mak'ad anlamı kasdedilmiştir.

Hadisin ilk cümlesi «Uyanıklık mak'adın bağıdır.» şeklinde ter-ceme edildi. Yâni kırba'nm ağzına bağlanan bağ nasıl kırbanın için­deki maddenin dışarıya çıkmasına engel oluyor ise uyanıklık hâli de mak'adden yelin istek dışı çıkmasına engel olur. İnsan uyanık olduğu sürece mak'adı bir bağ ile bağlanmış gibidir. Ondan bir şey çıkmaz. Şayet çıkarsa sahibi duyar. Kişi uyuyunca bu bağ çözülür. Ve bunun içindir ki uyku abdesti bozar. Çünkü uyku halinde mak'ad­den bir şeyin çıkması muhtemeldir.

Uykunun her türü, az olsun çok olsun abdesti bozar diyenler bu hadîsi delîl göstermiş ise de red edilmiştir. Çünkü İbn-i Ebi Hatim Ebü Zür'a' dan El-İlel ve EI-MerâsîI kitablarmda îbn-i Âiz'in Ali' den olan rivayetinin mürsel olduğunu nak-letmiştir.E1-Ayni de : Bu hadis iki yönden malûldür. Birin­ci yön münkati olmasıdır. İkinci yön senedindeki râvi Bakıyye'nin E1-Vadin'den rivayetinin sıhhati hakkında bâzı itirazla­rın olmasıdır.Hadîsin sıhhati kabul edildiği takdirde de diğer hadislere ters düşmemesi için bu hadis mak'adı iyice yere yerleşmemiş olarak ve iyice uyuyan kimse hakkındadır, diye yorumlanır, demiştir.

Hattâbî:Bu hadîs uykunun bizatihi abdesti bozmadığı ve mak'adden bir şeyin çıkmasına vesile olması dolayısıyla uyku ile ab-destin bozulduğunu teyid eder, demiştir.

Hadîs Resûl-i Ekrem'in, ümmetine, muhtaç oldukları dinî husus­ları, hatta utanılan incelikleri bile öğrettiğine ve uykunun abdesti bozduğuna delâlet eder.

Bu hadîsi Ebü Dâvûd, Ahmed, Darekutnİ, Beyhakî   ve  Tabarâni   de rivayet etmişlerdir.

478 nolu hadiste uyku, küçük abdest ve büyük abdest bozmak ile beraber zikredildiğinden dolayı uykunun gaita ve idrar gibi abdesti bozduğuna delâlet eder. Ayrıca yolculuk halinde, kişinin üç güne ka­dar mest üzerine riıesh edebileceğine ve mest giymiş olan bir kimsenin

cünüp.olması halinde mestini çıkarıp ayaklarını boy abdesti meyanında yıkamasının gereğine delâlet eder.

Nevevî diyor ki:Delilik, baygınlık, içki veya başka şeyden dolayı sarhoşluk nedeniyle akim gitmesi âlimlerin ittifakı ile abdes­ti bozar.Uyuklamak abdesti bozmaz. Bunda da ihtilâf yoktur.Uyu­muş olmanın alâmeti uykunun aklı yenmesi, göz ve diğer duyu or­ganlarının durmasıdır.Uyuklamak ise akla galebe çalmaz, duyu or­ganlarında gevşeme olur. Uyuklamanın en bariz alâmeti, uyukla-yanın, yanında yapılan konuşmaları duymasıdır.Yapılan konuşma­yı anlamaz ise de sadece ses duyması kâfidir.Bir kimse uyudu mu, uyukladı mı diye tereddüt ederse abdest alması müstahab olur.Âlim­ler:Uyumuş olmanın alâmetlerinden birisi kişinin rüya görmesidir, demişlerdir.

Uykunun abdesti bozması hususunda geniş bir ayrıntılı malûma­tı almak isteyenler fıkıh ki tabi arına baş vursunlar.[305]

63 — Erkeklik Uzvuna Elin Dokunmasından Dolayı Abdest Almak Babı

479) Büsre bİnt-i Safvân [306](Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Biriniz, el ile kendi erkeklik uzvuna dokunduğu zaman abdest alsın.-"[307]

 

İzahı

Ebû Dâvûd'un Süneninde aynı başlık, altında açılan bâbta rivayet edilen hadîsin açıklaması bahsinde El Menhel yazarı şu malûmatı vermektedir:

Hadîsin «Eliyle kendi erkeklik uzvuna dokunan» ifâdesinden mak-sad perdesiz olarak dokunmaktır. Çünkü Ebû Hüreyre' den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Arada perde olmaksızın eliyle kendi erkeklik uzvuna dokunan kimseye abdest almak vâcib olur.» buyurmuştur. Bu hadîsi Ah­med bin Hanbel ve îbn-i Hibbân rivayet etmiş­lerdir. Esasen bu fıkrada geçen -Mess» kelimesi çıplak el ile ve per­desiz olarak bir şeye dokunmaktır.

Hadîsin «Abdest alsın» emrinden maksad şer'î abdesttir. Sadece el yıkamak değildir. Çünkü Darekutni' nin rivayetinde ha­dîs şöyledir: «Biriniz kendi erkeklik uzvuna eliyle dokunduğu za­man namaz için alınması gereken abdesti alsın.» Yine Darekut-n İ' nin başka bir rivayetinde şu mealde bir hadis vardır: «Kendi erkeklik uzvuna eliyle dokunan abdestini iade etsin.» İade kavramı namaz abdesti için tahakkuk eder.

Hadisin zahiri, erkeklik uzvuna dokunmaktan dolayı abdestin bozulmasına delâlet eder. Ömer bin El-Hattâb, oğlu Abdullah, Ebû Hüreyre, îbn-i Abbâs, Âişe, Sa'd bin Ebî Vakkâs, Atâ\ Zührî, İbnü'l-Müseyyeb, Mücâhid, Eban bin Osman, Süley­man bin Yesâr, îshâk, Mâlik, Şafiî ve Ahmed bin Hanbel (Radıyallâhü anhüm) buna hükmetmişlerdir. On­ların delili mezkûr hadis ile Darekutni' nin yukarda geçen iki rivayeti ve yine Darekutnî' nin Âişe (Radıyallâhü an-hâ) 'den rivayet ettiği şu hadîstir:

"Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki, «tenasül uzuv­larına elleriyle dokunduktan sonra abdest almadan namaza duranIara veyl olsun.»" Bu hadis bir beddua mahiyetindedir.   Beddua ise ancak gerekli olan bir şeyi terk etmek üzere yapılır.

(El-Menhel yazarı başka delilleri de zikretmiş ise de bu kadarını almakla yetinelim.)

El-Menhel yazarı daha sonra erkeklik uzvuna elin dokunmasıy-la abdestin bozulmadığına hükmedenlerin başında Ali, İbn-i Mes'ûd, Ammâr, Hasan-i Basrî, Habîa, Sevri, Ebû Hanîfe ve arkadaşları (Radıyallâhü anhüm) gelir. Bun­ların delili ise Talk bin Ali 'nin gelecek olan (483 nolu) hadîsidir. Tabarâni ve Ibn-i Hazm, Talk'm hadî­sinin sahih olduğunu Tahdvide onun isnadının doğru olduğu­nu ve 1bnü'1-Medenî ise Ta1k'in hadisi Büsre' nin (479 nolu) hadîsinden hasen olduğunu söylemiştir. Bunların delil­lerinden birisi de Tahâvi'nin A1i (Radıyallâhü anh) 'den ri­vayet ettiği şu mânâdaki haberidir:

«Ben, burnuma veya kulağıma veya erkeklik uzvuma elimle do­kunmam, arasında bir fark görmem.» Tahâvî, İbnü'1-Mes'-ûd veHuzeyfe (Radıyallâhü anhümâ)'den de benzer haber rivayet etmiştir.

Erkeklik uzvuna elin dokunmasıyla abdestin bozulmadığına hük­meden bu âlimler, abdestin bozulduğuna delâlet eder.Büsre'nin hadîsi hakkında:Bu hadîs herkesin mübtelâ olduğu yaygın bir mes'e-le hakkında da vârid olan bir âhâd hadîs'tir. Eğer sabit olmuş olsay­dı meşhur hadîsler arasına geçerdi. Bunun sabit olduğu tesbit edil­diği takdirde normal abdest değil, el yıkama anlamında yorumlanır. Çünkü sahâbîler taşlarla istincâ ederlerdi elleriyle tenasül uzuvları­na dokununca bilhassa yaz günlerinde elleri kirlenmiş olurdu, demiş­lerdir.

Bâzı âlimler de Büsre1 nin hadîsi ile Ta1k'in hadisini işler hâle getirmek için Büsre' nin hadîsindeki erkeklik uzvu­na dokunmayı o yoldan idrar ve benzeri bir şeyin çıkmasına yorum­lamışlardır.

Tabii bu yorum çok uzak bir te'vildir.Bu nedenle tutarsızdır. Erkeklik uzvuna dokunmakla abdestin bozulmadığına hükmedenle­rin gösterdikleri en kuvvetli delil olan Ta1k'ın hadisini «Şa­fiî, Darekutni, Beyhakî, İbnü'l-Cevzi zayıf görmüşlerdir.Şâfiî: Biz Kays bin Talk* in kim ol­duğunu soruşturduk onu tanıyanı bulamadık.   Bu nedenle biz onun haberini neye dayanarak kabul edebiliriz» demiştir. Ebû Hatim ve Ebû Zür'â da: Kays bin Talk, sözü delil sayı­lan kişilerden değildir. Onun hadîsinin sahih olduğu tesbit- edildiği takdirde de Büsre' nin hadisi ile mensuhtur. Çünkü Talk hicretin ilk yılı Mescid-i Nebevi yapılırken Peygamber'in yaama varmış, Büsre ise hicretin sekizinci yılı Mekke' nin fethedildiği yıl müslüman olmuştur. Talk mescid inşaatında Pey­gamberimizi ziyaret ettikten sonra kavmine dönmüş ve ondan son­ra bir daha Peygamberimizin yanma geldiği sabit olmamıştır, demiş­lerdir. İbn-i Hibbân, Tabarâni, İbnü'l-Arabî ve El-Hâzımî de Talk'm hadîsinin mensuh olduğuna hükmedenlerdendir.

Âlimlerin bir kısmı tercih yolunu seçerek Büsre' nin hadî­sini Ta1k'm hadisine tercih etmişlerdir.Çünkü Tirmizî, Darekutni. İbn-i Muin ve Ahmed gibi bir çok imam onun sıhhatına hükmetmişlerdir.Buhârî de bu konuda vârid olan en sahih hadîs   Büsre' nindir,  demiştir.

Telhis'te beyan edildiğine göre Beyhakî: Büsre' nin ha­disini Buhârî ve Müslim tahrif etmemiş ise de bütün râ-vîlerini hüccet saymışlardır. Buhârî, Mervân bin E1-Hakemi bir kaç hadîste sıka saymıştır. Büsre' nin hadisini te'yid eden şâhidlerinin ve tariklerinin çokluğu da tercih sebebini teş­kil eder. (El-Menhel yazarı bu arada şâhidleri ve tarîkleri sırayla nakletmiş ise de çok uzun olduğundan dolayı buraya aktarmadim.)

El-Menhel yazarı daha sonra abdestin bozulmadığına hükmeden Hz.Ali ve diğer sahâbîlerin sözlerine karşı abdestin bozulduğu­nu savunanlar şöyle demişlerdir, der:

Hz.Ali ve arkadaşlarından rivayet olunan hadîsler mevkuf eserlerdir. (Yâni Resülullah'ın buyrukları değildir.) Bu nedenle bun­lar Resûlullah (Gallallahü Aleyhi ve Sellem)'e merfü olan sahih ha­dîslere denk tutulamazlar. «Büsr e'nin hadisi Ehâd haberidir», sözü reddedilmiştir. Çünkü Büsre' nin hadîsini 17 sahâbî riva­yet etmiştir.Suyûti onu mütevatir hadîslerden saymıştır.EI-Hâkim: Sahâbîlerden ve Tabiîlerden bir cemaat bu hadisi Büsre'den rivayet etmiştir. Abdullah bin Ömer bin E1 -Hattâb, Abdullah bin Amr bin El-As, Sald bin El-Müseyyeb, Umre bint-i Abdirrahman. El-Ensârîye, Abdullah bin Ebİ Melike ve Süleyman bin Musa (Radıyallâhü anhüm) Büsre' den rivayet edenlerdendir, der.

Yukarda geçen malûmat ile erkeklik uzvuna dokunmanın abdes-ti bozduğu açıktır. Buna hükmedenlerin konu hakkındaki ayrıntılı bilgileri aşağıya alınmıştır:

1) Mâliki   mezhebine göre erginlik çağına gelen kişinin perdesiz olarak kendi erkeklik uzvuna eliyle dokunması abdesti bo­zar.    Dokunmanın kasden veya sehven olması, şehvet duyup duy­maması, el ayası, kenarı, parmak uçları veya kenarları ile dokunma arasında bir fark yoktur.  Fakat; tırnak ve elin tersi ile dokunma ab­desti bozmaz.  Mezhebin meşhur kavli budur.  Perdeli olarak dokun­maya gelince, üç kavil vardır:

Meşhur kavle göre; bozmaz. Kadının kendi tenasül uzvuna do­kunması ise meşhur kavle göre abdesti bozmaz. Kişinin kendi dü-bürüne elini dokundurması abdesti bozmaz.

2) Şafiî   mezhebine göre elin içi ile bir insanın tenasül uz­vuna perdesiz olarak dokunmak abdesti bozar.   Kişinin kendi tena­sül uzvuna veya başkasının tenasül uzvuna dokunması farketmez. Tenasül uzvuna dokunulan kişinin, küçük veya büyük, erkek veya kadın, diri veya ölü olması farketmez.   Bir insanın dübürüne dokun­masının hükmü de aynıdır. Elin içi derken elin ayası ve parmakların iç kısmı kasdedilmiştir.

3) Hanbe1î   mezhebine göre erkeklik uzvuna çıplak el ile dokunmak mutlaka abdesti bozar.Dokunanın erkek veya kadın ol­ması, şehvetli veya şehvetsiz olması kendi tenasül uzvu veya baş­kasının tenasül uzvu, elin ayası veya tersi yahut da kenarı neticeyi değiştirmez.Dübürün hükmü de erkeklik uzvunun hükmüdür.   Ka­dının kendi tenasül uzvuna dokunması da abdestini bozar.

(El-Menhel yazarı yukarıdaki ayrıntılı bilgilerini naklettiği çe­şitli mezheb âlimlerinin dayandıkları delillerin bir kısmını da kas-detmiştir.Çok geniş olan bu konu hakkında özlü olarak verilmesi­ne çalıştığımız bu bilgiyi aktarmakla yetiniyoruz.Daha geniş ma­lûmat isteyenler fıkıh kitaplarına ve hadislerin şerhlerine müracaat edebilirler.)[308]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

Hadis erkeklik uzvuna elin dokunmasından dolayı abdestin bo zulduğuna delâlet eder. Bu konuda âlimler arasında mevcut ihtilâfı yukarda gördünüz.[309]

 

Hadîsi Tahriç Edenler

Mâlik, Şafii, Ahmed, Tirmizi, Ibn-i Hu-zeyme, İbn-i Hibbân, El-Hâkim. lbnü'1-Cârüd,   Darekutni   ve   Tahâvî    (Rahimehumullah).

Tirmizî ve Darekutni hadîsin sahih olduğunu da beyan etmişlerdir. El-Hâfız İbn-i Hacer Telhis'te: Ha­dîsin bu konuda rivayet olunan bütün hadîslerden daha sahih ol­duğu Buharı' den nakledilmiştir, der. Ebü Dâvûd: Ben Ahmed'e Büsre' nin hadîsi sahih değildir, dedim. Ahmed, bilâkis hadis sahihtir diye cevap verdiğini ifâde etmiştir. Yflhyâ bin Muîn, Beyhakî ve Hâzimi de sıhhatini beyân etmişlerdir. Hadîsin sıhhatma itiraz edenlerin gösterdikleri gerekçe râvî Urve'nin Mervân bin El-Hakem aracılığı ile Büsre' den rivayet etmesidir. Halbuki îbn-i Huzeyme ve birkaç imam Urve'nin doğrudan Büsre' den hadisi riva­yet ettiğini kesin olarak ifâde etmişlerdir.

480) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhümâyden rivayet edildi­ğine göre Resûlullah (Snllallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Sizden birisi eliyle kendi erkeklik uzvuna dokunduğu zaman ona abdest gerekir.[310]

 

481) Ümmü Habîbe (Radtyallâkü anhâyûen rivayet edildiğine göre; Kendisi: Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den şöyle buyururken işittim:

«Kendi tenasül uzvuna eliyle dokunan kişi abdest alsın.[311]

Tirmizi' nin şerhi Tuhfe bu bâbta El-Telhis'ten naklen şu bilgiyi verir.Ümmü Habibe'nin hadîsini îbn-i Mâceh rivayet etmiş, El-Münteka'da beyan edildiğine gö­re Ahmed ve Ebû Zür'a hadisin sahih olduğunu söyle­mişlerdir. Ibnü's-Seken de ben : Bu hadiste bir illet bilmi­yorum, demiştir.

482) Ebû Eyyûb (Radtyallâhü anh)'den:Ben Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim, şöyle

buyurdu:

«Kendi tenasül uzvuna eliyle dokunan kişi abdest alsın.»"

İsnadında İshâk bin ebî Ferve bulunur. Âlimler onun zayıflığı husu­sunda İttifak etmişlerdir.[312]

 

64 — Erkeklik Uzvuna Dokunma Hakkındaki Ruhsat Bâb1

Ruhsat i Arap dilinde kolaylık ve kolaylaştırmak demektir. Usûl ve Fıkıh âlimlerine göre ruhsat bir mes'ele hakkında asıl hükmün sebebi bulunmakla beraber güç olan o hükümden bir mazeret dola-sıyla kolay olan başka bir hükme intikal etmektir.

483) Talk (bin Ali) (Radtyallâkü onh)'âen rivayet edildiğine göre Şöyle söylemiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e erkeklik uzvuna el İle dokunmanın hükmü sorulurken şöyle buyurduğunu işittim.  (Bu olaya bizzat şâhıd oldum.)

«Onda abdest almak yoktur. Çünkü o senden bir parçadır.»"[313]

 

İzahı

Nesâl, Ebû Dâvüd, Beyhaki. Tahavî, İbn-i Hibbân (Radıyallâhü anhüm) de bunu rivayet etmişler, Tirmizi bu bâbta rivayet olunanların en güzeli budur demiştir. Ebû Dâvûd'un şerhi El-Menhel yazarı: Tirmizi' nin bu sözü ha­disin zayıflığını ortadan kaldırmaz demiştir. Ebû Davud'un rivayeti biraz daha geniştir. Meali şöyledir:

«Kays bin Talk babası Talk'dan rivayet ettiğine göre Talk şöyle demiştir:

Biz Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına vardık. Biraz:onra bedeviye benzer bir adam gelerek; Ey Allah'ın nebisi! Kişi abdest aldıktan sonra kendi erkeklik uzvuna eliyle dokunması hu­susunda ne buyurursun, diye sordu? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «O, kişinin bir parçasından başka bir şey değildir. Ve­ya kişiden bir çiğdem et parçasından başka bir şey değildir.» bu­yurdu.»

El-Menhel bu hadisin açıklamasını yaparken ezcümle şöyle söy­ler : Nesâi'nin rivayeti şöyle başlar: Râvî (yâni Talk) dedi ki; «Biz elçi olarak Resûlullah iSallallahü Aleyhi ve Sellem)'e var­dık. O'na biat ederek beraberinde namaz kıldık. Namaz bittikten son­ra bir adam gelerek...» Gelen elçi heyeti Beni Hanîfe kabi­lesinin elçileriydi. İbn-i Hibbân'ın anlattığına göre heyet altı kişiydi. Bunların on kişi olduğu da söylenmiştir. Onların gelişi hicretin birinci yılma rastlar.

Hadisin zahirine göre erkek uzvuna el ile dokunmak abdesti boz­maz. Çünkü o bedenden bir parçadır. Bedenin bundan başka her hangi bir parçasına el ile dokunmak abdesti bozmadığı gibi buna dokunmak da abdesti bozmaz. Sahâbîlerden ve Tabiîlerden bir ce­mâat ile Ebû Hanife buna hükmetmişlerdir. Tirmizî: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir kaç sahâbisinden ve bâzı Tabiiden rivayet edildiğine göre bunlar erkeklik uzvuna dokun­maktan dolayı abdest almayı gerekli görmemişlerdir. Küfe ehli ve lbn-i Mübarek'in kavli de budur. Bu bâbta rivayet olu­nanların en güzeli budur demiştir.

El Menhel yazarı sözlerine devamla bu hadisin zayıf olduğunu söyleyenlerin bir kişi olmadığı yukarıda geçti. Bunun sahih olduğu farz edilse bile bu hadis,Büsre' nin hadisi ve Ebû Hüreyre' nin hadisiyle mensuhtur. Hattâ bizzat Ta1k'ın merfü ola­rak rivayet ettiği ve Tabarâni' nin tahriç ederek şahinliğini belirttiği şu hadîsle de mensuhtur:

Erkeklik uvzuna eliyle dokunan kişi abdest alsın.»

Büsre' nin hadîsini sahih gören İmamların çokluğu ve şâhidleri ile tariklerinin bolluğu dolayısı ile O'nu Ta1k' in hadî­sine tercih edenler de vardır. Bâzı âlimler de Talk ile Büsre'nin hadîsleri birbirine muarız oldukları gerekçesi ile bunlara hükmetmeyi bırakarak sahâbîlerden vârid olan ve söz konusu dokunma­nın abdesti bozduğuna hükmeden eserlere rücû etmişlerdir.

Hattâbi de şöyle der: «Söz konusu dokunmanın abdesti boz­duğuna hükmedenler şöyle gerekçe göstermişlerdir. B üsre' nin hadîsi ve Ebû Hüre y re' nin hadîsi Talk'ın hadîsinden zaman bakımından sonradır. Çünkü Talk hicretin ilk yılı Pey­gamberle görüşmüştür. O esnada Medine' deki mescid inşâ ediliyordu. Ebü Hüreyre ile Büsre' nin müslümanlığı kabullenmeleri ve hadîsi rivayetleri daha sonraki tarihe rastlar. Bâ­zı âlimler Talk'ın hadîsini perdeli olarak dokunmaya yorum­layarak Sevrî, Şu'be ve Ibn-i Uyeyne' nin şu riva­yetini delil göstermişlerdir. Namaz esnasında dokunmanın hükmü Peygamber'e sorulmuştur. Namazda duran kişi ise perdesiz olarak avret mahalline dokunamaz.

Hasan bin Yahya' nin Ebû Bekir bin El-Münzir'den rivayet ettiğine göre Ahmed bin Hanbel ve Yahya bin Muîn bir ara buluşarak erkeklik uzvuna dokunmanın abdest almayı gerektirip gerektirmemesi meselesi hak­kında müzakerede bulunmuşlardır.Âhmed abdest almayı ge­rekli görüyordu.Yahya ise buna gerek olmadığını söylüyordu. Konuya âit vârid olan hadîsler hakkında konuştular.Nihayet Büsre' nin hadîsini ve Ta1k' in hadîsini delil olarak göstermeme­ye ittifakla karar verdikten sonra konu hakkında sahâbilerden riva­yet olunan eserlere rücû ettiler. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel İbn-i Ömer'in hadîsini dokunmayla abdestin bo­zulduğuna delil olarak gösterdi. Yahya için bu delili red etmek imkânı kalmadı.'[314]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

Hadis el ile erkek uzvuna dokunmadan dolayı abdestin bozulma-masına, dinî hükümleri öğrenmek için çalışmaya, kişinin bilmedi­ği hususları kendisinden üstün olan kimselere sormasının meşrulu­ğuna ve utanç vericidir endişesi ile bilinmeyen dini hususları sor­maktan çekinmemenin gereğine delâlet eder.

Hadisin Râvîsi Talk bin Ali bin Talk bin Amr sahâbldir. Resûl-i Ekrem ile görüşmek üzere kavmi adına elçilik yapmış ve hadis rivayetinde bulunmuştur. Sünenlerde geçen hadislerden birisi şu mealdedir: Talk sahabllerle beraber Mescid-i Nebevimin inşaatında çalıştı. Resûlullah (S-A.V.) buyurdu ki:

«Olta çamur işini getirin çfinki o çamur işinden daha iyi anlar.» buyuydu. Râvileri; Oğlu Kays, kızı Halide, Abdullah bin Bedr, Abdurrahman bin Ali ve başkalarıdır. îbn-i Mâceh, Tlrmizl, Ebû Dâvüd, Nesâi onun hadîslerini rivayet et­mişlerdir.[315]

484) Ebû Ümâme (Radtyallâhü anh/den:

Şöyle söylemiştir: Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e erkeklik uzvuna el İle dokunmanın hükmü soruldu. Bunun üzerine kendisi:

«Şüphesiz o senin vücûdundan, küçük bir et parçasından başka bir şey değildir.» buyurdu."

Zevâid'de : Bunun isnadında Câ'fer bin Ez-Zübeyr vardır. Âlimler onun hadisini bırakmaya ittifak etmişler, denilmiştir.[316]

 

65 — Ateşte Pişen Şeyler (İ Yemek) Ten Dolayı Abdest Almak Babı

485) Ebû   Hüreyre   (Radtyallâhü  anhyden  rivayet  edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir : Ateşte pişen şeyden dolayı abdest alınız.»

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m bu hadîsi rivayet etmesi üze­rine İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) :

Ateşte kaynatılmış su (ile abdest aldığım) dan dolayı (yeniden) abdest mi alacağım? diyerek (Ebû Hüreyre'nin hadisini garibsedi). Bunun üzerine Ebû Hüreyre O'na:

«Ey kardeşim oğlu! Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bir hadîs işittiğin zaman sakın ona misaller getirme, dedi."

486) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre, Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Ateşte pişen şeyi (yemek) ten dolayı abdest alınız.»'*

487) Yezîd bin Ebî Mâlik (Radtyallâhü o»A>'den rivayet edildiği­ne göre:

Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh) ellerini kulaklarının üzerine koyarak, kulaklarım sağır olsun eğer ben Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işitmedim, dedi t

«Ateşte pişen şeyi (yemek) ten dolayı abdest alınız.»"

Zevâid'de : Bu hadisin isnadında Halid bin Yezid bulunur. Bir cemâat onu sıka saymış, diğer bâzılar; zayıf saymışlardır. Hadisin metni de sahih olarak malûmdur, denmiştir.[317]

 

İzahı

Bu bâbta geçen hadisler ateşte pişirilen şeyleri yiyen kişinin ab-destinin bozulduğuna ve dolayısıyla abdest almasının gereğine de­lâlet eder. Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Tahâvî de bu hükmü iktiza eden hadisleri rivayet etmiş­lerdir.Tirmizi aynı başlık altında açtığı bâbta Ebû Hürey-r e' nin hadîsini rivayet ettikten sonra bu konu hakkında Ümmü Habîbe, Ümmü Seleme, Zeyd bin Sabit, Ebû Talha, Ebû Eyyûb ve Ebû Musa (Radıyallâhü an-hüm)'den hadîs rivayetlerinin bulunduğunu ifâde eder ve bu arada şöyle der:

«Bâzı ilim ehli ateşte pişen bir şeyi yemenin abdesti bozduğunu ve dolayısıyla abdest almanın gereğine hükmetmişlerdir.Fakat sa-hâbîler, Tabiîler ve onlardan sonra gelen ilim ehlinin ekserisi bunun aksine hükmetmişlerdir.Ateşte pişen şeyi yemekten dolayı abdest almaya gerek olmadığına dâir sahih hadîs, abdestin gerekliliğine delâlet eden hadîsi neshetmiştir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ateşte pişen şeyi yemekten dolayı bir ara abdest almış ise de bilâhare bu durumu terkederek abdest almamıştır.

Ebû Dâvûd da benzer başlık altında açtığı bâbta Ebû Hüreyre ve Ümmü Habibe' nin hadîslerini rivayet et­miştir. Şerhi El Menhel yazarı da hadîsle ilgili olarak aşağıdaki ma­lûmatı vermiştir:

'Ateşte pişen şeyi yemenin abdest almayı gerektirdiğine hükme­denler bu hadîsi delil göstermişlerdir. Ömer bin Abdül-aziz, Hasan-ı Basri, Zührî, Ebû Kılâbe, Ebü Miclez ve Ebû Dâvûd böyle hükmedenlerdendir. Ateşte pişen bir şeyi yemenin abdest almayı gerektirmediğini söyleyen âlim­ler ise bu ve benzeri hadîslerin mensuh olduğunu söylemişlerdir. (Bu hadisleri nesheden hadîslerin bir kısmı bundan sonraki bâbta gele­cektir.) Nevevî, Müslim'in şerhinde : Söz konusu ihti­lâf ilk zamanlara aittir. Daha sonra, ateşte pişen şeyi yemekten do­layı abdest almanın gereksiz olduğu hususunda âlimler icma' etmiş­tir,der.îbn-i Hacer de İbn-i Battal' dan naklen: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ateşte pişen şeyleri yemek­ten dolayı abdest almayı emretmişti. Çünkü ilk zamanlarda halk câhiliyet devrindeki duruma alışkın olup pek temizliğe riâyet etmi­yorlardı. Bu nedenle ateşte pişen şeyden dolayı abdest almakla me­mur kılındılar.Temizlik müslümanlar arasında yerleşip yaygınla-şınca bu emir neshedildi, demiştir.

lbn-i Teymiye: Ateşte pişen bir şeyi yedikten sonra ab­dest almamaya âit hadîsler abdest almanın vâcib olmadığına delâ­let ediyor ise de müstahab olmadığına delâlet etmiyor, demekle ab­dest almaya âit hadislerin mendubluk için yorumlanmasına taraf­tar görülmüş ve abdest almamaya âit hadisleri de abdest almanın vâcib olmadığı hakkındadır, demek istemiştir.Hattâbi de bu yo­rumu benimsemiştir.

Beyhakî de Osman Ed-Dâremi'den naklen: Abdest alıp almamak hususunda muhtelif hadisler bulunup bunla­rın hangilerinin daha kuvvetli olduğu belirlenmeyince Resûl-i Ek­rem'den sonra Hulafâ-i Râşidin'in uygulamasına bakıl­mış ve onların uygulaması abdest almamak yolunda olduğu için biz bu tarafı tercih ettik, demiştir.Nevevi de şerh-i Mühezzeb'de bu sözü seçmiştir.Tahâvi, Maâni'1-Âsâr şerhinde Hulafâ-i Râşidîn- den ve diğerlerinden rivayet olunan ve abdest almaya gerek olmadığına delâlet eden çok sayıda eserler zikretmiştir.'

(El-Menhel yazarı mezkûr eserlerin 7 tanesini râvîleriyle bera­ber nakletmekte ise de bunların tercemelerini buraya almaya lüzum duymadım.)

Bu bâbda rivayet olunan hadîsler ya mensuhtur veyahut abdest almanın mendubluğuna yorumlanır. Abdest almanın vacip olmadığı hususundaki geniş izah bunu takib eden bâbta rivayet olunan hadis-lerin açıklaması bahsinde inşaallah yapılacaktır.[318]

66 — Ateşte Pişen Şeyleri Yemekten Dolayı Abdest Almama Hakkındaki Ruhsat Babı

488) İbn-i Abbâs (Radtyallâkii anhümâ)'den rivayet edildiğine gö­te şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir koyun küreği ye­dikten sonra ellerini yemek altındaki sofra beziyle sildi. Daha sonra namaza kalkarak namaz kıldı."

489) Câbir bin Abdillah (Radtyattâhü ankümâ)'den rivayet edildi­ğine göre şöyle söylemiştir :

Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Bekir ve Ömer (Hadıyallâhü anhümâ) ekmek ve et yediler de abdest almadılar.[319]

490) Zührî (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir ;

Ben El-Velîd veya Abdülmelik'in akşam yemeğinde hazır bulun­dum. Yemekten sonra namaz vakti olunca abdest almak İçin kalktım. Bunun üçerine Cafer bir Amr bin Ümeyye dedi ki:

Ben babam üzerine şehâdet ederim ki kendisi Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) 'in ateşte pişen yemek yedikten sonra abdest almadan namaza durduğuna şâhidlik etmiştir. (Zührî dedi ki) Ali bin Abdillah bin Abbas (Radıyallâhü anhümâ) da t Ben de bunun mis­liyle-babam üzerinde şehâdet ederim, dedi.'

491) Ümmü Seleme (Radtyallâhü anhâ)'den: Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bir koyun küreği getirildi. O, bundan yedi ve suya el değdirmeden namaz kıldı."

492) Süveyd bin Nûman El-Ensârî (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre :

(İçlerinde kendisinin de bulunduğu) Ashâb'dan bir cemaat Resû­lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in beraberinde Hayber'e doğru yola çıktılar. Sahbâ[320] ya vardıkları zaman Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ikindi namazını kıldı. Sonra azıkları İstedi, kavud'-dan başka bir şey getirilmedi, bunun üzerine (onu) yediler ve içtiler, daha sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) su istedi, ağzı­nı çalkaladıktan sonra kalkıp bize akşam namazını kıldırdı. Zevâid'de : Bunun isnadındaki rical sikalardır, denmiştir.

493) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'âen: Şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir koyunun küreğini yedi, sonra ağzını çalkaladı, ellerini yıkadı ve namaz kıldı."[321]

 

Bu Bâbdaki Hadislerin İzahı

488 nolu   îbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Bu-nâr i,   Müslim,   Tirmizî,   Ebû   Dâvûd,   Tahâvî ve   Beyhakî   rivayet etmişlerdir.Bu hadîste geçen «Mish» ke­limesi kıldan mamul beze denir. Bu hadiste belirtildiği gibi Resûl-i Ek­rem'in et yemesine rağmen yemekten sonra ellerini yıkamaması hu­susu yemekten sonra el yıkamanın vâcib olmadığını beyan etmek içindir.   Bilindiği gibi yemekten önce ve sonra el yıkamak emredil­miş olan bir sünnet-i seniyye mahiyetindedir.Hadîs yemekten sonra abdest almadan, el yıkamadan ve ağzı çalkalamadan namaz'a dur­manın câizliğine, yemekten sonra el yıkamanın vâcib olmadığına ve temiz bîr bezle elleri silmenin cevazına delâlet eder.

489  nolu   Câbir   bin   Abdillah'ın   hadîsini kısa ve uzun metinler halinde   Ebû   Dâvûd,   Tirmizî,   Mâlik ve   Tahâvî   de rivayet etmişlerdir.   Bu hadîste ateşte pişen eti yemekten dolayı abdest almanın vacip olmadığını bildirmektedir.

490 nolu   Zührî' nin   hadisini   Buhâri   ve   Müslim de rivayet etmişlerdir. Bu da aynı hükmü te'yid eder.

491nolu Ümm ü S el eme' nin hadîsini Ahmedde aynı mânâyı ifâde eden başka bir lafızla tahriç etmiştir.

492 nolu Süveyd bin Nûman'ın hadîsini Buhâri mânâya etki yapmayan az bir lafız farkıyla rivayet etmiştir. Bu hadîste geçen «Sevik» kelimesini «Kavud» diye terceme ettik. Kavud kavurulup un haline getirilmiş olan buğday ve arpa olduğu için ateş değmiş yiyeceklerdendir. Resûl-i Ekrem'in bunu yedikten sonra ab­dest almadan akşam namazını kıldırmasından, ateşte pişen bir şeyi yemekten dolayı abdestin bozulmadığı anlaşılır. Resûl-i Ekrem'in kavud yedikten sonra namaza durmadan önce ağızını çalkalaması ise diş aralarında kalan yemek kırıntılarının giderilmesi içindir.

493 nolu Ebû Hüreyr e'nin hadisini ise Bez zar başka bir lafızla ve aynı hükmü ifâde eden şekilde rivayet etmiştir.

Buhâri, Müslim ve Tirmizi'de konu hakkında başka hadisler de mevcuttur.

Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn-i Huzeyme, İbn-i Hibbân ve Beyhaki1 nin Câbir (Radıyallahü anh) 'den rivayet ettikleri bir hadîsin meali şöyledir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ateşte pişen bir şeyi ye­dikten sonra abdest alıp almaması hususundaki son durumu abdest almayı terketmesi olmuştur.»

EI-Menhel yazarı ateşte pişen bir şeyi yemekten dolayı abdest alma hükmünün bu hadisle neshedildiği Cumhur tarafından ifâde edilmiştir, der.

Mezkûr yazar konu hakkında aşağıdaki malûmatı şöyle vermek­tedir :

Hulefâ-i Râşidîn, Ashâb-ı Kiram ve onlardan sonra gelen imamlar ateşte pişen bir şeyi yemekten dolayı abdest alma hük­münün bu bâbta rivayet olunan hadîslerle nesHedilmiş olduğu hu­susunda icmâ etmişlerdir.

Mâliki Mezhebi Fukahasından E1-Bâci: Zam aramız­daki bütün fıkıh âlimleri ateşte pişen bir şeyi yemekten dolayı ab­dest almaya gerek olmadığına hükmetmişlerdir. Sahâbîler ve Tabiîn devrinde abdest almanın gerekliliğini söyleyenler olmuş ve bu ko­nuda rivayet olunan hadîsleri delil göstermişler ise de âlimlerin ic-mâı ile bu görüş terkedilmiştir. Abdestin gereğine zahiren delâlet eden hadîsleri âlim arkadaşlarımız muhtelif şekillerde yorumlamış­lardır. Bunların bir kısmı bu hadîslerde geçen abdestten maksad müstahab olmak üzere ağzı çalkalamaktır. demişlerdir. Bâzıları da ilk zamanlar abdest almak vacip idi. Sonradan Câbir bin Ab­dillah' in   hadisiyle bu hüküm neshedilmiş demişlerdir, der.»

Selef ve halefin Cumhuruna göre ateşte pişen her hangi bir ye­meği yemekle abdest bozulmaz.

Hulefâ-i Râşidîn, Abdullah bin Mes'ûd, îbn-i Abbâs, Abdullah bin Ömer, Ebû Derdâ, Câbir bin Semüre, Ubey bin Kâ'b, Âmir' bin Rabîa ve Ebû Ümâme (Radıyallâhü anhüm) hazretleri olsun Cumhur-u Tabiîn olsun hepsinin mezhebi budur. Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel gibi mezheb imamlarının kavli de budur.[322]

67 — Deve Etlerin (I Yemek) Den Dolayı Abdest Almak Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

494) Berâ bin Âzib (Radıyallâkü an

Şöyle söylemiştir;   Resûlullah   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )'e deve etlerinden dolayı abdest alma hükmü soruldu ve bunun üzerine i

-Deve etlerin (i yemek) den dolayı abdest alınız» buyurdu."

495) Câbir bin Semûre [323] (Rüdtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre şöyle söylemiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize, deve etlerin (i ye­mek) ten dolayı abdest almamızı ve koyun etlerin (i yemek) ten dola­yı abdest almamamızı emretti."[324]

 

İzahı

Bu iki hadîs deve etini yedikten sonra abdest almanın gereğine ve ikinci hadîs koyun etini yedikten sonra abdest almaya gerek olma­dığına delâlet eder.

Müslim bu bâbta Câbir bin Semûre' nin hadî­sini rivayet etmiştir.Berâ bin Âzib'in   hadisini ise Ebû  Dâvûd,   İbn-i Hibbân,   İbn-i   Cârut,   ibn-i   Huzeyme,   Tahâvj, Tirmizi   ve   Beyhakî   rivayet etmişlerdir.

Ebû Davud'un şerhi El-Menhel yazarının konu hakkında verdiği malûmatın özetini aşağıya alalım :

'Berâ bin Âzib1 in hadîsi deve etini yemenin abdesti bozduğuna delâlet eder. Ahmed bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, Yahya bin Yahya, Ebû Bekir bin El-Münzir ve İbn-i Huzeyme bu yola gitmiştir, Ebû Bekir El-Beyhâkî de bu görüşü tercih etmiş, hadîs ehlinden ve sahâbilerin bir cemaatından bu hüküm rivayet edilmiş­tir. Onların delili bu hadîs ile Müs1im' in rivayet ettiği (mü­ellifimizin de 495 nolu sırada rivayet ettiği) Câbir bin Se müre'nin hadîsidir.

İmam Nevevî, Müslim'in şerhinde şöyle der: «Ah­med bin Hanbel ve İshâk bin Raheveyh de­mişler ki: 'Bu konuda Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den iki sahih hadîs rivayet edilmiştir. Bunlar Câbir'in hadîsi ile Berâ' nin hadisidir'.Bu mezheb delil bakımından daha kuvvetli­dir. Bununla beraber cumhûr'un mezhebi bu değildir'.

Dehlevi, Huccetullah Et-Bâliğa kitabında: Deve etini yemenin abdest almayı gerektirdiğine hükmedenlerin gö­rüşünün sırrı şudur ki deve eti yemek Tevrat'ta haram kılın­mıştı. Beni İsrail peygamberlerinin hepsi bu hususta ittifak halindedirler. Cenâb-ı Allah bunu bize mubah kılınca iki nedenle ab­dest almamızı meşru kılmıştır. Birinci neden haram kılındıktan sonra mubah kılınma nimeti dolayısıyla Allah'a şükretmek kabilinden ab­dest almaktır. Diğer neden Beni İsrail'in tüm peygamberleri bunu haram kılmışken mubah kılınması bâzı kimselerin kalbinde istifham doğurabilir. Gönüller tatmin olsun diye abdest almak emredilmiştir.

Âlimlerin çoğu deve etini yemenin abdesti bozmadığına hükmet­mişlerdir.Hulefâ-i   Râşidîn,   Ibn-i   Mes'ûd,   Ubey bin Kâ'b, İbn-i Abbâs, Ebü Derdâ, Ebû Ta1ha, Amir bin Rebîa, Ebü Ümâme, Tabiînin cum­huru, Mâlik, Ebû Hanife, Şafii ve arkadaşları (Ra-dıyallâhü anhüm) bu görüşte olan âlimlerdendirler. Bunlar Câbir ve fierâ' nın hadîsinde emredilen «Vudû» kelimesini lügat mâ­nâsına yâni temizlenme anlamına yorumlamışlardı. Bununla serî ab-dest mânâsının kasdedilmediğini söylemiştir.

Hattabi : Fıkıh âlimlerinin ekserisi hadisteki «Vudû»u te­mizlik anlamına yorumlamışlardır. Çünkü bilindiği gibi deve eti çok yağlıdır. Amaç bu yağın giderilmesidir. Nitekim: 'Deve eti yağlı olduğu için yedikten sonra Vudû alınız' şeklinde rivayet vardır. Bu rivayette amaç belirtildiği için vudû'dan maksad el yıkamaktır.

Tahâvi'nin tahriç ettiği eserlerle sabit olmuştur ki 1bn-i Mes'ûd, Alkarna, Osman ve İbn-i Abbâs gibi büyük sahâbîler yağlı et yedikten sonra el ve ağızlarını yıkamakla yetinmişler ve abdest almamışlardır. Bu durumda vudû ile temizlen­mek olan lügat mânâsı kasdedilmiş, İstılahı mânâsı murad değildir.Bu hadîslerdeki vudû' ile ıstılahî mânâ olan abdest almak işi faraza kasdedilmiş olsa bile bu hüküm Câbir bin Ab dillah'ın şu mealdeki sahih hadîsi ile neshedilmiştir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in son uygulaması ateş­le pişen bir şeyden dolayı abdest almamaktı."

Çünkü bu hadis ateşte pişen şeyden dolayı Resûlullah (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) 'in bir ara abdest aldığına ve bilâhare abdest al­mayı bıraktığına delâlet eder. Bunun için Tirmizi: Bence bu hadis ateşte pişen şeyden dolayı abdest almaya delâlet eden hadisi neshetmiş, demiştir. Deve eti ateşte pişen şeylerden birisi olduğuna göre bununla ilgili hüküm de Câbir bin Abdillah'ın ha­disi ile neshedilmiştir'.

496) Üseyd bin Hudayr [325]  (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Koyun sütlerin (i içmek) ten dolayı abdest almayınız ve deve süt­lerin (i içmek) ten dolayı abdest alınız.» buyurdu.[326]

497) Abdullah  bin   Amr   (Radtyallâhü anhümâ)'den. şöyle söyle­miştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken İşittim:

«Deve etinden dolayı abdest alınız, koyun etlerinden dolayı da abdest almayın. Deve sütlerinden dolayı abdest alınız, koyun sütle­rinden dolayı da abdest almayınız. Koyun ağılında namaz kılınız ve deve yataklarında namaz kılmayınız.Zevaid'de : Bu hadisin isnadında Bakiyye bin El-Velİd bulunur. Ken­disi tedlls edenlerdendir. Bu hadisi an'âne ile rivayet etmiştir. Senedin râvileri sıka zatlardır. Bunlardan Halid bin Ömer'in durumu meçhuldür.[327]

 

İzahı

Bu iki hadiste geçen Vudü (Abdest) kelimesi daha önceki hadis­lerin izahında belirtildiği gibi temizlenme anlamında kullanılmıştır. Yâni deve etini yedikten veya sütünü içtikten sonra fazla yağlılığı dolayısıyla ellerin ve ağızın yıkanması istenmektedir. Cumhûr'un gö­rüşü budur.

Koyun ağıllarında ve deve yataklarında namaz kılmakla ilgili fıkralara gelince : Müslim'in Câbir bin Semüre' den rivayet ettiği hadis de bardaki son hadis gibidir. Yâni koyun ağıl­larında namaz kılınabileceğini ve deve irenlerinde namaz kılınmasının yasaklığını ifâde eder.

Koyun ağıllarında namaz kılmak âlimlerin ittifakıyla mubahtır. Deve yataklarında ise Ahmed bin Hanbel, İbn-i Hazm ve Zahiriye mezhebine mensub âlimler hadisin za­hirine bakarak haram kılmışlardır. Burada namaz kılmak sahih de­ğildir, iadesi gerekir demişlerdir. Fakat âlimlerin cumhuru burada' namaz kılmak mekruhtur, demişlerdir. Kerahetin sebebine gelince bâzı âlimler deve yatakları koyun ağıllarından daha pis koktuğu için deve yataklarında namaz kılmak mekruhtur, demişlerdir. Bir kısım âlimler de develer ürkerek namaza duran kimseyi korkutacağı veya onu meşgul edeceği cihetle orada namaz kılmanın yasaklandığını be­yân etmişlerdir.[328]

 

68 — Süt İçmekten Dolayı Mazmaza (Ağza Su Almak) Babı

498) İbn-i Abbâs (Radtyattâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (Sdlailahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir:

«Süt (içmek) ten dolayı ağzınızı (su) ile çalkalayınız. Çünkü bu­nun yağı vardır.-"

499) Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem)'in zevcelerinden Üm-mü Seleme (Radtyallâhü anhâydan rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir:

«Süt içtiğiniz zaman ağzınızı (su) ile çalkalayınız. Çünkü yağ­lıdır.»"

500) Sehİ bin Sa'd Es-Sâidî (Radtyallâhü anhümâ)'dan:

Şöyle söylemiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve.Selletn) buyurdular ki:

«Süt (içmek) ten dolayı ağzınızı su ile çalkalayınız. Çünkü yağ­lıdır.[329]

501) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir Şat (koyun veya keçi) yi sağarak sütünden içti. Sonra su isteyip ağzını çalkaladı ve buyurdu ki: «Şüphesiz bu yağlıdır.»"[330]

 

İzahı

Bu bâbta rivayet edilen hadisler, süt içtikten sonra, ağzı su ile çalkalamanın meşruluğuna delâlet ederler. 498 nolu 1bn-i Ab-bâs' in hadîsini Buharı, Müslim, Nesâî, Beyha-kî, Ebü Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Tirmizi, bunun hasen - sahih olduğunu da söylemiştir. Hadis, sütün yağlı oluşuna mazmazaya neden olarak göstermiştir. El-Men-hel yazan, bu hadîsi açıklarken şöyle der:Hadîs, süt içtikten sonra ağzı çalkalamanın müstahab olduğuna delâlet eder. Yağlı olan yi­yecek ve içecekler, süt gibi olduğu için böyle bir şeyi yedikten veya içtikten sonra ağzı çalkalamak müstahabtır. Yemekten önce ve son­ra elleri yıkamak da mazmaza gibidir. Nevevî, Müslim'in şerhinde şöyle demiştir.Yemekten önce ve sonra elleri yıkamanın müstahablığı hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir.Kuvvetli olan görüş budur ki, yemekten önce elleri yıkamak müstahabdır. Ancak ellerin necasetten ve her türlü kir ve terden temiz olduğu kesinlikle bilinirse yıkanmayabilir.Yemekten sonra yine elleri yıkamak müstahabtır.Ancak elini hiç yemeğe sürmemiş veya kuru bir yemek ye­diği için yemek izi elde bulunmazsa yıkama işi terkedilebilir.

Bu bâbta rivayet edilen hadisler, birbirini teyid eder mahiyettedir.[331]

 

69 — Öpmekten Dolayı Abdest Almak Babı

502) Urve bin Zübeyr (Radtyallâkü anhümâ)'den rivayet edildiğine göre Âişe (Radtyaüâhü anhâ) şöyle dedi:

Rcsûluİlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazı hanımlarım öptü. Sonra abdest almadan çıkıp namaza gitti.» Ben Âişe'ye:

O Öpülen hanım, senden başkası değildir, dedim. Bunun üzerine Âişe (Radıyallâhü anhâ) güldü.[332]

503) Zeyneb es-Sehmiye (Radtyallâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre Aişe (Radtyaîlâhü ankc) şöyle demiştir :

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdest alırdı, sonra (ba­zı eşlerini) Öperdi ve abdest almadan namaza dururdu. (Bu durum­da) bazen beni öperdi.Bunun isnadında Haccâc bin Ertât vardır. Kendisi tedlisçidir ve bu hadisi an'ane Üe rivayet etmiştir. Zeyneb'in de rivayetinin hüccet olmadığını Dare-kutni söylemiştir.

Bu bilgi Zevaid'den alınmıştır.[333]

 

İzahı

Bu hadisin zahirine göre kadına    dokunmak abdesti   bozmaz. Tirmizi    «Öpmekten dolayı abdest almayı bir akmak  başlığı altında açtığı bâbta buradaki ilk hadisi râvi Vekî'den itiba­ren ayni senedle rivayet ettikten sonra şöyle der: «Ashab-ı Kiram ve Tabiîn' den bazı ilim adamlarından bu hadîsin benzeri rivayet edilmiştir. Süfyan-i Sevrî ve Küfe ehli­nin kavli budur. Onlar: «Öpmekten dolayı abdest almak yoktur» demişlerdir. Mâlik bin Enes, Evzâi, Şafiî, Ahmed ve İshak ise: Öpmekten dolayı abdest almak gerekir, demişlerdir. Bu da Sahâbilerden ve tabiîlerden bazı âlimlerin kavli­dir. Abdest almanın gereksizliğine delâlet eden Hz.Âişe'nin Nebî (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den aldığı (Fiili) hadisi ile arka­daşlarımız (hadîs ehlinin) amel etmemelerinin sebebi ise hadisin se­nedinin onlarca sahih görülmemesidir. Habib bin Ebi Sa­fait, Urve'den hadîs işitmemiştir. (Yani hadis mürseldir.) Bu hususta Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sahih bir şey sabit değildir.»

Ebû Davud'un süneninde de sünenimizde olduğu gibi açı­lan bâbta aynı hadîs yine Vekî'den itibaren aynı senedle riva­yet edilmiş ve mürsel olan başka bir senedle de Âişe (Radıyallâ-hü anhâ) 'nın hadisi rivayet edilmiştir.

Şerhi El-Menhel'de konu hakkında geniş izah verilmiştir. Bura­da özetleyerek naklini uygun görüyorum.

El-Menhel yazan şöyle der:

Hadisin zahiri kadına dokunmanın abdesti bozmadığına de­lâlet eder. Ali, îbn-i Abbâs. Ata1, Tâvûs, Ebû Hanife ve arkadaşları (Radıyallâhü anhümJ'un kavli budur. On­ların gösterdikleri delillerin bir kısmı şunlardır.

1. Bu  bâbta rivayet edilen Hz.Âişe'nin (Radıyallâhü anhâ) hadisidir.Bu hadîs münkatı' ise de başka hadisler onu teyid ediyor.

2. Müslim  ve   Tirmizi' nin rivayet ettikleri ve sahih olduğu Tirmizi tarafından ifade edilen şu mealdeki Hz.Âişe    (Radıyallâhü anhâ) 'nin hadîsidir.

-Bir gece Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i yatakta bu­lamadım da O'nu aradım. Mescidde şu duayı yaparken ve ayakları Sikilmiş iken elimi O'nun ayaklarının altına koymuş oldum t -Al­lah'ım! Şüphesiz ben, gazabından uzana, azabından afvına ve Sen­den Sana sıgımrım. Sana lâyıkıyla sena edemem. Sen kendine sena ettiğin gibisin.»

3. Buhârî   ve   Müslim'in   Âişe    (Radıyallâhü anhâ) '-den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in önünde yatar­dım.Ayaklarım O'nun kıblesi tarafında İdi.Secde ettiği zaman be­ni dürterdi.Ben ayaklarımı kendime doğru çekerdim.Secdeden kalk­tığı zaman ayaklarımı uzatırdım.» O zamanlarda evlerde ışık yoktu.

4. Nesâi' nin   Âişe  (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet etti­ği şu mealdeki hadîstir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namaza dururdu. Ben­de O'nun önünde cenaze gibi dururdum. Vitir namazını kılmak is­teyince ayağı İle bana dokunurdu.» (Beni dürterdi.)

Bu görüşte olan âlimler ( Mâide sûresinin 6'nci" âyetinde geçen Yahut kadınlara dokunduğunuz za­man...» -Mülamese = Dokunma» yi cinsi münasebet anlamana yo­rumlamışlardır. Bu yorumun delili, mezkûr hadîsler ve

1bn-i Ab­bâs (Radıyallâhü anh)'ın bu yorumu yapmış olmasıdır: Bilindiği gibi İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) Ku r'an-ı Kerim’in tevili hususunda ilâhî inayete ve bu hususta Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in özel duasına mazhar olmuştur. Hz. Ali   ((Radıyallâhü anh) de âyeti böyle yorumlamıştır.[334]

 

Dokunmanın Abdesti Bozduğunu Söyleyenler

Abdullah bin Mes'ûd, îbn-i Ömer, Zührl, Evzâi ve Şafiî kadına dokunmanın abdesti bozduğunu söy­lemişlerdir.  Bunlar da bâzı deliller zikretmişlerdir.

1. Yukarda anılan : nazm-ı celîlidir. Bunlar derler ki: Âyet-i celîle, «Mülasente  Lems»in abdesti bozan şey­lerden olduğunu sarahaten bildirmiştir. Bu kelimenin gerçek mâ­nâsı, el ile dokunmaktır.Hamza  ve Kisâi'nin bu âyeti:olarak okumaları bu kelimenin hakikî mânâsında kulla­nıldığını ve mecazî bir anlamın kasdedilmediğini teyid eder. Çünkü Lcma'in açıkça mânası dokunmaktır, cima değildir.

ilk görüşü savunanlar bu görüş sahiplerine şöyle cevap verirler: 'Lemsin zahir ve hakiki mânasının el ile dokunmakla olduğunu ka­bul ediyoruz. Fakat mezkûr deliller, kelimenin mecazi mânâya yo­rumlanmasını gerektiriyorlar.Ali ve Abbâs (Radiyallâhü anhümâ) da böyle yorum yapmışlardır.Hz.Âişe (Radıyallâ-hü anhâVın hadîslerinde bildirilen dokunmaların, çıplak uzuvlara ol­mayıp arada elbise gibi bir perdenin bulunmuş olması ihtimali, zahi­re muhalif ve külfetli bir şeydir.»

2. Dokunmanın abdesti bozduğunu söyleyen âlimlerin delillerin­den birisi de Mâlik ve  Şafiî' nin   İbn-i Ömer    (Radı-yallâhü anhJ'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir

«Hanımını öpen veya eliyle ona dokunan kişinin abdest alması gerekir.» Ayrıca Mâ1ik' in El-Muvatta'da îbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anhJ'dan rivayet ettiği şu mealdeki hadîsi de onların delilidir.

«Kişinin eşini öpmesinden dolayı abdest gerekir.»

3. Mâlik'in  Ibn-i Ömer    (Radıyallâhü anh) 'den riva­yet ettiği şu mealdeki hadistir: «Kim abdestü iken hanımını öperse abdesti iade eder.»

4. Mâlik'in    îbn-i   Şihâb   ve   Salim   aracılığı ile yine   îbn-i    Ömer' den   rivayet ettiği şu mealdeki hadistir:

Erkeğin  (eşini) öpmesi ve eliyle dokunması 'Mülâmese'dendir. Kim eşini öper veya eliyle ona dokunursa abdest alması vaciptir.»

Ibn-i Abdi'1-Berr, Hz. Ömer'in eserini zayıf gö­rerek : «Bu hatadır. Eserin Ömer (Radıyallâhü anfe) 'deir değil oğlu Abdullah' tan rivayeti sahihtir. Hz. Ömer deri ri­vayet edildiği kabul edilse bile kendisinin hanımını öptükten sonra abdest almadan namaza durduğu sabittir. Bu nedenle kendisinden olan, rivayet muhtelif olur. Aradaki ihtilâfın bertaraf edilme'si için' abdest alınmasına dair eseri sahih olduğu takdirde müstahablık mâ­nâsına yorumlanır. Diğer sahâbüerden rivayet olunan eserler de hüc­cet değillerdir. Çünkü bu eser Resülullah (Sallailahü Aleyhi ve Sel­lem) 'a ref edilmemiştir. Sahâbilerin sözleri Resûlullah'dan vârid olan bir hadîs'e ters düştüğü zaman hiç hüccet olamaz.» demiştir.

El-Mirkat ta şöyle denilmektedir:'Dokunmanın abdesti bozduğu­nu söyleyen sahâbilerin hadîsleri mevkuftur. Merfu1 hükmünde de­ğildir.Ayrıca bunların kavli istihbaba yorumlanabilir.Müctehid kimse sahâbilerin sözlerinden dilediğini seçebilir.Üstelik dokunmayla abdestin bozulmadığı Hz.Âişe'nin hadîsinde geçtiği gibi Re-sûlullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) 'den sabittir.'[335]

 

Şehvetle Dokunmanın Abdesti Bozduğunu Söyleyenler

Mâlik, Leys bin S&'d ve rivayetlerinin birisinde Ahmed (Radıyallâhü anhüm) şöyle demişlerdir: «Kadınlara do­kunmaya âid âyet-i kerime ve hadîsler arasında görülen zahiri ihti­lâfı kaldırmak için kadına dokunma şehvetle olursa abdesti bozar, şehvetsiz olursa bozmaz. Âyet-i kerimedeki «Lems* şehvetle dokun­maya yorumlanır. Hadislerdeki «Lems» ise. şehvetsiz dokunmaya yo­rumlanır. Nitekim Resülullah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) namaz­da iken ve Mevtasına yönelmiş bir halde Hz. Âişe' ye vâki olan Lems'i elbette şehvetsiz olmuştur. Resûl-i Ekrem (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'in, hanımlarından birisini öptükten sonra abdest almadan namaza çıktığına dair Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'-nin diğer hadîsine gelince; bu olayın söz konusu âyetin inişinden ön­ce olması muhtemeldir. Mâlik ve Şâfii'ye göre dokunan ve dokunulanın abdesti bozulur. Dâvûd ise: Dokunulanın ab­desti bozulmaz demiştir.

EI-Menhel yazarı âlimlerin mezkûr görüşlerini yukarda anlatıl­dığı gibi naklettikten sonra şöyle söyler:

Hulâsa kadına dokunmanın abdesti bozup bozmadığı hususunda âlimler arasında ihtilâf vardır. Dokunmanın abdesti bozmadığına dâir görüş delil bakımından daha kuvvetlidir. Fakat ihtiyatlı olan abdest almaktır. Zira abdest alınması halinde bütün âlimlere göre kişi abdestü sayılır.[336]

 

Hanefi Ve Şafii Mezheblerine Göre Abdesti Bozan Dokunma

1) Hanefi mezhebine göre, fahiş mübaşeret (aşın dokun­ma) abdesti bozar. Şöyle ki: Erkekle kadın çıplak veya pek ince bir hail ile karınlarını veya münteşir bulunan tenasül uzuvlarını birbi­rine temas ettirmeleri abdestlerini bozar, kendilerinden bir mayi çık­mama bile hüküm budur. İmam Muhammed'e göre bu durumda bir ıslaklık, bir mezi çıkmadıkça abdest bozulmuş olmaz.

2) Şafii mezhebine göre, bir erkeğin nâmahrem olup yedi yaşına girmiş veya daha büyük yaşta olan kız veya kadına vücut­larının her hangi bir yerini çıplak olarak bir birine dokunması ha­linde iki tarafın abdesti bozulur. Erkeğin mahremi olan anası, hala­sı, teyzesi gibi bir kadına dokunması abdesti bozmaz. Keza. yedi ya­şından küçük bir kıza dokunmak da abdesti bozmaz. Diş, tırnak ve saça dokunmak veya dokunulan ile dokunandan birisinin örtülü ye­rine dokunmak abdesti bozmaz.[337]

70 — Mezi'den Dolayı Abdest Almak Babı

Mezi: Genellikle erkekle kadının oynaşması ve hafif şehvet duy­maları halinde tenasül uzvundan çıkan yapışkan ince ve beyazımsı bir sudur. Bazen farkına varılmadan çıkar ve kilotun ıslaklığından çıktığının farkına varılır. Mezi, erkekten de kadından da çıkar. Ka­dından daha çok çıkar. Arapça olan bu kelime, Meyz, Mezi ve Me-ziyy diye okunabilir.

Vedî: İse genellikle küçük abdesti bozduktan sonra yine tenasül uzvundan çıkan yapışkan, kaim ve beyaz bir sudur. Çıkmasının şeh­vet duymakla ilgisi yoktur. Bu iki su sidik hükmündedir. Yani necis-tir, abdesti bozar, boy abdestini gerektirmez.

504) Ali [Radtyallâhü onAJ'den  rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mezi'nin hükmü so­ruldu. Kendileri şöyle cevap buyurdular:

«Mezide abdcst almak gerekir. Menide ise gusül gerekir.»"[338]

 

İzahı

Hadis, Bühâri,Müslim,Ebü   Dâvûd, Tirmizl ve Beyhaki tarafından kısa ve uzun metinler halinde rivayet edilmiştir.   Tirmizi,   hadisin hasen  sahih olduğunu beyan et­miştir.Mezinin hükmünü soran zat Mikdâd bin Esved ola­bilir.Çünkü 505 nolu nolu rivayette görüldüğü gibi bâzı rivayetler­de onun bu soruyu sorduğu belirtiliyor.Nesâî' nin bir rivayetin­de Ammâr bin Yâsir'in bu soruyu sorduğu ifâde edilmiş­tir.Abdürrâzzâk'ın Âiş bin Enes'ten rivayet etti­ğine göre Ali, Mikdâd ve Ammâr (Radıyallâhü an-hüm), mezînin hükmünü kendi aralarında müzakere ettiler.Bu ara­da   Ali    (Radıyallâhü anh) :

«Benden çok mezi gelir. İkiniz mezinin hükmünü Nebi (SallalI*-hü Aleyhi ve SellemJ'e sorun, dedi...

Ebû Dâvûd' un bir rivayetine göre, Hz. Ali (Radı­yallâhü anh) şahsen Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e sor­muştur.

îbn-i Hibbân, rivayetler arasında görülen bu ihtilâfı şöy­le kaldırmıştır:Hz. Ali (Radıyallâhü anh). bu sorunun ReW lullah'a sorulmasını önce Ammâr'dan istemiş, daha sonra Mikdâd' dan  istemiş ve bilâhare kendisi de şahsen sormuştur:»

Hafız îbn-i Hâcer ise şöyle söyler: îbn-i Hib­bân' in mezkur yorumu güzeldir; Ancak, bâzı rivayetlerde Hz.A1i (Radıyallâhü anh)'nin Peygamber'in damadı olduğu için: «Ben bunu Resûlullah'a sormaktan haya ederim,* dediği sabittir. Yoru­ma göre bilâhare şahsen sorması bu sözüne ters düşer. Bu nedenle Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'nin şahsen sorduğuna dâir rivayeti mecazi mânâya yorumlamak gerekir. Yani, kendisi sordurduğu için o sormuş gibi olur.»

505) Mikdâd bin El-Esved (Radtyallâhü ank'yâen rivayet edildiğine göre kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu sormuştur:

Adam, hanımına yaklaşır (yani, cinsi münasebet yapmadan oy­naşır) ve bunun neticesinde meni çıkmaz (sadece mezî çıkarsa) ki­şinin ne yapması gerekir? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap buyurdu:

«Biriniz mezîyi bulduğu zaman tenasül uzvuna su serpsin. (Hâvi dedi ki, yani tenasül uzvunu yıkasın) ve abdest alsın.»"[339]

 

İzahı

Hadîs; Mâlik, Nesâİ, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Tahavi ve Beyhaki tarafından da uzun ve kısa metinler halinde rivayet edilmiştir. Ebû Davud'un rivayet ettiği me­tin meâlen şöyledir:

«Mikdâd bin EI-Esved (Radıyallâhü anhVden rivayet edildiğine göre Ali bin Ebî Talib (Radıyallâhü anh) kendisinin Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

Adam, hanımına yaklaştığı ve kendisinden mezi çıktığı zaman ne yapması gerekir... sorusunu sormasını istedi ve: Resûlullah'm kı­zı benîm yanındadır. Ben, bu soruyu Ona sormaktan haya ederim, dedi.

Mikdâd dedi ki: Bunun üzerine Ben Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) 'e sordum. Şöyle cevap buyurdular

Biriniz mezi bulduğu zaman, tenasül uzvuna su serpsin (yıkasın) ve namaz için olan normal abdestini alsın.»[340]

 

Bu Hadîsten Çıkarılan Fıkhî Hükümler

1) Kişi,ailesinin yakınlarına karşı edebli davranmalıdır ve utanç verici sözleri onların huzurunda sarfetmemelidir.

2)  Kişi,   hanımının akrabaları huzurunda şehvetle ilgili bir şey anlatmamalıdır.

3) Mezî, abdest almayı gerektirir, Gusül gerektirmez.

4) Fetvayı başkasının aracılığıyla sormak caizdir.

5) Kişi, Din ile ilgili hükümleri sormalıdır.

6) Keridisine soru sorulan zât, bildiği cevâbı esirgememelidir.

506) Sehl bin Hüneyf [341](Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Ben, mezîden dolayı meşakkat ve güçlüğe uğrayıp, çok boy abdesti alırdım. Nihayet (durumu) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e sordum. Buyurdular ki:

«Meziden dolayı yalnız abdest almak sana kâfidir.*

Ben: Yâ Rcsülallah! Elbiseme dokunan mezî nasıl olacak? diye sordum. Buyurdular ki.

«Senin elbisenden mezinin dokunduğunu gördüğün yere serp­men (yıkaman) için sana bir avuç su kâfidir.-"[342]

 

İzahı

Tirmizi bu hadisi rivayet ederek hasen - sahih olduğunu belirtmiştir.Ebû   Dâvûd   da rivayet etmiştir.

EI-Menhel yazan hadisin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle der:

Sehl bin Huneyf'in Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e müracaat etmeden önceki zamanda mezinin çıktığı her de­fa için boy abdestini alması, kendi içtihadına dayalı idi. Sık sık mezi görmesi ve her defası için boy abdesti alması onun güçlük ve meşak­kat duymasına sebep olmuştur. Hadiste geçen Nadh, kelimesinin lü­gat mânâsı su serpmektir. Nevevi: «Hadiste geçen bu kelime­nin mânası yıkamaktır. Çünkü diğer bir rivayette «Gasl  yıkama» kelimesi geçer. 'Nadh, kelimesi, lügatte yıkamak anlamını da taşır.Bu nedenle kelimeyi burada yıkamak mânâsına almak zorunludur, demiştir.'

Tirmizi şöyle der: «Elbiseye dokunan mezi hakkında âlim­ler ihtilâf etmiştir.   Bâzıları: Dokunulan yerin yıkanması gereklidir.

Oraya su serpmek kâfi değildir, demişlerdir. Şafiî ve ishak'ın kavli budur. Diğer bir kısım âlimler: Dokunulan yere sa secpmek kâfidir, demişlerdir. A h m e d de: Oraya su serpmenin, kafi gel­diğini umarım, demiştir.»

Menhcl yazarı bu nakillerden sonra şöyle der. «Hak, Cumnur'un dediği gibi 'Nadh'tan muradın yıkamak olması ve su serpmenin ye­terli olmayışıdır.»

En-Neyl yazan: «Âlimler, mezînin necis sayıldığı hususunda it­tifak etmişlerdir. İmamiye mezhebine mensub bâzı şahıslar hariç kim­se muhalefet etmemiştir,» der.[343]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

1) Şer'i hükmü bilmeyen kişi, bilene baş vurmalıdır.

2) Başvurulan kişi. bildiği takdirde şer'i hükmü açıklamalıdır.

3) Mezi gusül gerektirmeyip, abdesti gerektirir.

4) Mezînin dokunduğu yeri yıkamak gerekir. Oraya az su serp­mek kâfi değildir.

507) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâkü ankümâydan rivayet edil­diğine göre:

Kendisi beraberinde Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) olduğu halde Übey bin Ka*b (Radıyallâhü anh)'e varmıştır. Übey (Radıyallâhü anh), onlarla (görüşmeye) çıkınca:

Ben mezi buldum. Bunun üzerine tenasül uzvumu yıkayıp, ab-dest aldım, dedi. O'nun bu konuşması üzerine Ömer (Radıyallâhü anh) O*na:

Abdest almak kâfi midir? diye sordu. Übey« Evet  deyince Ömer (Radıyallâhü anh) O*na t Sen abdestin kâfi olduğunu ResûluUah    (Sallallahü   Aleyhi ve Sellem)'den işittin mi? diye sordu. Übey (Radıyallâhü anh) :

Evet, dedi.»Bu hadisin aslı Buharî ve Müslim'de mevcuttur.[344]

 

71 — Uyumak İçin Abdest Almak Babı

508) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece uykudan kalkıp helaya girdi. Kaza-i hacet ettikten sonra çıkıp yüzünü ve bileklerine kadar ellerini yıkadı. Sonra uyudu.»[345]

 

İzahı

Müellif, Ibn-i Abbâs' tan rivayet ettiği bu hadis için iki sened zikretmiştir. Birinci senedde belirtildiğine göre, râvîlerden Veki' demiş ki: Ben, Süfyân'ın Zaide b. Kudame'ye:Ey Ebu's-Salt! Uyumak için abdest almak hakkında bir şey işittin mi? diye sorduğunu ve Zâide'nin: Bize Seleme bin Küheyl, Küreyb'den Oda İbn-i Abbâs'tan şöyle rivayet etti, diye cevap verdiğini işittim. İkinci senedde de râ-. vilerden Bükeyr demiş ki: Ben K üreyb ile görüştüm. Kertr dişi İbn-i Abbâs'ın Peygamber'den rivayetle şu hadisini ba­na anlattı...

Sindi diyor ki: Musannifin maksadı uyumak için abdest al­manın mendûb olduğunu bildirmektir. Söz konusu abdest hakkın­da sahih hadîsler vardır. İbn-i Abbâs'in hadîsi, uyumak için kâfi olan abdest miktarını beyan eder. Musannifin bu istinbatı garibtir. Buna göre cünüp kişi, gusül etmeden uyumak istediği za­man hadislerle alması istenen abdestin de böyle yorumlanması müm­kündür. Fakat, cünüple ilgili olarak istenen abdeste âid hadîste bu yoruma engel vardır.

Sindi* nin. Musannifin istin batını garipsemesinin nedeni gö­rüldüğü gibi İbn-i Abbâs'in hadisinde Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in yalnız ellerini ve yüzünü yıkadığı bildi­riliyor. Oysa bu, şer'î abdest sayılamaz. Diğer taraftan Buhâri ve Müslim'de Berâ' bin Âzib' den rivayet edilen hadiste Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmak­tadır:

«Yatağına varmak istediğin zaman namaz abdesti gibi abdest al...»

Mendub olan şey, yalnız el ve yüzü yıkamak değil, namaz abdes­ti gibi tam abdest almaktır.

Müellifin rivayetine göre elleri ve yüzü yıkamaya 'Vudû' = abdest denmesi ile şer'î abdest değil, kelimenin lügat mânâsı olan temizlen­me kasdediİm iştir.[346]

 

72 — Her Namaz İçin Abdest Almak Ve Bütün Namazları Bir Abdestle Kılmak Babı

 

509) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ankj'dea rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), her (farz) namaz için abdest alırdı. Biz de bütün (farz) namazları bir abdestle kılardık."[347]

 

İzahı

Buhâri, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizi, Beyhaki ve Tahavi1 nin de rivayet ettikleri bu hadîsin hasen -sahih olduğunu Tirmizi belirtmiştir. El-Menhel yazan, hadî­sin açıklaması ile ilgili olarak aşağıdaki malûmatı vermiştir:

«Hadîsteki namaz'dan maksad farz namazıdır. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdestli olsun olmasın her farz namaz için abdesti tazelediği Tirmizi nin rivayetinde belirtilmiştir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seallem) ekseriyetle abdest taze­lerdi. Bazen de iki veya daha çok farz namazı bir abdestle kılardı. Nitekim 510 ve 511 nolu hadîslerde bu durum belirtilmiştir.Buhâri' nin Süveyd bin Numanı dan rivayet ettiği hadiste[348] belirtildiği gibi Hayber savaşına gidildiğinde Sahbâ' denilen mevkide konaklanıp Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellem), ikin­di namazını kıldırmış ve namazdan sonra yemek yenmiştir. Akşam namazı vakti girince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), abdest almadan ve (yemek yediğinden dolayı) ağzını çalkalayıp akşam namazını kıldırmıştır.

Bâzıları: Peygamber'in müstahab olmak üzere her farz namaz için abdest aldığı, sonra, bunun vâcib olduğunun sanılmasından en­dişelendiğinden dolayı bu âdete muhalefetle câizliğini beyan mahi­yetinde bir kaç farz namazı bir abdestle kılmış olması muhtemeldir, demişlerdir.

Diğer bir kısım âlimler de : Muhtemelen her farz namaz için abdest almak yalnız Peygamber için vacip idi. Bilâhare fetih günü Büreyde' nin (510 nolu) hadisiyle bu vücub neshedilmiştir, demiş­lerdir. Bu takdirde nesih durumu Mekke fethinden daha öne%^ vuku bulmuştur. Çünkü yukanda işaret edilen Süveyd bin Numan' in hadîsinde anlatıldığı gibi Hayber seferinde Pey­gamberimiz bir abdestle ikindi ve akşam namazını kılmıştır. Hay -ber  seferi ise  Mekke  fethinden bir süre öncedir.

Şöyle demek de mümkündür:Enes'in verdiği haber ken­disinin muttali olduğu duruma münhasırdır.O'nun bilmediği durum da olmuş olabilir.

Hadîsin: «Biz de bütün (farz) namazları bir abdestle kılardık.»

Fıkrasından murad, bir günlük farz namazlardır. Sahâbiler, bazen böyle yaparlardı. Ama devamlı olarak böyle yaptıkları kasdedilme-miştir. Çünkü fazileti kazanmak üzere onların her namaz için ab­dest aldıkları sabittir.

bir abdestle birden fazla farz namazın

kılınıp kılınmıyacağı hususunda

Alimlerin görüşleri

Şiî ve Zahiriye mezheblerine mensub bir taife : Mukim olan kimselerin her farz namaz için abdest alması gerekir, yolcular için bu mecburiyet yoktur, demişlerdir.

lbn-i Ömer, Ebû Musa, Câbir bin Abdil-lah, Übeyde Es-Selmâni, Ebü'l-Âliye, Sald bin Müseyyeb, İbrahim, Hasan ve Amr bin Übeyd gibi bâzı âlimler: Kişi mukim olsun, misafir olsun, ab-destli olsun olmasın her farz namaz için abdest almak mecburiyetin­dedir, demişlerdir.

Nevevi, Müslim1 in şerhinde şöyle der: ' Ebü Cafer Et-Tahâvi ve Ebü'l-Hasan bin Battal, âlimlerden bir taifenin: Abdestli olunsa bile kişinin her farz namaz için abdest alması vaciptir, dediklerini ve delil olarak, abdest hak­kındaki Mâide sûresinin şu mealdeki âyetini gösterdiklerini nak-letmişlerdir:

«Ey Mü'minler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi ve dirseklerle betaber kollarınızı yıkayınız, başlarınızı meshedin ve to­puklarla beraber ayaklarınızı yıkayınız...»

Nevevi, sözlerine devamla: Ben, bu mezhebin sıhhatli ola­rak kimseden sabit olduğunu sanmam. Söz konusu âlimlerin her farz namaz için abdest tazelemenin müstahab olduğunu kasdetmiş olmalarını umarım. Bize İbrahim En-Nehâi' nin bir ab­destle beşten fazla namaz kılmadığı rivayet edilmiştir.'

Hanefî, Şafii, Mâliki ve Hanbeli mezhebleri­ne mensub âlimler ile hadîs âlimlerinin çoğu ve diğer âlimlerin gö­rüşü şudur ki; Abdest bozulmadıkça yeniden abdest almak zorun­luluğu söz konusu değildir. Bunların elinde delîl olarak sahîh hadis­ler mevcuttur. Örneğin; Buhârî'de rivayet olunan Süveyd b. Numan'ın hadîsi, Müslim hariç Kütübü Sitte sahip­lerinin rivayet ettiği Enes bin Mâlik'in hadisi, Buhari hariç diğer Kütübü Sitte sahiplerinin rivayet ettikleri Bürey-d e'nin hadîsi... Bunların anlamım taşıyan diğer hadîslerden bah­setmek gerekirse meselâ; Arefe ve Müzdelif e'de iki farz namazı cem etmeye âid hadîs, yolculuk halinde yine iki farz na­mazın cem'irie âid hadîs, Hendek günü kazaya kalan farz na­mazları cem etmeye âid hadisler gösterilebilir.

Yukarıdaki meali alınan abdeste âit âyete gelince, bundan mak-sad şudur:

«Ey Mü'minler! Siz abdestsiz iken namaza durmak istediğiniz zaman...»

Dârimi,   âyetin bu şekilde yorumlanmasına delil olarak şu hadîsi göstermiştir:

Abdestsizlik halinden başka hiç bir şeyden dolayı abdest al­mak zorunluğu yoktur.»

Şafiî de görüştüğü âlimlerin âyeti şöyle yorumladıklarını an­latmıştır :

«Ey Müminler! Uykudan kalkarak namaza durmak istediğiniz zaman...»

Zemahşeri de. şöyle der: Eğer sen desen ki, âyetin zahi­rine göre abdestsiz olsun olmasın namaza durmak isteyen herkesin abdest alması gerekir. Bunun yorumu nasıldır? Biz, şöyle cevaplarız : Âyetteki emrin vücub için olması muhtemeldir. Bu takdirde âyetin muhatablan yalnız abdestsiz olanlardır. Eğer âyetteki emir mendup-luk için ise mesele açıktır. Yani, abdestli olsun, olmasın kişi namaza durmak istediği zaman yeniden abdest almalıdır. Bu onun için daha sevaptır.

Tahavi de demiştir ki: 'Büreyde' nin hadisinde ri­vayet olunduğu gibi Peygamber'in her farz namaz için abdest al­masının sebebi, böyle yapması kendisine vâcib olduğu için değil, da­ha çok sevap kazanması için olabilir. Enes bin Mâlik' ten rivayet olunan şu mealdeki hadîs de bizim görüşümüzü te'yid eder. Şöyle ki; Amr bin Âmir' den rivayet edildiğine göre Enes bin   Mâlik   şöyle demiştir:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e abdest suyu getiril­di ve kendisi abdest aldı. Ben Enes'e: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her farz namaz için abdest alır mıydı? diye sorunca; evet, diye cevap verdi. Bunun üzerine Ben O'na s Yâ siz? diye sordum. Enes şöyle, dedi: Biz birkaç farz namazı bir abdestle kılardık.»

Burada görüldüğü gibi Enes (Radıyallâhü anh) 'in, Resûl-i Ekrem'in fiilini bildiği ve buna uymayı farz telakki etmediği mey­dandadır.Çünkü, eğer Resûl-i Ekrem {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu fiili fazla fazilet kazanması maksadıyla olmayıp mecburiyet ne­deniyle olmuş olsaydı he Enes' in, ne de başkasmın O'na muha­lefet etmeleri düşünülemez.

 

510) Büreyde (bin El-Hüseyn (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildi­ğine göre şöyle söylemiştir :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), her (farz) namaz için abdest alırdı. Mekke'nin fethedildiği gün olunca farz namazların hep­sini bir abdestle kıldı.»[349]

 

İzahı

Müslim, Nesâî, Ebû Dâvûd, Beyhaki ve Tahavi de bu hadisi rivayet etmişlerdir.Tirmizî de, bir kaç tarîkten rivayet ederek hadisin hasen - sahîh olduğunu beyan et­miştir. Bâzı rivâyetlerdeki metin daha uzundur. Örneğin: Ebû Davud'un   rivayeti meâlen şöyledir :

Fetih günü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beş vakit namazı bir abdestle kıldı ve mestleri üzerine mesnetti. Bunun Üze­rine Ömer (Radıyallâhü anh) O'nas Şimdiye kadar yapmadığın bir şey yaptığını görmüş oldum, deyince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cevaben :

«Ben bunu kasden yaptım.» buyurdu.»"

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in o zamana kadar her farz namaz için abdest almayı ekseriyetle itiyat haline getirmiş iken Fetih günü bir günlük namazları bir abdestle kılması Hz.Ömer (Radıyallâhü anh)'in dikkatini çekmiş ve bunun için de: Yâ Resûlallah! Şimdiye kadar yapmadığın bir şeyi yapmış oldun, demekle bir nevi bunun mâhiyetini öğrenmek istemiştir.

Hadîs, birçok farz namazları ve nafileleri bir abdestle kılmanın câizliğine delâlet eder. Muteber olan âlimlerin icmâı ile bu câizlik sabittir.   Tirmizi:   ilim ehlinin uygulaması budur, demiştir.[350]

İki Hadîsten Çıkarılan Fıkhı Hükümler

1) Bir kaç farz namazı bir abdestle kılmak caizdir.

2) Her farz namaz için abdest tazelemek müstahabtır.

3) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke Fethine kadar geçen zamanda ekseriyetle her farz namaz için abdest tazelerdi.

4) Âlimin kendisinden üstün olan şahsiyetin mu'tadına mu­halif olan fiil ve davranışlarının nedenini sorması caizdir.Çünkü mutadına muhalif olan hareket, sehven yapılmış olabilir.. Bazen de âlimin bilmediği bir nedenle kasden yapılır, soruşturma neticesinde o şahsiyetten istifade edilmiş olur.

5) Kendisine soru tevcih edilen üstün şahsiyet, soruyu cevap­landırmalıdır.

511) El Fadl bin Mübeşşir (RadtyallCkü anh)'âen rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir :

'Ben, Câbir bin Abdillah'ın bir abdestle bir kaç (farz) namazı kıldığım görünce O'na ı Bu nedir? diye sordum. Kendisi, şöyle cevap verdiı

«Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'İ gördüm. Böyle yaptı. Ben de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yaptığı gi­bi yaparım.-"[351]

 

İzahı

Bu hadîs de birden fazla farz namazın bir abdestle kılınmasının caiz olduğuna delâlet eder. Sindi' nin beyânına göre Zevâid müellifi, bu hadisin râvilerinden Fadl bin Mübeşşir'in Cumhur'ca zayıf görülmesi nedeniyle isnadın zayıf olduğunu bildir­miştir.Fadl  bin  Mübeşşir   El-Ensâri  Ebû  Bekr E1-Medeni ((Radıyallâhü anhüm) Câbir bin Abdil-1 a h' tan rivayette bulunmuştur. Kendisinin râvisi ise Mervân bin   Muâviye1 dir.[352]

73 — Abdest Üzerine Abdest Almak Babı

512) Ebû Gutayf El-Huzeli (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir:

Abdullah bin Ömer bin El Hattâb (Radıyallâhü anhüm), Mescİd-de, yerinde oturuyordu. (Öğle) namazı vakti olunca kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Sonra yerine dönüp oturdu. Ta ikindi namazı za­manı gelince (abdesti olduğu halde) yeniden abdest alıp namaz kıl­dı. Sonra yerine geçip oturdu. Akşam namazı zamanı olunca kalkıp (tekrar) abdest tazeleyip namaz kıldıktan sonra yine yerine dönün­ce ben O'na Allah, seni salihlerden kılsın, her farz namaz zamanı abdest ta­zelemek farz mıdır? Sünnet midir? diye sordum. Kendisi bana:

Sen bana ve benim şu yaptığıma mı baktm? diye sordu. Ben de : Evet, deyince kendisi:

Hayır ben, sabah namazı için abdest alsaydım, abdestim bozul-mad.kça onunla (günlük) bütün namazları kılabilirdim. Lâkin Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i şöyle buyururken işittim:

Kim abdest üzerine abdest alırsa kendisi için on hasene vardır.» Gerçekten ben de bu hasenelere rağbet ettim, dedi.Zevâid'de : Hadîsin sıhhat bakımından medarı râvl Abdurrahman bin Ziyad El-îfrikl üzerindedir. Kendisi zayıftır. Ve zayıf olmakla beraber tedlis ya­pardı. Ebû Dâvüd da hadisi rivayet etmiş, Tirmizl iss hadls'ten yalnız Resûl-i Ek­rem'e ait metni rivayet etmiştir, denilmektedir.[353]

 

İzahı

Hadîsin son kısmı İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in mev­cut abdestini bozmadan abdest tazelediğine delâlet ettiği için terce-mede bu durumu parentez içi ilâvelerle ifâde ettik.

Hasene: Kulun işlediği hayırlı haslete denir. Abdest almak bir hasenedir. Hadîs, abdest üzerine abdest alan kimseye Cenab-ı Al­lah'ın on abdest sevabını vereceğini bildiriyor, tşlenen bir hasene karşılığında Allah'ın vâdettiği mükâfatın en azı o hasenenin 10 ka­tıdır. Bazen bu mükâfat 70 kat, bazen 700 kat bazen daha çok ola­bilir. Ebû Dâvüd ve Tirmizi Sünenlerinin şerhleri, Tuhfe ve Menhel'de bu durum belirtiliyor.[354]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

1) Hadîs, her farz namaz için abdest tazelemenin müstahab ol­duğuna delâlet eder. Bu hususta mukîm ve yolcu arasında bir fark yoktur. Cumhur'un mezhebi budur.

2) Tecdid-i Vudu yâni abdest üzerine abdest almanın mükâ­fatını bildiriyor.

3) İbn-i   Ömer (Radıyallâhü anh) aldığı bir abdestle na­maz kıldıktan sonra ikinci bir farz namaz için, abdest üzerine ab­dest aldığı noktasından hareketle bâzı âlimler:'Bir abdestle; namaz, Kur'ftn-ı ellemek ve   Kâ'be'yi   tayâf gibi bir ibâdet yapıldiktan sonra abdest üzerine abdest almak müstahabtır.Aksi takdir­de yani alınan abdestle bir ibâdet yapılmadıkça o abdest üzerine tek­rar abdest almak müstahab değildir, demişlerdir.Bâzı âlimler ise: 'Abdest üzerine abdest almak için böyle bir kayıtlama yoktur.Tec­did-i Vudû', dâima müstahabtır, demişlerdir.[355]

 

74 — Abdest Almanın Ancak Abdestsizlikten Dolayı Gerekliliği Babı

513) Abbâd bin Temîm'in amcası (Abdullah bin Zeyd bin Âsim)[356] (Radtyallâkü anhümâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Namazda iken abdesti bozuldu diye şüphelenen kişinin durumu Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e arzedildi. (Namazın bozulup bozulmadığı soruldu.) Bunun üzerine Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) buyurdular ki t

«Böyle bir kimse koku duymadıkça veya ses işitmedikçe namaz­dan çıkmasın.»"[357]

 

İzahı

Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Beyhaki de, bu hadisi rivayet etmişlerdir.Buhâri ve Müslim'­de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e adamın durumu arz eden zâtın Abbâd bin Temim'in amcası olan Abdul­lah   bin   Zeyd   bin   Âsim   olduğu belirtilmiştir.

Abdullah bin Zeyd' den bu hadîsi Abbâd bin Temim' in rivayet ettiği sabittir. Ancak- Saîd bin El-Mü-seyyeb'in de Abdullah' tan rivayet edip etmediği kesin­likle bilinmemektedir. Hafız El-Fetih'te şöyle der: «Ab-bâd* kelimesi, «Saîd» kelimesine atf edilmiştir. Said'in Abdul­lah' tan hadîsi rivayet etmesi muhtemeldir. Bu takdirde hem Saîd, hem Abbâd, Abdullah' tan rivayet etmiş olur­lar. İkinci bir ihtimal: Abdullah' tan yalnız yeğeni olan Ab­bâd rivayet etmiş olup, Saîd' in şeyhi ise mahfuzdur. (Sened-de alınmamıştır.)Bu takdirde sened, Saîd bakımından mürsel-dir. El-Etraf müellifi, birinci ihtimali benimsemiştir. 514 nolu se-nedde Said bin E1-Müseyy eb' in şeyhi olarak Ebû Saîd-i Hudri' nin gösterilmiş olması ikinci ihtimali te'yid eder.

Hadisin mânâsına gelince: Namaza duran kişi, namaz esnasın­da yellendi diye bir şüphe duyarsa namazını kesecek mi, yoksa bu şüpheye itibar etmeyerek namaza devam edecek mi? Sahâbîlerden Abdullah bin Zeyd bin Âsim bu durumu ve buna âid şer'i hükmü Peygamber'e sormak istemiş ve Ondan şu cevabı al­mıştır :

Hayır namazdan çıkmasın. Ancak, yellendiğini kesinlikle bildi­ği takdirde abdesti bozulmuş olur. Dolayısıyla namazdan çıkmış olur.Yellendiğini kesinlikle bilmesi; bir koku duyması veya ses işitme-siyle mümkündür. Yellendiğinin kesinlik kazanması için koku duy­mak veya ses işitmek şart değildir. Çünkü kişi, sağır olabilir veya koklama duygusu bozuk olabilir. Hadîste koku duyulması veya ses işitilmesi tâbiri, çoğunluk itibarı iledir.

Hattâbî:'Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ha­dîste ses işitmeyi ve koku duymayı zikretmekle abdestin ancak bun­larla bozulabileceğini namaz esnasında abdestin başka türlü bozulmıyacağını kasdetmemiştir.Soruya uygun olsun diye cevapta bu ifa­de tarzı tercih edilmiştir.Ön ve arkadan çıkan her şey, yel hükmün­dedir.Bazen yel çıkar ama ne ses duyulur, ne de koku.Buna rağ­men durum kesinlikle bilindiği takdirde abdest bozulmuş olur. Ba­zen kişi sağır olur ses işitmez.Bazen burnu tıkalı olur koku işitmez demiştir.

Ebû Dâ-vûd 'un abdest bahsinde rivayet ettiği bu hadisin şerhinde El-Menhel yazarı özetle şöyle der:

«Bu hadîs, İslâm dininin temellerinden ve fıkıh kaidelerinden biridir. Bu kaide şudur ki: Sabit olan her şeyin devamı asıldır.Ak­si sabit olmadıkça o şeyin devamlılığına hükmedilir.»Beliren şüphe­ler, etki yapamaz.Bu kaideye «İstisbah» derler.

Hadiste söz konusu olan mes'ele, bu genel kaidenin şümulüne gi­ren yüzlerce mes'eleden biridir. Şöyle ki; Abdest aldığını kesinlikle bilen kişi, abdestinin bozulduğundan şüphe ederse, abdestinin de­vamlılığına hükmedilir. Şüphenin namaz içinde veya dışında olma­sı arasında bir fark yoktur.Selef ve haleften olan âlimlerin cum­hur'unun görüşü budur.Mâ1ikî'lerden (îbn-i Nâfi' de bu görüşe katılmıştır. Onların delili bu bâbtaki hadislerdir. Onlara göre hadiste söz konusu edilen şüphe, namaz içinde vuku bulan şüp­he türünden ise de, şüphenin namaza bağlanması sorudan doğmadır. Yâni soru namaz içindeki şüpheyle ilgili olduğu için, ona uygun ol­sun diye cevapta namazdan bahsedilmiştir.

Mâliki' lerin Cumhuruna göre kişi, namaza başlamadan önce abdestinden şüphelenirse, abdesti bozulmuş sayılır. Dolayısıyla abdest almadan namaza duramaz.Şayet kişi, namaza başladıktan sonra şüphelenirse, abdestinin bozulduğunu kesinlikle bilmedikçe nama­zına devam eder.Namazdan çıktıktan sonra şüphesi zail olursa ona bir şey yapmak gerekmez.Eğer, namazdan çıktıktan sonra da şüp­hesi devam ederse veya abdestinin kesinlikle bozulduğunu hatırlar­sa yeniden abdest alır ve kıldığı namazı iade eder. Mâliki' lerin meşhur kavli budur.Onlar hadisin zahirine dayanmışlardır.

Yukarıda belirtildiği gibi kesinlikle bilinen bu hususa âid hük­mün şüpheyle değişmiyeceğine dâir olup, mezkûr hadisten alınan genel kaidenin şümulüne giren mes'elelerin bir kısmını Nevevi şöyle anlatmıştır: Aslında tahir olan su, süt, bal, yağ, elbise gibi bir maddenin necis olduğunda tereddüt eden kişi, bu şüpheye itibar et­memeli ve aslında tahir olan o maddenin taharetine hükmetmelidir. Kendisinde beliren şüphe ve necaset ihtimali % 50'den aşağı veya % 50'den yukarı olması neticeyi değiştirmez. Keza boşamada, köleyi azad etmekte veya eşinin aybaşı âdetinde tereddüt eden kişi, bu şüp­helere iltifat etmeyerek nikâhın, kölesinin kölelik hâlinin ve eşinin temizlik durumunun devamına hükmederek, buna göre hareket eder ve hareketinden dolayı mes'ul değildir.

Kişinin söz konusu zannı belli bir sebebe dayanmadıkça hüküm budur.Ama muayyen bir sebebe dayanırsa, meselâ necaseti kul­lanmayı ibâdet  telâkki edenlerin elbisesi, mezbahalarda hayvanları bogazlayanların elbiseleri ve şarap imal edip, buna düşkün olan­ların giyecekleri hususunda ayrı hükümler vardır.   Bâzı âlimler, za­hirle amel ederek bu elbiselerin necis olduklarına hükmetmişlerdir.. Bir kısım âlimler de, elbiselerin aslında temiz olmalarını dikkate ala­rak tahâretliklerine hükmetmişlerdir. îkinci görüş daha kuvvetlidir.

514) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir:

Nebi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e, namaz esnasında abdestin bozulması şüphesinin hükmü soruldu. Resûlullah, şöyle buyurdu:

«Namaz kılan kişi bir ses işitmedikçe veya bir koku duymadıkça namazdan çıkmasın.[358]

515) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)yden rivayet edildiğine göre ken­disi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir: «Abdest, ancak ses veya kokudan Ötürü gerekir.»"[359]

İzahı

Bu hadîsi Müslim, Buhâri ve Tirmizî mânâya değişiklik getirmeyen fakat lafız bakımından farklı metinler hâlin­de rivayet etmişlerdir.Tirmizî hadîsin hasen - sahîh olduğunu ifade etmiştir.Müslim' in  rivayeti meâlen şöyledir:

«Sizden birisi karnında bir şey duyar da (dübüründen) bir şe­yin çıkıp çıkmadığına tereddüt ederse bir ses işitince veya bir koku duyuncaya kadar sakın mescidden  (namazdan)  çıkmasın.»

Bu hadis de, daha önceki hadîsleri te'yid eder mâhiyette olup, abdestin yellenme şüphesi ile bozulmadığını bildirir ve dübüründen çıkan yelin abdesti bozduğunu ifâde eder. Bunda âlimlerin icmaı vardır. Ön kısımdan çıkan yelin hükmü de îbn-i Mübarek, Şafiî, îshak ve Ahmed'e göre budur. Hanefî âlim­lerinden Muhammed' den bir rivayette aynı hüküm vardır. Fakat Hanefî' lerden meşhur olan kavle göre, ön kısımdan çı­kan yel, abdesti bozmaz. Mâliki âlimleri de bozmaz demişler­dir. Ancak, dübür kapanır ve büyük abdest ön kısımdan çıkacak olursa bu takdirde önden gelen yel'de de abdest bozulur.

516) Muhammed  bin Amr  bin  Atâ  (Radtyallâhü onk)'den rivayet edildiğine göre kendisi:

Ben, Saib bin Yezîd'i elbisesini koklarken gördüm ve O'na t Şu elbise koklaman neden icab etti? diye sordum, demiştir. Sâib: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i şöyle buyururken işittim, dedi:

«Abdest, ancak koku veya işitmekten ötürü gerekir.Hadîsin isnadında bulunan ravl Abdülaziz*in zayıf olduğu, Zevâid'de bildirilmiştir.[360]

75 — (Necasetin Girmesiyle)  Necislenmeyen Su Miktarını Beyân Babı

517) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâyden rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir :

Binek hayvanları ile yırtıcı hayvanların peşpeşe geldikleri gölde­ki suyun hükmü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e soruldu­ğunda şöyle cevap buyurduğuna şahit oldum:

«Su iki kulleye ulaştığı zaman hiç bir şey onu necis etmez.»"

518) Abdullah bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)'den rivayet edildiğîne göre kendisi; Resülullah {Sullollakü Aleyhi vt Sellem) şöyle buyurdu de­miştir :

-Su iki veya üç kulleye ulaştığı zaman hiç bir şey onu necis etmez.»"

Hadîsin isnadındaki ricalin sikalar olduğu ve «veya üç külle...» kısmı hariç, hadîsin Ebû Dâvûd ile Tirmizî tarafından da rivayet edildiği Zevâid'de bildirilmiştir.[361]

 

İzahı

Müellif, her iki hadîs için ikişer sened zikretmiştir. Bu sened-lerdeki râvilerin isimleri tercemelerin üstündeki arapça metinde sı­rayla anılmaktadır.  Bunları  tekrarlamaya lüzum görmüyorum.

İlk hadîste Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'a yöneltilen sorunun açıklamasını yapan EI-Menhel yazarı şöyle der: 'Binek hay­vanları ve yırtıcı hayvanlar su içmek için defalarca vardıkları su­dan içtikleri gibi, ona işer ve tersleri de ona karışır. Böyle bir su necis sayılır mı sayılmaz mı? diye Resûlullah'a soru sorulmuştur.'

Hadîsteki bâzı kelimeleri açıklayalım : .

Devâbb: Bu kelime, *Dâbbe»nin çoğuludur. Dâbbe lügatte yer yüzünde yürüyen hayvan demektir. Genellikle dört ayaklı olup, bi­nek olarak kullanılan hayvanlara denir. Bâzı lügat kitapları dâbbc'yi binek hayvanı olarak tanımlamıştır.

Sibâ' ı «Sebu'»un çoğuludur. Yırtıcı hayvan demektir.

Kulleteyn: «Kulle»nin tesniyesidir.2 külle demektir.Külle, bü­yük küp ve testi demektir.Hattabi -Külle», elle taşınan ve iç­me suyu için kullanılan testi anlamında kullanıldığı gibi, çok kuv­vetli adamın kaldırabildiği büyük küp mânâsına da kullanılır.Ha­dîste, çölde hayvanların sulandığı suyun durumu sorulduğu için bu­radaki kulle'nin küçük testi anlamında kullanılmadığı açıktır.Çün­kü, böyle bir suyun bir iki testi miktarı ile sınırlandırılması örf ve âdete aykırıdır.

İbn-i Cüreyc (Radıyallâhü anhJ'in rivayetinde hadisin metni şöyle geçer:

«Su, hecer kulleleri ile İki külle olduğu zaman..."Hecer kul-leleri hacimce malûm ve meşhur olup. en büyük külledir demiştir.

Bahreyn tarafında bulunan Hecer şehrine mensup olan Kulleler ya orada yapılır Medine-i Münevvere'ye ge­tirtiliyordu. Yahut da Medine-i Münevvere'de yapılı­yordu.

Kullenin, hacım ölçüsü birimi ile ne kadar su aldığı hususuna gelince iki külle Mısır rıth ile dörtyüz kırkaltı tam yedide üç rıtıldır. Bağdat rıth ile yaklaşık olarak beşyüz ntıldır. Bizim ölçülerimize göre iki külle 210 litre su alır. Küp şeklindeki bir havuz ve benzerinin mutedil bir adamın kulacı ile uzunluğu, genişliği ve derinliği bir tam, bir bolü dört kulaç olursa iki kulleye denk olur. Silindir şeklindeki bir kuyu ve benzeri bir yerin genişliği bir ku­laç, derinliği ikibuçuk kulaç ve çevresi de üç tam yedide bir kulaç miktarı olursa yine iki kulleye eşit su alır.

Az suyun içine necaset düşünce su, necis olmuş olur.Çok suyun durumu böyle değildir. Bir suyun çok sayılması hususunda âlimler arasında ihtilâf vardır.El-Menhel yazarı, bu konuda ez cümle şöyle söyler:

«Şafiî ve arkadaşları bu hadise dayanarak: 'İki külle mik­tarı olan su değişmedikçe (renk, koku ve tadı bakımından), necasetin girmesiyle pislenmez' demişlerdir. Ahmed ve Ebû Sevr'in mezhebi de budur. Bu görüşte olan âlimlere göre iki kulleye ulaşma­yan suya necaset girdiği takdirde suyun vasıfları değişsin değişme­sin pislenmiş olur.

Ebû Hanife ve arkadaşları şöyle demişlerdir: Durgun su, az olduğu zaman içine necaset girince pis olur. Akan su ise, içinde necaset eseri zuhur etmedikçe temizdir ve taharette kullanı­lır. Çok suyun bir kenarına necaset düştüğü zaman, suyun başka bir kenarından abdest almak caizdir. Hanefî âlimleri, çok suyun tarifinde muhtelif kaviller söylemişlerdir. En meşhur kavle göre ala­nı 10 x 10 kulaç olan bir su çok sayılır. Bu suyun derinliğindeki ölçü ise, ondan avuçlamakla dibinin görülmemesidir.Zey1âî şöyle der: «Ebû Hanife' den alınan zahiri rivayete göre abdest alan veya gusül eden kişinin rey'i esastır. Eğer kuvvetli kanaatına göre suyun bir kenarına düşen necaset diğer kenara ulaş­mış ise o su kullanılmaz.Aksi takdirde kullanılır.El-Gaye'de yazar bunu zikrederek; en sahîh kavlin bu olduğunu söylemiştir.»

Tahav'i de: "Biz Kulleteyn hadisi ile hükmetmedik, çünkü kulleteyn miktarı sabit değildir, demiştir."

İkinci hadisteki: «İki külle veya üç külle. - tâbiri ile ilgili ola­rak şöyle der: Bu tâbir, râvinin tereddüdü için değil, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin buyruğundandır. Bundan maksa­dı, söz konusu hüküm için suyun iki kulleden fazla olmasının mah­zurlu olmadığım, fakat iki kulleden eksik olmasının mahzurlu oldu­ğunu beyan etmektir.[362]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

1) Binek hayvanlarının ve yırtıcı hayvanlarının su artığı necistir.Çünkü, eğer necis olmasaydı soru ve cevâbın anlamı kal­mazdı.

2) Bu hayvanların sidik ve tersi necistir.Zira cevapta su­yun iki külle kadar olması şart koşuluyor.Eğer bunlar necis olma­saydı az suyu bile necis etmezdi.Bu hayvanların sidik ve terslerinin necis olduğu hadisten şöyle anlaşılıyor:Yırtıcı hayvanlar suya var­dıkları zaman içine girip işerler, uzuvları pislikten boş olmaz.Bu hal, onların mu'tadıdır.

3) Çok suya necaset girdiği zaman evsafı değişmedikçe su te­mizleyicidir.Çünkü Ebû Ümâme' den merfu1 olarak riva­yet edilen bir hadîste şöyle buyuruluyor:

«Hiç bir şey suyu necis etmez. Fakat suyun kokusuna, tadına ve rengine galip gelen necaset onu pisler.» İbn-i Mâceh ve Tabarânî'nin rivayet ettikleri bu hadisin senedi zayıf ise de mânâları ile amel etmek hakkında âlimlerin icmaı vardır.

4) Su, iki kulleden az olduğu zaman, necasetin girmesiyle ev­safı değişmese bile necistir.

İlk hadisi Nesâi, Ebû Dâvûd, Şafiî, Ahmed, İbn-i Huzeyme, îbn-i Hibbân, Hâkim, Dare-kutni, Beyhakî, Tahavî, Dârimi ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir.Hafız, Te1his' te şöyle der: Hâkim: Bu hadis, Buhârî ve Müslim'in şartı üzerine sahih olup bütün râvileri ile ihticac etmişlerdir, demiştir.

Bir Noktayı Belirtelim:

İki külle veya daha çok olan suya bir necaset girdiği halde su­yun evsafı değişmemişse abdest, gusül ve necasetin giderilmesinde o su kullanılabilir. Hanefi âlimlerine göre çok sayılan suyun hükmü budur. Şer'i olan bu hüküm belirtilirken hatıra şöyle bir so­ru gelebilir: İçine sidik, hayvan tersi ve benzeri bir necasetin ka­rıştığı su, mikroplu olur, kullanılması sıhhî yönden sakıncalıdır. Bu­na rağmen «Temizlik îmandandır» diyen İslâm dini nasıl böyle bir suyun kullanılmasına izin verir?

Bu sorunun cevâbı şudur: Yukarıda belirtilen hüküm, dîne da­yalı olduğu gibi, sağlığa zararlı olan bir maddenin kullanılamıya-cağı hükmü de İslâmiyet'te yer alır. Bu iki hüküm beraber düşü­nülür. Sağlık yönünden zararlı olursa miktarı iki külle değil, bin külle de olsa ne abdest ve gusülde, ne de yiyecek ve içecekte kul­lanılır.    Bunu kullanmak haramdır.[363]

 

76 — Havuzlar Babı

519) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e Mekke ile Medine ara­sında bulunan ve yırtıcı hayvanların, köpeklerin ve eşeklerin gel­diği havuzların durumu ve onlardan taharet (abdest, gusül. necase­tin giderilmesi işini) yapmanın hükmü soruldu. Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap buyurdu :

«O hayvanların karınlarında taşıdıktan su, onlaradır. Kalan su, bizim İçindir. Taharette kullanılabilir.»"

Hadisin isnadındaki râvl Abdurrahman'ın babasından mevzu hadisler rivayet ettiği Sl-Hakim tarafından beyan edilmiş olduğu ve İbnü'l-Cevzi'nin; Alim­lerin Abdurrahman'ın zayıflığına icma ettiklerini söylediği Zevaid'de bildirilmiştir.[364]

İzahı

Sindi, bu hadîsin açıklamasında der ki:Hadîste durumu so­rulan havuzların suyu genellikle iki kütleden fazla olduğu için anı­lan hayvanların artığı sayılmaz.Veyahut necaset, suyun evsafını değiştirmedikçe suyun temizliğine olumsuz yönden etki etmez. Bu iki nedenden birisi ile söz konusu havuzların suyu ile taharet yapı­lacağı hükme bağlanmıştır. Hadîs, yırtıcı hayvanların artığı olan suyun temizliğine delâlet etmez. Bil'akis bu ve benzeri hadîsler ve bilhassa iki kulleye âid (517 - 518 nolu) hadîsler, yırtıcı hayvanların su artığının necasetine delâlet eder. Eğer bu artık temiz olsaydı az olsun çok olsun, suyun artık olmasıyla pislenmiyeceği beyan buyu-, rulacaktı.

 

520) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü anhüm)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir :

Biz, bir göle vardık. Ve gölde bir merkep İaşesine rastlayınca gölden su almaktan çekindik. Nihayet Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) yanımıza teşrif edince i

«Şüphesiz hiç bir şey suyu pislemez.» buyurdu. Bunun üzerine biz su aldık, içirdik ve taşıdık.[365]

 

İzahı

Sindi şöyle der: 'Hadîs'ten maksad şudur: Suya karışan ne­caset onun vasıflarını değiştirmedikçe, su necis sayılmaz.  Fakat, suyun rengini, tadını veya kokusunu değiştirince necaset, onu su ol­maktan çıkarmış olur. Dolayısıyla böyle bir su temizleyici olamaz.Çok sayılmayan suyun, pis bir şeyin girmesiyle necis olduğu ve çok suyun içine pis bir şey girdiği zaman, suyun vasıflarına, bakıla­cağı, bu vasıllarda değişiklik meydana geldiği anlaşıldığı takdirde suyun taharette kullanılmıyacağı, ayrıca suyun sağlık yönünden kul­lanılmaya elverişli olup olmadığının göz önünde bulundurulacağı hu­susu bundan önceki bâbta izah edilmiştir.

521) Ebû Ümâme El-Bahili (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ buyurdular ki:

«Şüphesiz hiç bir şey, suyu necis etmez. Ancak suyun kokusuna, tadına ve rengine galebe çalan şey, onu necis eder.Râvilerden Rişdin zayıf olduğu için, isnadın zayıf olduğu Zevaid'de bildirilmiştir. Sindi : 'Hadisin «Ancak suyun...» kısmı hariç aş kısmı Nesâi, Ebü Dâvûd ve Tirmizi tarafından Ebû Said-i Hudrl'nin hadsinden rivayet edilmiştir der.[366]

 

İzahı

Hadîsin ilk fıkrası yani:

Şüphesiz hiç bir şey suyu necis etmez» kısmı yukardaki notta işaret edildiği gibi Sünen sahipleri tarafından rivayet edilmiştir. An­cak, son râvisi ,Ebü Ümâme değil, Ebû Said-i Hud-ri'dir. El-Menhel yazarının beyânına göre : Tirmizi, hadi­sin hasen olduğunu ve  Ahmed   bin   Hanbel   de hadîsin sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîs, Şafii, Darekutnî, Hâ­kim ve Beyhaki tarafından da rivayet edilerek Yahya bin Muin ve Ebû Muhammed bin Hazm tara­fından da sahih görülmüştür.[367]

 

Hadisin Fıkıh Yönü

El-Menhel yazarı 'Bidâet Kuyusu' için açılan bâbta rivayet edi­len bu hadîsin iıkıh yönünü özetle şöyle beyan eder:

'Hadîs, az olsun çok olsun suyun, içine giren bir şeyle pislenme­diğine delâlet eder. Hatta suyun evsafı değişse bile hükmün bu ol­duğu görülür. Fakat, bir necasetle suyun vasıflarından birisi değiş­tiği zaman, taharette kullanılamıyacağı hususunda icma' vardır. Şu halde vasılları değişen suyun pislenme hükmü icmaa dayalıdır. Ebû Ümâme' den   rivayet edilen hadîsteki:

«Ancak suyun kokusuna, tadına ve rengine galebe çalan şey onu necis eder.» mealindeki istisnaya dayalı değildir. Çünkü hadisin istis­na kısmı sabit görülmemiştir. Yukarda belirtilen duruma göre su­yun evsafı değişmedikçe miktarı az olsun, çok olsun necasetin gir­mesiyle pislenmez. Hadîsin zahiri buna delâlet eder. İbn-i Abbas, Ebû Hüreyre, Hasan-ı Basrî, tbnü'l-Müseyyeb, İkrime, îbn-i Ebî Leylâ, Sevrî, Dâvûd-i Zahirî. Nehai, Câbir bin Zeyd, Mâ­lik   ve   Gazali    bu görüştedirler.                                                  '

îbn-i Ömer, Mücâhid. Ishak, ehl-i Beyt'ten E1-Hadi, El-Müeyyed Billah, Ebû Tâlib. Nasır ile Hanefî. Şafiî ve Hanbeli âlimleri şöyle demişler­dir : Necaset, az suyun içine girdiği zaman suyun evsafı değişsin de­ğişmesin onu necis eder. Çünkü o su, kullanıldığı zaman içindeki ne­caset de kullanılmış olur. Bunların delilleri şu hadîslerdir:

1) «Biriniz uykudan kalktığı zaman elini yıkamadan kaba sok­masın.Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.»   Bu hadiste uyku­dan uyanan kişi elini kaba batırmaktan men ediliyor ve yasaklama sebebi de necaset endişesi olarak gösteriliyor.   Bilindiği gibi ele uy­kuda dokunan ve görülmeyen necaset, suyu değiştirecek durumda değildir.

2) «Köpek, birinizin kabını yaladığı zaman,    içindekini dök­tükten sonra yedi defa yıkasın.»

Buradaki dökme ve yıkama emri necasetin delilidir.

3) «Sakın hiç biriniz durgun suyu içmesin.»

4) «Müftüler sana fetva verseler bile sen, kalbinden fetva iste.»

5) «Seni şüpheye düşüreni bırak. Şüphesiz olana git.»

Bu görüşte olan âlimler: «Hiç bir şey suyu necis etmez mea­lindeki hadîsin yukarıda anılan delillerle muhassas olduğunu söyle­mişlerdir.

Bu âlimler az su ve çok su miktarı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bâzıları: Su kullanıldığı zaman içine düşen necasetin de kullanıldığı sanıldığı, takdirde bu su az sayılır, demişlerdir. Bir rivayete göre, Ebû Hanife de böyle demiştir. Diğer bir kısım âlimler: İki kulleden az olan su az sayılır, demişlerdir. Şafiî ve arkadaşları bu görüştedirler.»

El-Menhelin verdiği izah çok uzundur. Âlimlerin değişik görüş­leri ve karşılıklı müdafaa ve itirazları bu izahta beyan edilmekte ise de okuyucularımızı sıkacağı endişesi ile o malûmatı buraya almak­tan sarf-ı nazar ettik.   İstekliler oraya müracaat edebilirler.[368]

 

77 — Henüz Yemek Yemeyen Çocuğun Bevlî Hakkında Gelen Hadîsler Babı

522) Lübâbe [369] binti'l-Hâris (Radtyallâhü ankâydan rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir :

(Hz.) Ali'nin oğlu Hüseyin (Radıyallâhü anhümâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in kucağında işedi. Ben: Ya Resûlal-lah! Elbiseni bana ver (ki yıkayayım) ve başka elbise giy, dedim. Belûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

«Erkek çocuğun bevünden dolayı yalnız su serpilir. Kız çocuğun bevlinden de yıkamak gerekir.»"[370]

 

İzahı

Ahmed, Ebû Dâvûd, Tahavi, İbn-i Huzey-me Beyhakî ve Hâkim de. Lübâbe* nin hadîsini az lafız farkıyla rivayet etmişlerdir.

Hadîs, henüz yemek yemeyen erkek ve kız çocukları eşit tutarak bevillerinin dokunduğu elbiseyi yıkamak gerekir diyenlerle, her iki­sinde de su serpmek kâfidir diyenlerin görüşünü reddeder. Via: 'Er­kek çocuğunkine su serpmek kâfi olup, kız çocuğunkini yıkamak ge­rekir' diyenlere hüccettir. Lübâbe (Radıyallâhü anh), yıkamak için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den elbisesini soymaz­sım istemiş olup, bu husus bâzı rivayetlerde sarahaten belirtilöüştir: Tercemedeki parantez içi ifade, bu rivayetlerden alınmadır,

523) Âişe (RadtyallChü ankâyâen rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e henüz yemek yeme­yen küçük bir erkek çocuk getirildi. Çocuk, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in elbisesine işedi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hemen işenen yere su döktü de yıkamadı.[371]

 

İzahi

Sabit Süt emen erkek çocuğa denir. Sütten kesilince yedi yaşı­na kadar ona -Ğulam» denilir.Kastalâni, Sabit Gıda için sütten başka henüz birşey yemeyen ve içmeyen çocuğa denir. Hz.Âişe' nın hadîsinde söz konusu edilen sabi Ümmü Kays'ın oğlu veya Hasan bin Ali yahut da kardeşi Hüseyin' dir.Buhâri ve Müslim'in de rivayet ettikleri bu hadîs de bir önceki hadis gibi, henüz yemek yemeyen erkek çocuğun işediği ye­ri yıkamanın icab etmediğine ve üzerine su dökmenin kâfi geldiğine delâlet eder.

524) Ümmü Kays [372]binti M ihsan (Radtyallâkü ankâ)'âan rivayet edil­diğine göre şöyle söylemiştir :

«Ben, henüz yemek yemeyen bir oğlumu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in huzuruna çıkardım. Çocuk, Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in elbisesine işedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) su isteyerek işenen yere su serpti.»"[373]

 

İzahı

Buhârî, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvüd, Ta­navi ve Dârimî de bu hadîsi rivayet etmişlerdir.Buhâri ve Ebû    Dâvüd'un   rivayetlerinde hadîs metninin sonunda:

«Ve işenen yeri yıkamadı.» cümlesi vardı. Ayrıca yine Buhâri, Müslim ve Ebû Davud'un rivayetinden ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ümmü Kays' in oğlunu kucağında oturttuğu ve kucağında işediği anlaşılmaktadır.

Bu hadîs de henüz yemek yemeyen erkek çocuğun işediği yeri te­mizlemek için su serpmenin kâfi olduğuna ve yıkamaya gerek ol­madığına delâlet eder.

Nevevî^ Müslim'in şerhinde :Yemek yemeyen erkek çocuğun bevlinih necis olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Hattâ bazı arkadaşlarımız bu hususta âlimlerin icmâ'ı-nı naklet mislerdir. Yalnız Dâvûd-i "Zahiri muhalif kalmış­tır. Şafiî ve başkası sabinin bevli tahirdir, bununla beraber do­kunduğu yere su serpilir, diye Ebu'l-Hasan bin Batta Tın ve O'nu takiben Kadı Iyâz'ın hikâye ettikleri söz, kesinlikle yanlıştır.'

Âlimler, bu konuda müttefik olmakla beraber, sabinin işediği yerin temizletilmesi hususunda ihtilâf ederek üç mezhebe ayrılmış­lardır :

1. Henüz yemek yemeyen erkek çocuk ise, işediği yere su serp­mek kâfidir. Kız ise yıkamak gerekir. Alî, Atâ,    Hasan, Zührî, Ahmed,  Sevr i, Şafiî âlimleri, Nahaî ve şâz bir rivayete göre   Mâ1ik' in  kavli budur.Onların delilleri bu hususta rivayet edilen Ümmü Kays'in, Âişe' nin, Ümmü Kürz*ün, Lübâbe binti'l-Hâris'in   hadîsleri ve benzer hadislerdir.

2. Erkek ve kız çocuğun işedikleri yere su serpmek kâfidir. Ara­larında bir fark yoktur.Evzâî' nin mezhebi budur.   Mâlik ve   Şafii' den     de böyle bir rivayet hikâye edilmiştir. Bu mezhe­bin deliline rastlanamamıştır.

3. Her ikisini yıkamak gerekir.Hanefi   âlimleri vesâir Küfe   âlimleri ile   Mâliki   âlimlerinin mezhebi budur.   Bun­ların delili,  Ammâr' in   merfu' olarak rivayet ettikleri şu meal­deki hadîsleridir:

«Elbise, ancak büyük ve küçük abdestten dolayı yıkanır.» Ayrı­ca bu görüşteki âlimler, erkek çocuğun bevlini, kız çocuğun bevline kıyaslayarak şöyle derler:Erkek ve kız çocuk, sütten başka mad­deler yedikten sonra her ikisinin bevlinin dokunduğu yeri yıkama­nın gereği hususunda icmâ' vardır. Necasetin giderilmesinde, yıka­mak asıldır. Öyleyse henüz yemek yemeyen erkek çocuk da kız ço­cuk gibidir.

Erkek çocuğun bevline su serpmek kâfidir, diye vârid olan ha-dislerdeki «Nadh* kelimesini su serpmek şeklinde mânâlandırmaya-rak. bununla yıkamanın kasdedildiğini ve Nadh'ın yıkama anlamın­da kullanıldığını söylemişlerdir. Hadîslerdeki; Ve o yeri yıkamadı.» cümlesini de: O yeri bol yıkamadı, sıkmadı, ovma­dı diye yorumlamışlardır.

El Menhel yazan, âlimler arasındaki ihtilâfı açıkladıktan sonra birinci mezhebin daha kuvvetli olduğunu beyan eder:

Üçüncü guröp âlimin delil olarak gösterdikleri Âmmâr' in hadîsi zayıftır. Çünkü isnadında Sabin bin Hammâd vardır ki, bâzı âlimler kendisini mevzu hadîsleri rivayet etmekle itham etmişlerdir.Bu hadîs sahih olsa bile, hükmü, bu bâbtaki ha­dîslerle tahsis edilmiş olur. Yaptıkları kıyaslama açık değildir.Çün­kü, sarih nassa muarız olduğu zaman kıyas geçersizdir. «Nadh' tan murad yıkamaktır - sözü de makbul değildir. Çünkü açık olan mâ­nâsından döndürücü bir karine yoktur.

«Ve onu yıkamadı.» cümlesini «İyice yıkamadı, sıkmadı, ovmadı» diye yorumlamak da zahire muhaliftir...

El-Menhel yazarı, bundan sonra aynı görüşü teyid eden İbn-i Dakiki'-Iyd' den uzunca bir nakil yapmaktadır. Buraya al­mayı gereksiz buluyorum.

Henüz yemek yemeyen erkek çocuk hakkında bu ihtilâf vardır. Yemek yemeye başladı mı, işediği yeri yıkamak hususunda âlimler

müttefiktirler.

 

525) (Hz.) Ali (Radtyallâhü an&yâen rivayet edildiğine flöre şöyle

söylemiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) süt emen çocuğun bev-li hakkında buyurdular ki t

«Erkek çocuğun bevline su serpilir. Kız çocuğun bevli yıkanır.»

(Müellif diyor ki:) Ebü'l-Hasan bin Seleme dedi ki: Bize Ahmed bin Musa bin Ma'kil tahdis etti. (O dedi ki) : Bize, Ebü'l-Yaman El-Mısrî bize tahdis ederek dediler ki: Ben, Şafiî'ye Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in:

«Erkek çocuğun Devlinden dolayı su serpilir, kız çocuğun bevlln-den dolayı yıkamak gerekir.» mealindeki hadisi sorarak; her iki si­dik birdir. (Bu ayırımın hikmeti nedir?) Şafiî:

— Çünkü erkek çocuğun bevli su ve çamurdandır. Kız çocuğu­nun bevli et ve kandandır, diye cevap verdikten sonra Bana t Anla­dın mı? diye sordu. Ebül-Yeman dedi ki: Ben t

— Hayır anlamadım dedim. Şafiî ı

— Şüphesiz Allah Taâlâ Adem (Aleyhissclâm)'i yarattığı zaman Havva Onun kısa kaburga kemiğinden yaratıldı. Bu sebeple erkek çocuğun bevli su ve çammdan oluştu. Kız çocuâun bevli de et ve kandan oluştu, dedi. Ebü'l-Yemân dedi ki: Şâfİî bana t Anladın mı? diye sordu. Ben

— Evet, (anladım) diye cevap verdim. ŞâfİÎ bana -.

— Allah, seni öğrendiğinden yararlandırsın.[374]

 

İzahı

Ebû Dâvûd   ve  ibn-i   Ebî   Şeybe   de H z. Ali (Radıyallâhü anhKnin hadisini rivayet etmişlerdir.Ebû Dâvûd' un   rivayetinde metnin sonunda «Erkek çocuk yemek yemedikçe...» cümlesi de mevcuttur.    Bu hadîs de daha ev­vel geçen hadîslerin hükmünü ifâde eder.

Erkek çocuğun bevli ile kız çocuğun bevli arasındaki fark hak­kında bâzı eserler vardır. El Menhel yazarı bu eserleri sıralarken ön­ce Ebü'l-Yemân El-Mısrî ile İmamı Şafiî ara­sında geçen konuşmayı naklederek Şâfii'nin belirttiği farkı kay­deder.   Daha sonra şu farkları da beyan eder:

1) Bu fark cahiliyet devrinde devam edegelmişti. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu olduğu gibi ibka etmiştir.

2) Kız çocuğun bevli, erkek çocuğunkinden daha galiz ve da­ha pis kokar.

3) Erkek çocuktan insan tabiatı tiksinmez, kız çocuğundan tiksinir.

Bu nedenle erkek çocukla fazla ihtilat yapıldığı için kolaylık ol­sun diye bu fark va'z edilmiştir.

Sindi, farkın nedenlerini anlattıktan sonra : Hak budur ki. Şâri'in emrine uymak durumundayız. Bu hüküm taabbüdidir. Bu­nun hikmetlerinden sormak konunun dışında kalır.

526) Ebü's-Semh [375] (Radtyaliâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir:

Ben, Resul i Ekrem  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hizmetçis idim. Hasan veya Hüseyin  (Radıyallâhü anhümâ)  getirildi. Getiri len çocuk, O'nun mübarek göğsüne bevletti. Orada bulunanlar, o yeri yıkamak istediler. Rcsûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

Oraya su serp. Çünkü, kız çocuğun bevli yıkanır. Erkek çocu­ğun bevlinden dolayı ise su serpilir.»"[376]

 

İzahı

Getirilen çocuğun Hasan veya Hüseyin (Radıyallâ­hü anhümâ) olduğu hususundaki tereddüt, râvilerden birisine aittir. Bu şüphenin râvi Muhil bin Ha1îfe'ye ait olması kuv­vetle muhtemeldir. Getirilen çocuğun, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek göğsü hizasındaki elbiseye bevlettiği. hadî­sin şerhlerinde ifâde edilmektedir. Ebû Dâvûd'un rivâye: tinde Ebü's-Semh diyor ki: 'Ben, o yeri yıkamak İstedim/ Bu hadîs; Nesâî, Ebû Dâvûd, Bezzâr. İbn-i Huzey-me, Hâkim ve Darekutni tarafından da rivayet edil­miştir.

527) Ümmü Kür/[377] (Rıuhyullâlni unbâyden rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir :

«(Henüz yemek yemeyen) Erkek çocuğun bevline su serpilir. Ku çocuğun bevli yıkanır.Râvilerden Amr bin Şuayb'in Ümmü Kürz'den hadis işitmediği içte senedde inkıta' olduğu Zevâid'de bildirilmiştir.[378]

Bu Bâbta Geçen Hadîslerden Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1) Henüz yemek yemeyen erkek çocuğun bevlinin dokunduğu elbise ve benzeri şeylere su serpmek kâfidir.

2) Çocuk kız olduğu takdirde bevlinin dokunduğu elbiseyi yı­kamak gerekir.

3) Çocukları fazilet ehlinin yanına götürüp onların bereketin­den faydalandırmak meşrudur.

4) Küçüklere karşı şefkatli ve yumuşak davranmalı.

5) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in örnek ahlakı ve üstün tavazuu belirtilmekte olup, böyle davranı İmalıdır.

6) Büyük zatlara hizmet etmek meşrudur.[379]

78 — Bevlin İsabet Ettiği Yerin Nasıl Yıkanacağı Babı

 

528) Enes (bin Mâlik (Radıyallâhü a«A)'den rivayet edildiğine göre : Bir A'rabî mescid'de işedi. Cemâatin bir kısmı (O'na mâni olmak üzere) hızla ona doğru sıçradılar. Bunun üzerine Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

«Onu işemekten kestirmeyiniz (= bırakın işini bitirsin.)» buyur­du. Sonra bir kova su istedi. O yere döktü."

529) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ank)'âen rivayet edildiğine «öre şöy­le söylemiştir :

Bir A'rabî mescide girdi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) oturuyordu. A'rabî: Allah'ım! Bana Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mağfiret kıl ve ikimize mağfiret eylerken, hiç kimseye mağfiret etme, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gülümseyerek:

«Sen gerçekten pek geniş olan bir şeyi daralttın. (İlâhi mağ­fireti daraltmak istedin)» buyurdu. Sonra adam geri dönüp, mesci­din bir kenarına varınca ayaklarını açıp işedi. Daha sonra A'rabî, suçluluğunu anlayınca kalkıp: Babam, annem sana feda olsun. Ba­na (merhamet et) dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu azarlamadı ve sebetmedi. Sonra (A'rabiye hitaben) :

«Şüphesiz bu mescidde İşenmez. Bu, ancak Allah'ı anmak ve na­maz için yapılmıştır.» buyurdu. Daha sonra su dolu bir kova getiril­mesini emretti. A'rabî'nin bevli üzerine döküldü.

530) Vasile bin el-Eska' [380](RadtyaUâhii ank)'<\en rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Bir A'rabi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek: Allah'ım! Bana ve Muhammed'e lahmet et ve bize olan rahmetinden hiç kimseyi ortak etme, dedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Sana yazıklar olsun. Veya veyl olsun. Şen, hakikaten çok ge­niş olan bir şeyi daralttın.» buyurdu. Râvi dedi ki, Arabi, ayakları­nı açıp işemeye başladı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabı (Arabi'ye) hey (etme) dediler. Bunun üzerine Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Onu bırakınız.» buyurdu. Sonra, su dolu bir kova isteyip, o bev-lin üzerine döktü."

Ravi Ubeydullah El-Hüzelî'nin zayıf olduğunda âlimler ittifak ettikle-n için Vasile bin EI-Eska'ın hadîsine ait isnadın zayıf olduğu Zevâid'de bildiril­miştir. El-Hâkim:Anılan Ubyedullah'm Ebül-Melih'ten acaip şeyler rivayet et-tıgmı söylemiş, Buhârî de : Ubeydullah EI-Hüzelî'nin hadisleri münkerdir, demiştir.[381]

 

Bu Bâbtaki Hadislerin İzahı

Bu bâbta geçen Hz. Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisini Buharı ve Müslim de, müteaddit senedlerle ve mânâyı de­ğiştirmeyen, fakat lafız bakımından az farklı metinler halinde riva­yet etmişlerdir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhî'in hadisi­ni de Buhâri, Tirmizi, Nesâi ve Ebû Dâvûd yine aynı mânâyı ifade eden ve lafız bakımından az farklı metinler halinde rivayette bulunmuşlardır. Vasile bin El-Akrâ'ın hadîsi ise Ahmed ve Tabarâni tarafından da rivayet edil­miştir. Ancak, notta belirtildiği gibi isnadı zayıftır: Bununla bera­ber, metin bakımından Ebû Hüreyre'nin hadîsine benze^ inekte ve benzer mânâyı ifade etmektedir.

Hadîste bahsi geçen Arabi'nin Akra' bin Hâ tf'i-i ya­hut Üyeyne bin Hısn-ı Fezâri veyahut Zü'.l-Hu-veysıra   El-Yemâni   olduğu hususunda rivayetler vardır.

A'rabi'nin yaptığı duayı kendi şahsına inhisar ettirmesini uygun görmeyen Kesul-ı hKrem ıSallaiiahu Aleyhi ve Seliem), Allah'ın ge­niş olan rahmet ve mağfiretim şahsına tahsis eımeK isteğinin hayır-hahlık prensibine aykırı olduğunu nazik bir ııaüe ne beiınmek üzere :

«Sen, pek geniş olan bir şeyi daraltmış oldun.» buyurmuştur.

A'rabî'nin mescidde işemesi hususuna gelince; El-Menhel yaza­rı bu konuda şöyle der: 'Arabi, yeni müslüman olduğu için mescid-lerin pislikten korunmasının gerektiğini bilmiyordu. Nitekim Müs­lim'in E n e s (Radıyallâhü anh)'den ve Müellifimizin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhl'den olan rivayetlerinde belirtildiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) A'rabî'ye m esc idi erin yapılış gayesini ve kirletilmemesinin gerekliliğini beyan buyurmuş­tur.'

A'rabî, su dökmeye başlayınca cemaatın bir kısmının yerlerin­den sıçrayarak hızla ona doğru gitmeleri ve uyarıda bulunmaları, onu bu işten men etmek içindi. Ancak, yine hadîslerde belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cemaatı ona müdaha­le etmekten menederek : «Onu bırakın işini bitirsin» buyurmuştur. El-Menhel yazarı: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ce­maatı müdahale etmekten men etmesinin sebebini şöyle açıklar: Çün­kü cemaat bevletmesini yarıda kestirseydi, şu iki şeyden birisi ola­caktı : Ya A'rabî bevlini yarıda kesecekti, bu takdirde bevlini hap­setmekten dolayı sağlık yönünden mutazarrır olabilirdi. Yahut, A'ra­bi bevlini kesmiyecekti. Bu takdirde müdahale nedeniyle elbisesi ve bedeni necis olurdu. Necaset, me'scidde yayılırdı. Mahzurlu olan bu iki şıkkı men etmek A'rabî'nin bevlini tamamlamasından daha önem­lidir.' demiştir.

Hadîste anlatılan olaydan sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in fiili sünnetinden yani işenen yere bir kova dolusu su döktürmesinden çıkarılan şer'î hükme gelince; El-Menhel yazarı bu hususta şöyle der: 'Pislenen yerin toprağı gevşek olsun, sert ol­sun üzerine su dökmekle temizlenmiş olacağına bu hadisler delâlet eder. Cumhûr'un kavli budur Ebû Hanîfe: Necasetin rutubeti ulaşan yere kadar kazılıp, toprağı atılmadıkça, su dökmekle o yer te­mizlenmez, demiştir. Onun arkadaşları ise gevşek ve sert yerleri şer'î hüküm bakımından ayrı ayrı hükme bağlıyarak şöyle demiş­lerdir : İslak bir necaset, bir yere isabet ettiği zaman eğer o yerin toprağı gevşek ise, toprak altına iyice  ininceye kadar üzerine su dökülür. Suyun kaç defa döküleceği önemli değildir, işin dönüm noktası o yerin temizlendiğine dâir kuvvetli kanaata varmaktır. Su­yun toprak altına inişi, pislenen elbise gibi bir şeyi sıkmak yerine geçer. Şayet pislenen yerin toprağı sert ise ve arazi meyilli ise pis­lenen yerin aşağı kısmında bir çukur kazılır ve yukardan aşağı doğ­ru üç defa su akıtılır. Sonra çukur toprakla örtülür. Şayet sert olan arazi düzlük ise yıkanmaz. Çünkü yıkamak fayda vermez. Bu yerin kazılması ile yetinilir. Hanefî âlimleri, Darekutnî'-nin tbn-i Mes'ud' dan rivayet ettiği şu mealdeki hadisi de-lîl göstermişlerdir:

«Bir Arabi gelip mescidde işedi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) o yerin kazılmasını emretti. Sonra bir kova suyu döktürdü.»

Fakat Dârekutni, bu hadîsteki râvilerden Sem'an' in meçhul olduğunu Ebû Zura, onun hadîslerinin münker ol­duğunu söylemişlerdir. Hanefî âlimlerinin delillerinden birisi de Ebû Davud'un Abdullah bin Ma'kil' den ri­vayet ettiği ve yine işenen toprağın kazılmasıyla oraya su dökülme­sini emreden hadîstir. Fakat Ebû Dâvûd, bu hadisin mür-sel olduğunu ve ibn-i Ma'ki1'in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e ulaşmadığını bildirmiştir.

Bununla cumhûr'un mezhebinin daha kuvvetli olduğu anlaşılır.

İbn-i Dakiki'l-lyd'de Ebû Hüreyre' nin hadi­sinde toprak nakli emredilmem iş tir.Bunun zahirine göre su dökmek kâfidir. Çünkü eğer yerin kazılması gerekseydi, onunla emredilecek­ti.Ve emredilmiş olsaydı hadîste zikredilecekti.Diğer taraftan ye­rin tem izletilmesinde toprak nakli gerekli olsaydı bununla yetinilirdi.Çünkü artık o yere su dökme emri fazla bir teklif ve maksada yö­nelik bir menfaat olmaksızın bir eziyetten ibaret kahrdı. Süfyân bin Uyeyne' nin hadîsinde de toprak nakli emredilmemiştir.Lâkin, o hadîsin sıhhati tartışma konusudur.[382]

 

Hadîslerden Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Mü'min yaptığı duayı şahsına inhisar ettirmemelidir.

2. Câhil kimse, alay etmek veya inatçılık maksadı olmaksızın, dine muhalif bir şey işlediği zaman, onu tatlılıkla uyarmak daha iyi­dir.

3. Reislerinin huzurunda bulunan müslümanlar dîne muhalif bir hareketi gördükleri zaman reislerinden izin istemeden o muha­lif harekete müdahale edebilirler.

4. Büyük bir zararı defedebilmek için, nisbeten hafif olan zarar tercih edilmelidir.

5. İnsan bevli necistir.Nevevi: Sözü muteber olanların icmâı ile bu hüküm sabittir. Büyüğün, küçüğün farkı yoktur.   An­cak henüz yemek yemeyen erkek çocuğun bevline su serpmek kâfi­dir.  Bu çocuğun bevlini yalnız   Dâvûd-i   Zahirî   temiz say­mıştır, demiştir.

6. Mescidlere hürmet etmek ve pisliklerden temiz tutmak ge­rekir.

7. Pislenen yerin necasetini gidermek için, üzerine su dökmek kâfidir.Oranın toprağını nakletmek şart değildir.

8. Hadîsler pislenen böyle yerin kurumakla temizlenemiyeceğine ve ancak su ile temizlenebileceğine delâlet eder.

9. Bulunan engel kalkınca dine muhalif şeyleri gidermeye hız verilmelidir.Çünkü, A'rabi bevlini tamamlayınca Peygamber CSal-lallahü Aleyhi ve Sellem), hemen oraya su dökülmesini emretti.

10. Hadisler, Resûl-i Ekrem'in yüce ahlâk ve büyük merhamet sahibi olduğunu bir kez daha ifâde eder.[383]

79 — Yer Yüzünün Bir Kısmı Diğer Bir Kısmı Temizler, Babı

531) Abdurrahman bin Avf'm oğlu İbrahim'in Ümmü Veledi [384] (Radtyallâhü anküm)'den rivayet edildiğine göre :

Kendisi, Peygamber (SallaUahü Aleyhi ve Sellem) 'in hanımı Üm­mü Seleme (Radıyallâhü anhâ) 'ya şunu sormuştur: 'Ben eteğini uza­tan bir kadınım. Necis yerde yürürüm.* Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) şöyle cevap vermiştir: Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sel­lem) buyurdu ki:

«Necis yerden sonra gelen temiz yer o eteği temizler.Ebû Dâvüd da bu hadîsi rivayet etmiş ve İbrahim'in Ümmü Veledi'-nin meçhul olduğundan zayıf olduğunu söylemiştir.[385]

 

İzahı

Mâlik, Tirmizi, Ebû  Dâvûd   ve Dârimî   de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

El Mer.hel yazarı bu hadîsin açıklamasını yaparken şöyle der: Ümmü Seleme'ye müracaat eden Hamide adlı kadın Arapların âdeti veçhile yürürken ayaklan örtülsün diye eteğini uzatır­dı. Arapların hanımları mestler giymedikleri için eteklerini yere sürü­lecek şekilde uzun yaparlardı. Örtünmek mülahazasıyla böyle yap­tıkları için, Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), buna ruh­sat vermiştir.

Ummü Seleme, bu hadîsle ona fetva vermiş ve yanın­daki bilgiyi ona aktarmış tâ ki soru sahibi, delili ile beraber hükmü bilsin. Ümmü Seleme, bu kadının hafıza gücünü ve işitti­ğini iyi zabtedeceğini, ilmî mes'eleyi anlamaya ve başkasına aktar­maya elverişli gördüğü için böyle yapmıştır. Âlim de böyle yapmalıdır. Yâni zekî ve öğretime elverişli bir kimse, ona şer'î bir: mes'e-le serduğu zaman mes'eleyi delilleriyle beraber etraflıca anlatma­lıdır. Ilım ehlinden olmayıp, öğrendiğini nakletmeye müsait ojma-yan kişi soru sorduğu zaman âlim, mes'elenin yalnız hükmünü an­latmalıdır.

Âlimlerden bir cemaat, bu hadîsin zahiri ile hükmederek: Yas necasetin bile dokunduğu bir elbise eteği temiz bir yerden yürüyerek geçmekle temizlenir, demişler ve kadının entari eteğini mest ve ayakkabı gibi telakki etmişlerdir.

Âlimlerin cumhuruna göre Hadiste geçen necasetten maksat, elbiseye yapışmayan kuru necasettir. Pis bir yerden geçerken eteğe takılan kuru necaset, biraz sonra geçilen temiz yerde düşer. Sanıldı­ğı gibi yaş necasetin temiz yerden geçmekle giderileceği kasdedilme-miştir.

Şafiî: Hadis, elbiseye bulaşmayan kuru necaset hakkında­dır.Kadının eteği, yaş necasete sürülerek geçilirse yıkamaktan baş­ka bir şey onu temizleyemez, demiştir.

Ahmed bin Hanbel de: Hadîsin mânâsı, kadının, ete­ğine sidik dokunup da sonra yere sürtüldüğü zaman yer onu temiz­ler, demek değildir. Fakat kadın pis bir yerden geçerken entari o yere dokunur, sonra iyi bir yerden geçilirken, etek oraya da doku­nursa necasetten bir şey entariye yapışmamak üzere temiz yerden geçiş, pis yerden geçişin eserini giderir, demiştir.

Zerkâni şöyle der: İmam Mâlik kendisinden riva­yet edilen:

«Yeryüzünün bir kısmı diğer bir kısmını temizler.» mealindeki hadîs (bu hadîsin aynısı 532 numarada geçer.) hakkında demiştir ki: Hadîsten maksad şudur: Pislenmiş olan yere basan kişi, daha son­ra kuru ve temiz yere basar. İşte böylece yeryüzünün bir kısmı, di­ğer kısmını temizlemiş olur. Ama sidik ve benzeri bir necaset, el­biseye veya vücuda dokunursa şüphesiz pislenen şey ancak yıka­makla temizlenir. Bu hüküm, ümmetin icmâı ile sabittir.»

Tirmizî' nin şerhi Tuhfe'de de, yukarıda yazılı âlimlerin görüşü nakledildikten sonra, Hanefî âlimlerinden İmam Muhammed'in rivayeti olan Muvatta'ındaki sözü şöyle nakle­dilir : Muhammed dedi ki: 'Pis bir yerden geçerken kadının eteğine dokunan necaset, bir, miskâlden fazla olmadığı takdirde beis yoktur. Daha, çok olunca, pislenen yeri yıkamadıkça o elbiseyle na­maz kılınmaz.   Ebû   Haoife' nin   kavli de budur.[386]

 

Hadîsten Çıkan Fıkıh Hükümleri

1. Kadınlar, örtünmek maksadı ile elbiselerini uzatabilirler.

2. Pis yerden geçerken pislenen kadının eteği daha sonra temiz; yerden geçmekle temizlenmiş sayılır.Bu husustaki tafsilâtı yukarı­da verdik.

3. Sokak ve caddelerde yağışlı havalarda gezilirken necasetin karıştığı pis çamurların elbiseye sıçraması, kaçınılması güç bir so­run olduğundan fıkıh âlimleri, bunun bağışlandığını hükme bağla­mışlardır.   Bu hususta ayrıntılı bilgi almak isteyenler fıkıh kitabja-rına müracaat etsinler.

532) Ebû   Hüreyre  (Radtyallâhü an&yâen  rivayet  edildiğine  göre şöyle söylemiştir:

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Yâ Resûlallah! Biz mescide gitmek isteriz de (yürürken) pis yola basarız, diye (bu­nun hükmü) soruldu. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

Yer yüzünün bir kısmı, diğer bir kısmı temizler.RaviIerden Yeşkuri meçhul olduğundan ve şeyh olan İbn-i Ebl Habibe'nin zayıf olduğuna Alimlerin ittifak ettiğini Zehebt söylediğinden dolayı isna­dının zayıf olduğu Zevaid'de bildirilmiştir.[387]

 

İzahı

Sindi: 'Hadisin: «Pis yol» tâbirinden maksat kuru necasetin bulunduğu yolüur. Böyle bir yoldan geçerken toprağa karışmış olan necaset toprakla birlikte elbiseye dokunabilir.' demiştir.

Bu hadisin Mâlik tarafından da rivayet edildiğini ve İmam Mâ1ik' in bu hadîsi ne şekilde yorumladığını, bundan önceki ha­dîsin açıklamasında anlatmıştım. Mânâ itibariyle hadîs, bir önce­ki hadis'e benzer.Bu nedenle izahına gerek görmüyorum.

533) Benî Abdi'1-Eşhel (RadıyallChü anh)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e: Hakikatan be­nim (evim) İle mescid arasında necis bir yol vardır, diyerek (bunun hükmünü) sordum. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«O yoldan sonra temiz bir yol vardır (değil mi?)» diye sordu. Ben de Evet (vardır) dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

«İşte bu temiz yol o pis yola tekabül eder.»*'[388]

 

İzahı

Hadis, Ebû Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir. Ora­daki rivayette kadının sorusu şöyledir:

Yâ Resûlallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Mescide pis koku­lu bir yolumuz vardır. Bize yağmur yağdığı zaman, nasıl yapalım?»

El-Menhcl yazarı der ki: Soru sahibi kadının adı ve nesebi bilin­memekle beraber, Ensâr'dan bir sahâbî'dir. Sahâbî'nin tanınmama­sı mahzur teşkil etmez. Hattâbî: Bu kadın meçhul olup, meç­hul râvi ile istidlal edilmez. Dolayısıyla hadis, söz götürür demiş ise de,El-Münziri, Muhtasar'ında Hattâbî'nin  sözünür ederek: Sahâbî'nin adının meçhul oluşu hadîsin sıhhatine te'sir et­mez, demiştir.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'a âit hadîs metnini El-Menhel yazarı şöyle açıklar : «Necasetlerin toprağa karışması nedeniyle pis kokulu yoldan eteğe dokunan şeyler, eteğia temiz yo­la sürülmesi ile giderilir.»

Sindî şöyle der: Hadîsin zahiri Ümmü Seleme1 nin yukarıda geçen hadîsine muvafıktır.Ümmü Seleme' nin ha­disi gibi yorumlanması mümkündür.Ancak, bu hadîs kısadır.Fa­kat, Ebû Davud'un rivayet ettiği metin, bu yoruma müsait değildir.Çünkü orada yağışlı havadaki geçişe âit durumun sorul­duğu açıktır. Bu takdirde şöyle yorum yapmak mümkündür:Kadın, pis kokulu yolda yağışlı havada yürümek insanı tiksindirdiği için biz mescide gelmemekte özürlü sayılır mıyız, sayılmaz mıyız? de­mek istemiş; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'da: Bunun mazeret sayılamıyacağım ve pis bir yoldan geçerken duyduğunuz tiksintiye mukabil, biraz sonra temiz yolda yürürken rahatlık du­yarsınız, demek istemiştir.

İkinci bir yorum şöyle olabilir: Kadın: 'Yağışlı havada pis yer­den mescide giderken, o pis yerin çamuru elbisemize veya vücudu­muza isabet ederse buna ne yapalım?' demek istemiş; Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de : 'Taharet asıldır. Şüpheye itibar edilmez' demek istemiştir. Hadîsin zahiri pis sokaktaki kesin neca­setin yıkanmadan giderilebileceğine delâlet ediyor ise de âlimler: Elbi­se ve benzeri şeylere dokunan necasetin ancak yıkamakla giderilebi­leceği görüşündedirler.»[389]

 

Hadisten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Dînî hükümleri öğrenmeye çalışılmalıdır.

2. Kadınların şer'î hükümleri âlim'e sormaları meşrudur.

3. Müracaat edilecek zâtın büyüklüğü, kendisinden noksan olan kişilerin soru sormalarına engel değildir.

4. Kadınların mescidlere gitmeleri caizdir.  Ancak bir fitne teh­likesinin olmayışı şartı esastır.[390]

80 _ Cünüb İle Tokalaşmak Babı

534) Ebû Hüreyre  (Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre: Kendisi cünüp iken Medine (-i Münevvere) yollarından birisinde Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona iastlamış, Ebû Hü­reyre (Radıyallâhü anh) gizlice oradan sıvışıp gitmiş.    Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu araştırmış. Ebû Hüreyre (guslünü yapıp) gelince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona ı «Nerede idin ey Ebâ Hüreyre?» diye sormuş, kendisi de Yâ Resûlallah! Ben cünüp iken bana rastladınız. Boy abdestimi almadıkça huzurunuzda oturmayı doğru görmedim, diye cevap ver­miş. Bunun üzerine Resûlullah tSallallahü Aleyhi ve Sellem)  şöyle buyurmuştur:

«Mümin necis olmaz.»"

535) Huzeyfe (bin Yeman) (Radıyallâhü anhydta rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (dışarı) çıktı. Ben cü-nüp iken bana rastladı. Bunun üzerine yolumu hemen değiştirerek guslümü yaptıktan sonra gelince O bana:

«Sana ne oldu?» diye sordu. Ben ı Cünüp İdim, diye cevap ver­dim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz müslüman necis olmaz.»"[391]

 

Hadislerin İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin bu hadisini Kütüb-i Sİtte sahiplerinin hepsi rivayet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'nin cünüp iken Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'i görünce gizlice oradan ayrıl­masının sebebi Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), asha­bından birisiyle karşılaştığı zaman tokalaşır ve ona dua ederdi. Bu âdeti bilen Ebû Hüreyre cünüp kimsenin cünüplüğü dola­yısıyla necis sayıldığını sandığı için bu haliyle Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) ile tokalaşmaktan korkmuş ve hemen guslünü yapmak için süratle oradan ayrılmıştır. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) 'in bilâhare o'na:

«Sen neredeydin?» diye soru yöneltmesinin sebebi hakkında El-Menhel yazan şöyle der: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vahiy yoluyla Ebû Hüreyre' nin halini bilmiş olması ve cü­nüp kimsenin necis olmadığına dâir hükmü açıklamak için o'na bu soruyu sorması kuvvetle muhtemeldir.'

Huzeyfe (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini ise Müslim, Nesâî, Ebû Dâvüd ve Beyhaki de rivayet etmiş­lerdir.

Aynı mânâyı ifâde eden bu iki hadisin açıklaması bahsinde El-Menhel yazarı şöyle der:

«Müslüman necis olmaz.» hadisinden maksad şu olabilir:Cünüp olmakla pislenmiş olmaz, dolayısıyla temas ettiği şeyi de pislemez.'Ama cünüp kişi necasetlere dokununca pislenmiş olur.Hadisten kasdedilen mânâ şu da olabilir: 'Müslüman, cünüp olmakla sidik ve gai­ta gibi pis bir madde haline dönüşmez.'

«Müslüman pis olmaz.» hadisinden kâfirin cünüp olmakla pis plduğu mânâsı çıkarılmamalıdır. Konuşma yeri müslümana Ait olduğu için böyle buyurulmuştur. Yahut apaçık necasetlerden kaçı-nıldığı gibi kâfirlerden kaçınmanın gereğine işaret edilmiştir. Şöyle de denilebilir: Kâfirlerin necasetlerden kaçınmadıklarına ve temiz durmadıklarına işaret edilmiştir.

Nevevi:«Bu hadîs, mü si uman in dirisi ve ölüsünün tahareti­ne âit büyük bir temeldir.Müslümanın diri iken temiz oluşu âlim­lerin icmâı ile sabittir. Hattâ cenin, annesinden doğarken üzerinde anasının avret mahalline âit rutubet bulunduğu zaman bile temiz sayılmıştır.Halbuki tavuk ve benzeri yumurtlayan hayvanların yu­murtalarının dış kısmının necasetine bâzı âlimler hükmetmişlerdir.

Müslüman ölüsünün hükmüne gelince:Bu konuda âlimler ara­sında ihtilâf vardır:Şafiî' den rivayet edilen iki kavilden sahîh olana göre müslüman ölüsü tâhirdir.Delili de bu bâbta geçen ha­distir. Buhârî Sahihinde ta'lik olarak îbn-i Abbâs' tan şu eseri nakletmiştir:

'Müslüman ne diri iken, ne de ölü iken necis olmaz.' Müslümanın hükmü budur. Selef ve Haleften cumhûr'un mezhebine ve bizim mez­hebimize göre kâfir, taharet ve necaset hususunda müslüman hükmündedir.     «Müşrikler ancak necistirler.» âyetine gelince, bundan maksat onların itikat bakımından sapık ve kir­li olmalarıdır. Sidik ve gaita necaseti gibi kâfirlerin uzuvlarının ne­caseti kasdedilmemiştir.                      

Müslüman olsun kâfir olsun âdem oğlunun tahareti sabit olun­ca onun teri, tükrüğü ve göz yaşı da tâhirdir. Bu hususta abdest-sizin, cünübün, hayız veya Iahusalık halindeki kadının diğer in­sanlardan farkı yoktur. Bu hüküm, müslümanlarm icmâı ile sa­bittir. Keza, küçük çocukların bedenleri, elbiseleri ve ağızlarından akan su tâhir olarak kabul edilir. Kesin bir necaset olursa du­rum değişir. Bu sebeple çocuklarla beraber yemek yemek, ellerini batırdıkları sıvı yemeklerden almak ve onların elbiseleri ile namaz kılmak caizdir. Bu hükmün sünnet ve icmâ'dan olan delilleri meşhur­dur.[392]

 

Hadislerin Fıkıh Yönü

1. Âlim zât, kendisine bağlı olanlarda yanlış bir şey gördüğü zaman doğrusunu anlatmalıdır.

2. Bir namaz vaktinin çıkma endişesi olmadıkça cünüp kişi gus­lünü biraz tehir edebilir.

3. Cünüp adamın vücudunun dokunduğu şey necis olmaz.[393]

81 — Elbiseye Dokunan Meni Babı

536) Amr bin Meymûn (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir :

Meninin isabet ettiği elbisenin hepsini mi, yoksa meninin dokun­duğu yerleri mi yıkayacağımızı Süleyman bin Yesâr [394] (Radıyal-lâhü anh)'e sordum. Süleyman (Radıyallâhü anh) şöyle cevap verdi: Âişe (Radıyallâhü anhâ) şöyle söyledi:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in elbisesine meni isa­bet ederdi. Elbisesinden meniyi yıkardı. Sonra o elbise ile namaza çıkardı. Ben de elbisede yıkama eserini o esnada gördüm.»"[395]

 

İzahı

Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi bu hadisi rivayet etmişlerdir.Buhâri nin bir rivayetinde ve Müslim'de Süleyman bin Yesâr «Ben Âişeye'ye sordum» tâbiri bulunur.Ebû Dâvûd ' un rivayetinde ise Süleyman bin Yesâr di­yor ki: 'Ben, Âişe' den işittiğini ispatlar ve Bezzâr ile Ahmed'in:'Süleyman  bin  Yesâr; Âişe'den işitmedi, sözünü reddeder. Şafii   de El-Ümm de başkasından   Bezzâr ve   Ahmed'in   sözüne benzer bir şey rivayet etmiştir/

Hadisin mânasına, gelince : Buradaki rivayetin zahirine göre Âişe (Radıyallâhü anhâ) Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in meniyi yıkadığını söylemiştir.Müs1im'deki ifâde de böyledir.Fakat Buharı ve Ebû Davud'un rivayetin­de Hz.Âişe' nin, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in elbisedeki meniyi yıkadığı tashih edilmiştir. Sindi diyor ki: 'Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in meniyi yıkadığına dâir ifâ­deden murad, yıkanmasını emretmesi olabilir.'

Meninin necasetine hükmeden âlimler, bu hadîsi delil göstermiş­lerdir. Çünkü burada «Meniyi yıkardı.» tâbiri bu işin bir defa de­ğil devamlı surette yapıldığını gösterir.

El Menhel yazarı şu malumatı verir:

«Ebû Davud'un şerhinde Hattâbi' nin şöyle de­diği anlatılır: 'Meninin yıkanmasına dâir bu hadîs elbisedeki me­ninin ovalanmasıyla yetinildiğine dâir hadîs'e muhalif değildir. Çün­kü meniyi yıkamak, temizlik bakımından müstahabtır. Nasıl ki; gam ve sümkürüğün dokunduğu elbise de yıkanır. İki hadîsin kul­lanılması mümkün olduğu zaman çelişki arzedecek şekilde yorum­lanması caiz değildir.» Şârih bu naklinden sonra şöyle der: 'Ben derim ki; yıkama ve ovalamaya âit iki hadîs arasında bir muhale­fet veya çelişkinin bulunduğunu hiç kimse iddia etmemiştir. Bu ha­dîs, meninin necis olduğuna delâlet eder. Çünkü yıkanmıştır. Ku­rumuş meninin de ıslak meniye kıyaslanması gerekirdi.Takat ova­lama hadîsi ile kuru meni ayrı hüküm almış olur. Biz meniyi yıka­mayı sümkürük ve balgamı yıkamaya benzetemeyiz. Çünkü Darekutni, Sünen'inde şöyle bir hadis rivayet etmiştir:

«Yâ Ammâr! Senin balgamın ve göz yaşların ancak senin ko­vandaki su durumundadır. Elbise, ancak beş şeyden yıkanır: Bevl, gaita, mcnî, kan ve kuşkudur.» Görüldüğü gibi hadîste meni, gaita ve dem arasında zikredilir. Eğer dense ki: Dârekutnî: 'Bu hadîsi Sabit bin Hamrnâd' dan başkası rivayet etmemiş o da cidden zayıftır' demiştir. Ben derim ki Bezzâr, Sabit bin Hammâd'm sıka olduğunu söylemiştir. Eğer dense ki; Beyhakî: 'Ammâr'in hadîsi bâtıldır. Aslı yoktur. Çünkü onu Sabit bin Hammâd, Ali bin Zeyd1 den. o da tbn-i Müseyyeb' den o da Ammâr' dan rivayet et­miştir.   Ali   bin   Zeyd   ile ihticac edilemez, demiştir.Ben derim ki: Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâİ, Ali bin Zeyd'in hadîsini rivayet etmişlerdir. Ibn-i Muin de Ali bin Zjeyd'i savunmuştur. E1-İc1ide: 'Onun riva­yetlerinde beis yoktur' demiştir. Hâkim El-Müstedrek'inde O'nun rivayetini almıştır. Tirmizî de: Ali bin Zeyd sadıktır* demiştir.»[396]

 

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Hadîs, meninin necis olduğuna delâlet eder.Bu konuda âlimler arasındaki ihtilâfı, bundan sonraki bâbta inşaallah anlata­cağım.

2. Kadının,  kocasının  elbisesin1   yıkamak gibi  hizmetler yap­ması caizdir.[397]

 

82 — Elbiseden Meniyi Ovalamak Babı

537) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir :

«Ben, çok defa kendi elimle Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in elbisesinden meniyi ovaladım.»

538) Hemmâm bin El-Hâris [398] (Radtyallâhü anh)en rivayet edil-, diğine göre şöyle söylemiştir :

Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ye birisi misafir olmuş. Hz. Âişe. (Radıyallâhü anhâ) kendisine sarı renkli bir çarşafın misafire veril­mesini emretmişti. Misafir, bu çarşaf içinde uyurken, ihtilâm olmuş ve ihtilâm eseri bulunduğu halde çarşafı göndermekten haya ede­rek çarşafın tamamını suya batırıp yıkadıktan sonra göndermiş, bu­nun üzerine Hz. Âişe ı

«Çarşafımızı niye bozdu (soldurdu)? kendi parmağıyla onu ova­laması kâfi idi. Ben çok defa parmağımla Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve SellemVin elbisesinden meniyi ovaladım.» buyurmuştur."

539) Âişe (Radıyallâhü an/ıâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle söy­lemiştir :

«Şüphesiz, Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKİn elbi­sesinden meniyi bulup, onu elbiseden kazıdığımı bilirim.»"[399]

 

İzahı

Elbiseye dokunan meninin ovalanması ile yetinildiğine dâir olup muhtelif senedlerle Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet edilen hadîsi Müslim, Nesâi, Tirmizî ve Ebû Dâ­vûd   da rivayet etmiştir.

538 nolu rivayette' Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'ye gitti­ği bildirilen misafirin ismi burada anılmamıştır.   Ebû   Dâvûd'un süneninde; Misafirin râvi Hemmân bin El.-Hâris oldu­ğu belirtilmiş, Müs1im' in bir rivayetinde, misafirin Abdul­lah bin Şihâb El-Halani olduğu bildirilmiştir. El-Men-hel yazarı; 'Bu duruma göre misafirlik olayı iki defa vuku' bulmuş' demiştir.

Kurumuş olan meninin ovalamakla temizlendiğine hükmeden âlimler, bu hadîsi delil göstermişlerdir.[400]

 

Menî Hakkındaki İhtilâf:

A — Meninin necis olduğunu söyleyen âlimler:

1. Sevri,   Evzâî,   Ebû   Hanîfe   ve   Mâlik  (Ra-dıyallâhü anhüm), meninin necis olduğuna hükmetmişlerdir.   Bun­lardan  Ebû   Hanîfe, meninin kuruduğu zaman ovalamakla temizlenebileceğim söylemiştir.   Ahmed   bin   Hanbel' den yapılan bir rivayette böyledir.Bunlardan   Mâlik ve Evzâî ise: Yaş olsun kuru olsun menîyi yıkamak gerekir, demişlerdir.

2. El-Leys bin Sa'd:Menî necistir.Fakat dokundu­ğu yer yıkanmadan kılınan namazın iadesi gerekmez, demiştir.

3. El-Hasan   bin   Sâlib:   Meni elbisede olduğu za­man çok bile olsa, bununla kılınan namazın iadesi gerekmez.   Şayet bedende ise, az bile olsa, namazın iadesi gerekir, demiştir.

Meninin necasetine hükmeden âlimler, Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, ve tbn-i Mâceh'in Hz. Âişe'den rivayet ettikleri ve Peygamber'in elbisesine dokunan meninin yıka-tıldığma dâir hadîsi delil göstermişler, bir de menîyi bevl ve hayız kanına kıyaslamışlardır.

B — Meninin Tâhir Olduğunu Söyleyen Âlimler:

Şafii, Dâvûd, İbnü'l-Münzir, Said bin E1 -Müseyyeb, Atâ1, İshak ve Ebû Sevr, meninin temiz olduğuna hükmetmişlerdir. Ahmed bin Hanbel' den yapılan iki rivayetin en sahihi de budur. Sahâbîlerden Ali, Sa'd bin Ebi Vakkas, İbn-i Ömer ve Âişe (Radıyallâ-hü anhüm)'ün meninin tâhir olduğunu söyledikleri rivayet olunmuş­tur."

Bu âlimlerin delili meninin ovalanmasıyla yetinildiğine dâir ri­vayetlerdir. Bunlar: Eğer meni necis olmuş olsaydı, kan ve diğer ne-cisler gibi ovalanması yetmezdi, demişlerdir.

îlk görüşü savunanlar; Bunlara şöyle cevap vermişlerdir:

Ovalama rivayeti, meninin temizliğine delâlet etmez. Ancak te­mizleme keyfiyetine delâlet eder. Sonuç şudur ki; Meni necistir. Su­dan başka bir şekilde temizlenmesi hususunda kolaylık sağlanmıştır.

Âlimler arasındaki ihtilâfa âit izah pek çoktur. EI-Menhel ve Tuhfe'de bu hususta geniş ma'lumat vardır. Oraya müracaat edile­bilir.[401]

 

Hadîslerin Fıkıh Yönü

Bu bâbtaki hadîsler, meninin ovalamakla temizlenebileceğine de­lâlet eder.   Konu hakkındaki tafsilât yukarıda verildi.[402]

83 — İçinde Cinsi Münasebet Yapılan Elbiseyle Namaz Kılmak Babı

540) Muâviye bin Süfyan (Radtyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre :

Kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hanımı olan kızkardeşi Ümmü Habîbe (Radıyallâhü anhâKya: ResûluIIah (Sal­lallahü Aleyhi ve Selle m) içinde cinsî münâsebet yaptığı elbiseyle namaz kılar mıydı? diye sordu. Ümmü Habîbe de:

«Evet Elbisede necaset olmadığı zaman (o elbiseyle namaz kı­lardı.)-"[1]

İzahı

Nesâî ve Ebü Dâvûd da bu hadîsi rivayet etmişlerdir. El-Menhel yazarı; hadîste 'Ezâ' olarak geçen ve tercemede neca­set olarak ifâde ettiğimiz kelimeyi meni veya mezi eseri olarak açık­lamış ve bu hadîsin meninin necasetine delil olarak gösterildiğini söylemiştir. Daha sonra şöyle der: Meninin necasetini ifâde eden bu hadis, Resûl-i Ekrem tSallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek vücudundan çıkan bütün maddelerin temizliğine ters düşmez. Çün­kü şer'î hükümlerde ümmetin durumu dikkate alınır. Hadîs zan ile amel edilmesinin gerekli olmadığına da delâlet eder. Çünkü içinde cinsî münâsebet yapılan elbisenin pislenmesi kuvvetle muhtemeldir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bu fiili hadîsiyle yakın (kesin bilgi) ile amel edilmesinin gerekliliğine ve zanlara itibar edil­memesine m uslu m anları irşad etmiştir.[2]

Hadîsten Çıkarılan Fıkhî Hükümler

1 — içinde cinsi temas yapılan elbisede necaset görülmediği za­man, namaz kılmak caizdir.

2 — Meni necistir. Bununla ilgili ihtilâf bundan önceki bâbta an­latıldı.

3 — Namaza duran kişi, pislenen elbiseyi giymekten sakınma­lıdır.

4 — Aksi sabit olmadığı müddetçe, asıl olan şeyle amel edilme­lidir.

541) Ebü'd-Derdâ' (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre şöyle

söylemiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), mübarek başından su damladığı halde çıkıp yanımıza geldi ve tek bir elbiseyle bize na­maz kıldırdı. Sarılmış olduğu elbisenin bir kenarım sağ omuzuna atarak sol kolunun altından ve diğer kenarını sol omuzuna atarak, sağ kolunun altından geçirerek göğsü üzerine uçlarını bağlamıştı. (Namaz kıldıktan sonra) geri dönünce Ömer bin El-Hattâb: Yâ Re-sûlallah! Bir elbisede bize namaz kıldırıyorsun? diyerek (hükmünü öğrenmek istedi.)  Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Evet. Tek elbisede namaz kılarım ve o elbisede.» Yâni cinsî mü­nâsebette bulunmuştum.» buyurdu.[3]

542) Câbir bin Semûre (Radtya ank)'den rivayet edildiğine gö­re şöyle söylemiştir :

Hanımı ile, içinde cinsî temas yaptığı elbiseyle kişinin namaz kıl­masının hükmünü bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'c sordu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

«Evet, her zaman (kılabilir.) Ancak elbisede bir şey gördüğü za­man onu yıkayıncaya kadar kılamaz.»[4]

İzahı

Bu iki hadîs, ilk hadisin hükmünü teyid eder.Zevaid yazan:Câbir'in hadisindeki isnad sahih olup, ricali sıkadır, demiştir.

Sindi; Cabir (Radıyallâhü anh)'in hadisinin zahiri, meni­nin necasetine delâlet eder. Ancak şöyle denebilir: İçinde meni bu­lunan elbiseyle namaz kılmanın mekruhluğu kasdedilmiş olabilir.Meninin taharetine hükmedersek hadîste öngörülen yıkama, kerâ-hatten sakınmak için olur, demiştir.Sindi'nin bu ifâdesi, hadîs­te geçen 'şey' kelimesini meni ile yorumladığını gösterir.[5]

84 — Mestler Üzerine Meshetmek Hakkında Gelen (Hadîsler) Babı

543) Hemmâm bin el-Hâris (Radtyallâhü anhümâyden rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir :

Cerir bin Abdillah (El-Becelî (Radıyallâhü anh), küçük abdesti-ni bozduktan sonra abdest aldı ve mestleri üzerine mesnetti. Bunun üzerine kendisine: Sen böyle mi yaparsın? diye soruldu. Kendisi: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in bunu yaptığını gör­düğüm halde beni bunu yapmaktan alıkoyan nedir? dedi.

Râvi ibrahim En-Nehâi (dedi ki) : Onlar (Abdullah İbn-i Mes'-ud'un arkadaşları) Cerir'in hadîsinden çok hoşlanırlardı. Çünkü Ce-rir'in İslâm'a girişi Mâide sûresinin (abdeste âit 6. âyetinin) inişin­den önce idi."[6]

İzahı

Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi bu hadisi az bir lafız farkıyla ve aynı mânâyı ifâde eder mâhiyette rivayet etmişlerdir.Buhârî"nin rivayetinde Cerîr(Radıyallâhü anh), abdest alıp, mest­ler üzerine meshettikten sonra kalkıp namaz kılıyor, namazdan sonra kendisine soru yöneltiliyor.Ebû Davud'un rivayetinde Cerir (Radıyallâhü anh) soruyu cevaplandırdıktan sonra orada­kiler : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in mest üzerine mes-hetme işi Mâide sûresinin (abdeste âit 6. âyetinin) inişinden önce idi, dediler.Cerîr (Radıyallâhü anh) : Ben, Mâide sû­resinin (mezkûr âyetinin) inişinden sonra müslüman oldum, diye ce­vap verdi.Beyhaki'nin süneninde İbrahim bin'Et-h e m ' in : Mestler üzerinde meshetme hakkında Cerir (Radı­yallâhü anh)'in hadîsinden daha güzel bir hadîs işitmedim, dediği rivayet edilmiştir.

Hadîsin Mânâsı:

Hadis, Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mest üze­rine meshettiğini ve bunu bizzat müşahede eden meşhur sahâbî Cerir (Radıyallâhü anh) 'in de aynı şeyi yaptığını ifâde ediyor. Ha-dis'in râvilerinden İbrahim En-Nehâi (Radıyallâhü anh)'-nin belirtiği gibi Abdullah İbn-i Mes'ud'un ashabı, Cerir' in hadîsini çok güzel bularak beğenmişlerdir. Sebebi ise; mest üzerine meshetmeyi caiz görmeyenler şöyle iddia ederler: Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk zamanlarda abdest alırken mest üzerine mesh yapardı. Abdeste âit Mâide sûresinin 6. âye.-ti inince âyette ayakların yıkanması emredilmekle mest üzerine yapı-lagelen meshetme hükmü neshedilmiş oldu.Cerîr (Radıyallâhü anh)'in hadisi bu iddiayı kökünden çürütür.Çünkü Çerir (Ra-diyallâhü anh)'in müslüman oluşu bu âyetin inişinden sonraki za­mana rastlar. Çünkü abdest âyeti Benî Mustalik savaşın­da inmiştir. Bu savaş hicretin 4'üncü veya 5. yılı vuku1 bulmuş,Cerîr (Radıyalâhü anh) ise hicretin 10. yılı ramazan ayında müslümanlığı kabul etmiştir.Eğer bu âyetin nüzulünden önce Cerîr (Radıyallâhü anh) müslüman olmuş olsaydı söz konusu hadî­sinin bu âyetle mensuh olmasına ihtimal verilirdi. Bu zâtın müslü­manlığı âyetin nüzulundan sonraki zamana rastlayınca anılan ha­disinin mezkûr âyetle mensuh olmayıp yürürlüğünün devamını bil­miş oluruz. Bu durumda hadis, âyeti husûsîleştirir. Yâni ayakları yıkamaya âit âyetin emri ayağında mest bulunmayanlara mahsus­tur.Âyetle bu mânânın kasdedilğini mezkûr hadîsler açıklar.

Ebû Davud'un rivayetinde Cerîr (Radıyallâhü anh) 'in : Ben, Mâide sûresinin nüzulundan sonra müslüman ol­dum, mealindeki haberinden ve musannifimizin rivayetinde îbrârhim (Radıyallâhü anh)'in:ÇünküCerîr    (Radıyallâhü enh)'in müslümanlığı kabulü Mâide sûresinin nüzulünden sonra idi» şeklindeki sözünden maksat M âide sûresinin tamamı olmayıp, sûredeki abdest âyetidir. Biz de tercemede parentez içi ifâdeyle bu­na işaret ettik. Çünkü sûrenin bâzı âyetleri Cerir (Radıyallâhü an  in Islâmiyeti kabulünden sonra nazil olmuştur.Nitekim hic­retin 10. yılı Ramazan ayında Cerir m üs1uman olmuş, o yıl yapılan meşhur  Veda   haccında   arefe günü;

«Bu gün sizin için dininizi kemâle er-dirdim...» âyeti inmiştir. (Mâide : 3)

Mestler üzerine meshetmeyi kabul etmeyenler, mesh hadisinin râvisi Cerîr (Radıyallâhü anh) 'in, Hz.Ali (Radıyallâhü anh) ile Hz. Muâviye ve taraftarları arasında cereyan eden olaylarda Hz. Ali (Radıyallâhü anh) 'den ayrıldığını iddia ede­rek, onu zayıflatmak istemişler ise de bu tutarsızdır.Çünkü Cerir (Radıyallâhü anh), Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'den ayrılmamış olup, bâzı mazeretler dolayısıyla bu olaylara katılmamıştır. Kaldı ki îmam ve Hafız olan Muhammed bin İbrahim El-Ve-zir, Ehl-i Beyt'in büyük imamları ve etbalarmın rivâyetleriyle sa­bit olduğu veçhile, sahâbîler arasında cereyan eden müessir olaylar^ dan önce olsun sonra olsun sahâbîlerin rivayetinin makbul olduğu hususunda icmâ' vardır. Mest hadislerinden kurtulmak için bu yü­ce sahâbiye kusur isnad etmek yersiz olup İslâm âlimleri kat'iyyen böyle bir şeye iltifat etmemişlerdir.

Ibnü'l-Münzir, İbnü'l-Mübâre k'in şöyle söy­lediğini nakletmiştir: 'Mestler üzerine meshetmenin câizliği husu­sunda sahâbiler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü câizligi inkâr ettiği rivayet olunanlardan başka câizligi sabit gördüğü rivayeti de vardır.'

El Hafız da, EI-Fetih'te şöyle der: -Hadîs hafızlarından bir cemaat; mestler üzerine mcshetmek mütevatirdir demişlerdir. Hadis-cilerden bir cemâat meshe âit râvileri toplamışlar, sayıları sekseni bulmuştur, imam Ahmed : Mesh hakkında sahâbîlerden kırk tane merfu' hadîs vardır, demiştir.»

Ebü'l-Kasım İbn-i Müneddeh, Tezkiresinde mesh hadisinin râvilerini ismen zikrederek seksen sahâbî'yi bulduğunu zik­retmiştir. Tirmizİ ve Beyhaki de sünenlerinde bu sahâ­bîlerden bir cemâati zikretmişlerdir.[7]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1 — Mestler üzerine meshetmek meşrudur.

2 — Zamanına göre şer'İ şerife muhalif bir şeyi gören kimse susmaman. Güzel yolla itiraz etmelidir.

3 — Yaptığının doğruluğuna inanan kimse, bir itiraza mâruz kaldığı zaman dayandığı delili açıklamalıdır.

4 — itiraz eden kişi, gösterilen delile vâki tenkitleri söyleyebilir.

5 — itiraza mâruz kalan kişi, o tenkitleri cevaplamak suretiyle delilinin sıhhatim göstermelidir.

6 — İhtiyaç zamanında, tarihi delil göstermek caizdir.Nitekim Cerîr (Radıyallâhü anh), müslümanhğı kabul ettiği tarihi; mest­ler üzerine meshetme hükmünün devam ettiğine ve mensuh olmadı­ğına delil göstermiştir.

544) Huzeyfe (bin Ee-Yeman (Radtyaltâhü ank)>den rivayet edildi­ğine göre şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). abdest aldı ve mesüe-rinin üzerine mesnetti."[8]

İzahı

Bu hadisi Kütüb-i Sitte sahipleri rivayet etmişlerdir. Rivayetle­rin bir kısmı daha uzun olup. meshetme konusu dışında kalan bâzı hususları da beyan eder. Yeri olmadığı için burada anlatılmasına ge­rek yoktur.

545) Muğtre bin Şu'be (Radtyallâkü anh)'âen rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) abdestini bozmaya çık­tı. Muğîre de içinde su bulunan bir matara ile Onu izledi. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ihtiyacını giderdikten sonra (ge­lip) abdest aldı ve mestler üzerine mesnetti."[9]

İzahı

Bu hadisi Buhâri, Müslim ve Sün en sahipleri uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişlerdir. Bâzı lafızlarda değişiklik varsa da hepsi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest aldığında mestler üzerine meshettiğini bildirmektedirler.

Bu hadisde mestler üzerine meshetmenin meşruluğuna delâlet eder.

îmamiye mezhebine mensub olanlar ile hariciler ve Ebu Be­kir bin Dâvüd Ez-Zâhiri, mestler üzerine meshet­menin caiz olmadığını söylemişlerdir.Bunlar abdest almaya dâir

Mâide sûresinin 6. âyetini delil göstererek; bu âyette ayak­ların yıkanması emredilmiştir, derler. Ayrıca Resûl-i Ekrem (Aley-hissalâtü ve's-selâm)'in abdest almayı öğrettiği şahsa :

«...Ve ayağını yıka.» buyurması ve mestler üzerine meshetmek-ten bahsetmemesine dayanırlar. Bir de : «Abdestte yıkanmayan to­puklara azab olsun.» ile ayaklan yıkadıktan sonra: «Ayakların yı­kanması olmaksızın, Allah namazı kabul etmez.» mealler indeki ha­disleri mesned gösterirler ve meshe âit hadîslerin abdest âyetiyle mensuh olduğunu söylerler.

Âlimlerin cumhuru mestler üzerine meshetmenin câizliğine hük­metmişlerdir.

Hanefi âlimlerinden îbnü'I-Himân Fethü'I-Kadir'de: «Meshe âit hadîsler çoktur.Ebû Hanife: Gün ışığı gibi apaçık delilleri bulduktan sonra mestler üzerine meshetmeyi caiz gördüm.

Bunu caiz görmiyenin küfre gitmesinden endişelenirim. Çünkü bu hususta gelen eserler, tevatür haddini bulmuştur, demiştir.Ebû Yûsuf da; Meshe âit haber meşhur olduğu için bununla âyetin neshi caizdir, demiştir' diye nakleder.

El-Ayni de:. Meshetmenin câizliğini hiç kimse inkâr edemez. An­cak sapık bid'atçı inkâr edebilir, demiştir.

Hasan-ı Basrî de:Ben, yetmiş sahâbiyle görüştüm.Hep­si mestler üzerine meshetmeyi meşru sayıyorlardı.' demiştir.

Şâfiiler' den Nevevt: tcmâ'ın oluşmasında sözü mute­ber olan bütün âlimler hazarda ve seferde, ihtiyaç olsun olmasın mestler üzerine meshetmenin câizliği hususunda icmâ' etmişlerdir.Hattâ evinden çıkmayan kadın ve yürüyemeyen sakat kimse bile meshedebilir.Yalnız, Şiiler ve Hâriciler, meshin câizliğini inkâr etmişler ki, bunların muhalefeti muteber değildir.

Mâ1ik' in mezhebi de meşhur rivayete göre cumhurun mez­hebi gibidir.

Sayılamıyacak kadar çok tabii bu hususu sahâbîlerden rivayet etmişlerdir.

A1i, Âişe, ibn-i Abbâs ve Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anhüm)'ün mestler üzerine meshetmeyi kabul etme­diklerine dâir yapılan isnad sabit değildir.Hz. Ali (Radıyal­lâhü anh)'ye «Kitab, mestleri geçti.» şeklinde izafe edilen eser mut­tasıl bir isnad ile rivayet edilmemiştir. H z. Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nin: Mestler üzerine meshetme hükmü A1i bilir, diyerek mes'eleyi Hz .A1i' ye havale ettiği sabittir. îbn-i Abbâs ise, abdest âyetinin inişinden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in meshetmesi sabit olmadığı zaman bundan kerâhat ettiği, bilâhare Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in meshettiği sa­bit olunca buna rücu' ettiği sabittir. Ahmed bin Hanbel; Meshin inkârı hakkındaki Ebû Hüreyre' nin hadîsi sahih olmayıp bâtıldır, demiştir.

Menhel yazarı yukarıda verilen bilgiyi naklettikten sonra şöy­le der:

«Yukarıda işaret edilen abdest âyetine ve hadislere dayanarak meshin caiz olmadığını söyliyenlerin sözü reddedilmiştir. Şöyle ki; Âyetin hadisleri neshettiğine dâir sözleri tutarsızdır.Çünkü "âyet Müreysî' savaşında nazil olmuş, halbuki Muğire'nin bu hadîste anlattığı olay,Müreysi' savaşından sonra vukubulan Tebük savaşında meydana gelmiştir. Cerir (Radıyallâhü anh)'in (543 nolu) hadîsi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSeIlem)'in bu âyetin inişinden sonra meshettiğini ispata kâfidir.

546) îbni Örfıer (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre:

Kendisi Sa'd bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'in mestleri üzerine meshettiğini görmüş ve: Hakikaten siz bunu (nasıl) yapıyorsunuz? (diyerek bu hareketi yadırgamış) sonra ikisi beraber Hz. Ömer (Ra-dıyallâhü anh)'in yanında toplanmışlar ve Sa'd (Radıyallâhü anh) Ömer (Radıyallâhü anh) "e mestler üzerine meshetme hakkında kar­deşimin oğluna (İbn-i Ömer'e) fetva ver, demiş, bunun üzerine Ömer (Radıyallâhü anh) :

«Biz Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber bulu­nurken mestlerimiz üzerine meshcderdik. Böyle yapmakta bir beis görmeyiz.» demiş ve bunun üzerine İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) : Kişi, büyük abdesti bozmaktan gelse bile (meshedebilir mi?) diye sor­muş, Ömer (Radıyallâhü anh) de: Evet, diye cevap vermiştir.»"

Not: Hadisin isnadının sahih ve ricalinin sıka olduğu, yalnız ravilerden Sald bin Ebl Arûbe*nin tedlis yaptığı, bu hadisi an'ane ile rivayet ettiği, son zaman' larmda ıhtılat ettiği ve hadisin Sahih-i Buhari'de başka bir uslüb ile rivayet edil­diği. Zevaid'de bildirilmiştir.[10]

İzahı

Bu hadîs de mestler üzerine meshetmenin cevazına delildir.Buhâri' deki hadîs, meâlen şöyledir: Sa'd bin Ebî Vakkas (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) mestler üzerinde meshederdi. Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ), bu durumu (ba­bası) Ömer (Radıyallâhü anh)'a sormuş, O da şöyle cevap vermiş­tir: Evet (Peygamber meshetti.) Sa'd (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'den sana bir şey rivayet ettiği zaman, artık onu başkasına sorma.»

Rivayete göre Sa'd bin Ebi Vakkas (Radıyallâhü anhî Irak'ta hazer halinde iken meshetmiş, bunu gören Ab­dullah îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) itiraz etmiş, O da Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bunu gördüğünü söy­lemiş, daha sonra, ikisi Ömer (Radıyallâhü ahh)'m yanında bulu­şunca Sa'd, îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'e: 'Babana meshin hükmünü sorsana, demiş, o da sormuş ve babası böyle ce­vap vermiştir.

547) Sehl es-Sâidî. (Radtyallâhü ank)'âen rivayet edildiğine göre de­miştir ki:

Resülullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  mestler üzerine mes­hetti ve mestler üzerine meshetmeyi bize emretti.[11]

548) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre demiştir ki :

Ben. bir yolculukta Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin beraberinde idim.

O: «Su varım?» diyerek (su istedi, bunun üzerine su hazırlanın­ca) abdest aldı ve mestleri üzerine mesh etti. Sonra orduya yeti­şerek onlara namaz kıldırdı.[12]

549) Büreyde (bin el-Husayb) (Radtyallâhü ank)'âen rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir:

Necâşi,[13] Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelIenD'e bir çift siyah ve sâde mesti hediye olarak gönderdi. O da bunları giydi. Sonra ab­dest aldı ve bunların üzerine mesnetti."[14]

İzahı

Ahmed bin Hanbel, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bu hadisi rivayet etmişlerdir. Hadîsin metni açık olup, mestler üzerine meshetmenin meşruluğuna delâlet eder. El-Menhel yazarı hadisin fıkıh yönünü şöyle anlatır.

1. Hadis, Kâfirden hediye kabul etmenin meşruluğuna delâ­let eder. Çünkü İbnü'l-Arabi' nin dediği ve El-Iraki'-nin teyid ettiği gibi Necâşi, müslüman olmadan önce söz ko­nusu mestleri Resûlullah'a göndermiştir,

2. Kendisine hediye gönderilen zât, aldığı hediyeyi gönderiliş gayesine uygun olarak kullanmalı ve böylece hediyeyi kabul ettiğini, beğendiğini açıklamalıdır.Nitekim Resûlullah (Sallallahü Aleyhi,ve Sellem) alır almaz bu mestleri giymiştir.   Bu davranış hediyeyi gön­dereni sevindirir.

3. Siyah mestleri giymenin caiz olup, bunda kerahet olmadığı anlaşılır.»[15]

85 — Mestin Üstüne Ve Altına Meshetmeye Âit Bâb

550) Muğîre bin Şu'be (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

ResûluÜah (Salla llahü Aleyhi ve Sellem) mestin üstüne ve altı­na meshetmiştir."

Senedde râvilerden El-Velîd'in tedlisçi olduğu, Sevr'in Reca* bin Heyvet'ten hadîs işitmediği ve El-Muğîre'nin kâtibinin (verrâd) meçhul olduğu halde hadîsi mürsel rivayet ettiği söylenmişse de, şöyle cevap verilmiştir : El-Velid :

«Bize Sevr tahdis etti.» demiştir. Bunda tedlis yoktur. Sevr'in Reca'dan hadis işittiğini BeyhakI tesbit ederek; Sevr'in de :

— «Bize Reca' tahdis etti, dediğini belirtmiştir. El-Muğtre'nin kâtibi de, El-Muği-re'yi zikretmiştir. Bunun iğin hadiste mürsellik yoktur. İbn-i Mâceh'in açıkladığı gibi Muğîre'nİn kâtibinin adı Verrâd'dır. Künyesi ise Ebû Said'dir. Şa*bl vs baş­kası ondan rivayet etmişlerdir. (Artık kâtibin meçhul olmadığı anlaşılır.)[16]

İzahı

Ahmed, Tirmizi, Ebû Dâvüd, Darekutni, Beyhakî velbnü'l-Cârud da bu hadîsi rivayet etmiş­lerdir.Nevevi,   hadîsçilerin bu hadisi zayıf gördüklerini söylemistir.    El-Menhel yazarı «Mesh» babında rivayet olunan bu hadi­sin izahını yaparken şöyle der:

Buhârî, Ebû  Zur'a, Tirmizi, Ebû  Dâvûd ve   Şafiî   gibi büyük hadîs imamları ve müteahhirinden İbn-i Hazm  bu hadîsi zayıf görmüşlerdir.Doğrusu da budur.Bu ha­dîs, sahîh hadîslerin hepsine muhaliftir. (Çünkü sahih hadîsler Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, mestlerinin yalnız üst kıs­mına meshetmekle yetindiğine delâlet ederler. Bu hadis ise mestlerin hem üstüne, hem altına meshettiğini bildirir.) Bu hadîsin zayıflığına âit illetlerin bir kısmı müessir değil ise de hadîsin sıhhatına mâni olacak derecede etkili olan kısmı da vardır. Nitekim yalnız   El-Ve-lîd   bin   Müslim    hadîsi mevsul olarak isnad etmiş, kendi­sinden daha yüce ve hıfzı daha kuvvetli olup, hadîste imam sayılan Abdullah  bin El-Mübârek   hadîsi mürsel olarak riva­yet etmiştir.   Çünkü onun rivayetinde E1-Muğire' nin   kâtibi doğrudan Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklediyor.Abdullah bin El-Mübârek   ile El-Velîd   bin Müslim,ihtilâfa düştükleri zaman   Abdu11ah' in dediği makbuldür.Hadis hafızlarının bir kısmı: El-Velîd   bin Müslim,   bu hadîste iki yerde hata etmiştir. Birincisi,  Rec', E1-Muğîre nin   kâtibinden işitmemiştir. An'ane ile ondan nak-letmiştir. İkinci hata,   Sevr,   Recâ' dan   işitmemiştir, demiş­lerdir.   Üçüncü bir hata var.O da şudur ki; Hadîsin mürsel oluşu doğrudur. Hadîs hafızlarının hepsi bunu beyan etmişlerdir.Şafiî de, hadisin zayıflığını belirtmiş olup mestlerin hem üstüne, hem al­tına meshetmenin daha iyi olması hususunda Beyhaki   ve baş­kasının   îbni Ömer (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri esere itimad etmiştir.»[17]

Vâcib Ve Sünnet Olan Mesh Miktarındaki İhtilâf

El-Menhel yazarı, aynı bâbta ihtilâfla ilgili olarak şöyle der:

«Âlimler, vâcib olan mesh miktarı ile sünnet olan mesh mikta-rı hakkındaki muhtelif görüşler beyan etmişlerdir:

1— MâIikî âlimlerinin meşhur kavline göre mestlerin üst kısmının tamamını topuklara kadar meshetmek vâcibtir. Altını mes-hetmek de sünnettir. Sünnet olan meshin yapılışı şöyledir: Kişi, sağ elini, sağ ayağının parmak uçlarına üstten bırakır. Sol elini de ayak parmaklarının altına bırakarak her iki elini beraber topukla­ra kadar O ker. Sol ayağın meshine gelince, bunun tersine sa£ elini, sol ayağının aîtına ve sol elini ayağın üstüne bırakarak yine parmak uçlarından (topuklara kadar her iki elini çeker.

2 — Şafii   âlimlerinin meşhur kavline göre mestin üst kıs­mından ve abdestte yıkanması farz olan her hangi bir yere meshet­mek vâcibtir.   Mestin hem üstünü., hem altını çizgiler hâlinde mes­hetmek sünnettir.   Yapılış şekli için en sevaplı olanı şudur ki; Kişi, sağ elini sağ ayağının parmak uçlarının üstüne ve sol elini aynı aya­ğının topuğunun altına bıraktıktan sonra, sağ elini bacağa doğru ve sol elini parmak uçlarına doğru çeker.   (Sol ayağının meshinde sağ el topuğun altına ve sol el ayağın parmak uçlarına bırakıldık­tan sonra aynı şekilde çekilir.)

3 — Hanefi   âlimlerine göre vâcib olan miktar mestin üst kısmından elin serçe parmağıyla üç parmak kadar meshetmektir. Mestin içine, kenarlarına ve altına meshetmek sünnet değildir. Müs-tahab olan mesh şekli budur. Kişi sağ elin parmaklarını sağ ayağın parmaklarının hizasına üstten bırakır. Sol elin parmaklarını da sol ayağın parmaklarının üstüne bıraktıktan sonra ellerini bacağa doğ­ru çeker.Parmaklarla beraber el ayasını da mestlere sürerse daha iyidir. Meshin çizgiler hâlinde olması daha makbuldür.

4 — Hanbe1î âlimleri; mestin üst kısmının çoğuna meshet­mek caizdir, mestin altını ve topuğunu meshetmek yerine geçmez