Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceTıb Hadisleri

Tıb Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

TIB KİTABI 4

1- Allah Verdiği Her Hastalık İçin Bir İlâç Vermiştir, Babı 4

2- Hasta Bir Şey Yemek Veya İçmek İster, Babı 6

3- Hımye (Perhiz Vermek) Babı 6

4- Hastayı Yemeğe Zorla Mayınız, Babı 7

5- Telbîne (Muhallebiye Benzeyen Bîr Nevi Bulamaç) Babı 7

6- Kara Tane (Çörek Otu) Babı 8

7- Bal Babı 9

8- Mantar ve  (Medine-İ. Münevvere'nîn) Acve Hurması Babı 10

9- Sinameki Ve Tere Yağı Tulumuna Konulan Bal (Veya Dereotu) Babı 12

10- Namaz Şifâdır, Babı 13

11- Habîs (Pis) İlâç Kullanmanın Yasakllgl Babı 13

12- Müshîl İlâcı Babı 14

13- Uzre (Denilen Bademciklerin İltihaplanması) Tedavisi Ve Ğamz (Denilen Çocuğun Boğazına Parmak Sokmak Suretiyle Bademciklerinin İltihabını Almak İşinin)  Yaşarlığı Babı 15

14- Nesâ (Denilen ve Oturak Hizasından Topuğa Uzanan Bir Sinirin) İlâcı Babı 15

15- Yarayı Tedavi Etmek Babı 16

16 — Tabibiik (Yâni Sağlıklı Tedavi) Bilgisi Olmadığı Halde Buna Girişen Kimse (Hakkında Gelen Hadîs) Babı 17

17- Zâtülcenb (Hastalığının) İlâcı Babı 17

18- Humma (Hastalığı) Babı 18

19- Humma (Hastalığı Ateşi) Cehennemin Hararetinden (Bir Parça) Dir, Siz Onu Su İle Soğutunuz, Babı 18

20- Hacametle Tedavi Olmak Babı 19

21- (İnsan Vücûdundan)   Hacâmet Olunan Yer 20

22- Hangi Günlerde Hacâmet Olmak Uygundur. Babı 22

23- Vücûdu Dağlamak Bâb! 23

Bu Konuda Âlimlerce Verilen İzahlardan Şu Netice Alınır: 24

24- (Tedavi Maksadı İle)  Dağlanan, Babı 25

25- Göze İsmid (Denilen) Sürme Çekmek Babı 25

26- Gözüne Tek Sayılarda Sübme Çeken Babı 26

27- Şarap İle Tedavi Olmanın Yaşarlığı Babı 27

28- Kur'an-I Kerim İle Tedavi Olmak Babı 28

39- Kına  (İle Tedavi Olmak) Babı 28

30- Develerin İdrarları (Nı Tedâvt Îçin İçmek) Babı 28

31- Sinek (İçinde Yiyecek Veya İçecek Bulunan) Kaba Düşer, Babı 29

32- Nazar Değme İşi, Babı 29

33 — nazar değmesinden dolayı okumakla tedavi olmak isteyenin babı 32

34- Şifâ Dileğiyle İzin Verilen Okumalar 33

35 — Yılan Ve Akrep Sokması Dolayısıyla Nefes Etmek Babı 34

36 — Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) İn Hastalara Şifâ Dileğiyle Allah'a Sığınarak Ettiği Duâ ve Ona (Cebrâîl Tarafından) Aynı Maksadla Edilen Duâ Babı 34

37- Humma Hastalığına Okunan Dua Babı 36

38- Şifâ Maksadıyla Hastaya Okunduğunda Üflemek Babı 37

39- Temâim (Nazarlıklar - Muskalar)I Takmak Bâb! 38

40- Nüşre (Yâni Delinin Şifâya Kavuşması İçin Allah'a Sığınarak Edilen Nefes) Babı 39

41- Kuran-I Kerim Île Tedavi Olmak Babı 40

42- Arkasında Siyah Veya Beyaz İki Çizgi Bulunan Yılanı Öldürmek Babı 40

43- (Bîr Şeyi)  Uğurlu Saymaktan Hoşlanan Ve (Bir Şeyi) Uğursuz Saymaktan Hoşlanmayanın Babı 41

44- Cüzzam Hastalığı Babı 43

45- Sihir Babı 44

Sihirbazlık İşi Hakkında Ehli Sünnet Mezhebinin Görüşü. 46

Sihirbaza Verilecek Cezaya Âit Görüşler: 46

46- Korkmak, Gece (Yatakta Sağa Sola Dönüp) Uyuyamamak Ve Şerrinden Allah'a Sığınılan Şeyler, Babı 47

TIB KİTABI

Tıb: İnsan vücûdunun sağlığını korumak için, onun sağlık ve has­talık hallerinden ve tedavi çârelerinden bahseden bir ilimdir.       ...

Tıbb-ı Nebevi ile işaret edilen tedavi, üç bölümde mütalaa oluna­bilir:

1. Vahiy yoluyla Allah tarafından Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-îâtü ve's-selâm) 'e bildirilen,

2. Arap göreneğinden alınan,

3. Kur*ân-ı Kerim âyetleri ile şifâ edilmek gibi teberrük ve fe-yizlenmek arzulanan.

Tedavi, genellikle tecrübe ve deneylere dayalıdır. İlerde gelecek hadislerden açıkça anlaşılacağı üzere yüce dini­miz tedavi çârelerine baş vurmayı meşru kılmıştır.[2][2]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîsin tedavi ile ilgili bölümü notta be­lirtildiği gibi, Ebû Dâvûd ve Tirmizi tarafından da rivayet edilmiştir.

Sindi,   bu hadisin izahı bölümünde özetle şöyle der: Bana öyle geliyor ki bedeviler hep mubah şeylerin hükmünü sor­muşlar ki, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) verdiği cevabta söz konusu şeylerde günah olmadığını bildirmiştir.

Kişinin din kardeşinin ırzından kırptığı şeyin haramlığına dâir cümlenin izahı bölümünde bir ilim adamı: Yâni din kardeşinin gıy­betini eden, onu hoşlanmadığı bir biçimde söz konusu eden, ona sö­ven veya herhangi bir şekilde eziyet eden kimse ona borçlanmış sa­yılır. Çünkü âhiret günü hak sahibinin hakkı istirdad edilecek, de­miştir.

Bu ilim adamının yorumuna göre hadiste geçen;   «ödünç aldı- manasınadır. Bu fiil "Kırptı, kesti" mânâsına da gelebi­lir. Biz tercemede sonuncu mânâyı tercih ettik. S u y û t i de bu mânâyı tercih etmiştir.

Hadisteki «Tedavi olunuz» emri ruhsat ve izin anlamındadır. Yâ­ni, tedavi olmak mubahtır ve meşrudur. Hadîsin zahirine göre bu emir vâciblik için değildir. Yâni tedavi olmayı farz ve vâcib kılma-mıştır. Çünkü bedevilerin sorusu tedâvî olmanın mubah olup olma­ması hakkındadır. Böyle bir soruya verilen cevabta akla gelen ilk şey tedavi olmanın mübahlığıdır.

Bâzı ilim adamları ise, tedâvî emrini vâciblik mânâsına yorum­lamıştır. Fakat bu ihtimal uzaktır. Çünkü Allah'a tevekkül ederek tedâvî olmayı bırakan kimsenin övülmesine dâir rivayetler var. Evet, şu noktadan hareket edilebilir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tedâvî olmanın meşruluğunu beyân etmek üzere bizzat tedâ­vî olmuştur. Kim O'na uymak niyetiyle tedavi olursa ecir ve sevab kazanmış olur.    (Sindi' den nakil burada bitti.)

Avnü'l-Mabûd yazarı da bu hadisin izahı bölümünde şöyle der: 4 H a t t â b î;   Bu hadis, tedavinin ve ilâç kullanmanın meşru­luğuna, mekruh olmadığına delâlet eder. Bâzı kimseler tedavinin

 »ümm-l

mekruh olduğunu iddia etmiş ise de, bu hadîs bunu reddeder. Ha­dis, yaşlılığı da bir nevî hastalık saymıştır. Çünkü bâzı hastalıklar ölüme sebebiyet verdiği gibi yaşlılık da ölümle sonuçlanır, demiştir.

Ayni de: 'Bu hadis tedavi olmanın ve tıbbın meşruluğuna de­lâlet eder. Hadîs, bâzı sofuların, velilik ancak başa gelen bütün belâ­lara rızâ göstermekle olgunlaşır, tekâmül eder. Veli kimsenin tedavi olması caiz değildir, sözünü reddeder. Çünkü bu söz, tedavi olmanın caiz olmaması iddiası, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in tedaviyi mcşrû kılması hükmüne aykırı düşer, demiştir.

3437) "... Ebû Hızâme (es-Sa'dî) (Radtyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

(Bir gün) ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e (bir adam tarafından) :

Tedavi için kullandığımız ilâçlar, şifâ isteğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız (kalkan gibi) koru­yucu şeyler hakkında ne buyurursun. Bunlar Allah'ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi? diye soruldu. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Bunlar (da) Allah'ın kaderi (cümlesi) ndendir» buyurdu."[4][4]

İzahı

Abdullah (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi Zevâid nevilidendir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisi ise Buharı ta­rafından da rivayet edilmiştir.

=  -O, dünya işlerini gökten düzenler» [6][6]

2- Hasta Bir Şey Yemek Veya İçmek İster, Babı

3440) "... İbn-i Abbâs (Radtyallâkü anhüntâ)'âan rivayet edildiğine göre:

Bir gün Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hasta bir ada­mı ziyaret ederek ona:

«Neye iştihan var?» diye sordu. Adam da: Bir buğday ekmeğini çok arzularım, dedi. Bunun üzerine Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kimin yanında bir buğday ekmeği varsa (din) kardeşine gön­dersin» buyurdu. Bilâhare Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Birinizin hastası bir şey yemeyi çok arzuladığı zaman hastasına (ondan) yedirsin» buyurdu."

3441) "... Enes bin Mâlik (Radtyallâhü on*>'den rivayet edildiğine göre:

(Bir gün) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hastanın yanma ziyaret maksadıyla girdi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  (hastaya) :

«Bir şeye iştihan var mı. çörek yemek ister misin?» diye sordu. Hasta tEvet, dedi. Bunun üzerine hasta için çörek istediler."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadisin isnadı zayıftır. Çünkü ravl Yezld er-Rakkaşî zayıftır.[8][8]

3- Hımye (Perhiz Vermek) Babı

3442) "... Ümmü'l-Münzir bint-i Kays el-Ensâriyye (Radtyallâhü ankâ)'-dan; Şöyle demigtir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir gün) beraberinde AU bin Ebi Tâlib (Kadıya llâhü anh) olduğu halde biz (im evimizle girdi. Ali (Radıyallâhü anh) bir hastalıktan yeni iyileşmişti. (Olgun-laşsın diye evin bir tarafına) asılmış koruk hurma salkımlarımız var­dı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ondan yiyiyordu. Ali (Ra­dıyallâhü anh) de yemek üzere (ondan) eline aldı. Fakat Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Sakın. Yâ Ali! Sen hastalıktan yeni iyileştin» buyurdu. Üm-mü'1-Münzir demiştir ki: Sonra ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için şalgam yaprağı ve arpadan bir yemek yaptım.  Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Yâ Ali! Bu yemekten al. Çünkü bu yemek şüphesiz senin için daha yararlıdır» buyurdu."

3443) "... Suhayb (bin Sinân-i Rûmî) (Radıyallâhü ank)'âea; Şöyle de­miştir :

Ben (bir gün) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in ya­nma vardım. Önünde ekmek ve hurma vardı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî (bana) ;

«Yaklaş ve ye» buyurdu. Ben de hurmadan yemeye başladım. Bu­nun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (bana) :

«Sende göz hastalığı bulunduğu halde hurma yiyiyorsun» buyur­du. Suhayb demiştir ki: Ben :

— Diğer bir kenardan çiğniyorum, dedim. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de gülümsedi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih ve râvüeri sıka (gü* TeniIİr) zâtlardır.[10][10]

4- Hastayı Yemeğe Zorla Mayınız, Babı

3444) "... Ukbe bin Âmir eî-Cühenî (Radıyallâhü anhyden rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Ümmü'l-Münzir (R.A.)'nuı Hâl Tercemesi

Bu kadın. Peygamber (S.A,V.)'in teyzelerindendir. Her İki kıbleye doğru na-maz kılan bahtiyar sahâbilerdendir. Birkaç hadisi vardır. Râvisİ Yâkûb bin Ebl Yâkûb'tur. Taberâni, adının Selmâ bint Kays olduğunu, Tirmizi de, adının Zey-neb bint Kays olduğunu söylemişlerdir. Ebû Dâvûd, Tirmizi ve İbn-i Maceh onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (Hulasa, 498)

«Hastalarınızı yemeğe ve İçmeğe zorlamayınız. Çünkü Allah şüp­hesiz onları yedirir ve İçirir.»'*

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi hasen'dir. Çünkü r&vl Bekr bin Yûnus bin Bükeyr hakkında İhtilaf vardır. Senedin kalan râvileri güvenilir

zatlardır. Bu hadisi Tinniz! de rivayet etmiştir. Ancak onun rivayetinde; vLr* «içme» kelimesi yoktur. Bu nedenle bu hadisi Zevâld nevine dahil ettim.[12][12]

5- Telbîne (Muhallebiye Benzeyen Bîr Nevi Bulamaç) Babı

Telbİne ı Un, yağ ve sudan mamul pişirilen bir nevî bulamaçtır. Çoğu zaman buna bir mikdar bal da karıştırılır. Süt gibi beyaz ol­duğu için Telbîne adını almıştır. Mekke halkı buna Harîre der­ler. Bu bulamaç muhallebiye benzer. Bilindiği gibi Telbîne, leben kö­künden alınmadır. Leben ise süt demektir. Bu bulamaç beyaz olduğu için süte benzetilerek Telbİne ismi verilmiştir.

3445) "... Âişe (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ev halkından birisi sıtma hastalığına tutulduğu zaman hasa (yâni muhallebiye benze­yen bulamaç) emrederdi. Âişe demiştir ki ve Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyururdu.

«Şüphesiz bu yemek, kederli kimsenin kalbini muhakkak güçlen­dirir (veya midesini güçlendirir) ve siz (kadınlar) dan biri yüzündeki kiri su ile giderdiği gibi hastanın kalbinden elemi giderir (veya has­tanın midesini temizler).»"[14][14]

İzahı

E 1 - H â f ı z * in   el-Fetih'te beyân ettiğine göre bu hadisi   Ne-sâf ve Ahmed de rivayet etmişler ve N e s â i' nin  rivayetinde;

"Muhammedi nefsi (ruhu) kudret elinde bulunan (Allah) a yemin ederim ki »izden birisi, yüzünden kiri su ile yıkadığı gibi, telbine de birinizin karnını yıkar (temizler)" ilâvesi vardır.

Buharı de"Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'dan rivayet ettiğine gö­re kendisi telbine (yi yeme) yi emrederek: Bu, Bağîz-i Nâfi (yâni. hoş­lanılmayan yararlı yemek) dir, derdi."

Bağız: Buğzedilen, hoşlanılmayan, demektir. Hasta anılan bula­maçtan hoşlanmadığı için bu isim verilmiştir.[16][16]

İzahı

El-Habbetü's-Sevdâ, kara tane demektir ki buna çörek otu deriz. Buna Şûnîz de denilir.   Zühri,   Habbe t ü's-S e v d â'nınŞûnîz olduğunu söylemiştir. Bâzılarına göre Habbetü's-Sev-d â, Kenunûn diye tarif edilmiştir ki buna da kimyon deriz. El-Hafız, el-Fetih'te: Kimyon diye tarif edenler bununla siyah kim­yonu kasdetmişler, der.

Kamus tercemesinde Şûnîz çörek otu olarak terceme edilmiştir.[18][18]

Son Hadîste İsimleri Geçen Zâtlar

El-Hâfız,   el-Fetih'te bu hususla ilgili olarak da şöyle der: Hâlid   bin   Sa'd,   Ebû   Mes'ûd   el-Bedri   e 1-E n s â r i    (Radıyallâhü anhümî 'in âzadlı kölesidir.

Gâlib bin Ebcer (Radıyallâhü anh) 'in sahâbi olduğu söylenir. Hattâ Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadîste Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e evcil eşeklerin etinin hük­münü soran zâtın bu olduğu söylenir.

İbn-i Ebi Atik ise Ebû Bekir Abdullah bin Muhammed bin Abdirrahman bin Ebi Bekr es-Sıddik (Radıyallâhü anhüm)'dür. Peygamber (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm) hayatta iken doğduğu için İbn-i Atik (Radıyallâhü anh) sahâbilerden sayılmıştır. Babası Muhammed, baba babası Abdurrahman ve büyük dedesi Ebû Bekr-i S i d d i k    (Radıyallâhü anhüm), meşhur sahâbîlerdendir.[20][20]

İzahı

Bu babın hadisleri Zevâid nevindendir. Senedlerinin durumu da notta belirtildi.

Hadislerde geçen "La'k" bir şeyi dil veya parmakla yalamaktır.

Lu'ka da bir lokmada alınan miktardır.

Bu babın hadîsleri bal ve Kur'ân âyetlerinin şifâ olduğuna delâ­let ederler. Sindi, bu babın son hadisinin Kur'ân âyetlerini şifâ niyetiyle okumanın câizliğine delâlet ettiğini söyler.

B u h â r i, "Bal ile tedavi" başlığı altında bir bâb açarak, bu münâsebetle   Nahl   sûresinin 69. âyetinden; .

da insanlar için şifâ vardır» cümlesini anmıştır. B u h â r i anılan cümleyi buraya almakla cümledeki zamirin bal'a âit olduğuna işaret etmek istemiştir. Cumhurun görüşü de zamirin bal'a raci olması mer­kezindedir.

Gerek Ayni ve gerekse el-Hâfız, Buhâri' nin şerh­lerinde bal'ın yüzlerce yararını anlatmaktadırlar. Arzu edenler B u -h â r i' nin Tıb kitabının "Bal ile Tedavi" babına bakabilirler. îsmi geçen şerhlerde söz konusu bilgileri bulurlar.[22][22]

İzahı

Bu babın ilk hadisi notta belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. An­cak Nesâî ve Ahmed bunun benzerini Ebû Hürey- r e    (Radıyallâhü anh) 'den rivayet etmişlerdir.

Cennetle müjdelenmiş on sahâbiden olan Said bin Zeyd (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Buharı, Müslim, Tirmizi ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Ebu Hüreyre (R.A.) 'in hadîsini   T i r m i z î   de rivayet etmişlerdir.

Râfi bin Amr (Radıyallâhü anh) 'm hadisi ise Zevâid ne-vindendir.

Hadîslerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Kem'e: Bu kelimenin anlamının tâyin ve tesbitinde iki görüş var­dır : Bunlar; Mantar dediğimiz bitki ve yer elmasıdır. Âlimlerin ek­serisi bunun mantar olduğu görüşündedir. El -Hafız, el-FetUT-te ve Tuhfe yazarı Tirmizi' nin şerhinde bununla ilgili olarak özetle şu bilgiyi verirler: Kem'e, yaprağı ve dalı olmayan ve ekilme­den kendiliğinden biten bir bitkidir. Arabistan'da, Suri­ye' de ve M ı s ı r' da bol yetişen bir bitkidir. En iyi nevi, kum­sal ve çorak arazide yetişenidir. Bunun kırmızımsı olanı öldürücü­dür.

Beyazımsı olanı ile toz renginde olanı daha iyidir.

Menn: Nimet mânâsına geldiği gibi kudret helvası mânâsına da gelir.

Acve t Medine-i Münevvere* nin bir nevi hurması-dır, rengi siyahımsıdır. En-Nihâye'de belirtildiğine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in diktiği hurmadır.

Bu babın ikinci hadisinde «Mantar, Allah'ın İsrail oğullarına in­dirdiği kudret helvasındandır» buyurulmuştur. Halbuki mantar ve kudret helvası ayrı ayrı şeylerdir.

Bakara sûresinin 57. âyetinde Allah Teâlâ, İsrail oğul­larına hitaben; , = «Ve tEy îsrâil oğulları) üzerinize o (beyaz) bulutları gölge yaptık. Size kud­ret helvası ve bıldırcın indirdik...» buyurmuştur.

Âyet-i Kerime'de geçen Menn kelimesi kudret helvası mânâsına yorumlanmıştır. Bu durum karşısında yukardaki hadis çeşitli şekil­lerde yorumlanmıştır. Tuhfe yazan N e v e v i' den naklen şöyle der:

 = "Kem'e, Menn'dendir" cümlesinin .mânâsı hakkında ihtilâf olmuştur: Ebû übeyd ve çok sayıda ilim adam­ları : Resûl-i Ekrem, (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), mantarı 1 s r â i I oğullarına indirilen kudret helvasına benzetilmiştir. Çünkü kudret helvası 1 s r â i 1 oğullarının bir çalışması, emeği ve gayreti olmak­sızın elde edildiği gibi mantar da külfetsiz olarak verilen bir nimet­tir, ekilmeden, sulanmadan kendiliğinden biten bir bitkidir, demiş­lerdir.

Diğer bir görüşe göre mantar da Allah'ın t s r â î 1 oğullarına indirdiği nimet nevindendir.    (N e v e v i' nin   sözü bitti.)

Bu görüşe göre yukardaki âyette geçen Men, kudret helvasından ibaret değildir, kudret helvası ve mantarı ifâde eden nimet manası­nadır. Nitekim Sindi de el-Kâdı' nin şöyle dediğini nak­leder : Bu hadis, Allah'ın İsrail oğullarına indirdiği "Menn"in müfessirlerin dediği gibi bir yiyecek maddesinden ibaret olmadı&*nı, çeşitli yiyecekler olduğunu ve mantarın da onlardan biri olduğunu ifâde eder.

Bu babın ilk iki hadisinde mantar suyunun göz hastalığına şifâ ol­duğu bildirilmiştir.

Tuhfe yazarı bu hususla ilgili olarak da N e v e v I' den nak­len şu bilgiyi verir:

Bu cümle de değişik şekillerde yorumlanmıştır: Bir kavle göre sırf mantar suyu göze şifâ verir. Diğer bir kavle göre, hadisten mak-sad, mantar suyu yararlı bir ilâca katılmak suretiyle tedavi yapılır­sa göz hastalığından şifâ elde edilir. Üçüncü bir kavle göre, gözün harareti giderilmek isteniyorsa sırf mantar suyu yeterli ilâçtır. Şa­yet başka bir hastalık varsa, mantar suyu başka bir ilâçla beraber kullanılır. Fakat sağlıklı, hattâ en doğru yorum ve mânâ şudur: Göz hastalığı ne olursa olsun sırf mantar suyu buna şifâdır. Mantar su­yu sıkılıp bundan göze damlatılır. Ben ve başka adamlar şu olaya şâhid olduk:

Hadîs âlimlerinden olup takva sahibi olan es-Şeyh e 1-E m İ n el-Kemâl bin Abdillah e d - D ı m ı ş k İ' nin gözü görmez oldu ve tamamen kapandı. Bu zât, bu hadîslere inana­rak ve teberrüken sırf mantar suyunu gözüne sürme gibi sürdü ve bundan şifâya kavuşarak gözü tfçıldı.

Bu babın üçüncü hadîsinde acve hurmasının zehirlenme hasta­lığına şifâ olduğu bildirilmiştir. Tuhfe yazarı: Bu durum, ya Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in duası sayesindedir veya bu nevî hurmadaki bir özelliktendir, der.

Buhârî'nin Sa'd bin Ebî Vakkas (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği bir hadiste; "Resülullah CSallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Kim her gün sabahleyin aç karnına yedi aded Medîne-i Mü-ne we re'nin acve hurmasını yerse, o gün içinde o kimseye ne zehir ne de sihir zarar verir» buyurmuştur."

Bu babın birinci, üçüncü ve sonuncu hadislerinde acve hurması­nın Cennet'ten olduğu bildirilmektedir. Bundan kasdedilen mânâ şu­dur : Yani Acve hurması isim ve şekil bakımından cennet meyveleri­ne benzer. Fakat lezzet ve tat bakımından olan benzetme kasdedilme-miştir.[24][24]

9- Sinameki Ve Tere Yağı Tulumuna Konulan Bal (Veya Dereotu) Babı

3457) "... Ebû Übey bin Ümm-i Haram (Radtyallâhü anhümâyâan; Şöy­le demiştir:

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şu buyruğu işittim:

— «Sinameki ve sennût (yâni tereyağı tulumuna konulan bal ve­ya dereotu) yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde sâm'dan baş­ka her hastalıktan şüphesiz şifâ vardır.»

—  Yâ Resûlallah! Sâm nedir? denildi. O:

—  «Ölümdür» buyurdu.

Râvî Amr demiştir ki: Râvî İbn-i Ebi Able sennût'un dereotu ol­duğunu söylemiş ve diğer bâzı âlimler: Bilâkis, sennût tereyağı tu­lumunda olan baldır. Şâir'in şu beytindeki sennût anılan bal mana­sınadır : Onlar tereyağı tutumundaki bal ile tereyağı olup aralarında hıyanet hiç yoktur. (Yâni o topluluk tatlı bir birlik ve beraberlik için­de sadakatla birbirine karışmış bir bütün halindedir) ve onlar kom­şularına hiyle edilmeye de mâni olurlar."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Amr bin Bekr es-Sek-seld var. îbn-i Hibban onun hakkında: Bu adam İbrahim bin Ebi Able'den çok fena ve felâketler diye ifade edilecek şeyler rivayet etmiş olup onun rivayetlerini delil göstermek caiz değildir, demiştir. Lâkin el-Hakem bu hadisin senedinin sahih

olduğunu söylemiştir.

Son Hadîsin Hâvisi Kâfi (R-A-Kın HU Tercemesi

R&tt bin Amr el-MÜzenl (R.A.), Basrftlı sahâblleniendir. Havileri Amr bin

(Devamı 214.CÜ Sabitede)[26][26]

10- Namaz Şifâdır, Babı

3458) "... Ebû Hüreyre (Radtyaîlâhü anh)Jden; Şöyle demiştir:

(Bir defa) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) erken na­maza kalktı. Ben de (O'na uyarak) erken kalktım ve (biraz) namaz kıldıktan sonra oturdum. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana dönüp baktı ve (Farsça) :

—  «Karnın mı ağırıyor?» buyurdu. Ben:

—  Evet. Yâ Resûlallah, dedim. BesuH Ekrem (bana hitaben) :

— «Kalk namaz kıl, çünkü şüphesiz, namazda şifâ var» buyurdu. Ebü'l-Hasan bin el-Kattân ...senediyle bunun mislini bize riva­yet etti ve onun rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-

lemJ'in Farsça olarak buyurduğu; *j* c~*5wl cümlesinin mânâsının «Yâni sen karnından (mı) rahatsızsın» olduğu ilâvesi vardır.

Ebû Abdillah (İbn-i Mâceh) dedi ki: Bir adam bu hadîsi aile ferd-lerine anlattı. Onlar adama karşı başkalarından yardım istediler."[28][28]

11- Habîs (Pis) İlâç Kullanmanın Yasakllgl Babı

3459) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) habîs ilâç, yâni zehir Kullanmayı yasaklamıştır."

3460) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'âei\ rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SaîlaUahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Kim bir zehir içer (yâni yutar) ak kendini öldürürse o kimse ce­hennem ateşi içinde ebedi kalarak dâima o zehiri yutmakla meşgul olacaktır.»"[30][30]

12- Müshîl İlâcı Babı

3461) "... Esma bînt-i Umeys (Radtyallâkü anhâ)'âan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bana:

—  -Sen ishal olmak için hangi ilâcı kullanırdın?» buyurdu. Ben:

—  Şübrüm (denilen bitki), dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

—  «O, şiddetli ishal yapar» buyurdu. Sonra ben Jshal için sina­meki kullandım. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Eğer herhangi bir şey ölüme şifâ olsaydı sinameki olurdu, sina­meki ölüme şifâ olacaktı» buyurdu."[32][32]

13- Uzre (Denilen Bademciklerin İltihaplanması) Tedavisi Ve Ğamz (Denilen Çocuğun Boğazına Parmak Sokmak Suretiyle Bademciklerinin İltihabını Almak İşinin)  Yaşarlığı Babı

Esma bint-i Umeys (R.A.)*ın Hal Tercemesi:

Esma bint-İ Umeys (Radıyall&hü anhâ). Peygamber (Aleyhİ's-salâtü ve's-se-lâmVin zevcelerinden Meymûne (Radıyallâhü anhâ)^!! ana bir kardeşidir, ilk hicret eden bahtiyarlardandır. Hâl tercemesi 1611. hadîs bölümünde kısaca ve­rildi.

3462) "... Ümmü Kays bint-i Mıhsan (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Uzre (denilen boğaz hastalığı) nedeniyle boğazına parmağını sokmak suretiyle bademciğinin iltihabını almış olduğum bir oğlan ço­cuğumla beraber Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına girdim. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Neden çocuklarınızın boğazına parmağınızı sokmak suretiyle bademciğini böylece sıkarak iltihabını almaya çalışıyorsunuz. Ud-I Hindi (denilen topalak bitkisini) kullanmaya devam ediniz. Udi Hin­dide yedi türlü şifâ vardır. Uzre (denilen boğaz hastalığı) için bu ilâç buruna çekilir. Zatü'1-Cenb için de (su ile) hastaya İçirüir» bu­yurdu.

Ahmed bin Amr bin es-Serh el-Mısri de ... senediyle Ümmü Kaya bint-i Mıhsan yoluyla Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bunun mislini bize rivayet etti.

Râvî Yûnus demiştir kî% c*jJp < cümlesi t £>J+£- manasınadır. (Ya­ni parmağımı çocuğun boğazına) sokup bademciğini sıktım.»"[34][34]

14- Nesâ (Denilen ve Oturak Hizasından Topuğa Uzanan Bir Sinirin) İlâcı Babı

3463) "... Enes bin Mâlik (Radıyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şunu işittim: «Nesâ sinirinin şifâsı arabî bir koyunun kuyruğudur. Bu kuyruk

eritilip üç parçaya bölünür, sonra her gün sabahleyin aç karnına bir

parça içilir.»"

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvîleri sıka, yâni güvenilir zâtlardır.[36][36]

15- Yarayı Tedavi Etmek Babı

3464) "... Sehl bin Sa'd es-Sâidî (RadtyaÜâhü anhümâydsm; Şöyle de­mi }t ir ;

Uhud (savaşı) günü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaralandı, retaâiye (denilen) dişi kırıldı ve başındaki miğfer kırıldı. Bunun üzerine Fâtime (Radıyallâhü anhâ), kanını yıkıyordu. Ali (Ra-dıyallâhü anh) da kalkanla su döküyordu. Nihayet Fâtime (Radıyal­lâhü anhâ), kanın su ile (dinmeyip bilâkis) fazlalaştığını görünce, bir hasır parçasını alıp yaktı ve kül hâline gelince yaraya koydu ve böylece kan kesildi."

3465) "... Sehl bin Sa'd es-Sâidî (Radtyallâhü anhümâyden-. Şöyle de­miştir :

(And olsun ki) Ben Uhud (savaşı) günü kimin Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzünü yaraladığını ve kimin Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek yüzündeki ya­ranın kanun durdurup tedavi ettiğini, kimin kalkanda su taşıdığını ve yaranın ne ile tedavi edilmek suretiyle kanın durduğunu şüphe­siz bilirim. Sehl demiştir ki:

Kalkanda su taşıyan zât, Ali (bin Ebi Tâlib Radıyallâhü anh) idi. Yarayı tedavi eden de (Peygamber'in kızı) Fâtime (Radıyallâhü anhâ) idi. Kan durmayınca Fâtime (Radıyallâhü anhâ), kanı durdurmak için eski bir hasır parçasını yakıp külünü yaranın üzerine koydu. Yaranın kanaması böylece durdu."[38][38]

16 — Tabibiik (Yâni Sağlıklı Tedavi) Bilgisi Olmadığı Halde Buna Girişen Kimse (Hakkında Gelen Hadîs) Babı

3466) "... Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra-dtyallâkü anhümyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Daha önce tabiblik (yâni sağlıklı tedavi) bilgisi olmadığı halde tedavi işine girişen (ve hastaya zarar veren) kimse zamındır (yani diyetle mükelleftir)"[40][40]

17- Zâtülcenb (Hastalığının) İlâcı Babı

3467) "... Zeyd bin Erkanı (Radtyoüâhü onAJ'den rivayet edildiğine gö­re şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zatülcenb hastalığının tedavisi için vers (yâni Yemen za'feram bitkisini), kusttki topalak denilen bitki) ve zeytinyağını (birbirine karıştırıp) hastanın ağzına vermeyi övmüştür.*'

3468) "... Ümmü Kays bint-i Mıhsan (Radtyattâhü ankâydan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiş­tir:

«Udi Hindî'yi kullanmaya devam ediniz (râvî demiştir ki Ud-i Hindi ile küst'ü, yâni topalak dediğimiz bitkiyi kasdetmiştir). Çünkü Ud-i Hindi'de şüphesiz yedi şifâ vardır. Zatülcenb (yâni bu hastalık­tan şifâ) onlardan biridir.»

İbn-i Sem'ân kendi rivayetinde (hadisin son kısmında) şöyle de­miştir : «Çünkü Ud-i Hindî'de şüphesiz yedi nevi hastalıktan şifâ var­dır. Zatülcenb, onlardan biridir.»[42][42]

18- Humma (Hastalığı) Babı

3469) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre: (Bir kere) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in huzurun­da humma (hastabğm) dan söz edildi, bir adam hummaya sövdü. Bu­nun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (adama) :

«Hummaya sövme. Çünkü ateş, demirin pasını - kirini giderdiği gibi humma (hastalığı) da günahları giderir» buyurdu."

Not:   ZevâkTde şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Mûsâ bin übeyde bu­lunur. Bu r&vl zayıftır.

3470) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü onky den rivayet edildiğine göre:

 (Bir defa) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), beraberin­de Ebû Hüreyre bulunduğu halde humma (hastalığı) hararetinin şid­detinden dolayı (yatan) bir hastayı ziyaret etti ve Resûlullah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) (hastaya) :

«Sana müjde olsun. Çünkü Allah Teâlâ buyuruyor ki: Humma (hastalığı) benim ateşimdir. Ben onu mü'min kuluma dünyada mu­sallat ediyorum ki, o kulumun âhiretteki ateşten payı (dünyada çek­tiği humma ateşi) olsun» buyurdu."[44][44]

İzahı

Bu bâbm ilk hadîsini Buhâri, Müslim ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anhümâVnın hadisi ise Buhâri, Müslim, Nesâî ve Ahmed ta­rafından da rivayet edilmiştir. R â f i (Radıyallâhü anh)'ın hadî­sini Buhârî, Müslim ve Tirmizî de rivayet etmiş­lerdir. Ancak onların rivayetlerinde hadisin îbn-i Ammâr (Radıyaîlâhü anhümâ) ile ilgili kısmı yoktur. Esma (Radıyallâ­hü anhâî'nın hadîsine gelince bunu Buhâri ile Müslim de rivayet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi, notta belirtil­diği gibi Zevâid nevindendir.      

Hadislerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım: Feyh j Hararetin şiddeti, yayılması ve yükselmesi mânâlarına ge­lir.

Humma: Malum hastalıktır.

Va*k: Humma hastalığı hararetinin şiddetinden duyulan ıstırap­tır. Bu ıstıraba tutulan hastaya da Mevûke denilir.

Ceyb: Elbisenin yakasıdır. Kir ise demircinin kullandığı kürük-tûr.

Humma hastalığının soğuk su ile tedavi edilmesi Tıbb-ı Ne­bevi* dendir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hummalı kişinin vücûduna su serpilmesini tavsiye buyurmuş olmasına Es-m â (Radıyallâhü anhâ)'nın uygulaması işaret etmektedir. Zama­nımızın tabibleri de genellikle hummalarda bu tedavi şeklini kabul ve tavsiye etmektedir.

Bu hadîsler müteaddid şekillerde yorumlanmıştır. Âlimlerin bir kısmı Esma (Radıyallâhü anhâ)'mn uygulaması biçiminde yo­rumlamışlardır. Yâni humma hastalığına yakalanan kişinin yakası ile vücûdu arasına su serpmek suretiyle tedavi etmektir.

Sindi' nin naklen beyânına göre e 1 - E n b â r î de: Bun­dan maksad hastanın şifâya kavuşması için suyu sadaka etmektir. Çünkü en faziletli sadaka susamış kimseleri suvarmaktır, demiştir. Fakat bu yorum, hadîslerin zahirine uygun değildir.

Sindi bu arada: Bir adam bu hadîsleri yanlış yorumlayarak humma hastalığına tutulmuş iken gidip yıkanıyor ve bu yüzden fena­laşıp bir tehlikeyi atlattıktan sonra: Bu tedavi uygun değildir, demek suretiyle büyük bir hatâya düşüyor. Çünkü o adam hadisten kasde-dilen mânâyı bilmediği için yanlış hareket etmiş, şeklinde bilgi veri­yor.

Bâzı ilim adamları da: Humma hastalığı çeşitlidir. Hastanın vü­cûduna su serpmek bu hastalığın bâzı çeşitleri için yararlıdır. Hi­caz humması bu nevîdendir. Bu hadîsler bu nevî hummalar için­dir. Nitekim Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), yakalandığı son humma hastalığında mübarek vücûduna su döktürmüştür, derler.

«Humma hastalığı cehennem hararetinin şiddetinden bir parça­dır» ifâdesi iki şekilde yorumlanmıştır:

Bir kavle göre bundan nıaksad anılan hastalığın hararetini ce­hennemin hararetine benzetmektir ve insanların dikkatini cehenne­min şiddetine çekmektir. Diğer bir görüşe göre bu ifâde hakîk' mâ­nâda kullanılmıştır. Yâni hummalı kişinin vücûdunda meydana ge­len hararet gerçekten cehennem'in hararetinden bir parçadır. Allah Teâlâ bir takım sebeblerle bu hararetin meydana gelmesini takdir buyurmuştur ki insanlar bundan ibret alsın. Nasıl ki dünyada görü­len bir takım sevinçler ve lezzetler cennetin nîmetlerindendir. Allah bunu da örnek ve teşvik için yaratmıştır.

Daha geniş bilgi almak için Tirmizî' nin Tû> kitabında ri­vayet ettiği bu hadîslerin izahına âit Tuhfe'nin ilgili babına müracaat edilebilir.[46][46]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Sindi: Bu hadis hacamet olmanın yararlı olduğuna işaret eder. Çünkü tedavi olunan şeylerden herhangi birisinde yarar olduğu muhakkaktır. Hacametin yararlı olması da bu şarta bağlandığı için anılan ifâdeden elde edilen sonuç hacametin yararlı olmasıdır, der.

Müellifimizin 3491 nolu hadisi hacamet olmanın yararlı olduğu­nu açıkça ifâde eder. Ancak şu var ki, Tuhfe yazarının belirttiği gibi bu ve benzeri hadisler genç yaştakiler hakkındadır. Nitekim T a -beri' nin , sağlıklı bir sened ile rivayet ettiğine göre İ b n - i S i -r i n : Adam kırk yaşına varınca hacamet olmamalıdır, demiştir. T a b e r i daha sonra; bunun sebebi şudur: Çünkü adamın kırk yaşma varınca bünyesi tedricen zayıflar, kuvveti azalır. Artık kan aldırmakla da gücünü daha da zayıflatmamahdır, der.

Tuhfe yazan yukardaki bilgiyi verdikten sonra: Bu durum, kan aldırmaya ihtiyaç duymayan ve bunu itiyad hâline getirmeyenlere aittir. Çünkü î b n - i S î n â, kendi Ürcûze'sinde "Kan aldırmayı itiyad hâline getirmiş olan kimse bu alışkanlığı birden kesmemeli ve yavaş yavaş azaltmak suretiyle itiyadını bırakma yöntemini kullan­malıdır» demiştir.

3477) "... İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seİlcm) şöyle buyurmuştur:

«(Mescid-i Haram 'dan Mescid-i Aksâ'ya) götürüldüğüm gece (yâ­ni Mi'raç gecesi) meleklerden karşılaştığım her büyük cemâatin hep­si bana şöyle söylüyordu: Yâ Muhammed, hacamet olmaya de­vam et.»"

3478) "... ibn-i Abbâs (Radtyallâhü ankümâ)'<\nn rivayet edildiğine fjü-re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Hacâmet eden kişi Allah'ın ne iyi kuludur. Kanı giderir, sırtı ha­fifletir ve gözü aydınlatır»"

3479) ı: Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«(Mescidi Haramdan Mescid-i Aksâ'ya) götürüldüğüm gece (yâ­ni Mi'râc gecesi) yanlarından geçtiğim göz doyurucu kalabalık her cemâat bana şöyle diyordu : Yâ Muhammed! Ümmetine hacâmet ol­mayı emret.»"

Not.- Zevâid'de şöyle denilmiştir : Ben derim ki, Enes (R.A.)'ın hadisinin bu senedinde bulunan râvi CÜbâre ve Kesir zayıf İseler de Tİrmizi, el-Câmi ve eş-Şe-mâil'de ayni hadisi İbn-i Mes'ûd (R.A.Vden rivayet ederek hasen-garib olduğunu söylemiş, el-Hâkim de aynısını el-Müstedrak'te İbn-i Abbâs (R.A.)*dan rivayet etmiş ve el-Bezzâr da kendi Müsned'inde İbn-i Ömer (RA.)'dan rivayette bulun­muştur.

3480) "... Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zevcesi Ümmü Se­leme (Radtyallâhü ankâ)'dan rivayet edildiğine göre:

Kendisi hacâmet olmak için Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel lemJ'den izin istemiş ve Peygamber  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ona hacâmet etmeyi, Ebû Tayba (Nâfi)   (Radıyallâhü anhî'a emret­miştir.

Ve râvi demiştir ki, Ebû Tayba'nın Ümmü Seleme'nin ya süt kar­deşi veya henüz erginlik çağma varmamış çocuk olduğunu sanırım."[48][48]

21- (İnsan Vücûdundan)   Hacâmet Olunan Yer

3481) '-... Abdullah bin Bu hay ne (Radıyatlâhu û«A)'den rivayet edildi­ğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Veda Hacc'ında) Lahy-i Cemel (denilen yer) de ihrâmlı iken başının ortasından hacâmet et­tirdi."[50][50]

İzahı

Ali (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi Zevâid nevindendir. E n e s '(ftadıyallâhü anh) 'in hadisini Tirmizi ve Ebû D&vûd da rivayet etmişlerdir.

Bu iki hadîste geçen "Ahdaayn" kelimesi "Ahda"m tesniyesi, yâ­ni ikilidir. Ahda kelimesi ile kasdedilen mânâ hakkında şu bilgiyi toplamak mümkün oldu:

Avnü'l-Mabûd yazan: En-Nihâye'de deniliyor ki; Ahdaayn, boy­nun iki tarafında bulunan iki damardır. Hacâmet yoluyla onlardan kan aldırılır. En-Neyl yazarı da lügat âlimlerinden aynı bilgiyi nak­leder.

Kamus ta da: Ahdaayn, şah damarından ayrılan iki damardır. Bunlardan hacâmet yoluyla kan aldırılır, denilmiştir.

lbnü'l-Kayyım; Ahdaayn denilen damarlardan hacâ­met yoluyla kan aldırmak baş, yüz, diş, kulak, göz ve burun gibi baş­ta bulunan organların hastalığına yararlı olabilir. Ancak söz konu­su hastalıklar kan bozukluğundan veya kanın fazlalığından ya da her ikisinden dolayı ise hacâmet yararlı olur. Hacâmet işi, Hicaz bölgesinde oturanlar için yarar sağlayabilir. Hicaz gibi çok sı­cak yerlerde oturanların kam sıcaklığın tesiriyle incelir ve kılcal da­marlara hücum ederek vücûdun dış kısmına temayül eder ve damarJar genişler. Bu itibarla bu bölge halkının damardan kan vermeleri ve akıtmaları tehlikelidir. Şayet fazla ve bozuk kanı akıtmak ihtiyacı duyuluyor ise en uygunu hacâmet suretiyle kan vermektir, der.

Kâhil ise iki omuzun arasıdır. El-Kifâye'de ise omuz başı olduğu söylenmiştir. El-Asmaî de: Kâhil; boyunun omuzlar arası ile birleştiği sahadır, demiştir.

Ebû Kebşe (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Bu hadîste geçen Hâmet, baş demektir. Avnü'l-Mabûd yazarı: Resûl-i Ekrem (Aleyhi 's-salâtü ve's-selâm) 'in başına ve omuzları arasına beraber veya ayn ayn zamanlarda hacâmet et­miş olması muhtemeldir, demiştir.

Ebû Kebşe (Radıyallâhü anh) sahâbidir. İsmi hususunda ihtilâf vardır: Ömer bin Sa'd veya Amr bin Sa'd ya da Sa'd bin Amr' dır. Bunların hepsi söylenmiştir. Da­ha başka isimlerden de söz edilmiştir. Tirmizi bu zâtın ismi­nin Ömer bin Sa'd olduğunu söylemiştir. Tuhfe yazan bu zâtın sahâbi olup Ş a m' da ikâmet ettiğini, üçüncü cildin 155. sa-hifesinde ifâde etmiş ve bu arada isminin tesbiti ile ilgili ihtilafları da nakletmiştir.

3485) "... Câbİr (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir defa) atından birhurma dalı üzerine düşerek ayağı çıkmıştır.

(Râvi) Veki demiştir ki: Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve

Sellem) bir incinmeden dolayı ayağının üstüne hacâmet ettirmiştir."

Not:   Zev&İd'de şöyle denilmiştir: Eğer Ebû Süfyân Talha bin Nftfi, Cftbir (R.A.)'den hadîs işitmiş İse bu sened sahihtir.[52][52]

22- Hangi Günlerde Hacâmet Olmak Uygundur. Babı

3486) "... Enes bin Mâlik (Raâtyallâhü an A J'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SallaÜahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kim hacâmet olmak isterse (kameri ayın) on yedi veya ondo-kuz ya da yirmi birinci gününü araştırıp seçsin ve kan fazlalaşmak suretiyle herhangi birinize galebe çalıp onu öldürmesin.»"

Kot: Zevaid'de şöyle denilmiştir : RâvI en-Nehhâs bin KahnVm zayıflığı ne­deniyle bu sened zayıftır. Zevâid yazarı bu arada hadîsin metninin sahih olduğuna İşaret etmiştir.

3487) "... İbn-i Ömer (Radtyallâhü ankümâydan; Şöyle demiştir:

Ya Nâfi, kanun fazlalaşmak suretiyle bana galebe çaldı. Bu ne­denle sen benim için bir hacâmetçi ara. Gücün yeterse yararlı ve bu işi iyi beceren bir hacâmetçi seç. Bulacağın kişi ne çok yaşlı ne de küçük yaşta bir çocuk olsun. (Hacâmet olmak istememin sebebi şu­dur:) Çünkü ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şu buyruğu işittim:

-Hacâmet olmak aç kanuna daha faydalıdır. Hacâmet olmakta şifâ ve bereket var ve hacâmet, akıl ve hıfzetme (yâni belleme) gü­cünü artırır. Bu itibarla en isabetli olana uymak üzere Allah'ın be-roketiyle Perşembe günü hacâmet olunuz ve Çarşamba, Cuma, Cu­martesi ve Pazar günlerinde hacâmet olmaktan sakınınız. Pazartesi ve Sah günü de hacâmet olunuz. Çünkü Allah'ın Eyyûb (Aleyhisse-

«Hacamet olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacâmet olmak ak­lı artırır, hıfzetme (belleme) gücünü artırır, hafız olanın da hıfzet­me kabiliyetini kuvvetlendirir. Artık kim hacâmet olmak isterse Al­lah'ın (mübarek) ismini anarak Perşembe günü (hacâmet) olsun. Cuma günü, Cumartesi günü ve Pazar günü hacâmet olmaktan sakı­nınız. Pazartesi ve Salı günü de hacâmet olunuz. Çarşamba günü ha­câmet olmaktan sakınınız. Çünkü Çarşamba günü, Eyyüb (Aleyhis-selâmVın basma belanın geldiği gündür ve ne cüzzâm (hastalığı) ne de baras (hastalığı) Çarşamba günü veya Çarşamba gecesi dışın­da kalan hiç bir gün veya gecede meydana gelmez.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Zehebl, râvl Abdullah bin Ismet'in Sald bin Meymûn'den rivayetinden söz ederken bunun meçhul olduğunu söylemiş el-Müz-z! de et-Tehzlbte ayni şeyi söylemiştir.[54][54]

23- Vücûdu Dağlamak Bâb!

3489) "... Akkar bin el-Muğîre'nin babası (El-Muğîre bin ŞuT») (Radt-yallâhü anhümâyâan rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Kim vücûdunu dağlatır veya kendisine nefes edilmesini isterse (Allah'a) tevekkül etmekten sıyrılmış olur.»[56][56]

İzahı

Bu hadisi EbûDâvûd, Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, bu hadisi rivayet ettikten sonra.- Ve İmrân bin el-Husayn, meleklerin selâmını işitirdi. Fakat vücûdunu dağlatınca işitmez oldu. Bilâhere dağlatma işini bırakınca tekrar işitmeye başladı, demiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), şifâ maksadı ile vü­cûdu dağlatmayı yasaklamış iken sahâbîlerden İmrân, nasıl buna aykırı hareketle vücûdunu dağlattı? diye bir soru hatıra gele­bilir.   Sindi   bu hususla ilgili şöyle der:

İmrân (Radıyallahü anh), söz konusu yasaklığı, tenzihen mekruhluk veya başka bir ilâçla hastalığın giderilmesi mümkün ol­duğu zaman anlamına yorumlamış veya şöyle yorum yapmıştır: Câ-hiliyet devri insanları Allah'a dayanmayıp ve O'ndan şifâ dilemeye­rek şifânın dağlanmakla olduğuna inanıyorlardı. Hattâ "Devanın so­nuncusu dağlamaktır" sözü onlar arasında yaygındı. Halbuki ilâçlar birer sebebtir, şifâ verici değildir. Her türlü şifâyı veren Allah'tır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), bu bâtıl inanışı gidermek için meâlen, "Dağlanan veya nefes ettiren kişi tevekkülden sıyrılmış­tır" buyurmuştur. İşte dağlamanın yasaklığı câhüiyet devri insanla­rı gibi hatalı düşünen kimseler içindir. Şifâyı Allah'tan bekleyip dağ­lanmayı bir tedavi çâresi ve sebebi olarak düşünen kimse için bir sa­kınca yoktur. îmrân söz konusu yasaklığı bu mânâya yorumla­mış olabilir.

Hadisin böyle yorumlanmasının delili ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Sa'd bin Muâz (Radıyallâhü anh) 'in yarasını dağlamış olmasıdır. (3494. hadis) Eğer dağlama yasağı ha-ramlık anlamında olsaydı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), Sa'd   (Radıyallâhü anh) 'ı dağlamazdı.

Tuhfe yazarı da e 1 - H â f ı z' dan naklen özetle şu bilgiyi ve­rir:

El-Hâfız, el-Fetih'te: Şifâ maksadıyla vücûdu dağlamanın yasakhğına dâir rivayetler mekruhluk veya evlâ olmamak mânasına yorumlanır. Çünkü şifâ maksadıyla dağlamanın yapıldığına dâir ha­dîsler de vardır. Bu itibarla hadîslerin tümünü dikkate alarak böy­le yorum yapmak gerekir. Bir kavle göre dağlanmanın yasaklığı İm­rân (Radıyallâhü anh)'in şahsına mahsustur. Çünkü kendisinin hastalığı basurdu. Basurunun olduğu yeri dağlamak tehlikeli görül­düğünden dağlanması men edilmişti. Fakat İmrân (Radıyallâ­hü anh), hastalığı şiddetlenince dağlanma yolunu tuttu, ama olum­lu sonuç alamadı.

İbn-i Kuteybe de Dağlama iki nevidir: Birincisi sağ­lıklı adamın hasta olmaması için dağlanmasıdır. Tevekkül sahibi sa­yılmayan kimse böylesidir. İkincisi bozulan yarayı ve kesilen organı dağlamaktır. Bu nevi dağlamak caiz görülen bir tedavi şeklidir. Baş­ka bir ilâçla tedavi mümkün iken dağlamak yoluyla tedavi uygun sayılmamıştır. Çünkü dağlama, bir nevî tâzib ve işkencedir. Zaruret olmadıkça bu yola başvurulmaz. Hülâsa; Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa­lâtü ve's-selâm) zamanında şifâ maksadıyla dağlama işinin yapılmış olması bunun câizliğine delâlet eder. Dağlamanın yapılmaması, onun yasaklığına delâlet etmez, fakat yapılmamasının daha uygun olaca­ğına delâlet eder. Dağlamanın yapılmaması için vârid olan hadîsler ise, ya tenzihen mekruhluk mânâsına yorumlanır veya hastalığın te­davisi için dağlamanın son çâre olmaması hâline tahsis edilir, demiş­tir.[58][58]

İzahı

Bu hadisi Buhâri ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. Hadîsin baş kısmının rivayet şekli mevkuf olduğunu,, yâni İbn-i Abbâs (Radıyaîlâhü anh)'m sözü olduğunu gösterir. Fakat ha­dîsin son kısmındaki "Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ede­rim" cümlesi ve râvinin "İbn-i Abbâs bunu Peygamber (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm)'e ulaştırdı" mealindeki sözü bu hadîsin Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in buyruğu olduğuna delâlet eder.

Hadis, şifânın yalnız bu üç şeyde olduğunu ifâde etmez. Çünkü şifânın başka şeylerde de bulunduğuna dâir bir çok hadisler vardır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi 's-salâtü ve's-selâm), dağlamakta şifâ bu­lunduğunu bildirmekle beraber ümmetinin dağlama yöntemi kullanmalarını uygun bulmamıştır. Sebebi ise; dağlama suretiyle tedavinin incitici ve elem verici olmasıdır. Bununla beraber, dağlamaktan baş­ka bir çâre bulunmadığı takdirde bu yöntemi kullanmak caizdir, mek­ruh değildir. Hadîsin baş kısmı bu şekilde yorumlanmıştır. Bu yoru­mun delili ise Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in S a' d bin M u â z (Radıyaîlâhü anh)'ın yarasmı dağlamakla tedavi etmesi (3494. hadis) Übey bin Ka'b (Radıyaîlâhü anh)'a bir tabib göndermesi ve tabibin onun yarasını dağlamakla tedavi etmesi ve bâzı sahâbilerin bu yöntemi kullanmış olmasıdır.

E 1 - H â f ı z bu hadîsin izahı bölümünde Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in dağlamak suretiyle tedaviden hoşlanmaması ve bu şekil tedaviyi uygulaması şöyle izah edilir: Yâni dağlamak biçi­mindeki tedavi her durumda uygulanmaz. Fakat bâzı durumlarda uy­gulanır. Dağlamaktan başka bir tedavi şekli bulunmadığı zaman şi­fâyı Allah'tan dilemek üzere dağlama yoluna baş vurulur. Fakat başka türlü tedavi mümkün iken bu yola başvurulmaz.[60][60]

İzahı

Bu babın ilk hadîsinin başkaca kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim. Bu hadîste geçen Zübaha ve Zübha bir nevi boğaz hastalığıdır. En-Nihâyede: Bu hastalık boğazda bir yara biçiminde gelişir ve nefesin çıkmasına engel olacak şekilde boğazı tıkar. Bâzı­larına göre bu hastalık kanın boğazda birikimi ve boğazın şişmesi şeklinde gelişir ve nefes alıp vermeyi engellemekle öldürür, diye bilgi verilmiştir.

Sa'd bin Zürâre (Radıyallâhü anh) 'in durumunu nak­leden râvi Yahya bin Sa'd bin Zürâre'nin sahâbi-liği meselesi ihtilaflıdır. Râvisi ise kardeşinin oğlu Muhammed bin Abdirrahman bin Sa'd bin Z ü r âr e" dir. Ha­dîsin sened kısmında Muhammed, amcası Yahya hakkın­da "Bizden ona benzeyen bir adama yetişmedim" demekle onun ilmî faziletini ve kudretini belirtmek istemiş olabilir. Sa'd bin Zü­râre (Radıyallâhü anh) 'm Muhammed bin Abdir­rahman ' in ana tarafından dedesi olduğu ifâde ediliyor. Bun-da müşkil bir nokta var: Eğer Muhammed, Abdurrah-m a n' in öz oğlu Abdurrahman da Sa'd'ın öz oğlu ise Sa'd, Muhammed'in ana tarafından değil de baba ta­rafından dedesi olur. Ancak T i r m i z i' nin şerhi Tuhfe'de fil O -h a m m e d' in baba ve dedeleri şöyle sıralanmıştır: Muham­med bin Abdirrahman bin Abdillah bin Ab­dirrahman bin Sa'd bin Zürâre. Durum böyle olursa müşkil çözümlenmiş sayılır.

Hülâsa'nın beyânına göre Yahya' nin hadîsini yalnız mü -ellif imiz rivayet etmiştir. Bu durum, mezkûr hadîsin Zevâid nevinden olduğunu gösterir. Fakat Zevâid nevinden olduğuna dâir Sindi* nin   notu yoktur.

Câbir (Radıyallâhü anh) 'm ilk hadîsinin benzeri Müslim ve A h m e d, ikinci hadîsi Müslim ve EbA Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir.

Her iki hadîste geçen "Ekhal" kolda olup, ondan kan almaya mü-said bir damardır. M ü s 1 i m' in bir rivayetinde Câbir (Ra­dıyallâhü anh).   Übey   bin   Ka'b    (Radıyallâhü anh) 'in   Ahz â b günü, yâni Hendek savaşı günü (düşman tarafından) atılan bir ok ile kolunun Ekhal denilen damanndan yaralandığı ve (kanını durdurmak için) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in onun o damarını yaktığını rivayet etmiştir.

Ü b e y (Radıyallâhü anh) bu yaradan kurtulmuş ve iyileşmiş­tir, H z . Osman (Radıyallâhü anh)'in hilâfeti zamanına kadar yaşamıştır. Bu zâtın hâl tercemesi 104. hadis bölümünde geçmiştir.

Sa'd bin Muâz (Radıyallâhü anh) ise Hendek sa­vaşında aldığı yaradan kurtulamamış olup fazla kan kaybetmesi ne­ticesinde şehîdlik şerbetini içmiştir. Onun hâl tercemesi ise 157. ha­dis bölümünde geçti.

Bu bâbta rivayet olunan hadîsler, gerektiğinde son çâre olarak tedavi maksadı ile ve Allah'tan şifâ beklemek üzere dağlamanın ve dağlanmanın câizliğine delâlet eder.[62][62]

İzahı

Bu babın ilk iki hadisi Zevâid nevindendir. Son hadisi   T i r m i -zi   ve   Ebû   Dâvûd   da rivayet etmişlerdir.

Hadîslerin metinlerinde geçen bâzı k e Mineleri açıklayayım: Kuhl: Göze sürülen sürme ve sürmeyi göze çekme işine denir. Ekâhıl i Külh'ün çoğuludur, sürmeler manasınadır.

İsmid: Sürme taşıdır, siyah renkli olup kırmızıya çalar. H i -c â z' da bulunur. En kalitelisi A s f a h â n tarafından getirilir, îsmid bu taşa denildiği gibi bundan yapılan sürmeye de denilir.

Bu hadisler ismid denilen sürmeyi göze çekmenin müstehablığına ve yararlarına delâlet eder. C â b i r (Radıyallâhü anh)'ın hadisi aynca sürme çekme işinin yatarken yapılmasının müstehablığına de­lâlet eder.

Sindi" nin beyânına göre Suyûtî şöyle bir şey nakletmiş-tir: Halîfe el-Mütevekkil, kendi özel tabibine: Akşam ya­tarken göze sürme çekmek hakkında ne dersin? diye sormuş. Tabib : Hayır, gece sürme çekme, deyince el-Mütevekkil: Niçin? demiş. Bunun üzerine tabibi: Göz bir nevi yağdır, sürme de bir taş­tır. Taş bir nevi iç yağı ile başbaşa bırakılırsa, taş yağı eritir, şeklin­de cevap vermiştir. Mecliste hazır bulunanlardan biri:

Ey mü'minlerin Emir'i! Sen şu kâfirin sözünü kabul etme. Bizim efendimiz Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin gö­züne sürme çekerdi, demiş. Tabib de adama: Söylediğin söze dik­kat et. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), geceleyin yatmazdı, bilâkis ibâdet ve namazla ihya ederdi. Onun için sürme O'na zarar vermezdi. Bu itibarla kim sürmenin kendisine zarar vermesini is­temezse Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yaptığı gibi yap­sın demiştir.

Geceleyin sürme çekmeyi tavsiye eden hadîs sabit ve sahih ise bunun zararlı değil, faydalı olacağında şüphemiz yoktur. Ancak bu­nun senedi zayıf olduğu için hadîsin sübut derecesi tarafımdan bilin­memektedir.[64][64]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Ebû D â -v û d, Taharet kitabında rivayet etmiştir. Oradaki metin bir hayli uzundur. El-Menhel'de beyân edildiğine göre bu hadîs D a r i m i, Ahmed, İbn-i Hibbân, Hâkim, Beyhaki ve T a h a v i   tarafından da rivayet edilmiştir.

t b n - i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) *nın hadisini T i r -m i z I de rivayet ederek hasen olduğunu söylemiştir. İbn-i Hibbân   da hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) 'nın hadisi Peygamber 'Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in sürmeyi mübarek gözlerine üçer defa çektiğini ifâde etmiştir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisi de buna göre yorumlanabilir. Yâni sürme çekmenin çift de­ğil de tek sayılarda olmasından maksad her göze üçer defa çekmek­tir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m hadisini sağ göze üç ve sol göze iki defa sürme çekmek mânâsına yorumlayanlar da var­dır. Yâni iki göze çekilen sürme sayısının toplamının tek olması kas-dedilmiş, denilmiştir. Bu yorumu te'yid eden bir hadîsi Taberâ-nî, îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) 'dan rivayet etmiştir. O hadise göre Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selam), sağ gözüne üç ve sol gözüne iki defa sürme çekerdi.

El-Aynî de: Tek defa çekmekten maksad bir, üç veya beş defa çekmektir, demiştir.

Sürme çekme sayısının tek olmasına dâir hadîsteki emir men-dubluk içindir. Hadisin devamı bunu ifâde eder.

Son hadiste geçen Mükhule: Sürmelik demektir.[66][66]

İzahı

Bu hadisi Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve A h m e d de benzer lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Hadiste şarabın deva ve ilâç olmayıp bilâkis bir nevî hastalık olduğu bildirilmiştir. Hadiste geçen "Dâ" kelimesi hastalık demektir.

H a t t â b î: Hadiste şaraba bir nevî hastalık denmesinin se­bebi; onu içmenin günahlığıdır, bazen âfetler, ayıplar ve kötü alış­kanlıklar, hastalık diye ifâde edilir. Şu halde burada âhiretle ilgili zarar dünya ile ilgili zarara benzetilerek günah kavramı D& kelime­siyle ifâde edilmiştir, der.

Sindi, H a 11 â b i' nin bu görüşünü özet olarak nakleder­ken el-Kadı Ebû Bekir'in, Tirmizî'nin şerhinde: Eğer denilse ki, biz şarap içildiği zaman kişinin sağlıklı ve güçlü ol­duğunu görürüz, buna ne dersiniz? Biz buna cevab olarak deriz ki; İnsan vücûdunu sağlıklı yapıp da dînini hastalıklı eden bir şeye şifâ değil, Dâ denir. Şarap denilen nesne kişinin din ve imânını hasta et­tiği için zaran faydasından ve hastalığı şifâsmdan çok daha büyüktür, dediğini anlatır.

Sindi daha sonra eş-Şeyh Takiyüddin es-Sib-k i' den   naklen şöyle der:

Tabiblerin anlattıkları şarabın yararlarının hepsi, şarabın haram kılınmasından önceki döneme aittir. İslâm'ın ilk zamanlarında, şara­bın insanlara yararlı olduğu Kur'ân âyeti ile sabit idi. Fakat sonra gelen âyetlerle şarap haram kılınınca her şeyin yaratıcısı olan Al­lah şarabın bütün yararlarını giderdi. Artık şarabta kimseye yarar söz konusu değildir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

•Şüphesiz, Allah benim ümmeti­min şifâsını onlara haram kıldığı şeylere koymadı» hadîsi buna delil­dir ve şarabla tedavi olma mes'elesi bu hadîsle bertaraf edilmiştir.

Tuhfe yazan da bu konu ile ilgili geniş bilgi verir. Bâzısını özet­leyerek buraya aktarmayı uygun buluyorum :

Nevevİ: Bu babın hadîsi şarabın ilâç olmadığını açıkça bil­dirir. Bu itibarla şarabla tedavi olmak haramdır. Çünkü ondan şifâ beklenemez ve bundan dolayı gereksiz yere içilmiş olunur. Şarap iç­mek haram olduğundan onunla tedavi olmak da haramdır, demiş­tir.

B u h â r i' nin İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'den ri-vâyet ettiği; = «Allah sizin şifânızı size haram kıldığı şeylere şüphesiz kılmamıştır» hadisi ve E b û Davud'un   Ebü'd-Derdâ    (Radıyallâhü anh) 'den rivayetettiği;

-Şüphesiz, Allah hastalık ve ilâç indirmiş ve her hastalık için bir ilâç vermiştir. Bu itibarla tedavi olunuz. Fakat haram şeylerle tedavi olmayınız» hadîsi de şarap ve benzeri içkilerle tedavi olmanın haram olduğuna delâlet ederler.

Hanefi   fıkıh kitablarından Red d ü'l-Muhtar d a   İbn-i A b i d i n   özetle şöyle der:

Boğazda kalan bir lokmayı çaresizlikten dolayı bir yudum içki ile yutmak ve susuzluktan ölüm tehlikesini atlatmak üzere bir yu­dum içki içmek bir zarurettir ve bunun yararı kesinlikle bilinir. Çün­kü aksi takdirde kişi boğazında kalan lokma veya susuzluk yüzün­den ölebilir. Bu durumda kalan bir kimse söz konusu tehlikeyi bir yudum içki ile defetmeye muktedir iken bunu yapmaz da bu neden­le ölürse günahkâr olur. (Çünkü muhakkak olan bir yaran kabul et­mekle hayatını korumuş olabilirdi.). Fakat tedavi böyle değildir. Çün­kü helâl olan ilâçlarla bile tedavi olmak yüzde yüz yararlıdır, dene­mez. İlâçların yararlı olması kuvvetle umulsa bile kesin değildir. Bu­nun içindir ki bir kimse tedavi olmayı kabul etmeyip de ölürse te­davi olmadığından dolayı mes'ul değildir, günahkâr sayılmaz.

İbnü'l-Arabi de: Eğer denilse ki tedavi bir zarurettir. Zaruretler mahzurlu şeyleri mubah kılar. Şu halde haram şeylerle tedavi olmak mubahtır. Buna şöyle cevab verilir: Tedavi, bir zaru­ret hâli değildir. Çünkü tedavinin aslı vâcib değildir. Durum bu iken tedavi işinde haram bir şeyi kullanmak nasıl helâl olur? Zaruret, su­suzluk yüzünden ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalınma hâlidir, de­miştir.[68][68]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadis notta belirtildiği gibi râvi e 1-Haris' ten   dolayı senedçe zayıftır.

Sindi, bu hadîsin izahında şöyle der: En iyi ilâcın Kur'ân-ı Kerim olmasının sebebi şu olabilir: Çünkü Kur'ân kalb (ve ruhun) ilâcıdır. Bu itibarla vücûdun ilâcından daha hayırlıdır. Şöyle de ola­bilir; Kur'ân-ı Kerim âyetleri, maddî hastalıklara deva olup mü'-min'in imânını (ve vücûdun mukavemet gücünü) artırır. Ancak şuvar ki Kur'an-ı Kerim âyetlerini şifâ niyetiyle okuyup bununla teda­vi olmanın şartı, iyi bir inanç taşımak ve takva âdabına riâyet et­mektir.

E 1 - A z i z i de Câmİü's-Sağîr'in şerhinde : Bu hadis şifâ niyetiy­le Kur'ân-ı Kerim âyetlerini okuyup Allah'a sığınmak mânasına yo­rumlanabildiği gibi;                'c&£k 5İ-Jİ lÛji ji U Jjiîl '& ^jsg

âyetlerinden birinin anlamı paralelinde de yorumlanabilir. Bu âyet­lerin kısa mealleri şöyledir:

1. «Kur'ân'ı mü'm ini e re şifâ ve rahmet olarak indiriyoruz...» (Isrâ, 82)

2. «... ve kalblerde olana bir şifâ, inananlara doğru yolu göste­ren bir rehber ve rahmet geldi.»  (Yûnus, 57)

Durum bu olunca Kur'ân-ı Kerim, kalbi ere de bedenlere de şi­fâdır, diye bilgi vermiştir.

E 1 - H a î n i de Câmİü's Sağır haşiyesinde: Yâni hulûs-i kalb ile herhangi bir âyeti okumak vücûd hastalığına şifâdır. Hastalık­lardan kurtulmak için bâzı ilim adamlan Kur'ân-ı Kerim'in bir kısım âyetlerini tâyin etmişler ise de aslında Kur'ân-ı Kerim in bütün âyet­leri aynı etkiyi taşımaktadır. Yeter ki bu hususta sağlıklı ve tam inanç bulunsun. Kur*ân-ı Kerîm âyetleri anlamı düşünülerek ve hükümle­ri ile amel edilerek okunduğu zaman mânevi ve kalbi hastalıklara da şifâdır. Şu halde bu hadis, Kur'ân-ı Kerim in hem maddi hem mâ­nevi hastalıklara şifâ olduğunu bildirir, demiştir.[70][70]

İzahı

Bu hadîsi Tirmizi de rivayet etmiştir; Ebû Dâvûd da bunun benzerini rivayet etmiştir.

Hinnâ' kına demektir. Karha, kılıç, bıçak ve benzeri bir âlet ya-rasıdır. Şevket diken demektir.

Hadîs kına ile tedavi olmanın ve erkeğin kınayı bu maksadla vü­cûdunun gerekli yerine sürmesinin câizliğine delâlet eder.

S e 1 m â (Radıyallâhü anhâ) 'nın hâl tercemesi 3327. hadis bö­lümünde geçti.

Kına ile boyanma hükmüne dâir gerekli bilgi inşâallah Libâs ki­tabının 32. babında rivayet edilen hadîslerin izahı bölümünde verile­cektir.[72][72]

İzahı

Bu hadis 2578 numarada daha geniş bir metin hâlinde geçti. Ora­da gerekli bilgi verildiği için burada tekrarlamaya gerek yoktur. Sa­dece şunu tekrar belirtmekle yetineceğim : Mâlik, Ahmed ve selef âlimlerinden bir grup bu hadîse dayanarak eti yenen hayvan­ların idrarlarının necis olmadığına hükmetmişler. Ebû Hanîfe, Şafii ve bir cemâat ise eti yenen veya yenmeyen bütün hayvan­ların dışkı ve idrarlarının necis ve pis olduğuna hükmetmişlerdir. Ha­dîste develerin idrarlarını içme izni tedavi içindir.

Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenler T i r m i z i' -nin şerhi Tuhfetü'l-Ahvezî adlı kitabın 1. cildinin 77 ve 78. sahifele-rine başvurabilirler.[74][74]

İzahı

Ebû S a i d (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini N e s â İ de ri­vayet etmiştir. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadi­sini   Buhâri   ve   Ebû   Dâvûd   da rivayet etmişlerdir.

Birinci hadiste sineğin yiyecek içine, ikinci hadiste ise içecek içi­ne düştüğü zaman ifâdesi kullanılmıştır. Demek ki yapılacak işlem hem yiyecek hem de içecek hakkında uygulanır. Ebû Dâvûd'un Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anhî'den olan rivayetinde «Çün­kü sinek hastalıklı olan kanadıyla korunur» ilâvesi vardır. Bu du­ruma parantez içi ifâde ile işaret ettim.                                      , - •

İkinci hadîste geçen " Dâ*" yâni hastalık tâbiri ile zehir anlamı­nın kasdedildiği birinci hadisten anlaşılır.

E 1 - H â f ı z , el-Fetih'te : Bâzı maharetli tabibler demişler ki: Sinekte bir zehir gücü vardır. Nitekim ısırdığı yerde kaşıntı ve şiş­kinlik görülebilir. Bu zehir sinek için bir nevi silâhtır. Bir içecek ve­ya yiyeceğe düşüp de incindiği zaman taşıdığı zehir silâhı ile karşılık vermek ister. Şâri-i Hakim bu zehrin sineğin diğer ka­nadına, Allah tarafından verilen şifâ ile nötürleştirilmesini emret­miştir. Böylece onun zararı Allah'ın izni ile önlenmiş olur, diye bilgi vermiştir.

Bizim zamanımızda tıp ilmiyle meşgul olan bâzı kimselerin bu hadis üzerine yaptıkları araştırmalar neticesinde sineğin bir kana­dında zehirli bir nevî mantarın bulunduğunu ve diğer kanadında da bunu nötürleştiren mantar bulunduğunu tesbit ettiklerini bir kaç yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan gazetede okumuştum. Şu anda gazetenin o nüshası yanımda bulunmadığı için gerekli bilgiyi veremeyeceğim. Terceme hizmetinin aksamaması için buna işaret etmekle yetiniyorum. Meraklılar gazetenin ilgili nüsha­sını temin edebilirler.[76][76]

İzahı

Âmir bin Rebia (Eadıyallâhü anh)'ın hadisinin baş­kaca kim tarafından rivayet edildiğini tesbit edemedim. E b û H ü -r e y r e (Radıyallâhü anh) "m hadîsi Buhâri, Müslim ve Ebü Dâvüd tarafından da rivayet edilmiştir. Â i ş e (Radı­yallâhü anhâ)'nın hadîsi notta belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) fin hadisi Nesâî, Ahmed ve   Mâlik   tarafından da rivayet edilmiştir.

Nazar değmesinin hak oluşundan maksad. bunun bir takım elem­lere, hastalıklara, hattâ ölümlere sebebiyet vermesinin gerçek oldu­ğunu ifâde etmektir.

Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadiste; Â işe (Ra­dıyallâhü anhâ) şöyle demiştir:

"Nazar değdiren kişi getirilirdi. Kendisi abdest alırdı. Sonra naza­ra uğratılan şahıs o su ile vücûdunun tamamım yıkardı."

A i ş e (Radıyallâhü anhâî 'nın bu hadisi nazar değdiren kişinin kullandığı suyun, nazara uğratılan kişinin başına döküldüğüne ve böylece vücûdunun ıslatıldığına delâlet eder. Bu itibarla müellifimi­zin rivayet ettiği Ebü Ümâme (Radıyallâhü anh)'m hadi­sinin son kısmındaki ifâdenin buna göre mânâlandırılması gerektiği kanaatındayım. Şöyle ki:

Müellifimizin rivayet ettiği Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh)'in hadisinin sonundaki; aJ£- «r—*ı O1 v'-> cümlesi iki şekilde mâ-nâlandınlmaya müsaittir. Birincisi:

«Ve Resûlüllah o suyu Sehl'in üzerine dökmeyi Âmir'e emretti.»

İkinci ve bence kasdedilen mânâ şudur:

«Ve Resûlüllah (Aleyhi's-sa!âtü ve's-selâm) Âmir'e o suyu kendi basma dökmesini emretti.»

 i ş e (Radıyallâhü anhâ) 'nın hadisi ikinci mânânın kasdedil-diğini te'yid ettiği gibi, yıkama usûlünü anlatan N e v e v i ve H â f ı z' in ifâdelerinden de bu mânâ anlaşılır. Dolayısıyla; söz ko­nusu su kabının da, nazara uğratılan kişinin arkasında ters çevirilip yere konulması emredilmiş olur.

Nevevi, Müslim'in şerhinde Tıb kitabının girişinde na­zar değdiren kişinin yıkanması usûlü ile ilgili olarak özetle şöyle der:

Nazar değdiren kişinin abdest alma usûlü âl imlerce şöyle tarif edilmiştir:

Bir kap su getirilir ve kap yere konulmaz. Nazan olan şahıs bun­dan bir avuç su alıp ağzını çalkaladıktan sonra kaba döker. Sonra kabtan bir mikdar su alıp yüzünü yıkar. Daha sonra sol avucu ile su alıp sağ elini bileğine kadar yıkadıktan sonra bu kere sağ eliyle bir avuç su alıp sol elini bileğine kadar yıkar. Sonra sol avucuyla su alıp sağ dirseğini yıkar ve bunun akabinde sağ avucuyla su alıp sol dirseğini yıkar. Bundan sonra dirsekleri ile omuzları arasını yıkar.

Sonra sağ ayağını, sol ayağını, sağ dizini, sol dizini sırayla ve yu­karda anlatılan şekilde yıkar. Daha sonra peştemahnın içini, yâni sağ böğüründen aşağıya doğru yıkar. Bütün bu organlarını yıkama­da kullandığı su o kabta biriktirilir. Nazar değdiren kişi bu işi ta­mamladıktan sonra su kabını alıp nazara uğratılan şahsın arkasın­da durup onun başına döker.

Yukarda anlatılan işlemin; anlamını, hikmetini anlatmak müm­kün değildir. Bilinen bir çok hükümlerindeki sırlarım çözmek akıl gücünün dışında kalır. Sır ve hikmetinin bilinmemesi o hükümleri reddetmeyi gerektirmez.

Nazarı olan kişinin yukarda anlatılan yıkanma işine icbar edilip edilemeyeceği hususunda ihtilâf vardır. E 1-M âz iri: Bence sıhhatli olan görüş bu işin ona vâcib olmasıdır. Hele nazara uğra­yan şahsın ölmesi tehlikesi bulunup ve Şer-i Şerif bu konuda genel bir hüküm koymuş veya nazar değdiren kişinin anılan şekilde ab-dest almasıyla nazara uğratılan kişinin iyileşmesi gelenek hâlini al­mış ise ve de nazara uğrayan kişinin kurtuluşu ancak nazar değdi­ren şahsın abdest almasına bağlı görülüyorsa anılan yıkanmanın vâcibliği hükmü hususunda bir ihtilâf olmamalıdır. Çünkü bu tak­dirde ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir insanı kurtarmak için tek çâre ilgili şahsın yıkanmasıdır, der.

N e v e v î bu arada Kadı I y â z' dan naklen bâzı bilgiler veriyor. Kadı Iyâz bu arada: Sonra elinde su kabı bulunan şahıs, nazara uğratılan kişinin arkasına geçerek suyu onun başına ve vücûdunun her tarafına döker, sonra kabı ters çevirip onun ar­kasında yere bırakır, der.

Nazar değdiren kişinin yıkanma usûlü, bildiğimiz abdest alma şeklinden farklı olmakla beraber buna bir nevî abdest denilmiştir.    .

Konu hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler N e v e v î' nin Müslim şerhine müracaat edebilirler.

Kadı Iyâz: Bâzı ilim adamları demişler ki: Bir kimse na­zar değdirmekle biliniyor ise ondan uzak durulmalı ve sakınılmalı-dır. Yetkili devlet adamları da böyle kimselerin halkın arasına gir­mesine mâni olmalı ve evine çekilmesini sağlamalıdır. Hattâ fakir ise geçimi devlet tarafından sağlanmakla halkm arasına girmesineizin verilmemelidir. Çünkü böyle bir kimsenin zararı soğan - sarım­sak gibi fena kokulu şeyler yemiş kimsenin cemaata rahatsızlık ver­me zararından büyüktür. Halbuki Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) soğan - sarımsak gibi hoşlanılmayan kokulu bir şey yiyen kim­seleri mescidlere girmekten menetmiştir. Keza Ömer (Radıyal-lâhü anh) cüzzamlı kimsenin halkın arasına girmesine izin verme­miştir. Ömer (Radıyallâhü anh)'den sonra gelen âlimler de ay­nı şeyi yapmışlardır. Zararlı davarların tecridi emredilmiştir. Na­zar değdiren kişinin zararı yukarda anlatılanların zararlarından be­terdir. Bu ilim adamlarının görüşü doğrudur ve tek çâredir. Buna mu­halif görüş beyân edeni bilmiyorum, der.

E 1 - H â f ı z da el-Fetihte Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in hadîsinin izahını yaparken konu ile ilgili bâzı hadisleri ve ilim adamlarının görüşlerini nakleder ve bu arada: Söz konusu yı­kanma usûlü sahâbîler arasında malumdu. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yıkanma arzusu karşısında ilgili şahsın bundan im­tina etmemesini emretmiştir. Yıkanmanın en az faydası mevcut şüp» beyi gidermektir. Yıkanma, nazarın ilgilide tesir yapıp yerleşmesi hâ­linde uygulanacak son çâredir. İş henüz bu raddeye gelmemiş ise na­zar sahibi, nazarının etkisiz kalması için baktığı kişiye bereket dua­sını okumalıdır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) on* bu yolu göstermiştir. Çünkü Sehl bin Huneyf (Radıyallâhü anh) olayında «...O kimseye bereket duasında bulunsun» Duyurul­muştur. B e z z â r' in rivayet ettiği E n e s (Radıyallâhü anh) 'in hadisinde Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Kim bir şey görüp de onu beğenir ve; derse ona zarar vermez» buyurmuştur.[78][78]

33 — nazar değmesinden dolayı okumakla tedavi olmak isteyenin babı

3510) "... Esma (bint-İ Umeys) (Radtyallâhü anhâ)'dan rivayet edildi­ğine göre kendisi :

Yâ Resûlallah (Ebû Talibin oğlu) Cafer'in oğullarına cidden na­zar değiyor. Ben onlar için şifâ dileğiyle okutturayım (mı)? demiş. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Evet. Çünkü kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar değme işi (yarışıp) onu geçerdi (yâni kaderi değiştirecekti)» buyurmuştur."[80][80]

Hadîsten Çıkan Hükümler:

1. Nazar değmesi gerçektir. Bununla ilgili hadîsler ve izah bun­dan önceki bâbta geçti.

2. Nazar değmiş kimseye nefes etmek meşrudur. Nefes etmenin ne ile olacağı hususuna yukarda işaret edildi.

3511) '-... Ebû Saîd(-i Hudrî)   (Radtyallâhü <«A)'den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (cinlerin ve insanların nazarından Allah'a sığınırım gibi dualarla) cinlerin nazarından, son­ra insanların nazarından Allah'a iltica ederdi. Sonra Muavvizetan (yâni Felak ve Nâs sûreleri) inince bu sûreleri tuttu ve başkasını (yâ­ni diğer duaları) bıraktı."

3512) '... Âişe (Radtyallâhü ûjıAâ)'dan rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona nazardan dolayı nefes ettirmesini emretti/'[82][82]

34- Şifâ Dileğiyle İzin Verilen Okumalar

3513) "... Büreyde (Radıyaltâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

* (En yararlı) nefes etmek, ancak nazar değmesi veya zehirli hay­vanın sokmasından dolayı olanıdır.»"

3514) Halide bint-i Enes Ümmü Benî Hazm es-Sâidiyye (Radtyallâkü an Ay'dan rivayet edildiğine göre :

Kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e giderek has­taların şifâya kavuşması için okuduğu şeyleri O'na arz etmiş, Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de o şeyleri okumasını emretmiş (yâni okumasına izin vermiş) tir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvileri sıka, yâni güvenilir zatlardır. Müellifimizin rivayet ettiği bu hadisten başka Halide (R-A.)'nın hiç bir hadisi Küttib-i Sitte'de yoktur.

3515) "... Câbir (bin Abdillah) (RadtyaUâhü anhümâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Ensâr'dan Âli Amr bin Hazm denilen bir ev halkı zehirli hayvan­ların zehrinden dolayı nefes ediyorlardı (yani anılan hayvanların ze­hirlediği hastaya okuyorlardı). Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) nefes etme işlerini yasaklayınca o ev halkı O'na giderek:

—  Yâ Resûlallah! Sen nefes etme işlerini yasakladın. Halbuki biz zehirli hayvanların sokmasıyla olan zehire nefes ediyoruz (ne buyu-rulur?), dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), onlara:

—  «Okuduklarınızı bana arzediniz» buyurdu. Onlar da O'na ar-zettiler. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Bu okuduğunuz şeylerle nefes etmenizde bir sakınca yoktur. Bunlar bir takım ahidlerdir» buyurdu."

3516) "... Enes (Radtyallâkü ö»A)'den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zehirli hayvanın zehir­lemesi, nazar değmesi ve nemle (denilen çıban) den dolayı nefes et­meye izin vermiştir.[84][84]

35 — Yılan Ve Akrep Sokması Dolayısıyla Nefes Etmek Babı

3517) "... Âişe (Radıyallâhü anhâydan: Şöyle demiştir:

Resul u İlah (Sallallahü Aleyhi ve S e 11 em) yılan ve akrebin sok­masından dolayı nefes etmeye ruhsat vermiştir."

3518) "... Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ank)'den; Şöyle demiştir:

Akrep bir adama soktu da adam o gece uyuyamadi. Sonra Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

—  Falan adamı bir akrep soktu da adam o gece uyuyamadı, de-nildi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyur­du ki:

—  «Bilmiş olunuz ki o adam akşamladığı zaman;

= Yaratıkların şerrinden Allah'ın

mükemmel kelimelerine sığınırım, deseydi sabahlaymcaya kadar hiç bir akrebin sokması ona zarar vermeyecekti."

Not:   Bunun senedinin sahih olup râvllerinin güvenilir zâtlar olduğu, Ze> vâid'de belirtilmiştir.

3519) "... Amr bin Hazm (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Yılan sokmasından dolayı okunan rukye (nefes etme) yi Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e arz ettim. O, bunu emretti (yâni

okunmasına izin verdi)."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Tirmizi demiş ki bu hadis mürsel yâni munkatidir. Çünkü Ebû. Bekir, Muhammed bin Amr bin Hazm'ın oğludur ve dede­si olan Amr'a yetişmemiştir.[86][86]

36 — Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) İn Hastalara Şifâ Dileğiyle Allah'a Sığınarak Ettiği Duâ ve Ona (Cebrâîl Tarafından) Aynı Maksadla Edilen Duâ Babı

3520) .. Aişe (Radtyallâhü anhâydan; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastaya gidip ona duâ ettiği zaman Şöyle niyaz ederdi:

«Bu hastalığı gider, ey insanların Rabbi ve şifâ buyur. Ancak sen şifâ verirsin. Senin şifandan başka hiçbir şifâ yoktur. Hiçbir hasta­lık bırakmayan bir şifâ ihsan eyle.»"

3521) "... Aişe (RadtyaUâkü anhâyâan rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in hastaya nefes etme­si bazen şöyle olurdu t (Mübarek şehâdet) parmağına biraz (müba­rek) tükürüğünü bulaştırarak (ve parmağını toprağa sürerek) :

-Allah'ın ismiyle (şifâ dilerim). Şu, bâzımızın tükürüğü ile karı­şık yurdumuzun toprağıdır, Rabbimizın izniyle hastamızın şif âl an ma­sı içindir» buyururdu."[88][88]

İzahı

Bu hadisi Muslini, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Ne-sâî, Taberânî ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde «Sağ elini ağıran yere yedi defa sür* buyurmuştur. Bir kısım rivayetlerde, - Bismillah'ı üç kez tekrarla ve şu duayı yedi defa söyle» buyurulmuştur.

T i r m i z i' nin rivayetinde Osman bin Ebi'l-Âs «Ve ben o günden beri bunu aile ferdi erime ve başkalarına tavsiye ederim» demiştir.

Bu hadîs, ağrı ve hastalığın giderilmesi için böyle yapmanın ve anılan duayı okumanın faydalı olduğuna delâlet eder.

Osman (Radıyallâhü anh)'m hâl tercemesi 714. hadis bölü­münde geçti.

3523) "... Ebû Saîd(-i Hudrî)  (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine  :

Cebrail (Aleyhisselâm),   Peygamber    (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'e gelerek:

—  Yâ Muhammed, rahatsız mısın? demiş. Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)   (de) :

—  «Evet», demiş. Cebrail (O'na nefes ederek) şöyle demiştir:

«Sana eziyet eden herşeyden kurtulman için Allah'm ismiyle O'na iltica ederim, sığınırım. Her nefsin veya her gözün ya da her hasedçi (çekememezlik ede) nin şerrinden Allah sana şifâ ihsan buyursun. Allah'ın ismiyle şifâ dileyerek sana okurum.»"

3524) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen: Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalığım münâsebe­tiyle beni (bir ara) ziyarete geldi ve bana .

—  «Cebrail'in bana getirdiği bir rukye (hastanın şifâya kavuş­ması dileğine dâir dua)yi sana okumayayım mı?» buyurdu. Ben:

—  Babam ve anam sana feda olsun. Oku, Yâ Resûlallah dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) üç kez şu duayı okudu:

«Şifâya kavuşmanı dileyerek,   Allah'a sığınarak O'nun ismi ile sana okurum. Allah, sendeki her hastalıktan, düğümlere nefes edenbüyücülerin şerrinden ve hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden sana şifâ ihsan buyursun.»"

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir:  Bunun senedinde Asım bin Ubeydillah bin Asım bin Ömer el-Ömeri bulunur. Bu râvi zayıftır.

3525) "... İbn-i Abbâs  (Radıyallâhü anhümâ )'&av\;   Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (torunları)  Hasan ve Hüseyin'e korunmaları için;

-Her şeytan ve zehirli haşerattan ve dokunan her kötü gözden Al-, lah'ın mükemmel olan kelimelerine (yâni Kur'ân âyetlerine veya Al­lah'ın isim ve sıfatlarına) sığınırım» duasını okurdu.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Ve babamız İbrahim, İsmail ve İshâk'a ettiği bu dua ile Allah'a sığınırdı- buyurdu veya «Ve babamız İbrahim, İsmail ve Yakûb'a ettiği bu dua ile Allah'a sı­ğınırdı* buyurdu.

Bu, râvi Vekînin hadisidir."[90][90]

37- Humma Hastalığına Okunan Dua Babı

3526) "... İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'âan rivayet edildiğine göre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve S elle m) onlara humma hasta­lığı için ve ağrılar için şu duayı okumalarını öğretmiştir:

Büyük olan Allah'ın adıyla (şifâ dilerim). Kan fışkırtan damarın şerrinden ve ateşin hararetinden azametli olan Allah'a sığınırım.»

Râvi Ebû Âmir demiştir ki: Ben bunda halka muhalefet ederek; j}*i = "Naaâr'in1* kelimesi yerine; jCC derim.

Abdurrahman bin İbrahim ed-Dımışkî ... senediyle bunun mislini Peygamber (Sallaîlahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet etmiş ve;

— «Kanı sesli çıkan damarın şerrinden» demiştir."[92][92]

38- Şifâ Maksadıyla Hastaya Okunduğunda Üflemek Babı

3528) "... Aişe  (Radtyallâhü ankâ)'â&n;  Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şifâ dileğiyle Allah'a sığınarak hastaya okurken üflerdi."

3529) "... Âişe (Radtyallâhü anhâ)'dan; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalandığı zaman kendi üzerine Muavvİze sûrelerini okurdu ve ûflerdi. (Son hastalı­ğında) ağrısı şiddetlenince ben O'na (Muavvize sûrelerini) okur ve bereketini umarak O'nun eliyle vücûdunu sıvardım."[94][94]

Hadîslerden Çıkan Hükümler:

1. Hastalanan kişinin kendi üzerine   İhlâs,   Felâk've N â s   sûrelerini okuması ve okurken ellerine üfleyip, elleriyle vücû­dunu sıvaması müstehabtır.

2. Hastaya başkasınm bu şekilde okuyup üflemesi müstehabtır.

3. Hasta, kendisine okuyacak kimseden faziletçe, ilim ve tak­vaca üstün durumda ise; okuyucu anılan sûreleri okurken hastanın ellerine üflemeli ve hastanın elleriyle vücûdunu sıvamahdır.   Çünkü Âişe    (Radıyallâhü anhâ) böyle yapmıştır.[96][96]

İzahı

Hadiste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Humre t Bir hastalık ismidir. El-Müncid'de: Bu hastalık vebâ/nın bir çeşididir, ateş yapar, deride yer yer kızartılara sebebiyet verir ve mikroplan; vücuddaki yara, bere veyâ»derideki tahrişli yerlerden vü­cûda girer, denilmiştir..

Ruka i Rukye'nin çoğuludur. Hattâbi: Yasak kılınan Ruk-ye, anlamı bilinmeyen lâflarla yapılanıdır. Hastanın şifâya kavuşma­sı için anlamı bilinmeyen kelime ve cümlelerle nefes etmek, sihir ve­ya küfrü gerektiren lâfları içerebilir. Bu itibarla yasaktır. Ama anla­mı bilinen ve Allah'ın isim ve sıfatlarını içeren okumalar yasak de­ğildir, bilâkis müstehab ve mübarektir, demiştir. Rukye ile ilgili ge­rekli bilgi bundan önceki bâblarda verilmiştir. Hülâsa şudur: Âyet­ler, Allah'ın isim ve sıfatları ve özellikle vârid dualarla Allah'a sığı­narak ve şifâyı O'ndan dileyerek hastaya okumak meşrudur. Ama bu­na ters düşen inançla veya anlamı bilinmeyen lâflarla, ya da putlar ve şeytanlar anılarak yapılan rukyeler bâtıl ve haramdır, şirke ka­dar götürür.

Temâim t Temime1 n in çoğuludur. Temime t Çocuklara takılan na­zarlıklar, boncuklar ve meşru sayılmayan muskalar anlamını ifâd« eder. Araplar çocukların boyunlanna boncuklar takarak, bunun on­ları nazardan koruduğu inancında idiler. Oysa nazardan koruyan Al-lah'dır, boncuklar ve nazarlıklar değildir.

Tivele: Hattâbi' nin ifâdesine göre bir nevî sihirdir. Av-nü'1-Mâbud yazarının beyânına göre e 1 - K â r i şöyle demiştir: Tivele, sihrin bir çeşidi veya üzerine sihir okunan ipliktir. Muhab­bet veya başka bir maksadla yazılan sihir ve büyü muskalarına da Tivele denilir, demiştir.

Hadis; hastaya okumanın bir kısmının, nazarlık takınma ve bü­yünün şirk, yâni Allah'a ortak koşmak olduğunu bildirmiştir. Sin­di   bu ifâdeyi şöyle yorumlar:

Yâni, bu gibi işler müşriklerin yapacakları şeylerdir, müslüman-lara yakışmaz. Çünkü bir kimse bu gibi şeylerin etkili olduğuna, yâ­ni takdiri bozabildiğine inanırsa, sakat inanışından dolayı küfre gider. Bir kavle göre bundan ınaksad Allah'a şerik koşmak değil de gizli şirktir, yâni bu gibi işlere tevessül etmek, Allah'a tevekkül et­mek ve O'na dayanmak prensibine ters düşer.

Abdullah İbn-i Mes'ûd (Radıyalâhü anhümâ) 'nın zevcesi Zeyneb bint-i Abdillah es-Sakafiyye (Radıyallâhü anhümâ) 'nın bir hadisini Buhârî ile Müslim müttefikan rivayet etmişler. Ayrıca birer hadisini münferiden rivayet etmişlerdir. Sünen sâhibleri de onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. Kavileri oğlu Ebû Ubeyde ve Büsr bin Said' dir. Zeyneb (Radıyallâhü anhâ) 'nın babasının isminin Muâviye olduğunu söyleyenler de vardır.[98][98]

İzahı

Zevâid nevinden olan bu hadîste geçen Vahine: Omuzdan ele ka­dar uzanan bir damar manasınadır. Bir kavle göre ise kol kısmında görülen bir ağrı ve hastalıktır. Bir nevi boncuk, kola takılır ki ona Vahine boncuğu denilir. Sindi: Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmVin adamın kolundaki tunç halkayı çıkarmasını emretmesinin sebebi şudur. Adam bu halkanın kendisini elemden koruduğuna ina­nıyordu. Bu itibarla o halka yasaklanmış boncuk ve muska mâhiye­tini taşıyordu, demiştir.[100][100]

İzahı

Bu hadisin başkaca kim tarafından rivayet edildiğine bakılma­lıdır. Hacıların Kurban bayramının ilk günü Akaba cehresine taş atmalan ile ilgili bilgi 3030 ve 3031 nolu hadisler bölümünde ve­rilmiştir. Oradaki 3031 nolu hadis, bu hadisin râviyesi Ümmü Cündüb    (Radıyallâhü anhâ)'ya aittir.

Bu hadis, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in büyük bir mucizesini ifâde eder. Ayrıca deli ve sar'a hastalığına tutuhi». kim­senin şifâya kavuşması İşin Allah'a sığınarak duâ etme ğun'a delalet eder. Böyle bir hastaya nefes etmenin hı baş[102][102]

İzahı

Bu hadis, 3501 numarada geçti ve gerekli izah orada yapıldı. Bu itibarla burada tekrarlamaya gerek yoktur.[104][104]

İzahı

Bu hadîsi Buharı ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Hadiste geçen Tafeyteyn: Tufeyt'in tesniyesidir. Tıtfeyt, daha ziyâde Yemen tarafında yetişen Mukul ağacının yaprağıdır. Bu hadiste öldürülmesi emredilen yılan nevinin arkasındaki iki beyaz veyA si­yah çizgi bu yaprağa benzediği için ona Zıt-Tofeyteya ismi verilmiş­tir.

E 1 - H â f ı z ' in el-Fetih'te İbn-i Abdilber' dan nak­len ve Sindi1 nin beyânına göre bu çizgiler beyasrjır. AvaAl-Mabûd yazan ile Tuhfe yazarının beyânlarına göre ise siyahtır, diğim kanâate göre söz konusu çizgiler bu nevî yılanların beyaz, bâzısında siyah olur.

Bu nevi yılanları öldürme gerekçesi hadiste beyân edilmiştir. O da insanın gözünü kör etmesi ve hâmile kadınm bebeğini düşürme-sidir. Hadîsin açıklamasında âlimler şöyle demişlerdir: Yâni, bu ne­vi yılana bakan insanın gözü kör olur ve bakan kadın hâmile ise bebeğini düşürür. Bu durum, yılanın taşıdığı zehrin korkunç bir özel­liğidir.

Hadîsin; cümlesi şöyle de yorumlanmıştır: Çün­kü bu nevî yılan insanın gözünü kasdederek onu sokmak ister.

Tuhfe yazan bu arada şöyle der: Anlatıldığına göre ETâ deni­len yılana hâmile kadın baktığı zaman kapıldığı dehşetten dolayı der­hal çocuk düşürür. Bâzı yılanlar vardır ki onlara bakıldığı zaman bakanın gözleri kör olur. Nâzür denilen yılan nevi bir insana bak­tığı zaman o insan derhal ölür ve diğer bir nevi yılan vardır ki se­sini işiten insan derhal Ölür.

Bu nevi yılanı öldürme gerekçesini ifâde eden cümlelerin Resul-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmJ'in buyruğu mu. yoksa  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nın sözü mü olduğuna dâir müellifimizin riva­yetinde açık bir belirti yok ise de, Buhâri ve Müslim'in rivayetlerinde anılan cümlelerin Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in buyruğu olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu itibarla tercemede buna işaret ettim.

Yılanları öldürmek hakkında umûmi emir bunu takip eden hadis­te bulunduğu gibi, başka hadislerde de vardır. Bu hadiste ise zara­rı çok olduğu için özellikle bu nevî yılanı öldürmek emri verilmiştir. Geniş bilgi bunu takip eden hadîsin izahı bölümünde verilecektir.

3535) "... Sâlim'in babası (Abdullah bin Ömer) (Radıyallâhü an/tüm)'-den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurmuştur :

Yılanları öldürünüz ve (Özellikle) ZTt-Tufeyteyen (yâni arkasın­da beyaz veya siyah iki çizgi bulunan) çeşidini ve kuyruksuz nevini öldürünüz. Çünkü bu iki nevi yılan gözün nurunu giderir ve gebe ka­dının bebeğini düşürürler."[106][106]

43- (Bîr Şeyi)  Uğurlu Saymaktan Hoşlanan Ve (Bir Şeyi) Uğursuz Saymaktan Hoşlanmayanın Babı

3536) "... Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a»*)Jden; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) güzel tefeüül (yâni bir şeyi uğurlu, hayırlı saymak) dan hoşlanır ve tıyere (yâni bir şeyi uğursuz saymak) dan hoşlanmazdı."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvtleri sütâ (güvenilir) zâtlardır.

3537) "... Enes (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine göre; Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Hastabğm (bizatihi, yâni Allah'ın takdiri olmaksızın) bulaşıcılığı yoktur, tıyere (yâni bir şeyi uğursuz saymak) da yoktur. Ben yararlı tefeüülü (yâni bir şeyi uğurlu saymayı) severim/1

3538) u... Abdullah (bin Mes'ûd) (Radtyallâhü anh)'den rivayet edil< ğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Tıyere (yâni bir şe uğursuz saymak) bir nevî şirk (Allah'a ortak koşmak) tır, buyurd Halbuki bâzı şeyleri uğursuz sayma duygusu az da olsa kalbinde geçmeyenimiz yoktur. Lâkin Allah bu duyguyu tevekkül ile gideri demiştir.[108][108]

İzahı

İbn-i   Abbâs    (Radıyallâhüanhümâ)'nın   İbn-i   Ömer (Radıyallâhü anhümâ) 'nın hadîsleri Zevâid nevindendir.   Ebû   H ü reyre    (Radıyallâhü anh) 'm hadîsi   Buhârî,   Müslim   ve Ebû   Dâvûd   tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadîslerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım t Advâ: Hastalığın bir kimseden başkasına bulaşması demektir. Tıyere: Bundan önceki hadîslerin izahı bölümünde açıklandı. Hâme: Câhiliyyet devri insanlarının uğursuz saydıkları bir gece kuşu veya baykuşa denilir.

Saf er: Kameri aylardan birinin ismidir, Hicrî târihin ikinci ayı­dır. Câhiliyet devri Arapları bu ayı uğursuz sayarlardı.

Cereb: Uyuz hastalığıdır.

Mumrid: Develeri hasta olan kimsedir.

Musıh: Develeri sağlıklı olan kimsedir.

Bu babın 2, 4 ve 5. hadîslerinde hastalığın bulaşıcıuğının olma­dığı bildirilmektedir. Son hadîste ise hasta develerin sağlıklı deve­lere uğratılmaması emredilmektedir. Bundan sonra gelen "Cüzzam hastalığı" bâbındaki birinci hadîste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in cüzzamlı bir hasta ile aynı kabtan yemek yediği ve son hadîste onun cüzzamlı bir kimse ile tokalaşmadığı rivayet edilmek­tedir. B u h â r i' nin cüzzam bahsinde Ebû Hüreyre (Ra­dıyallâhü anh)'den rivayet ettiği bir hadîste;= "ve cüzzamlı kimseden arslandan kaçtığın gibi kaç" Duyurulmuştur.

Yukarıda işaret edilen hadislerin bir kısmında uyuz hastalığı gi­bi bâzı hastalıkların bulaşıcı olduğu anlamı açıkça çıkar. Bu itibar­la hastalığın bulaşıcılığının olmadığını ifâde eden hadîslerden kasde-dilen mânânın şöyle olduğu âlimlerce.belirtilmiştir:

Câhiliyyet devri insanları bâzı hastalıkların Allah'ın takdiri ol­maksızın bir kimseden başka bir kimseye» başka bir deyimle bir canlıdan başka bir canlıya geçtiğini sanıyorlardı. Halbuki bulaşıcı has­talığa yakalanan kimse ise temasta bulunmak hastalığın ona bulaş­ması için âdi bir sebeptir. Te'siri ise ancak Allah'ın takdiri iledir. İs­lâm inancına göre sebepler kendi başlarına bir şeyin meydana gel­mesi için yeterli değildir. Allah'ın takdiri ve hükmü gerekir. Meselâ ateş yakıcıdır, ama yaktıran Allah'tır, yakma fiilinin yaratıcısı an­cak O'dur. îşte hadisin bu cümlesi câhiliyet devrinin bâtıl inanışım reddeder.

3540. hadiste Resûl-i Ekrem'in "hastalığın bulaşıcıhğı yoktur'* bu-yurunca bir adam: Yâ Resûlallah! Deve uyuz olur, sonra deve sürü­sü ondan uyuz olur, demiş. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) de buna cevaben: Bu kader'dir. Yoksa ilk deveyi kim uyuz etti, bu­yurmakla ilk devenin uyuz olmasının bir bulaşıcıhk nedeniyle olma­yıp Allah'ın takdiriyle olduğunu belirtmiş ve uyuz hastalığının başka develere geçmesinin de Allah'ın takdiriyle olduğunu söylemek iste­miştir.

3541. hadiste hastalıklı develerin sağlıklı develere uğratılmaması emredilmiştir. Bu emir muhtelif şekillerde yorumlanmıştır.   Onlar­dan biri şöyledir: Hastalıklı develerin sağlıklı develere uğratılması ve karıştırılması Allah'ın takdiriyle sağlıklı develerin hastalanması­na sebep olabilir. Ama Allah takdir etmezse hastalık sağlıklı devele­re geçmez. Bu inanç, İslâm'daki tevhîd akidesinin gereğidir. İkinci yorum şekli ise şöyledir: Her canlının hastalanması ancak Allah'ın takdiriyle olduğuna rağmen hastalıklı develerin sağlıklı develere ka­rıştırılması sağlıklı deve sahibinin zihnini karıştırabilir ve bir hasta­lığın vuku hâlinde Allah'ın takdirini unutarak bunu tamamen has­talıklı develerden sanır. Böylece tevhîd akidesi sarsılmış olur.

Bundan sonra gelen cüzzam hastalığı bâbmda rivayet edilen ha­dîslerin izahı bölümünde de aym konuya değinilecektir.[110][110]

İzahı

Bu babın ilk hadîsi Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâi, Hâkim ve îbni Hibbân tarafından da rivayet edilmiştir. İkinci hadîs Zevâid nevindendir. Son hadîs Müslim ve Ne-s â i   tarafından da rivayet edilmiştir.

İlk hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in Allah'a güvenip O'na dayanarak cüzzamlı bir adamın elini tuttuğu ve onun­la beraber aynı kabtan yemek yediği; son hadîste ise, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile bey'at etmek, yâni İslâmiyet'i kabul­lendiklerini ve bağlılıklarını belirtmek için Me dîne-i Münev-.; v e r e' ye gelen S a k î f kabilesi hey'etinde bulunan cüzzamlı bir adamın elini tutmak suretiyle değil de ona haber göndermek su­retiyle bey'atleştiğini bildirir.

Bu iki hadîs arasında zahiren görülen çelişki aslında yoktur. Şöy­le ki: Avnü'l-Mabûd yazarının beyânma göre el-Erdebİl! bu konuda şöyle demiştir:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in cüzzamlı adamın elini tutması ve onunla beraber aynı kabtan yemek yemesi, hoşlanıl­mayan durumlara karşı sabır ve metanet gösteren ve kaza ile kader sahasında kendi irâdesini terkeden kimseler hakkında bir örnektir. Sakif kabilesinden cüzzamlı adam hakkındaki buyruk ise hoşla­nılmayan durumlara karşı sabır ve tahammül edemeyen kimseler için meşru bir yol göstermek mahiyetindedir.

N e v e v i de : Cüzzamlı kimseler hakkında muhtelif hadîsler rivayet olunmuştur.   Sakif   kabilesine mensup cüzzamlı adam

hakkındaki hadîs ile;— "Cüzzamh kimseden kaç..." ha­disi sabittir. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in cüzzamlıbir adamla beraber yemek yediğine dâir C â b i r (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi de sabittir. Bu konuda ilim adamlarının ekserisinin söylediği sağlıklı söz şudur: Bu konuda vârid olan ve cüzzamlıdan kaçmayı ifâde eden hadîs ile benzeri hadîslerin diğer hadîslerle men-suhluğu durumu yoktur. Cüzzamlı kimseden kaçma emri vâciblik için değil, müstehablık içindir, ihtiyati bir tedbir mahiyetindedir. Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in cüzzamlı adamla aynı kab-tan yemek yemesi ise bunun câizliğini ifâde etmek içindir, der.

Avnü'I-Mabûd yazarının beyânına göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile beraber yemek yiyen cüzzamlı adamın ismi Muaykib   bin   Ebî   Fâtıma   edDevsî'dır.

S a k î f kabilesine mensup hey'et'in Medînei Münev­ver e ' ye gelişleri ile ilgili bilgi 1345. hadisin izahı bölümünde ve­rilmiştir.

Sindi de bu son üç hadisin izahı ile ilgili olarak özetle şu bilgiyi verir:

Resûli Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in cüzzamlı adamla be­raber aynı kabtan yemek yemesi ve elini tutması, bulaşıcı hastalık­ların ancak Allah'ın takdiri ile bulaşabileceğinin halk tarafından bi­linmesi içindir. (Nitekim O, cüzzamlının elini tutmuş ve yemek ye­diği kaba onun elini sokarak beraberinde yemek yemiş, buna rağmen O, cüzzam hastalığına tutulmamıştır. Demek ki hastalığın bulaşması ancak Allah'ın kaza ve takdiri iledir.)

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in S a k İ f kabile­sine mensup adama anılan biçimde haber göndermesi sebebine gelin­ce bu noktada müteaddid görüşler beyân edilmiştir: Bir kavle göre bunun hikmeti, sahâbüerin cüzzamlı adamı görmesi sonucunda ken­dilerini ondan üstün görme hatâsına düşmesi endişesinin Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından duyulmasıdır. Diğer bir görüşe göre bu emirden maksad, cüzzamlı adamın cemâatin içine gel­mekle mahcup ve müteessir olmasını, üzülmesini önlemektir. Başka bir görüşe göre ise bu emrin hikmeti cüzzam hastalığının başkaları­na bulaşma ortamının hazırlanmamağıdır. Çünkü yukarda da anla­tıldığı gibi bulaşıcı hastalıklar, hastalığın bulaşması için bir sebep­tir.[112][112]

İzahı

Bu hadîs   Buharı,   Müslim,   Ahmed,   Taberâni ve   B e y h a kî   tarafından da rivayet edilmiştir.

Lebid bin elA'sam isimli yahûdînin yaptığı sihir işi­ni Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e bildiren iki zâtın me­lek oldukları Ahmed ve T a b e r â n i' nin rivayetlerinde be­lirtildiği e 1 - H â f ı z tarafından bildirilmiştir. Yine e 1 - H â f ı z' in el-Fetih'te beyân ettiğine göre bu iki meleğin C e b r â î 1 ile Mi­kâil oldukları İbn-i Sa'd'ın munkati, yâni senedinde ke­siklik bulunan bir rivayetinde belirtilmiştir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e gelen iki melekten hangisinin sorular sorduğu ve hangisinin cevablar verdiği hususunu tetkik eden e 1 H â f ı z bu konudaki rivayetleri naklettikten sonra: Bu rivayetlerin tümün­den anlaşılıyor ki sorular M î k â î 1 (Aleyhisselâm) tarafından so­rulmuş, cevablar da Cebrail (Aleyhisselâm) tarafından veril­miştir, der.

Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıkladıktan sonra Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e yapılan sihir olayı ve sihir işi hakkın­da özlü bilgi vermeye çalışalım:

Beni Zürayk, Medine-i Münevvere'de ikâ­met eden Hazreç kabilesinin bir koludur. Bu kol îslâmiyet'i ka­bullenmemekle   H a z r e ç   kabilesinden kopmuştur.

Lebîd bin el-A'sam bu kola mensup bir yahûdf idi. Bâzı rivayetlere göre şeklen müslümanlığı kabullenen münafıklardan idi.

İftâ kelimesinin asıl mânâsı fetva vermektir. Fakat burada; Al­lah'ın, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ettiği duayı ka­bul buyurması veya dileğini yerine getirmesi anlamında kullanılmış­tır.

Istifta kelimesinin asıl mânâsı fetva sormaktır. Burada ise Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Allah'a duâ etmesi veya dilek­te bulunması mânâsında kullanılmıştır.

Matbûb: Sinirlenmiş kimse demektir.

Muşt: Tarak demektir, Muşâta da saç ve sakal tarantısıdır.

Tal'a t Hurma çiçeğidir. Cüff de çiçek kapçığıdır. Müslim'in rivayetinde "Cüff" kelimesi yerine "Cübb" kelimesi vardır. Bu da ay­nı mânâyı ifâde eder.

Hinnâ, kına demektir. Nukaa da kınanın karıştığı ve rengi kır-mıızlaşan su demektir. Davudi demiştir ki: Nukaa, kelimesi ile kınanın yoğurulduğu kabın yıkanmasında kullanılmış olan bulanık su mânâsı kasdedil mistir.

Nevevi, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in sihir malzemesini kuyudan çıkarıp yakmaması için belirttiği gerekçe ile ilgili olarak şöyle der: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), si­hir malzemesini kuyudan çıkartmayı arzulanıamıştır. Çünkü çıkarma­sı hâlinde; müslümanların sihri hatırlaması, böyle işleri yapmaya te­vessül etmesi ve bunu yaymalarından endişelenmiştir. Bu tutum, fit­ne ve fesadın yayılması korkusuyla yararlı bir işi bırakmak kâbilin-dendir, der.

Sünen-i   Ebû   Davud'un   "El-Muavvizeteyn" bâbmda rivayet olunan   Ukbe   bin   Âmir   (Radıyallâhü anh) 'in hadi­sinin şerhinde el-Menhel yazarı 8. cildin 118 -122. sahifelerinde gerek Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e yapılan sihir olayı ve ge­rekse sihrin mâhiyeti, bu konuya ilişkin ilim ehlinin görüşleri ve si­hirbazlıkla iştigal edenlere verilmesi gerekli cezalar hakkında geniş bilgi vermiştir. Oradaki bilgiyi aynen buraya aktarmak bir hayli yer tutacağından bir kısmını nakletmekle yetinmeyi tercih ettim. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler oraya başvurabilirler. El-Menhel yazan bu bölümde özetle şöyle der: Felâk   ve   Nâs   sûrelerinin iniş sebebi şudur: Müfessirle-rin dediği gibi hicretin 7. yılı vuku bulan   H a y b e r   savaşından sonra yahûdilerin ileri gelenleri sihirbaz   Lebîd   bin   e I-A * s a m' in   yanma giderek : Sen sihirbazlıkta hepimizden üstün­sün. Biz   Muhammed    (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e çok sihirler yaptık. Fakat sihirlerimiz O'na tesir etmedi. Bu itibarla O'na tesir, edecek bir sihir yaparsan sana üç dinar altın vereceğiz, dediler. Bu­nun üzerine   Le bid   bu işi kabullenerek Resulûllah (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'a hizmet eden bir yahûdî ile temasa geçti ve onun vasıtasıyla Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in kullandığı bir tarak ile O'nun mübarek saç ve sakalının tarantısından bir inik-dan ele geçirebildi ve sihir malzemesi olarak kullandı. Yapılan sihir 40 gün sürdü. Bir rivayete göre 6 ay sürdü. Başka bir kavle göre bir yıl sürdü. En kuvvetli rivayet sonuncusudur. Sonra Muavvizeteyn, yâni   Felâk   ve   Nâs   süreleri indi ve Peygamber (Aleyhi's-salâ-tü ve's-selâm) bu iki sûreyi okumakla şifâya kavuştu.

(El-Menhel yazan bu arada  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nın bu babımızda rivayet olunan hadisini nakleder.)

Bâzıları sihir etkisinde kalmanın peygamberlik şanına uygun ol­madığı gerekçesiyle bu hadisi kabul etmek istememişler ise de bu gö­rüş sahih hadîsler ve sahâbilerin icmâ'ı ile reddolunmuştur. tleri sü­rülen gerekçe de vârid ve tutarlı değildir. Çünkü yapılan sihir Pey­gamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in kalbine ve aklına en ufak bir etki yapmamış, sâdece vücûdunda rahatsızlığa yol açmıştır. Nefret ettirici olmayan bir takım mutad hastalıklara yakalanmak peygambeı lik makam ve görevine gölge düşürmediği gibi sihir olayı dolayısıyla duyulan vücut rahatsızlığı da peygamberlik şanına gölge düşürmez. Nitekim  i ş e (Radıyalâhü anhâ) 'nın bu hadisinde belirtildiği gi­bi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in rahatsızlığa bir süre sabrettikten sonra bir gün veya bir gece şifâya kavuşmak için üç kez Allah'a duâ etmesi, gelen Cebrail ile Mikâil (Aley hisse-lam) 'in görüşmelerini aynen  i ş e' ye nakletmesi ve olup biten­leri A i ş e' ye anlatması, söz konusu rahatsızlığın sâdece bedeni­ne etki yaptığı, fakat mübarek kalbine ve aklına en ufak bir etki yap­madığına açıkça delâlet eder.

(El-Menhel yazan bu noktayı te'yiden Kadı lyâz, imâm M e ' z e r i ve başka âlimlerden naklen açıklamalar yaptıktan son­ra sihir işi hakkında özetle şu bilgiyi verir) :

Sihir t Arap dilinde sebebi gizli ve ince olan iş anlamında kulla­nılır. Gözbağcılık, hilekârlık, aldatmak mânâlarına gelir. Sihir keli­mesi olağan üstü hallere benzeyen acâib durümlan ve işleri göster­me anlamında da kullanılır. Cumhûr'a göre sihirbazlık işi, olağan üs­tü bir şeydir. Birtakım özel işlemler yapmak suretiyle kötü ruhlu in­sanlarda görülür. Sihir işinde başarılı olabilmek için söz, fiil, hareket ve itikad açısından pis ve çirkin davranmak suretiyle şeytana ya­kınlık peyda etmek gerekir. Şöyle ki: Küfür ve Allah'a ortak koş­mayı, şeytanı övmeyi ve isteklerine âlet etmeyi ifâde eden sapık lâfla­rı içeren muskacılık, üfürükçülük etmek, yıldızla tapınmak, devamlı cünüp durmak, fısk ve fücuru, her çeşit kötülüğü işlemeyi alışkanlıkhâline getirmek ve şeytana yaklaştırıcı her işi benimseyip ona sem­pati ve sevgi beslemek yolunu tutmak gerekir. Böylece her açıdan sapıklık çukuruna ve bataklığına düşen kimse şeytanlarla işbirliği hâline girmiş olur ve sihirbazlığı elde edebilir. Melekler, ibâdetlere ve Allah'a yaklaştırıcı hayırlı işlere devam etmek suretiyle kendile­rine benzeyen velilere, mübarek ve üstün mü'minlere yardımcı ol­dukları gibi şeytanlar da kötülüklerde kendilerine benzeyen fena ruhlu insanlara yardımcı olurlar.

Sihirbazlar yukarda belirtilen alâmet ve işaretlerle, peygamberler ve velîlerden ayirdedilir. Bu itibarla sihirbaz kişinin gösterebileceği olağan üstü bir hâl, mucizelerden ve kerametlerden ayırdedilir ve aralarında bir benzerlik kalmamış olur. Durum bu olunca. Mute­zile mezhebi mensuplarının: Eğer şeytanlar aracılığıyla gayıbdan haber vermek ve olağan üstü bir hâl göstermek insanlar için müm­kün olsaydı, sihirbazlık yolu ile peygamberlik yolu, başka bir deyim­le sihir ile mucize biribirinden ayırdedilmezdi, şeklindeki iddiaları reddedilmiş olur.[114][114]

Sihirbaza Verilecek Cezaya Âit Görüşler:

1. Ebû   Hanife'ye   göre sihirbazlığı sübût bulan kimse mutlaka öldürülür ve ben bu işi bırakacağım, bundan tevbe ediyo­rum gibi savunmaları kabul olunmaz. Fakat bir adam ben bir za­manlar sihirbazlık ediyordum, ama bir süreden beri bu işi tamamen bırakmışım, derse ifâdesi kabul olunur ve öldürülmez.

2. Ş â f i î ' ye   göre sihirbaz kişinin ettiği işte küfrü gerekti­ren bir şey varsa öldürülür, aksi takdirde öldürülmez. Ancak ettiği sihirle bir kimsenin ölümüne sebebiyet verdiği sübût bulursa kısas yoluyla öldürülür.

3. Mâlik   ve arkadaşlarına göre sihirbaz kişi kâfirdir, tev­be etmesi teklifi yapılmaksızın derhal öldürülür.

4. H a n b e 1 î   mezhebine göre sihir ilmini öğrenmek veya öğ­retmek haramdır ve bunun helâl olduğunu iddia etmek küfürdür. Çünkü haramhğı Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Keza, sihirbaz kişi gaybı bildiğini iddia ederse bununla kâfir olur.

Sihirbazı öldürmeyi emreden hadisler el-Menhel'de bu bahiste rivayet olunmuştur. Buraya aktarmaya gerek görmüyorum. Arzu edenler oraya müracaat edebilirler.

Er-Ravdatü'n-Nediyye'de beyân edildiğine göre Hulefâ-i R â ş i d î n (Radıyallâhü anh) devrindeki uygulama sihirbazları öldürmek biçiminde devam etmiştir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in kendisi hakkında sihir yapmış olan L e b î d isimli mel'ûn yahûdiyi öldürmemesi sebebine gelince; siharbazı öldürme hükmü bu olaydan sonra konul­muş olabilir. Ya da o esnada yahûdîler güçlü ve kuvvetli oldukları için onlardan müslümanlara büyük bir zararın gelmesi endişesiyle o gün için bu hükmün tatbiki Şâr-i Hakim tarafından ten-sib buyurulmamıştır.

3546) "... İbn-İ Ömer (Radtyallâhü ankümây&ân rivayet edildiğine göre; Ümmü Seleme (Radtyallâhü anhâ) :

Yâ Besûlallah! Yediğin zehirli koyun (etin) den dolayı her yıl hastalanıyorsun, dedi. Eesûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Âdem kendi çamurunda (yâni yaratılışı henüz tamamlanmamış) iken hakkımda yazılmış olan mikdar ne ise o zehirli koyundan ba­na ancak o kadar hastalık isabet eder, buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde Ebû Bekir el-Ansİ bu­lunur. Bu râvl zayıftır.[116][116]

46- Korkmak, Gece (Yatakta Sağa Sola Dönüp) Uyuyamamak Ve Şerrinden Allah'a Sığınılan Şeyler, Babı

Bu babın başlığında geçen "Feza" bir şeyden korkmak, Ende ise gece uykusunun kaçması, yatakta sağa sola dönüp durmak bir tür­lü uyku uyuyamamak demektir.

3547) "... Havle bint-i Hakîm (Radtyallâhü anhâ)'d&n rivayet edildiği­ne göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Biriniz bir konağa indiği zaman

-Yaratıklann şerrinden Allah'ın tamam olan kelimelerine sığınırım» derse oradan gidinceye kadar o konakta hiçbir şey o kimseye zarar veremez."[118][118]

İzahı

Bu iki hadis notlarda belirtildiği gibi Zevâid nevindendir. Birin­ci hadis namazlardaki vesvesenin şeytândan geldiğine ve Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bir mucizesine delâlet eder. İkin­ci hadîste geçen "Lemem" bir nevi delilik ve cin çarpması mânâla­rına gelir. Kamus sahibi böyle açıklamıştır. Bu hadîs de hem Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bir mucizesini ifâde eder. Hem de delilik, cin çarpması ve sara gibi bir hastalığa tutulan kimseye hadişte anılan âyetleri okumak suretiyle Allah'a sığınarak şifâ dileme­nin müstahablığına delâlet eder.

Hadîste anılan sûreler ve âyetler şunlardır: Fatiha sûresi­nin tamâmı, Bakara sûresinin 1, 2, 3, 4, 163, 255, 284, 285 ve 286. âyetleri, Âl-i îmrân sûresinin 18. âyeti, A' r â f ' sûresinin 54. âyeti, M ü' m i n û n sûresinin 117. âyeti, Cin süresinin 3. âyeti, S â f f â t sûresinin 1 -10. âyetleri, Haşir sûresinin 22, 23 ve 24. âyetleri,   îhlâs,   Felâk   ve   Nâs   sûreleri.

Yukarda işaret edilen sûrelerin ve âyetlerin tamamını ve meal­lerini öğrenmek, okumak isteyenler Kur'ân-ı Kerîm e ve tefsire bak­sınlar.

[2][2]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/187-188.

[4][4]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/190-192.

[6][6]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/192.

[8][8]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/194.

[10][10]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/196-197.

[12][12]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/198.

[14][14]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/199-200.

[16][16]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/201-202.

[18][18]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/203-204.

[20][20]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/205-206.

[22][22]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/207-209.

[24][24]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/212.

[26][26]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/214-215.

[28][28]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/216-217.

[30][30]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/218-219.

[32][32]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/220-221.

[34][34]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/222-223.

[36][36]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/224-225.

[38][38]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/227-228.

[40][40]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/229.

[42][42]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/230.

[44][44]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/232-234.

[46][46]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/236.

[48][48]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/239-240.

[50][50]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/240-242.

[52][52]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/244.

[54][54]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/247-248.

[56][56]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/248-250.

[58][58]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/251-252.

[60][60]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/253-254.

[62][62]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/256-257.

[64][64]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/258-259.

[66][66]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/260-261.

[68][68]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/263.

[70][70]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/264-265.

[72][72]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/265-266.

[74][74]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/266-267.

[76][76]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/268-270.

[78][78]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/273-274.

[80][80]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/275-276.

[82][82]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/277.

[84][84]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/279-281.

[86][86]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/283.

[88][88]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/284-286.

[90][90]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/289-290.

[92][92]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/291-292.

[94][94]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/293-294.

[96][96]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/295-296.

[98][98]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/297-298.

[100][100]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/299-301.

[102][102]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/302.

[104][104]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/302-303.

[106][106]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/304-305.

[108][108]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/307-310.

[110][110]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/311-313.

[112][112]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/315-316.

[114][114]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/320.

[116][116]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/322-323.

[118][118]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/324-327.

[119][119]Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/327-328.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

24 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk