Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceTicaretler Hadisleri

Ticaretler Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 1
En KötüEn İyi 

TİCARETLER KİTABI 6

1- (Rızık Teminî İçin Meşru) Çalışma Yollarına Teşvik Babı 6

2- Rızık Aramada İktisad (İfrat Ve Tefritten Sakınmak)  Babı 8

3- Ticârette (Günahlardan) Sakınma Babı 9

4- Adama (Meşru)  Bir Yönden Bir Rızık Verilince O Yönü Bırakmasın, Babı 10

5- San’atlar (A Ait Gelen Hadîsler) Babı 10

Bir Canlının Resmî Yarım İse Bu Da Yasak Mı? 13

6- İhtikâr Ve Malı Piyasaya Sürmek Babı 14

7-  (Hastaya Şifâ Dileği Île) Okuyanın Ücret Alması Babı 15

8- Kur'an Öğretmek Karşılığında Ücret Almak Babı 17

Suffe Ehlî Hakkında Birkaç Söz 18

9- Köpek Bedelinden, Fahişenin Fuhuş Kazancından, Kâhinin Ücretinden Ve Erkek Hayvanı Dişiye Çektirme Bedelinden Nehiy Babı 18

10- Hacâmet Edenin Kazancı Babı 20

Âlimlerin Hacamat Kazancına Ait Görüşleri 21

11- Satılması Helâl Olmayan Şeyler Babı 21

Pislenen Yağlar Ve Diğer Maddelerin Hükmü. 22

12- Münâbeze Ve Mülâmese (Denîlen Satışlar) Dan Nehiy Hakkında Gelen Hadîsler Babı 23

13- Adam (Dîn) Kardeşinin Satışı Üzerine Satış (Yapmasın) Ve Onun Pazarlığı Üzerine Pazarlık Etmez  (Etmesin)  Babı 24

14- Necş (= Müşteri Olmadığı Halde Öyle Görünüp Kasıtlı Olarak Fiyat Artırman) İn Yasaklanması Hakkında Gelen Hadîsler Babı 24

15- Şehirlinin (Komisyoncu Olarak) Köylünün Malını  (Onun Hesabına) Satmasının Yasaklığı Babı 25

16- Pazara Getirilmek İstenen Satılık Malı Yolda Karşılamanın Yasakuğı Babı 26

17- Satıcı Ve Alıcı Bîribirlerinden Ayrılmadıkça (Yaptıkları Satış Akdini Kabul Ve Red Hususunda) Muhayyerdirler, Babı 27

18- Hıyar (Muhayyerlik) Satışı Babı 28

19- Satıcı İle Alıcı (Satıştan Sonra) İhtilâfa Düşerler, Babı 29

20- Senin Yanında (= Mülkiyetin Altında) Bulunmayan Bir Mau Satmaktan Ve (Satınalınıp Da Henüz) Teslim Alınmamış Bîr Malın (Başkasına Satılıp) Karından Nehiy Bâbl 31

21- Îki Mücîz (= Yânı Çocuğun Malında Ticarete Mezun Veli) Satış Yaptıkları Zaman Satılan Mal İlk Akid Yapana Aittir, Babı 32

22- Örbân (Kaparo) Satışı Babı 33

23- Bey-İ Hasat (= Çakıl Taşı Île Satiş Yapmak) Ve Bey-İ Gahar (Dışı Müşteriyi Aldatıp İçyüzü Ve Sonucu Meçhul Malı Satmak) Tan Nehiy Babı 33

24- Büyük Baş Ve Küçük Ba$ Hayvanların Karınlarındaki Cenînin Anılan Hayvanların Memelerindeki Sütün Ve Dalgıcın Bir Dalışının Satınaunmasının Yasaklığı Babı 35

25- Artırma Sureti İle Alım Satım Babı 36

26- İkaale  (= Alış Verîş Akdini Bozma)   Babı 37

27- Fiyat Tahdidini Mekruh Görenlerin (Rivayet Ettikleri Hadîsler) Babı 37

28- Alım Satımda Kolaylık Gösterme (Nin Faziletinin Beyânı) Babı 38

29- Pazarlık Etmek Babı 39

30- Alım Satımlarda Yeminlerin Yaşarlığı Hakkında Gelen Hadîsler Babı 41

31- Aşılanmış Hurma Ağaçlarını Veya Malı Olan Köleyi Satan Kimse Hakkında Gelen Hadisler Babı 42

32- Yaş Meyvaları (Yenilmeye)  Elverişliliği Belirmeden Önce (Ağacı Üstünde Ve Ağaçtan Ayri)  Satmanın Yasaklığı Babı 44

33-  (Belirli Ağaçların Gelecek)  Birkaç Yıllık Meyvalarını Satmak Ve Meyvayı  Helak Eden Âfet Babı 46

34- Tartıyı Ağır Yapmak Babı 47

35- Ölçü Ve Tartı (İşin) De Tevakki Etmek (Hiyleden Sakınmak) Babı 48

36- (Alım Satımlarda)  Hiyle Ve Aldatmadan Nehiy Babı 49

37-  (Satın Alınan) Zahirenin (Müşterî Tarafından) Teslim Alınmasından Önce (Bîr Kimseye) Satılmasının Yaşarlığı Babı 49

Bir Malın Teslimi Ne Şekilde Gerçekleşir? 51

38- Mücâzefe Satışı (Götürü Olarak Yapılan Satış)  Babı 51

39- Zahireyi Ölçmekte Umulan Bereket Babı 53

40- Çarşılar Ve Oralara Girmek Babı 53

41- Gündüzün İlk Vaktinde Bulunduğu Umulan Bereket Babı 54

42- Musarrât (= Müşterîyî Aldatmak İçîn) Sütü Sagılmayıp Göğsünde Biriktirilen Hayvan)I Satmak Babı 55

43- Satın Alınan Maldan Elde Edilen Gelir, O Malın Helak Olmasından Sorumlu Olması Nedeni İle (Müşterinin Hakkı) dır. Bâbı 57

44- Kölenin Uhdesi  (Yâni Alıcısının Muhayyerliği Veya Satıcısının Zimmetinde Olduğu Süre)  Babı 58

45- Kusurlu Bir Mal Satan Kimse, Kusuru (Müşteriye) Açıklasın, Babı 59

46-  (Akraba Olan)  Esirleri Biribirinden Ayırmanın Yasaklığı Babı 60

Esir Edilen Aile Ferdlerini Biribirinden Ayırmanın Hükmü Hakkındaki Âlimlerin Görüşleri: 61

47- Köle Satın Alma Babı 61

48- Sarf (Altını Altınla, Gümüşü Gümüşle Değiştirmek) Ve Birisi Diğerinden Miktarca Fazla İken, Peşin De Olsa Mübadelesi Caiz Olmayan Mallar Babı 62

49- Faiz Ancak Veresiyede Vardır, Diyenlerin Babı 67

50- Altın İle Gümüşü Biribiriyle Mübadele Etmek  (Değiştirmek)  Babı 68

Peşin Verilmesi Nasıl Gerçekleşir? 70

51- Gümüş Yerine Altın  (Almak) Ve Altın Yerine Gümüş Almak Bâb1. 70

52- Gümüş Ve Altın Paraları Kesip Kirmanın Yasa Kliği Bâb1. 71

53- Yaş Hurmayı Kuru Hurma İle Satmak Babı 72

54- Müzâbene Ve Mühâkale Babı 74

55- Arâyâ  (Belirli Bîr Kaç Ağacın Üstündeki Yas Hurmayı)   Kuru Hurma Olarak Tahminen Takdir Etmek Suretiyle (Peşîn Kuru Hurma Île) Satmak Babı 76

56- Veresiye Olarak Hayvanı Hayvanla Satmak Babı 78

Yukardaki İki Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri 79

57- Elden Ele (Yânî Satılan Ve Alınanın Îkîsî De Peşîn Olarak) Hayvanları Sayıca Fazla Hayvanlarla Mubayaa Etmek Babı 79

58- Faizin Ağır Bir Günah Olduğunun Beyânı Babı 80

59- Selef (Denilen Satış Nevî) Bilinen Bir Ölçek Ve Bilinen Bîr Tartı İle Ve Malûm Bir Vâdeye Bağlanarak Yapılır, Babı 83

60- Kim Selem Usulü İle Bir Mal Satın Alırsa (Teslim Almadan Önce) Onu Başka Bir Mal İle Değiştirmesin. Babı 88

61- Muayyen Bir Hurma Bahçesinin Ağaçları Meyva Çiçeklerini Çıkarmamış İken Bunun Mahsûlü Olacak Hurmaların Selem Usûlü İle Mubayaası Babı 88

62- Hayvanda Selem Babı 89

63- Şirket (Ortaklık) Ve Müdârebe Babı 91

64- Çocuğunun Malından Adamın Olan Hakkı (nın Beyânı) Bâbı 92

65- Kocasının Malından Kadının Yapabileceği Harcama Bâb1. 94

66- (Sâhîbînîn Malından)   Kölenin  (Bîr Şey) Vermesi Ve Sadaka Etmesi Babı 97

67- Bir Kavme Âît Mâşiye (Koyun. Keçi, İnek, Manda Ve Develer) Veya Bağ - Bahçe Üzerinden Geçen Bir Kimse Ondan Bir Şey Alabilir Mi? Babı 97

68- Mâşiye (Yânî Koyun, Keçf, İnek Ve Deve) Sahibinin İzni Olmadıkça Sütünden İçmenin Yasaklığı Bâbı 100

69- Mâşiye (Yâni Koyun, Keçi, Sığır Ve Deve) Edinme Babı 101

TİCARETLER KİTABI

1- (Rızık Teminî İçin Meşru) Çalışma Yollarına Teşvik Babı

2137) Âişe (Radıyallâhü ankâyâan rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Sal lal!a hu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz erkeğin yediği en helâl lokma kendisinin (meşru) ka­zancından olanıdır. Çocuğu da şüphesiz onun bir kazancıdır.»

2138) Mıkdâm bin Ma'dîkerib ez-Zübeydî (Radtyallâhü arjhyâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur-muştur:

«Erkek kendi el emeğinden daha helâl bir kazanç kazanmamış­tır ve erkeğin kendi nefsi, ailesi, çocuğu ve hizmetçisi (nin nafakası) -na harcadığı mal (onun için) sadakadır.»"

Not; Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun- senedinde İsmail bin Ayyaş bulu­nur. Bu hadîsi Tirmizi, Ebü Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.[2][2]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisi Hâkim de rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. Ancak onun bu sözüne itiraz edilmiştir.

T i r m i z i' nin Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh) 'den merfû olarak rivayet ettiği hadisin meali şöyledir:

«Dürüst ve emin tacir; nebiler, sıddıklar ve şehidlerle beraber­dir.»

Tuhfe yazan şöyle der:

"Tıybi: Yâni ticâretinde dürüstlüğü ve güvenirliği esas tu­tan kimse peygamberler, sıddıklar ve şehidler zümresinde olur. Bu iki temele aykırı hareket eden tacir ise fâsıklar ve âsilerle olur, de­miştir. El-Lemeât yazan da: Yâni anılan yüce dereceye erişmek için dürüstlük ve güvenlik hususunda en üstün dereceye ulaşmaya gay­ret edilmelidir, demiştir."

Tuhfe yazan daha sonra, dürüst ve emin tacirin faziletine âit olup îbn-i Abbâs ve Enes hazretlerinden rivayet edilen hadîsleri nakletmiştir.

S i n d î de: Yâni emin, dürüst ve müslüman tacir, hayırlı mal elde etmek niyeti ile çalıştığı zaman mübarek insanlarla haşrolur. Şu halde, aslında mubah olan bir çalışma iyi niyetle yapıldığı zaman, ibadet sayılır ve böyle çalışan kimse sevab kazanır. Âhirette de ibâ­det ehli ile beraber, olur, demiştir.

2140) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü afsAJ'den. rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallailakü Aleyhi ve Şettem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kocasız fakir kadının ve günlük geçimi olmayan kimsenin nafa­kalarını kazanmaya çalışan müslüman, Allah yolunda savaşan mü-câhid gibi ve gece namaz kılıp gündüz oruç tutan kişi gibidir.»[4][4]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisi A h m e d ve H â ki m de rivayet etmişlerdir. Râvî Muâz bin Abdillah bin Hu-b e y b' in amcasının ismine rastlamadım. Abdullah bin H u b e y b (Radıyallâhü anh) sahâbîdir. Hadîsin ilk râvîsi, ifâde tarzının zahirine göre Muâz'ın amcası, yâni Abdullah'ın kardeşidir. Muhtemelen Abdullah'ın amcasıdır. Câmiü's-Sa-ğîr'de bildirildiğine göre hadisin ilk râvîsi Yesâr bin Abd (RadıyaUâhü anh)'dır. Bu duruma göre müellifimizin rivayetinde "amcası" kelimesi ile kasdedilen zât Yesâr bin Abd (Radı-yallâhü anh) olabilir.

Câmiü's-Sağîr şerhi el-Azîzî'de şöyle deniliyor:

"Ğınâ: Mal ve servettir. Bunu helâl yoldan kazanıp hayır yolla­rına harcayan kişi, bu sahada takva sahibi sayılır. Şu halde meşru yoldan kazanılıp hayır yollarına harcanan varlık, sahibi için bir mah­zur teşkil etmez. Sağlık, servetten daha hayırlı sayılmıştır. Çünkü vücut sağlığı, ibâdetin yerine getirilmesine yardımcıdır."

El-Hafni de i Gönül hoşluğu ve rahatlığı, servetin Allah'ın rı­zâsına uygun harcanması hâlinde önemle aranır. Yâni zengin bir kimse malının bir kısmını Allah yolunda ve O'nun rızâsı uğrunda harcarken gönül hoşluğu içinde ve mertçe yapmalıdır, böyle yapma­sı onun için bir nimettir. Allah yolunda malını harcarken gönül hoşnutsuzluğu ise nefsin habisliğine alâmettir, demiştir.

Sindi de şöyle der: Süyûti: Takvâsız varlık, tehlike­lidir, sahibini helâka götürür. Çünkü, takvâsız kişi malını kazanır­ken bunun meşru veya gayri meşru yoldan gelmesine dikkat etmez. Malın hakkı olan zekât ve benzeri hayırla ilgili görevim yapmaz. Üs­telik malim kısmen de olsa meşru olmayan yollarda kullanır. Mal sâhibiûdö takva duygusu olduğu takdirde anılan sakıncalar gider ve onun yerine hayırlar gelir, demiştir.[6][6] (Radtyallâhü anhyden rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Dünya (malım) taleb etmekte mutedil olun (ifrat ve tefritten sakanın). Çünkü herkes kendisi için yaratılmış olan (dünyalık)a ha­zırlatılmış (durumda) dır.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde bulunan İsmail bin Ay-yfiş tedlisçidir ve bunu an'ane ile rivayet eünişür. Onun kendi beldesi (Şam) hal­kından başkasından olan rivayeti zayıftır.

2143) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sattallahi* Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Kederi en büyük olan insan, dünyasının İşine de âhiretinin işi­ne de Önem veren (olgun) mü'mindir.»

Ebû Abdillah (İbn-i Mâceh) demiştir ki t Bu, garîb bir hadîstir. Bunu yalnız İsmail rivayet etmiştir.»"

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Yezld er-Rakkaşİ, el-Ha-san bin Muhammed bin Osman ve İsmail bin Behr&m bulunur.

2144) Câbir bin Abdillah (Rodtyallâkü anhümâydan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sollollahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ey insanlar! Allah'tan korkunuz ve (dünyalığı) istemekte mu­tedil olunuz (ifrat ve tefritten sakınınız). Çünkü rızkı gecikse bile tamâmını almadıkça hiç bir nefis ölmiyecektir. O halde (rızık tale­binde) Allah'tan korkunuz ve (dünyalığı) istemekte mutedil olunuz (ifrat ve tefritten sakınınız). Helal olan (dünyalığ)ı alınız ve haram olanı bırakınız.»"

Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi zayıftır. Çünkü bunda el-Ve-Hd bin Müslim ve İbn-İ Cüreyc vardır. İkisi de tedlisçi idi. Ebü'z-Zübeyr de onlar gibidir. Üçü de bunu an'ane üe rivayet etmişlerdir. Lâkin bu hadîsi Ebü'z-Zübeyr aracılığı üe Câbir (R^.)'den rivayet etmek hususunda Müellifimiz yalnız değildir Çünkü Ibn4 Hibbân da kendi sahihinde bunu C&bir'den iki senedle rivayet et mistir.[8][8]

3- Ticârette (Günahlardan) Sakınma Babı

2145) Kays bin Ebî Garaza (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken biz (ta­cirler) e simsarlar deniliyordu. (Bir gün) ResûluIİah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) biz (tacirler) e uğradı ve bize bundan daha güzel bir isim vererek i

«Ey tacirler topluluğu! Şübhesiz (çoğu zaman) alışverişde (ya­lan) yemin ve yararsız —boş— lâf bulunur. Bunun için siz ona (yâ­ni alışverişe veya o yalan yemin ile edilen faydasız lâfa) sadaka ka­rıştırınız.»"[10][10] ) (Radıyallâhü anhyûtn rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir:

Biz (bir gün) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile bera­ber (dışarı) çıktık. Baktık ki halk sabah erken alışveriş ediyorlar. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:

Ey tacirler topluluğu! diye seslendi. Onlar gözlerini yukarı kal­dırıp boyunlarını uzatınca Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) :

«Şübhesiz tacirler kıyamet günü fâcirler olarak diriltilirler. An­cak, Allah'tan korkup yeminine bağlı kalan ve sözünde doğru olan tacirler bunun dışındadır, buyurdu.*"[12][12]

4- Adama (Meşru)  Bir Yönden Bir Rızık Verilince O Yönü Bırakmasın, Babı

2147) Enes bin Mâlik (RadtyaUâhü anh)Jâen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SallaÜahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Meşru) bir işten( bir nzık) kazanan kimse o işe devam etme­lidir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Ferve Ebû Yû-nus'un sıkalığı hususunda ihtilâf olduğunu Zehebl el-Kâşifde söylemiştir. El-Ezdi de onun zayıf olduğunu söylemiştir. İbn-i Hibbân ise onu sikalar arasında anmış* ür. Havilerden Hilal bin Cübeyr el-Basrİ'yi îbn-i Hibbân sikalar arasında zikret­miş ve: Hilal, Enes'ten rivayette bulunmuştur, eğer kendisi Enes'ten hadis İşitmiş ise..., demiştir.[14][14]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadîsi A h m e d de rivayet etmiştir. Bu hadîsi Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'dan rivayet eden N â f i hakkında Hulâsa sahibi sadece bu zâtın Âişe' den rivayette bu­lunduğunu ve râvîsinin de Zübeyr bin Ubeyd olduğunu söylemekle yetinmiştir. N â f i isimli bir kaç sahâbî ve Tabii var­dır. Bu râvî hakkında başkaca bilgi verilmemiştir.

Hadîsin son cümlesinin, şeklinde olduğuna dâir tereddüt râviye aittir. Mânâ bakımından iki cümle arasın­da bir fark yoktur, denilebilir.

Hadisin mânâsı açıktır. Şu halde bir mü'min meşru olmak kay­dı ile herhangi bir yoldan geçimini sağladığı ve varlık kazandığı za­man o yolu bırakmamalıdır, çalışmasını o yolda sürdürmelidir. £n-cak o yolla para kazanmak ve geçim sağlamak güçleştiği takdirde, başka bir yöne başvurmalıdır. Çünkü rızık kapıları pek çoktur. EI-Azîzî bu hadîsin açıklamasını yaparken bu münâsebetle şu mealde­ki hadisi nakletmiştir:

«Bütün beldeler Allah'ındır. Halk da Allah'ın kullarıdır. Bu iti­barla sen nereyi iyi ve uygun görürsen orada ikâmet et ve Allah Teâlâ'ya hamdet.»[16][16]

İzahı

Bu hadisi B u h â r î de rivayet etmiştir. Karârît kelimesi ki-rât'ın çoğuludur. Kırat, bir dinar'm yirmide biri veya yirmi dörtte bindir

Hadîsin zahirine göre Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ücretle koyun sürüsü gütmüştür. Müellifin şeyhi S ü v e y d' in "Yâni her koyun bir kîrât karşılığı (nda gütmüş) idi" sözü bu mânâ­yı kuvvetlendirmektedir.

Buhâri' deki rivayette; it j\p Jf- = -Karârît üzerine» ifâ­desi kullanılmıştır. Bâzı hadîs sarihleri bu ifâdeyi de buradaki ifâde gibi yorumhyarak "Yâni karârît denilen para karşılığı" demişlerdir.

Bâzı âlimler de hadisteki Karârît kelimesini para çeşidi değil de bir mevki ismi olarak yorumlamışlardır. Bunlara göre Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)  Karârît denilen semtte koyun güttüğünü ifâde etmiş ve Peygamber ücretle koyun gütmemiştir. O, kendi koyunlarını gütmüştü. Eİ-Fetih yazarının beyanına göre I b.r ahim el-Harbî, Karârît'in Mekke'de bir semtin ismi ol­duğunu, hadîste bu mânânın kasdedildiğini ve gümüşten olan para çeşidinin kasdedilmediğini söylemiştir. İbnü'l-Cevzi de ken­di üstadı olan İbn-i Nâsır'a uyarak İbrahim el-Har-b i' yi tasvib etmiş ve îbn-i Mâceh'in şeyhi ^an S ü -v e y d' in bu hadisin sonundaki yorumunun hatâ olduğunu söyle­miştir.

EI-Fetih yazarı ilk yorumun, yâni karârît'in bir semtin adı olma­yıp bir para birimi olduğunun tercih edildiğini söylemiştir. Yâni S ü -v e y d ' in tefsirinin daha isabetli olduğunu savunmuş, gerekçe ola­rak da Mekke halkının K a r â r i t isimli bir semti tanıma­malarını göstermiştir. İkinci yorumu destekleyenler N e s â i' nin rivayet ettiği bir hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve'sselâm) 'in:

«Musa koyun güderken peygamber oldu, Dâvûd da koyun güder­ken peygamber oldu, ben de ehlimin koyununu Ciyâd'da güderken Peygamber olarak gönderildim.» buyurduğunu ve bu hadîsin Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in ücretle değil de kendi ehlinin koyununu güttüğünü gösterdiğini söylemişler ve bu hadîsin, S ü-vey d'in yukardaki yorumunu reddettiğini iddia etmişler ise de bu hadîs, Süveyd'in yorumunu reddetmez. Çünkü Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in kendi ehlinin koyununu C i y â d denilen semtte ücretsiz ve başkalarının koyunlarını Karârı t denilen para birimi karşılığında gütmüş olması mümkündür. N e s â î' nin rivayet ettiği hadiste buyuruları «Ehlimin koyununu» ifâdesi ile Mekke ehlinin kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü Mek­ke ehli bir bakıma Resûl-i Ekrem (Aleyhi 's-salâtü ve's-selâm)'in ehlidir. Bu takdirde iki hadis birleşmiş olur. Birisinde O'nu, koyun sürüsünü ücretle güttüğünü, diğerinde de koyun gütme semti bildi­rilmiş olur.

K a r â r i t kelimesinin bir semtin ismi anlamında kullanıldı­ğını savunanlardan bâzısı kendi yorumunu teyid mâhiyetinde 'şöyle derler:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in ücret karşılığı kim­senin koyununu gütmediğinin bilinmesidir.

Siyer kitablannda belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-şalâ-tü ve's-selâm) koyun güderken 20 küsur yaşında olduğu anlaşılmak­tadır.

Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in peygamberlik döne­minden önce koyun gütme işinde çalışmalarının hikmet ve sebebi hakkında da el-Fetih yazarı özetle şöyle der:

Peygamberler'in peygamberlik döneminden önce koyun gütme arzusunun Allah tarafından onların kalblerine ilham edilmesinin hik­meti hakkında âlimler şöyle demişlerdir:

Ümmetlerinin işlerini tedvir etmekle görevlendirilmeden önce buna hazırlanmak üzere koyun gütmekle görevlendirilmişler ki; ya­vaş yavaş buna alışsınlar. Koyun gütmek sureti ile yaratıklara şef­kat ve merhamet duyguları artar, koyun güderken dağılan sürüyü toplamak, bir otlaktan başka bir otlağa götürmek, onları sulamak, hırsız ve yırtıcı hayvanlardan korumak, büyük bir sabır ve yumuşak huyluluk ister. Koyunların huylan değişik olur, zayıf bir yaratık ol­masına rağmen yaylanırken diğer hayvanlardan fazla dağılırlar. Bu da onlara müsamaha etmeyi gerektirir. İşte koyunları sabır, şefkat, merhamet ve müsamaha ile gütmeye alışan ve bu güzel duygularla cihazlanan peygamberler, değişik huylu, idrak ve akıl açısından bir­birinden farklı insanları bir ideal etrafında toplamaya, kusurlarını hoş görü ile karşılamaya, eksiklerini sabırla onarmaya ve onları idare etmeye alışmış olurlar.

Gütme işinde koyunların tercih edilmesinin sebebine gelince ko­yun diğer hayvanlardan daha zayıftır, yaylanırken develere ve sığır­lara nisbeten daha çok dağılır, buna rağmen onları toplamak deve­leri ve sığırları toplamaktan daha kolaydır, çobana daha itaatkârdır.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tüm mahlûkatın en üstünü olduğu halde çobanlık ettiğini anlatması O'nun yüksek tevâ-zuunu ve Allah'ın kendisine verdiği nimetleri dile getirmek içindir.

2150) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü a«A)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(Peygamberlerden) Zekeriyyâ (Aleyhisselâm) marangoz idi.-"[18][18]

İzahı

Bu hadisi Buhâri ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Hadîste geçen Suret kelimesi umumidir. Yâni gölgeli olan heykel gibi şekiller olsun, gölgesiz olan fotoğraf gibi resimler olsun, hepsinin hükmü aynıdır. Âlimler buradaki yasağı canlıların resim ve heykel­lerine yorumlamışlardır. Yâni cansız olan ağaçlar, dağlar ve diğer cisimlerin resim ve heykellerin, bu yasağa girmediğini ifâde etmiş­lerdir.

N e v e v 1   bu hadîsin şerhinde şöyle der:

'Her hangi bir canlının resim veya heykelini çizmek şiddetle ha­ramdır ve büyük günahlardandır. Çünkü bu ve benzeri hadîslerde bunlar hakkında ağır tehdldler Duyurulmuştur. Anılan şekiller önemli maddelerle veya önemsiz maddelerle yapılmasında, keza saygı du­yulmak veya hakir gösterilmek üzere yapılmasında bir fark yoktur. Her hali ile mutlaka haramdır. Çünkü bunda Allah Teâlâ'nın yara­tıklarına benzetme vardır. Anılan resimler, elbisede olsun, yaygı, pa­ra, kab, duvar üzerinde veya başka şeyde olsun fark etmez. Fakat ağaç gibi cansız varlıkların resimlerini çizmekte bir sakınca yoktur. Resim yapmanın hükmü budur.

Resimleri edinmeye ve kullanmaya gelince, her hangi bir canlı­nın resmini duvara asmak, giyilen elbise üzerinde bulundurmak gi­bi hakaret sayılmıyacak durumda kullanmak ve edinmek haramdır. Eğer yere serilen yaygı veya yaslanılan yastık gibi bir şey üzerin­de olup hürmet edilmiyecek ve hor kullanılacak bir durumda ise bu tür resimleri kullanmak haram değildir. Lâkin böyle tahkir edilecek şekildeki bir resim bulunduğu yere rahmet meleklerinin girip girme­diği hususunda ihtilâf vardır.

Yukarda anlattığım hususlarda gölgesi olan şekiller ile gölgesi olmayan şekiller arasında bir fark yoktur. Bu mesele hakkındaki gö­rüşümüz budur. Mezhebimizin görüşü de budur. Sahâbîler, Tabiiler ve onlardan sonra gelen alimlerin cumhurunun kavli de budur. Sevri, E b û Hanife ve Mâlik ile diğer ilim ehlinin mezhebi de budur.

Selef âlimlerden bazısı: Yasaklanan suretler, gölgesi olan şekil­lerdir. Gölgesiz resimler için bir sakınca yoktur, demişler ise de bu görüş bâtıldır. Çünkü Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'm iti­raz ettiği resim bir perde üzerinde idi. Bunun gölgesiz olduğu açık­tır. Kaldı ki diğer bâzı hadîsler umumîdir.

Z ü h r î de: Suretler hakkındaki yasak, umumîdir. Böyle re­simli bir şeyi kullanmak ve böyle resimlerin bulunduğu eve girmek de yasaktır. Resim bir elbise üzerinde işleme şeklinde olsun, başka şekilde olsun fark etmez, keza duvarda olsun, elbisede olsun veya hor kullanılan bir yaygı üzerinde yahut hor görülmiyecek tarzda bu­lundurulsun hepsi yasaktır. Çünkü hadîsteki hüküm umumîdir, de­miştir.   Z ü h r î' nin   bu görüşü de kuvvetlidir.

Bâzıları da *. Elbise üzerinde bulunan resimler yasak değildir. Du­varlar üzerinde olan resimler ve heykeller ise yasaktır, demiştir.

Gölgesi bulunan kısmın haramhğı ve bunu bozmanın gereklili­ği üzerinde ilim ehli icmâ etmiştir.

Kadı I y â z: Kız çocukların oyuncağı olan bebeklerin bu hükmün dışında olduğunu söylemiştir. Çünkü bu hususa ruhsat veren hadisler vardır. Fakat   imam   Mâlik,   bir babanın kız ço­cuğuna bebek almasının mekruhluğuna hükmetmiştir, demiştir."

N e v e v i' den naklen verilen bilgi burada bitti. Bebeklerle ilgili geniş bilgi 1982 nolu hadîs bölümünde verilmiştir.

Resim ve heykellerin kesinlikle yasaklanmasının hikmeti putpe­restliği kökünden kazımaktır. İslâmiyet de bunu kesinlikle yasakla­mıştır. Bu yüce dinde yobazlık, bâtıl îtikad ve Allah'tan başkasına tapmak yoktur.[20][20]

İzahı

Zevaid türünden olan bu hadîsi   A h m e d   de rivayet etmiştir.

Sindi bu hadîsin izahında şunları söyler: Boyacılardan mak-sad elbise boyacılarıdır. Gerek bunlar ve gerekse kuyumcular ekse­riyetle sözlerini yerine getirmedikleri, siparişleri vaktinde vermeyip müşterilerini geciktirdikleri için hadiste bunların herkesten fazla ya­lan söz söyledikleri ifâde edilmiştir. Bir kavle göre bu hadîsten mak-sad anılan san'atkârlar değil, işittikleri sözleri değiştirip yalan ve uydurma söz düzenbazlarıdır.

Buh&ri, Satışlar kitabının bir babını Kuyumcular hakkında gele» hadislere ayırmıştır. Bu babta rivayet edilen hadîslerden anla­şılıyor ki; Peygamber (Aleyhi's-salatü ve's-selâm) zamanında kuyum­cular vardı ve onlarla alışveriş yapılıyordu. Resül-i Ekrem (Aleyhi'salâtü ve's-selâm) de bu sanata mâni olmuyordu. Kastalânî de bu durumu belirttikten sonra: Bu bâbta rivayet edilen hadîsten anlaşılıyor ki; bir sanata bozukluk girse bile bu sanat ile iştigal eden kimselerle alışveriş etmekte bir sakınca yoktur. Hattâ bir sanatta en âdi insanlar bile çalışsa yine onlarla iş yapılabilir. Nitekim bu hadîste belirtildiği gibi Ali bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anh) bir yahûdî kuyumcu ile alışverişte bulunmuştur. Müellif B u -h â r î muhtemelen bu babı açmakta boyacılar ile kuyumcuların en yalancı insanlar olduğuna dâir (müellifimizin 2152 noda rivayet et­tiği) hadise işaret etmek istemiş olabilir, demiştir .

E 1 - H a f n î de Câmiü's-Sağîr'de rivayet edilen hadisimizin iza­hı bölümünde özetle hadisi açıkladıktan sonra Gazali' nin şöy­le dediğini nakletmiştir:

"Sanatlar ve ticâretler bir toplum için birer farz-ı kifâyedir. Çün­kü sanatlar ve ticâretler bırakılırsa hayat felce uğrar, halkın çoğu helak olur. Herkes bir sanat dalında çalışsa, diğer dallar durur ve yine toplumun yaşaması güçleşir. Bâzı ilim adamları Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) 'in; «Benim ümmetimin ihtilâfı bir rahmet­tir» mealindeki hadîsini bu yönde yorumlamışlar ve: Yâni ümmetin sanat ve ticâret kollarında çalışma arzularının değişik olması, bü­tün kollar için isteklilerin bulunması bir rahmettir. Sanatların bir kısım önemlidir. Toplumun ihtiyaçlarına cevap verir. Bir kısmı da önemli değildir. Çünkü dünya ziyneti ve süs işine aittir. Bu tür sa­nat olmasa da toplumun hayatı zarara uğramaz. Müslüman bir top­lumun meşru ihtiyaçlarına cevap veren ticâretler ve sanatlar birer farz-ı kifâyedir. Bu itibarla bu alanlarda çalışan mü'minler birer farz-ı kifâyeyi İfâ etmek niyeti ile çalışmalıdırlar. Nakış ve boya gibi süse yönelik sanatlarda da çalışmaya rağbet etmemelidirler. Çün­kü bu dallar farz-ı kifâyeden sayılmazlar. Haram olan oyun ve eğlen­ce âletleri, saz âletleri ve benzeri şeyleri imâl etmek ise haramdır. Böyle bir sanatı bırakmak, bir zulmü bırakmak kâbilindendir. "ter­zinin erkeklere ipek elbise dikmesi, kuyumcunun erkek için altın yü­zük gibi ziynet eşyasını imâl etmesi haram sanat nevindendir. Bu iş için alınan ücret de haramdır."

Merhum Gazal î'nin zamanında bulunmayan ve bugün memleketimizde moda hâlini alan bir çok kıyafetler îslâma aykırı olduğuna göre bu elbiseleri diken terziler de sorumludur, aldıkları ücret de haramdır, örneğin: Kadınlar için dikilen daracık elbiseler öyle dar dikiliyor ki; giyildiği zaman vücud çizgilerini bile gösterir. Diğer tarafta mini etek kıyafeti bunun bir başka örneğidir.[22][22]

İzahı

Ömer   (Radıyallahü anh) 'm hadîsini   Hakim etmiştir. Bu hadiste geçen Câlib. Çeşitli malları getirip safcsa arzedenkimsedir. Hadis, böyie yapan kimsenin kârlı olduğunu bildirir. Muh­temelen bununla ilgili cümle dua mahiyetindedir. Yâni «Malım satı­şa arz eden kimseyi Allah rızıklandırıp kazançlı eylesin.»

Hadîsin ikinci cümlesinde ise ihtikâr eden kimsenin mel'un oldu­ğu bildirilmiştir. Mel'un t Allah'ın rahmet ve rızâsından uzak olan demektir. Bu cümle de beddua mâhiyetinde olabilir. Yâni «İhtikâr eden kimseye Allah lanet eylesin.»

M a ' m e r (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Müslim, E b û Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin mâ­nâsı şudur; İhtikâr, günah işlemeyi alışkanlık hâline getiren âsî ki­şinin işidir, başkası bu kötü ve çirkin fiili işlemeye cesaret edemez.

Bu hadis ihtikâr'ın çok ağır bir vebal olduğuna delâlet eder.

Tuhfe yazan ihtikâr hadîsinin şerhinde şu bilgiyi verir  :

"El-Hâfız: Şer-i Şerifte ihtikâr: İhtiyaç fazlası gıda mad­desini, halkın ihtiyacı bulunduğu halde stok edip satmamak ve piya­sada darlığın ve kıtlığın baş göstermesini beklemektir. S a i d bin el-Müseyyeb'in   ihtikâr'ı böyle yorumladığı rivayet olunmuş-

u 'Ahmed'e göre, ihtikar yalnız zahire nev'inden olan gıda madde­lerine mahsustur. Diğer maddelerde intikar yoktur, diye bilgi ver­miştir.

î m â m Mâlik bu hadisin umumîliğini delil göstererek: Ge­rek gıda maddelerinde ve gerekse halkın ihtiyaç duyduğu diğer mad­delerde ihti&Ar haramdır, demiştir.

Şevkini de en-N«yl'de : İhtikar hakkında gelen hadîslerin zahirine göre her maddede ihtikâr haramdır. Gıda maddeleri, hay­vanların yemleri ve diğer maddeler arasında bu hükümde bir fark yoktur. Bta hadîslerde yiyecek maddeleri kaydı var ise de diğer bâzı hadislerde bu kayıt yoktur. Mutlak olan, yani yiyecek madde­leri kaydı bulunmayan hadîsleri, yiyecek maddelerine tahsis etmek doğru değildir, demiştir.

Nevevî de: Ma'mer'in bu hadîsi ihtikâr'ın haram ol­duğunu açıkça bildirmektedir. Bizim arkadaşlarımız: Haram olan ih­tikâr yalnız zahire maddelerindeki ihtikârdır, demişlerdir. Bu nevî ihtikar şöyle olur: Adam kıtlık zamanında ticâret için yiyecek ma­lını alır ve derhal satmaz da fiyatı yükselsin diye stok yapar, tşte haram olan ihtikâr budur. Şayet zahire maddeleri kendi mahsûlü ol­sa veya bolluk zamanında alıp saklasa veya kıtlık zamanında kendi ihtiyacı için satın alsa, ya da kıtlık zamanında alıp, vaktinde satsa bu haüerda ihtikar söz konusu değildir ye bu iş haram sayılmaz. Zahıre maddelerinden başkasında ihtikâr olmaz. Bizim mezhebimizin görüşü budur.

îhtikâr'ın haram kılınmasının sebebi, toplumun zarara uğrama­sının önlenmesidir. Nitekim bir adamın yanında ihtiyaç fazlası gıda maddesi bulunup halkın ihtiyacı da varsa ve halk başka yerden bu ihtiyacı gideremezse, zaruri ihtiyaç karşısında adam icbar edilmek sureti ile gıda maddeleri sattırılır. Yâni insanların zaruri ihtiyaçları­nı karşılamak için adam malını satmaya icbar edilir. Bu hüküm hak­kında âlimlerin icmâı vardır, demiştir.

Avnü'I-Mabûd yazarı da: İhtikâr konusunda âlimler ihtilâf et­mişlerdir. Mâlik ve Sevrî'ye göre ihtikâr gıda maddele­rine mahsus değildir. Her çeşit malda ihtikâr yasaktır. Mâlik: Her hangi bir malı stok edip saklamak piyasaya zarar verip o malın pahalanmasına sebebiyet verirse bu hareket ihtikâra girer. Ancak meyvelerde ihtikâr durumu yoktur, demiştir, diye bilgi verir.

2155) Ömer bin el-Hattâb (RadtyaUâhü ankydta rivayet edildiğine göre; kendisi Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Sellemyden şunu işitmiştir :

«Kim müslümanlarm zararına bir yiyecek maddesinde ihtikar ya­parsa Allah o kimseye cüzzam hastalığım verir ve İflâs ettirir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahih olup râvileri sıka zâtlardır. Seneddeki râvilerden Ebû Yahya el-Mekki ile el-Heysem bin Muln'i, tbn-İ Hibban sikalar arasında anmıstır. El-Heysem bin Râfi'i de tbn-i Muin ve Ebû D&-vud sıka saymışlardır. Râyi Ebû Bekir el-Hanefi'nin adı Abdülkebîr bin AbdUme-cid'dir. Buh&rl ile Müslim onun rivayetlerini almışlardır, tbn-i Mâcehln şeyhi Yahya bin Hakim'i de Ebû Davûd. »Mat ve başkası şıka saymışlardır.[24][24]

İzahı

Bu hadisi Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Ri­vayetlerde bâzı kelime değişikliği var ise de bunu anlatmak bir hay­li yer alır ve bu değişiklik hadîsin ihtiva ettiği hükümler bakımından bir farklılık da meydana getirmez. Bu nedenle o değişikliği anlatma­ya girmemeyi tercih ettim. Şimdi hadîsin metninde geçen bir iki ke­limeyi açıkladıktan sonra ihtiva ettiği hükümleri anlatacağım:

Hadîste geçen "Rükye" kelimesi îbn-i Esir'in açıklama­sına göre hastanın iyileşmesini dilemek üzere Kur'an, Allah'ın isim­lerini ve sıfatlarını okumak sureti ile Cenâb-ı Hakk'a duâ etmek ve sığınmaktır. Umdetü'l Karide beyân edildiğine göre Ibn-i D i -resteveyhi: Rükye, bir ağrı veya korku, yahut şeytan, ya da sihirden kurtulup şifâya kavuşmak için okunan her söze denilir, de­miştir.

Rakı de rukye okuyucusuna denilir. Bâzı bölgelerde bu tür oku­maya nefes etmek, denilir.

Seriyye i Düşmanla savaşmaya gönderilen ve sayısı dört yüz ki­şiyi, geçmeyen askeri kuvvettir.

Hadîste geçen;   cümlesindeki "Mâ" sözcüğünün zâidolduğu kuvvetle muhtemeldir.   Sindi   de bu görüştedir. Bu cüm­le istifham mahiyetindedir.    Diğer rivayetlerde bu cümlenin anlamim ifâde eden cümle de istifham anlamım taşıyor. Cümleden kas-dedilen mânâ E b û S a î d (Radıyallâhü anh) 'in takdir ve taltif edilmesidir.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in: «Sizinle beraber bana da bir hisse ayırınız» buyruğundan maksadı, E b û S a î d ile arkadaşlarının gönüllerini hoş etmek ve koyunların kendileri için helâl olduğunu bildirmektir.

Müellif bu hadisi üç sened ile E b û S a i d (Radıyallâhü anh)'den merfû olarak rivayet ettikten sonra, râvî E b û B i ş r aracılığı ile Ebü'l-Mütevekkil' den olan rivayeti, A' m e ş ve Cafer aracılığı ile Ebû Nadra' dan olan rivayete ter­cih ettiğini ifâde etmek istemiştir.[26][26]

8- Kur'an Öğretmek Karşılığında Ücret Almak Babı

2157) Ubâde bin es-Sâmit (Radıyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Suffe ehlinden çok kimselere Kur'an ve yazı yazmayı Öğrettim. Öğrencilerimden bir adam bana bir adet ok yayım hediye etti. Ben de — kendi kendime —: Bu bir mal değildir. Ben de bununla savaş­larda Allah yolunda ok atarım, dedim. Bununla beraber durumu Re-sûtullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sordum. Resûl-i Ekrem (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Bu yay karşılığında kıyamet günü boynuna ateşten bir halka­nın takılması seni sevindirecekse, yayı kabul et,* buyurdu."

2158) Übey bin Kâ'b (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir:

Ben bir adama Kur'an öğrettim. O da bana bir adet ok yayım hediye etti. Ben bu durumu Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e arz ettim. Resûl-İ Etoenn (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Eğer «en bu yayı alırsan ateşten bir yay almış olursun- buyur­du. Bunun üzerine ben yayı (sahibine) geri verdim."

Not ; Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi muztarib nevindendir. Bu­nu Zehebi, el-Mîzân'da râvi Abdurrahman bin Selem'in hâl tercemesi bölümünde söylemiştir. EI-Alâ da, el-Merâsü'de, râvi Atiyye bin Kays el-Kelâİ'nin Übey bin KâTî (R.A.)'den olan rivayetinin mürsel olduğunu söylemiştir.[28][28]

Bu grubtaki âlimler U b â d e {Radıyallâhü anh)'in hadîsine cevaben: U b â d e fahrî olarak Suffe ehline Kur'an okutmuş, onlara ders verirken bir bedel ve menfaati düşünmemiş, sırf sevab kazanmak için okutmuştu. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-seiâm) de kendisini uyarmış, sevabının giderilmemesi için dikkatini çekmiş ve tehdit etmiştir. U bade' nin meselesi, bir kimsenin zayi ol­muş bir malını fahrî olarak bulup getiren veya denize düşmüş bir eşyayı yine fahrî olarak çıkarıp getiren adamın meselesine benzer. Zayi olan veya denize düşen bir malı bulup bir hayır olsun diye getirip sahibine teslim eden kişi, mal sahibinden bir ücret alamaz. Ama önceden pazarlık edip, sonra bulup getirirse, ücretini alabilir, Suffe ehli fakir kimselerdi. Halkın sadakası ile geçinirlerdi. Bunlardan mal almak mekruhtur, mal vermek de müstahabtır.

4. Bâzı ilim ehli de •. Kur'an öğretmek karşılığında ücret alma­nın değişik durumları vardır: Müslüman cemâati içinde Kur'an oku-tabilen müteaddit kimseler var ise Kur'an dersini vermek belirli bir kişinin boynunda bir farz-ı âyin değildir. Bu itibarla öğreticilik eden kişi, ücret alabilir. Şayet bir yerde bu işi becerebilen yalnız bir kişi var ise bu iş ona farz-ı ayin olur. Bu takdirde bu kişinin ücret al­ması caiz değildir. Hadisler arasında görülen ihtilâf bu yolla hallo­lur, demişlerdir,"

Avnü*I-Mabûd, Hattâbi1 nin yukardaki sözünü naklettik­ten sonra Fethti'l-Vedûd'dan naklen şu bilgiyi vermektedir:

S ü y û t î: Bâzı âlimler Ubâd e' nin hadisinin zahirini tutmuşlar. Bâzıları da bunu tevil ederek, tbn-i Abbâs'ın rivayet ettiği;   = «Karşılığında ücret aldığımız hizmetlerin en haklı olanı Allah'ın Kitabı karşüığındaki üc­rettir.» hadîsine ters düştüğünü söylemişlerdir, demiştir.

Beyhakî de: Ubâde' nin hadisine âit seneddeki râvi-lerin hepsi tanınmış zâtlardır. Yalnız râvî el-Esved bin Sa­lebe' nin bundan başka hadisini bilmiyoruz. Bu râvîden dolayı Ubâde1 nin hadîsinde ihtilâf olmuştur. îbn-i Abbâs'ın (yukardaki} hadisi ile Ebû S a i d' in (2156 noluî hadisine &it senedler daha sıhhatlidir, demiştir.

Fethü'l-Vedüd yazarı: Ben diyorum ki: Hadîsler arasında bir zıtlık ve ihtilâf olduğu zaman bir şeyi haram kılan hadise Öncelik tanınması meşhurdur. Umulur ki bu prensip hadislerin senedlerinin sıhhat derecesi eşit olduğu zaman uygulanır. Lâkin Ebû D 4-v û d' un sözü, bu konuda vârid olan hadisler arasında bir zıtlık ve ihtilâfın bulunmadığına işaret eder. Şöyle ki, îbn-i A b b â S*l*ı hadisi ile benzeri hadîsler tıp ve tedavi hakkındadır. Ü b ad e 'nin hadîsi ise öğretim hakkındadır. Bu durumda, rükye için Kur'an okii-mak karşılığında ücret almanın câizliği ve Kur'an öğretmek karfci-hğında ücret almanın caiz olmaması mümkündür.

Bâzıları da demişler ki: Ubâd e'nin hadîsi ihlâs ve azî-met'in kaçırılmamasına âit bir uyarıdır. îbn-i Abbâs'ın ha­disi ise ücret alma ruhsatının beyânına aittir, diye bilgi vermiştir.

Sindi de yukardaki görüşlerin bir kısmım beyan ettikten son­ra şöyle der:

"En uygunu şöyle demektir: Âlimler arasındaki ihtilaf ücret hakkındadır. Hediye almaya gelince, bunun caiz olmadığım söyleyen bir kimse yoktur. U b â d e' nin hadîsi ise hediye hakkındadır. Bu nedenle U b â d e' nin hadîsi âlimlerin icmâi ile terk edilmiştir. E b û Davud'un sözünün zahirine göre kendisi bu hadisle amel etmiştir. Muhtemelen kendisi bu hadîsin ücret hakkında olduğunu zan etmiştir.

Kur'an öğretmek karşılığında ücret almanın caiz olmadığını söy­leyen ilim ehlinin 2156 nolu Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyal-lâhü anh) 'm hadisine verdikleri cevâba gelince Ibnü'l-Cevzi özetle şöyle der:

1. Ebû Saîd-i Hudri'nin, reislerine Fatiha oku­duğu kabile kâfir idi. Onların malını almakta bir sakınca yoktu.

2. Misafire ikram etmek vâcib olduğu halde bu kabile İslâm sü­varilerinin ihtiyaçlarını gidermeyip misafir etme isteğini de reddet­mişlerdi.

3. Duâ için ücret almanın, câizliği Kur'an öğretmek için de üc­ret almanın câizliğine delil olmaz."

Şu noktayı belirteyim: Bu konu, ölüler veya diriler için hatim veya Yasin okumak konusu değildir. Kur'an dersini vermek ve okutmak konusudur. Kur'an okutmak en şerefli bir görevdir. Bu gö­revi üstlenen kimselerin Kur'an-ı Kerîm'in yüceliğini her şeyden üs­tün tutmalıdır. Başka bir hizmet ve göreve benzemez. Her hangi bir görev için pazarlığa girişmek normaldir. Ama bu kutsal görev için maddi menfaati ön plâna almamak gerekir. Yukarda beyan edildi­ği gibi Ebû Hanife gibi bâzı zâtlar Kur'an öğretmek karşı­lığında ücret almanın caiz olmadığı görüşündedir. En ihtiyatlısı ve takvaya en yakışanı ücret almamaktır. Öğrenci veya velîsi, görevli­nin bu şerefli emeğine karşılık bir hediye verdiği takdirde, bu alına­bilir.

Bu konu hakkında daha geniş bilgi almak isteyenler, KÜtüb-İ Sitte'nin şerhlerine müracaat edebilirler. Biz bu kadarhk bilgiyi ver­mekle yetinelim.[30][30]

9- Köpek Bedelinden, Fahişenin Fuhuş Kazancından, Kâhinin Ücretinden Ve Erkek Hayvanı Dişiye Çektirme Bedelinden Nehiy Babı

2159) Ebû Mes'ûd (ükbe bin Amr el-Ensârî[32][32]                                                                       

İzahı

EbüMes'ûd (Radıyallâhü anh) 'ıh hadîsi Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir. Câbir (Radıyallâhü anhrın hadî­sini Ebû Dâvûd, Tirmizi ve Nesâî de rivayet et­miştir. M ü s i i m de bir benzerini rivayet etmiştir. Müslim*-deki rivayet meâlen şöyledir:                      

"Râvî Ebü'z-Zübeyr demiştir ki: Ben, köpek ve kedi bedelinin hükmünü Câbir (Radıyallâhü anh) 'den sordum. Câbir dedi ki i Pey­gamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) bundan men etmiştir."      ı: „

Bu bâbta rivayet edilen hadîsler, köpek ve kediyi satıp bedelini almanın, fahişe kadının zina kazancının, kâhin ve falcının aldığı üc­retin ve döl hayvanı dişiye çektirme ücretinin haram olduğuna lâlet eder.

Âlimlerin bu hadîsleri yorumlamaları ve anılan bedel ve ler hakkındaki görüşleri ile ilgili olarak   N e v e v i   şöyle der:    '

"Hadîste geçen fahişenin mehir'inden maksad onun zinadan al­dığı kazançtır. Bu kazancı kadınlığını vermek karşılığında aldığı için şekil açısından mehir'e benzer. Çünkü bilindiği gibi nikahlanan ka­dın, kadınlığını eşine teslim etmesi karşılığında aldığı mala mehîr ye sıdak denilir. Zâniye ve fahişe -kadının bu çirkin fiili büyük günah olduğu gibi onun fuhuş kazancı da müslümanlann icmâı ile haram­dır.                                                                                                  

Kâhin ve falcının aldığı ücret de âlimlerin icmâı ile haranidır. .;

Hulvân t Kâhin'e verilen ücrettir. H e r e v î ve başkası bu ke­limenin Halâvet'ten alınma olduğunu söylemişler kâhin yorulmadan ve kolaylıkla bu ücreti aldığı için aldığı ücret, tatlı şeye benzetilmiş •ve btt necienle buna hulvân denilmiştir. Kızını nikâhlarken babasının kendine aldığı kızının mehrine de Hulvân denilir. Mehir, bilindiği gibi kızın hakkıdır. Babasının hakkı değildir. Babanın bunu kendine alması yadırganır ve özellikle kadınlar arasında ayıp bir şey sayılır.

Arkadaşlarımızdan Bağavî ve Kadı Iyftz: Kâhin'in aldığı ücret müslümanların icmâı ile haramdır. Çünkü haram olan kehânetin, karşılığıdır ve bâtıl bir yolla mal yemektir. Şarkıcı kadının şarkıcılıktan aldığı kazanç ve ölü üzerinde sesle ağlayıp ölünün me­ziyetlerini dile getiren kadının bundan dolayı aldığı ücret de ayni şe­kilde haramdır, demişlerdir.

H a 11 â b î : Arrâf'm kazancı da kâhin'in kazancı gibi haram­dır. Bunlar arasındaki fark şudur: Kâhin, kâinatta gelecek zaman­da meydana gelecek olaylardan haber veren ve sırları bildiğini iddia eden kimsedir. Arrâf ise çalınan şeyleri, zayi olan şeylerin yerini bil­diğini ve bu gibi işleri meydana çıkarabildiğini iddia eden kimsedir. Arablar abrasında bir sürü kâhin vardı. Bunlar bir çok şeyleri bil­diğini iddılâ ederlerdi. Bunların bir kısmi; kendisinin emrinde cinler bulunduğunu ve onlar vasıtası ile birtakım bilgiler edindiğini iddia ederdi. Diğer bir kısmı da, kendisinde bulunan bir nevî ilham ve kudretle bâzı şeyleri idrâk ettiğini iddia ederdi. Arrâf denilen kısım da, birtakım ön bilgiler ve nedenler ile bâzı gizli şeyleri bilebildiğini iddia ederdi. Meselâ bir mal çalındığı zaman kim tarafından çalındı­ğını ve mahn nerede olduğunu, bir kadın zina ile itham edildiği za­man, hangi erkekle ilişki kurduğunu anladığını iddia ederdi. Kâhin'e başvurmayı yasaklayan hadîsler, bunların tümünü yasaklar ve bun­ları doğrulamayı, dediklerinin doğrultusunda hareket etmeyi haram kılar, demiştir.

Hadîsler, köpek bedelini de yasaklamıştır. Bâzı rivayetlerde kö­pek bedelinin en şer bir kazanç olduğu, bir başka rivayette anılan kazancın habis, yâni pis ve çirkin bir kazanç olduğu belirtilmiştir. Bu hadisler köpeği satmanın sahih olmadığına, satılan köpeğin be­delinin helâl olmadığına ve köpeği öldürenin, köpeğin sahibine bir şey ödemesinin gereksiz olduğuna delâlet ederler. Eğitilmiş veya eği­tilmemiş köpekler bu hükümde ayni durumdadır. Keza, edinilmesi ve beslenmesi caiz olan ile olmayan köpekler arasında da bir fark yok­tur. E b û Hüreyre, Hasan-ı Basrî, Rabîa, Ev-zâî, e 1-H ak em, Hammâd, Şafiî, Ah m e d, D â-vûd, İbnü'l-Münzir gibi zâtların dâhil olduğu cumhur'un görüşü budur.

E b û Hanlf e- Yararlanılan köpekleri satmak sahihtir ve onu öldüren kimse, onun değerini ödemekle mükelleftir, demiştir.

Câbir, Ata ve Nahaî'ye göre av köpeğini satmak caizdir, diğerlerini satmak ise caiz değildir, demişlerdir.

Mâlik' den üç rivayet vardır. Birisi Cumhur'un yukarda an­latılan görüşü gibidir. İkincisi, köpeği satmanın şahinliği ve öldüre­nin onun kıymetini ödemesinin gerekliliğidir. Üçüncü rivayete göre satılması sahih değildir, ama öldürenin onun değerini ödemesi ge­rekir.

Cumhurun delili bu hadîslerdir. Bâzı rivayetlerde av köpeği hâ­riç diğer köpeklerin bedelinin alınması yasaklanmış, bir köpeği öldü­ren bir adamın 20 deve ödemesine Osman (Radıyallâhü anh) 'm hükmettiği ve îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) A m r bin e 1 - A s (Radıyallâhü anh) 'm da köpek katiline onun değerini ödet­tikleri bildirilmiş ise de bu rivayetlerin zayıflığına hadîs imamları ittifakla hükmetmişlerdir.

Kedinin bedeline gelince, bunun yasakhğına dâir rivayetler, ya mekruhluk mânâsına yorumlanmış ya da yararsız kedilere tahsis edilmiştir. Yararlanılan kediyi satmak caizdir, bedeli de helaldir. Mekruhluk hükmünün hikmeti ise halkın kediyi satmayıp hediye et­meye veya emaneten vermeye alışmaları ve bunu âdet hâline getir­meleridir. Bu hüküm bizim ve tüm âlimlerin mezhebidir. Yalnız E b û Hüreyre, Tâvûs, Mücâhid ve Câbir bin Z e y d, (2161 nolu) hadisi delil göstererek kediyi satmanın sahih olmadığını söylemişlerdir. Cumhur bu hadîsi yukarda anlattığım gibi yorumla­mıştır. Kuvvetli cevap budur. Hattâbî ve Ebû Amr bin A b d i'l-B e r, kedinin bedelinin alınmasına dâir hadîsin zayıf olduğunu söylemek sureti ile cumhurun görüşünü teyid etmek iste­mişler ise de bunların bu cevabı uygun değildir. Çünkü anılan hadîs zayıf değildir.   Müslim   ve başkası rivayet etmişlerdir.

Asb-i Fahl'den maksad, erkek hayvanı dişi hayvana çektirmek ücretidir. Döl hayvanı, koç, teke, aygır ve diğer büyük veya küçük baş hayvanlardan hangisi olursa olsun hüküm aynidir. Bir döl hay­vanını dişiye çektirmek için kiralamanın hükmü hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir. Ebû Hanîfe, Şafiî, Ebû Sevr ve başka âlimlere göre bu kiralama akdi geçersizdir, ücret almak da haramdır. Müstecir döl hayvanı kullandırsa, önceden bir ücret üze­rinde anlaşma yapılmış olsa bile her hangi bir ücret ödemesi gerek­mez. Bu hükmün gerekçesi şöyle anlatılmıştır: Bir mahn kiraya"ve­rilebilmesi için, onun müstecire teslim edilmesi ve malum olması şart­tır. Döl hayvanının suyu malûm olmadığı gibi müstecire teslimi demümkün değildir. Ayrıca döl hayvanının dişiye su verip vermediği ve dişinin aşılanıp aşılanmıyacağı da kestirilemez. Bu nedenle kira­lamada aldanmak ve zarara uğramak muhtemeldir. Sahâbîler ile tabiîlerden bir cemâat ve Mâlik, belirli bir süre için veya be­lirli defalar için kiralamanın caiz olduğuna hükmetmişlerdir. Bu­na ihtiyaç bulunduğunu ve önemli bir gaye ve yarar için yapıldığım anılan hükme gerekçe göstermişlerdir. Bunlara göre hadîsteki yasak­lama mekruhluk içindir ve güzel ahlâka teşvik amacı iledir."

Nevevi' den   naklen alınan malûmat burada bitti.

Avnfil-Mabûd yazan da ezcümle: Döl hayvanı emaneten bu iş için vermek mendubtur ve bunu emaneten alan şahsm, hayvan sa­hibine bir ikramda bulunması caizdir, demiştir.[34][34]

İzahı

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anlı) 'm hadîsini Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Bu hadîsi müellifimize yalnız îbn-i Ebî Ömer rivayet etmiş ise de Buhârî, Müslim ve Ebû Davud'a başka râviler nakletmiştir.   B u h â r i' nin   rivayetinde şu ilâve de vardır:

«Eğer hacamat ücreti haram olsaydı Pey­gamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selam) bu adama (ücret) vermezdi.» Ebû Davud'un rivayetinde de bu mânâyı ifâde eden bir ilave vardır.

Ali    (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi Zevâid türündendir.

E n e s (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve'sselâm) 'e hacamat eden zâtın Ebû Tay­fa e isimli bir köle olduğu ve kendisine verilen ücretin bir sâ kuru hurma olduğu belirtilmiştir. Müslim'in bir rivayetine göre kendisine iki sâ yiyecek verilmiştir. Verilen ücret mikdan hakkında başka rivayetler de vardır. Olay müteaddit olabilir.

Ebû Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'in hadisi Zevâid türün­dendir.

Muhayyisa (Radıyallâhü anh)'in hadisini Mâlik, Ahmed, Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivayet etmiş­lerdir.

Bu bâbta rivayet olunan ilk üç hadîs, hacamat kazancının, meş­ru olduğuna delâlet eder. Dördüncü hadîse göre Peygamber (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm) hacamat kazananı yasaklamıştır. Son hadîse göre hacamat kazancı hayvan yemine harcanabilir. Bu hadîsin bâzı rivayetlerinde «Bu kazana su taşıyan devene ve kölene yedir» bu-yurulmuştur. Bundaki ilâveye göre bu kazanç köleye de helâldir,[36][36]

11- Satılması Helâl Olmayan Şeyler Babı

2167) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhiitnâ)'âan rivayet edildi­ğine göre:

Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Mekke'nin) fetih yı­lı Mekke'de iken şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz Allah ve Resulü, içkinin, murdar hayvanın, domuzun ve putların satılmasını haram kıldı.» Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) bu hükmü bildirince Ona:

Yâ Resûlallah! Murdar hayvanın iç yağlarına ne buyurursunuz? Çünkü murdar hayvanın iç yağları ile vapurlar yağlanır, deriler yağ­lanır ve bununla halk (mum yapıp) ışıklanır, diye soruldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem),:

«Hayır, murdar hayvanın iç yağları haramdır. Buyurdu. Bundan sonra da Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah yahu d ilere lanet eylesin. Çünkü Allah onlara murdar hayvanın içyağlannı haram kddı. Onlar bu yağı erittiler sonra sat­tılar ve bedelini yediler,» buyurdu."[38][38]

Pislenen Yağlar Ve Diğer Maddelerin Hükmü

N e v e v i   sözlerine devamla şöyle söyler:

Zeytin yağı ve diğer sıvı yağlara bir necaset girdiği takdirde ye­mek ve insan bedeninden başka işlerde, meselâ ışıklandırmada, sa­bun yapımında kullanılması caiz mi? Pislenen bal, bal arılarına ye-dirilir mi? Murdar hayvan eti av köpeğine veya diğer köpeklere ye-dilir mi? Keza pislenen yemek, hayvanlara yedirilir mi?

Bu hususlarda, selef âlimleri arasında ihtilâf vardır. Bizim mez­hebimizin sahîh kavline göre bunların hepsi caizdir. Kadı Iyâz bu kavli çok saha bil erden ve Mâlik, Şafii, E b û H a n i -f e, O'nun arkadaşları, Sevrî ve el-Leys bin S a' d' -den nakletmiştir. Kadı Iyâz, bu kavlin Ali, İbn-i Ömer, Ebû Mûsâ, Kasım bin Muhammed ve Salim bin Abdillah bin Ömer' den de rivayet edil­diğini söylemiş ve: Ebû Hanîfe, O'nun arkadaşları, el-Leys bin S a' d ve başkaları demişler ki, pislenen zeytin yağının pis­lendiğini açıklamak şartı ile satılması caizdir, demiştir.

Bizim arkadaşlarımız : Murdar hayvanın, şarabın ve domuzun satılmasının haramlığmın hikmet ve sebebi bunların necis olmasıdır, demişler. Sebep bu olunca bu hüküm tüm necis maddeleri kaplar. Murdar hayvanın, şarabın ve domuzun satılmasının haramnğı husu­sunda müslümanlann icmâı vardır. Put ve heykellerin satılmasının haramlığmm hikmeti ise bunun bir şeye yaramamasıdır, meşru ve mubah bir menfaatınm olmamasıdır. Şayet kırılıp parçalandığı tak­dirde, parçalan mubah bir şeyde kullanılmaya yararsa, bu durum­da satılmasının câizliği hakkında ihtilâf vardır."

2168) Ebû Ümâme (Radtyallâhü a«A>'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallanü Aleyhi ve Sellem) şarkıcı cariyelerin satıl­masını, satın alınmasını, şarkıcılık kazançlarını ve onların (satış) be-deU«rini yemeyi .yasakladı."[40][40] âyeti bunun misli hakkında indi­rildi.»

Tuhfe yazarı bu hadîsin şerhinde şöyle der:

"Hadîs, cariyelere şarkıcılığı öğretmeyi yasaklar. Çünkü şarkıcı­lık zinanın basamağıdır. Şarkıcı cariyeden maksat şarkıcılığı sanat hâline getirendir. Kâdi: Hadîsteki yasaklama, şarkıcı cariyeleri şarkıcılık etsin diye satılmasına ve satın alınmasına mahsustur. Bun­ları meşru amaçla satmak veya satınalmak, yasa^ değildir. Şarkıcı cariyelerin satış bedelinin haramlığı, bunların satışının geçersizliğine delâlet eder. Lâkin cumhur bunların satışının sahîh olduğuna hük­metmiştir. (Akit sahîh olmakla beraber, haramdır.) Hadîs şöyle yo­rumlanır. Şarab imalâtçısına üzüm satıp bedelini almak haram oldu­ğu gibi şarkıcı cariyeleri satıp bedelini almak da haramdır. Çünkü haram bir işin yapılmasına yardım edilmiş olur. Ama satış akdi ge­çerlidir, demiştir.

"Hâkim ve Beyhakî'nin îbn-i Ebî Şeybe*-den rivayet ettikleri sahîh bir eserde Abdullah îbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'a, yukardaki âyette geçen; (Lehvel-Hadîs»'in mânâsı sorulmuş, kendisi s O'ndan başka hak ilâh olmayan (Allah)'a yemin ederim ki, bununla şarkıcılık ve şarkı kasdedilmiş-tir, diye cevap vermiştir "

N e v e v i'nin beyânına göre kadının şarkıcılık kazancının haramlığı hususunda icmâ vardır. Kadın hür de olsa hüküm ayni­dir.[42][42]

İzahı

İlk hadîs Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir. Son hadîs aeBunâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi ta­rarımdan da rivayet edilmiştir.

M ü s 1 î mv in rivayet ettiği ilk hadisin râvisi Ebû H ü -rey r e (Radıyallâhü anh) mülâmese ve münâbeze satış seklini şöyle tarif etmiştir:                                                   

"Mülâmese: (Elbiselerini birbiri ile değiştirmek isteyen) iki ki­şinin her birisinin arkadaşının elbisesini yoklamadan (ve açıp bak­madan) sadece ellemesi (ile yaptıkları değiştirme satışı) dır.

Münâbeze de: Birbirinin elbisesine bakmadan birisinin kendi el­bisesini diğerine atması ve diğerinin de kendi elbisesini o birine at­ması (şeklinde yaptıkları değiştirme satışı) dır."

Yine M ü s 1 i m' in rivayet ettiği ikinci hadîsin râvisi Ebû Said-i Hudrî (Radıyallâhü anh) mülâmese ve münâbeze sa­tış şeklini şöyle tarif etmiştir:

"Mülâmese: Adamın, diğer bir kimsenin elbisesini geceleyin ve­ya gündüz ellemesi, fakat açıp yoklamaması (şekli ile yapılan sa­tış) dır.

Münâbeze de: Bir adamın kendi elbisesini başkasına atması ve bunun da kendi elbisesini ona atması (şekil ile yapılan karşılıklı sa­tış) dır. Bunlar elbiseleri yoklamadan, açıp bakmadan ve karşılıklı rızâ olmaksızın bu değiştirmeyi satış kabul ederler.»

Durulmuş bir elbise açılıp kontrol edilmeden satılamaz ve satın alınamaz. Ayni durumdaki bir elbise ile de değiştirilemez. Çünkü böyle bir satış aldatıcı olabilir. Bunun için yukarda tarif edilen mü­lâmese veya münâbeze ismi verilen satışlar yasaklanmıştır.

Mülâmese ve münâbeze ismi verilen satışların değişik tarifleri vardır. Bir kısmı yukarda anlatıldı. N e v e v İ' nin beyan ettiği (şu) şekilleri özlü anlatmakla yetinelim:

"Arkadaşlarımız mülâmese satışının üç çeşidini beyân etmişler­dir:

1. Adam dürülü bir elbise getirir veya açık bir elbiseyi karan­lıkta getirir. Müşteriye elletir ve ona: Bu elbiseyi bu fiyatla sana sattım. Şu şartla: Senin elbiseyi ellemen kâfidir, artık bakmıyacak-sın ve akdimiz kesindir. Sonradan pişmanlığın, elbiseyi geri vermen yoktur, der.

2. Adam bir elbiseyi müşteriye gösterirken ona: Sen elbiseye el sürdün mü, sana satılmış olur, der.

3. Adam birisine bir mal satar ve ona: Sen bu mah ellediğin an, senin muhayyerlik hakkın kalmamış olur, henüz bu yerden ayrıl­mamış olsak bile artık caymıyacaksın, der.

Münâbeze satışı hakkında da arkadaşlarımız üç şekil beyan et­mişlerdir :

1. Adam birisine: Ben bu elbiseyi senin yanma atacağım, be­nim bunu sana atmam kesin satış akdi yerine geçer, der.

2. Adam birisine: Bu malı sana sattım. Senin yanma attığım an, akid kesinleşmiş olur. Artık senin için muhayyerlik hakkı yok­tur, der.

3. Adam, bir kimseye : Ben şu satılık elbiselerin üzerine şu çakıl taşını atacağım, hangi elbisenin üzerine düşerse onu sana satmış olu­rum, der."

Bütün bu satışlar âlimlerin icmâı ile bâtıl ve geçersizdir, bir ne­vi kumardır. Çünkü apaçık bir aldatma vardır.[44][44]

İzahı

îlk hadîs, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde mevcuttur. İkinci hadîs ise Buhârî, Müslim ve Nesâî tarafından da rivayet edil­miştir.

Müellifimizin rivayetinde, satış üzerine satış yapma fiili ile pa­zarlık üzerine pazarlık yapma fiili olumsuzluk edatı ile geldiği için terceme ederken «Yapmaz» ve -etmez» dedim. Bundan maksad ya­saklama olduğu için bunu parantez içine aldığım «Yapmasın» ve «et­mesin» fiilleri ile ifâde etmek istedim.

Satış üzerine satış yapmanın ve pazarlık üzerine pazarlık etme­nin ne demek olduğunu ve bununla neyin kasdedüdiğini anlatalım: N e v e v i   bunu şöyle anlatır:

"Kardeşin satışı üzerine satış yapmanın örneği şöyledir: Bir adam bir mal satınalmış ve malı geri verebilmek için mu­hayyerlik süresi henüz bitmemiş iken, birisi ona der ki: Aldığın ma­lı geri ver, yapılan satışı feshet. Ben sana bu malın mislini (aynisini) daha ucuza vereyim, veya bu malın daha iyisini ayni fiyatla vere­yim.

İşte buna, satış üzerine satış yapmak denilir. Böyle bir satış ha­ramdır.

Kardeşin satınalması üzerine, satınalmak da aynen haramdır. Bunun örneği de şöyledir: Satıcı bir mal satmış ve henüz muhayyer­lik (caymak) süresi bitmemiş iken birisi ona: Bu satışı boz, malı geri al. Ben daha yüksek fiyatla alırım, der veya buna benzer bir şey söyler.

Kardeşin pazarlığı üzerine pazarlık etmenin örneğide şöyledir:

Mal sahibi ile müşteri bir fiyat üzerinde anlaşır ve pazarlıkları biter, fakat henüz satış akdini yapmamışlar iken, başka bir müşte­ri, satıcıya: Bu malı ben almak isterim, der. İkinci müşterinin bu gi­rişimi haramdır. Eğer satıcı ile ilk müşteri bu malın fiyatı üzerine anlaşmışlar ise hüküm budur. Ama satışa arz edilen mala bir müşteri bir fiyat verirken, başka bir müşterinin fazla fiyat vermesi haram de­ğildir. (Örneğin: îhâleye konan bir mala müteaddid müşteriler de­ğişik fiyat söyleyebilir ve fiyatını arttırabilirler. Tabii fiyat arttıncı-lannm gerçekten aha.olmaları şarttır. Alıcı olmadığı halde sırf ma­lın yüksek fiyatla sattınlması amacı ile artırmaya katılan kişi haram işlemiş olur.)

Bir müslümanın satışı üzerine satış yapmak veya pazarlığı üze­rine pazarlık etmek yukardaki hadîslerle yasaklanmıştır. Bundan kasdedilen mânâ da yukarda anlatılmıştır. Alimler söz konusu ya­saklamanın haramlık için olduşu hususunda ittifak etmişlerdir. Ha­ram olmasına rağmen bir kimse bu haramı işlerse yaptığı akdin ge­çerliği hususunda ihtilâf vardır. Ebû Hanîfe, Şafiî ve başka âlimlere göre bu akid geçerli olmakla beraber buna girişenler, âsi ve günahkâr olurlar. Davud'a göre akid geçersizdir. Mâ­lik' den iki rivayet vardır. Bir rivayet D â v û d' un görüşüne, diğeri de ilk görüşe uyar. Malın artırmaya konularak satılması ise Cumhûr'a göre caizdir. Şafiî' nin beyânına göre bâzı selef âlim­leri bunu mekruh saymışlar.[46][46]

İzahı

İlk hadîsi   Buhârî   ve   Müslim   de rivayet etmişlerdir. İkinci hadis ise Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir.

H a t t â b î Necş kelimesini şöyle tarif etmiştir: Necş şudur: Bir adam bir malın satışa arz edildiğini görür, alıcı olmadığı halde, alıcılar fiyatı artırsınlar diye, alıcı görünüp fiyatım artırır. Adamın bu hareketine Necş denilir. Bu hareket alıcıları kandırdığı için ha­ramdır.

Nevevî de Hattâbî gibi Necş'i tarif ettikten sonra: Bu fiil, icmâ ile haramdır. Adamın bu hareketi yüzünden yüksek fi­yatla yapılan satış akdi sahihtir. Satıcı, adamın bu durumundan ha­berdar ise ikisi de günah işlemiş olurlar. Şayet satıcının bilgisi dı­şında bu fiil işlenmiş ise, günah bunu yapana aittir. Satıcının habe­ri yok ise ve satış akdinden sonra müşteri bu durumu öğrenir ise artık müşteri akdi bozamaz. Hattâ sahih kavle göre, satıcı durum­dan haberdar olsa bile yine müşteri cayamaz. Çünkü aldanma hu­susunda kusurludur.

Mâlik' den yapılan bir rivayete göre, bu akid fasiddir. Mâ­lik;   hadisteki yasaklama akdin geçersizliğini gerektirir, demiştir.

Ebû Bekir, hadîslerdeki Necş'i şöyle tarif etmiştir: Aha olmayan bir kimsenin, satışa arz edilen bir malı, yüksek fiyatla sa­tılsın, diye övmesidir.

Nevevî, bu tarifi tasvip etmeyip ilk tarifin sıhhatli olduğu­nu söylemiştir.[48][48]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Buhâri, Müslim   ve   Tirmizî   de rivayet etmişlerdir.

Câbir (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini Müslim ile Tir­mizî de rivayet etmiş ve îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'m hadîsini Tirmizî'den başka Kütüb-i Sitte yazarları tarafından rivayet edilmiştir.

S i n d î: Bu hadîsler, satışlarla menfaat karşılığı aracılığı ya­saklar. Çünkü aracılık toplumun zarannadır. Şöyle ki, mahnı satmaya gelen köylü kendi hâline bırakılırsa malım günün rayicine göre satıp gider. Toplum da normal fiyatla satmalmış olur. Bir kavle göre hadîslerden kasdedilen mânâ şudur: -Şehirli, mahnı (yalnız) köylü­ye satmasın.» Bu da şöyle olur: Şehirli, malını şehirlilere satmaz. Çünkü şehirliler günün rayicini bildikleri için fazla fiyatla satınal-mazlar. Bu nedenle şehirli, malını yalnız köylülere satar. Sebebi de, köylünün günün rayicini bilmemesi ve işini bir an önce bitirip kö­yüne dönmesi arzusudur. Dolayısıyla köylü pahalı almış olur. Ancak bu yorum, hadîslerin zahir mânâlarından uzaktır, diye bilgi vermiş­tir.

N e v e v i   de şöyle der:

"Bu hadîsler, şehirlinin, köylünün malını satmaya aracı olması­nın haramlığına delâlet ederler. Şafiî ve âlimlerin ekserisi böy­le hükmetmişlerdir. Bizim arkadaşlarımız şöyle yorumlamışlardır: Bu hadîslerden maksat şudur: Yabancı adam köyden veya başka şe­hirden bir satılık mal getirir. Umumun ihtiyaç duyduğu bu malı günün rayici ile satmak ister. Bir şehirli ona: Bu malı benim yanı­ma bırak. Ben azar azar ve yüksek fiyatla satarım, der. îşte bu şart­larla satış yasaktır. Bir de o şehirlinin böyle yapmasının haram ol­duğunu bilmesi şarttır. Şayet bunun haram olduğunu bilmezse veya o mal ihtiyaç duyulan bir mal değil ise, ya da getirilen mal az oldu­ğu için ihtiyacı karşılamaktan uzak ise, böyle yapmak haram değil­dir. Yukarda anılan şartlar tahakkuk ettiğinde şehirlinin aracılık et­mesi haram olduğuna rağmen böyle yapıp satarsa, yapılan satış ak­di geçerlidir. Ama geçerli olmakla beraber haram ve günah bir sa­tış olmuş olur. Bizim mezhebimiz budur. Mâliki' lerden ve başka âlimlerden bir cemâatin görüşü de böyledir.

Mâlikîler'in bir kısmına göre yapılan satış feshedilir. An­cak satılan mal geri verilemiyecek durumda değişmiş ise satış fes­hedilmez.

Atâ, Mücâhid ve Ebû Hanîfe'ye göre şehir­linin köylünün hesabına malını satması her durumda caizdir. Bu­nun yasaklanmasına âit hadîs mensuhtur.

Bâzıları da: Hadîslerdeki yasaklama tenzihen mekruhluk için­dir, demişlerdir.

N e v e v i yukardaki görüşleri naklettikten sonra: Sıhhatli olan görüş ilk görüştür. Delilsiz iddia ile ne nesih durumu ne de ya-saklığın tenzihen mekruhluğu için olma durumu kabul olunur, de­miştir."

Avnü'l-Mabûd yazannm beyânma göre B u h â r î, hadîsteki aracılığın yasaklığını, bir ücret karşılığı olan aracılığa tahsis etmiş­tir. Ücretsiz ve menfaatsız, aracılık ve simsarlık bu yasağın dışında kalır.

H a 11 â b î: Hadîs, aracının satmasını yasakladığı gibi satınal-masını da yasaklar. Çünkü «Bey*» kelimesi satmalma anlamında da kullanılır, demiştir.[50][50]

İzahı

ilk hadisi Kütüb-i Sitte yazarlarının hepsi, ikinci hadîsi Buhâ-r î ile Müslim ve son hadîsi Buharı, Müslim ve Tirmizi   de rivayet etmişlerdir.

İlk hadiste geçen -Eclâb» kelimesi Celeb'in çoğuludur. Celeb, çarşı ve pazarda satılmak üzere dışardan getirilen eşya demektir. Bunlar çarşı ve pazara getirilmeden önce, müşterinin gidip yolda karşılaması ve ucuza almaya çalışması, yasaklanmıştır. Bu yasakla­ma, satıcı yararına olduğu gibi, diğer müşterilerin de yararınadır.

Son hadîsteki "Büyü" kelimesi de Bey'in çoğuludur. Bey'in asıl mânâsı satmak işidir. Burada satılmak istenen eşya, mânâsında kul­lanılmıştır.

N e v e v i   bu hadislerin şerhinde şöyle der:

"Bu hadîsler, celebleri karşılamanın haramkğına delâlet ederler. Mâlik, Şafiî ve cumhur'un kavli budur. Ebû Hanîfe ve E v z â î' ye göre celebleri karşılayıp yolda mal satınalmak, halka zarar vermezse caizdir. Zarar verirse mekruhtur. Nevevi, hadislerdeki açık yasaklamayı gerekçe göstererek ilk görüşü daha isabetli gördükten sonra: Bizim arkadaşlarımız demişler ki: Celeb­leri karşılamanın haramlığının şartı, karşılayan müşterinin, bunu yapmasının haramlığım bitmesidir. Şayet adam başka bir maksatla çıkmış iken celeble karşılaşır ondan bir şeyi satm alırsa bizim ar­kadaşlarımızın ve M â 1 i k' in arkadaşlarının iki kavli vardır. Bi­zim arkadaşlarımızın en sıhhatli kavline göre yine haramdır. Ha-ramlığına hükmettiğimizde, yapılan satış geçerlidir.

Celebleri karşılamanın yasaklanmasının hikmeti, satıcıyı, aldan­maktan korumaktır. Âlimler bu hikmeti anlatmışlardır.

El-Mâzirî   şöyle demiştir: Şöyle bir soru hatıra gelebilir:

Şehirlinin, köylünün hesabına onun malını satması, şehir halkı­nın yararına yasaklanmıştır. Yâni köylünün malının günün rayicine göre topluma satılması düşünülmüştür. Halbuki, şehirli aracı olma-' yınca köylünün malının rayiçten düşük bir fiyatla satılması muhte­meldir. Diğer tarafta, dışardan getirilen malın yolda karşılanması ise satıcı yararına yasaklanmıştır. Hulâsa bir taraftan satıcı koru­nuyor. Diğer taraftan şehirli korunuyor?

Buna şöyle cevap verilir. Şer-i Şerif bu gibi meselelerde halkın yararına bakar. Kişinin sırtından tek kişinin geçinip menfaat sağ­lamasına bakmaz. Dışardan mal getiren kişi, kendi malını kendi eli ile ve aracısız sattığı zaman toplum yararlanır. Mal ucuzlar. Bütün şehir halkı istifade eder. Burada İslâmiyet toplumun yararım, kişinin yararına tercih eder. Fakat dışardan gelen satılık malı yolda karşı­layıp ucuza almak isteyenin bu hareketi, toplumun yararına değildir. Sadece o kişinin yararınadır. Onun yararına karşılık satıcı zarara uğ­rar. Burada islâmiyet bir kişinin yararı için diğer bir kişinin zara­ra uğramasına cevaz vermiyor. Ayrıca bir müşterinin, celebi yolda karşılayıp malı satınalması pazar halkına ve dolayısıyla şehir hal­kının tümüne zarar verir.

Yukarda anlatılan nedenler ile bu iki mesele ve hüküm arasın­da bir ihtilâf yoktur. Bilâkis iki hükmün sebep ve hikmeti birdir. Bu da toplumun yararıdır.

Satıcı, malını yolda karşılayan müşteriye satıp pazara geldikten sonra günün rayicinden ucuza verildiğini anlayınca, satış akdini boz­makta muhayyerdir. Yolda karşılayıp ondan mal alan müşteri, gü­nün rayicini ona yanlış söylemiş olsun, rayiçten bahsetmemiş ol­sun fark etmez. Şayet yapılan satış günün rayicine göre veya daha pahalı ise, en sahih kavle göre satıcı, yapılmış akdi bozamaz. Çün­kü aldanmamıştır."    (N e v e v î' nin   sözü bitti.)

El-Hâfız: Hanefî fıkıh kitablarmda mevcut hüküm şudur: Eğer satılık malı yolda karşılayıp satınalma işi, satıcıyı zara­ra sokarsa veya bu durum şehir halkına zarar verirse, bu iki tak­dirde celebleri karşılamak mekruhtur, diye bilgi vermiştir.[52][52] (Radtyallâhü ank)'den rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Satıcı ile alıcı biribirinden ayrılmadıkça (yaptıkları satış akdini bozmakta) serbesttirler.»"

2183) Semûre (bin Cündüb [54][54]

İzahı

îlk hadis, Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir. Müs­lim ve N e s â î' deki hadîs metni buradakinin aynisidir. Di­ğerleri kısadır. Ben bu hadîsi terceme ederken «Tahyîr» kelimesini kullandım. Satıcı ile alıcıdan birisinin diğerini tahyîr etmesinin mâ­nâsı şudur: Bunlardan birisinin diğerine: Yapılan satış akdinin ke­sinleşmesi, yâni bundan dönüş yapmama şıkkını seç, demesi ve mu­hatabın da bu şıkkı seçmesidir. Tahyîr kelimesi ile kasdedilen mâ­nâ uzun olduğu için tercemede tahyîr kelimesini kullanmayı tercih ettim. Hadîsin mânâsının hulâsası şudur:

Satıcı ile alıcı sataş akdini yaptıktan sonra biribirinden aynlir-larsa,    meselâ birisi kalkıp giderse, yapılan satış akdî kesinleşmiş olur. Artık akdi bozamazlar. Keza akidden sonra bunlardan birisi diğerini tahyîr ederse, yâni akdin kesinleşmesi şıkkını seçmesini tek­lif edip, diğeri de, bu şıkkı seçerse, akid kesinleşmiş olur. Akdin ke­sinleşme şıkkını tercih eden taraf,    artık akdi bozamaz ve yapılan ahm satımdan cayamaz. Tahyîr işi satış akdinin hemen arkasında ve taraflar henüz biribirinden ayrılmamış iken de yapılırsa hüküm bu­dur. Eğer taraflardan birisi diğerini tahyîr edip, karşı taraf susarsa susan taraf, oradan ayrılmadan akdi feshedebilir. Çünkü, akdin ke­sinleşmesi şıkkinı tercih etmemiştir. Kendisine tahyir teklifinde bu­lunan taraf ise en sahîh kavle göre akdin kesinleşmesini kabullen­miş sayılır ve dolayısıyla akdi feshedemez.

N e v e v î   bu hadîsin şerhinde şöyle der:

"Bu hadîs, satış akdinden sonra satıcı ile alıcı, akdin yapıldığı meclisten ayrılıncaya kadar, akdi feshetme hakkına sahib oldukla­rına delâlet eder. Bunlar bedenen biribirinden ayrılınca (meselâ bi­risi o meclisten çıkarsa) akid kesinleşmiş olur, feshedilemez.

Sahâbîlerin, tabiîlerin ve bunlardan sonra gelenlerin cumhuru böyle hükmetmişlerdir. Böyle hükmedenlerin bâzıları şu zâtlardır: Ali bin Ebî Tâlib, İbn-i Ömer, îbn-i Abbâs, Ebû Hüreyre, Ebû Berze el-Eslemi, Tâvûs, Saîd   bin   el-Müseyyeb,   Ata,   Kadı   Şüreyh,Hasan-ı Basri, Şa'bî, Zührî, Evzâi, İbn-i Ebî Zi'b Şüfyân bin Uyeyne, Şafii, İ b n ü'1-M üb â r e k , Ali bin el-Medeni, Ahmed bin Hanbel, îshâk bin Rahuveyh, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Buhâ-r i i   diğer hadîsçiler ve başkaları. Allah cümlesinden razı olsun.

Ebû Hanife ile Mâlik'e göre akid yapılınca satış kesinleşmiş olur. Satıcı ile alıcı, akid yapıldıktan sonra, henüz akdi yaptıkları yerden ayrılmamış olsalar bile bunu feshedemezler. R a -b i a da böyle demiştir. Bu kavil N a h â î' den de nakledilmiş­tir. S e v r i' den yapılan bir rivayet de böyledir. Allah hepsinden razı olsun.

N e v e v i sözüne devamla şöyle söyler: Bu bâbta rivayet edi­len sahîh hadîsler, ikinci grubun görüşünü reddeder ve bunların bu hadislere karşı sahîh bir cevablan yoktur. Doğrusu, satıcı ile alıcıya anılan muhayyerlik hakkının varlığıdır. Cumhurun görüşü böyledir. Allah daha iyi bilir."

Avnü'l-Mabûd yazarı da Cumhurun görüşünü tercih etmiş ve: Satıcı ile alıcının ayrılmasından maksad bedenen biribirinden ayrıl­malarıdır, demiştir.

N a h a î ve rey ehli, hadîsteki ayrılmayı, satıcı ile alıcının sa­tış akdini bitirmeleri ve konuşmalarını tamamlamaları mânâsına yo­rumlamışlardır. Bunlara göre ayrılmak söz ve konuşmanın kesilme­sidir. Tarafların bedenen ayrılmaları değildir. Hattâbi: Eğer hadîs, N a h a i' nin dediği gibi yorumlanırsa, hadis faydasız ve mânâsız olur. Şöyle ki: Hadîsin mânâsı şöyle olur: «Satıcı ile alıcı akid işini tamamladıkça, yâni satıcı, sattım ve alıcı, satın aldım, de­medikçe taraflar serbesttir.» Halbuki herkesin malûmu olduğu üze­re, satıcı, satış, akdini yapmadıkça kendi malında muhayyer ve ser­besttir. Keza müşteri bir malın satın alınmasını kabul ettim, deme­dikçe, muhayyer ve serbesttir. Bunu herkes bildiği için hadis neyi ifade etmiş olur, demiştir.

Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler hadîs kitablannın şerhlerine müracaat etsinler.

Ebû Berze (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Tahâvî de, Semûre (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini   N e s â î   de rivayet etmişlerdir.[56][56]

İzahı

îlk hadîs'i Tirmizî de rivayet etmiş ve bunun hasen - garib olduğunu söylemiştir. Oradaki metin kısa olup meali şöyledir:

"Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir bedevTyi satış ak­dinden sonra muhayyer etti.** Tuhfe yazan da bu hadisle ilgili ola­rak : Yâni bedevi ile yapılan alım satım akdi bittikten sonra Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu akdin kabul veya feshi husu­sunda muhayyer ve serbest etti. Tıybî: Bu hadîsin zahiri E b û H a n i f e ' nin mezhebini teyid eder. Çünkü satıcı ile alıcı akid'den sonra biribirinden ayrılmadıkça taraflar için akdin fesih hakkı bu­lunmuş olsaydı, Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in, bedevî'yi muhayyer kılmasının anlamı kalmazdı. Buna şöyle cevap verilir: Bu hadis mutlaktır. İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in (2181 no-lu) hadîsi ve benzeri hadîsler kayıtlıdır. Mutlak hadîs, kayıtlı hadi­se göre yorumlanır, demiştir.

İbn-i Ömer'in anılan hadîsi ile benzerî hadisler akid ya­pıldıktan sonra taraflar biribirinden ayrılmadıkça akdi feshetme hakkına sahib olduklarına, ancak henüz ayrılmamışlar iken birisi di­ğerini muhayyer edip diğeri de akdin kesinleşmesine karar verince, fesih hakkının kalmadığına delâlet ederler.

Bu hadîsin zahirine göre Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile bedevi arasında yapılan satış akdi kesinleştikten sonra Peygam­ber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), ona muhayyerlik hakkını lütuf et­miştir. Bu babın başlığında Bey-i Hıyar ile ilgili verilen bilgiye gö­re Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bedevî'yi akidden son­ra ve henüz biribirinden ayrılmamışlar iken muhayyer kılmakla, ak­din kesinleşmesini istemiş ki, sonradan bedevi, akdin feshini talep etmesin. Böyle yorum yapılırsa, bu satış bey-i hıyâr'in yukarda an­lattığım çeşitlerinin ilkinden olmuş olur.

E b û S a i d (Radıyallâhü anh) 'm hadîsi Zevâid türündendir. Notta belirtildiğine göre İbn-i Hibbân da bunu rivayet et­miştir.

Hadise göre, taraflardan birisine veya ikisine baskı ve zorlama yapılmak sureti ile gerçekleştirilen satış, geçersizdir. Tarafların ken­di rızâları ile satışın yapılması esastır.

Câmiü's-Sağîr şerhlerinde beyan edildiğine göre bu hadisin 'Du­yurulmasına neden olan hâdise şudur: Bir kıtlık döneminde bir ya-hûdî kuru hurma ve arpa getirip satmak istemiş, bâzı kimseler de Resûl-i Ekrem (Aley^i's-salâtü ve's-selâm)'e müracaat ederek bu mala ucuz bir rayiç koymasını istemişler. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ise bu isteği kabul etmemiş ve bu hadisi buyur­muştur. Hadîs'in bu olay üzerine Duyurulduğu, hadîs'in râvisi olan E b û   S a i d    (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilmiştir.

Hadîsten çıkarılan hüküm şudur: Bir satış akdinin caiz ve sahih olması için satıcı ile alıcının kendi rızâları ile bu akdi yapmaları şart­tır.[58][58] (bin Abdillah bin Mes'ûd) (RadtyaUâ-hü onhümâyâan:

(Babam) Abdullah bin Mes'ûd (Ganimet malından humus ola­rak) emirliğe âit kölelerden bir kaç tanesini Eş'as bin Kays [60][60]

İzahı

Bu hadisi Şafii, Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmi-z 1, Nesâi ve Hâkim de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayet­ler kısadır. Bâzı rivayetlerde «Ve satılan mal aynen durduğu» kaydıyoktur. Diğer bir kısım rivayetlerde bu cümle yerine;

= «Satılan mal da duruyor» cümlesi vardır. Bu değişik durumlar ve metinlerin uzunluğu ile kısalığı üzerinde durmak bir hayli yer alır. Hadîsten çıkarılan hükümler bakımından da pek fark etmediği için bunları buraya aktarmaktan vazgeçtim.

Bu hadisin senedi münkatidir. Çünkü îbn-i Mes'ûd'un oğlu Abdurrahman, babasından hadîs dinlememiştir. T i r -m i z 1 de bu hadisi değişik bir sened ile rivayet ettikten sonra o senedin de Ibn-i Mes'ûd'un râvisi Avn bin Abdil-1 a h'ın mürsel olduğunu söylemiştir. B e y h a k i sen sahih senedin Ebû Davud'un rivayet ettiği Ebû Umeys'in senedi olduğunu ifâde etmiştir.

îbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) 'm E ş' a s (Radıyal-lâhü anh) 'a sattığı kölelerin bir kaç tane olduğu ve bunların Humus köleleri olduğu ifâde edilmiştir.

Avnü'l-Mabûd'da beyan edildiğine göre H a t t â b î şöyle de­miştir:

"Satıcı ile alıcı arasında bir ihtilâf olduğu zaman yapılacak iş­lem ve şer'i hüküm konusunda âlimler arasında ihtilâf vardır. Şöy­le ki:

1. Mâlik ve Şafiî'ye göre satıcıya: Sattığın malı ancak dediğin fiyatla sattığına AUah adı üzerine yemin et, denilir. Eğer ye­min ederse, müşteriye: Sen ya malı satıcının dediği fiyatla kabul ede­ceksin, ya da ancak dediğin fiyatla malı aldığına Allah adı üzerine yemin edeceksin, denilir. Eğer alıcı da yemin ederse, mal ile alâkası kesilir ve satıcıya iade edilir. (Şayet alıcı yemin etmekten istinkâf ederse, satıcının dediği fiyatla malı kabullenmiş olur.)

Yukarda anlatılan hükümler açısından satılan malın olduğu gi­bi durması veya istihlak edilmiş olması Ş â f i i' ye göre fark et­mez. Çünkü mal helak olmuş ise onun değeri satıcıya iade edilecek­tir. Hanefîler'den Muhammed bin el-Hasan da böyle hükmetmiştir.

2. Satılan mal helak olduğu takdirde Nahaİ, Sevri, Evzâi, Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre alıcının yeminli sözü ile hükmedilir. Mâlik' ten yapılan meşhur riva­yete göre mal helak olduğu takdirde O'nun verdiği hüküm bu gru­bun verdiği hükme yalandır. Bunların delili ise hadîsteki «ve satılan mal duruyor» kaydıdır. Bu kayıttan anlaşılıyor ki, mal duruyorsa sa­tıcının yeminli sözü muteberdir, mal durmuyor ise hüküm başka­dır. Lâkin bu kayıt yalnız İbn-i Ebi Leylâ* nın rivayetin­de bulunuyor. Bu rivayet ise mürseldir. Bu kaydın bâzı râvilere ait olduğu da söylenmiştir. Taraflar arasında ihtilâf vuku bulduğunda çoğu zaman mal olduğu gibi durduğu için bu cümlenin gelmiş olma­sı ve verilen hükümde bir farklılık meydana getirmemesi muhtemel­dir."    (Hatt&bİ* nin   sözü bitti.)

Tuhfe yazarı da bu hadîsin şerhinde özetle şöyle der: "Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e âit hadîs metninde ta­raflar arasında çıkan ihtilâf konusu belirtilmediği için, hüküm umu­milik ifâde eder. Yâni anılan ihtilâf satılan malın bedelinin tutarı­na âit olsun, satışla alâkalı başka hususta olsun fark etmez. İhtilaf konusuna âit tarafların şahidleri yok ise hüküm hadiste beyân bu-vurulan hükümdür. Şu halde satılan mal, satış bedeli, veya bunlar­la ilgili şartlardan her hangi birisi hakkmda taraflar arasında ihti­lâf çıktığı zaman, arada şâhid yok ise satıcının yeminli sözü ile hük­medilir. Yemin kaydı hadîste yok ise de Şer-i Şerifin genel hüküm­leri bunu gerektirir. Çünkü her hangi bir dâvada «Söz falanındır» denilince mutlaka yeminli sözü kasdedilir. Ayrıca Ahmed ve Nesâi' nin Ebû Ubeyde' den rivayet ettiklerine göre ken­disi Abdullah bin Mes'ûd'un şöyle söylediğini ifâde etmiştir:

«Satıcı ile alıcının, satış bedeli hususundaki ihtilâfı Üzerine Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) satıcıya yemin teklif edilme­sini ve bundan sonra alıcının malı kabul veya iade etmekte serbest bırakılmasını emretti**

Ş e v k â n î : Satışla ilgili her hangi bir hususta alıcı ile satıcı arasında bir ihtilaf vuku bulduğu zaman satıcının yeminli ifâdesinin muteber olduğuna hükmeden alimlerin delili bu hadistir. Tâbi! taraflar akdin feshine karar verirlerse yemin yoluna gitmeye hacet yok­tur. Bu hususta âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. Taraflar arasın­daki nizâm sona erdirilmesi yolu ya akdi feshetmek ya da satıcı­nın yemin etmesidir. Hadisin zahirine göre satılan malın aynen dur­ması veya helak olması neticeyi değiştirmez. Çünkü malm aynen durmasına âit kaydın bulunduğu rivayet delil olmaya elverişli sa­hih ve sabit bir rivayet değildir. Satılan mal helak olmuş ise ya onun misli ya da değeri geri verilir. Bir de şu husus bilinmelidir ki her ihtilâfın çözüm yolu satıcının yemin etmesi değildir. Bildiğim kada­rı ile hiç bir âlim böyle dememiştir. İhtilâf konusuna göre âlimler değişik görüşler beyan etmişlerdir. Bunun izahı çok uzun sürer. Fı­kıh kitablarmda etraflıca izah edilmiştir. Bu ihtilâfın sebebi şudur: Sahih bir hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi"s-salâtü ve's-selâm) meâlen:

Şahidler davacıya, yemin de dâvâlıya düşer.» buyurmuştur. Bu hadis genel hükmü ile, davacının şâhid getirmekle, dâvâlının da ye­min etmekle mükellef olduğuna delâlet eder. Satıcı bazen dâvâlı ba­zen davacı olur. Davalı olduğu zaman mesele yoktur. Ama davacı ol­duğu zaman mealini verdiğimiz hadise göre şâhid getirmekle mükel­leftir. Mealini verdiğimiz hadisi Buhâri, Müslim, Ahmed ve başkalan rivayet etmişlerdir. İşte bu iki hadisi göz önünde tu­tan âlimler satıcı ile alıcı arasında çıkan ihtilâfları bu iki hadisin ışığında hâl etmeye çalışmışlardır. Bu nedenle satıcı dâima yemin etmekle mükelleftir, denilmez, demiştir." (Tuhfe'den naklen verilen bilgi burada sona erdi.)

Bilindiği gibi Ibn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) halîfe Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anh) tarafından K û -f e hazine nazırlığına atanmış idi. Bu olayın o dönemde olduğu ka­nısındayım. Çünkü Ibn-i Mes'üd'un Emirlik kölelerini sat-tığı belirtilmiş, Ebû Davud'un rivayetinde de Humus kölelerini sattığı ifâde edilmiştir. O'nun hâl tercemesi 137 -139 nolu hadîsler bölümünde geçti.[62][62]'den rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kendisini Mekke'ye (Vali olarak): gönderdiği zaman kendisini, (satın alıp da henüz) tes­lim alınmamış bir malın (= başkasına satılıp kazanılan) kârından menetmiştir."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Leys bin Ebİ Selim sayıl ve tedllsçidlr. Râvi Ata bin Ebl Baban da Attab'a yetişmemiştir,[64][64]

21- Îki Mücîz (= Yânı Çocuğun Malında Ticarete Mezun Veli) Satış Yaptıkları Zaman Satılan Mal İlk Akid Yapana Aittir, Babı

2190) Ukbe bin Âmir veya Semûre bin Cündüb (Radtyallâhü anhü-w*4)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Her hangi bir adam bir malı İki kişiye (ayrı ayrı) satarsa o mal bu İki kişiden ilk alana aittir.»"

2191) Stmûre (bin Cündüb) (Radtyallâhü a«A>'den rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Mücîz (yâni çocuğun malında ticârete mezun velisi) olan İki kişi (bir malı İki ayrı müşteriye) sattıkları zaman o mal ilk (satış yapılan) müşteriye aittir."[66][66]

Hadîsten Çıkarılan Hüküm

Bir adam bir malı bir kişiye sattıktan sonra, aynı malı başka bir kişiye de satarsa, ikinci satış akdi bâtıldır. Çünkü ilk satış ile mal satıcının mülkiyetinden çıkıp müşterinin mülkiyetine geçmiş sayılır. Artık satıcı ikinci satışta kendi mülkiyeti altında olmayan bir malı Batmış olur. Bu hüküm hakkında âlimler ittifak halindedir.

Semûre (Radıyallâhü anhl'ın ikinci hadisinin başkaca kim tarafından rivayet edildiğine dâir bir bilgi edinemedim. Bu ha­dîste geçen Müciz kelimesini parantez içi ifâde ile açıkladım. S in­ci i' nin beyânına göre Nİhaye'de: Mücîz, yetimin ve erginlik ça­ğına varmamış olan çocuğun malında alım satım yapmaya mezunve yetkili kılınan velîsi ve kayyımı, demektir, diye bilgi verilmiştir. Şu halde bir malı satmaya yetkili kılman iki kişiden birisi o malı bir müşteriye satar, diğer yetkili de durumdan habersiz veya haber­dar olduğu halde ayni malı ikinci bir müşteriye satarsa, bu son sa­tış hükümsüzdür. îlk satış muteberdir.[68][68]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Ancak, 1 b n - i M â c e h' in, Örbân kelimesinin tarifine ait olup hadîsin sonunda verdiği bilgi orada yoktur. Orada da Ebû Dâvûd, hadîsi ri­vayet eden Mâlik bin Enes'in Örbân tarifini nakletmiş-tir. İmâm Mâlik'in Orhan'ı şöyle tarif ettiği rivayet olun­muştur: "Örbân sanımızca şöyle olur —Allah en iyi bilendir—i Adam bir köle satmahr veya bir hayvanı kiralar. Sonra mal sahibi­ne * Sana bir dinar veriyorum (verdim), eğer köleyi veya kiralık hay­vanı (götürmeyi) terkedersem sana verdiğim para sana olsun, der.

Hülâsa, gerek müellifimizin gerekse Mâli k'in tarif ettiği Örbân, bizim bildiğimiz kaparo demektir. Arap dilinde buna Örbûn ve Arbûn da denilir. Bu kelimeler, islâh ve bozukluğu gidermek mâ­nasını ifâde eden İ'râb kökünden alınmadır. Kaparo, satınahnan ma­lın başka müşteriye satılması tehlikesini giderdiği için ona bu isim verildiği   İbn-i   Esir   tarafından ifâde edilmiştir.

fil-Mecmû'da beyân edildiğine göre kaparolu satışın bâtıl olma­sının sebebi: Böyle bir satışta aldanma vardır, ayrıca şartlı bir satış sayılır. Çünkü satış akdi yapılınca mal alıcının olur. Halbuki kaparo veren adam, malı götürmezsem kaparom sana kalsın demekle, rızâ­sı olmadığı zaman malı satıcıya iade etmeyi şart koşmuş sayılır. Böy­le bir şart satış akdinin kesinlik hükmüne aykırıdır. Ayrıca alıcı anı­lan sözü ile malı kabullenmediği takdirde kaparoyu satıcıya bırak­mayı kabullenmiş olur. Oysa bu meblâğ karşılıksız olarak satıcı ta­rafından alınan bîr kazançtır.

Avnü'l-Mabûd'da özetle şöyle denilmiştir:

"En-Neyl yazarı: Müşteri kaparo verirken şöyle demek ister*. Satınaldığım malı arzulamıyacak olursam veya kiraladığım hayva­nı götürmekten vaz geçersem verdiğim kaparo karşılıksız olarak sa­na kalsın. Malı veya kiralık hayvanı götürecek olursam ödiyeceğimmeblâğdan kaparoyu düşeriz, kalanı öderim. Bu hadis böyle bir sa­tışın haram,olduğuna delâlet eder. Cumhür'un kavli budur. Yalnız A h m e d cumhur'a muhalefet ederek, caiz olduğunu söylemiştir. Ömer ve oğlu (Radıyallâhü anh) 'dan da bu kavil rivayet edilmiş­tir. Bunların görüşünü teyid eden delil Abdürrezzak'ın ken­di kitabında rivayet ettiği Zeyd bin Eşlem'in hadîsidir. Bu hadise göre kendisi satışta kaparo almanın hümkünü Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e sormuş ve Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) de bunun helâl olduğunu beyan etmiştir. Fa­kat bu hadîs mürseldir ve senedinde bulunan İbrahim bin E b i Yahya zayıftır. Cumhür'un görüşü kuvvetlidir. Çünkü Amr bin Şuayb'in hadîsi müteaddid yollarla rivayet edil­miştir. Sonra bu hadis anılan satışın sakıncalı olduğuna delâlet eder. Bununla amel etmek mübahhk yoluna tercih edilir, demiştir.

Sindi de: Şerhü's-Sûnne'de şöyle denilmiştir: Bu satış ilim ehlince bâtıldır. Ebû Hanif e, Mâlik ve Şafiî de böyle hükmedenlerdendir. Ömer ve oğlu Abdullah (Ra­dıyallâhü anhümâ)'nın bu satışın câizliğini söyledikleri rivayet edil­miştir. A h m e d de bunların görüşüne temayül etmiştir, diye bil­gi vermiştir.[70][70]

İzahı

İlk hadîsi Müslim, Tirraizi, Ebû Dâvûd ve N e s â İ de rivayet etmişlerdir. Son hadîs ise Zevâid türünden olup, A h m e d de rivayet etmiştir. Bey-i Hasat ve Bey-i Garar'ın ne demek olduğunu yukarda anlattım. Bu tür satışlar haram ve bâ­tıldır. Aldatmah satışlar yasaktır. Câhiliyet devrinde aldatmalı sa­tışların bir kısmı yaygın olduğu için hadîslerde bunlara da değinil­miştir. Bu bâbtaki çakıl taşı ile yapılan satışlar ve bundan sonraki bâbta değinilen satışlar, câhiliyet devrinin yaygın satışlarından idi. Bu nedenle bunlara değinilmiştir. Ayrıca bu babın ilk hadîsinde ol­duğu gibi bâzı hadisler ile genel hükümler konulmuştur.[72][72]

İzahı

İlk hadis'i müellifimizden başka Kütüb-İ Sitte'nin yazarların­dan kim tarafından rivayet edildiğini bilemedim. Tuhfe yazarı; E b ü S a 1 d ' in hadîsinin 1 b n - i M â c e h tarafından rivayet edil­diğini söyler, başkası tarafından da rivayet edildiğine dâir bir bil­gi vermez. Bu hadisin Zevâid türünden olması muhtemeldir. Bu ha­diste geçen bâzı kelimeleri açıklıyayım:

En ânı: Naam'ın çoğuludur. Naam ise deve, sığır, koyun ve ke­çi nevinden olan hayvan türüne verilen bir isimdir.

Duru' s Dar'm çoğuludur, memeler demektir.

Hadis, anılan hayvanların karnındaki cenini ve bunların meme-lerindeki sütü satmayı ve almayı yasaklamıştır. Çünkü böyle bir sa­tışta aldatma ve aldanma olur. Cenin doğduktan sonra, süt de sa­ğılıp ölçüldükten sonra satılır, alınır.

Kaçmış kölenin yakalanmaması veya geri dönmemesi muhtemel olduğu için alıcının aldanmasının önlenmesi amacı ile satışı yasak­lanmıştır.

Ganimet malı mücâhidler arasında taksim edilmemiş iken her kesin hissesi belli olmadığından hissedarların, hisselerini satmaları yasaklanmıştır. Ancak hisseler dağıtıldıktan sonra satış caizdir. .

Sadakalar da böyledir. Zekât olsun diğer sadakalar olsun müs­tahak larca teslim alınmadıkça mülkiyet işi tamamlanmamış olur. Halbuki satışın sıhhati için satıcının tam mülkiyet sahibi olması ge­rekir.

Dalgıcın çıkaracağı av satışı meselesini Nihâye yazan şöyle tas­vir etmiştir: Dalgıç müşteriye şöyle der: Ben bir dahş yaparım ne çıkarırsam sanadır sen de buna karşılık şu kadar para vereceksin. Bu da aldanmaya ve-aldatmaya sebebiyet verdiği için yasaklanmış­tır.

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'ın hadîsini Kütüb-i Sitte'-nin diğer yazarları da rivayet etmişlerdir.

"Habelü'l-Habele" ne demektir? Bunu açıkhyalım:. Habel gebelik ve gebenin karnındaki cenin mânâlarına gelir. Habele ise ayni mânâya geldiği gibi, hâbil'in çoğulu da olabilir. Hâbil ise hâmile mânâsını ifâde eder.

Bu hadisten kasdedilen mânâ hususunda iki tür yorum vardır. Müellifin rivâyetindeki ifâde tarzına en uygun yorum, tercemede-ki mânâdır. Yâni hâmile bir deve henüz doğum yapmamış iken onun karnındaki cenin dişi farzedilir ve ilerde onun da büyüyüp hâmile olacağı tasarlanır. Böyle bir tasan gerçekmiş gibi pazarlık konusu edilir ve deve sahibi, hâmile olan devesinin doğuracağı dişi ceninin ilerde doğuracağı cenini satıyor. İşte hadîs bu satışı yasaklamıştır. Çünkü satılığa çıkarılan cenîn hayalî bir varlıktır, deve sahibinin mâ­lik olduğu bir mal değildir, meçhuldür ve müşteriye teslimi imkân­sızdır. Bu satış Bey-i Garar türünden aldanmaya ve aldatmaya se­bebiyet veren bir akiddir. Lügat âlimleri bu hadîsi böyle yorumla­mışlardır.

İkinci yorum şöyledir: Satıcı malını satar ve müşteriye: Şu ge­be devenin doğuracağı cenin, gebe kalıp da doğurunca o zaman sen maluı bedelini verirsin, der. Böyle bir hayalî vâde ile satışın yapıl­ması yasaklanmıştır. Çünkü koşulan vâde meçhuldür.

Kastalâni' nin beyânına göre Mâlik, Şafiî ve başkaları bu hadîsi böyle yorumlamışlardır. M ü s 1 i m' in riva­yetinde   "îbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anhümâ)  şöyle der:

Câhiliyet devri adamları boğazlanan deve etini Habelü'l-Habele vâdesi ile biribirlerine satarlardı. Habelü'l-Habele, gebe devenin do­ğum yapması ve doğurduğu dişi yavrunun da gebe kalmasıdır. Pey­gamber (Salİallahü Aleyhi ve Sellem) onları (bu satıştan) nehiy ey­ledi."

M ü s 1 i m ' in bu rivayetinde râvî İ b n - i Ömer Habe-lü'I-Habeleyi açıklamıştır. N e v e v i' nin dediğine göre Şafiî ve Usûl âlimlerinin muhakkikleri: Râvi'nin açıklaması, hadisin za­hirine muhalif olmadığı zaman öne alınıp tercih edilir, demişlerdir.

N e v e v i   daha sonra şöyle der:

Habelü'l-Habele satışının yorumu hakkındaki ihtilâfın özeti şu­dur : Bu hadis ile yasaklanan şey, deve cenîn'inin satılması mıdır.

yoksa bir malın, cenîn'in doğması - doğurması vâde gösterilmek su­reti ile satılmasının yasaklanması mıdır?

Şayet yasaklanan şey ceninin satılması ise, gebe devenin cenini mi, yoksa bu ceninin doğuracağı cenin mi kasdedilmiştir?

Eğer yasaklanan şey, bir malın satış bedelinin ödenmesi için ce­ninin doğması - doğurması vâdesine bağlamak ise, kasdedilen vâde, birinci ceninin mi, ikinci cenin mi doğması kasdedilmiştir?

Yukarda anlatılan ihtimallere göre hadisin yorumlanması hak­kında dört görüş vardır."    ( N e v e v i' nin   sözü bitti.)

Yukarda da işaret ettiğim gibi bu tür satışlar câhiliyet devrin­de bulunduğu için bu nevî satışlar ismen açıklanmak sureti ile ya­saklanmıştır. Bunların hepsinde aldatma, aldanma ve mechullük bu­lunduğu için Bey-i Garar kısmına girerler. Bu çeşit satışların yasak-lığına âit genel emir bundan önceki bâbta rivayet edilen hadîslerde mevcuttur.[74][74]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Ahmed ve Tirmizi de rivayet etmişlerdir. Tirmizi, bu hadîsin hasen olduğunu söy­lemiştir. N e s â i de bu hadîsi kısa bir metin hâlinde rivayet et­miştir.

Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Ensari adama Seni on beş güne kadar görmiyeceğim» yâni görmiyeyim sözünden mak-sad adamın çalışmayı bırakmaması ve oralarda boş gezip dolaşma-masıdır.

Alın teri ile çalışıp geçim sağlamanın, dilencilikten hayırlı oldu­ğuna dâir hadisteki cümlenin zahirine göre dilencilikte de bir hayır vardır. Oysa dilencilik hayırlı ve iyi bir kazanç yolu değildir. Ehli­nin malûmu olduğu üzere tafdîl fiili olan "Hayırlı" kelimesi burada tafdil anlamında kullanılmamıştır. Yâni burada kasdedilen mânâ şöyle olur: Odun toplayıp, satarak geçim sağlamak hayırlı bir iştir. Dilencilik yolu ile geçim sağlamakta ise bir hayır yoktur. Çünkü di­lencilik edenin izzet-i nefsi kırılır, ayrıca kıyamet' günü, yüzünde çir­kin bir iz bulunur.

Hadisin sonunda dilenciliğin ancak üç kişi için sakıncasız oldu­ğu bildirilerek bunlar sayılmaktadır.

Birincisi, düşkün ve perişan fakirdir. Müdkı' kelimesi Dukaa' kelimesinden alınmadır. Dukaa1 kelimesi toprak demektir. Dakı' da topraklanmak demektir. Şu halde Müdkı' topraklanıp tozlanmaya ve perişanlığa yol açan şiddetli fakirlik hâline düşmüş kimse, demektir.

İkincisi, ağır ve çetin borç altına girmiş kimsedir. Müfzi' keli­mesi de tfzâ' masdanndan alınmadır. İfzâ, ise kötü ve çetin bir du­ruma düşürmektir. Müfzi, borç sahibini kötü ve çetin duruma dü­şüren ağır borçtur.

Üçüncüsü, can yakıcı kan diyetini ödemeyi yüklenen kişidir. Mû-ci' îcâ1 masdanndan alınmadır. îcâ* j Can yakmak demektir. Şu hal­de Mûci' kan, can yakıcı kan demektir. Bu mesele şöyle olur:

Bir adam, bir kişiyi öldürür. Kaatilin bir yakını, maktulün ya­kınlarına diyet vermek üzere husûmeti ortadan kaldırmaya çalışır ve böyle bir barışma için taraflar anlaşırlar. Kaatilin yakınlarının malı olmadığı için anılan diyeti veremiyorlar. Diyeti vermeyi üstle­nen kişi de kendi malı olmadığı için ödeyemiyor. Ödemediği tak­dirde kaatil, kısas yolu ile öldürülecektir. Bunun Öldürülmesi, diyeti ödemeyi üstlenen kişiyi çok inciticidir. Böyle bir durumda, diyeti öde­meyi yüklenmiş kişi dilencilik edebilir. Ta ki bu diyeti ödeyebilsin.

H a t t â b î: Muci' Kan: Kan gütme dâvalarının halli ve ta­rafların barışı uğrunda bir kimsenin ödenecek diyet ve tazminatı yüklenmesidir. Bunu yüklenen kimse, dilencilik edebilir, demiştir.[76][76]

26- İkaale  (= Alış Verîş Akdini Bozma)   Babı

İkaale: Akid yapan tarafların bu akdi kaldırmalarıdır. Taraf­lardan birisi bunu isterken diğeri uymazsa akid kalkmaz. Fakat di­ğeri de kabul ederse akid kalkmış olur. Bu bâbtaki hadîs, diğer ta­rafın uymasının faziletine dâirdir. Tarafların rızâsı ile akdin kaldı­rılmasının meşruluğu icmâ ile sabittir.

2199) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ank )'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) şöyle buyurmuştur :

-Satış akdinin kaldırılması hususunda kim bir müslümanın iste­ğini kabul ederse Allah onun hatâsını kıyamet günü kaldırır (ba­ğışlar.)-"[78][78]

27- Fiyat Tahdidini Mekruh Görenlerin (Rivayet Ettikleri Hadîsler) Babı

2200) Enes bin Mâlik (Radtyatlâhü flw*)'den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) hayatta iken (bir ara) fiyatlar yükseldi. Bunun üzerine sahâbîlert

Yâ Resûlallah! Fiyatlar yükseldi, bizler için fiyatları tahdid ve tâyin et* diye müracaatta bulundular. Resûl-i Ekrem (SallaUahü Aley­hi ve Seliem)   (onlara cevaben) :

Şüphesiz ucuzlatıp pahalandıran, daraltan, genişleten ve nzık veren Allah'tır. Şüphesiz, ne bir kan ne de bir mal ile ilgili her han­gi bir hakkı benden isteyecek bir kimse bulunmadığı halde Rabbıma kavuşmamı umarım,» buyurdu."

2201) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü a«A/den; Şöyle demiştir:

Resûlullah (SallaUahü Aleyhi ve Seliem) hayatta iken fiyatlar (bir ara) yükseldi. Bunun üzerine sahâbîler:

Fiyatları tâyin buyurmanızı diliyoruz Yâ Resûlallah! dediler. Re­sûl-i Ekrem (SallaUahü Aleyhi ve Seliem)   (onlara) :

«Sizden hiç bir kimse, kendisine yaptığım bir zulmün karşılığını benden istemediği (yâni kimseye haksızlık etmediğim) halde sizden ayrılmamı (yâni ölmemi) şüphesiz umarım,» buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Saİd bin Ebl ArûbCnin hafızası son zamanlarında bozulmuştur. Lâkin Abdü'1-Alâ eş-Şamî, ken­disinden bu hâlinden Önce rivayet etmiştir. Râvî Muhammed bin Ziyâd'a gelince, Zehebrnm beyanına göre Buhârİ onun başka râvilerce teyid edilmiş hadislerini ri-vâyet etmiştir. îtjn-i Hibbân dA: O, sıka zâtlardandır, az hatâya düşmüş,[80][80]

28- Alım Satımda Kolaylık Gösterme (Nin Faziletinin Beyânı) Babı

2202) Osman bin Affân (Radıyallâkü anh)'öen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Satarken ve alıcı iken kolaylık gösteren adamı Allah cennete dâhil eylesin (veya eylemiştir.)»"

Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir: Bu hadîsin senedindeki râvîler sıka zât-lardır. Fakat sened munkati'dir. Çünkü Ali bin el-Medenî'nin el-îlel'de beyan et­tiğine göre ravi Atâ' bin Ferrûh, Osman bin Affân'a kavuşmamıştır.

2203) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Sattığı zaman kolaylık gösteren, satın aldığı zaman kolaylık gös­teren ve hakkını isterken kolaylık gösteren kula Allah rahmet eylesin.-[82][82]

29- Pazarlık Etmek Babı

2204) Emmâr oğullannm anası Kayle (RadtyaUâhü a»*â,Tdan; Şöy­le demiştir:

Resûlul1 ıh t S al lal la hü Aleyhi ve Sellem)'in umrelerinden biri­sinde Merve'nin yanında O'nun huzuruna çıktım ve:

Yâ Resüİallah! Ben alım satım yapan bir kadınım. Bir şey satın-almak istediğim zaman, arzuladığım fiyattan düşük bir fiyat teklif ederim. Sonra arzuladığım fiyata varıncaya kadar azar azar artırı­rım. Bir malı satmak istediğim zaman da, arzuladığım fiyattan faz­la bir fiyat teklif ederim. Sonra arzuladığım fiyata varıncaya kadar (tedricen) fiyatını indiririm, dedim. Bunun üzerine Resûlullah (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) :

«(Öyle) yapma yâ Kayle! Sen bir şeyi satmalmak istediğin za­man, (düşük fiyat değil) arzuladığın fiyatı teklif et. Sana verilsin veya verilmesin,» buyurdu. Sonra şöyle buyurdu:

«Bir malı satmak istediğin zaman versen de vermesen de (yük­sek fiyat değil) satmak istediğin fiyatı söyle.»"                    

Not: Zevâid'de şöv^ç deı^lmiŞj4r : Bunun senedinde inkatâ' vardır. E[-Mü?zi el-EtrM'ta: îbn-i Huseymln Kayle'den olan rivftyeti üzerinde düşünmek gerekir.

2205) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü a«Att»m)'dan rivayet edildi­ğine göre şüyle demiştir :

Ben bir savaşta Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in be­raberinde idim. (Yolculukta) bana:

«Allah sana mağfiret eylesin! Sen bu deveni bir dinara satar mı­sın?» buyurdu. Ben:

Yâ Resûlallah! Medine'ye varacağım zaman bu, sizin deveniz-dir, dedim. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Allah sana mağfiret eylesin! Peki bunu iki dinara satar (mı) sın?» buyurdu. Câbir demiştir ki: Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) yirmi dinara varıncaya kadar (devenin fiyatını) birer dinar ar­tırdı ve beher dinar artırırken «Allah sana mağfiret eylesin» diye ba­na dua ediyordu. Ben Medine'ye vardığım zaman devemin başından tutup Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına götürdüm. (Yâni O'na teslim etmek istedim). Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ Bilâl! Ona (yâni Câbir'e) ganimet maundan yirmi dinarver* buyurdu. Bana da:

«Deveni alıp ailen ferdlerine götür» buyurdu."[84][84]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadiste güneş doğmadan önceki vakit­te pazarlıkla ve ticâretle meşgul olmaktan nehiy ediliyor. Çünkü f©x cirden güneş doğuncaya kadar olan vakit çok değerlidir, Allah'a zi­kir ve ibâdetle geçirilmelidir

S i n d î yukardaki yorum ve gerekçeyi açıkladıktan sonra: Bu hadisteki Sevm'den maksat pazarlama ve ticâret etmek değil, deve­leri otlatmak mânâsı olabilir. Yâni develeri güneş doğmadıkça ot­latmayınız. Bu mânânın kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bu vakit­te develeri otlatmanın yasaklanmasının sebebi ise devecilikle iştigal edenlerin malûmu olduğu üzere, anılan vakitte otlatmak, develerin veba hastalığına tutulmalarına yol açabilir, demiştir.

Müellifimiz bu hadisi bu bâbta zikretmekle, Sevm kelimesini de­ve otlatma değil, pazarlama mânâsına yorumladığına işaret etmiş

sayılabilir.

Süt veren hayvanın boğazlanması, süt verimine son verdiği için uygun görülmemiştir. Hadîs ise buradaki yasaklama tenzihen mek-ruhluk mânâsına yorumlanır, kanaatindeyim. Çünkü süt veren hay­vanı kesmenin haramlığına hükmeden bir âlimin bulunduğunu bilmi­yorum.[86][86]

İzahı

Ebü Hüreyre (RadıyaUâhü anh)'in hadisini Buhâri ve   Müslim   de. rivayet etmişlerdir.    Ebû   Zerr    (Radıyal-

lâhü anh) 'in hadisini Buhârİ hâriç Kütüb-i Sitte yazarlarının hepsi rivayet etmişlerdir. Ebû Katâde (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini   Müslim   ve   Nesâi   de rivayet etmişlerdir.

îlk iki hadîste anılan bedbaht kişilerin âhirette uğrayacakları çok kötü durumları ifâde edilmekte ve Allah'ın onlarla konuşmaya­cağı, onlara bakmayacağı, onları temize çıkarmayacağı ve onlar için elim azab olacağı bildirilmektedir. Şimdi bu ifâdelerle kasdedilen mâ­nâyı açıklayalım:

N e v e v î   bu hususta şöyle der:

"Allah'ın onlarla konuşmaması" cümlesi ile kasdedilen mânâ hakkında değişik yorumlar vardır.- Bir kavle göre, yâni Allah hayır işler işlemiş sevgili kullan ile yapacağı ve rızâsını ifâde edici olarak yapacağı konuşma gibi bir konuşma ile bu bedbaht insanları taltif etmeyecek, bilâkis gazabına uğrayacak kimseleri tehdid ettiği gibi bunları tehdid edecek ve kahredici konuşma yapacaktır. Diğer bir kavle göre bu cümleden maksad, Allah böyle adamlardan yüz çevi­recektir.

Müfessirlerin cumhuruna göre kasdedilen mânâ, şudur: Allah bunlara yararlı ve sevindirici bir konuşma yapmıyacaktır.

Bir başka kavle göre, Allah sevgili kullarına melekler göndere­cek ve melekler bunları selâmlıyacaklardır. Fakat anılan zümrelere melekler göndermiyecektir.

"Allah'ın onlara bakmaması" ifâdesi ile kasdedilen mânâ da şu­dur : Allah onlara rahmet ve lutüf etmeyecektir.

"Allah'ın onları temize çıkarmaması" ifâdesinden maksad, Al­lah'ın onların günahlarını bağışlamaması ve günah pisliğinden arın-dırmamasıdır.

Elim, azab acısı ve ızdırabı, kalblere işleyen şiddetli azabtır.

Hadîste anılan kişilerin durumlarım biraz açıklı ya hm :

1. Su bulunmayan çölde ve kırda ihtiyacından fazla suyu bulun­duğu halde, susamış yolcudan su esirgeyen adamdır. Böyle davranan katı yürekli, merhametsiz ve acımasız kimsenin bu çirkin hareketi büyük bir günahtır. Fazla suyunu hayvanlardan esirgemek haram iken bir insandan ve susamış bir yolcudan suyu esirgemek ne demek­tir? Fakat susamış yolcu, öldürülmesi mübaJı olan savaş düşmanı ve mürted gibi bir kimse ise ondan su esirgemek haram değildir.

2. ikindiden sonra bir malım satmak isteyen ve müşteriyi inan­dırmak gayesi ile yalan yemin ederek, bu malı şu fiyatla aldım diyenve böylece malını satan kimsedir. Burada "ikindiden sonra" kaydı­nın hikmeti hakkında H a 11 â b i' nin şunları söylediği, el-Fetih'-te beyan edilmiştir:

Yalan yere yemin etmek her zaman haramdır. Burada ikindiden sonra, kaydının konulmasının hikmeti bu vaktin Allah katında daha değerli olmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ, melekleri bu vakitte toplatır ve günlük ameller bu vakitte sonuçlanır. Her şeyin sonucu önemli ve muteberdir. Bu nedenle bu vakitte işlenen suçların cezası daha ağır kılınmıştır. Ta ki inanan kimse özellikle bu vakitte suç işlemeye cesa­ret edemesin. Bir kimse bu vakitte suç işlemeye cesaret ederse, baş­ka vakitlerde de suç işlemeye alışmış olur.

3. Sırf şahsî çıkarı için devlet büyüğüne bey'at edip umduğu yaran bulduğunda bey'atuıa sadakat gösteren ve umduğu şahsî men-fatı bulmayınca isyan eden kimsedir. Böyle menfaatperest kimse de anılan tehdide müstahaktır. Çünkü bu karaktere sahip kişi devlet büyüğünü de müslümanlan da aldatır ve beklenmedik fitne ve boz­gunculuğa sebebiyet verebilir. Hele nüfuzlu ve kitleleri peşinde sü-rükleyebilen bir kimse ise onun tehlikesi büyük olur.(İkinci hadiste anılan)

4. şahıs da kibir ve gururundan dolayı el­bisesinin eteğini topuklarının aşağısına kadar uzatıp sarkıtan kişi­dir. Elbisesini kibrinden dolayı böyle yapmak haramdır ve elim aza­bı gerektirir. Kibir duygusu ile değil ise haram değildir. Çünkü bu durum başka bir hadîste açıklanmıştır. Açıklayıcı hadîs şudur;

«Kibrinden dolayı elbisesinin eteğini yere sürükleyen kişiye Allah (rahmetle) bakmıyacaktır.»   EbûBekir (Radıyallâhü anh) 'in eteği de bir ara yere değiyordu, Re-sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) kendisine: «Sen onlardan değilsin* buyurmak sureti ile ona ruhsat ve müsaade buyurdu. Çün­kü Ebü Bekir (Radıyallâhü anh) kibirlenmeden dolayı böy­le yapmış değildi."    ( N e v e v i' nin   sözü bitti)

5. Verdiği ihsan veya sadakayı başa kakan kimsedir. İyilik Al­lah nzâsı için yapılmalıdır. Allah'ın verdiği maldan Allah'ın kuluna bir şey verildiğinde başa kakmak çirkin ve insanlığa yakışmaz kö­tü bir hareket ve elîm azabı mucip bir davranıştır. Bu kötü huyu alışkanlık hâline getirenler ilâhî azaba mâruz kalır. Hele yaptığı iyilik bir sadaka ise bunu başa kakmak daha fenadır. Hattâ Kur'an-ı Kerîm'in Bakara sûresinin 264. âyetinde böyle hareket eden­ler, inanmayanlara benzetilmiştir. Âyetin baş kısmının meali şöyle­dir:

«Ey iman edenler, Allah'a ve ahi ret gününe inanmayıp, insanla­ra gösteriş için malını sarfeden kimse gibi, sadakalarınızı başa kak­mak ve eziyet etmekle ibtal etmeyiniz...»

Son hadîste de bir malın satılması uğrunda yemin edilmesi yasak­lanıyor. Burada yalnız yalan yemin değil, doğru yere de yemin etmek yasaklanmış ve edilen yeminle mala rağbet ve revaç sağlansa bile, bu satışın hayırlı bir satış olmadığı, maddi yönden de malın bereke­tini giderdiği ve malı mahvettiği bildiriliyor. N e v e v i bu hadî­sin şerhinde: Çünkü zaruret ve ihtiyaç yok iken doğru yere yemin etmek mekruhtur. Bir de malın rağbet kazanması amacı güdüîürse daha fena olur. Çoğu zaman müşteri de bu yemine kanar. (Yâni böy­le bir durum varsa yeminin vebali daha da ağırlaşır), diye bilgi ver­miştir.[88][88]

İzahı

îbn-i Ömer (Radıyalâhü anh) 'in ilk hadîsini Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd da, rivayet etmişlerdir. N e s â î de bir benzerini rivayet etmiştir. Onun ikinci hadisi Kütüb-i Sitte'-nin hepsinde mevcuttur. Üçüncü hadîsinin başkaca kim tarafından rivayet edildiğini bilemedim.

Bu hadîste beyân edilen iki meseleye ait hükümler vardır:

1. Aşılanmış hurma ağaçlan satıldığında o yıla âit meyvesinin kimin hakkı olduğu meselesidir.

2. Malı olan köle satıldığında malının kimin hakkı olduğu me­selesidir.

Bu meselelerin açıklamasına başlamadan Önce bu üç hadisin ri­vayetleri hakkında özlü bilgi vermek ihtiyacını duydum.

Hadislerin üçü de îbn-i Ömer'e aittir ve üçü de merfü-dur.

Müellifimiz ilk hadîsi kısmen değişik iki senedle ve N â f i' aracılığı ile t b n- i Ömer' den rivayet etmiştir. N â f i'in râvisi ilk senedle Mâlik' dir, ikinci senedde e 1 - L e y s ' dir. Bu hadîste yalnız hurma ağaçları meselesi bulunuyor.

Müellifimiz ikinci hadisi de kısmen değişik iki senedle rivayet etmiştir. Bu senedlerde N â f i yerine Salim'in, îbn-i Ömer1 den rivayet ettiği görülür. S â 1 i m ' in râvisi ise Züh-r î' dir. Zührİ1 den rivayet edenler ise el-Leys ve S ü f -y a n' dır.

Bu hadîste hem hurma ağaçları meselesi hem de köle meselesi vardır.

Müellifimizin üçüncü hadisinde ise N â f i' in râvisi A b d - i R a b b i h ' dir. Bu hadiste de hurma ağaçlan meselesi ile köle me­selesinin ikisi de vardır. Halbuki N â f i'in ilk hadîsinde yalnız hurma ağaçlan meselesi vardır.

Hulâsa: Gerek S â 1 i m' in ve gerekse N â f i' in rivayet et­tikleri hadîslerde hurma ağaçlan meselesi vardır. Bunda bir ihtilâf yoktur. Ancak köle meselesinin hangi rivayette merfû olduğu husu­sunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâfa değinmeden önce müel­lifimizin rivayetlerini gözden geçirelim: Diğer kitablarda olduğu gi­bi burada da S&lim'in îbn-i Ömer' den olan merfû ri­vayetinde yâni 2211 nolu hadiste köle meselesi de vardır.

Nâfi'in İbn-i Ömer' den olan merfû 2210 nolu hadi­sinde köle meselesi yoktur. Fakat 2212 nolu hadîsinde vardır. îlk ha­dîste N â f i' in râvisi el-Leys ve Mâlik' dir. Son hadîs­te ise   N â f i' in   râvisi   Abd-i   Rabbih' dir.

Yukarda da anlattığım gibi 2212 nolu hadisin başkaca rivayet edildiğini bilemedim. Aşağıda geleceği gibi N e s â i' nin de bunu rivayet ettiği anlaşılıyor ise de buna rastlayamadım. Büyük sünenüv de olabilir.

Salim ve N â f i' in, köle meselesi ile ilgili rivayetlerinin hangisinin kuvvetli olduğu hususundaki ihtilâfı Avnü'l-Mabûd ya­zan el-Fetih'ten naklen şöyle beyân eder:

"Kölemeselesininmerfûluğukonusunda Salim ve Nâfi'in ettikleri rivayetler hakkında şu ihtilâf vardır:

1. Z ü h r i' nin   Salim   aracılığı ile   îbn-i   Ömer' den merfû olan rivayetinde hurma ağaçlan meselesi ile köle meselesinin ikisi de mevcuttur. (2211 nolu hadîs kasdediliyor.)  Hadîs hafızlan böyle rivayet etmişlerdir.

2. Mâlik,   el-Leys,   Eyyub,   Ubeydullah   ve başka zâtların   N â f i'   aracılığı ile   îbn-i   Ömer' den   merfû olan rivayetlerinde yalnız hurma ağaçlan meselesi vardır. (2210 no­lu hadîsimizde olduğu gibi). Bu zâtlar aynca   N â f i'   aracılığı ile İbn-i   Ömer' den   ve   îbn-i   Ömer'in   de   Ömer1 den mevkuf olarak köle meselesini rivayet etmişlerdir.

(Şu bilgiden anlaşıldığı gibi N â f i hurma ağaçlan meselesi­ni îbn-i Ömer' den merfû olarak rivayet etmiştir. Köle me­selesini de İbn-i Ömer aracılığı ile Ömer' den mevkuf olarak rivayet etmiştir. Böyle iki ayn hadis rivayet etmiş olur.)

Müslim, Nesâî ve Dârekutni Nâfi'in bu iki ayn rivayetini   S â 1 i m' in   rivayetine tercih etmişlerdir.

Buhârî, Ali bin el-Medini ve îbn-i Abdil-berr   ise   S â 1 im' in   rivayetini tercih etmişlerdir.

Nesâi, Abdi Rabbih yolu ile Nâf i'den hem hur­ma ağaçlan, hem de köle meselelerini merfu1 olarak rivayet etmiş ise de bu bir vehimdir." (E 1 - H â f ı z müellifimizin 2212 nolu hadi­sini kasdediyor. Ben Nesâî' nin el-Müctebâ isimli küçük sünenin-de buna rastlamadım. Büyük süneninde olması muhtemeldir veya Müctebâ'da bulunduğuna rağmen ben göremedim. Zevâid'in notunun olmayışı bunun el-Müctebâ'da bulunduğunu teyid eder.)

Not: Parantez içindeki ifâde mütercime aittir.[90][90]

32- Yaş Meyvaları (Yenilmeye)  Elverişliliği Belirmeden Önce (Ağacı Üstünde Ve Ağaçtan Ayri)  Satmanın Yasaklığı Babı

2214) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâkü anhümâ)âm rivayet edil­diğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir:

Yaş meyvayı (kızarmak, sararmakla yenilmeye) elverişliliği be-Urinceye kadar (ağacı üstünde ve ağaçtan ayrı) satmayınız.»

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) satıcıyı da alıcıyı dft (bundan) menetmiştir."

2215) Ebû Hiireyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Re-sûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Yaş meyvayı (kızarmak, sararmak suretiyle yenilmeye) elveriş­liliği belirinceye kadar (ağacı üstünde ve ağaçtan ayrı) satmayınız.»"

2216) Câbir (bin Abdillah) (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), yaş meyvayı (kızar­mak, sararmakla yenilmeye) elverişliliği belirinceye kadar (ağacı üstünde ve ağaçtan ayrı) satmayı yasaklamıştır."

2217) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ankyden; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), meyvayı, kızanncaya veya saranncaya kadar (ağacı üstünde ve ağaçtan ayrı) satmayı, yaş üzümü yenilebilirliği belirtisi görülünceye kadar (ağacı üzerin­de ve ağaçtan ayrı) satmayı ve hububata, taneleri sertleşip kuvvet-leninceye kadar satmayı yasakladı."[92][92]

33-  (Belirli Ağaçların Gelecek)  Birkaç Yıllık Meyvalarını Satmak Ve Meyvayı  Helak Eden Âfet Babı

2218) Câbİr bin Abdillah (RaHtyatâhü anhümâ)'dan; Şöyle demîşiir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sinin bey'i (denilen mu­ayyen ağaçların gelecek bir kaç yıllık meyvalarım önceden satma işOni yasaklamıştır."

2219) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhii anhümâydan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim (ağaç üstündeki) meyvaları satıp sonra (henüz kesilme­miş iken) meyvalara bir âfet gelirse, satıcı, sakın kardeşi (olan müş­terisi) nden bir mal (yâni meyva bedelinden bir şey) almasın. Sizden birisi (satıcı) müslüman kardeşinin (müşterinin) malım neyin kar­şılığında alacaktır?»[94][94]

34- Tartıyı Ağır Yapmak Babı

2220) Süveyd bin Kays (Radıyalîâkü anh)'âen; Şöyle demiştir:

Ben ile Mahrefe el Abdı Hacer'den bir mikdar satılık elbiseyi

(Mekke'ye) getirdik. (Minâ'da satıyorduk) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bu arada) yanımıza geldi ve bir uzun içdonunu bizimle pazarlık etti. (Biz O'na içdonunu sattık) Bizim yanımızda üc­retle tartan bir tartıcı vardı. (Sattığımız elbise karşılığında aldığımız bedeli tartan) bu tartıcıya Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Yâ tartıcı! (İçdonu bedelini) tart ve tartını ağır yap,» buyurdu."

2221) Mâlik Ebû Safvân bin Umeyre (Radtyallâhü anh)'âtn; Şöyle demiştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e hicret'ten önce (Mekke'de) bir aded uzun içdonu parçasını sattım. Bunun üzerine O, benim İçin    (içdonu bedelini)    tarttı ve benim lehimde tartıyı ağır

yaptı."

2222) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre; Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Seltem) şöyle buyurdu, demiştir.

«(Vereceğiniz şeyi)  tartacağınız zaman tartınızı ağır yapınız.»"

Npt: Bunun senedinin, Buh&rl'nin şartı üzerine sahih olduğu. Zevâid'de bil-dîrümlşür.[96][96]

35- Ölçü Ve Tartı (İşin) De Tevakki Etmek (Hiyleden Sakınmak) Babı

2223) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâyâsm rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Medîne-i Münevvere'ye geldiği zaman Medîneliler Ölçü yönünden en bozuk insanlardan idi­ler. Sonra Allah Sübhânehu ve Teâlâ; âyetini indirdi. Bu âyet indirildikten sonra Medineliler ölçü işini iyi yaptılar."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Çünkü Muhammed bin Akil ve Ali bin el-Hüseyn hakkında ihtilâf vardır. Senedin diğer râvileri sıkft zâtlardır.[98][98]

36- (Alım Satımlarda)  Hiyle Ve Aldatmadan Nehiy Babı

2224) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre;

Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir (küme) zahire sa­tan bir adamın yanından geçti de mübarek elini kümenin içine sok-tu. Baktı ki küme hiylelidir (= içi ıslaktır). Bunun üzerine Resûlul-Iah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Hiyle eden - aldatan kimse, bizden değildir,» buyurdu."

2225) Ebü'I-Hamrâ1[100][100]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Tirmi-zi ve Ebû Dâvûd'un rivayetler indeki metin uzuncadır. Tirmizî' dekinin  meali şöyledir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (satılık) bir küme «a-hirenin yanından geçti de elini kümenin içine soktu. Parmaklan m-landı. Bunun üzerine -.

«Ey zahire sahibi! Bu (ıslaklık) nedir?» buyurdu. Zahire sahibi: Yağmurdan ıslandı, diye cevab verdi. Resûl-i Ekrem (Sallaltahü

Aleyhi ve Sellem) :

«O halde, ıslak kısmı niçin kümenin üstüne koymadın ti herfcva

görebilsin» buyurduktan sonra:

«Kim hiyle ederse —aldatırsa— o bizden değildir.»    buyurdu."

Tirmizî   bu hadîsin hasen - sahîh olduğunu söylemiştir.

«Hiyle edip aldatan kimse bizden değildir,» buyurulmuçtur. den değildir" ifadesi ile kasdedilen mânâ ile ilgili olarak AvKfl* bûd yazan şu nakilleri yapar:

"Hattâbi: Yâni bizim yolumuz ve ahlâkımız üzerinde dir. Çünkü din kardeşine hiyle eden onu aldatan bir kimse bana uy­mayı ve yoluma sarılmayı terk etmiştir. Bâzı âlimlere göre bunun mânâsı; Böyle davranan kimse müslüman değildir, denilmiş is» â» bu yorum sıhhatli değildir. Cümlenin sıhhatli yorumu benim dediğim yo­rum şeklidir, demiştir.

Nevevi de Müslim'in rivâyetindeki «... Benden değil­dir» buyruğun şerhinde: Yâni böyle davranan kimse benim ilmi­me, amelime ve güzel yoluma uyup gösterdiğim hidâyet prensibine riâyet edenlerden değildir. Nasıl ki evlâdının hareketlerini beğenme­yen adam, evlâdına: Sen benden değilsin, der. Süfyân bin Uyeyne bu tür yorumlamadan hoşlanmazdı ve şöyle derdi: Bu nevî yorumlama iyi değildir, buyurulan tehdidin daha etkili olması açısından böyle yorum yapmayıp olduğu gibi bırakmak gerekir, di­ye bilgi vermiştir.

Avnü'l-Mabüd yazan yukardaki nakilleri yapar ve bu arada: Bu hadis, alım satımlarda hiyle etmenin, bir müslümanı aldatmama ha-ramlığına delâlet eder. Bu hüküm hakkında icmâ vardır, der."[102][102]

İzahı

İ b n - i Ömer'in hadisini Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâı de rivayet etmiştir. îbn-i Abbâs'ın hadîsini Kütüb-i Sitte'nin yazarlannm hepsi rivayet etmişlerdir.

Her iki hadis, bir zahireyi satın alan bir kimsenin bunu satıcıdan teshin almadan satamıyacağına delâlet ederler.   îbn-i   Abbâs  (Radıyallâhü anh) hububat ve gıda maddelerinin dışında kalan şey­lerin de ayni hükme tâbi olduğu görüşünü beyân etmiştir.

Tuhfe yazarı îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi­nin şerhinde şu bilgiyi verir;

"îbn-i Abbâs, her şeyin zahire gibi olduğunu sandığını söylemekle kıyas yapmıştır. Diğer şeylerin de zahire gibi olduğuna dâir şu nassların kendisine ulaşmadığı kanaatindeyim:

Ebû Dâvûd ve Dârekutnî' nin rivayet ettikleri bir hadîste "Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) şöyle de­miştir :

Peygamber (SaUallahü Aleyhi ve Sellem) satın alınan bir maiın olduğu yerde, müşterileri tarafından satılmasını yasaklamış ve müş­terileri bu malı kendi eşyalarının yanma naklettikten sonra satabile­ceklerini bildirmiştir."

A h m e d' in rivayet ettiği bir hadîste "Hakim bin Hı­za m  (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:

Ben: Yâ Resûlallah! Ben çeşitli satışlarla iştigal ediyorum, bun­lardan hangisi bana helâldir, hangisi bana haramdır? dedim. Buyur­du ki:

«Sen bir şey satın aldığın zaman onu teslim almadıkça satma...* Muhammed, el-Muvatta'da: Biz zahirede olduğu gibi her maddenin satışında îbn-i Abbâs'ın sözü ile hükmederiz. Bir kimse satm aldığı bir malı teslim almadıkça satmamahdır. Mer­hum Ebû Hanîfe' nin kavli de budur. Ancak kenclişi, ev, akar ve arazi gibi bir yerden bir yere nakledilmesi mümkün olma­yan eşyaların teslim alınmadan Önce, sahibi olan müşteri tarafından satılmasına ruhsat vermiştir. Ama biz, teslim alınmadıkça hiç bir şe­yin satılmasını caiz görmüyoruz, demiştir. Tuhfe yazan: î m a m Muhammed'in bu görüşü açık olan hükümdür. Çünkü yukar­da anılan Zeyd bin Sabit ile Hakim bin Hıza m'ın hadîsleri umumîdir, der.'

Aynî   de:  Âlimler bu mesele hakkında ihtilâf etmişlerdir:

1. Mâlik:   Bu hadîslerde zahire kaydı bulunduğu için bunun dışında kalan mallar teslim alınmadan önce de satılabilir, demiştir.

2. Ahmed:   Satılan mal, ölçü, tartı veya saymak sureti ile satılan çeşitlerden ise teslim alınmadan satılamaz. Başka şekilde sa­tılan mallardan İse teslim alınmadan önce do satılabiHr, demiştir.

3. Züfer.    Muhammed    ve   Şafii:   Zahire olsun başka maddeler olsun hiçbir mal teslim alınmadan satılamaz.   Çün­kü hadisler umumidir, demişlerdir.  (Bunlar 2188 sayılı hadîs ve yu­karıya mealini aldığım   Hakim   ve   Zeyd'in   hadîsle benzeri hadîsleri kasdediyorlar.)

4. Ebû   Hanife   ve   Ebû    Yûsuf'a   göre gayri men­kul mallar teslim alınmadan önce de satılabilir. Fakat menkul mal­lar teslim almmadan önce satılamaz."

Yukarda görüşleri beyân edilen âlimlerin hepsinin delilleri şerh­lerde beyân edilmiştir. İbnü'l-Kayyım el-Ce vzi1 den naklen Avnü'l-Mabûd'un dip notu şeklinde verilen bilgide, bu grub-ların delilleri beyân edilmiş ve görüşlerin mukayesesi yapılmıştır. Orada bir malın satıcıdan tesliminden önce müşteri tarafından satıl­masının yasaklanması hikmeti olarak şu iki sebeb beyân edilmiştir:

1. Satın alınan bir mal müşteri tarafından teslim alınmadıkça onun mülkiyet durumu zayıftır. Çünkü mal telef olduğu takdirde, sa­tış fesholmuş olur ve zarar satıcıdan tazmin ettirilir.

2. Satın alman mal teslim alınmadan önce satılıp, bu satışın sa­hih sayılması hâlinde bu arada telef olursa, bunun zararı iki şahsa ayrı ayrı tazmin ettirilir. $öyle ki.- İlk müşteri teslim almadığı için, ilk satıcıya tazmin ettirmesi gerekir. İkinci müşteri de bunu teslim almadığı için kendi satıcısı olan ilk müşteriye tazmin ettirmesi ge­rekir.

Bu iki illet ve sebebe yapılan İtiraz da orada beyân edildikten sonra şöyle bir üçüncü sebeb ve hikmet beyân edilmektedir:

Satın alınan bir mal teslim alınmadıkça ondan satıcının alâkası kesilmez ve satıcı müşterinin büyük bir kâr ile satmasını görürse yaptığı satışı feshetme ve malı teslim etmeme yoluna girebilir. Hak­sızlık bile olsa bunu yapabilir, bir takım hiyleli yollara ve bahane­lere baş vurup satışın bâtıl olduğunu iddia edebilir. Böyle bir durum, zulüm, haksızlık, düşmanlık, kin ve üzücü olaylara sebebiyet verebi­lir. Günlük hayatta bunun benzerine raslamlır. Şer-i Şerif müşteriyi, malı teslim almadıkça bunda tasarruf etmekten menetmiştir ki, ön­ce malını teslim alsın sonra dilediği gibi tasarruf etsin. Teslim aldık­tan sonra parlak kârlar ve kazançlarla da satsa, artık satıcının ma­la el koyması, teslim etmekten imtina etmesi, satışı bir bahane ve hiyle ile feshetmesi tehlikesi kalmamış olur. Tecrübeli tacirler, Şe­riatın bu hükmünden habersiz büş ûl*alar, bir tedbir olsun diye yine böyle hareket ederler.[104][104]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisin şerhinde   Sindi   şöyle der: "Yâni ölçekle zahireyi şaton alan bir kimse, bunu ölçerek satmakistediği takdirde, evvelâ ölçerek satıcıda teslim alması ve bundan sonra yine ölçerek satması gerekir. Şu halde bu hadîs, götürü pa­zarlık usûlü ile değil de, ölçek usûlü ile alman ve ayni usul ile sa­tılmak istenen zahire alım satımına aittir. Hadîsten maksad şudur: Bir ölçekle satm alman bir zahire, o ölçekle ölçmek suretiyle teslim alınmadıkça tekrar satılamıyacağı gibi, anılan şekilde ölçülerek tes­lim alındıktan sonra satılmak istendiğinde o ölçümle yetinmek su­retiyle de satışı yapılamaz. Satışı yapılacağı zaman yeniden ölçülme­si gerekir. Çıkan netice şudur: Götürü pazarlama usûlü ile değil de ölçmek suretiyle yapılacak her satış için ayrı ayrı ölçmek gerekir. Bir ölçümle yetinilemez. Ama satışlardan birisi götürü pazarlık usû­lü ile yapılırsa o satış için ölçmek şart değildir.

Bir kavle göre ölçerek satm alman bir zahire, ancak ölçerek sa­tılabilir, götürü usul ile satılamaz, hadîsten kasdedilen mânâ budur. Fakat bu görüş zayıftır."[106][106]

İzahı

Bu hadîsi Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Ne-s â î' de   rivayet etmiştir.

Mücâzefe, Cizâf, Cüz&f ve Cezaf: Bir malı Ölçmeden, tartma­dan veya saymadan satmaktır ki buna götürü usulle satmak denilir.

Bilindiği gibi bâzı malların mikdarı ölçmekle, bir kısım malların mik-dan tartmakla tesbit edilir. Bâzı mallar da sayılmak sureti ile mik-dan tesbit edilip satılır. Anılan yolla tesbit edilmeksizin götürü pa­zarlık sureti ile yapılan satışa yukardaki isimler verilmiştir. Meselâ: Harman veya pazar yerinde bir yığın buğday var. Bunun kaç ölçek veya kaç ton olduğu tesbit edilmeksizin götürü usulle satılıyor. Bu­na mücâzefe, cizâf, cezâf ve cüzâf satışı denilir.

Hadîs bu tür satışın sahih olduğuna delâlet eder. Erzakı bu şe­kilde satın alan bir kimse o erzakı başka bir yere nakletmeden sata-mıyacaktır. Bu hüküm de hadîsten çıkarılıyor. Hadîsten çıkarılan bu iki nokta üzerinde biraz duralım:

Götürü usulle erzak ve hububatın satılması sahihtir. Ölçülmesi veya tartılması gerekli değildir. Saîd bin el-Müsey|peb, tshâk, Evzâi ve Hasan bin Hay böyle hükmejföa-lerdendirler. Küme hâlindeki erzakı tartmadan veya ölçmeden gö­türü pazarlık usulü ile satılmasının câizliği hususunda imamlar ara­sında bir ihtilâf yoktur. Ancak Şafiî' nin en sıhhatli kavliae göre böyle satış tenzîhen mekruhtur. Mâlik' ten yapılan riva­yete göre götürü usulle satılan bir malın ölçü veya tartı bakımından mikdarı satıcı tarafından biliniyorsa götürü usulle satılması sahih

değildir.

N e v e v î * nin beyânına göre herhangi bir malı bir küme dirhem karşılığında satmak da caizdir. Yâni kümenin kaç adet dir­hemden ibaret olduğu bilinmeksizin böyle satış sahihtir.

Hadîs, pazarlık sureti ile satın alınan bir hububatın olduğu yer­den başka bir yere nakledilmeksizin satılmasının yasakhğına delâlet eder. T ı y b i: Çünkü menkul bir malın teslim alınması, alıcının onu olduğu yerden başka bir yere nakletmesi ile gerçekleşir, demiş­tir. Avnü'l-Mabûd'un yazarının dediği gibi bu hadîs, ölçmek veya tartmak sureti ile de satm alınan bir zahirenin tesliminden önce sa-tılamıyacağına delâlet eder. Cumhür'un görüşü de budur.

Satm alınan menkul ve gayri menkul her nevî malların teslim alınmalarından önce satılıp satılamıyacağı hususundaki görüşleri bundan önceki bâbta beyân ettiğim için tekrarlamaya lüzum görmü­yorum.

Satm alınan mallardan erzak ve hububata âit özel hadîslerin bu-yurulduğu görülmektedir. Bilindiği gibi herhangi bir mal satın alın­dıktan sonra teslim alınmadıkça başkasına satılmasının yasaklıgı hakkında müteaddit hadîsler vardır. 2188 ve 2189 nolu hadîsler, bundan önceki bâbta geçen hadislerin izahı bölümünde meallerini ver­diğim Zeyd bin Sabit ile Hakim bin Hizam'in hadîsleri bu hususta vârid olan hadislerdendir. Bütün mallar için­den gıda maddeleri hakkında ayrıca özel hadîslerin bulunduğunu gö­rüyoruz. Bu bâbta ve bundan önceki bâbta rivayet edilen hadîsler gibi. Bunun hikmeti şu olabilir: Erzak ve zahire herkesin her zaman ihtiyaç duyduğu maddelerdir. Bunun stok edilmesi, yer değiştirme­den el değiştirmesi ve pazara sevk edilmemesi piyasada bir darlığın doğmasına ve ihtikâra yol açabilir. Bu sakıncaların önlenmesi için bu hüküm konulmuş, denilebilir. Diğer tarafta alınan her hangi bir ma­lın teslim ve tesellümü yapılmadan ve yeri değiştirilmeden olduğu yerde el değiştirmesi ve bunun usul hâline getirilmesi, âdeta bir faiz­cilik kapısının açılmasına sebebiyet verir gibidir. Çünkü bir para değişiminin ötesinde bir şey yok gibidir. Meselâ depo edilmiş bir er­zak düşünelim. Müşteri bunu onbin liraya alır. Ama el sürmeden ve yerini değiştirmeden olduğu yerde bir ay sonra oniki bin liraya sa­tar, tkinci müşteri de ayni şekilde bir süre sonra onbeş bin liraya satar. Görüldüğü gibi bu satışlarda bir para mübadelesi görülür ve bir mal mübadelesi görülmez.

Hulâsa çeşitli nedenler yanında, ihtikâr ve faizciliğin doğmasını önlemek de bu hükümlerin illeti (sebebi) olabilir.

2230) Osman bin Affân (Radtyallâhü ankyâen; Şöyle demiştir: Bferr çarşıda fturü hurma satardım ve (müşterilerime) : Ben (sa­tın alırken) bu ölçekle ölçtüm bu kadardır, derdim ve (tekrar ölçme­den) o ölçme (hesabı) ile kablar dolusu kuru hurmaları (müşteri­lerime) verirdim ve kârımı alırdım. Sonra böyle satış yapmam hak­kında İçime bir şüphe girdi. Bunun üzerine (durumu) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selle m)'e sordum. Buyurdu ki.

«Sen (satarken) ölçmeyi söz konusu edince hurmayı  (yeniden) ölç.-"[108][108]

39- Zahireyi Ölçmekte Umulan Bereket Babı

2231) Abdullah bin Rüsr el-Mâzînî (Radtyallâhü ankümâyden; Şöy­le demiştir:

Ben, Resûlullah   (Sallallahü  Aleyhi ve Sellemî'den işittim, bu­yurdu ki;

«Zahirenizi ölçünüz ki sizin için bereketli olsun.»"

Not:  Abdullah bin BÜsrfin bu hadisinin sahih olup râvtlerfnin sıka olduk­tan, Zevâid'de bildirilmiştir.

2232) Ebû Eyyub (el-Ensârî) (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildi­ğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) :

«Zahirenizi ölçünüz ki sizin için bereketli olsun.»"

Not:   Zevâid'de şöyle denilmiştir : Ebû Eyyûb'un bu hadisinin senedinde Ba-kiyye bin el-VelId bulunur, bu râvl tedlisçidir. Hadisin aslı Buhârl'de vardır.[110][110]

40- Çarşılar Ve Oralara Girmek Babı

2233) Ebû Üseyd  es-Sâidî[112][112] ) (Radıyallâhü a«A)'den; Şöyle de-miftir:

Be« Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKden işittim bu­yurdu fci i

«Sabah namazına giden bir kimsö îman bayrağı ile gitmiş olur ve çarşıya giden bir kimse şeytan bayrağı ile gitmiş olur.»'*

Not: Bunun senedinde bulunan İsa bin Meymûn'un zayıflığı üzerinde İtti* fak bulunduğu, Zevaid'de bildirilmiştir.

2235) Sâlim'in dedesi (Ömer bin el-Hattâb) (Radtyallâhü ankümâ)'-dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle bu­yurdu, demiştir;

«Kim çarşıya girdiği zaman i

zikrini okursa Allah ona bir milyon hasene (sevab) verir, onun bir milyon seyyie (küçük hatâ) sini siler ve onun için cennette bir köşk yaptırır.»"[114][114]

41- Gündüzün İlk Vaktinde Bulunduğu Umulan Bereket Babı

2236) Sahr el-Gâmidî (RadtyaUâhü ank)'ten rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

.Allahım! Ümmetim için gündüzün ilk vaktini (yâni bu vakitte yaptıkları işi) bereketti eyle,- buyurdu, demiştir.

Sahr demiştir ki: ve Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir askeri birlik veya bir orduyu savaşa gönderdiği zaman gündü­zün ilk vaktinde gönderirdi.

(Râvî) demiştir ki: ve Sahr ticâretle iştigal eden bir adam idi. (Bu emre uyarak) ticâret mallarını sabah erken gönderirdi ve bu sayede servet sahibi oldu, malı çoğaldı."

2237) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'d*n rivayet edildiğine göre-ResnluUah (Sallallahü Aleyhi ve S eli em) :

-Attanım! Ümmetim için Perşembe gününün ük vaktini (yâni bu vakitte yaptıkları işi) bereketti eyle,» buyurmuştur."

Not: Bunun senedinde bulunan Abdurrahman ve ondan ftsatınnm zayıf ot duldan, Zev&id'de büdirilnu>Ur,                                         

2238) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivâytt «de­diğine göre; Peygamber (SaUaüahü Aleyhi ve Sellcm) şöyle dua etnûçtir:

«Allahım! Ümmetim için gündüzün ilk zamanını (yâni bu vakit­te yaptıkları işi) bereketli eyle.»"[116][116]

42- Musarrât (= Müşterîyî Aldatmak İçîn) Sütü Sagılmayıp Göğsünde Biriktirilen Hayvan)I Satmak Babı

2239) Ebû Hüreyre (Radtyatlâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

Bir musarrâtı (= müşteriyi aldatmak için sütü sağılmayıp göğ­sünde biriktiren) bir hayvanı satın alan bir kimse (hayvanı kabul ve­ya satıcıya iade etmek hususunda) üç güne kadar serbesttir. Eğer onu İade ederse onunla beraber bir sâ semrâ (yâni buğday) değil bir sâ kuru hurmayı da (sağılan süte karşılık) versin.»'*[118][118]

İzahı

Notta belirtildiği gibi bu hadis Ebû Dâvûd tarafından da rivayet edilmiştir. Sindi bu hadisin şerhinde: İslamiyet'in ilk zamanlarındaki hükmün bu hadise göre olmuş olması ve müşteri ile satıcının arasında çıkacak ihtilâfın kesilmesi için ödenecek meblâğın bir önceki hadisle tâyin ve tahdid edilmiş olması umulur. Âlimlerin bu hadisle amel etmemeleri de bundan dolayı olabilir. Halbuki Ebû Dâvûd bunu rivayet etmiştir. Âlimlerin bununla amel etmemele­rinin ikinci sebebi bu hadîsin senedinde bulunan zayıflıktır, demiş ve bundan sonra da nottaki durumu belirtmiştir.

Avnü'l-Mabüd'da: "Muhaffele ve Musarrat ayni mânâyı ifâde eder­ler. Muhaffele, toplatılan demektir. Hayvanın sütü, onun göğsünde toplatıldığı için hayvana bu isim verilmiştir.

"Sütün bir veya iki misli'* ifâdesinde ki tereddüd râviye aittir. Yâ­ni Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ya böyle, ya da şöyle buyurmuştur.

Bu hadis ile bundan önceki hadisin arasında görülen ihtilâf na­sıl izah edilir? diye bir soru sorarsan ben derim ki el-Hâfız bunu şöyle cevablamıştır: Bu hadîsin senedi zayıftır. îbn-i Kud­dâme demiş ki: Âlimler bu hadisin zahiri ile amel etmemek'hu­susunda ittifak etmişlerdir.

Hattâbi de: Bunun senedi tutarlı değildir, demiştir. Durum, H a 11 â b î' nin dediği gibidir. Allah kendisinden râzi olsun. Çün­kü senedde bulunan râvi C ü m e y' bin Ömer hakkında îbn-i Nümeyr.- O, en çok yalan söyleyenlerdendir, demiş. I b n - i Hibbân da demiş ki. O, rafızi idi hadis uydururdu,» di­ye bilgi vermiştir.

2241) Abdullah bin Mes'ûd (Radtyallâhü <m*)'den; Şöyle demiştir:

Sadık ve masdûk olan Ebü'I-Kasım (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) üzerinde çehâdet ederim ki O, bize şöyle buyurdu:

-Muhaffel (müşteriyi aldatmak için sütü sağılmayıp göğsünde biriktirilen) hayvanları satmak bir aldatmadır ve aldatmak, hiç bir müslümana helâl değildir."

Not: Bunun senedinde Câbir el-Caf i bulunduğu ve kendisinin doğruluğunun çüpheü olduğu. Zevaid'de bildirilmiştir.[120][120]

İzahı

Bu iki hadîs Âişe (Radıyallâhü anhâ) tarafından rivayet edilmiştir. Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Nesâİ de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayetinde her iki metin de mevcuttur. Bâzı kelime değişikliği var ise de Resûl-i Ekrem (Aleyhi s-salâtü ve's-selâm) 'e âit metinde bir değişiklik yok­tur.   Tirmizi' deki    rivayet birinci hadis gibidir.

Sünenlerin hepsinde mevcut olup Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e âit metin şöyledir:

«Haraç, daman iledir.» Biz bu cümle ile kasdedilen mânâyı ifâ­de etmek için bu kelimeleri kullanmayıp, bunların karşılığını kul­lanmaya çalıştık. Aşağıda biraz daha açıklayıp iyice anlaşılmasına çalışacağız.

Haraç: Satın alınan köle, câriye, hayvan, ev ve benzerî menkûl veya gayri menkûl bir maldan elde edilen gelir, demektir.

Daman: Bir malın helak olmasından sorumlu olmak ve gerek­tiğinde bedelini ödemeyi yüklenmek, demektir. Fıkıh ıstılahında çok kullanılan bir terimdir. Zâmm olmak ve tazmin etmek, tazminat gi­bi kelimeler bu kökten alınmadır. Satılan mal ile ilgili bir örnekle bunu açıklıyayım : Satılan bir mal müşteriye teslim edilmedikçe sa­tıcının Zamanındadır, denilir. Vâni o mal telef olursa sorumluluk sa­tıcıya aittir, zararı o çeker. Müşteri bunun zararına karışmaz. Ke­za; satın alınan bir mal müşteriye teslim edildikten sonra o malın damanı müşteriye âittiı. Yâni mal helak olursa müşterinin kesesin­den gitmiş olur. Satıcının ilgisi yoktur. Daman kelimesini garanti kelimesi ile ifâde etmek mümkündür. Şu halde bir mal bazen satıcinin, bazen de alıcının daman ve garantisi altındadır. Satın alındık­tan sonra kusur ve noksanlığı görülen bir mal satıcıya geri verile­bilir. Bu takdirde, satıcı, müşterinin o maldan elde ettiği geliri iste­yemez. Meselâ, hadiste anıldığı gibi adam bir köleyi satın alıp çalış­tırmış ve ondan biraz kazanç elde etmiş, sonra kölenin kusurlu ol­duğunu anlayınca, köleyi satıcıya geri vermiştir. Fakat köleden el­de ettiği geliri vermemiştir. Satıcı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e müracaatla bu geliri de istemiş ise de bunun müşterinin hakkı olduğu beyân Duyurulmuştur. Bu beyânde «Haraç, daman ile­dir» buyurulmuştur. Yâni kim malın helakinden sorumlu ise, malın geliri de onun hakkıdır Bilindiği gibi kölenin sorumluluğu müşteri­ye aittir. Çünkü köle onun yanındadır. Bu nedenle kölenin geliri de bu sorumluluğa karşılık olarak müşterinin hakkıdır.

«Haraç daman iledir» cümlesi «Haraç, damanın karşılığıdır.» şeklinde yorumlanabilir. Yâni satın alınan malın geliri o malın hela­kinden sorumlu olmaya karşılık müşterinin hakkıdır.

Bu cümle "Haraç daman sebebi ile hak edilir" şeklinde de yo­rumlanabilir. Yâni, satın alman malın geliri, o malın helakinden so­rumlu olması nedeni ile müşterinin hakkıdır.

Avnü'l Mabûd yazan bu hadisin şerhinde şöyle der: "En-Nihâye'de: Hadisteki haraç'tan maksad, satın alman köle, câriye ve mülkten elde edilen gelirdir. Bu da şöyle olur: Adam bun­lar gibi bir şey satın alır ve bir süre kullanıp ondan gelir sağladık­tan sonra bunun eski bir kusuruna vâkıf olur, satıcı bu kusuru giz­lediği nedeni ile müşteri bunu geri verir. Satıcıya verdiği bedelini de geri alır. Müşteri bu hakka sahibtir. Malı geri verince, elde et­miş olduğu geliri satıcıya vermez. Çünkü bu gelir kendisinin hakkı­dır. Sebebi de şudur: Bu mal müşterinin yanında iken helak olsaydı zarar ve ziyan müşteriye âit olacaktı. Satıcıya âit olmayacaktı. Bu zararı çekmeye daman denilir, diye bilgi verilmiştir.

Es-SübüTde ve Maâlimü's Sünen de de buna benzer bilgi veril­miştir.[122][122]

44- Kölenin Uhdesi  (Yâni Alıcısının Muhayyerliği Veya Satıcısının Zimmetinde Olduğu Süre)  Babı

2244) Semüre bin Cündüb (Radıyattâhü anh)'den rivayet edildiğine ; Resûlullah (Sattallahü Aleyhi ve Seltem), şöyle buyurdu, demiştir: (Satılan) kölenin uhdesi (yâni alıcısının muhayyerliği veya sa­tıcısının zimmetinde olduğu süre)  üç gündür.-"

Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedindeki râvtler sıka zâtlardır Ancak Sald bin Ebl Arûbe'nin hafızası son zamanlarında karışmıştı. Fakat Abede bin Süleyman kendisinden, bu hâlinden önce rivayette bulunmuştur. Ravt el-H» »an'ın Semûra (R.A.)'den hadis İşitmesi meselesi d» «öa götürür.

2245) Ukbe bin Âmir (RadtyaUâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallakii Aleyhi ve Seîlem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Dört günden sonra uhde yoktur.»"[124][124]

45- Kusurlu Bir Mal Satan Kimse, Kusuru (Müşteriye) Açıklasın, Babı

2246) Ukbe bin Âmir (Radtyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre, kendisi Resûlullah (SaHaîlahü Aleyhi ve SeMem y den şunu işitmiştir r

«Müslüman, müslümanın kardeşidir. Kusurlu bir malı (din) kar­deşine satan hiç bir müslümanalbu satış) helal olmaz. Meğer ki (sa­tarken) bu kusuru ona açıklaya.»

2247) Vasile bin el-Eska' (Radıyallâhü onftj'den; Şöyle demiştir:

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim, buyur­dular ki:

«Kusurunu açıklamadığı bir mah satan bir kimse, dâima Allah'ın gazabı altındadır ve melekler devamlı ona lanet ederler.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan Bakİyye bin el-Velîd tedlisçidir. Şeyhi de zayıftır.[126][126]

46-  (Akraba Olan)  Esirleri Biribirinden Ayırmanın Yasaklığı Babı

2248) Abdullah bin Mes'ûd (Radtyollâhü an A)'den; Şöyle demiştir

Esirler getirildiği zaman Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem), ayni ev halkını biribirinden ayırmak istemediği için hepsini toplu halde (bir kişiye) verirdi."

Not: Bunun senedinde Câbir el-paü'nin bulunduğu, Zevâid'de belirtilmiştir.

2249) Ali (bin Ebî Tâlib) (Radtyaltâhü <mA)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana/kardeş ve gence-cik iki köle hibe etti. Ben bunların birisini sattım. Sonra Resûl-ı Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

O iki gencecik ne işlediler? (Yâni halleri nasıldır?)* buyurdu.

Bent

Bunların birisini sattım, dedim. ResûM Ekrem (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

Onu geri al,» buyurdu."

2250) Ebû Mûsâ (el-Eş'ârî) (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   câriye üe çocuğunu ve (köle olan) iki kardeşi biribirinden ayıran kimseye lanet etmiştir.[128][128]

Esir Edilen Aile Ferdlerini Biribirinden Ayırmanın Hükmü Hakkındaki Âlimlerin Görüşleri:

Tuhfe yazarı bu bâbtaki hadîslerin şerhinde şöyle der: "Burada câriye ile çocuğunu ayırmadan maksat birisini satıp di­ğerini satmamak veya ikisini ayrı ayrı şahıslara satmak ya da hibe yolu ile bunları ayrı ayrı kimselere vermektir. Esir alman baba ile çocuğu da ayni hükme tâbidir. Hattâ biribirine mahrem durumun­da olan yakın akrabalar da böyledir. Yâni esir alman âüe ferdlerin-den biribirine   mahrem olanlar bir müslümana verildikten   sonra, onun bunları dağıtıp ayrı ayrı şahıslara satması veya hibe etmesi ya da birisini yanında alıkoyup diğerini başkasına vermesi hükmü de aynidir, yasaktır.

Şerhü's-Sünne'de; Nene, dede ve babanın hükmü de böyledir, denilmiştir.

Şevkâni de: Bu bâbta rivayet edilen hadisler, câriye ile çocuğunu ve kardeşleri biribirinden ayırmanın haramhğına delâlet ederler. Câriye ile çocuğunu biribirinden ayırmanın haramlığı husu­sunda icmâ bulunduğu el-Bahir'de îmam Yahya' dan nak­len beyân edilmiştir. Bu beyâna göre, çocuk, anasına muhtaç olma­yacak yaşa geldikten sonra, ayırmak caizdir. Ayırmak haram oldu­ğuna rağmen yapılacak satış sahih mi, yoksa geçersiz mi?

Ebû Hanîfe'ye ve bir kavlinde Ş â f i i' ye göre satış akdi geçerlidir. Şafii' nin diğer bir kavline göre satış bâtıl ve geçersizdir.

Baba ile çocuğunu ayırmaya gelince, bâzı fıkıhçılar bunlan biri­birinden ayırmanın haram olmadığına hükmetmişlerdir. El-Bahîr sa­hibi : Baba anaya kıyas edilir, demiştir.

Usûl ve f urû dışında kalan yakınları biribirinden ayırmanın hük­mü ise,   Hanefller'e   göre bu da haramdır.   Ş a f i î * ye   gö­re haram değildir. Kardeşleri ayırmanın haramUğı buradaki nass-larla sabittir. Fakat diğer yalanlan bunlara kıyaslamak tam yerin­de değildir. Çünkü aralarında fark vardır. Kardeşleri veya ana ile çocuğu biribirinden ayırmadan doğan güçlük başkadır, diğer yakın­ları biribirinden ayırmanın güçlüğü bu kadar zor değildir. Şu halde diğer akrabaları bunlara kıyaslamak uygun ve yerinde değildir.   . Hadislerin zahirine göre söz konusu ayırma satış yolu ile olsun veya başka yolla olsun hepsinin hükmü birdir. Ancak bunları ayı­ran kişi istek ve irâde dışı ayırırsa bunun bir sakıncası yoktur. Meselâ: Esirler, gaziler arasında taksim edilirken bazen yakın akraba-İan biribirinden ayırmak mecburiyeti hâsıl olur, diye bilgi vermiş­tir."

Söz konusu yakınlar kaç yaşına varınca ayırmak caiz olur? Tuhfe yazan bu hususta da şöyle der:

1. Ebû   Hanîfe' nin   arkadaşlarına göre, küçükleri, ergin­lik çağına varıncaya kadar ayırmak caiz değildir.

2. Ş â f i İ' ye   göre çocuk yedi veya sekiz yaşa varınca ayır­mak caiz olur.

3. M â li k ' e   göre çocuk diş çıkarınca ayırmak caiz olur.

4. A h m e d ' e   göre çocuk büyüyüp erginlik çağına varsa bile ayırmak caiz olmaz.

H a n e f İ1 e r; Küçük yaştaki kardeşleri ayırmak caizdir. Fa­kat birisi küçük, diğeri büyük yaşta iseler ayırmak caiz değildir, de­mişlerdir.

El-Ğays'ta beyân edildiğine göre, esir akrabalar, erginlik çağına vardıktan sonra, ayrı ayrı kişilere satış, hibe veya başka yollarla ve­rilebilir ve bu hususta icmâ vardır.

Erginlik çağına varanları ayırmanın câizliği için Darekut-n I ile Hâkim'in rivayet ettikleri Ubâde bin es-Sâ-mtt (Radıyallâhü anhl'ın şu mealdeki hadîs de delil gösterilmiş­tir:

"Ana ile çocuğu biribirinden tefrik edilmez. (Ayrı şahıslara sa­tılamaz, hibe edilemez) Bunun üzerine: Ne zamana kadar? diye so­ruldu. Buna cevaben buyuruldu ki i Erkek çocuk, erginlik çağına va­rıncaya ve kız çocuk, aybaşı âdetini görünceye kadar."[130][130]

İzahı

Bu hadisi Tirmizî ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. T i r m i z i bunu 'Bey* kitabının "Kttabetfi'ş-Şurût" babında rivayet etmiştir.

Hadiste geçen bâzı kelimeleri açıkhyahm i

Tuhfe yazarı bu hadîsin şerhinde şöyle der:

Hadîsteki «Dâ*» kelimesinden maksadın içhastahk olduğunu el-Mut-arriz söylemiştir. Onun dediğine göre bu içhastalığın belirtisi görülsün veya görülmesin fark etmez. Îbnü'l-Münîr de: Bu kelimeden maksat satıcının gizlediği bir hastalıktır. Yâni sa­tıcı satıhk köle veya cariyenin herhangi bir hastalığını gizlememiş-tir. Çünkü kölede bir hastalık bulunup da satıcı bu hastalığı müşte­riye açıkladıktan sonra yapılan satış, yine bir müslümanın bir müs­lümana yapacağı bir satış durumundadır. Şu halde hiç bir hastalık yoktur, derken, bilinen bir hastalığın olmayışı ifâde edilmek isten­miş olur, demiştir.

Ğâile: Bu kelime aldatma ve hiyle mânâsında kullanılmıştır. Bir kavle göre bundan maksad, kölenin efendisinden kaçma huyu ve alışkanlığıdır.

Hıbse ve Hubse: Kötü huylar, demektir. Bâzıları bununla ha­ramları işlemek mânâsının kasdedildiğini söylemişlerdir.

Bâzıları da şöyle demişlerdir: Dâ' kelimesi ile beden hastalığı, Hubse veya Hıbse ile huy hastalığı ve Ğâile de satıcının satılık mal­daki kusuru açıklamaması ve susmasıdır, demişlerdir.

Râvî, e I - A d d â ' (Radıyallâhü anh) sahâbidir. Hadisleri az­dır. Huneyn savaşından sonra müslüman olmuştur. (Tuhfe'den yapılan nakil bitti.)

E 1 - A d d â ' (Radıyallâhü anh) 'in "Köle veya câriye" ifâde-sindeki tereddüd râvîlerden   Abbâd   bin   Leys'e   aittir.[132][132]

İzahı

Bu hadîsi E b û Dav ü d ve N e s â i de rivayet etmiş­lerdir. Ebû Dâvûd "Nikâh" bölümünde rivayet etmiştir. Ora­daki rivayette bir adam bir kadınla evlendiği veya (köle - cariyeden) bir hizmetçi satın aldığı veya bir deve satın aldığı zaman bu dua­yı okuması emredilmektedir. Müellifimiz de nikâh bölümünde bu­nun bir benzerini yine î b n - i Amr (Radıyallâhü anh) 'den ri­vayet etmiştir. (No: 1918)

Netice i Bir adam bir kadınla evlendiği, bir hayvan satın aldığı veya bir köle ya da bir câriye satın aldığı zaman bu duayı okuma­sı ve bunun berekete vesile olması için duâ etmesi müstahab'dır.[134][134]

İzahı

Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsi Kütüb-İ Sİtte'nin hepsin­de rivayet edilmiştir. Ubade (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini B u -h â r i * den başka Kütüb-i Sitte yazarlarının hepsi rivayet etmişler­dir. U b â d e' nin hadis metninde bâzı rivayetlerde fazlalık, yâ­ni ilâve, bir kısmında da kısalık vardır. N e s â i' nin rivayeti bu­radaki rivayete daha yakındır. Ancak buradaki metinde bulunma­yan ve tercemede parantez içinde ifâde edilen parça N e s â î' deki rivayette mevcuttur. Bu parça önemlidir ve şöyledir;Yâni biribiri ile değiştirilecek gümüşler, altın­lar, buğdaylar, arpalar, hurmalar ve tuzlar mikdarca eşit ve peşin olacak olursa ayni cinsin mübadelesi yasak değildir. Bu istisna ol­mazsa, değiştirilmek istenen iki parça gümüşün ağırlığı ayni de ol­sa ve ikisi de peşin bile olsa satışının ve mübadelesinin yasak olma­sı gerekir. Anılan diğer maddeler de böyledir. Halbuki diğer riva­yetlerde ve benzerî sahih hadîslerde belirtildiği gibi peşin ve eşit olmak kaydı ile gümüş gümüş ile, altın altınla, buğday buğdayla, ar­pa arpa ile. hurma hurma ile ve tuzu tuz ile satılabilir.

Bâzı rivayetlerde şu ilâve vardır:«Kim fazla verirse veya fazla isterse faizcilik etmiş olur.»

U b â d e (Radıyallâhü anh)'m hadîs metnindeki uzunluk ve kısalık ile bâzı rivâyetlerdeki ilâveleri anlatmak bir hayli yer alır. Bu kadarla yetinmeyi uygun buldum.

Şimdi bu iki hadisin mânâ ve hükümlerini anlatmaya çalışalım:

Bu babın başlığında bulunan "Sarf" kelimesinin lügat mânâsı nakletmek ve reddetmektir. Istılahta alım satımda alman ve verilen şeylerin ikisinin de altın ve gümüşten olmak üzere yapılan satıştır. Başka bir deyimle parayı parayla satmaktır. Faiz hakkında gelen hadîslerde kullanılan bu kelime altını gümüşle, gümüşü altınla, altını altınla, gümüşü gümüşle satma mânâlarında kullanılmaktadır.

N e v e v i: Âlimler: Altm altınla veya gümüş gümüşle satıl­dığı zaman buna Mürâtala denilir ve altın gümüşle veya gümüş al-tınla satıldığı zaman buna Sarf denilir, demişlerdir, der.

Birinci hadiste geçen "Hâe" kelimesi ile ilgili olarak Nevevİ şöyle der: "Bu kelime iki şekilde gelir: «Hâ» ve «Hâe-. Meşhur olan ikinci şekildir. Bunun aslı «Hâke»dir. Mânâsı da: Al bunu. Taraflar­dan birisi böyle söyleyerek elindeki malı diğerine verir. Diğeri de«Hâe = bunu al» demek suretiyle elindekini muhatabına verir. Hulâ­sa bunun mânâsı satıcı ile alıcının mubayaa ettikleri malları peşin ve karşılıklı biribirine teslim ve tesellüm etmeleridir.

Ribâ :Bu kelimenin lügat mânâsı: Bir şeyin artması ve fazlalık, demektir. Şer-i Şerifte ise faiz, demektir. Faiz karşılıksız bir fazla­lık olduğu için ona ribâ ismi verilmiştir. Ribâyı şöyle tarif edenler vardır: Akid yapan taraflardan birisine, bir mal karşılığı olmaksı­zın verilmesi şart koşulan fazlalıktır. Cinsi ve mikdarı ayni olan iki mal biribiri ile değiştirilirken taraflardan birisinde fazla bir şey ve­rilmesi ribâ sayılır. Şu halde yüz lirayı yüz on lira ile değiştirmek, yüz lirayı ödünç verip vâdesi geldiğinde yüz beş lira almak, 5 gram altını peşin veya vadeli 6 gram altınla değiştirmek ve 5 gram gü­müşü peşin veya vadeli 6 gram gümüş ile değiştirmek ribâdır. Buğ­day, arpa, hurma ve tuz da böyledir.

Tefecilik de ribânın bir çeşitidir. Câhiîiyet devrinde özellikle te­fecilik yaygın idi. Ödünç verilen para için bir faiz tahakkuk ettiri­lirdi. Vâdesi geldiğinde, ödenen borçla birlikte faizi de ödenirdi. Şa­yet borçlu borcunu ödeme imkânı bulamazsa, alacaklı ile anlaşmaya oturur ve borcun vâdesi uzatılır, ama buna göre asıl borç mi kdarı­na eski ve yeni faizler eklenirdi, böylece ödünç verilen paranın bâzan bir katı veya daha fazla mikdarda faizi alınırdı. Borç ödeme vâdesi bir kaç defa uzatılınca eklenen faizler ve artırılan faiz oranı yüzün­den borçlu çok ağır yükler altına girerdi, islâmiyet gerek tefeciliği ve gerekse faizciliği her çeşiti ile yasakladı. Yâni faiz oranı düşük ol­sun veya olmasın hepsi yasaktır.

Faizin haram lığı Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Faizciliğin nasıl bir haram olduğunu 58. bâbta gelecek 2273 - 2279 nolu hadîsler bölümünde inşâallah anlatacağım ve konuya âit âyetlerden de bir ikisinin mealini vereceğim. Bu İtibarla şimdi yukardaki hadislerin mânâsını açıklayalım ve hükümlerini anlatalım.

N e v e v i   Ribâ babının hadislerinin şerhinde özetle şöyle der: "Âlimler faizin haramlığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Faizin han­gi malların mübadelesinde vuku bulduğu ve hangi malların değişti­rilmesinde faizin bulunmadığı hususunda görülen farkh görüşler ise teferruata aittir.

Faizin haram lığına dâir hadisler çoktur ve meşhur nevindendir. Besûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu hadîslerde altın, gü­müş, buğday, arpa, hurma ve tuzda faizin bulunduğunu açıkça be­lirtmiştir.   Zahiriye   mezhebi mensublan kıyas delilini kabuletmedikleri için bu altı maddenin dışında kalan mallarda faizin bu­lunmadığını söylemişler ise de, bu mezhebten olmayan bütün âlim­ler, bu altı maddenin anlamını taşıyan diğer mallarda da faizin bu­lunduğuna hükmetmişlerdir. Âlimler: Bu altı maddede faizin haram kılınmasının sebebi vardır, bu sebebe İllet ismi verilir, derler. Sözü edilen illetin tesbiti hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1. Ebû   Hanîfe:   Altın ve gümüşün faizinin haramlığına âit illet bu iki maddenin ahm ve satımının tartılmak suretiyle yapıl­masıdır. Diğer dört maddenin faizinin haramhğına İllet ise bu mad­delerin alım ve satımlarının ölçekle yapılmasıdır. Bu itibarla tartıl­mak suretiyle satılan demir, bakır ve diğer malların hükmü altın ve gümüş hükmü gibidir. Keza ölçülerek satılan kireç, alçı ve çöven gi­bi, yiyecek maddelerinden olmayan mallar dâhil hepsinde faiz hük­mü mevcuttur, demiştir. Yâni ayni cins maddenin bir mikdarı onun bir mikdarı ile satılırken mikdarların eşit olması ve ikisinin peşin ol­ması şarttır. Birisi diğerinden mikdarca fazla olursa veya birisi ha­zır, diğeri veresiye olursa faiz olur.)

2. Şafiî:   Altın ve gümüşün faizin haramlığına âit illet bun­ların satın alınan mallara bedel olarak verilmesidir. Yâni para ve nakid nevinden olması veya bunun gibi kullanılmasıdır. Yâni sikke-1) olsun sikkesiz olsun mübadelelerde mal karşılığı ödenen cinslerdir. Altın ve gümüş tartı ile verilir. Tartı ile verilen diğer mallar altın ve gümüş gibi mübadelelerde mal karşılığında para gibi kullanılma­dığı için bunlarda faiz yoktur.

Diğer dört madde, yâni buğday, arpa, hurma ve tuz ise bunla­rın faizinin haramlığına âit illet, bunların yiyecek maddeleri olma­sıdır. Yiyecek maddesi olmak bakımından bu dört maddeye benze­yen bütün yiyecek maddeleri bu hükme tâbidir, demiştir.

(Şu halde ölçülerek alım satımı yapılan bütün yiyecek madde­leri buğday, arpa, hurma ve tuz gibidir. Yâni bir yiyecek maddesi ayni cins yiyecek maddesi ile satılmak istendiğinde bunların ayni mikdarda olması ve ikisinin de peşin verilmesi gerekir. Aksi takdir­de faiz olur. Yiyecek maddesinden olmayıp ölçülmek sureti ile alım satımı yapılan mallar ise buğday ve benzerî mallan gibi değildir. Yâni mübadelede eşitlik ve peşinlik şartı aranmaz. Örneğin kireç. Ölçül-" mek suretiyle satılan bir maddedir. Bir ton kireç, birbuçuk ton kireç­le peşin veya veresiye satılabilir. Bunda faiz yoktur. Tartılmak sure­tiyle satımı alımı yapılan mallar da gümüş ve altın hükmünde değil­dir. Örneğin demir tartı ile satılan bir maldır. Bir ton demir birbuçuk ton demirle peşin veya birisi veresiye olmak üzere satılabilir. Şunu da kaydedelim: Hangi malların ölçülmek ve hangilerinin tar­tılmak sureti ile satıldığını tesbit etmek için fıkıh kitablanna mü­racaat etmek gerekir.)

3. Mâlik,   altın ve gümüş hakkında   Şafii   gibi hüküm vermiştir.   (Yâni mevzuat — tartılanlar —dan olan mallar altın ve gümüş hükmünde değildir.) Diğer maddeler, yâni buğday, arpa, hur­ma ve tuza gelince, bunların faizinin haramlığının illeti, bunların za­hire nevinden olması ve azık olmaya elverişliliğidir, diyen   Mâlik kuru üzümü de hurmaya kıyaslamıştır.

4. Said   bin   el-Müseyyeb,   kadîm kavlinde   Ş â -f i i   ve   A h m e d :    Bu dört maddedeki illet bunların yiyecek mad­deleri oluşu ve tartılmak veya ölçülmek suretiyle satılmalarıdır. Bir malın faiz hükmüne tâbi olması için yiyecek maddelerinden olması veya tartılan ya da Ölçülen cinslerden olması gerekir, demişlerdir. Buna göre ölçülmek veya tartılmak suretiyle değil de sayılarak sa­klan kavun, ayva ve benzeri yiyecek maddeleri faiz hükmüne gir­mez.

Nevevl malların faiz hükmüne tâbi tutulmasının illetine âit âttmlerin görüşlerini yukarda anlatıldığı gibi beyân ettikten sonra anılan mallarla ilgili olup âlimlerin ittifakla verdikleri bâzı hüküm­leri beyân etmektedir. Bu hükümleri beyân etmeden önce verilecek beyânda sık sık geçecek Rebevî kelimesini açıkhyayım ki bu kelime kullanılırken bununla neyin kasdedildiği anlaşılsın. Rebevî: Ribâya yâni faize tâbi mal demektir. Meselâ: Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz birer rebevi maldır.

N e v e v i    şöyle der:

"Âlimler aşağıdaki hükümler üzerinde ittifak etmişlerdir: 1. Rebevî bir malı, ribâ illeti başka olan bir rebevî mal ile her şekilde satılabilir Yâni mübadele edilecek malların ikisinin hazır ve peşin olması şart değildir. Keza iki malın tartı veya ölçü bakımın­dan eşit olması da şart değildir. (Bunu bir iki misal ile açıklayalım: Meselâ altın ve gümüşün illeti yukarda anlatıldığı gibi, tartılarak sa­tılmasıdır veya alım satımlarda para gibi mal bedeli olarak kullanıl­masıdır. Buğday ve arpanın illeti ise ölçülerek satılması veya yiye­cek maddeleri olması ya da zahire olarak kullanılmasıdır. Şu hal­de altın ile gümüşün illeti başka Jey, buğday ile arpanın illeti başka şeydir. Bu itibarla altın, buğday veya arpa ile satılabilir. Gümüş de buğday veya arpa ile satılabilir. Keza buğday veya arpa, altın veyagümüş ile satılabilir. Satılan ile alınan bu şeylerin ikisinin hazır ve peşin olması veya mikdarların eşit olması şart değildir. 10 gram al­tın beş ölçek buğdayla satılabilir ve buğday peşin verilip altının ve­resiye olması veya bunun tersi olabilir. Keza meselâ: 10 gram gü­müş 10 ölçek arpa ile satılabilir, gümüşün veresiye veya arpanın 4 ay sonra verilmek üzere satış akdi yapılabilir.)

2. Rebevi bir mal ayni neviden bir mal ile satılırken  (meselâ buğday buğday ile satılırken veya altın altın ile satılırken) satılanın da alınanın da peşin olması şarttır. Bunlardan birisinin veresiye ol­ması caiz değildir ve faizdir. Keza ikisi peşin de olsa birisinin diğe­rinden fazla olması caiz değildir ve faizdir. (Meselâ altın altınla sa­tılmak istenirken satılan altın ile alınan altının ayni ağırlıkta olma­sı ve ikisinin de hazır ve peşin olması şarttır. Birisi veresiye olsa ve­ya birisi diğerinden ağır ise faizdir. Keza: Buğday buğday ile satılır­ken satılan buğday ile alman buğdayın ikisinin de hazır ve peşin ol­ması ve ölçek birimi ile ayni mikdarda olmaları gerekir. Birisi vere­siye veya fazla ise faizdir.)

3. Bir mal ayni cinsten bir mal ile satılırken  (meselâ buğday buğday ile veya altın altın ile satılırken) veya bir mal, faiz illetin de ortak olduğu benzerî bir mal ile satılırken  (meselâ altın gümüş ile satılırken veya buğday arpa ile satılırken) satış akdinden sonra ta­raflar henüz biribirinden ayrılmamış iken satılan ve alınan malla­rın teslim ve tesellümünün yapılması şarttır. Teslim ve tesellümün sonraya bırakılması caiz değil ve faizdir.

4. Faiz illetinde ortak olan iki cins malın mübadelesi yapılır­ken (meselâ buğday arpa ile satılırken veya altın gümüş ile satılır­ken) satılan ve alman malların ikisinin de peşin olması şartı ile mik-darlarının eşit olması şart değildir. Birisi diğerinden fazla olabilir. (Meselâ 10 gram altın 50 gram gümüşle satılabilir. Ancak ikisinin de hazır ve peşin olması şarttır. Keza bir ölçek buğday iki ölçek ar­pa ile satılabilir. Ancak ikisinin de peşin olması gerekir. Birisinin ve­resiye olması hâlinde faiz sayılır.)

Yukarda anlatılan hükümler hususunda âlimler arasında bir ih­tilâf yoktur.

Hadiste anılan altın ve gümüşle ilgili olarak âlimler: Bu hüküm altın ve gümüşün her çeşidine şümullüdür. Yâni altın ve gümüş kül­çe hâlinde olsun, sikkeli olsun, ayan tam olsun, düşük veya farklıolsun, ziynet eşyası biçiminde olsun, olmasın, tam veya kırık parça hâlinde olsun, hüküm aynidir, demişlerdir." N e v e v i'nin sözü bitti.[136][136]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m hadisini Müslim ve N e s â i de rivayet etmişlerdir. Oralardaki metin daha uzun­dur. Yukarda terceme ederken parantez içinde ifâde ettiğim «Eldenele» sözünün mânâsını veren kelimeleri oralardaki rivâyetten alınmadır. Bu kayıt gereklidir. Çünkü bu hadîste anılan mad­delerden herhangi birisi ayni cinsten ayni mikdar ile satılırken satı­lan ve alman mikdarların ikisinin de peşin verilmesi gereklidir. Ak­si takdirde faize girer.

Ebû S a î d (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini B u h â r i, Müslim   ve   Nesâi   de rivayet etmişlerdir.

Bu hadiste geçen "Cemi" kelimesi muhtelif nevilerden toplanan karışık hurma yığınına denilir. Bir kavle göre hangi neviden oldu­ğu bilinmeyen ve belirli bir ismi olmayan her renk hurmaya denilir. Bilindiği gibi iyi kaliteli hurma çeşitlerinin özel isimleri vardır. îsimsiz veya karışık olan hurmalara rağbet edilmez, makbul ve iyi sayılmaz. Sadakalardan toplanmış hazine hurmaları gây.et tabii karışık olurdu. İçinde iyisi de kötüsü de bulunurdu. Mücâhidlerin tâyinleri hazîne hurmalarından verilirdi. Onlar da bunun iki sâını bir sâ iyi hurma­ya satarlardı. Durum Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e intikal edince böyle yapmanın caiz olmadığı bildirilerek : «İki sâ hur­mayı bir sâ hurmaya ve iki dirhemi bir dirheme satmak olmaz» bu-yurulmuştur. Yukarda belirttiğimiz gibi rebevî fâizsal bir mal ayni cinsten bir mal ile satılırken ikisinin peşin verilmesi ve mikdarca eşit olması gerekir. İki maldan birisi veresiye olursa faiz sayılır. Ke­za bir mal diğerinden fazla olursa yine faiz olur. Şu halde iyi kali­teli olsun, âdı cinsten olsun biribiriyle satılacak ve mübadele edile­cek hurmaların hacım ölçüsü bakımından eşit ve ayni mikdarda ol­ması şarttır. Aksi takdirde faiz olur. Buğday, arpa, tuz ve fâizsel olan diğer maddeler de hurma gibidir.

Dirhem ve dinar da böyledir. Dirhem gümüş mânâsında, dinar da altın mânâsında kullanünuştu-. Çünkü hüküm umumidir. Aslında dirhem sikkeli gümüş para, dinar da sikkeli altın para anlamla­rında kullanılır. Fakat faiz hükmü bakımından sikkeli, sikkesiz, aya­rı tam olan, olmayan altm ve gümüşün hükmü aynidir. Bu bakım­dan genel mânâya almak daha uygundur. Hulâsa bir dirhem gümüş ancak bir dirhem gümüşle satılabilir. Bir dirhemi iki dirheme satmak veya iki dirhemi bir dirheme satmak faizdir. Yukarda belirttiğim gibi bir dirhemin bir dirhemle satılabilmesi için ikisinin de peşin ol­ması ve tartı bakımından eşit olması gerekir. Birisi veresiye veya az, çok ağır olursa satış fâsid ve faizli olmuş olur. Dinar da dirhem gibidir.

Müellifimizin rivâyetindeki hadis metninin;

kısmını diğer rivayetlerde bulamadım.   Ebû   S a i d    (Radıyal­lâhü anh) 'den rivayet edilen başka hadîslerde bu ilâvenin:

«(İkisi de peşin ve eşit olmak kay­dıyla) dirhem dirhemle, dinar da dinarla (satılabilir)» kısmı vardır. Fakat; cümlesi yoktur. Sadece müellifimizin rivayetinde bulunan bir ilâvedir. Başka rivayetlerde bu cümleye rast­layamadım.

Bu hadîsin sonunun mealini tercemede şöyle verdim: «(îkisi de peşin ve tartıca eşit olmak kaydıyla) dirhem dirhem­le, dinar da dinarla  (satılabilir.)  İki dirhem arasında ve iki dinar arasmda (satışı bozucu) fazlalık, ancak tartı açısından olan (fazla­lık) dır.»

Yâni biribiriyle değiştirilecek iki dirhemden birisinin kalite, ayar ve tarihî değer gibi yönlerden diğerinden üstün olması ve fazla kıy­met taşıması sakıncalı değildir. Satışı bozmaz ve faiz sayılmaz. Sa­kıncalı olan fazlalık ancak tartı ve ağırlık bakımından olan fazlalık­tır, îki dinar da biribiriyle değiştirilmek istendiiğnde, tartı balonun­dan eşit olmaları gerekir. Sakıncalı olan fazlalık, ağırlık ve tartı açı­sından olan fazlalıktır. Ayni ağırlıkta olduktan sonra, kalite, ayar ve eski oluşu gibi yönlerden bir dinarın yâni altının diğer dinar­dan üstün olması ve fazla değer taşıması bir sakınca teşkil etmez. Biribiriyle değiştirilebilir.

Hadisin son kısmının meali -şöyle de olabilir: «Aralarında yalnız tartıca fark bulunan bir dirhemi bir dirhe­me ve bir dinarı bir dinara satmak da olmaz.» Yftni satışın bozul*

masına sebeb olan fazlalık yalnız tartı bakımından olan fazlalıktır. Kalite üstünlüğü gibi nedenlerle birisinin değerce fazla olması satı­şın bozulmasına sebebiyet vermez.

Sindi, böyle yorumlamış ve: Muhtemelen böyledir, demiş­tir. Benim kanaatıma göre daha önce anlattığım gibi de yorumla­nabilir. İfâde tarzı da yaptığım yoruma daha müsaid görülür, kanı­sındayım.

Bunlardan önceki hadîslerden çıkarılan hükümlerden ayrı olarak bu hadîsten çıkarılan hükümler;

l. Adî olsun iyi kaliteden olsun biribiriyle değiştirilmek iste­nen hurmaların ölçü bakımından eşit olması ve ikisinin de peşin ol­ması gereklidir. Meselâ iki sâ adî hurmayı bir sâ iyi hurmaya sat­mak veya satın almak caiz değildir. Buğday, arpa ve diğer rebevî mallar da hurma gibidir. Kalitesi düşük hurma ve benzeri zahire­yi iyi kaliteli ile değiştirmek isteyen bir kimse, kendi malını satar ve aldığı para ile gider iyi kaliteli mal alır. Nitekim B u h â r î ve M ü s 1 i m' in ittifakla rivayet ettikleri E b û S a i d ile Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anhümâî'nın hadisinde meâ-len şöyle denilmektedir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir sahâbîyi Hayber'e haraç âmili olarak tâyin etti. Sonra bu zât Cenîb (denilen iyi cins) hurma getirdi. Kesûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona:

«Hayber'in bütün hurmaları böyle midir? »diye sordu. Adam:

Hayır, vallahi Yâ Hesûlallah! Biz bundan bir sâ hurmayı İki sâ âdi hurma karşılığında alırız ve bundan iki sâ hurmayı, üç sâ âdi hurma ile alırız, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) :

«Öyle yapma! Âdi hurmayı parayla sat. Sonra bu parayla ce­nîb (denilen iyi cins) hurma al.*M

2. Dirhem dirhemle ve dinar dinarla satılırken tartılarının eşit olması gerekir. Birisi diğerinden tartıca ağır olursa satış caiz olmaz ve faiz sayılır.

3. Tartı bakımından eşit olan sikkeli veya sikkesiz iki parça gümüş veya iki parça altın biribiriyle değiştirilebilir, satılabilir. Bun­lardan birisinin değerinin üstün olması satış için sakıncalı değildir. Yani faiz sayılmaz.[138][138]

İzahı

Ebü SaSd-i Hudri (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buharı, Müslim ve Nesâî de rivayet etmişlerdir. Buhârî ve Müslim' deki rivayetlere göre Ebû S a i d'in râvisi ve kendisine îbn-i Abbâs'm fetvasının durumunu soran zât Ebû S â I i h (Zekvân) 'dır. Halbuki müellifimizin buradaki rivayetine göre Ebû S a î d'in râvisi ve bu soru­nun sahibi Ebû Hüreyre'dir. Ebû Hüreyre'nin soru sahibi olması ihtimâli zayıftır. Çünkü Sarf yâni para değiştir­me konusunda Ebû Hüreyre' nin yanında merf û hadis vardı. 2255 nolu hadîs örnek gösterilebilir. Bu nedenle Sarf hakkın­daki Şer-i Şerifin hükmü Ebû Hüreyre tarafından bilin­mekte idi. Buradaki ifâde tarzının zahirine göre   Ebû   Hüreyr e bu hükmü sanki Ebû S a i d ' den işitiyor. Bir de buna ters düşen bir hükmün de İbn-i Abbâs' dan işitildigini ifâ­de ediyor. Sünen nüshalarından elinde bulunan üç nüsha da böyle­dir. Burada Ebû S a î d ' in râvisi Ebû Salih' tir, demek de kolay olmuyor. Bir kalem hatâsı olduğunu söylemeye de dilim varmıyor. Doğrusunu Allah bilir, demekle yetinmek daha uygun­dur.

Hadîsin Mânâsı:

Ebû S a İ d (Radıyallâhü anh) : Gümüş gümüşle ve altın altınla satılırken satılan ile satın alınan gümüşlerin, altınların ağır­lıklarının eşit olması gerekir. Fazla veren veya fazla isteyen kimse faizcilik etmiş olur, demiştir. Buradaki rivayet kısadır. Müslim'­deki rivayet uzunca olup orada; ^jl -xâi jbjljl slj ^

= «Verilen ile alman gümüşler, verilen ile alınan altınlar tartı ba­kımından eşit olacaktır. Fazla veren veya fazla isteyen kimse faizci­lik etmiş olur.»

Buna göre iki parça gümüş peşin olarak biribirivle satılmak is­tendiğinde ayni ağırlıkta olmaları şarttır. Birisi diğerinden fazla ise faiz olur. Keza iki parça altın peşin olarak biribiriyle satılmak is­tendiğinde ağırlıklarının eşit olması gerekir. Birisi diğerinden ağır ise faiz olmuş olur. Ebü S a i d bu hükmü beyân edince râvisi: Ama İbn-i Abbâs böyle demiyor, diyerek İbn-i Ab­bâs'm fetvasını hatırlatıyor. Çünkü îbn-i Abbâs peşin olarak değiştirilecek iki parça gümüşün ağırlıklarının eşit olmasını, keza iki parça altın peşin olarak biribiriyle değiştirilirken ağırlık­larının ayni olmasını gerekli görmüyordu. O'na göre eşitlik şartı ve­resiye satışına münhasır idi. Yukarda etraflıca izah ettiğim gibi bi­risi veresiye olmak üzere altını altınla, gümüşü gümüşle veya altı­nı gümüşle satmak mutlaka faiz sayılır. Miktarları eşit olsa bile hüküm budur ve bu hususta icmâ vardır.

Ebü S a İ d bu soru üzerine İbn-i Abbâs ile olan mülakatını ve İbn-i A b b â s ' in kendi görüşüne mesned ola­rak gösterdiği Ü s â m e ' nin hadisini naklediyor. Ü s â m e (Radıyallâhü anh) 'in hadisi sahih bir hadistir. Ama İbn-i Ab-b â s ' in görüşüne mesned olamıyor. Âlimler Ü s â m e ' nin ha­dîsini değişik şekillerde yorumlamışlardır. Şöyle ki:

N e v e v î   bu hususta »öyle der :

"Bir kısım âlimler Ü s â m e (Radıyallâhü anhJ'ın hadîsinin ribâ hakkında vârid olan müteaddid sahih hadislerle mensuhtur. (Çünkü ribâmn yasaklanması tedricen olmuştur. Önce veresiye ola­nı yasaklamış, daha sonra Ribe'1-Fadl denilen fazlalıklı ribâ yasak­lanmıştır.) Bütün müslümanlar Ü s â m e' nin bu hadîsinin za­hiri ile amel etmeyi bırakmak hususunda icmâ etmişlerdir. Bu icmâ, hadîsin mensuh olduğuna delildir. Bir kısım âlimler de bu hadisi değişik şekillerde yorumlamışlardır. Bu yorumlardan birisi bu hadî­sin değişik cins malların mübadelesi hakkındadır. (Meselâ peşin ol­mak kaydı ile altın gümüşle, gümüş altınla, buğday arpa ile, arpa hurma ile satıldığında satılan ile alman malların mikdarlannın eşit olması gerekmez. Birisi diğerinden fazla olabilir. Fakat veresiye olun­ca birisinin fazla olması faizdir.)

Diğer bir yorum da, Ü s â m e' nin hadîsinin mücmel (ka­palı) olması ve E b û S a i d ile diğer sahâbilerin rivayet ettik­leri hadislerin açıklayıcı olmalarıdır. Bir hadîs icmalli olup, bir baş­ka hadis tafsilâtlı olunca tafsilâtlı olan hadisle amel etmek vâcib-dir.

N e v e v i daha sonra şöyle der: M ü s 1 i m' in rivayet ettiği hadîslerden anlaşılıyor ki tbn-i Abbâs ile îbn-i Ömer; peşin olan satışlarda yâni satılan mal ile satın alman mal satış akdi esnasında teslim ve tesellüm edildiğinde bu mallar faize tâbi mallardan olsa bile birisinin diğerinden miktarca fazla olma­sı caizdir, kanaatında idiler. Buna göre peşin olmak kaydı ile bir dirhem gümüş iki dirhem gümüşle, bir dinar altın iki dinar altınla, bir sâ hurma iki sâ hurma ile ve bir sâ buğday iki sâ buğdayla sa­tılabilir. Ribâya tâbi diğer mallar da böyledir. Bu iki sahâbî faiz du­rumunun sadece veresiye satışlarda bulunduğu görüşünde idiler. Bu görüşe mesnedde Ü s â m e' nin bu hadîsi idi. Fakat E b û S a î d'in hadîsi ile diğer hadisler bu iki sahabi'ye ulaşmca bu görüşten rucû ettiler ve bir mal ayni cinsten bir mal ile satıldığında satılan mal ile satın alman mal peşin de ödenseler yine miktarlarının eşit olması gerekir, birisi diğerinden fazla olursa faiz olur, dediler. M ü s -1 i m' in rivayet ettiği hadisler gösteriyor ki I b n - i Ömer ile Ibn-i Abbâs bu hadisleri ilk zamanlarda işitmemişlerdi. Son­ra işitince eski görüşlerini bıkarak bu hadîslerle amel ettiler." Nevev î' nin   sözü bitti.

Müellifin rivayet ettiği   Ebü'l-Cevzâ   hadisi,   Hâki m'in rivayet ettiği   Ebü   Miclez'in   hadisi ve   M ü s 1 i m' in   rivâyet ettiği Ebü's-Sahbâ'nın hadisi de İ b n - i Abbâ sın anılan görüşten rucû ettiğini açıkça beyân etmektedirler. E b ü ' 1 -C e z v â' nin hadîsinin Zevâid türünden olduğuna dâir bir kayı-da rastlamamakla beraber kalan Kütüb-i Sitte'de de bulamadım.[140][140]

İzahı

Bu hadisi N e s â î de rivayet etmiştir. Bundan sonra gelen hadiste Ömer (Radıyallâhü anh)'ın Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) 'den rivayet ettiği cümle de bunun benzeridir. O ha­disi Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi de Mâlik de rivayet et­mişlerdir. Buradaki hadisin sonunda nakledilen S ü f y â n' in sö­zü   N e s â i' nin   rivayetinde yoktur-

Bu hadîs, altının gümüşle veya gümüşün altınla veresiye satıl­masının faiz olduğuna delâlet eder. Veresiye olunca verilen ile alı­nan mikdarı eşit bile olsa yine faizdir. Ancak verilen ile satılanın ikisi de peşin ödenirse yâni satış akdi yapılırken her iki ödeme ya­pılırsa, ağırlıkları eşit olmasa bile faiz değildir. Meselâ: 100 gram gümüş 10 gram altınla satılabilir. Keza 50 gram altın 500 gram gü­müşle satılabilir. Ancak altın ile gümüşün ikisinin de hazır ve peşin ödenmesi şarttır.

Hadîsin sonunda S ü f y â n ' dan rivayet edilen söz ile S ü f -yân dinleyicilerinin dikkatini şu noktaya çekmek istemiştir: Al­tın altınla veya gümüş gümüşle veresiye satıldığında faiz olduğu gibi bunlar değişik de olsa yâni altın gümüşle veya gümüş altınla veresiye satıldığı zaman yine faiz olur. Ama peşin satışlarda faiz olabilmesi için satılan ile alınanın ayni cinsten olması yâni ikisinin de altın veya ikisinin de gümüş olması gerekir. Bilindiği gibi ikisi ayni cinsten ve peşin olduğunda faiz sayıla bilmesi için ayrıca* ağır­lıklarının eşit olması yâni birisinin fazla olması da gerekir.

2260) Mâlik bin Evs bin el-Hadesân (Radtyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir:

Ben (bir gün sahabîler meclisine) gelerek: Kim dirhemlerini (al­tınla) değiştirmek ister? diye sordum. (Cennetle müjdelenen 10 zât­tan) Talha bin Ubeydillah, Ömer bin el-Hattâb (Radıyallâhü anhü-mâ)'mn yanında iken (bana)  Altınını bize ver. Sonra kesedarımız (Gabe'den) gelince sen bi­ze gel, dirhemlerini vereceğiz, dedi. Bunun üzerine Ömer (Radıyal­lâhü anh) Talha (Radıyallâhü anh)'a hitaben:

Hayır, (böyle olmaz) vallahi. Sen ya ona dirhemlerini şimdi ve­receksin veya onun altınını kendisine geri vereceksin. Çünkü Resü-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Gümüşü altınla satmak faizdir. Meğer ki (taraflardan birisi diğerine:) bunu al, (diyerek vereceğini peşin vere) ve (diğeri de ona:)  Bunu al,  (diyerek vereceğini peşin vere.)»  buyurdu."

2261) Ali bin Ebî Tâlib (Radtyallâkü ank)'âen rivayet edildiğine gö­re; Resûluliah (Sallattakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Aralarında ağırlık farkı olmaksızın altın altınla, gümüş de gü­müşle (değiştirilebilir). Gümüşe ihtiyacı olan bîr kimse, altın im onunla değiştirsin. Altına ihtiyacı olan da, gümüşünü onunla değiştirsin. Sarf (yâni bu değiştirmelerin hepsi) şöyle olur: (Taraflardan birisi diğerine:) Al bunu, (diyerek vereceğini peşin verir) ve (diğeri de ona.:)  Al bunu,   (diyerek vereceğini peşin verir.)»"[142][142]

Peşin Verilmesi Nasıl Gerçekleşir?

Mâlik ve arkadaşları bu hadisi delil göstererek: Altının al­tınla veya gümüşle, gümüşün de gümüşle veya altınla mubayaasın­da satış akdinin hemen arkasında satılan ile satın alınanın teslim ve tesellümü gerekir. Satış akdinden hemen sonra yapılmayıp da biraz ara verildikten sonra ve henüz taraflar satış akdinin yapıldı­ğı yerden ayrılmamış iken teslim ve tesellüm yapılsa bile bu satış bâtıl ve faiz sayılır, demişlerdir,

Ebû Hanife, Şafii ve başka âlimler : Teslim ve te­sellümün, satış akdinin yapıldığı yerde ve taraflar biribirinden ay­rılmamış iken yapılması gerekir. Fakat satış akdinin hemen arka­sında ve hiç ara vermeden yapılması şart değildir. Taraflar satış ak­dinden sonra biribirinden ayrılmadıkça, aradan bir iki veya daha fazla gün geçse bile teslim ve tesellüm yapılabilir ve faiz sayılmaz. Şu halde önemli olan husus, tarafların biribirinden ayrılmadan tes­lim ve tesellüm işini yapmalarıdır, demişlerdir. Bu hadis. Mâlik ve arkadaşları için delil olmaz. T a 1 h a (Radıyallâhü anh) m. Mâlik bin Evs (Radıyallâhü anh) in altınlarını teslim al­ması ve gümüşü bilâhere ona vermesi teklifine gelince, Talha, diğer alım satımlar gibi bu nevi satışın mubah olduğunu zannetmişti. Ömer (Radıyall&hü anh) Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâmj'ın hadîsini okuyunca, T a 1 h a bu satış işini bıraktı." N e v e v i' nin    sözü bitti.

A 1 i (Radıyallâhü anh)'m hadîsine gelince, bundan çıkanları hükümler şunlardır :

1. Altın ayni ağırlıktaki altınla, gümüş de ayr.i ağırlıktaki gü­müşle satılabilir. Ancak satılan ile almanın ikisinin d: p®Şin veril­mesi şarttır.

2. Biribiriyle değiştirilmesi  istenen  altınların veya gümüşlerin ağırlıkları ayni olmayıp birisi diğerinden fazla olursa veya birisi ve­resiye olursa, yahut İkisi de veresiye olursa satış bâtıl olup faiz sa­yılır,

3. Altın, gümüşle satılmak istenirse veya gümüş, altınla satıl­mak istenirse, satılan ile satın alınanın ağırlıklarının eşit olması şart değildir. Birisi diğerinden tartı açısından fazla olabilir. Ancak satı­lan ile satın alınanın ikisinin de peşin verilmesi şarttır. Birisinin ve­ya ikisinin veresiye olması faiz sayılır.

Hadîsin sonundaki; cümlesi hadîste geçenbütün alım satımlara şümullüdür. Yâni altın, altınla veya gümüşle, keza gümüş, gümüşle veya altınla değiştirilirken satılan ile alına­nın her ikisinin peşin verilmesi gereklidir.

Talha (Radıyallâhü anh)'in hâl terce m esi 125- 128 nolu ha­dîsler bölümünde geçti. Mâlik bin Evs bin el-Hade-sân (Radıyallâhü anh), âlimlerin cumhuruna göre Tâbii'dir. Bâ­zı âlimler onun sahabilik şerefine kavuştuğunu söylemişler ise de B u h â r i bu sözü sabit görmemiştir. Hulâsa'da : Mâlik, mu-hadramlardandtr. Kendisi, Ömer, Osman ve başka sahabi-lerden rivayette bulunmuştur. Hâvileri ise Z ü h r i, İ b n ü'l-M ü n k e ' dir ve bir cemaattır. V â k ı d i ' nin dediğine göre hicretin 92. yılı vefat etmiştir. Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayetleri vardır denilmiştir.[144][144]

51- Gümüş Yerine Altın  (Almak) Ve Altın Yerine Gümüş Almak Bâb1

2262) (Abdullah) bin Ömer (Radtyaltâhü o**ümâ)*da*i Şöyle de-mistir:

Ben deve satardım. (Bazen deve bedeli olan) alto yerine gümtt, atatan. (Bazen) dirhemler yerme dinarlar ve (bazen) dinarlar yertae dir­hemler aurdun. Sonra (bu durumu) Peygamber (Sallallahü Alev hi ve Sellem)'e sordum.

Sen altın ve gümüşten birisini alıp diğerini verdiğin zaman se­nin ile (alış veriş ettiğin) arkadaşın arasında (alınıp, verilenden ötü­rü) bir karışıklık (yâni Ödenmemiş bir şey) varken sakın ondan ay-nlma,- buyurdu.

Bu hadis ikinci bir senedle de yine İbn-i Ömer vasıtasıyla Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den rivayet edilmiştir."[146][146]

Hadîsten Çıkarılan Hüküm

Bir mal altınla satılırken, altın yerine gümüş ödemek ve bir mal gümüşle satılırken, bunun yerine altın ödemek caizdir. Ancak satış akdini yapanlar biribirinden ayrılmazdan önce mal bedelinin tamâ­mının ödenmesi gereklidir. Aralarında satışla ilgili bir alâka varken yâni ödeme hesabı bitmemiş iken tarafların biribirinden ayrılma­ları hâlinde bu ödeme faiz sayılır. Bu takdirde satış bedelinin aslı ne ise onun ödenmesi gerekir.

Tuhfe yazan şöyle der:

"Gümüş yerine altın ve altın yerine gümüş vermenin câizliğine hükmeden âlimler arasında   Ömer   bin   e 1 - H a t t â b,   oğluAbdullah, el-Hasan, ei-Hakem, Tâ v û s, Züh-ri, £bû Hanife, Mâlik, Şafii, Ahmed, Sev-ri   ve   E v z â İ    (Radıyallâhü anhüm) bulunur.

İbn-i Mes'ûd, tbn-i Abbâs, Said bin el-Müseyyeb ve bir kavlinde Şafii anılan değiştirmenin mekruhluğuna hükmetmişlerdir. Allah cümlesinden râzi olsun.

Birinci grubtaki âlimler şu hususta ihtilâf etmişlerdir: Bunla­rın bir kısmına göre yapılacak değişikliğin günün rayıcına uygun­luğu şarttır. Hadisin bâzı rivayetlerinde bu şart mevcuttur. Ah- a m e d' in mezhebi böyledir. Ebû Hanife ve Şafii'ye göre anılan değişikliğin günün rayıcına uygunluğu şart değildir. Da­ha ucuz veya daha pahalı da yapılabilir.[148][148]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd da rivayet etmiştir. Hadis, bir ih­tiyaç ve gerek yok iken tedavüldeki altın ve gümüş parayı kesip kırmanın, bozmanın ve parçalamanın yasaklığına, ihtiyaç ve zaru­ret hâlinde ise bunda bir sakınca bulunmadığına delâlet eder. İhti­yaç ve zaruret şöyle olur: Meselâ bunun sahte olması şübhesi var­sa veya düşük ayarlı olduğu halde tam ayarlı gibi gösteriliyorsa, ke­sip kırmakta sakınca yoktur.

H a t t â b i: Altın ve gümüş parayı kesip kırmanın yasakhğı-nın hikmeti hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir: Bâzılarına göre yasağın hikmeti, para üzerinde Allah'ın isminin yazılı olmasıdır. Bir kısım âlimler: Para bir emanettir, bunda hiyânet etmemek gerekir, ayrıca parayı kesip kırmak, malı zayi etmek demektir, demişlerdir. Ebü'l-Abbâs' tan buna ulaşan bilgiye göre, Asr-ı Saâdet'te bâzı adamlar altın ve gümüş paraların kenarlarım makasla kırpıp, bir nevi gizli hırsızlık yapıyorlardı, kestikleri parçalan değerlendiri­yorlardı. Bunun üzerine bu yasak konuldu, demiştir.

Avnü'l-Mabûd yazarı Ha t tâ bi' nin yukardaki sözlerini naklettikten sonra: En-Neyl yazan: Sikkeli sair paralar da bu an­lamdadır, özellikle bunlar tedavülde iseler. Çünkü müslümanlann elinde bulunan Islâmî paralan kesip kırmak ve parçalamak, onla­rın malını zayi etmektir, demiştir.

tbn-i Reslân da, es-Sünen şerhinde: Devlet başkanı, ken­disinden önceki bir devlet başkanının devrine âit sikkeli gümüş pa­ra ile alış veriş etmeyi lağvedip bunun yerine piyasaya başka pa­ralan sürerse, lağvedilmiş parayı kınp eritmek ve gümüşünden ya­rarlanıp değerlendirmek caizdir, demiştir.

Ş e v k â n î de: Gerek ve ihtiyaç yok iken altın ve gümüş pa­rayı kesip kırmayı Şâr-i Hakim yasaklamıştır. Kişilerin ya­ran ve kazancı uğruna bunlan bozup parçalamak toplum yararına olabilir. Bu itibarla topluma zararı varken kişisel çıkarlar için buna cevaz vermek uygun değildir, demiştir.

Yukarda en-Neyl'den naklen verilen bilgiden anlaşıldığı gibi İs­lam memleketlerinde tedavülde olan sair paralar da altın ve gümüş paralar hükmündedir. Âcizane kanaatıma göre şâir paralan kesip parçalamak, altın ve gümüş paralara nazaran daha sakıncalıdır. Çünkü altın ve gümüş parçalansa bile ondan yararlanmak mümkün­dür. Fakat kâğıt para parçalansa bir şeye yaramaz. Oysa piyasada­ki kâğıt paranın değerce altın, gümüş ve sair inallardan hiç bir far­kı yoktur. Bunu parçalamak, malı açıkça zayi etmektir, sakıncası büyüktür.

Hadisin Rfivîsi (Hâl Tercemesl)

Abdullah bin Sinan el-Medenl O^A.) sahabidir. Öd adet garib hadîsi vardır. Râvtsi Zeyd bin Eslem'dir. Müslümanların sikkeli altın ve gümüş paralarını kesip kırmaya ait hadisini kendisinden ofihı Alkame rivayet etmiştir. Alkame biz Abdİt lan el-Müzenî, onun oğludur. Tirmizt Ebû Davûd ve Îbn4 Maceh onun hadistertai rivayet etmişlerdir. (Hulasa: 200)[150][150]

İzahı

Bu hadisi Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Mâ­li k de rivayet etmişlerdir. Hadîste geçen -Beydâ- ve -Süit- keli­meleri değişik şekillerde mânâlandınlmıştır. Beydâ kelimesinin lü­gat manâsı beyaz §ey, demektir. Burada arpa manâsında kullanûdım söyleyenler olduğu gibi buğday mânâsının kasdedildiğini söyle­yenler de vardır. Bâzı âlimler de bunu, yaş süit mânâsına yorumla­mışlardır. Süit kelimesini de arpa, buğday ve bunlara benzemekle beraber ayn bir hububat türü mânâsına yorumlayanlar vardır. Bu husustaki nakilleri özlü olarak sunalım: Avnü'l Mabûd yazarı özet­le şöyle der:

"Ha tt âbî: Beydâ' buğdayın bir çeşiti olup beyaz renkli­dir, Mısır taraflarında yetişir. Süit ise buğdaydan ayn bir hu­bubat çeşitidir. Taneleri buğday tanelerinden ufak olur. Bâzıları de­mişler ki: Beydâ, yaş sült'e denilir. Beydâ'ın bir buğday çeşiti görü­şü malum ve meşhurdur, demiştir. El-Mecmâ'da: Süit: Beyaz ve ka­buklu bir arpa çeşitidir. Bir kavle göre buğdayın bir nevidir. Birinci söz daha sıhhatlidir. Çünkü Beydâ, buğdaydır, denilmiştir.

Hadiste yaş hurmanın kuruduğu zaman eksilip eksilmediği so­rulmuştur. Kadı lyâz bu hususta : Yaş hurmanın kuruduğu zaman eksildiği açık olup herkesçe bilinmektedir. Bu itibarla amaç bu değildir. Bu sorudan gaye, değiştirilmek istenen hurmaların ku­ru iken hacim ölçüsü bakımından eşit olmalarıdır. Çünkü kuru hal­de iken tamamen eşit olmalarının gerçekleşmesi şarttır. Aksi tak­dirde faize girer. Bu itibarla kuru hurma ile yaş hurmanın hacim ölçüsü bakımından eşit olması yeterli değildir. Keza yaş hurmanın kuruyunca ne kadar azalacağını takdir etmek de yeterli sayılamaz. Çünkü bu bir tahminin ötesine geçemez, kesinlik kazanamaz. Şu halde yaş hurma ile kuru hurmanın mubayaası ve değiştirilmesi caiz değildir, ilim ehlinin ekserisi böyle hükmetmişlerdir. Ebû H a-n i f e ise: Hacim ölçüsü bakımından biribirine eşit olan kuru hur­ma ile yaş hurmayı değiştirmek yâni bunların birisini diğeri ile sat­mak ve satın almak caizdir, demiştir. Kendisi bu hadîsi yaş hurma­yı veresiye olan kuru hurma ile satma mânâsına yorumlamıştır, de­miştir. Bu yoruma delil olarak bâzı rivayetlerde bulunan veresiye kaydıdır. Bu rivayet meâlen:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaş hurmayı veresiye olan kuru hurma ile satmayı yasaklamıştır." şeklindedir.

Veresiye kaydını rivayet eden râvî Yahya bin Ebî Ke­sir' dir. Bu râviye karşı Mâlik bin Enes, İsmail bin Ümeyye, Dahhâk bin Osman ve Üsâme bin Zeyd ayni hadîsi Yahya' nın şeyhi olan Abdul­lah bin Yezid' den rivayet etmişler ve veresiye kaydım ri­vayet etmemişlerdir. Bu itS>arîa Yahya' mn rivayeti hadîsçi-lerce mazbut sayılmamıştır." K*ldı ki veresiye olunca yaş olsun kuru olsun hepsi karam ve faizdir. Yâni mikdarları eşit bile olsa değiş­tirilecek burmaların birisi veresiye olunca zâten faize girer. Ar­tık yaş hurmanın kuruyunca eksilip eksilmediğini sormanın ve bu duruma dikkatlan çekmenin mânâsı kalmamış olur.

Tuhfe yazan da özetle şöyle der:

"İmâm Muhammed, el-Muvatta'da: Bir ölçek yaş hurma­yı bir ölçek kuru hurmaya satın alan ve sattığım peşin verip satın aldığını da peşin teslim alan kimse hakkında biz bu hadîsle amel ederiz. (Birisi veresiye olursa yasaklığı âlimlerin ittifakı ile sabit olduğu için İmam Muhammed bunların peşin olduğunu belirtir.) Çünkü yaş hurma kuruduğu zaman eksilir ve bir ölçekten az olur, dolayısıyla diğer hurma fazla olmuş olur. Bunun için satış batıldır, demiştir. Ahmed, Mâlik, Şafiî ve diğerleri de bu hadisle amel etmişler ve: Ne peşin, ne veresiye, ne eşit mikdar-da, ne de farklı mikdarda kuru hurmayı yaş hurma ile değiştirmek ve satmak, satın almak hiç bir suretle caiz değildir. Fakat kuru hurmayı kuru hurmayla ve yaş hurmayı yaş hurmayla, ikisinin de peşin ve mikdarca eşit olmaları hâlinde satmak ve satın almak caiz­dir. . Fakat mikdarlan eşit değilse veya hurmaların birisi veresiye olursa satış caiz değildir. Ebû Hanife' nin görüşü bunla­rın görüşünden farklıdır. Çünkü kendisi mikdarları eşit ve ikisi de peşin olan kuru hurma ile yaş hurmayı biribiriyle mubayaa etmenin câizliğine hükmetmiş ve: Çünkü yaş hurma da hurmadır. Hurmanın hurma ile satılması ise caizdir. Aranan şey bunların eşit olmasıdır, demiştir.

Ebû Hanife' den rivayet edildiğine göre kendisi B a ğ -d a d'a gittiği zaman oranın âlimleri bu fetvasının gerekçesini kendisine sormuşlar. Onlar kendisine şiddetle hücum ederek bu ha­disle amel etmemesini ve buna muhalefet etmesini eleştirmişlerdir. Bunun üzerine Ebû Hanîfe onlara: Yaş hurmaya hurma­dan sayılır ya da başka bir madde sayılır. Eğer hurma sayılırsa ku­ru hurma ile mubayaası caizdir. Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) : «Mikdarları eşit olan hurmayı hurmayla satmak caiz­dir,» buyurmuştur. Yaş hurma, hurmadan başka bir madde sayılı* yorsa yine caizdir. Çünkü «Rebevi (fâizsel) malların cinsleri değişik olunca peşin olmak kaydıyla dilediğiniz gibi (yâni mikdarları fark­lı da olsa) satabilirsiniz» buyurulmuştur, demiştir. Bunun üzerine B a ğ d a d' U âlimler bu hadîsi (yâni 2264 nolu hadîsimiz) £ b û H a nİ f e'ye   okumuşlar.   Ebû   U anife-   Bu hadisin dönümnoktası râvi   Zeyd   bin   Ayyaş* tır.   Bu râvî ise meçhuldür, demiş veya hadîsi kabul olmayan bir râvîdir, demiştir.

Hadîs âlimleri Ebû Hanîfe' nin râvîyi tenkid etmesi­ni beğenmişlerdir. Hattâ İbnü'l-Mübârek: Ebû Hani-f e hadîs bilmiyor, deniliyor. Nasıl böyle söyleniyor? Oysa kendisi: Zeyd, hadîsi kabul olmayan bir râvîdir, demektedir, diye Ebû Hanîfe1 nin   hadîslere vukûfiyetini ifâde etmek istemiştir."

Âlimler Zeyd bin Ayyaş Ebû Ayyâş'ın sıka olduklarım söylemişlerdir.[152][152]

54- Müzâbene Ve Mühâkale Babı

Müzâbene ve Münâkale kelimeleri bu bâbtaki hadîslerin metin­lerinde de geçecektir. Bu itibarla önce bunlann ne tür satış olduk­larını anlatalım, sonra hadîslerin tercemesîne geçelim:

Müzâbene: Bu kelimenin sözlük mânâsı karşılıklı savunma ve müdâfaa, demektir. Biraz sonra anlatacağımız bir nevî satışa bu ismin verilmesinin sebebi şudur: Bu nevi satışlarda taraflar kendi haklarını birbirine karşı müdâfaa ederler. Şöyle de söylenebilir: Ta­raflardan birisi bu nevî satışta aldandığının farkına varınca satışı red ve defetmek ister. Karşı taraf da bu teklifi red ve defetmek ister, satışın kesinleşmesine çalışır. Bazen taraflar arasında bu yüzden hu­sûmet de çakar. Müzabenenin sözlük manalarından birisi de karşı­lıklı husûmet etmektir. Istılah! manâda bu durumun da dikkata  suretiyle bu ismin verildiğini söytemek yerinde olur.

Fıkıh ve hadis ıstılahında ise Müzâbene değişik şekillerde tarif edilmiştir. 2265 nolu hadiste geleceği üzere Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh) : Müzâbene: Ağacı üzerindeki yaş hur­mayı kuru hurma ile, asması üzerindeki yaş üzümü kuru üzümle ve başaktaki hububatı temizlenmiş ayni cins hububatla tahmin ve tak­dir ederek satmaktır, demiştir. Fakat bâzı âlimler: Başaktaki hubu­batı, temizlenmiş ayni cins hububatla tahmin ederek satmaya Münâ­kale denilir. îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) bunu diğerleri ile beraber anlattığı için buna da Müzâbene demiştir, derler.

Avnü'l-Mabûdda belirtildiğine göre Buhâri ve Müs­lim' de bulunan rivayetlerde N â f i' (Radıyallâhü anh) Müzâ-bene'yi İ b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in buradaki tarifi gi­bi tanımlamıştır. Yâni başaktaki buğdayı, ölçekle tahmin edip safi buğdayla satmaya Müzâbene demiştir.

îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in Buharı' deki bir rivayetinde bulunan Müzâbene tarifinde hububattan söz edilmemiş­tir. Oradaki rivayete göre Müzâbene: Ağacı üzerindeki yaş hurma­yı ölçekle tahmin edip kuru hurmayla satmak ve asması üzerinde­ki yaş üzümü ölçekle tahmin edip kuru üzümle satmaktır.

Yine B u h â r i' nin bir rivayetine göre 1 b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) Müzâbene: Ağaç üzerindeki yaş hurmayı ölçek­le tahmini takdir edip kuru hurma ile satmak ve satıcının alıcıya: Tahmininden fazla çıkarsa, fazlası bana âit olur, eksik çıkarsa ta­mamlarım, demesidir, şeklinde tarif etmiştir.

Müzâbene i Ağacı üzerindeki taze hurmayı tahmin ve takdir ede­rek kuru hurma ile satmaktır, diye tarif edenler de vardır. Tirm i z i' de   böyle tarif edilmiştir.

Münâkale: Başağındaki buğdayı ölçekle tahmin ederek safi buğ­dayla satmaktır, diye tarif edilmiştir. Süyutî ve Nevevİ böyle tarif etmişlerdir. Müslim'in Said bin el-Müsey-y e b (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği bir hadîste, Müzâbene ve Muhâkale'nin Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafın­dan yasaklandığı belirtildikten sonra: Müzâbene ağacındaki yaş hurmayı (ölçekle tahmin ederek) kuru hurma ile satmaktır. Münâ­kale de: Henüz biçilmemiş (ve başağından çıkarılmamış) buğdayı safi buğdayla (yine tahmin ve takdir etmek suretiyle) satmaktır, bir de bir araziyi buğday ile kiralamaktır, denilmektedir.

Tuhfe yazarının beyânına göre en Nihâyede şöyle denilmiştir-. Münakalenin tarifinde ihtilâf vardır. Şöyle ki; Bir kavle göre araziyi buğday karşılığında kiralamaktır. Hadiste böyle açıklanmış­tır. Ziraatçılar buna Muhârese derler. Diğer bir kavle göre Münâ­kale, bir araziyi bundan alınacak hâsılatın üçte biri, dörtte biri gi­bi belirli bir hisse karşılığında işletmektir. Başka bir kavle göre, ba-şagındaki buğdayı, safi bir buğdayla satmaktır. Henüz tam olgun­laşmamış bir mahsûlü satmaya Münâkale, diyenler de vardır. Mu-hâkale'nin yasaklanmasının sebebi şudur: Bir hububat ayni cinsten bir hububatla satılırken satılan ile alınanın ikisinin de peşin ve mik-darca eşit olması şarttır. Münâkale satışında, mikdarlann eşitliği sağlanamadığı gibi bir taraf veresiyedir.

Müzâbene satışının yasaklanmasının    sebebi de en-Nihâye'den naklen verilen yukardaki sebebdir.

tir:

2265) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü atthümâ)'âan; Şöyle demiş-

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzâbene*yi yasakla­mıştır. Müzâbene; Adamın, hurmalıgındaki yaş hurmayı (ağacında) ölçekle (tahmin ederek) kuru hurma ile satmasıdır. (Keza) bagın-daki yaş üzümü (dalmda, tahmini) ölçekle kuru üzüm ile satması­dır ve tarlasında bulunan başağındaki taze buğdayı (yine tahmini) ölçekle safi buğday ile satmasıdır. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunların hepsinden nehiy buyurmuştur."

2266) Câbîr bin Abdillah (Radtyallâhü ankümâyâzn; Şöyle demiştir:

Resûlullah  {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Münâkale ve Müzâ-bene'den nehiy buyurmuştur."

2267) Râü' bin Hadîc (Radtyallâhü an A)'den; Şöyle demiştir:

ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Münakale ve Müzâbe-ne'den nehiy buyurmuştur."[154][154]

55- Arâyâ  (Belirli Bîr Kaç Ağacın Üstündeki Yas Hurmayı)   Kuru Hurma Olarak Tahminen Takdir Etmek Suretiyle (Peşîn Kuru Hurma Île) Satmak Babı

2268) Sâlim'in babası (Abdullah bin Ömer) (Radıyallâhü anhümyden; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî 'in Ariyye (yâni belirli bir kaç ağacın üstündeki yaş hurmayı kuru hurma olarak tahminen takdir etmek suretiyle, tahmin edilen mikdardaki peşin kuru hurma ile satılması) hakkında ruhsat verdiğini Zeyd bin Sabit bana haber verdi."

2269) Abdullah bin Ömer (Radtyallâkü an/tsimâ^dan; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in Ariyye (yâni belirlibir kaç ağacın üstündeki yaş hurmayı) kuru hurma olarak mikdannı tahmin etmek suretiyle  (o mikdardaki peşin kuru hurma ile)satılmasına ruhsat verdiğini Zeyd bin Sabit bana haber verdi.

(Râvi) Yahya demiştir ki t Ariyye, kişinin aile ferdlerinüı azığı olan kuru hurmasını verip bununla birkaç hurma ağacının (üstün­deki) yaş hurmayı kuru hurma olarak tahminen takdir etmek Su­retiyle satın almasıdır."[156][156]

56- Veresiye Olarak Hayvanı Hayvanla Satmak Babı

2270) Semûre bin Cündüb (Radtyallâhü oflAJ'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), veresiye olarak hay­vanı hayvanla satmayı yasakladı.*'

2271) Câbir (bin Semûre) (Radtyaüâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (SalldUahü Aleyhi ve Sellem) :

«Elden ele (yâni peşin olarak) bir hayvanı iki hayvan ile sat­makta bîr beis (sakınca) yoktur,» buyurdu ve bu satışın veresiye olarak yapılmasından kerahet etmiştir."[158][158]

Yukardaki İki Hadîsten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri

1. Satılan ve satın alınan hayvanlar peşin oldukları takdirde sayılan eşit olmasa bile yapılan satış sahihtir, faiz sayılmaz. Bu hususta icmâ bulunduğunu bundan sonra gelen .bâbta anlatacağım.

2. Veresiye olursa hayvanı hayvanla satmak yasaktır. Satılan ve satın alınan hayvanların sayısı eşit olsun olmasın hüküm aynidir. Yukarda anlattığım gibi bu görüş Ebû Hanîfe, Küfe' nin diğer âlimleri ve A h m e d'in görüşüdür. İhtiyata en uygun olan görüşün bu görüş olduğu söylenmiştir.

Cumhura göre peşin bir hayvanı veresiye bir veya birden faz­la hayvanla satmak caizdir. Ancak satılan ve satın alınanın ikisi de veresiye olursa satış caiz değildir. Bu hususta da gereken bilgi yukarda verildi.[160][160]

İzahı

Zevâid yazan bu hadîsi Zevâid türünden saymış ise de bu bir kalem hatasıdır. Çünkü Müslim de Nikah kitabının 14. ba­bında bu hadîsi rivayet etmiştir. Safiyye (Radıyallâhü anhâ) Beni Kurayza ve Bent Nadir isimli meşhur iki yahudt kabilesinin reisi olan   Huyeyy   b i n   S a'y e'nin Peygamberlerden   H â r û n    (Aleyhisselâm) 'm sülâlesinden idi. H a y b e r   savaşında esir edilenler arasındaydı. Bu rivayete göre Dihye   el-Kelbı'nin   payına düştükten sonra Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu satın almış ve ona karşılık   Dih-y e ' ye   yedi baş câriye - köle vermiştir.    Verilenlerin câriye veya köle olduğuna, şayet kanşık ise kaçının câriye, kaçının köle olduğu­na dâir bir bilgi edinemedim. Hepsinin câriye veya köle olması da muhtemeldir.   Safiyye    (Radıyallâhü anhâ)'nin hâl terceme-si 1779 nolu hadisin izahı bölümünde geçtiği için o bilgi ile yetine-lim. Ancak şunu da belirteyim:   Buhâri   ve   Müslim'in Enes    (Radıyallâhü anh)'den    rivayet ettikleri bir hadise göre H a y b e r   esirleri toplandıktan sonra   Dihye    (Radıyallâhü anh)  gelerek: Yâ Resûlallah, esir alınan cariyelerden bir tanesini bana ver, dedi.   Dihye   de gidip   S a f i y y e' yi - aldı.   Fakat bir sahâbî   Beni   Kurayza   ile   Benî   Nâdir'in   en büyük hanedanı olan   Safiyye' nin   Dihye   tarafından alın­masına karşı çıkıp durumu Resûi-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'e arz etmesi neticesinde,   Dihye' nin   Safiyye'yi   de­ğil de, başka bir câriye alması emredilmiş, sonra   Safiyye   ga­nimet olarak Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in mülki­yetine geçmiştir. Bilâhare Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) onu azâd ederek, mü'minlerin analan arasında idhal buyurmuştur. Safiyye    (Radıyallâhü anhâ)'nin Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e intikal etmesi şekline âit rivayetlerin birleşti­rilmesi ile ilgili olarak   N e v e v i   şöyle der:   Safiyye' nin D i h y e'nin   payına düştüğüne âit cümlenin mânâsı muhteme­len şöyledir: Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm),   Dihye'* ye, bir câriye almasını müsâade ettiği ve   Dihye   de   Safiy­ye' yi   seçtiği için, kendisinin payına düşmüş, denilmiştir. Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in   Safiyye'yi   yedi baş insan karşılığında   Dihye' den   satın almasına âit cümlenin mâ­nâsı da şöyle olabilir:    Resûl-i Ekrem  (Aleyhi's-sajâtü ve's-selâm) çıkacak dedikoduları önlemek amacı ile   Safiyye'yi   Dihye'-ye   vermeyi uygun bulmayınca, gönlünü almak üzere kendisine ye­di esir vermiştir. Bu yedi kişi,   Safiyye' nin   yerine verildiği için bu verilişe alım satım denilmiştir. Bu cümleler böyle yorumla­nınca rivayetler arasında bir ihtilâf kalmaz.[162][162]

58- Faizin Ağır Bir Günah Olduğunun Beyânı Babı

Bu bâbta rivayet edilen hadîslerin tercemesine geçmeden* önce faiz hakkında gelen bâzı âyetleri ve mealleri buraya almayı fayda­lı gördüm. Çünkü bu âyetler faizin haramlıgını açıkça belirttiği gibi ağır, çetin ve büyük bir günah olduğunu da ifâde eder. Faiz oranı düşük olsun, yüksek olsun her nevi, kesinlikle haramdır. Bu hüküm Kur'an âyetleri, hadis-i şerifler ve müslümanlann icmâı ile sabittir. Faizin haramlığını inkâr etmek küfürdür. Allah cümlemizin imanını korusun ve bu hastalı&a tutulanlara şifâ ihsan eylesin.

"Faiz yiyenler (kıyamet günü) ancak şeytanın çarptığı kişinin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların "Alış veriş muamelesi tıpkı faiz gibidir," demeleri yüzündendir. Oysa, Allah alış verişi helal, faizi ha­ram kılmıştır. Artık kime Rabb'inden bir Öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmişi kendisine aittir ve onun hükmü Allah'adır. Kim faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalı­cılardır." (Bakara: 275)

"Allah faizin bereketini giderir (karıştığı malı) mahveder. Sa­dakaları ise bereketlendirir (sadakası çıkarılan malı artırır). Allah, çok nankör ve günahkâr olan hiç kimseyi sevmez." (Bakara: 276)

"Ey İman edenler! Eğer mü'min insanlar iseniz, Allah'tan kor­kunuz ve faizden arta kalanı bırakınız."

"Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resulü tarafından (size kar­şı açılan) bir savaş malûmunuz olsun. Eğer tevbe ederseniz, serma­yeniz sizindir. Böylece (sermayenizden fazlasını istemekle) zulüm etmiş olmazsınız ve (sermayenizden noksan almakla) zulme uğra­mış olmazsınız." (Bakara: 278, 279)

"Ey îman edenler! Faizi kat kat artırılmış olarak yemeyiniz ve Allah'tan korkunuz ki iflah olabilesiniz."

"Ve kâfirler İçin hazırlanmış olan ateşten sakınınız."

"Ve Allah'a ve Resulüne itaat ediniz ki rahmete erdirilesiniz."

(Âl-i îmrân: 130, 131 ve 132)

2273) Ebû Hüreyre (Rodıyallâhü ank)'âen rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(Mi'raca) götürüldüğüm gece, karınları odalar gibi (büyük) olan bir kavmin üzerine vardım. Bunların karınlarında dışardan gö­rülen yılanlar vardı. Ben: Bunlar kimlerdir? Yâ Cebrail! diye sor­dum. Cebrail dedi ki: Bunlar faiz yiyicileridir.»"

Not: Bunun senedinde bulunan Ali bin Zeyd bin Ced'ân'ın zayıf olduğu Ze-vâid'de bildirilmiştir.

2274) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü anAJ'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Faiz, yetmiş çeşit günahtır.   Bunların en hafifi, erkeğin kendi anası ile zina etmesi (veya evlenmesi) günahı kadardır.»"

Not: Bunun senedinde bulunan Neclh bin AMirrahman Ebû Maşerin za­yıflığı Özerinde ittifak edildiği, Zevaid'de bildirilmiştir.

2275) Abdullah (bin Mes'ûd) (Radtyallâhü anA)'den rivayet edildi­ğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Faiz yetmişüç kapı (çeşit) dir.»"

Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahihtir. Râvl îbn-i Adl'nin adı Muhammed bin ibrahim olup sıka bir zâttır. Bu hadisi Şutıe'den yalnız ken­disi rivayet etmiştir.[164][164]

İzahı

Bu hadîs de Zevâid türündendir. Sindi: tbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in maksadı faiz âyetinin, helâl ve haramla ilgili âyetlerin sonuncusu olduğunu ve hükmünün sabit olup mensuh ol­masının söz konusu olamıyacağım bildirmektir. Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) 'in bu âyeti tefsir etmeden vefat ettiğim söy­lemekle de Ömer (Radıyallâhü anh) şunu demek istemiştir: Yâni faizin bütün teferruatını açıklayıcı ve kıyâsa mahal bırakmıya-cak geniş kapsamlı bir açıklamanın Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından yapılmamış olduğunu bildirmektir. Yoksa bi­lindiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) faiz âyetini açıklayıcı ve faiz hükümlerini beyân edici bir çok hadis buyurmuş­tur, der. Evet yalnız îbn-i Mâceh'in bu bölümde rivayet et­tiği 2253 - 2273 nolu 20 kadar hadîs faizin hükümlerini beyân eder. Ömer (Radıyallâhü anh) bu eser ile faiz konusunda çok ihtiyat­lı davranmanın gereğine işaret ederek faiz kokusu duyulacak şüp­heli muamelelerden uzak durmak için müslümanların dikkatini çek­mek istemiştir.

Faizin haram kılınması hakkında kısa bir bilgi vermek uygun olur.

Câhiliyet devrinde ve İslâmiyet'in ilk zamanlarında yaygın olan faiz usûlü daha çok şöyle id* Parası çok olan bankerler, faizciliği san'at hâline getirmişlerdi. Meselâ bir adama yüz dirhemi bir yıl vâde ile yüzde 20 nisbetinde bir faizle ödünç verirlerdi. Vâdesi gel­diğinde adam para sahibi ile yeni bir anlaşma yaparak vâdeyi bir yıl daha uzatır ve asıl para ile tahakkuk etmiş olan faize ek olarak vereceği 80 dirhemi ödemeyi kabullenirdi. Böylece ikinci vâde gel­diğinde 200 dirhem ödemek durumunda kalırdı. İkinci vâde geldiğin­de taraflar sûreyi tekraı uzatır ve buna karşı 250 veya 300 dirhemödeme yapılması üzerinde ittifak ederlerdi.   Bu şekilde sürdürülen faizcilikle paranın bir kaç katı ödenirdi.   M e k k e' de   inen   Â1 - i î m r â n   sûresinin yukarda yazıh 130. âyeti ile bu çirkin muame­le takbih edilerek müslümanların böyle yapmaları yasaklandı.   Bu âyette, faizin kat kat artırılarak yenilmesi yasaklanmış oldu. Günün faiz usûlü kat kat artırmak olduğu için bu durum belirtildi. Yoksa ilk anda sanıldığı gibi kat kat olmayıp normal bir orandaki faizin mübahhğı mânâsı çıkarılamaz. Meselâ: Anasını silâhla yaralayan kişi azarlanırken: Anam silâhla yaralaman çirkin bir suçtur, denil­diği zaman, kişinin anasını sopa ile yaralamasının veya dövmesinin çirkin bir suç olmadığı mânâsı çıkarılabilir mi? Bu âyet de böyledir. O günkü faiz durumu Öyle olduğu için bu ifâde buyurulmuştur. Tef­sir kitablannda açıkça belirtildiği gibi bu âyetteki "kat kat faiz" tâ­biri, böyle olmayan faizin mübahlığmı beyân için olmayıp, o günkü çirkin durumu belirtmek içindir.   Bu hususta müslümanların icmâı vardır. Ayet-i Celîle'yi başka türlü yorumlayan hiç bir ilim adamı yoktur. Kaldı ki   Medine-i   Münevvere   devrinde ve Mekke' nin   fethi sırasında inen ve yukarda yazılı bulunan   B a -kara   sûresinin 275 - 279 nolu âyetleri faizin çoğunu da azını da kökünden yasaklamıştır.   îbn-i   Ömer    (Radıyallâhü anh) de bu hadîste helâl ve haramla ilgili âyetlerin sonuncusunun faiz âyeti olduğunu bildirmekle bu âyetleri kasdediyor.   îbn-i   Abbâs (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edildiğine göre kendisi de ribâ, yâni faiz âyetinin en son inen âyet olduğunu bildirmiştir.   Buhârl İbn-i   Abbâs    (Radıyallâhü anh)*m bu rivayetini "Tefsir** bö­lümünde rivayet etmiştir.

Bâzı rivayetlerde   îbn-i   Abbâs:   En son inen âyet'in;

«Allah'a döndürüleceğiniz sonra zulüme uğramadan herkesin kazancının tamamının verileceği günden korkunuz.» (Bakara: 281) âyetidir, demiştir. Bu iki rivayet arasında ihtilâf yoktur. Çünkü bu âyet ile faiz âyeti toptan inmiştir. Meşhur Veda haccı esnasında inen faiz âyetinin hükmü de bu esnada uygulanmıştır. Çünkü bu hac esnasında Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in yüzbıni aşkın bir îslâm cemaatına hitaben buyurduğu ve dünya durdukça tüm insanlık âlemine ışık tutacak şaheser hutbesinde câhiliyet dev­rinin kötü âdetlerinin tümünü kökünden kaldırmış ve faizle ilgili olarak da meâlen:

«Faiz lağvedilmiştir. Fakat borcunuzun aslını vermeniz gerekir. (Faiz almakla) zulüm etmeyiniz ve (borcun aslını almamakla) zu-lüme uğramayımz. Faiz, Allah'ın emriyle artık haramdır. Câhiliyet devrinden kalma bu çirkin âdetin her çeşidini işte ayaklarımın al­tında çiğniyorum. İlk kaldırdığım faiz Abdülmuttalib'in oğlu Ab-bâs'ın faizidir.» buyurmuştur.

Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz'un rebevi yâni faizi ihtiva eden mallar olduğu nasslarla sabit olduğunu bundan önceki bâblarda görmüştünüz. Bunların dışında kalan malların hangileri­nin bunlara tâbi olduğunu da orada anlatmıştım. Bâzı malların ise bunlara tâbi olup olmadığı hususunda sahâbilerin ve tabiilerin ihti­lâf ettiklerini belirtmiştim. Meselâ: Ölçülerek satılan mallardan olan ve yiyecek maddelerinden olmayan kireç faize tâbi midir, değil mi­dir? Ebû Hanife'ye göre tâbidir. Ş â f i î' ye göre tâbi değildir. Yâni bir ölçek kireç veresiye iki ölçek kireçle satılabilir mi, satılamaz mı? Keza, bir koyun veresiye iki koyunla satılabilir mi, satılamaz mı? bunun gibi ihtilaflı olan meseleler vardır. Ömer (Radıyallâhü anh) bu eserinde, faiz şüphesi olan meselelerde ihti­yatlı davranmayı tavsiye etmiştir. O'nun bu tavsiyesinden hareket­le âlimler yâni yetkili müctehidler arasında ihtilâf konusu edilen bu gibi meselelerde faiz ihtimali göz önünde bulundurulmalı ve bu gi­bi muameleleri yapmamalı.

2277) Abdullah bin Mes'ûd (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiği­ne göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) faiz yiyene, yedirene, şâhidlerine ve kâtibine şüphesiz lanet etti."[166][166]

İzahı

Bu hadisi Ebû Dâvûd, Nesâi ve Hâkim de ri­vayet etmişlerdir. Bu hadîs faizciliğin yaygınlaşacağını, herkesin bu hastalığa tutulacağmı ve faizcilik etmeyenlere de faizin tozunun ko­nacağını haber vermektedir. Bu, ResüM Ekrem (Aleyhi's-selâtü ve's-selâm)'in bir mûcizesidir ve zamanımızda tahakkuk etmiştir. Çün­kü görüldüğü gibi faizcilik yaygınlaşmış bir hastalık hâlini almıştır. Zengini de orta hallisi de zor geçineni de bu yola tevessül etmekte ve kendisince bir mazeret de beyân etmektedir. Oysa faizcilik kesin­likle ve nasslarla haram kılınmış olup hiçbir zaman hiç kimse için buna ruhsat verilmemiştir ve hiç bir mazeret de makbul değildir.

Ebû   D â v ü d' un   bir rivayetinde; «faizin tozundan» ifâdesi yerine; «faizin buharından» ifâdesi vardır.

Sonuç değişmez. Faiz yemeyen adamlara faizin tozunun veya buha­rının konmasını Avnül-Mabûd yazan şöyle açıklamıştır: Yâni adam, faiz işlemine şâhid veya kâtib olur ya da faizcilik edenlere misafir olup yemeklerinden yiyer. Yahut onların hediyelerini kabul eder. Böylece faiz eseri ve lekesi adama da bulaşır.

E 1 - H a f n i de: Bu hadis dünya malım elde etmek için ça­lışıp çabalayan ve dünyalığa dalan kimselerin faizcilikten geri kal-mıyacaklarını bildirir. Dünyalığa dalmayan nice takva sahihleri var­dır ki, kendilerini bundan korurlar. Kendilerini bu hastalıktan ko­ruyanlar her devirde bulunur, demiştir.

Bile bile faizden kendilerini koruyanlar vardır. Faizcilik etme­diği gibi, buna şâhidlik, kâtiblik ve benzeri yolla yardım etmekle bulaşmaktan sakınan müminler bizim zamanımızda da mevcuttur. Alış verişine faiz karışan insanlar pek çok olduğu için, gidilen ye­mekli evlenme törenine, yemekli mevlidlere. iftar davetlerine ve bu­na benzer nedenlerle vuku bulan misafirliklere katılan müslüman-lann faiz tozuna mâruz kalmadıklarını söylemek güç olsa gerek. Bi­raz daha derinleştirirsek, yediğimiz ekmekten giydiğimiz elbiseye kadar alım satımını yaptığımız her şeyde faiz tozunun bulunduğu­nu söylemek mübalâğa sayılmasa gerek. Allah afıv eylesin.

2279) (Abdullah) bin Mes'ûd (Radıyallâkü a»*)'den rivayet edildi­ğine göre; Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve Settem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Faizden mal çoğaltan hiç bir kimse yoktur ki İsinin âkibeti ma­lın azalmasına dönüşmesin.»

Not: Zevaid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi sahih olup râvîleri sıka «ât­lardır. Çünkü râvl Abbas bin Caferi, fbn-i Ebt Hatim ile Îbnül-Medenl sıka say­mışlar ve îbn-i Hibb&n da sikalar arasında anmiştır. Senedin kalan rftvileri de Müslim'in şartı Üzerine sıka zâtlardır. »-Fetihte, bunun senedinin basen olduğubelirtilmiştir.[168][168]

59- Selef (Denilen Satış Nevî) Bilinen Bir Ölçek Ve Bilinen Bîr Tartı İle Ve Malûm Bir Vâdeye Bağlanarak Yapılır, Babı

Selef: Cinsi, mikdan ve evsafı tesbit edilen bir malın belirli bir vâde'de ve yerde teslim edilmek üzere muayyen ve peşin bir bedel­le satılmasıdır. Halkın dilinde bu satışa "Peşin para ile veresiye mal almak'*, denilir. Tabii halk dilindeki bu tarif yetersizdir. Çünkü ve­resiye alınacak malın cinsi, evsafı ve miktarı tesbit edilecek, ne za­man ve nerede teslim edileceği açıklanacaktır. Ayrıca veresiye alı­nan mal karşılığında peşin verilecek bedelin para olması şart değil­dir. İcâbında para verilmez de bir mal verilir.

Bunu bir misal İle açıklayalım: Bir adam. hububatın harman­larının kaldırıldığı Eylül ayının başında 10 kilo falan nevi buğda­yı filan köyde teslim edilmek kaydıyla bu târihten beş ay önce bu şahıstan satın alır ve parayı peşin verir. Veya durumu anlatılan buğdayı bir halı ile satın alır ve halıyı peşin verir. Şu halde buğ­day veresiye olmuş olur. Bunun bedeli olan para veya hah peşin olur. işte bu ve benzerî satışlara Selef denilir.

Selef denilen satış akdinde veresiye olan mal karşılığında veri­len bedel peşin olduğu için bu tür satışlara Selef ismi verilmiştir. Çünkü bu kelimenin sözlük mânâsı önceden vermek ve takdim et­mektir. Bedel önceden veriliyor, takdim ediliyor. Bu satışa Selem de denilir. Bu kelime de teslim kelimesi ile ilgilidir. Bu satışta bedel tes­lim edildiği için bu isim de verilmiştir.

Taraflar ve alım satımı yapılan mallar için fıkıh ıstılahında bazı terimler kullanılır. Bunları da özetle söyüyeyim:

Peşin ödenen bedele, Re'Sü'1-Mal, denilir.

Bedeli veren tarafa, Rabbü's-Selem, denilir.

Veresiye alınan mala, Müslem fin, denilir.

Veresiye mal sahibine de, Müslem ileyh, denilir.

El-Fetih'te beyân edildiğine göre Irak halkı bu satışa Selef, Hicaz   halkı da Selem, derler.

Satılan mal satış akdi yapılırken satıcının yanında ve mülkiye­tinde bulunmadığı halde Şer-i Şerif bu satışa müsâade etmiştir. Sa­tılan mal hazır olmadığından bir nevi aldanma veya aldatma ihti­mâli var ise de duyulan ihtiyaç nedeniyle buna cevaz verilmiştir. Bu satışın meşruluğu Kitâb, Sünnet ve İcmâ ile sabittir. Bakara süresinin 282. âyeti bunun meşruluğuna delildir. Bir kısmı bu bab-ta rivayet edilen hadîsler de bunun meşruluğuna delildir. S a 1 d bin el-Müseyyeb (Radıyallâhü anh) 'm dışında hiç bir âlimin bunun meşruluğuna itiraz ettiği bilinmemektedir. Yâni âlim­ler bunun meşruluğu üzerinde ittifak etmişlerdir.

Şu noktayı da belirteyim: Caiz olmadığı, Kitab, Sünnet veya îc-ma ile sabit olan satışlar, bundan müstesnadır. Onların dışında ka­lan muamelelerde bu satış söz konusu edilebilir. Esasen Selem ve Selef dediğimiz akidler, satış akdi sayılamaz. Fıkıh ıstılahında bu akidlere Selem veya Selef denilir ve yapılan pazarlık ve akidde de " Bey*" kelimesi ve " İştira" kelimesi, yâni satmak ve satın almak sözleri kullanılmaz. Yukarda anlattığımız terimler ve bunlardan tü­reme fiiller kullanılır. Onun için bu muamele, satış muamelelerin­den tamamen ayrı bir işlemdir. Bununla beraber normal alım satım­lar için koşulan şartlar aynen bu muamelede de aranır. Bunlardan birisi eksik olduğu takdirde yapılan akid geçersizdir. Alım ve satımmuamelelerinde bulunması gereken şartlardan ayrı olarak bâzı ek şartların burada bulunması gereklidir. Ancak bu ek şartların mâ­hiyetleri ve sayılan açısından fikıhçılar farklı görüşler beyân etmiş­lerdir. Hepsinin ittifakla koştukları şart, Re'sü'1-Mal, yâni veresiye alınacak malın bedelinin, akid meclisinde ve peşin olarak teslim edilmesi şartıdır. Bâzı âlimlere göre şu şartlar da aranır:

1. Peşin ödenen bedel karşılığında satın alman maun veresiye olması.

2. Veresiye satılan malın vâdesi geldiğinde o târihte piyasada bulunması ve temininin mümkün olması.

3. Veresiye olan malın bir yerden başka bir yere taşınması kül­fetli ise akidde bunun teslim edileceği yerin bildirilmesi.

4. Veresiye olan malın cinsi evsafı ve mikdanmn tâyin ve tes-bit edilmesi.

Avnü'I-Mabûd yazarı da Selef babının girişinde özetle şöyle der: I r a k 11 1 a r' m Selef ve Hicazlılar'ın Selem dedik­leri bu akid veresiye olup vasıflan ve mikdan tesbit edilen bir ma­un satışıdır. Bâzıları, bedelin peşin olması kaydını da tarife dâhil et­mişlerdir. Halbuki bu kayıt bir şart mahiyetindedir, tarife dâhil edil­memelidir. Bu akdin meşruluğu üzerinde âlimler ittifak halindedir­ler. Yalnız Saîd bin el-Müseyyeb'in muhalif kaldı­ğı söylenmiştir. Âlimler bu akdin bâzı şartları hakkında ihtilâf et­mişlerdir. Fakat alım satımlarda aranan şartların hepsinin bu akid için de arandığı ve Resü'1-Mal, denilen bedelin, akdin yapıldığı yer­de peşin ödenmesinin gerekliliği üzerinde âlimler ittifak etmişlerdir. Bu akid bir ruhsat mı, azimet mi? diye ihtilaf olmuştur. Bâzı âlim­ler : Bu nevi akidlere ihtiyaç duyulduğundan buna ruhsat verilmiş­tir. Azimet değildir, demişlerdir.

Selem ve Selef dediğimiz bu akdin rükünleri, şartları ve mesele­leri hakkında geniş bilgi için fıkıh kitablanna baş vurulması tavsiye olunur.

2280) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyaliâkü anhümâydan; §öyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Mekke'den Medine-i Münevvere'ye) geldiğinde, halk iki, üç yıllık vâdede hurma (yi teslim etmek ve bedelini peşin ödemek üzere) selef muamelesini yaparlar­dı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu­yurdu ki t

«Kim selef usûlü İle hurma (gibi bir şey) almak isterse (taraf­larca) bilinen bir ölçek veya bilinen bir tartıyla ve muayyen bir va­deye değin akid yapsın.»"[170][170] (Radtyaltâkü anh)'âen; Şöyle de­miştir :

Bir adam (bir gün) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e geldi ve (Yahudilerden bir kavmi kasdederek) :

Falanın oğulları müslüman oldular. Fakat cidden aç kaldılar. Bundan dolayı dinden dönmelerinden korkuyorum, dedi. Bunun üze­rine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kimin yanında (bir şey) vardır?» buyurdu. Yahudilerden bir adam t

Benim yanımda bu kadar Cnakid) vardır, (Zannımca üç yüz di­nar, dedi) falanın oğullarının bahçesinden (alınacak meyva üzerine) şu ve bu fiyatla (selem akdini yaparım,) dedi. Bunun üzerine Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Şu ve bu fiyatla ve şu şu vâdeyle (olur). Fakat falanın oğulla­rının bahçesinden (elde edilecek meyva kaydı) olmaz,» buyurdu.

Not: Bunun senedinde bulunan el-Velld bin Müslim'in tedlisçi olduğu Ze-vftid'de bUdİiilmlştir.[172][172]

Hadîsten Çıkarılan Hükümler

1. Selem akdinde paranın peşin alınması ve malın veresiye ol­ması meşrudur.

2. Meyvalarm selem usûlü ile ve veresiye olarak satılması meş­rudur.

3. Selem akdinin meşru olması için malm fiyatının tesbit edil­mesi ve vâdenin tâyin edilmesi gereklidir.

4. Muayyen bir bahçeden alınacak mahsul üzerine selem yap­mak caiz değildir.

5. Gayn müslimlerle alış veriş etmek caizdir.

6. Muhtaç durumda olan müslümanlara ve bilhassa mühtedi-lere yâni İslâmiyet'i yeni kabullenmiş olanlara yardımcı olmak müs-tahab'dır.

7. Sıkıntı içinde bulunan müslümanlann durumunu büyüklere arzetmek meşrudur.

2282) Abdullah bin Ebi'l-Mücâlid (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle de­miştir :

Selem (usûlü ile yapılan akid esnasmda satıcının yanında mal yoksa bu akdin caiz olup olmadığı) hususunda Abdullah bin Şeddâd (bin el-Hâd) ile (Küfe kadısı Âmir bin Ebî Müsâ el-Eş arî) Ebû Bür-de arasında ihtilâf çıktı. Bunun üzerine (Tabii olan bu zâtlar) beni (Sahâbîlerden) Abdullah bin Ebi Evfâ (Radıyallâhü anhüml'a gön­derdiler Ben de (gidip) ona sordum. (Soruma cevaben) :

Biz, (gerek) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta İken ve (gerekse) Ebû Bekir'in ve Ömer'in (halifelikleri) zamanın-da buğday, arpa, kuru üzüm ve kuru hurma için, yanlarında bu mal­lar bulunmayan bir kavimle selem muamelesini yapardık, dedi.

(Abdullah bin Ebi'l-Mücâlid demiştir ki:) Sonra ben (bu soru­yu sahâbilerden) İbn-i Ebzâ (el-Huzâi) (Radıyallâhü anh) a (da) sordum. O da böyle (Yâni Abdullah bin Ebi Evfâ gibi) cevab verdi"[174][174]

Âlimlerin Bu Husustaki Görüşleri

Ayni   bu hadisin şerhinde şöyle der:

"Selem yolu ile satılan maun piyasada bulunup bulunmaması durumu dört şekilde düşünülebilir:

1. Mal, Selem akdi yapılırken piyasada bulunur. Fakat teslim etmek için koşulan vâde geldiğinde piyasada bulunmaz. Maun du­rumu böyle ise Selem akdi sahih değildir.

2. Mal, selem akdinin yapıldığı târihten vâdesi gelinceye ka­dar piyasada devamlı bulunur. Bu takdirde selem akdi âlimlerin it­tifakı ile caizdir.

3. Mal, Selem akdi yapıldığı târihte piyasada yoktur. Fakat tes­limi için koşulan vâde geldiğinde piyasada bulunur.

4. Mal, hem selem akdi yapıldığında hem de teslim için koşu­lan vâde geldiğinde piyasada bulunur. Fakat akid ile vâde arasın­daki süre içinde kesintiye uğrar.

İşte üçüncü ve dördüncü durumda olan malın selem usûlü ile satılması bizce (Hanefî mezhebince) caiz değildir. Mâlik, Şafii ve Ahmed'e göre caizdir. Bunların gerekçesi, selem akdinde koşulan vâde geldiğinde mal piyasada bulunduğu için te­min ve tesliminin mümkün olmasıdır. Biz deriz ki: Teslimi müm­kün olmayabilir. Şöyle ki: Satıcı bu esnada ölebilir ve vâde geldi­ğinde mal teslim edilmez. Dolayısıyla alıcı zarara uğramış olur.

Hadiste, ölçülerek satılan mallardan dört madde bulunur. Öl­çülmek suretiyle satılan diğer mallar da bunlara kıyaslanır.[176][176]

Bu Hadîste İsimleri Geçen Sahâbiler Ve Tâbüler

1. Ashâb-i Kiramdan olan   Abdullah   bin   Ebi   Ev-f â    (Badiyallâhü anh) in hâl tercemesi 416 nolu hadis bölümünde geçti.

2. Abdurrahman    bin   Ebza    (Radıyallâhü anh)'ın hâl tercemesi de 218 nolu hadîs bölümünde geçmiştir.    B u i. â r İ, onun sahâbi olduğunu söylemiştir. Tabii olduğunu söyleyen de var­dır.

3. Ebû   Bürde    (Radıyallâhü anh) Tabiî olup   Ashâb-i Kiram' dan   Ebû    Mûsâ   el-Eş'ari    (Radıyallâhü anh) 'in oğludur.   Küfe   kadılığını yapan bir fıkıh âlimidir. Adı   Âmir veya   e 1 - H â r i s ' dir.    Ali,   Zübeyr,    Huzeyfe    {Ra­dıyallâhü anhüm)  ve bir cemaattan rivayette bulunmuştur. Kendi­sinden de oğulları   Abdullah,   Yûsuf,   Said,   Bilâl ve bir cemaat rivayet etmiştir. Sıka bir zâttır.   V â k ı d i' nin   de­diğine göre H. 103. yılı vefat etmiştir, Kütüb-İ Sitte yazarları onun rivayetlerini almışlardır.[178][178]

5. Abdullah    bin   Ebi'l-MücAlid    (Radıyallâhü anh) tâbirlerden olup   Abdullah   bin   Ebi   Evfâ    {Ra­dıyallâhü anh)'in kölesidir. Efendisinden (ve   î b n-i   E b z â)'dan rivayette bulunmuştur. Kendisinden de   Eş'as   bin   Câbir ve   Ebû   İshâk   eş-Şeybânİ   rivayet etmişlerdir. 10 ha­disi vardır,    t bn-i   Muin   onu sıka saymıştır.   B u h â r i, Ebû   Dâvüd,   îbn-i   Mâceh   ve   Nesâi   onun hadis­lerini almışlardır.[180][180]

İzahı

Bu hadisi Ebü Dâvûd da rivayet etmiştir. Sindi bu hadîsin metnini şöyle açıklamıştır: Yâni müşteri, selem usûlü ile satın aldığı malı teslim almadan önce başka bir mal ile değiştire­mez.

Hattâbi de: Bir adam selem usûlü ile bir dinan bir ki­şiye verip bir ay sonra teslim edilmek üzere bir ölçek buğday satın alır. Bir aylık vâde dolar da satıcı buğday bulamaz. Ebü Hani-f e'ye göre satıcı buğday yerine başka bir malı o dinar karşılı­ğında adama satamaz, dinan geri vermesi gerekir. Ebû H a -n İ t e bu hadisin umumiliği ve zahiri ile amel etmiştir. Şafii'-ye göre taraflar selem akdini bozmaya karar verdikleri zaman adam vermiş olduğu dinar karşılığında satıcıdan başka bir mal satın ala­bilir. Ancak satın alacağı malı, selem akdini bozdukları mecliste, yâni taraflar birbirinden ayrılmazdan önce teslim alması gerekir. O zaman teslim almayıp sonra teslim alırsa caiz değildir. Çünkü bu takdirde bir borcun başka bir borçla değiştirilmesi durumu oluşmuş olur ki bu caiz değildir.

Taraflar selem akdini bozmadan önce, selem usûlü iic satılan malın teslimi yapılmamış iken bunun başka bir mal ile değiştiril­mesi, yâni o mal yerine satıcıdan başka bir malın alınması ise caiz değildir. Ş â f i i' ye göre hadisten kasdedilen mânâ budur, de­miştir.

El-Alkami de: 'Bu hadis zayıftır. Bu hadis delil göste­rilerek, selem usûlü ile satın alınıp henüz teslim alınmamış bir ma­lın ayni cins ve ayni nevi bir mal ile değiştirilemiyeceğine hükme-dilmiştir. Çünkü satın alınıp henüz teslim alınmamış bir malın satıl­ması caiz değildir, bu da onun hükmündedir.D ârekutni de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in:

Bir mal için selef akdini yapan bir kimse o maldan veya ver­diği bedelden başka bir şey almasın.» buyurduğunu rivayet etmiş­tir. Bu hadîs de zayıftır. Sözü edilen malın değiştirilmesinin yasak-lığından anlaşılıyor ki, o mal teslim alınmadan önce alıcısı tarafın­dan satılamaz, başkası o mala ortak edilemez ve o malda tasarruf etme yetkisi başkasına verilemez. Bu hükümler böyledir. Aha bu malı satıcının kızı için mehir yaparsa caiz olmaz. Keza satıcısı kadın olup alıcı bu kadınla evlenip bu malı teslim almadan onun için me­hir yapsa bu da caiz değildir', demiştir.

El-Münziri.   bu hadisin senedinde bulunan   A t i y y e bin   S a' d ı in   rivayetinin delil olamıyacağım söylemiştir, Ebû   Davud'un   rivâyetindeki hadis metni şöyledir:

Kim selem usûlü ile bir malsatın alırsa (bunu teslim almadan önce) o malı başka bir mal ile değiştirmesin (yahut) o malı başkasına (satmak-hibe etmek gibi bir şekilde) devretmesin.»

Görüldüğü gibi Ebû Davud'un rivayet ettiği hadis met­ni iki şekilde mânâlandınlabilir: Birincisi o malın başka bir mal ile değiştirilmemesi, yâni o mal yerine satıcıdan başka bir malın alınmaşıdır. İkincisi alıcının bu malı teslim almamış iken başka bir kim­seye satmak, hibe etmek gibi bir yolla devretmesidir. El-Mirkaat yazan T ı y b i' nin bu hadîsi, yâni Ebû D â v û d' un ri­vayet ettiği metni böyle açıkladığını nakletmiştir.

Bu hadisi müellifimize Muhammed bin Abdillah bin Nümeyr ve Abdullah bin Saîd isimli iki zât rivayet etmiştir. Bunların ikisinin beyân ettikleri senedler ay­nidir. Sadece şu fark vardır: Abdullah'ın senedinde râvi S a' d yoktur. Z i y â d bundan değil, bunun şeyhi olan A t i y -y e * den   rivayet etmiştir.[182][182]

İzahı

Bu hadîsi Eb û Dâvûd da rivayet etmiştir. E 1 - M ü n -z i r i, bu hadisin senedinde mechül bir râvinin bulunduğunu söy­lemiştir. Bu da î b n - i Ömer (Radiyallâhü anh)'ın râvisi olan N e c r â n 1 ı zâttır. Ebü Dâvûd'un rivayetinde "Necran'lı bir adam" ifâdesi kullanılmıştır. Bu adamın kim olduğu bilinme­mektedir. Necrân, Yemen ile Hecer arasında bir bölgenin ismidir.    S ü y û t İ   böyle demiştir.

Avnü'l-Mabûd yazan bu hadisin açıklaması bölümünde şöyle der:

"Ebû Hanife bu hadîsi delil göstererek : Selem usûlü ile satılan malın selem akdinin yapıldığı târihten malın teslim edilece­ği vâdeye kadar piyasada kesintisiz bulunması gereklidir. Vâde tâ­rihinden önce kesintiye uğrayan malın selem yolu ile satılması caiz değildir, demiştir.

Şevkâni   de:  Bu hadîs sahih olmuş olsaydı bununla amel etmek daha iyi olurdu. Çünkü matluba apaçık delâlet eder. Vâdesinden önceki dönemde bulunmayan malın selem yolu ile satılabile­ceğine dâir olan Abdullah bin Ebî Evfâ (Radıyal-lâhü anh)'ın —2282 nolu — hadisi ise matluba açıkça delâlet etmi­yor. Çünkü Abdullah bin Ebi Evfâ bu hadîste; "Re-sül-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken, biz yanla­rında mal bulunmayan adamlarla selem muamelesini yapardık..." demektedir. Demek ki Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bu tür muameleye karşı çıkmamıştır. Karşı çıkamamış olması sanılıyor. Hadiste Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in bu tür mua­meleyi tasvib buyurduğu kaydı yoktur. Fakat şu var ki, 1 b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın bü hadisinin senedinde meçhul bir râvi vardır. Bu nedenle delil olmaya elverişli değildir,

Abdullah bin Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh)'ın ha­disine dayanarak akid esnasında bulunmayan malın selem usûlü ile mubayaa edilmesinin câizliğine hükmeden cumhur Necrân'-lının bu hadisi hakkında şöyle demişlerdir: Bu hadis sahih olmuş olsaydı, muayyen bir bahçenin mahsûlü hakkında selem yapmaya veya vâdesi çok yakın olan selem işlemine ya da veresiye değil de hazır olan bir mal için yapılan selem akdine âit olarak yorumlanıp anılan şekildeki selemin caiz olmadığı hükmü çıkarılırdı.

Akid yapıldığında mevcut olmayıp vâdesi geldiğinde bulunacak malların selem usûlü ile mubayaasının câizliğine delâlet eden diğer bir delil de iki, üç yıllık vâde ile meyvanm selem yoluyla mubayaa edildiğine dâir (2280 nolu) hadîstir. Bilindiği gibi meyva iki, üç yıl dayanamaz. Eğer malın selem akdinin yapıldığı târihten teslim edi­leceği târihe kadar kesintisiz bulunması şart olmuş olsa/di yaş hur­ma için böyle uzun vadeli selem mubayaasının yapılmasının sahih olmaması gerekecekti.

Bu grubun en münasip delili budur, demiştir. (Şevkânl'-nin sözü bitti.)"[184][184]

İzahı

Ebû Râfi' (Radıyallâhü anhî'ın hadisini Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmiş­lerdir, î r b â d (Radıyallâhü anhî 'in hadisini Nesâî ve Hâ­kim de rivayet etmişlerdir. Her iki hadîste sözü edilen bedevi­lerin isimleri hakkında bir bilgi edinemedim. Hadîslerde geçen Bekr ve Rebâi kelimelerinin mânâlarını tercemede parantez içi ifâdelerle belirttim. Bu hususta şu açıklamayı da yapalım;

Bekr: Gencecik deve, demektir. Bunun 2, 3, 4 ve 5 yaşlarındaki develer hakkında kullanıldığı lügat kitablarından anlaşılmaktadır. Küçük yaştaki develer pek makbul sayılmaz. Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'in ödünç aldığı develerin küçük yaştakiler ol­duğu hadîslerden anlaşılmaktadır.

Rebâî: Altı yaşını bitirip yedi yaşma giren deve, demektir. Ona bu ismin verilmesinin sebebi: Deve bu yaşa varınca Rebâiyye deni­len dişleri çıkarır. Bu dişlerin ikisi altta, ikisi de üstte ve ön dişler ile azı dişleri arasında çıkar. Bunlara dilimizde "Üçüncü çift kesici muahhar dişler" denilir. Rebâî develer Bekr develerden daha kıy­metli ve üstün sayılır. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Bekr denilen küçük yaştaki deve borcunu Rebâî denilen ve daha kıy­metli ve üstün develerden ödemiş ve «İnsanların en hayırlısı borcu­nu en güzel şekilde ödeyendir,» buyurmuştur. Son hadiste ise-, «İn­sanların en hayırlısı borcunu en iyi şekilde Ödeyenidir,» buyurmuş­tur.

Bu babın başlığına dikkat edildi ise "Hayvanda selem babı" şek­lindedir, ilk hadîs metninin başında Selef kökünden alınma İstislaf tâbiri kullanılmıştır. Selef ve Selem'in ayni şey olduğunu bundan önceki bâblarda anlatmıştım. Ancak bu bâbta rivayet edilen hadis­lerin metinleri Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in, deve­leri ödünç ve borcunu da deve olarak ödemek üzere muamele yap­tığına delâlet ederler. Bu nedenle hadîs sarihleri ilk hadîsteki İsttriaf sözünü selem muamelesi değil, istikraz yâni borçlanma istemi anlamına yorumlamışlardır. Mâmafi aşağıda belirteceğim gibi hayvanda is­tikraz muamelesini meşru gören âlimler selem muâmelesinide meş­ru saymışlar ve bu hadîsleri delil göstermişlerdir. Durum böyle olun­ca bu babın başlığı ile burada rivayet edilen hadîsler arasındaki mü­nâsebet ve ilgi anlaşılmış olur.

Müslim'de Ebû Râfi'in hadisi ile ona benzer E b û H ü r e y r e' nin ve C â b i r' in hadisleri rivayet edilmiştir. N e v e v î   bu hadislerin şerhinde özetle şöyle der:

"Bu hadisler borçlanma talebinde bulunmanın ve borçlanmanın câizliğine delâlet ederler. Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-sa-lâtü ve's-selâm) borçlu olmaktan Allah'a sığınırdı. Ama ihtiyaç ne­deniyle borçlanmıştır.

Hadîsler ödünç hayvan almanın câizliğine delâlet ederler. (Ödünç hayvan almanın mânâsı hayvanı ödünç alıp, vâdesi geldiğinde hay­van ödemektir.) Bu hususta üç mezheb vardır:

1. Ebû   Hanîfe   ve   Küfe   âlimlerine göre ödünç hay­van almak caiz değildir. Bunlara göre bu hadîsler mensûhtur. (Bun­ların delili 56. bâbta rivayet olunan 2270 ve 2271  nolu hadîslerdir. Bu hususta gereken bilgi orada verilmiştir.) Fakat bunların bu ha­dislerin mensuh olduğu dâvası delilsizdir.

2. Selef ve halef âlimlerin cumhuru ve   Mâlik   ile   Şa­fii' nin   mezhebi, bütün hayvanların ödünç alınmasının câizliğidir. Cariyeyi de mahremi olup cinsel ilişkide bulunması caiz olmayan yakınlarına ve kadına ödünç olarak vermek caizdir.    Fakat onunla Cinsel ilişkide bulunabilecek bir erkeğe ödünç vermek caiz değildir.

3. El-Müzeni,   îbn-i   Cerir   ve   Davud'un mezhebi: Gerek hayvanları ve gerekse cariyeyi herkese ödünç ver­mek caizdir.

Bu hadîsler, hayvanlarda selem usûlü muamele yapmanın câiz­liğine delâlet ederler. Selem'in hükmü ödüncün hükmü gibidir.

Ödünç yoluyla veya başka yollarla borçlu olan bir kimse borcu­nu öderken, zimmetinde bulunan borçtan daha iyisini ve daha gü­zelini ödemesi müstahabtır. Bu hüküm de buradaki hadîslerden çı­karılır. Böyle yapmak sünnet ve güzel ahlâktan sayılır. Bu, menfaat çekici ödünçten sayılmaz. Bilindiği gibi alacaklıya bir yarar sağla­yan ödünç faiz sayılır ve yasaktır. Ancak, söz konusu yarar, ödünç verme akdinde şart koşulursa yasaktır. Ama böyle bir şart koşulmamış ise (ve alacaklıya bir yarar sağlama amacı güdülmemiş ise) borçlu borcunu öderken fazlasıyla ödemesi, zimmetindekinden daha iyisini ödemesi bizce müstahab'tır. Alacaklı da bu fazlalığı alabilir. Fazlalık ister borcun vasıflarında olsun ister sayı bakımından olsun fark etmez. Meselâ borç 10 şey iken 11 şey verilebilir. Mâli k'in mezhebine göre aded'deki fazlalık caiz değildir, yasaktır. Bizim ar­kadaşlarımızın delili bu hadisteki «En hayırlınız, borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir» buyruğun umumiliğidir.

Ebû H â f i' in hadîsinde, "Zekât develeri gelince alacaklının devesinden daha üstün deve verildiği" bildirilmektedir. Bu hususta hatıra şöyle bir soru gelebilir:

Zekât malına nezaret eden bir kimse bundan teberru yapamaz. Durum böyle iken Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), ala­caklıya hakkından daha üstününü nasıl vermiş?

Bu soruya şöyle cevab verilmiştir: Resül-i Ekrem (Aîeyhi's-salâ-tü ve's-selâm), deveyi kendi zâtı için ödünç almış ve zekât develeri gelip müstahaklarma dağıtılınca Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) borcundan daha üstün bir deveyi kendi parasıyla zekât müs-tahakkmdan almıştır. Alacaklısına daha üstün deveyi vermekle onun hakkından fazlasını teberru etmiştir.   Ebü   Hüreyre    (Radı-

yallâhü anhJ'ın rivayetinde bulunan«(Alacaklı)bedevî'ye devesinin yaşıtı olan bir deveyi satın alın» emri, bu ceva­bı teyid eder. Anılan sorunun en kuvvetli ve uygun cevabı budur. Başka cevablar da verilmiştir."

Ebü   Râfi'in   hâl tercemesi 449. hadîs bölümünde ve   ir-b â d' ınki  de 42. hadîs bölümünde geçmiştir.[186][186]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Hâkim ve Nesâi de ri­vayet etmişlerdir. Ebû Davud'un rivayet ettiği hadis met­ni daha uzun olup meâlen şöyledir:

"... Sâib CRadıyallâhü anhJ'den rivayet edildiğine göre. şöyle demiştir: Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin huzuru­na vardım. O'nun yanında bulunanlar beni övmeye ve benden bah­setmeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Ben (onu hepinizden) fazla bilirim,* buyurdu. Ben t Doğru söyledin! Babam ve anam sana feda olsun. Sen bettim ortağım idin. Sen ne muhalefet ederdin ne de münakaşa ederdin, de­dim,"

H a t t â b i, hadiste geçen ve "Derd" kökünden alınma mu-zari fiilini muhalefet mânâsına ve "Mira" kökünden alınma muzari fiilini de mümanaat mânâsına yorumlamıştır. Biz de buna göre ter-ceme ettik.

Hadîs, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in câhiliyet dö­neminde bile üstün ahlâka sahib olduğuna delâlet eder.

Hadisin râvîsi S â i b (Radıyailâhü anh) hakkında e 1 - H â -f ı z, el-îsâbe'de: Es-Sâib bin Ebi Sâib'in adı S a y -fi'dir,   Abdullah   bin   Sâib'in   babasıdır, demiştir.

Avnü'I-Mabûd yazan da El-Münziri' den naklen özet­le şöyle der:

Bu hadisin isnadı hakkında çok ihtilâf vardır. E b û Ömer en-Nemri, bu hadîsin cidden muztarib olduğunu söylemiştir. Bâzıları bu hadisin es-Sâib bin Ebi's-Sâib'e âit ol­duğunu söylerken, bâzıları da busun Abdullah bin es-Sâib ' e âit olduğunu söylemiştir. Bu ihtilâflar muvacehesinde hadis, delil olamıyor. Es-Sâib bin Ebi's-Sâib (Radı­yailâhü anh) Müellefe-i Kûlub (yâni yeni m üs 1 uman olup gönlü he­nüz İslâmiyet'e yatışmayanlar)dandır.

Hülâsa yazan da: Es-Sâib bin Ebi's-Sâib Sayfî bin Âbid, Mekke Kaari'i (tyi Kur'an okuyucusu) Abdullah'in babasıdır. Senedinde ıztırâb bulunan bir hadîsi vardır. Ebû Dâvûd, Ibn-i Mâceh ve Nesâî onun hadîsini rivayet etmişlerdir, der.[188][188]

İzahı

Bu hadîsi Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişler­dir. Hadîs münkatidir. Çünkü râvî Ebû Ubeyde, babası tbn-i   Mes'ûd    (Radıyailâhü anh) 'den hadis işitme m iştir.

Avnü'I-Mabûd yazan bu hadîsin şehrinde şöyle der: Bu hadis, Şirket-i Ebdân'ın câizliğine delîl gösterilmiştir. Şirket, ortaklık, demektir. Ebdân da beden'in çoğuludur. Şu halde Şîrket-i Ebdân, bedenlerin ortaklığı, demektir. Bedenlerin ortaklığı demek, bedenen çalışan iki veya daha çok kişiler, çalışmalarından alacak-lan kazancı kendi aralannda taksim ederler. Her ortak çalışması oranında ücret alır. Bu ortaklık ayni san'at dalında olduğu takdir­de Mâlik caiz görmüştür. Meselâ ortaklann hepsi terzilikte ve­ya marangozlukta ya da demircilikte çalışırlarsa olur. Fakat ayn ayn san'at dallarında çalışanların bu şekilde ortak olmaları caiz de­ğildir. Ebû Hanîfe ve arkadaşlan da bunu caiz görmüş­lerdir. Fakat Şafiî bu tür ortaklığı caiz görmemiştir. Ona gö­re herkes kendi işinde ve menfaatlannda kendi basınadır. Herke­sin yaptığı iş bellidir. Bu nedenle herkes kendi kazancına sahibtir. Bu ortaklık hayvan sürüleri belli olan iki kişinin kalkıp bu sürüler­den elde edilecek süt ve yavrularda ortaklık kurmalan gibidir. Hal­buki bu ortaklık sahih değildir. Çünkü herkesin hayvanlan bellidir, bunların verdiği süt belli, doğuracağı yavrular belli ve ayndır. Bu nasıl caiz değil ise diğeri de caiz değildir.

Şafii bu hadîse de şöyle cevab vermiştir: Bedir sava­şından elde edilen ganimet Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm) 'a aitti. Dilediği kimselere verirdi. Gazilerin aldıklan esirler de O'nun emrine tevdi edilmiştir. O dilediği gibi tasarruf etmiştir.

2289) Suheyb[190][190]

64- Çocuğunun Malından Adamın Olan Hakkı (nın Beyânı) Bâbı

2290) Aîşe (Radtyallâhü ankâ)'dan rivayet edildiğine göre; Resûlul­lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz sizin yediğinizin en helâli, (meşru) kazancınızdan olan (lokma) dır. Şüphesiz sizin çocuklarınız da sizin kazancınızdandır.»"

2291} Câbir bin Abdillah (Radtyallâhü ankümâ)'dan rivayet edildi­ğine göre bîr adam:

Ya Resûlaüah! Benim (biraz) malım ve çocuğum vardır. Babam da cidden benim malımı kökünden tüketmek ister, dedi. Bunun üze­rine Resûİ-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (adama) :

«Sen babanın (kazancı) sın, malın da babana (helal) dır.» bu­yurdu."

Not: Bunun senedinin sahih olup ravilerinin de Buhârl*nin şartı Üzerine sık& oldukları. Zevaid'do belirtilmiştir.

2292) Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra­dtyallâhü anhüm)'dGn rivayet edildiğine göre:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e geıerek t Babam cidden benim malımı kökünden tüketti, dedi. Bunun üze­rine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ;

«Sen babanın (kazancı) sın, senin malm da ona (helâl) dır.» bu­yurdu. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Öyle de buyurdu ı

«(Ey mü'minler:) Şüphesiz sizin evladınız sizin en helal kazan-cuuzdandır. Bunun için onların mallarından y ey iniz.-"[192][192]

65- Kocasının Malından Kadının Yapabileceği Harcama Bâb1

2293) Âişe (Radtyallâhü û»Aâ/dan; Şöyle demiştir: Hind (Radıyallâhü anhâ), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e gelerek t

Ya Resûlallahl (Kocam) Ebû Süfyân cimri bir kimsedir. Bana ve çocuğuma yetecek kadar nafaka vermiyor. Ancak kendisinin bil­gisi olmaksızın malından aldığım mikdar bize yetiyor, dedi. (Ve bu­nun sakıncalı olup olmadığını sordu.) Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Salîallahü Aleyhi ve Sellem) :

•Örfe göre kendine ve çocuğuna yetecek mikdan (onun malın­dan) al» buyurdu."[194][194]

Hadîsten Şu Hükümler Çıkarılır

1. Bir adam hakkını alenen alamazsa, fırsat bulunduğunda giz­li de alabilir.

2. Hakkını alabilmek ve  uğradığı haksızlığı yetkililere anlat­mak amacıyla ilgili şahısta bulunan kusur ve hatâlan dile getirmek caizdir. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)    Hind'i dinlemiş ve anlatılana îtiraz etmemiştir.

3. Hanef iler:   Bir kimsenin gıyabında onun aleyhinde hüküm verilemez, demişlerdir. Hüküm verilebilir, diyen   Şafİfler bu hadîsi kendi görüşlerine delîl göstermişler ise de bu, onlar için bir delil olmaz. Çünkü   Hanefiler;   Bu olay   M e k k e' de cereyan etmiştir.    Ebû   Süfyân   da orada idi, demişlerdir.

Erkek aleyhinde karısı için nafaka bağlayan hâkimin ne kadar nafaka bağlıyacağı hususunda âlimler arasında ihtilâf olmuştur. Şöy­le kî:

1. Mâ] ik'e   göre kadının zenginlik ve fakirlik durumuna İti­bar edilerek nafakasının mikdan tesbit edilir. Nafaka için. maktu bir meblâğ yoktur.   Ebû   Hanife   de böyle demiştir.

2. Ş â f i İ' ye   göre kadının değil de kocasının mâlı durumu dikkate alınarak kadının nafaka mikdan hâkim tarafından takdir edilir. Bu takdir şöyle yapılır: Kocası zengin ise iki müd, fakir ise bir müd ve orta halli ise bir buçuk müd yiyecek günlük olarak tes­bit ve takdir edilir. Halife'nin kızı ile bekçinin kızı nafaka bakımm-dan eşit tutulur."

N e v e v î   de bu hadîsin şerhinde şöyle der: "Bu hadisten elde edilen hükümler şunlardır i

1.  Kadının nafakası kocasına vâcibtir.

2. Küçük yaştaki   fakir çıx;uklann nafakaları   babalarına vâ­cibtir.

3. Nafaka mikdan müdlerle tesbit edilmeyip kifayet edecek se­kilide tesbit edilir.   Bizim arkadaşlarımızın mezhebine göre kandan başkasının nafakası kifayet edecek şekilde tesbit edilir. Hadîsin za-hiiri' de bunu emreder. Fakat karının nafaka mikdan müdlere göre tasbit edilir. Onun günlük nafakası şöyle tesbit edilir: Zengin koca­ya iki müd, fakir kocaya bir müd ve orta halli kocaya bir müd yükletilir. Müd, sâ'm dörtte biridir. (Sâ'ın mikdan âlimlere göre deği­şiktir. Zekât bölümünde geniş bilgi verilmiştir. Bir fikir vermesi ba­kımından yuvarlak bir hesabla, bir sâ yaklaşık olarak 3 kilo 300 gramdır.) Bu hadis bizim arkadaşlarımızın görüşünü reddeder.

4. Hâkim ve müfti, yabancı yâni mahremleri olmayan bir ka­dının ifâdesini dinleyebilirler.

5. Fetva istemek veya şikâyet etmek ve benzeri işler amacıy­la bir kimsenin hoşlanmayacağı hallerini dile getirmek caizdir. Gıy­bet sayılmaz.

6. Alacağını alamayan bir kimse kendi alacağı kadar borçlu­sunun  malında izinsiz alabilir. Bizim mezhebimiz böyledir.    Fakat Ebû   Hanife   ve   Mâlik   bunu almayı caiz görmemişler­dir.

7. Fetva soran kişinin ifâdesine göre ve karşı tarafın ifâdesi­ni almadan fetva vermek caizdir. Tabii, verilecek fetvanın geçerli­liği, fetva isteyenin anlattığı hususta doğru sözlü olması şartına bağ­lıdır. Fetva veren zâtın bu şartı açıklaması vâcib değildir. Nitekim Resûl-i Ekrem   (Aleyhi's-salâtü  ve's-selâm)    H i n d' in   ifâdesine göre Şer'i hükmü beyan etmiştir. Müfti'nin bu şartı açıklaması da sakıncalı değildir.

8. Kadın kendi çocuklarına, babalarının malından nafakalarını ödemek ve ihtiyaçlarını gidermek hakkına sâhibtir.

9. Şer-i Şerifte bir sınırla tahdid edilmemiş olan hususlarda örf ile amel etmek caizdir.

10. Evli kadın kocasından izin almak kaydıyla, kendi meşru ih­tiyaçlarını gidermek için evden dışarı çıkabilir. Keza, kocasının rı­zası olduğunu bildiği takdirde kendisinden özel izin istemeden de çı­kabilir.

11. Bir kimsenin gıyabında onun aleyhinde hüküm verilebilir. Bizim arkadaşlarımız ile diğer bâzı âlimler bu hadisi bu görüş için delil göstermişlerdir. Fakat bu mesele hakkında âlimler arasında ih­tilâf vardır:

a) Ebû   Hanîfe   ve   Küfe' nin   diğer âlimlerine göre gıyabında kimsenin aleyhinde hüküm verilemez.

b) Şafiî   ve cumhura göre, İnsanların haklan ile ilgili dâ­valarda kişinin gıyabında da aleyhinde hüküm verilebilir.  Fakat Allah'ın hukuku olan cezalarda gıyabında kişinin aleyhinde hü­küm verilemez. Bu hadîs bu mesele için delil olamaz. Çün­kü bu hüküm M e k k e ' de verilmiştir. Ebû Süfyan da M e k k e " de idi. Aleyhinde gıyabi hüküm verilen kişinin o şehir veya köyde olmaması veya gizlenmiş olup onu buldurmanın mümkün olmaması gerekir. Halbuki bu şart Ebû Süfyan'da mevcut değildi. Bu itibarla Onunla ilgili verilen cevap bir hüküm olmayıp bir fetva idi."

Ebû Süfyân (Radıyallâhü enh) ile H i n d (Radıyal-lâhü anhâ) hakkında birkaç söz:

Ebû Süfyân (Radıyallâhü anh) Mekke'nin fetih günü müslüman olmuştur. Hâl tercemesi 355 nolu hadis bölümün­de geçmiştir. Kendisi M u â v i y e (Radıyallâhü anh)*ın babası­dır.

Ebû Süfyân'ın kansı H i n d de kocasından hemen sonra mü si uman lığı kabul etmiştir. Hind, Utbe bin Ha-b i a ' nın kızıdır. Buharı' nin  i ş e (Radıyallâhü arınan­dan rivayet ettiğine göre, Hind (Radıyallâhü anhâ) Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e:

"Yâ Resûlallah! Vaktiyle senin evin kadar yıkılmasını İstediğim bir ev ve hiç bir aile yoktur. Bu gün ise hiç bir ev halkı senin hane halkın kadar benim yanımda sevimli değildir, dedi ve hadîste anlatı­lan fetvayı sordu..."

Bu kadın, müslüman olmazdan evvel Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'e karşı kin ve husûmetle doluydu. Hattâ Uhud savaşma katılarak müşriklere cesaret vermek ve onları tahrik et­mek amacıyla savaş meydanında tahrik edici şiirler okuduğu ve Re­sûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in şehid düşen amcası Ham-za (Radıyallâhü anh)'m ciğerini çiğnediği rivayet edilmiştir. Fakat müslüman olduktan sonra samimiyetle İslâm'a sarılmış ve bundan sonraki savaşların bir kısmına katılarak İslâm askerlerine yardım­cı olmuş, onları heyecanlandırıcı şiirler okumuştur. Y e r m u k savaşma kocasıyla beraber katılmış ve fedakârlıklar göstermiştir. Hind (Radıyallâhü anhâ) Ömer (Radıyallâhü anh) 'in halife­liği döneminde ve Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'in babası Ebû   Kuhâfe'nân   vefat ettiği gün vefat etmiştir.

2294) Âişe (Radtyallâhü anhâydzn rivayet edildiğine göre; Resûlul-lah (Saliallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kadın, israf etmeyerek (örf ve âdeta uygun olarak) kocasının evinden (onun rızasıyla) infak (ve ikram) ettiği zaman, (râvi Mu-hammed dedi ki: Babam — Abdullah — kendi rivayetinde: «Kadın yedirdiği zaman» ifâdesini söyledi.) kadının sevabı kendisine olur. Kocası da bu malı kazandığı için o kadar sevab kazanır. Kadın İse infak ettiği için sevab kazanır. Hizmetçiye de bu kadar sevab olur. Allah bunların sevablarından hiç bir şey eksiltmez (veya kocanuı sevabı, karısının ve hizmetçinin sevablarından bir şey eksiltmez.)»"[196][196]

İzahı

Bu hadisi   Tirmizl   de rivayet etmiştir. Oradaki rivayette; e *>• = «Kadının evinden» sözü yerine; lig^jj ^4; O* = «Kocasının evinden» sözü vardır. Kasdedilen mânâ budur. Yâni kocasının malıdır. Hadisin son kısmı buna delâlet eder. Kocasının izninden maksad açık izni veya rızâsının bilinmesidir. Bu husus bundan ön­ceki hadisin izahı bölümünde anlatıldı. Örf ve âdete göre israf sayıl­mayan cüzî sadakalara aile reislerinin nzâsı olduğu bilindiği tak­dirde bu rızâ bir nevî izin sayılır.

Hadisin «Yemek en üstün mallanmızdir.» cümlesinin izahı hak­kında Tuhfe yazarı şöyle der: Yâni kadın kocasının izni olmaksızın en ufak bir şeyi sadaka etmeye yetkili olmayınca bundan daha aziz ve değerli yemek ve ev azığını infak etmeye nasıl yetkili olabilir?

Bundan önce geçen  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nm hadîsin­de; «Kocasının izni» kaydı bulunmadığı halde bu hadîste bu kayıt bu­lunmaktadır. Orada da bu kayıt melhuzdur.

Bu hadisin râvîsi Ebû Ümâme (Radıyallâhü anhVın hâl tercemesi 449 nolu hadîsin izahı bölümünde geçti.[198][198]

İzahı

E n e s (Radıyallâhü anh) 'm hadîsini T a b a r â n İ de ri-tf&yet etmiştir. Zevaid'den sayilraadtğına göre Kütüb-i Sitte'nin her-b&ngi grisinde de bulunması gerekir. Fakat ben rastlayamadım.

Umeyr (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Müslim de ri­vayet etmiştir.

Sindi, Enes'in hadîsi ile ilgili olarak: Dâvetine icabet edilen köle ticâret etmeye mezun bir köle olabilir. Efendisinin iz­niyle ticâret eden köle az ikramda bulunabilir. Anılan kölenin da­vet etmek için efendisinden izin almış olması da muhtemeldir. Hülâ­sa, ticâret etmek üzere efendisinden izin almamış bir kölenin ondan izin almadan bir kimseyi davet etmesinin câizliği mânâsı bu hadis­ten çıkarılamaz, demiştir. Çünkü kölenin mülkiyet hakkı yoktur. Ka­zancı da efendisinin malıdır. Mal sahibinden izin almadan malında tasarruf etmek, hattâ ondan sadaka çıkarmak bile caiz değildir.

Umeyr (Radıyallâhü anh)'m Müslim' deki rivayeti meâ-len şöyledir: "Benim efendim, güneşte et kurutmamı emretti. (Ben de et kuruturken) yanıma bîr fakir geldi. Ben de ona etten yedirdim. Sonra efendimin bundan haberi oldu. Bunun üzerine beni dövdü. Ben de Besülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in huzuruna çıkıp O'na bu durumu anlattım. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem de efendimi çağırttı ve ı

«Niçin bunu dövdün?» diye sordu. Efendim de: Ben buna emretmeksizin bu, benim yiyeceğimi (başkasına) ve­riyor, dedi. Bunun üzerine Resul i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sel­ «(Buna âit) sevab, ikinizin arasındadır.» buyurdu."

N e v e v i de bu hadîsin şerhinde şöyle der: "Bu hadîs şöyle yorumlanır: Umeyr, efendisinin razı ol­duğu zannıyla etin bir parçasını sadaka olarak vermiş, efendisi ise buna rızâ göstermemiştir. Umeyr (Radıyallâhü anh), sevab ka­zanmıştır. Çünkü kendisi bir hayır olduğuna inanarak ve ibâdet ni­yetiyle bu işi yapmıştır. Efendisi de sevab kazanmıştır. Çünkü ken­disinin malı bir hayır yoluna harcanmıştır.

Sevabının ikisinin arasında olmasının mânâsı, fakire yedirilen mal karşılığında verilen sevabın ikisinin arasında taksim edilmesi değildir. (Çünkü bu mal karşılığında verilen sevabın, tamamı, mal sahibine aittir. Ancak, bu hayra vesile olup sadakayı fakire ulaştı­ran kişi de bu hizmetinin karşılığında sevab kazanır. Birisinin se­vabı, diğerinin sevabını azaltmaz.) Bu hususta geniş bilgi daha ön­ce geçmiştir. (2294 nolu hadisin izahında bu bilginin benzeri geç­miştir) .

Bu hadisin en uygun yorumu budur. Bâzıları başka şekilde yo­rum yapmış ise de o yorum, rızâ gösterilecek bir yorum değildir.

Umeyr    (Radıyallâhü anh) 'm efendisi   Âbİ'1-Lahm.   (Ra-dıyallâhü anh) 'm adı   A b d u 1 1 a h' tır.   îsmi.   Halef   veya el-Huveyris   el-Ğıfârî,   diye rivayetler de vardır. Bir kavle göre kendisi et yemediği için, diğer bir kavle göre putlar adı­ kesilen kurbanların etini yemediği için bu künyeyi almıştır.   Bu

künyenin sözlük mânâsı: Etten imtina eden, demektir. Bu zât saha-bîdir. H u n e y n savaşında şehid edilmiştir. Râvisi de mevlâsı Umeyr    (Radıyallâhü anh) 'dır."

Umeyr (Radıyallâhü anh) de sahabîdir. Birkaç hadîsi var­dır. Müslim onun bir hadîsini —ki bu hadîstir— rivayet et­miştir. Râvîleri ise Yezîd bin el-Hâd ile Muham-med bin ibrahim et-Teymi'dir. Tirmizi, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Ibn-i Mâceh onun hadîslerini ri­vayet etmişlerdir.[200][200]

İzahı

Bu hadisi   Ebû   Dâvûd   ve   Nesâî   de rivayet etmişlerdir.

S i n d î bu hadisin açıklaması bölümünde Resûl-i Ekrem (Aley­hi's-salâtü ve's-selâm)'in bahçe sahibine hitaben buyurduğu cümle­lerden kasdedilen mânâ şudur:   Abbâd.   aç ve bilgisiz idî. Sana lâyık davranış şöyle yapmandı: Yere düşen başakların sana âit olduğunu ona öğretecektin, bundan sonra da onun almış olduğu hu­bubatı ona bırakıp yedirecektin. Fakat sen bunların hiç birisini yap­madın, diye açıklamıştır.

Avnü'l-Mabûd yazan da şöyle der:

"H a t t â b î : Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) A b b â d' ı bilgisizliği dolayısıyla mazur saymıştır. Çünkü Ab­bâd, topladığı hububatı götürmenin yasaklığını bilmiyordu. A b -b â d aç olduğu halde ona yiyecek maddesini yedirmediği için bah­çe sahibi de Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tarafından kınanmıştır.

Abbâd bin Şürahbil el-Yeşküri el-Anberî (Radıyallâhü anh)'m bundan başka hadîsinin bulunmadığı söylen­miştir. B a ğ a v i, onun Basra'da ikamet ettiğini ve Ebû Bişr Cafer bin Ebi İyâs' tan başka râvisinin bulun­madığını söylemişti

Hadisin sonunda bulunan; "ve ona bir veya yarım vesk yiyecek verilmesi için emir buyurdu." cümlesinden maksad, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Abbâd'a yiyecek yardımında bulunduğunu ifâde etmektir. Bâ­zıları bu cümleyi: "Resûl'i ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bah­çe sahibine bir veya yarım vesk yiyecek verilmesi için emir buyur­du", şeklinde yorumlamışlar ise de bu yorum hatalıdır. Çünkü bu­radaki cümleyi bu şekilde yorumlamak uzak bir ihtimalle mümkün ise de Ebû D â v û d' un rivâyetindeki benzeri cümlenin böy­le yorumlanması mümkün değildir. Çünkü oradaki cümle şöyledir:ve Resûl-i Ekrem emretti; Bahçe sahibi benim elbisemi bana iade etti ve Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bana bir veya ya-nm vesk yiyecek verdi."

Hadîsin fıkıh yönünü bu bâbtaki hadîslerin hepsinin terceme-sinden sonra tümünün fıkıh yönü ile birlikte anlatacağım.

2299) Râfi' bin Amr el-Ğifârî (Radtyallâhü o»A/den; Şöyle de­miştir:

Ben erginlik çağma yaklaşmış bir yaşta İken (meyvasını düşü­rüp yemek için) hurma ağaçlarımıza —veya demiş ki— Ensâr'ın hurma ağaçlarına taş atardım. Sonra (bir defa yakalanıp) Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e getirildim. Resûl-i Ekrem (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem) de bana t

—  «Yâ ğulâm (yetişkin çocuk)! — Râvî tbn-İ Kâsib demiş ki, Re-sûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : Yâ oğulcuğum! —Sen niçin hurma ağaçlarına taş atıyorsun?» buyurdu.    Râfi' demiş ki ı Ben:

—  (Düşürdüğüm hurmayı) yiyorum, dedim. Resûl-i Ekrem t

—  «Bundan sonra hurma ağaçlarına taş atma da yere düşmüş olan hurmaları ye.» buyurdu. Râfi' demiş kii Sonra Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) elini başıma sürdü ve ı

«Allahım bunun karnını doyur.» buyurdu."

2300) Ebû Saîd(-i Hudrî)  (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Sen bir çobanlın sürüsünün) üzerine vardığınız zaman çobanı üç defa yüksek sesle çağır. Eğer çoban cevab verirse, (ondan izin alıp süt içersin). Eğer çobandan bir ses çıkmazsa (yâni görülemez-se) bozgunculuk etmeksizin (sütü sağıp götürmeksizin)" sürüsünün sütünden içebilirsin. Bir bahçenin duvarının üzerine vardığın za­man da bahçe sahibini üç defa yüksek sesle çağır. Eğer sana cevab verirse, (ondan izin alarak mahsulden yersin). Şayet bahçe sahibin­den bir ses çıkmazsa, bozgunculuk etmeksizin (mahsûlü götürmek-fcizin) yiyebilirsin.»"

Not: El-Fetih'te: Bu hadisi Tahâvî de rivayet etml? vs tbn-İ Hibb&n ile Hâkim bu hadisi sahih saymışlar, denilmiştir.

Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedinde bulunan el-CÜreyrî'nin temi Sa'd bin tyâs'tır. Bu râvînin hafızası son zamanlarında zayıflamıştır. RâvI Yezld bin Hârûn da ondan bu hâlinden sonra rivayette bulunmuştur. Lâkin Müslim'de kendi sahih'inde onun hadislerini yine Yezîd bin Harun aracılığıyla rivayet et­miştir.

2301) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâydzn rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Sizden birisi bir bahçenin üzerinden geçtiği zaman (meyvala-nndan) yesin. Fakat ondan bir şeyi elbisesinin içine koyup götürme­sin.."[202][202]

68- Mâşiye (Yânî Koyun, Keçf, İnek Ve Deve) Sahibinin İzni Olmadıkça Sütünden İçmenin Yasaklığı Bâbı

2302) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâyâan rivayet edildi­ğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Salon herhangi biriniz, bir adamın izni olmaksızın mâşiye (ko­yun, keçi, inek, manda ve deve) sinin sütünü sağmasın. Birinizin ki­lerine gidilip kapısı kırılarak zahiresinin çıkarılması onun hoşuna gider mi? (Bu da böyledir.) Çünkü onların (süt veren) hayvanları­nın memeleri şüphesiz onlar için (kiler gibi) gıda maddelerini sak­lar. Bu itibarla, sakın herhangi biriniz, bir adamın izni olmaksızın maşiyesinin sütünü sağmasın.»"

2303) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'der\ ; Şöyle demiştir: Biz (bir defa) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'İn berinde yolculuk ederken, memeleri ıdâ (denilen bitki) fle bağh bir deve sürüsü ile karşılaştık. Biz (sütünü saj£ıp içmek üzere) deve­lerin olduğu yerde toplandık. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizi çağırdı. Biz de O'nun yanına döndük. BartH Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Şüphesiz bu deve sürüsü müslümanlardan bir ev halkının malıdır. Sütü de onların azığı ve Allah'tan sonra (muhtaç oldukları) bereket (ve hayırlı malı)dır. İçinde yol azığınız bulunan kablarınızın yanına döndüğünüzde, içindeki azıklarınızın  götürülmüş olduğunu anlamanız sizi sevindirir mi? Bunu adalet olarak görüyor musunuz-? buyurdu. Sahâbîler:

—  Hayır, dediler. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Şüphesiz bu da öyledir.» buyurdu. Biz:

—  Eğer yiyeceğe ve içeceğe muhtaç olursak ne emredersin? de­dik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«— Ye de götürme ve iç de götürme.» buyurdu."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Sehyt bin Abditlah var­dır. Buharl onun hakkında : Onun isnadı düzgün değildir, demiştir. Sindf de : Ben diyorum ki: Râvf Hacc&c bin Ert&t da tedlisçi idi ve bu hadisi an'ane ile rivayet etmiş, demiştir.[204][204]

Hadîsten Elde Edilen Hükümler

1. Başkasının malını kendisinden izin almadan yemek, almak ve onda tasarrufta bulunmak caiz değildir. Hayvan sütü ile başka mal­lar arasında bir fark yoktur. Buna muhtaç olan da olmayan da ay­ni hükme tâbidir. Ancak açlıktan hayati tehlikeye girmiş olup mur­dar hayvan etini bile bulamayan kimse başkasının malını bulursa zaruret nedeniyle yiyer ve bedelini sahibine öder. Bizim mezhebimiz ile Cumhurun görüşüme göre malın bedelini ödemek gereklidir. Se­leften bâzıları ile bir kısım hadisçilere göre malın bedelini ödemek gerekmez. Fakat bu görüş zayıftır. Açlıktan hayatı tehlikeye giren bir kimse başkasının malını ve murdar hayvan etini bulduğunda bunlardan hangisini yiyeceği hususunda âlimler arasında meşhur bir ihtilâf vardır. Bize göre murdar hayvan eti tercih edilecektir.

Açlık zarureti yok iken başkasının hayvanlarının sütünü içmek veya yiyecek maddelerinden bir şey yemek meselesine gelince, süt veya başka yiyecek sahibine nazı geçip rızâsının bulunduğunu bilen veya kuvvetle zanneden kimse onun izni olmaksızın yiyebilir, içebi­lir. Aksi takdirde bunu yapamaz.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ile Ebû B e k i r' in hicret yolculuğunda sahibi hazır olmayan koyun sürüsünün sütün­den içmeleri meselesine gelince, bu mesele değişik şekillerde yorum­lanır. Şöyle ki:

a. Koyun sahibini tanımaları ve ona nazlarının geçmesi.

b. Oradan geçenlere süt ikramında bulunmak üzere sürü sahi­binin çobana izin ve yetki vermiş olması.

c. O bölgede sürünün sütünü içmenin örf ve âdete göre mubah ve serbest olması.

d.    Anılan sürünün harbî yâni müslümanlara düşmanlık eden bir gayri müslime ait olması ihtimalleri yorumların bir kısmım teş­kil eder.

2. Meseleler arasında kıyas yapmak ve aralarındaki benzerliği beyân etmek meşrudur.

3. Süte yiyecek denilebilir. O halde* bir yiyecek yemiyeceğine yemin eden bir kimse süt içerse yeminini bozmuş olur. Ancak sütün dışındaki şeylere niyet etmiş ise, süt içmekle yeminini bozmuş sayıl­maz.[206][206]

İzahı

Görüldüğü gibi bu babın hadîsleri Zevâid türündendir. Ancak Urve (Radıyallâhü anh)*ın hadîsinin son cümlesi Buhârl ve M ü s 1 i m' de de rivayet edilmiştir. Bu hadîslerde geçen bâzı kelimeleri acıklıyahm .-

Ğanem: Koyun ve keçi türü hakkında kullanılan bir cins isim­dir. Bazen koyun anlamında kullanılır. Burada umumî mânâda kul­lanılmıştır.

Şât da ğanem gibi koyun ve keçi türüne verilen bir cins isimdir.

E b û T â I i b ' in kızı ve Ali (Radıyallâhü anh) 'in kızkar-deşi olan Ü m m ü Hâni (Radıyallâhü anhâ)'nın hâl terceme-si 465 nolu hadis bölümünde geçti. Onun bu hadisini T a b a r â n i ve Hatîb-i Bağdadî de rivayet etmişlerdir. Bu hadîste hayvancılığa teşvik ve koyun ile keçi edinmede bereket bulunduğu bildirilmektedir. Gerçekten tecrübe ile sabit olduğu gibi koyun ve keçi bereketli hayvanlardır. Hızla çoğalır ve çok yönden sahibini ya­rarlandırır

Urve (Radıyallâhü anh) 'in hadisinde de koyun ve keçinin be­reketli olduğu bildirilmektedir. Ayrıca hayrın, kıyamete dek, atların alınlarında düğümlü olduğu belirtilmektedir.

Atlarla ilgili cümle B u h â r î ve Müslim'de de riva­yet edilmiştir.

Hadîste anılan atlardan maksad savaş için edinilen atlardır. Çünkü B u h â r i' deki metnin sonunda, hayrın sevab ve ganimet olduğu beyân edilmiştir. Oradaki metin meâlen şöyledir: «Atın alı­nma dökülen saçların kıyamet gününe kadar hayır düğümlüdür. Hayır, (âhirette) sevab ve (dünyada) ganimettir.»

Müslim'in Cerir' den olan bir rivayetinde "Cerir (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem>'in, savaş atının alnına dökülen saçları mübarek elleriyle büktüğünü ve bükerken i    Savaçatının perçeminin örgülerinde kıyamete kadar hayır bağlıdır. Bu ha­yır, (âhirette) sevab ve (dünyada) ganimettir, buyurduğunu gör­düm."

Nevası: Nâsiye'nin çoğuludur. Nâsiye alın, demektir. Burada atın alımndaki saçlar kasdedilmiş olur. Atın kendisinde bulunan me­ziyet mecazen alınmdaki saçlara izafe edilmiştir. Yâjıi maksad sa­vaş atlarının dünyada ganimet ve âhirette sevab kazanmaya vesile olduğunu belirtmektedir.

El-Fetih yazarı: Buradaki attan maksadm yalnız savaş atı de­ğil de genel mânâsı olabilir. Yâni at, hayır vesilesi olabilir. İyi işler­de kullanılırsa ondan dünya ve âh ir e t için kazançlar elde edilebilir. Ama kötü bir maksad için edinilirse bundaki sakınca ve fenalık atın kendisinde değil, onu bu yolda kullanandadır, demiştir.

Hattâbi de: Bu hadis, at edinmek suretiyle elde edilen ka­zancın en güzel ve helâl kazançlardan olduğuna işaret eder, demiş­tir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'den rivayet edilen ha­dîsin mevzu hadislerden olduğuna notta işaret edilmişti. S i n d î bu hadisin açıklamasıyla ilgili olarak: Fakirler tavukçulukla geçi­nebilirler, besledikleri tavukları ve mahsullerini satmakla kazanç sağlarlar. Zenginler, tavuk edindikleri takdirde kendi tavuk ihtiyaç­larını kendileri gidermiş olur ve haliyle fakirlerden satın almalarına pek ihtiyaç kalmaz. Bu hâl ise fakirlerin geçim yolunu daraltmış olur. Fakirlerin geçim yolunu tıkatmak ise toplumun helâkına sebe­biyet verebilir. Allah böyle bir toplumun helakini diler, demiştir. An­cak bu hadîsin mevzu hadîslerden olduğunu yukarda belirttik.

Hâl Tercemesi

2305 nolu hadisin râvîsi Urve el-Bânki el-Esdİ bin Ebi'1-Ca'd, sahâbldir. Kû-fe'de yerleşmiştir. 13 adet hadîsi vardır. Buhâri ile Müslim onun bir hadisini — ki bu hadistir— ittifakla rivayet etmişlerdir. Râvileri ise Kays bin Ebl Hâzim, ŞaT)t ve Simâk bin Harb'dır. Hz. Ömer'in halifeliği döneminde KÛfe kadılığı yapmıştır. ŞaTaî, onun Kufe*nin ük kadısı olduğunu söylemiştir. Kutüb-i Sittelıin hepsinde onun hadisleri vardır. (Hülâsa : 264)

Urve <R.A.)'ın, bin Ebi'1-Ca'd olmayıp, bin el-Ca'd oldutun* ait rivayetler de vardır. El-Bârık da Yemen tarafında bir dağın İsmi olduğu, el-Fetih'te ifada edil­miştir. Şu halde bu dağa Isftfetan ons el-Bânkl, denilmiştir.

[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/98-99

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/101-102

[6][6] Buzâtm hâl teröentttf 97* Ööîu hadis bölümüjule gfafett.

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/104-105

[10][10] Bu sahâblnln hâl tercemeat 460 nolu hadis bölümünde geçti.

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/108

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/109-110

[16][16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/111

[18][18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/114

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/116-117

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/119

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/122-123

[26][26] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/124-126

[28][28] Bu badis müellifimizin 1889 nolu hadisidir.

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/131

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/132-133

[34][34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/136-138

[36][36] Hulâsa: 395

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/139

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/139-140

[40][40] Lokman: 8

[42][42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/143

[44][44] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/144-146

[46][46] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/147-148

[48][48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/148-149

[50][50] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/150-152

[52][52] Hâl teroemesl 674 nolu hadis bölümünde geçti.

[54][54] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/153-154

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/156-157

[58][58] Bu zat. babası tbn-i Mes'ûd (RA.) ile Ali bin Ebİ Talİb (R.A.)'den ri­vayet etmiştir. Havileri ise oğulları Kasım ve Maan'dır. İbn-i Muin: O, sıkadır. Fakat babasından hadis işitraemistir, demiştir. HaMelün dediğine göre hicretin 77. yılı vefat etmiştir. Kötflb-I Sitte yazarlarının hepsi onun hadislerini rivayet et mislerdir. (Hulasa 230) Buradaki hadisi de munkati'dir.

[60][60] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/159-160

[62][62] HM tercemesi 1819 nolu badis bölümünde geçtt

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/166-168

[66][66] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/169

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/170-171

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/172-174

[72][72] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/175-176

[74][74] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/178-180

[76][76] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/181

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/182

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/184-185

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/186

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/188-191

[86][86] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/192-193

[88][88] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/196-197

[90][90] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/200-201

[92][92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/203-206

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/207-208

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/210-212

[98][98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/213

[100][100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/213-214

[102][102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/216

[104][104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/219

[106][106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/220

[108][108] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/223

[110][110] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/224-226

[112][112] Hal tercemesi 149-150 nolu hadis bölümünde

[114][114] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/228-229

[116][116] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/231-232

[118][118] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/233-236

[120][120] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/237-238

[122][122] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/239-240

[124][124] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/241-242

[126][126] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/243-244

[128][128] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/245-246

[130][130] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/248-249

[132][132] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/250

[134][134] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/251-252

[136][136] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/258-260

[138][138] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/263-264

[140][140] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/267-268

[142][142] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/270-271

[144][144] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/271-273

[146][146] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/274-275

[148][148] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/276

[150][150] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/278

[152][152] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/281-282

[154][154] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/285-286

[156][156] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/288-292

[158][158] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/293-295

[160][160] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/296

[162][162] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/297-298

[164][164] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/301-302

[166][166] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/304-306

[168][168] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/308

[170][170] Bu sab&bfofn hAl tercemesi 1095 notu hadis bölümünde verilmiştir.

[172][172] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/314

[174][174] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/315-316

[176][176] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/317

[178][178] Hulâsa : 201

[180][180] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/319

[182][182] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/321-322

[184][184] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/323-325

[186][186] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/327-329

[188][188] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/329-330

[190][190] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/331-332

[192][192] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/333-335

[194][194] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/336

[196][196] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/340-342

[198][198] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/343-344

[200][200] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/346

[202][202] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/349-352

[204][204] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/354-355

[206][206] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/356-358

[207][207] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 6/358-359

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

46 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk