Buradasınız: AnasayfaSüneni İbni MaceZekat Hadisleri

Zekat Hadisleri

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

ZEKAT KİTABI 4

1- Zekâtın Farziyeti Babı 4

2- Zekât Vermekten İmtina Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı 5

3- Zekatı Ödenen Mal Kenz (= Biriktirilmiş Mal)  Değildir 6

4- Gümüş Ve Altının Zekâtı(Nın Kaçta Kaç Olduğunun Beyânı) Babı 8

Dirhem Ve Dînâh Nedir ? 9

Ağırlık Ölçüsü Dirhem Ve Mıskal 10

Hanefî Âlimleri Şöyle Demişlerdir 10

Dirhemi Örfî Ve Miskal-Î Örfî Kaç Gramdır? 11

Mâliki - Şafiî Ve Hanbeli Alimlerine Göre Dirhemi Serî Ve Miskal İ Serî 11

Gümüşün Nisabı Şudur 11

Türkiye'deki Miskal-İ Örfî Ve Dirhemi Örfî Ağırlığı Şöyle Hesaplanır : 12

Hâlis Olmayan Altın Ve Gümüşün Zekâtı 12

Kâğıt Paranın Zekâtı 12

5- Bir Malı İstifâde (Eden)İn Babı 13

6- Zekâtın Farz Olduğu Malların (Miktarlarının Beyânı) Babı 14

Irak'ın Bir Rıtılı Kaç Dirhem Ve Kaç Gramdır? 14

Bir Sâ Kaç Dirhem Ve Kaç Gramdır? 15

Bîr Vesk 60 Sâdır 15

7- Zekâtı Vaktinden Önce Vermeye Acele Etmek Babı 16

8- Zekât Çıkarılırken Söylenecek Söz ( Dua)   Babı 17

9- Deve Zekâtının   Kaçta  Kaç Olduğunun Beyânı)  Babı 18

10- Zekât Memuru (Farz Yaştan)  Bir Yaş Aşağısını Veya Bir Yaş Yukarısını Alacağı Zaman  (Yapılacak İşîn Beyânı)   Babı 21

11- Zekât Memurunun Alacağı Deve (Durumunun Beyânı)  Babı 22

12- Sığır Ve Mandanın Zekâtı Babı 24

13- Ğanem (Koyun Ve Keçt)Nin Zekâtı Babı 25

14- Zekât Memurları Hakkında Gelen (Hadisler) Babı 27

Bir Bölgenin Zekâtı Ba$Ka Bir Bölgeye Nakledilir Mî? 29

15- At Ve Köle Zekâtı Babı 30

16- Zekâtın   Vacip  Olduğu Mallar (İn Beyânı)  Babı 30

17- Ekinlerin Ve Meyvelerin Zekâtının (Kaçta Kaç Olduğunun) Beyânı Babı 32

18- Hurma Ağaçları Ve Üzüm Harsı (= Dallarındaki Yaş Hurma Ve Yaş Üzümden Ne Kadar Kuru Hurma Ve Kuru Üzümün Çıkacağının Tahminen Tesbîtî) Babı 33

Harsın Meşruluğu Hakkında Âlimlerin Görüşleri 35

19- Malının Kötüsünü Zekât Olarak Çıkarmaktan Nehiy Babı 36

20- Bal'ın Zekâtı Babı 37

21- Fıtır Sadakası Babı 38

Fıtır Sadakasının Hükmü. 39

Hangi Yiyecek Maddelerinden Ne Kadar Fıtıb Sadakasının Çıkarılacağı Hususunda Âlimlerin Görüşleri 42

Buğday Ve Arpa Unundan Fıtır Sadakası Verilir Mi ? 42

22- Öşür Ve  Haraç Babı 43

23-  Vesk Altmış Sa'dır' Babı 44

24- Yakınlığı Olana Sadaka Vermek Babı 44

25-  (Halktan Dünyalık) İstemenin Mekruhlugu Babı 46

26- Yeterince   Varlıklı   İken   (Halktan   Mal) İsteyenin (Kötü Durumunun Beyânı) Babı 47

Seran Zengin Olmayıp Güçlü Ve Sağlam Adam Zekât Alabilir Mi ? 48

Sadaka İstemek. 48

Sadaka Almaya Gelince: 48

Zekâttan Bir Muhtaca Ne Kadar Verilebilir? 49

27-  (Zengin Olduğu Halde) Zekât Alması Helal  Olanların  (Beyânı)   Bâbî 49

28- Sadaka Fazileti Babı 51


ZEKAT KİTABI

Zekât: Bu kelime Arap dilinde temizleme, bereketlenme ve ço­ğalma mânâlarına gelir. Şer-i Şerifte Allah Teâlâ'nın hakkı olarak belirli mallardan çıkarılan miktara denir. Bu miktara zekât denmiş­tir Çünkü muhtaçların hakkı olarak maldan çıkarılmakla mal te­mizlenmiş olur. Zekât malı temizlediği gibi sahibini de cimrilik ve günahlar pisliğinden temizler ve malı bereketlendirir.

Şer-i Şerifteki zekât şöyle de ta'rif edilebilir: Zekât malın be­lirli bir miktarını müstahaklara temlik etmektir.

Zekât; Kitab, sünnet ve icmâ' ile sabit olan bir farzdır. Bunu in­kâr etmek küfürdür. Fıtır sadakasından sonra hicretin ikinci yılı farz kılınmıştır. Bir kavle göre Mekke'de farz kılınmış ve Me­ri i n e ' de ayrıntılı olarak beyan edilmiştir. Çünkü zekât* a ftit* bâ­zı âyetler   M e k k e' de    inmiştir.

Zekâtın meşru kılınmasında bir çok hikmetler vardır. Bunların bir kıt,nıı şunlardır :

Zekât, sahibini günahların ve cimriliğin pisliklerinden temizler, muhtaçlara bir iyilik ve şefkat vesilesidir. Sahibinin derecelerin yük­seltir. Dünya malına karşı duyulan aşırı ihttrası kırar. Zenginler için imtihandır. Fakirlerin gönüllerini hoş eder. Bunlarla zenginler ara­sında köprü görevini yapar. Onları birbiriyle kenetler. Sevgi ve say­gı duygularını kuvvetlendirir.

Zekât deve, sığır, koyun, keçi, altın, gümüş, hububat, meyveler ve ticaret mallarına düşer.[2][2]

İzahı

Buharı,   Müslim,   Tirmizî,   Ahmed   ve   Dâ-rekutnl   de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muâz (Radıyaliâ­hü anh)'ı Y e m e n' e hicretin 10. yılı Veda haccmdan önce gön­dermişti. Zayıf bir kavle göre hicretin 9. yılı T e b ü k savaşı dö­nüşü göndermişti. B u h â r i savaşlar bölümünün sonunda ilk kavli zikretmiştir. V a k i d î ise 2. kavli zikretmiştir. 3. bir kavle göre hicretin 8. yılı göndermişti.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muâz (Radıyal­iâhü anh)'ı gönderirken ehl-i kitap bir kavme gideceğini belirtmiş­tir. Bundan maksat Muâz (Radıyaliâhü anh)'ın yapılan tavsiye­ye azami dikkat ve önem vermesini sağlamaktır. Ehl-i kitap putlara tapanlar gibi câhil olmadıkları için onların kültür seviyesine göre temas etmesinin gerekliliğini belirtmektir. Y e m e n' de ehl-i ki­tap olmayanlar da vardı. Elh-i Kitabın irşadı daha dikkatli davran­mayı gerektirdiği için yalnız onlar anılmıştır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) Muâz (Badıyallâ-hü anhî'ın Yemen halkını önce kelime-i şehâdete davet etme­sini emretmiştir. Çünkü dinin temeli şehâdet. kelimeleridir. Bunlar olmadan hiç bir amel geçerli değildir.

Cumhur bu hadîsi delil göstererek müslümanlığa girebilmek için şehâdet kelimelerinden yalnız birisini söylemenin kâfi olmadığını ve her iki kelimeyi söylemenin şart olduğunu söylemiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Yemenliler* in şehâdet kelimelerini söylemek hususunda yapılan çağrıya itaat et­tikleri takdirde günde beş vakit namazın farziyetini bildirmeyi ve buna da itaat ettikleri takdirde onlara zekâtın farziyetini tebliğ et­meyi emretmiştir.

Bu hadis kâfirlerin namaz, zekât ve oruç gibi ibâdetlerle mükel­lef olmadıklarını söyleyen âlimler için delildir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muâz (Radıyaliâhü anhJ'a onlara evvelâ yalnız îman etmelerini emretmesini buyurmuştur. Ve iman ettikleri takdirde namaz ve zekât farziyetini bildirmesini istemiştir.

El-Menhel yazarı bu hususta şöyle der:

Tüm kâfirlerin iman etmekle mükellef olmaları hususunda âlim­ler arasında ihtilâf yoktur. Kâfirlerin namaz, zekât ve oruç gibi iba­detlerin farziyetine ve şeriatın diğer hükümlerinin doğruluğuna inan­madıkları için âhiret günü cezalandırılacağı hususunda da ihtilâf yoktur. Ancak onların dünyada da ibâdetlerle vesâir dinî vecibeler­le mükellef olup olmadıkları ve bu yükümlülüğün gereğini yapmadıkları için de ayrıca azap görüp görmiyecekleri hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki ;

Hanefi, Şafii ve Hanbeli âlimlere göre kâfirler küfür azabından ayrı olarak ibâdetleri ve diğer dini vecîbeleri ye­rine getirmedikleri için azap görmezler.

M â 1 i k 11 e r' le Iraklı âlimlere göre kâfirler küfür azâ-bmı görecekleri gibi ibâdetleri yapmadıkları ve haramları işledikleri için de ayrıca azap göreceklerdir.

M u â z (Radiyallâhü anh)'ın onların zekâtını alırken malları­nın içinden en iyisini seçmemesi için PeygambertSallallahüAleyhi ve Sellem) emir ve ikaz buyurmuştur. Çünkü zekât fakirlere yardım için meşru kılınmıştır. Zenginlerin malından zekât çıkarılırken en üstün kısmı alındığı takdirde kalan malın maddî değerinin düşmesi gibi uygun olmayan bir durum doğabilir. Fakat mal sahibi malının en iyi kısmını gönül hoşluğuyla zekâta ayırabilir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) M u â z (Radıyallâ-hü anh)'ın mazlumun bedduasından sakınmasını emretmiştir. Yâ­ni; zulüm etme, hakkın olmayan bir şey alma; kimseye zarar verme ki, senin aleyhinde du£ «tmesin. Çünkü bir kimse zulme uğramış iken yaptığı duâ hızla kabul olunur.

Mazlumun bedduası ile Allah arasında hiç bir perdenin olmayı­şından maksat o duanın hızla Allah tarafından kabul buyurulmasıdir. O duâ reddedilmez, engellenmez. Sahibinin günahkâr oluşu duasının geri çevrilmesine sebep olmaz. Nitekim Ahmed'in Ebû Hü­re y r e (Radıyallâhü anh) 'den merfû olarak rivayet ettiği bir hadis­te şöyle buyuruluyor:

«Mazlum günahkâr olsa bile bedduası makbuldür. Onun günahı onun boynundadır.-[4][4]

2- Zekât Vermekten İmtina Etmek Hakkında Gelen Hadisler Babı

1784) Abdullah bin Mes'ud (Radtyallâhü ank)'deu rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selem) :

«Zekâtını ödemeyen herkesin (zekâta tâbi) malı kıyamet günü kendisi (ni tâzib etmek) için erkek bir kel yılan şekline konularak boy­nunun gerdanlığı olur.» buyurdu. Sonra Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) bize Allah Teâlâ'nın kitabından bunu tasdik edici:

( Allah'ın, kereminden verdiği servette cimrilik edenler, sakın bu cimriliğin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilâkis bu, onlar için serdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü onların boyun­larına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yap­tıklarınızdan haberdardır.[6][6]

İzahı

Nesai ve İbn-i Huzeyme de bunu rivayet etmişlerdir. Buhârİ, Müslim ve Nesai bunun mislini E b û H ti­re y r e    (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmişlerdir.

Hadîsteki bâzı kelimeleri açıklayalım :

Şucâ i Erkek yılan demektir. Bâzılarına göre yılan demektir. Yâ­ni erkek yılana denildiği gibi dişi yılana da denilir.

Akra: Bu kelimenin asıl mânâsı kel adamdır. Burada ise zehi-rinin çokluğu dolayısıyla başının tüyleri dökülmüş olan yılan de­mektir. Bâzılarına göre burada kastedilen mânâ, zehirin çokluğun­dan başı beyazlanmış olan yılandır

Tatvîk = Giydirmek, boyuna bir şey dolamak, boyuna gerdanlık ve benzeri bir şey takmak gibi mânâlara gelir. Burada maksat yıla­nın gerdanlık ve halka gibi zekâtını vermeyen adamın boynuna sa­rılmalıdır.

Tavk : Gerdanlık, çenber ve halka mânâlarına gelir.

Hadis, zekâtı çıkarılmayan malın tamamının yılan şekline soku­lacağına delâlet eder. Hadîste anılan âyetin zahirine göre ise malın zekât kısmı boyuna dolanır. Âyette kastedilen mânânın malın tama­mının sahibinin boynuna sarılması olduğunu söylemek mümkündür.

Hadisteki IMal) tâbiri umumî olduğu için altın, gümüş, ticâ­ret eşyası ve diğer zekât mallarına şâmildir.

Hadis, zekât vermemenin vahim sonucunu bildirir.

1785) Ebü Zerr (Radıyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre:  Rc-sulullah {Sallallahü Aleyhi ve Settrm) şöyle buyurdu, demiştir:

«Develeri, koyunları ile keçileri ve sığırları bulunup zekâtını ver­meyen herkesin bu malları kıyamet günü en İri ve en semiz durumu ile gelerek sahibine boynuzlan ile vurur ve ayakları ile çiğner­ler. (Sahibini vura vura ve çiğneye çiğneye geçen) hayvanların so­nu geldikçe başı sahibine dönüp ona böylece musallat olur. Bu tâ-zib (mahşerde) Allah tarafından insanlar arasında hüküm verilin­ceye kadar devam eder.-"

1786) Ebû Hüreyre (Radtyallahü anh)'<\en rivayet edildiğine göre; Kesûlullah (Saltııllahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«(Sahibi tarafından) zekât hakkı verilmeyen develer (kıyamet günü besili ve en kuvvetli hâli ile) gelerek sahibini tabanları İle çiğ­ner, (zekâtı verilmeyen) sığırlar ve koyunlar ile keçiler de gelip sa­hibini tırnaklan ile çiğner ve boynuzları ile süser. (Zekâtı verilme­yen) kenz (ticâret eşyası, para, altın ve gümüş) de kel bir erkek yı­lan şekline sokulmuş olarak gelir ve kıyamet günü sahibine rastlar. Sahibi iki defa ondan kaçar. Sonra (tekrar) sahibinin önüne çıkar. Sahibi yine kaçarak: Senin ile aramızda (geçmiş) ne (olay) var (ki sen peşimi bırakmıyorsun) ? diye sorar. Yılan » Ben senin (zekatı öden­meyen) kenzinim (= malınım). Ben senin kenzinim, der. Sahibi, eli-le kendini yılandan korumaya çalışır. Yılan onun elini kıtır kıtır yer.»"[8][8]

3- Zekatı Ödenen Mal Kenz (= Biriktirilmiş Mal)  Değildir

Kenz: Bu kelime Arap dilinde hazine, gömülü mal, biriktirilen mal anlamlarında kullanılır. Dinde ise zekâtı ödenmeyen mal de­mektir.

İslâmiyet'in ilk zamanlarında ve henüz zekât farz olmamış iken, mal biriktirme durumu çok çetin idi. İhtiyaç fazlası malın Allah yo­lunda ve sadaka olarak harcanması gerekiyordu.

Ey Resulüm! Mal sahipleri malla­rının ne miktarını sadaka olarak vereceklerini sana sorarlar. Onla­ra de ki: İhtiyacınızdan fazlasını infak ediniz.[10][10]  (Radıyof- ankjimyden; Şöyle demiştir :

Ben (bir gün) Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ) ile be­raber (Medîne dışına) çıkmıştık. Bir A'rabî- arkadan gelip Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'ya :

—  Allah'ın;   ..«i)

«Ve altın ve gümüşü kenz edip (= biriktirip) Allah yolunda har-camayanlar...» buyruğu(ndaki kenz ve mal biriktirmenin) mâhiye­ti nedir? diye sordu. İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ) Ona:

—  Altın ve gümüşü biriktirip de zekâtını vermeyenler için helak ve azab vardır. Zekât farz kılınmazdan önce ihtiyaç fazlası olup bi­riktirilen mal, kenz (azabı mucip bir biriktirme) sayılırdı. Zekât far-ziyeti emri indirilince Allah Teâlâ zekâtı malların temizleyicisi kıldı, diye cevap verdikten sonra dönüp şöyle dedi:

—  Sayısını bilip zekâtını verdiğim ve Allah  (Azze ve Celle)'nİn taâtile işlettiğim Uhud dağı kadar altınım olsa  (bu yüzden)  endişe duymam."

Not : Tirmizl bu hadisi rivayet ettikten sonra : Bu hadîs hasan garib'tir, demiştir.[12][12]

İzahı

T i r m i z î    ve   Hâkim   de bunu rivayet etmişlerdir.

Hadisin mânâsı şudur: Zekâta tâbi malının gerekli zekâtını usû­lüne uygun olarak verdiğin zaman malının vacip olan hakkını öde­miş olursun. O maldan zekâttan başka bir miktarını çıkarmaya mec­bur değilsin.

Sindi: "Zekât maldan çıkarılması vacip olan bir hak olduğu gibi Fıtır sadakası ve aile fertlerinin lüzumlu nafakası da maldan çıkarılması gereken bir haktır. Bu durumda şöyle denilebilir: Hadîs­ten maksat, zekât verildiği zaman maldaki hakkın çoğunun ödenmiş olmasıdır.

Şöyle de söylemek mümkündür: Hadîsten maksat doğrudan doğ­ruya mala yönelik hak zekâttır. Zekât verilince bu hak ödenmiş olur. Fıtır sadakası ve nafaka ile maldan doğan bir hak değildir. Bayrama kavuşmak ve akrabalık bağı gibi başka sebeplere dayalıdır. Şu hal­de malın sebep olduğu hak yalnız zekâttır

T i r m i z i bu hadisi rivayet ettikten sonra : 'Bu hadîs hasen -garibtir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den müteaddit yollarla rivayet edildiğine göre; kendileri zekâtı anlatmış, bu arada bir adam:

Yâ Resülallah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)! Üzerimde zekâttan başka (maldan çıkarılması gereken) bir şey var mı? diye sormuş ve Efendimiz t

«Hayır. Ancak nafile sadaka vermen vardır »buyurmuştur.' de­miştir, " der

1789) Katime hint-i Kays[14][14]

İzahı

Fâtime (Radıyallâhü anhâl'nın bu hadisini T i r m i z i ve D â r i m i de rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin izahı bundan önceki­nin izahı gibidir. Özeti şudur: Maldan doğan hak zekâttır. Fitre ve nafaka da maldan çıkarılması gereken bir hak ise de bunlar başka sebeplere dayanır. Yahut şöyle denilir: Mala âit hakkın çoğunluğunu zekât teşkil eder.

T i r m i z i' nin   rivâyetindeki metin ise şöyledir:

= «Şüphesiz malda zekâttan başkahak vardır.»

T i r m i z i bu hadisi zikrettikten sonra : Bu hadîsin merfû ola­rak rivayeti zayıftır. En sıhhatli,rivayet bunun Ş â ' b î' ye âit bir söz oluşudur, demiştir.

Tuhfe yazarı: "Zekâttan başka olan haklar, açlık tehlikesini ge­çirmekte olana yemek yedirmek, kanı haram olan bir canlıyı ölüm­den kurtarmak yolundaki harcama, esir düşmüş bir müslümanı kur­tarmak gibi haklardır. Bunlar da vacip olan bir takım haklardır. Ancak bu haklar dış etkenlerden doğan haklardır. Zekât ise dıştan de­ğil doğrudan doğruya maldan doğan haklardır. Bu fark olduğu için bu hadis ile «Malda zekâttan başka hiç bir hak yoktur» mealindeki hadis arasında bir çelişki olmaz. E 1 - M ü n â v i, Câmlü's-Sağir şerhinde böyle demiştir.

T ı y b i ve başkaları da zekâttan başka haklara 'su, ateş, ve tuzun' kimseden esirgenmemesi örneğini ve başka örnekleri zikret­mişlerdir," demiştir.[16][16]

İzahı

A 1 i (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Ebû Dâvûd, Ne-sai   ve   Tahavi.de rivayet etmişlerdir.

Ebû   Davud'un   rivayeti daha uzun olup meali şöyledir: «Ben, at ve köle zekâtından (sizi)  afv ettim. Gümüşün zekâlını her kırk dirhemden bir dirhem veriniz. Yüz doksan dirhemde  (ze­kâttan) bir şey yoktur. Dirhemler iki yüze ulaşınca içinde beş dirhem (zekât) vardır.»

Hadisin, at ve köle zekâtı ile ilgili cümlesi bunların zekâta tâbi olmadığına delâlet eder. Bu husustaki âlimlerin görüşlerini 15. bâbta gelecek olan 1812 ve 1813 nolu hadîslerin açıklaması bölümünde iri-şaallah anlatacağım.

Öşür: Bir şeyin onda biri, demektir. Rubu' i Bir şeyin dörtte biri, demektir.

Bub'u'1-Öşür: Öşürün rub'u demektir. Yâni onda birin dörtte biri, ki kırkta bir demektir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadîste gümüşün zekâtının kırkta bir olduğunu ve gümüşün zekâta tâbi bir mal oldu­ğunu bildirmiştir.

Müellifin rivayeti kısa olup kırk dirhemden bir dirhem zekât ver­menin gerekliliğine delâlet eder. Ancak dirhem sayısının ikiyüze ulaş­ması şarttır. Bu şart düşünülmüştür. Nitekim yukarıda mealini ver­diğim Ebû Davud'un rivayetinde bu durum belirtilmiştir. N e s a i' nin rivayetinde de iki yüz dirhemden beş dirhemin veril­mesi emredilmiştir.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ile Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'dan rivayet olunan ikinci hadîs Zevâid türünden olup Dâre-k u t n i    tarafından da rivayet edilmiştir.

Bu hadis, yirmi dinar altından yarım dinar altın kırk dinar altın­dan bir dinar altın zekât çıkarmanın gerekliliğine delâlet eder. Şu hal­de altını yirmi dinardan az olan bir kimse altının zekâtını çıkarmak­la mükellef değildir. Cumhurun kavli de budur.

Bu hadisin isnadı zayıf ise de yukardaki cumhurun kavlini teyid eden başka hadisler vardır. Ebû Dâvûd, Ahmed ve B e y h a k i' nin A 1 i (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri mer-fu ve uzun bir hadiste ezcümle:

«Senin (altının) yirmi dinar oluncaya kadar onda senin üzerin­de zekât yoktur. Senin yirmi dinarın olup da üzerinden bir yıl geç­tiği zaman onda yarım dinar (zekât) vardır. Altının yirmi dinardan fazla olunca zekâtı bu hesaba göredir.»

Râvi demiştir ki bu son cümle Ali (Badıyallâhü anh)'ın sözü mü. yoksa Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in sözü mü? bil e m i yeceğim.

El-Menhel yazarı bu hadisi te'yid eden başka hadisleri de rivayet

etmiştir

Müellifin rivâyetindeki bu hadisin zahirine göre dinar sayısı yir­mi veya daha fazla olduğunda kırk dinar olmadıkça yarım dinar ze­kât verilir. Fakat bu mânâ mürad değildir. Yirmi dinardan yanm di­nar verilir. Yirmi dinardan fazla olunca fazlalığın yirmiden biri ze­kât olur. Örneğin otuz dinân olan bir kimse bir dinarın dörtte üçünü zekât, verir. Şafii ve Hanefiler' den Ebû Yûsuf ile Muhammed'in   kavli budur.

Ebû Hanife'ye göre yirmi miskalden sonra 4 miskalden az olan altın muaftır. Ve her dört miskal için kırkta bir hesabı ile zekât verilir. Örneğin 23 miskal altını olan bir kimse yarım miskal zekât verir Altını 24 miskal olunca 24 mıskalın kırkta birini verir. Altını 27 miskal olana kadar yine 24 miskaJın kırktan birini verir. Fa kal 28 miskal olunca bu kere 28 miskalin kırktan birisini verir...

Gümüşten de 200 dirhemden sonra her kırk dirhem için bir dir­hem verir. Aradaki kesirler için bir şey vermez. Buna göre 240 dirhem gümüşü elan bir kimse 6 dirhem verir. Fakat 200, 210, 220, 230 veya 239 dirhemi alan kimse, beş dirhem verir. 240 dirhemden sonra 279 dirheme kadar 6 dirhem verir. Ebû Hanife' nin delili Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in:

*Kırk dirhemden az olanda zekât yok­tur.» hadisidir.

İlk grubun delili ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in;

«Ve İki yüz dirhemden fazla olanın ze­kâtı bunun hesabına göredir.» hadisidir.[18][18]

Ağırlık Ölçüsü Dirhem Ve Mıskal

Ağırlık ölçüsü anlamındaki dirhem ve miskal iki kısma ayrılır:

1. Dirhemi Şer'î

2. Dirhemi Örfi

Keza

1. Miskal-i Şer'î

2. Miskal-i Örfî

Âlimler dirhem ve mıskalın ağırlığını ortalama buğday tanesi, uçlarındaki kılçıkları kesilmiş ortalama arpa tanesi ve kırat denilen ağırlık ölçüsü ile hesaplamışlar. Bu nedenle dirhem ve miskalı hesap­lamaya geçmeden önce 'Kırat'ın ne olduğunu belirtelim :

Kırat da Örfi ve Şer'i diye iki çeşite ayrılır:

1. Kırat-ı örfi, ortalama dört buğday tanesi ağırlığı kadardır.

2. Kırat-ı şer'i, ortalama beş arpa tanesi ağırlığı kadardır.

El-Menhel yazarı dirhem ve miskal hakkında ezcümle şöyle der:

"Âlimler, yedi miskal-ı şer'înin on dirhem-i şer'îye ve bir miskal-i

örfi'nin bir buçuk dirhem-i örfi'ye eşit olduğunda ittifak etmişlerdir.

Keza ilim ehli dirhem ve miskali kıratla ve buğday tanesi veya arpa tanesi ile hesaplarken ihtilâf etmişlerdir.[20][20]

Dirhemi Örfî Ve Miskal-Î Örfî Kaç Gramdır?

Bir dirhem-i örfi'nin Hanefi âlimlerince orta büyüklükte 84 buğday tanesi ve bir dirhem-i şer'inin kabukçuğu ve uçlarındaki kılçıkları kesilmiş olan 70 arpa tanesi ağırlığında olduğunu yukarda

anlatmıştım.

El-Menhel yazan bir dirhem i örfinin 3,12 gram olduğunu söy­lemiştir.

Miskal-i örfi de bir buçuk dirhemi örfi olduğuna göre bir mis-kal-i örfi 4.88 gram olmuş olur.

Dirhem-i örfi ile dirhem-i şer'i arasında çok cüzi bir fark oldu­ğundan bâzı Hanefi âlimlerinin gümüş ve altın nisaplarını dirhemi örfi'ye göre hesapladıklarını da yukarda zikretmiştim.

Gümüşün nisabı 200 dirhem olduğuna göre bu nisap gram olarak 200 x 3,12 = 624 gram eder.

Altının nisabı da 20 mıskal olduğuna göre bu nisap gram olarak 20 x 4,68 — 93,6 gram olur.

Gümüşün nisabı: 200 dirhem — 624 gram = 3200 kırat.

Altının nisabı: 20 miskal = 30 dirhem — 93,6 gram = 480 kırat.

Yukardakı hesaplama el-Menhel yazarının bir dirhem-i 3,12 gram olarak saymasına göredir.

Memleketimizde dirhem-i örfi 3,207 gram ve miskal-i örfi 4,807 gram olarak hesaplanır. Buna göre gümüşün nisabı. 200 x 3,207 = 641,4 gram olur. Altının nisabı: 20 X 4,807 = 96,14 gram eder.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm ft-mühali'ne baktım. Kendisi' yaklaşık olarak bir dirhem-i şer'îyi 2,8 gram ve bir dirhem-i örfiyi de 3,2 gram olarak hesaplamıştır. Onun yaptığı-hesaplamaya göre miskaM şer'i 4 gram, miskal-i örfi de 4,8 gramdır ve:

Gümüşün nisabı:

200 dirhem-i şer'i ~ 200 x 2,8 = 560 gramdır. Altın nisabına gelince 7 miskal-i şer'i 10 dirhemi şer'i'ye eşit olduğuna göre 20 mis­kal-i şer'i yaklaşık olarak 28,57 dirhem-i şer'i'ye eşit olur. 20 X 10: 7 = 28,57

Bir dirhemi şer'i 2,8 gram olduğuna göre altının nisabı 2.8 x 28,57 = 79.996 gram eder.

Dirhem-i şer'i 64 buğday ve dirhemi örfi 70 arpa ağırlığında ol­duğunu yukarda anlatmıştım. Dirhemlerin grama çevrilmesinin esa­sı ortalama buğday tanelerinin tartılmasına ve kabukçuğu ile uçla­rındaki kılçıkları alınmış ortalama arpa tanelerinin tartılmasına bağ­lıdır.

Nisapların ihtiyatlı ve fakirler lehine hesaplanması yönü düşü­nülmelidir. Bu duruma göre gümüşün nisabını 560 gram ve altının nisabım 80 gram olarak hesaplamak daha uygundur.[22][22]

Gümüşün Nisabı Şudur

200 dirhem = 624 gram = 3200 kırat ve altının nisabı da şu­dur der:

20 miskal  - 30 dirhem = 93,6 gram -- 480 kırat.

Hanefi âlimlerinden başka mezheblerin âlimlerinin meşhur kavline göre dirhem-i şer'î 50 2 5 arpa tanesidir. Miskal-i şer'î de 72 arpa tanesidir

Bu kavle göre gümüşün nisabını tesbit etmek için dirhem-i şer'i-yi dirhem-i örfî'ye çevirmek gerekir. O da şöyle yapılır :

Bir dirhemi şer'î 50 2 5 arpa tanesi olduğuna göre nisap olan 200 dirhemi şer'i'yi arpaya çevirmek için 200 x 50 2 5 = 10080 arpa eder, deriz. Dirhem-i örfî 64 buğday tanesi olduğu için 10080 rakamı­nı 64 rakamına bölmekle 157 1 2 sayısını elde ederiz. Bu sayı dirhemi örfî olarak nisabı verir. Şu halde gümüşün nisabı şudur:

200 dirhem-i şer'î -- 157,5 dirhem-i örfi - 491,4 gram = 2520 kırat.

Altının .nisabını tesbit için de şöyle deriz . Bir miskal-i şer'i 72 ar­padır. Nisab 20 miskal olduğuna göre 20 miskalin kaç arpa tuttuğunu hesaplamak için 20yi 72ye çarparız. 20 x 72 - 1440 çarpım netice­sinde çıkan 1440 arpayı miskal-i örfî olan 96'ya böleri/.. 1440 : 9(; — 15

Çıkan 15 rakamı miskal i örfi sayışım verir.

Bir miskal-i örfî bir buçuk dirhem i örfi olduğuna göre 15 mis­kal-i örfî 22,5 dirhem i örfî eder. Bir dirhem i örfî 3,13 gram oldufcundan 22,5 dirhem-i örfî   (3,12 x 22,5 = 70,2)   işleminde görüldüğü gibi 70,2 gram eder.

Şu halde altının nisabı şöyle gösterilebilir i

20 miskal-i seri = 15 miskal-i örfî = 22,5 dirhem-i Örfî = 70,2 gram = 360 kırat.

El-Menhel yazan yukardaki hesaplan yapmıştı^. Şu var ki dir­hem-i şer'î ve miskal-i şer'î arpa tanelerine göre hesaplanır. Dirhem-i örfî ve miskal-i örfî ise buğday tanelerine göre hesaplanır. Hesaplar neticesinde arpa tanelerinin yekûnu buğday tanelerinin yekunüne bölünür. Tabi buğday ve arpa tanelerinin orta büyüklüktekileri dik­kate alınıyor ise de aynı ağırlıkta olduğu söylenemez. Bu itibarla çı­kan sonuç yaklaşık bir sonuç sayılmalıdır.[24][24]

Hâlis Olmayan Altın Ve Gümüşün Zekâtı

Hâlis olmayan yâni yabancı maddeler karışmış olan altın veya gümüşe "Mağşuş" denilir. Dilimizde buna züyuf da denilir.

El-menhel yazarı, âlimlerin bu husustaki görüşlerini şöyle nak­leder :

1- Hanefî âlimlerine göre altın veya gümüşün hâlis ol­ması şart değildir. İçindeki altın veya gümüş ağırlık açısından ya­bancı maddeden fazla veya onun kadar olduğu takdirde zekâtı veri­lecektir. Şayet yabancı maddeden az ise ticâret eşyası hükmüne gi­rer. Değeri nisaba ulaşıyorsa zekâtı verilecektir. Ancak o karışımla ticâret etmeyi düşünmüyorsa değeri nisaba ulaşsa bile zekâta tâbi değildir. Örneğin 90 dirhem gümüş ile 110 dirhem bakır karışımı olan bir parça var. Bunu satmak niyetinde olmayan bir adam zekâtını vermez. Fakat ticâret niyetinde olduğu takdirde değerine bakılır. Eğerdeğeri 200 dirhem gümüş tutarında ise bir ticâret malı olarak zekâ­tını çıkarır. Değeri bundan düşük ise zekât vermez.

2- Şafii,    Ahmed    ve bunların arkadaşlarına göre Mağ­şuş altının içindeki hâlis altın kısmı 20 miskale ve mağşuş gümü­şün içindeki hâlis gümüş kısmı 200 dirheme ulaşmadıkça zekâtını ver­mek gerekmez.

3- M â 1 i k î 1 e r   şöyle demişlerdir. Mağşuş olan veya ağır­lık bakımından noksan olan gümüş ve altın alış - verişlerde hâlis ve ağırlık bakımından tam olanlardan farksız olarak revaçta iseler ze­kâtı vâcibtir. Eğer hiç revaçta olmazlar veya tam olanlardan az re­vaçta iseler, mağşuş içindeki altın veya gümüş miktarı hesaplanır. Ni­saba ulaşıyorsa zekâtı verilir. Ulaşmıyorsa verilmez.

Ağırlık bakımından noksan olan da, tam olanın değerinde ge­çerli ise zekâtı verilir. Değerce düşük ise o farkı kapatacak meblâğ kadar fazlalaşmadıkça zekâtı verilmez. Örneğin ağırlık bakımından noksan olan 200 dirhem gümüş tedavülde, ağırlık bakımından tam olan 200 dirhem gümüşten farksız olarak revaçta ise zekâtı verile­cektir. Fakat noksansız olan 190 dirhem değerinde revaçta ise zekâtı verilmez. Ancak aradaki on dirhemlik farkı kapatacak bir miktar gü­müşü olunca o zaman nisaba mâlik sayılır."[26][26]

5- Bir Malı İstifâde (Eden)İn Babı

1792) Aişe (RadıyaUChü <mMj'den; Söyle demiştir :

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Bu­yurdu kİ :

-Bir malın Üzerinden bir yıl geçinceye kadar onda hiç zekat yok tur.»"

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : îbn-i Ebİ'r-Ricâl olan râvi Harise bin Mu-hunmed zayıf olduğu için bu isnad zayıftır. Tirmİzİ bu hadisi îbn-i Ömer (R.A.)'den merfu' ve mevkuf olarak rivayet etmiştir.[28][28]

6- Zekâtın Farz Olduğu Malların (Miktarlarının Beyânı) Babı

1793) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyaltâhü ank)'üen rivayet edildiğine göre kendisi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel/em)'den şunu buyururken isit-miştir :

«Beş vesk miktarından az olan hurmada, beş okiyyeden az (gü­müş) de ve beş deveden aşağısında zekât yoktur.»"

1794) Câbir bin Abdillah (Radtyallâhii anhümâ)'(\an rivayet edildi­ğine göre; ResÛlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir :

«Beş deveden aşağısında zekât yoktur. Beş okiyye'den az (gümüş) de zekât yoktur. Ve beş vesk miktarından az olan (hurma, üzüm ve hububat) da zekât yoktur.»"

Not :   Bu hadisin senedinin hasen olduğu Zevâid'de belirtilmiştir.[30][30]

Irak'ın Bir Rıtılı Kaç Dirhem Ve Kaç Gramdır?

1. Hanefîler'e   ve   Şâfiîler1 den   R â f i i' ye   göre I r a k ' m   bir rıtılı 130 dirhem-i örfi'ye tekabül eder. (Bir dirhem-i örfi 3,12 gramdır.) Ve bir Rıtıl 405,6 gramdır. Hesabı şöyledir:

Bir Rıtıl = 130 dirhem x 3,12 gr. = 405,6 gr.

2. Mâlikiler'e   göre   Irak'ın   bir rıtılı 128 dirhemdir. Buna göre bir rıtıl 399,36 gramdır.

Bir Rıtıl = 128 dirhem x 3,12 gr. = 399,38 gram

3. Ş â f i i 1 e r' den   Nevevi   ve   Hanbeliler'e   gö­re bir rıtıl 128 4 7 dirhemdir. Buna göre bir rıtıl 401,14 gr.dır. Şöyle hesaplanır :

Bir rıtıl = 128 4 7   dirhem X 3,12 gr. = 401,14 gram.[32][32]

Bîr Vesk 60 Sâdır

Bu hususta âlimler müttefiktir. Sâ'ın kaç dirhem ve kaç gram ol­duğu yukarda beyan edilmiştir.

Her grubun görüşüne göre bir vesk'in kaç dirhem olduğunu an-lamak için bir sâ'm tekabül ettiği dirhem sayısını 60 sayısına çarp­mak kâfidir. Nisap olan beş vesk'in kaç dirhem olduğunu anlamak için de bir sa'ın tekabül ettiği dirhem sayısını 300 sayısına çarpmak gerekir.

Keza bir vesk'in kaç gram olduğunu anlamak için bir sa'm te­kabül ettiği gramları 60 sayısına çarpmak gerekir. Beş vesk'in kaç gram olduğunu anlamak için de bir sâ'ın tekabül ettiği gramları 300 sayısına çarpmak kâfidir.

Bizim için önemli olan beş vesk'in kaç gram olduğunu anlamaktır. Çünkü nisap beş vesk'tir. Başka bir deyimle 300 sâ'dır. Yukarıda anlatıldığı gibi:

1. Hanef iler'e ve Şâfiîler' den R â f i i' ye gö­re bir sâ'ın 3244,8 gram olduğu anlaşılmıştı. Bunu 300 sayısına çarp­tığımız zaman nisap olan 5 vesk'in kaç gram olduğu anlaşılır.

3244,8 gr.   X  300 sâ  = 973440 gr.

Şu halde beş vesk yaklaşık olarak 973,5 kg.dır.

2. M â 1 i k î 1 e r' e   göre bir sâ, 2129,92 gramdır. Bunu 300 sayısına çarpmakla 5 vesk'in gram tutarını tesbit ederiz.

2129,92 gr. X 300 sâ = 638976 gram.

Buna göre 5 vesk yaklaşık olarak 639 kg.dır.

3. Nevevi    ve   Hanbeli ler'e   göre bir sâ 2139,42 gramdır. Bunu 300e çarpmakla beş vesk'in tutarı bulunur.

2139,42 gr. X 300 sâ = 641826 gr

Buna göre beş vesk takriben 642 kg.dır.

El-Menhel yazarı sâ ve rıtıl hakkındaki âlimlerin görüşlerini be­yan ettikten sonra şöyle der:

"Sâ hakkındaki görüşler arasında esaslı bir fark yoktur. Çünkü bir sâ 8 ntıldır, diyen âlimler, bu ölçeğin aldığı suya itibar etmişler­dir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest ve gusül su miktarını belirten hadisler buna delâlet eder.

Bir sâ, 5 l 3 ntıldır, diyen âlimler, bu ölçeğin aldığı hurma veya arpaya itibar etmişlerdir. Hâl böyle olunca sâ ve buna bağlı olarak müd miktarı hakkında gerçek bir ihtilâf yoktur. Çünkü su, kuru hur­ma, arpa ve buğday gibi hububatın ağırlığı farklıdır. Bir ölçek do­lusu suyun ağırlığı, ayni ölçek dolusu buğdayın ağırlığından fazladır. Örneğin kuru hurma ve arpanın bir sâ'ı 693 1 3 dirhem ağırlığında-dır. Bu meblâğ, 5 13 rıtlı I r a k i' ye tekabül eder. Bir sâ su ise 1040 dirhem ağırhğındadır. Bu meblâğ I r a k ' in 8 ntlına tekabül eder."

Hulâsa hurma, üzüm ve hububatın nisabı için en ihtiyatlısı 5 vesk'in 638 kg. kabul edilmesidir. Bundan az miktarda mahsulü olan zekât vermek zorunda değildir. Bu kadar veya daha fazla mahsulü olan zekâtını çıkarmalıdır.

Hadîsin: "Beş okiyye'den az (gümüş)te zekât yoktur." fıkrasına

gelince :

Evak : Okiyye'nin çoğuludur. Bu kelime Mü s 1 i m ' in riva­yetinde Evakıyy diye geçer. O da Okiyye'nin çoğuludur. Okiyye, dili­mizde Okka diye kullanılır. Arap dilinde Okiyye kelimesi Vakİyye diye kullanılır. Bunun çoğulu Vekaayâ'dır.

Bir Okiyye'nin 40 dirhem olduğu hususunda âlimler müttefiktir. Memleketimizde 400 dirhem olarak bilinen okka ayrı şeydir. Karıştır­mamak gerekir. Beş okiyye 200 dirhem olmuş olur. Gümüşün nisabı 200 dirhemdir.

Dirhemin gram olarak hesabı ve gümüşün nisabı hakkındaki ge­rekli malumat, 1790 -1791 nolu hadîsler bahsinde verilmiştir. Tekrar­lamaya gerek yoktur.

Hadisin bu fıkrası gümüşün nisabının beş okiyye yâni 200 dir­hem olduğuna ve bundan az gümüşü olanın zekât çıkarmakla mükel­lef olmadığına delâlet eder.

Hadîsin -Beş deveden aşağısında zekât yoktur.» fıkrası da deve­lerinin nisabının 5 deve olduğuna delâlet eder. Şu halde beşden az devesi olan kimse develerinin zekâtını vermekle mükellef değildir.

ikinci hadisin develere âit fıkrasında geçen Zevd kelimesi, üçten on'a kadar olan deve sürüsü anlamında kullanılır. Bir kavle göre ikiden dokuza kadar olan deve sürüsü mânâsında kullanılır. Başka kaviller de vardır.

El-Menhel yazarı bu hadisin fıkıh yönü ile ilgili olarak özetle »öyle der:

"Bu hadis, beşten az develerde zekât olmadığına, beş veya daha vok develerde zekâtın vâcipliğine, ikiyüz dirhemden az gümüşte ze­kâtın gerekmediğine, 200 veya daha fazla dirhem tutarındaki gümü­şün rekâtını ödemenin vâcipliğine, beş vesk'ten az (Hububat, hur­ma ve üzüm)de zekât'ın bulunmadığına, beş vesk veya daha çoğun­da zekâtın vücûbuna delâlet eder.

Mâlik, Şafii, Ahmed, Hanef iler' den E b û Yûsuf ile Muhammed ve âlimlerin cumhuru bu hadîsle hükmederek yukarıda belirtilen nisaplardan az mallarda zekât yok-l,ı>r, demişlerdir.

Ibn-i Abbâs, Zeyd bin Ali, Nehai ve Ebû Hanife: Malın nisaba ulaşması şart değildir. Zekâta tâbi mal, az olsun, çok olsun zekâtını çıkarmak gerekir, demişlerdir.

El Menhel yazarı bu grubun delillerini zikretmiş ve: Bunlara göre bu bâbtaki hadis ticaret malının zekâtını beyan etmek anla­mında yorumlanır, demiştir.

Geniş malumat isteyenler el-Menhel in 9. cildinin 129. sahıfesine müracaat edebilirler.[34][34]

İzahı

Ahmed, Ebü Dâvûd, Tirmizi, Hâkim, Bey-haki   ve    D â r e k u t n î   de bunu rivayet etmişlerdir.

Zekâtın vakti, mal üzerinde yılın tamamlandığı târihtir. Bir mal üzerinden bir yıl geçmedikçe zekâtını çıkarmanın vacip olmadığı 1792 nolu hadîs bahsinde anlatılmıştı. Orada belirtildiği gibi bu hüküm ticâret malları, altın, gümüş, para ve zekâta tâbi hayvanlara mah­sustur. Hububat, hurma ve üzüm gibi mahsullerin zekâtı bunların el­de edildiği zaman ödenir. Bunlar üzerinden yılın geçmesi söz konusu değildir.

El-Menhel yazarı bu hadisi açıklarken ez cümle şöyle der : "Bu hadîs yıl dolmadan evvel zekatı ödemenin câizliğine delâlet eder.   Hanefi,    Şafiî    ve   Hanbeli   mezhebleri alimleri böyle hükmetmişlerdir. Bunlara göre zekâtı yıl dolmadan önce çıkar­mak su şartlara bağlıdır:

Mal sahibi zekâtı çıkarırken nisaba mâlik olacak t Yânı malı ni­sap mikttmndan az olmayacak > Yı4 içinde nisap miktarı hiç düşmr-yacak ve yıl sonunda da nisap miktarı veya daha fazla olacaktır.

(Hulâsa bir malın yılı dolmadan önce çıkarılan zekâtın muteber sayılabilmesi için zekâtın çıkarıldığı târihten yıl sonuna kadar o ma­lın en az nisap miktarı veya daha çok olması şarttır. Aksi takdirde verilen zekât, geçerli sayılmaz.)

Süfyân-ı Sevri, Dâvûd, Rebia, Hasanı Basri ve Mâliki ter'e göre yıl dolmadan zekât çıkarmak caizdir. Bunların delili: Â i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nın (1792 no­lu) hadîsidir. Bu hadiste :

«Bir mal üzerinden yıl geçinceye kadar onda zekât yoktur.» bu

vurulmuştur. Bir de Ebû Davud'un Ali (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği benzer hadîstir. Bunlara göre yıl dolmadan çıkarılan zekât, vakti girmeden kılınan namaz gibidir.

Birinci grubtaki âlimler: Bu hadisler, yıl dolmadan zekâtı çıkar­manın vacip olmadığına delâlet ederler. Bunda ittifak vardır. Yıl dol­madan zekât çıkarmanın câizliği de bu ve benzeri hadislerden anla siliyor, demişlerdir.

İkinci grubtaki âlimlerden Mâliki mezhebine mensup olan­ların kuvvetli kavillerine göre yılın dolmasına bir ay kala zekât çı­karmak mekruh olmakla beraber, caizdir. Yâni zekât yerine geçer.

Sindi,   hadisin. cümlesindeki fiili, vacip olmak

mânâsına yorumlamıştır. Yani zekât vacip olmadan önce...

El-Menhel yazan ise bu fiili hulul etme mânâsına yorumlamıştır. Yâni zekât çıkarma vakti hulul etmeden  (= gelmeden) önce...

El-Menhel'in yorumu daha açık olduğu için tercemeyi buna göre yaptım.[36][36]

İzahı

Buhâri, Müslim. Ebû Dâvûd ve Nesâi de bunu rivayet etmişlerdir.

Buhâri ve Müslim'in rivayetleri meâlen şöyledir  Abdullah bin Ebi Evfâ (Radıyallâhü anhümâ) 'dan; Şöy­le demiştir:

Bir cemâat mallarının zekâtını Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yanma getirdikleri zaman. Efendimiz:

«Allah'ım! Onlara (yâni mal sahiplerine veya bunların ailelerine)rahmet ve mağfiret eyle.» diye duâ buyururdu. Babam Ebû Evfâ da malının zekâtım O'nun huzuruna getirdi. Efendimiz i

-Allah'ım! Ebû Evfâ'mn ailesine rahmet ve mağfiret eyle.» diye duâ buyurdu.

Buhâri1 nin rivayetinde; Allah'ım! falanın ailesine rahmet ve mağfiret eyle.» ve M ü s I i m' in riva­yetinde; «Allah'ım! Onlara rahmet ve mağfiret eyle.» buyrulduğundan bu durumu parantez içi ifâde ile işaret ettim.

Hulâsa, Buhâri, Mü si im ve Ebû Dâvûd'un rivayetlerine göre İ b n - i Evfâ (Radıyallâhü anh) değil, Onun babası olan    Ebû    Evfâ,    zekâtını efendimize getirdiğinde efendimiz «Allah'ım! Ebû Evfâ ailesine rah­met ve mağfiret eyle.» diye duâ buyurmuştur.

El-Menhel yazarı : Bu duadaki :âîle» kelimesi, cümle­nin mânâsı bakımından fazladır. Yâni Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) E b ü Evfâ' nın kendisine duâ etmiştir. "Falanın âli" denilirken bazen adamın kendisi kastedilir. Ebû Musa el-Eş'ârl    (Radıyallâhü anh) nin    Davudi    bir sese sahip

kılındığına dâir bir hadisteki; «Dâvûd (Aley-hisselâm) in nağmelerinden...» cümlesinde bulunan: «aile» kelimesi de böyledir, demiştir.

El-Menhel yazarının ve başka zâtların böyle söylemesinin sebebi zekât sahibinin Ebû Evfâ (Radıyallâhü anh) ailesi değil, biz­zat Ebû Evfâ {Radıyallâhü anh)'nın kendisi olmasıdır. Efendi­miz de zekât sahibine duâ etmeyi itiyad buyurmuştur.

Âcizane kanaatıma göre böyle bir yorum yapılmasa da olabilir. Şöyle ki "Falanın ailesi" denirken aile reisinin de dâhil olduğu aile fertlerinin tümü kastedüebilir.

Müellifin rivayetine göre Abdullah bin Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh) kendi malının zekâtını efendimizin huzuruna gö­türmüş ve efendimiz anılan duayı buyurmuştur. Bu rivayetteki;

= «aile» kelimesi gereklidir. Çünkü îbn-i Ebi Evfâ (Radı­yallâhü anh) E bû Evfâ (Radıyallâhü anh)'in aile fertlerinden-dir. Zekât sahibi de odur.

Hadis, zekât alan devJet yetkilisinin mal sahiplerine rahmet ve mağfiret duasında bulunmasının müstehablığına delâlet eder. İlim ehlinin ekserisine göre bu duada bulunmak müstehabtır.Zâhiriyye me/hebi mensuplarına göre bu duada bulunmak vaciptir.

BunJar;  ve (Ey Muhammedi) Zekâtsahiplerine dua et. Senin duan onların gönlüne sükûnet verir.[38][38]

9- Deve Zekâtının   Kaçta  Kaç Olduğunun Beyânı)  Babı

Bu babtaki hadîslerin tercernesine geçmeden önce bu bâb ve bu­nu takip eden bâblarda geçen bâzı kelimelerin açıklamasını verelim. Çünkü bu kelimelerin Türkçe anlamlarının bir kaç kelime ile ifâde edilmesi gerektiğinden tercemede bu kelimeleri aynen kullanacağım.

Şât: Küçükbaş hayvan diyebileceğimiz koyun ve keçinin erkek ve dişisine verilen bir isimdir. DVn yalnız koyun kısmına, Ma'z da yal­nız keçi kısmına denilir

Develerin zekâtında çıkarılacak Şât, Hanefî ve Mâliki mezheplerine göre en az bir yaşını doldurmuş olan koyun veya keçi olabilir. Şafiî mezhebine göre verilecek keçinin iki yaşını dol­durup üçüncü yaşa basmış olması ve verilecek koyunun bir yaşını doldurmuş olması gerekir. Artık altı ayı doldurmuş ve ön dişleri düş­müş olan kuzuyu vermek de caizdir. H a n b e 1 i mezhebine göre çıkarılacak keçinin bir yaşını ve koyunun en az altı ayı doldurmuş olması gerekir.

Koyun ve keçi zekâtı olarak verilecek koyun veya keçinin de yu-kardaki yaşlardan küçük olmaması gerekir. Ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına müracaat edilmelidir.

Şiyüh : Şalın çoğuludur.

Bint-i Mahad: Bir yaşını doldurmuş ve ikinci yıla girmiş olan di­şi cirvp.ye 'Irnifir

Bint-i Mahad : Bir yaşını doldurup ikincisine basmış erkek devedir. Bini i Lehlin:   iki yaşını duklnrup üçüncü yaşa basmış dişi de­vedir.

İbn-i Lebun = İki yaşını doldurup üçüncüsüne basmış erkek deveye denilir.

Hıkka: Üç yaşını doldurup dördüncüsüne basmış dişi devsdir. Hıkk: Üç yaşını doldurup dördüncüsüne basmış erkek deve. Cezaa: Dört yaşını doldurup beşincisine basmış dişi deve. Cez': Dört yaşını doldurup beşincisine basmış erkek deve.

1798) İbn-i Şihâb (Zührî)[40][40]

İzahı

Ahmed,    Tirmizi,    Ebû    Dâvüd,    Dârekutni, Beyhaki    ve    Hâkim    de bu hadisi rivayet etmişlerdir

Ebû    D â v û d ' un    rivayetinde Peygamber (Sallnllahü Aluy hi ve Sellem)'in yazdırdığı zekâtla ilgili bu mektubu, zekât menfur larına vermeyip, kılıcının bulunduğu yerde sakladığı ve vefalından sonra     Eb û    Bekir    (Radıyallâhü anh)'m hilâfeti süresi t .;e bu mektupla amel ettiği, ondan sonra da    Ömer    (Radıyallâhıî anh)'w bununla amel ettiği belirtilmiştir

Efendimiz hayatta iken zekâtla ilgili hükümleri şifahi olarak il gililere bildirdiği için yazılı talimatın! yanında hıfzetmiştir ki. vefa tından sonra ona müracaat edilsin

Dârekutni   ve   Hâkim'in   rivayetlerinde belirtildiğine göre   İbn-i   Ş i h â b-i   Zührî    (Radıyallâhü anh) bu mek tubu   Abdullah   bin   Ömer    (Radıyallâhü anh)'in (»ğlıı Salim    (Radryallahü anh) den dinlemiş ve hıtVetmiştiı     O m o ı bin    Abdİlazu    (Radıyallâhü anh) da   M e d i ti o   eıtıiı Hği ne atanınca,    Abdullah    bin   Ömer    (Radıyallahü tmht'tn oğullan    Salim    (Radıyallâhü «nh) ve    Abdulla h     Ilif.dıy.tf lâhü anh) in yanlarında bulunan bu mektubun örneğini ^ılunlltrH rak ilgililerin bununla anıel etmelerini emretmiş ve bir nüshasını da e l'V e 1 i d    bin    Abd i I m e I i k'e   göndermiştir,  ilitlif-e 1 - V e 1 i d   de bütün yetkililerin bununla amel etnıelormi eımat miş ve bundan sonra gelen bütün halîfeler bu mektubu lalbifc «I mislerdir.

Ebû    Dâvûdun    rivâyetindeki mektupta dovo zekâlı hü kümlerinden sonra Şat yâni koyun ve keçi zekâtı ile ilgili hükümler ve bâzı genel hükümler de Duyurulmuştur.    Bu kısmı Müellifimi/ (1805 nolu)  hadîste ayrı olarak rivayet etmiştir

Hadiste buyurulan deve zekâlı hükmü şudur:

l. Deve sayısı beşe ulaşmadıkça zekâtı yoktur.

2. Deve sayısı beş olunca dokuza kadar bir şât,  (yâni bir koyun veya bir keçi.)

3. Deve sayısı 10 olunca 14'e kadar 2 şât,

4. Deve sayısı 15 olunca 19'a kadar 3 şât,

5. Deve sayısı 20 olunca 24e kadar 4 şât, verilir.

6. Deve sayısı 25 olunca 35e kadar bir bint-i mahad, bulunmazsa bir îbn-i Lebun verilir

Yukarıda anlatıldığı gibi bint-i mahad, bir yaşını doldurup ikinci yaşına basmış olan dişi devedir. İbn-i Lebûn ise iki yaşını doldurup üçüncüsüne basmış olan erkek devedir.

Deve sayısı 25'e erişince 35e kadar bunun zekâtı bir bint-i ma-had'dır. Bu bulunmazsa bir ibn-i lebun verilir. Hadis bu hükmü ih­tiva eder. Dişi deve erkek deveden kıymetlidir. Ödenmesi gereken iki yaştaki dişi deve bulunmayınca bundan bir yaş büyük olan bir er­kek deve verilir. Yaş büyüklüğü dişilik değerine karşılık tutulmuş­tur. Bu husustaki âlimlerin görüşlerine gelince :

1. Mâlik,    Şafiî    ve bir rivayete göre   Ebû    Yûsuf, bu hadisin zahirini tutarak böyle hükmetmişlerdir.

2. Ebû   Hanîfe   ve    Muhammed:    Bint-i Mahad bu­lunmayınca ibn-i lebun u almak zorunlu değildir. Muteber olan, kıy­mettir, demişlerdir. Fethü'l-Kadir'de : O zamanlarda İbn-i lebûn, bint-i

mahad kıymetinde idi. Yaş büyüklüğü dişilik üstünlüğünü kapatırdı. Bu durum değiştiği zaman netice de değişir. Eğer kıymeti dikkate al­madan behemehal ibn-i lebun alınır, dersek bu karar, ya fakirlerin aleyhinde olur. Ya da mal sahiplerini mağdur eder, demiştir.

7. Deve sayısı 36 olunca 45'e kadar bir bint-i lebun verilir.

8. Develer 46 olunca 60'a kadar bir hıkka verilir.

9. Develer 61 olunca 75'e kadar bir cezea verilir.

10. Develer 76 olunca 90'a kadar iki bint-i lebun verilir.

11. Develer 91 olunca 120'ye kadar iki hıkka verilir.

12. Deve sayısı 120'yi geçince her 40 deve için bir bint-i lebun ve her 50 deve için bir hıkka verilir.

12. madde olarak gösterdiğim hükme göre deve sayısı 121 -129 olunca üç bint-i lebun, 130 olunca, 139'a kadar bir hıkka ve iki bint-i lebun, 140 olunca, H9'a kadar iki hıkka ile bir bint-i lebun verilir...

Hadîs deve sayısı 120'yi geçince zekâtının böyle hesaplanmasının gerektiğine delâlet eder Bu husustaki âlimlerin görüşlerine gelince : Şafii,    tshak    bin    Rahaveyh,    Evzâî,    Ebü    Sevr,Dâvüd ve M âl ikiler' den İbn-i Kasım bu hadîsin anılan zahiri ile hükmetmişlerdir. Ah m e d' den yapılan bir ri­vayet de böyledir.

Ali bin Ebİ Tâlib, İbn-i Mes'ud, Ebû Ha­ni f e ile arkadaşları, îbrâhim-i Nahaî ve Sevrî'ye göre deve sayısı 120'yi geçince ödenecek zekât durumu yeniden baş­tan başlamış olur. Yâni 120 deve için iki hıkka verilmekle beraber, bundan sonraki fazla develer de beher beş deve için bir şât verilir. Fazla deve sayısı 24'e ulaşıncaya kadar hüküm budur. Meselâ: Deve sayısı toplamı 144 olunca 120 deve için iki hıkka ve artan 24 deve için 4 şât verilir. Toplam deve sayısı 145 olunca artan 25 deve için bir bint-i mahad olmak üzere iki hıkka ve bir bint-i mahad verilir. Develer 150'ye erişince beher 50 deve için bir hıkka olmak üzere üç hıkka verilir. Bundan sonraki develer için 120'den sonraki develer hakkındaki hüküm uygulanır.

El-Menhel yazarının beyânına göre bu grubun delili: E b û D â v û d ' un el-Merâsil'de, İshak bin Raheveyh'in kendi müsnedinde ve T a h a v i' nin Müşkilü'l-Asâr'da H a m -mâd   bin   Seleme' den    rivayet ettikleri şu mealdeki hadîstir :

H a m m â d şöyle demiştir: Ben, Kays bin Sa'd'a: Muhammed bin Amr Haz m'in kitabını benim için al, dedim. Bunun üzerine Kays bana bir kitap vererek : Bunu Ebû Bekir bin Muhammed bin Amr bin Hazm' dan aldığını ve bu kitabı Ebû Bekir'in dedesi —Amr bin Hazm— (Radıyallâhü anh) için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in yazdırdığını bana haber verdi. ( H a m m a d demiştir ki) Ben bu kitabı okudum. Kitabta develerin verilecek zekâtı anla­tılmıştı. H a m m a d bu arada gördüğü hadîsi nakletti. Hadiste : «Deve sayısı 120'yi geçince deve zekâtının başlangıcına dönülür.» bu yurulmuştu.

Bir rivayete göre Kays bin Sad: Ben, Ebû Bekir bin Muhammed bin Amr bin Hazm'e dedim ki : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in Amr bin Hazm (Radıyallâhü anh) için yazdırmış olduğu rekâtlar mektubunu benim için çıkart. Kays. bîr kâğıda yazılı olan mektubu çıkardı. O mek-tubta şu vardı :Develerin sayısı 120den fazlalaşınca (ödenecek) zekâta baştan başlanır. Bundan sonra 25'rien az olan develerde beher beş deve için bir şât olmak üzere zekât koyun veya keçiden verilir.»

El Menhel yazarı : Bu bâbtaki hadîs ile H a m m â d ' in riva­yeti arasında bir çelişki yoktur, denilebilir. Çünkü bu hadisteki;

c/jS lili   cümlesini deve sayısı  120'den çokça fazlalaştığı zaman, diye yorum yapmak mümkündür, demiştir.

Mâlike göre hadisteki mezkûr cümle ile kastedilen fazla­laşma 10 develik bir artıştır. 130 deve için bir hıkka ile iki bint-i le bun verilir. Ve her 10 deve artışı ile verilecek zekât develeri değişir. Fakat 121'den I29'a kadar olan develer için zekât memuru iki hıkka veya üç bint-i lebun almakta muhayyerdir. Çünkü bu meblâğlarda iki ellilikten de üç kırklıktan da artan vardır

1799) Khû S;ıi<l-i HuHri {Radiyullihu ««A/den rivayet edildiğine gö­re: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seiient) şöyle buyurdu, demiştir:

«Beşten az develerde zekât yoktur. Dört devede de hiç bir şey yoktur. Develerin sayısı beşe ulaşınca onun zekâtı bir şât olur. Do­kuz deveye kadar (böyledir.) Deve sayısı 10a ulaşınca (bundan) on-dörde kadar onun zekâtı iki şât olur, develer on beş olunca (bundan? 19'a kadar onun zekâtı üç şâttır. Develer 2O'ye ulaşınca zekâtı dört şâttır. Deve sayısı 24'e ulaşıncaya kadar (hüküm budur.) Deve sayı­sı 25'e ulaşınca (bundan) 35'e kadar, onun zekâtı bir bint-i Ma had-dır. Bint-i m a had olmadığı zaman erkek olan bir ibn-i lebun verilir. Bir deve fazlalaşırsa, zekâtı bir bint-i lebun olur. Deve sayısı 45e ula­şıncaya kadar (hüküm budur.) Bir deve fazlalaşırsa, zekâtı bir hık­ka olur. Deve sayısı 60'a ulaşıncaya kadar (hüküm budur.) Bir deve daha olursa zekâtı bir cezea olur. Deve sayısı 75'e ulaşıncaya kadar (hüküm budur.) Deve sayısı bir artarsa zekâtı iki bint-i lebun olur. Deve sayısı 90'a ulaşıncaya kadar (hüküm budur.) Buna bir deve daha ziyâdeleşirse. zekâtı iki hıkka olur. Develer 120 adede ulaşınca ya kadar (hüküm budur.) Bundan sonra her elli deve için bir hık.... ve kırk deve için bir bint i lebun  (zekât)   olur.»"

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir : Bunun senedindeki râvi Muhammed bin Akil hakkında Ahmed ve Hâkim : Muhammed bin Akil, Hafs bin Abdillah'tan mu­teber olmayan iki hadis rivayet etmiştir, demişlerdir. İbn-i Hibbân ise ; O, sıka­dır, bazen hatâ etmiştir. Irak'ta on kadar matlup hadis rivayet etmiş, demiştir. Nesai de Onu sıka saymış ve Ebû Abdillah el-Hâkim'de : O, âlimlerin seçKinlerİn-dendir, demiştir. İsnadın kafan râvileri Buhârî'nin şartı üzerine sıka zâtlardır. Bu hadisin ilk cilmlesini (yâni «Beşten az develerde zekât yoktur.» cümlesini Buhftrl, Müslim ve başkaları (Müellifin Süneninde 1793 numarada geçmiştir.) da rivayet etmişlerdir[42][42]

İzahı

Mâlik, Şafii, Ahmed, Buharı, Ebû Dâvûd. Dârekutni, Hâkim ve Beyhaki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

t bn-i Hazm: Bu hadis gayet sahihtir. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ashâb-ı Kiramın âlimleri huzurunda bununla amel etmiş ve hiç bir kimse muhalefet etmemiş, demiştir.

Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'m Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'ı    Bahreyn'e   zekât toplamak görevi ile gön-

derdiği /«iman bu mektubu ona verdiği    B u h â r i' nin    rivayetinde

(Ebü Dâvûd ' un    rivayetinde bu mektubun üstünde Resû-lulUıh (Snifüllahü Aleyhi ve Sellem )'in mührünün bulunduğu belirilmiştir

Harfisin  cümlesini el Mtnhc) yazarı: "Yânibu mektup lam sadakayı (zekâtı) beyan eden mektuptur." diye açık­lamışın.

Hadisin :     cümlesi ile ilgili olarak el Menhel yazan şöyle deı :

Bu cümlede Peygamber (Sallallahü Aleyh? ve Sellem)'in ınüslü-manlara zekâtı farz ettiği bildirilmiştir. Aslında zekâtı farz eden Al­lah'tır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu tebliğ ettiği için farz etme fiili Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'e izafe edilmiştir. Allah Teâlâ, O'na itaat etmeyi halka farz etmiştir. Bu ne­denle Peygamber (Sal)allahü Aleyhi ve Sellem)'in Allah Teâlâ'dan al­dığı emri tebliğ etmesine farz denilmiştir.

Cümledeki "Farz' tâbiri ile takdir ve tâyin mânâsının kastedil­miş olması muhtemeldir Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) zekâtın ahkâmını ayrıntıları ile beyan ve tâyin eylemiştir. Mez­kûr kelime Arap dilinde ve Kur'an-ı Kerim'de beyan, indirme ve he­lâl kılma mânâlarında kullanılmıştır. Bu mânâların hiç birisi takdir ve tâyin anlamından ayrı düşmez.

MaJ sahibinin zekât olarak vermesi farz olan yaşta dişi, devesi yok ise ve ondan bir yaş küçük dişi devesi var ise, bunu verebileceği ve aradaki yaş farkının telâfisi için, yanında varsa iki koyun veya iki keçi, bunlarda yok ise 20 dirhem gümüş'ü zekât memuruna ver­mesinin gerektiği,

Ke/;a verilmesi gerekli yaştaki dişi deve bulunmaz da bir yaş bü­yüğü dişi deve varsa mal sahibinin bunu verebileceği ve yaş farkı­nın telâfisi için bu defa zekât memurunun ona iki koyun veya iki ke­çi yahut 20 dirhem gümüş vermesinin gerektiği bu hadîsten anlaşı­lıyor

Yukarda anlatılan husus hakkındaki âlimlerin görüşleri şöyledir :

1. Şafii,    Ahmed,    îbrâhim-i    Nahai,    Ebû Sevr   ve   Dâvûd   yukarda anlatılan hükümle amel etmişlerdir.

2. Ebû    Ha n i f e   ve arkadaşlarına göre mal sahibinin yanın-da, ödemesi gerekli yaşta deve bulunmazsa, bir yaş küçüğünü verir ve aradaki yaş farkının tutan ne ise onu da verir. Veya pir ya$ bü­yüğünü verir ve aradaki yaş farkının tutan ne ise onu zekât memu­rundan alır. Bu tutar yirmi dirhem gümüşün değerinden veya iki ko­yun, yahut iki keçinin kıymetinden noksan veya fazla olabilir.   Bu grup âlimlere göre hadiste yaş farkının iki şât veya yirmi dirhem gü­müş ile takdir edilmesinin sebebi, o zamanlardaki yaş farkıntn tu­tarının o kadar olması idi. Hadîsteki ölçü devamlılık ifâde eden bir ölçü değildir. Bunların delili şudur:   A I i    (Radıyallâhti anhi'den rivayet edildiğine göre kendisi devenin yaş farkını bir koyun veya on dirhem ile takdir etmiştir. Kendisi Peygamber (Sailaüahü Aleyhi ve Sellem) in zekât toplayıcısıydı. Bu hükmü bilmemesi veya bundan habersiz olması düşünülemez. Hele Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e muhalefet etmesi ihtimali hiç yoktur.

3. M â 1 i k ' e   göre mal sahibi, farz olan yaştaki dişi deveyi satınalmak suretiyle de olsa temin etmek zorundadır.

4. M e k h û 1    ve   E v z â i' ye   göre mal sahibi farz olan yas­taki dişi devenin kıymetini ödemek zorundadır.

Hadisin son paragrafında zeyân edildiğine göre mal sahibi, bint-i Mahad yâni bir yaşını tamamlayıp ikinci yaşa basmış bir dişi dö veyi vermekle mükellef iken yanında bu vasıfta deve bulunmaz da bir İbn-i Lebun yâni iki yaşını tamamlamış ve üçüncüsüne basmış olan erkek deve bulunduğu takdirde bu deveyi verebilir ve dişilik değeri farkım ödemez. Çünkü yaş büyüklüğü değeri dişilik değerini telâfi eder.

Cumhurun görüşü budur. Fakat Ha nefiler'e göre ibn-i lebun'un değeri bint-i Mahad'ın değerine eşit ise mesele yoktur. Ama ibn-i lebun'un değeri düşük ise aradaki farkın mal sahibi tarafından zekât memuruna, değeri bint-i mahadınkinden yüksek ise aradaki far-km zekât memuru tarafından mal sahibine ödenmesi gerekir.

Hadisin zahirine göre, farz oian yaşta deve bulunmadığı zaman bir yaş küçüğünü veya bir yaş büyüğünü vermekte mal sahibi mu­hayyerdir. Ebü Hanîfe ve arkadaşlarının görüşü böyledir. Hattâ bunlara göre matluba uygun deve bulunsa bile mal sahibi di­lerse deveyi vermez de değerini nakden verebilir. Zekât memuru da kabul etmek zorundadır. Çünkü Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sel lem) mal sahiplerine kolaylık gösterilmesini emretmiştir.

Cumhura göre anılan muhayyerlik mal sahibine değil, zekât me-murunadır. Cumhurun delili   Ebû   Dâvûd.   Hâkim   ve   Dâ-r e k u t n i ' nin rivayet ettikleri Salim bin A b d i I I a h (Radıyallahü anhl'm hadisindeki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in mektubudur. Bu mektubta şu cümle bulunuyor:

-Anılan iki yaştan hangisini bulursan alır­sın.»[44][44](Kaıityalhıhü ,itıh)'(Wn. Şöyir rW*mi$lir : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zekât memuru bize geldi. Ben onun elini tuttum ve onun (zekât ahkâmına âit) mektu­bunda bulunan şu hükümleri okudum. -Zekât (artar veya eksilir) korkusuyla müteferrik (dağınık mal) bir araya toplatılmaz. Toplu (mal) da dağıtılmaz.» Sonra btr adam ona iri ve çok semiz bir dişi deve getirdi. O (zekât memuru) bu deveyi (zekât olarak) almaktan imtina etti. Bunun üzerine adam, o deveden aşağı bir deveyi memu­ra getirdi. Memur, bunu aldı ve dedi ki:

Ben müslüman bir adamın develerinin en seçkinliğini almış ola­rak Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin yanına varacağım zaman hangi yer beni taşır ve hangi gök beni gölgeler."[46][46] Mezheblerde beyan edilen şart­ları taşıyan 'Hılta' şeklinde koyunlarını birbirine karıştıran bu  iki şahıs bir şahıs gibi düşünülür. Ve toplam 80 koyundan bir koyun ze­kât verilir. Zekât memuru koyun sahiplerine : Herbirinizin kırk ko­yunu vardır. Koyunlarınızı ayrı ayrı düşünmek suretiyle birer ko­yun zekât vermeniz gerekir, diyemez. Zekât memurunun bu girişi­mine toplu malı dağıtmak denir.

Zekâtın artması veya eksiJmesi korkusu ile toplu meh, dağıtma­nın ve dağınık malı toplamanın hadisteki yasaklığı aynı cinsten olan hayvanlara mahsustur. Zekât hükümleri açısından koyun ve keçi bir cins, sığır ile manda bir cins ve develerin bütün çeşitleri bir cins sa­yılır.

Şu halde, sığırın nisabı olan 30'dan aşağı sığırı ve koyun ile ke­çinin nisabı olan 40'tan az koyunu bulunan bir adamın koyunları ve sığırları birleştirmek ve üst üste hesaplamak suretiyle nisaba ulaştır­mak ve zekâtını almak caiz değildir. Bu hususla âlimler müttefiktir.

Keza, hadisteki yasak, birden fazla mal sahiplerine âit hayvan­lar hakkındadır. Bir kişinin malı olan ayni cins hayvanlar ayrı ayrı memleketlerde bile olsa zekât hükümleri bakımından birleştirilir. Ör­neğin : Bir adamın 25 koyunu bir memlekette ve 15 koyunu başka birmemlekette bulunursa bunların toplamı nisap olan 40'a ulaştığı için, dağınık olan bu hayvanlar zekat hükmü yönünden toplanır.    Yâni toplu gibi düşünülür. îkinci bir örnek:    Bir adamın 40 koyunu  bir memlekette ve 60 koyunu başka memlekette bulunduğu takdirde, bun lar toplu olarak kabul edilir ve toplamı olan 100 koyun için bir ko yun zekâ( verilir. Bunları ayrı ayrı kabul edip 2 koyun zekât alına­maz.

Ayni şahsın malı olan hayvanların zekâtına âit yukarda anlatı­lan hükümler cumhurun kavlidir. Ahmed bin Hanbel de ayni şahsın malı olan hayvanların bulunduğu yerler arasındaki me­safe, namazı kısaltmayı gerektiren mesafeden az olduğu takdirde cumhurun kavline muvafakat etmiştir. Fakat söz konusu mesafe da­ha fazla ise A h m o d : Her hayvan grubu ayrı düşünülür, de­miştir.

Hanefi ve Mâliki âlimler, bu hadîsteki yasağı /okula tâbi hayvanlara tahsis etmişlerdir. Nisabtan az altını ve nisabtan az gümüşü bulunan bir kimsenin altın ve gümüşü toplandığı takdirde* altın veya gümüş nisabına ulaşırsa, zekâtı verilecek mi? Hanefi ve Mâliki âlimleri: Beheri nisabtan az olan altın ve gümüş top­lanır. Toplamı gümüş nisabına veya altın nisâbına ulaşırsa zekâtı ödenir, demişlerdir.

Âlimlerin ekserisine göre bu hadîsteki hüküm  umumidir. Allın ve gümüş de bu hükme tâbidir. Yâni 20 miskalden az allını ve 200 dirhemden az gümüşü olan bir kimsenin bu gümüş ve altınının top lam değeri 20 miskul altın veya 200 dirhem gümüş değerine erişse bi­le» zeki\tı yoktur"

1802) Cerîr bin Alx1îlhth (Radıyalfâhü anh)\\ex\ rivayet edildiğine «ö-rt*;  Kesülullah (Sallatlahü Aleyhi ve Srllfm) şöyle buyurdu, demiştir:

-Zekât memuru    (mal sahiplerinden)    ancak razi olarak döner(dönmelidir.)»"[48][48]

12- Sığır Ve Mandanın Zekâtı Babı

Bu bâbta geçen hadîslerdeki bâzı kelimelerin mânâlarını önceden açıklamak ve tercemede o kelimeleri aynen kullanmak daha uygun olur.

Bakar: Arap dilinde sığır, demektir. Manda zekât bakımından sığır hükmünde olup ikisi aynı cins sayıldığından Bakara: Sığır ve mandayı kapsıyan umumi bir mânâyı ifâde eder.

Tebl*; Bir yaşını doldurup İkincisine basmış olan manda ve dana­nın erkeğine denilir.

Tebîa: Tebi'in cuşişidir.

Müsinne: Üçüncü yaşa basmış olan manda ve sığırın dişisine de­nir ki; buna camız ve inek denir.

Yukardaki tarif cumhura göredir.

Mâliki âlimlerine göre Tebî ve Tebiai Üçüncü yaşa basmış olan manda ve sığırdır. Müsin : Dördüncü yaşa girmiş olan manda ve sığırın erkeğidir

1803) Muâz bin Cebel (Radtyaüâhü anh)'den: Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Beni, Yemen'e (zekât ve şâir işlerin yöneticisi olarak) gönderdi ve bana, beher kırk sığır ve mandadan bir müsinne'yi ve beher otuzundan bir tebî' veya bir tebîa'yı (zekât olarak) almamı emretti."

1804) Abdullah (bin Mes'ud) (Raüıyallahü anh)\\en rivayet edildi­ğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Otuz bakar (sığır ve mandalda bir tebl' veya bir tebîa ve kırk (bakar'da) bir müsinne (zekât.) vardır.-[50][50] 60'dan 69a kadar iki Tebî veya tebîa

70den 79a kadar bir Müsin no ve Tebî voyA Tebia'dan hirisi HO'den HO'n kadar iki Müsinno 90dan öo'a kadar üç Tebi veya üç Tebîa 100'den  109a kadar bir Müsinne vtî iki Tebî - Tebîa lludan 119a kadar iki Müsinne ve bir Tebi - Tebitı 120den I29'a kadar üç Müsinne veya dört Tebî - Tebîa

M Ali kilere göre zekât verenin malı içinde MÜsinne'ler de. Tebi'ler de bulunuyor. Veya hiç birisi bulunmuyor ise zekât memu ru bu iki çeşitten arzuladığını istemekte serbesttir. Mal sahibi yanın­da varsa vermeye, yoksa satın almaya mecburdur. Şayet adamın ya­nında bu çeşitlerden yalnız birisi var ise, zekât memuru onu almaya mecburdur. Mal sahibini diğer çeşitten bulmaya zorlıyamaz

Yukarıda gösterilen meblağlar arasındaki birde» dokuza kadar olan kesirler için zekât yoktur. Ancak    H a n t; f i    mezhebinin Zahirü'r-Rivâye kavline göre 40 ile 60 arasındaki kesirler için de zekat ödenecektir. Meselâ : 41 sığır için bir Müsinne verilecek bir de bir Mü-sinne'nin kırkta biri verilecek, 42 sığır için bir Müsinne ve bir Mü-sinne'nin kırkta ikisi verilecektir... Fakat Ebü Yûsuf ile M u -h a m m e d' in kavli diğer üç mezhebin kavline uygundur Fetva da bunların kavli iledir.[52][52]

İzahı

Ebû Dâvûd, Tirmizl, Ahmed, Dârekutnî, Beyhaki ve Hâkim de bu hadîsi uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir. Müellif hadîsin bir parçasını 1798 nolu olarak ri­vayet etmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zekât ah­kâmına âit yazdırdığı mektubun bir parçası 1798 nolu hadîste, diğer parçası da burada rivayet edilmiştir. Ebû Dâvûd, mektubun tamamını bir arada zikretmiştir. Müellifimizin böyle yapmasının se­bebi develerin zekâtı ile koyun ve keçilerin zekâtı için iki ayrı bâb aç­mış ve her bâbta mektubun o bâbla ilgili bölümünü rivayet etmiştir.

Ğanem: Koyun ve keçilere denir. Koyun ve keçilerin zekât hü­kümleri bakımından bir cins sayıldığını yukarda anlamıştım.[54][54]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadisten maksat, mal sahiplerinin sürü­lerini zekât memurunun istediği yere götürmekle mükellef olmadık­larını, bilâkis sürülerin sulandıkları sular nerede ise zekât memuru­nun oraya gidip zekât almakla mükellef olduğunu bildirmektir. Çün­kü su üzerinde zekât almak hem mal sahipleri için hem de zekât me­muru için en uygun ve kolay olanıdır.

Ebü Dâvüd ve Dârekutnî' nin Süveyd bin G a f e le (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettikleri bir hadîste S ü -v e y d (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in gönderdiği zekât memurunun hayvan sürülerinin sulandığı su başına gelerek orada zekât istediğini bildirmiştir.

1807) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhüm&yâzn rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) şöyle buyurmuştur:

«Koyun ve keçi zekâtı kırk tanede, yüz yirmiye kadar bir sattır. Bir tane fazlalaşınca, ikiyüze kadar iki şâttır. Eğer bir tane fazlala-şırsa artık üçyüze kadar zekâtı üç şâttır. Eğer daha da fazlalaşırsa artık beher yüz tanede bir şât zekât olur. Zekât (artar veya eksilir) korkusuyla toplu mal dağıtılmaz ve dağınık mal toplatılmaz. Her iki halît (= ortak veya mallarını başkasının malına karıştıran) ver­diği zekâttan arkadaşına düşen hisse karşılığını ondan alır. Zekât memuru (ne) malın yaşlısını (ne) ayıplısını (ne de koç ve teke gibi) döl hayvanını zekât olarak alamaz. Ancak mal sahibi dilediği zaman zekât memuru döl hayvanı alabilir.»[56][56]

14- Zekât Memurları Hakkında Gelen (Hadisler) Babı

1808) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre: ReSulullâh (Sa/tâllahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Zekâtta haksız davranan kimse zekâtı vermekten imtina eden gibidir.*[58][58]

İzahı

Tirmizi ve Ebû Dâvûd da bu hadisi rivayet etmiş­lerdir.

Zekât memurunun hakkıyla çalışmasından maksad doğru ve isa­betli çalışması veya ihJâslı ve Allah rızâsı için çalışmasıdır.

Böyle çalışan zekât memurunun Allah yolunda çarpışan gaziye benzetilmesinin sebebi hakkında e 1 - K â â r i : Din ve dünya iş­lerinin yürütülmesi, devlet hazinesinin kazanç temini ve sevaba müs-tehak olmak yönünden zekât memuru gaziye benzer, demiştir.

İbn-i Arabi de Tirm izi1 nin şerhinde: Bu benzet­menin sebebi şudur : Allah, büyük fazl ve ikram sahibidir. Orduyu cihazlandıran kimseyi gazi gibi mükâfatlandırır, gazinin geride ka­lan aile fertlerine bakan gazi gibi sevaplandırır. Zekât memuru da gazinin geride bıraktığı bir vekili durumundadır. Çünkü memur da Allah yolunda mal toplar. Artık birisi fiilen gazidir. Diğeri ise niye­tiyle gazidir. Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir hadiste mealen şöyle buyurmuştur:

«Şüphesiz Medine'de mazeretleri dolayısıyla kalmış olan (yâni savaşa gelemeyen) bir grup vardır. Siz hangi derede gitmiş ve han­gi boğazı ve dağı geçmiş iseniz onlar da (sevap kazanma yönünden) sizlerle beraberdirler.» Mazereti dolayısıyla savaşa katılamayanlar böyle sevap kazanırken zekât toplamak işiyle meşguliyetleri dolayı-siyle savaşa katılmayanların sevabı ne derece yüksek olur. Savaşmak gerekli olduğu gibi savaş için lüzumlu malı toplamakda lüzumludur. Bu itibarla zekât memuru ile gazi gerek niyetlerinde ve gerekse ça­lışmada ortaktırlar. Sevapta da ortak olmaları gerekir, demiştir

1810) Abdullah bin Üneys (Radtyallâhü ankyâr.n rivayet edildiği­ne göre:

Kendisi bir gün Ömer bin el-Hattab (Radıyallâhü anh) ile bera­ber zekât hakkında müzâkere etmişler. Bu arada Ömer kendisine:

Sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem}'i zekâtta hiyânet etmeyi anlattığı zaman =

«Şüphesiz kim zekâttan bir deve veya bir şât (koyun veya keçi) hiyânetinde bulunursa kıyamet günü hiyânet edilen hayvan getirile­rek niyânet edene yüklenir.» buyururken işitmedin mi? demiş. Râvi demiştir ki Abdullah bin Üneys de: Evet işittim diye cevap vermiştir.

Not : Zevâid'de şöyle denmiştir: Bunun senedi hakkında konuşulmuştur. Çünkü İbn-i Hibbân. Râvi Musa bin Cübeyr'i sikalar arasında zikrederek : O bazen hatâ eder. demiştir. Zehebi de el-Kâşif'te : O sıkadır, demiştir. Ben Musa hak­kında başkasının bir şey söylediğini görmedim. Râvilerden Abdullah bin Abdurrah-man'ı İbn-i Hibban sikalar arasında zikretmiştir. Senedin kalan râvilert sıka zât­lardır.[60][60]

1811) İmrân bin Husayn Mevlâsı Atâ (Radtyallâkii atthümâ)'âan ri­vayet edildiğine göre :

İmrân bin el Husayn Ziyâd bin Ebi Süfyân veya başka bîr emir tarafından zekât memuru olarak gönderilmiş sonra görevden dönün­ce gönderen emir tarafından kendisine t

—  Topladığın mal nerededir? diye sorulmuş. Kendisi de :

—  Beni mal getirmek için mi gönderdin? Biz Resulullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken nereden alıyor idiysek oradan al­dık ve aldığımızı nereye bırakıyor idiysek oraya bıraktık, diye cevap vermiştir."[62][62]

Bir Bölgenin Zekâtı Ba$Ka Bir Bölgeye Nakledilir Mî?

Her yerin zekâtının o yerdeki müstehaklara verilmesinin meşru­luğu hususunda âlimler arasında bir ihtilâf yoktur. Başka yerdeki müstehaklara verilmesi hususunda ise âlimler ihtilâf etmişlerdir Şöy le ki:

l. Hanef îler'e göre mekruhtur. Ancak başka yerde da­ha muhtaç kimseler veya mal sahibinin yakını var ise, zekâtı onlar için nakletmek mekruh değildir. Zekâtın başka yerlere nakledilmesi­nin mekruhluğunun delili ise yukarda anılan M u â z (Radıyallâ-lâhü anh)'m hadisidir. Başka yerde oturan akrabalara zekât gönder­menin mekruh olmayışının sebebi ise dinin emrettiği süa-ı rahm (ya­kınlarla İlgilenmek) prensibidir. Başka yerdeki daha çok muhtaç olan­lara vermenin mekruh olmamasının delili de Bey haki' nin ri­vayet ettiği ve Buhârİ' nin de talîken zikrettiği Tâvûs'un şu mealdeki hadîsidir :"Muâz bin Cebel (Radıyallâhü anh) Yemen halkına. Arpa ve darı yerine zekât olarak falan tip elbise getiriniz. Çünkü bu sizin için daha kolaydır. Medine'deki sahâbîler için de daha iyidir." demiştir. Hanef ile r'in    başka delilleri de vardır.

2. Mâlike göre zekâtın, o yer ve çevresinde bulunan müs­tehaklara verilmesi vaciptir. Namazın kısaltılacağı uzaklıktaki yer­lere zekâtın nakli caiz değildir. Ancak o uzaklıktaki müstehaklar da­ha muhtaç iseler, zekâtın çoğunu öyle yere nakletmek mendubtur. Eğer zekâtın bulunduğu yerdeki fakirlerden daha az ihtiyacı olan uzak mesafedekilere zekât nakledilecek olursa, zekât kabul olunmak­la beraber, bu işi yapanlar haram işlemiş olurlar. İki yerdeki fakir­lerin ihtiyaç durumları aynı ise, nakil işi mekruhtur. Bir yerde ve çevresinde zekâtın müstehaklan yok ise o yerin zekâtını müstehak lann bulunduğu yere götürmek vâcibtir. O yer ne kadar uzak olursa olsun.

3. Şafii.ler'e   göre, bir yerde müstehaklar varken o yerin zekâtını başka yerlere nakletmek hakkında dört.kavil vardır.    En sahih kavle göre yakın yere bile nakletmek caiz değildir. Ancak müs­tehaklar yok ise nakil caizdir.    îkinci bir kavle göre *ıakil caizdir. Üçüncüsüne göre yakın mesafelere caizdir.Namazın kısaltılacağı uzaklıktaki yerlere caiz değildir.

4. Hanbelîler'e   göre, zekâtın bulunduğu şehir veya köy­deki müstehaklar için öncelik tanınır. Sonra o yere yakınlık sırası­na göre çevredeki yerlere nakledilir. Namazın kısaltılacağı derece­de uzak olmayan yerlerdeki akrabalara veya daha muhtaç olanlara göndermek ae caizdir. Fakat uzak mesafedekilere göndermek caiz de­ğildir..

Yukarda açıklanan mezheblerin görüşleri, zekâtın mal sahibi ta­rafından dağıtılması hâline mahsustur. Eğer zekât memuru veya dev­let büyüğü zekâtın dağıtımını yaparlarsa bir kavle göre, mezkûr ih­tilâf vardır. F&kat, diğer bir kavle göre her tür nakil caizdir.[64][64]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Kütüb-i Sİtte sahihlerinin hepsi ve   A h m e d   rivayet etmişlerdir.

A 1 i {Radıyallâhü anh)'ın hadisini sünen sahipleri ve Taha-v î   rivayet etmişlerdir.

Bu hadisler at ve kölenin zekâta tâbi mallardan olmadığına de­lâlet ederler. Bu husustaki âlimlerin görüşü şöyledir:

Ticâret malı olarak alınıp satılan at ve köle âlimlerin ittifakı ile zekâta tâbidir. Yalnız Z â h i r i y y e mezhebi mensupları bu ha­dîslerin zahirine bakarak muhalif kalmışlardır.

Binek atının ve hizmetçi kölenin zekâta tâbi olmadığı hususunda da ittifak vardır.

Bu iki gaye dışında edinilen köleler ve atlar hakkındaki âlimlerin görüşleri şöyledir:

1. Mâiikîler,   Şâfiîler,   Hanbeliler,    Hane­fî 1 e r' den   Ebû   Yûsuf   ile   Muhammedi  atlarda   ve kölelerde zekât yoktur.    Alî   bin   Ebî   Tâlib,    İbn-i Ömer,    Şâ'bi,    Atâ',    Hasanı   Basri,   Ömer   bin A b d i 1 a z i z   ve bir çok ilim adamlarının kavli de budur. Allah cümlesinden râzi olsun.

Bunların delilleri burdaki hadislerdir.

2. Ebû   Hanife,   Züfer,   Hammâd   bin   Ebî Süleyman   ve   Zeyd   bin   Sabit    (Radıyallâhü anhüm)'a göre, kırda otlayan ve dölü alınmak için erkeği ile dişisi karışık olan atlar zekâta tâbidir. Artık sahibi dilerse yuvarlak hesap her at için bir dinar (bir miskal altın) verir.   Dilerse atlarının değerini tesbit ederek beher 200 dirhem için 10 dirhem veya beher 20 miskal içinyarım miskal verir.

Ebû Hanife' nin meşhur kavline göre; atlar için nisap^ durumu yoktur. Yâni kaç tane olursa olsun zekâtı çıkarılır. Meşhur olmayan bir kavline göre atların nisabı üç veya beş adettir.

Atların tamamı erkek veya tamamı dişi olursa bunların zekâta tâbi olup olmadığı hususunda Ebû Hanif e' den iki rivayet vardır Kuvvetli olan rivayete göre tümü dişi olanların zekâta tâbi olması ve tamamı erkek olanların zekâta tâbi olmamasıdır. El-Menhel yazarı bu grubun delillerinin kuvvetli olmadığını zikretmiştir. H a -n e f i mezhebinde fetva Ebû Yûsuf ile Muhammed'in yukarda l. maddede anlatılan kavillerine göredir.

İkinci gruptaki âlimlere göre bu bâbtaki hadîslerde ve benzeri hadîslerde anılan atlardan maksad savaş atlarıdır. Nitekim Ebû Zeyd ed-Debbusi' nin Kitâbü'l-Ensâr'da anlattığına göre Ebü Hüroyre (Radıyallâhü anh)'ın bu bâbtaki hadîsi Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh)'a ulaştığı zaman Zeyd (Ra­dıyallâhü anh) : 'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) doğru bu­yurmuştur. Maksadı gazilerin atlarıdır,' demiştir. Ebû Zeyd daha sonra . Bu gibi açıklamalar, içtihad yolu ile bilinemez. Bu ne­denle Zeyd (Radıyallâhü anh)'in bu açıklamasının Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den alınma olduğu sübuta ermiş olur, demiştir

Birinci grubtaki âlimler, bu bâbtaki hadislerde anılan atları umu­mi mânâya almışlardır. Yâni ister savaş atı olsun, ister binek ve yük atı olsun, veya döllenme yolu ile çoğalmak için bulundurulsun. îster yemle beslensin ister yılın bir kısmı veya yarısından fazlası kırda otlanmakla geçinsin. Hiç bir surette zekâta tâbi değildir.[66][66] babasının dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As (Radtyaüâhü unA«m/den; Şöyle demiştir

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)   (toprak mahsullerin­den) yalnız şu beş şey için zekatı meşru kılmıştır > Buğdayı, arpa. hur ma, üzüm ve darı."

Not: Zevoid'de şöyle denmiştir : Bunun İsnadı zayıftır. Çünkü râvi Muham-med bin Ubeydillah, et-Hazrecl olan Muhammed'dir. tmam Ahmed: Halk onun hadislerini terketmiş, demiştir. El-Hâkim de : Onun hadislerinin terkedilmiş oldu­ğu hususunda rivayet imamları arasında ihtilaf yok, demiştir. Es-SacI de : Rivayet ehli onun hadislerini bırakmaya ittifak etmişlerdir. Onun yanında münker hadîsler var, demiştir.[68][68]

17- Ekinlerin Ve Meyvelerin Zekâtının (Kaçta Kaç Olduğunun) Beyânı Babı

1816) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; ResûluIIah (Sallaltahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Yağmurun ve pınarlar (gibi akar sular) m suladığı şeylerde öşür (vâcib)dir. Nadıh ( = âletle) sulananlarda da öşürün yarısı (va­cip) dır.-"

1817) Sâlim'in babası (Abdullah bin Ömer) (Radıyaliâhü ankümyden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i şöyle buyururken işittim :

-Yağmurun, nehirlerin ve pınarların suladığı veya ba'l olan (yâ­ni köküne bağh damarlarla topraktan su emenler) de öşür (vacip} dir. Sevânî (su taşıyan develer veya büyük kovalar) ile sulananlarda öşü-rün yarısı  (vacip)dir.»"

1818) Muâz bin Cebel (Radtyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir:

'ResûiuHah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni (Zekât toplamak ve dıger işleri yönetmek için) Yemen'e gönderdi ve bana, yağmurun suladığı ve ba'l (köküne bağlı damarlarla topraktan su emici) olarak sulananlardan öşür, devalî (âletter) ile sulananlardan öşürün yarı­sını almamı emir buyurdu.'

(Râvi) Yahya bin Âdem demiştir ki: Ba'l, aserî, azî ve izi: Yağ­mur suyu ile sulanandu. Aserî: Sırf bulut ve yağmurla yetişen ve yağmur suyundan başka hiç su görmeyen mahsuldür. Ba'l de: Kök­lerine bağh damarları yer altına gidip suya ulaşan ve beş altı yılsulamaya ihtiyaç duymayıp sulanmamaya dayanan üzüm asmaları­dır. İşte ba'l budur. Dere suyu akınca ona da Seyl denir.[70][70]

İzahı

Ebû Hüreyre (Radıyaliâhü anh)'m hadisini Tirmizİ de rivayet etmiştir. İbn-i Ö me r (Radıyaliâhü anh)'ın hadîsini Buhâri, Tirmizi, Ebü Dâvûd, Nesaî, Ahmed ve Dârekutnî de rivayet etmişlerdir. Muâz (Radıyaliâ­hü anh)'ın hadisini    Nesaî   de rivayet etmiştir. Oradaki rivayette;cümlesi yoktur. Bir de râvi    Yahya' nın Ba'l, Aseri ve İzi kelimelerinin tarifine âit kısım yoktur.

Bu hadislerde geçen bâzı kelimeleri açıklayalım : Semâ: Bu kelime gök ve bulut mânâlarına gelir. Bu bâbta geçen hadislerdeki bu kelime ile yağmur mânâsı kastedilmiştir.

Ebû Hüreyre (Radıyaliâhü anhî'ın hadisinde geçen Uyun kelimesi Ayn'ın çoğuludur. Ayn : Pınar demektir. Buharı' nin de tefsir ettiği gibi burada kastedilen mânâ nehir, ırmak, pınar ve ben­zeri her tür akar sulardır.

İbn-i Ömer (Radıyaliâhü anhî'ın hadisinde Uyun ve En-hâr kelimelerinin ikisi de mevcut olduğu için Uyun ile küçük akar sular ve Nehir'in çoğulu olan Enhâr ile büyük akarsular kastedilmiş­tir.

Nadh : El-Menhel yazarı, bu kelimenin asıl mânâsının, zirâatı su­lamak için deve ile su taşımak olduğunu, Nâdıh'm da bu maksatla su taşıyan deve olduğunu ve sonradan her deve mânâsına kullanıldığı­nı ve her hadisteki Nâdıh'tan maksadın zirâatın sulanmasında kul­lanılan her türlü âlet olduğunu söylemiştir.

Tuhfe yazarı da "Nadıh"m asıl mânâsının "Sulamak" olduğu­nu, burada sulamak için su taşımakta kullanılan mânâsının kaste­dildiğini ve sulama işinde kullanılan diğer hayvanlar ve araçların ay­nı hükme tâbi olduğunu söylemiştir.

Ba'l: Tercemede belirtildiği gibi müellifin rivayetine göre Yah­ya bin Âdem bu kelimeyi köklerine bağlı damarları yer al­tında uzayıp suya ulaşan ve beş - altı yıl sulama ihtiyacını duyma­yıp sulanmamaya dayanabilen üzüm asmalarıdır.

El-Menhel yazarı Nihâye'den naklen beyan ettiğine göre bu keli­me, damarları ile yer altından su emen ve ne yağmur ne de başka sulara ihtiyaç duymayan bitkilerdir.

Kamusta ; Ba'I, sulanmayan veya yağmur ile sulanan bil'umum ağaç ve zirâattır, denilmiştir.

Yukardaki nakillerden de anlaşıldığı gibi bu kelime iki mânâya yorumlanmıştır: Bunlardan birisi hiç sulanmayan bitkiler ile diğeri yağmur suyu ile sulanan bitkilerdir. Müellifin Yahya' dan olan rivayetine göre üzüm asmasıdır.

Devâlî: S ü y û t î' nin beyânına göre "Dîlâ"m çoğuludur. "Di-lâ" da "Delv"in çoğuludur. S,i n d i' nin beyânına göre "Devâlî, Dâ-liye"nin çoğuludur. "Dâliye" su çıkarma işinde kullanılan âlettir. Delv ise, asıl mânâsı kovadır. Burada kastedilen mânâ, sulama işin­de kullanılan her türlü âletlerdir.

Sevânî: *'Sâniye"nin çoğuludur. Sindi ve el-Menhettn be­yânına göre "Sâniye"nin asıl mânâsı sulamak için su taşıma işinde kullanılan devedir. Ve el-Menhel'de belirtildiği gibi bir kavle göre Saniye büyük kova ve sulama için kullanılan dolap, ip, çıkrık, beygir ve deve gibi araç ve gereçlerdir.

Aserî: Müellifin Yahya' dan olan rivayetine göre yalnız bu­lut ve yağmurla yetişen bitkidir. Bu nevî bitkilere İzi de denilir.

Tuhfe yazarının el-Mirkât'tan naklen beyan ettiğine göre Aserî üç şekilde yorumlanmıştır:

1. Damarları ile yağmur sularını emen hurma ağacıdır.

2. Yalnız yağmur suyu ile sulanan bitkidir.

3. Suya yakınlığı dolayısıyla devamlı rutubetli olan yerde yeti­şen bitkidir.

Bütün bu rivayetlerin ifâde ettiği mânâ şudur ki: Yeryüzünde akaii sular veya yağmur suyu ile yetişen, yahut susuz yetişen bitki­lerin ve meyvelerin zekâtı onda birdir. Hayvan sırtında su taşımak veya dolapla kuyu ve benzeri yerlerden su çekmek suretiyle sulanan ve ancak bu şekilde yetiştirilebilen bitki ve meyvelerin zekâtı yirmide birdir.

Ebû Hanîfe ve Züfer, bu hadîslerin zahiri ile amel ederek yetiştirilen toprak ürünleri, sebzeler ve meyvelerin miktarı az olsun, çok olsun zekâta tâbi olduğuna hükmetmişlerdir. Bu hu­susta gereken izah bundan önceki bâbta geçmiştir. Orada diğer âlim­lerin görüşleri de anlatılmıştır.[72][72] (RadtyaÜâkü a»A>'den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selle m) üzüm asmaları üze­rinde bulunan yaş üzümden tahminen ne kadar kuru üzüm çıkaca­ğını tesbit edecek kimseleri bağ sahiplerine gönderirdi."

1820) (Abdullah) bin Abbâs (RadtyaÜâkü anhümâydan; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hayber'i fethşttiği za­man, Hayber toprağı ile nekadar altın ve gümüş varsa hepisinin Zâtı Nebevilerinin emrine verilmesini şart koştu. (Yâni bu şartla yerli yahudîlerin orada kalmalarına müsâade buyurdu.) Hayber yahudî-leri O'na i

Biz toprak (tan iyi mahsul almak) işini daha iyi biliriz. Bu iti­barla toprağı bize ver. Meyvesinin yarısı bize ve yarısı size âit ol­mak üzere biz işletelim, dediler. Hâvi demiştir ki. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) (Hayber arazisini) bu şekilde onlara ver­di. Hurmaların devşirilmesi zamanı yaklaşınca Efendimiz Abdullah bin Ravâha (Radiyallâhü anhi'ı Hayber yahudîlerine gönderdi. İbn-i Ravâha hurma bahçelerindeki meyve miktarını tahminen tesbit etti. Medine halkı bu tahmini tesbit işine Hars derler. İbn-i Ravâha: Bu hurmalıkta, şu kadar, bu kadar hurma var dedi. Yahudiler t

—  Ey İbn-i Revâha, tahmin ettiğin miktar bize fazla geldi, dedi­ler. Bunun üzerine İbn-i Revâha

—  Şu halde, bu miktarı ben kabullenirim ve dediğim bu mikta­rın yarısını ben size veririm, dedi. Râvi demiştir ki: Hayber yahudî-leri:

—  Hak olan ancak senin yaptığın tahmindir ve gök ile yer ancak hak ile durur, dediler. Sonra: Biz senin dediğin miktarı vermeye râ-zi olduk, dediler."[74][74]

Harsın Meşruluğu Hakkında Âlimlerin Görüşleri

El-Menhel yazarı "Harb bâbı"nda özetle şöyle der: A 11 â b    (Radıyallâhü anh)'m (1819 nolu) hadîsi ve benzeri ha­dîsler, harsın meşruluğuna delâlet ediyorlar. îlim ehlinin çoğunun kavli de budur. Harsın hükmü ve hangi mallar için meşru kılındığı yolunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1- Mâlik   ve arkadaşlarına göre üzüm ve hurmada hars vaciptir. Zekâta tâbi diğer mallarda meşru değildir.    Ş ü r e y h, Ebû   Ca'fer   ve   Zahiriye   mezhebi âlimlerinin bir kıs­mının kavli budur.

2- Şafiî   ve   Hanbeli   âlimlerine göre üzüm ve hur­mada hars sünnettir. Başka mallarda meşru değildir.

3- Ebû   Hanife   ve arkadaşlarına göre harb caiz değil­dir. Çünkü bir tahmin ve zandır. Bunların bir delili de   Tahavi'-nin rivayet ettiği   C â b i r    (Radıyallâhü anh)'in şu mealdeki'ha­dîsidir: "Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) harstan nehiy et­miştir." Bu bâbtaki  A 11 a b   (Radıyallâhü anh)'in hadisine ve ben­zerî hadîslere şöyle cevap vermişlerdir:   Bu hadisler, faizin haram kılınmasından Önceki zamana aittir. Sonra nesh edilmiştir. Faizin ha­ram kılınmasının daha önce olduğuna dâir iddia kabul olunmamıştır. Çünkü faiz, Veda haccında haram kılınmıştır. Harsın neshedilmediği faraza kabul edilse bile hars işi tarımla uğraşanların hiyânet etme­lerini önlemek içindir. Bu maksatla yapılmasında bir beis yoktur.

Harsın meşruluğuna hükmeden âlimler şöyle cevap vermişlerdir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in  hayatı  boyunca  hars:işi sürdürülmüştür. Ondan sonra E b ü Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh) zamanında da devam etmiş­tir. H a t t â b î: Sahâbîlerin tümü harsı tecviz etmişler, bunu uy­gulamışlar ve buna herhangi bir sahâbînin muhalefet ettiği rivayet edilmemiştir.

Geniş bilgi için el-Menhel'e müracaat edilmesi tavsiye olunur.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'m hadîsinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in H a y b e r Yahudileri ile yaptığı görüşme neticesinde hurma bahçelerini onlara teslim ederek Yahu­dilerin bu bahçelere verecekleri emek ve bakım karşılığında mahsu­lün yansını onlara bıraktığı anlaşılıyor. Fıkıhta bu anlaşmaya "Mü-sakat" denilir. Müellif bu hadisin kısa bir metnini 16 nolu "Rehinler Kitâbı"nm 14. babında rivayet etmiştir. Müsâkat hakkında gerekli bilgi inşaallah orada verilecektir.

Hadîs, Yahudilere anlaşma ile verilen H a y b e r' deki hurma bahçeleri meyvelerinin toplanması zamanı yaklaşınca hars işi için Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in îbn-i Revana (Radıyallâhü anhJ'ı gönderdiği ve İbn-i Revâha (Radı­yallâhü anh)'in tam bir adaletle mahsûlün miktarını tesbit ettiğini bildiriyor. Çünkü Yahudiler îbn-i Revâhe (Radıyallâhü anh)'in yaptığı takdirin fazla olduğunu söyleyince îbn-i Reva-h a (Radıyallâhü anh) : şu halde bu meyveleri ben toplarım ve tak­dir ettiğim meblâğın yansını ben size veririm demiş, bahçıvanlar ise: Biz senin yapmış olduğun takdiri kabul ettik. Hak da budur, de­mişlerdir. Yâni kıyas-ı Nefs, mizan-ı adalettir, demek istemişlerdir.

Hayber, Medine-i Münevvere' nin kuzeyinde ve 60 - 70 Km. uzaklıkta bulunan bir kaç kale ve köylerden ibaret bir bölgedir. Hâlen de bu ismi taşıyan bir köy orada bulunmaktadır. Bu mıntıka A m a 1 i k a devletine mensup Hayber bin Kaâ-yîne isimli bir adama izafeten bu ismi almıştır. Burası, hicretin yedinci yılı Muharrem ayında fethedilmiştir. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)    Hudeybiye   seferinden dönünce Ce-

nâb-ı Allah; [76][76]

19- Malının Kötüsünü Zekât Olarak Çıkarmaktan Nehiy Babı

1821) Avf bin Mâlik el-Eşcaî[78][78]

İzahı

Ebü    Dâvûd   ve   Nesaî   de bunu rivayet etmişlerdir. Hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım :

Kımv î Üzerinde hurmalar bulunan hurma salkımı çubuğudur. Buna Kunuv, Kına ve Kana da denir.

Aknâ1, Kınvân ve Kmyân da bunun çoğuludur. Hasef s Bozuk ve âdi kuru hurmadır.

Bundan sonra gelen hadiste izah edildiği gibi   Mescidi N eb e v î' nin   içindeki iki direk arasına gerilen bir ipe zekât hurma salkımları asılırdı. Muhacirlerin fakirleri bu hurmalardan yarar­lanırlardı. Adamın birisi kötü ve bozuk hurma salkımlarını getirip ora­ya asmıştı. Asılan bozuk salkım bir tane mi, bir kaç tane mi? bu husustaki tereddüt râviden gelmedir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iyi hurmadan zekât ver­meye muktedir olduğu halde kötü hurmadan zekât veren adamın so­rumlu tutulacağım bildirerek: «Bunu yapan kişi âhiret günü kötü hurma yer.- buyurmuştur. Bu cümle zahirine göre yorumlanabilir. Adam fakirlere bozuk hurma yidirdiği için âhiret günü ceza olarak ona bozuk hurma yidirilecektir. Cümle şöyle de yorumlanabilir: Adam, işlediği bu kötü hareketinden dolayı kıyamette cezalandırılır. Bu yorum daha kuvvetlidir.

Hadis, malın kötüsünü zekâta ayırmanın kötülüğüne ve yasakh-ğma delâlet eder. Ancak malın tamamı kötü ise ondan zekât çıkar­makta sakınca yoktur.

1822) Berâ' bin Âzib (Radtyallâhü ank)yın Allah Teâlâ'mn :

= *(Ey îman edenler! Kazandığınız şeylerin) ve yerden sizin için çı­kardığımız şeylerin temizlerinden (infak ediniz.) Ve malın kötüsün­den infak etmeye kalkmayın.» kavli celH-i hakkında şöyle dediği ri­vayet olunmuştur: Bu âyeti celîle Ensâr-ı Kiram hakkında inmiş­tir. Hurma devşirme zamanı olunca, Ensâr-ı kiram, kendi hurma bah­çelerinden taze hurma salkımlarını toplarlar ve Resûlullah ISallal lahü Aleyhi ve SellemJ'in mescidinde İki direk arasında (gerilmiş du­rumda) ki ipin üzerine asarlar. Muhacirlerin fakirleri de ondan yer­lerdi. Oraya konulan salkımların çokluğu dolayısıyla kimse farkına varmaz ve geçişir zanniyle bir adam, bozuk hurmalı bir salkımı bile bile getirip (oradaki salkımların arasına) sokar. İşte böyle yapan adam hakkında şunlar nazil oldu :

Bu cümlede Allah Teâlâ buyuruyor ki-:

-Zekâtı bozuk ve kötü kuru hurmadan vermek kastında bulunma­yınız.»

Nazmı Celîlinde de Allah Teâlâ: «Öyle kötü hurmalar ki; eğer size hediye edilmiş olsaydı işinize yarama­yan bir şeyi size gönderdiği için (duyduğunuz) öfkeden dolayı ancak sahibinden utanarak kabul edecektiniz.» buyuruyor.

Bu cümlede de buyuruluyor ki: «Bilmiş olunuz ki,şüphesiz Allah sizin zekâtlarınızdan  müstağnidir.     (Muhtaç değil dir.)»"

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bu hadîsin senedi sahihtir. Çünkü bu senetteki râvi Ahmed bin Muhammed bin Yahya'nın çok sâdık olduğunu İbn-i Ebİ Hatim ve Zehebİ söylemişlerdir. îbn-i Hibbân da : O, sikalardandır, rivayetlerin­de muhkem idi, demiştir. Senedin kalan râvileri de Müslim'in şartı üzerinde sa hihtir.[80][80]

20- Bal'ın Zekâtı Babı

1823) Ebû Seyyare el-Mütef [82][82]

İzahı

Notta belirtildiği gibi Zevâid türünden olan Ebû Seyyâ-r e' nin hadisini A h m e d de rivayet etmiştir. Ancak Süley­man,   Ebü   Seyyare    (Radıyallâhü anh) 'a ulaşmadığı içinsenedde inkıta vardır. Bu nedenle    İbn-i    Abdi'1-Berr:    Bu hadîs balın zekâta tâbi olduğuna delil olamaz, demiştir.

Abdullah (Radıyallâhü anh) in hadisini E b û D â v û d ve    N e s â î    uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir.

Bu iki hadîs balın onda birisinin zekât olarak çıkarılmasına de lâlet ederler. Bu konuda başka hadisler de vardır.

El-Menhel yazarı balın zekâta tâbi olup olmaması hakkmdaki âlimlerin görüşlerini özetle şöyle nakleder:

Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radıyatlâhü anh'ın Ebû Dâvüd ve Nesai tarafından rivayet edilen hadîsine dayanan Ebû Hani f e, Ahmed ve İshak, balda öşürün vâcipliğine hükmetmişlerdir. T i r m i z i bu kavli ilim ehlinin ekserisinden nakletmiştir. Bu hüküm, Ömer, İ b n - İ Abbâs, Ömer bin Abdilaziz, Ebû Yûsuf ve Muhammed' den de rivayet olunmuştur. Ebû Hanife'ye göre arâzi-yi öşiriyede elde edilen az veya çok bal zekâta tâbidir. Ebû Yûsuf'a göre balın değerinin, hububattan en ucuz mad­denin nisab miktarının değerine erişmesi şarttır. Diğer bir kavle gö­re balın en az 500   Irak   Rıtıhna ulaşması gerekir.[84][84]

21- Fıtır Sadakası Babı

1825) (Abdullah)   bin Ömer    Radtyatlâhü a»*wmâ)'dan;  Şöyle de­miştir :

Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fıtır zekâtını bir sâ ku­ru hurma veya bir sâ arpa olarak emir buyurdu.

Abdullah (bin Ömer) demiştir ki -. Sonra halk iki müd buğdayı buna muâdil (denk) eyledi."

1826) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hür veya köle erkek ve­ya kadın her müslümana fıtır sadakasını bir sâ arpa veya bir sâ ku­ru hurma olarak farz kıldı."[86][86]

2. îmam   Mâlik,    Şafii,    Ebû   Yûsuf.   Ahm-ed ve   Hicaz   Fıkıhçılarına göre bir müd,     I r a k' in    1 1/3 ntıldir. Bir sâ da 5 1/3 rıtıldır.    Irak'ın1   bir rıtılı,   Ş â f i î I e r' den   N e -vevî   ve   Hanbelîler'e   göre 128 4/7 dirhem-i örfîdir.   M a -1 i k i 1 e r' e   göre ise 128 dirhem-i örfidir.

Yukarıdaki ihtilâf zahirî bir ihtilâf olup temele dayanmaz. Çün­kü : Bir Sâ, 5 1/3 ntıİdır,' diyenler Sâ ölçeğinin alabildiği kuru hur­ma ve arpayı dik kata almışlardır. 'Bir Sâ, 3 ntıldır' diyenler ise bu hacım ölçüsünün alabildiği su miktarına itibar etmişlerdir. Şu hal­de Müd ve Sâ miktarı hususunda esaslı bir ihtilâf yoktur.

El-Menhel yazarı 1794 nolu hadîs bahsinde anlattığım gibi bir dirhem-i örfî'yi 3.12 gram olarak hesaplamıştır. Bu hesaba göre Fı-kıhçıların rıtıl, müd ve sâ hakkındaki ihtilâfları esasa dayalı bir ih­tilâf olarak kabul ettiğimiz takdirde bunların gram tutarı şöyledir:

1. H a n e f î 1 e r   ile   Şâfiîler' den   R a f i İ * ye   göre I r a k' in   bir rıtılı 130 dirhemdir. Bir dirhemde 3.12 gram olduğu­na göre bir rıtıl 405,6 gramdır. Bir sâ 8 rıtıl olduğuna göre bir sâ = 8 x 405,6 = 3244,8 gram.

2. Hanbeliler   ile   Şâfiîler' den   N e v e v î' ye   gö­re   I r a k' in   bir rıtılı 128 4/7 dirhemdir. Buna göre bir rıtıl 401,14 gramdır. Bir sâ da 5 1/3 rıtıl olduğuna göre bir sâ = 5 1/3 X 401,14 = 2139,42 gram.

3. Mâlikîler'e   göre   Irak'ın   bir rıtılı 128 dirhemdir. Buna göre bir ritıl 399,36 gramdır. Yine bir sâ 5 1/3 rıtıl olduğu için bir sâ = 399,36 X 5 1/3 = 2129,92 gram.

Bir sâ'ın dört müd olduğunda âlimler müttefiktir. Bu itibarla bir sâ'ın gram tutarını 4 sayısına böldüğümüz zaman müd miktarını buluruz.

RıUl, sâ ve 60 sâ tutan olan Vesk ölçekleri hakkında 1794 nolu hadis bahsinde daha geniş bilgi verilmiştir.

Bu bâbtaki hadîslerin bir kısmında Resul-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in fıtır sadakasını ödemeyi emrettiği, bir kısmında ise farz kıldığı bildirilmiştir. Emir ifâdesinden maksat mendupluk em­ri değil, vâciblik emridir. İbâdetleri farz kılan Allah Teâlâ'dır. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunu tebliğ ettiği için Peygam­ber, farz kıldı, denilebilir.[88][88]

İzahı

Ebû Dâvûd, Hâkim ve Dârekutni de bunu rivayet etmiştir. Bu hadis de fıtır sadakasının vâcipliğine - farziyetine delâlet eder. Ayrıca fıtır sadakasının oruçluyu, oruçluluk esnasında işlediği faydasız fiil ve sözlerin ve çirkin lâfların pisliğinden arındır­dığına delâlet eder.

Lağıv s Din veya dünya yönünden sahibine hiç bir yarar sağla­mayan söz ve fiildir.

Fuhuş: Aşın ve çirkin sözlerdir. Burada bu mânâ kastedilmiştir. Bu kelime cinsel münâsebet anlamında da kullanılır. Fakat bu mânâ mürad değildir .İyilikler kötülükleri giderici olduğu için fıtır sada­kası bu kusurları giderir, İşte hadis fıtır sadakasının meşruiyetindeki hikmetlerden birisinin bu olduğunu, diğer bir hikmetinin de bu sadakanın fakir için bir yiyecek maddesi olmasıdır. Böyle mübarek bayram günü fakirin hiç olmasa bir günlük nafakası temin edilmiş olur.

Hasan-ı Basri bu hadisin zahirini tutarak 'Fıtır sadaka­sı, oruç tutması farz olanlara mahsustur. Henüz ergenlik çağına* var­mamış olan küçük yaştakiler için fıtır sadakası gerekmez. Çünkü oruç tutması gerekli olmadığı için, oruçlu iken işlediği bir takım ku­surların bu sadaka ile temizlenmesi de söz konusu değildir, demiştir. Fakat ilim ehlinin ekserisi:

Hayır, küçük yaştakiler için de bu sadakanın çıkarılması gerek­lidir. Çünkü, bu sadakanın iki hikmeti vardır: Birisi kusurlardan arın­dırmak, diğeri ise fakirlerin nafakasını karşılamaktır. İkinci hikme­tin mevcudiyeti kâfidir. Buharı, Nesaî, Ebü Dâvûd ve başkalarının t bn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'dan yaptık­ları bir rivayette:= «... ve küçük ve büyük» ziyade­sinin bulunması küçük yaştakiler için de bu sadakanın verilmesinin gerekliliğine delâlet eder, demişlerdir.

Hadîsin: «Kim bunu bayram namazından önce Öderse...» fıkra­sından maksad şudur: Bayram namazından önce ödenen fıtır sada­kası, sevabı tam ve mükemmel olarak Allah katında makbul olan bir zekâttır. Bayram namazından sonra verilen fıtır sadakası ise şâir zamanlarda verilen sadakalar gibidir. Şu halde bunun sevabı namaz­dan önce ödenenin sevabından azdır.

Bu fıkra, bayram namazından sonra ödenen fıtır sadakasının ka­bul olmayacağına delâlet etmez. Bunun da geçerliliği hakkında üm­metin icmâı vardır.

Âlimler, fıtır sadakasının bayram namazından önce çıkarılması­nın faziletçe üstünlüğü hususunda müttefiktirler. Fakat vacip olma­sı zamanı hususunda ihtilâf etmişlerdir. El-Menhel yazarı bu ihtilâfı anlatmıştır. Özeti şudur:

1. Ebû   Hanîfe,    El-Leys   ve bir rivayete göre   Mâ­lik:   Fıtır sadakası bayram günü şafakın doğması ile vacip olur, de­mişlerdir.

2. Sevrî,   Ahmed,   Şafii    ve   İshak'a   göre fıtır sadakası   R a m a-z a n   ayının son günü güneşin batması ile va­cip olur.   Mâlik' ten gelen bir rivayet de böyledir.

Bu itibarla Ramazan ayının son günü güneş battıktan sonra ve henüz şafak doğmamış iken doğan bir çocuk için birinci gruba göre fıtır sadakasını çıkarmak vaciptir. Diğer gruba göre va­cip değildir.

Bu sadakayı bayramdan bir iki gün önce vermenin câizliği husu­sunda Ashab-ı Kiram (Radıyallâhü anhüm)'ün icmâı vardır. Daha da önce vermenin hükmüne gelince :

Hanef iler'e göre her hangi bir süre ile sınırlamak kay­dı olmaksızın önceden verilebilir.

Ş â f i i' ye göre Ramazan'in ilk gününden itibaren ver­mek caizdir.

Mâlik, Kerhi ve meşhur kavle göre H a n b e 1 i 1 e r : Bayramdan azami iki gün önce vermek caizdir. Daha erken vermek caiz değildir, demişlerdir.

Başka görüşler de vardır. Onları aktarmaya lüzum görmedim. Fıtır sadakasını bayram namazından sonra ve aynı gün verme­nin hükmüne gelince.

Hanef iler'e   göre caizdir, bunda bir kerahet yoktur.

Şâfiiler, Hanbeliler, Ata, İshak ve bir kavle göre M â 1 i k i I e r : Caizdir ama bunda kerahet vardır, demişlerdir. M â 1 i k i 1 e r' in meşhur kavline göre efdal olan bı­rakmamaktır.

Bu sadakayı bayramın ikinci gününe kadar tehir etmek ise dört mezhep âlimlerine ve diğer âlimlerin ekserisine göre haramdır. Kaza edilmesi gerekir. Yalnız H a n e f i 1 e r' den Hasan bin Z i -yad ve Dâvûd-i Zahiri'ye göre kaza edilmesi mümkün değildir.

1828) Kays bin Sa'd [90][90]

İzahı

Nesai    ve    Hâkim    de bunu rivayet etmişlerdir.

Hadîsin zahirine göre, zekât âyeti inince fıtır sadakasını ver­mek emri kalktı ve bir hayır işi durumuna geldi. İbn-i Aliyye ve Ebû Bekir bin Keysânel-Asamm'ın bu ha­dîsin zahirine bakarak : Fıtır sadakası ilk zamanlarda vacip idi. Son­ra mal zekâtının farz kılınmasıyla fıtır sadakasının vâcipliği neshe-dildi, demişlerdir. Fakat bu hadîste fıtır sadakasının neshedildiğine delâlet eden bir delil yoktur. Çünkü daha önce verilmiş olan emir ile yetinilmiş olması muhtemeldir. Keza bir farzın inişi, başka bir farzın neshini gerektirmez.

Hattâbi: Kays (Radıyallâhü anhi'ın bu hadîsi, fıtır sa­dakasının vâcipliğinin kaldırıldığına delâlet etmez. Çünkü bir ibâdet nevinden artış yapmak onun artıştan öncekinin iptalini gerektirmez. Kaldı ki fıtır zekâtı ile diğer zekâtlar ayrı ayrı şeylerdir. Çünkü fı­tır zekâtı şahsın bedenine âit zekâttır. Diğer zekât şahsın malına âit zekâttır. Diğer bir husus da şudur: Fıtır zekâtı oruçluyu bâzı kusur lardan temizleyici kılınmıştır. Bu arındırma hizmetine binâen oruç­luya vacip olması gerekir. Zira tüm oruçlular arınmaya muhtaçtır. Fıtır sadakasının hikmetindeki ortaklık onun hükmü olan vâciplikte de ortaklığı gerektirir, demiştir.

Fıtır sadakası yukarda da anlattığım gibi hicretin ikinci yılı R a -m a z a n bayramından iki gün önce vacip olmuştur. Mâlî zekât da aynı yıl, fakat, fıtır sadakasından sonra farz kılınmıştır.

1829) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyattâhü anh)'den\ Şöyle demiştir   : Resûlullah  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  aramızda olduğu za­man (yâni hayatta iken) biz fıtır zekâtını yiyecek maddesinden bir sâ olarak çıkarırdık.  (Çıkarılan yiyecek maddesi şunlardı:) Kuru hur­madan bir sâ, arpadan bir sâ, keşkten bir sâ, kuru üzümden bir sâ. (Halîfe)  Muâviye  (Radıyallâhü anh)   yanımıza Medîne-i Münevve-re*ye gelinceye kadar biz devamlı böyle yapardık. Muâviye'nin (Medi­ne'de) halka söylediği şeyler arasında şu sözü de vardı: Ben Şam'ın buğdayından iki müddü   (yâni  yarım sâı)  ancak bu yiyeceğin  bir saına eşit olarak sanırım.

Artık halk onun bu sözünü tuttu.

Ebû Said demiştir ki: Ben yaşayacağım sürece fıtır sadakamı Re­sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hayatta iken çıkardığım gi­bi (bir sâ olarak) çıkarmaya devam edeceğim."[92][92]

Hangi Yiyecek Maddelerinden Ne Kadar Fıtıb Sadakasının Çıkarılacağı Hususunda Âlimlerin Görüşleri

1. E b û H a n i f e ile arkadaşları ve Zeyd bin Ali; Fıtır sadakası buğdaydan yarım sâ ve arpa, kuru üzüm, kuru hur­madan ise bir sâ vermek yeter, demişlerdir. Bu görüş, E b û Be­kir, Ömer, Osman, Ali, Ebû Hüreyre, Câbir bin Abdi! 1 ah, İbn-i Abbâs ve İbn-i Zübeyr (Radıyallâhü anhüm)ün kavlidir. Bunların delili Ebû Saîd-i H u d r i    (Radıyallâhü anh)'m hadîsi ve benzen hadîslerdir.

2. Mâlik, Şafii, Ahmed'in arkadaşları, tshak ve Hasanı Basrî'ye göre anılan yiyecek maddelerinden en az bir sâ vermek gerekir. Buğday da böyledir. Bundan yarım sâ vermek kâfi değildir. Ebû Sâid-i Hudrî, Ebu'l-Âliye ve   Câbir   bin   Zeyd    (Radıyallâhü anhümî ün kavli budur.

El-Menhel yazarı bu görüşleri naklettikten sonra: Kuvvetli görüş ilk grubunkidir. Çünkü sahâbîler ve tabiîler Muâ'viye (Radı­yallâhü anh) devrinde buğdaydan yarım sâ'ın kâfi olduğu hususun­da ittifak etmişlerdir. Ve buğdaydan bir sâ vermenin gerekliliğini açıkça belirten sahih bir hadîs yoktur, demiştir.[94][94]

İzahı

Müelliften başka kimin bu hadisi S â ' d (RadıyaUâhü anh)'den rivayet ettiğini bilemedim. Ebû Dâvûd, Nesai ve D â -r e k u t n i bunun benzerini Abdullah bin Ömer (Ra­dıyaUâhü anhJ'den rivayet etmişlerdir

Hadîste geçen süit hububattan buğdaya benzer bir zahire türü­nün adıdır. Bâzılarına göre buğdaya benzeyen arpanın bir çeşitinin ismidir. El-Menhel yazarı: Süit bir nevi arpadır, dış kabuğu bulun­madığı için buğdaya benzer. Bir kavle göre buğdayla arpa arasında bulunan ve ikisine de benzer tarafı olan bir hububat çeşididir, de­miştir.[96][96]

İzahı

Zevâid türünden olan bu hadiste geçen öşür ve haraç kelimele­rini açıklayalım :

Savaşla fethedilip mücâhidlere dağıtılan veya fethedilip müslü-manlığı kendi rızaları ile kabul eden yerli halka verilen arâzî'ye, arâ-ziy-i öşüriye denilir. Bu nevî arazinin mülkiyeti, kendilerine tasar­ruf hakkı verilenlere aittir. Bunun mahsulünden onda bir veya yir­mi de bir nisbetinde alınan zekâta da Öşür denilir. Arap yarım ada­sının arazisi bu nevi araziden sayılmıştır

Bir de arâziy-i Haraciye vardır. Bunun mülkiyetinin kimlere âit olduğu ve alınan haracın kira mı, vergi mi olduğu hususunda ihtilâf vardır. Şöyle ki:

1. Hanefi   âlimlere göre sulh veya savaş yolu ile fethedilip mülkiyet hakkı yerli veya diğer gayri müslimlere bir vergi karşılı­ğında verilen arâzi'ye araziy-i Haraciye denilir. Alınan vergi maktu bir miktar olabilir veya alınacak mahsullerin belirli bir payı olabilir. Bu vergiye haraç denilir.

2. Ş â f i î 1 e r' e   göre, savaşla fethedilip yerli veya diğer gay­ri müslimlere, muayyen bir ücretle dâimi kiraya verilen arâzi'ye arâ­ziy-i Haraciye denilir. Alınan kira bedeline de haraç ismi verilir,

Irak sevâdı ismi verilen bölge arazisi haraciye arazisinden sayılır. Bu bölgenin sınırları Fıkıh kitaplarında beyân edilmiştir. Ş â -f i î 1 e r' e göre bu arazi fethedilince mücâhitler tarafından H a -1 î f e Ömer (Radıyallâhü anh)'in emrine terkedilmiş ve Halîfe tarafından müslümanlar yararına vakfedilmiş olup gayri müslim­lere dâimi kiraya verilmiştir.

Bahreyn. Basra ile Umman arasında ve Basra körfezinin batı sahilinde uzanan bölgedir. Merkezi H e c e r kasa-basıdır. Bu hadisin râvisi el-Alâ bin el-Hadramî (Ra-dıyallâhü anh) tarafından hicretin 6. yılı fethedilmiştir. El-Alâ (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafın­dan bu bölgeye vali ve âmil olarak gönderilmiştir. Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatına kadar bu görevi sürdüren el-Alâ (Radıyallâhü anh) E b û Bekir (Radıyallâhü anh) ve Ömer (Radıyallâhü anh)'in hilâfetleri dönemlerinde de bu görevde tutulmuş ve nihayet hicretin 14. yılı orada vefat etmiştir.

Hülâsa "da beyân edildiğine göre babasının adı Abdullah bin   1 m â d' dır.   Bir kaç hadîsi vardır.   Buhârî   ile   M ü s1 i m onun bir hadîsini ittifakla, beş hadisini de Müslim mün­feriden rivayet etmişlerdir. Râvileri, Ebû Hüreyre (Radıyal­lâhü anh) ile es-Sâib bin Yezid (Radıyallâhü anh)'dır. Ebû Hassan ez-Ziyâdî'nin dediğine göre, el-Alâ (Radıyallâhü anh) Bahreyn valisi iken hicretin 21. yılı vefat et­miştir.

Hâit: Etrafı duvarla çevrili bağ, bahçe ve bostan anlamlarında kullanılır. Başka mânâlarda da kullanılıyor ise de o mânâlar kaste-dilmemiştir. Burada zekâta tâbi mahsul veren bahçe - bostan manan kastedilmiştir.[98][98]

23-  Vesk Altmış Sa'dır' Babı

1832) Ebû Saîd(-i Hudrî) (RadtyaUâkü anh)'âen rivayet edildiğine göre:

Kendisi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den msrfu olar rak şunu rivayet etmiştir t

«Vesk altmış sa'dır.»"

1833) Câbir bin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ>'dan rivayet edildi­ğine «öre; ResûIuHah (Salladahü Aleyhi ve Srllent) şöyle buyurdu, demiştir : «Vesk altmış sâ'dır.-"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Câbir (R.A.)'m bu hadisinin isnadı za­yıftır. Çünkü âlimler, râvi Muhammed bin Ubeydillah el-Arzemi'nin rivayetini bı­rakmak için ittifak etmişlerdir. Tirmizi hâriç sünen sahipleri bu hadisi Ebû Said-i ıR.A.)'den rivayet etmişlerdir.[100][100]

24- Yakınlığı Olana Sadaka Vermek Babı

1834) Abdullah (hin Mesudun) karısı Zeyneb [102][102]

İzahı

t b n - i M e s " unun karısı Zeyneb ÎRadıyallâhü an-haTnin hadisini Ebû Dâvûd1 dan başka Kütüb-i Sitte sahip­leri rivayet etmişlerdir.

Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)'mn hadîsi Zevâid türündendir .

Bu hadislerdeki sadakadan maksat nafile sadaka olabilir. S i n -d i' nin beyânına göre Fıkıhçılann çoğu buradaki sadakayı nâfüe sadaka mânasına yorumlamışlardır. Bu takdirde Zeyneb (Ra-dıyallâhü anhâKnın sorusundan maksadı şudur: Kocama ve akra­bamdan himâyemdeki yetimlerime harcadığım mal nafile sadaka ye­rine geçer mi, nafile sadakanın sevabını alır mıyım?

Hasanı Basrİ, Sevri, Ebû Hanife, Mâlik bir rivayete göre Ahmed ve Hanbeli âlimlerinden Ebû Bekir bu hadislerdeki sadakayı böyle yorumlamışlar. Yâni bun­dan maksat farz olan zekât değil nafile olan sadakadır, demişlerdir. Bunlara göre kadın, kendi malının zekâtını kocasına veremez. Ömer (Radıyallâhü anh)'ın kavlinin de böyle olduğu rivayet edilmiştir.

Hanefi imamlarından Ebû Yûsuf ile Muham-med'ifl bu mes'elede Ebû Hanife'ye muhalefet ederek kadının, zekâtını kocasına verebileceğini söylemişler ise de Ebû H a n î f e' nin   kavli bâzı fıkıh kitaplarında tercih edilmiştir.

Şu noktayı da belirteyim : Hanefi mezhebine göre kişi ken­di zekâtını usul ve furûuna, yâni babasına, annesine, bunların baba ve annelerine, kendi çocuklarına ve torunlarına veremez.* Kendi ka­rısına da veremez. Bu hususta bu mezheb âlimleri arasında ihtilâf yoktur. İhtilâf yukarda belirttiğim gibi yalnız kadının kendi zekâtı­nı kocasına vermesi hakkındadır. Mezhep sahibinin kavline göre ve­remez.

Bâzı âlimler Zeyneb (Radıyallâhü anhâ)'nın hadisindeki sadakayı umumî mânâda yorumlamışlardır. Buna göre kadın kendi kocasına sadaka verebildiği gibi zekâtını da verebilir.

Bir kısım âlimler de bu hadîsteki sadakayı zekât mânâsına yo­rumlamışlardır. Şafii, bir rivayete göre Ahmed, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Mâlikiler' den Eşheb, Hane­fî 1 e r' den Ebû Yûsuf ileMuhammed ve Zahiri-y e mezhebi âlimleri böyle yorumlamışlar ve bu hadîsi delil göste­rerek kadının fakir olan kocasına zekâtını verebileceğine hükmetmiş­lerdir.

Hadisteki sadaka zekât mânâsına yorumlandığı takdirde Zey­neb    (Radıyallâhü anhâ)'nın sorusunun manâsı şudur:   Kocamave himayem altındaki yetim .yakınlarıma verdiğim nafaka benim için zekât yerine geçer mi?

'Zeyneb (Radıyallâhü anhâ)'nın baktığı ve akrabası olan ye­timlerin isimlerinin bilinmediği    Kastalâni' den    anlaşılıyor.

İlk hadisteki:fiili "İczâ" masdarından alınma olabilir. Bu takdirde mânâsı "kifayet eder mi" demektir.

Kastalâni "Kocaya ve himayedeki yetimlere zekât" babın­da rivayet olunan Z e y n e b {Radıyallâhü anhâ)'nın hadisi bah­sinde şöyle der:

" E 1 - M â z i r i :    Bu hadisteki sadakayı zekât mânâsına yorum lamak en açık olanıdır. Çünkü   Z e y n e b    (Radıyallâhü  anhâ) verdiği nafakanın sadaka için kifayet edip etmediğini sormuştur. Ki­fayet durumu vacip olan sadaka hususunda düşünülür, demiştir.

B u h â r i' nin bu hadîsi rivayet ettiği bâb için kullandığı ifâde de bu yoruma delâlet eder. Lâkin M a z i r i' nin : 'Kifayet ke­limesi ancak vacip olan sadakada kullanılır' sözünden maksadı ki­fayet kelimesinin bundan başka mânâda kullanılmaması ise, bu sö­zü kabule şayan değildir. Çünkü usul âlimleri bu meselede ihtilâf et mislerdir. Onlardan bir cemâat: "İczâ - Kifayet etmek" kelimesi vacip ve mendupiar hakkında kullanılır, demiştir. Diğer bit bu kelimenin vaciplere mahsus olup mendup İçin kullanılmasının ge­rektiğini söylemiştir. Mâziri, Karafî ve Asfahâni ikinci grubun görüşünü desteklemişlerdir. S ü b k i ise bu görü­şü benimsemiyerek fıkıhçıların ifâdeleri farz gibi mendub ibâdetlerin iczâ (= kifayet etmek) ile vasıflanmasını gerektirir.

Kadı I y â z hadîsteki sadakanın nafile sadaka mânâsına yo­rumlanmasına taraftar çıkmış, Nevevi ise bunun böyle yorum­lanmasının gerektiğini söylemiştir.

Hadisteki sadaka ile nafile sadaka kastedildiğinde "İczâ" masda­rından aiınma mezkûr fiilin mânâsı şöyledir: "Kocama ve yetimle­re harcadığım mal cehennem ateşinden korumak hususunda sadaka yerine kifayet eder mi, onun yerine geçer mi?"

İlk hadîsteki;  fiili "Ceza" mastarından alınma olabilir. Mâ­nâsı : 'Yararlı olur mu'? demektir. Bu ifâde zekât ve nafile sadaka yorumlarının her ikisine de uygundur. Cümlenin mânâsj şöyle olur :

"Kocama ve himâyemdeki akrabam olan yetimlere verdiğim nafaka zekât (veya nafile sadaka) yerine benim için bir yarar sağlar mı?"

Hadisin : cümlesindeki zamir Z e y n e b (Radıyallâ­hü anhâ) ya veya nafaka kelimesine râcidir. Eğer Zeyneb (Ra­dıyallâhü anhâ) bir aracı yolu ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e soru sordurmuş ise, cümledeki zamir Zeyneb (Radı­yallâhü anhâ)'ya râci olur ve mânâsı şudur: «Zeyneb'e iki ecir var­dır...» Buhar î' deki bir rivayette Zeyneb (Radıyallâhü anhâ)'in Biiâl-i Habeşi (Radıyallâhü anh) vasıtası ile bu soruyu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e sorduğu belirtil­miştir.

Şayet Zeyneb (Radıyallâhü anhâ) bizzat ve huzur-i N e-b e v i' de soru sormuş ise cümledeki zamiri nafakaya irca etmek gerekir. Yâni zamirle nafaka kastedilmiştir, demek uygun olur. Çün­kü karşılıklı konuşma usûlüne göre mezkûr cümle; jlj>l dü = «Se­nin için iki ecir var...» şeklinde olmalı idi. Vakıa bü usule riâyet zo-runluğu yoktur. Hattâ bâzı hikmetler nedeni ile konuşma şekli de­ğiştirilebilir. Örneğin burada muhatap zamiri yerine gayip zamiri kullanılmış olabilir. Edebî sanatta buna İltifat denilir. Cümlenin ma­nâsı şöyle olur:

"Öyle yapan kadın için iki ecir vardır..."

Zamirin nafakaya raci olduğu takdir edildiğinde cümlenin mânâ­sı şöyle olur:

"O nafakadan dolayı iki ecir vardır..."

Son hadis de râvi Zeyneb (Radıyallâhü anhâVnm el eme­ği ile kocasına ve yetim yeğenlerine baktığını belirtmiştir. Ancak bunu hangi râvinin söylediğine dâir bir kayda rastlamadım.

Hadisler yakınlara yapılan mali yardım ve sadakanın sevabının üstünlüğüne, hem sadaka hem de sıla-ı rahim yâni akrabaya karşı iyi davranma sevabını taşıdığına delâlet eder.[104][104]

İzahı

Buharı   de bu hadîsi rivayet, etmiştir.   Ayrıca bir benzerini

Ebû   Hüreyre    (Radıyallâhü anh)'den merfu olarak rivayet et­miştir.

Hadisten kastedilen mânâ: Dağdan odun toplayıp sırtta taşımak gibi zor bir çalışma yolu ile de olsa el emeği ile geçinmek, halktan dünyalık istemek ve dilencilikle geçinmekten çok şerefli ve iyi oldu­ğudur. Kişi, halktan yardım toplamakla geçimini sağlamaya çalışır­ken, halkın ona yardımda bulunması veya onu reddetmesi, en ağır işte çalışıp el emeği ile geçinmenin, dilencilikle geçinmekten üstün­lüğü açısından farketmez. Yâni halk ona dilediğini verse de verme­se de odunculuk etmek halktan dilemekten üstündür. Çünkü halk ona verdiği takdirde, o minnet altında kalır ve dilencilik zilletine mâ­ruz kalmış olur. Halk ona vermediği takdirde o, yine dilencilik zille­tini yüklenmiş olur, ayrıca kırılır, umduğundan mahrum olarak geri döner. Şu halde halktan yardım dilemek her bakımdan iyi bir şey de­ğildir.

Hadis, alın teri ile ve el emeği ile çalışmanın faziletine işaretle mü'mmleri buna teşvik eder ve dilenciliğin, halktan dünyalık isteme­nin iyi bir şey olmadığını, hattâ dağdan odun sırtlayıp satmakla ge­çinmenin daha üstün olduğunu beyan eder.

îbn-i Abdi'l-Berr'in anlattığına göre Ömer (Ra­dıyallâhü anh)'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Adî ve hakir bir işte çalışmak bile halktan  (dünyalık)  istemekten iyidir"

1837) (Peygamber'in mevlâsı) Sevbân (Radı yalla hu anh)\ien riva­yet edildiğine göre; Resûlullah (SaUallahü Aleyhi ve Seliem) :

—  -Ve kim bir haslet  (sahibi olmak)  için bana garanti verir? Ben ona cennet garantisini veririm» diye sordu. Dedim ki:

—  'Ben. (O haslet sahibi olma garantisi veririm.)' Efendimiz:

—  «Sen, halktın malların)dan hiç bir şey isteme- » buyurdu.

Râvi demiştir ki: Bundan sonra Sevbân (Radıyallâhü anh), bi­nek üstünde iken kamçısı elinden (yere) düşerdi de hiç bir kimseye: Onu bana sunuver, demezdi ve nihayet kendisi İnip onu alırdı."[106][106]

26- Yeterince   Varlıklı   İken   (Halktan   Mal) İsteyenin (Kötü Durumunun Beyânı) Babı

Bu babın başlığında kullanılan "Zahr-ı Gına" terkibini açıklıya-yım. Sonra hadîslerin tercemesine geçeyim.

Gına t Zenginlik ve varlık demektir. Halktan mâli yardım iste­meye mâni olan varlık derecesi ve ölçüsü 1839 nolu hadîsin izahında anlatılacaktır.

Zahr: Arap dilinde, müteaddit mânâlara gelir. Burada galip ve üstün gelmek, demektir.

Zahr-ı Gına: Başa gelebilen hastalık ve benzeri musibetlere kar­şı gerekli maddî ihtiyacı fazlası ile karşılıyabilen varlık, demektir. K a s t a 1 â n î' nin    beyânına göre    B a ğ â v i    böyle demiştir,

H a t t â b i : Zahr kelimesi hadislerde ve benzerî ifâdelerde, cümleyi doyurmak ve sö/ü kuvvetlendirmek için, ilâve edilir, de­miştir.

Bu nedenle ben de yukarda görüldüğü gibi 'Zahr-ı Gına' terkibini 'Yeterince varlık' diyo terceme ettim.

1838) Kim Hüreyre (Radıyallûhü anh)\\en rivayet edildiğine göre: Resûlullüh (Saltatlaftii Aleyhi vr Srll-ın) şöyle buyurdu, demiştir :

-Malını çoğaltmak için halktan mallarını isteyen bir kimse şüp­hesiz Cehennemin tutuşmuş ateş parçalarını İstemiş olur. Artık bu­nu azaltsın veya çoğaltsın.-"[108][108]

İzahı

Nesaî, İbn-i Hibbân, Darekutni ve Hâkim de bunu rivayet etmişlerdir. Bu hadîsin aynı metnini, A h m e d, Tirmizi, Ebû Dâvûd, Tahavi, Dârimî ve D â -r e k u t n i merfu' olarak Abdullah bin Amr bin el-Âs (Radıyallâhü anhl'dan rivayet etmişlerdir.

Hadîsin zahirine göre şer'an zengin sayılana veya vücûdunda ça­lışmaya mâni bir sakatlığı bulunmayıp kuvveti yerinde olana sada­ka helâl değildir. Bu hususlardaki âlimlerin görüşlerini el-Menhel yazarı şöyle anlatır:

"Zekât almayı haram kılan zenginlik derecesi hakkında âlimler ihtilâf etmişlerdir.

1. Hanefi âlimlere göre, borcundan ve asıl ihtiyaçlarından fazla olarak, zekâta tâbi malların her hangi birisinden nisaba veya onun değerinde başka bir mala sahip olan bir kimse şer'an zengin sa­yılır, zekât alması haramdır. Din âlimlerinin ihtiyaç duydukla!* ki­tapları ve sanatkârların muhtaç oldukları tezgâhlan havaic-i asliye­den sayılır.

EI-Mirkât sahibinin beyânına göre el-Muhît'te :

'Gmâ (şer'an zengin sayılmak) üç nevidir: Birincisi, zekât öde­meyi gerektiren zenginliktir. Bu da yıl boyunca nisaba mâlik olmak­tır, ikincisi zekât almayı haram kılan ve fıtır sadakası ile kurbanı vacip kılan zenginliktir. Bu ise asıl ihtiyaçtan artan ve nisap değeri­ne ulaşan her hangi bir nevi mala sahip olmaktır. Üçüncüsü halktan mal istemeyi haram edip. istemeden verilen sadakayı kabul etmeyi haram kılmayan zenginliktir. Bu da günlük nafaka ve avret mahal­lini örtecek elbise sahibi olmak zenginliğidir' denilmiştir.

2. Mâli k iier'e   göre, zekât almaya mâni olan zenginlik, kişinin  ve üzerine nafakası vacip olanların  bir yıllık ihtiyaçlarını karşılayacak mala sahip olmak veya bu ihtiyaçlara yetecek meblâ­ğı çalışmakla kazanmaktır. Şu halde,  yıllık ihtiyaca  yetmeyen  bir veya bir kaç nisaba mâlik adam  ve çalışmakla yıllık  nafakasının ancak bir kısmını kazanabilen bir kimse zekât alabilir.

3. Şâf i I ler'e   göre zekât almaya mâni olan zenginlik, ki­şinin ömür-ü galip sayılan altmış yaşına kadar olan sürece nafakası ve üzerine nafakası farz olanların nafaka yükümlülüğü süresince yetecek miktarda mal sahibi olmasıdır. Bu meblâğa mâlik olmayan bir kimse, çalışmak suretiyle mezkûr nafakayı temin edemiyor ise zekât alabilir.

4. A h m e d ' den bu hususta iki rivayet vardır. Bir rivayete göre, zekât almaya mâni olan zenginlik, ihtiyaç fazlası 50 dirhem gümüş, bu değerde altın veya akar, ticâret malı, maaş, kira gibi dai­mî bir gelir ile yıllık nafakayı karşılayan varlık veya el emeği ile bunu temin etmektir. Şu halde, yıllık ihtiyacı karşılayamayan fcfir veya daha fazla nisab sahibi olmak zekât almaya mâni değildir. Sevrî, Nahaî, İbn-i Mübarek ve İshak'ın kavli de böyledir.

A h m e d' den yapılan ikinci rivayete göre zekât almaya rnâni zenginlik, yıllık ihtiyacı karşılayan bir geçim vasıtasıdır. Şu halde, muhtaç olmayan bir kimsenin hiç malı olmasa bile zekât alamaz. Muhtaç adam, nisab tutarında malı olsa bile zekât alabilir.[110][110]

Sadaka İstemek

El-Menhe) yazan yukardaki bilgileri verdikten sonra sözüne de­vamla şöyle der:

"Sadaka istemek haram, mekruh, mubah, vacip ve mendup hü­kümlerini alabilir. Şöyle ki: Zekât ve başka sadakaya muhtaç olma­dığı halde halktan mâli yardım istemek haramdır. Keza kendisini ol­duğundan fazla fakir göstererek yardım dilemek haramdır. Muhtaç iken İsrarla yardım dilemek mekruhtur. Çalışmaktan âciz olup muh­taç olan kimsenin israrsız yardım dilemesi mubahtır. Açlıktan ölüm tehlikesiyle karşılaşan fakirin yardım dilemesi vaciptir. Kimseden yardım dilemeye tenezzül etmeyen fakir için başkaları tarafından halktan yardım istemek mendupdur.[112][112]

Zekâttan Bir Muhtaca Ne Kadar Verilebilir?

1. Ebü   Hanîfe'ye   göre bir kişiye verilecek miktar nisap­tan az olmalıdır. Ancak kişi borçlu olup kendisine verilecek zekât­tan borcunu ödedikten sonra elinde kalan miktar nisabtan az ise veya çocukları çok olup verilecek zekât aile fertlerine bölündüğün­de beher kişi başına düşen pay nisaba ulaşmazsa o kişiye nisabtan fazla zekât verilebilir.

2. Mâlik   ve   Ahmed'e   göre bir muhtaca onun yıllık ihtiyacını karşılayacak miktar zekât verilebilir.

3. Ş â f i î' ye   göre bir muhtaca 60 yaşına kadar ihtiyacına yetecek miktar verilebilir. Ancak kuvvetli ve vücutça sakatlığı ol­mayıp çalışarak nafakasını temin edebilen fakir bu hükümden müs­tesnadır.

4. S e v r i' ye   göre bir kişiye 50 dirhem gümüşten fazla veri­lemez.   A h m e d ' den   olan bir rivayet de böyledir."

1840) Abdullah bin Mes'ud (Radryallâhü ûw/rj'den rivayet edildiğine göre. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

—  «Gına verip geçindirecek malı varken halktan isteyen kimse­nin dilencilikle aldığı şey kıyamet günü onun yüzünde yara, bere ola­rak gelir. Ashab-ı Kiram tarafından:

—  Yâ Resülallah! (Halktan istemeye mâni) ne kadar mal insana gına verir? diye soruldu. Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

—  «Elli dirhem gümüş veya- bunun değerinde altın.» diye cevâp buyurdu.

(Râvi Yahya demiştir ki:) Bir adam (Râvi) Süfyân'a: Şu'be, Ha-fcîm bin Cübeyr'den hadîs rivayet etmez, demiş, Süfyân'da: Bu ha­dîsi bize Muhammed bin Abdirrahman bin Yezîd'den (Hakîm'den başka) Zübeyd  (de) rivayet etmiş, demiştir."[114][114]

27-  (Zengin Olduğu Halde) Zekât Alması Helal  Olanların  (Beyânı)   Bâbî

1841) Ebû Saîcl-i Hudri (Radtyallâhü ««A/den rivayet edildiğine gÖ-re; Resûluİlah (Sallallahü Alcyhiı vr Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

- (Şu) beş kişi müstesna, zekât almak hiç bir zengine helâl değil­dir: Zekât âmili ( memuru), Allah yolundaki mücâhid, zekât malını kendi malı ile satın alan zengin, fakirin, kendisine verilmiş olan sa­dakayı hediye ettiği zengin ve (Müslümanların arasını bulmak yo­lunda)  borçlanan (zengin).»"[116][116] ikinci delil:  «Zekât hiç bir zengine helâl değildir.» hadisidir.[118][118]

Hadîsin Fıkıh Yönü

1. Hadîste anılan beş kişi hâriç farz olan sadaka hiç bir zengin için helâl değildir. Bu hususta icma vardır. Bir adam bu beş kişinin dışında kalan bir zengine zenginliğini bildiği halde zekât verirse ver­diği zekât geçerli değildir. Bu hususta âlimler müttefiktir. Eğer onun fakir olduğuna, inanıp zekât verdikten sonra zengin olduğunu an­larsa Ebû Hanîfe, Muhammed, el-Hasan ve seç­kin kavline göre A h m e d : Verilen zekât geçerlidir, demişlerdir. Ebû Yûsuf, Şafii Mâlik ve bir rivayette Ahmed: Geçeni delildir, mal sahibi tekrar zekât çıkarmakla mükelleftir, demişlerdir. Evvelce vermiş olduğu zekâtı zenginliğini gizleyen alıcıdan geri al­ması hususundaki tafsilât için Fıkıh kitaplarına müracaat etmek .ge rekir.

2. Hadis aralan açık olan müslümanların barıştırılmasını teş­vik eder.

3. Müstehakların kabul etmiş oldukları zekât malını satmala­rı ve halkın bu mallan satın almaları caizdir. Çünkü fakirlerin kabu­lü ile bu malın vasfı değişmiş olup artık ona zekât denmez.

4. Fakir, kabul ettiği zekât malını zengin olan eşine, dostuna, konu komşusuna hediye edebilir. Ve bunlar zengin de olsalar faki­rin bu Hediyesini kabul edebilirler.[120][120]

İzahı

Buharı,    Müslim,    Nesai,   Tirmizî   ve   İbn-i Huzeyme   de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Hadisin bâzı kelimelerini açıklıyahm :

Tayyib: Helâl mânâsına kullanılmıştır. Arap dilinde lezzetli, hoş, temiz, iyi ve güzel mânâlarına da gelir.

Yemin: Sağ el demektir. Burada bu mânâ müraddır. Başka mâ­nâları da vardır.

Keff: Avuç içi, el ayası dernektir. El mânâsına da kullanılır.

Feluvv: Sütten kesilmiş tay'a denir. Bu kelime Felve ve Filve de okunabilir. Tay memeden kesildiği zaman önemle bakılıp büyütül-meye muhtaçtır.

Fasile: Deve yavrusudur.

Hadisdeki:   = -Rahman o sadakayı sağ elinealır ve;  — «Rahmân'ın avcunda artar.» cümleleri­nin manâları kastedilmemiştir. Çünkü Allah Teâlâ el, göz, kulak gibi organlardan nezih ve paktır. Kur'an-ı Kerim'de ve hadîslerde bulu­nan bü gibi kelimeler S e 1 e f i y e mezhebi âlimlerine göre Allah Teâlâ'nm sıfatlarıdır. Bunları yorumlamak keyfiyetini anlatmaya gi­rişmek gereksizdir. Bunlara inanıyoruz, keyfiyetini bilmiyoruz, de­nilir.

Diğer Ehl-i Sünnet mezheblerine göre Allah hakkında vâcib olan bu kelimeler yoruma tâbidir. K a s t a 1 â n i' nin nakline göre H a 11 â b î : «Hadîste Allah sadakayı sağ eline alır» buyurulmuş-tur. Burada sağ el tâbirinin hikmeti örfte kıymetli eşyanın sağ el ile alınmasıdır, diyor.

N e v e v i' de Müslim'in şerhinde şöyle der : E 1 - M â z i r î : 'Allah Teâlâ için organların bulunmasının mu­hal olduğunu anlatmıştık. Bu ve benzerî hadîslerde Peygamber (Sal-lallahü Aleyhi ve Sellem)'in bu nevî ifâdeleri kullanmasının sebebi halkın alışkın olduğu ve kolayca anlayabildiği bir tarzda meramı ifâ­de etmektir. Bu ifâde sadakanın Allah katında makbul ve sevabı­nın kat kat arttığını anlatmak içindir', demiştir.

Kadı I y â z da: 'Râzî olunan makbul ve değerli şeyler sağ elle alındığı için sadaka'nın Allah katında makbul olmasından istia­re yolu ile ifâde edilmiştir. Bir kavle göre sağ ile alınması ifâdesi ka­bul ve rızâ anlamında kullanılmıştır. Bir başka kavle göre; Allah'ın elinden ve avcundan maksad; kendisine sadaka verilen fakirin el ve avcudur. Sadaka Allah rızâsı için fakirin eline verildiğinden bu tâ­bir kullanılmıştır.

Sadakanın dağdan büyük oluncaya kadar büyütülmesinden mak­sat; ecrinin büyütülmesi ve sevabının kat kat arttırılmasıdır. Böy­le diyenler vardır. Bu ifâdenin, zahirine göre mânâlandırılması caiz­dir. Yâni verilen sadaka bir hurma kadar küçük bile olsa Allah Teâ­lâ o küçük sadakayı bereketlendirir, büyütür, faziletini arttırır, tâ ki âhiret günü terazide büyük bir ağırlık versin, demiştir.

1843) Adiyy bin Hatim (-i Tâî)[122][122]

İzahı

Buharı ve Müslim de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Hadis sadaka vermeyi teşvik ederek, en küçük sadakanın bile küçüm-senmemesinin gerektiğini ve Cehennem ateşinden korunmaya vesüs olduğunu, her kulun sorguya çekileceğini, Cehennem ateşini görece­ğini ve dünyada iken işlediği iyi veya kötü ameli ile beraber Hâkim-i mutlak olan Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkacağım bildirir.

1844) Selmân bin Âmrr[124][124]

İzahı

Hâkim, Tirmizi, Nesaî, İbn-i Hibbân, İbn i Huzeyme ve Dârimi de bunu rivayet etmişlerdir. Hadis, akrabalara verilen sadakanın, yabancılara verilen sadakadan sevap bakımından üstün olduğuna delâlet eder. Çünkü hem sadaka seva­bını, hem de yakınlarla iyi ilişki kurmak ve şefkat etmek anlamında olan sıla-ı rahim sevabını taşır.

Akrabalara verilen farz ve nafile sadakanın sevabının fazileti ve bu husustaki hükümler 24. bâbta geçen 1834 - 1835 nolu hadîsler bö­lümünde geçmiştir.

[2][2] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/58

[4][4] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/60-61

[6][6] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/61

[8][8] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/63-64

[10][10]Râvi Hâlid bin Eşlem tR.A.) Hz. Ömer iR.A.)'ın azadlısıdır. Abdullah bin Ömer (R.A.J'den rivayet etmiştir. Kendisinden de kardeşi Zeyd bin Eşlem (R.A ) ve Zührî (R.A.) rivayet etmişlerdir. Buhârî ve Müslim onun rivayetlerini almış­lardır.

Hâlid'in babası Eşlem (R.A.) de Ömer (R.A.)'m azadlısıdır. Aynü't-Temr esir-lerlndendir. Ubeyy (R.A.) ve Ömer (R.A.)'den rivayet etmiştir. Kendisinden de oğlu Zeyd bin Eşlem (R.A.) rivayet etmiştir. H. 80 yılı 100 yaşını geçkin iken ve­fat etmiştir. (Hulâsa:  31,99)

[12][12] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/66-68

[14][14] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/68-69

[16][16] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/70

[18][18] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/72-74

[20][20] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/75

[22][22] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/77

[24][24] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/78

[26][26] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/79-80

[28][28] Tuhfetül-Ahvezi'den alınan yukarıdaki izah esnasında verilen misaller be-ntm tarafımdan ilâve edilmiştir, Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/81-83

[30][30] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/84-85

[32][32] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/85-86

[34][34] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/88

[36][36] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/90

[38][38] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/90-94

[40][40] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/95-97

[42][42] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/102-103

[44][44]Süveyd bin Çatala (K.A.)'mn Hâl Tereemesi

Süveyd bin Oafala bin Avsaca bin Âmir Ebû Ümeyye el-Ca'fi el-Kufî'dir. İbn-* Kaani1 onu sahâbîler arasında zikretmiştir. El-Hâfız ise Tehzibü't-Tehzîb'te : Sü-veyd'in Peygamber (S.A.V.)'in beraberinde namaz kıldığı söylenmiş ise de bu söy­lenti sıhhat bulmamıştır. Süveyd, Peygamber (S.A.V.)'in cenazesi defnedildikten hemen sonra Medine'ye varmıştır. Bu kavil daha sıhhatlidir, demiştir.

Süveyd. Ebû Bekir, Ömer, Osman, AH, İbn-i Mes'ııd ve diğer sahâhiler ) R.A. >' den rivayette bulunmuştur. Kendisinden de, îbiahim-i Nahai, Şıı'bî. Seleme bin Kttheyl. İbrahim bin Abdi'1-A'Ia ve bir cemaat rivayet etmiştir, tbn-i Muin ve el-İrli onu sıka saymışlardır. KütÜb-i Sitte sahipleri onun ıi ,'âyetlerini almışlardır. Hic­retin 88 veya 83   yılı vefat ermiştir. (Kİ MmıhH :   cild it. Sah.   175)

[46][46] Zekâta tabi hayvanlarını birleştirenlerin yaptıkları bu birleşmenin Fı­kıh'ta «Hıltü» sayılmasının bir takım şartları vardır. Fıkıh kitaplarına müracaat gerekir.

[48][48] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/110

[50][50] Hanefilem güre bunun erkeği verilebilir

[52][52] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/113-114

[54][54] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/114-116

[56][56] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/117-120

[58][58] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/120-121

[60][60] Hulâsa :  191

[62][62] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/124-125

[64][64] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/126-127

[66][66] Şuayb'ın babası Muhammed'dir. Muhammed'in babası ise Abdullah bin Amr bin el-As'dır. Şuayb, Abdullah'ın ravisidlr.

[68][68] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/129-133

[70][70] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/133-135

[72][72]Attâb ve tbn-i Ravâha (R.A.)'nm Hâl Tercemeleri

Attâb bin Esîd bin Ebi'1-İys bin Ümeyye bin Abd-i Şems Ebû Abdirrahman el-Emevİ el-Mekkî (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'den rivayet etmiş, kendisinden de Atâ' bin Ebi Rabah, Said bin Ebî Akrab ve Saîd bin el-Müseyyeb rivayette bulun muşlardır. Peygamber (S.A.V.) Mekks'yi fethettiği yıl Huneyn savaşma çıktığın­da onu Mekke Valiliğine atamış ve Resûlullah (S.A.V.) vefat edinceye kadar O, bu görevi sürdürmüştür. Ebû Bekir (R.A.)'m hilâfeti süresince de bu görevi sürdür­müş, nihayet Ebû Bekir (R.A.)'ın vefat günü o da vefat etmiştir. Dört sünen sa­hipleri onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (El-Menhel cild 9, sah. 230)

Abdullah bin Ravâha bin Su'Iebe bin Îmrî'il-Kays bin Amr el-Ensârî el-Mah-zumi Ebû Muhammed, ilk müslümanlardandır, Akabe görüşmelerinde bulunan zât­lardandır. Bedir ve ondan sonraki savaşlarda bulunmuş, Bedir zafer müjdesini Medine'ye götüren odur. Hsm câhiliyyet devrinde hem îslâm devrinde kadir ve kıymeti büyük olan bir şahsiyettir. Hicretin 8. yılı Mu'te savaşında şehit edil­miştir.

Peygamber (S.A.V.) Hayber fethini müteakip oradaki hurma bahçelerini yerli yahudilere Musâkat akdiyle verince mahsulü toplama zamanı yaklaştığında mey­venin miktarını tahminen tesbit etmek üzere O'nu gönderirdi. O da gider âdilâna takdir ederdi. (El-Menhel cild 9. sah. 214)

[74][74] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/138-140

[76][76] El-Menhel cild 3, sah. 139

Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/140-142

[78][78] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/143

[80][80] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/145-146

[82][82] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/146-147

[84][84] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/147-149

[86][86] Bir dirhem-i Örfi 3,12 gramdır.

[88][88] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/152-154

[90][90] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/154-157

[92][92] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/158-161

[94][94] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/161-162

[96][96] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/163

[98][98] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/165

[100][100] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/166-167

[102][102] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/167-168

[104][104] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/171-172

[106][106] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/173-174

[108][108] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/175-176

[110][110] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/177

[112][112] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/178

[114][114] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/179-180

[116][116] 1783 nolu hadistir.

[118][118] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/181-184

[120][120] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/185

[122][122] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/185-187

[124][124] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/187-188

[125][125] Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 5/188

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kimler Çevrimiçi

30 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk