Buradasınız: AnasayfaTaberi TefsiriAli İmran Suresi 1

Ali İmran Suresi 1

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 


Âl-i İmran Suresi İkiyüz âyettir ve Medinede nazil olmuştur. "Âl-i İm­ran" "İmran ailesi" demektir. İmran, Hz. Musanın babasının adıdır. Hz. Merye-min babasının adı da İmran´dır.

İmran ailesi, içinden Peygamberlerin çıktığı mübarek bir ailedir. Bu Su­rede İmrandan, Hz. Meryemden, Zekeriyya aleyhisselamdaıı ve Hz. Meryemin Hz. İsayı babasız olarak dünyaya getimıesinden bahsedilmiş ve muhtemelen bu ailenin ismine izafeten bu Sureye "Âl-i İmran" adı verilmiştir.

Bu Surenin ilk seksen küsur âyetinin, Necran Ilıristiyanlanndan bir heye­tin, Medeniye gelişleri sırasında nazil olduğu rivayet edilmektedir. Yemende bulunan Necran Hıristiyanlarından bir heyet Medineye gelmiş, Resulullah (s.a.v.) ile dini konularda görüşmüşler yapmışlar ve Hz. İsa hakkında tanışmak istemişlerdir. Konuşmaların sonunda, kendilerine teklif edilen İslam dinini ka­bul etmemişler fakat İslamın hakimiyetini kabul etmek zorunda kalarak, vere­cekleri Cizyeyi toplamak üzere tayin edilen Ebu Ubeyde b. Cerrah ile birlikte memleketlerine dönmüşlerdir.

Sure-i Celilede, Hıristiyanların, Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkındaki yakı­şıksız isnatları ve sapık inançları reddedilmekte, Hz. İsanın, babasız olarak dün-yay gelişi ve bu olayın, Hz. Âdemin yaratılışında olduğu gibi bir mucize oldu­ğu, Allahın, dilemesi halinde bunlara benzer mucizeleri her zaman yaratabilece­ği ve Allah tealanın, Hz. İsayı kentti katma yükselttiği beyan edilmektedir.

Sure-i Celilede, Yahudi ve Hıristiyanların yani, bütün ehl-i Kitabın, İsla­ma karşı çıkışları, inançları saptırma ve Müslümanları dinlerinde bocalatma gayret ve çalışmaları açıklanmaktadır.

Mekke döneminde Müslümanlar açıkça hakaret ve işkenceye uğruyor, eziyete maruz kalıyorlardı. Ancak Medineye hicret edip orada teşkilatlanarak kuvvet bulmalarından sonra bu dönem kapandı. Fakat İslam düşmanları bu sefer de, Müslümanların inançlarım saptımıak ve zihinlerini bulandırmak için psiko­lojik savaşa başladılar. Özellikle ehl-i Kitap olan Yahudiler ve Hıristiyanlar, İslam dinine saldıraya geçtiler. İşte onların bu menfur çalışmaları Süren Celilede şöyle anlatılmaktadır.

"Kitap ehlinden bircemaat sizi doğru yoldan saptırmak isterler. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar da farkına varmazlar.[1]

"Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü halde Allahın âyetlerini niçin inkâr edi-yorsunuz. [2]

"Ey kitap ehli, için hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsa-nuz [3]

"Kitap ehlinden bir cemaat şöyle dedi: "îman edenlere indirilene günün başlangıcından iman edin, sonunda inkâr edin. Belki dinlerinden dönerler[4]

"Onlardan bir cemaat, kitaptan olmadığı halde, tahrif ettiklerini, kitaptan sahasınız diye kitabı dilleriyle eğip bükerler "Bu, Allah katındandir." derler Halbuki o, Allah katından değildir. Böylece bile bile Ailaha karşı yalan söyler­ler[5]

"De ki; "Ey kitap ehli, niçin imân edeni Allahın yolundan men ediyorsu­nuz Hak olduğuna şahitken o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz Allah yap­tıklarınızdan habersiz değildir. [6]

Kitap ehlinin ve diğer İslam düşmanlarının, Müslümanların inançlarını bozmayı hedef alan çalışmaları karşısında, Müslümanların, hak yolda sebat et­meleri gerektiğini emreden ve Allahın, inananlara yardım edeceğini beyan eden âyetlerde ise şöyle buyurulmaktadır:

"Ey Muhammed, inkâr edenlere de ki: "Yakında mağlup olacaksınız ve toplatılıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir. [7]

"Şüphesiz ki Allah katında din İslamdır. Kitap verilmiş olanlar, araların­daki ihtiras yüzünden, ancak kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim Allahın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, hesabı çok çabuk görendir. [8]

"Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız ha-li müstesnadır. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allan­dır[9]

"Ey iman edenler, Allahtan korkun ve ancak Müslüman olarak Ölün. [10]

"Hep birlikte Allahın ipine sıkmışı sanlın ve sakın ayrılğa düşmeyin. Al­lahın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, birbirinize düşman idiniz. Al­lah, kalblerinizi birbirine ısındırıp kaynaştırdı da, onun nimetiyle kardeşler ol­dunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz. Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size-böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz." [11]

"Onlar, eziyetten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaştıkları za­man arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez. [12]

"Size bir iyilik dokunduğu zaman bu onların kötüsüne gider. Size bir kö­tülük dokununca da buna sevinirler. Eğer sabreder, Allahtan korkarsanız, onla­rın hileleri size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatmıştır. [13]

Surei-i Celilede Uhut savaşına da işaret buyuruluyor. Unut savaşı, başla­ması, cereyan ediş tarzı, sonucu ve bu sebeple inen hükmler ve tavsiyeler ile, ib­ret ve hikmetlerle dolu dehşetli bir olaydır. Bu olaya Surede: "Ey Muhammed, sabahleyin erkenden, ailenin yanından ayrılıp, müminleri savaş yerlerine yerleş­tirdiğini hatırla. Allah, herşeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir. [14] âyet-i Keri-mesiyle işaret ediliyor. Ve daha sonra Bedir savaşı hatırlatılıyor. Orada mümin­lerin, Allah tarafından gördükleri yardım beyan ediliyor.

Bundan sonra Cenab-ı Hakkın yüceliğine işaret eden âyât-ı kevniyyata, kâinat düzenindeki eşsiz âhenge dikkatler çekiliyor ve buyuruluyor ki:

"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır. [15]

"Onlar, ayakta iken, otururken, yanlan üzerine yatarken Allahı zikreder­ler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Ve şöyle derler: "Rabbimiz, sen bunu boşa yaratmadın. Seni teşbih ve tenzih ederiz. Bizi, cehennem ateşinden koru. [16]

Gerçek dinin İslam olduğu büyük hakikati Sure-i Celilede tekrarlanarak

Duyuruluyor ki: "Şüphesiz ki Allah katında din İslamdır. Kitap verilmiş olanlar, sadece aralarındaki ihtiras yüzünden, kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim, allahın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah, hesabı çok ça­buk görendir. [17]

"Eğer seninle mücadele ederlerse de ki: "Ben Allaha yöneldim. Bana tâbi olanlar da. Kendilerine kitap verilenlere ve okur yazarlığı olmayanlara de ki: "İslam oklunuz mu Eğer Müslüman olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüzceviririerse sana düşen sadece tebliğidir. Allah, kullarını çok iyi görür. [18]

Müminlerin, başkalarını dost edinmemeleri hususunda da şöyle buyurulu­yor:

"Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allahtan bekleyeceği hiçbirşey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi kendisinden sakındırır. Sonunda dönüş ancak Allahıdir. [19]

Sure-i Celile, inanç mücadelesi, meydan muharebesi ve benzeri olayları dile getiriyor. Kitap ehli ve diğer İslam düşmanlarının yaptıklarını beyan ederek İslam tarihindeki en hareketli bir dönemi gözler önüne seriyor.

Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla[20]

1- Elif, Lâm, Mim.

Mukatta´a harflerinin açıklaması Bakara suresinin başında geçmiştir. Bu açıklamalar için oraya bakınız. [21]

2- Allah, kendisinden başka ilah olmayan, daima diri olan ve yarat­tıklarını koruyup idare edendir.

Hakkıyla ibadet edilmeye layık olan ancak Allahtır. Ondan başka ibadet edilmeye layık olan hiçbir kimse yoktur. Çünkü Allah, rabhkta ve Hanlıkta tek­tir. O, devamlı diri olan, ölmeyen ve yok olmayandır. O, yarattıklarını koruyup nzıklandırarak onları sevk ve idare edendir.

Allah teaîa bu sure-i celileye kendisinin dışındaki varlıklarda Hanlık vasfının bulunmadığını, Hanlığın sadece kendisine ait olduğunu beyan ederek başlamıştır. Böylece Hz. İsanın Allah veya Allahın oğlu olduğunu zanneden Hristiyanlara cevap vermiştir.

Necran Hristiyanları tarafından gönderilen bir heyet Peygamber efendi­mizle tartışmış ve Hz. İsanın Allah veya Allahın oğlu olduğunu yahut da üç ila­hın üçüncüsü olduğunu iddia etmişlerdir. Peygamber efendimiz onlara hak dini tebliğ etmiş, Hz. İsanın da kendileri gibi insan ve Allahın Peygamberi olduğunu söylemiştir. İşte bu surenin bu âyeti de Hristiyanların bu bâtıl iddialarını redde­derek Allahın tek bir ilah olduğunu, ondan başka hiçbir Halım bulunmadığın be­yan etmiştir.

Muhammed b. Cafer b. Zübeyr, Resulullaha gelen Hristiyan Necranlıla-rın heyetini şöyle anlatmaktadır: Necranhların heyeti altmış binekli olarak Re-sulullaha geldi. İçlerinden on dördü ileri gelenleriydi. Bu on döıt kişiden üçü de onların reisleri durumunda idi. Bunlar, Abdülmesih, Eyhem ve Ebu Harise b. Alkame isimli şahıslardı. Abdülmesih, toplumun emiri, fikri önderi, danışmanı ve görüşünden aynlınmayan kişisiydi Bu kişi, "Âkıb" diye vasıflandırılıyordu.

Eyhem, toplumun kendisine sığındığı, kervan reisliği yapan, dini toplan­tıları yöneten kişiydi. Bu de "Seyyid" diye vasıflandırılmıştı.

Ebu Harise b. Alkame ise toplumun Piskoposu, en bilgini, imamı ve okullarının yöneticisi idi.

Ebu Harise, bunların içinde yüksek mertebeler almış, kitaplarını okumuş ve dinlerinde iyi bir bilgi edinmişti. Öyle ki Hristiyan olan Rum Kralları ona iti­bar etmişler, maddi destekte bulunmuşlar, hizmetçiler tahsis etmişler, kiliseler yapmışlar ve ona bol bol ikramlarda bulunmuşlardır. Zira bu Krallara, Ebu Ha-risenin ilmi ve dinde ictihad derecesine vardığı haberi ulaşmıştı. Muhammed b. Cafer diyor ki: "Bu heyet Medinede Resulullaha geldi. Resulullah ikindi nama­zım kılarken Mecscid-i Nebevide onun yanına girdiler. Üzerlerinde Yemen elbi­seleri bulunuyordu. Onlar, Ebu Harise, b. Kâ´b kabilesinin elbiselerini ve örtüle­rini giyinmişlerdi. Onları gören Resulullahın s ah abi I erinden bir kısmı "Biz bun­lar gibi bir heyet görmedik" demişlerdi. Onların namaz vakitleri gelince Resu­lullahın Mescidinde namaz kılmaya başladılar. Resulullah sahabilerine: "Bıra­kın namazlarını kılsınlar." dedi. Onlar doğuya yönelerek namazlarını kıldılar. Onların yöneticileri durumunda olan on dört kişiydi ve isilmeleri şöyleydi: Ken­disine "Âkıb" ünvam verilen Abdulmesih, "Seyyid" unvanı verilen Eyhem, Ebu Harise b. Alkame Evs, Haris, Zeyd, Kays, Yezid, Nebih, Huveylid b. Anır, Ha-lid, Abdullah ve Yuhanna." Bunlar altmış kişiyle birlikte gelmişlerdi. Resulul­lah bunlardan Ebu Harise b. Alkame, Abdullah el-Âkıb ve Eyhem es-Seyyid ile konuştu. Eyhem, Kralın mezhebindeydi. Bazıları, Hz. İsanın Allah okluğunu, bazıları, Allanın oğlu olduğunu, bazıları da onun, üç ilahtan üçüncsü olduğunu söylüyordu.

Bu heyette bulunan iki papaz Resulullah ile konuşunca Resulullah onlara "Müslüman olun." dedi. Onlar da "Biz Müslüman olmuşuz" dediler. ResuluUiüı tekrara onlara; "Sizler Müslüman olmadınız. O halde şimdi mü si uman olun." dedi. Onlar: "Biz, sen Müslüman olmadan önce Müslüman olduk" dediler. Re­sulullah da: "Yalan söylüyorsunuz. Sizin Aziz ve Celil olan Alaha çocuk isnad etmeniz, Haça ibadet etmeniz ve domuz eti yemeniz, Müslüman olmanıza engel oluyor." dedi. Onlar: "O halde ey Muhammed, İsanın babası kim " diye sordu­lar. Resulullah da onlara cevap veımeyip bir müddet sustu, tşte bu sırada Allah teala, Hristiyanlann ihtilafa düştükleri bu konu hakkında, Âl-i İmran suresinin başından seksen küsur âyeti indirdi ve buyurdu ki: "Allah, kendisinden başka ilah olmayan, daima diri olan ve yarattıklarını koruyup idare edendir." Allah te­ala bu sureye, kendisini Hri s ti yani arın iftiralarından arındırarak başladı. Bir ol­duğunu, yarattıklarından herhangi bir ortağı olmadığını beyan etti. Böylece Hristiyalarm uydurdukları inkarcılığı, ona denk ve emsaller isnad etmeyi red­detti ve onların, sapıklık içinde bulunduklarını beyan etti.

Reb´i b. Enes de Necran heyetinin konuşmalarından şunları rivayet etmiş­tir. "Bu Hristiyanlar Resulullaha geldiler. Meryemoğlu İsa hakkında onunla tar­tıştılar. Resulullaha: "İsanın babası kim " diye sordular ve eşi ve çocuğa olmayan Allah tealaya karşı yalan sözler söylediler. Ve iftiralarda bulundular. Bunun üzerine Resulullah onlara: "Sizler bilmiyor musunuz ki her çocuk babasına ben­zer " diye sordu. Onlar da "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rabbimizin, ölmeyen, devamlı hayatta kalan olduğunu, İs an in ise sonunda ölüp gideceğini bilmiyor musunuz " dedi. onlarda "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rab­bimizin her şeyi sevk ve idare eden olduğunu, onları koruyup rızıklandirdığım bilmiyor musunuz " dedi. Onlar da: "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah da: "Sizce İsa bunlardan herhangi birine malik midir " diye sordu. Onlar da: "Ha­yır" dediler. Resulullah: "Aziz ve Celil olan Allaha, yerde ve gökte herhangi bir şeyin gizli kalmadım bilmiyor musunuz " dedi. Onlar da "Evet biliyoruz." dedi­ler. Resulullah: "İsa, Allahm bildirdiği dışında, yerde ve göklerde olanlar hak­kında bir şey bilinni " dedi. Onlar da "Hayır" dediler. Resulullah: "Rabbimiz, İsayi ana rahminde dilediği gibi şekillendirdi siz bunu biliyor musunuz " dedi. Onlarda "Evet biliyoruz." dediler. Resulullah: "Rabbimizin yemek yemediğini, su içmediğini, bizim gibi bir takım beşeri ihtiyaçlarının olmadığını bilmiyor musunuz "dedi. Onlar da "Evet" biliyoruz." dediler. Resulullah: "Annesi İsaya, diğer kadınların hamile olması gibi hamile olmadı mı Diğer kadınların çocuk doğurmaları gibi onu doğurmadı mı İsa da diğer çocukların beslendiği gibi beslenmedi mi İsa yemek yeyip su içmiyor muydu Ve benzeri ihtiyaçlarını görmüyor muydu " diye sordu. Onlar da: "Evet öyleydi." dediler. Resulullah da: "Böyle olan bir insan nasıl olur da sizin dediğiniz gibi olabilir " dedi. Onlar, bu konuşmalardan sonra gerçeği anladılar. Fakat inkârlarında ısrar ettiler. İşte bunun üzerine Allah teala, ÂI-i İmran suresinin baş tarafındaki âyetleri indirdi.

Âyet-i kerimede, Allah teala kendisini "Daima diri olan" diye tercüme edilen sıfatıyla sıfatlandırmiştır. Müfessirler bu sıfata şu şekillerde izah etmişlerdir:

a- Muhammed b. Cafer ve Reb´ b. Enes göre Allah teala, bu sıfatla kendi­sinin devamlı baki olduğunu zikretmiş, ölümün, yaratıkları için geçerli olduğu halde kendisinde bulunmayacağını belirtmiş, böylece Necran heyetine, ölümlü olan insanın hiçbir zaman ilah olamayacağını bildirmiştir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre Allah teala bu sıfatla kendisini dilediği her şeyi sevk ve idare etmeye gücü yetmekle ve dilediği her hangi bir şeyin, kendisi için imkânsız olmayacağı ile sıfatlandırmak istemiş ve kendisinin, her­hangi bir şeyi sevk ve idareye gücü yetmeyen putlar gibi olmadığını bildirmek istemiştir.

c- Başka bir kısım âlimlere göre, Allah teala bu sıfatla, kendisinin ezeli ve ebedi olan bir hayata sahip olduğunu belirtmek ve "Hayat" sıfatıyla sıfatlan­dığını bildirmek istemiştir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.

Yine âyet-i kerimede, Allah teala kendisini "Yarattıklarını koruyup idare eden" diye tercüme edilen sıfatıyla sıfatlandırmıştir.

Hz. Ömer ve Abdullah b. Mes´ud bu kelimeyi şeklinde, Alka-me-b. Kys ise şeklinde okumuştur. Taberi, birinci kıraatin çok yay­gın olması sebebiyle onu tercih etmiştir.

Müfessirler, bu sıfatın mânâsını iki şekilde izah etmişlerdir..

a- Mücahid ve Reb´i b. Enese göre mânâsı her şeyi koru­yarak, her varlığı rızıklandirarak dilediği şekilde bozma, değiştirme, artırma ve eksiltme yapmak suretiyle evirip çevirerek sevk ve idare edendir.

b- Muhammed b. Cafere göre ise mânâsı, bulunduğu yerde devamlı kalan ve ayrılmayan demektir. Yani, Allah teala, yaratıkları gibi bir yerden ayrılıp diğer yere gitmez. Değişmez, olduğu gibi ebediyyen devam eder. Halbuki Neeran heyetinin, kendsine Hanlık insad ettikleri Meryemoğlu İsa böy­le bir sıfata asla sahip değildir.

Taberi birinci görüşü tercih etmiş ve kelimesinin mânâsının, "Her şeyi nzi ki andırarak, savunarak, besleyerek ve kudreti dahilinde evirip çe­virerek sevk ve idare eden" demek olduğunu söylemiştir. Zira Araplar bu keli­meyi bu mânâda kulanmıslardır. Hz. Ömerin bu kelimeyi şeklinde okumasının sebebinin ise Hicazlıların şivesinden kaynaklandığını ve bu şekilde okuyarak başka bir mânâ kasetmediğini söylemiştir. [22]

3-4 Ey Muhammed, Allah, sana geçmiş kitapları tasdik eden hak bir kitap indirdi. İnsanlara doğru yolu göstermek için daha önce de Tevrat ve İncili indirmişti. Şimdi ise hak ile bâtılı ayıran (Kur´anı) indirdi. Şüphesiz ki Allanın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, her şeye galiptir, hak edenlerin cezasını verendir.

Ey Muhammed, rabbin sana, Tevrat ve İncile tâbi olanların ihtilaf ettikle­ri hususlarda, hakkı ortaya koyan bu kitabı indirdi. Bu k itap, Allah tarafından, önceki Peygamberlere indirilen kitapları tasdik eden bir kitaptır. Rabbin bu ki­taptan önce, insanlara Allahın birliğini ve dininin hükümlerini açıklamak için Musaya Tevratı, İsaya da İncili indirmiştir. Şimdi ise İsa hakkında ve diğer hu­suslarda hak ile bâtılı ayırdeden ve akılları tatmin edici kesin bir delil olan kur´aru indirdi. Şüphesiz ki Allahın âyetlerini, ilahhğım ve birliğini gösteren de­lilleri inkâr eden, İsayi ilah ve rab kabul eden kâfirlere, kıyamet gününde şiddet­li bir azap vardır. Allah, hükümranlığında her şeye galiptir. Azab etmeyi diledi­ği zaman, yapacağı azabı önleyecek hiçbir kimse yoktur. Allah, hak edenlerin cezasını verendir. Âyetlerini ve diğer delillerini inkâr edenlerden intikam alan­dır.

Bu âyet-i kerime, gerçek açıklandıktan sonra ona karşı inat edenler ve delillerle ispat edildikten sonra doğru yoldan ayrılanlar için bir ikaz ve tehdittir.

Ayet-i kerimede zikredilen ve "Hak ile bâtıl ayırdeden" diye tercüme edi­len kelimesi, Muhammed b. Cafer b. Zübeyr tarafından Hz. İsa hak­kında ileri sürülen iddialar hususunda hakkı bâtıldan ayıran şeklinde izah edil­miş Katade ve Reb´ b. Enes tarafından ise "îslamın bütün hükümleriyle hakkı bâtıldan ayıran" diye izah edilmiştir. Bunlara göre burada Kur´an-ı Kerimin sıfatıdır. Allah tela Kur´anı Hz. Muhammed (s.a.v.) e indirerek hak ile bâtılın arasını ayırmıştır. Kuranla nelerin helal nelerin haram olduğunu açıkla­mış, ceza hükümlerini beyan etmiş, farzları emretmiş, kendisine itaat edilmesini istemiş ve kendisine isyan edilmesini yasaklamıştır. İşte bu yolla Kur´an hak ile batılı birbirinden ayırmıştır.

Taberi buradaki kelimesinin, Resulullah ile Hz. İsa hakkın­da tartışan Hristiyanlann arasını ayırdeden mânâsına yorumlanmasının daha ev­la olduğunu söylemiştir. Zira bundan önceki âyette Allah teala Hz. Muhammed (s.a.v.) e kitabı indirdiğini beyan ederek Kur´anı indirdiğini zikretmiştir. Burada zikredilen nida Kur´an mânâsına almak faydasız bir tekrar olur ki, bu ilahi kelamda bulunmaması gereken bir şeydir[23]

5- Şüphesiz ki yerde ve gökte hiçbir şey Allaha gizli değildir.

Şüphesiz ki yerde ve gökte bulunan herhangi bir şey Allaha gizli değildir. O halde Meryemoğlu İsa hakkında tartışan şu Hristiyanlann durumu hiç ona gizli kalır mı Elbette ki Allah onların bu hallerini çok iyi bilmektedir. Ve âhirette bu sapıklıklarının cezasını verecektir. [24]

6- Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren o´dur. Ondan başka ilah yoktur. O herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

O sizlere, annelerinizin kamında erkek, dişi, beyaz, siyah, kırmızı gibi di­lediği şekilleri ve renkleri verendir. İsayi da annesinin karnında şekillendiren o´dur. O halde bu durumda olan İsa nasd ilah olabilir Allahtan başka ilah yok­tur. Hakkıyla ibadet edilmeye layık olan ancak o´dur. O, her şeye galiptir, emir­lerinde ve yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Abdullah, b. Abbas, Abdullah b. Mes´ud ve diğer sahabilerin, bu âyetin izahında şunları söyledikleri rivayet edilmiştir: "Nutfe ana rahmine ulaştıktan sonra vücutta kırk gün dolaşır. Sonra kırk gün kan pıhtısı olarak kalır. Sonra kırk gün bir et parçası olarak kalır. Şekkillenme durumuna gelince Allah ona şeklini verecek bir melek gönderir. Melek iki parmağının arasında toprak getirir onu et parçasına karıştırır, yoğurur sonra ona, emrolunduğu gibi şekil verir ve: "Bu erkek mi olacak dişi mi Cennetlik mi olacak Cehennemlik mî Rızkı ne­dir, ömrü nedir Eserleri ne olacaktır Başına ne gibi musibetler gelecektir di­ye sorar. Allah teala emreder melek te yazar. Kişi Ölünce vücudu, o toprağın alındığı yere defnedilir. [25]

7- Sana kitabı indiren o´dur. Onun (kitabın) bir kısım âyetleri muh­kemdir, (mânâsı açıktır) Bu âyetler kitabın anasıdır. (esasıdır) Diğer bir kı­sım âyetleri de müteşabihtir (anlaşılması güçtür) Kalblcrindc eğrilik bulu­nanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle, müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik hepsi rabbimiz kalından­dır." derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür.

Ey Muhammed, Kur´anı sana indiren Allahtır. O kur´anın bir kısım âyetleri açıktır, üzerinde başka türlü yorum yapılamaz. Bu âyetler, vaad tehdit, sevap, ceza, helal, haram, öğüt ve ibretleri açık bir şekilde anlatmaktadır. Bu

âyetler, dinin temeli olan kitabın esasıdır. Bunlar, farzları, cezaları, hükümleri ve bütün zaruri olan husustan kapsamaktadır. Kur´anın diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kelimeleri birbirine benzemekte fakat mânâları değişiktir. Kalblerinde haktan ayrılma, doğrudan sapma eğilimi bulu­nanlar bu müteşabih âyetlere uyarlar. Bunların gayesi karışıklık meydana getir­mek, fitne çıkannak ve Allanın, muhkem âyetlerle açıkladığı doğru izahı bıra­kıp âyetleri, kendi arzu ve istelerine göre yorumlamaktır. Halbuki bu müteşabih âyetlerin mânâlarını yalnızca Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olan sağlam bilgili âlimler ise şöyle derler: "Biz, müteşabih âyetlerin izahım bilmesek te muhkem ve müteşabih olan bütün âyetlerin rabbimiz katından geldiğine kesinlikle iman ederiz." Allanın kitabındaki müteşabih âyetler hakkında herhangi bir şey söyle­mekten çekinen ve bunlardan öğüt alanlar ancak akıl sahibi olan kimseledir.

Müfessirler, bu âyet-i kerimede bir kısım âyetlerin sıfatı olarak zikredi­len "Muhkem" kelimesinden ve diğer bir kısım âyetlerin sıfatı olarak zikredilen "Müteşabih" kelimelerinden neyin kastedildiği huşunda çeşitli görüşler zikret­mişlerdir:

a- Abdulla b. Abbas, Abdullah b. Mes´ud, Katade, Rebi´ b. Enes ve Deh-hakka göre "Muhkem" demek, hükümleri sabit olan, kendileriyle amel edilen veya nesheclici olan âyetler demektir. "Müteşabih" demek ise "Hükümleri nes-hedilmış olan ve kendileriyle amel edilmesi kaldırılan âyetlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Muhkem olan âyetler, neshedici olan, helali ve haramı belirten, cezalan ve farzları beyan eden, bu itibarla, iman edilen ve hükümleriyle amel edilen âyetlerdir. Müteşabih âyetler ise hükümleri kaldırılan, sonra zikredilmesi icabederken önce zikredilen, Önce zikredilmesi gerekirken sonra zikredilen, misal olarak verilen, yemin ola­rak zikredilen âyetlerdir. Bunlara iman edilir fakat amel edilmez.

b- Mücahide göre muhkem olan âyetler, Allahın, içlerinde helal ve haram hükümlerini kesin olarak zikrettiği âyetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise, lafız-lan farklı olduğu halde mânâları birbirine benzeyen âyetlerdir. Bu itibarla, bun­ların ifade ettikleri hükümler birbirine karıştırılırlar. Şu âyet-i kerimeler, bu gibi âyetleri heva ve heveslerine göre te´vil edenlere işaret etmektedir. "Şüphesiz ki Allah, sivrisineği ve ondan daha üstününü misal vennekten çekinmez. İman edenler onun rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise: Allah bu misalle ne kastetti " derler. Allah bu misalle bir çoklarını saptınr, birçokları­nı da doğru yola iletir, Allah bununla, sadece yoldan çıkanları saptırır. [26]Al­lah hidayete erdirmek isterse onun gönlünü "İslama" açar. Kimi de saptırmak is­terse, sanki gö´ğe yükseliyormuş gibi gönlünü dar ve sıkıntılı kılar. İşte böylece

Allah, iman etmeyenlerin üzerine azap yağdırır, [27]Şu âyet ise bu gibi âyetlere iman edip teslimiyet gösteren kimseleri tasvir etmektedir. "Doğru yolu bulanla­ra gelince, Allah onların hidayetini artırır ve onlara "Takva" bahşeder. [28]

c- Muhammed b. Cafer b. Zübeyr´e göre ise, buradaki muhkem âyetlerden maksat, sadece bir mânâya tevili mümkün olan âyetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise birden çok mânâya te´vil edilmeleri mümkün olan âyetlerdir. Bu hususta Muhammed b. Caferin şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Muhkem âyeter, içlerinde Allahın kesin delilleri bulunan, mümin kullan günahlardan ko­ruyan, karşı çıkanları ve bâtılı mahkum eden âyetlerdir. Bunları konuldukları mânâlardan çıkarmak veya tahrif etmek kabil değildir. Müteşabih olan âyetler ise, çeşitli yönlere te´vil edilebilen, sapıkların, sapıklığa çekebilecekleri âyetlerdir. Allah kullarını, bir kısım helal ve haramlarla imtihan ettiği gibi bu âyetlerle de imtihan etmiştir. Bu âyetler, bâtıl te´villerle te´vil edilmemeli ve ge­çek mhanâl arından saptı nlmamalıdırl ar.

d- İbn-i Zeyde göre ise muhkem olan âyetler, geçmiş ümmetlerin ve onla­ra gönderilen Peygamberlerin kıssaalanm başka türlü anlaşılmaya imkan ver-meycek şekilde, açık, ve detaylı olarak beyan eden hayetlerdir. Müteşabih olan âyetler ise, geçmiş ümmetlerin ve onlara gönderilen Peygamberlerin kıssalarını, çeşitli surelerde, birbirine benzeyen şekillerde anlatan âyetlerdir. Mesela, bir kıssa, lafızları aynı, mânâları farklı şekilde anlatılmış bir kıssa da lafızları farklı mânâları aynı şekilde anlatılmış olur.

Bu hususta îbn-i Vehb diyor ki: "İbn-i Zeyd, Hûd suresinin baş tarafı olan "Elif, Lâm, Râ" "Bu Kur´an, hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haber­dar olan Allah tarafından, âyetleri muhkem kılınmış ve sonra geniş olarak açık-İanmış bir kitaptır. [29]âyetlerini okudu. Sonra şunları söyledi: "Allah tela bu surenin, baştan yirmi dört âyetinde, Resulullahı zikretmiş, ondan sonra gelen yinTfnjört âyette de Hz. Nuhun hadisesini anlatmış ve sonunda şöyle buyurmuş­tur. "Ey Muhammed, sana vahyettiğimiz bu kıssa, gaip haberlerdendir. Bundan önce, sen de, milletin de bunu bilmiyordunuz. Sabret. Şüphesiz ki hayırlı sonuç Allahtan korkanlarındır. [30]Sonra Âd´ı daha sonra Salihi, daha sonra İbrahimi daha sonra Lut´u ve daha sonra da Şuaybi zikretmiştir. İşte bunlar, muhkem ola­rak zikredilen ve detaylı olarak anlatılan kıssalardır. Müteşabih olan kıssa ise Hz. Musanın, bir çok yerde zikredilen kıssasidır. Bu kıssaların hepsi aynı mânâya gelmektedir. Mesela Hz. Nuhun kıssasında geçen müteşabih kelimeler Onları gemiye yükle[31] onları alıp gemiye bindir. [32] Hz. Musanın kıssasında geçen müteşabih kelimelerimi/´ 1 "Elini koynuna sok. [33]"Elini koynuna sok. [34]Bir de ne görsün o bir yılan olmuş. [35]"O hemen, apaçık bir yılan oluverdi[36] İbn-i Zeyd diyor ki: "Sonra Allah, te-ala Hud suresinde Hud´u on üç âyette, Salihi sekiz âyette, İbrahimi sekiz âyette, Lutu sekiz âyette, Şuaybi on üç âyette, Musayi dört âyette zikretmiştir. Böylece Hud suresinin yüz âyetinde Allah teala, Peygamberlerle kavimleri arasında hük­münü beyan etmiş, sonunda şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber, sana anlattığı­mız bu kıssalar, ülkelerin haberlerinden bazılarıdır. Onların bir kısmı hâlâ ayak­tadır. Bir kısmı ise, ekin gibi biçilip gitmiştir. [37] İbn-i Zeyd devamla diyor ki: "Kur´an-ı Kerimin müteşabih âyetleri hakkında, Allahın, imtihan etmeyi ve sap­tırmayı dilediği kimse şöyle der: "Ne oluyor bu meseleye de şöyle olmuyor " "Ne oluyor bu meseleye de böyle olmuyor "

e- Cabir b. Abdullahîan nakledilen diğer bir görüşe göre muhkem âyetler, âlimlerin, tevillerini bilebildikleri, mânâlarını anladıkları ve tefsir edebildikleri âyetlerdir. Müteşabih âyetler ise hiçbir kimsenin bilmeye imkân bulamadığı, bilgileri ancak Allahın nezdinde bulunan âyetlerdir. Mesela: Meryemoğlu İsanın gelme vakti, güneşin doğudan batma zamanı, kıyametin kopma anı ve dünyanın yok olma zamanına işaret eden âyetler bu türdendir. Çünkü bunların vakitlerini Ancak Allah teala bilmektedir. Bu görüşte olan âlimler, mânâları bilinmeyen âyetlere "Müteşabih âyetler" dinelimesinin sebebi olarak şunları zikretmişlerdir. "Allah teala, bazı surelerin başlarında bulunan gibi mukattaa harflere müteşabih âyetler "Birbirine benzeyen âyetler" ismini vermiştir. Zira bu âyetlerin lafızları birbirine benzemekte ve cümlelerin hesa­bında kullanılan Ebced hesabının harflerine mutabık olmaktadırlar. Resululiahın döneminde yaşayan Yahudilerden bir topluluk bu gibi harfleri, Ebced hesabıyla hesaplayarak İsi amin ve Müslümanların ne kadar devam edeceğini, Hz. mııham-medin ve ümmetinin ne zaman ortadan kalkacağını öğrenmeye çalışmışlardır. İşte Allah teala bu gibi insanların hayal ettikleri düşünceleri reddetmiş, onların iddialarını yalanlamış ve onlara bildirmiştir ki: Bu gibi müteşabih harfler aracı­lığı ile bir kısım şeyleri bilmeye çalışmaları boşunadır. Onlar, bu gibi bilgileri ne bu harfler aracılığı ile ne de başka bir yolla bilebilirler. Çünkü bu bilgileri ancak Allah bilir.

Taberi diyor ki: Muhkem ve müteşabih âyetler hakkında zikredilen bu görüşler arasında, muhkem ve müteşabihin te´viline en yakın olan görüş, Cabir b. Abdullahtan nakledilen bu son görüştür. Zira Allah teala, Peygamberi Mu­hammed (s.a.v.) e indirmiş olduğu bütün âyetlerini, ona ve ümmetine bir açıkla­ma ve bütün âlemlere bir yol gösterici olarak indirmiştir. Kur´anın içinde insan­ların muhtaç olmadıkları âyetlerin bulunması veya muhtaç oldukları hakle mânâlarını bilmeye imkânları bulunmayan bir kısım âyetlerin bulunması asla caiz görülemez. Madem ki durum böyledir, o halde Kur´an-ı Kerimde bulunan bütün âyetlere, Allanın kulları muhtaçtırlar. O âyetleri anlamak zorundadırlar. Ancak, bu âyetlerin bazılarını anlamak kolaydır diğer bir kısım âyetler vardır ki onların mânâlarından bir çok yönlerini anlamaya insanların ihtiyaçlan var iken yine o mânâların bazı yönlerini anlamaya insanların ihtiyaçlan yoktur. Mesela şu âyet-i kerime bu kabildendir." "...Rabbinin alâmetlerinden bir kısmının geldi­ği gün, daha önce inanmamış veya imanıyla bir iyilik kazanmamış olan bir nef­se, iman fayda vermeyecektir. [38]Bu âyet-i kerimede. Allanın hangi alâmetleri geldiği zaman kişinin iman etmesinin fayda vermeyeceği beyan edil­memektedir. Kulların, mücerred akıllanyla bunu bilmeye imkânları yoktur. Bu nedenle Resulullah, geldiği takdirde iman etmenin artık fayda vermeyeceği alâmetin, güneşin batıdan doğması alameti olduğunu beyan etmiştir. Burada kulların bilmeye muhtaç oldukları mânâ, tevbenin fayda verdiği vaktin sıfatını bilmeleridir. Resulullah da bunu açıklamıştır. Burada kulların, tevbenin fayda vermeyeceği zamanı, yılı, ayı ve günleriyle sınırlandırılmış olmaya ihtiyaçlan olmadığından Allah teala onlara bu gibi zamanlan bildirmemiş, Resulullah da onlara açıklamamıştır. Zira, bunu bilmeleri onlara ne tlini yönden ne de dünya açısından herhangi bir fayda sağlayacaktır. İşte Allah tealanın, âyetlerin mânâlarından kendi nezdinde saklı tuttuğu ve kullarana öğretmediği mânânalar bu gibi mânâlardır. Yahudiler de, mukattaa harfler ve bu gibi mânâları bilmeye çalıştıklanndan Allah teala, onlara bu gibi mânâları bilemeyeceklerini ve bunla-n ancak kendisinin bildiğini beyan etmiştir. Evet, müteşabih olan âyetler daha önce zikrettiğimiz gibi İsanın inmesini belirten, güneşin batıdan doğmasını bil­diren, kıyametin kopacağını haber veren vb. âyetlerdir. Bunlann ifade ettikleri vakitlerin ne zaman geleceği bilinmemektedir. Bunlann bilgisi ancak Aİlaha ait­tir. Bunlann dışında bulunan bütün âyetler ise muhkemdir. Muhkem âyetler, ya herkesin anlayabileceği şekilde açık ve seçiktirler veya birçok şekilde tefsir edi-lebilcek mahiyettedirler. Bu mânâlan ya bizzat Allah teala açıklamıştır veya Hz. Muhammed, onları ümmetine izah etmiştir. Bu itibarla bunlann mânâlan, üm­metin âlimlerine gizli kalmamıştır. .

Ayet-i kerimede "Muhkem âyetler, kitabın anasıdır (esasıdır)" Duyurul­maktadır. Müfessirler bu ifadeden neyin kastedildiği hakkında iki görüş zikretmislerdir.

a- Bazılarına göre bunlara "Kitabın anasıdır" denmesinin seebi farzların, cezaların ve diğer hükümlerin onların içinde olmasındandır. Zira Araplar, her şeyin ileri gelenini kelimesini ilave ederek ifade ederler. Mesala Mekkeye Merv şehrine Kervanın reisine adım vermişlerdir. İbn-i Zeyde göre ise "Kitabın anası" de­mek "Kitaptaki âyetin her türünü içinde toplayan" demektir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise "Kitabın anası" ifadesinden maksat, surelerin baş taraftandır. Çünkü sureler bu baş taraflanyla tanınırlar. Mesela, Bakara suresi ile tanınır. Âl-i İmran suresi ile tanınır.

Âyet-i kerimede geçen ve "Kalblerdeki eğrilik" diye tercüme edilen kelimesi, Muhammed b. Cafer tarafından "Kalblerinde haktan sap­ma eğilimi bulunanlar" şeklinde, Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes´ud tarafından ise "Kalblerinde şek ve şüphe bulunanlar" şeklinde izah edil­miş, İbn-i Cüreyc de, bunlardan maksadın münafıklar olduğunu söylemiştir.

Âyet-i kerimede "Kalblerinde eğrilik bulunanlar, âyetlerin müteşabih olanlarına uyarlar." buyrulmaktadır. Yani, kalblerinde haktan sapma meyiii bu­lunanlar, âyetlerin lafızları birbirine benzeyen ve mânâlan çeşitli ol ani an n a tabi olup onu çeşitli şekillerde yorumlarlar ki kalblerinde bulunan sapma ve hak yol­dan ayrılma hastalıklarına bir bahane bulsunlar. Onlar, ayetlerin te´villerini bil­mekte güçsüz olan kimselerin kafalarım karıştırsınlar. Böylece kendi sapikhkla-nnı aşılama imkânı bulsunlar.

Abdullah b. Abbas bu ifadeyi şöyle izah etmiştir. Kalblerinde haktan sap­ma eğilimi bulunan insanlar, muhkem olan âyetleri müteşabih olan âyetlere gö­re, müteşabih olan âyetleri de muhkem olan âyetlere göre yorumlamaya çalışır­lar. Böylece insanlann kafalarını kanştın-nak isterler. Allah da onların kafalarını kanştınr.

Muhammed b. Cafer ise âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmiştir: "Kalblerinde haktan sapma duygusu bulunanlar, uydurdukları ve bid´at olarak icadettikleri şeyleri tasdik ettirmek için kitabın âyetlerinden çeşitli şekillerde yorumlanabilecek olanlarına uyarlar ki söylediklerine delil olsun ve ortaya bir şüphe atmış olsunlar.

Süddi de âyetin bu bölümünü şöyle izah etmiştir: Kalblerinde haktan sap­ma duygusu olanlar, neshedilen ve nesheden âyetlere tabi olurlar ve şöyle der­ler: "Niçin nesheden âyet gelinceye kadar, neshedilen âyetle şöyle amel edildi " Sonra o bırakıldı ve nesheden âyetle amel edilmeye başlandı Daha önce gelip te neshedilen âyetle amel etümıektense daha baştan itibaren son gelen âyetle amel edilmiş olsaydı daha iyi olmaz mıydı Buna göre Kur´anın bir yerinde geçen bir âyetle amel eden kimse cehennem azabına uğratılmakla tehdit edilmek­te, başka bir yerde zikredilen bir âyette aynı ameli işleyene herhangi bir ceza vaadedilmemektedir. Bu nasıl olur " derler ve böylece insanları saptırmaya çalı­şırlar.

Müfessirler bu âyette zikredilen ve kalblerinde haktan sapma isteği bu­lunduğu bildirilen kişilerden kimlerin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir:

a- Rebi´ b. Enes, bunların, Resulullaha gelen Necran Hrıstiyanlan olduk­larını söylemiştir. Bu hususta Rebi´nin şunları söylediği rivayet edilmektedir." Necran Hristiyanlarının heyeti Resulullaha gelmiş, onunla tartışmaya girmiş ve şöyle demişlerdir: "Sen, İsamn, Allanın sözü ve ruhu olduğunu zannetmiyor musun ". Resulullah onlara "Evet o öyledir." demiştir. Hristiyanlar da "Senin bu sözün bizim için kâfidir." demişler, işte bunun üzerine Allah teala "Kalble­rinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle Kur´anın, müteşabih olan âyetlerine uyarlar." âyetini indirmiştir. Başka bir âyetinde de buyurmuştur ki: "Allah katında İsamn durumu da Âdemin durumu

gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra da ona "Ol" dedi ve o da Oluver­di[39]

b- Diğer bir kısım âlimlere göre ise, âyetin bu bölümünde zikredilen, sap­ma duygusu taşıyan insanlardan maksat, Yasirb. Ahtab, Huyey b. Ahtab gibi Resulullahın ve ümmetinin ne kadar devam edeceğini gibi mukattaa harflerden çıkannaya çalışan Yahudilerdir. İşte Allah teala bu Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur: "Kalblerinde hidayeten sapma isteği bulunan bu Yahudiler, çeşitli yönlere çekilebilen mukattaa harflerini te´vil etme­ye geriştiler. Bundan maksatları fitne çıkarmak ve heva ve heveslerine göre âyetleri yorumlamaktır."

c- Katade ve Hz. Aişeden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bö­lümünde zikredilen "Kalblerinde sapma duygusu bulunan kişiler "deri, ´maksat, Kur´an-ı Kerimin çeşitli te´villere ihtimali bulunan âyetlerini yanlış bir şekilde yorumlayarak Resulullahın getirdiği dine bid´at sokmak isteyen her insandır. Bu hususta Katadenin şunları söylediği rivayet edilmektedir. Katatle: "Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle Kur´anın müteşabih âyetlerine uyarlar" âyetini okuduktan sonra demiştir ki: "Şa­yet, Haruriye (Harici) fırkası ve Sebeiyye fırkası bu insanlardan sayilmazlarsa başka kimler sayılacaktır Yemin olsun ki, Bedir savaşına katılan, Hudeybiye-de Resulullah ile birlikte Biat-i Rıdvan´ı yapan muhacirlerde ve Ensarda, bilgi edinmek için yeteri kadar haber, öğüt almak isteyen için yeteri kadar öğüt bulunmaktadır. Yeter ki kişi, aklını kullanıp gözünü açsın. Şüphesiz ki Hariciler, Medinede, Samda ve Irakta Resulullahın sahabileri bulunduğu bir zamanda Müslümanlara karşı çıktılar. O gün Resulullahın hanımları da hayattaydı. Valla­hi, sahabilerden ve Resulullahın hanımlarından ne bir erkek ne de bir kadın Ha­ricilere katıldı. Onlar, Haricilerin durumlarını tasvip etmiyorlar ve onlara mey­letmiyorlardı. Bilakis onlar, Resullahın, daha sonra ortaya çıkacak olan bu in­sanları ayıpladığını ve onları sıfatlarıyla tanıttığını anlatıyorlardı. Evet, sahabi-ler, Haricilere kalberiyle buğzediyor, dilleri ile yeriyor onlarla karşılaştıktan za­man elleriyle de sert davranıyorlardı. Yemin olsun ki eğer Haricilerin tutumları, doğru bir yol olsaydı onlar ümmetle birleşirdi. Fakat onların yollan sapıklıktı. Bu nedenle aynlığa düştüler. Evet, herhangi bir husus Allanın gönderdiği hü­kümler dışındaki bir şeyden kaynaklanırsa, o hususta çokça ihtilaf edildiğini gö­rürsün. Hariciler, uzun zamandan beri bu işi istiyorlardı. Onlar bu işte başarılı olabildiler mi Sübbahallah... Bu kavmin sonra gelenleri, daha önce geçmiş olanlardan nasıl oluyor da ibret almıyorlar Şayet onlar hidayet üzere olsaydılar. Allah onlan galip getirir ve başarıya ulaştınrdı, onlara yadım ederdi. Fakat onlar bâtıl üzere olduklan için Allah onlan yalanladı ve ayaklanın kaydırdı. Gördüğü­nüz gibi Hariciler, her başlannı kaldırdıklarında Allah onlann delillerini çürüt­müş, konuştuklarını yalanlamış ve kanlannı akıtmıştır. Batıl düşüncelerini içle­rinde gizlediklerinde de bu düşünceleri kalbelerinde bir yaraya dönüşmüş ve kendileri için bir üzüntü kaynağı olmuştur. Eğer onlar bunu açığa vuracak olur­larsa Allah onların kanlannı akıtmaktadır. Allaha yemin olsun ki onların edin­dikleri din kötü bir dindir, Siz ondan kaçının. Allaha yemin olsun ki Yahudilik bid´attir, Hristiyanlık bid´attır. Sebeilik bid´attır. Bunlar ne Allanın kitabında ne de Peygamberin sünnetinde bulunan şeylerdir.

Bu âyetin izahında Hz. Aişenin de şunlan söylediği rivayet edilmektedir.

Resulullah: "Sana kitabı indiren o´dur. O kitabın bir kısım âyetleri muhkemdir, (mânâsı açıktır) bu âyetler kitabın anasıdir. (esasıdır) Diğer bir kısım âyetleri de müteşabihtir (anlaşılması güçtür) Kalblerinde eğirilik bulunanlar, fit­ne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyar­lar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik. Hepsi rabbimiz katındadır." derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür." âyetini okudu ve sonra şöyle buyurdu: "Ey Aişe, sen, kitabın müteşabih âyetlerine uyanları gördüğün zaman bil ki, işte Aİlahın zikrettiği kimseler onlardır. Siz onlardan kaçmın[40]

Taberi diyor ki: "Ayetin zahiri gösteriyor ki bu âyet, Allah tealanın, Re-sulullaha indirdiği müteşabih âyetlere dayanarak Resulullah ile tartışmaya giri­şen kimseler hakkında inmiştir. Bu tartışma Hz. İsa hakkında veya ResuUillahin ve ümmetinin ömrü hakkındaki tartışmadır. Çünkü "Bunların açıklamasını sade­ce Allah bilir." ifadesi göstermektedir ki, Resulullah ile tartışmaya girişenkim-seler, müteşabih âyetlere dayanarak bilmek istedikleri zamanı (iğrenmeye çalış­mışlardır.

Ayet-i kerimede "Fitne çıkarmak için müteşabih olanlarına uyarlar" buy-rulmaktadır. Burada zikredilen "Fitne"den maksat, "Allaha ortak koşmak"tır. Yani, kalblerinde sapıklık bulunanlar Allaha ortak koşmak istedikleri için mânâları anlaşılamayan müteşabih âyetlere uyarlar." demektir.

Mücahid ve Muhammed b. Cafere göre ise buradaki fitne"den maksat, şüphe sokmak ve insanların kafalarını kanştınnaktır. Yani, kalblerinde sapıklık bulunanlar, Kur´anın, çeşitli mânâlara yorumlamaya müsait bulunan müteşabih âyetlerine tabi olurlar ki, insanların kafalarını karıştırsınlar, böylece kalblerinde bulunan bâtıl düşüncelere bir delil bulabilsinler.

Taberi de bu görüşün daha evla olduğunu beyan etmiştir. Âyetin kinler hakkında indiği hususunda da Özetle şunları söylem iştir: "Her ne kadar bu âyet, yukarıda zikrettiğimiz müşrikler hakkında inmişse de, Kur´anın müteşabih âyetlerini te´vil ederek hak ehline karşı tartışmaya girişen, muhkem âyetleri bı­rakıp müteşabih âyetleri alarak müminlerin kafasını karıştıran, böylece Aİlahın dinine bid´at sokmak isteyen her bid´atçı bu âyetin kapsamına girmektedir. Bu bid´at ister Hristiyanhğa tabi olanlar tarafından ortaya atılmış olsun isterse Ya­hudiliğe tabi olanlar tarafından,ister Mecusiler tarafından ortaya atılmış olsun, isterse Sebeiler tarafından, ister Hariciler tarafından ortaya atılmış olsun isterse kaderi inkâr eden Kaderiyeciler veya Cüheymiîer tarafından. Nitekim Resullah bu hususta:

"Ey Aişe sen, kitabın müteşabih âyetlerine uyanları gördüğün zaman bil ki işte Allahm zikrettiği kimseler onlardır. Siz onlardan kaçının. [41] buyurmuş­tur." Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Fitne kelimesinin izahında, bundan maksadın, şüphe sokmak ve insanların kafasını kanştırak olduğunu söyleyen görüşü tercih edip te bundan maksadın Allaha ortak koşmak olduğunu söyleyen görüşü tercih etmeyişimizin sebebi şudur: Zaten bu âyet-i kerime, müşrikler hakkında inmiştir. Müşriklerin, tekrar müşrikliğe dönmek istemeleri söz konusu değildir. Halbuki onların, müteşabih âyetleri yorumlayarak insanların kalbine bazı şüpheleri sokmaları ve müminlerin kafalarını karıştırmaları, kendilerinden beklenen davranışlardır. Bu itibarla fitneyi bu son anlamda yorumlamak daha evladır.

Âyet-i kerimede "Arzularına göre açıklamak (Te´vil etmek) niyetiyle mü­teşabih olanlara uyarlar." buyrul m aktadır. Müfessirler, müşriklerin, müteşabih âyetleri, hangi şekliyle te´vil ettikleri takdirde heva ve heveslerine göre te´vil et­miş olcaklan hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbasa göre buradaki te´vüden maksat, Yahudilerin Kur´andaki gibi mukattaa harfleri, cümlelerin hesabında kulandan Ebced hesabıyla hesap yaparak Hz. Muhamme-din ve ümetinin ömürünü bilmek istemeleridir. Yani, kıyametin ne zaman kopa­cağını tesbit etmeye çalışmalarıdır.

b- Süddiye göre ise buradaki te´vilden maksat, bir kısım insanların neshe-dici son hükümlerin gelmesinden Önce onların ne zaman geleceklerini bilmeye çalışmalarıdır.

c- Muhammed b. Cafer b. Zübeyre göre ise buradaki te´vilden maksat, Kur´an-ı Kerimin, çeşitli yorumlara müsait olan müteşabih âyetlerini, kalblerin­de sapma bulunanların sapıklıkları doğrultusunda yorumlanılarıdır.

Taberiye göre ise, buradaki te´vilden maksat, Abdullah b. Abbas ve Süd-dinin dediği gibi, müteşabih âyetleri, geleceğe ait vakitleri bilmek için te´vil et­mektir. Zira Allah teala, yapılan bu te´vili, kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini beyan etmiştir. Allah tealadan başkasının bilmeyeceği şeyler ise, daha önce de beyan edildiği gibi, gelecekle ilgili vakit ve olaylardır.

Âyet-i kerimede "Oysa bunların açıklamasını (te´vlini) sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise "Biz bunlara iman ettik, hepsi rabbimiz katından-dır." derler. Buyrulmaktadır. Müfessirler bu ifadeyî iki şekilde izah etmişlerdir.

a- Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas, Urve b. Zübeyr, Ömer b. Abdülaziz ve Malikin bu âyet-i kerimeyi mealde zikredildiği şekilde tefsir ettikleri rivayet edilmektedir. Bunlara göre âyetin mânâsı şöyledir: "Bu müteşabih âyetlerin te´viîini yalnızca Allah bilir. İlimde ileri gidenler bilmezler. Onlar, bu gibi âyetlere iman ettiklerini bildirirler.

b- Yine Abdullah b. Abbas, Mücahid, Rebi´ b. Enes ve Muhammed b. Caferden nakledilen diğer bir görüşe göre âyetin bu bölümünün te´vili şöyledir. "Müteşabih olan âyetlerin te´viîini ancak Allah ve ilimde ileri gitmiş olanlar bi­lir. İlimde ileri gitmiş olanlar, onların te´villerini bilmeleriyle birlikte, "Biz bun­ların hepsinin rabbimizin katından olduğuna iman ettik." derler.

Görüldüğü gibi birinci görüşte olanlar, cümlenin "Bunun te´viîini ancak Allah bilir." ifadesiyle bittiğini "İlimde ileri gidenler" ifadesinin yeni bir cümle olduğunu söylemişlerdir. İkinci görüşte olanlar ise, "Bunun te´viîini ancka Allah bilir." ifadesiyle cümlenin bitmediğini, ilimde ileri gidenlerin de "Allah" lafzına bağlı olan edatla bağlandığını, bu itibarla, müteşabih olan âyetlerin mânâsını hem Allah tealanın hem de ilimde ileri gidenlerin bildiğini söylemişlerdir. Ta-beri birinci görüşü tercih etmiş ve ilimde ileri gidenlerin, müteşabih âyetlerin te´villerini bilmeyeceklerini söylemiştir. Taberi, "Te´vil" kelimesinin Arapçada mânâsının, "Tefsir etmek, baş vurmak, bir şeyin neticesinf almak" mânâlarına geldiğini söylemiş ve buna dair Arap edebiyatından şiir örnekleri göstermiştir.

Âyet-i kerimede geçen ve "İlimde ileri gidenler" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, "Sağlam bilgi elde eden, bilgi-

lerini kuvvetlice ezberleyen ve bilgilerine şek ve şüphe katmayan âlimlerdir." Ebudderda ve Ebu Ümame el-Bâhilî Resulullahtan" sarsılmaz şekilde sağlam olan" kimdir diye sorulduğunu, Resulullahın da: "O, yeminini yerine getiren, lisanı doğruyu söyleyen, kalbi söylediğine göre doğru olan ve karnı iffetli olandır. İşte "İlmi sarsılmaz derecede sağlam olan bu­dur." buyurduğunu söylemişlerdir.

Abdullah b. Abbas, Süddi ve İbn-i Cüreyeden nakledilen bir görüşe göre burada zikredilen âlimlerin "İlimleri sarsılmayan" sıfatıyla sıfatlanmalarının sebebi, onların müteşabih âyetlere "Biz bunlara iman ettik. Hepsi rabbimizin katmdadır." demelerindendir. Yani onlann ilimlerinin sarsıl­maz olması, imanlarının sağlam oluşundandır. [42]

8- Onlar: "Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblcrinıîzi (haktan) kaydırma, bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz kî sen çok bağışta bulunansın, (derler.)

O, ilimde ileri gidenler derler ki: "Ey rabbimiz, bizi hidayete kavuşturup iman etmeye muvaffak kıldıktan sonra, kalblerimizi doğruluktan kaydırma. Kendi katından bizlere rahmet, başarı ve hakta kararlılık bahşet. Şüphesiz ki, sen kullarına nimetini çokça nasibedensin.

Taberi diyor ki: "Allah teala bu âyet-i kerimede sağlam ilim sahibi olanları: "Ey rabbimiz, sen bizim kalblerimizi hidayete erdirdikten sonra haktan saptırma." şeklindeki dualarından dolayı övgüsüne layık gördüğüne göre kaderi inkâr eden bir kısım cahillerin. "Allanın, bazı kullarının kalblerini itaatinden saptırması bir zulümdür." demelerinin açık bir yanlışlık olduğu ortaya çıkmak­tadır. Zira mesele onlann iddia ettikleri gibi olsaydı: "Ey rabbimiz, bizi hidayete kavuşturduktan sonra kalblerimizi haktan saptırma." diyenler övülmez bilakis kınanırdı. Ve ilimde ileri gidenler: "Ey rabbimiz, sen bizim kalblerimizi haktan kaydırma." derlerken, "Ey rabbimiz sen, bize zulmetme, bize haksızlık yapma." demiş olurlardı ki böyle bir duayı ilmi sağlam olanlar değil cahiller yapmış ola­bilir. Çünkü Allah teala kullarına asla zulmetmez, onlara haksız davranmaz. Ni­tekim bunu kullarına bildirerek şöyle buyurmuştur: "... Rabbin, kullarına karşı asla zulmeden değildir. [43]

Kaderi inkâr eden Kaderiyye fırkasının ileri sürdüğü iddia fasit olduğuna göre buradan anlaşılmaktadır ki, Allah tealanın, kullarından bazılarının kalbini itaatinden saptırması onun tarafından bir adalettir. Bu nedenledir ki, kendisin­den, kalblerini saptırmamasını isteyen kullarını övmüştür. Nitekim bu hususta Allah tealanın nezdinde büyük mevkii olan Resulullahın dahi ondan kalbini hakta kararlı kılmasını ve değiştirmemesini istemesi de bu gerçeği göstermekte­dir. Bu hususta Resulullahtan, birbirini destekleyen çeşitli hadisler rivayet edil­miştir.

Şehr b. Havşeb, Ümrnü Selemeden şunları işittiğini rivayet etmiştir.

Ümmü Seleme demiştir ki: "Resulullah (s.a.v.) dualarında çokça "Ey kalbleri çeviren AHahım, sen benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." derdi. Dedim ki "Ey Allanın Resulü, kalbler değişir mi Resullah buyurdu ki: "Evet, Allahın, Âdemoğullarından yarattığı hiçbir beşer yoktur ki onun kalbi Allahın paımakla-nndan iki parmağı arasında bulunmuş olmasın. Eğer Aziz ve Celil olan Allah dilerse o kalbi düzeltir, dilerse kaydırır. Biz, rabbimiz olan Allahtan dileriz ki bizi hidayete kavuşturduktan sonra kalblerimizi haktan kaydırmasın. Yine on­dan dileriz ki bize katından rahmet bahşetsin. Çünkü o, çokça bahşedendir." Ümmü Seleme diyor ki: Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, benim, kendim için yapacağım bir duayı bana öğretmez misin " Resulullah dedi ki: "Evet, öğreti­rim." De ki: "Ey, Peygamber Muhammedin rabbi olan Allahim, sen benim gü­nahlarımı affet, kalbimin öfkesini gider ve sağ kaldığım müddetçe beni saptıran fitnelerden koru. [44]

Diğer bir rivayette Şehr b. Havşeb diyor ki:

"Ümmü Sekmeye dedim ki: "Ey müminlerin annesi, Resulullah senin ya­nında kaldığı zaman onun en çok yaptığı dua neydi " Dedi ki: "Onun en çok yaptığı dua: "Ey kalbleri (halden hale) çeviren Allahım sen kalbimi dinin üzere sabit kıl." duasıydı. Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, "Ey kalbleri çeviren Allahım sen kalbimi dinin üzere sabit kıl." şeklindeki duanı ne çok yapıyorsun " dedi ki: "Ey Ümmü Seleme, hiçbir insan yoktur ki onun kalbi Aziz ve Celil olan Allahın pamuklarından iki parmağı arasında bulunmuş olmasın. O, dilediğini düzeltir dilediğini kaydırır. [45]

Enes, b. Malik diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) "Ey kalbleri çeviren Allahım, sen kalbimi elinin üzere sabit kıl." diyerek çokça dua ederdi. Dedim ki: "Ey Al­lahın Resulü, biz sana ve getirdiklerine iman ettik sen bizim için korkuyor mu­sun " Dedi ki: "Evet, çünkü kalbler, Allahın parmaklarından iki pamıağı arasın­dadır. O, bunları dilediği gibi çevirir[46]

Nevvas b. Sem´an el-Kilâbî diyor ki: "Ben Resulullahin şöyle buyurduğu­nu işittim: "Hiçbir kalb yoktur ki o, âlemlerin rabbi olan Allahın parmaklarından iki parmağının arasında bulunmuş olmasın. O, kalbi düzeltmek istediğinde düzeltir, kaydırmak istediğinde de kaydırır." Nevvas diyor ki: "Resullah şöyle derdi: "Ey kalbleri çeviren Allahım, sen, kalblerimizi dinin üzere sabit kıl. Tera­zi, Aziz ve Celi olan rahmanın elindedir. Onun ketlerinden birini kaldırıp diğe­rini indirir. [47]

Abdullah b. Amr b. el-Ass diyor ki:

"Ben, Resulullahin şöyle buyurduğunu işittim:" Şüphesiz ki bütün Âdemoğullannın kalbleri, Aziz ve Celil olan rahmanın parmaklarından iki par­mağının arasındadır. O kalblerin hepsi bir kalb gibidir. Allah onlan dilediği gibi çevirir. Ey kalbleri çeviren Allahım, sen bizim kalblerimizi itaatma[48]

9- Ey rabbimiz, muhakkak ki sen, geleceğinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez." der­ler

Ey rabbimiz, şüphesiz ki sen, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gü­nünde insanları bir araya toplayacak olansın. O gün bizleri affet ve esirge. Şüp­hesiz ki sen, sana iman edene ve Peygamberlerine tabi olana yaptığın vaadden dönmezsin.

* Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu âyet-i kerime Allah te al anın sıfatları­nı haber verir mahiyete ise de aslında Kur´anın tümüne iman edenlerin duaları­nın bir kısmını beyan etmektedir." [49]

10- Şüphesiz ki inkâr edenlerin malları ve evlatları, Allaha karşı ken­dilerine hiçbir şey sağlamaz. İşte onlar, ateşin yakıtıdırlar.

Şüphesiz ki, Yahudi, münafık ve diğer kâfirlerden, hakkı söyleyen Mu­hammedi inkâr edenleri, mallan ve evlatları, Allanın azabından koni yamayacak ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacaktır. Âhirette cehennemin yakıtı işte bun­lardır.

* Allah inkâr etmenin en büyük suç olduğunu ve Allahı inkâr edenleri hiçbir şeyin kurtaramaycağmı başka bir âyet-i kerime de şöyle beyan ediyor: "İnkâr edip kâfir olarak ölenlerin hiç birinden yeryüzünü dolduracak kadar altın fidye verseler bile kabul olunmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onların bir yardımcıları da yoktur. [50]

11- Bunların durumu, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin du­rumu gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıvcrdi. Allah, cezası çok şiddetli olandır.

Bu kâfirlerin davranışı, Firavunu ailesinin ve onlardan önce geçen Nuh, Hud, ve Lut gibi Peygamberlerin , azgınlaşan ümmetlerinin davranışları gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıp helak etti. Malları ve evlatları kendilerine fayda vermedi. Allah, kendisini inkâr edene ve Peygamberini yalanlayana karşı cezalandırması çok şiddetli olandır.

* Allah teala bu âyette, kâfirleri, daha bu dünyadayken azgınlıkları sebe­biyle helak ettiğini beyan etmekte ve müminleri, kâfirler karşısında güçsüz olsa­lar dahi, onlardan çekinmemeye teşvik etmektedir. Bu kâfirlerin akıbeti, Fira­vun ve diğer azgın kavimlerin akıbeti gibi olabilir. O halde müminler, kendile­rinden güçlü olsalar bile kâfirlerden korkmamalıdırlar,

Ayet-i kerimede zikredilen ve "Firavun ailesinin durumu" diye tercüme edilen kelimesi, Reb´i b. Enes tarafından "Firavun ailesinin âdeti" şeklinde, Dehhak, İbn-i Zeyd ve Mücahid tarafından "Firavun ailesinin ameli ve

işi" şeklinde, Süddi tarafından ise "Firavun ailesinin yalanlaması" şeklinde izah edilmiştir. Taberi de kelimesinin asıl mânâsının "Bir işi yoğun bir şekilde yapmak ve onu yaparken yorulmak" olduğunu , sonra bu kelimenin hal, durumve âdet mânâlarında kullanıldığını söylemiştir. [51]

12- Ey Muhammet!, inkâr edenlere de ki: "Yakında mağlup olacak­sınız ve toplatılıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir."

Ey Muhammed, Yahudilerden olan şu kâfirlere de ki: "Yakında bir hezi­mete uğratılıp bir araya biriktirilecek ve cehenneme sürüleceksiniz Cehennem ne kötü bir döşektir."

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimenin, Bedir savaşında müşrikler mağlup edildikten sonra, kendilerine Müslüman olmaları teklif edilen Yahudiler hakkında indiğini söylemiştir.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resulullah Bedir savaşında Kureyşlilere ağır kayıplar verdirdikten sonra Medineye gelmiş bütün Yahudileri Beni Kay-nuka çarşısında toplamış ve onlara: şunu söylemişti: "Ey Yahudi topluluğu, Ku-reyşin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Müslüman olun." Bunun üze­rine Yahudiler şu cevabı vermişlerdir: "Ey Muhammed, savşmasını- bilmeyen acemi Kureyşlilerden bir kaç kişiyi öldürmen seni gururlandırmasın. Eğer sen, bizimle savaşacak olsan bizim ne olduğumuzu ve bizim gibileriyle karşılaşma-

mış olduğunu anlarsın." İşte bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. [52]

Âyet-İ kerime, Yahudilerin de yakında Müslümanlara mağlup olacakları­nı haber vermiştir. Nitekim daha sonra Yahudilerle yapılan anlaşmayı onların bozarak müslümanlara ihanet etmeleri üzerine Yahudiler cezalandırılmış ve bir kısmı Medineden sürgün edilmiş, diğer bir kısmı ise öldürülmüştür. [53]

13- (Bedir savaşında) Karşılaşan iki toplulukta sizin için ibret vardır. Birisi Allah yolunda savaşıyordu diğeri ics kâfirdi. Onlar, karşı tarafı göz­leriyle iki misli olarak görüyordu. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, görecek gözleri olanlar için bir ibret vardır.

Ey Yahudi topluluğu, savaşta karşı karşıya gelen şu iki taplulukta sizin için konan: "Mağlup olacaksınız." hükmünün doğruluğunu gösteren bir delil ve alâmet vardır. Bunlardan Peygamber ve ashabının meydana getirdiği topluluk, Allanın dini için savaşıyordu. Kureyş müşriklerinden oluşan diğer topluluk ise inkarcılık uğrunda savaşıyordu.

Müslüman topluluk, kâfir topluluğun sayılarının, kendi sayılarının iki ka­tı olduğunu bizzat gözleriyle görüyorlardı. Allah, kullarından dilediğini zaferiy­le destekler. Şüphesiz ki az topluluğun, çok topluluğa galip gelmesinde, aklını kullanan ve gerçekleri gören basiret sahipleri için âyetler ve ibretler vardır.

* Âyette zikredilen, iki tapluHıktan, Allah yolunda savaşanlardan maksat, Abdullah b Abbas, İkrime ve Mücahide göre Bedir savaşında, Kureyş müşrikle­rine karşı savaşan Resulullah ve sahabileridir. Kâfir topluluktan maksat ise bu savaşta Resulullaha karşı savaşan müşriklerdir.

Âyet-i kerimede: "Onlar, karş tarafı gözleriyle iki misli olarak görüyor­lardı." buyurulmaktadır. Kurralâr âyetin bu bölümündeki "Görürler" diye tercü­me edilen fiilini üç şekilde okumuşlardır.

1- Medine Kurralan bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kira-ata göre âyetin mânâsı şöyledir. "Ey Yahudiler, birbirleriyle karşı karşıya gelen

Müslüman ve müşrik topluluğunda sizin için bir ibret vardır. Bu topluluklardan Müslüman olanlar, Allah yoluda savaşıyorlardı. Kureyş müşrikleri ise müslü-manlara karşı mü´cadele ediyorlardı. Ey Yahudiler, sizler müşriklerin sayısının, Müslümanların iki katı olduğunu bizzat gözünüzle görürsünüz. Buna rağmen Müslümanlar onlara galip gelmişlerdir. Siz de bundan ibret alın. Kureyş müşrik­lerinin akıbetine uğramayın."

Görüldüğü gibi bu izaha göre Yahudiler, müşriklerin, Müslümanların iki katı olduğunu bizzat gözleriyle görmüşlerdi.

2, Bütün Küfe ve Basra kurralan ve Mekke kurralarının bazıları bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kirataa göre âyetin mânâsı çeşitli şekil­lerde izah edilmiştir.

a- Ey Yahudiler, birbirleriyle karşılaşan toplulukta sizin için bir ibret var­dır. Bunlardan bir topluluk Allah yolunda savaşan Müslümanlardır. Diğeri ise inkarcı olan kâfirlerdir. Müslümanlar, müşrik topluluğun kendilerinin İki kati olduğunu bizzat gözleriyle görmüşlerdir. Buna rağmen yılmamışlar ve onları mağlup etmişlerdir.

Görüldüğü gibi bu izaha göre Allah teala, müşriklerin gerçek sayısını Müslülanlara az göstermiştir. Çünkü müşriklerin sayısı, Müslümanların üç misli kadar hatta üç mislinden de fazla idi. Allah onların sayısını müminlere bu âyette zikredildiği gibi bir ara kendilerinin iki katı kadar gösterdi. Diğer bir durumda da müşriklerin sayısını müslümanlara kendi sayılan kadar gösterdi,

Abdullah b. Mes´ud bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şunları söylemiş­tir: "Bu durum, Bedir savaşında olmuştur. Biz, müşriklere baktık. Onların bizim iki katımız olduklarını gördük. Tekrar onlara baktık. Bu defa onların bizden tek bir kişi dahi fazla olmadıklarını gördük. İşte bu son durum, Aziz ve Celil olan Allanın şu âyetinde zikredilmektedir. "O gün düşmanla karşılaştığınızda Allah, olması gereken emri yerine getirmek için onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allaha döndürülür. [54]

b- Abdullah b. Abbas ise burada, görenlerin müslümanlar, görülenlerin de müşrikler olduğunu söylemiş, müslumanların, müşriklerin sayısını k endileri-nin iki katı gördüklerini ve bu sayının, müşriklerin gerçek sayısı olduğunu, Al­lah tealanın, onların sayılarını müminlerin gözünde azaltmadığını, çünkü onla­rın sayısının altı yüz yirmi altı olduğunu söylemiştir. Ancak Allah teala, Mü­minlere yardım ederek kâfirleri mağlup ettiğinden, müminlerin yükünü bu şekil­de hafifletmiştir." demiştir. Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbastan nakledilen bu görüş, Bedir savaşma katılan müşriklerin sayısı hakkında birbirini destekle­yen çeşitli haberlere muhaliftir. Zira, Bedir savaşına katılanların sayıları hakkı nda dokuz yüz ile bin arası mı yoksa bin mi oldukları hakkında ihtilaf edilmiştir. Dokuz yüz´den aşağısı söz konusu olmamıştır. Mesala Hz. Ali ve Abdullah b. Mes´ud Bedir savaşma katılan müşriklerin sayısının bin olduğunu söylemişler­dir. Bu hususta Hz. Alinin şunlan söylediği rivayet edilmektedir.

"Biz, Medineye gidince oranın meyvelerinden yedik. Oranın havası bize ağır geldi ve sıcaklık bizi perişan etti. Resulullah, Bedir hakkında haber toplu­yordu. Müşriklerin, oraya yöneldikleri haberi bize ulaşınca Resulullah Bedire doğru yürüdü. Bedir. Bir kuyunun adıdır. Biz, müşriklerden önce o kuyuya var­dık. Kuyunun başında müşriklerden iki kişi bulduk. Bîri Kureyştendi diğeri de Ukbe b. Ebu Muaytın kölesi idi. Kureyşli olan adam kaçtı. Biz, Ukbe b. Ebi Muaytın kölesini yakalayıp getirdik. Biz ona "Topluluğunuzun sayısı ne ka­dar " diye her sorduğumuzda o bize "Vallahi onların sayılan çok, kendileri güç­lüdür," diyordu. Müslümanlar da, bunu söyledikçe onu duyuyorlardı. Nihayet onu Resulullaha getirdiler. Resulullah ona "Topluluğunuzun sayısı ne kadar " dedi. O da: "Valahi onların sayılan çok, kendileri güçlüdür."eledi. Resulullah, sayılannı söylemesi için son derece çaba harcadı. Fakat adam diretti. Sonra Re­sulullah ona: "Kaç deve kesiyorsunuz " dedi. O da "Her gün on deve." diye ce­vap verdi. Bunun üzerine Resulullah: "Topluluk bin kişidir. Çünkü bir deve yüz kişi içindir." buyurdu[55]

Abdullah b. Mes´ud diyor ki: "Biz müşriklerden birini Bedirde esir almış­tık. Biz ona "Sayınız kaç kişiydi " diye sorduk. O da: "Bin kişiydi." dedi.

Urve b. Zübeyr, Katade, Rebi´ b. Enes ve ibn-i Cüreyc ise, Bedir savaşına katılan müşriklerin sayısının, bin ile dokuz yüz kişi arasında olduklarını söyle­mişlerdir. İşte bütün bu rivayetler, Abdullah b. Abbastan nakledilen rivayete muhaliftir. Bu nedenle müşriklerin sayısı dokuz yüzden fazladır.

c- Diğer bir kısım âlimler ise, Allah tealanın, müslümanlara müşriklerin sayısını az gösterdiğini, bunun müslümanlar için bir mucize olduğunu aslında müşriklerinin sayısının, ise dokuz yüzden fazla olduğunu söylemişlerdir. Bu gö­rüşte olan âlimlere göre Allah teala, müşrikleri müslümanlara az göstermiştir. Fakat Allah teala burada, Yahudilere müşriklerin sayısının müsîüm ani ardan faz­la olduğunu buna rağmen müslümanların onlara galip geldiğini beyan etmek is­temiştir. Âyetin baş tarafındaki "Sizin için " Zamiri ile açıkça Yahu­dilere hitabedilmiş, buradaki"Onlar görürler" şeklindeki üçüncü şahıs fiili ile Yahudiler kastedilmiştir. Arapçada ikinci şahsa hitabederken üslu­bu değiştirip üçüncü şahsa konuşur gibi hitabetmek caizdir ve bu hitap sanatına "İltifat" denmektedir. İşte bu âyette de bu sanat mevcuttur. Nitekim şu âyet-i ke­rimede bu sanat açıkça görülmektedir. "Sizi karada ve denizde yürüten Allahtır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri tatlı bir rüzgârla muntazam götürürken ve yol­cular da neşeli iken bir fırtına çıkarak onlara her taraftan gelip çepeçevre kuşa­tıldıklarını anlayınca "Dini sadece Allaha tahsis ederek ona şöyle dua ederler: "Yemin olsun ki sen bizi bu durumdan kurtarırsan şükredenlerden oluruz. [56]İzahını yaptığımız bu Âl-i İmran suresinin on üçüncü âyetinde ifade edilen "Gö-renler"den maksadın Yahudiler olduğunu söyleyen âlimler demişlerdir ki: "Eğer denecek olursa ki, nasıl olur da Yahudiler, müşrikleri, müslümanların iki katı olarak görmüş olabilirler Halbu ki müşrikler, müslümanların üç katı idiler. Ce­vaben deriz ki: "Yahudiler, müşrikleri müslümanların iki katı olarak gördüler." ifadesinden maksat "Yahidiler, müslümanların sayısı ile birlikte müşriklerin sa-yısmı iki kat olarak gördüler." demektir. Buna göre, müşriklerin sayısının dokuz yüzden fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Arapçada bu gibi üsluplar kullanılmak­tadır.

d- Başka bir kısım âlimler ise, Aîlah tealanın, müslümanları kafirlere, kendi sayılarının iki katı olarak gösterdiğini söylemişlerdir.

Taberi diyor ki: "Bu görüş, âyetin zahirine terstir. Çünkü Allah teala baş­ka bir âyetinde her bir gurubun gerçek sayısını diğerine az gösterdiğini, müslü­manlara zafer nasibetmek için savaşmayı teşvik ettiğini beyan etmiş ve buyur­muştur ki: "O gün düşmanla karşılaştığınızda Allah, olması gereken emri yerine getirmek için onlan sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Bütün işler Allah döndürü!ür." [57]

3- Diğer bazı âlimler bu fiili şeklinde okumuşlardır. Mânâsı "Allah onlan size iki kat olarak göstemıiştir." şeklindedir.

Taberi diyor ki: "Bu kıraat şekillerinden tercih edilen şeklinde olanıdır. Bunun mânâsı ise "Müslümanlar, kâfir olan fırkayı kendi sayılarının iki katı olarak görüyorlardı." şeklindedir. Allah, kâfirlerin gerçek sayılarını mü­minlere bir defasında bu kadar azaltarak göstermiş diğer bir defasında da kendi sayılan kadar göstermiştir. Başka bir defasında ise onlann sayılarını müslüman-lann gözünde iyice azaltmış Öyle ki müslümanlar onları, kendi sayilanndan da­ha az olarak tahmin etmişlerdir. Nitekim Abdullah b. Mes´ud bu hususta şöyle demiştir: "Bedir savaşında müşrikler bizim gözümüze az gösterildi. Öyle ki, ya­nımda bulunan birine dedim ki: "Sen bunlann yetmiş kişi olduklarını görüyor musun " O da dedi ki: "Ben onların yüz kişi olduklannı görüyorum. "Bundan sonra biz, müşriklerden bir adam esir aldık. Ona sorduk ki: "Siz kaç kişiydiniz O da dedi ki: "Bin kişiydik." Taberi diyor ki: "Abdullah b. Mesuddan nakklilen bu haber göstennektedir ki Müslümanlar, müşriklerin sayısını değişik zamanlar­da, farklı şekillerde takdir etmişlerdir. Hepsinde de onlan, gerçek sayılarından daha az gömıüşlerdir. Allah teala, müslümanların bu halini, iki fırkanın da ger­çek sayısını bilen Yahudilere haber vererek onlan, ibret almaya, sayılannın çok­luğu ile gururlanmamaya ve müşriklerin başına gelenlerin kendi başlarına gelmesinden kaçınmaya çağınnıştır.

Bazı âlimler, iki taraftan birinin diğerini çok gömıesi ifadesinden, sayıları çok görülenlerin müminler olduğunu zira gökten meleklerin inerek müminleri desteklediklerini söylemişlerdir. Diğer bazı alimler ise, sayılan çok görülenlerin kâfirler olduğunu söylemişlerdir. Bunlar diyorlar ki: "Bedir savaşında müminle­rin sayılan üç yüz küsur kişi iken kâfirlerin sayısı dokuz yüz küsur idi." Taberi bu görüşü tercih etmiştir.

Mücahid diyor ki: "İki topluluğun karşılaştığı gün, müslüman ve kâfir topluluklann karşı karşıya geldiği Bedir savaşı günüdür." [58]

14- Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili at­lara, havyanlara ve ekinlere karşı duyulan aşırı istek, insanlara süslü göste­rildi. Oysa bunlar, sadece dünya hayatının geçici malıdır. Varılacak güzel yer ise Allah kalındadır.

İnsanlara, arzuladıkları, kadın, oğul, kantar kantar altın ve gümüş, gören­lerin boşuna giden mükemmel güzilliklere sahip besili ve nişanlı atlar, deve sı­ğır, koyun gibi havyanlar ve ekinler güzel gösterildi. Bu sayılanlar, dünya haya­tında hoşa giden geçimliklerdir. Allanın katında ise, takva sahipleri için, gidile­cek güzel yerler vardır.

*Âyfet-i kerime, dünya nimetlerinden insanın en çok hoşuna giden şeyleri zikretmekte ve bunların, hayır yolunda kullanılmadıkları takdirde kişiyi gaflete düşürüp rabbinden uzaklaştırabileceklerine dikkati çekmekte ve bunların başın­da da kadınları zikretmektedir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Ben, benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırak-madım[59] Yine Resulullah (s.a.v.) kadınlara hitaber şöyle buyurmuştur:

"Ben, akh ve dini eksik olan siz kadınlardan, kararlı bir erkeğin aklını da­ha çok çelen bir varlık görmedim." Kadınlar:

Ey Allanın Resulü, dinimizin ve aklımızın eksikliği nedir diye sordu­lar. Resulullah buna cevaben buyurdu ki:

Bir kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğinin yarısı değilmi dir." (Bir erkeğin şahitliği yerine iki kadının şahitliği gerekmiyor mu) Kadınlar dediler ki:

- Evet. "Resulullah da buyurdu ki:

- İşte bu, kadının aklının eksikliğindendir. "Ve tekrar sordu:"

- Kadın, hayız halindeyken namazını ve orcunu bırakmaz mı Dediler ki:

- Evet. Resulullah bunun üzerine de buyurdu ki:

- "İşte bu da onun dininin eksikliğindendir. [60]

Oğulların ve malların da insanlar için bir imtihan vesilesi olduğunu şu âyet-i kerime de ifade etmektedir: "Bilin ki mallarınız ve oğullarınız sizin için ancak bir imtihandır. Büyük mükâfaat ise elbette Allah nezdindedir. [61]

Resulullah (s.a.v.) kişinin sahip olduğu atların da kendisini yoldan çıkar­maya vesile olabileceğini beyanla buyuruyor ki:

"At bazı kimseler için sevap işleme vasıtası, bazı kimseler için ihtiyaç gi­derme vasıtası bazi kimseler için de bir günah işleme aracıdır. At, şu kimseler için sevap işleme vasıtasıdır: O kimse atını Allah yolunda kullanır. Onu çayıra veya bahçye bağlar. At ipinde bağlı iken bile, çayır ve bahçeden dokunduğu şeyler o kişi için sevap kaynağıdır. Şayet ipini koparıp bir veya iki kere yukarı kalkarak şahlanacak olsa, bundan meydana gelen iz ve eserler ve dışkı dahi o kişi için sevap kaynağıdır. Şayet at, sahibinin arzusu hilafına, geçtiği bir nehir­den su içse bile bu da o kişi için bir sevap kaynağıdır. Evet, böyle bir at, sahibi için sevap kaynağıdır. At, şu kimse için de ihtiyaç gidenne vasıtasıdır. O kimseatını, kimseye muhtaç olmamak ve iffetli bir şekilde yaşamak için besler. Sonra da Allanın, o atın boynu ve sırtı üzerindeki hakkını unutmaz. İşte at bu kişi için vasıtasıdır. O kimse atı, böbürlenerek ve gösteriş için ve müslümanlara karşı kullanmak için besler. İşte bu kimsenin beslediği at kendisi için bir günah işle­me vasıtasıdır. [62]

Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, Resulullahın, AH ahin hak Peygamberi olduğunu bildikleri halde ona tabi olmayan Yahudileri kınamaktır.

Âyet-i kerimede geçen kelimesinde ifade edilen miktarın öl­çüsünün ne olduğu hususunda çeşitli görüşler zikredilmiştir.

a- Muaz b. Cebel, Abdullah b. Ömer, Asım b. Ebinnücud, Ebu Hureyre ve Übey b. Kâ´ba göre bir kıntar, bin iki yüz Ukıyyedir. [63] Bu hususta Taberi, Übey b. Kâ´b´ın Resulullahtan, bir kınların bin iki yüz Ukiyye olduğuna dair bir hadis rivayet ettiğini zikretmiştir.

b- Hasan-ı Basri, Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe göre bir Kıntar, bin iki yüz Dinardır. Bu hususta da Taberi Hasan-ı Bas­rinin, Resulullahtan Mürsel bir hadis rivayet ettiğini zikretmiştir.

c- Abdullah b. Abbas, Dehhak ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre bir Kıntar´dan maksat, on iki bin Dirhem veya Bin Dinardır.

d- Said b. el-Müseyyeb, Katade, Ebu Salih ve Süddiden nakledilen başka bir görüşe göre bir Kıntar, seksen bin dirhem veya yüz Rıtl´dır.

e- Mücahid ve Abdullah b. Ömerden nakledilen başka bir görüşe göre bir Kıntar, yetmiş bin Dinardır[64]

f- Ebu Nadraya göre bir Kıntar, bir öküz derisi dolusu kadar altındır[65] Rebi´ b. Enese göre bir Kıntar "Çokça mal" demektir.

Taberi diyor ki:" Arapçayı bilen ilim erbabı, Arapların kınları belli bir öl­çüyle smirlamadaklarını, bu kelimenin, ağırlığı ölçülen cisimler için kullanıldı­ğını söylemişlerdir. Bu görüşün isabetli olması gerekir. Çünkü o belli bir miktar olsaydı yukarıda izah edilen farklı görüşler ortaya çıkmazdı. Kıntar hakkında doğru olan görüş Rebi1 b. Enesin dediği gibi onun "Çok mal" demek olduğunu söyleyen görüştür.

Ayette geçen ve "Kıntar" kelimesinin pekiştirici sıfatı gibi tercüme edilen kelimesinden maksat, Rebi´ b. Enes, Katade ve Dehhaka göre "kat kat ve çokça" demektir. Süddiye göre ise bu kelimeden maksat, "Dinar ve dir­hem şeklinde basılmış" demektir.

Taberi diyor ki: "Kıntar kelimesinin ifade ettiği miktar hakkında Enes b. Mâlikin, Resulullahtan bir hadis rivayet ettiği zikredilmektedir. O da Resululla-hnı "Kıntar iki bindir." Hadisidir, Şayet bu hadisin senedi sahih olsaydı bunu bı­rakıp başkasına başvurmazdık.

Âyet-i kerimede, atların sıfatı olarak zikredilen ve "Besili" diye tercüme edilen kelimesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edil­miştir.

a- Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Ebza, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri Rebi´ b Enes ve Mücahidden nakledilen bir görüşe göre keli­mesinden maksat, "Otlayan" demektir.

b- Mücahid, İkrime, ve Süddiden nakledilen başka bir görüşe göre bura­da geçen kelimesinden maksat, "Güzel ve mükemmel" demektir.

c- Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat "Nişaneli ve alâmetli" demektir.

d- İbn-i Zeyde göre kelimesinden maksat, "Cihad için hazır­lanmış" demektir.

Taberi diyor ki: "Atların sıfatı olarak zikredilen kelimesi hakkında beyan edilen görüşlerden tercihe şayan olan "Alaca olarak nişanlanan ve güzel görünümlü olan" demektir. Zira Arapçada kelimesinin mânâsı "Nişanlanmak ve belirtmek" demektir. Güzel görünümlü atlar, Allah te-ala tarafından, renkleri ve alacahklarıyla nişanelenmiş, şekilleri güzel gösteril­miştir.

Âyet-i kerimede zikredilen diğer "Hayvanlardan maksat ise, En´am sure­sinin yüz kırk üç ve yüz kırk dördüncü âyetlerinde zikredilen, koyun, keçi, sığır ve devedir.

Âyet-i kerimenin sonunda "Varılacak güzel yer ise Allahin kalındadır." buyrulmaktadır. Taberi diyor ki: Eğer denilecek olursa ki "Kıyamet gününde Allahin nezdinde can yakıcı azap ve dehşetli bir ceza bulunduğu halde, nasıl oluyor da Allahm katında varılacak güzel bir yer bulunduğu zikrediliyor Ceva­ben denilir ki: "Burada, özel vasıftaki insanların varacakları yer bildirilmekte­dir. Bunlar da takva sahibi müminlerdir. Eğer o varılacak güzel yerin neresi ol­duğu sorulacak olursa oranın, bundan sonra gelen âyette, Allah tealanın zikretti­ği yer olduğu söylenir. [66]

15- Ey Muhammcd, de ki: "Size, bundan daha hayırlısını haber ve­reyim mi Allahtan korkanlar için rablcri katında, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allanın rızası vardır. Allah, kullarını çok iyi görendir.

Ey Muhammed, de ki: "Dünya hayatının çok sevilen geçimliklerinden daha üstün ve hayırlısını size bildirip öğreteyim mi Şöyle ki: Allanın farzlarım yerine getirip yasaklarından kaçınarak ona itaat eden ve ondan korkanlar için rableri katında, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedi olarak kalacakları cen­netler, dünyadaki kadınlarda bulunan hayız ve nifas gibi tiskindirici şeyler ken­dilerinde bulunmayan tertemiz eşler ve Allanın rızası vardır. Allah, kullarının yaptıklarını çok iyi görür. Kimin kendisinden korktuğunu, kimin de kendisine karşı çıkıp isyan ettiğini iyi bilir. İyilik yapanı mükâfaatlandınr, kötülük yapanı ise cezalandırır.

* Müfessirler, bu âyetteki soru cümlesinin nerede bittiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Bazılarına göre ifadesinde bitmiştir. Buna göre âyetin mânâsı "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi " demektir.

Taberi bu görüşü tercih etmiştir.

b- Diğer bazılarına göre som ifadesinde bitmiştir. Buna gö­re de âyetin mânâsı şöyledir: "Ben size, rablerinden korkanlar için daha hayırlı olanı haber vereyim mi "

Allah teala burada, en sonunda cennetlikleri rızasına kavuştaracağını zik­retmiştir. Çünkü nimetlerin en yücesi, Allahin rızasını kazanmaktır. Bu sebep­lerdir ki müminler birbirlerine dua edip en iyi dileklerini sunarlarken "Allah senden razı olsun" temennisinde bulunurlar. Bu hususta Ebu Said el-Hudriden Resulullahın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Allah, cennetliklere, "Ey cennetlikler," diye seslenecek, onlar da "Leb-beyk ve Sa´deyk" "Emret, emret. Emrinle mutluyuz, emrinle mutluyuz ey rabbi-miz. Hayır senin ellerindedir." derler. Allah da "Razı oldunuz mu "diye sorar. Onlar da "Ey rabbimiz, nasıl razı olmayalım Sen bize, yaratıklarından hiçbir kimseye vermediğin nimetleri verdin." derler. Allah: "Ben size, bunlardan daha üstünün vereyim mi "der. Onlard da "Ey rabbimiz, bunladan daha üstün ne ola­bilir " derler. Allah da "Sizin üzerinize rızamı indiririm, artık ondan sonra size bir daha gazap etmem."der[67]

16- Onlar şöyle derler: Rabbimiz, şüphesiz biz iman ettik. Günahla­rımızı bağışla ve bizi cehennem azabında koru.

O takva sahipleri, Allaha şöyle yalvaranlardır: Ey rabbimiz, şüphesiz ki biz sana, Peygamberine ve Peygamberlerinin senin katından getirdiklerine iman ettik. Sen bizim günahlarımızı affmi a ört ve bizi cehennem azabından koru. Onunla bize azap etme. [68]

17- Onlar, sabredenler, doğru söyleyenler, itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar ve seher vaktitlerinde af dileyenlerdir.

Allahın cennetine ve nzasina erişecek olan o takva sahipleri, sıkıntıların­da ve zorluk anlarında ve haram işlememek için sabredenler, imanlarında, söz­lerinde ve işlerinde doğru olanlar, Allaha itaat edenler, mallarını Allah yolunda harcayanlar, seher vakitlerinde de rablerinden af dileyenlerdir.

* Müfessirler bu âyette zikredilen ve "Af dileyenler" diye tercüme edilen kelimesinden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikret­mişlerdir.

a- Katadeye göre, buradaki ( vakitlerinde namaz kılanlar" demektir. kelimesinden maksat, "Seher

b- Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik ve Cafer b. Mu-hammed göre buradaki kelimesinden maksat, seher

vakitleride Allahtan affedilmelerini dileyenlerdir. Taberi de bu görüşü tercih et­miştir.

c- İbn-i Zeyde göre ise buradaki ( sabah namazlarını cemaatle camilerinde kılanlardır. kelimesinden maksat, [69]

18-AlIah, kendisinden başka ilah olmadığına, adaleti ayakta tutarak şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Allahatn başka ilah yoktur. O, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Allah, yarattıkları arasında adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka ilah olmadığına, bütün varlıkların yaratıcısı olması hasebiyle kendisinden başka hiç­bir şeyin gerçek ibadete layık olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sa­hipleri de Allahtan başka ilah olmadığına, Allahtan başkasını rab edinenlerin yalancı olduklarına şahitlik etmişlerdir. Allah, kendisinden başka ilah olmayan dır. O, her şeye galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Müfessirler, bu âyette zikredilen "Allah şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler." ifadelerindeki şahitliği çeşitli şekillerde tefsir etmiş­lerdir.

a- Bazılarına göre buradaki şahitlikten maksat, bilinen bir şeyi haber ver­medir. Buna göre Allahın şahitliği, kendi varlık ve birliğini haber vermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise, Allahın kendilerine bildirdiği varlığı ve birliğini haber vermeleridir.

b- Diğer bazılarına göre ise, Allahın şahitliği, kendisinin, mevcudatı yara­tarak varlığını göstermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise Allahın varlı­ğını gösteren mevcudatı görüp bu sebeple Allahın varlığını kabu etmeleridir.

"Adaleti ayakta tutma" sıfatının kime ait olduğu hakkında da farklı görüş­ler zikredilmiştir. Taberinin tercih ettiği görüşe göre bu, Allah tealanın sıfatıdır. Buna göre âyetin mânâsı, mealde zikredildiği gibidir.

Diğer bazı âlimlere göre de bu sıfat, ilim sahiplerine aittir. Bu görüşe gö­re âyetin meali şöyle olmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir". Allah teala bu âyet-i kerime ile, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile tartışmaya girişen Hristiyan Necran he­yetinin, Hz. İsaya isnad etmiş oldukları "Allanın oğlu" şeklindeki iddialarını reddetmiş, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını eşi benzeri ve emsali bu­lunmadığını beyan etmiştir. Buna hem bizzat kendisini hem de Meleklerinin ve âlim kullanılın şahitlik ettiklerini beyan etmiştir. Böylece Resulullah ile asılsız bir tartışmaya girişen Hristiyan Necranlıların heyetine cevap vermiş ve onları susturmuştur. [70]

19- Şüphesiz ki Allah katında din, İslamdır. Kendilerine kitap veril­miş olanlar, aralarındaki ihtiras yüzünden ancak kendilerine Hini geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kim, Allahın âyetlerini inkâr ederse şüphesiz ki Al­lah, hesabı çabuk görendir.

Şüphesiz ki Allanın, şeriat olarak Peygamberi vasıtasıyla gönderdiği ve ondan başkasını kabul etmediği hak din, İslamdır. Kendilerine İncil verilen Hristiyanlar, aralarındaki düşmanlıktan, başkanlık, saltanat ve Hükümdarlık ih­tirası yüzünden, ancak kendilerine ilim geldikten ve gerçeği tam olarak anladıktan sonra ihtilafa düştüler. Kim, AH ahin, düşünüp ibret alacaklar için ortaya koyduğu âyet ve delillerini inkâr ederse bilsin ki Allah, çok hızlı hesap gören­dir. Her insanın amelini kolaylıkla ve süratle tesbit edip karşılığını verendir.

"Allah, hesabı çok çabuk görendir." demek, Allah, bütün yaratıkları en kısa zamanda hesaba çeker ve bir işi yapması onu, diğer işten alıkoymaz." de­mektir. Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadir. "Kim İs-lamdan başka bir din ararsa onun dini asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. [71]

Taberi diyor ki: "Burada zikredilen "Din" kelimesinin asıl mânâsı "itaat etmek ve boyun eğmek"tir. "İslam" kelimesinin mânâsı da "Zelil bir şekilde bo­yun eğmek ve teslim olmak"tır. Bu mânâlara göre âyetin izahı şöyledir: "Allah katında gerçek itaat, dillerin ve kalblerin boyun eğerek Allaha kulluklarını ikrar etmeleri, emir ve yasaklarında zelil bir şekilde itaat etmeleridir. Bu hususta bö­bürlenmemeleri, itaatten ayrılmamaları herhangi bir yaratığını ilahlıkta ve rab-lıkta ona ortak koşmam al and ir.

Ayette "Kendilerine kitap verildiği" zikredilen kimselerden maksat, Mu-hammed b. Cafer b. Zübeyre göre, kendilerine İncil verilen Hristiyanlardır. Al­lah teala, bunlara, İsa hakkında ve diğer hususlarda doğru olanı bildirdikten sonra onlar, sadece birbirlerine düşmanlıklarından, başkanlık ve saltanat sevda­larından dolayı bu hususlarda ihtilafa düşmüşler. Hz. İsa hakkında çeşitli iftira­larda bulunmuşlardır. Onların bu ihtilafları, cehaletlerinden değil, birbirlerine düşmanlıkları d an, mal ve mevki hırslarındandır.

Rebi´ b. Enese göre ise bu âyette zikredilen "Kendilerine kitap verildiği halde ihtilafa düşenler"den maksat, Yahudilerdir. Çünkü, Hz. Musaya Ölüm ge­lip çatınca İsraioğullanndan yetmiş kadar âlimi çağırdı ve Tevratı olanlara tes­lim etti ve Tevratm koruyuculuğunu onlara verdi. Fakat her âlim Tevratın bir bölümünü yanına aldı. Musa Öldükten sora yerine Yuşa b. Nün geldi. Birinci, ikinci ve üçüncü asırlar geçince Yahudilerin arasına ayrılık düştü. Bunlar, o yet­miş kişinin âlim olan evlatlarındandı. Öyle ki, onlar birbirlerinin kanlarını dök­tüler. Aralarında kötülükler oldu ve bu işi de "Kendilerine ilim verilenler" sırf dünyanın mülk ve saltanatına olan hırslarından dolayı yaptılar. Bunun üzerine Allah.da onlara zorbalarını musallat kıldı. Rebi b. Enes diyor ki: Hz. Ömerin oğlu Abdullah bu âyeti çokça okur ve derdi ki: "Kendilerine kitap verilenler sırf düyyanin malını ve saltanatını istemelerinden dolayı ihtilafa düşmüşledir. Val­lahi bize de İhtilaf, dünyaya düşkünlükten gelmiştir. Aslında bizi, Allanın kitabı ve Resulullahın sünnetine göre idare eden ve onların mucibince bizden hesap soran bir kişi başımızda bulunduktan sonra bizim ona karşı çıkmamızı gerekti­ren herhangi bir sebep yoktur. Fakat bize ihtilaflar, dünyaya düşkün olma yü­zünden gelmiştir." [72]

20- Eğer seninle mücadele ederlerse de ki: "Ben, Allaha yöneldim. Bana tabi olanlar da. Kendilerine kitap verilenlere ve okur yazarlığı olma­yanlara de ki: "İslam oldunuz mu " Eğer Müslüman olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Şayet yüzçevirirlersc sana düşen sadece tebliğdir Allah, kullarını çok iyi görendir.

Şayet Hristiyanlar, İsa hakkında seninle tartışmaya girer ve bâtıl iddialar­la seninle cedelleşirlerse de ki: "Ben, dilimle, kalbimle ve bütün azalarımla yal­nızca Allaha boyun eğip teslim oldum. Bana tabi olanlar da Allaha teslim oldu­lar. Kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristiyanlarla okur yazarlığı olmayan Arap müşriklerine de ki: "Teslim oldunuz mu Yani, Allanın birliğini kabul edip ibadeti ve ilahlığı sadece ona tahsis ettiniz mi Şayet onlar Müslüman olur­larsa, yani boyun eğip sadece Allaha kulluk ederlerse, şüphesiz ki onlar, doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer onlar, senin davet ettiğin tevhid inancından, İslamdan yüzçevirirlerse, ey Muhammed, bil ki sen, sadece tebliğ edicisin. Sana düşen ancak, ilahi hükümleri tebliğ etmektir. Allah, kulların yaptıklarını çok iyi gören­dir. Onlara, amellerinin karşılğım verecektir.

Peygamber efendimiz, bütün insanlığın, kendisini Peygamber olarak kabul edip İslam dinine iman etmesi gerektiğini beyan ederek buyuruyor ki:"Muhammedin nefsi kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki bu ümmet­ten herhangi bir kimse Yahudi ve Hristiyan da olsa, beni duyduğu halde bana gönderilenlere iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur. [73]

21- Allahın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere Peygamberleri öl­dürenleri ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenleri can yakıcı bir azapla müjdele

Ey Muhammed, Yahudi ve Hristiyanlar gibi, Allahın, âyetlerini İnkâr edenleri, Zekeriyya, Yahya ve benzeri Peygamberleri haksız yere öldürenleri ve yine insanlardan, adaleti emredip Allaha isyan etmeyi yasaklayan kimseleri öl­dürenleri, can yakıcı bir azapla müjdele.

Bu âyet-i kerime, her ne kadar özel olarak Yahudi ve Hristiyanlardan bir gurup hakkında nazil olmuşsa da hükmü geneldir. Yani, bu çeşit fiilleri işle­yen herkes, sonunda can yakıcı bir azaba uğrayacaktır.

Ma´kil b. Ebi Miskin, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyette zikredilen "Adaleti emredenlerden maksat, İsrailoğullarının, Allahın gönderdiği vahyi in­sanlara tebliğ edenleridir. İsraioğullan, Peygamberlerini öldürdükleri gibi böyle olan isanları da öldürürlerdi. Bu hususta Ebu Ubeyde b. el-Cerrah diyor ki: "De­dim ki "Ey Allahın, Resulü, kıyamet gününde insanlardan azabı en şiddetli ola­cak olanlar kimlerdir " Resulullah da buyurdu ki: "Bir Peygamberi öldüren ve­ya kötülüğü emredip iyiliği yasaklayandır." Sonra Resulullah bu âyeti ve bun­dan sonra gelen âyeti okudu ve daha sonra şöyle buyurdu: "Ey Ebu Ubeyde, İs-railoğullan, bir günün başlangıcında kırk üç Peygamber öldürmüşlerdir. Bunun üzerine İsrailoğullarının ibadetlerini eksiksiz olarak yerine getirenlerden yüz on iki kişi, Peygamberleri öldürenlere iyiliği emredip kötülükten sakmdirmaya gi­rişmişler, bunun üzerine, Peygamberleri öldürenler o kimseleri de günün sonun­da öldürmüşlerdir. Aziz ve Celil olan Allah işte bu âyetinde bu kimseleri zikret­mektedir." [74]

22- İşte onlar, dünya ve âhirette amelleri boşa çıkanlardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

İşte o, Allahın âyetlerini inkâr eden, haksız yere Peygamberleri öldüren ve insanlara adaletli olmayı emredenleri katledenler hem dünyada hem de âhirette amelleri boşa gidenlerdir. Dünyada kendilerine lanet okunması ve kı­nanmaları ile amelleri boşa gitmiştir. Çünkü onlar, bâtıl bir yolda va sapıklık üzere bulunmuşlardır. Bu sebeple Allah onların adım sanını yok etmiş, onları lanetlemiş ve yüzlerindeki maskeyi düşürmüştür. Âhirette ise nimetlerden mah­rum olmaları ve cehennemde ebedi kalmaları ile amelleri boşa çıkacaktır. Onla­rın, Allaha karşı herhangi bir yardımcıları ve Allahın azabından kurtaranları da yoktur. [75]

23- Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun Ara­larında hüküm vermesi için Allahın kitabına çağmlıyorlar da sonra onlar­dan bir kısmı yüzçeviriyor. Zaten onlar, devamlı yüz çevirenlerdir.

Ey Muhammed, kendilerine Tevrattan biraz pay verilen o insanları gör­mez misin Onlar, seninle tartıştıkları bazı konularda, aralarında hüküm vermesi için Allahın katından geldiğini kabul ettikleri Tevratin hükümlerine çağırılıyor-lar da içlerinden bir gurup yüzçeviriyor. Zaten onlar, bile bile yüzçeviren bir topluluktur..

Müfessirler, bu âyette Yahudilerin, hükmünü kabul etmeye davet edil­dikleri kitabın hangi kitap olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbasa göre bu kitaptan maksat, Tevratür. Resulkıllah, çeşitli fırkalara ayrılan Yahudileri, Tevratın, neshedilmemiş bazı hükümlerini kabul etmeye davet etmiş fakat Yahudiler bundan yüzçevirmişlerdir. Ayet-i ke­rime bu hususa işaret etmektedir. Said b. Cübeyr ve İkrime bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediğini rivayet etmişlerdir. "Resulullah, Medinedeki "Beytül Medaris" denen yerde bir Yahudi topluluğunun yanına vardı ve onları Allaha davet etti. Nuaym b. Amr ve Haris b. Zeyd, "Ey Muhammed, sen hangi din üzeresin " dediler. Resulullah de: "İbrahimin milleti ve dini üzereyim." dedi. Onlar, "İbrahim Yahudi idi." dediler. Resulullah da onlara: "O halde gelin Tevrata baş vuralım. Bizimle sizin aranızda o bulunsun." dedi. Onlar kabul et­mediler. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi ve bundan sonra ge­len âyeti indirdi. -

b- Katade ve İbn-i Cüreyce göre ise bu âyette Yahudilerin, hükmünü ka­bul etmeye davet edildikleri kitaptan maksat, Resulullaha indirilen Kur´an-ı Ke­rimdir. Resulullah, Yahudileri, aralarında hak ile hüküm vermek için Kur´ana davet etmiş fakat Yahudiler bundan yüzçevirmişlerdir. Bu hususta Katadenin, şunları söylediği rivayet edilmiştir: "Bu âyette davet edildikleri zikredilenler, Allah düşmanı Yahudilerdir. Onları aralarında hüküm varılmak için Allanın ki­tabı Kur´ana ve aralannda hüküm vermesi için Hz. Muhammede çağırılmışlar­dır. Fakat onlar, Hz. Muhammedi kendi ellerinde bulunan Tevrat ve încilde ya­zılı olarak buldukları halde onun davetinden yüzçevirmişler, kabul etmemişler­dir.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan Resulullahın hicret ettiği Medinenin çevresinde bulunan Yauhidilerin iman ettikleri Tevratın hü­kümlerini kabule çağırıldıklarını söyleyen görüştür. Resulullah. Yahudileri Tev­rata, kendileriyle ihtilaf ettiği hususlar için davet etmiştir. Aralarında ihtilaf et­tikleri hususlar, Resulullahın Peygamberliği de olabilir, Hz. İbrahİmin Peygam­berliği ve dini de olabilir. İslamı kabul etmeleri de olabilir, herhangi bir cezanın tesbiti hususu da olabilir.

Çünkü Yahudiler, bütün bu meselelerde Resulullah ile ihtilafa düşmüşler, Resulullah da onlan Tevratın hükmüne davet etmiş, onlar ise bunu kabul etme­mişler bazıları da Tevratın hükümlerini Resulullahtan gizlemeye çalışmışlardır. Ayet-i kerimede, Resulullahın, Yahudileri hangi hususta Tevratın hükmüne da­vet ettiği beyan edilmemektedir. Bu itibarla, bizim, ihtilaf konusu mesele için "Şu meseledir." dememiz, delilsiz bir iddia olur. Zaten bizim, o meseleyi bilme­ye ihtiyacımız da yoktur. Çünkü Yahudiler, yukarıda zikredilen bütün bu mese­lelerde Resulullahın davetini kabul etmek zorundaydılar. Fakat onlar kabul et­mediler ve Allah tealanın kitabında yerilmeyi hak etmiş oldular. [76]

24- Bu onların, "Ateş bize sadece sayılı bir kaç gün dokunacaktır." demelerindendir. Yaptıkları iftiralar, dinleri hususunda kendilerini aldat­mıştır,

Yahudilerin, Tevratın hükmüne karşı çıkmalarının gerekçesi şu sözleri­dir. "Ateş bize sadece buzağıya taptığımız kırk gün müddetle dokunacaktır."

Yani, "Tevrata karşı çıkabiliriz. Zira biz, sadece buzağıya taptığımız gün sayısı kadar yanacağız." Onları, dinleri hususunda "Biz, Allanın oğulları ve dostlarıyız." diyerek uydurmuş oldukları yalanlan ve hurafeler aldatmıştır. [77]

25- Geleceğinde şüphe olmayan günde onları topladığımız ve herke-sizin kazandığı kendisine tam olarak verilip hiçbir haksızlığa uğratılmadığı zaman onların halleri ne olacak

Onları, gelmesinde şüphe olmayan âhiret gününde bir araya toplayacağı­mız zaman onların hali ne olacaktır O korkunç günde onların görecekleri azap ve .cezalandırma ne büyük olacaktır. O gün harkese kazandığı hayır ve şerrin karşılığı tam olarak verilecek ve kimse zulme uğratılmaktan ve hakkının yen­mesinden korkmayacaktır. Çünkü iyilikte bulunanın iyiliği eksiltilmeyecek, kö­tülük yapan ise hak ettiği cezadan fazlasıyla cezalandırılmayacaktır. [78]

26- Ey Muhammcd, de ki: "Ey mülkün sahibi Allahım, mülkü diledi­ğine verir dilediğinden de o mülkü alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz ki sen, her şeye kadirsin.

Ey mülkün sahibi, ey dünya ve âhiret hükümranlığını elinde bulunduran Allahım, sen mülkü dilediğine verir onu malik yapar ve onu dilediğine hakim kılarsın. Dilediğinden de mülkü alıp onu mahrum edersin. Mülkü ve hükümran­lığı dilediğine verir onu aziz kılarsın. Dilediğinden de mülkü ve hükümranlığı alır, düşmanlarım ona musallat ederek zelil kılarsın. Hayır ancak senin elinde­dir. Şüphesiz sen, her şeye kadirsin. Senden başka hiçbir kimsenin bunlara gücü yetmez.

Bu âyet-i kerime, hükümranlığın Allaha ait olduğunu, yarattıkları üze­rinde dilediği gibi tasarrufta bulunuğunu, kendi hikmeti gereği bazılarını aziz bazılarını da zelil kıldığını, buna kimsenin müdahale edemeyeceğini beyan et­mektedir. Katade diyor ki: "Bu ayeti kerime, Resulullahın, İranın ve Bizansın yönetiminin ümmetine verilmesini istemesi üzerine nazil olmuştur. Ve mülkün asıl sahibinin Allah teala olduğunu, onu kullarından dilediğine verip dilediğin­den de çekip alacağını beyan etmiştir. [79]

27- Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın ve dilediğini de hesapsız olarak rızık-landınrsın,

Ey Allahım sen, eksilttiğin gecenin saatlerini, uzattığın gündüzün içine ve gündüzün saatlerini de gecenin içine katarsın. Sen ölü olan meniden diri olan insanı çjkanr, diri olan insandan ölü olan meniyi çıkarırsın. Dilediğini de hesap­sız olarak nzıklandırırsın. Zira senin hazinelerin eksilmez.

Abdullah b. Abbas, Mücahid, Hasan-ı Basri, Katade, Dehhak ve İbn-i Zeyd "Gecenin gündüze, gündüzün de geceye katılmasını" gece ve gündüzün uzayıp kısalması olarak tefsir etmişlerdir. Yani geceler kısaldığında kısaltılan saatler gündüzlere, gündüzler kısaltıldığında da kısaltılan saatler gecelere ekle­nir." demişlerdir.

"Ölüden dirinin, diriden de ölünün çıkarılması" ifadesi müfessirler tara­fından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

a- Abdullah b. Mes´ud, Mücahid, Dehhak, İsmail b. Ebi Halid, Katade, Said b. Cübeyr ve İbn-i Zeyde göre bu ifadeden maksat, bütün canlı varlıkların, ölü mahiyetinde olan meniden, meninin de canlı varlıklardan çıkarılmasıdır,

b- İkrimeye göre ise, "Çekirdekten hurma ağacının, hurma ağacından çe­kirdeğin, taneden başağın, başaktan tanenin, yumurtadan tavuğun, tavuktan da yumurtanın çıkarılmasıdır.

c- Hasan-ı Basriye göre bu ifadeden maksat, ölü mahiyetinde olan kâfirden müminin, müminden de kâfirin çıkarılmasıdır. Hasan-ı Basri demiştir ki: "Müminin gönlü diri olduğu için ona "Diri" kâfirin kalbi de "Ölü" olduğu için ona da "Ölü" denilmiştir."

Taberi, bu görüşlerden birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, diriden maksadın, insan, ölüden maksadın da meni olduğunu söylemiştir. Taberi, diri olan varlığın cisminden koparılan veya ayrılan he şeye "Ölü" dendiğini, meni de insanın vücudundan ayrıldığı için ona bu ismin verildiğini bu meniden de canlı varlıklar meydana geldiği için onlara da "Diri" dendiğini zikretmiştir. Taberi bu âyetin "Allahı nasıl inkâr ederseniz Halbuki siz, ölüler idiniz sizi o diriltti. Sonra öldürecek, sona tekrar diriltecektir. Nihayet ona döndürüleceksinz. [80]âyetine benzediğini söylemiştir. Taberi diyor ki "Bu ifadeyi" Taneden başak, başaktan tane, yumurtadan tavuk, tavuktan yumurta, müminden kâfir, kâfirden mümin çıkarma." şeklinde izah edenlerin izahlarının makul bir yönü varsa da âyetin zahirinin, insanlar arasında kullanılan dile göre yorumlanması daha uy­gundur. [81]

28- Müminler, müminleri bırakıp ta kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allahtan bekleyeceği hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan sa­kınmanız hali müstesnadır. Allah sizi, kendisinden sakındırır. Sonunda dö­nüş ancak Allahadir.

Müminler, diğer mümin kardeşlerini bırakıp ta düşmanları olan kâfirleri dost ve yardımcı edinmesinler. Dinleri hususunda onlarla samimi olup müslü-manların sırlarını onlara aktarmasın!ar. Bunu yapanların, Allahtan bekleyecek­leri hiçbir şeyleri yoktur. Allah onlardan beridir. Onlar da Allahtan uzaktırlar. Ancak kâfirlerden çekinme haliniz müstesnadır. Bu durumda dillerinizle dostlu­ğunuzu söyleyip kalblerinizle onlara düşmanlık besleyebilirsiniz. Allah sizi, kendisinden sakındırır. Ona karşı isyan etmeyin ve düşmanlarım dost edinmeyin. Öldükten sonra dönüşünüz ancak Allahadir. O, sizleri âmellerinize göre he­saba çekecektir.

* Bazı müminlerin, Yahudilerden arkadaşları vardı. Onlarla dostluk kuru­yorlardı. Sahabilerin bir kısmı bunlara "Yahudilerden uzak durun. Sizi dinini _-den çıkarıp iman etmenizden sonra sizi saptırmasınlar. Onlarla arkadaşlıktan çe­kinin" demişlerdi. Buna rağmen, dostluk kuran müminler bu öğüdü dinlemedi­ler ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Abdullah b. Abbas, İkrime, Ebul Âliye ve Dehhak, "Takiyye´nin dille olabileceğini, amel ile caiz olmadığını söylemiş­lerdir. Yani, kâfirlerin hakimiyeti altında bulunan kimseler, onlar tarafından, ha­yati bir tehlikeye düşecek şekilde tehdit edildikleri takdirde dilleriyle günah olan sözleri söyleyebilirler. Kâfirlerin dostları olduklarını lisanen ifade edebilir­ler. Fakat bir puta secde etmeleri istendiğinde tehdit ne olursa olsun boyun eğ­meleri caiz olmaz. İkrime, tehdit edilen kişinin hayati bir tehlike karşısında, kendisinden isteneni söyleyebileceğini ancak başka bir nıüsKimamn kanını akı-tamayacağmı ve malını gaspedemeyeceğini söylemiştir.

Katade ise burada zikredilen "Onlardan sakınmanız hali müstesnadır." di­yen tercüme edilen ifadesini "Ancak sizinle akra­ba olan kâfirler müstesnadır. Onlara akrabalık alakası gösterebilirsiniz." şeklin­de İzah etmiştir.

Taberi, Katadenin bu izahının, âyetin zahirinden uzak olması hasebiyle makbul olmadığını söylemiştir. [82]

29- De ki: "içinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. O, göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah, her şeye kadirdir.

Ey Muhammed, kâfirleri dost edinen şu insanlara de ki: "Sizler, kâfirleri dost edinme meselesini içinizde gizleseniz de, dillerinizle ve davranışlarınızla açığa vursanız da Allah onu bilir. Çünkü hiçbir şey ona gizli değildir. Allah, göklerde bulunanları da yerde bulunanları da bilir. O halde Allah, kalbinizde bulunan, kâfirlere muhbbet besleme duygusunu veya bu duygunuzu açıkça gös­termenizi nasıl olur da bilmez Allah, her şeye kadirdir. Kâfirlere karşı dostluk beslemenizin cezasını derhal verebilir. [83]

30- Herkesin, yaptığı hayırı ve işlediği kötülüğü hazır bulacağı o kı­yamet gününde kişi, yaptığı kötülükle kendisi arasında uzun bir mesafe bu­lunmasını isteyecektir. Allah, sizi, kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı çok merhametlidir.

Ey müminler, o günü düşünün ki, herkes yaptığı hayırı ve işlediği kötülü­ğü önünde hazır bulacak, işlediği kötülük ile kendi arasında uzun bir mesafe bu­lunmasını arzu edecektir. Allah, sizleri kendisinden sakındırır. O gün, azabına uğramaktan kaçınmanızı ister. Allah, kullarına karşı çok merhametli olandır. Kullanın ceza ve gazabından sakındırması da merhametininin gereğidir.

Müfessirler, bu âyet-i kerimeyi, irabına göre şu şekillerde izah etmişler­dir:

Bazılarına göre bu âyetin mânâsı şöyledir; Kişi yaptığı hayır ve işlediği kötülükleri önüne serilmiş vaziyette gördüğü o kıyamet gününde kendisiyle o günün arasında uzun bir mesafe bulunmasını arzular."

Diğer bazılarına göre ise mânâ şöyledir: "Hatırlayın o günü ki herkes yaptığı hayırı önünde hazır bulacaktır. İşlediği kötülüklerle kendisi arasında da uzak bir mesafe bulunmasını arzulayacaktır.

Yine diğer bazılarına göre âyetin mânâsı şöyledir: Hatırlayın o günü ki herkes yaptığı hayırı hazır bulacaktır. Şayet bir kötülük işlemiş ise de onun, kendisinden çok uzak olmasını isteyecektir.

Başka bir kısım alimlere göre ise âyetin izahı şöyledir: Allah sizi, kendi­sinden g günde korkutur ki, o gün herkes yaptığı hayın önünde hazır bulacaktır. Kişi o gün işlediği kötü amel ile kendisi arasında uzun bir mesafe olmasını ister. [84]

31- De ki: "Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Ey Muhammed de ki: Eğer sizler, gerçekten, Allahı sevdiğinizi iddia edi­yorsanız iddianızı ispatlamak için bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve geçmiş­teki günahlarınızı bağışlasın. Allah, günahları çokça bağışlayan ve kullarına karşı çok merhametli davranandır.

Şurası bir gerçektir ki Allahı tanıdığını ve sevdiğini iddia eden herkesin Allanın Peygamberi olan Hz. Muhammedi de tanıması ve sevmesi ve de onun yolundan ayrılmaması gerekir. Resulullahın yolundan ayrılan herkes, sapıklık içindedir. Bu hususta Resulullah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyumaktadir:

"Kim, bizim, üzerinde bulunduğumuz yolun dışında başka bir amel işler­se o amel reddedilir. [85]

Müfessirler bu âyetin nüzul sebebi hakkında iki görüş zikretmişlerdir.

a- Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Resulullah döneminde bir kısım insanlar "Biz, rabbimizi seviyoruz." de­mişlerdir. Bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirmiş ve Hz. Mu-hammede emretmiştir ki "Biz rabbimizi seviyoruz." diyenlere de ki "Eğer sizler, gerçekten Allahı seviyorsanız onun Peygamberi olan bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin." Böylece Allaha teala, Hz. Muhammede uymayı, sevgisi için bir alâmet, ona karşı çıkmayı da azabı için bir nişane yap­mıştır.

b- Muhammed b. Cafer b. Zübeyre göre ise bu âyet Hz. İsa hakkında Re­sulullah ile tartışan Necran Hristi yani arının heyeti hakkında nazil olmuştur.

Taberi diyor ki: "Bu son görüş tercihe şayandır. Zira bu surenin başından buraya kadar, doğrudan veya dolaylı olarak Necran heyeti zikredilmiştir. Sure­nin başından buraya kadar, Resulullah döneminde yaşayıp ta "Biz Allahı seviyoruz" diyen bir topluluktan bahsedilmemiş, aynca Hasan-ı Basriden rivayet edilen bu haberin sıhhatine dair herhangi bir delil de bulunmamıştır. Ancak Ha­san-ı Basri, bu toplulukla, Necran heyetini kastetmiş olursa o zaman da âyetin nüzul sebebi, bizim tercih ettiğimiz sebep olur. Yani, Allah tela bu âyet-i keri-mesiyle kendisini sevdiklerini iddia eden Necran heyeti Hristiy ani arına, Hz. Muhammede tabi olmalarını ve ancak ona tabi olduklarında kendisini sevmiş olabileceklerini bildinniş, Allah rızası için Hz. İsayı sevdikleri iddialarının da ancak Hz. Muhammede tabi olmalarıyla doğru olabileceğini beyan etmiştir. [86]

32- De ki: AUaha ve Peygambere itaat edin. Şayet onlar, davet ettiğin şeyden yüzeevirirlersc onlara söyle, şüphesiz ki Allah, bile bile hakkı inkâr eden o kâfirleri sevmez.

Ey Muhammed, sana gelen Necran heyetine de ki: "Allaha ve Peygambe­ri Muhammede itaat edin. Şayet onlar, davet ettiğin şeyden yüz çevirirlerse on­lara söyle, şüphesiz ki Allah, bile bile hakkı inkâr eden o kâfirleri sevmez. [87]

33-34- Şüphesiz ki Allah, Âdemi, Nuh´u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinin soyundan olarak âlemlerden üstün kıldı. Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.

Şüphesiz ki Allahı, Âdemi, Nuhu, İbrahim ailesinden olan müminleri, İmran ailesinden olan müminleri, dini yönden, bütün âlemlerden üstün kıldı. Çünkü onlar müslümandı. Bunlar, din ve takva bakımından, ihlas ve tevhid inancı yönünden birbirlerinden olan soylardır. Allah, kullarının sözlerini işiten ve yaptıklarını çok iyi bilendir.

Katade diyor ki: "Allah teala bu âyette iki üstün insanı ve iki salih aile--yi zikretmiş ve bunlan âlemlerden üstün kıldığını beyan etmiştir. Hz. Muham­med. (s.a.v.) de bu iki aileden biri olan Hz. İbrahim ailesindendir.

Âyet-i kerimede "Onlar birbirlerinin soyundandı." buyuruluyor. Burada onların, kan bağı açısından birbirlerinden olduğu kastedilmeyip, din, takva, dü­rüstlük bakımından birbirlerinin aynı oldukları, Allaha itaat ve samimiyette bir­birlerine benzedikleri belirtilmektedir. Cenab-ı Hakkın, onları üstün kılması hu­susu şöyle açıklanabilir:

Allah teala, Hz. Ademi balçıktan yarattı, ona ruhundan üfledi, melekleri ona saygı için secde ettirdi. Ona her şeyin ismini öğretti. Onu önce cennetine yerleştirip daha sonra, hikmeti gereği yeryüzüne indirdi. Böylece Hz. Âdem, di­ğer varlıklara karşı seçkin bir kimse oldu.

Allah teala, Hz. Nuhu ise, insanların ilk defa putlara tapması ve kendisine ortak koşması zamanında Peygamber olarak gönderdi. Ona uzun ömür verip do­kuz yüz elli sene kadar insanları hak yola davet ettirdi. O insanlar, Nuhun eniri­ni dinlemeyince, ona tabi olanların dışında bütün insanları suda boğdu. Böylece Nuhu seçkin bir insan kıldı.

Allah teala Hz. İbrahimi de diğer insanlardan seçmiş, Hz. Muhammed (s.a.v.) dahil bir çok Peygamberi onun soyundan göndermiştir.

Burada "Seç i İm işler" den olduğu zikredilen îmran ailesinden maksat da Hz. Meryemin babası İmrandır. Allah teala onun soyundan Hz. Meryemi ve on­dan da insanlığın ilk yaratılışını hatırlatmak üzere, babasız olarak Hz. İsayı meydana getimıiş böylece İmran ailesini de seçin kılmıştır. [88]

35- Bir zaman İmranın karısı şöyle demişti: "Rabbim, karnımda ta­şıdığım çocuğu sadece sana hizmet etmek üzere adadım. Bunu benden ka­bul et şüphesiz sen, çok iyi işiten, çok iyi bilensin.

Bir zaman Meryemin annesi, İnsanın da ninesi olan, İmranın karısı, Fa-kuz kızı Hanne şöyle demişti: "Ey rabbim, kamımda bulunan çocuğu, yalnızca senin Beytül Makdisine hizmet etmesi için adadım. Benim adak yapmamı kabul et. Şüphesiz ki sen, duamı çok iyi işiten halimi de çok iyi bilensin."

Âyet-i Kerimede zikredilen İmranın karısı, Fakuzun kızı Hannedir. Bu kadın Zekeriya (a.s.)m karısının kızkardeşidir. Kocası ise Yaşhim oğlu İm-ran´dır. Hannenin karnındaki çocuğu, Allanın evine hizmet etmek için adaması­nın sebebi Muhammed b. İshak tarafından şu şekilde rivayet edilmiştir: Mu­hammed b. İshak demiştir ki: "Zekeriyya ile îmran, iki bacı ile evlendiler. Bu bacılardan biri, Zekeriyyanm oğlu Yahyanın annesi diğeri ise İmranın kızı Mer­yemin annesidir. (Yani, Yahya ile Meryem teyze çocuklarıdır.) İmran, karısı Hanne, Meryeme hamile iken vafat etti. Hanne, ileri yaşlarına kadar çocuk do-ğurmamıştı. O, Allah tealanın seçkin kıldığı bir ailedendi. Bir gün, bir ağacın gölgesi altında otururken bir kuşun, yavrularını beslediğini gördü ve kendisinin de çocuğu olmasını arzuladı. Allah tealaya, kendisine çocuk vermesi için yal­vardı bundan sonra Meryeme hamile kaldı. Hamileliği sırasında kocası İmran vefat etti. Hanne de kamında bulunan çocuğu Allaha adadı. Onu adamasının mânâsı şuydu. Adanan çocuk Kiliseye vakfedilmiş oluyordu. Artık o çocuk sa­dece Allaha kulluk ediyor ve ondan dünyevi bir fayda beklenmiyordu.

Âyette zikredilen ve "Sadece sana hizmet etmek üzere" diye tercüme edi­len ifadesinden maksat, dünyevi herhangi bir meşgaleden uzak, hürrAHaha ibadete tahsis edilmiş" demektir. Mücahid, Şa´bi, Saitl b. Cübeyr, Katade, Süddi, Rebi1 b. Enes, Dehhak ve İkrime bu ifadeden maksadın, çocuğun Havra ve Kiliseye hizmet etmeye tahsis edilmesi olduğunu söylemişlerdir. Böy­le bir kimse, dünya işleriden elini çektiği için "Hürriyetine kavuşturulmuş" mânâsına gelen vasfı verilmiştir. [89]

36- Onu doğurunca şöyle dedi: "Rabbim, ben onu kız doğurdum: Halbuki Allah onun ne dourduğunu çok iyi biliyordu. Erkek, kız gibi değil­dir Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve neslini, kavulmuş Şeytanın şerrinden sana emanet ediyorum."

İmranın karısı Hanne, adadığı çocuğu doğrunca şöyle dedi: "Ey rabbim, ben, adadığım çocuğu kız doğurdum. Halbuki Allah, her yarattığının ne doğur­duğunu çok iyi bilir. Bu sebeple Hannenin bunu belirtmesine gerek yoktu. Han­ne, rabbine karşı mazeretini belirterek şöyle devam etti "Erkek kız gibi değildir. Erkek, hizmet etmeye daha elverişlidir. Zira kız, doğum ve hayız gibi durumlar­dan ötürü, Beytül Makdise yani Kudüsteki mabede bazan giremez. Ayrıca erkek daha güçlü ve daha kararlıdır. Ben çocuğa Meryem adını koydum. Ben -onu ve soyunu, kovulmuş Şeytanın şerrinden sana emanet ediyor ve himayene bırakı­yorum.

Allah, İmranın karısının duasını kabul etti. Meryemi ve oğlu İsayı Şey­tanın şerrinden korudu. Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz (s.a.v.) in şöyle buyurduğu rivayet ediliyor:

"Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, anasından doğrdu anda Şeytan ona do­kunmuş olmasın. Çocuk, Şeytanın bu dokunmasından dolayı ilk defa ağlar. An­cak Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır."

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki: "Bu hususta isterseniz şu âyeti okuyun. "Meryemi ve neslini, kavulmuş Şeytanın şerrinden senin himayene sığındırırım. [90]

Diğer bir hadis-İ şerif de şöyle Duyuruluyor:

"Bütün insanlar analarından doğdukları zaman, Şeytan onların iki böğrü­ne dürter. Meryem oğlu İsa hariç, Şeytan ona da dürtmeye teşebbüs etmiş fakat onu koruyan perdeye çarpmıştır. [91]

Aynca Hz. Meryemin annesinin bu üuasi üzerine Hz. Meryem ve banın günah işlemedikleri, Allah tealanın, Hz. İsaya verdiği kesin iman ve ihlas sebe-, biyle onun, karada yürür gibi denizlerin üzeride de yürüdüğü rivayet edilmekte­dir. [92]

37- Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu, güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekcriyyayi, onun bakımına memur etti. Zckkcriyya, Mcryc-min bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. "Bu sana nereden geldi ey Meryem "dedi. Meryem: "O, Allah tarafından-dır. Şüphesiz ki Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır." dedi.

Rabbi Meryemin, Beytül Makdisin hizmetine tahsis edilmesini annesin­den güzel bir şekilde kabul etti. Ve Meryemi, erginlik çağına erinceye kadar, yerden biten çiçekler gibi koruyup büyüttü. Zekeriyyayı, onu yetiştirmekle gö­revlendirdi. Zekeriyya, Meryemin bulunduğu özel yere her girdiğinde onun yanında çeşitli nziklar buluyordu. Onun yanında yaz mevsiminde kış meyveleri kış mevsiminde de yaz meyveleri görüyordu. Bunun üzerine Zekerriya: "Bu n-ziklar sana nereden geliyor ey Meryem " diye sordu Meryem: "Bunlar, Allanın katından gönderilen nzıklardir." diye cevap verdi.

* Âyet-i kerimede geçen ve "Zekeriyyayi onun bakımına memur etti." şeklinde tercüme edilen ifadesi, İki şekilde okunmuştur.

a- Hicaz, Medine ve Basra kurralan bunu şeklinde okumuş­lardır. Bu kıraata göre bu ifadenin manâsı "Zekeriyya kendiliğinden onun bakı­mını üzerine aldı." demektir.

b- Bütün Küfe kurralan ise şeklinde harfinin şeddesiyle okumuşlardır. Bu kıraata göre âyetin mânâsı ise "Allah, Zekeriyyayı Meryemi bakmaya vaziflendirdi." şeklindedir. Taberi bu son kıraat şeklini ve bu izah tarzını tercih etmiş ve özetle şunları söylemiştir. "Bize erişen haberlere gö­re Zekeriyya ile diğer bir kısım insanlar, Hz. Meryemi bakıp büyütme hususun­da ihtilaf etmişler sonra oklarını Ürdün nehirine atmak suretiyle Kıır´a çekmiş­ler, neticede Kur´a Hz. Zekeriyyaya çıkmış ve Meryemi bakıp bütümeyi üstlen­miştir. Kur´anın nasıl çekildiği hususunda bir kısım ilim ehli şunu söylemişler­dir: "Oklarını Ürdün nehrine atınca Zekeriyyanin oku, nehrin bir kenarında diki­lip kalmış su onu götürememiş, diğer oklan ise alıp gitmiştir. Bu durumda diğer tartışanlar içinde Zekeriyyanın, Meryemin bakımına daha layık olduğunu gös­termiştir. Diğer bir kısım âlimler de, kur´ada Zekeriyyanın okunun nehirden yu­karı doğru yükseldiğini, diğerlerinin oklarının ise nehire düşüp gittiğini, bunun da Zekeriyyanın Meryeme bakmaya daha layık olduğunu göstermeye delil oldu­ğunu söylemişlerdir.

İkrime: "Bunlar, sana vahyettiğimiz gaip haberlerindendir. Meryemin iş­lerine kim bakacak diye kalemlerini atıp kur´a çekerlerken sen, yanlarında değil­din. Bu hususta çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun. [93]âyetini izah ederken şöyle demiştir. "Onlar, kalemlerini (asalarını) attılar. Onlan su alıp gö­türdü. Sadece Zekeriyyanın kalemi yukarı doğru yükseldi. Su onu götüremedi. Bunun üzerine Meryemin bakımını Zekeriyya üzerine aldı.

Süddi, "Rabbi onu güzel bir şekilde kabu etti ve onu güzel bir şekilde ye­tiştirdi." âyetinin izahında şunları söylemiştir: Annesi Meryemi doğurduktan so­ra onu bir beze sarmış ve Mabedin mihrabına götürmüştür. (Bazı âlimlere göre ise Meryemi ergenlik çağına eriştikten sonra oraya götürmüştür.) Mabedde Tev-ratı yazanlar, kendilerine bu gibi kimseler getirildiğinde onun kimin bakıp eği­teceğini tesbit etmek için aralarında kur´a çekiyorlardı. O zaman da Tevratı ya­zanların en efdali olan Hz. Zekeriyya da onların içinde bulunuyordu, Meryemin teyzesi, Zekeriyyanın hanımı idi. Meryemi getirip onun bakımı hususunda ara­larında kur´a çekmeye teşebbüs edince Zekeriyya onlara "Buna bakmaya en la­yık olan kimse benim. Çünkü onun teyzesi benim hanımımdır." dedi. Fakat kur´a çekenler, onun teklifini kabul etmediler. Ürdün nehrine gittiler. Kendisiyle yazı yazdıkları kelemlerini Ürdün nehrine attılar. Kalemi dikilip kalan kimse Meryemin bakımını üstlenecekti. Hepsinin kalemi suya kapılıp gitti. Sadece Ze­keriyyanın kalemi sanki çamura saplanmış gibi suyun üzerine saplanıp kaldı. Böylece Zekeriyya Meryemin bakımını üzerine aldı. Onu evine götürdü. Âyette zikredilen "Mihrap"tan maksat da onun evidir.

İkrime ise, Meryemin bakımı işini şöyle anlatmaktadır: Meryemin annesi onu bir beze sararak alıp Hz. Musamn kardeşi Harunun oğlu olan Kâhinin oğul­larına götürdü. Kâhinin oğullan Kâbenin hizmetçileri gibi Beytül Makdisin hiz­metçileri idiler. Meryem onlara "Alın bu adağı, ben bunu buraya hizmete ada­dım. Bu benim kazımdır. Adetli olan, kiliseye giremez ve ben bunu tekrar evi­me döndürmem." dedi. Onlar da: "Bu bizim İmamımızın kızıdır." dediler. Çün­kü İmanın bunların namazlarını kıldıran İmamlan ve kurbanlarını kesen rehber­leriydi. Orada bulunan Zekeriyya "Bunu bana verin. Çünkü onun teyzesi benim hanımımdır." dedi. Onlar ise "Bu bizim İmamımızın kızı, gönlümüz onu sana teslim etmeye razı değil." dediler. İşte o zaman, Tevratı yazdıkları kalemlerle kur´a çektiler. Kur´a Zekeriyyaya çıktı. O da Meryemin bakımını üzerine aldı.

Diğer bir kısım âlimler, Hz. Zekeriyyanın, Meryemin bakımını üzerine alması hususunda özetle şunları söylemişlerdir: "Meryemin annesi Hanna, Mer­yemi doğurduktan sonra kocası gibi o da Ölmüştür. Zekeriyyanın hanımı Faku-zun kızı "İşâ" Meryemin teyzesi idi. Bu sebeple Zekeriyya Meryemi kur´a çek­meden yanına almış bakıyordu. Fakat İsraioğullannın uğradıkları şiddetli kıtlık­tan dolayı Zekerriyya, Meryemin bakımını devam ettimnekte güçlük çekmeye başladı. Bu sebeple aralarında kur´a çektiler. Yine de Meryemin bakımı Zeke-riyyu ya düştü. Fakat Allah teala, Meryeme bol nzıklar verdi ve onu Zekeriyya­ya yük yapmadı.

Taberi bundan önceki göriişü tercih etmiş, Hz. Zekeriyyanın, Meryemin bakımını daha başlangıçta kur´a ile düstlendiğini söylemiştir.

Âyet-i kerimede Zekeriyya Meryemin bulunduğu mihraba her geldiğinde onun yanında yiyecek nzık buldu." Duyurulmaktadır. Zikredilen rıziktan mak­sat, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Mücahide göre mevsimi olmadığı halde görülen üzümdür. Delıhak, Katade, Rebi´ b. Enes, Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu rızıktan maksat, yaz mevsiminde görülen kış meyveleri, kış mevsiminde de görülen yaz meyveleridir. Muham-med b. İs hak a göre ise, burada zikredilen rızıktan maksat, Zekeriyyanın Merye­me götürdüğü yiyecekler dışında başka nzıklardır.

Âyette zikredilen "Mihrap" kelimesinden maksat, "Mabedin on kısmı" demektir. Aslında her toplantı yerinin ve namazgahın ön kısmına bu isim veril­mektedir. Âyet-i kerimede Zekeriyya (a.s.) in Meryeme "Ey Meryem bu sana nereden geldi " şeklinde nzıklan sorduğu zikredilmektedir. Zekeriyyanin bunu sornıa sebebi şudur, Zekeriyya, Meryemin üzerine yedi kapıyı kilitliyor ve dışa­rı çıkıyordu. Sonra yanma girdiğinde yaz mevsiminde kış meyvesini, kış mevsi­minde de yaz meyvesini buluyordu. Gördüğü bu durumdan dolayı hayrete düşü­yor ve Meryeme" Bu sana nereden geldi " diye soruyor Meryem de bu nzıkla-nn Allah katından gönderildiğini ifade ediyordu. [94]

38- İşte orada Zekeriyya rabbine dua etti. Ey Rabbim, bana kendi katından temiz bir nesil ihsan et. Şüphesiz ki sen, duayı çok iyi işitensin." dedi.

İşte orada Zekeriyya, kendisinin ihtiyar hanımının da kısır olmasına rağ­men, rabbine yönelerek dua etti ve şöyle dedi: "Ey rabbim, katından bana temiz ve salih bir evlat bahşet. Şüphesiz ki sen, sana yalvaranın duasını çok iyi işiten ve kabul edensin.

Âyet-i kerimede, Zekeriyya (a.s.) Meryemin, hiçbir vasıta olmaksızın belli nzıklarla nzıklandırıldığını görünce, yaşının büyük hanımının da kısır ol­masına rağmen, AHahın kendisine çocuk vermesini arzuladi. İsta orada rabbin-den kendisine temiz bir soy vermesini niyaz etti. Bu hususta Siiddi diyor ki: "Zekeriyya, Meryemin bu halini görünce dedi ki "Meryeme kış mevsiminde yaz meyvesini, yaz mevsiminde de kış meyvesini veren rab, bana da müsait olmayı­şıma rağmen elbette ki çocuk vermeye kadirdir. Sonra kalkıp namaz kıldı. Gizli olarak rabbine şu âyetlerde zikredilen münacaatlarda bulundu. "Hani bir zaman Zekeriyya rabbine gizlice niyaz etmişti." Şöyle demişti: "Rabbim, zayıfladım, bir deri bir kemik kaldım, saçlarım ağardı. Ey rabbim, şimdiye kadar sana dua edip te hiç mahzun ve mahrum olmadım." "Doğrusu ben, kendimden sonra yerime geçecek yakınlarımdan endişelendim. Hanımımın da çocuğu olmuyor. Ba­na, yerime geçecek bir oğul lütfet." "Bana ve Yakup oğullarına vâris olsun. Onu, nzanı kazananlardan eyle. [95]"Zekeriyya yi da hatırla. O, bir zaman rab­bine: "Rabbim, beni tek başıma evlatsız bırakma. Vârislerin en hayırlısı sensin." diye niyaz etti[96]

Taberi diyor ki: "Nesil (zürriyet) kelimesi "Tek bir kimse" mânâsına da gelir. "Çok kimseler" manâsına da. Ancak, burada nesilden maksat, tek bir kim­se demektir. Çünkü Zekeriyya (a.s.) başka bir duasında "Bana bir veli (Oğul) bahşet[97] demiş. "Veliler bahşet" dememiştir. [98]

39- Zekeriyya mabedde kalkıp namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: "Allah sana, kendi sözüyle meydana gelen (İsayı) tasdik eden, efendi, iffetli ve salihlerden bir Peygamber olan Yahyayı müjdeliyor."

Zekeriyya mabedin ön tarafında, ayakta durup namaz kılarken melekler ona şöyle seslenmişlerdi. "Ey Zekeriyya, şüphesiz ki Allah seni, Yahya adında bir oğul ile müjdeliyor. O, babasız olarak yalnızca Allahın "Ol" demesiyle mey­dana gelecek olan İsayı tasdik eden, İbadetinde ve ahlakında milletinin şereflisi olan, son derece iffetli ve salih kullarından bir Peygamberdir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Seslendiler" diye terdim edilen fiili bütün Medine kurcası tarafından ve bir kısım Basra ve Küfe kurrası tarafın­dan, Kur´anda zikredildiği şekliyle müennes fiil olarak okunmuştur. Küfe âlimlerinden bir kısmı ise bu fiili şeklinde, müzekker olarak okumuş­lardır. Bu kıraata göre âyetin bu bölümünün mânâsı şudur: "Cebrail Zekeriyya-ya şöyle seslendi." Abdullah b. Mes´ud, âyetin bu cümlesini ikinci kıraatin ifade ettiği manâyı ifade eder şekilde şöyle okumuştur.Süddi de âyete ikinci kıraat şekline göre mânâ vermiş, meleklerden maksadın, sadece Cebrail okluğunu söylemiştir.

Taberi iki kıraat şeklinin de yaygın ve sahih olduğunu, ancak Hz. Zeke-riyyaya seslenen kimsenin Cebrail değil melekler topluluğu olduğunu söyleme­nin daha doğru olacağını zikretmiş, Kur´an-ı kerimi, te´vilini ihtiyaç olmadıkça Arap dilinde kullanılan en açık ifade şekillerine göre tefsir etmenin daha doğru olacağını söylemiştir. Bu da "Melekler" ifadesinden sadece Cebrail değil, me­lekler topluluğu olduğunu gösterir,

Âyet-i kerimede, meleklerin Hz. Zekeriyyayı oğlu Yahya ile müjdelediği zikredilmektedir. "Yahya" kelimesinin asıl mânâsı "Hayatını devam ettiren ve yaşayan" demektir. Katade, Hz. Yahyaya bu adın verilmesinin sebebinin, Alla­nın onu imanla ihya etmesi olduğunu söylemiştir.

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Allanın sözü ile meydana geldiği bildiri­len kişiden maksat, Mücahid, Rakkaşi, Katade, Rebi´ b. Enes, Süddi, Dehhak, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen rivayetlere göre Hzl. İsadır. Çünkü o, Allah tealanm "Ol" demesiyle babasız olarak Hz. Meryem in rahminde olmuştur. Bu sebeple ona "Allahm sözü" denmiştir. Taberi diyor ki; Bazı Bas-ralı alimler, burdaki "Allanın sözü" ifadesinden maksadın, Allanın kitabı oldu­ğunu söylemişlerdir. Onların bu görüşlerine göre tefsir etme, cesaretten başka bir şey değildir."

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Efendi" diye tercüme edilen "Seyyid" ke­limesi Katade ve Said b. Cübeyr tarafından "Halim selim" şeklinde izah edilmiş, Mücahid ve Rakkası tarafından "Allah nezdinde üstün olan" şeklinde izah edil­miş, Dehhak, Süfyan es-Sevri ve Abdullah b. Abbas tarafından "Hafim, selim ve takva sahibi" şeklinde izah edilmiş, İlerime tarafından ise "Gazabına mağlup olmayan" şeklinde izah edilmiştir. İbn-i Zeyd de "Seyyid" kelimesinden maksa­dın "Şerefli kimse" demek olduğunu söylemiştir. Katade "Vallahi Yahya ibadet­te de, yumuşak ahlaklı olmakta da, ilimde ve takvada da efendiydi." demiştir.

Âyet-i kerimede zikredilen ve "İffetli" diye tercüme edilen kelimesi, müfessirler tarafından şu şekillerde izah edilmiştir:

a- Said b. ei-Müseyyeb tarafından "Cinsel organı müsait olmayan" şek­linde izah edilmiştir. Ve bu hususta Amr b. ej-As´ın şöyle söylediğini işittiğini rivayet etmiştir: Resulullah buyurmuştur ki "Kıyamet gününde Ademoğullarından herkesin bir günahı olacaktır. Ancak, Zekeriyaya oğlu Yah­ya hariçtir." Amr b. el- As diyor ki: "Sonra Resulullah elini yere uzattı küçük bir ağaç parçası aldı ve buyurdu ki: "Bunun sebebi şudur ki, erkeklerde olan şey Yahyada bu çöp kadardı. Bu sebeple Allah teala onu "Efendi ve iffetli" diye isimlendirdi.

b- Abdullah b. Abbas ve Dehhaka göre burada zikredilen, kelimesinden maksat, erkeklik suyu olmayan" demektir,

c- Abduiîah b. Mes´ud, Said b. Cübeyr, Mücahid, Rakkaşi, Katade, İbn-i Zeyd, Süddi ve Hasan-ı Basriye göre ise demek, kadınlara yak­laşmayan" demektir.

Bu âyet, hayırların anahtarının namaz olduğuna, duaların, namazı kıl­makla kabul edileceğine işaret etmektedir. Herhangi bir ihtiyacı olan kişi, huşu ile, namaza yönelmeli sonra rabbine yal varmalıdır.

Nitekim Resulullah (s.a.v.) in başına bir sıkıntı geldiğinde hemen namaz kılardı. [99]

40- Zckerriya şöyle dedi: "Ey rabbim, ben iyice ihtiyarlamış ve ka­rım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir Allah: "Bu böyledir, Allah di­lediğini yapar" dedi.

Bunun üzerine Zekeriyya şöyle dedi: "Ey rabbim, benim nasıl oğlum ola­cak Yaşım çok ilerlemiş hanımım da kısırdır. Allah, "Bu böyledir. Allah seni daha önce ortada yok iken var ettiği gibi, hanımın kısır sen de ihtiyar olduğun halde sana çocuk verecektir." dedi.

Taberi diyor ki: "Zekeriyya (a.s.) Allahin Peygamberi olduğu halde "Ey rabbim, ben iyice ihtiyarlamış ve karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabi­lir " Sözünü nasıl söyledi Halbuki melekler kendisine oğlu olacağını müjdele­mişlerdi. Zekeriyya, meleklerin doğru söylediklerinden şüphe mi etmişti Hal­buki bu mümin bir kula bile yakışmaz. Nerede kaldı ki Peygambere yakışsın Yoksa Zekeriyya, Allanın kudretini inkâra mı kalkmıştı Bu ise daha büyük bir suçtur. Zekeriyyadan bunun beklenmesi abestir." Cevaben denilir ki: "Bu husus­ta Süddi ve İkrime şunları söylemişlerdir."Melekler Hz. Zekeriyyayı bir oğlu olacağı ile müjdelemelerinden sonra Şeytan ona gelip, müjdeleyenlerin Allanın elçileri olmadıklarım, bu sözlerin Şeytan tarafından söylendiğini, Zekeriyyaya söylemiş bunun üzerine Zekeriyya, içine düşen şüpheyi bertaraf etmek için me­selesinin açıklığa kavuşmasını istemiş, ve âyette zikredilen sorusunu sormuştur.

Taberi "Burada, Zekeriyyanm sorusunun, kendisine müjdelenen çocuğun, kısır olan hanımından mı yoksa başka bir kadından mı olacağını öğrenmek için sormuş olabileceğini söylemiştir.

Bazı alimlere göre ise Zekeriyya (a.s.) bu soruyu, Allanın vaadinden şüp­he ettiği için değil, müjdesini sağlamlaştırmak için sormuştur.

Zekeriyyanm bu sorusu üzerine Allah teala şöyle buyurmuştur: "Bu böy­ledir. Allah seni daha önce ortada yok iken varettiği gibi, hanımın kısır sen de ihtiyar olduğun halde sana çocuk verecektir. [100]

41- Zekeriyya: "Rabbim, o halde bana bir alâmet ver." dedi. Allah da "Senin alâmetin, insanlarla, işaretle anlaşman dışında, üç gün konuşma-mandır. Rabbini çokça an. Akşam sabah onu tesbit et." dedi.

Zekeriyya şöyle dedi: "Ey rabbim, çocuğumun ne zaman doğacağına dair bana bir alamet ver." Allah: "Senin alametin, dilin alınmadan, herhangi bir has­talığa yakalanmadan insanlarla, işaretleşmen dışında üç gün konuşmam and ir. Rabbini çokça an, çünkü bu hal, rabbini anmana engel olmayacaktır. Rabbini akşam sabah tesbit et ve onu yücelt." dedi.

Katade, Rebi1 b. Enes, ve Cüveybir b. Nusayr, Hz. Zekeriyyanm oğlu­nun olacağına dair bir alamet istemesi üzerine Allah tealanın ona alemet olarak üç gün konuşamayacağını bildirmiş olması, onu bir nevi cezalandırmadır. Bu hususta Katade diyor ki: "Melekler, Zekeriyya (a.s.) bizzat ağızlarıyla konuşa­rak Yahyayı müşdelemişler, bununla birlikte Zekeriyya (a.s.), Yahyanın ne za­man meydana geleceğine dair bir delil istemiş, Allah teala da onu, bu istediğin­den dolayı, bir nevi cezalandırarak üç gün ancak ima ile konuşacağını bildirmiştir.

Ayet-i kerimede geçen ve "İşaretle anlaşma" diye tercüme edilen kelimesi, Arapçada çok defa "Duduklarla işaret etme"

mânâsında kullanılmaktadır. Bazan kaş ve gözle işaret etme mânâsına da gel­mektedir. Bazan, fısıltı gibi kısık sesle konuşmalara da denilmiştir. Müfessirler, bu âyette zikredilen kelimesinden maksadın hangi or­ganla işaret etmek olduğu hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Mücahide göre buradaki kelimesinden maksat, dudakları oynatarak işaret etmektir. Buna göre Zekeriyya (a.s.) oğlu Yahyanın doğmasın­dan önce üç gün konuşamamış ancak duduklannı oynatarak işaret edebilmiştir.

b- Dehhak, İbn-i Zeyd, Katade, Süddi, Abdullah b. Kesir, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Abbasa göre ise buradaki kelimesinden maksat, el ve kaş ile işaret etmektir. Buna göre Zekeriyya (a.s.) insanlarla üç gün konuşama­mış, söylemek istediğini ancak elleriyle ve başıyla işaret ederek bildirmiştir.

Âyet-i kerimede Allah teala, Zekeriyyaya üç gün konuşamayacağını bil­dirdikten sonra kendisini çokça anmasını ve akşam sabah teşbih etmesini emret­miştir. Bu hususta Muhammed b. Ka´b diyor ki: "Eğer Allah ´.eala, kullarından herhangi birine kendisini anmayı terketmeye ruhsat verecek olsaydı bu ruhsatı Zekeriyyaya verirdi. Çünkü ona, üç gün konuşamayacağını bildirmesine rağmen yine de kendisini bu günlerde çok zikretmesini emretmiştir.

Taberiye göre âyette geçen ve "Akşam" diye tercüme edilen kelimesinin mânâsı, güneşin zeval vaktinden başlayarak batması anına kadar devam eden zamandır. Yani öğlenden akşama kadar olan zamandır. "Sabah" di­ye tercüme edilen kelimesinden maksat ise, şafakın sökmesinden itibaren başlayıp kuşluğa kadar devam eden vakittir. Nitekim bu âyetin izahında Mücahid den maksadın, sabahın ilk vakti, den mak­sadın da, güneşin meyledişinden itibaren batması anma kadar devam eden za­man oldğunu söylemiştir. [101]

42- Melekler de şöyle demişti: "Ey Meryem, şüphesiz kî Allah, seni seçti ve tertemiz kıldı. Ve seni, âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.

Hanne, kızı Meryemi Allaha kulluk etmeye adayınca Melekler gelip: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni, kendisine itaat içn seçti. Seni şüphelerden ve manevi kirlerden temizledi. Ve seni, zamanındaki âlemlerin kadınlarına üstün kıldı." dediler.

Âyette zikredilen "Allah seni tertemiz kıldı." ifadesinden maksat "Senin dinini şüphelerden ve manevi kirlerden temiz kıldı." demektir. "Seni, âlemlerin kadınlarına üstün kıldı." ifadesinden maksat ise "Allah, kendisine itaat etmen sayesinde zamanındaki bütün kadınlardan üstün kıldı." demektir. Resululhıh, Hz. Meryemin üstünlüğünü beyan eden bir çok hadis-i şerif buyurmuştur. Bun­lardan bazıları şunlardır.

"Ali b. Ebi Talib r.a. diyor ki: "Ben Resulullahın şöyle buyurduğunu işit­tim:

"Cennetin kadınlarının en hayırlısı, Huveylidin kazı Halicedir Yine cen­netin kadınlarının en hayırlısı İmran kızı Meryem d ir[102]

Enes b. Malik te ResuHahm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Âlemlerin kadınlarından (örnek olma bakımından) şunlar sana kâfidir. İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma ve Firavu­nun karısı Âsiye[103]

Ebu Musa el-Eş´ari, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.

"Erkeklerden çok kimse kemale ermiştir. Kadınlardan ise İmran kızı Meryem bir de Firavunun karısı Âsiye dışında kimse kemale ermemiştir. Aişe-nin diğer kadınlara göre üstünlüğü ise Tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibi-dir, [104]

Taberi, Hz. Fatımanın şunlan söylediği rivayet etmiştir. "Bir gün ben, Ai-şenin yanında iken Resulullah içeri girdi ve bana gizlice bir şey söyledi. Ben ağ­ladım. Tekrar gizlice bir ey söyledi. Bu defa da güldüm. Aişe benden bunu sor­du. Dedim ki: "Acele ediyorsun. Resulullahın sırrını sana mı bildireceğim " "Bunun üzerine Aişe vazgeçti. Resuluîlah vefat edince Aişe bu meseleyi bana tekrar sordu. Ben de dedim ki: "Resulullah bana gizlice demişti ki: "Cebrail her yıl Kur´am benden bir kere dinlerdi. Şimdi ise Kur´anı iki kere dinledi. Her Pey­gamberin Ömrü kendisinden önce gelen peygamberin ömrünün yansı kadardır. Kardeşim Isanm ömrü yüz yirmi seneydi. Şimdi benim ömrüm altmış yıllıktır. Bu yılın içinde öleceğimi sanıyorum. Âlemlerin kadınlarından hiçbir kadının başına senin başına gelecek olan musibet gelmemiştir. Sabretme bakımından bir kadının derecesinden aşağı düşme. "İşte ben bu söz üzerine ağladım. Sonra Re-sulullah buyurdu ki: "Sen, cennet kadınlarının hanım efendisisin. Ancak, Mer­yem el-Betül müstesnadır." İşte bunun üzerinde de güldüm." [105]

43- Ey Meryem, rabbine boyun eğ. Ona secde et ve rüku edenlerle beraber rüku et.

Ey Meryem, itaatini samimi olarak, sadece rabbine yap. Secde et ve seni seçip üstün kıldığı için, rabbine şükrederek onun önünde huşu ile eğilenlerle be­raber sen de eğil.

*Âyet-i kerimede geçen ve "Boyun eğ" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Mücahide göre "Namazda kunutunu uzun yap" Rebİ´ b. Enese göre "Ayakta dur." Evzaiye göre "Ayağa kalk" Katadeye ve Süddiye göre "İtaat et" Hasan-ı Basriye göre "İbadet et." Said b. Cübeyre göre ise "İhlaslı ol" demektir. Bu hususta Ebu Said el-Hudri, Resulullahın şöyle buyurduğunu riva­yet etmiştir. "Kur´anm herhangi bir yerinde kunut kelimesi zikredilcek olursa bundan maksat, Allaha ibadettir. [106]

Mücahid diyor ki: "Hz. Meryeme bu emir geldikten sonra o kadar ayakta durmuştu ki topukları şişmişti." Evzai de diyor ki: "Hz. Meryemin ayakları ilti­haplanıp onlardan irin akmıştı."

Taberi buradaki "Kunuf´dan maksadın "Allaha itaatte ihlaslı olmak." de­mek olduğunu, Allah tealamn Hz. Meryeme "Ey Meryem, rabbine ibadette ih­laslı ol, sadece onun nzası için ibadet et. Ona itaatte huşu içinde ol. İbadette bo­yun eğ." buyurduğunu söylemiştir. [107]

44- Bunlar, sana vahyettiğimiz gaip haberlerindendir. Mcrycmi kim bakacak diye kalemlerini atıp kur´a çekerlerken sen yanlarında değildin. Bu hususta çekişirlerken de yanlarında bulunmuyordun.

Ey Muhammed, sana anlattığımız İmranm karısına, kızı Meryeme, Zeke-riyya, oğlu Yahya ve diğer Peygamberlere ait olan bu haberler senin ve kavmi­nin bilmediğiniz gaip haberlerindendir. Biz onları sana vahyediyoruz. Merye­min bakımını kimin üzerine alacağını tesbit etmek için kalem şeklindeki okları­nı kur´a için atarlarken sen onların içinde değildin. Bu hususta birbirleriyle tartı­şırlarken de sen onların yanında bulunmuyordun.

Âyet-i kerimede geçen "Gaip haberi eri "nden maksat, Hz. Muhammedin kavminin ve bir çok insanların bilmediği, Allah tealamn bildirmesiyle ancak iki ehl-i kitabın Haham ve Ruhbanlarının bilebilecekleri haberlerdir. Allah teala bu gibi haberleri Hz. Muhammede bildirerek onun hak Peygamber olduğunu inkâr eden Yahudi ve Hristiyanlara, Resulullahın doğruluğunu ispatlamış, onu yalan­layanları ise susturmuştur. Çünkü onlar, Resulullahın, okur yazarlığı omayan bir kişi olduğunu Allahin kendisine bu haberleri bildimıemesi halinde onun bunları bilemeyeceğini biliyorlardı. Böylece karşı çıkmaktan âciz kalmışlardı.

Âyette zikredilen "Sana vahyettiğimiz" ifadesinden maksat, "Sana indir­diğimiz ve sana gönderdiğimiz" demektir. Vahyetmenin asıl mânâsı vahyedenin bildirmek istediği şeyi, vahyedilene ulaştınnasıdır. Bu ulaştırma çeşitli vasıta­larla olur.

a- Yazıyla olabilir

b- İşaretle olabilir. Nitekim şu âyetteki vahyetmekten maksat, işarettir. "Zekeriyya mabedden kavminin önüne çıktı, onlara "Sabah akşam Allahı teşbih edin." diye işarette bulundu. [108]

c- İlhamla olabilir. İşte şu âyetlerdeki vahyetmekten maksat da ilhamdır. "Ey Peygamber, rabbin arıya" Dağlarda, ağaçlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin, sonra her çeşit mahsulden ye. Rabbinin hazırladığı uygun yollardan git." diye ilham etti. "Anların kannlanndan, içinde insanlar için şifa bulunan çeşitli renklerde şerbet çıkar. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir millet için büyük bi. ibret vardır." [109]

d- Elçi göndermek suretiyle olabilir. Şu âyetteki vahyetmekten maksat da budur.11 De ki: "Şahitlik yönünden hangi şey daha yücedir " De ki: "Allahtır. O, benimle sizin aranızda şahittir. Bu kur´an, sizi ve haberi kentlilerine ulaşanları uyarmam için bana vahyolunmuştur. Allah ile beraber başka ilahlar bulunduğu­na siz mi şahitlik ediyorsunuz " De ki: "Ben şahitlik etmiyorum." De ki: "O, an­cak bir olan ilahtır. Ben sizin ortak koştuklarınızdan beriyim. [110]

e- Vahyetmek bazan da Şeytanın vesvese vermesi manâsına gelir. Şu âyetteki vahyetmekten maksat da budur: "Kesilirken üzerine Allahın adı zikre­dilmeyen hayvanlan yemeyin. Bunu yapmak Allahın yolundan çıkmaktır. Şüp­hesiz ki Şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vesvese verirler. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki Allaha ortak koşanlar olursunuz. [111]

Âyette zikredilen "Kalemler"den maksat, Katadeye göre "Oklar" demek­tir. Zira, Hz. Meryem, İsraioğullarının imamlarının ve efendilerinin kızı olduğu için bunu kimin bakıp büyüteceği hususunda tartıştılar. Bunun üzerine oklarını atarak kur´a çektiler. Kur´a, Hz. Meryemin teyzesinin kocası olan Zekeriyyaya çıktı. Zekeriyya da onu ailesinin içine alıp büyüttü.

Abdullah b. Abbas ve Dehhaka göre ise burada zikredilen "Kalemler"den maksat, gerçek kalemlerdir. Çünkü İmranın karısı, kızı Meryemi getirip Mesci­de adadığını belirtince, orada vahiy yazan kâtipler, Meryemi bakıp büyütme hu­susunda kalemleriyle kur´a çekmişler ve kur´a Zekeriyyaya çıkmıştır. İşte Allah teala, Hz. Muhammede, bu kur´a çekilirken orada bulunmadığını, bu itibarla bu haberleri bilemeyeceğini, bu haberlerin kendisine Allah teala tarafından bildiril­diği için onun hak Peygamber olduğunu beyan etmiş böylece onu yalanlamaya kalkışan iki kitap ehlini de kınamıştır. [112]

45- Bir zaman Melekler şöyle demişlerdi: "Ey Meryem, Allah seni kendi tarafından bir kelime ile (emriyle meydana gelecek olan bir çocukla) müjdeler ki onun adı Meryemoğlu İsa Mcsihtir. Dünya ve âhirette şeref sahibi ve Allaha yaklaştırılanlardandır.

Bir zaman melekler Meryerne şöyle demişlerdi: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni, Allahın sözü ile meydana gelecek olan bir çocuk ile müjdeliyor. Onun adı, Meryemoğlu İsa Mesihtir. O, hem dünyada hem de âhirette şerefli ve yüce mertebelere sahip biridir. Kıyamet gününde Allaha yaklaştırılanlardan ola-

Âyet-i kerimede geçen maksat, Katadeye göre Allahın "Ol" emridir. Allah tealanın bu emriyle İsa meydana geldiği için ona "Kelime" ismi verilmiştir.

Abdullah b. Abbasa göre buradaki "Kelime" den maksat, Hz. İsanın bir adıdır.

Taberi, buradaki "Kelime" den maksadın, haber ve mesaj demek olduğu­nu, âyetin mânâsının ise "Ey Meryem, Allah seni bir haberle müjdeliyor." Bu haber de, adı "Meryemoğlu İsa" olacak olan bir çocuğun meydana gelmesidir.

Âyette zikredilen "Mesih" kelimesinin asıl mânâsı "Silinmiş olan" de­mektir. Hz. İsaya bu ismin verilmesinin sebebi ise, onun günahlarının silinip te­mizlendiğini belirtmek içindir. Âyette Hz. İsaya "Meryemoğlu" denmesinin se­bebi, hem İsanın Allanın oğlu olduğunu iddia eden Hristiyanlara hem de onun, gayr-i meşru bir çocuk olduğunu iddia eden Yahudilere cevap vermek içindir. Zira, o, Hristiyanlann iddia ettikleri gibi Allahın oğlu değil, Meryemin oğludur. Yahudilerin iddia ettikleri gibi gayr-i meşru bir çocuk değil, Allahın emriyle Meryemden, babasız olarak meydana gelmiş bir çocuktur. [113]

46- İnsanlara beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacaktır, O, salih kimselerden olacaktır.

İsa, beşikte küçük bir çocuk ikin de, ergenlik çağına gelmiş büyük bir in­san iken de insanlarla konuşacaktır ve o, salih kullarından olacaktır.

* Hz. îsanın, daha beşikte bir bebek iken insanlarla konuştuğunu şu âyet-i kerimeler beyan etmektedir. "Meryem, İsayı yüklenerek kavmine getirdi. Kav­mi, hayretler içinde şöyle dediler: "Ey Meryem, doğrusu sen, görülmemiş bir iş yaptın." Ey Harunun kızkardeşi Meryem, senin ne baban ahlaksız nede Annen iffetsizdi." "Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. "Biz, beşikteki lir çocukla nasıl konuşuruz " dediler. "İsa, (Allahın kudr&tiyle dile gelerek) şiiyle dedi: Şüphesiz ben, Allahın bir kuluyum. O bana, mutlaka kitap verecek ve beni Pey­gamber seçecektir." "Beni bulunduğum her yerde insanlara yararlı kıldı. Haya­tım boyunca namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti." "Beni anneme hürmetkar kıldı. Beni asla zalim ve isyankâr yapmadı." "Doğduğum gün, ölece­ğim gün ve dirileceğim gün Allah bana selam ve emniyet yeniliştir. [114]

Âyet-i kerimeda, Allah tealanın, Hz. Meryemi hem bebek iken hem de yetişkin iken insanlarla konuşacak olan bir oğul ile müjdelediği zikredilmekte­dir. Hz. İsanın, bebek iken konuştuğu, yukarıda zikredilen âyetlerde izah edil­miştir. Yetişkin iken konuşmasından maksat ise, bir kısım âlimlere göre onun, ergenlik çağma geldikten sonra kendisine Peygamberlik verilmesi üzerine, Pey­gamberliğini insanlara tebliğ etmesidir.

İbn-i Zeyde göre ise İsanın yetişkin iken insanlarla konuşmasında mak­sat, dünyanın sonuna yakın zamanda, Deccal ile savaşmak için tekrar dünyaya döndüğünde, çevresindeki insanlarla konuşmasıdır.

Âyet-i kerime, Hz. İsanın hayatta olduğuna açık bir delildir. Çünkü onda Hz. İsanın kemale enrıiş yaşlı bir insan olarak diğer insanlarla konuşacağı ifade edilmektedir. Bu durum âhir zamanda Hz. İsanın gökten inmesinden sonra mümkün olacaktır. Aynca âyet-i kerime Necran Hristiyanlan heyetinin "batıl id­dialarına bir cevaptır. Zira âyet, Hz. İsanın da diğer insanlar gibi hayatın çeşitli aşamalarından geçmiş olduğunu belirtmiştir. [115]

47- Meryem "Rabbim, bana hiçbir insan dokunmamışkcn benim na­sıl çocuğum olur " dedi. Allah da şöyle dedi: "Bu böyledir. Allah, dilediği­ni yaratır. O, bir şeyin olmasına hükmedince ona sadece "Ol" der. O da hemen olurverir.

Meryem şöyle dedi: "Ey rabbim, benim nasıl çocuğum olur ki Ben, evli değilim. Bana hiçbir insan hiçbir zaman dokunmamıştir." Allah da ona şöyle dedi: "Bu böyledir. Allah, senden çocuk meydana gelmesini dileyecek, onu in­sanlara bir alamet ve bir ibret kılacaktır. Çünkü Allah dilediğini yapar ve diledi­ğini dilediği şekilde yaratır. O, babasız olarak çocuk yaratmaya da kadirdir. O, bir şeyin olmasını dileyince ona sadece "Ol" der. O da hemen oluverir. [116]

48- Allah ona kitabı hikmeti Tcvratı ve İncili öğretecektir.

Allah ona okuyup yazmayı, kendisine vahyedeceği hikmetli sünnetleri, Musaya indirdiği Tevratı ve kendisine indireceği İncili öğretecektir.

* Âyette zikredilen "Hikmet"ten maksat, Katade ve İbn-i Cüreyce göre "Sünnet" demektir. Allah teala, bu ayet-i kerimede Hz. İsaya, Musaya vermiş olduğu Tevratı ve kendisine indireceği İncili öğreteceği gibi ona sünneti de öğ­reteceğini beyan etmiş ve sünnete de "Hikmet" adını vererek onun mertebesinin yüceliğini bildirmiştir. [117]

49- Onu, İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderecektir. (İsa onla­ra şöyle diyecektir.) Ben sîze rabbiniz tarafından bir mucize ile gönderil­dim. Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıp ona üfüreceğim. O da Alla-hın izniyle (canlı) bir kuş olacaktır. Körü ve alaca hastalığına yakalanmış olanı iyileştiririm. Allanın izniyle ölüleri diriltirim. Yediklerinizi ve evleri­nizde biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inanıyorsanız, şüphesiz ki bunlarda sizin için büyük bir ibret vardır.

Allah, İsayi, İsraioğullanna bir Peygamber olarak gönderecek ve İsa on­lara şöyle diyecektir: "Şüphesiz ki ben, rabbiniz tarafından size Peygamberliği­min doğruluğunu gösteren alamet getirdim. Şöyle ki: Ben size, çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıp ona üfüreceğim. O da Allanın izniyle canlı bir kuş ola­caktır. Doktorların tedavi etmekten âciz oldukları körü ve alaca hasatalığına ya­kalanmış olanı iyileştireceğim. Kendi gücümle değil fakat Allanın izni ve kud­retiyle ölüleri dirilteceğim. Görmediğim halde sizin yediklerinizi ve evlerinizde biriktirdiğiniz şeyleri size haber vereceğim. Eğer inanıyorsanız şüphesiz ki bun­larda sizin için büyük bir ibret vardır.

* Bu âyet-i kerime, Hz. İsanın bir kısım mucizelerini zikretmektedir. Bunlardan biri, çamurdan kuş yapmasıdır. Muhammed b. İshak özetle diyor ki:

"Bir gün, Hz. İsa, okuma yazma öğrenen gençlerle beraberken eline bir miktar çamur alıp onlara dedi ki: "Bu çamurdan bir kuş yapayım mı " Onlar da: "Bu­nun yapabilir misin " dediler. Hz. İsa da: "Evet, rabbimin izni ile yaparım." de­di. Sonra o çamurdan bir kuş yaptı ve ona üfleyerek "Allanın izniyle kuş ol." dedi. O çamur da uçan bir kuş oldu. Çocuklar gidip meseleyi hocalarına anlattı­lar ve bu haberi yaydılar. İsraioğulları da İsa hakkında araştırma yapmaya başla­dılar. Bunun üzerine Hz. Meryem, İsayı bir merkebe bindirerek alıp kaçtı.

Hz. İsanın diğer bir mucizesi de körleri iyileştirmekti. Bu ayette zikredi­len ve "Kör" diye tercüme edilen kelimesi Mücahide göre "Gün­düz görüp gece görmeyen" demektir.

Katade ve Abdullah b. Abbasa göre "Annesinden kör olarak doğan." de­mektir. Süddi, Abdullah b. Abbas, Katade ve Hasan-ı Basrieden nakledilen di­ğer bir görüşe göre "Kör" demektir. İkrimeye göre ise "Görmesi zayıf olan ve gözlerinden su akan" demektir.

Taberi kelimesinin Arapçada bilinen mânâsının "Kör" de­mek okluğunu, bu itibarla, bu kelimeyi "Gece görüp gündüz görmeyen veya görmesi zayıf olan" mânâlannda yorumlamanın doğru olmadığını söylemiştir. Zira, âyeti kerimede, Allah tealanin Hz. İsaya, doktorların iyileştirmekten âciz kaldıktan hastalıkları iyileştirme mucizesini verdiği beyan edilmektedir. Gece görmeme ve görme kabiliyetinin zayıf olması gibi durumlar insanlar tarafından tedavi edilebilecek hastalıklar olmaları hasebiyle mucize olmaktan uzaktırlar. Buradaki kör´ü, "anadan doğma kör" anlamında izah etmek daha uygundur." de­miştir.

Hz. İsanın mucizelerinden biri de ölüleri diriltmesiydi. Hz. İsa, AUahtan, bir ölüyü diriltmesini isterdi. Allah da onun duasını kabul edip Ölüyü diriltirdi.

Bir başka mucizesi de, kavminin yeyip içtiklerini ve evlerinde gizledikle­ri şeyleri bilmesiydi. Rivayet edilir ki Hz. İsa, gençlerden herhangi birine şöyle derdi: "Ailen senin için şöyle bir yemek sakladı." çocuk eve gider ailesinden o yemeği isterdi. Ailesi ona "Bunun sana kim söyledi " diye sorduğunda da "İsa söyledi." derdi.

Katade ise, Hz. İsanın, gökten inen yemeği, kavminin yeyip yemediğini veya biriktirdiğini bildiğini söylemiştir. Zira, İsa onlara indirilen yemeklerin bi­riktirilmesin in yasak olduğunu söylemiştir. İsrailoğullan ise buna uymamışlar­dır. [118]

50- Ben, benden önceki Tcvralı tasdik ederek ve daha önce size ha­ram olan bazı şeyleri size helai kılmak için gönderildim. Rabbinizdcn size bir mucize getirdim. Allahtan korkun ve bana itaat edin.

Ben, benden Önce gönderilen Tevratı tasdik edip onun, Allah katından geldiğine iman ederek ve İncilin istisna ettiği konular hariç o Tevratın hükümle­riyle amel edici olarak gönderildim. Bir de, daha önce size haram kılınmış olan deve eti, iç yağı, bazı kuş ve balık çeşitlerini size helal kılmak için gönderildim, ayrıca size, rabbiniz katından Peygamberliğimin hak olduğunu ortaya koyan ve daha önce zikrettiğim deliller getirdim.

Ey İsraioğullan, size emrettiği ve yasakladığı hususlarda Allahtan korkun ve sizleri davet ettiğim hususlarda bana itaat edin.

Katade diyor ki: "Hz. İsanın getirdiği şeriat, Hz. Musaııın getirdiğinden daha yumuşaktı. Zira Hz. İsanın getirdiği şeriatla insanlara deve eti, bağırsak ve işkembe yağlan, bir kısım kuşlar ve balıklar hanım kılınmıştı. Allah teala, İsaya gönderdiği şeriatla pençeli kuşlar dışındaki şeyleri insanlara helal kıldı. [119]

51- Şüphesiz ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O haî-de ona kullak edin. İşte dosdoğru yol budur.

Diğer yaratıklar gibi ben de Allahın bir kuluyum. Ancak Allah bana Pey­gamberlik ve Peygamberliğimi doğrulayan mucizeler venniştir. Allah benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O halele, yalnızca rabbiniz olan Allaha ibadet edin. Doğru yol işte budur. Bu, kendisinde eğrilik bulunmayan sağlam bir yoldur.

Taberi diyor ki: "Herne kadar bu ayet-i kerime, Hz. İsadan bir haber nakletmekte ise de aslında bu, Hz. Muhammedle tartışmaya girişen Hristiyan Necran heyetine karşı Resulullaha bir u"elildir. Zira onlar, Hz. İsa hakkında, onu uluhiyet mertebesine ulaştıracak çeşitli iddialarda bulunmuşlar, âyet-i kerime de onların bu iddialarını çürütmüş, Hz. İsanın, Allahi rab kabul ettiğini bildir­miştir. [120]

52- İsa, onların inkârını hissedince "Allah yolunda benim yardımcı­larım kimdir " dedi. Havariler de şöyle dediler: "Allah dinin yardımcıları biziz. Biz, Allaha iman ettik ve şahit ol ki, biz nıüslümanlarız."

İsa, İsraioğullarınm kâfirliklerini ve kendi Peygamberliğini yalanlamala­rını hissedince, Allahın dinini yalanlayan bu inkarcılara karşı "Allah yolunda benim yardımcılarım kimlertir " demişti. İsanın arkadaşları olan Havariler de şöyle dediler: "Allahın dininin yardımcıları bizi. Biz, Allaha iman ettik. Ey İsa şahit ol ki biz, gerçekten Müslümanız."

Bu âyet-i kerime gösteriyor ki bütün Peygamberlerin dini, Tevhid dini olan İslamdır.

Âyet-i kerimede, Hz. İsanın, kendilerine tebliğde bulunduğu insanların inkâra düştüklerini anlayınca Havarilerden yardım istediği zikredilmektedir. Hz. İsanın, Havarilerden yardım istemesinin sebebi ise Süddiye göre, insanlara dini tebliğ etmek istemesidir. Mücahide göre ise kendisini öldürmeye teşebbüs eden insanlara karşı kendisini savunmak istemesidir. Bu hususta Süddi, özellikle şun­ları anlatmaktadır." Allah teala, Hz. İsayı Peygamber olarak gönderip ona, in­sanları dine davet etmeyi emredince İsa, İsrailoğullannı dine çağırmış, İsrailo-ğulları da onu sürgün etmişlerdir. Hz. İsa, annesiyle birlikte çıkıp yeryüzünde dolaşmaya başlamışlardır. Bir köye varıp orada bir adama misafir olmuşlar o da onlara ikramda bulunmuştur. Kendisine misafir oldukları adamın ülkesinde, in­sanlara zulmeden, her gün halktan birine, kendisini ve ordusunu yedirip içinne-yi emreden bir Kral vardı. Kralın tayin ettiği sıra Hz. İsa ve annesini misafir eden adama gelince onlar bunu yapmaktan âciz olmaları dolayisiyle derin derin düşünmeye başlamışlardı. Hz. Meryem meseleyi Hz. İsaya söyledi ve buna bir çare bulmasını istedi. Hz. İsa bu işe bir çare bulmasının hayırholmayacağınt bildinnesine rağmen annesi ısrar etti. Bunun üzerine Hz. İsa, bir mucize olarak kendilerini misafir eden adamın yemeklerini, Kral ve ordusunu yedirip içirecek kadar bollaştırdı. Kral, içkiyi içtikten sora, ev sahibine, içkinin nereden geldiği­ni sordu. Ev sahibi meseleyi sakladıysa da Kralın ısrarı üzerine bunu Hz. İsanın sağladığını bildirdi. Bunun üzerine Kral, kendi yerine geçirmek istediği ölü oğ­lunun diriltilmesini Hz. îsadan istedi. İsa, onu diriltmesinin iyi olmayacağını bildirdiyse de Kral ısrar eti. Hz. İsa da oğlunu diriltti. Bu defa halk Krala ve oğ­luna karşı, zulümlerinin devam edeceği endişesiyle ayaklandı. Birbirleriyle sa­vaşa girdiler. İsa ve annesi bu sebeple orayı terkedip gitmek zorunda kaldılar. Isa ve annesiyle birlikte bir de Yahudi yola çıktılar. Yahudinin yanında iki ek­mek, İsanın yanında da bir ekmek bulunuyordu. Yahudi, ekmeğinin birini gizli­ce yemek istedi. İsa bunu hissetti. Bu hususu Yahudiye hatırlattı. Fakat Yahudi inkâr etti ve yanında sadece bir ekmek bulunduğunu söyledi. Yolda giderlerken Hz. İsa, Yahudiye, hayvanı kesip etini yedikten sonra onu tekrar diriltme gibi çeşitli mucizeler gösterip onun aslında iki ekmeği bulunduğunu itiraf ettirmeye çalıştıysa da Yahudi devamlı olarak inkâr etti. Nihayet yırtıcı hayvanların eşele­yerek çıkardıkları bir hazineye rast geldiler. Yahud^bu hazineyi almak istediyse de Hz. İsa, onu almanın hayırlı olmayacağnı bildirdi. O sırada geriden dört adam gelip hazineyi sahiplendiler. İçlerinden ikisini çarşıya gönderip yiyecek ve binek getirmelerini istediler. Çarşıdan dönenler, kendilerini göndeıen arka­daşlarının yemeklerine zehir koyarak onları öldürmeyi planladılar. Geride ka­lanlar da, çarşıdan gelen arkadaşlarını öldürerek hazineyi aralarında bölüşmeyi planladılar. Adamlar gelir gelmez onları öldürdüler. Fakat yemeği yeyinci ken­dileri de öldüler. Bunun üzerine Hz. İsa, Yahudiye "Gel şu hazineyi çıkar da ha­zineyi aramızda üçe taksim edelim." dedi. Yahudi: "Niçin ikiye değil de üçe taksim edileceğini sorunca Hz. İsa> üç ekmeğin sahibine üç hisse verileceğini ifade etti. Bunun üzerine Yahudi kendisinde iki ekmeği bulunduğunu itiraf etti. Hz. İsa da bütün hazineyi o Yahudiye verdi ve "Senin dünya ve âhirette bütün payın budur." dedi. Adam, hazineyi alıp giderken hazineyle birlikte yere gömül­dü. Hz. İsa annesiyle birlikte yürürken Havarilerin yanma vardı. Onlar orada ba­lık avlıyorlardı. Onlara: "Ne yapıyorsunuz " diye sordu. Onlar da "Biz, balık avlıyoruz, dediler. Hz. İsa "Bizimle beraber gelmezmesiniz İnsanları avlaya­lım " (onlan ikna ederek dine sokalım) dedi. Onlar da "Sen kimsin " dediler. O da "Ben, Meryemoğlu İsayım." dedi. Havariler işte orada iman ettiler. Ve onun­la birlikte yola koyulup gittiler. İşte âyette bunlar zikredilmektedir.

Müfessirler, Havarilere, niçin bu adın verildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir. Zira, "Havari" kelimesinin lügat mânâsı "Bembeyaz olan" de­mektir.

a- Said b. Cübeyre göre, Havarilere,bu ismin verilmesinden sebebi elbise­lerinin beyaz olmasıdır.

b- Ebu Erteeye göre onlara bu ismin verilmesinin sebebi, onların elbise temizleyecisi olmalarındandır.

c- Katade ve Dehhaka göre ise, onlara bu ismin verilmesinin sebebi, Hz. isanın samimi ve net dostları olmalarındandır. Zira her Peygamberin samimi dostuna bu isim verilmiştir. Taberi de bu görüşü, tercih etmiştir.

Âyet-i kerimenin sonunda Havarilerin "Şahit ol ki biz, müslümanlanz." dedikleri beyan edilmektedir. Bu da gösteriyor ki, İslam dini, Hz. İsanın da, on­dan önce gönderilen Peygamberlerin de dinidir. Yahudilerin iddia ettikleri, Ya­hudilerin ve Hristiyanlann ileri sürdükleri Hristiyanlık, Peygmberlerin dinleri değildir. Sonradan uydurulmuş şeylerdir. [121]

53- Rabbimîz, senin indirdiğine iman ettik ve Peygamberlere uyduk. Bizi, şahitlerle beraber yaz."

Havariler sözlerine devam ederek dediler ki: "Ey rabbimiz, Peygamberin İsaya indirdiğin kitaba iman ettik ve Peygamberin İsaya tabi olup hak yolda ona yardımcı olduk. Sen, bizi de hakka şahitlik eden, Peygamberlerini tasdik eden ve senin birliğine iman eden kişilerle beraber yaz." [122]

54- Kâfirler gizlice tuzak kurdular. Allah da onları kurduğu tuzağa düşürdü. Allah, tuzak kuranların cezasını en iyi verendir.

îsraioğullannın kâfirleri, İsayı öldürmek için gizlice tuzak kurdular. Al­lah da îsayı göğe kaldırıp onlardan birisini İsaya benzeterek İsraioğullarını, kur­dukları tuzağa düşürdü. Şüphesiz ki Allah, tuzak kuranların cezasını en iyi ve­ren, Peygamberlerini şerli insanların hiylelerinden en iyi koruyandır.

Bu hususta şu âyet-i kerimelerde de buyuruluyor ki: "İnkâr edip Merye-me büyük bir iftira attıkları ve "Meryemoğlu, Allahm Resulü Mesih îsayı biz öldürdük." dedikleri için Allah onlara lanet etmiştir. Onlar İsayı ne öldürdüler ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse onlara İsa gibi göründü. İhtilafa düştük­leri bu hususta gerçekten şüphe içindedirler. Onların "Zann"a uymaktan başka bir bilgileri yoktur. Kesin olarak İsayı öldürmediler. Bilakis Allah onu kenüi ka­tına yükseltti. Allah, herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. [123]

Bu âyet-i kerimelerde belirtildiği gibi Allah teala Hz. İsayı göğe kaldır­mış, onunla birlikte orada bulunanlardan birisini Hz. İsanın şekline sokmuştur. Böylece kâfirlerin tuzaklarını tersine çevirmiştir. [124]

55- Hani Allah İsaya şöyle demişti: "Ey isa seni vefat ettirecek be­nim. Seni katıma yükseltecek, kafirlerden seni tertemiz olarak ayıracak, sana tabi olanları kıyamet gününe kadar kafirlerden üstün kılacak ta be­nim. Sonra dönüşünüz yine banadır. İhtilaf ettiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.

Bir zaman Allah İsaya şöyle demişti: "Ey İsa, ben seni, diri olarak yeryü­zünden alacağım ve katıma yükselteceğim. Seni, Peygamberliğini inkar edenler­den kurtarıp arındıracağım. Senin şeriatın üzere yürüyerek sana tabi olanları, kı­yamet gününe kadar Peygamberliğini inkâr edenlerden üstün kılacağım.

Ey, İsa hakkında ihtilaf edenler, kıyamet gününde dönüşünüz banadır. O tabi olup olmama hususunda ki ihtilaflarınızda aranızda hükmümü vereceğim."

Âyet-i kerimede geçen ve "seni vefat ettirecek benim." şeklinde tercü­me edilen ifadesi, mUfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

a- Rebi1 b. Enes ve Hasan-ı Basriye göre bu ifadeden maksat, "Ben seni uyutup, uyku halindeyken kaldırıp katıma yükselteceğim." demektir. Bu hususta Hasan-ı Basri, Resulullahm Yahudilere "Şüphesiz ki İsa ölmedi. O, kıyamet kopmadan önce tekrar size dönecektir." buyurduğunu rivayet etmiştir.

b- Matarül Verrak, Hasan-ı Basri, İbn-i Cüreyc, Kâ´bul Ahbar, Muham-med b. Cafer ve İbn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Vefat ettirme"den mak­sat, yeryüzünden alıp yukarı kaldırmaktır. Bu hususta Kâ´bul Ahbar diyor ki: "Aziz ve Celil olan Allah, Meryemoğlu İsayı, insanları kendi yoluna davet eden, onlan müjdeleyen bir Peygamber olarak gönderdiği halde elbette ki onu (bu gö­revini yerine getirmeden) Öldürecek değildi. İsa, kendisine uyanların azlığını ve kendisini yalanlayanların çokluğunu görünce bu durumu Aziz ve Celil olan Al-laha şikayet etmiş. Allah da ona "Ben seni vefat ittireceğim ve kaldırıp kendime alacağım." diye vahyetmiştir. Allah, "Benim nezdime yükselttiğim kimse ölü olmaz. Ben seni, bir gözü kör olan Deccala karşı göndereceğim. Sen onu öldü­receksin ve ondan sora yirmi dört sene yaşayacaksın. Onda sonra ise seni gerçek Ölümle öldüreceğim." demiştir. Kâ´bul Ahbar diyor ki: "Resulullahın şu hadisi, bu zikredileni doğrulamaktadır. "Benim, başında, İsanın da sonunda bulunduğu bir ümmet nasıl helak olabilir "

c- Vehb b. Münebbih ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görü­şe göre buradaki "Vefaf´dan maksat, gerçekten Öldürmedir. Bu hususta Vehb diyor ki: "Allah teala, Meryemoğlu İsayı gündüzleyin üç saat öldürdü. Sonra onu çekip kendine aldı.

d- Diğer bir kısım âlimlere göre ise buradaki âyet-i celilerin cümleleri­nin dizisinde takdim tehir vardır. Ayetin mânâsı şöyledir: "Hatırla o zamanı ki, Allah, İsaya "Ben seni kendime yükselteceğim. Seni kâfirlerin iftiralarından arındıracağım ve seni tekrar yeryüzüne indirdikten sonra vefat ettireceğim,"

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, buradaki "Vefat et­tireceğim." ifadelerinden maksadın "Seni yeryüzünden kaldınp kendime yüksel­teceğim." demek olduğunu söyleyen görüştür. Zira, Meryemoğlu İsanın tekrar yeryüzüne ineceğine, Deccalı öldüreceğine, belli bir müddet yaşadıktan sonra öleceğine, ve müslümanlann onun cenazesini kılıp defnedeceklerine dair, Resu-lullahtan mütevatir haberler zikredilmiştir. Şu hadis-i şerifler de bunlardandır. Ebu Hureyre (r.a.) Resulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Ruhum, kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki, adaletli bir hakem olarak Meryemoğlu İsanın içinize inmesi yakındır. O, haçı kıracak, domuzu öl­dürecek ve cizye almayı kaldıracak. (Yani ehl-i kitaptan cizye alarak dinleri üzerinde kalmalarını kabul etmeyecek, mutlaka mü si uman olmalarını isteyecek­tir.) Mal bollaşacak öyle ki kimse ona iltifat etmeyecektir. [125] Hadisin devamı Müsnedde şöyledir:

"Meryemoğlu İsa, "Feccir Revha" denen yerden Hac veya Umre yapmak yahut da her ikisini birlikte yapmak için ihrama girecektir. [126]

Diğer bir rivayette, Ebu Hureyre,. Resuluîlahın şöyle buyurduğunu zikret­miştir.

"Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Dinleri bir, anneleri ise farklıdır. Ben, insanların, Meryemoğlu İsaya en layık ve en yakın olanıyım. Çünkü be­nimle onun arasında herhangi bir Peygamber yoktur. O, mutlaka yeryüzüne ine­cektir. Siz onu gördüğünüz zaman tanıyın. O, orta boylu, beyaz ve kmnızı tenli, saçları düz olan biridir. Başına herhangi bir ıslaklık dokunmasa dahi, sanki ba­şından su damlar gibidir. O, iki sarımtırak elbisenin içinde olacaktır. O, haçı kı­racak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve diğer dinleri ortadan kaldıra­caktır. Onun zamanında Allah, İslamın dışındaki bütün dinleri helak edecektir. Yine Allah, onun zamanında, yalancı Deccal Mesihi helak edecek, yeryüzünde güvenlik hakim olacaktır. Öyle ki develer arslanlarla, sığırlar kaplanlarla, ko­yunlar kurtlarla birlikte otlayacaklar, çocuklar gençler, yılanlarla oynayacaklar ve bunlar, birbirlerine zarar vermeyeceklerdir. İsa yeryüzünde Allahın dilediği kadar kalacak (Ebu Davudun rivayetinde kırk yıl kalacak şeklindedir) Sonra ve­fat edecek, Müslümanlar onun cenazesini kılıp defnedeceklerdir. [127]

Taberi diyor ki: "Şayet Allah teala, Hz. İsayı öldürmüş olsaydı, artık onu bir daha öldürmesi söz konusu olmazdı. Zira Allah teala, herhangi bir kulunu iki kere öldürmez. O bize, kullarını yaratacağını sonra öldüreceğini sonra da tekrar dirilteceğini belirtmiştir. Bu husus şu âyet-i kerimede açıkça zikredilmiştir. "Sizi yaratan sonra nzıklandıran, sonra Öldüren ve sonra diriltecek olan Aîlah-tır... [128]

Taberi sözlerine devamia diyor ki: "Her ne kadar bu âyet-i kerime Hz. İsaya ait haberleri zikrediyor ise de aslında bu, Resulullah ile İsa hakkında tar­tışmaya girişen Hristiyan Necran heyetine karşı, Resulullaha bir delildir. İsanm, öldürülmediğini ve aşılmadığını ortaya koymaktadır."

Allah teala, âyet-i kerimede, Hz. İsaya tabi olanları, kıyamet gününe ka-da, kâfirlerden üstün kılacağını beyan etmiştir. "Hz. isaya tabi olanlar"dan mak­sat, Katade, Reb´ b. Enes, ibnh-i Cüreyc, Süddi ve Hasan-ı Basriye göre Müslü-maniardır. Bu görüşe göre ayetin mânâsı şöyledir. "Ey İsa, senin yolunda ve di­nin olan İslamda sana uyan müslümanlan, senin Peygamberliğini yalanlayan ve senin getirdiklerini reddeden kâfirlerden kıyamet gününe kadar üstün kılaca-.ğım."

İbn-i Zeyde göre ise, Hz. îzaya tabi olanlardan maksat, Hristiyanlar, kâfirlerden maksat ise Yahudilerdir. Buna göre âyetin mânâsı "Ey İsa, sana tabi olan Hristiyanlan, kıyamet gününe kadar, seni inkâr eden Yahudilerden üstün kılacağım." şeklindedir. [129]

56- Kâfirleri ise dünya ve âhirctte şiddetli bir azaba uğratacağım, Onların yardımcıları da olmayacaktır.

İsanın Peygamberliğini inkâr eden ve onun hakkında asılsız sözleri söyle­yen kâfirleri, dünyada öldürme, esir edilme, zelil ve hakir olma gibi cezalara çarptıracağım. Âhirette ise, içinde ebedi olarak kalacaktan cehenneme koyarak şiddetli bir azaba uğratacağım. Onların, Aliaha karşı bir yardımcıları ve kendile­rini Allanın azabına karşı savunacak bir koruyucuları da bulunmayacaktır. [130]

57- İman edip salih amel işleyenlere gelince, Allah onların mükâfaatlarını tam olarak verecektir. Allah, zalimleri sevmez.

îsaya iman edip, Allanın farz kıldığı amelleri işleyenlerin mükâfaatlannı, Allah eksiksiz olarak verecektir. Allah,zalim kimseleri asla sevmez. O halde ya­rattıklarının mükâfaatlannı eksilterek hiç onlara zulmeder mi

Bu âyet-i kerime, kâfirler için bir tehdit, müminler için de bir müjdedir. [131]

58- Bu sana okuduğumuz, âyetlerden ve hikmet dolu Kur´andandir.

Ey Muhammed, Cebrail vasıtasıyla sana okuduğumuz bu haber ve kıssa­lar, seni yalanlayan Yahudi ve Hristiyanlara karşı sana verdiğimiz delil ve ibret­lerdir. Hakkı batıldan ayıran hikmetlerin kaynağı olan Kur´andandir. [132]

59- Allah katında İsanın durumu da Âdemin durumu gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra ona "01" dedi ve o da oluverdi.

Yaratılış bakımından İsa, Âdeme benzemektedir. İsanın babasız olarak yaratılması, Âdemin hem annesiz hem de babasız olarak yaratılmasından daha garip değildir. Allah, Âdemi kudretiyle annesiz ve babasız olarak topraktan ya­rattı. Sonra ona "01" dedi. O da oluverdi. İsanın yaratılışı da böyledir. Allah onu Cebrail vasıtasıyla Meryeme ilka etti ve ona "01" dedi. O da hemen oluverdi.

* Hristiyanlar, Hz. İsa sadece babasız olarak yaratıldığı için ona "Allanın oğlu" demişlerdir. Fakat hem annesiz hem de babasız olarak yaratılan Âdem için acaba ne derler Ve onun yaratılışını nasıl izah ederler

Âmir eş-Şa´bi, Abdullah b. Abbas, Katade, Süddi, İkrime, Muhammed b. Cafer ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerimenin, Resulullah ile, Hz. İsa hakkında tartış­maya giren Necran Hristiyanları heyetine bir cevap olarak Resulullaha indirildi­ğini söylemişlerdir.

Bu âyet hakkında, Abdullah b. Abbasın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Necran halkından bir heyet, Muhammed (s.a.v.) e geldi. İçlerinde "Seyyid" ve "Âkıb" diye vasıflandırdıkları iki kişi de bulunuyordu. Onlar, Muhammed (s.a.v.) e "Sen niçin bizim arkadaşımızı sana yakışmayacak şekilde anıyorun " dediler. Resulullah "Arkadaşınız kimdir " diye sordu. Onlar da "O, İsadır, sen onun, Allahm kulu olduğunu iddia ediyorsun." dediler. Resulullah da: "Evet, o Allanın kuludur." diye cevap verdi. Onlar da "Sen, hiç babasız doğan İsanın bir benzerini gördün mü Veya böyle birisi sana bildirildi mi " diye sorup sonra Resulullahm yanından çıktılar. Bunun üzerine Cebrail Resulullaha, her şeyi işi­ten ve bilen Allahm emrini getirdi ve Resulullaha dedi ki: "Onlar sana geldikleri zaman onlara de ki: "Allah katında İsanın durumu da Âdemin durumu gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra ona "Ol" dedi ve o da oluverdi."

Süddi ise bu âyetin nüzul sebebinin Resulullaha gelen Hristiyan Necran heyeti olduğunu, özetle şu şekilde izah etmiştir. "Gelen heyet Resulullaha "Sen İsa hakkında ne dersin " diye sordu. Resulullah da onlara "O, Allahm kulu, ru­hu ve sözüdür." dedi. Onlar da "Hayır, o böyle değildir. O, Allahtır, Mülkünün başından inip gelmiş ve Meryemin içine girmiş sonra da ondan çıkmıştır. Böy­lece bizlere kudretini ve durumunu göstemıiştir. Sen, babasız olarak yaratılmış olan herhangi bir insan gördün mü " dediler. İşte bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, bu âyeti indirdi... [133]

60- Ey Muhammed, bu, rabbîn tarafından bir gerçektir. O halde şüphe edenlerden olma.

Ey Muhammed, İsa hakkında sana bildirilen malumat, rabbinin katından gelen bir gerçektir. O halde sen bu hususta şüphe edenlerden olma. [134]

61- Kim, sana ilim geldikten sonra seninle, onun hakkında mücadele ederse, ona şöyle de: "Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım sonra yalvaralım da yalancıların üzerine Allanın lanetini dileyelim.

Ey Muhammed sana, İsa hakkında bilgi gelip onun, Allanın kulu olduğu bildirildikten sonra kim seninle onun hakkında tartışmaya girişirse ona de ki: "Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, bizzat kendimizi ve kendinizi çağıralım da hep birlikte dualarımızı kabul etmesi için Allaha yalvaralım ve yalancıları Allanın lanetiyle lanetleyelim."

Hz. İsa ile ilgili bu âyetlerin, Hristiyan olan Necranlılann, Resulullaha gelen ve Hz. İsa hakkında onunla tartışmak isteyen heyeti hakkında nazil olduk­ları rivayet edilmiştir.

Necranlılar Resulullaha gelip onunla isa hakkında tartışarak, o zamanın âdetinden olan "Lanetieşme"yi teklif ettiler. İşte bunun üziren bu âyetler nazil oldu.

Huzeyfe el-Yeman diyor ki: "Necranın reislerinden, Âkıb ve Seyyid un­vanı verilen kişiler Resulullaha geldiler. Onunla mübahele yapmak istediler. Fa­kat bunlardan biri diğer arkadaşına "Bunu yapma, Allaha yemin olsun ki eğer o gerçekten Peygamber ise ve biz de onunla mübahele edersek bundan sonra ne biz kurtuluruz ne de soyumuz." dedi. Bunun üzerine o iki kişi Resuiullaha dedi­ler ki: "Biz sana istediğini vereceğiz sen bizimle birlikte güvenilen bir kişi gön­der. Bizimle güvenilmeyen bir kişi gönderme." Bunun üzerine Resulullah: "Ben sizinle beraber, gerçekten güvenilir olan bir kişi göndereceğim." dedi. Sahabiler bu şerefe nail olmaya hazırlandılar. Resulullah buyurdu ki "Kalk ey Ebu Ubey-de b. el-Cerrah." Ebu Ubeyde ayağa kalkınca: "İşte ümmetin emin kişisi budür." buyurdu[135]

Sa´d b. Ebi Vakkas diyor ki:

"Bu âyet-i kerime nazil olunca, Resulullah Aliyi, Fatimayı, Hasan ve Hü-seyini çağırdı ve dedi ki: "Ey Allahım, işte benim ehlim bunlardır." [136]

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: Şayet Resulullahı mübahaleye çağıran insanlar mübahaleye çıkmış olsalardı, geri döndüklerinde ne ailelerini ne de malların bulabilirlerdi.

MÜBAHALE: Bu işe "Lanetleşme" derler ve bunu şöyle yaparlardı. Her iki taraf, kadınları ve çocuklarıyla birlikte bir yerde toplanıp kendi inanç ve id­dialarının doğruluğunu savunur ve sonunda "Allahm laneti yalancının üzerine olsun." derlerdi. İşte Necranlılar bu âdete uyarak Resuluilaha da bu şekilde mü-bahale yapmayı teklif etmişlerdi. Fakat bunun sonucundan korkarak kendi tek­liflerinden vaz geçmişlerdir. [137]

62- Şüphesiz bu, gerçek haberdir. Allahtan başka bir ilah yoktur. Muhakka ki Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey Muhammed, İsa hakkında sana anlattığımız bu kıssa, şüphesiz ki ger­çek bir haberdir. Âlemlerin rabbi olan Allahtan başka hiçbir yaratık, ibadete la­yık değildir. Çünkü Allahtan başka ilah yoktur. Şüphesiz ki Allah, kendisine is­yan edenleri cezai andırmakta her şeye galiptir, emir ve işlerinde hüküm ve hik­met sahibidir. [138]

63- Eğer yüzçevirirlcrse, şüphesiz kî Allah, bozguncuları çok iyi bilir.

Ey Muhammed, eğer bunlar, sana gelen hak dinden yüzçevirirlerse bil ki Allah, bozgunculuk çıkaranları çok iyi bilendir. Onlan adaletiyle cezalandıra­caktır. [139]

64- De ki: "Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir söze gelin. Yalnız Allaha kulluk edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Bir kısmımız Ailahı bırakıp diğer bir kısmımızı rabler edinmesin." Eğer yüzçe­virirlerse deyin ki "Şahit olun bizler müslümanlarız."

De ki: "Ey ehl-i Kilap olan Yahudi ve Hristiyanlar topluluğu, bizimle si­zin aranızda aynı olan hak bir söze gelelim. Yalnız Allaha kulluk edelim. Alla­hm dışında kendilerine tapınılanlardan uzaklaşıp yalnız ona ibadet edelim. Put, Haç ve Tağut gibi herhangi bir şeyi ona ortak koşmayalım. Bir kısmımız Alluhı bırakıp diğer bir kısmımızı rabler edinmesin. Birbirimize Allaha isyan hususun­da itaat etmeyelim. Ve Aİlaha secde"edercesine birbirimizin Önünde eğilmeye­lim.

Eğer bunlar senin davet ettiğin hak sözden yüzçevirirlerse, ey müminler, onlara deyin ki: "Şahit olun. Bizler, Allaha boyun eğen, dillerimizle ve kalbleri-mizle onu anan Mü si üm ani an z."

* Müfesşirler, bu âyet-i kerimenin kimin hakkicla nazil olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Katade, Rebi´ b. Enes ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerime, Medine-i Münevverenin çevresinde bulunan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Yahu­diler, Hz. İbrahim hakkında Resulullah ile takışmaya girişince Allah teala bu âyeti indirmiş ve Resulullaha, Yahudileri çağırarak onlara, âyette belirtilen hu­susları bildirmesini emretmiştir.

b- Muhammed b. Cafer, Süddi, ve İbn-i Zeyd ise bu âyet-i Kerimenin, Hristiyan Necranlılann gönderdikleri heyet hakkında nazil olduğunu söylemiş­lerdir. Resulullah onları Mübahaleye davet ettiğinde "Lanetleşmekten" kaçın­maları üzerine bu defa onları, daha kolay olan bu âyetin beyan ettiği şeyleri ka­bul etmeye davet etmiştir. Fakat onlar, bunu da kabul etmemişlerdir.

Taberiye göre ise, bu âyyette zikredilen ehi-i kitaptan maksat, hem Yahu­diler hem.de Hristiyanlardır, Zira ehl-i Kitap denince her kişi de anlaşılmakta­dır. Buradaki, ehl-i kitabın, sadece bir kısmına ait olduğuna dair sahih bir delil yoktur. O hakle, âyetin her iki ehl-i kitabı da kastederek, onlan tevhid inancına davet ettiğini söylemek daha isabetlidir. Çünkü Allanın birliğini ve sadece ken­disine ibadet edileceğini kabul etme, her yaratığın vazifesidir. Ve ona gönderi­len bir emirdir.

Âyet-i" kerimede geçen ve "Müsavi" diye tercüme edilen ke­limesi, Katade ve Rebi´ b. Enes tarafından "Adaletli" mânasında izah edilmiş, Taberi de bunu tercih etmiştir. "Aramızda müsavi olan söz"den maksat, Katade ve Rebi´ b. Enese göre, âyette bu sözden sonra zikredilen hususlardır. Ebul Âliyeye göre ise bu sözden maksat, kelimesidir.

İnsanların birbirlerini rabler edinmelerinden maksat ise, İbn-i direyce göre, Aüaha isyanda birbirlerine itaat etmeleridir. Allah teala bu hususta başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Onlar, Hahamlarını´, Papazlarını ve Meryemoğlu İsa Mesihi, Allahtan başka rabler edindiler. Halbuki onlar, ancak bir olan ve kendisinden başka ilah olmayan Allaha ibadet etmekle emrolunmuş-fardı. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir. [140]İkrimeye göre ise, kulların birbirlerini rab edinmelerinden maksat, birbirlerine secde etmeleridir.

Buhari bu âyetin izahında şu hadis-i şerifi zikretmiştir.

Resulullah (s.a.v.) Bizans imparatoru ve zamanın Hıristiyanlarının lideri durumunda bulunan Herakliyüse mektup yazarak onu ve ona tabi olanları Müs­lüman olmaya davet etmiş ve mektubuna bu âyet-i kerimeyi de yazmıştır.

Mektup, o anda Kudüs topraklarında bulunan Herakliyüse ulaştığında ti­caret için orada bulunan ve henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan ve arka­daşlarıyla Herakliyüs arasında şöyle bir görüşme cereyan etmiştir:

Abdullah b. Abbas bu olayı Ebu Süfyandan naklen şöyle anlatmaktadır

Ebu Süfyan, Kureyşlilerin, Resulullah ile yaptıkları Hudeybiye musala-hasının yürürlükte okluğu bir dönemde, ticaret maksadıyla Şam topraklarında bulunuyormuş. Herakliyüs, Ebu Süfyan ve arkadaşlarına adam gönderip yanına çağırmış. Ebu Süfyan ve arkadaşları, Herakliyüs ve Rum büyüklerinin bulundu­ğu İlya şehrine varmışlar Herakliyüs Rum ileri gelenleriyle birlikte bulunduğu meclise, Ebu Süfyanı ve arkadaşlarını çağırmış, ayrıca bir de tercüman getirmiş­tir: Herakliyüs "Peygamberlik iddia eden bu kişiye soy bakımından en yakın olanınız kim " diye sormuş Ebu Süfyan "Ona soy bakımından en yakın olan be­nim." demiştir. Herakliyüs, "Onu bana yaklaştırın, arkadaşlarını da yakına geli­rin ve onun arkasında durdurun." demiş sonra tercümana yönelerek: "Sen bu adamın arkasında duranlara bak. Ben bundan, Peygamberlik iddia eden o kişi hakkında sorular soracağım. -Şayet bana yalan söyleyecek olursa onlar bunu ba­na arkadan işaretle bildirsinler." dedi.

Ebü Süfyan diyor ki: "Vallahi arkadaşlarım yalanımı surda burda söyler­ler diye utanmasaydım onun (Yani Resulullahin) hakkında yalan uydururdum." Ondan sonra bana ilk sorusu şu oldu:

- Peygamber olduğunu söyleyen o kişinin, sizin içinizde soyu nasıldır

- O, içimizde soyu temiz birisidir.

- içinizde, ondan önce bu sözü (Peygamberlik iddiasını) söylemiş olan var mıdır

- Hayır.

- Atalarının içinde Kanıl vamııydı -Hayır.

- Ona tabi olanlar, halkın ileri gelenleri mi yoksa zayıflanmıdır

- Halkın İleri gelenleri değil zayıflarıdır.

- Ona tabi olanlar artıyor mu yoksa eksiliyor mu

- Anıyorlar, eksilmiyorlar.

- İçlerinde onun dinine girdikten sonra kızarak o.dinden çıkan var mı

- Hayır. Yoktur.

- Bu iddiasından önce onu hiç yalancılık suçladığınız oldu mu

- Hayır.

- Hiç sözünden döndüğü oluyor mu

- Hayır olmuyor. Ancak şu anda onunla belli bir süreye kadar bir barış antlaşması içindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz.

Ebu Süfyan diyor ki: "Ben bu konuşma sırasında, sözlerime kendiliğim­den bir şeyler katmaya imkân verecek bu sözden başkasını bulamadım. Herakli-

yüs devamla dedi ki:

- Onunla hiç savaştınız mı

- Evet savaştık.

- Savaşlarınız nasıl sonuçlandı

- Aramızdaki savaşlar nöbetleşe geçti. Bazan o bizi yenilgiye uğratıyor bazan da biz onu. - Peki size ne emrediyor

-Bize, "Yalnız Alluha ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Atala­rınızı», söylediklerini terkedin." diyor ve bize namaz kılmayı, doğru söylemeyi, iffetli olmayı ve akrabalarımızla ilgilenmeyi emrediyor."

Bu sözlerden sonra Heıakliyü, tercümanına dedi ki: "Bu adama söyle, onun soyunu sordum, soyunun temiz olduğunu söyledin. Peygamberler de işte böyle kavimlerinin temiz soylularından gönderilirler. "İçinizden daha önce bu iddida bulunan herhangi bir kimse oldu mu " dedim. "Hayır" dedin. Ondan ev­vel bu iddiada bulunmuş bir kimse olsaydı" Bu kimse, daha önce onaya konan bir iddiaya uyan bir kimsedir." diyebilirdim. "Ataları içinde hiçbir Kral varmı-dır" diye sordum. "Hayır" dedin.

Eğer ataları içinde bir Kral bulunmuş olsaydı "Bu da babasının iktidarını geri almaya çalışan bir kimsedir," derdim. "Bu iddiada bulunmadan önce onu hiç yalancılıkla suçlamış mıydınız " diye sordum. "Hayır" dedin. Çok iyi bili­yorum ki daha önce insanlara karşı yalan soylemeyen bir kimsenin Allaha karşı yalan söylemeyeceği muhakkatır. "Ona halkın ileri gelenleri mi yoksa zayıflan mı tabi oluyor " diye sordum. Ona insanların zayıflarının tabi okluğunu söyle­din. Zaten Peygamberlere bunlar tabi olular. "Ona tabi olanlar artıyor mu eksili-yor mu " diye sordum. Onların arttıklarını söyledin. İşte iman meselesi böyle­dir. Tamamlanıncaya kadar bu minval üzere devam eder. "İçlerinde onun dinine girdikten sonra´dini beğenmeyerek ondan çıkanlarvarmı " diye sordum. "Hayır" dedin. İmanın lezzeti kalbe işleyince işte böyle olur. "Hiç sözünden döner mi "

diye sordum. "Hayır" dedin. İşte Peygamberler böyledir. Verdikleri sözden dön­mezler. "Size ne emrediyor " diye sordum. Yalnız Allaha ibadet edip ona hiçbir şeyi ortak koşmamanızı emrettiğini, sizleri putlara tapmaktan men ettiğini ayrı­ca size namaz kılmayı, doğru söylemeyi, iffetli olmayı emrettiğini söyledin. Eğer bu dediklerin doğruysa o zat, şu ayaklarımın bastığı yerlere de bir gün sa­hip olacaktır. Ben böyle birinin çıkacağını çok iyi biliyordum. Fakat bunun, si­zin aranızdan çıkacağını sanmıyordum. Eğer onunla başabaş kalabileceğimi bil­sem onunla görüşebilmek için bütün zorlukları katlanırdım. Yanında olsaydım (hizmet ederek) ayaklarını yıkardım."

Bu sözlerden sonra Herakliyüs, Resulullahın kendisine verilmek üzere Diriye (r.a.) vasıtasıyla Busra emirine gönderilen mektubunu istedi. Getiren adam onu Herakliyüse verdi. O da aldı ve okudu. Mektupta şöyle yazıyordu:

Bismillahirrahmanirrahîm

Allahın kulu ve Peygamberi Muhamrnedden, Rumların iideri Herakliyü­se. AHahın selamı hidayete tabi olanlara olsun. Mesele şu ki, seni İslam daveti ile davet ediyorum. Müslüman ol ki kurtuluşa eresin. Ve Allah sana iki kat mükâfaat versin. Eğer kabul etmezsen sana tabi olanların günahı da senin boy-nundadır. " De ki: "Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müsavi olan bir söze gelin. Yalnız Allaha kulluk edelim. Ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Bir kısmımız Allahı bırakıp diğer bir kısmımızı rabler edinmesin. Eğer yüzçevirir-lerse deyin ki: "Şahit olun biz müslümanlanz. [141]

Ebu Süfyan diyor ki: "Herakliyüs sözlerini bitirip mektubu okuduktan so­ra çevresinde gürültüler koptu. Sesler yükseldi ve biz oradan çıkarıldık. Bunun üzerine arkadaşlarıma şöyle dedim: "İbn-i Ebi Kebşenin (Muhammedin) işi o kadar ciddi ha " Baksanıza Beni Asfann (Romanın) Kralı bile ondan korkuyor." O günden itibaren, sonunda onun galip geleceğini kesinlikle anlamıştım. Niha­yet Allah benim kalbime İslarnı soktu. [142]

65- Ey kitap ehli, İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz Halbuki

Tevrat da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Hiç aklinizi kuiianmazmısı-nız

Ey, İncil ve Tevrata tabi olan ehl-i kitap, Rahman olan Allahın dostu İb­rahim hakkında niçin tartışıyor, aranızda mücadeleye girişiyorsunuz Her bireri­niz, İbrahimin, kendi dinine mansup olduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki Tev­rat da İncil de ancak İbrahimin vefatından sonra idirilmiştir. O halde nasıl olur da İbrahim, sizin dininizden olur Bu sözünüzün yanlış olduğunu düşünmez mi­siniz

Abdullah b. Abbas ve Katade bu âyet-i kerimenin, Hz. İbrahim hakkın­da tartışan ve her birinin, İbrahimin kendi dininden olduğunu iddia eden Yahudi ve Hristiyahlar hakkında nazil olduğunu zikretmişlerdir. Bu hususta Abdullah Abbas diyor ki: Necran Hristiyanlan ile Yahudi Hahamları, Resulullahın yanın­da bir araya geldiler ve tartıştılar. Yahudi Hahamları "İbrahim ancak Yahudi-dir." Hristiyanlar da: "İbrahim ancak Hristiyandır." dediler, İşte bunun üzerine Allah teala bu âyet-i kerimeyi indirdi ve her iki guruba da, Hz. İbrahimin, onla­rın dininden olmadığını bildirdi;

Rebi´ b. Enes, Mücahid ve Katadeden nakledilen diğer bir görüşe göre bu ayet, İbrahim hakkında tartışan Yahudiler hakkında inmiştir. Bu hususta Katade diyor ki: "Bize nakledildiğine göre Resuluîlah, Medinede yaşayan Yahudileri müminlerle Yahudiler arasında müsavi bir söz olan kelime-i Tevhide ve yalnız Allah kulluk etmeye davet etti. Onlar, Hz. İbrahimin hakkında, Resuluîlah ile tartıştılar ve onun Yahudi olarak öldüğünü iddia ettiler. Bunun hüzerine Allah teala onları yalanlayarak bu ayeti indirdi. [143]

66- Diyelim ki siz, bildiğiniz hususlarda tartışıyorsunuz. Peki bilme­diğiniz hususlarda niye tartışıyorsunuz Halbuki Allah bilir, siz bilmezsi­niz.

Ey Yahudi ve Hristiyan topluluğu, haydi diyelim ki, kitaplarınızda budu-ğunuz ve haklarında bilgi sahibi olduğunuz dini meselelerde tartışıyorsunuz, hakkında hiçbir bilginiz olmadığı halde İbrahim ve onun dini hakkında niçin tartışıyorsunuz İşlerin gerçek yüzünü Allah bilir sizler bilemezsiniz. O halde

batıl iddialarla tartışmaya girişmeyin.

Süddi diyor ki: "Burada zikredilen ehl-i kitabın bildiği şeylerden mak­sat, onlara haram kılınan ve emredilen şeylerdir. Bilmedikten şeyden.maksat ise Hz. İbrahimin durumudur. Katade ise diyor ki: "Onların bildikleri şeyden mak­sat, müşahade ettikleri ve bizzat gördükleri şeylerdir. Bilmedikleri şeyden rrçak-sat ise müşahade etmedikleri ve bizzat görmedikleri şeylerdir. [144]

67- İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı. Fakat o, doğruya yönel­miş bir müslümandı. Müşriklerden de değildi.

İbrahim ne Yahudi idi ne de HristLyandı. Fakat o, Allahın emrine tabi olan, doğru yola yönelen bir müslümandı. Kalbiyle ve bütün azalarıyla ona bo­yun eğen bir kimseydi. O, putlara veya yaratıklardan herhangi birine tapan müş­riklerden değildi.

Allah teala.bu âyet-i kerime ile Hz. İbrahim ve onun dini hakkında tar­tışan ve onun, kendi dinlerinden olduğunu iddia eden Yahudi ve Hristiyanlan yalanlamış, Hz. ibrahimin, Hanif dini olan İslam dinine mensup olduğunu, AUa-hı bırakıpjbaşka yaratıklara tapan müşriklerden olmadığım beyan etmiştir,

İslam gelmeden önce bir kısım insanların, Yahudi, ve Hristiyan olmadık­ları ve onlanh, Hz. İbrahimin dini olar Hanif dini üzere yaşadıkları zikredilmek­tedir. Bu hususta, Hz. Ömerin torunu Salim, babası Abdullahtan şunu rivayet et­mektedir. "Bir zaman Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Şama gitti. Orada, tabî olacağı bir dini araştırıyordu. Yahudilerden bir alimle karşılaştı. Ona dininin durumunu sordu ve dedi ki: "Belki ben, sizin dininize girerim. Dininizin nasıl olduğunu bana söyle." Yahudıde ona dedi ki: "Allahın gazabından payını almadıkça bizim dinimize girmiş olamazsın." Zeyd de: "Ben zaten Allahın azabından kaçıyorum. Ben onun gazabından hiçbir şeyi yüklenemem ve benim buna gücüm yetmez. Sen bana, kendisinde bu anlattığın şey bulunmayan bir din gösterebilir misin " dedi. Yahudi ona: "Böyle bir din bilmiyorum. Ancak Hanif olursan bu dediğin olur." dedi. Zeyd: "Hanif nedir " diye sordu. Yahudi: "O, İbrahimin dinidir. O, Yahudi değildi Hristiyan da. O, yalnızca Allaha .ibadet ediyordu." diye cevap verdi. Bunun üzerine Zeyd, Yahudinin yanından aynhp Hristiyan âlimlerinden biri ile görüştü. Ona da dini hakkında sorular sordu ve ona: "Bel ki ben, sizin di­ninize girebilirin. Dininizin ne olduğunu bana anlat." dedi. Hristiyan ise "Sen, AH ahin lanetinden payını almadıkça bizim dinimize girmiş olamazsın." dedi. Zeyd de: "Benim buna gücüm yetmez. Sen bana, kendisinde bu söylediğin şey bulunmayan bir din gösterebilir misin dedi, Hristiyan da ona: "Yahudinin söy­lediği gibi "Ben böyle bir din bilmiyorum. Ancak Hanif olursan bu olur." dedi. Bunun üzerine Zeyd, Hristiyanın yanından da ayrıldı. O, Yahudi ve Hristiyanın Hz. İbrahim hakkında ittifak ederek söyledikleri tavsiyeye razı oldu. Ellerini gö­ğe doğru kaldırıp: "Ey Allahim, ben seni şahit tutuyorum ki, ben İbrahimin dini üzereyim" dedi. [145]

68- Doğrusu insanlardan İbrahimc en yakın olanlar, ona tabi olan­lar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah, müminlerin dostudur.

Doğrusu insanlardan İbrahime en yakın olanlar, onun yolunda gidip Alla­nın bir olduğuna inananlar, batılı bırakıp hakka eğilenler ile bu Peygamber Mu-hammed ve ona iman edenlerdir. Allah, düşmanlara k arşı müminlerin dostudur.

* Abdullah b. Mes´ud diyor ki:

"Resulullah buyurdu ki: "Her bir Peygamberin, Peygamberlerden dostları vardır. Benim, onlardan dostum, atam olan ve rabbimin dostu olan İbrahimdir. Sonra Resulullah: "Doğrusu insanlardan İbrahime en yakın olanlar, ona tabi olanlar, bu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah, müminlerin dostudur." âyetini okudu. [146]

69- Kitap ehlinden bir cemaat sizi doğru yoldan saptırmak isterler. Halbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar da farkına varmazlar.

Ey müminler, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardan bir zümre, sizi hak dinden saptırıp inkâra düşürmek ve helak etmek arzusundadırlar. Halbuki onlar, bu davranışlarıyla ancak kendilerini saptırır ve helak ederler. Çünkü on­lar, yaptıklarıyla Allahın gazabını ve lanetini hak ederler. Böylece helak olurlar. Ve onlar bunun farkında değildirler.. [147]

70- Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü halde, Allahın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz

Ey kitap ehli, âyetlerin, rabbiniz tarafından size bildirilen gerçekler oldu­ğuna şahitlik ettiğiniz halde, Allahın size gönderilen kitabının âyetlerini niçin inkâr edersiniz

* Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber (s.a.v.) in Peygamber olarak gelece­ğini, kendi kitaplarından okudukları halde onu inkâr eden ehli-i kitabı kınamak­tadır. Çünkü onlara inen Tevrat ve İncilde, Hz. Muhammedin sıfatlan açık bir şekilde zikredilmiştir. Onlar, sıfatları görmelerine rağmen Resulullahı yalanla­maya ve inkâra kalkışmışlardır. [148]

71- Ey kitap ehli, niçin hakkı batıl ile karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz

Ey ehl-i kitap, niçin dilinizle Muhammede iman ettiğinizi söyleyip, kalb-lerinizle onu inkâr ederek hakki batıla karıştırıyor, Muhammedin Peygamberliği ve sıfatları, sizin kitabınızda mevcut olduğu halde bu gerçeği gizliyorsunuz Halbuki sizler bunun farkındasınız.

Âyette zikredilen "Hak"tan maksat, Abdullah b. Abbas, Katade, Rebi´ b. Enes ve İbn-i Cüreyce göre îslamdır. "Batıl"dan maksat ise, Yahudilik ve Hristiy anlıktır. Yahudi ve Hristi yani arın batıl olan kendi dinlerini, hak olan İs­lam dinine karıştırmak istemeleri, Abdullah b. Abbasın neklettiği gibi şu şekilde olmuştur. Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahudilerden Abdullah b. Sayf, Adiy b. Zeyd, Haris b. Avf, birbirlerine şöyle dediler: "Gelin muhammede ve arkadaşla­rına indirilene sabahleyin iman edelim. Akşamleyin de onu inkâr edelim. Böyle­ce onların dinlerini karıştırır ve onları, dinleri hakkında şüpheye düşürürüz. Umulur ki bu sayede onlar da bizim yaptığımız şeyi yaparlar ve dinlerinden dö­nerler." İşte bunun üzerine Allah teala bu âyeti indirdi.

İbn-i Zeyde göre ise âyette zikredilen "HakMtan maksat, Allah tealanın Hz. Musaya indirdiği Tevrattır. "Batıl"dan maksat ise, Yahudilerin bizzat kendi elleriyle yazıp ona sokuşturdukları şeylerdir. [149]

72- Kitap ehlinden bir topluluk şöyle dedi: "İman edenlere indirilen­lere, günün başlangıcında iman edin, sonunda inkâr edin. Bel ki dinlerin­den dönerler.

Ehl-i Kitap olan Yahudilerden bir güruh şöyle dedi: "Müminlere indirile­ne gündüzün başlangıcında iman edin ve onu gündüzün sonunda inkâr edin. Böylece belki dinleriden dönerler

Yahudiler, müminlerin inancını sarsmak maksadıyla birbirlerine: "On­lara indirilene günün başlangıcında iman edin fakat günün sonunda onu inkâr edin." tavsiyesinde bulunuyorlar ve bunu yaptıktan sonra da, kendi kendilerine "Bu insanların, günün başlangıcında iman edip sonra dönmeleri, bu dindeki ek­siklik ve kusurdandır." diye İslarmn aleyhinde propaganda yapıyorlardı. Yahu­diler bunu, zayıf müslümanlan, imanlarında şüpheye düşürmek için yapıyorlar­dı.

Yahudilerin, gündüzün başlangıcında iman ettiklerini, sonunda da inkâr ettiklerini ortaya koymaları, Katade, Ebu Mâlik ve Süddiye göre, bizzat dilleriy­le söylemeleri şeklinde oluyordu. Bu hususta Süddi diyor ki: "Anne bölgesinde bulunan köylerin on iki Hahamı vardı. Onlar birbirlerine şöyle demişlerdi: "Siz, gündüzün başında Muhammedin dinine girin ve "Şahadet ederim ki Muhammed haktır ve doğru söyleyendir." deyin. Gündüzün sonu olunca da inkâr edin ve de­yin ki: "Biz, âlimlerimize ve Hahamlarımıza başvurarak bunu onlardan sorduk. Onlar da bize dediler ki: "Muhammed yalancıdır ve siz müslümanlann dayan-dığnız herhangi bir şey yoktur," Bunun üzerine tekrar dinimize döndük. Bizim dinimiz bize, sizin dininizden daha sevimlidir." Hahamlar, telkinlerine devam ederek dediler ki: Böyle yaptığınız takdirde belki onlan, şüpheye düşerler ve kendi kendilerine derler ki: "Bunlar gündüzün başlangıcında bizimle beraberdi­ler. Acaba bunlar dinlerinden niçin döndüler " Südcii diyor ki: "İşte Allah teala Peygamberine bu âyetle, Yahudilerin bu gibi davranışlarım bildirdi.

Mücahid ve Abdullah b. Abbasa göre ise, Yahudilerin, gündüzün başlan­gıcında iman ettiklerini, günzüdün sonunda da inkâr ettiklerini ortaya koymala­rı, Resulullah ile birlikte sabah namazını kılıp akşamleyin dinden çıktıklarını belirtmek şeklinde oluyordu. Veya, sabahleyin dilleriyle iman ettiklerini söylü­yor akşamleyin, Yahudilere ait olan ibadeti yapıyorlar ve bu şekilde iman edip tekrar döndüklerini belirtiyorlardı. [150]

73- Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin. "Ey Mu­hammed de ki: "Şüphesiz ki hidayet Allahın hidayetidir. Size verilenin benzerinin başka birine verilmesinden veya rabbinizin katında aleyhinize delil gctirilmeleriden korkarak mı tasdik etmiyorsunuz De ki: "Şüphesiz ki lütuf Allahın elindedir. Onu, dilediğine verir. Allah geniş lütuf sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.

* Bir kısım müfessirler bu âyetin, Kur´an-ı kerimin mânâsının anlaşılması bakımından Kur´an-ı Kerimin en zor âyetlerinden biri olduğunu .söylemişlerdir. Bunun sebebi âyette geçen ifadelerden bir kısmının, hem Yahudilerin sözleri hem de Allah tealanın, Resulullaha, söylemesini emrettiği sözler olması ihtima-1 indendir.

Ayetin, "Sizin dinize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin." bölümü­nün, Yahudilerin sözü olduğu ve "Ey Muhammed, de ki: Hidayet Ali ahin hida­yetidir." bölümünün de Resulullaha, söylemesi emredilen söz olduğu kesindir. Ancak, âyetin diğer bölümlerinin, kimin sözü olduğu kesin değildir. Bu nedenle müfessirler, âyetin izahında zorlanmışlar ve takdir ettikleri farklı faraziyelere başvurarak, âyeti izah etmeye çalışmışlardır. Taberinin, âyeti izahı özetle şu şe­kildedir:

a- Âyetin içindeki "Ey Muhammed de ki: " Hidayet Allanın hidayetidir." ifadesi dışındaki diğer ifadelerin tümünün Yahudilerin sözü olduğunu farzeden müfessirler bu âyete şu şekilde mânâ vermişlerdir. "Yahudiler birbirlerine dedi­ler ki: "Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin." Ey Muhammed sen de de ki: "Şüphesiz ki hidayet, Allanın hidayetidir." Yine Yahudiler dediler ki: "Size verilen Tevratın ve size gönderilen Musanın benzerinin bir başkasına, yani Muhammede ve ümmetine de" verileceğine inanmayın. Yine sizler, rabbi-niz huzurunda aleyhinize delil getirilerek mağlup edileceğinize de inanmayın."

Taberi, Mücahidin bu âyeti bu şekilde izah ettiğini zikretmiştir.

b- Ayet-i kerimenin, "Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik et­meyin." kısmının, Yahudilerin sözü olduğunu fakat diğer tamamının Allah tea­lanın, Resulullaha söylemesini emrettiği sözler olduğunu takdir eden müfessir­ler, âyete şu şekilde mânâ vennişlerdir: "Yahudiler birbirlerine dediler ki: "Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin. Ey muhammed, sen de onlara de ki: "Asil açıklama Allanın açıklamasıdır. Onun açıklaması da şudur ki, siz ümrriet-i Muhammede verilenin benzeri, başka hiçbir kimseye verilmemiştir ki Yahudiler, rableri huzurunda sizinle tartışıp sizi mağlup etsinler. Çünkü size ve­rilenler onlara verilenlerden daha afdaldir. Taberi, Süddinin âyeti bu şekilde izah ettiğini söylemiştir.

c- Yine, âyetin "Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin." kısmının Yahudilerin sözü olduğunu, diğer kısımlarının ise, Allah tealanın, Re­sulullaha söylemesini emrettiği sözler olduğunu söyleyen başka bir kısım mü­fessirler, âyeti şu şekilde izah etmişlerdir: "Yahudiler dediler ki: Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin. Ey Muhammed sen de o Yahudilere de ki: "Ey Yahudiler topluluğu, hidayet Allahın hidayetidir. O halde sizin dışı­nızdaki insanları kıskanarak size verilen kitap ve Peygamberin benzerinin bir başkasına da verilmesini veya rabbinizin huzurunda başkaları tarafından delil­lerle mağlup edileceğinizi inkâra kalkışmayın ve reddetmeyin. Zira lütuf, Allahın elindedir. Onu, kullarından dilediğini verir.

Taberi, Katade, ve Rebi´ b. Enesin, âyeti bu şekilde izah ettikleri naklet-miştir.

d- Başka bir kısım müfessirler, âyet-i kerimenin "Sizin dininize tabi olan­lardan başkasını tasdik etmeyin." Kısmının ve "Rabbinizin katında sizin aleyhi­nize delil getirmiş olurlar." kısmının, Yahudilerin sözü olduğunu iğer kısımları­nın ise, Allah tealanın, Resulullaha söylemesini emrettiği sözler olduğunu söy­lemişler ve âyet-i kerimeye şu şekilde,mânâ vermişlerdir." Yahudiler dediler ki: "Sizin dininize tabi olanlardan başkasını tasdik etmeyin. Ey Muhammed, sen de de ki: "Şüphesiz ki hidayet Allahın hidayetidir. O da size verdiği kitabın benze­rini başkalarına da vermesidir. Yahudiler dediler ki: "Allahın Tevratta size açık­ladığı şeyleri müslümanlara haber vermeyin ki rabbinizin huzurunda onu aleyhi­nize delil olarak kullanmasınlar." Taberi, İbn-i Cüreycin âyeti bu şekilde izah ettiğini zikretmiştir.

Taberi bu görüşü seçmiş, âyetin, ehl-i kitaptan, gündüzün başlangıcında iman etmeyi, sonunda da inkâr etmeyi emreden kişilerin sözü olduğunu, ancak "Hidayet Allahın hidayetidir." cümlesinin bir muteriza cümlesi olduğunu, bu cümlenin faydasının ise, batıl iddialarda bulunan Yahudilerin kendi sözleri için­de tekzib etmek olduğunu söylemiş ve âyete şu şekilde mânâ vermiştir: "Yahu­diler dediler ki: "Ey Yahudiler topluluğu, sizin dininize tabi olanlardan başkası­nı tasdik etmeyin. Ey Muhammed, sen de onlara de ki: "Şüphesiz ki hidayet, Al­lahın hidayeti ve beyan etme, onun beyan etmesidir. Siz Yahudiler toplululuğu-nun iddiaları değildir. Yine Yahudiler dediler ki: "Size verilen kitap ve Peygam­berin benzerinin bir başkasına verileceğine veya imanınızdan dolayı herhangi bir kimsenin, sizi, rabbinizin huzurunda mağlup edeceğine de inanmayın." Ey Muhammed de ki: "İmana muvaffak kılma ve İslama kavuşturma lütfü, Allahın elindedir. Ne sizin elinizde ne harhangi bir yaratığın elindedir. Allah, lütfü bol olan ve bu lütfa layın olanı çok iyi bilendir." Taberi diyor ki: "Bu izah şeklini tercih etmemizin sebebi, mânâsının daha sahih olması, Arapça ifade şekline da­ha uygun düşmesi ve âyetin, cümlelerinin birbirleriyle daha fazla irtibatlı sayıl-masıdir. Diğer görüşler ise sıhhatten uzak bir kısım zorlamalardır ve hoş olma­yan ifadelerdir. [151]

74- Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder ve Allah büyük lütuf sahi­bidir.

Allah, İslam ve iman gibi nimetlerini, dilediğine tahsis eder. O büyük lütuf salibidir. [152]

75- Kitap ehlinden öyîe kimseler vardır ki ona yüklerle emanet bı-raksan onu sana geri verir. Onlardan öylesi de vardır ki, bir dinar da ema­net bıraksan ısrarla üzerinde durmadıkça onu sana geri vermez. Bu onla­rın "Kitap ehlinden olmayan ümmHcrc karşı hiçbir mes´uliyctimiz yok­tur." dcmclerindcndir. Onlar bile bile, AHaha karşı yalan söylemektedir­ler.

Kitap ehlinden olan Yahidilerden öyle insanlar vardır ki, güvenilen insan­lardır. Onlara yüklerle emanet bıraksan, ihanet etmeden onu sana geri verirler. Öyleleri de vardır ki, hain insanlardır. Onlara tek bir dinar dahi emanet etsen, ıs­rarla üzerinde durmadıkça onu sana geri iade etmezler. O Yahudilerin böyle davranmaları: "Kitap ehlinden olmayan ümmi, yani okur yazarlığı olmayan Araplara karşı hiçbir sorumluluğumuz yoktur. Allah onların mallarını bize hıelal kılmıştır." demeierindendir. Onlar, bile bile Allaha karşı yalan söylemektedirler. Allah, onlara hiçbir şeyi helal kılmış değildir.

Taberi diyor ki: "Allah teala bu âyet-i kerime ile, ehli-i kitap olan Ya­hudilerden bir kısmının, verilen emanete ihanet etmeyen güvenilir kimseler ol­duklarını, diğer bir kısmının ise verdikleri sözleri bozan ve emanete ihanet eden kimseler olduklarını bildirmiştir. Ta ki müminler mallarını onlara teslim etme­sinler ve onlara aldanmasını ar. Çünkü onlardan çoğu, müminlerin mallarını kendilerine helal görürler.

Ayet-i kerimede geçen ve "Israrla üzerinde durmadıkça" şeklinde tercü­me edilen ifadesi, Katade ve Mücahid tarafından "Alacağını ısrarla isteme" şeklinde izah edilmiş, Süddi tarafından ise "Devamlı olarak başucunda durma" diye izah edilmiştir. Taberi birinci görüşü tercih et­miştir. Yine âyet-i kerimede geçen ve "Bu, onların, ümmîlere karşı hiçbir mes´uliyetimiz yoktur." demeierindendir. Şeklinde tercüme edilen ifadesi iki şekilde izah edilmiştir:

Katade, Süddi Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbastan nakledilen bir gö­rüşe göre bu ifadede^ maksat şudur "Yahudiler dediler ki: Okur yazarlığı olma­yan ve müşrik olari Arapların mallarını almanızda bir sakınca yoktur. Zira Atlalı, onların mallarını bize helal kılmıştır. Bu hususta Said b. Cübeyr diyor ki: "Bu âyet-i kerime inince Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah düşman­ları yalan söylediler. Cahiliye döneminde olan her şey ayaklarımın altındadır. Ancak verilen emanetler müstesnadır. Zira emanet, sahibine verilmelidir. Sahibi ister takva sahibi olsun ister facir."

İbn-i Cüreyc ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre Yahudilerin, Müslümanların kendilerine emanet ettikleri mallara ihanet etmeyi caiz görmelerinin sebebi, Yahudilerin, Müslümanları dinlerini değiştiren kişiler saymaları ve Tevratın, kendilerine dinini değiştirenlerin mallarına el koymaları­nın caiz olduğunu bildirmesidir. Bu âyetin izahında İbn-i Cüreyc diyor ki: "Müslümanladan bir kısım adamlar, cahiliye döneminde Yahudilerle alış veriş yapmışlardı. Müslüman olduktan sonra Yahudilere satıp ta parasını almadıkları eşyanın parasını istediler. Bunun üzerin Yahudiler: "Sizin bizde ne bir emaneti­niz vardır ne de bizim aleyhimize dâvada bulunabilirsiniz. Çünkü siz, üzerinde bulunduğunuz dini terkettiniz. Biz, kitabımız olan Tevratta bunun böyle olduğu­nu görüyoruz. Sa´saa diyor kî: "Bir adam, Abdullah b. Abbastan şunu sorarak dedi ki: "Biz, Zımmilerin mallarından tavuk, koyun gibi bir kısım hayvanları alıyoruz." (Bunun hükmü nedir ) Abdullah b. Abbas ta dedi ki: "Onları alırken ne diyorsunuz " O da dedi ki: "Bunda bizim için bir mahzur yoktur." diyoruz. Abdullah b. Abbas dedi ki: "Bu ehl-i kitabın" Ümmilere karşı hiçbir mes´uliyeti­miz yoktur." demelerine benzemektedir. Ehl-i kitap, Cizyeyi verdikleri müddet­çe onların mallan size helal değildir. Ancak gönül hoşluğu ile verdikleri helal­dir." [153]

76- Hayır, durum böyle değildir. Kim ahdini yerine getirir ve Allah-tan korkarsa, şüphesiz ki Allah, takva sahiplerini sever.

Hayır, ehl-i kitabın "Okur yazarlığı olmayan cahil insanlardan aldığımız emanetle riayet etmekle yükümlü değiliz." demeleri doğru değildir. Fakat ehl-i kitaptan kim, Tevratta Hz. Muhammede ve onun getirdiği "Emanetleri yerine verin." gibi emirlere ve bütün yasaklara iman edeceğine dair Allaha verdiği ahdi yerine getirir ve Ali ahin yasakladığı, inkâr ve isyandan, Allahtan korkarak kaçı­nacak olursa bilsin ki Allah, kendisinden korkanları ve azabından kaçınanları sever.

Abdullah b. Abbas, âyette geçen ve "Allahtan korkarsa" diye tercüme edilen kelimesini "Alana ortak koşmaktan kaçınırsa" şeklinde izah itmiştir. [154]

77- Şüphesiz ki Allaha verdikleri sözü ve kendi yeminlerini verip carşılğında az bir değeri satın alanlar var ya, işte onların, âhirette nasibi yoktur. Allah, onlarlarla konuşmayacak, kıyamet gününde onlara bakma­yacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap var­dır.

Gerçek şu ki, kendilerine gönderilen kitapta, Muhammed ve onun getir­diklerine iman edeceklerine dair Allaha verdikleri sözü ve yalan yere yaptıkları yeminlerini, dünya malından az bir değere değişenler var ya, işte onların, âhirette cennet nimetlerinden hiçbir nasipleri yoktur. Allah onlara, kendilerini sevindirecek bir şey konuşmayacak, kıyamet gününde onlara merhamet nazarıy­la bakmayacak ve onları inkâr ve günah kirlerinden tem izlemeyecektir. Ayrıca onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Müfessirler, bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ve kimin hakkında nazil olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- İkrimeye göre bu âyet-i kerime, Ebu Rafı1, Kenane b. Ebul Hakik, Kâ´b x el-Eşref ve Huyey b. Ahtab hakkında nazil olmuştur.

b- Abdullah b. Mes´ud, Vâil b. Hucr ve Adiy b. Umeyr´e göre bu âyet-i kerime, Eş´as b. Kays ile onun hasmı olan bir Yahudi hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Abduüah b. Mes´ud demiştir ki: Resullah şöyle buyurdu.

"Kim, bir Müslümanm herhangi bir malını ondan haksız yere almak için yalan yere yemin edecek olursa o kimse Allahın huzuruna çıktığında onun, ken­disine karşı gazaplı olduğunu görecektir. Abdullah b. Mes´udu dinleyen Eş´as b. Kays da şöyle demiştir: "Vallahi bu olay benim hakkında olmuştur. Şöyle ki "Benimle bir Yahudi arasında (ortak) bir arazi vardı. Yahudi, benim arazinin sa­hibi olduğumu inkâr etti. Ben onu Resulullaha şikâyet ettim. ResuluUah bana dedi ki: "Senin şahidin var mı " Ben de "Hayır" dedim. Resulullah, Yahudiye dedi ki: "Yemin et." Ben de dedim ki: "Ey Allahın Resulü, böyle olursa Yahudi yemin etler ve benim malımı alıp götürür." İşte bunun üzerine Allah teala, "Şüp­hesiz ki Allaha verdikleri sözü ve kendi yeminlerini verip karşılığında az bir de­ğeri satın alanlar var ya..." âyetini indirdi[155]

Adiy b. Umeyre diyor ki:

"Kinde kabilesinde îmriül Kays b. Abis isimli adam ile Hadramutlu bir adam bir arazi hakkında Resulullahın huzurunda muhakeme oldular. ResuluUah dâva konusu yerin kendisine ait olduğnu iddia eden Hadramutluya, şahit getir­mesini söyledi. Fakat onun şahidi yoktu. Bunun üzerine ResuluUah, îmriül Kaysın yemin etmesine karar verdi. Hadramutlu adam dedi ki: "Ey Allanın Resulü, eğer sen buna yemin etme imkânı verecek olursan vallahi bu benim arazimi alır götürür." Bunun üzerin Resulullah, "Kim kardeşinin bir malım haksız olarak al­mak için yalan yere yemin edecek olursa, Alanın huzuruna çıktığında, onun, kendisine gazaplı olduğunu görecektir." buyurdu ve "Şüphesiz ki, Allaha ver­dikleri sözü ve kendi yeminlerini verip karşılığında az bir değeri satın alanlar var ya..." âyetini okudu. Bunun üzerine İmriül Kays dedi ki: "Ey Allanın Resu­lü, bu araziyi terkedip bırakana ne mükâfaat var " Resulullah da: "Cennet var," diye cevap verdi. İmriül Kays da bunun üzerine "Şahit ol ben o arazinin tümünü ona bıraktım." dedi[156]

Ebu Vâlil diyor ki: "Abdullah b. Mes´ud (r.a.) dedi ki:

"Kim, yalancı olduğu halde yemin eder de o yemini ile bir mal kazanacak olursa Allanın huzuruna çıktığında, onun kendisine gazaplı olduğunu görecek­tir. Allah teala, bu durumu beyan eden şu âyeti indirmiştir: "Şüphesiz ki Allaha verdikleri sözü ve kendi yeminlerini verip karşılığında az bir değeri satan alan­lar var ya..." Ebu Vâil sözlerine devamla diyor ki: Sonra Eş´as b. Kays çıkıp ya­nımıza geldi ve Abdullah b. Mes´udu kastederek dedi ki: "Ebu Abdurrahman sizinle ne konuşuyordu " Dedim ki: "Biz onunla şunu konuşuyorduk: "Eş´as dedi ki: "Abdullah b. Mes´ud doğru söylemiş, vallahi bu âyet benim hakkımda indi­rildi. Şöyle ki, benimle bir kişi arasında bir kuyu hakkında ihtilaf vardı. Biz, meselemizi Resulullaha arzettik. Resulullah da buyurdu ki: "Ya sen şahit getire­ceksin ya da o yemin edecektir." Dedim ki: "Bu takdirde o, hiç önemsemez ye­min eder." Resulullah da bana dedi ki: "Kim yalan yere yemin eder de onunla bir mal kazanacak olursa o, Allanın huzuruna çıktığında Allanın kendisine ga­zaplı olacağını görecektir. Allah, bunu doğrulayarak şu âyeti indirmiştir." dedi ve sonra "Şüphesiz ki Allaha verdikleri sözü ve kendi yeminlerini verip karşılı­ğında az bir değeri satın alanlar var ya..." âyetini okudu[157]

c- Âmir´e göre ise âyet-i kerimenin nüzul sebebi, malım satmak için ya­lan yere yemin eden bir adamın yeminidir.

Âmir diyor ki: "Bir adam malını satmak için sabahleyin pazara götürdü. Akşam olunca bir kişi gelip onunla pazarlık etmeye başladı. Adam da: "Sabah­leyin şöyle şöyle fıat verilmesine rağmen satmadığına, akşam olmasaydı, söyle­diği fiata satmayacağına dair yemin etti. İşte bunun üzerine Allah teala bu âyeti indirdi. Mücahid, Katade, İmran b. Husayn ve Said b. el-Müseyyeb bu âyet-i kerimenin, yalan yere yemin eden kişiler hakkında nazil olduğunu söylemişler­dir.

Yalan yere yemin ederek başkasının malını haksız şekilde alan kişi için diğer bir hadisinde de Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

"Üç kişi vardır ki kıyamet gününde Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır." Peygamber efendimiz bu sözlerini üç defa tekrarlamıştır. Bunun üzerine Ebu Zer: "Bunlar zarar etmiş, hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar ya Resulul­lah " demiş. Resulullah da: "Bunlar, kibirinden dolayı elbisesini uzatan, yaptık­ları iyilikleri başa kakan ve yalan yere yemin ederek sattığı şeyi iyi gösterenlerclir[158] buyurmuştur. [159]

78- Onlardan bir cemaat, kitaptan olmadığı halde, tahrif ettiklerini kitaptan sunasınız diye kitSbı dilleriyle eğip bükerler ve "Bu, Ailah kalın­dadır." derler. Halbuki o, Allah katından değildir. Böylece bile bile Allaha karşı yalan söylerler.

Yahudilerden bir topluluk, tahrif ettikleri şeyleri, Allanın kitabından sa~ nasmiz diye dilleriyle kitabı eğip bükerler. Halbuki uydurdukları bu şeyler, Al-Iahın kitabından değildir. Onlar: "Bu, Allah katmdandır. Bunu Peygamberlere indirdi." derler, Halbuki o, Allah katından değildir. Bir iftiradır. Onlar, dünya malından değersiz şeyleri isteyerek, bile bile kasıtlı bir şekilde Allaha karşı ya­lan söyleler.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Onlar, Allanın indirmediği şeyleri Allanın kitabına ilve ediyorl arlardı"[160]

79- Allanın, kendisine kitap, hüküm ve Peygamberlik verdiği kimse­nin, insanlara "Allahı bırakıp bana kullar olun." demesi yaraşmaz. Fakat onun insanlara "Kitabı öğretmeniz ve onu okumanız sayesinde rabbinize halis kullar olun." demesi yaraşır.

Hiçbir beşere yakışmaz ki, Allah ona kitap indirsin, ona hikmeti Öğretsin ve Peygamberlik versin de sonra o, kalkıp insanlara "Allahı bırakıp bana kullar olun." desin. İnsanları kendisine tapmaya çağırsın. AH ahin, kendisine bu üstün­lükleri verdiği kişiye yakışan odur ki, "Kur´anı insanlara öğretmeniz ve onu okumanız sayesinde ve bunun bir gereği olarak rabbinize karşı âlim, hikmet sa­hibi, takva sahibi, salih ve halis k ullarolun."desin.

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunları söylemiştir: "Yahudi Hahamlanyla Necran Hristiyanları, Resulullahın huzurun­da bir araya geldikleri zaman, Resulullah onları müslüman olmaya davet etmiş, bunun üzerine Kureyza Yahudilerinden olan Ebu Rafi şöyle demiştir. "Ey Mu-hammed, Hristiyanların İsaya yaptıkları gibi, bizim de sana tapmamızı mı isti­yorsun " Necran Hristi yani annd an "Revs" diye vasıflandırılan biri de "Ey Mu-hammed, sen bizden kendine tapmamızı mı istiyor ve bizi buna davet ediyor­sun " demiştir. Bunun üzerine Resulullah: "Allanın dışında başka bir şeye iba­det etmemizden veya onun dışında başka bir şeye ibadet edilmesini emretme­mizden Allaha sığınırız. Allah beni ne böyle bir şeyle göndenııiş ne de bunu ba­na emretmiştir" buyunnuştur. İşte bunun üzerine de bu âyet nazil olmuştur.

İbn-i Cüreyce göre ise bu âyet-i Celilenin nüzul sebib şudur: Yahudiler­den bir kısım insanlar, Allanın, kendilerine gönderdiği Tevratı tahrif ederek Al­lahı bırakıp insanlara tapıyorlardı. İşte bu âyet-i Cehle onlara işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Halis kullar olun" diye tercüme edilen C İSÇ ) "Rabbaniyyin" kelimesi, Ebu Rezin tarafından "Hikmet sahipleri ve âlimler" diye izah edilmiş, Hasan-ı Basri, Katade, Süddi, Mücahid, Yahya b. Akiyl ve Dehhak tarafından, "Fakihler ve âlimler" diye izah edilmiş, Abdullah b. Abbas tarafından "Hikmet sahipleri ve fakihler" diye izah edilmiş, Said b. Cübeyr tarafından, "Hikmet sahipleri ve müttakiler" diye izah edilmiş, İbn-i Zeyd tarafından ise "İdareciler ve liderler" diye izah edilmiştir.

Taberi "Rabbaniyyin" kelimesi hakkında özetle şunları söylemiştir: "Rabbaniyyîn" kelimesi kelimesinin çoğuludur. Bunun mânâsı İse "İnsanları yetiştiren, işlerini düzene koyan ve onları sevk ve idare eden" de­mektir. Bu nedenle, alimler de, fakihler de, hikmet sahipleri de, müttakiler de, liderler de eğiticiler de, "Rabbaniyyîn" kelimesinin ihtiva ettiği mânâya girmek­tedirler. Çünkü bunlardan herbiri, kendi ihtisasları alanında insanları yetiştirir­ler, eğitirler işlerini düzeltirler, sevk ve idare ederler. [161]

80- Si/c, melekleri ve Peygamberleri rabîcr edinmenizi emretmesi de yaraşmaz. Siz, müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi

Allahın kendisine kitap, hikmet ve Peygamberlik verdiği bir insanın, me­leklere ve Peygamberlere ibadet ederek onları rabler ve ilahlar edinmenizi em­retmesi de yaraşmaz. Hiç, siz Müslüman olup Alîaha itaat ve Resulullaha boyun eğmenizden sonra, Peygamberiniz sizlere, Allahın birliğini inkâr etmeyi emre­der mi

Bu âyet-i kerime de daha Önce izah edildiği gibi Yahudi ve Hristiyan-lardan bir topluluk hakkında inmiştir. Onlar Hz. Muhammed (s.a.v.) e "Ey Mu-hammed, Hristjy ani arın İsaya taptıkları gibi bizim de sana tapmanızı mı istiyor­sun " demişler, Resulullah da onlara "Allahtan başka herhangi bir şeye tapmak­tan veya ibadet edilmesini emretmekten Allaha sığınırım." demiştir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur. [162]

81- Bir zaman Allah, Peygamberlerden ahit almıştı: Ne zaman size bir kitap ve hikmet verirsem ve sonra size bir Peygamber gelip o yanınızda bulunanı tasdik ederse, ona mutlaka iman edecek ve yardım edeceksiniz, ikrar edip buna dair ahdimi üzerinize aldınız mı " demiş onlar da: "İkrar ettik." demişler Allah da "Şahit olun. Ben de sizlerle beraber şahitlerindc-nim" demişti.

Ey ehl-i kitap, hatırlayın bir zaman Allah, Peygamberlerden kuvvetli bir ahit almış ve "Ey Peygamberler, sizlere ne zaman kitap ve hikmet verirsem sonra da tarafımdan, sizin yanınızda bulunanı tasdik eden bir Peygamber gelirse ona mutlaka iman edip yardım edeceksiniz. İkrar edip buna dair ahdimi üzerini­ze aldınız mı " demiş onlar da "İkrar ettik." demişler Allah da "Ey Peygamber­ler, siz bu ahde şahit olun Ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim." demiş­ti.

Allah teala, Hz. Âdemden itibaren. İnsanlığı hak yola iletmek için çeşit­li peygamberler göndermiştir. Bu Peygamberler bazan tek kişi bazan da aynı za­manda birden fazla sayıda bulunmuşlardır.

Âyet-i kerime, Peygamberlerin, aynı dâvayı tebliğ etmeleri sebebiyle bir­birlerine iman etmelerini ve birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğini beyan et­mekte ve bu hususta Allah tealanın onlardan söz aldığım, onların da bunu kabul ettiklerini bildirmektedir.

Bütün Peygamberlerin birbirlerine iman edip birbirlerini destekledikleri hakle. Hz. Musanm ümmetinden olan Yahudilere Hz. İsanin ümmetinden olan Hristiyanlara ne oluyor da kendi Peygamberlerinin iman ettiği Hz. Muhammede iman etmiyor ve onu desteklemiyorlar Onlar, bu davranışlarıyla kendi dinleri­ne de ters düşüyorlar.

Âyet-i kerimede, Allah tealanın, Peygamberlerden, birbirlerine iman et­melerine ve birbirlerine yardımcı olmalarına dair ahit aldığı zikredilmektedir. Bu arada, kendilerinden ahit alınanların, Peygamberler olduğu zikrediliyorsa da müfessirler, kendilerinden ahit alınan bu kişilerden maksadın, aslında kimler ol­duğu hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Mücahİd ve Rebi´ b. Enese göre, burada kendileriden ahit alındığı be­yan edilenlerden maksat, Peygamberler değil, kendilerine Peygamber gönderi­len ehl-i kitaptır. Zira, âyetin devamında "Gönderilecek olan Peygambere mut­laka iman edecek ve yardımda bulunacaksınız." buyrulmaktadır. Peygamberle­rin, kendilerinden sonra gelen Peygamberlere iman ettikleri muhakkaktır. Bu se­beple onlara böyle bir emrin verilmesine gerek yoktur. Aynca Peygamberler, kendilerinden sonra gelecek olan Peygambere yardım ecedek durumda değiler-Uir. Çünkü bizzat onların kendilerini yalanlayan kavimlerine karşı yardım edil­meye ihtiyaçları vardır. Onların başkalarına yardım etmeleri beklenemez. Bun­dan da anlaşılmaktadır ki, âyette iman etmeleri ve gönderilen Peygambere yar­dım etmeleri istenenlerden maksat, kendilerine kitap verilen ümmetlerdir. Nite­kim Abdullah b. Mes´ud ve Übey b. Kâ´bın bu âyetteki kıraatlan bu izahı des­teklemektedir.

b- Abdullah b. Abbas, Tavus, Ali b. Ebi Talib, Katade, Süddi ve Hasan-ı Basriye göre ise burada kendilerinden söz alınanlar, âyette zikredildiği gibi üm­metler değil sadece Peygamberlerdir. Allah teala, Peygamberlerden birbirlerine iman etmelerine ve birbirlerini desteklemelerine dair söz almış, aynca, en son gönderilecek olan Hz. Muhammede de iman etmelerini ve onun Hak Peygamber olduğunu, ümmetlerine bildirerek yardım etmelerini emretmiştir.

c- İkrime veya Said b. Cübeyrin, Abdullah b. Abbastan naklettiklerine göre ise burada kendilerinden söz alınanlardan maksat, hem Peygamberler hem de ümmetleridir. Âyette sadece Peygamberler zikredilmiştir. Çünkü onlardan alınan ahit, ümmetlerinden de alınmış gibidir. Buna göre Allah teala hem gön­derdiği Peygamberlerden hem de Peygamberlerin ümmetlerinden, Peygamberle­rine iman etmelerine ve onları destekleyip yardım etmelerine dair söz almıştır. Bu nedenle bu Peygamberlerin ümmetlerinin Hz. Muhammede iman etmeleri ve onu desteklemeleri gerekir. Ona karşı çıkmalan ve yalanlamaları, ahitlerini boz­maktır.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı şudur: Âyette kendi­lerinden ahit alındığı zikredilen insanlardan maksat, hem Peygamberler hem de onların ümmetleridir.

Allah teala, Peygamberlerinden birbirlerine iman etmelerine ye birbirleri­ne yardım etmelerine dair ahit almış, Peygamberler de ümmetlerinden bu ahdi aynen almışlardır. Böylece ümmetler de Peygamberlere iman edeceklerine ve onları destekleyeceklerine dair söz vermişlerdir. Âyette, Peygamberlerden ahit alındığı açıkça zikredil d iğinden Peygamberlerden değil de ümmetlerinden ahit alınmıştır." demenin hiç bir anlamı yoktur. Aynca buna delil gösterilen Abdul­lah b. Mes´ud ve Übey b. Kâ´bm kiraatlanna dair kesin bir rivayet yoktur. Diğer yandan Peygamberlerden herhangi birinin, diğerine iman etmemesi düşünüle­meyeceğinden, "Peygamberlere böyle bir emir gönderilmemiştir." demek makul bir iddia değildir. [163]

82- Bundan sonra kim yüzçevirirse, işte onlar, fasıkların ta kendileri­dir.

Artık Allanın bütün Peygamberlerinden ve onların ümmetlerinden, Pey­gamberlere iman etmelerine ve onları desteklemelerine dair bir söz aldıktan sonra kim Peygamberlere iman etmekten ve onlara yardım etmekten yüzçevirir­se işte onlar, Allaha itaatten aynlan fâsıklann ta kendileridir. Zira onlar bu hal­leriyle bütün Peygamberlerin talimatına karşı çıkmış ve kendi arzularına uymuş olurlar.

Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu iki âyet, Allah tealanırı, belli şeyleri yapmalarına dair Peygamberlerinden ve onların ümmetlerinden ahit aldığına da­ir beyanda bulunuyorsa da, bunlar Resulullahm hicreti esnasında, Medinenin çevresinde bulunan Yahudilere, Hz. Muhammed geldiğinde ona iman edecekle­rine dair kendilerinde ahit alındığını bildirmektedirler. Zira onların ataları olan Yahudilerden ve o atalarına gönderilen Peygamberlerden böyle bir ahit alınmış­tır. Onlar da bu ahitle yükümlüdürler. [164]

83- Allahın dininden başkasını mı arıyorlar Oysa göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez ona teslim olmuştur. Ve yine ona döndürüle­cektir.

Allahın dininden başka bir din mi arıyor ve onu istiyorlar Halbuki gök­lerde ve yerde ne varsa hepsi Allaha boyun eğmiş, onun ilahlığı önünde teslim olmuşlardır. Müminler isteyerek teslim olmuşlar kâfirler ise Allahın azabını gördükten sonra istemeyerek te olsa teslim olmuşlardır. Onlar, Öldükten sonra Allaha döndürülecekler, Allah, onların amellerinin karşılığını verecektir. İyilik edene iyiliğin, kötülük edene de kötülüğün karşılığı verilecektir.

Âyet-i kerimede "Göklerde ve yerde bulunanların isteyerek ve isteme­yerek Allaha boyun eğdikleri, ona teslim oldukları zikredilmektedir. İsteyerek boyun eğip teslim olanlardan maksat, Peygamberler, müminler ve melekleridir. İstemeyerek boyun eğenlerden maksat ise müfessirler tarafından çeşitli şekiller­de izah edilmiştir.

a- Mücahid ve Ebul Âliyeye göre bunlardan maksat, Allahın yaratıcılığını kabu edip bununla beraber, ibadette ona ortak koşan müşriklerdir. Bunlar, Alla­ha samimi bir şekilde kulluk etmedikleriden, istemeyerek ona boyun eğmişler­dir. Nitekim bu hususta başka bir âyet-i kerimede şöyle Duyurulmaktadır. "Ye­min olsun ki, eğer kâfirlere" Gökleri ve yeri kim yarattı " diye sorsan onlar mutlaka "Allah" derler. [165]

b- Abdullah b. Abbasa göre, istemeyerek boyun eğenlerden maksat, ken­dilerinden ahit alınırken istemeyerek ahit verenlerdir.

c- Mücahide göre istemeyerek boyun eğenlerden maksat, kâfirlerin gölgelendir. Nitekim bu hususta başka bir âyette: "Göklerde ve yerde olanlar, ister istemez Allaha secde ederler, gölgeleri de sabah akşam Allaha boyun eğer. [166] buyuru İm aktadır.

d- Cabir b. Âmire göre istemeyerek boyun eğenlerden maksat diliyle inkâr ettiği halde kalbiyle İslamın hak olduğunu idrak edenlerdir.

e- Hasan-ı Basri ve Matarül Verrak´a göre ise, istemeyerek boyun eğen­lerden maksat, kılıç zoruyla Müslüman olduklarını söyleyenlerdir.

f- Katadeye göre ise istemeyerek teslim olanlardan maksat, Allanın aza­bını gözleriyle görerek ister istemez iman edenlerdir. Nitakim şu âyetlerde "Ey Muhammet!, de ki: Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım yeryüzü ve oradakiler ki­mindir " "Allahındir" diyecekler. O halde hiç düşünmez misiniz " de[167] "îs-railoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu onlara zulmetmek ve sadır-mak maksadıyla peşlerine düşmüşlerdi. Firavun, boğulacağı anda "îsrailoğuUa-nnın iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim. Ve ben müslümanarda-nini." dedi." "Şimdi mi iman ediyorsun Halbuki bundan önce isyan ettin. Ve fesat çıkaranlardandın. [168]Duyurulmak suretiyle bu hususa işaret edilmektedir.

g- Abdullah b. Abbasa göre ise, bu âyette zikredilen, isteyerek boyun eğenlerden maksat, Allaha isteyerek ibadet edenlerdir. İstemeyerek boyun eğen­lerden maksat ise, Allaha istemeyerek ibadet edenlerdir. Nitekim şu âyette bu husus ifade edilmektedir. "Göklerde ve yerde olanlar ister istemez Allaha secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam Allaha boyun eğer. [169]

84- Ey Muhammed, de ki: Allaha, bize indirilene, İbrahime, İsmai-le, İshaka, Yakuba ve torunlara indirilene, rableri tarafından Musaya, İsa-ya ve bütün Peygamberlere verilenlere iman ettik. Onlar arasında bir ayı­rım yapmayı ,. Biz, Allaha teslim olanlarız."

Ey Muhammed, Allahın dininden başka bir din arayan Yahudilere de ki:

"Biz, rabbimiz olan Allaha, bize indirilen kitap ve vahye, Allahın dostu İbrahi-me ve İbrahimin iki oğlu olan İsmail ve İshaka ve onun torunu olan Yakuba ve sonra gelen on iki toruna indirilenlere, Musaya verilen Tevrata, İsaya verilen İn-cile ve diğer Peygamberlere indirilenlere iman ettik. Biz, Yahudi ve Hristiyanlar gibi, bunların bir kısmına iman edip diğerlerini yalanlayarak aralarında ayının yapmayız, hepsine iman ederiz. Biz, Allaha boyun eğen ve onun rabhğmt ikrar edenleriz.

Taberi, "Torunîar"dan maksadın Hz. Yakubun, Yusufun kardeşleri olan on iki oğlu olduğunu söylemiştir.

Görülüyor ki İslamiyet, Allah tarafından gönderilmiş olan bütün diğer ilahi kitap ve Peygamberleri tasdik etmektedir. Hatta onları kabul etmeyi, iman esaslarından saymıştır. Bu, İslamın yüceliğine büyük bir delildir.

Halbuki Yahudi ve Hristiyanlar gibi ehl-i kitap olan kimseler, İslamiyet ve onun Peygamberini kabul etmezler. Bunlar birbirlerinin dinini de kabul et­mezler. Bu halleriyle ne kadar büyük bir sapıklık içinde bulundukları apaçık or­tadır. [170]

85- Kim, İslamda başka bir din ararsa o din ondan asla kabul edil­meyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

Kim İslamdan başka bir din ararsa Allah onun aradığı o dini asla kabul etmeyecektir. Ayrıca o kişi âhirette Allahın rahmetini kaybedip hüsrana düşen­lerden olacaktır.

Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, îslamm dışındaki Yahudilik ve Hris-tiyanhk gibi bütün dinlerin hükmü kaldırılmıştır. Bundan sonra kıyamete kadar bütün insanlann tek dînî İslamdır. Ondan başka din arayan kimse sapıklık için­dedir.

İkrime, bu âyetin izahında şunları söylemiştir: İslamın dışındaki bir dini, din kabul eden kimsenin bu dininin kabul edilemeyeceği beyan edilince butun din sahipleri "Müslüman biziz" demişlerdir. Bunun üzerine Allah teala, Müslü­manların Hac yapmalarını emrederek "Allah için Kâbeyi Haccetmek farzdır. Kim inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir. [171] âyetini indirrniş, böylece Müslümanlığın dışındaki dinlere mensup olanlar Hac yapmamışlar ve Müslüman olmadıkları ortaya çıkmış ve böylece iddiaları çürümüştür.

Abdullah b. Abbas ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Allah teala önce "Şüphesiz ki iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabitlerden Allaha, ve âhiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin rableri katında mükâfaatları vardır. Onlar için bir korku yoktur. Onlar, üzülmeyecekler de. [172] âyet-i kerimesini indirmiş bundan sonra da "Kim İslamdan başka din ararsa o din ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır." ayeti kerimesini indirmiş böylece, İslamdan başka herhangi bir dinin hak dini sayılmayacağı beyan edilmiştir.. [173]

86- İman edip Peygamberlerin hak olduğuna şahitlik ettikten ve ken­dilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir kavmi, Allah nasıl hidayete erdirir Allah, zalim kavmi hidayete erdirmez.

Muhammedin Peygamberliğine iman edip onun hak Peygamber olduğu­nu tasdik ettikten ve Peygamberin doğru olduğunu ortaya koyan açık deliller geldikten sonra, onun Peygamberliğini yalanlayan bir topluluğu Allah naşı! doğru yola iletir Allah, inkârı imana tercih eden zalim bir topluluğu hidayete erdirmez.

Müfessirler bu âyet-i kerimede zikredilen ve "İman ettikten sonra kâfir ´olan ve bu sebeple Allanın hidayetine erişemeyecek olanlar"dan kimlerin kaste­dildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas İkrime, Mücahid ve Süddiden nakledilen bir görüşe göre, bu âyet-i kerime, Haris b. Süveyd el-Ensari isimli kişi hakkında nazil ol­muştur. Bu kişi Müslüman olduktan sonra, dinden çıkmış, müşriklere katılmış sonra da pişman olup ve kavmine, Resulullaha gidip tekrar İslama dönmek iste­diğini söylemelerini bildirmiş kavmi de bunu Resulullaha arzetmişler işte bunun üzerine tekrar Haris hakkında daha sonra gelen "Ancak bundan sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir. [174] âyet-i kerimesi nazil olmuş kavmi de durumu ona bildirmiş o datekrar Müslüman olmuştur.

b- İkâmeden nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyet-i kerime, Ebu Âmir er-Rahib, Haris b. Süveyd ve bunlar gibi on iki kişi hakkında nazil olmuş­tur. Bunlar İslam dininden çıkıp Kureyş müşriklerine katılmışlar daha sonra ise ailelerine mektup yazarak tevbe edip tekrar İslama dönmelerinin mümkün olup omayacağnı sormuşlar bunun üzerine bunlar hakkında bu surenin seksen doku­zuncu âyeti nazil olmuş ve tekrar İslama girebileceklerini beyan etmiştir.

c- Abdullah b Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen başka bir görüşe gö­re buradaki İslama girip tekrar çıkanlardan maksat, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardır. Çünkü bunlar, kendilerine gelen Tevrat ve İncilde, Hz. Muham­medin sıfatlanın bularak, gelmeden önce ona iman etmişler fakat Hz. Muham-mede Peygamberlik geldikten sonra da onu inkâr etmişlerdir.

Taberi diyor ki: "Ayet-i kerimenin zahiri, bu son görüşe daha uygundur. Ancak birinci görüşte olanların sayısı daha fazla ve Kur´ana ait bilgileri daha güçlüdür. Bu itibarla bu âyet-i kerimenin, Haris b. Süveyd gibi, önce Müslüman olup daha sonra dinden çıkan kişiler hakkında inmiş olması mümkündür. An­cak, âyetin genel ifadesi, bu gibi duruma düşen herr insanı kapsadığından Resu-lullah gelmeden ona iman eden, geldikten sonra da onu inkâra kalkışan ehl-i ki­tabın da bu âyetin muhteviyatına girdiğini söylemek uygundur. [175]

87- Bunların cezası, Allanın, meleklerin ve bütün insanların laneti­nin, üzerlerine olmasıdır.

Bunların yaptıklarının cezası, Allanın, meleklerin ve bütün insanların la­netinin, onların üzerlerine olması ve AH ahin rahmetinden kovulmalarıdır.

Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, dinden çıkan mürtedler, dünyada da âhirette de lanete maruzdurlar. Çünkü bunlar, İslamın yüceliğini gördükleri ve onu iyice bildikleri halde inkâr etmiş ve dinden çıkmışlardır. Bu sebeple onların cezaları daha şiddetlidir. [176]

88- O lanet içinde ebedi olarak kalacaklardır. Onlardan azap hafifle-tilmeyeccktir. Onlara mühet de verilmeyecektir.

Onlar, AUahın azabı içinde ebedi olarak kalacaklardır. O azap onlardan hafıfletilmeyecektir. Onlara, özür dilemek veya tevbe etmek için bir mühlet de verilmeyecektir. [177]

89- Ancak, bundan sonra tcvbc edip kendilerini düzeltenler müstes­nadır. Çünkü Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir.

Günâh işledikten veya îslamdan çıktıktan sora tevbe eden ve amellerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz ki Allah, günahları çokça affeden ve çok merhamet edendir.

Allanın rahmeti çok geniştir. En büyük suçlardan olan dinden dönme suçunu işleyin kimse dahi tevbe ettikten sonra onun tevbesi kabul edilir. Yeter ki tevbe ihlas ve sam imi yetiyle yapılsın. [178]

90- Şüphesiz ki iman ettikten sonra inkâr eden sonra da inkârda ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.

Şüphesiz ki Muhammede iman ettikten sonra onu inkâr eden, sonra da Allaha isyanları artırarak inkârda ileri gidenlerin, kâfirlikten dönüp iman etme­dikçe tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Hak yoldan sapanlar işte bunlardır.

Bu âyet-i kerimeyi müfessirler çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

Katade, Hasan-ı Basri ve Ata el-Horasani, burada zikredilen kimselerden maksadın Yahudiler olduğunu söylemişlerdir. Zira bunlar önce Hz. Musaya iman etmişler sonra Hz. İsayı inkâr ederek kafir olmuşlar, daha sonra da Hz. Muhammedi inkâr ederek inkârlarında iyice ileri gitmişlerdir. Bunlar, ölüm sar­hoşluğundan önce hakka boyun eğip tevbe etmeyeceklerinden, Ölüm anındaki tevbelerinin de kendilerine fayda vermeyeceğindendir ki âyet-i kerime , tevbele-rinin kabul edilmeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim diğer bir âyet-i kerimede "Günah işleyip te kendisine ölüm gelince "Şimdi tevbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul olunmaz. İşte bunlar için can yakıcı bir azap ha­zırladık. [179] bu yurul maktadır.

Ren" ve Ebu Âliyeden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredi­lenler, daha önceki Peygamberlere iman ettikleri halde Hz. Muhammedi inkâr eden, sonra da günahlarım artıran kimselerdir. Bunlar inkârlarına devam ettikle­ri müddetçe günahlarından tevbe etmeleri kabul edilmeyecektir.

İkrime ve İbn-i Cüreycden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zik­redilenlerden maksat, Peygamberlerine önce iman ettikten sonra kâfir olan ve kâfirliklerine devam ederek te inkârlarım arttıran kimselerdir. Bunların, kâfir olarak ölmeleri halinde daha önceki iman etmeleri ve o hallerindeyken yapmış oldukları tevbeleri kabul edilmeyecektir. Çünkü onlar, sonunda kâfir olmuşlar ve inkâr üzere ölmüşlerdir.

Süddiye göre ise âyette zikredilenlerden maksat, iman ettikten sonra kâfir olan, daha sonra da inkârlarına devam edip o inkâr üzere ölerek inkârlarını artı­ran kimselerdir. İşte bunların ölüm anındaki tevbeleri kabul edilmeyecektir.

Taberi bu âyetin izahında, tercih edilen görüşün şöyle olduğunu söyle­miştir. "Âyet-i kerime, Hz. Muhammed (s.a.v.) in sıfatlarını Tevratta buldukları için o gönderilmeden önce ona iman eden, gönderildikten sonra da onu inkâr eden ve bu inkârlarında devam ederlerken bir kısım günahlar işleyen Yahudileri beyan etmektedir. Bunların, inkârları halinde işledikleri günahlarından dolayı yaptıkları tevbeler kabul edilmeyecektir. Ta ki Hz. Muhammedi inkârlarından vaz geçip tevbe etsinler.

Taberi (levamla diyor ki: Bizim, bu âyette zikredilen insanlardan maksa­dın, Yahudiler olduğunu söylememimizin nedeni, bundan önceki ve sonraki âyetlerin Yahudileri zikretmesindendir. Âyetleri, kendisinden Önceki ve sonraki âyetlerin kapsadığı mânâlarla yorumlamak daha evladır. Bizim burada zikredi­len "İnkârlarını artırırlar" ifadesini "İnkâr halindeyken günah işlerler" şeklinde izah etmemizin sebebi de kâfirlerin, kâfirlik halinde yaptıkları tevbelerinin ka­bul edilmemesidir. Zira, iman etmedikçe kâfirin tevbesinin kabul edilmeyeceği beyan edilmiş, buna mukabil iman ettiği takdirde, herkesin tevbesinin kabul edi­leceği, Allah teala tarafından vaad edilmiş ve buyurulmuştur ki: "Kullarının tev-besini kabul eden, günahlarını affeden ve yaptıklarını bilen o´dur." [180]

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşler içerisinde, ecelleri geldi­ğinde inkârından tevbe edenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir." diyen görüşü niçin redUetiniz " denilecek olursa, cevaben deriz ki: "Bunu reddetmemizin se­bebi şudur: Evvela, kulun tevbesi hayatta iken sözkonusudur. Öldükten sonra artık tevbe diye bir şey sözkonusu değildir. İkinci olarak, kulun ruhu bedende olduğu müddetçe tevbesinin kabul edileceği Allah teala tarafından vaadedilmiş ve bu hususta da görüşlerine itibar edilen âlimler icrna etmişlerdir. Öyle ki bir kâfir göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman kalması anında tevbe edecek olsa ona müslüman muamelesi yapılır. Mesela, cenaze namazı kılınır. Mirasında İs-lami hükümler uygulanır. Bu sebeple Ölüm anında inkarcının inkârından vazge­çerek tevbe etmesinin kabul edilmeyeceğini söyleyen görüş dayanaksızdır. Yine bu görüşler içerisinde, bu âyet-i kerimeden maksat, "Kâfir iken iman edip tevbe eden sonra da tekrar kâfir olup inkâr üzere ölenlerin, önceki iman ve tevbeleri-nin kabul edilmeyeceği bildirilmek istenmesidir." diyen görüş te isabetli değil­dir. Zira, âyet-i kerimede zikredilen insanların, önce kâfir sonra mümin sonra da kâfir oldukları zikredilmemekte sadece Önce mümin oldukları halde sonra inkâra düştükleri beyan edilmektedir. Bu nedenle Önce inkâr ve isyanlarından tevbe etmeleri bahse konu edilmediğinden âyette, kabul edilmediği beyan edilen tevbelerden maksadın o önceki tevbeler olduğu söylenebilsin. Bütün bu neden­lerle âyet-i Kerimenin izahı bizim zikrettiğimiz şekliyle daha isabetli bir izahtır. [181]

91- Şüphesiz inkar edip kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzü­nü dolduracak kadar altın fidye verseler bile kabul olunmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

Doğrusu Muhammedin Peygamberliğini ve onun getirdiği dini inkâr edip bu inkârları üzere ölen Yahudi, Hristiyan ve Mecusi gibi kâfirler affedilmeleri için, yeryüzü doluşunca altını fidye olarak verseler dahi, bunların hiçbirisinden, bu verdikleri kabul edilmeyecektir. İşte bunlar için can yakıcı bir azap vardır ve bunların, kendilerini Allahin azabından kurtaracak bir yardımcı ve dostları da yoktur.

Bu hususta Enes, b. Mâlik, Resulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu ri­vayet ediyor:

"Kıyamet gününde kâfir getirilecek ve ona "Şayet senin yeryüzü dolusu altının olsaydı onu fidye olarak verir miydin " denilecek o da: "Evet" diyecek­tir. Bu defa ona "Senden, bu söylediğinden daha kolayı istenmişti." Denilecektir. [182]

92- Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadikça asla iyiliğe erişe­mezsiniz. Ne harcarsanız, Allah onu mutlaka bilir.

Ey müminler, sevdiğiniz ve arzuladığınız şeyleri Allah yolunda harcama-dıkça takvaya ve cennete asla ulaşamazsınız. Allah yolunda harcadığınız her şe­yi şüphesiz ki Allah çok iyi bilir. Allah, o yaptığınız şeylerin karşılığını size ve­recektir.

Âyette zikredilen ve "İyilik" diye tercüme edilen kelime­sinden maksat, Allanın, kullarına yapacağı iyiliktir. Bu nedenle Âmir b. Mey-mun ve Süddi gibi âlimler buradaki kelimesini "Cennet" diye tercü­me etmişlerdir. Zira, Allanın, kullarına yapacağı en büyük iyilik, onlan cehen­nemden kurtarıp cennetine koymasıdır.

Sahabe-i Kiram bu âyet-i kerimeyi duyunca mallarının en değerlilerini Allah yolunda harcamışlardır. Bu hususta Mücahid diyor ki: "Ömer b. el-Hatab, Ebu Musa el-Eş´afklen, Medain şehri fethedildikten sonra oradan getirilen cari­yelerden, kendisi için bir cariye satın almasını istedi. Cariye gelince Hz. Ömer: "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz." âyetini okudu ve Cariyeyi âzâd etti. Mücahid diyor ki: "Bu âyet-i kerime şu iki âyet gibidir." O samimi müminler, adaklarını yerine getirirler. Şeni yaygın olan bir günden korkarlar[183]Daha önce Medineyi yurt edinip imanı kalblerine yerleştirenler, hicret edip kendilerine gelen müminleri severler. Onlara verilen ganimet mal I arından dolayı içleride hiçbir çekemezlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden korunmuş kimseler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. [184]

Enes b. Malik diyor ki:

"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadikça asla iyiliğe erişemezsi­niz." âyet inince yahut da: "O kimdir ki Allah için güzel bir ödünç takdime etsin de AÜah da ona karşılığını kat kat versin. [185] âyeti inince, bir bahçesi bulunan Ebu Talha dedi ki: "Ey Allanın Resulü, benim bahçem Allah içindir. Şayet ben bunu gizli olarak tasadduk edebilseydim açıkça söylemezdim." Resulullah da buyurdu ki: "Sen o bahçeyi akrabalarına ver. [186]

Diğer bir rivayette Enes b. Mâlik şöyle demiştir:

"Sevdiğiniz şeylerden Allah için hannadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz, "âyeti inince Ebu Talha dedi ki: "Ey Allanın Resulü, Allah buyuruyor ki: "Sev­diğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz." Benim en sevgili malım Beyruha bahçesidir. Bunu Allah için tasadduk ettim. Ben bu bah­çeden, Allah katında iyiliğe erişmeyi ve sevabının birikmesini ümit ediyorum. Ey Allahın Resulü, sen bu bahçeyi, Allahın sana gösterdiği yere tahsis et." Bu­nun üzerine Resulullah buyurdu ki: "Ne güzel, bu gelip geçici bir maldır. Ne söylediğini işittim. Benim kanaatim şu ki sen bu bahçeyi akrabalarına ver." Enes diyor ki: Ebu Talha dedi ki: "Ey Allahın Resulü, söylediğini yapayım." Sonra Ebu Talha o bahçeyi akrabaları ve amca oğullan arasında taksim etti. [187]

Meymune b. Mihran diyor ki: "Bir adam Ebu Zer´e "Amellerin hangisi daha üstündür " diye sordu. Ebu Zer de: "İslamın direği olan namazdır. Cihad ise amellerin zirvesidir. Sadaka da çok acaip bir şeydir, (fazilet çoktur)" dedi. Adam: "Ey Ebu Zer, benim en güvendiğim amelimi zikretmedin." dedi. Ebu Zer de dedi ki: "O da nedir " Adam: "Oruçtur." dedi. Ebu Zer: "Bu bir, Allaha yak­laşma vasıtasıdır. Faka amellerin üstün olanlarından değildir." Sonra "Sevdiği­niz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz." âyetini oku­du.

Amr b. Dinar diyor ki: "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça as­la iyiliğe erişemezsiniz." âyeti inince Zeyd b. Harise "Sel" diye adlandırılan atı­nı alıp Resulullaha getirdi ve "Ey Allahın Resulü, sen bunu sadaka olarak ver." dedi. Resulullah, atı alıp Zeydin kendi oğlu Üsameye verdi. Bunun üzerine Zeyd "Ey Allahın Resulü, ben bunu sadaka vermenizi istediydim." dedi. Resu­lullah da: "Sadakan kabul edilmiştir." buyurdu. [188]

93- Tevrat inmezden evvel Yakubun kendi nefsine haram kıldığın­dan başka bütün yiyicekler, İsrailoğullarına helal idi. Ey Muhammed de ki: Eğer iddianızda doğru iseniz Tevratı getirip okuyun,"

Yakubun neslinden meydana gelen İsrailoğullarına, Musaya Tevrat gel­meden öene, Yakubun bizzat kendisine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler helal idi. De ki: "Ey Yahudi topluluğu, eğer iddianızda doğru iseniz Tevratı getirip okuyun ki yalancı olduğunuz orltaya çıksın.

Müfessirler, bu âyet-i kerimede "İsrail" diye isimlendirilen Hz. Yaku­bun, Tevrat gelmeden önce kendisine haram kıldığı şeyin, Tevrat tarafından da haram kılınıp kıhnmadiğı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

Süddiye göre Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyi, Tevrat inince de İsraioğullanna haram kılmıştır. Şöyle ki "Hz. Yakup ge­celeri "İrkunnisa" diye adlandırılan sinir (siyatik) hastalığından rahatsızlanıyor, gündüzleri ise iyileşiyordu. Bunun üzerine hastalığında iyileştiği takdirde etle­rin içindeki damarları yemeyeceğine dair Allaha yemin etti. Allah da Tevratta, damarları İsrailoğullanna haram kıldı.

Dehhaka göre ise Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyi Tevrat gelince İsraioğullarına haram kılmıştır. Fakat, İsraioğullan, atalan Hz. Yakuba tabi olarak onun haram kıldığını kendilerine haram kılmışlar sonra da bunun, Allah tarafından kendilerine haram kılındığını iddia etmişlerdir. Âyet-i kerime, onların bu iddialarını yalanlamaktadır.

Abdullah b. Abbasa göre ise, Hz. Yakubun kendisine haram kıldığı şey, tevrat gelince Allah teaia tarafından İsrailoğullanna haram kılınmamış ancak Hz. Yakup, kendisine haram kıldığı şeyi, kendi soyundan gelenler için de haram kılmıştır. Bu sebeple Yahudiler, atalan Yakubun emrine uyarak onun haram kıl­dığı şeyleri yemez olmuşlardır.

Taberi bu son görüşü tercih etmiş, bu görüşün, Abdullah b. Abbasın ya­nında, Katade tarafından da nakledildiğini söylemiştir. Buna göre, Tevrat inince Hz. Yakup, kendisine haram kıldığı herhangi bir şeyi İsrailoğullanna helal veya haram kılmamış. Ancak Hz. Yakup bazı şeyleri kendisine haram kaldığı gibi evlatlarına da haram kılmıştır. Soyundan gelen evlatlan, babalarının bu yasağı­na uymuşlardır.

Müfessirler Hz. Yakubun Tevrat gelmeden önce kendisine haram kıldığı şeyin ne olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişirdir.

a- Abdullah b. Abbas, Ebu Miclez, Katade ve Mücahitten nakledilen bir görüşe göre Hz. Yakubun kendisine haram kıldığı şey, etlerin içinde bulunan damarlardır. Şöyle ki, Hz. Yakup siyatik hastalığına yakalandığında, eğer Allah kendisini bu hastalıktan iyileştirecek olursa hiçbir damar yemeyeceğine dair Al-laha yemin ederek adakta bulunmuş ve böylece damar yemeyi kendisine haram kılmıştır.

b- Abdullah b. Kesir, Ata b. Ebi Rebah, Hasan-ı Basri ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyler, deve etleri ve sütleridir. O, yaklandığı siyatik hastalığın­dan şifa bulduğu takdirde kendisi için en sevimli olan deve eti ve sütünü kendi­sine haram kılacağına dair adakta bulunmuş ve bunları kendisine haram kılmış­tır.

c- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Yakup, hem damar yemeyi hem de deve etlerini yemeyi kendisine haram kılmıştır.

Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve buna dair şu hadis-i şerifleri zikret­miştir. Abdullah b. Abbas diyor ki:

Yahudilerden bir topluluk Resulullaha geldiler ve ona: "Ey Ebul Kasım, sana soracağımız bir kısım özel sorularımızı cevaplandır. Bunların cevabını Peygamber olmayan bilemez." dediler. Sorularından biri de şu idi. "Tevrat in­meden önce Yakubun, kendisine haram kıldığı yiyecek nedir " Resulullah şu cevabı verdi: "Musaya Tevratı indiren Allah hakkı için söyleyin, Yakup (a.s.) ağır bir şekilde hastalınıp ve hastalığı uzun süre devam edince, Allanın k endisi-ni bu hastalıktan kurtarması halinde, kendisi için en sevimli içeceği ve en se­vimli yiyeceği haram kılacağına dair Allaha adakta bulunmamış mıydı Onun en sevdiği yemek deve eti en sevdiği içecek te deve sütü değil miydi "Bunun üzerine Yahudiler, "Allah için doğru söyledin "dediler[189] Fakat soru ve ce­vaplan devam etti. Resulullaha Allahtan gelen meleğin Cebrail olduğunu öğre­nince

"Cebrail savaşma, çatışma emirlerini ve Allanın azap emirlerini getiren bir melektir. Bu, bizim düşmanımızdır. Eğer "Allahtan bana gelen melek rah­meti indiren, yağmuru yağdıran ve bitkileri bitiren Mikâildir." üeseydin sana uyardı rk." dediler ve yine iman etmediler[190]

Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunlar zikredilmektedir:

a- Yahudiler "Dinler, birbirlerinin getirdiği hükümleri neshetmez" iddiası ile Hz. Muhammed (s.a.v.) in getirdiği İslam dinini kabul etmiyorlardı. Çünkü İslam dini, Yahudiliğe ve Hristiyanlığa ait bir takım hükümleri neshediyordu.

Bu âyet-i Celile onlara cevap vererek, kendilerinde de nesih hadisesinin bulun­duğunu beyan etmektedir. Çünkü daha önce bütün İsrailoğullanna helal olan yemeklerin bir kısmını, Hz. Yakbun, kendisine haram kıldığım ve ondan sonra gelenlerin de ona uyduklannı beyan etmektedir.

b- Yahudiler: "İlahi dinlerin hükümlerinin birbirine uygun olması gerek­tiği iddiasıyla da İslarni kabul etmiyorlardı. Bunlar, Hz. Muhammed (s.a.v.) e "Sen, İbrahimin dininde olduğunu iddia ediyorsun. Nasıl oluyor da İbrahimin yemediği deve etini yiyor ve içmediği deve sütünü içiyorsun " diyorlardı. Bu âyet-i kerime nazil oldu ve onlara deve eti ve sütünün, îbrahime, İsmaile, İshaka ve Yakuba helal olduğunu, fakat Yakubun belli bir sebepten dolayı bu eti kendi­sine haram kıldığını, böylece bu âdetin, torunlarında da devam ettiğini beyan et­ti ve Yahudilere "Aksini iddia ediyorsanız Tevratı getirip okuyun." dedi.

c- "Yahudilerin, zulmetmetleri ve bir çok kimseleri Allah yolundan alı­koymaları, yasakladıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle, daha önce kendilerine helal kılınan temiz şelyeleri onlara haram kıldık. [191] âyeti ve benzerleri nazil olunca Yahudiler bunlara kızmışlar ve kendilerine haram kılınan şeylerin, eskidenn beri haram olan şeyler olduğunu ve ilk defa kendilerine haram kılınmadığım iddia etmişlerdir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymuş ve kendi kitapları olan Tevrata başvurularak gerçeğin ortaya çıkarılacağını be­yan etmiştir. [192]

94- Bundan sonra AHaha karşı kim yalan uydurursa işte onlar, za­limlerin ta kendileridir.

Artık Kur´an geldikten sonra kim hâlâ "Tevrattan sonra kitap ve Peygam­ber gelmeyecek" der de o Tevratın hükümlerini kabul eder ve Cumartesi günü­nü kutsal sayarsa işte o, AHaha karşı yalan uyduran zalimin ta kendisidir. Veya size Tevrat gelip siz de onun hükümlerini okuduktan sonra artık biz veya sizden kim, Allaha karşı yalan uydurur da Allanın, Tevratta, damarları, deve eti ve sü­tünü haram kıldığını iddia edecek olursa işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

Şa´bi, bu âyetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. [193]

95- De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse hakka yönelen İbrahimin di­nine tabi olun. O, müşriklerden değildi.

Ey Muhammed, de ki: "Allah, bize bildirdiği haberlerde doğru söyledi. O halde sizler, Allanın seçtiği din üzere bulunduğunuz iddianızda samimi iseniz, tahrif edilmiş Yahudi ve Hristiyanhğa değil. Al lalım dostu olan İbrahimin, hak­ka yönelen Hariif didine tabi olun. İbrahim hiçbir zaman Yahudi ve Hristiyan müşriklerden değildi. Fakat o, Hanif didine mensuptu, müslümandı. ibadet ve itaati sadece rabbine yapardı. [194]

96- Şüphesiz ki İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekkcdc bu­lunan mübarek ve âlemler için bir hidayet kaynağı olandır.(Kâbedir.)

Şüphesiz ki yeryüzünde insanların, Allaha ibadet etmeleri için yapılan ilk mecsid, Mekkede bulunan mübarek Beytül Atik´tir. Yani Kabedir. Burası bütün yaratılanlar için bir hidayet kaynağıdır.

Müfessirler "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev" ifadesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Matar ve Said b. Cübeyr bu ifadeden maksatlın "İnsanların ibadet etmeleri için kurulan ilk ev olduğunu söylemişlerdir. Zira iba­det için kurulmayan evlerin, Kâbeden önce mevcut-oldukları bir gerçektir." Bu hususta Halid b. Ar´ara diyor ki: "Bir adam ayağa kalkıp Ali b. Ebu Talibe dedi ki: Sen Beytullahı bana anlatınınsın O, yeryüzünde yapılan ilk ev midir " Ali de "Hayır, Nuh kavmi, Hud kavmi ne olacak (onlar evsiz mi yaşadılar ) Kabe mübarek bir ev olarak ve hidayet rehberi olarak yapılan ilk evdir" (yani "Ka´be ibadet için) yapılan ilk ev´dir." demiştir.

b- Mücahid Abdullah b. Amr, Süddi ve Katadeye göre ise "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev" ifadesinden maksat, Kfıbenin, yeryüzü ver edilme­den önce yaratıldığını beyan etmektir. Bu hususta Abdullah b. Amr´ın şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Allah, Kâbeyi yeryüzünden iki bin sene önce yaratmıştır. Allahın arşı suyun üzerinde iken Kabe beyaz bir köpük şeklinde ya­ratılmış ve bunun ardından, yeryüzü düzenli hale getirilmiştir."

c- Katadeden nakledilen başka bir görüşe göre "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev" ifadesinden maksat, Kâbenin, üzerinde kurulduğu yerin, Allah tealanın yeryüzünde yarattığı ilk yer olmasıdır. Zira Kabe, Hz. Âdemle birlikte gökten indirilmiş, onun için tayin edilen yere konmuş ve Arşın etrafında tavaf edildiği gibi onun da etrafında tavaf edilmesi emredilmiştir. Orayı ilk tavaf eden Hz. Âdem olmuş, daha sonra da onun soyundan gelenler tavaf etmişlerdir. An­cak Nuh tufanı olunca, yeryüzü sakinlerine gelen felaketin Kâbeye dokunma­ması için Allah onu göklere kaldırmış, onu temizlemiş, Kabe gökte Beytül ma­mur olmuştur. Yani onu gök ehli tavaf etmeye devam etmiştir. Sonra Hz. İbra­him gelmiş, göğe kaldırılan Kâbenin temelleri üzerine bu günkü Kâbeyi yap­mıştır.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Kâbenin ibadet için yapılan ilk ev olduğunu söyleyen görüştür. Zira bu hususta Resulullah (s.a.v.) den sahih bir haber rivayet edilmiştir. Bu hususta Ebu Zer el-öifari diyor ki:

"Dedim ki" Ey Allahın Resulü, yeryüzünde yapılan ilk mescid hangisi­dir " Resulullah buyurdu ki: "Mescid-i Haramdır." dedim ki: "Ondan sonra han­gisidir " buyurdu ki: "Mescid-i Aksa´dır. Dedim ki: "Aralarında ne kadar zaman geçmiştir " Buyurdu ki: "Kırk yıl. [195]

Âyet-i kerimede geçen ve "Mekke" diye tercüme edilen Bek-ke kelimesinin asıl mânâsı "Kalabalık" demektir. Kabe tavaf edilirken, orada çokça izdiham olduğu için mecazi anlamda Mekkenin kendisine "Kalabalık" denmiştir. Asıl mânâsı ise "Kalabalık yer" demektir.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bekke, insanların kalabalık olduğu dendiğine göre ve kalabalık ta da tavaf ederken meydana geldiğine göre bu keli­meden maksat, sadece Kâbenin kendisi değil aynı zamanda Kâbenin çevresin­deki Mescid-i Haramdır. Mescid-i Haramın dışındaki yerler ise Bekke değil Mekkedir. Bu durum böyle olduğuna göre Bekke´den maksadın Mekke vadisi olduğunu, Mekkeden maksadın da Harem bölgesi olduğunu söyleyenin görüşü isabetsizdir. Nitekim Ebu Mâlik el-Gifari, İbrahim en-Nehai, Mücahid, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Zübeyr, Katade, Atiyye el-Avfı, Zühri, Ata, ve Damre b. Rabia´ya göre de Bekkeden maksat, Mescid-i Haramdır. Mekkeden maksat ise Mekke vadisidir. Bu hususta Katade de şunu söylemiştir. "Bekke, insanların ka­labalık oldukları yerin adıdır. İnsanlar, Mescid-i Haramda çokça kalabalık ol­duklarından, orada kadın ve erkeğin karışık olarak birbirlerinin önünde ve arka­sında namaz kılmaları caiz kılınmıştır. Dehhaka göre ise Bekke´den maksat, Mekkedir.

Âyet-i kerimede, Mescid-i Haram, "Mübarek" olarak sıfati andın Imıştır. Bunun sebebi, Mescid-i Haramda Kâbeyi tavaf etmenin, günahların affına sebep olmasıdır. [196]

97- Orada apaçık deliller vardır. İbrahimin makamı vardır. Kim oraya girerse emniyette olur. Oraya gitmeye gücü yeten herkese, Allah için Kâbeyi haccetmek farzdır. Kim inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir.

Orada Allahın kudretini gösteren ve İbrahimin eserlerini ortaya koyan apaçık alâmetler ve Hacerül Esved ile Hatim arasında. İbrahimin makamı vardır. Kim, sığınma isteyerek oraya girerse o, emniyet içinde olur. Oraya gitmeye gü­cü yeten herkese, Allah için Kâbeyi ziyaret edip Hac yapmak farzdır. Kim d Haccın farz olduğunu inkâr ederse, bilsin ki Allah o kimseye de, yaratıklarında herhangi bir kimseye de asla muhtaç değildir.

Bu âyet-i kerime, Haccın farz olduğunu bildirmektedir. Buna dair başk .âyetler de vardır. Haccm farziyetini ve eda edilişi şeklini belirten hadis-i şerifler ise pek çoktur. Hac, Müslümana ömründe bir kere farzdır.

Peygamber efendimizden bu hususta şu hadis-i şerif rivayet edilmektedir. Hz. Ali diyor ki:

"Bu âyet nazil olunca: "Ey Allanın Resulü Hac yapmak her yıl mı gerek­lidir " diye sordular. Resulullah cevap vermedi. Tekrar: "Her yıl mı gereklidir " diye sordular. Resulullah cevap vermedi. Tekrar "Her yıl mı gereklidir " diye sordular. Resulullah: "Hayır. Şayet "Evet" diyecek olsaydım her yıl farz olur­du." cevabını verdi. [197] Bu hadis-i şerifin benzerini, Nesei, Ebu Hureyre ve İbn-i Abbastan [198] İbn-i Mace İbn-i Abbastan, Hz. Aliden ve Enes b. Mâlikte[199] rivayet etmişlerdir.

Âyet-i kerimede "Orada apaçık deliller vardır." buyurulmaktadır. Müfes-sirler, apaçık delillerden neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulun­muşlardır.

Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre buradaki apaçık deliller­den maksat, Hz. İbra İlimin makamı, Meş´aril Haram ve benzeri yerlerdir.

Hasan-ı Basriye göre buradaki apaçık deliller´den maksat, Hz. İbrahimin makamı, bir de oraya girenlerin güven içinde olmalarıdır.

Süddiye göre ise, sadece Hz. İbrahimin makamıdır. Katade ve Mücahide göre de Hz. İbrahimin makamı, oradaki apaçık delillerden sadece bir tanesidir. Taberi de bu görüşü tercih etmiş diğer delillerden bazılarının da Hacerül Esved ve Hatim olduğunu söylemiştir.

Ayet-i kerimede "Kim oraya girerse emniyette olur." buyurulmaktadır. Katade, Hasan-ı Basri, Mücahid ve Ata, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah et­mişlerdir: Kim cahiliye döneminde bir suç işledikten sonra Mescid-i Harama gi­recek olur idiyse ona ceza uygulanmazdı. O kişi güven içinde olurdu. "Bu izaha göre âyet-i kerime, cahiliye döneminde hakim olan bir örfü beyan etmektedir. İslam geldikten sonra bu örf kaldırılmıştır. Bu itibarla her kim bir hırsızlık ya­par veya zina eder yahut haksız yere birisini öldürecek olursa, Kâbeye sığınması onu yakalayıp cezalandırmaya engel değildir.

Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ubeyd b. Umeyr, Şa´bi, Ata b. Ebi

Rebah ve Süddiye göre ise "Kim Mescid-i Harama girerse emin olur." ifadesin­den maksat, "Şu anda insanlardan kim Mescİd-i Harama,girecek olursa o kimse güven içindedir." demektir. Bu görüşte olanlara göre bir insan cinayet işler de Kâbeye sığınacak olursa kendi iradesiyle dışarı çıkmadıkça ona ceza uygulan­maz. Ancak dışarı çıkmasını sağlamak için kendisine bir şey satılamaz ve kimse tarafından barındırılamaz. Bu hususta Mücahid diyor ki. "Abdullah b. Abbas dedi ki. "Bir adam birini öldürdüğünden veya hırsızlık yaptığından dolayı ceza­yı hak eder de Mescid-i Harama girecek olursa ona bir şey satılamaz ve o kimse banndınlamaz. Ta İd o, açlıktan kıvransın, mescitten çıksın ve kendisine ceza uygulansın." Ben de İbn-i Abbasa dedim ki. "Ben bu kanaatta değilim. Ben şu kanaatteyim. Böyle bir suç işleyen kimse yakalanmalı, dışan çıkarılıp kendisine ceza uygulanmalı. Zira o kişinin, suç işledikten sonra Mescid-i Harama girmesi onun ancak suçluluğunu artırır. Bu hususta Abdullah b. Ömer de: "Ben Mescid-İ Haramda babam Ömerin katilini görecek olsam onu oradan zorla çıkarmam." demiştir. Ubeyd b. Umeyr ve Şa´bi bu durumdaki kişinin, Mescid-i Haramın içinde suç işlemiş olmasını istisna etmişlerdir. Eğer bir kişi Mescid-i Haramın içinde suç işleyecek olursa ona Mescid-i Haramın içinde, suçunun cezası verilir.

Yahya b. Ca´deye göre ise "Kim Mescid-i Harama girerse güven içinde olur." ifadesinden maksat, "Kim Mescid-i Harama girerse o, cehennem ateşin­den güven içinde olur." demektir.

Taberi birinci görüşü tercih etmiş ve "Kim bir suç işler de Mescid-i Hara­ma girecek olursa güven içinde olur. Ta ki kendi iradesiyle oradan çıkıncaya ka­dar. Oradan çıktıktan sonra ise işlediği suçun cezası ona uygulanır. Ancak Mes­cid-i Haram içinde suç işleyecek olursa o suçunun cezası Mescid-i Haramın içinde dahi uygulanır." demiştir.

Âyet-i kerimde "Oraya gitmeye gücü yeten herkese Allah için kâbeyi Haccetmek fardır." buyrulmaktadir. Müfessirler, Hacca güç yetirmenin ne de­mek olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Hz. Ömer, Arar, b. Dinar, Abdullah b." Abbas, Atâ, Süddi, Said b.Cü-beyr, Hasan-ı Basri, Abdulla b. Ömer ve Hz. Aliye göre "Hacca gitmeye güç yetinnek"ten maksat, yol azığı ve bineğin bulunması d ır.Btınlara göre yol azığı­na ve Hacca gidecek bineğe sahibolan herkesin Hacca gitmesi farzdır. Zira bu hususta:

Abdullah b. Ömer bir adamın Resulullaha: "Hacca güç yetirmek ne de­mektir ya Resulullah " diye sorduğunu, Resulullahın da "Yol azığı ve binektir. [200] buyurduğunu rivayet etmiştir.

Hz. AH de Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim kendi­sini Beytullaha ulaştıracak azığa ve bineğe sahibolur da buna rağmen Hac yap­mazsa artık o kimsenin Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi farketmez. Zira Allah, kitabında "Oraya gitmeye gücü yeten herkese Allah için Kâbeyi Haccet­mek farzdır." buyurmuştur[201]

b-. Abdullah b, Zübeyr, Dehhak, Ata, Âmir eş-Şa´bi ve Hasan-i Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre "Hacca gitmeye güc yetirmek"ten maksat, "Oraya ulaşacak güce sahibolmaktir." Kişi yürümeyle de bu güce sahibolabilir, binekle de. Bazan da kişi, her ikisinin de bulunmasına rağmen, yol emniyeti ol­madığından Hacca gitme gücüne sahibolmayabilir. Kısaca, herhangi bir yolla Hacca gidebilen kimse, oraya gitmeye gücü yeten kimseder. O kişinin Hacca gitmesi farzdır.

c- îkrimeye göre "Hacca gitmeye güç yetirmek"ten maksat, kişinin sıh­hatli olmasıdır. Sıhhatli olan herkesin Haccetmesi gerekir.

d- İbn-i Zeyde göre "Hacca gitmeye güç yetinnek"ten maksat, nafaka, vücut salığı ve binek yönünden Hacca gidecek güç ve kuvvette olmaktır. Buna göre, bir kişinin Hacca gidecek kadar nafakası ve bineği olsa dahi vücudu sıh­hatli olmazsa onun Hacca gitmesi farz değildir. Keza vücudu sıhhatli olsa da na­faka bulamasa veya bineği olmasa yine onun Hacca gitmesi farz değildir.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan, Abdullah b. Zübeyr, Atâ, ve arkadaşlarının zikrettikleri ikinci görüştür. Zira, âyet-i kerimede "Hac-cın yoluna güç yetinenler" ifadesi zikredilmiştir. Bu itibarla, Hacca gitmeye her­hangi bir yol bulan kimsenin Haccetmesi farzdır. Bu itibarla, bir kimsenin, kö-türüm olması veya acizliği yahut düşmanın engel olması veya yolda suyun az bulunması, azığın yetersizliği ve kişinin yürümekten acizliği gibi engeller bu­lunmadığı takdirde Hacca gidebilen herkes için Hac farzdır. Şayet bu zikredilen engellerden biri bulunacak olursa Hacca gitmeye bir yol bulamayacağı düşünüleceğinden, Haccetmesi farz değildir. Taberi sözlerine devamlı diyor ki "Bizim bu görüşü tercih edişimizin sebebi, Allah tealanın, Haccın farziyetini mutlak bir güç yetirmeye bağlamış olmasdır. Allah teala, güç yetirmeyi mutlak bir şekilde zikrettikten sonra, güç yetirmenin belli şeyler olduğunu söylemenin bir mânâsı yoktur. Bu hususta, güç yetinnenin azık ve binekten ibaret olduğunu, Resulul-lahtan nakleden haberlerin senetleri tartışılabilir olduğundan bu haberleri dini meselelerde delil kabul etmek isabetli değildir.

Âyet-i kerimenin sonunda "Kim inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir." buyurulmaktadır. Âyette, inkâr edilen şeyin ne olduğu açık­lanmamaktadır. Bu sebeple müfessirler, bu hususta çeşitli görüşler zikretmişler­dir.

a- Abdullah b. Abbas, Dehhak, Ata, İmran el-Kattan, Hasan-ı Basri ve Mücahide göre burada zikredilen, inkâr edilecek şeyden maksat, Haccın farziye-tidir. Yani, kim, haccın farziyetini inkâr ederse bilsin ki, Allahın ona da, yapa­cağı Hacca da ihtiyacı yoktur. Zira Allahın, âlemlerden hiçbir şeye ihtiyacı yok­tur.

b- Mücahid ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre "İnkâr edilecek şey"den maksat, Haccın yapılması halinde sevap kazanılacağım, yapılmaması halinde ise günah işlenmiş olacağını ve cezalandırmayı inkar et­memektir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim, Haccettiğinde sevap kazanacağını, etmediğinde de cezalandırılacağını inkâr edecek olursa bilsin ki, Alanın âlemlerden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur." şeklindedir.

c- Mücahid, Dehhak, Âmir, Abdullah b. Ömer ve İkrimeden nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksat, Aüahı ve âhiret gününü inkâr etmektir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim AUahı ve âhiret günün inkâr edecek olursa, bilsin ki, Allahın, âlemlerden hiçbir kimsenin ibadetine ih­tiyacı yoktur." elemektir. Bu hususta İkrime diyor ki: "Kim, İslamdan başka bir din ararsa o din ondan asla kabul edilmeyecektir. [202] âyeti kerimesi nazil olun­ca diğer dinlerde olan insanlar, "Müslüman biziz" dediler. Bunun üzerine Allah teala "Oraya giüneye gücü yeyten herkese Allah için Kâbeyi Haccetmek farzdır. Kim inkar ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir." âyetini indirdi. Müminler Hac yaptılar.Kafirler ise Hacca gitmediler. Böylece "Müslüman biziz" iddiaları çürümüş oldu."

d- İbn-i Zeyde göre "İnkâr edilecek şey "den maksat, Kâbedeki apaçık de­lil sayılan Hz. İbrahimin makamıdır.

e- Ata b. Ebi Rebaha göre buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksat Beytuilahtır.

f- Süddiye göre ise, bundan maksat, ölünceye kadar, Hac yapmamaktır. Buna göre âyetin mânâsı "Kim, hayatı boyunca Hac yapmaz da ölürse bilsin ki, Allahın, âlemlerden hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur." demektir.

Taberi bu görüşlerden tercihe şayan olan görüşün, birinci görüş olduğu­nu, buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksadın, Haccın farziyetini inkâr etmek olduğunu söylemiş, buna delil olarak ta "Kim inkâr ederse." ifadesinin, Haccm farz olduğunu belirten ifadenin ardından zikredilmesini göstermiştir. Ayrıca, zikredilen bu görüşlerin, lafızları birbirinden farkıl ise de ifade ettikleri mânâların birbirlerine yakın olduklarını söylemiştir. Zira, Haccm farziyetini inkâr eden, onu eda etmenin sevabını ve etmemenin günahını da inkâr etmiş olur. Keza, Haccın farziyetini inkâr eden kimse dinden çıkmış olur. Artık bu ki­şinin Hacdaki alâmetleri delil kabul etmesi beklenemez. [203]

98- Ey Muhammet!, de ki: "Ey kitap ehli, Allahın âyetlerini niçin İnkâr ediyorsunuz Halbuki Allah, sizin yaptıklarınıza şahittir.

De ki: "Ey kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar topluluğu, Allahın, Mu-hammedin Peygamberliğinin doğruluğunu gösteren delillerini niçin inkâr edi­yorsunuz Halbuki Allah, yaptıklarınıza, Aîlahı ve Resulünü kasıtlı olarak inkâr etmenize, şahittir. [204]

99- De ki: "Ey kitap ehli, niçin iman edeni Allahın yolundan men ediyorsunuz Hak olduğuna şahitken o yolu eğri göstermeye çalışıyorsu­nuz Allah, Yaptıklarınızdan habersiz değildir.

De ki: "Ey kitap ehli, Allah ve Resulüne iman eden müminleri, Allahın doğru yolundan niçin saptırıyor ve o yola gitmelerine engel oluyorsunuz Siz­ler, engellediğiniz o yolun doğru ve hak olduğuna şahit olduğunuz halde, onu eğri göstermeye, müslumanların ayağını kaydırmaya hidayetten çıkarıp dalalete düşürmeye çalışıyorsunuz. Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir. Böylelerin yaptığını cezasız bırakmayacaktır.

* Süddi diyor ki: Ehl-i kitaptan birine "Muhammedin Peygaberliğini Al­lah tarafından size gönderilen kitaplarda buluyor musunz " diye sorulduğunda "hayır" derdi. Böylece kendi kitaplarında mevcut olan Hz. Muhammed (s.a.v.) in sıfatlarını saklamak suretiyle insanları ona iman etmekten ve ona tabi olmak­tan alıkoyuyorlardı.

Taberi diyor ki: "Bu ve bundan önceki âyet, Evs ve Hazreç kabileleri Müslüman olduktan sonra, onları cahiliye dönemindeki, gibi birbirlerine tekrar düşman olma durumuna çevirmek için bu iki kabileyi birbirine düşürmeye çalı­şan bir Yahudi hakkında nazil olmuştur. Allah teala bu iki âyetle o Yahudiyi azarlamış, yaptığı şeyin çirkin bir iş olduğunu bildirmiş ve Resuluîlahın sahabi-lerini de bu gibi kışkırtmalarla ihtilafa düşmemeleri hususunda uyurmaştır. Ko­nuyla ilgili olarak, Zeyd b. Eşlem diyor ki: "Resuluîlahın, Evs ve Hazreç kabile­sine mensup sahabileri bir yerde oturmuş sohbet ediyorlardı. Onların yanından, inkarcılığı katmerli, müslümanlara karşı kin ve kıskançlık dolu, yaşı ilerlemiş, Şa´s b. Kays adındaki bir Yahudi geçti. Müslümanların bir arada olmaları, bir­birleriyle kaynaşmaları ve aralarının İslam dini sayesinde düzelmiş olması bu kişiyi Öfkelendirdi. Zira Müslüman olmalarından önce bu iki kabile cahiliye dö­neminde birbirlerinin düşmanlarıydılar. Şa´s b. Kays kendi kendine şöyle dedi: "Bu ülkede deve çobanlarının ileri gelenleri bir araya geldiler. Vallahi bunların ileri gelenleri burada bir araya geldikleri müddetçe bizim burada onlarla birlikte kalmamız imkânsızdır. "Sonra Şa´s, kendisiyle birlikte bulunan bir Yahudi gen­cini, Müslümanların yanına gönderdi. O gence "Git yanlarına otur. Onlara, iki-kabilenin arasında geçen Buas harbini ve daha önceki savaşlarfhatırlat ve onla­rın bu savaş hakkında birbirlerine karşı söyledikleri şiirlerini oku." dedi. Genç Yahudi gidip söylenenleri yaptı. Bunun üzerine orada bulunan Müslümanlar tar­tışmaya başladılar. Birbirlerine karşı övünmeye giriştiler. Öyle ki iki kabileden birer kişi bineklerine bindiler. Bu kişiler, Evs kabilesinden Evs b. Kayzi, Hazreç kabilesinden Cebbar b. Sahr idiler. Bunlar, birbirleriyle ağız kavgası yaptılar. Sonra biri diğerine "Vallahi eğer isterseniz şu anda Buas savaşını başlatabilirz." dedi. Bunun üzerine iki grup ta birbirlerine karşı gazaplandı ve "Savaşarız" de­diler ve "Haydin silah başına, Medine meydanında buluşalım." diye bağırıştılar. Çıkıp oraya gittiler. İnsanlar birbirleriyle tartışıyorlardı. Cahiliye döneminde ol­duğu gibi Evslîler kendi gruplarına katılıp bir tarafta yığmak yaptalır. Hazreçli-ler de kendi gruplarına katılarak başka bir tarafta toplandılar. Mesele Resululla-ha duyuruldu. Bunun üzerine Resulullah, muhacirden olan sahabileriyle çıkıp onların yanına vardı ve onlara "Ey müslümanlar topluluğu, Ailahtan korkun, Al-lahtan. Ben sizin aranızda bulunduğum halde, cahiliye davetlerine mi uyuyorsu­nuz Allahın sizi, İslama kavuşturmasından, Ulamla size ikramda bulunmasın­dan, İslam ile sizden cahiliye davranışlarını kaldırmasından, onunla sizi inkarcılıktan kurtarmasından ve İslam ile sizin aranızı kaynaştırmasından sonra da mı, daha önceki inkârınıza döneceksiniz " dedi. Bunun üzerine taraflar, bu durumun, Şeytanın bir kışkırtması ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladı­lar. Ellerinden silahlarını atıp ağlamaya başladılar. Evs ve Hazreçliler birbirleri­nin boynuna sarıldılar. Sonra oradan ayni arak Resulullah ile birlikte itaat içinde dağılıp gittiler. Allah da, Allah düşmanı Şa´s b. Kaysın tuzağını boşa çıkardı ve Şa´s´ın hakkında bu iki âyeti indirdi. Evs kabilesinden olan Evs b. Kayzi ve Haz-reç kabilesinden olan Cebba b. Sahr ve bunlar gibi davranan kişiler hakkında da bu âyetlerden sonra gelen şu âyeti indirdi. [205]

100- Ey iman edenler, kendilerine kitap verilenlerin, bir kısmına uyarsanız İman etmenizden sonra sizi kâfirliğe çevirirler

Ey, Allaha ve Peygamberine iman eden müminler, kendilerine Tevrat ve İncil verilen kitap ehlinden bir kısmına uyarsanız onlar sizi, iman etmenizden sonra kâfirliğe döndürürler.

Allah teala, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiy ani ardan herhangi bir öğü­dün kabul edilmesini veya onlarla istişarede bulunmayı yasaklıyor. Çünkü on­lar, içlerinde kin, kıskançlık ve ihanet duygulan taşirlaar. [206]

Kimler Çevrimiçi

25 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk