Buradasınız: AnasayfaTaberi TefsiriAli İmran Suresi 2

Ali İmran Suresi 2

Kullanıcı Oyu:  / 1
En KötüEn İyi 

101- Allanın âyetleri size okunup dururken ve aranızda da onun Pey¬gamberi bulunurken, nasıl olur da inkâr edersiniz Kim, AHahın dinine sımsıkı sarılırsa şüphesiz ki o, doğru yola iletilmiştir.

Sizler, Aüahın, Peygambere indirdiği âyetlerini okuyorken içinizde de si¬ze doğru yolu gösteren ve sizleri zulüm ve sapıklıktan alıkoyan Peygamberi bu¬lununken nasıl olur da, iman ettikten sonra kâfir olursunuz İslamdan ayrılır mürted olursunuz Acaba rabbinizin katında özürünüz ne olacaktır Kim Alla¬nın dinine ve onun itaatine sımsıkı sanlacak olursa şüphesiz ki o, doğru yol olan İslama ulaştırılmış olur.

Abdullah b. Abbas bu âyetin de, İslama girdikten sonra tekrar birbirle¬riyle dövüşmeye ve savaşmaya girişmek isteyen Evs ve Hazreç kabileleri hak¬kında nazil olduğunu söylemiştir. [207]

102- Ey iman edenler, Allahtan hakkıyla korkun ve ancak müslüman olarak ölün.

Ey iman edenler, Allaha itaat edip ona karşı gelmekten kaçınarak, daima onu hatırdan çıkannayarak ve verdiği nimetlere karşı şükredip nankörlük yap¬mayarak Allahtan hakkıyla korkun ve ancak mü si umanlar olarak ölün.

Abdullah b. Mes´ud, Allahtan hakkıyla korkmanın, hiç isyan etmeden ona itaat etmekle, hiç unutmadan onu anmakla ve hiç nankörlük etmeden ona şükretmekle gerçekleşeceğini söylemiştir.

Abdullah b. Abbas ise, Allahtan hakkıyla konnanın, Allah yolunda hak¬kıyla cihad etmekle, Allah uğrunda, kınayanın kınamasından korkmamakla, kendileri, babalan ve çocuklan aleyhine de olsa adaleti ayakta tutmakla gerçek¬leşeceğini söylemiştir.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin, "Gücünüzün yettiği kadar Allahtan kor¬kun. [208] âyetiyle neshedilip edilmediği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

Abdullah b. Abbas ve Tâvus´a göre bu âyet-i kerime muhkemdir. Mensuh değildir.

Katade, Reb´ b. Enes, Süddi ve İbn-i Zeyde göre ise önce bu. âyet-i keri¬me gelmiş, kullar, Allahtan hakkıyla komıakla yükümlü kılınmışlar ve bu onla¬ra pek ağır gelmiştir. Daha sonra yaratıklarının acizliğini bilen Alah teala, lütfü ve rahmetiyle bu emri hafifletmiş ve "Allahtan gücünüzün yettiği kadar korkun" âyetini indinniştir. [209]

103- Hep birlikte Allahın ipine sımsıkı sarılın ve sakın ayrılığa düş¬meyin. Allanın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, birbirinize düş¬man idiniz, Allah, kalblcrinizi birbirine ısındırıp kaynaştırdı da onun ni-mctiyle kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz, Allah sizi oradan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor ki hidayete eresiniz. ´

Ey iman edenler, hep birlikte, Allahın size, sımsıkı sarılmayı emrettiği di-dine, kelamına yapışın. Allahın dini hususunda sakın ayrılığa düşmeyin. Ona itaatte birleşin ve kaynaşın. Allahın, üzerinizde olan lütfunu ve nimetini hatırla¬yın. Bir zaman sizler, cahiliye döneminde, birbirinizi öldüren düşmanlardınız. Allah, İslam dini sayesinde kalblerinizi birbirine ısındırıp kaynaştırdı da onun İslam dini nimetiyle samimi kardeşler oldunuz. Artık aranızda kin ve çekemez-lik kalmadı. Daha önce sizler, bir ateş çukurunun kenannda bulunuyordunuz. İman etmeniz suretiyle Allah sizi oradan kurtardı. Alan size ayetlerini işte böyle açıklar ki doğru yolu bulmuş olsanız ve hak yolundan sapmayınız.

Âyette zikredilen "Allahın ipi"nden maksat, Abdullah b. Mes´ud ve Şa´biye göre, İslam topluluğudur. Katade, Süddi, Mücahid, Ata, Abdullah b. Mes´ud ve Ebu Said el-Hudriden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikre¬dilen "Allahın ipi"nden maksat, Kur´an-i Kerim ve onda bulunan emirlerdir. Bu hususta Zeyd B. Erkanı, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir.

"Aziz ve Celil olan Allahın kitabı, onun gökten yeryüzüne doğru uzanan ipidir. Kim ona uyacak olursa doğru yolda olur. Kim de onu terkedecek olursa sapıklığa düşmüş olur. [210]

Ebu Âliye ve ibn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Allahın ipi"nden maksat, Allahı samimi bir şekilde birlemektir.

Âyet-i kerimede, Müminlere, ayrılığa düşmamaleri emredilmektedir. Bu hususta Katade şöyle demiştir: "Allah, sizlerin ayrılığa düşmenizi çirkin görmüş, sizi ondan sakındırmış ve size onu yasaklamıştır. Buna mukabil Allah si¬zin dinleyip itaat etmenizi, birbirinizle kaynaşmanızı ve bir cemaat olmanızı is¬temektedir. Sizler de gücünüz yettiği kadar kendiniz için» Allahın razı olduğu durumu seçin. Kuvvet ancak Altaha aittir.

Enes b. Mâlik te Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Şüphesiz ki İsraioğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Onların hepsi cehennem ateşinde olacak sadece bir fırkası olmayacaktır. O da cemaat halinde olan fırkadır. [211]

Âyet-i kerimede zikredilen "Allahın nimeti´nden maksat, İsi amin, mü-minleri kaynaştırması ve bir araya getirmesidir. Ayette zikredilen "Düşman-hk"tan maksat ise savaş düşmanlığıdır. Zira bu âyet-i kerime, müslüman olma¬dan önce yüz yinm yıl birbirlerini yok edercesine savsan Evs ve Hazreç kabile¬lerine işaret etmektedir. İslam gelince, birbirleriyle savaşan bu iki kabile İslama girip kardeş olmuşlar ve öteden beri süregelen savaşa son vermişlerdir.

Evs ve Hazreç kabilelerinin nasıl müslüman oldukları hakkında, özetle şunlar zikredilmektedir:

îbn-i İshak bu hususta şunları rivayet etmiştir: Evs kabilesinden olan Sü-veyd b. Samit, Hac veya umre yapmak için Mekkeye gelmişti. Süveyd sabırlı ve metanetli, şair, şerefli ve soylu bir kimse olduğu için kavmi ona "Mükemmel" mânâsına gelen "Kâmil" adını vermişti. Onun Mekkeye geldiğini duyan Resu-lullah onun Önüne çıktı, onu Allaha ve İslama davet etti. Bunun üzerine Süveyd: "Ey Muhammed, belki de sende bulunan şey bende bulunan gibidir." dedi. Re-sulullah ona, "Sende ne var " diye sordu. O da "Bende Lokmanın sahifeleri (Yani ona verilen hikmetler) mevcuttur." dedi. Resulullah: "Onu bana gösterir-misin dedi. Süveyd, sahifeleri Resulullaha gösterdi. Resulullah "Bu, güzel bir sözdür. Fakat bende bulunan bandan daha üstündür. O, Allahın bana gönderdiği Kur´andır. O, bir hidayet ve bir nurdur." dedi. Resulullah ona, Kur´andan âyetler okudu ve onu İslama davet etti. Süveyd İslama soğuk bakmadı ve "Şüphesiz bu güzel bir söz." dedi. Sonra ayrılıp gitti. Medinede kavminin yanına varınca çok zaman geçmeden, Hazreç kabilesinden olanlar onu öldürdüler. Süveydin kav¬minden olan bir kısım insanlar, onun hakkında şöyle diyorlardı. "Bize göre Süveyd, müslüman olarak öldürüldü." Süveydin öldürülüşü, Evs ile Hazreç arasın¬da geçen Buas harbinden önce idi. [212]

İbn-i İshak, Hazreçlilerin, Mekkeye gelip Resuîullah ile görüşmelerini ise şöyle izah etmiştir: Enes b. Rafı´, Abdül Eşhel oğullarından, içlerinde İlyas b. Muazın da bulunduğu bazı gençlerle birlikte Mekkeye gelmişlerdi. Bunlar, ka¬vimleri Hazreçin aleyhine, Kureyş kabilesiyle anlaşma yapmak istiyorlardı. Re-sulullah bunlann geldiği duyunca yanlanna vanp oturdu ve onlara "Siz, elde et¬mek için geldiğiniz şeyden daha hayırlısını istermisiniz " dedi. Onlar da: "O ne¬dir " diye sordular. Resuİullah: "Ben, Allanın peygamberiyim. O beni, kullarına gönderdi. Ben, kulları, yalnızca Allaha kulluk etmeye, her hangi bir şeyi ona or¬tak koşmamaya davet ediyorum. Allah bana kitap indirdi." dedi. Resuİullah, sözlerine devam ederek onlara islamı anlattı ve Kur´andan âyetler okudu. Bunun üzerine yeni yetişen gençlerden, İl^as b. Muaz şunları söyledi. "Ey kavim, val¬lahi davet edildiğiniz bu şeyler, elde etmek için geldiğiniz şeyden daha hayırlı¬dır." Bunun üzerine Enes b. Rafi´, Batha´nm topraklarından bir avuç alarak İlya-sın yüzüne serpti ve ona "Sen bu işlere karışma. Yemin olsun ki biz, bundan başka bir şey için geldik." dedi. Bunun üzerine İlyas sustu. Resuİullah kalkıp gitti. Medineliler de oradan ayrılarak Medineye döndüler. İşte bundan sonra Evs ile Hazreç kabileleri arasında Buas savaşı meydana geldi. Aradan çok zaman geçmeden İlyas b. Muaz öldü. Ölürken tehlil ve tekbir getirdiği, Aliaha hamde-dip teşbih ettiği nakledilmektedir. Onun Müslüman olarak ölmesinde kavmi şüphe etmemektedir. Evet, böylece İlyas, bulunduğu mecliste Resulullahtan duyduğu sözler sayesinde İslamı hissetmişti.

İbn-i İshak diyor ki: "Aziz ve Celil olan Allah, dinini açığa çıkarmayı, Peygamberini Aziz kılmayı ve vaadini yerine getirmeyi dileyince Resuİullah Ensarla karşılaştığı dönemde Mekkede, dışardan gelen insanlara dini tebliğ et¬meye başladı. Her mevsimde yaptığı gibi, Ensar ile görüştüğü mevsimde de Arap kabilelerini dine davet etti. O, Akabe mevkiinde bulunurken Hazreç kabi¬lesinden, Allanın kedileri için hayır dilediği bir toplulukla karşılaştı. Resuİullah onlara "Sizler kimlersiniz " diye sordu. Onlar da "Bizler Hazreç kabilesinden bir topluluğuz" dediler. Resuİullah "Sizler, Yahudilerle anlaşması bulunan kim-selerdenmisiniz " diye sordu. Onlarda "Evet" dediler. Resuİullah, "Oturmazmı-sınız , sizinle biraz konuşalım, "dedi." Onlar da: "Evet olur." dediler. Resuİul¬lah ile birlikte oturdular. Resuİullah onlan, Aziz ve Celil olan Allaha davet etti. Onaîara İslamı teklif etti ve Kur´an okudu. Allah tealanın, onların İslama girme¬leri için sebep kıldığı meselelerden biri de şuydu: Hazreçliler memleketlerinde Yahudilerle birlikte yaşıyorlardı. Yahudiler, kitap ehli ve bilgi sahibiydiler. Hazreçliler ise Allaha ortak koşan ve putlara tapan kimselerdi. Bunlar memleketlerinde, Yahudilere galip durumdaydılar. Aralarında bir olay çıktığında Ya¬hudiler onları tehdit ederek şöyle diyorlardı: "Şüphesiz ki pek yakında bir Pey¬gamber gönderilecek, onun zamanı gelmiştir. Biz ona tabi olacağız. Onunla bir¬likte sizleri Âd ve İrem gibi öldüreceğiz. "Resuİullah bu topluluğa konuşup on¬ları Allaha davet edince onlar birbirlerine şöyle demişlerdi: "Ey kavim, vallahi sizler biliyorsunuz ki işte bu Yahudilerin sizi kendisiyle tehdit ettikleri Peygam¬berdir. Buna sizden önce Yahudiler iman etmiş olmasınlar. "Bunun üzerine Re-sulullahın davetini kabul ettiler. Onu tasdik ettiler ve Resulullahın kendilerine teklif ettiği İslamı kabullendiler. Ve şöyle dediler: "Biz, geride Öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve kötülük hiçbir kavmin arasında yok¬tur. Umulur ki senin sayende Allah onları birleştirir. Şimdi biz, onların yanma döneceğiz. Onları senin emrine çağıracağız ve senin davetinle kabul ettiğimiz bu dini onlara da arzedeceğiz. Şayet onlar da bu din üzerinde birleşecek olurlar¬sa artık senden daha güçlü bir kimse olamaz." Bundan sonra Hazreçliler, mümin olarak Resulullahın yanından ayrılıp gittiler. Onlar altı kişiydiler. Bunlar Medi¬neye gidip kavimlerinin yanına varınca onlara Resulullahı anlattılar ve kendile¬rini İslama davet ettiler. Böylece aralarında İslam yayılmaya başladı. Öyle ki, Ensann evleriden hiçbir ev kalmadı ki orada Resuİullah anılmış olmasın.

Ertesi yıl olunca aynı mevsimde Ensardan on iki kişi geldi. Resuİullah ile "Akabe" denen yerde buluştular. Burada birinci Akabe lbiatını yapülar. Medine-li Ensar, Resuİullah ile "Kadınların biati" diye adlandırılan bir biatta bulundular. Bu da Müslümanlara henüz savaşın farz kıhnmadığı bir zamanda idi.

Bu âyette Allah teala, kâfirliği bir cehennem çukuruna, kâfirleri de o çu¬kurun kenarında bulunup oraya düşmeye mahkum olanlara benzetmiştir. İslamı ise o çukura düşmeye engel olan sebep olarak vasıflandirrnıştır. Allah, iman edenleri kurtaracak, kâfirler ise layık oldukları cezaya çarpılacaklardır.

Âyet-i kerime, müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları lazım geldiğini emretmekte ve parçalanmayı, çeşitli hiziplere bölünmeyi yasaklamak¬tadır. Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) de bir hadisi şerifinde:

"Benden sonra fitne ve fesat olacaktır. Kimin cemaatten ayrıldığını ve Muhammed ümetinin işlerini karıştırdığım görürseniz onu Öldürün. O şahıs kim olursa olsun. Zira, Allanın yardımı cemaatle birlikte olanlaradır. Cemaatten aynlan kişi ile de Şeytan beraber koşar." buyurmuştur. [213]

104- İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte onlardır.

Ey iman edenler, içinizden, insanları islam nizamına davet eden, Muham-mede ve getirdiği dine iman etmek gibi iyilikleri emredip, Allahı inkâr ile Pey¬gamberi yalanlama gibi kötülüklerden de men eden bir topluluk oluşsun. İşte kurtuluşa erenler, Allanın cennetini ve nimetlerini kazananlar bunlardır.

Buradaki "İyilik"ten maksat, şeriatın uygun gördüğü her söz ve iştir. "Kotülük"ten maksat da onun reddettiği her söz ve iştir.

Bu âyet-i kerime, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın dini bir veci¬be olduğunu beyan etmektedir. Bu hususta Resulullah (s.a.v.) de bir hadis-i şeri¬finde şöyle buyuruyor.

"Hayatım kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki ya iyiliği emredip kö¬tülüğe mani olursunuz veya pek yakın bir zamanda Allah, sizin üzerinize bir ce¬za gönderir sonra onun kaldırılması jçin dua ederseniz de duanızı kabul et¬mez. [214]

105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.

Sakın, kendilerine Allanın apaçık âyet ve delilleri geldikten ve hakkı öğ¬rendikten sonra Allanın dininde ihtilafa düşen ve bölük pörçük olan Yahudi ve Hristiyanlar gibi olmayın. İşte ihtilaf ederek parça parça olan bu gibi insanlar için Allah katında büyük bir azap vardır.

Bu hususta diğer bir ayette de şöyle Duyuruluyor: "Ey Muhammed, din¬lerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla artık senin bir alakan kalmamıştır. Onların işi Allaha kalmıştır. Sonra Allah, yaptıklarını onlara bildirecektir. [215]

106- O gün bazı yüzler ağaracak bazı yüzler kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir." İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz " O halde inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı."

Kâfirlere büyük bir azabın verildiği gün, müminlerin yüzleri ağaracak, kâfirlerin yüzleri ise kararacaktır. Yüzleri kararan kâfirlere şöyle denecektir: "Allanın, rabbiniz olduğunu tasdik ettikten sonra onun birliğini inkâr ederek, kâfir mi oldunuz Öyleyse inkârınız sebebiyle cehennem azabını tadın.

Müfessirler, âyet-i kerimede "İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz " di¬ye kendilerine hitap edileceği ve âhirette yüzlerinin kararacağı beyan edilen in¬sanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

a- Katade ve Süddiye göre âyetin bu bölümünde sıfatları zikredilen bu in¬sanlardan maksat, önce Müslüman olup sonra dinden çıkan kişilerdir. Nitekim Resulullah bu gibi insanlara işaretle şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki ben, havuzun (Havz-ı Kevsirin) başında bulunacağım. Siz¬den, bana gelenlere bakacağım. Bir kısım insanlar, benim arkamdan yakalanıp götürülecekler. Ben de diyeceğim ki "Ey rabbim, bunlar bendendir. Benim üm-metimdendir. "Bana denilecek ki: "Onlann, senden sonra ne yaptıklarını bilmi¬yor musun Vallahi´ onlar senden sonra gerisini geri dönmeye devam ettiler. (Dinden çıktılar) [216]

b- Ebu Ümame el-Bâhilîye göre ise bu âyetten, âhirette yüzleri kararacağı zikredilen kimselerden maksat, Hariciye fırkasidır. [217]

c- Hasan-ı Basriye göre âhirette yüzleri kararacak olan bu insanlardan maksat, münafıklardır. Bunlar, dilleriyle iman ettiklerini söylemelerine rağmen kalplerinde inkarcılığı saklamışlar ve yaptıkları amelleriyle de kâfir olduklarını hissettimuşlerdir. Bu nedenle âhirette onlara "îman etmenizden sonra kâfir mi oldunuz " diye sorulacaktır.

d- Übey b.Kâ´b´a göre ise, âhirette yüzleri ak olacak insanlardan maksat, bütün müminler, kararacak olan insanlardan maksat ise bütün kâfirlerdir. Kâfirlere "İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz " denmesinin sebebi, onların, Ademin sulbünden zerrecikler halinde çıkarıldıklarında, iman ettiklerini söyle¬meleri, doğup dünyaya geldikten sonra da kâfir olmalarındandır. Taberi bu gö¬rüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve demiştir ki: "Zira âyet-i kerimenin, âhirette bütün insanları iki sınıfa ayırdığını, bunlardan, yüzleri ak olanların, mü¬minler olduklarına göre, yüzleri kararanların da bütün kâfirleri kapsadığı aşikârdır. Bunların, sadece kâfirlerden bir sınıfı ifade ettiğini söylemenin gereği yoktur. Zira Allah teala âyette umumi bir ifade ile beyanda bulunmuştur. [218]

107- Yüzleri ağaranlar ise Allanın rahmetindetlirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.

İmanlarında kararlı olan ve Tevhid inancına bağlı kalan, yüzleri ağarmış mutlu müminler ise, Allanın bağışladığı cennet ve nimetler içinde olacaklar ve orada ebedi olarak kalacaklardır. [219]

108- İşte bunlar, Allahın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyo¬ruz. Allah, âlemlere zulmetmek istemez.

İşte bunlar, Allahtan gelen öğütler ve onun apaçık delilleridir. Ey Mu-hammed, biz onlan sana, doğru ve kesin olarak bildiriyoruz. Allah, yarattıkla¬rından hiç birisine zulmetmek istemez.

Burada zikredilen "Âyetler"den maksat, Resulullahm sahabilerini, Yahu¬dileri ve diğer ehl-i kitabı anlatan, ahitlerini yerine getirenlere ve ahitlerini bo¬zanlara ne yapılacağını belirten âyetlerdir. Allah teala, bunları Hz. Muhamme-de, Cebrail vasıtasıyla okuduğunu beyan etmiş, herkese hak ettiği mükaafaat ve cezayı vereceğini bildirmiştir. Yüzleri ak olanların bunu hak ettikleri için ak ol¬duğu, kara olanların da buna layık oldukları için kendilerine böyle davranıldiğı, Allah tealanın, hiçbir kimseye zulmetmek istemediği beyan edilmiştir. [220]

109- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahındir. Bütün işler Allaha döner.

Göklerde ve yerde iyi olsun kötü olsun her ne varsa, iyilik yapan kötülük yapan her kim bulunuyorsa hepsi AHahın yarattığı şeyler ve kimselerdir. Bütün işler sonunda Allaha döner. O halde onlar da Allaha dönecekler ve Allah, herke¬se hak ettiği ceza veya mükâfaatı verecektir.

Madem ki göklerde ve yerde bulunan her şey Allaha aittir ve onun hük¬müne tabidir o halde Allahın herhangi bir yaratığına zulmetmesi onun şanına yakışmaz. Zira zalim, nüfuzunu artınnak, iktidarını sağlamlaştımıak ve mülkü¬ne mülk katmak için zulmeder. Allah tealanın bunları yapmaya ihtiyacı yoktur. Zira o, bütün yaratıkların mutlak maliki ve mutlak hakimidir. [221]

110- Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülüğe mani olursunuz ve AHaha iman edersiniz. Eğer ki¬tap ehli de iman etseydi cihetteki onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan îman edenler varsa da çokları yoldan çıkmışlardır.

Ey Muhammed ümmeti, siz Allah katında ümmetlerin en hayırlısı ve en üstünüsünüz. İnsanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı kimselerseniz. Öyle ki bütün gücünüzle insanları, Allah nizamı olan İslama sokmaya çalışırsınız. Allah ve onun şeriatına iman etme gibi iyilikleri emreder AUaha ortak koşma ve isyan etme gibi kötülüklere mani olur ve Allaha samimiyetle iman edip ona kulluk edersiniz. Kendilerine Tevrat ve İncil gönderilen kitap ehli de Muhammed ve Kur´ana iman etmiş olsalardı, Ailah katında kendileri için daha hayırlı olurdu. Bunlardan, Abdullah b. Selam ve Sa´leb b. Saye gibi iman edenler varsa da ço¬ğunluğu, bağlı olduklarını iddia ettikleri dinlerinden de ayrılmışlardır. Zira ken¬di dinleri de, İslam geldikten sonra herkesin İslama gimıesi gerektiğini emret¬mektedir.

Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: "Kim, insanlık için ortaya çıkarılmış hayırlı ümmetten olmak isterse, Allanın koştuğu şu şartları yerine getirsin. O şartlar, iyiliği emretmek, kötülüğe mani olmak ve Allaha iman etmektir."

Müfessirler bu âyette "Hayırlı Ümmet" olarak zikredilen "İnsanlardan kimlerin kastedildikleri hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, İkrİme ve Dehhaktan nakledilen bir gö¬rüşe göre burada zikredilen "En hayırlı ümmeften maksat, Resulullahın sahabi-lerinden belli bir topluluktur. Bunlar da, Abdullah b. Abbasa göre, Resulullahm sahabilerinden, Mekkeden Medineye hicret edenlerdir. İkrimeye göre bunlar, Abdullah b. Mes´ud, Ebu Huzeyfenin azadlı kölesi Salim, Übey b. Kâ´b ve Mu-azb. Cebeldir.

b- Mücahid, Ebu Hureyre ve atiyyeye göre âyette zikredilen sıfatlan taşı¬yan her ümmet, en hayırlı ümmettir.

c- Rebi´ b. Enese göre burada zikredilen en hayırlı ümmetten maksat, Muhammed ümmetidir. Zira İslam dinine en çok tabi olanlar Muhammed üm¬metidir.

d- Hasan-ı Basriye göre ise, burada zikredilen en hayırlı ümmetten mak¬sat, geçmişteki bütün ümmetleri tamamlayan ve onların en sonuncusu olan Muhammed ümmetidir. Taberi de bu görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve delil olarak şu hadis-i şerifi zikretmiştir.

"Sizler yetmiş ümmeti tamamlayanlarsınız. Siz onların en hayırlısı ve Al¬lah katında en üstünsünüz[222]

Abdullah b. Mes´ud diyor ki: ´

"Resulullah ile bir çadırda bulunuyorduk. Bize şöyle buyurdu: "Sizler, cennet ehlinin dörtte biri olmaya razı olumlusunuz " "Evet" dedik. Resulullah: "Üçte biri olmaya razı olumlusunuz dedi. Evet. dedik. Resulullah "Cennet ehli¬nin yansı olmaya razı olur musunuz " dedi. "Evet" dedik. Sonra şöyle buyurdu: "Muhammedin hayatı, kudret elinde olan Allah´a yemin yemin olsun ki ben siz¬lerin, cennet ehlinin yansım teşkil edeceğinizi ümit etmekteyim. Zira cennete ancak müslüman olan kişi girecektir. Sizler, müşriklerin arasında, siyah bir bo¬ğanın derisindeki beyaz bir tüy kadarsınız. [223]

111- Onlar, eziyet I en başka, size bir zarar veremezler. Sizinle savaş¬tıkları zaman arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.

Ey iman edenler, o fasıklar size bir şey yapamazlar. Sadece, Alİaha ortak koşmak, inkârda bulunmak ve sizleri sapıklığa davet etmek suretiyle size eziyet verirler. O kitap ehli olan fasıklar, sizinle savaştıktan zaman mağlup olup kaçar¬lar. Sonra da, Allahı ve Peygamberini inkâr ettikleri için, Allah tarafından ken¬dilerine yardım edilmez.

Bu âyet-i kerime, müminlere bir vaadciir. Allah, vaadinden asla dön¬mez. Bizler ne zaman hakkıyla iman edersek işte o zaman Allahın vaadine eriş¬miş oluruz. [224]

112- Allah ve insanların himayesinde olanlar müstesna, nerede olur¬larsa olsunlar, onlara zillet damgası vurulmuştur. Allahın gazabını hak et¬mişlerdir. Onlara aşağılık damgası vurulmuştur. Bu onların, Allanın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere Peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, isyan etmelerinden haddi aşmalarındandır.

Yahudiler, yeryüzünde nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara zillet de damgası vurulmuştur. O damgadan kurtulamazlar. Allahın himayesi ve insanla¬rın himayesinde bulunanlar müstesnadır. Diğerleri Allahın gazabına uğramışlar¬dır. Ayrıca onlara aşağılık ve miskinlik damgası vurulmuştur. Bunların zelil, adi ve miskin olmalarının sebebi, Allahın Peygamberinin doğruluğunu gösteren de¬lillerini inkâr etmeleri ve haksız yere, Allahın, insani ara .gönderdiği Peygamber¬lerini Öldürmeleridir. Bir de bunların, allahın emirlerine karşı gelmeleri ve ha¬ram kıldıklarını helal, helal kıldıklarım ise haram kılarak haddi aşmalarıdır.

Ayet-i kerimede geçen "Allahın himeyisi"nden maksat, Allahın emriyle müslümanlarm, kitap ehlinden cizye alarak onlarla zimmilik sözleşmesi yapma¬ları ve bu sözleşmenin gereği olarak güven sağlamal andır.

Âyette zikredilen ve "Himaye" diye tercüme edilen kelimesin¬den maksat, Mücahid, Katade, İkrime, Süddi, Reb1 b. Enes, Abdullah b. Abas ve İbn-i Zeyde göre, söz verme ve ahitte bulunmadır. Buna göre âyetin mânâsı "Yahidiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlann üzerine zillet damgası vu¬rulmuştur. Ancak, Allahın, yaşamaîanna dair müsaadesi bulunan ve müminle¬rin, cizye alarak eman verdikleri kimseler hariçtir. Bunlar, bulunduklan yerler¬de, canlarını ve mallannı güven içinde hissederler. [225]

113- Onların hepsi bir değildir. Ehl-i Kitaptan bir cemaat vardır ki, dosdoğrudurlar. Gece vakitlerinde Allahın âyetlerini okurlar ve secdeye varırlar.

Kitap ehlinin hepsi eşit değildir. Bir kısmı müslüman, diğerleri gayri-i müslimdif. Kitap ehlinden bazdan hakta kararlıdır, doğru yol üzeredir. Allahın nizamına bağlıdır. Gece vakitlerinde ibadetlerinde Allahın âyetlerini okurlar. Ve secdeye kapanırlar.

Bu âyet-i kerimenin kimleri anlattığı hususunda iki görüş zikredilmiştir.

a- Abdullah b. Abbas, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerime, bundan önce, iki sınıfa ayrıldıkları belirtilen ehl-i kitabı beyan etmekte, onlar¬dan, mümin olanların sıfatlarını zikretmektedir. Zira, yüz onuncu âyette ehl-i ki¬tabın bir kısmının mümin olduğu, çoğunluğunun ise İslamı kabul etmeyerek kendi dinlerinden dahi çıktıklan beyan edilmiş, bu âyet-i kerimede de ehl-i kita¬bın müminlerinin sıfatları zikredilmiş ve övülmüşlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahudilerden Abdullah b. Selam, Sa´lebe b. Saye, Üseyd b. Saye, Esed b. Übeyd ve benzeri kişiler müslüman olunca Yahudilerin Hahamla-n ve iman etmeyen kâfirleri, müslüman olanlar hakkında şunları söylemeye baş¬ladılar. "Muhammede ancak şerlilerimiz iman edip tabi olmuşlardır. Şayet onlar seçkinlerimiz olsalardı atalarının dinini bırakıp başka bir dine gitmezlerdi" İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

b- Abdullah b. Mes´ud ve Süddiye göre ise bu âyet-i kerime, İslamı kabul etmeyen ehl-i kitap ile Muhammed ümmetini anlatmaktadır. Ehl-i kitabın, Mu-hammed ümmetine eşit olmayacağım ve Muhammed ümmetinin, âyette zikredi¬len sıfatlan taşıdıklarını beyan etmektedir.

Taberi, daha önceki âyetlerle irtibatlı olması bakımından birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Çünkü yüz onuncu âyette ehl-i kitabın, mü¬min ve dinden ayrılan fasıklar olarak iki sınıfa ayrıldıkları zikredildikten sonra bu âyette de ehl-i kitabın hepsinin eşit olmadığı, mümin olanlarının, zikredilen sıfatlarla kâfirlerden üstün oldukları beyan edilmiştir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Dosdoğrudurlar" diye tercüme edilen sıfatı, MUcahid tarafından "Adaletlidirler." şeklinde, Katade, Rebi b. Enes ve Abdullah b. Abbas tarafından "Allanın kitabı ve emirleri üzeredirler." şeklinde, Süddi tarafından ise "İtaatkârdırlar." şeklinde izah edilmiştir.

Taberi, "Alahın kitabı ve emirleri üzeredirler." şeklindeki izahı tercih et¬miş, diğer görüşlerin de buna yakın olduklarını söylemiştir. Zira, Allahın kitabı ve dini üzere olanlar, aynı zamanda adaletli ve itaakâr olurlar.

Taberi, Numan b. Beşirin Resulullahtan rivayet ettiği şu hadisin ifadesi¬nin bu âyetteki kelimesinin ifade şekline benzediğini söylemiştir. Ha-dis-i Şerifte buyuruluyor ki:

"Allahın koyduğu sınırların önünde durup öteye geçmeyenlerle, o aşanla¬rın misali, bir geminin çeşitli bölümlerine binmek isteyen şu topluluk gibidirler. Kavimden bazıları kur´a neticesinde geminin üst tarafına bazıları da alt tarafına düşmüşlerdir. Alt tarafta olanlar su almaya gittiklerinde üst tarafta bulunanların yanından geçmek zorundadırlar. Bu nedenle onlar "Bizler, kendi bulunduğumuz yerde bir delik açsak ta üstümüzde bulunanlara sıkıntı vermesek nasıl olur " derler, Şayet üstte bulunanlar, altta bulunanları, bu isteklerinde serbest bıraka¬cak olurlarsa (Gemi delinmiş olacağı için) hepsi birden helak olurlar. Şayet üst¬te bulunanlar alttakilere engel olacak olurlarsa hem kendileri kurtulmuş hem de onlar kurtulmuş olurlar. [226] Ayet-i kerimede, ehl-i kitaptan olan müminlerin sıfatlan zikredilirken

"Gece vakitlerinde Allahın âyetlerini okurlar..." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, Katade, Rebi1 b. Enes ve İbn-i Cüreyce göre, "Gecenin belli vakitlerin¬de Allahın âyetlerini okurlar." demektir.

Süddiye göre, bundan maksat, "Gecenin içinde Allahın âyetlerini okur¬lar." demektir. Abdullah b. Mes´uda göre "Yatsı namazını kılarlar." demektir. Mansura göre "Akşamla yatsı arasında namaz kılarlar." demektir,

Taberi diyor ki: "Bu görüşler, zahirde farklı iseier de gerçekte birbirlerine yakındırlar. Zira, Allahın âyetlerini, yatsı namazında okuyan da, yatsıyla akşam namazı arasında kılmış olduğu herhangi bir-namazın içinde okuyan da Allahın âyetlerini gecenin bir anında veya içinde okumuş olandır. Taberi sözlerine de¬vamla diyor ki: "Bu görüşlerin birbirlerine çok yakın olmalarıyla birlikte, görü¬nürde tercihe şayan olanı "Yatsı namazını kılarken AHahın âyetlerini okumak¬tır." diyen görüştür. Zira, hiçbir ehl-i kitap, yatsv vaktinde namaz kılmamakta¬dır. Allah teaîa, bu âyette özellikle Muhammed Ümmetini yatsı namazını kıl¬makla övmektedir. [227]

114- Aliaha ve âhiret gününe iman edenler, iyiliği emreder kötülük¬ten men ederler. Hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar, salihlerdendir.

Bu müminler, Aliaha ve âhiret gününe iman ederler. İnsanlara da, Aliaha ve Peygamberine iman etmek gibi iyilikleri emrederler. Allahı inkâr etme ve Peygamberini yalanlama gibi kötülüklere mani olurlar ve her türlü hayıra koşar¬lar. İşte bunlar, salih kullardandır. [228]

115- Yaptıkları hiçbir hayır asla inkâr edilmeyecektir. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilendir.

Bu müminlerin yaptıkları herhangi bir hayır, Allah katında asla zayi edil¬meyecek, aksine, Allah onlara, yaptıklarının mükhafaatını tam olarak verecek¬tir. Allah, kendisinden korkan ve karşı gelmekten kaçınanları çok iyi bilendir. Allah onlara, yaptıklarının karşılığını verecektir.

Bu konuda diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyunılmaktadır: "...Şüphe¬siz ki Allah, iyilik yapanların kükafaatını zayi etmez. [229]

116- Şüphesiz ki inkâr edenlerin malları da evlatları da Allaha karşı kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. İşte onlar, cehennemliktirler. Ora¬da ebedi olarak kalacaklardır.

Şüphesiz ki ehl-i kitaptan fâsik olanların biriktirmiş oldukları malları ve yetiştirmiş oldukları evlatları, Allanın cezai and irmasi karşısında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, cehennemliktirler ve orada ebidi olarak ka¬lacaklardır.

Allah teala, bu âyet-i kerimede, yüz onuncu âyette geçen, ehli-i kitabın fâsıklannı ve Hz. Muhammedi inkârda, onlara benzeyenleri tehdit etmektedir.

Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyunılmaktadır: "Rableri-ni inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küle benzer. Kazandıklarını ellerinde tutamazlar. İşte en büyük sapıklık budur[230]

117- Onların, bu dünya hayatında sarfcttikleri şeyin durumu, kendi¬lerine zulmeden bir kavmin ekinlerine isabet edip onu yok eden çok soğuk bir rüzgarın durumuna benzer. Onlara Allah zulmetmedi fakat onlar, ken¬di kendilerine zulmettiler.

Kâfirlerin, bu dünya hayatında, sevap almak için harcadıkları şeyler, çok soğuk bir rüzgarın durumuna benzer. Öyle ki, o rüzgar, kendi kendine zulmeden bir topluluğun ekinlerine isabet etmiş ve onu imha etmiştir. Allah, bu kâfirlerin yaptıkları amelleri bu şekilde yok edecek ve ümitlerini boşa çıkaracaktır. Amellerini boşa çıkararak Allah onlara zulmetmiş değildir. Fakat kendilerini cehen¬neme götürecek işler yaparak bunlar kendi kendilerine zulmetmişlerdir.

Âyet-i kerimede, Kafirlerin Sarf hayır işi gibi görünen harcamalarının aslında faydası olmadığını, aksine onlar için zarara yol açacağını ifade etmekte¬dir.

Âyet-i kerimede geçen "Kâfirlerinsarf ettikleri şey"den maksat, Mücahi¬de göre kâfirlerin dünya hayatındayken hayır işlerinde harcadıkları mallardır. Süddiye göre ise, kâfirlerin, kalben inanmadıkları halde, dilleriyle söylemiş ol¬dukları sözlerdir.

Taberi birinci görüşü tercih etmiş ve kâfirlerin, dünya hayatındayken, se¬vap kazanmak için harcadıkları mallarından âhirette hiçbir fayda göremeyecek¬lerini beyan etmiştir. [231]

118- Ey iman edenler, sizden olmayanları yakın dost edinmeyin. On¬lar size, fenalık yapmaktan geri durmazlar. Sizin, sıkıntıya düşmenizi ister¬ler. Kinleri ağızlarından dökülür. Sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer sizler, Allanın emir ve yasaklarını, öğüt ve uyarılarını düşünen insan-lar san iz, biz size öğüt ve ibret alacağınız âyetlerimizi açıkladık.

Bu âyette Allah teala müminlere, kâfirlerden dostlar ve samimi arka¬daşlar edinip müslümanlann sırlarını onlara aktarmalamîi yasaklıyor ve kâfirlerin, müminleri aldatıcı hainler ve küstahlar olduklarını bildiriyor ki, müs-lümanlar kendi kanaatlerince faydalı görseler dahi kâfirlerle dosluk kurmaktan uzakl aşsınlar.

Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyuruluyor. "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun Onlar sapıklığı satın alıyor ve sizin de doğru yoldan sapmanızı istiyorlar. [232]

"Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmeyin. Onlar, birbiri¬nin dostudur. Sizden kim, onları dost edinirse, şüphesiz ki onlardan olur. Mu¬hakkak ki Allah, zalim kavmi hidayete erdirmez. [233]

Abdullah b. Abbas, Mücahid, Katade, Rebi1 b. Enes, Süddi İbn-i Cüreyc ve İbn-i Zeyde göre bu âyet-i kerime, müminlere, münafıkları yakın dost edin¬memelerini emretmektedir. Zira mü si umanlardan bazıları, İslam gelmeden önce "Yahudi ve münafıklarla olan dostluklarını sürdürmek istemişler ve onlarla içli dışlı olmaya devam etmişlerdir. Allah teala, bu âyeti indirerek müminlerin, Ya¬hudi ve münafıkları yakın dost edinmelerini yasaklamıştır.

Bu hususta Ezher b. Raşid diyor ki. "Enes b. Malik, Resulullahın şu hadi¬sini rivayet etti. "Siz, müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın ve yüzüklerinize Arapça yazı işletmeyin. [234]Ezher b. Raşit diyor ki: "Biz, bunun ne demek ol¬duğunu anlamadık. Nihayet Hasan-ı Basri yanımıza geldi. İnsanlar bunun mânâsını ondan sordular. O da şu cevabı verdi: "Yüzükleriniz Arapça işletme¬yin" ifadesinin manisi "Yüzüklerinize "Muhammed" ismini kazdırmayın." de¬mektir. Şirk ehlinin ateşiyle aydınlanmayın." demek ise "İşlerinizde onlarla isti¬şare etmeyin." demektir. Sonra Hasan-ı Basri "Allanın kitabında bu izahın doğ¬ruluğunu beyan eten âyet şudur." dedi ve "Ey iman edenler, sizden olmayanları yakın dost edinmeyin." âyetini okudu.

Taberi diyor ki: Bu âyette zikredilenlerden maksat, sadece münafıklar de¬ğil, müsl umanların Medinede, çevrelerinde bulunan ve İslama karşı kinleriyle tanınan Yahudilerdir. Zira, müminlere karşı açıkça savaşan müşrikler, müminler tarafından dost edinilmiyorlar, sadece müminlerle anlaşma yapıp onlara dost görünmeye çalışan Yahudileri dost ediniyorlardı. Bu nedenle âyet, müminleri, onları yakın dost edinmekten men etti. [235]

119- Sîz o kimselersiniz ki, onları seversiniz. Onlar ise sizi sevmezler. Halbuki siz, kitabın tamamına iman edersiniz. Onlar size rastladıkları za¬man "İman ettik." derler. Başbaşa kaldıklarında ise, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. Onlara de ki: "Kininizden ölün." Şüphesiz ki Allah, kalblerin özünü çok iyi bilendir.

Ey müminler, sizler öyle insanlarsınız ki bu kâfirleri seviyorsunuz. Onla¬ra iyi davranıyor ve onlan ziyaret ediyorsunuz. Onlar ise sizleri sevmiyorlar. Bi¬lakis size karşı düşmanlık ve tuzak kurma hisleri besliyorlar. Yine sizler, Alla-hm, Peygamberine indirdiği kitapların hepsine iman ediyorsunuz, onlar ise size indirilen kitabı inkâr ediyorlar. Siz, müminlerle karşılaştıkları zaman hakkı giz¬leyerek ve sizden çekinerek "Muhammede geleni tasdik edip iman ettik." diyor¬lar. Halbuki sizlerin, onlan göremeyeceğiniz bir yerde birbirleriyle başbaşa kal¬dıkları zaman size karşı olan kin ve nefretlerinden dolayı parmak uçlarını ısırı¬yorlar.

Ey Muhammed, de ki: "Kininizden dolayı geberin, Şüphesiz ki Allah, gö¬ğüslerinizin içinde bulunan öfkeyi, sıkıntıyı, hayırı ve şerri çok iyi bilendir. Ve ona göre sizlere layık olduğunuz karşılığı verecektir.

Allah teala bu âyet-i kerimede müminlerle kâfirlerin birbirlerine karşı olan davranışlarını ve duyğulannı beyan etmektedir. Müminler, kâfirlere karşı iyi niyetli ve acıma duygusuna sahip iken kâfirler müminlere karşı katı kalbli ve kindardırlar. Bu hususta Katade diyor ki: "Allaha yemin olsun ki, mümin olan insan, mÜnafıkı hoş görür, onu barındırır, ona merhamet eder. Şayet münafık, müminin sahib olduğu şeye sahib olsa müminlerin kökünü kurutur." [236]

120- Size bir iyilik dokunduğu zaman bu onların kötüsüne gider. Size bir kötülük dokununca da buna sevinirler. Eğer sabreder Allahtan korkar-sanız, onların hiylcleri size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını ilmiyle kuşatmıştır.

Eğer sizlere, zafer, kaynaşma ve birleşme gibi bir iyilik dokunacak olsa bu onları Öfkelendirir ve kötülerine gider. Şayet size mağlubiyet, tartışma ve ih-

tilafa düşme gibi bir kötülük dokunacak olursa onlar bundan memnun kalırlar ve bundan dolayı sevinirler. Eğer siz, Allaha itaatte ve yasakladığı şeylerden ka-çmmakta sabredecek ve rabbinizin cezalandırmasından korkacak olursanız, bu isyankâr münafıkların tuzakları sizlere hiç bir zarar veremez şüphesiz ki Allah onların yaptıktan fitne ve fesadı, insanları Allah yolunda alıkoymalarını tesbit ettirmekte ve onlara, layık oldukları cezayı artırmak için kendilerini de yaptıkla¬rını da kuşatmaktadır. [237]

121- Ey Muhammcd, sabahleyin erkenden ailenin yanından ayrılıp müminleri savaş yerlerine yerleştirdiğini hatırla. Allah, her şeyi çok iyi işi¬ten, çok iyi bilendir.

Ey Muhammed, sabahleyin ailenden ayrılıp müminleri, düşmanlarına karşı savaşacakları mevkilerine yerleştirdiğini hatırla. Allah, sözlerinizi çok iyi işiten, içlerinizde olanları ve durumlarınızı çok iyi bilendir.

Taberi diyor ki: "Bu âyet-i kerime, bundan önce geçen âyet-i kerime ile bağlantılıdır. Bu sebeple âyetin izahı şöyledir. "Ey müminler, eğer bana itaatte ve Peygamberimin emirlerine uymada sabreder ve yasakladığım şeylerden kor¬kup kaçacak olursanız, Yahudi kâfirlerinin tuzakları size hiçbir zarar vermez. Zira Allah size yardım eder. Nitekim Bedir savaşında, zelil halde iken sabretme¬niz ve Allahtan korkmanız sebebiyle Allah size yardım etmiş ve sizi, düşmanı¬nıza galip getirmiştir. Şayet sizler, emrime karşı gelir, sizi yükümlü kıldığım va¬zifeleri yerine getirmekte sabretmez ve yasakladığım şeyden kaçınmayacak olursanız, sizin başınıza, Uhut savaşında gelen olaylar gelir. Hatırlayın o zamanı ki Peygamberiniz, müminleri, sabahın erken saatinde, savaşacakları yere yerleş¬tirmişti.

Müfessirler, bu âyet-i kerimede zikredilen, Resulullahın, savaşçıları yer¬lerine yeri eşti rmesi olayında hangi savaşın kastedildiği hakkında iki görüş zik¬retmişlerdir.

a- Mücahid, Katade, Reb´ b. Enes, Abdullah b. Abbas, Süddi ve İbn-i İs-haka göre, bu âyette işaret edilen savaş, Uhut savaşıdır.

b- Hasan-ı Basriye göre ise bu savaş Hendek savaşadır.

Taberi, birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Zira bundan sonra gelen âyetteki "Nerdeyse bozguna uğrayacak" olan iki topluluktan mak¬sat, bütün müfessirlere göre Ensardan, Beni Seleme ve Beni Harise kabileleri¬dir. Bunların, neredeyse bozguna uğrama halleri, Abdullah b. übey b. Selulün, Uhut savaşında, Resulullahın ordusundan ayrılıp gitmesi üzerine ortaya çıkmış¬tır. Bu da göstermektedir ki bu âyet-i kerime, uhut savaşına işaret etmektedir.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Eğer denecek olursa ki" Bu âyette, işaret edilen savaştan maksadın, Uhut savaşı olduğunu nasıl söyleyebilirsin Çünkü bu Ayette, Resulullahın sabahleyin erkenden ailesinden ayrılıp gittiği ve müminleri savaşacakları yerlere yerleştirdiği zikredilmektedir. Halbuki Resulul-lah Uhutta Cuma namazı kıldırdıktan sonra müminleri, savaşmak için alıp gö¬türmüştür. Nitekim bu hususta İbn-i İshak, Muhammed b. Mesleme, Muham¬med b. Yahya, Asım b. Ömer ve Husayn b. Abdurrahmanın, Resulullahın Cuma günü namazı kıldırdıktan sonra, Ensardan vefat eden bir kişinin de cenaze na¬mazını kıldırıp zırhını giyerek Uhut savaşına gittiğini rivayet ettiklerini zikret¬miştir. O halde nasıl olur da Resulullah sabahleyin erkenden Uhuda gitmiş ola¬bilir Cevaben denilir ki. "Resulullahın, müminleri, savaşacakları yerlere yer¬leşti rmesinden maksat, sahabileriyle, nasıl savaşacağını istişare etmesidir. Zira, Kureyşliler, çarşamba günü gelip Uhut dağının eteğinde karargâh kurmuşlar, perşembe ve Cuma günlerini orada geçirmişler, Resulullah da cuma günü öğle¬den sonra çıkıp cumartesi günü Uhut dağının eteğine varmıştır. Resulullah, Ku-reyşlilerin Uhuda geldiklerini duyunca sahabeleriyle Medinenin içinde kalarak, kendilerini savunarak mı yoksa Uhuda gidip düşmanla sahada çarpışarak mı sa¬vaş yapılması hususunda sahabileriyle istişare etmiştir. İşte âyet-i kerime Resu-lullahm, sabahleyin erkenden yaptığı bir istişareye işaret etmektedir. [238]


UHUT SAVAŞI


Uhut savaşı, Hicretin Üçüncü Yılının Şevval ayında meydana gelmiştir. Uhut savaşının en Önemli sebibi şudur: Resulullahın ordusu Bedir savaşında Kureyşin ileri gelenlerini öldürmüş ve büyük ganimetler elde etmiştir. Bunun üzerine, Ölen müşriklerin oğullan ile sağ kalan liderler Kureyşin, reislerinden olan Ebu Süfyana: "Bütün servetimizi Muhammedle savaşmak için harca." de¬mişlerdir. Bunun üzerine Ebu Süfyan, çeşitli çevrelerden topladığı paralı asker¬lerden bir ordu meydana getintıiştir. Sayılan üç bini bulan bu ordu, Mekkeden gelerek Medinenin yakınında bulunan Uhut dağının eteklerinde karargâh kur¬muştur. Bu haberi alan Resulullah, Cuma günü, namazı kıldırdıktan sonra, Nec-car kabilesine mensup olan Mâlik b. Amr´m da cenaze namazım kılmış ve asha-bıyla, düşmana nasıl karşı koyacaklarını görüşmüştür. Münafıklardan olan Ab¬dullah b. Übeyy, düşmanın üzerine gitmeyip Medinede kalmalarını teklif etmiş ve demişitir ki: "Düşman, olduğu yerde kalmaya devam ederse kötü bir yerde hapsedilmiş gibi olur. Medineye hücum ederse erkeklerimiz savaşır, kadınlar ve çocuklar da onlara taşlarla karşı koyarlar. Şayet hiçbir şey yapmadan dönüp gi¬derlerse, ümitsizce dönüp giderler."

Bazı sahabiler, Özellikle Bedir savaşına katılmayanlar ise: "Müslümanla¬rın, Medineden çıkıp düşmana hücum etmelerini teklif etmişlerdir. Bunun üzeri¬ne Resulullah (s.a.v.) Zırhını giymiş ve gelmiştir. Düşmanın üzerine gidilmesini teklif edenlerden bazıları, Resulullahı böyle görünce, yaptıkları tekliften dolayı pişman olmuş ve şöyle demişlerdir: "Acaba biz, Resulullahı zorladık mı " "Ey Allanın Resulü, dilersen Medinede kalalım," Resulullah da şu cevabı vermiştir: "Bir Peygamber zırhını giydikten sonra Allah, onun karar verdiği hususta hük¬münü verinceye kadar geri dönmesi ona yakışmaz."

Peygamber efendimiz, sahabilerden meydana gelen bin kişilik ordusuyla düşmanın üzerine doğru hareket edince, Medinede kalalım teklifini yapan Ab¬dullah b. Übeyy, kendi teklifini kabul edilmemesini bahane ederek, üç yüz kişi¬lik kuvvetiyle ordudan ayrılarak geri dönmüş, kendisi ve arkadaşları şöyle de¬mişlerdir: "Bugün bu ordunun savaşabileceğini bilseydik size tabi olurduk. Fa¬kat bizler, sizin savaşabileceğiniz kanaatinde değiliz."

Resulullah (s.a.v.) geri kalan ordusuyla yola devam etmiş ve Uhut dağı¬nın eteklerinde konaklamış, ordusunun arkasını dağa vererek şöyle demiştir: "Kimse ben emir vermeden sakın savaşı başlatmasın."

Resulullah bundan sonra, yediyüz kişilik ordusunu savaş düzenine sok¬muş elli kişiden meydana gelen okçulann başına da Abdullah b. Cübeyr´i ko¬mutan tayin etmiş ve onlara şöyle demiştir: "Düşmana galip geldiğimizi görse¬niz de yerinizden ayrılmayın. Düşmanın bize galip geldiğini görseniz yerinizden ayrılıp bize yardımcı olmaya kalkmayın. Kuşların, bizim cesetlerimizi parçala¬yıp götürdüğünü görseniz de yerinizden ayrılmayın."

Resululîah (s.a.v.) ordunun sancağmı Mus´ab b. Umeyr´e vermiş, bir kı¬sım çocukların da savaşa katılmalarına müsade etmiştir.

Düşman ordusu da savaş düzenine girmiş, üçbin kişiden meydana gelen düşman birliklerinin sağ kanadına Halid b. Velid, sol kanadına, Ebu Cehil´in oğ¬lu İkrime tayin edilmiş, sancakları da Mus´ab b. Umeyr´in kardeşi olan Beni Ab-tlüddar oğullarından Ebu Aziz b. Umeyr´e verilmiştir.

İki ordu savaşa mübareze şeklinde başladı. Önce müşriklerden Ebu Âmir, onbeş adamıyla birlikte meydana çıktı ve Müslümanlara meydan okudu. Müş¬riklerin sancaktarı Talha b. Ebi Talha önce çıktı. Müslümanlardan da Hz. Ali ona karşı çıktı. Vuruştular Hz. Ali Talhayı bir hamlede yere serdi. Bunun üzeri¬ne Talhanm kardeşi Osman ileri atıldı. Ona da Hz. Hamza cevap verdi ve onu da bir hamlede öldürdü. Bundan sonra her iki taraf birbirine girdi ve umumi bir savaş başladı. Saflar birbirine girmiş şiddetli bir vuruşma başlamıştı. Hz. Ham¬za Ebu Dücane ve diğer bütün İslam kahramanları akıllara durgunluk verecek kahramanlıklar gösteriyor, düşmanı perişan ediyorlardı. İslam ordusu içinde en gözde kahraman Hz. Hamza idi. Hz. Hamza Bedir savaşında da Ebu Süfyanın karısı Hind´in babasını öldürmüştü. Bundan dolayı Hind, Hz. Hamzaya karşı müthiş bir kin besliyor ve onu öldürtmek için fırsat kolluyordu. Bu iş için de Vahşi adındaki bir köle ile anlaşmış Hz. Hamzayı Öldürdüğü takdirde kendisini hürriyetine kavuşturacağını vaadetmişti. Vahşi Habeş usulü mızrak atmakta çok usta idi. Savaş sırasında bir kenara siperlenerek Hz. Hamzayı kollamaya başla¬dı. Hz. Hamza saflar arasında kahramanca dövüşüyor iki eliyle tuttuğu kılıcıyla müşrikleri kırıp geçiriyordu. İşte bu sırada Vahşi bir yolunu bularak Hz. Ham¬zaya bir mızrak fırlatarak kanıma sapladı ve Hz. Hamza şehid oldu.

Fakat savaş bütün hızıyla devam ediyor, müşrikler saf dışı kalıyor, Müs¬lümanlar devamlı ilerliyorlardı. Hz. Ali ve Ebu Dücanenin şiddetli saldırışları müşrikleri yerinden oynatıyor onları perişan ediyordu.

Düşman artık nerdeyse hezimete uğramıştı. Fakat henüz iş bitmiş değildi. Bu durumu gören Müslümanların bazıları, düşmanın takibini bırakıp ganimet toplamaya başladı. Ayrıca Peygamber efendimizin, "Yerinizden asla ayrılma¬yın." diye tenbih" ettiği okçular da, düşmanın mağlup olmakta olduğunu görün¬ce, onlar da ganimet toplamak için yerlerini terkettiler. Başlarında bulunan Ab¬dullah b. Cübeyr onlara, Resulüllahın tenbihini hatırlattı ise de dinletemedi. Ya¬nında beş on kişi kaldı.

Okçulann yerlerini terkettiklerini gören düşman süvarilerinin başı Halid b. Velid, bu durumdan istifade ederek Müslümanları arkadan çevinnek için ha¬rekete geçti. Karşı koyan az sayıdaki okçuları şehit ederek Müslümanları arka¬dan Çevirdiler. Düşman Süvarileri, ganimetle meşgul bulunan Müslümanlara âni bir baskın yaptılar. İşte bu sırada tam bir kargaşa ve panik başladı. Kimin kime vurduğu belli olmuyordu. Bu kargaşa içinde Resulüllahın yanında on iki kişi ka¬dar sahabi kalmıştı. Müslümanlar, Peygamber efendimizin nerede olduğunu bi¬lemez duruma gelmişlerdi. Müslümanlar hem düşmanla vuruşuyor hem de Pey¬gamberimizi arıyorlardı. Onu gören Kâ´b b. Mâlik "Ey Müslümanlar Resulullah burada" diye bağırmıştı. Bunun üzerine müşrikler bütün güçleriyle o tarafa doğ¬ru hücum ettiler. Hz. AH ve arkadaşları da bütün güçleriyle Resulullahı koruyor¬lardı. Bu arada Peygamberimiz, yüzünden ve dudağından yara almıştı. Bunun üzerine sahabe, Resulüllahın etrafını sarmış, vücutlannı ona siper yapmışlardı. Bilhassa Ebu Dücane, gelen oklara ve her türlü saldırıya karşı vücudunu siper yapıyordu.

Peygamber efendimiz, yanında bulunanlarla birlikte düşmanın hücumundan kurtulmak için bir tepeye çıkmışlardı. Ebu Süfyan, Müslümanların oraya çıktıklarını görünce oraya da hücum etmişse de Hz.Ömer ve diğer sahabilerin okla karşı koymaları sebebiyle yaklaşamarmştır.

Ebu Süfyan da Uhut dağının eteğinde, Peygamberimizin çıktığı tepenin karşısında bir tepeye çıkmıştı. "Muhammed içinizde mi " diye bağırmış cevap veren olmamış "Ebubekir orada mı " diye sormuş yince cevap alamamış "Ömer aranızda mı " diye ybağırmış yine cevap alamayınca "Demek ki bunların hepsi Ölmüş" diye seslenmiş. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Bunların hepsi buradadır ey Allanın düşmanı." diye cevap vermiştir. Kureyş ordusu, ölülerini toplayıp göm¬dükten sonra, harp sahasını terkederek çekildi. Müslümanlar, şehitlerini defnet¬mek için harp sahasına geldiklerinde gördükleri manzara yürekler parçalayıcı idi. Kureyşli müşrikler Müslüman şehitlerin kulaklarım ve burunlarını kesmiş¬ler, cesetleri parça parça etmişlerdi. Peygamberimiz, amcası Hz. Hamzayı ara¬maya başladı. Onu bulunca yüreği parçalandı. Kulakları, bumu kesilmiş karnı deşilmiş, ciğeri çıkarılmış bir haldeydi. Bu durumu gören Peygamberimizin üzüntüsünü tarif etmek mümkün değildi.

Müslümanlar şehitlerini toplayıp defnettiler. Şehitlerin sayısı yetmiş ki¬şiydi. Şehitleri defnettikten sonra mahzun ve mükedder olarak Medineye dön¬düler.

Kureyş ordusu, Uhuttan çekildikten sonra Revha ya gelmişti. Orada bu işi bitinTiek ve Medine üzerine yürümek fikrinde olanlar vardı. Fakat bir yandan da onlar çekilirken, Peygamberimizin emriyle Müslüman gözcüler, onların hare¬ketlerini ve ne yapmak istediklerini takibediyorlardı. Onların tekrar Medineye dönme niyetlerinin anlaşılması üzerine, takibe karar verildi. Müslümanlar tekrar toparlandılar ve düşmanı takibe başladılar. Kureyş ordusu Revha da bulunduğu sırada, Müslümanların da Hamraül Esed´e geldikleri haberini aldılar ve Medine¬ye hücumdan vaz geçerek Mekkeye müteveccihen çekip gittiler. Böylece Müs¬lümanlar savaşı kazanmış olmadılarsa da sonunda tekrar üstünlğü ve nüfuzu el¬de ettiler. [239]

122- Hani sizden iki topluluk nerdeyse bozguna uğrayacaktı. Halbu¬ki Allah, onların yardımcısıydı. Müminler sadece Allaha güvensinleh

Bir zaman sizden, Harise oğullan ile Seleme oğullarından meydana gelen iki topluluk, düşmanlarının karşısına dikilmekte geveşemeye ve Allahın Resulü¬nü bırakıp başarısızlığa uğramaya yüz tutmuşlardı. Fakat Allah onları korudu. Zira, düşmanlarına karşı onun yardımcısı Allahtı. O halde müminler, bütün işlerinde Allaha dayanıp ona güvensinler.

Buhari, Cabir b. Abdullahin şöyle dediğini rivayet etmektedir.

"Bu âyet-i kerime, iki topluluk oluşturan biz Harise oğullarıyla Seleme oğullan hakkında nazil olmuştur. Bu âyetin bizler hakkında nazil olmayışı beni seyind irmezdi. Çünkü âyetin devamında "Halbuki Allah her ikisinin de yardım-cısıdır" buyurulmaktadır. [240]

123- Siz güçsüz iken, şüphesiz ki Allah size Bedir savaşında yardım etti. Allahtan korkun ki şükredesiniz.

Sizin sayınız az, düşmanınızın sayısı da çok olduğu için sizler güçsüz iken, şüphesiz ki Allah, Bedir savaşında düşmanlarınıza karşı size yardım etti. O halde Allaha itaat ederek ve haramlarından kaçınarak ondan korkun ki size verdiği zafere karşılık ona şükretmiş olasınız.

Bedir mevkiine bu adın verilmesinin sebebi hususunda iki görüş zikre¬dilmiştir. Şa´biye göre Bedire bu adın verilmesinin sebebi, Cüheyne kabilesin¬den "Bedir" diye adlandırılan bir adamın orada su kuyusu bulunmasındandır. Abdullah b. Cafer ve Muhammed b. Salİhe göre ise Bedir o yere verilen addır. Herhangi bir kimsenin adı değildir. [241]


BEDİR SAVAŞI


Bedir, Medineye seksen mil mesafede bulunan, Mekke ile Medine araş1 da bir yerin adıdır. Suriye ve diğer kuzey memleketlerine giden kervan üzerinde bulunmaktadır. İşte Müslümanlarla MekkeK müşrikler arasında ilk vaş burada olmuştur.

Kureyşlüer, Mekkeden Medineye hicret eden miislümanlan orada da ra¬hat bırakmak istemiyor, onları ortadan kaldırmak için çare arıyorlardı. Bu se¬beple Medinelilerden Hz. Peygamberi ve Mekkeden gelen miislümanlan Medi-neden çıkarmalarını istiyor, Medine yakınlanna kadar gelip hayvanlarına ve ço¬banlarına zarar veriyor onları korkutup sindirmeye çalışıyorlardı.

Müşrikler ayrıca Medineye karşı esaslı bir saldırıya geçmek için hazırlık¬lara başlamışlar ve bu iş için maddi imkânlar temin etmek için de Ebu Süfyan başkanlığında Suriyeye bir Ticaret Kervanı göndennişlerdi.

Peygamber efendimiz de onların bu niyetlerini çok iyi bildiği için bu ker¬vanın engellenmesi veya ona el konması gerektiğini düşünüyordu. Kervanın otuz kırk kadar muhafızı bulunuyordu. Peygamber efendimiz, Şamdan dönmek¬te olan bu kervanın takibedilmesini emretmişti.

Diğer taraftan Ebu Süfyan da Müslümanların, kervanı vuracakları haberi¬ni almış ve yardım istemek için Mekkeye bir haberci göndermişti. Haberci Mekkeye varmış büyük bir feryatla, kervanın Müslümanlar tarafından vurulaca¬ğı haberini vermişti.

Mekkeli müşrikler, özellikle Ebu Cehilin teşvikleriyle bin kadar kişi top¬layarak Mekkeden hareket etmişlerdi.

Diğer taraftan Peygamberimiz de, Ramazan ayının sekizinci gününde Medtneden, üç yüz küsur ashabıyla çıkıp Bedirde kervanı yakalamak üzere ha¬reket etti, Zafran vadisine vardıklarında, Kureyşlilerin büyük bir ordu ile hare¬ket ederek Medineye doğru gelmekte olduklarını haber aldılar. Müslümanlar, aslında böyle bir orduyla savaşmak için değil kervanı vurmak için çıkmışlardı.

Hz. Peygamber bu durumda ashabıyla istişare etti ve onların bu yeni du¬rum hakkındaki fikirlerini Öğrenmek istedi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer fikirleri¬ni söyleyerek düşmanla karşı [aşılmasını teklif ettiler. Sonra Mikdat ayağa kalktı ve dedi ki:"

- Ey Allahın Resulü, Allanın emrettiği yolda devam et. Biz sana tabiyiz ve itaat ederiz. Biz, İsraioğullannın Musaya dediği gibi: "Sen git de rabbinle birlikte savaş biz burada oturacağız." demeyiz. Biz senin sağında solunda, Önünde arkanda seninle beraberiz."

Peygamberimiz bundan sonra Ensarın fikrini öğrenmek istedi. Çünkü o, Ensar iie, Akabe beyatlannda, kendisini Medinede koruyacaklarına dair söz al¬mış, Medine dışında cereyan edebilecek bir savaş hali aralarında söz konusu ol¬mamıştı. Bu sebeple onların bu durumda ne düşündükleri önemliydi. Ensara hi-taben:

- "Sizler reyinizi söyleyiniz." Buyurdu. Bunun üzerine Sa´d b. Muaz şöy¬le konuştu:

- "Ey Allahın Resulü biz sana inandık, Allah tarafından getirdiğin şeyin hak olduğunu kabul ettik, sana tâbi olduk. Artık ne dilersen emrindeyiz. Seni gönderen Allah hakkı için, eğer denize girsen, seninle beraber biz de gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz, düşmana karşı savaşmaktan çekinmeyiz, sabrede¬riz ve sadakattan ayrılmayız. Allahtan dilerim ki, bizden memnun olacağın işler nasibetsin. Hemen istediğini tarafa gidelim."

Peygamber efendimiz bu sözlerden çok memnun oldu ve bu konuşmalar-, dan sonra Müşriklerle savaşmak üzere Bedire doğru hareket ettiler.

Diğer taraftan Ebu Süfyan, kervanın yolunu değiştirmiş, Bedire uğrama¬dan deniz tarafını takibederek kaçıp gitmişti.

Her iki ordu da Bedire gelip yerlerini aldılar. Ancak Müslümanların tut¬tukları yer, kumsal ve yürünmesi zor bir yerdi. Fakat o gece yağmur yağdı ve arazi sertleşti. Sulan eksik olan müslümanlar sularını doldurdular. Allahın bir lütfü olarak yıkanıp ihtiyaçlarını giderdiler. Müslümanlar Bedire gelinceye ka¬dar çok yorulmuşlardı ve uykusuz kalmışlardı. Düşmanın sayısı kendilerinden çok fazlaydı. Bu halleriyle savaşacak durumda değillerdi. Normalde bu halet-i Ruhiye içinde bulunan insan, uyuyamaz, sıkıntı ve endişeden kurtulmaz. Ancak Allah tarafından bir iütuf olmak üzere, o gece İslam ordusu endişesiz bir şekilde yatıp sabaha kadar çok rahat bir uyku uyudu. Ertesi sabah maneviyattan çok yüksek ve dinç olarak uyandılar.

Müşriklerin sayıları çoktu, fakat savaşma azmi bakımından aralannda bir fikir birliği yoktu. BazıJan: "Nasıl olsa kervan kurtuldu artık niçin savaşalım " diyor. Bir kısmı, Müslümanlar içinde bulunan akrabalarına karşı savaşmak iste¬miyor bir kısmı da Müslümanlara yapılanın, haksızlık olduğuna inanıyordu.

Fakat Ebu Cehil ve onun gibi düşünenler tehdit ve tahrikleriyle müşrikle¬ri savaşa razı ettiler. Artık savaş kaçınılmazdı ve her an başlamak üzereydi.

Beri tarafta Resululîah (s.a.v.) Cenab-ı Hakka yalvanyor ve diyordu ki:

- Ya rabbi, bana vaadettiğin yardımı lütfet. Ya rabbi, bu bir avuç Muvah-hit bugün yok olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."

Hz. Ebubekir Resulullahın bu şekilde dua ve yalvarışları karşsında dedi ki

- Ya Resululîah, duan arşı titretti. Allah, vaadini elbette yerine getirecek."

Bu manzara ashabı heyecana getirdi, hepsinin gözlerinden yaşlar boşandı. Peygamberimiz o anda şu âyeti okudu: "Bütün bu toplananlar hezimete uğrayıp dağılacaklar ve kaçacaklardır. [242]

Her iki taraf savaş durumuna girmişti. Savaş önce mübareze uzulüyle başladı. Müşriklerden Âmir-i Hadrami ortaya çıktı. Öldürülen akrabasının inti¬kamını almak istiyordu. Ona karşı Müslümanlardan, Hz. Ömerin azadh kölesi Mihca çıktı ve şehid oldu. Sonra müşriklerden Esved çıktı ona karşı da Hz. Hamza çıktı ve Esvedi bir hamlede yere serdi. Sonra onun ardından ortaya çıkan Şeybeyi de yine Hz. Hamza öldürdü. Müşriklerden Utbenin oğlu Velidi de Hz. Ali öldürdü. Durum bu şekilde Müslümanların üstünlüğü ile devam ederken bir¬den her iki taraf birbirine girdi ve umumi bir çatışma başladı. Ramazan ayının on yedisi, günlerden Cuma idi. Bedir meydanında toz duman göklere yükseliyor kılıç şakırtıları ve cenk naraları etrafı inletiyordu.

Kureyşli müşrikler sayıca çok, hazırlık bakımından da üstün oldukları için daha başlangıçta zaferden emin idiler. Fakat maddi hazırlıktan daha önemli¬si, manevi güçtü ve imandı. Müşrikler işte bu hususu hesap edememişlerdi.

Çok şiddetli cereyan eden çarpışmalar sonunda müşrikler mağlup oldular. Ebu Cehil dahil olmak üzere reislerini, ileri gelenlerini kaybettiler. Perişan ol¬dular. "Bedire varıp orada içkiler içip kadınlar oynatarak herkese gücümüzü göstermeden geri dönmem" diyen Ebu Cehile, Bedir toprakları mezar olmuştu. Hatta kendisine bir mezar bile nasibolmamişü. Çünkü sonunda müşrik ölüleri toplanıp bir kuyuya doldurulmuşlardı.

Savaş, Müslümanların çok açık ve kesin zaferiyle sona ermişti.

Bu savaşta Kureyşten yetmiş kişi ölmüş Müslümanlar da on dört şehit vermişlerdi. Bu savaşın teferruatı, incelikleri, hikmetleri ve İslâm tarihindeki büyük önemi Siyer ve Mağazi kitaplarından okunmalıdır. [243]

124- O zaman sen, müminlere: "Rabbinizin, gökten idrilîmiş üç bin melekle size yardım etmesi yetmez mi 1´ diyordun.

Ey Muhammed, sen o Bedir savaşı sırasında müminlere şöyle diyordun: "Düşmanlarınıza karşı savaşmaları için, rabbinizin gökten size yardımcı olarak üç bin melek göndermesi yetmez mi " [244]

125- Evet, şayet sabreder Allahtan korkarsamz ve düşmanlarınız da hemen o anda üzerinize gelirlerse rabbiniz,

özel işaretleri bulunan beş bin melekle size yardım eder.

Şayet düşmanlarınıza karşı sabreder ve Allahtan korkarsanız ve düşman¬larınız da hemen o anda üzerinize gelirlerse rabbiniz, özel işaretleri bulunan beş bin melekle size yardım eder.

Müfessirler, müminleri dektekleyecekleri bildirilen meleklerin hangi savaşta gelip destek vereceklerinin vaadedildiği ve bu vaadin şartlarının tahak¬kuk edip etmediği, bu nedenle de meleklerin, fiilen yardıma gelip gelmedikleri hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Âmir eş-Şa´b´ye göre Allah teala, meleklerin, müminlere destek için geleceklerini Bedir savaşında vaadetmiştir. Ancak meleklerin gelmeleri için düşmanların, Müslümanların üzerine üst taraftan saldınnalanni şait koşmuştur. Düşmanları böyle bir saldırıda bulunmadığından, melekler de fiilen müslüman-lann yardımına gelmemişlerdir.

Bu hususta Âmirin şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Bedir savaşın¬da müslümanlara, Kürz b. Cabir el-Muharibin, müşriklere yardım edeceği habe¬ri ulaştı. Bu, müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine, âyet-i kerimelerde belir¬tildiği gibi, Allah tealanın, üç bin melekle, hatta sabrederlerse beş bin melekle müslümanları destekleyeceği bildirildi. Fakat Kürz´e, müşriklerin mağlup ol¬dukları haberi ulaştı. Kürz de müşrikleri desteklemedi. Allah teala da vaadinde beyan ettiği, düşmanın üzerlerine gelme şartı gerçekleşmediğinden müminleri beş bin melekle desteklemedi.

b- Malik b. Rebia, Abdullah b. Abbas, Ebu Davud el-Mazini, Resululla-hın azadlı kölesi Ebu Rafı ve Katadeye göre de Allah teala, müminleri melek-leklerle destekleyeceğini Bedir savaşında bildirmiştir. Müminler de sabretmiş¬ler, Allah tealadan korkmuşlar, Allah teala da onlan vaadettiği gibi fiilen melek¬lerle desteklemiştir. Bu hususta, Malik b. Rebianın, gözlerini kaybettikten sonra şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Şayet ben, bu anda sizinle Bedire gitsey-dim ve gözlerim de görüyor olsaydı meleklerin hangi vadiden çıkıp geldiklerini,hiç şüphe ve endişe etmeksizin size gösterirdim. [245]

Abdullah b. Abbas da Gifar oğullarından bir kişinin kendisine şunları an¬lattığını rivayet etmiştir: "Ben, amcamın oğlu ile birlikte gidip Bedir vadisine bakan bir dağın üzerine çıktık. Biz o zaman müşriktik. Felaketin kimin başına geleceğini gözlüyor ve neticede, yağma yapacaklarla birlikte yağmalamak isti¬yorduk. Biz, dağın başında bulunduğumuz sırada bize aniden bir bulut yaklaştı. Bulutun içinden at solumaları işittik. Bir kişinin de atına "Haydi Hayzum (Ceb-railin atının adı) dediğini duyduk. Bunun üzerine amcamın oğlunun (korkudan). ödü patladı ve orada öldü. Ben de neredeyse helak olacaktım. Kendime zorla hakim oldum, [246]

Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Melekler, Bedir savaşının yapıldığı gü¬nün dışındaki herhangi bir günde savaşmamışlardır. Bedir savaşının dışındaki günlerde melekler, müslumanların sadece sayılanın çoğaltmak için onlara katılı¬yor ve onlara destek oluyorlar fakat fiilen vuruşmaya katılmıyorlardı. [247]

Bedir savaşına katılan Ebu Davud el-Mazeni diyor ki: "Ben, Bedir sava¬şında, boynunu vurmak için bir adamı kovalıyordum. Henüz kılıcım ona dokun¬madan, başının önüme düştüğünü gördüm. Böylece anladım ki, onu ben değil başka birisi öldürdü. [248]

Resulullahın azadlı kölesi Ebu Rafi diyor ki: "Ben, Abdulmuttalibin oğlu Abbasın kölesi idim. Bizim eve İslam ginnişti. Abbas da karısı Ümmi Fadl da ben de müslüman olmuştuk. Abbas, kavminden korkuyor ve onlara karşı çık¬mak istemiyordu. Bu nedenle de müslüman olduğunu gizliyordu. Abbas, kavmi¬ne ödünç verdiği bir çok mala sahipti. Ebu Leheb, Bedir Savaşına katılmamış, yerine Hişamın oğlu ei-Asi´yi göndermişti. Savaşa gitmeyenler, yerlerine bu şe¬kilde başkalarını gönderiyorlardi. Bu nedenle savaşa katılmayan herkes yerine bir adam göndermişti. Ebu Leheb´e, Bedir´de Kureyşin mağlup olduğu haberi ulaşınca Allah onu zelil düşürdü ve rüsvay etti. Biz ise, kendimizi güçlü ve aziz hissetmeye başladık. Ben, bünyesi zayıf bir kişiydim. Zemzem odasında ok ya¬pıyordum: Allaha yemin olsun ki yine bir gün ben, o odada oturmuş oklar yapı-yordum. Yanımda da Ürnmü Fadl oturuyordu. Biz, gelen haberlerden dolayı se¬vinçliydik. O sırada Ebu Leheb şerli bir şekilde çıkageldi. Odanın yanında otur¬du. Sırtını benim sırtıma dönmüştü. Bu şekilde otururken halktan bazıları "İşte Ebu Süfyan b. el-Haris b. Abdulmuttalib geldi." dediler. Bunun üzerine Ebu Le¬heb "Hele buraya gel. Hayatım hakkı için gerçek haberler sendedir." dedi. Bu¬nun üzerine Ebu Süfyan b. el-Haris gelip Ebu Lehebin yanına oturdu. Halk başlarına toplanmıştı. Ebu Leheb "Yeğenim söyle bana, mesele nasıl oldu " dedi. Ebu Süfyan b. el-Haris de şöyle cevap verdi. "Vallahi biz o insanlarla karşılaş¬tık. Sanki onlar bizim omuzumuza binmişlerdi. Bizi diledikleri yerlere sürüp götürüyorlar ve bizlerden dilediklerini de esir alıyorlardı. Alîaha yemin olsun ki böyle olduğu halde içimizden hiçbirini kınamadım. Zira bizler, gökle yer arasını dolduran alaca atlar üzerinde bulunan beyaz tenli adamlarla karşılaştık. Vallahi bunlar hiçbir şey bırakmıyorlar, hiçbir şey de bunlara karşı gelmiyordu." dedi. Ebu Rafı diyor ki: "Bunun üzerine dayanamayıp odanın perdesini kaldırarak de¬dim ki: "Vallahi .bunlar meleklerdir. [249]

Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Bedir savaşında (Babamı) kendisine "Ebul Yeser" adı verilen, Kâ´b. b. Amr esir almıştı. Resulullah, Kâ´ba "Ey Ebul Yeser, sen bunu nasıl esir alabil¬din " dedi. (Zira Ebul Yeser kısa boylu Abbas ise iri yarı birisiydi) Ebul Yeser de "Buna karşı bana daha önce ve daha sonra kendisini hiç görmediğim bir adam yardım etti. Onun şekli şöyle ve şöyle idi." dedi. Bunun üzerine Resulul¬lah "Şüphesiz ki ona karşı sana yüce bir melek yardım etti." buyurdu[250]

Bedirde müslümanları destekleyen meleklerin sayısı hakkında Katadenin şunlafı söylediği rivayet edilmektedir. "Önce müslümanlara yardım olarak bin melek gönderildi. Sonra onların sayısı üç bine çıkarıldı. Daha sonra da beş bine çıkarıldı. Evet, Allah, müslümanlara Bedirde beş bin meleği yardımcı olarak gönderdi.

c Abdullah b. Ebi Evfaya göre ise Allah teala müminleri, meleklerle des¬tekleyeceğini Bedir savaşında vaad etmiş ancak, Allaha itaatte, düşmanlarına karşı savaşta sabretmeleri ve Allanın haram kıldığı şeylerden kaçınmaları halin¬de, meleklerin, her savaşta kendilerini destekleyeceklerini bildirmiştir. Ancak müslümanlar. Allanın istediği böyle bir sabn ve takvayı sadece Hendek savaşın¬da göstermişler, Allah da onları, Hendek savaşından sonra Beni Kureyza Yahudilerini kuşatmasında meleklerle desteklemiştir. Bu hususta, Abdullah b. Ebi Evfanın, şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Biz, Kureyza ve Nadr oğullan Yahudilerini Allanın dilediği kadar kuşatma altında tuttuk. Bize fetih ihsan edil¬medi. Geri döndük. Resulullah, evinde başını yıkamak isterken Cebrail ona gel¬di ve "Ey Muhammed, siz silahı bıraktınız ama, melekler teçhizatlarını bırakma¬dılar." dedi. Resulullah bir parça bez isteyip başına sardı. O, başını yıkayıp bitir¬memişti. Sonra bizi, tekrar silah başına çağırdı. Bizler, yılmış vaziyette, belli ol¬mayan bir maksat için gidiyonnuş gibi, Kureyza ve Nadr oğullarına doğru çıkıp gittik. İşte o gün, Aziz ve Celil olan Allah, bizlere destek olarak üç bin melek gönderdi ve bize, fethi ihsan etti. Biz de Allanın bize lütfettiği nimet ve üstün¬lükle geri döndük.

d- Dehhak, İbn-i Zeyd ve İkrimeye göre ise, Allah teala, müminleri Bedir savaşında bin kadar melekle desteklemiştir. Nitekim bu hususta bir âyet-i keri¬mede şö´yle Duyurulmuştur: "Hani bir zaman rabbinizden yardım dilemiştiniz de, o: "Ben size peşpeşe bin melekle yardım edeceğim" diye dileğinizi kabul et¬mişti. [251] Buna mukabiMJhut savaşında da sabrettikleri ve Allahtan korktuk¬ları takdirde, müminleri üç bin melekle, hatta beş bin melekle destekleyeceğini vaadetmiş fa*kat müminler bu savaşta sabretmedikleri ve takvaya uygun davran¬madıklarından dolayı Allah da onları meleklerle desteklememiştir."

Taberi diyor ki: "bu konuda şöyle denilmesi daha isabetlidir." "Allah tea¬la bu âyetlerde, Peygamberine emretmiştir ki, o, müminlere desin ki: "Rabbini-zin sizi üç bin melekle desteklemesi size yetmez mi " Şayet sabreder ve Allah¬tan korkarsanız, Allah sizi beş bin melekle desteklemiş olacaktır.

Taberi devamla diyor ki: "Âyetlerin bu ifadelerinde müminlerin üç bin veya beş bin melekle desteklenip desteklenmediklerini ortaya koyan bir delil yoktur. İhtimaldir ki bir kısım ravilerin izah ettikleri gibi, Allah, müminleri, me¬leklerle fiilen desteklemiştir. Yine muhtemeldir ki başka bir kısım ravilerin zik¬rettikleri gibi Allah müminleri meleklerle fiilen desteklememiştir. Müminlerin üç veya beş bin melekle desteklendiğini beyan eden sahih bir haber sabit değil¬dir. Bu bakımdan bu konuda delilsiz konuşmak caiz olmadığından iki görüşleri birini kabul etmek mümkün değildir. Buna mukabil, Allah tealanın müminleri Bedir savaşında bin melekle desteklendiği şu âyet-i kerimede sabittir. "Hani bir zaman rabbinizden yardım dilemiştiniz de, o, "Ben size peşpeşe bin melekle ya¬dım edeceğim." diye dileğinizi kabul etmişti. [252]

Uhut savaşma gelince onda müminlerin, melekler tarafından desteklendi¬ğini söylemektense desteklenmediğini söylemek daha evladır. Zira melekler ta¬rafından desteklenmiş olsalardı kesin bir galibiyet elde ederlerdi.

Âyet-i kerimede, müminlere, yardımcı olarak gelecekleri vaad edilen me¬leklerin işaretli olacakları zikredilmiştir. Meleklerin işaretlerinin ne okluğu hu¬susunda farklı görüşler zikredilmiştir.

Ebu Üseyd ve Abdullah b. Zübeyrden nakledilen bir görüşe göre melek¬lerin nişaneleri, ucunu arkaya doğru sarkıttıkları san renkli sarıklardır. Zübeyrin sangı da bu renkte idi.

Mücahide göre ise meleklerin atlarının kuyrukları kısaltılmış, yeleleri yünle veya karmızı yünle süslenmişti. Yine Mücahidden nakledilen başka bir görüşe göre, meleklerin atlarının yeleleri kısaltılmış, kakül ve kuyrukları ise yünlerle süslenmiştir.

Reb´ b. Enese göre, meleklerin atları alaca renkli idi,

Katade, Dehhak ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe gö¬re Meleklerin nişaneleri, atlarının yünlerle süslenmiş olmasdır.

İkrirniye göre ise, meleklerin işaretleri, savaş kıyafetinde olmalarıdır.

Hz, AH (r.a.) dan rivayet edildiğine göre ise, beyaz renkli yün elbiseler giyerek ve beyaz yeleli atlara binerek geldikleri söylenmektedir. Ebu Hureyre-den nakledildiğine göre de, melekler kırmızı yün elbiseler giyerek gelmişlerdir. Daha başka rivayetlerde de çeşitli renk ve elbiselerle işaretlenmiş olarak geldik¬leri söylenmektedir. Belki de her mücahid bunları başka başka renklerde gör¬müştür.

Allah teala, müminlerin, düşmanların saldırılarına manız kaldıklarında sabretmeleri halinde onlara melekleri yardımcı göndereceğini vaadetmektedir. Bundan sonra da bu şartların tahakkuku halinde yardım edeceği ümit edilir. Ye¬ter ki müminler, Allah düşmanları karşısında sabretsin, can ve mallarını o yokla

feta etmeye hazır olsunlar. [253]

126- Allah bu yardımı size sadece bir müjde olsun ve kalbiniz huzura kavuşsun diye yaptı. Zafer ancak her şeye

galip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah ta rafından dır.

Allah, meleklerle size yardım edeceği vaadini sadece bir müjde olsun ve kalbleriniz huzura kavuşup sükuna erişsin diye yaptı. Düşmanınıza karşı muzaf¬fer olmak, sayı ve mühimmat çokluğu ile değil ancak Allah katından olan yar¬dım iledir. Çünkü zafer ancak, her şeye galip olan, hüküm ve hikmet sahibi Al¬lah tarafındandır. O halde sadece Allaha güvenin, ondan yardım isteyin. Sayının çokluğuna aldanmayın. Zira zafer sayı ile değil ancak Allanın yardımı iledir. [254]

127- Böylece Allah, kâfirlerden bir bölümünün kökünü kessin veya onları rüsvay etsin de ümitsiz olarak geri dönsünler.

Allah size Bedir savaşında yardım etti ki böylece, kâfirlerden bir toplulu¬ğun kökünü kurutsun veya onları, size karşı galip gelmekten ümitsizliğe düşüre¬rek rüsvay etsin de ümitsiz bir şekilde çekilip gitsinler.

Süddi, bu âyeti Bedir savaşına değil Uhut savaşına yorumlamış ve âyetin, orada öldürülen on sekiz müşrik´e işaret ettiğini söylemiştir. [255]

128- Senin elinde bir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul eder veya onlara azap eder. Çünkü onlar zalimdirler.

Ey Muhammed, kulların işi hususunda senin elinde bir şey yoktur. Onla¬rın işi Allaha aittir. Aralarında dilediği hükmü verir. Dilerse onların tevbelerini kabul eder veya onlara azabeder. Çünkü onlar, azaba layık olan zalimlerdir.

Enes b. Malik, Hasan-ı Basri, Katade, Rebi´ b. Enes, Miksem ve Abdul¬lah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resulullahın Uhut savaşında yüzünün yaralanması ve dişinin kırılması sebebiyle, müşriklerin iman edeceklerinden ümit keserek şu hadis-i şerifini buyurması üzerine nazil olmuş¬tur: "Bu hususta Enes b. Malik diyor ki: "Resulullahın yüzü yaralandı, ön dişi kırıldı. Omuzuna bir ok isabet etmişti. Öyle ki yüzünden kan akmaya başlamış¬tı. Resulullah yüzünü siliyor ve şöyle diyordu. "Kendilerini Allaha davet eden Peygamberlerine bunu yapan bir ümmet nasıl iflah olabilir " İşte bunun üzerine Allah teala "Senin elinde bir şey yoktur. Allah, ya onların tevbelerini kabul eder veya onlara azabeder. Çünkü onlar zalimlerdir." âyetini indirdi.

Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve Ebubekir b. Abdurrahmana göre ise bu âyetin nüzul sebebi, Resulullahın bir kısım insanlar aleyhine bedduada bu¬lunmasıdır. Bu hususta Abdullah b. Ömer diyor ki:

"Resulullah, Uhut savaşında "Ey Allahim, sen Ebu Süfyana lanet et . ""Ey Allanın, sen, Haris b. Hişama lanet et," Ey AUahım sen. Safvan b. Ümey-yeye lanet et." dedi. Bunun üzerine "Senin elinde bir şey yoktur. Allah ya onla¬rın tevbelerini kabul eder veya onlara azabeder. Çünkü onlara zalimdirler." âyetini indirdi. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü onlara daha sonra miislüman oldular ve müslümanlıklannı güzel yaptılar. [256]

Bu hususta, Ebu Hureyre de diyor ki:

"Kesulullah, bir kişinin aleyhine veya lehine dua etmek istediğinde, rüku-dan sonra, kunut şeklinde dua ededi. Resulullah, eledikten sonra şöyle derdi: "Ey Allahım, hamd sana aittir. Ey AUahım, sen, Ve-lİdin oğlu Velidi, Hişamın oğlu Selemeyi, Ebi Rebianın oğlu Ayyaşı kurtar. Ey Allahım sen Mudar kabilesine baskı yapmayı artır. Sen onların yıllarını, Yusufun yıllan gibi kıtlık yılları kıl. "Ebu Hureyre diyor ki: "Resulullah bu duayı açıktan yapardı. Bazı sabah namazlarında da Arapların bazı kabilelerini kaste¬derek "Ey Allahım, filan ve filana lanet et." derdi. Nihayet Allah teala "Senin elinde bir şey yoktur.." âyetini indirdi[257]

129- Göklerde ve ycr(fc ne varsa hepsi Allahindar. O, dilediğini ba¬ğışlar, dilediğine de azabeder. Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir.

Ey Muhammed, senin elinde bir şey yoktur. Zira göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Allaha aittir. O, yarattıklarından dilediğinin tevbesini kabul edip onu bağışlar ve dilediğini de cezalandırıp ona azabeder. Allah, günahları çokça affeden ve kullarına çokça merhametli davranandır. [258]

130- Ey iman edenler, kat kat afiz yemeyin. Allahtan korkun ki kur¬tuluşa eresiniz.

Ey iman edenler, cahiliye döneminde birbirinizden kat kat faiz aldığınız gibi müslüman olduktan sonra da faizle muamele yapmayın. Allahtan korkun ki kurtuluşa erip Allanın azabından kurallasınız.

Cahiliye döneminde, borcun ödeme vadesi gelince faizci, borçluya şöy¬le derdi: Ya borcunu ödersin veya faiz iki kat artarak alacağın vadesi uzatılmış olur. "Bu yolla her yıl faizler artıyor ve alacaklar her sene bir misli daha fazlala-şıyordu. Ayet-i kerime, faizli muamelenin yasak olduğunu bildiriyor ve cahiliye teamülünden olan bu çirkin muameleyi kaldırıyor. [259]

131- Kâfirler için hazırlanmış cehennem ateşinden sakının, Allah teala, faizin yasak olduğunu beyan ettikten sonra "Ey iman eden¬ler, Allanın, kendisini inkâr edenler için hazırladığı o cehennem ateşinden kor¬kun." buyuruyor. Böylece faizcilerin, Allahtan korkup bu huylarından vaz geç¬medikleri takdirde, aslında kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşine onla¬rın da gireceklerini beyan etmektedir. [260]

132- Allaha ve Peygamberine itaat edin ki merhamet olunasıniz.

Allanın size yasaklamış olduğu faizi terkedip bu hususlarda Allaha ve Peygamberine itaat edin ki size merhamet edilsin ve böylece azaba uğratılmaya-sınız.

İbn-i İshak bu âyet-i kerimenin, Unut savaşında Resulullahın emrini dinlemeyen sahabilere sitemde bulunduğunu söylemiştir. [261]

133- Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cen¬nete koşuşun. O cennet, Allahtan korkanlar için hazırlanmıştır.

Günahlarınızı örtmeyi ve affettinneyi gerektiren amellere ve genişliği ye¬di gök ve yer kadar olan cennete koşuşun. O cennet. Allanın emirlerini tutup ya¬saklarından kaçınan takva sahipleri için hazırlanmıştır.

* Rivayet edilir ki "Roma İmparatoru Herakliyüs, Peygamber efendimiz (s.a.v.) e mektup yazarak şöyle demiştir: "Sen beni, genişliği göklerle yer kadar olan cennete davet ediyorsun. Acaba cehennem nerede " Bunun üzerine Resu¬lullah efendimiz şöyle buyurmuştun "Sübhanallah, gündüz geldiğinde gece ne¬rede olur [262]

Resulullah (s.a.v.) bu sözüyle şunu kastetmiştir: "Bizim gündüzleyin geceyi görmeyişimiz, onun yokluğunu gerektimıez. O, Allanın dilediği yerdedir."

Aslında âyet-i kerime, cennetin genişliğini, insanların aklına yaklaştır¬mak için, göklerle yerin genişliğini bir misal olarak zirketmiştir. Yoksa cennetin gerçek genişliğinin ne kadar olduğunu ancak Allah bilir. [263]

134- O takva sahibi olanlar, bollukta ve darlıkta Allah yolunda har¬carlar. Öfkelerini yenenler ve insanların kusurlarını bağışlarlar. Allah, iyi¬lik yapanları sever.

O takva sahipleri, bolluk zamanlarında da sıkıntı ve darlık zamanlarında da mallarım Allah yolunda harcarlar. Kızdıkları zaman öfkelerini yenerler. İn¬sanların kusurlarını bağışlarlar. Allah, iyilikte bulunanları sever.

Ayet-i kerimede, takva sahiplerinin üç sıfatı zikredilmektedir. Bunlar¬dan birincisi cömertliktir. Bu hususta Peygamber efendimizden şu hadis-i şerif rivayet edilmektedir:

"Cömert insan Allaha yakındır, cennete yakındır insanlara yakındır. Ce¬hennemden ise uzaktır. Cimri kişi ise Allahtan uzaktır, cennetten uzaktır, insan¬lardan uzaktır. Cehenneme ise yakındır. Muhakkak ki Cömert olan cahil kişi, Allaha, âbid olan bir cimriden daha sevimlidir. [264]

Bu sıfatlardan ikincisi: Öfkeyi yenme sıfatıdır. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bu hususta da şöyle buyurmaktadır:

"Sizler, içinizden kimi kahraman sayarsınız " Sahabiler "Kimsenin ye¬nemediği kişiyi." dediler. Resulullah "Kahraman bu değil, kızdığı zaman öfkesi¬ni yenendir. [265]

Üçüncüsü ise başkalarının küsurunu bağışlama sıfatıdır. Resulullah efen¬dimiz bu hususta da şöyle buyurmaktadır:

"Hiçbir sadaka, malı eksiltmez. Allah, başkasını affeden kulun, mutlaka şerefini artırır. Allah, kendi rızası için alçak gönüllü davranan bir kulun ise de¬recesini mutlaka yükseltir. [266]

135- Onlar, bir hayasızlık yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allahı hatırlarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allahtan başka kim bağışlar Yaptıkları kötülükte bile bile ıs¬rar etmezler.

Onlar, bir hayasızlık yaptıklarında veya Allaha isyan edip cezayı hak ederek kendilerine zulmettiklerinde, işledikleri günaha dair Allahm tehdidini hemen hatırlarlar. Rablerinden, günahlarının bağışlanmasını, cezaya uğratılma-malannı dilerler. Allahtan başka günahları kim bağışlar ki

Onlar, işlemiş oldukları günahlarda Allahm kendilerini cezalandıracağını bile bile ısrar etmezler. Bilakis tevbe eder ve affedilmelerini isterler.

Bu âyet-i kerimede de takva sahiplerinin, bir günah işlemeleri halinde hemen tevbe ederek Allahtan, bağışlanmalarını istedikleri ve günahlarında ısrar etmedikleri beyan edilmektedir.

Resullah (s.a.v.) buyurmaktadır ki:

"Ey insanlar, Allaha tevbe edin. Zira ben ona günde yüz kere tevbe ediyorum. [267]

Âyette zikredilen ve "Hayasızlık" diye tercüme edilen kelime¬sinin asıl mânâsı "Çirkin amel ve Allahın izni dışında yapılan işler"dir.

Cabİr b. Abdullah ye Süddiye göre burada zikredilen kelime¬sinden maksat, zina etmektir.

Ata b. Ebi Rebah ve Abdullah b. Mes´uda göre bu âyet-i kerime müslü-manlara, günahların affedilmesi hususunda İsraioğullarına tanınan imkândan daha büyük bir imkânın tanındığını beyan etmek için idrilmiştir. Zira İsraioğul-lan günah işledikleri zaman, sabahleyin kapılarına, işledikleri günah ve keffareti yazılırdı. îsrailoğullan, kendilerinden istenen keffareti yerine getirerek günahla¬rını affetirme imkânına sahib oluyarlardı. Halbuki, müslümanlarm, günahlarını affettirmeleri, sadece dilleriyle, rablerinden af dilemeleri şeklinde olmaktadır. İşte âyet-i kerime, müslümanlara verilen bu özelliği beyan etmektedir.

Tevbe edilerek günahların affını dileme hususunda:

Hz. Alinin şunları söylediği rivayet edilmektedir. "Bana, herhangi bir kimse Resulullahtan bir şeyi anlattığında ben ona, anlattığını, Resulullahtan duyduğuna dair yemin ettirirdim. Yemin ederse ona inanırdım. Ebubekir bana dedi ki: (O doğru söylerdi:) "Ben, ResuluIIahın şöyle dediğini işittim: "Hiçbir adam yoktur ki, bir günah işlesin sonra da kalkıp temizlensin, namaz kılsın. Da¬ha sonra da, Allahtan kendisini affetmesini istesin de Allah da onu affetmesin." Sonra da Resulullah "Onlar, bir hayasızlık yaptıkları veya nefislerine zulmettik¬leri zaman Aüahı hatırlarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını isterler." âyetini okudu. [268]

Âyet-i kerimede "Yaptıkları kötülükte bile bile ısrar etmezler." buyrul-maktadır.

Katadeye göre bu ifadeden maksat, "Yaptıkları günahta devam etmezler. Ondan vaz geçip Allahtan affedilmelerini dilerler." demektir.

Hasan-ı Basri ve Mücahide göre bu ifadeden maksat, "Günah işlemeyi kasteder fakat onu işlemezler." demektir. Bunlara göre bir günahı fiilen işleyen, onda ısrar etmiş sayılır.

Süddiye göre ise "Günahta israr"dan maksat, günah işledikten sonra tev¬be etmemek ve susup kalmaktır.

Taberiye göre, tercihe şayan olan görüşün, "Günahta ısrar etmekt"en maksadın "Günah işlemeye devem etmek"tir. Diyen veya "İşlenen günahtan tevbe etmemektir" diyen görüşlerdir. Günah işlemeyi kastedip sonra da fiilen günah işlemeyi "günahta ısrar" saymanın bir mânâsı yoktur. Zira günah işleme¬yene "Günahkâr" denilmez. Ta ki, onu işleyene, "Günahında ısrar eden" densin. Nitekim bu hususta:

Peygamber efendimiz buyurmuştur ki: "Af dileyen, ısrar etmiş sayılmaz. O günahı bir günde yetmiş kere işlemiş dahi olsa. [269]

136- İşte bunların mükâfaalı, rablcri tarafından bağışlanmak, altla¬rından ırmaklar akan ve içinde ebedi olarak kalacakları cennetlerdir. Çalı¬şanların mükâfaatı ne güzeldir.

İşte sıfatlan zikredilen bu insanların itaatjarıha karşı sevap ve mükâfaatlan, rableri tarafından günahlarının affedilip cezalarının kaldırılması ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi olarak kalacakları cennete girmeleri¬dir. Allah için çalışanlara bu cennetler ne güzel bir mükûfaattır. [270]

137- Sizden önce de Allahın nice kanunları gelip geçmiştir. Yeryü¬zünde dolaşın da yalanlayanların hali nice olmuş bir görün.

Ey Muhammed ümmeti, sizden Önce nice ümmetlerin olayları gelip geç¬miştir. Onların yurtlarında gezip dolaşın. Peygamberlerini yalanlayanların akı¬betlerinin nasıl olduğunu bir görün. Helak olmuş ve hüsrana uğratılmışlardır.

Ey müminler, sizler Uhut savaşında galip gelmeyişinize üzülmeyin Zira bu, kâfirlere bir mühlet vermedir. Onların akıbeti de Nuh, Lut ve Salih kavim¬leri gibi geçmiş ümmetlerin akıbetine benzeyecektir." Görüldüğü gibi, bu âyet-i kerime, Uhut savaşında müşriklere galip gelemeyen müslümanlan teselli etmek¬te ve müşriklerin akıbetlerinin kötü olacağını bildirmektedir. [271]

138- Bu, insanlara bir açıklama ve AHahtan korkanlar için bir hida¬yet rehberi ve öğüttür.

Size beyan ettiğim bu şey, insanlara bir açıklama, hak yolu gösterme, tak¬va sahiplerine de bir öğüt ve hatırlatmadır.

Müfessirler, bu âyet-i kerimeyi iki şekilde izah etmişlerdir:

Hasan-ı Basri ve Rebi´ b. Enese göre buradaki ism-i işaretten maksat, Ku-ran-ı Kerimdir. Buna göre de âyetin mânâsı şöyledir "Bu Kur"an, insanlar için, hükümleri ve geçmişteki hadiseleri açıklayan bir rehber, takva sahipleri için ise doğru yolu gösteren bir kılavuz ve bir öğüttür."

İbri-İ İshaka göre İse, buradaki ism-i işaretten maksat, yukarıda zikredilen meselelerdir. Buna göre ayetin mânâsı şöyledir: "Ey müminler, size izah ettiğim bu husus ta, insanlar için bir açıklamadır. Takva sahipleri için ise, hak yola ile¬ten bir rehber ve bir öğüttür."

Taberi, bu son izah şeklini tercih etmiştir. [272]

139- Müminler, geveşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman ediyorsanız en üstün sizsiniz.

Ey iman edenler, gevşemeyin, Uhut savaşında verdiğiniz kayıplardan do¬layı sızlanmayın. Eğer size vadettiği hususlarda Muhammede inanıyorsanız bi¬lin ki sonunda galip gelecek olan sizlersiniz.

Allah teala bu âyet-i kerimede müminleri, Uhut savaşında verdikleri kayıplardan dolayı teselli etmekte, en sonunda yine onların galip geleceklerini haber vermektedir.

Bu hususta İbn-i Cüreyc diyor ki: "Resulullahın sahâbileri Uhut vadisin¬de yenilgiye uğradılar. Onlar birbirlerine "Filan ne yaptı, falan ne yaptı dediler. Birbirlerine ölenleri bildirdiler. Ve Resulullahın öldürüldüğünü de birbirlerine anlattılar. Bu sebeple büyük bir üzüntü içine düştüler. Onlar bu hakleyken Halid b. Veîid, müşriklerin süvarileriyle birlikte Uhut dağının üstüne çıktı. Müslü¬manlar ise dağın eteğinde idiler. O sırada müslümanlar, Resulullahın sağ oldu¬ğunu gördüler ve çok sevindiler. Resuîullah, Allaha dua ederek "Ey Allahim bi¬zim senden başka hiçbir gücümüz yoktur. Bu beldede şu topluluk dışında sana kulluk edecek hiçbir kimse de yoktur." dedi. Bunun üzerine müslümanların ok¬çularından bir topluluk harekete geçip dağa çıktılar. Müşriklerin süvarilerine ok attılar. Böylece Allah onları mağlup etti ve dağın üstüne müslümanlar çıkmış oldular;İşte ayet-i kerimenin "Eğer inanıyorsanız en üstünsünüz" bölümü bu olaya işaret etmektedir.

Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Halid b. Velid Uhut dağının üzerine çık¬maya yöneldi. Resulullaha da "Ey Allahim, bizim üst tarafımıza onlar çıkma¬sın." diye dua etti. İşte bunun üzerine Allah teala "Müminler, gevşemeyin, üzül¬meyin. Eğer iman ediyorsanız, en üstün sizlersiniz." âyetini indirdi. [273]

140- Eğer siz, bir yara almışsanız, aynı yarayı düşmanlarınız olan topluluk ta almıştır. Biz bu günleri insanlar arasında evirip çeviriz ki Al¬lah, iman edenleri belirtsin. İçinizden şahitler meydana çıkarsın. Allah, za¬limleri sevmez.

Ey müminler topluluğu, sizler, savaşta zayiat verdiyseniz düşmanlarınız olan toplulukta ta aynı zayiatı vermiştir. Biz bu günleri insanlar arasında değiş¬tiririz. Bazan mağlup olur bazan da galip gelirsiniz. Bunun sebebi de Allanın, sizden mümin olanları münafıklardan ayırması ve içinizden bir kısmınızı şahit¬ler edinmesidir. Yani sizlerden bazılarını şahitler yapmak istemesi ve şahitlik mertebesine eriştirmesi içindir. Allah, günah işleyip cezayı hak ederek kendile¬rine zulmedenleri sevmez. O hakle ümitsizliğe düşmeyin. Yeri geldiğinde ciha¬da çıkmaktan asla geri durmayın.

Ayette zikredilen ve "Yara" diye tercüme edilen kelimesi, mücahih, Hasan-ı Basri, Katade, süddi, İbn-i ishak ve Abdullah b. Abbasa göre "Yaralan¬ma ve öldürülme" mânâlarına gelmektedir. Burada, âyet-i kerime uhut savaşın¬da, arkadaşları Öldürülen ve yaralanan müminlere hitabetmekte ve onları teselli etmektedir. Çünkü müminler, Uhut savaşında öldürülmüş ve yara almışlarsa kâfirlerde Bedir savaşında aynı şeylere uyratılmışlardır. O halde müminlerin, mağlubiyetten sonra ümitsizliğe kapılmamalan gerekmektedir.

Ayet-i kerimede "Biz bu günleri insanlar arasında evirip çeviririz." Duyu¬rulmaktadır. Bu ifadeden maksat, savaşta galip gelmenin, taraflar arasında el de¬ğiştirmesidir. Bedir savaşında galibiyet müminlerin olmuş, Uhut savaşında da müşriklere kaymıştır. Bunun hikmeti ise Allah tealinin, mağlubiyetle imtihan ettiği müminlerin, gerçekten mümin olanlarım münafıklardan ayıngası ve bir kısım müminlere de şehadet şerbetini tatürmasıdır.

Abdullah b. Abbas, âyetin "Biz bu günleri insanlar arasında evirip çeviri¬riz." bölümünün izahında şunlan söylemiştir. "Uhut savaşı sonunda müslüman-lann verdikleri zayiattan sonra Resulullah, Uhut dağının üzerine çıktı. Ebu Süf¬yan da oraya geldi ve "Ey Muhammed, ortaya çıksana, ortaya çıksana harp nö-betleşedir. Bir gün bizim lehimize, bir gün de sizin lehininizedir." dedi. Bunun üzerine Resulullah sahabilerine "Buna cevap verin" dedi. Sahabiler de "Eşit değli, eşit değil, bizden öldürülen cennette, sizden öldürülenler ise cehennem ateşindedirler." elediler. Ebu Süfyan da "Bizim Uzza putumuz var. Sizin Uzza-nız yoktur." dedi. Resulullah da buyurdu ki "Deyin ki" Bizim dostumuz Allahtır. Sizin ise dostunuz yoktur." Ebu Süfyan da "Hübel putu sen yücel." dedi. Re¬sulullah da buyurdu ki "Deyin ki "En yüce ve en büyük olan Allahtir." Ebu Süf¬yan dedi ki: "Bizim de sizin de buluşacağımız yer, küçük Bedirdir." İşte âyet-i kerimenin bu bölümü bu durumu izah etmektedir. [274]

141- Ve Allah, iman edenleri arındırsın. Kâfirleri mahvetsin. Allahın, sizi Uhut savaşında mağlup edip Bedir savaşında da galip getir¬mesinin sebeplerinden biri de, iman edenleri imtihan edip, gerçekten inananları münafıklardan seçip arındırmak ve kâfirleri mahvetmek istemesindendir. Zira münafıkların dilleriyle söylediklerinin, kalblerindeki inançlara uymadığı, mü¬minlerin mağlup olma durumlarında ortaya çıkmaktadır. [275]

142- Yoksa Allah, içinizden, cihad edenleri belirtmeden ve sabreden¬leri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz

Yoksa Allanın, mümin kullarına, Mücahid olanları belirtmesinden ve sabredenlerinizi bildirmesinden önce cennet gibi yüce makamlara ereceğinizi mi zannediyorsunuz

Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyurulmaktadir: "Yoksa siz, başı boş bırakılacağınızı ve içinizden cihad edenleri ve Allahtan, Peygamberden ve mü m in türden başkasını sırdaş edinmeyenleri, Allanın bilmediğini mi sandınız Şüphesiz ki Allah, bütün yaptıklarınızı bilir[276]

"İnsanlar sadece iman ettik demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar " [277]

143- Gerçekten siz, ölümle karşılaşmadan evvel onu arzu ediyordu¬nuz. İşte onu gördünüz. Fakat hâlâ bakıp duruyorsunuz.

Ey Muhammed ümmeti, düşmanlarınızla savaşmadan ve ölümü görme¬den Önce, Bedir savaşına katılan müminler gibi, sevaplara nail olasınız diye, öl¬meyi arzuluyordunuz. İşte siz, ölümü yakından gördünüz. Hâlâ bekleyip duru¬yorsunuz.

Mücahid, Katade, Rebi´ b. Enes. Hasan-ı Basri, Süddi ve ibn-i İsalı ak a göre bu âyet-i kerime. Bedir savaşında bulunmayıp ta kâfirlerle savaşmak iste¬yen ve Uhut savaşına katıldıklarında da istedikleri gibi savaşmayan müslüman-lara işaret etmekte ve savaşta bozguna uğrayanlara sitem etmektir.

Katade diyor ki: "Müminler, müşriklerle karşı karşıya gelip savaşmayı is¬tiyorlardı. Uhut savaş.nda düşmanla karşılaşınca bozguna uğradılar. Bu sebeple kaçanlara sitem edildi ve sabredip direnenler övüldü."

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

"Gereksiz yere düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allahtan afiyet dileyin. Şayet karşılaşacak olursanız da sabırlı oîun ve bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır. [278]

144- Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygam¬berler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürce, ökçelerinizin üzerine geri mi döneceksiniz Kim ökçesi üzerine geri dönerse Allaha hiçbir zarar vere¬mez. Allah, şükredcnlcri mükâfaatlandıracaktır.

Muhammed de ancak kendisinden önce gelen -ve vadeleri yeterek ölüp dünyadan giden Peygamberler gibi bir Peygamberdir. Şayet o ölür veya öldürü-lürse Allaha iman ettikten sonra tekrar inkâra mı döneceksiniz Dinilen çıkıp mürted mi olacaksınız Sizden kim iman ettikten sonra dinden çıkar ve kâfir olursa, elbette ki o, Allaha hiçbir zarar veremez. O kimse ne Allanın azametine bir küçüklük ne de mülküne bir eksiklik verebilir. Allah, kendisine şükredcnleri, hakta kararlı oldukları ve dine sarıldıkları için mükâfaatlandmlaeaktır.

Hz. Ali (r.a.) "Allah, şükredenleri mükâfaatlandıracaktır." ifadesindeki "Şükredenler" den maksadın, dinlerinde karar kılanlar olduğunu, bunların da Ebubekir ve arkadaşları olduğunu söylemiştir. Hz. Ali (r.a.) derdi ki: "Ebubekir, şükredenlerin önderi ve Allanın dostlarının önderidir. O, insanların, Allaha en çok şükredeni ve en çok sevimli olanıdır."

Müfessirler diyorlar ki: Müşrikler, Uhut savaşında Resulullahın öldürül¬düğüne dair yalan haberi yayınca müminlerin kalbine bir gevşeme ve zafiyet in¬mişti. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu ve gevşekliklerinden dolayı müminlere sitem etti.

Bu hususta Katade diyor ki: "Bu âyet, Uhut savaşında yaralanan ve arka¬daşları Öldürülen müminlere işaret etmektedir. Zira bunlar Resulullah hakkında tartışmaya girişmişlerdir. Bir kısım insanlar, "Eğer bu hak Peygamber olmuş ol¬saydı öldürülmezdi." dediler. Sahabilerin ileri gelenleri ise "Sizler, Peygamberi¬niz Muhammedin savaştığı gibi savaşın. Ta ki, Allah size fethi ihsan etsin veya siz de Peygamberinize kavuşmuş olasınız." dediler. İşte bunun üzerine bu âyet,i Celile nazil oldu.

Rebi´ b. Enes diyor ki: "Savaş sırasında muhacirlerden bir adam Ensardan olan binadamın yanından geçti. Ensardan olan adam kana bulanmış bir haldey¬di. Muhacirlerden olan adam ona "Ey filan, sen Muhammedin öldürüldüğünü hissettin mi " dedi. Ensardan olan adam da ona "Eğer Muhammed öldüyse o tebliğ ederek vazifesini yaptı. Siz, dininiz uğranda savaşın." dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Süddi diyor ki: "Resulullah, Uhut gününde müşrikleri görünce, okçulara, müşriklerin süvarilerinin karşısında, Uhut dağının altında mevzi lenmel erini em¬retti ve onlara "Bizim onlara galip geldiğimizi görseniz dahi yerinizden ayrılma¬yın. Zira sizler, yerinizde kaldığınız müddetçe bizim onlara galip gelmemiz de¬vam eder." dedi. Okçuların başına da, Havvat b. Cübeyrin kardeşi Abdullah b. Cübeyri emir tayin etti. Zübery b. el-Avvam ve Mikdat b. el-Esved müşriklerin üzerine hamle yaparak onları hezimete uğrattılar. Resuüah ve diğer sahabileri de hamle yaparak Ebu Süfyanı mağlup ettiler. Müşriklerin süvarilerinin başında bulunan Halid b. Velid, müşriklerin mağlubiyetini görünce ilerlemeye çalıştı. Fakat müslümanlann okçularının ok atmaları üzerine ilerleyemedi. Fakat müs-lüman okçular, Resulullahın ve sahabilerinin, müşriklerin ordusunun içinden ganimet topladıklarını görünce bazıları, "Biz buradan ayrılmayalım, Resululla¬hın emrine karşı gelmeyelim." dedilerse de çoğunluk yerlerini terkedip ordunun içine gittiler. Halid b. Velid, okçuların ayrıldığını görünce atlılara seslendi, hü¬cuma geçtiler. Okçuları Öldürdüler ve Resulullahın diğer sahabilerine karşı hü¬cum geçtiler. Müşrikler de süvarilerinin savaştıklarını görünce onlar da savaş giriştiler. Müslümanlara karşı yoğun bir saldırı başlattılar. Onların bir kısmını öldürerek mağlup ettiler. Haris oğullarından "İbn-i Kamie" diye adlandırılan Abdullah gelip Resulullaha bir taş attı. Onun ön dişlerinden birini ve burnunu kırdı. Yüzünü yaraladı. O anda Resulullahın sahabileri dağılıp çeşitli yerlere git¬mişlerdi. Bazıları Medineye dönmüş bazıları da dağın yamacındaki kayanın üzerine çıkmış bakıyorlardı. Resulullah da müminleri kendisine çağırıyor ve "Ey Allanın kullan bana yönelin ey Allanın kullan bana yönelin." diyordu. Bu¬nun üzerine Resulullahın etrafında otuz kadar insan toplandı. Onlar Resululla¬hın önünde gidiyorlardı. Fakat Resulullahın önünde ancak Talha ve Sehl b. Hu-neyf durabilmişlerdi. Talha, Resulullahı atılan oklara karşı koruyordu. Koluna isabet eden bir ok´tan dolayı daha sonra kolu çolak kalmıştı. Bir ara müşrikler¬den Übey b. Halef el-Cumahi çıkıp geldi. Bu kişi, Resullahi Öldüreceğine dair yemin etmişti. Resulullah da ona "Bilakis ben seni öldüreceğim." dedi. O da "Ey yalancı nereye kaçıyorsun " dedi. Bunun üzerine Resulullah ona hamle yaptı. Zırhının kenanndan onu hafifçe yaraladı. Übey yere düştü ve öküz gibi bögümıeye başladı. Onu alıp götürdüler ve ona: "Sende yara yok." dediler. O da "O demedi mi ki "Ben seni öldüreceğim." Vallahi bu yara, bütün Rabia ve Mu-dar kabilelerinde bulunacak olsa onların hepsini öldürür." dedi. Ve bir gün veya daha az bir zaman sonra, müşrikler Mekkeye dönerken "Şerif denen yerde bu yaradan Öldü.

Savaş sırasında Resulullahın öldüğü haberi yayılmıştı. Uhuttaki kayaya sığınan insanlardan bazılan "Bizim, Abdullah b. Übeye göndereceğimiz bir el¬çimiz olsa da gelip bizim için Ebu Süfyandan eman alsa. Ey kavim şüphesiz ki Muhammed öldürüldü. Gelip sizi de öldünnelerinden önce geri dönüp kavmini¬ze gidin." dediler. Enes b. Nadr ise "Ey kavim, şayet Muhammed öldürüldüyse onun rabbi de öldürülmedi ya. Muhammed (s;a.v.) niçin savaştıysa siz de onun için savaşın. Ey Allahım, ben şunlann söylediklerinden beriyim. Ve şu müşrik¬lerin de yaptıklanndan beriyim." dedi. Sonra da kılıcıyla savaşa girişti ve öldü-riilünceye kadar savaştı Resulullah, insanları çağırmaya devam eti. Nihayet kayanın üzerinde bulunan insanlann yanına vardı. Onlar Resulullahı görünce tanı¬yamadılar. İçlerinden biri yayına ok yerleştirerek Resulullaha atmak istedi. Re-sululla da "Ben Allanın Resulüyüm." dedi. Bunun üzerine kayanın üstünde bu¬lunan müslümanlar Resulullahın sağ olduğunu görünce çok sevindiler. Resulul¬lah da sahabilerinden, düşmana teslim olmayanlan görünce o da buna sevindi. Onlar, Resulullahın etrafında toplanınca üzüntüleri gitti. Ve onlar, zaferden, ona ulaşmaktan ve sahabilerin öldürülmelerinden konuşmaya başladılar. Allah teala da: "Muhammed öldürüldü, artık kavminize dönün." diyenlere karşı "Muham¬med ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse ökçelerinizin üzerine geri mi döneceksiniz " âyetini indir¬di. [279]

145- Allahm izni olmadan hiçbir nefsin ölmesi mümkün değildir. Bu yazılmış bir eceldir. Kim dünya menfaatini isterse ondan kendisine veririz. Şükrcdenlcri mükâfaatlandıracağız.

Allanın takdir ettiği ecele ulaşmadan, Muhammed dahil, hiçbir nefsin öl¬mesi mümkün değildir. Bu, Allah tarafından yazılmış bir eceldir. Hiçbir kimse vadesi gelmeden ölmeyecektir. Kim, işlediği amellerle dünya mükâfaatını ister¬se, ona dünya hayatında kendisi için takdir edileni veririz. Artık onun, Allahm ikramlarından bir payı yoktur. Kim de yaptıklarıyla, Allahm, salih ameller işle¬yenler için hazırladığı âhiret mükâfaatını isterse biz onu, dünyada nzıklandır-makla birlikte ona âhiret mükâfaatları veririz. Evet şükredenleri bu boj mükâfaatlarla mükâfaatlandıracağız

-^Âyet-i Kerimede, her canlı için bir ecel takdir edildiği beyan edilmekte¬dir. Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle Duyurulmaktadır:

"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman onu ne bir an geribırakabilirler ne de ileri alabilirler. [280]

"De ki: "Allahm dilediğinin dışında benim, kendime ne bir zarar ne de bir fayda sağlamaya gücüm yeter. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geciktirebilirler ne de öne alabilirler. [281]

"Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden, hemen cezai andı rsaydı, yer¬yüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onlan belli bir vakte kadar erte¬ler. Vâdeleri geldiğinde onu ne bir an erteleyebilirler ne de bir an öne alabilirler. [282]

"Hiçbir ümmet ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. [283]

146- Nice Peygamberler vardır ki, rablcrinc ihlasla kulluk cdcıı bir çok kimseler onlarla birlikte savaşmışlardır. Allah yolunda kendilerine isa¬bet eden zorluklara aldırmamışlar, zayıflık göstermemişler ve boyun eğme-mişlcrdir. Allah, sabredenleri sever.

Nice Peygamberler gelip geçmiştir ki onlarla beraber bir çok ih]aslı ve samimi insanlar savaşmışlardır. O insanlar zayıflık göstermemiş ve düşmanları¬na boyun eğmemişlerdir. Allah, cihadda sabredenleri sever. Gevşeyip zaafı yete düşenleri değil.

*Habbab b. Eret diyor ki: "Bir gün Resulullah (s.a.v.). Kâbenin gölgesinde hırkasını yastık yapmış yaslanırken biz ona dedik ki: "Ey Allanın Resulü, bi¬zim için yardım dilemez misin Bizim için dua etmez misin Bunun üzerine Re¬sulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Sizden önceki ümmetlerden, kişi alınıp götürü¬lüyor, onun için bir çukur kazılıyor, içine konuyordu. Testere ile vücudu başın¬dan aşağı ikiye bölünüyordu. Bütün bunlar onu dininden ayıramıyordu. Etinin altındaki sinir ve kemikleri demir taraklarla taranıyor bu da o kimseyi dininden ayıramıyordu. AUaha yemin olsun ki bu iş tamam olacaktır. Öyle ki bir yolcu san´adan Hadramuta kadar yürüyecek, bu yolculukta başka kimseden değil sade¬ce Allahtan korkar olacak bir de sürüsü için kurdun saldırmasından korkacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz." [284]

Âyet-i kerimede geçen ve "Rablerine ihlasla kulluk edenler." diye tercü¬me edilen kelimesi, âlimler tarafından çeşitli şekillerde tefsir edilmiş¬tir.

a- Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Abbas, Hasan-ı Basri, KataUe, İkri-me, Mücahid, Rebi1 b. Enes, Dehhak, Süddi ve İbni-i İshaka göre ke¬limesinden maksat, "Topluluklar ve binlerce insan" demektir. Bu izaha göre âyetin mânâsı, "Nice Peygamberler vardır ki onlarla birlikte bir çok topluluklar, binlerce insan savaşmışlardır." şeklindedir.

b- Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen diğer bir görüşe gö¬re bu kelimeden maksat, "Âlimler ve fatihler" demektir.

c- İbn-i Mübarekten nakledilen başka bir görüşe göre bu kelimeden mak¬sat, "Sabırlı takva sahipleri" elemektir.

d- İbn-i Zeyde göre bu kelimeden maksat, "Uyanlar ve tabi olanlar" de¬mektir.

e- Bazı Basrah Nahivcilere göre bu kelimeden maksat, "Rablerine kulluk edenler" demektir.

f- Bazı Küfe âlimlerine göre ise bu kelimeden maksat, "Âlimler ve bin¬lerce insan" demektir.

Taberi nun, kelimesinin çoğulu olduğunu, mânâsının da "Sayısı çok bir cemaat" demek olduğunu söylemiştir. [285]

147- Onların sözü sadece: Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizde aşırı davranışımızı bağışla. Ayaklarımızı yerinde sabit tut. Kâfir kavme karşı bize yardım et." demektir.

O Peygaberlere tabi olan "RibbiyyûrTun sözleri: "Ey rabbimiz, günâhla¬rımızı; hata işleyerek haddi aşmamızı affet. Savaşta ayaklarımızı kararlı ki. Se¬nin birliğini ve Resulünün Peygamberliğini inkâr eden kâfir topluluğa karşı sen bizi muzaffer kıl." şeklindedir,

Bu âyet-i kerime, geçmiş ümmetlerin sabır ve metanetlerini anlatarak Uhut savaşında düşmanın önünden kaçan müminleri kınamakta ve sabredenleri ise övmektedir. [286]

148- Allah onlara hem dünya nimetini hem de âhiretin özel sevabını verdi. Allah, iyilik yapanları sever.

Allah onlara, düşmanlarına galip getirerek, dünya nimetlerinin en hayırlı¬sını verdi. Ve âhiret nimetlerinin en güzeli olan cenneti de bahşederek hahiretin güzel sevabını verdi. Bu, onların yapmış oldukları salih amellerin karşılığıdır. Allah, iyilik yapanları sever. [287]

149- Ey iman edenler, eğer kâfirlere itaat ederseniz sizi gerisin geri küfre çevirirler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

Ey iman edenler, şayet sizler, Peygamberinizin Peygamberliğini inkâr eder, Yahudi ve Hristiyan kâfirlere itaat edecek olursanız, onlar sizi, iman etme¬nizden sonra kâfirliğe döndürürler de dünya ve âhiretinizi kaybeder ve hüsrana uğrayanlardan olursunuz.

Âyet-i kerime, müminlerin hiçbir zaman kâfirlerin yaldızlı söz ve vaad-lerine kanarak onlara uymamalarını tavsiye etmekte aksi halde sonuçta dinden çıkarak hüsrana düşeceklerini ihtar etmektedir. Zira kâfirin müslüman için hayır düşünmesi mümkün değildir. [288]

150- Hayır, yardımcınız Allahtır. O yardım edenlerin en hayırlısıdır.

Hayır, o din düşmanlarının sözleri de doğru değildir, özleri de. O halde kâfirleri dost edinmeyin. Sizin dostunuz ve yardımcınız Allahtır. Sadece ona sı¬ğının. O yardım edenlerin en hayırlısıdır. [289]

151- Allanın, hakkında hiçbir şey indirmediği şeyleri ona ortak koş¬tuklarından dolayı, yakında kâfirlerin kalblcrine korku salacağız. Onların varacağı yer ateştir. Zalimlerin karargahı ne kötü bir yerdir.

Allahın, haklarında hiçbir delil indirmediği putları, Allaha ortak koşmala¬rı sebebiyle, Uhutta size karşı savaşan kâfirlerin kalblerine yakında korku sala¬cağız. Kıyamet gününde onların sığınakları cehennem ateşidir. Zalimlerin ma¬kamı olan o ateş ne kötü bir yerdir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, Resulullalıın, sahabilerine, düşmanları¬na karşıyardım edeceğini, sonunda düşmanlarını cehennem azabına koyacağını vaadetmektedir. Yeter ki müminler, Allaha verdikleri sözden ayrılmasınlar. Ona itaate sımsıkı sarılmış olsunlar.

Süddi bu âyet-i kerimenin, Hamrâul Esed hadisesine işaret ettiğini söyle¬miştir. Şöyle ki, Ebu Süfyan ve müşrikler Uhut savaşından sonra Mekkeye gi¬derlerken Müslümanları tamamen mağlup etmeden geri dönmelerinden dolayı pişman olmuşlar ve kendi kendilerine şöyle demişlerdir. "Ne kötü bir iş yaptık. Onlan öldürdük. Fakat sıra Mekkeden kovulanlara gelince onları bıraktık. Hay¬di geri dönelim ve onların kökünü kazıyalım." Fakat Allah onların kalblerine korku saldı ve onlar mağlup oldular. Şöyle ki onlar bir Bedevi ile karşılaştılar. Ona ücret vererek dediler ki: "Sen Muhammedi görecek olursan, O´na karşı ne kadar asker hazırladığımızı bildir." Aziz ve Celil olan Allah, Kureyşlüerin bu durumunu Resulullaha bildirdi. Resulullah Kureyşliîeri takibe başladı. "Hamrâul Esed" denen yere varınca Kureyşliler korkup yollanna devam ettiler. İşte bu âyet-i kerime onların bu halini tasvir etmektedir.

Resulullah efendimiz de kâfirlerin kalblerine korkunun nasıl salındığını beyan ederek buyuruyor ki:

"Bana, benden Önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey verilmiştir. Bir aylık mesafede bulunan düşmanın kalbine korku salınarak bana yardım edil¬miştir. Yeryüzü beniıı için mescid ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim na¬maz vaktine erişirse namazını kılsın. Bana ganimet helal kılınmış benden önce ise hiçbir kimseye helal kılınmamıştır. Bana, şefaat etme verilmiştir. Benden önceki Peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilirlerken ben bütün in¬sanlık için Peygamber olarak gönderildim. [290]

152- Allanın izniyle kâfirleri öldürdüğünüz zaman, Allah size verdiği vaadinde durdu. Ne zaman ki başarısızlığa düştünüz, savaş hususunda mü¬nakaşa ettiniz, Allah size, sevdiğiniz zaferi gösterdikten sonra isyan ettinz. Kiminiz dünyayı istedi kiminiz de âhireti diledi. Sonra Allah, imtihan et¬mek için sizi onlardan uzaklaştırdı ve sizi affetti. Allah, müminlere karşı lütuf sahibidir.

Ey, Uhut savaşma katılan Resulullahın sahabileri, AUahın hükmü ve mü¬saadesiyle düşmanlarınızı öldürdüğünüz zaman Allah, düşmanlarınıza galip ge¬leceğinize dair olan vaadinde durdu. Ne zaman ki gevşediniz, korktunuz, başarı¬sızlığa uğradınız ve Allanın emri olan savaş hakkında tartışmaya giriştiniz. Al¬lah, arzuladığınız zaferi size gösterdikten sonra. Peygamberimizin emrine karşı gelip savaş için yerleştirildiğiniz mevzileri terkettiniz. İşte o zaman içinizden bazıları dünya ganimetini istiyor, yerlerinden ayrılıyor diğer bazılarınız ise âhiret sevabını arzuluyordu. Mağlup olmanızdan sonra Allah, imanlarınız hak¬kında sizi imtihan etmesi, samimi olanlarınızı münafıklardan ayırdetmesi için sizi, düşmanlarınız olan müşriklerden uzaklaştırdı. Şüphesiz ki Allah, günahla¬rınız sebebiyle sizi cezalandınnaktan vaz geçip affetti. Zira savaşta sizi helak et-medi. Allah, iman edenlere karşı lütuf sahibidir.

Bu âyet-i kerimede, Uhut savaşındaki okçuların durumuna işaret edil¬mektedir. Bilindiği gibi Uhut savaşında Peygamber efendimiz (s.a.v.) müslü-manları arkadan korumaları için yetmiş tane okçuyu Uhut dağına yerleştirdi ve onlara "Biz, galip gelsek te mağlup olsak ta yerlerinizden ayrılmayın." buyur¬muştu. Fakat okçular ilk anda müsltimanlann galip geldiklerini görünce onlar¬dan bir çoğu yerlerini bırakıp ganimet toplamaya koştular. Böylece Resulullahın emrine muhalefet ettiler. Müşrikler, okçuların, yerlerini terlettiklerini görünce. arkadan hücuma geçtiler. Ve müsltimanlann dağılmalarım sağladılar. Böylece Peygamber (s.a.v.) in emrine muhal afet sebebiyle felakete düşmüş oldular."

Müfessirlere göre bu âyet-i kerimenin: "AHahııı izniyle kâfirleri öldürdü¬ğünüz zaman Allah, size verdiği vaadinde durdu." cümlesindeki "Vaadinde dur¬du" ifadesinden maksat, Resulullahın, okçuların, yerlerinde durmaları halinde müminlerin galip geleceklerini bildirmesidir. Zira, okçular yerlerinde iken müs-lü mani an arkalarından kuşatmak isteyen müşrik süvarilerini geri çekilmeye mecbur etmişler böylece müslümanlar, müşrikleri mağlup etmiş ve Allah teala-nın, Peygamberinin diliyle vadettiği zafer gerçekleşmiştir.

Âyet-i kerimenin "Ne zaman ki başarısızlığa düştünüz, savaş hususunda münakaşa ettiniz, Allah size, sevdiğiniz zaferi gösterdikten sonra isyan ettiniz." bölümü de Resulullahın, "Bizim galip geldiğimizi de mağlup olduğumuzu da göresiniz yerinizden ayrılmayın." emrine okçuların uymadıklarını beyan etmek¬tedir. Zira, okçuların başında bulunan Abdullah b. Cübeyr ve onların az bir kısmı, Resulullahın emrine bağlı kalarak yerlerinden ayrılmamayı isterlerken, ok¬çuların çoğunluğu, savaşın zaferle neticelendiği ve ganimet toplamaya imkân doğduğu gerekçesiyle, Abdullaha ve arkadaşlarına muhalefet etmişler ve yerle¬rini terkederek savaş ahnında ganimet toplamaya gitmişler, neticede de mümin¬lerin mağlup olmalarına sebep olmuşlardır.

Âyet-i kerimenin devamında okçuların bu iki gurubu tasvir edilerek gani¬mete gidenlerin, dünyayı istedikleri, yerlerinde kalanların da âhireti istedikleri beyan edilmektedir. Bu hususta Abdullah b. Mes´udun şunu söylediği rivayet edilmektedir. "Uhut savaşı oluncaya kadar Resulullahın sahabilerinden herhangi birinin, ünyayı ve metaını istediğim tahmin etmiyordum."

yine âyet-i kerimenin devamında "Sonra Allah, imtihan etmek için sizi onlardan uzaklaştırdı." buyuru İm aktadır. Bu ifadeden maksat, şudur "Sonra Al¬lah, sizleri imtihan edip gerçekten mümin olanlarınızı, münafık olanlardan ayır-detmek için, zafere erişmenizden sonra sizin elinizi müşriklerin üzerinden çekip aldı. Sizler galip iken, Peygamberin emrine karşı geldiğiniz için sizi mağlup et¬ti. Çeşitli kayıplar verdiniz."

Âyet-i kerimenin sonunda "Ve Allah sizi affetti." buyurulmaktadır.

Hasan-ı Basri, İbn-i Cübeyr ve İbn-i İshaka göre bu ifadeden maksat, "Allah yine de sizi korudu. Hepinizi toptan yok etmedi." demektir. Bu hususta Hasan-ı Basrinin şunları söylediği rivayet edilmektedir. "İçlerinde Resulullahın amcası bulunan yetmiş kişinin öldürülmesine Resulullahın ön dişinin kırılıp yü¬zünün yaralanmasına rağmen Allah onları nasıl affetmiş olabilir Evet, Allah onların kökünü kurutmayarak affetmiştir. Bunlar, Allahm Resulüyle birlikte olan, Allah yolunda Allah düşmanlarına karşı savaşan ve kendilerine yasakla¬nan bir şeyi yaptıkları için bu kadar üzüntüye sokulmadan bırakılmamışlardır. Günümüzde ise fasıklann en fasıkı, her türlü büyük günahı işlemeye cesaret göstennekte, her türlü kötülüğü irtikabetmekte, bununla birlikte bunları yapma¬sının bir mahzuru olmadığını sanmaktadır. Bu fasık kişi, neyin en olduğunu el¬bette anlayacaktır." [291]

153- O zaman sîzler uzaklara kaçıyor kimseye dönüp bakmıyordu¬nuz. Halbuki Peygamber sizi arkanızdan çağırıyordu. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah size, üzüntü üstüne üzüntü verdi. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

O zaman sizler, vadilere ve dağlara doğru koşuyor, düşman korkusundan birbirinize dönüp bakmıyordunuz bile. Halbuki Peygamber arkanızdan, kendisi¬ne doğru gitmeniz için sizi çağırıyordu. Böylece Allah sizleri ve Peygamberden uzaklaşmanız ve rabbinize isyan etmeniz sebebiyle üzüntü üstüne üzüntü vere¬rek cezalandırdı ki elde edemediğiniz zaferlerden dolayı üzülmeyesiniz ve ver¬diğiniz kayıplardan dolayı kederlenmeyesiniz. Allah, yaptıklannızdan çok iyi haberdardır. İyilik edeni de bilir kötülük edeni de.

Âyet-i kerimenin başında geçen ve "Uzaklara kaçıyordunuz." diye ter¬cüme edilen cümlesi, iki şekilde okunmuştur.

a- Hicaz, İrak ve Şam kurralan bu kelimeyi şeklinde okumuşlardır. Zira, bu kıraat şekline göre bu cümlenin mânâsı "Sizler düz arazi¬de veya yukarıdan aşağıya doğru koşuyordunuz." demektir. Uhut savaşında mü-minler düz vadilere ve aşağılara doğru koştuklarından bu kıraat şeklinin daha isabetli olduğunu söylemişler, Taberi de bu kıraat şeklini tercih etmiştir.

b- Hasan-ı Basri ise bu cümleyi şeklinde okumuştur. Bu kıraata göre cümlenin mânâsı "O zaman sizler, yukarılara doğru tirmanıyordu¬nuz." demektir. Bu kıraati tercih edenler, Süddi, Mücahid ve Abdullah b. Abba-sın, Uhut savaşında müminlerin mağlubiyetten sonra dağa yukarı kaçtıklarını söylemelerine binaen tercih etmişlerdir.

Âyet-i kerimede "Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah size, üzüntü üstüne üzüntü verdi." buyurulmaktadır. Burada ağır basan üzüntülerin, daha hafif olanlarını unutturduğu ifade edilmektedir. Müfessirler. âyette zikredilen "Üzüntü üstüne üzüntü" ifadesindeki üzüntülerden neyin kas-tedildiği ve birincisinin hangi şeye ikincisinin neye delalet ettiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Katade ve Mücahide göre, müslümanlann hissettikleri birinci üzüntü, Hz. Muhammed (s.a.v.) in öldürüldüğünü duymalarıdır. İkinci üzüntü ise Müs¬lümanların uğradıkları, Öldürülme olayları ve aldıkları yaralardır.

b-Yine Katade ve Rebi´ b. Enesten nakledilen diğer bir görüşe göre Müs¬lümanların hissettikleri birinci üzüntüden maksat, arkadaşlarının öldürülmeleri ve yaralanmalarıdır. İkinci üzüntüden maksat ise Resulullahın öldürülüğünü duymalarıdır.

Süddi ve diğer bir kısım âlimlere göre Müslümanlann hissettikleri birinci üzüntünün sebebi, zafere ulaşmamaları ve ganimet elde edememeleridir. İkinci üzüntünün sebebi ise savaşın sonunda Ebu Süfyanın, dağın başına tırmanarak müslümanlara karşı böbürlenmesidir. Bu hususta Süddi diyor ki: "Uhut savaşın-

Tabcrİ Tefsiri C. II, Forma: 25

daki yenilgiden sonra Resulullah harekete geçmişti. O, kendisinden uzak düşen sahabilerini toparlanmaya çağırıyordu. Resuluîlah bu çağırışına devam ederken kayaların üzerine çıkan sahabilerinin yanma yaklaştı. Onlar ilk anda Resulullahı tanıyamadıkları için içlerinden biri okunu yayma yerleştirerek Resulullaha at¬mak istedi. Bunun üzerine Resulullah "Ben Allanın Resulüyüm" dedi. Onun sağ olduğunu gören müslümanlar çok sevindiler. Sahabilerinden düşmana karşı ko¬yacak birinin bulunması da Resulullahı sevindinnişti. Sahabiler gelip Resululla-hın etrafında toplandılar. O anda üzüntüleri gitmişti. Onlar, zafere erişemedikle¬rini, ganimet elde edemediklerini ve bir kısım arkadaşlarının öldürülmelerini konuşuyorlardı. İşte o anda Ebu Süfyan gelip onların üst tarafına çıktı. Müslü¬manlar Ebu Süfyanı kendilerinin üst tarafında görünce daha önceki üzüntülerini unuttular. Ebu Süfyanın oraya çıkmış olmasından dolayı üzüldüler. Resulullah, müslümanlara: "Onlar bizden yukarı çıkmamalıydılar. Ey Allahım eğer sen bu topluluğu öldürecek olursan artık sana kulluk edecek kimse kalmaz." dedi. Son¬ra sahabilerine emir verdi. Onlar, Ebu Süfyan ve arkadaşlarına taş attılar ve on¬ları aşağa inmeye mecbur ettiler. İşte o sırada Ebu Süfyan: "Ey Hübel putu sen yücel, Hanzalya karşılık bir Hanzala Bedir gününe karşılık bir gün.." dedi. Zira bu savaşta Hanzala b. Rahib öldürülmüştü. Bedir savaşında da Ebu Süfyanın oğlu Hanzala öldürülmüştü.

d- Adullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre Müslümanların hissettikleri birinci üzüntü, mağlup olmalarından, ikinci üzüntü ise düşmanları¬nın, tekrar kendilerine saldırma ihtimalindendir. Müslümanlar, daha sonra his¬settikleri bu ikinci üzüntü ile, önceden ölülerine ve yaralılarına olan üzüntülerini unutmuşlardır. Bu izaha göre, âyette "Kaybettiğinize" diye belirtilen ifadeden maksat, "Kaybettiğiniz ölülere" demektir. "Başınıza gelen diye" belirtilen ifade¬den maksat ise, yaralanmalarıdır. Yani müslümanlar mağlup olma ve düşmanın tekrar toparlanması üzüntüsünden, arkadaşlarının Öldürülmesini ve yaralanmala¬rını unutmuşlardır.

Taberi diyor ki "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, şöyle diyen gö¬rüştür. "Müslümanların, hissettikleri birinci üzüntünün sebebi, Resulullahın öl¬dürüldüğünü zannetmeleridir. İkinci üzüntünün sebebi ise, savaşın sonunda tek¬rar düşmanın, kendilerine saldıracaklarını zannetmeleridir. Müslümanların his¬settikleri bu iki üzüntü onlara, kaçırdıkları zaferi, ganimeti ve uğradıkları öldü¬rülme ve yaralanmayı unuttunTiuştur."

Ayet-i kerimede "Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye." buyurulmaktadır. Müfessirler burada müminlerin kaybettikleri şeyden ve başla¬rına gelen şeyden neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir. [292]

154- Sonra o üzüntünün arkasından Allah, üzerinize bir emniyet bir uyku indirdi. O uyku içinizden bir cemaati buruyordu. Diğer bir cemaat ise canlarının derdine düşmüşlerdi. Allah hakkında gerçekle ilgisi olmayan cahiliyet zannında bulunuyorlardı. "Bu işte bizim bir düşüncemiz var mı " diyorlardı. Ey Muhammcd, de ki: "Bütün işler Allaha aittir." Onlar, içle¬rinde sana açıklamadıkları şeyleri saklıyorlar. "Eğer bu işte bizim bir dü-şüncemiz olsaydı burada öldürülmczdik." diyorlar. De ki: "Evlerinizde bi¬le olsanız, kendilerine öldürülmek takdir edilenler, düşüp ölecekleri yere varırlar. Allah bunları, içinizde gizlediklerinizi denemek ve kalblcrinizdcki kötülükleri temizlemek için yaptı. Allah, kalblcrin özünü çok iyi bilendir.

Sonra Allah, size gelen o üzüntünün arkasından, ihlaslı insanlara bir em¬niyet ve uyku gönderdi. Bu uyku, içinizde imanlı olan topluluğu buruyordu. Münafık olan diğer bir topluluk ise sadece canlarının derdine düşmüş ve gözle¬rinden uyku kaçmıştı. Onlar, Allanın emirlerinde şüphe ettikleri ve Peygamberi¬ni yalanladıkları için Allah hakkında haksız yere cahiliye topluluğunun zanla-nnda bulunuyorlar ve bu münafıklar şöyle diyorlardı: "Bu işte b|zim bir düşün¬cemiz yok. Eğer bu hususta bizim fikrimiz sorulsaydı savaşa çıkmazdık."

Ey Muhammed, bu münafıklara de ki: "Bütün işler Allaha aittir. O, dile¬diği gibi tasarrufta bulunur. Onlar, içlerinde sana açıklamadıkları inkâr ve şüpneyi gizliyorlar ve diyorlar ki: "Müşriklerle savaşma hususunda bizim de düşün¬cemiz alınsaydı onların karşısına çıkmazdık ve bu savaşta bizden herhangi bir kimse öldürülmemiş olurdu." Ey Muhammed onlara de ki: "Şayet sizler, mü¬minlerle beraber savaşa çıkmayıp evlerinizde kalsaydıniz bile yine de kindileri-ne öldürülmek takdir edilen insanlar, düşüp ölecekleri yere varıp orada öldürü¬leceklerdi. Allah bunları, içinizde gizlediğiniz şüpheyi denemek, münafıklığını¬zı müminlere açıklamak ve kalbîerinizdeki bozuk inançlarınızı açığa çıkarıp net bir şekilde göstermek için yaptı. Allah, yarattıklarının kalbinde bulunan hayın da şerri de, imanı da inkârı da çok iyi bilendir.

Ebu Talha (r.a.) diyor ki:

"Biz, Uhut savaşında düşmanın karşısında saf halindeyken bizi uyku kap¬lamıştı. Öyle ki, kılıcım elimden düşüyor onu alıyordum. Tekrar düşüyor tekrar alıyordum. [293]

Sahabe-i Kirmanın savaşta uyumaları, müminlerin enerji ve güçlerini toplamaları ve Allanın zaferinin geleceğine güven duymaları içindi. Çünkü uy¬ku, güven alametidir. Korkan kişinin gözüne uyku girmez.

Bu hususta Süddi diyor ki: "Müşrikler Uhut savaşında ayrılıp giderken, gelecek yıl Bedir mevkiinde tekrar müslümanlarla karşı karşıya geleceklerini söylediler. Resulullah da "Evet, olur." dedi. Bunun üzerine Müslümanlar, müş¬riklerin, Medineye baskın yapacaklarından korktular. Resulullah, müşriklerin arkasından birini gönderdi ve ona şöyle tenbih etti: "Git bak, eğer onların, yük¬lerinin yanında oturduklarını ve atlarından uzak olduklarını görürsen bil ki, on¬lar çekilip gitmekteler. Şayet onları, atlarına binmiş ve yüklerinden uzakta gö¬rürsen bil ki onlar Medineye baskın yapacaklardır." Müminlere de "Allahtan korkun, sabredin." dedi ve onları, savaşta sabırlı olmaya teşvik etti. Resulullah, müşriklerin, hemen gidip yüklerinin yanında oturduklarını öğrenince sesinin çı¬kabildiği en yüksek sesiyle, müşriklerin geçip gittiklerini ilan elti. Bunu işiten müminler, Peygambere inanarak rahatladılar ve uykuya daldır. Münafıklar ise Resulullaha inanmadıklarından, müşriklerin, kendilerine baskın yapacağı korku¬suyla canlarının derdine düştüler.

Görüldüğü gibi münafıklar, Resulullaha inanmadıklarından dolayı Uhut savaşından sonra korku içinde kalmışlar ve kendi kendilerine "Şayet, savaşmaya dair bizim görüşümüz alınsaydı bu şekilde mağlup olmazdık." demeye başla¬mışlardı. Bu sözü söyleyenlerden biri de Muattıp b. Kuşeyr idi. Allah teala ise münafıkları bu şekilde rüsvay etmiş, içlerinde gizledikleri şeyleri Resulullaha ve ümmetine bildinniştir. [294]

155- İki topluluk karşılaştığı gün, içinizden, savaştan yüzçcvircnlcrin yaptıkları bazı günahlardan dolayı Şeytan, ayaklarını kaydırmak istemişti. Allah onları affetti. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve kullarına yumu¬şak davranandır.

Müslüman toplulukla müşriklerin karşılaştığı Uhut savaşında içinizden, savaştan kaçarak mağlubiyete sebep olanlarınızın işledikleri bazı günahlardan dolayı Şeytan, ayaklarını kaydırmak ve onları hatalara sürüklemek istiyordu. Allah onlan artık affetti. Cezai and ırmaktan vaz geçti. Şüphesiz ki Allah, günah¬ları çokça affeden ve çok yumuşak davranandır. Emrine karşı gelenlerin cezası¬nı vermekte acele etmez.

Müfessirler, bu âyette, Uhut savaşı sırasında kaçtıkları zikredilen kişi¬lerden kimlerin kastedildiği hususunda şunları zikretmişlerdir.

a- Hz. Ömer, Katade ve Rebi´ b. Enesten nakledilen bir görüşe göre bu âyette, kaçtıkları zikredilen insanlardan maksat, Uhut savaşı esnasında kaçan bütün müminlerdir.

b- Süddiye göre ise bu âyette, kaçtıkları zikredilen kişiler, Uhut savaşın¬dan kaçarak Medineye gidenlerdir. Zira, Uhut savaşından kaçanların bazıları dağdaki kayanın üzerine çıkmışlar, diğer bazıları ise Medineye gitmişlerdir. Âyet-i kerime bu sonuncuları zikretmektedir.

c- İkrimeye göre burada, kaçtıkları zikredilen kişiler, Rafı1 b. Mualla, Ebu Huzeyfe b. Utbe ve diğer belli kişilerdir. Bu hususta daha başka rivayetler de vardır. [295]

156- Ey iman edenler, siz, inkâr eden ve yeryüzünde sefere çıkan ya da savaşa giden kardeşleri için "Eğer yanımızda olsalardı ölmez ve öldü-rülmczlcrdi." diyenler gibi olmayın. Onların bu sözleri, Allabin, kalblcrİn-de bir üzüntü meydana getirmesi içindi. Dirilten de öldüren de Allahtır. Al¬lah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

Ey iman edenler, Abdullah b. Selulün arkadaşları olan şu münafık kâfirler gibi olmayın. Onlar, ticaret maksadıyla bir yere gidip te orada ölen veya gaziler olarak sefere çıkıp ta orada öldürülen, inkarcılıkta beraber oldukları kar¬deşleri için şöyle demişlerdi. "Eğer yanımızda olsalardı, yolculukta ölmez veya savaşta öldürülmezlerdi." Böylece Allah, onların bu sözlerini kalblerinde bir üzüntü vesilesi olarak bıraktı. Dirilten de öldüren Allahtır. AHah, yaptıklarınızı çok iyi görendir.

Bu âyet-i Kerime, müminleri cihada teşvik etmekte, münafıkların da ci-had etmekten korktuklarını beyan etmektedir.

Bu âyette zikredilen ve müminlerin, kendilerine benzememeleri emredi¬len kişilerden maksat, Süddi ve Mücahide göre, Abdullah b. Übey b. Selui´dür. İbn-i İshaka göre ise bütün münafıklardır.

Yine bu âyette zikredilen "Yeryüzünde sefere çıkan" ifadesinden maksat, Süddiye göre "Ticaret için çıkan"

demektir. İbn-i İshaka göre ise "Allaha ve Re¬sulüne itaat için çıkan" demektir. [296]

157- Yemin olsun ki, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allanın bağışlaması ve rahmeti, biriktirdiğiniz şeylerden daha hayırlıdır.

Ey müminler, şüphesiz ki Ölüm mutlaka gerçekleşecektir. Ancak, Allah yolunda ölmek veya öldürülmek, kazançlı bir ölümdür. Böyle bir ölüm insanlar için, biriktirecekleri geçici dünya mallarından elbetteki daha hayırlıdır. O halde sizler de münafıklar gibi Allah yolunda cihad etmekte tereddüt etmeyin.

Bu hususta diğer bir âyet-î kerimede şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz ki AUah, cihad eden müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın al¬mıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, Öldürürler ve Öldürülürler. Bu, Allanın, Tevratta, İncilde ve Kur´anda olan gerçek vaadidir. Allahtan daha fazla kim ahdine vefa gösterir Öyleyse yaptığınız bu alış verişe sevinin. İşte büyük kurtuluş budur. [297]

158- Yemin olsun ki eğer ölür veya öldürülürseniz mutlaka Allanın huzurunda toplanacaksınız.

Ey müminler, şüphesiz ki, öîseniz de veya başkaları tarafından öldürülse-niz de sonunda mutlaka, Allanın huzurunda bir araya getirileceksiniz. Allah siz¬lere, amellerinizin karşılığını verecektir. O halde sizler, Allaha yaklaştıran cihad etme ve Allaha ittaatta bulunma gibi amelleri, dünyaya gönül vermeye ve geçici dünya malıyla meşgul olmaya tercih edin. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. [298]

159- Allanın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı kalbi olsaydın, muhakkak kî insanlar etrafından dağılır gider¬lerdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerde onlarla istişare et. Bir işe de azmettin mi Allaha tevekkül et. Şüphesiz ki AHah, tevekkül edenleri sever.

Ey Muhammed, Allahın, senin kalbine yerleştirdiği merhamet duygusu sebebiyle arkadaşlarına yumuşak davrandın, onların kusurlarına katlandın. Eğer sen, sert ve katı kalbli birisi olsaydın, muhakkak ki insanlar etrafından dağılır giderler ve seni tek başına bırakırlardı. Fakat Allah sana lütufta bulundu ve ah¬lakını güzelleştirdi, kalbini yumuşattı. Öyleyse onları affet ve Allahın, onları bağışlamasını dile. Başınıza gelecek sıkıntılarda seni dinlemeleri için, kalblerini ısındırman ve gönüllerini alman için, ortaya çıkan ciddi işlerde onlarla istişare et. Kesin olarak karar verdikten sonra da, arkadaşlarının görüşlerine uysa da uy¬masa da bu kararını tatbik et ve bütün işlerinde Aliaha tevekkül et, ona güven. Şüphesiz ki Allah, kaza ve kadere rıza gösteren, hükmüne boyun eğen ve bütün işlerinde kendisine güvenenleri sever.

Peygamber efendimiz, önemli meselelerde Allah tealanin enirine uya¬rak sahabe ile istişarede bulunmuştur. Nitekim Bedir, Uhut, Hendek ve Hudey-biye gibi savaşlarda sahabe ile istişarede bulunduğu bilinmektedir.

Müfessirler, Resulullaha vahiy gelip yol gösterdiği ve yanlış davrandığın¬da uyanlıp davranışları düzeltildiği halde, Allah tealamn ona, sahabileriyle isti¬şare etmesini emretmesindeki hikmeti, farklı şekillerde izah etmişlerdir.

a- Katade, Rebi´ b. Enes ve İbn-i İshaka göre, Resulullahın, sahabileriyle istişare etmesinin emredilmesinin sebebi, sahabilerin gönlünün hoşnut edilmesi ve onların dine karşı bağlılıklarının kuvvetlendirilmek istenmesidir. Zira, Resu-lullah, savaş gibi tehlikeli işlerde sahabileriyle istişare edince onlar, Resululla¬hın, kendilerini dinlediğini ve onlarla yardimlaştığını hisseder, böylece huzur içinde onun kararına boyun eğmiş olurlardı. Aslında Allah teala, Resulullahı va¬hiy ile destekleyerek herhangi bir kimse ile istişare etmesine ihtiyaç bırakma¬mıştır.

b- Dehhak ve Hasan-ı Basriye göre ise, Allah tealamn, Resulullaha saha-beleriyle istişare etmesini emretmesinin sebebi, istişare etmenin faziletli bir iş olduğunu belirtmesi içindir.

c- Süfyan b. Uyeyneye göre ise, Allah tealanın Resulullaha, sahabileriyle istişare etmesini emretmesinin sebebi, Resulullahtan sonra gelen müminlerin de kendi aralarında istişareye başvurmalarının gerekliliğini öğretmelidir. Zira, Al¬lah teala, vahiy ile Resulullaha yol göstermiştir. Ondan sonra gelen müminler için böyle bir imkân olmadığından, Allah teala, Resulullaha istişare yaptırarak onlara doğruyu bulma yolunu göstenniştir. Ta ki müminler, birbirleriyle istişare edip hakka ulaşsınlar.

Taberi diyor ki: "Allah tealanın Resulullaha, müminlerle istişare etmesini emretmesinin sebebi, hem şeytanın vesvesesine kapılma tehlikesine manız kala¬bilecek olan müminlerin gönüllerini hoşnut etmektir. Hem de müminlere, bir sı¬kıntı anında nasıl davranacaklarını öğretmektir. Böylece müminler, Resullahm hayatında olduğu gibi, ondan sonra da zor meselelerde aralarında istişare etsin¬ler, heva ve heveslerine kapılmadan doğruyu bulsunlar.

Âyet-i kerimenin sonunda, "Bir işe de azmettin mi Aliaha tevekkül et." Duyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Ey Muhammed sana bir mesele hakkında, bizim emrimiz geldiği için bir işi yapma hususunda karar verdin mi artık Aliaha tevekkül et ve onu yap. Bunu yapman, sahabilerinin görüşüne uy¬gun olsa da olmasa da farketmez. [299]

160- Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelecek kimse yoktur. Şayet sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size kim yardım edecek Mü¬minler sadece Aliaha güvensinler.

Ey iman edenler, eğer Allah, düşmanlarınıza karşı size yardım ederse, onlar aleyhinizde birleşseler dahi size galip gelecek hiçbir kimse yoktur. Şayet Allah sizi yardımsız bırakırsa ondan başka size kim yardım edebilir O halde müminler, insanlara değil yalnızca Aliaha güvensinler ki Allah, yardım ve zafe¬riyle onları kurtarsın. Kimseye muhtaç etmesin. [300]

161- Hiçbir Peygambere, ganimet malına (Ümmet malına) hıyanet etmesi yakışmaz. Kim, hıyanet ederse, kıyamet gününde hıyanet ettiği şeyle gelir. Sonra herkese kazandığının karşılığı tanı olarak verilir. Onlara zul-medilmez.

Hiçbir Peygabere, ganimet malından bir şeye hıyanet etmesi yakışmaz. Kim, müslümanlara ait ganimet malından bir şeye hıyanet ederse, kıyamet günü o hıyanet ettiği şeyi boynunda taşıyarak mahşer yerine gelecektir. Sonra herkese kazandığının karşılğı tam olarak verilecek ve hiçbir kimseye zulmedil meyecek-tir

Kurralar, bu âyette geçen ve "Hıyanet etme" diye tercüme edilen fiilini iki şekilde okumuşlardır.

1- Hicaz ve Irak kurralarından bir topluluk bu fiili, Kur´an-i Kerimede tesbit edildiği şekliyle şeklinde okumuşlardır. Bu kıraati esas alan müfessirler ayet-i kerimenin bu bölümünü, çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerimenin Bedir sava¬şındaki ganimet mallarından, kırmızı renkli bir kadife kumaşın kaybolması üze¬rine, bir kısım insanların "Belki de onu Resulullah almıştır." demeleri üzerine nazil olduğunu söylemişlerdir.

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Bu âyet-i kerime Bedir savaşında nazil olmuştur. Savaştan sonra gani¬met mallarından, kırmızı renkli bir kadife kumaş kaybolmuş ve bazı kişiler şöy¬le demişlerdi. "Belki onu, Allanın Resulü almıştır." işte bunun üzerine bu âyet nâzii olmuştur. [301]

b- Yine Abdullah b. Abbas ve Dehhaktan nakledilen diğer bir görüşe gö¬re, onlar, âyetin bu kıraat şeklini esas almışlar ve bu âyetin iniş sebebinin, Resu-lullahın göndermiş olduğu bir müfrezenin getirdiği ganimetleri alıp onlara tes¬lim etmemesi üzerine nazil olmuştur.

Bunlara göre âyet-i kerime, Resulullaha gelen ganimetleri, müfrezeler da¬hi getirmiş olsa, o ganimeti, hak edenlere adil bir şekilde dağıtmasını emret¬mektedir.

c- Yine bu kıraati esas alan İbn-i İshak, Süddi ve Mücahide göre Allah te-ala bu âyet-i kerimede Hz. Muhammedin, kendisine vahyedilen şeylerden her¬hangi bir şeye ihanet etmediğini bildimıektedir. Bunlara göre fiili mut¬lak ihanet etmek mânâs nidadır.

2- Medine kurralannın çoğunluğu ile Küfe kurralan ise bu fiili şeklinde okumuşlardır. Bu kıraati esas alanlar da kendi aralarında âyete farklı mânâlar vermişlerdir.

a- Hasan-ı Basri, Katade ve Rebi´ b. Enese göre âyetin bu bölümünün mânâsı şöyledir. "Sahabilerinin, ganimet malını alarak peygambere ihanet etme¬leri onlara yakışmaz. Bu görüşte olanlara göre bu âyet-i kerime, Bedir savaşında elde edilen ganimet mallarından bir kısmını saklayan sahabiier hakkında nazil olmuş ve onlar Peygambere karşı olan bu davranışlarından dolayı uyanlmişlar-

b- Diğer bazılarına göre, âyetin bu bölümünün mânâsı "Bir Peygamberin ganimetten mal almakla itham edilmesi yakışmaz." demektir.

Taberi birinci kıraat şeklini tercih etmiş ve âyetin mânâsının da "Ganimet mallarından herhangi bir şeye ihanet etmek. Peygamberlerin sıfatlarından değil¬dir. Böyle bir şeyi yapan da Peygamber değildir." demek olduğunu söylemiştir. Zira, âyetin son bölümü, bu mânâya uygun düşmektedir.

Âyet-i kerimede "Kim hıyanet ederse kıyamet gününde hıyanet ettiği şey¬le gelir." Duyurulmaktadır. Resulullahın, ganimet mailanndan herhangi bir şeye ihanet edenin, kıyamet günündeki halini beyan ederek şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Resulullah bir gün kalkıp aramızda bir hutbe irad etti. Ganimetten bir şeye ihanet etme meselesini anlattı ve bu hususun büyük bir mesele olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu: "Sakın sizden birinizi, kıyamet gününde boynunun üzerinde meleyen bir koyunla veya kişneyen bir at ile karşılaşmış olmıyayım. O kimse "Ey Allahm Resulü, sen beni kurtar." diyecek ben de "Sana bir şey yapa¬cak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğim. Yine sizden bi¬rinizi boynunun üzerinde böğüren bir deve ile karşılamış olmıyayım. O kişi ba¬na "Ey Allanın Resulü, beni kurtar." diyecek ben de ona: "Sana bir şey yapacak güçte değilim. Çünkü ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğim. Yine sizden birini¬zi, boynunun üzerinde, altın veya gümüş bulunarak karşılaşmış olmıyayım." O kişi bana "Ey Allahın Resulü, beni kurtar." diyecek ben de ona "Sana bir şey ya-pacak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim." diyeceğim veya sizden biri¬nizi, boynunun üzerinde sallanan bir parça elbise ile karşılamış olmıyayım. O kimse "Ey Allahm Resulü beni kurtar" diyecek. Ben de ona: "Sana bir şey yapa¬cak güçte değilim. Çünkü sana tebliğ etmiştim." diyeceğim[302]

Ebu Humeyd es-Saidi diyor ki:

"Resulullah, Esed kabilesinden, İbn-i el-Lutbiyye isimli bir kişiyi zekat toplamak için memur tayin etti. O kişi dönüp gelince zekattan topladığı mallar için "Bu sizindir. Bu da bana aittir. Çünkü bu bana hediye edilmiştir." dedi. Bu¬nun üzerine Resulullah (s.a.v.) minbere çıktı. Allaha hamdedip onu övdükten sonra şöyle buyurdu: "Ne oluyor bir vazifeliye ki, ben onu gönderiyorum o da döndüğünde "Bu mallar sizindir, bunlar da bana hediye edildi." diyor. Babasının veya annesinin evinde otursun da görsün bakalım, ona hediye ediliyor mu, edil¬miyor mu Muhammedin nefsi, kudret elinden olan Allaha yemin olsun ki, siz¬den herhangi bir kimse o sadakalardan bir şey olacak olursa o kimse, kıyamet gününde o sadakayı mutlaka boynunda taşıyarak gelecektir. Onun boynunda, böğüren bir deve veya böğüren bir sığır, yahut meleyen bir koyun şeklinde ola-caktır." Sonra Resulullah ellerini yukan kaldırdı. Öyle ki biz onun koltuk altı beyazlanın gördük. O şöyle buyurdu: "Ey Allahım tebliğ ettim mi Ey Ailahim tebliğ ettim mi [303]

Abdullah b. Ömer diyor ki: "Bir zaman Resulullah, Sa´d b. Ubadeyi zekat toplamakla vazifelendirdi ve ona "Ey Sa´d, sakın sen kıyamet gününde böğüren bir deveyi sırtında taşıyarak gelmiş olma." dedi. Sa´d da "Ben ne o deveyi alırım ne de kıyamet gününde onu yüklenerek getiririm." dedi. Bunun üzerine Resulul¬lah onu vazifeden muaf tuttu. [304]

162- Allahın rızasına tabi olanla Allahm gazabına uğrayan kimse bir olur mu Gazaba uğrayanın yeri cehennemdir. O ne kötü bir varılacak yerdir.

Allahm emirlerini tutup yasaklarından kaçarak, onun rızasını kazananla, onun gazabına uğrayan hiç bir olur mu Gazabına uğrayının sığınağı cehennem¬dir. O cehennem ne kötü bir yerdir.

Dehhak, bu âyet-i kerimeyi, bir önceki âyetle i iti bati ayarak buna şu şe¬kilde mânâ vermiştir. "Ganimetten herhangi bir şeye ihanet etmeyerek Allahın rızasına tabi olan kimse, ganimetten herhangi bir şeye ihanet ederek, Allahın ga¬zabına uğrayan kimse gibi olur mu Allahın gazabına uğrayanın, varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü varılacak bir yerdir.

İbn-i İshak ise bu âyeti genel mânâda alarak şu şekilde mânâ vermiştir. "İnsanların hoşuna gitse de gitmese de, Allahın rızasına tabi olan kimse ile sırf insanları razı etmek ve onları kızdınnamak için Allahm gazabına uğrayan kimse bir midir Allahın gazabına uğrayanın sığınacağı yer cehennemdir. Orası ne kö¬tü varılacak bir yerdir.

Taberi, Önceki âyetle irtibatlı olması hasebiyle, birinci izah şeklinin terci¬he şayan olduğunu söylemiştir. [305]

163- Onların, Allah katında kendilerine göre dereceleri vardır. Al¬lah, onların yaptıklarını çok iyi görendir.

Allahm rızasına tabi olanlarla gazabına uğrayanların, Allah katındaki de¬receleri farklıdır. Allahın rızasına tabi olanlara ikramda bulunulur ve sevaplar verilir. Allahm gazabına uğrayanlar ise hor ve hakir düşürülür ve cezaya çarptınlırlar. Allah, onların yaptıklarını çok iyi görendir. Bütün insanların yaptıklarım zaptettirmektedir. Hiçbir şey ona gizli değildir.

Ibn-i İshak ve Abdullah b. Abbas, âyeti bu şekilde izah etmişler âyette geçen "Onlar" zamirinin hem Allanın rızasına tabi olanları hem de gazabına tabi olanları ifade ettiğini zikretmişlerdir.

Mücahid ve Süddi ise, âyette geçen "Onlar" zamirinin sadece, Allahm rı¬zasına tabi olanlara ait olduğunu, bu nedenle âyetin mânâsının şöyle olduğunu söylemişlerdir: "Allahm rızasına tabi olanların Allah katında üstün dereceleri vardır.." [306]

164- Şüphesiz ki Allah, müminlere iütufta bulundu. Zira daha önce onlar açık bir sapıklık içinde bulunuyorken onlara, içlerinden, kendilerine Allanın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kitap ve hikmeti öğre¬ten bir Peygamber gönderdi.

Allah, müminlere lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Çünkü Allah onlara ken¬di içlerinden bir Peygamber göndermiştir. O Peygamber müminlere, Allahm âyetleri olan Kur´anı okur, onları mânevi kirler olan günahlardan temizler. Onla¬ra AH ahin kitabını ve Resuiullahın, hikmet kaynağı olan sünnetini öğretir. Hal-buki onlar, Peygamber gönderilmeden önce apaçık bir sapıklık ve koyu bir ce¬halet içindeydiler.

Allah tealamn, kullarına en büyük lütuf ve nimeti, aydınlatıcı bir nur olan Peygamber efendimiz (s.a.v.)i göndermesidir. Allah teala bütün bu kainatı ve kainatın içinde bulunan gökleri ve yeri, ayı ve güneşi, yıldızlan ve diğer ge¬zegenleri, denizleri ve ırmakları, dağları ve bitkileri yaratmış, bunların bizim içim bir lütuf olduğunu söylememiş fakat Peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.)i göndenne nimetinin büyük bir lütuf olduğunu beyan etmiştir. Bu da bu nimetin büyüklüğünü göstennektedir. [307]

165- Düşmanlarınızı iki katına uğrattığımız bir musibet size gelince mi "Bu bize nereden geldi." dediniz Ey

Muhammed, onlara de ki: "bu ba¬şınıza gelen kcndinİzdcndir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir."

Bedir savaşında, düşmanlarınızı iki katına uğrattığımız bir musibetin Uhut savaşında size bir katı dokununca mı: "Biz, müslümaniz bu bize nereden geldi " diyorsunuz Ey Muhammed, onlara de ki: "İtaat etmeyi bırakıp benim emrime de karşı gelmeniz sebebiyle başınıza gelen bu musibet kendi nefsiniz-deııdir. Şüphesiz ki Allah her şeyi yapmaya kadirdir."

Müminler Bedir savaşında, müşriklerden yetmiş kişi öldürüp yetmiş ki¬şiyi de esir almışlardır. Uhutta ise müminlerden sadece yetmiş kişi Öldürülmüş¬tür. Bu sebeple müminlerin uğradıkları zararın iki katını müşriklere verdikleri zikredilmektedir.

Âyet-i kerimede geçen "Başınıza gelen, kendinizdendir." ifadesi, iki şe¬kilde izah edilmiştir:

a- Katade, İkrime Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyce göre "Kendinizdendir." ifadesinden maksat, Uhut savaşında, Resuiullahın "Medinede kalarak kendinizi savunun." emrine karşı gelmeleri ve Uhuta gitmekte ısrar etmeleridir. Bu yüz- , den kendi kusurlarının karşılığını görmüşler ve mağlup olmuşlardır. ´

b- Ubeyde es-Selmaniye göre ise bu ifadeden maksat, Bedir savaşında, müşrikleri öldürme yerine oları esir almaları ve fidye karşılığında salıvermeleri¬dir. Bu hususta Hz. Alinin şunları söylediği rivayet edilmektedir:

Müslümanlar Bedir savaşında müşriklerden yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişiyi de esir almışlardı. Resulullah (s.a.v.) bu esirler hakkında sahabileri ile is¬tişare etmiş, Allah tealamn, kendisine, bunların ya boyunlarının vurulmasını ve¬ya ilerde bunların sayısı kadar ölü vermek karşılığında fidye alarak şerbet bıra¬kabileceklerini emrettiğini söylemiştir.

Sahabilerden bazıları, bunların boyunlarının vurulmasınfisterken diğerle¬ri "Ey Allanın Resulü, bunlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdir. Biz bun¬lardan fidye alıp serbest bıraksak, aldığımız fidye ile de düşmana karşı güçlen-sek, içimizden ilerde bunların sayısı kadar da şehit vermiş olsak olmaz mı " de¬diler. Ve sonuçta esirlerden fidye alınarak serbest bırakıldı.

Daha sonra Uhut savaşında müslümanlardan yetmiş kişi öldürüldü. Böy¬lece Bedirde serbest bırakılan yetmiş esire karşılık yetmiş müslümari Öldürül¬müş oldu. Âyet-i kerime buna işaretle "Bu başınıza gelen kendinizdendir." [308]

166-167- İki topluluğun karşılaştığı günde size gelen musibet Allahın izniylcdir. Ve müminleri ortaya çıkarması, münafıkları da belirtmesi için¬dir. Münafıklara "Gelin Allah yolunda savaşın veya kendinizi savunun." denildiği halde şöyle dediler: "Biz savaşmayı bilseydik size tabi olurduk." O gün onlar inkâra imandan daha yakındırlar Ağızlarıyla, kalblcrinde ol¬mayan şeyi söylüyorlar. Allah, onların gizlediklerini çok iyi bilir.

Müslüman ve müşrik, iki topluluğun karşı karşıya geldiği Unut savaşın¬da, sizin başınıza gelen öldürme ve yaralanma felaketleri, Allahın izni ve onun kaza ve kaderiyledir. Ve ayrıca Allahın, müminleri ortaya çıkarması, münafıkla¬rı belirtmesi içindir. Münafıklara: "Gelin bizimle beraber müşriklere karşı Allah yolunda savaşın veya kalabalık sayınızla bizi savunun." denildiği halde onlar, "Biz savaşmayı bilseydik elbette ki size tabi olurduk." dediler.

Abdullah b. Übey b. Selul ve arkadaşlarından oluşan ve Uhut savaşında Allahın Resulünden geri kalan bu münafıklar, o savaş günü, inkâra imandan da¬ha yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayan şeyi söylüyorlardı. Allah ise onların gizlediklerini çok iyi bilendir.

* Bu âyet-i kerimenin, Abdullah b. Übey b. Selul ve benzerleri hakkında nazil olduğu söylenmektedir. Bilindiği gibi İbn-i Selul, daha Uhut´a varmadan "Şevt" denen yerde, kendisine tabi olan üç yüz kişiyle birlikte Resulullahın or¬dusundan ayrıldı.

Âyet-i kerimede geçen ve "Kendinizi savunun" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, Süddi ve İbn-i Cüreyce göre "Sayınızı çoğaltın. Böy¬lece düşmanınızı defetmiş olursunuz." demektir. Ebu Avn el-´Enşariye göre ise "Düşmanın Önünde durun." demektir. [309]

168- Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için "Eğer bize uy-salardı öldürülmezlcrdi." dediler. Onlara şöyle de. "Eğer iddianızda doğru iseniz haydi kendinizden ölümü uzaklaştırın."

O münafıklar, Uhut savaşına gitmeyerek oturup kaldıkları hakle, münafık kardeşleri için dediler ki: "Eğer sözümüzü dinleselerdi orada öldürülmezlerdi." Ey Muhammed, sen bu münafıklara de ki: "Eğer bu iddianızda doğru iseniz ölü¬mü kendinizden uzaklaştırın. Yani, "Bizi dinleselerdi öldürülmezlerdi." diyorsu¬nuz. Siz bırakın bu iddiayı da şayet gücünüz yetiyorsa ölümü önce kendinizden uzaklaştırın. Buna gücünüz yetmeyeceği muhakkaktır. Zira ölüm sizi nerede olursanız yakalayacaktır. O halde böyle konuşmanızın ne mânâsı vardır

Bu âyet de Abdullah b. Übey ve arkadaşlan hakkında nazil olmuştur. [310]

169- Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler. Rablcri katından rızıklandırılmaktadiriar.

Sakın Allah yolunda şehit düşenleri, bir şey hissetmeyen, herhangi bir şeyden zevk almayan, nimetlerden istifade etmeyen ölüler zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler, rableri katından nzıklandınlmaktadırlar.

* Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Kardeşleriniz Unut savaşında canlarını kaybedince, Allah onların ruhla¬rını, yeşil renkli kuşlar şeklindeki yaratıklara verdi. Onlar cennetin intaklarına gelir su içerler, onun meyvelerinden yerler ve arşın gölgesindeki, altından yapıl¬mış kandillerin çevresinde konaklarlar. Onlar, yiyecek ve içeceklerinin temiz ve lezzetli oluşunu, konaklarının Ua güzelliğini görünce şöyle dediler: "Bizim diri olduğumuzu ve cennette nzıklandırıldığımızı, mümin kardeşlerinize kim tebliğ ederki onlar, cihaddan geri kalmasınlar ve savaştan çekinmesinler." Bunun üze¬rine Allah teala "Bunu kullanma, sizin yerinize ben bildireyim." dedi. Ve bu âyet-i kerimeyi indirdi. [311]

Abdullah b. Abbas, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Şehitler, cennetin kapısındaki nehirin aydınlattığı yerde yeşil bir kubbe¬nin içindedirler. Onlara, sabah akşam nzıklan cennetten getirilmektedir[312]

Cabir b. Abdullah diyor ki: "Ben, Resulullahın şöyle buyurduğunu işit-tim."Ey Cabir, ben, seni müjdelemiyeyim mi " Dedim ki: "Evet müjdele ey Al¬lanın Resulü." Dedi ki: "Ey Cabir, senin babam Uhutta öldürüldüğü yerde Aliah tekrar diriltti. Sonra ona "Ey Amr´ın oğlu Abdullah, sana ne yapmamı arzu eder¬sin " dedi. Baban da dedi ki: "Ey rabbim, beni tekrar dünyaya döndürmeni iste¬rim. Ta ki, senin uğrunda savaşıp tekrar öldürülmüş olayım."

Abdullah b. Mes´ud, Katade, Rebi1 b. Enes ve Dehhaka göre bu âyet-i ke¬rime, Uhut savaşında şehit düşenlerin nerede olduklarını soran kişelere cevap olarak inmiştir.

Enes b. Malike göre ise, B´ir-i Maııne hadisesinde şehit düşen sahabiler hakkında nazil olmuştur. [313]

170- Allanın, kendilerine lütfundan verdiği şeylerle sevinç içindedir¬ler. Geride kalıp kendilerine yctişemeyclcrc, onlar için bir korku ve üzüntü olmadığını müjdelerler.

Onlar, Allahın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerden dolayı sevinç içindedirler. Ölmeyip geride diri kalan ve kendilerine yetişemeyen kardeşlerine "Onlar için bir korku yoktur. Onlar, üzülmeyeceklerdir de." müjdesini verirler. Zira kardeşlerinin de kendileri gibi Allanın düşmanlarına karşı cihad ettiklerini ve öldü itil düklerinde, onların da nimetlere kavuşturulacaklarını bilirler.

Süddi diyor ki: "Şehide bir mektup getirilir. Onda, dünyadan göçüp âhirete giden kardeşleri ve aile efradının geldikleri bildirilir ve ona denir ki: "Fi¬lan günde filan kişi, falan günde falan zat gelecek." O da, dünyada kaybolanla¬rın bulunmaları halinde sevindiği gibi sevinir. [314]

171- Allahın nimetini, lütfunu ve Allahın, müminlerin ecrini zayi et¬meyeceğini müjdelerler.

Aliah yolunda Öldürülenler, Allahın nimetini, lütfunu ve Allahın, mümin¬lerin mükâfaatmı asla zayi etmeyeceğini, diğer müminlere müjdelerler. Kendile¬ri de bunlara sevinirler.

*´Peygamber efendimiz, şehitlere cennette nasıi ikram edileceğini beyan ederek buyuruyor ki:

"Öldükten sonra Allah katında ikram gören hiçbir kul7 bütün dünya ve içindekiler kendisine verilse dahi tekrar dünyaya dönmek istemez. Ancak şehit müstesnadır-. O, şehitliğin üstünlüğünü gördüğü için, tekrar dünyaya dönüp bir daha Öldürülmeyi (Tekrar şehit olmayı) arzular. [315]

172- O müminler, kendilerine yara isabet ettikten sonra da AİIah ve Resulünün davetine uydular. Onlardan iyilik yapıp Allahtan korkanlar için büyük bir mükâfaat vardır.

Burada zikredilen müminler, Uhut savaşı bittikten sonra "Hamraul Esed" denilen yerde tekrar Resulullahın çağırışına uyup ona tabi olanlardır.

Uhut savaşında Peygamber efendimiz yaralandıktan sonra, müşrikler ora¬dan uzaklaşınca, Peygamber efendimiz düşmanın tekrar geri dönebileceğini dü¬şünerek "Bunların izini kim takibedecek " dedi. Hz. Ebubekir ve Zübeyr b. Av-vamm da içinde bulunduğu yetmiş kişi kadar olan bir gurup Resulullahın bu ça-ğınsına uydular ve Hamraul Esede kadar yürüdüler. Bunları gören müşriklerin kalbine Allah bir korku saldı ve mağlup bir şekilde kaçıp gittiler. Ve Müslü¬manlar emniyet içinde Medineye döndüler[316]

173- İnsanlar onlara: "Düşmanlarınız size karşı ordu topladı. Onlar¬dan korkun." dediklerinde bu, onların imanını artırmıştır ve şöyle demiş-ı Ur: "Allah bize yeter o ne güzel vekildir.

* Müşrikler, Uhut savaşının sona ermesinden sonra Mekkeye doğru yola çıktıklarında Ebu Süfyan: "Medineye dönüp müslmanların kökünü kazımadan niçin geri dönüyoruz " diyerek geri dönüp tekrar hücum etmek istemiş ve yan¬larından geçen bir Bedeviye bahşiş de vererek "Git Muhammede söyle tekrar geliyoruz." demiş bu sırada Allah teala, durumu Peygamberimiz Hz. Muham-med (s.a.v.)e bildirmiş o da ordusunu hazırlayarak Hamraul Esede doğru yürü¬müş ve orada o Bedevi ile karşılaşmış. Bedevi kendisine söyleneni onlara ilet¬miştir, işte gelen bu haber üzerine müminlerin aldıkları tavın âyet-i kerime şöyle beyan etmektedir.

İnsanlar o müminlere: "Düşmanlarınız size karşı koymak ve sizinle sa¬vaşmak için asker topladılar. Onlardan korkun çünkü onlara karşı sizin gücünüz yoktur." dediklerinde bu, onlann imanlarını artırdı ve onlar: "Allah bize yeter, Allah kendisim dost edinenlere ne güzel bir vekildir." diye cevap verdiler.

Müfessirler, Resulullahın sahabilerine "Düşmanlarınız size saldırmak üzere toplandılar." sözünün ne zaman ve kimler tarafından söylendiği hususun¬da farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- İbn-i İshak, Süddi, Abdullah b. Abbas ve Katadeden nakledilen bir gö¬rüşe göre sahabilere bu söz Uhut savaşından sonra, müşriklerin takibine çıkan Resulullaha Hamraul Esed mevkiinde, Abd-i Kays oğullarına ait Kervan tara¬fından söylenmiştir.

Bu hususta, Muhammed b. İshak, şunları anlatmaktadır.: Mabed b. Ebu Mabed el-Huzai, Hamraul Esed mevkiinde, Resulullahın yanından geçiyordu. O sırada Mabed müşrikti. Ancak Hazaa oğullarının müslümanlan da müşrikleri de Tihame bölgesinde, Resulullahın sırdaşları ve müttefikleriydiler. Orada olup bi¬ten şeyleri Resulullahtan saklamazlardı. Mabed dedi ki: "Ey Muhammed, valla¬hi senin uğradığın şey, bizim ağırımıza gitti. Bizler Allanın seni muhafaza et¬mesini isterdik." Sonra Mabed, Resulullahı Hamraul Esed´de bırakıp yoluna de¬vam etti. "Revha" denen yerde Ebu Süfyan ve arkadaşlarına kavuştu. Onlar, tek¬rar, Resulullah ve sahabileriyle savaşmak üzere hazırlık yapıyorlardı ve kendi kendilerine şöyle demişlerdi: "Biz Muhammedin arkadaşlarını, onlann ileri ge¬lenlerini ve komutanlarım TJhutta öldürdükten sonra onlann kökünü kurutma¬dan geri mi dönelim Onlann geride kalanlanna tekrar hücum edelim ve onlar¬dan kurtulalım." Eb Süfyan, Mabedi görünce: "Ey Mabed, arkanda ne var " de¬di. Mabed de: "Arkamda Muhammed var. Arkadaşlarıyla birlikte yola çıkmış¬lar. Daha Önce benzerini görmediğim bir kalabalıkla sizi arıyorlar. Onlar size karşı ateş püskürüyorlar. Karşılaştığınız zaman, Muhammedden geri kalmış olanlar onun yanında toplanmışlar. Daha önce yaptıklarına pişman olmuşlar. Onlann içinde size karşı öyle bir kin var ki, ben bundan Önce böyle bir kin gör¬memiştim." Ebu Süfyan ise "Vay haline, sen ne diyorsuıı "dedi. Mabed: "Valla¬hi senin (Medine) tarafına gitmemeni, böylece senin atlarının kaküllerini gör¬meyi istiyorum. (Yani, gidersen öldürülürsün. Ben de senin atlarının kaküllerini gönnez olurum.) dedi. Ebu Süfyan "Vallahi onların geri kalanlarının kökünü kurutmak için toplanıp hücuma hazırlanmıştık." dedi. Mabed: "Ben senin, bunu yapmamanı isterim." dedi. Ebu Süfyan "Vallahi onlardan gördüğüm halleri, be¬ni onlar hakkında şiir söylemeye şevketti" diye ilave etti. Mabedin bu telkinleri Ebu Süfyanı ve onunla beraber olanları Medine üzerine yürümekten vaz geçirdi. Ebu Süfyanın yanından Abd-i Kays oğullarına ait bir Kervan geçiyordu. Ebu Süfyan: Nereye gidiyorsunuz " dedi. Onlarda "Medineye gidiyoruz." dediler. Ebu Süfyan "Niçin " dedi. Onlar: "Biz, yiyecek maddeleri almak için gidiyo¬ruz." dediler. Ebu Süfyan: "Sizler, benden bir mektup götürüp Muhammede ve¬rir misiniz Bunun karşılığında ben size daha sonra Ukaz panayırında şuna kuru üzüm yükliyeyim." dedi. Onlar da "Evet, olur." dediler. Ebu Süfyan: "Ona deyin ki, biz onlann geride kalanlarının kökükünü kurutmak için toplanıp ona ve sa-habilerine doğru geliyoruz." dedi. Resulullah, Hamraul Esed mevkiinde iken bu Kervan gelip ona Ebu Süfyanın söylediklerini anlattı. Resulullah da: "Allah bize yeter o ne güzel vekildir." dedi. İşte âyet-i kerime bu olayı anlatmaktadır.

Bu izaha göre âyete zikredilen "İnsanlar"dan maksat, Abd-i Kays oğulla¬rına ait olan Kervandır. "Ordu toplayan düşman"dan maksat ise Ebu Süfyan ve ordusudur. ,

b- Mücahid ve İkrimeye göre ise, düşmanlarının bir araya gelerek kendi¬lerine saldıracağı haberi, Resulullaha ve sahabilerine, Uhut savaşından bir sene sonra gittikleri küçük Bedir mevkiinde söylenmiştir. Zira, Uhut savaşı bittikten sonra Ebu Süfyan, Resulullaha "Gelecek yıl, karşilacağımız yer, adamlarımızı öldürdüğünüz Bedir mevkii olsun." demiş Resulullah da "Evet, olur." demişti. Resulullah verdiği sözün gereğini yerine getirerek ertesi yıl, küçük Bedir mev¬kiine gitti. Onlar, müşriklerle karşılaştıklarında Kureyşin ne yaptığını soruyor¬lardı. Müşrikler de müminlerin kalbine korku salmak için "Onlar sizinle savaş¬mak için çokça adam topladılar. Onlardan korkun." diyorlardı. Fakat müminler onlardan korkmuyorlar "Allah bize yeter o ne güzel vekildir." diyorlardı. İşte orada müslümanlar, Bedir mevkiinde panayıra rastla¬dılar. Oradan alış veriş edip ticaret yaptılar. Bu sebeple bundan sonra gelen âyet, onlann bu durumunu tasvir ederek "Kendilerine hiçbir kötülük dokunma¬dan Allanın nimeti ve lütfuyie geri döndüler." buyurmaktadır.

Taberi bu görüşlerden birinci görüşün daha evla olduğunu, zira bundan önce geçen âyetin, Resulullaha tabi olan kişilerin yaralı olduklarını beyan ettiği¬ni, müminlerin ise Uhut savaşını müteakiben yaralı oldukları muhakkaktır. Bir yıl sonra meydana gelen Bedir olayında, yaralıların bulunmadığı bilinmektedir. [317]

174- Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan, Allahın nimeti ve lüt-fuyla geri döndüler ve Allahın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibi¬dir.

Resulullah ve sahabileri düşmanı Hamraul Esede kadar takibettikten son¬ra, kendilerine hiçbir eziyet ve kötülük dokunmadan, Allahın nimeti ve lütfuyla evlerine geri döndüler. Ve Allahın Peygamberine itaat ederek Allahın rızasına uydular. Allah, yarattıklarına karşı büyük lütuf sahibidir. [318]

175- O kişi ancak dostlarını korkutmak isteyen bir şeytandır. Onlar¬dan korkmayın. Eğer mümin iseniz benden korkun.

Sizi korkutmak isteyen o kişinin (Bedevinin) yaptığı ancak kendisini dost edinenler vasıtasıyla korku salmak isteyen şeytanın yaptığı bir iştir. Siz onların topluluğundan korkmayın. Çünkü ben size zaferi garanti ediyorum. Fakat sizler, hakkıyla iman edenlerseniz. Benim emrime karşı gelmekten korkun. [319]

176- İnkâra koşuşanlar seni üzmesin. Onlar, Allaha hiçbir zarar ver¬mezler. Allah onlara, âhirette bir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

Ey Muhammed, inkâra koşuşan şu münafık kafirler seni üzmesin. Çünkü onlar dinden çıkıp kâfir olmalarıyla Allaha hiçbir zarar veremezler. Ancak ken¬dilerine zarar verirler. Allah bunlara âhiret sevabından bir pay vermemek isti¬yor. Onlar için büyük bir azap vardır. O da cehennem ateşidir. [320]

177- Şüphesiz ki imana karşılık inkârı satın alanlar, Allaha hiçbir za¬rar veremezler. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Şüphesiz ki imanı verip kâfirliği alan bu münafıklar, dinden çıkmakla Al¬laha hiçbir zarar vermezler. Onlara, bu yaptıklarından dolayı can yakıcı bir azap vardır.

Allah teala, bundan önceki âyetlerde, mümin kullarını samimi olmaya, bütün işlerinde kendisine yönelmeye ve emirlerine boyun eğmeye teşvik etmek¬te ve onları dumanlarına karşı cihad etmeye, dostlanni yalnız bırakmayıp onlara yardım etmeye davet etmektedir. Bu âyetlerde ise, münafıkların hallerini tasvir etmekte, onların, Allaha hiçbir zarar veremeyeceklerini beyan etmekte ve onla¬rın cehenneme gireceklerini haber vennektedir. [321]

178- Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu zannctmesinlcr.Biz onlara mühleti ancak, günahlarını ar¬tırsınlar diye veriyoruz. Onlar için alçaltın bir azap vardır.

İnkâr edenler, ömürlerini uzatarak kendilerine mühlet vermenizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Biz onların ecellerini, ancak gü¬nahlarının artması için uzatıyoruz. Onlar için hor ve hakir düşüren bir azap var¬dır.

Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle duyuruluyor: "Onlar, kendilerine mal ve oğullar lütfederken, iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar [322]"Onların mal ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla dünya ha¬yatında onlara ancak azabetmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını ister. [323]

179- Allah, müminleri, içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Nihayet, murdarı temizden ayıracaktır. Allah sizi gayba vâkıf kı¬lacak da değildir. Fakat Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçip gaybı bildirir. O halde Allaha ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve Al-lahtan korkarsanız, sizin için büyük bîrmükâfaat vardır.

Allah, müminleri, içinde bulunduğunuz, müminin münafıktan ayirdedil-mediği bu karışık durumda bırakacak değildir. Nihayet zorluklarla imtihan ede¬rek temiz olan mümini, murdar olan münafıktan ayıracaktır. Allah sizi, gayba vâkıf kılarak kullarının kalbindekini size bildirecek değildi ki mümini münafık¬tan ve kâfirden ayırabilesiniz. Fakat Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçip ona, kullarının kalbinde olan bazı gayblan bildirir. O halde Allaha ve Peygam¬berine iman edin. Şayet Peygamberlere iman eder ve Allahtan korkarsanız sizin için büyük bir mükâfaat.vardır.

Mücahid diyor ki: "Allah teala, münafıklarla müminleri Uhut savaşı imtihanı ile birbirlerinden ayırmıştır.

Katade ve Süddi ise: "Allah teala bu âyette, hicret ve cihadla müminleri kâfirlerden ayırdedeceğini beyan etmiştir." demişlerdir.

Taberi, daha önceki âyetlerin, münafıklar hakkında olması hasebiyle bi¬rinci görüşü tercih etmiştir.

Bu âyet-i kerime, Allahtan başka hiçbir kimsenin gaybı bilemeyeceğini, bu nedenle kimin gerçek mümin kimin de münafık olduğunun kesin olarak an-1 aşılamayacağını, bu sebeple de Allahın, insanları bir takım imtihanlardan geçi¬rip gerçek müminle münafık] ortaya çıkaracağını beyan etmekte, ayrıca, seçmiş olduğu Peygamberine, gayba ait bazı olayları haber vereceğini bildirmektedir.

Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle Duyurulmaktadır: "Gaybı o bilir. Kimseye gaybı göstennez." "Ancak, Peygamber olarak seçtiği kimse bunun dı¬şındadır. Çünkü Allah, seçtiği Peygamberin önüne ve ardına gözetleyici ko-yar[324]

Bu hususta Süddi diyor ki: "Allah sizi gayba vâkıf kılacak ta değildir." ifadesinden maksat, "Allah, Muhammedi gayba vâkıf kılacak değildir." demek¬tir.

İbn-i İshakdadiyorki: "Allah sizi, gayba vâkıf kılacakta değildir." ifade¬sinden maksat, "Ey müminler, Allah sizleri, imtihan edeceği gayba ait olaylara vâkıf kılacak değildir ki, o olayların, aleyhinize olanlarından kaçmasınız." de¬mektir.

Taberi diyor ki: "Bu ifadenin izahında tercihe şayan olan görüş şudur. "Ey müminler, Allah sizleri, kullarının kalbindekine vâkıf kılacak değildir ki, onlardan mümin olanları, münafık ve kâfirlerden ayıredebilesiniz. Bu sebeple Allah, kullarını bir kısım sıkıntı ve belalarla birbirlerinden aymr. Nitekim Unut savaşında düşmana karşı savaşma yoluyla onlan birbirlerinden ayirdetmiştir. Böylece sizler, müminleri kâfir ve münafıklardan ayırdedebilesiniz. Ancak Al¬lah, Peygamberlerinden bazılarını vahiy yoluyla, kullarının kalbinde bulunan şeylere vâkıf kılar." [325]

180- Allanın, kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik yapanlar, bunun, kendileri için hayiriı olduğunu sakın zannetmesinler. Bil¬sinler ki bu, onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allaha aittir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Allanın, dünyada kendilerine verdiği nimetler hususunda cimrilik yapa¬rak, zekatlarını vermeyenlerin tutumlarının, kendileri için kıyamette hayırlı ola¬cağını sakın zannetmesinler. Bilakis bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları o mal, kıyamette onların boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası an¬cak Allaha aittir. Çünkü o, devamlı diridir ve sonu olmayandır. O, yaptığınız her şeyden haberdardır. İyilikte bulunanı iyiliği ile mükâfaatlandıracak, kötü¬lükte bulunanı da kötülüğü ile cezalandıracaktır.

Âyet-i kerimede geçen ve "Zannetmesinler" diye tercüme edilen fiili iki şekilde okunmuştur.

a- Hicaz ve.Irak kurralarından bir topluluk bu fiili şeklin¬de okumuşlardır. Bu kiraata göre âyetin mânâsı mealde zikredildiği gibidir.

b- Diğer bazı kurralar ise bu fiili şeklinde okumuşlardır. Taberi de bu kıraat şeklini tercih etmiştir. Âyeti bu şekilde okuyanlar, ona çeşit¬li şekillerde mânâ vermişlerdir

Süddiye göre bu ifadenin izahı şöyledir: Ey Muhammed, Allanın, dünyada kendilerine verdiği mallar hakkında cimri davrananların ve bu mallarından, Allanın farz kıldığı zekatı vermeyenlerin bu cimriliklerinin, kendileri için kıya¬met gününde hayırlı olacağını zannetme. Bilakis, âhirette onların bu cimri dav¬ranışları kendileri için şer olacaktır.

Abdullah b. Abbas ve Mücahide göre ise bu ifadenin manâsı şöyledir: "Ey Muhammed, sakın sen, Allahın, lütfundan, kendilerine verdiği Tevratta, se¬nin sıfatlarını insanlara anlatmakta cimri davranan Yahudilerin bu cimrilikleri¬nin kendileri için hayırlı olacağını zannetme."

Taberi, ikinci kıraattaki birinci görüşün tercihe şayan olduğunu, buradaki cimrilikten maksadın, "Zekat vermemek" demek olduğunu söylemiştir. Zira bu âyetin devamındaki "Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde boyunlarına do¬lanacaktır." ifadesini, Resulullahın, zekat vermemek olarak izah ettiği, birçok hadislerde zikredilmiştir. Ayrıca bundan sonra gelen âyette, müşrik ve Yahudi¬lerin, zekat vermemek için "Şüphesiz ki Allah fakirdir, bizler zenginiz." dedik¬leri ve böylece zekatla alay ettikleri belirtilmektedir. Bu da gösteriyor ki, bura¬daki cimrilik yapılan şeyden maksat, zekattır.

Ayet-i kerimenin devamında "Cimrilik yaptıkları şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır." Duyurulmaktadır. Müfessirler, âyetin bu bölümünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

a- Bazılarına göre ayetin bu bölümünün mânâsı şöyledir: Allah, kıyamet gününde farz olan zekatı vermeyenin zekatını, gerdanlık gibi boynuna dolaya-caktır. Bu hususta Resulullahtan şu hadis-i şerifler zikredilmiştir. Muaviye b. Hiyde diyor ki:

"Ben, Resulullahın şöyîe buyurduğunu işittim." Herhangi bir kimse gelir de efendisinden arta kalan malını ister o da onu vermezse kıyamet gününde o kimse için dilini dışan çıkanp onu yalayan kel bir yılan çağırılır. O yılan, onun vermediği arta kalan malıdır. [326]

Abdullah b. Mes´ud Resıılullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Malının zekatını vermeyen hiçbir kimse yoktur ki Allah, kıyamet gününde, vermediği o zekatını, boynunda büyük bir yılan haline getirmiş olmasın." Sonra Resulullah, Aziz ve Celil olan Allanın kitabından bunun doğruluğunu ortaya koyan "Allanın kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik yapanlar, bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bilsinler ki bu onlar için bir serdir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet gününde onlann boyunlarına dolana¬caktır." âyetini okuduk[327]

Hicr b. Beyan ResuluIIahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. "Herhan¬gi bir kimse akrabasına gider de ondan, Allanın kendisine verdiği şeylerden arta kalanı ister, o akrabası da o şeyi vermekte cimri davranacak olursa kıyamet gü¬nünde Allah, o kimse için cehennem ateşinden, dilini dışarı atan büyük bir yılan çıkarır, o yılan sonunda o kişinin boynuna dolanır." Resulullah bundan sonra bu âyeti okudu.

Ebu Hureyre de Resıılullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah kime mal verir de o da malının zekatını vermezse, o malı, gözlerinin üzerinde iki siyah nokta bulunan büyük bir yılan şekline sokulur ve kıyamet gününde o yılan onun boynun dolanır. Yılan o kişiyi iki avurdundan yakalar ve şöyle der: "işte senin malın benim. Senin hazinen benim." Sözünü bitirdikten sonra Resu¬lullah efendimiz, bu âyet-i kerimeyi okumuştur. [328]

b- İbrahim en-Nehaiye göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Cimrilik yap¬tıkları şey kıyamet gününde ateşten bir gerdanlık olarak onların boynuna dolanacaktır.

c- Abdullah b. Abbasa göre bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Muhammedin Peygamberliğini gizleyen Yahudi Hahamları, kıyamet gününde, gizledikleri bu şeyin günahını sırtlarında taşıyacaklardır.

d- Mücahide göre, bu ifadenin mânâsı şöyledir: "Dünyadayken cimrilik yaptıkları şeyi kıyamet gününde getirmeye zorlanacaklardır."

Taberi diyor ki: Tercihe şayan olan görüş buradaki, cimrilik ettikleri be¬yan edilen şeyden maksat, zekat mallandır." diyen görüştür. Zira zikredilen ha¬disler ve rivayetler bunu ifade etmektedir.

Âyet-i kerimede: "Göklerin ve yerin mirası ancak Allaha aittir." Duyurul¬maktadır. Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki, "Miras, ölen bir malikin mülkünün, sağ kalan mirasçılarına intikal etmesidir. Yaratıklar yok olmadan ön¬ce de bütün göklerin ve yerin mülkiyeti Allaha ait olduğuna göre, Allanın gök¬lere ve yere mirasçı olması ne demektir " Cevaben denilir ki, "Allah teala bu ifade ile kendisinin devamlı olarak diri olduğunu, baki olduğunu, diğer bütün yaratıkların ise yok olacaklarım beyan etmiştir. Bu itibarla, dünyada iken bir ta¬kım eşyaya sahip gibi görünenlerin de sonunda Öleceklerini ve sahibolduklan şeylerin gerçek malikinin de Allah teala olduğu gerçeğinin ortaya çıkacağını be¬yan etmektedir. [329]

181- "Şüphesiz ki Allah fakirdir, biz ise zenginiz." diyenlerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onlann söylediklerini ve Peygamberleri haksız ye¬re öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz: Tadın o yakıcı azabı."

Allah, Yahudilerin "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz." sözlerini duymuştur. Biz onlann yapmış olduklan iftiraları ve Peygamberleri haksız yere öldünnelerini yazacağız ve "İftiranızın cezası olarak tadın o yakcı azabı," diye¬ceğiz.

Abdullah b. Abbas, Süddi, Mücahid, Hasan-ı Basri, Katade ve İbn-i Zeyd bu âyet-i kerimenin ve bundan sonra gelen bir kısım âyetlerin, ResuluIIahın dö¬neminde bulunan Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu husus¬ta Abdullah b. Abbas, diyor ki "Ebubekİr es-Sıddiyk, Yahudilere ait olan ve "Beytül Makdis" diye adlandırılan, Yahudilerin, içinde kitap okuduktan Medreşeye girdi. Yahudilerden bir çoğunun âlimleri ve Hahamları olan "Finhas" isimli birinin etrafında toplandıklarını gördü. Onun yanında yine, Hahamların ileri ge¬lenlerinden biri olan Eşya´ da bulunuyordu. Ebubekir, Finhasa "Vay haline ey Finhas, Allahtan kork ve müslüman ol. Allaha yemin olsun ki siz, Muhamme-din. Allanın Peygamberi olduğunu ve Allah katından size, doğru olanı getirdiği¬ni biliyorsunuz. Siz onun, yanınızda bulunan Tevrat ve İncilde de yazılı olduğu¬nu görüyorsunuz." dedi. Finhas da Ebubekire "Vallahi, ey Ebu bekir, bizim , Allaha bir ihtiyacımız yoktur. Biz fakir değiliz. O bize muhtaçtır. Bize göre o fakirdir. Onun bize yalvardığı gibi biz ona yalvaramayız. Bizim ona ihtiyacımız yoktur. O ise bize karşı ihtiyaçsız değildir. Şayet onun bize ihtiyacı olmasaydı, arkadaşınız Muhammedin zannettiği gibi biz ona mallarımızı ödünç olarak ver¬mezdik. O, (Allah) size faizi yasaklerken.bize faiz veriyor. Şayet onun bize ihti¬yacı olmasaydı bize faiz vermezdi." dedi. Bunun üzerine Ebubekir hiddetlendi ve Finhasın yüzüne dehşetli bir tokat indirdi ve şöyle dedi: "Hayatım kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki, eğer bizimle sizin aranızda anlaşma olma¬saydı, ey Allah düşmanı elbette ki senin boynunun vururdum." Bunun üzerine Finhas, Resulullaha gitti ve ona : "Ey Muhammet!, bak arkadaşın bana ne yap¬tı " dedi. Resulullah Ebubekire "Seni bunu yapmaya sevkeden sebep nedir " di¬ye sordu. Ebubekir de dedi ki: "Ey Allanın Resulü, bu Allah düşmanı aşırı bir söz söyledi. Bu zannediyor ki Allah fakir de kendileri zengin. İşte böyle söyle¬yince sözleriden dolayı kızdım ve yüzüne vurdum." Finhas bunu inkâr etti. "Ben böyle bir şey söylemedim." dedi. İşte bunun üzerine Allah teala Finhası yalanla¬yıp Ebubekiri tasdik ederek "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz." diyen¬lerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve Peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve şöyle diyeceğiz. "Tadın o yakıcı azabı." âyetini indirdi. [330]

182- Bu azap, sizin yaptıklarınızdan dolayıdır. Yoksa Atlah kullarına asla zulmcdici değildir.

Ey "Allah fakirdir biz ise zenginiz." diyen ve haksız yere Peygamberleri öldüren Yahudiler, kıyamet gününde size "Can yakıcı azabı tadın." diyeceğiz. Böyle deyişimizin sebebi, sizin, dünya hayatındayken işlediğiniz amellerdir. Yoksa Allah âdildir, haksız yere herhangi bir kimseyi cezalandırarak zulmet¬mez. Zira Allah, kullarına asla zulmedici değüdir. [331]

183- Onlar: "Ateşin yiyeceği bir kurbanı bize getirmedikçe hiçbir Peygambere iman etmememiz hususunda Allah bize ahit verdi." derler. Ey Muhammcd, onlara şöyle de: "Benden önce de size Peygamberler apa¬çık delillerle ve bu söylediğinizle geldi. O halde iddianızda samimi iseniz ni¬çin onları öldürdünüz

Onlar şöyle diyorlardı: "Bize, Allaha yaklaştıran bir kurban getirip, kesti¬ği o kurbanı da gökten bir ateş inip yemedikçe hiçbir Peygambere iman etmeye¬ceğimize dair Allah bize ahit verdi: Ey Muhammed, onlara de ki: "Benden önce size, Peygamberliklerinin doğruluğunu gösteren delillerle ve sizin iddia ettiğiniz kurban mucizesi ile Peygamberler geldi. Eğer iman etme iddianızda samimi ise¬niz, bütün deliller ortaya çıktıktan sonra o Peygamberleri niçin öldürdünüz O halde sizler, gerçekten iman etmek için delil aramıyor, inadınızdan böyle yapı¬yorsunuz.

* Abdullah b. Abbas ve Dehhak diyorlar ki: "Önceki ümmetlerde bir kişi, tasaddukta bulunur da, sadakası kabul edilirse, gökten bir ateş iner onun sadaka¬sını yerdi. Bu da o kişinin, iddiasında haklı olduğunu gösterirdi. Yahudiler, bu âyet-i kerimede zikredildiği gibi, Resulullahtan böyle bir mucize istemişlerdir. Fakat Allah teala, Yahudilere, bu gibi mucizelerle gelen Peygamberleri de öl¬dürdüklerini hatırlatarak istediklerinde samimi olmadıklarını, sadece Hz. Mu¬hammedi yalanlamak için bu gibi söyleri ile sürdüklerini beyan etmiştir. [332]

184- Şayet seni yalanlıyorlarsa, senden önce apaçık deliller, sahi fd er ve aydınlatıcı kitap ile gelen Peygamberler de yalanlanmıştı.

Ey Resulüm, şayet onlar seni yalanlıyorlarsa buna üzülme, zira senden önce gelen Peygamberler de bunlar tarafından yalanlanmışlardı. Halbuki o Pey¬gamberler onlara, kesin ve açık delillerle, ilahi kitaplarla ve yolları aydınlatan Tevrat ve İncil gibi kitaplarla gelmişlerdi.

*Bu âyet-i kerime, Peygamber efendimizi, Yahudilerden ve diğer müşrik¬lerden görmüş olduğu sıkıntılara karşı teselli etmektedir. [333]

185- Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet gününde yaptıklarınızın karşılığı size mutlaka eksiksiz verilecektir. Kim, cehennem ateşinden uzak¬laştırılıp cennete konursa, şüphesiz o, kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir.

Allahın Peygamberini yalanlayan ve Allaha karşı iftiralarda bulunan bu Yahudilerin akıbeti de diğer bütün yaratıklar için takdir edilen akıbet gibi ola¬caktır. Zira, her nefis ölümü tadacaktır. O halde ey Muhammed, seni yalanlayan ve Allaha karşı iftirada bulunan o Yahudilerin ve müşriklerin, yalanlama ve ifti¬ralarına karşı üzülme. Ey insanlar, biz kıyamet gününde size, yaptıklarınızın karşılığını tam olarak vereceğiz. Hayır işleyene hayır, şer işleyene de şer vere¬ceğiz. Kim de cehennem azabından kurtulur ve cennete konacak olursa işte ger¬çekten kurtuluşa eren o´dur. Dünyanın lezzeti, ziynetleri ve zevkleri ise aldatıcı ve geçici şeylerden başkası değildir. Sizler, bu aldatıcı ve geçici dünya metaı ile zevke dalarsınız. Halbuki o, neticede sizin başınıza felaketleri, musibetleri ve 3çvmediğiniz şeyleri getirir.

Taberi diyor ki: "Abdurrahman b. Sabit, bu âyette zikredilen kelimesini "Değersiz ve az bir şey" mânâsında almışsa da aslında bu kelimenin mânâsı "Aldatmak"tir. Bu itibarla, dünya malı az olsun çok olsun, aldatıcıdır. Kulun, kendisim ona kaptırarak rabbinin emir ve yasaklarından gafil olmaması gerekir.

Ebu Hureyre, Resulullahın, bu âyetin izahında şunu buyurduğunu rivayet etmiştir. "Şüphesiz ki, cennette bir kamçı kadar yer, dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. İsterseniz şu âyeti okuyun. "Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konursa şüphesiz o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir. [334]

Bu hususta, Peygamber efendimiz diğer bir hadîs-i şerifinde şöyle buyu¬ruyor:

"Kim, cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konulmayı istiyorsa, Al¬laha ve âhiret gününe iman etmiş olarak ölsün ve insanlara, kendisine yapılma¬sını arzuladığı şeyleri yapsın. [335]

186- Şüphe yok ki, siz, mallarınız ve canlarınız hususunda imtihan olacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allaha ortak koşanlardan mutlaka birçok c/.iyct verici sözler işiteceksiniz. Eğer sabre¬der ve Aüahtan korkarsanız, bilin ki bu azmi gerektiren işlerdendir.

Mallarınız ve canlarınıza gelen felaketlerle mutlaka imtihan olacak, siz¬den önce kendilerine kitap verileri Yahudi ve llrisliyanlardan ve Allaha ortak koşan müşriklerden bir çok eziyetler göreceksiniz. Şayet bu eziyetlere karşı sab¬reder ve Allaha itaat ederek ondan korkarsanız şüphesiz ki bu davranışınız, azmi gerektiren işlerdendir.

Yahudilerin incitici laflan: "Şüphesiz ki Allah, fakirdir." AUahın eli bağlıdır, cimridir." gibi sözleridir. Hristiyanlann sözleri ise "İsa Mesih Allanın oğludur." "Allah, üç ilahın üçüncüsüdür." gibi sözlerdir.

Ehl-i kitap bu gibi sözleri söylüyor diğer müşrikler de Resulullaha, söz ve davranışlarıyla eziyet ediyorlardı. İşte âyet-i kerime bütün bunlara işaret etmek¬tedir.

Müfessirler, bu âyet-i kerimenin kimin hakkında nazil olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- İkrime diyor ki: Bu âyet, Resulullah, Ebubekir ve Kaynuka oğullanılın lideri olan Yahudi Finhas hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Resulullah, Ebube¬kir es-Sıddıki Finhasa göndermiş ve ondan maddi destek talep etmiş ve ona bir de mektup yazmıştır. Resulullah, Ebubekire "Benim yanıma dönünceye kadar sakın kendi görüşünle hareket etme." dedi. Ebubekir, kılıcını kuşanarak Finhasa gitti. Mektubu ona verdi. Finhas mektubu okuyunca "Rabbiniz, kendisine yar¬dım etmenize mi muhtaç oldu " dedi. Bunun üzerine Ebubekir, "Onun boynunu kılıçla vunnak istedi. Fakat o, Resulullahin "Dönünceye kadar sakın kendi görü¬şünle hareket etme." sözünü hatırladı ve vunnaktan vaz geçti. İşte bunun üzeri¬ne bu âyet ve bundan önceki âyetler nazil oldu.

b- Zühriye göre ise bu âyet-i kerime, Kâ´b b. el-Eşref hakkında nazil ol¬muştur. Bu kişi, şiirleriyle müşrikleri, Resulullaha ve sahabilerine karşı kışkırtı¬yor ve Resulullahı kotüiüyordu. Bu sebeple, içlerinde Muhammed b. Mesleme \ Ütü Abs´m da bulunduğu, Ensardan beş kişi, Kâb b. el-Eşrefe gittiler. Kâ´b, Medii. .jjîin üst tarafında, kavminin meclisinde bulunuyordu. Gelenleri görünce içine korku düştü ve hallerini beğenmedi. Onlar, "Biz sana bir ihtiyaç için gel¬dik. " dediler. Kâ´b "Biriniz bana yaklaşsın ve ihtiyacınızı anlatsın." dedi. İçle¬rinden biri ona yaklaşarak "Biz sana, zırhlarımızı satarak bedellerini alıp infak edelim diye geldik." dedi. Kâ´b da dedi ki: "Vallahi eğer bunu yapacak olursa¬nız, bu adam gelip size konakladığından beri büyük bir sıkıntıya düştüğünüz belli" dedi. Onlar, geceleyin ortalığın sakinleştiği bir vakitte Kâ´bın yanına tek¬rar gideceklerine dair sözleştiler. Sonra gelip Kâ´bı seslediler. Karısı ona "Bun¬lar bu saatte sana, hoşuna gidecek bir şey için gelmiş olamazlar" dedi. Kâ´b "Onlar bana meselelerini anlatmışlardı." dedi. ve çıkıp onlarla konuştu. Onlara "Size vereceğim hunna karşılığında rehin olarak çocuklannızı bana verimlisi¬niz " dedi. Onlar, "Bizler, çocuklarımız hakkında "Bu bir vesk karşılığında re¬hin verilmiştir." "Şu iki vesk karşılığında rehin verilmiştir." şeklinde söylenile¬rek ayıplanmalarından utanırız." dediler. Kâ´b, "Kadınlarınızı bana rehin olarak verir misiniz " dedi. Onlar, "Sen insanların en yakışıklı olanısınz. Biz sana gü-vcnemeyiz. Bu yakışıklılığın karşısında hangi kadın sana karşı diretebilir ki

Fakat biz sana silahlarımızı rehin verebiliriz. Bizim bugün silahlara da ne kadar ihtiyacımız olduğunu biliyorsun." dediler. Kâ´b "Haydi sulhlarınızı getirin ve is¬tediğinizi yüklenip götürün." dedi. Onlar, "Aşağı in de sen bizden teslim al biz de senden teslim alalım." dediler. Kâ´b inmek isterken karısı ona yapıştı ve ona "Kavmine bir kişi gönder de senin de bunlar gibi adamların gelip yanında bu¬lunsunlar." dedi Kâ´b "Bunlar, benim uyuduğumu görseler beni uyandırmazlar." dedi. Karısı" "Sen onlara evin içinden konuş" dedi. Kâ´b dinlemedi, onların ya¬nına indi. Ondan güzel kokular saçılıyordu. Müslümanlar "Nedir bu kokular " dediler. Kâ´b "Bu, (Karısını kastederek) filanın annesine ait olan kokudur." dedi. Müslümanlardan biri onun kokusunu koklamak gerekçesiyle ona yaklaştı ve onu kucakladı. Sonra arkadaşlarına: "Öldürün bu Allah düşmanını." dedi. Bu¬nun üzerine Ebu Abs, Kâ´bın böğrüne mızrağını sapladı. Muhammed b.Mesle¬me de kılıçla boynunu vurdu ve dönüp gittiler. Bunun üzerine Yahudiler korku¬ya kapıldılar. Resulullaha varıp "Bizim efendimiz, suikastla öldürüldü." dediler. Resulullah.da onlara, Kâ´bın yaptıklarını, müşrikleri müslümanlarin aleyhine kışkırttığını ve onlara eziyet ettiğini anlattı[336]

c- Üsame b. Zeyd ise, bu âyet-i kerimenin, Abdullah b. Übey vb. müşrik¬lerin ve ehl-i kitabın hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Abdullah b. Übey, müslüman olmadan Önce, Resulullah kendisini İslama davet etmek üzere mer¬keple yanına varınca, merkebinin dışkısını kastederek "Bu bizi rahatsız etti." di¬yerek Resulullahı hoş karşılamamıştır. Bu sebeple onu üzmüştür. İşte âyet-i ke¬rime bunun gibi meseleler hakkında nazil olmuştur[337]

187- Bîr zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu İnsanlara açıklayacaklarına, onda olanları gizlemeyeceklerine dair ahit almıştı. On¬lar ise bunu arkalarına attılar ve az bir değere değiştiler. Bu alış verişleri ne kötüdür.

Ey Muhammed, Allahuı, kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hristîyan-1 ardan, Tevrat ve İncilde, senin Peygamberliğini insanlara açıklayacaklarına ve bu kitaplarda bulunanları gizlemeyeceklerine dair kesin söz aldığı zamanı hatır¬la. O, kendilerine kitap verilenler bunu arkalanna attılar. AUahın emrini bırakıp

ona verdikleri sözü bozdular. Kitapta yazılı olan, senin Peygamberliğin gibi ba¬zı hususları gizleme karşılığında, dünya metaından basit bir değer aldılar. Alla-ha verdikleri sözü bozarak karşılığında satın aldıktan şey ne kötüdür.

Müfessirler bu âyet-i kerimede zikredilen ehi-i kitaptan kimlerin kaste¬dildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Abdullah b. Abbas, Süddi, Said b. cübeyr ve İbn-i Direyce göre bu âyette zikredilen ehl-i kitaptan maksat, sadece Yahudilerdir. Âyet, Finhas ve Eş¬ya´ gibi Yahudi Hahamlarına işaret etmektedir.

b- Katadeye göre ise bu âyet-i kerime, kendisine dînî ilimler verilen her¬kesi kapsamaktadır. Bu hususta Katadenin şunları söylediği rivayet edilmekte¬dir. "İşte Allah, ilim ehlinden bu ahdi almıştır. Kim, bir şey bilir ise, onu başka¬sına Öğretsin. Sizler ilmi gizlemekten kaçının. Zira ilmi gizlemek, helak olmak¬tır. Hiçbir kimse de kendisini, bilmediği bir şeyi söylemeye zorlamasın. Aksi takdirde Allanın dininden dışarı çıkar ve kendisini zorlayanlardan olur." Denilir ki: "Söylenilmeyen ilim, harcanmayan hazineye benzer. İnsanlara aktarılmayan hikmet, yeyip içmeyen bir puta benzer. "Yine denilir ki: "Ne mutlu konuşan âlime ve ne mutlu dinlediğini tutan dinleyiciye. Birincisi ilmi bilen, onu öğreten ve insanları ona çağırandır. İkincisi ise, hayıfı işiten, onu koruyuan ve ondan faydalanandır.

c- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre, âyetin bu bölü¬münün mânâsı şöyledir: "Ey Muhammed, bir zaman Allah, Peygamberlerden, kavimlerine karşı ahit almıştı." Buna göre burada zikredilen ehl-i kitaptan mak¬sat, Peygamberlerdir. [338]

188- O, yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övünmek is¬teyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Sakın bunu sanma. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Ey Muhammed, senin Peygamberliğini insanlardan saklayarak, yaptıkla¬rıyla sevinen ve kendileri Allaha ibadet etmedikleri halde, insanların, kendileri¬ni "itaatkâr kullar" diye övmelerinden memnun olan ehl-i kitabın, Alhıhın aza¬bından kurtulacaklarını sakın zannetme. Böyle bir taliminde sakın bulunma. On¬lar için âhirette can yakıcı bir azap vardır.

Müfessirler bu âyette zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği husu¬sunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Ebu Said el-Hudri ve İbn-i Zeyde göre bu âyet-i kerime bazı münafık¬lar hakkında inmiştir. Resulullah, savaşa çıktığında, bunlar savaşa gitmeyip yer¬lerinde kalırlardı. Resulullah döndükten sora da ondan üzür dilerler ve savaşma¬dıkları halde, insanların, özürlerini kabul ederek kendilerini övmelerini isterler¬di.

b- Diğer bir kısım müfessirler ise bu âyet-i kerimenin, Yahudiler hakkın¬da nazil olduğunu söylemişler ancak, Yahudilerin, hangi ameli işleyenleri hak¬kında nazil olduğu hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.

aa- Said b. Cübeyr ve İkrimeye göre bu âyet-i kerime, Finhas ve Eşya´ gi¬bi, insanları saptırmakla sevinen ve aynı zamanda insanların kendilerini, âlim olarak övmelerini isteyen Yahudi Hahamları hakkında nazil olmuştur.

bb- Dehhak, Süddi ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyet-i kerime, Resulullah yalanlamada ittifak içinde olmaktan dolayı se¬vinen, aynı zamanda insanların, kendilerine "Namaz kılanlar, oruç tutanlar" di¬yerek övmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.

cc- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime Allanın, kendilerine verdiği Tev-ratı değiştirmekten dolayı sevinen ve insanların bu değiştirmeden dolayı kendi¬lerini Övmesini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur.

dd- Said b. Cübeyre göre bu âyet-i kerime, Allanın İbrahim (a.s.)ın ailesi¬ne verdiği üstünlüklerle sevinen ve bunların gereğini yapmadıkları halde insan¬ların kendilerini Övmesini isteyen Yahudiler hakkında nâzfl olmuştur.

ee- Abdullah b. Abbasa göre bu âyet, Resulullahın, kendilerine bir şey sorması üzerine onu gizleyen, bu gizlemelerinden dolayı da sevinen ve aynı za¬manda Resululİaha verdikleri yanlış cevap ile de Resulullah ve müminler tara¬fından övülmelerini isteyen Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Bu hususta Ab¬dullah b. Abbas diyor ki:

"Resulullah, Yahudileri çağırdı ve onlara bir şey sordu. Onlar, sorduğu şeye doğru cevap vermeyip gerçeği gizlediler ve başka bir cevap verdiler. Resu-lullahin yanından ayrılırken de, soruya doğru cevap vermiş gibi görünerek ayrıl¬dılar ve bundan dolayı takdir edilmelerini istediler. Ayrıca doğru cevap verme¬melerinden dolayı da sevindiler. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. [339]

ff- Katadeye göre ise bu âyet-i kerime, Hayber Yahudileri hakkında nazil olmuştur. Onlar, Resulullaha gelmişler, sapıklıklarına bağlı oldukları halde, Re-sulullaha tabi imişler gibi görünmüşler ve gerçekte iman etmedikleri halde Re-sulullahın kendilerini övmesini istemişlerdir. İşte âyet-i kerime bunları ifade et-mektedir.

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan görüş, bu âyet-i keri¬menin bundan Önceki âyette belirtilen ehl-i kitap hakkında nazil olduğunu söy¬leyen görüştür. [340]

189- Göklerde ve yerde olanların mülkü ancak Allahındır. O, her şe¬ye kadirdir.

Yahudiler: "Şüphesiz ki Allah fakirdir biz ise zenginiz. [341]diyorlardı, Halbuki, göklerde ve yerde bulunan her şeyin mülkü sadece Allaha aittir. O hal¬de o nasıl fakir olabilir Allah her şeye kadirdir. Her yalancı ve iftiracının ceza¬sını derha vermeye de gücü yetendir. [342]

190- Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişme¬sinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır.

Ey insanlar ibret alın. Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında ve bun¬ların içinde ihtiyacınız olan şeyleri var etmesinde, gece ile gündüzün birbirin ar¬dınca gelmesinde akıl sahipleri için ibretler vardır. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesi, gündüzün çalışıp rızık temin etmeniz, geceleyin de istirahat et¬meniz içindir. Allah bunları sizin menfaatiniz için böyle takdir etmiştir. Bunu ancak, aklı selim sahipleri idrak ederler. [343]

191- Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler. "Rabbimiz, sen bunu boş yere yaratmadın. Seni teşbih ve tenzih ederiz, lîi-zi, cehennem ateşinden koru."

O akl-ı selim sahipleri, Allahı namazda, ayakta dururken, otururken, isti¬rahat sırasında, yanlan üstüne yatarken anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hak¬kında ve bunların, kendilerini yaratanın büyüklüğünü göstennesi hususunda dü¬şünürler ve şöyle derler: "Ey rabbimiz, sen bu yaratılanları boş yere ve eğlence olsun diye yaratmadın. Elbette ki sen bunları çok önemli bir sebeple yarattın. Gökleri ve yeri. orda yaşayan yaratıklarını, amellerine göre mükâfaatl and ırmak veya cezalandırmak için yarattın. Ey rabbimiz biz seni, boş işler yapmaktan te¬zin ederiz. Sen bizi, cehennem ateşinden koru."

İbn-İ Cüreyc diyor ki: "Burada , ayakta dururken, otururken ve yatarken Allahı zikretmekten maksat, onu namazda, namazın dışında ve kur´an okurken anmak demektir. [344]

192- Rabbimiz, sen kimi cehennem ateşine koyarsan, şüphesiz onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.

Yine onlar şöyle derler: "Ey rabbimiz, kullarından kimi cehennem ateşine sokarsan şüphesiz ki sen, onu hor ve hakir etmişsindir. Zalimler için; ne kendi¬lerine yardım edecek bir yardımcı, ne de onları, Allahın azabından kurtaracak bir kurtarıcı vardır.

Müfessirler bu âyet-i kerimede zikredilen ve Allahın, cehennem azabı¬na soktuktan sonra hor ve hakir ettiği belirtilen kişilerden kimlerin kastedildiği

hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Enes b. Malik, Said b. el-Müseyyeb ve İbn-i Cüreyce göre burada zik¬redilen insanlardan maksat, devamlı olarak cehennemde kalacak olan kâfirlerdir. Zira, rezil ve rüsvay edilenler bunlardır. Sonunda cennete girecek olan müminler Önceden, günahları icabı cehenneme girmiş olsalar da, rezil ve rüsvay edilenlerden sayılmazlar ve bu âyetin kapsamına ginnezler.

b- Cabir b. Abdullaha göre ise bu âyette, rezil ve rüsvay edilecekleri be¬lirtilen insanlardan maksat, cehennem azabına girecek olan herkestir. İster orada ebedi olarak kalsın isterse sonradan oradan-çıkarılmış olsun. Zira, cehenneme sokmaktan daha büyük bir rezil etme olamaz.

Taberi, Cabirin görüşünü tercih etmiş ve rezil etme mânâsının bu görüşe daha uygun olduğunu söylemiştir. [345]

193- Rabbimiz, biz: "Rabbinizc iman edin." diyerek imana davet eden bir davetçiyi işittik ve îman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört, Canımızı iyilikte bulunanlarla beraber al.

Rabbimiz, biz, "Rabbinize iman eden" diyerek iman etmeye çağıran bir davetçiyi işittik ve onu tasdik ettik. Ey rabbimiz sen bizim günahlarımızı bağış¬la. Kıyamet gününde bizi rüsvay etme. Kötü amellerimizi lütfunta ve merhame¬tinle ört ve bizleri, kendilerinden razı olduğun kullarınla beraber öldür."

Müfessirler, bu âyette zikredilen "Davet eden"den neyin veya kimin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Muhammed b. Kâ´b el-Kureziye göre burada zikredilen "Davet eden"den maksat, kur´an-ı Kerimdir. Çünkü, bütün müminler Resulullahı görüp onu işitmemişlerdir.

b- İbn-i Cüreyce ve İbn-i Zeyde göre ise, buradaki "Davet ederTden mak¬sat, Hz. Muhammed (s.a.v.)dir.

Taberi birinci görüşün daha doğru olduğunu söylemiştir. Zira bu âyette sıfatlan belirtilen insanlardan çoğu, Resulullahı görmemişler ve onun davetini de işitmemişlerdir. Bu âyette zikri geçen "Davet eden"den maksadın Kur´an-ı Kerim olduğu, Cin süresindeki âyetlerden de anlaşılmaktadır. Bu âyetlerde şöyle buyuruluyor: "Ey Muhammed de ki: "Bana şu vahyedildi: "Cinlerden bir top¬luluk Kur´an okumamı dinlemiş ve şöyle demişler: "Gerçekten biz, benzerini hiç duymadığımız, hidayete ileten, eşsiz bir Kur´an işittik ve ona iman ettik. [346]

194- Rabbimiz, Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaadcttiklcrini ver. Kıyamet gününde bizi rezil etme. Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin.

Rabbimiz, Peygamberlerin vasıtasıyla bize vaadettiğin zaferi hemen ver. Günahlarımız yüzünden kıyamette bizi rezil ve rüsvay etme. Şüphesiz ki sen, vaadinden dönmezsin.

Müfessirler, akl-ı Selim sahibi olan müminlerin, Allah Tealanın, vaa-dettiği şeyden dönmeyeceğini bildikleri halde "Ey rabbimiz, sen bize Peygam¬berlerin vasıtasıyla vaadettiklerini ver." şeklinde duada bulunlannm sebebinin ne olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Bir kısım âlimlere göre, her ne kadar âyetteki ifade istek şeklindeyse de aslında bu ifadeden maksat, haber vermedir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey rabbimiz, biz, iman etmeye çağıran bir davet edeni işittik ve iman ettik. Ey rabbimiz, bizim günahlarımızı affet, kötülüklerimizi ört. Bizi takva sa¬hipleriyle birlikte vefat ettir ki, Peygamberlerinin diliyle vaadettiğin şeyleri biz¬lere vermiş olasın ve bizi kıyamet gününde rüsvay etmeyesin."

b- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise. burada zikredilen ifade, istek bil¬dirmektedir, Ancak, bunu isteyen müminler Allanın vaadini yerine getireceğin¬den şüphe ettiklerinden dolayı bunu istemiş değiller, fakat onlar, kendilerini bu¬na layık görmeyerek Allanın, mümin kullarına vaadettiği şeyleri, kendilerine de vermesini istemişlerdir. Bunların izahına göre âyetin mânâsı şöyledir: Ey rabbi¬miz, sen Peygamberinin diliyle, mümin kullara vermeyi vaadettiğin nimetleri bize de ver."

c- Başka bir kısım âlimlere göre de buradaki ifade istek bi İd ilmektedir. Fakat müminlerin isteği, Allanın, kâfirlere karşı müminlere vaadettiği zaferi acele olarak yermesini istemektir. Burada müminler. Allanın, vaadinden döneceğinden şüphe etmemişler fakat onlar AİIahın vaadinin, zaman geçmeden acele olarak gerçekleşmesini istemişlerdir.

Taberi de bu son görüşün tercihe şayan olduğunu beyan etmiş ve özetle şunları söylemiştir: "Bu ayette zikredilen sıfatlar, Resulullahın sahabelerinden, vatanını, evini ve ailesini bırakarak Allaha ve Resulüne hicret eden müminlerin ve Resulullaha tabi olan diğer müminlerin sıfatlandır. Bu müminler, AİIahın ve kendilerinin düşmanlarına karşı, rablerinden kendilerini derhal zafere ulaştırma¬sını istemişler artık düşmana karşı sabırlarının kalmadığım ve Allah lealanın "Halim" sıfatının gereği olarak düşmanlarına mühlet vermesinin kendilerini güç duruma düşüreceğini söylemek istemişlerdir. Nitekim bundan sonra gelen âyet-i kerime, hicret eden, yurtlarından çıkarılan, Allah yolunda eziyet gören, savaşan ve öldürülen müminlerin dilediklerinin kabul edildiğini beyan etmektedir ki bu âyette de zikredilen müminler aynı müminlerdir. İstekleri de, zaferin acele ola¬rak verilmesidir. [347]

195- Rableri onların dualarını kabul edip şu cevabı verdi: "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun içinizden amel işleyen hiçbir kimsenin amelini zayi etmem. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, memleketlerinden çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğrayanların, savaşanların ve öldü¬rülenlerin günahlarını mutlaka örteceğim ve onları Allah katından bir mükafaat olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfaatın en güzeli Allah kalındadır.

Rableri onların dualarım kabul etti ve dedi ki: "Şüphesiz ben, erkek olsun kadın olsun, içinizden amel eden herhangi bir kimsenin amelini zayi etmem. Sizler birbirinize destek olmakta ve aynı dine mensup olmakta ve benim sevabı¬ma erişmekte aynı durumdasınız. Topluluklarım ve aşirtlerini bırakıp hicret edenlerin, müşrikler tarafından yurtlarından çıkarılanların, bana itaat ve ibadeti sebebiyle kendilerine eziyet edilenlerin, Allanın kelamını yüceltmek için savaş anların ve Allah yolunda şehit düşenlerin günahlarım mutlaka affedeceğim. Kö¬tülüklerini örteceğim. Onların, Allah yolunda verdikleri imtihanlara karşılık. altlarında ırmaklar akan cennetlere mutlaka koyacağım. Gözlerinin gütmediği; kulaklarının işitmediği, herhangi bir insanın hatnna gelmeyen güzel nimetler, ancak Allah katındadır.

Mücahid ve Ümmü Selemenin çocuklarından birinin rivayet ettiğine göre Ümmü Seleme, Resulullaha "Ey Allahın Resulü, hicret etme hususunda er¬kekler zikrediliyor fakat bizler zikredilmiyoruz." demiş, bunun üzerine "Rableri onların dualarını kabul edip şu cevab vermiş ve "Şüphesiz ben, erkek olsun ka¬dın olsun içinizden, amel işleyen hiçbir kimsenin amelini zayi etmem." âyetini indirmiştir.

Âyet-i kerimede, hicret eden. Allah yolunda eziyet gören, savaşan ve öl¬dürülen müminlerin, bağışlanıp cennete konacakları zikredilmektedir. Bu hu¬susta Abdullah b. Amr b. el-Ass, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu işitti¬ğini rivayet etmektedir.

"Şüphesiz ki cennete girecek olan iki fırka, kendileriyle sevilmeyen şey¬ler uzaklaştırılan (Kendilerine zor işler yaptırılan) muhacirlerin fakirleridir. On¬lara bir şey emredildiğinde dinler ve itaat ederler. Onlardan birinin, Devlet baş¬kanına bir ihtiyacı olsa, ölünceye kadar onun ihtiyacı karşılanmaz ve o ihtiyaç içinde ölür gider. Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, kıyamet gününde cenne¬te çağırır O da cennet de bütün süs ve ziynetleriyle gelir. Allah, "Ey yolumda savaşan, öldürülen ve eziyet gören ve yine benim yolumda çihad eden kullarım, siz cennete girin" buyurur. Onlar cennete, hesaba çekilmeden ve herhangi bir azap görmeden gireceklerdir. [348]

196-197- Ey Muhammcd, kâfirlerin, diyar diyar dolaşmaları seni al¬datmasın. Bu, az bir geçimliktir. Sonra onların varacakları yer, cehennem¬dir. O ne kötü bir döşektir.

Ey Muhammed, kâfirlerin, ülke ülke gezip dolaşmaları, Allahın onlara, inkârlarına rağmen mühlet vermesi, sakın seni aldatmasın. Bu onların, dünyada gelip geçici az bir geçimlikleridir. Sonra onların vanp sığınacakları yer, cehen¬nemdir. O ne kötü bir döşek, ne kötü bir yatılacak yerdir.

Allah teala bu âyet-i kerimede Resulullaha hitabetmektedir. Ancak asıl muhataplar, kâfirlerin dünya hayatındaki rahatlıklarına hayret eden müminler¬dir. Onlara kâfirlerin bu hallerine aklanmamaları bildirilmektedir. [349]

198- Fakat rablerinden korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah tarafından ağır¬lanacaklardır. İyilikte bulunanlar için Allah katında olan şeyler daha ha-yırlıdır.

Fakat rablerinin emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkan¬lar için, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak ka¬lacaklardır. Bu onlara, Allahın katından bir ikramdır. Allah katında olan hayat, ikram ve güzel meskenler, takva sahipleri için, bu kafirlerin, içinde yüzdükleri geçici dünye nimetlerinden daha hayırlıdır. O halde kâfirlerin sürdürdükleri ge¬çici dünya safasi sizleri sakın imrendirmesin. [350]

199- Kitap ehlinden, Aliaha boyun eğerek, Allaha, size indirilene ve kendilerine indirilene iman edenler vardır. Allahın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onların, rablcrî katında mükâfaatları vardır. Şüphesiz ki Allah, hesabı süratli olandır.

Kendilerine Tevrat ve İncil verilen ehl-i kitaptan, Allaha itaatta boyun eğerek Allahın birliğine, size indirilen Kur´ana ve kendilerine indirilen Tevrat ve İncile iman edenler vardır. Onlar, kendilerine indirilen kitapta mevcut olan, Muhammedin sıfatlan gibi bazı âyetleri tahrif etmek karşlığında az bir dünya değerini satın almazlar. İşte onlar için, itaatlerinin ve amellerinin karşılığı ola¬rak kıyamet gününde rableri katında mükâfaatlan vardır. Şüphesiz ki Allah, kul¬larını süratle hesaba çekendir. Çünkü onun, hesap işlemleri yapmaya ve bunun için bir zamana ihtiyacı yoktur. İrade ettiği an hesaplar bitiverir.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin kimin hakkında nazil olduğu hususun¬da farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Cabir b. Abydullah, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerime, Resulullahın döneminde Habeşistan Kralı olan Necaşi hakkında nazil olmuştur. Zira Necaşi ölünce Resulullah sahabilerine, onun gıyabında cenaze namazı kıl¬malarım emretmiş, münafıklar da "Bakın şuna, hiç görmediği Hristiyan bir ada¬mın cenaze namazını kılıyor." demişler bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuş ve ehl-i kitaptan, müminlerin bulunduğunu bildirmiştir.

Peygamber efendimizin, Necaşi hakkında şöyle buyurduğu rivayet edil¬mektedir:

"Memleketinizde bulunmayan kardeşiniz Necaşi öldü. Onun cenaze na¬mazını kılın. [351]

b- İbn-i Cüreyc ve İbn-i Zeyde göre ise bu âyet-i kerime, Yahudilerden müslüman olan Abdullah b. Selam vb. kişiler hakkında nazil olmuştur.

c- Mücahide göre ise bu âyet-i kerime, Yahudi ve Hristiyanlardan müslü¬man olan bütün insanlar hakkında nazil olmuştur. Taberi de âyet-i kerimenin genel ifadesini gözönünde bulundurarak Mücahidin bu görüşünü tercih etmiş, "Necaşi hakkında nazil oldu" diyenlerin görüşlerinin buna ters düşmeyeceğini söylemiştir. Zira, özel bir mesele hakkında inmiş olsa da âyetin mânâsının ge¬nel olduğu muhakkaktır. [352]

200- Ey iman edenler, sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarını/da) nöbet bekleyin. Allatılan korkun ki kurtuluşa ereğiniz.

Ey iman edenler, dininiz hususunda, rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakiann gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gös¬terin ki zafere ensesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin. Müslümanları koruyun. Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız. -

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

"Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahibolacağı bir kamçı boyu yer, dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek, dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. [353]

Müfessirler, bu âyet-i kerimeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir:

a- Hasan-ı Basri, Katade, İbn-i Cüreyc ve Dehhaka göre bu âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kâfirlere karşı sa¬bırlı olun ve kâfir ve müşriklerin karşısında nöbet tutun."

b- Muhammed b. Kâ´b el-Kureziye göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey iman edenler, dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatiniz karşılığında size venne-yi vaadettiğim şeyleri beklemekte sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun."

c- Zeyd b. Esleme göre bu âyetin mânâsı şöyledir. "Ey iman edenler, ci¬hatta sabırlı olun. Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tu¬tun." Zeyd b. Eşlem diyor ki: "Bir zammı Ebu Ubeyde b. el-Cerreh, Ömer b. el-Hattaba mektup yazarak ona, Rumların askerî yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer de ona şu cevabı yazmış¬tır: "Mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de, Allah o sıkıntıyı ondan alır. El¬bette ki bir zorluk iki kolaylığa galip gelemez. Allah teala kitabında şöyle bu-yurmaktadır: "Ey iman edenler, sabredin (düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allahtan korkun ki kurtuluşa eresiniz."

d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise, bu âyeti şu şekilde izah etmiştir. "Ey iman edenler, sabredin. İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin." Bu hususta Ebu Hureyrenin, Resu-lullahın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir.

"Ben sizlere, Allanın, kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi " Sahabiler "Evet, ey Allanın Resulü." demişler Resulul-lah da "Zorluklara rağmen, abdesti mükemmel bir şekilde almak, mascitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İş¬te "İrtibatlı" olmak bu demektir. [354]

Taberi, âyetin izahında, bu görüşlerden tercihe şayan olanının şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir. "Ey iman edenler, dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun." Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. "Ayette zikredilen, birinci sabır, mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla her türlü sabır bu ifadedanin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da, insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da müslürnanların, kâfirler karşısında metanet göstermeleri demektir. "Nöbet bekleyin" diye tercüme edilen kelimesinin kökü dır. Bu da diğer bir âyette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar, kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılmadıklarından, onlara da bu sıfat verilmiştir.

Kur´an-ı Kerimde zikredilen kelimeleri, Arapçadaki asıl mânâlarından çı¬karıp başka mânâlarda, herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla kelimesinden maksadın, Nöbet tuttunuz" demek olduğu muhakkaktır. [355]

Kimler Çevrimiçi

19 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Ehliislam by Sk