Ahzab Suresi Tefsiri

SÛRE-İ AHZAB

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş üç âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّبِىُّ ٱتَّقِ ٱللهُِ وَلاً تُطِعِ ٱلۡكَـٰفِرِينَ وَٱلۡمُنَـٰفِقِينَ‌ۗ إِنَّ ٱللهُِ ڪَانَ عَلِيمًا حَكِيمً۬ا (1)

[Ey Nebiyy-i Zişan ! Allah-u Tealâ'ya ittikaya devam et, kâfirlerle, münafıkların sözlerine iltifat etme. Zira; Allah-u Tealâ senin nübüvvete liyakatini bilir ve hakkında ihsanı hikmetine muvafıktır.] Binaenaleyh; düşmanın olan kâfirlerin ve münafıkların re'y-i fasitlerine itibâr etme.

Yani; ey mekârim-i ahlâkı itmam, emr-i şeriatı ikmal, ahval-i nâsı ıslah için meb'ûs ve nübüvvet sıfatıyla muttasıf olan nebiyy-i mükerrem ! Allah'a itaatta devam, feraiz ve vacibatını eda ve hukuk-u sairesini bihakkın ifa ve rıza-yı İlâhiye muhalif olan şeylerin cümlesinden nefsini sakınmakla ittika et, sana suret-i aleniyede adavet eden kâfirlere ve zahirde iman edip batında küfrünü saklayan münafıklara asla itaat etme. Zira; sana teklifleri doğru olmadığından onlarla istişare edip re'ylerini kabul etme ve Allah'ın sana vermiş olduğu nimetlere şükürle rıza-yı İlâhiyi aramakta devam et. Çünkü; Allah-u Tealâ her işin mefasit ve mesalihini ve kâfirlerin sözlerinden, re'ylerinden garazlarını, fikirlerinde olan fesadı ve amellerinde oİan fenalığı bilir. Gerek senin ve gerek sana tabi' olan ashabın haklarındaki tedbir-i İlâhi hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; kâfirlerle münafıkların reylerine müracaat ve kabule ihtiyacınız yoktur. Hemen Cenab-ı Hakkın emrine imtisaliniz 4378 vâcibtir. Zira; Allah'ın emrinde elbette maslahat, nehyettiği şeyde de elbette mefsedet vardır ki onu nehyetmiştir. Binaenaleyh; cümle insanlar birşeyden nehyetseler ve Allah-u Tealâ da o şeyi emretse Allah'ın emrine imtisal vâcibolup insanların nehyine itibar olmadığına işaret için Cenab-ı Hak zatını hikmetle tavsif ettiği Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü maslahat ve menfaat; hakimin emrindedir, insanların nehyinde değildir
Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Cenab-ı Hak Resûlünün şanına ta'zîm ve ulüvv-ü mertebesine tenbih için nübüvvetle tavsif ederek (يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّبِىُّ) unvanıyla hitabetmiş ve ism-i şahsîsi olan (احمد) ve (محمد) isimlerinden birisiyle nida etmemiştir. Zira ism-i âlemiyle nida: ta'zîmi müş'ır olmaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resûlullah'ın ihtimam ettiği ittika ile emir; devamını emir olduğu gibi ümmetine de emirdir.
Beyzâvî, Hâzin, Medarik'e ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Ebusüfyan) maiyetinde bazı kimselerle Medine'ye geldi. Resûlullah onlara aman verdi. Huzur-u risalette onlar «Yâ Muhammedi (S.A.) Sen bizim ma'budlarımıza ta'netme ve ma'budlarımıza ibadet edenlere şefaat edeceklerini beyan et ki biz de senin ma'buduna ta'nı terkedelim ve senin hakkında birşey söylemeyelim» dediler. Onların bu teklifleri Resûlullah üzerine gayet ağır geldi ve huzur-u risalette hazır olan Hz. Ömer «Müsaade buyur yâ Resûlallah ! Bunları ben katledeyim» demesi üzerine Resûlullah «Yâ Ömer ! Bunlara ben aman verdim. Katletmek olmaz, lâkin sen bunları Medine'den çıkar» buyurmasını müteakip bu âyet nazil olmuş ve emr-i Resûlullah üzerine Hz. Ömer onları Medine'den tardetmiş ve onlar da makhur olarak Mekke'ye çekilip gitmişlerdir.
Ayette k â f i r l e r le murad; Mekke'den gelenler ve m ü n a f ı k l a r la murad; Medine'de bulunan (Abdullah b. Übeyy), (Tu'me) ve onların emsalidir. Lâkin itibar lâfzın umumuna olduğu cihetle lâfz-ı âyet bilûmum kâfirlere ve münafıklara şamildir.

4379
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kelâmına ittibâ'dan nehyettikten sonra kendi kelâmına ittibâ'ın vâcibolduğunu beyan etmek üzere :

وَٱتَّبِعۡ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيۡكَ مِن رَّبِّكَ‌ۚ إِنَّ ٱللهُِ كَانَ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرً۬ا (2)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Küsül ! Rabbinden sana vahyolunan ahkâm-ı Kur'an'a ittibâ' et. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizin her cüz'ünü bilir.]

Yani; habibim ! Seni birçok nimetleriyle terbiye ve nübüvvetle taltif eden Rabbinden dinini te'yit ve her işlerini tedbir ve ahval-i nâsı ıslah için sana vahyolunan Kur'an'ın ahkâmına ittibâ' et. Zira; sana ahkâmı vahyeden Allah-u Tealâ sizin ve onların sahih ve fasit cümle a'mâlinizi bildiğinden halinizi ıslaha kâfi ve kâfirlerin sözlerini dinlemekten muğnidir, emr ü nehyini size vahyeder. Binaenaleyh; sana adavet eden düşmanların nâlâyık sözlerine ve hiyel ü desaislerine iltifat etme.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette emrine imtisalin vücub-u müekket olduğuna işaret için rububiyet unvanını tasrih etmiştir. Çünkü mürebbi-i hakîkî tarafından vahyolunan ahkâm elbette kulların menfaatına her şeyden ziyade hadim olduğu cihetle imtisal etmek şiddetle vâcibtir. Resûlullah'a ittibâ'la emir; ümmetine dahi emirdir. Zira metbû'a emir; elbette tâbi'a da emir olduğunda şüphe yoktur. Vâcib Tealâ’nın vahye ittibâ' vâcibolduğunu beyan etmesi; ehl-i imana nusret edeceği va'dini mutazammındır. Çünkü vahye ittibâ'ı emrettikten sonra kullarının a'mâli-ni bildiğini beyan etmek; müminlerin a'mâl-i saliha ve kâfirlerin efkâr-ı fasidelerine lâyık olan cezayı vereceğini beyan etmektir. Binaenaleyh; vahyolunan ahkâma ittibâ' etmek şartıyla bu âyet müminleri tebşir ve kâfirleri tehdid etmiştir. Şu halde âyette cümle-i ahîre vahye ittibâ'la emri ta'lil ve mucibiyle amelin vücubunu te'kid için sevkolunmuştur. Çünkü emre ittibâ' edenleri ve etmeyenleri bildiğini beyan etmek; vahye ittibâ'a terğib ve ittibâ' etmeyenleri tehdit olacağında şüphe yoktur.

4380
***
Vâcib Tealâ ahkâmına ittibâ' etmek vâcibolduğunu beyandan sonra zatına itimadın vâcibolduğunu beyan etmek üzere :

وَتَوَڪَّلۡ عَلَى ٱللهُِ‌ۚ وَڪَفَىٰ بِٱللهُِ وَكِيلاً۬ (3)

buyuruyor.
[İşini ısmarla Allah üzerine, yetişir Allah-u Tealâ işini ısmarlamaya.]

Yani; habibim ! Allah'a ittikaya devam ve vahyine ittibâ' ettiğin gibi her işini Allah'a tefvizle beraber itimad-ı tamla itimad et. Zira; Allahü Tealâ her işine vekâlet yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; kâfirlerin teklifini kabule ihtiyacın yoktur. Çünkü; onların şerrinden seni muhafazaya Allah-u Tealâ kâfi ve cümle umurunu tedbire vekildir. Şu halde sana mazarrat kasdedenlerden asla telâş etme.
Hulâsa; Allaha ittika vâcibolup kâfirlerin ve münafıkların reylerine iltifat caiz olmadığı ve vahy-i İlâhi olan ahkâm-ı Kur'an'a ittibâ' lâzım olup Allah'a itimad-ı tamla itimadın vâcibve Allah-u Tealâ’nın, kullarının umuruna vekil yönünden kâfi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4381
***
Vâcib Tealâ Resûlüne takva ile emrettikten sonra takva bulunan kalpte takvadan gayrı birşey bulunamayacağını beyan etmek üzere :

مَّا جَعَلَ ٱللهُِ لِرَجُلٍ۬ مِّن قَلۡبَيۡنِ فِى جَوۡفِهِۦ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ bir kimsenin sadrında iki kalp halketmedi.]

Binaenaleyh; takva bulunan kalpte takvanın gayrı birşey bulunamaz. Şu halde iman bulunan kalpte küfür bulunmadığı gibi Allah'tan korkan Allah'ın gayrıdan korkmaz. Çünkü; bir insanda iki kalp yok ki birinde iman, diğerinde küfür, birinde Allah'tan korku, diğerinde Allah'ın gayrıdan korku bulunsun. Zira; bunlardan herbiri âhara zıd olduğundan ikisinin bir mahalde bulunması mümkün olmaz. Şu halde bir kimse hem mümin, hem de kâfir olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile; Kureyş'in (Ebu Muammer) denilen kimse hakkında iki kalbi olduğunu itikad etmelerini reddetmiştir. Çünkü; Ebu Muammer gayet âkil, işittiğini unutmaz ve kendinin iki kalbi olup birisiyle söylenen sözü dinleyip diğeriyle hıfzettiğini iddia eder ve «Benim kalbim Muhammed (S.A.) ın kalbinden fazl u idrakte ziyadedir» der ve Kureyş de bunu tasdik ederlerdi. Cenab-ı Hak (Ebu Muammer) hakkında Kureyş'in itikatlarını red için bu âyeti inzalle hakikati beyan etmiştir. Hatta (Bedir) vak'asında müşrikler münhezim olunca (Ebu Muammer) ayakkabılarının biri ayağında diğeri elinde firar ederken bunu gören Kureysilerin ayakkabının biri elinde olmasının sebebini sorunca Ebu Muammer'in aklı başına gelir. Bu hali üzerine kendi de, görenler de iki kalbe malik olmadığını bilirler. Zira; iki kalbe malik kimsede bu. kadar gaflet olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Gerek mümin, gerek kâfir hiç bir kimse için Vâcib Tealâ iki kalp halketmedi. Çünkü kalp; nefs-i insaniye taallûk eden ruh-u hayvaninin madeni ve bilcümle kuva-yı beşeriyenin menbaıdır. Binaenaleyh; taaddüd olamaz.] demektir.

4382
***
Vâcib Tealâ bir şahsın iki kalbe malik olmadığını beyandan sonra bir hatunun diğer bir kimseye hem zevce hem de valide olmayacağını ve bir kimsenin diğer kimseye hem oğul hem de ecnebi olmayacağını beyan etmek üzere :

وَمَا جَعَلَ أَزۡوَٲجَكُمُ ٱلَّـٰٓـِٔى تُظَـٰهِرُونَ مِنۡہُنَّ أُمَّهَـٰتِكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.
[Zevcelerinizden zıhar ettiğiniz hatunlarınızı Allah-u Tealâ sizin valideleriniz kılmadı.]

وَمَا جَعَلَ أَدۡعِيَآءَكُمۡ أَبۡنَآءَكُمۡ‌ۚ

[Ve sizin oğul ittihaz edip oğlum diye çağırdığınız kimseleri Allah-u Tealâ size öz oğlunuz kılmadı.]

ذَٲلِكُمۡ قَوۡلُكُم بِأَفۡوَٲهِكُمۡ‌ۖ

[İşte şu gerek zıhar ve gerek gayrın evlâdını oğul ittihaz et mek mücerret ağzınızdan çıkan bir sözdür.]

وَٱللهُِ يَقُولُ ٱلۡحَقَّ وَهُوَ يَهۡدِى ٱلسَّبِيلَ (4)

[Halbuki Allah-u Tealâ hak söyler ve kullarını doğru yola şevkle hidayette kılar.]

Yani; ey müminler ! Siz zevcelerinizden zıhar ettiğiniz hatunu valideniz oldu zannetmeyin. Zira; sizin zıhar ettiğiniz kadınları Allahü Tealâ size valideniz kılmadı. Binaenaleyh; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki validesi de olmaz. Çünkü; insan bir anadan doğar, iki anadan doğmaz ki iki validesi olsun. Kezalik gayrın evlâdını velet ittihaz ettiğinizde o velet sizin velediniz oldu zannetmeyin. Zira; Allah-u Tealâ sizin velet ittihaz ettiğiniz kimseyi size velet kılmadı. Çünkü; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki baba da olmaz. Zira; âdet-i İlâhiye bir şahsın bir pederin sulbünden nazil olmasıdır, iki pederin sulbünden nazil olması değildir. Zira; gerek zıhar ve gerek gayrın oğlunu oğul ittihaz etmek mücerret sizin ağzınızdan çıkan bir sözdür. Bu misilli sözünüzle gayrın çocuğunu kendinizin çocuğu oldu zannetmeyin. Çünkü; mücerret bir sözle insanın zevcesi kendi validesi ve başkasının çocuğu kendi çocuğu olamaz. Halbuki Allah-u Tealâ hak söyler ve doğru yola sizi irşad eder. Binaenaleyh; siz kendi kelâmınızı terkle Allah'ın kelâmına itimadedin. Zira doğru kelâm; Allah'ın kelâmıdır, yoksa sizin zevcenize anamız oldu demenizle ananız olmaz. Çünkü; anamız dediğiniz söz doğru değildir.
(تُظَـٰهِرُونَ) sizler zıhar edersiniz demektir. Z ı h a r ; bir kimsenin kendi zevcesine «Sen bana benim validem gibisin» 4383 veyahut «Validemin zahrına yani arkasına benzersin» gibi bir tabirle haremini validesinin bir uzv-u mühimmine tesbih etmek manâsınadır. Lisan-ı şeri'de bu teşbihe zıhar denir.
Zıharın hükm-ü şer'isi; bu teşbihle o kimseye zevcesi haram olur. Binaenaleyh; o hürmet zail oluncaya kadar o kimse haremine yakın olup intifa' edemez. Bu hürmetin izalesine gelince : Sure-i Mücadele'de beyan olunacağı gibi zıhar denilen yeminin kefaretini vermekle olur.
Zıharın kefareti; muktedirse bir köle azad eder, eğer köle azadına muktedir olmazsa arası fasılasız iki ay oruç tutar, eğer oruca da muktedir oimazsa altmış fakirin karnını doyurur.
İşte şu beyan olunan suretlerden birisiyle zıharın kefaretini edadan sonra zevcesi kendisine helâl olur. Şu halde beyan olunduğu veçhile haremini validesine teşbih etmekle haremi validesi olmak lâzım gelmediğini Cenab-ı Hak bu âyette beyanla zaman-ı cahiliye âdât ve itikadını red ve iptal etmiştir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede zıharı talâk-ı galiz addettiklerinden bir kimse zıhar ettiği haremini validesi gibi ebedî haram oldu itikad ederlerdi. İşte şeriat-ı Muhammediye bu itikad-ı batılı iptal etmiş ve mukteza-yı beşeriyet zıhar eden olursa kefaret vermek suretiyle hürmeti izale etmiştir.
Haremini validesine teşbihten hürmetin lüzumuna gelince insanlar nazarında validenin bir hürmet-i mahsusası ve kıymeti vardır, hareminin de ayrıca bir kıymeti varsa da haremi şehevat-ı beşeriyesini tatmine bir âlet olduğu cihetle haremiyle vâki olan muamele validesiyle olamadığından validenin hürmeti daha yüksek, daha faziletkârdır. Binaenaleyh; hareminin kıymeti validesinin kıymetine ve hürmetine kıyas kabul etmediğinden hareminin mühim bir uzvunu validesinin uzvuna teşbihte validesinin hürmetine tecavüz olduğundan bu teşbihini şeriat bir cürüm addederek kefaretle o cürmün cezası olan zevcesinin kendine haram olmasını izaleyi emretmiştir ki huzuzat-ı nefsaniyesini kazaya âlet olan hatunla övünmesine validesini karıştırmasın.
(وَمَا جَعَلَ أَدۡعِيَآءَكُمۡ أَبۡنَآءَكُمۡ‌ۚ) Allah-u Tealâ sizin evlâtlığınızı kendi oğlunuz kılmadı demektir. Çünkü e d ' i y â ; deâ lâfzının cemidir. 4384 D e â ; bir kimsenin başkasının sulbünden doğmuş olan bir çocuğu kendine oğul ittihaz etmesidir. Zira; zaman-ı cahiliyede bu misilli velet ittihaz olunan çocuk velet ittihaz eden kimsenin hakîkî oğlu olur itikad ederlerdi. Vâcib Tealâ bu âyetle onların itikatlarını reddetmiştir.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Zeyd b. Harise) hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; (Zeyd) Hazretleri ( (Benî Kelp) kabilesinden hal-i sahavetinde esir oldu. Hz. Hatice için biraderzadesi (Hakim Huzam) satın aldı. Resûlullah Hz. Hatice'yi nikâh edince Hatice ( R.A.) Resûlullah'a hibe etti. (Zeyd) in pederi ve amcası Resûlullah'tan istemeleri üzerine Resûlullah (Zeyd) i muhayyer kıldı. Zeyd Resûlullah'ı ihtiyar etti, pederiyle amcasını istemedi. Resûlullah'ın zir-i cenahında bulunmasını ihtiyar edince Resûlullah azadederek kendine velet ittihaz etti. Binaenaleyh; «Resûlullah'ın oğlu» demekle şöhretyab oldu. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile (Zeynep R.A.) (Zeyd) e tezvic olundu. Bilâhare Zeyd, Hz. Zeyneb'e talâk verip Resûlullah Zeyneb'i tezevvüc edince münafıklar bunu Resûlullah'a ta'niçin fırsat addederek «Muhammed oğlunun haremini almaktan nehyederken kendi oğlunun haremini aldı» demeleri üzerine Cenab-ı Hak Zeyd Resûlullah'ın oğlu olmadığını ve bir kimse başkasının çocuğuna oğlum diye çağırmakla oğlu olmayacağını beyan hakkında bu âyeti inzalle münafıkların ta’nını red ve cahiliye itikadını iptal etmiştir. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğu veçhile t e b e n n i yani gayrın evlâdını oğul ittihaz etmek nâs beyninde mer'iyülicra bir âdet-i makbuleydi. Hatta bir kimsenin velet ittihaz ettiği çocuk onun oğlu olmakla şöhret bulur, vefatında sulben oğlu gibi varis olurdu. Binaenaleyh; Resûlullah bu âyetin nüzulünden evvel Zeyd'i velet ittihaz etti ve Hz. Hamza ile Zeyd'i birbirine kardeş kılmıştı. Cenab-ı Hak bu âyetle başkasının oğlunu diğer birisi velet ittihaz etmekle onun hakîkî veledi olamayacağını beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ velet ittihaz etmekle velet olmayacağını beyandan sonra yolun doğrusu herkesi kendi babasına nispet etmek olduğunu beyan etmek üzere : 4385

ٱدۡعُوهُمۡ لاًبَآٮِٕهِمۡ هُوَ أَقۡسَطُ عِندَ ٱللهُِ‌ۚ

buyuruyor.
[Velet ittihaz ettiğiniz kimseleri babalarına nispet edin. Zira; insanları babalarına nispet etmek indallah savap ve adalettir.]

فَإِن لَّمۡ تَعۡلَمُوٓاْ ءَابَآءَهُمۡ فَإِخۡوَٲنُڪُمۡ فِى ٱلدِّينِ وَمَوَٲلِيكُمۡ‌ۚ

[Babalarına nispet etmek adalet olunca eğer babalarını bilmezseniz onlar dinde sizin kardeşleriniz ve azatlılarınızdır.] Dinde kardeşlerinizin ismi olan (Abdullah) ve (Abdurrahman) gibi isimlerle ve mevaliden olanları da filânın mevlâsı demekle yadedin, yoksa babası olmadık bir kimseye nispetle «Filânın oğludur» demeyin.

وَلَيۡسَ عَلَيۡڪُمۡ جُنَاحٌ۬ فِيمَآ أَخۡطَأۡتُم بِهِۦ وَلَـٰكِن مَّا تَعَمَّدَتۡ قُلُوبُكُمۡ‌ۚ

[Ve sizin nehiy gelmeden evvel babalarının gayrıya nispetle hata ettiğiniz yerlerde günah yoktur ve lâkin sizin kalplerinizin günah olacak şeyleri kasdetmesinde günah vardır.]

وَڪَانَ ٱللهُِ غَفُورً۬ا رَّحِيمًا (5)

[Halbuki Allah-u Tealâ kullarının geçmiş günahlarını mağfiret ve gelecekte merhamet eder.]
Yani; kendinize velet ittihaz ettiğiniz kimselerin neseplerini kendinize nispet etmeyin. Zira; mücerret bir sözünüzle gayra mensup olan şahsın nesebi sizin olmaz, belki onların babalarını bilirseniz babalarını nispet ederek çağırın. Zira; adalet babalarına nispetledir. Çünkü herkesi mevzi-i lâyıkına vaz'etmek; babasına nispet etmektedir. Eğer babalarını bilmezseniz onlar sizin dinde kardeşlerinizde. Şu halde kardeş ismiyle çağırın, pederinin gayrıya 4386 nispetle filânın oğlu diyerek çağırmayın veyahut onlar sizin azatlı kölelerinizdir. Şu halde mevlâsının ismiyle «Filânın azatlısı» diyerek çağırın ve nehiy gelmezden evvel ve sonra sizin sehiv ve nisyanla vaki olan hatanızda üzerinize günah yoktur. Yahut pederinin gayrıya pederi zannıyla nispet edip sonra hata olduğu bilinen mahalde sizin üzerinize günah yoktur, lâkin günah; sizin günah olan şeyi kalplerinizin kasdetmesiyledir. Allah-u Tealâ kullarının günahlarını mağfiret ve lûtf u ihsan etmekle merhamet eder. Bir kimsenin kendisini pederinin gayrıya bilerek nispet etmesi haramdır. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Sa'd b. Ebî Vakkas) Hazretlerinden Buhârî ve Müslim'in rivayetleri veçhile Resûlullah «Bir kimse bilerek kendisini pederinden başka bir kimseye nispet eder ve ben filânın oğluyum derse o kimse üzerine Cennet haram olur» buyurmuştur. Çünkü; sulben pederinin gayrıya nispet Allah'ın halkettiği nispeti beğenmemek olduğundan elbette büyük günahtır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (tebenni) nin yani «Oğlum» diyerek bir kimseyi oğul ittihaz etmenin Şâfî indinde hiç hükmü yoktur, Imam-ı A'zam indinde kendi kölesine oğlum diyerek iddia ederse azad olur, eğer memlûk olmaz ve nesebi meçhul olursa iddia eden kimseden nesebi sabit olur. Eğer sinnen nesebin sübutu mümkün olursa.
Hulâsa; bir kimseyi gerek kendi gerekse başkaları tarafından pederinin gayrıya nispet etmek caiz olmadığı ve herkesi pederi malûm ise pederine nispet etmek ma'lûm değilse kardeş unvanıyla çağırmak lâzım olduğu ve hata olarak bir kimseyi nesebinin gayrıya nispet etmek günah olmayıp ancak ankasdin nesebinin gayrıya nispet etmek günah olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4387
***
Vâcib Tealâ herkesi kendi nesebine nispet etmek lâzım olduğunu beyandan sonra müminlerin nebilerine itaatları kendi nefislerine itaatlarından daha elzem olduğunu beyan etmek üzere :

ٱلنَّبِىُّ أَوۡلَىٰ بِٱلۡمُؤۡمِنِينَ مِنۡ أَنفُسِہِمۡ‌ۖ وَأَزۡوَٲجُهُ ۥۤ أُمَّهَـٰتُہُمۡ‌ۗ

buyuruyor.
[Nebiyy-i Zişan, müminlere nefislerinden daha elyaktır ve nebinin zevceleri müminlerin valideleridir.]

Yani; nebinin müminlere nüfuzu, hükmünün te'siri ve itaatinin vücubu kendi nefislerine itaattan evlâdır. Binaenaleyh; nefisleri birşeye davet ederken nebilerinin diğer birşeye daveti vuku bulsa derhal nebinin davetine icabet etmek vâcibtir. Zira; insanların alelekser nefisleri helaki mucip olan şeye davet eder. Amma nebi daima sebeb-i necata davet ettiğinden elbette nebinin davetine icabet lâzımdır ve nebinin zevceleri üzerine müminler tarafından ta'zîmin vâcibolmasında ve nikâhın caiz olmamasında valide menzilindedirler. Binaenaleyh; Resûlullah'ın vefatından sonra ezvac-ı mutahheratın nikâhı hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Şu halde bir ümmetin nebilerinin hukukuna riayet ve zatını muhafaza etmeleri kendilerini muhafaza ve haklarına riayet etmekten evlâdır. Çünkü; kendi nefislerine riayette menfaat-ı şahsiyelerine riayet vardır, amma nebilerinin hukukuna riayette umuma ve maslahat-ı âmmeye riayet vardır. Maslahat-ı âmmeye riayetin maslahat-ı şahsiyeden evlâ olacağında ise şüphe yoktur.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah (Tebük) gazasına gitmek için nâsa emretti, nâstan bazıları «Anamızdan ve babamızdan istizan edelim» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Âyette (وهماب لهم) kıraati dahi vardır. Yani «Resûlullah dinde nâsın babası» demektir. Binaenaleyh; nâs dinde bir baba evlâdı oldukları cihetle bilcümle müminler dinde kardeştirler ve nebinin ümmeti üzerine şefkati müminlerin kendilerine şefkatlarından daha ziyadedir. Şu halde nebilerinin birşeyle emrinden sonra derhal o şeyi işlemek vâcibolup ebeveyne istizana hacet yoktur. Çünkü; nebinin emri vahye müstenit olduğu cihetle herhalde ümmetin salâhını muciptir. Amma ebeveynin reyinde salâh, zayıf bir ihtimalden ibaret olduğundan herhalde nebinin emrine imtisalin takdimi vâcibtir.
Kezalik Resûlullah'ın nazarı taallûk eden bir şeyden ümmetin 4388 nazarını kesmesi vâcibtir. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherata nazar-ı Resûlullah taallûk ettiği cihetle ümmetinin nazarını kesmesi lâzım olduğu için Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahheratı ümmetine haram kılmış ve ebeden nikâh caiz olmamakta valideleri menziline tenzil ederek bu âyette (وَأَزۡوَٲجُهُ ۥۤ أُمَّهَـٰتُہُمۡ‌) buyurmuştur. Şu halde e z v a c – ı m u t a h h e r a t ; ehl-i imanın iki şeyde valideleri menzilindedir :
B i r i n c i s i : Haklarına riayet ve kemâl-i ihtiramla tazim etmelerinde,
İ k i n c i s i : Nikâhlarının haram olmasındadır. Amma hususat-ı sairede ezvac-ı mutahherat müminlere ecnebilerdir. Gerçi bundan evvelki zıhar âyetinde «Zevcelerinize valideme benzersin demekle sizin valideniz olmaz. Zira; Allah-u Tealâ onları size valide kılmadı. Binaenaleyh; yalnız bir sözle valideniz olmuş olmaz» denmişse de ezvac-ı mutahheratı Vâcib Tealâ müminlere valide kıldığından âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; insanın validesi olmayan bir kadın bir sözle onun validesi olmaz. Lâkin Allah'ın insana valide kıldığı kadın onun validesi olur. Çünkü itibar; şer'a ve Allah'ın kelâmınadır. Binaenaleyh; Allah'ın valide kıldığı validernizdir, valide kılmadığı değildir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün bilûmum müminlere peder-i müşfik olup ezvacının da valideleri olduğunu beyandan sonra her ne kadar müminler arasında uhuvvet-i diniye cariyse de dinde uhuvvetin mirasa te'siri olmayıp mirasta uhuvvet-i diniyeyle beraber karabet-i nesebiyenin şart olduğunu beyan etmek üzere :

وَأُوْلُواْ ٱلاًَرۡحَامِ بَعۡضُہُمۡ أَوۡلَىٰ بِبَعۡضٍ۬ فِى ڪِتَـٰبِ ٱللهُِ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُهَـٰجِرِينَ إِلاً أَن تَفۡعَلُوٓاْ إِلَىٰٓ أَوۡلِيَآٮِٕكُم مَّعۡرُوفً۬ا‌ۚ

buyuruyor.
[Karabet-i nesebiyeyle karabet sahiplerinin bihasebilkarabe erkek ve dişi Allah'ın kitabında takdir olunan esham muktezası bazısı bazısına daha evlâ ve akrebdir. Binaenaleyh; karabet-i nesebiyeye malik olanlar karabeti olmayan müminler ve muhacirlerden emr-i mirasta evlâdırlar, illâ istediğiniz dostlarınıza meşru olarak ma'ruf veçhile vasiyet etmeniz müstesnadır.] 4389

ڪَانَ ذَٲلِكَ فِى ٱلۡڪِتَـٰبِ مَسۡطُورً۬ا (6)

[Zira şu veçh-i ma'ruf üzere vasiyet Kur'an'da ve sair kütüb-ü İlâhiyede mezkûr ve müspettir.] Binaenaleyh; vasiyet olunan kimse kitab-ı İlâhide sabit olan ahkâm muktezası vasiyet olunan miktarı alır, fazla veya noksan almaz.

Yani; müminlerin Resûlullah dinde babaları ve ezvâc-ı mutahherat da anaları olmakla müminler beyninde uhuvvet-i diniye ve İslâmiye mevcutsa da bu uhuvvetin irse te'siri yoktur. Zira karabet sahibi olan zevilerham; irs hususunda kitabullahta beyan olunduğu veçhile karabet-i nesebiyesi olmayan mümin muhacirlerden evlâdırlar. Hatta irs hususunda akrabanın karabette derecelerine göre bazısı bazısından evlâdır. Ancak ma'ruf surette dostlarınıza vasiyet etmeniz müstesnadır. Binaenaleyh; terekenin sülüsünü tecavüz etmemek şartıyla istediğiniz kimseye vasiyet edebilirsiniz. Zira; bu suretle vasiyet kitabullahta mezkûr ve yazılıdır. Hatta vasiyet müslimle zimmî beyninde bile cereyan eder. Meselâ bir müslim zimmiye ve bir zimmi müslime vasiyet edebilir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet iptida-yı İslâm'da carî olan tevarüs meselesini neshetmiştir. Çünkü; sadr-ı İslâmda karabetin irse te'siri yoktu, belki irs; akd-i muvalât etmekle, hicretle ve beyinlerinde uhuvvet akdetmekle yekdiğerine varis olurlardı. Bu âyetin nazil olmasıyla tevarüs karabete raptolunduğu cihetle hicretin, uhuvvet ve muvalât akdetmenin tevarüste te'siri kalmamıştır. Zira; karabet-i nesebiyede akd-i muvalât üzerine kuvvet ve hakkı tercih vardır.
Hulâsa; Resûlullah müminlere kendi nefislerinden daha evlâ olduğu, zevceleri de müminlerin valideleri menzilinde oldukları ve ülül'erhamın irs hususunda bazısı bazısından evlâ ve vasiyetin müstesna olduğu ve bu vasiyet meselesi kitabullahta mezkûr ve yazılı olup ma'ruf veçhile insanın istediği kimseye vasiyet edebileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ sûre'nin bidayesinden buraya gelinceye kadar 4390 Resûlüne bazı ahkâmını beyandan sonra cümle enbiyadan misak aldığını beyan etmek üzere :

وَإِذۡ أَخَذۡنَا مِنَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ مِيثَـٰقَهُمۡ وَمِنكrَ وَمِن نُّوحٍ۬ وَإِبۡرَٲهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَى ٱبۡنِ مَرۡيَمَ‌ۖ وَأَخَذۡنَا مِنۡهُم مِّيثَـٰقًا غَلِيظً۬ا (7)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz enbiyanın cümlesinden ve bilhassa senden, Nuh, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa'dan risaleti tebliğ, ümmetlerini din-i hakka davet ve cümlesi yekdiğerini tasdik edeceklerine dair vaad-ı kavî ve ahd ü misak aldık, onlar da ikrarlarında sebat ederek emanâtı kemaliyle eda ettiler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyadan alınan m i s a k - ı g a l i z la murad; emr-i risaleti yoluyla eda ve ümmetlerini ibadete davet edeceklerine dair şiddetli ikrardır.

لِّيَسۡـَٔلَ ٱلصَّـٰدِقِينَ عَن صِدۡقِهِمۡ‌ۚ وَأَعَدَّ لِلۡكَـٰفِرِينَ عَذَابًا أَلِيمً۬ا (8)

[Enbiyadan ikrar aldık ki sadıklar sıdıklarından suâl olunsunlar ve Allah-u Tealâ enbiyaya iman etmeyen kâfirlere azab-ı elimi hazırladı.] Binaenaleyh; enbiya ümmetlerine ahkâmı tebliğ ettiklerinden ümmetlerinin imanlarından suâl etmek ve kâfirlere azab-ı elimi hazırlamak için enbiyadan ahd ü rnîsak alınmıştır.
M i s a k ; Beyzâvî'nin işareti veçhile yeminle te'kid olunan bir pazarlıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak enbiyanın cümlesinden risaleti lâyıkıyla eda edeceklerine ve ümmetlerini dine davet edip nesayih-i lâzımede bulunacaklarına ikrar aldı ve ikrarlarını yeminleriyle takviye ve te'kidettiğini bu âyetle beyan buyurdu. Mîsakın iki kere zikrolunmasındaki sebep;
B i r i n c i s i : Asıl mîsakın vukuunu beyan,
İ k i n c i s i : Mîsakı gılzatla tavsif için olduğu cihetle tekrar olmadığı gibi enbiyadan alman ahdin gayet kuvvetli olduğunu dahî beyandır. Bu âyette isimleri tasrih olunan beş nebinin şanlarına ta'zîm ve kitap sahibi ülül'azim peygamberan-ı zişandan olduklarına işaret için icmalen enbiyayı zikirden sonra bunlar ayrıca zikrolunmuşlardır ve bizim nebimizin diğerlerinden efdal olduğuna işaret için sairleri üzerine takdim edilmiştir. Allah-u Tealâ'nın enbiyanın tebliğ-i ahkâm ettiklerini bildiği halde suâl etmesi; iman etmeyen kâfirleri ilzam içindir. Çünkü; cümle nâs huzurunda enbiyanın sıdkını suâlle karar ettirip zat-ı ulûhiyet de sıdıklarını tasdik edince kâfirler için i'tizara meydan kalmadığından mülzem ve mebhut olurlar.

4391
***
Vâcib Tealâ enbiyadan ahd ü misak aldığını beyan ettiği gibi ehl-i iman üzerine vâki olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱذۡكُرُواْ نِعۡمَةَ ٱللهُِ عَلَيۡكُمۡ إِذۡ جَآءَتۡكُمۡ جُنُودٌ۬

buyuruyor.
[Ey müminler ! Şol zamanda sizin üzerinize nazil olan Allah'ın nimetlerini zikredin ki o zamanda düşmanınız olan askerler size gelmişti.]

فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡہِمۡ رِيحً۬ا وَجُنُودً۬ا لَّمۡ تَرَوۡهَا‌ۚ

[Düşman askeri size gelince biz onlar üzerine şiddetli rüzgâr ve sizin görmediğiniz askerler gönderdik ki düşmanlarınız tahammül edemeyerek firar ettiler, siz de kurtuldunuz.]

وَڪَانَ ٱللهُِ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرًا (9)

[Halbuki Allah-u Tealâ sizin amelinizi görür.]
4392
Yani; ey müminler ! Zikredin şol zamanı ki o zamanda Kureyş ve (Gatafan) kabileleri, Yehuddan (Benî Kureyza) ve (Benî Nadir) askerleri Medine'nin civarına geldiler, sizi tehdidettiler. İşte o zamanda Allah'ın sizin üzerinize feyezan eden nimetlerini zikirle şükredin. Zira; onlar gelince şerlerinden sizi kurtarmak için biz onlar üzerine şiddetli rüzgâr ve meleklerden sizin görmediğiniz askerler gönderdik ki sizi mağlûbiyetten ve beldenizi onların tasallutundan kurtardık. Halbuki Allah-u Tealâ sizin cümle a'malinizi görür. Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet (Hendek) gazasını tasvir için nazil olmuştur. Hendek vak'ası şöyle zuhûr etmiştir: Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab); maiyetinde bir cemaatla Mekke'ye giderek Kureyş'i Resûlullah'a muharebeye teşvik eder, Yehud'la Kureyş Resûlullah aleyhine muharebeye ittifak ettikten sonra Yahudiler döner. (Gatafan) kabilesine gelirler. Onlarla da aynı ittifakı yaparak, Medine'ye dönerler. Kureyş ve Gatafan kabileleri ve Medine civarındaki Yahudiler muharebe tedarikine başlarlar. Resûlullah düşmanların tedarikini işitince ashabıyla istişare ederken (Selman-ı Farisî) nin işaretiyle Medine etrafına hendek kazmaya başladılar. Resûlullah altı kişiye tûlen kırk arşın yer vermek üzere ashabına taksim etti ve bu minval veçhile Medine'nin etrafına ve düşman karşısına hendek kazıldı. On bini mütecaviz düşman askeri M'eaine etrafına ve hendeğin gerisine çadırlar kurdular. Resûlullah da üç bin İslâm askeriyle münasip bir mevkii ordugâh ittihaz etti. İki taraf askeri sapan taşı ve ok atmak suretiyle birbiriyle bir aya karib mukateleye devam etmişlerse de mühim bir muharebe zuhûr etmedi, fakat soğuk çok, Medine'de ise zahire yok, binaenaleyh; İslâm askeri şiddetli müzayaka görmeye başladı. Bu şiddete binaen Resûlullah (Gatafan) kabilesinin reisleri
(Uyeyne) ve (Haris) i çağırdı. Kureyşe iştirak etmeyerek dönüp gitmek şartıyla Medine'nin o seneye mahsus hurma hasılatının üçte biri Gatafan kabilesine verilmek üzere mukavele akdedilerek bir de ahidname yazılmıştı. Lâkin imza olunmazdan evvel Resûlullah (Sa'd b. Muaz) ve (Sa'd b. Ubade) ile istişare etti. Onlar da «Yâ Resûlallah ! Zaman-ı cahiliyede bile biz bunlara bir tane hurma vermezdik, biz şimdi bunlara kılıçtan başka birşey vermeyiz» dediler. (Gatafan) reisleri de avdet ettiler. Bu sırada huzur-u risalete (Naim b. Mes'ud) geldi ve dedi ki «Yâ Resûlallah ! Ben iman ettim, lâkin benim iman ettiğimi henüz kavmim bilmez. 4393 Ben bunları iğfal etsem olur mu?» Naim'in bu istifsarı üzerine Resûlullah (يانعم الحراب حدعة) yani «Harp hud'adır. Bildiğin elindedir, her ne yaparsan isabettir» buyurdu. (Naim) bunun üzerine kalktı. Evvelce beyinlerinde olan dostluğa binaen ( Benî Kureyza) Yahudilerinin nezdine gitti ve dedi ki «Siz beni bilirsiniz, ben sizin dostunuzum. Siz Kureyş'le ittifakta hata ettiniz. Zira; onların memleketleri uzaktır. Harpte muzaffer olsunlar olmasınlar bırakır giderler. Burada siz kalırsınız ve Muhammed'e yalnız mukabele edemezsiniz. Binaenaleyh bu ittifakınız sizin felâketinizi muciptir. Şu halde sizin için eşlem olan Kureyş'in rüesasından rehin istemektir ki eğer bu vak'adan sonra Müslümanlar size hücum ederlerse Kureyş rehinleri sebebiyle size iştirak ve muavenet etsinler» deyince Yahudiler bu sözü savap gördüler ve rehin istemeye karar verdiler. Naim oradan kalktı, doğru Kureyş'in reisi (Ebu-süfyan) a gitti ve ona da «Yahudiler sizinle ahidlerini nakzettiler. Sizden yirmi beş kimseyi rehin isteyip aldıkları kimseleri Muhammed (S.A.) e teslim ve i'dam etmek şartıyla onunla akd-i ittifak ettiler» dedi ve bu haberi getirdiğini kimseye söylememelerini rica ve tenbih ederek onlara da veda etti.
Naim'in bu ihbarı üzerine Kureyş kabilesi ıztıraba düşerek sözünün sıhhatini tahkik etmek üzere Yahudilere haber gönderdiler, dediler ki «Biz buraya geleli bir aya yakın bir zaman oldu, halâ bir harb etmedik. Yarın hazır olun, Muhammed (S.A.) le beraber harbe girişelim.» Yahudiler Kureyş'in böyle bir haberi üzerine «Yarın Cumartesidir. Bütün dünya yansa biz birşeye bakmamakla beraber siz eşrafınızdan yirmi beş kişi verirseniz ittifakımız bakîdir. İşbu rehineleri vermediğiniz takdirde siz gidip Muhammed (S.A.) in kılıcı altında biz kalacağımızdan biz sizinle ittifaktan yaz geçeceğiz» diye cevap verdiler. Kureyş Yahudilerin bu sözlerini işitince Naim'in sözünü tasdikle kalplerine halecan düştü ve ric'ata karar verdiler. İşte tam o saatte âyette beyan olunduğu veçhile Allah-u Tealâ şiddetli bir rüzgâr verdi ki o rüzgâr çadırlarını yıktı, tencere, tava ve saire alât ü edevatlarını yerinden süpürdü, birçoklarını kırdı, parçaladı ve heyecanamiz ve dehşetengiz gürültülerle me'mur oldukları vazifeyi icraya başlayınca müşrikler ne yapacaklarını şaşırdılar. 4394
Onların bu hal-i perişanîlerinde Resûlullah ashabına «Kureyş'in ahvalini tahkika kim gider gelirse Cennet'te refikımdır» dedi, üç defa bu sözü tekrar ettiği halde açlık ve susuzluktan kimsenin takati kalmadığı gibi gecenin karanlığı, soğuğun dehşeti ve düşmanın havf ü haşyeti sebebiyle hiçbir kimse «Ben gider, gelirim» diyemedi. Resûlullah ashaptan (Huzeyfe) Hazretlerini çağırdı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Huzeyfe demiştir ki «Resûlullah beni çağırdığında benim yerimden kalkmaya vaktim yoktu, lâkin Resûlullah'a «Buyur yâ Resûlallah !» dedim ve hemen huzur-u risalete geldim. Resûlullah bana «Git yâ Huzeyfe ! Düşmanın ahvalini teftiş et, bana haber getir, lâkin birşey yapma» dedi ve üzerimi elleriyle sıvazladı ve duâ etti de bende bir iktidar hasıl oldu. Okumu ve yayımı aldım, düşman tarafına geçtim, hamamda gezer gibi gezdim ve hiçbir şey sezdirmedim. Hatta Ebusüfyan'ın çadırının yakınma geldim, Ebusüfyan'ı gördüm. Eğer okumu atmış olsam isabet ederdi, fakat Resûlullah birşey yapma demesine binaen atmadım ve herkesi pürtelâş kendi nefsiyle uğraşıyor ve hemen firar ediyorlar gördüm. Geldim, bu hali Resûlullah'a haber verdim. Resûlullah da güldü».
Hz. Huzeyfe'nin beyanı veçhile müşriklere arız olan umumi havf üzerine hemen o gece çadırlarını yıkarak Medine etrafından çekilip gittiler. İşte Hendek vak'ası da bu suretle hitam buldu ve müşrikler de muharebe etmeksizin makhur ve münhezim olarak defolup gittiler.

4395
***
Vâcib Tealâ gazve-i Hendek'te müminlere vâki olan nimetini beyandan sonra Medine-i Münevvere etrafında düşmanların ne suretle ve nerelerden geldiklerini tasvir etmek üzere :

إِذۡ جَآءُوكُم مِّن فَوۡقِكُمۡ وَمِنۡ أَسۡفَلَ مِنكُمۡ وَإِذۡ زَاغَتِ ٱلاًبۡصَـٰرُ وَبَلَغَتِ ٱلۡقُلُوبُ ٱلۡحَنَاجِرَ وَتَظُنُّونَ بِٱللهُِ ٱلظُّنُونَا۟ (10)

buyuruyor.
[Ey müminler ! Zikredin sol zamanı ki o zamanda düşmanlarınızdan (Gatafan) kabilesi sizin üst tarafınızdan yani Medine'nin şark cihetinden geldiler, Kureyş kabilesi sizin alt tarafınızdan yani garp cihetinden geldiler, düşünün şol zamanı ki o zamanda sizin şiddetle korkunuzdan gözleriniz dışına döndü ve doğru bakmaktan bir tarafa meyletti, kalpleriniz boğazlarınıza tıkıldı ve o zamanda Allah'a türlü türlü /anlarla zannettiniz.] Halbuki zannınızm bazısı sahih ve bazı aharı fasitti. Çünkü; İhlasınız mütefavittir. Bazınızın ihlâsı kuvvetli olduğundan Allah'a itimadı ziyade olmasına binaen vaad olunan nusretin vukubulacağını zan ve ümideder ve Allahü Tealâ’nın va'dinde hulf olmadığını bilir ve bazınızın ihlâsı zayıf olduğu cihetle Vâcib Tealâ’nın va'dini ifa edeceğinde tereddüd eder ve gûnâgûn zanlara zahib oluyordunuz. Bu âyet-i celile; Hendek vak'asında Medine'yi düşmanların muhasara etmek üzere hücum ederek ehl-i imanın üst ve alt cihetlerinden her taraflarını sarıp düşmana nispetle ehl-i İslâm'ın adedi az olduğu gibi mühimmat-ı harbiyeleri dahî zayıf olduğundan ehl-i İslâm'a arız olan korkunun gayet şiddetli olduğunu tasvir etmiştir. Çünkü; insanların gözlerinin doğru bakamayıp dışına dönmesi ve şaşı bakması ıztırabın son derecesini iktiza ettiği gibi kalplerin boğazlara kabarması da telâş ve korkunun en nihayesine delâlet eder. Zira kalbin boğaza doğru kabarıp nefesi daraltması; şiddetli korku sebebiyle insanların içerisine düşen titreme dolayısıyla kalbi şişip nefesini daraltması âdettir. Binaenaleyh; insan o haldeyken söz söylemeye mecali olmaz. İşte böyle birtakım ıztırabat içinde ehl-i imanın her tarafını evham ihata ettiğine işaret için Cenab-ı Hak ehl-i imanın gûnâgûn zanlara düştüklerini bu âyetle beyan buyurmuştur. Âyet her ne kadar Hendek vak'asını tasvir ediyorsa da Hendek vak'asından sonra ehl-i imana binlerce Hendek vak'asının emsali vâki olmuş ve cümlesinde ehl-i imanın ıztırabı âyetin tasviri veçhile vuku bulmuş ve bazısında düşman muharebeyle mündefi' olmuş ve bazısında bilâmuharebe defolup gitmiş, ehl-i iman da şerlerinden kurtulmuştur.
***
Vâcib Tealâ Hendek gazasının bidayesinde ehl-i İslama arız 4396 olan ıztırabı beyandan sonra bu ıztırap ehl-i imana imtihan kabilinden olduğunu beyan etmek üzere :

هُنَالِكَ ٱبۡتُلِىَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَزُلۡزِلُواْ زِلۡزَالاً۬ شَدِيدً۬ا (11)

buyuruyor.
[İşte o mahalde sınandı müminler ve şiddetle sallanmakla sallandılar.]
Yani; o günde ve o mahalde taraf-ı İlâhiden müminler müptelâ kılındılar, imtihan muamelesi olundular ve birçok meşakkata duçar oldular. Hatta şiddetle tahrik olundular ve zelzele gibi çalkandılar, yerlerinden ırgandılar. Çünkü; korkunun şiddetinden ruhları cesetlerinden çıkmaya yakın bir hale geldi, itikadında sabit olanlar, zayıf ve mütezelzil olanlardan ayrıldılar. Çünkü; itikadı kavi olanlar sebat ve metanet gösterdiler ve zayıf olanlar mütereddit bir halde bulundular ki insanlarda bu hal her zaman müşahede olunmaktadır. Zira; bir musibet geldiğinde imanı kavî olanlar metin ve zayıf olanlar mütereddit bir vaziyet alır, haklı ve haksız hangi taraf galip olursa o tarafa geçmeye hazır bulunur ki bu hâl alâmet-i nifaktır.

***

Vâcib Tealâ müminlerin imtihan olundukları zamanda münafıklardan bazılarının ehl-i imana yeis ve fütur vermek üzere söyledikleri bazı sözlerini beyanla münafıkları zemmetmek üzere :

وَإِذۡ يَقُولُ ٱلۡمُنَـٰفِقُونَ وَٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِہِم مَّرَضٌ۬ مَّا وَعَدَنَا ٱللهُِ وَرَسُولُهُ ۥۤ إِلاً غُرُورً۬ا (12)

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda münafıklarla kalplerinde maraz olanlar «Allah-u Tealâ ve Resûlü bize vaad etmediler, ancak aldatacak bir gurur vaad ettiler» demekle vaad-i İlâhiye itimad etmediler.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Şükret Allah'ın nimetine ve zikret 4397 şol zamanı ki o zamanda münafıklarla müminlerden henüz imanı kuvvet bulmamış ve kalpleri metanet kesbetmemiş bulunanlar dediler ki «Allah-u Tealâ ve Resûlü bize bütün düşmanlarına zaferyab olacağını ve bu dinin etraf ü eknafta intişar edeceğini vaad ediyorlardı. Bu vaadleri olmadı, ancak bizi aldatmaktan ibaret oldu. Yoksa bu vaad esaslı bir vaad değildir». İşte münafıklar bu gibi sözlerle itimatsızlık gösterdiler.
Şu tafsilâta nazaran bu âyet bundan evvelki âyetteki zunûnu tafsil ve tefsirdir. Hâzin'in beyanına nazaran münafıkların bu sözlerinin sebebi; hendek kazarken (Selman-ı Farisî) nin hafriyatında bir büyük taş zuhûr eder, taşı kıramadıklarını Resûlullah'a haber vermeleri üzerine Resûlullah gelip külüngü alıp birinci defada taşa vurduğunda bir parça kopar ve taştan çıkan kıvılcımlar parlayınca Resûlullah «Subhânallah; (Hıyare) şehrini ve (Medayin) de Acem padişahlarının beyaz köşklerini gördüm» buyurdu. İkinci vurduğunda taşın bir parçası daha kopup aynı ziya parlayınca «Subhânallah; Kayser'in saraylarını gördüm» buyurdu. Üçüncü defa külüngü vuruşunda taş tamamen parçalanır ve Resûlullah «Subhânallah; Yemen'de San'a'yı gördüm» buyurdu ve bunun her üçüne de ümmetinin gaalip olup malik olacaklarını haber verdi. İşte o zaman münafıklardan (Mu'teb b. Kuşeyr) ve (İbn-i Selûl) ve emsali «Muhammed (S.A.) bizi aldatacak şey haber veriyor. Halbuki biz kapımızın ağzına gelen düşmana başımızı kaldırıp bakamıyoruz ve ne yapacağımızı şaşırdığımız bir zamanda Rum'un ve Faris'in fetholunacağını haber vermek gülünç bir şey ve bizi aldatmaktan ibarettir» dediler.
İşte imanı zayıf olanlardan her vakit böyle sözler işitilir, amma imanı kavi olup Allah'ın kuvvet ve kudretine itikad-ı tamla iman eden mümin her zaman Rabbinin lûtfundan ümitvar olduğu cihetle halini değiştirmez, kalbi metin, kendi şeci' olduğundan tereddüde düşmez. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette şu vak'aya işaret buyurmuş ve münafıkların sözlerinden Resûlünü ve müslümanları haberdar etmekle münafıkları nâs arasında rüsvâ etmiştir ki her zaman Müslümanlar bu gibi münafıkların sözlerinden me'yus olmasınlar.

4398
***
Vâcib Tealâ Hendek vak'asına ve orada bulunan münafıkların sözlerine işaretten sonra münafıkların müslümanları iğfal için söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قَالَت طَّآٮِٕفَةٌ۬ مِّنۡہُمۡ يَـٰٓأَهۡلَ يَثۡرِبَ لاً مُقَامَ لَكُمۡ فَٱرۡجِعُواْ‌ۚ

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda münafıklardan bir taife dedi ki «Ey ehl-i Medine ! Sizin için düşmana mukavemet ihtimali yoktur. Zira; onlar çok, siz azsınız, onlar kuvvetli, siz zayıfsınız. Binaenaleyh; dönün hanelerinize, rahat edin evlerinizde. Boşuna bekleyip nefsinizi heder etmeyin. Evinizde oturursanız düşmanın şerrinden mahfuz kalırsınız». Münafıklar böyle demekle ehl-i imanı iğfale çalıştılar.] İşte eh'l-i imanın zaafa yüz tuttuğu zamanda kalplerine zaaf verecek, söz söylemek münafıklardan kalma eski bir âdettir ki her zamanın münafıkı o âdeti mühim bir silâh olarak kullanırlar ve birçok zamanlarda dahî maksadı olan mefsedete vasıl olurlar. Çünkü; âlem hiçbir zaman müslih ve mürşitten halî kalmamıştır. Binaenaleyh; her millet arasında mümin, münafık, muslih ve müfsit mevcuttur.
Amalika'dan (Yesrib) isminde bir kimse .Medine'de çokça eğleştiğinden Medine'ye Yesrip denilmişse de Resûlullah Medine'yi teşrifinden sonra Medine'nin ismine Tayyibe denmiştir. Binaenaleyh; zaman icabı bazı beldenin ismini değiştirmekte bir beis yoktur. Çünkü; Resûlullah'tan vuku bulan birşeyde bizim için tereddüd etmek caiz değildir.
Y e s r i p ; Medine'nin ismidir. (لا مقام لكم) sizin için düşmana mukavemete takat ve karar yok, hemen firar edin demektir. (فارجعوا) dönün demektir. Bundan maksatları; Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile «Evlerinize dönün» demektir. Yahut «Muhammed (S.A.)in dini üzerine ikametiniz mümkün değildir. Dönün dininden, şirki kabul edin ki düşmanların şerrinden kurullasınız» demektir. Yahut «Asakir-i İslâmiye içinden asakir-i müşrik içine dönün, başınız selâmet bulsun» demektir. Herhangi maksat üzere söylemiş olsalar esas sözlerinden garazları ehl-i İslâmı iğfal etmek ve kuvvetlerini zaafa uğratmaktır.
***
Vâcib Tealâ münafıkların bu sözlerini beyandan sonra bu gibi sözlerin te'siriyle imanında zaaf olanların evlerine dönmek üzere Resûlullah'tan izin istediklerini beyan sadedinde :

وَيَسۡتَـٔۡذِنُ فَرِيقٌ۬ مِّنۡہُمُ ٱلنَّبِىَّ يَقُولُونَ إِنَّ بُيُوتَنَاعَوۡرَةٌ۬ وَمَا هِىَ بِعَوۡرَةٍ‌ۖ إِن يُرِيدُونَ إِلاً فِرَارً۬ا (13)

buyuruyor.
[Onlardan bir fırka Resûlullah'tan istizan ederler ve i'tizar ederek derler ki »Bizim evlerimiz açıktır, ehl ü lyalimizi besleyecek kimse yoktur. Şu halde bize izin ver gidelim, evlerimizi muhafaza edelim». Halbuki onların haneleri mahfuzdur, açık değildir. Ve lâkin onlar bu istîzanlarıyla murad etmezler, illâ muharebeden kaçmak murad ederler.] Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette onları tekzib etmiştir.

Yani; münafıklardan bir taife ehl-i imandan zayıf olanlara «Sizin için düşmana mukavemet ihtimali kalmadı. Zira; Muhammed (S.A.) ve ashabı herhalde düşmanlarının elinde helak olacaklardır. Şu halde siz Muhammed (S.A.) in dininden dönün ve hanelerinize ric'at edin ki, düşmanınızın tasallutundan kurtulasınız» demeleri üzerine müminlerden henüz imanları kararlaşmamış olan bir fırka tereddüde düşerek Resûlullah'tan istizan ettiler ve evlerinin perişan, ailelerinin açıkta olduğundan bahseylediler. Bundan maksatları ise harpten firar etmek olduğunu Cenab-ı Hak beyanla sözlerinin yalan olduğunu meydana koydu.
İşte zamanımızda düşmanla muharebe olurken düşman karşısına gitmemek için birtakım hiyel ü desaisle, yalan sözler söylemekle ve kendine hastalık isnad ederek iftira ile askerlikten firar edenlerin zaaf-ı iman sahibi oldukları bu âyetle sabittir. Çünkü; 4400 imanında kuvvet olan kimse bu gibi şeylere tenezzül etmez ve düşman karşısına mertçe çıkmaktan çekinmez. Zira; Allah'a itimad-ı tammı vardır ve sevabını da itikad ettiğinden seve seve gider.

وَلَوۡ دُخِلَتۡ عَلَيۡہِم مِّنۡ أَقۡطَارِهَا ثُمَّ سُٮِٕلُواْ ٱلۡفِتۡنَةَ لاتَوۡهَا وَمَا تَلَبَّثُواْ بِہَآ إِلاً يَسِيرً۬ا (14)

[Eğer münafıklar üzerine Medine'nin ve hanelerinin etrafından girilmiş olsa da sonra ehl-i İslâmla muharebeye dair onlardan bir fitne istenilse derhal onlar o fitneyi verirler ve fitne ika'mdan çekinmezler. Hatta onlar o fitneyi icra etmekte durmazlar, illâ az bir zamanda dururlar.]

Yani; müşrikler tarafından Medine'nin etrafından onlar üzerine girilmiş olsa da sonra onlardan irtidad edip şirki kabul ederek ehl-i imanla muharebeye dair bir fitne istenilmiş olsaydı derhal kabulle fitneyi verirlerdi ve icrasında meksetmezler, illâ az bir zaman meksederlerdi.
Nimetullah Efendi bu âyeti şöyle tefsir ediyor : Medine'nin etrafı kalelerle kapalı olsa bunlar üzerine Medine'nin etrafından ve civarından girmiş olsalar. Yani Medine'ye giremeseler de etrafında kalsalar ve cemi-i cihattan kalelerle muhafaza olup düşman etrafta kalıp Medine'ye giremeyeceklerine emniyet hasıl olduktan sonra müminler arasına fitne koymak ve hezimetlerinden bahis, firara teşvik ve imandan irtidad etmek gibi müminlere fütur ve zaaf verecek şeyleri düşmanlar bunlardan isteseler bu münafıklar derhal istedikleri fitneyi istenildiği veçhüzere eda ederler ve o fitneyi icrada durmazlar, hemen ancak az bir zaman dururlardı. Yani; «Bunların bu fitneyi ortaya atmaları müminlerin zayıf görüldüğü zamana münhasır değildir, belki ehl-i iman galip olsalar dahî bu misilli fitnelerin ika'ına çalışmaktan geri durmazlar» demektir. Gerçi Nimetullah Efendi'nin bu tevcihi bizim yanımızda bulunan başka tefsirlerde görülememişse de zamanımız münafıklarına ve bilûmum münafıkları zemme bu manâ daha münasiptir. Yani «Bilûmum münafıklar fırsatı hiç fevtetmezler, elbette Müslümanlar aleyhinde bulunurlar» demektir ki vakıa mutabık olan da budur.

4401
***
Vâcib Tealâ metanet-i kalbe malik olmayanların hallerini beyandan sonra onların evvelden ahid verdiklerini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ كَانُواْ عَـٰهَدُواْ ٱللهُِ مِن قَبۡلُ لاً يُوَلُّونَ ٱلاًَدۡبَـٰرَ‌ۚ

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki bundan evvel onlar düşmana arka dönmeyeceklerine dair Allah'a ahid vermişlerdi.]

وَكَانَ عَهۡدُ ٱللهُِ مَسۡـُٔولاً۬ (15)

[Halbuki Allah'ın ahdinden âhirette suâl olunacaktır.]

Yani; mevki-i harpten münafıkların iğfalâtına aldanıp da hanelerine avdet etmek üzere istizan edenler Hendek gazasından evvel Uhud vak'asında vâki olan hatalarına nedamet ederek düşmandan yüzlerini çevirmeyeceklerine dair Allah'a ahdetmişlerdi. Halbuki Allah'ın ahdi ifa olunup olunmadığına dair âhirette suâl vardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah'tan istizan edenler Araptan (Benî Haris) ve (Benî Seleme) kabileleridir. Bunların Uhud vak'asında cebanet göstermelerinden bazı mazarrat görülmesine binaen nedamet ederek Allah'a yeminle bundan sonra bulundukları muharebede düşmana asla arka dönmeyeceklerine ahdetmişlerdi. Hendek vak'asında Resûlullah'tan istizan etmekle ahidlerini nakzettiklerinden Cenab-ı Hak zemmetmekle beraber ahdin nakzından suâl olunacaklarını dahi beyan etmiştir. Binaenaleyh; ehl-i iman Kur'an'a imanla cemi' ahkâmını eda etmeye ahdetmiş olduklarından ahkâm-ı Kur'an'dan her hangisini eda etmekten nükûl ederlerse o hususta ahd-i İlâhiyi nakzetmiş olduklarından mes'ûl olacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyetin fırka-i ahiresi bir kaide-i külliye olduğu cihetle bütün ahidlerin mes'ûl olduğuna delâlet eder. Fırka-i ahire (عَهۡدُ ٱللهُِ مَسۡـُٔول) 4402 demektir. Meselâ düşmanla mücahede ahkâm-ı Kur'an'dan mümin için ahd-i İlâhide dahildir. Mücahedeye muktedir olan bir kimse bilâ-özür nükûl ederse mes'ûl olur ve takriri şöyledir : «Mücahede ahd-i İlâhidir her ahd-i İlâhı mes'ûldür. Binaenalyeh; mücahede mes'ûldür». Yani «İfa edilip edilmediğinde suâl var» demektir.

***
Vâcib Tealâ zaaf-ı kalbe malik olan kimselerin muharebeden firar için isti'zan ettiklerini beyandan sonra firarın ecele faydası olmadığını beyan etmek üzere :

قُل لَّن يَنفَعَكُمُ ٱلۡفِرَارُ إِن فَرَرۡتُم مِّنَ ٱلۡمَوۡتِ أَوِ ٱلۡقَتۡلِ وَإِذً۬ا لاً تُمَتَّعُونَ إِلاً قَلِيلاً۬(16)

buyuruyor.
[Habibim ! Sen istizan edenlere de ki «Eğer siz ölümden veyahut katilden firar ederseniz firarınız elbette size menfaat vermez. Hal böyle olunca firar ettiğiniz takdirde siz yaşayamaz, ancak az bir müddet yaşarsınız ki ecel-i muayyeniniz gelince elbette vefat edersiniz.»]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Harpten avdet etmek üzere senden istizan edenlere sen de ki «Eğer eceliniz gelmişse sizin için firarınız asla menfaat vermez ve eğer eceliniz gelmemişse harpte bulunmakla vefat etmezsiniz. Binaenaleyh; ölümden veya katilden firar elbette size menfaat vermez ve firar ettiğiniz takdirde yaşayamaz ancak az. bir zaman yaşarsınız ki ecel-i muayyeniniz gelinceye kadar dünya ile intifa' edersiniz». Çünkü; her şahıs için ölüm muhakkaktır, ancak ölmek için iki tarik vardır.
B i r i n c i s i : Bir kazaya uğramaksızın ecel-i mev'ûduyla ölmektir.
İ k i n c i s i : Gark olmakla veya yanmakla, damdan düşmekle, kılıçla veya kurşunla veyahut v.s. bir afat veya kaza ile ölmektir. Âyette her iki tarika işaret olunduğu veçhile ecel-i muayyeniyle ölmek mukadderse zamanından bir dakika bile taahhur etmeden ölür. Kezalik bir kaza ile ölmek mukadderse o kazanın vukuuna irade-i İlâhiye taallûk ettiği dakikadan velev bir saniye olsun takaddüm ve taahhur mümkün olamaz. Şu halde hiçbir zamanda hiçbir kimse için ecelden firarın faydası olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecel birdir. Ecelsiz kimse ölmez ve ecelden firar etmek de fayda vermez. Şu halde muharebede sebat etmek lâzım olduğu gibi herkesin bütün ömründe ecelini unutmayıp onun tedarikiyle meşgul olması lâzımdır.
4403
Vâcib Tealâ firarın ecele faydası olmadığını beyandan sonra firarın menfaati olmadığını tafsil etmek üzere :

قُلۡ مَن ذَا ٱلَّذِى يَعۡصِمُكُم مِّنَ ٱللهُِ إِنۡ أَرَادَ بِكُمۡ سُوٓءًا أَوۡ أَرَادَ بِكُمۡ رَحۡمَةً۬‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Sen firar edeceklerden suâl et, de ki «Eğer Allah-u Tealâ size belâ ve musibet gibi bir kötülük nıurad ederse Allah'ın gazabından sizi kim muhafaza eder veyahut eğer Allah-u Tealâ size lûtf u ihsan gibi bir iyilik murad ederse kim mani olabilir?»]

وَلاً يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ ٱللهُِ وَلِيًّ۬ا وَلاً نَصِيرً۬ا

[Ve onlar kendileri için muavenet edecek bir dost ve şefaat edecek bir yardımcı bulamazlar.]

Yani; habibim ! Muharebeden firar etmek için istizan edenlere sen de ki «Eğer Allah-u Tealâ size katlolunmak, esir gitmek, kaht u galâ ve mihnet ve belâ gibi bir musibetin isabetini murad ederse Allah'ın bu gibi gazaplarından sizi muhafaza edecek kimdir ve sizi intikam-ı İlâhiden kurtarmak kimin haddidir? Ve eğer Allah-u Tealâ size çok ömür vermek ve sıhhat-ı beden, afiyet ve her belâdan selâmet gibi bir ihsan murad ederse onun ihsanına kim mani olabilir?» Elbette kimse mani olamaz. Binaenaleyh; herkesin herşeyi Allah'tan beklemesi lâzımdır. Zira; Allah'ın iradesine bir hail yoktur. Şu halde harpten firar için birtakım hiyel ü desais düşünenler ve i'tizar edenler kendi nefislerine menfaat verecek bir dost ve onlardan zararı defedecek bir yardımcı da bulamazlar. Şu halde onların, Cenab-ı Hakkın himayesine iltica ederek muharebeye devam etmeleri ve hile düşünmemeleri elzemdir.

4404
***
Vâcib Tealâ kahrından hiçbir ferdin kurtulamayacağını beyandan sonra istizan eden zuafayı iğfal edenleri tehdidetmek üzere :

قَدۡ يَعۡلَمُ ٱللهُِ ٱلۡمُعَوِّقِينَ مِنكُمۡ وَٱلۡقَآٮِٕلِينَ لِإِخۡوَٲنِهِمۡ هَلُمَّ إِلَيۡنَا‌ۖ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ, sizden Resûlullah'a muavenetten halkı menedenleri ve ehl-i Medine'den kardeşlerine «Gelin bizim yanımıza, gitmeyin Muhammed (S.A.) in yanma. Zira; Muhammed (S.A.) ve ashabı helak olacaklarından onların maiyetinde sizin helak olmanızda fayda yoktur» diyenleri bilir.]

وَلاً يَأۡتُونَ ٱلۡبَأۡسَ إِلاً قَلِيلاً (18) أَشِحَّةً عَلَيۡكُمۡ‌ۖ

[Ve onlar harbe gelmezler, illâ sizin üzerinize kemâl-i buhûllerinden az kimseler gelir.] Zira; Müslümanlara iyilik olmasına şiddet-i buhulleri muavenetlerine mani olduğundan harbe gelmez, onlardan ancak az kimseler riya için gelir, azıcık bir müddet bulunur, bir hileyle firar ederler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran halkı Resûlullah'a nusretten menedenlerin kimler olduğunda iki ihtimal vardır :
B i r i n c i s i : Münafıklardır. Zira; münafıklar ensar-ı kirama «Muhammed (S.A.) için nefsinizi mehlekeye atmayın. Onu Kureyş nasıl olsa ashabıyla beraber helak edecek. Şu halde siz bizim yanımıza gelin, terkedin onu» derlerdi ve onlardan muharebeye hazır olanlar da gayet az olurdu. Çünkü; onlar müminlerin zaferyab olmalarına şiddetle buhleder, asla razı olmazlardı ve kemâl-i hasetlerine 4405 binaen ashab-ı Resûlullah'ı birtakım hiyel ü desaisle menetmeye çalışırlardı.
İ k i n c i s i : Yahûdilerdir. Çünkü; bilûmum Yahudiler ehl-i Medine'ye «Terkedin Muhammed (S.A.) i, gelin bizim yanımıza, zira; Kureyş onu nasıl olsa katledecek, siz yalnız kalacaksınız ve onlarla aranız bozulacak. Binaenaleyh; birçok zarar göreceksiniz» derlerdi. Allah-u Tealâ bunları bildiğinden bu âyetle Resûlullah'a muhalefet edenleri tehdid etmiş ve onlar her ne kadar gizli iğfalâta çalışırlarsa da Allah-u Tealâ onları alenî rezil ve rüsvâ etmekle ilâyevmilkıyam sû-u namları insanlar arasında kalmıştır.
M u a v v i k ı y n Beyzâvî'nin beyanı veçhile te'hir ediciler demektir. Yani «Resûlullah'a muaveneti te'hir edenleri Allah-u Tealâ bilir ve icabına göre ceza verir» demektir. E ş i h h a ; sahih lâfzının cem'idir. Ş a h i h ; gayet bahil demektir. Yani «Onların harbe gelmedikleri ve gelecekleri menettikleri; Resûlullah'a nusrete gayet bahil olduklarından» demektir. Çünkü; onlar ehl-i İslama muavenete buhulle yardım etmedikleri gibi nafakada dahî buhleder, mallarıyla da muavenet etmezlerdi. Binaenaleyh ehl-i İslâmın zaferyab olmasını asla arzu etmediklerinden Cenab-ı Hak bu âyette (ا شح) yani gayet bahil olmalarıyla zemmetmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların gayet bahil olduklarını beyandan sonra buhullerinin sebebi cebanetleri olduğunu beyan etmek üzere:

فَإِذَا جَآءَٱلۡخَوۡفُ رَأَيۡتَهُمۡ يَنظُرُونَ إِلَيۡكَ تَدُورُأَعۡيُنُهُمۡ كَٱلَّذِى يُغۡشَىٰ عَلَيۡهِ مِنَ ٱلۡمَوۡتِ‌ۖ

buyuruyor.
[Harp emmareleriyle münafıklara korku geldiğinde habibim ! Sen onları gözlerinin içi dışına döner olduğu halde sana nazar ederler görürsün ki keenne ölüm kendisini ihata etmiş bir kimse gibi gözlerinin akı karasını bürümüş ve havf ü haşyet kendilerini sarmış ıztırab-ı elim içinde olurlar.] 4406

فَإِذَا ذَهَبَ ٱلۡخَوۡفُ سَلَقُوڪُم بِأَلۡسِنَةٍ حِدَادٍ أَشِحَّةً عَلَى ٱلۡخَيۡرِ‌ۚ

[Onlar bu hâl üzere korktuktan sonra o korku kendilerinden zail olduğunda keskin lisanlar size musallat olurlar. Çünkü; hayır üzere gayet Dahillerdir.]

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَمۡ يُؤۡمِنُواْ فَأَحۡبَطَ ٱللهُِ أَعۡمَـٰلَهُمۡ‌ۚ

[İşte şu evsaf-ı mezmumeyle muttasıl olanlar hakikatta iman etmediler. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onların amellerini iptal etti.]

وَكَانَ ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهُِ يَسِيرً۬ا (19)

[Halbuki bunların amellerini iptal etmek Allah-u Tealâ üzerine gayet kolay oldu.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Düşmanla muharebe kapıları açılıp münafıklara harp korkusu geldiğinde sen onları kemâl-i ıztırap ve haşyetlerinden gözlerinin içi dışına çıkmış ve karası beyazına karışmış görürsün ki keenne mevt her tarafını ihata etmiş muhtazar haline gelmiş yerinden kımıldamaz bir cenaze gibi olurlar. Bundan sonra düşmanın inhizamıyla o korku gidince onlar keskin bir lisanla size gelir emval-i ganimet üzere kanatlarını açar, size musallat olurlar ki emval-i ganimetten taksim isterler ve sizden ziyade müstehak olduklarını büyük sadalar ve gürültülerle iddia ederler, kendilerinin cesaret ve şecaatından, fedakârlıklarından, sizin kusurunuzdan bahsetmekten utanmazlar. Bu ef'âle cür'etlerinin sebebi; hayra buhûl ve mala kemâl-i hırs ve tama'larından emval-i ganimetin kendilerinden başkasına gitmesini istememeleridir. İşte şu evsafı haiz olanlar iman etmediler. Gerçi zahirde iman etmiş gibi görünürlerse de hakikatta onlarda ihlâs üzere iman yoktur. Çünkü; imanları zahirde canlarını ve mallarını kurtarmak için bir hileden ibarettir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onların amellerini iptal etti. Zira; Allah-u Tealâ üzerine bu misilli hile edenlerin 4407 amellerini iptal etmek gayet kolaydır. Çünkü; maksatları fasittir, fesat üzerine bina kılman amelin de fasit ve zayi olacağında şüphe yoktur.
(سَلَقُوڪُم بِأَلۡسِنَةٍ حِدَادٍ) keskin lisanlarıyla size çok söz söylerler demektir. Çünkü; Beyzâvî'nin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile s e l â k ; eliyle dayağı ve diliyle sözü bastedip döşemek ve çok yaymaktır ki herhalde eza manâsını mutazammındır. Münafıklar harp zamanı en korkak bir kavim oldukları halde harp bitip korku zail olduğunda emval-i ganimet almak için en cesur bir kavim gibi meydana çıkar, söze başlar ve ehl-i imana lisanlarıyla eza eder ve şiddetli lisan kullanırlar. Hatta «Biz olmamış olsaydık muzaffer olamazdınız. Bizim sayemizde mansur oldunuz. Binaenaleyh, emval-i ganimetten bize çok vermelisiniz» gibi uzun sözler söylerler ve gürültüler yaparlar. H a y ı r ; mala, a'mâl-i salihaya, din-i kâmileye ve güzel sözlere şamildir. Şu halde münafıklar bunların cümlesine şiddetle bahillerdir ve her zamanın münafıklarının halleri de böyledir. Zamanımızda Anadolu'nun bir kısmını düşman işgal edip ahali herşeyden mahrum düşmanın ayağı altında ezildiği ve vatanperverlerin kelleleri koltuklarında can feda ederek çalıştıkları zaman şurada burada nefsini muhafazayla naz ü nimet içinde ses çıkarmayıp saklananlar ve mücahitler aleyhine söz sarfedip söğüp sayanlar Anadolu'da düşman tamamıyla imha edilip muzafferiyet kazanıldıktan sonra sahte naralarla muzafferiyeti kendilerine mal ederek en ziyade fedakâran-ı millet süsünü takındılar, ileri geçtiler ve bihakkın fedakârları geride bıraktıkları gibi birtakım münafıkça hareketleriyle onları itham etmekten bile çekinmediler. Binaenaleyh bu âyette beyan olunan evsaf; yalnız asr-ı saadet münafıklarına mahsus olmayıp belki her zamanın münafıklarının halleri de böyledir.
Bu âyet; beş hükmü havidir :
B i r i n c i s i : Korku zamanı münafıkların ölüm emmareleri her tarafını ihata eden meyyit-i muhtazar gibi olduklarıdır.
İ k i n c i s i : Korku gidince bütün zaferi kendilerine mal ederek keskin sözle ehl-i imana musallat olduklarıdır.
Ü ç ü n c ü s ü : Bunların hakikatta mümin olmadıklarıdır.
D ö r d ü n c ü s ü : İmanları olmayıp niyetlerinin fesadına binaen Allah-u Tealâ onların amellerini iptal ettiğidir.
B e ş i n c i s i : Onların amellerini iptal etmek Allah-u Tealâ üzerine kolay olduğudur.

4408
***
Vâcib Tealâ münafıkların cebanetlerini, cinayetlerini ve hakikatta mümin olmadıklarını beyandan sonra korkularının şiddetini beyan etmek üzere :

يَحۡسَبُونَ ٱلاًَحۡزَابَ لَمۡ يَذۡهَبُواْ‌ۖ وَإِن يَأۡتِ ٱلاًَحۡزَابُ يَوَدُّواْ لَوۡ أَنَّهُم بَادُونَ فِى ٱلاًَعۡرَابِ يَسۡـَٔلُونَ عَنۡ أَنۢبَآٮِٕكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Münafıklar müşriklerin cemaatını Medine etrafından gitmediler zannederler ve eğer ahzap gelir harbe girişirse onlar arzu ederler ki kendileri A'rab içinde bedevi bulunsalar, gelip gidenlerden sizin haberinizi suâl etseler memnun olurlar ve böyle olmasını isterler.]

وَلَوۡ ڪَانُواْ فِيكُم مَّا قَـٰتَلُوٓاْ إِلاً قَلِيلاً۬ (20)

[Eğer münafıklar sizin içinizde bulunmuş olsalardı onlar mukatele etmezler, illâ onlardan riya için az kimseler mukatele ederlerdi.]

Yani; münafıklar ehl-i imana kemâl-i buğz u adavetlerinden Kureyş ve Gatafan kabilelerinden ve Yehûd'dan içtimâ' etmiş olan cemaatı (Hendek) vak'asında Medine civarından gitmediler zannederler ve gittiklerini istemezlerdi ve o cemaat gittikleri surette tekrar gelmelerini ve kendilerinin Bâdiye'de A'rab içinde bulunup gelip gidenden sizin halinizi, haberlerinizi suâl etmesini ve sizin inhizamınıza dair haberlerinizi işitmesini isterler, eğer münafıkların arzuları veçhüzere cemaât-ı merkume tekrar gelmiş olsalar da onlar da sizin içinizde farzolunsalar mukateleye iştirak etmez, 4409 illâ onlardan az kimseler iştirak ederlerdi, onların iştiraki de zahirde her türlü ihtimâlâta karşı bir nümayiş ve görünmek içindir, yoksa rıza-yı Bari'yi tahsil için ihlâs üzere iştirak değildir. Belki emval-i ganimete ve saireye iştirak etmek ve Müslümanlar galip oldukları surette «biz de sizinle beraberiz» demek içindir. Çünkü; bütün muharebeye iştirak etmemekte nifakları meydana çıkacağı cihetle ehl-i iman tarafından zarar görmeleri muhtemeldir.

***
Vâcip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra Resûlünde iktidaya şayan haslet-i hamide olduğunu beyan etmek üzere :

لَّقَدۡ كَانَ لَكُمۡ فِى رَسُولِ ٱللهُِ أُسۡوَةٌ حَسَنَةٌ۬ لِّمَن كَانَ يَرۡجُواْ ٱللهُِ وَٱلۡيَوۡمَ ٱلاًَخِرَ وَذَكَرَ ٱللهُِ كَثِيرً۬ا (21)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki sizin için iktidaya şayan Allah'ın Resûlünde muhakkak haslet-i hamide ve ahlâk-ı hasene vardır ki o haslet Allah'ın sevabını ümid edip rızay-ı İlâhiyi tahsile sa'yile yevm-i âhirete iman ve Allah'ı çok zikreden kimseler içindir.]

Yani; zatıma yemin ederim ki muhakkak sizin için Allah'ın Resûlünde haslet-i hasene vardır, o haslete iktidanız lâzımdır, o haslet; Allah'ın sevabını ümid eden, âhiretten korkan ve Allah'ı çok zikreden kimselere mahsustur. Çünkü; Allah'ın sevabını ümid etmeyen, yevm-i âhirete imanı olmayan ve Allah'ı zikretmek hatırına gelmeyen kimseler Resûlullah'a iktida etmediklerinden intifa' edemeyeceklerine binaen Resûlullah'ın âdet-i hasenesiyle intifa' bunlara tahsis olunmuştur. Resûlullah'ın beşeriyete menfaat olarak iktida olunacak hasletleri sayılmaz ve tükenmez derecede çoksa da Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette (اسوة) ile muradın, Resûlullah'vn harpte sebatı ve mihan ü meşakkata sabr u tahammül etmesidir. Çünkü; bundan evvelki âyet umur-u harpte 4410 Resûlullah'a iştirak etmek istemeyen münafıkları zem hakkında olması bu âyette (اسوة) ile muradın harpte sebat olduğuna delâlet eder. Zira; Resûlullah'ın Uhud gazasında mübarek dişi şehit oldu, yüza yaralandı, amcası Hz. Hamza şehit oldu, öyle dehşetli vak'alar ve şiddetli mesaip zuhûr etti ki bunların cümlesine göğüs gerdi ve halini asla değiştirmediği gibi hiçbir kimseye şikâyette dahi bulunmadı. Ve azm ü metanetine asla halel getirmedi, belki o halde bile kavminin ıslahına duâ etti. İşte Cenab-ı Hak ümmetine bu hasletlerle Resûlüne iktidayı tavsiyeyle behemehal iktidanın lüzumunu beyan etti ve bu vesileyle ümmetinin necatı Resûlüne iktida etmekte olduğunu bildirdi. Binaenaleyh; insanlar için en mühim vazife; Resûlullah'ın sünnetine ittibâ' etmekle sebeb-i necatlarına tevessül etmek ve bu vesileyle merhamet-i İlâhiyeye mazhar olmaktır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا رَءَا ٱلۡمُؤۡمِنُونَ ٱلاًَحۡزَابَ قَالُواْ هَـٰذَا مَا وَعَدَنَا ٱللهُِ وَرَسُولُهُ ۥ وَصَدَقَ ٱللهُِ وَرَسُولُهُ ۥ‌ۚ وَمَا زَادَهُمۡ إِلاً إِيمَـٰنً۬ا وَتَسۡلِيمً۬ا (22)

buyuruyor.
[Vakta ki müminler Medine etrafını ahzabın ihata ettiğini gördüler ve dediler ki «İşte şu ahzabın gelmesi Allah'ın ve Resûlünün bize vaad ettikleri şeydir, Allah-u Tealâ ve Resûlü va'dinde sadık oldular. Çünkü; haber verdikleri gibi vukuat meydana geldi» demekle imanlarını takviye ettiler. Zira; şu gördükleri halleri onlara ziyade etmedi, illâ imanlarını, Allah'a ve Resûlüne inkıyatlarını ziyade etti.]

Yani; Resûlullah'ın haslet-i hamidesinin müminlerde yapmış olduğu te'sirin neticesi olarak ehl-i şirkin cemaatlarını Medine'nin etrafını kuşatmış görünce müminler dediler ki «Şu bizim 4411 gördüğümüz şey Allah'ın ve Resûlünün bize vaad ettiği nusretin ve envâ'-ı ganaimle fevz ü felahın zamanıdır, bize gelen ahkâmın cümlesinde Allah-u Tealâ ve Resûlü sadıklardır». Müminlerin kemâl-i metanet ve i'lâ-yı kelimetullah ile devamları sebebiyle şu gördükleri şeyler onlara ziyade etmedi, illâ onların imanlarını ve inkıyatlarını ziyade etti.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müminlerin şu tasdikleri yalnız Hendek vak'asına işaret değildir. Çünkü; müminler Allah'ın ve Resûlünün sıdkını bu vak'adan evvel de bildiklerinden bu sözleri cemi-i vekayia ve ahkâma işarettir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu vak'adan evvel Resûlullah «Ahzabın içtimaıyla sizin üzerinize emir müştet olur, fakat akıbet sizin menfaatınıza onların mazarratlarınadır» diyordu. Diğer bir hadisinde Resûlullah «Ahzap ya dokuzuncu veya onuncu geceden sonra size gelirler» buyurdu. Resûlullah'tan işittikleri gibi vak'a zuhûr edince ashab-ı kiram «Allah-u Tealâ ve Resûlü sadıktır» dediler. Müminlerin bu sözleri münafıkların «Allah-u Tealâ ve Resûlü bize gurur vaad ettiler» dedikleri sözlerine mukaabildir. Şu kadar ki bu sözleriyle müminler imanlarını takviye ve münafıklar da imanları olmadığını izhar ettiler.

4412
***
Vâcib Tealâ müminlerin Hendek vak'asında ve sair vak'alarda görmüş oldukları şeylerin imanlarını ziyade ettiğini beyandan sonra ehl-i imanın ahdlerini ifa ettiklerini beyan etmek üzere :

‌ۖ مِّنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ رِجَالٌ۬ صَدَقُواْ مَا عَـٰهَدُواْ ٱللهُِ عَلَيۡهِ

buyuruyor.
[İ'lâ-yı din için sa'yeden müminlerden birçok recüller vardır ki Allah'la ahdettikleri şeyleri ifa etmekle sadakat ettiler.] Zira; Allah'a karşı verdikleri ahid ve nezirlerini ifada kusur etmediler ve her yerde Resûlullah'la beraber sebat ederek taraf-ı risaletten kendilerine tayin olunan mahalde saff-ı kıtalde düşmana karşı göğüs gerdiler ve ferman-ı risalete inkıyad ettiler.

فَمِنۡهُم مَّن قَضَىٰ نَحۡبَهُ ۥ وَمِنۡہُم مَّن يَنتَظِرُ‌ۖ

[Şu mezâyâ-yı âlîyeyi cami olan müminlerden bazıları ecelini kaza edip şehit oluncaya kadar çalıştı ve şerbet-i şehadeti içti, Rabbisinin rızasına kavuştu, bazıları da mertebe-i şehadete intizar ettiler lâkin mukateleden selâmetle çıktı, ikinci bir muharebenin vukuuna intizar etti.]

وَمَا بَدَّلُواْ تَبۡدِيلاً۬ (23)

[Ve ahidlerinden hiçbir şey velev azıcık bir tebdille dahi tebdil etmediler.]

Yani; din-i İlâhinin şanını i'lâ için azmeden ehl-i imandan birçok ahdinde sebat eden bahadır ve şecaat-ı kâmile sahibi erkekler vardır ki onlardan (Hamza), (Mus'ab b. Umeyr) ve (Enes b. Nadr) ( R.A.) gibi nezirlerini ve ecellerini kaza edinceye kadar sa'yedenler oldu. Binaenaleyh; a'dâ-yı dinle mukateleden dönmeyeceklerine dair verdikleri ahidlerinde sebat ettiler, müminlerden bazıları (Osman), (Talha) v.s. gibi zevat da mukateleye devamla mertebe-i şehadete intizar ettiler, bunlar kemâl-i metanet ve sebat ve imanlarında ihlâslarına binaen gördükleri meşakkata rağmen ahidlerinden hiçbir şey tebdil etmediler. Binaenaleyh; galip olduklarında ahidlerinde nasıl sebat ettilerse mağlûp olduklarında dahî aynı sebatı gösterdiler.
N a h b ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir manâsınaysa da bu makamda mevt manâsında müsta'meldir. Çünkü; ziruh olan mahlûk için ecelini ifa etmek vâcibolan nezir gibi lâzım olduğundan «Nahbini, yani nezrini kaza etti» demek «Mevtini kaza etti» demektir. Cenab-ı Hak bu âyette Resûlullah'ın ashabını ve onların isrine ittibâ' eden bilcümle ehl-i imanı sena ettiği gibi münafıkların sebatsızlıkla müttehem olduklarına da ta'riz etmiştir.

4413
***
Vâcib Tealâ müminlerin ve münafıkların hallerini beyandan sonra onların herbirinin müstehak oldukları neticeyi beyan etmek üzere :

لِّيَجۡزِىَ ٱللهُِ ٱلصَّـٰدِقِينَ بِصِدۡقِهِمۡ وَيُعَذِّبَ ٱلۡمُنَـٰفِقِينَ إِن شَآءَ أَوۡ يَتُوبَ عَلَيۡهِمۡ‌ۚ

buyuruyor.
[Ehl-i iman ahidlerinde sebat, münafıklar da ahidlerini nakzettiler ki Allah-u Tealâ sadıklara sıdıkları sebebiyle hüsn-ü ceza vere ve münafıklara da nifakları sebebiyle dilerse azab ede veyahut onlar üzerine tevbe tevfik etmekle tevbelerini kabul ede.]

إِنَّ ٱللهُِ كَانَ غَفُورً۬ا رَّحِيمً۬ا (24)

[Zira Allah-u Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabulle mağfiret ve günahlarını afla merhamet eder.]

Yani; sadıkları; ahidlerini vefa ve nezirlerini kaza ile sadakat ettiklerinden sadakatlarına münasip bir ceza ile Allah'ın cezalandırması için, münafıkların da nifakları sebebiyle ahidlerini nakzettiklerinden nakz-ı ahde münasip bir ceza ile cezalandırmak ve dilerse ta'zip yahut tevbe ederlerse tevbelerini kabul etmek için müminler ahidlerinde sebat ve münafıklar da ahidlerini nakızla tebdil ve tağyir ettiler. Zira; Allah-u Tealâ tevbeye muvaffak olanların günahlarını setredici ve tevbelerini kabulle onlara merhamet buyurucudur.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin Bedir vak'asında müşriklerle mukatele etmek üzere ahdedip sebat eden ehl-i iman hakkında nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; müminlerden birtakım kimseler olup onlar Allah'la ahidlerinde sebat ettikleri, onlardan bazıları mertebe-i şehadet ihraz edip mevtini kaza edinceye kadar i'lâ-yı kelimetullah için çalıştıkları, bazıları da mertebe-i şehadeti ihraz etmeye intizar ederek düşmanla mücahedeye devam ettikleri, ahidlerinden hiçbir şey feda etmedikleri gibi hallerini asla tebdil eylemedikleri, münafıklar ise bunların aksine olduğu, müminlerle münafıkların bu hallerindeki hikmet; Allah-u Tealâ'nın sadıkları, sıdıkları sebebiyle hüsn-ü cezayla mücazat ve nifakları sebebiyle ta'zip veyahut 4414 tevbe ederlerse onlar üzere tevbelerini kabul etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ müminlerin ahidlerinde sebatlarını beyandan sonra kâfirleri reddettiğini beyan etmek üzere :

وَرَدَّ ٱللهُِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِغَيۡظِهِمۡ لَمۡ يَنَالُواْ خَيۡرً۬ا‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kâfirleri şiddet-i gayzlarıyla beraber ehl-i iman üzerinden reddetti. Binaenaleyh; kâfirler ümid ettikleri zafere ve müminler üzerine galebe gibi kendilerince bir hayra nail olamadılar.]

وَكَفَى ٱللهُِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلۡقِتَالَ‌ۚ

[Allah-u Tealâ müminler tarafından kâfirlerle kıtale kâfidir.] Binaenaleyh Hendek gazasında melekler ve rüzgârla kâfirleri tardettiğinden müminlerin kıtaline hacet messettirmedi.

وَكَانَ ٱللهُِ قَوِيًّا عَزِيزً۬ا (25)

[Zira Allah-u Tealâ; istediğini icada kaadir ve bilûmum düşmanlarına galiptir.]

Yani; Allah-u Tealâ şol kimselerin kahr u galebelerini müminler üzerinden reddetti ki onlar Kureyş, Gatafan ve Yehûd'dan mürekkep on bini mütecaviz kâfirlerdi, müminlere şiddetli gazaplarıyla beraber kemâl-i cesaretle Medine etrafına gelerek ehl-i imanı tazyike başlamışlardı. Onların çoklukları, kuvvetleri ve ehl-i imana şiddet-i adavetleriyle beraber Cenab-ı Hak onları melekler ve şiddetli rüzgârla tardetti. Binaenaleyh; onlar haib ü hâsir olarak döndüler ve ümid ettikleri şeylerden kendilerince hiçbir hayra nail olamadılar. Çünkü; Allah-u Tealâ müminlerin onlarla 4415 kıtaline kâfi imdad ettiğinden müminlerden hiçbir kimsenin onlarla mukatelesine ihtiyaç messettirmeden cümlesini defetti. Zira; Allah-u Tealâ zatında kuvvet sahibi, dostlarına kuvvet verir, herkese gaaliptir ve sevdiği kullarına muavenet eder.

***
Vâcib Tealâ Hendek vak'asında rüsvâ olarak müşrikleri memleketlerine reddettiğini beyandan sonra müşriklere muavenet eden Benî Kureyza Yahudilerinin ihlâkini beyan etmek üzere :

وَأَنزَلَ ٱلَّذِينَ ظَـٰهَرُوهُم مِّنۡ أَهۡلِ ٱلۡكِتَـٰبِ مِن صَيَاصِيهِمۡ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ ehl-i kitaptan müşriklere zahir olup muavenet eden kimseleri muhkem kalelerinden indirdi.]

وَقَذَفَ فِى قُلُوبِهِمُ ٱلرُّعۡبَ

[Ve onların kalplerine korku koydu.]

فَرِيقً۬ا تَقۡتُلُونَ وَتَأۡسِرُونَ فَرِيقً۬ا (26)

[Onlardan erkek fırkasını siz katledersiniz, kadınlar ve çocuklar fırkasını siz esir edersiniz.]

وَأَوۡرَثَكُمۡ أَرۡضَہُمۡ وَدِيَـٰرَهُمۡ وَأَمۡوَٲلَهُمۡ

[Ve Allah-u Tealâ sizi onların arazilerine, memleketlerine ve mallarına varis kıldı.]

وَأَرۡضً۬ا لَّمۡ تَطَـُٔوهَا‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ sizi bir arza varis kılar ki siz o arza asla ayak basmadınız.]

وَكَانَ ٱللهُِ عَلَىٰ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرً۬ا (27)

[Halbuki Allah-u Tealâ her şeye kaadirdir, kudretine delil olarak bunların cümlesini size verir ve düşmanlarınızı ihlâk eder.]
4416
Yani; Allah-u Tealâ müşriklerin kıtallerine kifayet ettikten sonra müşriklerin muavinleri olan Yahudilerin meûnetlerine kifayet için onları cesîm kalelerinden aşağı indirdi, kalplerine korku koydu ve onlardan harbe muktedir olan erkekleri siz katleder, kadın ve çocuklarını esir edersiniz ve Allah-u Tealâ onların bağlarını, bahçelerini, tarlalarını, evlerini ve mallarını size verir, onlara sizi varis kılar ve sizi bir arza daha varis kılar ki o arzı asla görmediniz ve ayak basmadınız. Zira Allah-u Tealâ herşeye kaadirdir.
Bu âyet; Medine civarında Yehûd'dan müşriklere muavenet eden (Benî Kureyza) gazasını tasvir eder. Beyzâvî, Hâzin, Taberî ve Medarik'in beyanlarına nazaran gazanın tafsilâtı şöyledir : Hendek vak'asında müşrikler münhezim olarak ric'at edince asakir-i İslâmiyeyle beraber Resûlullah Medine-i Münevvere'ye gelip herkes elbiselerini değişmek ve toz topraklarını silmek üzereyken Cibril-i Emin geldi. «Yâ Resûlallah ! Siz silâhındı çıkardınız, lâkin melekler henüz silâhlarını çıkarmadılar. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ Kureyza kabilesine seferini emretti» deyince Resûlullah hemen elbisesini giyindi «İşiten ve itaat eden ikindi namazını Benî Kureyza kalesi önünde kılsın» diyerek dellâla nida ettirdi. Resûlullah sancağı Hz. Ali'ye verdi ve emr-i risalete imtisalen asakir-i İslâmiye tecemmu' ederek ikindi namazını Benî Kureyza kalesinin etrafında kıldılar ve kalelerini yirmi beş gün muhasaradan sonra Yahudiler teslime mecbur oldular. Resûlullah kimin hükmüne razı olacaklarını suâl etti. Onlar da (Sa'd b. Muaz) Hazretlerinin hükmüne razı oldular. (Sa'd) Hazretleri rahatsızlığına binaen Medine'de kalmıştı. Medine'den getirildi ve (Sa'd) Hazretleri kendinin hükmüne razı olup olmayacaklarını tarafeynden suâl etti. Tarafeyn razı olduklarını söyleyince Sa'd «Mukatele eden ricalin katilleri ve kadınlarla çocukların esir olmalarıyla» hükmetti. Bu hüküm üzerine Kureyza Yahudilerinin erkekleri kılıçtan geçti ve kadınlarla çocukları esir edildiler, malları ve arazileri guzat-ı müslimîne verildi ve Medine Benî Kureyza endişesinden kurtuldu.
4417
(ظاهروهم) Yahudiler müşriklere muzaheret ettiler demektir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile Benî Kureyza müşriklerle ittifak ederek Hendek vak'asında müşriklerle beraber ehl-i iman aleyhine muharebeye kıyam ve müşriklerle teşrik-i mesaî etmişlerdi. Cenab-ı Hak Resûlüne intikamını almasını emretti. Çünkü İslâmiyetin tamamıyla teessüsü; Medine etrafının Yehûd'dan temizlenmesiyle olacağından onlardan temizlenmek ve ehl-i İslâmın onların endişelerinden kurtulmak zamanı gelmişti, zaman fevtetmek de maslahata muvafık değildi. Zira; müttefikleri mün-hezimen ric'at edip Yahudilerin ne yapacaklarını şaşırdıkları bir zamanda onların işini bitirmek diyanet-i İslâmiyenin i'lâsı için esasat cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak derhal onlar üzerine gaza etmesini habibine emretti.
(صيا صيهم) saysayanın cem'idir. S a y s a y a ; muhkem kale ve sığınacak yerdir. Çünkü; onların kendilerine göre muhkem bir kaleleri vardı, ehl-i İslama karşı silâha sarıldıktan sonra müşriklerin firar etmeleri üzerine mezkûr kaleye çekilmişlerse de (الخَائًنِ خَائًفَ) fahvasınca her taraflarını korku ihata etmişti. İşte tam o zamanda asakir-i İslâmiye etraflarını sardı. Bir müddet muhasaradan sonra teslime mecbur olarak (Sa'd) ın hükmüne razı oldular ki şu halde bir kısmının katil ve diğer bir kısmının esir olunmasına kendileri razı oldular demektir. İşte bu gibi şeyler kudret-i İlâhiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; ne garip tecelli-i sübhânî ve ne acîp sun'-u İlâhidir ki dünkü gün sel-i seyfedip muktedir olsalar bir ferdini bırakmayacakları İslâm askerlerine bugün kendileri teslim olup kendi hükümlerini kendileri vermekle onların kılıçları önüne boyunlarını birrıza uzatıyorlar. Çünkü; bu hükmü veren (Sa'd) Hazretleri ise de onlar (Sa'd) ın hükmüne razı olduklarından kendi hükümlerini kendileri vermiş oldular ve bittabi (Sa'd) ın hükmüne rızadan başka da çareleri yoktu. E h l - i i m a n ı n a y a k b a s m a d ı k l a r ı a r z la murad; Faris ve Rûm arazileri gibi ilâyevmilkıyam ehl-i İslâm elinde fetholunacak arazilerdir. Çünkü; o zaman henüz İslâm askerinin ayağı basmayan birçok arazilere Cenab-ı Hak ehl-i İslâmı varis kılmakla bu âyetin sırrı zuhûr etmiştir ve ilâyevmilkıyam da edecektir.

4418
***
Vâcib Tealâ Resûlünü Yahudilerin endişesinden kurtardığını beyandan sonra aile teşkilâtım tanzim etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّبِىُّ قُل لِّأَزۡوَٲجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدۡنَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيۡنَ أُمَتِّعۡكُنَّ وَأُسَرِّحۡكُنَّ سَرَاحً۬ا جَمِيلاً۬ (28)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Sen zevcelerine hitaben de ki «Eğer siz hayat-ı dünyayı ve ziynetini murad ederseniz gelin, ben sizin razı olacağınız veçhüzere müt'a vereyim ve sizi sünnet veçhüzere talâk-ı ric'îyle tatlik edeyim.»]

وَإِن كُنتُنَّ تُرِدۡنَ ٱللهُِ وَرَسُولَهُ ۥ وَٱلدَّارَ ٱلاًَخِرَةَ فَإِنَّ ٱللهُِ أَعَدَّ لِلۡمُحۡسِنَـٰتِ مِنكُنَّ أَجۡرًا عَظِيمً۬ا (29)

[Ve eğer siz Allah'ı, Resûlünü ve dar-ı âhireti murad ederseniz Allah'ı ve Resûlünü razı etmiş olursunuz. Zira; sizden rıza-yı İlâhiyi dünya metâ'ı üzerine tercih ederek ihsan edenlere Allah-u Tealâ büyük ecir hazırladı.»]

Yani; ey dünyayı terkle iftihar eden Nebiyy-i Zişan ! Senden dünya metâ'ına rağbet ederek kisve ve nafakada fazla talepte bulunan ezvac-ı mutahheratına de ki «Ey zevcelerim ! Eğer siz hayat-ı dünyayı ve ziynetini, arzu ettiğiniz taam ve elbise isterseniz gelin ben size müt'a vereyim ve müt'ayı verdikten sonra tarafeynin rızasıyla size talâk vereyim ki o talâkta asla bid'at olmasın ve sünnet veçhüzere olsun ve eğer siz dünyayı istemez de Allah'ın lûtfunu, Resûlünün rızasını ve dar-ı âhirette ehl-i imanı için hazırlanan sevab-ı âhireti isterseniz sizin için elbette hayırlı olur. Zira; sizden rıza-yı İlâhiyi talebeden erbab-ı ihsana Allah-u Tealâ âhirette büyük ecir ihzar etti» demekle zevcelerini dünya ile âhiret beyninde muhayyer kıl.
4419
Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ezvac-ı mutahheratın Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için elbise istemeleridir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için fazla elbise istemekle beraber yekdiğerine gayretle Resûlullah'ı rahatsız edecek bazı muamelede bulunmaları üzerine Resûlullah bir ay yanlarına gelmedi ve ashap arasında Cenab-ı Risaletin haremlerine talâk verdiği şayi olunca Resûlullah'tan Hz. Ömer suâl etti ve talâk vermediğini ashap arasında ilân etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle ezvac-ı Resûlullah'ı muhayyer kıldı ve bu âyet nazil olduğunda Resûlullah'ın taht-ı nikâhında beşi Kureyş'ten ve dördü Kureyş'in gayrıdan dokuz hatunu vardı. Kureyş'ten olanlar; Ebubekir'in kerimesi (Hz. Ayşe), Hz. Ömer'in kerimesi (Hafsa), Ebusüfyan'ın kerimesi (Ümmühabibe) ve Ebuümeyye'nin kerimesi (Ümmüseleme) ve Zem'a kerimesi (Şevde) ( R.A.) dür. Kureyş'in başkasından olanlar; Cahş kerimesi (Zeynep) Benî Esed'dendir. Haris kerimesi ( Meymune) Hilâliye kabilesindendir. Hayy b. Ahtab kerimesi (Safiye) Hayber Yahudilerindendir. Hâris'in kerimesi (Cüveyriye) Benî Mustalıktandır. ( R.A.) Bu âyet nazil olunca Resûlullah ezvac-ı mutahherata birer birer tebliğ etti ve herbirini muhayyer kıldı ve cümlesi Allah'ın rızasını, Resûlünü ve dar-ı âhireti istemekle daire-i saadette kaldılar.
(فَتَعَالَيۡنَ أُمَتِّعۡكُنَّ) «gelin, ben size müt'a vereyim» demektir.
M u t ' a ; talâk zamanı zevç tarafından hatuna verilen bir kat elbisedir. (سَرَاحً۬ا جَمِيلاً۬) Bu âyette s e r a h ; talâk manâsınadır. Fakat talâkın sünnet ve bid'at iki kısmı olduğundan Cenab-ı Hak Resûlü talâk verirse sünneti veçhüzere olmak lâzım olduğuna işaret için talâk manâsına olan serahı cemille tavsif etmiştir ki indallah talâkın makbul olanı sünnet veçhüzere olan talâk olduğuna işarettir. Sünnet olan talâk; hatunun hal-i taharetinde ric'i olarak bir talâk vermektir ki, tarafeynden nedamet vuku bulursa ric'at edebilsin.
İşte t a l â k - ı r i c ' i ; sarih talâk lâfzîyle veyahut beynennâs sarih makaamında isti'mâl olunan elfazıyla bir veya iki talâk vermektir ki, icabında zevç ric'at ederse hatun başka kocaya gidemez. Bid'at olan talâka gelince; yekten üç talâkı ikaa etmektir. Talâk, hayız halinde olursa bid'atın daha eşeddidir.

4420
***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahheratı muhayyere kıldıktan sonra Resûlullah'a eza verecek şeylerin cümlesinden men'le hüsn-ü âdaba davet etmek üzere :

يَـٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ مَن يَأۡتِ مِنكُنَّ بِفَـٰحِشَةٍ۬ مُّبَيِّنَةٍ۬ يُضَـٰعَفۡ لَهَا ٱلۡعَذَابُ ضِعۡفَيۡنِ‌ۚ وَكَانَ ذَٲلِكَ عَلَى ٱللهُِ يَسِيرً۬ا (30)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişanın hatunları ! Eğer sizden biriniz herkesin sevmeyeceği fena bir muamele getirir, çirkin bir iş işlerse onun için azap iki kat kılınır. İşte şu fena amel işleyenlere azabı iki kat kılmak Allah-u Tealâ üzerine gayet kolaydır.]

Yani; ey âhir zaman nebisinin haremleri ! Eğer sizden biriniz fenalığı meydanda ve günah olduğu herkesçe malûm olan bir cürüm işlerse ona azap iki kat olur. Zira; sair kadınlar üzerine sizin şerefiniz olduğu cihetle asıl günahı irtikâbınız bir azaba sebep olduğu gibi şerefinizle beraber işlemeniz de ayrıca bir azaba dahî sebep olduğundan sizin için bir günaha iki azap vardır ve bir günaha iki azap vermek Allah-u Tealâ’nın üzerine kolaydır.
Bu âyette nisanın nebiye izafeti ezvac-ı mutahherata ta'zîm için olduğu ve mutlaka günahlardan içtinab etmek herkese lâzım olduğu gibi onlara herkesten daha ziyade lâzım olduğuna işaret içindir. Çünkü; her zaman sohbet-i nebi ile müşerref olduklarından 4421 bütün mezâyâ-yı insaniyenin en a'lâsı onlarda bulunmak icabeder. Binaenaleyh; onların azaplarının iki kat olmasındaki hikmet; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ikidir :
B i r i n c i s i : Nisvan-ı saire gibi günahın esasında olan mefasitten dolayı azap olundukları gibi şeref-i nebiyi ihlâl etmekle kalb-i nebevilerini rencide ettikleri için dahî azab olunurlar. Resûlullah'ın herkese kendi nefsinden daha evlâ olması nâsla sabit olduğu halde başkasını Resûlullah üzerine tercih etmek cinayetini irtikâb etmek de vardır.
İ k i n c i s i ; ezvac-ı mutahherat cümle ümmetin valideleri mesabesinde oldukları cihetle hürre ve sair nisvan ise cariye mesabesinde olduklarından hürrenin cariyeye nisbetle ukuubeti iki kattır. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahheratın ukubetleri iki kattır. Hatta enbiya-yı izamın kerimelerinde dahi hâl böyledir. Şu halde «Bir günaha iki azap zulümdür. Halbuki Cenab-ı Hak zulümden münezzehtir. Binaenaleyh; ezvac-ı nebinin azapları da bir olmak lâzım gelir.» denilemez. Çünkü beyan olunduğu veçhile asıl günah; günah olduğu gibi nübüvvetin şerefini ihlâl etmek de ayrıca bir günah olduğundan iki günaha mukaabil iki azap demektir, fakat esası bir günah olmak itibarıyla bir günaha iki azap denilmiştir.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette f a h i ş e yle murad; zina olduğuna nazaran âyet faraziyata mahmuldür. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey nisvan-ı nebi ! Bilfarz-ı vettakdir sizden zinaya cür'et eden olsa onun azabı iki kat olur.] demektir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat fuhşiyattan beridir. Zira; Vâcib Tealâ’nın mansıb-ı nübüvveti bu misilli muayyebattan hıfzedeceği aklen ve naklen ma'lûmdur.
F a h i ş e nin Resûlullah'a naşizelik ve kötü ahlâk manâsına olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey nisa-yı nebi ! Sizden biriniz Resûlullah'a eza verecek ahlâkta bulunursanız azabınız iki kat olur.] demektir.
Bu âyette f a h i ş e yle murad; çirkin olduğu şer'an, aklen ve örfen zahir olan ma'siyet olduğuna işaret için Vâcib Tealâ fahişeyi mübeyyine lafzıyla tavsif etmiştir. Ezvac-ı mutahheratın Resûlullah'ın taht-ı nikâhında bulunmaları ve sohbet-i Nebî ile müşerref olmaları Allah'ın azabını defedemeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde azabın iki kat olması Allah'ın üzerine kolay olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Allah-u Tealâ için her şey kolaydır, kudretullaha nisbetle güç birşey olamaz.

4422
***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahherattan masiyetin suduru takdirinde azabın iki kat olacağını beyandan sonra başka kadınlara nispetle ibadetlerinin sevabı da iki kat olacağını beyan etmek üzere :

وَمَن يَقۡنُتۡ مِنكُنَّ للهُِ وَرَسُولِهِۦ وَتَعۡمَلۡ صَـٰلِحً۬ا نُّؤۡتِهَآ أَجۡرَهَا مَرَّتَيۡنِ وَأَعۡتَدۡنَا لَهَا رِزۡقً۬ا ڪَرِيمً۬ا (31)

buyuruyor.
[Ey ezvac-ı nebi ! Eğer sizden bir kimse Allah'a ve Resûlüne itaat eder ve amel-i salih işlerse ona amelinin sevabım iki kere veririz ve onun için güzel rızık hazırlarız.] Çünkü; Allah'a ve Resûlüne kemal-i tevazula inkıyad üzere vâcibolan a'mali tamamen işlemekle muharrematı bilkülliye terkedip vâcibat üzerine nafile amel ilâve ederek devam edince bir kere asıl taat üzerine ve bir kere de kanaat ve hüsn-ü muaşeretle Resûlümüzün rızasını talebe sa'yine mukabil ecir veririz ve a'mal-i salihası sebebiyle müstehak olduğu sevap üzerine Cennet ve Cennet'ten rızıklar hazırlarız ki o rızık ayn-ı keramet ve lûtf u ihsandır.
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cennet'te rızık ikidir:
B i r i n c i s i : Rızk-ı sûrîdir ki nefislerinin istediği ve gözlerin telezzüz ettiği gıda-yı cismanîdir.
İ k i n c i s i : Rızk-ı manevîdir ki cemal-i İlâhiyi müşahede esnasında arız olan gıda-yı ruhanî ve halei-i maneviyedir. Rızk-ı âhiret kisib, tahsil etmek, ekin ekmek, bağ dikmek ve ahardan gözetmek gibi meşakkatlardan salim olmasına binaen Cenab-ı Hak âhiretin rızkını kerem ile tavsif etmiştir. Çünkü; dünyada bile kerim olan kimsenin kereminde ikram olunan kimseye meşakkat olmadığı gibi Cennet-i A'lâ’nın rızkında ehl-i Cennet'e asla meşakkat olmadığından Cennet'in rızkı kerim denmeye şayandır.

4424
***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahheratın sevapları ve günahları iki kat olduğunu beyandan sonra gerek sevap ve gerek azaplarının iki kat olmasının sebebini beyan etmek üzere :

يَـٰنِسَآءَ ٱلنَّبِىِّ لَسۡتُنَّ ڪَأَحَدٍ۬ مِّنَ ٱلنِّسَآءِۚ إِنِ ٱتَّقَيۡتُنَّ فَلاً تَخۡضَعۡنَ بِٱلۡقَوۡلِ فَيَطۡمَعَ ٱلَّذِى فِى قَلۡبِهِۦ مَرَضٌ۬

buyuruyor.
[Ey nisa-yı nebi ! Eğer ittikaa eder Allah'tan korkarsanız siz nisvan-ı âlemden hiç birisi gibi olmadınız. Zira; siz şerefte cümlesinden ziyadesiniz. Binaenaleyh; siz ricale söz söylediğinizde kemal-i huzu' ve liynetle söylemeyin ki kalbinde maraz ve fenalık olan kimsenin tama'ını celbetmeyesiniz.] Çünkü; gayet yumuşak ve lâtif söylemek kalbinde fısk u fücura meyli olan kimsenin tamamı celbeder. Şu halde liynetle ve cazibeli bir sesle söylemeyin ki fasık olan kimse size tama' etmesin.

وَقُلۡنَ قَوۡلاً۬ مَّعۡرُوفً۬ا (32)

[Ve söz söylemek icabettiğinde şer'a muvafık ma'ruf veçhile kalbinde fısk u fücur hastalığı olanların tama'ını celbetmeyecek derecede söyleyin.]

Yani; ey ezvac-ı mutahherat ! Siz nisvan-ı âlemden hiçbir hatuna kıyas olunmazsınız. Zira; sizin taht-ı nikâhında bulunduğunuz Resûlümüz cümle enbiyanın efdali olduğu cihetle onun şerefiyle müşerref olduğunuzdan sizin şerefiniz nisvan-ı sairenin şerefinden elbette ziyadedir. Binaenaleyh; o şereften gaflet etmeyip onun muktezasını yerine getirmek, hava ve hevesinizin arzusunu terketmek lâzımdır. Şu halde size lâyık olan; takva ile tezeyyün etmektir. Binaenaleyh; ey ezvac-ı nebi ! Eğer siz vâcibatı eda ve muharremattan içtinab etmek suretiyle ittika etmek isterseniz sözünüzü size mahrem olmayan bir kimseyle konuşmak iktiza ettiğinde sözünüzü ecanibe karşı ince ve lâtif surette tatlı söylemeyin ki kalbinde ma'siyet hastalığı olan kimse sizin sözünüzde gördüğü letafet sebebiyle size tama' etmesin, şer'an makbul olan sözü söyleyin lâkin söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani «Cazibeli ve ecanibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin» demektir.
Vâcib Tealâ bu âyette ezvac-ı mutahheratı ma'siyetten nehyettiği gibi ma'siyetin mukaddematından dahi nehyetmiştir. Çünkü; birşeyin sebebinde o şeyin hükmü vardır. Binaenaleyh; bir günah nasıl haram ise o günaha sebep dahi öylece haramdır. Gerçi bu âyet ezvac-ı mutahherat hakkında nazil olmuşsa da Cenab-ı Hak bu âyetle cümle ehl-i iman kadınlarına indeliktiza ecnebiyle konuşmanın âdabını beyan ettiği gibi kadınların sadaları dahi namahrem olup iktiza etmedikçe ecanibe söz söylemek caiz olmadığına işaretle ehl-i İslâm kadınlarına bir ders-i edep vermiştir. Hatta ecaniple söze zaruret ve ihtiyaç messettiğinde bile nezaketli ve cazibeli söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecaniple konuşacak hatunun gılzatlı ve bir derece huşunetli yani sert söylemesi lâzım olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.

4426
***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahherata ecanibe söz söylemenin âdabını beyandan sonra taife-i nisvana lâzım gelen vezaif-i saireyi beyan etmek üzere :

وَقَرۡنَ فِى بُيُوتِكُنَّ وَلاً تَبَرَّجۡنَ تَبَرُّجَ ٱلۡجَـٰهِلِيَّةِ ٱلاًُولَىٰۖ

buyuruyor.
[Siz evinizde karar edin, taşra çıkmayın ve cahiliye-i ûlâ kadınlarının ziynetlerini izhar ettikleri gibi ziynetinizi izhar etmeyin.]

وَأَقِمۡنَ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتِينَ ٱلزَّڪَوٰةَ وَأَطِعۡنَ ٱللهُِ وَرَسُولَهُۚ ۥۤ

[Ve namazınızı eda edin, zekâtınızı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin.]

Yani; ey ezvac-ı nebi ! Siz hanelerinizde karar edin, sükûnet ve vakar üzere evlerinizde ikamet etmek sizin üzerinize vâcibtir, zaruret messetmedikçe ecanibe görünmeyin ki kendi mertebenize riâyet etmiş olasınız, eğer zaruret icabeder de hanenizin haricine çıkarsanız cahiliye zamanının kadınları gibi ziynetinizi izhar edip ecanibe göstermeyin ki onların tama'larını tahrik ederek fitneye sebep olmayasınız, farz olan namazlarınızı şartlarına riâyet ederek eda edin ki erkân-ı dinden mühim olan vazifenizi yerine getirmiş olasınız, farzolan zekâtınızı eda edin ki denaet-i buhulden nefsinizi tathir ettiğiniz gibi dünyaya şiddetle muhabbet marazından kurtulmuş olasınız, Allah'a ve Resûlüne itaat edin ki dünyada ve âhirette necat bulaşınız.
4427
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cahiliye-i ûlâ ile murad; Hz. Adem ile Nuh (A.S.)ın aralarında geçen zamandır. Yahut Hz. İbrahim'in dünyaya geldiği zamandır. Çünkü o zamanda âdet; hatunların incilerle ziynetlenmiş libaslar giyip mele-i nâsta ricale arz-ı endam etmek ve kalabalık yerlerde bulunmak ve erkeklerle ihtilât ederek istediğine arz-ı teslimiyet etmekti. İşte bu misilli behâim şiarı âdet-i keriheden Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammed'i nehyetmiştir. C a h i l i y e – i û l â ile murad; Hz. Adem'le Nuh arası veyahut Nemrud zamanı olunca c a h i l i y e t - i u h r â yla murad; Hz. İsa ile bizim peygamberimiz arasında geçen zamandır. Yahut c a h i l i y e – i û l â ile murad; İslâmiyetin zuhûrundan evvel, c a h i l i y e – i u h r â ile murad; İslâmiyet in zuhûrundan sonraki fısk u fücur zamanıdır ki ümmet-i Muhammediyeye zaaf târî olup diyanete riâyet azaldığı âhir zaman demektir. Her ne kadar beyan olunduğu veçhile cahiliye-i ûlâda birkaç ihtimal varsa da İslâmiyet devrinde meşhur olan cahiliye; İslâmiyetten evvelki cahiliye olduğundan bu âyette c a h i l i y e - i û l â ile murad; asr-ı saadetten evvelki cahiliye devri olmak ihtimali galiptir. Gerçi cahiliye devirleri hep fena ise de cahiliye-i ûlâ devri hepsinden fena olduğu cihetle Cenab-ı Hak ezvac-ı mutahheratı nehiyde cahiliye-i ûlâyı tasrih etmiştir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile İslâm'ın zuhûrundan evvel cahiliye kadınları envâ'-ı ziynetle tezeyyün ve erkeklerle bilâ perva ülfet ve ünsiyet eder, istediği yerde gezer, gayet mülayim ve letafetli bulunur, erkeklerin meyledeceği her türlü esbab-ı gayr-ı meşruaya tevessül eder ve istediği kimseyle istediği zaman suret-i gayr-ı meşruada görüşebilirlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak o gibi âdet-i kabihadan ümmet-i Muhammed'i suret-i kafiyede nehyetmiştir. Gerçi âyet-i sabıka gibi bu âyette dahi hitap ezvac-ı mutahherata ise de maksat bilcümle ehl-i imanın hatunlarına âdâb-ı diniye ve vazife-i şer'iyelerini beyan ve tavsiye etmektir. Çünkü; ezvac-ı nebi cümle ehl-i imanın zevcelerine numune ve muktedabihlerdir. Zira; Resûlullah'a hitap hassa-i nebi olmayan yerlerde ümmetine hitap olduğu gibi ezvacına hitap da ümmetinin ezvacına hitap olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; Resûlullah'ın zevcelerine vâcibolan şeyin onlara da vâcibve Resûlullah'ın zevcelerine haram olan şeyin onlara da haram olacağı evleviyetle sabittir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İslâmiyetten sonra cahiliye âdetine tevessül edenlerin bulunacağına âyette işaret vardır. Çünkü; nehyolunan birşey vuku bulacağına binaen nehyolunur. Zira; vuku bulmayacak şeyden nehiyde bir fayda olmaz, zamanımızdaki hal buna pek güzel şahittir. Çünkü; zamanımızdaki kadınlar eski çarşafla taşra çıkmazlar; belki çarşaf hem yeni, hem de gayet süslü ve parlak olduğu gibi ekserisi sair ziynetlerini izhardan dahî çekinmezler. Büyük şehirlerin ahvaline vakıf olanlar indinde bu hususlar ma'lûmdur. Halbuki çarşaf dâfi' olacak, câlib olmayacak ki çarşaftan maksat hasıl olsun. Şimdi ise emir bilâkistir, hatta çarşafın altında bulunan elbise eski olsa o kadar aranmaz, fakat çarşafın yeni ve parlak olması herhalde lâzımdır. 4428 Setrin lüzumuna ve muhassenatına müteallik mebahis bu sûre'de hicap âyetinde geleceğine binaen bu makamda bahsolunmamıştır.

***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahherata ve onlara tebaiyetle ezvac-ı ehl-i imana vâki olan emir ve nehyin menfaati onlara ait olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّمَا يُرِيدُ ٱللهُِ لِيُذۡهِبَ عَنڪُمُ ٱلرِّجۡسَ أَهۡلَ ٱلۡبَيۡتِ وَيُطَهِّرَكُمۡ تَطۡهِيرً۬ا (33)

buyuruyor.
[Ey ehl-i beytinnebi ! Allah-u Tealâ sizden necasete benzeyen günahları gidermek ve sizi tamamıyla tathir etmek murad eder.]

Yani; ey kemal-i keramet ve necabet üzere yaratılmış olan ehl-i beytinnebi ! Kullarının ahvalini ıslah eden Allah-u Tealâ menhî olan şeyleri ve şeytan'ın iğvâsını sizden gidermek ve kötü ahlâkı izale etmekle sizin kemal-i taharetle tathirinizi murad eder. Binaenaleyh; sizin hakkınızda varid olan evamir ve nevahinin menfaati size aittir. Çünkü; emirler sizin ibadetle tezeyyün edip sevap almanız ve nehiyler de sizin fena amellerden tatahhur etmeniz içindir.
R i c s in asıl manâsı necaset ise de bu makamda necasete benzeyen günah manâsınadır. Binaenaleyh; ehl-i imanı ve bilhassa ehl-i beyti günahtan tenfir için Vâcib Tealâ mecaz olarak günahtan ricsile tabir etmiştir ki herkes nefret etsin, irtikâb etmesin. Çünkü necaset; tab-ı beşerin sevmediği ve nefret ettiği birşeydir.
Hâzin'in beyanı veçhile e h l - i b e y t le murad; ezvac-ı nebi ve evlâdıdır. Yahut sadaka kendilerine haram olan Hâşimilerin cümlesine şamildir. Fakat her kim murad olunursa olunsun, murad-ı İlâhi kullarını günahlardan tathir etmektir.

4429
***
Vâcib Tealâ ezvac-ı mutahherata hitaben bazı ahkâmını beyandan sonra bilcümle ahkâmla mükellef olduklarını beyan etmek üzere :

وَٱذۡڪُرۡنَ مَا يُتۡلَىٰ فِى بُيُوتِڪُنَّ مِنۡ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ وَٱلۡحِڪۡمَةِۚ إِنَّ ٱللهُِ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا (34)

buyuruyor.
[Ey ezvac-ı nebi ! Allah'ın âyetlerinden ve hikmetinden evlerinizde okunan âyetleri ve o âyetlerin ahkâmını siz zikirle tefekkür edin, onların mucibiyle amelinizden Allah'tan ecir isteyin. Zira; Allah-u Tealâ kullarına lûtf u ihsan edici ve kullarının cemi' ahvalini bilicidir.]

E v l e r i n d e t i l â v e t o l u n a n ş e y le murad; Kur'an ve ahâdis-i nebeviyedir. H i k m e t le murad; Kur'an'ın ahkâmıdır. Bunları zikirle emir; ahkâmı düşünmek ve muktezasıyla amel etmekle emirdir. Çünkü; yalnız zikirde bir fayda yoktur, belki fayda düşünmekle beraber amel etmektir. Kulların cemi' amellerinde ihlâsın lüzumuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde lâtif ve habir olduğunu beyan etmiştir. Zira lâtif olduğunu beyan; ibadetini kabul ettiği kullarına lûtf edeceğini ve habîr olduğunu beyan; amel etmeyenleri sû-u ceza ile mücazat edeceğini beyandır.

***
Vâcib Tealâ ezvac-ı nebi hakkında riâyeti vâcibolan ahkâmı beyandan sonra rical ve nisvan bilûmum insanlar hakkında riâyeti vâcibolan ahkâmı beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلۡمُسۡلِمِينَ وَٱلۡمُسۡلِمَـٰتِ وَٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِ وَٱلۡقَـٰنِتِينَ وَٱلۡقَـٰنِتَـٰتِ وَٱلصَّـٰدِقِينَ وَٱلصَّـٰدِقَـٰتِ وَٱلصَّـٰبِرِينَ وَٱلصَّـٰبِرَٲتِ وَٱلۡخَـٰشِعِينَ وَٱلۡخَـٰشِعَـٰتِ وَٱلۡمُتَصَدِّقِينَ وَٱلۡمُتَصَدِّقَـٰتِ وَٱلصَّـٰٓٮِٕمِينَ وَٱلصَّـٰٓٮِٕمَـٰتِ وَٱلۡحَـٰفِظِينَ فُرُوجَهُمۡ وَٱلۡحَـٰفِظَـٰتِ وَٱلذَّٲڪِرِينَ ٱللهُِ كَثِيرً۬ا وَٱلذَّٲڪِرَٲتِ أَعَدَّ ٱللهُِ لَهُم مَّغۡفِرَةً۬ وَأَجۡرًا عَظِيمً۬ا (35)
buyuruyor.
[Hükm-ü İlâhiye inkıyad ve emr-i İlâhiye arz-ı teslimiyet eden erkekler ve kadınlar ve tasdiki vâcibolan ahkâmın cemiini tasdik eden rical ve nisvan, bilûmum taat-ı İlâhiyeye müdavemet eden erkekler, kadınlar, cemi sözlerini doğru söyleyip yalan irtikâb etmeyen rical ve nisvan, ibadetin ve menhiyatı terkin zahmetine sabreden erkekler ve kadınlar, a'za-yı cevarihleri ve kalpleriyle Allah'a ve Resûlüne tevazu ve tezellül eden rical ve hatunlar, üzerlerine vâcibolan sadakayı veren zükûr ve ünas, üzerlerine farz olan orucu eda eden erkekler ve kadınlar, mahall-i avretlerini haram olan zinadan muhafaza eden rical ve nisvan ve Allah'ı lisanlarıyla ve kalpleriyle çok zikreden erkeklerin ve hatunların günahlarına mağfiret ve ibadetlerine mükâfat olarak Allah-u Tealâ âhirette büyük sevap hazırladı.]

Bu âyette beyan olunan on sıfatı cami olan erkek ve kadın bilûmum mükellefine taraf-ı İlâhiden büyük vaad vardır. Çünkü; günahları setretmekten ibaret olan mağfireti beyandan sonra ecr-i azîm hazırladığını beyan etmek; şu evsafla muttasıf olanlar için tebşirat-ı azîmeyi havidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulünde birçok rivayet varsa da cümlesinin hulâsası; bazı nisvan tarafından «Yâ Resûlallah ! Kadınlarda hiç mi hayır yok? Biz kendimizden korkuyoruz. Zira; Allah-u Tealâ Kur'an'da ricali hayırla zikrediyor, halbuki bizi zikretmiyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olmasıdır. Şu halde bu âyette beyan olunan fezaile salik olan kadınları erkeklerle beraber sena buyurmakla kadınları da taltif ettiği gibi ehl-i imanın cümlesi mukteza-yı imanda müsavi olmalarına dahi işaretle herkesin istihkakına nail olacağını beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ bilûmum ehl-i iman için Allah'a ve Resûlüne muhalefet caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ لِمُؤۡمِنٍ۬ وَلاً مُؤۡمِنَةٍ إِذَا قَضَى ٱللهُِ وَرَسُولُهُ ۥۤ أَمۡرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُ مِنۡ أَمۡرِهِمۡۗ
4431

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ ve Resûlü bir emri hükmettiğinde mümin ve mümineden hiçbir kimse için kendi emirlerinde muhayyerlik olmadı.]

وَمَن يَعۡصِ ٱللهُِ وَرَسُولَهُ ۥ فَقَدۡ ضَلَّ ضَلَـٰلاً۬ مُّبِينً۬ا (36)

[Ve eğer bir kimse Allah'a ve Resûlüne isyan ederse açıktan bir dalâlet ihtiyar etmiş olur.]
Yani; Allah-u Tealâ ve Resûlü bir meseleye hükmettiklerinde erkeklerden hiçbir mümin ve kadınlardan hiçbir mümine için kendi emirlerinden Allah'ın ve Resûlünün hükmünün hilafını irtikâb etmek caiz ve sahih olmadı. Zira; Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne isyan eden kimse doğru yoldan muhakkak çıkmıştır.
Bu âyette Allah'ın ismini zikretmek Resûlüne ta'zim içindir. Çünkü; yalnız Resûlünün hükmüne muhalif olan kimse dalâleti irtikâb etmiş olur, fakat Resûlünün emrini kendi emrine mukarin kılıp hükümde ikisi müsavi olduğunu ilân etmek; elbette Resûlünün şanına ta'zimdir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Resûlullah'a isyan; iki şeyle olur:
B i r i n c i s i : Emrini reddederek bilkülliye muhalif olup kabul etmemektir. Bu kısım isyan; dalâletin nihayeti ve küfr-ü sarihtir.
İ k i n c i s i : Emrini kabul ve risaletini tasdikle beraber emrinin mazmununu işlemekte tekâsül gösterip isyan etmektir. Bu kısım isyan; fısktır, günahtır, fakat küfür değildir.
Taberi, Nisâbûrî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Cahş) kerimesi (Zeynep) ve biraderi (Abdullah) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah azad edip oğul ittihaz ettiği (Zeyd) Hazretlerine Zeyneb'i tezvice talip olduğunda (Zeynep) ve biraderi Abdullah (Zeyd) in kendilerine küfüv olmadığından bahisle nikâhına muhalefet etmeleri üzerine onların Resûlullah'a muhalefetleri caiz olmadığını beyan hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyet nazil olunca (Zeynep) ve biraderi derhal muvafakat ettiler. Resûlullah da Zeyneb'i Zeyd Hazretlerine nikâh etti, Zeyneb'e on dinar, altmış dirhem gümüş, elli ölçek zahire, otuz ölçek hurma ve bir kat elbise gönderdi. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile ahiren Zeyd Zeyneb'e talâk verdi ve Resûlullah da nikâh ederek ezvac-ı mutahheratı meyanına ithal etti.
4432
Bu âyet her ne kadar (Zeynep) ile biraderi haklarında nazil olmuşsa da bilûmum müminler hakkında da ahkâmı caridir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin emr-i Resûlullah'a muhalefeti hiçbir veçhile caiz değildir. Eğer muhalefet ederse tarik-ı istikametten çıkmış ve açık bir dalâlet irtikâb etmiş olacağı bu âyetle sabittir. Dalâleti irtikâb edenin gerek bir kavim gerekse bir şahıs olsun felâhyab olamayacağı aşikârdır. Bir zamandan beri emr-i Resûlullah'a ve şeriat-ı Ahmediyeye muhalefet eden Müslümanların başlarına gelen felâket ve tedenni buna şahit yönünden kâfidir.
Hulâsa; Allah' m ve Resûlünün hükmüne muhalefet caiz olmadığı, muhalefet edenlerin açık bir dalâlet irtikâb etmiş ve tarik-ı haktan çıkmış olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***
Vâcib Tealâ Zeyd'in Zeyneb'i tezevvücünden sonra vâki olan bazı havadisi beyan etmek üzere :

وَإِذۡ تَقُولُ لِلَّذِىٓ أَنۡعَمَ ٱللهُِ عَلَيۡهِ وَأَنۡعَمۡتَ عَلَيۡهِ أَمۡسِكۡ عَلَيۡكَ زَوۡجَكَ وَٱتَّقِ ٱللهُِ

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda sen şol kimseye diyordun ki o kimse üzerine imanı tevfikle Allah-u Tealâ in'âm etti ve azad edip Zeyneb'i tezvicle sen de in'âm ettin. «Zevceni üzerinde tut, tatlik etme ve zevcen hakkında ittika et» demekle nasihatta bulunduğun vakti hatırında tut ve ne gibi havadis cereyan ettiğini düşün.]

وَتُخۡفِى فِى نَفۡسِكَ مَا ٱللهُِ مُبۡدِيهِ

[Ve habibim ! Şol zamanı düşün ki o zamanda Allah'ın izhar edeceği şeyi sen nefsinde saklıyordun.]

وَتَخۡشَى ٱلنَّاسَ وَٱللهُِ أَحَقُّ أَن تَخۡشَٮٰهُۖ

[Ve o zamanda sen nâsın levminden korkardın. Halbuki korkmaya elyak Allah-u Tealâ'dır.]
4433
Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Şol zamanı hatırında tut ki o zamanda senin ve Allah'ın in'âm ettiği Zeyd'e sen diyordun ki «Yâ Zeyd ! Sen zevcen Zeyneb'i üzerinde tut, talâk verme ve herşeye kaadir olan Allah'ın gazabından kork ve zevcen Zeynep hakkında ittika et». Zira; bîkusur ve afîfe olan bir hatuna talâk vermek hatadır. Binaenaleyh; fuzûlî müfarakat Allah'ın gazabına sebeptir, Habibim ! Sen şol zamanı da zikret ki o zamanda Allah'ın izhar edeceği bir emri sen nefsinde saklıyordun ve nâsın levminden korkuyordum Halbuki korkmaya herkesten ziyade lâyık olan Allah-u Tealâ'dır.
Bu âyet Resûlullah'la (Zeyd) arasında cereyan eden bir muhavereyi tasvir eder. Çünkü; (Zeynep (R.A.) vakit vakit kendi şerefiyle nesebinden bahseder ve Zeyd'in kendine küfüv olmadığını ileri sürmekle Zeyd'i rahatsız ederdi. Binaenaleyh; Zeyd zevcesi Zeynep'ten Resûlullah'a şikâyet etti ve talâk vereceğini söyleyince Resûlullah «Sen haremine talâk verme ve bu kadar sözleri kusur sayma, bîkusur hatuna talâk vermekte Allah'tan kork» dedi. Lâkin ekser-i ehl-i siyerin beyanlarına nazaran evvelce Allah-u Tealâ resûlüne Zeyd'in talâk vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat meyanma gireceğini haber vermişti, fakat Resûlullah bu esrarı nefsinde gizlemiş ve kimseye dememişti. Gizlemesinin sebebi de Zeyd'i gücendirmek istemez, «Oğlunun talâk verdiği hatunu alacak» diyerek nâsın levminden korkar, bu esrarı gizler ve vakt-i merhununu beklerdi. Çünkü; insanın kendine mubah olan birşeyin halk ledünniyatını bilmediğinden levmedeceklerine binaen onların levmine meydan vermemek için gizlemek caiz olduğundan Resûlullah henüz vukuat meydana gelmeden bu esrarı izhar etmek istemezdi, lâkin ümmet-i Muhammediye için mühim bir hükm-ü şer'inin vaz'ma ve ilâ yevmilkıyam kulların amel etmeleriyle lûtf-u İlâhiye nail olmalarına sebep olacak bir hâdiseyi izharla hükmünü vaz'edip insanlar arasında düstur-ül amel olacağından Allah'ın izhar edeceği şeyi Resûlullah'ın nâsın levmine meydan vermemek için saklaması muvafık olmadığını ve Allah'ın vaz'edeceği ahkâma karşı nâsın levminin hiç hükmü ve ehemmiyeti olmadığını Allah-u Tealâ bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü bu mesele sûre'nin bidayesinde beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede mer'i olan bir âdet-i cahiliyenin ref ü ilgasına sebep olmuştur. Zira; zaman-ı cahiliyede bir kimse diğerinin oğlunu oğul ittihaz ederse onun oğlu olur ve onun haremini babalığı alamaz itikadında bulunurlardı. İşte Cenab-ı Hak bu âdeti iptale ve oğul ittihaz edilen kimsenin hakîkî oğul olmadığını herkese ilân etmeye vesile olacak bu hâdiseyi ihdas edeceğini, Zeyd'in talâk vereceğini, Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat arasına girmekle şerefyab olacağını ve bu vesileyle âdet-i cahiliyenin refi' ve ilga olunacağını Resûlüne haber vermişti. Resûlullah da vakt-i merhunu gelinceye kadar bu esrarı gizliyordu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle bunu tasvir ve tafsil buyurdu.
Resûlullah'ın bu esrarı bildiği halde' Zeyd'e «Sen haremini muhafaza et, talâk verme ve Allah'tan kork» buyurması emribil-maruf olduğu cihetle mansıb-ı nübüvvete lâyık bir emr-i müstahsendir. Çünkü; işi Allah-u Tealâ yapacaktır. Resûlullah'a ise vazife emr-i bilmaruftur. Resûlullah'a «Sen nâstan korkarsın, halbuki korkmaya lâyık Allah-u Tealâ'dır» demek «Nâs korkmaya lâyık değiller» demektir. Yoksa haşa «Sen nâstan korkar da Allah'tan korkmazsın» demek değildir. Çünkü; Resûlullah'ın her zaman Allah'tan haşyet ettiği ve Resûlullah'tan ziyade Allah'tan korkar bir kimse bulunmadığı nusus-u saireyle sabittir.

4435
***
Vâcib Tealâ vukuuâtın evvelini beyandan sonra neticesini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا قَضَىٰ زَيۡدٌ۬ مِّنۡہَا وَطَرً۬ا زَوَّجۡنَـٰكَهَا لِكَيَلاً يَكُونَ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ حَرَجٌ۬ فِىٓ أَزۡوَٲجِ أَدۡعِيَآٮِٕهِمۡ إِذَا قَضَوۡاْ مِنۡہُنَّ وَطَرً۬اۚ

buyuruyor.
[Vakta ki Zeyd Zeynep'ten hacetini kaza ve musahabetini ikmâl etmekle talâk verdiyse habibim ! Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ve mubah kıldık ki müminler üzerine evlâtlıkları haremlerinden işlerini bitirip hacetlerini kaza ederek talâk verdiklerinde onların mutallâkaları olan hatunları almakta güçlük olmasın.]

وَكَانَ أَمۡرُ ٱللهُِ مَفۡعُولاً۬ (37)

[Allah'ın levh-i mahfuz'da yazılı olan emri elbette işlenir, geri kalmaz, hükmü nafiz olur, yerini bulur.] Binaenaleyh; Zeyd'in Zeyneb'e talâk vereceği ve bizim sana nikâh edeceğimiz levh-i mahfuz'da sabit olduğundan elbette vuku buldu.

Cenab-ı Hakkın Resûlüne Zeyneb'i tezvici; mühim bir mesele-i şer'iyeyi kullarına beyanla ihtiyaçlarını te'min etmek içindir, yoksa Resûlünün şehvetini kaza için değildir. Zira; Cenab-ı Hak Resûlüne Zeyneb'i tezvicinin hikmetini beyanda müminlerin oğul ittihaz ettikleri kimselerin mutallaka haremlerini almak murad ettiklerinde onlar üzerine güçlük olmasın için olduğunu beyan etti ve şu beyanı bu meselenin ehl-i iman üzerinden güçlüğü kaldırmak ve suhulet vaz'etmek için meydana geldiğini bildirdi ve Resûlullah'ın arzusu üzere meydana gelmediğini sarahaten beyan için (لِكَيَلاً يَكُونَ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ حَرَجٌ۬) buyurmuştur. Yani «Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ki müminler üzerine suûbet ve güçlük olmasın için» demektir.
Hz. Zeyneb'i Resûlullah'a Cenab-ı Hak tezvic ettiğinden tarafeynden vekile ve şahide hacet kalmamıştır. Çünkü; nikâhın iki tarafına Allah-u Tealâ mütevelli olunca resm-i ma'ruf üzere akd-i nikâh etmeye hacet olmaksızın Zeynep ( R.A.) Resûlullah'ın zevcesi ve helâli olmuş ve izn-i İlâhi üzerine Resûlullah zifaf olmuş ve ziyafet vermiştir. Binaenaleyh; Zeynep sair ezvac-ı mutahherat üzerine müfaharet ederek «Sizin nikâhınızı velileriniz akdetti, benim nikâhımı ise Rabbim akdetti» demekle mübahatta bulunduğu mervidir.
Hulâsa; Zeyd Hazretlerine Allah-u Tealâ’nın iman tevfik ve Resûlünün sohbetiyle şerefyab etmekle in'âm ettiği gibi 4436 Resûlullah'ın azad etmek ve oğlum demek ve Zeyneb'i tezvic etmek gibi birçok nimetlerle in'âm ettiği ve Resûlullah'ın Zeyd'e «Haremine talâk verme, ittika et» demekle nesayihte bulunduğu, Zeyd'in talâk vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat meyanına gireceğini Resûlüne Cenab-ı Hak haber vermişse de Resûlullah'ın nâstan haşyetine binaen bu esrarı bir müddet saklamak istediği ve Zeyd'in talâk vermesiyle Cenab-ı Hakkın Resûlüne Zeyneb'i nikâh ettiği ve nikâhın hikmeti müminler üzerinden, oğulluklarının mutallâkalarını nikâh etmek caiz olduğunu beyanla suûbeti kaldırmak olduğu ve mukadder olan emr-i İlâhinin elbette vuku bulduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4437
***
Vâcib Tealâ Resûlüne Zeyneb'i nikâhının hikmetini beyandan sonra Resûlünü tesliye ve aklı zayıf olanlar tarafından bu meseleyi Resûlullah hakkında âr addedilmesini defeylemek ve bu meselenin hükm-ü İlâhi iktizasından olduğunu beyanla münafıkların ta’nını red ve iptal etmek üzere :

مَّا كَانَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ مِنۡ حَرَجٍ۬ فِيمَا فَرَضَ ٱللهُِ لَهُۖ

buyuruyor.
[Allah'ın Resûlüne farz kıldığı şeyde Nebiyy-i Zişan üzerine güçlük olmadı.]

سُنَّةَ ٱللهُِ فِى ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلُۚ

[Allah'ın mubah kıldığı şeylerde günah olmamak Cenab-ı Hakkın Resûlünden evvel geçen enbiya hakkında mesnun kıldığı sünnetidir.]

وَكَانَ أَمۡرُ ٱللهُِ قَدَرً۬ا مَّقۡدُورًا (38)

[Allah'ın emri miktar-ı muayyen üzere hükm-ü kafidir, tağyir kabul etmez.]

Yani; daima vahy-i İlâhiyle müeyyed ve her halinde ilhamat-ı İlâhiyeye muntazır olan Nebiyy-i Zişan üzerine gerek münakehattan ve gerek sair şeylerden Allah'ın farz ve mubah kıldığı şeyde günah ve güçlük yoktur. Zira; zamanları birbiri akibinde gelmesi ve ahvalin tebeddülüyle Resûlü üzerine işlenmesi emrettiği şeylerde âr olmaz. Çünkü; Cenab-ı Hakkın emriyle olup Cenab-ı Risaletin Hod be hod kendi re'yiyle olmadığından ona işlemekte ayıp olmaz, belki işlememekte ayıp ve günah olur. Zira; emr-i İlâhiye muhalefet elbette günahtır. Halbuki bu gibi ahval Resûlullah'a mahsus değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Resûlünden evvel geçen enbiya-yı izam hakkında dahî bu misilli ahvali carî kıldığı cihetle enbiya hakkında bunlar âdât-ı İlâhiye cümlesindendir. Meselâ Hz. Davud'un yüz menkûhası ve oğlu Süleyman (A.S.)ın üç yüz menkûhası ve yedi yüz cariyesi vardı ve bizim nebimize de dokuza kadar menkûhayı helâl kılmıştır. Şu halde bu misilli ahval bizim nebimize mahsus yeni bir hâdise değil ki Resûlullah için âr olsun. Allah'ın emri ezelde takdir olunmuş bir hükm-ü kafidir, asla tağyir kabul etmez. İşte bu kabilden olarak Zeynep ( RA.) yı Zeyd'in talâk verip iddetini ikmal ettikten sonra Resûlüne tezvici emr-i İlâhi ve hükm-ü kafiyle mahkûm ve mukadder olduğundan münafıkların ta’nına mahal yoktur.
Bu âyette f a r z Beyzâvî'nin beyanı veçhile taksim ve takdir manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah'ın Resûlüne farz kıldığı şeyde Resûl üzerine haraç yok demek Allah'ın Resûlü için taksim ve takdir ettiği şeyi işlemekte nebi üzerine günah yok.] demektir.
(قَدَرً۬ا مَّقۡدُورًا) demek, (مكماً مقَضياً) yani «Allah'ın emri bir hüküm ki kafi» demektir.

4438
***
Vâcib Tealâ Resûlünün hassasını beyandan sonra bilûmum enbiya-yı izam hazaratını methetmek üzere :

ٱلَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَـٰلَـٰتِ ٱللهُِ وَيَخۡشَوۡنَهُ ۥ وَلاً يَخۡشَوۡنَ أَحَدًا إِلاً ٱللهُِۗ وَكَفَىٰ بِٱللهُِ حَسِيبً۬ا (39)

buyuruyor.
[Enbiya-yı izam şol zatlar ki onlar meb'us oldukları ümmetlerine Allah'ın vahyetmiş olduğu ahkâmı tebliğ ederler. Onlar Allah'tan korkarlar ve Allah'tan gayrı hiçbir kimseden korkmazlar, ancak korkuları Allah'tandır ve herkesin ahvalini muhasebe yönünden Allah-u Tealâ kâfidir.] Binaenaleyh; hiçbir kimsenin defterinde yanlışlık ve karışıklık olmaz.

Yani; Allah'ın risaletini tebliğe me'mur olan enbiya-yı kiram Allah-u Tealâ tarafından kendilerine vahyolunan emr ü nehyi ve onların muktezası olan farz, vâcib, sünnet ve haramı geldikçe peyderpey ümmetlerine aynen tebliğ ederler ve onların hısal-i hamidelerinden biri de kendilerine taraf-ı İlâhiden helâl kılman şeylerde Allah'ın gayrı bir kimseden korkmamak ve bilûmum ahvallerinde ancak Allah'tan korkmak, binaenaleyh; nâsın levminden yahut katletmek ve dövmek gibi şeylerle nâsın tehditlerinden asla çekinmemektir. Çünkü; Allah-u Tealâ onlara yardımcı olduğu cihetle bilcümle düşmanlarının serlerini ve mekr ü hilelerini defe kâfidir. Şu halde Allah'ın gayrıdan korkmaz, ancak Allah'tan korkarlar. Zira; Allah-u Tealâ kullarının muhasebesine kâfidir.
4439
***
Vâcib Tealâ bilûmum enbiya-yı izam hazaratını sena ettikten sonra Resûlullah'ın Zeynep Hazretlerini tezevvücünden dolayı münafıkların ta'nı varid olmadığını beyan etmek üzere :

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَآ أَحَدٍ۬ مِّن رِّجَالِكُمۡ وَلَـٰكِن رَّسُولَ ٱللهُِ وَخَاتَمَ ٱلنَّبِيِّـۧنَۗ وَكَانَ ٱللهُِ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمً۬ا (40)

buyuruyor.
[Muhammed (S.A.) sizin ricalinizden hiçbir kimsenin babası olmadı, lâkin Allah'ın Resûlü ve enbiyanın hâtemi oldu ve Allah-u Tealâ’nın ilmi herşeyi muhit oldu.]

Yani; ey müminler ! Sizin peygamberiniz Muhammed (S.A.) sizin baliğ olan erkeklerinizden gerek Zeyd ve gerek sairlerinden hiçbirinin nesepte babası olmadı ki babasıyla oğul beyninde sabit olan musaheret ve oğlunun terkettiği hatunu alamamak gibi ahkâm, sabit olsun, lâkin Muhammed (S.A.) Allah'ın sizi irşadetmek için gönderdiği Resûlü ve enbiyanın hâtemidir ve Allah-u Tealâ mülkünde carî olan ahvalin hafi, celi ve nübüvvete lâyık olan ve olmayanı bilici oldu ki Resûlünün nübüvvete lâyık olan kemâlâtını bildiğinden emr-i risaleti ona tevdi etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi Resûlullah'ın (Tahir), (Kasım) ve (İbrahim) isminde üç nesl-i necibi dünyaya gelmişse de hal-i sahavetlerinde vefat ettiklerinden onlara recül denilmek sahih olmadığı cihetle Cenab-ı Hak.bu âyette Resûlünün ümmetin ricalinden hiçbir kimsenin babası olmadığını beyan buyurmuştur. Hz. Hasan ve Hüseyin ( R.A.) bu âyetin nüzulünde henüz baliğ olup rical idadına girmemişlerdi. Hatta rical idadına girmiş olsalar bile Resûlullah'ın sulben veledi olmayıp veledinin veledi olduklarından Resûlullah'ın hakîkî veledi olmadıkları cihetle onların ricalden olmaları bu âyete münafi değildir. Esasen âyet-i celile; Zeyd Hazretlerinin Resûlullah'ın oğlu olmadığını beyanla nâsın itikadını iptal ve ta'nlarını red için nazil olmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin Zeyd'le zevcesi Zeynep beyninde vâki olan münaferetin temadisi üzerine Zeyd'in talâk verip zevcesi iddetini ikmal ettikten sonra Resûlullah'ın Zeyneb'i tezevvüc etmesi üzerine nâs «Resûlullah oğlunun mutallâkasım tezevvüc etti. Halbuki nâsı bu misilli tezevvücten nehyeder. Şu halde fi'li kavline muvafık değildir» demekle ta'netıneye başlayınca onların ta'nlarını red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Resûlullah (Zeyd) Hazretlerini oğul ittihaz etmişse de sûre'nin evvelinde beyan olunduğu veçhile bir kimse aharın oğlunu oğul ittihaz etmekle hakîkî oğlu olmadığını bu âyetle dahî beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecnebiye «Oğlum» demekle musaheret yani «Karabet sabit olmaz» demektir. Çünkü oğlunun nikâh ettiği hatunu oğlu talâk verdikten sonra pederin nikâh edemeyeceği şeriat-ı İslâmiye ahkâmındandır. Çünkü; hurmet-i musahere yâni hurmet-i karabet hasıl olduğundan oğlunun yattığı döşeğe pederi yatamaz. Kezalik pederinin nikahladığı bir hatun pederinin vefatıyla mahlûle veyahut pederinin talâk vermesiyle mutallaka olsa, oğlu 4440 nikâh edemez. Çünkü; hurmet-i musahere oğlunun iritifâ'ına manidir. Binaenaleyh; oğlu pederinin yatmış olduğu yatağa yatamaz. Yani «Pederinin intifa' ettiği kadından intifa' edemez» demektir. Amma ecnebi bir kimseyi evlâtlık ittihaz edip ona «Oğlum» demekle karabet-i hakîkiye hasıl olmadığından onun mahlûle veya mutallâkasını almasına bir mani olmadığı gibi kezalik oğlan da babalığının mahlûle veya mutallâkasını alabilir. Çünkü; nikâha ve intifaa mani hakîkî bir karabet yoktur. «Resûlullah enbiyanın hâtemi» demek «Resûlullah'tan sonra bir nebi ve resûl ba'solunmayacak» demektir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah mekârim-i ahlâkı itmam için ba'solunduğundan beşer için lâzım ve mümkün olan ahlâk-ı hamideyi itmam edince noksan kalmamıştır ki bir nebi daha gelsin de o noksanı ikmal etsin. Öyle şey olamaz. Zira; şeriatta noksan yoktur. Şu halde enbiyanın bi'setleri nevakıs-ı ahkâmı ikmal için olduğu cihetle havadis ve ahval-i beşerin ahkâmı Resûlullah tarafından ikmal olununca diğer bir nebinin ba'solunmasına hacet kalmamıştır. Kezalik Resûlullah ukul-ü beşerin tekemmül ettiği bir zamanda ba'solunduğundan şeriat-ı Ahmediye ukul-ü beşerin idrak edeceği ahkâmın kâffesini cami olduğu cihetle başka ahkâm vaz'ma ve diğer bir nebinin gelmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü; her şey ihtiyaç üzere müpteni olduğundan ihtiyacın haricinde zuhûr eden şeyde fayda olmaz. Gerçi Hz. İsa nazil olacaksa da Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeriat-ı Ahmediyeyle âmil olup kıble-i İslama teveccüh edeceği cihetle ayrı bir nebi ba'solunacak değildir. Binaenaleyh; Resûlullah'ın hâtemülenbiya olmasına suâl varid olmaz. İsa (A.S.) şeriat-ı İslâmiyenin ahkâmını icraya me'mur olduğu cihetle bütün ahkâmı Kur'an'dan istinbat edeceğinden ümmet-i Muhammediyeden bir kimse gibi demektir. Fakat .ülülazim Rusûl-ü kiramdan olmasına bir mani de yoktur. Çünkü İncil Kur'an'la mensuh olduğundan onunla amel caiz değildir, başka kitap da nazil olmayacak ki onunla amel etsin. Şu halde kütüb-ü semaviyeden indallah merzî ve düsturulamel Kur'an mevcut olduğu cihetle onunla amel edeceği muhakkaktır. Kur'an'la amel etmesi nübüvvetine mani olmadığı gibi Resûlullah'ın hâtemülenbiya olmasına dahî münafi değildir. Bunun emsali de mesbuktur. Çünkü; enbiyayı sabıkadan birçokları diğer bir resûlün kitabı ve şeriatıyla amel etmişler ve o şeriatın ahkâmını tebliğe me'mur olmuşlardır.
4441
***
Vâcib Tealâ Resûlünün bazı hassasını beyandan sonra bilûmum müminlere Allah'ı zikretmek vâcibolduğunu beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱذۡكُرُواْ ٱللهُِ ذِكۡرً۬ا كَثِيرً۬ا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكۡرَةً۬ وَأَصِيلاً (42)
buyuruyor.
[Ey müminler ! Siz Allah'ı çok zikredin, akşamda ve sabahta Allah'ı teşbihle tenzih edin ki rıza-yı İlâhiyi tahsille âhirette derecelere nail olun.]

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikriçin bir vakt-i muayyen ve bir hadd ü nihaye olmadığına işaret için Cenab-ı Hak çok zikrolunmasını emretmiştir. Çünkü; zikretmek için sair ibadât gibi bir zaman ve mekân tahsisi yoktur. Binaenaleyh; insan her zaman zikirle meşgul olabilir. Şu halde ta'zime münafi olmayan her mahal ve zaman; zikrin zamanı ve mekânıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey müminler ! Siz Allah'ı her halinizde ve cemi' zamanınızda kemâl-i ta'zimle çok zikredin, gecede, gündüzde, akşamda, sabahta şan-ı ulûhiyete lâyık olmayan şeylerden tenzih için Allah'a teşbih edin.] demektir. Akşamla sabah ibadete şehadet zamanları olup efdal-i evkat olduğuna işaret için sarahaten zikrolunmuşlardır.

4442
***
Vâcib Tealâ kullarına kendini zikirle emirden sonra zikre müstehak olduğunu beyan etmek üzere :

هُوَ ٱلَّذِى يُصَلِّى عَلَيۡكُمۡ وَمَلَـٰٓٮِٕكَتُهُ ۥ لِيُخۡرِجَكُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۚ وَڪَانَ بِٱلۡمُؤۡمِنِينَ رَحِيمً۬ا (43)

buyuruyor.
[O Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü â'ladır ki o zat sizin üzerinize rahmetini inzal eder ve melekler istiğfar ederler ki sizi zulümat-ı küfürden nûr-u imana çıkarsın da dünya ve âhirette daire-i necata girin. Zira; Allah-u Tealâ müminlere merhamet eder oldu.]

Yani; Allah-u Tealâ'yı zikretmek vâcibtir. Zira; Allah-u Tealâ sizi zulümat-ı küfürden nûr-u imana ve zulümat-ı fısktan nûr-u ibadete çıkarmak için tarik-ı hidayeti size göstermekle merhamet eder. Binaenaleyh; sizi ıslah ve doğru yola irşad için resûller ve kitaplar gönderdi, Allah'ın melekleri de size istiğfar ederler. Zira; Allah-u Tealâ’nın merhameti cümlesinden olarak onların istiğfarla size duâ etmelerine izin verdi, bunların cümlesine sebep; sizin imanınızdır. Çünkü; Allah-u Tealâ iman edip emrine imtisal eden müminlerin cemiine merhamet sahibidir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın zikri lâzım olduğuna delil ve ilettir. Zira; Allah'ın cümle âlemden gani olduğu ve hiçbir kimseye ihtiyacı olmadığı halde kullarına merhamet etmesi her zaman Allah'ın lûtfuna muhtaç olan kulların zikre devam etmelerini müstelzimdir, meleklere, kullarına istiğfara izin vermesi Cenab-ı Hakkın kullarına merhameti icabıdır. Çünkü; melekler müstecabüdda'vedirler. Şu halde meleklerin istiğfarına müstehak olan müminler için merhamet-i İlâhiye muhakkaktır ki meleklerin onlar için istiğfarlarına izin veriyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bizzat ve bilvasıta ehl-i imanın salâhına itina buyuruyor demektir. Şu halde takrir-i kelâm şöyledir : «Allah-u Tealâ kullarının devam üzere zikrine müstehaktır. Zira; Allah-u Tealâ kullarına merhamet eder. Her kimse ki kullarına merhamet ede, kullarının zikrine müstehaktır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ kullarının devam üzere zikrine müstehaktır» demek olur.

4443
***
Vâcib Tealâ dünyada müminlere merhametini beyandan sonra âhirette merhametini beyan etmek üzere :

تَحِيَّتُهُمۡ يَوۡمَ يَلۡقَوۡنَهُ ۥ سَلَـٰمٌ۬ۚ وَأَعَدَّ لَهُمۡ أَجۡرً۬ا كَرِيمً۬ا (44)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'ya mülâki olduklarında Allah'ın müminlere hediyesi selâmdır ve onlar için Allah-u Tealâ Cennet ve Cennet'te güzel ecirler hazırladı.]

Yani; müminlerin Rablerine mülâki oldukları günde taraf-ı İlâhiden onlara hediye; selâmdır. Zira selâm; hayra delâlet ettiğinden müminlerin cemi' mekârihten salim, âfât ve beliyatın cümlesinden kurtulduklarına delâlet ettiği cihetle herşeyden evvel selâmla taltif olunurlar ve Allah-u Tealâ onlar için ecr ü mesûbat hazırladı ki o sevapta asla meşakkat yoktur. Zira; o sevap kerim olduğundan meşakkat bulunmaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile m ü m i n l e r i n R a b l e r i n e m ü l â k i o l a c a k l a r ı g ü n le murad; melekül-mevt ruhunu kabzetmek için geldiği gün veyahut kabirlerinden kalktıkları kıyamet günü olmak ihtimali varsa da esah olan Cennet'e girip mekândan münezzeh olarak Rablerinin cemaliyle müşerref oldukları gündür. Selâmetle mülakat herşeyin fevkında olduğundan Cenab-ı Hak selâmla taltif edeceğini beyan etmiştir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ehl-i imanın selâmla iltifat olunduklarının hikmeti; onlar dünyada Vâcib Tealâ'yı Çok zikretmekle ma'rifet-i İlâhiye hasıl olup o ma'rifet vesilesiyle şan-ı ulûhiyete yakışmayacak nekaisten tenzih ederek merhamet-i İlâhiyeyi celbetmişlerdi. Bu ma'rifet devam ederek âhirette Rablerine mülâki olunca iki tanıdık kimsenin mülakatlarında yekdiğerine selâmla iltifat etmek âdet olduğu gibi bu âdet âhirete de intikal edip mülakatın evvelinde selâm-ı İlâhiyle iltifata nail olacaklardır.

4444
***
Vâcib Tealâ Resûlünün hususiyet-i ahvalini beyandan sonra bilûmum ehl-i imanla olacak muamelesini beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّبِىُّ إِنَّآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ شَـٰهِدً۬ا وَمُبَشِّرً۬ا وَنَذِيرً۬ا (45) وَدَاعِيًا إِلَى ٱللهُِ بِإِذۡنِهِۦ وَسِرَاجً۬ا مُّنِيرً۬ا (46)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Biz seni ümmetin üzerine şahit ve ehl-i imanı Cennet'le tebşir ve ehl-i şirki Cehennem'le inzar ve Allah'ın izniyle kullarını Allah'ın tarikına ve tevhidine davet eder ve zulûmat-ı şirki nûr-u nübüvvetle izale edici olduğun halde kullarımızı irşad için gönderdik ki sen ümmetinden tasdik edip hidayeti ihtiyar ve tekzibedip dalâleti irtikâbedenlere şehadet edesin.] Zira; ümmetin hakkında şehadetin makbul olduğundan başka şahide ihtiyaç yok, senin şehadetin kâfi olduğu cihetle seni şahit olarak gönderdik. Binaenaleyh; sen iman edenleri Cennet'le tebşir, etmeyenleri Cehennem'le inzar ve Allah'ın kullarını emr-i İlâhi veçhile şeriatına ve tevhidine davet edesin. Zira; biz seni yanar bir çıra gibi âlemi ziyalandırıcı bir nûr olarak gönderdik.
Hâzin'in beyanı veçhile Resûlullah'ın tulûuyla zulümat-ı şirk gidip nûr-u iman geldiğinden Resûlullah'a teşbih tarikıyla sirac denmiştir. Çünkü s i r a c ın manâ-yı aslisi şamdandır. Şamdanın şulesiyle zulmet-i leyi zail olduğu gibi Resûlullah'ın teşrifiyle de zulümat-ı küfür zail olmuştur.

4445
***
Vâcib Tealâ Resûlünün mübeşşir olduğunu beyandan sonra ne ile tebşir edeceğini beyan etmek üzere:

وَبَشِّرِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ ٱللهُِ فَضۡلاً۬ كَبِيرً۬ا (47)

buyuruyor.
[Habibim ! Sen müminler için Allah-u Tealâ tarafından Cennet'te büyük lûtuflar ve ihsanlarla tebşir et ki vazife-i tebliği eda etmiş olasın.] Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette f a z l -ı k e b i r le murad; bu ümmetin sair ümmetler üzerine faziletlerinin ve amellerinin ecri ziyade olmasıdır.
Ruhul Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah'ın Hz. Ali'yi ve (Muaz b. Cebel) i nâsı din-i hakka davet ve imanı kabul edenlere ahkâm-ı dini ta'lim etmek için Yemen'e gönderdiği İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet ve gerek Resûlullah'ın halka nâsihat için vaiz göndermesi muktedir olan kimsenin nâsa vaaz etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; İbn-i Mes'ud Hazretlerinin her Perşembe akşamları nâsa vaaz ettiği mervidir.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne müminlere riâyet ve fazl ü ihsanla tebşir etmesini emirden sonra münafıklara ve kâfirlere müdarat etmemesini tavsiye etrnek üzere :

وَلاً تُطِعِ ٱلۡكَـٰفِرِينَ وَٱلۡمُنَـٰفِقِينَ وَدَعۡ أَذَٮٰهُمۡ وَتَوَڪَّلۡ عَلَى ٱللهُِۚ وَكَفَىٰ بِٱللهُِ وَڪِيلاً۬ (48)

buyuruyor.
[Habibim ! Kâfirler ve münafıklara itaat etmemekte devam et, onların sözlerini dinleme, tebliğde müdaratı ve onlara muhalefetinden dolayı onlar tarafından sana gelecek ezayı sen terket ve müteezzi olma, işini Allah'a tefviz et, korkma. Zira; seni ve umurunu muhafaza ve sana vekil yönünden Allah-u Tealâ kâfi oldu.] Binaenaleyh; onların hiçbir şeyine mübalât etme.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ bundan evvelki âyette Resûlünü beş sıfatla tavsif etti. Bu âyette de onların herbirine münasip birer hitapla mukabele buyurdu. Meselâ Resûlünün mübeşşir sıfatına münasip tebşirle emretti. Nezir sıfatına münasip kâfirlere mülayim bulunmaktan nehyetti. Çünkü; inzara salâbet-i diniye lâzımdır ve dâı olmasına münasip mütevekkil olmasıyla emretti. Sirac-ı münir olmasına münasip iktifa ile emretti. Çünkü; Allah-u Tealâ cemi' halk üzerine Resûlünün ziyasını şulelendirince Allah'ın muâvenetiyle iktifa etmek lâzım gelir.

4446
***
Vâcib Tealâ Resûlünün zevceleriyle vâki olan bazı mesaili beyandan sonra müminlerin zevceleriyle beyinlerinde cereyan edecek muameleden bazılarını beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا نَكَحۡتُمُ ٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِ ثُمَّ طَلَّقۡتُمُوهُنَّ مِن قَبۡلِ أَن تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمۡ عَلَيۡهِنَّ مِنۡ عِدَّةٍ۬ تَعۡتَدُّونَہَاۖ

buyuruyor.
[Ey müminler ! Siz mümine olan kadınları akd-i nikâh edip de onlara cima' etmeksizin talâk verdiğinizde sizin için onlar üzerine ta'dad ettiğiniz iddet yoktur.]

فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحً۬ا جَمِيلاً۬ (49)

[Temas etmeksizin talâk verdiğiniz kadınlar üzerine iddet olmayınca onlara müt'a yani bir kat elbise verin ve onları incitmeden haklarını menetmeksizin güzellikle hanenizden çıkarın.] Zira: iddet hakkınız olmayınca iddetini ikmal edinceye kadar hanenizde beklemeye lüzum yoktur.
Yani; ey müminler ! Siz şeref-i imanla müşerref mümine olan kadınları nikâh edip sonra hasbelicab onlarla bir tenha odada bulunarak muâmele-i zevciye suretiyle temas etmekden talâk verdiğinizde onların üzerinde sizin iddet hakkınız yoktur. Zira iddet; cima'ınm neticesi olan hatunun hamlinde çocuk olup olmadığını tayin için olup bu şüpheye sebep olan cima' vuku bulmadığında iddete ihtiyaç olmadığı cihetle onlar üzerine iddet lâzım gelmez. Şu halde onların talâkla münkesir olan kalplerini tatyib için bir kat elbise verin ve güzellikle evlerinizden çıkarın, diğer bir zevce gitmelerine mani olmayın. Çünkü; sizin hanelerinizde beklemelerine bir sebep kalmadığı gibi zevc-i âhara gitmesine de mani olmaya hakkınız yoktur. Binaenaleyh; onları bigayrıhakkın bekletmek zulümdür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile cima' etmiş olduğu kadının talâktan sonra erbab-ı hayızdan ise üç hayz görünceye kadar, eğer erbab-ı hayızdan değilse üç ay iddet beklemeleri erkeklerin hakkı olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette iddeti erkeklerden nefyetmiştir. Çünkü iddetten maksat; hatunun rahminde çocuk olup 4447 olmadığının anlaşılmasıdır. Eğer çocuk varsa nesebi babanın olmasına binaen çocuk babanın olduğu cihetle iddet zevcin hakkıdır. Binaenaleyh; zifaf olmadan talâk verilen hatunun iddet beklemesi hatunda çocuk olmadığı malûm olmasına mebnidir. Çünkü; cima' olmadı ki çocuk olsun.
M u t ' a ; mehir takdir olunmadan nikâh olup zifaf olmakdan talâk verilen hatuna zevç tarafından verilen bir kat elbisedir. Eğer mehir takdir olunmuşsa zifaftan evvel talâk verildiğinde takdir olunan mehrin nısfı lâzım gelir. Bu surette müt'a vâcibdeğildir. Amma zevç isterse mehrin nısfını verdiği gibi bir de müt'a verir. Zira; zevcin semahatına bir mani yoktur. Mut'a vermek menduptur ve ricale yakışan da semahattır. (سَرِّحُوهُنَّ) T e s r i h ; bu âyette talâk üzerine mürettep olduğundan talâk manâsına değildir, belki tahliye-i sebil yani hatunun gitmesine mümanaat etmemek, müsaade etmek manâsınadır. S e r a h - ı c e m i l ; ızrar etmeksizin yol vermektir.
Hulâsa; nikâh olunup da zifaf olmaksızın talâk verilen hatunlara iddet beklemek lâzım gelmediği ve eğer mehir takdir olunmuşsa nısf-ı mehir lâzım gelip mehir takdir olunmamışsa müt'a lâzım geldiği ve erkeklere lâzım olan, bu kabilden talâk verilen kadınları ızrar etmeksizin hanelerinde bekletmeyip müsaade etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ umum müminlere dair bazı mesaili beyandan sonra Resûlüne mubah olan hatunların kimler olduğunu beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّبِىُّ إِنَّآ أَحۡلَلۡنَا لَكَ أَزۡوَٲجَكَ ٱلَّـٰتِىٓ ءَاتَيۡتَ أُجُورَهُنَّ وَمَا مَلَكَتۡ يَمِينُكَ مِمَّآ أَفَآءَ ٱللهُِ عَلَيۡكَ

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Biz Azimüşşan mehr-i muaccellerini 4448 verdiğin hatunlarını ve Allah'ın sana münasip görerek ihsan edip mülk-ü yeminle malik olduğun cariyelerini sana helâl kıldık. Binaenaleyh; onlarla intifa'da senin için bir mani yoktur.]

وَبَنَاتِ عَمِّكَ وَبَنَاتِ عَمَّـٰتِكَ وَبَنَاتِ خَالِكَ وَبَنَاتِ خَـٰلَـٰتِكَ ٱلَّـٰتِى هَاجَرۡنَ مَعَكَ

[Ve sana muavenet ve itaat etmek üzere Mekke'den seninle beraber hicret eden amcan, halan, dayın ve tezyen kızlarını nikâhla almak murad edersen sana helâl kıldık.]

وَٱمۡرَأَةً۬ مُّؤۡمِنَةً إِن وَهَبَتۡ نَفۡسَہَا لِلنَّبِىِّ إِنۡ أَرَادَ ٱلنَّبِىُّ أَن يَسۡتَنكِحَہَا خَالِصَةً۬ لَّكَ مِن دُونِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَۗ

[Ve mümine olan bir hatun eğer nefsini mehirsiz Nebiyy-i Zişan'a hibe eder ve eğer Nebi de o hatunun nikâhını murad ederse o hatunu müminlerin dûnunda habibim, sana mahsus olarak mubah kıldık.] Zira; mehirsiz mücerret hatunun nefsini hibe etmesi ve senin kabulünün nikâh olması sana mahsus bir lûtf-u İlâhidir. Binaenaleyh; sair müminler için caiz olmayıp senin için caiz olan hassalarından birisi de budur. Amma kâfire olan bir hatun velevse nefsini hibe etmiş olsun, firâş-ı nübüvvete lâyık olmadığına işaret için Cenab-ı Hak Resûlüne nefsini hibe eden hatunun mümine olması lâzım olduğunu beyan etmiştir.

قَدۡ عَلِمۡنَا مَا فَرَضۡنَا عَلَيۡهِمۡ فِىٓ أَزۡوَٲجِهِمۡ وَمَا مَلَڪَتۡ أَيۡمَـٰنُهُمۡ

[Biz muhakkak zevceleri ve cariyeleri hakkında ehl-i iman üzerine farz kıldığımız ahkâmı biliriz ve o ahkâmı lâyıkıyla eda edip etmediklerini dahi bildiğimizden onların kabiliyet ve istidadlarına göre onlara dörde kadar mubah kıldık.] Çünkü; ziyadesini mubah kılmış olsak hukuk-u zevciyete lâyıkıyla riâyet edemeyeceklerini bildiğimizden ziyadesini mubah kılmadık.
4449

لِكَيۡلاً يَكُونَ عَلَيۡكَ حَرَجٌ۬ۗ

[Habibim ! Bizim sana mubah kıldığımızı ve zatına mahsus olan hassalarını ve sair müminlere mubah kıldığımızı bildirdik ki senin üzerine güçlük olmasın.] Zira; biz senin zahir ve batın ahvalini biliriz ki sende hukukullaha müsamaha olmadığı gibi hukuk-u ibada tecavüz ve bilhassa hukuk-u zevciyeye dahi asla tecavüz olmaz. Binaenaleyh; emr-i nikâhta müminlere vâki olan haraç sana vâki olmadı ki müminlere dörtten ziyade nikâh caiz olmadığı halde sana dokuza kadar mubah oldu.

وَكَانَ ٱللهُِ غَفُورً۬ا رَّحِيمً۬ا (50)

[Halbuki Allah-u Tealâ kullarının günahlarını setreder ve hukuk-u ibada riâyeti kendilerine tevfik etmekle merhamet buyurur.]

Hâzin'in beyanı veçhile Resûlullah'ın amcaları, halaları Kureyş'ten, dayıları, teyzeleri (Benî Zühre) kabilesindendir. Bu âyette Resûlullah'a helâl olarak nefsini hibe eden hatunla murad; mehir istemeksizin nefsini hibe ve Resûlullah'ın taht-ı nikâhında bulunmasını arzu eden hatundur. Amma âhad-ı ümmet hakkında hatunun nefsini hibe etmesiyle nikâh olsa ve mehir tesmiye olunmasa dahi mehir lâzım gelir. Zira; nefsini hibe etmesi mehir makamına kaaim olmak Resûlullah'a mahsus hassa-ı nebidir. Bununla beraber nefsini hibe etmek suretiyle nezd-i Resûlullah'ta hatunun bulunup bulunmadığında ihtilâf varsa da (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran nefsini hibe eden hatun ind-i Resûlullah'ta bulunmamıştır. Yalnız hatunun nefsini hibe etmesi kâfi olmayıp Resûlullah'ın nikâhını murad etmesi dahi şart olduğu âyette beyan olunmuştur. Binaenaleyh; nefsini hibe eden hatunu Resûlullah'ın kabul buyurması şarttır. Resûlullah'a evlâ olanları bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurdu. Binaenaleyh; «Mehrini verdiğin hatunların ve cariyelerin sana helâl oldu» buyurmuştur. Zira mehir; kadının hakkı olduğu cihetle mehri verilen hatunların kalpleri 4450 rahat olduğu gibi cariyeleri de kendi mülkü olduğundan istediği gibi tasarruf eder, hiç kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Amma hatun nefsini hibe etmekle mehrini iskat ederse ona kimse birşey diyemez. Çünkü; mehir hatunun hakkı olduğu cihetle kendi hakkında tasarrufta müstakildir.
Resûlullah'a akrabalarının helâl olması Resûlullah'la beraber hicret etmeleriyle meşrut kılınmıştır. Çünkü hicret edenler etmeyenlerden efdal olduğu gibi o zamanda Medine'de maiyet-i Resûlullah'ta erkek, kadın ehl-i İslâm'ın çoğalması matlup ve İslâmiyetin teessüs ve takarrür etmesi maslahatına muvafık olduğundan hicrete fazlaca ehemmiyet vermek ve teşvik olmak üzere akraba-yı Resûlullah'tan olan kadınların Resûlullah'a nikâhlarının helâl olması hicretle meşrut olduğu beyan olunmuştur. Nikâhta hicretin şart olması da Resûlullah'a mahsus hassa-i nebeviyedendir ve bu şartın hicretin farz olduğu zamana mahsus olup sonra bu şartın mensuh olduğu dahi mervidir.
Âyetin sebeb-i nüzulü; Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran şöyledir : Resûlullah amcası Ebu Talib'in kızı (Ümmühani) yi tezevvüc için talip olmuştu. Ümmühani i'tizar edip Resûlullah da i'tizarım kabul edince bu âyetin nazil olduğu ve Ümmühani «Bu âyetle ben Resûlullah'a helâl olmadım. Zira; henüz hicret etmemiştim» dediği mervidir.
Bu âyet; kadınların mehrini vermek lâzım olduğuna, mehrinde hıyanet ve gadretmek caiz olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resûlüne «Mehrini verdiğin zevcelerini biz sana helâl kıldık» buyurmasıyla mehrin verilmesi elbette lâzım olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; mehr-i muaccelini vermeyen zevcine hatunun nefsini teslimden imtina' hakkını haiz olduğu kütüb-ü fıkhiyemizde mezkûrdur.
(مِمَّآ أَفَآءَ ٱللهُِ عَلَيۡكَ) (مِمَّآاحسنٱللهُِ من اموال الغنيمة) Yani «Allah-u Tealâ’nın sana emval-i ganimetten ihsan ettiği cariyelerini senin üzerine helâl kıldık» demektir. Çünkü fi'; emval-i ganimetten ihsan olunan nimet manâsınadır.
Hulâsa; Resûlullah'ın mehrini verdiği zevceleri ve mülk-ü yeminle malik olduğu cariyeleri ve Resûlullah'la beraber hicret eden 4451 amcasının, halasının, dayısının ve teyzesinin kızlarının nikâhlarının Resûlullah'a helâl kılındığı ve Resûlullah'a nefsini hibe edip Resûlullah da nikâhını murad ettiği mümine hatunun bilâmehir Resûlullah'a helâl olması hassa-i nebi olduğu ve müminlerin zevceleri ve cariyeleri hakkında farz kıldığı şeyi isti'dad ve liyakatlarına göre farz kılıp hukuk-u zevciyete riâyet edip etmediklerini Allah'ın bildiği ve bu ahkâmın meşruiyeti Resûlullah'ın üzerinden suûbetin kaldırılması için olduğu ve bu gibi ahkâmı vaz' ile Cenab-ı Hakkın kullarına merhamet buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nisvandan Resûlüne helâl olanları beyandan sonra ezvac-ı mutahheratla muaşeretten Resûlullah'a helâl olanları beyan etmek üzere :

تُرۡجِى مَن تَشَآءُ مِنۡہُنَّ وَتُـٔۡوِىٓ إِلَيۡكَ مَن تَشَآءُۖ

buyuruyor.
[Habibim ! Zevcelerinden istediğinle beytuteti te'hir edersin, dilediğini nefsine zam ve celbetmekle sohbet edersin.]

وَمَنِ ٱبۡتَغَيۡتَ مِمَّنۡ عَزَلۡتَ فَلاً جُنَاحَ عَلَيۡكَۚ

[Ve firaşından uzlet ettiğin zevceni istersen celbedip onunla ülfet ettiğinde senin üzerine günah yoktur.] Zira; zevcelerinden istediğinle istediğin zaman ünsiyet ve diğerinin ünsiyetini te'hir etmek Cenab-ı Hakkın sana bir lûtfudur.

(ترجى) ircadandır. İ r c a ; tehir etmek manâsınadır. (وتؤوى) kendine zammetmek, yatağına almak manâsınadır. Bu âyetin nüzulünden evvel zevceleri beyninde taksime riâyet etmek Resûlullah üzerine vâcibti. Bu ise Resûlullah'ı tazyik olup vahy-i İlâhiyi telâkkide kalb-i nebevileri ıztıraptan salim olamayacağına binaen Cenab-ı Hak Resûlü üzerinden vücubu kaldırdı ve 4452 Resûlünü bu âyetle muhayyer kıldı ve buyurdu ki «Habibim ! Sen zevcelerinden istediğin kimsenin taksimini te'hir eder ve istediğin kimseyi nefsine zammeder, ünsiyet edersin.» İşte bu suretle Resûlünü muhayyer kılmakla ıztırabını izale ve «Bir müddet-i muvakkata yatağını terkettiğin kimseden istediğini getirir, onunla ünsiyet edersin. Bu hususlarda senin üzerine günah yoktur», buyurmakla Resûlünün salâhiyetini tevsi' etti. Fakat Resûlullah muhayyer olmakla beraber ezvacı beyninde taksime riâyet etmekle iltifatından hiç birini uzak tutmadı ve bu hususta lûtfundan hiç birini mahrum etmedi.
Hâzin'in beyanı veçhile âyette uzlet; talâk manâsına olduğuna nazaran «Talâk-ı ric'iyle talâk verdiğin zevceni istersen geri alır, ünsiyet edersin» demektir. Bu âyette zevceleri beyninde taksime riâyette Resûlullah'ın muhayyer olması hassa-i nebidir. Çünkü; ahad-ı ümmet hakkında bu muhayyerlik olmayıp taksime riâyet vâcibolduğundan terkeden kimse hatuna zulmettiği cihetle günahkâr olur. Amma Resûlullah üzerine vâcibolmaması; Cenab-ı Hakkın Resûlüne bir lûtfu olduğu gibi Resûlullah'ın vâcibolmayarak taksime riâyeti Resûlullah tarafından fazilet ve zevcelerine ayrıca bir lûtuf olduğunda şüphe yoktur, ancak içinden bazılarının muâmele-i zevciyelerini terketmiş olsa zulüm olmaz. Zira; bu sûre'de bundan evvel beyan olunduğu veçhile âyet-i hıyarda ezvac-ı nebi muhayyere kılındıklarında bu şartla muhayyer kılınmışlardı. Yani Allah'ı ve Resûlünü ihtiyar eden; taksime riâyet hakkını terketmek şartıyla muhayyer kılınmışlardı. Onlar da bu şartla Resûlullah'ı ihtiyar etmekle taksim haklarını Resûlullah'ın reyine havale ettiklerinden taksim hakkını davaya salâhiyetleri kalmamıştır. Böyle olduğu halde beyan olunduğu veçhile Resûlullah taksimi asla terketmemiştir. Bu âyette (ترجى) talâk, (وتؤوى) imsak manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : [Habibim ! Sen zevcelerinden istediğine talâk verir ve istediğini nezdinde tutarsın.] demektir ki talâk verip vermemekte muhayyersin demek olur. Resûlullah ezvac-ı mutahherattan (Şevde) Hazretlerine talâk vermek murad etmişti. Şevde Hazretleri «Yâ Resûlallah ! Bana talâk verme ki yevm-i kıyamette ben de ezvacın meyanında haşrolunayım, ben nöbetimi Hz. Ayşe'ye terkettim» dedi, Resûlullah da ricasını kabulle talâkını terk ve ezvac-ı mutahherat meyanında ibkaa etmekle mesrur etti.

4453
***
Vâcib Tealâ Resûlünü muhayyer kıldığını beyandan sonra Resûlünün muhayyer olması zevceleri hakkında hayır olduğunu dahî beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ أَدۡنَىٰٓ أَن تَقَرَّ أَعۡيُنُہُنَّ وَلاً يَحۡزَنَّ وَيَرۡضَيۡنَ بِمَآ ءَاتَيۡتَهُنَّ ڪُلُّهُنَّۚ

buyuruyor.
[Habibim ! İşte şu zevcelerinin işlerini saha tefviz edip taksim hususunda seni muhayyer kılmamız zevcelerin gözlerini dinlendirip rahat ettirmeye gayet yakın bir tariktir, işi sana tefviz etmemiz onların kalplerini mahzun etmez ve sen onların küllisine her ne verirsen razı olurlar.] Çünkü; verdiğin şeyi üzerine vâcibolmayarak vermek senin tarafından lûtf u ihsan olduğundan onların kalpleri rahat olur, mahzun olmazlar. Zira; Resûlullah üzerine taksime riâyet vâcib' olmadığı halde ezvacı beyninde taksime riâyet edip cümlesini müsavi tutması onları muâmele-i Resûlullah'tan hoşnut ve razı edip herbiri Resûlullah'ın lûtfundan memnun olurlardı. Amma eğer taksime riâyet Resûlullah üzerine vâcibolmuş olsaydı her ne yapsa üzerine vâcibolan şeyi eda etmiş olduğundan lûtfetmiş olmazdı. Binaenaleyh; Şevde ( R.A.) dan başka ezvac-ı mutahheratın cümlesinin nöbetine Resûlullah riâyet ederdi. Amma Şevde yukarıda beyan olunduğu veçhile nöbetini Hz. Ayşe'ye terkle hakkını iskat ettiğinden onun nöbetine tesadüf eden günde Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz Hz. Ayşe ile sohbet ederdi. Bir zevcenin nöbet hakkını diğerine terkle kendi hakkını iskatın cevazına Sevde'nin hakkını terkedip Resûlullah'ın da kabul etmesi delildir.
4454

وَٱللهُِ يَعۡلَمُ مَا فِى قُلُوبِكُمۡۚ وَڪَانَ ٱللهُِ عَلِيمًا حَلِيمً۬ا (51)

[Allah-u Tealâ sizin kalplerinizde olan esrarı bilir. Halbuki Allah-u Tealâ cümle esrarı bildiği gibi vâki olan hatalarınızın cezasını te'hir eder. Çünkü halimdir, hilimle muamele eder.]

Hulâsa; Resûlullah'ın ezvacı beyninde taksim hususunda istediğiyle sohbet etmekte muhayyer olup üzerine taksime riâyet vâcibolmaması ve istediğini lirasıyla müşerref edip istediğinin firaşmı te'hir etmeye ve vakt-i aharda te'hir ettiğini takdim etmeye taraf-ı İlâhiden me'zun olması ve bu muhayyerlik ezvac-ı mutahheratın rahatlarını ve mahzun olmamalarını mucip olması ve Resûlullah üzerine taksime riâyet vâcibolmadığından Resûlullah her ne verse lûtuf ve ihsan etmiş olduğu cihetle onların razı olmaları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4455
***
Vâcib Tealâ Resûlünün üzerine ezvacı hakkında taksime riâyet vâcibolmadığını ve ezvacını, dünyayı ve ziynetini ihtiyar etmekle Allah'ın rızasını ve Resûlünü ihtiyar etmek beyninde muhayyer kılıp onlar da Allah'ı ve Resûlünü ihtiyar ettiklerini beyandan sonra ezvac-ı mutahheratı taltif ettiğini beyan etmek üzere :

لاً يَحِلُّ لَكَ ٱلنِّسَآءُ مِنۢ بَعۡدُ

buyuruyor.
[Habibim ! Ezvacın seni ihtiyar ettikten sonra sana bu dokuz dan başka nisvandan bir fert helâl olmaz.]

وَلآً أَن تَبَدَّلَ بِہِنَّ مِنۡ أَزۡوَٲجٍ۬ وَلَوۡ أَعۡجَبَكَ حُسۡنُہُنَّ

[Senin için ezvactan hiçbir zevçle bunları tebdil etmek de helâl olmaz, velevse o nikâh etmek istediğin hatunların hüsnü sana acep vermiş olsun.]

Yani; taht-ı nikâhında olan zevçlerinden birine talâk verip de onun yerine başka birini almak senin için helâl olmaz.

إِلاً مَا مَلَكَتۡ يَمِينُكَۗ

[Ancak mülk-ü yeminle malik olduğun cariye müstesnadır.] Binaenaleyh; bu dokuz zevcelerinden başka cariye bulundurabilirsin.

وَكَانَ ٱللهُِ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ رَّقِيبً۬ا (52)

[Ve Allah-u Tealâ herşey üzere gözetici oldu.] Binaenaleyh; her iki tarafın hukukunu muhafaza eder.

Yani; Allah-u Tealâ ezvac-ı mutahheratı dünya ve ziynetini ihtiyarla Resûlünü ihtiyar edip kifaf miktarı nafakaya kanaat etmek beyninde muhayyer kılıp onlar da Allah'ın rızasını ve Resûlünü ihtiyar edince Cenab-ı Hak onların hüsnüniyet ve rızalarına mükâfat olmak için onlar üzerine diğer hatun almaktan veyahut onların birine talâk verip ezvac-ı mutahherat arasından çıkarmakla yerine diğerini almaktan Resûlünü menetmiş ve ancak mülk-ü yeminle malik olduğu cariye bulundurmaya müsaade buyurmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ herşey i gözetici olduğundan herkesin hukukuna riâyet ve tarafeynden mukabele-i bilmisil kaidesine tevfikan herkesin salâhiyetini ta'yin ve bir hadle tahdid eder. Binaenaleyh; Resûlüne dokuza kadar müsaade ve onlar beyninde taksime riâyeti reyine havale edince buna mukabil ezvac-ı mutahheratı tatyib için Resûlünü de dokuzdan ziyade bir hatun almaktan ve onlardan birine talâk vermekle mahzun ve sohbetinden mahrum etmekten Resûlünü menetmiş ve Resûlüyle ezvacı arasında lâzım olan tarafeynin yekdiğerine karşı hürmetini te'min buyurmuştur. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'ın taksimine ve ihsanına razı oldukları gibi Resûlullah da bu dokuzdan başka bir hatun almamakla me'mur olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette menolunan tebdil; âdet-i cahiliyeden olan tebdil usulünü ilgadır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede iki ahbap isterlerse zevcelerini mübadele ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette mübadele gibi tab'-ı beşere mugayir olan âdet-i keriheyi menetmiştir. Binaenaleyh; zaman-ı cahiliyede carî olan bu mübadele âdet-i kerihesine bu âyetin nazil olmasıyla hitam verilmiştir. Gerçi âyette hitap; zahirde Resûlullah'a ise de, hakikatta ümmetinedir. Çünkü metbûa hitap; tâbie de hitaptır.

4456
***
Vâcib Tealâ Resûlünün zevceleriyle muaşeretine dair ahkâmını beyandan sonra ümmetinin Resûllerine karşı alacakları vaziyeti ve lâzım olan hürmeti beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تَدۡخُلُواْ بُيُوتَ ٱلنَّبِىِّ إِلاً أَن يُؤۡذَنَ لَكُمۡ إِلَىٰ طَعَامٍ غَيۡرَ نَـٰظِرِينَ إِنَٮٰهُ

buyuruyor.
[Ey müminler ! İstizan etmeden nebinizin hücrelerine girmeyin, illâ Resûlünüz tarafından size izin verilir ve taam yemenize müsaade olunursa izin verilen mahalle taamın vaktini gözetmeyici olduğunuz halde girin, fakat taam vaktini gözlemeyim.]

وَلَـٰكِنۡ إِذَا دُعِيتُمۡ فَٱدۡخُلُواْ

[Ve lâkin Resûlullah tarafından davet olunduğunuzda derhal hane'i saadetlerine girin.]

فَإِذَا طَعِمۡتُمۡ فَٱنتَشِرُواْ وَلاً مُسۡتَـٔۡنِسِينَ لِحَدِيثٍۚ

[Hane-i saadette hazır olan taamı yiyince orada söylenecek sözleri dinlemeden hane-i saadetten çıkın, dağılın.]

إِنَّ ذَٲلِكُمۡ ڪَانَ يُؤۡذِى ٱلنَّبِىَّ فَيَسۡتَحۡىِۦ مِنڪُمۡۖ

[Zira; şu sizin davetsiz hane-i saadete girmeniz ve taamdan sonra sözleri dinlemeniz Nebinize eza verir ve Nebiniz de size «Çıkın evimden» demekle sizden haya eder.]

وَٱللهُِ لاً يَسۡتَحۡىِۦ مِنَ ٱلۡحَقِّۚ

[Halbuki Allah-u Tealâ hak olan şeyi size beyan etmekten haya muamelesi yapmaz.] Binaenaleyh; sizin hakkınızda menfaat olan şeyi size beyan eder. Şu halde sizin için salâh; davetsiz girmemektir ve girdiğinizde taamı yeyince hemen çıkmaktır.
4457
Yani; ey müminler ! Hiç bir vakit siz Resûlünüzün hücrelerine girmeyin. Ancak vaktini gözetmez olduğunuz halde size izin verilmek vakti müstesnadır. Davet olunmaksızın me'zun olduğunuz bir taam olursa onu yemek için girersiniz. Fakat o taamın da pişeceği ve hazırlanacağı vakti gözetip durmazsınız, lâkin taraf-ı risaletten davet olunduğunuzda derhal davetine icabetle hane-i saadete girin. Sizin için hazırlanan taamı yiyip açlığınızı defedince derhal dağılın. Taam yediğiniz hücrede oturup kalmayın ve orada birbirinizin sözüyle ünsiyet eder ve ehl-i beyt-i nübüvvetin sözlerini dinleyici olduğunuz halde eğleşmeyin. Hacetinizi kaza edince derhal çıkın. Zira; sizin hane-i saadette meksedip kalmanız Cenab-ı Nübüvvetpenahınıza eza verir ve Nebiniz de sizi çıkarmaktan utanır. Halbuki Allahü -Tealâ. size hakkı beyan etmekten haya muamelesi yapmaz., Yani sizi çıkarmak haktır ve lâkin Resûlünüzün kendi hanesinde olduğunuz cihetle «Çıkın hanemden» diyemez, ancak Allah-u Tealâ sizin çıkmanızı emreder.
4458
Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet; Resûlullah'ın taam vaktini gözeten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; birtakım kimseler Resûlullah'ın taam vaktini gözetir ve hücre-i saadete bilâizin girerler. Taamın pişmesini ve hazırlanmasını beklerler ve taamı yer, sözü uzatır, bir müddet hane-i saadette kalırlardı ve bu muameleden Resûlullah da müteezzi olurdu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle onları ve onların emsalini bu gibi münasebetsiz muameleden nehyetmiş ve bu misilli ulviyet-i insaniyeye münafi olan ahlâk-ı mezmumeden müminlerin teberri etmeleri lâzım olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh; bu âyetle Cenab-ı Hak âdaba riâyet etmeyenleri te'dip, vazifesini bilmeyenlere vazifesini ta'lim ve terbiyenin harici muamelede bulunanları terbiyeye davet etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran bu âyet Hz. Zeyneb'in Velîme cemiyetinde nazil olmuştur. Çünkü; Müslim ve Buharî'nin ittifaklarıyla Hz. Enes buyurmuşlardır ki «Resûlullah'ın Medine'yi teşriflerinde on yaşında olduğum halde ben Resûlullah'a hizmetçi oldum. Tam on sene hizmet ettim. Binaenaleyh; benden ziyade Resûlullah'ın ahval-i dahiliyesine vakıf olan yoktur. Resûlullah Zeynep ( R.A.) ya zifaf olduğunun sabahında taam ihzariyle nâsı davet etti. Fevc fevc nâs geldi, taam yediler, gittiler. Badehu bir cemaat taamı yedikten sonra söze başladılar ve uzattılar. Resûlullah onların bu muamelelerini sevmedi. Hane-i saadetten çıktı. Ben de beraber çıktım. Hz. Ayşe'nin hücresi önüne geldik. Resûlullah onları gitti zannıyla avdet etti ve gördü ki çıkmamışlar. Tekrar gitti, geldi. Üçüncü defa gidip gelince çıktılar. Resûlullah da hücre-i saadete girdi ve bu âyet nazil oldu» demiştir. Sebeb-i nüzul herhangisi olursa olsun âyet-i celile; bilûmum insanlara ve bilhassa Kur'an'a iman eden ehl-i imana büyük bir terbiye dersi vermiştir. Çünkü; bu gibi bir kimsenin taam vaktini gözetip o vakitte bilâlüzum gelip iz'âc edenler ve işini bitirdikten sonra malâyaniyle iştigal edip fazla eğleşmekle hane sahibini rahatsız edenler zaman-ı saadete ve o birkaç kimseye münhasır.değildir, belki her zaman ve her yerde bulunduğundan Cenab-ı Hak bilûmum ehl-i imana hitabederek cümle müminleri bu gibi hallerden nehyetmiştir. Gerçi âyette «Nebinin evine bilâizin girmeyin» denilmişse de âyetin nüzulüne sebep; hücre-i saadette kalan kimseler olmasına binaen hücre-i saadet zikrolunmuştur, yoksa bu hüküm hücre-i saadete mahsus olduğundan değildir. Şu halde bilûmum hanelere ve insanlara şamildir.
(غيرناظرين انا) İ n a ; vakit manâsınadır. (انى) , (يأَا نى) , (اناء) masdardır ve zamiri taama râci'dir (ناظرين) bakmak manâsınaysa da birşeye bakmak o şeyi gözetmek icabettiğinden burada (ناظرين) , (منتظرين) manâsına yani taamın vaktini gözetmeyici olduğunuz halde demektir. (الى طعام) da bulunan t a a m la murad; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile hazırlanmış taam demektir. Şu halde âyetin manâsı : [Ey müminler ! Nebinizin hücrelerine hiçbir vakitte girmeyin; ancak Nebiniz 4459 tarafından hazırlanmış bir taama sizin için izin verildiğinde taamın vaktini gözetmeyici ve taamın vaktinden evvel girmeyici olduğunuz halde girmeniz müstesnadır. Zira; izn-i Resûlullah üzere girmekte zarar yok.] demektir.
Hulâsa; bu âyet sekiz hükmü havidir :
B i r i n c i s i : Resûlullah'ın hücrelerine girip taam vaktini beklemek caiz olmaması,
i k i n c i s i : Resûlullah'ın hazırlanmış taamı yemek üzere izin verdiğinde girmek caiz olması ve sair müminlerin hanelerinde dahî hükm-ü şer'inin böyle olması,
ü ç ü n c ü s ü : Taamın vaktinden evvel girip onun pişmesini gözetmek caiz olmaması,
d ö r d ü n c ü s ü : Resûlullah tarafından davet vuku bulduğunda derhal girmek lâzım olması,
b e ş i n c i s i : Davet olunan taamı yiyince derhal o meclisten dağılmak lâzım gelmesi,
a l t ı n c ı s ı ; Taamdan sonra o makamda uzun uzadıya lâfa başlayıp hane sahibini iz'âc etmek caiz olmaması,
y e d i n c i s i : Bu misilli muamelenin Resûlullah'a eza verip Resûlullah'ın onları çıkarmaktan utanması,
s e k i z i n c i s i : Allah-u Tealâ hakkı beyan etmekten haya muamelesi yapmamasıdır. Fakat davet olunan mahalde oturup sohbet edip etmemek örf ü âdete ve hane sahibinin haline ve hanenin tahammülüne tâbidir. Çünkü âyette çok oturmak caiz olmadığının illeti ve sebebi; Resûlullah'ın ezalanması olduğu beyan olunmuştur. Şu halde hane sahibinin ezalanmadığı ve belki oturulmasını arzu ettiği surette zarar yok demektir. Meselâ ekseriya bilâd-ı İslâmda misafirhanelere ve geniş olan evlere vuku bulan davetlerde hane sahiplerinin hatırlarına eza gelmek şöyle dursun bilâkis davetten maksat muhabbet etmek olduğundan o gibi mahallerde istediği gibi oturmakta beis yoktur. Zira hane sahibi oturmakla memnun olur, belki bazı mahallerde taamı yiyince kalkıp gitmek âdeten mezmum bile olur.

4460
***
Vâcib Tealâ hane-i saadete girmenin âdabını ve davet vukuunda davete icabetin lüzumunu beyan ettiği gibi ehl-i beyt-i Resûlullah'tan birşey istenildiğinde vera-yı perdeden istenilmek lâzım olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَإِذَا سَأَلۡتُمُوهُنَّ مَتَـٰعً۬ا فَسۡـَٔلُوهُنَّ مِن وَرَآءِ حِجَابٍ۬ۚ

buyuruyor.
[Ey müminler ! Ezvac-ı mutahherattan birşey istediğinizde o şeyi onlardan perde arkasından isteyin.]

ذَٲلِڪُمۡ أَطۡهَرُ لِقُلُوبِكُمۡ وَقُلُوبِهِنَّۚ

[İşte şu perde arkasından istemeniz sizin ve ezvac-ı nebinin kalplerinize ziyade taharettir.]

وَمَا كَانَ لَڪُمۡ أَن تُؤۡذُواْ رَسُولَ ٱللهُِ

[Ve sizin için açık bir surette ezvac-ı mutahherattan birşey istemekle Resûlullah'a eza etmeniz sahih olmadı.]

وَلآً أَن تَنكِحُوٓاْ أَزۡوَٲجَهُ ۥ مِنۢ بَعۡدِهِۦۤ أَبَدًاۚ

[Ve sizin Resûlullah'tan sonra ezvâc-ı mutahheratı nikâh etmeniz caiz olmadı.]

أَبَدًاۚ إِنَّ ذَٲلِكُمۡ ڪَانَ عِندَ ٱللهُِ عَظِيمًا (53)

[Zira; işte şu gerek Resûlullah'a ezanız ve gerek ezvacını nikâh etmeniz Allah-u Tealâ indinde pek büyük günah oldu.]

إِن تُبۡدُواْ شَيۡـًٔا أَوۡ تُخۡفُوهُ

[Ey müminler ! Eğer siz bir şey i lisanınızla izhar eder veyahut kalbinizle saklarsanız ondan korkun.]

فَإِنَّ ٱللهُِ كَانَ بِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمً۬ا (54)

[Zira; Allah-u Tealâ herşeyi bilir ve ona göre ceza verir.]

لاً جُنَاحَ عَلَيۡہِنَّ فِىٓ ءَابَآٮِٕہِنَّ وَلآً أَبۡنَآٮِٕهِنَّ وَلآً إِخۡوَٲنِہِنَّ وَلآً أَبۡنَآءِ إِخۡوَٲنِہِنَّ وَلآً أَبۡنَآءِ أَخَوَٲتِهِنَّ وَلاً نِسَآٮِٕهِنَّ وَلاً مَا مَلَڪَتۡ أَيۡمَـٰنُہُنَّۗ

[Ezvac-ı Resûlullah'ın babaları, oğulları, kardeşleri, oğlan kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendileri gibi Müslüman hatunları ve kendi mülk-ü yeminle malik oldukları cariyeleriyle perdesiz görüşmelerinde onlar üzerine günah yoktur.]

وَٱتَّقِينَ ٱللهُِۚ

[Ey ezvac-ı mutahherat ! Şu ta'dad olunanların gayrı bir kimseyle perdesiz görüşmekten nefsinizi sakının ve Allah'tan korkun.]

إِنَّ ٱللهُِ كَانَ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ شَهِيدًا (55)

[Zira; Allah-u Tealâ herşeye hazır ve nazırdır.] Binaenaleyh; sizin nasıl görüştüğünüzü görür, bilir, ona göre ceza verir.
4461
İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak taife-i nisvana setrin lüzumunu ve setirde erkek ve kadınlar için kalplerinde temizlik ve taharet olduğunu beyanla Resûlünün kadrini îlâ ve şanını terfi' etmiştir.
Hz. Ayşe'den Müslim ve Buharî'nin rivayetlerine nazaran âyet-i hicabın yani kadınların mesture bulunmalarına dair olan bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ezvac-ı mutahherat bazı akşamları Medine kadınlarıyla beraber halî meydanlığa tenezzüh için çıkarlardı, Hz. Ömer de «Ya Resûlallah ! Ezvacınızı perde altına alsanız. Zira huzur-u risaletinize her nevi insanlar gelir, giderler» derdi, lâkin taraf-ı İlâhiden bir emir gelmediğinden Resûlullah Hz. Ömer'in bu sözünü sükûtla geçiştirirdi. Birgün ezvac-ı mutahherattan Hz. Şevde âdet veçhüzere tenezzühe çıktığında Hz. Ömer «Yâ Sevde ! Biz seni bildik» dedi. Bu sözden maksadı hicap hakkında emr-i İlâhinin gelmesine hırsından neşet etmişti, ashaptan 4462 bir kimse de «Resûlullah vefat ettiğinde Hz. Ayşe'yi ben elbette nikâh ederim», demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette ezvac-ı Resûlullah'ın mesture olmasıyla emr-i İlâhi geldiği gibi Resûlullah'tan sonra nikâhlarının caiz olmadığını dahî beyanla Cenab-ı Hak Resûlünün kalbini tatmin etmiştir. Çünkü; sûre'nin evvelinde beyan olunduğu veçhile ezvac-ı Resûlullah bilûmum müminlerin valideleri olduğu cihetle evlâdın validelerini nikâhla alması caiz olmadığı gibi harem-i Risaletpenahiye âhad-ı ümmetten hiçbir kimse münasip olmadığından hiçbir ferdin haremine dahil olamayacağını beyanla ezvac-ı mutahheratın herbiri zevce-i risalet şerefini ebeden muhafaza edecekleri suret-i kafiyede ilân olunmuştur. Binaenaleyh; «Resûlullah'ın vefatından sonra ezvacdan birini nikâh ederim» diyerek alenen söylemek cür'etinde bulunan veyahut bu gibi şeyleri kalplerinde saklayan kimselerin azab-ı ilâhiden korkmaları lâzım olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ herşeyi bildiğinden bu gibi esrarı bilmekle lâyık olduğu cezayı vereceği şüphesizdir. Şu halde nefsini azaptan kurtarmak isteyen kimselerin gerek hal-i hayatında ve gerek hal-i irtihalinde Resûlullah'a eza verecek ahkâm-ı şeriata mugayir bir harekette bulunmaması lâzımdır. Hicap âyeti nazil olunca akrabayı Resûlullah «Bizler de perde arkasından mı konuşacağız?» demeleri üzerine Cenab-ı Hak kadınlar için yedi sınıf kimselerle konuşurken perde lâzım olmadığını beyanla akrabanın hareketlerini ta'yin etmiştir. Çünkü; kadınların pederleri, oğulları, biraderzadeleriyle hemşirezadeleri ve kendi biraderleri mahrem oldukları cihetle beyinlerinde nikâh carî olmadığından perdeye hacet olmadığı gibi kendileri misilli sair Müslüman kadınları ve mülk-ü yeminle malik oldukları köleleri ve cariyeleriyle dahî konuşmakta perdeye lüzum olmadığı beyan olunmuştur Binaenaleyh; şu zikrolunanlarla perdesiz konuşmakta günah yoktur ve bunlardan başka ricalle konuşmaktan kadınların nefislerini sakınmaları ve bu gibi şeylerden muhafaza etmeleri lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde ittika ile emrettiği gibi herşey üzerinde hazır ve nazır olduğunu, perdeye riâyet edip etmediklerini ve kimlerle konuştuklarını bildiğini beyanla perdeyi ihlâl etmek isteyenleri tehdidetmiştir. Bundan bir iki âyet sonra perdenin lüzumunu ve 4463 fevaidini beyan hakkında tafsilât geleceğine binaen burada bu kadarla iktifa olunmuştur. Hatunun amcasıyla dayısı pederi makamında mahrem olduklarından âyette bu iki sınıf zikrolunmamıştır.
(واتقين الله) emr-i setre dikkatin lüzumuna ve setri ihlâl etmek katiyen caiz olmadığına işaret için gaipten hitaba intikal olunmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de ve Kazî'de beyan oİunduğu veçhile hatunun kölesi kendine mahrem olup olmadığında ihtilâf vardır. Bazıları «Mahremdir», bazıları da «Namahremdir, perdeli bulunmak lâzımdır» dediler. İşte şu ihtilâfa binaen Fahri Râzi hatunun kölesine karşı açık bulunmasında mahzur ve beis yoktur, eğer mahzur olursa kölesine karşı mesture olmak lâzım olduğunu beyan etmiştir. Fakat Hanefiye indinde kölesi ecnebi gibi olduğundan mesture olması lâzımdır. Gerçi bu âyet; ezvac-ı Resûlullah hakkında nazil olmuşsa da umum müminlerin hakkında hükm-ü İlâhi böyledir ve sair nisvan için ayrı bir hüküm yoktur.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün hane-i saadetinde âhad-ı ümmet tarafından lâzım olan ihtiramı beyandan sonra mele-i a'lâ ve mele-i nâs içinde ihtiram olunduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ وَمَلَـٰٓٮِٕڪَتَهُ ۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّۚ يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ صَلُّواْ عَلَيۡهِ وَسَلِّمُواْتَسۡلِيمًا (56)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ Nebisi üzerine meth ü sena eder ve meleklerde rahmetle duâ ederler. Ey müminler ! Siz Nebiniz üzerine şanının i'lâsına duâ edin ve selâm ihda etmekle selâm edin.]

Yani; Allah-u Tealâ ve melekler Nebiyy-i Zişan üzerine envâ'-ı rahmet ve kerametle i'tina ederler ve Resûlullah'ın şan ü şerefine ta'zim ve kadr-i âlilerinin terfiine melekler duâ ederler. Allah-u Tealâ ve melekler envâ'-ı kerametle ikramda bulununca ey müminler ! Siz de Resûlünüze hayırla duâ edin. Bilhassa ismini 4464 işitince salevat-ı şerife getirin ve selâmetle dahî duâ edin ki âhirette ecr ü mesûbâta nail olun ve selâmet bulun.
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın ismini işiten her mümin üzere salevat-ı şerife getirmek vâcibolduğuna bu âyet delâlet oder. Binaenaleyh; Resûlullah'ın hal-i hayatında nasıl ta'zim lazımsa hal-i vefatında ism-i celili zikrolunduğunda dahî kemâl-i ta'zim ve ihtiram lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; Resûlullah cümle mükellefin veliy-yi nimeti ve tarik-ı istikamete sevkeder bir mürşid-i kâmili olup ehl-i imanı imana davet eden ve hidayetlerine yegâne sebep olan Resûlullah olduğundan bu misilli cesîm nimetlerin şükrünü salevat-ı şerifeyle eda etmek her mümin üzerine lâzımdır. Binaenaleyh; Resûlullah'a salevat-ı şerifeyle duâ ve selâm ihda ederek ism-i şerifini işitince bir ta'zim-i mahsusla ta'zime müsaraat etmek her mümin üzerine vâcibtir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya tebaiyetle âhad-ı ümmet üzerine salevat getirmek caizse de, istiklâl üzere salevat örf-ü şeri'de Rusûl-ü kirama mahsus olduğundan âhad-ı ümmete salevatla duâ caiz değildir. Rusûl-ü kirama salevat; şanlarının i'lâ olunmasına duâdır. Amma salevat-ı şerifeyle duânın vücubu bizim Resûlullah'tan aldığımız feyz-i dinî mukaabilinde şükürle âhirette ecir ve mükâfata nail olmaklığımız içindir. Salevat-ı şerife vesilesiyle birçok ecre nail olacağımıza bu âyet delâlet yönünden kâfidir. Zira; Cenab-ı Hakkın emrettiği şeyi işlemekte elbette sevap vardır.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne salevatla emirden sonra bilâkis Resûlullah'a eza edenlerin cezaları lanet olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يُؤۡذُونَ ٱللهُِ وَرَسُولَهُ ۥ لَعَنَہُمُ ٱللهُِ فِى ٱلدُّنۡيَا وَٱلاًَخِرَةِ وَأَعَدَّ لَهُمۡ عَذَابً۬ا مُّهِينً۬ا (57)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın emrine muhalefet ve Resûlüne birtakım nalâyık ahvali isnada cüret etmekle îzâ ederler. Onlara Allahü Tealâ dünyada ve âhirette lanet eder. Yani dergâh-ı 4465 ulûhiyetinden tard u teb'îd etmekle rahmetinden mahrum eder ve onlara ihanet edici azabı hazırladı.] Çünkü; onlar Allah'ın ve Resûlünün razı olmadıkları efâli işlemekle muhalefet ettiklerinden lanete ve azab-ı mühîne müstehak olmuşlardır. (يؤذون) İ z â '; acıtmak manâsına olduğu cihetle Allah-u Tealâ hakkında manâ-yı hakîkîsi muhaldir. Şu halde Allah-u Tealâ'ya nazaran î z â ' ; Üzeyr ve İsa (A.S.) Allah'ın oğlu ve melekler Allah'ın kızları demek gibi merzîsinin hilafını işlemektir. Resûlullah'a ı z â ' ; şairdir demek gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmayan şeyleri isnadetmektir. Yahut î z â ' ile murad; Resûlullah'a îzâdır ve Cenab-ı Hak ezadan münezzeh olduğu halde ismini zikretmek Resûlüne ta'zim içindir. Çünkü Resûlüne îzâyı Allah'a îzâ mesabesinde kılmak; elbette Resûlüne ta'zîmdir.
Bu âyette Allah'a îzâya ve Resûlüne îzâya mukabil azap da iki nevi zikrolunmuştur.
B i r i n c i s i : Allah'a îzâya mukabil lanettir.
İ k i n c i s i : Resûlullah'a îzâya mukabil ihanet edici azaptır.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne îzâ edenlerin duçar olacakları cezayı beyandan sonra Resûlünün halis ümmetlerine îzâ edenlerin cezalarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يُؤۡذُونَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِ بِغَيۡرِ مَا ٱڪۡتَسَبُواْ فَقَدِ ٱحۡتَمَلُواْ بُهۡتَـٰنً۬ا وَإِثۡمً۬ا مُّبِينً۬ا (58)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar ehl-i imandan erkek ve kadınlara işlemedikleri günahı isnatla îzâ etmekle mümin ve mümineleri incittiler. Onlar muhakkak bühtan yükünü ve açık günahı yüklendiler.]
Yani; şol kimseler ki onlar mümin olan erkeklere ve mümine 4466 olan kadınlara işlemedikleri ef'âl-i zemimeyi isnadetmekle îzâ ederler. Onlar envâ'-ı ukubâtı cami olan bühtanı ve açık büyük günahı yüklendiler ki bigayrıhakkın afif, afife ve kusursuz olan ehl-i imanı incittiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak oldular. Çünkü kusuru olmayan insana bigayrıhakkın îzâ etmek; mucib-i azaptır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Medine'de gece taşra çıkan hatunları takibeder birtakım süfeha zuhûr etti. Onlardan hatunlar rahatsız olup zevçlerine haber vermeleri zevçlerinin de Resûlullah'a şikâyet etmeleri üzerine o makule evbaş güruhunu nalâyık ef'âlden nehyetmek üzere Cenab-ı Hakkın bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Gerçi şu rivayete nazaran bu âyet Medine'de vuku bulan bazı hâdiseye binaen o makule kimseleri nehyetmek için nazil olmuşsa da ilâyevmilkıyam insanlar arasında zuhûr edecek bu misilli havadisin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; sokak aralarında geceleri fuzuli silâh atmak ve nara vurmakla insanları rahatsız edenlere velhasıl her nevi ezayı irtikâbedenlere şamildir.
Hulâsa; erkek ve kadın bilûmum ehl-i imana ezanın haram olduğu, bu misilli haramı irtikâb edenlerin büyük günah işlemiş oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
4467
***
Vâcib Tealâ bigayrıhakkın insanlara ifk u iftira ve sair hususatla eza eden sefihleri menettikten sonra bilûmum hatunlara lâyık olan kıyafetlerini takınmalarını tavsiye etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلنَّبِىُّ قُل لِّأَزۡوَٲجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَآءِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ يُدۡنِينَ عَلَيۡہِنَّ مِن جَلَـٰبِيبِهِنَّۚ

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Sen zevcelerine, kerimelerine ve sair müminlerin zevcelerine de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürüsünler.]

ذَٲلِكَ أَدۡنَىٰٓ أَن يُعۡرَفۡنَ فَلاً يُؤۡذَيۡنَۗ

[Zira; onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onların bilinip de eza olunmamalarına ziyade yakındır.]

وَكَانَ ٱللهُِ غَفُورً۬ا رَّحِيمً۬ا (59)

[Halbuki Allah-u Tealâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını affedici ve hallerine münasip mesalihi temşiyetle merhamet buyurucudur.]

Yani; ey kullarımızı irşad için meb'ûs ve müeyyedıninindillâh olan Nebiyy-i Zişan ! Evvelâ kendi ezvac-ı mutahheratına,kerimelerine ve saniyen sair müminlerin haremlerine nasihat tarikıyla de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürünsünler. Zira; şu bürgülerini bürünmeleri onların bilinmekle süfehanın taarruzundan kurtulup îzâ olunmamalarına en yakın bir meslektir. Halbuki Allah-u Tealâ bu âyetin nüzulünden evvel burgusuz gezmelerinden dolayı vâki olan kusurlarını setreder ve hallerine münasip ahkâmı inzalle merhamet buyurur. Çünkü; hasbel-icab taşra çıkan kadında çarşaf olmayınca süfeha güruhu onları açık görüp tamaa düştükleri gibi şüpheli ve iffetini ihlâl eden kadınlardan zannıyla arkalarına düşerek rahatsız edeceklerine binaen Cenab-ı Hak kadınların çarşaf bürünüp mesture olmalarını emretmiş ve hikmeti de bürgülü olan kadının kim olduğu bilinmemekle suizandan ve süfehanın takibinden kurtulmaları olduğunu beyan etmiştir. Şu halde tesettürün meşruiyetindeki hikmet; fitne kapısını kapamak, nesebi ziya'dan muhafaza etmek, zevceyi zevce rabıtlâ başkasının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imarına erkek dışarıdan, kadın içeriden çalışmaktır.
İşte bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak afife olan kadınları setir sebebiyle süfehanın sû-u zannından ve taarruzlarından mahfuz kılmakla kalplerinin rahat olacağını beyan etmiştir. Çünkü; burgusuz gezen hatunun şekli ve kıyafeti görüldüğü cihetle kalbinde fesat olan kimselerin tamamı celbedip o vesileyle takibederek akıbet fitneye bâdî veyahut halk arasında güft ü gûyu mucip olarak birtakım rahatsızlığı mucip olacağı ve bu rahatsızlık zevçle zevce arasında imtizaçsızlığa müncer olup bilâhare tefrikayı dahi intaç 4468 ettiği çok defa görülmektedir. Şu halde setirle emir; bütün insanlara kalplerinin rahatını ve aile arasında imtizacın esasım ve biçare çocukların Terbiyesini te'min etmekle ve insanların yekdiğerine husumetten âzâde olmakla âlemin intizam üzere cereyanına büvük bir hadim ve kanun-u daimdir. Zira; kadının örtülü bulunup ecaniple ihtilâttan memnu' olması zevcin emniyetini ve kalbin şüpheden vareste olmasını mucip olduğundan zevçle zevce beyninde muhabbetin devamına ve nesebin sû-u zandan beri olmasına ve aile hayatının rahatla geçmesine sebeptir.
İşte nisvanın tesettürü hakkında insanların her cihetle fevaidini mucip ve insaniyete büyük bir hizmet ve bilhassa kadınlar hakkında bir lûtuf oldugunu idrakten âciz, hava ve hevesine tâbi ve kuvve-i behimiyesi kuvve-ı insaniye ve müdrikesine galip olan kimseler Avrupa'nın yaramaz ve hayvan meşrepli ve gayret-i insaniyesini zayi etmiş birtakım insanların âdât-ı kerihelerini talisinle tesettür-ü nisvana itiraz ederek tesettür-ü nisvan; hürriyet-i nisvanı selp, müddet-i hayatında hapis, faydasız tazyik ve onları mertebe-i insaniyeden iskat etmek ve hukuk-u medeniyeden çıkarmak gibi birtakım vesvese-i şeytaniye dermeyan ederler. Halbuki tesettür; kadınların hürriyetlerini muhafazaya yegâne hadimdir. Çünkü; hatunlar çocuk getirmekle ve hamil meşakkatlarıyla meşgul olduğu cihetle emr-i maişetini lâyıkıyla te'min edemediğinden behemehal maişet hususunda bir erkeğin himayesinde bulunması zaruridir ve onun maişetini tedarike zevci borçludur. Halbuki şimdi kadın hak sahibi, erkek borçludur. Bunun hürriyet hangisindedir? İzdivaç meselesinde zevcin zevceyi veyahut zevcenin zevci himayesi birinin âmir, öbürünün me'mur olması âheng-i intizamın yoluyla cereyan etmesinde emr-i lâzım ve zaruridir. Şu halde hangisi âmir ve hangisi me'mur olacak? Eğer kadın âmir olsun denecekse, fıtrattaki noksana ne denilecek? Eğer fıtratı tebdil mümkünse bu iddia doğru olabilir. Meselâ çocuk doğurmayı erkekler alıp onlarda olan kuvvet, kudret, şecaat, celâdet, dirayet ve zekâyı kadınlara vermek mümkünse bunun çaresini düşünmeli ve bîr vakit için erkekliği kadınlara vermeli kadınlığı da erkekler almalıdır. Kadınları erkekler kadar veyahut daha ziyade yükseltmeye çalışanlar evvelâ fıtratı tebdile çalışmalıdırlar, yoksa fıtrat değişmedikçe herkesin meziyeti kendindedir. Bu evhamla yaşayanların kendilerindeki meziyeti ariyet suretiyle başkalarına verip onlarda olan fıtrattaki noksanı kendim alacağım diye kadınları merasimde takdim etmek, arabada sağ tarafa bindirmekle Allah'ın verdiği ulviyeti süfliyete tenzil eylemek hamakattan başka birşey değildir. Çünkü; fıtratta rical hakimdir ve nisvanın pek çok hususatta ricale ihtiyacı aşikârdır. Bu kadar bedahete karşı «Ben bunun aksini yürüteceğim» diye uğraşmak hamakat ve safdil kadınları aldatmaktan başka ne olur?
4469
Şu halde fıtraten hatun erkeğe muhtaç olup zevç hatunun muhafazasına me'mur olunca bütün meü'net ve meşakkati üzerine aldığı hatundan zevcin de bir isteyeceği vardır. O da, iffet, taharet ve töhmetten beraettir. İffeti muhafazada bile kadın yine zevcinin himayesine muhtaçtır. Çünkü; kadın ecanibin taarruzuna müdafadân âciz kaldığı gibi meşakkatee uzak mahalle misaferete tahammûlü olamaz ve tahammülü farz olunsa tahammüle mani birçok halleri vardır. O halleri değiştirmek mümkün müdür? Şu halde behemehal idame-i hayatı bir recüle muhtaç olunca o recülün muhabbetim celbetmesi ve onun hüsn-ü zannı altında yaşaması zaruri değil midir? O kadının refah ü saadetle vakit geçirmesi zevcinin muhabbetinin devamına iffetinın şüpheden halî olmasına bağlı değil midir ? Şimdi o hatun açık olarak istediği yerde gezer ve istediği kimselerle görüşürse zevcin hüsn-ü zannmı idame edebilir mi ve şüpheden kurtulur mu? Halbuki onun rahatı, refah ve saadeti zevcin hüsn-ü zannına bağlı değil mi? Eğer istediği yerde gezer, herkes ile görüşür'de zevcine şüphe gelir, kalbi rahatsız olursa bu şüpheyî izale ve kalbinin rahat olması setirden başka neyle olabilir? Eğer şüphe gelmezse çölde gezen behâimle onun ne farkı vardır? Serbest gezmesiyle hasıl olan töhmet zevçle zevce arasındaki muhabbetin lnefrete tebeddülüne ve nefret de akıbet firkata sebep olursa bundan en çok zarar görecek kadın değil midir? Çünkü; firkat vuku bulunca kadının himayesine iltica edecek velîsi ya bulunur ya bulunmaz. Eğer bulunursa velisinin himayesi altında me'yusane vakit geçirmesi ve aile teşkilâtından mahrum olması mı hürriyettir; yoksa zevcinin muhabbetinin idamesiyle evlâd ü ahfat yetiştirmek ve onların muradını görmek ve bir aile reisi olarak yaşamak mı hürriyettir ? Eğer himâye edecek velisi yoksa sokkata kalacak ve binnetice şununbunun hizmetçiliğine arz-ı ihityaç. edecek veyahut süfehanın taarruzuna uğruyacak,sefalete düşecek... Bu levha-i sefalet mi hürriyettir ? Evet, mesture olanlarda dahi bazı iffetini ihlâl edenelr bulunabilir, fakat serbestliğe nisbetle nadir olduğu gibi bizim için vazife, setir hususunda Allah'ın emrini yerine getirmektir. Allah'ın emrini yerişne getirdikten sonra vâki olan şey me'sûl olunmayacağı malûmdur.
4470
Şu tafsilâta nazaran İslâm kadınlarının hürriyeti erkeklerden daha ziyadedir. Çünkü, yalnız mesture bulunup dahil-i beytte aile teşkilatıyla meşgul olmasına mukabil zevç nafakasını, kisvesini ve süknâsını temin etmekle mükellef olduğu gibi ikisinden hasıl olan çocukların nafakalarını tedarik ve her cümlesinin refah-ü sâdetlerini temşin etmekle dahi mükelleftir. Bu uğurda esbab-ı maişet yüzünden her türlü mezahime göğüs germek gece, gündüz onların rahatını düşünmek ve onların muhafaza ve himayelerini der'uhte etmek gibi sayılmaz ve tükenmze meşakkat ve düşüncelere karşı İslâmiyette kadının mükellef olduğu şey yalnız zevcinin muhabbetini ihlâl etmemekle kalbini tatmin etmektir, şimdi erbab-ı insaf düşünsün ! Hürriyet kimdedir ? Kadın zevcine mi, yoksa zevç kadına mı hizmet ediyor?
Hulâsa; hatunların bürgü bürünmeleri vâcibolduğu ve bürgülü olunca ecanıbın o kadının kim olduğunu bilemediklerinden dolayı taarruzdan vareste olup ezadan kurtuldukları ve hatunların mesture olmalarıyla fitne kapılarının kapanacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4471
***

Vâcib Tealâ zatına, Resûlüne ve müminlere alenen îzâ edenlerin cezalarını beyandan sonra gizli ezada bulunanların cezalarını beyan etmek üzere :

لَّٮِٕن لَّمۡ يَنتَهِ ٱلۡمُنَـٰفِقُونَ وَٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ۬ وَٱلۡمُرۡجِفُونَ فِى ٱلۡمَدِينَةِ لَنُغۡرِيَنَّكَ بِهِمۡ ثُمَّ لاً يُجَاوِرُونَكَ فِيہَآ إِلاً قَلِيلاً۬ (60)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki eğer münafıklarla kalplerinde fısk u fücur hastalığı olan fasıklar ve Medine'de ehl-i imanı iz'âc için yalan neşredenler bu misilli ahlâk-ı fasidelerinden vazgeçmez ve nihayet vermezlerse elbette biz sana onlarla mukateleyi emreder ve seni mücahedeye teşvik ederiz, mukateleden sonra habibim ! Onlar sana mücavir komşu olamazlar, ancak az bir müddet komşu olabilirler.]

Yani; habibim ! Zatıma yemin ederim ki eğer münafıklar gizli hıyanet ve nifaklarından ve zaaf-ı iman eseri kalplerinde birtakım fısk u fücura meyi ü muhabbeti olup afife kadınları yoldan çıkarıp zina etmek kasdıyla takibedenler fısklarından ve Medine'de ehl-i imanı rahatsız etmek ve asakir-i İslâmiye ve saire hakkında birtakım yalan haberler neşredenler bu hallere bir nihayet verip vazgeçmezlerse elbette biz sana onlarla kıtali emreder, seni onlara musallat kılarız, bundan sonra onlar seninle komşu olup sana mücavir olamazlar, ancak az bir müddet mücavir olurlar.
Bu âyette beyan olunan üç sınıfın da bir cemaat olması muhtemeldir. Çünkü; münafıkta sıfat-ı nifak olduğu gibi kalbinde fısk u fücura meyi ü muhabbetle beraber yalan haberler de neşredebilir. Binaenaleyh; şu evsaf-ı mezmumenin üçü de bir şahısta içtima edebilir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile asakir-i İslâmiye gazaya gittiklerinde Medine'de münafıklar «Askerin hepsi katlolundu, düşman Medine'yi istilâ ediyor, başınızın çaresine bakın» gibi ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini kıracak, ye's ü fütura düşürecek, korku ve endişe verecek şeyleri neşrederlerdi. Bununla beraber Medine'de münafıklar zahirde mü'min batında kâfir olup daima gizli olarak ehl-i İslâm aleyhine uğraşırlardı, ayrıca imanlarında sebat olmayan fasıklar vardı ki onlar da fısk u fücur kasdıyla ehl-i imana îzâ ederlerdi, diğer bir kısım ahali de vardı ki onların işleri de yalan haber neşretmek ve şuna buna iftira etmekle ifsadatta bulunmaktı. Cenab-ı Hak bu âyette onların cümlesini şiddetle tehdid etmiş ve bu fesadatlarından vazgeçmedikleri surette kıtalle emredeceğini te'kidle beyan ettiği gibi bu'diyete delâlet eden (ثم) kelimesiyle dahî âkıbet-i emirde vatanlarından tardolunacaklarını ve Resûlullah'ın komşuluğundan 4472 mahrum kılınacaklarını da beyan eylemiştir. Zira; insan için vatanından tard olunmak gibi bir belâ olamaz. Çünkü; vatandan tardolunmakta bilûmum ma'lûfâtını, emlâk ü arazisini, evini, bağını, akraba ve taallûkaatını, ahbab ü yaranını ve ömrünün mahasalini terketmek gibi birçok musibetler olduğundan Cenab-ı Hak müfsitleri tard u teb'idle tehdid etmiştir. İşte memleket dahilinde birtakım eracif neşriyle kitle-i İslâmiyeyi iz'âc edenleri, fitne ve fesatla meşgul olanları sahibül'emir olan kimse tarafından onları tardla fesatlarının izale olunmasına âyette işaret vardır.

مَّلۡعُونِينَۖ أَيۡنَمَا ثُقِفُوٓاْ أُخِذُواْ وَقُتِّلُواْ تَقۡتِيلاً۬ (61)

[Müminlere eziyet edenler mel'un oldukları halde tardolunurlar, eracif neşriyle meşgul olanlar her nerede bulunurlarsa şiddetle tutulur ve katlolunurlar.] Binaenaleyh; onlar için hiçbir yerde rahat mümkün olamaz. Zira; ehl-i iman arasında onların yerleri yoktur. Binaenaleyh; onlar için çare-i halâs; irtikâb ettikleri ahlâk-ı zemimeden vazgeçmek ve hakîkî Müslüman olmaktır. Bu gibi Müslüman simasında bulunan, Müslüman aleyhinde uğraşan, fitne ve fesada çalışan münafıklar her zamanda mevcut olduğundan Cenab-ı Hak onları her nerede olurlarsa tutulup katlolunmalarıyla emretmiştir. Binaenaleyh İslâmiyete yakışan; pâk nasıyedir. Çünkü; mülevves nasıyenin ehl-i İslâm arasında yeri olmadığı bu âyetle sabit olmuştur.

***
Vâcib Tealâ bu misilli erbab-ı fesadı salâha davetten sonra icabet etmezlerse tardetmek ve her nerede bulunurlarsa tutup katletmek lâzım olduğunu ba'delbeyan bu gibileri tard veya katil yeni bir âdet olmayıp eski bir âdet olduğunu beyan etmek üzere :

سُنَّةَ ٱللهُِ فِى ٱلَّذِينَ خَلَوۡاْ مِن قَبۡلُۖ وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ ٱللهُِ تَبۡدِيلاً۬ (62)

buyuruyor.
[Bu misilli münafık, fasık ve müfsitleri tard, ahiz ve katletmek bundan evvel geçen ümmetlerde Allah'ın âdetidir elbette Habibim ! Sen Allah'ın âdeti için tebdil bulamazsın.] Zira; âdet-i İlâhiye nesih kabul etmez. Çünkü âdet-i İlâhiye; emr ü nehyile sabit olmuş nesih ve tağyir kabul eden ahkâm kabilinden değildir. Binaenaleyh bu misilli münafıklar hakkında carî olan âdet-i İlâhiye; her zaman rahmetinden uzak tutmakla mel'ûn oldukları halde kahr u tedmir etmektir.

Vâcib Tealâ münafık ve müfsitlerin dünyada hallerini beyandan sonra âhireti beyanla tehdid etmek üzere :

يَسۡـَٔلُكَ ٱلنَّاسُ عَنِ ٱلسَّاعَةِۖ قُلۡ إِنَّمَا عِلۡمُهَا عِندَ ٱللهُِۚ

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nâs sana kıyametten suâl ederler. Sen onlara cevapta de ki «Kıyametin ilmi ancak ind-i İlâhidedir.»]

وَمَا يُدۡرِيكَ لَعَلَّ ٱلسَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا (63)

[Habibim ! Sana kıyameti ne gibi şey bildirebilir? Me'mûl ki kıyamet yakın olur.] Çünkü; Allah-u Tealâ'dan başka kıyametin vaktini ve vukua geleceği zamanı bilen yoktur ve olamaz. Zira; ilmi Allaha münhasırdır. Gerçi Vâcib Tealâ kitaplarında cümle enbiyaya kıyameti haber verdi, ancak zamanını hiçbir kimseye haber vermemiştir. Binaenaleyh; kıyameti ne gibi şey bildirebilir? Elbette hiçbir şey kıyameti bildiremez, lâkin kıyametin yakın vâki olması me'mûldür. Medarik'te beyan olunduğu veçhile müşrikler istihza tarikıyla, Yahudiler de imtihan suretiyle kıyametin zamanından suâl etmeleri üzerine bu âyeti inzalle kıyametin aceleten vukuunu isteyenleri tehdid etmiştir.
4474

إِنَّ ٱللهُِ لَعَنَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ وَأَعَدَّ لَهُمۡ سَعِيرًا (64) خَـٰلِدِينَ فِيہَآ أَبَدً۬اۖ

[Allah-u Tealâ izzet-i huzurundan tardla kâfirlere lanet etti. ve ebeden Cehennem'de kalıcı oldukları halde onlar için Cehen nem ateşini ihzar etti.]

لاً يَجِدُونَ وَلِيًّ۬ا وَلاً نَصِيرً۬ا (65)

[Kâfirler kendilerini Cehennem'den kurtaracak bir dost ve yardımcı bulamazlar.]

Yani; kıyameti ta'cil edenler akıbeti bilmediklerinden ta'cil ederler, yoksa kıyamette başlarına geleceği bilseler ta'cil etmezler. Zira; Allah-u Tealâ kâfirleri rahmetinden uzak kılmakla lanet ettiği gibi onlar için ebedî Cehennem ateşini hazırladı. Halbuki kâfirler ateşten kurtaracak bir dost ve yardımcı da bulamazlar. Şu halde ta'cil etmeleri başlarına geleceği bilmemelerindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere :

يَوۡمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمۡ فِى ٱلنَّارِ يَقُولُونَ يَـٰلَيۡتَنَآ أَطَعۡنَا ٱللهُِ وَأَطَعۡنَا ٱلرَّسُولاً۟ (66)

buyuruyor.
[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde ehl-i Cehennem'in ateş içinde yüzleri bir taraftan diğer tarafa döndürüldüğünde onlar «Ne olaydı, biz Allah'a ve Resûlüne itaat etmiş olaydık» derler.]

وَقَالُواْ رَبَّنَآ إِنَّآ أَطَعۡنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَأَضَلُّونَا ٱلسَّبِيلاً۟ (67)

[Ehl-i Cehennem kemâl-i tazarru' ve tahassür üzere derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Biz seyyitlerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi idlâl ettiler, yolumuzu şaşırttılar.»] İşte böyle demekle tazarru' ederler ve sözlerine şunu da ilâve ederek derler ki:

رَبَّنَآ ءَاتِہِمۡ ضِعۡفَيۡنِ مِنَ ٱلۡعَذَابِ وَٱلۡعَنۡہُمۡ لَعۡنً۬ا كَبِيرً۬ا (68)

[«Ey bizim Rabbimiz ! Büyüklerimize azaptan iki kat ver ve onlara büyük lanetle lanet et ki ebeden o azaptan kurtulmak ümidi olmasın.»] İşte kâfirler bu sözleriyle kendilerini idlâl edenlerden intikam almak isterler. Çünkü; onlar Cehennem'in azabını görünce Allah'a ve Resûlüne itaat etmediklerine ve onlara itaat mukabilinde ulularına ve büyüklerine itaat ettiklerine nedamet ederler ve büyüklerinin kendilerini idlâl ettiklerini ve idlâl ettiklerine bedel azaplarının iki kat olmasını ve rahmet-i İlâhiyeden şiddetle uzak olmalarını isterler, lâkin bu nedametleri fayda etmez, onları azaptan kurtaramaz. Azaplarının iki kat olmasını istemelerinin sebebi; biri kendi dalâletleri, diğeri de bunları idlâl etmelerine mukabil olmasıdır.

4475
***
Vâcib Tealâ zatına ve Resûlüne itaatsizlik edenlerin lanet olunduklarını beyandan sonra Benî İsrail'in Hz. Musa'ya iftira ettikleri gibi ümmet-i Muhammed'in de Resûllerine iftira etmemelerini tavsiye etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ لاً تَكُونُواْ كَٱلَّذِينَ ءَاذَوۡاْ مُوسَىٰ فَبَرَّأَهُ ٱللهُِ مِمَّا قَالُواْۚ

buyuruyor.
[Ey müminler ! Siz Benî İsrail'den şol kimseler gibi olmayın ki onlar Mûsâ (A.S.) a îzâ ettiler. Onların îzâları üzerine iftira ederek söyledikleri şeyden Allah-u Tealâ Mûsâ (A.S.) ı tebrie etti.]

وَكَانَ عِندَ ٱللهُِ وَجِيہً۬ا (69)

[Halbuki Mûsâ (A.S.)ındallah kerim, cah ve mansıb sahibiydi, indallah duâsı makbul, her istediği verilirdi.] Binaenaleyh; Benî İsrail'in iftiralarını meydana koymakla Hz. Musa'yı âleme karşı tebrie etmiştir.
4476
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Benî İsrail'in Hz. Musa'ya iftiralarında üç rivayet vardır.
B i r i n c i s i : Sure-i Kasas'ta beyan olunduğu veçhile Karun, Hz. Musa'ya iftira etmek üzere bir fahişeyi para vermekle teşvik etmişti. Allah-u Tealâ hatuna doğru söyletmekle Hz. Musa'yı tebrie etmiştir.
İ k i n c i s i : Benî İsrail açıkta guslederler ve avret mahallerini setretmezlerdi. Hz. Mûsâ bundan tehaşi eder ve onlardan tenha bir mahalde guslederlerdi. Benî İsrail Hz. Musa'nın tenha mahalde guslettiğini görünce Hz. Musa'nın vücudunda illet olmasa bizimle beraber guslederdi. Vücudunda illet olduğundan bizimle beraber bulunmuyor dediler. Cenab-ı Hak bu isnatlarından Mûsâ (A.S.) ı tebrie murad eder. Birgün Hz. Mûsâ elbisesini bir taş üzerine koymuş guslederken şiddetli bir rüzgâr halkeder. Rüzgâr taşı yuvarlar, elbise taşa dolaşır. Taş elbiseyi Benî İsrail'in kalabalık olduğu bir mahalle yuvarlar, götürür, Hz. Mûsâ libasını almak üzere arkasından koşar ve herkes vücud-u Musa'yı görürler ki ilel ü emrazdan salimdir.
Ü ç ü n c ü s ü : Hz. Mûsâ biraderi Harun'u katletti dediler. Çünkü; Mûsâ (A.S.) biraderiyle beraber Tûr'a gittiklerinde Harun vefat ettiğinden Benî İsrail «Hz. Mûsâ biraderini katletti» demişlerdi. Allah-u Tealâ Harun (A.S.) ı ihya edip biraderinin katilden beraetine şehadet etmesiyle Cenab-ı Hak bu isnatlarından dahî tebrie etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'in resûllerine iftiralarını beyandan sonra ehl-i imana doğru söylemelerini tavsiye etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللهُِ وَقُولُواْ قَوۡلاً۬ سَدِيدً۬ا (70) يُصۡلِحۡ لَكُمۡ أَعۡمَـٰلَكُمۡ وَيَغۡفِرۡلَكُمۡ ذُنُوبَكُمۡۗ

buyuruyor.
[Ey müminler ! Muharrematı irtikâptan nefsinizi sakının ve sözü gayet doğru söyleyin ki Allah-u Tealâ sizin amellerinizi ıslah ve günahlarınızı mağfiret etsin.]

وَمَن يُطِعِ ٱللهُِ وَرَسُولَهُ ۥ فَقَدۡ فَازَ فَوۡزًا عَظِيمًا (71)

[Ve eğer bir kimse Allah'a ve Resûlüne itaat ederse 4477 muhakkak o kimse büyük korkularından kurtuldu ve bütün metalibine nail oldu. Çünkü azaptan kurtulmak ve umduğu sevaba nail olmak; fevz-i azimdir.]
Bu âyette ittika ve doğru sözün a'mâli ıslaha ve günahları mağfirete sebep olduğu beyan olunmuştur. Şu halde insanların haramdan kaçınmakla doğru söylemeye dikkat etmeleri lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün hüsn-ü âdabını beyanla müminleri mekârim-i ahlâka irşaddan sonra tekâlif-i İlâhiyenin emr-i azîm olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّا عَرَضۡنَا ٱلاًَمَانَةَ عَلَى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ وَٱلۡجِبَالِ فَأَبَيۡنَ أَن يَحۡمِلۡنَہَا وَأَشۡفَقۡنَ مِنۡہَا وَحَمَلَهَا ٱلۡإِنسَـٰنُۖ

buyuruyor.
[Biz göklere, yere ve dağlara tekâlif-i İlâhiyemizden ibaret olan emaneti kabullerini emrettik. Onlar da bu emaneti götürmekten çekindiler ve emaneti yoluyla eda edememekten korktular, insan emaneti kabul etmekle edasına cür'et etti.]

إِنَّهُ ۥكَانَ ظَلُومً۬ا جَهُولاً۬ (72)

[Zira insan; son derece nefsine zulmeder şiddetle cahil ve âkıbet-i umuru idrakten âcizdir.]
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette e m a n e t le murad; tekâlif-i İlâhiyenin cümlesine şamildir. Semavat ve arza tekâlif kabul etmelerini emrin manâsında birkaç ihtimal vardır.
B i r i n c i s i : Tekâlifin azametini tasvirdir. Yani semâvât ve arzın bu kadar cesametleriyle beraber onlar idrak sahibi olsalar da emaneti kabulü teklif etmiş olsaydık kabulden imtina' ederler ve akıbetin vehametinden korkarlardı, lâkin insan akıbeti düşünemediğinden kabul etti demektir.
İ k i n c i s i : Semâvât ve arza Cenab-ı Hak 4478 fehm ü idrak vermekle onlara emaneti kabulü teklif etti ve onlar da emaneti yoluyla eda edemeyeceklerini beyanla kabulden i'tizar ettiler, Hz. Âdem'e teklif olununca derhal kabul etti. Yahut s e m â v â t ve a r z ı n i m t i n a ' ı yla murad; kaabiliy etlerinin olmaması, insanın kabulüyle murad; kaabiliyet ve istidad sahibi olmasıdır.

لِّيُعَذِّبَ ٱللهُِ ٱلۡمُنَـٰفِقِينَ وَٱلۡمُنَـٰفِقَـٰتِ وَٱلۡمُشۡرِڪِينَ وَٱلۡمُشۡرِكَـٰتِ وَيَتُوبَ ٱللهُِ عَلَىٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِۗ وَكَانَ ٱللهُِ غَفُورً۬ا رَّحِيمَۢا (73)

[Biz kadın ve erkek münafıkları ve müşrikleri ta'zibetmek. erkek ve kadın müminler üzerine tevbelerini kabul etmek için insana tekâlifin kabulünü emrettik. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurunu affeder ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyurur.]

Yani; Allah-u Tealâ insana emaneti tahmil etti ki küfrünü saklamak ve Müslümanlara hıyanet etmekle bilûmum cinâyâtı irtikâb eden münafıkları emanete hıyanetlerinden ve müşrikleri de tevhidi ihlâl ettiklerinden dolayı ta'zip ve müminlerin tevbelerini kabul etsin, amellerine mukabil ecr ü mesûbât versin. İşte âsîlere azap etmek, itaat edenlere sevap vermek hikmetine mebni emaneti insana tahmil etti.

***

Gösterim: 991