Casiye Suresi Tefsiri

SÛRE – İ CASİYE

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz altı veya otuz yedi âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

حمٓ (1)

Müteşâbihatın te'vilinin cevazına nazaran (حا) lâfzı himayeden yâ Hâmi ! (ميم) lâfzı müzilden ya Müzil ! demektir ve Resûlullah'a hitaptır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ey vahy-i İlâhîyi himaye ve evham ü hayalattan neş'et eden şüpheleri izale edici olan Ha bibim ! Sana hitabeder buyururum.] demektir.

تَنزِيلُ ٱلۡكِتَـٰبِ مِنَ ٱللهُِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَكِيمِ (2)

[Kuranın tenzili aziz ve hakim olan Allah-u Tealâ tarafındandır.]
Yani; şu (سورة حم) tedbirinde hakîm ve intikam almakta kavî olan Allah-u Tealâ tarafından gelmiş bir büyük kitabın tenzilidir. Kur'an'ın mekârim-i ahlâkı camı, insanların dünyevî ve uhrevî cemi seâdetlerine kâfi bir kitab-ı müstetâb olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Kur'an'ı inzal eden Vâcib Tealâ'nın cemi' ef'âli hikmetten hali olmayıp ve cemi' mesaliha âlim, herkese galib ve bilcümle makdurâta kadir olup kullarının ahvalini ıslâh için nazil olduğunu beyan etmek; Kur'an'ın abes olmayıp Benî beşerin menafime dair ahkâmın kâffesini kâfil olduğunu beyan etmektir.

5281
***
Vâcib Tealâ zatının Azız ve Hakîm ve Kur'an'ın hikmete muvafık olduğunu beyandan sonra kendinin hikmet sahibi olduğunu semâvât ve arzda bir çok alâmetler bulunduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ لاًَيَـٰتٍ۬ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ (3)

buyuruyor.

[Ehl-i iman için vahdaniyet-i İlâhiyeye ve hikmet-i subhâniyeye delâlet eder bir çok alâmetler vardır.]

Yani; semâvât ve arzın bu minval üzere yaratılmasında müminler için vahdaniyet ve kudret-i İlâhiyeye delâlet eden bir çok deliller vardır. Çünkü; bu kadar ecsam-ı azîmeyi yoktan var etmek ve semayı yüksek ve âlî ve arzı engin ve süflî kılmak, onların her birinde akıllara hayret verecek nice yüzbinlerce acayib ve garaibi vaz'etmek elbette bir sâniin vücuduna, kudretine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder açık alâmetlerdendir.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile semâvât ve arzda saniin vücuduna ve kudret-i kahiresine alâmetler, cümle insanlar için olduğu halde o delillerden intifa etmek müminlere mahsus olduğundan müminlere tahsis olunmuştur, yoksa müminlere delil olduğu gibi kâfirlere dahi delildir. Lâkin kâfirler o delillerden istifade etmedikleri için keenne onlara delil değilmiş gibi müminlere delil olduğu beyan olunmuştur. Halbuki aklı olan kimse için semâvât ve arzda saniin vücuduna binlerce delil vardır. Zira; semavat ve arz mevcuttur. Her mevcuda bir halik lâzımdır. İşte o da Allah-u Tealâ'dır.
Kezalik semâvât ve arzda Vâcib Tealâ'nın fâil-i muhtar olmasına binlerce delil vardır. Çünkü; semâvât ve arz eczadan mürekkeb ecsamdır, her cüz'ün birbirine müşabeheti olduğu halde o ecsamdan bazılarının fevkaanî, bazılarının tahtanî, bazılarının şeffaf, bazılarının muzlim, bazılarının soğuk, bazılarının sıcak olması halik Tealâ'nın fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Zira; eczalar birbirine müşabih olunca birinin kabul ettiği ahkâmı aynıyla öbürü de kabul ederken ayrı ayrı birer hassa ile yekdiğerinden temeyyüz etmesi elbette fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delildir. Eğer tabiat iktizasiyle olmuş olsaydı cümlesi aynı halde ve aynı hassada olmak lâzım gelirdi. Şu halde herbirinin ayrı ayrı birer hassa ile temeyyüz etmesi tabiat vasıtasiyle olmadığına delâlet eder.

5282
***
Vâcib Tealâ vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna semâvat ve arzın delâlet ettiğini beyandan sonra insanların ve hayvanât-ı sairenin de Sani' Tealâ'nın vücuduna delâlet ettiğini beyan etmek üzere :

وَفِى خَلۡقِكُمۡ وَمَا يَبُثُّ مِن دَآبَّةٍ ءَايَـٰتٌ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُوقِنُونَ (4)

buyuruyor.

[Ey Benî Adem ! Sizin yaratılışınızda ve yer yüzüne döşenmiş olan sair hayvanâtta ilm ü îkan sahibi olan kavmiçin Allah'ın vahdaniyetine alâmetler vardır.] Zira; sizin evvelâ topraktan sonra nutfeden halkolunup bir halden diğer hale tebeddül ve tahavvül ederek şu görülen kıyafet üzree bir insan olmanızda ve yer yüzüne dağılmış olan kuşlarda, haşerâtta, hayvanat-ı ehliyye ve gayrı ehliyyenin her birerlerinde idraki olup düşünen kimseler için Allah'ın vücuduna ve fail-i muhtar olduğuna binlerce delil vardır.

5283
***
Vâcib Tealâ semâvat ve arzın ve anasır-ı erbeadan terekküb eden hayvanatın Sani Tealâ'nın vücuduna delâlet ettiklerini beyandan sonra sema ile arz arasında olan havadisin sâni'a delâlet ettiklerini beyan etmek üzere :

وَٱخۡتِلَـٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّہَارِ وَمَآ أَنزَلَ ٱللهُِ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن رِّزۡقٍ۬ فَأَحۡيَا بِهِ ٱلاًَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَا وَتَصۡرِيفِ ٱلرِّيَـٰحِ ءَايَـٰتٌ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (5)

buyuruyor.

[Geceyle gündüzün ihtilâf nida ve Allah'ın semadan rızık olarak inzal edip de kuruyup öldükten sonra yer yüzünü kendi sebebiyle ihya ettiği rahmet sularında, rüzgârların sağdan sola, soldan sağa cereyanında ve tebeddül ve tağayyüründe aklı olan kavmiçin Saniin vücuduna deliller vardır.]

Yani; gecenin gidip yerine gündüzün gelmesinde, uzayıp kısalmalarında, Fusûl-ü erbaada, geceyle gündüzün ihtilâflarında aklı olan kimseler için saniin vücuduna delâlet eden deliller vardır. Kezalik insanın rızkına sebep olan yağmuru semadan indirerek onlara ölü gibi kurumuş toprağı ihya edip o rahmetin damlaları başına otları, türlü türlü daneleri ve envai adîdede meyveleri bitirip o meyvelerin bazılarının hulâsası dışında ve sert yeri içindedir; kayısı, vişne gibi. Bazılarının kabuğu dışında ve lübbü içindedir : Badem ve ceviz gibi. Bazılarının da incir gibi asla atılacak kabuğu yoktur. İşte bunların cümlesinde ve rüzgârların bazısının muzır, diğerinin nafi olmasında, bazısı soğuk, bazısı sıcak, bazısının yağmura emare olup diğerinin kaht u galaya sebep olmasında, bazısının şarkî veya garbî, bazısının cenubî olmasiyle ihtilâfında idrak sahibi olan kavmiçin saniin vücuduna alâmetler vardır.
Vâcib Tealâ'nın vahdaniyetine dair bu makamda serdolunan delillerde üç hatime vardır:
B i r i n c i s i ; bu delillerle istidlal müminlere,
İ k i n c i s i ; erbab-ı ikana,
ü ç ü n c ü s ü ; erbab-ı akla tahsis olunmuştur. Şu tertip üzere istidlalde âlâdan ednaya tenezzül suretiyle istidlalin vâcib olduğuna işaret vardır. Buna nazaran şu istidlalin hulâsası; eğer mü'minseniz saniin vücudunu ve fail-i muhtar olduğunu şu delillerden anlayın, mü'min değil de hak arayıcı iseniz şu delâil-i kemâl-i îkan ve ilm-i yakînle. tedkik edin ki iman edesiniz, eğer mümin ve erbab-ı ikandan da değilseniz erbab-ı akıl olmaktan da geri kalmazsınız. Şu halde «aklınızla istidlale çalışın ki birinci mertebede erbab-ı ikandan, ikinci mertebede erbab-ı imandan olasınız» demektir.
Yahut âyetlerin nihayetlerinin şu tertip üzere gelmesi şöyle tevcih olunur : insaf sahibi olan insanlar şu delillere kemal-i dikkatle nazar edince âlemin masnu' ve her mesnuun bir sani'e muhtaç olduğunu bilirler, saniin vahdaniyetine iman ederler. İmandan sonra saniin vücuduna delilleri dikkatle tedkik ve nazarlarını 5284 gayet inceltip derin derin düşünüp şüphelerini bilkülliye izale etmekle erbab-ı ikandan ve bundan sonra sair delilleri tedkikle ukalâ zümresinden olurlar. Şu halde «Birinci derecede tedkik edenler; mümin olurlar. İkinci derecede tedkik ederler; hem mümin hem de erbab-ı ikandan olurlar. Üçüncü derecede tedkik ise ukala şanı» demektir.

***
Vâcib Tealâ şu delilleri beyandan sonra o delillere hulâsa olmak üzere :

تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱللهُِ نَتۡلُوهَاعَلَيۡكَ بِٱلۡحَقِّ‌ۖ فَبِأَىِّحَدِيثِۭ بَعۡدَٱللهُِ وَءَايَـٰتِهِۦ يُؤۡمِنُونَ (6)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Şu beyan olunan âyetler Allah'ın vücuduna delillerdir. Biz Azîmüşşân o âyetleri hakka mukarin olarak senin üzerine tilâvet ederiz. Hal böyle olunca Allah'ın kitabından ve âyetlerinden sonra hangi söze iman edersiniz?] Çünkü; Allah'ın hak olan âyetlerine ve kitabına iman etmeyince bundan sonra iman edecek hangi kelâm olabilir? Elbette Allah'ın kelâmından sonra iman edecek bir şey olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran d e l i l l e r i n h a k k a m u k a r i n o l m a s ı ile murad; o delillerin sûret-i kafiyede sıhhati malûm olmaktır. «Bundan sonra hangi söze iman edersiniz?» demek «Kitabullah'dan sonra size kanaat verecek bir delil yok» demektir. Zira; «Kitabullah gibi kat'î delil ile intifa edemiyen kimseye bunlardan sonra intifa edecek bir delil ve kitap yok» demektir. Çünkü; âlâ ve akvâ olan delillerle intifa edemiyen kimsenin ednâ ve gayet zayıf olan delillerle intifa edemiyeceği evleviyyetle sabit olur.

5285
***
Vâcib Tealâ vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eden delillere iman etmeyen kâfirler için bu delillerden sonra onlara kanaat verecek ve iman edecek bir delil olmadığını bâ'delbeyan bu misilli iman etmeyen mücrimlerin helâk olacaklarını beyan etmek üzere :
وَيۡلٌ۬ لِّكُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ۬ (7)

buyuruyor.

[Azap ve helâk her yalan söyleyici günâhkârlar içindir.]

Yani Allah'ın gazabıyla helâk; ifk ü iftira ederek mübaleğalı yalan söyleyici ve şiddetle günâha dalıcı kimseler içindir. Çünkü; meşru olmayan bir takım iftirada bulunup halkı aldattıkları için cezanın en büyüğüne ve helâkin şiddetlisine müstehaklardır. Zira ceza; cürüm nisbetinde olur.

***

Vâcib Tealâ günâhkârların helâke müstehak olduklarını beyandan sonra onların kötü ahlâklarından birisi de küfürde İsrar etmek olduğunu beyan etmek üzere :

يَسۡمَعُ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسۡتَكۡبِرً۬اكَأَن لَّمۡ يَسۡمَعۡهَا‌ۖ فَبَشِّرۡهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ۬ (8)

buyuruyor.

[O yalancı günâhkâr, üzerine okunan âyetleri işitir de sonra keenne o âyetleri işitmemiş gibi kendini büyük addederek küfründe ısrar ve devam eder, yalancının hali böyle olunca ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onu acıtıcı azapla tebşir et.] Çünkü; günâhkâr elinde bulunan servet ve itibarına dayanarak kendini büyük bir kimse sayarak Kur'an'ı işittiği halde işitmemiş gibi küfründe ısrar edip imana meyletmediğinden azabın şiddetlisine müstehaktır. Zira; onun küfürden almış olduğu lezzet, imanına mani olduğundan küfrün lezzeti mukabilinde azabın acısını tadacaktır.
Azapla tebşir'in manâsı; günâhının cezasını haber verince o acı haberin eserinin yüzünde zuhur edeceğine binaen tebşir denilmiştir ki haberin eseri beşeresinde görülsün demektir, yoksa azapla tebşir olmaz.

5286
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin fena ahlâkından İ k i n c i s i ni beyan etmek üzere :

وَإِذَا عَلِمَ مِنۡ ءَايَـٰتِنَا شَيۡـًٔا ٱتَّخَذَهَا هُزُوًا‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ مُّهِينٌ۬ (9)

buyuruyor.

[O yalancı günâhkâr bizim âyetlerimizden bir şey bildiğinde o âyetleri maskara ittihaz eder. İşte şu ahlâkta olan kimseler için ihanet edici azap vardır.]

مِّن وَرَآٮِٕهِمۡ جَهَنَّمُ‌ۖ

[Onların arkalarında Cehennem vardır.]

وَلاًَ يُغۡنِى عَنۡہُم مَّا كَسَبُواْ شَيۡـًٔ۬ا وَلاًَ مَا ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللهُِ أَوۡلِيَآءَ‌ۖ

[Kazandıkları malları onlardan bir şey def'edemez, Allah'ın gayrı dost ittihaz ettikleri şeyler dahi onlardan azıcık azabı bile def'edemez.]

وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٌ (10)

[Onlar için büyük azap vardır.]

Yani; şu kâfir anûdun ahlâk-ı kerîhesinden
İ k i n c i s i ; bizim âyetlerimizden bir şey işitip bildiğinde kemal-i inad ve kibr ü gururundan o âyetleri istihzaya vesile ittihaz eder. İşte şu tarîk-ı haktan ayrılıp, tarik-ı dalâli meslek ittihaz etmiş olan yalancılar için dünyada onları hakîr ve zelil kılıcı azap vardır. Zira; din-i İslâmın ve Kur'an'ın etraf-ı âleme dağılması ve onların irtikâbettikleri şirkin en büyük cinayetten olduğunun meydana çıkması onları âlem nazarında rezil ve rüsva kılıcı bir azab-ı elimdir. Onlar dünyada gördükleri bu azab-ı hakaretle kalmayacaklardır. Zira; öldükten sonra arkalarında Cehennem azabı vardır ve dünyada kazandıkları malları, çocukları ve servet ü samanları onların üzerine dünyada ve âhirette nazil olacak azaptan azıcık bir şeyi bile def edemez, Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putları dahi onlara menfaat veremediği gibi gelecek azaba asla mani olamaz. Binaenaleyh; onlar için büyük azap vardır ki onun fevkinde azap olamaz.
5287
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; (Nadr b. Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Nadr) acem lisanını bilir ve o zamanın acem romanlarını ve acem kitaplarında olan şeyleri ahaliye okumakla Kur'an'ı dinlemekten halkı meneder, kendi işitmiş olduğu âyetleri istihza etmekle halkı iğfal edip Kur'an'ı hiç işitmemiş gibi bir tavr u harekette bulunduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle onu zemmetmiş ve bu gibi insanlara iki cihetle azap olup azabın
B i r i n c i s i ; onları hakîr ve zelil kılacağı,
İ k i n c i s i de en büyük azap olup bu azaplardan onları ne dünyada kazandıkları mal ü menalleri, ne de dostları kurtaracağını beyan buyurmuştur. Azabın
B i r i n c i s i ; dünyada,
İ k i n c i s i ; âhirette olacağına binaen azabın iki kerre zikrolunmasında tekrar yoktur. Âyet her ne kadar (Nadr) hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü ahlâk sahiplerinin cümlesine şamildir.
Hulâsa; Kur'an'ın âyetlerini işitip de işitmemiş gibi günâhında devamla âyetleri istihza edenlerin helâk olacakları, dünyada hakir ve âhirette büyük azaba duçar olup o azaptan onları kurtaracak bir kimse olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

5288
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı istihza ettiklerini beyandan sonra o istihza ettikleri Kur'an'ın aynı hidayet olduğunu beyan etmek üzere :

هَـٰذَا هُدً۬ى‌ۖ

buyuruyor.

[Şu Kur'an-ı Azîmüşşân kullar için büyük bir hidayettir.]

Çünkü o Kur'an; kendisine yapışan kimseleri matlublarına isal eder açık bir yoldur. Zira o Kur'an; beşer üzerinde cereyan eden havadisin ahkâmını tamamiyle beyan ettiği gibi adaleti tamamiyle temin eder bir düstur-u a'zamdır ki cümle ahkâmı ukul-ü beşere muvafık, tezelzül kabul etmez muhkem ve metîn bir kal'a menzilesindedir. Binaenaleyh Kur'an; kendisine yapışanlar ve muktezasiyle amel edenler için aynı hidayettir.

وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّہِمۡ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ مِّن رِّجۡزٍ أَلِيمٌ (11)

[Şol kimseler ki onlar Halılarının âyetlerine küfrettiler. Onlar için gazab-ı İlâhî'nin şiddetlisinden elem verici azap vardır.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile R i c z ; azabın şiddetlisi ve gazabullah'ın büyüğüdür. Esma-i İlâhî içinden rab ismini zikirle âyetlere küfreden kâfirleri zemde mübaleğa olunmuştur. Çünkü; adî bir kimsenin sözlerini inkârla kendinin mün'im-i hakikisinin ve enva-ı nimetleriyle terbiye eden Rablarının âyetlerini inkâr arasında elbette büyük fark vardır. Şu halde «Rablarına küfretti» demek «cinayetin pek büyüğünü irtikâbetti» demektir. Zira Rablarına küfretmek; haddini tecavüz etmekte cinayetin nihayetine varmak mevcuttur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını ve o delillere kanaat etmiyen kâfirlerin cezalarını beyandan sonra vahdaniyete delâlet eden diğer delilleri beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى سَخَّرَلَكُمُ ٱلۡبَحۡرَلِتَجۡرِىَٱلۡفُلۡكُ فِيهِ بِأَمۡرِهِۦوَلِتَبۡتَغُواْمِن فَضۡلِهِۦوَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (12)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı akdestir ki kendi emriyle denizde gemi cereyan ve sizlerin rızkınızı fazl-ı İlâhîden talep etmek ve o rızık mukabilinde sizin şükretmeniz için deryayı size mutî ve münkaad kıldı ki siz o deryada gemilere binerek seyr ü seferle ticaret edip ihsan-ı İlâhî'den rızkınızı arayasınız ve nail olduğunuz rızık mukabilinde Rabbınıza şükredesiniz.]

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile denizi teshir etmek; üç vecihle olur:
B i r i n c i s i ; rüzgârı halketmek,
İ k i n c i s i ; suyun yüzünü geminin yürümesine elverişli kılmak,
ü ç ü n c ü s ü ; suyun yüzünde sebhedecek ağacı vesair 5289 eşyayı halk edip vahyile gemi yaptırıp denizde seyr ü seferi teshil etmektir. İşte bunlardan hiç birini beşerden hiç bir ferdin halketmeye kudreti olmadığından bu ef'âl-i acibe kudret-i İlâhiyeye delâlet ettiği gibi Vâcib Tealâ'nın kullarına in'âm sahibi olduğuna dahi delâlet eder. Binaenaleyh; kullarının üzerine bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vâcib olduğuna işaret olunmuştur. Şu halde insanlar üzerine her nimetin şükrünü edâ vâcib olduğu gibi deniz vasıtasiyle nail oldukları nimetlerin şükrünü de edâ etmek ayrıca bir vazife-i diniye olduğunu Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ deryada gemileri insanlara müsahhar kıldığım beyandan sonra semâvât ve arzda bulunan mevcudatı müsahhar kıldığını beyan etmek üzere :

وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى ٱلاًَرۡضِ جَمِيعً۬ا مِّنۡهُ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لاًَيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَتَفَكَّرُونَ (13)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ yerde ve göklerde bulunan mevcudatın cümlesini kendi indinden olduğu halde sizin için müsahhar kıldı. Binaenaleyh; cümlesi size muti ve münkaddır. Şu halde sizin bu nimetleri düşünmeniz lâzımdır. Zira; şu nimetlerin birbiri arkasında gelmesinde düşünmek şanından olan kavmiçin vahdaniyete delâlet eden deliller vardır.]

Yani; ey insanlar ! Siz hulâsa-i mevcudat olduğunuz için Allah-u Tealâ semâvât ve arzda bulunan mevcudatın kâffesini sizin menfeatinize hadim ve isti'mâlinize elverişli kıldı. Halbuki o nimetlerin cümlesi kendi indindendir ve bunların cümlesinde düşünen kavmiçin vahdaniyete alâmetler vardır. Binaenaleyh; kullar için bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek vazife-i diniyye olduğundan bu nimetlerin şükrünü edâ etmiyenler ekseriyetle istifade etmekten mahrumlardır.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra kullarına ahlâk-ı hamide talim etmek üzere:

قُل لِّلَّذِينَ ءَامَنُواْ يَغۡفِرُواْ لِلَّذِينَ لاًَ يَرۡجُونَ أَيَّامَ ٱللهُِ لِيَجۡزِىَ قَوۡمَۢا بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ (14)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen şol kimselere hitaben de ki onlar iman etmişlerdi. Onlara nasihat olarak «Allah'ın intikam günlerini gözetmeyen kâfirlerin kusurlarını setredin» diyerek emir ver. Onlar da af etsinler. Zira; Allah-u Tealâ her kavmi kendi kesbettiği günâhları sebebiyle cezalandırır.]

Yani; ey Habibim ! Vahdaniyetimizi tasdik eden müminlere «âhirete ve intikam alacak günlere iman etmeyen kâfirlerin size karşı vaki olan kusurlarını affedin» demekle nasihatte bulun ki onlar da setretsinler. Zira Allah-u Tealâ her kavmi kendi kazandıkları amelleriyle cezalandırır. Şu halde onları Allah'ın cezalandıracağı güne bırakın. Yani şimdiden müminler onlardan ahz-ı intikama kalkışmasınlar. Zira; Allah-u Tealâ onların kesbettikleri amellerinin intikamını alacaktır. Binaenaleyh; müminlerin şahsi hukuklarının intikamını almak için uğraşmalarına hacet yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile Hz. Ömer hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Mekke'de (Benî Ğıfar) kabilesinden bir müşrikin Hz. Ömer'e söğmesi üzerine Ömer (R.A.) o racüle hücum edince Cenab-ı Hakkın bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Şu rivayete nazaran m ü m i n l e r le murad; Hz. Ömer ve A l l a h ' ı n s e v a b ı n ı ü m i t e t m e y i p a z a b ı n d a n k o r k m a y a n l a r la murad; müşriklerdir.
Âyette A l l a h ' ı n e y y a m ı ile murad; eyyâm-ı âhirettir. Çünkü müşriklerin âhirete imanları yoktur. Yahut e y y â m ile murad; Allah'ın müminlere nusret vereceği günlerdir. Zira; kâfirlerin müminlerin mansur olacaklarına ve öyle bir nusret günleri geleceğine ümidleri yoktu. Yahut eyyam ile murad; müşriklerin devleti münkariz olup devlet-i İslâmiyenin teessüs edeceği günlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen (Ömer)e vesair müminlere hitab ederek de ki «âhirete 5291 iman etmiyen ve müminlere nusret günlerinin geleceğine inanmıyan, ikab-ı İlâhî'den korkmayan kâfirlerin kusurlarını setredin.» Bu nasihatin üzerine onlar da affetsinler. Zira; Cenab-ı Hak her kulu, her kavmi hayır ve şer kendi kisbiyle cezalandıracağından onların cezalarını Allah'a havale etmek daha iyidir.]
(قَوۡمَۢا) lafzıyla murad; mümin ve kâfir muradolunduğunda her ikisine nazaran manâ sahih olur. Ancak mümin muradolunduğunda tenvin; ta'zîm içindir. Zira; müminler ehemmiyetsiz şeylere bakmayıp şahıslarına vaki olan kusurları affettiklerinden tazime şayan oldukları cihetle tenvinin tazime hamlolunması münasiptir. Amma kâfir murad olunduğunda tenvin; tahkir içindir. Zira; kâfirler Allah'a iman etmeyip tab-ı beşerin nefret ettiği şeyleri irtikâb etmekten utanmadıkları cihetle tahkire şayandırlar. Binaenaleyh; burada kavimle her iki fırkanın birden murad olunmasında bir mahzur bulunmaz. Zira; her iki kavmin birden murad olunmasında manâca bir fesat yoktur. Çünkü; Cenab-ı Hak her iki kavmin amellerinin cezasını verecektir.
Bu âyetin, kıtali emreden âyetle mensuh olması ihtimali varsa da Fahri Râzi, âyet mensuh olmayıp ehemmiyetsiz ve şahsa ait olan şeylerde münazaayı terke mahmul olduğunu beyan etmiştir ki esah olan da budur.

5292
***
Vâcib Tealâ vahdaniyete delâlet eden bazı delilleri ve müminlere bir müddet-i muvakkatada kâfirlerden vaki olan kusurlardan ahz-ı intikamı terketmek lâzım olduğunu beyandan sonra herkesin ameli kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere :

مَنۡ عَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَلِنَفۡسِهِۦ‌ۖ وَمَنۡ أَسَآءَ فَعَلَيۡہَا‌ۖ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُمۡ تُرۡجَعُونَ (15)

buyuruyor.

[Bir kimse iyi amel işlerse kendi menfeatine, kötü amel işlerse kendi mazarratınadır, bu amelleri işledikten sonra Rabbınızın huzuruna müracaat edersiniz.]

Yani; insan daima amelini şer'a tevfik etmek lâzımdır. Zira; imanla beraber güzel amel işlerse amelinin menfaati kendine aittir, eğer bir kimse gerek Hakkullah, gerekse hukuk-u ibâdtan olsun kötü amel işlerse o kötü amelin mazarratı kendine aittir. Çünkü; bu amelleri işledikten sonra amellerinin cezasını görmek üzere rablarının huzuruna varacaklar ve amellerinin muktezâsını göreceklerdir.
Bu âyet; bir kaide-i külliyedir ve bütün insanları adalete davet eden bir düstur-u hakimdir. Çünkü; cümle insanları iyi amellere terğib ve kötü amellerden tenfir etmiştir. Binaenaleyh; her insanın bu âyeti kendisi için bir mizan-ı muntazam ve bir merci-i a'zam ittihaz etmesi lâzımdır. Zira; her şahsa şamil olduğu gibi amellerin azına, çoğuna, iyisine, kötüsüne dahi şamil olduğundan zaman-ı saadetten sonra insan için bundan daha büyük bir mürşid-i kâmil bulmak mümkün değildir.

5293
***
Vâcib Tealâ cümle insanlara şamil olan ahkâmını beyandan sonra insanlar içinden Benî İsrail'e vermiş olduğu nimetlerden bazılarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡءَاتَيۡنَابَنِىٓإِسۡرَٲٓءِيلَ ٱلۡكِتَـٰبَ وَٱلۡحُكۡمَ وَٱلنُّبُوَّةَوَرَزَقۡنَـٰهُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَـٰتِ وَفَضَّلۡنَـٰهُمۡ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (16)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Biz Benî İsrail'e Tevrat isminde olan kitabı ve münazaaları kesip atacak hükmü ve kulları irşâd edecek nübüvveti verdik, onları helâl ve tayyib olan rızıklardan merzuk ve kendi zamanlarında olan bütün âlemler üzerine tafdil ettik.]

Yani; Allah hakkı için biz lûtf u keremimizden Benî İsrail'e tarik-ı hakkı ve batılı beyanla insanları doğru yola sevkeder Tevrat'ı, dünya ve âhirete müteallik ilimleri, insanlar arasında vaki olan münazaaları fasledecek hükmü, içlerinden Nebi göndermekle emr-i nübüvveti onlara verdik, enva-ı nimet ve helâl rızıkla merzuk ve o zamanın âlemi üzerine onları tafdil ve tercih ettik. Çünkü; düşman-ı bî emanları olan Firavun'u ve kabilesini ihlâk etmekle arazilerini, mülklerini, bağlarını, bahçelerini, köşklerini ve saraylarını onlara verdik ve insanlar için düşmanlarının helâkleri gibi ferah verir bir şey olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insan için mümkün olan nimetin hepsini Benî İsrail'e verdiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü insan için ehemmiyetli olan nimet; ikidir:
B i r i n c i s i ; nimet-i diniyye,
İ k i n c i s i ; Nimet-i dünyeviyyedir. Nimet-i din, nimet-i dünyadan efdal olduğundan nimet-i dine müteallik olan kitabı, hükmü ve nübüvveti nimet-i dünyaya müteallik olan rızik üzerine takdim buyurmuştur.
Gerçi nübüvvet Benî İsrail'den başka kabilelere dahi verilmişse de Benî İsrail içinde enbiya diğer kabilelerden daha çok bulunduğu cihetle nübüvvetle Benî İsrail'e imtinan buyurmuştur. K i t a p ile murad; Tevrta'tır. H ü k ü m ile murad; ahkâm-ı İlahiye'ye marifet ve husumât kat'edecek ilim, irfan, meârif ve hünerlerdir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun o zamanda en iyi kavim dünyada Benî İsrail olduğuna ve onlarda olan mearif, hüner ve sanat başka kavimlerde bulunmadığına ve indallah makbul bir kavim olduklarına ve nebileri vasıtasiyle medeniyette zamanlarına nazaran pek ziyade ileri gidenler onlar olduğuna bu âyet delâlet eder.

5294
***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'e dinî ve dünyevi nimetleri ihsan ettiğini beyandan sonra onlara hakka delâlet eder bir takım deliller ihsan ettiğini beyan etmek üzere :

وَءَاتَيۡنَـٰهُم بَيِّنَـٰتٍ۬ مِّنَ ٱلاًَمۡرِ‌ۖ فَمَا ٱخۡتَلَفُوٓاْ إِلاًَ مِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَهُمُ ٱلۡعِلۡمُ بَغۡيَۢا بَيۡنَهُمۡ‌ۚ إِنَّ رَبَّكَ يَقۡضِى بَيۡنَہُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (17)

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşân Benî İsrail'e emr-i dine ve emr-i dünyaya delâlet eder bir çok deliller verdik. Binaenaleyh; ya Ekrem-er Rusûl ! Senin nübüvvetine dair ilim ve deliller onlara geldikten sonra beyinlerinde hasedlerinden naşî senin nübüvvetinde ihtilâf ettiler. Senin Rabbin muhakkak yevm-i kıyamette onların ihtilâf ettikleri meselelerde hükmeder.]

Yani; umur-u diniyye ve dünyeviyyeden her nimeti verip o zamanın âleminden bir takım mezâyây-ı insaniyeyi vermekle onları efdal kıldığımız gibi ey Rasul-ü Ekrem ! Senin nübüvvetinin sıdkına delâlet eder açık deliller verdik. Hal böyle olunca senin emr-i nübüvvetinde hased ve buğz u adavetlerinden naşî kendilerine senin sadık olduğuna ilim geldikten sonra ihtilâf ettiler. Senin Rabbın onların ihtilâflarını hail ü faslederek yevm-i kıyamette beyinlerinde hükmeder ve lâyık oldukları cezalarını verir.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette B e n î İ s r a i l ' e v e r i l e n b e y y i n â t ile murad; Âhir zaman nebisinin Mekke'den Medine'ye hicretine vesair evsafına ve onların dünya ve âhiretlerine müteallik delillerdir. Yahut Hz. Musa'nın beyyineleridir. Emr-i nübüvvette bunların ihtilâfları hased ve buğz u adavetlerinden neş'et ettiğini ve Resûlullah'ın hakkaa nebî olduğuna dair Tevrat vasıtasiyle kendilerine ilim geldikten sonra vaki olduğunu beyanla bu âyette Cenab-ı Hak Benî İsrail'i zemmetmiştir. Çünkü hakikati bildikten sonra o hakikatta ihtilâf etmek; teannüdden başka bir şey değildir. Binaenaleyh; bu hal zemme şayan ve istiğrab olunacak bir haldir. Zira ilim; ihtilâfın kalkmasını icab ederken bilâkis ihtilâfa sebep olmak teaccübe şayan bir haldir ki maksada sarfolunacak ilmi maksadın hilafı olan umur-u dünyaya, riyasete ve nefsaniyete vesile kılmak elbette garib bir haldir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Benî İsrail'e hakka delâlet eder şahidler ve deliller verdiği ve onlar kendilerine ilim ve şahid geldikten sonra Resûlullah'ın nübüvvetinde ihtilâf ettikleri ve bu ihtilâfın menşei hasedleri olduğu ve Allah-u Tealâ'nın yevm-i kıyamette ihtilâf ettikleri meseleler hakkında adaletle hükmedeceği bu âyetten müstei'ad olan fevaid cümlesindendir.
5295
Vâcib Tealâ Yehûd kavminin hakkı bildikleri halde haktan yüz döndürdüklerini beyandan sonra hakka ittibâ lâzım olup bir takım cühelanın arzularına ittibâ caiz olmadığını beyan etmek üzere :

ثُمَّ جَعَلۡنَـٰكَ عَلَىٰ شَرِيعَةٍ۬ مِّنَ ٱلاًَمۡرِ فَٱتَّبِعۡهَا وَلاًَ تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَ ٱلَّذِينَ لاًَ يَعۡلَمُونَ (18)

buyuruyor.

[Ehl-i Kitabın ihtilâfından sonra ey Nebiyy-i Zişân ! Biz seni gayet alî ve katî delillerle sabit bir şeriat-ı müştekime ve sünnet-i kaviyye üzere kıldık ki o şeriata ittibâ etmek vâcibtir. Binaenaleyh; sen o şeriata ittibâ et ve sol kimselerin arzularına ittibâ etme ki onlar cahillerdir.]

Yani; ey Habibim ! Sen doğru bir din ve şeriat üzerine olunca ona ittibâ etmek vâcibtir velâkin senin nübüvvetinde ihtilâf eden kimselerin tarikatları bir takım efkâr-ı faside ve ârây-ı kaside üzerine bina kılındığından onların tarikatlarına ittibâ caiz değildir.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette ilmi olmayan c ü h e l â ile murad; Yehûd kavmi olmak ihtimali olduğu gibi Kureyş kavmi murad olunarak onları zemmetmek ihtimali dahi vardır. Çünkü; Kureyş'in reisleri Resûlüllah'a «Sen nübüvvet davasından vazgeç, âbâ ve ecdadının dinlerini terketme. Zira; onlar senden efdaldirler» demişlerdi. İşte bu sözleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Şu rivayete nazaran bu âyette cehaletle zemmolunanlar Kureyş'in rüesâsıdır. Fakat hüküm yalnız onlara mahsus değildir. Çünkü; itibar elfazın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığından tarik-ı hak olan şeriatı bırakıp da bir takım cühelanın şehevât-ı nefsaniyelerinin arzusuna ittiba edenler bu âyetin hükmünde dahildirler.

5296
***
Vâcib Tealâ cühelanın arzularına ittibâ caiz olmadığını beyandan sonra ittibâm adem-i cevazının sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّہُمۡ لَن يُغۡنُواْ عَنكَ مِنَ ٱللهُِ شَيۡـًٔ۬ا‌ۚ

buyuruyor.

[Zira; o cühela senden Allah'ın gazabından azıcık bir şeyi defetmekle seni iğnâ edemezler.] Çünkü; birtakım aceze ve iktidardan arî kimseler olduklarından Allah'ın gazabına mukabele etmeleri imkânsızdır. Binaenaleyh; arzularına ittibâ eden kimseden velev azıcık azabın bir cüz'ünü bile defetmekle onu muğnî kılamazlar. Şu halde onlara iktida etmek caiz olamaz. İşte bu âyet-i celileyle Vâcib Tealâ şeriatin ahkâmından haberi olmayan cühelanın arzularına ittibâ etmekten Kullarını nehyetmiştir. Çünkü Resûlullah'ı nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; bu misilli cahil sefihler iktidâya şayan değillerdir.

***
Vâcib Tealâ bir takım süfehânın arzularına ittibâdan ümmet-i Muhammedi nehyettikten sonra bu gibi sefih zalimlerin bazıları bazılarına dost olup mümin kullarının dostu ancak zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ بَعۡضُہُمۡ أَوۡلِيَآءُ بَعۡضٍ۬‌ۖ وَٱللهُِ وَلِىُّ ٱلۡمُتَّقِينَ (19)

buyuruyor.

[Muhakkak zalimlerin bazısı bazısına dosttur ve Allah-u Tealâ da müttakîlerin dostudur.]

Yanı; hudud-u İlâhiye'den çıkmış, cadde-i adaletten ayrılmış, âbâ ve ecdadlarını taklide yeltenmiş olan zalimlerin bazıları bazılarının dostudur, Allah Tealâ da şeriata yapışmakla nefsini efkâr-ı faside sahibi olan cühelanın mesleklerine ittiba etmekten men ve muharremâttan vikaye eden kimselerin velîsi ve yardımcısıdır. Şu halde müttakîlerin velîsi Cenab-ı Hak olunca onlar dünyada ve âhirette menfeat göreceklerdir. Çünkü; Vâcib Tealâ dostlarına menfeat ihsan etmeye ve üzerlerine nazil olan belâ ve musibetleri defetmeye kaadirdir. Amma zalimlerin yekdiğerine karşı dostlukları birbirlerine azıcık bile bir menfeat temin etmez. Zira; dostlarının menfeatlerini celbe ve mazarratlarını defe kaadir değillerdir.

5297
***
Vâcib Tealâ şeriata ittibâ ile emrettikten sonra şeriatın esasını teşkil eden Kur'an'ın ittibaa şayan olduğunu ispat eder bazı evsafını beyan etmek üzere :

هَـٰذَا بَصَـٰٓٮِٕرُ لِلنَّاسِ وَهُدً۬ى وَرَحۡمَةٌ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُوقِنُونَ (20)

buyuruyor.

[Şu Kur'an nâsın kalplerine uyanıklıktır, tarik-ı müştekime isal eder ve ilm ü irfanı olan kavmiçin lûtf u ihsandır.]

Yani; Kur'an'ı Azîmüşşân nâsın kalplerine ziya vericidir ki o ziya sebebiyle nâs menfeat yollarını görür ve maksatlarına vasıl olurlar. İlm-i yakîn sahibi olan kavmiçin Allah-u Tealâ tarafından Kur'an lûtf u ihsandır. Zira; Cehennem azabından aynı necattır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Kur'an; İman edip mucibiyle amel etmek istiyenlere aynı hidayettir. Zira Kur'an; kendine yapışanları maksatlarına isal eder ve ilm-i yakînle imân edip ahkâmına vakıf olarak amel edenlere aynı rahmettir. Çünkü; Cehennem'den necattır. Kur'an; hakkı görmek için gözlerin çırasıdır. Çünkü; hakla batılı tefrik eden Kur'an olduğundan doğru ve eğri yolları bilmek ancak Kur'an'la olabilir. Binaenaleyh; Kur'an; akıl ve iz'an sahiplerine aynı lûtuf ve rahmettir.

***
Vâcib Tealâ zalimlerin velîleri kendileri misilli zalimler, müttakîlerin velileri Allah-u Tealâ olduğunu zikirle zalimlerle müttakîler beyninde olan farkı beyandan sonra ameliyat cihetinden de beyinlerinde fark olduğuna işaret etmek üzere :

أَمۡ حَسِبَ ٱلَّذِينَ ٱجۡتَرَحُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن نَّجۡعَلَهُمۡ كَٱلَّذِينَءَامَنُواْوعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ سَوَآءً۬ مَّحۡيَاهُمۡ وَمَمَاتُہُمۡ‌ۚ سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ (21)

buyuruyor.

[Zannederler mi şol kimseler ki onlar bütün ömürlerini 5298 günâha sarfetmiş ve devam üzere günâh kazanmakla meşgul olmuş olan âsîlerdir? Biz onları iman edip, amel-i salih işleyen müminler gibi mi kılalım? Böyle zannetmek fasittir. Zira; âsîlerle müminlerin hayat ve mematları müsavi olur mu? Biz ikisini müsavi kılar mıyız, bunları müsavî kılmak doğru olur mu? Müsavî olmaları ile hükümleri yanlış ve ne kadar çirkin bir hükümdür.]

Yani; seyyiâtla iştigal eden kâfirler zannederler mi ki kendilerini âhirette mü'min ve amel-i salih işliyenler gibi kılalım da hayatları, mematları onlarla müsavi olsun? Böyle müsavaat olur mu? Eğer müsavî oluruz zanniyle böyle hükmederlerse bu hükümleri ne kadar çirkindir. Zira adalete muhaliftir. Ubudiyetle Rabbısını razı kılan ve ömrünü ibadete sarfedenle ömrünü günâha sarfedenler müsavî olurlar mı? Eğer biz müsavî kılsak zulmolmaz mı? Böyle cahilane sözü nasıl söyler ve hüküm verirler. Halbuki bu hükümler ne kadar fenadır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Müşriklerden (Utbe), (Şeybe) ve (Velid b. Atabe) nin, müminlerden (Ali), (Hamza) ve (Ebu Ubeydetübnü Cerrah) (R.A.) hazerâtına şöyle bir sözde bulunmalarıdır: «Allah-u Tealâ'ya yemin ederiz ki ey mü'minler ! Siz bir şey üzerine değilsiniz. Eğer sizin dediğiniz gibi âhiret varsa biz sizden efdal oluruz. Çünkü; dünyada servetimiz sebebiyle biz sizden efdaliz. Dünya ise âhiretin misalidir.» demeleri üzerine onların bu itikadlarını ibtal ve sözlerini reddetmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir.
Âyette (ام) kelimesi istifham-ı inkarîdir ve nazmı kelâmda mukadder (اجترهوا) kelimesi üzerine ma'tuftur. (يعلم) kazandılar manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Günâhkâr kâfirler kendileriyle mü'minler aralarında olan farkı bilirler mi? Yoksa günâhları kisible ömürlerini hebaya sarf eden kâfirleri ömürlerini ibadete sarfeden mü'minlerin emsali kılarız da hayat ve mematları müsavî olur mu zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu zanları fasid ve hükümleri batıl olur] demektir. Çünkü itaat eden bir kimseyle isyan eden kimsenin mertebesi indallah müsavi olamaz.

5299
***
Vâcib Tealâ mü'minle kâfirin müsavi olamıyacaklarını beyandan sonra müsavi olamadıklarını ispat etmek üzere :

وَخَلَقَ ٱللهُِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضَ بِٱلۡحَقِّ وَلِتُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا ڪَسَبَتۡ وَهُمۡ لاًَ يُظۡلَمُونَ (22)

buyuruyor.

[Zulmolunmaz oldukları halde her nefis kendi kesbettiği ameliyle cezalanmak için Allah-u Tealâ hakka mülâbis olarak yeri ve gökleri halketti.]

Âhiret seâdetinde kâfir mü'mine müsavi olamaz. Zira; müsavi olsa semavat ve arzın yaratılışı hakka mukarin olmamak lâzım gelir. Halbuki Allah-u Tealâ semavât ve arzı hakka mukarin olarak halketti. Çünkü; zalimlerle mazlumlar müsavi olsa, zalimi mazluma musallat kıldığı halde zalimden ahz-ı intikam etmese Cenab-ı Hakkın kendisi zulme razı olmuş olacağından bu âlem-i süflî ve ulvîyi yaratmak hak olmamış olur. Halbuki onların yaratılışı hakka mukarindir. Şu halde kâfirle mü'minin indallah mertebeleri müsavi olmamakta bir hakikat vardır ve hakka mukarindir.

5300
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mü'minlere müsavi oluruz ümidlerini red ve iptal ettikten sonra bir takım çirkin işlerini ve fena hallerini beyanla iki fırkanın birbirine müsavi olmadıklarını te'yîd etmek üzere:

۬ أَفَرَءَيۡتَ مَنِ ٱتَّخَذَ إِلَـٰهَهُ ۥ هَوَٮٰهُ وَأَضَلَّهُ ٱللهُِ عَلَىٰ عِلۡمٍ۬ وَخَتَمَ عَلَىٰ سَمۡعِهِۦ وَقَلۡبِهِۦ وَجَعَلَ عَلَىٰ بَصَرِهِۦ غِشَـٰوَةً۬

buyuruyor.

[Nazar ettin, gördün mü ya Ekrem-er Rusûl ! Sen şol kimseyi ki kendi heva ve hevesini mabud ittihaz etti ve Allah-u Tealâ onun halini bildiğinden onu idlâl eyledi. Binaenaleyh; kulağını ve kalbini mühürledi, hakkı görmez ve idrak etmez bir hale geldi, gözünün üzerine perde çekti.]

فَمَن يَہۡدِيهِ مِنۢ بَعۡدِ ٱللهُِ‌ۚ أَفَلاًَ تَذَكَّرُونَ (23)

[Kendi arzusunu mabud ittihaz eden kimseyi Allah-u Tealâ idlâl edince Allah'ın idlâlinden sonra onu kim hidayette kılar. Bu gibi şeyleri mülâhaza edip düşünmez misiniz?]

Yani; ey Rasul-ü Ekrem ! Nazar edip görmedin mi şol cahil muannidin halini ki o cahil mevlâsını terkle kendi hava ve hevesini mabud ittinaz etti. Zira; onun tiynetinde taharet olmadığından iradesini dalâlete şevketti, Allah-u Tealâ dalâleti ihtiyar ettiğini bildiğinden onu idlâl etmekle rezil ve rüsva kıldı. Binaenaleyh; bu misilli bed tînetlerin kulaklarını mühürledi ki ehl-i hakdan hak sözü duymaz, kalplerini mühürledi ki vahdaniyete delâlet eden delilleri idrâk edemez olduklarından vâızların vaazından müteessir olmazlar. Çünkü; kalpleri kapalı, hakkı itikat etmez ve doğru sözü dinlemez bir hale gelirler ve arzusunu kendine mabud ittihaz eden kimsenin gözünün üzerine perde halketti ki ibret gözüyle hiç bir şeyi göremez. Binaenaleyh; Allah'ın ibret için halkettiği acayib ve garaibi görmediğinden bu âlem-i mükevvenâttan istifadesi olamaz. Böyle hevâ ve hevesine tabi olan kimsenin hal ve iradesini dalâlete sarfetmesi üzerine Allah-u Tealâ onu idlâl ettikten sonra o kimseyi doğru yola kim sevkede'bilir? Mülâhaza edip de bu gibilerin hallerini düşünmez misiniz, esbab-ı ilimden olan azalar idrakten mahrum olunca onun doğru yola gidebilmesi mümkün müdür?
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette hemze; istifham-ı inkarîdir. Çünkü; halikına ibadeti terkedip bir takım taşa ve ağaca ibadet etmek münkerâttan olduğu gibi teaccüp olunmaya dahi şayan bir hal olduğuna işaret için teaccüp manâsını ifade eden hemze varid olmuştur.
«Allah-u Tealâ ilmi üzerine idlâl etti» demek «Allah-u Tealâ onun ruhunun ıslâh kabul etmiyeceğini ve cevher-i ruhuna lâyık olan dalâleti irtikâb ettiğini bildiğinden bildiği veçhile idlâl etti» demektir. Bu âyetin ifade ettiği manâ ayniyle kâfirlerde görüldüğü gibi İslâm isminde ve kisvesinde olan bir çok münafıklarda dahi görülmektedir. Çünkü; bu misilli münafıklar daima şehevat-ı hayvaniye ve nüfus-u behîmiyyeleri ne gibi şey arzu ederse onu güzel 5301 bir şey addederek nefsinin istinâsına tabi olmağı vâcib bildiğinden nefsine tebeiyyet eder ve nefsinin kulu kölesi olur. Binaenaleyh; onun her zaman mabudu nefs-i emmâresidir. İşte nefsine şu minval üzere zebûn olan kimselerin kalpleri idrakten ve kulakları hakkı duymaktan ve gözleri görmekten mahrum olduğu cihetle bütün dünya ahalisi ona vaaz u nasihat etse tesir etmez. Binaenaleyh; hâinâne ve mel'ûnâne din aleyhine itiraz ve ahkâm-ı şer'iyyeden arzusunun hilâfına olanları takbih etmeye yeltenir. Ezcümle zamanımızda bilâ perva erkekli dişili vahşî hayvanlar gibi birbirine karışıp gezmek istiyenlerin tesettür-ü nisvana ve daha bazı ahkâma itiraz ettikleri görülmektedir.

Vâcib Tealâ kâfirlerin bazı fena hallerini beyandan sonra kıyameti inkâr ettiklerini ve inkârlarının sebebini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ مَا هِىَ إِلاًَ حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا يُہۡلِكُنَآ إِلاًَ ٱلدَّهۡرُ‌ۚ وَمَا لَهُم بِذَٲلِكَ مِنۡ عِلۡمٍ‌ۖ إِنۡ هُمۡ إِلاًَ يَظُنُّونَ (24)

buyuruyor.

[Kâfirler «Bizim hayat-ı dünyadan başka hayatımız yoktur, ancak hayat-ı dünya vardır. Ölürüz ve anamızdan doğar dünyaya geliriz. Bunun hepsi dünyadadır ve bizi ihlâk etmez, ancak zaman ihlâk eder. Zamandan başka ihlâk edecek kimse yoktur» dediler. Halbuki şu sözlerine onların ilimleri yoktur. Binaenaleyh; bu sözleri onlar söylemezler, illâ zan üzerine söylerler.] Zandan başka ilme dair bir şeyleri olmadığından sözleri batıldır. Zira; itikadiyatta zanna itibar yoktur.

Yani; Kureyş kavminin kâfirleri kemal-i cehalet ve hamakatlarından naşî dediler ki «bizim için vefat ettikten sonra hayat ve haşr ü neşir yoktur, ancak hayat-ı dünya vardır. Zira; dünyada biz ölürüz evlâdımız doğar dirilir. Onlar ölür evlâdları doğar. Dünyada bu minval üzere ölmek ve dirilmek cereyan eder ve bizi zamanın 5302 üzerimizden geçmesi ve dünyanın da mihnet ve meşakkatleri ihlâk eder» demekle âhireti inkâr ederler, lâkin bu sözleri aklî ve naklî bir ilme müstenid değildir. Belki onlar zan ve tahmin üzere akıllarına ne gelirse söylerler, muhakeme etmezler. Bu âyette müşriklerin sözlerinde birkaç ihtimal vardır:
B i r i n c i s i ; bu dünyada ölür ve diriliriz demek evvelen nutfe iken ölü olur sonra diriliriz demektir.
İ k i n c i s i ; biz ölürüz evlâdımız diri olarak kalır.
Ü ç ü n c ü s ü ; bazımız ölürüz ve bazımız hayatta kalırız demektir.
D ö r d ü n c ü s ü ; tenasüh murad etmeleri muhtemeldir. Çünkü; putperestlerin ekserisinin itikadı tenasühtür. Yani «dünyada ölürüz tekrar bir âdem suretinde dünyaya geliriz» demektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar Vâcib Tealâ'nın ve ervahı kabzeden meleklerin vücudunu inkâr ettiklerinden «bizi ihlâk etmez, illâ mürur-u zaman yani gecelerin ve gündüzlerin gelip gitmesi, tehavvülât ve tebeddülatı ihlâk eder. Zira nüfusun helâkinde tesir eden; zaman ve eflâkin harekesidir» derlerdi. Çünkü müşriklerin itikadları; insanın doğması tabiatların imtizacını icabeden eflâkin harekesi sebebiyledir. Yani «eflâkin harekesinden tabiatlerin yekdiğeriyle imtizacından hayat hasıl olur, bunun aksine imtizacın haleldar olmasından ölüm hasıl olur. Şu halde hayat ve memâtın sebebi; eflâkin harekesi ve tabâyiin imtizacının ve adem-i imtizacının eseri olduğundan onlarca fail-i muhtarı ispata hacet yoktur» derlerdi. Cenab-ı Hak bu itikadlarının butlanını beyanla itikadlarım reddetmiştir. Çünkü «itikadlarının bir ilim üzere mübtenî olmayıp zan ve tahmin üzere ibtinâ olunduğunu» beyan etmek «o itikadın batıl olduğunu» beyan etmektir.
Delilsiz söylenen sözlere, zan ve tahminlere tebeiyyet etmek indallah münker olduğuna ve araplar indinde havadisi zamana isnad etmek adet olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; vâcib onların sözlerini hikâye ve itikadlarım ibtal etmiştir. Zira; delilsiz taklide, faydasız rüsum ve âdâta ittiba etmek fesattan halî olmadığından delile müstenid olmayan söz ukalâ indinde merduddur.

5303
***

Vâcib Tealâ müşriklerin haşri inkâr ettiklerini beyandan sonra inkâra aid irâd ettikleri delillerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡہِمۡ ءَايَـٰتُنَا بَيِّنَـٰتٍ۬ مَّا كَانَ حُجَّتَہُمۡ إِلآًَأَن قَالُواْٱئۡتُواْ بِـَٔابَآٮِٕنَآ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (25)

buyuruyor.

[Müşrikler üzerine bizim açık âyetlerimiz okunduğunda onların hüccetleri olmadı, illâ «Eğer sözünüz doğru ise vefat eden babalarınızı getirin» demekten ibaret oldu.]

Yani; yevm-i kıyameti, haşr ü neşri inkâr eden müşrikler üzerine bizim tarik-ı hakkı beyan eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda onların ihticaca salih bir senedleri olmaz, ancak haşri inkâr etmekte delilleri şu sözleri olur : «Eğer öldükten sonra dirilmek varsa ölmüş ve yok olmuş babalarımızı getirin ki onlar kabirden kalkılacağına şehadet etsinler de biz de bilelim».
Müşriklerin şu delilleri gayet zayıftır. Zira; babalarının şimdi dirilmemelerinden her zaman dirilmemeleri lâzım gelmez. Çünkü; bir şeyin bir zamanda hasıl olmamasından her zaman hasıl olmaması lâzım gelmez.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin haşri inkâr için söyledikleri sözlerini beyandan sonra o sözlerine cevabı beyan etmek üzere :

قُلِ ٱللهُِ يُحۡيِيكُمۡ ثُمَّ يُمِيتُكُمۡ ثُمَّ يَجۡمَعُكُمۡ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَـٰمَةِ لاًَ رَيۡبَ فِيهِ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاًَ يَعۡلَمُونَ (26)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklere hitaben de ki «Allah-u Tealâ evvelen sizi ihya eder sonra öldürür, sonra sizi yevm-i kıyamette cem'eder ki o yevm-i kıyametin vukuunda şüphe yoktur velâkin nâsın ekserisi bunu bilmezler», İşte müşriklere böyle demekle cevap ver.]

Kâfirler kıyametin vukuunu tekzib ederler. Çünkü; 5304 ma'kulâtı idrakten âcizlerdir, umur-u adiye ve hissiyyeyle ülfet ettiklerinden her şeyi ona kıyas ederler. Binaenaleyh; kıyametin vukuunu tasdik etmezler. Halbuki ibtidaen yoktan var etmeye ve nutfeden ihyaya kaadir olan Allah-u Tealâ öldükten sonra âhirette ihyaya dahi kaadir olur.

Vâcib Tealâ kıyameti inkâr edenleri şiddetle reddetmek için kıyametin vukuunda şüphe olmadığını sarahaten beyan buyurmuş ve kıyameti inkâr edenleri cehaletle zemmetmiştir. Çünkü; aklı ve ilmi olanlar kıyametin vukuunda asla şüphe etmezler. Zira; âlemin her cüz'ünde vaki olan tebeddül ve tağayyür kıyametin vücuduna açık bir surette delâlet ettiği cihetle ednâ idrak sahibi olan kıyametin vücud bulacağında asla tereddüt etmez.

***
Vâcib Tealâ evvelen icada ve saniyen öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğunu ba'del beyan bilûmum mümkinâta kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

وللهُِ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ‌ۚ وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَخۡسَرُٱلۡمُبۡطِلُونَ (27)

buyuruyor.

[Yerin ve göklerin mülkü ve tasarrufu Allah-u Tealâ'ya mahsustur, kıyamet kaim olduğu gün hakkı ibtale sa'yedenler zarar ederler ve zararları zahir olur.]

Yani; Allah-u Tealâ bu dünyada insanları icadla ihyaya ve öldürmeye kaadir olduğu gibi cemi mümkinâta ve bilhassa kıyamette ihyaya dahi kaadirdir. Zira yerin ve göklerin mülkü ve melekûtu ve onlarda istiklâl üzere tasarruf; Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; insanı öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; ihyanın dünya ile âhiret arasında farkı yoktur. Şu halde dünyada vaki olan ihya âhirette dahi vaki olur, kıyamet kaim olduğu gün inkâr edenler zarar görürler ki zararları o günde anlaşılır. Çünkü; muhasebe günü olduğundan kâr ve zarar o günde meydana çıkar ve onlar da zarar ettiklerini bilirler velâkin fayda yoktur.
İnsanın ömrü tüccarın sermayesi makamında olup o ömrünü, vücudunu, sıhhatim ve aklını günâha sarfla lâzım gelen azap sermayeden zarar ve ziyan mesabesinde olduğundan onlara olacak azaba hüsran denilmiştir. Çünkü husrân; sermayeden zarar manâsınadır ve günâhkârların zararı ise hüsran demeye şayandır.

***
Vâcib Tealâ ahval-i kıyametten bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَتَرَىٰ كُلَّ أُمَّةٍ۬ جَاثِيَةً۬‌ۚ كُلُّ أُمَّةٍ۬ تُدۡعَىٰٓ إِلَىٰ كِتَـٰبِہَا ٱلۡيَوۡمَ تُجۡزَوۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (28)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Yevm-i kıyamette her ümmeti sen diri üzerine çökmüş görürsün, o zamanda her ümmet kendi defter-i amalinden ibaret olan kitabına davet olunur ve onlara taraf-ı İlâhîden «Bu gün ameliniz ile cezalanırsınız» denilir.]

Yani; kıyamet kâim olup herkes mahşere cenrolunduğunda ey nebiyy-i Muazzam ! Sen her ümmeti kemal-i havf ü telâşla dizleri üzerine hatta ayak tırnaklarının üzerine diz çökmüşler görürsün. Zira; o günün mehabet ve azameti karşısında her bir millet ayak üzerinde duramaz. Efrad-ı ümmetten her fert huzur-u İlâhîde kendi amel defterlerine davet olunurlar ve dünyada işledikleri amelin cümlesini defterlerinde görürler, o zamanda canib-i manevi-i İlâhîden onlara «İşte bu gün dünyada işlediğiniz amellerinizin cümlesine ceza göreceksiniz. Eğer âmeliniz hayır ise cezanız hayır ve şer ise cezanız şer olacaktır» denilmekle davetten neticenin amelin cezasını görmek olduğu beyan olunur. Kitap, ümmetin amel defteri olduğundan ümmete muzaf kılınmış ve «Ümmet kendi kitabına davet olunur» denmiştir.
C a s i y e ; hakimden hüküm almak için iki hasmın hükmün nasıl sudur edeceğini bilmediklerinden kemal-i telâşla oturmalarıdır. Yevm-i kıyametin ağırlığı ve azameti arasında bîhuş olan ahali kendi defter-i amelleri üzerine muhasebeleri görülürken herkes kendi hakkında zuhur edecek hükm-ü İlâhî'nin neden ibaret olduğunu bilemediğinden kemal-i havf ü telâşla dizlerinin ve tırnaklarının uçları üzerine otururlar demektir. Şu halde casiye; izdir apla oturmak manâsına olduğundan «Her ümmet es ameline göre cezanın zuhur edeceğine intizar ettiği cihetle ızdırap ve elem içinde otururlar rahatları olmaz» demektir.
Bu âyetin hükmü; mümine ve kâfire şamildir. Gerçi mümin amelinden emin ise de bu misilli ahvalde hak tebeyyün ve tahakkuk edinceye kadar haklı haksız endişeden hali olamaz. Binanea-leyh; herkesin muhasebesi görülünceye kadar mümin dahi dizleri üzerinde oturur ve muhasebesi görülenlere izin verilir ve herkes gideceği mahalline gider.

***
Vacip Tealâ her ümmetin kitaplarına davet olunacaklarını beyandan sonra kitapları ellerine geldiğinde söyliyecekleri sözlerini beyan etmek üzere :

هَـٰذَا كِتَـٰبُنَا يَنطِقُ عَلَيۡكُم بِٱلۡحَقِّ‌ۚ إِنَّا كُنَّا نَسۡتَنسِخُ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (29)

buyuruyor.

[İşte şu defteriniz bizim kitabımızdır sizin üzerinize hakkı söyler. Zira; biz melekler vasıtasiyle sizin amelinizi yazmıştık.]

Yani; herkes kendi defter-i âmâli mucibince muhasebesi görülmek için çağırıldığında canib-i İlâhî'den onlara hitaben «işte şu kitap bizim kitabımızdır sizin üzerinize hakkı söyler, ziyade ve noksan olmaz. Zira; işlediğiniz ameliniz her ne ise ayniyle yazılmıştır, yazıldığı veçhile cezanızı göreceksiniz» demekle herkesin cezası kitabında olan ameline göre olacağı beyan olunur.
Bu âyette kitabın Vacip Tealâ'ya muzaf kılınması evvelki âyette ümmete muzaf kılınmasına münafi değildir. Zira; ümmetin amel defteri olduğu cihetle ümmetin kitabı olduğundan evvelki âyette kitap ümmete muzaf kılınmıştır. Allah-u Tealâ kullarının amellerini gözetmek için tayin ettiği meleklere emredip herkesin bilcümle hayır ve şer a'mâlini yazdırdığı cihetle Vacip Tealâ'nın kitabı olduğundan bu âyet dahi Vacip Tealâ'ya muzaf kılınmıştır. Binaenaleyh; âyetler arasında münafaat yoktur.

5307
***
Vacip Tealâ muhasebeleri görüldükten sonra nasm iki kısma ayrılacağını beyan etmek üzere :

فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فَيُدۡخِلُهُمۡ رَبُّہُمۡ فِى رَحۡمَتِهِۦ‌ۚ ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡمُبِينُ (30)

buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onları Rabları kendi rahmetine idhâl eder. İşte şu rahmet-i İlâhiye'ye nail olmak açık bir fevz ü felahtır ki bunun fevkinde felah olamaz.] Çünkü insan için en büyük maksat ve emel; rızay-ı İlâhîye vasıl olmak ve Cennet'e girmektir. Binaenaleyh; Allah'ın vahdaniyetini ve Resulünün nübüvvetini tasdik ederek bir takım güzel ameller ve ahlâk-ı hamîdeyle nefsini tezyin etmek ve a'mal-i salihayla rızay-ı İlâhîye nail olmak sebebiyle Cennet'e girmek insanlar için en büyük seadet ve necat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. R a h m e t ; ihsan manasınadır. «Cenab-ı Hak müminleri rahmetine idhâl eder» demek «ihsanın mahalli olan Cennet'e idhal eder» demektir.

***
Vacip Tealâ kısm-ı evvel olan müminlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَأَمَّاٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْأَفَلَمۡ تَكُنۡ ءَايَـٰتِى تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَٱسۡتَكۡبَرۡتُمۡ وَكُنتُمۡ قَوۡمً۬ا مُّجۡرِمِينَ (31)

buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki onlar kâfir oldular. O kâfirlere hitaben «Sizin üzerinize bizim âyetlerimiz tilâvet olunmadı mı? Elbette tilâvet olundu velâkin siz kabulden kendinizi büyük addederek imtina ettiniz. Zira; günâhkâr bir kavimdiniz» denilir.] Vâcib Tealâ'nın bu kelâmı onları tekdir içindir. Çünkü; Resûller vasıtasiyle âyetlerin tilâvet olunduğu malûmdur, onların resûllere ve âyetlere karşı kibrettiklerini ve ashab-ı cerâimden günâhkâr bir kavim olduklarını meydana koymakla onları âleme rüsva etmek için bu söz söylenecektir. Çünkü kâfirlerin dünyada âdetleri; cürüm ve cinayet işlemek ve hakkı kabulden kendilerini yüksek addederek hakkı kabule boyun eğmemektir.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlere söylenecek sözün bakiyyesini beyan etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ إِنَّ وَعۡدَ ٱللهُِ حَقٌّ۬ وَٱلسَّاعَةُ لاًَ رَيۡبَ فِيہَا قُلۡتُم مَّا نَدۡرِى مَا ٱلسَّاعَةُ إِن نَّظُنُّ إِلاًَ ظَنًّ۬ا وَمَا نَحۡنُ بِمُسۡتَيۡقِنِينَ (32)

buyuruyor.

[«Allah'ın va'di haktır ve kıyamette şek yoktur» denildiğinde ey kâfirler ! Siz derdiniz ki «Kıyamet nedir? Biz bilmiyoruz. Zira; kıyametin vücud bulacağına bizim için bir zan ve vehim vardır. Çünkü biz düşünürüz, ancak bir zan bulabiliriz. Halbuki kıyametin vücuduna bizim yakînimiz yoktur.»]
Yani canib-i İlâhîden kâfirlere «Size resûllerimiz gelmedi mi ve ayetlerimiz tilâvet olunmadı mı, siz imanı kabul etmediniz mi, bir kavm-i günâhkâr olmadınız mı?» denildikten sonra kâfirleri terzil için tekrar canib-i İlâhîden «Ey kâfirler ! Size mahzâ nasihat ve irşad için Allah'ın gönderdiği Resûlü haktır ve kıyamette şüphe yoktur. Elbette vücud bulacaktır» denildiğinde siz kemal-i gurur ve kibirle, elinizde bulunan malınıza güvenerek derdiniz ki «Kıyamet nedir? Biz bilmiyoruz. Bizim için kıyamete zayıf bir zan vardır. Zira kıyamet; yakînen bizim malûmumuz değildir, ancak nâsın ağzından böyle bir şey işitiyoruz ve sıhhat ve adem-i sıhhatini bildirir delil olmadığından iman edemeyiz» demekle iktifa ederdiniz denir. Âleme karşı dünyada böyle demekle vakit geçirenlerin âhirette rüsva olacaklarına âyet delâlet eder.
Bu âyetten anlaşıldığı veçhile zaman-ı seâdette âhireti inkâr edenler iki kısım olup bir kısmı suret-i kafiyede inkâr ettiği (وقَلِواماهى الاًحيا تنا الدنيا) âyetinde beyan olunmuştur ki onların itikadı; «Âhiret yoktur, hayat birdir iki olamaz» demektir. İkinci kısmın hali bu âyette beyan olunmuştur ki onlar kıyametin vücudunda mütereddit ve mütevehnimdirler. Çünkü; âbâ ve ecdatlarının hali kıyameti şiddetle inkâr etmektir. Halbuki zamanlarında Resûlullah kıyametin vücud bulacağını kuvvetli delillerle ispat etmekteydi. Şu halde bunlar Resûlullah'ın kelâmına bakarak suret-i kafiyede iman edemedikleri gibi abâ ve ecdatlarının itikadlarına tebaiyyet ederek suret-i kafiyede de red ve inkâr edemediklerinden «bizim için kıyametin vücudunda şek ve zan vardır» dediler.

***
Vâcib Tealâ âhirette kâfirlerle olacak muhavereyi beyandan sonra amellerinin kötü olduğu zuhur etmekle başlarına gelecek azabı beyan etmek üzere :

وَبَدَا لَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُواْ وَحَاقَ بِہِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (33)

buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette kâfirler için amellerinin kötülüğü zuhur eder ve onları istihza ettikleri amellerinin cezası ihata eder.]

Yani; cümle esrar ve günâhlar meydana çıktığı kıyamet gününde âhireti inkâr eden kâfirlerin amellerinin cezası onları ihata eder ve istihza ettikleri cinayetin cezasını görürler.

وَقِيلَ ٱلۡيَوۡمَ نَنسَٮٰكُمۡ كَمَا نَسِيتُمۡ لِقَآءَ يَوۡمِكُمۡ هَـٰذَا وَمَأۡوَٮٰكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن نَّـٰصِرِينَ (34)

[Vâcib Tealâ tarafından kâfirlere hitaben denilir ki «Bu gün biz sizi Cehennem'de terkle size unutmak muamelesi yaptık. Nitekim sizin dünyada şu mülakat edeceğiniz gününüzü unuttuğunuz gibi biz de sizi terkettik. Binaenaleyh; sizin mahalliniz Cehennem'dir ve Cehennem'den kurtaracak yardımcınız da yoktur.»]

Yani; kâfirlerin günâhlarının cezası kendilerini ihata ettiğinde onlara hitaben canib-i İlâhî'den «Sizin dünyada bu günü ve bu günde 5311 tesadüf edeceğiniz azabı unutup size irşâd için gönderilen Resûlü tekzib ettiğiniz gibi biz de sizi Cehennem'de terketmekle unutmak muamelesi yapıyoruz. Binaenaleyh; sizin karargâhınız Cehennem'dir, Cehennem'den maada sizin mahalliniz olmadığı gibi ateşten kurtaracak yardımcınız da yoktur. Çünkü; a'mâl-i habîseniz sebebiyle ebedî olmak üzere Cehennem'e girdiğiniz için çıkamazsınız» denilir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Haktan nisyan tasavvur olunmadığından Vâcib Tealâ tarafından «Biz sizi nisyan ederiz» demek «unutulmuş asla iltifat olunmayan bir şey gibi Cehennem'e atar bir daha çıkarmayız o mahalde ilelebed kalır gidersiniz» demektir.
5312
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennem'de unutulmuş bir şey menzilinde kalıp gideceklerini beyandan sonra bu ebedî azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكُم بِأَنَّكُمُ ٱتَّخَذۡتُمۡ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ هُزُوً۬اوَغَرَّتۡكُمُ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا‌ۚ فَٱلۡيَوۡمَ لاًَ يُخۡرَجُونَ مِنۡہَا وَلاًَ هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ (35)

buyuruyor.

[Şu sizin giriftar olduğunuz azabın sebebi; sizin, Allah'ın âyetlerini eğlence ittihaz etmekle meta-ı dünyaya mağrur olup dünyanın azıcık bir hayatına aldanmamzdır. Haliniz aldanmak olunca bu gün Cehennem'den çıkmazsınız ve bu makule dünyaya aldanan kimselerden Allah'ın rızasını aramak da olmaz.]

Yani; taraf-ı İlâhîden ehl-i Cehennem'e denilir ki «Ey ehl-i Cehennem ! Şu sizin mübtelâ olduğunuz azab ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olmanızın ve Cehennem'de ebedî kalmanızın ve a'vân ü etbamızdan yardım görmemenizin sebebi; üçtür :
B i r i n c i s i ; âhireti inkânınzdır.
İ k i n c i s i ; sizi irşâd için Rusûl-ü kiram vasıtasiyle okunan âyetleri maskara ve oyuncak ittihaz etmenizdir.
Ü ç ü n c ü s ü ; lezzât-ı dünyaya mağrur olup âhireti bilkülliye unutmanızdır. Hali böyle olan kimseler bu gün Cehennem'den. çıkmazlar, Allah'ın rızasını dahi aramazlar. Çünkü rıza aramak; dünyaya mahsus olduğundan âhirette rıza aranmaz, aransa faydası olmaz. Zira; zamanı geçti itizara ve ibadete mahal kalmadı, dünyada fevtolan şeyin âhirette tedariki mümkün olamaz».

فللهُِ ٱلۡحَمۡدُ رَبِّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَرَبِّ ٱلاًَرۡضِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (36)

[Hamd ü sena; yerin, göklerin ve bütün âlemlerin Rabbısı olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur.] Övmek ve övülmek ancak ona münhasırdır.

Yani; Allah-u Tealâ'ya hamdedin. Zira; cümle âlemin hamdi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Çünkü; Allah-u Teaiâ yerin, göklerin ve bilcümle ervah ve ecsamın halikı ve mürebbîsidir. Binaenaleyh; senaya ve medhe bihakkın şayan olan ancak odur.

وَلَهُ ٱلۡكِبۡرِيَآءُ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ‌ۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (37)

[Yerde ve göklerde büyüklük Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Zira; Allah-u Tealâ herkese galip ve her işi hikmete muvafıktır.] Binaenlaeyh; Allah'ın gayrı hamde müstehak bir büyük yoktur. Çünkü; Allah-u Tealâ Vâciplizatihî olduğu gibi herşeyi halketmeye kaadirdir, her nevi mahlûkât rahmetinden müstefîd ve insanıyla mümtazdır. Çünkü; kudret-i kâmile ve hikmet-i baliğa sahibidir. Binaenaleyh; insanların Vâcib Tealâ'ya hamd ü tekbîr etmeleri vâcib olduğuna bu âyet delâlet eder.

***

Gösterim: 53