Duhan Suresi Tefsiri

SÛRE - İ DUHÂN

İşbu sûre-i şerifenin (إِنَّا كَاشِفُواْ ٱلۡعَذَابِ قَلِيلاً‌ۚ إِنَّكُمۡ عَآٮِٕدُونَ) âyetinden madâsı Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli yedi yahut elli dokuz âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
حمٓ (1)

Müteşâbihaâttandır. Tevili caiz olduğuna nazaran (حا) lâfzı Resûlullah'ın hudud-u İlâhiyi muhafazasına, (ميم) lâfzı da Resûlullah'ın vahy-i İlâhîyi murakabesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Hudud-ı İlâhiye'yi hıfız ve bilûmum ahvalinde vahy-i İlâhî'yi murakabe edici Resûl-ü Zişânım ! Sana nida ve hitap ederim] demektir.

وَٱلۡڪِتَـٰبِ ٱلۡمُبِينِ (2) إِنَّآ أَنزَلۡنَـٰهُ فِى لَيۡلَةٍ۬ مُّبَـٰرَكَةٍ‌ۚ

[Nâsın muhtaç olduğu ahkâmı beyan eden kitaba yemin ederim ki Biz Kur'an'ı bir mübarek gecede inzal ettik.]
Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Nâsın dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğu hill ü hürmete, usul-ü itikada ve ahval-i âhirete müteallik ahkâmı, mevaiz ve nasihati, durûb-u emsali, ibreti, enbiya-yı sabıkanın haberlerini, tarihleri ve maârifin lüzumuna dair delilleri beyan eden kitab-ı azîme yemin ederim ki Biz o Kur'an'ı hayrı kesîr üzere müştemil bir gecede inzal ettik.
Bu âyette L e y l e - i m ü b a r e k e yle murad; Şaban 5249 ayının nısfında vaki olan Leyte-i BERAT olduğuna dair Hz. Âişe (R.A.) dan bir rivayet varsa da ekser müfessirînin beyanları veçhile L e y l e - i m ü b a r e k e yle murad; LEYLE-İ KADİR olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı Leyie-i Kadirde inzal buyurduğunu diğer âyette tasrîh buyurmuştur. Eğer bu âyette L e y l e - i B e r a t murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tenakuzdan mahfuzdur. Çünkü; Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümtenî olduğundan âyetler beynini tevfik eder veçhüzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vâcib Tealâ diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzal buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazanda mevcut olan Leyle-i Mübareke ise Leyle-i Kadir'dir, Leyle-i Berat değildir. Leyle-i Kadr'e Kadir denildiğinin sebebi; kadri alî ve büyük şeref sahibi olan Kur'an kendisinde nazil olduğundandır. İşte şu beyan olunan delâilin cümlesi leyle-i mübarekeyle muradın Leyle-i Kadir olduğuna delâlet eder.
K u r' a n ' ı n L e y l e - i m ü b a r e k e d e i n z a l i nden murad; Levh-i mahfuzdan sema-yı dünyada mevcut olan Beytül Ma'mûr'a inzal olunmasıdır. Çünkü yer yüzüne Kur'an'ın inzali; havadis ve vukuatin iktizasına göre yirmi üç sene devam ettiğinden Leyle-i Mübarekede inzal ile muradın yer yüzüne inzali olamaz.
Kur'an dünyevi ve uhrevi menafii cami olduğundan nazil olduğu Leyle-i Kadir mübarek sıfatiyle tavsif olunmuştur. Zira mübarek; Hayr-ı kesir manâsına olduğundan Kur'an gibi hayr-ı kesîri mutazammın ve hayr-ı kesîr olan bir kitap kendisinde nazil olan gece elbette mübarek unvanını almaya şayandır. Çünkü vakitlerin cüz'leri itibariyle yekdiğerinden farkı olmadığı halde bazısının diğerinden efdal olması; diğerlerinde olmayan bir ibadetin veya emr-i hayrın o vakitte olmasındandır. Meselâ Cuma gününün fazileti Cuma namazının o günde ve Ramazan'ın fazileti sair aylarda olmayan orucun o ayda bulunmasından neş'et etmiştir. Binaenaleyh; gerçi Leyle-i Kadrin, zatı, saatları ve eczaları itibariyle diğer gecelerden farkı yoksa da Kur'an gibi envai hayratı camî bir kitap, semâ-yı dünyaya o gecede nazil olduğundan diğer gecelerden efdal olmuştur. İşte şu esasa binaen «zamanlar, aylar ve günler arasında fark yoktur» diyenlerin itirazları varid olamaz. 5250 İnsanların da zâtları, vücudları ve azaları itibariyle yekdiğerinden farkları olmadığı halde Cenab-ı Hakkın bazılarına ihsan etmiş olduğu akıl, kiyaset, fehm ü feraset, Rabbısına ibadet ve tâat sayesinde şu sıfatlar kendilerinde bulunmıyanlardan elbette efdaldirler, bunu inkâra mecal yoktur ve bütün insanların teslim ettikleri bir kaziyye-i muhkemedir. İşte bunun gibi zamanların bazısında da Cenab-ı Hakkın ihsan etmiş olduğu bir hâssa-i mümtaza sayesinde diğer zamanlardan efdal olmasında da bir mani yoktur.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın inzalinde olan hikmeti beyan etmek üzere:

إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ (3)

buyuruyor.

[Biz muhakkak Kur'an'la günâhkârları korkutucuyuz.]

Yani; biz Kur'an'ın vaaza müteallik olan âyetleri, evâmir ve nevahisi ve bir takım tehdidâtıyla adalet-i İlâhiyeden çıkmış olan asîleri korkuturuz, o korkutmakla vahdaniyetimizi ikrar ve ubudiyetlerini izharla Canib-i İlâhî'mize teveccühe davet ve davete icabet etmiyenleri inzâr ederiz.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın inzalindeki hikmeti beyandan sonra Leyle-i Kadir'de inzalinin hikmetini beyan etmek üzere :

فِيہَا يُفۡرَقُ كُلُّ أَمۡرٍحَكِيمٍ (4) أَمۡرً۬ا مِّنۡ عِندِنَآ‌ۚ إِنَّا كُنَّا مُرۡسِلِينَ (5) رَحۡمَةً۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۚ

buyuruyor.

[O Leyle-i Kadir'de hikmeti mutazammın olan her emir yekdiğerinden ayrılır ve emirlerin cümlesi bizim indimizden emir olduğu halde her biri diğerinden seçilir ve biz muhakkak seni ve senden evvel geçen Resûl'lerı Rabbın Tealâ tarafından ihsan olarak gönderdik.] 5251
Yani; Kur'an'ı Leyle-i Mübarekede inzal ettik. Zira; o leyle-i mübarekede insanların vesair mahlukâtın ahvaline müteallik hikmeti mutazammın her emir bizim ind-i ulûhiyetimizden varid olduğu halde birbirinden ayrılır, birer birer tafsil olunur ve Rabbın Tealâ tarafından kullarına rahmet olsun için kitaplarla resûllerimizi gönderdik. Kur'an'ı inzalin envai terbiyeyi camî olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak esmâ-i husnâ içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur.
Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran emirleri yekdiğerinden tefrikin keyfiyeti şöyledir : Bu seneden gelecek seneye kadar olacak vukuatın cümfesi ayrı ayrı melekler tarafından birer deftere yazılır. Hatta her şahıstan vaki olacak işlerin cümlesi yazılır. Erzaka müteallik olan defter Mîkâü'e, muharebelere müteallik olan defter Cebrail'e, zelzele, saika, husufa, küsûfa vesair vukuata müteallik olan defterler birinci semada mevcut bir meleğe ve musibetlere ve ecellere müteallik olan defterler Azrail'e verilmek suretiyle muamelât ve emirler birbirinden ayrılır, bu defterlerin tanzimi ve erbabına teslimi Şaban'ın 15. günü Leyle-i Berat'ta veyahut Leyle-i Kadir'de olduğu mervîdir. Leyle-i Berat veya Leyle-i Kadir rivayetleri arasında tefavüt varsa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Levh-i Mahfuz'da defterin tanzimi Leyle-i Berat'ta başlar ve Leyle-i Kadir'de nihayet bulup memurlarına teslim edilmek suretiyle rivayetler beyinleri tevfik olunmuştur. Çünkü; bidâyesi Leyle-i Berat'ta ve nihayesi Leyle-i Kadir'de olduğundan her iki geceye emirlerin tefrikinde tealluku olduğu cihetle rivayetlerin ikisine de sahih nazarı ile bakılmakla beyinlerinde olan münafaat mündefi' olmuştur.

***
Vâcib Tealâ kullarına ihsan olarak Resûl gönderdiğinin hikmetini beyan etmek üzere :

إِنَّهُ ۥهُوَٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (6)

buyuruyor.
5252
[O Allah-u Tealâ ancak kullarının münacaâtını işitir ve ihtiyaçlarını bilir.]

Yani; Vâcib Tealâ kullarını irşâd için Resûller gönderdi. Zira; Vâcib Tealâ kullarının kabiliyet ve istidatlarına göre münacaat, tazarru ve niyazlarını işitir, cemi ihtiyaçlarını ve hallerini bilir. Binaenaleyh; onların ihtiyaçlarına göre Resûl gönderir.
Sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar Kur'an'ı vâcib Teaİâ vücûh-u adîdeyle tavsif etmiş, Kur'an'ın celâlet-i kadrine işaretle ta'zîm buyurmuştur. Çünkü; Kur'an'ın şanına ihtimam ederek kasem buyurması Kur'an'ın azametine delâlet eder, Kur'an'ı, ahkâm beyan etmek sıfatıyla tavsif ve mübarek bir gecede inzal olunduğunu beyanla azamet-i şanına ve şeref-i kadrine işaret buyurmuş ve o gecenin azamet-i kadrine işaret için her umurun o gecede tefrik ve tafsil olunduğunu beyan etmiştir.

رَبِّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآ‌ۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ (7)

[Eğer ehl-i ilimden ve erbab-ı idrakten iseniz Allah-u Tealâ yerin ve göklerin ve aralarında olan mevcudatın Rabbısıdır.]

Yani; Vâcib Tealâ kullarına nasıl merhamet buyurmaz ve nasıl hallerini ıslah etmez. Elbette kullarına merhamet buyurur ve ahvalini ıslâh eder. Zira; Vâcib Tealâ semâvât ve arzın, âlem-i ulvî ve süfli arasında olan mahlukâtın Rabbısıdır, her birini lâyık olduğu veçhü/ere hakiki terbiyeyle terbiye eder. Eğer erbab-ı ilimden ve ehl-i idrâkten iseniz kemâlât-ı İlâhiyesini ve kudret-i sübhâniyesini bilirsiniz. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın Kur'an'ı inzaliyle kullarını terbiye ettiğini ve ahkâmını beyan etmekle merhamet buyurduğunu uzak bir şey addetmezsiniz.

***

Vâcib Tealâ semavât ve arzın Rabbısı olduğunu beyandan sonra vahid-i hakiki olduğunu beyan etmek üzere :
لاًَ إِلَـٰهَ إِلاًَ هُوَ يُحۡىِۦ وَيُمِيتُ‌ۖ

buyuruyor.
5253
[Mabudun bilhak olmadı, ancak o Allah-u Tealâ oldu. Zira; Allah-u Tealâ ölmüşleri diriltir ve dirileri öldürür.]

Yani; kulların ibadetlerine bihakkın müstehak kimse olmayıp ancak Vâcib Tealâ'nın kendi Vardır. Çünkü; müşahade ettiğiniz veçhile ölmüşleri ihya eder ve meniden insan vesair hayvanları halkeder ve dirileri öldürür bir kudret-i kahire sahibidir. Binaenaleyh; kulların ibadetlerini o Allah-u Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır.
Bu âyet bundan evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir : «Allah-u Tealâ yerin ve göklerin Rabbısıdır. Zira; Mabudun bilhak ancak kendisidir, ihya ve imâteye kadirdir. Her kimse ki ancak mabudun bilhak olup ihya ve imâteye kadir ola, o kimse semâvât ve arzın Rabbısıdır.» O halde Allah-u Tealâ semavât ve arzın Rabbısıdır.

Vâcib Tealâ mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra cümle insanların ve babalarının Rabbısı olduğunu beyanla kâfirleri imana ve insafa davet etmek üzere :

رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآٮِٕكُمُ ٱلاًَوَّلِينَ (8)

buyuruyor.

[Sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın Rabbısıdır.]

Yani; sizin ve babalarınızın Allah-u Tealâ'dan başka Rabbınız yoktur. Şu halde zat-ı ulûhiyetin vücudunda ve vahdaniyetinde ne için tereddüt ve neden şirki iltizâm ediyorsunuz, ibadetinizi gayra sarfla faydanız nedir, envai kemâlâta sizi isal eden Rabbınızın ibadetinden ne sebebe mebnî nukûl edersiniz? Çünkü bunların ve babalarının veliyy-i nimeti olunca verdiği nimetlerin şükründen ibaret olan ibadetlerini nimeti veren Rablarına hasretmek lâzımken :
5254

بَلۡ هُمۡ فِى شَكٍّ۬ يَلۡعَبُونَ (9)

[Belki onlar bir gaflet üzere tereddüt ve şek içinde oyun oynarlar.] Çünkü; kâfirler Kur'an'ı ve o Kur'an'la kendilerini irşâd için gönderilen Resûl'ü istihza ederek oyunla vakit geçiriyorlar. Bunların halleri böyle olunca :

فَٱرۡتَقِبۡ يَوۡمَ تَأۡتِىٱلسَّمَآءُ بِدُخَانٍ۬ مُّبِينٍ۬ (10) يَغۡشَىٱلنَّاسَ‌ۖ هَـٰذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (11)

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Gözle şol günü ki o günde semâ şiddetli ve açık bir duman ve zulmetle gelir. O zulmet nâsı ihata eder ve nâs tarafından «Şu zulmet ve duman acıtıcı bir azaptır» denir.]

Yani; ey Rasul-ü Ekrem ! Kâfirler küfrüzere ısrar edince onlar üzerine gelecek azaba intizar et şol günde ki o günde semâ şiddetli ve açık meydanda bir dumanla gelir ki o duman nâsın her tarafını örter ve nâs tarafından «Şu duman azab-ı elimdir» denilir.
Hâzin'in beyanı beçhile (Abdullah b. Mes'ud) un rivayetine nazaran bu âyette d u h â n ile murad; Resûlullah'ın duâsı üzerine Vâcib Tealâ'nın Mekke ve havalisinin ahalisi üzerine inzal ettiği kıtlık sebebiyle o havali ahalisinin açlıktan gözlerine arız olan zulmettir. Çünkü; çok acıkan kimsenin gözüne arız olan za'f-ı basar sebebiyle semayı karanlık görür.
Fahri Kâzi'nin beyanına nazaran Resûlullah Mekke ahalisinin küfrüzere ısrar edip imana davetine icabet etmeyince «Ya Rab ! Bunlara Hz. Yusuf kıtlığı gibi bir kıtlık ver ki terbiye olsunlar, belki insaf ederler» diyerek duâ buyurması üzerine Allah-u Tealâ Mekke'ye öyle bir kıtlık verdi ki hayvanların derilerini, köpeklerin leşlerini ve ölmüş hayvanın kemiklerini yediler. İşte o zaman ahalinin gözlerine açlık belâsı ile gök yüzü ve bütün dünya karanlık göründü, bütün âlemin bir duman şeklinde göründüğünü Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve Resûlüne demiştir ki «Ey Resûlüm ! Sen gözet şol günü ki o günde kâfirlere küfürlerinden dolayı arız olan kıtlık sebebiyle semânın yüzü duman gibi olup açlık dolayısiyle o karanlık kendilerini dahi ihata eder ve onlar da (Bu ne şiddetli azaptır) derler. Binaenaleyh; böyle diyecekleri günü gözle, bunların haline mahzun olma» demekle küfrüzere dünyada gelecek azabı beyan buyurmuştur.
5255
Yahut Kazî'nin beyanı veçhile bu âyette D u h â n ile murad; kıyametin evvelinde kıyametin alâmetlerinden ma'dud olan dumandır ki Resûlullah bir gün «Kıyametten evvel zuhur edecek alâmetler; Duman, Hz. İsa'nın nüzulü, Aden diyarından çıkacak ve nâsı mahşere sürecek ateştir» buyurunca huzur-u risalette bulunan ashabı tarafından «Duman nedir? Ya Resûlallah ! denmesi üzerine Resûlullah bu âyeti okumuş ve «o duman mağrible meşrik arasını doldurur, kırk gün devam eder. Bu dumanın mümine tesiri zükâm kadar olur. Amma kâfire tesiri sarhoş eder ve burunlarından girer arkalarından çıkar» buyurmuştur. İşte şu hadis-i şerife nazaran bu âyet kıyametin evvelinde zuhur edecek dumanı beyan eder.
Dumanın hali açık, meydanda ve herkesçe malûm olup hiç bir kimse şekketmez bir halde olduğuna veyahut olacağına işaret için Duhânı (َمبِين) lâfzı ile tavsif buyurmuştur ki «meydanda olup herkesin göreceği ve bileceği bir halde olacak» demektir.
Gerçi dumanla muradın Kureyş'in açlık sebebiyle gözlerine arız olan karanlık veyahut kıyametten evvel zuhur edecek duman olmasına dair rivayetler mevcut ise de âyetin evveline ve bundan sonra gelecek âyetlere nazaran açlık sebebiyle Mekke ahalisinin gözlerine arız olan karanlık olmak ihtimali racihtir.

***
Vâcib Tealâ alâmâi-ı kıyametten oulunan veyahut Kureyş kabilesine açlıktan arız olan duman mesabesinde olan karanlığı görünce nâsın Cenab-ı Hakka tazarrû ve niyazlarını beyan etmek üzere :

رَّبَّنَا ٱكۡشِفۡ عَنَّا ٱلۡعَذَابَ إِنَّا مُؤۡمِنُونَ (12) أَنَّىٰ لَهُمُ ٱلذِّكۡرَىٰ وَقَدۡ جَآءَهُمۡ رَسُولٌ۬ مُّبِينٌ۬ (13)

buyuruyor.

[Bu azabı görünce onlar «Ya Rab ! Sen bizden bu azabı kaldır. Zira; biz senin vahdaniyetine iman ediciyiz» demekle tazarrûda bulunurlar velâkin her ne kadar bu sözü söyler ve imanlarını ikrar ederlerse de onlarda musibetten ibret almak yoktur. Binaenaleyh; onlara va'zın tesiri ne kadar uzaktır. Halbuki risaleti meydanda olan Resûl onlara geldi. Eğer vaazın tesiri olsaydı ve musibetten mütenebbih olsalardı kendilerini irşâd için gelen Resûle iman ederlerdi, halbuki iman etmediler.]

5256
Yani; onlar dumanla vaki olan azabın şiddetini görünce canib-i İlâhîye teveccüh ederek tazarrua başlar.ve derler ki «Ya Rabb ! Bizden şu azabı kaldır. Eğer kaldırırsan biz senin vahdaniyetine iman edeceğiz». Kâfirler böyle derlerse de onlar için vukuattan ibret almak ne kadar uzaktır. Binaenaleyh; musibet onlara ders-i ibret olmaz. Halbuki onlara mucizâtla risaletini ispat etmiş olan Resûl-ü Muazzam geldi. Eğer iman edecek olsalardı o resûle iman ederlerdi.
Şu beyan olunan manâ d u h â n ile muradın alâmat-ı kıyametten olan duman olduğuna nazarandır. Amma D u h a n ile muradın kıtlığın şiddetinden Mekke ahalisine arız olan za'f-ı basarla dünya yüzünü zindan görmeleri manâsına olursa şu duânın Resûlullah'dan sadır olduğunu hikâye olur. Çünkü; bazı rivayete nazaran kıtlık şiddetlenip Mekke ahalisinin takatları kalmayınca Resûlullah'a (Ebu Süfyan) ı gönderdiler. (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelerek dedi ki «Ya Muhammedi (S.A.) Sen sıla-i rahmin vâcib olduğunu söylersin. Halbuki kendi kavmin, akraba ve teallukâtın açlıktan ölüyorlar. Sen Rabbına duâ et şu azabı ve kıtlığı bizden kaldırsın biz de iman edelim» demesi üzerine Resûlullah duâ buyurdu, kıtlık zail oldu. Fakat kıtlık azabından kurtulunca onlar vaadlerini ifa etmediler ve küfr-ü inadîde devam ettiler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak (انى لهم الذكرى) cümle-i celilesiyle «Biz müminleriz» sözlerini reddetmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirlerin ilticası üzerine Resûl'ümüz duâ etti ve onlar da dediler ki «Şu azab-ı elîmi ya Rabbî ! Bizden kaldır. Zira; biz iman edeceğiz.» Lâkin bu sözlerinde sebat etmediler. Çünkü; onların musibetten ibret almaları ve vukuattan müteessir olmaları ne kadar uzaktır. Eğer iman edecek olsalardı onlara Rasül geldiğinde o rasüle iman ederlerdi] demektir.

ثُمَّ تَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ وَقَالُواْ مُعَلَّمٌ۬ مَّجۡنُونٌ (14)

[Resûlullah mucizâtla geldikten sonra onlar Resûlullah'dan 5257 i'râz ettiler de dediler ki «Muhammed (S.A.) başkalarından okumuş bir mecnundur.»]

Yani; Resûlullah onlara gelerek din-i hakka davet edip iman etmeyince Resûlullah'ın duâsı sebebiyle kıtlığa mübtelâ oldular ve Resûlullah'a iltica edip «Eğer bizim üzerimizden kıtlık kalkarsa iman ederiz» diyerek vadettikten sonra kıtlık kalkınca Resûlullah'ın davetinden yüzlerini döndürüverdiler ve Resûlullah'ın davetine asla iltifat etmediler. Yalnız iltifat etmemekle de iktifa etmediler, belki tecavüzâtta bulundular ve şan-ı risalete yakışmıyacak sözler söylediler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) bu söylediği sözleri başkalarından öğrendi bir mecnundur». Bu mecnun demek kibir ve gururdan nefs-i habislerini alamadıklarından neş'et etmiştir.
Bazı kütüb-ü siyerde beyan olunduğuna nazaran Mekke'de müşrikler arasında Resûlullah hakkında iki türlü cereyan vardı:
B i r i n c i c e r e y a n : Acem tarafından alınmış Benî Sakîf'in bazı köleleri Nasrânice bilirlerdi. Resûlullah'ın söylemiş olduğu sözleri o kölelerden ve daha bazı gelip giden seyyahlardan teallüm ettiğini itikat ederlerdi. Düşünmezlerdi ki zamanında vukubulan hâdiseye göre derhal bir âyet okur ve âyetin fesehatı beşerin kudreti fevkinde görülür. Bu kadar fesahatla vukuata göre derhal bir âyet okumak yarım saat bir seyyahla görüşmekle teallüm olunamıyacaği gibi bir saat, bir gün, bir ay görüşüldüğü farzolunsa bile bunun hepsini bellemek mümkün olamıyacağı meydanda bir hakikattir. O köleler bu kadar ahkâmı ve hakikati bilirlerse halka neden kendileri ilân edip öğretmiyorlar. Resûlullah'a öğrettikleri gibi nâsa dahi öğretmeleri lâzım gelmez miydi?.Eğer bu kadar ahkâm bazı köle ve seyyâhdan öğrenilirse Kureyş kavmi kendileri neden öğrenmeyip de cehalet ve hamakatla vakit geçiriyorlardı.
İ k i n c i c e r e y a n ; Mekke ahalisinden mübtelâ oldukları kibir ve gururunu yenemeyen müşrikler daha ziyade terbiyesizliğe cür'et ederek Resûlullah'a «Mecnundur. Zira; cinnîler kendisini messettiğinde onun kalbine koydukları sözlerini bize söyler. Binaenaleyh; Kuran diyerek bize ilân ettiği sözler cinnîlerden 5258 aldığı sözlerdir» derlerdi. Halbuki bu ne kadar muannidâne ve mütemerridâne bir sözdür. Çünkü; bütün ukalâ içtimâ ettikleri halde bir âyetini bile söylemekten aciz oldukları binlerce âyetlere «mecnun sözüdür» demek inaddan başka bir şey olamaz. İşte şu tafsilât üzere Mekke'de mevcut iki cereyanı beyan etmek üzere bu âyette Vâcib Tealâ
(وَقَالُواْ مُعَلَّمٌ۬ مَّجۡنُونٌ) buyurmuştur ki muallem lâfzı birinci cereyana, mecnun lâfzı ikinci cereyana işaret için varid olmuştur.

***
Vâcip Tealâ vaki olan duâ üzerine az bir müddet onlardan azabı kaldırdığını beyan etmek sadedinde :

إِنَّا كَاشِفُواْ ٱلۡعَذَابِ قَلِيلاً‌ۚ إِنَّكُمۡ عَآٮِٕدُونَ (15)

buyuruyor.

[Biz onlardan az bir müddet zarfında azabı kaldırırız. Siz de ey kâfirler ! Vadinizi ifa etmez mübtelâ olduğunuz küfre avdet edersiniz.]

Yani; müşriklerin Resûlullah'a kıtlığın kalkmasına duâ ederse iman edeceklerini vaadederek müracaat etmeleri üzerine Resûlullah duâya başlayınca Cenab-ı Hak «Ey Habibim ! Senin duân berekâtiyle azıcık bir müddette biz onlardan bu kaht u ğalâyı kaldırırız velâkin ey kâfirler ! Azap kalkınca (Sizin azap kalkarsa biz iman ederiz) dediğiniz kelâmınız sahte ve yalandır. Zira; azap ref'olununca siz mübtelâ olduğunuz şirke döner ve devam edersiniz, âbâ ve ecdadınızı taklidden vazgeçmezsiniz» buyurdu.
Yahut âyet Vâcib Tealâ tarafından kâfirlerin «Ya Rabbî ! Bizden azabı kaldır. Zira; biz iman edeceğiz» dediklerine cevaptır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Biz sizden az bir müddet azabı kaldırırız, fakat siz bu sözünüzde sebat etmez eski halinize rücû edersiniz] demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin sözlerine itimad olmadığını beyandan 5259 sonra onlardan intikamını alacağını beyan etmek üzere :

يَوۡمَ نَبۡطِشُ ٱلۡبَطۡشَةَ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ إِنَّا مُنتَقِمُونَ (16)

buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette veyahud Yevm-i Bedir'de biz onları şiddetle tutar intikamımızı alırız.]

Yani; ey Rasül-ü Zişân ! Onlar iman etmezler sözlerinden döner küfürlerinde ısrar ederler. Binaenaleyh; zikret şol günü ki o günde biz onları büyük ve ihtimamlı bir tutuşla tutunca onlardan şiddetle intikamımızı alırız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin tefsiri Duhân lâfzının tefsirine nazarandır. Çünkü; eğer D u h â n ile murad; kıtlık sebebiyle hasıl olan açlıktan Mekke ahalisinin gözlerine arız olan karanlık manâsına olursa bu âyette y e v m ile murad; Yevm-i Bedirdir. Allah-u Tealâ bu âyette beyan buyurduğu veçhile Yevm-i Bedir'de Mekke'nin büyüklerinden şiddetle intikamını aldı. Eğer D u h â n ile murad; kıyametin alâmetlerinden madud olan ve kıyametin kabilinde olacak duman manâsına olursa bu âyette y e v m ile murad; Yevm-i Kıyamettir. Binaenaleyh; Yevm-i Kıyamette Cenab-ı Hak şiddetle ahz-ı intikam edecektir. Lâkin yevm ile muradın yevm-i kıyamet olmasına lâfz-ı âyet delâlet eder. Çünkü Batşa-i Kübrâ; ancak yevm-i kıyamette olur bu dünyada olamaz. Zira; Batşa-i Kübra demek; envai cezanın büyükleriyle ahz-ı intikam ederiz demektir. Halbuki dünyada azap ne kadar çok ve büyük olmuş olsa âhiret azabına nisbetle gayet azdır.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün Kureyş kavminden görmüş olduğu yolsuz muamelelerden mahzun olan kalb-i Nebevilerini tesliye etmek üzere :

وَلَقَدۡ فَتَنَّا قَبۡلَهُمۡ قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَ وَجَآءَهُمۡ رَسُولٌ۬ ڪَرِيمٌ (17)

buyuruyor.
5260
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki seni Resûl göndermekle Kureyş kavmini imtihan ettiğimiz gibi onlardan evvel geçen Firavun'un kavmini de biz imtihan ettik. Halbuki onlara da senin gibi keramet sıfatıyla muttasıf bir Resûl geldi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Sen kavmin tarafından vaki olan bir takım nâlâyık ahvâlden mahzun olma. Çünkü; bu hal yalnız senin kavmine mahsus bir şey değildir. Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz Kureyş'den evvel Firavun'un kavmini dahi mübtelâ kıldık. Zira; bir Resûl-i Kerîm geldi, bizim ahkâmımızı tebliğ etti velâkin onlar da senin kavmin gibi Resûlün davetine icabetten ve ahkâmı kabulden i'raz ettiler ve mücerred i'razla dahî iktifa etmeyerek, o Resûlü de istihza ettiler. Binaenaleyh; kendilerini irşâd için gönderilen resûllerine ezâ etmek senin kavmine mahsus bir hal değildir ki onların ezalarından mahrum olasın.
Bu âyette f i t n e ; imtihan ve tecrübe manâsına olduğuna nazaran imtihanın lügat manâsı Vâcib Tealâ hakkında carî olmadığından i m t i h a n ile murad; imtihan muamelesidir. Buna nazaran âyetin manâsı; [Biz Kureyş'ten evvel kavm-i Firavun'a imtihan muamelesi yaptık] demektir. R a s û l ile murad; Hz. Musa'dır. K e r î m ile murad; indallâh envâı ikramla mükerrem demektir. Yahut ahlâk-ı hasene sahibi ve kavminin eşrafından demektir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'un kavmine karşı söylediği sözlerini beyan etmek üzere :

أَنۡ أَدُّوٓاْ إِلَىَّ عِبَادَ ٱللهُِ‌ۖ إِنِّى لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٌ۬ (18)

buyuruyor.

[Hz. Musa kavm-i Firavun'a hitaben «Allah'ın kulları olan Benî İsrail'i bana teslim edin. Zira; ben size emin bir resûlüm» dedi.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'a ve kavmine geldi, «Allah'ın kullarına azabetmeyin, onları bana teslim edin. Zira; ben taraf-ı İlâhî'den gelmiş emin bir resûlüm» demekle risaletini tebliğ etti, maksadını onlara söyledi, Benî İsrail'i azaptan kurtarmak esas vazifelerinden birisi olduğunu ve teslim etmeleri lâzım olup muhalefet caiz olmadığını Firavun'un kavmine anlattı. İşte Hz. Musa'nın onlara gelip emr-i İlâhî'yi tebliğ etmesi onlar hakkında imtihan muamelesi olmuştur. Bu âyette i b â d la murad; kavm-i Firavun olmak ve edât-ı nida mukadder olup nidanın da onlara mahsus olarak (Ya ibâdellâh) takdirinde olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ben size geldim ya ibâdallah ! Şu halde sizin üzerinize vâcib olan; hukuk-u İlâhiyeyi edâ etmektir. Binaenaleyh; sözümü dinleyin, davetime icabetle iman edin. Zira; ben size taraf-ı İlâhî'den gelmiş emin bir Resûlüm. Çünkü; Cenab-ı Hak vahyini ve risaletini bana emanet etti.] demektir.
Hz. Musa'nın davasının sıdkına mucizeleri delâlet edip sözünde yalan olmadığına işaret için emin ünvaniyle tavsif olunmuştur.

5261
***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'a ve kavmine birinci tebliğini beyandan sonra ikinci tebliğini beyan etmek üzere :

وَأَن لاًَ تَعۡلُواْ عَلَى ٱللهُِ‌ۖ إِنِّىٓ ءَاتِيكُم بِسُلۡطَـٰنٍ۬ مُّبِينٍ۬ (19)

buyuruyor.

[Siz Allah-u Tealâ üzerine tekebbür etmeyin. Zira, ben size açık bir mucizeyle geldim ve o mucizeyi nübüvvetimi ispat için size getirdim.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'ün kavmine birkaç teklifte bulundu.
B i r i n c i t e k l i f i ; Benî İsrail'i teslim etmeleri veyahud vâcib olan imanı yerine getirip vazife-i asliyeyi edâ etmeleridir.
İ k i n c i t e k l i f i ; Allah-u Tealâ üzerine tekebbür etmemeleridir. Bu teklifinde «Ey kavm-i Firavun ! Ben size davamın sıdkına delâlet eder açık bir mucize getirdim. Siz Allah'ın ibadetini terk ve Rasûlüne ihanet etmek suretiyle Allah-u Tealâ üzerine tekebbür etmeyin» demekle tekebbürden nehyetti Çünkü; Firavun ve kavminin âdetleri kibir, ceberut ve azamet olduğundan Cenab-ı Hakkın Musa (A.S.) vasıtasiyle ikinci teklifi kibir etmemeleri olmuştur.

5262
***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın üçüncü teklifini beyan etmek üzere :

وَإِنِّى عُذۡتُ بِرَبِّى وَرَبِّكُمۡ أَن تَرۡجُمُونِ (20)

buyuruyor.

[Ve ben sizin beni katletmenizden benim ve sizin rabbimize sığınırım.]
Yani; Musa (A.S.) Kavm-i Firavun'a Allah'ın emirlerini tebliğ edince onlar tarafından vaki olan sû-u kastları üzerine dedi ki «Sizin beni katletmenizden, lisanınızla şetmedip ezâ etmenizden sizin ve benim rabbimiz olan Allah-u Tealâ'ya iltica eder ve himaye-i İlâhiyesine sığınırım.»
(أَن تَرۡجُمُونِ) r e c m ile murad; döğmek suretiyle öldürmektir. Yahut lisanla fena söyleyip söğmektir. Bunun her ikisi de insanlar arasında gayet çirkin bir muamele olduğundan Hz. Musa her ikisinden de istiâze etmiştir. Çünkü katil; hayata taarruz olduğu gibi söğmek de namusa taarruz olduğundan her ikisi de istiâze olunmaya şayandır. Binaenaleyh; düşman tarafından gelecek olan ve gelmesi melhuz bulunan bilûmum belâdan Cenab-ı Hakka istiâze etmek lâzımdır. Zira; enbiyâ-yı izâm hazerâtının sünnetleridir. Bu gibi fena şeylerden istiâze etmek lâzım olduğunu Cenab-ı Hak diğer âyetlerde dahi kullarına talim buyurmuştur.

5263
***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın dördüncü teklifini beyan etmek üzere :

وَإِن لَّمۡ تُؤۡمِنُواْ لِى فَٱعۡتَزِلُونِ (21)

buyuruyor.

[Eğer bana iman etmezseniz benden uzak olun.]



Yani; Firavun iman etmediği gibi bir takım cevr ü cefâya başlayınca Musa (A.S.) onlara dedi ki [«Eğer siz sözümü dinleyip iman etmezseniz bana ihanete tasaddî etmeyin, benden uzlet edin, sû-u kasıtla bana taarruzdan vazgeçin.»]

Yani; Musa (A.S.) «matlub olan imanı yerine getirmek suretiyle davetime icabet etmezseniz bari bir kötülük yapmayın, benden ve bana fenalık yapmaktan uzak olun» demekle Firavun'dan ve kavminden hayır ümit edilmediğini işaret etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.) tarafından Firavun'un kavmine vaki olan tekliflerini beyandan sonra imanlarından me'yûs olup duâ ettiğini beyan etmek üzere :

فَدَعَارَبَّهُۥۤأَنَّ هَـٰٓؤُلاًَءِ قَوۡمٌ۬ مُّجۡرِمُونَ (22)

buyuruyor.

[Musa (A.S.) ın sözünü Firavun ve kavmi dinlemeyip belki bir takım ezâ ve cefaya da başlayınca Musa (A.S.) Rabbısına duâ etti ve dedi ki «Ya Rab ! Bunlar nasihat kabul etmez mücrim günâhkârlardır.] Zira; nasihat onlara aks-i tesir hasıl ediyor. Binaenaleyh; enva-ı cürüm ve cinayeti irtikâp, küfürde inad ve ısrar ediyorlar. Şu halde bunların cezay-ı sezâlarını ver.»

Bu âyet; fasık ve fâcir olan kimselerin mazarratlarına duâ caiz olduğuna delâlet eder. Zira Musa (A.S.) ın duâsına sebep; mücrim oldukları beyan olunmuştur. Yani Musa (A.S.) «Ya Rabbî ! Bunların müstehak oldukları azabı ta'cîl et» dedikten sonra «Ya Rabbî ! Şu benim duâ ettiğim kimseler bir takım günâhkâr kâfirler, cürüm ve cinayet irtikâp etmiş zalimlerdir» dedi ve bununla zalimlerin aleyhlerine duâ etmek caiz olduğuna işaret etti.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın duâsını kabul ile Mısır'dan çıkmasına dair varid olan emr-i İlâhî'sini beyan etmek üzere :

فَأَسۡرِ بِعِبَادِى لَيۡلاً إِنَّڪُم مُّتَّبَعُونَ (23)

buyuruyor.

[Ya Musa ! Kullarım ile geceleyin Mısır'dan çık. Zira; siz Firavun'a ve kavmine metbû olursunuz ki onlar size tabî olur arkanıza düşerler.]

Yani; Musa (A.S.) duâ edince Cenab-ı Hak duâsını kabul buyurdu ve Musa (A.S)'a Benî İsrail'i alarak geceleyin Mısır'dan çıkmasını emretti ve buyurdu ki «Ya Musa ! Gece kullarımı al, Firavun ve kavmine anlatmaksızın Mısır'dan çık. Zira; onların haberleri olunca sizin arkanıza düşecekleri cihetle siz metbu olacaksınız onlar tabî olacaklardır.»
Diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile Musa (A.S.) Benî İsrail'i aldı ve emr-i İlâhi veçhüzere gece vakti Mısır'dan çıktı denize geldi ulaştı, asa ile işaret edince denizden on iki yol açıldı, her bir yoldan Benî İsrail'in bir kabilesi geçti, bilûmum Benî İsrail Firavun'un şerrinden kurtuldular. Musa (A.S.) gece Mısır'dan çıkınca Firavun'un kuşluk vakti haberi olarak askerini tanzim edip yola çıkıncaya kadar Hz. Musa biraz uzaklaştı. Denize olan mesafede takib edinceye kadar Hz. Musa denizi geçti. Firavun gelip yetişti ise de hikmet-i İlâhiye ve irade-i subhâniye icabı askeriyle beraber denize battı, hükümeti münkariz oldu ve Mısır âlemi zulmünden kurtuldu.

***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) a gece Mısır'dan çıkmasını emrettiğini ve Firavun'un arkalarına düşeceğini beyandan sonra Musa (A.S.) ın Firavun'un geçmemesi için denizin yollarını kapamak üzere asa ile işaret etmek istediğinde Cenab-ı Hakkın denizin alâhâlihi bırakılmasını emrettiğini beyan etmek üzere :

5265

وَٱتۡرُكِ ٱلۡبَحۡرَرَهۡوًا‌ۖ إِنَّہُمۡ جُندٌ۬ مُّغۡرَقُونَ (24)

buyuruyor.
[Ya Musa ! Denizi sakin olarak terket. Zira; onlar gark olunacak askerlerdir.] Yani emr-i İlâhî üzere Musa (A.S.) Benî İsrail ile beraber denizden mürurundan sonra Firavun'un yolunu kapamak için denizin hey'et-i asliyesine rücuunu Cenab-ı Hak'dan talep edince emr-i İlâhî şöyle zuhur etmiş ve denilmiştir ki «terket denizi, hali üzere bırak. Zira; Firavun ve kavmi denize batacak askerlerdir.» Vâcib Tealâ Musa (A.S.) dan havf ü endişeyi kaldırdı ve kalb-i nebevilerinin istirahatı için a'dâsının denize batmakla helâk olacaklarını haber verdi.
Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile (رهوآ) sakin olmak manâsınadır. Çünkü; deniz yarılarak oniki parça olup Benî İsrail ile beraber Musa (A.S.) geçtikten sonra Musa (A.S.) denizin eski haline gelmesi için asayı denize vurmakla denizin harekesini talep edince Allah-u Tealâ «Denizi sakin olduğu halde terket. Zira: Firavun kendi için açıldı zannı ile denize girip gark olacaklardır» buyurdu ve öyle de oldu. Yahut (رهوآ) açık yol ve fürce manâsınadır. Buna nazaran «terket denizi açık yol olduğu halde. Zira; onlar açık yol zannı ile girip garkolacaklardır» buyurdu. Binaenaleyh; Firavun askeriyle beraber mağrur olarak geldi, denizde açık yolları gördü, bu yollardan denize girdi, askerinin arkası karadan kesilip bittamam denize girince denizin parçaları kapanıp bilkülliye helâk oldukları diğer nusus-u celîle ile dahi sabittir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un helâkinden sonra terkettikleri eşyayı beyan etmek üzere:

كَمۡ تَرَكُواْ مِن جَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ۬ (25) وَزُرُوعٍ۬ وَمَقَامٍ۬ كَرِيمٍ۬ (26) وَنَعۡمَةٍ۬ كَانُواْ فِيہَا فَـٰكِهِينَ (27)

buyuruyor.

[Firavun ve kavmi çok bağlar, bahçeler, akar pınarlar, etrafında ekinler, güzel konaklar, oturacak saraylar, yüksek köşkler 5266 ve daha bir çok nimetler terkettiler ki o nimetler içinde onlar mütena'imler idi.] Çünkü; o zamanda dünyanın en zengin ve ihtişam mevkii Mısır'dı. Zira; hükümet kuvvetli olup nimet çok, rahat fevkalâdeydi. Ancak küfürle dolu ve Benî İsrail'e cevr ü cefayı âdet etmiş kıbtî milleti hakimdi. Cenab-ı Hak bunların üzerine Hz. Musa'yı Resûl olarak irşâd için gönderdi. Onlar iman edip nasihat dinlemediklerinden Allah-u Tealâ onları ihlâk edince bütün emval ü emlâki, servet ü samanları, bağları, bahçeleri velhasıl bilcümle nimetleri döküldü kaldı.
كَذَٲلِكَ‌ۖ

[Firavun ve kabilesi küfrüzere ısrar edip iman etmedikleri gibi Hz. Musa'ya dahi bir takım ezâ ve cefaya cesaret ettiklerinden onları ihlâk ettiğimiz misilli her küfredip iman etmiyenleri ihlâk ederiz ve âdet-i İlâhiyemiz de bu minval üzere cereyan etmektedir.]

***
Vâcib Tealâ Firavun'un helâkini ve bir çok nimetler terkettiklerini beyandan sonra o nimetlere kimlerin varis olduğunu beyan etmek üzere :

وَأَوۡرَثۡنَـٰهَا قَوۡمًا ءَاخَرِينَ (28) فَمَا بَكَتۡ عَلَيۡہِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلاًَرۡضُ وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ (29)

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşân o bağ ve bahçeleri vesair nimetlere onlarla asla beyinlerinde karabet ve münasebeti olmadık bir kavmi varis kıldık ve o emvalin cümlesini irs olarak o kavme verdik. Firavun ve kavmini ihlâkten sonra yer ve gök onlar üzerine ağlamadılar ve onlara gazabımız üzerine azap geldiğinde mühlet verilmedi.] Zira; azap gelince derhal helâk oldular ki asla müsaadeye nail olamadılar.

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette k a v m - i â h a r la murad; Benî İsrail'dir. Çünkü: Kıbtîlerle İsrailîler arasında nesep cihetiyle münasebet olmadığı gibi din, âdet ve milliyet 5267 cihetinden .dahi münasebet olmadığına işaret için kavmi, aharla tavsif etmiştir. Çünkü «Ahar kavim» demek; «Evvelki kavme mugayir bir kavim» demektir.
Sema ile arzın ağlamasında ekser müfessirînin beyanları veçhile üç suretle tevcih vardır :
B i r i n c i s i ; hakikaten ağlamaktır. Çünkü; Hz. Enes'in rivayetiyle Resûlullah (S.A.) efendimiz «Hiç bir kul olmadı; illâ onun için semada iki kapı vardır. Birinden rızkının manevî sebebi ve bereketi iner, diğerinden amelinin sevabı çıkar. Binaenaleyh; o adam vefat ettiğinde rızkının inmesine ve amelinin çıkmasına dair hareketin kesilmesinden sema ağlar» buyururdu ve bu âyeti okurdu. İşte bu rivayete nazaran Resûlullah bükâyı hakikaten ağlamakla tefsir buyurmuştur. Diğer bir rivayette «Mümin olan bir kul vefat ettiğinde yer yüzünde namaz kıldığı yerler, gökte amelinin çıktığı mahaller ağlar, amma kâfirin namazı ve semaya çıkacak güzel ameli olmadığından kâfirin vefatıyla yer ve gökten hiç birisi ağlamaz» buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Firavun ve kavminin helâkinden yer ve gök ağlamadılar. Çünkü; kâfir olup yerde ve gökte işe yarar amelleri olmadığından helâklerine hiç birisi ağlamamıştır.]
İ k i n c i T e v c i h ; s e m â v e a r z ile murad; ehl-i semâ ve ehli arz demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Firavun ve kavminin helâkleri üzerine ehl-i arz olan müminler ve ehl-i semâ olan melekler ağlamadılar] demektir. Belki ehl-i semâ ve ehl-i arz onların vücud-u habislerinin yer yüzünden izâlesine memnun ve mesrur olmuşlardır.
Ü ç ü n c ü T e v c i h ; büyük bir kimsenin vefatında mübaleğa suretiyle nâs onu pek büyük bir musibet sayarak «Bu adamın vefatına yerler, gökler, dağlar ve taşlar ağladı» derler. Şu halde bu âyette «Firavun ve kavminin üzerine sema ve arz ağlamadılar» demek onların vücudlarının kıymeti ve ehemmiyeti olmadığından kinayedir. Yani «onların helâkinden hiç bir kimse müteessir olmadı, hatta semâ ve arz bile ağlamadılar» demektir. Gerçi beyan olunduğu veçhile bu âyette bükânın manâsı birkaç veçhile tevcih olunmuşsa da bunlardan esah olan : birinci tevcihtir. Çünkü; hadisi şerifle müeyyed ve müfesserdir.

5268
***
Vâcib Tealâ Firavun'un helâkini ve emvalinin kavm-i âhara verildiğini beyandan sonra Firavun'un şerrinden Benî israil'i kurtardığını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ نَجَّيۡنَابَنِىٓإِسۡرَٲٓءِيلَ مِنَ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡمُهِينِ (30) مِن فِرۡعَوۡنَ‌ۚ إِنَّهُ ۥكَانَ عَالِيً۬ا مِّنَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ (31)

buyuruyor.

[Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki biz Benî İsrail'i Firavun'un ihanet edici azabından kurtardık. Zira; Firavun müsriflerden mütekebbir bir cebbar idi.]

Yani; Firavun'un zulmü ahalinin tehammül edemiyeceği bir dereceye varınca biz lûtf u keremimizle Allah-u Tealâ hakkı için Benî İsrail'i Firavun'un zulm ü taaddîsinden ve ihanet edici azabından kurtardık. Zira Firavun; müsrif, sefih ve cebabiredendi.
Bu âyette Hâzin'in beyanına nazaran a z a b -ı m ü h î n le murad; Firavun ve kavminin Beni İsrail'i abd-i memlûk olarak kullanmak, oğlanlarını öldürmek, kız evlâdını hayatta bırakıp hidemat-ı sufliyede istihdam etmek suretiyle ihanet ve hakaret etmekti. Firavun'un, müfsidlerin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için Firavun hakkında âli tabir olunmuştur. Firavun'un azabından kurtarmak; zarardan kurtarmak olup zararın defi ise ehem ve elzem olduğu cihetle Firavun'un azabından halâs, nefs-i Firavundan halâs üzerine takdim edilmiş ve Firavun'un aynı azap olduğuna işaret için Firavun, azabı mühînden bedel kılınmıştır.
5269
***
Vâcib Tealâ Firavun'un şerrinden Benî İsrail'i halâs ettiğini beyandan sonra onlara isal ettiği menfeatı beyan etmek üzere :

وَلَقَدِ ٱخۡتَرۡنَـٰهُمۡ عَلَىٰ عِلۡمٍ عَلَى ٱلۡعَـٰلَمِينَ (32)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hakkı için biz Benî İsrail'i kendi zamanlarının âlemleri üzerine ihtiyar ettik.] Zira; bizim onların istihkakına ilmimiz var ki o ilim üzerine onları ihtiyar ettik.

 l e m l e r le murad; o zamanda bulunan milletler ve ümmetlerdir. Binaenaleyh; diğer zamanda bulunan âlemler ahalisinden Benî İsrail'in efdal olması lâzım gelmez, Hz. Musa'nın terbiyesi sebebiyle o zamanda Benî İsrail'in riyasete, mansıba ve envai servete müstehak olduklarına ve o zamanda bulunan bütün milletler üzerine bunların fazla meziyetleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakkın bunları zamanlarının âlemleri üzerine ihtiyarı ilmüzere olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü i l m ile murad; onların istihkak ve meziyetlerine ilim demektir.
***

Vâcib Tealâ âlemler üzerine Benî İsrail'i ihtiyar ettiğini beyandan sonra ihtiyar ettiği nimetlerin bazılarını işaret etmek üzere:

وَءَاتَيۡنَـٰهُم مِّنَ ٱلاًَيَـٰتِ مَا فِيهِ بَلَـٰٓؤٌ۬اْ مُّبِينٌ (33)

buyuruyor.

[Biz Benî İsrail'e alâmetlerden nimet-i zahire olanlarını verdik.]

Yani; Biz Azîmüşşân Benî İsrail'e nimetleri ve imtihanları mutazammın olan alâmetleri verdik. Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ'nın Benî İsrail'e vermiş olduğu alâmet ve âyetler; deryanın yarılıp yol olması, harareti şiddetli olan Sahray-ı Tîh'te bulutun onları gölgelemesi, menn ve selvanın onlara rızik olarak nazil olmasıdır. Bunların cümlesi açık alâmet ve mucize olmakla beraber Benî İsrail'i imtihan ve ibtilâ dahi vardır.
5270
***
Vâcib Tealâ Firavun'un helâkini ve Musa (A.S.) ın Benî İsrail ile beraber halâsını beyandan sonra Mekke müşriklerinin hallerini ve itikatlarım beyan etmek üzere :

إِنَّ هَـٰٓؤُلاًَءِ لَيَقُولُونَ (34) إِنۡ هِىَإِلاًَمَوۡتَتُنَا ٱلاًَولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُنشَرِينَ (35) فَأۡتُواْ بِـَٔابَآٮِٕنَآ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (36)

buyuruyor:

[Şu Mekke müşrikleri; «Akibet-i emir ve encâm-ı hal ölüm bir kerredir, öldükten sonra biz kabrimizden kalkmayız. Eğer sözünüzde doğru iseniz ölmüş babalarımızı kabirlerinden getirin de görelim» derler.]

Yani; şu Mekke'de şirkle me'lûf olan müşrikler elbette derler ki «ölüm olmadı, illâ hayat-ı dünyayı izale eden ölüm oldu. Binaenaleyh; biz bir kerre dünyada öleceğiz, bir daha kabrimizden kalkmak yoktur. Eğer sizin dediğiniz gibi ölenler dirilecek, kabrinden kalkacaksa ve bu sözünüzde sadık iseniz ölmüş babalarımızı kabrinden kaldırın bize getirin görelim, sözünüze inanalım.» İşte müşrikler böyle demekle haşri inkâr ettiler.
5271
***
Vâcib Teâlâ Kureyş kavminin bu sözleri istihza tariki ile söyledikleri cihetle tekdir ve tevbih suretiyle onların sözlerini reddetmek üzere :

أَهُمۡ خَيۡرٌ أَمۡ قَوۡمُ تُبَّعٍ۬ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۚ أَهۡلَكۡنَـٰهُمۡ‌ۖ إِنَّہُمۡ كَانُواْ مُجۡرِمِينَ (37)


buyuruyor.

[Mekke ahalisi mi hayırlı yoksa Yemen meliki Tubba'nın kavmi mi hayırlıdır? Mekkeliler mi hayırlı yoksa onlardan evvel geçen bizim ihlâk ettiğimiz ümmetler mi hayırlıdır? Zira; onlar mücrimlerdi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Kefere-i Kureyş seni tasdik etmeyip kıyameti, haşr ü neşri inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar. Halbuki mal ü mansıp ve servet cihetinden Mekkeliler mi hayırlıdır, yoksa Yemen padişahı Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçen bizim ihlâk ettiğimiz Âd ve Semûd kavimleri mi hayırlıdır? Onların cümlesini büyük günâh ve cinayet sahibi olduklarından ihlâk edince, onlar gibi cürüm ve cinayet sahibi olan Mekke ahalisini ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir. Zira; Mekke ahalisi kuvvetçe onlardan daha zayıf oldukları gibi cinayette daha büyüklerdir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile T u b b a '; Yemen meliklerinin unvanıdır. Nitekim Kisrâ; Acem, Kayser; Rum ve Hakan; Türk meliklerinin unvanı olduğu gibi Yemen meliklerinin unvanı da Tubba' idi. Ceziretül'Arab'ın şark cihetlerinde o zaman Tubba'nın makamı İslâmiyet zamanında adetâ hilâfet makamı menzilesindeydi. Etraf ü eknâfta bulunan tavaif-i mülûk kendilerine tabi olduklarından Yemen meliklerine Tubba' denilmiştir.
Bazı rivayete nazaran bu âyette T u b b a ' ile murad; (Ebu Kerb) dir ki ismi (Saîd) veya (Es'ad) dır, kavmi küfrüzere iken bazı rahiplerin beyan ve tarifleri veçhile Resûlullah'a iman etmişti. Mümin olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; bu âyette Vâcib Tealâ Tubba'nın kavmini zemmetti, de Tübba'ı zemmetmedi ve Resûlullah'ın «Tübba' nebî midir değil midir? bilmiyorum» buyurması da Tubba'nın iyi bir kimse olduğunu teyid eder.
Bu âyette hayırlı olup olmamak kuvvet ve şevket cihetindendir, yoksa esas küfrün hiç birinde hayır tasavvur olunamaz. Şu halde «Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçip ihlâk olunan ümmetlerin Mekke ahalisinden daha kuvvetli ve şevketli oldukları halde onları ihlâk edince Mekke ahalisinin ihlâk olunacağında şüphe yok» demektir.
5272
***
Vâcib Tealâ Kureyş'in hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonra haşre delâlet eden delilleri zikretmek üzere :

وَمَاخَلَقۡنَاٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضَ وَمَا بَيۡنَہُمَا لَـٰعِبِينَ (38) مَا خَلَقۡنَـٰهُمَآإِلاًَ بِٱلۡحَقِّ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَهُمۡ لاًَ يَعۡلَمُونَ (39)

buyuruyor.

[Biz yeri ve gökleri oynayıcı olduğumuz halde oyuncak olarak halketmedik, illâ onları hakka mukarin olarak halkettik ki bunların bu minval üzere yaratılışından bizim kudret-i kahiremize istidlal etsinler ve insanları öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğumuzu bilsinler velâkin nâsın ekserisi bunları bilmezler.]

إِنَّ يَوۡمَ ٱلۡفَصۡلِ مِيقَـٰتُهُمۡ أَجۡمَعِينَ (40)

[Hakla batıl beynini tefrik eden kıyamet günü onların cümlesinin cezasına tayin olunan vakt-i muayyendir.] Binaenaleyh; herkes o günde amelinin cezasını görecekler ve şüphesiz âsîler belâlarını bulacaklardır.

Vâcib Tealâ nâsın ekserisinin bu gibi hakayıkı düşünüp bilemiyeceklerini beyanla Kureyş kavmini zemmetmiştir. Zira; onların aklı kısa olduğundan mahsusât-ı adiyeyi idrakle iktifa ederler, ma'kûlât cihetini lâyık olduğu derecede idrake atf-ı nazar etmezler. Binaenaleyh; haşri inkârla kudret-i İlâhiyeyi inkâra cesaret ederler. Halbuki semâvât ve arzı halka kadir olan Zat-ı Ecellü Âlâ'nın ölmüş insanları ihyaya kadir olacağı evleviyyetle sabittir.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyametin, cümle nâsın amellerinin cezasını tayin edeceği bir gün olduğunu beyandan sonra o günde hiç bir kimsenin diğerine faydası olmıyacağını beyan etmek üzere :

يَوۡمَ لاًَ يُغۡنِى مَوۡلًى عَن مَوۡلً۬ى شَيۡـًٔ۬ا وَلاًَ هُمۡ يُنصَرُونَ (41)

buyuruyor.

[Ey Nebiyyi Zişân ! Şol günü zikret ki o günde akraba, akrabayı hiç bir şeyden ganî kılamaz, birbirlerine yardım edemezler.]

Çünkü; birinin günâhını diğeri yüklenip yükünü azaltamadığı gibi birisi diğerinin azabiyle dahi muazzeb olunmaz. Binaenaleyh; hiç bir kimse bu suretle diğerinden fayda göremez. Yani kıyamet günü öyle bir gün ki hiç bir kimseden diğer bir kimseye fayda olmaz, velevse akrabası olsun.
(مَوۡلً۬ى) lâfzı dinde ve nesebde yakın olan kimseye denir. Yahut birisi diğerini azad etmek suretiyle birisi öbürünün mevlâsı olur. Burada hangi manâ murad olunursa olunsun muhtemel olduğu gibi maksat da birdir. Çünkü; yakın akrabadan birbirine fayda olmadığı gibi yekdiğerine yardım da edemezler. Şu halde «akraba beyninde yardım carî olamayınca ecnebî beyninde carî olamıyacağı evleviyetle sabit olur» demektir.

***
Vâcib Tealâ akrabadan akrabaya fayda olmıyacağını beyandan sonra fayda olacak kimseleri beyan etmek üzere :

إِلاًَمَن رَّحِمَ ٱللهُِ‌ۚ إِنَّهُ ۥهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (42)

buyuruyor.

[İnsanlar âhirette birbirine muavenet edemezler, illâ şol kimseler muavenet ederler ki o kimselere Allah-u Tealâ merhamet buyurdu. Allah'ın merhamet ettiği kimselere muavenete müsaade-i İlâhiye zuhur eder. Zira Vâcib Tealâ her muradına galib ve kullarına merhamet edicidir.]

Yani; âhirette akraba beyninde bile muavenet cereyan etmez. Ancak Allah'ın lûtf u ihsan ettiği kimseler arasında muavenet cereyan eder. Zira; ancak Allah-u Tealâ herkese galiptir istediğini yapar. Binaenaleyh; bazı kullarına merhamet buyurur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette A l l a h ' ı n m e r h a m e t b u y u r d u ğ u k i m s e l e r le murad; Ehl-i iman olduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. Çünkü; müminler beyinlerinde birbirlerine şefeat etmekle menfeat olacağı gibi enbiya ve melekler de ehl-i imana şefeat edeceklerdir. Şu halde birbirlerinden yardım göremiyecek kâfirlerdir, müminler değildir.

5274
***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ شَجَرَتَ ٱلزَّقُّومِ (43) طَعَامُ ٱلاًَثِيمِ (44) كَٱلۡمُهۡلِ يَغۡلِى فِىٱلۡبُطُونِ (45) كَغَلۡىِ ٱلۡحَمِيمِ (46)

buyuruyor.

[Zakkum ağacı günâhkârların taamıdır. Sıcağın şiddetinden suyun kaynadığı gibi günâhkârların karınlarında kaynar erimiş tunç gibidir.]

Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günâhkârların karınlarında kaynar.
Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günâhı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resûlullah'ın «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad ederdi. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem hakkında Zebanilere vaki olacak hitabını beyan etmek üzere :

خُذُوهُ فَٱعۡتِلُوهُ إِلَىٰسَوَآءِٱلۡجَحِيمِ (47) ثُمَّ صُبُّواْفَوۡقَ رَأۡسِهِۦ مِنۡ عَذَابِ ٱلۡحَمِيمِ (48)

buyuruyor.

[Taraf-ı İlâhî'den Cehennem zebanilerine denilir ki «Tutun o günâhkârı Cehennem'in ortasına çekin, sonra başının yukarısından sıcak su dökün.»]

Yani; «o mücrimin yakasından şiddetle Cehennem'in ortasına çekin ve sonra sıcak suyun azabını başından dökün» demekle günâhı ziyade olan mücrimlere hakaret meydana konur ki azap üzere azap olsun.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (فَٱعۡتِلُوهُ) atil lâfzından me'huzdur. A t i l ; bir kimsenin omuzundan ve yakasından tutup şiddetle çekmek hapse ve sair mihnet mahalline kemal-i gazabla sevkedip götürmektir. Şu halde ehl-i Cehennem'i Zebaniler çekerken şiddet ve hakarete delâlet eden kötü çehre ve ekşi yüzle götüreceklerini bu âyet ve bilhassa (فَٱعۡتِلُوهُ) kelimesi beyan etmiştir. H a m î m ; sıcak sudur. Ehl-i Cehennem üzerine dökülecek aynı hamîm yani sıcak su olduğu halde azabın her cihetlerini ihata edeceğine ve kemal-i şiddetine işaret için sıcak suyun azabının döküleceği beyan olundu ki azabın gayet şiddetli olduğundan kinayedir.

5275
***
Vâcib Telaâ ehl-i Cehennem'in zebaniler tarafından tutulup Cehennem'in ortasına çekileceklerini beyandan sonra Cehennem'de onlara vaki olacak hitabı beyan etmek üzere :

ذُقۡ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡڪَرِيمُ (49) إِنَّ هَـٰذَا مَا كُنتُم بِهِۦ تَمۡتَرُونَ (50)

buyuruyor.

[Ey günâhkâr kimse ! Şu içinde bulunduğun Cehennem azabını tat. Zira; sen kendi zu'munca kavminin büyüğü ve ikram sahibi idin, şu görmüş olduğun azap; dünyada sizin şekkettiğiniz azaptır.]

Yani; Vâcib Tealâ Zebanilere emreder, âsîler Cehennem'e girip sıcak su başlarından dökülürken emr-i İlâhî üzerine zebaniler tarafından âsîlere hitaben «Ey günâhkâr kâfir ! Şu azabı tat. Zira; sen dünyada kendini herkesten büyük ve kavî ve envai kerametle muttasıf bilir ve öyle itikat ederdin. İşte şu görmüş olduğun azap; dünyada inanmayıp şüphe ettiğiniz azaptır» denilir. Zebanilerin bu sözleri asilere azap üzerine azap olur. Çünkü; bir kimse rezil ve rüsva olup dururken «sen ulusun, büyüksün, kerimsin» demek istihza ve tahkirdir. Dünyada inkâr ettiği azap içinde yanıp tutuşurken «İşte bu, sizin şekkettiğiniz azaptır» demek yarası üzerine tuz saçmak kabilindendir.
Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Cehil) hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü; Ebu Cehil Resûlullah'a «Bu vadi içinde benden daha büyük, kavi ve ikram sahibi kimse yoktur. Hal böyle olunca Allah'a yemin ederim ki ya Muhammed (S.A.) sen ve senin Rabbın Tealâ bana bir şey 5276 yapamazsiniz» dediği defeatla vukubulmuştur. İşte Ebu Cehil'in bu sözüne ceza olarak Cehennem'de Zebaniler tarafından istihza tarikıyla bu sözün söyleneceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ebu Cehil'in emsali kâfirler hakkında dahi aynı halin cari olacağı tabiîdir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennemin halini beyandan sonra ehl-i Cennet'in halini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِى مَقَامٍ أَمِينٍ۬ (51) فِى جَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ۬ (52)

buyuruyor.

[Şirkten sakınan müminler Cennet'lerde bağlar ve bahçelerde, akar pınar başlarında ve emin bir mahalde bulunurlar.]

Yani; Allah'ın razı olmadığı günâhlardan nefislerini vikaye eden kimseler Cennet'te emn ü emân içinde her türlü avarızdan salim, enva-ı sürürü camî bağlar ve bahçeler arasında olacaklardır.
Bu âyette i t t i k â ; mücerred şirkten ihtiraz etmek manâsınadır. Binaenaleyh; bu manâca ittikâda velev fasık olsun ehl-i imanın cümlesi dahildir. M a k a m ; ikamet edilecek mahaldir. İkamet edilecek makamın iyiliği; iki şeyle hasıl olur:
B i r i n c i s i mekânın cemi' tehlikeden ve korkulacak afattan emin olmasıdır âyette (آمين) lâfzı bu manâyı temin etmiştir.
İ k i n c i s i ; kemal-i safayı, enva-ı lezzetleri ve sürûru camî olmasıdır âyette
(فِى جَنَّـٰتٍ۬ وَعُيُونٍ۬) lâfızları da bu manâyı temin etmiştir. Çünkü; insanlarda bağ ve bahçeyi sevmekten, sahralarda gezmekten, pınarbaşlarında oturmaktan lezzet almak tabii bir haldir. Şu halde âyet müttakîlerin rahat, emîn, cemî afattan salim ve enva-ı sürûru camî bir mahalde olacaklarım beyan etmiştir.

5277
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları bazı nimetleri beyandan sonra giyecekleri elbiseye müteallik nimetlerini beyan etmek üzere :

يَلۡبَسُونَ مِن سُندُسٍ۬ وَإِسۡتَبۡرَقٍ۬ مُّتَقَـٰبِلِينَ (53) ڪَذَٲلِكَ وَزَوَّجۡنَـٰهُم بِحُورٍ عِينٍ۬ (54)

buyuruyor.

[Ehl-i Cennet ipekten yapılmış ince ve kalın libaslar giyerler, oturduklarında kemal-i ünsiyet hasıl olsun için birbirlerine karşı oturur sohbet ederler, güzel meskenler ve ipekten mamul libaslarla ehl-i Cennet'e ikram ettiğimiz gibi onları büyük gözlü ve beyaz yüzlü hurilerle tezviç ederiz. Onlarla dahi mütelezziz olurlar.]

Yani; ehl-i Cennet güzel giyinirler, oturdukları meclislerde âdâb-ı sohbete riayet için karşı karşıya otururlar, onlara bu gibi nimetlerle ikram ettiğimiz gibi güzel zevceler vermekle dahi mesrur ederiz. Bu âyette ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden dördü zikrolunmustur ki bunlar da nimetlerin esasları ve büyükleridir :
B i r i n c i s i ; mesken,
İ k i n c i s i ; elbise,
ü ç ü n cü s ü ; meclislerde mukabil olarak sohbet ve ünsiyet etmek,
d ö r d ü n c ü s ü ; güzel zevcelerdir. İnsanın en ziyade sevdiği nimetlerin esası da bunlardır.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerini beyandan sonra kendilerinin isteyecekleri nimetleri beyan etmek üzere :

يَدۡعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَـٰكِهَةٍ ءَامِنِينَ (55)

buyuruyor.

[Ehl-i Cennet Cennet'te tükenmiyeceğinden emin oldukları halde her meyveden isterler.] Binaenaleyh; her zaman istemekten geri durmazlar. Her zaman ve her yerde istediklerini mevcut ve hazır bulurlar, Cennet meyvelerinde şişirmek ve sıkıntı vermek gibi asla mazarrat olmaz. Cennet meyvelerinde ağrı vermek ve mideyi bozmak gibi şeyler olmadığına işaret için ehl-i Cennet'in her korkudan emin ve her âfetten salim oldukları, her meyveden istiyecekleri beyan olunmuştur, her ne arzu ederlerse zaman geçmeksizin arzu ettikleri şeylere nail olurlar.

5278
***
Vâcib Tealâ Cennet'in nimetlerinden bazılarını beyandan sonra nimetten istifadenin şartı olan hayatın daimî olacağını beyan etmek üzere :

لاًَيَذُوقُونَ فِيهَا ٱلۡمَوۡتَ إِلاًَ ٱلۡمَوۡتَةَ ٱلاًَولَىٰ‌ۖ

buyuruyor.

[Ehl-i Cennet Cennet'te ölümü tatmazlar, illâ dünyada tattıkları ölümü tadarlar ondan başka ölüm görmezler.] Cennet'te ehl-i Cennet her nimetle mütena'im ve mütelezziz oldukları gibi hayat nimetiyle dahi ebeden mütelezziz olurlar. Çünkü; dünyada gördükleri ölümden maâdâ ölüm tatmazlar. Zira hayat ebedidir, asla afata maruz olmaz. Gerçi ehl-i nar da ölüm görmiyeceklerse de Cehennem'de azap içinde olacakları cihetle onlar hakkında hayat mazarrat olduğundan hayatla tebşir ehl-i Cennet'e tahsis olunmuştur. Çünkü; hayattan menfeat görecek ve mesrur olacak ehl-i Cennet'tir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in ebeden ber hayat olacaklarını beyandan sonra azab-ı Cehennem'den onları sakladığını beyan etmek üzere :

وَوَقَٮٰهُمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ (56) فَضۡلاً۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۚ

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Rabbm Tealâ tarafından fazl u ihsan olarak ehl-i Cennet'i Cehennem azabından vikaye etti.] Binaenaleyh; beyan olunan nimetlerin cümlesi Rabbm tarafından fazl u ihsan olduğu gibi Cehennem azabından da vikaye etmek ayrıca lûtf-u İlâhîdir.

5279
***
Vâcib Tealâ bu Cehennem azabından vikaye etmenin nimetlerin cümlesinin fevkinde bir nimet olduğuna işaret olmak üzere :

ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ (57)

buyuruyor.

[İşte şu Allah'ın kullarına vermiş olduğu Cennet nimetleri taraf-ı İlâhîden fazl u kerîm ve necât-ı azimdir ki bundan büyük bir lûtuf olmaz.] Zira; bütün korktuklarından kurtulup sevmediği şeylerden halâs oldukları gibi bilcümle umduklarına nail olacaklardır. Binaenaleyh; bunların fevkinde insan için bir saadet tasavvur olunamaz.

فَإِنَّمَا يَسَّرۡنَـٰهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَڪَّرُونَ (58)

[Onlar tezekkür etsinler ve düşünsünler için Biz Kur'ân'ı senin lisanınla kolaylaştırdık.]

Yani; ey Habibim ! Kur'ân'ı senin lisanın olan lisan-ı arap üzere inzal etmekle Biz Kur'ân'ı kolay kıldık ki onlar manâsını düşünmekle mütenassıh ve vaazı ile mütteiz olsunlar. Kur'ân'ı biz kolay kılınca :

فَٱرۡتَقِبۡ إِنَّهُم مُّرۡتَقِبُونَ (59)

[Sen onlara nazil olacak gazab-ı İlâhîye intizar et. Onlar da kendi zu'm-ü fasitlerince size nazil olacak şeye intizar edicidirler.]
Yani; Biz Kur'ân'ı lisan-ı Arap üzere onların anlayabileceği bir derecede kolay kıldığımız halde onlar iman edip mucibiyle amel etmeyince ey nebiyy-i muazzam ! Onlara gelecek azabı gözle, elbette bir azap gelecektir. Zira; onlar da kendi itikatlarınca size bir belâ geleceğini gözlüyorlar.

***

Gösterim: 55