Fussilet Suresi Tefsiri

SÛRE - İ FUSSİLET

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli dört âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
حمٓ (1)

Selef mezhebince bu lâfızdan muradını Allah-u Tealâ kendi bilir, Allah-u Tealâ bildirmedikçe kulları için bilmek mümkün değildir. Amma halef mezhebince te'vîli lâzımdır. Buna nazaran Manâsı : [Ey ind-i İlâhîden müeyyed ve vahy-i İlâhî'yi hafız olan Peygamber-i zişân !.] İşte şu Kur'an :

تَنزِيلٌ۬ مِّنَ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ (2)

[Rahman ve rahîm olan Allah-u Tealâ tarafından inzal olunmuş bir münzel-i mübarektir.] demek olur. Yahut (حمٓ) lâfzı bu sûrenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şu sûre; Kur'an'ı inzal etmekle kullarına merhamet sahibi, cümle mahlukâtını kemal-i terbiyeyle maksutlarına isal eden Rahman Tealâ tarafından gelmiş, rasülü üzerine nazil olmuş ve kullarını doğru yola sevk için gönderilmiş bir münzel-i azimdir.] demek olur.
Kur'an'ın insanlar hakkında aynı merhamet ve lutfolduğuna işaret için rahman ve rahîm sıfatlarıyla muttasıf olan Vacib Tealâ tarafından tenzil olunduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir sıfata mukarin olan fiilin o sıfata münasip olması lâzım olduğundan Rahman Tealâ'dan inzal olunan Kur'an'ın aynı merhamet olması lâzım gelir. Binaenaleyh Kur'an; insanların cemi seâdetlerine, dünya ve 5021 âhiret menfeatlerine şamil ve cümle umurlarını camidir. Zira; bu dünyada insanların cisimleri körlük, topallık vesair ilel ü emrazla hasta olduğu gibi rûhları da bir takım ahlâk-ı fasideyle dolu ve maluldür. Şu halde cisimleri maddî bir takım ilâçlarla tedavi olunduğu ve Kur'an rûhların şifa verici ilâçları mesabesinde olduğu cihetle Kur'an insanlar hakkında nimet-i azimedir ve manevi rûhlarının gıdasıdır. Çünkü; dünyevî ve uhrevî menfeat ve mazarrat her şeyleri bildirmiştir, ahkâmıyla amel edenleri her kemale isal edicidir. Zira; dünyada ve âhirette kullarına merhamet sahibi olan Allah-u Tealâ tarafından kullarını irşâd için gönderilmiştir ki elbette menfeatlerine hadimdir.
***

Vacib Tealâ Kur'an'ın taraf-ı İlâhîsinden inzal olunduğunu beyandan sonra ilm ü irfan sahibi olan kavmiçin âyetleri tafsil olunmuş bir kitap olduğunu beyan etmek üzere :

كِتَـٰبٌ۬ فُصِّلَتۡ ءَايَـٰتُهُ ۥ قُرۡءَانًا عَرَبِيًّ۬ا لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡلَمُونَ (3)

buyuruyor.
[Kur'an bir kitaptır ki âyetleri tafsil ve yekdiğerinden tefrik edilmiştir. Bu kitap lisan-ı arabî üzere olduğu halde ilm ü irfan sahibi olan kavmiçin nazil olmuştur.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'ın Zatullah ve Sıfâtullah'dan bahseden âyetleri, yerin ve göklerin yaratılmasından bahseden âyetlerden ayrılmıştır. Zira; manaları birbirinden ayrı ve hükümleri başkadır. Kezalik vaaza, hikmete ve tekâlife müteallik olan âyetler, ümem-i salifenin ahvaline müteallik olan âyetlerden tafsil olunmuştur. Ahval-i dünyaya ait olan âyetler, ahval-i âhirete müteallik olan âyetlerden ayrılmış ve yekdiğerine karışması yoktur. Çünkü; her âyette bahsolunan meselelerin mevzuları başka başkadır ve her birerlerinin manaları ve elfazında olan üslûb ve âhirlerinde olan mafsallar yekdiğerinden ayrı birer üslûb üzerinedir. Binaenaleyh Kur'an'ın âyetleri kemaliyle tafsil olunmuştur.
Resûlullah kavm-i araptandır, onların içinde doğup 5022 büyüdüğünden lisan-ı mader-i nebevileri de bittabi lisan-ı arab oiup onlara karşı nübüvvet davasında bulunduğu cihetle ibtidâen şeriatin esası onların içinde tesis olunacağından onların anlıyabileceği bir lisan üzere nazil olmuştur. Zira; her nebinin bulunduğu kavmin lisanı üzere bahsolunması bi'setten matlub olan hikmete ve maksada muvafık olduğundan her nebiyi bulunduğu kavmin lisanı üzere göndremek adet-i İlâhiyedir. Çünkü; lisanım bilmeyen bir kavmiçinde başka bir lisanla nebinin ba'solunmasında bi'setten maksat husule gelmez. Zira; Nebi kavminin lisanını bilmediği gibi o kavim de nebinin dilinden anlamayınca yekdiğerlerinin fikirlerini anlayamadıklarından emr-i tebliğ mümkün olamaz. Binaenalevh; her kavme gönderilen resul o kavmin içinden yetişmiş, lisanları ile adetlerine vakıf zat olarak gönderilmiş, o resule nazil olan kitap da Resûlun lisanı üzerine nazil olmuştur. Çünkü; o kitabın ahkâmı olan şeriat evvelen o kavim içinde takarrür edeceğinden o kitabı anlayacak kavmin lisanı üzere nazil olmak hikmete, akla ve meselenin esasına muvafıktır. Şu kadar ki o kavmin lisanı üzere nazil olmasından o kavme mahsus olmak lâzım gelmez. Ancak o kavme mahsus olmasına delâlet eder âyet olursa o kavme mahsus olabilir. Kur'an'ın umum akvama ve her millete ahkâmı şamil ve Resûlullah'ın umum milletlere ve belki ins ü cinne meb'us olduğuna dair kat'î âyetler vardır. Binaenaleyh; ahır zaman Nebisinin şeriati ilâ yevmil kıyam baki olduğuna, kendisinden sonra hır nebi gelmiyeceğine ve şeriatından sonra bir şeriat ihdas olunmayacağına Kur'an'da müteaddit âyetler olduğundan bunun aksini iddia küfürdür. Kur'an'ın ahkâmıyla ilâyevmilkryâm vuku bulacak havadis-i beşere tatbiki kabil, cümle insanların mizaçlarına mutabık ve ukuul-ü beşere muvafık olduğundan Kur'an'ınharicinde bir kitaba ve şeriat-ı Muhammediye'nin haricinde bir şeriata ihtiyaç yoktur. Binaenaleyh; herkes muhtaç olduğu bir meselenin hükm-ü şer'îsini kemâ hüve hakkıhi ararsa behemahâl şeriat-ı Muhammediye'de bulur. Amma bizim Kur'an'a lâyıkıyla yapışmadığımızdan ahkâmının icra olunmaması Kur'an'ın noksan olmasını icabetmez. O kusur ve noksan bize aittir, Kur'an'a âit değildir.
Bu âyette Kur'an'ın lisan-ı arab üzere nazil olmasını beyan; Kur'an'ı medihtir. Çünkü; lisan-ı arap cemi lisanların efdalidir. 5023
Zira; lügat-ı arabiyenin harflerinin tertibinde mahreçlere tamamiyle riayet, kelimelerinin tanziminde yekdiğerine münasebet-i tâmme olduğundan tekellümü lisana gayet kolaydır, lisanda kolaylık o lügatin efdaliyetine delâlet eder, şu minval üzere kolaylık sair lisanlarda bulunmadığından lügat-ı arap cümle lügatlerden efdaldir. Binaenaleyh; lügat-ı arap her lisan sahibine tekellümü ve bilinmesi kolay olduğundan kitapların efdali olan Kur'an; lisanların efdali olan lisan-ı arap üzerine nazil olmuştur. Amma Kur'an'da (Kıstas) ve (Siccîl) gibi arabî olmayan kelimelerin bulunması Kur'an'ın hey'eti mecmuasının arabî olmasına münafî değildir. Zira; bu misilli kelimeler esas itibariyle arabî değillerse de başka lisanlardan lisan-ı araba karışmak suretiyle araplaşmış ve arapların sözleri arasında isti'mâl olunur bir hale gelmiş olduğundan Kur'anda dahi nazil olmuştur. Meselâ türkçe lisanı arasında farisî ve arabî kelimelerin bulunup türkçeleştiği gibi bilhassa şu zamanda lisanımızın yarısı fransız lisanı olmuştur. İşte bunun gibi bazı kelimâtı ecnebiyenin lisanımıza karışmasından türk lisanının hey'et-i mecmuasının türkçeliğine mani olmadığı gibi lisan-ı arap arasında bazı ecnebi kelimelerin bulunması ve Kur'an'da nazil olması da Kur'an'ın arabî olmasına mani değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile elfâz-ı Kur'aniye'nin manalarında muteber olan; o elfazın lisan-ı arapta mevzu olduğu manalardır. Binaenaleyh; hurufatın işaretlerinden rnana almak ve kelimelerin mevzuun lehlerini başka manâya hamletmek batıldır ve nazar-ı şeri'de hükmü yoktur. Zira Cenab-ı Hak bu âyette ve daha bunun emsali âyetlerde Kur'an'ın arabi olduğunu beyan buyurması: Kur'an'da muteber olan kelimât-ı arabiyenin mevzu olduğu manâlar olduğuna delâlet-i kafiyeyle delâlet eder. Çünkü her lisanda muteber olan; o lisanda müstamel olan kelimelerin delâlet ettiği manâlardır. Şu halde Sofiye'nin hurufata manâ vererek ilm-i huruf icad etmeleri ve kelimeleri mevzuun lehlerinin gayrıda isti'mâl ederek ilm-i mükâşefe namı vermeleri batıldır, asla itibar yoktur.
***

Vâcıp Tealâ Kur'an'ın arabî olduğunu beyandan sonra 5024 Kur'an'ın ehl-i tâata beşaret ve ehl-i ma'siyete inzar olduğunu beyan etmek üzere :

بَشِيرً۬ا وَنَذِيرً۬ا
buyuruyor.
[O kitap ki ibadet edenleri sevabla ve Cennet'te yüksek derecelerle müjdeleyici, kabahat işleyenleri günâhla ve Cehennem'in tabakaları ve derekeleriyle korkutucudur.] Çünkü Kur'an; âbid ve asîlerden iki sınıfın akıbetlerini ve başlarına geleceği beyan eder.

***

Vacib Tealâ aklı olan kavmiçin Kur'an'ın âyetlerinin tafsil olunduğunu ve Kur'an'ın lisan-ı arab üzere nazil, ibadet edenleri tebşir ve isyan edenleri inzâr edici olduğunu beyandan sonra ekseri nasın Kur'an'dan i'raz edip işitmek istemediklerini beyan etmek üzere :

فَأَعۡرَضَ أَڪۡثَرُهُمۡ فَهُمۡ لاًَ يَسۡمَعُونَ (4)
buyuruyor.
[Kur'an beşîr ve nezir olduğu halde nâsın çokları Kur'an'ı kabulden i'râz ettiler. Binaenaleyh; Kur'an'ı dinlemezler.]

Yani; Kur'an'ın âyetleri mufassal ve lisan-ı arap üzere nazil, ehl-i tâatı tebşir ve ehl-i ma'siyeti inzar edici olduğu halde nâsın ekserisi Kur'an'ı kabulden i'râz etti. Zira; onlar Kur'an'ı dinlemez ve manâsına iltifat etmezler. Çünkü temerrüd ve hakka karşı inadları Kur'an'ı dinlemeye mani olduğu gibi dinlemek cihetine dahi meyletmezler. Binaenaleyh; kabulden istinkâf etmişlerdir. Halbuki Kur'an'ınahkâmına imtisal ve emr ü nehyine itina ve beyan ettiği â'mâl ve ahlâkla ittisaf etmek her mükellefin vazife-i diniyyesidir.
Bu âyette fâ lâfzı sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar Kur'an'ın beyan olunan evsafı üzerine müteferri' olduğuna işaret için varid olmuştur. Bu işaretle Kur'an'dan i'râz edenler ve 5025 dinlemeyenler son derece zemmolunmuşlardır. Çünkü Kur'an'ın rahman ve rahim olan Allah-u Tealâ tarafından inzal olunduğu; Kur'an'ın menfeatlerin efdali ve maksatların âlâsı üzerine müştemil olduğuna ve âyetlerinin mufassal olması manâsının gayet açık ve her akl-ı selime mülayim bulunduğuna beşir ve nezir olması; Kur'an'da olan ahkâmın fehmine kemal-i itina lâzım olduğuna işarettir. Binaenaleyh; bu kadar evsaf-ı âliyeyi camî olan Kur'an'dan i'râz edenler elbette zemme müstehaklardır. Zira; insanın bilcümle sa'yi sevaba veyahut ikâba müncer olduğundan Kur'an'ın ahkâmına dikkat etmek ehemm-i mühimmattandır.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Kur'an şu evsâf ve mezâyâyı havi olduğu halde manâsını kemaliyle dinleyip muktezâsiyle amel etmek her insan için lâzım iken bilâkis mükellefinden ekserisi ahkâmını kabulden i'râz ve elfazını dinlemekten istinkâf ettiler.] demektir.
Bu âyette i'râz ve işitmemek cümlelerinden her biri diğerinin delili ve illetidir ve takriri şöyledir : «Ekser nâs Kur'an'ı kabulden i'râz ettiler. Zira; onlar dinlemediler. Her kimseler ki Kur'an'ı dinlemediler, onlar ahkâmını kabulden i'râz ettiler. Ekser nâs Kur'an'ı kabulden i'râz ettiler» demektir.
***

Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı kabulden i'râz ettiklerini beyandan sonra i'râzlarının sebebini ve i'râz hususunda söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere

وَقَالُواْ قُلُوبُنَا فِىٓ أَڪِنَّةٍ۬ مِّمَّا تَدۡعُونَآ إِلَيۡهِ وَفِىٓ ءَاذَانِنَا وَقۡرٌ۬ وَمِنۢ بَيۡنِنَا وَبَيۡنِكَ حِجَابٌ۬ فَٱعۡمَلۡ إِنَّنَا عَـٰمِلُونَ (5)

buyuruyor.
[Onlar Kur'an'ı kabul etmemek hususunda dediler ki «bizim kalbimiz örtü içindedir. Binaenaleyh; senin bizi davet ettiğin Kur'an bizim kalbimize girmez, bizim kulaklarımızda ağırlık ve sağırlık vardır. Binaenaleyh; hakkı duymaz ve bizimle ya Muhammed 5026 (S.A.) senin aramızda perde vardır sana itaatimize manidir. Şu halde sen bildiğini işle biz de bildiğimizi işleriz.».] İşte kâfirler böyle diyerek adem-i itaatte devam edeceklerini beyan etmişlerdir.

Yani; şu beyan olunan mezâyây-ı âliyeyle muttasıf olan Kur'an Resûlullah tarafından kendilerine tebliğ olunduğunda kâfirler kemal-i kibr ü gurur, inad ve temerrüdlerinden kendi itikatlarınca büyüklüklerine güvenerek dediler ki «Ya Muhammed (S.A.) senin bizi davet ettiğin imanı ve Kur'an'ı ihata edecek olan bizim kalplerimiz perde içinde olduğundan bunlardan hiç birisi kalbimize girmez. Binaenaleyh; biz onların hak olduğuna inanamayız, bunun içindir ki senin sözün bizim kalbimize girmez ve nasihat kabulüne vesile olan kulaklarımızda sağırlık vardır. Binaenaleyh: senin doğru söylediğine delâlet eden âyetler bizim kulağımıza girmez, bizimle senin beynimizde büyük dağlar gibi perde vardır. O perde seni bize göstermez, sözünü dinletmez. Zira; bizim dinimiz ayrı senin dinin ayrıdır. Şu halde sen bizim dinimizi zemmedersen biz de senin dinini zemmederiz. Binaenaleyh; seninle bir araya gelmek ihtimalimiz yoktur. Yollarımız ayrıdır. Hal böyle olunca sen dininle amel et biz de dinimizle amel edelim» demekle Kur'an'ı kabulden ve dinlemekten i'râz ettiklerini izhâr ettiler.
Maatteessüf bu âyetin mazmunu zamanımızda müslüman ismi ve kisvesi altında bulunan bazı süfehâdan da işitilmektedir. Çünkü; dinî bir muameleye davet olunduğunda «O sözleri benim kulağım duymaz, zihnim almaz, bunlar eski şeylerdir. Şimdi fünûn-u cedîdeye bakalım» gibi bir takım hezeyan ahkâm-ı şer'iye üzerine Avrupa müzahrafâtım tercih etmekten çekinmez, biraz daha üzerine varıldığında «Efendim siz bildiğinizi işleyin, biz de bildiğimizi işleriz» demekle dine karşı olan adavetini izhar eder. İşte Mekke ahalisinin Resûlullah'a irad ettikleri sözleri ayniyle zamanımızın sefihleri de irâdederler. Şu halde bu gibi hezeyana cür'et eden süfehânın Kureyş keferesinden farkı var mıdır? Azıcık aklı olan farkı olmadığına elbette hükmeder. Çünkü: Kureyşî'lerden sadır olan hezeyan ayniyle bunlardan da sadır oluyor. Zira; Kur'an'ı ve şeriatı istihfafta ikisi birdir farkı yoktur. 5027
***

Vacib Tealâ Resûlunün davetine karşı kâfirlerin itirazlarını beyandan sonra Resûlullah tarafından onlara verilen cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۟ بَشَرٌ۬ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَـٰهُكُمۡ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬ فَٱسۡتَقِيمُوٓاْ إِلَيۡهِ وَٱسۡتَغۡفِرُوهُ‌ۗ

buyuruyor.
[Ya Ekrem er Rusûl ! Sen onlara hitaben de ki «Ben ancak sizin gibi beşerim beşeriyet cihetinden beynimizde fark yoktur. Şu kadar ki sizin mabudunuzun ancak mabud-u vahid olduğu bana vahyolundu. Ben de size bana valıyolunan tevhidi tebliğ ediyorum, isterseniz kabul edersiniz. Zira, cebir yoktur, cebirle imana itibar da yoktur. Mabudunuz bir olunca o mabuda istikamet ve istiğfar edin.»]

Yani; ey nebiyyi Muhteremim ! Senin kelâmını dinlemeyen kâfirlere cevap olarak sen de ki «Ben de sizin gibi beşerim. Şu kadar ki Allah-u Tealâ beni risaletle ihtiyar buyurdu, ibadet olunacak ibadete lâyık mabudun bir olup şerik ve nazîri olmadığını bana vahyetti. Ben de size tebliğ ediyorum. İsterseniz tevhidi kabul eder imanla müşerref olursunuz, isterseniz şirk eder Allah'ın düşmanlarından olursunuz. Benim size tebliğden başka şimdilik vazifem yoktur. İbadete müstehak ancak Allah-u Tealâ olup başka mabud olmayınca o mabuda karşı muamelâtın kâffesinde istikâmet edin, O'nun canibi manevîsine teveccühü tamla teveccüh ederek günâhlarınızın mağfiret olunmasını isteyin. Yoksa şeytanın iğfâlâtına aldanarak tarik-ı haktan ayrılıp da nefsinizi helâk etmeyin», demekle kâfirlere hakikati beyan et.
Bu âyette dört hüküm vardır : B i r i n c i s i : Resûlullah'ın beşer olmasıdır. Gerçi Resûlullah'ın beşer olduğu malûm ise de kâfirler beşeriyeti risalete münafi zannederek beşere vahiy gelmez itikad ettiklerinden o itikatlarını tebdil için «Ben de sizin gibi beşerim velâkin beşeriyet vahiy gelmesine münafi değildir. Ben hem beşerim, hem de bana vahiy geliyor» buyurmuştur.
İ k i n c i s i ; Mabudun bir olmasıdır. Çünkü; müşrikler bir takım putları mabud ittihaz.ederek mabudun müteaddit olduğunu 5028 itikat ettiklerinden o itikatlarının batıl olduğunu beyan etmek üzere mabudun ancak bir olduğunu ve ibadete müstehak ancak Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayri ibadete müstehak bir kimsenin olmadığını beyanla tevhide davet etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; İnsanın vahdaniyet-i Üâhiyeyi tasdik ettikten sonra en ziyade mühim olan vazifesi gerek Allah'a ibadette ve gerekse nâsla muamelede istikamet etmektir. Binaenaleyh; Resûlullah kavmine itikad-ı hakkı beyandan sonra füru-u amalden ehem olan istikameti tavsiye buyurmuştur.
D ö r d ü n c ü s ü ; insan kusurdan halî olamadığından her zaman kusurunu itiraf etmekle Cenab-ı Hak'dan mağfiret talebetmektir. Şu esasa binaen Resûlullah ümmetine istikametten sonra istiğfarla emretmiştir. İstikamette ibadâtın cümlesi dahil olduğu cihetle bu âyet; usul-ü itikade ve füru-u âmâle icmâlen şamildir.
***

Vacib Tealâ tevhidin Resûlune vahyolunduğunu beyandan sonra Tevhidi terkederek şirkedenlerin ahvalini beyan etmek üzere:

وَوَيۡلٌ۬ لِّلۡمُشۡرِكِينَ (6) ٱلَّذِينَ لاًَ يُؤۡتُونَ ٱلزَّڪَوٰةَ وَهُم بِٱلاًَخِرَةِ هُمۡ كَـٰفِرُونَ (7)


buyuruyor.
[Helâk-i azîm şol müşrikler içindir ki onlar zekât vermez ve ancak âhirete inanmaz kâfirlerdir.]

Yani; büyük azab sol kimseler içindir ki onlar Vacib Tealâ'ya tazimi terkle sirkeden ve Allah'ın kullarına şefkati terkle zekâtını vermeyen ve âhirete imanı terkle kâfir olanlardır. Çünkü abdiçin ubudiyetin rûhu iki şeydir: B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'ya kemaliyle ta'zim, İ k i n c i s i ; Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet etmektir. Şu iki hasletten herhangisini bir kimse terkederse Allah'ın gazabına duçar olur. Binaenaleyh; bu âyette Vacib Tealâ helâk-i azîmin onlar için olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; hakla muamelesini ihlâl ettiği gibi halkla muamelesini dahi ihlâl edince o kimsede insaniyetten maksad-ı aslî fevtolduğundan 5029 ubudiyet noktasını tamamiyle haleldar ettiği cihetle helâkin a'zamına ve azabın eşeddine müstehak olacağında şüphe yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile T e v h i d ; üssül'esâs ve itikad-ı hakkın âlâsı ve aslıdır. Şu halde itikad-ı hakkın âlâsı ve esası olan tevhidin zıttı bulunan şirk; ümmülhabâis ve esas-ı rezâüdir. Zekâtın meşru olmasındaki hikmet; buhul gibi denî ve rezil bir hasletten nefsini temizlemek, masivâya meyilden kalbini tebrie, Allah'ın fukara kullarının ihtiyacını defetmek ve bu vesileylemalını âfât-ı maneviyeden muhafaza etmektir. Binaenaleyh; gerek itikad-ı hakkı terkle ümmürrezâil olan şirki irtikâb eden, gerekse ibadullaha şefkat ve merhametten ibaret olan zekâtı terkeden Allah-u Tealâ'nın gazabına müstehaktır. Zira; Üssülesâs olan şirki irtikâb zulmolduğu gibi zekâtı terkle fukaranın hukukunu men etmekle zulmün pek büyüğünü irtikab etmiştir. Bunlar dünyada her biri bir gûnâ azabla helâk olacakları gibi ibâdın amellerini tenkid etmek ve herkesin lâyık olduğu cezayı vermek için hazırlanan âhireti inkâr ettiklerinden âhirette azabın eşeddine duçar olacaklarına
âyet-i celile delâlet eder. (ويل) helâk-i azîm ve azab-ı şedîd manâsınadır. Bu azabın üç sıfatla muttasıf olan kimselere mahsus olduğu âyette beyan olunmuştur: B i r i n c i s i ; müşrik olmak, İ k i n c i s i ; Allah'ın kullarına şefkatten ibaret olan zekâtı terketmek, Ü ç ü n c ü s ü ; dünya nimetine ve lezzetine aldanarak âhireti inkâr etmektir.

***

Vacib Tealâ müşriklerin hallerini beyandan sonra müminlerin ahvalini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ لَهُمۡ أَجۡرٌ غَيۡرُ مَمۡنُونٍ۬ (8)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Muhakkak onlar için tükenmez ve arkası kesilmez ecir ve sevap vardır.] Zira; imanlarını iyi amellerle tekid ve te'yîd ve mücerret 5030 ubudiyeti nazarı dikkate alarak vazifelerini bihakkın edâ ettiklerinden onlar, ihlâslarına mukabil arkası kesilmez, eksilmez ve ezası bulunmaz ecirlerle mükâfaat göreceklerdir.
Memnun; kesilmek ve tükenmek, Ğ a y r – i m e m n u n ; kesilmez ve tükenmez demektir. Yahut i m t i n a n d a n yani iyiliği yüzüne karşı saymak ve başa kakmaktır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Müminler için bir ecir var ki başa kakmak ve yüzüme karşı saymakla siklet vermek yok.] demektir.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bu âyetin ibadeti edaya tahammülü olmayan hastalar, topallar, şeyh-i fâniler ve ibâdete mani özürleri bulunan bî kudretler hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; bunlar sağlam oldukları zaman ibâdet ederken ibadete mani özür hasıl olup ibadet edemedikleri zamanda niyetleri ibadet olup özürleri ibadete mani olduğundan aynı ibadet etmiş gibi ecirleri kesilmez. Çünkü; kudretleri olsa ibadeti terketmiyeceklerini bildiği için Cenab-ı Hak onları sevaptan mahrum etmez.

***

Vacib Tealâ zat-ı ulûhiyetinin ferd-i vahit olduğunu beyandan sonra putları zat-ı ulûhiyete şerik itikad etmek caiz olmadığını ve küfrün bir emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere :

قُلۡ أَٮِٕنَّكُمۡ لَتَكۡفُرُونَ بِٱلَّذِى خَلَقَ ٱلاًَرۡضَ فِى يَوۡمَيۡنِ وَتَجۡعَلُونَ لَهُ ۥۤ أَندَادً۬ا‌ۚ ذَٲلِكَ رَبُّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (9)

buyuruyor.
[Ey Rasûlü Ekrem ! Sen kâfirlere hitaben de ki «İki günde arzı halkeden Allah-u Tealâ'ya mı küfrediyorsunuz ve kudreti kâmile sahibi olan Allah-u Tealâ'ya mı bir takım âciz putları şerîk itikat ediyor ve şerik kılıyorsunuz? İşte şu sizin küfrettiğiniz ve şeriki var dediğiniz Allah-u Tealâ âlemlerin Rab'bısı ve âlemin her cüz'ünü kendine lâyık terbiyeyle kemaline isal edicidir.»] İşte ey Habibim ! Sen kâfirlere böyle demekle onlara mezheplerinin batıl olduğunu beyan et ki mütenebbih olsunlar, davalarının aklın hilâfına olduğunu bilsinler.
Bu âyette Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile hemze; istifhâm-ı inkârîdir. Yani; kâfirlerin küfürlerini inkâr olup makul olmadığını beyan içindir. «Arzı iki günde halketti» demek, «İki gün miktarı az bir zamanda halketti» demektir. Bu kadar cesameti azime ile arzı iki gün miktarı bir zamanda halkettiğini beyan; kâfirleri tekdir ve tevbih içindir. Bu kadar az bir zamanda yer yüzünü halkeden Hallâk'ın kudretini inkârla küfretmek hamakat ve cinayetin en büyüğüdür. (الذى) ism-i mevsulü Cenab-ı Hakka tazim ve kâfirlerin küfrünün pek büyük cinayet olduğuna işaret içindir. Çünkü; kabahatin cesameti kime karşı yapılırsa kabahat edilen zatın azametiyle ölçülür. Cenab-ı Hakkın kudret ve azametine karşı ufacık bir cinayet pek büyüktür. Allah-u Tealâ'nın bu kadar kudret ve azametine karşı bir takım taştan ve ağaçtan yapılma âciz şeyleri şerik itikad etmekten daha büyük bir şenâet olamaz. Küfrü inkârdan sonra küfrettikleri zatın âlemlerin rabbısı olduğu beyan olunmuştur ki kâfirleri tekdir üzere tekdir olsun. Çünkü; âlem içinde kâfirlerin kendileri de dahil olduğundan «Şu küfrettiğiniz bütün âlemlerin ve âlem içinde sizin de Rabbınız» demektir ki «İnsan Rabbısına küfreder mi, nasıl oluyor ki siz küfrediyorsunuz?» demekle kâfirleri insafa davet etmektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile küfrün azametine ve akıldan uzak olduğuna işaret için bu'd-ü meratibe mevzu olan (ذَٲلِكَ) ism-i işareti, kâfirlerin küfrünün devamlı ve müstemir olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari siğası varid olmuştur.
Bu âyette; üç hüküm vardır : B i r i n c i s i ; iki gün miktarı az bir zamanda yer yüzünü halkeden Allah-u Tealâ'ya küfretmeleridir. İ k i n c i s i ; küfürlerinin nev'i, Allah-u Tealâ'ya bir takım âciz şeyleri şerik addetmeleridir. Ü ç ü n c ü s ü ; Küfrettikleri Allah-u Tealâ bütün âlemlerin rabbısı olmaktır. Her hükümde kâfirlerin hamakat ve cehaletlerini meydana koymakla tekdir vardır. Çünkü birinci hükümde küfrün, arzı iki gün miktarı halketmeye kudreti vasi olan Allah-u Tealâ'ya olduğunu beyan etmek, ikinci hükümde bir takım âcizleri şerik itikad etmek, üçüncü hükümde o küfredilen zatın âlemlerin Rabbısı olduğunu beyan etmek; kâfirlerin cehalet ve hamakatlarını meydana koymakla kendilerini terzil etmekten başka bir şey değildir.

***

Vacib Tealâ az bir zamanda yer yüzünü halkettiğini ve âlemlerin Rabbısı olduğunu beyandan sonra yer yüzünde halkettiği bazı eşyayı beyan etmek üzere :

وَجَعَلَ فِيہَا رَوَٲسِىَ مِن فَوۡقِهَا وَبَـٰرَكَ فِيہَا وَقَدَّرَ فِيہَآ أَقۡوَٲتَہَا فِىٓ أَرۡبَعَةِ أَيَّامٍ۬ سَوَآءً۬ لِّلسَّآٮِٕلِينَ (10)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ büyük dağlar halketti ki o dağlar arz üzerindedir ve o arzda hayr-ı kesir ve bereketler halketti ki cümle hayvanâtın ve bilhassa insanların rızıklarını ve kuut-ü yevmiyelerini, onların maişetlerinin levâzımâtını arz üzerinde takdir buyurdu, bunların cümlesini iki gün, arzı da iki günde halkla mecmuunu dört gün miktarı bir zamanda veyahut cümlesini dört nöbette halketti ve şu miktar üzere halketmek doğru bir volduı;. hilkatin miktarından sual eden kimse irin müddet-i hilkat müsavi olup ziyade ve noksan yoktur.] Mecmuunun hilkati dört gün miktarı bir zamanda denilmiştir. Çünkü; bidâye-i hilkatte bu gün mevcut olan ay, güneş ve sema olmadığından o zamanda şimdi ma'ruf olan gün yoktu. Zira; ma'ruf olan günü tayin edecek ay ve güneş olmadığından âyette varid olan gün müddetle veyahut nöbetle tevil olunur. Zira;Resûlullah'ın «Allah-u Tealâ ehad ve isneyn günleri müddetinde arzı, salı günü müddetinde dağları, Çarşamba günü müddetinde suları, ağaçları ve sair umrânâtı, Perşembe günü müddetinde semayı, Cuma günü müddetinde ayı, güneşi, yıldızları ve melekleri, Cuma günün son saatına tesadüf edecek zamanda Hz. Âdem'i halketti» buyurduğu mervîdir. Hatta kıyametin kaim olacağı zamanın Hz. Adem'in halkolunduğu zamana tesadüf edeceği de mervidir.
(سَوَآءً) «O rızkı ve sair beyan olunan şeyleri halketmek müsavidir» demek olur. Yahut âlemin yaratılışını şu müddete hasretmek sâilleri içindir. Yahut «rızkını isteyenler için rızıkları takdir 5033 olunur» demek olur. Yani «arzın halkolunduğu müddetten sual edenler için bu müddet takdir olunmuş» demektir.
Dağları kudretiyle tutan Allah-u Tealâ olduğuna işaret için dağları arzın fevkinde yarattığını beyan buyurmuştur. Dağların arzın üzerinde olması; Vehle-i Ûlûda nazar-ı ibretle bakanların Allah'ın kudretine ve vahdaniyetine delâlet ettiğini görüp iman etmeleri ve tâât-ı İlâhiyeye sa'yetmeleri içindir.
***

Vacib Tealâ arzı, arz olan dağları, bereketleri, hayvanatın rızıklarım halk ettiğini ba'delbeyan bunlar yaratıldıktan sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰٓ إِلَى ٱلسَّمَآءِ وَهِىَ دُخَانٌ۬ فَقَالَ لَهَا وَلِلاًَرۡضِ ٱئۡتِيَا طَوۡعًا أَوۡ كَرۡهً۬ا قَالَتَآ أَتَيۡنَا طَآٮِٕعِينَ (11)

buyuruyor.
[Vacib Tealâ arzı yarattıktan sonra semayı halketmeyi irade eyledi. Halbuki semanın maddesi bir duman halindeydi. Allah-u Tealâ semaya ve arza hitaben dedi ki «Ey sema ve arz ! Emrime imtisal edin. İster rızanızla, isterseniz kerhen itaat lâzımdır.» Sema ile arz dediler ki «Ya Rabbî ! İtaat edici olduğumuz halde dergâhına geldik. Zira; bizim için sana muhalefet olamaz. Çünkü; yaratan sensin.».] Sema ile arz böyle demekle itaatlarını söylediler, ubudiyetleri ancak Cenab-ı Hakka olup gayra olmadığını ikrar ettiler.
Yani; Vacib Tealâ arzı icad ettikten sonra semanın madde-i asliyesi duhân halinde olduğu halde semayı icada mübaşeretle icad ettikten sonra semayı istilâ etti yani kahrı ve kudreti altına aldı. Binaenaleyh; sema ile arza hitaben «Ey semâ ile arz ! Şiz maye-i asliyenizde olan itaat ve ikrahtan hangisini ihtiyar ederseniz ihtiyarınız veçhile emrime imtisal edin. Zira; kudretim size nafizdir» demekle sema ile arzı itaate davet etti. Onlar da «Ya Rabbi ! İtaat edici olduğumuz halde kapma geldik» dediler. 5034
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak arzı ve semayı halkedince onlara hitabı fehmedecek kadar idrak verdi ve onlara «siz menafi-i ibâda ve mesâlihi mahlukaata muvafık surette cereyan edin. Ey Arz ! Sen nehirleri akıt, ekinleri ve otları bitirecek bir halde bulun, ey semâ ! Sen de ayı, güneşi ve sair yıldızları mihver-i lâyıkında döndür; yaz, güz, kış ve bahar mevsimleri meydana gelsin, arz üzerinde yaşayacak hayvanat istidadına göre yaşasın» buyurunca sema ile arz derhal (سمعنا وأطعنا) dediler, ahval-i âlem şu görülen minval üzere intizam buldu ve ilâ yevmilkıyam bu hal üzere devam edecektir.
Şu manâya nazaran bu emir; o zamana mahsus bir emr-i teklifidir. Çünkü; hitabı anlayacak kadar idrak ve fehmüzere teklif olduğu cihetle kabul etmekle mükellef olduklarından derhal kabul etmişlerdir. Yahut bu emir; teklifi değildir, belki emr-i îcadîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey sema ve arz ! Size lâyık olan ve maslahat ve hikmete muvafık bulunan surette vücud bulun. Ey arz ! Sen eşkâl ü elvandan hayvanatın üzerinde yaşayabileceği bir bal üzere gel, ey semâ ! Sen de eşkâl ü evlânın ve parlaklığınla arz üzerine kubbe olarak gel.] demektir. Müfessirîn bu manânın her ikisine de ihtimal vermişlerse de âyette emrin teklifi olması zahirdir. Çünkü elfâzda aslolan; manânın zahirine hamlolunmaktır. Emirlerde ise zahir olan teklifi olmaktır, eğer zahirine hamiden bir mani bulunmazsa. Amma zahirine hamiden bir mani bulunursa o makama münasip bir manâya hamletmek zaruridir. Sema ile arzın itaat ettiklerini ikrarları da emrin teklifi olduğuna delâlet ettiği gibi, itaate ve kerhe ta'lik da emrin.teklifi olmasını icabeder. Çünkü; teklifi olmasa itaat ve kerhi zikirde bir manâ olmazdı. Zira; itaat ve adem-i itaat; teklife karşı istimal olunmak adettir.
Bu âyette d u h â n ile murad; sudan hasıl olan buhardır. Çünkü; bazı rivayette Allah-u Tealâ evvelen bir cevher halketti, o cevhere nazar edince mehâbet-i İlâhiyeden müteessir olarak kaynadı su halini iktisabetti, köpürdü, ondan buhar hasıl oldu, köpüğünden arzı, onun dumanından semayı halkeyledi. Şu halde bu rivayeti âyeti celile teyid eder. Çünkü istiva, burada icad manâsına mecazdır. (وَهِىَ دُخَانٌ۬) cümlesi cümle-i haliyedir. Şu halde 5035 manâ-yı âyet: [Arzı icaddan sonra Allah-u Tealâ semanın eczası ve madde-i asliyesi buhar ve duman olduğu halde semanın icadını irade buyurdu.] demektir.
Bu âyeti celileden anlaşıldığı veçhile semanın yaratılması arzın yaratılmasından sonradır. Gerçi bazı âyette semanın evvel halkolunduğu anlaşılmaktaysa da Allah-u Tealâ arzı evvelen halketti, sonra semayı halketti, bundan sonra arzı şu minval üzere döşedi. Şu halde arzın icadı semadan evveldir lâkin döşenmesi semadan sonradır. Binaenaleyh; âyetler arasında tenakuz yoktur.
***

Vacib Tealâ semayı icadettikten sonra semanın tabakâtım ve halkolunduğu müddeti beyan etmek üzere :

فَقَضَٮٰهُنَّ سَبۡعَ سَمَـٰوَاتٍ۬ فِى يَوۡمَيۡنِ وَأَوۡحَىٰ فِى كُلِّ سَمَآءٍ أَمۡرَهَا‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ semayı icad edince gökleri yedi kat takdir etti ve bunların icadıyla hükümden iki gün miktarı bir müddette fariğ oldu, her semaya ahvaline müteallik emrini vahyetti, yahut semada bulunan meleklere emrini vahyetti.] Onlar da hizmetlerine başladılar ve ilâ yevmil kıyam devam edeceklerdir.

Göklerin icadı iki gün müddette olunca âlemin yaratılışını altı gün miktarı bir müddette tamam olmuştur. Bütün âlemin icadı Allah'ın kudretine nazaran bir anda husul bulmak mümkün iken altı gün miktarı bir müddet imtidâd etmesi Allah-u Tealâ'nın kullarına işlerini tesviyede teenniyi talim için olduğu hilkate müteallik olan diğer âyetlerde beyan olunmuştur.

Vacib Tealâ mahlûkâtın halkolunmalarının keyfiyetini beyandan sonra semayı tezyin ve şeytandan hıfzettiğini beyan etmek üzere :

وَزَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِمَصَـٰبِيحَ وَحِفۡظً۬ا‌ۚ ذَٲلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ (12)

buyuruyor.
[Biz Azimüşşân dünya üzerinde olan semayı yıldızlarla ziynetlendirdik. Zira; mesalih-i ibâda muvafık olan tezyinattır, şeytandan ve sair afattan muhafaza ettik. İşte su nizam-ı bedi' ve tertib -i acıb Allah-u Tealâ nın takdiridir. Zira; Allah-u Tealâ kudret-i kahire sahibi ve herkese galib ve ilm-i tâm sahibi her şeyi bilir.] Bu takdir kullarının menfeati içindir. Çünkü sema ve semanın tezziyâtı ve onu şeytandan hıfzetmek; cümlesi ibâdın mesalihine hadim ve menfeatlerini muhafızdır ki yıldızların her birinde otların ve ağaçların bitmesinde ve bürûdetle hararetin meydana gelmesinde ayrı ayrı tesirleri vardır, her biri zamanında Allah'ın emri ve izniyle vazifesini icra eder. yer yüzünde kulları da bundan müstefid olur. Binaenaleyh; tezyin; şanına ihtimam olunacak bir emr-i mühim olduğuna işaret için zat-ı ulûhiyetten kinaye olan nûr-u azamete muzaaf kılınmıştır.
***
Vacib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri ve bu kadar yeri ve gökleri halkeden hallâka küfretmek lâyık olmadığını beyandan sonra bu kadar açık delillere karşı küfürde musir olan kefereye deliller fayda etmiyeceğinden küfrüzerinde devam ederlerse azabın nazil olacağını beyanla korkutmak lâzım olduğuna işaret etmek üzere :

فَإِنۡ أَعۡرَضُواْ فَقُلۡ أَنذَرۡتُكُمۡ صَـٰعِقَةً۬ مِّثۡلَ صَـٰعِقَةِ عَادٍ۬ وَثَمُودَ (13)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Eğer Kâfirler senden i'râz eder. nasihatini dinlemezlerse sen onlara hitaben de ki «Ey kâfirler ! Siz benim nasihatimi dinlemeyince ben sizi bir büyük belâ ile inzar ederim ki o belâ, Ad ve Semud kavimlerine gelen belâ gibi olur.] Zira; siz bu kadar vahdaniyete delâlet eden delillere bakarak imanı kabul 5037etmeyip küfürde İsrar edince âkibet sizden evvel geçmiş olan ümmetleri ihlâk için gelen belâlar size de gelir, helâk eder. Çünkü; onlardan her biri saika ve şiddetli rüzgâr gibi belâlarla öldüler bu helâklerine sebep olan inad, istikbâr ve küfür sizde de mevcuttur. Binaenaleyh; ister benim sözümü ve nasihatimi dinleyip dünya ve âhiret fevz ü necat bulun, isterseniz dinlemeyin küfrüzere helâk ölün dünya ve âhiret azab içinde kaim» demekle onları inzar et.

إِذۡ جَآءَتۡہُمُ ٱلرُّسُلُ مِنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيهِمۡ وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ أَلاًَ تَعۡبُدُوٓاْ إِلاًَ ٱللهَُِ‌ۖ


[Zira; onlara resuller arkalarından ve önlerinden, bizzat ve bilvasıta geldiler «Siz Allah'dan gayrı hiç bir kimseye ibadet etr meyin. Ancak Allah'a ibadet edin» dediler.] Onlara kemal-i say ü gayretle şu tevhidi tebliğ ettiler, irşâdâtta bulundular, tevhide davetle şirkten nehyettiler ve ibadetin ancak Allah'a olup Allah'ın gaynya ibadet caiz olmadığını kirâren mirâren tavsiye ettiler.
***

Vacib Tealâ resullerinin bu kadar tebliğde gayretlerine karşı kibir ve inaddan gayrı hiç bir tesir görülemeyip eski hallerine devam ettiklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ لَوۡ شَآءَ رَبُّنَا لَأَنزَلَ مَلَـٰٓٮِٕكَةً۬ فَإِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَـٰفِرُونَ (14)

buyuruyor.
[Âd ve Semud kavimleri Resûllerinin bu kadar müessir nasihatlerine karşı dediler ki «Eğer bizim Rabbimiz isteseydi bizi irşâd için melekler gönderirdi. Halbuki melek göndermedi. Binaenaleyh; sizin bize tebliğ için gönderildiğiniz şeylerin hiç birisine iman etmeyiz küfrederiz.».]

Yani; kâfirler resullere karşı şüphelerini izhar ederek dediler ki «Ey Resûller ! Siz bize resul olamazsınız. Zira; siz de bizim gibi beşer olduğunuz cihetle sizin bizim üzerimize bir fazilet ve meziyyetiniz yoktur. Şu halde davanız nefsel'emre mutabık değildir. 5038 Çünkü; Allah-u Tealâ sizin ve bizim Rabbımızdır. Eğer Rabbımız dileseydi kullarını irşâd için melekler gönderir, o melekler bizi irşâd ederlerdi, bizim de onlara karşı bir fazilet davasına veyahut müsavi olduğumuzu iddiaya hakkımız olmazdı, bizi mehlikeden selâmete ulaştırırlardı, lâkin melek göndermedi. Şu halde biz sizin getirdiğiniz ahkâmın cümlesine küfrediyoruz» demekle küfürde devam edeceklerini izhar ettiler.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Ebu Cehil) Kureyşe hitaben «Muhammed (S.A.) in işi bize şüphe verdi. İster misiniz, sihire, kehânete ve şiire vakıf bir adam gönderelim Muhammed'le konuşsun gelsin bize haber versin?» deyince (Utbe b. Rebia) Ebu Cehle cevaben «bunların hepsine ben vakıfım, münasip görürseniz ben anlar gelirim» dedi. Kureyş'in ekâbiri (Utbe) nin gitmesini münasip gördüler. (Utbe) huzur-u Resûlullah'a geldi, dedi ki «Ya Muhammed (S.A.) sen ceddin Abdülmuttalib, Haşim ve pederin Abdullah'dan büyük müsün? Onların cümlesi bizim mabudlarımıza söğmüyorlardı. Sen niçin mabudlarımıza fena söylüyorsun? Eğer muradın riyaset ise sana bir sancak dikelim ömrün oldukça bize reis ol ve eğer muradın tezevvüç ise sana beğendiğinden on tane hatun tezviç edelim, eğer maksadın mal cemetmekse sana ve senin evlâdına yetecek kadar mal cemedelim ve eğer böyle zarurî bir hal geliyor da kendini alamıyorsan onu söyle mazur görelim». (Utbe) nin bu sözleri üzerine Resûlullah «Sözün bitti mi? Ya Utbe !» dedi ve besmele ile bu sûrenin evvelinden buraya kadar okuyunca (Utbe) hemen Resûlullah'ın ağzını tuttu ve «Aman okuma» dedi ve Resûlullah'la Kureyş arasında olan karabetten bahsetti, bıraktı hanesine gitti, Kureyş'in meclisine gelmedi. Bunun üzerine Ebu Cehil vesaire Utbe'nin yanma geldiler ve «Galiba Muhammed'in ekmeği sana tatlı geldi. Muhtaç isen biraz mal verelim» gibi sözler ile kahırda bulundular. Utbe gazaplandı, dedi ki «Malca Kureyş'in zenginlerinden olduğumu biliyorsunuz velâkin ben Muhammed (S.A.) den şöyle bir şey işittim ki o şey şiire, sihre ve kehanete benzemez, Muhammed (S.A.) bir şey söylerse yalan olmaz. Binaenaleyh; azap nazil olmasından korktum, kendisinden rica ettim, bütün Kureyş akrabandır dedim, ben artık bundan sonra onun hakkında bir şey söylemem» dedi. 5039
Umem-i salifeden helâk olmuş bir çok milletler olduğu halde yalnız bu iki kavmin yani Ad ve Semud kavminin helâklerine işaret olunmuştur. Çünkü; Kureyş Şam ve Yemen cihetlerine misaferetlerinde onların harabelerini gördüklerinden onların hallerinden mütenebbih olmaları ziyadece me'mûl olduğu gibi bunların helâklerini şüphesiz olarak bildiklerinden inkâra mecalleri olmadığı cihetle hassaten bu iki kavim zikı olunmuştur.

***

Vacib Tealâ icmalen zikrolunan şu iki kavmin kıssalarını tafsil etmek üzere :

فَأَمَّا عَادٌ۬ فَٱسۡتَڪۡبَرُواْ فِى ٱلاًَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَقَالُواْ مَنۡ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً‌ۖ

buyuruyor.
[Amma Kavm-i Âd haksız olarak yer yüzünde kibir ve kendilerini her milletten büyük addettiler, hatta kibirlerini pek ileri götürerek, dediler ki «dünyada bizden kuvvetli kim olabilir?».]

Yani; Ad kavmi resullerine itaat etmeksizin haksız oldukları halde Allah'ın kullarına istikbar ettiler ve kemâl-i kibr ü gururlarından iftihar ederek «Yer yüzünde bizden daha kuvvetli kim olabilir?» dediler ve bu söze cesaretleri hamakat ve cehaletlerindendi. Gerçi nüfusları çok, hazırlıklarının hadd ü pâyânı yoktu, arz üzerinde kuvvet ve şevketleri de vardı, cesamet ve şeceatça dünyanın en büyük insanları olduklarından mağrur oldular, nasihat dinlemediler ve resullerinin korkutmasında korkmadıklarını beyan sadedinde bu sözleri söylediler.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bunların istikbarları nâs üzerine zulmetmelerine badî olmuştur. Çünkü; insanların gayra tecavüzleri o gayra kendilerinde gördükleri kuvvetin teveffuku miktarı olur, bunların istikbârı hakka mukarin değildi. Gerçi bunların boyları gayet uzun, cüsseleri pek büyük, kuvvetleri cisimlerine göre şiddetliydi. Hatta yapıştıkları taşı kırar, parçalayıverirlerdi. Lâkin şu evsafın cümlesi Vacib Tealâ'nın halkı ile olduğundan bu gibi evsafla kibretmeleri lâyık değildi. 5040
Hulâsa; kavm-i Âd'ın kibir ettikleri ve kibirleri bigayri hakk'ın olduğu, kuvvet ve kudretlerine bakarak dünyada «Bizden daha kuvvetli kim olabilir?» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ kavm-i Âd'ın bigayri hakk'ın istikbarlarını ve sözlerini hikâyeden sonra onların bu hallerini red ve inkâr etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللهَُِ ٱلَّذِى خَلَقَهُمۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡہُمۡ قُوَّةً۬‌ۖ وَكَانُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا يَجۡحَدُونَ (15)
buyuruyor.
[Onlar kuvvetlerine mağrur olur, cesametlerine güvenirler de kendilerini halkeden Allah-u Tealâ'nın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmez ve bilmezler mi? Halbuki onlar bizim âyetlerimizi inkâr eder oldular.] Onların mağrur oldukları kuvvetleri ise Cenab-ı Hakk'ın kuvvetine nisbetle hiç yok mesabesindedir. Şu halde nasıl oluyor ki bizim âyetlerimizi inkâra cesaret ederler ve bütün dünya ahalisinin kendilerine itaatlerini isterler? Madem ki zayıf olan kavi olana itaat edecektir. Evvel emirde kendilerinin Allah-u Tealâ'ya itaat etmeleri lâzımdır. Şu halde neden itaat etmezler? Bunları halkeden haliklarına itaat etmediklerini beyan; onlar için istihza ve tehekkümdür.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kavmi Âd'ın ahlâk-ı hamîdeden tamamiyle tecerrüd edip ahlâk-ı mezmumeye büründüklerine âyet delâlet eder. Çünkü ahlâk-ı hamidenin mecmaı; ikidir : B i r i n c i s i ; halka ihsan ve onlarla hüsn-ü muaşerettir. İ k i n c i s i ; Allah-u Tealâ'ya tazim, emrine imtisal ve nehyinden içtinâb etmektir. Kavm-i Âd ise bunun ikisinden de tecerrüd etmişlerdir. Çünkü; istikbârla halka ihsanı ve hüsnü muaşereti ihlâl ettikleri gibi âyât-ı İlâhiyeyi inkârla Cenab-ı Hakka tazimi ve ahkâmına ittibâı ihlâl etmişlerdir. Binaenaleyh; bunların yerine halka zulüm, cevr ü cefâ, sû-u muaşeret ve Allah-u Tealâ'ya itaat etmiyerek emrinin hilâfına hareket etmeyi adet ettiklerinden gazabı İlâhîye 5041 müstehak olmuşlardır. Zira; münkariz olan milletlerin kâffesi bu gibi ahlâksızlıkla münkariz olmuşlardır.
Hulâsa; Kavm-i Âd'ın kendi kuvvetlerini görüp Cenab-ı Hak'kın kuvvetinden gaflet ettikleri ve bu halleri Allah-u Tealâ'ya itaati terketmelerine sebep olduğu ve Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden âyetlerini inkâr ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ kavm-i Âd'ınahlâk-ı zemimelerinden bazılarını beyandan sonra o ahlâkı zemime üzerine terettüb eden azabı beyan etmek üzere :

فَأَرۡسَلۡنَا عَلَيۡہِمۡ رِيحً۬ا صَرۡصَرً۬ا فِىٓ أَيَّامٍ۬ نَّحِسَاتٍ۬ لِّنُذِيقَهُمۡ عَذَابَ ٱلۡخِزۡىِ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَلَعَذَابُ ٱلاًَخِرَةِ أَخۡزَىٰ‌ۖ وَهُمۡ لاًَ يُنصَرُونَ (16)

buyuruyor.
[Onlar bizim âyetlerimizi inkârda devam edince Biz Azîmüş-şan onlar üzerine mes'ud olmayan günlerde soğuk rüzgâr gönderdik. Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz onlara hayat-ı dünyada azab-ı mezelleti tattırırız, Allah-u Tealâ hakkı için azabı âhiret onları daha ziyade rezil ve rüsva eder. Halbuki onlar bu azaba duçar olunca hiç bir kimse tarafından yardım olunmazlar ve bir kimsenin şefeatiyle azaptan kurtulmazlar.]

Bu âyeti celilede dört hüküm vardır : B i r i n c i h ü k ü m ; kavm-i Ad üzerine rüzgâr gönderilmesidir. S a r s a r ; gayet soğuk ve estiği zaman sadâ verici rüzgârdır. E y y â m – ı N a h i s â t ile murad; Eyyâm-ı meş'ûmedir. Kavm-i Âd üzerine bu rüzgârın nazil olduğu günlerin onlar hakkında fena günler olduğunu beyandır. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu günler Şevval ayının âhirinden bir Çarşamba'dan diğer Çarşamba'ya kadar devametmiştir ve Ümemi sâlifenin kâffesinin ayın son Çarşamba'sında helâk oldukları mervidir. Bazı rivayete nazaran Vacib 5042 Tealâ kavm-i Âd üzerine rahmetini üç sene inzal buyurmadı ve o senelerde devam üzere şiddetli rüzgâr esti ve yerden rüzgârın kaldırmış olduğu toz toprak sebebiyle göz gözü görmezdi. İşte onların hakkında E y y â m - ı N a h i s â t la murad; Kıtlık seneleridir ve o senelerin âhirinde helâk olmuşlardır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İlm-i Nücumla bazı âsâra istidlal eden müneccimler bazı eyyamın meş'um ve bazı eyyamın mes'ud ve binaenaleyh; Yevm-i Nahsin âlemde ilâ yevmil kıyam mevcut olduğunu bu âyetle istidlal etmişlerse de Ehl-i Sünnet «Eyyâm-ı Nahsin onların helâk oldukları günler olup o zamana mahsus» olduğunu beyanla ehl-i Nücûmun sözlerini reddetmişlerdir. Binaenaleyh; bu ümmette eyyâm-ı nahis yoktur. Çünkü; hiç bir şeye teşe'üm caiz değildir ki bazı günlerle teşe'üm caiz olsun.
İ k i n c i h ü k ü m ; Kavm-i Âd'ın dünyada azab-ı zilleti tatmalarıdır. Çünkü H ı z i y ; rüsvalık ve zillet manâsınadır. Bunlar «Âlemde bizden kuvvetli kim olabilir?» diyerek kendilerini herkesin fevkinde addedip kibir ettikleri halde Allah-u Tealâ onları kıtlık ve açlıkla mübtelâ kıldı. Hayvanları kırıldı, kendileri aç kaldı, benizleri sarardı, mağrur oldukları kuvvetleri zail oldu, zill-ü meskenet her taraflarını ihata etti ve âleme karşı benlikleri kalmadı. Binaenaleyh; rezil, rüsva ve akibet şiddetli rüzgârla helâk oldular. İşte dünyada azab-ı zilleti bu minval üzere tattılar. Zira ceza; amel cinsindendir. Onların başlıca kusurları; kendilerini pek büyük görmek ve enbiyanın sözüne iltifat etmemek olduğundan Cenab-ı Hak onların kibr ü azametlerine mukabil kemal-i zillet ve hakaretle ihlâk etmiştir.
Ü ç ü n c ü h ü k ü m ; ahiret azabının daha şiddetli olup onları daha rezil ve rüsva tmesidir. Çünkü; dünya azabının bir nihayeti vardır amma azab-ı âhiret devamlı ve şiddetlidir.
Dördüncü hüküm; onların o azablara duçar oldukları zamanda hiç bir kimse tarafından yardım görmemeleridir. Halbuki onlar a'vân ve ensarlarına güvenirler, kuvvet ve şevketlerine itimat ederlerdi. «Düşen kimsenin dostu olmaz» dedikleri gibi onlar azaba duçar olunca hiç bir kimse tarafından şefaat görmemiş ve azabtan kurtulamamışlardır. Bu dördüncü hüküm zalimlerin bütün ümitlerini ellerine vermiştir. Çünkü insanların düşkün zamanlarında 5043 başkalarından yardım beklemek; son ümid ve necatlarıdır. Halbuki bu gibi yardımın olmayacağını beyan; onlar için azab üzerine azaptır.
***

Vacib Tealâ Ad kavminin helâkini beyandan sonra Semud kavminin helâkini beyan etmek üzere :
وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيۡنَـٰهُمۡ فَٱسۡتَحَبُّواْ ٱلۡعَمَىٰ عَلَى ٱلۡهُدَىٰ فَأَخَذَتۡہُمۡ صَـٰعِقَةُ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡهُونِ بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ (17)

buyuruyor.
[Ama Semud kavmini Biz Azîmüşşan hidayette kıldık, doğru yolları gösterdik. Bizim bu hidâyetimiz üzerine onlar dalâleti ihtiyar ettiler. Binaenaleyh; onları züll ü hakaretle sâika-i azab, kesbettikleri günâhları sebebiyle tuttu.] Çünkü; onların, küfrü iman üzerine tercih etmek gibi cinayetleri hakaretle azab olunmalarını icabediyordu. Şu halde onlara gelecek yıldırım gibi kemal-i sür'atle geldi onları ahzetti.

Bu âyeti celile; bundan evvelki âyet gibi dört hükmü havidir : B i r i n c i h ü k ü m ; Cenab-ı Hakkın kavm-i Semud'u hidayette kılmasıdır. H i d a y e t ; doğru yolu göstermektir. Vacib Tealâ resul göndermekle onlara lâyık olan ahkâmını resul vasıtasiyle tebliğ etmekle hayr ü şer olan yollarını gösterdi. Onlara lâyık olan; Cenab-ı Hakkın gösterdiği yola gitmek iken onlar resule itaat etmeyip küfrü ihtiyar ettiklerini i k i n c i h ü k ü m olarak beyan buyurmuştur. A m î y ile murad; küfürdür ve h e d i y ile murad; doğru yol ve imandır. Çünkü; onlar resullerine itaatle iman edip Allah'ın gösterdiği yola gitmediler, belki mübtelâ oldukları küfrü iman üzerine tercih ve küfre muhabbet ettiler. Bunun üzerine terettüb eden azabı ü ç ü n c ü h ü k ü m olarak Cenab-ı Hak.beyan buyurmuştur. Çünkü; iman etmeyince kemal-i züll ü hakaretle onları azab tuttu helâk oldular. D ö r d ü n c ü h ü k ü m ; azaba istihkaklarına sebeb, kazandıkları günâh olmasıdır. Çünkü; insanların çok vakit başlarına gelen belâ kendi 5044 kusurlarındandır. Günahlarını terketmeyip ısrar ettiklerine işaret için günâhı kisiblerini beyan muzarî siğasiyle varid olmuştur.

***

Vacib Tealâ bunlardan iman edip küfrü terkedenlerin azabtan kurtulduklarını beyan etmek üzere :
وَنَجَّيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ (18)
buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan necat verdik şol kimselere ki onlar iman ettiler ve müttakîlerden oldular.]
Yani; Kavm-i Semud'un küfrü, iman üzere ihtiyar edenleri saikayla helâk olunca onlardan imanı ihtiyar edip imanlarını muharremâttan içtinâbla telvîsâttan vikaaye edenlere biz azaptan necat verdik, kâfirlere isabet eden saikadan onları muhafaza ettik. Çünkü; kâfirlerin küfürleri helâklerine sebep olduğu gibi bunların ittikaları da necatlarına sebep olmuştur, bu haller âlemde her zaman carîdir. Bir kavimden bir kısmı hidayeti ihtiyarla seadete nail diğer kısmı dalâleti irtikabla şekaavete vasıl oluyor Belki bir ana ve babadan meydana gelen iki kardeşin hali de bu minval üzere oiduğu her zaman görülmektedir.

***

Vacib Tealâ Kavm-i Âd ve Semud'un dünyada helâk olduklarını beyandan sonra âhirette azablarını beyan etmek üzere :
وَيَوۡمَ يُحۡشَرُ أَعۡدَآءُ ٱللهَُِ إِلَى ٱلنَّارِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ (19) حَتَّىٰٓ إِذَا مَا جَآءُوهَا شَہِدَ عَلَيۡہِمۡ سَمۡعُهُمۡ وَأَبۡصَـٰرُهُمۡ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (20)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol günü ki o günde Allah'ın düşmanları Cehennem ateşine cemolunurlar ve evvel gelenlere sonra gelenler iltihak edinceye kadar o makamda habsolunurlar. Hatta 5045 Cehennem ateşinin etrafına toplandıklarında onların aleyhine kulakları, gözleri ve cisimlerinin derileri amel ettikleri günâhlarla şehadet ederler.]

Yani; ey Nebiyy-i Zîşân ! Sana inad edip iman etmiyen kâfirlere zikret şol zamanı ki o zamanda sual olunup Cehennem'e gitmelerine hükm-ü İlâhî lâhik olduktan sonra Allah'ın düşmanları Cehennem, ateşine davetle haşir ve ilerisi gerisine iltihak etsin için orada hapsolunurlar. Hatta Cehennem ateşinin etrafına geldiklerinde herkes fezi' u feryadiyle yekdiğerine atf-ı eürmederek kendilerinden sudur eden günâhlarını inkâra başladıklarında onları iskât için azalarının şehadetine Allah'ın emri gelince gözleri, kulakları ve cisimlerinde olan derileri kendilerinin işledikleri amellerine şehadet ederler.
Azanın keyfiyet-i şehâdetinde ulemâ ihtilâf etmişlerse de esah olan Allah-u Tealâ'nın azaya hayat, idrak ve lisan vermesiyle şehadet etmeleridir. Yahut herkesin anlayabileceği bir derecede Allah-u Tealâ'nın onlarda bir sadâ halketmesiyledir ki o sadâ ile şehadet ederler. Yahut bu azada Allah-u Tealâ onların günâhlarına delâlet edecek emmâreler halkeder ve o emareler herkesin günâhına delâlet ettiğinden o delâlete şehadet denilmiştir.

***

Vacib Tealâ azalarının şehadet edeceğini beyandan sonra azanın şehadeti üzerine sahiplerinin azalara hitap ve itabını beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ لِجُلُودِهِمۡ لِمَ شَهِدتُّمۡ عَلَيۡنَا‌ۖ قَالُوٓاْ أَنطَقَنَا ٱللهَُِ ٱلَّذِىٓ أَنطَقَ كُلَّ شَىۡءٍ۬ وَهُوَ خَلَقَكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةٍ۬ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (21)

buyuruyor.
[Âsiler vücudlarında olan derilerine «Niçin bizim aleyhimize şehadet ettiniz?» derler, derileri onlara cevapta «Her şeyi söyleten Allah-u Tealâ bizi söyletti. Söylememek elimizden gelmez, o Allahü 5046 Tealâ ibtidâen sizi halketti, akibet onun canib-i manevisine rücû edeceksiniz. Çünkü; başka merciiniz yoktur» derler.] İnsanın kuvve-i müdreke-i zahiresinden emr ü nehyile mükellef olan dördü zikrolunmuştur ki onlar da göz, kulak, ağız ve cilttir. Kuvve-i zâikada kuvve-i lemiste dahildir. Ama beşinci olan hiss-i şem yani koklamaya âlet olan kuvve-i şâmme bir şeyle mükellef olmadığından bu makamda zikrolunmamıştır. Göz harama bakmamak ve kulak kötü sözü dinlememek ve cild harama temas etmemek, ağız ve lisan haramı tatmamakla mükelleftir. Binaenaleyh; bu âletlerin sahipleri bunları mâvuzıa lehlerinin gayrıda istimal ederse her birinin sahibi aleyhine şehadet edeceklerine bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; günâh sahiplerinin azalarının aleyhlerine şehadet etmeleri üzerine «Niçin bizim üzerimize şehadet ettiniz?» diyerek sual edecekleri ve onların «Her şeyi söyleten Allah-u Tealâ bizi söyletti biz ne yapalım, söylememek elimizden gelmez ve o Allah-u Tealâ ki dünyada evvel sizi halketti, sizi halketmeye kaadir olan elbette bizi söyletmeye de kaadiıdir, akibet merciiniz ancak onun huzurudur. Şu halde bu cihetini düşünüp günâh işlememeniz lâzımdı» diyecekleri ve binaenaleyh; her insanın kendi azasının yevm-i kıyamette hasım olacağını bilmesi lâzım ve amel defterini ona göre tanzim etmesi bir emr-i ehem olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ insanların aleyhlerine âzalarının şehadet edeceklerini, insanların, neden şehadet ettiklerini azalarından sual edip, azaların cevap vereceklerini beyandan sonra insanların âhirette azalarının şehadet edeceklerini düşünerek dünyada amellerini setretmediklerini, ancak setirleri, nâs arasında şuyûundan korktuklarına binaen olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا كُنتُمۡ تَسۡتَتِرُونَ أَن يَشۡہَدَ عَلَيۡكُمۡ سَمۡعُكُمۡ وَلآًَ أَبۡصَـٰرُكُمۡ وَلاًَ جُلُودُكُمۡ وَلَـٰكِن ظَنَنتُمۡ أَنَّ ٱللهَُِ لاًَ يَعۡلَمُ كَثِيرً۬ا مِّمَّا تَعۡمَلُونَ (22)

buyuruyor.
[Siz kulağınızın, gözlerinizin ve cisimlerinizde olan derilerinizin aleyhinize şehadet edeceklerinden korkunuza binaen günâhlarınızı setreder olmadınız, lâkin â'mâlinizin çoğunu Allah-u Tealâ bilmez zannettiniz ve amelinizi nâs arasında şayi olmasından korkunuza binaen setrederdiniz.]

Yani; «Haram ve günâh olan şeyleri gizlerdiniz, lâkin o gizlemek azanızın şehadet edeceğinden yahud Allah'tan korktuğunuzdan değildi. Çünkü âhirete imanınız yoktu velâkin nâs arasında duyulmaması için setrederdiniz» denmekle taraf-ı İlâhîden ehl-i Cehennem'e tekdir vaki olur.
Bu âyeti celilede iki hüküm vardır : B i r i n c i s i ; ehl-i isyanın gözlerinin, kulaklarının ve derilerinin aleyhlerine şehadet edecek korkuları olmadığından bunların şehadetleri korkusu için günâhlarını gizlememeleridir. Çünkü; âhirete imanları olmadığından âzalarının işledikleri günâhlara şehadet edecekleri hatırlarına gelmezdi ki azaların şehadetinden korktukları için amellerini saklasınlar, belki nâsdan korktukları ve utandıkları .için kabahatlarını saklarlardı. Bundan dolayı Cenab-ı Hak onları tevbih ve tekdir edecektir. İ k i n c i s i ; Ehl-i Cehennem'in Allah-u Tedlâ'nın kendi amellerinden çoklarını bilmez zannetmeleridir. Çünkü; onlar Allah-u Tealâ'nın ilminin her şeye tealluk ettiğine itikat etmezler ve sû-u zannederlerdi. Halbuki; bu zanlarının batıl olduğunu Cenab-ı Hak âhirette yüzlerine çarpacağını bu âyetle beyan buyuruyor.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (İbn Mes'ud) hazretleri «Ben Kabe'nin astarı altında otururdum. İkisi (Beni Sakif) ten, birisi (Kureyş) ten olmak üzere üç kişi geldiler. İçlerinden birisi (Allah-u Tealâ bizim sözümüzü işitir mi?) dedi. Diğer ikisi (Bizim işittiğimiz sözü işitir ve işitmediğimizi işitmez) dediler. Bunların şu muhaverelerini ben geldim Resûlullah'a haber verdim, onun üzerine bu âyet-i celile nazil oldu» buyurmuştur.
Hulâsa; insan âhirete iman ederek bir günâh işliyeceğinde Allah'ın bildiğini ve azanın şehadet edeceğini itikad ederek o günâhı terkin çaresini aramak lâzım olup yalnız nâsın duyacağını 5048 düşünmekle iktifa caiz olmadığı ve Allah-u Teaâl'ya sû-u zannetmek hata-yı azîm olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ asîlerin itikadları amellerinin çoğunu Allah-u Tealâ'nın bilmediğini zannettiklerini beyandan sonra bu zannın fasit ve kendilerini helâk edici bir zan olduğunu beyan etmek üzere :

وَذَٲلِكُمۡ ظَنُّكُمُ ٱلَّذِى ظَنَنتُم بِرَبِّكُمۡ أَرۡدَٮٰكُمۡ فَأَصۡبَحۡتُم مِّنَ ٱلۡخَـٰسِرِينَ (23)

buyuruyor.
[Şu sizin «Allah-u Tealâ amalinizin çoğunu bilmez» diyerek zannınız ki her şeyi bilen Rabbınızı bilmez zannettiniz. İşte bu zannınız sizi ihlâk etti. Binaenaleyh; haşirin zümresinden oldunuz.]

Zira: Allah-u Tealâ'ya sû-u zannınız sebebiyle her kabahati işlemeye cesaretle gazab-ı İlâhîyi davet ve esbab-ı seâdet olan hüsn-ü zannı fevtettiniz, esbab-ı şekaavetten olan sû-u zanna ısrarla günâhlara cür'etiniz sizi ihlâk etti. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette zarar ediciler zümresine dahil ve ilel ebed zarara duçar oldunuz ve her seâdetten mahrum olarak ebeden Cehennemde kaldınız. Çünkü; Allah-u Tealâ hakkında lâyık olmadık itikatta bulunduğunuzdan o itikad-ı batılınız sizin helâkinize sebep oldu. Zira abdiçin vazife; şan-ı ulûhiyete lâyık hüsn-ü zanla beraber hüsn-ü itikatta bulunmaktır. Bunun hilafını itikat etmek elbette helâke sebep olacaktır.
Bu âyette iki hüküm vardır: B i r i n c i s i ; Allah Tealâ hakkında sû-u zannın batıl olup sahibini ihlâk etmesidir. Çünkü; Allah-u Tealâ gizli ameli bilmez itikat eden kimsenin Cenab-ı Hakka cehil isnadiyle kâfir olduğu gibi bu zann-ı fasidi sebebiyle envai kabayihi irtikâbettiğinden o zannı onu helâke sürükler. İ k i n c i s i ; bu zan üzerine terettüb eden hüsrandır. Çünkü; bu zannı o kimseyi şekavete sevkettiği için o kimseye zarardan başka bir şey olamaz. Onun sû-u zannı kendinin ticaret kapılarını kapamıştır. 5049

***

Vacib Tealâ sû-u zan sahiplerinin helâk olup Cehennem'de haşirinden olacaklarım beyandan sonra Cehennem'de onlar için sabrederlerse makamlarının Cehennem olacağını, sabretmezler de rıza-yı İlâhîyi taleb etseler de rızaya nail olamayacaklarını beyan etmek üzere :

فَإِن يَصۡبِرُواْ فَٱلنَّارُ مَثۡوً۬ى لَّهُمۡ‌ۖ وَإِن يَسۡتَعۡتِبُواْ فَمَا هُم مِّنَ ٱلۡمُعۡتَبِينَ (24)

buyuruyor.
[Şu zanları onları Cehennem'e götürünce eğer Cehennem'in alevine ve şiddetine sabrederlerse ilelebed Cehennem onların makamlarıdır. Binaenaleyh; onlar için Cehennem'den kurtuluş yoktur, eğer sabretmezler de şikâyet ederek rıza-yı İlâhîyi taleble kurtulmak isterlerse onlar için rızaya nail olmak ve nail olanlar zümresine girmek yoktur.]

Yani; ehl-i Cehennem azaba tehammül eder ve kurtulmalarına intizar etmezlerse Cehennem onlar için ebedî bir makamdır ve eğer o halden memnun olmaz ve razı olacakları bir güzel hale intikal etmelerini talebederlerse o istedikleri hale nail olamazlar. Zira; bu suallerine'cevap verilmez, razı ve hoşnud olanlar zümresinden olamazlar. Şu halde sabredip şikâyet etmeyenlerle sabredenler müsavidir ve her ikisi de ebedî Cehennem'de kalıcılardır. Zira her ikisinin de Cehennem ebedî makamlarıdır. Şu kadar ki şikâyet edenlerin şikâyetleri nisbetinde azablarının ziyadeleneceği dahi mervidir. Şu halde şikâyetlerinden bir fayda görmiyecek bilâkis zarar göreceklerdir.
Hulâsa; Cehennem'e giren kâfirler ister sabretsinler, ister sabretmiyerek rıza-yı İlâhîyi taleb etsinler her ikisi de Cehennem'de kalıcıdırlar.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin itikadları dünyada Cenab-ı Hakka sû-u zan olduğunu ve âhirette makamlarının Cehennem olacağını beyandan sonra bu ahvalin sebebini beyan etmek üzere : 5050
وَقَيَّضۡنَا لَهُمۡ قُرَنَآءَ فَزَيَّنُواْ لَهُم مَّا بَيۡنَ أَيۡدِيہِمۡ وَمَا خَلۡفَهُمۡ وَحَقَّ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلُ فِىٓ أُمَمٍ۬ قَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهِم مِّنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ‌ۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ خَـٰسِرِينَ (25)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşân o âsiler için arkadaşlar takdir ettik ki o arkadaşları onlara önlerinde olan dünyayı tezyin ve arkalarında olan âhireti takbih ettiler ve evvel geçmiş ümmetler içinde onlar üzerine kelime-i azab sabit oldu. Zira; onlardan evvel geçenler ins ü cinden olarak cümlesi zarar edici oldular.]

Yani; şol Allah-u Tealâ'ya sû-u zannetmekle Cehennem'e giren kâfirler için şeytanlardan bir takım dostlar halk ve takdir ettik. O dostları onları yumurtanın kabuğunun içini ihata ettiği gibi ihata etti ve ıdlâl için daima onlara mukarin oldular. Binaenaleyh; o dostları onlara dünyayı ve şehevât-ı nefsaniyeyi, hevâ ve heveslerini kendilerine tezyin ettiler, güzel gösterdiler, âhireti inkârı dahi tezyin ettiler. Onlar da bu dostlarını kardeş addederek vesveselerine aldandılar, dünyaya sıkı sarılıp âhireti tekzibettiler. Binaenaleyh; onlar kendilerinden evvel geçmiş ins ü cinden bir takım asî ümmetlerle beraber üzerlerine kelime-i azap vacip oldu ve zarar edici oldular. Çünkü; ümem-i halife gibi bunlar dahi karînlerinin sözlerine tamamiyle itimpd ederek dünyaya muhabbet ve âhiretten nefret ettikleri gibi taraf-ı İlâhî'den onları irşâd için gönderilen resulleri tekzibedip sözlerini dinlemediklerinden bütün zarara duçar olmuşlardır.
Bu âyette icmâlen dört hüküm vardır : B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın âsilere şeyâtînden karînler takdir buyurmasıdır. Çünkü; bed tînet olanların daima mehabbetleri fenalığa olup irade-i cüz'iyelerini fenalığa sarfettikleri için Cenab-ı Hak onlara kendileri gibi dostlar halkeder ve o dostları bunları daima fena amellere sevkeder. Kurenâ şeytandan olduğu gibi insanlardan da olur. Zira; kötüler kendileri gibi daima kötülerle hemdem olup birbirlerini azdırdıkları her zaman görülmektedir. İ k i n c i s i ; önlerinde ve arkalarında olan şeyleri ve kabayihi tezyin etmeleridir. Önlerinde olan âhiret ve arkalarında olan dünya veyahut bilâkistir. 5051
Dünyayı tezyinleri; «dünya kadîmdir, her ne yaparsanız yanınıza kalır. Binaenaleyh; istediğinizi yapın» demekle tezyin ettikleri gibi âhireti dahi inkârla tezyin ederler. Ü ç ü n c ü s ü ; onlar üzerine ümem-i salifeyle beraber azabın vacip olmasıdır. D ö r d ü n c ü s ü ; cümlesinin haşirin zümresinden olmasıdır.
***

Vacib Tealâ Kur'an'ın muciz olduğu nâs arasında malûm olup herkes dinlemeye başlayınca kâfirlerin nâsa Kur'an'ı dinletmemek için yaptıkları tedbirlerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لاًَ تَسۡمَعُواْ لِهَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ وَٱلۡغَوۡاْ فِيهِ لَعَلَّكُمۡ تَغۡلِبُونَ (26)

buyuruyor.
[Kâfirler «şu Kur'an'ı işitmeyin ve Kur'an hakkında lağviyâtla meşgul olun. Memul ki Muhammed (S.A.) e galebe edersiniz» dediler.]

Yani; Kur'an-ı Azîmüşşân fesahat ve belâgatiyle âlemde intişara başlayınca kâfirler bir telâşa düşerek şiddet-i ğayz ve gazablarından dediler ki «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı okurken dinlemeyin, Muhammed (S.A.) e ve okuduğu Kur'an'a iltifat etmeyin, birtakım oyuncaklarla oynayın, ebyât ü eş'âr söylemekle Kur'an'ı oyununuza ve eş'ârınıza karıştırın ki, nâs Kur'an'ı işitmesinler. Eğer bu tedbire tevessül ederseniz memul ki Muhammed (S.A.) e galebe eder, sözünü keser ve halka karşı kendini mahcup edersiniz» demekle birbirlerine vasiyyet ettiler. Şu vasiyyet rüesâ tarafından maiyyetlerine, nâsın avam ve aşağı kısımlarına oluyordu yahut Kureyş'in her sınıfı birbirine vasiyyet edip bu minval üzere tedbirler düşünüyorlardı. Çünkü; Kur'an'ın şüyuu ve âleme intişârı onlar için ölümden daha fena idi. Binaenaleyh; Kur'an'ı herkese duyurmamanın çaresini ararlardı. Zira; Resûlullah'dan Kur'an'ı dinleyen bir kelâm-ı muciz ve hak bir kitap olduğunu bilir ve derhal imana rağbet gösterirdi, bu ise Kureyş'e gayet ağır geliyordu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler bu tedbirleri ve 5052 sözleriyle kendi cehaletlerini isbat etmişlerdir. Çünkü; Kur'an'a karşı müdafaalarının lağvolduğunu itiraf etmeleri ve lağıvla ciddî bir kelâma müdafaaya uğraşmaları ve lağvı müdafaa addetmeleri cehaletten başka bir şey değildir. Resûlullah Kur'an'ı okurken ıslık çalmak, el şakırdatmak, asvât-ı kerîheyle bağırmak ve eş'âr ü ebyât söylemekle meşgul olurlardı. Lâkin Allah-u Tealâ fazl u kereminden Resûlune nusrat verdi ve Kur'an'ı okumakla cümlesine galebe etti ve herbiri dinlemeye mecbur oldu. Zira; Resûlullah'ı usandırıp bezdirmek için yaptıkları oyunlar ve gürültüler hep aleyhlerine neticelendi, en nihayet kendileri usandılar, müdafaadan aciz kaldılar ve âkibet hakir ve zelil oldular.
Hulâsa; kâfirler «Kur'an'ı işitmeyin» dedikleri ve Kur'an okunurken türkü ve saire gibi lâğviyâtla meşgul olmalarını birbirlerine vasiyyet ettikleri ve bundan maksatları ise Resûlullah'a galebe etmek ümidi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a karşı lâğviyâtla müdafaada bulunduklarını beyandan sonra şu
muameleye cesaret edenleri tehdit etmek üzere :

فَلَنُذِيقَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ عَذَابً۬ا شَدِيدً۬ا وَلَنَجۡزِيَنَّہُمۡ أَسۡوَأَ ٱلَّذِى كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (27)

buyuruyor.
[Elbette biz kâfirlere şiddetli azabı tattırırız ve onları gayet çirkin amelleri ile cezalandırırız.]

Yani; kâfirler lâğviyâtla Kur'an'a müdafaaya çalışınca elbette ve elbette o kâfirlere şiddetli azabı tattırırız ve amellerinden en çirkin ve kötü olanlarının cezalariyle cezalandırırız. Zira; kâfirlerin iyi amelleri küfürleriyle mahvolunca hasenâtlarıyla sevap görmediklerinden ancak seyyiâtlarının cezasiyle cezalanırlar. Zevk; azıcık azapta dahi istimal olunduğundan bu makamda tadacağı azabın gayet şiddetli olduğunu beyan için azab şiddetle tavsif olunmuştur. 5053
Beyzâvî'nin beyanı veçhile k â f i r l e r le murad; lâğviyâtla Kur'an'a müdafaa edenler olduğu gibi umum kâfirlerin murad olunmasına lafz-ı âyet müsaiddir. Azab-ı şedidin dünyada ve amelin kötüsü ile cezanın âhirette olacağı (İbn Abbas) hazretlerinden mervidir.

***

Vacib Tealâ kâfirlere şiddetli azabı tattıracağını beyandan sonra o azab, düşmanlarına mahsus bir azap olup o azabın sebebi ise âyetleri inkâr etmeleri olduğunu beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ جَزَآءُ أَعۡدَآءِ ٱللهَُِ ٱلنَّارُ‌ۖ لَهُمۡ فِيہَا دَارُ ٱلۡخُلۡدِ‌ۖ جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا يَجۡحَدُونَ (28)

buyuruyor.
[İşte şu beyan olunan kötü ceza; Allah'ın düşmanlarının cezası olan Cehennem ateşidir. Onlar için Cehennem'de ebedî mesken vardır ve şu ebedî mesken bizim âyetlerimizi inkârlarının cezasıdır.]

Yani; bundan evvelki âyette beyan olunan şu çirkin ceza Allah'ın düşmanları için hazırlanmış Cehennem ateşidir. Onlar için Kur'an'ın âyetlerini inkârlarının ve nâsa işittirmemek için lâğviyâtla müdafaalarının cezası; Cehennem'de ebedî bir hane vardır. Zira; onlar Kur'an'ın hakkaniyetini bildikleri halde hasetlerinden açık ve zahir olan âyetleri inkâr ettiler ve kendi inkârlarına da kanaat etmiyerek halka işittirmemeye çalıştılar ve tarik-ı mefsedetler icad ettiler. Lâkin Allah'ın yaktığı çırayı söndürmek hiç kimsenin haddi olmadığından sa'y ü gayretleri hep boşa gitti, bütün emekleri kendi mazarratlarına neticelendi. Çünkü; onlar men'ine çalıştıkça nâsın rağbeti çoğaldı. Etraf ü eknâftan gelip iman edenler kesret buldukça onların sözlerinin tesiri kalmadı. En nihayet sözleri boğazlarına kılıç oldu. Binaenaleyh; dünyada zelil ve hakir olarak helâk oldukları gibi âhirette dahi amellerinin en çirkin cezasını görecekler ve ebedî Cehennem'de kalacaklardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan darulhuld'ün Kur'ân'ı inkâr edenlere mahsus olduğuna işaret için 5054 (لهم) lâfzı takdim ve lâğviyâtla Kur'an'a müdafaalarının sebebi inkârları olduğuna dahi işaret olunmuştur. Çünkü; inkâr etmeseler idi lâğviyâtla müdafaaya kıyam etmezlerdi.
***

Vacib Tealâ ehli Cehennem'in Cehennem'de cezalarını beyandan sonra o makamda vaki olacak muhaverelerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ رَبَّنَآ أَرِنَا ٱلَّذَيۡنِ أَضَلاًَنَا مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ نَجۡعَلۡهُمَا تَحۡتَ أَقۡدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ ٱلاًَسۡفَلِينَ (29)
buyuruyor.
[Cehennem'e giren kâfirler dediler ki «Ey bizim Rabbimiz ! İns ü cinden bizi idlâl edenleri bize göster. Biz onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağı tabakada bulunanlardan olsunlar.».]

Yani; Allah-u Tealâ'ya şirk ve Resûlunü tekzibeden kâfirler kemal-i teessüfle Allah'a tazarru ederek derler ki «Ya Rabbî ! İns ü cinden bizi idlâl edip yoldan çıkaran şeytanları bize göster de biz onları ayaklarımızın altında kılalım ki Cehennem'in alt tabakasında hakir, zelil ve ziyade sefillerden olsunlar. Zira; onlar bir takım telbisât ve hilelerle bizi aldattıklarından onlardan ahz-ı intikam edelim. Çünkü; bizim seâdetimizin fevtine ve nimetlerden mahrum olmamıza sebep olduklarından onları sefil görmekle bari teşeffi-i sadredelim» diyerek Cenab-ı Hak'ka yalvarırlar.
Fahri Râzi ve Kâzi'nin beyanları veçhile kâfirleri ve bilcümle â s i l e r i i d l â l e d e n l e r le murad; şeytan ve Hz. Adem'in oğlu Kaabil olmak ihtimali vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak'ka isyanı ibtida ortaya koyan şeytan, cinayet ve katli evvelen âdet eden Kaabil olduğundan Vacib Tealâ'ya isyanın temelini bunlar atmış oldukları cihetle sair asilerin cümlesi bunların kurdukları köprü üzerinden geçmiş ve bunların isrine ittibâ etmiş oldular. Binaenaleyh; esas itibariyle bütün halkı isyana davet eden, yoldan çıkaran ve 5055 isyan kapısını açan bunlar olduğu cihetle ehl-i Cehennem'in «Bizi idlâl edenleri bize göster» dedikleri ile murad; bunlar olmak muhtemeldir. Yahut i d l â l e d e n l e r le murad; şehvetle gazabtır Çünkü; insanları belâdan belâya uğratan bunlar ise de âyette ins ü cinden idlâl edenler zikrolunduğundan bu ihtimale lâfz-ı âyet manidir, esah olan her zaman insanları cinden ve insten yoldan çıkarıp idlâl edenlerin cümlesine şamil olmaktır. Zira; ins ü cinden insanları idlâl edenlerin hadd ü hesabı olmadığı gibi bu âyette şeytanla Kaabil'e tahsise karine de yoktur. Binaenaleyh; idlâl edenlerin cümlesine şamildir.
Hulâsa; ehl-i Cehennem Cehennem'e girince bütün seâdetten mahrumiyetlerine sebep olup kendilerini idlâl edenleri ayaklarının altında zelil ve sefil olarak görmelerini Cenab-ı Hak'tan istirham edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ قَالُواْ رَبُّنَا ٱللهَُِ ثُمَّ ٱسۡتَقَـٰمُواْ تَتَنَزَّلُ عَلَيۡهِمُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةُ أَلاًَ تَخَافُواْ وَلاًَ تَحۡزَنُواْ وَأَبۡشِرُواْ بِٱلۡجَنَّةِ ٱلَّتِى كُنتُمۡ تُوعَدُونَ (30)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar «Muhakkak Rabbımız Allah'tır» dediler, Allah'ın rubûbiyetini itiraf ettikten sonra bütün muamelelerinde istikâmet ettiler, bu iman ve istikamet eden kimseler üzerine melekler nazil olur ve derler ki «Ey müminler ! Siz korkmayın ve mahzun olmayın, size vadolunan Cennetie mübeşşer olun. Zira; iman ve imanınızın muktezâsı olan istikâmeti yerine getirdiğinizden size dünyada vadolunan Cennet sizin için hazırdır.».] İşte melekler böyle demekle ehl-i imanı mesrur ederler.

Yani; şol kimseler ki onlar iman edip dediler ki «Bizim Rabbımız cemi sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olan Allah-u Tealâ'dır ki 5056 vahdaniyetle muttasıf ve kudret-i kâmile sahibidir.» Bu sözleri gizli ve aşikâr, sıhhat ve maraz hallerinin cümlesinde derler, bu kadarla da iktifa etmezler. Zira; imandan sonra imanlarının muktezası olan istikameti de yerine getirirler. İman ve istikamet eden kimseler üzerine rûhları kabzolunacağı ve dünyaya veda edecekleri halet-i nezi'leri zamanında, kabirlerinde, kabirden kalktıkları zamanda melekler nazil olur ve derler ki «Ey müminler ! Âhirete gönderdiğiniz amellerinizin kabul ve adem-i kabulünden korkmayın. Zira; istikametiniz sayesinde amelleriniz kabul olunmuştur, günâhlarınıza mahzun olmayın. Zira; istiğfarınız ve İhlasınız sebebiyle günâhlarınız mağfiret olunmuştur. Cennet'le mübeşşer olun ki o Cennet dünyada size vaadolunmuştu.» Halet-i nez'de, kabirde ve kabirden kalktıklarında bu üç mevkide devam üzere melekler nazil olacağına işaret için istimrara delâlet eden muzari siğası varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kemâlât-ı insaniyenin mecmuuna işaret vardır. Çünkü kemâlât-ı insaniyye: üçtür: B i r i n c i s i ; kemâlât-ı nefsiyedir. İ k i n c i s i ; kemâlât-ı bedeniyedir. Ü ç ü n c ü s ü ; kemâlât-ı hariciyedir. Bu üçten efdal olan kemâlât-ı nefsiyedir ki o da marifet-i İlâhiye ve âmâl-i salihadır. Marifet-i İlâhiyenin reisi iman ve a'mâl-i salihanın reisi istikamettir. Ayet-i celile bunun ikisinin de mümin-i kâmilde bulunmak lâzım olduğunu beyan etmiştir. A'mâl-i saliha kemâlât-ı bedeniyeden madud olduğu gibi nâsla muamelede istikamet ve doğruluk da kemâlât-ı hariciyeden maduttur.
Ebu Bekir Hazretleri «İ s t i k a m e t ; Allah-u Tealâ'ya şirketmemektir» buyurdu. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Şol kimseler ki onlar iman ve imanları üzerine sebat ettiler ve imanlarını şirke tebdil etmediler.] demektir. Hz. Ömer «İ s t i k â m e t ; emr ü nehye kemaliyle dikkat etmektir.» buyurdu. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve Rabbımız Allah-u Tealâ'dır dedikten sonra Allah'ın emr ü nehyine kemal-i dikkat ve itina suretiyle istikamet ettiler.] demektir. Hz. Osman «İ s t i k â m e t ; amelin küllisinde ihlâsa dikkattir» buyurdu. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve imandan sonra amellerinin hepsini ihlâs üzere edâ etmekle istikamet 5057 ettiler.] demektir. Hz. Ali «İ s t i k a m e t ; feraizi edâ etmektir» buyurdu. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Şol kimseler ki iman ettiler. İmandan sonra feraizi edâ etmekle istikamet ettiler.] demektir. Hulefâ-yı Raşidîn (R.A.) efendilerimizden rivayet olunan manâlar istikametin bazı nevini beyandır. İstikametin manâsında esah olan; evamir ve nevâhînin cümlesine imtisal ile günâhlardan tamamiyle perhiz etmektir. Çünkü; âyetin lâfzı umumîdir, istikametin bazı nev'ini murad etmeye karine yoktur. Şu halde i s t i k a m e t ; itikâdiyât ve ameliyatın cümlesine şamildir. Def'-i mazarrat celb-i menfeatten evlâ olduğuna işaret için evvelen def'-i mazarrat kabilinden olan havfin olmadığını ve saniyen celb-i menfeat kabilinden olan Cennetle tebşir olunacakları beyan olunmuştur.
Hulâsa; iman ve istikâmet eden ehl-i imanı, meleklerin havf ve hüzün olmadığını beyan ederek dünyada vadolundukları Cennet'le tebşir edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcip Tealâ meleklerin bazı tebşîrâtını beyandan sonra diğer tebşirâtlarını beyan etmek üzere :
نَحۡنُ أَوۡلِيَآؤُكُمۡ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَفِى ٱلاًَخِرَةِ‌ۖ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَشۡتَهِىٓ أَنفُسُكُمۡ وَلَكُمۡ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ (31) نُزُلاً۬ مِّنۡ غَفُورٍ۬ رَّحِيمٍ۬ (32)

buyuruyor.
[Melekler evvelki tebşîrâtlarına ilâve ederek derler ki «Ey ehli iman ! Biz sizin dünyada ve âhirette dostunuzuz, sizin için Cennette nefislerinizin istediği nimetler vardır, Cennet'te aradığınız şey mevcuttur, şu istediğiniz şeylerin cümlesi kullarının günâhlarını mağfiret ve cümle matlublarım ihsan edici ve merhamet buyurucu Allah-u Tealâ tarafından nazil olduğu halde size lûtf ü ihsan olunmuş rızıktır.».]

Yani; kâfirleri idlâl eden karînları mukabilinde müminlerin kurenâsı da meleklerdir. Çünkü melekler ehli imana hayır ve menle ' olan şeyleri ilham ederler ve derler ki «Ey müminler ! Biz sizin 5058 dostunuzuz. Zira dünyada size mukarenetle menfeatlerinizi ilham ettiğimiz gibi âhirette dahi korkunuzu izale, ferah ve sürürünüzü size haber veririz, sizin için cismânî ve rûhanî lezzet vardır, her istediğiniz mevcuttur, arzunuzun hiç birisi noksan değildir ve bu nimetler size gafur ve rahim olan Vacib Tealâ tarafından hazırlanmış rızıklardır. Çünkü; dünyada misafir için hane sahibi her nevi nimetleri hazırladığı gibi Cennet'te de ehl-i iman için Cenab-ı Hak her türlü nimetlerini hazırlamıştır.»
Ehl-i Cennet için hasbelbeşeriye sudur eden günâhları mağfiret etmek bir takım nimetleri ihsandan mukaddem olduğuna işaret için mağfirete delâlet eden gafur ism-i şerifi ihsana delâlet eden rahim ism-i şerifi üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; kusur affolunmaksızın ihsan olunamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile n e f s i n i ş t i h â e t t i ğ i ş e y le murad; Cennte-i cismâni yani telezzüz-ü cismanîye müteallik olan nimetlerdir. İ d d i a o l u n a c a k ş ey l e r le murad; Cennet-i rûhani yani telezzüz-ü rûhaniye müteallik olan nimatlerdir. Binaenaleyh âyette tekrar şaibesi yoktur. Zira; biri cismânî, diğeri rûhanîdir. Ehl-i Cennet'in Cenab-ı Hakkın misafirleri olduğuna işaret için ehl-i Cennet'e nazil olacak nimetlere nüzul; tâbir olunmuştur. Çünkü n ü z u l ; konuklamaya, misafir ağırlamaya denir.
***

Vacib Tealâ ehl-i küfrün duçar olacakları azabı ve ehl-i imanın nail olacakları derecâtı beyandan sonra Resûlullah'ındavetine icabete terğib etmek üzere :

وَمَنۡ أَحۡسَنُ قَوۡلاً۬ مِّمَّن دَعَآ إِلَى ٱللهَُِ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا وَقَالَ إِنَّنِى مِنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ (33)
buyuruyor.
[Allah'ın itaatına davet edip amel-i salihle amel eden ve «müslümanlar sırasındamın» demekle İslâmiyet'i ikrar eden kimseden ziyade sözü güzel kim olabilir?.] Şu sıfatlar kendisinde bulunan kimseden daha ziyade sözüne itimad olunur kim bulunabilir? 5059 Elbette bu sıfatı haiz olandan daha ziyade itimada şayan bir kimse bulunamaz.

Yani; bir kimse ki Allah'ın kullarını Allah-u Tealâ'ya itaata davet eder, Allah'a davet için söz söyler, sözü Allah'a davet olunca ondan daha ziyade sözü güzel bir kimse olamaz ve o kimse yalnız Allah'a itaata davetle iktifa etmedi, belki kendisi güzel amel de işledi ve amel-i salihle de iktifa etmedi ve «Ben Allah-u Tealâ'ya inkiyad eden müslümanlar zümresindenim» demekle herkesi müslüman olmaya davet etti. Binaenaleyh; bundan daha ziyade sözüne itimad edilecek kim olabilir?
Fahri Râzi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Allah'a itaate davet eden zevatı kiram; dörttür:
B i r i n c i k ı s ı m ; enbiya-yı izam hazerâtıdır. Zira; enbiya-yı izâm (A.S.) halkı hakka, tevhide, din-i İlâhîye davet ve davet ettikleri dinin hak olduğunu delâil-i kafiyeyle ispat ettiler. Binaenaleyh enbiya-yı izâm; Allah'ın kullarını tâatine davette birinci mertebeyi ihraz etmişlerdir.
İ k i n c i k ı s ı m ; ulemâdır. Zira; iman ettikleri Resûlun dini dahilinde o Resûlun terk etmiş olduğu ayât-ı beyyînât ve ehâdis-i nebeviyâtla halka vaaz u nasihat ederek tâât-ı İlâhiyeye terğib ve akaid-i hakka teşvikle din-i mübini muhafazaya bezli makderet ve sa'y-u gayret ettiklerinden halkı hakka davette ikinci mertebeyi ihraz etmişlerdir.
Ü ç ü n c ü k ı s ı m ; mülük-u İslâm ve mücâhidîn-i Kirâmdır. Zira; bunlar halkı kılıçlarıyle hakka davet ettiklerinden davetin üçüncü mertebesini ihraz etmişlerdir.
D ö r d ü n c ü k ı s ı m ; Müezzinlerdir. Zira; müezzinler İslâmiyetin esasını teşkil eden ferâizden salata, halkı beş vakitte davet ettiklerinden davetin dördüncü mertebesini müezzinler ihraz etmişlerdir. Gerçi Hz. Âişe radıyallahü anhâ'dan bu âyetin müezzinler hakkında nazil olduğu mervî ise de itibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Zira; âyetin elfazı umumî olduğundan eşhastan hangi şahıs tarafından ibadetten hangi ibadete olursa olsun davet eden zevatın cümlesine şamildir. Şu beyan olunan zevat içinden enbiyanın daveti delâil-i kafiyeyle, gayrıları ilzam tariki ile esas dine davet olup sairlerin davetine esas 5060 olduğundan onların davetleri diğerlerinin davetlerinden efdaldir. Çünkü diğerleri davetlerini enbiyanın davetleri üzerine binâ ederler.
Bu âyette a m e l - i s a l i h le murad; ezanla ikâmet arasında iki rekât namaz olduğu mervî ise. de esah olan mutlaka ibadettir. Amma o ibadet ne zaman edâ edilirse edilsin ve hangi ibadet olursa olsun cümlesine şamildir. Bazı ulemâ da a m e l - i s a l i h le muradın ezanla ikamet arasında duâ olunması olduğunu beyan etmiştir'. Çünkü; ezanla ikâmet arasında duânın kabul olunup reddolunmıyacağına dair bazı rivayet vardır. Binaenaleyh; insan ezanla ikamet arasım ganimet bilerek duâya sürat etmelidir.
Bu âyet; kalble a'mele, lisanla ameli zammetmek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; âyette amel-i salihi beyandan sonra lisanıyla «Ben müslimim» dediği beyan olunmuştur. Binaenaleyh; imanda tahkik olan; tasdik-i kalbi ve ikrar-ı lisanıdır. Şu halde muhakkikin indinde yalnız tasdik, imanda kifayet etmediği gibi yalnız ikrar da kifayet etmez. Çünkü iman; tastikle ikrardan mürekkep olduğu cihetle cüzlerinden biri noksan olsa makbul olmaz. Amma muhaddisîn mezhebinde imanda yalnız tasdik-ı kalbi kâfidir. Şu kadar ki ikrar-ı lisânîyi terkinden dolayı günâhkâr olur.
Bu âyette sözüne itimada şayan olan kimsenin şu üç sıfat — Hakka davet eylemek ve amel-i salih işlemek, lisanıyla müslüman olduğunu ikrar etmek sıfatlarıdır — kendisinde bulunan kimse olduğuna delâlet vardır. Zira; bu âyette Vacib Tealâ sözün gayet güzel olup dinlenmeye şayan olmasını; Allah-u Tealâ'ya itaate davete, amel-i salih işlemeye ve İslâmiyeti lisanla ikrar etmeye talik buyurmuştur. Binaenaleyh; hakka davet eyleyen, amel-i salih işleyen, İslâmiyeti ikrar eden ve dini İlâhînin hak olduğuna delâ-il-i kat'iyyeyle meşgul olan kimse sözü dinlenmeye şayan bir kimsedir. Şu halde bu evsafı cami olanların olmayanlardan efdal olduklarında şüphe yoktur. Allah-u Tealâ'nın emrine davetin vacip olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü davet-i ilallâh; amellerin güzelidir. Amellerin güzeli ise vaciptir. Bu âyet; imanda lisaniyle ikrarın vacip olduğuna dahi delâlet eder. Zira; âyette müslümanlığım ikrar etmek, sözünün güzel olup kabule şayan olmasına sebep olacağı suret-i kafiyede beyan olunmuş ve meşiyyet-i İlâhiyeye ta'lîk olunmamıştır. Eğer meşiyyet-i İlâhiyeye ta'lîk lâzım olsaydı 5061 meşiyyete ta'lîk suretiyle vürud ederdi. Binaenaleyh;
(انامُؤمِنِين حقا) denir de (انامُؤمِنِين انشاءالله) denmez. Zira imanda kat'iyyet lâzımdır, şekketmek caiz olamaz.
Bu âyette halkı hakka davet eden kimsenin davet ettiği ameli kendisinin işlemesi şartiyle güzel olacağına delâlet vardır. Zira; davet eden kimsenin sözünün güzel olmasında amel-i salih şart kılınmıştır. Çünkü; herkesi davet ettiği ameli kendi işlemezse davetinin tesiri olmaz. Binaenaleyh; emr-i biimarufla meşgul olan kimse evvelen kelâmını kendi nefsine tatbik etmek vaciptir. Eğer nefsinde tatbik etmezse halk üzerinde sözünün tesiri olmadığı gibi itimat da olunmaz ve sa'yi boşa gider. .
***

Vacib Tealâ Allah-u Tealâ'ya itaata davetin ibadetin güzeli olduğunu beyandan sonra Resûlunün fiili güzel olup kâfirlerin fiilleri çirkin olduğunu ve güzel sözün çirkine müsavi olmadığını ve Resûlu üzerine güzel sözlerle davet vacip olduğunu beyan etmek üzere :

وَلاًَ تَسۡتَوِى ٱلۡحَسَنَةُ وَلاًَ ٱلسَّيِّئَةُ‌ۚ ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ فَإِذَا ٱلَّذِى بَيۡنَكَ وَبَيۡنَهُ ۥ عَدَٲوَةٌ۬ كَأَنَّهُ ۥ وَلِىٌّ حَمِيمٌ۬ (34)

buyuruyor.
[Hasene, seyyieye müsavi olmaz. Şu halde yâ Ekrem-er Küsül ! Sen onların seyyiâtlarım haseneyle defi' ve seyyiâta haseneyle mukabele et. Sen onların seyyiâtına haseneyle mukabele edince seninle kendi beyninde adavet olan kimse senin iyiliğine karşı keenne seninle yakın akraba gibi olur.] Çünkü düşmanın ezasına sabır; düşmanı insafa davet eder.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile h a s e n e yle murad; Resûlullah'ın hakka davet etmesi, kâfirlerin ezaları ve cehaletleri üzerine sabretmek ve intikamda acele etmemek ve onların şiddet ve gazablarına hilim, kusurlarını af ve 5062 kötülüklerine karşı ihsan etmektir. S e y y i e yle murad; gazab, cehil, îyzâ ve bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile kulağımızda ağırlık var, sözünü dinlemeyin, Kur'an'ı işitmeyin ve lâğviyâtla mukabele edin» demek gibi izhar ettikleri fenalıklardır. A h s e n ile murad; ahlâk-ı hasenedir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Hakka davet ve kâfirlerin ezalarına sabır, şiddetlerine hilim ve kusurlarını af gibi ahlâk-ı hamide; cehil, gazab, Resûlullah'a ezâ ve ebnâ-yı cinsine zarar etmek gibi ahlâk-ı zemimeye müsavî olmaz. Zira; ahlâk-ı hamidenin neticesi dünyada medh ü sena ve âhirette ecr ü sevaptır. Ahlâk-ı zemimenin neticesi ise dünyada zemm ü kadih ve âhirette vizr ü vebaldir. Şu halde ehadühümâ âhara müsavî olamaz. Ahlâk-ı hamide ahlâk-ı zemimeye müsavi olmayınca ey Nebiyy-i Zişân ! Sen onların seyyiâtlarına sabır; hilim ve af gibi haslet-i hamîdeyle mukabele ve müdafaa et. Yani onların ezalarına sabırla, gazablarına hilimle, kötülüklerine ihsanla mukabele ve müdafaayı nefsine âdet et. Zira mansıb-ı nübüvvete lâyık olan; seyyiâta haseneyle mukabele etmektir. Binaenaleyh; sen onlara ahlâk-ı hamîdeyle mukabele edince görürsün ki seninle kendi beyninde adavet-i azîme olan kimse keenne yakın akraban, sıddîkın ve dostun gibi olur. Zira; ahlâk-ı hamîde sayesinde düşmanlar dost olur.] demektir. Çünkü hasmın gazabına hilim ve kötülüğüne karşı iyilik; onun gazabını teskin eder. Ahlâk-ı hamîde adaveti muhabbete tebdil ettiği gibi düşmanların kalplerini celbe vesile olacağını dahi Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Bu âyet-i celîlenin (Ebu Süfyan) hakkında nazil olduğu mervîdir. (Ebu Süfyan) cahiliyet halinde Resûlullah'a ve din-i İslâm'a son derece adavet ederken Resûlullah'ınfeth-i Mekke günü ona göstermiş olduğu lûtuf sayesinde şeref-i İslâm'la müşerref oldu, Resûlullah'la beyinlerinde olan adavet muhabbete ve sadakata tebeddül etti, aralarında, karabet hasıl oldu ve İslâm'a çok hizmet etti. Binaenaleyh; âyetin hulâsası; kötülüğe iyilikle mukabelenin vereceği netice-i haseneyi beyanla ümmet-i Muhammed'e ahlâk-ı haseneyi talim ve haslet-i hamideye terğibtir ve türkçede «Sözün dişisi yapar işi» darb-ı meseli bu âyetin mealine muvafıktır. 5063

***

Vacib Tealâ haslet-i hamideyi beyandan sonra o haslet-i hamîdenin şanına tazim ve bu hasletin kimlerde bulunacağını beyan etmek üzere :

وَمَا يُلَقَّٮٰهَآ إِلاًَ ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَمَا يُلَقَّٮٰهَآ إِلاًَ ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ۬ (35)

buyuruyor.
[Şu haslet-i hamideye mülâki olamaz, ancak şol kimseler mülâki olurvki onlar düşmanlarının ezalarına sabrettiler ve ahlâk-ı hamideye mülâki olamaz, illâ hayrat ve hasenattan büyük nasip sahibi olan kimse mülâki olur.]

Yani; sabır, hilim, düşmanını af ve kötülüğe iyilikle mukabele etmek gibi ahlâk-ı hamide verilmez ve nail olunmaz, illâ şol kimselere verilir ki onlar düşmanlarının ezasına sabrettiler ve bu misilli ahlâk-ı hamide verilmez, ancak kuvve-i kudsiye, kemâlât-ı nefsiye, tahâret-i kalbiye, safvet ve tînet sahibi olan kimseye ve âhiretten büyük nasibi olan ervah-ı şerife sahibi olanlara verilir, bu mertebeyi nefs-i marziye sahipleri ihraz edip nefs-i habise sahipleri ihraz edemezler. Çünkü nefs-i habise; habaseti iktizası kötülüğe âlet olur, kat'iyyen iyiliğe âlet olamaz.

Vacib Tealâ ezaya sabredenlerin ve iyilikten büyük nasib sahibi olanların ahlâk-ı hamideye nail olacağını beyandan sonra ahlâk-ı hamide bedelinde şeytandan bir vesvese arız olursa onun izale çâresi zat-ı ulûhiyetine iltica etmek olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِمَّا يَنزَغَنَّكَ مِنَ ٱلشَّيۡطَـٰنِ نَزۡغٌ۬ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللهَُِ‌ۖ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ (36)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Eğer sana şeytandan bir vesvese ilkaa olunursa şeytanın şerrinden Allah-u Tealâ'ya iltica et. Zira; Allah-u Tealâ ilticanızı ve münacaatinizi işitici, ahvalinizi bilicidir.] 5064 Binaenaleyh; sizin ilticanız hulûs-u niyetle olunca Allah-u Tealâ onun şerrinden muhafaza eder.
Yani; ey Habibim ! Eğer şeytandan kuvve-i gazabiyeni tahrik ve hamiyyet-i beşeriyyeni tehyiç edecek bir fitne ve fesat sana arız olup şeytan tarafından senin kalbine atılır ve seni intikama sevkederse sen şeytanın şerrinden Allah'a iltica et, işlerini Allah'a tefvîzle himayesine sığın. Zira; Allah-u Tealâ onun vesvesesini ve senin münacaatını duyucu ve bilicidir. Binaenaleyh; onun şerrinden seni kurtaracak Allah'tır. Allah'ın gayrı hiç bir kimse kurtaramaz. Şu halde böyle fenalığa dair kalbine bir vesvese geldiğinde hemen zaman fevtetmeksizin Allah'a iltica etmek lâzımdır.
Fahri Râzi'nın beyanı veçhile bu âyet-i celile; şeytan tarafından insanların kalbine atılan ahlâk-ı zemimeyi defetmek için insanlara bir âlet-i müdafaayı talim buyurmuştur. Çünkü âyet; şeytanın şerrinden halâsın çaresi, Allah-u Tealâ'ya iltica etmek olduğunu beyan ediyor ki bilûmum belâyâda Allah-u Tealâ'ya iltica etmek lâzım olduğu gibi şeytanın şerrinden dahi kurtulmak için Allah'ın himayesine iltica etmekten başka çare yok demektir.
İnsanı bir belâya sevkedecek vesvese kalbe gelince hemen zaman fevtetmeksizin istiâze lâzım olduğuna işaret için bilâ mühletin takibe delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur.

***

Vacib Tealâ kendine ibadete kullarını davet efdal olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin vücuduna delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِ ٱلَّيۡلُ وَٱلنَّهَارُ وَٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُ‌ۚ لاًَ تَسۡجُدُواْ لِلشَّمۡسِ وَلاًَ لِلۡقَمَرِ وَٱسۡجُدُواْللهَُِ ٱلَّذِى خَلَقَهُنَّ إِن ڪُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ (37)

buyuruyor.
[Gece, gündüz, güneş ve ay Allah'ın vücuduna delâlet eden deliller cümlesindendir. Eğer Allah-u Tealâ'ya ibadet edenlerden 5065 iseniz şems ü kamere secde etmeyin, ancak onları halkeden Allah'a secde edin.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine, hikmet-i san'atine, kudret ve azametine delâlet eden deliller cümlesindendir; gece, gündüz, ay ve güneş; bunların cümlesi zat-ı ulûhiyetin vücuduna delâlet eder. Çünkü; gecenin karanlık, gündüzün nûrânî olarak zuhuru ve birbiri arkasından nöbet tarîkıyla gelip gitmeleri, gündüz güneşin âlemi ziya ile doldurması, gecenin zulmetine karşı kamerin nûrla müdafaa ederek âlemi nûrlandırması, bunların her biri miktar-ı muayyen üzere cereyan edip miktarını ileri geçmemeleri, her birinin kendi için tayin olunan mahalden cereyan edip diğer mahalle tecavüz etmemesi ve şu kadar bin senedir bu intizama asla bozgunluk arız olmayıp mihver-i lâyıkında cereyan edip durması bir müessir-i hakîkînin vücuduna açıktan delâlet eder ve her biri Allah'ın mahlûklarıdır. Şu halde güneşle aya secde ederek ibadet etmeyin. Zira; onlar âciz mahlûk oldukları cihetle ibadete müstehak değillerdir. Gerçi her ikisinin insanlara menfeatleri çoksa da insanların ibadetlerine ehil olacak kadar azameti haiz değillerdir. Çünkü s e c d e ; ibadet ve tazimin en büyüğü olduğundan cümle mevcudatın büyüğü ve halikı olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Eğer Allah'a ibadet etmek isterseniz ancak onları halkeden hallâka secde edin. Zira; ta'zimin en büyüğü olan secdeye müstehak ve kemal-i azametle muttasıf olan Allah-u Tealâ'dır. Şu halde ihlâs üzere türab-ı mezellete yüzlerini sürmek; Vacib Tealâ'ya ibadet olarak lâyıktır.
Bu âyet nâsdan âlem-i ulvîye secde edip Allah'a ibadet ettik zannedenlerin bu zanlarının fesadını beyanla o gibi hallerden insanları men'etmiştir. Çünkü; (Sâbiiye) taifesi şemse ve kamere secde eder ve bunu Allah'a ibadet sayarlardı. Şemisle kamer ibadette kıble ittihaz olunmamışlardır. Zira; bunların kıble ittihazında üluhiyetlerini tevehhüm edenler olacağından Cenab-ı Hak onları insanların ibadetlerinde kıble kılmamıştır. Amma Kabe'nin kıble olmasında bu gibi tevehhüm yoktur. Çünkü; taşla topraktan 5066 yapılmış ve mahiyeti herkesçe malûm olduğundan onun ulûhiyetini tevehhüm eden bulunmaz.

***

Vacib Tealâ ibadete müstehak ancak zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyandan sonra Allah'a ibadetten insanlar imtina ederlerse meleklerin ibadetten vazgeçmiyeceklerini beyan etmek üzere :

فَإِنِ ٱسۡتَڪۡبَرُواْ فَٱلَّذِينَ عِندَرَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ ۥ بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّہَارِوَهُمۡ لاًَيَسۡـَٔمُونَ (38)

buyuruyor.
[Eğer Allah'ın gayrıya secde edenler Allah'a secdeden istikbâr ederek imtina eder ve gayra secde etmekte ısrar ederlerse onların bu hallerinden meyus olma. Zira; şol kimseler ki onlar Rabbın Tealâ'nın indinde mevcutlardır. Onlar gecede ve gündüzde Rabbın Tealâ'yı nekâisten tenzih ederek ibadetle meşgullerdir. Halbuki onlar Rabbına teşbih ve ibadetten asla yorulmaz ve usanmazlar.]

Yani; insanlar her ne kadar ibadetten kibrederlerse etsinler, keder yoktur. Zira; Allah-u Tealâ'ya ibadet edenler çoktur. Hatta Allah'a kurbiyet-i maneviyesi olan melekler gecede, gündüzde ve evkâtın küllisinde Rablarını nekâisten tenzih ederler ve onlar ibadetle meşgullerdir ki asla yorulmak bilmez daima teşbih ederler. Şu halde insanların ibadeti terketmelerinden Allah-u Tealâ'ya bir şey âid olmaz.
Fahri Râzi'nin, Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile meleklerin teşbih ve takdisleri evkaatın umumunda ve hallerinin cemisinde olduğuna işaret için zamanın cemisini ihata eden gece ve gündüzde teşbih ettikleri beyan olunmuş ve teşbihleri fasılasız her an ve zamanda olup müstemir olarak devam ettiklerine işaret için istimrara delâlet eden muzarî sîğası varid olmuştur.
Bu âyette (عند) lâfzından müstefad olan manâ; kurbiyet ve keramet olduğundan mekân manâsına delâlet yoktur. 5067 Binaenaleyh; Müşebbehe taifesinin bu âyetle Vacib Tealâ'ya cihet ve mekân istidlalleri merdudtur. Zira âyette (عند) lâfzı; kurbiyet manâsına olup mekân manâsına olmayınca bu gibi istidlale mahal yoktur.
Meleklerin ibadetleri tabiatları icabıdır, ibadetin hilâfına kendilerinde meyil olmayıp daima kemal-i şevkle ibadet ettiklerinden onlarda ibadetten yorulmak olmaz, bunların bir kısmının vazifeleri daima teşbihtir ve bu âyette secde-i tilâvet azimettir, secdenin mevkii imam-ı A'zam'a göre (لاًَيَسۡـَٔمُونَ); imam-ı Şafiî indinde (اياه تعبدون) kavl-i şerifidir.

***

Vacib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra baz-ı âhau beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦۤ أَنَّكَ تَرَى ٱلاًَرۡضَ خَـٰشِعَةً۬ فَإِذَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡہَا ٱلۡمَآءَ ٱهۡتَزَّتۡ وَرَبَتۡ‌ۚ إِنَّ ٱلَّذِىٓ أَحۡيَاهَا لَمُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰٓ‌ۚ إِنَّهُ ۥ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ (39)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Senin yer yüzünü kurumuş hakir, zelil, huzur ve huşu üzere görmekliğin Allah-u Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden deliller cümlesindendir. Arzın böyle itibardan sakıt, ottan, ekinden ve yeşillikten hali olduğu bir zamanda Biz Azîmüşşân onun üzerine semadan yağmur sularını inzal ettiğimizde nebatat ile hareket eder, kabarır ve otların, ekinlerin, ağaçların yeşilliğiyle ziynetlenir. Binaenaleyh; kemal-i şevk u şetaretle neşv ü nemâ bulur. Şu beyan olunan minval üzere arzı ihyâ eden kaadir ü kayyûm ölmüş insanları da ihyâ edicidir. Zira; o Allah-u Tealâ her şey üzerine kaadirdir.]

İ h t i z a z ; hareket etmek ve birtakım ziynetlerle ziynetlenmek demektir. (وربت) R e b v e ; yüksek yerdir. Burada otlar biterken arzın kabarıp otların ucuyla yukarı kalkıp yükselmesidir. Bunların cümlesi bahar günlerinde yer yüzünde herkesin 5068 gördüğü şeylerdir. Şu halde manâ-yı âyet: [Ya Ekrem-er Rusûl ! Güz günlerinde otları ve ekinleri kurumuş ve yüzünü ekşitmiş mahzun olduğu halde huşu üzere arzı senin görmekliğin Allah'ın vahdaniyetine delâil cümlesindendir. Bu minval üzere yer yüzü kemal-i vahşet üzere bulunduğu bir zamanda biz onun üzerine semadan rahmet suyunu inzal edince sürurundan yer yüzü harekete gelir, otlar, ekinler, türlü türlü çiçeklerle ziynetlenir, insanların yüzüne güler, otların ve ekinlerin yerin altından kabarmasiyle arz da kabarır ve yükselir. İşte bu minval üzere ölmüş arzı ihyâ eden Allah-u Tealâ ölmüş insanları da ihyâ eder. Zira; Allah-u Tealâ her şeye kaadir.] demektir.
Bu âyet-i celile; azamet-i İlâhiyeye birkaç cihetten delâlet eder. Çünkü; yer yüzünün güz günlerinde Cenab-ı Hakka karşı me'yûs ve Kemal-i huşu üzere yüzü eğri durması ve bahar günlerinde otların ve ekinlerin bitmesiyle yüzü gülüp beşuş olması, otların yeşilliği ve çiçekleriyle tezeyyün etmesi vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eden delillerin pek büyükleridir ve aklı olanlar için başka delil aramaya hacet mes etmeksizin kanaate kâfi olan şeylerdendir. Çünkü; bunların kâffesinin Allah'ın gayrı bir kimse tarafından yapılması imkânı yoktur.

***

Vacib Tealâ zatına ibadete davetin efdal-i ibâdet olduğunu ve ibadete davet delillerle olacağından o delilleri dahi beyandan sonra vahdaniyete delâlet eden delillere muaraza edenleri tehdit etmek üzere :
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُلۡحِدُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِنَا لاًَ يَخۡفَوۡنَ عَلَيۡنَآ‌ۗ
buyuruyor.
[Şol kimseler ki bizim âyetlerimizde haktan ayrıldılar, onlar bizim üzerimize gizli olamazlar.]

Yani; şol kimseler ki bizim vahdaniyetimize, kudret ve azametimize delâlet eden âyetlerimizi hakikattan çıkarır, kendi hevâ ve 5069 heveslerine göre manâlar vermekle haktan ayrılırlar. Onların halleri bize hafî değildir. Zira; biz onların zahir ve batın hallerini biliriz ve cemi sırlarına muttaliyiz. Binaenaleyh; onların âyetleri tahrif ve tağyir ettiklerinden dolayı cezalarını veririz.
Bu âyet-i celile; delâili tedkikte kemal-i dikkat vacip olup manâ-yı hakikîleri üzere amel etmek lâzım olduğunu gösterip zahirinden çıkarmak, hevâ ve hevesine uydurmak istiyenleri tehdit etmiştir.

أَفَمَن يُلۡقَىٰ فِى ٱلنَّارِ خَيۡرٌ أَم مَّن يَأۡتِىٓ ءَامِنً۬ا يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۚ ٱعۡمَلُواْ مَا شِئۡتُمۡ‌ۖ إِنَّهُ ۥ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٌ (40)

[Günahı mukabilinde ateşe atılan mı hayırlıdır, yoksa yevm-i kıyamette emin olarak gelen mi hayırlıdır? Haydin istediğinizi işleyin. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizi görücüdür.]

Yani; Allah'ın âyetlerinde ilhâd eder de düşünmez misiniz ki yevm-i kıyamette arsa-i mahşere zelil ve hakir olarak gelip de kemal-i rezaletle amelinin cezası olmak üzere Cehennem ateşine atılan mı hayırlıdır, yoksa istikametten ayrılmayıp iman ve amel-i salih işlediğinden dolayı yevm-i kıyamette azab korkusundan emin ve envai meserretle muhterem ve mükerrem olarak gelen mi hayırlıdır? Elbette korkudan salim olarak gelen hayırlıdır. Madem ki siz Allah'ın âyetlerini tahriften çekinmez batıla meyledersiniz, dilediğinizi işleyin ve bildiğinizi elinizden koymayın. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizin cümlesini görür ve bilir ve amelinize göre ceza verir. Binaenaleyh; işlediğiniz günâhlar yanınıza kalır zannetmeyin.
Vacib Tealâ câdde-i şeriattan ve akaaid-i hakka'dan çıkan mülhidlerin amelleri hafî olmadığını beyandan sonra o mülhidlerin cezasının keyfiyetini bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; amelleri hafî olmayınca ceza verileceğine işaret olunmuş velâkin cezanın neden ibaret olduğu beyan edilmemişti. İkinci âyette cezanın Cehennem ateşi olduğu ve keyfiyetinin de ateşe atılmak suretiyle olacağı beyan olunmuştur.
M ü l h i d ; kitabı olan kâfirlere, müşriklere, mecusîlere ve 5070 İslâmiyetten irtidâd edenlere, İslâm kisvesi altında âyetleri hevâ ve hevesine göre te'vîl ile uğraşan zenâdikaya şamil bir lâfız ise de meşhur olan m ü l h i d ; zındıklardır.
***

Vacib Tealâ manâ-yı umumî murad olunduğuna nazaran mülhidlerden kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere :
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِٱلذِّكۡرلَمَّا جَآءَهُمۡ‌ۖ
buyuruyor.
[Şol kimseler ki Kur'an kendilerine geldiğinde onu inkârla küfrettiler ve küfürleriyle mücazaat olunurlar.] Zira; onlar resulleri vasıtasıyla irşâd ve hallerini islâh için kendilerine gelen Kur'an'ı geldiği vakitte tekzibe kalktılar, âdetleri olan kibr ü azamet kisvesine hüründüler, Kur'an'ı tasdik etmeyi âr ve ayıp addettiler. Elbette küfürlerinin cezasını göreceklerdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; (إِنَّ ٱلَّذِينَ يُلۡحِدُونَ) âyetinden bedeldir ve (ان) kelimesinin haberi mahzuf olup (معندون) demektir. Yani «Kâfirler Kur'an'a inad ve mükâbere ederler» demek olur. Z i k i r le murad; Kur'an'dır. (ولَمَّا جَآءَهُمۡ‌) cümlesindeki (لَمَّا) nın cevabı (يجازون بكفرهم) dür. Yani «Kur'an'a küfreden kâfirler Kur'an geldiğinde küfürlerinin cezasını görürler» demektir.
***

Vacib Tealâ Kur'an'a küfredenlerin ceza göreceklerini beyandan sonra Kur'an'ınazametini beyan etmek üzere :

وَإِنَّهُ ۥ لَكِتَـٰبٌ عَزِيزٌ۬ (41) لاًَ يَأۡتِيهِ ٱلۡبَـٰطِلُ مِنۢ بَيۡنِ يَدَيۡهِ وَلاًَمِنۡ خَلۡفِهِۦ‌ۖ تَنزِيلٌ۬ مِّنۡ حَكِيمٍ حَمِيدٍ۬ (42)

buyuruyor. 5071
[Kur'an bir büyük kitaptır ki o kitap cümle kitaplara galip ve menafi-i kesireyi camidir, Kur'an'ın nüzulü zamanında ve nazil olup ahkâmı takarrür ettikten sonra ahkâmını, evâmir ve nevâhisini ihlâl edecek, kadrini tenzil ve ahkâmını tağyir gibi sanma nakîsa verecek bir şey gelmez. Zira Kur'an; her işi hikmete muvafık ve her işi mahmûd olan hakim ve hamîd Tealâ tarafından tenzil olunmuştur.] Binaenaleyh; Kur'an'ınevvelinde ve âhirinde şanına nakîsa verecek bir şey arız olmaz.

(مِنۢ بَيۡنِ يَدَيۡهِ) Kur'an'dan evvel gelen Tevrat ve İncil gibi kitaplar tarafından Kur'an'ı tekzib edecek bir şey gelmez demektir. (وَلاًَمِنۡ خَلۡفِهِ) Kur'an'ın arkasından da Kur'an'ı nesih ve ibtâl edecek bir kitap gelmez demektir. Yani «geçmişte ve gelecekte Kur'an'a muarız bir kitap olamaz. Evveli ve âhiri Kur'an'ı tasdik eder» demektir. Zira; Kur'an'ın hak ve hakikat dediği şey; daima hak ve hakikattir, batıl olduğunu beyan ettiği şey de daima batıldır. Kur'an ziyade veya noksan da değildir. Zira ahkâmı; daima beşerin ahvalini tanzimde ve havadisi ahkâmına tatbikte kâfi derecededir. Binaenaleyh; ziyade ve noksandan masun, evveli, âhiri, önü, arkası halelden mahfuzdur. Buna şahid de Kur'an nazil olalı bin dörtyüz küsur sene olduğu halde bir âyeti şöyle dursun bir kelimesini bile tebdil edecek bir şey zuhur etmemiştir, kıyamete kadar da edemiyecektir. Kezalik ahkâmı da mazbuttur bazı ahkâmına, hevâ ve hevesine tabî olan cühela tarafından itiraz vuku bulursa da o ahkâmı tebdil şöyle dursun belki onun itirazı ukalâ ve hikmetâşinâ olan ehl-i insaf nazarında o ahkâmın şanının büyümesine ve düşündükçe azamet ve fehâmetinin artmasına sebep olur. Velhasıl Kur'an'ın kadrini tenzil için çalışanların sa'yi bilâkis kadrini terfie hadim olduğu, bu uğurda çalışanların kendileri hakir ve zelil oldukları her zaman görülmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Kur'an'a küfreden kâfirlerin şenaat ve fezâhatlarını beyan için sevkolunmuştur. Çünkü Kur'an'ı medhetmek; şu evsaf-ı âliyeyi cami olan Kur'an'a küfrün şenaatini beyan etmektir. Kitabın azametine ve menfeatinin çokluğuna işaret için kitap lâfzı tazime ve teksire delâlet eden tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Kur'an'ın, kendinden evvel 5072 nazil olan kütüb-ü semâviyeyi nesihle galib olduğu gibi kendine muaraza edenlerin cümlesini muârazadan aciz kılmakla dahi galebe ettiğini beyan için galip manâsına olan azız lâfziyle tavsif olunmuştur.
***

Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a küfrettiklerini ve Kur'an'ı medihle küfürlerinin şenaatini beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'a ta'nlarından Resûlullah'a arız olan kederi izâle ve tesliye etmek üzere :
مَّا يُقَالُ لَكَ إِلاًَ مَا قَدۡ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِن قَبۡلِكَ‌ۚ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغۡفِرَةٍ۬ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ۬ (43)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sana denilmez, illâ senden evvel geçen rusûl-ü kirama denilen söz denilir. Binaenaleyh; sen onların sözlerine mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ Kur'an'a iman edenleri mağfiret edici ve küfredenlere azab-ı elim sahibidir.] Şu halde ister iman edip mağfirete nail, ister küfredip acıdıcı azaba duçar olsunlar. Herkesin irade ve ihtiyarı kendi elindedir. Hal böyle olunca sen onların muamelelerinden müteessir olma. Zira; Rabbın Tealâ onlardan intikamını alacaktır.

Yani; ey Resûl-ü Muazzam ! Sana kavmin Kureyş tarafından ancak senden evvel geçen resullere kendi kavimleri tarafından söylenen sözlerden başkası söylenmez. Onlar kendi milletlerinden vaki olan ezaya nasıl sabredip zaferyâb oldular ve düşmanlarından intikamlarını aldılarsa sen de sabret ki kavmin üzerine zaferyâb olasın. Zira; Rabbın Tealâ küfründen tevbe edip iman edenlere mağfiret ve küfrüzere devam edenlere acıtıcı azab sahibidir. Yahut manâ-yı nazım: [Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ tarafından sana denilmez, ancak senden evvel geçen resullere denilen sözler denir. Zira; 'emr-i tebliğde cümleniz müsavisiniz. Sana onlardan daha ziyade bir şey tahmil olunmaz. Çünkü; tebliğ hususunda onların vazifesi neyse senin vazifen de odur. Şu halde sen vazifene devamet, kavmin tarafından vaki olan ezâ ve 5073 cefaya sabret ki selâmeti bulasın. Zira; onların ezaları az bir zamanda zail olur gider.] demektir.
Gerçi bu ikinci manâ da muhtemel ise de nazm-ı âyete evvelki manâ daha ziyade muvafıktır. Çünkü Resûlullah'a ezâ veren; kavminin Kur'an'a vaki olan haksız taarruzlarıdır.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerini ve ta'nettiklerini beyandan sonra ta'nlarının bir kısmı Kur'an'ınarabî olmasına olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَوۡ جَعَلۡنَـٰهُ قُرۡءَانًا أَعۡجَمِيًّ۬ا لَّقَالُواْ لَوۡلاًَ فُصِّلَتۡ ءَايَـٰتُهُ ۥۤ‌ۖ ءَا۠عۡجَمِىٌّ۬ وَعَرَبِىٌّ۬‌ۗ

buyuruyor.
[Eğer biz Kur'an'ı lügat-ı acem üzere inzal etmiş olsaydık onlar derlerdi ki «Keşke Kur'an'ınâyetleri Arabî üzere tafsil olunmuş olsaydı. Halbuki Kur'an lügat-ı acem üzeredir. Kur'an'ı getiren Resûl ise Arap'tır. Nasıl oluyor ki Arap olan resul üzerine acem lisanı üzere kitap gelir» demekle ta'nlarında devam ederlerdi.]

Yani; kâfirlerin «Keşke Kur'an sair kütüb-ü semaviye gibi lügat-ı Arab'ın gayrı bir lügat üzere nazil olaydı. Zira; şimdiye kadar lügat-ı Arap üzere bir kitap nazil olmadı» demeleri üzerine Allah-u Tealâ onların bu sözleri doğru olmayıp mücerred Kur'an'a ta'netmeye bir vesile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor ki «Şu kitabı eğer onların istedikleri gibi lügat-ı Acem üzere Kur'an kılaydık ve sen onlara lügat-ı Acem üzere tebliğ edeydin o zamanda (Keşke Kur'an Arabî olaydı ve bizim anlayabileceğimiz bir surette âyetleri birbirinden ayrılaydı, ahkâmı neden ibaret olduğunu bilseydik iman ederdik. Şimdi nasıl oluyor ki Kur'an lügat-i Acem üzeredir de, Kur'an'ı getiren Nebî ile Kur'an'ınnazil olduğu millet Arap'tır. Ey nübüvvet davasında bulunan Resûl ! Kur'an'ın manâsını sen de bilmiyorsun biz de bilmiyoruz. Zira lügatına vakıf değiliz. Bilmediğimiz şeyi nasıl kabul ederiz ve bilmediğimiz şeye iman etmek mümkün müdür?) demekle itiraza büyük bir yol 5074 açarlardı». Yani Kuran Acemî olur mükellef olan kimseler Arabi'dir. Böyle şey olur mu? Elbette olamaz. Zira; kitapla mükellef arasında münasebet yoktur ve anlamadığı bir şeyle teklif makul değildir demekten geri durmazlardı.
Lisan-ı acem demek; Lisan-ı Arab'ın başkası demektir. (اعجم ى) kelimesinde bulunan hemze; istifhâm-ı inkârîdir. Şu halde manâ-yı âyet: [Eğer biz Kur'an'ı lügat-ı Arabın başka bir lügat kılmış olsaydık müşrikler derlerdi ki «Keşke Kur'an'ınâyetleri tafsil olunmuş olsaydı. Arabî âyetler ayrı, acemî âyetler ayrı olaydı herkes anlardı. Kur'an acemî, Resûl Arabî veya Kur'an acemî, Kur'an'ın gönderildiği kavim Arabî nasıl olur? Böyle şey olamaz» demekle Kur'an'ın lisan-ı Acem üzere olmasına itiraz ederlerdi.] demektir.
Eimme-i kıraatten bazıları (اعجم ى) kelimesinde hemze-i istifham olmaksızın cümle-i ihbariye olarak kıraat ettiler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer Kur'an Acem lügati üzerine nazil olmuş olaydı onlar derlerdi ki «Ne olaydı Kur'an'ın âyetleri tefrik olunarak bazısı Acemin fehmine mülayim Acem lügati üzere, bazısı da Arabın fehmine mülayim Arap lügati üzere nazil olaydı da biz de fehmedeydik iman ederdik. Amma şimdi sırf Acem lügati üzerine olduğundan manâsını anlayamıyoruz. Binaenaleyh; iman edemeyiz. Çünkü; Kur'an acemidir, bizler ise Arab'ız bunu kabul edemeyiz» demekle itiraz eder ve iman etmemelerine Kur'an'ınacemî olmasını bahane ederlerdi.] demektir.
Bu âyetten maksat; Kur'an hangi lügat ve lisan üzere nazil olursa olsun ve ahvalden hangi hal üzere bulunursa bulunsun kâfirlerin ta'ndan geri durmıyacaklarını beyan için sevkolunmuştur.
Kütüb-ü semâviyenin nazil olduğu Resûlun kavminin lisanı üzere nazil olması âdettir, hikmete muvafık olanı da budur. Çünkü; o kitabın ahkâmından ibaret olan şeriat, o Nebî'nin tebliği ve o kavmin kabulü sebebiyle o kavim içinde teessüs ve takarrür edecektir. Bir kerre teessüs ve takarrür ettikten sonra elsine-i muhtelifeyle diğer akvama neşr ü tamîm etmek kolay olduğundan şâir milletler tarafından «Kitap bizim lisanımız üzere olmadı» diyerek 5075 itiraza mahal olmaz. Çünkü; her şeyin bakası ve neşr ü tamimi ihtidasından kolaydır. Müşkül olan; teessüs ve takarrürüdür.
***

Vacib Tealâ Kur'an'a ta'n eden kâfirlere verilecek cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ هُوَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ هُدً۬ى وَشِفَآءٌ۬‌ۖ وَٱلَّذِينَ لاًَ يُؤۡمِنُونَ فِىٓ ءَاذَانِهِمۡ وَقۡرٌ۬ وَهُوَ عَلَيۡهِمۡ عَمًى‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يُنَادَوۡنَ مِن مَّكَانِۭ بَعِيدٍ۬ (44)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen Kur'an'a ta'neden kâfirlere de ki «Kur'an şol kimselere hidayet ve şifadır ki o kimseler Kur'an'a iman ettiler. Amma şol kimseler ki onlar Kur'an'a iman etmezler onların kulaklarında ağırlık vardır. Binaenaleyh; onlar Kur'an'ı lâyıkıyla işitemezler. Zira; can kulağıyla dinlemezler ki işitsinler, Kur'an, iman etmiyenler üzerine âmâdır. İşte Kur'an'a iman etmiyenler uzak mahalden çağrılırlar.]

Yani; ey Habibim ! Sen Kur'an'a ta'neden mülhidlere de ki «Kur'an iman edip emirlerine imtisal ve nehiylerinden içtinâb edenleri, durûb-u emsalinden ibret alanları ve kısas u ahbârından mütteiz olanları tarik-ı hakka davet edici, davetine icabet edenleri doğru yola ulaştırıcı ve kalblerindeki cehl ü taklid ve evham ü hayâlât marazlarına şifa vericidir. Çünkü Kur'an; emrâz-ı kalbiyyeyi bihakkın izâle edicidir. Amma şol kimseler ki onlar Kur'an'a iman etmezler. Onların kulaklarında ağırlık ve sağırlık vardır. Binaenaleyh; onlar üzerine sen her ne kadar Kur'an'ı tilâvet etsen de onlar zahir ve batınlarını tathîr eden âyetleri işitmezler. Çünkü; bihakkın dinlemezler ki işitsinler ve onların halleri Kur'an'ı işitmemek olduğundan Kur'an onların gözlerine perdedir. Binaenaleyh; hakkı görmezler. İşte kulaklarında ağırlık, gözlerinde perde olup hakkı duymayan ve görmiyenler uzak mahalden çağrılırlar. Yani uzak mahalden çağrılanlar gibi hakka daveti işitmezler. Çünkü; 5076 her ne kadar yakın bir mekandan davet olunuyorlarsa da uzaktan davet olunanlarla farkları olmadığından uzaktan çağrılmışlar gibi olurlar. Zira; hakkı duymamak ve dinlememekte her ikisi de müsavidir. Binaenaleyh m e k â n -ı b a î d d e n n i d a ile; onların Kur'an'ı kabul etmedikleri uzaktan nida olunan kimselere teşbihtir ve hakkı kabul etmiyenleri behaime tenzildir. Çünkü insanlarla behâim arasında fark; hakkı duyup duymamaktadır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile hakkı duymıyan ve görmiyenlerin serde ve hayırsızlıkta gayet yüksek tabakada bulunduklarına işaret için mertebelerin en yüksek ve uzağını beyana mevzu olan (اولئِك) lâfzı varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile K u r ' a n ' ı n h i d a y e t o l m a s ı ; cemi hayrata delâlet edip her seâdete irşâd etmesidir. Ş i f a o l m a s ı ; küfür ve cehil hastalıklarından iman edenleri kurtarmasıdır. Amma hizlân deryasına gark ve hirmân vadilerinde hayran, şeytana ve hevây-ı nefsaniyesine tebeiyyetle her tarafı dolu olanlar hakkında kulaklarına sağırlık gözlerine körlüktür.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a ta'nlarını beyandan sonra Resûlunü tesliye için Hz. Musa'nın kavmiyle aralarında cereyan eden vakalardan bazılarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَـٰبَ فَٱخۡتُلِفَ فِيهِ‌ۗ وَلَوۡلاًَ ڪَلِمَةٌ۬ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ لَقُضِىَ بَيۡنَهُمۡ‌ۚ وَإِنَّهُمۡ لَفِى شَكٍّ۬ مِّنۡهُ مُرِيبٍ۬ (45)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşân lutf u keremimizden Musa (A.S.) a Tevrat isminde kitabı muhakkak verdik. Tevrat ise onların dünyevî, uhrevî zahir ve batın menfeatlerini havî ahkâmı camî olduğu halde Tevrat'ın hâl ü şanında ihtilâf ettiler, bazıları kabul etti, bazıları etmedi. Binaenaleyh; senin kavminin Kur'an'da ihtilâflarından müteessir olma. Zira; Allah'ın 5077 kullarını ıslâh için gönderdiği kitaplarda ihtilâf etmek halkın evvelden beri âdetleridir, hu gibi ihtilâf senin kavmine ve kitabına mahsus bir şey değil ki müteessir olasın. Eğer bu gibi zalimlerden ahz-ı intikam etmek yevm-i kıyamette olacağına Rabbın Tealâ tarafından ezelde kelime-i İlâhiye ve hükm-ü sübhânî sebketmemiş olsaydı derhal ahz-ı intikamla hükmolunurdu, lâkin intikamın yevm-i kıyamete tehirine dair kaza-yı İlâhî sebketti. Binaenaleyh; onlardan alelacele intikam almadığına mahzun olma. Halbuki senin kavmin Kur'an'dan şek ve şüphe içindedirler.] Binaenaleyh; Kur'an'ı öyle inkâr ediyorlar ki o inkârları tekzibe kadar müntehi oluyor. Lâkin onların şek ve şübneleri Kur'an'a ve sana nakîsa irâs etmez. İnkârlarının zararı kendilerine aittir. Zira :

مَّنۡ عَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَلِنَفۡسِهِۦ‌ۖ وَمَنۡ أَسَآءَ فَعَلَيۡهَا‌ۗ وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّـٰمٍ۬ لِّلۡعَبِيدِ (46)

[Şol kimseler ki iyi amel işlerse kendi menfaatine ve kendi nefsi için işler, kötü amel işleyen kimse de kendi mazarratına işler. Halbuki Rabbın Tealâ kullarına zulm edici değildir.] Şu halde herkesin iyi ve kötü amelinden menfaat ve mazarrat kendine âiddir, gayra sirayeti yoktur. Binaenaleyh; sen onların Kur'an'ı red ve inkârlarına mahzun olma. Çünkü; iyinin iyiliği ve kötünün kötülüğü kendine aittir, Rabbın Tealâ adalet üzere herkesin ameline göre cezasını verir. Zira; kullarına zulümden münezzehtir asla zulmetmez.


Vâcib Tealâ küfrün cezası kâfirin kendine âid olduğunu beyandan sonra keenne o cezanın zamanından bir sâil suâl etti de o sâilin sualine cevap olmak üzere :

إِلَيۡهِ يُرَدُّعِلۡمُ ٱلسَّاعَةِ‌ۚ وَمَا تَخۡرُجُ مِن ثَمَرَٲتٍ۬ مِّنۡ أَكۡمَامِهَاوَمَاتَحۡمِلُ مِنۡ أُنثَىٰ



وَلاًَ تَضَعُ إِلاًَبِعِلۡمِهِۦ‌ۚ

buyuruyor.
[Kıyametin ilmi ancak Allah-u Tealâ'ya reddolunur, meyve nev'inden olup kabuğundan çıkan her daneyi ve nisvandan hâmile olanı ve hamlini vaz'mı kimse bilmez, ancak Allah-u Tealâ bilir ve her şey Allah'ın ilmiyledir ve ilm-i İlâhî'den hariç hiç bir şey vücud bulmaz.]

Yani; kıyametin zamanından suâl ediyorlar. Halbuki kıyametin kaim olacağı zamanı, kıyamette cereyan edecek ahvâli ve nâs tarafından vaki' olacak fezi' ü feryadı ancak Allah-u Tealâ bilir, Allah'ın gayrı kimse bilmez. Şu kadar ki Rusûl-ü kiram bâzı alâmetlerini beyan etmişlerdir. Kıyametin zamanını kimse bilemediği gibi havadis-i cariyenin alacağı şekli dahi kimse bilmez. Zira; 5090 meyve envaından hiç bir nevi ve ferdi kabuğundan çıkmaz, illâ onun zuhur edip etmiyeceğini, zuhur ettiği surette keyfiyet-i zuhurunu; vaktini, miktarını ve kadınların hamlini vaz' edeceği zamanı ve mekânı, çocuğun keyfiyet-i zuhurunu, erkek ve dişi olduğunu ancak Allah-u Tealâ bilir, Allah-u Tealâ'nın gayrı kimse bilmez.
Erbab-ı keşfin bazı bildikleri Allah'ın bildirmesiyle olduğundan onunla âyete itiraz varid olmaz. Zira; bu gibi şeyler ilham-ı Rabbânî ile olduğundan ilm-i İlâhî iledir, onun gayrı ile değildir.
Amma müneccimler ve kâhinler tarafından bazı kimsenin ahvaline ve âlemde zuhur edecek bazı havadise, bazı ahvale dair verdikleri haberlerden bazılarının doğru görünmesi tesadüf kabilinden ve evvelden beri tecrübeyle sabit olmuş emmârelerle istidlal olunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; bu gibi haberler gayet zayıf zan üzere mübtenî olduğundan ekseriyetle yalan ve azdan az tesadüf kabilinden doğru olduğu cihetle bu gibi haberler üzerine hüküm bina edilmez ve nazar-ı ehemmiyete dahi alınmaz. İlm-i Remil ve ilm-i ta'bîr-i rüya da bu kabildendir. Şu halde bu tesadüflerden hiç birisiyle bu âyetin mealine itiraz varid olmaz. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette i l i m le murad; ilm-i kafidir. Zira suret-i kafiyede bir şeyi bilmek; Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu beyan olunan esbabla hasıl olan şey gayet gevşek ve zannm zayıf kısmındandır. Şu halde bunlarla sual varid olmaz. Çünkü; ilim değildir.

***

Vâcib Tealâ kıyameti zikirden sonra kıyametin bazı ahvalini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يُنَادِيہِمۡ أَيۡنَ شُرَڪَآءِى قَالُوٓاْ ءَاذَنَّـٰكَ مَا مِنَّا مِن شَہِيدٍ۬ (47) وَضَلَّ عَنۡہُم مَّا كَانُواْ يَدۡعُونَ مِن قَبۡلُ‌ۖ وَظَنُّواْ مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ۬ (48)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda Allah-u Tealâ müşriklere nida eder ve der ki «Ey müşrikler ! Siz bana 5091 dünyada şeriki var diye itikad ediyordunuz. Nerededir sizin itikadınıza nazaran benim şeriklerim? Gösterin bana. Ben göreyim onları.» Cenab-ı Hak müşriklere hitaben bu suretle nida buyurunca onlar derler ki «Ya Rabbî ! Biz dünyada itikadımızı sana bildirdik. Âhirette bizden şürekânın vücûduna şehadet eden yoktur. Zira; ahvali müşahade ettik ve o itikadın batıl olduğunu bildik, fakat iş işten geçti. Çünkü; nedametin faydası yoktur.» İşte müşrikler böyle demekle kederlerini izhar ederler ve bundan evvel dünyada onların ibadet ettikleri mabudları kendilerinden kayboldu ve o günde onlar azab-ı İlâhî'den kurtulamıyacaklarını zannettiler.] Bu âyette y e v m ile murad; kıyamet günüdür. N i d â e d e c e k z a t i l e murad; Cenab-ı Haktır. Çünkü; dünyada müşrikler bir takım putları Cenab-ı Hakka şeriklerdir demişler ve o yolda itikat etmişlerdi. Yevm-i kıyamette bu itikatlarının batıl olduğunu yüzlerine vurmak ve tekdir etmek üzere «Sizin itikadınıza nazaran nerededir benim şeriklerim? Gösterin bana, göreyim onları» demekle müşrikleri rezil ve rüsva eder. Allah-u Tealâ'nın bu sualine cevaplarında müşrikler «Biz dünyada sana ihbar etmiştik. Fakat bu gün hakikat hale vakıf olduk ve senin şerikin olmadığını bildik. Binaenaleyh; onların vücuduna bizden şehadet eden yok» demekle itikatlarının batıl olduğunu beyan ederler. Yahut «bu gün o putları bizden müşahade edip gören yok» derler. Çünkü; bundan evvel dünyada ibadet edip mabud tanıdıkları ve duâ ettikleri putlar onlardan kaybolur, onları göremezler. Şu muhavereler cereyan etmekle beraber onlar azab-ı İlâhî'den kurtulamıyacaklarını bilirler, tehassürlerini izhar ederler velâkin bu tehassür fayda vermez.

لاًَ يَسۡـَٔمُ ٱلاًَنسَـٰنُ مِن دُعَآءِ ٱلۡخَيۡرِ وَإِن مَّسَّهُ ٱلشَّرُّ فَيَـُٔوسٌ۬ قَنُوطٌ۬ (49)

[İnsan hayır istemekten usanmaz, eğer insana şer erişirse son derece me'yûs ve rahmet-i İlâhiye'den ümidini kesici olur.]

Yani; nefsi insan iyilik ve ihsan üzere meyyal olduğundan nefsi için daima menfeat istemekten yorulmaz ve usanmaz. Çünkü; insan menfeatini celbe haristir. Hatta menfeati olan yere kanat bağlar ve uçar, dört elle ona sarılır ve eğer kendine bir belâ gelir ve 5092 şer olan bir şey dokunursa o belânın kendisinden zail olup gideceğinden şiddetle ümidini keser. Binaenaleyh; tamamiyle me'yûs olur. Halbuki bu gibi belâları Allah-u Tealâ'nın defettiğini kirâren ve mirâren görmüştür. Lâkin âdet-i insaniye; belâyı sevmediğinden bir belâ gelince her iyiliği unutmaktır. Binaenaleyh; kendine bir zarar gelince her şeyden me'yûs olur keenne o zararın izalesi mümkün değil gibi bir hal üzere bulunur. Halbuki Allah'ın rahmetinden ümit kesmek caiz değildir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ekser efradının sıfatı kat-ı ümîd olmak itibariyle cins-i insanı bu sıfatla tavsif kabilindendir. Yani «İnsanın ekser efradının hali böyledir» demek olur. Yoksa her insan böyle değildir. Çünkü; rahmet-i İlâhiye'den ümit kesmek günâhtır. Binaenaleyh; ehl-i iman hiç bir zaman Rahmet-i İlâhiye'den kat'ı ümid etmez.
Şer isabet ettiğinde me'yûs olması gayet şiddetli olduğuna işaret için (فيؤس) lâfzı mübaleğa siğasiyle varid olduğu gibi (قَنوط) lafzıyla dahi te'kîd olunmuştur. Çünkü ikisi bir manâyadır. Binaenaleyh (فيؤس) kelimesinden sonra (قَنوط) kelimesinin gelmesi me'yûsiyetinin şiddetini beyanda tekid içindir. Zira Y e û s ; yalnız kalpte ümitsizliktir. Ama K a n û t ; kalpte ümitsizliğin eseri yüzde dahi zahir olmaktır.
Hulâsa; insanın hayır ve menfaat istemekten yorulmadığı ve bir belâ isabet ettiğinde şiddetle me'yûs olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ insara şer isabet ettiğinde me'yûs olduğunu beyandan sonra zararı müteakip hayra nail olduğu zaman insanın halini beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕنۡ أَذَقۡنَـٰهُ رَحۡمَةً۬ مِّنَّا مِنۢ بَعۡدِ ضَرَّآءَ مَسَّتۡهُ لَيَقُولَنَّ هَـٰذَا لِى وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآٮِٕمَةً۬

buyuruyor.
[Zatı ulûhiyetime yemin edeıım ki insana isabet eden zararı kaldırdıktan sonra biz ona rahmetimizi ve lûtf u ihsanımızı 5093 tattırırsak elbette o insan der ki «Şu nimet benîm istihkakımdır, bana mahsus bir nimettir ve ben kıyametin kaaim olacağını zannetmem.»] İşte böyle demekle isyanını ve belki küfriyâtını izhâr etmekten çekinmez.

Yani; insana isabet eden zarardan son derece me'yûs olması üzerine o zararı defettikten sonra lûtf u keremimizden o insana rahmetimizi ve bolca nimetimizi ihsan eder, tattırırsak o insan «Bu nimet benim istihkakımdır ve bende olan fazilet ve meziyyet sebebiyle bana mahsustur, buna ben nail olurum, bu nimet benden ayrılmaz, hatta evlâd ü ahfadıma dahi intikal eder ve ben kıyametin kaaim olup vuku bulacağını zannetmem» demekten çekinmez, onun tuğyanı kıyameti inkâra kadar gider. Bu itikad ise batıldır. Çünkü; insanların nail olduğu her şey Allah'ın lûtf u keremidir, yoksa hiç bir nimet abdin istihkakıyla değildir. Çünkü; Allah-u Tealâ üzerine bir şey vâcib olmadığından Vâcib Tealâ'nın üzerine bir kimsenin hakkı sabit olmaz ki o kimsenin istihkakı olsun. Zira; insan fezail cihetinden her neye nail olsa ihsan-ı İlâhîdir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın dünya nimetine nail oldukça dünyaya rağbeti artması âdettir. Rağbeti arttıkça dünyadan ayrılmak istemez. Binaenaleyh; âhireti inkâr eder. Çünkü; dünyadan ayrılmak istemeyince âhiretten nefret eder ve inanmak istemez.
Hulâsa bu âyet; iki hükmü camidir : B i r i n c i s i ; insana isabet eden bir mazarratın zevaliyle onun yerine bir nimet geldiğinde bu nimet bana mahsustur demesi, İ k i n c i s i ; o nimet sebebiyle dünyaya rağbetinden kıyameti inkâr etmesidir.

***

Vâcib Tealâ zarardan sonra menfeata nail olan insanın iki halini beyan ettiği gibi üçüncü halini beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕن رُّجِعۡتُ إِلَىٰ رَبِّىٓ إِنَّ لِى عِندَهُ ۥ لَلۡحُسۡنَىٰ‌ۚ

buyuruyor. 5094
[«Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki ben Rabbime rücû edersem benim için Rabbimin indinde gayet güzel nimetler vardır» demekle âhiret vücut bulduğu takdirde orada da kendinin büyük mertebe sahibi olacağını iddia eder.]

Yani; kıyametin kaaim olmıyacağını iddia eden insan der ki «Âhiret yoktur, Farz-ı Muhal olarak kitapların ve resûllerin beyanları veçhile âhiret var da eğer ben döner dolaşır Rabbimin huzuruna varırsam Rabbimin hazinesinde elbette benim için gayet güzel nimetler vardır. Dünyada mes'ud olduğum gibi âhirette dahi mes'ûd olacağımda şüphe yoktur. Binaenaleyh; âhirette hallerin en âlâsı, derecâtın en bâlâsı, nimetlerin en güzeli ve çoğu benim için hazırdır» demekle kendi için bir hakk-ı mükteseb olduğunu iddiadan çekinmez. Kendi için bu nimetler muhakkak olduğuna işaret zımnında tahkika delâlet eden (ان) ve bu nimetler hazırlanmış olduğuna işaret için huzura delâlet eden (عنده) ve bu nimetler güzellikte gayet kemâlde olduğuna işaret için (للحسنى) lâfızlarıyle sözünü irâd etmiştir.
***

Vâcib Tealâ asî olan insanların sözlerini beyandan sonra vukuat bunların itikadlarının hilâfına cereyan edeceğini beyan etmek üzere :

فَلَنُنَبِّئَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِمَا عَمِلُواْ وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنۡ عَذَابٍ غَلِيظٍ۬ (50)

buyuruyor.
[Elbette Biz Azîmüşşan kâfirlerin amelleri sebebiyle cezalarını kendilerine haber veririz ve elbette onlara biz katı azabı ve şiddetli ikaabı tattırırız, o azabtan onlar için kurtulmak yoktur.] Şu halde âhiretin ahvali kâfirlerin itikadlarının hilâfınadır, yoksa kendilerinin itikadları gibi derecât-ı âliyeve ve güzel nimetlere nail olmazlar. Çünkü; onlar kendileri için cezanın hüsnâsı yani en güzeli olacağını itikadları mukabilinde onlara azab-ı galîz olacağı beyan olunmuştur. Azabın gılzatı; şiddetinden kinayedir. 5095
Hulâsa; âsîlerin itikadları batıl olduğu cihetle âhirette amellerinin yüzlerine çarpılarak şiddetli azaba duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ günâhkâr olan insanların çirkin işlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَإِذَآ أَنۡعَمۡنَا عَلَى ٱلاًَنسَـٰنِ أَعۡرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ فَذُو دُعَآءٍ عَرِيضٍ۬ (51)

buyuruyor.
[Biz insan üzerine nimetlerimizi ihsan ettiğimizde ibadetten irâz eder, yanı başına dönüverir ve o insana zarar isabet ettiğinde uzun uzadıya duâ sahibi olur yalvarmaktan geri durmaz.]

Yani; insanın sebatı yoktur, hali daima müteğayyirdir. Çünkü; Biz Azimüşşân o insan üzerine nimetlerimizi ihsan ettiğimizde vazifesi o nimetlere şükretmek iken bilâkis şükürden i'râz eder ve binefsihi gidiverir ve Bizim emrimize itaattan tekebbür ve teazzum eder, bizden uzaklaşır, in'âmımızı unutur ve her meziyyeti kendinde görür. Binaenaleyh; hakka ibadet ve halka şefkat ve merhametten imtina eder. O nimetin zevaliyle insana bir zarar isabet ettiğinde eski halinden döner ve uzun boylu duâ sahibi olur, zararın izâlesine yalvarır, tazarru' ve niyazdan geri durmaz. Duânın kesretine, uzamasına ve o zararın izalesi hususunda Allah'a yalvarması çok olduğuna işaret için duâ lâfzı (عَرِيضٍ۬) ile tavsif olunmuştur.
Hulâsa; insanın halinde sebat ve karar olmadığı, şükür vazifesini küfre tebdil ederek onda da sebat etmeyip vakt-ı aharda küfrü şükre tebdil hasletlerine malik olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ Kur'an'a itiraz edenlerin ziyade dalâlette olduklarını beyan etmek üzere : 5096

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن ڪَانَ مِنۡ عِندِ ٱللهَُِ ثُمَّ ڪَفَرۡتُم بِهِۦ مَنۡ أَضَلُّ مِمَّنۡ هُوَ فِى شِقَاقِۭ بَعِيدٍ۬ (52)

buyuruyor.
[Ey Nebiyyi Mükerrem ! Kur'an'a itiraz eden kâfirlere sen de ki «Ey kâfirler ! Haber verin bana eğer Kur'an Allah-u Tealâ indinden nazil olur da siz de düşünmeksizin küfrederseniz daima şikâk-ı bâîd içinde bulunan kimseden daha ziyade dalâleti irtikab eden kim olabilir?] Elbette kimse olamaz. Şu halde sizin dünyada ve âhirette haliniz ne olur? Zira; daima itiraz, kavga ve nizâ içinde bulunup akıldan uzak münazaalar ihtiyar ediyorsunuz.»

Yani; siz her ne zaman Kur'an'ı işittiniz ise i'râz ettiniz. Hak olup olmadığını tedkik etmediniz, hatta bizim kulaklarımızda sağırlık var dinlemeyiz dediniz. Kur'an'ın butlanına dair bir deliliniz olmadığı halde Kur'an hakkında nifak ve şikâk ihtiyar ettiniz. Şimdi ben sizden soruyorum: Eğer Kur'an taraf-ı İlâhî'den gelmiş de siz de Kur'an'a küfrettiniz ise haliniz ne olur, bu hususta reyiniz nedir? Söyleyin. Eğer hak olduğu sabit olursa sizin küfrünüz azab-ı ebedîyi mucib olmaz mı? Elbette mucib olur. Zira; hak olan şeyi ibtâl için niza edenlerden daha ziyade dalâleti irtikab eden kim olabilir? Şu halde sizin için aslâh olan; delilleri tedkik ve nazar-ı itibare alıp hak olduğu sizce sabit olursa iman etmektir, sabit olmazsa reddedersiniz. Binaenaleyh delâili tedkik etmeden evvel redde kalkışmak aynı mazarrattır.
Bu âyette bir insanın kabul veya reddedeceği şeyi delâiliyle tetkik etmesi vâcib olduğuna delâlet vardır. Zira; delile nazar etmeksizin kabul veya red ekseriyetle hata olduğunu herkes nefsinde çok kere tecrübe eder. Binaenaleyh; insan her işini ve bilhassa akaid-i diniyyesini kavî delil üzere bina etmesi lâzım olduğundan delilsiz redde kalkışanları Cenab-ı Hak dalâlette olduklarını beyanla zemmetmiştir. Hatta insanın mesmuâtını delile istinad etmeksizin söylememesi lâzımdır. Zira; işitilen şeylerin bir çoğunun yalan olduğu her zaman görülmektedir. 5097

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin tedkik etmeksizin Kur'an'ı inkâr ettiklerini beyandan sonra her şeyin delillerini gösterdiğini beyan etmek üzere :

سَنُرِيهِمۡ ءَايَـٰتِنَا فِى ٱلاًَفَاقِ وَفِىٓ أَنفُسِہِمۡ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمۡ أَنَّهُ ٱلۡحَقُّ‌ۗ

buyuruyor.
[Gerek nefislerinde gerek nefislerinin haricinde vahdaniyete delâlet eden âyetlerimizi hak tebeyyün edinceye kadar biz onlara elbette gösteririz.]

Yani; kâfirler Kur'an'ı inkâr ve hak olduğunda şek ediyorlar. Halbuki onların şek ve inkârlarına mahal yoktur. Zira; Biz Azîmüşşan bedenlerinin haricinde yerde, göklerde, anasırı erbeada, otlarda, madenlerde vahdaniyetimize delâlet eden delilleri ve bedenlerinde havas-ı hamse-i zahireyi vesair acayip ve garaipten olan delillerin cümlesini elbette onlara gösteririz ki Kur'an'ın hak olduğu ve senin Allah-u Tealâ tarafından gönderilmiş resûl olduğun tebeyyün ve tahakkuk etsin de onların itizara mecalleri kalmasın.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran d e l â i l – i a f a k i y e yle; murad; Resûlullah'ın ileride olacak şeyleri haber vermesidir ki kendine ve kendinden sonra hulefâsına harikulade vechüzere müyesser olan fütuhatlardır. D e l â i l – i e n f ü s i y e yle murad; Ehl-i Mekke'ye nazil olan belâlar ve kemal-i kudret üzere insanın vücudunda olan sanayi'i bedîa ve garibelerdir. Çünkü; bunların cümlesi Resûlullah'ın hakkaa rasul ve Kur'an'ın hak bir kitap olduğuna delâlet eder. Zira; Resûlullah'ın istikbâle ait haber verdiği şeylerin hepsi haber verildiği vechüzere zuhur etmiş, asla hilaf olmamıştır. Yahud Fahri Râzi'nin beyanı veçhile d e l â i l – i a f a k i y e yle murad; Ümem-i salifenin harabeleri ve d e l â i l – i e n f ü s i y e ile murad; hastalık ve nefis üzerine nazil olan diğer belâyadır. Çünkü; gerek o harabeler, gerek nefis üzere nazil olan belâlar fâil-i hakikînin vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eder. 5098

***

Vâcib Tealâ âfak ve enfüste delilleri gösterdiğini beyandan sonra her şey üzerinde delilleri mevcut olduğunu beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَكۡفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ ۥ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ شَہِيدٌ (53)
buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Vahdaniyete delil yönünden her şey üzerinde Rabbın Tealâ'nın alâmetleri ve her şey üzerine yazılmış hazır olan şahidleri kâfi olmadı mı?]

Yani; müşrikler vahdaniyette şekkederler de tefekkür etmezler mi ve Rabbın Tealâ'nın her şeyde vahdaniyetine alâmeti ve şahidleri kâfi olmadı mı? Halbuki her şey üzerinde Rabbın Tealâ'nın vahdaniyetine delil hazırdır, hiç bir şey ilminden gaib değildir, âlemin her cüz'üne ve her zerresine bakıldığında Vâcib Tealâ'nın vücuduna ve vahid-i hakîki olup şeriki ve naziri olmadığına yüzlerce şahid görülür. Şu halde bu kadar delâili görüp de kanaat etmemeleri ve hâla şek üzere bulunmaları teaccübe şayandır.
Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet: [Allah'ın her şey üzerine ilmi vasıl olup hiç bir şeyin kendine gizli olmaması anları günâhtan mene kâfi olmadı mı? Allah'ın ilmi insanı ma'siyetten inene kâfi olmak lâzımdır] demektir. Zira; insanın her işine Allah-u Tealâ'nın muttali' olduğunu itikad eden bir kimsenin günâh işlemesi hamakat ve belki bir nevi cinnettir.

أَلآًَ إِنَّہُمۡ فِى مِرۡيَةٍ۬ مِّن لِّقَآءِ رَبِّهِمۡ‌ۗ
[Agâh olun ki onlar muhakkak Rab'larına mülakat etmekten şek içindedirler.]

Yani; onlar kıyameti, haşr ü neşri ve kabirden kalkıp arsa-i mahşere varıp hesap olunacaklarını inkâr ettiklerinden Cenab-ı Hakkın huzuruna varacaklarında şek ve şüphe üzerine bulunurlar. Çünkü; âhirete imanları yoktur. 5099

أَلآًَ إِنَّهُ ۥ بِكُلِّ شَىۡءٍ۬ مُّحِيطُۢ (54)

[Agâh olun ki Cenab-ı Hak ilmiyle her şeyi ihata edicidir.] Binaenaleyh; her şeyin zahirini ve batınını bilir, herkesin ameline göre cezasını verir. Şu halde herkes amelini şeriate tatbik ederek işlemeli ki rızâ-yı İlâhî'ye muvafık olarak güzel mükâfata nail olsun.

Gösterim: 55