Kasas Suresi Tefsiri

SÛRE - İ KASAS

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yalnız (ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَـٰهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ) âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Seksen sekiz âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
طسٓمٓ (1)

Şu lâfzın esmâ-i İlâhiyeden bir isim olduğu (İbn-i Abbas) tan rivayet suretiyle Taberî'nin cümle-i beyanatındandır. Yahut Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir. Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran (طسٓمٓ) lâfzı Resûlullah'a nidadır ve her harfi bir isme işarettir. Meselâ (ط) yâ talibüssaâdetil'ebediyye, (س) yâ sâlimüssır ve (م) yâ münezzeh an mûcibâtüddalâle demektir. Buna nazaran manâsı: [Ey saâdet-i ebediyeye talip ve sırrı abesle iştigalden salim ve cehalât ü dalâletten münezzeh olan zat-ı şerif ! Sana nida eder, derim.] ki:

تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلۡكِتَـٰبِ ٱلۡمُبِينِ (2)

[İşte şu sûrenin âyetleri helâli ve haramı beyan eden kitabın âyetleridir.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran k i t a p la murad; Levh-i Mahfuz olmak muhtemelse de esah olan Kur'an'dır. Kur'an; insanlar için helâl ve haram olan şeyleri manâsıyla ve Allah'ın kelâmı, Resûlullah'ın nübüvvet davasında sadık olduğunu fesahat ve belağatıyla, ehl-i salâh ve dalâlin hallerini ahkâmıyla ve ümem-i salife ve lahikanın hallerini hikayesiyle beyan ettiğinden kitab-ı mübin lafzıyla tavsif olunmuştur ki «O kitap şu ahkamı beyan eder» demektir. Binaenaleyh; Kur'an; kitab-ı mübin unvanını ihraz etmiştir.
4060

نَتۡلُواْ عَلَيۡكَ مِن نَّبَإِ مُوسَىٰ وَفِرۡعَوۡنَ بِٱلۡحَقِّ لِقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (3)

[Yâ Ekremer Rusûl ! Mûsâ ve Firavun'un haberlerinden bazılarını hak olarak sana îman eden kavm-i mü'minin intifaları için biz senin üzerine tilâvet ederiz.]

Yani; habibim ! Sana îman eden kavmin dünya ve âhiret işlerinde ibret olması ve menfaatları uğrunda bazı ahkâmı istinbat etmeleri için Mûsâ (A.S.) la Firavun'un haberlerinden bazısını senin üzerine hakka mukaarin olarak biz tilâvet ederiz ve bu tilâvetle beyan ettiğimiz haberler vakıa mutabık olduğundan senin nübüvvet davasında sadık olduğuna delâlet eder. Zira; sen ümmî olup bir kitap mütalâa etmediğin halde bu haberlerin vakıa mutabık olması sana vahy-i İlâhi olduğuna ve senin nübüvvet davasında sâdık bulunduğuna delâlet eder mucizat kabîlindendir. Binaenaleyh; bunların sıdkı senin sıdkına delâlet ettiğinden kavmin seni tasdik etmeleri vâcib olduğu cihetle tasdik etmeyenler azab-ı ebedîye müstehak olmuşlardır. Mûsâ (A.S.) ın ve Firavun'un haberlerinden intifa' edecekler Kur'an'a îman eden müminler olduğundan tilâvetten gaaye ve maksat âyette müminlere tahsis olunmuştur. Halbuki Kur'an'ın ahkâmı umumîdir, fakat ondan intifa' etmek kabul edenlere mahsus olduğundan kabul etmeyenlerin isimleri zikrolunmamıştır.

***
Vâcib Tealâ Hz. Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden beyan edeceğini vaadettiği bazı haberi beyan etmek üzere :

إِنَّ فِرۡعَوۡنَ عَلاً فِى ٱلاًرۡضِ وَجَعَلَ أَهۡلَهَا شِيَعً۬ا يَسۡتَضۡعِفُ طَآٮِٕفَةً۬ مِّنۡہُمۡ

4061
buyuruyor.
[Firavun arz-ı Mısır'da tekebbür etti, ulviyet davasında bulundu, ehl-i Mısır'ı fırkalar kıldı ve onlardan bir fırkayı zayıf addetti.]

يُذَبِّحُ أَبۡنَآءَهُمۡ وَيَسۡتَحۡىِۦ نِسَآءَهُمۡ‌ۚ

[Zayıf addettiği fırkanın oğlanlarını boğazlar, kızlarını ibkaa ederdi.]

إِنَّهُۥكَانَ مِنَ ٱلۡمُفۡسِدِينَ (4)

[Zira Firavun yeryüzünü ifsad edenlerden oldu.]

Yani; Firavun kendi memleketinin arzında tecebbür etti, hükümeti kuvvet ve şevket buldu. Hatta kendinde o kadar ulviyet gördü ki memleketi ahalisine «Ben sizin Rabbinizim» demeye kadar cür'et ve ehl-i Mısır'ı fırkalara taksim etti, istediği fırkayı istediği hizmette istihdam ederdi, fırkalardan bir taifeyi gaayet zayıf addederek, onların oğullarını öldürür, kızlarını ibkaa ederdi. Zira Firavun; yeryüzünü ifsadeden müfsidlerdendi.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; Vâcib Tealâ Firavun'un haberini tilâvet edeceğini vaad edince «O tilâvet olunacak şey nedir?» unvanında varid olan bir suâle cevaptır. A r z la murad; arz-ı Mısır ki kendi hükümeti dahilinde bulunan memleketlerdir. Ahalisini fırkalara taksimle murad; her sınıfın hizmetini ayırmak ve her sınıfı kendi için ta'yin olunan hizmette kullanmaktır. Yahut bazısını ümera ve bazısını reaya kılmaktır ki ümera vasıtasıyla reayayı tav'an ve kerhen itaatta bulundursun, herkesi arzu ettiği hizmette istihdam etsin, kimse ses çıkarmasın. Yahut memleket ahalisini cemaatlara ayırmak ve onların arasına nifak u şikak koymak ve aralarında husumetler tevlid etmektir. Çünkü Firavun onları birbiriyle uğraştırırdı ki ittifak edip Firavun aleyhine kıyam etmesinler, her fırka yalnız kalsın ve onların iftirakından Firavun istifade etsin. Bu gibi fesad-ı ahlâk, huzuzat-ı nefsaniyesine tebaiyet edip adaletten nasibi olmayan hükümdarların ekserisinde bulunmuştur. Çünkü; o misilli düşünceleri ancak kendi nefsi, hırsı 4062 ve emeli olduğundan memleketin imareti, ahalisinin refah ve saadeti hatırına bile gelmez.
Vâcib Tealâ bu âyette Firavun'un evsaf-ı zemimesmden dördünü zikretmiştir.
B i r i n c i s i : Firavun'un arz üzerinde tekebbür etmesi.
İ k i n c i s i : Meramım terviçte kolaylık olsun için ahali arasına tefrika koyması.
Ü ç ü n c ü s ü : Benî İsrail'in oğullarını öldürüp kızlarını hayatta bırakması.
D ö r d ü n c ü s ü : Kendinin müfsidlerden olmasıdır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Benî İsrail'in oğlanlarını Firavun'un boğazlamasının sebebinde üç rivayet vardır.
B i r i n c i s i : Bir kâhinin Benî İsrail'den doğacak bir oğlanın yediyle mülkünün zeval bulacağını ve hükümetinin münkariz olacağını haber vermesi üzerine Benî İsrail'den doğan oğlanların bilûmum katlolunmasını emretti. Binaenaleyh; bundan sonra doğan oğlanları öldürür, kızları ibkaa ederlerdi. Fakat bu emriyle Firavun âleme hamakatını ilân ediyordu. Çünkü; eğer kâhin doğru söyler itikaad ediyorsa kâhinin sözü oğlanın ölmeyeceği ve oğlan sebebiyle müklünün harab olmasıydı. Şu halde doğan çocukları öldüreceğim diyerek uğraşmasında bir fayda yoktu. Elbette olacak şey olacaktı. Eğer kâhini tasdik etmiyorsa katilde yine bir maksat yok demektir. Şu halde her iki surette bu fiili, hamakatını ispat etmişti ve lâkin kendinin bundan haberi yoktu.
İ k i n c i s i : Firavun'un bir rüyası sebep olmuştur. Çünkü; Firavun rüyasında; Beyt-i Mukaddes'ten bir ateş zuhur eder. kendi sarayını ve etrafında olan kıptî evlerini yakar, Benî İsrail evlerine sirayet etmez. Bu rüyasını bir muabbire hikâye eder. Muabbir «Benî İsrail'in geldiği cihetten bir kimse zuhur edip senin mülkünü tahrib edecek» demesi üzerine Benî İsrail'den doğacak oğlanların öldürülmesini emretmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü : Hz. Musa'dan evvel geçen peygamberle Mûsâ (A.S.) ın Benî İsrail'den zuhur edip Firavun'u ve kavmim dine davet edeceğini ve akıbet helaklerine sebep olacağını haber vermişlerdi. Firavun'un bu haberi işitmesi Benî İsrail'in oğlanlarının katlini emretmesine sebep olmuştur. Binaenaleyh; doğan çocuk erkek olursa öldürür, kız olursa ibkaa ederlerdi. İşte Hz. Musa'nın zuhuruna mani olmak için Benî İsrail'den pek çok sabîler 4063 katlolundu. O zamanda Firavun'un aradığı ve öldürülmesi pek ziyade matlubu olan Hz. Mûsâ doğdu ve aşağıda beyan olunacağı veçhile Firavun'un kucağına atıldı, onu herkesten ziyade sıyanet eden Firavun oldu. Çünkü; kader zuhur edince hazer fayda etmez.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un cahilane muamelesine karşı murad-ı İlâhisini beyan sadedinde :

وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى ٱلَّذِينَ ٱسۡتُضۡعِفُواْ فِى ٱلاًرۡضِ

buyuruyor.
[Biz şol kimse üzerine nimetler vermek murad ederiz ki onlar Firavun'un tarafından yeryüzünde zayıf addolunmuşlardı.]

وَنَجۡعَلَهُمۡ أَٮِٕمَّةً۬

[Ve biz zayıf addolunan kimseleri emr-i hayırda nâsa imamlar ve muktedâbih kılmak murad ederiz.]


وَنَجۡعَلَهُمُ ٱلۡوَٲرِثِينَ (5)

[Ve biz onları Firavun'un etbâ'ının mülküne varis kılmak murad ederiz.] Binaenaleyh; Fir'avun'un kadere ve bizim muradımıza karşı tedbirinin faydası olmaz.

وَنُمَكِّنَ لَهُمۡ فِى ٱلاًرۡضِ

[Ve biz o zayıf addolunan kavme yeryüzünde kudret vermek isteriz.]

Yani; Firavun zulm ü taaddide nihayete vardı, Allah'ın kullarına cevr ü cefada haddini tecavüz etti. Binaenaleyh; biz Firavun ve kavmi tarafından zayıf addolunan Benî İsrail üzerine ihsan 4064 etmek ve bol nimet vermek isteriz ki onları etbâ' olduktan sonra metbû' ve Firavun nazarında hor ve hakir ve hademe güruhundan olduktan sonra aziz ve büyük adamlar, halkın muktedâbihleri ve şevketli hükümet sahibi kılmakla Firavun'un mülküne varis ve yeryüzünde kudret verip halk üzerinde sözlerinin nafiz olmasını murad ederiz. Bu muradımız veçhüzere Firavun'u ve etba'ını zelil ve Benî İsrail'i aziz kıldık ki Firavun hakkında c:;ma-i hüsnadan Müzill isminin eseri zuhur ederek onları zelil ve Benî İsrail hakkında Muizz isminin sırrı zuhur etmiştir ki onları aziz kıldık.
Hulâsa; Firavun'un muttasıf olduğu evsaf-ı zemimesine karşı murad-ı İlâhinin Benî İsrail'i nimet sahibi ve âleme muktedâbih ve Firavun'un memleketine varis ve yeryüzünde kuvvet ve saltanat sahibi kılmak olup fakr u zilletten sonra Benî İsrail'i ganî ve kavi kılmak, acizden sonra kudret ve mihnetten sonra rahat vermek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'i aziz ve Firavun'u zelil kılacağını beyan ettikten sonra Firavun'un korktuğu başına geldiğini beyar. etmek üzere

وَنُرِىَ فِرۡعَوۡنَ وَهَـٰمَـٰنَ وَجُنُودَهُمَا مِنۡهُم مَّا ڪَانُواْ يَحۡذَرُونَ (6)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Firavun'a, Hâmâna ve onların askerlerine Benî İsrail'den korktukları şeyi göstermek murad ettik.]

Yani; Firavun bir taraftan kader-i İlâhinin önüne sed çekmek ister, diğer taraftan biz de onun kibir ve gururuna nihayet vermek murad ederiz. Binaenaleyh; Firavun'a ve onun hükümetinde başvekâleti ihraz etmiş olan akran ü emsaline fahr u mübahat ede., veziri (Hâmân) a ve onların mefsedetkârâne emirlerini telâkkiye hazır ve meramlarını icraya âlet olan askerlerine Benî İsrail tarafından korktukları şeyi göstermek murad ettik. Çünkü; onlarr korktukları şey Benî İsrail'in içlerinden bir zatın zuhuruyla galebe 4065 etmeleri ve onların elinde Mısır hükümetinin münkariz olmasıydı. Öylece oldu. Zira; Hz. Mûsâ zuhur etti, Benî İsrail'i Firavun'un esaretinden kurtardı, Firavun askeri ve etbâ'ıyla beraber gark ve Hz. Süleyman zamanında Benî İsrail Mısır arazisine tamamıyla varis oldu.
***

Vâcib Tealâ Benî İsrail'e birtakım nimet vereceğini beyandan sonra vaadetmiş olduğu nimetlerin iptidasını beyan etmek üzere:

وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰٓ أُمِّ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَرۡضِعِيهِ‌ۖ فَإِذَا خِفۡتِ عَلَيۡهِ فَأَلۡقِيهِ فِى ٱلۡيَمِّ وَلاً تَخَافِى وَلاً تَحۡزَنِىٓ‌ۖ


buyuruyor.
[Biz Mûsâ (A.S.) ın validesine vahyettik, dedik ki «Sen Musa'yı emzir, sen emzirince Firavun tarafından Mûsâ üzerine bir zarar geleceğinden korktuğunda Musa'yı denize at, korkma ve mahzun olma.»]

إِنَّا رَآدُّوهُ إِلَيۡكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (7)

[«Zira; biz Musa'yı sana reddedeceğiz ve onu Resûllerden kılacağız.»] demekle validesini tesliye ve oğlunu muhafaza hususunda tedbiri kendine ta'rif etti.

Yani; Mûsâ (A.S.) ın hayatına mani olmak için Firavun'un o kadar zalimane tedbirlerine karşı biz Mûsâ (A.S.) ın dünyaya zuhurunda hayatını muhafaza ve Firavun'un zulmünden vikaaye hususunda validesine ilham suretiyle vahyettik, dedik ki «Sen Musa'yı emzir, onun ağlaması ve komşuların sesini işitip haber vermelerinden korktuğunda onu denize, yani denize benzeyen (Nil) suyuna bırak. Helakinden korkma ve senden ayrılmasına mahzun olma. Zira; biz onu sana elbette reddedeceğiz ve sen ona emzikçi olacaksın. 4066 Binaenaleyh; oğlundan ayrılığın uzun müddet devam etmeyecektir, biz onu Mısır ve Şam cihetine gönderilen Resûller zümresinden kılacağız» demekle validesini mesrur kıldı.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette v a h i y ; ilham manâsınadır. Zira; Hz. Mûsâ'nın validesi nebi olmayıp vahy ise enbiyaya mahsus olduğundan burada v a h i y ; ilham manâsınadır. Yani kalbine öyle doğmuştur.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Hz. Musa'yı validesinin denize bırakması şöyle olmuştur : Firavun hamile olan hatunlara kabileler ta'yin ettiği gibi birer de me'mur ta'yin etmişti. Kaabile çocuğun oğlan veya kız olduğunu haber verir, me'murlar da tahkik eder, oğlan olduğu surette götürülür, ta'yin olunan mahalde insafsızcasına kuzu boğazlar gibi boğazlarlardı. Fakat irade-i İlâhiye Mûsâ (A.S.) ın hayatına taallûk ettiğinden Hz. Musa'nın validesine ta'yin olunan kaabile validesiyle dost oldu. Mûsâ (A.S.) doğunca çocukta görülen necabet ve parlayan nûr-u nübüvvet üzerine kaabileye akseden muhabbet kaabilenin her tarafını ihata edip haber vermek şöyle dursun muhafazanın çaresini düşündü ve validesine dedi ki «Senin oğlunun bizim düşmanımız olduğunda şüphem yoktur, lâkin bendeki şiddet-i muhabbet onu haber vermeye manidir, oğlunu muhafaza et» dedi, savuştu, gitti.
Kaabilenin çıktığını gören me'murlar hemen sür'atle haneye girmişler ve taharri etmek istemişlerse de validesi kaabilenin tavsiyesi üzerine Hz. Musa'yı saklamış ve tevellüde dair validesinde bir alâmet de görmeyince kaabilenin niçin geldiğini sorarlar. Hz. Mûsâ'nın validesi beyinlerinde dostluk olup dostluğa binaen muhabbet için geldiğini söyler. Me'murlar da doğru telâkki eder, giderler. Gerçi Cenab-ı Hak hîn-i velâdetinde muhafaza etmişse de bu suretle muhafaza uzun müddet devam edemeyeceğinden denize bırakmasını validesine ilham ettiğini beyan etmiştir. Bu ilham üzere validesi dülgere gidip çocuk cesametinde bir sandık yapmasını söyleyince dülger işi anlar ve haber vermek isterse de haber vereceği vakit söyleyemez, ne haber vereceğini bilemez. Çünkü; irade-i İlâhiyeye karşı kim ne yapabilir, mukadder olan şeyi bozmak ve ona karşı gelmek kimin haddidir? Fakat insanlar murad-ı İlâhiyi bilmediğinden kadere karşı tedbirlerle meşgul olurlar, lâkin 4067 faydasını göremezler. İşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla insanları ve bilhassa zalimleri ibrete davet etmiş ve kudret-i kaahiresine karşı hiç kimsenin birşey yapamayacağını beyanla herkesin daima kendine itimad etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü; Firavun'un o kadar satvet ve ceberutu karşısında âlem ses çıkaramaz bir halde zulmü herkesi titretmiş ve Hz. Musa'yı öldürmek için hazineler sarfıyla me'murlar ta'yin etmişken bunun hepsi Cenab-ı Hakkın kaabileye Hz. Mûsâ hakkında vermiş olduğu muhabbet karşısında mahvolup gidiyor. Zira; bu kadar tedbire karşı kaabile oğlan olduğunu haber vermeye mecbur olduğu halde Hz. Musa'ya hasıl olan muhabbete nispetle Firavun'un cebir ve şiddeti hiç olduğu gibi validesine verdiği cesaretle o anda çocuğun saklanması ve me'murlar şiddetle taharri ve tazyike me'mur oldukları halde sathî bir suâle verilen zayıf bir cevaba kanaat etmeleri insanları hayrette bırakan garaib-i ahvaldendir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'nın validesine ilhamı dört şeyi mutazammın olup
B i r i n c i s i : Oğlunu emzirip aç bırakmaması.
İ k i n c i s i : Oğlunun telefine dair korku geldiğinde denize atması.
Ü ç ü n c ü s ü : Oğlunun tekrar kendine iade olunacağı. Dördüncüsü: Hz. Musa'nın mürselînden kılınacağı cihetle validesinin korkmaması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın validesine oğlunu emzirmesini ve icabederse denize bırakmasını ilham ettiğini beyandan sonra ilham-ı İlâhi veçhile denize misafir verildikten sonra vâki olan hâdiseyi beyan etmek üzere :

فَٱلۡتَقَطَهُ ۥۤ ءَالُ فِرۡعَوۡنَ لِيَڪُونَ لَهُمۡ عَدُوًّ۬ا وَحَزَنًا‌ۗ

buyuruyor.
[Akıbetinde Mûsâ (A.S.) ın onlara düşman ve hüzn ü esef olması için Firavun'un etbâ'ı Mûsâ (A.S.) ı buldular ve aldılar.] 4068

إِنَّ فِرۡعَوۡنَ وَهَـٰمَـٰنَ وَجُنُودَهُمَا ڪَانُواْ خَـٰطِـِٔينَ (8)

[Zira; Firavun, Hâmân ve onların askerleri hata eder oldular.]

Yani; validesi bir sandık içine koyup oğlu Musa'yı Nü'e bırakınca Nil, tâbut-u Musa'yı Firavun'un sarayı dahilinde olan bahçeye aldı, götürdü ve saray halkı onu buldular, aldılar ki akıbet kendilerine düşman ve hüzün olsun. Çünkü; Firavun ve vezir-i a'zamı (Hâmân) ve onların askerleri zulüm ve gadretmekle hata eder ve günah işler olduklarından Allah-u Tealâ onlara düşmanlarını kendi elleriyle terbiye ettirdi ve büyüttü.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un (Baras) illetine müptelâ kızından başka bir evlâdı olmayıp kızının illetine tedavi hususunda etibbâ âciz kalıp kâhinlerle istişare ettiğinde kâhinler «Filân ayın filân gününde sabah vakti sandık içinde sarayınız dahilinde insan suretinde bir sabi zuhur edecek. Onun tükürüğünü sürerseniz kızınız bu illetten kurtulacak» demeleri üzerine o gün Hz. Musa'nın zuhuruna intizar etmektelerdi. Binaenaleyh; o gün sabahtan Firavun ve haremi (Âsiye) sarayın bahçesinde kendine mahsus mahalde otururken Nil'in saraya gelen ırmağında sandığı bir ağaca takılmış gördüler ve aldılar, Firavun'un huzuruna getirdiler, açtılar ki Hz. Mûsâ nûr-u nübüvvetle sandık içinde parlıyor. Derhal cümlesini muhabbet-i Mûsâ istilâ etti. Kâhinlerin tarifi üzere Hz. Musa'nın tükürüğünü Firavun'un kızının illetleri üzerine sürdüler. Biiznillâhi Tealâ illet zail olunca muhabbetleri bir kat daha tezayüd etti. Gerçi Firavun ve vükelâsı aradıkları çocuğun bu olmasını hatırlarından uzak tutmamışlarsa da saray halkının ve Firavun'un muhabbeti katline mani oluyordu. İşte o gün o saatten itibaren Firavun tac ü tahtının harabına sebep olacak zatı kendi kucağında kemâl-i hürmetle büyütmeye başlamıştır. Fakat bu ne garip cilve-i İlâhiyedir ki bir taraftan bu çocuğu aramak için hazineler sarfediyor ve binlerce ma'sumların demini heder edip anaların, babaların yüreklerini deliyor, diğer taraftan aradığı çocuğu kendi eliyle terbiye ediyordu. Âlemde bunun emsaline çok tesadüf edilir. Ekseri zalimlerin, kendi düşmanlarını kendi ekmekleriyle 4069 besledikleri ve akıbet kendine bende addettikleri kimselerin elinde helak oldukları görülmektedir. Çünkü; Allah-u Tealâ o zalimlerden intikamını başka suretle almaya kaadirken kendine bende olan ve zalimin güvendiği bir kimseyle intikamını almakta zalimin aczini herkese göstermek olduğu gibi ibret de ziyadedir.

***
Vâcib Tealâ saray halkının cümlesi Hz. Musa'ya muhabbet etmişlerse de bittabi Firavun'un hareminin Firavun üzerinde nüfuzunun te'siri ziyade olduğu cihetle cümlesinden ziyade hareminin katle mani olduğunu beyan etmek üzere :

وَقَالَتِ ٱمۡرَأَتُ فِرۡعَوۡنَ قُرَّتُ عَيۡنٍ۬ لِّى وَلَكَ‌ۖ لاً تَقۡتُلُوهُ

buyuruyor.
[Firavun'un haremi (Asiye) Firavun'a hitabederek «Bana ve sana bu sabi gözümüzün nûru ve sürürüdür, öldürmeyin bu çocuğu» dedi.] Ve ilâveten şunu söyledi:

عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوۡ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدً۬ا

[«Zira; o çocuğun bize menfaat etmesi veyahut bizim onu velet ittihaz etmemiz me'mûldür» demekle Firavun'u katletmek fikrinden döndürmeye çalıştı ve katlini terkettirdi.]

وَهُمۡ لاً يَشۡعُرُونَ (9)

[Halbuki onlar akıbetin ne olacağını bilmezler.]

Yani; sandığı açıp Mûsâ (A.S.) ı görünce kendilerinde hasıl olan muhabbet üzerine saray halkının cümlesi çocuğun katline razı olmamışlarsa da içlerinden en ziyade te'sir-i nüfuza malik olan haremi ricaya cür'et etti ve «Bu çocuk bana ve sana göz nûrudur; öldürmeyin bunu. Me'mûl ki o bize menfaat eder, biz ondan menfaat görürüz veyahut kendimize velet ittihaz ederiz» demekle 4070 Firavun'u katil fikrinden döndürdü. Gerçi bazı rivayete nazaran vükelâsı katline karar vermişlerse de kararları Âsiye'nin tesirine karşı hükümsüz kaldı, Firavun'un haremi de akıbet îman etmekle şu sa'yinin faydasını gördü. Firavun ve saray halkı katlinden feragat ettiler, aradıkları düşmanlarının bu olduğunu idrak edemediler, bu vesileyle o zamanda Benî İsrail'den hiç kimseye nasib olmayan bir surette Mûsâ (A.S.) Firavun'un sarayında kaldı. Ne acîp kudret-i İlâhiyedir ki böyle bir zatın dünyaya gelmemesi, gelirse de bekaa bulmaması için bir çok tedbirlere teşebbüs edip binlerce nüfus telef ederek bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, her türlü takayyüdat ve ihtiyata riayet eden Firavun, öldürmek için aradığı zatı alıp bağrına basıyor ve eliyle ekmek yedirip büyütüyor, saray halkının en ziyade mümtazlarından kılıyor.
(سبحان الذى يتحيرفى عجائَبه العقول) yani «Şol Zat-ı eceli ü a'lâyı nekaisten tenzih ederiz ki onun acaibatında akıllar hayret eder».

***
Vâcib Tealâ Âsiye'nin ricası ve kendinde hasıl olan fart-ı muhabbet üzere katilden feragat edildiğini beyandan sonra Hz. Musa'nın validesine arız olan hali beyan etmek üzere :

وَأَصۡبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَىٰ فَـٰرِغًا‌ۖ

buyuruyor.
[Sabah vakti Musa'nın validesinin kalbi akıldan ve sabırdan hâli oldu.]

إِن ڪَادَتۡ لَتُبۡدِى بِهِۦ لَوۡلآً أَن رَّبَطۡنَا عَلَىٰ قَلۡبِهَا لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (10)

[Hatta o kadar muztarip oldu ki eğer biz, Allah'ın vaadine inanan müminlerden olsun için onun kalbine sekinet ve vekar raptetmemiş olsaydık hemen az kaldı Mûsâ (A.S.) ın kendi oğlu olduğunu ve denize attığını feryad ü figanla izhar ediverecekti.] 4071 Binaenaleyh; bizim sebat vermemiz olmasaydı meselenin hakikatini izhara yaklaşmıştı. Fakat bizim ona vermiş olduğumuz sekinet sayesinde meseleyi saklamaya muvaffak oldu.

Yani; Mûsâ (A.S.) ın validesi gece sandıkla oğlunu denize atıp sabah vakti Firavun'un eline geçtiği şayi olunca aklı başından çıktı, şefkati galeyan etti. Çünkü; Firavun'un katledeceğini zannetmesine binaen vaveyla ile az kaldı işi meydana koyacak ve feryad ü figanını herkese duyuracaktı. Binaenaleyh; kalbi sabah vakti akıldan ve sabırdan hâlî kaldı ve lâkin bizim, oğlunu kendine reddeceğimize dair vaadimize inanan müminlerden olsun için biz onun kalbini sükûnetle vaadimize raptettik. Eğer biz kalbini vaadimize raptedip bağlamamış olsaydık hemen Mûsâ kendinin oğlu olduğunu ve sandığa nasıl koyduğunu söylemeye yaklaşmıştı. Fakat kalbine raptettiğimiz sabır ve istirahat sebebiyle açığa atmadı. Çünkü; bazı rivayete nazaran sabah vakti sandığın Firavun'un eline geçtiğini işitince «Vah oğlum ! Bu kadar emeklerim boşa gitti. Yine düşman eline geçti» demekle hane derununda feryada başladı, hemen sesini komşuları işitecek bir hale geldi. İşte o zaman imdad-ı İlâhi erişti, aklını başına aldı ve oğlunun kendine iade olunacağına dair ilham suretiyle vaad-i İlâhi hatırına geldi ve vaad-i İlâhiye inandı, sabır ve sükûnete mülâzemet etti. Binaenaleyh; bağırıp çağırmayı bırakıp akıbete intizar etti.
Mûsâ (A.S.) ın kalbinin ferağıyla murad; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalbinde Hz. Musa'nın kederinden başka birşeyin bulunmamasıdır, yahut işin evvelinde vaad-i İlâhiyi mutazammın olan ilhamdan gaafil olmasıdır.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın validesinin kalbini sabır ve sebata raptile fezi' ve feryaddan ferağatla vaad-i İlâhiyi hatırlayıp kalbi sükûnet bulduktan sonra oğlunun ahvalini anlamak üzere Firavun'un sarayı cihetine kerimesini gönderdiğini beyan etmek üzere:

وَقَالَتۡ لاًخۡتِهِۦ قُصِّيهِ‌ۖ

4072
buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) ın validesi hemşiresine «Sen git ! Musa'nın arkasına tâbi ol, gözet ne yaptıklarını, gör ve bana haber getir» dedi.] Ve ahvali tarassut etmek üzere kızını gönderdi.

فَبَصُرَتۡ بِهِۦ عَن جُنُبٍ۬ وَهُمۡ لاً يَشۡعُرُونَ (11)

[Validesi gönderince aldığı emir üzerine hemşiresi (Meryem) arkasını gözetmek için Firavun'un sarayı tarafına gitti, uzaktan Mûsâ (A.S.) ı Firavun'un öldürmeyeceğini, evlâtlık ittihaz edeceklerini bildi, sarayda cereyan eden ahvali anladı. Halbuki saray halkı hemşiresini bilmiyorlardı ve Meryem'in oralarda niçin gezdiğini idrak etmezlerdi.] Çünkü; (اذاجاءالقضاءعمى البصر) yani «Kaza geldiğinde göz kör olur, görmez» fahvâsınca Firavun'un felâketi yaklaştığından esbabını kendi hazırlıyordu.
Hz. Musa'nın arkasını ta'kib eden hemşiresi anababa bir hem-şiresidir ve ismi (Meryem) dir. Cenab-ı Kelimullah'ın Mûsâ ismini (Asiye') tesmiye etmiştir. Çünkü: Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Asiye «Bunu öldürme, me'mûl ki menfaat görür veyahut evlât ittihaz ederiz» deyince Firavun'un «Benim ihtiyacım yoktur, senin olsun» demesi üzerine Âsiye kendine velet ittihaz ettikten sonra ismine (Mûsâ) dedi. Niçin Mûsâ tesmiye ettiği suâl olunduğunda «(Mû) su ve (Sâ) da şecer manâsınadır. Biz de bu çocuğu suyla ağaç arasında bulduğumuzdan Mûsâ tesmiye ettik» dediği mervidir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın emzikçilerden emmediğini ve hemşiresinin anasının emzikçi olacağını haber verdiğini beyan etmek üzere :

وَحَرَّمۡنَا عَلَيۡهِ ٱلۡمَرَاضِعَ مِن قَبۡلُ

buyuruyor.
[Validesini bulmadan evvel biz Mûsâ üzerine emzikçileri 4073 haram kıldık.] Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) getirilen emzikçilerin memelerinden emmedi.

فَقَالَتۡ هَلۡ أَدُلُّكُمۡ عَلَىٰٓ أَهۡلِ بَيۡتٍ۬ يَكۡفُلُونَهُ ۥ لَڪُمۡ وَهُمۡ لَهُ ۥ نَـٰصِحُونَ (12)

[Mûsâ (A.S.) emzikçilerden emmeyince hemşiresi araya girer ve saray halkına «Ben size bir ev ailesine delâlet edeyim mi ki o aile çocuğa nasihat eder, emzirmesinde ve terbiyesinde kusur etmez oldukları halde o çocuğu hıfzederler, asla zayi etmez, her umuruna kefil olurlar. »] dedi.

Yani; Mûsâ (A.S.) ın validesine oğlunu kendine reddedeceğimizi vaadetmiştik. Bu vaadimiz yerini bulmadan evvel biz Mûsâ üzerine validesinden başka emzikçilerin memelerini haram kıldık ve validesi gelmeden evvel getirdikleri emzikçilerden emmesini men'ettik. Binaenaleyh; o mahalde hazır bulunan hemşiresi saray halkının emzikçi aradıklarını görünce «Ben size bir hane ehli haber vereyim ve onları size göstereyim ki çocukları katlolunduğundan taze çocuk olsa emzirecekler, onlar öyle bir ailedir ki çocuğu kendilerine zammederler, emzirmesinde ve terbiyesinde kusur etmezler. Çünkü; onların cümlesi çocuğa hayır murad eder nâsıhlardır» dedi. Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile o mecliste hazır bulunan (Hâmân) Meryem'in bu sözünden Hz. Musa'ya karabeti olduğunu hisseder. «Bu çocuğu bu kadın biliyor, tutun bunu, hakikati haber versin» deyince Meryem «Benim maksadım aile, hükümdarın kulları olduklarından çocuğa hürmeti hükümdara hürmet bilirler. Binaenaleyh; çocuğa hayır murad ederler demektir» dedi. Ve bu sözüyle Hâmân'ın kelâmını reddetti, Hâmân'ın sözü arada tesirsiz kaldı. Çünkü; vaad-i İlâhide hulfolmaz, elbette yerini bulacak olduğundan Firavun hükümetinde âmir-i mutlak ve sözü cümleye nafiz ve şerri âlemi titretmiş olan Hâmân pek acezeden gördüğü Meryem'in sözüyle mebhut oldu kaldı ve sözünü tekrar söyleyip emrini infaz edemedi. O sırada çocuk Firavun'un elinde ağlar, gelen emzikçi kadınların hiç birinden emmez. Binaenaleyh; saray halkı şaştı ve çocuğun (ağlamasını) durdurmaya bir çare bulamadıklarından Meryem'in bu sözünü 4074 minnet bildikleri cihetle Firavun hemen Meryem'in söylediği hatunu getirmelerini emretti. Meryem fırsatı ganimet bilerek sür'atla gitti, validesini getirdi. Mûsâ (A.S.) ınemesini aldı, sesini kesti. Saray halkı bundan memnun olmuşlarsa da Firavun tereddüde vardı. Biraz düşündükten sonra hatuna «Sen bu çocuğun nesi olursun? Bir çok kadınların memesini almadığı halde senden hiç nükûl etmeksizin memeni aldı. Herhalde bu çocukla bir münasebetin olsa gerektir» dedi. Hatun da «Benim rayiham güzeldir ve sütüm tatlıdır. Benim sütümden emmeyen çocuk olmaz» dedi, Firavun da bu söze inandı.

***
Vâcib Tealâ çocuğun emzirmesine ve terbiyesine ücret ta'yin ederek çocuğu validesine teslim ettiklerini beyan etmek üzere :

فَرَدَدۡنَـٰهُ إِلَىٰٓ أُمِّهِۦ كَىۡ تَقَرَّ عَيۡنُهَا وَلاً تَحۡزَنَ وَلِتَعۡلَمَ أَنَّ وَعۡدَ ٱلله حَقٌّ۬ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَهُمۡ لاً يَعۡلَمُونَ (13)

buyuruyor.
[Hemşiresinin delâleti üzerine biz Mûsâ (A.S.) ı validesine reddettik ki validesinin gözü nûrlansın, rahat etsin, oğlunun firakına mahzun olmasın, Allah-u Tealâ'nın vaadi hak olduğunu bilsin ve lâkin nâsın ekserisi vaad-i İlâhinin hak olduğunu bilmezler.]

Yani; bizim Musa'yı validesine reddettiğimiz üç sebebe mebnidir;
B i r i n c i s i : Validesinin gözü dinlensin, ağıdını kessin.
İ k i n c i s i : Oğlunun firakı üzerine devamlı mahzun olmasın.
Ü ç ü n c ü s ü : Allah'ın vaadi hak olduğunu bilsin ve kalbini Rabbisine bağlasın.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Hz. Musa'nın validesine tariz vardır. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) ın sandukası Firavun'un eline geçince vaad-i İlâhiyi unutarak sabırsızlıkla feryada başlamıştı ve az kalsın meseleyi herkese ilân ediyordu. Lâkin Cenab-ı Hakkın imdadıyla sükûnetini muhafaza edebilmiştir. Binaenaleyh bu âyette Cenab-ı Hak vaadinin hak 4075 olduğunu ve lâkin ekser-i nâsın bilmediğini beyanla ta'riz etmiştir. Zira; ta'rize müstehaktır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Mûsâ validesinin memesini alarak ağıdını kesip saray halkı memnun olunca her birerlerinin altın, gümüş, mücevherat ve saire hediye ettikleri mervidir. Cenab-ı Hakkın inayeti yetişince herşey olur. Akşam yavrusunu denize misafir vermekle mahzun, sabahleyin Firavun'un eline geçtiğini işitmekle öldürecek zannıyla kalbi perişan ve nâle vü figan içinde kül kebab olduğu halde kuşluk vakti her afetten salim ve gönlü her cihetle rahat ve sürür içinde koca Firavun'un sarayı dahilinde herkesten iltifat görür, herbirinden kıymettar hediyeler alır ve zayi oldu zannettiği ciğerparesini kucağında bulur. İşte Cenab-ı Hakkın kitabında bunları bize beyanı bizim için binlerce vukuata ders-i ibrettir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'yı validesine teslimden sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ ۥ وَٱسۡتَوَىٰٓ ءَاتَيۡنَـٰهُ حُكۡمً۬ا وَعِلۡمً۬ا‌ۚ

buyuruyor.
[Vakta ki Mûsâ (A.S.) ın yaşı kemâlini bulup aklı, fikri müsavi olunca ona biz hüküm ve ilim verdik.]

وَكَذَٲلِكَ نَجۡزِى ٱلۡمُحۡسِنِينَ (14)

[İşte böylece erbab-ı ihsanı biz güzel cezalarla cezalandırırız.]

Yani; Mûsâ ve validesinin ihsan sahibi olmalarına binaen biz güzel ceza ile cezalandırdığımız gibi bilûmum ihsan sahiplerini güzel cezalarla cezalandırırız. Çünkü ihsanın cezası; ancak ihsandır. İ n s a n l a r ı n i h s a n ı yla murad; ibadet ve taatında şer'a muvafık surette hareket etmektir. Binaenaleyh; şer'a muvafık surette ibadet edenler hüsn-ü cezaya müstehak ve nail olurlar. 4076
Beyzâvî'nin beyanı veçhile e ş ü d d ; otuz yaşından kırka kadardır. Çünkü; otuzla kırk arasında insanın vücudu tekemmül ettiği gibi aklı da tekemmül ettiğinden Cenab-ı Hak bu sinne baliğ olduğunda ilim ve hikmet verdiğini beyan buyurmuştur. Hz. Musa'ya verilen hükümle murad, hikmet-i ilmiye ve i l i m le murad; ilm-i fıkıh, dünyaya ve âhir ete müteallik ilimdir. Yahut e ş ü d d le murad; on sekizle otuz arasındadır. Çünkü; onsekiz yaşında kuvâ-yı cismânî tekemmül eder ve otuzuna kadar kuvveti tezayüd eder ve akıl da o nispette nema bulur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Vakta ki Mûsâ (A.S.) onsekiz sinnine baliğ olduysa biz ona hükemanın hikmetini ve ulemanın ilmini verdik. Binaenaleyh; zahir-i ahkâma âlim ve nâsbeyninde adaletle hükmeder oldu. Çünkü; ihsan sahiplerini biz daima güzel ceza ile cezalandırırız.] demektir.
Hulâsa; Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ olunca Vâcib Tealâ'nın hikmet ve ilim ihsan ettiği ve erbab-ı ihsana daima güzel cezalar ve mükâfatlar verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4077
***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın sinni kemâline vasıl olduktan sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَدَخَلَ ٱلۡمَدِينَةَ عَلَىٰ حِينِ غَفۡلَةٍ۬ مِّنۡ أَهۡلِهَا فَوَجَدَ فِيہَا رَجُلَيۡنِ يَقۡتَتِلاًنِ هَـٰذَا مِن شِيعَتِهِۦ وَهَـٰذَا مِنۡ عَدُوِّهِۦ‌ۖ

buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) ehl-i Mısır'ın gaflette oldukları bir zamanda Mısır kasabasına dahil oldu. Kasabaya girince münazaa ve mukaatele eder iki kimseden birisi Musa'nın kendi kabilesi Benî İsrail'den ve diğeri kendine düşman olan kıptî taifesindendir.]

فَٱسۡتَغَـٰثَهُ ٱلَّذِى مِن شِيعَتِهِۦ عَلَى ٱلَّذِى مِنۡ عَدُوِّهِۦ

[Mûsâ (A.S.) mukaatele eden iki kimsenin yanlarına gelince Musa'nın kendi kabilesinden olan İsrail'i, düşmandan olan kıptî üzerine bir yardım istedi.]

فَوَكَزَهُ ۥ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيۡهِ‌ۖ

[Kabilesinden olan kimsenin yardım istemesi üzerine Mûsâ (A.S.) kıptîye bir tokat vurdu. Vurmuş olduğu kıptî üzerine mevtle hükmolundu ve bu fiilden mahcuboldu.]

قَالَ هَـٰذَا مِنۡ عَمَلِ ٱلشَّيۡطَـٰنِ‌ۖ إِنَّهُ ۥ عَدُوٌّ۬ مُّضِلٌّ۬ مُّبِينٌ۬ (15)

[Kıptî ölünce Mûsâ (A.S.) dedi ki «Şu çirkin fiil, şeytan'ın amelindendir. Zira şeytan; açıktan idlâl eder bir düşmandır.]

Ruhulbeyan'da ve Nisâbûrî'de zikrolunduğuna nazaran Hz. Musa'nın kendi kabilesinden olan recül Sâmirî ve düşman olan kıptî Firavun'un mutfağında hizmetçilerdendi. Nizam sebebi, mutfağa odun götürmek için Sâmirîye cebrediyor, Sâmirî de götürmek istemediğinden beyinlerinde arbede çıktığı zaman Mûsâ (A.S.) geliyor. Sâmirî Hz. Musa'dan yardım isteyince niza'ı fasletmek için kıptîye bir yumruk vurduğunda Kıptînin eceli gelmiş ve ölmüş bulunur. Mûsâ (A.S.) ın öldürdüğü kıptî müşrik olduğu cihetle demi mubahtı ve velâkin Mûsâ (A.S.) a öldürmesi emrolunmadığından istiğfar etmiştir. Katil kasdıyla vurmadığından demi mubah olmasa bile katli hatadır, ma'siyet değildir lâkin şu hatanın vukuuna istiğfar etmiştir. Kıptî mutfağa odunu meccanen ve zulmen götürtmek istediği cihetle zalim ve İsrailî olan recül mazlum olup mazlumu zalimden kurtarmak vâcib olduğundan Hz. Mûsâ mazlumu zalimden kurtarmak istemişti. Kıptînin eceli gelmiş olduğundan hata vuku buldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın dahil olduğu Medine Firavun'un sarayı bulunan Mısır ki şimdiki Mısır'ın garbındadır ve ismi (Menfis) tir, tufandan sonra arz-ı Mısır'da evvel bina kılınan şehirdir yahut (Aynüşşems) denilen mahaldir. Hz. Musa'nın 4078 nâsın gafleti üzerine şehre girmesinde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile üç ihtimâl vardır.
B i r i n c i s i : Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu veçhile Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ olup kendine ilim ve hikmet verilince Firavun'un dîninin batıl olduğunu bildi, ta'netmeye başladı ve Firavun'un zulmünden bahseder oldu. Firavun ve kavmi tehdidettiklerinden Mûsâ (A.S.) açıkta gezemez bir hale geldi ve Benî İsrail'den hafî bir cemiyet teşkil etti. O cemiyet Hz. Musa'nın sözünü dinler ve gittiği yola giderlerdi. İşte o zamanda nâsın kuşluk uykusunda oldukları zaman veya akşamla yatsı arasında nâsın evlerine çekildikleri bir zamanda çarşıya girdi, bu niza'a tesadüf eyledi ve kıptî vefat etti.
İ k i n c i s i : Mûsâ (A.S.) rüşdüne baliğ olduğunda Firavun'un bindiği atlara biner, giydiği elbiselerden giyer ve Firavun'un oğlu diye şöhret bulur. Bir gün Firavun'un bahçede ve haric-i şehirde bulunan sarayından şehre gelir, o niza'a tesadüf eder. vukuat olur.
Ü ç ü n c ü s ü : Mûsâ (A.S.) hal-i sahavetinde asâ ile Firavun'un başına vurur, eliyle sakalını yolar. Firavun bundan huylanır, büyüdüğünde Firavun'a ta'na başlayınca Firavun saraydan ve memleketten çıkarılmasını emreder. Binaenaleyh; memleketten çıkarılır, bir müddet Mısır haricinde bulunur. Hatta isminin unutulur bir hale geldiği zaman nâsın kalabalığı kesildiği kuşluk vaktinde Mısır'ın çarşısına gelir, hâdise vâki olur. Çünkü; Türkçede «Akacak kan damarda durmaz» derler. Zira; kader zuhur edince hazer fayda etmez. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) ın (Medyen) e misaferet zamanı gelmişti, onun da sebebi bu vukuat olacaktı. Oldu. o da (Medyen) e müsaferet etti.
***
Vâcib Tealâ hatanın vukuu üzerine Hz. Musa'nın istiğfarını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ إِنِّى ظَلَمۡتُ نَفۡسِى فَٱغۡفِرۡ لِى

4079
buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) vâki olan hata üzerine nedamet ederek Rabbisine iltica etti ve «Ey benim Rabbim ! Ben nefsime zulmettim. Binaenaleyh; beni mağfiret et» demekle tazarruda bulundu.]

فَغَفَرَ لَهُ ۥۤ‌ۚ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ (16)

[Rabbisine tazarru edince Rabbisi onu mağfiret etti. Zira; Rabbi Tealâ kullarının kusurunu setreder ve dergâhına iltica edenlere merhamet buyurur.] Binaenaleyh; kullarından ihsanını esirgemez.
Mûsâ (A.S.) ın şu istiğfarı kıptî'yi katletmesinedir, lâkin bu istiğfar kıptîyi katli günah olduğuna delâlet etmez. Zira; maktul olan kıptî kâfirbillâh olduğundan katli mubahtı, kâfir olduğuna (وهذامن عدوه) kelâmı delâlet eder. Çünkü mümin olan, Hz. Musa'nın düşmanından olmaz. Fakat Hz. Mûsâ katline me'mur olmadığından istiğfara lüzum görmüştür. Buna nazaran
(وهذامن عمل الشَيطَان) yani «Şu katil şeytan'ın amelinden» demek; «Kıptîyi katilde mendub olan tehirdi. Bu mendubu terkle aceleten katletmek şeytan'ınamelinden» demektir.
Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran istiğfarın manâsı «Yâ Rabbi ! Ben kıptîyi katletmek sebebiyle nefsime zulmettim. Zira; Firavun duyarsa beni katleder. Şu halde yâ Rabbi ! Bu haberi Firavun'dan bir müddet-i muvakkata setirle beni mağfiret et ki ben Firavun'un şerrinden kurtulayım» demektir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) ın halâsına sebep hasıl oluncaya kadar Firavun meseleye vaziyet edip ciddî bir taharriye başlamamıştır ki Mûsâ (A.S.) kurtulmuş, gitmiştir. Bu vukuat Hz. Musa'nın nübüvvetini izhardan evvel olduğu cihetle enbiyadan günahın suduruna delâlet etmez.

***
Vâcib Tealâ Hz. Mûsâ'nın bundan sonraki münacatını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ بِمَآ أَنۡعَمۡتَ عَلَىَّ فَلَنۡ أَكُونَ ظَهِيرً۬ا لِّلۡمُجۡرِمِينَ (17)

buyuruyor.
[«Yâ Rabbi ! Benim üzerime in'âm ettiğin nimetlerle sana yemin ederim ki elbette ben tevbe ederim. Binanealeyh; bundan sonra mücrimlere arka olmam» dedi.]

Yani; Cenab-ı Hak münacatını kabul edip az bir zaman kıbtînin katlini Firavun'a duyurmayınca Mûsâ (A.S.) yemin etti ve dedi ki «Yâ Rabbi ! Senin bana verdiğin nimetleri in'âmm hakk: için yemin ederim ki elbette ben tevbe ederim. Binaenaleyh; mücrimlere yardımcı olmam». Buna nazaran Hz. Musa'nın yardım ettiği İsrailî'nin kâfir olduğu anlaşılır. Çünkü m ü c r i m l e r le murad; kâfirler olduğu gibi henüz Mûsâ (A.S.) nübüvvetini izha: edip din-i hakka davet etmemişti, mürur-u zamanla Benî İsrail âba ve ecdatlarının dînini unutmuşlar, ne yaptıklarını bilmiyorlardı Binaenaleyh; kâfir olmak ihtimali gaaliptir. Yahut m ü c r i m l e r le murad; «Muavenetleri cürme sebep olan kimselere muavenet etmem» demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zaleme ve fesekaya muavenetin caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Ibn-i Abbas Hazretleri «Eğer Hz. Mûsâ bundan sonra mücrimlere muîn olmam sözüne inşaallah kelimesini ilâve etmiş olsaydı böyle bir vakaya bir daha tesadüf etmezdi, lâkin inşaallah demediğinden ertesi sabah böyle vak'ayla bir daha müptelâ olmuştur» demişse de bu rivayet zayıftır. Zira; ertesi sabah tesadüf ettiği vak'ada muavenet terkettiğini bundan sonraki âyet beyan etmiştir.
***
Vâcib Tealâ kıptîyi katlini ve münacatını beyandan sonra Hz Musa'nın geçirmiş olduğu vukuattan baz-ı aharı beyan etmek üzere :

فَأَصۡبَحَ فِى ٱلۡمَدِينَةِ خَآٮِٕفً۬ا يَتَرَقَّبُ

4081
buyuruyor.
[Kıptinin maktul düşmesi üzerine Mûsâ (A.S.) ınaktulün evliyası tarafından husumet edeceklerine ve mukaateleye geleceklerine intizar ederek korkar olduğu halde Medine'de o gece sabaha kadar kaldı, fakat korkar ve etrafını da gözetmekten hâlî kalmadı.]

فَإِذَا ٱلَّذِى ٱسۡتَنصَرَهُ ۥ بِٱلاًمۡسِ يَسۡتَصۡرِخُهُ ۥ‌ۚ قَالَ لَهُ ۥ مُوسَىٰٓ إِنَّكَ لَغَوِىٌّ۬ مُّبِينٌ۬ (18)

[Sabah olunca ansızın dünkü gün yardım isteyen İsrailî diğer bir kıptîyle münazaa ederken tekrar yardım etmesini isteyince Mûsâ (A.S.) onu reddetti ve «Sen azgın bir kimsesin, yoldan çıkmışsın, dalâleti meydanda bir şahs-ı şerirsin.» Zira; dün bir kıptiyle niza' ettin, kıptînin katline sebep oldun. Bugün diğer bir kıptı ile niza' ediyorsun. Tekrar bizi bir belâ ile daha müptelâ kılmak istersin. Sen fena bir adamsın.] demekle o kimseyi tekdir etti. Bu tekdiri nasihati da mutazammındır. Çünkü; bir kimseye «Sen kötüsün» demek «Kötülüğü terket» demektir.

فَلَمَّآ أَنۡ أَرَادَ أَن يَبۡطِشَ بِٱلَّذِى هُوَ عَدُوٌّ۬ لَّهُمَا قَالَ يَـٰمُوسَىٰٓ أَتُرِيدُ أَن تَقۡتُلَنِى كَمَا قَتَلۡتَ نَفۡسَۢا بِٱلاًمۡسِ‌ۖ

[Mûsâ (A.S.) İsrailînin tekrar yardım istemesi üzerine İsrâilîye ve kendine düşman olan kıptîyi İsrailîden ayırmak üzere tutmak isteyince kıptî dedi ki «Yâ Mûsâ ! Dünkü gün bir nefis öldürdüğün gibi beni de öldürmek mi istersin?»]

إِن تُرِيدُ إِلآً أَن تَكُونَ جَبَّارً۬ا فِى ٱلاًرۡضِ

[«Sen hiçbir şey murad etmez, ancak yeryüzünde cebabireden ve zalemeden bir adam olmak istersin.»]

وَمَا تُرِيدُ أَن تَكُونَ مِنَ ٱلۡمُصۡلِحِينَ (19)

[«Ve sen muslihlerden olmak istemezsin.»]

4082
Yani; Mûsâ (A.S.) kemâl-i havf ü telâşla sabahı bulup sabah vakti çarşıda dünkü İsrailîyi diğer bir kıptîyle niza' eder görünce İsrailî'nin tekrar yardım talebetmesi üzerine Mûsâ (A.S.) her ikisine düşman olan kıptîye elini uzatınca kıptî dedi ki «Yâ Mûsâ ! Dünkü gün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istersin? Sen, ancak arz üzerinde zâlim olmaktan başka bir şey murad etmezsin. Ve sen iki kimse arasını ıslâh eden muslihlerden olmak da murad etmezsin» demekle dünkü vukuatı meydana koydu.
Şu beyan olunan manâ Hz. Musa'ya «Dünkü gün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldüreceksin?» diyen kimsenin kıptî olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sözü söyleyen Hz. Musa'dan muavenet isteyen İsrailî olmak muhtemeldir. Çünkü; Hz. Mûsâ muavenet isteyen kimseye «Sen azgın bir adamsın» demekle tekdir ettiğinden düşman olan kıptîyi tutmak üzere elini uzatınca dost olan İsrailî kendini tutacak zannıyla bu sözü söyledi, dedi ki «Sen dün bir kimse katlettiğin gibi bugün de beni mi katledeceksin? Senin muradın yeryüzünde cebabireden olmaktır, yoksa maksadın ıslâh değildir» dedi. Bu tevcihe nazaran o zamana kadar dünkü kıptîyi kimin katlettiği henüz ma'lûm değilmiş, Hz. Musa'dan muavenet gören İsrailî bu sırrı ifşa ediverdi.
Gerçi kıptînin katlolunduğu ma'lûmsa da lâkin kaatili henüz ma'lûm değildi, hükümet tarafından kaatil taharri olunuyorsa da henüz bulamamışlardı. Çünkü; Mûsâ (A.S.) ın vukuatı faslettiği zaman nâsın gafleti ve çarşının insandan hâlî olduğu zaman olmak sebebiyle İsrailîden başka kimin katlettiğini bilen yoktu. Gerçi Hz. Mûsâ duyulur zannıyla geceyi endişeyle geçirmişse de bilen olmadığından hükümet bulup çıkaramamıştı. Maatteessüf muavenet gören dost bu sırrı ifşa ediverdi ve niza' eden kıptî hükümete ihbar etti, maktulün evliyası da kısas talebettiler.

4083
***
Vâcib Tealâ Firavun ve vükelâsının kısasa karar verdiklerini ve Hz. Musa'ya haber veren kimsenin geldiğini beyan etmek üzere:

وَجَآءَ رَجُلٌ۬ مِّنۡ أَقۡصَا ٱلۡمَدِينَةِ يَسۡعَىٰ

buyuruyor.
[Medine'nin üst tarafından koşarak bir recül geldi.]

قَالَ يَـٰمُوسَىٰٓ إِنَّ ٱلۡمَلأ يَأۡتَمِرُونَ بِكَ لِيَقۡتُلُوكَ فَٱخۡرُجۡ إِنِّى لَكَ مِنَ ٱلنَّـٰصِحِينَ (20)

[O recül «Yâ Mûsâ ! Firavun ve nüdeması senin hakkında istişare ediyorlar ki seni katletsinler. Şu halde onların şerri sana dokunmadan sen çık, şehri terket. Zira; ben sana hayır murad eden nâsıhlardanım» demekle Mûsâ (A.S.) ı hükümetin kararından haberdar etti.]

فَخَرَجَ مِنۡہَا خَآٮِٕفً۬ا يَتَرَقَّبُ‌ۖ قَالَ رَبِّ نَجِّنِى مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ (21)

[Bu haber üzerine Mûsâ (A.S.) zaman fevtetmeksizin korkar ve arkasını ta'kibeden olup olmadığını gözetir olduğu halde derhal kasabadan çıktı ve «Yâ Rabbi ! Beni zâlim olan kavm-i Firavun'un şerrinden kurtar, lûtfunla saha-i selâmete götür» demekle Rabbisine iltica etti.]
Yani; maktul olan kıptînin evliyası tarafından kısas taleb olunması üzerine erkân-ı hükümet kısasa karar verdiler, bu haksız karara razı olmayan bir kimse sür'atla geldi ve Mûsâ (A:S.) a «Yâ Mûsâ ! Memleketin uluları senin hakkında istişare ettiler, katline karar verdiler. Sen derhal kasabadan çık. Zira; ben sana hafî haber veren ve hayır yol gösterenlerdenim» dedi. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) zaman fevtetmeksizin hemen Medine'den çıktı, lâkin korkar olduğu halde arkasını da gözetirdi ve ara sıra gelen olup olmadığını bilmek için döner döner arkasına bakardı. O halinde Rabbisine münacattan geri kalmazdı, diyordu ki «Yâ Rabbi ! Bu zâlim kavmin şerrinden beni muhafaza ve halâs et». İşte Hz. Mûsâ Medine'den hem gidiyor, hem de bu suretle Rabbisine iltica ediyordu. Hz. Musa'nın şu duâsı kıptîyi katli mubah olduğuna delâlet eder. 4084 Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer kıptînin katli zulüm ve günah olsaydı bu kararı verenlerin haklı ve zâlim olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki Hz. Mûsâ onların zâlim olduklarını beyan etmiştir ki kararlarının zulüm ve bu kararın haksız bir karar olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; kıptînin, müşrik olduğu cihetle katli mubah olmasına binaen kısas lâzım gelmediği gibi katlin hata olduğundan dahî kısas lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; kısasla hüküm elbette zulümdü. Bununla beraber karar; tarafeyni dinlemek ve muhakeme etmekle olacağından muhakemesiz kararın elbette zulüm olacağında şüphe yoktur. İşte şu esaslara binaen zâlim oldukları cihetle Hz. Mûsâ «Yâ Rabbi ! Şu zâlim kavmin elinden beni kurtar» demiştir.
Mûsâ (A.S.) ın ikinci gün yardım etmek istediği İsrailî mazlum olduğundan kıptînin elinden kurtarmak istediği ve iyiliğe karşı İsrailînin kötülük edip sırrı ifşa ettiği Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Nisâbûrî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile (يَأۡتَمِرُونَ بِكَ) ,(يتشَاورون بسببك) yani «Senin sebebinle istişare ediyorlar» demektir. İstişare eden kimseler esna-yı istişarede birbirine emrettiklerinden istişareden i'timarla tabir olunmuştur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile hükümetin kararını Hz Musa'ya haber veren kimsenin Firavun'un amcazadesi ki saray halkından ve erkân-ı memleketten, esrar-ı hükümete vâkıf olanlardandır. Lâkin kendisi temiz vicdanlı bir zat olduğundan bu haksız karara razı olmadığı cihetle haber vermiştir. Hatta Taberî'de beyan olunduğu veçhile verilen kararı icra etmek üzere Hz. Mûsâ'y: bulmak için Firavun'un gönderdiği adamlardan evvel haberdar etmek üzere Hz. Mûsâ tarafına alelacele sa'yederek geldiğini Cenab-: Hak beyan buyurduğu gibi yolun kısa cihetini ihtiyar ettiği, isminin (Şem'ûn) veya (Sem'ân) olduğu dahî mervidir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın katline hükümetin karar verdiği, bu kararı haber vermek üzere Medine'nin uzak cihetinden bir kimsenin Mûsâ (A.S.) a gelip «Yâ Mûsâ ! Vükelâ istişare ettiler ve senin katline karar verdiler. Hemen sen şehirden çık. Ben sana nasihat edenlerdenim» dediği ve Hz. Musa'nın korkar ve arkasına bakar olduğu halde hemen Medine'den çıktığı ve «Yâ Rabbi ! Bu 4085 kavm-i zalimin şerrinden beni kurtar» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın şehirden çıktığını beyandan sonra teveccüh ettiği ciheti ve oralarda geçirdiği hayatı beyan etmek üzere :

وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلۡقَآءَ مَدۡيَنَ قَالَ عَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يَهۡدِيَنِى سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ (22)

buyuruyor.
[Vakti ki Mûsâ (A.S.) korkuyla Mısır'dan çıkıp, Şuayb (A.S.) ın karyesi olan (Medyen) canibine teveccüh edince «Umarım Rabbim beni doğru yola şevkle hidayette kılar» dedi.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile M e d y e n ; İbrahim (A.S.) ın Medyen ismindeki oğlu bina ettiğinden Hz. Şuayb'in karyesine banisinin ismiyle Medyen denmiştir, Mısır'a sekiz konak mesafededir. (Medyen) Bâdiye'de olduğundan Firavun'un hükmü oralarda nafiz değildi. Hz Mûsâ Mısır'dan çıkınca Mısır'da büyümüş ve bir yer görmemiş olduğundan nereye gideceğini bilemediği halde üç yola tesadüf eder, Cenab-ı Hak'tan doğru yola sevketmesini ister. İşbu üç yolun ortada olanını tercih etmiş ve geriden ta'kib edenler gelmişlerse de iki tarafta olan yollara gittikleri ve binaenaleyh; (Medyen) e zararsız vâsıl olduğu mervidir. Çünkü; Fahri Râzi'nin (İbn-i Abbas) hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran Hz. Mûsâ Mısır'dan çıktığında (Medyen) i kasdetmemişti. Fakat teveccühü Medyen cihetineydi. Allah'a mütevekkil oldu ve doğru yola sevketmesini istedi, bu ilticası üzerine Allah-u Tealâ arz-ı Medyen'e şevketti. Bazı rivayette Mısır'dan çıkarken Medyen'i kasdetti ve âyette beyan olunduğu veçhile o cihete teveccüh eyledi. Çünkü; Medyen ahalisiyle kendi beyninde karabet olduğunu biliyordu. Zira; Medyen ahalisi Hz. İbrahim'in bir oğlunun, Benî İsrail de diğer bir oğlunun neslinden oldukları cihetle beyinlerinde amcazadelik olduğunu ve orada karar edebileceğini düşündü ve 4086 o cihete gitmesine de Allah-u Tealâ hidayet etti. Çünkü hidayet: Allah'ındır, binaenaleyh; selâmetle yoluna devam etti, hiç kimse mani olamadı.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkıp Medyen'e teveccühünü beyandan sonra Medyen'e geldiğinde cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَلَمَّا وَرَدَ مَآءَ مَدۡيَنَ وَجَدَ عَلَيۡهِ أُمَّةً۬ مِّنَ ٱلنَّاسِ يَسۡقُونَ

buyuruyor.
[Vakta ki Mûsâ (A.S.) ınedyen'in suyu, yani su kuyusunun başına geldiyse nâstan bir cemaat buldu, hayvanlarını sularlar.]

وَوَجَدَ مِن دُونِهِمُ ٱمۡرَأَتَيۡنِ تَذُودَانِ‌ۖ

[Ve o kuyudan uzak nâsın aşağı taraflarında iki kadın buldu ki onlar hayvanlarının kuyuya gelmesini ve başkalarının hayvanlarına karışmasını menederler.]'

قَالَ مَا خَطۡبُكُمَا‌ۖ

[Bu iki hatunu bu halde görünce nazar-ı dikkatini celbetti ve hallerini suâl ederek «Sizin hal ü şanınız nedir ki koyunlarınızı sudan menediyorsunuz, bundan maksadınız nedir?» dedi.]

قَالَتَا لاً نَسۡقِى حَتَّىٰ يُصۡدِرَ ٱلرِّعَآءُ‌ۖ وَأَبُونَا شَيۡخٌ۬ ڪَبِيرٌ۬ (23)

[O kadınlar cevapta dediler ki «Çobanlar sulayıp geri dönüp kuyu ve kovası boşatmayınca biz suya varıp sulamayız. Halbuki bizim babamız şeyh-i fânidir, koyunları sulamaya takati yoktur, biz de çobanların içine karışamayız. Binaenaleyh; onlar gidip bize nöbet gelinceye kadar bekleriz» demekle ifade-i meram ettiler.]

فَسَقَىٰ لَهُمَا

[Mûsâ (A.S.) bunların sözlerini dinleyip hallerini anlayınca merhameti galeyan ederek onların koyunlarını suladı.]

ثُمَّ تَوَلَّىٰٓ إِلَى ٱلظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّى لِمَآ أَنزَلۡتَ إِلَىَّ مِنۡ خَيۡرٍ۬ فَقِيرٌ۬ (24)

[Koyunları suladıktan sonra bir gölgeye çekilip dedi ki «Yâ Rabbi ! Rızıktan hayır olan bana her ne inzal eder, gönderirsen muhtacım. Zira; acıktım.» İşte bu suretle Hz. Mûsâ Rabbisine arz-ı hâl etti.]

4087
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın koyunları sulamasının keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazı rivayete nazaran ahalinin koyunlarını suladıkları kuyudan başka ağzı ağırca bir taşla kapanmış bir kuyunun ağzından taşı kaldırdı ve ahaliye karışmaksızın o kuyudan suladı, fakat kuyunun ağzındaki taşı birkaç kimsenin kaldırması müşkül olduğu halde yalnız kaldırıvermesi gerek hatunların gerek sairlerinin nazar-ı hayretlerini celbetmiştir. Diğer bir rivayete nazaran ahâlinin arasına girdi, onları aralaştırdı ve suladı. Yahut ahâli işiri bitirdikten sonra suladı. Velhasıl Şuayb (A.S.) ın koyununu suladığı kat'i fakat keyfiyeti muhteliftir. Ancak Hz. Musa'nın aceleyle Mısır'dan azıksız çıktığından yollarda ot ve ağaç yaprağıyla idame-i hayat ettiği mervidir. İşte açlığı nihayete vardığından gölgeye çekilince ihtiyacından bahsetmiştir.
O iki hatuna gelince onlar Şuayb (A.S.) ın kızları olduğu ve şeriat-ı Şuayb'da hayvanat sulamak için kadınların çıkmasında beis olmadığından Hz. Şuayb'ın müsaade ettiği bu meseleyi tafsil eden âyetlerden anlaşılmaktadır. Bilhassa zaruretler her zaman ve her şeriatta müstesna teşkil eder. Bunların koyun sulamaya çıkmaları da zarurete mebni olduğuna sözleri delâlet eder. Çünkü; pederlerinin şeyh-i kebir olduğundan bahsetmeleri sulayacak kimseleri bulunmadığından kendilerinin çıkmasında zaruret olduğundan bahsetmektir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın Medyen'e geldiği ve kuyu başında 4088 koyun sular bir cemaat bulup onlardan uzakta iki hâtûn koyunlarını kuyuya gelmekten men'eder oldukları halde bulduğu ve hallerinden suâl edip onlar da çobanlar sulayıp gidinceye kadar bekliyeceklerini ve pederlerinin şeyh-i fânî olduğunu söyledikleri ve onların koyunlarını sulayıp gölgeye çekildiği ve o zaman Cenab-ı Hakka karşı ihtiyacından bahsettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Koyunlarını Mûsâ (A.S.) sulayınca âdetlerinin hilafı acele geldiklerinde Hz. Şuayb kerimelerinden suâl edip onlar da bir kimse gelip koyunlarını suladığından bahsetmeleri üzerine «Biriniz gidin, o adamı bana getirin» dedi.

***
Vâcib Tealâ Hz. Şuayb'ın kerimelerinden birinin Hz. Musa'yı davet ettiğini beyan etmek üzere :

فَجَآءَتۡهُ إِحۡدَٮٰهُمَا تَمۡشِى عَلَى ٱسۡتِحۡيَآءٍ۬ قَالَتۡ إِنَّ أَبِى يَدۡعُوكَ لِيَجۡزِيَكَ أَجۡرَ مَا سَقَيۡتَ لَنَا‌ۚ

buyuruyor.
[Şuayb (A.S.) ın kızlarından biri kemâl-i haya üzere yürüyüp Mûsâ (A.S.) a geldi dedi ki «Bize koyunumuzu suladığın ücretiyle sizi cezalandırmak için pederim seni davet ediyor. Benimle beraber bizim haneyi teşrif edecek ve ücretini alacaksın» demekle davet etti.]

***
Vâcib Tealâ bu davete Hz. Musa'nın icabetini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَهُ ۥ وَقَصَّ عَلَيۡهِ ٱلۡقَصَصَ قَالَ لاً تَخَفۡ‌ۖ نَجَوۡتَ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ (25)

4089
buyuruyor.
[Vakta ki Mûsâ (A.S.) davete icabetle Şuayb (A.S.) ın huzuruna geldi ve başından geçen vekayii hikâye edince Şuayb (A.S.) «Korkma, kavm-i zâlim olan Firavun ve kavminin şerrinden necat buldun, kurtuldun» dedi.]

Yani; Şuayb (A.S.) kerimelerinden birini gönderip davet edince Mûsâ (A.S.) davete icabet etti, huzur-u Şuayb'a geldi, başından geçen hâdiseyi ve Mısır'dan firar ettiğini hikâye edince Şuayb (A.S.) «Korkma yâ Mûsâ ! Zâlimlerin şerrinden halâs oldun. Zira; Firavun'un hükmü buralara nafiz değildir» demekle tesliye etti. Şu halde bir kimsenin başından geçen vekayii bir ehline hikâye etmesi meşru, hikâye edilen kimsenin tesliye ederek lâzım gelen muaveneti yapması bir emr-i müstahsen olduğuna âyette delâlet vardır.
Mûsâ (A.S.) ın bu hatunun davetine icabeti davette şahs-ı vahidin kelâmına itimad caiz olduğuna delâlet eder, Mûsâ (A.S.) koyunları Allah-u Tealâ'nın rızasını tahsil etmek ve âhiret azığı olmak üzere suladığından davete icabeti ücret almak için değildir. Hatta Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) geldiğinde yemek sofrası hazırlanmış olduğundan «Buyurun ! Yemek yiyin» denildiğinde Hz. Musa'nın «(اعوذ بالله) Biz ehl-i beytteniz, dinimizi dünyaya değişmeyiz ve âhiret için işlediğimiz amel mukabilinde dünya ücreti almayız» demesi üzerine Hz. Şuayb'ın «Bu sana ücret değildir, bizim âdetimiz her misafire böyledir ve misafire taam yedirmek bizim âbâ ve ecdadımızın sünnetidir» dediği mervidir. Hz. Şuayb'ın bu te'minatı üzerine Mûsâ (A.S.) da taamdan yemiş ve açlık beliyesinden kurtulmuştur. Gerçi Hz. Şuayb'ın karyesi Mısır'a sekiz günlük mesafede olduğundan Firavun hükümetinin kuvvetine nispetle hükmü oralara nafiz olması âdette lâzım gelirse de Firavun'un memleketi ve hükmü daha uzak memleketlere gitmiş olduğu halde Bâdiye cihetine ehemmiyet vermemiş ve memleketten addedip hükümetini o cihete uzatmadığından oralarda hükümet teşkilâtı olmamasına binaen Hz. Şuayb zalimlerin, şerrinden kurtulduğunu tebşir etti ve Mûsâ (A.S.) da müsterih oldu.

4090
***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın huzur-u Şuayb'a gelip taam yedikten sonra beyinlerinde cereyan eden muhaveratı ve vâki olan akd-i izdivacı ve koyunu gütmek üzere yaptıkları mukaveleyi beyan etmek üzere :

قَالَتۡ إِحۡدَٮٰهُمَا يَـٰٓأَبَتِ ٱسۡتَـٔۡجِرۡهُ‌ۖ إِنَّ خَيۡرَ مَنِ ٱسۡتَـٔۡجَرۡتَ ٱلۡقَوِىُّ ٱلاًمِينُ (26)

buyuruyor.
[Şuayb (A.S.) ın kerimelerinden birisi «Ey babam ! Sen bu zatı isticar et. Zira; isticar ettiğin kimselerin hayırlısı; kuvvet ve emanet sahibi olandır.» Bu zat da kuvvet sahibidir ki birkaç kişinin kaldıramayacağı taşı yalnız kaldırdı, emanet sahibidir ki bizim koyunumuzu suladı, yüzümüze doğrulup bakmadı. Binaenaleyh; bu zatta matlup olan .kuvvet ve emanet vardır, isticar edersen hayır görürsün.] dedi.
Bu sözü söyleyen Hz. Şuayb'ın büyük kerimesi ve ahiren Hz. Musa'nın zevcesi olan (Safurâ) olduğu mervidir.

قَالَ إِنِّىٓ أُرِيدُ أَنۡ أُنكِحَكَ إِحۡدَى ٱبۡنَتَىَّ هَـٰتَيۡنِ عَلَىٰٓ أَن تَأۡجُرَنِى ثَمَـٰنِىَ حِجَجٍ۬‌ۖ

[Kerimesinin «Ey babam ! Bu zatı sen isticar et» demesi üzerine Şuayb (A.S.) Hz. Musa'ya hitaben dedi ki «Sekiz sene koyunumu gütmek ve bana ecir olmak üzere şu iki kızlarımdan birini sana nikâh etmek murad ederim. »]

فَإِنۡ أَتۡمَمۡتَ عَشۡرً۬ا فَمِنۡ عِندِكَ‌ۖ

[«Bu nikâh üzerine eğer on seneyi itmam edersen o senin kendi indinden ihsanındır, ben sana emretmem. »]

وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أَشُقَّ عَلَيۡكَ‌ۚ

[«Halbuki ben senin üzerine meşakkat vermek istemem.»]
Yani kudretin fevkında birşey teklif etmekle seni meşakkate koşmam. 4091

سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ ٱلله مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (27)

[«Sen beni inşaallah salihlerden bulursun» demekle kerimesiyle izdivaç etmesini ve mehrine mukaabil bir müddet koyununu gütmesini teklif etti.]
Hz. Şuayb, kerimesinin mehri sekiz sene koyununu gütmek olacağını kat'i söylediğinden akd-i sahihtir. Gerçi «On sene yaparsan o senin ihsanındır» demekle sözünde terdit varsa da o terdit sekiz sene üzerine vâki olan akid üzerine zaid ve sonradır. Binaenaleyh; akdi ihlâl etmez. Esasen terditle vâki olan akid de ücret-i ekall üzere vâki olduğundan terdit olsa bile akid sahihtir. Halbuki bu pazarlık sekiz sene üzerinedir. Sekizden yukarısı olursa Hz. Musa'nın ihsanı olacaktır. Ücretin mehir olacağını bazı fukaha bu âyetten içtihad etmişlerdir. Çünkü; Hz. Şuayb'ın şeriatında caiz olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi bizim için şeriat olduğuna delâlet eder.
(وَمَآ أُرِيدُ أَنۡ أَشُقَّ) Bir kimseye meşakkat; kudretinin fevkında iş teklif etmekle olduğundan Hz. Şuayb'ın «Ben sana meşakkat teklif etmem» demesi «Kudretin fevkında iş göstermem, koyunu gütmek hususunu re'yine bırakır ve sana suhulet gösteririm» demektir. Enbiya-yı izam hazaratının âdetleri muâmelât-ı nasta kolaylık göstermektir, cümle ehl-i imana yakışan da budur, «Sen beni suleha zümresinden bulursun» demek «Hüsn-ü muamele ve ahdini vefa edenlerden bulursun» demektir. Allah'ın tevkif ma itimadına işaret için Şuayb (A.S.) sözüne inşaallah kelimesiyle hitam vermiştir.

***
Vâcib Tealâ şu akde Hz. Musa'nın razı olduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ ذَٲلِكَ بَيۡنِى وَبَيۡنَكَ‌ۖ أَيَّمَا ٱلاًجَلَيۡنِ قَضَيۡتُ فَلاً عُدۡوَٲنَ عَلَىَّ‌ۖ وَٱلله عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَڪِيلٌ۬ (28)

4092
buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) «Şu beyan ettiğin mukavele, dermeyan ettiğin şartlar seninle benim beynimde muteber, kaaim ve sabittir. Kabul ettim ve beyan ettiğin iki müddet ki sekiz veya on senedir. Bunlardan hangisini kaza edersem benim üzerime sizin tarafınızdan tecavüz yoktur. Binaenaleyh; haricinde vâki olan teklifi kabul etmem. Halbuki Allah-u Tealâ bizim sözlerimiz üzerine şahit ve vekildir.» Şu halde başka şahide hacet yoktur.] demekle mukaavele-yi imza etti ve tarafeyn razı oldular. Şuayb (A.S.) da büyük kerimesi (Safurâ) yı tezvic etti.
Hz. Mûsâ işine başlayacağı zaman eline bir asâ vermesini Şuayb (A.S.) kerimesine emreder. Kerimesi evvelden beri bir arada duran asalardan birini alır, verecek olduğunda Hz. Şuayb o asanın verilmesine razı olmaz. Meğer o asâ Hz. Âdem'in Cennet'ten getirdiği asâ olup enbiya-yı izam hazaratından nakil suretiyle Şuayb (A.S.) ın yed-i emanetine gelen ve kendisiyle teberrük olunan asayı mübareke olduğu için vermek istememiş ve kaç defa başka asâ almak üzere ellerini uzatmışlarsa da aynı asâ ellerine gelince Hz. Şuayb bunda bir acîp hikmet olduğunu tefekkür ederek verdiği mervidir. Binaenaleyh; asayı vermemek edemedi. Çünkü; asânın sahibi Mûsâ idi ve asanın bir çok harikalara âlet olacağı zaman gelmişti. Asâ-yı mübareke bu vesileyle sahibinin eline geçti.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın ikmâl-i müddet edip Mısır'a avdet ettiğini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا قَضَىٰ مُوسَى ٱلاًجَلَ وَسَارَ بِأَهۡلِهِۦۤ ءَانَسَ مِن جَانِبِ ٱلطُّورِ نَارً۬ا

buyuruyor.
[Vakta ki Mûsâ (A.S.) ınüddte-i mukaveleyi kaza edip Mısır'a avdet etmek üzere ehliyle beraber yola çıktı ve yürümeye başlayınca Tûr dağı cihetinde bir ateş gördü.] 4093

قَالَ لِأَهۡلِهِ ٱمۡكُثُوٓاْ إِنِّىٓ ءَانَسۡتُ نَارً۬ا لَّعَلِّىٓ ءَاتِيكُم مِّنۡهَا بِخَبَرٍ أَوۡ جَذۡوَةٍ۬ مِّنَ ٱلنَّارِ لَعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ (29)

[Mûsâ (A.S.) ehline «Siz burada durun. Zira; ben bir ateş gördüm. O ateş tarafına gideyim. Me'mûl ki size ateşten bir haber veyahut bir ateş parçası getiririm. Ümid ederim ki siz o ateşten ısınırsınız» dedi.]

Yani; Mûsâ (A.S.) kayınpederiyle vâki olan mukavelede ta'yin olunan müddeti ikmâl ve taahhüdünü ifa edip Mısır'a avdet etmek üzere Şuayb (A.S.) dan müsaade alarak ehliyle yola çıktığında gecenin karanlığında fırtınaya tutulup yolu kaybettiği bir zamanda Tür canibinden bir ateş gördü ve ehline «Siz burada bir müddet durun. Ben uzaktan bir ateş gördüm. Âdette ateşin yanında insan bulunur, me'mûl ki ateşten ben bir haber getirir, yolumuzu doğrulturum veya bir ateş parçası getiririm. Ümid ederim ki siz o ateşten ısınırsınız» demekle ehline ve etbâ'ma veda etti ve kafiyen geleceğini söyledi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ta'yin olunan iki müddetten on seneyi ikmâl ettiği bir hadisle sabittir ve Şuayb (A.S.) ın ruhsatıyla zevcesi ve hizmetçisi beraber yola çıkmıştır. Fakat (Sure-i Tâhâ) da beyan olunduğu veçhile gecenin karanlığında fırtınaya tutulup yolu kaybettiğinden şenliğe ve ateşe şiddetle ihtiyaç olduğu bir zamanda nûr-u İlâhiyi ateş suretinde gördü, o tarafa gitti. Çünkü; yolu bulmak için adama, ısınmak için ateşe ihtiyac-ı şedid vardı. Binaenaleyh; kemâl-i sür'atla ateş tarafına gitmiştir.
Bazı rivayete nazaran Şuayb (A.S.) koyunun bir sene kuzusunu tamamen kızına ve damadına hediye ettiğinden ondan hasıl olan nema ile birçok koyun sahibi olup beraberinde götürürken o gece karanlıkta, şiddetli rüzgâr ve dehşetli yağmurlar arasında koyunları da dağılıp herbiri bir yere gittiği ve gecenin karanlığında toplayamadığı cihetle dahî endişeli olduğu bir zamanda nûr-u İlâhiyi ateş surelinde gördüğü mervidir.

4094
***
Vâcib Tealâ ateşi gördüğü mahalle gelince vâki olan zuhurat-ı İlâhiyeyi beyan etmek üzere :

فَلَمَّآ أَتَٮٰهَا نُودِىَ مِن شَـٰطِىِٕ ٱلۡوَادِ ٱلاًيۡمَنِ فِى ٱلۡبُقۡعَةِ ٱلۡمُبَـٰرَڪَةِ مِنَ ٱلشَّجَرَةِ أَن يَـٰمُوسَىٰٓ إِنِّىٓ أَنَا ٱلله رَبُّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (30)

buyuruyor.
[Vakta ki Mûsâ (A.S.) ateşe yakın bir mahalle gelince kıt'a-i mübarekede Mûsâ (A.S.) ın sağ canibine gelen derenin kenarında bulunan ağaçtan «Yâ Mûsâ ! Ben âlemlerin rabbi olan Allah-u Tealâ'yım» nidası zuhur etti.]

Yani; ateşe veyahut yol gösterecek bir adama şiddetle ihtiyaç olduğu bir zamanda cebel-i Tûr'da zuhur eden nûr-u İlâhiyi ateş zannıyla ailesine «Siz durun burada, ben gideyim, size ateş veya bir haber getireyim» diyerek evlâd ü iyalini Allah'a emanet edip ateşe yakın gelince hayr-ı kesir sahibi olan buk'ada ve Musa'nın sağ canibine gelen derede ağacın arasından «Yâ Mûsâ ! Muhakkak ben Allah-u Tealâ'yım ve âlemlerin Rabbiyim» nidası zuhur etti ve böyle mübarek bir nida ile nida olundu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetteki lâfz-ı nida; (Sure-i Tâhâ) da beyan olunan lâfz-ı nidaya muhalifse de her iki âyette maksatta muhalefet olmadığından yekdiğerinin aynıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Musa'dan bu nidanın Allah'ın nidası olduğunu neyle bildiği suâl olunduğunda «Nidayı vücudumun her cüz'üyle işittim. Vücudumun her cüz'ünde kuvve-i sâmia halketmek Allah'a mahsus olduğundan mezkûr nidanın Allah'ın nidası olduğunu bildim» demiştir. Yahut yeşil ağaçla ateşi cemetmek Allah'a mahsus olmasıyla bilmiştir. Yahut Cenab-ı Hak ilm-i zarurî halketti ki nidanın taraf-ı İlâhiden olduğunu bildi. Binaenaleyh; nidanın Allah'ın nidası olduğuna başka delil istemedi.
Ehl-i sünnetten (Mansur-u Mâtüridî) mezhebinde ağaçtan işitilen kelâm zatullahla kaaim olan kelâm-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve asvattır. Yoksa zat-ı İlâhi ile kaaim olan kelâm-ı İlâhi değildir. Çünkü; kelâm-ı kadim üzerine delâlet eden hurui ve sadayı ağaçta halkıyla işittirmek caizdir ve öyle de olmuştur. Amma (Eş'arî) ye göre. zat-ı İlâhiyeyle kaaim olan kelâm-ı kadîmi işitmek mümkündür, fakat (Matüridiye) ye göre huruf ve as vattan ârî olan kelâm-ı kadimi işitmek mümkün değildir. Ancak insanların sada ve hurufla maksatlarını ifadeyi birbirine işittirdikleri gibi Cenab-ı Hak da kendi kelâmına delâlet eden huruf ve asvatı halkla Hz. Musa'ya işittirmiştir. Kelâm-ı İlâhiye delâlet eden sadanm işitildiği ağacın hangi neviden olduğuna dair âyette sarahat yoktur. Fakat böğürtlen, sakız veya sarmaşık ağacı olduğuna dair rivayet varsa da kat'i bir delil olmadığından ağacın nev'ini ta'yin etmektense sükût eylemek daha evlâdır. Çünkü; ağacı ta'yine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Şurası kafidir ki Tûr'da mübarek bir derenin kenarında bitmiş bir ağaçta zatıyla kaaim kelâm-ı kadimine delâlet eden sadayı halkla Cenab-ı Hak kelâmını Hz. Musa'ya işittirmiştir. Zira; Kur'an'ın müteaddid âyetlerinde Rabbimiz bize beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu cihette şüphe yoktur ve şüphe etmek de eaiz değildir.

4097
***

Vâcib Tealâ ulûhiyetini beyanla nidadan sonra Hz. Musa'nın mucizesine ait nidasını beyan etmek üzere :

وَأَنۡ أَلۡقِ عَصَاكَ‌ۖ
buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) a nida olundu ve denildi ki «Yâ Mûsâ ! Elinde bulunan asanı yere at.»]

فَلَمَّا رَءَاهَا تَہۡتَزُّ كَأَنَّہَا جَآنٌّ۬ وَلَّىٰ مُدۡبِرً۬ا وَلَمۡ يُعَقِّبۡ‌ۚ

[Emr-i İlâhiye imtisalen derhal asayı yere koyunca gördü ki titreyip debelenir keenne bir yılandır. O hali görünce Mûsâ (A.S.) arkasına döndü ve asayı ta'kibetmedi.]
4096

يَـٰمُوسَىٰٓ أَقۡبِلۡ وَلاً تَخَفۡ‌ۖ إِنَّكَ مِنَ ٱلاًمِنِينَ (31)

[Taraf-ı İlâhiden «Yâ Mûsâ ! Yönünü asaya dön, korkma. Zira; sen korkulacak şeylerin cümlesinden emin olabilirsin. Binaenaleyh; senin için korku yoktur» denildi.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile asâ. yılan suretinde harekete başlayınca önüne gelen şeyleri yutmuş olduğu cihetle Hz. Mûsâ bu mehabbetten korktu ve arkasına dönüp kaçmak istedi, lâkin te'minat-ı İlâhiyeyi hâvî nida geldi ve denildi ki «Yönünü asaya dön, kaçma ve asanın halinden korkma. Elinle tut. Eski haline avdet edecektir. Zira sen; zuhur eden harikalardan korkacaklardan değil, belki emîn olanlardansın» demekle cesaret verildi. İşbu asâ: Şuayb (A.S.) ın hanesinden almış olduğu asadır ki ezelde bu asanın Musa'nın eline geçeceği ve bir çok harikalara âlet olacağı takdir olunduğundan zamanı geldi, hünerini icraya başladı. Gerçi asâ Şuayb (A.S.) a, ondan evvel birçok enbiya-yı izam hazaratından naklolunmuş, gelmişse de onlarda bu gibi harikalara âlet olmamıştır. Zira; onlar asayı ezelde takdir olunan sahib-i hakîkîsi için muhafaza ediyorlardı. Bu harikaların, ancak sahib-i hakîkîsi olan Hz. Mûsâ yedinde zuhur edeceği mukadderdi. Gerçi asâ ile teberrük ederek ellerinde bulundururlardı, lâkin onların elleri Musa'nın eli değildi. Yani asâ o asâ idi, fakat el o el değildi. Binaenaleyh; bu harikalar Cenab-ı Hakkın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Zira: asanın tabiatıyla olsaydı asadan bu harikaların her zaman ve her nebi yedinde zuhur etmesi lâzım gelirdi, halbuki böyle olmadı.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'ya Tûr'da vâki olan nidanın üçüncüsünü beyan etmek üzere :

ٱسۡلُكۡ يَدَكَ فِى جَيۡبِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٍ۬ وَٱضۡمُمۡ إِلَيۡكَ جَنَاحَكَ مِنَ ٱلرَّهۡبِ‌ۖ

buyuruyor.
[Yâ Mûsâ ! Elini cebine ithal et, ilel ü emrazdan salim ve beyaz olduğu halde çıkar ve iki kanadın mesabesinde olan ellerini koltuklarına zammet ki korkundan ellerini uzatma.]

فَذَٲنِكَ بُرۡهَـٰنَانِ مِن رَّبِّكَ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦۤ‌ۚ إِنَّهُمۡ ڪَانُواْ قَوۡمً۬ا فَـٰسِقِينَ (32)

[İşte gördüğün iki alâmet senin Rabbinden Firavun'a ve cemaatına karşı senin için iki mucizedir. Zira; Firavun ve kavmi hudud-u İlâhiye haricine çıkmış kavm-i fasık oldular.]

Yani; Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a asânın mucize olduğunu gösterdikten sonra ikinci mucizesini göstermek üzere dedi ki «Yâ Mûsâ ! Elini koynuna sok, beyaz, güneş gibi parlar, görenlere hayret verir ve gözleri kamaştırır olduğu halde koynundan çıkar, fakat bu beyazlık bir hastalık ve illet eseri değildir» denilince Mûsâ (A.S.) emre imtisalen derhal elini koynuna koydu ve güneş gibi parlar olduğu halde çıkarınca kendine bir korku arız olduğundan korkan kimsenin korunmak için ellerini uzattığı gibi Mûsâ (A.S.) da ellerini uzatınca Vâcib Tealâ o korkuyu izale zımnında «Yâ Mûsâ ! Sana arız olan korkuyu gidermek için ellerini koltuğuna koy» dedi. Çünkü; korkan kimsenin korunmak için ellerini açması ve uzatması âdettir. Amma korkudan salim olan kimsenin elleri koltuğu altında bağlı olduğundan Cenab-ı Hak «Yâ Mûsâ ! Korkan kimse gibi elini açma, belki korkudan emin olan kimse gibi ellerini bağla» demekle korkusunu izaleyle cesaret verdi. Bu cihetle her iki mucizeyle ünsiyet hasıl olunca buyurdu ki «Yâ Mûsâ ! Şu asâ ile elinin beyazlığı Firavun ve onun cemaatına ve kavmine karşı senin için nübüvvet davasında sıdkına iki şahittir. Onlar bu mucizelerine mukaabele edemeyeceklerdir. Zira; onlar kavm-i fâsık oldukları cihetle bir Resûl tarafından irşada muhtaçlardır. Binaenaleyh; seni onlara Resûl olarak gönderiyorum» dedi.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ Hz. Musa'ya arız olan korkuyu izale için elini göğsüne veyahut böğrüne koymasını emrettiğinden İbn-i Abbas Hazretleri «Korku arız olan kimse elini göğsüne korsa korkusu zail olur» buyurmuştur. 4098
Hulâsa; Mûsâ (A.S.) ın Tûr dağında zuhur eden tecelliyat-ı ilâhiye ile müşerref ve asâ ile yed-i beyzâ nübüvvetinin sıdkına delâlet eder iki mucize olduğu ve o heybetten arız olan korkuyu izale için ellerini böğürlerine koymasına dair emr-i İlâhinin vürud ettiği ve Hz. Musa'nın kavm-i fasık olan kavm-i Firavun'u irşada me'mur Resûl olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın Resûl olduğunu beyandan sonra Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ إِنِّى قَتَلۡتُ مِنۡهُمۡ نَفۡسً۬ا فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ (33)

buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) Rabbisinin emrini dinleyip kabul ettikten sonra dedi ki «Yâ Rabbi ! Ben onlardan bir şahıs katlettim. Binaenaleyh; onların beni katletmelerinden korkarım»]

وَأَخِى هَـٰرُونُ هُوَ أَفۡصَحُ مِنِّى لِسَانً۬ا فَأَرۡسِلۡهُ مَعِىَ رِدۡءً۬ا يُصَدِّقُنِىٓ‌ۖ

[«Halbuki biraderim Harun lisan cihetinden benden daha ziyade fasihtir. Binaenaleyh; yâ Rabbi ! Benimle beraber biraderimi Resûl gönder ki bana arka olarak beni tasdik eder.»]

إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ (34)

[«Zira; ben onların beni tekzibetmelerinden korkarım» demekle Rabbisine tazarru' etti.]

Yani; Allah-u Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Sen Firavun'a ve cemaatına Resûlsün. Git, onları hakka davet et» deyince emr-i risaletin ehemmiyetini nazar-ı dikkata alarak i'tizar etmek ve yardım istemek üzere dedi ki «Yâ Rabbi ! Ben onlardan hataen bir kimse öldürdüm ve esasen katlime karar verdiler, sen beni kurtardın. 4099 Binaenaleyh; eski kararlarını icra edip beni katletmelerinden korkarım, benim biraderim Harun lisânen benden daha açık ve meramını benden daha ziyade beyana muktedirdir. Şu halde onu da bana yardımcı olarak Resûl gönder ki hakikati hulâsa, delilleri takrir ve şüpheleri izale ederek beni tasdik etsin. Zira; onların beni tekziplerinden korkarım» demekle kendine muavenet etmek üzere biraderinin Resûl olmasını istirham etti.
(ردءاً) Beyzâvî'nin beyanı veçhile muin ve nasır manâsınadır. Yani «Kardeşimi benimle beraber gönder ki bana yardım ve beni tasdik etsin. Zira; davet eden iki kimse olursa sözleri kabule daha şayan olur» demektir.

***
Vâcib Tealâ şu ilticası üzerine Hz. Musa'nın duâsını kabul ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ سَنَشُدُّ عَضُدَكَ بِأَخِيكَ وَنَجۡعَلُ لَكُمَا سُلۡطَـٰنً۬ا

buyuruyor.
[Mûsâ (A.S.) ın ilticası üzerine Vâcib Tealâ dedi ki «Yâ Mûsâ ! Senin bazunu biz biraderinle kuvvetlendiririz ve sizin için biz onlar üzerine tasallut ve galebe halkederiz.»]

فَلاً يَصِلُونَ إِلَيۡكُمَا‌ۚ

[«Binaenaleyh; onların zararı size vasıl olmaz.»]

بِـَٔايَـٰتِنَآ

[«Bizim âyetlerimizle gidin, onları davet edin hakka. Gösterin mucizelerinizi, tebliğ edin ahkâmımı.»]

أَنتُمَا وَمَنِ ٱتَّبَعَكُمَا ٱلۡغَـٰلِبُونَ (35)

[«Siz ve size ittibâ' edenler Firavun'a ve kavmine gaalipsiniz» demekle duâsı veçhile biraderinin de Resûl olduğunu beyan etti.]
4100
Yani; Mûsâ (A.S.) a Firavun'a ve kavmine Resûl olduğunu beyan edince Mûsâ (A.S.) biraderinin kendine refik olmasını tazarru' etmesi üzerine Cenab-ı Hak istediğini verdi ve dedi ki «Yâ Mûsâ ! Seni biraderinle takviye ve sizin için kuvvet ve şevket halkederiz. Binaenaleyh; bizim âyetlerimiz sebebiyle onların zararı size vâsıl olamaz. Çünkü; verdiğimiz mucizelere muâraza edemeyecekleri cihetle siz ve size tâbi' olan ehl-i îman her zaman galipsiniz. Şu halde sizin için korku ve telâş yoktur» demekle galip olacaklarını tebşir etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ'nın biraderinin refakatini istemesindeki sebep; kendinin lisanında rekâket olmasındandır. Harun'un fesahatini beyan etmesi dahî sebebin bu olduğuna delâlet eder. Hz. Mûsâ'nın asası mucize olduğu gibi Firavun'un şerrini defe de kâfi olduğundan Vâcib Tealâ bu âyette «Gidin onlara. Bizim âyetlerimiz sebebiyle onların zararı size ulaşmaz» demiştir. Çünkü; her ne zaman isterse Hz. Mûsâ'nın asası bir ejderha suretine girdiğinden düşmanları üzerine gelemezdi. Zira; isterse Hz. Mûsâ asâ ile istediğini ihlâk ederdi. Binaenaleyh; Firavun ve avanesi Hz. Musa'dan korkar, üzerine varmaktan çekinirlerdi.
Bu âyette yalnız Hz. Mûsâ ile biraderine zararları vasıl olmayacağını beyan ettiğinden Firavun'un sâhirleri asmasıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Çünkü; bu ikisine zararları vasıl olmayacağım beyan başkalarına da zararın vasıl olmayacağını beyanı lâzım gelmez ki itiraz varid olsun. G a l e b e yle murad; mucizeyle galebedir. Yahut ileride galebe olduğu cihetle bazı tâbi olanların mağlûb olmalarıyla suâl varid olmaz. Binaenaleyh; Hz. Musa'ya îmar eden sahirlerin Firavun tarafından zulmen salbolunmaları bu âyette beyan olunan galebeye münafi değildir. Bu tevcihata ihtiyaç: sahirlerin salbolunduklarına nazarandır. Bazı rivayete nazaran Firavun sâhirleri, «Sizi elbette asarım» demekle tehdidetmişse de salbedememiştir. Bu rivayete nazaran suâl terettüb etmediğinder tevcihe de hacet yoktur.

4101
***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın Tûr'da emr-i İlâhisini telâkki ettiğini beyandan sonra ailesini alıp Mısır'a gelerek vazife-i risaletî edaya başladığını beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَهُم مُّوسَىٰ بِـَٔايَـٰتِنَا بَيِّنَـٰتٍ۬ قَالُواْ مَا هَـٰذَآ إِلاً سِحۡرٌ۬ مُّفۡتَرً۬ى وَمَا سَمِعۡنَا بِهَـٰذَا فِىٓ ءَابَآٮِٕنَا ٱلاًوَّلِينَ (36)

buyuruyor.
[Vakta ki, Mûsâ (A.S.) bizim açık âyetlerimizle Firavun'a ve kavmine gelip tarik-ı hakka davete başlayınca onlar «Şu Mûsâ'nın getirdiği şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu ve biz evvel geçen babalarımızdan Mûsâ'nın dediği şu şeyi işitmedik» dediler.]

وَقَالَ مُوسَىٰ رَبِّىٓ أَعۡلَمُ بِمَن جَآءَ بِٱلۡهُدَىٰ مِنۡ عِندِهِۦ وَمَن تَكُونُ لَهُ ۥ عَـٰقِبَةُ ٱلدَّارِ‌ۖ

[Onların bu sözüne karşı Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim kendi tarafından hidayetle gelen kimseyi ve kendi için âkıbet-i dâr olan kimseyi bilir. Binaenaleyh; akıbetiniz helaktir» dedi.]

إِنَّهُ ۥ لاً يُفۡلِحُ ٱلظَّـٰلِمُونَ (37)

[«Zira; zâlimler felah bulmazlar, siz de zâlim olduğunuz cihetle felah bulmazsınız» demekle hakikati söyledi.]
Yani; Mûsâ (A.S.) Tûr'da münacatını bitirip ailesiyle beraber Mısır'a gelince bizim kendisine hasmını ilzam ve risaletini tasdik için verdiğimiz âyetlerimiz ve açık hüccetlerimizle emr-i ilâhimizi tebliğ için Firavun'a ve etbâ'ına gelince onlar kemâl-i cehalet ve dalâlete dalmış olduklarından «Mûsâ'nın getirdiği şu şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu. Yani sihirden başka birşey değildir, biz babalarımızdan ve evvel geçen ecdadımızdan böyle birşey işitmedik. Zira; ma'bud bir olsun, kullarını ıslah için Resûl göndersin, onlar kavanin-i şer'iye vaz'etsin. Bu aklın harici birşeydir. Binaenaleyh; biz böyle birşey işitmedik» dediler. Çünkü; Firavun ve etbâ'ı gaayet cahil ve taklitte musir olduklarından o kadar açık 4102 mucizelere karşı babalarında böyle birşey görmediklerini beyanla müdafaa ettiler. Halbuki hakikatta mezheplerini bir delille istidlale muktedir değillerdi. Binaenaleyh; babalarını taklitle müdafaaya müsaraat ettiler. Onların şu müdafaalarından iman etmeyeceklerini bilince Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim hidayet ve rüşdle kendi tarafından gelen kimseyi herkesten ziyade bilir ve onlara envâ'ı kerametle ikram eder ve âkıbet-i dâr yani âkıbet-i hamide kimin için olduğunu dahi bilir lâkin ey Firavun ! Siz felah bulmaz ve saadet görmezsiniz. Zira; zâlimsiniz. Zalimler ise felâhyab olamazlar» demekle Firavun ve etbâ'ının zâlim olduklarını ve zulümleri felâketlerine sebep olacağını beyan etti.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın kelâmından sonra Firavun'un söylediği sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ يَـٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَأُ مَا عَلِمۡتُ لَڪُم مِّنۡ إِلَـٰهٍ غَيۡرِى

buyuruyor.
[Firavun Mûsâ (A.S.) ın tebliğini dinledikten sonra muvafık bir cevaba muktedir olmadığından kemâl-i hacaletini setirle avanesinin acze nisbetinden korktuğu için dedi ki «Ey cemaat ! Ben sizin için benden başka bir ma'bud bilmiyorum. Benden başka ilâh olduğunu Mûsâ nasıl dava ediyor?»]

فَأَوۡقِدۡ لِى يَـٰهَـٰمَـٰنُ عَلَى ٱلطِّينِ

[«Şu halde ya Hâmân ! Benim için çamur üzerine ateş yak. kiremit pişir.»]

فَٱجۡعَل لِّى صَرۡحً۬ا لَّعَلِّىٓ أَطَّلِعُ إِلَىٰٓ إِلَـٰهِ مُوسَىٰ

[«Kiremit pişince o kiremitten benim için yüksek bir köşk yap. Ben köşkün üzerinden me'mûl ki Musa'nın ma'buduna muttali' olurum. »] 4103

وَإِنِّى لأظُنُّهُ ۥ مِنَ ٱلۡكَـٰذِبِينَ (38)

[Halbuki ben Musa'yı yalan söyleyenlerden zannediyorum.]

Yani; Firavun Mûsâ (A.S.) ın kelâmını dinledikten sonra hazır olan cemaata hitabederek «Ey ulu kişiler ! Ben sizin için Musa'nın dediği gibi benden gayrı bir ma'bud olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân ! Ateş yak benim için, çamurdan tuğla pişirt ve o tuğla ile yüksek bir kasır yap. Ben o kasrın üzerine çıkarak bakayım. Me'mûl ki Mûsâ (A.S.) ın ma'budunu bulurum ve ahvaline muttali olurum. Halbuki ben Musa'yı yalancılardan zannediyorum» demekle işi geçiştirmek ve aczini etrafında bulunanlara anlatmamak istedi.
Bu âyette.beyan olunduğu veçhile Firavun Hâmân'a tuğla yaptırmasını emretti. Fakat ondan evvel tuğla var mıydı? Burası malûm değildir. Şu halde tuğlanın Firavun'un icadı olması muhtemeldir. Binaenaleyh tuğla; dünyadaki icadların pek eskilerindendir. Zamanımızda dahi bu san'at revacını kaybetmemiş, ebniye ve imaret hususunda pek mühim âmillerden olduğu cihetle itinası lâzım olan sanayidendir. Çünkü; insanlar için ekmekten sonra sükna levazım-ı beşeriyenin ikinci mertebesini teşkil ettiğinden tuğlanın ehemmiyeti aşikârdır. Hatta Firavun tuğla pişirmesini emrettikten sonra ebniyede isti'mâl edeceğine işaret için bir köşk yapılmasını ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Hâmân) derhal usta ve ameleyi topladı. Az zaman içinde tuğlayı pişirdi. Firavun'un emri veçhile bir kasır ve içinde esterle çıkılacak yol da yaptırdı ki, Firavun'un esterle inip çıktığı mervidir.
Firavun'un bu sözünde tenakuz vardır. Çünkü; kendinden başka ma'bud olduğunu bilmediğini ve öyle bir ma'bud olmadığım söylediği halde Hz. Musa'nın ma'budunu aramak için birtakım ebniye külfetiyle meşgul oldu ve Hâmân'a arz-ı ihtiyaç etti. Kendi zu'munca ilâh olunca icad edivermeliydi. Firavun'un itikadınca ilâh mevcut olsa semada bir cisim olacağından sema cihetinden aramaya karar verdi.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile 4104 Firavun'un emrettiği bina rasathane olup bundan maksadı yıldızların ahvalini tarassut ve teftiş etmek ve bir ilâh olup Resûl göndermeye delâlet eder delil aramak ve devletinin inkırazına delâlet eder alâmet olup olmadığını tahkik etmek olduğu mervidir. Yahut Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim semâvât ve arzın Rabbidir» deyince semanın Rabbi semada olur zannıyla sema cihetinde aramaya kalkmıştır ve bilmemiştir ki, Rabbi Tealâ mekândan münezzehtir.

وَٱسۡتَكۡبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ ۥ فِى ٱلاًرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَظَنُّوٓاْ أَنَّهُمۡ إِلَيۡنَا لاً يُرۡجَعُونَ (39)

[Firavun ve askeri yeryüzünde bigayrıhakkın istikbar ettiler, kendilerini büyük saydılar ve zannettiler ki onlar öldükten sonra bizim huzur-u manevîmize irca' olunmazlar.]

Yani; Firavun gaayet cahil ve ahmak olduğundan bil'esale kendisi ve ona tebaiyetle askeri kendilerini yeryüzünde haksız olarak büyük addettiler ve onlar zannettiler ki, bizim huzur-u manevîmize haşrolunup gelmezler. Çünkü; askerin tavr u hareketi melikin tavır vo hareketi üzere olmak âdettir. Halbuki onlar haşrolunup gelecek ve kibirlerinin cezasını göreceklerdir.

***
Vâcib Tealâ onların istikbarlarını beyandan sonra kibirlerinin neticesini beyan etmek üzere :

فَأَخَذۡنَـٰهُ وَجُنُودَهُ ۥ فَنَبَذۡنَـٰاهُمۡ فِى ٱلۡيَمِّ‌ۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ ڪَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلظَّـٰلِمِينَ (40)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Firavun'u ve askerini tuttuk, denize attık. Habibim ! Sen nazar et, gör ki, zâlimlerin akıbeti ne oldu.]

Yani; Firavun ve askeri istikbar edip imandan imtina' edince biz kahr u gazabımızla onları azapla muaheze ve denize atmakla helak ettik. Yâ Ekremer Rusûl ! Sen nazar et, gör ki, zâlimlerin 4105 akıbetleri ne oldu. (فَنَبَذۡنَـٰاهُمۡ) n e b e z ; eline ufacık çakılları alıp atmaktır. Şu halde Firavun ve askeri her ne kadar kendilerini büyük addetmişlerse de Cenab-ı Hak onları insanın elinin ucuyla atmış olduğu çakıllara teşbihle tahkir için (فَنَبَذۡنَـٰاهُمۡ) yani «Biz onları ufacık çakıllar gibi denize attık» buyurmuştur ki, «âdeta ehemmiyetten ârî birşey gibi denize atılıverdiler, hatta az bir zaman içinde eserleri bile kalmadı» demektir. Çünkü; kibrin akıbeti felâket, zillet ve meskenettir.

وَجَعَلۡنَـٰهُمۡ أَٮِٕمَّةً۬ يَدۡعُونَ إِلَى ٱلنَّارِ‌ۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ لاً يُنصَرُونَ (41)

[Biz Firavun'u ve askerini âsîlere imamlar kıldık ki, onlar nâsı ve bilhassa isyan irtikâb etmek isteyenleri Cehennem ateşini icabeden günahlara davet ederler ve yevm-i kıyamette onlar hiçbir kimse tarafından yardım olunmazlar.]

Yani; Firavun'u, vükelâsını ve kuvvetini muhafaza eden askerini biz âsîlere muktedâbih kıldık. Zira; onlar kendilerine ittibâ' eden âsîleri Cehennem ateşine davet ederler. Yani birtakım günahlara davet ederler ki, o günahlar Cehennem ateşine sebeptir. Ve yevm-i kıyamette gerek tâbi', gerek metbû'lardan hiçbirisi bir kimse tarafından yardım olunmazlar. Çünkü; onlara şefaat edecek bir kimse bulunmaz.

وَأَتۡبَعۡنَـٰهُمۡ فِى هَـٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا لَعۡنَةً۬‌ۖ وَيَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ هُم مِّنَ ٱلۡمَقۡبُوحِينَ (42)

[Şu dünyada biz onlara laneti tâbi' kıldık ve yevm-i kıyamette onlar ihlâk olunanlardandır.]
Yani; âsîlere muktedâbih olanlar yevm-i kıyamette nasıl yardım olunurlar? Elbette yardım görmezler. Zira; bu dünyada arkalarına biz lanet tâbi' kıldık. Şu halde onlar yevm-i kıyamette elbette yüzleri çirkin olarak huzurumuzdan ve ikramımızdan tardolunanlardandır. Çünkü; dünyada onlara melekler ve müminler ilâ-yevmilkıyam lanet ettiklerinden dünyada elsine-i nâsta mel'un 4106 oldukları gibi âhirette de dergâh-ı ulûhiyetten tardolunurlar. Firavun ve etbâ'ı unf ü şiddetle tardolundukları cihetle elbette yardım görmezler. Bilâkis ihanet ve hakaret görürler ki, dünyadaki tekebbürlerinin cezası hakarettir.
Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Firavun'a ve kavmine d ü n y a d a t â b i ' o l a n l a n e t le murad; gazap ve hakaretle ihlâk ve ilâyevmilkıyam elsine-i nâsta zemle âleme ibret olmalandır.
M a k b u h o l m a l a r ı yla murad; hakaretle ihlâk olundukları gibi âhirette ihanet-i lâzımeye ma'ruz olmalarıdır. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran m a k b u h la murad; yüzleri siyah ve gözleri gök olmak gibi çirkin ve kabih alâmetlerle indallah ve indennâsınenfur, ihsan-ı ilâhiden mahrum ve rahmetten matrud olmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ Firavun ve askerinin denize garkolunduklarını, lanete müstehak ve rahmet-i ilâhiyeden matrud olduklarını beyan ettiği gibi Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiğini dahi beyan etmek üzere:
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡڪِتَـٰبَ مِنۢ بَعۡدِ مَآ أَهۡلَكۡنَا ٱلۡقُرُونَ ٱلۡأُولَىٰ بَصَآٮِٕرَ لِلنَّاسِوَهُدً۬ى وَرَحۡمَةً۬ لَّعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ (43)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, biz kurun-u ûlâyı ihlâk ettikten sonra nâsın kalplerine inkişaf için nûrlar ve doğru yola irşad için hidayet ve rahmet olduğu halde Tevrat kitabını Mûsâ (A.S.) a verdik. Me'mûl ki, nâs tezekkür eder, düşünür ve mevâiziyle mütenassıh olurlar.]

Yani; Firavun, Âd ve Hûd kavimlerini birer gûnâ afetle biz ihlâk ettikten sonra Mûsâ (A.S.) a Tevrat'ı verdik ki, o Tevrat nâsın kalplerine ziya verir basirettir. Zira; o kitapta insanlar cehalet ve dalâletten kurtulurlar, ahkâmıyla amel edip menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini o kitaptan istinbat ettiklerinden onlar hakkında 4107 Tevrat ayn-ı nûr ve basirettir. Tevrat insanlara doğru yolu gösterdiğinden ayn-ı hidayet ve ihsan-ı ilâhiye sebep olan amelleri beyan ettiğinden ayn-ı rahmettir. Çünkü; ahkâmıyla amel edince onları saâdet-i ebediyeye îsâl eder, bu kitabı biz Mûsâ (A.S.) a verdik ki, nâs düşünsünler, vaa'zıyla müttaiz, kemâl-i tefekkür ve tezekkürle ahkâmından müstefid olsunlar.
Hz. Musa'ya Tevrat'ın inzali Firavun'u ihlâkten sonra olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; kurûn-u ûlâda Firavun da dahildir. Zira; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran k u r u n - u û l â ile murad; kavm-i Nûh, Hûd, Salih ile kavm-i Firavun'dur. Bunların cümlesi helak olup eserleri kalmadığı bir zamanda Tevrat nazil olup nâs beyninde kavaid-i şer'iyeyi te'sisle adaleti neşretmiş ve doğru yolu göstermiştir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Tevrat'ı nâsa basiret, hidayet ve rahmet olmakla tavsif ettiği gibi Tevrat'ı inzalden maksat da nâsın ahkâmını tezekkür edip mucibiyle amel etmeleri olduğunu beyan etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ Tevrat'ı inzalden sonra yevm-i Sebte riâyet etmeyenleri azab-ı dünya ile ihlâk etmiş ve onlardan sonra azab-ı dünya ile hiç bir kavmi ihlâk etmemiştir.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de Hz. Musa'nın hâl-i sahavetinden Tevrat inzal oluncaya kadar geçirmiş olduğu devreleri ve kurûn-u ulanın helakini, Tevrat'ın gelmesi halkın ihtiyacını te'min için olduğunu beyandan sonra bizim peygamberimizin bunları vahyile bildiğini, Resûlullah'ın, Kur'an’ın, nâsın ihtiyacına binaen gönderildiğini beyan etmek üzere :

وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ ٱلۡغَرۡبِىِّ إِذۡ قَضَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَى ٱلاًمۡرَ وَمَا كُنتَ مِنَ ٱلشَّـٰهِدِينَ (44)

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen, Mûsâ (A.S.) a biz emrimizi vahiy ve muahede edip Firavun'u hakka daveti için Resûl olduğunu beyan ve hükmettiğimiz zaman Musa'nın garbına gelen derede ve 4108 şecere-i mübareke meyanında olmadın ve o makamda hazır olanlardan da değildin. Şu halde bunları senin bilmen ancak bizim sana vahyimizledir. Zira; vahyin gayrı bir sebeple bilinir birşey değildir.]

Yani; habibim ! Şu beyan ettiğimiz vukuuâtı senin bilmen nübüvvet dayasında sadık olduğuna delâlet eder mucizedir. Çünkü; bu vukuat vâki olurken Tûr'da Mûsâ'nın garp canibinde olmadığın gibi bu vukuuâtı müşahede için o makamda hazır olanlardan da olmadın ki, bu haberleri müşahede ettiğin veçhile haber vermiş olasın. Şu halde bunlar sana nispetle mugayyebattan haberdir. Bu ise ancak vahyile olabileceğinden elbette senin nübüvvetinin sıdkına delâlet eder. Çünkü; geçmiş vukuuâtı bilmek vahyin gayrı olarak tarih mütalaasıyla veyahut bir üstazdan taallümle olursa da senin için bunlardan hiçbirisi olmadığından haber verdiğin şeylerin cümlesi ancak vahiyledir, vahyin gayrı esbab-ı ilimden bir sebeple değildir. Binaenaleyh; müşriklerin nübüvvetin sıdkında şüpheleri vahidir. Zira; şüphelerinde istinad edecek delilleri yoktur.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün şu vukuuâtı bilmesi vahyile olduğunu beyandan sonra vahyin sebeb-i müstakilli halkın ihtiyacı olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَـٰكِنَّآ أَنشَأۡنَا قُرُونً۬ا فَتَطَاوَلَ عَلَيۡہِمُ ٱلۡعُمُرُ‌ۚ

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen Musa'ya vahiy zamanında hazır değildin, lâkin biz bunları sana vahyettik. Zira; biz Mûsâ (A.S.) dan sonra birtakım kavimler ve insanlar icad ettik, onlar üzerine zaman uzadı, müddet temâdî etti.] Binaenaleyh; Mûsâ ile senin aranızda birçok ümmetler hasıl oldu ve evvel geçen enbiyanın zamanı uzayınca şeriatlarının ahkâmı unutuldu, Allah'ın emri yerini bulmaz oldu. Şu halde yeni bir şeriat inzaline ihtiyaç görüldüğünden seni Resûl olarak gönderdik ve Kur'an'ı nâsın ihtiyacına binaen inzal ettik. 4109

وَمَا ڪُنتَ ثَاوِيً۬ا فِىٓ أَهۡلِ مَدۡيَنَ تَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتِنَا وَلَـٰكِنَّا ڪُنَّا مُرۡسِلِينَ (45)

[Ve Habibim ! Sen ehl-i Medyen içinde uzun müddet ikaamet edip onlara âyetlerimizi tilâvet eder olmadın, lâkin biz Resûller gönderir ve onlar vasıtasıyla vukuuâtı haber veririz. Kezalik sana bu vukuuâtın cümlesini risaletin sebebiyle haber verdik.] Binaenaleyh; senin kavmin bu cihetleri düşünerek seni tasdik etmeleri lâzımdır. Zira; Mûsâ (A.S.) la leyle-i münacatta beynimizde vuku bulan muhabbeti ve ahdi ve Şuayb (A.S.) la Mûsâ beyninde cereyan-ı ahvali senin vahiyden başka neyle bilmem mümkündür? Kezalik Musa'dan sonra ve senden evvel geçen ümmetlerin ahvalini haber verdik, onların zamanında devletler tebeddül etti, zaman değişti, ahkâm-ı ilâhiye tağyir olundu ve nâsdalâlet içinde kaldığı bir zamanda irşad ve ıslah için biz seni gönderdik. Bunları ganimet bilip derhal iman etmeleri lâzım değil mi? Halbuki fitne ve fesadın çoğaldığı, zulm ü udvandan herkesin bizar olduğu, ârâ-yı bâtıla ve efkâr-ı fâsidenin nâs üzerinde hakim olup yeni bir şeriat ve bir peygambere ihtiyaç messettiği bir zamanda biz seni gönderdik. Bu ihtiyacı takdir edip hüsn-ü kabul gösterecekken bilâkis temerrüd etmeleri ayıp değil mi?

وَمَا كُنتَ بِجَانِبِ ٱلطُّورِ إِذۡ نَادَيۡنَا وَلَـٰكِن رَّحۡمَةً۬ مِّن رَّبِّكَ

[Habibim ! Mûsâ (A.S.) a nida edip Tevrat'ı verdiğimiz zaman sen Tûr dağının bir canibinde olmadın, lâkin Rabbin Tealâ'dan rahmet ve ihsan olarak biz sana orada ceryan eden ahvali bildirdik.]

لِتُنذِرَ قَوۡمً۬ا مَّآ أَتَٮٰهُم مِّن نَّذِيرٍ۬ مِّن قَبۡلِكَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَڪَّرُونَ (46)

[Nâs tezekkür ve tarik-ı savabı kabul etsinler için senden evvel kendilerine inzar edici bir peygamber gelmeyen kavmi inzar etmek maksadına mebni Habibim, biz seni Resûl gönderdik.] Çünkü; İsa (A.S.) dan sonra ve senden evvel Resûl gelmeyen ümmeti 4110 inzar ve irşad etmeye ihtiyaç messettiğinden inzar maksadına binaen sen ümmetleri irşada me'mur kılındın.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsa ile bizim peygamberimiz arasında Resûl gelmediğinden bu zamana fetret zamanı ve ahalisine de ehl-i fetret denmiştir ve bu müddet de ekser-i rivayete nazaran beşyüz seksen senedir. Şu halde kendilerine n e z i r yani peygamber gelmeyen ahaliyle murad; zaman-ı fetret ahalisidir. Yahut k a v i m le murad; Resûlullah'ın kavmi olan kavm-i Araptır ki, onlara Resûlullah'tan evvel ve İsmail (A.S.) dan sonra bir Resûl gelmemiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Senden evvel ve ceddin İsmail (A.S.) dan sonra peygamber gelmeyen kavmi inzar etmek için Habibim, seni Resûl gönderdik.] demektir. Şu manâya nazaran Resûlullah'ın kavm-i Arabi inzar için Resûl olmasından başkalarını inzara me'mur olmaması lâzım gelmez. Zira; bir kavme Resûl olduğunu zikretmek başkalarına Resûl olmamasını icabetmediği gibi diğer âyetlerde Resûlullah'ın âmme-i nasa peygamber olduğu musarrahtır. Birşeyi zikir; maadaya münafi olmamak kaidedir.
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın üç halini zikretti.
B i r i n c i s i ; Mısır'dan (Medyen) e giderek Hz. Şuayb nezdinde ikaameti,
İ k i n c i s i ; Medyen'den hareket edip gece Cenab-ı Hakka münacaatı, Firavun ve kavmini davete me'mur olduğu,
Ü ç ü n c ü s ü ; yine Tûr'da Cenab-ı Hak'tan Tevrat'ı telâkki edip din-i Musa'yı takrir ve te'sisidir. Bunların hiçbirinde Resûlullah bulunmadığı halde vukuuâtı aynıyla noksansız haber vermesi vahyile bildiğine ve nübüvvet davasında sâdık olduğuna delâlet eder.
Bundan evvelki âyette Vâcib Tealâ Resûlüne hitaben «Habibim ! Sen canib-i garbide olmadın» ve bu âyette «Tûr canibinde olmadın» buyurdu. Evvelki âyet; Hz. Musa'nın Tûr'da birinci münacaatı ve Resûl olduğunun kendine bildirildiği zamanı beyan eder. İkinci, yani bu âyet de Firavun'un helakinden sonra Tûr'da ikinci münâcâtı ve Tevrat'ı telâkki ettiği zamanı beyan eder. Binaenaleyh; tekerrür yoktur.

4111
***
Vâcib Tealâ Resûl göndermenin birinci sebebi nâsın ihtiyacı olduğunu beyan ettiği gibi ikinci sebebi nâsın i'tizarını kat'etmek olduğunu beyan zımnında :

وَلَوۡلآً أَن تُصِيبَهُم مُّصِيبَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ فَيَقُولُواْ رَبَّنَا لَوۡلآً أَرۡسَلۡتَ إِلَيۡنَا رَسُولاً۬ فَنَتَّبِعَ ءَايَـٰتِكَ وَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (47)

buyuruyor.
[Eğer onlara kendi kazandıkları günahları sebebiyle ukubet isabet ettiğinde onlar «Ey bizim Rabbimiz ! Keşke bize bir Resûl gönderseydin, o Resûl bize âyetleri tebliğ etse de biz de âyetleriyle ittibâ' etsek ve sana iman eden müminler zümresinden olsaydık» dememiş olsalardı biz seni Resûl olarak onlara göndermezdik, lâkin Resûl göndermediğimiz takdirde bu sözü söyleyip i'tizar edeceklerinden şu i'tizar kapısını kapatmak için biz seni Resûl gönderdik ki, söyleyecek bir sözleri kalmasın.] Binaenaleyh; onların «Bize bir Resûl gelseydi iman eder, âyetlere tâbi' olur, mucibiyle amel eder, bu azapları görmezdik» diyerek i'tizara ve itiraza mahal kalmamıştır. Çünkü; Resûl gönderince bu sözlerin kapısı kapanmıştır.

4112
***
Vâcib Tealâ müşriklerin Resûl gelmemiş olsa i'tizar edeceklerini beyandan sonra Resûl geldiğinde iman etmediklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ مِنۡ عِندِنَا قَالُواْ لَوۡلآً أُوتِىَ مِثۡلَ مَآ أُوتِىَ مُوسَىٰٓ‌ۚ

buyuruyor.
[Vakta ki, bizim indimizde o müşriklere hak geldiyse onlar «Keşke Mûsâ (A.S.) a verilen mucizelerin misli bu nebiye verilmiş olaydı da biz de iman edeydik» dediler.]

أَوَلَمۡ يَڪۡفُرُواْ بِمَآ أُوتِىَ مُوسَىٰ مِن قَبۡلُ‌ۖ

[Müşrikler böyle derler de, bunlardan evvel kendileri gibi kâfir olanlar Mûsâ (A.S.) a verilen mucizelere küfretmediler mi?.]

قَالُواْ سِحۡرَانِ تَظَـٰهَرَا

[Onlar Mûsâ ile biraderi Harun'a «Bunlar iki sâhirlerdir, birbirlerine muavenetle galebe ediyorlar» dediler.] Ve böyle demekle de kalmadılar.

وَقَالُوٓاْ إِنَّا بِكُلٍّ۬ كَـٰفِرُونَ (48)

[«Ve biz bunların risaletlerine, şeriatlarına ve kitaplarına küfrederiz» dediler.]

Yani; âhirette azabı görünce «Ne olaydı, bize de Resûl gelmiş olsaydı da biz de iman edeydik» diyenlere vakta ki, hak olan Resûlümüz gelince dediler ki «Keşke Musa'ya verilen mucizelerin misli buna da verileydi, hiç şüphemiz kalmaz, iman ederdik, lâkin mucizesi Hz. Musa'nın mucizesi gibi olmadığından iman etmedik» demekle mucizât-ı nebeviyenin kendilerine kanaat vermediğinden bahsettiler. Çünkü; sözlerinde sebatları yoktur. Onlar böyle derler de bunlardan evvel Mûsâ (A.S.) ın kavmi Musa'ya verilen mucizelere küfretmediler mi? Kâfirlerin hepsi inat ve temerrütte müsavi değiller mi? Ve onlar Mûsâ ile biraderi Hârûn (AS.) haklarında «Bunlar iki sâhirlerdir. Birbirine muavenet ve müzaheretle sihir icad ediyorlar, biz bunların her getirdiklerine kâfiriz. Zira: biz bu gibi şeyleri babalarımızdan duymadık; inanamayız» demediler mi?
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'ya v e r i l e n ş e y le murad; Tevrat'ın defaten nazil olması, asâ ve yed-i beyzâdır. Taraf-ı ilâhiden gelen h a k la murad; bizim Resûlümüz, Kur'an ve sair mucizat-ı nebeviyedir. (أَوَلَمۡ يَڪۡفُرُواْ) cümlesindeki küfredenlerle murad da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birkaç ihtimal vardır : B i r i n c i i h t i m a l ; Hz. Musa'nın mucizesine 4113 küfreden Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Mekke ahalisine Hz. Musa'nın mucizesi gibi mucize istemelerini emretmişlerdi. Cenab-ı Hak «Onlar böyle emrederler de Hz. Musa'nın mucizesine onlar küfretmediler mi?» demekle Yahudileri tevbih etmiş ve Hz. Musa'nın mucizelerine küfrettiklerini beyanla rüsvâ kılmıştır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ey Kureyş kabilesi ! Yahudiler size Hz. Musa'nın mucizesi gibi mucize istemenizi emrederler de kendileri Mûsâ (A.S.) ın ve biraderinin mucizelerine küfretmediler mi? Bunlar iki sâhirdir, birbirine muavenet ediyorlar demediler mi? Şu halde nasıl oluyor ki, Hz. Musa'nın mucizesinin mislini istemenizi size emrediyorlar?.] demektir.
İ k i n c i i h t i m a l ; Kureyş kabilesidir. Gerçi zaman-ı saadette bulunanlar Mûsâ (A.S.) zamanında yoklarsa da o zamanda mevcut olan ecdatları iman etmediğinden onların adem-i imanları bunlara isnad olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Onlar Mûsâ (A.S.) ın mucizesi gibi mucize isterler de Musa'ya verilen mucizelere küfretmediler mi? Madem ki, Musa'nın mucizesi gibi mucize isterlerdi, o halde Hz. Musa'nın mucizesine küfretmemeleri lâzımdı, niçin küfrettiler?.] demektir.
Ü ç ü n c ü i h t i m a l ; Kureyş kabilesinin kendileridir. Çünkü; onlar Yahudilerden Resûlullah'ın nebi olup olmadığını ve Tevrat'ta ne gibi evsafı olduğunu sordular. Yahudiler de Tevrat'ta olan evsafını haber verdiler ve aldıkları evsafın Resûlullah'ın evsafına muvafık olduğunu görünce «Hz. Mûsâ da (hâşâ) sâhirdi, Muhammed'in sâhir olduğu gibi. Bunlar iki sâhirlerdir, biz bunların küllisine kâfiriz» demekle Hz. Musa'ya da küfrettiler. Sonra Resûlullah'tan Mûsâ (A.S.) ın mucizesinin mislini isteyince Cenab-ı Hak «Musa'nın mucizesini isterler de bundan evvel ona küfretmediler mi?» demekle Hz. Musa'ya dahi küfrettiklerini ilânla tevbih etmiştir. Fakat bu ihtimâlât içinde bu âyette Hz. Musa'ya küfredenlerle muradın Kureyş olması ihtimali ağleptir. Çünkü; onlar nübüvveti mu'tekid olmadıklarından hiçbir nebinin nübüvvetini tanımadıkları halde Hz. Musa'nın mucizesi gibi mucize isteyince «Madem ki Musa'nın mucizesini istiyorlar, ona küfretmediler 4114 mi?» demekle tevbih etmiştir. Çünkü evvelce kabul etmedikleri bir şeyin mislini isteyip kabul edeceklerini beyan etmek; işi tas'îb etmek ve yorgunluk vermekten ibaret sahtekârlık olduğu cihetle Mekke ahalisinin hâlleri tekdire şayan olduğundan Cenab-ı Hak tekdir etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünden müşriklerin Hz. Musa'nın mucizesinin mislini istediklerini beyandan sonra Resûlüne onları ilzam tarikini tavsiye etmek üzere :

قُلۡ فَأۡتُواْ بِكِتَـٰبٍ۬ مِّنۡ عِندِ ٱلله هُوَ أَهۡدَىٰ مِنۡہُمَآ أَتَّبِعۡهُ إِن ڪُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (49)

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Kur'an'a ve Tevrat'a sihirdir diyen kâfirleri ilzam için sen de ki, «Eğer sözünüzde sâdıksanız taraf-ı İlâhiden Tevrat ve Kur'an'dan daha ziyade doğru yolu gösterir ve nâfi' bir kitap getirin, ben de ittibâ' edeyim.»]

Yani; «Ey kâfirler ! Tevrat'a ve Kur'an'a sihir deyip iman etmiyorsunuz. Haliniz böyle olunca canib-i ilâhiden bir kitap getirin ki, o kitap Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha ziyade insanların menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini ta'rif eder, doğru yolu gösterir olsun. Ben de o kitaba ittibâ' edeyim. Eğer sözünüz doğruysa böyle bir kitap getirin, görelim» de ki onları ilzam edesin. Çünkü; onların böyle bir kitap getirebilmeleri muhaldir. Binaenaleyh; Resûlüllah'ın ittibâ'ı da muhaldir. Kezalik onların bu iki kitaba ta'nda sâdık olmaları dahi muhaldir. Zira bu âyette emir; emr-i ta'cizîdir ki, onlara «Böyle bir kitap getirin» demek onları ta'ciz içindir ve Resûlullah'ın nübüvvetinin sıdkına kat'i delâlet eder delillerdendir. Çünkü; Kur'an'a ta'n ve muâraza eden bir kimseye «Kur'an'ı beğenmezsen ondan daha iyi ve nâfi' bir kitap getir de biz ona ittibâ' edelim» deyip onun da öyle bir kitap getirmemesi onun aczine ve kitap sahibinin sâdık olduğuna elbette delâlet eder. Zira; muarızlarını âciz bırakan şey elbette kuvvetli ve doğru olur.

4115
***
Vâcib Tealâ müşrikleri iskât için Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha nâfi bir kitap getirmesini emirden sonra onların bu emre cevap vermedikleri cihetle hallerinin en kötü bir hâl olduğunu beyan etmek üzere :

فَإِن لَّمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَكَ فَٱعۡلَمۡ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهۡوَآءَهُمۡ‌ۚ
buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen onlara «Kur'an'dan daha iyi bir kitap getirin» deyip de, onlar da sana cevap veremezler ve istediğin kitabı getirmezlerse sen bil ki, onlar ancak kendi havalarına ittibâ' ederler ve kat'i bir delile ittibâ' etmezler.]

وَمَنۡ أَضَلُّ مِمَّنِ ٱتَّبَعَ هَوَٮٰهُ بِغَيۡرِ هُدً۬ى مِّنَ ٱلله‌ۚ

[Allah'tan hidayet ve tevfik olmaksızın kendi havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâleti irtikâbeden kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Çünkü; havasına ittibâ' edip nefsinin emriyle yürüyen kimseden daha ziyade dalâlette olan bir kimse olmaz.]

إِنَّ ٱلله لاً يَہۡدِى ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّـٰلِمِينَ (50)

[Zira; Allah-u Tealâ havasına ve nefsine ittibâ'la zulmeden kavm-i zâlimi hidayette kılmaz. Binaenaleyh; o kimse daima dalâlet içinde kalır.]

Yani; Habibim ! Sen onlara «Kur'an'a ve Tevrat'a tabediyorsunuz. Eğer sözünüz doğruysa bunlardan daha nâfi' bir kitap getirin de ben ona ittibâ' edeyim» deyince onlar öyle bir kitap getirmekten âciz olur, sana cevap veremezlerse sen bil ki, onlar ancak hava ve heveslerine ve arzu-yu emellerine tabî olmuşlardır. Çünkü; eğer onlar bir delile istinad ederek itiraz etmiş olsalardı elbette o delilin muktezasını getirirlerdi. Şu halde sizin tarafınızdan teklif olunan kitabı getiremeyince sırf kendi havalarına ittibâ' ettikleri zahir olur. Allah'tan hidayet ve tevfik olmaksızın kendi 4116 havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâleti irtikâb eden kim olur? Elbette havasına ittibâ' eden kimsenin dalâleti herkesten ziyade olur. Zira; havasına ittibâ'la nefsine zulmeden kavmi Allah-u Tealâ hidayette kılmaz. Çünkü; onlar gaflet deryasına daldıklarından doğru yola gitmek hatırlarına gelmez ve iradelerini sarfetmezler ki, Allah-u Tealâ onları hidayette kılsın. Çünkü; doğru yol aramayan elbette doğru yol bulamaz. Binaenaleyh; onlar iradelerini dalâlete sarfettiklerinden Cenab-ı Hak onların kesbettikleri dalâli halkeder.
Hulâsa; Resûlullah'ın davetine icabet etmeyen ve Kur'an'a ta'nedip ondan daha iyisini getiremeyen kimsenin kendi havasına ittibâ' etmiş olacağı ve havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâlette bir kimsenin olmadığı ve Allah-u Tealâ'nın havasına ittibâ' eden zâlimleri hidayette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a ta'nedenleri tefekküre davet etmek üzere :

وَلَقَدۡ وَصَّلۡنَا لَهُمُ ٱلۡقَوۡلَ لَعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ (51)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Kur'an'a itiraz edenlerin tezekkür edip düşünmeleri için biz Kur'an'ın âyetlerinde sözü birbirine ulaştırdık.]

Yani; müşriklerin ve bilhassa hava ve heveslerine ittibâ' edenlerin asla i'tizara mecalleri yoktur. Zira; biz muhakkak Kur'an'ın âyetlerinin bazılarını bazılarına raptettik, insanlara nâfi' olan ahlâkı birer birer tafsil eyledik. Meselâ doğru yol tutan müminlerin hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan ettiğimiz gibi onun arkasında havasına ittibâ' eden kâfirlerin hallerini ve giriftar olacakları derekeleri ve âhiretin ahvalini beyan ettik. Dünyada olan bir kimseye re'yelayn âhireti görmüş gibi ahval-i âhireti ve her tarik erbabının makamlarını bildirdik, kezalik emir akibinde nehyi ve mev'izeyi ve nehiy akibinde ibretbahş olacak durub-u emsali ve herbirerlerini birer kıssa halinde o cürmü irtikâb edenlerin hallerini ve akıbetlerinin neye müncer olduğunu ve günahlardan herbirinin ne gibi felâketlere sebep olduğunu ve olacağını ve ehl-i dalâlin dalâletleri üzerine azaplarını birer birer saydık ve sebeplerini meydana koyduk ki, herkes halini tatbikle işine yarayanı alsın ve hiçbir itiraza mecali kalmasın. Şu halde herkesin Kur'an'ın âyetlerini iyi düşünmeleri lâzımdır.

4117
***
Vâcib Tealâ Resûlünün risaletini te'yid eden delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ ءَاتَيۡنَـٰهُمُ ٱلۡكِتَـٰبَ مِن قَبۡلِهِۦ هُم بِهِۦ يُؤۡمِنُونَ (52)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, Kur'an'dan evvel biz onlara kitap verdik, onlar Kur'an'a iman ederler.]

وَإِذَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡہِمۡ قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِهِۦۤ إِنَّهُ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّنَآ إِنَّا كُنَّا مِن قَبۡلِهِۦ مُسۡلِمِينَ (53)

[Ve onlar üzerine Kuran tilâvet olunduğunda «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira; Kur'an bizim Rabbimiz tarafından haktır. Çünkü; biz Kur'an'dan evvel kitaplarımızda beyan olunduğu veçhile Kur'an'ın cemi-i ahkâmına inkıyad eder olduk» demekle imanlarını izhar ederler.]

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يُؤۡتَوۡنَ أَجۡرَهُم مَّرَّتَيۡنِ بِمَا صَبَرُواْ

[İşte şu evsafı haiz olan kimselerin tekâlif-i ilâhiyeye sabırları sebebiyle ecirleri iki kere verilir.]

وَيَدۡرَءُونَ بِٱلۡحَسَنَةِ ٱلسَّيِّئَةَ وَمِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ (54)

[Ve onlar haseneyle seyyieyi defederler ve bizim kendilerini merzuk ettiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak ederler.]
4118
Yani; Kur'an taraf-ı İlâhiden nazil olmuş bir kitap ve Muhammed (S.A.) in dava-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eden delâil cümlesindendir. Çünkü; onlar şol kimselerdir ki, biz onlara Kur'an'dan evvel Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik, o kitapların mucibiyle amel ettiler. Onlar Kur'an nazil olduğunda ancak Kur'an'a iman eder ve derler ki, «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira Kur'an; bizim Rabbimiz tarafından nazil olmuş haktır. Biz, buna imanda tereddüt etmeyiz. Çünkü; Kur'an'ın nüzulünden evvel bizim kitabımızda Kur'an'ın hak olduğu ve âhir zaman nebisinin taraf-ı İlâhiden gönderilmiş bir Resûl olduğu beyan olunduğu cihetle biz Kur'an'a daha evvel inkıyad etmiştik» demekle taraf-ı risaletten onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda hiç tereddüt etmeksizin imanlarını izhar ederler. Zira; onlar kendi kitaplarında olan ahkâmın cümlesini tasdik edip itikaadât-ı diniyesine ihtimam ettiklerinden ve kitaplarında olan ahkâmın bazısı da Kur'an'ın hak olduğuna dair olduğu cihetle kendi kitaplarına imanla Kur'an'a da iman etmişlerdi. Kur'an nazil olup taraf-ı risaletten onlar üzerine tilâvet olunduğunda derhal tasdik ederler ve inkıyadlarını beyanda nükûl etmezler. İşte şu evsafı haiz olan ehl-i kitaba sabırları sebebiyle iki kere ecir verilir.
B i r i n c i s i ; Kur'an'dan evvel kitaplarına imanla Kur'an'a iman ettiklerindendir.
İ k i n c i s i ; Kur'an'ın nüzulünden sonra Kur'an'a imanı tecdid etmeleridir. Onlar yalnız imanla iktifa etmezler. Zira; sevaplarıyla günahlar mı defeder ve bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak da ederler. Çünkü; onlar kıbel-i ilâhiyeden gelen tekâlifin meşakkatına sabrettikleri gibi enva'ı azabı ve rüsvalığı icabeden günahları sevap cihetini iltizamla terkederler. Yani emrin mucibini işlemekle menhiyyatı terkederler. Zira hasene ve emrin muktezası; envâ'ı hayratı caliptir. Binaenaleyh; bunlardan muktezâ-yı beşeriyet bir kusur sâdır olursa derhal o kusuru tevbe ve istiğfarla izale etmekle beraber bir hasene işlerler ki, o hasene günahlarına kefaret olur. Haseneyle meşgul olur ve seyyiattan vazgeçerler. Cenab-ı Hak bu âyette iman eden ve iki kere ecre nail olan ehl-i kitabı; ahlâk-ı hamîdeden üç şeyle sena buyurdu.
4119
B i r i n c i s i ; iman,
İ k i n c i s i ; haseneyle seyyieyi defetmek,
Ü ç ü n c ü s ü ; merzuk olduğu rıziktan hayrata infak etmektir. Cenab-ı Hakkın bu üç sıfatla ehl-i kitabı sena buyurması insanları bu sıfatları iktisaba teşvik etmektir. Bunlara iki kere ecir verilmesinin sebebi; bir kere bi'setten evvel Resûlullah'a iman ve bir kere de bi'setten sonra iman ettiklerindendir. Binaenaleyh iki şeriatla amel ettiklerinden iki ecre nail olmuşlardır. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resûlullah'ın «İnsanlardan üç sınıf kimse iki ecir alırlar.
B i r i n c i s i ; ehl-i kitaptan bir kimse bir kere kendi kitabına ve nebisine, bir kere de Kur'an'a ve âhir zaman peygamberine iman ederse iki ecir alır.
İ k i n c i s i ; bir köle ki, hem efendisinin hakkını, hem de Cenab-ı Hakkın tekâlifini edâ ederse iki ecir alır.
Ü ç ü n c ü s ü ; bir kimsenin cariyesi olur, onu güzel terbiyeyle âzâd ve nikâh ederse iki ecir alır» buyurduğu hadis-i şerifi bu manâyı te'yid eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; ehl-i kitaptan iman edenler haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ca'fer'le beraber otuz ikisi Habeş'ten, sekiz kişi de Şam'dan geldi. Bu kırk kişi Resûlullah'a iman ettiler. Ehl-i İslâm'ın haline baktılar ve «Yâ Resûlallah ! Bizim memleketimizde malımız var, getirelim, ehl-i İslâmın ihtiyacına sarf edelim mi?» demekle istizan ettiler. Resûlullah da izin verdi ve sözlerini yerine getirince Cenab-ı Hakkın onları meth için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Fakat bu misilli makamda itibar lâfzın umumuna olduğundan şu sıfatlar her kimde bulunursa o kimse bu âyetin hükmünde dahildir.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne iman eden ehl-i kitabın evsaf-ı hamidelerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere:

وَإِذَا سَمِعُواْ ٱللَّغۡوَ أَعۡرَضُواْ عَنۡهُ

4120
buyuruyor.
[Onlar faydasız söz işittiklerinde ondan i'raz ederler.]

وَقَالُواْ لَنَآ أَعۡمَـٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَـٰلُكُمۡ

[Ve derler ki «Bizim amellerimiz var, sizin de amelleriniz var.»]

سَلاًٰمٌ عَلَيۡكُمۡ

[«Bizim tarafımızdan selâmet sizin üzerinize olsun.»]

لاً نَبۡتَغِى ٱلۡجَـٰهِلِينَ (55)

[«Zira; biz sizin gibi cahillerle sohbet etmek istemeyiz» demekle cühela ile münazaa etmeyeceklerini beyan ederler.]

Yani; ehl-i kitaptan iman edenlerin ahlâk-ı hamidelerinden birisi de onlar dinî ve dünyevî maslahattan hâlî lüzumsuz bir söz işittiklerinde o sözden i'raz ederler, onu dinlemek ve beyhude vakit geçirtmekten nefislerini muhafaza eder ve rıza-yı ilâhiye muhalif sözleri işitmekten hazer ederler. Çünkü; onları menetmeye muktedir olamayınca nefislerinde olan taharet icabı bu misilli lâğviyatı irtikâb edenlere derler ki, «Bizim kendimize mahsus amelimiz var. Sa'yımızla hasıl olmuştur. Binaenaleyh; onun üzerine terettüb eden ceza bize aittir, size tecavüzü yoktur. Şu halde bizim amelimize müdahaleye hakkınız olamaz. Kezalik sizin de ameliniz var, kendi sa'yuıızla hasıl olmuş, cezası da size aittir. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan size selâmetle duâ var, münazaa ve mücadele yoktur. Şu halde beynimizde bir müddet-i muvakkata mütareke var. Sizin tevbeye muvaffak olmanıza duâ ederiz. Zira; biz sizin gibi cahillerle musahabet etmek istemeyiz» derler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i kitaptan iman edenlere kendi milletlerinden kötü söyleyen ve sebbedenlere âyette beyan olunduğu veçhile mukaabele ettikleri, hatta Yehûddan iman eden (Abdullah b. Selâm) Hazretlerinin, din-i Musa'yı terkettiğinden dolayı kendisini itham edip kötü söyleyen kimselere «Selâm'la ve sizin de bizim de amelimiz var. Herkesin ameli kendine ait» demekle mukabele ettikleri mervidir.
4121
Hulâsa; kötü söyleyenlerden kaçmak, iyilikle mukabele etmek indallah marzî ve cahilane muameleye karşı nazikâne mukabele etmek memduh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

إِنَّكَ لاً تَہۡدِى مَنۡ أَحۡبَبۡتَ وَلَـٰكِنَّ ٱلله يَہۡدِى مَن يَشَآءُ‌ۚ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ (56)

[Yâ Ekremer Rüsul ! Sen sevdiğin kimseyi hidayette kılamazsın. Lâkin Allah-u Tealâ dilediği kulunu hidayette kılar. Halbuki Allahü Tealâ ihtida edenleri herkesten ziyade bilir.]

Yani; Habibim ! Sen muhabbet ettiğin kimsenin din-i hakka dahil olup tarik-ı müstakime salik olmalarına her ne kadar haris olsan ve sa'yetsen doğru yola irşad edemezsin, lâkin kullarının istidad ve kaabiliyetini bilen Allah-u Tealâ dilediği kuluna imanı tevfikle hidayette kılar ve hidayete dahil olan mühtedileri iyi bilir. Şu halde senin üzerine vâcib olan tebliğdir. Zira; hidayet vermek ve doğru yola şevkle irşad etmek; irade-i İlâhiyeye bağlıdır.
Fahri Râzi ve Medarik'in beyanlarına nazaran bu âyet Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Talip maraz-ı mevtinde Kureyş'in delikanlılarına vasiyet etmiş ve demiştir ki «Ey gençler ! Muhammed (S.A.) e iman edin, felah bulun». Bu sözü üzerine Resûlullah «Ey Amca ! Gençlere vasiyet eder, nefsini terkedersin.İman et. Hiç olmazsa bir kere (لااله الاالله) de ki, «onunla Allah-u Tealâ huzurunda sana şehadet edeyim. Seni Cehennem'den kurtarayım» demiş, Ebu Talip de «Ey Yeğenim ! Senin hakkaa nebi olduğunu bilirim, lâkin şimdi iman edersem Kureyş'in ta'yib edeceklerinden korkarım. Binaenaleyh; iman edemem» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Ebu Talib'in iman ettiğine dair bazı rivayet mevcut olup bu âyet küfrüzere vefat ettiğine delâlet ederse de kat'i bir delil olmayınca bir cihete hükmolunamaz. Zira; âyet kafidir. Lâkin Ebu Talip hakkında nazil olduğu zannîdir. Şu halde kat'i bir hüküm vermek doğru olamaz.
Hidayetin iki manâsı vardır.
B i r i n c i s i ; Cennet'e davet etmek, doğru yolu göstermek ve delillerini beyan etmektir. Resûlullah bu manâca hidayetle me'murdur ki, herkese yol gösterir, Cennet'e davet eder ve herkesin tarik'ı müstakime girmesine sa'yeder.
İ k i n c i s i ; bilfiil matluba îsâl, imana ithal ve iyi amellere tevfik etmektir. Bu manâca hidayet; Allah'a mahsustur. Şu halde bu âyette nefyolunan hidayet; bilfiil imana ithal etmek manâsınca hidayettir. Binaenaleyh; bazı âyette Resûlullah'a isnad olunan hidayet manâ-yı evvelce hidayettir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Çünkü; Resûlullah'tan nefyolunan hidayetin manâsı başka, ispat olunan hidayetin manâsı başka olduğundan âyetler arasında tenakuz yoktur.
Hulâsa; matlûba îsâl etmek manâsınca hidayeti halkeden Allah-u Tealâ olduğu ve kulların iradelerini sarfları üzerine Allah-u Tealâ'nın dilediği kulunu hidayette kıldığı ve ihtida edenlerin hidayetlerini Allah-u Tealâ'nın iyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4122
***
Vâcib Tealâ müşriklerin bazı şüphelerine cevap verdikten son ra bazı âhara cevap vermek üzere :

وَقَالُوٓاْ إِن نَّتَّبِعِ ٱلۡهُدَىٰ مَعَكَ نُتَخَطَّفۡ مِنۡ أَرۡضِنَآ‌ۚ

buyuruyor.
[Kâfirler «Biz seninle beraber yâ Muhammedi Hidayete ittibâ' edersek arzımızdan, yani yurtlarımızdan çıkartılırız» dediler.]

أَوَلَمۡ نُمَكِّن لَّهُمۡ حَرَمًا ءَامِنً۬ا يُجۡبَىٰٓ إِلَيۡهِ ثَمَرَٲتُ كُلِّ شَىۡءٍ۬ رِّزۡقً۬ا مِّن لَّدُنَّا

[Onlar böyle zannederler de, düşünmezler mi biz onları her türlü korkudan emin ve herşeyin meyvesi bizim tarafımızdan rızık olarak kendisinde toplanan ve celbolunan Harem-i Şerifte onları iskân edip kar ar laştır madik mı?.]

وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَهُمۡ لاً يَعۡلَمُونَ (57)

[Ve lâkin onların ekserisi bu nimetin kadrini bilmezler.]
4123
Yani; ehl-i Mekke'den bazıları dediler ki «Yâ Ekremer Rusûl ! Biz senin hak üzere olup getirdiğin dinin din-i hak olduğunu yakinen bildik, lâkin biz seninle beraber bu hidayete ittibâ' etsek bizi memleketimizden çıkarırlar. Zira; biz kavm-i Araptan olduğumuz cihetle Araba muhalefet edersek âdet-i cahiliye üzere kabail-i Arap gelir, nehb ü gaarât ederler» demeleri üzerine Cenab-ı Hak onları reddetti ve dedi ki «Onlar iman ederlerse akvam-ı Araptan korkarlar da düşünmezler mi? Biz onları Harem'de kararlaştırmadık mı? O Harem ki, her korkudan emin ve bilkülliye mekârihten salim ve envâ'ı hayratı caliptir. Böyle mübarek bir mahalli biz onlara mesken kılmadık mı? Ve o Harem ki, bizim tarafımızdan rızık olarak herşeyin meyvesi ve hulâsası ve en a'lâsı uzak beldelerden celbolunur, lâkin ekser-i nâs bu lûtfumuzu bilmezler». Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ etmezler ve şeytan'ın vesvesesini dermeyan ederler de Cenab-ı Hakkın verdiği te'minatı tefekkür etmezler, nûr-u imanın fevaidini bildikleri halde o nûrun fevaidinden mahrum olmaya razı olurlar.
Fahri Râzi, Kazî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Abd-i Menaf) oğullarından (Haris) isminde bir kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Haris huzur-u Risalette «Yâ Muhammedi Biz biliriz, sen hak söylersin, fakat biz Arabın dinini terkle muhalefet eder, sana ittibâ' edersek, Arap bizimle muharebe eder ve memleketimizden çıkarırlar» dedi. Çünkü; Arapta yağmegerlik, nehb ü gaarât ve birbirlerini katl ü ifna etmek âdet olduğundan bu âdetten korktuklarından bahsetti ve Cenab-ı Hak bu düşüncenin yanlış olduğunu birkaç cihetten beyanla fikirlerini reddetti.
B i r i n c i s i ; Harem-i Şerifin bütün korkularından emin olması,
i k i n c i s i : her tarafın rızkından oraya celbolunması ve rızıkları himaye-i İlâhiye altında bulunması,
Ü ç ü n c ü s ü ; küfür halinde refahla yaşadıkları halde Harem-i Şerif hürmetine bir de tevhid hürmetini zammederlerse daha ziyade rahatlarının me'mûl olmasıdır. Hatta o mahall-i mübarek en korkunç zamanlarda bile sair bilâda nisbetle emin olduğundan Cenab-ı Hakkın o belde hallanı çok zaman düşmanlarına beslettiği görülmüştür.
(نُتَخَطَّفۡ) T a h a t t u f ; kapmak, kaçmak manâsınadır. Burada «Biz hidayete ittibâ' edersek kapılır kaçırılırız» yani «Arap kavmi bizi kaparlar, kaçarlar» demek «Bizi yurdumuzdan çıkarırlar» demektir. (يُجۡبَىٰٓ) celb ve cem'olunmaktır ki, «Her yerin rızkından oraya celbolunur» demektir.

4124
***
Vâcib Tealâ şu şüphelerine ikinci bir cevap olmak üzere :

وَكَمۡ أَهۡلَڪۡنَا مِن قَرۡيَةِۭ بَطِرَتۡ مَعِيشَتَهَا‌ۖ

buyuruyor.
[Maişetleri kendilerine ferah veren birçok karye ahalisini biz ihlâk ettik. Çünkü; onların rızıkları bol, nimetleri çok ve herşey mebzul olduğundan kibir ve gururla tuğyan ettikleri cihetle biz onları ihlâk ettik.] Mekke ahalisini de onlar gibi tuğyan ettiklerinden ihlâk ederiz.

فَتِلۡكَ مَسَـٰكِنُهُمۡ لَمۡ تُسۡكَن مِّنۢ بَعۡدِهِمۡ إِلاً قَلِيلاً۬‌ۖ

[İşte şu görülen harabeler onların meskenleri ve memleketleridir. Bizim onları ihlâkimizden sonra onların meskenlerinde iskân olunmadı, ancak mürur u uburdan az bir kimseler iskân olundu.]

وَڪُنَّا نَحۡنُ ٱلۡوَٲرِثِينَ (58)

[Halbuki biz onların varisi, olduk.] Zira; onlar gitti, biz kaldık. Çünkü; onların arkalarında yurtlarına mutasarrıf olacak bir kimse kalmadı ki varis olsalar. Esasen onlar fânî, biz bakî olduğumuz cihetle varis gibi biz kaldık ve mülkümüzü istediğimize veririz.
(بَطِرَتۡ مَعِيشَتَهَا‌) B a t ı r ; zengin olan kimsenin hakkullahı muhafaza etmeyip malında suiistimal ederek azgın olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Maişetlerinin bol olması tuğyanlarına sebep olan çok karye ahalisini biz ihlâk ettik. Şu görülen harabeler onların meskenleridir. Sakin olacak kimse kalmadı, ancak az bir zamanda harabelerinde müsafirler sakin olurlar.] demektir. Velhasıl Mekke ahalisinin «Biz bu dinin hak olduğunu bildik, iman edeceğiz, lâkin kabail-i Arap bize hücum eder, evlerimizden çıkarırlar, imanımız nimetimizin zevaline sebep olur» demelerini Cenab-ı Hak evvelki âyetle reddettiği gibi bu âyetle dahî reddetmiş ve demiştir ki, «İman; nimetin devamına sebeptir, zevaline sebep değildir. Belki nimetin zevaline sebep; küfrüzere ısrar etmektir. Çünkü; Mekke ahalisi gibi nimetine mağrur olup nimetini muhafaza sebeb-i küfür olacağı zannıyla küfürde devam eden ümem-i salifeden çok karyeleri ihlâk ettik. Eğer Mekke ahalisi de nimetlere mağrur ve o nimeti muhafazayı küfre devamda zannederek ısrar ederlerse bunları da ihlâk ederiz» demekle «Biz iman edersek nimetimizin zevalinden korkarız» dediklerini reddetmiştir.

4125
***
Vâcib Tealâ âsî olan çok karye ahalisini ihlâk ettiğini beyan edince «Mekke ahalisi âsî oldukları halde niçin ihlâk etmedi?» şeklinde varid olan suâle cevap olarak

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهۡلِكَ ٱلۡقُرَىٰ حَتَّىٰ يَبۡعَثَ فِىٓ أُمِّهَا رَسُولاً۬ يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَـٰتِنَا‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Rabbin Tealâ köylerin ortasında ve büyüğünde bizim âyetlerimizi ahalisi üzerine tilâvet eder bir Resûl gönderinceye kadar ehl-i kurayı ihlâk eder olmadı ki, Resûl gelip onlara âyetleri tilâvet edinceye kadar müsaade eder.]

وَمَا ڪُنَّا مُهۡلِكِى ٱلۡقُرَىٰٓ إِلاً وَأَهۡلُهَا ظَـٰلِمُونَ (59)

[Halbuki; biz ehl-i kurayı ihlâk eder olmadık, ancak ehl-i kura kendilerine meb'us olan Resûlün âyetleri tilâvetinden sonra zâlim olurlarsa onları ihlâk ederiz.]
4126
Yani; umum kura ve kasabâtın merkezi bulunan karyede bir Resûl gönderip o Resûl bizim âyetlerimizi onlara tilâvet edip ahkâmımızı tebliğ ve din-i hakka davet edinceye kadar Rabbin Tealâ Habibim, karyeleri ihlâk eder olmadı ve nebinin bi'setinden sonra karye ahalisini helak eder olmadık. Ancak karye ahalisi zalim olursa ihlâk ederiz.
Rusûl-ü kiram evvelâ o kavmin eşrafına, ukalâsına ve ahalinin reislerine tebliğe me'mur olduklarından ve kavmin ukalâsı büyük karyelerde bulunduklarına binaen Cenab-ı Hak karyelerin anası yerinde olan büyük karyede Resûl ba'setmeyince ahalisini ihlâk etmeyeceğini beyan etmiştir. Çünkü; büyük karyeye ve eşrafa Resûl olanın küçük karyelere ve avam-ı nasa Resûl olacağı evleviyetle sabittir. Zira; her şeyde küçüklerin daima büyüklere tâbi' olması âdettir. Şu halde metbûa Resûl olanın, tâbia Resûl olacağında şüphe yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'ın bi'setinden sonra şirke devam ettikleri halde Cenab-ı Hakkın Mekke ahalisini ihlâk etmediğine sebep; birçoklarının iman edip din-i İslâma büyük hizmetler ifa edecekleri ve birçoklarının da nesillerinden dine hizmet edecek müminler gelecek olmasıdır. Küfürde pek şiddet gösterenleri de Bedir vak'asında ihlâk etmiştir. Bu âyet; helake sebebin zulüm olduğuna delâlet eder. Çünkü zulüm; insanların hayatlarını katettiği gibi rızıklârına dahi mânidir. Zira rızık; şükürle kaaimdir. Halbuki zulümle şükür olmaz.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin şüphelerinden bazı âhara cevap vermek üzere :

وَمَآ أُوتِيتُم مِّن شَىۡءٍ۬ فَمَتَـٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَزِينَتُهَا‌ۚ

4127
buyuruyor.
[Ey müşrikler ! Size verilen şey hayat-ı dünyanın menfaati ve ziynetidir.]

وَمَا عِندَ ٱلله خَيۡرٌ۬ وَأَبۡقَىٰٓ‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ indinde hayırlı ve bakidir.]

أَفَلاً تَعۡقِلُونَ (60)

[A'lâyı, ednaya ve bakiyi fâniye değişirsiniz de hiç bir aklınızla idrak etmezsiniz?.]

Yani; ey muhabbet-i dünya kalplerini bürümüş olan kimseler ! Size esbab-ı dünyadan verilen şeyin küllisi hayat-ı dünyanın menfaati ve ziynetidir. Binanealeyh; onunla intifâ'ınız ancak dünyada muammer oldukça olduğu cihetle ömrünüz hitam bulunca o menfaat ve lezzet de hitam bulur. Zira; hayatınız ve dünya her an tükenmek üzeredir. Dünya ise sükût edip yıkılmaya mahkûmdur. Şu halde menfaati ve ziyneti de zevale ma'ruzdur. Halbuki Allah-u Tealâ indinde olan sevap ve âhirete müteallik amel hayırlı, devamlı ve bekalıdır, asla şer karışığı olmadığı gibi zeval ihtimali de yoktur. Hayr-ı mahız ve bakî olan sevabı, fânî ve mazarratla karışık olan lezzet-i dünyaya değişir de hiç taakkul etmez misiniz ki, a'lâyı ednâya ve bakîyi fânîye değişirsiniz ve aklınızı lâyık olduğu veçhile istimal etmezsiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âhiretin hayırlı olması; menfaatin büyük ve devamlı ve rızkının kederden salim olmasıyladir. Çünkü; dünyada insanın ömrü ne kadar uzun olsa yine akıbeti ölüm olduğu gibi nimeti ne kadar çok olsa mihnet ve meşakkatla karışık ve zevale ma'ruzdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âhireti, dünya üzerine tercih etmeyen aklı olmayan kimsedir. Zira; aklı olan azı terkeder, çoğu alır. Hatta İmam-ı Şafiî «Bir kimse aklı çok olan kimseye vasiyet etse âhiret ameliyle meşgul olanlara verilir» buyuruyor.
Bu âyet; dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin akılları olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak dünyanın nimeti fânî ve âhiretin nimeti bakî olduğunu beyandan sonra taakkul etmeyenleri, yani aklıyla düşünmeyenleri tevbih etmiştir.

4128
***
Vâcib Tealâ âhireti, dünya üzerine tercihin lüzumunu beyandan sonra âhireti ihtiyar eden kimsenin dünyayı ihtiyar eden kimseye müsavi olamayacağını beyan etmek üzere :

أَفَمَن وَعَدۡنَـٰهُ وَعۡدًا حَسَنً۬ا فَهُوَ لَـٰقِيهِ كَمَن مَّتَّعۡنَـٰهُ مَتَـٰعَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا ثُمَّ هُوَ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ (61)

buyuruyor.
[Fâninin bakîye müsavi olacağını düşünürler de şol kimse ki biz ona vaad-i hasen olan Cennet'i vaadettik. Binaenaleyh; Cennet'e kavuşacak olan kimse şol kimse gibi olur mu ki, biz o kimseye hayat-ı dünyanın menfaatini verdik ve sonra yevm-i kıyamette o kimse Cehennem'e atılmak için hazırlanan kimselerden olacak. Bu iki kimse birbirine müsavi olur mu?.]
Yani; müminle kâfir, mûtî'le âsî birbirine müsavi olur mu zannedersiniz? Elbette müsavi olamazlar. Çünkü; bir kimse ki, biz imanına Cennetimizi ve ibadetine derecâtını vaadettik ve o kimse vaadimizi tasdik ederek çalıştı ve vaadettiğimiz Cennet'e müstehak olduğundan elbette vaadimize kavuştu. Zira; vaadimizde hulf yoktur. Şu halde Cennet ve dereceleri kendileri vaad olunup, o vaada mülâki olan mümin şol kimse gibi olur mu ve ona müsavi addolunur mu ki, biz o kimseye yalnız hayat-ı dünyanın menfaatini verdik, onunla intifa' etti, ona aldandı, bize iman ve ibadeti unuttu, hemen lezaiz-i cismaniyeyle iktifa etti ve vefatından sonra yevm-i kıyamette sû-u a'mâli icabı Cehennem'e girmek üzere hazırlananlardan oldu.
Hulâsa; Allah'a iman eden, âhirete inanan ve âhiret için tedarikâtta bulunan müminle Allah'a iman etmeyen, âhirete inanmayan ve tedarikât-ı âhiretten gaafil olan kâfirin müsavi olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4129
***
Vâcib Tealâ müminle, kâfirin müsavi olmayacağını ve mümine Cennet vaad olunduğundan ona mülâki olup kâfir de Cehennem'e girmek için hazırlananlardan olacağını beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerle Vâcib Tealâ arasında cereyan edecek sözleri beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَكَآءِىَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ (62)

buyuruyor.
[Habibim ! Zikret şol günü ki, o günde Cenab-ı Hak kâfirlere ve bilhassa müşriklere nida eder ve der ki, «Ey müşrikler ! Sizin dünyada bana şerik itikad ettiğiniz şeriklerim nerededir? Onları gösterin.» Cenab-ı Hak kâfirlere bu suretle hitab-ı ilâhisiyle itikadlarının bâtıl olduğunu tefhimle gazabını izhar eder.]

قَالَ ٱلَّذِينَ حَقَّ عَلَيۡہِمُ ٱلۡقَوۡلُ رَبَّنَا هَـٰٓؤُلآًءِ ٱلَّذِينَ أَغۡوَيۡنَآ أَغۡوَيۡنَـٰهُمۡ كَمَا غَوَيۡنَا‌ۖ تَبَرَّأۡنَآ إِلَيۡكَ‌ۖ مَا كَانُوٓاْ إِيَّانَا يَعۡبُدُونَ (63)

[Cenab-ı Hakkın «Nerededir sizin itikaad ettiğiniz şeriklerim?» deyince gazab-ı ilâhiyle üzerlerine hüküm vâki' olan müşriklerin reisleri derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Şu bizim iğvâ ettiğimiz kimseleri biz iğvâ etmekle yoldan çıkardık, nasıl ki biz yoldan çıktık, onları da biz azdırdık.»]
Yani; «Onların dalâletiyle bizim dalâletimiz müsavidir. Çünkü; biz nasıl kendi ihtiyarımızla dalâleti irtikâb etmişsek onlar da kendi ihtiyarlarıyla dalâleti irtikâb ettiler. Zira; onları dalâlete icbar etmedik, fakat şerri ve çirkin amelleri tezyin etmekle azdırdık, aldattık, onlar da aldandılar. Binaenaleyh; Yâ Rabbi ! Onlardan ve amellerinden biz sana iltica ile teberrî ettik. Zira; onlar dünyada bize ibadet eder olmadılar, belki kendi havalarına ve nefislerinin arzusuna ibadet ettiler. Şu halde bizimle onlar arasında münasebet kalmamıştır» demekle reisler kendilerine tâbi' olanlardan 4130 teberri ve kat'i alâka ederler. Yahut bu sözü söyleyenler şeytanlardır. Şu halde şeytanlar dünyada iğfal ettikleri âsîlerden âhirette teberrî edeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir ki, insanlar gözlerini açsınlar, şeytan'ın tuzağına tutulmasınlar. Bu muamelenin numunesi dünyada her zaman görülmektedir. Çünkü; bir kimse diğerini aldatır, birtakım hülyalarla önüne düşer, şaşırtır. Neticede iş ber'akis olunca sanki hiç methali yokmuş gibi işin içinden sıyrılır çıkar, hiç sahip olmaz ve «Kendi düştü, cezasını kendi çeksin. Ben vur dedimse öldür demedim ya. Aklı vardı, düşünüp yapmayaydı» demekle o tatlı ülfetleri ve güzel muhabbetleri bir iki söze fedâ eder gider. İşte bu gibi muameleler âhiretin nümün esidir. Binaenaleyh; âhirette aynı muamelenin ceryan edeceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ müşrikleri tekdir için Allah-u Tealâ'ya şerik itikad ettiklerini ve şeriklerin nerelerde olduğunu suâl edeceğini beyandan sonra müşriklere şeriklerini davet etmelerini emirle rüsvâ edeceğini beyan etmek üzere :

وَقِيلَ ٱدۡعُواْ شُرَكَآءَكُمۡ فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ وَرَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَ‌ۚ لَوۡ أَنَّهُمۡ كَانُواْ يَہۡتَدُونَ (64)

buyuruyor.
[Ve o günde taraf-ı İlâhiden müşriklere hitabedilerek denilir ki «çağırın şeriklerinizi, şefaat etsin size.» Böyle denilince onlar da şirkettikleri şeyleri davet ederler. Fakat o şerik itikad ederek ibadet ettikleri putları onlara hiç cevap vermezler. Binaenaleyh: müşrikler ümitlerinden me'yus olurlar. Çünkü; onlar dünyada o bâtıl ma'budların şefaat edeceklerini ümid ettiklerinden ümitleri veçhile davet ederler. Fakat onlar da kemâl-i aciz ve hayretlerine binaen icabet etmezler. Zira; icabete kudretleri yoktur. Şu muhavereden sonra ehl-i şirk azabı görür ve kemâl-i hasretle derler ki. «Ah ! Keşke şu şerikler dünyada hakka ihtida etmiş olsalardı, 4131 kendileri azaptan kurtulur, bizi de kurtarırlardı.» İşte müşrikler bu suretle eseflerini izhar ederler.]

Şu manâ âyette (هم) zamiri; şeriklere râci olduğuna nazarandır. Amma zamir müşriklere râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [ Âhirette müşrikler azabı görünce derler ki, «Ah, ne olaydı kendileri ihtida etmiş ve doğru yola gitmiş olsalar da bu azabı görmeselerdi, bize de yardım ederler, şimdi biz de görmezdik» derler.]
Bu manâ (لو) kelimesi temenni için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile (لو) kelimesi şartiye ve cevabı mahzuf olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Eğer o müşrikler dünyada tarik-ı hakka ihtida etmiş olsalardı, onlar âhirette azap görmezlerdi. Lâkin ihtida etmediklerinden azaba müstehak oldular.] demektir.
Müşriklere taraf-ı İlâhiden «Çağırın şeriklerinizi» demek istihza ve tehekküm içindir. Çünkü; onları itikadları üzerine rüsvâ etmektir. Kezalik dünyada bu muhaverenin emsali de çoktur. Zira; kötü kimseleri dost ittihaz edenlere evvelce halis dostları tarafından nasihat olunup o nasihati duymayan kimsenin başına bir iş geldiğinde kötü dostlar selâm vermezler, halis dostları da nasihat-ı sabıkalarına işaret etmek ve o kimseyle alay olmak üzere «çağır yaranlarını, yardım etsinler sana, nerede kaldı o muhabbetler» derler. Bu söz, o adamı istihzadır. Çünkü yaranların yardım etmek imkânı olmadığı gibi semtine bile uğramazlar. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da bu gibi muhaverelerin aynının kullarıyla kendi arasında ceryan edeceğini beyanla âsîleri ikaz ve insafa davet ediyor.

4132
***
Vâcib Tealâ âhirette ceryan edecek diğer muhavereyi beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يُنَادِيہِمۡ فَيَقُولُ مَاذَآ أَجَبۡتُمُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (65)

buyuruyor.
[Habibim ! Zikret şol günü, o günde Allah-u Tealâ müşriklere nida eder, der ki, «Size gelip tarik-ı hakka davet eden Resûllere ne cevap verdiniz?] Çünkü; Onlar sizi amel-i saliha ve muharrematı terke davet ettiler. Onların bu davetlerine siz ne gibi sözle mukaabele ettiniz?»

فَعَمِيَتۡ عَلَيۡہِمُ ٱلاًنۢبَآءُ يَوۡمَٮِٕذٍ۬

[Cenab-ı Hakkın bu suâline karşı onlar üzerine o günde cevap vermek için haber kapıları tamamen kapanır.] Çünkü; kemâl-i hayret ve dehşetlerinden akılları başlarından gider, birşey söylemeye iktidarları olmaz ki, cevaba tasaddi etsinler.

فَهُمۡ لاً يَتَسَآءَلُونَ (66)

[Binaenaleyh; onlar ne cevap vereceklerine dair birbirlerine sual de edemezler.] Zira; iktidarları tamamen münselip olduğundan birbirine müracaatla bilmediklerini öğrenip cevap vermek cihetini de iltizam edemezler. Çünkü; cümlesi hayret içinde şaşkın olurlar.
Yani; Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden sual eder, der ki, «Siz rusûl-ü kirama ne yolda icabet ettiniz?» Bu suale karşı onlar üzerine bütün haberlerin kapıları kapanır, kalpleri kör ve dilleri tutuk olur. Binaenaleyh; kendileri bir cevaba muktedir olamadıkları gibi bilmedikleri ciheti birbirlerinden sual de edemezler. Çünkü; kabahat sahibi her zaman mahcup olur ve söz söylemeye mecali olmaz, söylese hacaletine binaen yarım söyler.
Velhasıl şu üç âyette beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden üç şeyi suâl edecektir.
B i r i n c i s i ; şeriklerden ve şeriklerinin nerede olduğundan suâldir. Bu suâlden maksat; fena itikadlarından dolayı onları tahkir etmektir.
İ k i n c i s i ; onlara şeriklerini davetle emredip şeriklerinin icabet etmemesiyle rezil olmalarıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; rusûl-ü kirama neyle icabet ettikleridir ki, icabet etmediklerinden dolayı tevbih etmektir.

4133
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalinden bazısını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

فَأَمَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَعَسَىٰٓ أَن يَكُونَ مِنَ ٱلۡمُفۡلِحِينَ (67)

buyuruyor.
[Amma şol kimse ki, günahlarına tevbe ve iman etti, amel-i salih işledi. Şu amelleri işleyince o kimse felaha dahil olanlardandır.]
Yani; bir kimse ki, muktezâ-yı beşeriyet işlediği günahlardan tevbeyle Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ve Rabbisinden kusurunun affını istirham etti ve imanla amelini ihlâs üzere işledi. Böyle olan kimse muhakkak felaha dahil olanlardandır. Binaenaleyh; korktuğundan kurtulur, umduğuna nail olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (عسى) kelimesinde üç ihtimal vardır. B i r i n c i s i ; tahkik ve vücub için olmasıdır. Çünkü; kerim olan kimse «Me'mûl ki filân şey şöyle olacak veyahut şunu filâna vereceğim» derse o şey muhakkak olacak sayılır. Zira kerim; vaadinde hulfetmez. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmında (عسى) tahkik içindir. İ k i n c i s i ; (عسى) kelimesinin de delâlet ettiği rica manâsı tevbe eden kimseye râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Tevbe eden kimse felâhyab olmasını ümid etsin; me'mul ki, Tevbesi kabul olunmakla felâhyab olur.] demektir. Ü ç ü n c ü s ü ; (عسى) kelimesi şart manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Tevbe ve imanla amel-i saliha devam etmeleri me'mûldür. Eğer devam ederlerse felaha dahil olanlar zümresinden olurlar, devam etmezlerse felah bulmazlar.] demektir.
Vâcib Tealâ müminlerin hâllerini beyandan sonra kâfirlerin Resûlullah'a risale ti münasip görmediklerine cevap vermek üzere:

وَرَبُّكَ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ وَيَخۡتَارُ‌ۗ مَا ڪَانَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُ‌ۚ

4134
buyuruyor.
[Habibim ! Rabbin Tealâ dilediği şeyi halkeder ve insanlar için hayır olan şeyi ihtiyar eder ve üzerine hiçbir şey vâcib olmaz.] Binaenaleyh; istediğini halkında bir mani yoktur.

سُبۡحَـٰنَ ٱلله وَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِڪُونَ (68)

[Zat-ı ulûhiyeti nekaaisten tenzih ederim ve Allah-u Tealâ onların şirkettikleri şeylerin cümlesinden âlî oldu.]

Yani; yâ Ekremer Rusûl ! Seni envâ'ı nimetleriyle terbiye edip kemâline îsâl eden Rabbin Tealâ istediğini halkeder, hiç kimse karışamaz, dilediği kulunu nübüvvete ihtiyar eder. Hiç kimsenin «Niçin bunu ihtiyar etti?» demeye hakkı yoktur. Allah-u Tealâ onların reyine müracaattan müstağnidir ve nekaisten münezzeh olmak Allah'a mahsustur, Cenab-ı Hak onların şerik itikaad ettikleri şeylerin cümlesinden âlîdir.
(مَا ڪَانَ لَهُمُ ٱلۡخِيَرَةُ) de (مَا) nâfiye olmak ihtimaline nazaran manâ-yı nazım : [Rabbin Tealâ dilediğini işler ve istediğini nübüvvete ihtiyar eder. Zira; müşrikler için ihtiyar yoktur. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının istidadını ve nübüvvete kaabiliyeti olan kulunu bilir ve bildiği veçhile işler.] demektir. Şu manâya nazaran
(خِيَرَة) lâfzı ihtiyar manâsınadır. Amma (مَا) lâfzı mevsûl olduğuna nazaran (خِيَرَة) hayır manâsınadır. Bu surette manâ-yı nazım: [Habibim ! Rabbin Tealâ istediğini halkeder ve onlar için hayır olan şeyi işler.] demektir.
Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebebi nüzulü; kâfirlerin «Allah-u Tealâ keşke Kur'an'ı Tâif'le Mekke karyelerinden bir büyük zat üzerine inzal etseydi» demeleri üzerine nazil olmuştur. Çünkü; müşrikler Tâif'te (Ebâ Mes'ud Sakafî) yi, Mekke'de (Velid b. Muğiyre) yi büyük bildiklerinden risaleti 4135 onlardan birine münasip gördükleri cihetle bu sözü söylemişlerdi. Zira; bu iki kimse zengin olduğundan risaletle emval-i dünya beyninde münasebet var zannederler ve risaleti bunlara münasip görürlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak emr-i risaletin temşiyeti onlara ait olmadığını ve emval-i dünya gibi nâs beyninde şeref addedilen şeylerle emr-i nübüvvet beyninde münasebet bulunmadığını ve nübüvveti dilediği kuluna ihsan ettiğini beyanla onların itikadlarını reddetmiştir.

***
Vâcib Tealâ risaleti dilediğine verdiğini ve müşriklerin kalplerine gelen gibi olmadığını beyandan sonra müşriklerin nübüvveti Resûlullah'a münasip görmediklerinin sebebi, mücered hasetlerinden olup bunu da zat-ı ulûhiyetin bildiğini beyan etmek üzere :

وَرَبُّكَ يَعۡلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمۡ وَمَا يُعۡلِنُونَ (69)

buyuruyor.
[Habibim ! Rabbin Tealâ onların kalplerinde olan gizli sırlarını ve izhar ettikleri şeylerini bilir. Onlar her ne kadar saklasalar Rabbin Tealâ onların kalplerinde hasetlerini bilir.]
Yani; yâ Ekremer Rusûl ! Kâfirlerin Mekke'den ve Tâif'ten bir büyük kimsenin nebi olmasını arzuları mücerret haset ve sana buğz u adavetlerindendir. Zira; Rabbin Tealâ onların kalplerinde gizledikleri hasetlerini ve lisanlarıyla söyledikleri fena sözlerini bilir. Binaenaleyh; emanet-i nübüvveti tevdi edeceği kulunu bilir ve onu ihtiyar eder. Şu halde kâfirlerin ehil görmeleriyle bir kimse nübüvvete ehil olamaz. Ehil olsaydı Vâcib Tealâ ona verirdi. Çünkü; Cenab-ı Hak herşeyi lâyıkıyla bilir ve emaneti ehline verir.
4136
***
Vâcib Tealâ nübüvvete ehil olan kulunu bildiğini beyandan sonra evvel ve âhir hüküm kendine ait olup hükmüne hiç kimsenin müdahaleye hakkı olmadığını beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلله لآً إِلَـٰهَ إِلاً هُوَ‌ۖ لَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِى ٱلۡأُولَىٰ وَٱلاًخِرَةِ‌ۖ وَلَهُ ٱلۡحُكۡمُ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (70)

buyuruyor.
[Habibim ! Rabbin Tealâ; Allah-u Tealâ'dır ve ma'budünbilhaktır, ondan başka ma'budünbilhak yoktur. Evvel ve âhir, yani dünya ve âhirette hamd ü sena ona aittir. Zira; ondan gayrı hanide şayan bir kimse yoktur. Çünkü; her nimet ondan feyz aldığından herkesin şükrüne ve hamdine lâyık odur, mahlûkatı beyninde hakîkî hüküm ona mahsustur. Zira; ondan gayrının hükmü hatadan hâlî olmadığından itibar yoktur. Binaenaleyh; nübüvvete kimi lâyık görür ve hükmederse nebi odur, başkalarının münasip görmesine ve hükmetmesine itibar olmayacağı şüphesizdir. Yevm-i kıyamette ancak muhakeme, hesap ve ceza görmek için huzur-u İlâhiye irca' olunursunuz.] Binaenaleyh; cümle a'mâlinizin cezasını görürsünüz. Şu halde herkes ibadetini ihlâs üzere Allah'a hasretmelidir. Zira; evvel ve âhir cezasını tertibedecek ancak Allah-u Tealâ olduğu cihetle onun gayrıya ibadet ayn-ı cinayettir.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın vâhid-i hakîkî ve ma'budünbilhak olduğu, dünya ve âhirette hamd ü sena ona mahsus olup ondan gayrı hamde lâyık bir kimse olmadığı ve hükmün küllisi ona münhasır olup ondan gayrı hiçbir kimseden hakîkî bir hüküm sâdır olamayacağı ve akıbet herkesin mercii huzur-u Bârî olacağı cihetle ondan gayrıya ibadetin en büyük cinayet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4137
***
Vâcib Tealâ dünya ve âhirette zat-ı ulûhiyetinin hamde müstehak olduğunu icmalen beyandan sonra hamde istihkakının bazı esbap ve delilini beyan etmek üzere :

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱلله عَلَيۡڪُمُ ٱلَّيۡلَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَـٰمَةِ مَنۡ إِلَـٰهٌ غَيۡرُ ٱلله يَأۡتِيڪُم بِضِيَآءٍ‌ۖ

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Zişan ! Müşriklere sen de ki, «Eğer Allah-u Tealâ ilâyevmil kıyam geceyi sizin üzerinize uzatırsa Allah'tan gayrı size ziyayı getirecek ma'bud kimdir ve bu hususa dair reyiniz nedir?]

أَفَلاً تَسۡمَعُونَ (71)

[«Siz şirkeder de ma'budun bir olduğunu işitmez ve düşünmez misiniz ve bu hususa dair mev'ize ve delilleri niçin işitmezsiniz?»]

Yani; Habibim ! Allah'ın verdiği nimetleri inkârla hamde istihkakında gayrıları şerik kılan müşriklere sen de ki «Ey müşrikler ! Reyiniz nedir? Haber verin bana. Eğer Allah-u Tealâ sizin üzerinize ilâyevmilkıyam geceyi uzatır, güneşi size göstermez ve gündüzü üzerinizden kaldırırsa size ziya veren güneşi getirecek Allah'tan gayrı ma'bud kimdir? Ve daima gece olursa ne yaparsınız, şirkeder de bu misilli nasihatları kulağınızı açıp dinlemez misiniz, can kulağıyla hiç tefekkür edip düşünmez misiniz?» Gerçi kâfirler işitirlerse de işittikleri gibi amel etmediklerinden işitmeyen sağır mesabesinde olduklarına işaret için «İşitmez misiniz?» denilmekle tevbih olunmuşlardır. Çünkü; işitmek sânından olan bir kimseye «Kulağın duymadı mı?» demek dinlemediği cihetten onu itham etmektir.

***
Vâcib Tealâ hamde istihkakına ve mülk kendinin olduğuna ikinci delili beyan etmek üzere :

قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِن جَعَلَ ٱلله عَلَيۡڪُمُ ٱلنَّہَارَ سَرۡمَدًا إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَـٰمَةِ مَنۡ إِلَـٰهٌ غَيۡرُ ٱلله يَأۡتِيڪُم بِلَيۡلٍ۬ تَسۡكُنُونَ فِيهِ‌ۖ

buyuruyor.
[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen müşriklere de ki, «Haber verin bana, reyiniz nedir? Eğer Allah-u Tealâ yevm-i kıyamete kadar sizin 4138 üzerinize neharı uzatırsa asla karanlık gelmez, daima gündüz olursa sizin sakin olup rahat edeceğiniz geceyi Allah'ın gayrı size getirecek ma'bud kimdir?»]


أَفَلاً تُبۡصِرُونَ (72)

[Allah'ın nimetlerini unuttunuz da gözünüzle görmüyor musunuz?]

Yani; Habibim ! Sen kâfirlere hitabederek de ki «Geceyle gündüz sizin ahvalinizi ıslâh, dünya ve âhiret işlerinizi tesviye için halkolunmuş nimetler olduğundan bunların şükrünü edâ etmek üzere ihlâsla Allah'a ibadet etmeniz lâzımdır. Zira; insanın hayatı kisible kaaim olup kisib ise muamelâta, muamelât da nehara muhtaç olduğu cihetle hayat-ı beşeriyenin bekaası gündüzle kaim olmasına binaen gündüz insanlar için Cenab-ı Hakkın en büyük lûtuflarındandır.» Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ vâcibtir. Kezalik insanın vücuduna arız olan yorgunluğu gidermek için istirahata muhtaç olup istirahat da sükûnete mevkuf olduğundan gecenin zulmeti sa'yın inkıtâma ve insanların istirahatlarına elverişli halkolunduğundan gece insanlar hakkında şükrü vâcib olan büyük nimetler cümlesindendir. Hâl böyle olunca «Ey müşrikler ! Haber verin bana. Eğer Allah-u Tealâ kıyamete kadar üzerinize neharı uzatır, geceyi kaybederse istirahatınız için size geceyi getirecek Allah'tan başka ma'bud var mıdır? Allah'tan başka bunları halketmeye kaadir bir ma'bud olmayınca ibadetinizi Allah'a hasretmeniz lâzım değil midir? Bu nimetleri görmez misiniz ki Allaha şirkedersiniz? Niçin bu gibi hayatınıza ve istirahatınıza hadim olan nimetleri düşünmez de Allah'ın gayrı birtakım cemâdâtı ma'bud ittihaz edersiniz?»

وَمِن رَّحۡمَتِهِۦ جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (73)

[Allah-u Tealâ'nın rahmeti ve ihsanı cümlesinden sizin için geceyi ve gündüzü halketti ki gecede hareketten kesilip istirahat 4139 ederek, gündüz de fazl-ı ilâhiden rızkınızı arayasınız. Bu iki müsait vakti halkettiğine binaen Allah'a şükredesiniz.]

Yani; gece ve gündüzü sizin maslahatınıza muvafık halkeden ma'budun rahmeti cümlesinden olarak gecede istirahat etmeniz ve gündüzde rızkınızı aramanız için size geceyle gündüzü halketti. Me'mûl ki bu nimetlerin şükrünü edâ edersiniz. Gerçi neharda istirahat etmek ve gecede kesb-i ticaretle meşgul olmak mümkünse de ekseriyet itibarıyla geceye muvafık olan istirahat, gündüze muvafık olan da sa'y ü amel olduğundan Cenab-ı Hak herbirine münasip olanı zikretmiştir. Yoksa gecede behemehal yatmalı, gündüzde behemehal çalışmalı demek değildir. Fakat tabiatıyla gece ticarette müşkülât vardır. Zira; karanlık birçok şeylere mani olduğu gibi ziya tedariki de masrafa muhtaçtır. Amma gündüzde bu gibi müşkülât yoktur. Binaenaleyh; geceye yakışan istirahat ve gündüze yakışan ticarettir.
Hâzin'in beyanı veçhile Cennette kisib ve sair suretle meşakkat olmadığından geceye ve gündüze ihtiyaç olmadığı cihetle Cennet'te gece ve gündüz yoktur. Binaenaleyh; Cennet'te her zaman bu dünyanın sabah namazından sonra ve gün doğmadan evvelki vakti gibidir. Şu halde âlem-i âhiret sıcak ve soğuk gibi insanı rahatsız edecek ezalardan ârî, gaayet latîf, inşirahlı bir havaya malik ve kederden salimdir.
***

Vâcib Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını bazı delaille beyandan sonra tarik-ı aharla dahi beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ يُنَادِيهِمۡ فَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَڪَآءِىَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تَزۡعُمُونَ (74)

buyuruyor.
[Habibim ! Zikret şol günü ki, o günde Rabbin Tealâ kâfirlere nida eder, der ki, «Dünyada bana şerik olduklarını itikaad ettiğiniz şeriklerim nerededir? Gösterin, görelim.» İşte Cenab-ı Hak şu hitab-ı İlâhisiyle müşrikleri tekdir eder.] 4140

Ayette şirkin gazab-ı İlâhiyi herşeyden ziyade calip olduğuna işaret vardır. Çünkü; tevhidin herşeyden ziyade rızayı dâî olması onun zıddı olan şirkin herşeyden ziyade gazabı calip olacağında şüphe yoktur.

وَنَزَعۡنَا مِن ڪُلِّ أُمَّةٍ۬ شَهِيدً۬ا فَقُلۡنَا هَاتُواْ بُرۡهَـٰنَكُمۡ

[Biz Âzîmüşşan her ümmetten birer şahit çıkarır ve deriz ki, «Dünyada hak olduğunu itikad ettiğiniz mezhebinizin sıhhatına delillerinizi getirin.»]

فَعَلِمُوٓاْ أَنَّ ٱلۡحَقَّ لله وَضَلَّ عَنۡہُم مَّا ڪَانُواْ يَفۡتَرُونَ (75)

[Biz onlara «Getirin delillerinizi» deyince onlar bilirler ki, ulûhiyet Allah'ın hakkıdır ve Allah'ın gayrı ulûhiyete lâyık yoktur ve iftira ettikleri şeyler onlardan kaybolur gider.]

Yani; kıyamette nâs mahşere cem'olunca biz her ümmetten kendi üzerlerine birer şahit çıkarırız ve şahitler onların hayır ve şer amellerine şehadet ederler. Bunun üzerine biz onlara deriz ki, «Dünyada hak olduğunu dava ettiğimiz şirkin sıhhatına delillerinizi getirin». Onlar delil getirmekten âciz olunca ilm-i yakînle bilirler ki, hak Allah-u Tealâ'nındır ve dünyada ma'bud diyerek ibadetle iftira ettikleri şeyler onlardan kaybolur. Zira; ma'bud ittihaz ettikleri putları asla muavenet edemeyince hakikati tamamen anlarlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ş e h î t le murad; enbiya-yı izam hazaratıdır. Çünkü; her nebi kendine iman edenlere ve etmeyenlere, hatta kendinden sonra gelenlerin hallerine dahi şehadet eder. Zira; Pazartesi ve Perşembe akşamları ümmetin a'mâli o ümmetin nebisine arzolunduğu hadis-i nebevi ile sabittir. Çünkü; enbiya-yı izam kabirlerinde hayatta oldukları cihetle hal-i hayat ve hal-i vefatlarında ümmetlerinin a'mâline vakıflardır. Yahut ş e h i t le murad; her zamanda ümmeti hayra davet eden kimselerdir.
Ruhul Beyan'da zikrolunduğu veçhile şirk yalnız şirk-i zahiriye münhasır değildir. Belki şirk-i bâtınî dahî olur. Çünkü; bazı kimse nefsinin emrini Allah'ın emri üzerine tercih ve bazıları zevcesine itaati Allah'a itaat üzerine takdim ve bazıları da ticareti tekâlif-i İlâhiye üzerine tercih ederler. Bu sebeplerle ubudiyetini unuturlar. Bunlardan hiç birisi de yevm-i kıyamette menfaat vermez ve onlardan kaybolur. Evet ! Ticaret lâzımdır, fakat o ticarete kudret veren Allah'a ubudiyeti terketmemek şarttır. Binaenaleyh; ticaretini ibadetine mani tutan kimsenin indallah i'tizarı makbul değildir.

4141
***
Vâcib Tealâ müşriklerin bazı ahvalini beyandan sonra Hz. Musa'nın münafıkı olan Kaarûn'un halini beyan etmek üzere :

إِنَّ قَـٰرُونَ ڪَانَ مِن قَوۡمِ مُوسَىٰ فَبَغَىٰ عَلَيۡهِمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Kaarûn muhakkak Mûsâ (A.S.) ın kavminden oldu ve Benî İsrail üzerine tuğyanla tekebbür etti.]

Yani; Kaarûn Benî İsrail'den olduğu halde onlar üzerine tuğyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kaarûn Hz. Musa'nın amcazadesi veyahut amcasıydı; Benî İsrail içinde Tevrat'ı Kaarûn'dan ziyade kıraat eden yoktu; sureti gaayet güzel olduğundan lâkabına münevver demişlerdi, nâs beyninde âlim, fâdıl ve şerefli olduğu halde Hz. Musa'ya münafıklık ederdi. Fakat nifakını gizlemedi, akıbet izhar etti, sebebi de şöyledir : Allah-u Tealâ Firavun'u garkedip Benî İsrail'i saha-i selâmete çıkarınca Hârûn (A.S.) Benî İsrail'in kurbanlarına nazır ta'yin olundu. Kurban yapmak için mukannen olan mahalle herkes kurban yapacakları hediyeyi getirir, Hz. Harun'a teslim eder, Hârûn (A.S.) onu mahall-i muayyenine kor; semadan bir ateş nazil olup o hediyeyi yakması kurbanın kabulüne delil olurdu. Kaarûn, Harun'a hased eder, Hz. Musa'ya «Sende risalet var, biraderinde kurban riyaseti var, bende birşey yoktur. 4142 Ben bunu çekemem, bana da bir riyaset vermeli» demekle hasedini ortaya koydu. Hz. Mûsâ «Biraderime riyaseti ben vermedim. Allah-u Tealâ verdi» deyince Kaarûn «Allah-u Tealâ'nın verdiğine bana bir alâmet göster» demesi üzerine vahy-i İlâhi gelir. Hz. Mûsâ eşraftan kırk kişinin asâlarıyla beraber ibadet olunan kubbe altına gelmelerini emreder. Kaarûn da Hârûn (A.S.) da asâlarıyla gelir, kubbenin altında sabaha kadar beklerler. Sabahleyin Hârûn (A.S.) ın badem ağacından asası, yeşil yaprak vermiş görürler. Mûsâ (A.S.) «İşte alâmet, buna ne dersin?» dediğinde Kaarûn «Bu senin sihrindir» demekle nifakını meydana koydu ve etbâ'ıyla beraber Hz. Musa'dan ayrıldı, açıktan eza ve tuğyana başladı, fukarayı istihfaf etmek ve haklarını vermeyip zulmeylemek ve kibr ü gururla herkese azamet satmak, nefsinde herkes üzerine faik bir meziyet görmek, kendine imtiyaz vermek üzere alemet-i farika olarak elbisesini uzun giymek gibi şeylere teşebbüs etti.

***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un bakiye-i halini beyan etmek üzere :

وَءَاتَيۡنَـٰهُ مِنَ ٱلۡكُنُوزِ مَآ إِنَّ مَفَاتِحَهُ ۥ لَتَنُوٓأُ بِٱلۡعُصۡبَةِ أُوْلِى ٱلۡقُوَّةِ

buyuruyor.
[Biz Kaarûn'a hazinelerden olarak o kadar çok mal verdik ki, o hazinelerin anahtarları kuvvet sahibi olan bir cemaata götürmesi ağır oluyordu.]

إِذۡ قَالَ لَهُ ۥ قَوۡمُهُ ۥ لاً تَفۡرَحۡ‌ۖ إِنَّ ٱلله لاً يُحِبُّ ٱلۡفَرِحِينَ (76)

[İşte o zamanda kavmi, Kaarûn'a dediler ki «Yâ Kaarûn ! Malına mağrur olup ferah etme. Zira; Allah-u Tealâ ziyade ferah edenleri sevmez.»] İşte kavmi, bu sözlerle Kaarûn'a nasihatta bulundular.

Yani; Biz Azîmüşşan Kaarûn'a çok mal verdik, hatta verdiğimiz hazinenin anahtarlarını kuvvet sahibi bir cemaata götürmek 4143 ağır olur ve güç götürürlerdi. Anahtarları taşımak, hazinelerin herbirini bilmek onlara meşakkat veriyordu. Bu hazineleri ona verdiğimizde kavmi ve bilhassa Hz. Mûsâ nasihat ettiler, dediler ki «Yâ Kaarûn ! Dünya malına mağrur olup ferahlanma. Zira; Allahü Tealâ dünya malına ferah edenleri sevmez». Her ne kadar Kaarûn'a bu minval üzere nasihat etmişlerse de Kaarûn için dinlemek imkânı yoktu. Zira; her tarafını kibr ü gurur ve dünyaya muhabbet ihata etmiş olduğundan böyle nasihatlara kulak asmaz, kibrinden vazgeçmezdi. Akıbet gururu helakine sebep olmuş ve helaki nâs beyninde darb-ı mesel kalmıştır. Kaarûn'un kavmi nasihatlarına devamla dediler ki:

وَٱبۡتَغِ فِيمَآ ءَاتَٮٰكَ ٱلله ٱلدَّارَ ٱلاًخِرَةَ‌ۖ

[Ey Kaarûn ! Allah'ın sana verdiği nimetle sen dar-ı âhiret taleb et. Emelini bütün dünyaya hasretme, belki dünya nimetini âhiret nimetine sebep kıl ve Allah'ın verdiği nimeti rızasının hilâfına sarfla nefsini mehlekeye koyma.]

وَلاً تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ

[«Ve dünyadan son nasibin olan kefeni unutma.»]

وَأَحۡسِن ڪَمَآ أَحۡسَنَ ٱلله إِلَيۡكَ‌ۖ

[«Ve Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de kullarına ihsan et, fukaranın hukukuna riâyetle zulümden nefsini sakın.»]

وَلاً تَبۡغِ ٱلۡفَسَادَ فِى ٱلاًرۡضِ‌ۖ

[«Ve malına mağrur olup yer yüzünde fesat arama.»]

إِنَّ ٱلله لاً يُحِبُّ ٱلۡمُفۡسِدِينَ (77)

[«Zira; Allah-u Tealâ müfsidleri sevmez» demekle gayet beliğ ve müessir nasihatta bulundular.»]
4144
Yani; Kaarûn'un kavmi Kaarûn'a nasihat tarikıyla «Malını fukaraya tasadduk, sıla-i rahim ve ehl-i imana muavenet gibi hayrata sarf etmekle âhiret sevabı iste ki, malından istifade etmiş olasın. Çünkü; maldan maksat hem dünyada hem de âhirette sahibinin intifa' etmesidir. Dünyada intifa'; nefsine ve sair infakı vâcib olan evlâd ü iyal ve akrabaya infak etmektir. Âhirette intifa' ise fukaraya tasadduk etmek, düşman karşısına asker teçhiz eylemek, esliha ve sair mühimmat-ı harbiye almak, mescit, köprü, medrese gibi velhasıl âmmenin intifa' edeceği hayrata sarfetmektir. Ey Kaarûn ! Malına o kadar mağrur olma, dünyadan nasibini unutma. Zira; dünyadan insanların son nasipleri kefendir. Senin alacağın son nasibin dahi kefendir, Allah'ın sana bu hazineleri ihsan ettiği gibi sen de kullarına ihsan et ki, nimetin şükrünü edâ etmiş olasın, hiçbir zaman yeryüzünde fesat arama. Zira; Allah-u Tealâ yeryüzünü ifsad edenleri sevmez» dediler. Fakat Kaarûn bunlarla kafiyen âmil olmamıştır.
(لتنوءباعصبة) , (تنوء) , (تثقل)yani ağır olur ve götüren kimsenin ağırlığına binaen beli eğilir demektir.
U s b e ; ondan kırka kadar bir cemaat demektir. Dünya malına gurur ve ferahın muhabbet-i İlâhiyeye mani olduğu beyan olunmuştur. Çünkü dünyaya tamamıyla muhabbet; rıza-yı İlâhiye vesile olan ibadete mani olduğu cihetle Allah'ın muhabbetine vesile olacak ubudiyetin vazifesini terkedince elbette Allah-u Tealâ o kulunu sevmez.

***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un şu nesayiha ehemmiyet vermediğini beyan sadedinde söylediği sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ إِنَّمَآ أُوتِيتُهُ ۥعَلَىٰ عِلۡمٍ عِندِىٓ‌ۚ

buyuruyor.
[Kaarûn kavminin nasihatim dinledikten sonra kemâl-i gurur ve kibr ü azamet ve istibdadla dedi ki «Allah-u Tealâ bu malı bana bende olan ilim üzerine verdi.] Bende sizden ziyade bir meziyyet 4145 ve istihkak görmese vermezdi. Halbuki bende olan ilim, hüner ve san'at sayesinde verilmiştir. Zira; ilm-i simya, ticaret, san'at ve ziraat bende sizden ziyadedir. Binaenaleyh; ben bunları sizden ziyade bilmekle bu malı kazandım» dedi. Şu halde Kaarûn elinde bulunan mala herkesten ziyade kendinde bir ehliyet ve istihkak gördüğünü beyan etmiştir.

Kaarûn'un kendinde sairlerinden ziyade bulunduğunu iddia ettiği ilimle murad; Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Tevrat'ın manâsına, ahkâmına, vücuh u fıkhına, rümuzat ve işar atına ilimdir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Benî İsrail içinde Tevrat'ı en ziyade bilirdi. Binaenaleyh; ilmine mağrur oldu, herkesten ziyade liyakat davasında bulundu ve bu sözü sarfetti. Yahut i l i m le murad; ticarete, ziraata ve envâ'ı mükâsebeye ilim ve arazide tasarrufu iyi bilmesidir. Çünkü; bunların cümlesi takdir-i İlâhiye muvafık olduğu surette esbab-ı gınadandır. Binaenaleyh; dünyada her zenginin servetinin esası tetkik olunursa ticaret, ziraat ve sınaattır. Kaarûn da bunları iyi bildiğinden «Ben ilmim sayesinde maldar oldum» demiştir. Yahut
i l i m le murad; ilm-i simyadır. Çünkü; rivayet olunduğuna nazaran Kaarûn ilm-i simyaya vakıfmış. Hatta kalayı gümüşe ve bakırı altına tahvil edermiş. Servetinin esası ilm-i simyaya müstenid olup başka bilen de olmadığından «Bende olan ilim sayesinde bu servet bana verildi» demiştir.
Bu gibi madeniyatın bazı ecza ile başka birşeye tahavvülü baid olmadığı gibi bilfiil vukuu da bazı fen vasıtasıyla sabittir. Meselâ elektrikte görüldüğü veçhile suyun kuvveti bazı vesaitle ateşe tahavvül ediyor, kükürt çok olursa cıva vasıtasıyla gümüş madeninin altını gümüşten ve kurşundan daha çok olur. Bunların cümlesi kimyaya delâlet eder. Lâkin hariçte pek çok simya için uğraşanlar hep müflistir. Çünkü; sair madeniyatı altın ve gümüş yapmak için bir çare bulamamışlardır. Evet ! Birçok kitaplar da yazmışlardır. Fakat hep nazariyattan ibarettir, fiiliyat sahasında bir şey meydana çıkamamıştır. Zira nazariyat; kalemle yazı ve dille diş arasında kalır. Binaenaleyh; alelekser nazariyat fiiliyatta tesirini 4146 gösteremez. Velhasıl simyacılıkta nazariyattan başka birşey olmadığı ve fiiliyat sahasında te'sirini gösteremediği malûmdur. Hikmete muvafık olan da budur. Çünkü; Cenab-ı Hak âlemin bekaasını muâmelât-ı nâsa, muâmelât-ı nâsı da altınla gümüşe raptettiğinden altınla gümüşü insanların nazarında gaayet kıymetli ve revaçlı kıldı ki, vakt-i merhununa kadar âlemin intizamı onunla devam etsin. Şu halde altın ve gümüş dünyanın kıvamına ve bekaasına hadim olduğundan kıymetten düşecek kadar mebzul olması hikmete muhaliftir. Şu tafsilâta nazaran eğer Allah-u Tealâ ilm-i simyayı her fikir sarfeden kimseye verse herkes simyacı olur ve simya vasıtasıyla istediği kadar altın ve gümüş yapar, kolay bir san'at olduğu cihetle de herkes rağbet eder, her şahıs bir Kaarûn olur. Şu halde âlemde altınla gümüşün kıymeti kalmaz, alan, satan da bulunmaz ve muamelât da dönmez. Çünkü muamelâta vasıta olan semene rağbet kalmayınca muamelâtın kapıları kapanır, herkes alacağını alamaz, satacağını satamaz bir hale gelir ve âlemin harabına bâdî olur, hatta ekin eken bulunmaz. Çünkü; satacak olsa paraya ihtiyaç yok, para alsa kıymeti yok. Binaenaleyh; çiftçi kendi yiyeceği kadar eker. Çiftçi olmayanlar buğday alacak olsa para verecek, paranın ise kıymeti yok. Velhasıl şu hikmetlere ve daha ziyade bizim bilmediğimiz birçok hikmetlere mebni olmalıdır ki simya ile uğraşanların çoklarını Cenab-ı Hak fakırla müptelâ kılar ve madeniyatı altınla gümüşe tebdiline muvaffak kılmaz, yoksa tebdili mümkün olmadığından bulamıyorlar değildir, belki mümkündür. Fakat birçok hikmetlere binaen Allah-u Tealâ o ilmi insanlara vermiyor, ancak nazariyat sahasında kalıyor. Çünkü; fiilen vücudu; semenin kıymetini haleldar ettiğinden hikmete muhalif olduğu gibi sa'y ü amelin lüzumu kaaidesine dahi münafidir. Evet ! Nadiren bazı kimsenin muvaffak olması baid değildir, fakat Kaarûn gibi akıbeti felâket olur. Çünkü; emeksiz meydana gelen servet; her zaman sahibini name'kul ef'âle sevkettiğinden hakkında fitne-i azîme olur.
Hulâsa; ilmine mağrur olarak benlik davasında bulunmanın mezmum olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4147
***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un bu sözü üzerine tekdir etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَعۡلَمۡ أَنَّ ٱلله قَدۡ أَهۡلَكَ مِن قَبۡلِهِۦ مِنَ ٱلۡقُرُونِ مَنۡ هُوَ أَشَدُّ مِنۡهُ قُوَّةً۬ وَأَڪۡثَرُ جَمۡعً۬ا‌ۚ وَلاً يُسۡـَٔلُ عَن ذُنُوبِهِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ (78)

buyuruyor.
[Kaarûn bu gibi sözleri söyler de bilmedi mi Allah-u Tealâ kendinden daha kuvvetli, mal ü menal yönünden kendinden daha cemiyetli çok kabileleri ve milletleri ihlâk ettiğini, Allah'ın bu kadar kuvvetli ve cemiyetli kimseleri ihlâk edip de Kaarûn'un kendini ihlâk etmeyeceğini? Halbuki Allah'ın ihlâk ettiği mücrimler günahlarından suâl olunmazlar. Zira; Cenab-ı Hak onların helaklerini mucip olan günahlarını bilir, suâle ihtiyaç yoktur.]

Yani; tâğî olan Kaarûn'un nail olduğu nimetlerin kendi ilm ü fazlı sayesinde istihkaakıyla olduğunu iddiaya cür'et eder de bilmedi mi ki, Allah-u Tealâ'nın Kaarûn'dan evvel kurun-u maziyeden malca ve evlâtça kendinden daha kuvvetli ve emval-i dünyayı cemetmesi daha ziyade olan kabileleri ihlâk ettiğini, gözünün önünde Firavun'la askeri helak olup gitmedi mi, Tevrat'ın âyetlerinden bu gibi şeyleri anlamadı mı? Eğer Kaarûn'un dediği gibi mal ve evlât herkesin istihkaakına merbut olsa maldar olan kimselerin mal sebebiyle gazab-ı İlâhiye maruz olmamaları lâzım gelirdi, halbuki emir bilâkistir. Şu halde hiç kimsenin serveti kendi istihkaakıyla değil, belki lûtf-u İlâhidir. Binanealeyh; kurûn-u sabıkanın ihlâki gibi Kaarûn dahi ihlâk olunacağını hatırından çıkarmasın.
Allah-u Tealâ'nın düşmanlarından intikamının sür'at-ı nüfuzuna işaret için gazaba müstehak olan mücrimlerin günahlarından sual olunmayacağı beyan olunmuştur. Zira; ilm-i İlâhi, onlardan intikam almaya ve intikaamı mucip olan günahlarını bilmeye kâfi olduğundan suâle ihtiyaç yoktur. Yahut mücrimler Cehennem'e gireceklerinde melekler tarafından onlar günahlarından suâl olunmazlar. Zira; simalarından cürümlerinin nev'ini bilirler. Binaenaleyh; suâle hacet kalmaz. Yahut «Günahlarını bilmek için suâl olunmazlar. Çünkü; malûmdur, ancak tevbih ve tekdir için suâl olunurlar» demektir.

4148
***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un kavmi tarafından vâki olan nasihatları dinlemeyip ilmiyle ve malıyla iftihar ettiğini beyandan sonra gittikçe gururu tezayüd edip söz te'sir etmediğini beyan etmek üzere:

فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ فِى زِينَتِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.
[Kaarûn söz dinlemeyince kavminin bulunduğu mahalle ziynetiyle beraber çıktı ve ziynetini herkese göstermekle kibr ü gururu arttı.]

قَالَ ٱلَّذِينَ يُرِيدُونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا يَـٰلَيۡتَ لَنَا مِثۡلَ مَآ أُوتِىَ قَـٰرُونُ إِنَّهُ ۥ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ۬ (79)

[Kaarûn'u bu halde gören ve yalnız hayat-ı dünyayı murad edenler dediler ki «Ne olaydı Kaarûn a verilen dünya malının misli de bize verileydi. Zira; Kaarûn dünyaca hazz-ı azîm sahibidir.]

Yani; Kaarûn'a nasihat te'sir etmedi. Binaenaleyh; birgün kemâl-i gurur ve sürurla ziyneti içinde müstağrak olduğu halde kavminin bulunduğu bir cemiyet karşısına çıktı, nâs onun ziynetini seyr ü temaşa ettiler o kavmi içinden yalnız dünyayı murad eden kimseler dediler ki «Ah ! Ne olaydı, Kaarûn'a verilen dünya malının misli bize de verilseydi. Zira Kaarûn; dünyada nasib-i kâmil sahibidir» demekle tahassürlerini izhar ettiler.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kaarûn'un ziyneti; eğeri altından ve sair mücevheratıyla müzeyyen ester üzerinde binitli ve elbisesi o zamanın en yüksek ve kıymetli kumaşlarından ve maiyetinde kendi kisvesinde dört bin atlı ve sağ tarafında gaayet müzeyyen üç yüz kölesi, sol tarafında üç yüz cariyesi hizmetine muntazır olarak gelmesidir. İşte bu ihtişamı görüp de emeli dünyaya münhasır olanlar Kaarûn'a verilen nimetin mislinin kendilerine de verilmesini istediler. Zira; tab'ı beşer; dünya malına meyyaldir. Kaarûn'un mertebesini isteyenlerin mümin 4149 veya kâfir olduklarına dair âyette sarahat yoktur. Kaarûn'un halini arzu edenler arzularını hasetten kurtarmak için Kaarûn'a verileni aynen istemeyip mislini istedikleri Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un geldiği cemiyet içinde bir kısmı Kaarûn'un haline gıpta etmişlerse de diğer bir kısmının sevap istediklerini beyan etmek üzere :

َقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَيۡلَڪُمۡ ثَوَابُ ٱلله خَيۡرٌ۬ لِّمَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا وَلاً يُلَقَّٮٰهَآ إِلاً ٱلصَّـٰبِرُونَ (80)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki, kendilerine ilim verildi. Onlar Kaarûn'un nimetinin misli kendilerine verilmesini isteyenlere dediler ki «Helak sizin üzerinize. Allah'ın kullarına âhirette vereceği sevap imanla amel-i salih işleyen kimselere dünya metâ'ından hayırlıdır ve âhiret mesûbet-i uzmâsına mülâki olmaz, ancak dünyada belâya sabredenler mülâki olurlar» demekle dünyayı arzu edenlerin hallerini takbih ettiler.]

Yani; kendilerine ilm-i ledünnî verilen ma'rifet-i kâmile sahipleri Kaarûn'un mertebesini isteyenlere dediler ki «Helak size olsun ey aklı kısa kimseler ! Siz emelinizi dünyaya hasrediyorsunuz. Halbuki Allah-u Tealâ'nın kullarına âhirette in'âm edeceği sevap dünya malından ve metâ'ından çok hayırlıdır. Fakat bu hayır; ancak iman edip imanın muktezası veçhile amel-i salih işleyen kimseler hakkındadır, bu misilli sevaba ve derecât-ı âliyata tekâlif-i İlâhiyenin meşakkatına sabredenlerden başkaları nail olamazlar. Zira; onlar Allah'ın ibadetine devam ve menhiyatı terke sabredip Allah'ın verdiği nimete kanaatla hiç kimsenin cah, mansıp ve servet ü samanına tahassür etmediklerinden derecat-ı âhirete müstehaklardır. Lâkin emelini dünyaya hasredenler âhireti unuttukları cihetle dünyada nail oldukları nimete aldanır, onunla kalır, 4150 âhirette me'yûs, mebhut, hayran ve fevtettikleri nimetlere tahassür ederek ebeden muazzap olurlar.

***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un nasihat dinlemeyip isyanda devam edince helak olduğunu beyan etmek üzere :

فَخَسَفۡنَا بِهِۦ وَبِدَارِهِ ٱلاًرۡضَ

buyuruyor.
[Kaarûn insafa gelmeyince biz Kaarûn'u ve hanesini beraber yere batırdık.]

فَمَا ڪَانَ لَهُ ۥ مِن فِئَةٍ۬ يَنصُرُونَهُ ۥ مِن دُونِ ٱلله وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُنتَصِرِينَ (81)

[Kaarûn'u biz yere batırınca Allah'tan gayrı Kaarûn'a yardım eder bir cemaat bulunmadı. Binaenaleyh; Kaarûn yardım görenlerden olmadı.]

Yani; Kaarûn'a kavmi çok nasihat etmişlerse de ıslah-ı nefsetmeyince biz Kaarûn'u ve hanesini beraber günahı icabı yere batırdık. Allah'tan başka Kaarûn'un itimad ettiği ahbap ve yaranından Kaarûn'a yardım eder bir cemaat bulunmadı, kendisi de o kadar hadem ü haşemle azaptan kaçıp kurtulamadı. Zira; intikaam-ı İlâhiden hiç bir âsî kurtulamaz.
Kaarûn'un helakine birçok sebepler varsa da Kazî, Taberi, Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran son sebep şöyledir : Zekât âyeti ahkâmına tevfikan Hz. Mûsâ Kaarûn'dan malının zekâtını isteyince Kaarûn kendi vermekten imtina' ettiği gibi Benî İsrail'i teşvik eder ve «Size Hz. Mûsâ her ne emrettiyse tuttunuz. Şimdi de malınızı elinizden almak ister. Bunun çaresini düşünmeli» der. Çünkü; her türlü ezayı Hz. Musa'ya reva görmekten çekinmez bir münafıktı. Binaenaleyh; bir fahişeye Hz. Musa'ya bayram günü mele-i nâsta iftira etmek üzere bin dinar verir ve Kaarûn Hz. Musa'ya bu iftirayı yapmakla Benî İsrail'in zihnini iğfal ve 4151 itaattan çıkaracağım zannıyla ömrünün âhir günü bayram mevkiine kemâl-i azamet ve gururla gelir, Mûsâ (A.S.) vaazının zinaya müteallik bahsinde zina eden kimseyi recmederiz deyince Kaarûn «Sen zina edersen dahi hüküm öyle midir?» der. Hz. Mûsâ da «Evet. Benim hakkımda da hüküm böyledir» deyince Kaarûn «Benî İsrail senin hakkında filân hatunla zina etti diyorlar» dedi, hatunu çağırdı. Lâkin hatun doğruyu söyleyip Kaarûn'un iftira etmek üzere kendisine bin dinar verdiğini açıktan beyan etmekle Kaarûn'u rüsvâ ve Hz. Musa'yı tebrie etti. Cenab-ı Hakkın hakkı izhar ettiğine şükrolmak üzere Hz. Mûsâ secdeye kapandı, Kaarûn'un helakini Rabbisinden istedi. Cenab-ı Hak arzı Hz. Musa'nın emrine muti' kıldı. Benî İsrail Hz. Mûsâ tarafına geçti. Kaarûn'un yanında yalnız iki kişi kaldı. Mûsâ (A.S.) arza emretti. Kaarûn'un olduğu taraf hareket etti, Kaarûn yere battı. Benî İsrail'in süfehası «Hz. Mûsâ Kaarûn'un malına tama' etti. Helakine sebep oldu» demeleri üzerine Hz. Mûsâ kendiyle beraber Kaarûn'un bilcümle emvalinin batmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etti, bilûmum malı da beraber battı, herkes şerrinden kurtuldu. Çünkü; hiçbir eseri kalmadı, ancak helaki; ilâyevmilkıyam âleme darb-ı mesel olarak kaldı. Zira; nifakın neticesi helak ve felâkettir. İşte âlemde her zaman ehl-i imana karşı bir takım münafıklar bulunmaktadır. Müminlerin derecâtını terfi' ve münafıkların derekâtını tezyid için Cenab-ı Hak daima iyileri kötülerle müptelâ kılar ve enbiyay-ı izam hazaratının her birerleri de zamanlarında gûnâgûn münafıklarla müptelâ olmuşlardır. Onlar tarafından vuku bulan ezalara sabırla helaklerinin vakt-i merhununu beklemişlerdir. Kaarûn'un vak'asında birçok mev'ize ve ibretâmiz meseleler olmasına binaen Kur'an'da Kaarûn'un vak'asını beyanla nasihat dinlemeyen ve kibr ü gururu kendine âdet eden, malının zekâtını vermeyen ve bigayrihakk'ın iftiraya cüret edenlerin akıbet birer gûnâ sebeplerle helak olacaklarını ümmet-i Muhammed'in bu vak'ayla istidlal etmelerini ve bu gibi fena ahlâktan vazgeçmelerini Cenab-ı Hak bu vesileyle tavsiye etmiştir. Çünkü insanlardan, evvel geçenlerin sergüzeşti; sonra gelenlere birer ders-i ibrettir.

4152
***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un helakini beyandan sonra kavminin mütenebbih olduklarını beyan etmek üzere :

وَأَصۡبَحَ ٱلَّذِينَ تَمَنَّوۡاْ مَكَانَهُ ۥ بِٱلاًمۡسِ يَقُولُونَ وَيۡكَأَنَّ ٱلله يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ وَيَقۡدِرُ‌ۖ

buyuruyor.
[Dünkü gün Kaarûn'un mertebesini isteyenler bugün sabah vakti derler ki «Ne acîp şey ki, Allah-u Tealâ dilediği kulunun rızkını bol, dilediğinin dar verir.»]

لَوۡلآً أَن مَّنَّ ٱلله عَلَيۡنَا لَخَسَفَ بِنَا‌ۖ وَيۡكَأَنَّهُ ۥ لاً يُفۡلِحُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ (82)

[Ve sözlerine şunu da ilâve ederek dediler ki «Eğer Allah-u Tealâ bizim üzerimize ihsan etmeseydi bizi de batırırdı, ne acayip şey, kâfirler intikaam-ı İlâhiden asla kurtulmazlar. »] İşte böyle demekle dünkü gün vâki olan temennilerine nedamet ettiler ve Kaarûn'un mertebesini istemenin hata olduğunu bildiler. Çünkü; dünkü gün Kaarûn'un refah ve saadetine gıpta edenler bugün o malın bâis-i felâket olduğunu görünce kemâl-i istiğrap ve taaccüple hatalarını itirafa ve Allah'ın lûtfunu ikrara mecbur oldular.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (وَيۡكَأَنَّ) taaccüp manâsına olan (كَأَنَّ) ile teşbih manâsına olan (وى) den mürekkeptir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ne acayip bir emr-i müşabihtir ki, Allah-u Tealâ rızkını dilediği kuluna verir, tevsi' eder. Yoksa kulunun tevsii icabedeceği kerametine mebni değil, belki Allah'ın dilemesiyledir. Kezalik bazı kulunun rızkını dar vermesi o kulun rızkının dar olmasını icabedecek bir kusuruna mebni değil.] demektir. Yahut helak manâsına olan veyk'den me'huzdür. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Helak bize olsun ki, biz ne acayip hata etmişiz. Halbuki kullarının rızkını bol veya dar vermek Allah'ın meşiyetine muallâkmış, yoksa kulunun istihkakıyla değilmiş. Binaenaleyh; eğer bizim üzerimize Allah'ın lûtf u ihsanı olmamış olsaydı bize de 4153 mal verir, tuğyan ettirir, Kaarûn gibi bizi de batırırdı. Lâkin Allah-u Tealâ lûtfetti ki, batırmadı. Vay helak bize olsun ki kâfirler asla felah bulmazlarmış.] demektir. (Vey) lâfzı Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın birşeyin vukuuna esefini izhar makaamında isti'mâl olunur. Binaenaleyh; birşeyin vukuuna taaccüp ve esefini izhar için «Vay filân şey şöyle olmuş, ne acip» demekle esefini izhar eder.

***
Vâcib Tealâ Kaarûn'un helakini ve kavminden Kaarûn'un mertebesini isteyenlerin mütenebbih olduklarını beyandan sonra dâr-ı âhiretin kimler için olduğunu beyan etmek üzere :

كَ ٱلدَّارُٱلاًخِرَةُ نَجۡعَلُهَا لِلَّذِينَ لاً يُرِيدُونَ عُلُوًّ۬ا فِى ٱلاًرۡضِ وَلاًفَسَادً۬ا‌ۚ وَٱلۡعَـٰقِبَةُ لِلۡمُتَّقِينَ (83)

buyuruyor.
[Şu dâr-ı âhireti biz şol kimseler için halk ettik ki, onlar yeryüzünde Allah'ın kulları üzerine ulviyet ve kibr ü fesat murad etmezler. Halbuki âkıbet-i hamideye nail olmak müttekilere mahsustur.]

Yani; habibim ! Şu evsafı beyan olunan dar-ı âhiret ve Cennet-i A'lâ'yı şol kimseler için halkettik ki, onlar yeryüzünde ibadullah üzerine tasallut ve galebe murad etmedikleri gibi nâs üzerine zulüm ve cebirle mallarını almakla ve sû-u akide telkin etmekle ahlâklarını ifsat dahi murad etmezler. Halbuki âkıbet-i haseneye ve yüksek derecata nail olmak muharremattan nefsini vikaaye ve ibadata devam ve nâs üzerine kibr ü gurur ve fesattan ittikaa eden kimselere mahsustur, yoksa Kaarûn gibi kibr ü gurur, zulm ü udvanla yeryüzünü ifsad edenlere âkıbet-i hasene yoktur.

4154
***
Vâcib Tealâ dâr-ı âhirette derecât-ı âliyenin kimlere mahsus olduğunu beyandan sonra müttekilerin nail olacakları sevabın hayırlı olacağını beyan etmek üzere :

مَن جَآءَ بِٱلۡحَسَنَةِ فَلَهُ ۥ خَيۡرٌ۬ مِّنۡہَا‌ۖ

buyuruyor.
[Eğer bir kimse hasene işler ve o haseneyle âhir ete gelirse onun için o haseneden hayırlı derece vardır.]

وَمَن جَآءَ بِٱلسَّيِّئَةِ فَلاً يُجۡزَى ٱلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ إِلاً مَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ (84)

[Ve eğer bir kimse seyyie işler ve o seyyieyle âhirete gelirse seyyie işleyen kimseler cezalanmazlar, illâ amel ettikleri seyyienin miktarı cezalanırlar.]

Yani; bir kimse dâr-ı dünyada şer'in emrettiği ibadet-ı Deaeniye ve maliyeye müteallik hasene işler ve indallah makbul olan amelle huzur-u Bârî'ye gelirse o kimse için amelinden daha hayırlı sevap vardır. Çünkü; âhirette nail olacağı derece amelinden fazla olacağı gibi kederden salim, devam ve bekaası da vardır. Ve eğer bir kimse aklen ve şer'an kabih olan günahı işler, indallah müstekreh ve örf ü âdette müstehcen olan günahla huzur-u Bârî'ye gelirse o günah işleyen kimseler cezalanmaz, ancak işlediği günahın miktarı bir ceza ile cezalanır. Çünkü; işlediği günahtan ziyade ceza zulüm olduğundan Cenab-ı Hak zulüm olarak ceza vermekten münezzehtir. Amma haseneye fazla ecir verme lûtuf olduğundan Vâcib Tealâ zatına lâyık olan lûtfunu kulundan esirgemez, fazla ihsan eder. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ hasene işleyen kuluna fazla derece vermekle taltif eder. Amma günah işleyenlere günahları miktarı ceza verir, fazla vermekle zulmetmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette seyyieden kulları tenfir için zamir mevziinde ism-i zahir olarak seyyie varid olmuş ve iki kere zikrolunmuştur.
Gerçi dünyada kâfirin küfrü mütenâhî olup âhirette azabı gayr-ı mütenâhî ve ilelebed devam edeceği cihetle seyyie üzere cezası ziyade gibi görünürse de kâfirin küfrü niyet-i ebedî yani ebeden muammer olsa küfrüzere devama niyet ve kasıtla işlediğinden cürümle ceza beyninde müsavat vardır. Binaenaleyh; kâfirin 4155 küfrüne ebeden azap, cürmünden ziyade olduğu cihetle «Müsavat yoktur» denilemez. Çünkü; küfür cürmünü işlemeye azmi ebedî olduğundan o azmin cezası da ebedîdir.

***
Vâcib Tealâ âhirette .rahat müttekilere mahsus olduğunu beyandan sonra hicret zamanı yol üzerine Resûlullah'a arız olan bazı humumunu izale etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِى فَرَضَ عَلَيۡكَ ٱلۡقُرۡءَانَ لَرَآدُّكَ إِلَىٰ مَعَادٍ۬‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Şol zat-ı eceli ü a'lâ ki, senin üzerine Kur'an'ın tilâvetini farz kıldı. O zat-ı şerif elbette seni dünyada mevlidin olan Mekke'ye ve âhirette makaam-ı mahmuduna red ve iade edecektir.]

قُل رَّبِّىٓ أَعۡلَمُ مَن جَآءَ بِٱلۡهُدَىٰ وَمَنۡ هُوَ فِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ۬ (85)

[Yâ Ekremer Rusûl ! Sen «Benim Rabbim hidayetle gelen kimseyle dalal-i mübinde olan kimseyi bilir» de.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Şol zat ki, sana Kur'an'ı verdi, tilâvetini ve kullarına tebliğini sana emretti, emr ü nehiy ve ahkâmıyla ameli sana vâcib kıldı. Kur'an'ın hakayıkına seni vakıf kılan, enbiya-yı sabıkanın ve ümem-i maziyenin ahvalini ve ibret bahşedecek durub-u emsali beyan eden zat-ı akdes elbette seni maâdın ve asıl belden olan Mekke'ye reddedecektir. Mekke'ye avdetinde Mekke ahalisine sen de ki «Benim Rabbim doğru yola vasıl olup hidayetle gelen kimseyle yoldan çıkmış ve doğru yolu bulamamış açık dalâl içinde olan kimseyi herkesten ziyade bilir» demekle kendilerinin dalâl içinde olduklarını beyan et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette m a â d la murad; Cennet-i A'lâ ve Resûlullah için mev'ûd olan makaam-ı mahmud olmak ihtimali varsa da âyetin sebeb-i nüzulüne muvafık olan
m a â d la murad; Mekke-i Mükerreme olmasıdır. Çünkü; Fahri 4156 Râzi, Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Rasulullah Mekke'den Medine'ye hicretinde gaar-ı şerifte üç gün ikaametten sonra Medine'ye teveccühle yola çıkıp (Cuhfe) denilen mevkie geldiğinde Mekke'ye iştiyakını izhar etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Çünkü; (Cuhfe) ye gelinceye kadar müşriklerin ta'kibetmeleri ihtimaline binaen Resûlullah yolsuz mahallerden gelmiş ve (Cuhfe) ye gelince emniyet hasıl olmuş ve oraya nazil olup (Cuhfe) de Medine'den Mekke'ye doğru giden cesîm kervan yolunu görünce âbâ ve ecdadının yurdu, kendinin mevlidi ve beldesi olan Mekke'ye beşeriyette cibillî olan iştiyakını izhar edince bu âyetle Cibril-i Emin gelmiş ve «Yâ Resûlallah ! Merak etmeyin. Zira; Allah-u Tealâ sizi elbette Mekke'ye iade edecek ve belde-i asliyen olan Mekke şehri senin olacak» demekle tesliye ve bu âyeti tilâvet etmiştir. İşte bu rivayete nazaran bu âyette m a d d la murad; Mekke'dir. Ve âyetin sırrı Mekke'yi fetih günü zuhur etmiştir.'Zira; Resûlullah kemâl-i izz ü vekarla ve sekinet ü saltanatla Mekke'ye girdi, dar-ı şirk olan Mekke'yi dâr-ı tevhid, dar-ı küfrü, dar-ı İslâm kıldı ve kâfirleri kahr u tedmir etti. Çünkü; bâtıl her ne kadar az bir zaman şu'lelenirse de elbette söner, devam etmez. Fakat sabr u metanetle mukabele edip vakt-i merhununu beklemek lâzımdır. Resûlullah'ın Mekke'yi fethi günü Mekke'nin izzeti ikbali ve azamet-i şanı yükseldiğine işaret için (maâd) lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid olmuştur. Âyet-i celile gaaipten haber verdiği cihetle Resûlullah'ın sıdk-ı nübüvvetine delâlet eden mucize kabilindendir ve âyetin meali aynıyla vâki olmuştur.

وَمَا كُنتَ تَرۡجُوٓاْ أَن يُلۡقَىٰٓ إِلَيۡكَ ٱلۡڪِتَـٰبُ إِلاً رَحۡمَةً۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۖ فَلاً تَكُونَنَّ ظَهِيرً۬ا لِّلۡكَـٰفِرِينَ (86)

[Habibim ! Sen bidaye-i halinde sana kitap ilkaa olunacağını ümid eder olmamıştın, lâkin bizim tarafımızdan ihsan olarak evvelin ve âhirinin ilimlerini, kütüb-ü münzelenin fevaid ve muhassenatını cami' olan kitap inzal olundu. Şu halde sen cümle umurunu bize tefviz ve kâfirlerden endişeyi terket, onlara müdarat etmediğin gibi bazı hususatta arka da olma, onlara arka olup 4157 yardım etmediğin gibi onlardan muavenet de bekleme.] Zira; bizim ilmimiz sana lâhiktır, kudretimiz onlardan intikaama da kâfidir. Binaenaleyh; senin için endişe ve telâşa mahal kalmamıştır. Sen hemen Kur'an'ı onlara tilâvet ve tebliğe devam et. Resûlullah'ın kâfirlere arka olmayacağı ma'lûm olduğundan Resûlullah'ı nehyetmek; ümmetine ehl-i küfre ve bilhassa harbî olanlara muavenet caiz olmadığını beyan etmektir.

وَلاً يَصُدُّنَّكَ عَنۡ ءَايَـٰتِ ٱلله بَعۡدَ إِذۡ أُنزِلَتۡ إِلَيۡكَ‌ۖ وَٱدۡعُ إِلَىٰ رَبِّكَ‌ۖ وَلاً تَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُشۡرِڪِينَ (87)

[Habibim ! Kâfirlerle ünsiyet, âyetler sana nazil olduktan sonra Allah'ın âyetlerini tilâvetten seni menetmesin. Sen Allah'ın kullarını tevhide ve ibadete davet et. Elbette müşriklerle beraber ve onlardan olma.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Âyât-ı İlâhiye sana inzal olunduktan sonra kâfirlere müdarat ve onlarla ünsiyet seni o âyetleri tilâvetten menetmesin. Zira; hükm-ü İlâhiye tebliğ te'hir kabul etmez ve ahkâmın icrasına umur-u dünya mani tutulmaz, âyetlerin teb-şiratıyla kulları tebşir, inzaratıyla inzar ve Rabbin Tealâ'nın tevhidine kullarını davet et ve elbette müşriklerden olma.
Bu âyette hitap; zahirde Resûlullah'a ise de hakikatta ümmetinedir. Çünkü; bu âyette vâki olan tekâlifin cümlesinde Resûlullah mükellef olduğu gibi ümmetin her ferdi de mükelleftir.
B i r i n c i t e k l i f ; Resûlullah'a ayât-ı Kur'aniyyeyi tilâvetten seni hiçbir şey menetmesin buyurmuştur ki, ümmeti de tilâvet-i Kur'an'la me'mur olduğu gibi tilâvete hiçbir şeyi mani tutmamakla da mükelleftir. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ'a mani olacak bir şey olmadığından ittibâ' etmeyenlerin bazı mani beyanıyla itirazları merduttur.
İ k i n c i t e k l i f ; tevhide, din-i hakka ve doğru yola kullarım davet etmesini Resûlüne emretmiştir. Binaenaleyh; tarik-ı hakka kudreti nisbetinde davet ve doğru yolu ebnâ-yı cinsine göstermekle ümmetin her ferdi mükelleftir.
Ü ç ü n c ü t e k l i f ; müşriklerden olmaktan Resûlünü nehiydir. Resûlullah'ın müşriklerden olmayacağı kat'idir. Zira; cümle enbiya ma'sum oldukları cihetle şirkten berî oldukları gibi Resûlullah da 4158 şirkten beridir. Şu halde Resûlullah'ı şirkten nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Çünkü; Resûlullah'a «Sen müşriklerden olma» demek «Sana tâbi' olan ümmetin müşriklerden olmasınlar» demektir.

Vâcib Tealâ bu üç teklifini beyandan sonra dördüncü teklifini beyan etmek üzere

وَلاً تَدۡعُ مَعَ ٱلله إِلَـٰهًا ءَاخَرَ‌ۘ

buyuruyor.
[Habibim ! Sen ma'budünbilhak olan Allah'la beraber başka ma'buda duâ edip çağırma ve başka ma'bud ismini anma.]

لآً إِلَـٰهَ إِلاً هُوَ‌ۚ

[Zira ma'bud; birdir. Allah'ın gayrı mabud yok, ancak o vardır. Onun gayrı ma'budünbilhak olmayınca Allah'tan başka duâ edilecek ma'bud yoktur.]

كُلُّ شَىۡءٍ هَالِكٌ إِلاً وَجۡهَهُ ۥ‌ۚ

[Çünkü; herşey helak olur, illâ zat-ı ulûhiyet bakî kalır.]

لَهُ ٱلۡحُكۡمُ

[Binaenaleyh; herşeyde hüküm ona mahsustur ve onun gayrı hüküm sahibi yoktur.]

وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (88)

[Ve âhir-i emirde ancak onun huzur-u manevîsine irca' olunursunuz.]

Yani; ey Resûl-ü Zişan ! Ferd-i vâhid olan Allah-u Tealâ'ya 4159 ma'bud-u bâtılı şerik ittihaz etme. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın ülûhiyetinde, zâtında, sıfatında ve mahlûkatta tasarrufunda şeriki yok, mülkünde müstakildir. Zira; ma'budünbilhak ve ibadete müstehak ondan başka bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herşey mümkün olduğundan helak olur, illâ zat-ı ulûhiyet bakî kalır, dünyada ve âhirette hakîkî hüküm onundur. Şu halde akıbet rücû' olunacağınız mahal; onun huzur-u manevîsidir.
Bu âyette herşeyin helaki yle murad; her şey in mümkün olmasıdır. Çünkü; vücudu mümkün olan mahlûkat haddizatında muzmahil ve ma'dum mesabesindedir. Her zaman helake ma'ruz ve bekaası yoktur.

***

Gösterim: 707