Mümin Suresi Tefsiri

SÛRE - İ MÜMİN

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ancak iki âyeti Medine'de nazil olmuştur. Seksen beş âyeti camidir.
بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ

حمٓ (1) تَنزِيلُ ٱلۡكِتَـٰبِ مِنَ ٱللهُِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ (2)

[Şu sûre her şeye galip kudret-i kâmile ve her şeyi bilir ilm-i tâm sahibi olan Allah-u Tealâ tarafından nazil olmuş bir kitab-ı celilüşşandır.]

(حمٓ) hâ; Resûlullah'ın vahy-i İlâhîyi hamil olup ve himaye ettiğine işarettir. Mîm; mâsivaullahı kalbinden mahv ü izalesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey vahyin hamili ve hamisi ve kalp levhasından mâsivallâhi mahv u izale edici olan Resûlum ! İşte şu sûre-i celile; senin işini takviye ve şanını terfi için galib, kahir ve ilmi her şeye şamil olan Allah-u Tealâ tarafından sana inzal olunan kitapların âyetleridir.] demektir. Kitabın gayet muhkem, âyetlerinin gayet metîn ve ahkâmının gayet rasîn olduğuna işaret için esmâ-i hüsnânın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü lâfza-i celâl; manâsı itibariyle esmâullah'ın ve sıfât-ı İlâhîyenin cümlesini camî ve manâlarına şamildir. Allah-u Tealâ'nın herkese ve her şeye kaadir olduğuna işaret için galib, kaahir ve ulu manâsına olan aziz ism-i şerifi ve cümle malûmata ilmi şamil ve kullarının ahvaline tamamiyle muttali olduğuna işaret için mübaleğayla ilim manâsını ifade eden alîm ism-i şerifi varid olmuştur. İşte şu isimlerin cümlesi kitabın her şeye şamil ve ahkâmı her şeyi camî olup ibâdın seâdetini kâfil bir kitab-ı 4930 celîlülkadr olduğuna işarettir. Şu halde Kur'an'ın ahkâmı şek ve tahmin şaibesinden ârîdir, cemî mefâsit ve mazarratın ahkâmını lâyık olduğu veçhile cami olduğundan bu kitapla amel eden kimsenin enva-ı seadete nail olacağında şüphe yoktur.
Vacib Tealâ cümle malumata âlim ve bilûmum mevcudata galip olunca ibad hakkında mesalih ve mefasit cihetlerini bildiğinden ef'âl-i İlâhîye aynı hikmettir. Binaenaleyh; Kur'an'ın da aynı hikmet olduğuna işaret için taraf-ı İlâhî'den tenzil olunmuş bir kitap olduğu beyan olunmuştur.

***

Vacib Tealâ bu sûrenin kendi tarafından inzal olunduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetini kullarını sterğib, tehdit ve vaad ü vaîdini müş'ir olan sıfatlariyle tavsif etmek üzere :

غَافِرِ ٱلذَّنۢبِ وَقَابِلِ ٱلتَّوۡبِ شَدِيدِ ٱلۡعِقَابِ ذِى ٱلطَّوۡلِۖ لاًَ إِلَـٰهَ إِلاًَهُوَۖ إِلَيۡهِ ٱلۡمَصِيرُ (3)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ günâhları setredici, tevbeyi kabul ve âsilere şiddetli azabedici ve itaat edenlere fazl u in'âm sahibidir. Çünkü; O'nun gayrı mabudun bilhak yok, ancak O vardır. Binaenaleyh herkesin mercii; ancak O'nun huzur-u manevisidir.]

Yani; Cenab-ı Hak insanın günâhlarını sağîre olsun kebîre olsun mağfiret edicidir, günâhını itiraf ederek dergâh-ı ulûhiyetine ihlâs üzere tevbeyle rücû' edenlerin tevbelerini kabul eder, tevbe etmeyip günâh üzere devam edenlere azabı şiddetlidir, asilerin isyanından, muvahhidlerin tevhidinden ğaniyy-i mutlaktır ve ituıl eden kullarına bol bol in'âm sahibidir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; tevbe etmeksizin günâh-ı kebîrenin mağfiret olunması caiz olduğuna delâlet eder. Zira; zenb lâfzı mutlaktır ki kebire ve sağire günâhların cümlesine şâmildir. Mutlaka mağfiret edici olduğu zikrolunduktar; sonra tevbeyi kabul edeceği de ayrıca zikrolunması bu manâyı teyid eder. Çünkü; m a ğ f i r e t le muradın tevbe edilen günâhı 4931 mağfiret olmuş olsaydı âyette faydasız tekrar olmak lâzımgelirdi. Bu ise batıldır. Binaenaleyh; Fırak-ı dâlleden Mutezile'nin «Günahın mağfiret olunmasında tevbe şarttır, tevbesiz günâh mağfiret olunmaz» demeleri merduttur. Zira; tevbeye mukarin olmayan günâhın affı caiz olduğuna bu âyet ve bu âyetin emsali bir çok âyetler delâlet eder.
Tevbenin kabulü fazl u ihsan tarikıyla olup Allah-u Tealâ üzerine kabulü vacip olmadığına işaret için âyette tevbenin kabulü makam-ı medihte zikrolunmuştur. Eğer tevbenin kabulü vâcip olaydı'medihte bir manâ olmazdı. Zira; vacip olan bir şeyi eda etmek medhi icabetmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; rahmet-i İlâhiyenin azab üzerine tercihine delâlet eder. Zira âyette zikrolunan evsaf-ı İlâhiyeden üçü rahmete, yalnız biri azaba delâlet eder. Çünkü; âyette Vacib Tealâ'nın in'âm sahibi olduğu mutlak zikrolunduğundan in'amdan evvel zikrolunan ikaabı terke mahmuldür. Binaenaleyh; Allah-u Tealü'nın bazı günâhkârların günâhlarını tevbe etmeksizin affedeceğine delâlet eder. Allah-u Tealâ şu sıfatlarla muttasıf olduğunu vahid-i hakiki ve mabudun bilhak olmasıyla ,ispat etmiştir. «Allah-u Tealâ şu sıfatlarla muttasıftır. Zira; mabudun bilhaktır. Her kimse mabudun bilhak ola, elbette şu sıfatlarla müttasıf olur» demektir. Abdin her azasiyle canib-i hakka teveccüh etmesi lâzımdır. Zira; herkesin mercii O'nun huzur-ı mânevisidir.
Hulasa; Allah-u Tealâ nın günâhları mağfiret ve tevbeyi kabul edeceği, âsilere azabının şiddetli olduğu, istediği kuluna in'âm sahibi olup ibadete lâyık kendisinden başka kimsenin bulunmadığı ve cümlenin akıbet varacağı ancak O'nun huzur-u manevisi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ Kur'an’ın, bilhassa bu sûrenin âyetlerinin taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu beyandan sonra Kur'an'ın âyetlerinde mücadele edenlerin ahvalini beyan etmek üzere :

مَا يُجَـٰدِلُ فِىٓ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ إِلاًَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ

buyuruyor. 4932
[Allah'ın âyetlerinde münazaa etmez, ancak şol kimseler münazaa ederler ki onlar kâfir oldular.]
Yani; Kur'an'ın hak olduğunda münazaa ve mücadele suretiyle itiraz etmez, ancak şol kimseler itiraz ederler ki, onlar şehevât-ı nefsaniyelerine tebaiyetle hakkı örterek Kur'an'a «Sihir ve yalandır» demekle itiraz ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mücadele; iki kimse ar asinde vuku bulan kavga ve çekişmedir. Bu âyette m ü c a d e l e yle murad; batılı terviç ve hakkı ibtal için vuku bulan mücadeledir. Çünkü mücadele; ikidir : B i r i n c i s i ; Kur'an'ın müşkilâtını halletmek mühmelâtını keşf ü izah, mücmelâtını tafsil eylemek ve hak yollarını aramak ve hakkaniyeti istinbâtla ehl-i batılın itirazlarını red ve defetmek suretiyle vuku bulan mücadeledir, bu misilli mücadele de aynı ibadettir. İ k i n c i s i ; Kur'an'ı inkâr suretiyle sihirdir, şiirdir veya kâhin sözüdür diye vuku bulan mücadeledir. Bu nevi mücadele aynı küfür olduğu cihetle batıldır ve küfrolduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak mücadele edenlerin küfürlerini tasrih buyurmuştur. Âyette mücâdeleyle murad da İ k i n c i s i dir. Kur'an'da batıl üzere mücadelenin küfür olduğunu Resûlullah (المراء فى القرأَن كفر) kavl-i şerifiyle beyan buyurmuştur ki «Kur'an'da acılık ve kavga etmek küfürdür» demek olur. Resûlullah'ın «Sizden evvel helâk olan ümmetler kendi kitaplarında mücadele sebebiyle helâk oldular» buyurduğu da mervidir.
Kur'an'ın âyetlerinin bazısı bazısını tasdik eder. Şu halde bazısını bazı diğeri ile tekzib caiz olamaz. Binaenaleyh ümmet-i Muhammed için vazife; Kitabullah'dan bildiğini söylemek ve bilmediğini bilenlere tefviz etmek ve Kur'an'da bilmeyerek haksız yere mücadele etmemektir. Çünkü; Kur'an'ı inkâr tarikıyla Kur'an'da mücadelenin küfür olduğuna bu âyet delâlet eder.

***

Vacib Tealâ Kur'an'da bigayrı hakkın mücadele edenlerin küfürlerini beyandan sonra onların dünyaca ellerinde bulunan dünya müzahrafâtının ehemmiyeti olmadığını beyan etmek üzere : 4933
فَلاًَ يَغۡرُرۡكَ تَقَلُّبُہُمۡ فِى ٱلۡبِلَـٰدِ (4)
buyuruyor.
[Onların beldeleri dolaşıp bir beldeden diğer beldeye gidip gelmeleri seni mağrur kılmasın.]

Yani; Kur'an'da haksız olarak mücadele edenlerin küfürleri beyan olununca müşriklerin yaz aylarında Şam cihetlerine, kış aylarında Yemen cihetlerine gidip gelmekle ticaretleri ve ellerinde bulunan malları ve bedenlerinin sıhhati ile seyr ü seferleri ve geşt ü güzar etmeleri ya Ekrem-er Rusûl ! Seni mağrur etmesin. Zira; bizim onlara müsaademiz onlar haklarında nimet değildir, belki aynı azabtır. Çünkü; biz onlardan elbette intikamımızı alacağız.
Bu âyet-i celile; Kureyş'in hallerini beyan ve küfürlerini tasrih üzere müteferridir. Çünkü; Kureyşîler Şam ve Yemen cihetlerinde beldeleri dolaşırlar, çok ticaret ederler ve maişetlerini aramak hususunda her yeri gezerlerdi. Ancak Allah-u Tealâ'nın onlara mühlet vermesi onları sevdiğinden değildir. Çünkü onların her birinden sual edilecek ve elbette muahaze olunacaklardır. Şu halde onların ellerinde görülen servet ü samanları nazar-ı şer'de muteber değildir. [Bu âyetin tercemesi esnasında garîb bir eser-i tesadüf olarak Fransa'dan Konya'ya ilk defa bir teyyâre gelmiştir. Çünkü; bu âyet ehl-i küfrün beldelerde seyr ü sefer ettiklerinden bahsediyordu. Tam bu sırada gökte uçan bir Fransız teyyâresi ve içinde iki zabit Konya'ya geldiler. Biz de «Bizim olsaydı» diye temenniyâtta bulunmuştuk.]
Hulâsa; ehl-i isyanın ve fasıkların dünyaca gerek mallarına, gerek sair hususatta derece ve itibarlarına ehemmiyet vermemek umur-u lazimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ müşriklerin dünyaca ahvaline itibar olmayıp elbette intikamını alacağını beyandan sonra onlardan intikam alınacağını emsaliyle beyan etmek üzere :

ڪَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٍ۬ وَٱلاًَحۡزَابُ مِنۢ بَعۡدِهِمۡۖ

buyuruyor. 4934
[Kureyş kavminden evvel Hz. Nûh'un kavmi kendilerini irşad için gönderilen Nûh (A.S.) ı tekzibettiler ve Nûh kavminden sonra ümmetler dahi nebilerini tekzib ettiler.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam ! Kureyş kavminin seni tekzib etmelerine mahzun olma. Zira; senin kavminden evvel geçmiş olan kavm-i Nûh ve onlardan sonra gelen ümmetler ve cemaatler resullerini tekzib ettiler. Binanealeyh; onları irşad için gönderilen resullerini onların tekzibleri üzerine o resuller nasıl sabredip, metanet gösterdilerse sen de kavmin plan Kureyş'in ezalarına sabret mahzun olma. Çünkü; resullerini tekzib eden ümmetlerden ahz-ı intikam ettiğimiz gibi senin kavminden dahi intikamımızı alacağız. Binaenaleyh; sabret mahzun olma, akibet senindir ve selâmettir.
***

Vacib Tealâ şu âyette beyan olunan icmali tafsil etmek üzere :

وَهَمَّتۡ ڪُلُّ أُمَّةِۭ بِرَسُولِهِمۡ لِيَأۡخُذُوهُۖ وَجَـٰدَلُواْ بِٱلۡبَـٰطِلِ لِيُدۡحِضُواْ بِهِ ٱلۡحَقَّ فَأَخَذۡتُہُمۡۖ فَكَيۡفَ كَانَ عِقَابِ (5)

buyuruyor.
[Her ümmet resullerini tutmak, esir ve belki katletmek için sû-u kastettiler, onlar batılla hakkı ibtal etmek için mücadele ve batdla hakkı ortadan kaldırmak için bir çok tertiplere müracaat eylediler, hakkı ibtal için deliller irâdettiler. Binaenaleyh; onlardan intikam'almak için Ben Azîmüşşan onları tuttum. Onlara azabın keyfiyeti nasıl oldu?.] 4935

Yani; ey Habibim ! Kavm-i Kureyş'in sana karşı yaptıkları mücadele ve fena haller Kureyş'e mahsus değildir, belki her ümmetin Resûllerine karşı yapmış oldukları hâlât cümlesindehdir, Resûllerine karşı itirazla vakit geçirip iman etmeyen ümmetler hep helâk olmuşlardır. Binaenaleyh; onlara bir çok zaman müsaade ettikten sonra Ben Azîmüşşan onları ahzettim ve azabın keyfiyeti her birerlerine nasıl zuhur etti? Onların harabelerini görüyor ve biliyorsunuz. Biz onları Resûllerine itiraz etmeleri sebebiyle nasıl ihlâk ettikse bunları da ihlâk ederiz.
Bu âyette (كيف) kelimesi azabın şiddetinden teaccüb manâsını iş'âr eder. Çünkü; «Onları kuvvet ve şevketleriyle beraber azab nasıl ihlâk ettiyse Kureyş kavmi de küfre devam ve ısrar ederlerse bu dehşetli azab onları da ihlâk edecek» demektir. Şu halde âyet-i celilenin şevkinden maksad-ı aslî; Kureyş'i tehditle iman ve insafa davet etmektir.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin dünyada helâklerini beyandan sonra âhirette nazil olacak azabla muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ حَقَّتۡ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّہُمۡ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ (6)

buyuruyor.
[Bu dünyada helâk oldukları gibi Rabbın Tealâ'nın azaba dair kelimesi şol kimseler üzerine vacip oldu ki onlar kâfir oldular. Rabbın Tealâ'nın kâfirler üzerine vacip olan kelimesi; onların ashab-ı nârdan olmalarını ve ashâb-ı nârdan olduklarını beyan eden kelimedir.] ki o kelimeyle onların Cehenrıem'e mülâzim ve musahib olacakları beyan olunmuş ve hükm-ü İlâhî lâhik olmuştur. İşte ümem-i salifenin kâfirleri' üzerine nasıl hükmoldu ise senin ümmetinden de kâfirler üzerine öylece hüküm lâhik olmuştur. Binaenaleyh; küfrüzere devam edenler dünyada kahr-ı İlâhî ile helâk oldukları gibi âhirette dahi Cehennem'den ayrılmayacaklardır.4936
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın kavminin sû-u kastlarına nail olamıyacaklarına Cenab-ı Hakkın Resûlune nusret ve düşmanlarına azab edeceğini işaret için Rab kelimesi Resûlüllah'dan kinaye olan kafa muzaaf kılınmıştır. Çünkü Resûlune nusret; terbiye-i İlâhiyenin âsârı cümlesindendir.
Vacib Tealâ'nın onların ashab-ı nârdan olmasına kelimesi vacip olup irade-i İlâhiyenin tealluk etmesinden kâfirlerin küfrüzere mecbur olmaları lâzım gelmediğine işaret için kelimenin hak olması küfrüzere talik olunmuştur. Yani kelimenin vücubu; onların küfründen neş'et etmiştir, yoksa onların küfrü kelimenin vücubundan neş'et etmemiştir ki mecbur olsunlar.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin müminlere adavetlerinin şiddetini beyandan sonra kâfirlerin adavetlerine mukabil meleklerin muhabbet ve istiğfarlarını beyanla müminleri ibadete terğib etmek üzere :
ٱلَّذِينَ يَحۡمِلُونَ ٱلۡعَرۡشَ وَمَنۡ حَوۡلَهُ ۥ يُسَبِّحُونَ بِحَمۡدِ رَبِّہِمۡ وَيُؤۡمِنُونَ بِهِۦ وَيَسۡتَغۡفِرُونَ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ

buyuruyor.
[Arş-ı Âlâyı götüren ve tavaf ederek Arşın etrafında bulunan melekler Rab'larının nimetlerine hamd ü sena ve şükürle beraber Rab'larını cemî nekâisten tenzih ve vahdaniyetine iman ederler ve şol kimseler için Rab'larından mağfiret isterler ki onlar Allah-u Tealâ'ya iman ettiler.]

Yani; meleklerin en yüksek tabakasında bulunan, Arş-ı Âlâyı hamil ve arş etrafında olan meleklerin cümlesi Rab'larının sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf ve cemi nekâisten münezzeh olduğunu beyanla hamd ü sena ve teşbih eder ve Rab'larına imanla beraber müminlere istiğfar ederler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan melekler; melâike-i sairenin efdalidir. Zira; ecsam içinde Arş-ı Âlâ eşref olduğu gibi ervah içinde Arş-ı Âlâya müteallik olanların da efdal olması icabeder. Arş-ı Âlâ'nın etrafında yüz binlerce arşı tavaf eder sâdât-ı melâikenin mevcut olduğuna dair rivayetleri bu âyet te'yîd ve meleklerin vazifesi; Cenab-ı Hakkı medh ü sena, tenzih ve takdis olduğuna bu âyet açıktan delâlet eder.
Teşbih ve tahmid meleklerin imanlarına delâlet ettiği halde imanın şerefine işaret için meleklerin Cenab-ı Hakka teşbih ve tahmidlerini beyandan sonra imanları ayrıca beyan olunmuştur. Zira teşbihin zımnında malûm olan imanı sarahaten beyan etmek; imanın şerefine işaret olduğu gibi imana da terğib olur.
M e l e k l e r i n m ü m i n l e r e i s t i ğ f a r ı yla murad; Ehl-i imana şefeatları, tevbeye teşvik ve mağfirete vesile olan â'mâl-i salihayı ilham etmeleridir. Yahut m e l e k l e r i n b u i s t i ğ f a r l a r ı ; Cenab-ı Hakkın Hz. Adem'i halkedeceğinde meleklerin «beni adem yer yüzünü ifsad eder, yekdiğerinin kanını döker» diyerek insana ta'netmelerine mukabil o ta'nlarından vaki olan kusurlarını itiraf etmektir. Şu halde bir kimse âhar bir kimsenin sevmiyeceği bir şeyle ta'nederse o ta'nı mukabilinde ta'nettiği kimse için istiğfar etmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Bu âyet; imanın şefkat ve nasihat icabettiğine dahi delâlet eder. Çünkü; melâike insana muhalif bir nevi mahlûk olduğu halde ehl-i imana istiğfar etmeleri imanın icabettiği şefkat ve nasihat neticesidir. Şu halde insanların kendi nevilerine muhalif olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatleri lâzım olunca.nev'-i' vahitten olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatları lâzım olacağı evleviyetle sabittir. Zira; müminler arasında imandan daha kuvvetli bir münasebet ve rabıta olamaz. Binaenaleyh; iman sebebiyle müminler yekdiğerlerinin kardeşi olmuştur.
Hulasa; Arş-ı Âlâ'yı hamil olan ve etrafında bulunan meleklerin Cenab-ı Hakkı tenzih ettikleri ve nail oldukları nimet mukabilinde Rab'larını hamd ü sena ettikleri, nimete şükür, Allah'a iman, müminlere istiğfar ile meşgul oldukları ve ibadetin rûhu; 4938 Allah-u Tealâ'ya ta'zim ve mahlukata şefkat olduğundan melekler bu noktaya riayet edip evvelen Cenab-ı Hakka ta'zîm ederek takdis ve saniyen mahlukata şefkat ederek ehl-i imana istiğfar ettikleri ve müminlerin bu üsluba riayetleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ Arş'ın etrafında bulunan meleklerin müminlere istiğfarlarını beyandan sonra istiğfarlarının keyfiyetini alâ tarîkil hikâye beyan etmek üzere :

رَبَّنَا وَسِعۡتَ ڪُلَّ شَىۡءٍ۬ رَّحۡمَةً۬ وَعِلۡمً۬ا فَٱغۡفِرۡ لِلَّذِينَ تَابُواْ وَٱتَّبَعُواْ سَبِيلَكَ وَقِهِمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ (7)

buyuruyor.
[«Ey in'âm ü ihsanı ve ilmi her şeyi ihata eden bizim Rabbımız ! Kusuruna tevbe edip senin tarikına ittibâ eden kimseleri mağfiret buyur ve azab-ı Cehennem'den sen onları vikaye et» demekle melekler müminlere duâ ve istiğfar ederler.]

Yani; melâike-i kiram müminlere istiğfar için münacaatlarında «Ey bizi terbiye-i hakikiyye ile terbiye edici ve in'âm ü ihsanı bol olan ve cemi eşyanın her zerresini ilmi ihata eden Rabbimiz ! Sana tazarrû ve niyaz ederek deriz ki cümle günâhlarına tevbe ve senin beyan ettiğin tarika ittibâ ile dergah-ı ulûhiyetine rücû eden bilcümle kulların kusurlarını afv ve mağfiret buyur ve onları ashab-ı Cehennem için hazırlanmış olan nâr-ı cahîmden vikaye et» demekle niyazda bulunurlar.
Fahri Râzi, Ebussuud Efendi ve Kazî'nin beyanları veçhile meleklerin duâdan maksatları; rahmet olduğuna işaret için rahmet, ilim üzerine takdim olunmuştur. Mağfiretle duâ rahmetin vüs'ati üzerine terettüp ettiğine işaret için mağfiretle duâ tertibe delâlet eden fâ lâfziyle varid olmuştur. Duânın evvelinde Vacib Tealâ'yı medh ü sena duânın kabulüne sebep olduğuna işaret için melekler mağfiretle duâdan evvel Cenab-ı Hakkı rübûbiyet sıfatıyla, rahmetinin ve ilminin bol olmasiyle senadan sonra duâya başladılar.
4939 Enbiya-yı izâm ekser evkâtte duâlarının evvelinde esmâ-i hüsnâ içinden Rab ism-i şerifini intihap ettikleri gibi melâikenin de Rablarına tazarru zamanında Rab ism-i şerifini intihab ettiklerine bu âyet delâlet eder. Bu âyette meleklerin müminlere iki vecihle duâları beyan olunmuştur: B i r i n c i s i ; mağfiretle; İ k i n c i s i ; azab-ı Cehennem'den muhafaza iledir. Mağfiret Cehennem'den muhafaza üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiretle duâyı takdim etmişlerdir. Zira; mağfiret olmazsa Cehennem'den muhafaza olmaz.

***

Vacib Tealâ meleklerin ehl-i imanın Cehennem'den kurtulmalarına duâ ettiklerini beyandan sonra Cennet'e duhullerine dahi duâ edeceklerini beyan etmek üzere :

رَبَّنَا وَأَدۡخِلۡهُمۡ جَنَّـٰتِ عَدۡنٍ ٱلَّتِى وَعَدتَّهُمۡ وَمَن صَلَحَ مِنۡ ءَابَآٮِٕهِمۡ وَأَزۡوَٲجِهِمۡ وَذُرِّيَّـٰتِهِمۡۚ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (8)

buyuruyor.
[«Ey bizim Rabbimiz ! Ehl-i imanı adin denilen Cennet'lere idhal et ki sen o Cennet'i onlara vaadetmiştin, onların babalarından, zevcelerinden salih olan kimseleri dahi Cennet'ine idhâl et. Zira sen; ancak aziz ve hakimsin.».]

Yani; melekler Cenab-ı Hakka münacaatlarında yalnız müminlerin mağfiret olunmasına ve Cehennem'den kurtulmalarına duâ ile iktifa etmezler, belki Cennet'e dahil olmalarıyla duâyı da ilâve ederler ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Sen ehl-i imanı onlara vaadetmiş olduğun Cennet'i adine idhâl et, sürür ve rahatları kemaliyle husul bulmak için babalarından, haremlerinden ve evlâd ü ensallerinden salahla muttasıf olanları dahi Cennet'ine idhal et» demekle tazarru' ve niyazda bulunurlar. Çünkü; insanın razı olduğu tarz-ı maişette usulü cihetinden ana ve babasının, füruu cihetinden evlâdının ve zevcesinin yanında bulunmasını ve 4940 beraberce vakit geçirmesini arzu eder. Zira; bunlarla beraber bulunursa rahatı tamam olur, amma bunlar bulunmazsa her ne kadar raha: olsa da gönlünde keder eksik olmaz. Binaenaleyh; melekler müminlere duâlarında bu ciheti dahi dercediyorlar ki duâ mükemme. olsun. Yani «Ya Rabbi ! Müminleri sen her cihetle mesrur et. Zir. sen her şeye galibsin, her işin hikmet üzere mübtenidir» demişle, ve matlublarının hikmete muvafık olarak hasıl olacağını ümit tiklerine binaen melekler Vacib Tealâ'nın aziz ve hakim olduğu:., beyan etmişlerdir. Zira; Vacib Tealâ herkese galib olmayıp da mağlûb olsa istenilen şeyi vermeye kadir olamıyacağından matlub hasil olmaz, kezalik hakim olmasa hasıl olan şey hikmete rauv, olmaz. Binaenaleyh; izzet ve hikmet sıfatlarıyla muttasıf olduğunu beyan etmişlerdir ki «Hikmete muvafık olarak matlubun husulüne ümit var» demektir.

***

Vacib Tealâ meleklerin duâlarının bakiyyesini beyan eti: üzere :

وَقِهِمُ ٱلسَّيِّـَٔاتِۚ وَمَن تَقِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ فَقَدۡ رَحِمۡتَهُۥۚوَذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ (9)
buyuruyor.
[«Ya Rabbi ! Sen müminleri günâhlardan sakla ve sol kimsler ki sen onları günâhlardan yevm-i kıyamette sakladın. Muhakkak o kimselere rahmet ettin. İşte şu senin rahmetin o kimse irin büyük kurtulmaktır.»]

Yani; müminlerin hakkında vaki olan münacaatlarında melekler mağfiret ve Cennet'e idhal ile iktifa etmeyip münacaatk na müminleri günâhlardan hıfzetmesini dahi ilâve ederek deki «Ya Rabbi ! Sen müminleri günâhlardan hıfzet ki onlar günâhların ukubetini görmesinler ve bir kimseyi ki yevm-i kıyam günâhın cezasından sen hıfzettin, muhakkak ona merhamet buyurdun. İşte şu in'âm ü ihsanın sebebiyle cezadan kurtulmak bu halâs ve necattır».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s e y y i â t la murad; 4941 itikad-ı batıl ve amel-i fasittir. Çünkü; dünyada batıl ve fasit amellerden mahfuz olunca âhirette o misilli amellerin cezasından da mahfuz olur ve amâl-i fasideden muhafaza Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanıdır. Günahtan ve günâhın cezasından kurtulmak abdiçin en büyük felah olduğu gibi o rahmet-i İlâhîyenin künhünü idrakten ukul-ü beşer hariç olduğuna işaret için bu'd-ü merâtibe mevzu olan (ذَٲلِكَ) lâfzı varid olmuştur.
Bu âyet; insanın her emelini camidir. Çünkü; insanın bütün emeli; ikiye münhasırdır:
B i r i n c i s i ; azabtan halâs, İ k i n c i s i ; nimet-i İlâhiyye nail olmaktır. Ayet ise her iki ciheti camidir.
***

Vacib Tealâ Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan meleklerin müminler için vaki olan duâlarını beyandan sonra kâfirlerin rüsvalığını ve Cehennem'de olacak hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ يُنَادَوۡنَ لَمَقۡتُ ٱللهُِ أَكۡبَرُ مِن مَّقۡتِكُمۡ أَنفُسَڪُمۡ إِذۡ تُدۡعَوۡنَ إِلَىٱلاًَ يمَـٰنِ فَتَكۡفُرُونَ (10)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah-u Tealâ'ya küfrettiler. Yevm-i kıyamette onlara çağırılır denir ki «Allah-u Tealâ'nın size gazabı sizin nefsinize gazabından daha büyüktür. Zira; siz dünyada resuller vasıtasiyle imana davet olunduğunuzda iman bedelinde küfrediyordunuz. İşte o küfrün cezası; şimdi içinde bulunduğunuz azabtır.».]

Yani; dünyada Allah'ın gayrı putları mabud ittihaz eden kâfirler Cehennem'e girdiklerinde Cehennem'in hazinedarları tarafından onlara nida olunur ve denir ki «Ey kâfirler ! Siz her ne kadar Cehennem'e girmekle kendi nefsinize buğz u adavet ediyorsanız da Allah'ın size buğz u adaveti, sizi tahkir ve terzili sizin nefsinizi tahkir ve terziliniz ve buğz-u adavetinizden ziyade ve daha 4942 büyüktür. Zira; dünyada sizi doğru yola sevketmek ve tarik-ı hakkı göstermek için Allah'ın 'gönderdiği resuller tarafından imana davet olunduğunuzda davete icabet etmeyerek kâfir oldunuz. İşte şimdi o küfrünüzün cezasını çekiyorsunuz.» demekle Cehennem'in hazinedarları onları tekdir ederler.
M a k t ; buğzun şiddetli olanına denir. Cenab-ı Hakkın maktı; gazabıdır. Kâfirler dünyada nefsi emmârelerinin arzusuna tebâiyyet ederek imanı kabul etmeyip küfrü irtikab ettiklerinden âhirette Cehennem'e girince girmelerine sebep nefisleri olduğundan kendi nefislerini levme başladıklarında Cehennem'in hademesi tarafından onlara nida olunur, denir ki «Siz her ne kadar Cehennem'de nefsinize gazab ediyorsanız da Allah'ın dünyada ve âhirette gazabı sizin gazabınızdan daha ziyadedir». Cehennem'e müekkel zebaniler böyle demekle onları tekdir ederler. İnsanların nefs-i emmârelerinin arzusuna ittibâ ederek bir takım günâhları işledikten sonra o günâhın cezasını görmeye başladığında nefsini levmetmesi bu dünyada dahi âdettir, hatta insanlarda cibillî bir haslet gibidir.
***

Vacib Tealâ azab-ı Cehennem'i görünce kâfirlerin nefislerini levmedeceklerini beyandan sonra Cehennem'de söyleyecekleri sözlerini ve vuku bulacak temennilerini beyan etmek üzere:

قَالُواْ رَبَّنَآ أَمَتَّنَا ٱثۡنَتَيۡنِ وَأَحۡيَيۡتَنَا ٱثۡنَتَيۡنِ فَٱعۡتَرَفۡنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلۡ إِلَىٰ خُرُوجٍ۬ مِّن سَبِيلٍ۬ (11)

buyuruyor.
[Kâfirler Cehennem'de derler ki «Ya Rabbi ! Bizi iki kerre öldürdün, iki kerre dirilttin. Biz de günâhlarımızı ikrar ettik. Binaenaleyh; bizim Cehennem'den çıkmamıza yol var mıdır?»] İşte kâfirler böyle demekle Cehennem'den çıkmaya çare ararlar.

Yani; müşrikler Cehennem azabını görünce «Ey bizim Rabbimiz ! Sen bizi bir kerre babalarımızın sulbünde ve bir kerre de 4943 dünyaya çıkıp müddet-i hayatımızı geçirip ecel-i mev'udümüz geldiğinde öldürdün ve bir kerre dünyada, öldükten sonra da âhirette haşr ü neşriçin dirilttin. İkinci ihyâ üzerine bizim dünyada cehlimiz ve gafletimiz sebebiyle işlediğimiz günâhlarımızı ikrar ettik. Çünkü; re'yel'ayn müşahade ettik asla inkâra mecalimiz kalmadı. Zira; işlediğimizi işledik, olan oldu. Şu halde acaba bizim Cehennem'den halâsımıza bir çare ve yol var mıdır?» derler ki Cehennem azabını görüp, ebedi orada kalacaklarını bilince Cehennem'den çıkmaya çare ararlar. İnsan kusurunun cezasını görünce ondan kurtulmanın çaresini araması bu dünyada dahi âdettir.
***

Vâcip Tealâ Cehennem'den çıkmaya asla çare olmadığını beyanla kendilerine verilecek cevabı beyan etmek üzere :

ذَٲلِكُم بِأَنَّهُ ۥۤ إِذَا دُعِىَ ٱللهُِ وَحۡدَهُ ۥ ڪَفَرۡتُمۡۖ وَإِن يُشۡرَكۡ بِهِۦ تُؤۡمِنُواْۚ فَٱلۡحُكۡمُ للهُِ ٱلۡعَلِىِّ ٱلۡكَبِيرِ (12)

buyuruyor.
[Şu sizin içinde bulunduğunuz azabın sebebi; yalnız olduğu halde Allah-u Tealâ'ya imana davet olunduğunuzda küfretmenizdir, Allah-u Tealâ'ya şirkolunduğunda şirki itikat ve tasdik etmenizdir. Hal böyle olunca sizin muazzeb olmanızla hüküm; cümle mevcudattan âlî ve büyük olan Allah'a mahsustur.]

Yani; ey kâfirler sizin için Cehennem'den çıkmaya çare yoktur. Zira sizin şu azabınızın sebebi; Allah-u Tealâ'ya şerik ve nazîrden münezzeh olduğu halde ibadet etmeyip iman etmeye davet olunduğunuzda vahdaniyet-i İlâhiyeyi inkâr edecek küfür ve Allah-u Tealâ'ya şirk olunduğunda o şirke inanıp tasdik etmenizdir. Halbuki bunların cümlesinde hüküm; büyük ve her şeyden âlî olan Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Allah'ın hükmü tağyir kabul etmez.
Vacib Tealâ'nın zatı cümle müminlerin imanlarından ve 4944 kâfirlerin küfürlerinden ganî ve hatıra hutur eden şeylerin cümlesinden berî ve büyüktür. Binaenaleyh; Vacib Tealâ'nın şanı âlidir. Çünkü; hükmünü kimse red edemez, Allah-u Tealâ'nın fevkinde bir büyük yoktur. Çünkü; kullarına vermiş olduğu cezayı kimse men edemez.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Cehennem'den çıkmaya çare aramalarına cevap (لاًَ) veya (نعم) yani hayır veya evet ile varid olmadı, belki onların amelleri ile cevap varid oldu ki ikinci merrede bir daha diyecekleri kalmasın. Yani «siz Cehennem'den çıkamazsınız. Zira; ameliniz çıkmanıza manidir. Çünkü ameliniz; tevhide davet olunduğunuzda şirketmek, şirke davet olunduğunuzda süratle kabul etmek ve şirki tasdik etmektir. Bu ise sizin Cehennem'den çıkmanıza manidir ve Allah-u Tealâ böyle hükmetmiştir. Allah-u Tealâ'nın hükmü ise kafidir, istinaf ve temyizi yoktur» demektir.
***

Vacib Tealâ kâfirlerin azabı kendi küfürlerinden neş'et ettiğini ve hükmün zat-ı ulûhiyetine münhasır olduğunu beyandan sonra kemal-i kudret ve vahdaniyetini beyan etmek üzere :

هُوَ ٱلَّذِى يُرِيكُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ وَيُنَزِّلُ لَكُم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ رِزۡقً۬اۚ وَمَا يَتَذَڪَّرُ إِلاًَ مَن يُنِيبُ (13)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki size kudretine ve vahdaniyetine delâlet eden âyetlerini gösterir, sizin için semadan rızık indirir ve bu âyetleri tezekkür etmez, ancak Allah-u Tealâ'ya teveccüh-ü tamla teveccüh edenler tezekkür eder.]

Yani; her şeyde hüküm kendine münhasır olan Allah-u Tealâ şol zat-ı ecell-ü âlâdır ki vahdaniyet-i İlâhîyesine delâlet eden aklî ve nakli delillerini size gösterir ki o delillere bakarak terbiye-i rûhiyyeniz olan itikadınızı itmam ve sizin için semadan çok rızık 4945 inzal eder ki o rızkı yemek ve intifa etmek suretiyle terbiye-i bedeniyyenizi ikmal edesiniz ve şu âyetleri düşünmez, ancak hulus-u kalple Allah-u Tealâ'nın huzur-u manevisine teveccüh edenler düşünürler. Çünkü; delâile nazar etmeyenler ve taklitle iktifa ederek şirkle me'lûf olanlar şirke münafî olan vahdaniyetin delillerini düşünmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; insan için ehemm-i mühimmat olan edyana ve ebdâna müteallik olan mesalihi camidir. Çünkü; Vacib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri göstermekle edyana müteallik mesaliha riayet buyurduğu gibi semadan rızıkları inzaliyle ebdâna müteallik mesaliha dahi riayet etmiştir. Zira delilleri izhar; hayat-ı edyanı, semadan rızıkları inzal ise hayat-ı ebdânı muhafaza içindir. Bu âyet ise her iki ciheti camidir ve bu iki cihete riayeti düşünebilmek tamamiyle Cenab-ı Hakka teveccüh eden kimselere nasib olur. Zira; Allah'a teveccüh etmeyen kimselerin Allah'ın gayrıya ibadetleri bu gibi tecelliyâta manidir. Binaenaleyh; matluba vuslattan mahrum olurlar.
***

Vacib Tealâ insanlara nimeti etemm-i cihât üzere feyezan ettiğini beyandan sonra insan için matlub olan Allah'ın gayrıdan i'râz ve bilkülliye Allah'a ikbal ve teveccühü tâm olduğunu beyan etmek üzere :
فَٱدۡعُواْ ٱللهُِ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَ وَلَوۡ كَرِهَ ٱلۡكَـٰفِرُونَ (14)

buyuruyor.
[Lûtf-u İlâhî sizin üzerinize tamamiyle feyezan edince Allah'ın dinini lâyıkıyla yerine getirici olduğunuz halde Allah-u Tealâ'ya duâ ve ibadetini edâ edin velevse sizin ihlâs üzere ibadetinizi kâfirler sevmesinler, siz ibadetten geri kalmayın.]
Yani; ey müminler ! Sizin rûhlarınızın terbiyesini ikmâl için delillerini size izhar ve sizin hayatınıza hadim olan rızıkların sebeb-i aslîsi olan yağmurları semadan yağdırmakla rızıkları 4946 halkedip bedenlerinizin istirahatını temin edince şu nimetlerin şükrünü lâyıkıyla edâ etmek üzere Allah'a din-i ihlâs üzere edâ edici olduğunuz halde duâ, tazarrû, niyaz ve ihlâs üzere ibadet edin velevse sizin bu ihlâsınızı kâfirler kerih görsünler. Zira; sizin şirkten i'raz ederek vahdaniyeti kabulünüzü şirkle hıe'lûf olan kâfirler istemezler, lâkin siz kâfirlerin sevip sevmediklerine bakmayın, hemen Allah-u Tealâ'ya ibadete devam edin ki dininizin vazifesini edâ etmiş olasınız.

***

Vacib Tealâ sıfât-ı. celile-i İlâhiyesinden bazılarım beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :
رَفِيعُ ٱلدَّرَجَـٰتِ ذُو ٱلۡعَرۡشِ يُلۡقِى ٱلرُّوحَ مِنۡ أَمۡرِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kullarının derecelerini yükseltici Arş-ı A'lânın sahibidir. Kendi emrinden, kullarından dilediğinin üzerine vahyini inzal eder.]

Yani; Allah-u Tealâ dünyada ve âhirette kullarının sa'ylerine ve istidatlarına göre derecelerini yükseltir. Çünkü; dünyada enbiyâ-yı izâm hazerâtının mertebelerini ulemâ ve evliyasının rütbelerini sair nâs üzerine nasıl terfi buyurdüysa âhirette dahi insanların mertebelerini yekdiğeri üzerine öylece terfî buyurucudur, alem-i cismânînin esası olan Arş-ı Âlânın sahip ve malikidir, alem-i ecsamı ihata eden Arş-ı A'lâyı kabza-i kudretinde tutan ve meleklere mahall-i tavaf kılan Vacib Tealâ mülkünde şerik ve nazirden münezzehtir' Binaenaleyh; kullarından dilediğinin üzerine vahyilg Cibril-i Emin'i göndermek ve onu kullarını irşada memur etmekle mertebesini sairlerinden yüksek kılar, kimse buna itiraz hakkını haiz olamaz. Zira; her ne yapsa mülkünde tasarruftur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile R û h la murad; vahy-i İlâhîdir. Zira; rûhların hayatı ve mertebe-i âliyeyi ihrazı vahiy sebebiyle hasıl olduğundan vahye rûh denilmiştir. Yahut r û h la murad; enbiyaya vahiy getirmeye memur olan Cibril-i Emin'dir. 4947
Bu âyet; mahlukâtın cümlesinin zat-ı ulûhiyetine mutî olduğuna delâlet eder. Çünkü mahlukât; rûhanî veya cismanîdir. Âyet ise her ikisinin de Cenab-ı Hakkın taht-ı itâatında olduğuna dâldir. Zira; Arş-ı Â'lâ ecsamın cümlesinin büyüğü olduğu halde Vacib Tealâ'nın memlukü ve taht-ı itâatında olunca ondan daha küçük olan ecsamın memlûk ve mutî olacağı evleviyetle sabittir, bu âlemde zuhur eden ahvalin eşrefi vahiy olup vahiy de Cenab-ı Hakkın enbiya-yı kirama tahsis buyurduğu bir emr-i rûhanîdir ki bu da Cenab-ı Hakkın istediği kuluna göndermesiyle taht-ı itaatındadır.
***

Vacib Tealâ vahiyden illet-i gaaiyeyi ve maksad-ı aslîyi beyan etmek üzere :

لِيُنذِرَ يَوۡمَ ٱلتَّلاًَقِ (15) يَوۡمَ هُم بَـٰرِزُونَۖ لاًَ يَخۡفَىٰ عَلَى ٱللهُِ مِنۡہُمۡ شَىۡءٌ۬ۚ


buyuruyor.
[İnsanların birbirine tesadüf edeceği yevm-i kıyametten kullarını korkutmak için Allah-u Tealâ dilediği kuluna vahiy gönderir. Onların birbirine tesadüf edecekleri gün kabirlerinden kalkıp Arsa-i mahşerde zuhur edecekleri gündür ve o günde onların amellerinden Allah-u Tealâ üzerine hiç bir şey gizli olmaz.]

V a h y i n g e l m e s i nden maksat; cümlenin birbiriyle mülakat edeceği günün şiddet ve dehşeiiyle insanları korkutmaktır. Çünkü; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile o günde zalim mazluma, âbid mabuda, ehl-i semâ ehl-i arza ve rûhâniyetin cismaniyete mülâki olacakları gün olduğu için o güne yevm-i telâk denmiştir. B a r i z ; açığa çıkmak ve zuhur etmek olduğu cihetle o günde herkesin cesediyle beraber kabirlerinden yer yüzürîe çıkacak olmalarına işaret için o günde bariz yani zahir olacakları beyan olunmuştur. Herkes ameliyle beraber zahir olunca. Allah-u Tealâ'ya hiç bir şey gizli olamaz ve herkes huzur-u manevi-i İlâhîde ameline göre muhasebe görür, zuhur edecek ferman-ı İlâhîye intizar eder durur. 4948
Bu âyet; ehl-i imanı ibadete teşvik ve ehl-i küfrü küfür ve sair günâhlardan tenfîr etmiştir. Çünkü; herkes ameliyle beraber kabrinden çıkarak a'mâli hesap olunup Allah-u Tealâ üzerine hiç bir amelin zerresi gizli olmayınca aklı olan kimse o günde rezil ve rüsva olmamasını düşünür. Binaenaleyh; günâhtan kaçar ve sevaba çalışır.
Hulasa; Allah-u Tealâ'nın kullarının sa'yine göre derecelerini terfi edici ve Arş-ı Â'lânın sahibi olduğu ve kendi emrinden olan vahyi kullarından dilediğine gönderdiği ve bu vahiyden maksat ise herkesin ameliyle beraber kabrinden zuhur edip birbirlerine tesadüf edecekleri yevm-i kıyametten korkutmak olduğu ve o günde Allah-u Tealâ üzerine kullarının amellerinden velev azıcık bir şey bile gizli olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ kıyametin ahvalinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

لِّمَنِ ٱلۡمُلۡكُ ٱلۡيَوۡمَۖ للهُِ ٱلۡوَٲحِدِ ٱلۡقَهَّارِ (16)
buyuruyor.
[«Bu gün mülk kimindir?» sualine cevap olarak «Vahid-i kahhâr olan Allah'ındır» demek olur.]

Yani; yevm-i kıyamette geçmiş ümmetler ve ümmet-i Muhammed birbirlerine mülaki olup arsa-i mahşerde içtimâ ettiklerinde taraf-ı İlâhîden kudret ve saltanat-ı İlâhiyeyi izhar için ehl-i kıyamete «Bu gün mülk kimindir?» diye sual olunur. Bu suale bütün ehl-i mahşer tarafından cevap verilir, denilir ki «Bu gün mülk; şerik ve nazirden münezzeh ve vahid-i hakîki olan Allah'ındır. O Allah-u Tealâ ki cümle mahlukât taht-ı kahrmdadır.»
Bu cevap; ehl-i imandan kemali sürür ve telezzüzle vaki olur. Çünkü; dünyada itikatları böyleydi ve bu itikadları sebebiyle âhirette dahi derecât-ı âliyâta nail oldular. Amma ehl-i küfür bu cevabı kemal-i hasret ve nedametle söylerler. Zira; onların dünyada itikatları bunun hilafı olduğundan cevapları kemal-i hacâletle olur. 4949
Şu sual taraf-ı İlâhîden ve cevabı mahlukat tarafından arsa-i mahşerde vaki olur. Yahut kıyamet kaim olup bütün zîrûh fenaya gittiklerinde sual ve cevap her ikisinin de taraf-ı İlâhîden vaki olması Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; bu suale cevap verecek, hayatta bir fert yoktur. (Limenil mülk dedikte cebbar buyurur: lillâhil vahidilkahhâr) beyti de şu manâ üzere tertip olunmuştur.
***

Vacib Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra o günde her nefsin ceza göreceğini beyan etmek üzere :

ٱلۡيَوۡمَ تُجۡزَىٰ كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا ڪَسَبَتۡۚ لاًَ ظُلۡمَ ٱلۡيَوۡمَۚ إِنَّ ٱللهُِ سَرِيعُ ٱلۡحِسَابِ (17)

buyuruyor.
[O günde her nefis kazandığı ameli sebebiyle cezalanır. Zira; o günde asla zulüm yoktur. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın hesabı muhakkak sür'atlidir.]

Yani; kıyamette âsî ve mutî her nefis kendinin kesbettiği ameline göre cezalanır. Herkesin cezası amelinden ziyade veya noksan olmaz. Çünkü; o günde hiç bir kimseye zulüm yoktur, adalet-i İlâhiyenin tamamiyle zuhur ettiği bir gündür. Binaenaleyh, zulmolmadığı gibi zulüm şaibesi dahi olamaz. Zira; hayr ü şer herkesten ne gibi amel sadır oldu. ise cezası da ona göre tertip olunur, umum kullarının gizli işlerine muttali olan Allah-u Tealâ'nın o günde hesabı gayet seridir. Binaenaleyh; küçük büyük herkesin amelinden bir zerresi bile zayi olmaz hepsi hesaptan geçer.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyeti celile; usul-ü itikadiyemizden üç mesele üzerine şamildir : B i r i n c i s i ; insan için kisbin vacip olması, İ k i n c i s i ; o kisbin cezayı icabedeceği,
Ü ç ü n c ü s ü ; o cezanın yevm-i kıyamette vuku bulacağıdır.
Herkesin müstehak olduğu cezaya derhal nail olacağına işaret için muhasebenin süratle görüleceği beyan olunmuştur. Muhasebenin süratle görülmesine gelince; Cenab-ı Hak yorgunluk sehiv 4950 nisyân gibi avarızdan münezzeh olup ef âlinin bazısı bazısına mani olmadığından ibâdın hepsinin muhasebesi birden görülür. Kulların, ef âlinin bazısı diğerine mani olduğundan birkaç işi birden yapamadıkları acizlerinin eseridir. Cenab-ı Hak ise kudret-i kâmile sahibi olduğundan acizden münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın hiç bir fiili diğerine mani olmaz. Şu halde insanların birinin muhasebesini görürken aynı zamanda diğerinin muhasebesini görmeye mani değildir.
***

Vacib Tealâ kıyametin bazı evsafını beyandan sonra daha şiddetlisini beyan etmek üzere :

وَأَنذِرۡهُمۡ يَوۡمَ ٱلاًََزِفَةِ إِذِ ٱلۡقُلُوبُ لَدَى ٱلۡحَنَاجِرِ كَـٰظِمِينَۚ مَا لِلظَّـٰلِمِينَ مِنۡ حَمِيمٍ۬ وَلاًَ شَفِيعٍ۬ يُطَاعُ (18)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Korkut sen nâsı, şol günün dehşetinden ki o gün asilere azabın, mutî olan kimselere nimetlerin yakın olacağı ve kalplerin yerinden ayrılıp boğazların çukuruna çıkacağı ve envai hüzün ve kederle dolacakları gündür. Binaenaleyh; o günün azabını beyanla sen nâsı korkut ki mütenebbih olsunlar. Zira; o günde zalimler için dertlerine derman olacak bir yakın hısımları olmadığı gibi şefeati kabul olunur bir şefeat edicileri dahi olmaz.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile â z i f e ; yaklaşıcı manâsınadır. Yevm-i kıyametin yakın olmasına binaen yevmel âzife denmiştir. Yahut y e v m - i â z i f e ; ölüm günüdür. Zira; herkesin ölümü yakındır. Yahut asilerin Cehennem'e atılacakları gün ateş kendilerini ihataya yakın olacağına binaen o güne yevm-i âzife denmiştir. H a n â c i r ; boğazın çukuru ve ümüğün ucu demektir. İnsanın korku zamanı kalbi kabarır boğazına tıkılır, nefesi daralır söz söylemeye mecali kalmaz. K â z m ; ğussasını ve gazabını yutkunmak ve söz söylemeyip sükût etmektir. H a m î m ; merhamet ve şefkat edici yakın hısım demektir. Şu 4951 tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Ey Habibim ! Yevm-i kıyamette ölüm günü veya asilerin Cehennem'e atılacağı günün şiddetinden bilûmum insanları sen inzar et. Zira; asiler Cehennem'e atılmak üzere Cehennem'in kenarına getirildiklerinde azab-ı Cehennem kendilerini çevirmeye yaklaştığında envai havf ü telâş ve hüzn ü kederle dolu, yutkunur oldukları halde kalpleri yerinden ayrılır boğazlarının çukuruna gelir. Binaenaleyh; nefesleri daralır, kalpleri yerine gitmez ki rahat etsinler ve ağızlarından çıkmaz ki ölsünler de kurtulsunlar. Şu halde kalpleri ümüklerinin ucunda kalır —ki ehl-i Cehennem'de her nevi azap olduğu gibi nefes darlığı da olacağına bu âyet delâlet eder —o günde envai azab kendilerini ihata ettiğinde o azabtan kurtaracak yakın hısımları veya ahbapları bulunmıyacağı gibi o zalimler için şefaati kabul olunur, sözü dinlenir bir şefeatçi dahi bulunmaz ki onlara yardım etsin ve azaptan kurtarsın. Şu halde zalimler için azaptan kurtulmak çaresi yoktur.] demektir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet yevm-i kıyamete veya yevm-i mevte yani herkesin ecelinin hulul ettiği güne hamlolunduğunda bu iki zamanda asilere arız olan dehşetten dolayı nefesleri daralıp söz söylemeye mecalleri olmayıp sükuta mecbur olmaları ve o zamanda şefeat ve yardım edecek bir kimsenin bulunmaması diğer zamanlarda söylemelerine ve şefaatçi bulunmasına münafî değildir. Binaenaleyh bu âyetle şefeate ve ehli narın söz söyleyemiyeceklerine dair olan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü âhiretin her mevkiinin kendine göre bir hali vardır. O mevkiin gayrıda vaki olacak hallere münafat yoktur. Binaenaleyh; bir kimsenin hîn-i mevtinde veyahut kıyametin hîn-i kıyamında veyahut zalimlerin Cehennem'e hîn-i duhulünde dili tutulup söz söyleyememesi ve o zamanda şefaat edecek bir kimsenin bulunmaması başka zamanlarda söz söylemesine ve şefeatçi bulunmasına mani değildir. Şu halde fürük-u dâlleden Mutezile'nin bu âyetle günâhkârlara şefaat olmıyacağını istidlal etmeleri doğru değildir. Zira bu âyet; insanlar içinden zalimlere şefeati nefyediyor. Z a l i m l e r le murad; kâfirlerdir. Ehli sünnet indinde kâfirlere şefaat yoktur. Buna nazaran âyet; Mutezile'nin mezhebine delil olamaz. Amma z a l i m l e r le murad; kendisinden zulüm sadır olan 4952 her ferde şamil olduğuna nazaran şefaati nefiy bazı zaman ve mekânla mukayyet olduğundan âyet Mutezile'ye bu suretle dahi delil olamaz. Çünkü; Mutezile şefaati bilkülliye inkâr ederler. Halbuki âyet şefaatin bazı zamanda olmayacağını beyan ediyor.
Hulâsa; gerek kıyametin hin-i kıyamında ve gerek ecelin hululüyle ölüm yakasını sarıp envai azabı müşahede edince nefesi daralıp söz söylemeye kudreti kalmadığı veya Cehennem'e atılmak üzere Cehennem'in kenarına getirildiği zamanda zalimlere ne akraba ve teallukatları, ne de diğer bir şefaatçi tarafından yardım olunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
يَعۡلَمُ خَآٮِٕنَةَ ٱلاًََعۡيُنِ وَمَا تُخۡفِى ٱلصُّدُورُ (19)

[Allah-u Tealâ gözlerin hiyanetini ve kalplerde olan gizli ve saklı şeyleri bilir.]

Yani; Allah-u Tealâ ef'al-i cevarihten en ziyade gizli olan gözlerin harama bakarak yapmış olduğu sirkat ve hiyaneti ve esbabına teşebbüs etmeksizin kalplerde gizli olarak muharremâta meyil ve şehevât-ı nefsaniyeye ittiba gibi yolsuzlukların cümlesini bilir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın ilminden hariç bir şey yoktur Gözlerin hıyaneti ikinci merrede an kasdin haram olan nisvana bakmaktır. Çünkü; kasıt olunmaksızın ansızın görülen ma'füvdür. Zira; ansızın görmekten kaçınmak mümkün olmadığı gibi bir kusur da yoktur. Bu âyet; ehl-i isyanı şiddetle tehdit eder. Çünkü: Allah-u Tealâ ef'âl-i cevarihin ve ef'âli kalbiyenin cümlesini bilince günâhkâr olan kimsenin hiç bir günâhı saklayamıyacağı cihetle herkesten ziyade korkması lâzım gelir.

وَٱللهُِ يَقۡضِى بِٱلۡحَقِّۖ وَٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِهِۦ لاًَ يَقۡضُونَ بِشَىۡءٍۗ إِنَّ ٱللهُِ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ (20)

[Allah-u Tealâ hakla hükmeder. Binaenaleyh; hükmünde asla zulmolmaz, Allah-u Tealâ'nın gayrı kâfirlerin ibadet ettikleri putları hiç bir şeyle hükmedemezler. Zira; bir şey bilmezler ki onunla 4953 hükmetsinler. Amma kullarından her türlü intikam almaya kaadir olan Allah-u Tealâ herkesin söylediği sözü işitici ve işlerinin cümlesini görücü ve bilicidir.] Binaenaleyh; herkesin hayr ü şer işlediği ameline göre ceza tertip eder ve o ceza ile hükmü hak ve kafidir. Zira; aynı adalettir. Çünkü ceza; herkesin ameline göre olduğundan ziyade ve noksan olmaz. Amma kâfirlerin mabudları cemâdât kabilinden ilm ü idrakten hali bir takım aciz şeyler olduklarından hata ve sevap onlardan hiç bir hüküm vaki olmaz. Zira; kendileri helâke maruz bir takım adi mahlukât olduklarından onlardan şefaat beklemek aynı hamakattır. Çünkü; şefaata iktidarları yoktur.
***

Vacib Tealâ ilim ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirleri tevbih etmek üzere :
أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِى ٱلاًََرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ كَانُواْ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُواْ هُمۡ أَشَدَّ مِنۡہُمۡ قُوَّةً۬ وَءَاثَارً۬ا فِى ٱلاًََرۡضِ

buyuruyor.
[Kâfirler seyredip yer yüzünde bakıp görmezler mi kendilerinden evvel geçen milletlerin âkibetleri ne oldu? Onlar yer yüzünde âsâr ve imaret cihetlerinden bunlardan daha ziyade şiddetli ve kuvvetli olmuşlardı.] Zira; onların kaleleri kavi, bedenleri cesîm, ömürleri uzun, servet ü samanları daha çoktu, onların askerleri, etba ve a'vânları daha ziyade olmakla beraber vesaiti dünyeviyyenin her cihetine malik oldukları halde gazab-ı İlâhînin gelmesine onların kuvvet ve şevketleri hiç bir vecihle mukabele edemedi. Şu halde müşriklerin gadabullaha mukavemet edecek hiç bir halleri yoktur. Binaenaleyh; o müşrikler bizim kendilerinden ahz-ı intikama kudretimizi inkâr ederler de kendilerinden evvel geçenlerden intikal eden arzda seyr ü sefer edip onların duçar oldukları âkibetleri görmezler mi? Aklı olan kimselerin kendilerinden 4954 evvel geçenlerin hallerinden ibret almaları lâzımdır. Halbuki bunların kuvvet ve şevketleri onlardan daha az olduğu halde gazabullahı dâî, isyanda devamları evvel geçenlerin hallerinden mütenassıh olmadıklarına delâlet eder. Bu âyet-i Celile; kâfirleri tehdit ve tevbihtir. Çünkü; kâfirler yer yüzünde misaferetlerinde görmüş oldukları harabelerden ve o harabelerde tasarruf ederek geçmiş olan ümmetlerden asla müteessir olmadıkları cihetle zem ve takbihe şayandırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle onları zemmetmiştir. Bu zem; vukuattan ibret almayan, her vukuatı kendine bir ders-i ibret saymayan milletlere ve şahıslara da şamildir.

***

Vacib Tealâ geçmiş milletlerin zaman-ı seadette mevcut Kureyş kavminden daha kuvvetli olduklarını beyandan sonra onların kuvvetleri azab-ı İlâhîyi def'edemediğini beyan etmek üzere :

فَأَخَذَهُمُ ٱللهُِ بِذُنُوبِہِمۡ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ ٱللهُِ مِن وَاقٍ۬ (21)

buyuruyor.
[O kavi ve şiddetli olan milletleri günâhları sebebiyle Allah-u Tealâ muahaze etti ve Allah'ın azabından onları hiç vikaye edici kimse olmadı.]

Yani; ümem-i salifenin kuvvetleri ziyade olduğu halde Allah'ın gazabına o kuvvet mani olamadı. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ günâhları sebebiyle onları tuttu ihlâk etti ve onları Allah'ın gazabından vikaye edecek hiç bir kimse bulunmadı. Zira; onlar günâhları kemal-i memnuniyetle işlediklerinden onlara azab, haberleri olmaksızın geldi ve helâk olundular. Şu halde Kureyş kavminden daha kuvvetli olanların kuvvetleri azaba karşı gelemeyince Kureyş'in helâk olacakları evleviyyetle sabittir. Zira; onlardan kuvvetli olanlarını Allah'ın azabından vikaaye edecek yani saklayacak bir şey bulunmayınca Kureyş'i azabtan saklayacak hiç bir şeyin bulunmıyacağı aşikârdır.4955
***

Vacib Tealâ umem-i salifeyi azabla muahaze ettiğinin sebebini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِأَنَّهُمۡ كَانَت تَّأۡتِيہِمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ فَكَفَرُواْ فَأَخَذَهُمُ ٱللهُِۚ إِنَّهُ ۥ قَوِىٌّ۬ شَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ (22)


buyuruyor.
[Şu intikamın sebebi; onlara mucizelerle resulleri gelip de onların iman etmeyip kâfir olmalarıdır. Küfürleri üzerine Allah Tealâ onları azabla muahaze etti. Zira Allah-u Tealâ; azabı şiddetli bir kavidir.]

Yani; şu azablarının sebebi onları irşâd ve tarîk-ı hakka sevketmek için mucizelerle resulleri geldi lâkin imanı kabul etmediler. Resûllerine küfrettiler. İşte şu küfürleri helâklerine sebep oldu. Onlar küfredip resullerinin davetine icabetetmeyince Cenab-ı Hak da azabla ahzetti ve intikamını aldı. Zira; Allah-u Tealâ resullerinin sözlerini dinlemeyen kâfirlerden intikam almaya kaadirdir. Çünkü; asilere azabı şiddetlidir.
***

Vacib Tealâ nebilerini tekzibeden kâfirlerin hallerini beyanla Resûlunü tesliyeden sonra enbiyâ-yı izâm içinde Hz. Musa'nın, kâfirler içinden eşedd-i küfürle meşhur olan Firavun'un halini beyanla Resûlunü tesliye etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَـٰتِنَا وَسُلۡطَـٰنٍ۬ مُّبِينٍ (23) إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَهَـٰمَـٰنَ وَقَـٰرُونَ

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Biz Azîmüşşan Musa (A.S.) ı âyetlerimiz ve delil-i kavî ve açıktan matluba delâlet eden hüccetle Firavun'a ve Firavun'un veziri olan Hamân'a ve Benî İsrail'den âsî olan Karun'a gönderdik.] Ki onları irşâd ve 4956 tarik-ı hakka davet etsin, onları tarîk-ı dalâletten kurtarıp doğru yola şevketsin.

Yani; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan lûtf u kerem ve cûd ü ihsanımızla Musa (A.S.) ı vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz ve açıktan hasma galebe eden mucizelerimizle tağî, bağî ve küfr ü inadda nihayete varmış olan Firavun'a ve küfriyatında Firavun'a muîn olan veziri Hamân'a ve zenginliğiyle emsal ve akranına fahr u mübâhâtle meşhur olan Karun'a gönderdik ki onları tarik-ı dalâletten tarik-ı hidayete davet etsin.
Firavun; Mısır meliklerinden ve ulûhiyet davasında bulunan bir zalim gaddardır. Hâmân; bütün küfriyât ve zulmünde ona muavenet ve iştirak eden büyük veziridir. Karun; Beni İsrail içinde servetle meşhur ve servetiyle herkes üzerine tekebbür eden bir münafıktır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile s u l t a n - ı m ü b i n le murad; mucize olduğu cihetle âyâtta dahil ise de s u l t a n ile murad; Hz. Musa'nın asası ve yed-i beyzâ'sı gibi büyük mucizeler olduğundan ehemmiyetine binaen ayrıca zikir edilmiş ve ayât üzerine atfolunmuştur.

***

Vacib Tealâ Hz. Musa'yı büyük mucizelerle Firavun'a gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un ve avanesinin söyledikleri sözleri beyan etmek üzere :

فَقَالُواْ سَـٰحِرٌ۬ڪَذَّابٌ۬ (24)
buyuruyor.
[Musa (A.S.) Firavun'a gelip mucizesini izhar edince Firavun ve ona tabi olanlar dediler ki «Musa (A.S.) sihredici ve mübaleğalı yalan söyleyici bir kimsedir.».] İşte Firavun ve etbaı böyle demekle Musa (A.S.) ın davetine icabet etmediler. Halbuki Musa (A.S.) ın gösterdiği mucize sihir olmakdan pek uzak olduğu gibi söylediği sözleri dahi yalandan gayet uzak ve yalanla münasebeti yoktu. 4957
***

Vacib Tealâ Firavun'un Hz. Musa'ya birinci mukabelesini beyandan sonra ikinci mukabelesini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ مِنۡ عِندِنَا قَالُواْ ٱقۡتُلُوٓاْ أَبۡنَآءَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مَعَهُ ۥ وَٱسۡتَحۡيُواْ نِسَآءَهُمۡۚ وَمَا ڪَيۡدُ ٱلۡكَـٰفِرِينَ إِلاًَ فِى ضَلاًََ لٍ۬ (25)

buyuruyor.
[Vakta ki Musa (A.S.) bizim indimizden hak olan mucize ile onlara gelince Firavun ve erkân-ı hükümeti «Musa'ya iman eden kimselerin oğlan çocuklarım öldürün, kızlarını ve karılarını ibkâ edin» diye emir verdiler. Halbuki kâfirlerin ehl-i imana hileleri olmadı, ancak zayi ve muzmahil oldu.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette k a t l ile murad; Hz. Musa'nın dünyaya geleceği zamandaki katil değildir. Çünkü; Hz. Musa'nın dünyaya tulûu zamanında Benî İsrail'den bir oğlan meydana gelip Firavun'un mülkü ve hükümeti onun eliyle helâk olacağını kâhinlerin haber vermesi üzerine Firavun Benî İsrail'den dünyaya gelen oğlan çocuklarının öldürülmesini emretmiştir. Bir vakit sonra Firavun bu emrini geri aldı ve katil de terkolunmuştu. Vaktaki Hz. Musa mucizeyle izhar-ı nübüvvet edip Firavun'u dîne davet edince Firavun tekrar Benî İsrail'in oğlan çocuklarım katletmekle emretti. Bu emirden maksadı; Din-i Musa üzerine neş'et edenler çoğalıp Hz. Musa kuvvet bulmasın içindi ve katli oğlan çocuklarına tahsis etti ki bilfiil harbe iştirak ve kendine galebe edecek erkek olduğundan idi. Nisvanı katilden esirgemek ise Benî İsrail'i tahkir ve terzil içindir. Çünkü Benî İsrail'in erkekleri katlolununca karıları kendilerine kalacak ve istedikleri gibi onları yataklarına alacaklar ve kapılarında taht-ı esarette kullanacaklardı. Halbuki kâfirlerin hileleri daima zayi ve muzmahildir. Çünkü Hz. Musa'nın tulûu zamanında kendilerinin helâklerine sebep olacak Musa (A.S.) ın helâkine çok sa'yettikleri halde ca'yleri hiç bir menfeat temin etmedi, emekleri bütün boşa gitti. Hatta Musa (A.S.) ı Firavun kemal-i izz ü nâzla kendi hanesinde besledi ve 4958 kendi ellerinde büyüttüler. Zira; kaza-yı İlâhî ve kaderi subhâniye karşı hiç bir şey hâil olamaz ve olamadı.
İşte her zaman kâfirlerin müminler haklarında hileleri batıl ve zayi olduğuna ve olacağına bu âyet delâlet eder. Lâkin müminlerde ihlâsla ubudiyet ve tamamiyle şeriate yapışmak şarttır. Amma bu şarta riayet etmeyen müminlere kâfirlerin mekr ü hiylelerinin tesiri olduğu ve belki o misilli hudud-u İlâhîyeden çıkmış olan müminlere Allah-u Tealâ'nın kâfirleri musallat kıldığı görülmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin müminlere hilelerinin zayi olup semeresiz kalmasının sebebi; onların küfürleri olduğuna ve küfürle onları zem ve takbihlerini tescil ve kabahatlarına işaret için zamir mevkiinde (كافرين) lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; (وماكيدالكافرين) bedelinde (وماكيدهم) varid olsa olabilirdi, lâkin küfürle zemleri husul bulmazdı.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin Allah'a ve Resûlune hile ve mekirleri her zaman zayi ve semeresiz olduğuna delâlet eder. Ancak müminlere karşı hile ve desiselerinin zayi olması müminlerin şeriate temessük etmeleriyle meşruttur.
***

Vacib Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve âvânına gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın mucizesine mukabele edemeyince mukateleye mübaşeret etmek istediğini beyan etmek üzere :
وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ ذَرُونِىٓ أَقۡتُلۡ مُوسَىٰ وَلۡيَدۡعُ رَبَّهُ ۥۤ‌ۖ
buyuruyor.
[Firavun «terkedin beni, öldüreyim Musa'yı, çağırsın Rab'bısını, kurtarsın kendisini» dedi.]
Yani; Firavun mucize ve maneviyat cihetinden Hz. Musa'ya mukabele edemeyip mağlûp olunca maddiyâta teşebbüs ederek 4959 dedi ki «Beni kendi halime bırakın öldüreyim Musa'yı ve eğer dediği gibi Rab'bısı kadir ise çağırsın Rab'bısını benim katlimden Musa kendisini kurtarsın.» Firavun işte böyle demekle gazabının nihayetini izhar etti.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Firavun'un vüzerâsı içinde Musa (A.S.) ın nübüvvetini bilenler ve itikad edenler Firavun'u katilden bazı tevilâtla menederek derlerdi ki «Eğer sen bunu öldürmeye kıyam edersen halk senin aczine hamil ve mübahasede mukabele edemediğin cihetle mukateleye mübaşeret ettiğini zannederler. Halbuki senin aciz göstermen halka karşı iyi bir şey değildir» demekle Firavun'u avuturlardı. Buna karşı Firavun da ikide bir «Koyuverin beni, öldüreyim şunu, çağırsın Rab'bısını, kurtarsın kendisini» demekle celâdet gösterir ve Hz. Musa'nın Rab'bısından istimdadından korkmadığını izhar ederdi. Halbuki Musa (A.S.) ın Nebi olduğunu kalbinden bilir ve katline cür'et edemezdi, fakat bu muzmirini de izhar etmez vüzerâsına ve sair halka karşı cesareti elden bırakmazdı. Yahut vüzera kendi manevralarını çevirmek için Firavun'u Hz. Musa ile meşgul ederlerdi ki Firavun'un kendi hallerini tedkika eli değmesin. Çünkü her devlette vükelânın âdetleri; padişahı veyahut reis-i hükümeti haricî bir düşmanla meşgul etmektir. Zira; reis-i hükümet haricî işlerle meşgul olmasa dahilîyi tedkike başlar, vüzerânın ahvalini teftiş ve te'dibe kıyam eder. İşte bu te'dipten nefislerini vikaaye için ekser vükelâ reis-i hükümeti bir takım evhamât ve hayâlât ile ve haricî işlerle meşgul ederler. Firavun'u da vükelâsı bu minval üzere meşgul ederlerdi. Firavun ise bazen hiddete gelir «Koyuverin beni öldüreyim Musa'yı» derdi ve lâkin öldürmeye eli değmez ve son derece korkar, yutkunur dururdu. Ve katle bilfiil mübaşeret etmek de istemezdi. Çünkü; Musa (A.S.) ın mucizesi beni katilden meneder de aleme rüsva olurum korkusundan da hâlî değildi. Binaenaleyh; vükelâsının bazı tevilâtla katilden menettiklerine kalben memnun idi ve a'vânının kulûbuna riayeti de elden koymaz «Siz beni bırakmıyorsunuz, eğer bırakmış olsaydınız şimdiye kadar ben onu bitirir sözünü tüketirdim, lâkin bırakmıyorsunuz» diyerek onlara vücud verir ve hatırlarını eline alırdı. 4960
***

Vacib Tealâ Firavun'un katle müsaade istemesinin sebebini izah ve Firavun'un bakiyye-i kelâmını hikâye tarikıyla beyan etmek üzere :

إِنِّىٓ أَخَافُ أَن يُبَدِّلَ دِينَڪُمۡ أَوۡ أَن يُظۡهِرَ فِى ٱلاًََرۡضِ ٱلۡفَسَادَ (26)

buyuruyor.
[«Zira Musa (A.S.) ın dininizi tebdil veyahut yer yüzünde fesat izhar etmesinden korkarım» demekle kavmini Musa (A.S.) ın aleyhine çevirmek isterdi.]

Yani; Firavun Hz. Musa'nın katline müsaade istemesinin sebebini beyanda dedi ki «Ben Musa'nın sizin dininizi tebdil ve bana itaatinizi ihlâl etmesinden muhakkak korkarım, yahut etraf-ı memlekette halkı bizim tankımızdan çıkarmakla âleme fesat dağıtmasından ve âlemi zararlandırmakla fesadını izhar etmesinden korkarım. Binaenaleyh; beni koyuverin de şunu öldüreyim âlem de fesattan kurtulsun» derdi.
Öteden beri halkı her şeyden ziyade galeyana getiren; iki şeydir : B i r i n c i s i ; din, İ k i n c i s i ; ırz, namus ve memleketi muhafaza olduğundan Firavun Hz. Musa'nın katline kıyamına bu iki şeyi sebep göstermekle katli kastinde kendini mazur göstermek istemiştir. Çünkü; Firavun'un kavmi kabul ettikleri dini hak bildiklerinden Hz. Musa evvelâ dinlerinin butlanından bahsedince Firavun katil kastının birinci sebebi din meselesi olduğunu ileri sürerek «Dininizi tebdil edeceğinden korkarım» demekle halkı galeyana getirmek istedi, ikinci merrede halkın her zaman arzu ettikleri muhafaza-i mal ü can, ırz ve istirahat meselesini ileri sürdü ve «Korkarım yer yüzünü ifsad eder, rahatınızı kaçırır» demekle mal ve can hususunda emniyyet ve asayişi ihlâl edeceğini ve rahatlarının münselip olacağını beyanla halkın asabiyyetini tahrik etti. Firavun her ne kadar din ve dünya cihetinden Hz. Musa aleyhine halkı tahrik etmişse de fayda etmedi. Binaenaleyh; âkibet korktuğu vartaya düştü ve Musa (A.S.) elinde helâk oldu. Zira; muhafazasına çalıştıkları dinleri ve dünyaları batıldı her ikisi de helâk ve muzmahil oldu. Çünkü; batılda devam olamaz. 4961

***

Vacib Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı katletmek kastettiğini beyandan sonra Musa (A.S.) ın Firavun'a cevabını beyan etmek üzere :

وَقَالَ مُوسَىٰٓ إِنِّى عُذۡتُ بِرَبِّى وَرَبِّڪُم مِن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ۬ لاًَ يُؤۡمِنُ بِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ (27)
buyuruyor.
[Musa (A.S.) «Âhirete iman etmeyen her mütekebbirin şerrinden benim ve sizin Rabbımıza sığınırım» dedi.]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya vuku bulan tehdidâtına karşı Musa (A.S.) Cenab-ı Hakka tevekkül ve tefviz-i umur ederek dedi ki «Ben Rabbıma ve sizin Rabbınıza yevm-i âhirete iman etmeyen her mütekebbir-i anûdun şerrinden sığınır ve Allah'ın himayesine iltica ederim.» İşte Hz. Musa böyle demekle Firavun'un Allah'ın kulu bir mütekebbir olduğunu söyledi.
Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın kendi nefsinden afatı ve belâyâyı defi'de en kavi yol Allah-u Tealâ'ya itimad-ı tamla itimat olduğuna işaret için Musa (A.S.) kelâmına itimada ve te'kîde delâlet eden (ان) lafzıyla başlamış ve ins ü cinnin şerrini defi'de makbul olan tarîk; istiâze tariki olduğuna işaret için istiâze ve iltica manâsına olan (عُذۡتُ) lâfzını ihtiyar buyurmuş ve Cenab-ı Hakka ilticasında Hz. Musa esma-i husnâ içinden Rab ism-i şerifiyle tazarruda bulunmuştur. Çünkü t e r b i y e ; bir şeyi kemaline isâlden ibaret olup k e m â l i n e i s â l ise her afattan mahfuz olmaya mütevakkıf olduğu cihetle Musa (A.S.) Firavun ve etbâının şerrinden istiâzede muhafaza manâsını müş'ir olan Rab ismini ihtiyar buyurmuştur. Binaenaleyh; insan için bir şeyin şerrinden ve afat ve beliyyâttan Cenab-ı Hakka iltica lâzım olduğuna ve iltica esmâ-i İlâhiyeden her biriyle olursa da rab lafzıyla tazarru' etmek diğerleriyle tazarrudan evlâ bulunduğuna âyette delâlet vardır. Bu manâyı (Muâvvezeteyn) sûreleri de teyid eder. Çünkü; her iki sûrede istiâze rab ism-i şerifiyle varid olmuştur. Bu âyette Musa (A.S.), kavminin kendine ittibâ etmeleri 4962 lâzım olduğuna işaret için «Benim Rabbim sizin de Rabbiniz» demiştir. Çünkü; ervâh-ı tahirenin bir hacetin husulünü Cenab-ı Hak'tan talebde içtimâ suretiyle müracaat etmeleri her ferdin yalnız müracaatından evlâdır. Çünkü; içtimada te'sir daha ziyadedir. Binaenaleyh; Hz. Musa Cenab-ı Hakka mütekebbirlerin şerrinden istiâzede kavminin iştiraklerine delâlet için «Benim ve sizin Rabbimize sığınırım» demiştir. Diyanet-i İslâmiye'de cemaatle edâ-yı salât etmek de bu kabildendir. Çünkü; bir çok ehl-i imanın birlikte Rablerine ilticalarıyla şahs-ı vahidin ilticası arasında fark-ı külli olduğundan cemaatle edâ olunan namazın sevabı yirmi yedi derece ziyadedir. Cenab-ı Hakka istiâzede madde tayin etmeyerek şerrin küllisinden istiâze etmek efdal olduğuna işaret için Musa (A.S.) (مِن كُلِّ مُتَكَبِّرٍ۬) lâfz-ı âmmiyle istiâze buyurmuştur. Yani «şahıs tayin etmeyerek mütekebbir olan her şahsın şerrinden istiâze ederim» dedi ki Firavun ve emsali her mütekebbir dahildir ve cümlesinin şerrinden bir sözüyle istiâze etmiş ve umum üzere istiâzenin evlâ ve menfeatte ziyade olduğuna işaret buyurmuştur.
Bu âyette Hz. Musa Firavun'u; iki sıfatla tavsif etti: B i r i n c i s i ; mütekebbir olması, İ k i n c i s i ; âhir ete iman etmemesidir. Bu iki sıfatta Firavun'u tayin etmeyerek umum suretinde zikretti ki Firavun'a mahsus olması matlub değil, belki bu iki sıfat her kimde bulunursa şerrinden sakınmak lâzım olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü halka ezanın menşei; bu iki sıfat olduğundan her kim bunlarla muttasıf olursa serden ve zulm ü taaddiden hâli kalmaz. Zira; mütekebbir ve kalbi kasvetli olan kimsede şefkat ve merhamet olmadığı cihetle zulümden çekinmediği gibi âhirete imanı olmayan kimsede dahi sual, cevap ve Cehennem korkusu olmadığından halka ezâ ve aklına gelen her şeyi işlemekten çekinmez. Şu halde kibir etmek ve âhirete iman etmemek her kimde bulunursa sahibinin perişan ve âlemin harabına sebep olduğu gibi âlemde cereyan eden zulmün menşei de bunlardır. Çünkü; âhirete imanı olan merhamet sahibinden hiç kimseye zarar gelmez ve onun yüzünden hiç kimse ziyan görmez.
Bu âyette Musa (A.S.) tarafından Firavun'a mukabelede gayet zarafet vardır. Çünkü; Firavun «terkedin beni öldüreyim 4963 Musa'yi» dedikten sonra istihza tarikiyle «Çağırsın Rab'bısını benim kahrımdan kurtarsın onu» demişti. Firavun'un bu sözüne mukabele ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun ! Sen her ne kadar beni katletmek istiyor ve istihza suretiyle çağırsın Rabbısını diyorsan da ben ciddî olarak senin ve emsalinin şerrinden Rab'bime sığınırım ve Rab'bim beni senin şerrinden muhafaza eder» dedi.
Hulasa; düşmanın şerrinden, sair belâya ve mesâibden kurtulmanın çaresi Allah-u Tealâ'ya iltica ve istiâze olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ Firavun'un şerrini def etmekte Musa (A.S.) ın istiâze edip başka esbaba tevessül etmediğini beyandan sonra Musa (A.S.) ın tevekkülü neticesi olarak Cenab-ı Hakkın bir ecnebi vasıtasiyle Hz. Musa'ya muavenet ettiğini ve o ecnebinin müdafaasını beyan etmek üzere :

وَقَالَ رَجُلٌ۬ مُّؤۡمِنٌ۬ مِّنۡ ءَالِ فِرۡعَوۡنَ يَكۡتُمُ إِيمَـٰنَهُ ۥۤ أَتَقۡتُلُونَ رَجُلاً أَن يَقُولَ رَبِّىَٱللهُِ

buyuruyor.
[Firavun'un etbâından imanını saklayan bir mümin-i racül dedi ki «Rabbim Allah-u Tealâ'dır diyen racülü siz katleder misiniz?»] İşte o racül böyle demekle katli kerih gördü.
Yani; Firavun Musa (A.S.) ın katlini azim ve helâkini kastetmesi üzerine iman-ı sahihle iman edip Firavun'un şerrinden korkusuna binaen imanını saklayan bir racül-ü mümin Firavun'a ve vükelâsına hitaben «Benim Rabbim ancak Allah-u Tealâ'dır diyen racülü böyle dediğinden dolayı öldürecek misiniz, Rabbim Allah'tır diyeni öldürmek günâh değil mi?» demekle Firavun'u katil kastından vazgeçirmeye çalıştı ve bu fitneyi teskin için kemal-i zarafetle uğraştı.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu racül Firavun'un amcası oğlu veliahdı ve o zamanda memleketin muhafazasına memur zabtiye nazırı idi. Yahut Firavun'un 4964 kavminden bir racül ise de akrabasından 'değildi. Yahut Benî İsrail'den bir racül idi. Yahut gurabâdan bir racül-ü mümin idi. Lâkir. bu rivayetlerden esah olan; bu racülün Firavun'un akrabasından olmasına âyet delâlet eder. Çünkü Âl; insanın akrabasına denir. Binaenaleyh; amcazadesi olmak rivayeti sahih olsa gerektir.

***

Vacib Tealâ o racülün kelâmının bakiyyesini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere :

وَقَدۡ جَآءَكُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ مِن رَّبِّكُمۡۖ
buyuruyor.
[O racül-ü mümin «Halbuki Musa (A.S.) size Rabbınızdan davasının sıdkına delâlet eder bir takım mucizelerle geldi, davasını isbat etti» demekle Firavun'un hiddetini teskine çalıştı.]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'nın katlini tasavvuru üzerine o zamanın inzibat memuru olan zat Musa (A.S.) a muavenete kıyam etti, dedi ki «Nasıl oluyor ki bu zatı siz öldürmeye kıyam ediyorsunuz? Halbuki sizin öldürmek istediğiniz kimse size Rabbinizden tevhide delâlet eder bir takım kuvvetli delillerle geldi (Rabbim Allah'tır) dedi. Rabbim Allah demek ve davasını beyyineyle isbat etmek katlini icabeden şeylerden midir ki katlini tasavvur ediyorsunuz?» demekle Firavun'u ve erkânı hükümetini katilden menetmeye çalıştı. Bu zatın Hz. Musa'ya münasebeti olmadığı halde muavenete sa'yetti. Çünkü Musa (A.S.) o zamanda en zalim ve gaddar, istediğini biğayri hakkın asar, keser koca bir hükümdarın şerrinden yalnız Allah-u Tealâ'ya iltica ile iktifa etmişti. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ, düşmanın kendi etbâ ve erkânından, mühim işler elinde olan bir zatı müdafaa edici olarak halketmekle Musa (A.S.) ı onun şerrinden himaye buyurdu. Şu halde tevekkül-ü tamla Allah'a mütevekkil olan her ferdin muîni Allah-u Tealâ olduğuna bu âyet delâlet eder.4965
***

Vacib Tealâ Hz. Musa'ya muavenet eden zatın sözüne devamla söylediği sözleri beyan, etmek üzere :

وَإِن يَكُ ڪَـٰذِبً۬ا فَعَلَيۡهِ كَذِبُهُ ۥۖ وَإِن يَكُ صَادِقً۬ا يُصِبۡكُم بَعۡضُ ٱلَّذِى يَعِدُكُمۡۖ إِنَّ ٱللهُِ لاًَ يَہۡدِى مَنۡ هُوَ مُسۡرِفٌ۬ كَذَّابٌ۬ (28)

buyuruyor.
[O racül-ü mümin «Musa (A.S.) yalancı ise yalanının zararı kendine aittir. Binaenaleyh; onun yalanından size bir zarar gelmez, eğer davasında doğru ise size vaadetmiş olduğu şeylerden bazısı size isabet eder. Binaenaleyh; ona sû-u kasttan sakınmalısınız. Zira; sadık olduğu takdirde sû-u kastın neticesinde vaki olacak kötülük size aittir. Şu halde iki surete nazaran da hayatına taarruz etmemelidir. Zira; Allah-u Tealâ işinde ifrat edip haddini tecavüz eden ve yalan söyleyici olan kimseyi doğru yola sevketmez, ona hidayeti tevfik etmez.] Binaenaleyh; sizin onu katledeceğiz diyerek uğraşmanızda bir manâ yoktur. Çünkü; eğer yalancı ise, Allah-u Tealâ onun davasını beyyineyle isbat etmediği gibi derhal onu ihlâk eder. Sizin katlinize hacet bırakmaz, eğer davasında sadık ise sizin ona riayet etmeniz lâzımdır» demekle Firavun ve etbaının yalancı ve müsrif olduklarından doğru yolu bulamıyacaklarına işaret etti.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu söz gayet insaf üzere sudur etmiş bir kelâmdır ve asla taassup şaibesi yoktur, Firavun'un o kadar azgın ve kahırlı zamanında gayet zarafetli ve nazikâne serdolunmuş bir takım delâil-i ilzâmiyedir. Çünkü; bir taraftan Firavun'u ve erkân-ı hükümetini korkutuyor, diğer taraftan da Hz. Musa'nın yanlış bir şey söylemediğini ve eğer söylemişse zararı kendine ait olup bunlara bir şey dokunmıyacağını beyanla gazablarını teskin ediyor. Şu muhavere; Bu zatın Firavun'un meclisinde rey sahibi olup o vaktin söz sahiplerinden olduğuna delâlet eder. Çünkü; âhad-ı nâsdan olsaydı Firavun'un saltanatına ve kahr u gazabına karşı söz söyliyemiyeceği gibi söyliyecek olsa bile Firavun'a söylemeye yol bulamaz ve yol bulsa bile dinleyen olmazdı. Bu ise 4966 hem söyledi hem de söylediğini dinletti. Su halde vükelâ-yı devletten olduğuna âyet delâlet eder.
Bu âyet Firavun'un müsrif-i kezzâb olduğuna ve müsrif-i kezzâb olduğundan dolayı muvaffak olamıyacağına ve Musa (A.S.) ın uluvv-ü şanına işaret vardır. Firavun kati kastında muvaffak olamadı. Çünkü; müsrif-i kezzâbdır. Her kimse ki müsrif-i kezzâb ola, muvaffak olamaz. Binaenaleyh; Firavun da muvaffak olamadı ve bütün emekleri boşa gitti. Musa (A.S.) ise muvaffak oldu. Zira; müsrif-i kezzâb değildi.
***

Vacib Tealâ mümin-i racülün sözlerinden bakiyyesini beyan etmek üzere :

يَـٰقَوۡمِ لَكُمُ ٱلۡمُلۡكُ ٱلۡيَوۡمَ ظَـٰهِرِينَ فِى ٱلاًََرۡضِ فَمَن يَنصُرُنَا مِنۢ بَأۡسِ ٱللهُِ إِن جَآءَنَاۚ
buyuruyor.
[«Ey benim kavmim ! Bu gün yer yüzünde galip olduğunuz halde mülk sizindir. Şu halde eğer gazab-ı İlâhî bize gelirse Allah'ın azabından kurtulmak için bize kim yardım eder?».]

Yani; o racül-ü mümin Firavun'a ve etbaina hitaben «Ey kavmim ! Bu gün Amâlika memleketi sizindir ve bu memleketinizde size bir münazi ve şerik yoktur. Şu halde arz üzerinde umum nâsa galip olduğunuz cihetle bu nimetin şükrünü edaya sa'yedin ve Allah'ın gazabına sebep olacak ef'âle cesaret etmeyin. Eğer Musa'yı katle cesaret ederseniz Allah'ın gazabı size gelir. Zira katil; azaba sebeptir. Eğer katli terketmediğinizden dolayı azap gelirse bize kim yardım eder ve yardım etmek kimin haddidir?» demekle Firavun ve etbamı ilzam ve bu kelâmını dahi gayet zarafetle irâd etti. Çünkü; kavminin hissiyatını okşayacak ve sürür verecek mülkü ve yer yüzünde galip olduklarını beyanla onları neşelendirdi, sevilmiyecek şeylerde kendini onlara şerik kıldı. Çünkü nefsin sevmiyeceği şeyleri nasihatta kendini şerik kılmakta nasihatin tesiri ziyade olduğundan azabın nüzulünde kendini onlara şerik 4967 farzetti. Zira; yalnız onlara geleceğini beyanla iktifa etmiş olsaydı asabiyetlerini tahrik eder ve nasihatin tesiri kalmazdı.
Bu âyet; nasihat eden racül-ü müminin Firavun'un kavminden olduğuna delâlet eder. Çünkü; kavmi kendine nisbet etti. K a v m le murad ise Firavun ve etbâıdır. Eğer Firavun'un kavminden olmasaydı kendine nisbet etmezdi.
***

Vacib Tealâ racül-ü müminin sözlerini beyandan sonra Firavun'un o racüle mukabele suretiyle söylediği sözleri beyan etmek üzere :

قَالَ فِرۡعَوۡنُ مَآ أُرِيكُمۡ إِلاًَ مَآ أَرَىٰ وَمَآ أَهۡدِيكُمۡ إِلاًَ سَبِيلَ ٱلرَّشَادِ (29)

buyuruyor.
[Firavun dedi ki «Şu müddeiyi defide işaret; ancak evvelki reyimi ve savab gördüğüm
şeyi işaret ederim ve şu rey ü tedbirimle başka şeye delâlet etmem, illâ size doğru yolu göstermekle savap olan yola delâlet ederim.] Zira bu müddeînin katli aklıma muvafık, reyime mutabık, fikrimce savaptır ve benim reyimce bunun şerrini defetmek ancak katletmekle olacağından bu tarika tevessül etmenin savap olduğunu söylüyorum. Binaenaleyh; bunun şerrinden kurtulmak ve fesadını defetmek ancak öldürmekle olur» demekle racül-ü müminin sözlerini reddetmek istemiştir.

Yani; racül-ü müminin müdafaasına karşı Firavun dedi ki «Ben sizin için rey ü tedbir etmem, ancak kendi nefsim için reyettiğim şeyi reyederim ve bu reyimle başka maksadım yok, ancak sizi selâmete isâledecek tariki söylemektir, benim korktuğum şey; millet arasına fesâd ilkâ eder, milleti tefrikaya düşürür. Binaenaleyh; bu gibi fesatlara meydan vermeksizin Musa'nın vücudunu ortadan kaldırmak mülk ü saltanat ve millet hakkında maslahat ve menfeattir» demek istedi. 4968

***

Vacib Tealâ Firavun'un Musa (A.S.) ın katlolunmasında inad ve İsrarına ve bu fikrinde sebatına dair sözünü beyandan sonra o racül-ü müminin tekrar müdafaasını beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِىٓ ءَامَنَ يَـٰقَوۡمِ إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيۡكُم مِّثۡلَ يَوۡمِ ٱلاًََحۡزَابِ (30) مِثۡلَ دَأۡبِ قَوۡمِ نُوحٍ۬ وَعَادٍ۬ وَثَمُودَ وَٱلَّذِينَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡۚ

buyuruyor.
[Şol zat dedi ki o zat-ı şerif Musa (A.S.) a iman etti «Ey kavmim ! Ben sizin üzerinize dünyada şiddetli azab gelmesinden korkarım. O azab sizden evvel geçen cemaatlere nazil olan azab gibi olur ki o azab; kavm-i Nûh, Âd, Semûd ve onlardan sonra gelen milletlerin âdetleri üzerine nazil olan azabların misli olur.»]
Yani; «Ey kavmim ! Musa'yı katletmek fikrinde devam ederseniz sizden evvel geçen cemaatler ki kavm-i Nûh, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen milletlerin âdetleri üzerine yevm-i muayyende azap gelmişti. Onlara gelen azabın mislinin sizlere de gelmesinden korkarım. Çünkü; onlar taraf-ı İlâhî'den kendilerine gönderilen resullerini tekzib ettiklerinden azaba müstehak oldular. Binaenaleyh; onların her birine yevm-i muayyende gûnâ gün azablar geldi. Siz de onlar gibi nebinizi tekzib ettiğinizden dolayı bir muayyen günde size de onlara gelen azabın misli gelmesinden korkar ve endişe ederim. Zira; sizin âdetinizle onların adetleri arasında fark yoktur. Şu halde onların âdetleri helâklerine sebep olduğu gibi sizin âdetinizin de helâkinize sebep olacağında şüphe yoktur. Çünkü âdet-i kabih üzere gelen ceza; elbette kabih olur. Binaenaleyh; onların hallerinden ibret almanız lâzımdır» dedi ve bu sözden maksadı; onları azab-ı dünyeviyyeyle tehdit etmekti.
***

Vacib Tealâ bu racül-ü müminin, herkese gelen belânın kendi kusur ve istihkakı sebebiyle olduğunu kavmine söylediğini beyan etmek üzere : 4969

وَمَا ٱللهُِ يُرِيدُ ظُلۡمً۬ا لِّلۡعِبَادِ (31)
buyuruyor.
[«Allah-u Tealâ kullarına zulüm muradetmez.».]

Yani; hudud-u İlâhiyeye münafî günâhlardan vesair cerâim-i mutlakadan korkup işlemeyen kullarına Allah-u Tealâ zulüm muradetmez. Zira; Allah'ın her fiili hikmete muvafık ve maslahata mutabık olduğundan Allah'ın işinde asla zulmolmaz. Çünkü; zulüm; eser-i cehil ve aciz olup Cenab-ı Hak ise cehil ve acizden münezzeh olduğu cihetle zulümden de münezzehtir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'ya zulüm isnadetmek küfürdür. İşte şu esasa binaen günâhı olmayan kimseye Allah-u Tealâ azap etmez ve günâhı olan kimseyi affetmedikçe azabtan hâlî kılmaz.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak'tan zulmü nefiyde mübalağa vardır. Zira; Allah-u Tealâ kullarına zulüm muradetmeyince zulüm etmiyeceği evleviyetle sabit olur. Çünkü murad olmayan şey; vücud bulmaz.

***

Vacib Tealâ şu racül-ü müminin kavmini azab-ı dünyevî ile tehdit ettiğini beyandan sonra azab-ı uhrevî ile de tehdit ettiğini beyan etmek üzere :

وَيَـٰقَوۡمِ إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ يَوۡمَ ٱلتَّنَادِ (32) يَوۡمَ تُوَلُّونَ مُدۡبِرِينَ مَا لَكُم مِّنَ ٱللهُِ مِنۡ عَاصِمٍ۬ۗ

buyuruyor.
[«Ey kavmim ! Yevm-i kıyametin şiddetinden ben sizin üzerinize korkarım. O yevm-i kıyamet öyle bir gündür ki o günün şiddetinden ve günâhınızın çokluğundan ve günâhınız üzerine gelen azabtan siz arkasın arkaya kaçarsmız ve o günde sizi Allah'ın azabından kurtarıcı hiç bir kimse olmaz ve o azabtan sizi saklayacak bir kimse bulunmaz» dedi.] 4970

Yani; o racül-ü mümin Firavun'u ve etbâını Hz. Musa'ya iman etmedikçe azab-ı dünyevinin geleceğini ve dünyada belâdan kurtulamıyacaklarını beyandan sonra azab-ı âhireti beyana intikal ederek dedi ki «Ey kavmim ! Siz Hz. Musa'yı tekzibte ve onu katletmek kastında devamederseniz herkesin çağırışıp bağırıştığı kıyamet gününün azabından ben muhakkak korkarım, o günün azabı sizin üzerinize gelir. Zira; sizin haliniz gazab-ı İlâhîyi câlibtir ve o gün öyle bir gündür ki siz günâhınızın çokluğundan arkasın arkaya kaçar ve ne yapacağınızı şaşırırsınız, siz dünyada olan şevket ve saltanatınıza güvenmeyin. Çünkü; o günde sizin için Allah'ın azabından kurtarıcı ve hıfzedici bir kimse olmaz. Şu halde sizin için çare; bu dünyada taraf-ı İlâhîden size gönderilen Resûl'e iman ve itaatle azab-ı dünyevî ve uhrevîden kurtulmak ve bu vesileyle Resûl'ün dâmen-i pâkine yapışarak Allah'ın himayesine iltica etmektir» demekle kavmini insafa davet etti. Yevm-i kıyamette herkesin günâhının azabını görünce bağırıp çağrışacağı bir gün olduğu için o güne yevm-i tenâd denmiştir. Çünkü t e n â d ; çağrışmak manâsınadır.

وَمَن يُضۡلِلِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥمِنۡ هَادٍ۬ (33)

[«Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı bir kimse bulunmaz.».]

Yani; bir kul iradesini dalâlete sarf ve Allah-u Tealâ onun iradesi üzerine dalâleti halk ile idlâl ve dalâletine irade-i İlâhîye teallük edince onu hidayette kılacak ve doğru yola sevkedecek bir kimse bulunamaz, amma iradesini hidayete sarfeder de Allah-u Tealâ da onun hidayetini halkederse onu idlâl edecek bir kimse de bulunmaz.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı bulunmadığını söylediğini beyandan sonra şu sözünü bir misalle temsil etmek üzere :

وَلَقَدۡ جَآءَڪُمۡ يُوسُفُ مِن قَبۡلُ بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ فَمَا زِلۡتُمۡ فِى شَكٍّ۬ مِّمَّا جَآءَڪُم بِهِۦۖ

buyuruyor. 4971
[«Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki bundan evvel Yusuf (A.S.) bir takım açık ve zahir mucizelerle size geldi. Siz onun getirdiği dinde ve o dinin ahkâmında şek ve tereddüt içinde sabit ve daim oldunuz.».]

Yani; racül-ü mümin kavminin dalâletlerini o kavim içinde sebketmiş bir maddeyle ispat etmek üzere dedi ki «Allah'a yemin ederim ki Musa (A.S.) dan evvel Yakub (A.S.) ın oğlu Hz. Yusuf birtakım delâil-i kat'iyye ile vahdaniyeti ispat için size geldi, hakka davet etti. Siz ise onun getirdiği dinde şekketmekte devamettiniz, tasdik etmediniz. Çünkü; iradenizi şerre sarf ettiğinizden dolayı sizin yedinizde dalâleti halketmekle idlâl ettiğinden sizde hidayet yoktur. Zira; Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı olmaz» demekle kavmini tevbih etti.
Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Y u s u f (A. S.) ile murad; Hz. Yakub'un oğlu Yusuf (A.S.) ve F i r a v u n ile murad; Musa (A.S.) ın Firavun'udur. Çünkü; Yusuf (A.S.) zamanındaki Firavun'un Hz. Musa zamanına kadar yaşadığı mervidir. Buna nazaran her ikisinin zamanında bulunan Firavun şahs-ı vahidden ibarettir, nâsıh olan racül-ü müminin «Size Yusuf (A.S.) da geldi» diyerek hitabı da şahs-ı vahid olmasını icabeder. Yahut; Y u s u f ile murad; Yusuf (A.S.) ın oğlunun oğludur. Buna nazaran Firavun-ı Yusuf Firavun-ı Musa'nın başkasıdır, «ikinci Yusuf Firavun'u imana davet için geldi fakat söz duyuramadı» demektir. Fakat sahih olan Yusuf ile murad; Yakub (A.S.) ın oğlu Yusuf (A.S.) dır. Firavun ise Hz. Yusuf'un zamanında olan Firavun'un oğlu veyahut hafididir. Âyetteki hitaba gelince; zarnan-ı Musa'da olan Firavun'a babasının veya dedesinin seyyiâtıyla hitabtır. Çünkü; babaların seyyiâtiyle evlâda hitabetmek âdettir. Meselâ bir kabilenin birkaç batın evvelde büyük pederlerinin işlediği bir günâhı onun neslinden birkaç batın sonra geenlerin başına kakmak ve «Siz şöyle yapmadınız mı?» demek insanlar arasında her zaman carî olan ahvaldendir.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin Firavun'a ve etbama Yusuf A.S.) a iman etmediklerini beyanla tevbih ettiğini beyandan 4972 sonra onların ef'âlinden daha ziyade fena olanını söylediğini zikretmek üzere :

حَتَّىٰٓ إِذَا هَلَكَ قُلۡتُمۡ لَن يَبۡعَثَ ٱللهُِ مِنۢ بَعۡدِهِۦ رَسُوۚلاً۬ ڪَذَٲلِكَ يُضِلُّ ٱللهُِ مَنۡ هُوَ مُسۡرِفٌ۬ مُّرۡتَابٌ (34)

buyuruyor.
[«Yusuf (A.S.) ın size getirmiş olduğu dini tasdik etmemekle beraber vefat edip zaman-ı Yusuf münkariz olduğunda siz (Bundan sonra Allah-u Tealâ resul göndermez) dediniz. Bu sözünüzle hem Yusuf'u hem de Yusuf'tan sonra gelecek enbiyayı tekzib ettiniz. Şu halde siz şiddet-i inadınızla Yusuf (A.S.) ın getirmiş olduğu dinden intifa etmediğiniz gibi Musa (A.S.) ın getirdiği dinden dahi intifa etmezsiniz. Çünkü; fikrinizde isabet yoktur, dalâlete ısrarınız çoktur, sizin dalâletiniz gibi emr-i hakta şekkedici müsrif olan kimseyi Allah-u Tealâ idlâl eder.] Binaenaleyh; size mebus olan resullerin getirdikleri dinde şüphe ettiğiniz gibi adaleti muhafaza için Allah'ın vaz'ettiği ahkâmı tanımamakla müsrif olduğunuz cihetle Allah-u Tealâ sizi idlâl ettiğinden Yusuf (A.S.) ı tanımadığınız gibi Musa (A.S.) ı da tanımıyorsunuz. Zira; vehminiz aklınıza galip olup âbâ ve ecdadınızı taklide son derece gayret ettiğinizden hakka meyletmiyorsunuz, dinde şekkettiğiniz gibi ahkâmını kabul etmemekte ısrar ediyorsunuz. Binaenaleyh; harekâtınız aynı dalâlettir» demekle Firavun'u ve etbâmı tevbih etti.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin Firavun'un ve etbâının Musa (A.S.) ın davasını red edecek ellerinde bir burhan olmadığını ve mücadeleleri sırf vehimlerine tebaiyetten ibaret olduğunu beyanla ilzam etmeye çalıştığını beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ يُجَـٰدِلُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ بِغَيۡرِ سُلۡطَـٰنٍ أَتَٮٰهُمۡۖ ڪَبُرَ مَقۡتًا عِندَ ٱللهُِ وَعِندَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْۚ

buyuruyor.4973
[«O müsrif olan ve dinde şekkeden sol kimseler ki vahdaniyete delâlet eden âyâtı İlâhiyede mücadele ederler, lâkin bu mücadeleleri kendilerine vahyile veya ilhamla gelmiş kavi bir hüccetle değildir, belki mücerret babalarını ve dedelerini taklidledir yahut âdî şüphe üzerine evham ve hayaletlerine tabi olmak suretiyledir, yoksa kavi bir delile müstenit değildir. İşte şu minval üzere hakka karşı mücadele eden kimselerin helâkleri Allah-u Tealâ ve Allah'a iman eden müminler indinde pek büyük oldu.»] Böyle delilsiz mücadele edenlerin cidalleri gerek Allah-u Tealâ, gerek müminler indinde pek büyük helâke ve husran-ı ebediye sebep olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile delilsiz mücadelenin batıl olup sahibinin helâkine sebep ve delile istinadederek mücadelenin hak ve güzel olduğuna bu âyet delâlet eder. Cenab-ı Hak bu gibi mücadelenin helâk yönünden pek büyük olduğunu beyanla bu gibi delilsiz mücadeleye cesaret etmekten insanları menetmiştir.

كَذَٲلِكَ يَطۡبَعُ ٱللهُِ عَلَىٰ ڪُلِّ قَلۡبِ مُتَكَبِّرٍ۬ جَبَّارٍ۬ (35)

[Böylece Allah-u Tealâ nâsı zar arlandır an her zalimin ve halk üzerine tekebbür ve iftihar eden her mütekebbirin kalbini mühürler.] Çünkü; küfür üzerine ısrar ettiğinden kalbi şekavetle ülfet ettiği cihetle taş gibi şiddet peyda eder. Binaenaleyh; hakkı kabul etmemekte ağzı kapalı ve mühürlü bir sandık gibi içine bir şey giremez ve hak üzere delâlet eden delilleri kabul etmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalbi mütekebbir ve ceberutla muttasıf olan kimsede merhamet ve şefkat olmadığından bu iki sırat onların bigayrı hakkın mücadelelerine ve azaba istihkaklarına 5ebep olduğuna âyet delâlet eder. Kibri ve gayra zulmü âdet eden Kimsede seâdet olmaz. Zira seâdete sebep; iki şeydir: B i r i n c i s i ; Allah'ın emrine ta'zîm, İ k i n c i s i ; Allah'ın mahlûkuna şefkat ve merhamettir. Kibir ve ceberut ise bunun ikisine ie münafidir. Zira; mütekebbir olan kimsenin kibri emr-i İlâhîye ra'zime münafi olduğu gibi ceberut da halka merhamete manidir. Binaenaleyh; insanda bu iki sıfat seadete mani olduğundan 4974 Firavun ve emsalinin kalpleri hayır olan şeyleri kabulden imtina etmekte mühürlü eşya gibi olmuştur.

***

Vacib Tealâ Firavun'un mütekebbir ve cebbar olduğunu beyandan sonra hamakat ve belâhette nihayeye vardığını beyan etmek üzere :

وَقَالَ فِرۡعَوۡنُ يَـٰهَـٰمَـٰنُ ٱبۡنِ لِى صَرۡحً۬ا لَّعَلِّىٓ أَبۡلُغُ ٱلاًََسۡبَـٰبَ (36) أَسۡبَـٰبَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ فَأَطَّلِعَ إِلَىٰٓ إِلَـٰهِ مُوسَىٰ

buyuruyor.
[Firavun veziri Hamân'a dedi ki «Yâ Hamân ! Benim için bir köşk yap ki me'mûl ederim, o köşk sebebiyle göklerin yollarına ben vasıl olurum da Musa'nın mabuduna muttali olurum.».] Firavun işte böyle demekle Haman'a bir saray yapmasını emretti.

Yani; Hz. Musa'nın dini ahali arasında intişara başlayınca Musa (A.S.) ın, halkı semâvât ve arzın halikı olan Allah-u Tealâ'nın dinine davet ettiğini gören halk Hz. Musa'ya itaate başladılar. Firavun ise Musa (A.S.) tarafından getirilen berâhin-i kafiyeye mucizât-ı vâzıhaya mukabeleden aciz kalmasına binaen şaşkınlık eseri olarak veziri Haman'la min vechin istişare ve min vechin Haman'a emir suretiyle dedi ki «Ya Haman ! Korktuğumuz başımıza geldi. Sen benim için bir bina yap ki o bina cümle binalardan yüksek olsun. Umarım ki o bina üzerine çıkınca Musa'nın işini takviye ve davasını te'yid eden esbaba ben vasıl olur ve Musa'nız ma'budunu bulurum, Musa'nın davasında sadık olup olmadığım Rabbisinden sual ederim. Çünkü; o bina vasıtasiyle benim vasi olacağım esbâb alem-i ulvî olan semavâtın esbabıdır. Binaenaleyiç semâvâtın esbabına ve haline muttali olmak ihtimali vardır.»
وَإِنِّى لَأَظُنُّهُ ۥ ڪَـٰذِبً۬اۚ

[«Ve ben zannederim ki Musa davasında yalancıdır» dedi.] 4975

Yani; Firavun bu sözü ile Musa (A.S.) ın sözüne inanmamalarını tavsiye etmek istemiş ve demiştir ki «Benim zannıma göre bu yalancı sahirdir, sihrini terviç için mabuduna iftira ediyor ve aklı zayıf olan avâm-ı nâsı aldatıyor.»
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un Haman'a emrettiği bina ile murad; rasathanedir. Bu rasathane sebebiyle Hz. Musa'nın tâlimin kuvvet ve za'fına muttali olmak, semanın esbabı olup havadis-i arziyeye delâlet eden yıldızların ahvalini gözetlemek, onunla Cenab-ı Hakkın resul gönderip göndermediğini bilmek ve Musa (A.S.) ın sıdkına veya kizbine istidlal etmek için böyle bir rasathane yapılmasını emretmiştir, yoksa semaya çıkmak âdet vechüzere insanlar için mümkün olmadığını bilmiyecek kadar divane değildi.

وَڪَذَٲلِكَ زُيِّنَ لِفِرۡعَوۡنَ سُوٓءُ عَمَلِهِۦ وَصُدَّ عَنِ ٱلسَّبِيلِۚ

[Şu tafsilât vechüzere Firavun'a kötü amelleri tezyin olundu. Binaenaleyh; Firavun bu gibi evhamât-ı batılayla yoldan çıktı ve maksad-ı aksaya isal eden tariki haktan m en'olundu.]
وَمَا ڪَيۡدُ فِرۡعَوۡنَ إِلاًَ فِى تَبَابٍ۬ (37)

[Hz. Musa hakkında Firavun'un hileleri olmadı, ancak helâk ve hasarda oldu.] Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhine netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Batıl ise hakka karşı daima muzmahildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Musa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman olduğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın daha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'ın başkasıdır. 4976

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin Firavun'u envai delillerle ilzam etmesi üzerine Firavun'un Haman'a bir rasathane bina etmesiyle emrettiğini beyandan sonra racül-ü müminin tekrar Firavun'a nasihatini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِىٓ ءَامَنَ يَـٰقَوۡمِ ٱتَّبِعُونِ أَهۡدِڪُمۡ سَبِيلَ ٱلرَّشَادِ (38)

buyuruyor.
[Firavun'un kabilesinden iman eden racül-ü mümin kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim ! Bana ittibâ edin ki ben sizi doğru yola sevkedeyim.».]

Yani; racül-ü müminin delâil-i kat'iyyesi Firavun'a tesir etmeyince nasihat suretiyle kavmine
dedi ki «Ey kavmim ! Beni dinleyin, sözümü doğru bilin, gittiğim yola gidin ve bana ittibâ edin ki ben sizi tarik-ı müstakime ulaştırayım». O racül-ü mümin böyle demekle kavmini Firavun'a ittibâdan menetmek istedi ve bu kelâmıyla Firavun'u ve kavmini dalâlete nisbet etti. Çünkü; «Eğer bana tebaiyyet ederseniz ben sizi doğru yola götürürüm» demek «Sizin gittiğiniz yol eğridir, eğri yol maksuda isal etmez» demektir. Zira Sebilürrâşâd; sebil-i dalâletin zıddıdır.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin kavmini tariki necata davet ettiğini beyandan sonra dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğunu zikirle kavmini ikaza çalıştığını beyan etmek üzere :

يَـٰقَوۡمِ إِنَّمَا هَـٰذِهِ ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا مَتَـٰعٌ۬ وَإِنَّ ٱلاًََخِرَةَ هِىَ دَارُ ٱلۡقَرَارِ (39)

buyuruyor.
[«Ey kavmim ! Şunu iyi bilin ki bu dünya meta-ı kalîldir. Amma âhiret; Dar-ı karar yani erbab-ı basiretin karar edeceği mahaldir.» .]

Yani; «dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğu kafidir. Şu 4977 halde fani ve her zaman inkirâza ve zevale maruz olan dünyanın metal gayet az ve zahmeti lezzetinden daha çoktur. Amma âhirete gelince; âhiret baki, zevalden mahfuz, nimeti ve nimetinin lezzeti ebedî ve süruru daimdir. Binaenaleyh; âhiret, dünyadan hayırlı ve efdaldir. Şu halde aklı olan bir kimse azıcık bir ömür ve lezzete mukabil ebedi sürür ve nimeti fedâ etmez.» Bu sözüyle racül-ü mümin kavmine dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla dünyaya aldanmamalarını tavsiye etmiştir.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla nasihat ettiğini beyandan sonra âhireti kisbin yollarını beyanla Cennet'e terğib ve Cehennem'den tenfîr ettiğini beyan etmek üzere :
مَنۡ عَمِلَ سَيِّئَةً۬ فَلاًَ يُجۡزَىٰٓ إِلاًَ مِثۡلَهَاۖ وَمَنۡ عَمِلَ صَـٰلِحً۬ا مِّن ذَڪَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنٌ۬ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَدۡخُلُونَ ٱلۡجَنَّةَ يُرۡزَقُونَ فِيہَا بِغَيۡرِ حِسَابٍ۬ (40)

buyuruyor.
[«Bir kimse günâh işlerse cezası o günâhın misli olur ziyade olmaz, erkekten, dişiden her kim olursa olsun mümin olduğu halde amel-i salih işlerse onlar Cennet'e girer ve hesabsız merzûk olurlar.] Ey kavmim ! Şunu bilin ki bir kimse Allah'ın azabını îcab.eder bir günâh işlerse o günâhın cezası âhirette adalet-i İlâhîye muktezâsı onun misli olur, ziyade olmaz. Amma bir kimse erkek veya dişi herhangi sınıftan olursa olsun mümin olduğu halde iyi amel işlerse o kimse hesapsız rızıkla merzûk olur, Cennet'e girer, ebedi Cennet'te kalır.»

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir saat küfrüzere bulunup vefat ederse ebedi muazzeb olmasından ceza cinayetin misli olmamak lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrünü ibadet itikat ettiğinden ebedî muammer olsaydı küfretmeye niyet ettiği cihetle ebedî azab; "ebedî küfre niyetinin cezasıdır. Binaenaleyh; ceza cinayetin mislidir, ziyade değildir. 4978
Bu âyet; cinayete müteallik olan ahkâm-ı şer'iyyenin esasını teşkil ve ukuubâtın hiç birisinde cezanın cinayet üzere ziyade olmıyacağına delâlet eder. İşte bu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyede ukuubât daima cinayete göre tertip olunur ve cürümle ceza beyninde nisbet-i âdileye riayet üzere hüküm binâ kılınır. Çünkü; gerek nefse müteallik kısasta olsun, gerekse sair azada olsun tertib olunan ceza cinayete müsâvaat esasından ayrılmaz. Şu halde ;
(مَنۡ عَمِلَ سَيِّئَةً۬ فَلاًَ يُجۡزَىٰٓ إِلاًَ مِثۡلَهَاۖ) âyeti kadar müsavat esasını tesis eder bir düstûr-u lâyeteğayyer olamaz ve akl ü mantıka muvafık olan da müsavaat olduğu için hiç bir âkilin itiraza mecali yoktur. Çünkü müsavat esası; cümle ukulün kabul ettiği bir kanun-u lâyeteğayyerdir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ameli salihin cezası hesabsız yani tartısız ve amelinin birkaç misli ecri fazla olacağını işaret için bigayrı hesap merzuk olacakları beyan olunmuş ve iman olmaksızın amelin faydası olmıyacağına işaret için imân; şart manâsını ifade eden cümle-i hâliye olarak varid olmuştur.
***

Vacib Tealâ racül-ü müminin muktezayı merhameti kavmine nasihatten feragat etmeyip tekrar nasihat ettiğini beyan etmek üzere :

وَيَـٰقَوۡمِ مَا لِىٓ أَدۡعُوڪُمۡ إِلَى ٱلنَّجَوٰةِ وَتَدۡعُونَنِىٓ إِلَى ٱلنَّارِ (41) تَدۡعُونَنِى لِأَڪۡفُرَ بِٱللهُِ وَأُشۡرِكَ بِهِۦ مَا لَيۡسَ لِى بِهِۦ عِلۡمٌ۬ وَأَنَا۟ أَدۡعُوڪُمۡ إِلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡغَفَّـٰرِ (42)
buyuruyor.
[O racül-ü mümin «Ey kavmim ! Bana ne gibi şey arız oldu ki ben azab-ı ilâhîden halasınıza davet ediyorum da siz beni günâh kârlar için hazırlanmış olan nar-ı cahîme davet ediyorsunuz. Zira siz beni Allah'a küfretmeye ve şeriki olduğuna benim için ilim ol mayan şeyle Allah-u Tealâ'ya şirketmekliğime davet ediyorsunuz Halbuki ben sizi herkese galip ve kullarının isyanını mağfiret 4979 edici olan Allah'ın dergahına davet ediyorum» demekle kavmini yola getirmeye çalıştı.]

Yani; o racül-ü mümin «Ey kavmim ! Bana ne oldu ki siz beni Cehennem'e davet ettiğiniz halde ben sizi cemi lezzât-ı rûhâniyenin mahalli olan Cennet'e davet ediyorum. Zira; siz beni vahid-i hakiki olduğuna itikat ettiğim Allah-u Tealâ'ya küfür ve ulûhiyetine ilmim lâhik olmayan bir takım putları Allah-u Tealâ'ya şerik itikat etmekliğime davet ediyorsunuz, sizin davet ettiğiniz küfür ve şirk ise nar-ı cahime girmeye ve rüsvalığa sebep ve ebedî zarara bâdîdir» demekle kavmine nasihat etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un kavmi iki kısım olup bir kısmı ulûhiyeti bilkülliye inkâr diğer kısmı ulûhiyeti ikrar velâkin putların ibadete istihkakta Allah'a şerik olduğunu itikat ederlerdi. Binaenaleyh; ulûhiyeti büsbütün inkâr edenlere hitaben «Beni küfre davet ediyorsunuz.» ulûhiyeti ikrar edip de şirk edenlere «Beni şirke davet ediyorsunuz» demekle her iki sınıfın itikatlarını beyan ve o itikadların batıl olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; racül-ü mümini her iki sınıfta kendi mezheplerine davet ediyorlardı. Racül-ü mümin Allah-u Tealâ'nın Azîz ve Gaffar olduğunu beyanla Firavun'a ta'rîz etmiştir. Çünkü; «Mabud olan zatın kudret-i tâmme ve ilm-i kâmile ile muttasıf olup sevdiği kullarına nimeti bol vermeye ve günâhkârlardan intikamını almaya kaadir ve isterse affetmeye muktedir olması lâzımdır. Firavun ise gayet aciz bir kimse olduğundan ulûhiyetle münasebeti yoktur. Şu halde Firavun nasıl oluyor ki ulûhiyet davasında bulunuyor ve siz nasıl oluyorsunuz ki onun ulûhiyetine itikat ediyorsunuz» demekle kavmini tekdir etmiştir.
Firavun'un kavmi küfrüzere devam ederlerse azabtan kurtulmak olmıyacağını beyanla beraber Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmemelerine de işaret için Cenab-ı Hakkı Gaffar sıfatıyla tavsif etmiştir. Yani «Siz her ne kadar küfrüzere ısrar ediyorsanız da eğer iman ederseniz Allah-u Tealâ imanınız sebebiyle geçmiş günâhlarınızı tamamen affeder» demekle imana teşvik etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kimsenin bir dakika imanı sebebiyle seksen senelik günâhını affeder. 4980
***

Vacib Tealâ racül-ü müminin zat-ı ulûhiyeti lâyık olduğu bazı sıfatlarla tavsif ettiğini beyandan sonra Firavun'un kavminin mabud tanıdıkları putları zemmetmek suretiyle söylediği sözleri alâ tarikilhikâye beyan etmek üzere :

لاًَ جَرَمَ أَنَّمَا تَدۡعُونَنِىٓ إِلَيۡهِ لَيۡسَ لَهُ ۥ دَعۡوَةٌ۬ فِى ٱلدُّنۡيَا وَلاًَ فِى ٱلاًََخِرَةِ وَأَنَّ مَرَدَّنَآ إِلَى ٱللهُِ وَأَنَّ ٱلۡمُسۡرِفِينَ هُمۡ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِ (43)
buyuruyor.
[«Şüphe yok ki sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünya ve âhirette davete iktidarı yoktur ve bizim dünyada ve âhirette nıerciimiz ancak Allah-u Tealâ'nın huzurudur. Zîra; dünyada ibadete ve âhirette Cennet'e davet edici odur, umur-u itikadiyede bir takım evham-ı batılaya ittiba ederek Allah-u Tealâ hakkında hezeyan eden müsrifler ashab-ı Cehennem'dirler, Cehennem'in sahipleri ve mülazimleri onlardır. Onlar için Cehennem'den kurtulmak yoktur.».]

Yani; şu racül-ü mümin nasihatine devam ederek dedi ki «Ey kavmim ! Siz beni hacer ve seçerden yapılma bir takım putlara ibadete davet ediyorsunuz. Onlar ise itaata lâyık değillerdir. Zira; onlar için dünyada ve âhirette bir emri hayra davet olmaz. Çünkü; cemadâtın insana tekellüme iktidarı olmadığı gibi hidayete sevk ve irşâd etmeye dahi iktidarı yok ki davet etsin. Halbuki bizim dünyada ve âhirette merciimiz Cenab-ı Haktır. Binaenaleyh; O'nun rızasını tahsile çalışmamız ve huzur-u İlâhîde hacâletimizi mucib olacak kötü amellerden sakınmamız lâzımdır.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette d a v e t le murad; müstecab bir duâ olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kavmim ! Şüphe yok ki sizin beni davet ettiğiniz putların dünyada ve âhirette müstecab bir duâları yoktur. Şu halde bize asla menfeat isâline ve şefeat etmeye iktidarları olamaz. Binaenaleyh; celb-i menfeat ve defi mazarrata iktidarları olmayan şeye sizin itaatiniz ve beni itaate davetiniz hamakattan başka birşey değildir. Sizin ve bizim cümlemizin merciimiz Allah-u Tealâ'dır. Zira; 4981 Allah-u Tealâ kullarının menfeatini celbe ve mazarratını defe kadir ve cümlenin ibadetine müstehaktır. Şu halde kulların vazifesi; ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet etmektir, yoksa bir takım âciz putlara ibadet etmek demek.] değildir.
M ü s r i f ; şeriatın haricinde bir takım günâhları irtikâbta ileri giden kimsedir. Sefk-i dimaya alışmış ve ebnâ-yı cinsini ızrara dadanmış ve zulm ü taaddiye dalmış olanlar ve bu gibi şeylerden lezzet alanlar Cehennem'in yaranlarıdır.
Hulâsa; şu racül-ü mümin kavmine itikad-ı hakkı telkin ve onların itikadlarının batıl olduğunu beyanla kendilerinin zalim, gaddar ve haksızlıkta ifrata varmış bir takım müsriflerden olduklarını söylemekle vazife-i diniyyesini hakkıyla edâ ettiği ve her mümine lâyık olan da bu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ racül-ü müminin kavmine vaki olan nasihatlerini ve o nasihatlerin tesiri olmadığını beyandan sonra o racülün kavmine son sözünü beyan ve hikâye etmek üzere :

فَسَتَذۡكُرُونَ مَآأَقُولُ لَڪُمۡۚ وَأُفَوِّضُ أَمۡرِىٓ إِلَى ٱللهُِۚ إِنَّ ٱللهُِ بَصِيرُۢ بِٱلۡعِبَادِ (44)

buyuruyor.
[O racül-ü mümin «Ey kavmim ! Yevm-i kıyamette benim size nasihat suretiyle söylediğim sözleri hatırlarsınız ve birbirinize şu cereyan eden vakaları söylersiniz lâkin hiç fayda etmez, ben cümle umurumu Allah-u Tealâ'ya tefviz ederim. Zira; Allah-u Tealâ kullarını görücü, bilûmum hallerini bilici ve herkesin ameline göre ceza vericidir.] Binaenaleyh; Rabbim benim size nasihatlerimi bilir, ona göre beni sizin şerrinizden muhafaza eder, sizin ahvalinizi bilir, ona göre sizin cezay-ı sezanızı verir.» demekle kelâmına hitâm vermiş ve kavminin ıslahından me'yûs olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile racül-ü mümin nasihatında Firavun ve etbamın mezheplerinin batıl olduğunu beyan edince Firavun ve cemaatinin sû-u kastedeceklerini ve kendi aralarında hakaret etmeği tasmim ettiklerini anlaması üzerine onları âhiretle 4982 korkutmak ve kendinin de himaye-i İlâhiyeye iltica ettiğini beyanla sözüne son vermiş ve hatimesi de bir hâtime-i latife olmuştur. Çünkü; bütün nasihatlerinin tesirini ve düşmandan gelmesi me'mûl olan serden mahfuz kalmasını velhasıl celb-i menfeat ve def'-i mazarrat hususlarının cümlesini Allah-u Tealâ'ya tefvizle sözünü bitirmiştir.
***

Vacib Tealâ Racül-ü müminin her umurunu Allah'a tefviz ettiğini beyandan sonra o tefvizin neticesini beyan etmek üzere :

فَوَقَٮٰهُ ٱللهُِ سَيِّـَٔاتِ مَا مَڪَرُواْۖ وَحَاقَ بِـَٔالِ فِرۡعَوۡنَ سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ (45)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ o racül-ü mümini kâfirlerin şerrinden sakladı ve kötü azab âl-i Firavun'u ihata etti.]

Yani; Firavun ve etbâının racül-ü mümine sû-u kastlarına karşı racül-ü müminin Allah-u Tealâ'ya tefviz-i umur etmesine binaen Allah-u Tealâ o racülü onların mekir ve hilelerinin şerrinden muhafaza etti ve hile etmek isteyen âl-i Firavun'u şiddetle azab ihata etti ve etraflarını çevirdi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran o racül bir dağa firar etti. Firavun o racülü takip için bir çok asker gönderdi. Onlar o racülü, ibadetle meşgul olduğu halde etrafını kuşların ve kurtların çevirmiş olduklarını görmeleri üzerine kendilerine arız olan korku sebebiyle cesaret edip yanma yanaşamadılar, elleri boş olarak geri gelip ahvali hikâye edince Firavun cümlesini birden katlettirdi. Bu rivayete nazaran onlar- racül-ü mümini katledelim derken kendilerinin kahr altında maktul olmaları sû-u azabtır. Şu halde âyetteki s û - u a z a b la murad; onları dünyada ihata eden azabtır. Yahut s û - u a z a b la murad; Firavundun bütün cemaatini ihata eden azab-ı âhirettir. 4983
***

Vacib Tealâ şu ikinci manâya nazaran sû-u azabı tefsir olmak üzere :

ٱلنَّارُ يُعۡرَضُونَ عَلَيۡہَا غُدُوًّ۬ا وَعَشِيًّ۬اۖ
buyuruyor.
[Firavun ve etbaı akşam ve sabah ateş üzerine arzolunurlar.]

Yani; kabirde bulundukları müddet sabah ve akşam ashabı şekavet için hazırlanmış olan ateşe onlar gösterilirler ve bilûmum kâfirlerin rûhları kıyamete kadar sabah ve akşam Cehennem'deki mahalleri kendilerine gösterilip «İşte kıyamette sizin makamınız budur» diyerek kendilerine azabolunacağı mervidir.
Müslim ve Buhârî'nin ittifakları ile rivayet ettikleri bir hadis-i şerif de bu manâyı teyid eder. Çünkü; (İbn Ömer) Radıyallahü anh efendimizin rivayetine nazaran Resûlullah (S.A.V.) efendimiz «Sizden biriniz vefat ettiğinde o kimseye günde iki defa âhirette yeri gösterilir. Eğer ehl-i Cennet'ten ise Cennet'ten, ehl-i nârdan ise Cehennem'den gösterilir. Ve kıyamete kadar kendine (İşte şu senin yerindir) denilir» buyurmuştur.
Bu âyet; rûhun bakasına ve azab-ı kabrin vücuduna delâlet eder. Çünkü; bundan sonraki âyette âl-i Firavun'un yevm-i kıyamette olacak azablarının beyan olunması bu âyette beyan olunan azabın kıyametten evvel olmasını icabeder. Şu halde vefattan sonra kıyametten evvel olunca kabirde olmak lâzımgelir.
Bu âyette akşam ve sabahı zikretmek; azabın devamına işarettir. Çünkü; kabirde akşam ve sabah yoktur. Akşam ve sabah bu dünyaya mahsustur. Yahut onlara kabirlerinde azap; «Ehl-i dünyanın akşamında ve sabahında ateşe gösterilirler» demektir.

***

Vacib Tealâ Al-i Firavun'un kıyamette hallerini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ أَدۡخِلُوٓاْ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ أَشَدَّ ٱلۡعَذَابِ (46)

buyuruyor. 4984
[Kıyamet kaim olduğunda ve herkes kabrinden kalkıp Arsa-i mahşere geldiği gün taraf-ı İlâhîden Cehennem'in hazinedarları ve hademesi olan zebanilere «Al-i Firavun'u Cehennem azabının şiddetlisine ithal edin» denilir.]

Ebussuud Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile dünya devam ettikçe akşam ve sabah azaba arzolunurlar amma kıyamet günü azabın daha şiddetlisi olan Cehennem azabına konmaları için meleklere emrolunur. Yahut Firavun ve etbaının Cehennem azapları içinden daha şiddetlisine idhâl olunmaları için emrolunur. Çünkü; Cehennem'in tabakaatında azap muhteliftir, herkesin günâhına göre bir tabakaya girmesi emrolunduğunda Al-i Firavun'un en ziyade şiddetlisine idhâl olunmaları taraf-ı İlâhîden meleklere emrolunur. Yahut (أَدۡخِلُوٓاْ) sülâsîden kıraat olunduğunda Âl-i Firavun'a hitap olarak «Ey Âl-i Firavun ! Siz azabın ziyade şiddetlisine girin» denilir. Bu âyet; kabir azabına delâlet eder. Çünkü kıyamette azabın eşeddine gireceklerini beyan etmek; kıyametten evvel azabın ehveninde olduklarını beyan etmektir. Kıyametten evvel azab da kabirdedir.

***

Vacib Tealâ Firavun ve etbaının Cehennem'de azabın şiddetlisine gireceklerini beyandan sonra Cehennem'de beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere :

وَإِذۡ يَتَحَآجُّونَ فِى ٱلنَّارِ فَيَقُولُ ٱلضُّعَفَـٰٓؤُاْ لِلَّذِينَ ٱسۡتَڪۡبَرُوٓاْ إِنَّا كُنَّا لَكُمۡ تَبَعً۬ا فَهَلۡ أَنتُم مُّغۡنُونَ عَنَّا نَصِيبً۬ا مِّنَ ٱلنَّارِ (47)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda Firavun ve etbaı Cehennem'de nizâ ederler. Binaenaleyh; onlardan fakir ve zayıf olan esâfil gürûhu dünyada onlar üzerine reis olup tekebbür eden zalimlere derler ki «biz dünyada size tabi olduk, her dediğinizi tuttuk ve emrettiğiniz yola gittik, bizi envai hile ve desiselerle aldatmıştınız. Bu gün Cehennem ateşinden nasibimizin bir 4985 miktarını bizden defedebildiniz mi, dünyada bize vaadettiğiniz şeylerden azıcığını ifa edebildiniz mi?».] İşte zuafâ gürûhu böyle demekle büyüklerine hücum ederler. Yani; ehl-i Cehennem ve bilhassa Firavun ve etbaı Cehennem'e girince muhasama ederler. Onlardan fukara gürûhu dünyada büyüklük taslayan bir takım cebâbireye «Biz dünyada size tabi olduk ve hizmetinizde bulunduk, siz de herşeye muktedir olduğunuzdan bahsediyordunuz. Bu gün bize isabet eden Cehennem ateşinden velevse azıcık olsun bizim nasibimizden bir miktarını bizden defedebildiniz mi, şu halde sizin büyüklüğünüz nerede kaldı?» demekle küberâyı terzil ederler.

***

Vacib Tealâ zuâfaânın şu suallerine karşı büyüklerinin verdiği cevabı beyan etmek üzere :

قَالَ ٱلَّذِينَ ٱسۡتَڪۡبَرُوٓاْ إِنَّا كُلٌّ۬ فِيهَآ إِنَّ ٱللهُِ قَدۡ حَكَمَ بَيۡنَ ٱلۡعِبَادِ (48)

buyuruyor.
[Şol kimseler dediler ki onlar dünyada kendilerini büyük addetmişlerdi «biz hepimiz Cehennem'deyiz. Zira; Allah-u Tealâ kulları beyninde kat'î olarak hükmetti. Onun haricine çıkılmaz.».]

Yani; esâfil tarafından varid olan suale cevap olarak reisleri dediler ki «sizin gibi biz de Cehennem'deyiz. Binaenaleyh; eğer azabtan kurtulmak veyahut bir miktarını azaltmak elimizden gelse kendi nefsimizi kurtarır veyahut kendimizden hafifletiriz, bu ise mümkün değildir. Zira; Allah-u Tealâ kulları arasında hükmetti ve herkesin istihkakına göre hakkını verdi. Hiç kimsenin bir diyeceği kalmadı. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'i Cennet'e, ehl-i nârı Cehennem'e koydu. Bundan sonra hiç kimsenin kurtulmasına dair söz kalmadı» demekle cevap verirler.
Esâfil gürûhu rüesânın iktidarı olmadığını ve dünyada 4986 kendilerinin aldandıklarını bilirler velâkin dünyada envai dalâlete götüren ve aldatan ruesâ olduğu için onları rezil ve rüsva etmek ve kalplerini incitmekle intikam almak için bu suali irâd ederler, yoksa hakikati bilmedikleri için bu suali irâd edecek değillerdir.
***

Vacib Tealâ ruesânın esâfile karşı vermiş oldukları cevabı beyandan sonra zuafânın Cehennem'in hazinedarlarına müracaatlarını beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ فِى ٱلنَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ٱدۡعُواْ رَبَّكُمۡ يُخَفِّفۡ عَنَّا يَوۡمً۬ا مِّنَ ٱلۡعَذَابِ (49)
buyuruyor.
[Cehennem'de olan kâfirler Cehennem'in hazinedarlarına müracaat ederek derler ki «Ey melekler ! Rabbınıza çağırın ve duâ edin, bir gün Rabbınız, bari bizden azabı tahfif eylesin. Biz bir nefes alalım.»] İşte esâfil kefere böyle demekle hazinedarlara yalvarırlar.

Cehennem'in hazinedarlarına müracaat edenlerin nârda olduklarına, zillet ve hakaret içinde bulunduklarına işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak (الذين) lâfzı varid olmuştur.
Çünkü (وقال الذين) bedelinde (وقاوا) dense olabilirdi, lâkin onların bu sözü Cehennem'de zelil ve hakir olarak söylediklerine işaret olmazdı. Zira; bu misilli makamda ism-i mevsul hakaret manâsını ifade eder. Bilkülliye Cehennem'den çıkamıyacaklarını bildikleri için hiç olmazsa bir gün bari azablarının hafiflenmesini arzu edecekleri beyan olunmuştur. Hazinedarlara müracaatları ancak hasbeten lillâh şefaat etmelerini rica etmekten ibarettir. Zira; kendileri kâfir olup, küfrise mağfiret olunur bir cinayet olmadığını bildikleri için bilkülliye kurtulmalarını isteyemiyeceklerdir. Binaenaleyh; hiç olmazsa bir günceğiz bari azablarının hafiflenmesini arzu ederler, fakat bu kadara bile nail olamazlar. 4987
***

Vacib Tealâ ehl-i Cehennem'in azablarının tahfif olunması için zebanilere müracaat ettiklerini beyandan sonra Cehennem'in hazinedarlarının onlara cevapların beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ أَوَلَمۡ تَكُ تَأۡتِيكُمۡ رُسُلُڪُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِۖ قَالُواْ بَلَىٰۚ قَالُواْ فَٱدۡعُواْۗ وَمَا دُعَـٰٓؤُاْ ٱلۡڪَـٰفِرِينَ إِلاًَ فِى ضَلَـٰلٍ (50)

buyuruyor.
[Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennem'i terzil için onlara hitaben «Size mucizelerle resulleriniz gelmediler mi, doğru yolları size göstermediler mi, size Cehennem'in bu azablarını haber verip korkutmadılar mı?» diyerek sual edince ehl-i Cehennem bu suale kemal-i teessüf, hasret ve hacâletle «Evet ! Bize sizin dediğiniz veçh üzere resuller geldi velâkin biz onların sözlerini dinlemedik derler. Hazinedarlar onlara «Bizim kâfirlere şefaat etmeye cesaretimiz yok ve izn-i İlâhî de yoktur. Binaenaleyh; bizden şefaat beklemeyin. Siz isterseniz Rab'bınıza duâ edin. Zira; duâdan men'olunmadınız.» Halbuki kâfirlerin duâları olmadı, illâ ziyada ve hüsrandadır.]

Yani; bizden duâ beklemeyin siz kendiniz duâ edin. Şu kadar ki kâfirlerin duâsı kabul olunmaz. Binaenaleyh; duânız zayi ve batıldır. Çünkü; Cenab-ı Hak kabul etmeyince o duâ faydasızdır.
Bu âyette kâfirlerin duâlarının kabul olunmaması âhirete mahsustur. Zira âyet; âhirette vaki olacak muamelât hakkındadır. Binaenaleyh; dünyada kâfirlerin duâlarının kabulüne bir mani yoktur. Çünkü; bu âyet kabul olunmıyacağına delâlet etmez. Gerçi lâfzın umumuna nazaran bazı ulemâ dünyada kâfirlerin duâları kabul olunmıyacağını bu âyetle istidlal etmişlerse de beyan olunduğu veçhile bu âyet, âhirete mahsustur.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra Resûlullah'ı tasdika ehl-i imanı teşvik etmek üzere : 4988
إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَيَوۡمَ يَقُومُ ٱلاًََشۡهَـٰدُ (51)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan vahyimizi hamil, tebliğa memur olan resullerimize ve onlara iman eden müminlere dünyada ve yevm-i kıyamette ki o yevm-i kıyamet; âdil şahidlerin kaaim olacakları gündür. İşte o günde elbette biz dostlarımıza yardım ederiz ve düşmanları üzerine elbette onları galib kılarız.]

يَوۡمَ لاًَ يَنفَعُ ٱلظَّـٰلِمِينَ مَعۡذِرَتُہُمۡۖ وَلَهُمُ ٱللَّعۡنَةُ وَلَهُمۡ سُوٓءُ ٱلدَّارِ (52)

[O günde zalimlerin özürleri menfeat vermez, onlar için lanet ve kötü dâr olan Cehennem vardır.]

Yani; biz elbette kullarımızı irşad ve doğru yola sevketmek için tarafımızdan gönderdiğimiz resullerimize ve müminlere dünyada yardım ederiz ve yardımımızın eseri dünyada zuhur eder. Çünkü; resullerimizin dinlerini i'lâ ve âleme neşr ü ilân etmekle nusretimizin eserini izhar ettiğimiz gibi onlara iman eden müminlere de a'mâl-i saliha tevfik etmek suretiyle nusretimizin eserini izhar ederiz, müminlere bihakkın imanın icabâtını yerine getirdikleri surette düşmanlarına galebe veririz ve eseri nusret; âhirette meleklerin enbiyâ-yı izâmın ümmetlerine ahkâm-ı şer'iyyelerini tebliğ ettiklerine adalet üzere şehadetleriyle zahir olur ve müminleri Cennet'e idhâl etmekle seâdete isal ederiz, bu suretle nusretimiz gerek dünyada gerek âhirette resullerimize ve ehl-i imana vasıl olur. Enbiyaya ve onlara iman eden müminlere nusret; dünyada eserlerinin ve menakıb-ı âlîyelerinin baki kalması suretiyle dahi olur. Çünkü; enbiyânın vefatiyle şeriatleri ve ümmetleri baki kalmak taraf-ı İlâhîden onlara nusret olduğu gibi ehl-i imanın vefatları ile arkalarında bir çok eserleri ve yâdolunur bir takım menkibeleri kalmakla da nusret olunurlar, amma kâfir ve zalimlerin vefatları ile eserleri büsbütün muzmahil ve kendileri ahalinin dillerinde lanet ve nefretle zikrolunurlar, zulümlerinin eseri evlâd ü 4989 ahfâdlarına intikal ettiğinden onlar da halk nazarında menfur olmakla talihleri Nûhusete tebeddül eder ve eserlerinin münkariz olduğu da âlemde her zaman görülmektedir. Yevm-i kıyamette zalimlerin günâhlarına dair olan mazeretleri asla menfeat vermez. Çünkü; mazeretleri meşru olmadığından kabule şayan görülmez, onlar için o günde rahmet-i İlâhiyeden uzaklık ve uzaklığın neticesi olarak meskenin en kötüsü olan Cehennem vardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imana ta'zîm vardır. Zira müminlere nusretle düşmanlarının mazeretlerinin kabul olunmaması ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olmaları ve akibet Cehennem'e dahil olacaklarını beyan etmek; ehl-i imanı taltif etmektir. Çünkü; insan düşmanının makhûr olduğunu görünce elbette mesrur olur.

***

Vacib Tealâ enbiyâ-yı izâm hazerâtına ve müminlere nusret edeceğini icmalen beyanla Resûlunü tesliye ettikten sonra enbiyadan bazılarına nusretini tafsilen beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡهُدَىٰ وَأَوۡرَثۡنَا بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ ٱلۡڪِتَـٰبَ (53) هُدً۬ى وَذِڪۡرَىٰ لاوْلِى ٱلاًََلۡبَـٰبِ (54)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Musa (A.S.) a şeriat ve hidayete delâlet eder
mucizât-ı bahire verdik ve Benî İsrail'i Tevrat'a varis kıldık. O Tevrat ise onları hidâyete isal ettiği gibi onlara ve sair akıl sahiplerine mev'izadır.] Çünkü Tevrat; akıl sahiplerinin cümlesini makasıd-ı diniyyenin cemisine isal eder, dünyevî ve uhrevî insanların seâdetine kâfildir. İşte Tevrat'la Musa (A.S.) a nusret ettiğimiz gibi ya Ekrem-er Rusûl ! Sana da Kur'an'la nusret edeceğimizde şüphe yoktur.
Taraf-ı İlâhîden Peygamberlere nazil olan kitapların vaaz ve nasihat olması herkes için olmayıp belki ukuul-ü selîme ashabı için vaaz olduğuna işaret zımnında mev'iza manâsına olan (ذِڪۡرَىٰ) 4990 lâfzı (لاوْلِى) ile takyîd olunmuştur. Çünkü u l ü l ' e l b â b ; akıl sahipleri demek olduğundan Tevrat'ın nasihat olması akıl sahiplerine tahsis kılınmıştır. Zira; aklında istikamet ve selâmet olmayan kimseler vaaz u nasihattan müstefid olamazlar; Tevrat-ı şerif, Benî İsrail'de haleften selefe devrolunduğundan Benî İsrail'in Tevrat'a varis oldukları beyan olunmuştur.

***

Vacib Tealâ kâfirlerin hallerini ve onlara taraf-ı İlâhîden gönderilen resullerine vaki olan ezalarını beyandan sonra Resûlullah'a Kureyş tarafından vaki olacak ezaya sabretmesini tavsiye olmak üzere :
فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللهُِ حَقٌّ۬
buyuruyor.
[Ey Habibim ! Senden evvel geçen enbiyânın ahvalini işitince sen sabra devam et. Zira; Allah'ın vadi haktır, hilaf ihtimali yoktur.] Çünkü; vaa'd-i İlâhîde tehallüf olmaz. Zira; Allah-u Tealâ sana nusretini vaadetti, elbette mansur olacaksın. Binaenaleyh; şimdilik vaki olan îzaya sabretmen lâzımdır. Akibet selâmet olunca sabra müsareat vaciptir.

Yani; Firavun'la Hz. Musa'nın aralarında cereyan eden mübâhesâtı, Firavun'un Musa (A.S.) ın katlini kasteddiği halde Firavun'un kavminden Musa (A.S.) a bir yardımcı zuhur ederek Firavun'un tasavvur ettiği katle muvaffak olamayıp akibet kendi helâk olduğunu ve Musa (A.S.) a Tevrat'ı verip ümmeti olan Benî İsrail'e irsen intikal ettiğini işitince ya Ekrem-er Rusûl ! Sen sabretmelisin. Zira; Allah-u Tealâ sana nusreti vaadetti. Vaad-i İlâhî ise haktır, elbette sana vaadi yerini bulacaktır, fakat acele lâzım değildir, sabretmek ister.

***

Vacib Tealâ Resûlune sabırla emirden sonra istiğfar ve teşbihle emretmek üzere : 4991

وَٱسۡتَغۡفِرۡ لِذَنۢبِكَ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ بِٱلۡعَشِىِّ وَٱلۡإِبۡڪَـٰرِ (55)

buyuruyor.
[Ey Nebiyyi Muhterem ! Evlâyı terk kabilinden olan zelle vaki olmuş ise onun için istiğfar et, gece ve gündüzde Rab'binin senasına mülâbis olduğun halde teşbih et.]
Yani; ey Resûl-ü Muazzam ! Beşeriyetin hasebiyle senden sadır olan zelleden dolayı akşam, sabah belki cümle evkatında istiğfarla meşgul ol ki senin bu istiğfarın ümmetin hakkında sünnet olsun. Sen evvel-i nehâr ve ahir-i nehârda Rab'bın Tealâ'yı hamdile beraber cemi nekâisten tenzih et ki sana nazil olan nimetin şükrünü edâ etmiş olasın.
Bu âyette Resûlullah'a istiğfarla emir; ubudiyette devamla emirdir, z e n b le murad; evlâyı terk kabilinden olan zelledir. Enbiyadan hatanın vukuu caiz olduğuna göre bu emir; hataya istiğfarla emirdir. Çünkü; enbiyadan ankasdin günâh sadır olmaz. Binaenaleyh; «Günahına istiğfar et» demek «vaki olan hata varsa ona istiğfar et» demektir.
T e s b i h le emir; Rab'bın Tealâ'nın cemi nekâisten münezzeh olduğunu lisanınla zikret demektir. Yalnız tenzihle de iktifa etme. Rab'bın Tealâ'nın medh ü senasını teşbihe mukarin kıl ki nevakıstan münezzeh olduğunu beyanla beraber cemî sıfât-ı kemâliyeyle dahi muttasıf olduğunu beyan etmiş olasın. Çünkü; Cenab-ı Hak nekaaisten münezzeh olduğu gibi bütün kemâlâtıyla dahi muttasıftır.
Evvel-i nehâr ve âhir-i neharı zikr; istiğfarın ve teşbihin cemî evkatta lâzım olduğuna işarettir. Yani «umum ahvalinde ve cemi evkatında istiğfar ve teşbihe devam et» demektir. Bu misilli ayât-ı beyyinâtda emir, Resûlullah'a ise de ümmeti hakkında dahi emirdir. Zira; Resûlullah, ümmetinin metbuu olduğundan metbua emrin ümmetine de emir olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; leyi ü neharda ümmeti Muhammed istiğfar ve teşbihle memurdur.'
A ş i y y ; akşam ve i b k â r ; sabah manâsınadır. Bu iki vakit alel ekser iştigâlden hâlî olduğu için sarahaten zikrolunmuştur. 4992
Bu âyet; envaı ibadetin menbaıdır. Çünkü; Fahri Razî'nin beyanı veçhile ibadetin mecmuu; ikiye münhasırdır: B i r i n c i s i ; günâhlardan ve kötü şeylerden tevbe ve istiğfar etmektir. İ k i n c i s i ; ibadât ve tââtla meşgul olmaktır. Evvelki kısım zatı itibariyle mukaddem olduğundan günâhtan teberrî manâsına olan istiğfarla emri takdim buyurmuştur. Çünkü tevbe; tathirât kabilinden, teşbih ve tehlil ise tezyinat kabilindendir. Elbette tathirât, tezyinat üzerine mukaddemdir. Zira; bir hanenin süpürüntüsü temizlenmeyince döşemesi döşenmez. Binaenaleyh; evvel süpürülür, sonra tezyin olunur. İşte şu esasa binaen evvel istiğfar sonra teşbihle emri İlâhî varid olmuştur.
Resûlullah'a istiğarla emir; ümmetine talim içindir. Yahut işlenmesi evlâ olan bir şeyi terketmek; enbiya hakkında zelle olduğu cihetle bu âyette z e n b le murad; zelle olduğundan zelleden istiğfarla emrolunmuştur. Yahut istiğfar günâhın bulunmasını icab etmediğinden istiğfarla emir; mücerret ibadet içindir. Yahut «günâhına istiğfar et» demek «ümmetinin günâhına istiğfar et» demektir. Şu manâların cümlesine nazaran enbiyaya istiğfarla emir; onların günâhları olmasına ve günâhtan masum olmadıklarına delâlet etmez. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetler ile enbiyanın masum olmadıklarına istidlal edenlerin davaları merduttur. Çünkü; tevcih olunduğu vecihle bu âyet adem-i masumiyetlerine delâlet etmez.

***

Vacib Tealâ bu sûrenin evvelinde «Ayât-ı İlâhîyede mücadele etmez, illâ kâfirler mücadele ederler» buyurmuştu. Bundan sonra kâfirlerin mücadeleleri birbiri arkasında buraya gelinceye kadar beyan olununca mücadelelerinin sebebi onlarda mevcut olan kibir olduğunu beyan etmek üzere :
إِنَّ ٱلَّذِينَ يُجَـٰدِلُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ بِغَيۡرِ سُلۡطَـٰنٍ أَتَٮٰهُمۡۙ إِن فِى صُدُورِهِمۡ إِلاًَ ڪِبۡرٌ۬ مَّا هُم بِبَـٰلِغِيهِۚ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللهُِۖ إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ (56)

buyuruyor. 4993
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerinde mücadele ederler. Halbuki taraf-ı İlâhîden onlara gelmiş ve mücadelelerini icabeder ellerinde bir delilleri de yoktur. O mücadele edenlerin mücadelelerinin sebebi olmadı, illâ onların kalplerinde olan kibirleri oldu, lâkin onlar o kibirlerinin icabettiği kötü şeylere vasıl olamazlar. Şu halde ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onların şerlerinden Allah-u Tealâ'ya iltica et. Zira; Allah-u Tealâ onların sözlerini işitir ve işlediklerini görür. Binaenaleyh; onların şerrinden seni muhafaza eder.]

Yani; şol kimseler ki onların kendilerine canib-i İlâhîden gelmiş davalarını te'yîd eder ellerinde hüccetleri olmadığı halde Allah'ın âyetlerinde niza ve seninle mübahase ederler. Halbuki senin dinini teyid ve şanını terfi için Allah'ın sana inzal ettiği âyetleri vardır. Bunların Hizalarının sebebi olmadı, illâ onların kalplerinde mevcut olan kibirleri sebep oldu. Çünkü; onların hakka karşı tekebbür etmek âdetleri olduğundan ey Habibim ! Sana da tekebbür ederek senin getirdiğin âyetlere itiraz ederler ve derler ki «Muharnmed (S.A.) in vahiy dediği yalandır. Zira; eğer vahiy gelse karyenin büyüğüne ve kavmin ulusuna gelirdi. Halbuki büyüklere gelmedi. Binaenaleyh; bu vahiy yalandır» demekle muhasama ederler, lâkin onlar kibirlerinin muktezâsına vasıl olamazlar. Çünkü onların Resûlalîah'a itaattan tekebbürleri; riyaset ve nübüvvet kendilerine verilmek içindir. Şu halde kendi itikatlarınca riyasete kendilerini ehil gördüklerinden mücâdeleye kalkışmışlardı. İşte bu emellerine nail olamıyacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Onlar sana kibir ve haset edince sen onların şer ve mefsedetlerinden Allah-u Tealâ'ya iltica et. Zira; Allah-u Tealâ onların sözlerini işitir ve işlerini görür ve onların şerlerinden seni muhafaza eder. Şu halde müfsitlerin ve hasudların şerlerinden Allah-u Tealâ'ya iltica etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; mutlak olan emirler vücub ifade ettiğinden bu âyette istiâzeyle varid olan emrin mutlak her türlü serden istiaze vacip olduğunu ifade eder, emr-i dinde tekellüm bir delil-i kaviye müstenid olmak lâzım olduğuna işaret için şu mücadele edenleri delilsiz mücadele ettiklerinden dolayı Cenab-ı Hak zemmetmiştir. Çünkü: 4994 bunların mücadelesi mücerret kibr ü hasetlerinden neş'et etmiştir, yoksa bir delile istinad ederek hakkı aramak suretiyle değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin müşrikler hakkında nazil olması ihtimali varsa da esah olan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Zira Tevrat'da zikrolunan b i z i m s a h i b i m i z le murad; deccâldır. Yahudiler «O deccâl ahir zamanda zuhur edecek ve saltanatı denize ve karaya şamil olacak, bütün dünyayı ihata edecek, onun yedinde harikuladeler zuhur ederek mülk ve saltanat bize intikal edecek» demelerine binaen bu âyet nazil olmuştur. Şu halde âyette m ü c a d e l e e d e n l e r le murad; Yahudiler ve k i b i r le murad; onların istedikleri saltanattır. Şu arzularına nail olamıyacaklarına âyet delâlet eder. Deccâl hakikatta ahir zamanda zuhur edecek bir büyük belâdır, nübüvvet davasında bulunmayıp ulûhiyet davasında bulunacağından yedinde istidraç suretiyle zuhur edecek harikuladeler enbiyanın mucizelerine benzemez. Çünkü; zahir hali ulûhiyet davasını tekzib edeceğinden mucize olamaz, devr-i âdemden ilâ yevmil kıyam bunun kadar büyük bir fitne olmayacağına dair birçok ehâdis-i Nebeviye vardır. Şarktan yani Horasan veya İsfahan'dan zuhur edeceğine dair eserler mevcuttur.
(اعاذنا الله منشره وخفظنامن بلائَه آم ين يامعين)

Vacib Tealâ âyât-ı beyyinâtında mücadele edenlerin mücadelelerine sebep kibirleri olduğunu beyandan sonra haşri inkâr ve haşir hakkında mücadele edenleri reddetmek üzere :

لَخَلۡقُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًََرۡضِ أَڪۡبَرُ مِنۡ خَلۡقِ ٱلنَّاسِ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاًَ يَعۡلَمُونَ (57)

buyuruyor.
[Gökleri ve yeri halketmek nâsı halketmekten büyüktür, lâkin nâsın ekserisi bunu bilmezler.]
Yani; zatı ulûhiyetime kasem ederim ki âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i- süflî olan yeri yaratmak nâsı yaratmaktan daha 4995 büyüktür. Zira; halkı icadetmek elbette ehvendir. Binaenaleyh; bu âlemleri halkeden Hallâkm kabirden ölüleri ihyâ edeceği evleviyyetle sabittir. Lâkin halkın ekserisi bunu düşünmez ve bilmezler. Binaenaleyh; inkâr ederler. Zira; cehaletleri bu gibi delilleri tedkike mânidir, âbâ ve ecdatlarını taklidle iktifa ettiklerinden dalâlette kalmışlardır.

***

Vacib Tealâ ekser nâsı cehaletle zemmettikten sonra âlimle cahil, âbidle âsî aralarında fark olup müsavi olmadıklarını beyan etmek üzere :

وَمَا يَسۡتَوِى ٱلاًََعۡمَىٰ وَٱلۡبَصِيرُ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَلاًَ ٱلۡمُسِىٓءُۚ قَلِيلاً۬ مَّا تَتَذَكَّرُونَ (58)

buyuruyor.
[Cahille âlim ve iman edip amel-i salih işleyen müminle günâhkâr olan âsî müsavi olmaz, lâkin müsavi olmamak cihetini gayet az düşünürler.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın zatına ve sıfatına âlim olup itikad-ı hak üzere bulunan ve hakkı gören kimseyle Allah'ın zatını ve sıfatını bilemeyip hakkı görmeyen kimsenin ikisi indallah mertebede müsavi olmazlar. Zira; âlimle cahil beyninde fark vardır. Çünkü; görenle görmiyen bir olamaz. Kezâlik Allah'ın vahdaniyetine iman eden ve amel-i salih işliyenle iman etmeyen ve iyi amel işlemeyen kâfir müsavi olmaz. Âlimle cahilin, abidle âsinin müsavi olmadıklarını gayet kısa düşünürler. Çünkü; taklide musir olduklarından iradelerini düşünmek ve tedkik etmek cihetine sarfetmezler. Binaenaleyh; haşri ve kıyameti inkâr eder cehlin ilimden, isyanın ibadetten iyi olduğunu iddia ederler. Çünkü; âbâ ve ecdatlarını taklid ettiklerinden onların batıl itikadlarını aynı marifet, haset, kibir ve hakka buğz u adaveti mahzâ ibadettir itikadında bulunurlar. Zira; bu itikadda bulunmasalar da hakkı arasalar itikatlarını tashih mümkün olurdu. Halbuki batıl üzere devam ederler ve düşünceleri kısadır. 4996
Bu âyette a m â ile murad; cahil ve b a s î r ile murad; âlimdir. Zira; cahil hakkı görmemekte köre, âlim hakkı görmekte gözü gören kimseye müşabihtir.
Hulasa; batıl hakka ve fasid sahiha müsavi olamaz.

***

Vacib. Tealâ kıyametin ve haşr ü neşrin imkânına delâlet eden bazı delâili beyandan sonra kıyametin bilfiil vuku bulacağını beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلسَّاعَةَ لَأَتِيَةٌ۬ لاًَ رَيۡبَ فِيهَا وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاًَ يُؤۡمِنُونَ (59)

buyuruyor.
[Resûllerin lisanlarıyla beyan olunan kıyamet günü elbette gelecektir. Zira; o günün geleceğine dair deliller kuvvetli ve şahitler pek çok olduğundan o günün vaki olacağında asla şüphe yoktur.] Çünkü; rusûl-ü kiram ve enbiyâ-yı izamdan her birerleri o saatin vukuunu haber verdikleri gibi kütübü semâviyenin cümlesinde de beyan olunmuştur. [Velâkin nâsın ekserisi buna iman etmezler.] Çünkü; onlar hevâ ve heveslerinin arzusuna ittibâ ile muhakeme ettiklerinden kıyametin vücudunu inkâr ederler. Kıyameti inkâr etmenin; küfrolduğuna bu âyet açıktan delâlet eder. Zira; âyetin ahirinde (لاًَ يُؤۡمِنُونَ) varid olmuştur ki kıyameti inkâredenlerin mümin olmadıklarını Cenab-ı Hak sarahaten beyan buyurmuştur.

***

Vacib Tealâ kıyametin elbette vuku bulacağını beyandan sonra kıyamette insanın intifa edeceği şey ancak ibadet olduğu ve duâ dahi ibadetin eşrefi olduğu cihetle kullarına duâyı tavsiye atmek üzere :
وَقَالَ رَبُّڪُمُ ٱدۡعُونِىٓ أَسۡتَجِبۡ لَكُمۡۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَسۡتَكۡبِرُونَ عَنۡ عِبَادَتِى سَيَدۡخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ (60)

buyuruyor.
[Rabbınız size «Bana, duâ edin duânızı kabul ederim» dedi, Zira; şol kimseler ki onlar duâdan kibrettiler. Yakında zelil ve hakir oldukları halde Cehennem'e dahil olurlar.]

Yani; sizi terbiye eden Rabbınız dedi ki «Ey kullarım ! Siz bana duâ edin, ben de sizin duânızı kabul edeyim. Zira duâdan ve bana ibadetten kendilerini büyük addedip ibadetimden istinkâf edenler zelil oldukları halde yakında Cehennem'e dahil olurlar.» Çünkü; ceza amel kabilinden olduğu cihetle onların dünyada kibirlerine mukabil âhirette Cehennem'e hakir ve zelil olarak girerler.
D u â ; Cenab-ı Hakdan insanların muhtaç oldukları şeyleri tazarru ve niyaz ederek kemal-i tevazu'la istirham edip istemektir. Bu âyette duâ; manâ-yı hakikisinde müstameldir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Siz benden muhtaç olduğunuz şeyleri kemal-i tevazu'la isteyin. Ben de sizin duânızı kabul edeyim, istediğinizi vereyim.] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duânın ibadet manâsına olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [İbadet edin bana sevap vereyim size. Zira; ibadetten kibredenler zelîl oldukları halde Cehennem'e dahil olurlar.] demektir. Bazı duâların kabul olunmamasıyla bu âyete sual varid olmaz. Zira; duâ ile istenilen şey duâ olunan kimse hakkında maslahat ve hikmet olmadığından kabul olunmamasından mutlaka duânın kabul olunmaması lâzım gelmez. Amma kabul olunmayan duâ aynı ibadet, Cenab-ı Hakka iltica ve tazarrû olduğu cihetle duâ eden kimseye sevap olduğundan faydadan hâlî değildir. Çünkü duâ; Allah-u Tealâ'ya teveccüh ve itimad-ı tâm ile itimad olup ahardan itimadı kesmek olduğu cihetle duâ ibadetin halisidir. Duânın kabulünün mühim şartlarından birisi de duâ esnasında Allah'ın gayrı evlâd ü iyâl, akraba Ve ahibbâdan itimadı tamamen kaldırmak ve Cenab-ı Hakka bel bağlamaktır. Binaenaleyh; istediği şeyi münhasıran Cenab-ı Haktan istemek ve mahlukâtın küllisinden kat-ı ümid etmek lâzımdır. İşte şu esasa binaen bir kimsenin her şeyden me'yûs olduğu zamanda ekseriyetle duâsı kabul olur.
Duâda; iki haslet vardır : B i r i n c i s i ; izzet-i rububiyeti 4998 bilmek, İ k i n c i s i ; ubudiyette olan zilleti idrak edip Rab'bısının himayesine iltica ve ihsanından müstefid olmasını arzu etmektir. Duâyı terketmekte bu hasletler olmadığından terkedenlerin Cehennem'e dahil olacaklarını beyanla tehdit olunmuşlardır.
***

Vacib Tealâ kullarına duâ etmekle emredip duâdan kibredenleri Cehennem'e girmeleriyle tehdit ettikten sonra duâ eden kimsenin istediği şeyi vermeye muktedir olduğunu beyan etmek üzere:
ٱللهُِ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ لِتَسۡكُنُواْ فِيهِ وَٱلنَّهَارَ مُبۡصِرًاۚ إِنَّ ٱللهُِ لَذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلنَّاسِ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاًَ يَشۡكُرُونَ (61)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zatı eceli ü â'lâdır ki o zat sizin rahatınız ve içinde sakin olup eğleşmeniz için geceyi, sizin kazanmanız için gündüzü gözünüzün her şeyi göreceği veçhüzere halketti. Zira; Allah-u Tealâ nâs üzerine büyük ihsan sahibidir velâkin nâsın ekserisi Allah'ın nimetlerine şükretmezler.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya duâ ederek dergâhına müracaat edenlere istediklerini ihsan eder. Çünkü; istemedikleri halde bir çok nimetler veriyor. Şu halde isteyince vereceği evleviyetle sabittir. Zira; Allah-u Tealâ şol vacibülvücuttur ki sizin rahatınız için geceyi karanlık ve soğuk olarak halketti ki siz o gecenin içinde sakin olasınız ve sükûnet üzere rahat edesiniz. Çünkü; gece karanlık ve soğuk olup harekete ve iş görmeye mani olduğundan geceyle insanların hareketleri sükûnete ve meşakkatleri rahata inkılâb eder ve bu hal ise daima harekete kuvve-i beşeriye mütehammil olmadığından hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Çünkü; daima hareket insanın kuvay-ı müdrikesi olan gözlere, kulaklara ve sair âlât-ı idrâk olan azalara, hatta rûha bile zafiyet îrâs eder. Binaenaleyh; hareket sebebiyle arız olan za'fı gecede vaki olan sükûnet ve rahat izâle eder. Allah-u Tealâ gündüzü insanların 4999 görebileceği bir surette ziyalı ve seyr ü sefer edip maişetlerini kazanmağa elverişli bir surette, soğuğu, sıcağı insanların tahammül edecekleri raddede halketti ki böyle halkolunması da hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Zira; insan bittabi medenî olduğu cihetle teayyüşüne ait olan her şeyde bir çok kimselerin amellerine, bu ameller ise ziyaya, mutedil havaya ve sa'y ü harekete muhtaçtır. Bunlar da ancak gündüzde olabilir. İşte şu esasâta binaen geceyle gündüzün bu minval üzere halkolunması insanların maişetlerine muvafık ve tarz-ı hayatlarına mutabıktır. Binaenaleyh; insanların bu nimetlere şükretmesi vacip olduğu halde ekserisi şükretmez ve şükretmedikleri aynı kabahat olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette ve bu âyetin emsali bir çok âyetlerde şükretmeyenleri zemmetmiştir. İşte şu nimetleri halka kaadir olan Allah-u Tealâ duâ eden kullarının istediklerini vermeye de kaadirdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan dünyaya, emvale ve sair dünyaya ait olan hususâta muhabbet ettiğinden arzu ettiği nimetlerden birisi eline geçmeyince diğer nimetlerin şükrünü unutur ve bütün nimetleri inkâra cesaret eder.

***

Vacib Tealâ bazı nimetleri beyandan sonra o nimetlerin halikı ancak zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere :

ذَٲلِڪُمُ ٱللهُِ رَبُّكُمۡ خَـٰلِقُ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ لآًَ إِلَـٰهَ إِلاًَ هُوَۖ فَأَنَّىٰ تُؤۡفَكُونَ (62) كَذَٲلِكَ يُؤۡفَكُ ٱلَّذِينَ كَانُواْ بِـَٔايَـٰتِ ٱللهُِ يَجۡحَدُونَ (63)

buyuruyor.
[İşte size şu nimetleri halkeden Allah-u Tealâ sizin Rab'binizdir. Zira Allah-u Tealâ'nın gayrı mabudun bilhak yok, mabudun bilhak ancak odur ve her şeyin halikıdır. Hal böyle olunca ne acayip Allah-u Tealâ'ya şirketmekle iftira ediyorsunuz. İşte böylecesine Allah-u Tealâ'ya ifk ü iftira eder şol kimseler ki onlar Allah'ın vahdanivetfi delâlet eden âyetlerini inkâr ederler.] 5000

Yani; şu nimetleri size ihsan eden Allah-u Tealâ sizin üzerinize ulûhiyetinin muktezâsını izhâr edip envai nimetleriyle terbiye ederek sizi kemâlinize ulaştıran Rab'bımzdır ki o Rab'bımz her şeyin halikı ve ibadetinize müstehak mabudun bilhaktır, onun gayrı ibadete müstehak yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor ve ne acaib haliniz var ki Allah'ın ibadetini terkle bir takım aciz putlara ibadetle Allah-u Tealâ'ya iftira eder ve onun hakkında şeriki var diyerek yalan söylersiniz, sizin iftira edip yalan söylediğiniz gibi Allah-u Tealâ'ya iftira eder ve yalan söyler şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ederler. Çünkü; onlar hevâ ve heveslerine tabi olup vahdaniyete delâlet eden âyetlerden sarfı nazar ederek şirketmeye cesaret ederler, Allah-u Tealâ'ya ifk ve iftiradan çekinmezler ve âyetlerde olan hakayıkı tedkik etmediklerinden inkâr ederler.
Hulâsa; insanın içinde bulunduğu gece ve gündüzü ve sair nail olduğu nimetleri halk ve, insanı envai terbiyeyle kemâline isal eden ancak Allah-u Tealâ olduğu gibi her şeyin hatta kulların işlerini halkeden ve mabudun bilhak olan Allah-u Tealâ olup bunların aksine itikad Allah-u Tealâ'ya iftira ve onun hakkında yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ zat-ı ulûhiyetinin kudretine delâlet eden âfâkî delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى جَعَلَ لَڪُمُ ٱلاًََرۡضَ قَرَارً۬ا وَٱلسَّمَآءَ بِنَآءً۬ وَصَوَّرَڪُمۡ فَأَحۡسَنَ صُوَرَڪُمۡ وَرَزَقَكُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَـٰتِۚ ذَٲلِكُمُ ٱللهُِ رَبُّڪُمۡۖ فَتَبَارَكَ ٱللهُِ رَبُّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (64)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı şeriftir ki yer yüzünü sizin için karargâh ve gökleri onun üzerine bina kıldı ve suretinizi şu minval 5001 üzere tasvir etti. Suretinizi gayet güzel kıldı ve lutf u ihsan olarak güzel nimetleriyle sizi merzuk etti ki dünyada en ziyade lezzetli olan şeyler sizin yiyip içmenize tahsis olundu. İşte şu zikrolunan şeyleri halkeden Allah-u Tealâ sizin Rab'binizdir. Hal böyle olunca âlemlerin Rab'bısı olan Allah-u Tealâ'nın in'âm ü ihsanı ne kadar çok oldu, zatı, sıfatı ve ef'âli itibariyle cümle mevcudatın tanrısı ve âlemin her cüz'ünün mürebbîsi oldu.]

Yani; Allah-u Tealâ şol kadir ü kay yumdur ki sizin için dünyada yer yüzünü gezip, ekip dikmenize, evler yapıp içinde karar etmenize elverişli bir surette halketti, onun üzerine semâyı binâ etti, suretinizi gayet güzel tasvir etti ki mahlukât içinde sizin suretinizden daha güzel bir suret yoktur. Çünkü; Cenab-ı Hak insanın emzicesini emzicenin a'deli ve kıyamını kıyamın ahseni olmak üzere halkettiğinden insanın sureti, cümle hayvanâtın suretinden güzeldir. Zira; insanın hilkatından maksad-ı aslî olan hilâfete müstaid bir surette yaratılmıştır. Hatta insanın sureti cümle hayvanâtın suretinden güzel olduğundan yiyeceğini eliyle alır ağzıyla yer, hayvanât-ı saire ise ağzıyla alır, ağzıyla yer. Allah-u Tealâ me'kulât ve meşrubatınızdan gayet güzel olanlarla sizi merzûk kıldı. Binaenaleyh; insanın me'kûlâtı ekseriyet itibariyle nebatatın daneleridir, hayvanâtı sairenin me'kûlâtı ise nebatatın kabuğu ve samanıdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın suretinin güzel olması; boyunun itidali ve beşeresinin kıldan arî, azasının yekdiğerine tenasübü, san'ata kabiliyeti ve ilm ü irfan gibi kemâlâtı iktisaba müsteid olmasıyla hasıl olmuştur. Yer yüzü insanlara dünyada menzil, kabirde makarr ve mesvâdır, gökler bereketlerin feyezanına mebde' kılınmıştır. Zira; arza cümle bereket semadan nazil olur. Binaenaleyh; insanlar üzerine şu nimetlere şükretmek vaciptir şükrü terkedenler hâib ü hâsir ve âhirette cümle nimetlerden mahrumdurlar.
Şu nimetleri in'ârn ve insanları her kemâle isal eden Allah-u Tealâ Rab'ları olunca o Rabb-ı Tealâ'dan zaman zaman feyezan eden nimetlerin şükrünü edâ etmekle ibâdeti o zat-ı eceli ü â'lâya 5002 hasretmek lâzımdır. Zira; Vacib Tealâ âlemlerin Rab'bısıdır ki o Rabbülalemîn teâlî etti, her şeyden büyük ve yüce oldu ve kullarına her zaman bereketini inzal etmekle herkesi gûnâ gûn nimetlere garketti. Binaenaleyh; herkesin ibadetine lâyıktır. Çünkü :

هُوَ ٱلۡحَىُّ لاًَ إِلَـٰهَ إِلاًَ هُوَ

[O Allah-u Tealâ daima hayat sıfatıyla muttasıftır, mabudun bilhaktır, onun gayrı ibadete lâyık kimse yoktur, hakikatta hayat dahi ona mahsustur.] Gerçi zîrûhun cümlesinde hayat vardır lâkin o hayat arızîdir. Zira; devamı yoktur. Amma Allah'ın hayatı ezelî ve ebedîdir, asla zeval târî olmaz sıfât-ı kadime-i sübutiyesindendir. Şu halde mevte mahkûm olmayan ve afattan salim olan hayat-ı hakikiyye; Allah-u Tealâ'ya münhasırdır. Allah'ın gayrıda olan hayat, mevte mahkûm olup afattan salim olmadığı için zahirde az bir müddet için o cisme arız olan bir hayat olduğundan Allah-u Tealâ'nın hayat sıfatına nisbetle yok mesabesindedir. Binaenaleyh; ibadete müstehak ancak hayat-ı hakikiyye sahibi olan Allah-u Tealâ'dır.
***

Vacib Tealâ hayat-ı hakikiyye sahibi ve mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetine karşı kullarının vazifelerinden bazılarını beyan etmek üzere :

فَٱدۡعُوهُ مُخۡلِصِينَ لَهُ ٱلدِّينَۗ ٱلۡحَمۡدُ للهُِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (65)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ hayat sıfatıyla muttasıf olup mabudun bilhak olunca âlemlerin Rab'bısı olan Allah-u Tealâ'ya hamdi tahsis edici din ve ibadetinizi ona mahsus kılıcı olduğunuz halde Allah-u Tealâ'ya duâ edin.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetini ikrar ettikten sonra iki şey lâzımdır: B i r i n c i s i ; duâ,
İ k i n c i s i ; ibadetde ihlâstır. Binaenaleyh; siz Allah-u Tealâ'ya din ve ibadeti ihlâs üzere edâ edici olduğunuz halde duâ edin ve meşru olarak arzu etti-
ğiniz şeyi Allah'dan isteyin, belâya ve mesâibden halâsınız için Allah'ın dergâhına iltica edin ve siz yalnız duâ ile iktifa etmeyin, belki «Hamd ü sena âlemlerin Rab'bısı olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur» demekle Cenab-ı Hakka hamdetmeyi duânıza ilâve edin. Çünkü; bir kimsenin kelime-i tevhidi kıraatinden sonra Allah'a hamd ü sena etmesi vezâif-i ubudiyetten olduğu (îbn Abbas) hazretlerinden mervidir. Binaenaleyh; insanın ibadetini bitirdikten sonra hamd ü sena ile Allah'a duâ etmesi müstehabtır.
***

Vacib Tealâ ibadette İhlasın lüzumunu beyandan sonra İhlasın zıddı olan şirkin nehy-i kat'î ile menhî olduğunu beyan etmek üzere :

قُلۡ إِنِّى نُهِيتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱلَّذِينَ تَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ لَمَّا جَآءَنِىَ ٱلۡبَيِّنَـٰتُ مِن
رَّبِّى وَأُمِرۡتُ أَنۡ أُسۡلِمَ لِرَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (66)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklere hitaben de ki «Ey Müşrikler ! Ben Allah'ın gayrı sizin ibadet ve duâ ettiğiniz putlara ibadet etmekten nehyolundum. Zira; bana Rabbımdan âyetler ve mucizeler geldi, o âyetler beni Allah'a şirketmekten nehyecliyor ve ben âlemlerin Rab'bısı olan Allah-u Tealâ'ya itaat ve inkiyâd etmekle emrolundum. bu emir hilâfında bir harekette bulunamam.] Zira; bana gelen mucize vesair deliller tevhide, Allah'a itaat ve inkiyâda suret-i kat'iyede delâlet ettiğinden benim vazifem tevhid ve Allah'a itaattir ve sizi bu yolda irşâd etmektir, sizin mezhebiniz olan şirk taraf-ı İlâhî'den nehy-i kat'î ile menhîdir. Binaenaleyh; onu terketmek vaciptir»

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu ahkâmı Resûlullah kendi nefsine muzaf kılarak «Ben nehy olundum, ben emrolundum» dedi. Çünkü; Mekke ahalisi Resûlullah'ın kemal-i akla malik saf ve halis bir cevher-i tahir ve insan-ı kâmil olduğunu itikad ederlerdi, 5004 bir kimsenin kendi nefsine efâlin ve ahlâkın en ziyade güzel ve efdal olanını nisbet etmesi insanlar için cibillî bir haslet olduğundan elbette Resûlullah'ın kendi nefsine nisbet ettiği âmâlin efdali ve ahlâkın en ziyade güzeli olduğunu istidlal ederek iktidâ etsinler için Resûlullah bu âyette emr ü nehyi nefsine nisbet etmiştir. Habluki şirkten nehyolunan ve ibadetle emrolunan cümle insanlardır, yoksa yalnız Resûlullah değildir. Ve bu âyetle Resûlullah'ın insanları irşâd etmesi matlûbtur, yoksa âyetten maksad-ı aslî Resûlullah'ın zat-ı nebevileri değildir.

***

Vacib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delâil-i enfüsiyeden bazı delil-i aharı beyan etmek üzere :
هُوَ ٱلَّذِى خَلَقَڪُم مِّن تُرَابٍ۬ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةٍ۬ ثُمَّ مِنۡ عَلَقَةٍ۬ ثُمَّ يُخۡرِجُكُمۡ طِفۡلاً۬ ثُمَّ لِتَبۡلُغُوٓاْ أَشُدَّڪُمۡ ثُمَّ لِتَكُونُواْ شُيُوخً۬اۚ

buyuruyor.
[Sizin kendisine itaatiniz vacip olan Allah-u Tealâ şol zat-ı şeriftir ki o Allah-u Tealâ sizi topraktan halketti, topraktan sonra meniden ve ondan uyuşmuş kandan halketti. Bundan sonra validelerinizin rahminden ufacık çocuk olarak sizi dünyaya çıkardı. Bundan sonra kemâl-i kuvvetinize vasıl olmanız için sizi enva-i terbiye ile terbiye etti ve kemâlinize vusulden sonra şeyh-i fanî olmanız için size çok ömür verdi, yaşattı.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile i n s a n ı n t o p r a k t a n h a l k o l u n m a s ı yla murad; Hz. Adem'in halkolunmasıdır. Zira; Adem (A.S.) cümlenin pederi olduğundan cümle insanlar pederleri itibariyle topraktan halkolundu demektir. Yahut insan nutfeden, nutfe kandan, kan gıdadan ve gıda topraktan halkolunduğu cihetle Cenab-ı Hak «Sizi topraktan halketti» buyurmuştur. Şu halde toprakla sudan gıda, gıdadan kan, kandan nutfe, nutfeden uyuşmuş kan hasıl olduktan ve o kan ete ve kemiğe tebeddül 5005 ettikten sonra insan suretini iktisab ederek rûh verir, cesetle rûhtan mürekkeb' bir insan olarak anasının karnında bir müddet karar kıldıktan sonra sabi olarak anasının rahminden dünya yüzüne çıkarır, enva-ı terbiyeyle büyür, neşvü nemâ bulur. Bundan sonra âzası ve aklı tekemmül eder, baliğ olup bir takım tekâlîf-i llâhiye'ye muhatab olur, Cenab-ı Hak sinn-i şeyhuhata vasıl olması için çok zaman muammer kılar. İşte şu beyan olunan ahval-i garibe ve etvâr-ı acibe üzerine insanı yaratmak, vahdaniyet-i İlâhiye ve kudret-i sübhâniyeye delâlet eder delillerdir, bunların her cümlesi insanın kendi zatındadır. Şu halde bir insanın Vacib Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve cemî sıfat-ı kemâliyeyle muttasıf olduğuna delâlet eden delilleri kendi vücudunda araması lâzımdır, başka yerden aramaya hacet yoktur. İşte şu esasa binaen «kendi nefsini bilen bir insan Rabbısını bilir» denilmiştir.

***
Vacib Tealâ insanın ne suretle halkolunduğunu beyandan sonra vefat ettiğini dahi beyan etmek üzere :

وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّىٰ مِن قَبۡلُۖ وَلِتَبۡلُغُوٓاْ أَجَلاً۬ مُّسَمًّ۬ى وَلَعَلَّڪُمۡ تَعۡقِلُونَ (67)

buyuruyor.
[Sizden bazınız kocamadan belki delikanlı olmazdan evvel sabi iken veyahut dünyaya gelmezden evvel vefat eder. Şu ahvalin cümlesini sizin vakt-i merhununuz olan ecel-i muayyenenize baliğ olmanız için Cenab-ı Hak halketti ve şu tebeddülatın cümlesindeki hikmet; sizin dünyanızı ve âhiretinizi düşünmeniz içindir; Zira; şu beyan olunan ahval-i acibeyi düşünmek ve âhirete inanmak aklı olan insanlar için lâzımdır.] Çünkü bidâyeten nasıl halkolunduysa nihayetinde dahi öylece hayat bulup huzur-u İlâhî'de â'mâlinden mes'ul olup muhasebe göreceği adalet-i İlâhiye iktizasındandır. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetlerle Cenab-ı Hak kullarını irşad etmiştir. 5006
***

Vacib Tealâ vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazı aharı beyan "etmek üzere:
هُوَ ٱلَّذِى يُحۡىِۦ وَيُمِيتُۖ فَإِذَا قَضَىٰٓ أَمۡرً۬ا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ ۥ كُن فَيَكُونُ (68)

buyuruyor.
[Ecel-i muayyeninize sizi isâî eden Allah-u Tealâ şoi zat-ı eceli ü â'lâdır ki o gat-ı latif mi diriltir, öldürür her ikisine de kadirdir. Bir şeyi irade buyurduğunda o şeye ol der, o şey de derhal vücud bulur. Emr-i İlâhî'nin vürudundan teehhür etmez hemen suret-i seriada olur tehallüf kabul etmez.]

Yani; Vacib Tealâ şol kadir ü kayyumdur ki istediğini öldürür, istediğini, istediği zamanda diriltir, hiç bir kimse tarafından muhalefe olmadığı gibi ona karşı mukabeleye hiç kimsenin cesareti olmaz. Hatta bir şeyin vücudunu murad ederse o şeyin vücudu ol emrinin gelmesine intizar eder. Binaenaleyh; ol emri gelince zaman geçmeksizin derhal olur asla teahhur etmez.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlar veçhile bu âyette (كُن فَيَكُونُ) kemâl-i sür'ati beyandan ibarettir. Çünkü; insanın topraktan nutfeye, nutfeden uyuşmuş kana ve kandan tufûliyete intikali tedriç üzere olup hayattan memata intikali ise derhal olur. Şu halde ihyâ ve imâta karînesiyle
(كُن فَيَكُونُ) hayattan vefata intikâlin sür'atini beyan içindir. Yahut ana rahminde insanın vücudu tamam olunca rûhu kabule estidâd geldiğinde rûhun bedene sirayetinde sür'ati beyandan ibarettir. Bununla beraber âyette mutlaka bir emri irâde ettiğinde (كُن) emrinin vürudu beyan olunduğundan irâde-i İlâhiye'den hiç bir şeyin teehhür etmediği beyan olunmuştur.

***

Vacib Tealâ kudretine ve mabudun bilhak olduğuna delâlet eden delilleri ve kaza-yı İlâhî'sinin sür'atle nafiz olduğunu beyandan sonra âyât-ı İlâhiye'sine itiraz eden hasımlarını zemmetmek üzere : 5007
أَلَمۡ تَرَ إِلَى ٱلَّذِينَ يُجَـٰدِلُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ أَنَّىٰ يُصۡرَفُونَ (69)

buyuruyor.
[Ey Nebiy-yi muazzam ! Sen görmedin, bilmedin ve nazar etmedin mi şol kimselerin hallerine ki onlar Allah'ın âyetlerinde mücadele ederler? Onlar mücadelede devam ettiklerinden Cenab-ı Hak'ka ibadetten ne acaib ayrılıyorlar?.] Halbuki Allah'ın âyetleri Allah'a iman ve ibadet icab ederken onlar akılları ile idrâk etmeyip fikirleri ile düşünmediklerinden âyetlere itiraz ve ibadetten inhiraf ederler. Eğer düşünseler itiraz etmek şöyle dursun derhal iman ve ibadete sür'at ederler. Zira; âyetler iman ve ibadet icabeder.

Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile mücadele edenlerin çokluğuna binaen mücadele edenleri zemme dair âyetler tekerrür etmiş ve meselenin ehemmiyetine binaen te'kid olunmuş ve bunların mücadelesi her zaman vaki olduğuna işaret için mücadele; istimrara delâlet eden muzari sigasıyla ve kezalik ibadetten kabahata meyletmeleri devamlı olduğuna işaret için ibadetten inhiraflarına delâlet eden (يُصۡرَفُونَ) lâfzı muzari sigasıyla varid olmuştur.

***

Vacib Tealâ mücadeleyi beyandan sonra mücadele edenlerin kimler olduğunu beyan etmek üzere :
ٱلَّذِينَ ڪَذَّبُواْ بِٱلۡڪِتَـٰبِ وَبِمَآ أَرۡسَلۡنَا بِهِۦ رُسُلَنَاۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ (70)

buyuruyor.
[Allah'ın âyetlerinde çekişenler ve münazaa edenler şol kimseler ki onlar Kur'ân'ı, semadan gelen kitapları, bizim resullerimizi ve kendileriyle gönderdiğimiz şeriatımızı inkârla tekzib ettiler. Halleri böyle olunca onlar dar-ı âhirette bu tekziblerinin günâhını elbette bilirler ve cezasını görürler.] Çünkü âhirette onların 5008 tekzibi iftira ve kitapların beyan ettikleri şeriatların doğru olduğu meydana çıkınca onlar hakikati anlar ve azabını görürler, fakat ne fayda? Çünkü; dünyada iman etmedikçe âhirette nedametin faydası olamaz.

إِذِ ٱلاًََغۡلَـٰلُ فِىٓ أَعۡنَـٰقِهِمۡ وَٱلسَّلَـٰسِلُ يُسۡحَبُونَ (71) فِىٱلۡحَمِيمِ ثُمَّ فِى ٱلنَّارِ يُسۡجَرُونَ (72)

[Onlar bu günâhlarını sol zaman bilirler ki o zamanda elleri boyunlarında bağlı, ayaklarına uzun zincirler takılır ve o zincirlerle sıcak suya çekilirler, sonra Cehennem'de yakılırlar.]
Yani; onlar bu dünyada bilmezler velâkin âhirette elleri bukağılarla boğazlarına bağlı ve günâhlarının büyüklüğü nisbetinde ayaklarına uzun zincirler takılıp kaynar su içine zincirlerle sürüklenirler. Bundan sonra Cehennem ateşinde yanarlar. İşte o vakit günâhlarının cezasını ve büyüklüğünü bilirler. Bu âyette kâfirleri ve sair günâh sahiplerini büyük tehdit vardır.
(يُسۡجَرُونَ) s e c i r ; Tandırın ateşle dolu ve alevli olmasıdır. Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu makamda Ehl-i Cehennem'in envai azabla muazzep olup bazısından baz-ı âhara nakil olunacaklarını beyandan ibarettir.
***

Vacib Tealâ âyetleri tekzibedenlerin Cehennem'de yanacaklarını beyandan sonra Cehennem'de zebaniler tarafından onlara vaki olacak hitabı beyan etmek üzere :

ثُمَّ قِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تُشۡرِكُونَ (73) مِن دُونِ ٱللهُِۖ

buyuruyor.
[Onlar Cehennem'e girdikten sonra onları tekdir olmak üzere zebaniler tarafından denilir ki «Allah'ın gayri Allah'a şerik itikad ettiğiniz putlarınız nerededir? Onları Allah'ın şerikleri itikad ederdiniz.] İbadetinizi onlara yapardınız. Çağırın onları kurtarsınlar sizleri, siz dünyada onlardan menfeat bekliyordunuz, şefaat 5009 edecekler diyordunuz. Şu halde sizi neden kurtaramıyorlar ve niçin şefeat edemiyorlar?» demekle onları terzil ve tahkir ederler.

***

Vacib Tealâ şu tekdiri işittikten sonra onlardan vaki olacak sözleri beyan etmek üzere :

قَالُواْ ضَلُّواْ عَنَّا بَل لَّمۡ نَكُن نَّدۡعُواْ مِن قَبۡلُ شَيۡـًٔ۬اۚ كَذَٲلِكَ يُضِلُّ ٱللهُِ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (74)
buyuruyor.
[Onlar Cehennem'de yanıp zebaniler vasıtasiyle taraf-ı İlâhî'den vaki olan tekdiri işittikten sonra «Bizim ibadet ettiğimiz putlarımız bizden kayboldular, onlardan ümid ettiğimiz şeye nail olamadık, belki biz bundan bize menfeat verecek bir şeye ibadet etmediğimizi bildik ve bizim mabud tanıdığımız putların ehemmiyetleri olmadığını anladık derler.» Böylece Allah-u Tealâ kâfirleri ıdlâl eder.] Çünkü; kâfirler iradelerini küfre sarfettikleri için Allah-u Tealâ onların iradesi üzerine ellerinde dalâleti halketmekle idlâl eder ve onlara â'mâl-i saliha tevfik etmez. Binaenaleyh; onlar Cehennem'e girip azabı görünceye kadar mütenebbih olmazlar. Çünkü; küfrü ibadet biliyor, iyi yaptık zannediyorlar. Binaenaleyh; irtikabettikleri cinayet-i küfrden ayrılmazlar.
***

Vacib Tealâ Cehennem'e giren kâfirlere vaki olacak tevbihden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

ذَٲلِكُم بِمَا كُنتُمۡ تَفۡرَحُونَ فِى ٱلاًََرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ وَبِمَا كُنتُمۡ تَمۡرَحُونَ (75)

buyuruyor.
[Ey günâhkâr olan kimseler ! Şu sizin giriftar olduğunuz azab; dünyada arz üzerinde haksız olarak vaki olan ferahınız ve kendinizi beğenmeniz sebebiyle vaki olmuştur.] 5010
Yani; kıbel-i İlâhî'den ehl-i Cehennem'e tevbih, tekdir ve azab üzerine azab olmak üzere denilir ki «Ey asiler ! Şu sizin mübtelâ olduğunuz azabın sebebi; haksız olduğunuz halde yer yüzünde kemal-i kibir ve ferahla yürümeniz, aklî ve naklî delile müstenid olmaksızın bir takım kibir ve gururunuz ve kendinizi beğenmenizdir, kendinize sahte bir süs vererek rüsul-ü kiramı ve onlara nazil olan âyetleri tekzibetmenizdir ki Cehennem'e girmenize sebep olmuştur. »
F e r a h ; insanın bir şeye sevinmesi ise de sevinecek bir şeye haddinden fazla sevinmek ve ifrat derecesine vardırmak yahut sevinmiyecek bir şeye sevinmek ve bu sevinç sebebiyle vazife-i meşruâsını unutmak mezmumdur. (تَمۡرَحُونَ) m e r a h ; ferah etmekte ileri gitmek ve kısalmaktır. Tevbihte mübaleğa için gaaipten hitaba iltifat olunmuştur.

***

Vacib Tealâ bu tevbihten sonra âleme karşı kâfirleri rüsvâ etmek üzere onlara vaki olacak sözü beyan sadedinde :

ٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٲبَ جَهَنَّمَ خَـٰلِدِينَ فِيہَاۖ فَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَكَبِّرِينَ (76)

buyuruyor.
[Ey kâfirler ! Siz Cehennem'in derecelerinin içinde ebeden kalıcı olduğunuz halde kapılarından girin. «Ne çirkin oldu tekebbür edenlerin makamları Cehennem» denilmekle tevbih ve terzil olunurlar.]

Yani; «Ey kâfirler ! Sizin için hazırlanmış olan Cehennem'in kapılarından ebedi kalıcı olduğunuz halde girin ve amelinizin cezasını görün» denilir. Zira; onlar heva ve heveslerine tabi olarak Cennet'in derecât-ı âliyesini fevt ettiklerinden bu gibi hakaretâmiz hitaba lâyıktırlar. Onların halleri böyle olunca hakkı kabulden tekebbür edenlerin makamı olan Cehennem ne çirkin makam oldu? Zira; Cehennem'de Allah'ın lutfuna yakınlıktan mahrumiyet var, ebedi azab var, lezâiz-i cismâniye ve rûhâniyenin 5011 cümlesine hasret var. Bundan daha ziyade çirkin bir mahal olabilir mi? Bunun hepsine sebep; dünyaya aldanmak ve ibadette boyun eğmemek ve kibri kendine sermaye etmektir.
***

Vacib Tealâ kâfirlere vaki olacak hitabı ve onların duçar olacakları ahvali beyandan sonra Resûlü'nü tesliye ve sabırla tavsiye etmek üzere :

فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللهُِ حَۚقٌّ۬ فَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعۡضَ ٱلَّذِى نَعِدُهُمۡ أَوۡ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيۡنَا يُرۡجَعُونَ (77)

buyuruyor.
[Ya Ekremer-rusûl ! Kâfirlerin âkibetleri helâk ve Cehennem'e girmek olunca sen bu dünyada onların ezalarına sabret. Zira; Allah'ın sana vaadi haktır, onda hilaf ihtimali yoktur. Elbette o vaad-i İlâhî yerini bulacak ve vaki olacaktır. Binaenaleyh; bizim sana onların katli, esaretleri ve memleketlerinden teb'îd olunmaları gibi vaadettiğimiz şeylerin bazısını elbette biz sana gösteririz, yahut görmeden vefat ettiririz. Eğer vaadettiğimiz şeylerin bazısını görmeden vefat edersen mahzun olma. Zira; onlar ancak bizim huzurumuza rücû edecek ve geleceklerdir. Şu halde bizim huzurumuza geldiklerinde biz onlardan senin intikamını alırız.]

Vacib Tealâ Resûlune vaadettiği şeylerin bazısını Bedir vakasında gösterdi. Çünkü; o vakada kâfirlerin büyüklerinden bir çokları esir oldu, bir çokları da katlolundu. Kezalik Yahudilerden de katlolunanlardan maadası memleketlerinden tard ü teb'îd olundular. Vaad-i İlâhî'nin diğer bazıları da âhirette olacaktır.
Hulasa; insanların dünyada bigayri hakkın gördükleri cevr ü cefaya sabretmesi lâzım olduğu, mazlum olan kimselerin, intikamlarının bazısını dünyada muzaffer olup alacakları ve âhirete kalanları da elbette huzur-u İlâhî'de alacakları, herkesin ve bilhassa zalimlerin mercileri ancak huzur-u İlâhî olduğundan hiç kimsenin 5012 ettiği yanına kalmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vacib Tealâ Resûlune sabırla tavsiye ettiği ve düşmanlarından ya bu dünyada veyahut âhirette elbette intikamını alacağını beyandan sonra Resûlullah'dan evvel geçen resulleri ve onların hallerini beyanla Resûlunü tesliye etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا رُسُلاً۬ مِّن قَبۡلِكَ مِنۡهُم مَّن قَصَصۡنَا عَلَيۡكَ وَمِنۡهُم مَّن لَّمۡ نَقۡصُصۡ عَلَيۡكَۗ
buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan senden evvel bir çok resuller gönderdik. Onlardan bazılarını Biz sana Kur'ân'da beyan ettik bazılarını da hikâye etmedik. Çünkü; kendilerini ve ümmetleri ile vaki olan mübahaselerini beyan ettiklerimiz sana tesliye ve ümmetine ibret yönünden kâfi olduğu cihetle diğerlerinin hallerini beyana hacet yoktur ve bilûmum enbiyanın adedini bilmek bize mahsustur.]

Yani; ey Resûl-ü Ekrem ! Kureyş kavmi tarafından sana vaki olan ezaya sen mahzun olma. Zira; kavminden ezâ görmek sana münhasır değildir. Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki biz senden evvel kullarımızı irşâd için bir çok resuller gönderdik. Onların hepsi kavminden ezâ gördüler ve sabrettiler. Senin de onlar gibi sabrın lâzımdır. Biz onlardan bazılarının hallerini sana bildirdik, bazılarını da bildirmedik. Bunlar milletlerini imana davet ettiler. Kabul edenler seâdete vasıl oldular, etmeyenlerden biz intikamımızı aldık ve alacağız. Şu halde kavminden gördüğün ezaya onlar gibi senin de sabredip akibete intizar etmen lâzımdır. Çünkü; umumî olan belâ tayyîb olur.
Enbiyanın adedinin yüz yirmi dört bin olduğuna dair bazı rivayetler varsa da esah olan adedleri malûm değildir. Zira; adetlerine dair kat'î bir delil yoktur, bilhassa bu âyette Cenab-ı Hak bazılarını Kur'ân'da Resûlune bildirip bazılarını bildirmediğini suret-i kafiyede beyan buyuruyor. Binaenaleyh; bizim için 5013 adetten bahse lüzum yoktur. Yalnız indellah nebî olan zevatın cümlesine imân etmek lâzımdır.

Vacib Tealâ bizim Peygamberimizden evvel bir çok resuller gönderdiğini beyandan sonra hiç bir Resûlun, Allah'ın izni olmaksızın mucize getiremediğini beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَن يَأۡتِىَ بِـَٔايَةٍ إِلاًَ بِإِذۡنِ ٱللهُِۚ
buyuruyor.
[Hiç bir Resûl için kendi indinden bir âyet veya bir mucize getirmek olmadı, illâ Allah'ın izniyle getirir, Allah'ın vahyi ve izni olmadıkça hiç bir nebî ümmetine bir şey izhâr edemez.] Çünkü; nübüvvet ve onu ispat için getirilecek mucize Allah'ın sevdiği kullarına atiyyesidir, o atiyye, enbiyâ-yı izâm arasında taksim-i İlâhî ile maksum olduğundan onu gasb veya kisb yahut vaktinden evvel ta'cîl etmek hiç bir kimsenin elinde değildir. Binaenaleyh; birinden alıp diğerine vermek de mümkün değildir. Şu halde enbiyânın nübüvvet davalarını ispata kafî mucizelerini izhar ettikten sonra ümmetlerinin izhar edilen mucizenin gayrı mucize istememelerinin hükmü yoktur. Zira; her şey ihtiyaç üzere müesses olup ikinci mertebede istenilen mucizeye ihtiyaç olmadığından Cenab-ı Hak halketmez. İstedikleri mucizeyi getirmediğinden dolayı nübüvveti inkâr inaddan ibarettir.

***

Vacib Tealâ hiç bir Nebinin Allah'ın izni olmadıkça mucize getiremiyeceğini beyandan sonra emr-i İlâhî gelince vaki olacak hükmün hakka mukarin olacağını ve batıla yapışanların daima zarar ve ziyanda olacaklarını beyan etmek üzere :

فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُ ٱللهُِ قُضِىَ بِٱلۡحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ ٱلۡمُبۡطِلُونَ (78)

buyuruyor.5014
[Müşriklerin helâk ve azabına ve ehl-i imanın sevabına dair emr-i İlâhî geldiğinde hakka mukarin olarak hükmolunur. İşte hakka mukarin olan hükm-ü İlâhî'nin zuhur ettiği ve azabın nazil olduğu makamda batılı ihtiyar edenler zarar görür ve bütün ümitleri zayi olur, menfeatlerinin ziyaiyle envai ukubat başlarına yağar.] Çünkü; bunlar iman etmemek için Resûllerinin izhar ettikleri mucizelere kanaat etmiyerek bir takım kendi arzularına muvafık mucizeler istemekle inat Ve küfürde devam ettiklerinden elbette zarar göreceklerdir. Emr-i İlâhî'nin vürudu üzerine lâhik olan hüküm haktır ve kafidir. Tebdil etmek imkânı da yoktur. Binaenaleyh; her zaman batılı irtikap edenler hâib ü hasirlerdir.

Vacib Tealâ emrinin vürudunda hükmü hakka mukarin olduğunu beyandan sonra kudret-i İlâhiyesine delâlet eden bazı delilleri beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ ٱلاًََنۡعَـٰمَ لِتَرۡڪَبُواْ مِنۡہَا وَمِنۡہَا تَأۡكُلُونَ (79)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zatı lâtiftir ki sizin için hayvanatın bazısını binmeniz, bazısını yemeniz için halketti. Binaenaleyh; onlardan sizinle ünsiyet eden kısmından siz istediğinize biner istediğinizi yersiniz.] Zira; cümlesi sizin kahrınız altında makhurlardır. Çünkü hikmet ve maslahat; onun bazısına binmekle sizin rahat etmenizde, arzu ettiğiniz mahalle rahatla varmanızda, bazısını hayatınızın idamesi, bedeninizin kuvveti ve mizacınızın tadili için ekletmenizdedir. Şu halde bu nimetleri sizin menfeatiniz için halkeden Allah-u Tealâ'ya şükredip sizi hakka davet eden Resûlunüze iman etmeniz lâzımdır. Siz ise bu nimetlere bakmıyarak şükrünü edâ etmek şöyle dursun Allah'a küfrediyorsunuz.

وَلَكُمۡ فِيهَا مَنَـٰفِعُ وَلِتَبۡلُغُواْ عَلَيۡہَا حَاجَةً۬ فِى صُدُورِڪُمۡ وَعَلَيۡهَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ
تُحۡمَلُونَ (80)

[Halbuki hayvanatta sizin için pek çok menfeatler vardır, kalbinizde olan hacetinize baliğ olmak için halketti, karada hayvanlara, denizde gemilere yükletiyorsunuz.]

Yani; Allah-u Tealâ sizin telezzüz ve teayyüşünüz için hayvanâtta süt, yün ve kıl gibi bir çok menfeatler halketti. Binanealeyh; bazılarının üzerine binmek ve yük yüklemekle kalplerinizde olan ihtiyaçlarınıza vasıl olur, arzu ettiğiniz şeye nail olursunuz, karada hayvanlara ve denizde gemilere binmek ve yükletmekle Cenab-ı Hak vücudunuzu muhafaza ve terbiyenizi ikmal etti ve bunları yaratmaktan maksat; sizin şükre devamınız ve hulus-u niyetle ibadeti edâ etmenizdir. Bu hayvana ve gemiye binmeniz bazı kere ferâiz, vacibât ve mendûbât gibi ibadetleri edâ için olduğundan bunlarda umur-u diniyyenizi teshil menfeati de vardır. Meselâ ata biner cihada gider, deveye biner hacca gidersiniz ki bunların cümlesi menâfi-i diniyedendir.

وَيُرِيكُمۡ ءَايَـٰتِهِۦ فَأَىَّ ءَايَـٰتِ ٱللهُِ تُنكِرُونَ (81)

[Allah-u Tealâ kudretine delâlet eden âyetlerini size gösterir. Allah-u Tealâ âyetlerini size gösterince hangi âyetlerini inkâr ve inkâra nasıl cür'et edersiniz?.] Çünkü; inkâr ettiğiniz âyetlerin ekserisi meydanda ve göz önünde inkârı lâyık olmadık nimetlerdir. Meselâ sütünü içtiğiniz ve yününü giydiğiniz koyunları mı, çift sürdüğünüz öküzleri mi, üzerine binip yol aldığınız atları mı ve yük yüklediğiniz develeri mi inkâr edersiniz? Bunlardan hangisinin inkârı kaabildir. Azıcık aklı olan bir kimseden bunları inkâr tasavvur olunur mu? Çünkü; cümlesi herkes indinde zahirdir. Şu halde bu nimetleri ihsan eden Allah-u Tealâ'ya neden şükretmiyor ve niçin ibadetinizi Allah'ın gayrıya yapıyorsunuz?
***

Vacib Tealâ nimetlerini tadatla o nimetleri inkâr edenleri tekdir ettikten sonra geçmiş milletlerin hallerinden ibret almadıklarını beyanla tevbih etmek üzere :

أَفَلَمۡ يَسِيرُواْ فِى ٱلاًََرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡۚ كَانُوٓاْ أَڪۡثَرَ مِنۡہُمۡ وَأَشَدَّ قُوَّةً۬ وَءَاثَارً۬ا فِى ٱلاًََرۡضِ

buyuruyor.
[Kâfirler şu nimetleri inkâr ederler de yer yüzünde seyr ü sefer edip kendilerinden evvel geçen ümmetlerin akibetlerine nazar edip bakmıyorlar mı? Halbuki bunlardan evvel geçen ümmetler mal ü mansıp, evlâd ü a'vân cihetinden çok ve kuvvetleri şiddetli ve yer yüzünde ebniye, köşk, saray ve muhkem kaleler gibi eserleri çok ve büyüktü.] Onların kuvvetleri ve yardımları bunlardan daha ziyade olduğu halde helâk olup malları, mansıpları, kuvvet ve şevketleri helâklerine mani olmayınca bunların helâklerine mani olacak bir şeyleri yoktur. Şu halde evvel geçen milletlerin akibetleri helâk olunca bunların akibetlerinin helâk olacağında hiç şüphe yoktur.

Yani; kâfirlerin şu nimetleri inkârları şayan-ı istiğrâbtır. İnkâr ederler de arz üzerinde misaferet etmezler mi, misaferet ettiklerinde evvel geçen ümmetlerin harabelerini, onların evlerinin enkazlarını görmezler mi ve akibet onların helâklerinden ibret almazlar mı, bu misilli geçmiş vukuat insanlar için ders-i ibret değil mi? Halbuki onların efradı bunlardan çok, kuvvetleri ziyade ve yer yüzünde eserleri çoktu. Böyle olduğu halde onların akibetleri helâk olunca bunların helâk olacaklarında şüphe var mıdır?

فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡہُم مَّا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ (82)

[Onların kazandıkları malları, a'vân ve ensârları, kuvvet ve şevketleri onlardan Allah'ın gazabını defedemedi.] Binaenaleyh; isyanları sebebiyle helâk oldular, hiç bir tanesi dünyada kalmadı. Şu halde onların kuvvet ve servetleri helâklerine mani olamayınca bunların zaaf-ı hallerinin mani olamıyacağı evleviyyetle sabittir.

Bu âyeti celilede Cenab-ı Hak kullarını geçmiş milletlerin hallerinden ibret almalarına ve insafa davet buyuruyor. Zira ibret almayanları zemmetmek; ibret almak lâzım olduğunu beyan etmektir. Hakka itaat, Resûle iman ve şeriatiyle amel etmedikçe servet ü samanın, kuvvet ve şevketin, etbâ ve a'vânın Allah'ın gazabına karşı hiç birisinin faydası olmadığını beyanla ümem-i salifenin halleriyle beyan etmek; bu ümmeti itaata davet etmektir. Ayette geçmiş milletlerin yer yüzünde eserleri bu ümmetten daha çok olduğu beyan olunmuştur, bu da meydanda bir hakikattir. 5017
Çünkü; mevcut kaleler Mısır'da bulunan ehramlarda ve bazı harabelerin hafriyatında görülen bedâyi-i âsârın hepsi bu davaya şahittir.
***

Vacib Tealâ geçmiş milletlerin kuvvet ve şevketlerine işaret ettikten sonra onların helâklerinin sebeplerini beyan etmek üzere:

فَلَمَّا جَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ فَرِحُواْ بِمَا عِندَهُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (83)

buyuruyor.
[O müsrif olan milletlere Resûlleri açık mucizelerle geldiklerinde o Resûllerin davetlerine icabet etmediler, sözlerini dinlemediler. Zira; onlar kendi bildikleriyle ferah ettiler, mağrur oldular. Binaenaleyh; taraf-ı ilâhîden tarik-ı hakka kendilerini irşâd için gönderilen resulleri istihza ettiler o istihzalarının günâhı onları ihata etti ve helâklerine sebep oldu.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onların ilim zannettikleri şey; cehilden ve babalarını taklidden ibaretti. İşte şu cehilleri sebebiyle vahy-i İlâhînin gösterdiği ahkâma iltifat etmediler, tekzib ve istihza ettiler, akibet istihzalarının cezası etraflarını çevirdi ansızın helâk oldular. İşte hangi millet ki taraf-ı İlâhîden kendilerini irşâd ve tarik-ı hakka davet için gönderilen Resûlun davetine icabet etmedi ve belki şeriatının ahkâmını istihza etti, o milletin akibeti helâk ve hüsran olacağına bu âyeti celile delâlet eder.

Vacib Tealâ resulleri istihza ettiklerini beyandan sonra o istihza edenlere azap geldiğinde iman etmişlerse de imanlarının faydası olmadığını beyan etmek üzere : 5018

فَلَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَا قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللهُِ وَحۡدَهُ ۥ وَڪَفَرۡنَا بِمَا كُنَّا بِهِۦ مُشۡرِكِينَ (84) فَلَمۡ يَكُ يَنفَعُهُمۡ إِيمَـٰنُہُمۡ لَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَاۖ

buyuruyor.
[Vakta ki resullerini istihza edenler bizim şiddetli azabımızın geldiğini görünce «Biz yalnız Allah-u Tealâ'ya iman ve şirkettiğimiz putlara küfrettik» dediler. Onların bizim azabımızı gördükleri zaman imanları onlara menfeat vermedi.] Çünkü imanda muteber olan; iman-ı gaybî, yani azabı görmeden iman etmektir. Azabı görünce iman ise iman-ı aynîdir. Zira azabı görünce iman; başka melce' olmadığını bildikleri için zarurî bir iman olduğundan makbul değildir. Çünkü imanda makbul olan; ihtiyarî olduğundan zarurî imana itibar yoktur.
Hulâsa; imanda muteber olan iman-ı gaybî olup iman-ı aynîye itibar olmadığı ve azabın geldiği zamanda hasıl olan imanın zaruri bir iman olduğu ve halbuki imanın ihtiyarî olması lâzım geldiği ve binaenaleyh; nebilerinin davetine icabet etmeyip istihza edenler azabı gördüklerinde «Biz yalnız Allah'a iman ve şirkettiğimiz putlara küfrettik» derlerse de o zamanda imanın faydası olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vacib Tealâ resulleri istihza edenlerin helâklerine dair azabı gördüklerinde imanın faydası olmadığını beyandan sonra kendilerine gönderilen resule itaat etmeyen kavmin akibeti helâk olmak adet-i İlâhiye cümlesinden olduğunu beyan etmek üzere :

فَلَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَا قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِٱللهُِ وَحۡدَهُ ۥ وَڪَفَرۡنَا بِمَا كُنَّا بِهِۦ مُشۡرِكِينَ (84) فَلَمۡ يَكُ يَنفَعُهُمۡ إِيمَـٰنُہُمۡ لَمَّا رَأَوۡاْ بَأۡسَنَاۖ

buyuruyor.
[İman etmiyenleri ihlâk etmek adeti Allah'ın kulları hakkında geçmiş bir adetidir. Azabı gözleriyle gördükleri zamanda kâfirler zarar gördüler.] Çünkü; o zamanda imanları fayda etmediğinden zararları muhakkaktır.

Yani; azabı gördükleri zamanda imanı kabul etmemek adeti Allah'ın evveldenberi bir adetidir ki o âdet kulları hakkında her zaman carî ve devamlıdır. İman-ı zarurî hiç bir ümmet hakkında kabul olunmamıştır, illâ kavm-i Yunus hakkında kabul olunmuştur. Kezalik ümmet-i Muhammed hakkında dahi iman-ı zarurî makbul değildir. Binaenaleyh; azabın nüzulü zamanında zaruri iman edenler hâib ü hâsir olmuşlardır. Çünkü; ebedi zarara dûçâr olduklarından o zararı kaldırmak mümkün değildir.
***

Gösterim: 56