Sad Suresi Tefsiri

SÛRE-İ SÂD

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen sekiz âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
صٓ‌ۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ذِى ٱلذِّكۡرِ (1)

(صٓ) lâfzı müteşabihattan olduğu cihetle selef indinde ilmi Allah-u Tealâ'ya tefviz olunur, .halef indinde te'vili lâzımdır. Binaenaleyh; bazıları (صٓ) lâfzı sûrenin ismidir dediler. Buna nazaran manâsı: [Şu sûre Sure-i Sâd'dır.] demek olur. Yahut evvelinde (صٓ) esma-i hüsnaya işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Samed, sadık ve sabûr olan Allah-u Tealâ'ya ve şeref-i beyan sahibi olan Kur'an'a kasem ederim ki Kur'an mu'cizdir. Binaenaleyh; âlemde hiç kimse Kur'an'a muârazaya muktedir değildir.] demek olur. Yahut (صٓ) lâfzı birşeyi arzetmek manâsına emirdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Amelini Kur'an'a arzet ve cemi-i evamir ve nevahisiyle amel et.] demektir. Yahut (صٓ) lâfzı Resûlullah'ın sıdkına ve sabrına işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey ahlâk-ı zemimeden safî, risalet davasında sadık ve emr-i tebliğde tesadüf olunan meşakkatlara sabreden Habib-i Zişan'ım ! Şeref-i beyan sahibi olan Kur'an'a yemin ederim ki emr-i hal ü şan kâfirlerin dedikleri gibi değildir.] demek olur. 4764
Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette z i k i r ; şeref ve şan-ı âlî manâsınadır. Çünkü Kur'an; evvelin ve âhirinin ulûmunu ve devr-i Âdem'den beri ilâyevmilkıyam vâki olan mühim vakayi ve hadisatın keyfiyetini ve ahkâmını cami, dünyada ve âhirette insanların saadetine hadim olduğundan kütüb-ü semâviyenin cümlesinden şerefli ve şanı âlîdir. Binaenaleyh; bu âyette (ذِى ٱلذِّكۡر) demek şeref ve şan-ı âlî sahibi demektir. Yahut zikir lâfzı beyan manâsınadır. Çünkü Kur'an; herşeyi tamamıyla beyan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Din-i İslâm'ın ahkâmını ve şeâir-i tevhidin hakayık ve delâilini beyan sahibi olan Kur'an'â yemin ederim ki kâfirlerin isnad ettikleri ayıp ve noksan sende yoktur. Zira; ayıp ve noksandan salimsin. Sana âr ve ayıp olacak birşey isnad etmek isterlerse de delilleri olmadığından isnad etseler dahi hükmü yoktur. Zira; senetleri ve delilleri yok ki istidlal etsinler. Çünkü; delil bulamazlar ve bulamayacaklardır. Binaenaleyh; kalb-i nebeviyen müsterih olsun, onların şan-ı nebeviyene lâyık olmadık sözlerinden mahzun olma.] demektir.

***
Vacib Tealâ Kur'an'ınşan-ı âlî sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'â iman etmediklerinin sebebi; kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyan etmek üzere :

بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِى عِزَّةٍ۬ وَشِقَاقٍ۬ (2)

buyuruyor.
[Belki kâfirlerin iman etmedikleri kendi itikatlarınca gayet kibir ve azametlerinden ve mücerret Resûlullah'a muhalefetlerindendir. Yoksa Kur'an'da şek ve şüphe gibi bir halel bulunduğundan değildir.] Zira Kur'an; mu'cizdir, şekk ü şüpheden ârîdir. Şu halde kâfirlerin iman etmedikleri bir delile müstenid değildir, ancak imanlarına mani olan; kendilerinde olan kibr ü azamettir. Binaenaleyh; onların küfürleri kendi nefislerinde bir ululuk tasavvur edip gayra ittibâ'a âr ettiklerindendir, yoksa emr-i tebliğde ve tebliğ olunan Kur'an'da bir noksan olduğundan değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin kibr ü şikaklarının şiddetine işaret için izzet ve şikak kelimeleri nekre ve şiddete delâlet eden tenvinle varid olmuştur.

4765
***
Vacib Tealâ kâfirlerin imandan i'razları mücerret kendilerinde tasavvur ettikleri kibirlerinden neş'et ettiğini beyandan sonra Resûlullah'a muhalefet eden kâfirleri tehdid etmek üzere :

كَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّن قَرۡنٍ۬ فَنَادَواْ ولاًتَ حِينَ مَنَاصٍ۬ (3)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Zişan ! Zikret şol şeyi ki onlardan evvel geçen ümmetler ve kabilelerden ne kadar çok kimseler ihlâk ettik. Binaenaleyh; iman etmedikleri surette onlar gibi bu kâfirleri de ihlâk ederiz. Azap gelince onlar azaptan kurtulmak için çağrışırlar, bağrışırlar. Halbuki onların çağrıştıkları vakit kendilerine «Şu vakit; firar etmek ve azaptan kurtulmak vakti değil» denilir.] Çünkü; imanda itibar gaybadır. Binaenaleyh; azabı müşahede ettikten sonra iman aynelyakin müşahede üzerine olduğundan o vakitte hasıl olan imana itibar yoktur. Şu halde gazab-ı İlâhiyi icab eden ef'âl-i kabihayı terkederek gazabın zuhurundan evvel azabın gelmemesine çare aramak lâzımdır, yoksa azabın zuhurundan sonra define çare aramak fayda etmez. Zira; belânın zuhurundan sonra çare aramadık bir kavim yoktur. Her kavim helâk zamanı çare aramışlardır, lâkin fayda etmediği Kur'an'la ve tarihle ma'lûmdur. (قَدم الخر وج قَبل لولوج) darbımeseli de bu manâyı te'yid eder. Yani «İnsan bir mahalle girmeden evvel oradan nasıl çıkacağını düşündükten sonra girmeli» demektir.
(İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir :Bedir gazasında küffar-ı Kureyş muztar olunca
«Firar edelim» makamında birbirlerine (مَنَاصٍ۬) demişlerdi. Onları reddetmek üzere Cenab-ı Hak (ولاًتَ حِينَ مَنَاصٍ۬) nazmını inzal buyurmuştur ki «Bu zaman firar zamanı değil» demektir. Çünkü Kureyş'in âdetleri muharebede sıkışınca «Firar edelim» manâsına (مَنَاصٍ۬) demekmiş. Beyzâvî'nin beyanı veçhile m e n a s ; menci yani kurtulacak mahal demektir. İşte Bedir'de Kureyş münhezim olunca eski âdetleri üzere «Kaçalım, kurtulalım» manâsına (مَنَاصٍ۬) demişlerse de Allah-u Tealâ onları reddetmiştir. Binaenaleyh; küffar-ı Kureyş'in firara elleri değmemiştir. Çünkü; büyüklerinin bir kısmı ehl-i İslâmın kılıcından geçti, bir kısmı da esir düştü. Binaenaleyh; emelleri boşa gitti, kendileri rezil ve rüsvâ oldular.

4766
***
Vacib Tealâ kâfirlerin imanı kabul etmediklerinin sebebi kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyandan sonra kibirlerinden dolayı söyledikleri sözleri ve sair hallerini beyan etmek üzere :

وَعَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرٌ۬ مِّنۡہُمۡ‌ۖ وَقَالَ ٱلۡكَـٰافِرُونَ هَـٰذَا سَـٰحِرٌ۬ كَذَّابٌ (4)

buyuruyor.
[Onlar kendi cinslerinden kendilerine resul gelmesinden taaccüb ettiler ve kâfirler «Şu nübüvvet davasında bulunan zat sihredici ve yalan söyleyicidir» dedi.]

Yani; Mekke ahalisi şiddet-i şikak ve nifaklarından ve Resûlullah'a buğz u adavetlerinden kendi cinslerinden kendilerine resul gelmesinden taaccüb ettiler, kemal-i taaccüp ve şiddet-i inkârlarından «Şu Nebinin, âdetin hilafı olarak getirdiği şeyler sihirdir, mucize değildir. Binaenaleyh; davası da yalandır, doğru değildir» dediler.
Fahri Râzi, Kazî, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resûlullah'a sihir ve yalan isnadı ancak kâfirden vâki olacağına ve mümin olan bir kimse bunu söylese kâfir olacağına işaret için ism-i zamir bedelinde (كَـٰافِرُونَ) varid olmuştur. Kâfirlerin bu sözleri hasetlerinden neş'et etmiştir. Çünkü; onlar «Surette, nesepte, azada, kabilede ve ahlâkta Muhammed (S.A.) bize 4767 müsavidir. Bizden ziyade birşeyi yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki bizim içimizden bu mansıb-ı âlîye nail olur ve taraf-ı İlâhiden ona tevcih olunur? Eğer böyle bir mansıb tevcih olunmak lazımsa bizlerden daha ziyade hatırlı zenginlere tevcih olunmalıydı» demekle hasetlerini izhar etmişlerdir. Bu sözlerini hikâyeden maksat; bunların hamakatlarını âleme ilân etmektir. Çünkü; onlara taraf-ı İlâhiden nebi olarak gönderilen zatın kendi akrabalarından ve aralarında neş'et ederek her halini, yalan ve sair ahlâk-ı zemimeden beri olduğunu bildikleri halde «Yalan söyler» demeleri hamakattan başka birşey değildir, lâkin bu söze cür'etleri ancak küfürlerindendir.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'a yalancı dediklerini beyandan sonra şu sözlerinde itimad ettikleri delilleri, ulûhiyete ve nübüvvete ve âhirete müteallik olup ulûhiyete müteallik olan şüphelerini beyan etmek üzere :

ٱلاًلِهَةَ إِلَـٰهً۬ا وَٲحِدًا‌ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَشَىۡءٌ عُجَابٌ۬ (5)

buyuruyor.
[Kâfirler «Muhammed (S.A.) birçok ma'budları bir mi kılacak? Bu söz ne kadar taaccüb etmeye şayandır» dediler.] Çünkü; birçok putları ma'bud ittihaz ederek onlara ibadet etmek âdetlerinin ve babalarından gördükleri evvelden beri ülfetlerinin hilâfına, Allah'ın bir olduğunu itikad etmelerini teklif etmek; onların indinde gayet acîb ve garib bir şey olduğundan kemâl-i ehemmiyetle taaccüb olunacak birşeydir dediler.

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Ömer İslâm olunca elıl-i iman ferahladı, kâfirler de me'yus oldular. Kureyş'in ileri gelenleri Ebû Talib'e gelip dediler ki «Yâ Ebû Talib ! Sen bizim büyüğümüzsün. Biraderin oğluyla bizi muhakeme et» Bunun üzerine Ebu Talib Resûlullah'ı çağırır. «Yâ Muhammed (S.A.) ! Kavmin senden bazı şeyler suâl ediyorlar. Kavminden ayrı olma» deyince Resûlullah «Suâlleri nedir?» buyurması üzerine 4768 onlar «Sen bizim ma'budlarımıza ta'netme, biz de senin ma'buduna ta'netmeyelim, bu minval üzere musalaha olalım» demişlerdir. Resûlullah «Siz bana bir kelimeyle itaat eder misiniz ki o kelime sebebiyle Araba ve Aceme malik olasınız?» buyurunca Ebu Cehil «Bir değil on mislinde itaat ederiz, nedir o kelime?» dedi. Resûlullah da «( لاالهِ الاالهِ الواحد) deyiniz» buyurdu. Müşrikler bu kelime-i tevhidi işitince ümid ettikleri şeyin husule gelmeyeceğini bildiklerinden gayet me'yus oldular. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi inkâr ve ma'budun bir olduğunu uzak addederek «Birçok ma'budlar bir olur mu, bu âleme bir ma'bud kâfi gelir mi, bu dava ne acîb bir davadır?» dediklerini Cenab-ı Hak bu âyetle hikâye buyurmuştur.

***
Vacib Tealâ bundan sonra cereyan eden sözlerini ve ahvali beyan etmek üzere:

وَٱنطَلَقَ ٱلۡمَلاً مِنۡہُمۡ أَنِ ٱمۡشُواْ وَٱصۡبِرُواْ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمۡ‌ۖ إِنَّ هَـٰذَا لَشَىۡءٌ۬ يُرَادُ (6)

buyuruyor.
[Mekke'nin uluları Ebu Talib'in yanından dağıldılar ve birbirlerine dediler ki «Haydi, gidin, mabudlarınıza ibadete devam edin ve mabudlarınıza vâki olan ta'n u teşnia sabredin ve Muhammed (S.A.) le musalaba olacağınıza âlihenizle musalaha olun. Zira; şu dava ettiği tevhid bizden isteniyor, bu şeamet; zamandandır. Bizim için sabretmek lâzımdır.] Çünkü; bu'hâdise bizim içimizde hadis oldu. Zamanın kötülüğü bunu icab etti. Binaenaleyh; bizim için babalarımızdan gördüğümüz dinimizde sabr u sebat etmek lâzımdır ve bu hâl zail oluncaya kadar sabretmekten başka çare yoktur» dediler.

4769
***
Vacib Tealâ bundan sonra müşriklerin «Biz şu tevhidi Nasraniyette dahî işitmedik» dediklerini beyan etmek üzere :

مَا سَمِعۡنَا بِہَـٰذَا فِى ٱلۡمِلَّةِ ٱلاًخِرَةِ إِنۡ هَـٰذَآ إِلاً ٱخۡتِلَـٰقٌ (7)

buyuruyor.
[Biz şu tevhidi Nasraniyette dahî işitmedik. Zira; onlar ekanim-i selâseye kaillerdir. Binaenaleyh; şu tevhid olmadı, ancak Muhammed (S.A.) in kendi nefsinden icad ettiği şeydir ve yalandır» dediler.]

Bunlar aklen istidlale sarf-ı efkâr etmeyip evhamlarına tabi olduklarından vahdaniyete itiraz ve tevhidden nefret ederlerdi. Zira; mahsusata çokça dikkat edip mahsusatta ise fail-i vahidin birçok muhtelif işlere kaadir olamadığını gördüklerinden Vacib Tealâ'yı mahsus faillere kıyas ederek «vahid-i hakiki nasıl olur ki bu âlem-i mükevvenata kâfi olsun» derler, baba ve dedelerini daha akıllı zannettiklerinden «Çocuklarıyla beraber dinleri batıl olsun da Muhammed (S.A.) bir şahısken onun icadettiği din hak olsun» diyerek bunu havsalalarına aldırmazlardı.

4770
***
Vacib Tealâ Resûlullah'ın davasını tekzipte kendi zu'mlarınca kâfirlerin şüphelerini ve istidlal ettikleri delillerinden ilahiyata müteallik olan kısmını beyandan sonra nübüvvete müteallik olan şüphelerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

أَءُنزِلَ عَلَيۡهِ ٱلذِّكۡرُ مِنۢ بَيۡنِنَا‌ۚ

buyuruyor.
[«Bizim aramızdan Kur'an Muhammed (S.A.) üzerine nazil olur mu? Mahaza Muhammed (S.A.) bizim emsalimizdir» dediler.]

Yani; Resûlullah sanadid-i Kureyş'i tevhide davet edince onlar dediler ki «Muhammed (S.A.) zatında ve sıfatında bize müsavidir, belki birçok şeylerde biz ondan daha ziyadeyiz. Zira; sinnen daha yaşlı olduğumuz gibi malımız ve evlâdımız da çoktur, mansıb, servet ve dünyaca itibar bizdedir. Binaenaleyh; nübüvvet tevcih olunsa bizlere tevcih olunurdu. Çünkü nübüvvet; mertebelerin eşrefi olduğu cihetle nâs beyninde dünyaca şerefi ziyade olanlara tevcih olunmak lâzım gelir» demekle nübüvvetin Resûlullah'a gelmesine itiraz ettiler ve münasip görmediler, Kureyş'in ileri gelenleri zayıf ve fakir olanlarını bu minval üzere mugalâtayla iğfal ettiler ve zannettiler ki şeref ancak dünya malıyla olur. Halbuki bu zan batıldır. Zira meratib-i saadet; üçtür :
B i r i n c i s i : Nef saniyedir ki ilim, amel ve sair ahlâk-ı haseneyle olur.
İ k i n c i s i : Bedeniyedir ki aza-yı cevarihle işlenilen şeylerdir.
Ü ç ü n c ü s ü : Hariciye yani rûhla bedenden hariç olan şeylerle olur. Mal, cah ve bunların emsali dünyaya müteallik şeylerle hasıl olup evvelki ikiye nispetle üçüncünün değer ve kıymeti yoktur. Kureyş beyan ettikleri delillerde ednâyı â'lâ, â'lâyı ednâ zannettikleri gibi mertebelerin en â'lâsı olan nübüvvetle en âdi ve hasis olan dünya metâ'ını alâkadar addettiler. Binaenaleyh; yukarıda beyan olunan kıyas-ı fasidi icraya kalkıştılar. Şu beyan ettikleri delillerinden fehmolunduğu cihetle risaleti inkârlarının başlıca sebebi; hasettir. Zira; Resûlullah'ın dünyaya meyi ü rağbeti olmayıp kendilerinin bütün emelleri dünyaya masruf olduğu cihetle her şerefi dünyada gözettiklerinden Resûlullah'a risaleti münasip görmemişler ve risaletini inkâra cür'et etmişlerdir.
4771
***
Vacib Tealâ kâfirlerin nübüvvet hakkında şüphelerini ve şüphelerinin sebebini beyandan sonra cevabı beyan etmek üzere :

بَلۡ هُمۡ فِى شَكٍّ۬ مِّن ذِكۡرِى‌ۖ بَل لَّمَّا يَذُوقُواْ عَذَابِ (8)

buyuruyor.
[Belki kâfirler vahyi inzalde şek içinde bulunduklarından risaleti inkâr ettiler, bu inkârları bizim azabımızı tatmadıklarındandır.] Çünkü; biz onlara mühlet verip azaplarını te'hir ettiğimizden cesaretlendiler. Eğer yakında bizim azabımızı tadarlarsa bu inkârdan vazgeçerler, fakat faydası olmaz. Çünkü; azabı gördükten sonra ikrar ve imanın faydası olmayacağı ve imanda itibarın gayba olup aynelyakin müşahededen sonra imana itibar olmadığı birçok âyetlerle sabittir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bunların vahyin kendilerine gelmesini münasip görmeleri vahyi ve risaleti itikad ettiklerinden değildir. Çünkü; babalarını taklide münhemik ve delilden i'raz etmek âdetleri olduğundan daima şek ve şüphe içinde bulunurlar. Binaenaleyh; Resûlullah'ın risaletini inkâra medar olmak üzere risaletin kendilerine münasip olacağını ileri sürmekten ibarettir.
Bu âyette (لما) lâfzı azabın gelmesi yakın olduğuna işaret içindir. Çünkü; (لما) kelimesi lisan-ı Arapta karîbülvuku' olan makamda isti'mâl olunmak âdettir. Bu azap da yevm-i Bedir'de vâki olmuştur.

***
Vacib Tealâ kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerine ikinci merrede cevap olmak üzere :

أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآٮِٕنُ رَحۡمَةِ رَبِّكَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡوَهَّابِ (9)

buyuruyor.
[Yoksa onlar indinde yâ Ekrem-er Rusûl ! Senin Rabbinin rahmet hazineleri mi var? O Rabbin ki herkese galip, istediği şeyi istediği kimseye verir, hiç kimse karışamaz.]

Yani; gaflet ve dalâlet deryasına dalmış olan kâfirler gaip bilirler ve Allah'ın hazinelerinin anahtarları kendi yanlarında mı ki vahyin kendilerine münasip olacağını iddia ederler, istediklerine vahyi münasip görüp istemediklerinden almak mı isterler, kendi efkârları üzerine nübüvvete münasip kimseler mi intihab ediyorlar ve nasıl oluyor ki cümle âleme kaahir ve galip ve mülkü melekûtunda bilistiklâl tasarruf eden, şerik ve nazirden münezzeh olan ve istediğine istediği şeyi veren Allah-u Tealâ üzerine nübüvvete bizim büyüklerimiz münasip diyerek hükmederler de senin 4772 münasip olmadığını neden biliyorlar? Halbuki nübüvvet; bir atiyyedir. Allabü Tealâ dilediğine ihsan eder, hiç kimse mani olamaz. Zira; Allah-u Tealâ herkese galiptir, kimseye mağlûp olmaz, dilediğini istediğine verir, hiçbir kimse «Niçin verdin?» diyemez. Çünkü; mülk onundur, keyfemâyeşâ' tasarruf eder, başkası itiraz edemez.

***
Vacib Tealâ Kureyş'in şüphelerinden üçüncü merrede cevap beyan etmek üzere;

أَمۡ لَهُم مُّلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَمَا بَيۡنَہُمَا‌ۖ فَلۡيَرۡتَقُواْ فِى ٱلاًسۡبَـٰبِ (10)

buyuruyor.
[Yoksa semâvat ve arz ve bunların arasının mülkü onların da istediklerini sevdikleri kimselere vermek mi isterler? Ve semâvât ve arz kendilerinin olduğunu iddia ediyorlarsa semâvâta çıksınlar, arş-ı â'lâya kadar gitsinler. Alemi tedbir etsinler, hatta vahyi de istediklerine götürsünler.]

Yani; onlar Allah-u Tealâ'nın vahyi gönderdiği zata itiraz edip münasip görmüyorlar. Yoksa âlem-i ulvî olan semâvâtla âlem-i süfli olan arz ve onların arasında olan mevcudata malik ve sahip midirler ki Cenab-ı Hakkın tedbirine karışıyorlar ve Allah'ın işine tahakküm etmek istiyorlar? Eğer bütün âleme malik olduklarını iddia ediyorlarsa arş-ı â'lânın yolları olan semâvâta çıksınlar, istedikleri gibi tedbir etsinler ve risaleti de istediklerine versinler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette ittika ile murad; onları âciz kılmak ve istihza içindir. Çünkü; hadlerini bilmeyip kendilerinde bir kuvvet ve kudret tasavvur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları istihza ve hadlerini bildirmek için «Elinizde birşey varsa haydi, semâya çıkın, beğendiğinizi yapın, elinizden ne gelirse onu işleyin» buyurmuştur.

4773
***
Vacib Tealâ kâfirleri âciz kılmak için kendilerine semâya çıkmalarını emrettikten sonra âciz olduklarını açıktan heyan etmek üzere :

جُندٌ۬ مۡا هُنَالِكَ مَهۡزُومٌ۬ مۡنَ ٱلاًحۡزَابِ (11)

buyuruyor.
[Onlar bulundukları makamda mağlûp ve azıcık bir cemaattırlar.]

Yani; Kureyş kavmi enbiya-yı izam aleyhlerine tecemmu' eden cemaatlardan mağlûp ve gayet az bir cemaattır ki hiçbir şeye kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki tedbir-i İlâhiye karışır ve risaleti bizim münasip gördüğümüz Resûlumüze münasip görmez ve itiraza cesaret ederler, kendilerini münasip gördükleri mertebeyle münasebetleri olmadığını bilmezler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (مۡا) lâfzı bu makamda taklü ve kâfirleri tahkir içindir. Yahut kâfirleri istihza ve tehekküm suretiyle ta'zim içindir ki «Sizler kendi zu'munuzca büyük adamlarsınız velâkin mağlûpsunuz» demektir.
4774
***
Vacib Tealâ kâfirlere azabın taahhurundan tuğyan ettiklerini beyandan sonra enbiya-yı sairenin ümmetlerinin de azapları taahhur ettiğinden tuğyan edip sonra azap nazil olarak helâk olduklarını beyanla Kureyş'i tehdid etmek üzere :

كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٍ۬ وَعَادٌ۬ وَفِرۡعَوۡنُ ذُوٱلاًوۡتَادِ (12) وَثَمُودُ وَقَوۡمُ لُوطٍ۬ وَأَصۡحَـٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلاًحۡزَابُ (13) إِن كُلٌّ إِلاً ڪَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ (14)

buyuruyor.
[Kureyş'ten evvel Hz. Nûh'un kavmi kemâl-i kuvvet ve kudretleriyle beraber biraderin Nûh (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz Azîmüşşan tufanla cümlesini garkettik ve kezalik Âd kavmi kemâl-i inat ve tekebbürleriyle beraber Hûd (A.S.) i tekzib ettiler. Biz onları rüzgârla ihlâk ettik. Firavun dünya üzerinde en ziyade kavî ve sabit bir devlet ve saltanat sahibi ulduğu halde Mûsâ (A.S.) ı tekzib etti. Kendini ve askerini deryaya garkettik, Semud kavmi kemâli şiddetleriyle beraber Salih (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz onları şiddetli sayhayla ihlâk ettik, kavm-i Lût hudud-u İlâhiyi tecavüzün nihayetine varmışken Lût (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz onları memleketlerinin altım üstüne çevirerek üzerlerine taş yağdırmakla ihlâk ettik, ashab-ı Eyke Şuayb (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz onları da ihlâk ettik. Ey Nebiyy-i Muhterem ! İşte şu âyette beyan olunan ümmetler tarik-ı haktan ayrılmış olan cemaatlardan bazılarıdır. Bunların küllisi resullerini tekzib ettiler. Binaenaleyh; onlar üzerine azabım vacip oldu ki dünya ve âhiret muazzeplerdir.] Bunların cümlesi Kureyş'ten kuvvetli ve şevketli oldukları halde helâk olunca onlara nispetle pek zayıf, devlet ve .kuvvetten ârî olan Kureyş miskinlerinin helâk olacakları evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; kalb-i nebeviniz müsterih olsun.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un devleti, saltanatı kararlaşmış sabit olduğundan Firavun'a (ذُوٱلاًوۡتَادِ) denilmiştir. Çünkü e v t a d ; vetedin cem'idir. V e t e d ise çakılmış kazık manâsına olduğundan bu makamda çakılmış kazık gibi devleti sabit olduğuna işaret için (ذُوٱلاًوۡتَادِ) denilmiştir. Yahut Firavun gazab ettiği kimseye azap için dört ağaç dikerek o kimsenin ellerinden ve ayaklarından çiviyle o ağaçlara çaktığından (ذُوٱلاًوۡتَادِ) denilmiştir. Yahut huzurunda eğlenmek için ellerinde değnekler ve iplerle canbazlar oynadıklarından (ذُوٱلاًوۡتَادِ) denilmiştir. Yahut askerinin çokluğu nispetinde çadırlara çok çivi lâzım olduğu cihetle (ذُوٱلاًوۡتَادِ) unvanı verilmiştir.
Şuayb (A.S.) ın kavmi meşelik mahallerde bulunduklarından onlara ashab-ı Eyke denilmiştir.
Hulâsa; kendilerine taraf-ı İlâhiden gönderilen resulleri tekzibeden ümmetler helâk oldukları gibi Kureyş kavmi de kendilerine 4775 gönderilen Resûlu tekzipte devam ederlerse onların de helâk olacağı şüphesiz demektir.
***
Vacib Tealâ Kureyş'in küfür ve inatlarında devam ederlerse helâk olacaklarını beyandan sonra helâklerinin az bir zamanda hasıl oluvereceğini beyan etmek üzere :

وَمَا يَنظُرُ هَـٰٓؤُلآًءِ إِلاً صَيۡحَةً۬ وَٲحِدَةً۬ مَّا لَهَا مِن فَوَاقٍ۬ (15)

buyuruyor.
[Ey habibim ! Senin dinini kabulden imtina' eden Kureyş kavmi beklemezler, ancak bir sayha beklerler ki o sayhayla suret-i seriada helâk olurlar. Zira; o sayhada asla karar etmek, durmak olmadığı gibi o sayha gelince dönmek ihtimali de olmaz.] Yani; sayha gelsin de ihlâk etmeksizin geri dönsün, bu ihtimal yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile f e v a k ; koyunu sağarken memesini bir kere sıkmasıyla ikinci sıkmanın arasında geçen zamana denir. Yahut sağan kimsenin memeyi sıkıp elini çekince memenin ucuna gelmiş olan sütün geri döndüğü zamandır ki azıcık bir tevakkuftan kinayedir. Yani «Onları ihlâk edecek sayha gelince azıcık bir zaman durmaksızın hemen ihlâk eder» demektir ki gazab-ı İlâhi zuhur edince bir nefes alıncaya kadar müsaade olmaz.
S a y h a yla murad; Arap indinde gar etlerde vâki olan sayhalardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kureyş beklemezler, ancak garette vâki olan sayhayı beklerler. Zira; o misilli sayhalarda ölüş olur, dönüş olmaz. Şu halde bunların bir sayhalık işleri vardır. O bir sayha bunların işlerini bitirir.] demektir.

4776
***
Vacib Tealâ müşriklerin Resûlullah'ı tekziplerinin sebebi ilahiyatta, nübüvvette ve emr-i âhirette şüpheleri olduğunu, o şüphelerinden ulûhiyete ve nübüvvete müteallik olanlarını beyan ve reddettikten sonra âhirete müteallik olan şüphelerini reddetmek üzere :

وَقَالُواْ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ (16)

buyuruyor.
[Kâfirler «Ey bizim Rabbimiz ! Yevm-i kıyamet ve rûz-ü hesaptan evvel azaptan nasibimiz neyse ta'cil et» dediler.]

Yani; kâfirler ahval-i âhireti, nâsın bazısı ashab-ı yemin, bazısı ashab-ı şimal olup herkesin defter-i a'mali eline verileceğini Resûlullah'tan işitince istihza tarikıyla «Yâ Rab ! Âhiretten evvel azaptan nasibimiz neyse ver de görelim, yevm-i kıyamete te'hir etme» demekle azabın yokluğuna hükmettiler. Çünkü; iman etmediklerinden azabın vücudunu itikad etmezlerdi. Binaenaleyh; emr-i âhireti inkârla Resûlullah'ın risaletini de inkâr ederlerdi. (قِطَّنَا) azaptan hissemiz veya defter-i a'malimiz demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [«Yâ Rabbi ! Yevm-i hesap olan kıyamet gününden evvel defter-i a'malimizi elimize ver de, bakalım, görelim, amelimiz neymiş,, cezası Cennet mi yahut Cehennem midir bilelim» demekle Resûlullah'ı istihzaya cesaret ettiler.]

***
Vacib Tealâ müşriklerin Resûlullah'a itiraz ve istihzalarından hasıl olan hüznü defetmek üzere :

ٱصۡبِرۡعَلَىٰ مَا يَقُولُونَ

buyuruyor.
[Sabret yâ Ekrem-er Rusûl ! Onların dediklerine.]

Yani; ey Habib-i Zişanım ! Her ne kadar kâfirler inat ve istikbar ederek senin şanına lâyık olmadık şeyleri isnad ediyorlarsa da sen onların sözlerine sabret ve hezeyanlarına iltifat etme ve yaramaz sözlerinden mahzun olma. Zira; onların şerrinden ben seni muhafaza ediciyim. Binaenaleyh; müsterih olmanız lâzımdır.

4777
***
Vacib Tealâ kâfirlerin azabın ta'cilini arzu ettiklerini buyandan sonra günâhın ne derece büyük birşey olduğunu beyan sadedinde Dâvûd (A.S.) ın kıssasına işaret etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَا دَاوُۥدَ ذَاٱلاًيۡدِ‌ۖ إِنَّهُ ۥۤ أَوَّابٌ (17)

buyuruyor.
[Ey Resûl-ü Ekrem ! Kuvvet ve kudret sahibi olan Dâvûd kulumuzun başından geçen macerayı zikret. Zira; Dâvûd kulumuz herşeyde Allah-u Tealâ'ya rücû' edicidir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile (ذَاٱلاًيۡدِ) kuvvet manâsınadır. Bu makamda k u v v e t le murad; ibadette ve umur-u dinde kuvvettir. Çünkü; Dâvûd (A.S.) bir gün oruç tutup bir gün iftar ederek taata devam ettiği gibi gecenin nısfında teheccüde kalkar, birçok meşakkata tahammül eder, her umurunda rıza-yı İlâhiyi arar ve münasebetsiz şeylerden nefsini muhafaza ederdi.

***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın menakıbından bazılarını beyan etmek üzere :

إِنَّا سَخَّرۡنَا ٱلۡجِبَالَ مَعَهُ ۥ يُسَبِّحۡنَ بِٱلۡعَشِىِّ وَٱلۡإِشۡرَاقِ (18) وَٱلطَّيۡرَمَحۡشُورَةً۬‌ۖ كُلٌّ۬ لَّهُۥۤ أَوَّابٌ۬ (19)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Davud'a dağları muti' ve münkad kıfdık. Binaenaleyh; kuşluk ve akşam vakti dağlar devam üzere Dâvûd'la beraber teşbih ederlerdi, ona kuşların her nev'ini itaatli kıldık ki kuşlar etrafına toplanır cümlesi beraber teşbih ederlerdi.] Şu halde kuşlardan ve dağlardan herbirerleri Dâvûd (A.S.) ın teşbihi için teşbihe müracaat ederlerdi.ü

Yani; Hz. Davud'un teşbihi onların teşbihine sebep olurdu. Ve Dâvûd (A.S.) nerede bulunur, teşbihle meşgul olursa orada bulunan dağlar ve kuşlar ona tebaiyet ederek teşbihe devam ederlerdi. Bu âyette Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ı birkaç veçhile sena buyurmuştur.
B i r i n c i s i : Dâvûd (A.S.) hakkında cemi' sıygasıyla abdimiz buyurmuştur. Çünkü cemi' sıygasıyla abdimiz demek; ta'zîmin nihayesi ve teşrifin gayesidir.
İ k i n c i s i : Abdimiz ta'birinde ubudiyetin manâsını Dâvûd (A.S.) a nefsinde lâyıkıyla tatbik ettiğine işaret buyurmasıdır. Çünkü abdiçin ubudiyetin vazifesini nefsinde izhar etmek; en büyük bir meziyettir.
Ü ç ü n c ü s ü : Eydi sahibi olduğunu beyan buyurmasıdır. Çünkü bu makamda e y d i ; taatı edaya ve günâhtan kaçınmaya kuvvet ve kudret sahibi demektir. Hatta Resûlullah'ın bir hadisinde «Orucun en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) ın orucudur. Zira; bir gün tutar, bir gün yer ve namazın en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) ın namazıdır. Zira; gecenin nısfında uykuya varır ve sülüs-ü ahirinde kalkar, namaz kılar, gecenin sülüs-ü ahirinde uyku uyur» buyurduğu mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif Dâvûd (A.S.) ın ibadete ziyade mütehammil olduğunu beyan eder.
D ö r d ü n c ü s ü : Dâvûd (AS.) ın her umurunda Cenab-ı Hakka müracaat ettiğini beyan buyurmasıdır. Çünkü; (أَوَّابٌ۬) mübalâğa sıygasıyla herşeyde hakka mütevekkil ve tefviz-i umur ettiğini müş'irdir.
B e ş i n c i s i : Dağları ve kuşları Hz. Davud'a müsahhar kıldığını, dağların ve kuşların Dâvûd (A.S.) a inkıyad ederek teşbihe devam etmeleriyle Dâvûd (A.S.) ın muktedabih olduğunu beyan buyurmasıdır. Dağların teşbihinin keyfiyetinde ihtilâf varsa da ekseri müfessirînin Beyanları veçhile o saata mahsus olarak Cenab-ı Hakkın onlarda lisan halkederek onunla teşbih etmeleridir. Çünkü; etle kemikten ibaret olan insanlarda akıl, hayat ve nutuk gibi evsafı halkeden Allah-u Tealâ'nın taşla topraktan ibaret olan dağlarda bu gibi evsafı halketmesi uzak bir.şey değildir. Binaenaleyh dağların ve kuşların teşbihleri; manâ-yı hakîkî ve zahirîsi olan lisanla teşbihtir. Çünkü lisan-ı halle teşbih; her zaman carî olduğundan Dâvûd (A.S.) a tahsiste bir manâ yoktur. Yahut Dâvûd (A.S.) ın sadası gayet güzel ve uzun olduğundan Zebur'u kıraat ettiğinde kuşlar etrafına toplanır, dinlerler ve herbiri türlü avaza başlamakla teşbih ederlerdi. Dâvûd (A.S.) ın sadasından dağlara akseden sada onlar hakkında teşbih idi. Çünkü; her cümlesinde Vacib Tealâ'yı nekaisten tenzih olduğu cihetle dağlardan akseden sada ve kuşların nağamâtı ayn-ı teşbihtir.

***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın menakıbından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَشَدَدۡنَا مُلۡكَهُ ۥ وَءَاتَيۡنَـٰهُ ٱلۡحِكۡمَةَ وَفَصۡلَ ٱلۡخِطَابِ (20)

buyuruyor.
[Biz mülk-ü Davud'u kuvvetlendirdik ve ona ilm-i tamla kat'-ı husumâtı verdik.]

Yani; Dâvûd (A.S.) a kemâl-i lûtfumuzdan zahirde mülkünü askerle kuvvetlendirdik ve diğer memleketleri istilâ ile takviye, ahali beynine mehabetini ilkaa ettik. Binaenaleyh; cümle halk onun emrine itaat eder oldular, Davud'un mülkünü biz takviye ettiğimiz gibi ona nübüvvet, kemâl-i ilim, güzel ve muhkem amel ve hakla batıl beynini tefrika kudret-i kâmile verdik.
Fahri Râzi, Kazî, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran Dâvûd (A.S.) ın hükümetinin takviyesi ve mülkünün kuvvetlenmesi şöyledir : Bir kimse diğer bir kimseden öküzünü gasbettiğini dava etmesi üzerine müddeialeyh olan inkâr eder. Ancak müddeinin şahidi yokmuş. Dâvûd (A.S.) taraf-ı İlâhiden müddeialeyhi katletmesiyle rüyasında üç defa emrolunmuş. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) müddei aleyhe katlolunmasıyla emrolunduğunu söyleyince müddei beyyinesiz katlolunamayacağını söyler. Dâvûd (A.S.) emr-i ilâhiye itaata mecbur olduğunu ve suret-i kafiyede emr-i İlâhinin infaz olunacağını tekrar anlatır. Müddeialeyh emr-i İlâhiden kurtuluş olmadığını anlayınca hakikati beyan eder ve der ki «Yâ Nebiyallah ! Ben bu öküzü gasbetmedim ve lâkin müddeinin pederini öldürmüştüm. Benim katlime emr-i İlâhinin zuhuru bu hikmete mebni olsa gerektir» demesi üzerine kısas 4780 tarikıyla katlolunur. Zira; (المرءمؤاخذ باقراره) =; Kişi ikrarıyla mauâhaze olunur» fahvasına mebni kısas olununca umum Benî İsrail üzerinde büyük bir te'sir hasıl ederek Dâvûd (A.S.) ın mehabeti herkese dağılır. Hatta herkes mukteziyatı şer'in haricine çıkamaz bir hale gelmiştir. Çünkü; şeriatın haricine çıkarsa Dâvûd (A.S.) bilir de mücazat eder itikadı herkeste yerleştiğinden şeriatın hilafı ma'siyeti irtikâptan sakınmayı herkes kendine çare-i selâmet ve necat saymıştır. Binaenaleyh; hükümet-i Dâvûd kuvvetlendi, herkes Dâvûd (A.S.) ın emri haricinde birşey yapamaz bir hale geldi ki o zamanda dünyada bulunan hükümetlerin en kuvvetlisi Dâvûd (A.S.) ın hükümeti oldu. Zira; ahali yekdiğerine merbut, hükümete emin, adalet yolunda, asayiş ve intizam mükemmeldi. Hatta kürsi-i Dâvûd (A.S.) ı pek çok kişinin beklediği mervidir. Dâvûd (A.S.) a hikmet-i ilmiye, dünya ve âhirete müteallik hikmet-i ameliye verilip hikmet i'ta olunan kimseye hayr-ı kesir verilmiş olduğundan cümle hayrat Dâvûd (A.S.) a i'ta olunmuş demektir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile Dâvûd (A.S.) a nutk-u beliğ ve adaletle hükm-ü sahih verilmiştir. Çünkü ecsam-ı âlem; üçe münkasemdir :
B i r i n c i s i : Cemadat ki ilimden hâlidir.
İ k i n c i s i : Hayvanat-ı saire ki idraki varsa da kalbinde olan şeyi ifadeye kaadir değildir. Binaenaleyh; kemalâttan nasibi yoktur.
Ü ç ü n c ü s ü : İnsan ki idraki olmakla beraber kalbine gelen manâyı başkalarına ifadeye kaadirdir. Ancak bu kudrette bulunan insanlar da birbirinden farklıdır. Bazısı suret-i muntazamada söz söylemeye, kendi hukukunu müdafaya ve gayrın hukukunu muhafazaya kaadirdir, bazısı da söz söylerse de intizamına riâyet edemediği gibi hukukunu müdafa da edemez. Dâvûd (A.S.) ise güzel söz söylemeye, manâsını zapta, belagat ve talâkat-ı lisanla ifade-i meram, nâs beyninde adaletle hükmetmeye ve muhafaza-i hukuka muktedir olduğunu beyan etmek üzere Cenab-ı Hak fasl-ı hitap verdiğini beyanla bu âyette sena buyurmuştur. Çünkü f a s l – ı h i t a p ; hakla batıl beynini tefrik eder gayet açık hiç şüphesiz maksuda delâlet eder kısa bir kelâmdır ki mealini herkes anlayabilir.

4781
***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın bazı senasını beyandan sonra itikadında zaaf olan kimselerin hatırına gelen vehmi kaldırmak için iki hasmın huzur-u Davud'a imtihan suretiyle geldiklerini beyan etmek üzere :

وَهَلۡ أَتَٮٰكَ نَبَؤُاْ ٱلۡخَصۡمِ إِذۡ تَسَوَّرُواْٱلۡمِحۡرَابَ (21) إِذۡ دَخَلُواْعَلَىٰدَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنۡہُمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Muhakkak sana hasmın haberi geldi. Zikret iki hasmın duvardan mihrab-ı Davud'a çıktıkları zaman ki o zamanda onlar duvardan Dâvûd (A.S.) üzerine girdiıer. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) da onlardan korktu.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette i s t i f h a m ; zikrolunacak haberin şanının büyüklüğüne ve kemâl-i dikkatla dinlemeye şayan olduğuna tenbih içindir. H a s m ı n h a b e r i yle murad; hasımların muhakemelerinin haberi demektir. Dâvûd (A.S.) üzerine âdetin hilafı olarak duvar yarılarak girdiklerinden korkmuştur. Çünkü; Dâvûd (A.S.) zamanını dörde taksim etmişti ki bir gün ibadet eder, bir gün fasl-ı hukuk ve hükm-ü kaza eyler, bir gün hususat-ı beytiyeyle ve bir gün de ahaliye vaaz u nasihatla meşgul olurdu. İbadet günü halvetteyken, bekçiler kapıda içeriye kimseyi koymadıkları bir zamanda ansızın duvar yarılarak onların, me'mûlün hilafı girivermeleri Dâvûd (A.S.) ı korkutmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Ey habibim ! Dâvûd (A.S.) halvetteyken âdetin hilafı duvardan iki hasmın muhakeme için Dâvûd üzerine ansızın girdiklerinin haberi sana geldi. Binaenaleyh; sen o zamanı hatırına getir ve tezekkür et ki ne garip bir kıssadır. Adetin hilafı geldiklerinden dolayı Dâvûd (A.S.) onlardan korktu.] demektir.

4782
***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın korktuğunu hasımları bilince âki olan sözlerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ لاً تَخَفۡ‌ۖ خَصۡمَانِ بَغَىٰ بَعۡضُنَا عَلَىٰ بَعۡضٍ۬ فَٱحۡكُم بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَلاً تُشۡطِطۡ وَٱهۡدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٲطِ (22)

buyuruyor.
[Duvar yarılarak içeriye giren iki hasım Hz. Davud'a dediler ki «Korkma bizden. Zira; biz iki hasmız ki bazımız bazımıza zulmetti. Şu halde bizim beynimizde hakla hükmet ve batıla meyletme, bize doğru yolu göster.».]

Yani; o iki hasmın âdetin hilafı duvardan girmeleri Dâvûd (A.S.) a korku verince onlar Dâvûd (A.S.) a hitaben «Sen korkma bizden. Zira; biz sana suikasd için gelmedik. Belki iki hasmız, muhakeme için geldik. Çünkü; bazımız bazımıza zulmetti. Binaenaleyh; sen bizim beynimizde adaletle hükmet, adaletin haricine çıkma, doğru yol neyse onu bize göster, herkes hakkına razı olsun» dediler.
Dâvûd (A.S.) mihrabında ibadetle meşgul olduğu esnada kimse yanına giremez, bekçiler kapıda bekler, hiç kimseye müsaade etmezlerken bu iki melek, iki insan suretinde kapıya gelerek müsaade isteyip bekçiler müsaade etmeyince duvara çıkarak içeriye girmeleri üzerine Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale için muhakeme maksadına mebni geldiklerini beyan etmişlerdir.

***
Vacib Tealâ huzur-u Davud'a hasımların geldiğini beyandan sonra davalarını tasvir ettiklerini beyan etmek üzere :

إِنَّ هَـٰذَآأَخِى لَهُۥتِسۡعٌ۬ وَتِسۡعُونَ نَعۡجَةً۬ وَلِىَ نَعۡجَةٌ۬ وَٲحِدَةٌ۬ فَقَالَ أَكۡفِلۡنِيہَا وَعَزَّنِى فِى ٱلۡخِطَابِ (23)

buyuruyor.
[Hasımlardan birisi Hz. Davud'a hitaben söze başlayarak «Şu benim mümin biraderimdir. Kendisinin doksan dokuz haremi 4783 vardır. Benim de bir tane haremim vardır, bana, sen o bir haremi de bana ver» dedi ve sözüyle bana galebe etti. Zira; benden fasihtir.]

Yani; iki insan suretinde gelen melekler Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale ve kalb-i nebevilerini teskinden sonra davalarını tasvir ve birinin öbürüne zulmetmek istediğini beyana başladılar, içlerinden birisi diğerine işaret ederek «Şu benim dinde kardeşim ve tarik-ı sülükte meslektaşımdır. Bunun doksan dokuz tane hatunu vardır, benim ise bir tanedir. Bana o bir hatunu kendine vermemi teklif ediyor, diyor ki (O bir hatunu da bana ver, ona da ben kefil olayım. Benim zevcem yüz olsun, senin hiç olmasın) dedi. Böyle demekle beraber birtakım delâille bana galebe etti. Zira; kelâmda ben müdafaaya kaadir değilim ve muharebeye iktidarım yoktur. Çünkü ben âciz bir kimseyim» demekle davayı tasvir etti.
(كۡفِلۡنِيہَا) beni o bire de malik kıl, yahut ben taht-ı nikâhımda olanlara kefil olduğum gibi buna da kefil kıl demektir. Yahut k e f i l ; nasip manâsınadır ki «Bu biri de benim nasibim kıl» demektir.

***
Vacib Tealâ hasımların davayı tasvirlerini beyandan sonra Dâvûd (A.S.) ın kemâl-i taaccüple söylediği sözü beyan etmek üzere :

قَالَ لَقَدۡ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعۡجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦ‌ۖ وَإِنَّ كَثِيرً۬ا مِّنَ ٱلۡخُلَطَآءِ لَيَبۡغِى بَعۡضُہُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ إِلاً ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَقَلِيلٌ۬ مَّا هُمۡ‌ۗ

buyuruyor.
[Dâvûd (A.S.) hasımlara hitaben «Senin hatununu kendi hatunlarına ilhak etmeyi istemesiyle Allah hakkı için o adam sana zulmetti, şürekâdan çokları mallarını birbirine karıştırmakla bazısı bazısına zulmeder, illâ şu kimseler ki onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onlar zulmetmezler, fakat imanla ve amel-i salihle meşgul olanlar bu dünyada azdan azdır ve enderdir» demekle esefini izhar etti.] Dâvûd (A.S.) doksan dokuza bir tane 4784 hatunun zammını istemesiyle zulmettiğini beyanla beraber ihtilât eden insanlardan çoklarının bu halde olduğunu dahî beyan etmiştir. Ancak Allah'ın vahdaniyetine lâyıkıyla iman, evamir ve nevâhîye imtisal eden ve bilhassa hukuk-u ibada riâyetle amel-i şalin işleyenler bu gibi zulüm ve taaddîye cesaret etmezler ve bu misilli salih kimseler de azdır dedi.
(وقلَيلماهم) iyi kimselerin gaayet azlığını te'kid için azlıktan kinaye olan (ما) lâfzını irad etmiştir. Dâvûd (A.S.) ın bu hükmü diğer hasmın kirarından sonradır. Yahut müddeialeyh söylemem işse de sükûtu ikrar olmasına binaen zulme nispet ederek hükmetmiştir. Yahut «Eğer senin dediğin gibiyse sana zulmetti» demektir.

4785
***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın hükmünü beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere :

وَظَنَّ دَاوُ ۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّـٰهُ فَٱسۡتَغۡفَرَرَبَّهُۥ وَخَرَّرَاكِعً۬اوَأَنَابَ (24) فَغَفَرۡنَا لَهُۥ ذَٲلِكَ‌ۖ وَإِنَّ لَهُۥعِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٍ۬ (25)

buyuruyor.
[O vakitte zannetti Dâvûd ki biz unu müptelâ kıldık. Binaenaleyh; derhal Rabbisine istiğfar etti, rükûa vardı ve dergâh-ı ulûhiyete rucû' etti. Biz de ondan sadır olan zelleyi afla mağfiret ettik. Zira; Dâvûd için bizim indimizde kurbiyet ve hüsn-ü merci' vardır.]

Yani; Dâvûd (A.S.) hükmü verince melekler birbirine bakarak bu hüküm hakimin kendi aleyhinedir derler ve kaybolurlar. Dâvûd (A.S.) iki tarafına nazar eder, görür ki, ansızın kaybolmuşlar. İşte o zaman bildi ki Dâvûd (A.S.) biz onu müptelâ kıldık ve imtihan muamelesi yaptık. Derhal sadır olan zelleden Rabbisine istiğfarla rükû'a vardı ve münacatla dergâh-ı ulûhiyete rücû' etti. Biz de onu mağfiret ettik. Zira; Dâvûd için bizim indimizde büyük mertebe ve gayet kurbiyet vardır.
Bu âyeti tilâvetle Şafiî indinde secde lâzım gelmez, amma İmam-ı A'zam indinde tilâvetle secde lâzımdır ve rükû'un secde makamına kaim olacağı bu âyetle istidlal olunmuştur. Bu âyeti tilâvet edince Resûlullah'ın secde ettiği mervidir.
Bu âyetin delâleti veçhile Dâvûd (A.S.) (Urya) denilen kimsenin hıtbe ettiği hatuna hıtbe ederek nikâhlandığından (Urya) nın me'yus olması üzerine şu hıtbe üzerine hıtbenin zelle olduğuna tenbih için iki hasım suretinde Vacib.Tealâ melekleri gönderir, tenbih eder ve Dâvûd (A.S.) da hakikati anlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak'tan zellesinin affını istirham ettiğini Vacib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.
Dâvûd (A.S.) dan sudur eden zellenin sebebi: ikidir:
B i r i n c i s i : Hıtbe üzerine hıtbe etmesidir.
İ k i n c i s i : Doksan dokuz haremi mevcutken yüzüncü birini dahî istemesidir. Dâvûd (A.S.) dan vâki olan zelle hakkında birçok rivayetler varsa da mu'tenıed olan rivayet budur. Çünkü âyette (وَعَزَّنِى فِى ٱلۡخِطَابِ) nazmında zellenin hıtbede olduğunu ima ettiği cihetle bu rivayeti te'yid eder. Amma (Urya) hakkında vâki olan rivayetler aklen ve naklen sahih değildir. Binaenaleyh; iftira, bühtan ve yalandan ibarettir.
Bazıları da zelleyi Dâvûd (A.S.) zamanında mevcut bir âdet üzere tasvir etmişlerdir, şöyle ki : Benî İsrail'den bir kimsenin diğerine kendine nikahlanmak üzere haremini terketmesini rica ve teklif etmek adetmiş. Binaenaleyh; bu teklif nâs arasında âdet olduğundan herkes çok görmez, hatta kabul edip terkedenler de olurmuş. İşte nâs beyninde carî olan şu âdete binaen Dâvûd (A.S.) da Benî İsrail'den bir kimseye böyle bir teklifte bulunması üzerine Vacib Tealâ muhakeme suretiyle iki melek göndererek Dâvûd (A.S.) a tenbih buyurmuştur. Gerçi bu âdet nâs arasında carî ise de mansıb-ı nübüvvete bu misilli teklif ve âdet-i hasiseye ittibâ' etmek münasip görülmemiştir. Çünkü; (حسنا ت الابرارشيئِات القربين) dir.
Âyette bu rivayete işaret de vardır. Çünkü âyette iki hasımdan birisi «Kendinin doksan dokuz hatunu varken benim bir hatunum 4786 var. Bana o bir hatunu da kendinin kefil olmasını ve taht-ı kefaletine almasını ister» demek aynı rivayeti te'yid etmektedir.

***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) dan vâki olan zelleyi ve Dâvûd (A.S.) ın derhal tevbesini kabul buyurduğunu beyandan sonra tevbenin kemal-i ihlâs ve samimiyet üzere olduğundan hil'at-ı hilâfetle Dâvûd (A.S.) ı mesrur ve müşerref buyurduğunu beyan etmek ve lutf u keremini Dâvûd (A.S.) üzerine izharla nida ederek :

يَـٰدَاوُ ۥدُ إِنَّا جَعَلۡنَـٰكَ خَلِيفَةً۬ فِى ٱلاًرۡضِ فَٱحۡكُم بَيۡنَ ٱلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّ وَلاً تَتَّبِعِ ٱلۡهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللهُِ‌ۚ

buyuruyor.
[Ey Dâvûd ! Biz seni yeryüzünde halife kıldık Hilâfet sana teveccüh edince sen nâs beyninde adaletle hükmet. Sen arzu-yu nefsine tâbi olma ki seni doğru yoldan çıkarmasın.]

Yani; yâ Dâvûd ! Biz Azîmüşşan senin ihlâsla istiğfarından sonra sana arız olan halât-ı beşeriyeyi kaldırdık ve seni yeryüzüne halife kıldık. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan sen niyabet et. Çünkü; yeryüzü mahall-i fesad ve envâ'-ı fitne ve fesatla dolu olduğu cihetle nizam ve intizam bir halifenin vücuduna muhtaçtır. İşte şu ihtiyaca binaen biz seni halife kıldık ki nâs arasında adaletle hükmedesin ve nâs sayende sayebân olsun, adaletinden kalpleri rahat bulsun, hükümde ve fasl-ı hukukta hava ve hevesine ittibâ' etme, umum hükmünde kitabullaha rücû' et, muhalefet etme ki doğru yoldan çıkmayasın. Eğer biz nehyettikten sonra nefsinin havasına ittibâ' edersen o ittibâ'ınseni doğru yoldan çıkarır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar bittabi' medenî olduğu cihetle adaletle hükme ihtiyaç zaruridir. Zira; insan kendi başına maişetini te'min edemez. Ancak muntazam bir kasaba mevcut olup o kasabada insanlar taksim-i a'mâl kaidesine riâyetle herbiri bir san'atla meşgul olarak bir ihtiyacın defini ihtiyar ve o cihetle 4787 taayyüşünü te'min eder, cümle efradın sanayii o cemaatın mesalihini intizamına koymak suretiyle yaşanabileceğinden elbette insanlar cemiyetle yaşamak zaruretindedir.
Bir mahalde içtimâ' eden birçok cemaat beyninde münazaât, muhasamat, yekdiğerinin hukukuna tecavüz ve zulm ü udvan zaruri olduğundan şu münazatı kat'edip zulm ü adaveti kaldıracak kaahir ve cümleye kendini tanıttırmış emri nafiz bir reis-i hükümet elbette lâzımdır. Binaenaleyh; mesalih-i âlemin intizam-ı tam tahtında cereyanı ancak siyasete vakıf bir reis-i kaahir ve kaadirle olabileceğinde şüphe yoktur. Eğer bu adam adaletle hükmeder, işini ve sözünü şeriata tatbik ederse mesalih-i âlem muntazam olacağı gibi hayrat kapıları açılır, maişette vüs'at hasıl olur. Binaenaleyh; aharın hukukuna tecavüze hacet kalmaz. Amma o reis-i hükümetin hükmü hava ve hevesine tâbi olur, şeriata temas etmezse âlemin tahribine sebep olur. Zira zulümle hüküm; âlemin harabına bâdî olduğu gibi nâs beyninde here ü merci mucip olarak rızık kapıları kapanır, nâsın maişeti daralır ve akıbet zulüm o mülkün harabına sebeb-i müstakil olur. Binaenaleyh; şu hikmete binaen Cenab-ı Hak kütüb-ü semaviyenin cümlesinde adaletle emretmiştir. İşte; şu içinde bulunduğumuz zamanda memalik-i İslâmiyede vâki olan here ü merc ve hükümât-ı Hıristiyaniyenin ittifakıyla memalik-i İslâmiyeyi yer yer istilâları ve her an tezayüd eden kaht u galâ, dîk-ı maişet, nâsta olan zili ü meskenet ve sair rahatsızlıkların cümlesinin esbabı rical-ı hükümetin cehaleti, hava ve heveslerine tebaiyetleri, zulm ü taaddînin teammüm etmesi, erbab-ı umurun şeriatın ahkâmıyla amel etmemesi, zamane süfehasının terakkiyâtı küfriyatta ve medeniyeti süflîyatta aramalarından mütevellittir, bu ahval te'siriyle memleketler zîr ü zeber olup gidiyor da halâ ayılmak ve mütenebbih olmak da yoktur.

(اصلحناالله واصلحهم آمين يامعين)

4788***
Vacib Tealâ havaya ittibâ'ın dalâle sebep olacağını beyandan sonra dalâlin akıbetinde olacak vehameti beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللهُِ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ شَدِيدُۢ بِمَا نَسُواْ يَوۡمَ ٱلۡحِسَابِ (26)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar tarik-ı İlâhiden çıktılar. Onlar için hesap gününü uluttuklarından dolayı şiddetli azap vardır.]

Yani; yâ Dâvûd ! Sen hava-yı nefsine tâbi olma ki tarik-ı haktan çıkmayasın. Zira; tarik-ı haktan çıkanlar için şiddetli azap vardır. Çünkü; yevm-i âhireti unuttukları için herşeye cesaret edip hill ü hürmeti aramadıklarından dünya ve âhirette azaba müstehaklardır. Şu halde insanlar hava ve heveslerine ittibâ' etmesinler ki doğru yoldan çıkıp azaba müstehak olmasınlar.
Bu âyet-i celile; havaya ittibâ'dan nehyin illeti ve ittibâ'dan neş'et eden vehanaeti beyanla nehyin hikmetini ilân etmiştir. Âyette adaletle hükümle emir ve havaya ittibâ'dan nehiy; her ne kadar Dâvûd (A.S.) a ise de bizim için de amel vaciptir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını Allah-u Tealâ bize Kur'an'da hikâye ederse mensuh olmadıkça bizim için o hüküm ayn-ı şeriattır. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) a emr ü nehiy bize de ayn-ı emr ü nehiydir.
Yevm-i âhireti unutmamak hakka ittibâ'a ve havaya muhalefete sebep olduğuna işaret için tarik-ı haktan çıkanlara azab-ı şedidin sebebi âhireti unutmaları olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde âhireti hatırda tutmak insanlar için bir mürşid'i kâmil demektir. Çünkü; âhiret hatırda oldukça insan fena işe cür'et edemez. Zira; cür'et ederse ceza göreceğini bilir.

4789
***
Vacib Tealâ kâfirlerin yevm-i hesabı unuttukları cihetle azab-ı şedide müstehak olduklarını beyandan sonra yevm-i hesap mevcut olacağından unutulacak bir gün olmadığını ispat etmek üzere :

وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلاًرۡضَ وَمَا بَيۡنَہُمَا بَـٰطِلاً۬‌ۚ ذَٲلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ‌ۚ فَوَيۡلٌ۬ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنَ ٱلنَّارِ (27)

buyuruyor.
[Gökleri, yeri ve onların arasında olan mevcudatı biz batıl olarak halketmedik. Amma şu batıl olarak halkolunduğunu zannetmek kâfirlerin zannıdır. Binaenaleyh helâk-i azîm; şu zann-ı fasid ve itikad-ı batıl üzere bulunan kâfirler içindir ve onlar Cehennem'in en derin mahallinde bulunacaklardır.]

Yani; ölüleri neden ihyâ edip ceza vermeyelim, onların dünyada işledikleri amellerini neden hesab etmeyelim? Elbette hesab edip herkesin cezasını vereceğiz. Zira; biz gökleri, göklerde bulunan mevcudatı, yerleri, yerlerde bulunan mevcudatı ve onların arasında bulunan mahlûkatı abes ve batıl olarak halketmedik ki ölmüş kimseleri ihyâ etmek batıl ve abes olsun, abes olamaz. Çünkü; her birerlerini birçok hikmet ve maslahatı mutazammın olarak halkettik. Zira; abes halketmek bizim şan-ı ulûhiyetimize lâyık olamaz. İşte şu butlan üzere halkolunduğunu iddia etmek imandan i'raz eden kâfirlerin zannıdır ve bu zann-ı fasidleri sebebiyle envâ'-ı azaba müstehak olmuşlardır. Bu âlemin halkolunmasındaki hikmet; insanları öldükten sonra diriltmek ve mümin-i kâmile güzel ceza, kâfire ise çirkin ceza vermektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; haşra delâlet eder. Zira Vacib Tealâ'nın insanları halketmesi; ya mücerret menfaat için, yahut mücerret onları ızrar için veya menfaat ve mazarrattan hâlî abestir. Mücerret ızrar için halketmek; batıldır. Çünkü; Vacib Tealâ Rahimdir. Rahîm olan zat-ı ulûhiyete mücerret ızrar için halketmek lâyık olamaz. Kezalik abes olarak halketmek dahî batıldır. Zira; Vacib Tealâ abesle iştigalden münezzehtir. Şu halde insanları halketmek mücerret menfaat içindir. Lâkin o menfaat; halkeden Halikın emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmek şartıyla meşruttur. Yoksa hiçbirisine riayet etmeyen muattal bir kimsenin o menfaattan istifade etmesi lâzım gelmez. Bu menfaat, menfaat-ı uhreviyedir, 'dünyeviye değildir. Zira menfaat-ı dünyeviye; gayet az ve seriüzzeval olduğundan menfaat denilmeye değmez, itibardan sakıt olup kıymeti yoktur. Şu halde âlemin hilkati abes değil menfaati mutazammın olup menfaat da menfaat-ı uhreviye olunca âlemin hilkati âhirete delâlet ettiği cihetle bu âyet âhirete ve insanların haşrına delâlet eder. Zira; haşrolmayınca insanlar o menfaattan intifa' edemezler. Binaenaleyh; haşrın vücudu lâzımdır ki herkes amelinin cezasını görsün.

4790
***
Vacib Tealâ âhiretin vücuduna ikinci delili beyan etmek üzere :

أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ كَٱلۡمُفۡسِدِينَ فِى ٱلاًرۡضِ أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلۡمُتَّقِينَ كَٱلۡفُجَّارِ (28)

buyuruyor.
[Yoksa biz müminleri ve amel-i salihle amel edenleri arzı ifsad edenler gibi kılar mıyız veyahut müttekileri kâfirler gibi kılar mıyız?.]

Yani; iman eden müminleri ve amel-i salih işleyen âmilleri envâ'-ı fısk u fücurla yeryüzünü ifsad eden müfsitler gibi mı kılarız? Elbette müfsitler müminler gibi kılınmaz, kezalik evamire imtisal ve nevâhîden içtinab eden müttekiler kâfirler gibi kılınmaz. Zira bunları müsavi kılmak; adalete münafidir. Çünkü; müfsitleri kemâl-i cehalet, belâhet ve tıynetlerinin habasetiyle beraber tıynet-i tahire sahipleri olan salihlere müsavi zannetmek kadar cehalet ve hamakat olamaz. Şu halde iyilerle kötüler müsavi olamayınca iyilerin iyi ve kötülerin de kötü cezasını görmeleri akla ve hikmete muvafıktır. Zira; şu iki sınıf müsavi olsa ibadetle kabahatin müsavi olması lâzım gelir. Bu ise ednâ aklı olanların indinde bile batıldır. Binaenaleyh; iyiler kötülerden ayrılacak, herkes amelinin cezasını görecek bir gün lâzımdır ki o gün de yevm-i âhiret ve yevm-i cezadır. İşte o günde mümin-i salihler â'lâ-yı illiyyîne refi', kâfir ve facirler ise esfel-i safilîne reddolunacaklardır. Bu cihetle adalet-i İlâhiye o günde tecelli edecek ki iyilerin kadri terfi', kötülerin kadri tenzil olunsun. Zira; fırka-i ûlâ nazar-ı İlâhide rütbc-i bâlâ ashabındandır. Fırka-i saniye ise dereke-i sefalete tenezzül etmiş bir takım hazele-i süfehadandır. Binaenaleyh; iki fırkanın müsavi olamayacağı tabiidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette istifhamlar iki fırka beyninde müsavatı inkâr içindir. Müminlerle kâfirler beyninde müsavat olamayacağı gibi müminlerden salih olanlarla facir olanların dahî müsavi olamayacakları beyan olunmuştur. İ t t i k a ; bilcümle muharremattan içtinapla evamire imtisal etmektir.

4791
***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) ın kıssasını beyandan sonra alâsebililvaaz habibine hitab etmek üzere :

كِتَـٰبٌ أَنزَلۡنَـٰهُ إِلَيۡكَ مُبَـٰرَكٌ۬ لِّيَدَّبَّرُوٓاْ ءَايَـٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُواْ ٱلاًلۡبَـٰبِ (29)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Kur'an bir büyük kitaptır, biz onu sana inzal ettik. Sana inzalin hikmeti; onun âyetlerini düşünmek ve akıl sahiplerinin manâsını tezekkür etmeleridir.] Zira; o kitapta hayr-ı kesir olduğundan erbab-ı ukulün onun manîsini düşünüp muktezasıyla amel etmeleri ve o hayr-ı kesirden müstefid olmaları matluptur.

Kur'an'ın azamet-i şanına işaret içm k i t a p lâfzı nekre olarak varid olmuştur. Zira; kitaptaki t e n v i n ta'zime delâlet ettiğinden nekre olarak varid olması azamet-i şanına delâlet ettiği gibi Vacib Tealâ'nın inzalini kendi zatına nispet buyurması dahi delâlet eder. M ü b a r e k ; hayr-ı kesir manâsına olduğundan Kur'an'ı hayr-ı kesiri mutazammın olduğu dahî beyan olunmuştur. Çünkü Kur'an-ı Azîmüşşan; kütüb-ü sabıkanın fevaidini cami, evvelin ve âhirinin ahkâmını hâmil, menafi-i diniye ve dünyeviye zerine müştemil olduğundan ö kitapla amel eden insanların saadetine kâfildir. Binaenaleyh; o kitaba yoluyla yapışan her saadete nail olur. İşte bizim o kitabı sana inzalimiz; âyetlerinin üslûbunda ve kelimatının hüsn-ü intizamında erbab-ı tefekkür teemmül etsinler, akl-ı selim sahipleri manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel eylesinler içindir.
Bu âyette kâfirlerin tefekkürden hâlî ve akıldan ârî olduklarına 4792 işaret vardır. Çünkü; teemmül etselerdi iman ederlerdi. İman etmemeleri; akl-ı selim sahibi olmadıklarına delâlet eder.

***
Vacib Tealâ Dâvûd (A.S.) a vâki olan lutf u kereminden bazılarını beyandan sonra Dâvûd (A.S.) a pek büyük ihsan-ı İlâhı olan Süleyman (A.S.) ın bazı ahvalini beyan etmek üzere :

وَوَهَبۡنَا لِدَاوُ ۥدَ سُلَيۡمَـٰنَ‌ۚ نِعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ‌ۖ إِنَّهُ ۥۤ أَوَّابٌ (30)

buyuruyor.
[Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Ne güzel kuldur Süleyman. Zira; her umurunda bize rücû' edicidir.]

Yani; biz hilâfet hil'âtıyla Dâyûd (A.S.) a ikram ettikten sonra Süleyman'ı ona verdik. Süleyman (A.S.) pederine varis olarak mülkünü, hilâfetini, ismini, merasim-i dinini ve milletini muhafaza edici ne güzel bir kulumuzdur. Zira; her halinde, cümle umurunda ve cemi-i evkaatında bize müracaatla tefviz-i umur edicidir. Binaenaleyh; bizim indimizde makbul ve huzurumuzda mükerremdir.
İnsan için her umurunda Cenab-ı Hakka tefviz-i umur etmek pek büyük bir meziyet olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hakka işini ısmarlamakta insanın kendi aczini itiraf olduğu gibi Cenab-ı Hakkın azametini de ikrar olduğundan Hakka tefviz-i umur etmek en büyük bir ibadettir.

***
Vacib Tealâ Süleyman (A.S.) ı Dâvûd (A.S.) a ihsan ettiğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) ın menakıbını beyan etmek üzere:

إِذۡ عُرِضَ عَلَيۡهِ بِٱلۡعَشِىِّ ٱلصَّـٰفِنَـٰتُ ٱلۡجِيَادُ (31)

buyuruyor.
[Zikret ey habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Süleyman (A.S.) 4793 üzerine ikindi vaktinden sonra üç ayağı üzerinde durur ve gayet güzel yürür atlar arzolundu.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Süleyman (A.S.) vâki plan bir gazasında bin adet at iğtinam etmiş. Bir gün muharebe esbap ve âlâtını teftiş ve edevat-ı sairesini hazırlamakla meşgul olduğu ve askerini muayene ettiği bir zamanda âlât-ı muharebenin en kuvvetlisi olan atların da muayene olunmasını emreder, fakat emrettiği zaman ikindi vaktine tesadüf eder. Atları birer birer muayeneden geçirirken gaflet olunur, ikindi namazının vakti fevt olur.
S â f i n ; bir ayağının üzerine döner demektir. Feres cinsinde bir ayağının üzerine dönmek evsaf-ı memduhadandır. Çünkü: muharebe esnasında ata binen bir kimsenin atını bir ayağı üzerine döndürmesi icab eder. Zira; istediği zaman matlub veçhüzere dönerse düşmandan kurtulabilir, yoksa düşman eline geçer, esir olur. Süleyman (A.S.) üzerine arzolunan atların evsafından birisi de gayet seri yürümeleriydi. Çünkü atın evsaf-ı memduhasından birisi de seriüsseyr olmaktır. Atlar ayak üzere durduklarında üç ayaklarının üzerinde dururlar, dördüncü ayaklarının ucuna basarardı. Cenab-ı Hak Süleyman (A.S.) a arzolunan atları şu beyan olunan sevsafla sena buyurmuştur ki atlarda bu evsaf memduh olup bu evsaf da ekseriya Arap atlarında bulunur.

***
Vacib Tealâ Hz. Süleyman'a atlar arzolunduğu zamanda carî an ahvali beyan etmek üzere :

فَقَالَ إِنِّىٓ أَحۡبَبۡتُ حُبَّ ٱلۡخَيۡرِ عَن ذِكۡرِ رَبِّى حَتَّىٰ تَوَارَتۡ بِٱلۡحِجَابِ (32) رُدُّوهَا عَلَىَّ‌ۖ فَطَفِقَ مَسۡحَۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلاًعۡنَاقِ (33)

buyuruyor.
[Atların arzolunması üzerine Süleyman (A.S.) «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim, Rabbimin zikrinden 4794 meşgul oldum. Hatta güneş kayboldu. Reddedin atları bana» dedikten sonra Süleyman (A.S.) atlara yaklaştı, ayaklarını ve boyunlarını kesti, fukaraya tasadduk etti.] Çünkü; onların şeriatında atın etini yemekte kerahet yoktu.

Yani; Süleyman (A.S.) (Dımışk-ı Şam) ve (Nusaybin) cihetlerine gaza etmek murad ettiği vakitte öğle vaktine mahsus olan ibadetini edadan sonra kürsüsü üzerine oturarak âlât-ı harbi gözden geçirirken nöbet atlara geldiği zaman ikindi ibadetinin zamanı olup atların geçit resmi icra olununcaya kadar ibadetin zamanı fevt olduğunu tezekkür edince kemâl-i esefinden nefsini levmetmek üzere «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim. Binaenaleyh; atlar beni zikrullahtan meşgul ettiler. Atların muhabbetini ihtiyar ettim. Hatta güneş kayboldu. Döndürün atları, bana verin» dedi. Atlar yakın gelince vâki olan noksanı tedarike başladı. Kılıcını kınından sıyırdı. Zikr-i İlâhiyi unutturan atların ayaklarını ve boyunlarını kesti. Çünkü maksadı; bilkülliye atların muhabbetini kalbinden çıkarmak ve rıza-yı İlâhiyi taleb için fevt olan evradına kefaret olarak tasadduk etmekti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'den varid olan rivayete nazaran ikindi ibadeti fevtolunca Süleyman (A.S.) güneşe müekkel olan meleklere emretti. Meleklere vaki olan vahy-i İlâhi ve izn-i subhâniyle melekler güneşi geri döndürdüler. Süleyman (A.S.) ibadetini eda ettikten sonra güneş mahalline avdet etti. Ba'dehu bin atın dokuz yüzünü kurban ve yüzünü damızlık için ibka eyledi. Atın etini yemek şeriat-ı Süleyman'da mubah olduğundan atı kesmek dahî mubah idi.
M e s i h ; bazı rivayete nazaran muharebeye mahsus olduğuna işaret için atların ayaklarını ve boyunlarını dağlamaktan kinayedir. Buna nazaran (فَطَفِقَ مَسۡحَۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلاًعۡنَاقِ) nazmının manâsı: [Süleyman (A.S.) atların ayaklarını ve boyunlarını dağlamak suretiyle muharebe için atları hapis ve hıfzetti.] demektir ve bu rivayet sıhhata daha ziyade yakın olsa gerektir.
Şu âyette beyan olunduğu veçhile birkaç rivayet mevcutsa da esah olan; Süleyman (A.S.) gaza murad etmesi üzerine atları teftiş için kürsüsü üzerine oturdu. Atları temaşa etti ve dedi ki 4795 «Benim bunlara muhabbetim dünya içtn değildir, belki Allah'ın emrini yerine getirmek içindir. Binaenaleyh; bunlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim.» Böyle dedikten sonra atları koşuya saldırdı ! Hatta atlar gözü önünden kayboldu. Ba'dehu atlar geri geldiğinde kürsüsünden indi, bizzat atların ayaklarını ve boyunlarını mübarek elleriyle mesnetti ve sığadı. Mesihten maksat; atlar düşmanı defi'de yardımın kuvvetlisi ve hayırlısı olduğundan atlara ta'zîm ve iyi bakılmak lâzım olduğunu süvarilere tefhim, umur-u siyasette ve memleketi muhafazada padişahların kendi elleriyle işe girişmeleri ehemm ü elzem olduğuna işaret etmek ve atın maraz ve sakatı olup olmadığını kendisinin daha iyi bildiğini bildirmektir. İşte şu cihetle tefsir; elfaz-ı âyete daha muvafık olduğundan ikindi namazını geçirmek ve gazaplanıp atları kesmek gibi külfetlerden varestedir.
Bu âyette ata hayır tesmiye kılınmıştır. Çünkü at; birçok hayra vesiledir. Hatta bizim Peygamberimiz «( الخيل معقوربنواصيهاالخير الى يوم القيا مة ) » buyurmuştur ki «Yevm-i kıyamete kadar atın alın saçında hayır bağlı» demektir.
Hulâsa; harp için atın iyi yürümesi, sair evsaf-ı memduhayı cami olması, âlât-ı harbin seferden evvel teftiş olunması ve sahib-i umur olan kimsenin âlât-ı harbi bizzat kendi teftiş edip âhara inanmaması, cins atın envâ'-ı hayrata sebep olması ve âlât-ı harb olan atların ma'lûl olup olmadığını muayene etmek harbe hazırlanan hükümet için ehem ve elzem olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; kuvvetini takdir etmeden işe başlayanların her zaman mağlûp olduğu ve yolun yarısında kaldığı görülmektedir.

***
Vacib Tealâ Süleyman (A.S.) ın âlât-ı harbi bizzat muayene ettiğini beyandan sonra bazı hüzün verecek şeylerle müptelâ olduğunu beyan etmek üzere : 4796

وَلَقَدۡ فَتَنَّا سُلَيۡمَـٰنَ وَأَلۡقَيۡنَا عَلَىٰ كُرۡسِيِّهِۦ جَسَدً۬ا ثُمَّ أَنَابَ (34) قَالَ رَبِّ ٱغۡفِرۡ لِى وَهَبۡ لِى مُلۡكً۬ا لاً يَنۢبَغِى لِأَحَدٍ۬ مِّنۢ بَعۡدِىٓ‌ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡوَهَّابُ (35)

buyuruyor.
[Allah hakkı için muhakkak biz Süleyman'ı müptelâ kıldık ve kürsüsü üzerine âhar bir cismi koyduk. Bu iptilâdan sonra bize rücû' etti, kemal-i ihlâsla dedi ki «Ey benim Rabbim ! Beni mağfiret buyûr ve bana bir mülk ihsan et ki o mülk benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Zira; sen kemaliyle atiyye verici ve kullarına ihsan edicisin.».]
Yani; Süleyman (A.S.) ın kürsüsü üzerine bir ceset koymakla muhakkak biz Süleymanı müptelâ kıldıktan sonra Süleyman (A.S.) kemâl-i ihlâsla tazarru ve niyaz ederek bize rücû' etti ve dedi ki «Yâ Rab ! Benden sadır olan zelleyi mağfiret buyur, benden sonra bir kimseye lâyık olmayacak bir mülkü bana ver ki benim mu'cizem olsun.»
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile emr-i dini emr-i dünya üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) istiğfar-ı azîm bir mülk istemesi üzerine takdim buyurmuş ve istiğfarı nimet-i âhirete sebep olduğu gibi nimet-i dünyayı celbe dahi sebep olduğundan dünyayı talep üzerine takdim olunmuştur.
Süleyman (A.S.) ın müptelâ olduğu fitne-i azîmeye gelince: Ehl-i tefsirin bu hususa dair birçok rivayetleri varsa da bunlardan esah olan şöyledir : Süleyman (A.S.) ın bir oğlu dünyaya geldi. Şeyâtînin o oğlanı katletmeye karar verdiklerini anlayınca Süleyman (A.S.) onu saklı bir mahalde büyütürken bir gün meyyit olduğu halde oğlan Süleyman (A.S.) ın kürsüsü üzerinde bulundu. Süleyman (A.S.) bunu görünce bu oğlanın muhafazasını Cenab-ı Hakka tefviz etmeyip de kendi bizzat muhafazasına sa'yettiği cihetle hata ettiğini bildi, derhal secdeye kapandı ve istiğfara müsaraat etti.
Yahut kürsü üzerine konulan cesetle murad: Süleyman (A.S.) ın kendisidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Süleyman (A.S.) hasta oldu. Keenne kürsüsü üzerinde hastalımın şiddetinden arız olan zaafdan dolayı rûhtan ârî bir ceset gibi bulunduğundan kürsü üzerine bir ceset konmakla müptelâ olduğu beyan olunmuştur ki umur-u saltanatı tedvir edemeyecek derecede hastalığından kinayedir. Velhasıl bazı esbaptan dolayı vücuduna arız olan zaaftan naşi cesetle tabir olunmuştur.
Yahut Süleyman (A.S.) birgün «Bu gece ben yetmiş hatuna muâmele-i zevciyede bulunacağım. Herbirinden birer oğlan doğup a'da-yı dinle mücahede edecekler» diyerek yemin etti. Lâkin inşaallah demediğinden yalnız bir hatun hamile olup diğerleri hamile olmaz, hamile olan hatun yarım insan suretinde bir çocuk getirip kürsü üzerinde Süleyman (A.S.) ın kucağına verilince Süleyman (A.S.) inşaallah lâfzını terketmek kendi hakkında zelle olduğunu bildi, hemen secdeye kapandı. Binaenaleyh; kürsü üzerine v a z ' o l u n a n c e s e t l e murad; bu yarım çocuk ve f i t n e yle murad da bu olsa gerektir. Yoksa bâzı kassasların «Şeytan, Süleyman (A.S.) ın mührünü çalıp, Süleyman suretine girerek kürsüsü üzerinde kırk gün hükümet etti» şeklinde hikâye ettikleri şeyler her yönden merduddur. Aslı esası olmadık birtakım yalandan ibarettir.
Çünkü bu misilli hikâyeler akla ve şer'a muhaliftir. Zira; şeytan enbiya-yı faham suretine ternessülden memnû'dur. Eğer şeytan için enbiya suretine girmek mümkün olsaydı hiçbir şeriata ve nübüvvet davasında bulunanlara itimad olunmamak lâzım gelirdi. Çünkü; nebi suretinde görülen kimsenin nebi. olmayıp başka bir şahıs olmak ihtimali her zaman mevcut olduğundan asla itimad olamazdı. Kezalik şeriatı tebliğe memur olan ulema ve sulehaya dahî itimad olamazdı. Onların suretine temessül ederek halkı idlâl için birtakım şeyler icad etmek her zaman mevcut olur ve hiçbir doğru söze ve söyleyene itimad olmaz, herşeyden emniyet kalkardı. Bu ise edyanın bilkülliye itimaddan sukutunu icab ettiğinden şeytan erbab-ı şeriatın suretlerine ternessülden memnû'dur. Binaenaleyh; kassâsların hikâyeleri yalan ve iftiradır. Çünkü; hikmet-i şeriata muhaliftir, bu gibi yalanları bizim zamanımızda olduğu gibi her zamanda mevcut olan birtakım dinsizler edyanı tezvif etmek maksadına binaen kütüb-ü diniye içine fırsat buldukça 4798 ithal ettiler, kütüb-ü sabıkanın tahrifleri de bu misilli maksad-ı mefsedete mebni vâki olmuştur.
Süleyman (A.S.) ın kendinden başkasına lâyık olmadık bir mülk istemesi dünyaya rağbet ettiğinden veya meyi ü muhabbetinden değildir, belki dünyanın halini âhad-ı ümmete bildirmek içindir. Çünkü; nâstan bazıları lezzât-ı dünyaya muhabbet ettiklerinden «Saadet-i dünya peşindir, saadet-i âhiret ise veresiyedir. Peşin olan dünyayı veresiyeye değişmek müşküldür» derlerdi. Bunun üzerine Süleyman (A.S.) «Yâ Rabbi ! Bana bir mülk ver ki beşer için mümkün olan memalikin en büyüğü olsun, onunla beraber benim ona rağbet etmediğimi herkes görsüler, dünyanın değeri olmadığını bilsinler» diye tazarruda bulundu.
Yahut m ü l k le murad; kuvvet ve kudrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Yâ Rab ! Bana bir kuvvet ve kudret ver ki o kudretle ben bazı şeylere kaadir olayım, onlara gayrı bir kimse kaadir olamasın. O benim mucizem olsun, nübüvvetimin sıdkına delâlet etsin.] demektir.
Hulâsa; maksad-ı sahiha binaen insan için dünya metâ'ını taleb etmek, sahih ve caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; sahih olmasa Süleyman (A.S ) istemezdi. Halbuki istediğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. O halde sahihtir.

***
Vacib Tealâ Süleyman (A.S.) ın pek büyük bir mülk istediğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) a verilen mu'cizâtından bazılarını beyan etmek üzere :

فَسَخَّرۡنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجۡرِى بِأَمۡرِهِۦ رُخَآءً حَيۡثُ أَصَابَ (36) وَٱلشَّيَـٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءٍ۬ وَغَوَّاصٍ۬ (37) وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِى ٱلاًصۡفَادِ (38)

buyuruyor.
[Biz Süleyman'a rüzgârı muti' ve münkad kıldık. Rüzgâr mülayim olduğu halde emr-i Süleyman'la istediği yere yürür, bina 4799 yapıcı ve denize dalıcı oldukları halde şeytanları ona itaat edici kıldık, şeytandan âsî olan bir kısmını dahî muti' kıldık ki zincirlerle birbiri yanında Süleyman (A.S.) onları bağladı.]

Yani; Süleyman (A.S.) zellesinden istiğfar ederek âlemde kimseye nasip olmayacak büyük bir mülk talebinde bulununca biz onun istediği şeyi verdik, rüzgârı onun emrine itaat edici kıldık. Binaenaleyh rüzgâr her zaman onun emrine bakardı, gayet lâtif, zahmetsiz Süleyman (A.S.) ı istediği yere, istediği zaman götürür ve herhangi tarafa emretse o tarafa giderdi. Kezalik cinnîleri de biz onun emrine muti' ve hükmüne razı kıldık ki onların bir kısmı ebniye yapmakla meşguldü. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) onlara istediği gibi acîb ve garîb konaklar, kışlalar, kaleler yaptırırdı ki beşer için öyle muhkem ebniye yapmak mümkün değildi. Diğer bir kısmı da denizden inci ve mercan gibi kıymetli şeyleri çıkarmakla meşgullerdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile denizden en evvel inci çıkartan Süleyman (A.S.) dır. Cinlere istediği veçhile istediği kadar inci çıkarttırırdı. Bu suretle hizmet-i Süleyman'da istihdam olunan cinnîler itaatta bulunanlardı. Bir kısmı da şeytanın âsîleri ve taattan hariçleriydi. Binaenaleyh; onları Süleyman (A.S.) birbiri yanından zincirlerle bağlamak ve hapsetmek suretiyle nâs üzerinden onların şer ve fesatlarını defederdi.
Bazılarının «Şu hidemât-ı şâkkaya kaadir olan şeytanların cisimleri kesif olsa biz görürdük. Halbuki göremiyoruz ve eğer ecsam-ı lâtifeyse şu beyan olunan a'mal-i şâkkaya kaadir olamazlar, eğer şu beyan olunan kuvveti haiz olsalardı kendilerine lanet eden ehl-i imanı helâk eder ve memleketlerini harab ederlerdi. Halbuki ihlâk ve tahripte bulunmuyorlar» unvanında irad ettikleri suâle cevap olarak «Onlar cism-i kesiftirler. Bizim görmediğimizden onların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; biz ecsam-ı kesif eden birçok mevcudatı göremiyoruz. Halbuki bunlar mevcut ve görülmesi de mümkündür. Meselâ etibbanın mikroskopla gördükleri ve keşfettikleri mikroplar mevcut oldukları halde biz göremiyoruz» denir. Yahut «Şeyâtînin ecsamı lâtiftir. Yani elvan ve renkten halidir, lâkin salâbetli olduğundan beyan olunan kuvveti haizdir. Çünkü 4800 levnden ârî manâsında letafet kuvvete mani değildir. Süleyman (A.S.) ın emri veçhüzere birtakım ağır işlere kaadir olmalarından onlara düşman olan ehl-i imanı ihlâke ve memleketlerini tahribe kaadir olmaları lâzım gelmez. Çünkü; İblis benî âdem'e adavetini beyan ettiği zaman yalnız ehl-i imanı iğfal ve idlâl edeceğine yemin ve ahdettiği gibi Cenab-ı Hak ehl-i imâna lûtuf olarak onları ehl-i imam iğra ve idlâlinden maada başka cihetlerden tasalluttan menetmiştir. Binaenaleyh; ağır hizmetlere kaadirseler de memleketleri tahribe ve ahaliyi ihlâke kaadir değillerdir» diye cevap verilir.

***
Vacib Tealâ Süleyman (A.S.) a verdiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlerin celâlet-i şanına işaret ve o nimetleri isti'mâlde Süleyman (A.S.) ın muhayyer olduğunu beyan etmek üzere :

هَـٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمۡنُنۡ أَوۡ أَمۡسِكۡ بِغَيۡرِ حِسَابٍ۬ (39)

buyuruyor.
[İşte şu beyan olunan nimetler sana mahsus vergimiz ve ihsanımızda Sana mahsus olunca yâ Süleyman ! İstersen sen o nimetten istediğin kimselere ver. Müstehaklara mubah olan haklarını vermekle onlara ihsanını ta'dad et, istersen nefsin için tut, kimseye verme. Muhayyersin. Senin üzerine verip vermemekte bizim tarafımızdan suâl yoktur.] Zira; verip vermemek emri sana müfevvazdır.
Hulâsa; Conab-ı Hakkın ihsan ettiği nimetlerden zekât ve fitre gibi vacip olandan maada fukaraya tasadduk insanın yed-i ihtiyarında olup isterse müstehakkına ihsan eder, sevab alır. İstemezse vermez, ecrinden mahrum olur. Şu kadar ki vacip olmadığı için vermediğinden dolayı azap olunmaz.

***
Vacib Tealâ Süleyman (A.S.) ı nimetleri müstehaklarına 4801 sarfedip etmemek cihetinde muhayyer kıldığını beyandan sonra muhayyer kılındığının hikmetini beyan etmek üzere :

وَإِنَّ لَهُ ۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٍ۬ (40)

buyuruyor.
[Süleyman (A.S.) için bizim indimizde kurbiyet-i maneviye ve hüsn-ü akıbet vardır.] Binaenaleyh; ihsanımızı isti'mâlde biz onu muhayyer kıldık. İstediği gibi isti'mâle mezundur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Süleyman (A.S.) ın dünyada hiç kimseye nasip olmadık mülk-ü azîm sahibi olduğu gibi âhirette dahî kurbiyet-i tâmmeye ve güzel mercie nail olacağına bu âyet delâlet eder.

***
Vacib Tealâ Dâvûd ve Süleyman (A.S.) ın dünyaca pek büyük nimetlere nail ve bazı hüzün verecek bir çok iptilâ ile de müptelâ olduklarım beyanla bizim peygamberimizi tesliye buyurduğu gibi Eyyûb (A.S.) ın kıssasını zikirle dahî tesliye etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَآ أَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُ ۥۤ أَنِّى مَسَّنِىَ ٱلشَّيۡطَـٰنُ بِنُصۡبٍ۬ وَعَذَابٍ (41)

buyuruyor.
[Zikret yâ Ekrem-er Rusüi ! Kulumuz Eyyûb'u şol zamanda ki o zamanda Rabbisine nida etti ve dedi ki «Meşakkat ve elemle şeytan beni messetti.».]
Yani; ey Habibim ! Zikret abdimiz Eyyûb'u müptelâ olduğu meşakkatları ve o meşakaktlara sabr u metaneti ki sağlığında ve hastalığında sabrına halel getirmediği gibi marazında şükrünü dahî noksan yapmadı.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Eyyûb (A.S.) İshak (A.S.) ın oğlu (Iys) ın oğludur. Haremi, Ya'kub (A.S.) ın kızı (Leya) dır. Eyyûb (A.S.) ı kemâl-i lutf u rızasına işaret için Vacib Tealâ nefsine muzaf kılmıştır. Eyyûb (A.S.) Cenab-ı Hakka tazarruunda 4802 «Ey benim Rabbim ! Şeytan birtakım mihnet ve meşakkatla bana dokundu. Sana şikâyete muztar oldum. Ben senin kulunum. Kudretim yettiği kadar sana itaata ahd ü misak ettim. Merhamet buyur. Zira; senden başka iltica edecek bir kimsem yoktur» demekle niyazda bulundu. Eyyûb (A.S.) ın iptilâsının sebebinde ihtilâf olunmuştur: Bazı rivayete nazaran Eyyûb (A.S.) bir koyun keser, ekleder, komşusuna birşey vermediğinden müptelâ olmuştur. Gerçi komşusuna o koyun etinden bir miktar vermekle komşusunu memnun etmek vacip değilse de onun halini düşünmek efdal olduğundan bu fazileti terketmek Eyyûp (A.S.) hakkında zelle olduğundan iptilâsına sebep olmuştur. Yahut malı pek çoktu, memleketi bir kâfir melikin civarında olduğu halde o melik üzerine gaza etmediğinden müptelâ olmuştur. Sahih olan iptilâsı; bir zelle sudurundan neş'et etmemiş, belki terfi-i derecât içindir.
Eyyûb (A.S.) ın iptilâsına gelince; iki nevidir:
B i r i n c i s i : Yedinde olan nimetlerin zevalidir.
İ k i n c i s i : Vücud-u nebevilerine arız olan hastalıktır. İşte Eyyûb (A.S.) ânz olan kederi beyan sırasında söylemiş olduğu sözünde iptilâsı iki nevi olduğuna işaret için iki nevi lafzıyla beyan etmiş, demiştir ki «Beni şeytan nusb ve azapla messetti». Hasıl olan elem; şeytan'ın vesvesesiyle olduğundan şeytana muzaf kılınmıştır. Çünkü sadır olan zelleye sebep; şeytan'ın vesvesesi olup vesvese ise mihan ü meşakkata vesile olduğundan Eyyub (A.S.) ın mihneti şeytan'a nispet olunmuştur, yoksa o elemi halkeden Allah-u Tealâ'dır. Zira; şeytan'ın nâs üzerinde emraz ve âlâm halkına kudreti yoktur. Eğer şeytan'ın bu misilli âlâm ü ekdarı, emraz u eskamı halka kudreti olmuş olsaydı kendi hayat ve mematımız, maraz ve sıhhatimiz şeytan'dan mıdır veya Allah-u Tealâ'dan mıdır, bilinmez, şüpheli bir halde olması lâzım gelirdi. Bu ise batıldır. Zira; bu gibi şeylere kaadir olsa enbiya, evliya ve ulema gibi sevmediği kimseleri ızrar ederdi. Çünkü; hayra sarf-ı efkâr etmeyeceği tabiatının iktizasıdır. Halbuki vulîuât bunun aksini ispat etmektedir. Binaenaleyh; emraz u âlâm hayat ü memat cümlesinin Halikı Allah-u Tealâ'dır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'ın vesvesesinin keyfiyetinde ihtilâf- vardır, şöyle ki: Eyyûb (A.S.) ın 4803 hastalığı ziyadelenince şeytan niam-ı sabıkayı ve âlâm-ı hazırayı zikirle Eyyûb (A.S.)ı rahatsız ederdi. Yahut şeytan vesvese suretiyle gelir, afiyet bulamayacağından bahisle zihnini meşgul ederdi. Yahut haremine zevcin bana itaat ederse ben hastalığını gideririm der ve haremi de Eyyûb (A.S.) a söylediğinde Eyyûb (A.S.) rahatsız olurdu. İşte şu beyan olunan suretlerden herhangisiyle vesvese ederse etsin, Eyyûb (A.S.) ın rahatsızlığını mucip olduğundan Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaza başlayarak «Yâ Rab ! Beni şeytan messetti, şerrini benden kaldır» demiştir.
Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile şeytan'ın Eyyûb (A.S.) ı vesvesesinde iki ihtimal vardır :
B i r i n c i s i : Bazı hususat hakkında vesvese etmekle Eyyûb (A.S.) dan zellenin suduruna sebep olmasıdır.
İ k i n c i s i : Terfi-i derecât için Eyyûb (A.S.) a arız olan hastalığın uzadığı zamanda vesvese vermekle kalb-i nebevilerini mahzun ve evlâd ü lyalini idlâle tasaddî etmesidir. Çünkü; Hâzin'in beyanına nazaran bazı rivayette Eyyûb (A.S.) ın hastalığı on sekiz sene kadar uzamış ve maraz uzadıkça şeytan vesveseden geri durmamış ve binaenaleyh Cenab-ı Hakka şikâyet etmiştir.
Eyyûb (A.S.) ın hastalığı ahaliye nefret verecek bir hastalık değildi. Zira; enbiya-yı izam hazaratı nâsa nefret verecek ilel ü emrazdan masunlardır. Çünkü; enbiya-yı faham hazaratı nâsı hakka davet, dünyevî ve uhrevî menfaatlarını halka tebliğe me'mur olduklarından nâsla ihtilât ve ünsiyet etmeleri. Binaenaleyh; nâsın kendilerinden nefret edeceği emrazdan salim olmaları elbette lâzımdır. Eğer salim olmasalar enbiyadan matlub olan maslahat ve ba'solunmalarındaki hikmet zayi olacağından halkı irşada me'mur olan kimselerde halkın nefret edeceği birşey zuhur etmez. Şu halde Eyyûb (A.S.) ın hastalığı hakkında bazı kassasların hikâyeleri ve yazdıkları şeyler yalandır. Zira; kavaid-i şer'-i şerife, akla ve mantığa muhaliftir. Binaenaleyh; mümin olan kimse bu misilli hikâyelere sem-i itibar etmez. Evet ! Hastalığı vardı, fakat sabrı ve tahammülü çoktu. Şikâyeti şeytan'dan olup hastalığından değildi.

***
Vacib Tealâ Eyyûb (A.S.) ın şeytan'dan şikâyetini beyandan 4804 sonra şikâyetini kabul edip hastalığından halâsın sebebini ta'rif ettiğini beyan etmek üzere :

ٱرۡكُضۡ بِرِجۡلِكَ‌ۖ هَـٰذَا مُغۡتَسَلُۢ بَارِدٌ۬ وَشَرَابٌ۬ (42)

buyuruyor.
[Yâ Eyyûb ! Vur ayağını yere. Ayağını vurduğun yerden çıkan su gaslolunacak ve içilecek bir soğuk sudur.]

Yani: Eyyûb (A.S.) kernal-i ihlâsla bize iltica ve duâsının kabulünü rica edince bizim inayet-i ezeliyemiz ve merhamet-i sübhaniyemiz zuhur ederek alâtarikılilhanı biz ona dedik ki «Yâ Eyyûb ! Ayağını yere vur. O mahalden çıkacak suyu gözle.» O su çıkınca yıkanmasını kendine ta'lim ve tenbih olmak üzere «İşte şu su senin gusledeceğin ve şifayab olacağın soğuk bir sudur» demekle şifa bulacağını beyan ettik, bu emrimize imtisalen gusletti, içti ve lutf u keremimizle afiyet buldu. Zira; vücudunun dışına arız olan hararet yıkanmasıyla ve batınına arız olan hastalık da içmesiyle bilkülliye zail oldu, eski afiyeti yerini buldu.
Bazı müfessirînin «Pınar iki zuhur etti. Biri sıcak su, onunla yıkandı. Biri de soğuk suydu ki onu da içti» demişlerse de âyetin zahiri pınarın iki olmasına müsait değildir. Zira; yıkanacak suyun soğuk olduğu sarahaten beyan olunduğu gibi lâfz-ı âyet de müfred olarak varid olmuştur.

***
Vacib Tealâ Eyyûb (A.S.) ın afiyetini bilbeyan cism-i nebevileri şifayab olduktan sonra vâki olan lûtf-u İlâhiyi beyan etmek üzere :

وَوَهَبۡنَا لَهُ ۥۤ أَهۡلَهُ ۥوَمِثۡلَهُم مَّعَهُمۡ رَحۡمَةً۬ مِّنَّا وَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِى ٱلاًلۡبَـٰبِ (43)


buyuruyor.
[Biz Eyyûb'a ehlini ve ehliyle beraber onların bir mislini 4805 verdik. Zira şu verdiğimiz, bizden Eyyûb'a ihsan ve akıl sahiplerine vaaz u nasihat oisun ki herkes bundan ibret alsın.]

Yani; Eyyûb (A.S.) ın sıhhati yerme gelince bize secdeyle ibadet, nimetimize şükrettikten ve zatımıza ihlâsla meşgul olduktan sonra vefat eden çocuklarını tamamıyla verdiğimiz gibi bizden Eyyûb'a ihsan ve sair erbab-ı ukule va'z olsun için onların bir mislini daha verdik ki akıl sahipleri Eyyûb (A.S.) ın sabır ve metanetle zaferyab olduğunu tezekkür ederek belâya ve mesaibin nüzulünde ona iktida etsinler ve bilsinler ki sabrın sonu selâmettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Eyyûb (A.S.) ın ehlini ve evlâdını vermek; öldükten sonra diriltmek suretiyle midir, yahut başından dağıldıktan sonra toplamak suretiyle midir, yahut onların iki mislini vermek suretiyle midir? Ulema arasında ihtilâf vardır. Çünkü; âyetin zahir lâfzında beyan olunan tevcihlerin cümlesine müsaade ve ihtimal vardır.

***
Vacib Tealâ Eyyûb (A.S.) afiyet bulduktan sonra hastalığında vâki olan bazı şeylerin ikmali için gelen emr-i İlâhiyi beyan etmek üzere :

وَخُذۡ بِيَدِكَ ضِغۡثً۬ا فَٱضۡرِب بِّهِۦ وَلاً تَحۡنَثۡ‌ۗ

buyuruyor.
[«Sen elinle bir tutam ot al. Onunla haremine vur. Yemininde hânis olma» dedik.]

Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb'un sıhhatini iade ve cemi' âlâm ve ekdarını izale ettikten sonra hastalığı zamanında haremi (Leva) ki Ya'kub (A.S.) ın kızı veyahut (Rahime) ki Hz. Yusuf'un oğlu Efraim'in kızına hastalığından afiyet bulursa yüz değnek vurmak üzere vâki olan yemininden beraetini ta'lim etmek üzere «Yüz parçadan bağlanmış eline bir tutam ot al, onunla haremine yüzü de isabet edercesine bir defa vur ki yemininde hanis olma» dedik.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile haremi bir hacet 4806 için gittiğinde biraz geç geldiğinden gazab ederek «Hastalığımdan iyi olursam sana yüz değnek vurayım» diye yemin etmişti. İşte bu yemini yerine gelmek üzere suhulet talimini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve Eyyûb (A.S.) ın haremine lûtfettiğine dahî işaret etmiştir. Çünkü; Eyyûb (A.S.) a haremi çok hizmet ettiğinden Eyyûb (A.S.) ona çok muhabbet ederdi. Lâkin ne çare ki gazap halinde yemin etmişti. Binaenaleyh; Eyyûb (A.S.) ın muhabbetine ve hareminin hüsn-ü hizmetine mükâfat olmak üzere Cenab-ı Hak bu teshilâtı ta'lim buyurmuş ve her ikisini de'mesrur etmiştir. Zira; Allah-u Tealâ'nın sevdiği kullarına merhameti boldur, fakat hüner, Cenab-ı Hakkı razı kılmak ve merhametini celbe istihkak kesbetmektir ki asıl işin müşkül ciheti de burasıdır, yoksa Cenab-ı Hak dilediği veçhüzere kullarının müşkülâtını halleder, işlerini teshil buyurur. Şu rûhsat-ı şer'iye ilâyevminahaza bakîdir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını Cenab-ı Hak Kur'ah'da bize beyan edince o hüküm bizim için de ayn-ı şeriattır.

***
Vacib Tealâ Eyyûb (A.S.) ın ihsana ve hüsn-ü mükâfata lâyık olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّا وَجَدۡنَـٰهُ صَابِرً۬ا‌ۚ نِّعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ‌ۖ إِنَّهُ ۥۤ أَوَّابٌ۬ (44)

buyuruyor.
[Biz muhakkak Eyyûb'u sabredici bulduk, ne güzel kulumuzdur Eyyûb !.] Zira; her umurunda bize son derece rücû' edicidir.

Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb (A.S.) a ihsan ettik. Nasıl ihsan etmeyelim? Elbette ihsan ederiz. Zira; üzerine hücum eden bilcümle belâyaya biz onu sabredici bulduk. Ne güzel abiddir Eyyûb ki hastalığının şiddetinde bile fezi' u feryad etmedi. Çünkü; cemi' umurunda bize rücû' ve umurunu bize tevkil ve tefviz eder.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Eyyûb (A.S.) Cenab-ı Hakka şeytan'dan şikâyet edip hastalığından şikâyet etmemiştir. Düşmandan dosta şikâyet caiz olduğundan şu şikâyeti sabrına 4807 mani değildir. Maamafih şeytan'ın vesvesesi din hakkında olduğundan Cenab-ı Hak Eyyûb (A.S.) ı sabrıyla sena buyurmuştur. Binaenaleyh; bir kimsenin hastalığında marazının defi için Cenab-ı Hakka ilticası şikâyet addolunmadığı cihetle sabrına mani değildir ve ecrine noksan gelmez. Şu halde hastalığında afiyet istemek, şifasını aramak, tabibe müracaat edip ilâç içmek ve esbap taharri etmek şikâyetten ma'dud değildir. Kezalik hastaların tekkelere türbelere gitmesi, o tekke ve türbelerde yatan zevatın hürmetine Cenab-ı Hakka duâ etmesi, şifa istemesi tevekkülüne ve sabrına mani olmaz.

***
Vacib Tealâ Eyyûb (A.S.) ın kıssasını zikirle Resûlunü fesliye buyurduğu gibi İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) ın kıssalarını zikirle dahî tesliye etmek üzere :

وَٱذۡكُرۡ عِبَـٰدَنَآ إِبۡرَٲهِيمَ وَإِسۡحَـٰقَ وَيَعۡقُوبَ أُوْلِى ٱلاًيۡدِى وَٱلاًبۡصَـٰرِ (45)

buyuruyor.
[Zikret ey Resûl-ü Zişan ! Kullarımız İbrahim, İshak ve Ya'kub'u ki onlar taatta kuvvet, merasim-i diniyede basiret sahipleridir.]

Yani; ey Habibim ! Ecdadından İbrahim (A.S.) ın halini zikret ve nara ithal olunduğunda sabrını düşün ki sen de kavminden gördüğün ezaya onun gibi sabra devam edesin, İbrahim'in oğlu İshak (A.S.) ı dahî zikret ki birçok mihan ü meşakkata göğüs gerdi. Ya'kub (A.S.) ın oğlu Yusuf'u kaybedip çok seneler hüzün ve keder içinde vakit geçirdiğini zikret ki müteselli olasın ve onların ahlâk-ı hamidelerini zikirle nâs ibret alsın ve mütenassıh olsunlar ve evsaf-ı cemilelerinde onlara iktida etsinler. Zira; iktida etmek lâzımdır. Çünkü; onlar itaat-ı İlâhiyede kudret-i kâmile ve ahkâm-ı dinde ma'rifet-i tâmme sahipleridir. Binaenaleyh; iktida edenler fevz ü felah sahibi oldukları gibi saâdet-i dareyne dahî nail olurlar. Çünkü; onlar ashab-ı tevhidin ve erbab-ı keşfin muktedabihleridir. 4808
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan peygamberan-ı zişanın a'mâl-i kaviyye ve basiret-i tâmmelerini zikirle cahillere ta'riz olunmuştur. Zira; anûd cahiller onlara nispetle kör, topal ve kötürüm mesabesindedirler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nefs-i natıka-i insaniye için iki kuvvet vardır : Birisi; kuvve-i âmiledir ki ondan sudur eden itaat-ı İlâhiyedir. Amelin ekserisi elle olduğundan mezkûr zevat-ı fahamın amellerinden eydi, yani elleriyle ta'bir olunmuş ve (أُوْلِى ٱلاًيۡدِى) denmiştir. İlm ü irfanda basiretin methali ziyade olduğu cihetle irfanlarından ebsarla ta'bir olunmuştur. Diğeri; kuvve-i âlimedir ki ondan sudur eden maârifin eşrefi ma'rifetullahtır. Bu ikiden maadayla meşgul olmak abes ve lağıvdır. Binaenaleyh; ilim ve amelden halî olan cehele kör ve topal kimseler menzilesindedir. Zira; ilmi olmadığından köre ve ameli olmadığından çolağa ve kötürüme benzerler.

إِنَّآ أَخۡلَصۡنَـٰهُم بِخَالِصَةٍ۬ ذِڪۡرَى ٱلدَّارِ (46) وَإِنَّہُمۡ عِندَنَا لَمِنَ ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ ٱلاًخۡيَارِ (47)

[Onlar nasıl muktedabih olmasınlar? Muktedabihtirler. Zira; onları biz haslet-i hamide sahibi ve ahlâk-ı hamideleriyle mümtaz kıldık ki o haslet-i hamide; dar-ı âhireti zikirdir ve onlar bizim indimizde nübüvvet için müntehab hayırlı kullarimizdir. Çünkü; nazarlarının nihayesi emr-i âhirettir ve.daima hayır taleb etmektir. Binaenaleyh; müstecabüdda've ve dünyada zikr-i cemil ve âhirette ref'-i derecât sahipleridir.]

İşte bu âyet-i celileden anlaşıldığı veçhile insanlar için en büyük vazife; enbiya-yı izama iktida ve onların ahlakıyla tahallûk etmektir. Zira; saadet-i insaniyenin cümlesi onlara iktida etmektedir, yoksa zamanımızdaki süfeha gürûhu gibi Avrupa kâfirlerini taklid etmekte saadet yok, belki ayn-ı sekamet ve felâket-i azîme vardır. Evet ! Erbab-ı sanayiden velev kâfir olsun sanat öğrenmek lâzımdır. Lâkin onların âdât-ı İslâmiyeye mugayir olan âdetlerini almak lâzım değildir. Onların âdâtını âdât-ı İslâmiye üzerine tercih etmek gazab-ı İlâhiyi caliptir ve günümüzün vukuatı da buna şahittir. 4809

وَٱذۡكُرۡ إِسۡمَـٰعِيلَ وَٱلۡيَسَعَ وَذَا ٱلۡكِفۡلِ‌ۖ وَكُلٌّ۬ مِّنَ ٱلاًخۡيَارِ (48)

[Zikret yâ Ekrem-er Rusûl ! Ecdadından İsmail, Elyesa ve Zülkifl (A.S.) Hazaratını. Zira; bunların cümlesi ahyardandır.] Çünkü; bunlar kader-i İlâhiye ve kaza-i subhâniye nasıl razı oldular, sabrettiler, birçok mihan ü meşakkata tahammül ettiler, göğüs gerdiler. Binaenaleyh; insanlar onların mesleğine sülük edip ahlâk noktasından onların muktedabih olmaları lâzımdır. Elyesa Hazretleri Yahtub'un oğludur. İlyas (A.S.) Benî İsrail üzerine hükmetmek için onu halife ta'yin etmişti.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Zülkifl), (Elyesa) nın amcasının oğludur. Yahut Eyyûb (A.S.) ın oğlu Beşerin oğludur ve Benî İsrail'in şerrinden firar etmiş olan yüz adet nebileri himaye edip kefil olduğundan kendisine (Zülkifl) denilmiştir.

هَـٰذَا ذِكۡرٌ۬‌ۚ

[Şu zikrolunan enbiya-yı izamın menakıbı bir zikr-i cem il ve menakıb-ı şerifedir.] Zira; onların celâlet-i kadirleri ve şan ü şerefleri vardır. Binaenaleyh; onlara iktida edenler fevz ü felah bulacaklarından iktida lâzım olduğu tavsiye olunmuştur. O halde insan daima işinde ve sözünde enbiya-yı izam hazaratına iktida etmelidir ki dünyada ve âhirette saadete nail olsun.

***
Vacib Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının menakıbını zikirle avminin sefahetleri üzerine sabretmesini Resûlune tavsiye ettikten sonra ehl-i hayrın nail olacakları dereceleri beyanla dahî sabunmasını tavsiye etmek üzere :

وَإِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ لَحُسۡنَ مَـَٔابٍ۬ (49)

buyuruyor.
[Haram olan şeylerden içtinab eden erbab-ı ittika için ind-i ulûhiyetimizde hüsn-ü merci' vardır.] Zira; onlar rıza-yı Bari'yi tahsil ve gazab-ı subhânîden sakınmak için bütün haram olan şeylerden nefislerini vikaye ve bilûmum evamire imtisale sa'yettiklerinden âkıbet-i haseneye nail olacakları muhakkaktır Çünkü ittika; cemi-i saâdâta sebeptir. Binaenaleyh; insan ittika etmelidir ki ittikası sayesinde bu âyette beyan olunan güzel mercie nail olsun. 4810

***
Vacib Tealâ müttekiler için hüsn-ü meâb olduğunu beyandan sonra hüsn-ü meâbı tefsir ve mealini beyan etmek üzere :

جَنَّـٰتِ عَدۡنٍ۬ مُّفَتَّحَةً۬ لَّهُمُ ٱلاًبۡوَٲبُ (50) مُتَّكِـِٔينَ فِيہَا يَدۡعُونَ فِيہَا بِفَـٰكِهَةٍ۬ ڪَثِيرَةٍ۬ وَشَرَابٍ۬ (51) وَعِندَهُمۡ قَـٰصِرَٲتُ ٱلطَّرۡفِ أَتۡرَابٌ (52) هَـٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ (53)

buyuruyor.
[O müttekiler için hazırlanan hüsn-ü meâb ebedî olarak ikaamet olunacak Cennetlerdir ki onlar için kapıları açılmıştır. O müttekiler Cennetlerde kürsüler üzerinde oldukları halde çok meyveler ve şaraplar isterler ve ehl-i Cennetin yanlarında zevceleri vardır ki o zevcelerin gözleri ancak zevçlerine münhasır ve zevçlerinin gayrıya bakmazlar.]

Yani; müttekiler için müheyya olan Cennetler adin ismiyle müsemmâ olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin kapıları açık, yolları geniş, asla izdiham yok, herkes istediği kapılardan girer, mani olmadığı gibi perde de yoktur. Cennette sandalya ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirahatla çok meyveler ve şerbetler isterler, onlarla taltif olunurlar, her ne isterlerse istedikleri ellerine istedikleri zaman gelir, arzuları asla geri kalmaz. 4811
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennet'te me'kûlât ve meşrubat mücerret telezzüz için olup tagaddi için olmadığına işaret zımnında Cennet nimetlerinden yalnız fakihenin ve şarabın zikriyle iktifa olunmuştur. Cennet'te her nevi meyve bulunacağına işaret için cesretle tavsif olunmuştur. Cennet nimetlerinin en mühimini nikâh ve tezevvüc olduğuna işaret için Cenab-ı Hak nisvanı sarahaten zikretmiştir. Ehl-i Cennetin müteaddid zevceleri varsa da beyinlerinde gayret ve haset gibi ahlâk-ı faside olmaz. Zira; cümlesi adalet, kemâl-i letafet ve melâhat üzere olduklarından beyinlerinde küçüklük, büyüklük olmadığı gibi hüsn-ü cemal cihetinden de müsavi olup asla tefavüt olmadığı cihetle cümlesinin iştihası ve meyli müsavî olur, yekdiğerine tercih olmaz. Binaenaleyh; birbirlerini kıskanmak yoktur, ekserisi insanların a'mâl-i marzıye ve ahlâk-ı hasenelerinden halkolunmuş hurilerdir ve hepsinin otuz üçer yaşında olacakları mervidir.

***
Vacib Tealâ ehl-i Cennet'in kemal-i rahatlarını beyandan sonra ehl-i Cennete taraf-ı İlâhiden vâki olacak taltifi beyan etmek üzere :

هَـٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ (53) إِنَّ هَـٰذَا لَرِزۡقُنَا مَا لَهُ ۥ مِن نَّفَادٍ (54)

buyuruyor.
[Ey ehl-i Cennet ! İşte şu sizin huzurunuzda bulunan nimetler kütüb-ü semaviyede resullerin lisanıyla yevm-i hesab için size vaad olunan nimetlerdir. İşte şu nimetler bizim size kemal-i cûd ü keremimizden verdiğimiz rızkımızdır, o rızık için tükenmek yoktur.] Binaenaleyh; yiyin, için, keyfinize bakın.

هَـٰذَا‌ۚ

[İşte şunu iyi bilin ve alın ki hakikat bundan ibarettir.] Bundan başka şeytan'ın ve avamın iğfalâtına kapılmayın. Zira itikad-ı hak; budur, bunun hilafını itikad etmek batıldır. Binaenaleyh; bu itikad üzere sebat etmek lâzımdır. 4812

***
Vacib Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i narın ahvalini beyan etmek üzere :

وَإِنَّ لِلطَّـٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٍ۬ (55) جَهَنَّمَ يَصۡلَوۡنَہَا فَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ (56)

buyuruyor.
[Taât-ı İlâhiyeden çıkmış olan âsîler için merci-i şer vardır. İşte o şer olan merci; Cehennemdir. Asîler Cehennem'e dahil olurlar. Ne fena döşektir ehl-i Cehennem'in döşeği.]

Yani; ahkâm-ı şer'iyemiz haricine çıkan ve şehevat-ı nefsaniyelerine tebaiyet eden âsîlere varılacak şer mevki vardır, o mevkie varırlar. Zira; onlar isyanda gayrıları tecavüz ettiklerinden varacakları mahallin şerri gayrılarından ziyadedir. Çünkü ceza; cinayete göredir. Ehl-i Cehennem'in, amellerinden hasıl olmuş akrepler, yılanlar içinde kemâl-i rezaletle Cehennem'e girerler ve envâ'-ı hasretle ebedî Cehennem'de kalırlar. Binaenaleyh; ne kötü döşek üzerinde kalırlar ki o döşek ayn-ı Cehennem ateşidir.

هَـٰذَا فَلۡيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ۬ وَغَسَّاقٌ۬ (57) وَءَاخَرُ مِن شَكۡلِهِۦۤ أَزۡوَٲجٌ (58)

[İşte şu Cehennem ateşi onların mahalleridir. Oraya dahil olunca onlara taraf-ı İlâhiden «Tadın siz Cehennem azabından, işte sizin cezanızdır» denir, şu gösterilen azaptan tatmaları teklif olunan ateş ve şarap onların yüzlerini kebap edecek derecede sıcak sudur. Zira; onlar merzi-i İlâhinin hilâfına işlemiş oldukları şehavat-ı nefsaniye ateşlerinin yakmış ve kızdırmış olduğu sularla bağırsakları yanar,xonların içtikleri suların bir kısmı da ehl-i Cehennem yandıkça onların vücutlarından akan kanlı irindir, diğer bir kısmı da gayet soğuk su ki içince ağızlarında donmak suretiyle muazzep olurlar.] Çünkü; Cehennem ateşi nasıl yakarsa Cehennem'de bulunan zemherir tabakalarının soğukları da o derece müşküldür. Binaenaleyh; azab-ı Cehennem sıcakla olduğu gibi soğukla dahî olacaktır. Belki Cehennem'de ateş tabakalarından zemherir tabakalarının azabı daha şiddetlidir. Cehennem'de azaplar müteaddid 4813 ve birçok nebileri bulunduğundan ve azap üzere azap olduğundan ezvac denmiştir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i narın gılzat-ı tabiatları sebebiyle dünyada Allah'ın kullarına soğuk bulundukları cihetle zemherirle muazzep olunacakları gibi Allah'ın kullarını ıslah için vaz'olunan kavanin-i İlâhiyenin haricine çıkıp hudud-u İlâhiyeden gaflet ederek alîm ve hakîm olan Vacib Tealâ'nın ahkâmından i'razla müstehak oldukları Cehennem azabıyla dahî muazzep olacaklardır.

***
Vacib Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı azaplarını beyandan sonra Cehennem'e giren reislerin tabi'leri Cehennem'e girip sıkışınca feryad ettiklerinde Cehennem'in hazinedarları taraflarından verilen cevabı beyan etmek üzere :

هَـٰذَا فَوۡجٌ۬ مُّقۡتَحِمٌ۬ مَّعَكُمۡ‌ۖ
buyuruyor.
[«Ey reisler ! Şu sizin arkanızda sizi daraltanlar sizinle Cehennem'e girici bir cemaat ki dünyada onlar sizin etbâ'ınızdır. Nasıl ki dünyada sizi taklid ederek arkanızdan giderlerdi, kezalik âhire ü e dahî sizin arkanızdan Cehennem'e girmişlerdir. Binaenaleyh; onların tazyikinden sizin kurtulmanız mümkün olamaz» demekle zebaniler ehl-i Cehennem'in feryadını reddederler.] Çünkü dünyada etbalarından ne kadar memnun olurlarsa âhirette o kadar sıkıntı görecekleri şüphesizdir.

Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'e girdikten sonra arkadan gelenlerle yerleri daralınca feryad ü figana başlarlar ve yerlerinin daralttırılmamasını isterler, zebaniler tarafından onlara «Dünyada sizin tabileriniz sizinle Cehennem'e gireceklerdir» demekle cevap verirler. 4814

***
Vacib Tealâ şu cevap üzerine söyleyecekleri sözlerini alâtankılhikâye beyan etmek üzere :

لاً مَرۡحَبَۢا بِہِمۡ‌ۚ إِنَّہُمۡ صَالُواْ ٱلنَّارِ (59)

buyuruyor.
[Rüesa yani metbu'lar derler ki «Onlar için vüs'at yok ve olmasın. Zira; onlar da bizim gibi Cehennem'e dahil oluculardır, onlar bizim etbâ'ımızdır. Binaenaleyh; bolluğa lâyık değillerdir.»]

***
Vacib Tealâ metbu'larının sözlerini işiten tabi'lerin muhasama tarikıyla söyledikleri sözlerini hikâye suretiyle beyan etmek üzere:

قَالُواْ بَلۡ أَنتُمۡ لاًمَرۡحَبَۢا بِكُمۡ‌ۖ أَنتُمۡ قَدَّمۡتُمُوهُ لَنَا‌ۖ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرَارُ (60)

buyuruyor.
[Reislerine cevap olarak etbâ' gürûhu muaraza tarikıyla derler ki «Belki onlar dalâletleriyle bizi idlâl eden ve yoldan çıkaran metbû'larımızdır. Binaenaleyh; ey reisler ! Sizin hakkınızda (لاًمَرۡحَبَۢا بِكُمۡ‌ۖ) demek lâyıktır. Yani vüs'at olmamak size lâyıktır, tazyike şayan sizsiniz. Zira; Cehennem'e girmemize sebep olan küfrü bize takdim, telkin ve icad eden siz olduğunuzdan aleyhinize duâya lâyıksınız. Binaenaleyh; sizin gibi metbû'ların ve bizim gibi tabilerin karar edecekleri ne çirkin mahaldir Cehennem.»]

M e r h a b a ; yerin bol olsun, rahat ol demektir. Şu halde (لاًمَرۡحَبَۢا بِكُمۡ‌ۖ) yerinizde vüs'at olmasın, dar olsun demektir. Ehl-i narın birbiriyle şu beyan olunan veçhüzere münazaa edip çekişmekten halî kalmayacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; insanların tuttukları işin akıbetinde fenalık zuhur edince «Senden oldu, benden olmadı, filândan oldu» gibi suça sahip çıkmamak ve münazaa etmek bu dünyada dahî âdettir. İşte aynı halin âhirette dahi zuhur edeceğini bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.
M e r h a b a ; bu dünyada ehl-i imanın oturdukları meclislerde yekdiğerine karşı teâtî tetikleri iltifat ve hürmetleridir. 4815 Binaenaleyh; bu minval üzere her mecliste duâ edip birbirini memnun etmek ve gönlünü almak âdât-ı İslâmiyedendir. Bu âdetin ehl-i Cennet arasında dahî cereyan edeceğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; ehl-i Cehennem'in bu yolda iltifatı birbirinden menetmesi ehl-i Cennet'in menetmeyeceklerine delildir.

***
Vacib Tealâ ehl-i narın birbirlerine muâraza edeceklerini beyandan sonra etbâ' gürûhunun Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyaz edeceklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَـٰذَا فَزِدۡهُ عَذَابً۬ا ضِعۡفً۬ا فِى ٱلنَّارِ (61)

buyuruyor.
[Dünyada fukara gürûhunu idlâl eden reislerini âhirette fukara gürûhu tevbih ettikten sonra derler ki «Ey bizim Rabbimiz ! Bize şu küfrü takdim ve telkinle idlâl edip aldatan reislerimizin azabını Cehennem'de iki kat yap.] Zira; onlar kendileri dalâlette oldukları gibi bizi de idlâl ettiler. Binaenaleyh; bizim gibi yalnız dalâletle iktifa etmediler. Zira; bizleri de kendileri gibi yoldan çıkarmaya sa'yettiler» demekle teşeffi-i sadrederler.

Hâzin'in beyanı veçhile kendinin dalâletiyle iktifa etmeyip başkalarını idlâl edenlerin azapları iki kat olur. Zira; birisi dalâlin, diğeri idlâlin cezasıdır. Çünkü herkesin cezası; ameline göredir. Binaenaleyh; bu gibilerin azapları iki kat olmak onlar haklarında zulüm olmaz ki kendi istihkaklarıdır.
Resûlullah'ın «Bir kimse bir kötü âdet icad ederse o âdetin vebali onun üzerine olduğu gibi ilâyevmilkıyam o âdeti işleyenlerin vebalinin bir misli dahî icad eden kimsenin üzerine olacağını» beyan buyurması da bu manâyı te'yid eder. 4816

***
Vacib Tealâ dünyada bu gibi küfrü ve sair günâhlara herkesi tsrğib edenlerin envâ'-ı azapla muazzep olacaklarını beyandan sonra onlar arasında cereyan edecek muhareveleri beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ مَا لَنَا لاً نَرَىٰ رِجَالاً۬ كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلاًشۡرَارِ (62) أَتَّخَذۡنَـٰهُمۡ سِخۡرِيًّا أَمۡ زَاغَتۡ عَنۡہُمُ ٱلاًبۡصَـٰرُ (63)

buyuruyor.
[Cehennem'e girince o reisler derler ki «Bize ne oldu ki dünyada erazilden addettiğimiz birtakım recülleri görmüyoruz. Hatta biz onları istihza ve âlet-i mashara ittihaz ederdik. Yoksa gözlerimiz onları görmekten yanıldı mı?» demekle dünyada beğenmedikleri fukara gürûhunun Cehennem'de kendileriyle beraber bulunmadıklarından bahsederler.]

Yani; reisler envâ'ı azaba duçar olunca derler ki «Bize ne oldu ve gözümüze ne gibi şey arız oldu ki birtakım fukarayı itibardan sakıt oldukları cihetle aramızda erazil gürûhundan addeder, ehemmiyet vermezdik. Şimdi biz onları görmüyoruz. Halbuki dünyada biz onları meclisimizde oyuncak ittihaz ederdik, yoksa dünyadaki itikatları gibi onlar Cehennem'e girmediler mi yahut bizim kemâl-i ıztırap ve elemimizden gözlerimiz onları görmekten imtina' mı ediyor?» İşte rüesa böyle demekle Cehenem'de fukara-yı Müslimîni görmediklerine izhar-ı esef ederler.
Hulâsa; bu dünyada etbâ'ını idlâl eden rüesanın Cehennem'e girdiklerinde fukara-i Müslimîni göremediklerine esef edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 4817

***
Vacib Tealâ ehl-i narın muhasamalarını beyandan sonra muhasamanın hak olup vâki olacağını beyan etmek üzere :

إِنَّ ذَٲلِكَ لَحَقٌّ۬ تَخَاصُمُ أَهۡلِ ٱلنَّارِ (64)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! İşte şu ehl-i nardan hikâye olunan sözler hak ve sabittir, elbette vâki olacaktır.] Çünkü; onlar Cehennem'e .girince beyinlerinde bu'gibi mükâleme cereyan edeceğinde şek yoktur. Zira; rüesanın etbâ'ına, etbâ'ın rüesaya duâda ve mukabelede bulunacakları husumetten başka birşey değildir. Bununla beraber dünyada ehl-i imanı istihza edip eğlenirken, onlarla hemmeclis olup onları küçük görerek kendilerinin meclisinde bulunmalarım münasip görmeyip şerar-ı nâstan addederken kendilerinin Cehennem'e girip onların girmediğini görünce ehl-i imanı Cehennem'de göremediklerinden dolayı mahzun olacakları haktır ve azapları üzerine azaptır.

***
Vacib Tealâ ehl-i Cehennem'in muhasamalarını beyandan sonra sûrenin bidayesinde beyan olunan hakka daveti te'kid etmek üzere :

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۟ مُنذِرٌ۬‌ۖ وَمَا مِنۡ إِلَـٰهٍ إِلاً ٱللهُِ ٱلۡوَٲحِدُ ٱلۡقَهَّارُ (65)

buyuruyor.
[Ey Habibim ! Sen kâfirlere hitaben de ki «Ben ancak hakka icabet etmeyen münkirleri korkutucuyum ve vâhid-i kahhar olan Allah-u Tealâ'dan maada ma'budünbilhak yoktur.».] Binaenaleyh; müşriklerin itikatları batıldır ve şu batıl itikat sahiplerini korkutmak vazife-i risalet cümlesindendir. Zira; batıl itikat üzere terettüb edecek azabı beyanla menetmek lâzımdır ki âhirette i'tizara mecalleri kalmasın.

Bu âyet-i celile; mesail-i itikadiyeden Resûlullah'ın vazifesi inzar olduğunu ve Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetini, sıfat-ı kahrile muttasıf olduğunu beyan etmiş ve Resûlullah'ın inzar ettiği âsîleri tehdid. için âyetin âhirinde Kahhâr ism-i şerifi varid olmuştur. Binaenaleyh; Allah'ın kahhar olduğunu bilen bir kimsenin kahr-ı İlâhiyi icab edecek ef'âlden ihtiraz etmesi lâzımdır. 4818

***
Vacib Tealâ kahhar olduğunu beyandan sonra rububiyet sıfatıyla muttasıf olduğunu beyan etmek üzere :

رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَمَا بَيۡنَہُمَا ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّـٰرُ (66)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ göklerin, yerin ve onların arasında olan mahlûkatın Rabbisidir, her umurunda herkese galip ve tevbe eden kullarının günâhlarını mağfiret edicidir.] Yani vâhid-i kahhar olan Allah-u Tealâ âlem-i ulvî, âlem-i süflî ve onların arasında olan mevcudatı kemâline îsâl etmek suretiyle terbiye edicidir. Çünkü her umurunda galip ve dergâh-ı ulûhiyetine iltica eden âsîlerin günâhlarını kemâl-i mübalâğayla affedicidir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vacib Tealâ, tehdidi mutazammın olan Kahhar ismi mukabilinde ricayı ve terğibi müş'ir olan Rab ve .Gaffar isimlerini zikir buyurmuştur. Çünkü Rab ism-i şerifi; herşeyi tedriç tarikıyla kemaline îsâl etmekle cûd ü keremini müş'ir olduğu gibi Gaffar ismi de günâhları affedeceğini müş'ir dir. Şu halde bu âyet; hem tehdid, hem de terğibi mutazammındır. Binaenaleyh; Vacib Tealâ'ya ibadet etmek vaciptir. Zira; azabından korkulur, çünkü; kahhardır. Vacib Tealâ'nın fazl ü ihsanını ümid etmek lâzımdır, çünkü; gaffardır.

قُلۡ هُوَ نَبَؤٌاْ عَظِيمٌ (67) أَنتُمۡ عَنۡهُ مُعۡرِضُونَ (68)

[Ey Nebiyy-i Zişan ! Sen onlara de ki «Allah-u Tealâ'nın âlem-i ulviyet ve süfliyetin terbiyesini haber vermesi büyük bir haberdir. Ey âsîler ! Siz o haberden i'raz edicisiniz.».] Çünkü; birliğini, nübüvvetin hakkaniyetini, haşr ü neşri haberin haber-i azîm olduğunu onlara haber verdi ki dinlesinler, müstefid olsunlar, ehemmiyetsiz addetmesinler. Zira; gerek vahdaniyete, gerek nübüvvete ve gerek ahval-i âhirete müteallik olan mesail usul-ü itikattan olduğu cihetle şu itikadatta istikamet sebeb-i saadet olduğundan ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; ihmali caiz olamaz ki aksi sebeb-i 4819 sefalettir. Şu halde bu itikadın hak olduğunu beyan etmek; insan için büyük bir haberdir. Bu misilli haberin büyüklüğünü tasdik etmeyenler Cenab-ı Hakka şirkettiklerinden dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olacaklardır. Ey müşrikler ! Sizler bu habere iltifat etmez, i'raz edersiniz. Binaenaleyh; dünyada rezil, âhirette rüsvâ olacaksınız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanları akaid-i diniyede nazara, istidlale ve kemâl-i ehemmiyetle düşünüp, tefekkür etmeye terğib vardır. Çünkü; bu metalib pek âlî olduğundan müsamahayla iktifa caiz olamaz. Zira; insan itikatta hakkı bulursa saadet kapıları, eğer itikatta batıl üzere olursa şekavet kapıları açıldığından itikatta taklit makbul değildir, belki kemâl-i basiretle istidlal lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak i'raz edenleri zemmetmiştir ki itikad-ı batıl üzere olanların azabı ebedîdir.

***
Vacib Tealâ bu haberin haber-i azîm olduğunu beyandan sonra haberin canib-i İlâhiden olduğunu tahkik etmek üzere :

مَا كَانَ لِىَ مِنۡ عِلۡمِۭ بِٱلۡمَلَإِ ٱلاًعۡلَىٰٓ إِذۡ يَخۡتَصِمُونَ (69) إِن يُوحَىٰٓ إِلَىَّ إِلآً أَنَّمَآ أَنَا۟ نَذِيرٌ۬ مُّبِينٌ (70)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Şu haberin büyük bir haber olduğunu beyanla beraber onlara de ki «Benim için onların muhasamaları zamanında mele-i â'lâ olan ehl-i semanın ahvaline dair ilim olmadı ve bana vahyolunmadı, ancak benim sizi açıktan inzar edici olduğum vahyolundu.] Zira; benim size her haberim vahy-i İlâhiyledir. Çünkü; benim ne meleklerin ahvaline ve ne de Hz. Âdem'den beri geçmiş zamana ilmim yoktur ve bilhassa Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halk buyuracağında meleklerle beyinlerinde cereyan eden mübahasâta ve sair hususata dahî ilmim olmadığı gibi ilmin husulüne esbab-ı âdiyeye dahi tevessül etmediğim halde o vakitte cereyan eden sözleri size haber vermem elbette vahiyledir. Çünkü benim bilmeme vahiyden başka bir sebep de yoktur. Binaenaleyh; 4820 her haberim de böylece vahyiledir. Kezalik melâikenin ahvalini size vahiyle haber vermemdeki hikmet ancak inzar etmek içindir. Binaenaleyh; Hz. Adem'le İblis arasında olan muhasamatı hikâyeden maksat; hüsn-ü ahlâka terğib ve sû-u ahlâktan men ve zecirdir. Şu halde ey kâfirler ! Bu haberler esbab-ı âdiyeyle olmayıp ancak vahyile olunca sizin iman etmeniz lâzımdır. Çünkü; itiraza mecaliniz yoktur.» demekle müşrikleri nübüvvetini tasdike davet et.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mahlûkat dörde münkasemdir.
B i r i n c i s i : Melâikedir ki bu âyette m e l e - i â ' l â ile murad; meleklerdir. Onlar için akıl vardır, lâkin kuvve-i şehevaniye yoktur. Binaenaleyh; işleri daima ibadet ve hayırdır,
İ k i n c i s i : Behâimdir ki onlar için kuvve-i şehevaniye vardır, lâkin akıl ve ilim yoktur. Binaenaleyh; mükellef değillerdir.
Ü ç ü n c ü s ü : Cemadattır ki onlar için ilim, akıl ve şehvetten hiçbir şey yoktur, ancak insanların menfaati için halkolunmuş şeylerdir.
D ö r d ü n c ü s ü : İnsandır ki, ilim, akıl ve şehevat-ı nefsaniye sahibidir. Binaenaleyh: Hz. Adem halkolunduğu zaman insanın şehvet sahibi olduğundan yeryüzünü insanların ifsad edeceklerini ve kuvve-i gazabiyeleri sebebiyle yekdiğerini katle cür'etle kan dökmeye kadar ilerleyeceklerini melekler beyan etmişlerdi. Vacib Tealâ onların şu beyanına «Sizin bilmediğinizi ben biliyorum. Zira; insanda fesadı daî şehvet ve kan dökmeyi daî gazap varsa da onlarda olan akıl onları ma'rifete, muhabbete ve hizmet-i Mevlâya sevkeder. Binaenaleyh; siz akıbetini bilemezsiniz» demekle cevap vermişti. Şu halde insanın halkolunmasındaki hikmet; ilim, ibadet, taat ve ma'rifettir. Yoksa cehil, kibir ve temerrüd değildir. Zira cehil ve temerrüd; sıfat-ı behâimdir. Binaenaleyh insan üzerine vacip olan; ilim ve irfan gibi kemalât-ı insaniyeyi tahsile sa'yüe sıfât-ı behâimden ihtiraz etmektir ki İblis kibr ü inatla dünya ve âhirette zarar görücü oldu. Hz. Adem ise ilim, hilim ve tevazu kisvesini bürünmekle derecât-ı âliyeye nail olmuştur. 4821

***
Vacib Tealâ icmalen mele-i a'lâya işaretten sonra tal'silen beyan etmek üzere :

إِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ إِنِّى خَـٰلِقُۢ بَشَرً۬ا مِّن طِينٍ۬ (71)

buyuruyor.
[Zikret ey Resûl-ü Zişan ! Şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere hitaben «Muhakkak ben çamurdan bir beşer halkedeceğim» demekle Hz. Âdem'in halkolunacağını bildirdi.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan tıyn; salsâle, hame-i mesnuna ve türaba şamil olduğundan diğer âyetlerde zikrolunan salsâle ve hame-i mesnundâh halkolundüğünu beyana münafi değildir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur.
Bu kıssayı bu makamda zikirden maksat; haset ve kibir gibi ahlâk-ı rezilenin ne gibi felâketi mucip olduğunu beyanla insanları bu misilli ahlâk-ı fasideden menetmektir. Zira İblis'in Cenab-ı Hakka itirazı; Hz. Âdem'e hasedi ve kibri sebebiyledir. Çünkü; kibirle haset onun dünyada ve âhirette rezil ve rüsvâ olmasına sebep olmuştur. İşte Kureyş müşriklerinin Resûlullah'a karşı kibr ü hasetleri Resûlullah'la münaazaya bâdî olduğundan İblis gibi onların da hüsran-ı ebedîlerine sebep olacağına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; kibr ü haset sebebiyle İblis'in başına gelen beliyeyi düşünen bir kimsenin kibr ü hasetten ihtirazı kendisi için ehem ve elzem görmesi lâzımdır.

***
Vacib Tealâ Hz. Âdem'i halkedecegini beyandan sonra halkedince cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

فَإِذَا سَوَّيۡتُهُ ۥ وَنَفَخۡتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُواْ لَهُ ۥ سَـٰجِدِينَ (72)

buyuruyor.
[Ben Azîmüşşan Âdem'in cesedini tesviye edip ve rûhumaan üfürüp hayatını cesedine ifaza ettiğim zaman meleklere secdeyle emrim gelince biz meleklere hitaben dedik ki «Siz Âdem'e ta'zîm etmek üzere secde suretiyle yere kapanın.».] Ve şu emrimiz üzerine: 4822

فَسَجَدَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ ڪُلُّهُمۡ أَجۡمَعُونَ (73) إِلآً إِبۡلِيسَ ٱسۡتَكۡبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (74)

[Meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblis secde etmekten kendini büyük addetmekle kâfirler zümresinden oldu.]

Yani; meleklere çamurdan insan halkedeceğimi haber verip onun eczasını anasır-ı muhtelifeden terkib ederek suret-i insaniyesini tasvir ve tadil edip hayat-ı insaniye kendisiyle hasıl olan cevher-i rûhu bedenine ifaza ettiğim vakitte meleklere secdeyle emredince vakit geçirmeksizin Hz. Âdem'e ta'zim ve tekrim suretiyle meleklerin küllisi secdeye kapandılar ki hiçbirisi secdeye muhalefet etmediği gibi takaddüm ve taahhur dahi olmaksızın cemii birden secde ettiler. Fakat İblis secdeyle emrimize imtisal etmedi. Zira; kendisini Hz. Âdem'den büyük addetti. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) a karşı tevazu gösteremedi ve kâfirler zümresine iltihak etti. Şu halde kibr ü gururu küfrüne sebep olmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; insanın rûhla cesetten mürekkep olup cesedin terekkübünden hasıl olan istidad ve kaabiliyet üzerine rûhun feyezan edeceğine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak azanın tesviyesini ve rûhun nefhini beraber olarak beyan buyurmuştur ki hilkat-ı insanın bu ikisiyle hasıl olduğunu beyandır.
N e f i h le murad; rûhu cesede ifazadvr. Yoksa hakikatta nefih yoktur. Zira; nefhin manâ-yı hakîkîsi üfürmek olduğundan Cenab-ı Hak üfürmekten münezzehtir, lâkin rûh emr-i İlâhiyle beden-i insana cereyan ettiğinden Vacib Tealâ zatına muzaf kılmıştır. R û h la murad; hayat kendisiyle hasıl olan şeydir. Hz. Âdem'e ta'zim için gerek cesed-i Âdem'i tesviye, gerek rûhunu ifazayı Vacib Tealâ zatına muzaf kılmıştır.

***
Vacib Tealâ İblis'in Âdem (A.S.) a tazim suretiyle secdeden imtina' ettiğini ba'delbeyan secdeden imtinâ'mın sebebini suâl ettiğini beyan etmek üzere : 4823

قَالَ يَـٰٓإِبۡلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسۡجُدَ لِمَا خَلَقۡتُ بِيَدَىَّ‌ۖ أَسۡتَكۡبَرۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡعَالِينَ (75)

buyuruyor.
[İblis secdeden imtina' edince Cenab-ı Hak İblis'e hitaben dedi ki «Ey İblis ! Benim kudretimle halkettiğim Âdem'e tazim için secde etmekten seni ne gibi şey menetti, yoksa emrimize imtisalden kibir mi ettin, bizim hükmümüze itaattan nefsini daha büyük mü addettin yahut kendini daha büyük mertebe-i ulviyette bulunanların zümresinden mi zannettin?».] Cenab-ı Hak şu itab-ı İlâhisiyle İblis'in secdeden imtinâ'ının sebebini suâl etti ve iki cihetle tevbih ve tekdir buyurdu. Çünkü emr-i İlâhiye muhalefet edenler; her zaman tevbihe müstehak ve sefalete mahkûmdurlar.

Vacib Tealâ İblis'e imtinâ'ının sebebini suâlden sonra İblis'in nefsinde olan kibrin mani olduğuna işaret etmiştir ki istikbarın emr-i münker olduğunu istifham-ı inkârîyle beyan buyurmuştur.

***
Vacib Tealâ İblis'in vermiş olduğu cevabı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

قَالَ أَنَا۟ خَيۡرٌ۬ مِّنۡهُ‌ۖ خَلَقۡتَنِى مِن نَّارٍ۬ وَخَلَقۡتَهُ ۥ مِن طِينٍ۬ (76)

buyuruyor.
[İblis cevabında dedi ki «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; sen beni ateşten ve Âdem'i çamurdan halkettin. Ateş ise çamurdan hayırlıdır.».] İşte İblis böyle demekle kendinin hayırlı olduğunu iddia etti ve Cenab-ı Hakkın suâlinde şıkk-ı saniyi ihtiyar eyledi, kendinin maddesi ve sureti Âdem'in maddesi ve suretinden hayırlı olduğunu bilâperva söyledi ve anasır-ı erbaa içinden ateşin mekânı yüksek tabakada olduğundan kendinin mertebe-i âliye ashabından olduğunu ve çamur anâsırın süflisi, kadr ü itibar ve mekân cihetinden ednâsı olduğunu beyanla çamurdan halkolunan Âdem (A.S.) ın kendinden daha aşağı olduğunu iddia etti ve «Âlânın ednâya secde etmesiyle emri muvafık görmedim» demekle secde etmediğinin sebebini beyan etmek istedi. 4824
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın hilkatına kemâl-i itina ve şanına tazim için Cenab-ı Hak insanın hilkatini kendi kudretine nispet etmiştir. Çünkü; cümle-i mahlûkat kendi kudretiyle halkolunduğu halde insanın hilkatini kendi kudretine nispetle tahsis etmek; elbette ta'zim ve tekrimdir.
Bu âyette İblis'in davası; üç mukaddimeyi camidir :
B i r i n c i m u k a d d i m e : Şeytan'ın asıl maddesi ateşten olduğunu beyan etmektir. Bu mukaddime müsellemdir. İtiraz yoktur. Çünkü; ateşten halkolunduğunu Cenab-ı Hak bizzat beyan buyurmuştur.
İ k i n c i m u k a d d i m e : Ateşin topraktan efdal olmasıdır. Halbuki bu mukaddime yanlıştır. Müsellem değildir. Zira; toprak ateşten efdaldir. Çünkü; toprak emin ve muslihtir. Binaenaleyh toprak; kendine emanet edilen taneleri tamamıyla muhafaza ettiği gibi nebatatı meyva vererek sahibine birçok menafi' te'min eder. Ateş ise bunun aksinedir. Zira; haindir, müfsittir. Binaenaleyh; ateşe her ne teslim olunsa ifsat ve itlaf etmekle sahibini ızrar eder. Toprak ateşi söndürmekle galebe ettiği cihetle dahi efdaldir. Çünkü gaalip; mağlûptan elbette efdal olur.
Ü ç ü n c ü m u k a d d i m e : Aslı hayırlı olan şeyin fer'inin de hayırlı olmasıdır. İşte bu mukaddime memnu' ve birçok delillerle merdud ve vâki nefselemir de buna şahittir. Çünkü eşcar-ı müsmirenin esası; toprak ve külün esası ateştir. Halbuki eşcar-ı müsmire külden efdaldir. Zira; ağaçlardan insanlar intifa' ederler. Kezalik hasib ve nesib olan bir cahilden nesib olmayan bir âlim efdaldir. Yani İblis'in madde-i aslisi olan ateşin Hz. Âdem'in esası olan topraktan efdal olduğu teslim olunmuş olsa bile ateşin fer'i olan İblis'in efdal olması lâzım gelmez. Şu halde İblis'in kıyası fasiddir. Binaenaleyh; kabule şayan değildir.
İblis'in küfrüne sebep; emr-i İlâhiye muhalefet, itiraz ve zemmetmesi ve kıyasla kendini haklı göstermeye çalışmasıdır, yoksa yalnız emre muhalefeti değildir. Çünkü emr-i vücubiye muhalefet; isyanı icab ederse de küfrü icab etmez. Şeytan ise yalnız 4825 muhalefetle iktifa etmedi, belki birtakım itiraz ve kıyaslarla Cenab-ı Hakka karşı geldiği gibi emr-i İlâhinin hikmete muvafık olmadığından dahî bahsetti ve hilâfete kendini münasip gördü, Adem (A.S.) ın hilâfete ehil olmadığından bahsile Cenab-ı Hakka mukabelede bulundu. Vacib Tealâ'nın tensibini münasip görmemek; küfrü icab ettiğinden İblis kâfir olmuştur.
İşte zamanımızda ahkâm-ı şer'iyenin bazılarının haşa maslahata muvafık olmadığını dermeyan eden ve İslâm kisvesi altında ahkâm-ı şer'iyeyi kabul etmeyen birçok kâfir sefihler vardır. Evet ! Bir kimse ahkâmın mucibiyle amel etmezse fasık olur, ancak ahkâma itiraz etmediği cihetle kâfir olması lâzım gelmez. Eğer ahkâma itiraz ederse o zaman kâfir olur.

***
Vacib Tealâ İblis'in itaattan huruç ettiğini beyandan sonra itaat-ı İlâhiyeden çıktığına binaen dergâh-ı ulûhiyetten tardolunduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ فَٱخۡرُجۡ مِنۡہَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ۬ (77) وَإِنَّ عَلَيۡكَ لَعۡنَتِىٓ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلدِّينِ (78)

buyuruyor.
[İblis isyan edince Cenab-ı Hak «Madem ki sen âsî oldun, çık Cennet'ten. Zira sen huzur-u İlâhimden merdudsun ve yevm-i kıyamete kadar lanetim muhakkak senin üzerine nazil olacaktır» demekle şeytan'ı tardetti.]

Yani; İblis'in Hz. Âdem'e secde etmemesi üzerine Vacib Tealâ «Yâ İblis ! Sen emrime muhalefet edince taattan çıkmana mücazat olarak nimet-i Cennetten çık. Zira; sen huzuruma lâyık değilsin, yevm-i kıyamete kadar rahmetten uzak olmaya müstehaksın» buyurdu.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette r e c i m ; semadan yıldızlarla şeytan'ı tardetmek manâsına olup 4826 lânet de rahmet-i İlâhiyeden mahrum olması murad olunca recim ve lanet başka başka manâları ifade ettikleri cihetle âyette tekrar yoktur. Yahut r e c i m ; mutlaka rahmet-i İlâhiyeden tard u teb'îdini beyan olup lanet ise tard u teb'idin ilâyevmilkıyam devamını beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yahut r e c i m ; Cennet'ten, semâdan veya izzet-i huzurdan tard manâsına olup l â n e t ise rahmet-i İlâhiyeden tard manâsına olduğu cihetle tekrar yoktur.
Bu âyette (الى) lâfzı yevm-i kıyamette lanetin intihasını iş'âr ederse de nusus-u saire lanetin yevm-i kıyamette de bakî olacağına sarahaten delâlet ettiğinden bu âyetten müstefad olan intiha; te'vil olunur, şöyle ki: Dar-ı dünya rahmete kesb-i istihkak edecek mahal olduğundan dünyada lanet ilâyevmilkıyam bakî olunca dünyada rahmete asla kesb-i istihkak edemeyen kimse için âhirette dahî lanetin bakî olacağı evleviyetle sabittir. Yahut dünyada devam yalnız lanet olup âhirette ise envâ'-ı azaba duçar olunca laneti unutacağı cihetle müptelâ olduğu azaba nispetle keenne lanet nihayet bulmuş gibi olacağından kinayedir.
Şu âyet-i celileden anlaşıldığı veçhile evvelce şeytan ubudiyet noktasında devam etmişken hasedi ve kibri sebebiyle emr-i İlâhiye red ve itiraz tarikıyla muhalefet ettiğinden güzel suratı çirkin bir surata tebeddülle cism-i nûrânîsi zulmânîye inkılâb etmiştir. Çünkü; ibadetle hasıl olan nûraniyetin ma'siyetle zulümâta tahavvül edeceği şüphesizdir. İşte şu esasa binaendir ki biraz zaman ibadetle meşgul olan insan yoldan çıkarak salâh-ı halini fesada değişince güzel simasının çirkin bir simaya tebeddül ettiği her zaman görülmektedir. Binaenaleyh itibar; hatimeyedir. Şu halde insan için lâzım olan Cenab-ı Hak'tan tevfik istemek ve hüsn-ü hatime temenniyatında bulunmaktır. Zira; her işte hüsn-ü hatime olmazsa emeklerin boşa gideceği şüphesizdir.
Bu âyet-i celilede (فَٱخۡرُجۡ مِنۡہَا) emri; Cennet'ten çık veyahut suret-i asliyeden çık demektir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile şeytan'ın bidaye-i hilkati gayet beyaz, nûrânî ve güzelken Cenab-ı Hak onun güzelliğini çirkinliğe, nûrâniyetini zulmaniyete ve beyazlığını siyahlığa tebdil buyurmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Ey 4827 şeytan ! Sen hilkat-ı asliyen olan suret-i haseneden çık. Zira; sen izzet-i huzurumuzdan merdudsun.] veyahut [Semâvâttan çık.] demektir.
Hulâsa; şeytan'a Cennet'ten veya semadan veyahut hilkat-ı asliyesinden çıkmasıyla emr-i İlâhinin varid ve huzur-u İlâhiden matrud olup ilâyevmilkıyam lânet-i İlâhiyeye mazhar olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; şeytan'ın matrud ve mel'ûn olduğunu inkâr eder bir kimse kâfir olur. Zira; şeytan'ın matrud olduğu nâss-ı kafiyle sabittir. Delil-i kafiyle sabit olan bir hükmü inkâr, küfürdür.

***
Vacib Tealâ İblis'in tard-ı ebedîye duçar olunca rahmet-i İlâhiyeden me'yus olduğunu beyandan sonra şu me'yusiyeti üzerine söylediği sözleri ve vâki olan istirhamatını beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ فَأَنظِرۡنِىٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ (79) قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ (80)إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡوَقۡتِ ٱلۡمَعۡلُومِ (81)

buyuruyor.
[Şeytan «Yâ Rab ! Bana yevm-i kıyamete kadar mühlet ver» dedi. Şeytan'ın şu temennisini terviç olmak üzere Vacib Tealâ «Sen ilmi bana münhasır olan vakte kadar mühlet verilenlerdensin» buyurdu.]

Yani; İblis rahmet-i İlâhiyeden me'yus olunca münacat ve istirham suretiyle «Ey Rabbim ! Dergâh-ı ulûhiyetinden tardedince yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver» dedi. Onun şu talebi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis ! Benim indimde ma'lûm olan vakte kadar sen mühlet verilenlerdensin, o vakte kadar sana müsaade muhakkaktır. O vakte kadar sana ölüm yoktur» buyurdu.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytan'ın mühlet istemekten maksadı; benî âdem'den ahz-ı intikaama fırsat bulmak ve ölümden kurtulmaktır. Çünkü; yevm-i kıyametten sonra ölüm olmayacağını bilirdi. Zira; Cenab-ı Hak kıyamete kadar ölüm olup kıyametten sonra ölüm olmayacağını haber vermişti ki kıyamette 4828 cümle zirûhla beraber helâk olup tekrar hayat bulduktan sonra ölüm yoktur. Bu müsaadenin ezelde mukadder olup yeni bir müsaade olmadığına işaret için mühletin vukuunu kat'iyete delâlet eden cümle-i ismiyeyle ihbar buyurmuştur.
Bazı zalimlere Vacib Tealâ'nın müsaadesi şeytan'a müsaade kabilindendir ki hakkında iyiliğe alâmet sayılamaz. Çünkü; ömrü oldukça şeytan gibi zulümle ve âlemi ifsadla meşgul olacağından günbegün günâhı ziyadelenir, âhirette de günâhı nispetinde azabı tezayüd edeceğinden o müsaade onun hakkında ayn-ı azaptır.
Hulâsa; şeytan'ın müsaade talebi üzerine Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamete kadar müsaade buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ şeytan'ın şu müsaade üzerine kıyamete kadar benî âdem'e musallat olup iğva ve idlâl edeceğim dediğini beyan etmek üzere :

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لاًغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ (82) إِلاً عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ (83)

buyuruyor.
[Şeytan «Sen bana mühlet verince yâ Rab ! Senin izzet-i celâldin hakkı için benî âdem'in cemiini iğva ve idlâl ederim, ancak onlardan senin halis kulların müstesnadır.] Zira; onları iğva edemem» demekle husumetini izhar etti.

Yani; Cenab-ı Hak şeytan'a yevm-i kıyamete kadar müsaade edince şeytan benî âdem'e husumetini izhar ederek dedi ki «Yâ Rab ! Senin izzet-i şanına yemin ederim ki ben onları tarik-ı tevhidden çıkarır, yollarını şaşırtırım, cümlesini sana isyana teşvik ederim, ancak onlardan sana ihlâs üzere iman ve ibadet edenleri idlâl edemem ki onların ihlâsı benim yoldan çıkarmama manidir. Çünkü; ihlâsları sebebiyle rahmetinden ümitleri, gazabından korkuları ve nar-ı Cehennem'i gözleri önüne getirdikleri için benim idlâlim onlara te'sir etmez» 4829
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'ın halis kulları istisnadan maksadı; yalandan ihtiraz etmektir. Zira; istisna etmeksizin «benî âdem'in cemiini idlâl ederim demiş olsaydı idlâl edemeyeceği birçok suleha bulunmakla kelâmında yalan zuhur edeceği muhakkak olduğu cihetle kelâmını istisnayla irad etmiştir. Şu halde şeytan'ın şu istisnası; ehl-i iman için büyük bir.derstir. Çünkü; şeytan yalandan ihtiraz edince ehl-i imanın daha ziyade ihtiraz etmesi lâzım olduğu gibi yalan olmak ihtimali olan yerde sözüne istisna ilâve etmesi de lâzımdır ki yalandan kurtulsun.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın şeytan'a müsaadesi üzerine şeytan'ın benî âdem'i idlâl etmeye yemin ve ihlâs üzere olan insanları idlâl edemeyeceğini ikrar ve itiraf ettiği ve ihlâs-ı tanımın şeytan'ın iğvasına mani olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vacib Tealâ şeytan'a müsaadesini ve şeytan'ın benî âdem'i idlâl edeceğine azmettiğini beyandan sonra vâki olan beyanatın hak olduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ فَٱلۡحَقُّ وَٱلۡحَقَّ أَقُولُ (84)

buyuruyor.
[Ey şeytan ! Sabit ve vâki olacak şey bu dünyada benim sana dediğimdir.] Zira; benim seni izzet-i huzurumdan tard u teb'îdim ve sana mühlet vermem haktır; senin idlâlin üzerine terettüb edecek ahkâmda ben ancak hak söylerim. Zira; hakkın gayrı birşey söylemek zat-ı ulûhiyetimizde tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; beyanatımızın cümlesi hak ve sabittir.

4830
***
Vacib Tealâ beyanatının hak olduğunu beyandan sonra şeytan'ın idlâli üzerine terettüb edecek ahkâmı beyan etmek üzere :

لاًمۡلاًنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنۡہُمۡ أَجۡمَعِينَ (85)

buyuruyor.
[Ey İblis ! Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki elbette senden ve sana tebaiyet eden benî âdemin cemiinden Cehennem'i doldururum.]

Yani; hak' ve sabit olan zat-ı ulûhiyetim hakkı için seni, sana tebaiyet eden insanları ve cümlenizi Cehennem'e doldurur ceza-yı sezanızı veririm. Zira; dâl ve mudil cümlenizi Cehennem azabıyla muazzep kılacağım muhakkaktır.

قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ۬ وَمَآ أَنَا۟ مِنَ ٱلۡمُتَكَلِّفِينَ (86)

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sana vahyolunan ahkâmı tamamıyla tebliğ ettikten sonra sen de ki «Rabbimden gelen emr ü nehyi size tebliğime ücret istemem, ben de Kur'an'ı kendi indinden külfetle icad edenlerden değilim.».]

إِنۡ هُوَ إِلاً ذِكۡرٌ۬ لِّلۡعَـٰلَمِينَ (87)

[Zira; Kur'an olmadı, ancak cümle âleme mev'ize oldu.] Çünkü Kur'an; ins ü cinni hidayete sevk ve onlara dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan eder bir zikr-i azîm ve vaaz-ı beliğdir.

وَلَتَعۡلَمُنَّ نَبَأَهُ ۥ بَعۡدَ حِينِۭ (88)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki siz Kur'an'ın haberi sadık ve vaîdatının hak olduğunu biraz zaman sonra elbette bilirsiniz.]

Yani; siz vefat edip yevm-i kıyamette kabrinizden kalktığınızda bütün gizli esrar meydana çıktığı zaman Kur'an'ın hak olduğunu, külfetle meydana gelmediğini ve uydurma birşey olmadığını elbette bilirsiniz.
Hulâsa; emr-i dini talep ve tahkikte gayet ihtiyat ederek dine davet eden kimsenin halini ve suret-i davetini kemâliyle düşünmek lâzım olduğunu ve bu makamda dine davet eden Resûlullah'ın daveti üzerine ücret istemediği, halbuki yalan olarak böyle bir davayı uyduran kimsenin elbette dünyaya ve mal cemetmeye meyi ü rağbeti olacağı meydandayken Resûlullah'ın böyle şeylere tenezzül etmediği halde dine davete son derece gayret ettiği ve davetin keyfiyetine gelince davet ettiği dinin sıhhatim bilmek birçok külfete muhtaç olmadığı ve belki dinin sıhhatına şehadet-i akıl kâfi olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü; Resûlullah evvelâ Allah'ın vücudunu ikrara ve saniyen zat-ı ulûhiyeti lâyık olmadık nekaaisten tenzihe ve sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu itikada ve salisen şerik ve nazirden münezzeh olduğunu itikada, rabian cemadat-ı hasise kabilinden olan, menfaat ve mazarrata kaadir olmayan putlara ibadeti terke, hamisen ervah-ı mukaddese olan meleklere ve enbiyaya ta'zime, sadisen kıyameti ikrara ve âhireti düşünmeye davet buyurmuştur. İşte beyan olunan şu usul-ü süte ki din-i İlâhi ve din-i Muhammedide muteber olup ukul-ü selime teslimde ve efkâr-ı sahiha kabulde tereddüd etmediği cihetle davet olunan din şu usul üzere müesses olup Resûlullah tarafından külfetle yapılma birşey olmadığına bu âyet delâlet eder. Şu halde kötü itikat ve cehl ü inat üzere imrar-ı evkat edenler akıbet Kur'an'ın sıhhatini ve mazmunu olan usul-ü mezkûrenin hak olduğunu elbette bileceklerini beyanla âsîleri tehdid buyurmuş ve sure-i celileye hitam vermiştir.

Gösterim: 440