Şura Suresi Tefsiri

SÛRE - İ ŞÛRA

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli üç âyeti camidir.
بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
حمٓ (1) عٓسٓقٓ (2)

Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan Huruf-u Muhatta'aya müteşâbih denir. Müfessirînin selefleri indinde müteşâbihâtın ilmi Allah-u Tealâ'ya muf e vaazdır. Cenab-ı Hak kullarına acizlerini bildirmek için inzal buyurmuştur. Binanealeyh; teviliyle iştigal lâzım değildir. Amma müfessirînin halefleri zamanında hevâ ve hevese tebeiyet çoğalıp bazı mülhidlerin bu gibi müteşâbihâti kendi arzularına muvafık ve kavaid-i şer'iyeye muhalif tevile cesaret ettiklerinden bu gibi süfehânın şer'e muhalif tevillerine meydan vermemek lüzumu hissolunduğundan kavaid-i şeriyeye muvafık tevili caiz görülüp bu gibi müteşâbihâtın teviliyle iştigal olunmuştur. Binaenaleyh bu âyette (حا) hükm-ü İlâhiye (ميم) mecd-i İlâhîye yani ululuğuna (عين) ilm-i İlâhîye (سين) senaya yani Rifta-i şanına (قَاف) kudret-i İlâhîye'ye işaret olması ile tevil olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Hakim, mecîd, alîm, âlî ve kadir sıfatlarıyla muttasıf olan zat-ı ulûhiyetime yemin ederim] demektir.
Yahut bu harfler; Resûlullah'ın şan-ı nebevilerine işarettir.
Binaenaleyh; (حا) Havz-ı Nebiye (ميم) Mülk-ü Nebiye (عين) İzzet-i Nebiye, (سين) Ulüvv-ü Nebiye, (قَاف) Makam-ı Mahmud'da kıyamına işarettir. Buna nazaran manâ-yı 5101 nazım : [Resûlümün havzına, uzun mülküne, izzet-i şanına, âsân görülen ulüvv-ü derecesine ve makam-ı Mahmud'da kıyamına yemin ederim] demektir.
Yahud bu harfler, sûrenin iki ismidir. Binaenaleyh; (حمٓ) ayrı, (عٓسٓقٓ) ayrı yazılmış ve iki âyet addolunmuştur.

كَذَٲلِكَ يُوحِىٓ إِلَيۡكَ وَإِلَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِكَ ٱللهُِ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (3)

[Ya Ekrem-er Rusûl ! İşte böylece azîz ve hakim olan Allah-u Tealâ sana ve senden evvel geçenlere bu sûrenin mislini vahyeder.]

Yani ey Habibim ! Emir ve şanında herkese galip, mülk ü melekûtünde carî olan işi ve tedbiri hikmete muvafık olan Allah-u Tealâ bu sûrenin ahkâmından olan tevhide, nübüvvete adalete, ahval-i âhirete ve istikamete müteallik ahkâmını sana ve senden evvel geçen enbiyâ-yı izanı hazerâtına vahyeder. Şu halde bu sûrenin ahkâmı diğer sûrelerde olduğu gibi enbiyâ-yı sabıkanın semtlerinde dahi vardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu misilli ahkâmı vahyetmek Cenab-ı Hakkın âdet-i kadime-i müstemirresinden olduğuna işaret için vahye delâlet eden (يُوحِىٓ) kelimesi istimrara delalet eden muzari siğasiyle varid olmuştur. Sûrede mevcud olan ahkâmın ulüvv-ü sanma ve bu'd-ü mertebesine işaret için bu'd-ü mertebeye mevzu olan (كَذَٲلِكَ) lâfzı varid olmuştur. Kezalik bu sûrede vahyolunan ahkâmın şanına ihtimam lâzım olduğuna işaret için Vâcib Tealâ zatı ulûhiyetini izzet ve hikmette tavsif buyurmuştur. Çünkü ahkâmı vahyeden zatın izzet ve hikmetle muttasıf olması; vahyettiği ahkâmın hikem-i mesâlihi mutazammın kuvvet ve şanında emsaline faik olduğuna delil-i zahirdir. Zira bir emrin kuvveti; âmirin kuvveti nisbetinde olduğu gibi bir hükmün kuvveti dahi hâkimin kuvveti nisbetinde olacağına şüphe yoktur. Binaenaleyh; sûrenin müştemil olduğu ahkâm emsalini faik, halelden mahfuz, ayıp ve noksandan arîdir. Zira; kemal-i ilimle ve kudretle muttasıf olan zatı ulûhiyetinden vahyolunmuş ahkâm-ı münzeledir. 5102
Resûlullah'a vahy ile enbiya-yı sabıkaya vahiy beyninde müşabehet; tevhide, adalete, nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik olan ahkâm-ı itikadiyededir. Çünkü; nasıl ki şu ahkâm Şeriat-i Muhammediye'de mevcud ise enbiyâ-yı sabıkanın şeriatlerinde dahi mevcuddur. Zira itikadiyât; cemî şerâyi'de müsavidir, tebeddül kabul etmez. Çünkü; itikadı lâzım olan zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve emr-i âhiret tebeddül kabul etmez ki onlar hakkında itikad tebeddül kabul etsin. Amma Nasârâ'nın teslisi gibi sonradan karışmış bir takım gayr-i makul ve îasid itikadlar esas şeriatlerinde olmadığından bu gibi batıl şeylere itibar yoktur. Binaenaleyh; onlarla itiraz varid olmaz.

***

Vâcib Tealâ âyet-i ûlâda cemi malumata âlim olduğunu beyandan sonra cemî makdûrâta kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

لَهُ ۥمَا فِىٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۖ وَهُوَ ٱلۡعَلِىُّ ٱلۡعَظِيمُ (4)

buyuruyor.
[Göklerde ve yerde olan mevcudatın cümlesi Allah'ındır. O Allah-u Tealâ ki ulüvv-ü şân sahibi pek büyüktür.]

Yani; Allah-u Tealâ cümle enbiyaya ahkâmını vahyeder ve her zamana göre şeriatı tesis eder. Zira; semâvâtta ve arzda bulunan mevcudatın cümlesinin ihya ve imâtesi, icadı, i'dâmı ve her türlü tasarrufu Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; semâvât ve arzda ve onlarda mevcud olan mahlukâtta Allah'ın gayrı hiç bir kimse tasarrufa kaadir değildir. Zira; o Allah-u Tealâ şanı âlî ve kudret-i kaahire sahibi olup mevcudâtın cümlesinden büyüktür. Çünkü; Allah-u Tealâ mümkinata müşabehet ve mahlukâta münasebetten berî, mümkinât ise ulviyet ve azametten ârîdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vâcib Tealâ'nın kudret-i kâmile sahibi olduğuna ve zat-ı ulûhiyetinin semâvât ve arzda asıl olmaktan münezzeh bulunduğuna delâlet eder. Çünkü; semâvât, arz ve onlarda bulunan her mevcud kendinin mülkü ve onların her cüz'üne emri nafiz olup onlarda tasarruf zatına ve her zerresinde kudreti tesir ettiğine delâlet edince zat-ı ulûhiyetin 5103 onlarda takarrür ve temekkünden münezzeh olmasına dahi delâlet eder. Çünkü; halikın mahlukuna muhtaç olarak onda takarrür etmesi muhaldir.
Bu âyet-i celile: evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir: «Allah-u Tealâ aziz ve hakimdir. Zira; yerde ve göklerde olan mevcudatın cümlesi Allah-u Tealâ'nın mülkü ve onlarda tasarruf kendine mahsustur. Her kimse ki yerde ve göklerde olan mevcudat onun mülkü ve tasarrufu ona mahsus ola, o kimse aziz ve hakimdir. O halde Allah-u Tealâ aziz ve hakimdir.»

***

Vâcib Tealâ aliyy ve azîm olduğunu beyan etmek üzere :

تَكَادُ ٱلسَّمَـٰوَٲتُ يَتَفَطَّرۡنَ مِن فَوۡقِهِنَّ‌ۚ وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمۡدِ رَبِّہِمۡ وَيَسۡتَغۡفِرُونَ لِمَن فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۗ أَلاًَ إِنَّ ٱللهُِ هُوَ ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ (5)

buyuruyor.
[Semâvât üst taraflarından yarılır, melekler Rablarının hamdine teşbih ve yer yüzünde olan müminlere istiğfar ederler. Agâh ve mütenebbih olun ki Allah-u Tealâ sizin günâhlarınızı mağfiret ve tevbelerinizi kabul etmekle in'âm ve ihsan edicidir.]

Yani; gökler azamet-i İlâhiye'nin mehabetinden ve kahr-ı İlâhî'nin havf ü haşyetinden üst cihetlerinden uzunluğuna yarılır ve bilûmum melekler gazab-ı İlâhî'den korkularından Rablarının nimetlerini saymakla nekâisten daima tenzih ve takdis ederler. Zira abdiçin vazife; ubudiyetin zilletini ve ulûhiyetin mertebe-i viyasını bilmek ve her nimetin mümkün olduğu kadar şükrünü eda etmektir ki vazife-i ubudiyetin hukukunu yerine getirmiş olsun. Melekler Rab'larını sena ile nekâisten tenzih ettikleri gibi yer yüzünde bulunan Allah'ın halis kullarına da istiğfar ederler. Agâh olun ki Allah-u Tealâ istiğfar edenleri mağfiret edici ve tevbe ile dergâh-ı ulûhiyete rücû edenlere merhamet buyurucudur. Yani günâhının afvini istiyenleri mağfiret ettiği gibi lûtf u ihsan olarak sevdiği 5104 kullarını rahmet-i İlâhiyesinden hisseyâb eder ve rahmet-i İlâhiyesinden hissedar olmadık hiç bir kimse yoktur. Çünkü; bu dünyada cümle zerrât-ı cihan rahmet-i rahimden nasibedârdır. Şu kadar ki rahmetten hissedar olmak herkesin istidadına göredir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile meleklerin istiğfarları; şefaat ve hayır olan şeyleri ilham, ibadetin esbabını hazırlamak ve azablarının tehirine duâ etmektir. Kâfirlerin iman etmeleri ihtimaline binaen azabın tehiriyle duâ manâsına istiğfar onlara da şamildir ve meleklerin istiğfarları kabul olunacağına işaret için Allah-u Tealâ'nın gafur olduğu ve istiğfarla istediklerinden daha ziyade ihsan edici olduğuna işaret için rahim olduğu beyan olunmuş meleklerin tenzih ve istiğfarları her zaman vaki olduğuna işaret için teşbih ve istiğfar istimrara delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur.
Günâhları mağfiret ve kullarına ihsan etmek ancak Vâcib Tealâ'dan olduğuna işaret için hasır ve kasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. T e ş b i h ; nekâisten tenzih olup t a h m î d ise evsaf-ı lâyikayla medh ü senadan ibaret olduğu cihetle tenzih mukaddem olduğuna işaret için teşbih hamdüzerine mukaddem olarak varid olmuştur. Çünkü; nekâisten münezzeh olmayan kemâlâtla muttasıf olamaz. Kezâlik insan da ahlâk-ı zemîmeden kurtulamayınca ahlâk-ı hamîdeyle muttasıf olamaz. Binaenaleyh; evvelâ ahlâk-ı zemîmeden teberrî etmeli ki ahlâk-ı hamîdeyle tehalluk ve tezeyyün etsin.
Âyet-i Celîle; meleklerin daima ehl-i imana istiğfar ettiklerine delâlet eder, onların istiğfarlarına mukabil müminler de namazlarında daima meleklere selâm hediye ederler. Çünkü; müminlerin tahiyyâtta (اسلام علينا وعلى عباد الله الصا لحين) kelime-i tayyibelerinde melekler de dahildir. Zira; melekler de ibâd-ı salihîndendirler. Bazı rivayette m e l e k l e r i n i s t i ğ f a r l a r ı yla murad; kullar için rızık istemektir. Şu halde bu istiğfar mümine ve kâfire şamildir.
Fahri Râzi'nın beyanı veçhile mahlûkât; iki nevidir: B i r i n c i s i ; cismânîyât, İ k i n c i s i ; ruhâniyâttır. Cenab-ı Hak âlem-i cismânînin en büyüğü olan semâvâtta kudretinin 5105 tesirini beyan ettiği gibi âlem-i ruhanînin a'zamı olan meleklerde dahi kudretinin tesirini beyanla bundan evvelki âyette beyan olunan aliyy ve azîm sıfatlarıyla muttasıf olduğunu isbat etmiştir ve takriri şöyledir: «Allah-u Tealâ aliyy ve azimdir. Zira; Allah-u Tealâ'nın azameti karşısında gökler yarılır, melekler nekâisten tenzih ederler. Her kimse ki O'nun azameti karşısında gökler yarıla ve melekler nekâisten tenzih ede, o kimse aliyy ve azimdir. O halde Allah-u Tealâ da aliyy ve azimdir.»
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın azamet ve mehabetinden göklerin üst taraflarından yarılacakları ve meleklerin Rablarına teşbih ve tahmîd ve müminlere daima istiğfar ettikleri, kullarını mağfiret edici ve merhamet buyurucu ancak Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayrı bir mağfiret edici olmadığı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ semâvât ve arz kendinin mahlûku ve memlûkü olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin gayriyi dost ittihaz edenleri amellerine göre mücazât edeceğini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦۤ أَوۡلِيَآءَ ٱللهُِ حَفِيظٌ عَلَيۡہِمۡ وَمَآ أَنتَ عَلَيۡہِم بِوَكِيلٍ۬ (6)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı bir takım hasis şeyleri dost ittihaz ederek onlara ibadet ettiler. Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara iltifat etme. Zira; Allah-u Tealâ onların hallerini bilici ve amellerini hıfzedicidir. Binaenaleyh; onların cezasını Allah-u Tealâ vericidir ve sen onlar üzerine vekil değilsin.] Çünkü; onların ahvalini gözetici, amelleri ve itikadları üzerine muhasebe edip amellerine göre cezalarını verici Allah-u Tealâ olunca sen onların işlerine kefil değilsin. Şu halde onların fena fiillerinden müteessir ve mahzun olma. Zira; sen onlara kefil olmayınca onların fiilinden mes'ul değilsin ki müteessir olasın. Binaenaleyh; senin vazifen tebliğdir. Sen onlara tebliği ifâ edip hakka davet ettikten sonra kabul ve adem-i kabul onlara âid olup amellerini muhafaza Allah-u Tealâ'ya âid olduğu cihetle senin için kederi mucib bir şey yoktur. 5106
Bu âyette (الذين) lâfzı; Allah'ın gayrı putlara ibadet eden müşrikleri tahkir içindir. Zira; Allah-u Tealâ'nın yerlere ve göklere malik olduğu, ulüvvü şanı ve azamet-i kemâli beyan olunduktan sonra herkesin ibadetine lâyık olan Allah-u Tealâ'nın gayrı bir takım âciz mahlûkları mabud ittihaz eden kimseler elbette tahkire şayandırlar.
***

Vâcib Tealâ Resûlünün onlar üzerine vekil olmadığını beyandan sonra Resûlullah'ın Kur'an vasıtasiyle onları inzâr edici olduğunu beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ قُرۡءَانًا عَرَبِيًّ۬ا لِّتُنذِرَ أُمَّ ٱلۡقُرَىٰ وَمَنۡ حَوۡلَهَا وَتُنذِرَ يَوۡمَ ٱلۡجَمۡعِ لاًَ رَيۡبَ فِيهِ‌ۚ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Senden evvel geçen enbiyaya vahyettiğimiz gibi sana lügat-ı Arab üzere Kur'an'ı vahyettik ki Ümmül Kura olan Mekke ve Mekke'nin etrafında olan ahaliyi yevm-i kıyametle inzar edesin. Zira; o yevm-i kıyamette asla şüphe yoktur.]

Yani ey Habibim ! Kâfirler üzerine senin vekil olmadığını vahyettiğimiz gibi Arabî lügat üzere Kur'an'ı sana vahyettik ki o Kur'an'ın inzara müteallik olan âyetleriyle Mekke ahalisini, Mekke'nin etrafında badiyelerde vesair köylerde, şehirlerde sakin olan ahaliyi dahi inzâr edesin, enbiyâ-yı sabıkanın ümmetlerini yevm-i kıyametin şiddetli azaplarıyla inzar ettikleri gibi sen de ümmetini yevm-i kıyametin dehşetiyle inzar edesin ki o yevm-i kıyamette asla şüphe yoktur.
Mekke'de cümle ehl-i imana kıble olan (Kabe) ve Makam-ı İbrahim (A.S.) bulunduğu cihetle indallâh ta'zîm olunmaya şayan olduğuna işaret için ümmül kura denilmiştir. Bu âyette Resûlullah'ın ehl-i Mekke ve etrafını inzar edeceği beyan olunmasıyla Resûlullah'ın hasseten Mekke ve Mekke'nin müştemilâtından olan etrafına meb'ûs olması lâzımgelmez. Zira bir şeyi zikirle hüküm; o şeyin gayrıya şamil olmamasını icabetmez. Yani Mekke'ye ve 5107 Mekke'nin etrafında bulunan ahaliye meb'us olduğunu beyan etmekten Mekke'nin gayrıya meb'us olmamasını beyan lâzım gelmez. Bu âyetle Mekke ve etrafına ba'solunduğu sabit olduğu gibi
(وماارسلناك الاً قَافَةً للناس) misilli diğer âyetler dahi bütün âleme meb'us olduğuna delâlet eder. Hatta başka âyet olmasa bile madem ki bu âyetle resûl olduğu sabit olunca dâvasında da sadık olduğu sabit olur. Şu halde bilcümle âleme meb'us olduğunu dâva ettiği tevatür suretiyle bize naklolundu. Binaenaleyh; cümle âleme meb'us olduğu bizce sabit olmuştur.
Ruhlar cesedlerle, ameller âmilleriyle, zâlimler mazlumlanyla ve herkes birbiri ile cemolunacaklarina binaen yevm-i kıyamete yevm-i cemi' denmiştir. Kur'an'ın Arabî olmasını beyan; Kur'an'ı medhiçin olduğu bundan evvelki sûrede beyan olunmuştur. Kur'an'ın Arabî olmasından kavm-i Arab'a mahsus olması lâzım gelmez. Zira; bir nebî hangi kavimden neş'et ederse o kavmin lisanı üzere kitap nazil olmak ve o lisan üzere şeriati tahkim ve takviye etmek âdet-i İlâhiye cümlesindendir. Amma şeriatin esası tahkim olunduktan sonra etraf-ı âleme neşr ü tamimi kolaydır. Hususan Resûlullah'ın umûm nâsa meb'us olduğuna ve Kur'an'ın bilûmum milletler hakkında nazil olup ahkâmının yevm-i kıyamete kadar baki olacağına dair müteaddid âyetler vardır.
***

Vâcib Tealâ kıyametle inzarı Resûlüne emrettikten sonra yevm-i kıyamette nâsın iki fırka olacağını beyan etmek üzere :

فَرِيقٌ۬ فِى ٱلۡجَنَّةِ وَفَرِيقٌ۬ فِى ٱلسَّعِيرِ (7)

buyuruyor.
[Nasdan bazıları Cennet'te, bazıları Cehennem'dedir.]

Yani; halk muhasebe için arsa-i mahşere cem olarak herkesin hesapları görülüp amelleri icabı gidecekleri mahalleri teayyün ettikten sonra mahallerine sevk olunduklarında nâs iki fırka olur : 5108 O iki fırkadan birisi Cennet'te diğeri Cehennem'dedir. Zira dünyada itikadın esası; ikidir ki onlar da iman ve küfürdür. Amel de ikidir: B i r i s i ; amel-i salih, d i ğ e r i ; amel-i seyyi'dir Binaenaleyh; iman ve amel-i salih sahipleri makamları olan Cennet'te mesrur ve a'mâl-i kabîha sahipleri Cehennem' de muazzeb ve mahzun olurlar.
Arsa-i mahşere toplandıktan sonra cezalar teayyün edip ikiye ayrılacakları için bu âyetlerde beyan olunan tefrika ile bundan evvelki âyette beyan olunan icmâ beyninde münâfâat yoktur. Çünkü; icma mukaddem olup fırkalara ayrılmak muhasebe bittikten sonradır.

***

Vâcib Tealâ Allah'ın gayriyi mabud ittihaz edenlerin amellerini hıfzedeceğini, Resûlullah'ın onlar üzerine vekil olmadığını, yevm-i kıyametle nâsı korkutacak ahkâmını vahyettiğini ve ba'del hesap nâsın iki fırka olacağını beyandan sonra nâsın bir fırka olmasına meşiyyet-i İlâhiye tealluk etmediğini beyan etmek üzere:

وَلَوۡ شَآءَ ٱللهُِ لَجَعَلَهُمۡ أُمَّةً۬ وَٲحِدَةً۬ وَلَـٰكِن يُدۡخِلُ مَن يَشَآءُ فِى رَحۡمَتِهِۦ‌ۚ وَٱلظَّـٰلِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِىٍّ۬ وَلاًَ نَصِيرٍ (8)

buyuruyor.
[Eğer Allah-u Tealâ nâsın bir olmasını murad etmiş olsaydı onları bir ümmet kılardı. Lâkin istediği kimseyi rahmetine idhal eder. Zalimler için dost ve yardımcı yoktur.]

Yani; ey Rasül-ü Zîşân ! Sen nâsı imana icbar edemezsin velâ-kin Allah-u Tealâ dilemiş olsaydı cümlesini imana idhal etmekle ümmet-i vahide kılardı. Zira; her şeye kaadir olduğu gibi bütün halkı imana idhale dahi kaadirdir. Lâkin dilediği kulunu din-i İslâm'a hidayetle in'âm ü ihsanla rahmetine garkeder, âhkâm-ı İlâhiyesi ve şeriat-i subhâniyesi haricine çıkan zalimlerin şefaat edecek dostları olmadığı gibi azablarını defedecek bir yardımcıları da yoktur. 5109
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allah-u Tealâ'nın dilemiş olsa cümle nâsı imana idhale kaadir olmasından kâfirlerin mazur olmaları lâzım gelmez. Yani «Allah-u Tealâ isteseydi biz de iman ederdik velâkin istemedi biz de iman etmedik. Şu halde bizde kusur yoktur» diyemezler. Zira; meşiyyet-i İlâhiye herkesin istidâd ve istihkakına göre tealluk eder. Çünkü; abdin ef'âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın iradesi ve dilemesi abdin irade ve dilemesine tabi olduğundan abdiçin efâl-i ihtiyariyeden olan imanı veya küfrü ihtiyarda mecburiyet yoktur. Herhangisini ihtiyar ederse Allah-u Tealâ onu halkeder. Binaenaleyh; abdin iradesini sarfla kisbi meşiyyet-i İlâhiye'ye sebeptir, yoksa meşiyyet abdin kisbine sebep değildir. Çünkü azabı ve sevabı icap eden; abdin ef'âlidir. Şu halde iki fırka olup bir fırka olmamasını icabeden, fırkaların halleridir Binaenaleyh; iki fırkaya iki mahal halkolunarak bir fırka kendi ihtiyarıyla Cennet'e diğeri de yine kendi ihtiyarıyla Cehennem'e gidecektir.
Bu âyet-i Celile; rahmet-i İlâhiye'ye dahil olanların dostları ve yardımcıları olduğu için dahil olduklarına delâlet eder. Zira; onlar iman edip Allah'a ibadet ettiklerinden Allah-u Tealâ onların dostu ve yardımcılarıdır. Binaenaleyh; lûtf u ihsanına garkeder. Amma zalimlerin azaba duçar olmaları yalnız kendi sû-u ihtiyarları sebebiyle olduğundan onlara dost ve yardımcı olmaz ve kabahati olmayan kimselere de azap olmaz. Zira; günâhsız kimseye azap zulümdür. Cenab-ı Hak ise zulümden münezzehtir. Ancak amelsiz kimseye sevap verilir. Zira; sevap; lutuftur. Vâcib Tealâ ise lûtf u ihsan sahibidir.
Zalimlerin dostu olmadığının sebebi; zulümleri olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü dostları ve yardımcıları olmamak hükmünün, müştak olan (ظالمون) lâfzına ta'lîki; me'haz-ı iştikak olan zulmün sebep ve illet olmasını icabeder. Şu halde bunların dosttan ve yardımcıdan mahrum olmalarına sebep; onların zulümleridir.
Hulâsa; dilemiş olsa Cenab-ı Hakkın nâsı bir ümmet kılmaya kaadir olduğu, iradesini imana sarfeden kullarını rahmetine idhal ettiği ve zalimlerin zulümleri sebebiyle kendilerine nazil olan azabı 5110 defedecek dostları ve yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ zalimlerin velileri olmadığını beyandan sonra onların Allah'ın gayrı bir takım aciz mahlûkları velî ittihaz ettiklerini ve halbuki veli ittihazına müstehak ancak zat-ı ulûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere :

أَمِ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦۤ أَوۡلِيَآءَ‌ۖ فَٱللهُِ هُوَ ٱلۡوَلِىُّ وَهُوَ يُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (9)

buyuruyor.
[Belki o zalimler Allah'ın gayrı bir takım aciz mahlûkları dost ittihaz ettiler. Eğer onlar dost ararlarsa hakiki dost ancak Allah-u Tealâ'dır. Zira; Allah-u Tealâ vefat etmiş kimseleri diriltir ve her şey üzerine kaadirdir.]

Yani; zalimlerin şefeat edecek dostları ve azaplarını defedecek yardımcıları olamaz. Zira onlar; Allah'ın gayrılarını dostlar ittihaz ve onların Allah'a şerik olduğunu itikat ettiler, Allah-u Tealâ'ya şeriktir diyerek itikat ettikleri putları kendilerine şefaat edecek itikadında bulundular. Halbuki o putların onlara şefaate ve yardıma iktidarları yoktur. Eğer onlar hakîki bir dost ararlarsa o dost; ancak Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın gayriyi dost ittihaz etmek küfrolduğu cihetle onlar için ayn-ı mazarrattır. Şu halde kulları için Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek lâyık değildir, ancak dostluğa lâyık olan; Allah'tır. Zira; Allah-u Tealâ ölüleri ihya eder ve her şeye kaadirdir. Çünkü; evvelen nasıl icada kadirse vefat ettikten sonra ihya etmeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bir takım âcizleri veli ittihaz etmektense her şeyi icada, ölmüşleri ihyaya ve hal-i hayatta olanları öldürmeye kaadir olan Vacibül Vücudu dost ittihaz etmek vâcib olduğunu ednâ aklı olan kimsenin bilmesi lâzımdır. Şu halde Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek; batıl ve eser-i hamakattır. Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetinin gayrıya itimad etmek caiz olmadığına ve ancak itimada şayan zat-ı ulûhiyeti 5111 olduğuna bu âyetle kullarını irşâd etmiş ve bu davayı emvâtı ihyaya ve her şeye kaadir olduğunu beyanla ispat eylemiştir. Kıyas mantıkiyi a takriri şöyledir : «Allah-u Tealâ ancak velîdir.. Zira; Allah-u Tealâ ölüleri ihyaya kaadirdir. Her kimse ki ölüleri ihyaya kadir ola, nacak velîdir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ ancak velidir.»

***

Vâcib Tealâ kâfirleri imana icbardan nehyettikten sonra müminleri husumetten menetmek üzere :
وَمَا ٱخۡتَلَفۡتُمۡ فِيهِ مِن شَىۡءٍ۬ فَحُكۡمُهُ ۥۤ إِلَى ٱللهُِ‌ۚ
buyuruyor.
[Bir şey ki o şeyde ihtilâf ettiniz. Onun hükmü Allah'a racidir.]

Yani; Allah-u Tealâ velî ittihazına şayan olunca dünyanıza ve âhiretinize müteallik bir şeyin hükmünde ihtilâf ederseniz o şeyin hükmünü Allah-u Tealâ'ya ve Allah-u Tealâ'nın gönderdiği kitaba havale edin ve onun hükmünü Allah'ın kitabından arayın. Zira; Allah'dan başka umurunuzu tedbir ve ahvalinizde bihakkın tasarruf eder bir kimse yok ki o şeyin hükmünü ondan arayasınız. Çünkü; Allah-u Tealâ hakkı batıldan ve batılı hakdan tefrik eder, hakka sevap verir, batıl üzerine azap eder. Binaenaleyh hakla batıl beynini tefrik eder hüküm; Allah'a, Allah'ın kitabına ve gönderdiği resûlün şeriatine tefviz olunmuştur. Şu halde ihtilâf ettiğiniz şeyin hükmünü bunlardan başka şeyden aramak hata ve batıldır.
Yahut manâ-yı âyet: [Bir meselede ihtilâf ve münazaa ederseniz muhakemenizi Allah'ın şeriatine havale ile Allah'ın hükmünü gayrın hükmü üzerine takdim ve tercih edin. Zira Allah'ın hükmü; tam ve gayrın hükmü nakıstır. Çünkü hikmete muvafık olan hüküm; ancak Allah'ın gönderdiği şeriatte olabilir, onun gayrı hükümler halelden halî olamaz] demektir.
Hulâsa; havadis-i âlemden ve ef'âl-i beşerden her şeyin hill ü hürmetinde, cevaz ve adem-i cevazında ihtilâf vaki olursa onun hail ü faslı ve nizam kat'ı Allah'ın emrine ve şeriatine havale 5112 olunup onunla hail ü fasletmek vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ ihtilâf olunan mesailin hükmünü Allah'a havaleyle onun şeriatinden halletmek lâzım olduğunun hikmetini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكُمُ ٱللهُِ رَبِّى عَلَيۡهِ تَوَڪَّلۡتُ وَإِلَيۡهِ أُنِيبُ (10)
buyuruyor.
[Şu hükmeden Allah-u Tealâ benim Rabbimdir. Ben ancak O'na tefviz-ı umur ve her işimde ben ancak onun inayetine rücû ederim.]

Yani, şu evsafını ve mülkünde müstakil olduğunu ve kulları arasında maslahata ve hikmete muvafık hükmettiğini işittiğiniz Allah-u Tealâ beni enva-ı terbiyeyle terbiye eden Rabbimdir. Binaenaleyh; ben ona ibadet ve her işimi ona havale eder ve hükmüne razı olurum. Sizin de Rabbınızdır ki siz de ona ibadet edip işlerinizi O'na tefviz etmeniz ve başkasından imdad aramamanız lâzımdır, her umurumda Rabbıma müracaat ederim ve onun inayetine sığınırım. Binaenaleyh; sizin adavetinizden endişe etmem. Zira; Rabbim umuruma vekildir, sizden intikamını alır. Şu halde siz de O'na tefvîz-ı umur etmelisiniz ki intikamından kurtulasınız.
Hulâsa; kullar için ancak Allah-u Tealâ'ya tefviz-i umur ve her işinde Allah'a arz-ı ihtiyaç etmek, vazife-i ubudiyetin erkânından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ancak kendine tefviz-ı umur etmek lâzım olduğunu beyandan sonra kendisinin cümlenin mercii olduğunun hikmetini beyan etmek üzere : 5113

فَاطِرُٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ‌ۚ جَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا وَمِنَ ٱلاًَنۡعَـٰمِ أَزۡوَٲجً۬ا‌ۖ يَذۡرَؤُكُمۡ فِيهِ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şu görülen cesamet üzere gökleri ve küre-i arzı yaratmıştır, sizin için kendi cinsinizden zevceler ve hayvanât-ı sairenin de kendi cinslerinden zevcelerini halketti ki bu âlem-i mükevvenâtta sizi çoğaltır.]

Yani; Allah-u Tealâ'ya tefviz-ı umur etmek lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ bu âlem-i ulvî olan gökleri, âlem-i süflî olan yerleri ve onların arasında hadis olan bilcümle mevcudatı yaratıcı ve âlem-i mükevvenâtta olan tabâyi-i heyulayı, hayvanât ve madenîyâtın suretlerini tasvir edici ve herbirini maslahat ve hikmete muvafık olarak halkedicidir, cümle-i tedbirâtından olarak sizin için kendi cinsinizden arzunuza muvafık ve ünsiyetinize yarayışlı zevceler halk etti ve onlardan istediğiniz veçhile intifâı size helâl kıldı, menfeatIerini size tahsis etti ki âhar tarafından taarruz vuku bulmasın ve cemi hukuk ve hususâtını size tevdi etti ki gayrın müdahaleye hakkı olmasın ve hayvanât-ı sairenin de kendi cinslerinden zevceler halketti. Sizi ve hayvanâtı erkekli, dişili halketmekle yer yüzünde nesilleriniz sebebiyle çoğalttı ve dişilerin rahimleri vasıtasıyle nesiller vakt-ı merhununa kadar âlemde bakî kalır. Şu halde kullara lâzım olan esbaba tevessül edip hüsn-ü tedbiri yaptıktan sonra Allah'a tefviz-ı umur etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; abid esbabına teşebbüs ettikten sonra halkedecek Allah-u Tealâ olduğu gibi dergâhına arz-ı ihtiyaç edenlerin ihtiyaçlarını da defe kaadirdir. Binaenaleyh; abdiçin hüsn-ü tedbirle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad etmek vâcibtir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (يَذۡرَؤُكُم) zeri'dendir. Z e r i ' ; döşemek ve çoğaltmak manâsınadır. Çoğalmanın esbabı; zevç ve zevcenin bulunmasiyle olacağına binaen evvelâ Vâcib Tealâ sebep olan zevçle zevceyi halkettiğini ve saniyen 5114 çoğalttığını beyan etmiştir. (فيه) şu tedbir sayesinde demektir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile nâsı ve hayvanâtı zevcelerle halk ve ikisini bir araya getirerek nesil meydana gelmesine âlet etmek; zürriyetin çoğalmasına menbadır.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın yeri ve gökleri halkettiği gibi insan ve hayvanat-ı şâire için zevceler halkettiği ve o tedbir sayesinde zürriyetlerini çoğalttığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ zatına itimad lâzım olduğunu beyandan sonra kendine benzer hiç bir şey olmadığını beyan etmek üzere :

لَيۡسَ كَمِثۡلِهِۦ شَىۡءٌ۬‌ۖ وَهُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ (11)

buyuruyor.
[Allah'ın misli hiç bir şey olmadı. O Allah-u Tealâ ki kullarının sözlerini işitici ve işlediklerini görücüdür.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın zatına benzer hiç bir şey olmadığı gibi sıfatına münasip dahi bir şey yoktur. Halbuki Allah-u Tealâ işitilmek şanından olan her şeyi işitir ve görülmek şanından olan her şeyi görür.
Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet; mübalağa suretiyle aynı kelime-i tevhittir. Çünkü; Allah'ın mislinin misli olmayınca kendinin misli olmıyacağı evleviyetle sabit olur. Zira; müşebbehünbih müşebbehten kavî olduğu cihetle o müşebbehünbihe teşbih olunan müşebbeh ondan zayıf olur. Şu halde zayıf olan müşebbehin misli olmayınca ondan daha kavî ve âlâ olanın misli olmıyacağı bizzarure lâzım gelir. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında nazîri ve mesîli olmayan zatın vahid-i hakîki olduğu sabit olur ki tevhid'in manâsı da budur.
Vâcib Tealâ'nın ecsâmdan bir cisim olmadığı ve eczadan mürekkeb bir mekânda ve bir cihette bulunmadığı bu âyetle sabittir. Çünkü; cisim olsa sair ecsâma benzer. Kezalik eczadan mürekkep olsa sair mürekkebâta benzer, bir mekânda mütemekkin ise sair 5115 mütemekkin olanlara benzer. Halbuki âyet hiç bir şeyin kendine mümasil olmadığını beyan etmiştir. Zira âyet; mümasilini bilkülliye nefyetmiştir. Mümasil nefyolununca cisim olması vesair avarız-ı ecsâmdan bulunması ve emmâre-i hudus olan şeylerin cümlesi nefyolunmuştur. Zatında mümaselet nefyolununca sıfatlarının nefyolunması hatıra gelmesin için sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu beyan zımnında semi' ve basar sıfatlarıyla muttasıf olduğunu beyan buyurmuştur. Bu âyette şey lâfzı nefiy akabinde olduğu için istiğrak manâsını ifade eder. Yani «araz ve cevherden ve bilûmum mevcudattan hiç bir şey Vâcib Tealâ'ya mesîl değildir» demek olur.
Buna nazaran manâ-yı âyet: [Veçhen minelvücûh zatında ve sıfatında Allah'a mümasil hiç bir mevcut yok] demektir. Çünkü mümkinattan her ne tasavvur olunsa elbette bir hadle mahdûd ve bir keyfiyetle mükeyyef ve hadis olmak zarurîdir. Vâcib Tealâ ise bunların cümlesinden münezzehtir. Gerçi ilim, irade, kudret gibi sıfâtullahın bazıları kullarında da vardır lâkin Allah'ın sıfatları kulların sıfatları gibi değildir, zira Allah'ın sıfatları kadîm, kulların sıfatları hadistir, Allah'ın sıfatları kâmil, kulların sıfatları nakıstır. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında Allah'a benzer hiç bir şey yoktur.
Bu âyet; iki hükmü camidir : B i r i n c i s i ; Allah'a benzer hiç bir şey bulunmaması, İ k i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın semi' ve basar gibi sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olmasıdır.

***

Vâcib Tealâ kullarına tevekkül-ü tamla tevekkül lâzım olduğunun bazı delilini beyandan sonra delil-i aharı beyan etmek üzere:

لَهُ ۥمَقَالِيدُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ‌ۖ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ‌ۚ إِنَّهُ ۥبِكُلِّ شَىۡءٍ عَلِيمٌ۬ (12)

buyuruyor.
[Semâvât ve arzın anahtarları Allah'ındır ve Allah'a mahsustur. 5116 Dilediği kuluna rızkı bol, dilediğine dar verir. Zira; o Allah-u Tealâ herkesin istihkakını ve her şeyi bilicidir.]

Yani; yeri ve gökleri Allah-u Tealâ halkedince yerin, göklerin, hazinelerinin ve rızık kapılarının anahtarları Allah'a mahsustur. Zira; Allah'tan başka hiç bir kimse ve esbab-ı âdiyeden hiç bir sebep göklerde ve yerde tesire ve tasarrufa kaadir değildir. Binaenaleyh; rızkın esbabından olan yağmuru semadan yağdıran ve aynı rızık olan dâneleri yerden bitiren ancak Allah-u Tealâ olduğundan istediği kulunun rızkını bol ve istediği kulunun dar verir. Zira; Vâcib Tealâ herkesin haline muvafık olanı ve her şeyi bilir, maslahata muvafık olan şeyi halkeder Şu halde rızık hususunda herkesin nail olduğu miktar onun hakkında hayır olandır, bu da binlerce kimsede görülmektedir. Zira; aynı sa'y ve aynı esbaba tevessül eden iki kimseden birinin say'inin semeresi çok, diğerinin nisbet kabul etmez derecede az olur. Binaenaleyh; abdiçin esbaba teşebbüs ederek sa'yetmek lâzımdır. Amma müsebbibin sebebe muvafık olup olmaması Allah'ın takdirine muhavveldir. Dilerse müsebbibi halkeder, isterse halketmez, istediğine çok, diğerine az verir. Çünkü; hazine onundur. İstediği veçhile tasarruf eder hiç kimsenin karışmaya salâhiyeti yoktur. Binaenaleyh; itiraz da caiz olamaz. Zira; mülkün sahibine niçin böyle yaptın denilemez.
M e k â l i d ; esas itibariyle anahtar manâsına ise de bu âyette hazine manâsına da olabilir. Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile manâ-yı âyet: [Semâvât ve arzın hazineleri Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; cümlesinde tasarrufât Allah'a aittir. Şu halde hazinesinden dilediğine çok, dilediğine az verir. Zira; her şeyi ve hazinesinden verilmesi münasip olanı bilir.] demektir. Şu manâda mübaleğa vardır. Çünkü; M e k â l i d ; anahtar manâsına iken hazine manâsında îsti'mâli hazinenin hıfzı ve sarfı Vâcib Tealâ'ya mahsus olduğuna açıktan delâlet eder. Zira; mahfuz olan bir şeyin anahtarı kimde ise hıfzı ona ait olduğu gibi sarfiyatı da ona ait olur. Binaenrîeyh; Vâcib Tealâ indinde mahfuz olan hazinelerinde istediği gibi tasarruf eder.
Bu âyetle bundan evvelki ayet; dost ittihazına şayan ancak Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayrı dost ittihazına şayan bir kimsenin bulunmadığına delildir ve mantıkça kıyasın takriri şöyledir : 5117
«Allah-u Tealâ dost ittihaz olunmaya elyaktır. Zira; Allah-u Tealâ yeri ve gökleri hâlık olup kendine benzer hiç bir şey yoktur, vahid-i hakikidir, yerin ve göklerin hazinelerinin anahtarları ona mahsustur. Her kimse ki semâvât ve arzın halikı ola, kendine benzer bir şey bulunmıya, semâvât ve arzın miftahı ona mahsus ola, o kimse dost ittihaz olunmaya şayandır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ dost ittihaz olunmaya ve herkesin itimadına şayandır».
Hulâsa; semâvât ve arzın miftahı Allah'a mahsus olduğu, istediği kuluna rızkı bol, istediğine az verdiği ve her şeyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ gerek Resûlullah'a ve gerek enbiya-yı saireye vahyettiğini sûrenin bidayesinde icmalen beyan ve onun delillerini tafsil ettikten sonra o icmali tafsil etmek üzere :

شَرَعَ لَكُم مِّنَ ٱلدِّينِ مَا وَصَّىٰ بِهِۦ نُوحً۬ا وَٱلَّذِىٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ وَمَا وَصَّيۡنَا بِهِۦۤ إِبۡرَٲهِيمَ وَمُوسَىٰ وَعِيسَىٰٓ‌ۖ أَنۡ أَقِيمُواْ ٱلدِّينَ وَلاًَ تَتَفَرَّقُواْ فِيهِ‌ۚ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Küsül ! Allah-u Tealâ Hz. Nuh'a vasiyet ettiği şeyi dinden olarak size de meşru kıldı ve şol şey ki ey Habibim ! Biz Azîmüşşân o şeyi sana vahyettik. İşte o şeyi, İbrahim, Musa ve Isâ (A.S.) a bizim vasiyyet ettiğimiz şeyi dahi size meşru kıldık. O vahiy ve vasiyyet ettiğimiz şey; dini ikame edip ahkâmını halelden vikaaye etmek ve dinde teferruk etmemektir.]

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet: Beş hükmü camidir :
B i r i n c i s i ; Hz. Nuh'a vasiyyet ettiği ahkâm-ı diniyyeyi Ummet-i Mıihammed'e dahi meşru kılmasıdır. (لَكُم) deki hitâb; ümmet-i Muhammed'edir. Yani «Ey Ümmet-i Muhammedi Dinden olarak Nuh (A.S.) a vasiyyet ettiği ahkâmı Allah-u Tealâ size de meşru kıldı» demektir. İ k i n c i s i ; Resûlullah'a vahyolunan ahkâmın dahi meşru olmasıdır. Yani 5118 «Bizim sana vahyettiğimiz ahkâmı da ey Nebiyyi Muhterem ! Sana ve senin ümmetine meşru kıldık» demektir. Ü ç ü n c ü s ü ; Ülül'azim Peygamberân-ı ziyşândan Hz. İbrahim, Musa ve İsa'ya vasiyyet olunan ahkâmın dahi ümmet-i Muhammed'e meşru olmasıdır. Yani «Biz İbrahim, Musa ve İsa (A.S.) a vasiyyet ettiğimiz ahkâmı size dahi vasiyyet ettik ve meşru kıldık» demektir. D ö r d ü n c ü s ü ; Enbiyaya vasiyyet olunan ahkâmdan birisi dinin hukukunu ifa ile ikaame edip ahkâmını yerine getirmektir. Yani enbiyaya vasiyyet ettiğimiz şey; dini ikaame ve ahkâmını halelden ve tağyirden vikaaye etmektir. B e ş i n c i s i ; O vasiyyet olunan meselelerden birisi de dinde ihtilâf edip fırkalara ayrılmamaktır ki esasında ittifak üzere bulunmaktır.
Enbiyâ-yı izama vasiyyet olunup Ümmet-i Muhammed'e de meşru kılman; usul-ü itikad, dinin ahkâmına riayet ve din hususunda ihtilâf etmemektir, bu mesâilde cümle enbiyânın şeriatları müsavi ve müttefiktir ve bu esasta hiç bir şeriat diğerine muhalif değildir.
Bu âyette zikrolunan enbiyâ-yı izâm hazarâtı büyük şeriat sahibi ve ülül'azim Peygamberân-ı ziyşân hazarâtından olup milletlerin ekserisi bunların nübüvvet ve şeriatlerini teslim ettikleri için bu beş zatın isimleri zikrolunmuştur, yoksa bunların şeriatleri böyledir de ismi zikrolunmayanların şeriatleri böyle değildir manâsına değildir. Çünkü usul-ü itikadda, bu âyette beyan olunan dini ikame etmekte ve ihtilâf etmemekte cümlesi müsavidir ki imanda, mekârim-i ahlâkta, rezâil-i ahvalden ihtirazda, helâli helâl, haramı haram tanımakta müttefiklerdir. Amma füru-u â'mâlde zamana ve mizaca göre ihtilâf eden mesâilde şeriatler ayrıdır. Ancak bir dini kabul eden efrâd o dini ikaameye sa'yetmek ve dinde ihtilâf edip dağılmıyarak toplu bulunmak, yekdiğerini kardeş tanıyarak ülfet ve ünsiyet etmek ve cemiyete halel getirmemek her dinde ehem ve elzem olan mesailden olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; halkın bir noktada içtimâ edip kuvvet ve şevketleri dinle hasıl olduğundan dinde ihtilâftan bütün milletler nehyolunmuşlardır. Zira usul-ü itikadda tefrika; milletin tefrikasını, milletin tefrikası ise kuvvetin za'fa tebeddülünü îcabettiğinden usul-ü dinde tefrika, cemaatin izmihlalini mucip olur. Binaenaleyh; cümle enbiyâ usul-ü dinde 5119 içtimâ edip halkı da içtimaa davet ve tefrikadan nehyile emrolunmuşlardır.
Bu âyette v a s i y y e t ; emir manâsını mutazammındır. Zira; bir şeyle Vâcib Tealâ'nın tavsiyesi o şeyle emirdir, dini ikaame, o dinde tefrikadan nehyin sanma itina ve ehemmiyetine işaret için emir bedelinde tavsiye varid olmuştur. Çünkü; vasiyyet olunan şeyin daima ehemmiyetli olması âdettir. Şu halde vasiyyet; emirden daha kuvvetlidir.
Ekser helâl ve harama müteallik olan ahkâmın ve iki kardeşin birbirini almasının hürmeti ibtidâen Nuh (A.S.) a vahyolunduğundan Nuh (A.S.) a tavsiye olunan ahkâmın meşru kılındığını beyan bu âyette takdim olunmuştur.
Resûlullah'ın risaletini inkâr eden kâfirlere Resûl olduğunu beyan vahiy lâfzında daha ziyade olup vahyile hitabın tesiri ziyade olduğu cihetle Resûlullah'a gelen ahkâmdan vasiyyetle tabir olunmayıp vahyile tabir olunmuş ve Resûlullah'a vahyolunan ahkâmın şanına işaret için (اوحينا) azamete delâlet eden mütekellim-i nunî ile varid olmuştur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile d i n i i k a m e yle murad; dinin erkânında adalet ve batıl olan şeylerin duhulünden dini muhafaza etmek ve dinin ahkâmını tatilden vikayeyle vezaifini edaya devam ve kemâl-i ciddiyyetle hukukunu ifaya müsareat etmektir.

***

Vâcib Tealâ meşâhir-i enbiyaya vasiyyet ettiği ahkâm-ı esasiyeyi Ümmet-i Muhammed'e de meşru kıldığını beyandan sonra Resûlullah'ın bu ahkâma davetine müşriklerin icabet etmediklerinin sebebini beyan etmek üzere :

كَبُرَ عَلَى ٱلۡمُشۡرِكِينَ مَا تَدۡعُوهُمۡ إِلَيۡهِ‌ۚ ٱللهُِ يَجۡتَبِىٓ إِلَيۡهِ مَن يَشَآءُ وَيَہۡدِىٓ إِلَيۡهِ
مَن يُنِيبُ (13)

buyuruyor.
[Ey Rasul-ü Ekrem ! Senin davet ettiğin tevhide icabet etmek 5120 müşriklerin üzerine pek ağır oldu. Halbuki Allah-u Tealâ dilediği kimseyi kendine ihtiyar eder ve kendine arz-ı ihtiyaç ederek ibadetle rücû eden kimseyi hidayette kılar ve tarik-ı tevhide isal eder.]

Yani; ey Habibim ! Müşrikler kendilerinin servet ü samanlarına, etbâ ve a'vânlarına mağrur olarak kendilerini büyük gördükleri halde ülfet ettikleri şirkin gayrı olan tevhide onları senin davetin onlar üzerlerine gayet ağır ve güç oldu ve tevhidi kabulü kendilerine âr ve ayıp addettiler. Çünkü nübüvvetle şeref ve haysiyetin cümlesini haseb ve neseb ve zenginlikte olur zannettiler. Halbuki bu zanları batıldır. Zira; Allah-u Tealâ dilediği kulunu nübüvvetle ihtiyar eder ve kullarını irşâd için istediği kimseyi resûl gönderir, umuru hususunda Rabbısına iltica ve dergâhına müracaat eden kullarını hayrata ve seâdete muvaffak kılmakla hidayete isal, doğru yola sevk ve kendine rücû eden kullarına lûtf u inayetiyle imdâd eder.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanlara âdetlerinin hilafını teklif etmenin o insanlara ağır gelmesi cibillî olup âdetini terkle hilaf-ı âdeti ihtiyar etmek her zaman müşküldür. Binaenaleyh; kâfirler şirkin hilafı olan tevhidle teklif olununca gayet istiğrâb ettiler ve dediler ki «Bir çok mabudları terkedip de yalnız bir mabuda rabt-ı kalbetmek ne acîb şeydir ve böyle garîb bir şeyle teklif olur mu, bu teklifi biz nasıl kabul ederiz?». İşte müşrikler böyle demekle Resûlullah'ın davetine icabetten istinkâf ettiler.
Bu âyette üç fıkra vardır : B i r i n c i s i ; Resûlullah'ın tevhide daveti onlar üzerine ağır olmasıdır. İ k i n c i s i ; dilediği kimseyi Allah-u Tealâ'nın nübüvvetle ihtiyar etmesidir. Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'ya ibadet ve tevbeyle rücû ed,en kulunu hidayette kılmasıdır. Birinci fıkrada Resûlullah'ın davetini ağır görmelerini ikinci fıkra ile reddetmiştir ki «Allah-u Tealâ istediği kulunu ihtiyar eder, sizin ona itiraza hakkınız yok» demektir. Üçüncü fıkrada şirki terkle dergâh-ı ulûhiyete rücû ederlerse kabul olunacağını beyanla kâfirleri davete icabete terğib etmiştir. 5121

***

Vâcib Tealâ tefrikadan ba'dennehiy ehl-i kitabın tefrikaları, tefrikanın fenalığına ilim geldikten sonra vaki olduğunu beyan etmek üzere

وَمَا تَفَرَّقُوٓاْ إِلاًَمِنۢ بَعۡدِ مَا جَآءَهُمُ ٱلۡعِلۡمُ بَغۡيَۢا بَيۡنَہُمۡ‌ۚ وَلَوۡلاًَ كَلِمَةٌ۬ سَبَقَتۡ مِن رَّبِّكَ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى لَّقُضِىَ بَيۡنَہُمۡ‌ۚ

buyuruyor.
[Ümmetler ihtilâf etmediler, illâ iftirakın fenalığına kendilerine ilim geldikten sonra sahibi şeriate adavetlerinden naşi ve dünya riyasetini taleb için ihtilâf ettiler. Eğer onların vakt-i muayyenine kadar helâk olmıyacaklarına dair kaza-yı İlâhî sebketmemiş olsaydı derhal onların helâklerine hükmolunurdu lâkin onlardan intikam almanın tehirine dair kelime-i İlâhiye sebkettiğinden helâkleri ecel-i muayyenine kadar tehir olunmuştur.]

Yani; dinlerin küllisi esas itibariyle tevhid'te birleşip enbiyâ-yı izâm hazerâtı tevhit'te ittifak ederek edyânın yekdiğerine karşı ihtilâfları mesail-i fer'iyede olduğu sabit olduktan sonra helâk olan milletlerin ihtilâfları vaki olmadı, ancak hakikat neden ibaret olduğuna ilim geldikten sonra hasedlerinden, mansıb-ı dünyaya rağbetlerinden ve birbirlerine zulm ü adavetlerinden naşi ihtilâf ettiler. Yoksa bilmediklerinden ihtilâf etmediler, belki ihtilâfın dalâlet olduğunu bildiler. Zira; Resûller geldi hakikati onlara bildirdi ve kendinden sonra gelecek resûlü de haber verdi, ancak evvel gelen nebinin ümmeti sonra gelen nebiye iman etmemek suretiyle tefrikalar hasıl oldu. İman etmiyenler ekseriyetle helâk oldular. İşte bu cümleden olmak üzere Hz. Musa ve İsa (A.S.) ümmetlerine âhır zaman nebisinin geleceğini haber verdiler, evsafını, beldesini ve ismini bildirdiler. Vaktaki âhir zaman nebisi haber verdikleri veçhüzere ufk-u nübüvvetten tulü' edince hasedleri galeyana gelip, kendi riyasetlerini muhafaza için inkâra kalkıştılar. Binaenaleyh; hakkaa nebî olduğunu bilerek inkâr ettiklerinden büyük ihtilâflar zuhur etti. Eğer riyasetlerini fedâ ederek insaf etselerdi iman ederler ihtilâf da olmazdı velâkin dünyayı fedâ edemediler.
Binaenaleyh; din hususunda haksızlığı irtikabedenlerin helâklerinin vakt-i muayyene tehirine dair Rabbın Tealâ tarafından kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı ihtilâfın vukuu zamanında derhal helâkleriyle hükmolunur ve onlar da helâk olurlardı.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette i h t i l â f e d e n l e r le murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Zira; nebilerinin ve kitaplarının beyaniyle Resûlullah'ın hakkaa nebî olduğunu bildikten sonra ihtilâf eden onlardır, irtikabettikleri cinayetin helâklerini mucib olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü; «helâklerinin teehhuruna hükm-ü İlâhî olmasa derhal helâk olunurlardı.» demek «Cinayetleri helâklerini mucib» demektir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette e c e l - i m ü s e m m â ile murad; yevm-i kıyamettir. Yani «bu cinayetin azabı yevm-i kıyamete tehir olunacağına dair kelime-i İlâhiye sebketti» demektir. Yahut e c e l - i m ü s e m m â ile murad; her ümmetin dünyada helâk olacaklarına dair tayin olunan zamandır ki «o zaman takdim veya tehir kabul etmez» demektir.
Hulâsa; tefrika edenlerin tefrikaları an cehlin olmayıp, hak neden ibaret olduğuna dair kendilerine ilim geldikten sonra fırka fırka oldukları ve fırka olmalarının sebebi; hasedleri ve dünyayı fedâ edemeyip riyasetlerini muhafaza kaygısı olduğu ve bunların cinayetleri helâklerini mucib olup helâklerinin teehhuruna ise hükm-ü İlâhî tealluk ettiği ve eğer hükm-ü İlâhî tealluk etmese derhal helâk olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün tevhide daveti müşriklere ağır olduğunu ve nübüvvete dilediği kulunu ihtiyar ettiğini, ehl-i kitabın an cehlin değil bilerek ihtilâf ettiklerini beyandan sonra ehl-i kitabın kendi kitapları hakkında dahi şek içinde bulunduklarını beyan etmek üzere :

وَإِنَّ ٱلَّذِينَ أُورِثُواْ ٱلۡكِتَـٰبَ مِنۢ بَعۡدِهِمۡ لَفِى شَكٍّ۬ مِّنۡهُ مُرِيبٍ۬ (14) فَلِذَٲلِكَ فَٱدۡعُ‌ۖ وَٱسۡتَقِمۡ ڪَمَآ أُمِرۡتَ‌ۖ وَلاًَ تَتَّبِعۡ أَهۡوَآءَهُمۡ‌ۖ

buyuruyor. 5123
[Şol kimseler ki nebilerinden sonra kendilerine Tevrat ve İncil mevrus oldu. Onlar muhakkak kendi kitaplarında şek içinde bulunuyorlar ki o şek onlara şüphe verip ızdırap üzeredirler. Onlar kitaplarında şek üzere olup enbiyâ-yı izam tevhidde ittifak ettikleri için sen onları tevhide davet et ve emrolunduğun veçhüzere davette istikamet ile ve onların arzularına ittibâ etme.]

Yani; şol kimseler ihtilâf ederler ki onların ecdadına nazil olan kitaplar babalarının ve dedelerinin inkirâzından sonra kendilerine irs tariki ile intikâl etti. Onlar kendi kitaplarından şüphe ve endişe içindedirler ve o endişeleri ızdırap vericidir. Çünkü; şekketmeseler Resûlullah'ı ve Kur'an'ı inkâr etmezlerdi. Zira; kendi kitaplarında bunların hak olduğu tasdik olunmuştu. Şu halde kitaplarına îmanları olsa Kur'an'a ve ahir zaman nebisine îman ederlerdi. Binaenaleyh; Kur'an'a îman etmemeleri kitaplarına imanları olmadığına delâlet eder. Zira edyândan bir dine, enbiyadan bir nebiye, kütüb-ü İlâhî'den bir kitaba iman; cümlesine iman etmeyi icabeder. Çünkü bunlardan her biri yekdiğerini tasdik ettiğinden Resûllerin ve kitapların cümlesine iman etmek; her dinin akaaid-i asliyesindendir. Şu halde edyân-ı saire ashabından birisi din-i İslâm'ı tasdik etmezse kendi dini nazarında dahi mümin olamaz. Çünkü edyândan birini inkâr; kendi dininin kabulü ve itikadı zarurî olan ahkâmından birini inkâr etmiş olur. Halbuki kendi dininin hükmü cemi enbiyaya ve edyana iman etmek olduğundan edyândan birisini inkâr küfrünü icabeder. Kâfirlerin ihtilâfları dalâlet olunca ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onları tevhid'e, enbiyaya vasiyyet olunan ahkâma, ikaame-i dine davet ve emrolunduğun veçhüzere istikamet ve adalet et, ashab-ı dalâletin arzularına ittiba etme. Zira; onlar cehalât derelerinde hayran, evham ü hayâlât arkasında mütereddid ve şek içinde olduklarından ittibâya şayan değillerdir. 5124
Taberî ve Hâzin'in bey anları veçhile istikametle emir; istikamete devama emirdir. Zira; Resûlullah her halinde istikamet üzere bulunup istikametten ayrılmadığı cihetle istikametle emri devamla emir manâsına hamletmek zaruridir. Çünkü; istikameti manâ-yı hakikisine hamletmek hasılı tahsildir.
Bu âyette d a v e t le murad; dinin ahkâmını edaya ve muktezâsiyle amele sa'yetmeye davettir. Binaenaleyh; din-i İslâm'ı kabul eden her mümin bu davete icabet etmiş olduğundan icabetin lrtezâsı bid'atleri kaldırmak, sünnetle amel etmek, nefsin hilâf-ı şeridt arzusunu terk eylemek ve muktedir olduğu kadar gayrılan irşâd etmektir.
Bu âyeti celile; dört hükmü camidir: B i r i n c i s i ; ehli kitabın kitapları Kur'an'a iman etmelerini emrettiği halde Kur'an'a iman etmedikleri cihetle kendi kitaplarının ahkâmında dahi şekkiçinde bulunmalarıdır. İ k i n c i s i ; Rasulüllah'in ümmetini hakka davetle memur olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; emrolunduğu veçh üzere istikamete devamla memur olmasıdır. D ö r d ü n c ü s ü ; kâfirlerin arzularına ittibâdan nehyolunmasıdır. Zira; ukûl-ü zaîfe erbabının nevalarına ittibâ etmek caiz olamaz. Çünkü onlar daima hevay-ı şeytâniyelerinin meramını tervice uğraştıklarından onların arzularına ittibam akibeti felâkettir. Âyette Resûlullah'a emir, ümmetine emri müstelzim olduğundan her müminin muktedir olduğu kadar ebna-yı cinsini hakka davetle irşâd etmek ve her umurunda istikamete çalışmak ve kötülerin arzularına ittibâ etmemek vazife-i diniyyesidir.

***

Vâcib Tealâ Resûlüne istikametle emir ve kâfirlerin arzularına ittibâdan nehyettikten sonra kâfirlere karşı söylemiş olduğu sözlerini beyan etmek üzere :

وَقُلۡ ءَامَنتُ بِمَآ أَنزَلَ ٱللهُِ مِن ڪِتَـٰبٍ۬‌ۖ وَأُمِرۡتُ لِأَعۡدِلَ بَيۡنَكُمُ‌ۖ ٱللهُِ رَبُّنَا وَرَبُّكُمۡ‌ۖ لَنَآ أَعۡمَـٰلُنَا وَلَكُمۡ أَعۡمَـٰلُڪُمۡ‌ۖ لاًَحُجَّةَ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَكُمُ‌ۖ ٱللهُِ يَجۡمَعُ بَيۡنَنَا‌ۖ وَإِلَيۡهِ ٱلۡمَصِيرُ (15)

buyuruyor. 5125
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirlere «Ben Allah'ın inzal ettiği kitaplara iman ettim ve sizin beyninizde adalet etmekle emrolundum. Zira; Âllahü Tealâ bizim ve sizin Rabbımızdır, bizim amelimizin cezası bize, sizin amelinizin cezası size aittir, bizimle sizin beyninizde delil ikamesine hacet kalmadı. Çünkü; hakla batıl birbirinden ayrıldı. Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette beynimizi cem'eder. Zira; herkesin varacağı ancak onun huzuru manevîsidir» demekle onlara hakikati beyan et.]

Yani; ey Rasul-ü Ekrem ! Sana ve Kur'an'a imandan i'râz eden kimselere hitaben sen de ki «Ben Allah'ın inzal ettiği kitapların cümlesine iman ettim. Zira; taraf-ı İlâhî'den gelen kitapların cümlesi hak olduğundan hepsine iman vâcibtir. Binaenaleyh; bazısına iman etmek ve bazısına etmemekle beyinlerini ayırmak caiz değildir. Hatta içinden bir tanesine iman etmemek küfürdür. O halde siz Kur'an'a iman etmemekle küfrü irtikab ediyorsunuz, ben vahy-i İlâhî üzere her halinizde ve işinizde adalet etmekle emrolundum. Binaenaleyh; cümle hukukunuzda ve muhakemenizde adâletıe hükme memurum. Hatta feraiz-i İlâhiyeyi size beyanda ziyade ve noksandan sakınmakla aynı hak ve adaleti beyan ederim, sizin zenginlerinizle fakirleriniz ve hatırlılarla hatırsızlarınızın arasında hukuk cihetinden hiç fark olmıyacaktır. Zira; hukukta ve muhakemede cümlenizi bir tutmaya memurum ve ahkâmda bizimle sizin.farkımız olmıyacaktır. Çünkü; Allah-u Tealâ bizim ve sizin Rabbimiz olduğundan hukuk noktasında ve umur-u muhakemede bâb-ı İlâhîde cümle kullar müsavidir, beyinlerinde asla fark yoktur. Ancak kullar beyninde fark; iman ve itaat edip etmemektedir. Bab-ı İlâhî'de iman edenler makbul, etmiyenler merdudtur. Binaenaleyh; bizim imanımız ve amelimiz var cezası bize aittir, sizin imanınız ve amelinizin olmamasının cezası da size aittir ve batıl amellerinizin azabı size mahsustur. Çünkü; her kul kendi kazancı ile mücâzaat olunacağından iyi ve kötü ameli kendine aittir. Şu ahval böylece beyan olunup her şey açıklıkla anlaşılınca sizinle bizim beynimizde başka delil getirmeye hacet kalmadı. Zira; hakla batıl meydana çıktığından söz ile muaraza ve mübâhaseye ihtiyaç yoktur. Bundan sonra mücadele kılıçladır. Ya İslâm veyahut kılıçtır, başka çare yoktur. 5126 Çünkü; siz söz dinlemiyorsunuz. Allah-u Tealâ âhirette beynimizi cem'eder, haklı, haksız orada bilinir ve cümlenin mercii ancak onun huzur-u manevisidir, başka mercî yoktur».
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette hakkı tahkik ve usul-ü itikatta kitapların ittifakını ve ehl-i kitabın kitaplarına imanını beyanla kalplerini te'lif ve onlara; kitaplarına iman ettiğimiz halde onların bizim kitabımıza iman etmediklerini beyanla tariz ve ehl-i tâatı taata terğib ve ehl-i ma'siyeti ma'siyetten tenfîr vardır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette (لاًَحُجَّةَ بَيۡنَنَا) cümlesiyle bütün bütün kâfirlerle mütareke olunduğuna delâlet yoktur. Yalnız sözle mübahaseden mütareke muraddır. Çünkü «hak tezahür ettiği cihetle sözle delil iradına hacet yok» demektir. Binaenaleyh; muharebe ve kılıçla mücadeleyi terke delâlet etmediği cihetle kıtal âyetiyle bu âyet arasında münafaat yoktur. Zira bu âyetle murad; huccet-i kavliye yok demektir. Amma kıtal âyetiyle huccet-i fiiliyye var demektir. Çünkü; Hüccet-i kavliyeyi nefyetmekten huccet-i fiiliyeyi nefyetmek lâzım gelmez. Ancak huccet-i kavliyeye tekrar ihtiyaç görülürse tekrar ibrazında bir men' de yoktur. Şu halde bu âyetin hükmü bakî olup kıtal âyetiyle mensuh değildir. Şu kadar ki bu âyetten maksat; «müddet-i muvakkatte de mütareke olup herkes kendi mühimmâtiyle meşgul olsun icabederse kılıçla icabına bakılır» demektir.
***

Vâcib Tealâ hakikat tezahür ettiğinden şimdilik Resûlü tarafından kâfirlere huccet-i kavliye ibrazına hacet olmadığını beyandan sonra din-i İlâhîye itiraz edenlerin ahvalini beyan etmek üzere:
وَٱلَّذِينَ يُحَآجُّونَ فِى ٱللهُِ مِنۢ بَعۡدِ مَا ٱسۡتُجِيبَ لَهُ ۥحُجَّتُهُمۡ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبِّہِمۡ وَعَلَيۡہِمۡ غَضَبٌ۬ وَلَهُمۡ عَذَابٌ۬ شَدِيدٌ (16)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki halk din-i İlâhîye icabet ettikten sonra 5127 Allah'ın dininde muhasama ve mücadele ederler. Onların hüccetleri Rabları indinde batıldır, ancak onlar üzerine gazab-ı İlâhî olduğu gibi onlar için şiddetli azap dahi vardır.]

Yani; şol kimseler ki din-i İlâhîye itiraz ve aleyhinde delâil ibraziyle muhasama ederler ve adavetlerini izhâr etmekten çekinmezler, bu itirazları din-i İlâhî'ye nâs tarafından rağbet gösterilip icabet olunduktan sonra vaki olur ki pişmiş aşa soğuk su katmak kabilinden dine dahil olanların fikirlerini döndürmek isterler. İşte bu gibi mücadele edenlerin hüccetleri Rabları indinde batıldır. Binaenaleyh; onların hüccetleri daima zevale maruzdur. Çünkü; hakka karşı batıl her zaman mütezelzildir ve hükmü yoktur. Gerçi batıl iptidasında ziya verir ve parlar gibi görünürse de ziyası devam etmez hemen söner. Onların bu batıl mücadelelerine mukabil onlar üzerine Allah'ın gazabı vardır. Zira; onlar için şiddetli azap hazırlanmıştır. Çünkü ceza; cinayete göredir. Bunların cinayetleri olan din-i İlâhîyi redde çalışmaları pek büyük olduğundan cezaları da şiddetli azaptır. Zira küfür: her cinayetin fevkinde olduğundan cezası da her cezanın fevkinde şiddetli azaptır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette d i n – i İ l â h î ' y e i t i r a z e d e n l e r le murad; Yahudilerdir. Çünkü; Yahudilerce «Tevrat'ın kitab-ı İlâhî, Musa (A.S.) hakkaa nebî olduğu müttefekunaleyhtir. Muhammed (SA.) in hakkaa nebî olduğu muhtelefünfihtir. Kabule şayan olan; hakkında ittifak olandır. O halde kabule şayan olan din; din-i Musa'dır din-i Muhammed değildir» diyerek hüccet ibrazetmişlerdi. Cenab-ı Hak bu hüccetlerinin batıl olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; gerek Yehûd'un, gerek bizim, Hz. Musa'ya imanımız nübüvvet davasını mucizeyle isbat ettiğindendir. Kezalik Muhammed (A.S.) efendimiz de ayniyle davay-ı nübüvveti mucizeyle isbat ettiğinden bizim iman ettiğimiz gibi Yahudilerin de iman etmeleri lâzımdır. Zira, bir sebebin bir makamda hükmü neyse diğer makamda dahi hükmü odur. Su halde davaya muvafık mucize izharı Musa (A.S.) hakkında iman etmeyi icabettiği gibi Muhammed (A.S.) efendimiz hakkında dahi imanı icabeder. Binaenaleyh; birine iman edip diğerine imanı terketmek tercih-i bilâ müreccahtır ve iki müsavinin biriyle amel 5128 vâcip diğeriyle amel caiz değil demekse tenakuz olduğu cihetle batıldır.
Her zaman dini İlâhî'ye itiraz batılsa da nâs icabet edip dini kabul ettikten sonra butlanı daha ziyade fena olduğuna işaret için Cenab-ı Hak icabetten sonra itirazlarını beyan etmiştir. İcabet nâs tarafından olmak ihtimali olduğu gibi Allah-u Tealâ'nın resûlüne nusretle icabeti murad olunmak ihtimali dahi vardır. Allah'ın Resûlüne nusretinden sonra itirazlarının batıl olduğunu murad etmek makama daha muvafıktır.
***

Vâcib Tealâ din-i İlâhîye muhalefet edenlerin hüccetleri batıl olup gazaba ve azaba müstehak olduklarını beyandan sonra din-i İlâhî'ye muhalefet edenleri tehdit etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلۡكِتَـٰبَ بِٱلۡحَقِّ وَٱلۡمِيزَانَ‌ۗ وَمَا يُدۡرِيكَ لَعَلَّ ٱلسَّاعَةَ قَرِيبٌ۬ (17) يَسۡتَعۡجِلُ بِہَا ٱلَّذِينَ لاًَ يُؤۡمِنُونَ بِہَا‌ۖ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ sol zatı eceli ü â'lâdır ki o zât hakka ve mizana mukarin ve batıldan uzak olarak kitaplarını inzal etti. Ya Ekrem-er Rusûl ! Sana hangi şey bildirdi. Memul ki kıyamet yakındır. Şol kimseler kıyameti istical ederler ki onlar kıyameti inkâr eder iman etmezler.]

Yani; Allah-u Tealâ şol zat-ı kaadirdir ki enva-ı delâil üzerine müştemil, hakka mukarin, kullarının amellerini ve ihlâs üzere hüsn-ü niyetlerinin bilinmesine vesile ve âlet olan ahkâmını ve mizan-ı adaletini inzal buyurdu. Ey Habibim ! Sana kıyametin ne zaman vuku bulacağını hangi şey bildirdi? Memul ki kıyamet yakındır. Zira; hiç bir şey sana kıyametin, vaktini bildirmedi. Binaenaleyh; her saatte kıyametin vukuu melhuz olduğundan hazırlık üzere bulunmak lâzımdır. Halbuki kıyamete iman etmeyenler kıyametin alelacele olmasını isterler. Çünkü; kıyameti inkâr edenleri kıyametin vukuunu beyanla Resûlullah tehdit ettikçe onlar «Nerede 5129 kıyamet, ne zaman olacaktır? Eğer kıyamet varsa vücut bulsun da görelim, olacaksa oluversin.» derler ve «kıyamet varsa olsun da görelim, haklı haksız belli olsun. Bakalım biz mi haklıyız siz mi haklısınız?» demekle kıyameti isfi'câl ederlerdi. İşte şu şüphelerini def için Cenab-ı Hak kıyametin yakın olduğunu sarahaten beyan buyurmuştur.
Kazî'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile kitabın ahkâmı sabit olup zevalden mahfuz olduğuna işaret için Cenab-ı Hak kitabı hakla ve kitabın ahkâmından her biri ibadın amellerini ve hukukunu tartmak için birer mizan menzilince olduğuna işaret zımnında kitabı mizanla tavsif buyurmuştur. Buna nazaran m i z a n la murad; kitabın ahkâmıdır. Çünkü ibâd beyninde müsavat; ahkâm-ı şer'iyeyle hasıl olur. Şu halde ahkâm-ı İlâhiye; herkesin a'mâlinin doğru veya eğri olduğunu tartmak için ortaya konmuş bir terazi menzilindedir. Zira; iyi ve kötü mizan-ı şeriatla hasıl olur. Yahut m i z a n la murad adalettir. Zira; Cenab-ı Hak adaletle emrini inzal buyurmuştur. Yahut m i z a n la murad; hakikatte ölçü ve tartıdır. Çünkü; insanların bütün muamelâtında saymak, ölçmek ve tartmakla muvazene ve musavaat hasıl olduğundan Cenab-ı Hak kitaplarında mizanla emretmiş ve kitapla beraber mizana müteallik emrini inzal buyurmuştur. Binaenaleyh mizan; âlemin intizamına ve hukukun zıyâ' dan muhafazasına medar-ı yegânedir. İnsanın kitaba tebaiyeti ve şeriatla ameli vâcib olup kıyamet gelmeden evvel adalete dikkat lâzım olduğuna işaret için kıyametin yakın olduğu beyan olunmuştur.

***

Vâcib Tealâ iman etmiyenlerin hallerini beyandan sonra iman edenlerin hallerini beyan etmek üzere :
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مُشۡفِقُونَ مِنۡہَا وَيَعۡلَمُونَ أَنَّهَا ٱلۡحَقُّ‌ۗ أَلاًَ إِنَّ ٱلَّذِينَ يُمَارُونَ فِى ٱلسَّاعَةِ لَفِى ضَلَـٰلِۭ بَعِيدٍ (18)

buyuruyor. 5130
[Şol kimseler ki âhirete iman ettiler, onlar âhiretten korkarlar ve suret-i katiyede bilirler ki âhiret haktır. Ey müminler ! Agâh olun ki kıyamette şekkedenler hidayetten pek uzak dalâlet içindedirler.]

Yani; âhirete ve âhirette olacak suale ve hesaba, sual ve hesap neticesinde görülecek felâketlere iman edenler âhiretten korkarlar. Binaenaleyh; onların daima endişeleri Allah'ın gazabından kurtulmanın çaresini düşünmek, harekât ve sekenâtını, sözünü ve işini Allah'ın inzal buyurduğu kitaba ve o kitabın ahkâmına tevfîk etmektir. Zira; kıyamete imanı olunca âhirete bir şey tedarik etmeksizin ansızın kıyametin vücud bulmasından korktuğu için daima tedarik üzere bulunur. Çünkü; yakinen bilir ki kıyamet haktır. Şu halde ey Allah'ın kudret ve kemâline iman eden ehl-i iman ! Agâh olun ve uyanık bulunun ki kıyametin vuku bulacağında şüphe edenler doğru yolu bulmaktan gayet uzaktırlar. Çünkü; kıyamete iman etmediklerinden envai kabahatları irtikabederler ve belki o çirkin amellerini güzel addederler. Binaenaleyh; dalâletten çıkamazlar.
Âhirete iman etmiyenler, masiyetleri iyi amel itikadıyie irtikabettikleri için terk etmek onlara gayet uzak olduğu cihetle tarik-ı hakka hidayetleri mümteni' gibidir. Çünkü; insanlar tutmuş oldukları meslekin hak olduğunu itikat ettiklerinden velev batıl olsun o mesleği terketmeyi kendi haklarında cinayet saydıkları cihetle ondan vazgeçmezler. Bu haller küfr-ü sarîh üzere musırr olanlarda her zaman müşahede olunmaktadır.

***

Vâcib Tealâ müminlerin kıyametten korktuklarını ve kâfirlerin dalâlet içinde olduklarını beyandan sonra dünyada umum kullarına lûtfedici olduğunu beyan etmek üzere :

ٱللهُِ لَطِيفُۢ بِعِبَادِهِۦ يَرۡزُقُ مَن يَشَآءُ‌ۖ وَهُوَ ٱلۡقَوِىُّ ٱلۡعَزِيزُ (19)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ kullarına lûtfedicidir, dilediği kulunu merzuk eder. Çünkü; her şeye kaadir ve herkese galiptir.] 5131

Yani; hudûstan ve noksan alâmetlerden münezzeh olan Allah-u Tealâ'nın kullarına lûtf u ihsanı boldur. Zira; kullarının dünya ve âhiret saadetlerini beyan eden ve a'mâl-i saliha ve akaid-i hakkalarını cami kitabını inzal buyurdu ve o kitabın ahkâmiyle âmil olanlar enva-ı seadet ve meserrete nail ve eltaf-ı İlâhiyeye vasıl olurlar, Allah-u Tealâ'nın cümle-i lûtf u ihsanından birisi de dilediği kulunu merzûk etmektir? Çünkü; Allah'ın lûtfu cümle kullarına şamil olup her kulunu istediği gibi merzuk eder, hatta akılda ve fehm-u idrakte, hayatta ve hayatın idamesinde sebeb-i müstakil olan rızıkta cümle kullar müsavîdir. Şu kadar ki ihsanın mertebeleri her kul hakkında türlü türlü zuhur eder. Binaenaleyh; rızkı meşiyyetine muallak kıldı. Zira; herkesin yaşayabileceği kadar zarurî lâzım olan rızıkta herkes müsavi ise de o rızkın feyezanında hiç birisi diğerine benzemez. Bazısına az bazısına çok verir. Çünkü; lûtf-u ihsandır ve Allahîn herkes hakkında atiyyesi ayrı ayrıdır. Herkesi merzuk edip atiyyesiyle mesrur etmek kuvvet ve kudret üzere terettüb ettiği cihetle Allah-u Tealâ bu lûtf u ihsana kaadir olduğunu beyan buyurmuş ve istediğine istediği veçhile lûtfetmek, bir mania ve redde uğramamak lâzım olduğundan Allah-u Tealâ kendinin azîz ve herkese galip olup atiyyesini red edecek bir kimse bulunmadığını beyan etmiştir
Nisâbûrî ve Taberî'nin beyanları veçhile Allah-u Tealâ'nın kullarının günâhlarına karşı lûtf u ihsanının nihayeti olmadığına işaret için lûtfunu beyan, mübaleğa sigasiyle varid olmuştur. Çünkü; lûtf-u İlâhînin nihayetini idrakten ukul-ü beşer acizdir. Kullarından her birini hikmetinin iktizası veçhile birer nevi lûtf u ihsanla taltif buyurduğuna ve kulların şahısları muhtelif olduğu gibi ihsan-ı İlâhîye nail olmaları dahi muhtelif olduğuna işaret için lûtfunu meşiyyetine talik buyurmuştur ki her kuluna Allah-u Tealâ dilediği miktar verir ziyade vermez.

Vâcib Tealâ kullarına lûtuf sahibi olduğunu beyandan sonra âhirette lûtf u İlâhîye mazhar olmak ibadete sa'y ü kabahattan ihtiraz etmekle olacağını beyan etmek üzere : 5132

مَن كَانَ يُرِيدُ حَرۡثَ ٱلاًَخِرَةِ نَزِدۡ لَهُ ۥ فِى حَرۡثِهِۦ‌ۖ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرۡثَ ٱلدُّنۡيَا نُؤۡتِهِۦ مِنۡہَا وَمَا لَهُ ۥ فِى ٱلاًَخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ (20)
buyuruyor.
[Bir kimse amelinden âhiret sevabı isterse onun sevabını ziyade kılarız, eğer amelinden dünya metâı isterse dünyadan bir miktar şey veririz, onun için âhirette nasib yoktur.]

Yani; bir kimse ameliyle âhiret murad eder, ihlâs üzere âhiret için çalışır, kazanırsa onun amelinde sevabını birden ona kadar ziyade eder, hayrat yollarını ona kolaylaştırır, daha ziyade amel-i salihe muvaffak kılarız, eğer bir kimse ameliyle hemen dünya metal murad eder ve bütün amelini dünyaya hasrederse onun için taksim olunan rızık ne ise o miktarı veririz, dünyayı kasdederek işlediği amelden âhirette nasibi yoktur. Zira amelin hükmü; niyetle hasıl ve binaenaleyh; herkes niyetine göre sevaba nail olur.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile H a r s ; tohumu yere atmaya denildiği gibi o tohumdan hasıl olan hasılata dahi denir. Bu makamda amel üzere hasıl olacak ecir muraddır. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın ameli üzerine terettüp eden sevap ekin ekmekle hasıl olan hasılata teşbih olunmuştur. Zira h a r s ile murad; amel üzerine terettüp eden sevaptır. Gerek dünya gerek âhiret her ikisi de çalışmakla, birtakım zahmetle hasıl olacağına işaret için dünya ve âhiret menfeatlerinden hars ile tabir olunmuştur. Zira hars; beyan olunduğu veçhile yere ekilen tohumun hasılatı olduğu cihetle zahmetsiz ve çalışmaksızın meydana gelmez. İşte zahmetle meydana gelen harsa sevabı teşbih etmek sevabın zahmetle husul bulacağına işarettir.
Dünya menfeatiyle âhiret menfeati arasında büyük fark olduğuna işaret için âhiret menfeatinin ziyadeleneceği ve dünya menfeati, maksûm ne ise ondan ibaret olacağı beyan olunmuştur. Şu halde menafi-i âhiret daima ziyadeye meyyal olup menafi-i dünya ise noksana meyyal ve âkibet zevale mahkûmdur.
Hulâsa; âhirete iman ederek amelini rızaya muvafık olmak suretini aramak ve âhirette sevaba nail olmak maksadiyle edâ eden 5133 kimsenin âhirette ziyadesiyle ecre nail olacağı ve âhiretten gaflet ederek amelinin ecrini yalnız dünyaya kasredip hemen dünya için amel eden kimse maksadının bazısı ki ind-i İlâhî'de onun için maksum olan rızık neden ibaret ise odur ona nail olup âhiretçe bir ecre nail olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ dünya veya âhiretten herhangisini murad ederse herkesin amelinden murad ettiği şeye nail olacağını beyandan sonra kâfirlerin hakkı kabul etmemesinin sebebini beyan etmek üzere:
أَمۡ لَهُمۡ شُرَڪَـٰٓؤُاْ شَرَعُواْ لَهُم مِّنَ ٱلدِّينِ مَا لَمۡ يَأۡذَنۢ بِهِ ٱللهُِ‌ۚ وَلَوۡلاًَ ڪَلِمَةُ ٱلۡفَصۡلِ لَقُضِىَ بَيۡنَہُمۡ‌ۗ وَإِنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (21)

buyuruyor.
[Yoksa o kâfirler için şeytandan şerikleri mi var ki o şerikleri onlara dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru kıldılar. Eğer onların azablarının tehirine dair kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı kâfirlerle müminler beyni faslolunur ve hükm-ü İlâhî lâhik olur da asiler derhal helâk olurlardı. Halbuki Allah-u Tealâ'ya şirkle nefsine ve aharın hukukuna tecavüzle gayrılara zulmeden zalimler için muhakkak acıtıcı azap vardır.]

Yani; âhireti unutup bütün sa'yini umur-u dünyaya sarfeden kimseler için îezzet-i uhreviyye yoktur, belki onlar için ins ü cinden şerikleri mi var ki onları yoldan çıkarır da Allah'ın izin vermediği ve müsaade etmediği bir takım çirkin amelleri onlara meşru mu kıldılar ki Allah'ın müsaade etmediği işleri işlerler ve bu gibi Allah'ın müsaade emdiği kötü amelleri neden işlerler ? Allah'ın izin vermediği şeyleri işlemeye cesaret etmemeleri lâzımdır. Zira; bir şeyi meşru kılmak; Allah'a mahsustur. Çünkü mülk; Allah'ın olduğundan o mülkte tasarruf, hıll ü hürmete, cevaz ve adem-i cevaza dair hüküm vaz'etmek ancak Allah'a aittir. Binaenaleyh; kâfirleri ve mutlaka heva ve heveslerine tabi olan sefihlerı yoldan çıkaran şeytanlar hiç bir şeyi meşru kılamazlar. Eğer Allah'ın izin vermediği şeyleri nefislerine tabi kılarak arzu-yu şeytanî ile işlemeye cesaret edenlerin cezalarının teehhuruna dâir kelime-i İlahiye sebk'etmemiş olsaydı bu gibi ahkâm vaz'ına cür'et edenlerin cezalarıyla derhal hükmolunur, dünyada cezalarını görürlerdi fakat azaplarının tehirine hükm-ü İlâhî lâhik olduğundan bu dünyada helâk olmazlar. Zira; onlardan intikam almak, ehl-i hakla ehl-i batıl beyinlerini fasletmek,herkesin ameline göre ceza vermek âhirete tehir olunmuştur ve zalimler için âhirette azab-ı elîm muhakâktîr.
Ayette (ام) kelimesi Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile istifhâm-ı inkârı ve kâfirleri tevbih ve tekdir manâsını mutazammındır. Kâfirlerin şerikleri ins ü cinden onları azdıran şeytanlar olduğu gibi onların putları ve mabud ittihaz ettikleri şeylerdir. Zira şeytan; «Şirk et, âhireti inkâr et ve yalnız dünya için amel etmek, helâl olan şeye haram, haram olan şeye helâl demek» gibi çirkin ef'âli onlara tezyin edip o gibi amellere sevkettiğinden ve onlar da, meşrû gibi bilâ perva işlediklerinden şerikleri Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru kıldılar denilmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Belki onların mabud ittihaz ettikleri putları ve sözüne aldandıkları şeytanları şirketmek ve kıyameti inkâr ve gayrıların hukukuna tecavüz eylemek gibi Allah'ın izin vermediği şeyleri onlara tezyin ederek meşru mu kıldılar ve din-i İslâmın gayrı bir din mi ihdas ettiler de onlar o dini kabul mü ettiler ki böyle bir takım lâyık olmadık şeyleri helâl ve meşru gibi irtikab ediyorlar? Allah'ın izin vermediği şeye bir hüküm vermek kimin haddidir ki onlar bu gibi şeylere cesaret ederler? Ve bir kimse Allah'ın izin vermediği bir şeyi işlemeye cesaret ederse zulmetmiş olur. Zira; bilâ izin Allah'ın mülkünde tasarruf etmeye mülk sahibinin izni olmadığı cihetle zulümdür. Halbuki zalimlere acıtıcı azap vardır. Binaenaleyh Allah'ın izni olmayan şeyi işlemek caiz olmaz.]
İşte zamanımızda şehevât-ı nefsaniyesine tabi olan bazı sefihler içtihadın bu günde dahi cereyan edip arzularına göre meseleler içtihadıyla ahkâm-ı dini kendi arzularına uydurmak suretiyle tağyir etmek isterler. Çünkü şeytanları onlara o yolda talimat verir ve güzel gösterir.
(عصمنا الله تعالى من شرورأنفسنا) 5135
Hulâsa; kâfirlerin putları ve şeytanları Allah'ın izin vermediği ef âli tezyin etmekle meşru gibi gösterdikleri ve onların da seve seve işledikleri ve azaplarının teehhuruna dair kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı derhal helâklerine hüküm lâhik olacağı, zalimler için azap muhakkak olduğu ve bu gibi gayr-ı meşru ahkâm vaz'ına cür'et edenlerin zalimler zümresinden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ bu dünyada kâfirlerin azaplarının tehirine hüküm lâhık olduğunu beyandan sonra zalimlerin âhirette dünyada kazanmış oldukları günâhlarından korkacaklarını beyan etmek üzere :
تَرَى ٱلظَّـٰلِمِينَ مُشۡفِقِينَ مِمَّا ڪَسَبُواْوهُوَوَاقِعُۢ بِهِمۡ‌ۗ

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen zalimleri kendilerinin severek arzu ve ihtiyarlarıyla kesbetmiş oldukları günâhlardan korkarlar görürsün. Halbuki o korktukları şey onlara vaki ve lâhik olur.] Çünkü; korkuları gelecek azaba mani olamaz. Binaenaleyh; onlar her ne kadar korkarlarsa da korktukları kor'a basarlar.

Yani hain olan korkar denildiği gibi, bu dünyada gerek çirkin amelleri irtikâbetmekle kendi nefsine gerek sair insanlara zulmeden zalimleri kazandıkları günâhlardan şiddetle korkarlar görürsün. Halbuki korkunun ecele faydası olmaz fehvasınca korkuları onların azaplarını def edemez ve korku onlara menfeat vermez. Zira; geçmişi tedarik etmek zamanı dünyadır âhiret değildir. Çünkü; dünyadan geçtikten sonra ahirette tedarik etmek mümkün değildir.
Kâfirlerin zulümlerini tasrihle âleme teşhir için zamir mevziinde ism-i zamir alarak (ظالمين) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; zalimin sebkettiği için (ترى الظالمين) yerinde (ترىهم) dense olabilirdi. Fakat kâfirlerin zulmü tasrih olunmazdı. Korkularının sebebi kendi kisibleri olduğuna işaret için min-i ta'liliyye ve sebebiyye varid olmuştur. Zalimlerin korkuları kıyamette olacaksa da kazandıkları günâhların vebâli olanlara lâhik olacağı 5136 muhakkak olduğundan keenne şimdi vaki olmuş gibi (وهُوَوَاقِعُۢ بِهِمۡ) denilmiştir ki olmuş bitmiş gibi bir tarzda beyan olunmuştur.

***

Vâcip Tealâ zalimlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin âhirette nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فِى رَوۡضَاتِ ٱلۡجَنَّاتِ‌ۖ لَهُم مَّا يَشَآءُونَ عِندَ رَبِّهِمۡ‌ۚ ذَٲلِكَ هُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡكَبِيرُ (22)

buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Rasullerine îman ettiler, iyi ameller işlediler onlar Cennet'lerin bağlarının, bahçelerinin en iyi mevkilerinde olacaklardır, onlar için Rabları indinde istedikleri nimetleri vardır. İşte şu mevkiler; Allah'ın müminlere büyük ihsanıdır.]

Yani; şol kimseler ki onlar vahdaniyet-i İlâhiyeyi tasdik ve nebilerinin davetine icabetle iman ettiler ve imanlarının muktezâsı olan a'mâl-i saliha işlediler. Onlar Cenne't-i â'lânın en yüksek tabakalarındalardır. Zira Rabları indinde istedikleri nimetler mevcuttur. İşte şu beyan olunan nimetler; Allah'ın pek büyük fazl u ihsanıdır. Çünkü; ehl-i iman tekâlif-i İlâhîye ve şerai-i subhâniyeyle nefislerini tehzib ve kalblerini bir takım necasete benziyen günâhlardan tathîr edip, vücudlarını haram lokmayla beslemeyip sakındıkları için bu fazl'a nail olmuşlar ve sadâkatla Rablarına ubudiyetlerini ifâ ettiklerinden bu dereceleri bulmuşlardır.
Bu âyet-i celile; Cennet'te müminler için hazırlanmış olan derecelerin nihayeti olmadığına delâlet eder. Zira; müminler için Cennet'te her istedikleri verileceği beyan olunmuştur ki insan ne kadar alî ve yüksek bir dereceye nail olsa ondan daha âlâsını istemekten hali kalmaz. Her istediği verilecek olunca derecenin nihayesi yoktur. Çünkü; ebedî bir müddette ebedî talebler vuku bulur 5137 ve Cenab-ı Hak da istediğini verir. İnsanın nail olduğu dereceler çok olduğu gibi büyük olacağına dahi âyette delâlet vardır. Çünkü derecenin büyüklüğünü; azamet-i kibriyâ sıfatıyla muttasıf olan Vâcib Tealâ haber verdiği için gayet büyük olmak lâzım gelir. Zira; büyüğün büyük diye haber verdiği şey elbette büyük olur.
***

Vâcib Tealâ âhirette müminlerin nail olacakları derecelerin büyüklüğünü beyandan sonra o derecelerle Allah-u Tealâ kullarını tebşir ettiğini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ ٱلَّذِى يُبَشِّرُ ٱللهُِ عِبَادَهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ‌ۗ

buyuruyor.
[İşte şu beyan olunan ihsan; Allah'ın kullarını tebşir ettiği nimetlerdir, tebşir olunan kullar; Allah'a iman eden ve amel-i salih işliyenlerdir.]

Yani; şu beyan olunan nimetler şol şeylerdir ki o şeylerle Allah-u Tealâ vahdaniyetine iman eden ve amel-i salih işliyen kullarını tebşir eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu tebşir olunan nimetlerin azamet-i şanına ve uluvv-ü mertebelerine işaret için uzak ve yüksek mertebeye işarete vaz'olunan (ذَٲلِكَ) lâfzı varid olmuş ve tebşir olunan nimetin gayet büyük olduğuna işaret için pek büyük olan Allah-u Tealâ'nın tebşir ettiği beyan olunmuştur. Şu tebşire nail olacaklar; mümin olanlar ve imanlarını amel-i salihle tesbit ve takrir edenlerdir.
***

Vâcib Tealâ kullarına nimetlerini beyandan sonra o nimetleri tebliğ eden Resûlünün tebliğ mukabilinde ücret istemediğini alenen beyan etmesini emretmek üzere :

قُل لاًَأَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ أَجۡرًا إِلاًَ ٱلۡمَوَدَّةَ فِى ٱلۡقُرۡبَىٰ‌ۗ

buyuruyor. 5138
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen ahkâm-ı şeriatı tebliğ ettiğin kimselere de ki «Ben hidayete sizi davetim için ücret istemem, ancak ehl-i beytime, akraba ve taallukâtıma muhabbetinizi isterim.»]

Yani; sen onlara tarik-ı hidayet ve dalâleti gösterip vahyolunan ahkâmı tebliğ ettikten sonra de ki «Ben ahkâm-ı İlâhiyeyi size tebliğ ettiğime mukabil sizden ücret istemem, illâ ehl-i beytime muhabbetinizi isterim. Çünkü; ehl-i beytim tevhid üzere yaratıldıklarından her zaman onlardan istifade edersiniz. Binaenaleyh; onlara muhabbetinizi kesmeyin ki dünyevî ve uhrevî fayda göresiniz.»
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile K u r b â ile murad; Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (R.A.) Çünkü; bu âyet nazil olduğunda bazı ashab tarafından Resûlullah'a bu âyetteki kurbâ lâfzının delâlet ettiği karabetle murad kimler olduğu sual olunduğunda Hz. Ali, Fatıma ve onların nesilleri olduğunu beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Tebliğ mukabilinde sizden ücret istemem, illâ ehl-i beytimin erkânından Fatıma, Ali ve onların evlâtlarına muhabbet isterim.] demektir.
Yahut âyette hitâb; Kureyş kabilesinedir. Çünkü; Kureyş'in her kabilesine Resûlullah'ın karabeti olduğu halde onlar Resûlullah'ı tekzible ezâ etmekten hali kalmadıkları gibi Resûlullah'a «Bunun dava-yı nübüvvetten maksadı elimizde bulunan maldan bir miktar ücret almaktır.» diye bir takım isnâdâtta bulunurlardı. Cenab-ı Hak Resûlünün ücret istemediğini velâkin karabete riayet lâzım olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Rasûl-ü Ekrem ! Sen ehl-i Mekke'ye hitaben de ki «Ben size Allah'ın kelâmını tebliğimden dolayı ücret istemem, illâ sizinle beynimizde olan karabete muhabbet ve o muhabbet sebebiyle bana ezayı terketmenizi isterim. Çünkü; karabetin icabı iyilik, şefkat ve merhamettir, yoksa ezâ ve cefa etmek münasip değildir] demektir. Bu manâca karabete riayetin umum nâs üzerine lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Bu âyette karabete muhabbet ve riayet eylemelerini istemesi ücret istemek değildir. Zira; cümle müslümanlar üzerine yekdiğerine karşı muhabbet vâcib olduğu gibi akraba ve teallukât beyninde karabete riayet dahi vâcibtir. Müslümanlar arasında karabete 5139 riayet lâzım olunca Resûlullah'ın karabetine daha ziyade riayet lâzım olduğunda şüphe yoktur. Şu halde Resûlüllah'ın karabete muhabbet etmelerini istemesi ahkam-ı şeriyeden bir hükm-ü şer'îyi, tekâlif-i İlâhiye'den bir teklif-i İlâhî'yi beyan etmektir, yoksa tebliğine mükâfaat olarak ücret istemek değildir.
Resûlullah'ın akrabasına riayet vâcib olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi bir çok hadisler de delâlet eder. Hatta Resûlullah «Ben size iki siklet terkediyorum. B i r i n c i s i ; Kitabullah'dır ve hidayetiniz ondadır; kitaba sağlam yapışmanız lâzımdır. İ k i n c i s i ; Ehl-i Beytim'dir, onlara riayet etmelisiniz» buyurmuştur. Ehl-i Beytin; Hz. Ali, Ukayl, Cafer, Abbas ve onların evlâd ü iyalleri olduğu ekser kitaplarda mervidir.
Bu âyette k u r b â ile murad; ibadetle Cenab-ı Hakka takarrub murad olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ben sizden ücret istemem, ancak ibadetle Cenab-ı Hakka takarrub etmeye muhabbet etmenizi isterim.] demektir.
Enbiyâ hazerâtından hiç birisi tebliğ mukabilinde ücret istememiştir. Zira; onlara tebliğ vâcib olduğundan ibadettir. İbadeti edada ise ücret olmaz, ücret istemek mansıb-ı nübüvvete münafidir. Binaenaleyh; hiç bir nebi tebliğ mukabilinde ücret talebinde bulunmamıştır.
Hulâsa; Resûlullah'ın muhabbet ettiği akrabasına samimi ve candan muhabbet etmek vâcib ve Resûlullah'a ittiba farz-ı aynolduğundan Resûlullah'ın muhabbet ettiği kimselere muhabbet etmek de vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ karabete riayetin lüzumunu beyandan sonra riayet edenlerin ecri ziyade olacağını beyan etmek üzere :

وَمَن يَقۡتَرِفۡ حَسَنَةً۬ نَّزِدۡ لَهُ ۥ فِيہَا حُسۡنًا‌ۚ إِنَّ ٱللهُِ غَفُورٌ۬ شَكُورٌ (23)

buyuruyor.5140
[Eğer bir kimse sevap kazanırsa biz onun için sevabında ziyade ederiz. Zira; Allah-u
Tealâ kullarının günâhlarını setredici ve sevaplarının mükâfatını tam vericidir.]

Yani; bir kimse Resûlullah'a tebaiyyet ve Ehl-i Beytine muhabbet ederek Allah'a itaat kesbetmiş ise biz onun için sevabında ziyade kılarız. Zira; kullarının cemi esrarına muttali' olan Allah-u Teaiâ günâhkârların günâhlarını setredici, ibadet edenlerin sevabını baliğan ma belağ vericidir.
(شكور) Vâcib Tealâ hakkında şükrün manâsı; ibadet eden kullarının ibadetlerinin mükâfaatını kat ender kat verir noksan vermez ve envai ihsanla mesrur eder demektir. Çünkü Cenab-ı Hakka ishad olunan şükür; atiyyesini bol vermek manâsında müsta'meldir.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün tebliğ mukabilinde kavminden ücret istemediğini ve sevap kesbeden kimseye ziyadesiyle mükâfaatını vereceğini beyandan sonra kâfirlerin Resûlullah'a «İftira ediyor» dediklerini beyan etmek üzere :

أَمۡ يَقُولُونَ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللهُِ كَذِبً۬ا‌ۖ فَإِن يَشَإِ ٱللهُِ يَخۡتِمۡ عَلَىٰ قَلۡبِكَ‌ۗ وَيَمۡحُ ٱللهُِ ٱلۡبَـٰطِلَ وَيُحِقُّ ٱلۡحَقَّ بِكَلِمَـٰتِهِۦۤ‌ۚ إِنَّهُ ۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ (24)

buyuruyor.
[Belki onlar «Muhammed (S.A.) yalan söyler ve yalan olarak Allah-u Tealâ'ya iftira etti» derler. Eğer Allah-u Tealâ Kur'an okumayı senden menetmek istese kalbini mühürlerdi. Binaenaleyh; kalbine manâsı ve lisanına lâfzı doğmaz ve hatırına bir harfi bile gelmezdi. Zira adet-i İlâhiye; batılı mahvetmek ve kaza-yı îlâhiyesiyle hak olan şeyi sabit kılmak ve kararlaştırmaktır. Çünkü; Allah-u Tealâ kalplerde olan esrarın cümlesini bilicidir.]

Yani; hakkı kabul etmeyip sana ve akrabana riayet etmeyen kâfirler nübüvvet ve risaletini inkâr ederler de «Muhammed (S.A.) nübüvvet davasında yalan olarak Allah'a iftira ve müddeâsını terviç için bir takım âyetler ihdas etti» derlerdi. Eğer böyle derlerse 5141 bu sözleri batıldır, daima zevale maruzdur. Zira; eğer onların dedikleri gibi sen Allah'a iftira edecek olsaydın Allah-u Tealâ suret-i kafiyede seni men'eder bu iftirayı sana yaptırmazdı. Çünkü; kalbini mühürler ve Kur'an'ın manâsı kalbine girmediği gibi elfazını da lisanın söylemezdi, belki bir harfini bile söylemeye kadir olamazdın. Halbuki Allah-u Tealâ seni menetmediği gibi zaman be zaman iktizasına göre âyetleri vahyediyor. Şu halde onların zannettikleri gibi Kur'an senin tarafından icadolunmuş bir emr-i batıl ve iftira değildir. Eğer iftira olmasaydı Allah-u Tealâ seni söyletmezdi. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın âdeti; batılı mahvetmek ve hakkı ispat etmektir. Şu halde nübüvvetini mucizelerle takrir ve peyder pey Kur'an'ı inzalle şeriatini takviye ve esasını tahkim etmek; davanızın sıdkına delil-i kâfidir.
Yahut manâ-yı âyet: [Onlar «iftira etti» derler. Halbuki iftira etmedin. Çünkü; eğer iftira etseydin Allah-u Tealâ kalbini mühürler marifet-i İlâhiye kalbine girmezdi ve Allah-u Tealâ'ya cahil olurdun ve bu cehil sebebiyle iftiraya cür'et ederdin de böyle basîret-i kâmile sahibi olamazdın. Halbuki Allah-u Tealâ kalbini kapatmadı bilâkis basiretini cümlenin fevkinde açtı. Binaenaleyh; vahy-i İlâhîyi tamamiyle telâkki ediyorsun, mezâyây-ı insaniyenin cümlesini sende cem'etti, seni hulasa-i mevcudat kıldı ve nâsı irşada memur etti. Bunların cümlesi davanda sadık olduğuna delâlet eder. Eğer kâfirlerin dedikleri gibi iftira etseydin Allah-u Tealâ davanı mahvederdi. Zira; Allah-u Tealâ batılı mahveder ispat etmez. Halbuki senin davanı ispat ediyor, şu halde davanız doğrudur, Allah-u Tealâ senin ve onların kalplerinizi ve kalplerde olan esrarın cümlesini bilir, ilminin muktezâsiyle hükmeder. Binaenaleyh; senin gibi doğruları aziz, eğrileri hakir ve zelil kılar] demektir.
Hulâsa; müşriklerin Resûlullah'a «İftira ediyor» dedikleri ve Allah-u Tealâ istemiş olsa Resûlünün kalbini mühürleyip söyletmiyeceği ve eğer Kur'an onların dedikleri gibi iftira ve batıl olsa Allah-u Tealâ'nın âdeti batılı imha ve hakkı ispat olduğu, şu halde Kur'an'ı ispat etmesi hak olduğuna delâlet ettiği ve Allah-u Tealâ'nın esrar-ı kulûba muttali olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 5142
***

Vâcib Tealâ Kureyş kavminin Resûlullah'a vaki olan iftiralarını, iftiraları sebebiyle yaptıkları cinayetlerini ve irtikâb ettikleri günâhlarını beyandan sonra bir kimsenin günâhı ne kadar büyük olsa tevbesi kabul olunacağını beyan etmek üzere : .

وَهُوَ ٱلَّذِى يَقۡبَلُ ٱلتَّوۡبَةَعَنۡ عِبَادِهِۦوَيَعۡفُواْعَنِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ وَيَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ (25)

buyuruyor.
[Kalplerde olan esrarı bilen Allah-u Tealâ şol zatı eceli ü â'lâdır ki hulûs üzere kullarından vaki olan tevbeyi kabul ve günâhlarını affeder ve sizin işlediğiniz şeyi bilir.]

Yani; Allah-u Tealâ sıdk-ı hulûsla kullarından sudur eden tevbeyi kabul, büyük ve küçük cümle günâhlarını, tevbeleri sebebiyle mahv ü izale eder. Çünkü; kullarının gizli ve zahir işledikleri işlerinin hepsini bilir hiç bir zerresi ilminden hariç olmaz.
Her günâhtan tevbe etmek abdüzerine vâcibtir. Hatta günâh işler de tevbeyi tehir ederse ikinci bir günâh işlemiş olur. Çünkü; günâhtan tevbe alelacele vâcib olduğundan her ne zaman tevbe ederse 'o zaman kabul olunursa da tevbeyi tehiri, vâcib olan bir şeyi tehir etmiş olduğu cihetle günâhkâr olur. Eğer tevbe ettiği günâh Allah'la kendi beyninde bir günâh olursa tevbenin kabulünün şartı; üçtür; B i r i n c i s i ; Tevbe edeceği günâhı terketmek, İ k i n c i s i ; o günâhı işlediğine nedamet etmek, Ü ç ü n c ü s ü ; bir daha o günâhı istememeyi kastetmekdir. Eğer şu üç şart bulunursa tevbesi kabul olunur, bu üçten biri bulunmazsa tevbesi kabul olunmaz. Eğer tevbe edeceği günâh hukuk-u ibâda ait olursa şu üç şarta riayetle beraber d ö r d ü n c ü şartı; hak sahibiyle helâllaşmaktır.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran (Câbir) (R.A.) ın rivayetiyle Hz. Ali «Tevbenin hulâsası; altı şeydir. Onlarda geçmiş günâhlara nedamet eylemek, feraizden geçirmiş olduğu şey varsa onu kaza etmek, hukuk-u ibâdı yerli yerince eda etmek, ibadetle nefsini pişirmek, günâhın lezzetini nefsine tattırdığı gibi ibadetin zahmetini dahi tattırmak ve her güldüğüne bedel ağlamaktır» buyurmuştur. Mutezile; «tevbeyi kabul etmek Allah-u Tealâ üzerine vâcibtir» 5143 demişlerse de ehl-i sünnet «tevbeyi kabul etmek Allah-u Tealâ'nın kullarına fazl u keremidir» demişlerdir. Çünkü bu âyet, tevbenin kabulünün; lûtuf kabilinden olduğuna delâlet eder. Âyette tevbeyi kabul ile Vâcib Tealâ zatını medhetmiştir. Eğer Mutezile'nin dediği gibi Allah-u Tealâ üzerine kulunun tevbesini kabul vâcib olsaydı zatını tevbeyi kabuliyle medih caiz olmazdı. Halbuki medih buyurmuştur. Şu halde tevbeyi kabul vâcib değildir. Zira; Allah-u Tealâ üzerine hiç bir şey vâcib olmadığına delâil-i akliye ve kafiye vardır. Çünkü; Allah'ın fevkinde bir hakim yok ki o hakim Allah-u Tealâ üzerine bir şeyi vâcib kılsm. Bu bahis ilm-i kelâmda tamamiyle beyan olunmuştur.
***

Vâcib Tealâ tevbeyi kabul ve günâhları affedeceğini beyandan sonra ehl-i imanın tevbelerini kabul ile beraber lûtf u kereminden ecirlerini ziyade ve tevbe etmiyen kâfirlere şiddetli azap edeceğini beyan etmek üzere :

وَيَسۡتَجِيبُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضۡلِهِۦ‌ۚ وَٱلۡكَـٰفِرُونَ لَهُمۡ عَذَابٌ۬ شَدِيدٌ۬ (26)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol kimselerin duâlarını kabul eder ki onlar iman ve imanlarını amel-i salih işlemekle tezyin ettiler ve duâ ile dergâhına iltica eden kullarına fazl u kereminden sevaplarını ziyade eder. Tevbe ve duâ ile nefsini İslah ve iman etmiyen kâfirler için şiddetli azap vardır.]

Yani; amel-i salihle imanlarını tahkim eden müminler duâ ettiklerinde duâlarını ve ibadetlerini kabul etmekle icabet buyurur ve fazl u kereminden sevaplarını arttırır. Tevbe etmiyen kâfirler küfre devam üzere Öldüklerinden onlara âhirette şiddetli azap vardır. Zira; bunlar küfran-ı nimet ettiklerinden müminlere verilen atiyye bedelinde onlara azap verilecektir. 5144

***

Vâcib Tealâ müminlerin duâlarına icabet edip kâfirlerin küfürlerine mukabil azap edeceğini beyandan sonra kullarının istihkakına göre rızıklarını beyan etmek üzere :

وَلَوۡ بَسَطَ ٱللهُِ ٱلرِّزۡقَ لِعِبَادِهِۦلَبَغَوۡاْ فِىٱلاًَرۡضِ وَلَـٰكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ۬ مَّا يَشَآءُ‌ۚ إِنَّهُۥبِعِبَادِهِۦخَبِيرُۢ بَصِيرٌ۬ (27)

buyuruyor.
[Eğer Allah-u Tealâ kullarının arzuları veçhile rızıklarını bol vermiş olsaydı yer yüzünde tuğyan ederlerdi lâkin dilediği kadar verir, ziyade vermez. Zira; kullarının hallerini ve hazmedebilecekleri miktarı iyi bilir ve ona göre verir fazla vermez.]

Yani; Allah-u Tealâ istedikleri veçhüzere kullarına rızkı döküverse arz üzerinde tuğyan ve yer yüzünü ifsad ederlerdi. Çünkü servet; ekseriyet itibariyle kibr ü gurura ve fısk u fücura sebep olduğundan insanlar yekdiğerine karşı galebe sevdasına düşer ve birbirini zararlandırmak kastiyle âlemi intizamından çıkarırlardı.
Yahut manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ herkesin rızkını kesbetmeksizin bol bol vermiş olsaydı herkes maişet müzayakasından emin olurdu. Binaenaleyh, rahatları onları yer yüzünü ifsada sevkederdi velâkin rızıklarını kisbe muallâk kılıp, kisible meşguliyetleri fesada sa'ye meydan bırakmadığından rızıklarının meşakkatle husule gelmesi âlemin intizamına sebep olmuştur. Zira; Cenab-ı Hak kullarının rızkını dilediği miktar, üzerine inzal eder. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının cemi' işlerini, gizli ve aşikâr her hallerini bilir, herkesin istihkakına göre verir] demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bir Hadis-i Kudsî'de Allah-u Tealâ «Bazı mümin kulumun imanını, fukaralığı muhafaza ettiğinden onu fakir kılarım, eğer zengin kılsam imanını ifsad eder, bazısının haline ğınâ muvafık olur, eğer onu fakir kılsam fakirlik onun imanını ifsad eder, bazısının haline sıhhat, bazısının haline hastalık muvafık olduğundan herkesi muvafık olan hâl üzere bulundururum. Zira; aksi surette bulunmak onun hakkında mazarrattır. Çünkü; ben onların hallerini tamamiyle bildiğimden cümlesinin haline göre lûtfederim» buyurmuştur. 5145
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet: Ashab-ı Suffe hakkında nazil olmuştur. Çünkü (Habab b. Eres) biz bir gün Yehud'dan Benî Kureyza'nın vesair bazı zenginlerin emvalini mülâhaza ederek (biz de zengin olsak da hayrat ü müberrâta sarf etseydik) dedik. Bizim bu sözümüz üzerine bu âyet nazil olmuştur» buyurmuştur. Bazı rivayette badiyenişin olan Araplar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Araplar ucuzluk senelerde muharebe ve nehb ü gârâtla yekdiğerine karşı zulm ü teaddi ederlerdi ve kıtlık senelerde tevazu üzere bulunurlar, yekdiğeriyle ülfet ve ünsiyet ederlerdi. Onların hallerini beyan için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat sebeb-i nüzulün hususî olması manânın umumuna mani olmaz. Binaenaleyh; âyet-i celile umum nâsın hallerini beyan etmiştir. Çünkü; âyette ibâd lâfzı ahdin cem'i ve zamire muzaftır. Cemi muzafta zahir olan; istiğraka delâlet etmek ve umuma şamil olmaktır. Binaenaleyh; i b â d la murad; Allah'ın cümle kullarıdır. İnsanların rızkı bol olduğu zaman kıtal, kavga ve nizâm çok olduğu herkesin görüp bildiği bir şeydir. Herkesin rızkını haline göre verip bazısını zengin, bazısını fakir kılmak; âlemin intizamına sebeb-i kavidir. Eğer bazısı fakir olup hizmetkâr, bazısı zengin olup yekdiğerinin ihtiyacını defetmemiş olsaydı âlemin intizamına halel gelir, muattal olur, kimse ihtiyacını def'edemez, binaenaleyh; âlem harabolurdu.
Ashabı Suffe; zaman-ı seâdette menba-ı ilm ü irfan olan Peygamberimizin fem-i seâdetlerinden sudur eden ehâdis-i celileyi ve âyât-ı beyyinâtı ahzile o mecliste bulunmayan Ümmet-i Muhammed'e neşr ü tamim maksadına binaen Mescid-i Resûlullah'ın sofasında haps-i nefsetmiş olan zevat-ı kirâmdır. Bunlar tahsil-i ilmin gayrı bir şeyle meşgul olmazlar. Ancak muallim-i âlem olan Efendimiz hazretlerinden ahz-ı füyuzat edip aharlarına rivayetle meşgul olurlardı. İşte o zamanda bile ümmetin bir kısmı fühûn ve maarifi muhafaza ve erbabından aldıkları ulûm ve ahkâmı neşr ü talîm için ayrılmışlardı. Elyevm ulum-u şer'iyye hususunu deruhte eden sınıf-ı ulemâ ve talebe zaman-ı seâdette bulunan Ashab-ı Suffe meslekini takip etmektedirler. Bunların vazifeleri pek mühimdir. 5146
Zira; hâdim-i şeriattirler. Ve esfâ ki nûr-u nübüvvet uzadıkça o meslekin kadri azalmış ve kıymeti kısalmıştır.
***

Vâcib Tealâ insanın ihtiyacının fevkinde rızık verilmiş, olsa kendi hakkında mazarrat olup tuğyanına sebep olacağını beyandan sonra muhtaç oldukları kadar rızık verip mahrum etmediğini beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى يُنَزِّلُ ٱلۡغَيۡثَ مِنۢ بَعۡدِ مَا قَنَطُواْ وَيَنشُرُرَحۡمَتَهُ ۥ‌ۚ وَهُوَ ٱلۡوَلِىُّ ٱلۡحَمِيدُ (28)
buyuruyor.
[ Allah-u Tealâ şol zatı celîldir ki, o zat-ı latif, nâs ümidini kestikten sonra yağmurlarını inzalle etraf-ı âleme ihsanını dağıtır. Zira; bilûmum kullarının velisi ve cemi ef'âlinde hamd ü senaya lâyık memduhtur.]

Yani; Allah Tealâ kullarının cemi hallerini bilir. Zira; nâs ümidini kesip rahmetinin yağmasından me'yûs olduktan sonra inâyet-i İlâhiyesi zuhur ederek âleme yağmurlarını yağdırır ve âlem-i ulvî olan göklerden âlem-i süflî olan yer yüzüne indirir ve o yağmurlar sebebiyle etraf-ı âleme ve alemde bulunan mahlûkata feyz u bereketini isal eder. Binaenaleyh; yer yüzünde, ovalarda, dağlarda ve meskenlerde sakin olan hayvanât ve hatta yer altında gizli olan madenler ve otların kökleri, hububat ve deryada balıklar o yağmurlardan fayda görürler. Çünkü Allah-u Tealâ; cümle âlemin işlerinin velîsidir, zatında ve sıfatında her sena edenlerin senalarına müstehaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihan kendi rızaları ile lisan-ı hal veya lisan-ı kaal ile Allah'a hamdederler. Çünkü; her fiili memduh olup hiç bir fiilinde asla çirkinlik yoktur. Bir şeyi bitirdikten sonra o şey bulunduğunda ferahın ziyade olduğu gibi Vâcib Tealâ rahmeti, kulları ümidini kesip me'yûs olduktan sonra' inzal ettiğini beyan buyurdu ki ferahları ziyade olsun ve kadrini bilsinler. Çünkü; ibtilâdan sonra nimetin husulünde sürür elbette ziyade olur, kullar kendi acizlerini ve Rablarının kudretinde olan azameti iyi 5147 düşünürler. Çünkü; bütün dünyada mevcut olan insanlar bir araya gelseler bir damlasını semadan yere düşürmek imkânı olmadığını bildikten sonra Allah-u Tealâ'nın ihsan etmesi elbette kemal-i kudretine açıktan delâlet eder.
Semadan yağmur miktar-ı muayyen üzere nazil olur, asla bir damla ziyade ve noksan olmaz. Hatta bazı rivayette her senenin ve her beldenin yağmuru müsavi olup lâkin bir belde ahalisinin isyanı çoğalınca Vâcib Tealâ o beldenin yağmur hissesini başka beldelere sarf eder. Binaenaleyh; isyan rahmetin inkitâına sebeptir.
***

Vâcib Tealâ kullarının rızkına müteallik ahkâmını beyandan sonra ulûhiyetine ve kudret-i kahiresine delâlet eden bazı âyetlerini beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦ خَلۡقُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَآبَّةٍ۬‌ۚ وَهُوَ عَلَىٰ جَمۡعِهِمۡ إِذَا يَشَآءُ قَدِيرٌ۬ (29)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın zatına ve kemâl-i sıfatına delâlet eden âyetlerinden birisi gökleri, yeri, göklerde ve yerde hareket eden cümle zîruhu halketmesidir. Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette dilediği zaman mahlûkatın cümlesini bir noktada cem'etmeye kaadirdir.]

Yani; semâvât ve arzı, semâvât ve arzda bulunan ve hareket eden zîruhu halkedip âleme neşr ü tamim etmesi Allah-u Tealâ'nın ulûhiyetine ve kemal-i kudretine delâlet eden dalâil cümlesindendir, bu kadar dağınık ve her biri bir yerde olan zîruhu yevm-i kıyamette istediği vakit hepsini bir mahalde cem'etmeye kaadirdir.
B e s s e ; döşemek ve dağıtmak manâsınadır. Vâcib Tealâ melekleri semaya ve hayvanâtı yer yüzüne dağıtmış ve döşemiştir. D â b b e ; hareket edici manâsına olduğu cihetle Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile melâikeye dâbbe ıtlâkı caizdir. Zira; onlarda da hareket vardır. 5148
***

Vâcib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delillerden bazılarım beyandan sonra insanlara isabet eden musibetlerin, kesbettikleri masiyetleri sebebiyle isabet ettiğini beyan etmek üzere :

وَمَآ أَصَـٰبَڪُم مِّن مُّصِيبَةٍ۬ فَبِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِيكُمۡ وَيَعۡفُواْ عَن كَثِيرٍ۬ (30) وَمَآ أَنتُم بِمُعۡجِزِينَ فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۖ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللهُِ مِن وَلِىٍّ۬ وَلاًَ نَصِيرٍ۬ (31)

buyuruyor.
[Size isabet eden musibetler elinizle kazandığınız günâhlarınız sebebiyledir, çok günâhlarınızı Allah-u Tealâ affeder ve siz musibeti karşılamakla Allah'ı âciz kılamazsınız, sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı yoktur.]

Yani «günâh; musibetin esbab-ı âdiyesindendir. Zira size isabet eden her musibet sizin kesbetmiş olduğunuz günâhlarınızın cezasıdır. Halbuki Allah-u Tealâ çoklarını affeder. Eğer günâhınıza musibet verse musibetten hali bir zamanınız olmamak lâzım gelirdi. Şu halde siz yer yüzünde karar etmekle beni aciz kılamazsınız. Binaenaleyh; size isabet edecek musibet elbette isabet eder. Çünkü; isabeti mukadder olan musibetten halâs yoktur ve sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı olmadı. Şu halde size isabet eden mazarrat ve musibet; ancak sizin kesbettiğiniz günâhlarınızın bazısı sebebiyledir. Zira; ekserisini Allah-u Tealâ affettiğinden affolunan günâhların zararı bu dünyada musibete sebep olmaz. Yahut a f f o l u n a n l a r la murad; nâsın çoklarından affolunmaktır. Şu halde «bazı insanları bu dünyada günâhla muahaze ederse de çoklarını affetmez, isyanlarının cezası âhirete kalır» demektir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyet; mücrimler hakkındadır. Zira; mücrimlerin gayrı âbidlere ve zahidlere isabet eden musibetler terfi-i derecât ve tezyîd-i sevâb ve teksir-i iltifat içindir.
M u s i b e t le murad; insanın sevmediği hastalık, ağrı, sızı, kaht u gala, zelzele, saika ve yangın gibi bir takım belâyadır. Bunların ekserisi insanın kendi kesbettiği günâhın bazısının şeâmetiyle olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; insan günâhtan hâli olamaz. Hatta ibadetinde bile bir çok günâh işler. Zira şeraitine bihakkın 5149 riayet edemez. Lâkin âhirette azabını azaltmak için Allah-u Tealâ bazı kullarını bu dünyada günâhının bazıları mukabilinde muahaze eder ki yevm-i kıyamette yükü azaism. Eğer Allah'ın affı olmasada her günâhla muahaze edecek olsa günâh sahibi derhal helâk olur. Çünkü; Allah'a karşı herkesin kusuru sayılmaz ve tükenmez derecededir. İsabet edecek musibete karşı ne kadar tedbir yapılsa fayda etmez. Zira; insanlar tedbirleriyle Allah'ı aciz kılamazlar, Allah'ın gayrı insanların hiç bir dost ve yardımcıları yoktur. Binaenaleyh; gelecek belâyâya karşı kimse duramaz.
Bu âyet-i celilede, kulları tesliye olduğu gibi musibetin definin çaresi de herkesin kusurunu taharri edip tevbe etmesi olduğuna tavsiye vardır. Şu halde insana lâzım olan; daima günâhından tevbe etmekle necasete benzeyen günâhtan nefsini tathîr etmelidir.
Şu tafsilâttan anlaşıldığı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlardan salih olan kimselere gelen musibet bazı vaki olan günâhına kefaret olduğu cihetle âhirette o günâhın cezasını görmez. Günâh olmıyarak gelen musibet âhirette derecesinin yükselmesine sebep olur. Amma facir ve günâhkâr olan kimselere gelen belâya alel ekser imtihan için gelir. Eğer ibret alır masiyetinden vazgeçerse o belâ onun hakkında nimet olur. Zira; ıslâhına sebep olmuştur. Eğer ibret almaz da fısk u fücura devam ederse dünyada gördüğü musibet günâhına kâfi gelmediğinden mü'min olduğu halde âhirette dahi muazzeb olur. Şu halde dünya ve âhirette rezil ve rüsva olur. Bazı facire istidraç olarak dünyada asla belâ gelmez. Her günâhının cezası âhirete kalır. Binaenaleyh dünyada ibtilâ; insanlar için faydadan hali değildir. Resûlullah'ın «Belâyânın eşeddi enbiyaya, sonra evliyaya, sonra onların madununda olanlaradır» buyurduğu Hadis-i şerifi terfi-i derece için mübtelâ olan zevât-ı kiram hazerâtı içindir. Hz. Âişe (R.A.) dan rivayet olunan bir hadiste Resûlullah'ın «Mümine bir diken ve dikenin mafevki bir şey isabet etmez, illâ o musibet sebebiyle Allah-u Tealâ bir derecesini yükseltir ve bir günâhını mahveder» buyurduğu kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder.
Hz. Ali (R.A.) «Kur'an'da müminler için en ziyade ümidli olan âyet budur. Zira; Resûlullah bu âyeti ba'delkırâe (Ya Ali ! Bu 5150 âyeti size tefsir edeyim mi?) dedikten sonra (Mümine hastalık ve sair sevmediği bir belâ isabet ederse o belâ onun kesbetmiş olduğu günâhının cezasıdır. Allah-u Tealâ bir günâha iki ceza vermez. Zira; ekremdir ve Allah-u Tealâ dünyada muahaze ettiği cürümle âhirette tekrar muaheze etmez.) buyurdu. Şu halde müminlerin dünyada gördükleri musibetler âhirette aynı menfaattir» buyurmuştur.
Hulâsa; insana isabet eden musibet kendi günâhı sebebiyle isabet ettiği ve günâhlarının çoğunu Cenab-ı Hak'kın affettiği, musibete karşı gelmek suretiyle insanların yer yüzünde kararları sebebiyle Cenab-ı Hak'kı aciz kılamıyacakları ve insanlar için Allah'ın gayrı o musibete mukabele edebilecek bir dost veyahut musibeti defedecek yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِ ٱلۡجَوَارِ فِى ٱلۡبَحۡرِ كَٱلاًَ عَلاًَمِ (32) إِن يَشَأۡ يُسۡكِنِ ٱلرِّيحَ فَيَظۡلَلۡنَ رَوَاكِدَ عَلَىٰ ظَهۡرِهِۦۤ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لَأَيَـٰتٍ۬ لِّكُلِّ صَبَّارٍ۬ شَكُورٍ (33)

buyuruyor.
[Dağlar gibi gemilerin denizde yürümesi vahdaniyet-i İlâhiye'ye deliller cümlesindendir. Eğer Allah-u Tealâ isterse rüzgârı durdurur, o gemiler su üzerinde dururlar. Bir adım ileri gitmezler. İşte şu güzel rüzgârlarla deryada gemiler yürürken Allah-u Tealâ'nın rüzgârı durdurmasiyle o gemilerin duruvermelerinde musibetlere sabır ve nimete şükredici olan her mümin için kudret-i İlâhiye'ye ve vahdaniyet-i subhâniyeye alâmetler vardır.]
Yani; cesamette ve siklette dağlar gibi gemilerin denizde seyr ü sefer etmeleri Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetine, kudret-i kaahire ve hikmet-i garibesine delâlet eden delâil cümlesindendir. Zira; bunların rüzgârla cereyanları ancak Vâcib Tealâ'nın kudretiyledir. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın gayrı hiç bir kimsenin velev bir 5151 dakika olsun yürütmesi mümkün değildir. Eğer Allah-u Tealâ o geminin durmasını isterse rüzgârı durdurur gemiler de su üzerinde durur bir adım olsun ileri gitmez, o kadar sikletiyle beraber suya batmaksızın suyun yüzünde karar etmesi de kudretullaha ayrıca bir delildir. İşte şu gemilerin beyan olunan hallerinde Vâcib Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine belâya sabreden ve nimete şükreden mümin için alâmetler vardır. Zira; gemilerin bu minval üzere seyr ü seferlerinde insanlar için bir çok menfeatler vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak her memleketi bir nevi meta ve günâ gûn hasılatla mümtaz kıldığından bir memleketin metaından diğer beldenin intifaı ancak nakliyâtla olup gemiler de vezâifi nakliyeyi yoluyla edâ ettikleri için alem-i ticarette büyük bir vüs'at hasıl olur. Binaenaleyh; gemiler insanların yekdiğeriyle görüp konuşmasına ve her beldenin diğer beldelerin metaı ile intifama sebep olduğu gibi harpte, darpta ve sair hususâtta menfeatleri sayılmaz ve tükenmezdir. Lâkin şu menafii düşünerek ve Allah'ın verdiği nimetlere bakarak Halik'ın vücuduna ve vahdaniyetine istidlal etmek herkes için müyesser olmayıp belki Allah'ın verdiği kısmete rıza ile sabr ve metanet eden ve her himmetini ve kuvvetini âyât-ı İlâhiyeye nazar-ı im'ânla sarfedip sanayi-i İlâhiyeyi nazarı tefekküre alan ve nimet-i İlâhiyeye şükriçin nefsini bağlayan mümin-i kâmile müyesser olur. Çünkü delâilden intifa eden; mümin-i kâmildir. Ve o mümin-i kâmil de bu âyette sabtrla ve şükürle tavsif olunmuştur. Zira iman; iki nısıftır: B i r n ı s f ı ; sabr, d i ğ e r n ı s f ı ; şükürdür. İnsan ya belâya mübtelâ veya nimete müstağrak olur. Hiç bir zamanda bu ikiden hali olamaz. Binaenaleyh; belâya mübtelâ olduğu zaman ona sabır ve nimete müstağrak olduğu zaman ona şükretmek mümin-i kâmilde olur, mümin-i nakısta olamaz.

أَوۡ يُوبِقۡهُنَّ بِمَا كَسَبُواْ وَيَعۡفُ عَن كَثِيرٍ۬ (34)

[Veyahut isterse Vâcib Tealâ şiddetli rüzgâr gönderir, insanların kesbettikleri günâhları sebebiyle o gemileri deryaya batırmakla ihlâk eder ve çoklarından günâhı affeder batırmaz.]

Yani; Vâcib Tealâ isterse gemileri mutedil rüzgârla yürütür, isterse rüzgârı durdurmakla gemileri durdurur, isterse o gemilere 5152 binen kimselerin buhl ü hasetleri, kibr ü gururları, hukuk-u nâsa tecavüzle zulm ü taaddîleri ve sair ahlâk-ı mezmumeleri gibi kesbettikleri masiyetler sebebiyle o gemileri ve içinde olan kimseleri suya gark etmekle ihlâk eder ve bununla beraber bir çok günâhlarım affeder. Binaenaleyh; günâhlarının her ferdi ile muahaze etmez.
Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ insanların günâhları sebebiyle gemileri ve içinde bulunanları garkeder, bir çok kimselerin hüsn-ü niyetleri ve güzel amelleri sebebiyle hasbel-beşeriye sadır olan günâhlarını affeder. Binaenaleyh; gemilerine ve kendilerine necat verir.] demektir. Deryada uzun boylu seyr ü 'sefer edenlerin şiddetli fırtınaya tutulup kurtulmak ümidini kestikten sonra fırtına durup helâkten kurtulduklarına dair bir çok vakayi bu manâya şahiddir.
(أَوۡ يُوبِقۡهُنَّ),( اوبقَ),((يوبقَ den alınarak (يهلك) manâsınadır. Yani «isterse Allah-u Tealâ o gemileri ve içinde bulunanları ihlâkeder» demektir. Bu âyette insanın her halinde gerek nimette, gerek mihnette marifet-i İlâhiyeye delâlet eden alâmetleri tefekkürden gaflet etmemesi lâzım olduğuna tenbih vardır.
Hulâsa; deryadaki gemilerde üç halin carî olduğu ve o üç halden B i r i n c i s i ; mutedil rüzgârla gideceği canibe geminin kolaylık ve sükûnetle yürüyüp yol alması bir nimet olup o nimete şükrün lüzumu, İ k i n c i s i ; rüzgârın durm asiyle geminin deryada yol almayıp durması, Ü ç ü n c ü s ü ; şiddetli rüzgârlarla geminin ve içinde bulunanların helâk olması ve bu iki belâ ki geminin durması veya helâk olması insanların günâhları sebebiyle olduğu ve günâhlarından derhal tevbe etmekle kusurlarının affını Cenab-ı Hak'tan istirhamla helâkten kurtulmanın çaresini düşünmeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra âyât-ı İlâhiyede mücadele edenlerin hallerini ve bu dünyada kullarına vermiş olduğu şeylerin meta-ı dünyadan 5153 ibaret olup her zaman zevale maruz ve ibadetin ecri bakî olduğunu beyan etmek üzere :
وَيَعۡلَمَ ٱلَّذِينَ يُجَـٰدِلُونَ فِىٓ ءَايَـٰتِنَا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ۬ (35) فَمَآ أُوتِيتُم مِّن شَىۡءٍ۬ فَمَتَـٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَمَا عِندَ ٱللهُِ خَيۡرٌ۬ وَأَبۡقَىٰ

buyuruyor.
[Bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimize muhasama ve itiraz edenlerin kendileri için azaptan kurtulmak olmadığını bilirler. Şu halde emvaî-i dünyadan size verilen şey; hayat-ı dünyanın metaı ve menfeatidir. Binaenaleyh; fânî ve zevale maruzdur, Allah-u Tealâ indinde olan amelinizin sevabı bakî ve hayırlıdır.]

Yani; Allah-u Tealâ onların günâhları sebebiyle gemilerini imtihan için durdurur yahut helâk etmek suretiyle intikamını alır, kudreti İlâhiyeye delâlet eden âyetlerde ve Kur'an'da hased ve inadlarından naşi mücadele ve inkâr eden kimseler kendileri için kahr-ı İlâhî'mizden kurtuluş olmadığını bilirler. O asiler âzab-ı İlâhîden kurtulmak çaresi olmadığını bilince ziynet-i dünyadan her ne ki size verildi ise bakası olmayan dünyanın metaldir. Binaenaleyh; ömrünüz oldukça intifa edersiniz. Ömrünüz ise azıcık bir müddet olduğundan intifamız da azdır. Çünkü; akıbet ölüm sebebiyle kemal-i hasret ve nedametle o meta-ı dünyayı terkeder gidersiniz. Amma Allah-u Tealâ indinde olan amelinizin sevabı dünya metaından hayırlıdır. Zira; safî, kederden salim, bakî, zevalden haiî ve afattan masundur.
Fahri Râzi'niri beyanı veçhile bundan evvelki âyette su üzerinde geminin üç hali beyan olunduğu gibi bu âyette dahi dünya yüzünde insanın gemiye benzer üç hali olduğuna işaret olunmuştur : B i r i n c i s i ; mutedil rüzgârla geminin varacağı yere vardığı gibi insanın arızadan salim amel-i salihle matlubuna vasıl olmasıdır. İ k i n c i s i ; rüzgârın durmasıyla geminin matlubuna vasıl olamayıp su üzerinde sallanıp durduğu gibi insanın da delâilden istidlal edemeyerek matlubuna yol bulamayıp tereddüt içinde hayran olup kalmasıdır. Ü ç ü n c ü s ü ; şiddetli rüzgâr 5154 sebebiyle gark olan geminin helâk olduğu gibi insanın bir takım itikâdât-ı batıla ile helâk olup husran-ı ebedîye dûçâr olmasıdır.
Hulâsa; dünyanın hasis ve zevale maruz olduğu, âhiretin ise inkırazdan salim ve zevalden masun bulunduğu ve insan için âhireti bırakmamak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ dünyanın ve âhiretin ahvalini beyandan sonra âhiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan etmek üzere

لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَلَىٰ رَبِّہِمۡ يَتَوَكَّلُونَ (36)
buyuruyor.
[Âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar Allah'a iman edip ancak Rablarına tefviz-ı umur eden halis müminlerdir. Yoksa Rablarına isyan ve âyetlerine itiraz eden muazzeb olacak kimseler için hayırlı değildir.]

وَٱلَّذِينَ يَجۡتَنِبُونَ كَبَـٰٓٮِٕرَ ٱلاًَثۡمِ وَٱلۡفَوَٲحِشَ

[Ve dahi şol kimseler için hayırlıdır ki onlar cezası pek büyük olan katil, zina ve şirk gibi büyük günâhlardan ve gayet çirkin olan fahiş sözlerden içtinab ederler. Yoksa büyük günâhları irtikab eden günâhkârlar için hayırlı değildir.]

وَإِذَا مَا غَضِبُواْ هُمۡ يَغۡفِرُونَ (37)

[Ve dahi âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar bir kimseye gazab ettiklerinde derhal gazablarını hazımla sahib-i kusurun kusurunu af ve aybını setretmeye sa'yederler.]

وَٱلَّذِينَ ٱسۡتَجَابُواْ لِرَبِّہِمۡ وَأَقَامُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَأَمۡرُهُمۡ شُورَىٰ بَيۡنَہُمۡ وَمِمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ يُنفِقُونَ (38)

[Ve dahi âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar 5155 Rablarının rızası için Allah'ın davetine icabet ettiler ve itaate davet eden peygamberin davetine icabet ettikleri gibi beş vakit namazı edaya devam ettiler, onların ahlâk-ı hamîdelerinden birisi de bütün umur-u dünya ve umur-u âhiretlerini beyinlerinde istişare etmekdir ki kendi reyleriyle amel etmekle istibdad etmezler ve mezâyây-ı insaniyenin en büyüklerinden olan sehavet mertebesini dahi haizlerdir. Zira; onlar bizim kendilerine vermiş olduğumuz rizikolarından muhtaç olanlara infak ederler.]

وَٱلَّذِينَ إِذَآ أَصَابَہُمُ ٱلۡبَغۡىُ هُمۡ يَنتَصِرُونَ (39)

[Ve dahi âhiret şol kimselere hayırlıdır ki onlara bir zalim tarafından bigayrı hakkın zulüm vaki olursa meşru suretle derhal intikamlarını alırlar ve kendilerini mertebe-i acizde görmez, haklarını müdafaaya lüzumu kadar uğraşırlar.]

Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camî olan kimseler için hayırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuzda dahil olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âhiretin hayırlı olması için insana b i r i n c i m e r t e b e d e iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kimse Allah'ı bilmediği için Allah'ın lûtfundan mahrum ve niam-ı İlâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Allah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır.
Âhiretin hayırlı olmasına i k i n c i s e b e p ; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Allah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir.
Âhiretin hayırlı olmasına ü ç ü n c ü s e b e p ; küçük ve büyük günâhlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği 5156 bilûmum günâhlardan ihtiraz etmek insan için âhiret derecelerine nail olmaya vesiledir. B ü y ü k g ü n a h l a r la murad; ukubet icabeden katil, zina, sirkat ve saire gibi günâhlardır. F e v a h i ş le murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair küçük günâhlar ki musırran işlenirse büyük günâh olmaya müsteid olanlardır.
Âhiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı memduhadan d ö r d ü n c ü s ü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan gazabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cennete vasıl olmaya sebep olmuştur.
Âhiretin hayırlı olmasına vesileden b e ş i n c i s i ; Rablarının rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan daveti kabulde ve kaza-yı İlâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i İlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler.
Kendileri için âhiret hayırlı olan müminlerin a l t ı n c ı s ı f a t l a r ı ; beş vakit namazı vaktinde eda ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye etmektir.
Âhiretin hayırlı olmasına sebep olan y e d i n c i s ı f a t l a r ı ; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yekdiğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kalkar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalmadığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resûlullah'ın bir emrin zuhurunda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişarelerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile 5157 amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar gördükleri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir.
Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin s e k i z i n c i s ı f a t l a r ı ; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir.
Kendileri için âhiret hayırlı olanların d o k u z u n c u s ı f a t l a r ı ; bigayrı hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düşmanlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum ettiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulümleri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmayı âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler. Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de görmüş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye tecavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlum zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahil ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur.
Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına delâlet eden âyetlerle affın memduh olduğuna delâlet eden âyetler ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır : B i r i n c i s i ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkine sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan aflardır, affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affın i k i n c i k ı s m ı ; fitneyi tezyide ve caninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mahmuldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir.
Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısına tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günâhlardan hazer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve âhiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını 5158 muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya çalışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ zalimden intikam almak caiz olduğunu beyandan sonra intikamın miktarını beyan etmek üzere :

وَجَزَٲٓؤُاْ سَيِّئَةٍ۬ سَيِّئَةٌ۬ مِّثۡلُهَا‌ۖ فَمَنۡ عَفَا وَأَصۡلَحَ فَأَجۡرُهُ ۥ عَلَى ٱللهُِ‌ۚ إِنَّهُ ۥ لاًَ يُحِبُّ ٱلظَّـٰلِمِينَ (40)

buyuruyor.
[Günâhın cezası kendi misli günâhladır. Bir kimse düşmanının günâhını afla ıslah-ı beynederse onun ecrini Allah-u Tealâ verir. Zira; Allah-u Tealâ zalimleri sevmez.]

Yani; bir kimseye diğeri tarafından vaki olan kusurun miktarı ne ise o kusura karşı intikam almak istediğinde vaki olan kusurun miktarı ile mukabele etmek caizdir ziyadesi zulümdür. Allah-u Tealâ zalimleri sevmez. Meselâ bir kimse diğerine bir kerre vurmuşsa bir kerre, iki kerre vurmuş ise iki kerre vurmak caizdir, eğer ikiye mukabil üç vurursa ikisi ikiye mukabil caiz olup Ü ç ü n c ü s ü zulümdür, sair hususâtta da hal böyledir. Çünkü düşmandan intikam almak; düşmanın yapmış olduğu cinayete karşı bir cezadır. Ceza ise cinayete göre olur fazlası zulümdür, eğer noksan olursa mazlum zalimden intikamını almış olmaz. Çünkü adalet; cezanın cinayete müsavi olmasında olduğundan Vâcib Tealâ bu âyette mukabelenin misliyle caiz olup ziyadesi caiz olmadığını beyan etmiştir.
Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bir kimseye ibtidâen vaki olan bir günâha karşı mukabilinde yapılan ceza günâh değilse de o cezayı görecek kimseye nazaran bir seyyie olduğu cihetle günâh mukabilinde yapılan cezaya dahi seyyie denmiştir. Yahut zalim tarafından evvel vukubulan seyyieye karşı olduğundan her ne kadar ikinci yapılan seyyie değilse de evvelki seyyie sebebiyle husule geldiğinden buna da seyyie denmiştir. Yahut ikinci yapılan ahz-ı intikam olduğu cihetle meşru ise de esas itibariyle seyyie olduğundan seyyie denmiştir. Çünkü mukabilinde 5159 seyyie olmasa ikinci de evvelki gibi zulmolur caiz olmazdı. Şu halde esas itibariyle ikincinin evvelkinden farkı yoktur. Lâkin iptidâen bigayrı hakkın vaki olan bir kusura mukabele olduğundan meşru kılınmıştır ki günâh olmadığı gibi hakkını istifa olup zulüm de olmadığından mukabilinde ceza da yoktur. Yahut ahz-ı intikam caizse de vâcib ve mergub olmadığından terki daha evlâ olduğuna işaret için seyyie olmadığı halde seyyie denmiştir. Hatta bir kimse hasmından vaki olan kusuru affeder, hasmiyle kendi beynini ıslâh ederse ecri Allah'ın lûtf u keremine müfevvazdır. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette bunların sevaplarını Allah-u Tealâ bizzat kendi lûtf u kereminden ihsan edecektir. Çünkü ahz-ı intikam; ruhsat-ı şer'iyeyle sabit cevaz kabilinden olduğu cihetle affetmek azimettir.
Bu âyet-i celile; ilmi fıkhın ukubat bahsine esastır. Binaenaleyh; kısasta vesair cinayetlerde müsavatın vâcib olması bu ve bunun emsali âyetlerden ve hadislerden istinbât olunmuştur. Seyyieye seyyieyle mukabelenin cevazı; mukabele meşru olan yerlerde olur. Amma kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile mukabele caiz olmayan yerlerde mukabele ederse aynı cezaya müstehak olur. Meselâ kazif eden yani «Sen zanîsin» diyen kimseye eğer aynı sözüyle mukabele ederse evvelkine hadd-i kazif lâzım geldiği gibi mukabele eden kimseye dahi aynı hadd-i kazif lâzım gelir. Kezalik zinaya zinâ ile mukabele caiz değildir, kâfir lâfzı ile söğene aynı kâfir lafzıyla mukabele olunmaz.
Hulâsa; herkesin kendi için hasmı tarafından vaki olan kusuru affetmek evlâ, affederse sevabı Allah'a ait ve affın sevabını Allah-u Tealâ'nın vereceğini sarahaten beyan etmek affa teşvik olduğu ve eğer affetmezse misliyle mukabele caiz olup ziyadesi zulmolduğu ve zulmeden zalimleri Allah-u Tealâ'nın sevmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ müsavat üzere intikam almak caiz olduğunu beyandan sonra ahz-ı intikam eden kimseye intikamını aldığından dolayı ukubet lâzım gelmediğini beyan etmek üzere : 5160

وَلَمَنِ ٱنتَصَرَ بَعۡدَ ظُلۡمِهِۦ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ مَا عَلَيۡہِم مِّن سَبِيلٍ (41)

buyuruyor.
[Şol kimse ki bir zalim kendine zulmettikten sonra o zalimden hakkım almakla ahz-ı intikam etti. İşte bu misilli hakkını alan kimselere haklarını aldıklarından dolayı onlar üzerine muahazeye yol yoktur.] Çünkü; kendi hakkını aldığından dolayı bir kimse mes'ûl olmaz ve zalimden hakkını alan kimse diğeri tarafından itâb olunmaz. Zira; kendine zulmolunduğundan dolayı hakkını alan kimse için hakkını almak ruhsat-ı şer'iyeyle sabit olduğundan şeriatın ruhsat verdiği şeyi şeriat dairesinde işleyen kimseye diğeri tarafından müdahale caiz olamaz ve zalimden aynı hakkını istifa eden kimseye ceza ve ukubet olmaz, emval kabilinden ise aldığı hakkını ödemesiyle emrolunamaz. Zira; şeriatin cevazı zımana münafîdir, hakkını almak mubah olduğundan mubah olan bir şeyi işleyen kimse azaba müstehak olmaz.

***

Vâcib Tealâ mazlumun zalimden hakkını istifa etmesinden mesul olmayacağını beyandan sonra mesuliyet ancak zulümle yer yüzünü ifsad edenlere ait olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّمَا ٱلسَّبِيلُ عَلَى ٱلَّذِينَ يَظۡلِمُونَ ٱلنَّاسَ وَيَبۡغُونَ فِى ٱلاًَرۡضِ بِغَيۡرِ ٱلۡحَقِّ‌ۚ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (42)

buyuruyor.
[Muahaze tariki şol kimseler üzerinedir ki onlar nâsa zulmeder ve bigayrı hakkın yer yüzünü ifsad ederler. İşte onlar için acıtıcı azap vardır.]

Yani; işlediği işten dolayı mesuliyet ve muahaza, şol kimseler üzerinedir ki onlar doğrudan doğruya nâsa zulüm ve nâsın hukukunu pâymâl eder ve bigayrı hakkın nâsın malını elinden almak isterler ve cebren alırlar ve zulm ü udvân, bağıy ve tuğyanla yer 5161 yüzünü ifsad ve âlemin intizamına halel vermekle herkesi rahatsız ederler. İşte onlar için âhir ette azab-ı elîm vardır.
Azaba yol; ibtidâ nâsa zulümle başlayan kimselere mahsus olduğuna işaret için hasra delâlet eden (انما) lâfzı ve bunların azaplarına müsebbib olan zulüm ve yer yüzünü ifsâd etmeleri olduğuna işaret için (اولئِك) lâfzı ism-i işaret olarak varid olmuştur. Çünkü; ism-i işaretler zat-ı maassıfata delâlet ettiklerinden (اولئِك) lâfzı zalimlerin hem şahıslarına hem de âdetleri olan zulüm sıfatlarına delâlet edip hüküm de azab olunca azabın illeti zulüm ve fesâd olduğuna delâlet eder.
***

Vâcib Tealâ zalimlerden intikam almak caiz olduğunu ve zalimlerin azaba dûçâr olacaklarını beyandan sonra zalimin zulmüne sabırla affetmek mazlum için daha efdal olduğunu beyan etmek üzere :
وَلَمَن صَبَرَوَغَفَرَإِنَّ ذَٲلِكَ لَمِنۡ عَزۡمِ ٱلاًَمُورِ (43)

buyuruyor.
[Şol kimse ki düşmanından vaki olan zulüm ve ezaya sabırla kusurunu affetti. İşte o kimsenin şu sabrı ve hasmından kendine sadır olan kusurunu affı insan için işlenmesi lâzım olan işlerdendir.]

Yani; bir kimse hasmından ahz-ı intikam cihetini iltizam etmiyerek vuku bulan hatayâyı afla Allah'a tefviz-ı umur edip sabretmesi insan için kasdı lâzım ve nefsine vâcib kılacağı umurların ehem ve elzem olanlarındandır. Fakat bundan evvel beyan olunduğu veçhile kusuru affetmenin caiz olması zalimin zulmünü ziyadelendirmesine sebep olmamak şarttır. Eğer affetmek zulmünü tezyide sebep olursa affetmekten intikamını almak daha iyidir. Affetmenin intikam almaktan evlâ olduğuna işaret için Vâcib Tealâ 5162 sabrı ve affı bu âyette üç cihetle tekîd buyurmuştur :
B i r i n c i s i ; hükmü ifade cümle-i ismiyeyle varid olmuştur ki afvin kuvvetine işarettir. İ k i n c i s i ; edât-ı te'kidden (ان) Ü ç ü n c ü s ü ; (عَزۡمِ ٱلاًَمُورِ لَمَن) da bulunan lam-ı te'kidle varid olmuştur. Bunların cümlesi hükümde tekid ifade ettiğinden Cenab-ı Hak affın ahz-ı intikamdan daha kuvvetli olduğuna işaret buyurmuştur. Eğer ahz-ı intikam ederse bu dünyada ödeştiği için âhirette davası kalmaz. Çünkü; bir hak iki kerre istifa olunmaz. Eğer affederse sevabı Allah'a ait olduğu bundan evvelki âyetlerde beyan olunmuştu. Binaenaleyh; affettiği şey için de âhirette davası kalmaz. Şu kadar ki zalim, affeden kimse tarafından mes'ûl olmazsa da Allah-u Tealâ'ya karşı bigayrı hakkın zulmettiğinden ve Allah'ın men'ettiği bir şeyi işlediğinden mes'ûl olur ve eğer mazlum olan kimse aczinden dolayı ahz-ı intikam edemez ve af da etmezse zalim âhirette Allah'ın nehiy ve hurmet-i kafiyeyle haram ettiği şeyi işlediğinden dolayı mesul olduğu gibi mazluma karşı dahi mesul olur. Çünkü; hukukuna tecavüz ettiğinden o hukukun cezasını görecektir. Şu halde helâl olunmadık zulmün suali âhirette ikidir : Biri Allah'a diğeri mazluma karşıdır.
Hulâsa; mazlumun zulme karşı vazifesinde ahzı intikam murad ederse müsavata riayetin vâcib olduğu ve ahzı intikamda menfeat hemen dünyaca bir teşeffi-i sadırdan ibaret olup o da fanî ve serîüzzevâl olduğundan ehemmiyeti olmayıp intikamı terkle affın sevabı âhirette olacağı cihetle bakî ve zevalden masun bulunduğundan affın evlâ olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ zalimle mazlumun bazı ahvallerini beyandan sonra zalimleri Allah'ın idlâl ettiğini ve onları Allah'ın azabından kurtaracak bir dostları olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَن يُضۡلِلِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥمِن وَلِىٍّ۬ مِّنۢ بَعۡدِهِۦ‌ۗ
buyuruyor. 5163
[Şol kimse ki irade-i cüz'iy esini dalâle sarf ettiğinden dolayı Allah-u Tealâ ihtiyar ettiği dalâli halkederek Allah'ın idlâlinden sonra o kimse için bir dost yok ki onu dalâlden kurtarsın ve azabtan kurtarmak için onun hakkında sa'yeden bir kimse bulunmaz.]

Çünkü; Allah'ın ihanet edip zelîl kıldığı bir şahsı hiç bir kimse aziz kılamaz. Binaenaleyh; Allah'ın zelîl kıldığı kimse ilelebed zelîl olur.
***

Vâcib Tealâ zalimleri ıdlâl ettiğini beyandan sonra o zalimlerin Cehennem azabını gördüklerinde dünyaya avdete yol arayacaklarını beyan etmek üzere :

وَتَرَى ٱلظَّـٰلِمِينَ لَمَّا رَأَوُاْ ٱلۡعَذَابَ يَقُولُونَ هَلۡ إِلَىٰ مَرَدٍّ۬ مِّن سَبِيلٍ۬ (44)

buyuruyor.
[Zalimler kendilerini ihata eden azabı gördüklerinde ya Ekrem-er Rusûl ! Sen görsen, onlar «Dünyaya yol var mı?» diyerek dünyaya dönmeye bir tarîk ve azabtan kurtulmaya bir çare ararlar.]

Yani; ey Rasûl-ü Mükerrem ! Dünyada enva-ı rüsvalığı ve zulm ü udvânı irtikab eden zalimleri Rabbın Tealâ âhirete reddedip onlar da âhirette duçar oldukları azabı müşahade edince sen görürsün ki o zalimler kendilerinin azablannı gördüklerinde onlar «dünyaya ric'ate bir daha yol var mıdır? Keşke dünyaya bir daha dönmek mümkün olsa da biz de dünyaya avdet etsek ve bu azabların defi için biraz çare arasak» derler. Çünkü; azabın dehşetinden hasıl olan ızdırapla ne yapacaklarını şaşırırlar ve şaşkınlık eseri olarak bu sözleri söylerler.
Zalimlerin gördükleri azab devam ettikçe ara sıra bu sözleri söylemekten hali kalmıyacaklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla ve azap görecekleri muhakkak olduğuna işaret için ru'yete delâlet eden raev lâfzı, mazi sigasıyla varid oh muştur. Hulâsa; dünyada heva ve hevesiyle ifha-yı ömredip 5164 tedarikât-ı uhreviyede bulunmayanlar ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmedenler âhirette azabı görünce dünyaya bir daha rücu'la tedârikâtta bulunmak isteyecekleri velâkin âhirete gidenlerin bu dünyaya ricatları mümkün olmadığından bunun faydası olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَتَرَٮٰهُمۡ يُعۡرَضُونَ عَلَيۡهَا خَـٰشِعِينَ مِنَ ٱلذُّلِّ يَنظُرُونَ مِن طَرۡفٍ خَفِىٍّ۬‌ۗ

[Ey Habibim ! Onlar Cehennem'e arzolunduklarında sen onları zelil, hakir, gayet huzu ve huşu üzere göz ucu ile Cehennem ateşine gizlice bakarlar görürsün.]

Yani; ehl-i nâr Cehennem'e sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakîr ve perişan bir halde ey Rasul-ü Muazzam ! Sen görürsün ki onlar kemal-i endişe ve korkularından gözlerini açıp bakmaya vakitleri olmadığından göz kapaklarını kıpırdatmaksızın gözlerinin uçlarıyla gizli bir surette Cehennem ateşine bakarlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların pek ziyade korktukları şeylere gayet gizli ve göz ucuyla bakmaları âdetleridir. Meselâ dar ağacına asılmak için getirilen bir adam korkusundan ipe ve ağaca bakmak istemez ve bakamaz ise de gizlice göz ucuyla bakmaktan yine hali kalamaz. Kezâlik kılıçla kısas olunacak bir kimsenin kılıca bakmasında dahi hal böyledir. İşte ehl-i Cehennem, Cehennem'e geldiklerinde girmeden evvel Cehennem'i görünce korkularından Cehennem tarafına bakmaya mecalleri olmadığından bakamazlar velâkin gizlice göz ucuyla bakmaktan da hali kalmıyacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Kâfirlerin âhirette a'mâ olacaklarına dair âyetle bu âyet beyninde tenakuz yoktur. Zira; bu âyette beyan olunan gizlice nazarları ibtidâî hallerini beyandır, âmâ olacaklarına dair âyet ise Cehennem'e girdikten sonraki hallerini beyandır veyahut bu âyet bir kavmin halini, âmâ olacaklarını beyan eden âyet de diğer bir kavmin halini beyan eder. Şu halde evvelki tevcihe nazaran görmeleriyle görmemelerinin zamanları muhteliftir, ikinci tevcihe nazaran görecekler bir kavim, görmiyecekler de diğer bir kavim olduğu cihetle 5165 mevzuları muhteliftir. Binaenaleyh; tenakuzun şartı olmadığından tenakuz yoktur.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennem'e kemal-i zillet, havf ve endişeyle gireceklerini beyandan sonra buna mukabil müminlerin ferahlarını ve bu ferah üzerine söyliyecekleri sözlerini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِنَّ ٱلۡخَـٰسِرِينَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَہُمۡ وَأَهۡلِيهِمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۗ أَلاًَ إِنَّ ٱلظَّـٰلِمِينَ فِى عَذَابٍ۬ مُّقِيمٍ۬ (45)

buyuruyor.
[Düşmanlarını Cehennem'e arz olunur gördüklerinde, müminler derler ki «zarar-ı ebedî ile zarar ediciler şol kimseler ki onlar kendi nefislerini ve evlâd ü iyallerini yevm-i kıyamette zarara uğrattılar. Agâh ve mütenebbih olun ki zalimler ebedi azap içindedir».] İşte müminler böyle demekle ferahlarını izhâr ederler.

Yani; arsa-i kübrâda kâfirlerin perişan hallerini gören ehl-i îman derler ki «Muhakkak zarar şol kimseler ki onlar zulm ü dalâletle kendi nefislerini, iğfal ve idlâl etmekle de evlâd ü iyallerini, etbâ ve a'vanlarını yevm-i kıyamette zarara uğratanlardır. Agâh olun ki zalimler zulümleri sebebiyle ebedi azap içinde bulunacaklardır».
H u s r a n ; sermayeden kaybedip zarar etmektir. Daire-i şeriattan çıkıp sermaye-i asliyeleri olan ömürlerini heva ve heveslerine ve şehevat-ı nefsiyelerine sarfla âhiret menfeatinden mahrum olanlara âyette «zarar ettiler» denilmiştir ki kendileri için sermaye-i aslolan ömürlerini hevaya sarfla heba edenler elbette zarardîde olurlar.

***

Vâcib Tealâ zalimlerin ebedi azab içinde olduklarını beyandan sonra onlara bir yardımcı olmadığını beyan etmek üzere : 5166

وَمَا كَانَ لَهُم مِّنۡ أَوۡلِيَآءَ يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ ٱللهُِ‌ۗ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللهُِ فَمَا لَهُ ۥ مِن سَبِيلٍ (46)

buyuruyor.
[Zalimler için kendilerine yardım edecek Allah'ın gayrı bir dostları yoktur. Zira; bir kimse ki Allah-u Tealâ idlâl ederse onun için hidayete ve necata yol yoktur.]

Yani; kâfirler küfür ve zulümlerinden dolayı Cehennem'e girdiklerinde onların Allah'ın gayrı bir dostları yoktur ki yardım edip azabtan kurtarsın. Şu halde onlara asla yardım eder bir kimse yoktur. Zira; Allah-u Tealâ onları idlâl etmiştir. Bir kimse ki Allah-u Tealâ idlal ederse onun için dünyada hidayete ve âhirette azabtan kurtulmaya yol yoktur. Çünkü; sû-u ihtiyarı ve dalâleti irtikabı sebebiyle kabr-ı İlâhîye mazhar olduklarından azaptan kurtulmaya çare bulunmaz.

***

Vâcib Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra maksad-ı aslîyi emir ve tavsiye etmek üzere :

ٱسۡتَجِيبُواْ لِرَبِّكُم مِّن قَبۡلِ أَن يَأۡتِىَ يَوۡمٌ۬ لاًَ مَرَدَّ لَهُ ۥ مِنَ ٱللهُِ‌ۚ مَا لَكُم مِّن مَّلۡجَإٍ۬ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ وَمَا لَكُم مِّن نَّڪِيرٍ۬ (47)

buyuruyor.
[Defi mümkün olmadık bir gün Allah-u Tealâ'dan gelmeden evvel Rab'bınızın davetine icabet edin. Zira; o gün gelirse sizin için bir melce' yoktur, halinizi inkâra mecaliniz olamaz.] Zira; her şey meydana çıkar ve cümle a'mâliniz defterinizde yazılı elinize verilir.

Yani; ey mükellef olan kimseler ! Sizi enva-ı terbiyeyle terbiye edip akıl vesair azanızı halketmekle teklife mahal kılan Rabbınızın 5167 resûlleri ve kitapları vasıtasiyle davetine icabet edin, âhiret tedarikinin çaresine bakın şol bir gün gelmezden evvel ki o günde taraf-ı İlâhî'den size gelen azabı reddetmek mümkün olamaz. Zira; hükm-ü İlâhî vaki olduktan sonra onun tebdil ve tağyiri mümkün değildir ve o günde azab-ı lİâhî'den kurtulmak sizin için mümkün olmıyacağı ve saklanacak bir mahal olamıyacağı gibi günâhlarınızı inkârla size yardım edecek bir kimse de bulunmaz ve sizin de amellerinizi inkâra mecaliniz olamaz. Şu halde o gün gelmeden evvel amellerinizi ıslah ve şer'a tevfik etmekle azaptan halâsın çaresini düşünün.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile r e d d i m ü m k ü n o l m a y a n g ü n le murad; herkesin vefatı günüdür. Çünkü; mevt yakasına yapışıp ölümle Allah'ın emri gelince o günde sair evâmire imtisal ve nevâhîden içtinâb imkânı olamadığından mevt günü gelmeden evvel emr-i İlâhî'ye icabet lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü ölüm gelince reddi mümkün olmadığı gibi bir dakika olsun firarla tehiri dahi mümkün değildir. Yahud r e d d i m ü m k ü n o l m a y a n g ü n le murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü kıyametin hiç bir kimse tarafından reddi mümkün olmadığı gibi Allah-u Tealâ da reddetmez. Zira; hükm-ü İlâhî tağyîr kabul etmez. Ve o günde Allah'ın himayesinden başka sığınacak bir mahal de yoktur ve herkesin kötü amelini inkâr edecek bir kimse de yok ki onun inkârı sebebiyle azaptan kurtulsun. Yahut «o günde sizin için amalinizi inkâr mümkün değildir. Zira azalarınız ve azalarınıza mevdu olan kuvânız işlediğiniz günâhlarınıza şehadet edeceklerinden inkâr fayda vermez» demektir. Çünkü; Lâfz-ı âyette «Sizin için bir inkâr edici» yok demek «inkârı fayda verici bir kimse yok» demektir.
Hulâsa; insanlar için amellerini inkâra ve firara mecal olmadık ve reddi mümkün olamıyacak bir gün gelmeksizin öyle bir gün için tedarikâtın o günde olamıyacağı ve herkesin başının çaresine bakması lâzım olduğu cihetle dünyada Allah'ın emrine hemen imtisal etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 5168

***

Vâcib Tealâ yevmi kıyamet gelmeksizin Resûlü vasıtasiyle vaki olan davete icabetin vâcib olduğunu beyandan sonra davete icabetten i'raz ederlerse Resûl'ünün üzerine bir şey terettüp etmeyip ancak zararı icabet etmiyenler üzerine olduğunu beyan etmek üzere :

فَإِنۡ أَعۡرَضُواْ فَمَآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ عَلَيۡہِمۡ حَفِيظًا‌ۖ إِنۡ عَلَيۡكَ إِلاًَ ٱلۡبَلَـٰغُ‌ۗ

buyuruyor.
[Eğer onlar icabetten i'raz ederlerse ya Ekrem-er Rusûl ! Biz seni onlar üzerine kefîl göndermedik. Zira senin üzerine vâcib olan; ancak tebliğdir.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam ! Sen vaaz u nasihatta ve tebliğ-i ahkâmda devam et. Eğer kabul ederlerse kendileri matlublarına kavuşurlar. Sen vazife-i tebliğde devam edince eğer onlar senin vazım dinlemezler, nasihatini kabul etmezler, davetine icabetten imtina ederlerse biz seni onlar üzerine kefil ve her hususlarına bekçi göndermedik, onlar da ihtiyar-ı cüz'ileri kendi ellerinde olduğu cihetle senin mazarrat ve menfeatlerini beyan etmekliğin kâfidir. Zira; kabul ederlerse menfeati, etmezlerse zararı onlara aittir. Binaenaleyh senin üzerine vâcib olan; ahkâm-ı diniyyeyi tebliğ etmektir. Şu halde kabulden i'raz ederlerse sen mahzun olma.

***

Vâcib Tealâ Resûl'ünün davetine icabetten i'raz ederlerse Resûlullah için bir mazarrat olmadığını beyandan sonra davete icabetten i'razlarının sebebini ve batıl mezhebi irtikâb etmelerinin illetini beyan etmek üzere :

وَإِنَّآ إِذَآ أَذَقۡنَا ٱلاًَنسَـٰنَ مِنَّا رَحۡمَةً۬ فَرِحَ بِہَا‌ۖ وَإِن تُصِبۡہُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ فَإِنَّ ٱلاًَنسَـٰنَ كَفُورٌ۬ (48)

buyuruyor. 5169
[Biz Azîmüşşân insana dünya nimetini tattırdığımızda insan o nimete ferah eder mesrur olur, eğer kendi eliyle kazandığı günâh sebebiyle bir kötülük isabet ederse insan o nimeti şiddetle inkâr eder hiç nimet görmemiş gibi bir vaziyet alır.]

Yani; biz cins-i insana lûtf u keremimizden dünya nimetlerini bol verip tattırdığımızda insan gayet mesrur olur. Zira dünyaca servet ü sâmâna, seâdete, cah ü mansıba, evlâd ü emvale ve sair nimetlere nail olduğunda sevinmek insanlar için tabii bir haldir, eğer insanlara kendi kesb-i yedleri olan günâhları sebebiyle sevmedikleri bir beliyye gelirse nail oldukları bütün nimetleri inkâr ederler. Zira insan; nimeti inkâra mail, nisyanı galib, her zaman ferahı sever, menfeatini caliptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyanın nimeti, seadeti, fevz ü felahı ne kadar büyük ve çok olsa âhiret nimetine nisbetle denizden bir damla mesabesinde olduğuna işaret için Vâcib Tealâ'nın dünya nimetini beyanda cüz'iyâta delâlet eden izâka lâfzı varid olmuştur. Çünkü izâka; tatmak manâsınadır. Tadmak ise azıcık bir şeyle hasıl olur. Şu halde «âhiret nimetlerine nisbetle dünya nimetleri tadımlık» demektir. Lâkin âhirete itikadı zayıf olan kimse bu azıcık nimete nail olunca mesrur olur, ferahından ne yapacağını şaşırır, kibir, gurur, ucüb ve riyâ her tarafını ihata eder ve zanneder ki bütün nimetlere nail olunca her maksada vasıl olmuş ve her türlü muradına ermiş ve hiç bir şeye ihtiyacı kalmamıştır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her insanın dünyada istihkaklı, istihkaksız nimet-i İlâhiye'ye nail olacağı muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden (اذا) lâfzı ve ilel ü emraz ve fakr u ihtiyaç gibi afâtın isabeti nadirâttan olduğuna işaret için vukuuda nedrete delâlet eden (ان) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; insanın nail olduğu nimetlere karşı âfât azdır ve nimetin vukuu kat'î, âfetin isabeti meşkûk olduğundan şekke delâlet eden (ان) lâfzı varid olmuştur. Bu âyet; insanların ekserisinin halini beyan etmiştir. Zira; mümin-i kâmil olanlar nimete ve belâya sabreder ve beliyye geldiğinde nimeti inkâr etmez, her ikisi müsavi olur. 5170
Hulâsa; insan azıcık nimete nail olduğunda kemal-i sürurla memnun ve kendi günâhı sebebiyle bir musibet isabet ederse mahzun olduğu ve zira; insanın nimeti şiddetle inkâr edici bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ insanın azıcık nimete mağrur olduğunu beyandan sonra dünya nimetinin asla değeri olmadığını beyan etmek üzere:

للهُِ مُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ‌ۚ يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ‌ۚ يَہَبُ لِمَن يَشَآءُ إِنَـٰثً۬ا وَيَهَبُ لِمَن يَشَآءُ ٱلذُّكُورَ (49) أَوۡ يُزَوِّجُهُمۡ ذُكۡرَانً۬ا وَإِنَـٰثً۬ا‌ۖ وَيَجۡعَلُ مَن يَشَآءُ عَقِيمًا‌ۚ إِنَّهُۥعَلِيمٌ۬ قَدِيرٌ۬ (50)

buyuruyor.
[Göklerin ve yerin mülkü ancak Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı göklere ve yere bir malik yoktur, malik-i hakiki ancak O'dur. Binaenaleyh istediğini halkeder hiç kimse karışamaz, istediği kuluna erkek, istediği kuluna dişi evlâd halkeder hiç bir kimse bu kuluna neden oğlan diğer birine neden kız evlâdı verdin? diyemez. Yahut bazı insanlara oğlan kız karışık verir ve dilediği kulunu evlâddan mahrum kılar. Zira; Cenab-ı Hak herkesin halini bilir ve her şeye kaadirdir. Binaenaleyh; herkesin istihkakına göre lûtfeder ve istediğini icada kadirdir.] a k ı y m ; kısır yani çocuk doğmaz ve doğurmaz demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; dünya nimetine insanın mağrur olmamasına tenbih için varid olmuştur. Çünkü; mülkün küllisi Allah'ın olup insan her şeye malik olsa onun haliki Allah-u Tealâ olunca insanın elinde bulunan ariyettir feraha değmez. Çünkü; hepsi Allah'ındır, o nimeti veren de Allah-u Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanın gururuna mahal yoktur, belki o nimet insana şükretsin için verilmiştir, yoksa tekebbür etsin için verilmemiştir.
Kız evlâdı oğlan evlâdına nisbetle ğamnâk olduğundan Vâcib Tealâ evvelen kız evlâdı ve saniyen oğlan evlâdı i'tâ ettiğini beyan 5171
buyurdu ki gamdan feraha ve kederden sürura intikalin daha lezzetli olduğuna işaret olsun şükrünü ve ibadetini ziyade 'etsin, her ikisini verdiği kimse de oğlan evlâdının şerefine işaret için zükûru takdim buyurmuştur. İnsanlardan bazısına yalnız kız, bazısına yalnız oğlan, bazısına oğlan ve kız karışık vermesi, bazısını da hepsinden mahrum etmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olup tabiatın, yıldızların ve göklerin tesiriyle olmadığına delâlet eder ve hepsini kendi halkedip dilediğini istediği kuluna verdiğini beyan etmek; nutfenin ve karı kocada olan hususatın dahi asla tesiri olmadığına delâlet eder.
***

Vâcib Tealâ kemal-i ilim ve kudretini beyandan sonra kudreti kahiresine delâlet eden vahyin keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ ٱللهُِ إِلاًَ وَحۡيًا أَوۡ مِن وَرَآىِٕ حِجَابٍ أَوۡ يُرۡسِلَ رَسُولاً۬
فَيُوحِىَ بِإِذۡنِهِۦمَا يَشَآءُ‌ۚ إِنَّهُ ۥعَلِىٌّ حَڪِيمٌ۬ (51)

buyuruyor.
[Hiç bir beşer için Allah-u Tealâ'nın o beşere söz söylemesi olmaz. İllâ vahiy suretiyle veyahud Vâcib Tealâ'yı görmeksizin perde arkasından bir sadâ işitmekle yahut bir Resûl gönderip Allah'ın izniyle istediğini Allah-u Tealâ'nın o Rasûlüne vahyetmesiyle söyleşir. Zira; Vâcib Tealâ cemi sıfâtında ve zatında âlî olduğundan gözüyle görmek suretiyle insanlar tekellümden âcizdir. Çünkü; insan nakıs ve fânidir Cenab-ı Hak ise kâmil ve bakidir.]

Yani; cins-i beşerin kuvvet ve kudretinde ve vüs' u fakatında tahammül olmadığından gözleriyle Allah'ı görmek suretiyle konuşması sahih olamaz. Zira; uluhiyetle ubudiyet beyninde münasebet yoktur. Binaenaleyh; hiç bir vecihle abidle Rab beyninde tekellüm cereyan edemez ancak ilham, vahy veya verâ-yı perdeden yani beşer, Vacibül Vücud'u görmeksizin bir sada-yı hatif işitmekle, yahut bir meleği sefir gönderip Allah'ın izniyle dilediğini vahyedip tebliğ etmek suretiyle tekellüm eder. Zira; Allah-u Tealâ âlîdir. Kudret-i beşer doğrudan doğruya tekellümden acizdir, her fiilinde bir 5172 çok hikmetler vardır. Binaenaleyh; bazı kerre vahyile tekellüm eder. Çünkü hikmete muvafık olan odur, bazı kerre de hikmetine muvafık olan perde arkasından tekellüm etmektir, bazan da hikmetine muvafık olan melek vasıtasiyle tekellüm olduğundan melek vasıtasiyle tekellüm eder.
Fırak-ı dâlleden Mutezile âhirette insanların Vâcib Tealâ'yı görmesi mümkün olmadığını bu âyetle istidlal etmişlerse de bu âyet dünyaya mahsus olup âhiret bu hususta dünyaya kıyas kabul etmediğinden şu istidlalleri merduddur. Zira; Âhirette Vâcib Tealâ'yı görmek caiz olduğuna delâlet eden âyetler âhirete mahsustur. Görülmesi caiz olmadığına delâlet eden âyetler de dünyaya mahsustur. Binaenaleyh; âyetler beyninde münafaat yoktur. Şu halde bu âyetin manâsı; [Bu dünyada beşer için Allah'la konuşmak mümkün olamaz, ancak beyan olunan üç suretten birisiyle mümkün olur] demektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın beşerle tekellümü; üç suretledir : B i r i n c i s i ; melek vasıtasiyle enbiya-yı izâm hazerâtına gelen emr-i İlâhiye ve nehy-i subhânîye dair tebligat-ı İlâhiyedir. Enbiya-yı izam hazerâtına gelen vahyin cümlesinde o vahyin taraf-ı İlâhî'den olduğunu o nebi ya ilm-i zarurî ile yahut mucize-i sair eyle bilir. Hatta ibtidâen vahiy geldiğinde Resûlullah'ın Cibril-i Emîn'den mucize istediği de mervidir. İ k i n c i s i ; ilham suretiyle olur : Hz. Musa'nın validesine Friavun'un şerrinden saklamak için Musa (A.S.) ı bir sandık derununa koyup denize bırakmasını ilham buyurduğu gibi. Yahut uyku halinde rüya suretiyle vahyolur : Hz. İbrahim'e oğlunu kurban etmesini rüyada emrettiği gibi. Ü ç ü n c ü s ü ; Doğrudan doğruya bilâ vasıta Vâcib Tealâ'dan emir ve nehiy telâkki etmesidir. Bu kısım vahiy; enbiyâ-yı izâm hazerâtından iki zat-ı şerife müyesser olmuştur. B i r i n c i s i ; Hz. Musa'ya Tûr'da bulunduğu zamanda vuku bulmuştur. İ k i n c i s i ; Bizim Peygamberimize Mirac'da vuku bulmuştur. Bu ikiden maada diğer enbiya-yı izâm hazerâtından bu şerefe nail olan olup olmadığına dair kati bir delil olmadığı cihetle bu hususta söz söylemek caiz olamaz. Bu âyette
v e r â - y ı h i c a b d a n t e k e l l ü m le murat; bu kısım vahiydir. 5173
Bu ve bunun emsali âyetler Cenab-ı Hakkın kelâm sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki kelâm sıfatı Vâcib Tealâ ile kaaim ve kadîm bir manâdır. İnsanların lisanlarıyla okudukları elfâz ve mushafta yazılı olan nakışlar hadistir.
Enbiyaya vahiy geldiğinde vahiy telâkki ederken şeytan melek suretine temessülden ve vahye vesvese karıştırmaktan memnudur, memnuiyeti edille-i nakliyeyle sabit olduğu gibi edille-i akliyeyle dahi sabittir. Çünkü; vahye şeytanın vesvesesi karışmak ihtimali olsa vahiy şüpheden salim ve kat'î olamadığından itimad olunamaz. Bu ise Resûl göndermek hikmetine külliyyen münafidir. Binaenaleyh vahiy; bütün şüpheden salim ve katiyyetine mani olacak avarızdan mahfuzdur. Eğer vahiy şüpheden salim olmasa iman etmeyenlerin mazur olmaları lâzım gelir, bu ise batıldır. Binaenaleyh; bir nebî ba'solunduğu kavme itimad-ı tam hasıl olmak için enbiyâ-yı izâm hazarâtı davalarını mucizeleriyle ispat edip mucize-i kafiyeyle davalarını ispat ettikten sonra iman etmeyenler kâfir olmuşlardır.
***

Vâcib Tealâ'nın insana tekellümü vahiy suretiyle olup Rusûlü kirama vahyettiğini beyandan sonra Rusûlü kiram içinden bilhassa bizim peygamberimize vahyettiğini beyan etmek üzere :

وَكَذَٲلِكَ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ رُوحً۬ا مِّنۡ أَمۡرِنَا‌ۚ مَا كُنتَ تَدۡرِى مَاٱلۡكِتَـٰبُ وَلاًَ ٱلاًَيمَـٰنُ وَلَـٰكِن جَعَلۡنَـٰهُ نُورً۬ا نَّہۡدِى بِهِۦمَن نَّشَآءُمِنۡ عِبَادِنَا‌ۚ وَإِنَّكَ لَتَہۡدِىٓ إِلَىٰصِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (52)
buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Senden evvel geçen enbiyaya vahyettiğimiz gibi sana da kendi enirimizden Biz Kur'an'ı vahyettik, o zamanda ki sen kitap ne gibi şeydir, imanın tafsilâtı neden ibarettir? Bunlara dair ilim sana gelmemiş ve sen tafsilâtını beyana başlamamıştın velâkin o Kur'an'ı Biz bir nûr kıldık ki o nûrla kullarımızdan istediğimizi hidayette kılarız ve sen de emrimiz veçhile kullarımızı Kur'an vasıtasiyle doğru yola hidayette kılarsın.] 5174

Yani; ey Habibim ! Enbiya-yı saireye şu beyan olunan üç tariktan birisiyle vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden insanlara hayat bahşetmekte nûra benzeyen Kur'an'ı vahyettik. Sen ise okuyup yazmadığından ve henüz kitab da gelmediğinden kitabın neden ibaret olduğunu ve ahkâm-ı İlâhîye'de nazil olmadığından imanın şartlarından ve alâmetlerinden ibaret olan tekâlif-i İlâhiye'nin neden ibaret bulunduğunu tafsilâtı veçhile bilmiyordun. Lâkin biz Kur'an'ı âleme zıya verici bir nûr kıldık ki o nûr-u Kur'an'la dilediğimiz kulumuzu hidayette kılarız ve o nûr-u Kur'an sebebiyle ey Resûl-ü Ekrem ! Sen de bizim niyabet ve hilâfetimizi haiz olduğun cihetle kullarımızı din-i İslâm'a hidayette kılarsın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar şeriat bilmezden evvel cehil ve küfür sebebiyle meyyit gibi oldukları halde vahyolunan Kur'an ile cehil ve küfrün zevaliyle kalpleri hayat bulduğundan Kur'an'a ruh denilmiştir. Ruhla cesedin hayat bulduğu gibi Kur'an'la da kalpler hayat bulduğundan teşbih tariki ile Kur'an'a ruh denilmiştir ki Kur'an hayat bahşetmekte ruha teşbih olunmuştur. Vahiy gelmezden evvel Resûlullah'ın okuyup yazmaması kendi hakkında kemâldir. Zira okuyup yazarak bir muallimden taallüm etmiş olsaydı Kureyş kavminin itirazları daha çok olur ve derlerdi ki «Bu getirdiği Kur'an vahiy değildir, falan muallimden okudu ve öğrendi». Halbuki ümmî olduğu halde bu kadar mükemmel ilme malik oluvermek, her suale muvafık cevap vermek ve gaibden haber verip ayniyle zuhur etmek itiraz kabul etmez bir şey olduğu halde itiraz etmişlerdir.
Bu makamda i m a n ile murad; namaz ve sair tekâlif-i İlâhiye'dir. Zira; namaz ve emsali tekâlifi bilmek ancak vahyile olup vahiy gelmeden evvel akılla bilinir bir şey olmadığından vahiy gelmeden evvel Resûlullah'ın bunları bilmemesi Resûlullah hakkında noksan olmaz, belki vahyile bilmek kemaldir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ya Ekrem-er Rusûl ! Vahiy gelmeden evvel sen namazı vesair tekâlifi bilmezdin.] demektir. Asıl imanı, enbiyanın cümlesi vahiy gelmeden evvel bilirlerdi ve bilûmum enbiya marifet-i İlâhiyeyle meşgul ve bahr-i irfanda müstağrak olmuşlardır. Çünkü; hiç bir nebî vahiy gelmeden evvel Allah'a cahil olup küfrü ihtiyar etmemiştir. Yahut «imanı bilmezdin» demek «Ehl-i imanı 5175 bilmezdin» demektir. Çünkü; Resûlullah vahiy gelmeden evvel ehl-i îmanla ehl-i küfrü bilmezdi. Yahut Resûlullah'ın imanı bilmediği zaman hal-i tufuliyettir. Şu halde «Sen imanı bilmezdin» demek «hali tufûliyetinde bilmezdin» demektir. Velhasıl i m a n i l e m u r a d ; füru-u â'mâldir, usul-ü itikad değildir. Zira usul-ü itikadiyeden olan imanı nübüvvetlerini izhar etmezden evvel enbiya-yı izam hazarâtının cümlesi bilirler ve küfürden masumlardır. Çünkü; hiç bir nebî ba'solunmadan evvel küfrü icab eden sözde ve işte bulunmamıştır. Zira; cümlesi himâye-i İlâhiye altında neşvü nemâ bulmuşlar ve halkın çirkin gördüğü şeyler onlardan vuku bulmamıştır. Onları nâsa pişvâ olarak göndermek, sözlerine itimad ve işlerine ittibâ etmelerini nâsa emretmek; onların ef'âl ve ahlâkta nâsın en yüksek tabakasından olup mürüvveti ve haysiyeti ihlâl edecek şeylerde bulunmamalarını iktiza eder, bütün milletler Ve ukalâ bu hususta müttefiklerdir. Binaenaleyh; bu âyeti şu tevcihât misilli şan-ı nebiye lâyık olmadık ahvalden tenzih edecek bir suretle tevil etmek ümmetin bil'icmâ kabul ettiği mesail-i zaruriyyedendir. Şu halde Resûlullah kablel-ba's aklen bilinmesi lâzım olan vahdaniyeti vesair vesaf-ı İlâhiye'yi bilir ve takdir ederdi füru-u âmâlde din-i İbrahim üzere ibadet ettiği mervidir. S ı r a t -ı m u s t e k i m ile murad; Din-i İlâhî'dir. Din; kulları matluba isal edecek en doğru yol olduğu için din-i İslama Sırat-ı Müstakim denmiştir.
***

Vâcib Tealâ kullarını resûlünün Sırat-ı Müstakime hidayette kıldığını beyandan sonra Sırat-ı Müstakimi tarif etmek üzere :

صِرَٲطِ ٱللهُِ ٱلَّذِى لَهُ ۥمَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَا فِى ٱلاًَرۡضِ‌ۗ أَلاًَ إِلَىٱللهُِ تَصِيرُٱلاًَمُورُ (53)

buyuruyor.
[Semâvât ve arzda mevcut olan bilcümle mahlukat kendinin mülkü olan Allah-u Tealâ'nın tarîkına hidayette kılasın. Ey mükellef olan insanlar ! Agâh olun ve uyanık bulunun ki her işler ve bilhassa sizin her işleriniz Allah-u Tealâ'ya rücû eder.] 5176

Yani; ey Nebiyy-i Muhterem ! Kur'an halkı irşâd ettiği gibi sen de halkı din-i İslâm'a davet edesin. O din-i İslâm; göklerde ve yerde bulunan mahlukât kendinin mülkü olan Allah-u Tealâ'nın tarikidir ve o tarik doğrudur, asla eğrilik yoktur. Ey müminler ! Agâh ve mütenebbih olun ki kulların iyi ve kötü cümle amelleri Allah-u Tealâ'ya racîdir, iyi amele güzel, kötü amele çirkin ceza verecek Allah-u Tealâ'dır. Bu âyet; ehl-i imana Cennet'i, ehl-i küfre Cehennemi zımnen beyan ettiği cihetle ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfrü küfürden tenfir etmiştir. Şu halde mükellef olan bir kimseye lâyık olan; güzel amele sa'yüe hüsn-ü cezaya mazhar olmasının çaresini düşünmek lâzımdır.

Gösterim: 63