Tevbe Suresi Tefsiri

SÛRE-İ TEVBE

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerden olup yüz yirmi dokuz veyahut yüz otuz âyettir.

اعوذبالله من الشيطان الرجيم

Bu sure-i şerife; kıtale müteallik ahkâmı müştemil olduğundan evvelinde emniyet ve selâmete delâlet eden besmele yazılmamıştır. Yahut Sure-i Berâe ile Sure-i EnfaTin ahkâmı ve kıssaları birbirine benzediğinden ikisi yekdiğerine merbut bir sûre sayıldığı için araları besmeleyle faslolunmamıştır. Bu sûrenin evvelinde besmelenin yazılmamasında birçok rivayet varsa da esah olan her sûrenin evvelinde besmele nazil olmamıştır. Şu halde bizim için selâmet (العلم عبدالله) demektedir. Çünkü; «Vahiy hakkında niçin şöyle veya böyle oldu» demeye salâhiyetimiz olmadığı gibi vazifemizin de haricidir ve bizler için hikmetine ittılâ'da mümkün değildir. Zira; bu misilli şeyler vahiyle bilindiğinden aklımız idrakinden âcizdir.
İnsanlar bu gibi hikmetleri bilmekle mükellef olmadıklarından şu sûrenin evvelinde besmelenin yazımladığının hikmetini bilmemekten noksan lâzım gelmez. Mükellef olmayınca «İnsan hikmetini bilmediği şeyle nasıl mükellef olur?» şeklinde suâl dahi varid olmaz.

بَرَاءةٌ مِّنَ الله وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿1﴾ فَسِيحُواْ فِى الأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِى الله وَأَنَّ الله مُخْزِى الْكَافِرِينَ ﴿2﴾

[Ey müminler ! Şu sûre; müşriklerden sizinle muahede edenlere Allah-u Tealâ ve resûlünden beraet ve aranızda olan emânî ve zimmeti kaldırmak ve ahdi nakzetmektir. Hâl böyle olunca ey müşrikler ! Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarından ibaret olan dört ayda yeryüzünde istediğiniz mahalde kemâl-i emniyetle gezin ve seyrüsefer edin, hiçbir şeyden korkmayın ve şurasını da iyi bilin ki, Allah-u Tealâ'yı siz âciz kılamazsınız ve şunu da bilin ki, Allah-u Tealâ kâfirleri dünyada kılıçla rezil ve rüsvâ ve âhirette azab-ı Cehennem'le onları perişan edicidir.]
Şu halde Allah'ın size dört ay müsaade buyurması sizin tefekkür ve teemmül etmeniz maslahatına mebnidir. Binaenaleyh; müsaade olunan dört ayda kemâl-i sükûnetle vakit geçirdikten sonra sizin için İslâm olmak veyahut cizye vermek veyahut keskin kılıç altında ölmekten başka çare yoktur.
Bu âyette b e r a e t ; ismetin kesilmesi manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ ve Resûlullah'la muahede eden müşrikler beyninde muahedenin hükmü olan ismet ve emniyet kalktı ve aranızda münâsebet kalmadı. Binaenaleyh; muharebe kapıları açıldı, ehl-i imanla müşrikler beyninde emniyet-i mütekaabile kalktı, herkes elinden geleni geri koymasın, işlesin] demektir. Resûlullah'ın muharebeyi suret-i kafiyede azmedip muahede kabul olunmayacağına işaret için beraet; suret-i aleniyede izhar ve ilân olunmuş ve bunu ilândan kâfirlerin mukaavemet edemeyecekleri raddede İslâm'ın kuvvetini beyanla kâfirleri din-i İslâmı kabule terğib de hasıl olmuştur. Nakz-ı ahdetmek; gadri ve beynehümada vâki olan mukaaveleden vazgeçmeyi mucip olduğundan Resûlullah'tan doğrudan doğruya nakz-ı ahdetmek caiz olamaz. Çünkü; ahdi nakzetmek; üç şeyle olur:
B i r i n c i s i ; muahedenin bir müddete muallâk olması ve o müddetin hitam bulmasıyladır.
İ k i n c i s i ; muahede zamanında muahedenin bir şarta muallâk olup o şartın vücut bulmasıyladır.
Ü ç ü n c ü s ü ; kâfirlerin gizlice nakz-ı ahdettiklerine dair bir emmare anlaşılmasıyladır. Çünkü; hafî nakz-ı ahdettikleri bilinip de zarar etmeleri anlaşılınca ahdi bozduklarını bildiğimizi onlara bildirmek maksadıyla derhal onlara mukaabele tarikıyla bizim de ahdi nakzettiğimizi bildirmek lâzım olduğu Sure-i Enfal'de beyan olunmuştu.
Burada beyan olunan nakz-ı ahid; serdolunan esbab-ı selâseden üçüncüsü olan düşmanın nakz-ı ahdetmesi üzerine Resûlullah'ın nakz-ı ahdettiği ilân olunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resûlullah (Tebûk) kazası için Medine'den çıktığında münafıklar Resûlullah'ın askerine muhalefet ederek Medine'de kaldılar ve asakir-i İslâmiyenin bozulmasına dair birtakım eracif yani yalan sözler dağıttılar. Binaenaleyh; müşrikler ahdi bozarak ehl-i İslâmı zararlandırmayı göze aldırmaları üzerine Peygamberimiz (A.S.) Efendimiz Allah'ın emriyle onlarla kendi beyninde olan ahdi onların nakzına karşı nakzettiğini ilân etmiştir. Şu halde iptidaen nakz-ı ahid; onlar tarafından vuku bulmuştur.
Bu sure-i celilenin hicretin dokuzuncu senesi nazil olduğu mervidir. Çünkü; feth-i Mekke hicretin sekizinci senesi vâki oldu. Hicretin dokuzuncu senesi Resûlullah'ın menâsik-i haccı nâsa ta'lim etmek üzere (Ebubekir) Hazretlerini emir-i hac olarak Mekke'ye gönderdikten sonra bu sure-i celile nazil olmuştur. Sûrenin evvelinden otuz veyahut kırk âyeti nâsa tebliğ ve ahdi nakzettiğini ilân etmek üzere Resûlullah Hz. Ali'yi Ebu Bekir'in arkasından gönderdi. İkisi yolda birleşerek beraber Mekke'ye gelirler. Ebu Bekir Hazretleri Arafat'ta hutbesinde menâsik-i haccı nâsa talimle vazifesini ifa etti. Bayram günü Mina'da (Cemre-i Akabe) denilen mahalde Hz. Ali nâsa tebliğle me'mur olduğu âyetleri okudu ve ahdî nakzettiklerini ahaliye ilân etti ve bunun üzerine «Ben; dört şeyle me'murum :
B i r i n c i s i ; bundan sonra Beyt-i Şerife müşrik yaklaşmayacak,
İ k i n c i s i ; üryan olarak Beytullah tavaf olunmayacak,
Ü ç ü n c ü s ü ; Cennet'e mümin olmayan kimseler giremeyecek,
D ö r d ü n c ü s ü ; bizimle bundan evvel ahid sahiplerinin ahdi tamam olmuş sayılacaktır» buyurması üzerine kâfirler «Yâ Ali ! Amcanın oğluna söyle, biz de ahdi arkamıza attık. Bundan sonra beynimizde süngüyle kılıçtan başka birşey yoktur» dediler. Ahdi bozmayı ilân etmek vazifesi Ebu Bekir Hazretlerine tevdi olunmayıp da Hz. Ali'nin ayrıca bu vazifeyle memur olmasının sebebi; Arap beyninde carî olan âdete riayet içindir. Çünkü; Arap beyninde âdet; ahidnameyi imza veyahut nakzetmek ahid sahibinin kendi veyahut akrabasından birisi olmak umur-u lâzım edendi. Eğer şu âdete riayet olunmayarak bu vazife Hz. Ebu Bekir'e tevdi' olunmuş olsaydı müşrikler tarafından itiraz olunmak ihtimali olduğundan Hz. Ali'ye tevdi olunmuştur.
Âyet-i celilede s e y a h a t la murad; yeryüzünde istediği yerde gezmektir. Seyahatla emir; ibahe için olduğundan seyahat etmek mubahtır, vacip değildir. Dört ay müddetle bilumum müşriklere ilân-ı harp olunmuştur. Binaenaleyh; kabailden müddetlerinin dört aydan ziyade olanları dört aya tenzil ve ahdin müddeti dört aydan noksan olanların da dört aya temdid olundu. Müddet-i muahedenin dört ay olmasının hikmeti; kâfirlerin tefekkür edip İslâmiyetten başka çare olmadığını bilsinler ve Resûlullah'ın gelecek sene de hacca gideceğinden hiç kimseyi üryan olarak görmemek ve umuma ilân-ı harple İslâmın kuvvetini bildirmek için şu beraet suret-i aleniyede herkese bildirilmiş ve İslâmın şecaat ve şevketi âleme ilân edilmiştir.

***
Vâcib Tealâ açıktan kâfirlere dört ay müddetin hitamında ilân-ı harbi beyandan sonra şu beyan, cümle nâsa Allah-u Tealâ ve resûlüne ilân olduğunu ve müşriklerden berî olduklarını beyan etmek üzere :

وَأَذَانٌ مِّنَ الله وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ الله بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ

buyuruyor.

[Şu âyet hacc-ı ekber gününde Allah-u Tealâ ve resûlünden cümle nâsa ilân ve beyandır ki, Allah-u Tealâ ve Resûlü müşriklerden beridir.]

فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِى الله وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ ﴿3﴾

[Ey kâfirler ! Eğer küfrünüzden tevbe ederseniz tevbe etmek sizin için hayırlıdır. Eğer tevbeden kaçarsanız iyi bilin ki, siz Allah-u Tealâ'yı âciz kılamazsınız. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirleri acıtıcı azapla müjde et.]
Yani; etraf-ı âlemden nâsın içtimâ' ettiği Arefe ve Bayram günü olan hacc-ı ekber gününde Allah'ın emriyle resûlünden sadır olan ferman, nâsa bir ilândır ki, o ilânın münderecâtı: Allah-u Tealâ ve resûlü bu günden itibaren müşriklerden bendir ve müşriklerle beyinlerinde münâsebet yoktur. Eğer ey müşrikler ! Küfürden ve ehl-i İslâma gadretmekten ve ahdi bozmaktan tevbe ederseniz dünyada ve âhirette tevbe sizin için hayırlıdır ve eğer tevbeden i'raz ve küfrüzere ısrar ederseniz iyi bilin ki, Allah'ın kahrı size ulaşır. Çünkü; siz Allah'ı âciz kılamazsınız. Zira; Allah'ın kudreti vâsidir, her yerde ve her zamanda sizden intikaamını almaya kaadirdir. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Söz dinlemeyen kâfirleri azab-ı elimle tebşir et. Zira; onların istihkaakı azaptır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şu ilân müslim ve kâfir cümlesine şâmildir. Çünkü; Müslümanlar Allah'ın ve Resûlünün müşriklerden berî olduklarını bilmeleri lâzımdır İfi, bittebi' kendilerinin de berî olup kâfirlerle beyinlerinde münâsebet kalmadığını bilsinler ve kâfirlerin de şu beraeti bilmeleri lâzımdır ki, onlar da Allah-u Tealâ ve Resûlü ve ehl-i imanla beyinlerinde asla münâsebet kalmadığını bilsinler. Haccın cemi efâli Bayram gününde hitam bulduğu için Bayram gününe h a c c - ı e k b e r denilmiştir. Yahut şu ilânın vâki olduğu günde mümin ve kâfir her cümlesi haccettiğinden o güne h a c c - ı e k b e r denilmiştir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin tevbeleri Allah'ın ve Resûlünün beraetleri üzerine terettüb ettiğine işaret için tevbenin lüzumu tertibe delâlet eden (فا) lafzıyla (فَإِن تُبْتُمْ) varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerden beraeti ilânla dört ay mühlet verdiğini beyandan sonra beraetten müstesna olanları beyan etmek üzere :

إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّم مِّنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُواْ عَلَيْكُمْ أَحَدًا

buyuruyor.

[Alİahü Tealâ'nın beraetinden şol kimseler hariçlerdir ki, onlar müşriklerden sizinle muahede ettiler de, muahededen sonra muahedenin iktizasından size.karşı hiç bir şey noksan etmedikleri gibi muahedeye tamamen riayet ederek sizin mazarratınıza olarak hiçbir kimseye yardım etmediler.] Binaenaleyh; muahedeye asla halel getirmediler ve size karşı bir kusurda bulunmadılar. İşte bunlar şerait-i muahedeye tamamen riayet ettiklerinden Allah'ın ve Resûlünün beraetinden müstesna olarak ahde riayetlerinin faydasını görmüşlerdir. Çünkü; ahdin muktezasını muhafazaya riayet edenlerle etmeyenler müsâvî olamazlar. Ahdi nakzedenlerle etmeyenler beynini tefrik etmemek hakka ve adalete münafidir.
Bu âyette (ثُمَّ) lâfzı; müddet-i ahid ne kadar uzarsa ahidlerinde sebat edip dönmeyeceklerine işaret için varid olmuştur. Çünkü; bunlar müddet-i muâhdede bilfiil kendileri harbe kıyam etmedikleri gibi ehl-i iman aleyhine başka bir kavme dahi muavenetle fitne ikaaına dahi sa'yetmediklerinden ahdi nakzedenler arasında istisna olunmaya şayandırlar. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bunları ahdi nakzedenlerin ahkâmından istisna etmiştir.
Vâcib Tealâ ahdin muktezasına göre muamele edenlerin ahdi nakzedenlere nispetle bir mevki-i mümtazları olduğuna işaret için istisna ettikten sonra adalet; bu misillilerin ahdini itmam etmekte olduğuna tenbih etmek üzere :

فَأَتِمُّواْ إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ الله يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ ﴿4﴾

buyuruyor.

[Onlar ahidlerinde sebat edip nakzetmeyince siz de onların ahdîni müddetine itmam edin. Zira; Allah-u Tealâ gadretmekten nefislerini vikaaye edenlere muhabbet eder.]
Yani; ahdi bozanlara yaptığınız muameleyi ahdinde sebat edenlere yapmayın ki, adalete riayet olsun, şu halde ahdi bozanlara vermiş olduğunuz dört ay müddetin geçmesiyle onlarla muharebeye başlamayın. Eğer onlarla muharebe ederseniz gadretmiş olursunuz. Gadir ise ittikaaya münaolduğundan Allah-u Tealâ'nın rızasına muhalif olur. Çünkü rızaya muvafık olan; emr-i ilâhiye imtisal etmektir. Binaenaleyh; bunların ahdini itmam etmek vaciptir. Çünkü; rıza-yı ilâhiye muvafık olan da onlara riayet etmektir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Araptan (Beni Kenane) kabilesi ahdi bozmadılar ve müddet-i ahidleri dokuz ay kalmıştı. Cenab-ı Hak bu âyetle onların ahidlerini her kaç ay olursa olsun itmam etmesini emretti ve Resûlullah da bu âyetin ahkâmınca onların ahidlerini ikmal buyurmakla diğer kabailden temyiz buyurdu. Çünkü; bunlar ahidlerine riayet ettiklerinden Cenab-ı Hak onların müddet-i ahidlerinde canlarını muhafazaya müstehak olduklarını bu âyetle ilân buyurmuştur. Ahdine riayet edenler hakkında bu âyetin hükmü ilâyevmilkıyam bakîdir. Binaenaleyh; iki devlet arasında vâki olan mukaavelenamelerin hükmü, tarafeynden birisi nakzetmedikçe muahede müddeti hitam buluncaya kadar bakî olduğundan her iki tarafın riayet etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; ahdin muktezasına riayeti terkeden gadir ve zulmetmekle günahkâr olur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerden beri olduğunu ve ahdi nakzedenlere dört ay müddet verdiğini ve nakz-ı ahdetmeyenlerin müddet-i ahidlerini ikmâl etmek lâzım olduğunu beyandan sonra müşriklere verilen dört ay müddet hitam bulduktan sonra ehl-i imana terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere :

فَإِذَاانسَلَخَ الأَشْهُرُالْحُرُمُ فَاقْتُلُواْالْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدتُّمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُ وهُمْ وَاقْعُدُواْ لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ

buyuruyor.

[Muharebe etmek haram olan dört ay geçince müşrikleri her nerede bulursanız hemen katledin, aman vermeyin ve diri olarak tuttuğunuzu esir edin ve onları hapsedin ki, İslâma tasalluttan menolunsunlar ve müşrikleri gözetmek üzere dağ aralarında ve ovalarda mevcut yollara gözcüler oturtun ki, onları gözetsinler ve gidip geldikleri yerleri bilsinler ki, ansızın ehl-i İslâmın haberi olmaksızın zarar iras edemesinler.]
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile eşhür-ü hurum olan dört ay geçince hiçbir zaman fevt etmeksizin muharebeye başlamak vacip olduğuna işaret için müddetsiz hemen mübaşerete delâlet eden (فا) lafzıyla (فَاقْتُلُواْ) emri varid olmuş ve dört ay geçince gerek Harern-i Şerif dahilinde, gerek haricinde her nerede ve her ne zaman olursa olsun kıtal vacip olduğuna işaret için cemi-i emkine ve ezmineye şamil olan (حيث) lafzıyla varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım ; [Eşhür-ü hurum geçince müşrikleri nerede bulursanız zaman ve mekân aramaksızın derhal katledin ki, İslâm'ın şevketini izhar ve kâfirleri zaafa duçar etmiş olasınız.]
Bu âyette Vâcib Tealâ dört şeyle emir buyurdu:
B i r i n c i s i ; müşrikleri nerede olursa olsun katletmek,
İ k i n c i s i ; diri tutulanları esir etmek,
Ü ç ü n c ü s ü ; tutulanları hapsedip ahval-i İslâm'ı onlara anlatmamak,
D ö r d ü n c ü s ü ; yollara gözcü koyup onların hallerine muttali' olmaktır. Binaenaleyh; şu ahkâma riayet etmek Müslümanlar üzerine vaciptir. Çünkü; İslâmiyeti muhafaza dünya ve âhirette müslümanların necatlarına sebep bu ahkama riayet etmektir. Şu halde bu ahkama raiyet etmemek ehl-i İslâm için felâkettir. Zira; muharebeden el çekmek kâfirlere müsaade eylemek ve küfrüzere devamlarına müsamahaârâne bakmak onları hali üzere bırakmakla onların esbab-ı harbi hazırlamalarına müsaade olduğundan Müslümanlar için tecviz olunur ahvalden değildir. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ bu âyette daima Müslümanlara basiret üzere olmak lâzım olduğunu ve onların ahvalini teftiş için yollara memur tayin etmek ve hallerine muttali' olacak keşif kollan bulundurmak ve yollara karakollar, bekçiler koymak, mümkün olduğu kadar onların memleketlerine anlayışlı casuslar göndermek ve bihakkın hallerine muttali' olmak esbabını aramak umur-u lâzımeden olduğunu beyanla tenbih ve tavsiye buyurmuştur ki, Müslümanlar kâfirlere karşı daima uyanık bulunmak vacip olduğunu beyan etmiş ve hükûmet-i İslâmiye ricaline bir ders-i basiret vermiştir.
İşte şu âyetlerle amel eden Müslümanlar ve bilhassa hükûmet-i İslâmiye hiçbir zaman zaafa duçar olmaz. Maatteessüf çok zamandan beri cehalet kesb-i kuvvet edip İslâmlar zevk u sefaya dalıp a'dânın halinden haberdar olmamak ırk-ı İslâmâ yerleştiğinden ve mühim işler cahil, hava ve hevesine tâbi kimselere tevdi olunduğundan ehl-i İslâm üzerinden felâket eksik olmadığı gibi a'dânın tasallutundan da hâlî kalmadığı görülmektedir. Binaenaleyh; evliyâ-yı umurun bu gibi ahkâm-ı şer'iyeye riayetle düşmana karşı hazırlıkta bulunması ve düşmanın haline vakıf olması için icab eden esbaba tevessül etmesi vaciptir.

***
Vâcib Tealâ kâfirler hakkında beyan olunan ahkâmın reva görülmesi küfürlerinden dolayı olup küfürden tevbe edip mümin olunca katil ve esaret gibi ahkâmın haklarında reva görülmeyeceğini beyan etmek üzere :

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَخَلُّواْ سَبِيلَهُمْ إِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿5﴾

buyuruyor.

[Eğer kâfirler küfürden tevbeyle İslâm'ı kabul ve namazı eda eder ve mallarının vacip olan zekâtını verirlerse onların yollarını mevanî'den hâlî kılın ki, istedikleri mahalle gitsinler ve müşriklere reva gördüğünüz muameleyi bunlara reva görmeyin ki, tevbelerinin faydasını görsünler. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenlerin günahlarını mağfiret ve dergâh-ı ülûh iye tine iltica edenlere in'am ve ihsan edicidir.]
Yani; küfürden tevbe ederek namazı eda ve zekâtı vermek suretiyle merhamet-i üâhiyeye dehalet edenlerin merhamet-i ilâhiye cümlesinden olarak diğerlerinin müstehak oldukları cezadan affolunacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İmam-ı Şafii Hazretleri namazı devam üzere terkeden kimsenin katli vacip olduğuna bu âyetle istidlal etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak katli vacip olanların katilden halâslarını küfürden tevbeye, namazı edaya ve zekâtı vermeye, ta'lik buyurmuştur. Şu halde katilden halâs olabilmek bunların mecmuuna tevakkuf ettiğinden bunlardan birini yerine getirmeyen kimsenin katli vacip olduğunu beyan buyurmuştur. Hatta Ebu Bekir Hazretleri, zamanı hilâfetinde zekât vermekten imtina' edenlerle mukaatelenin lüzumunu beyan etti ve mukaatele de eyledi. Amma eimme-i Hanefiye bu âyetin ahkâmını itikaada hamlettiler. Yani; namazın farziyetini itikad vacip olduğundan farziyetini inkâr edenlerin katli vacip olduğunu ve Ebu Bekir zamanında zekâtı vermekten imtina edenler irtidad etmekle imtina' ettiklerinden mukaateleye mübaşeret olunduğunu beyan etmişlerdir.
Hulâsa; eşhür-ü hurumun geçmesiyle müşrikleri katletmek vacip, esir almak ve esirleri hapsetmek, mümkün olduğu kadar müşrikleri bilâd-ı İslâma koymamak ve onların ahvalini teftiş etmek umur-u lâzım eden olduğu, eğer İslâmiyeti kabul ve edâ-yı selât, ita-yı zekât ederlerse onların taarruzdan masun kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Şu kadar ki, eşhür-ü huruma riayet zamanımızda lâzım olmadığından bizimle harbi olan kâfirlerin cümlesiyle her zaman muharebe edebiliriz. Çünkü eşhür-ü huruma riayet; icmâ'-ı ümmetle mensuhtur. Binaenaleyh; bu zamanda eşhür-ü huruma riayet yoktur.


***
Vâcib Tealâ müşriklere verilen müddet bitince kıtal vacip olup ancak küfürden tevbe ederek tevbenin levazımâtından olan füru-u a'mâlle imanını takviye edenlerin taarruzdan salim olacaklarını beyandan sonra müddet-i mühlet bittikten sonra müşriklerden kelâmullahı işitmekle sıdk-ı nübüvvete delâlet eder başka delil talebinde bulunanlara aman vermek lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ الله

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Eğer müşriklerden birisi senden aman isterse Allahın kelâmını işitinceye kadar sen ona aman ver ki, İslâm'ın ulviyetini düşünsün.]
Yani; nakz-ı ahdedip tevbe etmeyen müşriklerden birisi senin civarında bulunmakla senden aman taleb ederse kelâmullahı işitip maânîsini düşünerek iman ederse sevabı kendine ait olduğunu ve iman etmezse muazzap olacağını bilinceye kadar sen ona mühlet ver, katletme ki, iman etmemekte ma'zurum demesin. Çünkü; her ne kadar beyan ettiğin delâil akl-ı kâmil sahiplerine nazaran nübüvvetini ispatta kâise de aklı noksan olanlar için delil-i âhar getirmekte beis yoktur. Zira; dinin dekaayıkını bilmek ve şeair-i şer-i şerife muttali' olmak arzusunda bulunanlara istedikleri mühleti vermek muktezâ-yı adi ü insaftır. Eğer bu aman üzere iman ederse ne alâ, kendi nefsini kılıçtan halâs etmiş olur. Amma iman etmezse fırsatını bulduğun zaman katlet.

***
Vâcib Tealâ aman isteyenlere aman vermek lâzım olduğunu beyandan sonra aman üzere iman etmeyenlerin katlinde acele etmeyip amanın tetimmesinden olarak o adam mahalline ulaştıkdan sonra katletmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَعْلَمُونَ ﴿6﴾

buyuruyor.

[Aman verdiğin kimsenin imanından ümitsizlik hasıl olduktan sonra onu mahall-i me'meni olan memleketine ve kavmine ulaştır. Çünkü; amanın muktezası budur. İşte şu amanın sebebi onlar bir kavim ki, menfaat ve mazarratlarını bilmezler.]
Yani; Allah'ın kelâmını işitmekle dinin hak olduğunu tetkik etmek için aman isteyenlere aman verdikten sonra iman etmezlerse onları emin oldukları meskenlerine îsâl etmek lâzımdır. Zira şu amanın ve mahallerine îsâlin sebebi; onların cahil bir kavim olmalarıdır. Çünkü; onlar şöyle bir kavim ki, din-i İslâm'ı ve İslâm'ın hakikatini bilmezler. Binaenaleyh; onlara istedikleri mühleti vermeli ki, hakikati bilsinler de iman etmezlerse onlar için asla ma'zeret kalmasın.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile usul-ü itikadda taklid caiz olmadığına delâlet eder. Çünkü; eğer taklit caiz olsaydı delâil-i itikaadiyeyi tetkik için aman isteyenlere aman vermek lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; onlara ya İslâm olması veyahut kılıçtan başka çare-i necat olmadığı tebliğ olunurdu. Halbuki taklid kâgörülmedi, aman verildi ve hatta mahallerine îsâl olunması bile emrolundu. Şu halde taklid kâdeğildir. Şu kadar ki, âyette verilecek mühletin miktarı ma'lûm ve muayyen olmadığından bu misillilere verilecek mühlette örf ve âdete müracaat ve mühlet verilecek şahsın haline nazar olunur. Eğer hali tahkik-i delâil sadedinde olursa lüzumu kadar mühlet verilir ve eğer hali tahkik sadedinde olmaz, belki birtakım hiyel ve desaisle vakit kazanmak sadedinde olursa aman verilmez derhal tard edilir.
Bu âyette k e l â m u l l l a h la murad; Kur'an ve bazı delâildir. Ve âyetin hükmü ilâyevmilkıyam bakî ve ehl-i iman indinde düstûr-ül ameldir. Binaenaleyh; elyevm dar-ı harpten dar-ı İslâm'a amanla gelenlerin malları ve canları taht-ı emanımızdadır ve kütüb-ü fıkhiyemizde fukaha-yı ızâm bu âyetin hükmünü tafsil hususunda ayrıca bir bahis irad etmişlerdir. Hatta verilen müddet içinde memleketimizin hangi noktasında olsa muhafaza etmek üzerimize vaciptir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerden beraeti vc beraetin ahkâmım beyandan sonra beraeti icab eden hikmeti beyan etmek üzere :

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِندَ الله وَعِندَ رَسُولِهِ إِلاَّ الَّذِينَ عَاهَدتُّمْ عِندَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ

buyuruyor.

[Şirk üzerine ısrar eden müşriklerin ahdi Allah-u Tealâ ve Resûlü indinde nasıl muteber olur? Onların kalplerinde ahdi bozmak gizli oldukça zahirde ahidleri muteber olabilir mi? Elbette olamaz. İllâ şol kâfirler ki, onlarla Mescid-i Haram yanında siz muahede etmiştiniz. Ahidlerinde sebat ettiklerinden dolayı Allah-u Tealâ ve resûlü indinde onların ahdi muteberdir.]
Yani; müşriklerin ekserisinin ahdi hile üzere bir desiseden ibaret olduğu cihetle nazar-ı ilâhide ahidlerine itibar yoktur. Çünkü; fırsat bulduklarında ahdi nakzetmek her zaman kalplerinde gizlidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların ahidlerinden beraetini ilân buyurmuştur. Amma ahidlerinde sebat edenlerin ahidlerinin hükmü bakî ve muteberdir.
Ahdinde sebat eden kimseler hakkında birçok rivayet varsa da nakz-ı ahdetmeyenler ekseri müfessirînin beyanları veçhile Arap'tan (Beni Kenane) ve (Beni Damra) namında iki kabiledir.

***
Vâcib Tealâ ahdinde sebat edenlerin ahidleri muteber olduğunu beyandan sonra onlar ahidlerinde sebat ettikçe müminlerin de sebatları lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

فَمَا اسْتَقَامُواْ لَكُمْ فَاسْتَقِيمُواْ لَهُمْ إِنَّ الله يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ ﴿7﴾

buyuruyor.

[Onlar ahidlerini bozmayarak sizin için istikaamet ettikçe sizin de onlar için istikaamet etmeniz lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ gadirden nefsini vikaaye edenlere muhabbet eder.]
Yani; onlar size doğrulukta sebat ederlerse siz de onlara karşı doğrulukta sebat edin ki, gadretmek sizden sudur etmesin ve istikaamete devam edin ki, hıyanetten ittikaa etmiş olasınız. Zira; Allah-u Tealâ gadretmekten ve hıyanet ve saire gibi maâsîden hazer eden müttekileri sever. Şu halde Allah'ın muhabbet ettiği şeye müminlerin muhabbet etmeleri lâzımdır. Binaenaleyh; istikaamete ve ittikaaya muhabbet ve dikkat etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın muhabbetini celbedecek şeyin ittikaa olduğuna bu âyet sarahatla delâlet eder. Şu halde ehl-i imanın maâsîden nefsini sakınmak manâsınca ittikaa etmeleri vaciptir ki, ittikaa etmekle muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olsunlar.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin ahidlerinde sebat etmediklerinin beyanını te'kid etmek üzere :

كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُواعَلَيْكُمْ لاَيَرْقُبُواْفِيكُمْ إِلاًّوَلاَذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُو بُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ ﴿8﴾

buyuruyor.

[Müşriklerin ahidlerine nasıl itibar olunur? Elbette itibar olunamaz. Halbuki eğer onlar sizin üzerinize galebe ederlerse sizin hakkınızda vuku bulan yeminlerine bakmazlar ve ahde lâzım gelen hukuka riayet etmezler. Belki onların halleri lisanlariyla hile ve hud'a ederek sizi razı kılmaktır. Ve lâkin kalpleri lisanlarından sudur eden muahedenin hakkına riayetten imtina' eder. Zira; ekserisi taat-ı ilâhiyeden çıkmış ve ahidlerini ifa etmekten istinkâf etmiş birtakım fasıklardır.] Binaenaleyh; onların lisanlarından sudur eden muahede ve mukaaveleye itibar yoktur. Çünkü; lisanları kalplerine uygun değildir ve ahdinde sebat etmeyen, kâfirlerin hepsi olmayıp belki bazısı olduğuna işaret için fısıkla kâfirlerin ekserisi tavsif olunmuş, küllisi tavsif olunmamıştır.
Küfür; fısıktan daha kötü ve daha ağır olmakla beraber kendi dinlerinde adalet etmediklerinden kendi dinlerinde dahi fasık olduklarına işaret için fasık oldukları, açıktan beyanla zemmolunmuşlardır. Yani «Kendi dindaşları kâfirler nazarında bile; bunlar birtakım adaletten uzak fısk u fücurla me'lûf, sözlerine itibar olunmaz edânî» demektir. Çünkü; insanın sözü kalbine muvafık olmayınca sözünde sebat etmek mümkün olamaz. Sözünde sebat etmeyenlerse insanlar nazarında itibardan sakıttırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bunların sözleri kalplerine muvafık olmadığını beyanla dahi zeı.ımetmiştir. (الأَ) ahd üzere yemin etmektir.
(ذمة) borçlanmaktır. Şu halde manâ-yı nazım : [Eğer onlar size galebe ederlerse ne yeminlerine bakarlar ve ne de yeminleri ve ahidleri icabı borçlandıklarına bakarlar, hemen fırsattan istifade ederek ahdi bozar ve üzerinize yürürler.] demektir, işte bu âyetin sırrı; gerek Balkan muharebesinde ve gerek Yunan'ın Anadolu'nun bir kısmını istilâ faciasında hiç kimsenin şüphesi kalmayacak derecede zuhur etmiştir. Çünkü; içimizde bulunan zimmiler bizim zimmetimizi kabul edip hukukumuza riayete borçlandıkları halde hiçbirine bakmayarak komşuları olan ve hergün riayet gördükleri ehl-i İslâm'a her türlü işkence ve fenalığı lâyık gördüler ve ellerine geçen fırsattan bir zerresini bile fevtetmediler. Şu halde ehl-i İslâm gözünü açıp bunların zahirde yemin ve iltifatlarına aldanmamalan lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve müminleri intibaha davet etmiştir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerden ekserisinin fasık olduğunu beyandan sonra onların fısıklarından bazılarını beyan etmek üzere :

اشْتَرَوْاْ بِآيَاتِ الله ثَمَنًا قَلِيلاً فَصَدُّواْ عَن سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاء مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿9﴾

buyuruyor.

[O müşrikler Allah'ın âyetlerini azıcık bir paraya değiştiler de din-i ilâhiden itası menettiler. Zira; onların amelleri gaayet çirkin oldu.]
Yani; müşrikler o kadar âdî tabiata malikler ki, onlar vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eden âyetleri hava-yı şeytaniyelerine tebaiyetle gaayet az bir paraya tebdil ettiler de din-i ilâhiden kendileri kaçtıkları gibi sair kimseleri dahi din-i ilâhiye duhulden menetmeye çalıştılar. Zira; onların tabiat-ı habiselerinin iktizası dinlerini dünya metaına değişmektir. Çünkü; kalplerinde niyetleri ve zahirde amelleri gaayet kötüdür. Binaenaleyh; cemi-i ahvallerini ıslah ve menafi-i diniye ve dünyeviyelerini onlara öğretmek için taraf-ı ilâhiden gönderilen resûle inzal olunan âyât-ı beyyinâtı akıl sahipleri indinde kadri ve değeri olmayan dünyaya değiştiler. İnsanlar için bundan daha kötü bir amel tasavvur olunur mu? Elbette olunamaz.
Tefsir-i Hâzinde beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlullah'ın muahede ettiği bazı kavme (Ebu Süfyan) tarafından ekmek yedirmek suretiyle iğfal olunarak nakz-ı ahid etmeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyetle onları zemmetmiş ve bu misilli dinini dünyaya değişenlere bir ders-i ibret vermiştir.
Çünkü; insanlar için din gibi cemii saadete îsâl eder ulvî bir maksat olmadığı halde o âlî maksadı seriüzzeval olan dünya metaına değişivermek kadar bir denî tabiat olmadığı cihetle bu makûle kimseler her zaman zerame şayanlardır. İşte Müslümanlık iddiasında bulunup ahkam-ı şer'iyeden birçoklarını terk ettirmek isteyenler de dinini dünyaya değişenler meyamnda dahillerdir.

***
Vâcib Tealâ zaman-ı saadette bulunan kâfirlerin ehl-i imanın hukukuna riayet etmediklerini beyandan sonra hiçbir zamanda kâfirlerin ehl-i imanın hukukuna riayet etmediklerini beyan etmek üzere :

لاَ يَرْقُبُونَ فِى مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ ﴿10﴾

buyuruyor.

[Onlar hiçbir müminin ahdine ve hukukuna riayet edip gözetmezi er. İşte şu kötü ahlâkta bulunan kâfirler hudud-u ilâhiyi tecavüz ve Allah'ın kullarının hukukuna taarruz edicilerdir.]
Yani; kâfirlerin kötü amelleri cümlesinden birisi de müminlere buğz ve adavetleri neticesi olarak efrad-ı mümininden hiçbir müminin hakkına riayet etmedikleri gibi ahdine dahi riayet edip gözetmezler. Binaenaleyh; fırsat bulduklarında nakz-ı ahdetmek, hıyanet ve gadreylemek suretiyle müminlerin hukukuna tecavüze her zaman hazırlardır. Allah'ın kendilerine tayin ettiği hududu ihlâl ve ahidlerinin muktezasım terkle ehl-i imanı izrar etmekten çekinmezler. Şu halde Müslümanlar daima gözü açık bulunup onların ahidlerine itimad etmemek lâzımdır. Binaenaleyh; uyanık bulunmakla onların hile ve zahirde iltifatlarına aldanmamak ehl-i iman için bir vazife-i vecibedir.
Medarikte ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhile âyette tekrar yoktur. Çünkü; evvelki âyette (لاَيَرْقُبُواْفِيكُمْ إِلاًّوَلاَذِمَّةً) yani «Onlar sizin hakkınızda yemine ve zimmete bakmazlar» demek ashap hakkındadır. İkinci âyette
(لاَ يَرْقُبُونَ فِى مُؤْمِنٍ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةً) demek «Bilumum müminler haklarında muahedeye ve zimmete riayet etmezler» demektir. Yahut evvelki âyet; münafıklara ve müşriklere mahsustur. İkinci âyet; Yehûd ve Nasârâ dahil olduğu halde bilumum kâfirlere şamildir. Binaenaleyh; tekrar yoktur.
Vâcib Tealâ nakz-ı ahdedenlerin hallerini ve hükümlerini beyandan sonra bu halden vazgeçerek taib ü müstağfir olup iman edenlerin hükmünü ve ehl-i iman indinde ihraz edecekleri mertebe-i uhuvveti beyan etmek üzere

فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِى الدِّينِ

buyuruyor.

[Eğer kâfirler küfürden tevbe ederek iman ederler, namazı ikaame ve zekâtı verirlerse onlar dininizde sizin kardeşlerinizdir.] Binaenaleyh; onlara kardeş muamelesi yapmanız ve haklarına riayet etmeniz lâzımdır.
Yani; onlar iman etmekle beraber şeâir-i İslâmiyenin mühimlerinden olan namazı edâ ve üzerlerine vacip olan zekâtlarını verirlerse onlar dininize girdikleri cihetle sizin kardeşleriniz zümresine girmişlerdir. Şu halde sizin menfaatiniz olan şey; onların menfaati ve sizin zararınız olan şey; onların zararıdır. Binaenaleyh; menfaat ve mazarratta müştereksiniz. Zira; uhuvvetin muktezası budur.
Bu âyette z e k â t ı v e r m e k le murad; vacip olursa vermektir. Yoksa vacip olmayan fukaranın, vermediğinden dolayı kardeş olmamaları lâzım gelmez. Zira maksat; vücubunu itikad etmektir, Vücubunu itikadda fukara dahi dahillerdir.

***
Vâcib Tealâ şu beyan olunan ahkâmda tefekkür etmek lâzım olduğunu beyan için :

وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Müminlerin ve kâfirlerin ahkâmına delâlet eden âyetleri itim sahibi olan kimselerin tefekkür edip düşünmeleri için Biz Azîmüşşan tafsilederiz ki, dikkatle manâlarını düşünsünler ve mucibiyle amel eylesinler.] Çünkü; ahkâma delâlet eden âyetlerden herkes istifade etmez, belki manâlarını bilmek için kemâl-i şevkle dinleyen ve anlamak üzere manâlarını tetkik ve manâlarını bilenlerden öğrenen kimseler istifade ederler. Binaenaleyh; biz de âyâtımızı bilenler ve bilmek isteyen kimseler için tafsil ederiz.
Bu makamda â y e t l e r le murad; âyât-ı Kur'aniye veyahut hassaten şu ahkâma delâlet eden âyetlerdir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Kur'an'ın manâsını bilmek için düşünmek ehl-i imana terettüb eden bir vazife-i diniyyedir.

***
Vâcib Tealâ küfürden teybe edenlerin hallerini beyandan sonra tevbe etmeyip de ahdi nakzedenler hakkında ehl-i imana lâzım gelen vezaibeyan etmek üzere :

وَإِن نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُم مِّن بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُواْ فِىدِينِكُمْ فَقَاتِلُواْ أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنتَهُونَ ﴿12﴾

buyuruyor.

[Eğer kâfirler ah idlerinden sonra yeminlerini bozarlar da dininize ta'n ederlerse küfürde sair kâfirlere imam olan reislerini öldürün. Zira; onlar için iman yoktur. Binaenaleyh; yeminlerine itibar da yoktur. Me'mûl ki, onlar kıtali görünce küfürden ve dininize ta'netmekten vazgeçerler. Şu halde onları Öldürmeye mübaşeretiniz onların imanlarına sebep olur.]
Yani; kâfirler yeminleriyle takviye ve te'kid ettikleri ahidlerini bozar, yeminlerine itibar etmez, sizinle muahededen sonra ahidlerini nakzetmeye cüret ederler, dininizin ahkâmını ta'yip ve itikaadâtınızı takbih, ibadetinize ta'nederlerse rüesâ-yı kefereyi katledin. Zira; onlar için iman yoktur ! Binaenaleyh; onlar hem kendileri yoldan çıkmış, hem de gayrılarını yoldan çıkarmışlardır. Şu halde onların zararları yalnız kendilerine değildir, belki başkalarının küfürlerine sebep olduklarından zararları umuma sirayet etmektedir. Binaenaleyh; evvelemirde onların katli lâzımdır. Zira; onları katletmek onlara tâbi' olanları da katletmektir. Onları katletmeye başlayınca me'mûl ki, küfürlerinden vazgeçerler, imanlarına sebep olursunuz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâm'a ta'neden zimmiyle ehl-i İslâm beyninde ahdin nakzolunmasına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; ahkâm-ı İslâmiyeden bir hükme ta'n eden zimmînin ahdine ve zimmetine itibar yoktur. Çünkü; ta'nıyla ahdini bozmuştur. Ahdi nakzeden kâfirlerin katli vacip olmasının illetini beyan etmek üzere Vâcib Tealâ (لاَ أَيْمَانَ لَهُمْ) buyurmuştur. Yani «Onlar için asla yemin yoktur. Çünkü; yeminlerinin muktezasıyla amel etmediklerinden yeminleri yok mesabesine tenzil olunmuştur ve ahidlerinde sebat etmediklerinden ahidlerine de itibar yoktur. Çünkü; onlarda din ve iman olmadığından ahidlerini bozmaktan asla utanmazlar» demektir. Zamanımız vukuatı da buna şahittir. Zira; kâfirler bugün verdikleri sözden yarın dönerler, hiç de utanmazlar. Bu hâller Avrupa'nın medeni dedikleri hükümet ricalinde her zaman görülmektedir. Kilise ve cami-i şerifle alâkası olmayan kimselerin halleri dahi böylecedir. Binaenaleyh; bu misillilerden ahidlerini bozmak eseri görülünce hemen katle mübaşeret vacip olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Zahirde kılıçla onlara hücum onlar için felâket gibi görülürse de hakikatta salâhlarına sebep olacağından kılıç onlar için ayn-ı menfaattir. Kâfirlerle mukaateleden maksat; onların küfrü terketmekle ıslah-ı nefsetmeleridir, yoksa onlara eza etmek değildir. Binaenaleyh; onları imana davet etmek, salâh ve saadetlerine hizmettir. Şu halde âlemde intizamı ve salâhı te'min için ehl-i İslâm her zaman şevketini muhafazaya gayret edip din-i İslâma davet hususunda daima kılıç göstermek lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin baş tutanlarını katletmek lâzım olduğunu beyandan sonra müminleri kıtale teşvik ve kıtalin lüzumunun sebeb ve hikmetini beyan etmek üzere :

أَلاَ تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَّكَثُواْ أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّواْ بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُم بَدَؤُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ

buyuruyor.

[Ahidlerini bozup yeminlerinden hulfederek Resûlullah'ı Mekke'den çıkarmak isteyen bir kavimle mukaatele etmez misiniz? Halbuki sizinle mukaaieleye iptida onlar başladılar.]
Yani; nakz-ı ahdeden kâfirlerle mukaatele etmez misiniz? Mukaatele etmelisiniz. Zira; nakz-ı ahdetmek ebnâ-yı cinsini izrar, gadri ve hıyaneti mucip olduğundan cezası katletmektir. Maahaza onların günahları yalnız ahidlerini bozmak değildir. Belki Resûlullah'ı Mekke'den çıkarmak kasdettikleri gibi sizinle kıtale dahi evvelemirde mübaşeret eden onlardır. Şu halde onların yeminlerini nakız ve Resûlullah'ı Mekke'den ihracı kasdetmeleri ve sizinle kıtale sizden evvel başlamaları onların kıtalini mucip olan esbaptandır.
Şu beyan olunan sebepler mevcut olduğu halde onlarla kıtal etmekten çekinir misiniz? Bu misilli kâfirlerle ceng ü cidalden çekinmeyin. Zira; çekinmek sizin için muvafık değildir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Kureyş'in Mekke'de (Darünnedve)'de içtimâ'larında Resûlullah'ı katletmek veyahut Mekke'den çıkarmak üzere ittifak ettikleri gibi (Bedir) vakasında kıtale evvelemirde onlar mübaşeret etmişlerdir. Çünkü; Şam'dan gelen kervanları selâmetle geldiği ve kervanın reisi (Ebu Süfyan) da selâmetle geldiklerini haber verdiği halde dönmeyip (Bedir)'e kadar gelmeleri kıtale evvel mübaşeret etmek demektir.
Bu âyet-i celile ahdi nakzedenlerle kıtal etmenin gayrılarla kıtal etmekten elzem olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ ahdi nakzetmelerini kıtale sebep kılmıştır. Çünkü; kıtallerini icab eden küfür olduğu gibi nakz-ı ahdetmeleri ikinci bir sebep teşkil ettiğinden ve Resûlullah Kur'an'la imana davet ettiği halde muârazaya kıyam edip âciz kalınca muktezâ-yı akıl ve insaf iman etmek lâzımken bilâkis imanı tefkie kıtale cüret etmeleri ikinci bir sebep teşkil ettiğinden bunlarla kıtali sairleri üzerine takdim etmek ehem ve elzemdir.

***
Vâcib Tealâ nakz-ı ahdedenlerle kıtalin vücubunu beyandan sonra emr-i kıtalde kâfirlerden korkmak lâzım olmadığını beyan etmek üzere:

أَتَخْشَوْنَهُمْ فَالله أَحَقُّ أَن تَخْشَوْهُ إِن كُنتُم مُّؤُمِنِينَ ﴿13﴾

buyuruyor.

[Siz kâfirlerden korkar mısınız? Eğer imanınız varsa korkmaya lâyık ancak Allah-u Tealâ'dır.]
Yani; ey müminler ! Nakz-ı ahdeden kâfirlerin şerrinden ve onlarla kıtal etmekten korkar mısınız? Sizin için onlardan korkmak lâyık ve münâsip değildir. Eğer bir kötülük isabetinden korkmak isterseniz ve Allah-u Tealâ'y imanınız varsa Allah'tan korkun. Zira; Allah-u Tealâ ahz-ı intikama kaadir olduğundan herkesten ziyade korkmaya lâyık olan Allah-u Tealâ'dır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile ehl-i imanı kıtale teşvik için sevkolunmustur. Zira âyette istifham; inkâr içindir. Yani; «Kâfirlerle kıtal etmekten çekinir ve onlardan korkarsanız sizin için korkmak âr ve ayıptır. Binaenaleyh; onlardan çekinmeyin. Hemen kıtale mübaşeret edin» demektir. Çünkü; bir kimseye «Hasmından korkar mısın?» demek o kimsenin kanını tahrik ve hasmı üzerine hücuma teşvik olduğu insanlar beyninde inkârı gayr-ı kaabil bir hâldir. «Korkmak isterseniz korkmaya lâyık ancak Allah-u Tealâ'dır» demek «Korkmayın hemen kıtale mübaşeret edin. Allah-u Tealâ sizin yardımcınız» demektir. Zira; onlarla mukaatele Allah'ın emrine imtisal olduğu cihetle Allah'ın yardım edeceğinde şüphe olmadığına binaen kâfirlerden korkmakta bir manâ yoktur.
Bu âyet-i celile; sebeb-i şer'i olmaksızın kıtalden kaçanları son derece zemmetmiştir. Çünkü; Allahtan korkmayı imana ta'lik ederek «İmanınız varsa Allah'tan korkun, kâfirlerden korkmayın» demek «Kıtalden kaçanları imanları olmamakla» zemdir ve kâfirlerden müminlerin korkması bir emr-i münker ve çirkin birşey olduğuna işaret için tevbihe ve başa kakmaya delâlet eden hemze-i istifhamla varid olmuştur. Kâfirlerden korkmak ne kadar fena birşey olduğunu bize mütareke zamanı göstermiştir. Âdeta korkumuz sebebiyle elimizle beslediğimiz zimmîler elinde esir olduk ve korkmamak da ne kadar iyi birşey olduğunu son Yunan zaferi ispat etmekle âyetin sırrı zuhur etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kıtali terketmek üzerine tevbih ettikten sonra kıtal üzere terğib ve ehl-i imana yardım edeceğini vaadla düşmanlarının zelil ve hakir olacağını beyan etmek üzere :

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ الله بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ ﴿14﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerle mukaatele edin ki, sizin elinizle Allah-u Tealâ onlara azap ederek zelil ve hakir kılsın ve onlar üzerine size nusret versin ve müminlerin kalpleri şifayâb olsun.]

Yani; kâfirleri hangi mekânda bulursanız mukaatele edin. Zira; Allah-u Tealâ sizin elinizle onları katil, esaret ve memelketlerinden tard u teb'id etmek suretiyle ta'zib ederek bakî kalanlarını zelil ve hakir kılar, daima onlar üzerine size yardım etmekle mümin olan kavmin kalplerine şifa verir.
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada azapları müminlerin eliyle olacağını beyanla müminleri kıtala bir kat daha terğib etmiştir. Müminlerin eliyle t a ' z i p ten murad; katlolunmalart, esir alınmaları ve memleketlerinden tard edilmeleridir. Bu âyet, ef'âl-i ibadın halikı Allah-u Tealâ olduğuna delâlet eder. Zira; müminlerin elleriyle hasıl olacak ef'âli Vâcib Tealâ kendi zatına nispet buyurmuştur.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanlarına nazaran Mekke ahalisi (Beni Bekir) kabilesine muavenetle İslâm olan (Huzaa) kabilesine eza etmişlerdi. Huzaa kabilesinin Resûlullah'a istika etmeleri üzerine. Resûlullah bu âyetle Cenab-ı Hakkın ehl-i İslâma yardım edeceğini ve kâfirlerin makhur ve münhezim, zelil ve hakir olacaklarını beyanla cevap verdi. Sonra bu âyetin mazmunu icabı verilen cevabın aynıyla vukuat meydana geldi. Binaenaleyh; kâfirler zelil ve müminler aziz oldu ve âyet-i celilenin manâsı gaipten haber olup ileride vukuatın haber verildiği veçhile husule gelmesi mu'cizât-ı Resûlullah cümlesinden oldu.
Hulâsa; ehl-i imanın kâfirlerle kıtalleri vacip olduğu ve kıtalde Allah'ın kâfirleri müminlerin elleriyle ta'zib ederek zelil, akir ve müminlere nusret vermekle aziz kılacağı ve kâfirlerin mağlûp olmasıyla müminlerin kalplerine şifa vereceği ve kıtali terketmek şu faydaların aksini intaç edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin katliyle ehl-i imanın kalplerine şifa vereceğini beyandan sonra şifanın zıddı olan ıztırabı izale edeceğini beyan etmek üzere :

وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ الله عَلَى مَن يَشَاء وَالله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿15﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerin katli sebebiyle Allah-u Tealâ ehli İslâmın kalplerinde olan acıyı ve ıztırabı giderir ve Allah-u Tealâ dilediği kulunun tövbesini kabul eder. Zira; Allah-u Tealâ onların kalplerinde olan salâhı bilici ve ona göre hükmedicidir.]
Yani; müminlerin din-i İslâm'a muhabbetleri sebebiyle vatanlarını terketmekle gurabadan olup zaaf-ı hallerine bakarak düşmanlarının çokluğundan ve servet ü samanlarından daima korku ve endişe üzerine bulunurlarken Cenab-ı Hakkın onları ümid etmedikleri bir zamanda muzaffer kılıvermesi elbette onların kalplerine inşirah vermiş, korku ve endişeleri zail olmuştur ve kalbinde olan küfrü izaleyle dergâh-ı ulûhiyete iltica ederek' tevbe edenlerin tevbesini kabul ve himaye-i ahadiyetine alacağını vaad buyurmuştur.
Bu âyette t e v b e yle murad; ehl-i imanın tevbeleri olmak ihtimali vardır.
Çünkü; Allah-u Tealâ mukaateleyle emredince müminlerden kıtali kerih görenler olmuştu. Binaenaleyh; o misilli kimselerin tevbelerinin kabulü murad olmak ihtimali baid değilse de esah olan tevbe eden ve kabulüne meşiyet-i ilahiye taallûk eyleyen her şahsın tevbesinin kabulüdür. Zira; lâfzın umumunun icabı budur ve itibar da lâfzın umumunadır.
Herkes bihakkın tevbeye muvaffak olamayıp belki tevbeye muvaffak olan insanlardan bazıları olduğuna işaret için tevbenin kabulünü (عَلَى مَن يَشَاء) nazm-ı münifiyle takyid buyurmuştur. Çünkü; nimete nail olan insanlardan bazıları nimetini hazımla şükrünü edâ ve ıslah-ı hâl ederek vâki olan kusurlarına tevbe ve istiğfara müsaraat eder. İşte Cenab-ı Hakkın tevbesini kabulünü meşiyetine ta'lik ettiği bu misilli kimselerdir. Çünkü; Allah'ın meşiyeti abdin iradesini sarfla meşiyet etmesine mevkuftur. Amma birçok kimseler nimete nail oldukça şükretmek şöyle dursun bilâkis tuğyan eder ve kusurunu bilmez. Binaenaleyh; tevbeye iradesini sarfetmez ki, Cenab-ı Hak tevbesini irade buyursun ve kabul etsin.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerle muharebeye ehl-i imanı teşvik-ı sabıkına ilâve etmek üzere :

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تُتْرَكُواْ وَلَمَّا يَعْلَمِ الله الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُواْ مِن دُونِ الله وَلاَ رَسُولِهِ وَلاَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَالله خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿16﴾

buyuruyor.

[Ey emr-i cihadı kerih gören müminler ! Siz hemen iman etmek kifayet eder ve olduğunuz hâl üzere terk olunur da cihatla emrolunmaz mı zannedersiniz ve Allah-u Tealâ sizden ihlâs üzere i'lâ-yı kelimetullah için mücahede edip de Allah'ın ve resûlünün ve müminlerin başkalarından esrarı izhar edecek dost ittihaz etmeyen halis kullarını bilmez mi zannedersiniz? Böyle zannetmeyin. Zira bu misilli zan; fasid ve bâtıldır. Çünkü; Allah-u Tealâ müminlerden seve seve ihlâs üzere mücahede edenlerle etmeyenleri bilir ve onların derecelerini birbirinden ayırır. Allah-u Tealâ ve resûlü ve müminlerin başkaları olan kâfirlerden dost ittihaz etmeyen halis müminlerle kâfirlerden dost ittihaz edip ehl-i imanın esrarını onlara bildiren münafıkları bilir. Zira; Allah-u Tealâ amelinizden haberdardır.] Çünkü; Allah-u Tealâ sizden zuhur eden tekâsülü, zaafı ve düşmanlarınıza müracaatınızı ve onlarla vuku bulan muhavere ve muhabbetinizi bilir ve ona göre ceza verir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile azab-ı ilâhiden halâsın çaresini ihlâs üzere mücahede ve kâfirlerden bilâsebeb-i şer'i dost ittihaz etmemekten ibaret olduğunu beyan etmiştir. Şu halde mücahede ihlâs üzere olmak lâzımdır. Çünkü; ihlâs üzere olmayan amelde fayda yoktur. Binaenaleyh; rıza-yı ilâhiyi kasdederek vâki olan mücahedenin dünyada ve âhirette faydası olur. Amma zahirde mücahede eder ve lâkin bâtını onun hilaf ma olursa münafık olduğu cihetle emeği boştur. Zira; riya üzere amelde zarar olur, fayda olmaz.

***
Vâcib Tealâ sûrenin iptidasında kâfirlerden beraetini ve beraetinin esbabını ilân ve beraet üzere terettüb eden mukaateleyle emrettikten sonra kâfirlerde bulunan bazı mahasin-i ahlâkın onlar haklarında mahasinden ma'dud olmadığından bu misilli mahasin-i ahlâkın onlarla kıtale mani olmadığını beyan etmek üzere :

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَن يَعْمُرُواْ مَسَاجِدَ الله شَاهِدِينَ عَلَى أَنفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِى النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ ﴿17﴾

buyuruyor.

[Müşrikler için kendi nefislerine küfürle şehadet eder oldukları halde Allah'ın mescidlerini ta'mir etmek caiz olmadı. İşte şu küfür üzere devam eden kâfirlerin amelleri derece-i itibardan sakıttır ve onlar ebeden Çehennem'de kalıcılardır.]
Yani; mescidler müminlerin ibadethaneleri olduğundan kâfirlerin o misilli mübarek mahalle hizmetleri caiz değildir. Zira; onlar kendi nefisleri aleyhine küfürle şehadet ettiklerinden küfürle iftihar eden ve ehl-i imana buğz u adavetle me'lûf olan kimselerin Allah'ın mescidini tamire liyakatları olamaz. Binaenaleyh; onlar ne kadar iyi amel işleseler amelleri yok mesabesinde ve kendileri ebeden Cehennem'dedirler. Çünkü; küfürle işlenen amelde fayda olmaz. Zira amelin esası imandır.
Bu âyette m e s a c i d le murad; Kâ'be-i Muazzama'dır. Zira; Kâ'be yeryüzünde mevcut olan cümle mescidlerin kıblesi ve reisi olduğu için ta'zîm olmak üzere cemi' sıyğasıyla varid olmuştur. M e s c i d i t a m i r le murad; bazı ulema indinde maruf olan tamir ki, mescidin binası, sıvası ve harab olmaya teveccüh ettiğinde yeniden yapılmasıdır. Buna nazaran bu misilli tamirattan kâfir menolunur. Hatta mescide sarfolunmak üzere vasiyet etse vasiyeti kabul olunmaz. Bazıları indinde t a m i r le murad; manevi tamirdir ki, mescide girmek ve oturmak gibi şeylerdir. Buna nazaran kâfir mescide girmekten menolunur. Amma bir müminin izniyle girerse beis yoktur. Çünkü müminin izni elbette bir maslahata binaendir. Eğer bir mümin tarafından izin olmaksızın girerse tekdir olunur. Zira mescid; mahall-i ta'zîmdir. Kâfirse ta'zîme ehil değildir ve mescide girmek taharete muhtaçtır. Kâfirde ise taharet olmadığından mescide lâyık olamaz.
Fahri Râzi, Nisâbûrî, Hâzin ve Kaazî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile Hz. Abbas hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Bedir) gazasında amm-i Reşulullah olan Abbas Hazretleri esir olarak huzur-u risalete getirilince ashab-ı Reşulullah, Abbas'ı şirkle ve sıla-i rahmi kat' ederek Resûlullah'la muharebeye kadar cüret etmesiyle itham ve tekdir etmeleri üzerine Abbas Hazretleri «Size ne oluyor ki kabahatlarımızı söyler, iyiliklerimizi saklarsınız» demesi üzerine Hz. Ali'nin «Sizin için iyilik var mıdır, nedir iyiliğiniz?» şeklinde irad ettikleri suâle cevap olmak üzere Abbas «Biz sizden efdaliz, zira; mescidi tamir eder, Kâ'be'nin örtüsünü örteriz ve esirleri koyuveririz» deyince Abbas'ın itikaadını red için bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Kâfirlerin nefislerine küfürle şehadetlerinin keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazıları Nasrâniye suâl olunduğunda «Ben Nasrâniyim» ve Yehûda suâl olunduğunda «Ben Yahûdiyim» gibi her millete suâl olunduğunda mensup olduğu millet-i küfriyeyle cevap vermesi kendi küfrüne şehadettir. Yahut kendi küfriyatlarıyla iftihar etmeleridir, yahut putlarına secde etmeleridir.
Vâcib Tealâ bu âyette Cehennem'de ebedi kalmak kâfirlere mahsus olduğuna işaret için hasra ve hususiyete delâlet eden (هم) zamiriyle irad ve küfür halinde işledikleri amellerinin zayi olduğunu ve asla faydasını görmeyeceklerini açıktan beyan buyurmuş ve Cehennem'de ebedi kalmalarında mübalağa için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin mescidi tamire ehil olmadıkları ve küfürle kendileri aleyhlerine şehadet ettikleri ve küfür halinde işledikleri amellerinin batıl olduğu ve ebedi Cehennem'de kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mescidi tamire ehil olmadıklarını be yandan sonra mescidi tamire ehil olanları beyan etmek üzere :

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ الله مَنْ آمَنَ بِالله وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ الله فَعَسَى أُوْلَئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ ﴿18﴾

buyuruyor.

[Allah'ın mescidlerini tamir etmek Allah'a ve yevm-i âhirete iman edip namazını kılan ve vacip olan zekâtını veren ve din uğrunda hiç kimseden korkmayıp ancak Allah'tan korkan kimselere mahsustur. İşte şu evsafı cami olan kimseler ibâdat-ı ilâhiyeyi edâ ve tarik-ı hakka sülük eden mühtediler zümresinden olmaları me'mûl-ü kavidir.]
Yani; Allah-u Tealâ'ya ibadet için hazırlanmış mescidi ancak Allah'a imanı olan kimse tamir eder. Binaenaleyh; kâfirin mescidle münâsebeti olmadığından mescidi tamire ehil değildir. Çünkü; mescidde ibadet etmediklerinden tamir etseler bile tamirlerinin indallah kadri yoktur ve mescidi tamire ehil olmakta âhirete iman şarttır; âhirete imanı olmayan ibadet etmez ki, ibadet için mescid yapsın. Kezalik mescidi tamire ehliyette ikaame-i salât etmek de şarttır. Namaz kılmayan namaz için mescid yapmaz. Mescidin binası ve tamiri için sarfolunan mesarif, nafile olduğu cihetle farz olan zekâtını vermeyen kimse mescid yapamaz; farz olan zekâtı üzerinde dururken nafile tamire ehil olamaz. Mescidi tamir edecek kimse din uğrunda Allah'tan korkmalıdır. Allah'tan korkmayan bir kimse Allah'ın mescidine riayet etmez. İşte şu iman ve ikaame-i salât gibi sıfatlarla muttasıf olan kimseler hidayete nail olanlardır ve âhirette büyük derecelere dahi nail olmaları me'muldür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ mescidi ta'zîme ehil ve tamire salih olanların fezail-i ilmiye ve ameliyeleri olan kimseler olduğunu beyan buyurmakla ehl-i imanı fezail-i ilmiye ve ameliye tahsiline teşvik buyurmuştur. M e s c i d i n t a m i r i yle murad; binasına, tanzifatına, tezyinatına, döşemesine ve içinde ibadet etmeye ve zikrullahla tenvirine ve tedris-i ulûma ve sair ibadâta şamil olduğu gibi mescide münâsip olmayan şeylerden mescidi himaye etmeye dahi şamildir. Şu halde beş vakit namazda mescide devam mescidi tamir kabilindendir. Hatta Resûlullah :
(من غدا الى المسجد اوراح اعدالله له فى الجنة نزلاً) buyurmuştur ki, «Bir kimse sabah ve akşam mescide giderse Allah-u Tealâ Cennet'te onun için bir konak hazırlar» demektir. Mescidi ziyaret eden Allahı ziyaret etmiş gibi birçok eltaf-ı ilâhiyeye nail olacağına dair müteaddid ehadis-i celile mevcuttur, lâkin burada yazılmasına lüzum görülmemiştir.
Allah'a iman etmek Resûlullah'a imana şamil olduğundan bu âyette Allah'a imanla iktifa olunmuş ve Resûlullah'a iman zikrolunmamıştır. Âyette (عسى) kelimesi ricaya delâlet ederse de bu rica kullara râci'dir. Çünkü; kullar ibadetlerini Allah'ın rızasına muvafık olup olmadığını bilmediklerinden her zaman Allah'tan rica ve ümit üzere bulunmaları lâzım olup ibadetlerine mağrur olmamaları için ricaya delâlet eden (عسى) kelimesiyle varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ mescidi tamire ehil olanların müminler olduğunu beyandan sonra müşriklerin mescidi tamirleri ve huccaca hizmetleri ehl-i imanın imanlarına müsavi olamayacağını beyan etmek üzere :

أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِالله وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِى سَبِيلِ الله لاَ يَسْتَوُونَ عِندَ الله وَالله لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ﴿19﴾

buyuruyor,

[Siz huccaca su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı tamir etmenizi Allah'a ve yevm-i âhirete iman edip de fisebilillâh mücahede eden kimsenin imanı ve mücahedesi gibi mi kılarsınız ve ikisini müsavi mi zannedersiniz? Eğer böyle zannediyorsanız bu zannınız fasiddir. Zira; indallah şirkle beraber mescidi tamir ve huccaca su vermek hiçbir zamanda imanla beraber düşmanla muharebeye müsavi olamaz. Çünkü; Allah-u Tealâ zalimleri hidayette kılıp doğru yola sevketmez.] Kâfirler iman için halkolunmuşken küfrü irtikâp etmekle nefislerine zulmettikleri gibi Allah'a ibadet için hazırlanmış olan mescidi putlara mahal kılmalarıyla dahi zulmettiklerinden Allah'ın hidayetine nail olamazlar.
Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile bu âyet Hz. Abbas'ı red için nazil olmuştur. Çünkü; Abbas Bedir'de esir olunca Beyt-i Şerifi tamir ve huccaca su vermelerini fezailden sayarak iftihar etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Abbas Hazretleri zaman-ı cahiliyede huccacı hurma suyuyla sulamak vazifesiyle meşgul olup zaman-ı İslâmiyette dahi Resûlullah'ın o vazifeyi amcasının uhdesinde' ibkaa buyurduğu mervidir. Çünkü; İbn-i Abbas'a bir A'rabi gelip «Amcazadeleriniz misafirlere bal ve süt verirlerdi. Size ne oldu ki, hurma şerbeti veriyorsunuz. Yoksa muhtaç mısınız veyahut bahil misiniz?» dediğinde İbn-i Abbas «Muhtaç ve bahil değiliz. Ve lâkin Resûlullah Üsameyle beraber bizim haneyi teşrifinde biz hurma şerbeti getirdik, Resûlullah tahsin buyurdu. Resûlullah'ın tahsin buyurduğu şeyi biz tebdil edemeyiz» dediği (Müslim)'de mezkûrdur. İşte şu rivayet hurma şerbetiyle huccacı sulamak vazifesinin Abbas Hazretlerinin uhdesinde terk olunduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ ehl-i imanın imanlarını ve mücahidinin cihatlarını müşriklerin huccaca su vermeleri ve mescidi tamir etmeleri üzerine tercih etmiştir. Bu tercihi te'kid ve sarahaten beyan etmek üzere :

الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ فِىسَبِيلِ الله بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِندَ الله وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ ﴿20﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve imanlarını efâlleriyle takviye ve ispat ederek vatanlarını terk ve civar-ı Resûlullah'a iltica etmek suretiyle hicret ettiler ve fisebilillâh malları ve canlarıyla mücahede ettiler. Onlar için indallah büyük dereceler vardır ve onlar ancak korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmak suretiyle fevz ü necat buluculardır. Zira; bunlar âhir eti dünya üzerine tercih ettiler ve din-i ilâhiyi i'lâ için mallarını ve canlarını fedaya müheyya oldular. Elbette bunların dereceleri büyüktür.]
Bu misilli dinini ihya için hicret edip malıyla ve canıyla mücahede edenlerin dereceleri gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetlerle olduğuna işaret zımnında bunların derecelerini beyan için ta'zîme delâlet eden ism-i işaretle varid olmuştur. Şu sıfatları cami' olmayan kimselerin necatları ve dereceleri bunların necatları ve derecelerinden pek az olduğuna' işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin dereceleri pek büyük olduğunu beyandan sonra âhirette rahmet ve rıdvan ve Cennetle tebşir edeceğini beyan etmek üzere :

يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُم بِرَحْمَةٍ مِّنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَّهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُّقِيمٌ ﴿21﴾ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ الله عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ ﴿22﴾

buyuruyor.

[Şu sıfatlar kendilerinde bulunan kimseleri Rablerî canib-i ilahisinden in'âm, ihsan ve rızalariyla ve onlar için hazırlanmış Cennetlerle tebşir eder ki, onlar için ebeden o cennette kalıcı oldukları halde tükenmez ve baki nimetler ve muhakkak Cenab-ı Hak indinde ecr-i azîm vardır.]
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu sıfatlar kendilerinde bulunan kimselerin şereflerine işaret için kemâle îsâl edici manâsını ifade eden (رب) lâfz-ı şeri onlara muzaf olarak varid olmuştur. Tebşirin Vâcib Tealâ'ya nispeti tebşir olunan şeyin gaayet büyük olmasına delâlet eder. Çünkü her iş; o işiişleyenin kemâline ve haline göre tasvir olunur. Binanealeyh; bu makamda tebşir eden Vâcib Tealâ olunca tebşir olunan şeylerin ukul-ü beşerin ihata edemeyeceği bir derecede büyük olmasını icab eder.
Cennet nimetlerinin kederden safî ve mihnetten ârî olduğuna işaret için mübalâğaya delâlet eden (نَعِيمٌ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü mübalâğa; kederden salim, bol ve cesim olup her ihtiyacı kâplmasıyladır. Binaenaleyh; Cennet nimetleri sırf telezzüz için olup tükenmek, azalmak ve kuruyup çürümek gibi âfetlerden salim olduğu cihetle nimet demeye bihakkın şayandır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerden beraet etmelerini müminlere emrettikten sonra kâfirlerle müminler beyninde karabet-i nesebiye olsa dahi beraet etmek lâzım olduğuna işaret etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ آبَاءكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاء إَنِ اسْتَحَبُّواْ الْكُفْرَ عَلَى الإِيمَانِ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿23﴾

buyuruyor.

[Ey müminler'. Babalarınızı ve kardeşlerinizi dost ittihaz etmeyin, eğer onlar küfrü iman üzere tercih ve ihtiyar ederlerse. Eğer sizden bir kimse onları dost ittihaz ederse işte o dost ittihaz eden kimseler zalimlerdir.] Zira; kâfirlere mukaarenetle nefislerine zulmetmişlerdir. Çünkü; yakın olan kimselere onların küfrü ve dalâli sirayet eder ve bilhassa akrabanın akrabaya te'siri daha ziyade olur. Su halde kâfirlerden uzak olmalı ki, onların şerrinden mahfuz kalmalı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet-i celileden maksat; her mümini kâfirlerden hiçbir fertle dostluk etmekten nehiydir. Yani; «Hiçbir mümin hiçbir kâfiri ciddiyetle dost ittihaz etmesin. Velevse o kâfir müminin anası, babası ve biraderleri gibi yakın akrabasından olsun» demektir. Fakat bu nehiy; küfrü ihtiyarda ısrar etmek şartıyla meşruttur. Çünkü; kâfir küfrüzere ısrar etmezden evvel kâfire mukaarenetin faydası me'mûldür. Zira; mümine mukaarenetle kâfirin mü'min olmak ihtimali vardır. Lâkin nasihat dinlemeyerek küfrüzere devama karar verip iman etmek ümidi azaldıktan sonra uzak olmak lâzımdır. Çünkü; yakın olmakta fayda olmadığı anlaşılınca yaklaşmakta bir manâ yoktur.
Kâfirlerin dostluğa liyakatları olmadığı halde onları dost ittihaz etmek dostluğu mevzi-i lâyıkının gayrıya vaz'etmek olduğundan bunları dost tutan müminlerin zulmetmiş oldukları açıktan beyan olunmuştur. Kâfirleri dost ittihaz etmeyen müminlerden zulüm olursa da dost ittihaz eden müminlerin zulmüne nispetle gaayet az olduğuna işaret için zulmün bunlara münhasır olduğu beyan olunmuştur ki zulümlerinin kemaline ve kesretine işaret edilmiştir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile âyet-i celile babalarına ve kardeşlerine şefkatlarına binaen hicret etmeyenler hakkında nazil olmuştur. Yahut müminlerin kâfirlerden kat'-ı alâka etmesine dair beraetlerinin lüzumuna dair olan emir ilân olununca ehl-i iman «Babadan, kardeşten ve sair akrabadan beraet ve kat'-ı alâka nasıl mümkün olur ve sıla-i rahmi terketmek olmaz mı?» gibi birtakım şüpheye düşünce bu şüphelerini gidermek ve din hakkında baba ve kardeşten iftirak vacip olduğunu beyan etmek üzere bu âyet nazil olmuştur.

***
Vâcib Tealâ; bu âyet nazil olunca «Müminler hicret edersek evlâdımız ve emvalimiz zayi olur, ticaretimize kesat arız olacağı gibi hanelerimiz yıkılır, harab olur» diyerek endişeye düşmeleri üzerine şu tasavvur ve endişelerinin hata olduğunu beyan etmek üzere :

قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ الله وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِى سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِى الله بِأَمْرِهِ وَالله لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ﴿24﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Akrabasının firkatına dayanamayarak hicretten çekinen kimselere sen de ki, «Ey müminler ! Eğer babalarınız, oğlanlarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, sair akrabanız ve kavm ü kabileniz, kazanmış olduğunuz mallarınız ve kesat arız olmasından korktuğunuz ticaretiniz ve sükenasından razı olduğunuz evleriniz size Allah'tan, resûlünden ve fisebilillâh düşmanlarınızla muharebeden ziyade muhabbetliyse hakkınızda emr-i ilâhi gelinceye kadar gözetin ki, emr-i ilâhi geldiğinde ne olacağını bilirsiniz. Muhakkak Cenab-ı Hak kavm-i fasıkîne hidayet etmez. »]
Yani; sizin için pek sevgili olarak şu sayılan şeyler Allah-u Tealâ ve resûlünden daha ziyade sevgiliyse sizin üzerinize azabı icab eden emr-i ilâhi gelinceye kadar âkıbet-i emre intizar etmek üzerinize vaciptir.
Bu âyet; din uğrunda görülecek meşakkata ve dünyaca terettüb edecek bilcümle mazarratlara tahammül etmek lâzım olduğuna delâlet eder ve insan için dini uğrunda herşeyi fedaya hazır olmazsa akıbet vehâmetten hâlî olamayacağına dahi işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette «Eğer şu umur-u dünya size umur-u dinden daha ziyade muhabbetliyse akıbette gelecek belâyâyı gözetin» buyurmuştur. Bu ise umur-u dine riayet olunmadığı surette her türlü tehlike mevcut olduğunu beyan etmektir. Bu âyette m u h a b b e t le murad; ihtiyarî olan muhabbettir. Yoksa zaruri olan muhabbet değildir. Çünkü; zaruri olan muhabbeti terketmek beşer için mümkün olmadığından muhabet-i zaruriyeyi terkle teklif olmaz.
Hulâsa; baba, kardeş ve sair akraba küfrüzere ısrar ve muhabbet ettikçe onları dost ittihaz etmek caiz olmadığı ve karabetlerine binaen onların muhabbetlerinden vazgeçmeyen kimselerin zalim oldukları ve bunların muhabbetlerini cihad-ı fisebilillâh üzerine tercih edenlerin Allah'ın gazapla emri gelinceye kadar intizar etmeleri lâzım olduğunu beyanla tehdid olundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ umur-u dini dünya üzerine tercih lâzım olduğunu beyandan sonra umur-u dine devam edenlere dünyada ve âhirette yardım edeceğini beyan etmek üzere :

لَقَدْ نَصَرَكُمُ الله فِىمَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ ﴿25﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Allah-u Tealâ çok muharebe mahallerinde size yardım etti. Ve bilhassa (Huneyn) denilen mevkide vâki olan muharebe gününü düşünün kî, o günde sizin çokluğunuz size ucup vermişti. Halbuki sizin çokluğunuz size hiçbir fayda te'min etmedi ve o kadar genişliğiyle beraber yeryüzü size dar geldi. Yeryüzü bu kadar vüs'atıyla beraber başınıza dar geldikten sonra düşmanlarınıza arkanızı döner olduğunuz halde firar ettiniz,]
Yani; ey müminler ! Cenab-ı Hakkın size yardım ettiği mevkilerden birisi (Huneyn) gününde vâki olan yardımıdır. Zira; o gün sizin çokluğunuz size gurur verdi ve bu çoklukla biz mağlûp olmayız itikaadında bulundunuz. Halbuki o çokluğunuz size hiçbir fayda bahşetmedi. Binaenaleyh; muharebenin bidayesinde mağlûp oldunuz ve çokluğunuza mağrur olmanızın acısını gördünüz.
Âyet-i celilede Cenab-ı Hak çok yerde ehl-i imana nusret ettiğini beyan etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah yirmiyi mütecaviz gazada bilfiil hazır bulunmuş ve zaman-ı saadette yetmiş gaza vuku bulmuştur. Bunların ekserisinde müminlere yardım ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette yeminle beyan buyurduktan sonra muâvenet-i ilâhiye cümlesinden olarak (Huneyn) denilen mahalde vâki olan hâdiseyi ve muavenetini dahi beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Huneyn vak'ası şöyle zuhur etmiştir ; Resûlullah Mekke'yi fethettikten sonra (Huneyn) denilen derelerde sakin olan (Havazin) ve (Beni Sakif) kabileleriyle muharebe ve onları imana davet etmek üzere on iki bin askerle (Huneyn) ınevkiine geldi. [Huneyn: Tâif ile Mekke arasında bir vadidir.]
Ashab-ı Resûlullah müşriklerin askerinin dört bin olduğunu görünce bazıları ve bilhassa ensardan Selâme oğlu Seleme «Biz bu kadar çoklukla hiçbir kimseye mağlûp olmayız» dediler. Çünkü; on iki bin İslâm askerine karşı dört bin kâfir gaayet az göründüğünden bazı ashab-ı kiram «Muzaffer olmakta . te'sir eden şey çokluktur» zannıyla bu sözü söylemişlerdi. Gerçi Resûlullah bu sözü sevmedi, fakat ne çare ki söylendi. Tarafeyn askeri birbirine kavuşunca kâfirler galebe ettiler ve asakir-i İslâmiye firara yüz tuttu. Hattâ Resûlullah'ın yanında amcası (Abbas) ile (Ebu Süfyan b. Haris)'ten başka kalan bulunmadığı mervidir. Binaenaleyh; yeryüzünün bu kadar vüs'atıyla beraber asakir-i İslâmiye üzerine dar geldiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İşte o hengâmda Resûlullah amcası Abbas Hazretlerine emretti, Abbas savt-ı bâlâ ile kabailden her birerlerinin meziyet-i merdanelerini sayarak çağırdı. Resûlullah da Ester üzerinden indi, yerden bir avuç toprak aldı, kâfirlere karşı saçtı ve yine Ester'e binip hücum edecek olduysa da Abbas Hazretleri bırakmadı.

***
Vâcib Tealâ; işte bu sırada asakir-i İslâmiyenin Resûlullah'ın yanına toplanmaya başladıklarını beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَنَزلَ الله سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنزَلَ جُنُودًا لَّمْ تَرَوْهَا وَعذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَذَلِكَ جَزَاء الْكَافِرِينَ ﴿26﴾


buyuruyor.
[Sizin hezimetinizden sonra Allah-u Tealâ, Resûlü ve müminler üzerine sükûnet icab eden emniyeti indirdi. Binaenaleyh; düşmandan korkuları zail oldu ve bir şahıs gibi toplanmakla yeniden harbe başladılar. İşte şu sebat ve Resûlullah'la ittifak sebebiyle Allah-u Tealâ sizin görmediğiniz askerleri size yardımcı olarak gönderdi ve kâfirleri katil ve esir etmek gibi dünya azabıyla onlara azab etti. İşte şu azap; kâfirlerin küfrünün cezasıdır.] Şu cezanın sebep ve illeti küfrolduğuna işaret için zamir mevziinde (كَافِرِينَ) lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; (جَزَاء الْكَافِرِينَ) yerinde (جَزَاؤُهم) denilse olabilirdi; lâkin cezanın illeti küfür olduğuna işaret olmazdı.
Asakir-i İslâmiyenin görmediği halde i m d a d a g e l e n a s k e r l e r le murad; meleklerdir. Âyette meleklerin adedine delâlet yoktur. Adede delâlet eden ahadis-i celiledeki rivâyât muhteliftir. Binaenaleyh; beş bin veya altı bin veyahut sekiz bin olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Ancak adede bir hüküm taalluk etmeyip bizim için meleklerin kaç kişi olduğuna dair tahkik lâzım olmadığından (العلم عبدالله) demek daha evlâdır. Meleklerin gelmesi müminlere kuvvet-i kalp vermek, şecaat ve cesaretlerini arttırmak içindir. Binaenaleyh; kıtale iştirak etmediklerine dair olan rivayet sahih olsa gerektir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran kâfirler bozulunca firar ederek evlâd ü ıyal ve mallarının bulunduğu (Evtas) denilen mahalle iltica ettiler. Resûlullah Eş'arîlerden (Ebu âmir) namında bir kimseyi emir tayin ederek bir miktar askerle mal, evlât ve lyallerini esir olarak alıp getirmek üzere gönderdi. Onlardan altı bin esir ve hadsiz, hesapsız emval-i ganimet aldılar ve getirdiler. (Ci'rane) denilen mahalde Resûlullah onun cümlesini asakir-i İslâmiyeye taksim etti. Hatta Kureyş'ten bazılarına yüzer deve verdi. Bu taksimden sonra (Havazin) kabilesi tevbe ve istiğfar ederek huzur-u risalete gelip mallarının ve evlâd ü ıyallerinin kendilerine reddini istediler.

***
Vâcib Tealâ işte şu tevbelerini kabul ettiğini beyan etmek üzere :

ثُمَّ يَتُوبُ الله مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَن يَشَاء وَالله غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿27﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kâfirleri katil ve esaret gibi azab-ı dünyevi ile azab ettikten sonra kâfirlerden dilediğine tevbeyi tevfik etmekle İslâm oldular Tevbelerini kabul buyurdu. Zira Allah-u Tealâ tevbe edenlerin tevbesini kabulle İslâm olanlara ihsan edicidir.]
Fahri Râzi, Nisâbûrî, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran (Havazin) kabilesinin tevbe edip mallarının ve esirlerinin reddini istediklerinde Resûlullah «İkisinin reddi olamaz. İkiden birini redde razı olun» buyurunca onlar esirlerimizin reddine razıyız. Zira; neseplerimizden .vazgeçemeyiz» dediler. Binaenaleyh; Resûlullah ashabına hitaben «Hamd ü senayla başlayarak bunlar tevbe ettiler. Bizim kardeşlerimiz oldular. Benim reyim bunların esirlerini kendilerine iade edelim. Kimin elinde varsa hüsn-ü rızasıyla versin. Razı olmayan varsa bize ödünç versin de başka muharebede aldığımız esirlerden ödeyelim» buyurdu. Cümle ashap «Razıyız verelim» demişlerse de Resûlullah «Bilmeyiz, belki içinizde razı olmayanınız olur da bize söyleyemez. Herkes kendi reisleriyle müzakere etsin, reisleri bize haber versin» buyurdu. Oymak oymak herkes reisleriyle bilmüzakere rızalarını beyan ettiler. İman edenler evlâd ü ıyallerini aldılar ve götürdüler.
Hulâsa; sıdıkla iman edenlere Allah'ın yardım edeceği ve herşeyde Allah'a itimad lâzım ve herşeyin halikı Allah-u Tealâ olduğu ve günahından tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ (Huneyn) vak'asını beyandan sonra müşriklerin bazı ahvalini beyan etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ فَلاَ يَقْرَبُواْ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا

buyuruyor.

[Ey müminler ! İyi bilin ki, müşrikler ancak necistir. Onlar necis olunca bu seneden sonra Mescid-i Haram'a yakın olmasınlar.] Zira; onlar cenabetten gusletmez ve hadesten abdest almaz ve sair necasetten çekinmezler. Halbuki mescid Allah'a ibadet için hazırlanmış mahall-i mübarek oMuğu için taharet-i kâmile lâzım olduğundan taharetsizler giremezler. Binaenaleyh; müşrikler mescide girme şerefinden mahrumlardır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Beyzâvfnin beyanları veçhile m ü ş r i k l e r le murad; putlara ibadet eden müşriklerdir yahut mutlaka kâfirlerdir. N e c a s e t le murad; hükmen necasettir. Yahut müşrikler kelp ve hınzır gibi ayn-ı necaset demektir. Buna nazaran kâfirlerin bedenleri ayn-ı necis demek olur. Yahut necaset menzilesinde olan şirki iltizam ettiklerinden kendilerine necis ıtlak olunmuştur. Zira; daima necaset içinde olan kimsenin her tarafı necisle mülevves olduğu gibi kâfirler daima şirk içinde bulundukları cihetle ayn-ı necis gibidirler. Binaenaleyh; kâfirle, el ele yapışan bir müminin abdestliyse abdestini iadesi lâzım olduğu bazı kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur. Yahut kâfirlere necis ıtlakı tabiatlarında olan habasetlerine binaendir. Zira; batında olan habasetleri ve akide-i fasideleri necaset-i zahiriye ve maddiyyeye teşbih olunmak suretiyle bunlara necaset denmiştir. M e s c i d – i H a r a m 'la murad; nefs-i haremdir. Zira; hareme dahil olan mescide dahil olacağından bu misilli necis olan kâfirlerin mescid-i şerife girmelerinden mescidi sıyanet için Harem'e duhulden dahi nehyolunmuşlardır.
Bu âyette â m la murad; haccet-ül vedâ' senesidir, yahut hicretin dokuzuncu senesi ki, Ebu Bekir Hazretlerinin emir-i hac olduğu senedir. İşte o seneden sonra müşrikler haccetmekten ve Harem'e girmekten menolunmuşlardır. Binaenaleyh; kâfir gerek zimmî olsun gerek müste'men olsun ve gerekse muâhid bulunsun her ne suretle olursa olsun Harem'e girmekten menolunmuştur. Hatta imam-ül müslimîn Harem'de bulunup ecanipten elçi gelse imam Harem haricine çıkar, elçiyi Harem'e koymaz. Kâfirleri Harem'e girmekten nehyetmek; müminleri kâfirlere müsaade etmekten nehyetmektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile îslâm memleketi; kâfirler hakkında üçtür:
B i r i n c i s i ; Harem'dir ki, asla kâfirin girmesi caiz olmaz. Hatta gizli girse ve vefat etse kabri ma'lum olduğu takdirde kabrinden çıkarılır, harice atılır.
İ k i n c i s i ; Yemame'yle Yemen ve Necid'le Medine arasından ibaret olan arz-ı Hicaz'dır. Arz-ı Hicaz'a ehl-i İslâmın izniyle kâfirlerin girmesi caiz de üç günden ziyadeye müsaade olunmaz.Çünkü; Resûlullah'tan kâfirlerin arz-ı Hicaz'dan çıkarılacağına dair olan hadis-i şerif mevcut olduğundan Ebu Bekir Hazretleri çıkarmak istemişse de vakit bulamadı. Fakat halife-i sânî Fâruk-u A'zam Hazretleri zaman-ı hilâfetinde arz-ı Hicaz'dan kâfirleri tard ve teb'id etmiş ve İmam-ı Malik'ten rivayet olunan ; (لا يجتمع دينان فى ججزيرة العرب) hadis-i şerifinin eseri Hz. Ömer zamanında zuhur eylemiştir. Hadis-i şerifin manâsı «Ceziret-ül Arap'ta iki din cem' olmaz» demektir. Ve ilâyevminâhaza bu hadisin eseri câridir. Bilâd-ı İslâmdan
Ü ç ü n c ü s ü ; sair memalik-i İslâmiyedir. Kâfirler bu kısım memalik-i İslâmiyeye emanla girebilirler, fakat bir müslimin izni olmadıkça mescide giremezler.
Bu âyette kâfirlerin âhirette azab olunmaları için furu-u a'malle mükellef olduklarına delâlet vardır. Çünkü; Mescid-i Haram'a girmek furu-u a'mâlden olduğu halde nehyolundular. Nehiy ise mükellef üzerine varid olur. Binaenaleyh; nehyolunmaları mükellef olmalarına delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ; müşriklerin Harem-i Şerife girmeleri memnu' olunca Mekke ahalisinin maişetleri ticarete münhasır olduğu cihetle ticaretlerinin kesadından endişe etmeleri üzerine onları tesliye etmek üzere :

وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ الله مِن فَضْلِهِ إِن شَاء إِنَّ الله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿28﴾

buyuruyor.

[Ey ehl-i Mekke ! Eğer müşriklerin Harem-i Şerif dahilîne giremeyecekleri sebebiyle' ticaretinize kesat arız olacağından ve fakr u fakaya müptelâ olacağınızdan korkarsanız korkmayın. Zira; Allah-u Tealâ dilerse sizi fazl u kereminden zengin kılar ve ihtiyaçtan kurtarır. Çünkü; Allah-u Tealâ kullarının umurunu tedbir eder ve ihtiyaçlarını bilir ve hikmetine muvafık olarak herkesin rızkını ihsan eder.] Zira; her işi hikmete muvafık olur. Binaenaleyh; müşrikleri Harem'e girmekten menetmesi de hikmete muvafık olan ef âli cümlesindendir.
Fahr-i Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Vâcib Tealâ Mekke ahalisini iğna buyurmasının keyfiyeti yağmurları çok yağdırıp bereketler halk etmesiyle veyahut Cidde ve Yemen gibi birçok memleket ahalisi İslâm olup hacca gelmek ve onların celbettikleri eşya ve erzak sebebiyle ticaret kapıları açılmak ve kâfirlerden cizye almak suretiyle olacağına işaret etti. Nitekim öyle oldu ve vaad-i ilâhinin eseri zuhur etti. Binaenaleyh; herbirerleri zengin oldular. İnsanların her zaman tazarru' ve niyaz üzere bulunması ve her zaman emelini Cenab-ı Hak'tan istemesi vacip olan vezaif cümlesinden olduğuna işaret için Cenab-ı Hak kullarını ihtiyaçtan kurtarmasını kendi meşiyet ve iradesine talik buyurmuştur. Yahut iğna etmek fazl-ı ilâhi olup vacip olmadığına işaret için kullarını zengin kılmayı meşiyetine ta'lik buyurmuştur.
Müşriklerin Harem-i Şeriften menolunması ve Ceziret-ül Arap'ta İslâmdan başka bir unsurun bulunmaması ve kütle-i İslâmiyenin bir mevkide bulunması elbette Müslümanlar için maslahat-ı mühimmedendir ve din-i alanın hikmetine muvafık olan da budur. Çünkü; kâfirlerle ihtilâtta ahlâk sirayet edeceği cihetle âdât-ı keferenin sirayeti cihetiyle ahlâk-ı İslâma zaaf arız olmak, kuvvet ve metanet-i İslâmiyeye halel gelmek ihtimali ve korkusu her zaman mevcuttur. Binaenaleyh; kâfirlerin Harem'den meni ve arz-ı Hicaz'dan tard ve teb'idleri İslâmiyet için ayn-ı menfaat olduğunda şüphe yoktur.
Kâfirlerle ihtilâtımızdan ve umurumuz başında onları bulundurduğumuzdan ve bilâd-ı İslâmiyeye çekirge gibi dağılmalarından ve kanlarımızı sülük gibi sormalarından ve esrarımıza vakıf olmalarından ne kadar zarar gördüğümüz malûmdur ki inkârı mümkün olmayan hakikatlardandır. Hele şu son zamanlarda Maliyede Fransızların, Bahriyede İngilizlerin, Harbiyede Almanların bulunmasından görülen zararların nihayeti olmadığı şüphe olunacak mesailden değildir. Teessüf olunur ki, Maarif Nezareti teşekkül edeli elli altmış sene olduğu ve milletin bütçesinden birçok paralar çektiği halde şu ihtiyaçlara kâadamlar yetiştirememiştir. Yetiştirmediğinden endişe ederek yetiştirmek çaresini düşünmek de istememiştir. [İşbu sure-i şerifenin tefsiri senesi Nisanına müsadif olup o zamanın vaziyetine göre beyanı mütalâa edilmiştir.]

***
Vâcib Tealâ müşriklerden beraeti ve onlarla mukaatelenin lüzumunu beyandan sonra cizye verinceye kadar ehl-i kitapla mukaatelenin vacip olduğunu beyan etmek üzere :

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالله وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ الله وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ ﴿29﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Allah'a ve yevm-i âhirete iman etmeyen kâfirlerle mukaatele edin. Hatta kendi elleriyle hakir ve zelil oldukları halde cizye verinceye kadar ehl-î kitaptan şol kimselerle dahi mukaatele edin ki, onlar Allah'ın ve Resûlünün haram kıldıkları şeyleri haram saymazlar ve hak olan din-i İslâmla tedeyyün etmezler. Allah'ın dinini i'lâ etmek ve İslâmiyetin ulviyetim tanıtmak maksadına mebni onlarla mukatele vaciptir.]
Çünkü; Yehûd ve Nasârâ zahirde Allah'a iman eder gibi görünürlerse de hakikatta imanları yoktur. Zira; Yehûd Allah'ın cisim ve Üzeyr (A.S.) ın Allah'ın oğlu olduğunu ve Nasara'dan bir taife Allah'ın bazı eşyaya hulul ettiğini ve ulûhiyet ekanim-i selâseden ibaret buluduğunu ve İz. İsa Allah'ın oğlu olduğunu itikad ettiklerinden imanlarına itibar yoktur ve itikadları şirk ve batıldır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette imanlarının olmadığını beyan buyurmuştur. Kezalik âhirete imanları da yoktur. Çünkü; haşr-ı cismaniyi inkârla haşrolunacak ancak ruhtur ve ehl-i Cennet yemez, içmez ve nikâh yoktur dediklerinden ahirete imanları yok mesabesindedir.
Bunlarla mukaatelenin vacip olmasına sebep; imanlarının olmaması olduğuna işaret için ism-i mevsul varid olmuş ve bunlar kitabî olup Yehûd Tevrat'a, Nasara İncil'e iman ettikleri halde imanlarının muktezasına riayet etmediklerini beyan için Vâcib Tealâ haram olan şeyi haram itikad etmediklerini beyan buyurmuştur.
Din-i İslâm cümle edyanı nâsih olduğu cihetle efdal ve kabule minküllilvücuh şayan olduğundan din-i hak denmiştir. Çünkü; ahkâmı ukul-ü beşere mülayim ve tabayi-i selimeye muvafık ve temessük edenlerin dünya ve âhiret rahatlarını mutazammındır ve her hükmü insanlar için envâ'ı menafii cami olduğu cihetle tedeyyün ve itaat etmek vacip olduğu halde itaat etmeyenlerle mukatele etmek ehl-i iman üzerine vacip olmuştur.
Yehûd ve Nasârâ kendi'kitaplarını tahrif, hava ve heveslerine tevfik ettikleri cihetle kendi kitaplarının beyan ettiği hill ü hürmete dahi riayetleri yoktur. İşte haramı haram itikad etmeyenlerin kâfir olduklarına bu âyet delâlet eder. Şu halde bu misilli kâfirleri din-i hakka davet edip eğer kabul ederlerse kardeş edinmek ve eğer kabul etmezlerse cizye teklif etmek onu da kabul etmezlerse mukaatele eylemek vacip olmuştur. C i z y e ; ehli ahidden muahede zamanında her şahsın nefsini muhafazaya ceza olarak taksim olmak üzere tayin olunan meblâğ olup o meblâğa ceza olacağı cihetle cizye denmiştir. Onların zelil ve hakîr olmaları; borçlarını kendi elleriyle götürmek ve tahsiline me'mur olan kimsenin oturduğu ve onların ayakta oldukları halde hükûmet-i İslâmiyenin onlara vâki olan lutûf ve ihsanını beyan etmekle olur. Cizyenin miktarı İmam-ı A'zam'a göre zengin olanlara kırk sekiz, orta halli olanlara yirmi dört ve edna olanlara on iki dirhemdir.
Hulâsa; ehl-i küfürle cizyeyi kabul edinceye kadar mukaatele etmek lâzım ve Arabın müşriklerden maada bilcümle kâfirlerden cizye almak caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i kitabın imanlarına itibar olmadığını beyandan sonra imanlarına itibar olunmadığının hikmetini beyan etmek üzere :

وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ الله وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ الله ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ الله أَنَّى يُؤْفَكُونَ ﴿30﴾

buyuruyor.

[Yehûd kavmi (Üzeyr) Allah'ın oğlu ve Nasârâ kavmi (İsa) Allah'ın oğludur dediler. Şu söz onların lisanlarıyla söylenmiş bir söz ki, bu sözleriyle kendilerinden evvel geçen kâfirlerin sözlerine benziyorlar. Allah-u Tealâ onları öldürsün. Ne acaip haktan batıla geçerek iftira ediyorlar.]
Yani; Allah-u Tealâ baba olmak oğul olmak ve bir hatunla izdivaç etmekten münezzeh olduğu halde «Üzeyr ve İsâ (A.S.) ı Allah'ın oğludur» demek gibi ednâ aklın ve havsalanın kabul etmeyeceği birtakım itikad-ı batılı irtikâpla küfriyatlarını meydana koydular ve şu sözleri ancak lisanlarındadır. Zira; bu söz delilden ârî bir söz olduğu için kalbe te'sir edemez. Çünkü; delil-i aklî ve naklî ile sabit olmayan sözün akılda yeri olmaz ve bir te'sir de hasıl edemez. Binaenaleyh; manâsını düşünmeksizin dillerinin ucuyla söylenilmiş bir sözdür ve bu sözlerim onlar evvel geçen kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Çünkü; evvel geçenler de «Melekler Allah'ın kızlarıdır.» diyorlardı. Akıl için şu iddiaları batıl olduğundan ne acaip iftira ediyorlar? Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onları katletsin ki, nesilleri kesilsin ve böyle batıl itikadda bulunan olmasın.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile baba veya oğul olmak ve zevce ittihaz etmek mahlûkaat içinde ancak hayvanata mahsus, ihtiyaç ve inkıraz eseri birşeydir. Çünkü; hayvanat mevte ve inkıraza mahkûm olduğundan vakt-i merhununa kadar neslinin bekaası ve dünyanın imarı için izdivaca, evlât ittihazına ve onlarla telezzüze muhtaçtır. Cenab-ı Hak ise ihtiyaçtan ve inkırazdan münezzeh olduğundan evlât ve zevce ittihazına ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bu sözler iftira alâllahtır. Yehûdun Üzeyr (A.S.) a «Allah'ın oğludur» demelerinin sebebi; Yehûdun günahları çoğaldıkça cehalet çoğaldı hatta Tevrat'ı bilen bir kimse kalmadı. Üzeyr (A.S.) Allah-u Tealâ'ya münacatta bulundu. Cenab-ı Hak münacatını kabul ve Tevrat'ı onun zihnine iade buyurup Tevrat'la kavmini inzara başlaymca «Üzeyr Allah'ın oğlu olmasaydı Tevrat'ı ezber etmek kendine müyesser olmazdı. Şu halde Allah'ın oğludur» dediler. Gerçi bu itikadda bulunan Yehûdun hepsi değilse de bir kavmin bazısından sudur eden itikadı cümlesine isnad etmek kabilindendir ve bu misilli isnad da Arap indinde caizdir. Kezalik Hz. İsa harikulade olarak babasız dünyaya geldiğinden Nasârâ Hz. İsa'ya «Allah'ın oğludur» dediler. Bu itikadın Nasârâ'da yerleşmesinin sebebi; İncil'de Hz. İsa'ya ta'zim ve teşrif için oğul ıtlakı vardır. Cehele-i Nasârâ bunun hakikatına hamledip teşrif için olduğunu bilmeyerek doğrudan doğruya Allah'ın oğlu itikaadında bulundular ve gittikçe bu itikad beyinlerinde tevessü' ve taammüm etmiştir.
Bu âyette taaccüp kullara râci'dir. Zira t a a c c ü p ; umur-u garibeyi idrak etmek üzerine terettüb ettiğinden ancak mahlûkatta olabilir, Cenab-ı Hak'ta taaccüp olmaz. Çünkü; Vâcib Tealâ indinde herşey hazır ve' ma'lûm olduğundan onun hakkında taaccüp tasavvur olunmaz. Ve kötü amellerle muttasıf olanların, küfür, fısk ve fücur gibi fena ahlâk ve itikadda bulunanların aleyhine duâ etmek caiz olduğuna bu âyet delâlet eder ve belki de bu misillilerin aleyhine duâ edilmesi taraf-ı ilâhiden kullarına ta'limdir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i kitabın itikadlarının bazı cihetten butlanını beyandan sonra diğer cihetten butlanını beyan etmek üzere :

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ الله وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿31﴾

buyuruyor.

[Yahudiler âlimlerini ve Nasârâ keşişlerini, âbidlerini Allah'ın gayrı olarak Rableri, ma'budları ittihaz ettiler ve İsa (A.S.) ı rab ve ma'bud tanıdılar. Halbuki İsa (A.S.) Hz. Meryem'in oğludur. Onlar emrolunmadılar, ancak bir olan Allah-u Tealâ'ya ibadetle emrolundular. Çünkü; ma'budun bilhak olmadı, ancak Vâcib Tealâ oldu. Bu misilli şirk ve iftiradan Allah-u Tealâ'yı tenzih etmekle tenzih ederim.]
Yani; Yehûd ve Nasârâ ulemâ ve ruhbanlarına ulûhiyetin hululünü itikad edip onları ma'bud tanıdıklarından Allah'ın dûnunda onları erbab ittihaz etmiş oldular. Hatta onlara muhabbetlerinden naşi hulul ve ittihad itikad ederek ahbara ve ruhbana secde bile ettikleri mervidir. Bu hâl ümmet-i Muhammed'in bazı sınıfında dahi görülmektedir. Çünkü; bazı meşayihin cahil müridlerinde, şeyhine fart-ı muhabbetinden naşi şeyhini ulûhiyet mertebesine kadar sena ettikleri görülmektedir. Fakat bu; eser-i cehil ve fart-ı muhabbettir ve söylediği sözün manâsını anlamamaktır. Binaenaleyh; bu gibi cahil müridleri meşayihin evvelâ ta'lim, saniyen terbiye etmeleri lâzımdır.
A h b a r ; habr'in cem'idir. H a b r ; âlim manâsınadır. R u h b a n ; rahibin cem'idir. R a h i p ; âlim ve âbid manâsınadır. E r b a b ; rabbin cem'idir. Yehûd ve Nasârâ'nın âlimlerini ve âbidlerini erbab ittihaz etmeleri Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran şöyle olmak ihtimali vardır: Yehûd ve Nasârâ'nın âlimleri kendi huzuzat-ı nefsaniyelerine tâbi' olarak şeriatlarının hilâfına icad ettikleri ahkâmı avam-ı nâsa tefhim etmek ve onların Allah'ın ahkâmını terkedip o misilli âlimlerinin yalanlarına aldanarak haram olan şeyi helâl ve helâl olan şeyi haram itikad edip onlara ittibâ' ettiklerinden dolayı onları erbab ittihaz etmiş oldular ve Allah'ın hükmü üzerine onların hükmünü tercih ettiklerinden Allah'ın dûnunda onları ma'bud ve metbû' ittihazla şirkettiler. (Adiyy b. Hâtem)'den mervi olan bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yid etmektedir. Çünkü; (Adiyy) evvelce Nasrani olduğundan boynunda bir altın salip bulunduğu halde huzur-u risalete geldiğinde Resûlullah «Yâ Adiyy ! Boynundan şu putu çıkar» buyurdu ve bu âyeti okudu. Adiyy «Yâ Resûlallah ! Nasârâ ruhbanlara ibadet etmezler» deyince Resûlullah «Ruhbanlar Allah'ın haram kıldığı şeyleri helâl ve helâl kıldığı şeyleri haram kılmazlar mı ve Nasârâ da bunların kelâmlarını doğru itikad etmezler mi?» buyurdu ve (Adiyy) de tasdik ederek «Evet ! Böyle yaparlar» dedi. Resûlullah «İşte ruhbanların ibadetleri budur» buyurdu. Halbuki Yehûd ve Nasârâ Allah'ın inzal ettiği kitaplarında Allah'tan başka bir kimseye ibadet etmeyip ancak ferd-i vahid olan Allah'a ibadet etmekle emrolundular. Çünkü; ma'budun bilhak ancak zat-ı ulûhiyettir. Binaenaleyh; onun gayrı kime ve her neye ibadet etseler kendileri gibi bir hadis ve muhtaç olan mahlûka ibadet olduğundan küfrün en kötüsünü irtikâb etmiş olacakları derkârdır. Zira; Allah'ın gayrı hiçbir şeyin ma'bud olmaya istihkakı yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak cemi-i nekaaisten münezzeh ve müşriklerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden berî ef âlinde, zatında ve ahkâmında şerik ve nazîrden ârîdir

***
Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasârâ'nın irtikâb ettikleri kabayihten bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ الله بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى الله إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ﴿32﴾

[Yehûd ve Nasârâ'nın reisleri ağızlarından çıkan, akla ve nakle müstenid olmayan sözleriyle Allah'ın nûru olan dinini söndürmek isterler ve lâkin Allah-u Tealâ hiçbir şeye razı olmaz, ancak dinini itmam etmeye razı olur velevse kâfirler din-i ilâhinin itmamını kerih görsünler, istemesinler.]
Bu âyette n û r - u i l â h i yle murad; nûr-u nübüvvettir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ'nın papazları nûr-u nübüvveti söndürmek için halkı envâ'-ı hiyel ve desaisle iğfal, Tevrat'ta ve İncil'de olan evsaf-ı nebeviyeyi tağyire kadar cüret ettiler ve lâkin Allah-u Tealâ nûr-u nübüvvetin itmamını murad ettiği için her ne gibi iftiraya cüret ettilerse semeresiz kaldı, emekleri zayi oldu ve akıbet kendileri zarar gördüler.
Yahut n û r – u i l â h i yle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'ın ahkâmını iptal ve tekzib için her neye teşebbüs ettilerse hiçbir hükmünü ve hiçbir harfini tağyire nail olamadılar. Belki her teşebbüslerinde me'yus oldular. Zira; Kur'an'ın ahkâmı uyubdan salim ve elfazı mu'cizdir. Binaenaleyh; onlar her ne kadar söndürmeye çalıştılarsa da Cenab-ı Hak erbabını ve etbâ'ım onların çalıştığından daha çok halketti. Çünkü; Vâcib Tealâ hıfzını ve itmamını vaad etti, bu vaad-i ilâhi yerini buldu.
Bu âyette (يَأْبَى) , (لا يريد) manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah-u Tealâ hiçbir şeyi murad etmez, illâ kelime-i tevhidin i'lâsım, dininin i'zazım ve nûr-u nübüvvetin itmamını murad eder, velevse kâfirler istemesinler] demektir. Din düşmanlarını kahretmesi ve dine muîn olanlara yardım buyurması vaad-i ilâhiyi ve dinini itmam cümlesindendir. Şu halde bu âyet, Resûlullah'a ve erbab-ı dine Vâcib Tealâ'nın yardım edeceğine dair vaadini mutazammın olduğundan müminler için beşarettir.

***
Vâcib Tealâ nûra benzeyen dinini ve Kur'an'ın ahkâmım itmam edeceğini beyandan sonra itmamının keyfiyetini beyan etmek üzere :

هُوَ الَّذِىأَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ ﴿33﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şoI zat-ı eceli ü âlâdır ki, Resûlünü ayn-ı hidayet ve din-i hak olan din-i İslâmla gönderdi ki, resûlü o dini edyanın küllisi üzerine izhar etsin, velevse o dinin izharını müşrikler kerih görsünler.]
Yani; Allah-u Tealâ kullarını irşad için envâ'-ı irşad ve hayrata delâlet eden Kur'an'la Resûlünü gönderdi ki o resûlü vasıtasıyla kullarını tarîk-ı necata davet ve edyan-ı saire üzere Resûlü din-i İslâm izhar etsin, velevse bu izharı kâfirler istemesinler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile her ne kadar kâfirler istemeseler dahi Cenab-ı Hak bu dini sair edyan üzerine izhar buyuracağını bu âyetle beyan buyurmuştur. Din-i İslâm'ın cemi edyan üzerine zuhuru bu dinin edyan-ı saireyi neshetmek suretiyle olacağından Kur'an'ın sair kitapları neshedeceğine âyet delâlet eder. Yahut Allah'a ibadet olmaz, ancak bu dinle olacağından diğer edyanla olacak ibadet bu dinin zuhurundan sonra batıl olur ve din-i İslâm'ın cemi' edyan üzere zuhuru Hz. İsa'nın nüzulünden sonra olacağı mervidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. İsa'nın nüzulünden sonra herkes din-i İslâm'a dahil olacak ve edyan-ı saireye sahip kalmayacaktır. Ebu Hüreyre (R.A.) ın rivayetiyle Resûlullah
(يهلك فى زمانه الملل كاها الا الاسلاًم) buyurmuştur. Yani «İsa (A.S.) ın zamanında milletlerin küllisi helâk olur, illâ millet-i İslâmiye helâk olmaz» demektir. Bu hadiste h e l â k le murad; «edyan-ı saire erbabı kalmaz, illâ din-i İslâm'a dahil olur» demektir ve bu halin müddeti az bir zamandır. Çünkü; bundan sonra ehl-i imanın hepsi vefat etmekle yeryüzünde yalnız şerrar-ı nâsın bakî kalacağı mervidir.
Edyan-ı saire üzerine din-i İslâm'ın zuhuru bazı mevkide ve memlekette husul bulması bu âyetin sıdkına kâfidir. Çünkü; din-i İslâm'ın hilâfına bir din olmadı, illâ o din erbabını ehl-i İslâm elbette kahr u tedmir etmiştir. Meselâ Yahudileri ve müşrikleri Ceziret-ül Arap'tan ve Mecusileri Irak'tan ve Rumları Şam'dan tard u teb'id etmişlerdir.
Bu minval üzere ehl-i İslâm sair edyan erbabı üzerine bir çok beldelerde galebeyle İslâm'ı izhar ettikleri meydandadır. Amma bu izharın her zaman ve her beldede olmaması âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette din-i İslâm'ın zuhuru mutlaktır. Şu halde kaziyye; mantıkça mutlaka-i âmmedir. Mutlaka-i âmme ise mazmununun bazı efrad zımnında husulü sıdkına kâfidir. Bazıları da şu âyette beyan olunan din-i İslâm'ın zuhurunu Mehdi'nin hurucu zamanında olmasıyla tevcih ettiler. Çünkü; Mehdi'nin zaman-ı saltanatında kimse kalmaz, illâ ya İslâmı veya cizyeyi kabul edenler kalacaktır.
Yahut İ s l â m ı n z u h u r u yla murad; delâüinin herkes indinde zuhuru olup habirşey kalmamasıdır. Nitekim öyle de oldu ki, akl-ı selim cümle delâilini ve ahkâmını teslim eder asla itiraza cüret etmez. Evet ! Bazı ahkâmına itiraz edenler varsa da onlar aklı hasta, hava ve heveslerine ve şehevat-ı nefsaniyelerine tâbi' olan kimselerdir ki, akl-ı selime malik değillerdir. Çünkü; arzusuna muhalif olan ahkâma itiraz eder. Sair enbiya-yı izamın dinleri üzerine din-i İslâm'ın zuhuru; menafi-i dünyeviye ve uhreviye üzerine tamamıyla müştemil ve ahkâmı her zamana ve her şahsa muvafık olup beynelbeşer adaleti noksansız te'min ederek zuhurundan sonra o ahkâmının tatbik olunacağı bir kavim ve zaman gelmemesiyledir. Gerçi sair enbiyanın şeriatları da menâfi-i dünyeviye ve uhreviyeyi cami' ise de hemen zaman-ı muayyenine ait olup ilâyevmil kıyam cereyan edecek ve cümle havadise tatbik olunacak bir halde olmadığından her şeriat kendisinden sonra zuhur eden şeriatla mensuh olduğu gibi cümlesi şeriat-ı Muhammediyeyle mensuh olmuştur.

***
Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasârâ'nın reislerini avam-ı nâsı aldatmakla zemmettikten sonra onların bu yola sülük etmeleri nâsın malına hırs ve tama'ları neticesi olduğunu beyan etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ الله

buyuruyor.

[Ey müminler, Yehûd ve Nasârâ ulemâsından pek çokları batılı terviçle nâsın emvalini yerler ve tarîk-ı ilâhi olan din-i İslâm'dan nâsı menederler.]
Yehûd ve Nasârâ'nın ulemâsından nâsın mallarını haram olarak ekletmeyenler olduğuna işaret için haram olarak ekledenlerden kesretle ta'bir olundu ki, bazı ekletmeyen olduğu bilinsin. Malı cemetmekten maksat, eklolup sair menafi, eklin tavabii olduğuna işaret için batıl olarak nâsın malını alıp menâfilerine sarfetmelerinden yalnız eklettikleri beyan olunmuştur. B a t ı l la murad; rüşvettir. Çünkü; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Yehûd ve Nasârâ uleması şeriatlarının bazı ahkâmım nâsın hava ve hevesine uydurmak suretiyle caiz olmayan şeylere cevaz gösterir ve nâstan rüşvet alırlardı ve bu minval üzere tedricen şeriatlarının ahkâmını tahrif etmekle bilkülliye şeriattan çıkmışlardır.
Yahut elleriyle kitap yazanlar, ahkâm-ı şer'iyeyi thrif ederler ve taraf-ı ilâhiden gelen ahkâm bundan ibarettir derler ve mukaabilinde nâstan bir miktar para alırlar ve yerlerdi.
Yahut Tevrat'ta ve İncil'de olan evsaf-ı Resûlullah'ı tağyir ederek nâsı din-i Muhammediye dahil olmaktan men' ve mukaabilinde para almak suretiyle batılı eklederlerdi. İşte şu ef'âl-i kabihalarını beyanla bu âyette Allahü zülcelâl onları 2emle millet-i İslâmiyeyi bu gibi çirkin şeyleri irtikâptan tenfir etmiştir.
Zamanımızda ulema ve meşayih kıyafetinde görülen bazı sahtekârları görünce bu âyet onlar hakkında nazil olmuş ve onların hallerini tasvir ediyor zannolunur. Çünkü; meclislerinde zühd ü takvadan ve umur-u dünyaya adem-i rağbetlerinden bahsederler, halbuki bir lokma için yevmiye kırk kapı dolaşırlar ve envâ'-ı tezellül, desais ve hileyi dünya için irtikâb ederler. Hatta bir çörek için kavga etmekten de çekinmezler. Velev haramdan olsun azıcık menfaatlarına mâni olanlara senelerce muğber olmaktan utanmazlar. Ve acaba cüz'i birşeye nail olur muyum ümidine binaen birtakım süfehanın ebatıylini aylarca ve belki senelerce tervice çalışmaktan ve onların zulmünü tahsin etmekten perva etmezler. İşte bu misilli münafıklar hem avamın işine yarıyor hem de bihakkın ulemayı zemme ellerinde bir âlet oluyor. Lâkin bu makûle kimseleri ulema kıyafetinde görmekle ulema defterine kaydetmek bittabi' doğru olamaz. Zira; itibar sıretedir, surete değildir. Binaenaleyh; hakikatin hilâfına surete bina edilen hüküm hiçbir zamanda doğru olamaz.

***
Vâcib Tealâ ehl-i kitabın reislerini dünyaya haris olmalarıyla zemmettikten sonra son derece duhullerinden' naşi üzerlerine vacip olan zekâtı eda etmekten imtina' ettiklerini beyan etmek üzere:

وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِىسَبِيلِ الله فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ ﴿34﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar altınla gümüşü cem ederler de o cemettikleri altını ve gümüşü Allah-u Tealâ yoluna sarfetmezler. Onların halleri böyle olunca acıtıcı azapla sen onlara müjde et.]
Yani; ehl-i kitaptan şol haris kimseler ki, onlar hazinelerini altın ve gümüşle doldurur, saklar, kemal-i şöhret ve hırsla muhafaza ederler. Hatta kemâl-i tama'larından nâşi vacip olan zekâtını dahi vermezler ve Allah'ın emrettiği tarika rıza-yı Bari'yi kasdederek sarfetmezler. Onların halleri böyle olunca sen azab-ı elimle tebşir et ki, onlar mütenebbih olsunlar.
Bu âyet her ne kadar ehl-i kitabı zem hakkında varid olmuşsa da lâfz-ı âyet cümle millete şâmil olduğundan hükmünün dahi cümle millet hakkında carî ve tatbik olunduğunda şüphe yoktur ve âyetin ehl-i İslâm'dan zekâtı menedenleri zemmetmek üzere nazil olduğunu bazıları beyan etmeleri de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; âyetin evvelinde Cenab-ı Hakkın ehl-i kitabı hırs ve tama'larıyla zemmettiği gibi âyetin âhirinde dahi ehl-i İslâm'ı zekâtı vermemekten men buyurmuştur.
K e n z le murad; zekât verilmeyen maldır, velev mahzun olmasın. Amma zekâtı verilen mala kenz denilmez, velevse yedi kat yerin altında gömülü olsun.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Vâcib Tealâ insanları üç şeyle zemmetmiştir;
B i r i n c i s i ; rüşvet almak,
İ k i n c i s i ; zekât vermemek,
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah'ın rızası için malını sarf etmemektir. Amma zekâtı verilen ve şer'an lâzım gelen mahalle sarfolunan mal memduhtur. Zira; zaman-ı saadette Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf gibi maldar olan kimseleri Resûlullah sahabenin büyüklerinden sayar ve mallarını rıza-yı Bari için sarfettiklerinden dolayı sena buyururdu. Eğer helâlinden mal cemetmek mezmum olsaydı. Resûlullah zengin olanları büyüklerden saymaz ve sena etmezdi.
A z a b – ı e l i m le murad; cemedip sakladıkları altın ve gümüşle vücutlarını dağlamaktır. Hatta zekâtı verilmeyen mal hayvanattan olursa koyunların boynuzlarıyla ve sair hayvanların tırnaklarıyla azab olunacaklarına dair ahadis-i celile dahi mervidir.

***
Vâcib Tealâ zekâtı vermeyenlerin muazzab olacaklarını beyandan sonra azaplarının keyfiyetini beyan etmek üzere :

يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِىنَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ فَذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْنِزُونَ ﴿35﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol günü ki, o günde bahîilerin cemedip sakladıkları altın ve gümüş Cehennem ateşinde kızdırılıp alınları, yanlan ve arkaları onunla dağlanacağını hatırlarına getirsinler. Zekâtı verilmeyen mal vermeyenler hakkında ayn-'ı zarar olduğunu bilsinler ve onlar hakkında «Şu sizin kendi nefsiniz için cemettiğiniz malınızın azabıdır, hâl böyle olunca cemettiğiniz malın azabını tadın» denilir.] Çünkü; (الجزاء من جنسالعمل) düsturu icabı herkes ameline göre cezalanır. Şu halde onların menfaat gözettikleri şey aynıyla mazarrat olarak zuhur ettiğinden hasretleri ve nedametleri artar. Binaenaleyh; hâib ü hâsir, hakir ve zelil ve mallarıyla muazzep ve rüsvây olurlar, lâkin fayda etmez. Çünkü; zamanı geçmiştir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile onlar dünyada malları sebebiyle fukara ve zuafaya kafalarını kıstıklarından, yanlarını döndüklerinden ve alınlarını dürdüklerinden ceza olarak herkesin göreceği mahalleri dağlanmak suretiyle azap olunacakları beyan olunmuştur ki, cümle halâik, onların canları için muhafaza edip bir dirhemini kimseye vermeye kıyamadıkları mallarıyla rüsvâ olduklarını görsünler ve mallarına arkalanıp şuna ve buna malları sayesinde tecavüz edip mallarını kuvvetüzzahır addettikleri için arkalarının dağlanacağı dahi beyan olunmuştur ki, güvendikleri malları kendilerine belâ olacağını bilsinler.
Bazıları zekâtı vermeyen kimselerin şu üç azaları yanmakla azap olunacaklarının hikmetini şöyle beyan etmişlerdir : Zengin kimse bir sail geldiğinde evvelâ yüzünü dürer, alnını kırıştırır. Sail ısrar ederse yanını döner. Eğer tekrar ısrar ederse arkasını döner ve sailin yüzüne bakmaz. Binaenaleyh; şu ef'âline ceza olmak üzere bu üç azalarıyla mücâzât olunacağı beyan olunmuş ve şu beyanla Vâcib Tealâ ehl-i imanı buhulden men'le zekâtı vermeye terğib buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ Yehûd ve Nasârâ'nın ve müşriklerin fena işlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ الله اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِىكِتَابِ الله يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ

buyuruyor.

[Ayların adedi, semâvât ve arzı halkettiği günde levh-i mahfuzda indallah yazılı olan on ikidir. On iki aydan dördü eşhür-ü hurumdur ve ayların on iki olup onlardan dördü eşhür-ü hunim olması doğru bir din ve doğru bir hesaptır. Eşhür-ü humma riayet lâzım olunca bu dört ayda maâsîye cüretle nefsinize zulmetmeyin.]
Yani; nâsın muamelâtta hesaplarını, hac mevsimini, ziraat, felâhat ve ahkâm-ı sairenin zamanlarını bilmesi için kamerin devranı itibarıyla Allah-u Tealâ indinde ayların sayısı on ikidir ve on iki olmasıyla hüküm; gökleri ve yeri halk ettiği gün levh-i mahfuzda yazılmıştır. Çünkü; levh-i mahfuzda beşerin cemi ahvali yazılı olduğundan cümlei ahval-i beşeriyeden olmak üzere ayların sayısı dahi yazılmış ve kati hükümle dahi hükmolunmuştur. Binaenaleyh; asla tağyir kabul etmez. Şu halde ehl-i kitap ve müşrikler her ne kadar tebdiline sa'y etseler dahi kafiyen tağyir edemezler. Zira; indallah hükm-ü kat'i lâhik olan şeyi hiçbir kimse tağyir edemez.
Fahri Râzî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Araplar indinde evvelden beri ayların adedi on iki olup Hz. İbrahim ve İsmail (A.S.) zamanlarından beri müteselsilen buna riayet edegelmişlerse de mevsim-i hacda ticaret ve sair hususatla meşgul olduklarından her sene mevsim-i haccı işlerinin olmadığı bir zamanda itibar ettiklerinden bazı sene Muharrem'de ve bazı sene Sefer'de ve sair aylarda itibar eder ve daima maslahat-ı dünyaya riayet ederlerdi ve bununla maslahat-ı dünya hasıl olursa da hükm-ü ilâhiyi tağyire sa'yetmeleri lâzım geldiğinden Cenab-ı Hak onları zemmetmiştir. Çünkü; onlar maslahatlarını elden koymayıp mevsim-i haccın evvelki gibi arzularına muvafık olmasına sa'yetmişlerse de sa'yleri müsmir olmamıştır.
Sene-i kameriye üç yüz elli beş gün olup sene-i şemsiye üç yüz altmış beş gün ve bir günün rub'udur. Sene-i kameriye şemsiyeden on küsur gün noksan olduğundan sene-i kameriyenin aylan döner. Binaenaleyh; mevsim-i hac ve Ramazan bazı sene yaza, bazı sene güze, bazı sene kışa ve bazan da bahara tesadüf eder.
Ezelde sabah, akşam, hafta, ay ve sene olmadığına işaret için ayların adedi indallah on iki olmasıyla hüküm; bu âlemin halkolunduğu günde olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; ezelde Cenab-ı Hak'tan başka birşey mevcut olmadığından ay, hafta ve sene bu âleme mahsus olan şeylerdendir.
On iki aydan bazısının bazı ahardan farklarını beyan için bu on iki aydan dördü eşhür-ü hurum olduğu beyan olunmuştur. E ş h ü r – ü h u r u m ; Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Recep'tir. Bu aylarda günah, sair aylarda günahtan daha eşed olduğuna işaret için bu aylara eşhür-ü hurum denmiştir. Kezalik bu aylarda ibadet dahi diğer aylardan efdaldir.
Bu âyette d i n ; hüküm manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: [Şu ayların on iki olmasıyla hüküm, doğru ve kat'i bir hükümdür. Binaenaleyh; Müslümanların bayramlarında, haclarında, oruçlarında, bey' ü şıralarında, borçlarının müddetini beyanda ve sair muamelâtında bu hükm-ü ilâhiye riayetleri vaciptir. Araplar bu ayları pek muhterem tutarlar, hatta pederlerini öldüren kimseye tesadüf etseler, taarruz etmez ve ellerini kaldırmazlardı.]
Zamanın eczalarının birbirinden farkı yoksa da ibadât ve taâtın sevabı çok olmak ve günahın azabı şiddetli olmak cihetinden bazıları bazılarından farklı olduğuna bu âyet delâlet eder ve aklen dahi böyle olması uzak değildir. Çünkü; ayların küllisi eşhür-ü hurum olsa beşer için riayet mümkün olamaz. Amma bazıları eşhür-ü hurum olunca riayet etmek elbette kolaydır. Binaenaleyh; günlerin, ayların ve bilcümle zamanların ve mekânların bazıları bazılarından farklı olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuş ve bilhassa eşhür-ü hurum olan dört ayda zulümden nehyetmiştir. Gerçi zulüm her ayda ve her zamanda çirkinse de mübarek günlerde daha ziyade çirkin olduğunu beyan için âyette zulümden nehiyde bu ayları zikretmiştir.
Bizim için eşhür-ü hurumda muharebenin caiz olduğu evvelce beyan olunmuştur. Zira; eşhür-ü hurumda muharebenin hürmeti mensuhtur. Binaenaleyh; Resûlullah eşhür-ü nûrumdan Zilka'de içinde Taimuhasara etmiştir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile Şevval ayında Resûlullah (Huneyn) de (Havazin) kabilesiyle muharebeden sonra Zilka'de'de Taimuhasara etti ve fakat sonra muhasarayı terkederek umreye niyet edip Mekke'ye gelmişti.

***
Vâcib Tealâ on iki aydan dördü eşhür-ü hürüm olduğunu beyan ettiği gibi müşriklerle mukaatele vacip olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ الله مَعَ الْمُتَّقِينَ ﴿36﴾

buyuruyor.

[Müşriklerin hepsi sizinle mukaatele ettikleri gibi siz de onların hepsiyle muharebe edin ve iyi bilin ki Allah'ın nusreti müttekilerle beraberdir.]
Yani; müşriklerin kâffesiyle mukaatele etmeniz vaciptir. Zira; onlar sizin kâffenizle mukaatele ediyorlar ve şurasını iyi bilin ki, Allah'ın yardımı günahlardan kaçan ve evamire imtisal eden müttekilerle beraberdir. Şu halde ittikaanız varsa muharebeden korkmayın ve eğer ittikaanız yoksa ittikaaya çalışın.
Bu makamda nusret-i ilâhiye ittikaaya mukaarin olup ittikaaya müdavemet; muâvenet-i ilâhiyeye medar olunduğunu ilân için ism-i zamir yerinde (مَعَ الْمُتَّقِينَ) ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; (مَعَ الْمُتَّقِينَ) yerinde (معهم) dense olabilirdi, lâkin zamirde ittikamn nusrete sebep olacağına delâlet olmazdı. Şu halde ittikaaya malik olmayan askerin Allah'ın yardımına nail olamayacağına âyette delâlet vardır. Binaenaleyh; her zaman günahlardan kaçınmak suretiyle ehl-i imanın ittikaaya müdavemet etmeleri lazımsa da bilhassa muharebede ittikaaya riayet etmeleri elzemdir.
Velhasıl mukaateleyle emirden sonra nusret-i ilâhiyenin ittikaaya merbut olması haram olan şeylerden sakınmak manâsına ittikaanın askerde ve zabitânda bulunması düşmana galebe etmenin şartlarından olduğuna âyette tenbih vardır. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile âyette (كَآفَّةً) , (جميعاً) ınanâsına olduğuna nazaran âyetin manâsı: [Ey müminler ! Toplu olduğunuz halde müşriklerle mukaatelede yekdiğerinize yardım edin, müşriklere arkanızı dönmeyin ve birbirinize muvafakat üzere hareket edin ki, galebe edesiniz.] demektir. Şu halde zabitân ve asker cemisi bir akide ve bir sirette olmakla beraber efradla zabitandan herbiri yekdiğerine merbut olmak muzafferiyetin esbabındandır.

***
Vâcib Tealâ on iki ay içinden eşhür-ü nûrum olan dört aya diğerlerinden ziyade hürmet lâzım olduğunu beyandan sonra bu aylardan bazılarında olacak hürmeti diğer aylara te'hir caiz olmadığını beyan etmek üzere :

إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِى الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُحِلِّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِّيُوَاطِؤُواْ عِدَّةَ مَا حَرَّمَ الله فَيُحِلُّواْ مَا حَرَّمَ الله زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ وَالله لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ ﴿37﴾

buyuruyor.

[Bir ayın hürmetini diğer aya te'hir etmek küfürde ziyadedir. Ve bu te'hir sebebiyle kâfirler idlâl olunuyorlar. Allah'ın haram kıldığı adede muvafık olsun için kâfirler bir ayın hürmetini diğer aya te'hirini bazı senede helâl ve bazı senede haram kılarlar.]
Yani işlerine ve maslahatlarına muvafakat üzere hareket ederler.
[Ve şeytan tarafından kötü amelleri tezyin olunur. Binaenaleyh; Allah'ın haram kıldığı şeyi helâl kılarlar ve küfürde ziyade ederler. Şu halde Allah-u Tealâ kâfirleri doğru yola sevketmez,] Zira; emr-i ilâhinin hilâfına hareket ettiklerinde hidayetten mahrum olmuşlardır.
Yani; eşhür-ü hurumdan birinin hürmetini terketmek küfür olduğu gibi birinin hürmetini diğer aya te'hir etmek de küfür üzere küfür olduğundan te'hir olunmasının küfürden ziyade olduğu beyan olunmuştur. Zaman-ı cahiliyede Arapların reisleri, esafil-i nâsa bir ayın hürmetini ve riayetini diğer aya te'hirini emreder ve onlar da ittibâ' ettikleri cihetle idlâl olundukları beyan olunmuştur. Çünkü; Araplar indinde eşhür-ü nûruma riayet mu'teber olup, fakat onların bütün maişetleri birbirlerinin mallarını yağma ve gaarât etmek suretiyle olduğundan yağmagerlikleri meselâ Muharrem ayma tesadüf ederse Muharrem ayma yapacakları hürmet ve riayeti Sefer ayına te'hir eder ve Sefer ayına hürmet ederlerdi. Sefer aymda dahi te'hir lâzım gelirse Rebiülevvel'e te'hir eder ve bu minval üzere senenin her ayına nakleder dururlardı. Şu halde eşhür-ü nûrumun hürmetini keyiflerine ve dünyaca maslahatlarına tâbi kıldıklarından Vâcib Tealâ hükm-ü ilâhinin keyfe tâbi' olmadığını ve keyfe tâbi kılmak küfür üzere küfür olduğunu ve her ayın hürmeti başka aya naklolunmak mümkün olmadığını beyanla kâfirleri zem ve itikadlarını reddetmiştir. Nesi'; bifşeyi veresiye vermektir. Veresiye vermekte te'hir manâsı olduğundan bu âyette te'hir manâsı murad olunmuştur.
Şu te'hirleri çirkin olup ancak şeytan tarafından tezyin olunduğundan kendilerine güzel görünür ve nefislerinin arzusuna muvafık olduğu cihetle seve seve işlerlerdi ve işlemekten de utanmazlar, hava ve heveslerine tâbi olmaktan geri durmazlardı.
Kâfirler küfrüzere devam etmekle Allah-u Tealâ'ya daima muhalefet üzere bulunduklarından Allah-u Tealâ'nın onları bilfiil doğru yola sevketmediğini beyan buyurmuştur. Çünkü; onlar iradelerini kötü amellere sarf ettiklerin den Allah-u Tealâ onların iradelerini sarfettikleri kötü amelleri halkeder. Binaenaleyh; ellerinde her zaman iradelerini sarfettikleri kötü işler zuhur ettiğinden hakka muvafık olan şeye muvaffak olamazlar. Şu beyan olunan te'hiri kimin icad ettiğinde ihtilâf varsa da Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran Araptan (Cenade b. Avf ülkenanî) dir. Çünkü; (Cenade) bir sene mevsim-i hacda devesinin üzerinde hutbe okumuş ve hutbesinde «Bu sene sizin ma'budunuz Muharrem ayının hürmetini te'hir etti» demiş ve nâs da bunu kabul etmişlerdi. Ertesi sene Muharrem'e hürmet lâzım olduğunu söylemiş onu da kabul etmişler ve bundan sonra bir ayın hürmetini öbür aya te'hir caiz olduğunu itikad ederek te'hirin ve takdimin cevazı beyinlerinde yerleşmiş ve âdet olmuş gitmiştir.
Hulâsa; zaman-ı cahiliyede Arapların helâli haram ve haramı helâl kılmaktan çekinmedikleri ve şeytan'ın onlara çirkin amellerini tezyin edip onların da şeytan'a ittibâ' ettikleri ve Allah-u Tealâ'nın bu misilli kâfirleri küfre devam ettikçe hakka îsâl etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin bazı ayıplarını beyandan sonra ehl-i imanı kâfirlerle mukaateleye teşvik etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِىسَبِيلِ الله اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِى الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ ﴿38﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Size ne gibi şey arız oldu ki, Resûlünüz tarafından size rızâ-yı Bârı için a'dâ-yı dinle mücahedeye çıkın denildiğinde ağırla şıyorsunuz. Keenne bulunmuş olduğunuz evlerinize ehl-i yapışmış gibi toprağınızdan ayrılamıyorsunuz ve birtakım mazeretler beyan etmekle geri kalmak istersiniz. Halbuki emr-i Resûl üzerine sizin derhal harbe müsaraat etmeniz lâzımdır. Düşmana karşı varmamak ehl-i imana lâyık olur mu? Yoksa âhiret bedelinde hayat-ı dünyaya mı razısınız? Hayat-ı dünya ise âhiret bedelinde olmadı, illâ azıcık birşey oldu. Şu halde büyük dereceler ve çok nimetlerden ibaret olan âhirete sebep olacak kıtali terkle onun bedelinde azıcık birşey olan metâ'-ı dünyaya razı olmak âkil şanı mıdır?]
Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Tebük) gazası hakkında nazil olmuştur. Çünkü Resûlullah Tâif'ten Medine'ye avdet edince Rum ile gaza etmesi taraf-ı ilâhiden emrolundu. Resûlullalv ashabına gazaya gidileceğini emredince mevsim gayet hararetli ve gölgenin pek tatlı zamanı olup ortalıkta, darlık vardı ve kıtlık Medine'yi sarmıştı. Meyveler yeni yetişmeye başladığı bir zaman olduğu cihetle ashab üzerine bu muharebeye gitmek gaayet ağır geldi. Binaenaleyh; birtakım taallül ve tereddüd izhar etmeleri ve ağır davranmaları üzerine muharebeye teşvik ve ağır davranmak isteyenleri tevbih olmak üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu halde cihad-ı fisebilillâha davet olunan müminlerin derhal davete icabet etmeleri lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. İcabette tekâsül gösterenlerin tevbih olunması; derhal icabetin lüzumuna delildir. Cihat; emr-i âhiret olduğu cihetle dünyaya rağbet edip de cihattan i'raz edenleri Cenab-ı Hak bu âyette zemmetmiştir. Çünkü; âhiret nimetleri bakî ve kederden salim ve bol olup asla darlık yoktur. Amma dünya nimetleri büsbütün bunun aksinedir. Zira; fanidir, bekaasi yoktur. Birçok belâya ve âfâtla dolu, kederden salim değildir.
Hulâsa; a'dâ-yı dinle muharebeye ağır davranmak, tekâsül göstermek, i'tizara vesile olmak üzere birtakım hiyel ve desais aramak caiz olmadığı ve birtakım a'zar-ı vâhiyeyle harpten kalmak tekdiri icab eder günahlardan olduğu ve bu misilli şeyleri irtikâb eden kimseler âhiret nimetlerine nispetle gaayet az ve değersiz olan dünya nimetlerine razı olmuş olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müminleri harbe teşvik ettikten sonra harpten imtina' edenleri tenfir etmek üzere :

إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَالله عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Resûlullah cihada gitmenizi emrettikten sonra eğer siz azığınızı ve bınidinizi hazırlayıp harbe gitmek üzere bulunmazsanız Allah-u Tealâ sizin üzerinize düşmanlarınızı musallat etmek ve kaht u galâ ve fiten gibi birtakım hatır u hayalinize gelmedik azabıyla size azab eder ve harbe gitmekte Resûlullah'ın emrine muhalefet ederseniz Allah-u Tealâ sizi, sizin başkanız bir kavme tebdil eder, sizi giderir ve sizden daha hayırlı ve Resûlüne yardım eder bir kavmi sizin yerinize getirir. Siz tekâsül edip emr-i harbe imtisal etmemenizden Allah-u Tealâ veyahut Resûlüne cüz'i bile bir zarar iras edemezsiniz.] Çünkü; Allah-u Tealâ zarardan münezzeh bir ganiyy-i mutlak ve ihtiyaçtan beridir. Şu halde harbe gitmemekten zarar görecek sizsiniz ve Resûlullah'a dahi zarar edemezsiniz. Zira; Allah-u Tealâ dinine nusreti vaadetti. Sizinle olmazsa sizin başkanız olan bir kavimle elbette Resûlüne yardım eder. [Çünkü; Allah-u Tealâ herşeye ve bilhassa düşmanlarından intikama ve Resûlüne yardıma kaadirdir. Kudretinden hiçbir şey hariç değildir.]
Bu âyette a z a p la murad; rahmetin .inkıta'ı olduğuna dair İbn-i Abbas Hazretlerinden bir rivayet vardır. Çünkü; İbn-i Abbas'tan bu âyetin manâsı sual olunduğunda «Resûlullah bir cemaatın harbe gitmesini emrettiğinde o cemaat gitmekte taallül ve tereddüd ettiler. Cenab-ı Hak onların yağmurunu hapsetti» demekle bu âyetteki ta'zibi haps-i matarla tefsir etmiştir. Yahut
a z a p la murad; menâfi-i dünyeviye ve ukreviyenin kesilmesidir. Çünkü; Resûlullahın emri her iki cihetin menafime şâmil olduğundan emre muhalefet her iki cihette menfaatin kesilmesine sebep olur. Binaenaleyh; emr-i Resûle muhalefet edenler dünya ve âhirette hâib ü hâsir, rezil ve rüsvâ olurlar. Azabın azab-ı dünya olduğuna nazaran harpten imtina' edenler helâk olunca yerine başka bir kavmin geleceğini Vâcib Tealâ beyan buyurmuştur. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu kavmin ehl-i Yemen ve ehl-i Faris olmak ihtimali varsa da âyette kavim; mutlak zikrolunduğu cihetle Resûlullah'ın emrine imtisal eden her kavme şamil olması ihtimali kavidir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun Vâcib Tealâ resûlüne yardım edeceğini vaad etmiştir. Çünkü; Muharebe için beldenizden çıkmazsanız sizi başka bir kavme tebdil edeceğim» demek «O kavimle resûlüne muavenet edeceğim» demek manâsını mutazammındır. Şu halde âyetin hulâsası: [Resûlümüz harbe gitmenizi emrettiğinde giderseniz dünyevî've uhrevî ecre nail olur ve Resûlümüzle beraber mensur ve muzaffer ve eğer muhalefet ederseniz dünyevî ve uhrevî menâfi'den mahrum olursunuz] demektir. Resûlullah makamında bulunan zatın şer'a muvafık emri de emr-i Resûlullah gibidir. Binaenaleyh; ülülemre itaat vaciptir ki, muhalefet eden günahkâr olur. İşte bu âyet-i celile cihad-ı fisebilillâhın vacip olduğuna delâlet eder. Şu halde gerek Resûlullah ve gerek Resûlullah'ın gayrı bir emîr tarafından cihada gitmelerini emredince emre imtisal vaciptir. Binaenaleyh; emre imtisalden nükûleden kimseler dünyada rezil ve âhirette muazzeptirler. Bu âyet-i celilede harbe gitmekten imtina' edenler için tehdid-i azîm vardır. Çünkü; Vâcib Tealâ harbe gitmekten,imtina' edenleri azab-ı elimle korkuttuğu gibi emre imtisal etmedikleri surette onları ihlâk edip yerlerine başkalarını getireceğini ve bunların harpten imtinâ'larının zararı'ancak kendilerine olacağını ve Allah'ın herşeye kâadir olduğunu beyan etmek; emr-i resûle muhalefet edenlerin büyük gazaba uğrayacaklarını beyan etmektir.
Hulâsa; Resûlullah muharebeye gitmeyi emrettiğinde muhalefet edenlerin dünyevî ve uhrevî muazzap olacakları ve muhalefette bilûmum ümmet ısrar ederlerse o ümmeti onlardan daha hayırlı bir kavme tebdiledip o kavimle resûlüne yardım edeceği ve ümmetin muhalefeti resûllerine bir zarar iras etmeyip ancak muhalefetin zararı kendilerine olacağı ve Allah-u Teaâl'nın herşeye kaadir kudret-i vâsia sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ cihet-i uhrâdan harbe teşvik etmek üzere :

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ الله إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِى اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِى الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ الله مَعَنَا

buyuruyor.

[Ey müminler ! Eğer siz Resuhıllah'a yardım etmezseniz bundan evvel Allah-u Tealâ muhakkak resûlüne yardım etti. Şol zamanda ki, o zamanda iki kişinin ikincisi olduğu halde Mekke kâfirleri Resûlullah'ı Mekke'den çıkardılar ve o zamanda (Cebel-i Sevr)'de bulunan mağaradaydılar ve o mağarada bulundukları vakitte Resûlullah arkadaşı olan Ebubekir'e «Mahzun olma. Zira; Allah'ın inayeti bizimle beraberdir» diyordu.] Çünkü; Ebubekir Hazretleri düşmanların gelmesinden telâş ve endişe ettiği bir sırada Resûlullah kemâl-i tevekkül ve metanetle «Korkma, telâş etme, mahzun olma. Allah'ın muaveneti bizimledir» diye Ebubekir'i tesliye buyurmuşlardı. Âyet-i celile; Resûlullah'a Allah'ın yardımı muhakkak olduğunu beyan etmiştir. Zira; Allah-u Tealâ bundan evvel Resûlüne nasıl ki, nusret ettiyse yine nusret edecektir. «Allah-u Tealâ resûlüne nusreti ve dinini i'zazı ve erbab-ı dine ta'zimî tekeffül etti. Siz ister muavenet edin, ister etmeyin, her ihtimale karşı Cenab-ı Hak kelimesini i'lâ buyuracak ve Resûlüne muavenet edecek» demektir.
Resûlullah hicreti ihtiyar buyurduğunda maiyet-i nebevilerinde Ebubekir Hazretlerinden maada kimse olmadığı halde Mekke civarında (Sevr) denilen dağda bulunan mağarayı bir müddet-i muvakkata kendilerine ma'bedhane ittihaz ettikleri zamanda tek ve tenha bulunduklarında Allah-u Tealâ muavenet edince başka zamanda muavenet edeceği evleviyetle sabit olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Resûlullah'ın Mekke'den çıkması izn-i ilâhiyle olduysa da hicrete müsaade-i ilâhiyenin sebebi kâfirlerin Resûlullah'ı ihraca teşebbüsleri olduğundan ihraç; sebebine isnad kabilinden kâfirlere isnad olunmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet Ebubekir Hazretlerinin Resûlullah'ın sahibi ve ashabı cümlesinden olduğuna açıktan ve kat'i surette delâlet ettiğinden bir kimse Ebubekir Hazretlerinin sahabeden olduğunu inkâr ederse kâfir olur. Zira; nâss-ı Kuran'ı inkârdır. Sair ashabın sahabetini inkâr ederse kâfir olmaz, lâkin bid'at irtikâb etmiş olur.
Gâr-ı şerife teşrifleri şöyle vâki olmuştur: Kâfirler Dar-ün Nedve'de Resûlullah hakkında birçok hileler düşünmüşlerdi. Cibril-i Emin onların hilelerini ve hicret etmesi merzî-i ilâhiye muvafık olduğunu haber verince Resûlullah maiyet-i nebevilerine Ebubekir Hazretlerini alarak Mekke'nin sağ tarafında bir saat mesafedeki mağaraya geldiler. Ebubekir Hazretleri Resûlullah'tan evvel mağaraya girdi, silip süpürüp tathir ettikten sonra Resûlullah garı teşrif buyurdu ve üç gün o mahalde karar ettiler. Kâfirler ise o garın üzerine kadar geldiler. Allah-u Tealâ Resûlünü kâfirlerin şerrinden muhafaza için derhal Örümceği gönderdi. Garın ağzını alelacele ördü ve güvercini gönderdi, yumurtladı. Kâfirler Örümceği ve güvercinleri görünce «Garda insan olsa bunlar olmazdı» demekle döndüler ve bilmediler ki, Cenab-ı Hak gaayet zayıf ve âciz iki mahlûkuyla, Resûlü tarafından mukaabeleyle peygamberinin şerefini ve ulûhiyetinin azametini onlara gösteriyordu. İşte o zamanda düşmanların mağaranın kapışma geldiklerinde Resûlullah Ebubekir Hazretlerini tesliye buyuruyordu. Binaenaleyh bu âyet-i celile; iemalen o vak'ayı ve Resûlullah'ın tesliyesini hikâye ve tasvir ediyor.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'ın şu tesliyesi üzerine cereyan eden ahvali beyan etmek üzere:

فَأَنزَلَ الله سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ الله هِى الْعُلْيَا وَالله عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿40﴾

buyuruyor.

[Ahval bu minval üzere korkunç bir hâlle cereyan edince Allah-u Tealâ resûlü üzerine emniyet ve sükûnet indirdi. Binaenaleyh; kalb-i nebeviyeleri müsterih oldu ve muâvenet-i ilâhiyeyi refiki Ebubekir Hazretlerine tebşirle tesliye buyurdu. Allah-u Tealâ resûlünü sizin görmediğiniz askerleriyle te'yid buyurdu ve Allah-u Tealâ kâfirlerin mekir ve hileye dair olan kelime ve sözlerini itibardan aşağı kıldı. Binaenaleyh; sözleri hiçbir şeyde müsmir olup fayda vermedi. Beynennâs kelâmlarının asla itibarı kalmadı ve Allah-u Tealâ kendi kelimesi olan kelime-i tevhidi daima yüksek ve âlî kıldı. Âlî olmak Allah'ın kelimesine münhasırdır. Binaenaleyh; kıymeti ilâyevmilkıyam bakîdir ve Allah-u Tealâ herkes üzerine gaalip ve her ne işlerse hikmete muvafıktır.] Çünkü; Haktır. Hak ise daima âlî ve bakîdir ve revacını her zaman muhafaza eder.
Bu âyette sekinetin Ebubekir üzerine nazil olması ihtimali vardır. Çünkü; (عليه) deki zamir Ebûbekir'e râci' olmak ihtimâlden baid değildir. Zira; garda düşmandan çokça endişe eden Ebubekir olduğundan onun sükûnete ihtiyacı fazlaydı. Resûlullah'ı muhafaza için Vâcib Tealâ asker gönderdiğini beyan buyurdu ki, o askerin melekler olmak ihtimaliyle beraber güvercin ve örümcek olmak ihtimalden uzak değildir. Çünkü; semâvât ve arzda cümle zîruh, Allah'ın askerleri olduğu gibi o zamanda kâfirleri defe onları vesile kılmıştır. Âlî olmak Allah'ın kelimesine münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Gerçi Allah'tan başka bazı kimselerin sözleri esafü-i nâs indinde revaçlı olursa da o revacın sebatı olmadığından o misilli sözleri âlî ve yüksek sayılamaz.
Bu âyet-i celile birkaç cihetten Ebubekir Hazretlerinin sair ashaptan efdal olmasına delâlet eder. Çünkü; gâr-ı şerifte Resûlullah'la beraber yalnız Ebubekir'in bulunması ve izn-i ilâhiyle olan bu hicrette sohbet-i nebevilerine Cenab-ı Hakkın Ebubekir'i münâsip görmesi ve böyle mühim müsaferette Resûlullah'a refik olması ve garda sâni-i Resûlullah olduğunu Vâcib Tealâ'nın zikretmesi ve Resûlullah'ın sahibi olduğunu sarahaten beyan eylemesi Ebubekir Hazretlerinin sarahaten şerefine ve faziletine delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran hicretin keyfiyeti şöyle vuku bulmuştur : Kureyş kâfirleri (Darünnedve) de Resûlullah'ın şanına yakışmayacak birtakım müzakerâtta bulunmaları üzerine hicrete izn-i ilâhi geldi. Resûlullah Ebubekir Hazretlerinin hanesine gelerek hicrete izn-i ilâhinin geldiğini haber verince Ebubekir iki binit ve biraz azık hazırladı ve gece karanlığında Ebubekir'in oğlu (Abdullah) dahi beraber gâr-ı şerife geldiler. (Abdullah) Hazretleri hergün akşamdan sonra gara yemek getirir, vakt-i seherden evvel Mekke'ye gelirdi. Resûlullah da delil oğlanlarından bir kimseyi ücretle tutmuştu. O adam üç gün develerini güttü, dördüncü gün sabah erkenden vâki olan mukaavele üzerine develeri gara getirdi ve Medine'nin yolunu bilmekte gaayet mahir olduğundan delil olarak Resûlullah'la Medine'ye kadar geldi. Şurası gariptir' ki, bu adam Kureyş'ih dininde olduğu halde Resûlullah ona emin oldu. O da emniyeti muhafaza etti ve esrarı faş etmedi, Resûlullah'ı Medine'ye kadar getirdi.
Medine ahalisine gelince; Resûlullah'ın Mekke'den çıktığını işitmeleri üzerine hergün (Harre) denilen mevkie istikbal için çıkarlar, biraz gözettikten sonra hanelerine avdet ederlerdi. Birgün minval-i sabık üzere geç vakte kadar intizar ettiklerinde bir Yahudi Resûlullah'ın zuhurunu gördü ve savt-ı bâlâ ile Resûlullah'ın teşrifini haber verince ensar-ı kiram istikbaline koşuştular. Resûlullah (Avf oğlu Amr) in oğlanlarının evlerine misafir oldu ki, o gün Rebiülevvel'in on ikinci Pazartesi günüydü. On üç gün Resûlullah o hanede istirahat buyurdu ve orada Mescid-i Takva'yı bina eyledi, namaz kıldı. Badehu devesine bindi. Nas rikâbında yürür oldukları halde Medine'de şimdi Mescid-i Resûlullah olan mahalle gelince deve çöktü. Resûlullah «Burası menzildir inşaallah» buyurdu. O mahal ise Süyehl ve Sehl namlarında iki yetimin hurma kuruttukları harman ve sergi yerleriydi. O zaman ensardan mümin olanlar orada namaz kılarlar ve yetimler de. (Zürare oğlu Es'ad) ın hanesinde eğleşirlerdi. Resûlullah onları çağırdı, o mahalli satın aldı ve Mescid-i Şeribina etti. Mescid'in binasında Resûlullah'ın kerpiç taşıdığı mervidir.

***
Vâcib Tealâ müminleri kıtale teşvik ettikten sonra herhalde muharebeye gitmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِىسَبِيلِ الله ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿41﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Siz neş'elî ve neş'esiz herhalde muharebeye çıkın. Malınız ve canınızla fisebilillâh düşmanlarınızla mücahede edin. Eğer bilirseniz şu mücahede, sizin için mücahedeyi terketmekten hayırlıdır.] Zira; sevabı size aittir. Binaenaleyh mücahede rahattan hayırlıdır. Çünkü; malla ve evlâtla istirahat fanidir. Mücahedenin sevabı ise daim ve zevalden masundur.
Yani; ey müminler ! Silâhınız bulunsun veya bulunmasın ıyaliniz çok olsun veya az olsun, yaya veyahut binitli olun, genç veya koca olun, arık (zayıf) veya semiz olun, hasta veya sağlam olun, zengin veya fakir olun, herhalinizde mücahedeye .çıkın. Çünkü; herhalde mücahedeye niyetiniz olsun ki, daima tedarik üzere bulunasınız ve hasmınıza galebe edesiniz.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette cihada huruçla emir vücub için olduğuna nazaran âyetin hükmü zuafâ hakkında
(وماكان المُؤمِنِين لينفرواكافة) âyetiyle mensuh olduğu mervidir. Çünkü; âmâ, topal, hasta, meşiy ve rükûptan âciz, koca ve ilel ü emraza müptelâ olanlara cihat vacip değildir. Eğer bilûmum müminlere cihat vacip olsaydı şu beyan olunan âcizlere de vacip olurdu. Bu ise kudretin fevkında bir teklif olduğundan âyette emir; vücub için olduğuna nazaran mensuh olmak icab eder ki, âcizlere teklif lâzım gelmesin. Amma (ًان فروا) emri muharebeye çıkmak mubah olduğunu ifade ettiğine nazaran mensuh olmaya hacet messetmez.
Bu âyette Vâcib Tealâ mal ve bedenle muharebeyi emir buyurmuştur. Çünkü; bazı kimsenin gınası bulunur, bedeni müsaid olmaz. O misilli kimse yalnız âlât ve edevat-ı harbiye almak ve asker teçhiz etmekle harbeder ve bazı kimsenin de bedeni müsaid olur, lâkin gınası bulunmaz. O misilliler de yalnız bedenleriyle mücahede ederler ve bazı kimselerin de her iki ciheti müsaid olur hem malen hem de bedenen mücahede ederler. Cihadın efdal olanı da bu üçüncü kısımdır. Zira; iki cihetle fazileti camidir. Binaenaleyh; helâlinden mal kazanıp meşru olan mahalle sarfetmek insan için büyük saadettir.

***
Vâcib Tealâ cihada terğip ve (Tebûk) gazasına çıkmayı ağır sayanları tevbih ettikten sonra başka sebeple tekâsüllerini beyan etmek üzere :

لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ

buyuruyor.

[Eğer davet olunan seferde dünya menfaatları yalanca hasıl olmuş olsa ve gidilecek mesafe de kolay olsaydı o menfaata nail olmak için derhal davetine icabetle sana ittibâ' ederlerdi. Ve lâkin seferin mesafesi uzun, meşakkati çok ve Rum milletiyle gaza etmek onların indinde müşkül olmasına binaen emval-i ganimete ümitleri kısa olduğundan icabetten imtina' ve muhalefet ettiler.]

Çünkü; bu kadar uzun mesafeye gitmeye değer kıymettar menfaat-ı dünyeviye ümid etmedikleri cihetle tehallüf ettiler.

***
Vâcib Tealâ; ashabıyla Resûlullah, bilâhare birçok fütuhatla gelince Resûlullah'a yeminleriyle i'tizar ettiklerini beyan etmek üzere :

وَسَيَحْلِفُونَ بِالله لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَالله يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿42﴾

buyuruyor.

[O münafıklar (Tebûk) gazasından ashab-ı Resûlullah dönüp Medine'ye geldikten sonra Huzur-u Risalette Allah'a yemin eder ve makam-ı i'tizarda «Biz muktedir olsaydık sizinle gazaya çıkardık» derler ve bu yeminleriyle nefislerini ihlâk ederler. Halbuki Allah-u Tealâ onların muhakkak yalancı olduklarını bilir.] Binaenaleyh; yalan yere yemin ettiklerinden dolayı onları ihlâk eder. Akıbet yalan yere yeminlerinin cezasını gördüler.
Münafıklar harbe gitmeye muktedir oldukları halde «Muktedir olsaydık giderdik» dedikleri sözleri yalan olduğunu haber vermekle onları Vâcib Tealâ terzil etmiştir. Bu âyet-i celile; vukuatı zamanından evvel haber verip âyette haber verildiği veçhile zuhur ettiği cihetle mu'cizât kabilindendir.
Hulâsa; Tebûk gazasında kolaylıkla hasıl olacak menfaat olacağını ümid etseler ve gazanın mevkii de yakın olmuş olsaydı münafıkların gazaya gidecekleri ve lâkin mesafenin uzak ve meşakkatin çok olması onları muharebeye gitmeye sevkettiği ve yalan yere yeminleriyle nefislerini ihlâk ettikleri ve kendilerinin yalancı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Bu gibi münafıklar her zaman bulunur ve dünya hiçbir zaman bunların emsalinden hâli kalmamıştır.

***
Vâcib Tealâ (Tebûk) gazasına gitmekten tahallüf edenler olduğunu beyandan sonra o tahallüf edenlere Resûlullah'ın izin verdiğini beyan etmek üzere:

عَفَا الله عَنكَ لِمَ أَذِنتَ لَهُمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُواْ وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ ﴿43﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Kusul ! All ahu Tealâ senden vâki olan zelleyi affetti. Hangi sebebe mebni münafıklara izin verdin? Sadık olanların sıdkı tebeyyün edip yalancıları sen bil inceye kadar onlara izin vermemeliydin. Zira; münafıklarla mümin sadıkların beynini tefrik etmek lâzımdı.]
Yani; Habibim ! Senin için evlâ olan; hakikat-ı hâl zuhur edip iş anlaşıhncaya kadar münafıkların sözlerine itimad etmemekti. Şu evlâyı terkle onlara izin verdiğinden dolayı vâki olan zelleyi Allah-u Tealâ senden affetti. O münafıklar bir takım vâhî i'tizarlar ve yalan yeminleriyle gazaya gidemeyeceklerini beyan ettiklerinde senden izin istedikleri zaman hangi sebebe mebni izin verdin?
Gerçi bu âyet-i celilenin zahiri Resûlullah'a itab gibi görünürse de hakikatta şan-ı Resûlullah'a ta'zîm vardır. Çünkü; karşısında söz söyleyecek kimse eğer söyleyeceği adama ta'zîm edecekse ta'zîm ve taltife delâlet edecek sözlerle söze başlamak Arapların muhaverelerinde âdettir. Meselâ «Bana cevap verdin» denecek yerde muhatabın şanına ta'zîm için «Allah-u Tealâ senden razı olsun, bana ne güzel cevap verdin» denir. Affın bu âyette manâsı «Beis yok» demektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına ve Şifa sahibi Kâzı İyaz'ın tetkikına nazaran Resûlullah izin vermekle vermemek beyninde muhayyer olduğundan af tabiri izin vermekte beis olmadığını beyandan ibarettir ve izin vermezden evvel izinden nehiy olmadığı cihetle izin vermek günah olmaz ki itab olsun. Zira günah; nehyolunan birşeyi işlemekle olur. Burada ise nehiy yoktur. Binaenaleyh; Resûlullah'ın münafıklara izin vermesini hataya hamletmek hata-yı azimdir. Bu âyet; aceleden ihtiraz etmek lâzım ve hüküm bina olunacak mesailde ziyadece teftiş elzem olduğuna delâlet eder. Zira tahkik üzere bina edilmeyen hüküm; ekseriya hatadan hâlî olamaz.
Hulâsa; Vâcib Tealâ bu âyette Resûlullah'tan sudur eden izni zikretmezden evvel lûtfa delâlet eden affı zikir buyurmasında şan-ı Resûlullah'a ta'zîm olduğu gibi eğer izin vermemiş olsaydı doğrularla eğriler beyni tefrik olunacağını Resûlüne bildirmek ayrıca bir ta'zîm daha olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların i'tizarları vâhî ve yeminleri yalan olduğunu beyandan sonra müminlerle münafıklar beyninde alâmet-i farikayı beyan etmek üzere :

لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالله وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَالله عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ ﴿44﴾ إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِالله وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِىرَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ ﴿45﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete iman eden müminler mallarıyla ve canlarıyla mücahede etmeye Habibim ! Senden izin taleb etmezler.] Zira; mücahedenin emr-i hayır olduğunu badiklerinden muharebeye gitmek için isti'zan âdetleri değildir. Hemen daima işarât-ı risalete intizar ve işaret vukuunda derhal muharebeye sür'at ve icabet ederler. Binaenaleyh; muharebeye gitmek için asla isti'zan vuku bulmaz. Çünkü; mücahededen kalmayı kendileri için âr ve ayıp bilirler. [Ve Allah-u Tealâ mütteküeri herkesten ziyade bilici ve onlara ecr ü mesûbât vericidir. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Harbe gitmemek için senden izin isteyenler ancak Allah-u Tealâ'ya ve yevm-i âhirete iman etmeyen münafıklardır. Zira; onların kalpleri hakta şekketti ve şüpheye vardı. Binaenaleyh; onlar seklerinde mütereddid ve mütehayyirlerdir.] Zira; açıktan kâfirlerle beraber olmadıkları gibi müminlerle beraber de değillerdir. Şek; birşeyin vücuduyla ademinde tereddüd olduğu cihetle onlar için iman etmekle etmemek müsavi olduğundan hangi tarafa gidecek ve hangisini ihtiyar edecek olduğunu bilemezler. Binaenaleyh; şekkinde tereddüd eder dururlar. Şu halde münafıklar iman edip etmemekte mütehayyir olduklarından bu âyette Cenab-ı Hak onları şekleriyle zemmetmiştir. Nübüvvetin sıdkına deliller açıkta olduğu cihetle şekke mahal olmadığından sekleri zemme istihkaklarını icab etmiştir. Şekle imanın bir yerde içtimâ' edemeyeceğine de âyet delâlet eder.
Bu âyet ehl-i imanın ittikasına şehadet ve onlara sevap vaad etmek olduğu gibi muharebeye gitmek ittikaadan ma'dud ve cihattan kaçmak ittikaaya münaolduğuna delâlet eder. Şu halde imanın icabı fisebilillâh mücahedeye müsaraat etmektir. Binaenaleyh; ashab-ı Resûlullah mücahedeye gitmeyi kendileri için saadet bilirler ve gitmedikleri zaman me'yus olurlardı. Hatta Resûlullah Hz. Ali'ye Medine'de kalmasını emrettiğinde Hz. Ali'ye Medine'de kalmak gaayet güç geldi ve Medine'de kalmamasını Resûlullah'tan istirham ettiğinde Resûlullah «Yâ Ali ! Sen bana göre, Hz. Musa'ya göre Harun menzilindesin» sözleriyle taltif buyurmasıyla Hz. Ali'yi mesrur etmiş ve o da Medine'de kalmaya razı olmuştur.
Bu âyette ehl-i tefsirden bazılarının tevcihine nazaran (ان يجاهدوا) , (فى الا ان يجاهدوا) takdirindedir. (لاء) nafiye mukadderdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ehl-i iman mücahede etmemek için isti'zan etmezler] demektir. Amma münafıklar harbe gitmemek üzere istizan ederler. Zira; onların âhirete imanları olmadığından bütün emelleri dünyaya münhasır olduğu cihetle harbe gitmeyi sakil addederler. Şu halde harbe. gitmeye iktidarla beraber gitmemek için isti'zan mezmum olduğu gibi harbe gitmeye mani a'zar-ı şer'iye bulunduğunda isti'zan etmek de caizdir ve Resûlullah da izin verip vermemekte muhayyerdir. Münafıklara izin vermekte acele buyurduğundan Allah-u Tealâ onlara izin verildiğinin sebebini sordu. Çünkü; münafıklara izin vermekte teenni olsaydı münafıkların nifakı zuhur edecek ve Resûlullah da yalancı olduklarını bilecekti. Kalbin; mahall-i irfan ve merkez-ı iman ve küfür olduğuna ve idrakin, kalbin şanı olup dimağın şanı olmadığına bu âyet ve emsali âyetler delâlet ettiğinden bazı etibbanın mahal-i idrakin dimağ olduğu iddiaları nusus-u Kur'aniyenin hilafıdır. Amma dimağda bütün idrakten hâlî değildir. Zira; kalbin idrake vasıtası ve âlatıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette kâfirlerin şekillerini kalplerine nispet etmiştir. Binaenaleyh; tamamıyla idrake mahal; kalptir, dimağ değildir. Belki dimağ; kalbe vasıtadır.
Hulâsa; kelime-i tevhidi ve din-i ilâhiyi i'lâ etmek hususunda a'dâ-yı dinle mücahede etmek umur-u diniyenin erkân-ı mühimmesi olup İslâm'ın şevketini muhafaza ve şanını i'lâ ve mevcudiyetini idame ancak mücahedeyle olduğundan mücahededen tahallüf etmek mümin için caiz,olmadığı ve muharebeden zaman-ı saadette tahallüf edenlerin Allah'a ve âhirete imanları olmadığı ve onların kalpleri şekle dolu olup mütehayyir bulundukları ve münafıkların küfür ve imanda kat'i bir itikadları olmadığından imanla küfür beyninde mütereddid oldukları cihetle mümin veya kâfir zümresinden birine iltihak edemedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların (Tebûk) gazasından tahallüfe istizanları bir özre müstenid olmayıp sırf keyfî ve kendi rahatları için olduğundan kabule şayan özürleri olmadığı cihetle mezmum olduklarını beyandan sonra iktidarları olduğu halde iktidarlarının olmadığından bahsetmeleri yalan olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً وَلَكِن كَرِهَ الله انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ ﴿46﴾

buyuruyor.

[Eğer o münafıklar (Tebûk) gazasına çıkmak murad etmiş olsalardı o sefer için azık, binit, âlât-ı harbiye ve sair levazımât-ı seferiyeyi hazırlarlardı. Zira; herşeyi hazırlamaya kudretleri vardı ve lâkin onlar harbe gitmemek istediklerinden Allah-u Tealâ onların sizinle beraber harbe gitmelerini kerih gördü. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onları harbe gitmekten hapis ve kalplerinde fütur, durgunluk ve korku halketti ve taraf-ı risaletten onlara harbe gitmekten âciz olan kadınlar ve çocuklarla beraber oturun, gitmeyin denildi.] Onlar da maalmemnuniye oturuverdiler.
Vâcib Tealâ'nın onların gitmesini kerih gördüğünün hikmeti; bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile onların gitmelerinde mefsedet-i azîme vardı. Binaenaleyh; gitmedikleri ehl-i iman hakkında ayn-i menfaat oldu. Şu kadar ki onların gitmemeye istizanları üzerine derhal Resûlullah'ın izin vermesi, fikirleri tamamıyla anlaşılmaksızın izin olduğundan taraf-ı ilâhiden niçin izin verildiğine dair suâl varid olmuştur. Çünkü; onların isti'zanı üzerine Resûlullah biraz müddet teenni buyurmuş olsaydı nifakları zuhur eder ve ehl-i iman da onların münafık olduklarını bilirler ve kelâmlarına itimad etmezlerdi. Alelacele izin verildiğinden nifakları zuhur etmediği cihetle bir takım anlaşılacak hakikatlar Örtülü kaldığından suâl-i ilâhî vürud etmiştir.
Bu âyet; münafıkları kadınlara ve çocuklara ilhak etmekle onları zemdir. Çünkü; mücahededen oturmak erkeklere yakışmaz, ancak âcizlere yakışır. Âcizler ise kadınlar ve çocuklarla, körler ve topallardır. Âyette (قَاعِدِينَ) ile murad; bunlar olsa gerektir. Çünkü; Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Resûlullah harp hazırlığı yaptığı bir zamanda münafıklar isti'zan edince Resûlullah gazab ederek «Haydin, oturanlarla siz de oturun» demekle onları erkekler mertebesinden iskaat etti. Onlar da bu sözü canlarına minnet bildiler ve oturdular. Yahut «Oturanlarla siz de oturun» sözünü onlara şeytan vesvese tarikıyla ilkaa etmiştir. Yahut onlar ehl-i imanla harbe gitseler birçok fesad meydana getireceklerini bildiğinden Cenab-ı Hak onların gitmesini kerih görünce onların kalplerine oturmalarını ilham etmiştir. Kerih görmesinin neticesini (فَثَبَّطَهُمْ) cümle-i celilesiyle beyan buyurmuştur. Çünkü; t e s b i t ; hapsetmek ve meneylemektir. Vâcib Tealâ bunların harbe gitmelerini istemeyince onların kalbine kesel ve korku koymakla harpten nıenetmiştir, İ n b i a s ; harp cihetine hareketleridir ki «Allah-u Tealâ o cihete hareketlerini kerih gördü» demektir.
Hülâsa; Münafıklar harbe gitmek istemiş olsalar harp hazırlığında bulunacakları ve lâkin Allah-u Tealâ onların ehl-i imanla beraber harbe gitmelerini kerih gördüğünden onları harpten alıkoydu ve onlar Resûlullah'tan isti'zan edince Resûlullah'ın «Oturun âcizlerle beraber» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların harbe gitmelerini kerih gördüğünün sebep ve hikmetini beyan etmek üzere :

لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَالله عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ ﴿47﴾

buyuruyor.

[Eğer münafıklar sizinle beraber harbe gitmiş olsalardı size, ancak fesad ve şer ziyade ederlerdi ve onlar sizin aleyhinize aranızda koğuculuk etmek ve birbirinize düşürmek suretiyle fitne ve fesad talebeder oldukları halde binitlerini sür'atle sürerler ki, aranıza girip de esrarınıza vakıf olsunlar ve envâ'-ı fesadı beyninize koysunlar ve sizin içinizde onlar tarafından gönderilmiş casuslar var. Onlar için sizin esrarınızı işitirler, onlara götürürler ve menfaatinize olan şeyleri saklar ve mazarratınıza olan şeyleri ifşa eder, âleme dağıtırlar. Halbuki bu misilli fesad ilkaasına çalışıp ehl-i Islâmı zaafa düçâr etmekle zulmeden zalimleri Allah-u Tealâ bilici ve ilminin muktezasına göre mücâzât edicidir.]
Yani; eğer münafıklar sizinle harbe gitmiş olsalardı size zarardan başka bir faydaları olmazdı. Zira; onlar sizin aranıza girer, beyninizde fitne ve fesad olmasını isterlerdi. Çünkü; onlar tarafından sizin içinizde sözlerinizi dinleyip onlara götürücüler vardır. Halbuki o zalimlerin cümlesini Allah-u Tealâ bilir.
(خَبَالاً) fesad manâsınadır. Çünkü; münafıklar ehl-i İslâm beyninde koğuculuk edip birbiri aleyhinde söz götürmek suretiyle fitne uyandırmak ve İslâm'ın zaafından, düşmanın kuvvetinden bahsetmekle Müslümanlara korku ilkaa etmek, ehl-i İslâmın azmine fütur vermek ve Müslümanların arâsını açacak birtakım yalanlar işaa etmek ve yekdiğeri aleyhinde buğz ve adavet icab edecek birçok hiyel ve desaise teşebbüs eylemek gibi fesadları saçmaktan geri kalmayacaklarını bildiğinden Cenab-ı Hak harbe gitmelerini kerih gördüğünü bundan evvelki âyette ve fesad fikrinde olduklarını bu âyette beyan buyurmakla münafıklardan ehl-i İslâmın ihtiraz etmesi lâzım olduğunu öğretmiştir. Bu ahval her zamanın münafıklarında caridir. Hele bizim zamanımızda beş on münafık, müfsidin Harb-i Umumide ehl-i İslâmı ne gibi felâketlere düçâr ettikleri malûmdur ve münafıkların Müslümanlar arasında casuslar kullandıklarını dahi Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur ki, zamanımızda bu casusluk vazifesini hafiye unvanı altında birtakım insan suretinde canavarlar icra etmektedirler. Şu beyan olunan manâ; (سَمَّاعُونَ) ile murad; onlar tarafından casuslar olduğuna nazarandır. Amma (سَمَّاعُونَ) ile murad; Islâmlarda aklı zayıf olanlar olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Sizin içinizde birtakım âciz ve zayıf, aklı ve fikri kısa fehimsizler var ki, onlar münafıkların nâsihat suretinde irad ettikleri kelâmlarını ve ifsadata dair sözlerini dinler ve doğru zannıyla kabul eder, emirlerine itaat ederler de onların fesadatına aldandıklanndan dolayı ehl-i İslâmın inhizamına sebep olurlar.] İşte şu manâ; zamanımıza pek muvafıktır. Çünkü Müslümanlardan ekseri efrad; aklı kısa, idraki zayıf kimseler olduğundan beş on şuradan buradan toplanma türedi münafıkların sözlerine aldanacağı cihetle millet ve devlet de mahv u münkariz olur. İşte inkıraza bâdı olan ahval Müslümanların zaaf-ı akıllarından, o makûle dırıltı münafıkların iğfalâtına kapılmaktan başka bir şey değildir. Çünkü; bu misilli münafıklar camisiz ve kilisesizdirler. Cami ve kiliseyle münâsebet ve alâkası olmayanların cami ve kiliseyle alâkası olanlara insafı olur mu ve onların hukukunu muhafaza eder mi? Elbette edemez.
Bu âyette kâfirlerin İslâm askeri içinde bulunmasının fesaddan hâlî olmayacağına işaret vardır. Binaenaleyh; Müslümanların kâfirlerle zarurî ihtilâtlarında ehl-i İslâmın esrarından hiçbir şey söylememeleri lâzımdır. Bu misilli fesad ilkaasına çalışanların zalim olduklarını tasrihle Vâcib Tealâ münafıkları tehdid etmiş ve İslâm askeri içinde kâfirlerin bulunması ne kadar zarar verdiği Balkan Harbinde görülmekle âyetin sırrı zuhur eylemiştir.
Hulâsa; münafıkların ehl-i İslâmla beraber harbe gitmeleri şer ve fesaddan başka birşey ifade etmeyeceği ve ehl-i İslâm arasına onların girmesi ancak fitne talebi için olup başka bir maksada mebni olmadığı ve onların ehl-i İslâmın esrarını işitici ve dinleyici adamları bulunduğu ve Allah-u Tealâ'nın bu gibi zalimleri bildiği ve onların zulmünden dolayı intikam alacağı bu âyetten müstefad olan fevaid ctimlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ehl-i İslâm içinde bulunması zarardan başka birşey olmadığım beyandan sonra onların evvelden beri ehl-i İslâm hakkında fitne aramaktan vazgeçmediklerini beyan etmek üzere :

لَقَدِ ابْتَغَوُاْ الْفِتْنَةَ مِن قَبْلُ وَقَلَّبُواْ لَكَ الأُمُورَ حَتَّى جَاء الْحَقُّ وَظَهَرَ أَمْرُ الله وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿48﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, o münafıklar bundan evvel de sizin için fitne taİeb ettiler ve hatta nusret-i ilâhiye gelip emr-i ilâhinin ehl-i iman hakkında zuhur edinceye kadar senin ve ashabın işlerinizi iptal etmek ve menfaatinizi mazarrata çevirmek için reyler ve tedbirler düşündüler ve bu hâl üzere devam ettiler. Halbuki onlar sizin dininizin zuhurunu istemezler.] Binaenaleyh; din-i İslâm yükseldikçe onların itibarı aşağı ineceğinden ehl-i İslâmın terakkisini çekemeyerek envâ'-ı fesad ve fitne icadına çalışırlar.
Yani; münafıkların ehl-i İslâm beynine fitne ilkaasına çalışmaları yeni meydana çıkmış birşey değil, belki eskiden âdetleridir. Çünkü; onlar Resûlullah'a mev'ud olan nusret gelip emr-i ilâhi ve din-i sübhânînin zuhuruna kadar fırsat düştükçe İslâmlar beynine fesad atmaktan ve ehl-i İslâma nefret vermekten ve din-i İslâm ın iptaline çalışmaktan hiçbir zaman geri durmadılar. Zira; İslâm'ın zuhuru onlar için muvafık olmadığından istemezlerdi. Binaenaleyh; din-i İslâmı iptal için her türlü esbaba tevessül etmişlerdir, lâkin bütün emekleri hep boşa gitmiştir. Zira; din-i İslâmın muhafazası himaye-i ilâhiye altında olduğundan iptaline sa'y edenler hep hâsir oldular.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette f i t n e yle murad; Uhud muharebesinde münafıkların reisi (Abdullah b. Übeyyfin yaptığı fitnedir. Çünkü; Uhud'da tam muharebenin başladığı bir zamanda kendi gibi münafıkları aldı, donuverdi. Onun esna-yı muharebede dönmesi ehl-i İslâmın inhizamını mucip oldu ve (Abdullah) ınünafıkının maksadı da buydu. Muharebe esnasında askerin bir kısmının dönüvermesi diğer askerin füturunu ve şevkinin kırılmasını icabedeceği tabiidir. Bu ise bilkülliye inhizamın esbabı cümlesindendir. Binaenaleyh; esnâ-yı muharebede saff-ı askerden firar etmek din-i İslâmda büyük günahlardandır.
Şu iki âyet münafıkların yapmış oldukları fenalığa karşı Resûlullah'ı ve ashabını tesliye olduğu gibi (Tebûk) gazasında Vâcib Tealâ'nın münafıkları menetmesinin hikmeti münafıklarda olan suiniyet olduğunu beyandır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra bacılarının isti'zanlarının suretini ve keyfiyetini beyan etmek üzere:

وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّى وَلاَ تَفْتِنِّى أَلاَ فِى الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ ﴿49﴾

buyuruyor.

[Münafıkların bazıları sol kimseler ki, «Bana izin ver yâ Resûlallah ! Beni fitneye ilkaa etme» dediler. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, onlar izin istedikleri zaman fitneye düşmüşlerdi. Ve Cehennem yevm-i kıyamette kâfirleri ihata edicidir.]
Yani; münafıklardan bazıları muharebeye giderse fitnede vâki olacağını öne sürerek Resûlullah'tan izin istedi ve dedi ki, «Bana harbe gitmemeye izin ver beni fitneye düçâr etme, evimde oturayım» yollu sözler sarf etmekle Resûlullah'tan izin talebinde bulundu. Fakat iyi bilin ve uyanık olun ki, onlar izin taleb ettiklerinde ayn-ı fitneye düştüler. Çünkü; küfürden ve Resûlullah'a muhalefetten ziyade fitne olamaz. Zira; derûnlarında fitne-i nifak ve fitne-i küfür olduğu gibi «Bizi fitneye düşürme. Biz harbe gitmeyelim» sözleri dahi kendi haklarında fitneden başka birşey değildir. Bu misilli kâfirleri Cehennem ihata edicidir. Çünkü; Cehennem'in onları ihatasının esbabı mevcut olduğundan her ne kadar bilfiil ihata etmemişse de ihata etmiş menzilindedir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: (Kays oğlu Ced) denilen adam kavminin reisiydi. Resûlullah (Tebûk) muharebesine gidilmesini emredince (Ced) Huzur-u Risalete gelerek «Yâ Resûlallah ! Beni kavmim bilirler. Ben kadınlara muhibbim ve meftunum. Tebûk'te Rum kızlarını görürsem tahammül edemem, fitnede vâki olurum. Hem de evim yalnızdır. Şu halde bana izin ver, evimde kalayım, malım çoktur. Malımla sana iane edeyim, beni fitneye ilkaa etme» dedi. Yahut «İzin verirseniz de vermeseniz de ben kalacağım. Binaenaleyh; izin vermemekle beni ma'siyette bırakma» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; münafıklardan bazıları Resûlullah'tan izin istedikleri ve izin verilmediği surette fitnede vâki olacağını dermeyan ettikleri ve halbuki onların izin istemeleri haklarında ayn-ı fitne olduğu ve onlar kâfir olduklarından dolayı Cehennem'in onları ihata edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hilelerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

إِن تُصِبْكَ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ وَإِن تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ يَقُولُواْ قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا مِن قَبْلُ وَيَتَوَلَّواْ وَهُمْ فَرِحُونَ ﴿50﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Eğer sana bir iyilik isabet ederse o iyilik münafıkları mahzun eder ve onu kötü addederler ve sana iyilik isabetini sevmezler.] Çünkü; kemâl-i hased ve adavetlerinden sana her zaman kötülük isabetini arzu ettiklerinden arzularının hilâfına iyilik isabet ederse elbette mahzun olurlar. Zira; arzusunun hilâfına olan şeye merak etmek ve me'yus olmak insanlar için zaruri gibidir. [Ve eğer sana düşman karşısında mağlup olmak gibi bir musibet isabet ederse «Biz bundan evvel alacağımızı aldık, Müslümanlardan ayrıldık. Harbe gitmedik ve kâfirlere mÜdaraa ettik, ipimizi boyadık ve âdetimiz veçhile uyanık bulunduk» derler ve ferah edici oldukları halde arkalarına döner ve izhar-ı şadümânî ederler.] Şu halde iki cihetle mesrur olurlar ki,
B i r i n c i s i ; kendilerinin o musibetten hariç bulunmaları,
i k i n c i s i de; o musibetin Resûlullah ve ashabına isabet etmesidir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ferahlarının devamına işaret için ferahı ifade eden cümle; devama delâlet eden cümle-i ismiye olarak (وَهُمْ فَرِحُونَ) varid olmuştur. Çünkü; Müslümanlara isabet eden musibete her zaman mesrur olacakları bedihidir. Ve ehl-i nifakın ehl-i imana karşı her zaman âdetleri de böyledir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların Resûlullah'a isabet eden iyiliğe mahzun ve kötülüğe mesrur olduklarını beyan ettikten sonra sürürlarını bina ettikleri itikadlarının batıl olduğunu beyan etmek üzere:

قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ الله لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى الله فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ ﴿51﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Münafıklara hitaben sen de kî, «Elbette bize kötülük dokunmaz, illâ Allah'ın bizim için levh-i mahfuzda yazdığı şey dokunur. Şu halde hayır ve şer her ne ki isabet ederse, Allah-u Tealâ'nın takdiriyledir. Zira; Allah-u Tealâ bizim umurumuza mütevelli, muin ve nâsır imizdir. Hayat ve mematımızda bizi hıfzedici odur.» Çünkü; bizim nefsimize o bizden daha evlâdır. Binaenaleyh; müminler hemen ancak Allah-u Tealâ'ya umurlarını havale etsinler. Zira işlerin havalesi; o işlerin mütevellisine olması lâzımdır.]
Yani; eceller ve herkesin rızkları ve bilcümle havadis Allah'ın takdiri ve Levh-i Mahfuzda yazmasıyla olunca bize hayır ve şer her ne ki isabet ederse, cümlesi Allah'ın takdiriyledir. Zira Allah-u Tealâ bizim mevlâmızdır. Binaenaleyh; müminlerin ancak Allah-u Tealâ'ya mütevekkil olması lâzımdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bihakkın tevekkül; ancak Allah-u Tealâ'ya olup Allah'tan başkasına tevekkül caiz olmadığına işaret için (عَلَى الله) lâfzı tevekkül üzere mukaddem olarak vârîd olmuş ve teberrük ye telezzüz etmek ve ziyade-i mehabet için zamir yerinde lâfza-i celâl vürud etmiştir. Çünkü;
(وَعَلَى الله) yerinde (وعليه) denilse olabilirdi. Lâkin lâfza-i celâlin ifade ettiği manâyı ifade etmezdi. Müminlerin Allah-u Tealâya tevekküllerinin sebebi; uIûhiyetinin zatında ve sıfatında cemetmiş kemâlât olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden (فاء) lâfzıyla varid olmuştur.
Allahın kazası mümkünat ve havadisin cümlesine şâmil olup kaza-yı ilâhiyi tağyir etmek mümkün olmadığına bu âyet deİâlet eder. Çünkü; eşyadan hiçbir şey kendi kend,ine vücud bulmadığından herşey irâde-i İlâhiyeyledir. İradeden hariç hiçbir şey olmadığından insanlar üzerine vaki olan mesaibin cümlesine razı olmak lâzımdır. Zira; herşey Allah'ın iradesi, hükmü ve kazasıyla olduğundan razı olmaktan başka çare yoktur. Binaenaleyh; müminlerin işlerini ancak Cenab-ı Hakka havale etmesini Allah-u Tealâ emretmiş ve bu âyet; münafıkların esbab-ı âdiyedete'sir var diyerek itikadlarını iptal eylemiştir.
Hulâsa; insanlara iyi ve kötü her ne isabet ederse Allah'ın yazması ve takdiriyle olduğundan müminlerin ancak Allah-u Te-alâ'ya tefviz-i umur etmeleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

***
Vâcib Tealâ Müslümanlara isabet eden musibete münafıkların ferahlanmalarına; herşey in. isabeti Allah-u Tealâ'nın takdiriyle olduğunu beyanla cevap verdikten sonra ikinci bir cevap olmak üzere :

قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ الله بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ ﴿52﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Münafıklara hitaben sen de ki, «Siz bize iki iyilikten birini gözlüyorsunuz ve biz de ya Allah'ın kendi indinden veyahut bizim elimizle size azap isabet ettirmesini gözlüyoruz. Şu halde siz gözlediğinizi gözleyin, biz de gözlediğimizi; gözleyiciyiz. Elbette intizar olunan şeylerden birisi husule gelecek, ya sizin istediğiniz veyahut da bizim istediğimiz vücut bulacaktır. İstediğiniz kadar bekleyin» demekle cevap ver.]
Yani; «Ey münafıklar ! Siz bize hiçbir şey beklemez, ancak ya şehadet veyahut nusret-i ilâhiyeden ibaret olan iki akıbetten birini beklersiniz. Bunlardan her hangisi vâki olsa Rabbimizden bize nimet-i uzmâdır. Çünkü; gerek şehadet ve gerek nusret her ikisi de bizim için hayrı mahız ve âkıbet-i hasenedir ve biz de esaret, katlolunmak, hakir ve zelil olmak gibi bizim elimizde azabın isabetini veyahut zelzele, tâûn ve veba gibi azapları Allah'ın size isabet ettirmesini bekleriz. Amma bize vaad eden Cenab-ı Hak, size vaad eden şeytan'dır. Şu halde şeytanınızın vaad ettiği evham ve hayalinizi bekleyin; biz de size nazil olacak musibeti bekleriz. Binaenaleyh; siz bildiğinizi işleyin, biz de bildiğimizi işleriz» demekle onlara cevap ver ki, itikadlarının batıl olduğunu bilsinler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile münafıkların Müslümanlar için bekledikleri; kâfirlerle muharebede ölmek veya kalmaktır. Bunun her ikisi de ehl-i iman için saadet olduğuna işaret için (إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ) ta'bir olunmuştur ki, ikisi de güzel ve en yüksek mertebelerdir. Çünkü; muharebede ölmek mertebe-i şehadet ve kalmak da gaazilik mertebesidir. Onlara intizarla emretmek tehdid içindir. Zira; bu emir onların hakir ve zelil olmaya mahkûm olduklarını müş'irdir. Akıbet emr-i ilâhi yerini buldu. Binaenaleyh; kâfirler ve münafıklar hakir, zelil ve Müslümanlar da âli ve aziz oldular.

***
Vâcib Tealâ münafıkların dünyada ve âhirette muazzep olacaklarını beyandan sonra onlann hak olarak itikadlan olmadığından amel-i salih işleseler dahi intifa edemeyeceklerini beyan etmek üzere:

قُلْ أَنفِقُواْ طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَّن يُتَقَبَّلَ مِنكُمْ إِنَّكُمْ كُنتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ ﴿53﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Senden izin isteyen münafıklara hitaben sen de ki «Siz ister manızla, ister raasn malAllsı infak edin, her ne suretle infak etseniz sizden o nifakçın kabul olunmaz. Zira; siz tarîk-ı haktan çıkmış fışıkla ülfet etmiş bir kavimsiniz.] Fasıklarsa daima zebun ve haşirlerdir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlanna nazaran bu âyet (Ced b. Kays) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile (Ced) Tebûk gazasına gitmemek için Resûlullah'tan izin istediğinde «Benim malım çoktur, mâlımla iane edeyim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâyı âyet: [Ey Habibim ! Şana mallarıyla iane etmeyi vaad ederek Tebûk gazasına gitmemek isteyen münafıklara sen de ki, «Ey münafıklar ! Gerek kendi rızanızla ve gerek rızasız malınızı vaadiniz veçhile infak edin. Hangi suretle infak etseniz sizden kabul olunmayacaktır. Zira] siz bilâ özür gazaya gitmekten imtina' ettiğiniz cihetle taât-ı İlâhiyeden çıktığınız gibi evvelden beri fısk u fücurla ülfet etmiş bir kavimsiniz. Binaenaleyh; sizin ameliniz ne veçhile olursa olsun kabul olunmaz. Çünkü; küfrünüz amelinizi iptal eder.»]
Firak-ı dâlleden (Cübbâî) günah-ı kebirenin a'mâli iptal edeceğini bu âyetle istidlal etmişse de bu istidlal merduddur. Zira; bu âyette zikrolunan f ı s k ; küfür manâsına olduğunu Vâcib Tealâ bundan sonraki âyette beyan buyurmuştur. Şu halde amâlin kabul o lunmamasına sebep küfürdür yoksa müminlerin fısk-ı mücerredi değildir. Zira; müminin fıskı a'mâl-i salihâsını iptal etmez. Çünkü; imanı amelini muhafaza eder.
Âyet her ne kadar (Ced b. Kays) ve emsali münafıklar hakkında nazil olmuşsa da sebeb-i nüzulün hususuna itibar olunmayıp elfazın umumuna itibar olunduğu cihetle rızâ-i Bârı kasdolunmayarak garaz-ı fasid üzere vuku bulan infakın küllisi kabul olunmayacağına âyet delâlet eder. Çünkü; kabulün manâsı o amelin mukaabilinde Cenab-ı Hakkın sevap vermesidir. Rızâ-i Bârî için olmayıp korku ve saire gibi birtakım garaz-ı fasid üzerine işlenilen ameller kabul olunmayacağı cihetle Vâcib Tealâ elbette sevap vermez.
Hulâsa; kâfirlerin rızalı rızasız infak ettikleri sarfiyatları kabul olunmayacağı ve küfürleri amellerinin kabulüne mani olduğu ve onların taat-ı üâtüyeden çıkmış bir kavim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendîr.

***
Vâcib Tealâ münafıkların amellerinin kabul olunmayacağını beyandan sonra kabul olunmadığının sebep ve hikmetini beyan etmek üzere:
وَمَا مَنَعَهُمْ أَن تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلاَّ أَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِالله وَبِرَسُولِهِ وَلاَ يَأْتُونَ الصَّلاَةَ إِلاَّ وَهُمْ كُسَالَى وَلاَ يُنفِقُونَ إِلاَّ وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿54﴾

buyuruyor.

[Münafıklardan nafaka ve sadakalarının kabulüne hiçbir şey mani olmadı, illâ Allah'a ve Resûlüne onların küfretmeleri mani oldu ve onlar namazı eda etmezler, keselân üzere oldukları halde eda ederler ve infak etmezler, illâ infakı sevmeyici oldukları halde infak ederler.]
İşte şu üç şey bunların amellerinin kabul olunmamasına sebeptir. Gerçi bunların amellerinin kabul olunmamasına küfürleri yalnız sebep olursa da diğer iki sebep ki, ağır ve sakil addederek keselânla namaz kılmak ve istemeyerek infak etmek de küfürle beraber amellerinin butlanına sebep olmakta bir mani yoktur ve küfürden sonra bu iki sebebi zikretmek münafıkları teşhir ve âleme hallerini bildirmek içindir. Şu halde bu cümleler münafıkların kötü hallerini beyânla onları zemmetmek için sevkolunmuştur. Çünkü şunlar tenha mahalde namaz kılmazlar, belki cemaat içinde nâsın korkusundan naşi kıldıkları için sevap görmezler ve fukaraya sadakaları da bu minval üzeredir. Zira; âhirete imanları olmadığından daima zahirde maslahata riayet ederler. Yoksa ibadet ve itikad etmezler. Şu halde bunların zahirde namazlarına ve sadakalarına itibar olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
İşte zamanımızda bulunan münafıkların halleri de böyledir. Zira; onlar da âhirete mu'tekid olmadıklarından hiçbir amelleri niyet-i halisa üzerine rıza-yı Bârî için değildir. Binaenaleyh; hasbettesadüf işledikleri iyi amelleri indallah makbul olmaz. Zira; onlar da âhirete mu'tekid olmadıklarından hiçbir amelleri niyet-i halisa üzerine rıza-yı Bârı için değildir. Binaenaleyh; hasbettesadüf işledikleri iyi amelleri indallah makbul olmaz. Zira; ibadetin ruhu ubudiyet garazına iptina olunmaktır. Bunlardaysa ubudiyet garazı yoktur.

***
Vâcib Tealâ evvelâ münafıkların çirkin amellerini ve saniyen âhirette muazzap olacaklarını ve dünyada onlara gelecek belâyâyı ve salisen onların iyi amel zannettikleri şeylerden asla intifa' edemeyeceklerini beyandan sonra onların dünya menfaatlanndan saydıkları mallan ve çocukları başlıca azapalarına sebep olacağını beyan etmek üzere :

فَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلاَ أَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ الله لِيُعَذِّبَهُم بِهَا فِى الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿55﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Onların mallarının ve çocuklarının çokluğu seni taaccübe sevketmesin. Zira; Allah-u Tealâ malları ve çocukları sebebiyle onlara dünyada azap etmesini ve ecelleri geldiğinde kâfir oldukları halde ruhlarının çıkmasını murad eder.]
Yani; Habibim, münafıkların servetleri, evlât ve a'vanlarının çokluğu sana istiğrab iras etmesin. Zira; ellerinde bulunan bütün varlıkları onlar hakkında azab-ı İlâhiyi caliptir. Çünkü; dünyada malları ve çocukları yüzünden birçok zahmetler ve mihnetler ve gönül azabı çektikleri gibi âhirette dahi azap görecekleri- şüphesizdir. Dünya menafiiyle meşgul olup âhirete atf-ı nazar etmediklerinden ecel-i mev'udları geldiğinde de kâfir oldukları halde ruhları çıkar. Binaenaleyh; dünya azabından kurtulunca âhiret azabı yakalarını sarar ve ilelebed kurtulamazlar.
Bu âyette hitap Resûlullah'a ise de murad; müminlerin hepsidir. Zira; müminler için dünyaya mağrur olmamak lâzım olduğu gibi başkalarının ellerinde bulunan nimetlere taaccüb etmemek de lâzımdır. Münafıkların malları ve çocukları yüzünden gördükleri keder ve acılarının âhirette ecri olmayacağına işaret için Cenab-ı Hak azabı onlara tahsis etmiştir.Gerçi müminler de malları ve çocukları yüzünden birçok gönül azabı görürlerse de âhiretçe mukaabilinde ecir ve sevap olduğundan onlar hakkında bu azap ayn-ı nimet olduğu cihetle azab-ı dünyevî müminlere nispet olunmamıştır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hususî nifaklarından bazılarını beyandan sonra diğerini beyan etmek üzere :

وَيَحْلِفُونَ بِالله إِنَّهُمْ لَمِنكُمْ وَمَا هُم مِّنكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ ﴿56﴾
لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً أَوْ مَغَارَاتٍ أَوْ مُدَّخَلاً لَّوَلَّوْاْ إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ ﴿57﴾

buyuruyor.

[Münafıklar elbette sizden olduklarına Allah-u Tealâ'ya yemin ederler. Hâlbuki sizden olmadılar ve lâkin onlar sizden korkar bir kavimdirler. O kadar korkarlar ki, eğer kendilerinin sığınacakları bir mahal bulsalar veyahut yeraltında delinmiş delikler veyahut dağbaşlarında mağaralar bulsalar o mahalle sürat eder oldukları halde teveccüh ederlerdi ve lâkin bu misilli sığınacak bir mahal bulamadıklarından sizin içinizde zarurî bulunup sizinle geçinmek için kendilerini mümin suretinde gösteriyorlar. Halbuki mümin değillerdir.]
Yani; münafıklar hakikatta mümin olmadıkları halde sizin müşriklere yapmış olduğunuz muameleyi görüp korktukları için mümin görünürler ve mümin olduklarına dair Allah'a yemin eder ve yeminleriyle sizi kandırmak isterler. Çünkü; sizden korkarlar. Binaenaleyh; eğer emin bir kavim ve bir melce' bulsalar veyahut dağbaşlarında tenha mağaralar veyahut yeraltında girecek delikler bulsalar sürat eder oldukları halde oralara girmek için koşarlar. Bu mahaller ne kadar çirkin olsa da din-i İslama nefretleri daha ziyade olduğundan hemen bu çirkin mahalleri bulsalar içinizden firar edip çıkmak ve o deliklere girmek isterler. Fakat böyle girecek bir mahal bulamadıklarından dolayı mümin görünür ve İslâm kisvesine bürünür ve bu suretle mallarını, canlarını sizin kılıcınızdan muhafaza ederler.
Dikkat olunduğunda her zamanın münafıkları asr-ı saadet münafıkları gibi olduğu görülür. Çünkü; zamanımızda isimleri, kisveleri ve suretleri İslâm, ancak derûnları nifak dolu birçok kimseler vardır ki, İslâmiyet'ten dem vururlar ve lâkin İslâmlarla hiçbir mûnâsebetleri yoktur. Hatta İslamların ekmeğini yediği halde Islâmlara buğz ve adavetle iftihar ve âdât-ı tslâmiyeyi takbih ve âdât-ı kefereyi tahsin eder münafıklarımız sayılmaz ve tükenmezdir. Her milletin inkırazı o milletin münafıkları yüzünden olup bizim inkırazımıza da sebep olan ve Harb-i Umumîde giriftar olduğumuz felâketlerimiz, içimizdeki münafıklarınıızın yüzünden olduğu cümlenin ma'lûmudur. Kezalik Balkan faciasında düçâr olduğumuz sefaletler ve ansızın kaybettiğimiz altı vilâyet yine münafıklar yüzündendir. Maatteessüf milletimiz halâ bunlara aldanmakta ve bunların iğfâlât-ı mefsedetkârânelerine kapılmakta berdevamdır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların çirkin amellerinden bazı diğerinidahi beyan etmek üzere :

وَمِنْهُم مَّن يَلْمِزُكَ فِى الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُواْ مِنْهَا رَضُواْ وَإِن لَّمْ يُعْطَوْاْ مِنهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ ﴿58﴾

Buyuruyor

[Münafıklardan bazıları sadakaatı taksim hakkında seni zem ve ta'yih eder. Eğer sadakattan onlara istedikleri miktar verilse onlar razı olur ve zem ve gıybetten vazgeçerler. Ve eğer arzularına göre verilmezse bir de görülür ki, derhal gazab ederler.]
Yani; o münafıkların sadakaatı taksimde itirazları ve seni zemmetmeleri hemen kendi nefislerinden ve dünyaya hırs ve tama'larındandır. Yoksa hüsnüniyetlerinden ve müminlerin menfaatlarını düşündüklerinden değildir. Binaenaleyh; eğer onların istedikleri verilirse ferahlanırlar, şen ve şadüman olurlar, eğer verilmezse derhal yüzlerini ekşitir ve pürgazap olarak görülürler. Çünkü; himmetleri hemen dünyaya olduğundan dünya için cüz'i birşeye nail olmakla mesrur oldukları gibi cüz'i birşey noksan olursa derhal yanar ateş kesilirler. Âhiretten ümitleri olmadığından bütün emelleri dünyaya masruftur. Binaenaleyh; sürür ve ferahları dünya için olduğu gibi humum ve gumumları ve elem ve kederleri dahi ancak dünya içindir.
Bu âyet (Zülhuveysıra) isminde Beni Temim'den havaricin reisi olan bir kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Beyzâvî ve Hâzinin beyanlarına nazaran Resûlullah (Huneyn) sadakaatını ashabı arasında taksim ederken bu adam gelip «Yâ Resûlallah ! Adalet et» deyince Resûlullah «Ben adalet etmezsem ya kim adalet eder» buyurduğu zaman bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hz. Ömer «Müsaade buyur yâ Resûlallah ! Şu adamı katledeyim» demişse de Resûlullah katline müsaade etmemiştir. Yahut (Ebul-çevvaz) namında bir münafıkın Resûlullah'a «Emval-i ganimeti ve sadakaatı müsavi olarak taksim etmiyorsun» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların küstahâne muamelelerini beyandan sonra onların vazifelerini beyan etmek üzere :

وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوْاْ مَا آتَاهُمُ الله وَرَسُولُهُ وَقَالُواْ حَسْبُنَا الله سَيُؤْتِينَا الله مِن فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ إِنَّا إِلَى الله رَاغِبُونَ ﴿59﴾

buyuruyor.

[Eğer onlar Allah'ın ve Resûlünün verdiklerine razı olsalar da deselerdi ki, «Allah-u Tealâ bizim her umurumuza kâfidir. Zira; Allah-u Tealâ fazl u kereminden ve resûlü şefkat ve merhametinden yakında bize çok şey verirler. Şu halde bizim arzumuz ancak Allah'ın nzasıdır, Allah'ın rızasının gayrı birşey istemeyiz» demiş olsalardı onlar için hayırlı olurdu.] Lâkin bunu diyemediler ve diyemezler. Çünkü; münafıklardır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'ya tevekkülleri olmadığından hemen ne kapabilirlerse kâr sayarlar ve Allanın rızası hatırlarına bile gelmez.
Bu âyette ta'zîme delâlet matlûb olduğundan (لو) kelimesinin cevabı mahzuftur. Takdir-i kelâm: (لوفعلواك ذالكان خيرالهم) demektir. Yani; «Allah'ın ve Rasululah'ın verdiğine razı olmuş olsalardı onlar için hayırlı olurdu» demek olur. Çünkü; bu misilli makamda cevabın hazfı şive-i Arapta ta'zîme ve meselenin ehemmiyetine delâlet eder. Bu âyette Vâcib Tealâ insan için lâzım ve riayet etmesi vacip olan dört mertebeye işaret etmiştir:
B i r i n c i m e r t e b e d e i n s a n i ç i n v a z i f e ; Allah'ın abesten ve hatadan münezzeh ve herşeyi lâyıkıyla bilir bir hakim-i mutlak olup böyle hakimin herşeyde hükmü savap ve kazası hükmüne muvafık olduğundan hemen her hükmüne razı olup itiraz etmemektir. Bu vazifeyi
(ولوانهم رضوا لكان خيرالهم) cümle-i celilesiyle beyan buyurmuştur.
İ k i n c i m e r t e b e d e v a z i f e – i i n s a n i y e ; kalbinde olan rıza kâolmayıp o rızanın eserini lisanında göstermek lâzım olduğuna işaret için (ووقالوحسبنا الله) buyurmuştur. Yani «Kalbleriyle razı olsalar da lisanlarıyla (حسبنا الله) demiş olsalardı onlar için hayırlı olurdu» demektir. Şu halde kalbinde olan rızasını lisaniyla izhar etmek vazife-i ubudiyettendir.
Ü ç ü n c ü m e r t e b e d e i n s a n i ç i n v a z i f e ; (حسبنا الله) kelime-i celilesiyle iktifa edecek bir dereceye nail olmaktır. Eğer nail olamazsa kendi için bir tesliye makamı vardır ki o da Allah-u Tealâ dünya ve âhirette fazl u kereminden bize de ihsan eder demektir. Bu mertebeye Vâcib Tealâ (سَيُؤْتِينَا الله مِن فَضْلِهِ) cümle-i celilesiyle işaret etmiştir. Yani «Allah-u Tealâ fazl u kereminden bize de verir» demekle müteselli olur, lâkin bu üçüncü mertebe; mertebelerin ednâsıdır.
D ö r d ü n c ü m e r t e b e d e i n s a n i ç i n v a z i f e ; her sözünde ve işinde Allah'ın rızasını kasdetmektir.
Bu mertebeye Vâcib Tealâ (إِنَّا إِلَى الله رَاغِبُونَ) cümle-i ceiilesiyle işaret etmiştir. Yani «Biz herşeyde Allahın rızasına rağbet ederiz» demektir. Vazife-i ubudiyetin nihayesi budur. Çünkü; insanın imanı ve ameli yalnız vazife-i ubudiyettir. Binaenaleyh; ibadeti mukaabilinde bir ücret istemeye hakkı yoktur. Zira; her ne işlerse vazifesini işlemiş olur. Ubudiyetin ruhu ve en âlâsı; ma'buduldan Vâcib Tealâ'nın rızasını istemek ve cümle ameli ondan ibaret olmaktır. Zira rıza-yı ilâhiye, nail olmaktan daha ziyade büyük bir saadet olmaz ve olamaz.
Hz. İsa'dan hikâye olunan bir söz de bu âyetin manâsına müşabihtir. Çünkü; müfessirînin beyanlarına nazaran İsa (A.S.) Allah'ın zikriyle meşgul bir kavme tesadüf edip «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» diye sual ettiğinde onlar «Allah'ın azabından korkumuzdur» demeleri üzerine İsa (A.S.) «İsabet ettiniz» buyurmuştur. Diğer bir kavme tesadüfünde «Sizi zikrullaha sevkeden nedir?» dediğinde onlar «Allah'ın sevabına arzumuz» deyince İsa (A.S.) onların da isabetlerini beyan buyurmuştur. Üçüncü bir kavmi de zikirle meşgul gördüğünde aynı suâli onlara da sorunca onlar «Bizi zikrullaha sevkeden şey; ubudiyetimizin zilletini ve Rabbi Tealâ'nın rububiyetinin izzetini izhar edip marifet-i ilâhiyeyle kalbimizi ve zikr-i ilâhiyle lisanımızı tezyin etmektir; yoksa şu zikrimiz azap korkusuna ve sevap ümidine binaen değildir» demeleri üzerine İsa (A.S.) «Siz muhik ve muhakkıklarsınız» buyurmuşlardır ki bunları evvelkilerden daha iyi beğendiğine işaret etmiştir. Binaenaleyh; insan herşeyi Allah'ın rızası için yapmak azap korkusu ve sevap ümidi için yapmaktan daha evlâ olduğuna bu âyetin delâleti gibi İsa (A.S.) da işaret etmiştir.
Hulâsa; insan için vazife herşeyde Allah'ın verdiğine ve Resûlünün emrine razı olup (حسبنا الله) demek ve Allah'ın lûtfunu ümid ederek «Allah-u Tealâ bize fazlından herşeyi ihsan eder ve biz ancak Allah-u Tealâ indinde mevcut mertebeleri isteriz» demek vazife-i ubudiyet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların sadakaatı taksimde Resûlullah'a itirazlarını beyandan sonra sadakaatın masrafını beyanla onların itiraza hakları olmadığını ve itirazlarının kendilerine merdud ve Resûlullah'ın taksimi Allah'ın emri veçhüzere olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِى الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِىسَبِيلِ الله وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ الله وَالله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿60﴾

buyuruyor.

[Ancak sadaka fukaraya, miskinlere, zekâtın tahsildarlarına, müellefe-i kulûba, âzâd olunması için köleye, borçlulara, mücahid olan askerlere ve yolculara verilmesi Allah-u Tealâ tarafından emrolunmuş farizadır. Zira; Allah-u Tealâ sadakanın masrafım bilir ve ilminin muktezasıyla hükmeder.]
Yani ancak zekât; fakirlere sarf olunur. Zira; onların malları ve kazançları olmadığından ihtiyaçlarının şiddetine binaen ağniyanın zekâtlarını bunlara vermesiyle ihtiyaçlarını defetmelerini Cenab-ı Hak emretmiş ve bunların ihtiyaçları sairlerinden ziyade olduğuna işaret için sairleri üzerine takdim olunmuştur.
İkinci mertebede zekata masraf; miskinlerdir. Zira; miskinlerin bir miktar kazançları ve sanatları varsa da maişetlerine yetişmediği cihetle keenne ihtiyaçları, onlari zili ü meskenetle kûşe-i mezellete bırakmış olduğundan bunlara miskin denmiş ve ikinci mertebede zekâta muhtaç oldukları taraf-ı ilâhiden beyan olunmuştur. Zekâtın üçüncü mertebede masrafı; zekâtın ahaliden tahsiline me'mur olan kimselerdir. Zira; bunlar her ne kadar zengin olsalar dahi emekleri mukaabilinde ücret olarak zekâttan bir hisse almaları meşru olmakla zekâtın masrafı sırasında beyan olunmuşlardır. Zekâtın dördüncü mertebede masrafı; müellefe-i kulûbdur.
Müellefe-i kulûb; zamarı-ı saadette dört sınıftır.
B i r i n c i s i ; İslâm olmuş ve lâkin İslâmiyeti henüz takartur etmemiş olan Müslümanlardır.
İ k i n c i s i ; ehl-i İslâmın bazı rüesasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; henüz İslâm olmamış ve lâkin İslâm olmak ümidi olan kâfirlerdir.
D ö r d ü n c ü s ü ; İslâm olmadığı gibi İslâm olmak ümidi de yok ve lâkin şerlerinden korkulan kâfirlerdir. Bu dört sınıfın kalplerini te'lif için zekâttan bir miktarı verilmek meşru olmakla bunlar da zekâtın masrafında dahil olmuşlardır. Çünkü; bunlardan herbiriyle ülfet ve ünsiyette İslâmlar için maslahat-ı diniye olduğundan emval-i zekâtla taltiflerini Cenab-ı Hak emir buyurmuştur.
Zekâtın beşinci mertebede masrafı; mevlâsının kölesini âzâd etmesi için mevlaya verilmesiyle köleyi âzâd etmektir. Zira; İslâm için köle âzâd etmek ve para verip âzâd ettirmek mesail-i mühimmedendir. Zekâtın altıncı mertebede masrafı; borçlu olan kimselerdir. Zira; onların malları borçlarına ve masraflarına kâgelmediğinden borçlarını ödemek için zekâttan bir miktar vermek caizdir.Zekâtın yedinci mertebede, masrafı; asakir-i İslâmiyenin teçhizi, silâhları, âlât ve edevât-ı harbiyedir. Zira; asakiri teçhiz ve esbab ve âlâtı hazırlamak mühimmât-ı diniyemizdendir. Zekâtın sekizinci mertebede masrafı; yolcular ve müsafirlerdir. Zira; onlar her ne kadar memleketlerinde zengin olsalar dahi vatanlarından uzak düşüp mallarına elleri değmediği için zekâttan bir miktarını vermekle ihtiyaçlarını defetmek meşrudur. Binaenaleyh; bu makûle müsafirlere memleketlerine varıncaya kadar kâolacak harçlık vermek zekâta masraf olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
İşte zekâtın şu suretle verilmesi Allah'ın emriyle sabit bir farizadır. Binaenaleyh; müminlerin şu taksime riayetleri vaciptir. Zira; Allah-u Tealâ zekâtın masraf mı bilici ve zekâtı beyan olunan masrafına sarfetmekle emri hikmetine muvafık bir atiye-i ilâhiyedir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Müslümanlara zekâtın vacip olmasındaki hikmet; zenginlerin Allah'a yakın olması ve kasavet-i kalplerini gidermek için imtihandır. Çünkü mal insanların tabiatında sevgili olduğundan o sevgili malla hasıl olan uzaklığı malının bir miktarını Allah'ın rızasına muvafık sarf ve emrine imtisalen fukaraya vermekle Ailahü Tealâ'ya yakınlık hasıl olacağında şüphe olmadığı gibi mal sebebiyle kalbinde hasıl olan kasavetin gideceğinde dahi şüphe olmaz. Zekâtı vermekle itaat edenlerle vermeyen itaatsızlar arasında imtihan da hasıl olur. Kezalik zenginlerin ellerinde bulunan mallar Allah'ındır ve zenginler Allah'ın hazinedarı olup fukara Allah'ın ıyali olduğu cihetle Allahın malından bir miktarını ıyaline vermekle emretmek zekâtın vücubunda beyan olunan hikmetler cümlesindendir. Velhasıl insanın kemâli; Allah'ın emrine imtisal ve kullarına şefkat ve merhamet etmekle hasıl olacağı cihetle zekâtı vermekte her iki cihetten kemâle sa'y etmek vardır. Çünkü; zekâtı vermekte Allah'ın emrine imtisal olduğu gibi fukaranın ihtiyacını defetmek ve fakr u sefaletten kurtarmak tehzib-i ahlâka büyük bir hizmet olduğunda şüphe yoktur. Tehzib-i ahlâka riâyetin lüzumunu beyan etmek üzere Fahri Âlem (S.A.) (تخلقوا باخلاق الله) buyurmuştur. Yani; «Allah'ın ahlâkını kendinize ahlâk ittihaz etmek külfetinde bulunun ki, hüsn-ü ahlâk sahibi olmakla saadete nail olun» demektir.
Zekâtı vermekte, emvali hıfız ve hüsn-ü sıyti ibkaa ve kendine verilen nimetlerin şükrünü edâ ve her zaman telefe ma'ruz olan malının bir kısmını telef ihtimali olmayan hazine-i ilâhiyeye tevdi eylemek ve insan için ruhun gıdası olan iman ve bedenin gıdası olan ibadât-ı bedeniyeden sonra saâdet-i hariciye fukaraya malının bir miktarını sarfetmekle husule geleceğinden zekâtın saâdet-i maliyeye ve zekâtını vermek müminler arasında muhabbet ve meveddete sebep olacağı ve aralarında olan buğz ve adavetin kalkacağı zekâtın muhassenatı ve meşruiyetinde beyan olunan hikmetler cümlesindendir.
Mal kazanan kimsenin kazandığı mal kendi ihtiyacına kâolup fazla olmadığında o malda kazanan kimsenin bir hakk-ı tasarrufu var ki, kazancının hakkıdır. Binaenaleyh; o mala tasarrufta bir hak imtiyazı ve muhafazaya salâhiyeti olduğu gibi başkalarını taarruzdan menetmek hakkını dahi haizdir ve bir kimseye vermekle me'mur da değildir. Amma ihtiyacından fazla olursa mal sahibinin kazanç hakkı olduğu gibi fukaranın dahi ihtiyaç hakkı vardır. Cenab-ı Hak şu iki ihtiyacı ve hakkı nazar-ı itibara alarak mal sahibinin kazancını, sa'yini ve mala kalbinin taallûk cihetlerine riâyet ehem olduğundan malın kırk cüz'ünden otuz dokuz cüz'ünü mal sahibine terkederek fakirin ihtiyacını defetmek için kırkta bir cüzünün fakire verilmesiyle emretmiştir ki, bu emirde fukaranın ihtiyacını defle ihtiyaç eseri olarak birtakım hırsızlık ve yolsuzluk gibi insanlara yakışmayan ef'âle cüretten men ve muhafaza da vardır.
Resûlullah'ın «İman; iki nısıftır. Bir nısfı şükür, bir nısfı sabırdır» buyurduğu hadis-i nebevilerinde beyan olunan imana zekâtı veren ve alan kimselerin her ikisi de riayet etmiş oluyorlar. Çünkü; zekâtı veren kimse sevgili malından bir miktarını ayırmakla telef etmiş olduğu malına sabrettiği gibi elinde kalan malının şükrünü eda etmiş olduğundan her iki ciheti cemetmiştir. Fakir ise fakrına sabrettiği gibi zenginlerin zekâtından eline geçen nimete de şükrettiğinden her iki ciheti cemetmiştir.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebüssuud Efendi'nin beyanları veçhile zekâta masraf şu âyette beyan olunan sekiz sınıf kimseler olup bu sekizden başka bir kimsenin zekât almaya hakkı olmadığına işaret için inhisara delâlet eden (انما) lafzıyla varid olmuştur. Amma, bir kimsenin zekâtının cemiini bu sekizden birine vermesi İmam-ı A'zam indinde caiz olduğundan zekâtını bu sekizden her bir sınıfa ayrı ayrı taksimi lâzım gelmez, isterse birine vermekte ve isterse herbirine ayrı ayrı taksim etmekte zekât sahibi muhayyerdir.
Bu âyette z e k â t l a i a n e l â z ı m o l a n m e d y u n la murad; nefakaat-ı zaruriyesi kifayet etmez veyahut bir maslahat-ı meşruasına binaen borçlu olan kimsedir. Yoksa sefâhet ve ma'siyetten dolayı borçlu olan kimse değildir. Zira; ma'siyetten dolayı borçlu olan kimseye âsî olduğu cihetle iane caiz değildir. M ü s a f i r le murad; bir sebeb-i meşruaya binaen müsafirdir. Binaenaleyh; bir ma'siyetten dolayı müsafir zekâta masraf olamaz. Kezalik a s a k i r le murad; muhtaç olanlardır. İhtiyaçtan vareste olan kimse zekâta masraf olamaz. Kezalik s a d a k a t la murad; vacip olan zekâttır. Nafile ve m'endup olan sadakaata şamil değildir. Çünkü; nafile sadaka bü sekiz sınıfa münhasır değildir. Herkes istediğine'verebildiği gibi rhescid, medrese, mektep, köprü ve yol yapmak gibi hayrat ve müberrâta da sarfedilebilir. Bu âyette beyan olunan masraftan zamanımızda müellefe-i kulûbla zekât tahsil edecek kimseler olmadığından zamanımıza nazaran masraf altıdır. Zira; İslâm'ın şevketiyle müellefe-i kulûb sakıttır. Kezalik zekâtın hususî sandığı olmadığı cihetle hükümet zekât için me'murlar ta'yin etmediğinden zekât tahsiline me'murların zekâtta masraf olmasına hacet kalmamıştır. Zira; me'mur yok ki masraf olsun.

***
Vâcib Tealâ münafıkların cehaletinden bazılarını beyandan sonra diğerini beyan etmek üzere :
وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيِقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ

buyuruyor.

[Münafıklardan bazıları şol kimseler ki, onlar nebiyy-i malûm olan Muhammed (A.S.)a eza ederler ve Huzur-u Risalette fena söze cüret ederek derler ki «Muhammed (A.S.) işitir bir kulaktır, her sözü duyar ve duymadığı olmaz» demekle zemmederler. Onlara cevap olarak yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen «Evet ! Muhammed (A.S.) sizin için işitici ve hayırlıdır. Binaenaleyh; hakkınızda hayır ve menfaattir ve Allah'ın emrine muvafık söylediğiniz sözleri işitir ve kabul eder» demekle onlara cevap ver.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resûlullah'a «kulak» demekten maksatları «Zekâ yok, kalbi saf, duyduğu sözü tahkik etmez» demektir ve bu iftiraya cesaretlerinin sebebi; Resûlullah'ın onlara rıfıkla ve hilm ü keremle muamele edip ayıplarını görmemesi ve yüzlerine vurmamasıdır. Bunlara cevap olarak Cenab-ı Hak Resûlüne onlara «Evet ! Resûlünüz kulaktır, işiticidir, ve lâkin hayırlı işiticidir ve size herkesten ziyade hayırlıdır. Çünkü; sizin iyi sözlerinizi işitir ve kötü sözlerinizi işitmemiş gibi bulunur ve daima vaaz u nâsihat eder. Dünyevî ve uhrevî menfaatlarınızı size öğretir ve lâkin siz hamakatınızdan naşi menfaatinizi işitmezsiniz. Binaenaleyh; sizin maksadınız olan manâca kulak demeye siz lâyıksınız. Zira; şer ve fesaddan başka birşey işitmezsiniz» demekle kendi kelâmlarını kendilerine reddetmesini Resûlüne emretmek suretiyle onları ilzam etmiştir.
Âyetin sebeb-i nüzulü bazı rivayete nazaran şöyledir: Münafıklar bir mahalde Resûlullah'ı zemmederken bazıları «Sükût edin, Muhammed (A.S.) bu sözlerimizi işitirse bizi rezil ve rüsvâ eder» deyince içlerinden (Cellâs b. Süveyd) namında birisi «Korkmayın ! Biz istediğimizi söyleriz. Sonra Muhammed'in yanına gelip inkârla yemin ederiz. Bizi tasdik eder, rüsvâ etmez. Zira; Muhammed (S.A.) kulaktan ibarettir. Her duyduğuna inanır ve kabul eder. Sıhhatını ve adem-i sıhhatını teftiş etmez. Şu halde onu kandırmak kolaydır. Muhabbetimize bakalım, korkmayalım» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'ın hayırlı işitici olduğunu beyandan sonra Resûlullah'a eza edenlerin cezasını beyan etmek üzere :

يُؤْمِنُ بِالله وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُواْ مِنكُمْ وَالَّذِينَ يُؤْذُون رَسُولَ الله لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿61﴾

buyuruyor.

[Muhammed (A.S.) hayırlı işitimlerdendir. Zira; Allah'a iman eder ve müminlerin sözlerine inanır, tasdik eder ve sizden iman eden halis müminler haklarında Allah'ın rahmeti ve lûtf u ihsanıdır. Zira; onları menfaatlarına ulaştırır. Amma münafıkların sözlerine inanmaz ve şol kimseler ki, onlar Allah'ın Resûlüne eziyet ettiler, onlar için acıtıcı azap vardır.] Zira; Allah'ın Resûlünü acıtanların cezaları acıtıcı azaptan başka birşey olamaz. Çünkü; ceza amele göredir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda «Müminlere iman eder» demek; «Sözlerini kabul eder» demek olduğuna işaret için (لِلْمُؤْمِنِينَ) lâfzı (لام) île varid olmuştur. Ve münafıklardan iman edenler hakkında rahmet olup nifak üzere devam edenlerin bu lutûftan mahrum olduklarına işaret için ba'za delâlet eden (من) lafzıyla varid olmuştur.
Resûlullahın Allah'a iman edip müminlerin sözlerini tasdik etmesi ve iman edenlere rahmet olması hayırlı olduğuna delildir. Takrir-i kelâm şöyledir: «Muhammed (S.A.) sizin için hayırlı işiticidir. Zira; Allah'a imanı vardır. Her kim ki, Allah'a imanı var, o hayırlıdır. Binaenaleyh; Resûlullah hayırlıdır».
Vâcib Tealâ bu âyette azab-ı elimle münafıkları tehdid etmiştir. Çünkü; cürümle ceza beyninde nispet-i âdile lâzım olduğundan Allah'ın resûlüne eza etmek cinayetinin büyüklüğü nispetinde cezası da büyük olacağına binaen Vâcib Tealâ münafıkların acıtıcı azapla azap olunacaklarını beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü ahlâklarından Resûlullah'a ezalarını beyandan sonra yalan yere yemin ettiklerini beyan etmek üzere :

يَحْلِفُونَ بِالله لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْ وَالله وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَن يُرْضُوهُ إِن كَانُواْ مُؤْمِنِينَ ﴿62﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizi razı kılmak için size karşı münafıklar Allah'a yemin ederler. Halbuki razı kılmaya lâyık olan Allah-u Tealâ ve Resûlüdür. Eğer onların imanları varsa razı kılmaya elyak olanları irzâya çalışsınlar ki, dünya ve âhirette menfaat görsünler.]
Yani; Tebûk gazasına gitmeyen münafıklar sizin gazadan avdetinizde size gelirler ve yalan sözlerle sizi kandırmaya çalışırlar, i'tizarlar beyan ederler ve yalan sözlerine revaç vermek için Allah'a yemin ederler. Halbuki irzâ etmeye lâyık olan Allah-u Tealâ ve Resûlüdür. Zira; onların emirlerine imtisalle onları irzâ etmek herkes üzerine vaciptir. Eğer münafıkların kendi zu'mlan gibi imanları varsa Allah'ı ve resûlünü irzâya çalışsınlar ki, münafıkları cinayetleriyle mücâzât edecek onlardır. Şu halde bihakkın Resûlullah'a ittibâ'dan başka çare yoktur.
Tefsiri- Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Tebûk gazasından tahallüf eden münafıklar hakkında nazil olmuştur. Yahut münafıklardan bir cemaat Resûlullah hakkında lâyık olmadık sözler söylediklerinden içlerinde ensar-ı kiramdan (Âmir) isminde bir delikanlı bulunup onlara «Resûlullah'ın dediği doğrudur ve lâkin siz hayvandan daha aşağı ve kötüsünüz» demekle mukaabeleden sonra delikanlının Resûlullah'a bu vak'ayı haber vermesi üzerine Resûlullah'ın onları celbedip suâl buyurduğunda onlar inkârla (Âmir)'in yalancı olduğuna yemin ettiler. (Âmir) de onların yalancı olduğuna yemin edince Resûlullah (Âmir)'i tasdik buyurdu ve lâkin (Âmir) bu kadarla iktifa etmeyip Cenab-ı Hakkın sadıkı tasdik ve kâzibi tekzib etmesini ister ve duâ ederdi. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'nın (Âmir)'i tasdik ve münafıkları tekzib için bu âyeti inzal buyurduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazı diğeri beyan etmek üzere:

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ الله وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا

buyuruyor.

[Resûlullah'a eza eden ve muharebeden geri kalan münafıklar daha bitmediler ve anlamadılar mı ki, hâl-ü şan Allah'a ve Resûlüne muhalefet ve adavet eden ve Resûlullah'la mücadele ve muhalefetle şikak ve nifak eden kimseler için ebedî kalıcı oldukları halde Cehennem ateşi vardır.] Cehennem ateşi onlar için hazırlanmış olduğunu bilmeleri lâzım ve bilmedikleri ayıptır.
Yani; Allah'a ve Resûlüne muhalefet eden kimselerin hâl ü şanı muhalled olarak Cehennem ateşinde muazzeb olmak olduğunu o münafıklar halâ bilmediler mi ve bilmemek günah değil mi? Zira; Resûlullah çok zaman onlara dünya ve âhiret menfaatlarını beyan etti ve doğru yolu gösterdi. Binaenaleyh; azıcık aklı olan bu kadar zamanda Allah'ın Resûlüne ezanın arkasında olacak felâketi bilirdi. Bunlarda feraset eseri olmadığından gittikleri yolların hâlâ mazarratını bilmediler mi?
Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile onların Cehennem'de ebedî kalmaları aklı olanlar için ehemmiyetli ve düşünülecek bir mesele olduğuna işaret için zamir-i şanla varid olmuştur. Çünkü; cümlenin, manâsı Allah'a ve Resûlüne muhalefet edenlerin Cehennem'de ebedî kalmaları olduğundan bunu işitenlerin dikkat etmeleri lâzımdır ki, işitince muhalefetten vazgeçsin. Zira; bu cezaya müstehak olacağını dinleyen kimse o cezaya istihkaakın sebebi olan muhalefetten vazgeçer. Muhalefet etmek büyük bir cinayet olduğundan cezası olan Cehennem ateşi de büyüktür.

***
Vâcib Tealâ bu cezanın büyük olduğunu beyan etmek üzere :

ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ ﴿63﴾

buyuruyor.

[İşte şu Cehennem'de ebedî kalmak ve Cennet'ten mahrum olmak büyük rüsvalık ve rüsvalığın nihayetidir.] Zira; Resûlullah bu kadar zaman içlerinde bulunduğu halde nifaka devamla her sâadetten mahrum olmaktan ziyade çirkih hiçbir şey olamaz. Kezalik Resûlullah'ın vefatından sonra şeriatın ahkâmı gün gibi zahir olarak her yerde savt-ı bâlâ ile hakka davet ettiği halde zahirde İslâm kisvesiyle beraber nifakında devam eden münafıkların cezası da zamari-ı saadette bulunan münafıkların hali ve cezası gibidir. Çünkü; onlar gün gibi meydanda olan hakikati inkâr ettikleri gibi bu zamanda mevcut olan münafıklar da o hakikati inkâr etmekte müştereklerdir. Elbette cezada dahi müşterek olacakları şüphesizdir.
Bu âyette (من) lâfz-ı şartiye olup cezası mukadder olduğuna nazaran mukadder cezası (يهلك) lâfzıdır ve (فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ) cümlesi mukadder olan cezanın illetidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'a ve Resûlüne muhalefet eden kimsenin hali ve şanı helâk olmak olduğunu o münafıklar halâ mı bilemediler? Onların cezası helâk olmaktır. Zira; ebedî kalıcı oldukları halde onlar için Cehennem ateşi vardır, insanlar için Cehennem ateşinden ziyade helâk olur mu? Elbette olamaz] demektir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazı diğeri beyan etmek üzere :

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَن تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِىقُلُوبِهِم قُلِ اسْتَهْزِؤُواْ إِنَّ الله مُخْرِجٌ مَّا تَحْذَرُونَ ﴿64﴾

buyuruyor.

[Münafıklar kalplerinde olan nifaklarını haber verecek bir sûrenin kendi üzerlerine nazil olmasından korkarlar. Habibim ! Sen onlara «Ey münafıklar ! Siz müminleri istihza edin ve bildiğinizi işleyin. Zira; Allah-u Tealâ sizin korktuğunuz şeyi açığa çıkaracaktır. Binaenaleyh; korktuğunuz sûreyi inzal eder ve kalplerinizde gizlediğiniz şeyleri haber verir» demekle onların korktukları şeyin başlarına geleceğini beyan et ki, hazerlerinin faydası olmayacağını bilsinler.]
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette müminleri istihza etmeleriyle emir; münafıkları korkutmak içindir. Zira bu âyet; münafıklardan on iki kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah (Tebûk) gazasından gelirken Medine'ye yakın bir mahalde gecenin şiddetli karanlığında bu on kişi binitli oldukları halde Resûlullah'a hıyanet etmek üzere yolu beklediler. Cibril-i Emin onların bu hareketini haber verdi. Resûlullah'ın devesini (Ammar b. Yâsir) çeker ve (Huzeyfe) Hazretleri sürerdi. Resûlullah yol üzerinde duranların binitlerinin kafalarına vurmasını emretti. (Huzeyfe) ınünafıkların binitlerine kamçısını çırpıştınverince binitleri .ürktü. Onlar da yol etrafına çekildiler, Resûlullah selâmetle geçti. (Huzeyfe)'ye Resûlullah «Kimdir bunlar?» buyurdu. (Huzeyfe) Hazretleri «Bilmem» cevabını verince Resûlullah herbirinin isimlerini, baba ve dede isimleriyle haber verdi ve bu âyet nazil oldu. Hatta âyette herbirinin ismi mevcut olup ancak müminlere lûtf-u ilâhî olarak isimlerinin nesholunduğu mervidir. Çünkü; o münafıkların nesillerinden gelenler ekseriyetle mümin olacağından babalarının isimleri Kur'ân'da zikrolunsa ilâyevmilkıyam onlar hakkında âr olacağı cihetle onları bu ardan muhafaza için isimleri nesholunmuştur. Resûlullah onların isimlerini haber verince (Huzeyfe) «Yâ Resûlallah ! Onları öldürmek için bazı kimse gönderseniz» dediğinde Resûlullah «Arap arasında Muhammed (S.A.) ashabıyla mukaateleye başladı diyerek söylenmesini sevmem, bize Aİlahü Tealâ kâfidir» buyurmuştur.
Bazı rivayette bu on iki münafık bir yerde bazı gizli şeyler konuştuklarında bir âyet nazil olup konuştukları şeyleri haber vermesinden endişe etmişlerdi. Cibril-i Emin'in onları haber vermesi üzerine Resûlullah kendilerini huzuruna celbederelc «İçinizde filân filân meseleleri konuşanlar var. Onlar ayağa kalksınlar, tevbe istiğfar etsinler, ben de şefaat edeyim» buyurdu. Fakat ayağa kalkan olmadı. Bundan sonra Resûlullah kalk ya filân ve filân diyerek on iki kişinin isimlerini saydı, onlar kalktılar ve «Biz günahımıza tevbe edelim, sen de şefaat et» dediler. Resûlullah «Evvelemirde kalksaydınız ben şefaat edecektim, Aİlahü Tealâ .da kabul ederdi. Ve lâkin o hâl geçti, zaman fevtoldu. Çıkın buradan» dedi ve nidâsını münafıkların hepsi çıkıncaya kadar kesmedi ve «Çıkın» nidası temadi etti. Bunlar her ne kadar münafıklarsa da Resûlullah'ın hakkaa resûl olduğunu bilirler ve lâkin hasedlerinden iman etmezlerdi. Binaenaleyh; kendilerinin ayıplarını haber verecek âyetin nazil olmasından korkarlardı. Lâkin kader zuhur edince hazer fayda vermez fahvasınca korktukları başlarına gelmiş ve bu âyet de nazil olmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazılarını beyan ettiği gibi bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

وَلَئِن سَأَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ أَبِالله وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ ﴿65﴾

buyuruyor.

[Allah hakkı için sen onlara suâl etmiş olsan ve desen ki, «Niçin beni zem ve müminleri istihza ettiniz?» Onlar sana cevapta derler ki, «Biz batıla daldık, oyun oynadık. Yoksa ciddi söylemedik, belki birbirimizi lâfla eğlemek için böyle yaptık. Binaenaleyh; konuştuğumuz şeyler hakikat değildir» demekle ayıplarını Örtmek isterler. Habibim ! Sen onlara cevap olarak «Allah'ı ve Allah'ın âyetlerim ve Resûlünü mü istihza eder oldunuz?» De ki «Onlar büyük cinayet ettiklerini ve bu sözleri işe yaramadığını ve i'Uzarlarının kabule şayan olmadığım bilsinler.»]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: (Tebûk) gazasında münafıklardan bir kaafile Resûlullah'a tesadüf ederek «Bakın şu adama ki, Şam'ın köşklerini ve saraylarını fethetmek ister. Ne kadar uzak ve ne vâhî ümitlerdir» dediler. Cibril-i. Emin bunu haber verince Resûlullah onlardan suâl buyurdu. «Biz sana ve senin ashabına dair birşey konuşmadık, belki kervan âdetince yola kolaylık olsun için batıl sözlere daldık, oyun oynadık ve bu vesileyle bazımız bazımızı eğledik, yoksa sizin hakkınızda söylemiş olduğumuz şeyler ciddî ve hakîkî değildir» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.
Âyet-i celilede â y e t l e r le murad; Kur'ân'ın âyetleri bul buyusonrı değil ve ahkâm-ı şer'iyedir. Halbuki gerek âyetlere ve gerek Resûlullah'a ve ahkâm-ı şer'iyeye her mükellefin hürmet ve ta'zîmi farz-ı aynolduğu cihetle bunları istihza ve bunlarla oyun oynamak küfürdür. Binaenaleyh; bu ef âlin münkerattan olduğuna tenbih için âyette istifham; inkârı suretiyle varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ bu misilli ef'âlin küfür olduğundan i'tizarın kabul olunmadığını beyan etmek üzere :
لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ

buyuruyor.

[Ey münafıklar ! Siz i'tizar etmeyin. Zira; siz imanınızdan sonra küfrü izhar ettiniz.] Binaenaleyh; i'tizarınız kabule şayan değildir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunların itizarlarının kabul olunmamasının sebebi; imanı izhar ettikten sonra Resûlullah'a ta'n, zem ve eza etmek suretiyle küfür izhar etmeleridir. Çünkü; küfürleri meydanda olduğu cihetle onlarla ehl-i iman beyninde asla emniyet ve münâsebet kalmadığından ı'tizarları da ehemmiyetten düşmüştür. Zira; nasıl hesaplarına gelirse o yolda hareket ettikleri cihetle hiçbir şeyde sebatları yoktur. Binaenaleyh; sözlerinin itibarı olmadığı bu âyetle kendilerine beyan edilmiş ve müşriklerle farkları olmadığı kendilerine tefhim olunmuştur. Esasen her zamanda her münafıkın hali böyledir. Çünkü; işine nasıl elverirse o yolda idare-i kelâm ve maslahat etmek ve her zamana göre bir adam olmak ve herkesin haklı ve haksız mizacına göre söz söylemek, icabına göre iyiye kötü, kötüye iyi demek münafıklar için başlıca sermayedir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra tevbe edenleri affedip etmeyenlere azab edeceğini beyan etmek üzere :

إِن نَّعْفُ عَن طَآئِفَةٍ مِّنكُمْ نُعَذِّبْ طَآئِفَةً بِأَنَّهُمْ كَانُواْ مُجْرِمِينَ﴿66﴾

buyuruyor.

[Biz sizden İşlediği günahlarına nedamet ettiği için bir taifeyi affedersek diğer bir taifeye nifaka devam ettiğinden dolayı azab ederiz.] Zira; Resûlullah'a ta'n, eza ve ehl-i İslâma ihanet gibi ehvâ'-ı cürüm ye cinayeti irtikâb etmişlerdir. Binaenaleyh; devam üzere azab olunacaklardır.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile bu misilli nifakta devam edip tevbe etmeyenlerin dünyada azapları; katlolunmak, esir alınmak ve memleketlerinden tard u teb'id olunmak ve zelil ü hakir kılınmaktır. Âhirette azapları; Cehennemdir. Gerçi bu taifelerin her ikisinde de günah varsa da birisi günahına tevbe ettiğinden affa mazhar oluyor, diğeri günahına ısrar ettiğinden ebedî azaba düçâr oluyor. Münafıkların intizarları; yukarıda beyan olunduğu veçhile Allah'ı, âyâtı ve Resûlünü istihza ve oyuncak etmek suretiyle olup bu ise küfr-ü sarih olduğu cihetle bu misilli küfriyâtla i'tizar etmekten nehyolunmuşlardır. Zira; i'tizarları ayn-ı küfür olduğundan özürleri kabahatlarından daha büyüktür. Bu vesileyle küfriyâtla oyun aynı küfür olduğu cihetle caiz olmadığı dahi beyan olunmuştur.
Âyette a f f o l u n a n t a i f e yle murad; bazı rivayete nazaran yalnız bir kimsedir ki (Humeyr Eşcaî'nin oğlu (Mâhaşin)'dir. Bu zat hal-i nifakında diğerlerinin Resûlullah'a ta'nına gülerse de kendi asla ta'netmezdi. Bu âyet nazil olunca taib ü müstağfir olmuş ve tevbesine «Yâ Rab ! Ben fisebilillâh şehid olayım ve şehid olduğum mahalli kimse bilmesin, hatta ben gaslettim ve kefen sardım ve defnettim diyen bulunmasın» duâsını da ilâve etmiştir. Bu duâsının eseri olarak Yemâme'de mürtedlerle muharebede şehid olduğu ve şehid olduğu mahal hiç kimseye ma'lûm olmadığı ve cenazesinden hiçbir eser görülmediği mervidir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların karıları da sıfat-ı nifakta erkekleri gibi olduğunu ve nifaklarının alâmetlerini beyan etmek üzere :

الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُواْ الله فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ﴿67﴾

buyuruyor.

[Münafıkların erkek ve dişi cümlesi kötülükte yekdiğerinin aynıdır. Çünkü; bazıları bazılarından neş'et etmiş bir damardır. Cümlesinin din-i Muhammedîye ve ehl-i imana ihanette çalışmaları birdir ve sıfat-ı nifakta erkeğin dişiden ve dişinin erkekten farkları yoktur. Fesad ve fitne çıkarmakta hepsi beraberdir.] Onların meslekleri; şirk ve Resûlullah'a ezâ ve tekzib etmek gibi münkeratle emreylemek, Allah'a, Resûlüne ve kitabına imandan ve ehl-i imana muavenet gibi ma'rufâttan nehyetmek ve mallarını hayrat ve müberrâta sarfetmekten ellerini çekmek ve tutmaktır. Binaenaleyh; ehl-i imana ve fukaraya dest-i semahatlarını kafiyen uzatmazlar ve şu kötü işleri sebebiyle onlar Allah'ı unuttular ki, emr-i ilâhiyi bütün bütün terkettiler. Allah-u Tealâ da onları unutulmuş birşey menziline tenzille rahmetinden ve sevabından mahrum etmiştir. Zira; münafıklar itaat-ı ilâhiyeclen çıkmış birtakım âsîlerdir. Binaenaleyh; hudud-u ilâhiyeden çıktıklarından dolayı rahmet-i' ilâhiyeden tard ve teb'id cezasına müstehak olmuşlardır.
Münafıkların rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarının sebebi; kendi fısıkları olduğunu herkese bildirmek için Cenab-ı Hak bu âyette fâsık olduklarını açıktan beyan buyurmuş, bunların işleri ve bütün emelleri taât-ı ilâhiyeden çıkmak olup başka bir hayır emelleri olmadığını beyan için inhisara delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette n i s y a n ; terketmek manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım; [Onlar ibadet etmemekle Allah'ın zikrini terkettiler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ da onları rahmetinden mahrum etmekle zelil ve hakir olarak terketti.] demektir ve bu manâ da sahihtir. Çünkü; nisyanın manâ-yı hakîkîsi olan unutmak Cenab-ı Hakka isnad olunamaz. Zira; Cenab-ı Hak unutmaktan münezzehtir. Kezalik münafıklara da isnad olunduğunda nisyanın manâ-yı hakîkîsi murad olunamaz. Çünkü; hakikatta abdin ihtiyarında olmadığından unutmakla münafıklar zemmolunmaz. Zira; unutmak ellerinde değildir. Şu halde nisyanla zemmolunmaları bu makamda nisyanın an'amdin terk manâsına olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; «Onlar Allah'ın emrini an'amdin terkettiler. Allah-u Tealâ da onları rahmetinden terketti» demektir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ibâdât-ı ilâhiyeyi terketmelerine mukaabil olarak cezalarını beyandan sonra o cezalarını te'kid etmek üzere :

وَعَدَ الله الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا هِى حَسْبُهُمْ وَلَعَنَهُمُ الله وَلَهُمْ عَذَابٌ مُّقِيمٌ ﴿68﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ erkek ve dişi münafıkların cümlesine ve kâfirlere ebedî kalıcı oldukları halde Cehennem ateşini vaad etti. Zira; erkekleriyle dişileri beyninde fark olmaksızın cümlesi Cehennem'e girerler ve kâfirlerle beraber ebedî Cehennem'de kalırlar. Cehennem ateşi onlara azap yönünden kâfidir.] Çünkü; Cehennem'de her nevi' azap mevcut olduğu gibi Cehennem'de ebedî kalmaktan daha kötü bir azap olamaz. [Ve Allah-u Tealâ münafıklara lanet etti, rahmetinden uzak kıldı ve şu azaplarla beraber onlar için devamlı azap vardır.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran onlara Cehennem'de ateşle azap olduğu gibi soğukla dahi azap vardır. Şu halde âyette tekrar yoktur. Zira; evvelki azap; nar-ı Cehennem, ikinci azap; tdbakaat-ı zemherirdir. Yahut âhirette azab-ı Cehennem olduğu gibi dünyada onların nifaklarına ve gizledikleri küfriyatlarına Resûlullah'ın ve ashabının muttali' olup rüsvâ olmaları endişesi ve korkuları onlar için daimi bir azaptır. Şu halde, âhirette envâ'-ı azapla muazzap olacaklarını ve dünyada dahi kalplerinde sabit olan nifaklarının nâs beyninde açığa çıkmasından endişeleriyle müddet-i ömürlerini gönül azabıyla geçireceklerini beyan etmek suretiyle bu âyet münafıkları tehdid etmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini tamamıyla izah etmek üzere :

كَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ كَانُواْ أَشَدَّ مِنكُمْ قُوَّةً وَأَكْثَرَ أَمْوَالاً وَأَوْلاَدًا فَاسْتَمْتَعُواْ بِخَلاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُم بِخَلاَقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ بِخَلاَقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذِى خَاضُواْ

buyuruyor.

[Ey münafıklar ! Sizin ef'âliniz sizden evvel geçen kâfirlerin efâline benzer. Zira; onlar da, sizin gibi münkeratla emreder ve ma'rufattan nehyederlerdi. Şu halde siz de onların gittiği yola gittiniz. Halbuki onların kuvveti sizden daha ziyade, malları ve çocukları sizden daha çok ezhercihet size faik oldukları halde kuvvetleri, malları ve çocukları menfaat vermedi. helâk oldular, gittiler. Binaenaleyh; siz onlardan daha zayıf olduğunuz hâlde elinizde bulunan şeylerin faydası olmayıp helâk olacağı şüphesizdir. Sizden evvel geçen kâfirler dünyada nâsipleriyle intifa ve telezzüz ettiler. Siz de nâsibinizle intifa' ve telezzüz ettiniz.]

Yani; onlar nâsipleri kadar lezzet aldılar, siz de nâsibiniz kadar lezzet aldınız. Onlar âhirete gittiler, siz de gideceksiniz. Binaenaleyh; sizin intifâ'ınız aynıyla onların nâsipleriyle intifâ'ı gibidir ve sizin, haliniz şu cihetle de evvel geçen kâfirlerin hallerine müşabihtir ki, onlar nasıl resûllerini tekzib ettiler, hile ve hud'a gibi birtakım batıl şeylere daldılarsa siz de aynıyla onlar gibi batıla daldınız, Resûlünüzü tekzib ettiniz, fesad Ve fitne ilkaasıyla meşgul oldunuz. Binaenaleyh; ömrünüzü birtakım evham ve hayâlâtla geçiriyorsunuz.

***
Vâcib Tealâ bu misilli kötü işlere cüret edenlerin cezalarını beyan ve tertib etmek üzere :

أُوْلَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِى الُّدنْيَا وَالآخِرَةِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿69﴾

buyuruyor.

[İşte şu yaramaz işleri işleyenlerin dünyada ve âhirette amelleri batıl oldu. Binaenaleyh; onlar ancak zarar görücülerdir.]
Yani; şu doğru yola gitmekten ârî ve Allah'ın kapısından merdud olan münafıkların menfaatları için kesbetmiş oldukları amelleri dünyada ve âhirette müzmahil oldu. Her iki cihette asla faydasını göremeyeceklerdir. Zira; amelleri imana mukaarin olmadığından kabul olunmaz. Kabul olunmayan amelden ise menfaat görülmeyeceği tabiidir. Kezalik dünyada amelleri nifak üzere binâ olunduğundan fayda görmedikleri gibi ayaklarına dolaşarak mazarrat bile gördüler. Binaenaleyh; onlar amellerinden daima mazarrat görmeye mahkûm, menâfi'den mahrum ve ebeden rüsvalıkla âlemde meşhurlardır. Zira; nifakları sebebiyle onlar izzetten zillete, kuvvetten zaafa ve kesretten kıllete intikaalle nâs indinde zelil ve hakir olmuşlardır. Her zamanın münafıklarında dahi ahval böyle cereyan etmektedir. Gerçi evvelinde münafıkın işi parlak ve nifakı revaçlı gibi görülürse de neticede yok olup gittiği her zaman görülen ahvaldendir.
Vâcib Tealâ bu âyette ümmet-i Muhammediyenin münafıkları ümem-i salifenin kâfirleri gibi olup onların yollarını tuttuklarını beyan buyurmuştur. Bu âyeti tefsir ve manâsını tafsil olmak üzere Buhârî ve Müslim'de zikrolunan bir hadiste Resûlullah (S.A.) : الذين من قبلكم شبرا بشبروذراعابذراع حتى لودخلوحجر سنن ﻰﻨﻌﭙﺘﺘﻟ )
ضرب لاتبعتموهم) buyurmuştur. Yani; «Ey insanlar ! Sizden evvel geçen ümmetlerin tarik ve mesleklerine ve âdetlerine karış karış ve kulaç kulaç elbette tebaiyet edersiniz. Hatta onlar bir kiler deliğine girmiş olsalar siz de onlara ittibâ' ederdiniz» demektir. Bu hadisten anlaşıldığı veçhile insanlar geçmişleri taklide meraklılardır. Halbuki taklidle me'mur değiller, belki hakikati tahkikle me'murlardır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak taklid edenlerin taklidlerini bu âyetle zemmetmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkları ümem-i salife kâfirlerine teşbih ettikten sonra ümem-i salifenin meşhurlarından bazılarını beyan etmek üzere :

أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وِأَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ أَتَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ الله لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِن كَانُواْ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿70﴾

buyuruyor.

[O münafıklara kendilerinden evvel geçen ve emrimize muhalefetlerinden dolayı] tufanla ihlâk ettiğimiz [Kavm-i Nuh'un] rüzgârla ihlâk ettiğimiz [Kavm-i Ad'ın] ve yıldırımla ihlâk ettiğimiz [Kavm-i Semud'un] ve sivrisinekle ihlâk ettiğimiz [Kavm-i İbrahim'in] ve gökten inen ateşle ihlâk ettiğimiz [Kavm-i Şuayb'ın], zelzele ve semadan nazil olan taşlarla ihlâk ettiğimiz [Kavm-i Lût'un] ihlâk haberi gelmedi mi? Elbette geldi. Zira; onların resûlleri kendilerine geldi, hakikati haber verdi ve lâkin ümmetleri resûllerini tekzib ettiler. Biz de onları ihlâk ettik. Allah-u Tealâ onlara zulmeder olmadı ve lâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular.] Siz de onlar gibi resûlünüzü tekzib ettiğinizden dolayı sizi de ihlâk ederiz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette (مُؤْتَفِكَاتِ) ,(ت منقلبا) manâsınadır. Çünkü; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrildiğinden dolayı onlara (اهل مُؤ تفكه) denmiştir.
Kavm-i Lût'un karyesi bir olmayıp birkaça münkasem olduğuna işaret için (مُؤْتَفِكَاتِ) cemi' sıyğasıyla varid olmuştur.
Bu âyette istifham; takrir, ve tesbit içindir. Şu halde manâ-yı âyet: [Şu zikrolunan altı kavmin haberleri münafıklara gelmedi mi? Elbette geldi] demektir. Burada zikrolunan akvamın beldeleri Arapların memleketlerine yakın ve her zaman hikâyelerini işitip eserlerini ve harabelerini gözleriyle gördüklerinden bu altı kavim zikrolunmuştur. Yoksa kendi nefislerine zulmettiklerinden dolayı helâk olan akvam bu altıya münhasır değildir. Belki binlerce akvam günahları sebebiyle gûnâ gûn azaplarla helâk olmuşlardır. Lâkin Araplar arasında şöhretleri olmadığından onlar misal olarak getirilmemiştir.
Bu âyette mukadder cümle vardır ve takdir şöyledir :
(اتتهم رسلهم فكذبوافجعل الله اهلاكهم) Yani; «Onların resûlleri kendilerine geldi. Tekzib ettiler. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ da azaplarını ta'cil buyurdu» demektir.
Her kavim kendi günahları sebebiyle helâk olunca Allah-u Tealâ onlara zulmeder olmadı, lâkin onlar kendi nefislerine zulmeder oldular. Çünkü; onları irşad için resûller gönderdi. Resûlleri onlara hak olan doğru yolu gösterdiler. Ancak onlar rusül-ü kiramın sözlerini dinlemediler, belki tekzib edib küfür, şirk ve nifak gibi mühlik olan itikaadâtı ihtiyarla kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; onların zulümleri sebebiyle helâke istihkak kesbettiklerinden Vâcib Tealâ'nın onları ihlâk etmesi mevzi-i lâyıkında olduğu cihetle zulüm değildir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra müminlerin ahvalini ve iyi işlerini beyan etmek üzere :

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ الله وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ الله إِنَّ الله عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿71﴾

buyuruyor.

[Erkek ve kadın müminlerin cümlesi birbirlerinin dostlarıdır. Zira; müminler iyi şeylerle emreder ve kötü işlerden nehyederler, namazlarını eda eder ve üzerlerine vacip olan zekâtlarını fukaraya verir, Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne itaat ederler. İşte şu iyi işleri işleyen müminlere Allah-u Tealâ elbette rahmet eder. Lutûf ve insanıyla onları taltif ve envâ'-ı nimetleriyle onları aziz kılar. Zira; Allah-u Tealâ herkes üzerine gaaliptir.] Çünkü; iradesini reddeden yoktur. [Ve her ne işlerse hikmete muvafıktır.] Çünkü; ilm-i tam sahibi olduğundan herkesin liyakatini bilir.
Yani; müminler münafıkların aksinedir. Zira; münafıklar şer işler ve birbirlerine şerre delâlet ederler. Müminler ise hayır işler ve hayra delâlet ederler. Çünkü; imanın icabı hayra sa'y ve delâlet etmektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin lâfzı ihbârî ise de manâsı inşâî ve emirdir. Yani; müminlerin birbirlerinin velisi olmaları vaciptir. Çünkü; Müslümanların birbirine muavenet etmemesi ehl-i İslâmın inkırazına sebep olacağından bütün Müslümanların bir şahıs menzilinde olarak yekdiğerinin acısına acıyıp süruruyla mesrur olmaları ve muavenette bulunmaları ehem ve elzemdir. Zira; Cenab-ı Hak dostluk manâsına olan velayetle tavsiye ediyor. Velayet ise adavetin zıddıdır. Şu halde müminler birbirlerine daima dost olup adavet etmemeleri lâzımdır. Amma bazı müminin umur-u dine ehemmiyet vermediğinden dolayı onun hakkında buğz-u fillâh caizdir. İsmi Müslüman kendi münafık olan kimselerle dostluk ve onlara muavenet asla caiz olmaz.
Cenab-ı Hak bu âyette müminlerin, birbirine hayırla emredip hayır öğüt vermek, yekdiğerini serden menetmek, feraizi yoluyla eda eylemek, Allah'a ve resûlüne itaati yerine getirmek evsaf-ı memduhalarından olduğunu beyan buyurdu ki, mümin olan kimsenin şanı böyle olmak lâzım demektir. Böyle olan müminlerin merhamet-i ilâhiyeye müstehak olacaklarını dahi beyanla müminleri şu evsafı cami olmalarına teşvik buyurmuştur. Vâcib Tealâ münafıkların çirkin amellerine ceza olarak Cehennem'i vaad buyurduğu gibi müminlerin güzel amellerine mükâfat olarak rahmetini vaad buyurmuştur. Zira; kötülüğün cezası Cehennem ve iyiliğin cezası Cennet olmak adalet ve hikmet iktizasındandır.
Hulâsa; erkek ve kadın bilûmum müminlerin birbirlerine dost olup muavenet etmeleri lâzım olduğu, iyi işlerle emir, kötü şeylerden nehyetmek müminlerin şanlarından olduğu, erkân-ı dinden olan namazı, zekâtı eda ederek Allah-u Tealâ'ya ve resûlüne itaat ettikleri ve şu hısal-i hamideye devam edenlerin rahmet-i ilâhiyeye müstehak ve mazhar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyette müminlere icmalen vâki olan vaadini tafsil etmek üzere :

وَعَدَ الله الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِىمِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَاوَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِىجَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِّنَ الله أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿72﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ erkek ve kadın bilûmum müminlere ebedî kalıcı oldukları halde cennetler vaad etti ki, o cennetlerin altından nehirler, ırmaklar akar ve o müminlere Adin denilen cennetlerde rahat edecek güzel meskenler ve saraylar vaad etti. Allah-u Tealâ'nın onların amellerinden razı olması şu sayılan nimetlerin cümlesinden büyüktür.] Zira; rıza-yı ilâhiyle rahat edecek, müminlerin ruhudur, diğer nimetlerle rahat edecek cisimleridir. Saâdet-i ruhaniye ise saâdet-i cismaniyeden elbette eşref ve âlâdır. [İşte şu beyan olunan nimetlere nail olmak ve korktuğu şeylerin cümlesinden kurtulmak büyük necattır.] İnsan için bundan büyük bir mertebe olamaz ve hakîkî necat da budur.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette altından nehirler akan cennetlerle murad; tenezzüh methalleridir ki, o bağlar ve bostanların seyredecek güzel mahallerinde gözler hayrette kalır. Çünkü; bundan sonra aynı âyette ehl-i Cennetin meskenlerini beyan etmek; o cennetlerin bu meskenlerin başkası olmasını icab eder. Zira; ma'tufun, ma'tufunaleyhten başka olması kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Şu halde meskenler Cennet-i Adin'dedir ki Cennet-i İkaamet demektir ve gezilecek mahaller ise bunlardan başka bağlar ve bostanlardır ki, oralara tenezzüh için giderler. Zira; insanların tenezzüh etmek ve bazı ahbabı görmek için bu dünyada bile bazı mesiregâha gitmek âdetleri olduğu gibi âhirette dahi bu misilli hoş manzaralı mahallere gitmek âdetinin bakî olacağına bu âyet delâlet etmektedir ve bu gibi mahallerde gezmek tabiat-ı insanın sevdiği şeylerden olduğu cihetle âhiret nimetleri sırasında sayılmıştır.
Cennet'in meskenlerinde asla keder ve insanın mizacına muhalif birşey olmadığına işaret için meskenler tayyib olmakla tavsif olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ve müminlerin hallerini beyan ettiği gibi kâfirler ve münafıklarla mücahede lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ﴿73﴾

buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan ! Kılıçla kâfirlerle ve lisanınla münafık larla mücahede eyle. Onları din-i hak ve tarik-ı necat olan din-i İslâm'a davet et. Münafıklar ve kâfirler üzerine şiddet icra et. Onlara ehemmiyet verme. Zira; onların makamları, duracak yerleri Cehennemedir. Ne kötü ve çirkin mahaldir kâfirlerin varacakları mahalleri Cehennem.]
Yani; ey Nebiyy-i Muhterem ! Kâfirler ve münafıklar erbab-ı fesaddan oldukları cihetle her ne suretle olursa olsun onlarla mücahede etmek ye mücahede sebebiyle onların fesadlarını izale eylemek sizin için vaciptir ve esnâ-yı ınücahedede onlar üzerine gılzat et. Zira; onlar vahdaniyeti inkâr, sana eza ve sair fesâdâta devam ve cüret ettiklerinden yumuşaklıkla muameleye müstehak değillerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile akaaid-i diniyesinde şekkeden kimseyle mücahede eylemek ve mücahedede gılzat etmek lâzım olduğuna âyet delâlet ettiği gibi kâfirlere mülâyemet muvafık olmadığına dahi delâlet eder.
Münafıklar zahirde İslâm suretinde göründüğü ve şeriat nazarındaysa ahkâm; zahire bina olunduğu cihetle münafıkların zahirine bina olunarak ashab-ı Resûlullah arasında bulunmalarına ve halleri üzerine terkolunmalarına müsaade olunarak malları ve canları muhafaza olunmuştur. Zira; zahirde îslâmiyete itibar olunmasa herkesin batınına vakıf olmak Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğundan kullar için batına vukuf mümkün değildir. Binaenaleyh; zahir hallerine nazaran münafıklar Müslüınanlarla Müslüman sırasında bulunurlardı. Herkesin batınına göre mücâzât Cenab-ı Hakka ait olduğu cihetle Resûlullah ve ashabı batına müteallik olan ahkâmı Vâcib Tealâ'ya havale eder ve zahiriyle hükmederlerdi. İşte şu esasa binaen iptida-yı İslâm'da İslâm kisvesi altında birçok münafıklar mallarını ve canlarını İslâm kisvesiyle muhafaza etmişler. Badehu nifakları zuhur edince muzmahil olmuşlardır. Zira; nifakları meydana çıkınca ehl-i İslâm arasında yerleri kalmamış ve rüsvâ-yı âlem olarak herbiri bir yerde helâk olup gitmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların nifaklarını ve ahval-i seyyiesinden olmak üzere yalan yere yemin ettiklerini beyan etmek üzere :

يَحْلِفُونَ بِالله مَا قَالُواْ وَلَقَدْ قَالُواْ كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُواْ بَعْدَ إِسْلاَمِهِمْ وَهَمُّواْ بِمَا لَمْ يَنَالُواْ وَمَا نَقَمُواْ إِلاَّ أَنْ أَغْنَاهُمُ الله وَرَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ

buyuruyor.

[Münafıklar birşey demediklerine Allah'a yemin ederler. Halbuki onlar muhakkak kelime-i küfür söylediler ve İslâm olduktan sonra kelime-i küfrü söylemekle kâfir oldular ve nail olmadıkları ve olamayacakları günahı kasdettiler. Onlar bu günahı hiçbir sebebe mebni kasdetmediler, ancak Allah'ın fazl u kereminden ve Resûlünün emval-i ganimetten onları zengin kılmalarından dolayı Resûlullah'ı katletmek cinayetini kasdettiler.]
Yani; münafıklar Resûlullah'a ta'n ve din-i İslâm'ı istihza etmek gibi küfrü müstelzim olan sözleri muhakkak olarak söyledikleri halde söylemediklerine yemin ettiler ve onlar zahirleriyle Resûlullah'a teslimiyet ve İslâmiyeti izharla Müslüman göründükten sonra bu misilli küfriyatı irtikâpla kâfir oldular. Resûlullah'ı katletmek veyahut ashabıyia beraber Medine'den çıkarmak gibi nail olmadıkları cinayetleri işlemek niyet ettilerse de destires olamadılar ve bunların bu misilli cinâyâtı işlemeye niyet etmeleri olmadı, ancak iyilik mukaabilinde kötülük etmek kabilinden Resûlullah'ın ve Allah'ın onları zengin kılmaları oldu.
Fahri Râzi ve Hâzin’in beyanları veçhile Resûlullah Medine'ye gelmezden evvel Medine ahalisi fakr u zaruret ve zıyk-ı maişetle vakit geçirirlerdi. Vakta ki, Resûlullah Medine'yi teşrif buyurunca emval-i ganimet çoğaldı. Ehl-i Medine münafıklarla beraber oldukları halde müstefid olarak herbirerleri zengin oldular. Şu halde bu nimetlere şükretmek lâzımken bilâkis münafıklar Resûlullah'ı geceyle katil veyahut ashabıyia beraber Medine'den çıkarmak ve ehl-i îslâmın esrarını kâfirlere haber vermek gibi birtakım hezeyan kasdetmişlerse de emellerine nail olamadıklarını Cenab-ı Hak bu âyetle haber vermiştir. Şu halde şükür yerinde küfran-ı nimet ettiklerinden dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ oldular. Binaenaleyh ; her nimetten mahrum olmaya mahkûm olmuşlardır.

(وما انكروا الالاجل اغناء الله ورسوله)
(وَمَا نَقَمُواْ إِلاَّ أَنْ أَغْنَاهُمُ الله وَرَسُولُهُ)

demektir.Yani «Onların Resûlullah üzerine inkârları ve ta'nları olmadı, illâ Allah'ın ve Resûlullah'ın onları zengin etmeleri sebep oldu» demektir.
Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Abdullah b. Übeyy) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Abdullah) ınedine'den kuvvetli olanların zelil olanları çıkaracağına yemin etti ve onun zül ile muradı Resûlullah'tı. (Zeyd b. Erkam) bu sözü işitti ve Resûlullah'a haber verdi. Hz. Ömer Abdullah'ı katletmek murad etti ve Abdullah'ı huzur-u nebeviye getirdiler. Huzur-u risalette böyle söz söylemediğine yemin etti, fakat bu âyet de Abdullah'ı tekzib eyledi. Yahut âyetin Resûlullah'ın Tebûk'ten avdetinde katlini kasdedenler hakkında nazil olduğu mervidir.
Hulâsa; münafıkların yalan yere yemin ettikleri ve küfrü müstelzim sözleri söyledikleri halde söylemedik dedikleri ve İslâm'a inkıyad ettikten sonra küfrü irtikâb ettikleri ve Resûlullah hakkında besledikleri kötü fiillerine muvaffak olamadıkları ve bunların bu cinayetleri irtikâplarına sebep; Resûlullah sayesinde servete malik olmaları olduğu ve Resûlullah Medine'ye gelince fütuhat çoğalıp rızık kapılan açılıp envâ'-ı nimetin Medine'ye akıp geldiği ve cümlesi refah ve saadete nail olduklarından şükretmek lâzımken bilâkis küfran-ı nimet ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahvalini beyandan sonra ihlâs üzere tevbe ederlerse kabul olunacağını beyan etmek üzere :

فَإِن يَتُوبُواْ يَكُ خَيْرًا لَّهُمْ وَإِن يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ الله عَذَابًا أَلِيمًا فِى الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمَا لَهُمْ فِى الأَرْضِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ ﴿74﴾

buyuruyor.

[Eğer münafıklar tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur ve eğer tevbeden i'raz ederlerse Allah-u Tealâ onları dünyada ve âhirette acıtıcı azapla azab eder ve yeryüzünde onlar için hiçbir dost ve yardımcı bulunmaz.]
Yani; münafıklar şu beyan olunan cinayetlerin kâffesini işledikten sonra kendilerinde sudur eden kabayihin cümlesinden hulûs-u niyetle tevbe ederlerse bu tevbeleri onlar için hayırlı olur ve vâki olan hatalarının cümlesi affolunur. İnsan için işlediği günahlarının affolunmasından ziyade bir hayır tasavvur olunamaz. Ve eğer tevbeye yanaşmaz, kaçar, küfür ve nifaklarında devam ederlerse intikam sahibi olan Allah-u Tealâ dünyada katil ve esaret, memleketlerinden tard ve teb'id etmek, zelil ve hakir kılmakla azab edeceği gibi âhirette de dünyada olan azabın binlerce ziyadesiyle azab edeceği şüphesizdir. Zira; küfürleri sebebiyle mertebe-i insaniyetten sakıt oldukları cihetle her nevi' azaba müstehaklardır ye onlar için din-i İslâm'ın yeryüzünde intişarından sonra bir dost ve yardımcı bulunmaz. Çünkü; bilcümle tekâlif-i ilâhiyeden istinkâf ettikten sonra onları müstehak oldukları gazab-ı ilâhiden kurtaracak bir kimse yoktur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bir kabilenin bazı efradından sadır olan çirkin efâlin işlenmesine diğerleri mani olmayıp razı olduklarından kabile efradının cümlesine o fiil isnad olunmak Arap indinde âdet olduğu cihetle bu âyette münafıkların bazılarından sudur eden kabahat cümlesine isnad olunmak suretiyle onların kötülüklerini beyan zımnında cemi' sıyğasıyla varid olmuştur.
Hulâsa; münafıklar tevbe ederlerse tevbelerinin kabul olunacağı cihetle kendileri için hayırlı olduğu ve eğer tevbe etmezlerse dünyada ve âhirette muazzap olacakları ve yeryüzünde onları Allah'ın azabından kurtaracak bir dost ve yardımcı bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahvalinden bazı aharı beyan etmek üzere :

وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ الله لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ ﴿75﴾ فَلَمَّا آتَاهُم مِّن فَضْلِهِ بَخِلُواْ بِهِ وَتَوَلَّواْ وَّهُم مُّعْرِضُونَ ﴿76﴾

buyuruyor.

[Münafıklardan bazıları «Eğer Allah-u Tealâ fazl u kereminden bize mal verirse elbette biz sadaka eder ve suleha zümresinden oluruz» diyerek yemin edip Allah'a ahid verdiler. Minval-i sabık üzere ahidlerinden sonra Allah-u Tealâ fazl u kereminden mal verince onlar o malı hayrata vermekten imtina' ile buhlettiler ve Allah'ın emrine imtisalden ve Resûlullah'a itaattan i'raz eder oldukları halde ahidlerini ifa etmekten yüz çevirdiler. Çünkü; onların âdetleri daima itaattan i'raz etmektir.]
Yani; münafıklardan bazıları şol kimseler ki, onlar Allah'a ahd ettiler «Eğer Allah-u Tealâ esbaptan hangi sebeple olursa olsun bize bol rızık ve çok mal verirse elbette her hak sahibinin hakkını verir ve fukaraya tasadduk eder ve sıla-i rahme riayet, envâ !-ı hayrata sarfederiz ve o malda ehl-i salâhın işlediği hayratı işlemekle salihîn zümresinden oluruz» diyerek Cenab-ı Hakka ahdettiler. Vakta ki, Allah-u Tealâ istediklerini verince sözlerinden döndüler, buhlettiler ve ahidlerinden yüz çevirdiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile münafık her ne kadar kâfirse de Allah'ı bildiğinden Allah'la ahdi caizdir. Çünkü; her zaman âlemde mevcut olan kâfirler ekseriyetle Allah'ı bilirler. Ve lâkin küfürleri; kendilerine taraf-ı ilâhiden gönderilen nebiyi tasdik etmediklerindendir. Binaenaleyh; Allah'ı bilen kâfirlerin pazarlıkları Allah-u Tealâ iledir. Kezalik münafıkların küfürleri Resûlullah'a iman etmediklerindendir. Yoksa Allah'ı bilmediklerinden değildir. Şu halde cümlesi Allah'ı bilir ve umur u hususlarında Allah-u Tealâ'nın dergâhına iltica etmekten hâli kalmazlardı. Lâkin Resûlullah'ı tasdik etmediklerinden indallah amelleri makbul değildir. Çünkü; Resûlullâh'ın risaletini tasdik etmek usul-ü itikaadiyenin esaslarından ve zarurilerindendir. Binaenaleyh; bu esas bulunmadıkça sair amellerinin kabul olunmayacağı bedihidir. Zira; itikaad-ı fasid üzere bina olunan amel de fasiddir.
Fahri Râzi, Kaazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i ceiile (Salebe b. Hâtıb) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Salebe) «Yâ Resûlallah ! Duâ buyur, Allah-u Tealâ bana mal versin» dedi. Resûlullah «Yâ Salebe ! Şükrü eda olunan azıcık mal şükrü eda olunmayan çok maldan hayırlıdır» buyurdu. (Salebe) tekrar geldi, Resûlullah reddetti. Üçüncü defa geldi, «Yâ Resûlallah ! Allah-u Tealâ bana çok mal verirse her cihetle hak sahibinin hakkını vermekle şükrünü eda ederim» deyince Resûlullah duâ buyurdu. (Salebe) koyun tuttu. Medine'de zengin oldu. Çünkü; koyunları karınca gibi yavrulardı. Nihayet Medine'ye sığmadı. Binaenaleyh; Medine civarında bir vâdîye çekildi. Yalnız öğle ve ikindi namazlarında Mescid-i Resûlullah'a gelir, diğer namazlarını koyunlarının yanında kılarken koyunu çoğaldıkça çoğaldı, o vadiye de sığmadı, daha uzak derelere gitti, Medine'ye yalnız bir Cuma namazına gelirken koyunlarının yine çoğalması üzerine daha uzak derelere gitmeye mecbur olmakla Cuma namazına dahi gelemez oldu. Birgün Resûlullah (Salebe)'nin halinden suâl etti. Bilenler halini haber verdiler. Zekât âyeti nazil oldu. Resûlullah zekât tahsiline ashabından iki kimseyi gönderdi. Zekât sahiplerinden zekât alarak (Salebe)'nin yanma geldiler. Zekât hakkında nazil olan âyeti okuyup haber verdiler ve âyetin icabı zekâtını istediler. Salebe «Bu; bir cizyedir» demekle zekâtını vermekten imtina' etti. Zekât tahsiline gidenler gelip Resûlullah'a (Salebe) nin halini haber verdiler. Bu âyet-i celile onun hakkında nazil olunca meclis-i Resûlullah da (Salebe)'nin akrabasından bir kimse bulundu. (Salebe)'nin nezdine giderek âyetin nüzulünü ona haber verdi. (Salebe) zekâtını aldı Resûlullah'a geldi, fakat Resûlullah kabul etmedi. Resûlullah'ın vefatından sonra Ebubekir'e geldi, kabul etmedi. Badehu Hz. Ömer'e geldi, kabul etmedi. Nihayet Hz. Osman zamanında zekâtı kabul olunmaksızın helâk oldu.
Allah'la olan ahdini derhal ifa etmediğinden Cenab-ı Hak onun zekâtını almaktan Resûlünü menetmiştir. Yahut âyetin nüzulünden sonra (Sa'lebe)'nin zekâtını verecek hulûs-u niyet üzere olmadığından zekâtı kabul olunmamıştır. Hulefâ-yı Raşidîn Hazretleri de Resûlullah'a ittibâ ederek kabul etmemişlerdir. Ayet-i celile (Salebe) hakkında nazil olmuşsa da birşeyi Allah-u Tealâ'ya ahdedip de o şeyin husulünde ahdini ifadan vazgeçip nakz-ı ahdedenlerin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; bir kimse bir hususa duâ eder, yalvarır ve istediği şeyi verdiği takdirde bazı hayrata sarfedeceğini vaad eder de Allah-u Tealâ duâsını kabul edip istediğini verdiğinde duâsında dermeyan ettiği şeraite riayet etmez, ahdinden dönerse o kimse (Sa'lebe) gibi bu âyete mazhar ve mâsadak olur. Çünkü; itibar lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahidlerinde sebat etmediklerini beyan ettiği gibi. ahidlerini ifa etmediklerinden sonra terettüb eden cezalarını dahi beyan etmek üzere :

فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فِىقُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُواْ الله مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُواْ يَكْذِبُونَ ﴿77﴾

buyuruyor.

[Münafıklar buhledip ahidlerinden dönünce onların bu yaramaz işlerinin arkasında Allah-u Tealâ onların kalplerinde sabit ve onlardan ayrılmaz bir nifak kılar ki, bu kötü itikadları onlar vefat edip azab-ı ilâhiyi görünceye kadar devam eder, kalplerinden çıkmaz. Binaenaleyh; amellerinin cezasını elbette göreceklerdir.] Veyahut [Onların kalplerinde olan nifakları sebebiyle Allah-u Tealâ onlara ikab eder] demektir. [Ve bu ikabın sebebi; vaad ettikleri şeyi vermekte hulfedip yalan söylemeleridir.] Zira; onlar Allah-u Tealâ mal verirse fukaraya sadaka edeceklerini ve herkesin hakkını vereceklerini ve salihler zümresinden olacaklarını vaad ekmişken hiçbirini yerine getirmedikleri cihetle Allah-u Tealâ'ya karşı vaadlerinden dönüp yalan irtikâb ettiklerinden azaba istihkak kesbetmişlerdir. Binaenaleyh; kötü cezayla cezalanacaklardır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile onların nifakları üzere A l l a h ' ı n i k a b ı yla murad; Kalplerinde keder, göğüslerinde darlık, vücutlarında zili ü meskenetle nâs beyninde melûm ve mezmum olmaları olmak muhtemeldir. Şu ihtimale nazaran manâ-yı nazım: [Onların nifakları ve vaadlerinden dönmeleri ve yalan söylemeleri sebebiyle Allah-u Tealâ onların kalplerine gam, gussa ve ıztırap ve vücutlarına zili ü meskenet vermekle ikaab eder ve bu ikabları, onlar ölüp âhiret azabını görünceye kadar devam eder] demektir. Bir kimsenin ahdini nakzetmesi kalbinde nifak iras edeceğine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin gerek insanlara ve gerek Allah-u Tealâ'ya karşı nakz-ı ahdetmekten ihtiraz etmesi ümur-u vecibedendir.

***
Vâcib Tealâ yalan üzere münafıkların cesaret etmelerini tevbih etmek üzere:

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ الله يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ الله عَلاَّمُ الْغُيُوبِ ﴿78﴾

buyuruyor.

[Onlar söyleyip vaadlerinde hulfetmeyi murad ettikleri zaman Allah-u Tealâ'nın onların kalplerinde olan gizli esrarlarını, birbirlerine fısıltılarını ve gaaipleri bildiğini bilmediler mî? Eğer bilmedilerse bilmemek kabahat değil mi? Bilmelilerdi. Zira; bilmeleri vaciptir. Çünkü; Allah'a iman eden bir kimse Allah'ın herşeyi bildiğini ve ilminden hariç yerde ve gökte hiçbir şey hatta bir zerre bile olmadığını bilmesi lâzımdır.] Şu halde eşyadan hiçbir şey; Cenab-ı Hakka gizli olmadığından cüret ettikleri günahlara ve kalplerinde olan nifaka ve vaadlerinden dönmeye cüret etmemeleri farz-ı ayındır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile münafıkları korkutmak ve ziyade mehabet ilkaa etmek için Allah'ın ilmini ifade eden iki cümlede lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü Allah'a karşı vaadinde hulfedip kalbinde birçok hileler saklayanların hilesini bilmesi ve cemi-i seraire muttali' olunca hile yapanların yüreği titremesi lâzımdır. Şu halde münafıkları Cenab-ı Hak bu âyette birkaç cihetten tekdir etmiştir :
B i r i n c i s i ; bilinmesi lâzım olan şeyi bilmez gibi muamele ettiklerinden dolayı hemze-i istifhamla bilmediklerini inkâr etmiştir.
İ k i n c i s i ; kalplerinde esrarını, birbirlerine vâki olan fısıltılarını bildiğini ve saklı hilelerinin faydası olmadığını beyanla tehdid etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; gaaib olan şeylerin hepsini bildiğini beyanla Allah'a karşı birşey saklayamayacaklarını ve fesada çalışmaları fayda etmeyeceğini beyan buyurmuştur ki, bu beyan bütün emellerini kesretmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların seyyiâtı cümlesinden olarak zekât veren müminleri zemmettiklerini beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِى الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إِلاَّ جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ سَخِرَ الله مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿79﴾

buyuruyor.

[Münafıklardan bazıları şol kimseler ki, müminlerden birrızâ vacip ve nafile olarak sadaka vermesini arzu edenleri zemmederler ve sol müminleri zemmederler ki, onlar sadaka edecek fazla mal bulamaz, ancak son derecede takatları neye yeterse onu sadaka ederler, işte münafıklar bu misilli kudretinin son derecesini sarfedenleri levm ve müminleri istihza ederler, onların dünyada müminleri istihzasına mukaabil Allah-u Tealâ âhirette onlara istihza muamelesi yapar. Binaenaleyh; âhirette onlar için acıtıcı azap vardır.]
Müminlerin fukaraya sadaka vermeleri ve ebnâ-yı cinslerine yardım etmeleri insanlar için büyük bir meziyet olduğu cihetle meth ü senaya lâyıkken bilâkis bunların müminlere olan buğz ve adavetleri ve tabiatlarında olan buhl ü hisset ve denaet icabı hamakatla zemmederler. Çünkü; rıza-yı Bârî'yi arayanlar vazife-i ubudiyeti ifaya çalıştıkları cihetle herhalde memduhlardır. Münafıklar müminleri istihzaları sebebiyle dünyada telezzüz ettiklerine mukaabil âhirette aynı sistemde azapla muazzab olacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de Buhârî ve Müslim'den naklolunan bir hadîse nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Birgün Resûlullah ashabını sadaka vermeye terğib buyurunca (Abdurrahman b. Avf) dört bin dinar getirir ve der ki, «Yâ Resûlallah ! Malımın mecmuu sekiz bin dinardır, dört binini sadaka olarak getirdim ve dört binini evlâd ü ıyalimin nafakasına terkettim.» der. Bunun üzerine Resûlullah Abdurrahman'a bereketle duâ eder ve Resûlullah'ın duâsı eseri (Abdurrahman) Hazretlerinin malı çoğaldıkça çoğalır. Hatta vefatında iki hareminin sekizde bir hisseleri Yüz altmış bin dirhem olduğu mervidir. (Adiy oğlu Âsim) da yüz deve yükü hurma getirir. (Ukeyl Ensarî) de bir ölçek hurma getirir ve der ki «Yâ Resûlallah ! İki ölçek hurmaya mâlikim, bir ölçeğini ıyalime terkettim ve bir ölçeğini sadaka olarak getirdim», Ukeyl'in bu suretle ziyade sadakaya tahammülü olmadığını beyan edince münafıklar bu hali kemâl-i hayretle temaşa ederler ve derler ki, «Abdurrahman ve Âsım'ın sadakaları riyadır. Allah-u Tealâ ve Resûlü de Ukeyl'in bir Ölçek hurmasına muhtaç değillerdir.» İşte münafıkların bu sözleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Cenab-ı Hak bu âyette zengin olsun, fakir olsun nafile sadaka verenleri medih buyurmuştur. Çünkü; sadaka verenleri zemmedenleri Allah-u Tealâ'nın zemmetmesi sadaka verenleri medih olduğu şüphesizdir.
Hulâsa; sadaka verenleri zemmedip istihza edenleri âhirette Allah-u Tealâ'nın istihza suretinde azab edeceği ve onların acıtıcı azapla azap olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların birçok kötü hallerini beyan ettiği gibi onlar münafık oldukları halde onlara başkası tarafından istiğfar olunsa fayda etmeyeceğini dahi beyan etmek üzere :

اسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ إِن تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَن يَغْفِرَ الله لَهُمْ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُواْ بِالله وَرَسُولِهِ وَالله لاَ يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ ﴿80﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Münafıklar için istersen istiğfar et, istersen istiğfar etme. Münafıklara nifaklarından dolayı faydası olmamakta istiğfar ve adem-i istiğfar beraberdir. Zira; eğer sen onlara yetmiş kere istiğfar etsen dahi Allah-u Tealâ elbette onları mağfiret etmez. İşte bunlara istiğfarın kabul olunmadığının sebebi; bunlar Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne küfrettiler. Allah-u Tealâ ise itaatından çıkmış olan fasıkları hidayette kılmaz ki, fışıkları sebebiyle matluba îsâl etmez.]
Bu âyette yetmiş adedini zikretmek çokluktan kinayedir. Yani «Münafıklar için her ne kadar çok istiğfar etsen onlara faydası olmaz. Zira; Allah-u Tealâ onları mağfiret etmez» demektir, yoksa adet maksud değildir. Âyetin lâfzı emirse de manâsı haberdir. Çünkü; münafıklar Resûlullah'tan istiğfar taleb edince Cenab-ı Hak Resûlüne onlar hakkında istiğfarın kabul olunmayacağını haber vermiştir. Bu haberden evvel münafıklar istiğfar isteyince Resûlullah onlar hakkında istiğfar etti mi etmedi mi? Bu cihet muhtelefünfihtir. Esah olan istiğfar etınedi. Zira kâfire istiğfar; şeriat-ı Muhammediyede caiz olmadığı gibi münafık nifakına musir olduğu halde istiğfar onu günaha terğib etınektir. Mansıb-ı nübüvvet ise bu gibi şeylerden masumdur. Resûlullah istiğfar etse münafıkın küfründen dolayı istiğfar kabul olunmayacağı cihetle Resûlullah'ın istiğfarının reddolunması mansıb-ı risalete münafi olduğundan Resûlullah'ın münafıklara istiğfarla meşgul olmaması akla ve nakle muvafıktır ve sahih olan da budur. Şu halde «Resûlullah onlar için istiğfar etınedi ve lâkin bilfarz vettakdir istiğfar edecek olsa kabul olunmaz» demektir. Kabul olunmamasının sebebi; küfürleri ve küfrü iman üzere tercih etıneleridir. Yoksa onlar hakkında Resûlullah istiğfar etse kabul olunmayacağı haşa Allah-u Tealâ'nın buhlünden veya Resuulllah'ın kusurundan değildir. Zira Allah-u Tealâ buhûlden münezzeh ve Resûlü de kusurdan müberrâdır, belki mağfiret olunmamaları küfürlerinden ve mağfirete adem-i liyakat ve istihkaklarındandır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü sıfatlarından diğer birisini dahi beyan etınek üzere :

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ الله وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِى سَبِيلِ الله وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِى الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ ﴿81﴾

buyuruyor.

[Resûlullah'ın hilâfına mücahedeye gitıneyip de hanelerinde oturanlar ferah ederek mallarıyla ve canlarıyla mücahede etıneyi kerih gördüler ve muharebeden kaldıklarına mesrur oldular ve gazaya gidecek müminlere «Sıcakta taşra çıkmayın, muharebeye gitmeyin» demekle ehl-i imanı gazaya gitınekten menetıneye çalıştılar. Habibim ! Sen de onlara «Eğer bilmiş olsalar Cehennem ateşi hararette daha ziyadedir» de] ki, bu sözlerinin Cehennem'e girmelerine sebep olacağını bilsinler.
Resûlullah'ın hilâfına oturanlarla murad; münafıklardır. Çünkü; Resûlullah Tebûk gazasına gittiğinde onlar Resûlullah'a muhalefet ederek hanelerinde evlâd ü lyalleri yanında kaldılar ve bu oturup kalmayı kendileri için saha-i selâmet bildiklerinden mesrur oldular, canlarını ve mallarını rıza-yı Bârî için sarfetmekten imtina' ettiler ve muharebeye gitmeyi sevmediler. Tebûk gazası şiddetli yaz gününe tesadüf ettiğinden gazaya gidecek olan ehl-i imanı sıcağı öne sürerek gitmekten mene çalıştıklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; onların ihlâs üzere imanları olmadığından mallarını ve canlarını feda etmeyi heder ve boşu boşuna telef saydıklarından kendileri gitmedikleri gibi gidecekolanlan da menetmek onlar için hâinane bir vazifeydi.
Hulâsa; münafıkların Resûlullah'la muharebeye gitmeyip birtakım hileyle beldelerinde kalıp hanelerinde oturmayı adet etmeleri, Resûllulah'a muhalefetlerine ferah edip sevindikleri, malları ve bedenleriyle fisebilillâh mücahedeyi sevmedikleri, Resûlullah'a ittibâ' edip muharebeye giden ehl-i imanı yaz gününün sıcağından bahsederek men'e çalışmaları, Resûlullah'ın Cehennem ateşinin daha şiddetli olduğunu beyanla onların mahalleri Cehennem olacağına ve azdan az olan dünya rahatını ebedî azab olan Cehennem ateşine değiştiklerine işaret buyurması ve «Bilmiş olsalardı böyle yapmazlardı» buyurmakla hamakatlarını beyan ve bunların şu ahlâk-ı mezmumelerini bildirmekle ehl-i imanı bu misilli fena ahlâkı irtikâptan nehiy buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ dünyada azıcık rahata aldananların cezaları çok ağlamak ve azıcık gülmek olduğunu beyan etmek üzere :

فَلْيَضْحَكُواْ قَلِيلاً وَلْيَبْكُواْ كَثِيرًا جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ ﴿82﴾

buyuruyor.

[Cehennem ateşinin şiddeti ziyade olunca günah işleyenler kazandıkları günahlara ceza olarak azıcık gülsünler, çokça ağlasınlar.] Zira; onlar ömürlerini günaha sarfederek dünya rahatına aldanıp mesrur olduklarından cezaları ağlamaktır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile âyetin lâfzı emirse de manâsı haberdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Her ne kadar münafıklar ve sair günah sahipleri dünyada yaşadıkları müddet gülmüş olsalar dahi âhirette görecekleri azaba ve çekecekleri hüzün ve eleme nispetle gaayet azdır. Zira; dünyanın bütün ömrü azdan daha azdır. Âhiret ebedî ve daimdir. Çokça ağlamalar kendi kazançları olan günahlarının cezasıdır.] demek olur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile nifak ve şikaktan ve günahtan hâlî bir zamanlan olmadığına işaret için (بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ) cümlesi, cem-i zamana şâmil olan mazi ve muzari sıyğalarıyla varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların birçok kötü hallerini beyandan sonra onlarla muharebeye gitmek caiz olmadığını beyan etmek üzere:

فَإِن رَّجَعَكَ الله إِلَى طَآئِفَةٍ مِّنْهُمْ فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ فَقُل لَّن تَخْرُجُواْ مَعِى أَبَدًا وَلَن تُقَاتِلُواْ مَعِى عَدُوًّا إِنَّكُمْ رَضِيتُم بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُواْ مَعَ الْخَالِفِينَ ﴿83﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusul ! Allah-u Tealâ şu gazadan münafıklardan bir taife canibine seni döndürür, onlar da senden muharebeye çıkmak üzere izin isterlerse sen onlara cevap olarak de ki, «Siz benimle beraber ebeden gazaya çıkmaz ve benimle beraber bir düşmanla elbette mukaatele etmezsiniz. Zira; siz birinci defada oturmaya ve harbe gitmeyip hanenizde kalmaya razı oldunuz. Binaenaleyh; muhalefet edenlerle beraber eskiden oturduğunuz gibi yine oturun.»] demekle herkese onları gazaya lâyık olmadık münafık olduklarını bildir.
Yani; onlar evvelce mücahedeye gitmediklerinden kendilerine arız olan mezemmeti ikinci defada sûrî olarak izale etmek isterler. Fakat sen onların bu sözlerinin halisane bir söz olmadığını ve münafık olduklarını bildir ki, herkes onların münafık olduklarını bilsin ve sözlerine aldanmasınlar. Çünkü; mümin-i halis gazadan menolunmaz. Bunların Resûlullah tarafından menolunması mümin olmadıklarına açık bir delildir.
Bu âyet; onları Huzur-u Risaletten men' ve onlara lanet kabilindendir. Yani «yıkılın buradan, defolun gidin Huzur-u Risaletten, lanet olsun size ve sizin yapacağınız işe» demektir. Bunları harpten men'in hikmeti; onların harbe gitmesinde melhuz olan fesaddır. Çünkü; ehl-i İslâmla harbe gitseler mutlakaa fesad ilkaa ederek harbin kaybolmasına sebep olacakları şüphesizdir. Binaenaleyh; harbe gitmekten menolunmuşlardır ve Müslümanlarla beyinlerinde münâsebet minveçhin kesilmiştir. Şu halde bir kimse mekr ü hile, gadr ü fesad gördüğü kimselerden velevse akrabası ve ahbabı' olsun kat'-ı münâsebet etmek caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak münafıkların hileleri üzerine resûlüne onlarla müsaferet ve sıkı sıkı münâsebatta bulunmasından ihtiraz etmesini emrediyor. Amma o halden tevbe ederek tebdil-i ahlâk ederse münâsebetini iade etmek de caizdir. Bu âyette (خَالِفِينَ) 'le murad; nisvan ve sıbyan gibi âcizler olduğundan münafıkları nifakla zem olduğu gibi acizle dahi zem vardır ki, onları mertebe-i ricalden iskatla kadınlar ve çocuklar derecesine indirmiş ve münafıkların ihtiyaç zamanlarında i'raz edip oturmuş olmaları minba'din ehl-i İslâmla birleşememelerine sebep olmuştur. Zira; İslâm'ın ihtiyacı zamanında oturunca ihtiyaç geçtikten sonra «İstediğiniz kadar oturun, bildiğinizi işleyin» demektir. Yani; «Sizin muavenetinize ihtiyaç kalmadı» demekle sohbet-i nebiden matrud oldukları kendilerine bildirilmiştir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların müstehak oldukları. cezadan birisi de onların üzerlerine namaz kılmak caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاَ تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِّنْهُم مَّاتَ أَبَدًا وَلاَ تَقُمْ عَلَىَ قَبْرِهِ إِنَّهُمْ كَفَرُواْ بِالله وَرَسُولِهِ وَمَاتُواْ وَهُمْ فَاسِقُونَ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Onlardan nifak üzere vefat eden hiçbir kimse üzerine sen ebeden namaz kılma ve onlardan hiçbirinin kabri üzerinde kıyam etme.] Çünkü; cenaze üzerine namaz kılmak, duâ ve kabri üzerine kıyam ikramdır. Onlar ise duâ ve ikrama ehil değildir. [Zira; onlar Allah'a ve Resûlüne küfrettiler ve fasık oldukları halde vefat ettiler.] Şu halde küfürleriyle fısıkları Resûlullah'ın duâsından mahrumiyetlerine sebep olmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette s a l â t la murad; meyyite duâ ve istiğfardır. Münafıklar ve kâfirler duâya ve istiğfara ehil olmadıklarından Cenab-ı Hak onlara duâ etmekten Resûlünü nehyetmiş ve duâdan mahrumiyetlerinin illeti ve sebebi de onların küfür ve fısıkları olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan buyurmuştur.
Âyetin sebeb-i nüzulü; (İbn-i Übeyy) haini maraz-ı mevtinde Resûlullah'ı davetle beden-i nebevilerine temas eden gömleğini kefen olmak üzre vermesini ve namazını kılmakla istiğfar etmesini rica ve niyaz etmesi üzerine Resûlullah gömleğini göndereceği zaman Hz. Ömer «İbn-i Übeyy necistir ve habistir. Yâ Resûlallah ! Gönderme gömleği» dedi. Resûlullah «Benim gömleğim onun azabına mani olmaz. İbn-i Übeyy saildir. Sâil de reddolunmaz ve gömleğimi göndermek birçok münafıkların İslâm olmalarına sebep olur» buyurmakla Hz. Ömer'i tesliye etti ve gömleğini gönderdi. O gün bin kadar münafıkın İslâm oldukları mervidir. Resûlullah (İbn-i Übey)'in namazını kılmaya kıyam edince Hz. Ömer cenazeyle Resûlullah araşma girdi «Yâ Resûlallah ! Şu münafıkın namazını kılma» deyince bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; Hz. Ömer'in din-i mübin-i Muhammedîde büyük mertebe sahibi olduğuna delâlet eden âyetlerden birisi de bu âyettir. Çünkü âyet; Hz. Ömer'in re'yi üzere nazil olmuştur. Nitekim şarabın hürmetine ve kadınların setrine dair âyetler Hz. Ömer'in reyine muvafık olarak nazil olduğu gibi. Âyet (İbn-i Übeyy)'in kâfir olduğuna delâlet edince Resûlullah cenaze namazını kılmadı. Çünkü; (İbn-i Übeyy)'in ricası üzerine Resûlullah iman etti zannıyla namazını edaya kıyam buyurmuştu. Kâfir olduğu açığa çıkınca bittabi' namazdan vazgeçilmiştir. Âyette Resûlullah namazdan nehyolundu, lâkin gömleğini vermekten nehyolunmadı. Çünkü; gömleği vermek keremdir, keremi menetmek mansıb-ı nübüvvete muvafık olmadığından nehyolunmamıştır. Bedir gazasında Hz. Abbas esir olduğunda (İbn-i Übeyy) kendi gömleğini Abbas'a vermesine mükâfat olarak nehyolunmadığı dahi mervidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Bedir'de ashab-ı Resûlullah tarafından Abbas Hazretleri esir alınıp Medine'ye getirildiğinde (İbn-i Übeyy) gerçi kalbinden Resûlullah'a buğzederse de zahirde hürmet ediyor gibi görünmek üzere Resûlullah'ın amcası Abbas Hazretlerine bir gömlek vermişti. İşte hîn-i vefatında Resûlullah'ın (İbn-i Übeyy)'e bir gömlek vermesi (İbn-i Übeyy)'in Abbas'a verdiği gömlek mukaabiliydi. Çünkü; insanların iyiliği dünyada hiç mükâfatsız kalmaz.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini ve akıbetlerini beyandan sonra ellerinde olan emval ve evlâd gibi muzahrefât-ı dünyeviyeye gıpta olunacak birşey olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاَ تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلاَدُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ الله أَن يُعَذِّبَهُم بِهَا فِى الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ أَنفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿85﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Onların ellerinde bulunan mallarına, oğlan ve kız çocuklarının çokluğuna taaccüb etme. Zira; onların ellerinde bulunan mal ve evlât cümlesi onlar üzerine vebaldir. Zira; Allah-u Tealâ o mal sebebiyle dünyada onlara azab etmesini ve kâfir oldukları halde ruhlarının çıkmasını murad eder. Ancak şu halde onların ellerinde bulunan dünya metâ'ı onlar hakkında ayn-ı azaptır.] Zira; onlar iradelerini günaha sarf etmek suretiyle günahkâr olduklarından onların günahları sebebiyle ta'ziplerini murad buyurmuştur. Dünyada azapları; envâ'-ı belâya ve mesâib ve gûnâ gûn hüzün ve elemle olduğu gibi âhirette dahi ruhları kâfir oldukları halde kabzolduğu için ilelebed Cehennem ateşiyle muazzab olmaktır.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bir hükme delâlet eden âyetin tekrar nazil olmasında o hükmün ehemmiyetine işaret vardır. Binaenaleyh; bu âyetin hükmü olan kâfir ve münafıkları tehdid, emval ve evlâdı hüsn-ü isti'mâl olmayınca vizr ü vebal olduğunu beyan etmek; elbette mühim olduğundan âyet bu sûrede tekrar nazil olmuştur. Çünkü; insanı ibadetten ve zikrullahtan alıkoyan başlıca mal ve evlât olduğu cihetle saâdet-i insaniyeden mahrumiyete sebep olan mal ve evlâdın manevî terakkiyâta mani olacağının tekrar tekrar beyan olunması elbette lâzımdır.
Matlûb olan bir şeyi tavsiye ederken tekrar etmek faydadan hâli olmayacağı açık bir hakikattir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların emval ve evlâdı kendileri için vebal olup gıpta olunacak birşey olmadığını beyan ettiği gibi ihlâsla imanı ve mücahedeyi âmir sûre inzal olunca harbe gitmeyip i'tizarla izin isteyeceklerini beyan etmek üzere:

وَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ أَنْ آمِنُواْ بِالله وَجَاهِدُواْ مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُواْ ذَرْنَا نَكُن مَّعَ الْقَاعِدِينَ ﴿86﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'ya imanı ve Resûlullahla beraber mücahedeyi emreder bir sûre inzal olunduğunda onlardan zengin ve bedenleri kuvvetli ve her türlü esbaba malik olanlar birtakım asılsız i'tfzar beyan ederek harbe gitmemeye izin taleb ederler ve derler ki «Terkedin bizi, biz harbe gitmeyip oturan kadınlar ve çocuklarla oturalım ve onlarla beraber olalım» demekle muharebeye gitmemek için hileler düşünürler.]
Yani; evvelâ Allah'a ihlfts üzere iman edin ve saniyen Resûlullah'la beraber harbe gidin emriyle Kur'ân'dan bir sûre nazil olduğunda onlardan esbab-ı seferi hazırlamaya muktedir olanları harbe gitmemek için senden istizan ederler ve «Terkedin bizi, oturanlarla oturalım ve gitmeyenlerle gitmeyelim, rahatımızı bozmayalım» demekle nifaklarını meydana korlar.
Fahri Râzi ve Nisfibûrî'nin beyanları veçhile imanı olmayan kimsenin mücahedesinin faydası olmayacağına işaret için imanla emir, mücahede üzerine takdim olunmuştur. Keenne münafıklara «Ey münafıklar ! Sizin üzerinize evvelâ vacip olan; ihlâs üzere Allah-u Tealâ'ya,iman etmektir. Zira; imanınız olmadıkça cihad ve sair a'malinizin dünyada ve. âhirette faydasını göremezsiniz» demektir. İktidarla beraber harbe gitmekten imtina' etmek daha mezmum olduğuna işaret için iktidar sahiplerini zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; (أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ) demek «Onlardan kuvvet ve servet sahibi olanlar» demektir.

***
Vâcib Tealâ âsîlerin harbe gitmemek üzere isti'zan ettiklerini beyandan sonra kalpleriyle dahi razı olduklarını beyan etmek üzere :

رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ وَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَفْقَهُونَ ﴿87﴾

buyuruyor.

[Malen ve bedenen harbe gitmeye iktidarı olan münafıklar harbe gitmeye iktidarı olmayan âcizlerle oturup kalkmaya razı oldular ve irade-i cüziyelerini küfre sarfettiklerinden kalplerinin üzerine mühür basılmıştır. Binaenaleyh; hak sözü anlamazlar ve cihatla emr-i ilâhide olan hikmeti fetmetmezler.] Küfür ve nifaka pek çok meylettikleri için kalplerine iman girmez bir hale gelmişlerdir ki, imana dair olan sözü asla dinlemezler ve muharebeye gitmeye hiç razı olmazlar. Maahaza din-i İslâm'ın şevketini i'lâ ve bütün âleme dağıtılmasına yegâne sebep; dini kabul etmeyenlerle muharebe etmek olduğu cihetle Cenab-ı Hak harbe gitmeyi emretti ve kudretle beraber gitmeyenleri zemmetti ki, ehl-i imanı harbe teşvik olsun. Çünkü mücahedenin meşruiyetindeki hikmet; ıslah-ı âlemdir. Zira enbiyanın taraf-ı ilâhiden gönderilmesinden maksad-ı aslî; ahval-i ibadı ıslah ve tarik-ı istikaamete irşad etmek, dünyevî ve uhrevî kendi haklarında sayap olan şeyi onlara göstermektir. Bu maksad ise süfehânın arzularını keser ve küfür ve dalâl erbabım deve tenkil etmekle, fısk u fücurun men ve izalesiyle, bu izale de erbab-ı fesadı ortadan kaldırmakla olacağından ve bunları ortadan kaldırmak da elbette mukaatele ve müşacereye muhtaçtır ki, bu maksadı te'min için mücahedeyle emr-i ilâhi vaki olmuştur. Binaenaleyh; muharebeden

b i r i n c i m a k s a d ; i'lâ-yı kelimetullahtır.
İ k i n c i m a k s a d da âleme intizam vermek ve zâlimlerin zulmünü ortadan kaldırmaktır.

***
Vâcib Tealâ mücahedeye devam edenlerin mertebelerini ve âhirette nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere :

لَكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ جَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَأُوْلَئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿88﴾ أَعَدَّ الله لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِىمِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿89﴾

buyuruyor.

[Münafıklar muharebeye gitmediler ve lâkin Resuİullah ve onunla beraber müminler mallarıyla ve canlarıyla mücahede ettiler. Ehl-i imanın muharebeye muvafakat ettiklerinden ilâ-yı kelimatullah maksadı husul buldu. Binaenaleyh; münafıkların muhalefetinden emr-i harbe bir noksan gelmedi ve muhalefetleri te'sirsiz kaldı ve mücahede edenlerin cihatlarına mükâfat olarak Cenab-ı Hak onlar için envâ'-ı hayrata nail olacaklarını beyan buyurdu ve onlar için ebeden kalıcı oldukları halde altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte şu nimetlere nail olmak ehl-i Cennet için büyük fevz ü felahtır.]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile h a y r a t la murad; dünyada Cenab-ı Hakkın ntcsreti ve o nusret sayesinde ihsan ettiği emval-i ganimet, servet ü saman, şevket ve kuvvettir ve âhirette Cennet ve Cennet'in dereceleri ve nimetleridir. Çünkü; ehl-i iman kalplerini Allah'a raptettikleri için Allah-u Tealâ ebeden nimetlerine onları garkedeceğini beyan ve onlar için hazırlanan derecâtın pek âlî olduğuna işaret için fevz ü necatı azametle tavsif buyurmuştur. Dünyada insanlar için en kıymetli iki şey vardır:
B i r i n c i s i ; canı,
İ k i n c i s i ; o cam yaşatacak malıdır. Ehl-i iman dünyada bunun her ikisini de feda ederek mal ve canlarıyla muharebe meydanlarına atılmalarına mükâfat olarak Cenab-ı Hakkın ihsan edeceği ecir elbette büyük olacaktır.

***
Vâcib Tealâ Medine'de olan münafıkların hallerini beyandan sonra Medine'nin haricinde olan münafıkların hallerini beyan etmek üzere :

وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ الله وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿90﴾

buyuruyor.

[Her ne zaman cihada müteallik emir gelir ve âyet nazil olarsa bedevi Araplardan harbe gitmemeye izin verilmek için yalan olarak Özür dileyiciler geldi. Allah'a ve Resûlüne iman ettik diyerek yalan söyleyen kimseler harpten çekindiler ve Resûlullahla beraber harbe gitmediler. Araplardan kâfir olanlara elbette acıtın azap isabet eder.]
A ' r â b ; Badiyede haymenişin olan cühelâ-yı Araptır. Ve âyette A r â p la murad; (Beni Esed) ve (Gatafan) kabileleri veyahut (Âmir b. Tufeyl)'in kabilesidir. Çünkü; Kaazi, Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu kabileler evlâd u iyallerinin ve me'ûnet ve meşakkatlarının çokluğundan ve harbe giderlerse başka kabilelerin mallarına ve evlâd ü ıyallerine taarruzda bulunup yağma edeceklerinden bahisle muharebeye gitmemek üzere Resûlullah'a i'tizar beyan ederek müsaade istemişlerdir. Kâfir olanlara dünyada katil ve esaret gibi şeylerle ve âhirette Cehennem'le azab olunacaklarını beyan buyurmuştur. Âyetin evvelinde i ' t i z a r e d e n l e r le murad; zahirde Müslüman görünüp batını küfür olanlardır. Âhirette azab olunacakları beyan olunan k â f i r l e r le murad; i'tizara hacet görmeyip doğrudan doğruya muhalefet edenlerdir. Şu halde bu misilli münafıklara ehl-i imanın ehemmiyet vermemesi lâzımdır. Zira; onların hakkında gazab-ı ilâhi isabet edeceği beyan ve binaenaleyh; ehl-i imanın onlara isabet edecek gazaba iştirak etmemeleri ve onların helâkine sebep olan amellerden kaçınmaları lâzım olduğuna işaret olunmuştur.
Hulâsa; âyet, üç hükmü hâvidir :
B i r i n c i s i ; bedevi Araplardan harbe gitmemek için yalan olarak i'tizar etmek üzere Huzur-u Risalete gelmeleridir.
İ k i n c i s i ; Allah'a ve Resûlüne iman ettiklerini, iddialarında yalancı olanların harpten çekinmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; A'râptan kâfir olanlara azabın isabet etmesidir.

***
Vâcib Tealâ özrü olmayarak özür dileyenlerin hallerini beyandan sonra bihakkın ma'zur olanların hükm-ü şer'isini beyan etmek üzere:

لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَانَصَحُواْللهِ وَرَسُولِهِ مَاعَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَالله غَفُورٌرَّحِيمٌ ﴿91﴾

[Kadınlar, çocuklar ve kocalar gibi vücutları sağlam olup ve lâkin harbe kudretleri olmayan zayıflar, körler, topallar, hastalar ve harbe gitmeye iktidarları olup ve lâkin azığa, binide ve sarf edecek harçlığa iktidarı olmayanlar ve bulamayanlar üzerlerine harbe gitmediklerinden dolayı günah yoktur. Eğer Allah'a ve Resûlüne nâsihat ederlerse. Zira; ihsan şanından olan ihsan sahiplerine dünyada ve âhirette azap yoktur. Çünkü; cümle esrara muttali' olan Allah-u Tealâ kullarının kusurunu mağfiret edici ve ma'zur olup Allah'a ve Resûlüne nâsihat edenlere in'âm ve ihsan edicidir.]
Vâcib Tealâ harbe muktedir olmayan acezeyi askerlikten istisna buyurmuştur. Çünkü teklif : Kudret nispetinde olduğundan harbe kudreti olmayanlara teklif etmek teklif-i mâla yutak kabilindendir. Binaenaleyh; bu misilliler şer'an askerlikle mükellef değillerdir. Zira; âciz olan kimseleri mükellef tutmak muktedir olan kimselere yük olmaktan başka birşey değildir. Bu âyette beyan olunan zayıf, hasta, ve nafakaya muktedir olmayan üç sınıf kimselerden harbe müteallik olan ahkâm-ı teklif sakıttır. Amma mükellef olmadıkları halde askerin metâ'ını beklemek, suyunu getirmek ve düşmanın gözüne askerin karaltısını çoğaltmak gibi birtakım iyi maksadlarla askere yük olmayacak kadar kudret sahibi olanların harp mevkiinde bulunup iane etmeleri makbul bir ibadet-i nafiledir. İşte şu zamanda gayr-ı musallah olanların geri hizmetlerde istihdamları bu kabildendir ve onlar için harbe gitmekten bir men' yoktur. Binaenaleyh; kudretleri miktarı hizmet için gidebilirler ve me'cur da olurlar, lâkin gitmemeye kendileri için müsaade-i ilâhiye olduğundan gitmedikleri surette mes'ûl ve günahkâr olmazlar.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne nâsihatin manâsı; iman etmek, gizli ve aşikâr her iki surette itaat eylemek ve din-i ilâhiyeyi i'lâya çalışmakla Resûlüne nusret etmek ve buğz-u fillâh ve firesûlillâh üzere bulunmaktır. Çünkü Allah-u Tealâ'ya nâsihat; tamamıyla şeriata yapışmakla olacağından şeriata temessük etmeyen Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne nâsihat etmiş olmaz. Yahut nâsihatin manâsı; ma'zur olarak muharebeye gitmekten muaf tutulanlar beldelerinde birtakım yalan sözler neşretmekten, fitne ve fesad kaldırmaktan sakınmakla beraber asker olanların hanelerine mümkün mertebe hizmet ve işlerini tesviye etmektir. Ma'zur olanlar şu beyan olunan veçh-üzere nâsihatta bulundukları cihetle bunlar da harbe gidenler gibi ihsan sahipleri olduklarına işaret için Vâcib Tealâ muhsinler üzerine azaba bir tarik olmadığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; onların ihsanları onlara dünyada gelecek mezemmete ve âhirette olacak ukubete mani olacağından sair ihsan sahipleri gibi bunlara da azap olmayacağı beyan olunmuştur. Bunların Allah'ın ve Resûlünün dinini ihyaya sa'yetmekle nâsihatta bulunmaları ihsan sahipleri zümresine girmelerine sebep olup ve intizam üzere erbab-ı ihsandan olduklarına işaret için zamir yerinde ism-i zahir olarak (مُحْسِنِينَ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; (مَاعَلَى الْمُحْسِنِينَ) bedelinde (ماعليهم) denilse olabilirdi. Ve lâkin bunların nâsihatları sebebiyle sahib-i ihsan oldukları bilinmezdi. Şu halde özür sahiplerine günah olmadığına (مَاعَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ) cümlesi delildir. Mantıkça kıyas tertibi şöyledir': «Özür sahiplerinin harbe gitmediklerinden dolayı günah yoktur. Zira; onlar ihsan sahipleridir. Her ihsan sahibine ise günah yoktur. O halde özür sahiplerine harpten kaldıkları için günah yoktur» demek olur.
Hulâsa; kör, topal ve hasta gibi ma'zur olanlara ve binide, azığa muktedir olmayanlara harbe gitmediklerinden dolayı günah olmadığı fakat Allah-u Tealâ ve Resûlü için nâsihat etmek şart olduğu ve bunları istisna etmek suretiyle harbe muktedir olanların harbe gitmeleri lâzım geldiği ve harbe gitmeyenlerin gidenlere duâ ve şeriata temessük etmek suretiyle erbab-ı ihsandan olup manevî imdad etmeleri icab ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ harbe gitmeye kaâdir olamayanlardan üç sınıfı zikirden sonra dördüncü bir sınıfı dahi beyan etmek üzere :

وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُونَ ﴿92﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler üzerine dahi günah yok ki, onlar yüklerini yükletecek ve binecek deve istemek üzere Haninim ! Sana geldiklerinde sen onlara «Sizi yükletecek deve bulamam» dediğinde onlar dönüverdiler. Halbuki gözlerinden yaşlar akıyordu. Zira; sarf edecek harçlık bulamadıklarından kendilerini ihata eden hüzün sebebiyle gözlerinin yaşlarını tutamıyorlardı. ]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Ashabından yük develeri olmadığı için düşman karşısına gitmek ve yüklerini yükletmek için senden deve istemek üzere sana gelip de sen de onlara devenin olmadığını beyan edince kendileri sarfedecek harçlık ve deve bulamadıklarına hüzünlerinden dolayı gözyaşlarını dökerek huzurundan geri dönenler üzerine dahi günah yoktur. Zira; ihlâs üzere harbe gitmek arzu ederlerdi ve lâkin hakikatta azığa ve binide kudretleri olmadığından harbe gitmemekte ma'zurlardı. Binaenaleyh; harbe gitmediklerinden dolayı günahkâr olmadılar, belki hüsnüniyetleriyle me'curlardır. Çünkü; iktidarları olsa bilâtereddüd gideceklerdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan f u k a r a yla murad; nafakanın bazısına malik olup bazı diğerini ve binit bulamayanlar olmakla evvelki âyette beyan olunan, nafakadan hiçbir şeye malik olmayanlar olduğu cihetle evvelki âyette beyan olunanların başkasıdır. Şu halde harpten müstesna olanlar; dört sınıftır:
B i r i n c i s i ; çocuklar ve kadınlardır.
İ k i n c i s i ; hasta ve makûllerdir.
Ü ç ü n c ü s ü ; harp için hiçbir tedarike malik olmayanlardır.
D ö r d ü n c ü s ü ; esbab-ıharpten bazısını bulup bazısını bulmayanlardır.
Bu âyet ensardan veyahut mutlaka ashaptan yedi kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'tan harp için levazımat isteyip Resûlullah da istedikleri şeyin olmadığını beyan edince son derece mahzun olmaları üzerine onları tesliye için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur. İşbu âyât-ı celile; ahz-ı asker kanununun esasını teşkil eder. Zira; askere gitmek ve harbe hazır olmak kimler üzerine vacip olup, kimlere vacip olmadığını ve mükellefiyet-i askeriyeden kimlerin muaf olduğunu beyan etmek hükümet için asker almak usulünü ta'lim etmektir. Binaenaleyh; âyet; asker almak için bir düstur-u a'zamdır. Şu halde esası bu âyetle sabit olunca furuâtı icab-ı zamana ve nâsın ahvaline göre tafsil olunur. Binaenaleyh; bazı zamana ve maslahata binaen hükümet tebaâsının bazı sınıfını hizmet-i askeriyeden müstesna tutar ve bu da lâzımdır.
Hulâsa; a'zar-ı sahiha sahiplerinin harbe gitmediklerinden dolayı kendileri için günah olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ muhsüıler üzerine günah olmadığını beyandan sonra kimler üzerine günah olduğunu beyan etmek üzere:

إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ وَهُمْ أَغْنِيَاء رَضُواْ بِأَن يَكُونُواْ مَعَ الْخَوَالِفِ وَطَبَعَ الله عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿93﴾

buyuruyor.

[Envâ'-ı azab ancak şol kimseler üzerinedir ki, onlar ağnîyadan olup herşeye muktedir oldukları halde harbe gitmemek ve hanelerinde oturmak üzere senden izin isterler. Çünkü; bunlar esbab-ı harpten herseyi hazırlamaya muktedir oldukları halde aslı olmadık bazı özür beyan ederek harpten kalmak istemeleri nimet-i ilâhiyeyi küfran olduğundan azaba müstehak olmuşlardır ve bunun sebebi onlar muhaliflerle beraber olmaya razı oldular ve Allah-u Tealâ onların kötü niyetleri ve çirkin amelleri sebebiyle kalplerini kapattı. Binaenaleyh; onlar emr-i cihadda olacak sevabı ve menfaati bilmezler.] Şu halde hayrı serden farketmez, birtakım behâim kabilindendirler ki, âkibetlerinin ne olacağını farketmezler.

Bu âyet; bihakkın harbe iktidarla beraber birtakım hüe ve desiseyle harbe gitmeyenleri zem ve akıbeti bilmediklerini beyanla behâime ihlak etmiştir. Binaenaleyh; harbe kudreti olduğu halde envâ'-ı hilelerle gitmemeye yol arayanlar ve yolunu bulup birer bahaneyle kalanlar izzetinefisten mahrum kendi nefsine iftira ederek dünyada zilleti irtikâb ettikleri gibi âhirette dahi muazzab olacaklarına delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ ma'zur olanların harpten kalmalarında zarar olmadığını ve özrü olmadan yalan yere özür beyan ederek harbe gitmeyenlerin mazmum olduklarını beyandan sonra bu misilli kimselerin dermeyan ettikleri özürlerinin merdud olduğunu beyan etmek üzere :

يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ قُل لاَّ تَعْتَذِرُواْ لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ قَدْ نَبَّأَنَا الله مِنْ أَخْبَارِكُمْ وَسَيَرَى الله عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿94﴾

buyuruyor.

[Harpten kalmak için istizan eden münafıklar siz harpten kurtulup onların tarafına dönüp geldiğinizde size birtakım özürler beyan ve nifaklarını saklamak için harbe gidemediklerine esef izhar ederler. Yalan yere özür beyan etmek için onlar size geldiklerinde Habibim ! Sen onlara hitaben «Siz i'tizar etmeyin. Zira; itizarınızda biz sizi tasdik etmeyiz ve sizin sözünüze inanmayız. Çünkü; yalandır. Sizin kalbinizde gizli ve beyninizde saklı olan haberlerinizden bazısını Allah-u Tealâ bize haber verdi» demekle onların itizarlarını reddet, Allah-u Tealâ ve Resûlü sizin amelinizi görür ve tevbe edip etmediğinizi bilir. Eğer tevbe ederseniz tevbenizi kabul eder ve tevbe etmezseniz azab eder. Allah-u Tealâ ve Resûlü amelinizi bildikten sonra sizi gaaibi ve hazırı bilici olan Allah-u Tealâ'nın huzuruna reddeder ve reddolunursunuz. Huzur-u ilâhide her esrarınız meydana çıkar. Binaenaleyh; batıl itizarlarınızın cezasını görürsünüz. Çünkü; gizli ve aşikâr, hazır ve gaaib hiçbir şey Vâcib Tealâ'nın ilminden hariç değildir. Şu halde sizin cümle amelinizi Allah-u Tealâ size haber verir, günahlarınızdan mahcup olursunuz, ve lâkin fayda vermez, her zerresi hesab olunur ve cezasını çekersiniz.] demekle onlara hakikati beyan et.
Münafıkların bu i'tizardan maksatları ehl-i imana olan buğz ve adavetlerini saklamak ve hıyanetlerini meydana çıkarmamaktır. Çünkü; bunlar hain olduklarından her zaman hıyanetlerinin zuhurundan korkarlar. Binaenaleyh; birtakım asılsız i'tizarlarla kabahatlarını örtmek isterlerdi. Cenab-ı Hak bu âyette onların i'tizarlarını reddetmesini Habibine emretmekle onları rezil ve rüsvâ kıldı ve yalan itizarların kabulüne çalışmakta bir fayda olmadığını onlara bildirdi.
Cenab-ı Hak herkesin a'mâlini bilip gördüğünü beyanla âbidleri ibadete tcrğib ve âsîleri isyandan tenfir buyurmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın bildiğini bilince herkes amelini ıslaha sa'y edeceği gibi iyiler iyiliğe devam eder ve kötüler de kötülüğünü terke sa'eyeder.

***
Vâcib Tealâ münafıkların i'tizarlarını beyandan sonra makam-ı i'tizarda dermeyan ettikleri kelâmlarından bazılarını beyan etmek üzere :

سَيَحْلِفُونَ بِاللهِ لَكُمْ إِذَا انقَلَبْتُمْ إِلَيْهِمْ لِتُعْرِضُواْ عَنْهُمْ فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاء بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ ﴿95﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Siz harpten dönüp münafıkların yanlarına geldiğinizde sizin onlardan i'raz edip yüz çevirdiğiniz için yüz çevirmemenize sebep ararlar. Allah-u Tealâ'ya yemin ederler ve sizi kandırmak isterler. Onlar sizi yeminle ikna' etmek isteyince siz de onlardan i'raz edin ve iltifat etmeyin. Zira; onlar necistir. Tıynetlerinde necaset olduğundan te'diple taharet kabul etmezler ve onların âhirette makamları Cehennemdir ve onların Cehennemce girmelerinin sebebi kesbettikleri amelleri, küfür ve nifaklarının cezasıdır.] Zira; dünyada kesbettikleri kötülüğün cezası kötülüktür.

Münafıkların ve ehl-i imanın onlardan i'raz etmelerinden korkularına binaen yeminle kandırmaya çalıştıkları beyan olunmuş ve onların sakındıkları i'razla Cenab-ı Hak emir ve ferman buyurmuştur ki, korktukları kuyuya düşsünler ve hilenin harmanı olmadığını bilsinler. Cenab-ı Hak onların necis olduklarını bildirdi ki, onları ıslaha çalışmak beyhude olduğunu ehl-i iman bilsinler. Çünkü; ayn-ı necis debagatla taharet kabul etmez. Tıynetlerinde olan habasetin; onlara iltifata mani olduğu beyan olunmuştur ki, her zaman münafıklar ehl-i imanın iltifatından mahrum olsunlar. Açıktan kâfirlerin her zaman ıslahı kaabildir. Çünkü; mesleği ma'lûmdur ve lâkin münafıkın hiçbir zaman ıslahı kaabil değildir. Zira; nifakı gizli ve mesleği ma'lûm değildir.
Hulâsa; münafıkların yeminlerine inanmamak ve sözlerine aldanmamak lâzım ve onlar ayn-ı necis olduklarından nâşi onlardan i'raz etmek vacip ve onların amellerine ceza olarak âhirette makamları cehennem olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların yeminlerinden maksatlarını beyan etmek üzere :

يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْاْ عَنْهُمْ فَإِن تَرْضَوْاْ عَنْهُمْ فَإِنَّ الله لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ ﴿96﴾

buyuruyor.

[Siz muharebeden geldiğinizde münafıklar sizi razı ve hoşnut kılmak için yemin eder ve yeminleriyle sizi kandırmak isterler. Onlar yeminleriyle sizi kandırmak isteyince eğer siz onlardan razı olur ve yeminlerine aklanırsanız sizin rızanız onlardan Allah'ın gazabını defedemez. Zira; Allah-u Tealâ fâsık olan kavimden razı olmaz.] Çünkü; Allah'ın emrine itaatla ahlâkını, necasete benzeyen ma'siyetten tathir etmeyen ve ahkâm-ı şeriattan çıkmış olan fasıklar Allah'ın düşmanlarıdır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onları sevmez. Şu halde sizin onları sevmeniz ve onlardan razı olmanız Allah'ın onlardan azabım defedemez.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile münafıkların cisimlerinde necaset olduğu gibi rûhlarında dahi necaset olduğundan cisimdeki necasetten nasıl sakınmak lazımsa rûhta olan necasetten daha ziyade sakınmak ve temizlenmek lâzımdır. Çünkü rûhta olan necaset; tabiat-ı insaniyeye- de sirayet ettiğinden rûhanî necaset kabilinden olan ahlâk-ı zemimeden kaçınmak daha evvel vaciptir. Binaenaleyh; ahlâk-ı zemime sahipleriyle ülfet etmekten şeriat bizi menetmiştir. Hatta Resûlullah Medine'yi teşrif buyurduğunda ashabına «Münafıklarla oturmayın ve onlarla konuşmayın» buyurmuştur. İşte şu hadisiyle Resûlullah ahlâkın sirayetine işaret ve ümmetini irşad etmiştir. Hele şu bizim zamanımızda ahlâksızlığın ne kadar teammüm ettiği cümlenin malûmudur. . Bunun da sebebi ahaliye pişivâ olanların bazıları ahlâksız kimseler oldukları cihetle onların ahlâksızlığı halka sirayet ettiği gibi lâyıkıyla terbiye olmaması sirayeti daha ziyade takviye etmiştir.
Hulâsa; ehl-i imanı kendilerinden razı kılmak için münafıkların yemin ettikleri ve eğer ehi-i iman onlardan razı olurlarsa Allah-u Tealâ o misilli fasıkîardan razı olmadığı cihetle müminlerin onlardan razı olmaları Allah'ın gazabını onlardan defedemeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bilûmum münafıkların ahvalini beyandan sonra bilhassa bedevi olan münafıkların hallerini beyan etmek üzere :

الأَعْرَابُ أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا وَأَجْدَرُ أَلاَّ يَعْلَمُواْ حُدُودَ مَا أَنزَلَ الله عَلَى رَسُولِهِ وَالله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿97﴾

buyuruyor.

[Bedevi ve çadır altında bulunan Arapların küfrü ve nifakı Medine'de bulunanların küfür ve nifaklarından daha şiddetlidir. Zira; onlar ehl-i ilimle ülfet ve ünsiyet etmediklerinden Allah'ın Resûlü üzerine inzal buyurduğu Kur'anın ahkâmını ve hududunu bilmemeye daha ziyade lâyıklardır. Zira; Huzur-u Risalede müşerref olmadıkları gibi nesâyih-i Resûlü işitmediklerinden cahillerdir. Ve Allah-u Tealâ kullarının kalplerinde olan şeyleri bilir ve tekâlifini tayinde hakimdir ki, her teklifi hikmete muvafıktır.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile haymenişin olan bedeviler ehl-i ilimle ünsiyet etmedikleri cihetle vahşetleri ve kasavet-i kalpleri fazla olduğundan küfür ve nifak üzere inat ve ısrarları daha ziyade olduğu beyan olunmuştur.
(العراب) A ' r a b ; bedevi ve cahillere denildiğinden Medenî ve ehl-i ilme; A r a p denilir, A'rab denilmez. Hatta medenî olanlara A'rap denilse gazab ederler. Binaenaleyh; Resûlullah'ın «Araba muhabbet etmek imandandır» buyurduğu kavl-i şerifi Arap hakkındadır, A'rap hakkında değildir. Şu halde muhacirin ve ensara Arap denilir, lâkin A'rap denilmez. Çünkü; onlar merâtib-i din ve mezâyâ-yı insaniyede A'raba takaddüm ettiklerinden tahkiri müş'ir olan elfazla tabir etmek onlar haklarında lâyık değildir. Zira; ashab-ı kiramın ümmet-i Muhammediye içinde bir mevki-i mümtazları olduğu gibi indallah dahi kadirleri âlî olduğundan ehl-i bâdiyeye reva görülen tabiri onlara reva görmek münasip olamaz. Arab'a Arap denildiğinin sebebi: kavm-i Arap fesahat-ı lisanları sebebiyle muradlarını pek açık ifade ettiklerinden A r a p denilmiştir. Amma diğer kavimler gerçi kendi lisanlarıyla maksatlarını ifade ederlerse de Araplar derecesinde fesahata malik olmadıklarından Arap ıtlakına lâyık olamamışlardır. Hatta bazı hukemânın «Rum kavminin hikmetleri dimağlarındadır. Zira; terkibat-ı acibeye kaadir değillerdir. Hintlilerin hikmetleri evham ve hayalâtlarındandır. Yunanlıların hikmetleri kalplerindedir. Zira; ulûm-u akliyeyle iştigal ederler. Arapların hikmetleri lisanlarındadır. Zira; lisanları pek tatlıdır» dedikleri mervidir. A'rab'ın beldeleri gaayet sıcak ve tabiatları kibir ve fahırla dolu olup huda-yı nabit gibi keyfemâyeşâ meydana geldiklerinden bir mürebbinin terbiyesi altında bulunamadıkları cihetle ahlâk-ı fasidenin son derecesine malik olduklarından küfür ve nifakları ehl-i karye ve Medine'nin fevkinde olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; hudayı nabit meyvalar ve otlarla bahçelerde meydana gelen ve terbiye altında bulunanlar beyninde elbette fark vardır. Terbiye sıfatının herşeyde methali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ın birinci sûresinde zat-ı ulûhiyetinin âlemlerin Rabbisi olduğunu ve âlemin her cüzünün terbiye-i ilâhiyeden müstefid bulunduğunu beyan buyurmuş ve bu cihete dair tafsilât Sûre-i Fatiha'da geçmiştir. [Cilt I, Sh : Onsekiz.]
Bedeviyetin levazımmdan olan cehillerini, hudud-u ilâhiyeyi bilmediklerini beyanla küfür ve nifaklarıyla beraber cahil olduklarını sarahaten âleme ilânla zemmetmiştir.

***
Vâcib Tealâ bedevilerin bazı hallerini beyandan sonra bazı sınıfların hallerini beyan etmek üzere :

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ مَغْرَمًا وَيَتَرَبَّصُ بِكُمُ الدَّوَائِرَ عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ وَالله سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿98﴾

buyuruyor.

[A'rap'tan bazı taife sarfettiği parayı ve fukaraya vacip ve nafile olarak vermiş olduğu sadakayı sırf zarar sayar. Zira; âhirete imanı olmadığından sevabını itikad etmez ve ecir beklemez, belki zarardan başka birşey ümid etmez ve ey müminler ! Sizin üzerinize musibetler ve belâlar gelmesine intizar eder. Eğer size musibet isabet ederse memnun olur ve fırsattan bilistifade size ihanetten de geri durmaz. Her ne kadar onlar size türlü türlü belânın gelmesini beklerlerse de daire-i belâ ancak onlar üzerine deveran eder ve Allah-u Tealâ kullarının münacâtını işitir ve niyetlerini bilir ve onların niyetleri üzerine ceza verir. ]
Beyzavî'nin beyanı veçhile (عَلَيْهِمْ دَآئِرَةُ السَّوْءِ) cümlesi duâ olduğuna nazaran onların ehl-i iman hakkında gözledikleri belâyânın kendi aleyhlerine nazil olmasıyla duâ ve belâyâya müstehak olan kendileri olduğunu ilândır. Yahut müminler hakkında nazil olmasını arzu ettikleri belâyânın kendilerine geleceğini haber vermekle onları tehdid etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile A'rab'ın ehl-i iman için bekledikleri belâya ile murad; müşriklerin galebe edip ehl-i imanın mağlûp olarak perişan olmalarıdır. Ayette beyan olunduğu veçhile bu inhizam akıbet kendilerine vâki olmuş ve perişanlık ancak onlara münhasır kalmıştır. Şu halde münafıklar; ehl-i iman için kazdıkları kuyuya kendileri düşmüştür.
Şu evsaf-ı zemime sahibi olanlar A'rap'tan bazıları olup cümlesi bu itikadda olmadıklarına işaret için ba'za delâlet eden (من) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; fukaraya sadakasını zarar addetmek ve ehl-i imana belâyânın gelmesini beklemek insafın harici olduğundan bu misilli insafsızlığa cüret eden A'rap'tan bazılarıdır, hepsi değildir. Belâyânın kendilerine dönmesi kendilerinin kötü niyetleri sebebiyle olduğuna işaret için Vâcib Tealâ âyetin âhirinde sözlerini işitici ve niyetlerini bilici olduğunu beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ A'rap'tan kötü olanları beyandan sonra mümin olanlar da olduğunu beyan etmek üzere :

وَمِنَ الأَعْرَابِ مَن يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنفِقُ قُرُبَاتٍ عِندَ اللهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ الله فى رَحْمَتِهِ إِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿99﴾

buyuruyor.

[A'rap'tan bazıları Allah-u Tealâ’ya ve yevm-i âhirete iman ederler ve fukaraya verdikleri sadakalarını indallah ibadet ittihaz ettiği gibi Resûlullah'ın duâsı ve istiğfarı addederler ve agâh olun, uyanık bulunun ki, onların verdikleri sadakalar onlar için ibadettir. Halisen liveçhillâh sadaka edenleri Allah-u Tealâ elbette rahmetine ithal eder. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurlarını affedici ve merhamet buyurucudur.]
Vâcib Tealâ sadakasını zarar addedip sevap ümid etmeyenlerin hallerini beyandan sonra iman ederek sadaka edenlerin rahmet-i ilâhiyeye nail olacaklarını beyan buyurmuştur. Çünkü; iman edenler sadakalarını ihlâs üzere verdiklerinden elbette ecre nail olurlar ve sadakalarını Resûlullah'ın duâsına vesile addettiklerinden sadakaları haklarında ayn-ı tevbe ve istiğfar olur. Zira; sadaka edenlere Resûlullah duâ ve istiğfar buyurdu. Binaenaleyh; sadaka alanların sadakayı verenlere duâ etmesi sünnettir, ve lâkin salevat lafzıyla duâ etmez. Çünkü salevatla duâ; enbiyaya mahsus olduğundan âhad-ı ümmete salevatla duâ olmaz, belki sair elfazla duâ olur. Binaenaleyh; Resûlullah'a, (صلى لله عليه وسلم) ile duâ olur, amma âhaddan bir kimseye (صلى الله تعلى على فلاًن) denilmez.
Sevabını itikad ederek sadaka edenlerin itikadlarının sıhhatına ve sadakanın ibadet olduğuna şehadet ve şehadetin kuvvetine işaret olmak üzere harf-ı tenbih olan (الا) ve edat-ı tahkik olan (ان) lâfızlarıyla (أَلا إِنَّهَا قُرْبَةٌ لَّهُمْ) buyurmuştur ve itikaad-ı sahih olmak üzere sadaka edenlerin rahmet-i ilâhiyeye duhulleri muhakkak olduğuna işaret için tahkika delâlet eden (سين) lâfzı ve rahmet her taraflarını ihata ettiğine işaret için zarfiyete delâlet eden (فى) lafzıyla (سَيُدْخِلُهُمُ الله فى رَحْمَتِهِ) varid olmuştur. Yani «İyi bilin ve agâh olun ki, o sadaka onlar için ibadettir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onları yakında rahmetine ithal eder» demektir.


***
Vâcib Tealâ A'rap'tan mümin olanların rahmetine nail olacaklarını beyandan sonra onlardan daha a'lâ olan ehl-i imanın mertebelerini beyan etmek üzere :

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ الله عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿100﴾

buyuruyor.

[Dinini muhafaza için hicret eden muhacirler ve Resûlullah'a Medine'de muavenet eden ensar-ı kiramdan birinci mertebede olanlar ve onlara iyilikle ittibâ' edenlerin amellerinden Allah-u Tealâ razı oldu ve onlar da Allah'ın ihsan ettiği nimetlerden razı oldular ve Allah-u Tealâ onlar için ebeden kalıcı oldukları halde altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte şu Allah'ın onlardan razı ve onların da Allah'ın ihsanından razı olmaları ve onların ebeden Cennet'te kalmaları büyük bir necattır ki, insan için bundan büyük bir necat olamaz.]
Fahri Râzi, Hâzin, Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile muhacir ve ensardan s a b ı k o l a n l a r la murad; kıbleteyn ki, Beyt-i Mukaddes ve Kâ'be'ye namaz kılanlar veyahut Hudeybiye vak'asında hazır bulunanlar veyahut ashab-ı Resûlullahhn hepsidir. Zira; onlar Resûlullah’ın sohbetiyle müşerref olduklarından ümmetin diğer efradını sebkat etmişlerdir. İmanda nisvandan cümle nâsı sebkeden Hz. (Hatice) ve ricalden (Ebubekir) ve sıbyandan (Ali) ve köleden (Zeyd b. Harise) Hazaralıdır. Badehu Ebubekir Hazretlerinin delaletiyle (Oyman b. Aftan), (Zübeyr b. Avam), (Abdurrahman b. Avf), (Sa'd b. Ebi Vakkas) ve (Talha) İslâm olmuşlardır. Muhacirinden bunlar İslâm'ı kabulde sairlerine sebketmişlerdir. Ensardan (Es'ad b. Zürare), (Avf b. Malik), (Raf i b. Malik) Hazaratı İslâm iyeti kabulde sairlerine tekaddüm etmişlerdir. Zira; şu sayılan zevat Medine'den hac için geldiKİerindc Arafat'tan Mina'ya inince (Akabe-i Ula) denilen mahalde Resûlullah'a biat etmişlerdir. Ertesi sene on iki kişi ve üçüncü sene yetmiş kişi daha Akabe-i Ûlâda biat ettiler ve Resûlullah Kur'an ta'limi için (Mus'ab b. Umeyr)'i Medine'ye gönderdi. (Mus'ab) delaletiyle Medine'de birçok kimseler İslâm oldular. Bu vukuatın cümlesi hicretten evveldir. Ayette (سَّابِقُونَ) la murad; hicrette ve nusrette sairlerine takaddüm edenler olmak ihtimalden baid değildir. Çünkü; gerek hicret ve gerek Resûlullah'a yardım etmek büyük ibadet ve güzel mertebe olduğundan bunlarda sairlerine takaddüm edenlerin elbette faziletleri vardır. Binaenaleyh bu âyet; Ebubekir Hazretlerinin her cihetten efdal olduğuna delâlet eder. Zira; din-i İslâm'ı kabulde, hicrette ve Resûlullah'a yardımda herkese takaddüm ettiğinden herkesten efdaldir ve İlm-i Kelâm'da beyan olunan da budur. Zira; enbiyadan sonra efdal-i nâs (Ebubekir) Hazretleridir.
İhsan suretiyle ashaba tâbi' olanlarla murad; ashabın imanları veçhile iman edip ilây e vmilkıy avı onlara ittihâza sünnet-i Resûlullah'ı ihya ve onları hayırla zikrederek duâ edenlerdir. Şu halde ashab-ı kiramı hayırla yad etmeyen ve onların meth ü senâsında bulunarak duâ ile meşgul olmayanlar bu âyette beyan olunan vaad-ı ilâhiye müstehak olmayacaklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü; âyette beyan olunan rıza ve cennetlere dahil olmak ve korktukları herşeyden kurtulmak manâsına olan f e v z – i a z î m üç sınıf kimselere vaad olunmuştur :
B i r i n c i s i ; muhacirler,
i k i n c i s i ; ensar,
ü ç ü n c ü s ü ; ihsan etmek suretiyle onlara ütibâ' edenlerdir. Ashaba tâbi olan ahad-I ümmetin onlara ihsanı; haklarına tecavüz etmemek, kadirlerini bilmek ve onları hayırla yad edip meth ü sena etmek ve duâlarıyla meşgul olmaktan ibaret olduğu cihetle ihsan suretiyle ittibâ' etmek nimet-i ilâhiyeye nail olmasının şartı kılınmıştır. Binaenaleyh; şu şarta riayet etmeyenlerin meşrut olan nimetlerden mahrum olmalarını icab eder. Bunun içindir ki ashaptan herhangi bir zatın ismi zikrolunduğunda (رضى الله عنه) duâsıyla duâ etmek ehi-i İslâm arasında carîdir.

***
Vâcib Tealâ münafıkları ve onlardan iman edenleri ve ehl-i imanın ulularını beyandan sonra Medine etrafında bulunan münafıkların hallerini beyan etmek üzere :

وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ لاَ تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ ﴿101﴾

buyuruyor.

[Sizin bulunduğunuz Medine etrafında Arap'tan bazıları münafıklardır. Medine ahalisinden bazıları dahi nifak üzere inad ve devam etmektedirler. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Kemal-i fetanetin ve ferasetinle beraber sen onların nifaklarını bilmezsin, lâkin biz onların nifaklarını biliriz. Çünkü; onlar töhmet mevkiinden ihtirazda ve nifaklarını gizlemekte gaayet mahir olduklarından sana bildirmezler, ancak bizim ilmimizden saklamak ihtimalleri yoktur. Elbette biz onlara iki defa azab ederiz ve iki kere azaptan sonra Cehennem azabına reddolunurlar.]
Bunlar dünyada nâs beyninde rezil ve rüsvâ olup, kabirde azab olunduktan sonra Cehennem azabına reddolunacaklarına binaen Cehennem azabından evvel iki kere azab olunacakları beyan olunmuştur ki, biri dünyada diğeri kabirdedir.
Medine ve etrafında bulunan münafıkların nifakı âdet ettiklerinden nifaktan vazgeçip tevbe edemeyeceklerine işaret için (مَرَدُواْ عَلَى النِّفَاقِ) buyurulmuştur. Çünkü m e r i d ; muannid ve şerir kimseye denir ki, İnadı ve şerri kendine âdet ettiğinden vaz geçemiyecek bir tabiat halini almış demektir. Binaenaleyh; münafıkların nifakından vazgeçmeyecek bir halde oldukları beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ münafıkların halini beyandan sonra tevbe edenlerin hallerini beyan etmek üzere :
وَآخَرُونَ اعْتَرَفُواْ بِذُنُوبِهِمْ خَلَطُواْ عَمَلاً صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًا عَسَى الله أَن يَتُوبَ عَلَيْهِمْ إِنَّ الله غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿102﴾

buyuruyor.

[Şu zikrolunan kimselerden başka bir kavim var ki onlar günahlarını itiraf ettiler, başkaları gibi birtakım a'zar-ı kâzibeyle i'tizar etmediler. Kendilerinden vâki olan hatalarını itirafla tevbe ettiler. Onlar iyi amellerini kötü amellerine karıştırdılar. Onlar tevbe edince Allah-u Tealâ'nın tevbelerini kabul buyurması me'mûldür. Zira; Allah-u Tealâ tevbe edenlerin günahlarını örtmekle affedici ve dergâhına iltica edenlere ihsan edicidir.]
Vâcib Tealâ münafıkların bazılarının İslâm'ı kabul etmelerinden ve kusurlarını itiraf ettiklerinden dolayı meth ü sena buyurmuştur. Çünkü; insan için kusurunu bilip itiraf etmek büyük bir meziyettir. Münafıklardan bazıları da bu meziyeti iktisab etmişlerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu cemaat (Tebûk) gazasına gitmediklerine nedamet ettiler «Resûlullah Medine'ye gelmeden biz nefsimizi direğe bağlarız. Resûlullah çözmedikçe biz nefsimizi salmayacağız» demekle kendilerini Mescid-i Şerifin direğine bağladılar. Resûlullah’ın âdeti seferden teşrifinde hane-i saadetine girmeden Mescid-i Şerifte iki rek'ât namaz kılar, badehu hane-i saadeti teşrif ederlerdi. Âdeti veçhüzere (Tebûk) gazasından avdetinde Mescid'e girip namazı edadan sonra bağlı olanların hallerini suâl edip hakikat-ı hâl hikâye edilince Resûlullah «Allah'tan emir gelmeyince ben onları salıveremem. Zira; müslimînle beraber gazaya gitmediler, büyük kusur ettiler» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ayet nazil olunca Resûlullah onları saldı. Onlar da «Yâ Resûlallah ! Elimizde olan malımızı al, bizi tathir et» dediler. Resûlullah «Ben sizin malınızı almakla me'mur değilim» buyurunca bundan sonra gelecek
(خذمن اموالهم صدقة) âyeti nazil olmuştur.
Bunlar kabule şayan bir şekilde tevbe ettiklerinden tevbeleri kabul olunmuştur. Çünkü hakîkî tevbe; günahım itirafla geçmişe nedamet ve gelecekte işlemeyeceğine azmetmektir. Yoksa yalnız günahını itiraf etmek kabule şayan tevbe olamaz. Bunların itiraf ettikleri günahları; amellerinin iyisini kötüsüne karıştırmak olduğu beyan olunmuştur. Zira; bunlar imanlarını zemm ü kadih, ta'n ve teşnia karıştırmışlardır. Yahut iyi amellerinin hepsini kötü amellerine karıştırmışlardı. Yahut gazevât-ı saireye gitmelerini (Tebûk) gazasına gitmediklerine karıştırmışlardı. Yahut h a l t bu âyette cemetmek manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Onlar iyi amelleriyle kötü amellerini kendi nefislerinde cemettiler.] demektir. Çünkü; iyi amelin kötü amele karışması suret-i hakikiyede mümkün değildir, belki bir nefiste ikisinin cemolması suretiyle mümkün olabilir. Yoksa hakikatta meczetmek suretiyle mümkün olamaz. Zira amel; â'raz kabilindendir.
(عسى) kelimesi; kullardan sudurunda şekke delâlet ederse de Vâcib Tealâ !dan suduru vücuba delâlet eder, lâkin Vâcib Tealâ'ya birşey vacip olmadığına ve bir kimsenin Vâcib Tealâ'yı bir-şeyle ilzam edemediğine ve abdin daima korku ve ümid üzere bulunması lâzım olduğuna işaret için tevbenin kabulü şekke ve ricaya delâlet eden (عسى) kelimesiyle vârid olmuştur. Halbuki, tevbenin kabulü muhakkaktır. Çünkü; beyan olunduğu veçhile (عسى) dan müstefad olan şek ve rica kullara aittir, Allah-u Tealâ'ya râci değildir. Zira; Allah-u Tealâ sekten münezzehtir.

***
Vâcib Tealâ tevbelerinin kabul olunacağını beyandan sonra tevbelerinin tekemmülüne işaret etmek üzere :

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَالله سَمِيعٌ عَلِيمٌ ﴿103﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Tevbe edenlerin mallarından sadaka al ki, o sadaka sebebiyle işlemiş oldukları günahlarından onları sen tathir edesin ve sen zekâtını verenlere hayırla duâ et. Zira; senin onlara duân kalplerine sükûnet.ve rahattır. Sen onlara istiğfar et. Çünkü; senin istiğfarın onlara sebat ve karardır ve nefislerinin ıztıraptan selâmetine sebeptir. Allah-u Tealâ kullarının münacâtını işitir, niyetlerini ve hâcâtını bilir.] Şu halde, Allah-u Tealâ onların günahlarını itiraflarını ve tevbeyle duâlarını bilir, işitir ve ona göre cezasını verir. Binaenaleyh; insanın daima güzel cezaya sebep olacak amele çalışması lâzımdır. Çünkü; ceza amele göre olunca, amelin güzelini kesbetmek elzemdir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insanların mal cem'ine hırs ve tama'ı ve mala muhabbetlerinden hasıl olan günahlardan temizlenmesi ve kötülere mukaarenetleri sebebiyle kalplerinde hasıl olan kötü ahlâk ve Uygunsuzluktan taharet emr-i lâzım olup bunların, derunlarına arız olan günahlardan tevbeyle ve zahirlerine arız olan habasetten sadakayla temizleneceklerinden Cenab-ı Hak evvelâ tevbelerinin kabulünü ve saniyen de mallarından sadaka alınmasının lüzumunu beyan buyurmuştur.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Tebûk) gazasına gitmeyenlerdir. Çünkü; onlar tevbeleri kabul olunacağını bilince «Yâ Rasulallah ! Bizi gazadan meneden malımızdır. Malımızı al, bize mani olmasın» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut âyet; mutlaka zekât hakkındadır. Buna nazaran zekât; günahlara kefarettir. Binaenaleyh; İmam-ı A'zam indinde sabinin malından zekât lâzım gelmez. Zira; sabilerin günahları olmadığından onlar için kefaret lâzım değildir, lâkin herhangi manâ murad olunursa olunsun sadakanın günaha kefaret olduğuna âyet sarahatla delâlet eder. Zira; günahkârların mallarından alınacak sadaka sebebiyle onların tathir ve tezkiye olunacakları âyette açıktan beyan olunmuştur.
Medarikte beyan olunduğu veçhile sadakayı alan kimsenin sadakayı veren kimseye duâ etmesi sünnet olduğuna âyet delâlet eder. Zira; zekâtını veren kimselere duâ etmesini Cenab-ı Hak Resûlüne emretmiştir. Çünkü s a l â t ; duâ manâsınadır.

***
Vâcib Tealâ tevbe edenlerin tevbelerinin kabul olunacağım beyandan sonra âsîleri tevbeye teşvik etmek üzere :

أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ الله هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ وَأَنَّ الله هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ ﴿104﴾

buyuruyor.

[Günahlarını ikrarla tevbe edenler; Allah-u Tealâ kullarının tevbesini kabul edip mallarından sadaka kabul ettiğini ve Allah-u Tealâ’nın tevbe edenlerin tevbelerini ziyadesiyle kabul ve kullarına inanı ve ihsan ettiğini bitmediler mi?]
Yani; tevbeyle dergâh-ı ulûhiyete iltica edenler bilmediler mi ki, Allah-u Tealâ kullarının tevbelerini kabul ve günahlarını afla sadakalarını dahi kabul ettiğini? Elbette bildiler ve bilmek de lâzımdır. Zira; Allah-u Tealâ ihlâs üzere tevbe edenlerin tevbesini her zaman kabul eder ve birrızâ sadaka verenlerin sadakalarının alınmasıyla resûlüne emreder. Allah-u Tealâ üzerine kulunun tevbesini kabul etmek vacip değildir. Eğer tevbeyi kabul etmek vacip olsa kabul etmediği takdirde mezmum olması lâzım gelirdi. Lâkin mezmum olması batıldır. Şu halde Allah-u Tealâ üzerine tevbe kabulü vacip olmak da batıldır. Binaenaleyh tevbeyi kabul; lûtf-u ilâhi olduğuna işaret için tevvâb ve rahim olduğunu beyan etmiştir.
Cenab-ı Hak sıdıkla tevbe edenlerin tevbelerini kabul buyuracağını vaad etmiştir. Zira; âsînin isyanından zarar ancak kendine ait olup Allah-u Tealâ'ya birşey ait olmadığından isyandan ibadete rücû' edenin rücû'unu kabul buyurur.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın kullarından tevbe edenlerin tevbelerini ve hüsn-ü rızâ ile fukaraya sadaka edenlerin sadakalarını kabul edeceği ve tevbe edeceklerin bu manâyı bilmeleri lâzım olup bilmemek kabahat olduğu ve Allah-u Tealâ'nın kullarına kemâliyle merhamet edici olduğu bu âyetten müste'fad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcip Tealâ tevbe edenlerin tevbesini kabul buyuracağını beyanla tevbeye terğib buyurduktan sonra tevbe etmeyenleri tehdid etmek üzere :

وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى الله عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿105﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Tevbeden imtina' eden kimselere hitaben sen de ki, «Siz istediğinizi işleyin, bildiğinizden geri kalmayın. Zira; Allah-u Tealâ, resûlü ve müminler sizin amelinizi görür ve bilirler ve siz yevm-i kıyamette elbette gizli ve aşikâr herşeyi bilen Allah-u Tealâ'nın huzuruna reddolunursunuz. Şu halde, Allah-u Tealâ sizin her esrarınıza ve işinize muttali' olunca siz her ne ki, amel ettinizse onun hepsini birer birer size haber verir ve amelinize göre mücâzât eder. Şu halde geçmiş günahlarınıza tevbe ve gelecekte iyi amel işlemekle nefsinizi azaptan kurtarmak sizin için lâzımdır. Binaenaleyh; işlediğinizi işleyin» demekle onları tehdid et ki, akıbetlerinin ne olacağını bilsinler.]
Bu âyet-i celilenin tevbe edenlere hitab olması ihtimali vardır. Buna nazaran amele devam ve amellerini ıslah .etmelerini emir ve tavsiyedir. Çünkü; Allah-u Tealâ herkesin amelini görüp bilince ve akıbet huzur-u ilâhisine varıp birer birer amellerini tekdir suretiyle haber verecek olunca âkil olan kimse elbette amel defterinin ıslahına gayret eder ve güzel defterle huzur-u Bârî'ye varmaya sa'yeder ki, nefsini mehlekeden kurtarsın ve ebedi azaptan halâs olsun. (بِمَا كُنتُمْ) de bulunan (مَا) lâfzı umum manâsına olduğundan Allah-u Tealâ'nın herkesin amelinden her cüz'ünü haber vereceği ve hiçbir zerresi kaybolmayacağı ve herbirine ayrı ayrı mücâzât edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların ahvalini ve sıdkla tevbe ederlerse tevbelerinin kabul olunacağını beyan ettiği gibi gazaya gitmeyen bazı kimselerin hallerini dahi beyan etmek üzere :

وَآخَرُونَ مُرْجَوْنَ لأَمْرِ اللهِ إِمَّا يُعَذِّبُهُمْ وَإِمَّا يَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَالله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿106﴾

buyuruyor.

[Ehl-i Medine'den bir kavm-i ahar ve bir taife var ki onlar Resûlullah'la gazaya gitmediklerini çirkin addettikten sonra hükm-ü ilâhi ve kaza-i sübhânîyi gözleyicilerdir. Ve âkıbet-i emirlerinin ne olacağını bilmezler. Çünkü; onlar hakkında hükm-ü ilâhi ikidir. Ya Allah-u Tealâ onları ta'zib eder, eğer onlar isyan üzere ısrar ederlerse. Veyahut Allah-u Tealâ onlara tevbe muvaffak kılmakla tevbelerini kabul eder. Zira; Allah-u Tealâ kullarının hallerini bilir ve ilmi veçhüzere hükmeder. Binaenaleyh; onlara verilen ceza ile hükmü hikmete muvafıktır.] Çünkü; ilmi kat'i üzere bir hükümdür ki, hata ihtimali olamaz.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette (اما) lâfzından müstefad olan şekk ibada râci'dir. Zira; Allah-u Tealâ sekten münezzeh ve müberrâdır. Muharebeye gitmeyenler ve sair maâsîyi irtikâb edenlerin korkuyla ümid arasında yaşaması lâzım olduğuna işaret için şekke delâlet eden (اما) lafzıyla varid olmuştur. Hatta ashaptan bazı kimseler «Şu gazaya gitmeyenler helâk oldu» dediler ve bazıları da «Allah-u Tealâ mağfiret eder» ümidinde bulundular ve bu tereddüd ve şek elli gün devam etti badehu tevbelerinin kabulüne dair âyet nazil oldu. Binaenaleyh; nâsın şekki zail olmuş ve ortadan dedikodu kalkmıştır.
Bu âyet (Kâ'b b. Malik), (Mirare b. Rebi') ve (Hilâl b. Ümeyye) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu zevat (Tebûk) gazasına gitmemişlerdi. Resûlullah avdetinde gitmediklerinin sebebini suâl buyurunca «Hatiemizden başka bir özrümüz yoktur» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyetin nüzulünden sonra Resûlullah nâsı bunlarla konuşup görüşmekten ve ihtilâttan menetti, hatta haremleriyle bile ihtilâttan menetmiştir. Yalnız (Hilâl b. Ümeyye)'nin haremi, (Hilâl) ihtiyar bir koca pir-i fani olduğu cihetle yemeğini getirmeye Resûlullah'tan izin istedi, Resûlullah da ona izin verdi. Fakat bu kimseler üzerine yeryüzü dar geldi. Hatta (Hilâl) o kadar ağladı ki, gözlerine zaaf arız oldu. Bu hal üzere bunlar niyetlerini tashih ederek Allah'a umurlarını havaleyle zuhurata tâbi' oldular. Binaenaleyh: elli gün sonra tevbelerinin kabulünü mübeyyin âyet nazil oldu, onlar da hüzün ve kederden halâs oldular. Bunlar gazaya gitmediklerine nedamet izhar ettikleri halde onlar hakkında ya tevbe etmek veya azab olunmak beyan olununca mücerret nedametlerinin tevbe olmadığına delâlet eder. Çünkü; bunların nedametleri Resûlullah eza eder zannıylaydı. Yahut nâstan. utandıkları içindi, yoksa gitmediklerini günah saydıklarından değildi. Eğer günah olduğunu itiraf ederek nedamet olsaydı tevbe-i sadıka olur ve elli gün kadar bir müddet de mütereddiülhâl olarak ye's ü matem, hüzün ve elem içinde kalmazlardı. İşte bu elli gün içinde halkta birçok dedikodular vâki oldu. Onlar tevbelerini tashih ettiler ve kabulüne dair olan âyet de geldi. Şu halde tevbe-i sadıka; günahın günah olduğunu itiraf ederek tevbe olmak lâzımdır; yoksa nâsa karşı çirkin birşey, olmak veya hapisten korkmak veyahut akrabaya ve ahbaba karşı mahcup olmak gibi garazlara binaen kusuruna nedametin tevbe olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların kötü hallerinden bazı aharı beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ اتَّخَذُواْ مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْرِيقًا بَيْنَ الْمُؤْمِنِينَ وَإِرْصَادًا لِّمَنْ حَارَبَ الله وَرَسُولَهُ مِن قَبْلُ وَلَيَحْلِفَنَّ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ الْحُسْنَى وَالله يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ ﴿107﴾

buyuruyor.

[Münafıklardan bazıları dahi şol kimseler ki, onlar müminleri zararlandırmak ve kendileri küfretmek, Allah'a ve Resûlüne bundan evvel ilân-ı harbeden kimseyi gözlemek ve ehl-i iman arasına tefrika koymak için yeniden bir mescid bina ettiler ve onlar «Bizim mescid yapmaktan maksadımız olmadı, ancak iyilik oldu» diyerek elbette yemin ederler. Allah da şehadet eder ki, onlar yeminlerinde muhakkak yalancılardır.]
Mescid-i Dırar'ı yapanlar (Ehl-i kuba) içinde bulunan münafıklar olup (Mescid-i Dırar) da (Mescid-i Kuba) ya yakın bir mahalde idi. Bunu yapmaktan maksatları; Mescid-i Küba'nın cemaatını azaltmak ve müminler beynine tefrika koymakla zararlandırmaktı.
Allah'la ve Resûlullah'la muharebe eden (Ebu Âmir) in onlara gelip imam olmakla küfriyât ve nifaklarını o mescidde icra edip ehl-i imana karşı orada bir cemaat peyda etmek üzere (Ebu Amir) in gelmesine intizar ederlerdi. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile (Mescid-i Dırar) ı bina edenler on iki münafıktır. (Mescid-i Kuba)yı bina edip Resûlullah o makamı teşrif ederek müminlerin şereflenmesine karşı kendileri de bir şeref tutarak müminlere karşı bir mevki ittihaz etmek ve Mekkelilerin (Darünnedve) si gibi orayı bir (Darünnedve) yapıp müminleri ikiye bölmek ve efkârlarını dağıtmak üzere yapmışlardı. (Ebu Âmir) rahip bir kâfirdi ki, Allah'la ve Resûlullah'la muharebe ederdi. Bunlarla eskiden dostluklarına binaen «Bir mescid yapın ben oraya geleceğim, eğleşeceğim» diyerek haber göndermişti. Fakat (Huneyn) muharebesinde münhezim olarak firar etti ve Şam'a gitti ki, Kayserle görüşüp asker alacak, Medine'ye gelip Resûlullah'la muharebe edecekti ve o gidişinde garip, haip ve hâsir olarak öldü ve canını Cehennem'e ısmarladı. Ebu Âmir bu gidişinde onlara haber gönderdi. Onlar dpbu haber üzerine mescidi yapıp onun gelmesine intizar ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle haber verdi. Münafıklar şu maksad-ı mel'anetlerini setretmek üzere Resûlullah'a geldiler ve dediler ki, «Yâ Resûlallah ! Kör, topal ve alil kimseler var. Onların kolaylıkla namaz kılmaları için mescid yaptık. Teşrif buyursan namazı kılsan da teşerrüf etsek» demeleri'üzerine Resûlullah «Sefer tedarikindeyim, geleyim de namaz kılarım inşaallah» buyurdu. Tebûk gazasından avdetinde Medine'ye karib bir mahalde münafıklar istikbal ettiler ve Resûlullah'ı Mescid-i Dırar'a davet etmeleri üzerine bu âyet nazil olunca Resûlullah (Vahşi) Hazretleriyle diğer üç zata mescidin yıkılıp enkazının yakılmasını emir buyurdu. Emr-i Resûlullah üzerine mescid, Hz. Vahşi tarafından yıkıldı ve enkazı yakıldı ve yeri herkesin çöplük mahalli oldu.
Resûlullah Medine'yi teşrifinde (Ebu Âmir) Resûlullah'a bazı şeyler suâl edip Resûlullah cevap verince (Ebu Âmir) «Herhangimiz yalancıysak garip ve yalnız olarak vefat etsin» deyip Resûlullah'ın da «Âmin» dediği ve bu duânın eseri olarak Şam civarında (Kansirin) denilen mahalde yalnız olduğu halde helâk olup cenazesi başında hiç kimsenin bulunmadığı mervidir.
Bunlar her ne kadar «Bizim maksadımız kör, topal gibi Mescid-i Resûlullah'a gitmeye iktidarı olmayan müminlere bir iane ve yardım etmektir» diyerek yemin etmişlerse de Cenab-ı Hak onları tekzib etmiş ve maksatları fitne ve fesad olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; âyette beyan olunan dırar, küfür ve tefrikadan ve (Ebu Amir) gibi bir düşmanın gelmesine intizarları ayrı ayrı birer fitneden başka birşey değildi. Zamanımızda bazı karyelerde bir cami varken başkaca yapılan mescidlere de hemen mescid-i dırar denilebilir. Çünkü; camiin cemaatına köy halkı kâfi gelmezken ve yalnız bir camiin mühimmatını ve imamını idareden âcizken yeniden bir mescid bina etmek ahaliyi tefrikaya düşürmek ve birçok umur ve hususta ayrılık icad etmek ve yekdiğerine karşı buğz ve adavet tohumu saçmaktan başka bir faydayı müfid olmadığı görülmektedir. Binaenaleyh; mescid çoğaltmaya sa'yetmektense cemaatını çoğaltmaya sa'yetmek elbette evlâdır.

***
Vâcib Tealâ Mescid-i Dırar'ın ne gibi maksada mebni yapıldığını beyandan sonra bu gibi mefsedet üzerine bina olunan mescidde namaz kılmaktan Resûlünü nehyetmek üzere :

لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَالله يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ ﴿108﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen Mescid-i Dırar'da namaz kılmak için asla kaaim olma. Zira o mescid; hud'a, tezvirat ve zarar için bina kılındığından senin onda bulunmana ve namaz kılmana şayan değildir. Ve zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, (Mescid-i Kuba) maharimden içtinab etmek ve rızâ-yı Barî'yi kazanmak için bina kılınmış bir mescid-i mukaddes olduğundan bina kılındığı günden itibaren senin kıy amma ve namaz kılmana lâyık ve münasip bir mescid-i muazzamdır ve o mescid-i takvada birtakım' erkekler vardır ki, onlar taharete kemâl-i dikkatla muhabbet ederler ve Allah-u Tealâ kemâl-i dikkatla taharet edenlere muhabbet eder ve onları sever.]
Bu âyette esas takva üzerine bina kılınan mescidle murad; Mescid-i Nebevi, olmak ihtimali varsa da âyetin evveli ve âhiri Mescid-i Kuba olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; müfessirlerin çokları (Mescid-i Kuba) olmasıyla tefsir etmişlerdir.
Ehl-i Kuba; taşla istincadan sonra suyla istincaya devam ettiklerinden veyahut geceyle cünüp olarak uyku uyumadıklarından Cenab-ı Hak onları meth ü sena buyurmuş ve onlara muhabbetini beyan etmiştir. Çünkü; Resûlullah ehl-i Küba'ya «Allah-u Tealâ sizi taharetinizden dolayı sena buyurdu. Taharete dair ameliniz nedir?» buyurduğunda onlar «Suyla istinca ettiklerini» beyan etmeleri kütüb-ü ahadiste mezkûrdur. Zahirde taharet lâzım olduğu gibi batında dahi taharetin lüzumuna âyet-i celile delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak münafıkları (Mescid-i Dırar) bina etmeleri ve tefrika koymaya çalışmaları ve sair ahlâk-ı fasideleriyle zemmettikten sonra müminleri sena buyurması onların muttasıf oldukları küfür, nifak, ehl-i imanı izrar ve tefrika gibi ahlâk-ı fasidelerin zıddı olan ahlâk-ı hamideyle muttasıf olmakla taharet-i batıniyeyle tahir olmalarından dolayı senaya müstehak olduklarına delâlet eder ve insan için lâzım olan zahiri ve batını tahir olmaktır. Çünkü Allah'ın senâsına istihkak; her iki cihetle tahareti icab eder. Zira; zahiri ve batını mülevves olan kimse sena-yı ilâhiye müstehak olamaz.

***
Vâcib Tealâ Mescid-i Dırar'ı ihdas eden münafıkların halleriyle Mescid-i Küba'yı ihdas eden müminlerin hallerini beyandan sonra her iki fırkanın ahval-i maneviyelerini mahsusata teşbih tarikıyla beyan etmek üzere :

أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىَ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فى نَارِ جَهَنَّمَ وَالله لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ﴿109﴾

buyuruyor.

[Bünyan-ı dinini Allah'ın gazabından saklayan kaide-i muhkeme üzerine tesis eden kimse mi hayırlıdır, yoksa bünyan-ı dinini sel suyuyla çukurlaşmış ve yıkılmaya yüz tutmuş bir yar ucuna bina edip dc o bina sebebiyle nar-ı CehennemV düşen kimse mi hayırlıdır? Elbette binasını sağlam temel üzerine kuran hayırlıdır. Halbuki Allah-u Tealâ zalim olan kavmi salâh ve necatlarına irşad etmez.]
T a k v a ; günahlardan kaçınmak ve emrolunan şeyi işlemekten ibaret olduğu cihetle yıkılmaz bir burç ve sarsılmaz bir temel gibi olduğundan takva üzerine bina kılınan her amelin zayi olmayacağına işaret olunmuştur. Amma takvanın gayrı herşey üzerine bina kılınan, esassız ve yıkılmaya yaklaşmış bir harabe üzerine bina kılman ebniye misilli her zaman yıkılmaya hazır gibi zayi olacağına dahi işaret olunmuştur.
(شفا) ; kenar ve taraf manâsınadır. (جرف) ; altı boş çukurlaşmış olan bir mahaldir ki yıkılmaya müheyyadır. (هار); düşücü ve düşmeye yakın olan şeydir. Buna nazaran manâyı nazım : [Binasını düşücü ve altı boş bir mahal üzerine bina edip de o bina ile beraber kendi de düşen kimse, sağlam temel üzerine bina eden kimseyle bir olabilir mi? Elbette olamaz] demektir. Çünkü; çürük temel üzerine bina eden kimsenin ebniyesi her zaman yıkılıp harab olmaya hazır olduğundan ebniyenin sahibi de ebniyeyle bereber enkaz altında helâk olur. Amma sağlam temel üzere ebniye ihdas eden bunun aksine ebniyesiyle beraber payidar olacağı şüphesizdir.
İşte şu teşbihten anlaşıldığı veçhile (Mescid-i Kuba) ahalisi dinlerini sağlam bir usul ve riyâdan hâlî bir itikad üzerine bina ettikleri ve her işlerinde rıza-yı Barîyi aradıkları cihetle onların dinleri ve amelleri sağlam temel üzerine yapılmış bir bina gibi, yıkılmaz bir saraya benzer. Amma (Mescid-i Dırar) ahalisi dinlerini birtakım evham ve hayalât üzere tesis edip amellerini itikad-ı fasid ve nifak üzere bina ettiklerinden çürük temel üzerine yapılan ebniyeye benzer ki, her zaman harab olmaya hazır ve fasiddir.
Cenafo-ı Hak bu âyette ma'kul olan dini mahsus olan binaya teşbih buyurmuştur ki, nâs hakikati kemaliyle anlasın, bir diyeceği kalmasın.
Hulâsa; iki bina ki, birini yapan binasıyla Allah'ın rızasını kasdeder, diğer birini yapan binasıyla küfür ve ma'siyet kasdeder. Elbette evvelki bani ve binası ikinci bani ve binasından hayırlıdır. Binaenaleyh; evvelki bina hayırlı olduğundan ibkası vaciptir, amma ikinci bina hasis ve fesad üzere bina kılındığından yıkılması lâzımdır. Nitekim Mescid-i Dırar da Rasulullah’ın emriyle vıkılmıstır.

***
Vâcib Tealâ münafıkların yaptıkları (Mescid-i Dırar) haklarında şek olup Resûluüah'a' buğz ve adavete sebep olduğunu beyan etmek üzere :

لاَ يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذِي بَنَوْاْ رِيبَةً فى قُلُوبِهِمْ إِلاَّ أَن تَقَطَّعَ قُلُوبُهُمْ وَالله عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿110﴾

buyuruyor.

[Münafıkların yaptıkları (Mescid-i Dırar) haklarında şek olmakta devam etti, zail olmadı. İllâ kalpleri parça parça olup idrake kaabiliyetleri kalmadığında sekleri zail olur.] Zira; kalpleri Cehennem ateşiyle parçalanınca şekkedecek bir cihet kalmaz ve mescidin yıkılması onların Resûlullah'a buğz ve adavetlerini arttırdı, fakat bu şek ve adavetin devamı onlar katlolunmak veya kabirde çürümek yahut Cehennem ateşiyle yanmak suretleriyle kalpleri parça parça oluncaya kadar devam eder. Kalpleri parçalandıktan sonra sekleri ve adavetleri de kalmaz. [Kullarının her esrarına muttali' olan Allah-u Tealâ onların niyetlerini bilir ve onların mcscidlerinin yıkılması emri hikmete muvafıktır.] Onların mescidi binadan maksatları, ehl-i iman arasına fitne ve fesad koymak idi. Şu halde bu maksad-ı mel'anete esas ve alet ittihaz ettikleri binayı yıkmak elbette maslahata muvafıktır. Zira; fesat üzere bina olunan şey fasid olduğundan bekası caiz olamaz. Binaenaleyh; Mescid-i Dırar'ın yapılmasıyla yıkılması bir oldu. İşte bunun gibi fesad üzere müesses olan herşey her zaman payidar olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Mescid-i Dırar) ı bina eden münafıklar şu binalarına gayet mesrur ve mağrur olmuşlardı ve Mescid-i Küba'dan başka bir mescid binasına mübaşeretleri halis mümin olmadıklarına delâlet etmişti ve Resûlulîah'ın yıkılmasıyla emredip yıkılınca daima şek ve korku içinde bulunurlardı. Çünkü; kalplerindeki gizli nifaklarına Resûlullah’ın vakıf olması ve maksad-ı mefsedetlerini bilmesi onları hayrete düşürmüş ve haklarında rüsvâ edecek bir emrin dahi zuhur etmesi endişesi onları rahatsız bırakmıştı. Çünkü; işi hile olanın akıbeti daima ıztırap ve telâştan hâli olamaz ve neticesi de yıkılıp baştan başa harab olmaktan başka birşey değildir.

***
Vâcib Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra cihadın faziletini beyan etmek üzere :

إِنَّ الله اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ müminlerden canlarını ve mallarını Cennet mukaabilinde satın aldı ve nefisleri bedelinde Cennet verdi.] Çünkü; Allah-u Tealâ'nın rızası için mallarını sarfederek mücahede edip hayat-ı dünyayı feda etmek suretiyle şehid olanlara çalışmalarına mükâfat olarak Cennet'i ihsan etmek onlar için lûtf-u ilâhidir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Vâcib Tealâ ile kulları beyninde vaki olan şu akitten maksad; Cennet olduğuna işaret için m a l - i m e b i ; can ve mal olmiLş ve onun mukabilinde para Cennet kılınmıştır. Çünkü bir malı satmaktan maksat; mukaabilinde alınacak para olduğundan Cenab-ı Hakkın müminlerin mallarını ve canlarını Cennet mukaabilinde iştira ettiğini beyan buyurması şu iştiradan maksadın Cennet olmasına delâlet eder. Mücerret Vâcib Tealâ'nın Cennet'i vaadine itimad ederek mal ve canlarını sarfa müsaraat etmeleri kemâl-i imanları neticesi olup Cennet'e vusulleri muhakkak gibi olduğuna işaret için tahkika delâlet eden (ان) lâfzı hususiyete delâlet eden zarf-ı takdimle varit ve bu vesileyle ehl-i imana büyük müjde vâki olmuştur. Çünkü; satıcı Allah-u Tealâ olduğu gibi alıcı dahi Allah-u Tealâ'dır. Şu halde müminler çocuk mesabesinde olduğundan Allah-u Tealâ akdin her iki cihetine mütevellidir. Binaenaleyh; akdin nakzı ve feshi kaabil olmadığından sağlam bir akiddir ki, pazarlık bitmiş semen olan Cennet lâzım gelmiştir. Binaenaleyh, sıdk u hulûsla Allah'a ve Resûlüne itaat edenlerin taatları rızaya muvafık olduğu takdirde onlar için Cennet muhakkaktır.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; ensar-ı kiramdan yetmiş kişi (Leyle-i Akabe)lde Resûlullah'a biat ettiklerinde (Abdullah b. Ravahe) «Yâ Resûlallah Rabbin ve nefsin için dilediğini şart kıl» dedi. Resûlullah da «Rabbim için ibadet edip şirketmemenizi ve nefsim için de kendi nefsinizden ve malınızdan menettiğiniz şeyi benden de menetmenizi şart kılarım» buyurunca ensar-ı kiram hazaratı «Biz bunu işlersek bizim için ne vardır?» demeleri üzerine Resûlullah «Cennet vardır» dedi. Ensar-ı kiram da «Biatimiz ticaret etti, bunu ikaale etmeyiz» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu âyette ş i r a '; temsil kabilindendir. Çünkü; hakikatta bey' ü şira'dan Cenab-ı Hak münezzehtir. Zira herşey; Allah'ın mülküdür. Bir kimsenin kendi mülkünü iştirası mümkün olamaz. Şu kadar ki, kullarının malları ve bedenleriyle ibadetleri mukaabiline Vâcib Tealâ'nın Cennet vereceğini vaad etmesi pazarlık suretinde bir alış veriş gibi olduğundan insanların malları ve canları mukaabilinde Cennet vermesine iştira tabir buyurmuştur. Yoksa hakikatta iştira yoktur.

***
Vâcib Tealâ müminlerin nail oldukları dereceye vasıl olmalarının sebebini beyan etmek üzere :

يُقَاتِلُونَ فى سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فى التَّوْرَاةِ وَالإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُواْ بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿111﴾

buyuruyor.

[Allah rızası için o müminler düşmanlarla mukaatele ederler. Binaenaleyh; katlederler ve kendileri katlolunarak şehid olurlar ve şu mukaatele bedelinde müminlere verilen Cennet Tevrat, İncil ve Kur'an'da Allah-u Tealâ üzerine sabit bir vaad-i ilâhi oldu ki, vukuu kafidir ve Allah-u Tealâ'dan ziyade ahdini kim İfa edebilir? Hiç kimse Allah'ın ahdini ifası gibi ahdini ifa edip yerine getiremez. Çünkü; nakz-ı ahid kullardan bile ayıp ve kabahattir. Şu halde Allah-u Tealâ hakkında ahdini bozmak tasavvur olunamaz. Ey müminler ! Allah-u Tealâ'nın vaadi birçok te'kidlerle vâki olup bozulmak ve o vaadden dönmek ihtimali olmayınca Allah'la vaki olan mubayaanızda izhar-ı sürür edin ve sevinin. Çünkü; bir alış veriş ki, onda külli ticaret var, bozulmak ve dönmek ihtimali yok ve sarfedilen para mukaabilinde alınacak şey Cennettir. Buna ne kadar ferah olunsa değeri ve kıymeti vardır. Binaenaleyh; böyle kârlı mubayaa üzerine terettüb eden netice izhar-ı şadümanîdir. İşte şu ticaret olan Cennet'e vusul sevilmeyen şeylerin cemimden büyük kurtuluştur.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müminlerin bezlettikleri malları ve bedenleri mukaabilinde kendilerine vaad olunan Cennet'e istihkaklarının sebebi; onların Allah-u Tealâ yolunda düşmanlarıyla mücahede edip düşmanlarını Öldürüp gaazi olmak veyahut kendileri ölüp şehid olmaktır. İşte şu sa'ylarına mukaabil Allah-u Tealâ onlara muhakkak olarak Cennetini vaad etti, o vaadi yalnız bir kitapta değildir, belki Tevrat, İncil ve Kur'anın hepsinde mevcuttur. Bu vaadin kütüb-ü ilâhinin cümlesinde mezkûr ve enbiyanın cümlesi şahit olduğuna işaret için şu üç kitapta müspet olduğu beyan olunmuştur. Çünkü bu üç kitap; cümle kitapların ahkâmını camidir.
Bu âyette müminlerin şanlarına ta'zîm ve kadirlerini terfi' ve meziyetlerini âleme ilân için gaaipten hitaba iltifat olunmuştur. Çünkü; mertebe-i gaaipten izzet-i huzura yükselmek elbette şereflerine delâlet eder. Nail olacakları derecenin pek büyük olduğuna işaret için netice-i hükmü beyanda baide mevzu olan ism-i işaret varid olmuştur. Zira fevz-i azîm ukul-ü beşerin idrak edemeyeceği bir mertebe-i uzmâ olduğuna delâlet etmesi için azamet-i şana delâlet eden (ذلك) lafzıyla varid olmuştur ki, mücahitlerin nail olacakları derecelerin en büyüğü olduğuna delâlet etsin.
Hulâsa; ehl-i imanın bedenleri ve malları mukaabilinde vaad olunan Cennet'e nail olmaları Allah-u Tealâ ile beyinlerinde cereyan eden pazarlık suretinde bir ahid ve mukaavele neticesi olduğu ve bu ahdüzere müminler sebat ettikçe Allah-u Tealâ'nın vaadinde asla hulfolmayacağı ve bu bey' ü şira suretinde cereyan-ı muamele müminler için beşaret olduğu ve ibadetinin kabulüyle Cennet'e dahil olmak ve bütün mekârihten kurtulmak büyük necat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.


***
Vâcib Tealâ Cennet vaad ettiği müminlerin evsaf-ı memduhalannı beyan etmek üzere :

التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدونَ الآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِاللهِ وَبَشِّرِالْمُؤْمِنِينَ ﴿112﴾

buyuruyor.

[Kendilerine Cennet vaad olunan müminler şol kimseler ki onlar günahlarından tevbe ve Allah-u Tealâ'ya ibadet ve nimete şükredici, cihad ve tahsil-i ilim için seyahat ve namazlarında rükû' ve sücud edici ve nâsa iyi olan şeylerle emir, kötü olan şeylerden nehyetmekle beraber hudud-u ilâhiye ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi hıfzcdicilcrdir. Şu halde Habibim ! Müminleri sen tebşir et.] Zira; şu beyan olunan dokuz sıfat kendisinde olan kimselere Cennet vaad olunmuştur. Binaenaleyh: onlar Allah-u Tealâ'ya ahidlerini ifa ederlerse Vâcib Tealâ vaadini incaz buyurur.
Yani; bilkülliye ma'siyetten tevbe ve istiğfar edenler için Cennet vardır. Çünkü; kemâlile tevbe eden kimse günahtan kurtulmuş olduğundan, günahı yok gibi Cennet'e girer. Tevbe-i halisa; geçmişte işlediği günahlara nedamet etmekle beraber o günahı bir daha işlememesine azmettiği gibi maksadı da rıza-yı Bâri olmaktır. Şu minval üzere tevbe eden Cennet'e müstehak olur, yoksa tevbeden garazı «Nâs beni methetsin, zemmetmesin» demek olursa gerçi yine tevbe olursa da lâkin tevbe-i halisa olamaz. O tevbe eden kimseler ki, onlar daima Allah'a ibadetle beraber vâcib Teaİâ'nın verdiği nimetlere şükredicilerdir ve onlar a'dâ-yı dinle mücahede ve tahsil-i ilim ve helâlinden mal kazanmak için yeryüzünde seyahat ederler. Muattal ve tenperver olarak menafiden mahrum olmazlar ve bu emekleri mukaabliinde onlar, için Cennet vardır ve onlar namazlarında rükû' ve sücud edicilerdir ve yalnız kendi ibadetleriyle dahi kalmayıp nâsa iman, ibadet ve ahlâk-ı haseneyle emreder, günahlardan nehyederler ve ahkâm-ı ilâhiyeyi muhafaza ederler ki, şeriatın tayin ettiği ahkâmın haricine çıkmazlar. İşte şu sayılan ve beyan olunan sıfatlarla muttasıf olan ehl-i imanı niam-ı ilâhiyeyle Habibim ! Sen tebşir et. Zira; bu a'mâlin cümlesi nza-i ilâhiye muvafıktır.
Müminleri şu evsafı tahsile sevkeden şeyin iman olduğuna işaret için, şanlarına ta'zîm ve imanlarını tescil olmak üzere zamir yerinde ism-i zahir olarak (مُؤْمِنِينَ) lâfzı varid olmuş ve şu evsafı cami olan müminlere verilecek nimetleri beşerin aklı idrakten âciz olduğuna işaret için verilecek nimetler ta'dad ve terkolunarak (بَشِّرِالْمُؤْمِنِينَ) ile iktifa ve bu suretle «Sayılmakla tükenmez» demeye dahi işaret olunmuştur.
Fahri Râzi ve Kaazi'nin beyanları veçhile bu âyette
(وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِاللهِ) ahkâm-ı şer'iyenin cümlesini cami olduğu cihetle bundan evvel ta'dad olunan sıfatların cümlesine şamildir. Çünkü ahkâm-ı kalbiye, itikaadiyat kabilinden ve ahkâm-ı zahiriye; ibadât, muamelât ve ukuubat kabilinden oldukları cihetle hudud-u ilâhiye bu ahkâmın cümlesini camidir.
S e y a h a t la murad; tahsil-i ilim için talebe-i ulûmun ve cihad için guzât-ı müslimînin seyahatlarıdır. Bunlar bir beldeden diğer beldeye intikaal ederler ve bu intikal ve seyahatta tehzib-i nefis ve tahsin-i ahlâk gibi birçok menafi de istihsal ederler. Rıza-yı ilâhiye muvafık her nevi seyahata âyetin şamil olmasında bir mani de yoktur. Meşru surette seyahat memduh olup fevaidden hali olmadığı için Cenab-ı Hak seyahati rükû' ve sücud gibi evsaf-ı memduha sırasında saymakla seyahat eden kimseleri meth ü sena buyurmuştur. Çünkü; seyahat eden kimse birçok zarar ve şiddete tesadüf edeceğinden onlara sabreder ve birtakım ulema ve sulehaya tesadüf edip onlardan mesail-i diniye ve âhiret cihetinden istifade eyler ve birçok acaip ve garaibe tesadüfle kudretullah’ın dekaayıkını görmekle tefekkür eder ve ibret alır. Velhasıl seyahat pişmedik insanları pişirir ve acıları tatlandırır ve fesad-ı ahlâkı ıslah eder. Binaenaleyh seyahat eden adam, her veçhile müstefid olur. Çünkü; dünyaca tahsil eder ve âhiretçe ibret ve basiret sahibi olur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada olanlarından teberri etmek lâzım olduğunu beyandan sonra vefat edenlerinden dahi beraet etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُواْ أُوْلِي قُرْبَى مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ ﴿113﴾

buyuruyor.

[Enbiyadan hiçbir nebiye ve müminlere müşrikler için istiğfar etmek sahih olmadı, velevse o müşrik olan kimse istiğfar edecek nebinin akrabasından olsun. Müşriklerin ashab-ı Cehennem oldukları, nebiye ve müminlere tebeyyün edip bildirildikten sonra onlar haklarında nebinin ve müminlerin istiğfarı katiyen caiz olamaz.] Zira şirk; mağfirete münafi olduğundan müşrik hakkında mağfiret taleb etmek memnu'dur.
Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Ebu Talibin imandan imtina' etmesidir. (Ebu Talib) vefat edeceği zaman Resûlullah Ebu Talib'in yanına gelip kelime-i tevhidi söylemesini teklif edip (Ebu Talib) cevap vermeyince ResûluHah Allah'tan «Nehiy varid olmadıkça sana istiğfar ederim- buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat bu rivayet zayıftır. Çünkü Ebu Talip; bidayet-i İslâm'da Mekke'de vefat etmiştir. Bu sûre ise Medine'de en sonra nazil olan sûrelerdendir. Vâcib Tealâ'nın Resûlünü ve müminleri kâfirlere istiğfardan nehyin sebebi; kâfirlerin ashab-ı Cehennemden olmasıdır. Şu halde ashab-ı Cehennem velevse istiğfar eden kimsenin akrabasından olsa dahi istiğfarın caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ din-i Muhammedîde kâfire istiğfarın memnu' olduğunu beyan ettiği gibi şu memnuiyet din-i Muhammedîye mahsus olmayıp belki din-i İbrahim'de dahi memnu olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأَبِيهِ إِلاَّ عَن مَّوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّللهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ ﴿114﴾

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) in babasına istiğfarı olmadı, illâ babasına evvelce istiğfar edeceğine dair olan vaadine binaen oldu veyahut babasının iman edeceğine dair vaad etmesine binaen oldu. Vakta ki, pederinin küfrüzere ısrar edip Allah-u Tealâ'ya düşman olduğu tebeyyün ettiğinden pederine istiğfarı terkle ondan vazgeçti ve kal'-ı alâka etti. Zira; İbrahim (A.S.) ın hüznü ve âh ü enini ve ağlaması çoktur. Pederinden ve sair kâfirlerden görmüş olduğu ezalara sabır ve tahammülü çok ve herkese merhameti ve şefkati gaalip bir zat-ı şeriftir.] Binaenaleyh; her ne kadar pederi «Azer» huşunet ve gılzat-ı kelâmda bulunduysa da İbrahim (A.S.) muttasıf olduğu hilmin icabı merhamet ve şefkattan geri kalmadı.
Şu istiğfar; İbrahim (A.S.) la pederi beyninde geçmiş bir vaad ve mukaaveleden neşet etmiştir. Amma o vaad ya İbrahim (A.S.) ın istiğfar edeceğini pederine vaadi veyahut pederinin iman edeceğine dair oğluna vaadidir. Herhangi manâ murad olunursa olunsun İbrahim'in pederine istiğfarı; pederine Cenab-ı Hakkın iman tevfik etmesini istemekten ibarettir. Çünkü; iman geçmişte olan günahın cümlesini mahvettiğinden «İman etsin ve mağfiret olunsun» demektir ve imana muvaffak olmasıyla mağfiret olunsun manâsınca istiğfar; her kâfir için her zaman caizdir ve cevazında da bir mani yoktur. Gerçi İbrahim (A.S.) pederine şu beyan olunan manâ suretinde istiğfara müsaraat etmişse de oğlunun gayreti pederine hiç te'sir etmemiştir. Binaenaleyh; (Âzer) in eski dâvasına musırren vefat ettiğine âyetin (فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّللهِ) fıkrası delâlet etmektedir.
Bu âyet, küfrü kafi olanlara istiğfardan nehiy manâsını mutazammın olduğu gibi küfrü kafi olan kâfirlerden kaf-ı alâka etmek dahi lâzım olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ müminleri müşriklere istiğfardan nehiy buyurunca ehl-i imanın küfür üzere vefat eden pederlerine ve akrabalarına bu âyetten evvel vâki olan istiğfarlarından naşi azab olunmaları korkusu arız olduğundan bu arız olan korkularını izale ve tesliye etmek üzere:

وَمَا كَانَ الله لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ إِنَّ الله بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ﴿115﴾

buyuruyor.

[Vâcib Tealâ bir kavmi hidayette kıldıktan sonra onlara ittikaası ve kaçması lâzım olan günahları beyan edinceye kadar onları idlâl eder olmadı. Zira; Allah-u Tealâ kullarının ıslahını ve ıslahlarına taallûk eden her umuru bilir ve ona göre mücazât eder.]
Yani; Vâcib Tealâ bir kavme muharremâtın hürmetini ve menhiyatın çirkinliğini beyan etmedikçe İslâm'ı kendilerine hidayette kıldığı kavmi dalâlette kılmaz ve kabih olan şeyin kubhunu beyan etmedikçe muâhaze etmez. Çünkü; bir şeyin iyi olup işlemeye ve kötü olup işlememeye lâyık olduğunu bilmek akılla olmayıp şer'-i şerifle olduğundan şeriatla beyan olunmazdan evvel işlediği kubuhdan mes'ûl olmaz, illâ ma'rifetullah müstesnadır. Çünkü; marifetullah akılla bilindiğinden şer’in vüruduna hacet yoktur. Binaenaleyh; şeriatın vürudundan evvel bir kimse Allah’ı inkar veya şirk ederse mes’ûl olur, amma başka bir cürüm işlerse mes’ûl olmaz. Zira; onun cürüm olduğuna dair sahib-i şeriat tarafından bir beyan vuku bulmadı. Eğer kubhunu beyandan sonra işlerse elbet mes'ul ve muâhaze olunur. Şu halde müşriklere istiğfar her ne kadar kabihse de kubhuna dair âyet gelmeden evvel akrabalarından olan müşriklere istiğfar eden müminlerin mes'ul olmadıklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve müminlerin kederlerini izale etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerden velev akrabası olsun müminlerin teberrisi lâzım olduğunu beyan buyurunca bazı müminlerin müşrik olarak akrabaları olup icabında onlardan muavenet me'mul ettiklerinden teberriyle emrolunması üzerine böyle müşriklerden akrabası olan müminlere arız olan hüsnü izale etmek üzere :

إِنَّ الله لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ ﴿116﴾

buyuruyor.

[Semavat ve arzın mülkü Allah-u Tealâya mahsustur. Binaenaleyh; ihyası lâzım olanları ihya ve imatesi lâzım olanları imate eder ve sizin için Allah'tan başka bir dost ve yardımcı yoktur.]
Şu halde insan için menfaat ve mazarrat Allah-u Tealâ'dandır. Çünkü; yerlerin ve göklerin maliki Allah-u Tealâ olunca yerlerde ve göklerde olan herşey Allah'ın izniyledir. Binaenaleyh; onun izni olmaksızın hiçbir kimseye hayır ve şer vâki olmaz. Şu halde müminler akrabaları olan müşriklerden kat'-ı alâka etmekle onlara bir zarar gelmez. Çünkü; müminlere muîn ve nasır ve işlerinde mütevelli ancak Hak Celle ve Alâ'dır ve Allah-u Tealâ’nın yardım etmediği kimseye gayrıdan yardım mümkün değildir. Çünkü her kimse yardım murad etse onun yardıma iktidarını Allah-u Tealâ halketmedikçe o kimse yardıma kaadir olamaz. Zira; Allah-u Tealâ murad etmediği şeyi halketmediği gibi onun esbabını dahi halketmez. Binaenaleyh; insanlar ne kadar çalışsalar fayda vermez.

***
Vâcib Tealâ (Tebûk) gazasında vâki olan hatanın affını ilânla resûlünü ve müminleri mesrur etmek üzere :

لَقَد تَّابَ الله عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ فى سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِن بَعْدِ مَا كَادَ يَزِيغُ قُلُوبُ فَرِيقٍ مِّنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ ﴿117﴾

buyuruyor.

[Muhakkak Allah-u Tealâ Resûlünden, muhacirin ve ensar ki, onlar pek müşkül bir saat olan gaza-yı Tebûk'te Resûlullah'a itttbâ' etmişlerdi. Onların cümlesinden sadır olan hatayı, Allah-u Tealâ affetti ve tevbelerini kabul eyledi ve şu afv ve günahlarından tecavüz ashab-ı Resûlullah'tan bir fırkanın Tcbûk gazasına gitmemeye kalpleri meyletmeye yaklaştığından sonra vâki olmuştur. Allah-u Tealâ onları esirgeyip rahmet edicidir.]
Yani; Allah-u Tealâ Resûlünden sadır olan zelleyi ve muhacirin ve ensardan sadır olan hatayı affetti ve sol muhacirin ve ensar ki, onlar gaayet müşkül denmeye seza ve lâyık olan gaza-yı Tebûk'te Resûlullah'a ittibâ' eden müminlerdir. Fakat onlardan bir fırkanın kalplerine hemen harbe gitmekten meyledip gitmemeye yakın bir hâl ve tereddüd gelmişti ve lâkin bu tereddüt zail olarak gaza-yı Tebûk'e gitmişlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak da tevbelerini kabul etti.
Fahri Râzi, Kaazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resûlullah üzerine tevbe ve affın manâsı «Gaza-yı Tebûk'ten tahallüf eden münafıklara Resûlullah'ın izin vermesinden ibaret olan zelleden Allah-u Tealâ tecavüz etti» demektir. Gerçi Resûlullah'tan izin isteyen münafıklara Resûlullah izin vermişse de bu izin evlâyı terketmek kabilindendir. Yoksa günahtır da o günah affolundu manâsına değildir. Yahut tevbesinin kabulünde Resûlullah'ı zikretmek müminlerin şanlarına ta'zîm içindir. Amma muhacirin ve ensarın tevbelerinin kabulünün manâsı; Tebûk gazası gaayet sıcak, bir zamana tesadüf ettiğinden bazıları gidilmemesinden ve bazıları da gidilse bile Rum kavmiyle muharebeye iktidarları olmadığından bahsetmelerinden ibaret olan hatalarından tecavüzdür.
Yahut mutlaka günahlarının affolunmasından ibarettir. Çünkü; Tebûk gazasında görmüş oldukları mihnet ve meşakkatlara ve darlığa sabır ve tahammülleri sebebiyle Ailahü Tealâ onların bütün günahlarını aff ü mağfiret etti, demektir. Zira; gaza-yı Tebûk o kadar dar bir zamana tesadüf etti ki on kişiye bir deve isabet ettiği gibi azıcık bir hurmayla birçok kimselerin günlerce idare olundukları mervidir. Hatta susuzluktan birçok meşakkat çektiklerinden bu gazaya saat-ı usret ve askerine de ceyş-ül usret denilmiştir. Yani «Güç bir saat ve güç bir saatin askeri» demektir. S a a t la murad; mutlaka vakittir. Gazaya gitmeyenleri zem için mutlakaa vakitten saatle tabir olunmuştur. Çünkü saat; az bir zamanda isti'mâl olunduğundan bu kadarcık zamana tahammül edemedikleri cihetle tevbih olunmuşlardır. Zira; ihtiyaç zamanında ihtiyacın define çalışmayanlar her zaman tekdire lâyık ve şayanlardır, ihtiyacın define çalışanlarsa her zaman metholunurlar. Binaenaleyh; Tebûk gazasına gidenlerin isimleriyle beraber Resûlullah'ın isminin bu âyette zihrolunması; onları medih ve şanlarına riayet ve kadirlerini terfi olduğu gibi günahlarını zikretmeksizin tevbelerinin kabulünü beyan etmek; onları tatyib ve taltif içindir. Tevbelerinin kabulüne kalpleri mutmain olmak için esirgeyici manâsına r a û f ve lûtf u ihsan edici manâsına r a h i m ism-i celillerini dahi ilâve buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ gaza-yı Tebûk'e gidenlerden vâki olan hatayı affettiğini beyandan sonra mümin oldukları halde gitmeyenlerin tevbelerini dahi kabul buyurduğunu beyan etmek üzere :

وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنفُسُهُمْ وَظَنُّواْ أَن لاَّ مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواْ إِنَّ الله هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ ﴿118﴾

buyuruyor.

[Dahi Allah-u Tealâ Tebûk'e gitmekten imtina' eden üç kimseye tevbeyi tevfik ederek onların tevbelerini de kabul buyurdu ki, onların tevbelerinin kabulü bir müddet tehir olunmuştu, yeryüzü o kadar vüs'atla beraber üzerlerine daraldı, kalpleri şişti. Nefesleri dar çıkar ve asla kalplerine ferah girmez oldu, dünya üzerlerine daraldıkça daraldı ve onlar için bütün dünya zindan oldu ve en nihayet zannettiler ve bildiler ki, Allah'ın azabından Allah'ın lûtfuna sığınmaktan başka çare yoktur. Binaenaleyh; dergâh-ı ulûhiyete iltica ile tevbelerini ihlâs üzere bina ettiler. Badehu elli gün geçince tevbelerini kabul buyurdu. Zira; Allah-u Tealâ kullarının tevbelerini kemâl-i ehemmiyetle kabul ve tevbelerini kabul etmekle kullarına merhamet buyurucudur.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikrolunan ü ç k i ş i yle murad; (Kâ'b b. Malik), (Hilâl b, Umeyye) ve (Mirare b. Rebi') dir. Bunlar ensardan mümin oldukları halde Medine'de kaldılar, gaza-yı Tebûk'e gitmediler. Gerçi bundan evvel beyan olunduğu veçhile Ebulübabe ve rüfekaası da kalmışlarsa da onlar Resûlullah Medine'ye gelmeden daha evvel tâib ü müstağfir olarak çare aradıklarından tevbelerinin kabulüne dair derhal âyet nazil olmuştu. Amma bunlar derhal kusurlarının affına dair çare aramakta tekâsül ettiklerinden tevbelerinin kabulü taahhur etti. Dünya başlarına zindan kesildi ve ne yapacaklarını bilemediler, şaştılar. Badehu Resûlullah'ın damen-i pakinden istimdad ettiler ve niyetle tevbe etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ tevbenin kabulünü beyandan sonra tevbeye muhtaç olan günahlardan ehli ifrıanı menetmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ الله وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ ﴿119﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Günahları işlemekten korkun ve Allah'ın emrine muhalefetten sakının. Güç ve kolay herhangi halinizde olursa olsun Allah'ın emrine itaat eden sadıklarla beraber olun.] Ve imanınızda sebat edin. sözünüzde, işinizde doğrularla beraber olun.
Bu âyet birkaç cihetten doğru söylemenin faydasına delâlet eder. Zira: Allah-u Tealâ ehl-i imana sadıklarla beraber olmalarını tavsiye buyurur ki, «Mümin olan doğru söyler» demektir. İmanın sıdıkta dahil olması; sıdkın fezailine delâlet yönünden ve küfrün yalanda dahil olması da küfre ayıp yönünden kâfidir. Yani iman edenlere sadık denilir. Zira iman; sidik cümlesindendir ve kâfire kâzip denilmek sahihtir. Zira küfür: kizib cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kesulullah'la gazada bulunmak vacip olduğunu beyandan sonra Resûlullah ile gazaya gitmekten imtina' caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere :

مَا كَانَ لأَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُم مِّنَ الأَعْرَابِ أَن يَتَخَلَّفُواْ عَن رَّسُولِ اللهِ وَلاَ يَرْغَبُواْ بِأَنفُسِهِمْ عَن نَّفْسِهِ

buyuruyor.

[Ehl-i Medine ve onların etrafında bulunan A'rabiler için gazalarda Resûlullah'tan ayrılmak ve muhalefet etmek caiz olmadığı gibi kendi nefislerini muhafaza için Resûlullah'tan i'raz etmek dahi caiz olmadı.] Elbette Resûlullah ile beraber bulunmaları lâzımdır. Binaenaleyh; Resûlullah'ın tahammül ettiği mihnet ve zahmetlere tahammül etmeleri lâbüttür. Bunun için feda-yı can etmek ve bezl-i emvale müsaraat ederek Resûlullah'ın gittiği mahalle gitmek ve Resûlullah yoluna rahatlarını feda etmek vaciptir. Belki her müminin (Ebuhayseme) gibi olması lâzımdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resûlullah Tebûk gazasına gidince (Ebuhayseme) hurma bahçesine geldi. Haremi koyu bir gölgeye hasır serdi, etrafını suladı, soğuk su getirdi ve yaş hurma koydu. (Ebuhayseme) şu nail olduğu nimetleri ve Resûlullah'ın şiddet-i hararette yol üzerinde gider olduğunu düşününce derhal ayağa kalkarak «Resûlullah meşakkat içindeyken bu rahat benim için hayır değildir» dedi ve o nimetlerin cümlesini terkederek devesine bindi ve arkadan Resûlullah'a yolda yetişti. Resûlullah (Ebuhayseme) nin bu hareketinden çok memnun oldu ve hayırla duâ buyurdu. Uhud gazasında Resûlullah'la beraber bulunmuştu. Yezid'in hükümetine kadar muammer ve Resûlullah'ın duâsı eseri çok nimetlere nail oldu. Çünkü; Resûlullah'ın rızasını tahsil etti ve duâsını aldı. Binaenaleyh; payidar olacağı şüphesizdi ve öylece oldu.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'tan tahallüf caiz olmadığının sebebini beyan etmek üzere :

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ لاَ يُصِيبُهُمْ ظَمَأٌ وَلاَ نَصَبٌ وَلاَ مَخْمَصَةٌ فى سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَطَؤُونَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلاَ يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَّيْلاً إِلاَّ كُتِبَ لَهُم بِهِ عَمَلٌ صَالِحٌ

buyuruyor.

[Resûlullah'ın bulunduğu mahalde bulunup emrine muhalefet caiz olmadığının sebebi; onlar gazalarında açlık, susuzluk ve saire gibi her neye tesadüf ederlerse rıza-yı Barí yoluna tesadüf ettiklerinden bu şeylerin isabeti olmadı, illa isabet eden şeylerin mukaabilinde onlar için amel-i salih ve sevap yazıldı ve kezalik kâfirlerin gayz u gazaplarını ve hüzn ü kederlerini icab eder bir mahalle ayak basınadılar ve düşmandan kati ü esaret gibi birşeye isabet etmediler, illâ o şey bedelinde onlara amel-i salih yazılır.]

إِنَّ الله لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ ﴿120﴾

[Zira Allah-u Tealâ erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmez.] Bunlar ise dini i'lâ sadedinde görmüş oldukları açlık, susuzluk ve yorgunluk meşakkatlarını ve bastıkları düşman toprakları ve düşmana vermiş oldukları hüzün, gayz, gazap ve düşmandan gördükleri katil, esaret ve tazyik gibi şeylerin cümlesi Allah-u Tealâ’nın rızası için olduğundan ihsan kabilindendir. Binaenaleyh; bu misilli amelde bulunan kimselerin herbiri erbab-ı ihsan zümresinden oldukları için Allah-u Tealâ emeklerini zayi etmez ve amellerinin hepsi amel-i salih yazılır. Çünkü ihsan; lâyıkıyla Allah-u Tealâ'ya ibadet etmek olup lâyıkıyla ibadet edenlerin ecirlerini zayi etmeyeceğini Allah-u Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. İşte ehl-i iman için bu misilli fevaidi fevtetmek caiz olmadığından bu gibi fezailin fevtini icab eden tahallüf dahi caiz olamaz.
Her ne kadar bu âyetin hükmü zaman-ı saadete mahsus olup zaman-ı saadetten sonra İslâm'ın çoğalmasından dolayı emr-i harpte muhalefet caizdir diyenler varsa da esah olan zaruret messettiğinde hükümet tarafından davet olunan şahıs için muhalefet caiz olmadığı ve hükümetin davetine icabetin vâcib- olduğu tefsir kitaplarının ekserisinde mezkûrdur. Çünkü; umur-u harpte emîrülmüminin emrine itaat etmemek hükûmet-i İslâmiyenin inkırazını mucip olduğundan bu hususta hükümetin emrine muhalefet caiz olamaz. Binaenaleyh; bu misilli emre muhalefetin ehl-i İslama ihanet olacağı şüphesizdir.
Bir kimsenin maksadı Allah'a itaat olup işinde rıza-yı Bârî'yi kasdettiğinde; o kimsenin yürümesi, oturması, kalkması ve sair harekât ü sekânatı ibadet yazılacağına bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ emr-i harpte isabet eden meşakkatin her zerresine sevap yazılacağını beyan ettiği gibi fisebilillâh sarfolunan nafakanın küçüğüne ve büyüğüne ve kat'olunan her zerresine dahi sevap yazılacağını beyan etmek üzere :

وَلاَ يُنفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلاَ كَبِيرَةً وَلاَ يَقْطَعُونَ وَادِيًا إِلاَّ كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ الله أَحْسَنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿121﴾

buyuruyor.

[Ehl-i iman gerek küçük ve gerek büyük nafaka infak ve harp için az ve çok bir mesafe kat'etmez, illâ amellerinin en güzelinin cezasıyla onları cezalandırma için Allah-u Tealâ onlara sevap yazar.] Veyahut manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ onları bir cezayla cezalandırır ki o ceza amellerinden daha güzel olur.] demektir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile n a f a k a - i s a ğ i r e yle murad; bir hurma tanesi ve onun daha büyüğüdür. Hatta deve bağlayacak bir ip parçası olsa dahi ona sevap vardır.
K e b i r e yle murad; Tebûk gazasında Uz. Osman'ın infakı gibi birçok şey infak etmektir. Çünkü; Hz. Osman (R.A.) ın Tebûk vak'asında bin dinar sarfettiği mervidir. Büyük sarfiyatın kendine göre sevaba istihkakı olduğu gibi küçük sarfiyatın dahi kendine göre sevaba istihkaakı olduğuna işaret için ayrı ayrı. (لا) kelimesi varit olmuştur. Şu kadar ki, asıl istihkakta her ikisi de müsavi ise de büyüğün sevabı büyük ve küçüğün sevabı küçük olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; kudreti olan bir mümin i'lâ-yı kelimetullah için sarfiyattan çekinmemelidir. Çünkü; her ne sarfetse zayi olmayıp ecrine nail olacağını hem de ecrin gaayet güzeline nail olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şu halde Allah-u Tealâ'nın rızası için sarfiyat; her zaman faydadan hâlî değildir.

***
Vâcib Tealâ müsaferetle husule gelen hicreti ve cihadı beyandan sonra müsaferetle husule gelen tahsil-i ilme müteallik hükm-ü şer'iyi beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فى الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ ﴿122﴾

buyuruyor.

[Müminler için tahsil-i ilim ve cihad hususunda hepsinin gitmesi sahih olmadı. Çünkü; cümlesinin birden gitmesi emr-i maişeti muhtel edeceği cihetle hepsinin birden gitmesi caiz olmadı. Keşke müminlerin her kabilesinden ve her beldesinden azıcık bir taife âdâb-ı diniye ve şeâir-i İslamiyeden lâzım olanları Öğrenip ve tahsil-i ilimden sonra dönüp memleketlerine geldiklerinde kavm ü kabilelerinden inzarı lâzım gelenleri inzar etmek için gitmiş olsalar hem kendileri ve hem de kavm ü kabileleri haklarında ayn-ı nimet olur. Çünkü; saâdet-i ebediyeye îsâle vesiledir ve me'mûl ki, inzarla onlar menhiyattan korkarlar.]
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulûm-u şer'iyeyi tahsil etmek farz-ı kifaye olduğuna ve talib-i ilim olan kimsenin niyeti de halkın noksanını ikmâl ve ahvalini ıslah olmak lâzım geldiğine bu âyet delâlet eder. Çünkü; bir beldeden çok az kimselerin tahsil-i ilim vazifesini ifa etmeleriyle diğerlerinden o vazifenin sukuutu farz-ı kifaye olmaktan başka birşey değildir. Tahsil-i ilim için müsaferetin lüzumu ve seferden mütevellid olan meşakkatlara tahammül tahsil-i ilmin levazımından olduğuna işaret için (تفقه) kelimesi külfete delâlet eden tefâ'ul babından varid olmuş ve her âlimin herşeyden evvel kendi kavmini irşad ve ıslah etmesi emr-i lâzım olduğuna işaret için kendi kavimlerini korkutmak maksad-ı aslî olması âyette sarahaten beyan olunmuştur. Müsaferetle hasıl olan ilimde bereket ve feyz olacağına işaret için elbette müsaferetin lüzumu beyan olunmuştur. Çünkü t a h s i l – i i l i m i ç i n ç ı k m a k la murad; beldelerinden çıkmak olduğu gibi r i c ' a t de beldelerine ric'at olduğundan çıkmakla ric'at arasında elbette müsaferet lâzımdır. Çünkü; müsaferet olmasa huruç olmaz ve huruç olmayınca ric'at de olmaz. Kavim ve kabilenin inzarı da lâzımdır. Çünkü; inzarla akaaidlerini tashih edince imanları tekemmül eder. Binaenaleyh; evamire imtisal ve nevahîden içtinab edecekleri ve Allah'tan korkacakları me'mûl-ü kavidir. Çünkü itikad-ı sahih; Allah'tan korkmanın menşe' ve aslıdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; amel hakkında haber-i vahidin hüccet olduğuna delâlet eder. Zira fırka; en aşağı üç kişi olup üç kişiden çıkan az bir taife bir veya iki kişi olur, bu ise âdah kabilindendir. Çünkü; bu taifenin sözleriyle hazer lâzım olunca bunların sözleriyle amel etmek vacip demektir. Amel vacip olunca onların sözlerinin hüccet-i şer'iye olunduğunda şüphe yoktur. Havadis-i beşeriyeyi müçtehidîn hazaratından birinin kavaidine tatbika kaadir olmak manâsına fekahet-i fiddîn ile meşgul ve bu manâca âlim bir kimsenin her beldede ve her kabilede bulunması farz-ı kifaye olduğundan hükümetin ve ahalinin böyle bir kimse bulundurmak ve maişetini te'min etmek üzerlerine lâzımdır. Eğer böyle bir kimse bulunursa o belde ahalisi günahtan kurtulmuş olacakları gibi eğer bulundurmazlarsa cümlesi günahkâr olurlar. Amma herkesin ilmihalini bilmesi farz-ı aynolduğundan ilmihalini öğretmeyen kimse günahkârdır. Zira; dâr-ı İslâm'da cehalet özür değildir. Ve (طلب العلم فريضَة على كل مسلم) hadis-i şerifi de farz-ı aynolan ahkâm-ı şer'iyeyi taleb etmeye masruftur. Ahkâm-ı şer'iyeyi tahsil farz ve hayr-ı mahız ve ibadet-i halisadır. Zira; Resûlullah (من يرد الله خيراًيفقه فى لدين) buyurmuştur. Yani «Allah-u Tealâ bir kimseye hayır murad ederse o kimseyi dinde fakîh kılar» demektir. Şu halde fekaahet; hayr-ı mahızdır.
Hulâsa; ahkam-ı şer'iyeyi tahsil farz ise de ehl-i imanın kâffesi üzerine tahsil için memleketten çıkmak lâzım olmayıp belki bazı kimselerin tahsil için gitmeleri kifayet edeceği ve tahsili bütün bütün terketmek asla caiz olmadığı ve her kavim ve belde ahalisinin müşkülât-ı şer'iyeyi halledecek birer âlim bulundurması vacip olduğu ve bilcümle ahalinin hurucüyla ziraat ve ticaret gibi medar-ı maişet olan esbabın terk ve tatili caiz olmadığı ve tahsil-i ilimden garaz halkı hakka davet olup nâs üzerine tekebbür olmamak lâzım ve gerek ulûm-u şer'iye, gerek cihadın tatili Müslümanlar hakkında ayn-ı mazarrat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bilumum müşriklerle mukaatelenin vücubunu beyandan sonra mukaatelede esah olan cihet evvelâ harp mevkiine en yakın olan kimseler üzerine ve sonra onlara yakın olan ve daha sonra daha yakın olanlara vacip olup saha-i harp tevessü' ettikçe vücubun da uzak mahallere kadar imtidad edip gideceğini beyan etmek üzere :

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ قَاتِلُواْ الَّذِينَ يَلُونَكُم مِّنَ الْكُفَّارِ وَلِيَجِدُواْ فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ الله مَعَ الْمُتَّقِينَ ﴿123﴾

buyuruyor.

[Ey müminler ! Size yakın olan kâfirlerle mukaatele edin ve kâfirler esna-yı harpte sizde şecaat, kuvvet ve şiddet bulsunlar ki, inhizama ve inkıyada mecbur olsunlar ve siz iyi bilin ki, Allah-u Tealâ'nın nusreti; evamirine imtisal ve nevâhiden içtinab eden müttekilerle beraberdir.] Binaenaleyh; Allah'tan yardım isteyenler Allah'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmek suretiyle ittikaa etmelidir. Şu halde ittikaası olmayanlar Allah'ın nusretine müstehak olamazlar.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile ehl-i imana, mahal-ixikaametleri yakın olan kâfirlere şefkat ziyade olmasına mebni hakka davet ve doğru yolu göstermek için onlarla mukaatele vaciptir ve onların zararlarını kaldırmak uzakta olanların zararlarını defetmekten daha mukaddem olduğundan Cenab-ı Hak evvelâ onlarla mukaatelenin vücubunu beyan buyurmuştur. Onları İslâm'a davetle komşuluk hakkını yerine getirmek de vardır ki, uzakta olanların hukuk-u civariyeti yoktur. Binaenaleyh; emr-i tebliğde Resûlullah'a evvelâ akrabasından başlamakla emrolunmuştur. Kezalik mukaatelede dahi evvelâ akrabasından sonra sair kabail-i Arap'tan ve daha sonra Şam tarafında Rumlardan başlamıştır ve ashab-ı izam da Şam cihetini bitirdikten sonra Irak cihetine gitmişlerdir. Velhasıl bilumum kâfirlerle birden muharebe mümkün olmadığından evvelâ yakın olanlardan başlayarak tedriç tankıyla icab ettikçe uzaklara gitmek maslahat-ı İslama muvafık olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; yakın olanların serlerini defetmek daha evlâ olduğu gibi yakın olanların ahvalini bildikleri cihetle muharebede suhulet dahi olmak ve yakında olanları tarumar etmekle uzakta olanlara şevket-i İslâmiyeyi duyurmak ve onların kalplerine korku koymakla kuvve-i maneviyelerini kırmak gibi faydalar olduğunda şüphe yoktur. Ve yakın olanları terkle uzakta olanlarla mukaatele dar-ı İslâmla (lar-ı küfür arasında diğer bir dar-ı küfrü terketmek mazarrattan hâiı olmadığı cihetle caiz olamaz.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın sûrelerinden bazıları nazil olduğunda münafıklardan sudur eden sözleri beyan etmek üzere :

وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُم مَّن يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ ﴿124﴾

buyuruyor.

[Kur'an'ın sûrelerinden bazı sûre nazil olduğunda münafıklardan bazıları istihza tarikıyla «Şu sûre hanginizin imanını ziyadelendirir?» derler ve böyle demekle Kur'an'ı ve Resûlullah'ı istihza ederler. Amma müminlere bu sûre imanı ziyade eder. Çünkü; sûre nazil olunca ehl-i iman o sûrenin ahkâmını itikaad etmekle elbette imanları ziyadelenir. Halbuki onlar şey'en feşey'en Kur'an'ın nüzulüne ferah ederler ve her ne zaman Kur'an nazil olursa imanları tezayüd eder.]
Yani; Kur'an'dan bir sûre nazil olduğunda münafıklar birbirlerine «Şu sûre hanginizin imanını ziyade eder?» derlerdi ve bundan maksatları Kur'an'ı ve Resûlullah'ı ve ashabını istihza etmek ve eğlenmekti.
İmanın miktar cihetinden ziyadelenmesi asr-ı saadete münhasırdır. Zira; asr-ı saadette ahkâm yeni nazil olup, tedricen husul bulduğundan iman edecek ahkâm günbegün tezayüd ettikçe o ahkâma iman eden ehl-i imanın imanları da ahkâm nispetinde tezayüd eder. Amma zaman-ı saadetten sonra ahkâm tamamıyla tekemmül edip tezayüd etmek imkânı olmadığından imanın ziyadelenmesi mümkün değildir. Çünkü vahiy; Resuîullah'ın vefatıyla kesildiğinden mü'menünbihte tezayüd yok ki, imanda tezayüd olsun. Tedricen nazil olan sûrelerde ehl-i iman için bir çok menafi'-i diniyye ve dünyeviyyc bulunduğundan ve yeni bir sûre nazil olduğunda evvelki sûreler gibi birçok menâfii mutazammın olduğundan müminler hakkında ayn-ı beşaret olduğu cihetle müminlerin istibşar ettikleri beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ sûreler nazil oldukça müminlerin imanları ziyadelendiğini beyandan sonra sûreler nazil oldukça kâfirlerin küfürlerinin ziyadelendiğini dahî beyan etmek üzere :

وَأَمَّا الَّذِينَ فى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُواْ وَهُمْ كَافِرُونَ ﴿125﴾

buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki, onların kaplerindc necasete benzeyen küfür ve nifak vardır. Sûre ve âyetler nazil oldukça inkâr ettikleri cihetle eski küfürlerine şu inkârlarından hasıl olan küfürleri zammoldukça küfürleri tezayüd eder. Halbuki onlar kâfir oldukları halde vefat ettiler.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette m a r a z la murad; küfürdür. Çünkü küfür; kalpte fesad olduğu cihetle bedende olan hastalık gibi ilâca muhtaç olduğundan küfre maraz denmiştir. K ü f ü r ; tabiat-ı insaniyenin nefret ettiği kazurat kabilinden olduğu cihetle r i c s denmiştir. Çünkü r i c s ; necaset manâsınadır. Binaenaleyh; küfürden necaset manâsına ricisle tabir lâyıktır. Belki küfür; necasetten eşna'dır. Zira; necasetin zararı maddîdir ve küfrün zararı ise manevîdir. Necasetin zararı her zaman zevale ma'ruzdur ve küfrün zararı ebedî olduğundan küfrün zararı elbette eşna'dır. Şu halde insan necasetten nasıl kaçınır ve sakınırsa küfürden daha ziyade kaçınması lâzımdır ve necaseti izaleye sa'yettiğinden daha ziyade küfrü izaleye çalışmak elzemdir.
Velhasıl insanın bedeni gibi rûhu da hastalığı kabul eder. Şu halde cesedin marazdan halâsı için tedaviye müracaat etmek lâzım olduğu gibi rûhun marazdan halâsına dahi çare aramak lâzımdır ki, rûhta hastalık olan küfür, nifak ve ahlâk-ı zemimeyi, iman, ihlâs ve ahlâkı tathirle izale ve tedâvî etmelidir.

***
Vâcib Tealâ kalplerinde nifak olan kimselerin küfürlerini sûrenin nüzulü ziyadelendirdiğini beyandan sonra kâfirlerin musibetten mütenebbih olmadıklarını beyan etmek üzere :

أَوَلاَ يَرَوْنَ أَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فى كُلِّ عَامٍ مَّرَّةً أَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لاَ يَتُوبُونَ وَلاَ هُمْ يَذَّكَّرُونَ ﴿126﴾

buyuruyor.

[Onlar her sene bir kere veyahut iki kere müptelâ olduklarını görmezler mi de, küfrüzere devam ederler. Görmüş oldukları mesâinden ibret almak lâzımken bilâkis mesâinden mütenebbih olmazlar mı, şu halde küfrüzere ısrar etmeleri ayn-ı hamakat değil mi? Sende birkaç defa müptelâ olduktan sonra vâki olan küfür ve nifaklarına tevbe etmez ve gördükleri mesâibden ibret almazlar ve tezekkür edip düşünmezler.] Halbuki insan için vacip olan vukuattan ibret almak ve kusurunu itiraf ederek tevbeyle dergâh-ı ulûhiyete müracaatla günahının affını istirham etmektir. Resûlullah iman etmeyen' münafıkları ibrete davet için senede bir veya iki kere emraz ve kaht u galâ gibi musibetlerle müptelâ kılar ve kati ü esaret gibi şeylerle de rezil ve rüsvâ ederdi, lâkin onlar da bunların hiçbirisini hesaba almayıp mütenebbih olmadıklarını beyanla Vâcib Tealâ tekdir etmiş ve bu hallerinin emr-i münker olduğunu beyan için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârı ile irad-ı kelâm buyurmuştur. Çünkü; aklı olan kimsenin her vukuattan ibret alması lâzımdır ve ibret almayan tekdire müstehak olduğu gibi mesâibden de hâli olamaz.

***
Vâcib Tealâ münafıkların nifak ve inad üzere devam ettiklerini beyandan sonra ayıplanın beyan eden bir sûre nazil olduğunda vâki olan hallerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا مَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ نَّظَرَ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ هَلْ يَرَاكُم مِّنْ أَحَدٍ ثُمَّ انصَرَفُواْ صَرَفَ الله قُلُوبَهُم بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَّ يَفْقَهُون ﴿127﴾

buyuruyor.

[Münafıkların hallerini beyan eder bir sûre nazil olduğunda bazıları bazılarına bakarak «Sizi müminlerden bir kimse görür mü?» diyerek oldukları mahalden giderler. Allah-u Tealâ onların kalplerini imandan sarf ve tağyir etti. Zira; onlar vahiy nazil olan meclisten bırakıp gitmeleriyle imandan nefret ve küfrüzere devam ettiklerinden Allah-u Tealâ onlara imanı tevfik etmemekle kalpleri küfrüzere mühürlendi. Çünkü; onlar menfaat ve mazarratı fehmetmez bir kavm-i cahillerdir.] Binaenaleyh; imanın lüzumu hakkında gelen delillere nazar ederek iradelerini imana sarfetmezler ki, iman etmeye muvaffak olsunlar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile münafıkların hallerini beyan eder her ne zaman bir sûre nazil olsa, kendilerine mahsus ve ta'n ü istihzayı müs'ir bakışla birbirlerine bakarlar ve «Sizin bu bakışınızı müminler tarafından bir gören var mı? Eğer gören varsa böyle hakaaret üzere bakışınız hakkınızda zarar olur» derler ve oldukları mahalden dağılır giderler ki, bu sûrenin nazil olmasından hoşnud olmadıkları cihetle o meclisten firara mecbur olurlardı. Elyevm ahkâm-ı şer'iyeden memnun olmayan münafıkların halleri de böyledir.

***
Vâcib Tealâ şu sûrede beyan olunan ahkâmın nâsa tebliğini Resûlüne emir buyurduktan sonra Resûlullah’ın kendi cinslerinden şefkatli bir peder mesabesinde olduğunu ve tabib-i hazıkın ebdanı tedavi ettiği gibi Resûlullah’ın da ervahı tedavi ettiğini beyan etmek üzere :

لَقَدْ جَاءكُمْ رَسُولٌ مِّنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُم بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ ﴿128﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hakkı için size kendi cinsinizden büyük bir resûl geldi ki, o resûlün hâl ü şanı; size meşakkat verecek şey kendi üzerine gayet ağır olur ve sizin su-u akıbete duçar olmanızdan endişe eder. Ve sizin birtakım sevilmeyecek şeylere tesadüf etmenizden korkar ve sizin bir cüz'î meşakkat görmeniz o resûl üzerine gaayet büyük birşey olur. Binaenaleyh; sizi meşakkatli olan şeylerden sakınır, sizin imanınızı ve ıslah-ı halinizi şiddetle arzu eder. Zira; Resûlullah müminlerin cemiini esirgeyici ve cümlesine lûtuf ve ihsan edicidir.]
Bu âyet-i celile; şu sûrenin müştemil olduğu tekâlif-i şâkkayı kabule ümmet-i Muhammedi teşvik eder. Çünkü Resûlullah’ın ümmetine re'fetini ve merhametini ve ümmetinin imanına, ıslah-ı haline hırsını, meşakkatli olan şeylerden esirgemesini beyan etmek; tekâlifinin cümlesi merhametten hâlî olmadığını beyan etmektir. Zira; bir şefkatli peder evlâdını her ne kadar te'dibât-ı şâkkayla te'dib ederse de pederin şefkati ma'lûm olunca evlâdı indinde bu te'dibât lûtuf ve ihsandan ma'dud olur. Kezalik bir tabib-i hazıkın hazakati ma'lûm olunca vermiş olduğu acı ve suûbetli ilâcı isti'mâlden hasta çekinmez. Her ne kadar acıysa da seve seve isti'mâl eder. Çünkü; tabibin hazakatından emindir. îşte bu sûre-i celilede vâki olan tekâlif ekseriyetle kâfirlerle kıtale ve ceng ü cidale müteallik olduğu cihetle nüfus-u beşer üzerine müşkül ise de Resûlullah’ın şefkat ve merhametini, re'fet ve atufetini bilen kimselere gaayet kolaydır. Binaenaleyh; kabul edip mucibiyle amel etmekten çekinmezler. Zira bu tekâlifi kabul; enva'-ı hayratı camidir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün evsafını beyandan sonra şu tekâlifi kabul etmek lâzımken kabulden imtina edenlere karşı Resûlullah’ın vaziyetini beyan etmek üzere :

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ الله لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴿129﴾

buyuruyor.

[Eğer onlar sana imandan iraz ederlerse onların bu ir azlarına karşı yâ Ekrem'er Rusûl ! «Bana Rabbim kâfidir. Zira; ma'bud-u bilhak olmadı, illâ o Allah-u Tealâ oldu. Binaenaleyh; benim umuruma kâfi ancak odur. Ben ancak Allah-u Tealâ üzerine tefviz-i umur ederim» demekle i'raz edenlere cevap ver ve «Benim tefviz-i umur ettiğim Allah-u Tealâ; büyük olan Arş-ı Alâ'nın rabbi ve sahibidir» de ki iman etmeyenleri tehdid olsun.]

Gösterim: 728