Yunus Suresi Tefsiri

SÛRE-İ YUNUS

Bu sûre-i şerife; Mekke'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz dokuz âyeti câmi'dir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ ﴿1﴾

(الر) müteşabihattandır. Ulemâ-yı salifeye göre; manâsını Allah-u Tealâ bilir. Binaenaleyh; aslına ve kelâm-ı ilâhi olduğuna imanla beraber te'vil lâzım değildir. Amma ulemâ-yı müteahhirîne göre ilminde rüsuh olan ulemânın, müteşabihatın manâsını bilmesi ve bazı müfsidlerin kavaid-i şer'iyeye muhalif te'villerine meydan vermemek için hüsn-ü tevcihle tevcihi caizdir. Buna nazaran şu harfler makama münasip bir teville te'vil olunur ve denilir ki (الف) insana (لام) lebibe yani âkile ve (راء) reşide işarettir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım : [Ey risalet-i âmmeye malik olup herkesi doğru yola irşad eden insan-ı âkil ! Sana hitab eder ve derim ki, sana inzal olunan şu sûrenin âyetleri hakim olan kitabın âyetleridir] demek olur. Şu halde (الر) Resûlullah'a hitap ve bazı evsaf-ı nebeviyeye işaretten ibarettir. Bu sûrede nazil olan âyetlere ta'zîm için tazime yüksek mertebeye delâlet eden (تِلْكَ) ism-i işareti varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile k i t a p la murad; Kur'an veyahut Kukandan .şu sûredir. Kitabın veyahut kitaptan şu sûrenin âyetleri birçok hikmetleri mutazammın olduğundan kitab; hikmetle tavsif olunarak (آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ) denmiştir. Yahut k i t a p la murad; şu sûre olduğuna nazaran hakim demek; âyetleri nice hikmetleri mutazamımn olduğu gibi mensuh da değil muhkem demektir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: [Şu işaret olunan âyetler nice yüzlerce hikmeti mutazammın, tağyir ve ifsaddan hâli olan kitabın âyetleri] demektir.

***
Vâcib Tealâ kitabı hikmetle tavsif ettikten sonra kâfirlerin Resûlullah'a kitap nazil olduğuna taaccüplerinin emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere :

أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِّنْهُمْ أَنْ أَنذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُواْ أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِندَ رَبِّهِمْ

buyuruyor.

[Nasa sebeb-i taaccüp olur mu? Bizim o nâstan bir erkeğe «Sen nâsı korkut ve müminleri tebşir et ki, onlar için Rableri indinde yüksek ve doğru bir mertebe vardır» demekle vahyetmemiz.]

Yani; nâsa ne oldu ki, kendi cinslerinden ve kavimlerinden bir recül-ü kâmile bizim insanlar haklarında ayn-ı saadet olan ahkâmı vahyetmemize taaccüb ediyorlar. Bu taaccüpleri bir emr-i münkerdir. Zira; taaccübe şayan birşey yoktur. Çünkü; o recüle vahyimiz «Sen nâsı Cehennem'in ahvalini beyan etmekle korkut ve Cehennem'e girmelerine sebep olan amelleri göstermekle günahları irtikâb etmekten onları menet ve Cennet'in evsafını ve Cennet'e girmelerine sebep olan ibadetleri ve o ibadetler sebebiyle Rableri indinde derecât-ı âliye olduğunu beyanla onları tebşir et» demektir. Şu halde böyle bir recül-ü kâmile bu misilli ahkâmı vahyimize neden taaccüp ederler? Zira; onlar, resûl olarak gönderdiğimiz recülün me'mur olduğu inzar ve tebşir taaccübü icab eden şeylerden değildir. Çünkü t a a c c ü p ; aklen uzak ve âdeten görülmemiş birşeye olur. Halbuki bizim onlara irşad için gönderdiğimiz resûl, onların menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini kendilerine tebliğ etmesi ma'kul birşey olduğu cihetle taaccübe mahal yoktur.
Mekke kâfirleri emr-i nübüvvetin hakikatini bilmediklerinden taaccüp ediyorlardı. Zira; Fahri Râzi, Hâzin ve Kaazî'nin beyanları veçhile onlar derlerdi ki, «Ne acayip şey ki Allah-u Tealâ halka gönderecek bir resûl bulamadı da, Ebutalib'in yetimini mi buldu?» Bu sözleriyle risaleti Resûlullah'a münsaip görmüyorlardı. Zira; onların bu sözleri fart-ı hamakatlarından ve bütün himmetleri umur-u dünyaya münhasır olduğundan ve vahyi mansıb-ı dünyaya kıyas ederek dünyaca zengin ve hatırlı olan kimseye geleceğini zannediyorlardı. Bilmiyorlardı ki, mansıb-ı nübüvvet rütbe-i rûhanîdir. Binaenaleyh; fezâil ve kemâlâtla ziynetlenmiş, ahlâk-ı hamideyle tahalluk etmiş ve kuvve-i kudsiyeye malik olan zat-ı şerife risalet geleceğini düşünemiyorlardı. Maahaza Resûlullah'tan evvel geçen enbiya-yı izam hazaratımn ekserisi Resûlullah. gibi metâ'-ı dünyaya iltifat etmemişlerdi ve Resûlullah ise Kureyş nazarında muteber olan şereflerin cümlesini câmi'dir. Şu kadar ki, Resûlullahın onlar gibi dünya emvaline meyli olmadığından Kureyş'in büyük saydıkları kimseler gibi zengin değildi. Emr-i nübüvvetteyse malın azlığı ayn-ı nimettir. Çünkü; emvalin evvelâ kazanılması ve sonra muhafaza edilmesi emr-i tebliği haleldar eden ahvaldendir.
Müminlere ibadetleri mukaabilinde verilecek derecelerin yalan olmak ihtimali olmadığını ve şekk ü şüpheden ârî olduğunu beyan için mertebe manâsına olan kadem; sıdıkla tavsif olunmuş ve müminlerin cadde-i tevhide ikdamları olup, tevhidi ikrarda ayakları sabit olduğundan ind-i ulûhiyette mertebe-i âliye sahibi oldukları beyan olunmuştur. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette k a d e m ; mertebe-i âliye ve menzile-i refia manâsınadır ve derecât-ı âliyeye ayakla varıldığından mertebeden kademle tabir olunmuş ve bu dereceye nail olmak doğru söz ve halis niyetle olduğuna işaret için kadem sıdıkla tavsif olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'a vahiy geldiğine kâfirlerin taaccüplerini ve taaccübün bir emr-i münker olduğunu beyandan sonra kâfirlerin Resûlullah'a ta'nettiklerini beyan etmek üzere :

قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُّبِينٌ ﴿2﴾

buyuruyor.

[Kâfirler, şu nübüvvet dâvası eden zat bir mahir sâhirdir dediler.]

Yani; şiddet-i buğz ve adavetle me'lûf ve habaset-i tıynetleri icabı şirküzere devam eden kâfirler Resûlullah'tan birtakım harikulade mucizeleri ve bilhassa Kur'an-ı Azîmüşşan'ı görüp muârazadan âciz kalınca «Şu risalet dâvası eden kimse açıktan bir sâhirdir. Fenn-i sihirde mahareti vardır ve zamanında emsali yoktur» demekle Resûlullah'a iftira ve bühtan ettiler.
Şu manâ; (سَاحِرٌ) kıraetine nazarandır. (لَسَاحِرٌ) Amma kıraatına nazaran ism-i işaret Kur'an'a işaret olup manâsı şöyledir : [Şu Kur'an, sihr-i zahirdir ve sihrolduğu meydandadır.] Binaenaleyh; bu manâya nazaran kâfirlerin ta'nı Kur'an'adır. Resûlullah'a değildir. Her hangi manâ murad ve nasıl kıraet olunursa olunsun kâfirlerin bu sözleri acizlerini izhardan başka birşey değildir.

***
Vâcib Tealâ beşerden resûl gönderildiğine taaccüb eden kâfirlerin taaccüplerine mahal olmadığını beyandan sonra delâil-i kafiyeyle Sâni'in vücudunu ve haşri ispatla taaccüplerini izale etmek üzere :

إِنَّ رَبَّكُمُ الله الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ

buyuruyor.

[Ey müminler ! Sizin Rabbiniz şol zat-ı ecellü a'lâdır ki, âlem-i ulvi olan gökleri ve âlem-i süfli olan yeri altı günde halkettikten sonra Arş-ı A'lâ üzerine katır u galebe etti ve cümle ecsamı ihata eden Arş-ı Azama galebe edip taht-ı kahrına aldığı gibi cümle mevcudatın umurunu tedbir eder olduğu halde ccsamın cümlesini makhur ederek yed-i istilâsına aldı.]
Fahri Râzi'nın beyanı veçhile bu âyette a l t ı g ü n le murad; miktardır. Yani «Altı gün miktarı bir zamanda halketti» demektir. Çünkü: ma'ruf olan gün şemsin arz üzerinde bulunmasıyla hâsıl olacağından âlem halkolunmazdan evvel ve halkolunurken şems olmadığından ma'ruf olan günün bulunamayacağı cihetle gün tabiri bu makamda miktara mahmuldür. Allah-u Tealâ bu âlemi an-ı vâhidde halketmeye kaadirken altı gün miktarı bir zamanda halkettiğini beyanla kendinin fâil-i muhtar olduğuna işaret buyurduğu gibi kullarına her umur ve ahvalde teenni eylemelerine dahi işaret ve tavsiye buyurmuştur. Amma miktarı beyanda altı adedini ihtiyarın hikmeti; Allah-u Tealâ'ya müfevvazdır ve Arş-ı A'lâ üzerine istivanın manâ'yı hakîkîsi bir mekânda karar etmek olduğundan Allah-u Tealâ'ya mekân ispat etmek lâzım gelip halbuki Allah-u Tealâ mekândan münezzeh olduğu cihetle muhaldir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ hakkında i s t i v â ; istilâ-yı tam ve kahr u galebe manâsınadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (يُدَبِّرُ) tedbir; avâkıb-ı umura nazar ederek herşeyin hal ü şanına muvafık ve maslahata mutabık iş yapmaktır. Şu halde manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ herşeyi vech-i etem ve ekmel üzere takdir eder ve o takdir sebebiyle herşey vakt-i muayyeninde miktar-ı muayyen üzere ziyade ve noksan, ileri ve geri olmaksızın saha-i vücudda arzı endam eder.] demektir. Emir; âlem-i ulvi ve süflinin kâffesine ve her zerresine şamil olduğundan «Cümle hadisât takdirin haricinde zuhur edemez, belki cümlesi takdire muvafık olarak zuhur eder» demektir. Çünkü; eşyanın şey'en ba'de şey'in ve halen ba'de halin zuhur edip zatlarında, sıfatlarında, zamanlarında ve mekânlarında yekdiğerlerine münasip veya mübayin olmaları takdir-i ezeli iktizayıdır. Binaenaleyh; her birini takdir eden Cenab-ı Hak'tır, hiç kimse karışamaz. İşte bu cümleden olmak üzere ey kâfirler ! Sizin taaccüb ettiğiniz vahiy de Cenab-ı Hakkın takdiriyledir.
Binaenaleyh; istediği kuluna gönderir. Şu halde filâna münasip ve filâna münasip değildir demekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; bu âlem-i mükevvenâtın icadına ve bu kadar acaip ve garaibin zuhuruna taaccüp etmiyorsunuz da Muhammed (A.S.) a gelen vahiy hakkında niçin taaccüp ediyorsunuz? Çünkü; vahiy gelmek eczâ-yı âlemden bir cüz' olduğu halde bu kadar cesîm âlemlerin halkolunmasında taaccüb etmeyip de bir cüz'ünde taaccübünüze taaccüb etmekten başka birşey değmez.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hakkın tedbir-i umurda devamına işaret için istimrara ve teceddüde delâlet eden(تدبر) muzari sıyğasıyla varid olmuş ve bu âlem-i mükevvenâtın esbabı Arş-ı A'lâ'nın harekesiyle husul bulup mahsulâta kaabiliyeti olan âlem-i süfliye, esbab-ı âdiye âlem-i ulvîden nazil olduğu cihetle Vâcib Tealâ mahlûkaatın cümlesini ihata eden Arş-ı A'lâ'ya istilâsını beyan buyurmuştur ki, bütün mevcudatın büyüğü olan Arş-ı A'lâ taht-ı kahrında olunca sair eczaların taht-ı kahrında olacağı evleviyetle sabit olduğuna işaret buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ azamet-i ilâhiyeye delâlet eden delâilden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ الله رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ ﴿3﴾

buyuruyor.

[Allah'ın izni olmaksızın hiç bir kimse birşeye şefaat edemez, illâ izn-i ilâhi olursa şefaat eder. Ey insanlar ! İşte ulûhiyet sıfatıyla muttasıf olan Allah-u Tealâ sizin Rabbinizdir. Allah-u Tealâ sizin Rabbiniz olunca siz ibadetinizi ancak ona hasredin, onun gayrıya ibadet etmeyin. Vahdaniyetine ve ibadete istihkaakına delâlet eden delâili unutur da düşünmez inisiniz? Maahaza bu hususta çokça düşünüp tezekkür etmeniz lâzımdır.]
Yani; ey kâfirler ! Siz mâ'budlarınızın size şefaat edeceğini itikad ve onlara ibadet edersiniz. Halbuki bu itikaadınız batıldır. Zira; herşeyi tedbir edip maslahat ve hikmeti icabı icad eden Allah-u Tealâ olduğundan Allah'ın izni olmaksızın hiçbir kimse hakkında birşey şefaat edemez, ancak şefaata Allah-u Tealâ'nın izin verdiği kimse şefaat edebilir.
Bu âyet mutlaka şefaatin varlığına delâlet etmekle mutlaka şefaati inkâr eden Mutezileyi reddettiği gibi Allah'ın izni olmayınca hiç kimsenin şefaata cüret edemeyeceğini beyan ettiği cihetle Allah'ın azametine dahi delâlet eder. Vâcib Tealâ azametine ve ulûhiyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra cümlenin ibadetine müstehak ancak kendisi olup kendinin gayrı ibadete müstehak bir kimse olmadığını beyan buyurmuş ve bu delâili tetkik ederek ülûhiyeti itikad etmeyenleri tekdir etmiştir. Çünkü; âyetin âhirindeki hemze; istifham-ı inkârı ve tekdir içindir. Zira; bu kadar büyük nimetlere müstağrak olan insanların o nimetleri halkedip kullarına veren Allah-u Tealâ'yı düşünmemekten daha ziyade bir cinayet olamaz. Çünkü; o nimetlerin şükrünü eda ve nimetleri ihsan eden ma'buda ibadet etmek her insan üzerine farz-ı ayndır.
Bu âyet; Allah'ın mahlûkatta icad ettiği sanayi-i garibeyi tezekkür etmekle vahdaniyete ve Allah'ın kudret-i kâmilesine istidlal etmek her mükellef üzerine vacip olduğuna delâlet eder. Eğer tezekkür vacip olmasaydı tezekkür etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olmazlardı. Çünkü; vacip olmayan şeyi işlememekten tekdire müstehak olmaz.

***
Vâcib Tealâ bidayette icada delâlet eden delilleri beyandan sonra nihayette olacak âhirete delâlet eden delilleri dahi beyan etmek üzere :

إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ

buyuruyor.

[Ancak sizin cemiinizin merci iniz Allah-u Tealâ'nın huzur-u manevisidir. Allah'ın gayrının huzuruna varmanız mümkün değildir. Şu rücuunuz Allah'ın vaad-i muhakkakıdır, asla hilaf olmaz. Zira; Allah'ın vaadinde hulf olmaz. Binaenaleyh; haşr ü neşir emr-i muhakkak olup tağyir ve tebdil kabul etmez. Allah-u Tealâ halkı icad eder ve öldürdükten sonra tekrar iade eder. Şu halde iade edeceğine iman edip amel-i salih işleyen kullarını adaletle cezalandırmak için icad eder ki, herkes amelinin mükâfatını görsün.]
Yani; merdiniz ancak Allah-u Tealâ'nın huzurudur. Zira; Allah-u Tealâ bizatihi iptidaen maîılûkaatı halkeder ve sonra Kahhar isminin muktezası herbirini i'dam eder. Badehu kullarına vâki olan tekliflerinin esrarını izhar için tekrar onları ihya ve iade eder. Onları iade etmesinin sebebi; vahdaniyetini tasdik ve resûllerine iman ederek şeriatlarıyla amel eden ve etmeyenleri amellerine göre ve adaletle cezalandırmaktır. Zira; günahı olanla olmayanların müsavi kalması hikmete ve adalete mugaayirdir. Çünkü a d a l e t ; âsîye azap, muti'a sevap vermektir. Şu halde âsî ile muti' beynini ayırmak bihasebilhikme lâzımdır. Tefrikin ise bu dünyada vaki olmadığı meydandadır. Zira; kâfir ve âsîlerin rahatı, âbid ve zahitlerin mihnet ve meşakkatları her zaman ve her yerde görülmektedir. Şu halde âbidlerle âsîler beyni tefrik olunmak için âhiretin vücudu muhakkaktır.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile eğer âhiret olmasa âlem hiçbir zaman hercümercden ve fitnelerden hâlî olamaz. Zira; insanlar tab'an her iyi olan şeyin kendinde bulunmasına ve kötü olan şeyin bulunmamasına meyyal olduğu cihetle daima gayrın hukuukuna tecavüzden hâlî kalmadıklarından her zaman âlem fesaddan, zulüm ve tuğyandan kurtulmaz. Şu halde herkesin tekâlif-i ilâhiyeyi ferağ-ı kalple edası mümkün olamaz. Çünkü; ferağ-ı kalple tekâlifi yerine getirmek âlemin intizamına bağlıdır. Binaenaleyh; fitne ve fesaddan âlemi muhafaza, zulüm ve tuğyandan insanları vikaaye ancak âhiretin vücudunu ikrar ve âhiretten korkmasıyla olabileceğinden Cenab-ı Hak resûlleri vasıtasıyla kullarına âhireti bildirmiş ve itikad lâzım olduğunu beyan etmiştir. Zamanımızda ekser-i süfehâda görüldüğü veçhile âhireti itikad etmeyen kimse herşeyi mubah görür ve her fenalığa menşe' olur. Binaenaleyh; aklına gelen ve hava-yı hayvaniyesine muvafık olan her kötülüğü işlemekten çekinmez, utanmaz ve adi ü hakkaaniyetin hilâfına olan şeylere adalet nazarıyla bakar ve adaleti gözü görmediğinden daima kendine ve gayrılara zulümden hâli kalmaz. Âlemin intizamında padişahların vücud ve mehabetleri kâfi olamaz. Zira; âhireti itikad etmeyince padişahlarda dahi aynı hâl mevcuttur. Çünkü; onlar da şehavat-ı nefsaniyo sahibi oldukları cihetle eşhas-ı sairede cereyan eden ahvalin bunlarda daha kuvvetlisi cereyan edeceği tabiidir. Binaenaleyh; âhiret olmasa padişahların vücudlarıyla dahi âlemin intizamı mümkün olamaz.
Âhiretin vücuduna delâlet eden delillerden Fahri Râzi pek çok zikretmişse de biz burada bu kadarı zikirle iktifa ettik, ziyadeye hacet görmedik. Halbuki âhiret emr-i mümkün olduğundan makduret-i ilâhiye cümlesindendir. Zira; bu dünyada rûhun bedene hulûlüyle âhirette hululü beyninde fark yoktur. Madem ki bu dünyada hulul ediyor, âhirette dahi hulul edeceğinde tereddüde mahal yoktur. Binaenaleyh; dünyada rûhun bedene hululünü herkes nefsinde müşahede edip dururken âhriette hulul edeceğini inkâr, hamakat neticesi olmaktan başka birşey değildir. Dünyada şu bedeni icada kaadir olanın âhirette dahi icada kaadir olacağında şüphe olur mu? Bittabi' olamaz. Binaenaleyh; dünyada itikad-ı sahihi ve a'mal-i salihayı sevaba ve itikaad-ı batılı ve kötü amelleri azaba rabıtla insanları hayra terğib ve serden menetmiştir ki, hiç kimsenin bir diyeceği kalmasın.
Hulâsa; Allah-u Tealâ’nın dünyada insanları icada ve i'dama kaadir olup birçoklarını nimetleriyle taltif edip diğerlerini mihnet ve meşakkatla ta'zib ettiği gibi âhirette dahi insanları icada ve amel edenleri sevapla taltif ve isyan edenleri azab etmeye kaadir olduğu ve âhirette insanları tekrar icad, ancak herkesin cezasını vermek için olduğu ve eğer ceza-yı âhiret olmamış olsa âlemde intizam olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âhirette mutlaka cezanın varlığını beyandan sonra kâfirlerin cezalarının hakikatini ve keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ كَفَرُواْ لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ ﴿4﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular, onlar için sıcak sudan şarap ve küfürleri sebebiyle elem verici azap vardu.] Yani; dünyada isyan ederek Rablerinin güzel nimetleriyle telezzüz ettiler ve lâkin şükrünü eda etmediler. O nimetler bedelinde âhirette harareti nihayete varmış sıcak sudan şaraplar vardır ve Resûlullah'a iman etmeyip inat ve istikbar üzere küfre devamlarına mukaabil onları acıtıcı azap vardır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile azaba istihkaklarında mübalâğaya işaret için kâfirlerin cezasını beyanda cümle-i ismiye varid olmuştur. Amma müminlerin nail olacakları nimetlerin nihayesi olmadığına işaret için bundan evvelki âyette müminlerin cezasının keyfiyetinden bahsolunmadı. Kâfirlerin cezalarının sebebi; itikaad-ı batıl olduğuna işaret için onların cezası küfürlerine nispet olundu. Müminlerin amelleri adalet üzere olup kâfirlerin itikad ve amelleri şer'in hilâfına zulümden ibaret olduğuna işaret için müminlerin cezasını beyanda adalet üzere olduğunu beyanla iktifa olundu, kâfirlerin cezasını beyanda adalet zikrolunmadı. Halbuki onların cezası da adalet-i ilâhiye icabıdır. Fakat dünyada amelleri adalete müstenid olmadığından şanlarını tahkir için cezalarını beyanda adalet zikrolunmamıştır.
Bu âyet mükellef olan insanların iki kısım olup üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Çünkü; âyette ceza iki kısım üzere tertib olundu. Eğer üçüncü bir kısım daha olsaydı onun da cezası tertib olunurdu. Zira makam; insanları âhirette iadeden maksat ve cezayı beyan makamı olduğu için kaç türlü insan ve kaç nevi ceza varsa onu zikretmek makamı olduğundan cezaya müstehak olan her kısmı zikretmek lâzımdı. Halbuki iadeden maksat olan cezayı zikir ikiye münhasır olmuştur ki, onlar da kâfirlere mahsus azap ve müminlere mahsus sevaptır. Binaenaleyh; üçüncü bir kısmın cezasını beyan etmemek üçüncü bir kısım olmadığına delâlet eder. Şu halde Mu'tezile'nin «Fasıklar için âhirette Cennet'le Cehennem arasında bir mahal var» dedikleri mezheb-i batıllarını bu âyet reddetmiştir.

***
Vâcib Tealâ insanların hilkatına ve haşr ü neşre ve haşirdan maksad olan tertib-i cezaya işaretten sonra vahdaniyetin delâili cümlesinden olan şems ü kamerin halkofunmalarındaki hikmete işaret etmek üzere :

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاء وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُواْ عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ الله ذَلِكَ إِلاَّ بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿5﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki, güneşi zıya sahibi ve kameri nûr sahibi kıldı. Senelerin ve ayların hesaplarını sizin bilmeniz için onların menzillerini ve burçlarını takdir ve tayin elti. Allah-u Tealâ gökleri, yerleri ve bilhassa ay ve güneşi halketmedi, illâ hakka mukaarin olarak halketti. Zira; tafsil olunduğu veçhile herbirerlerinde gûnâgûn hikmetler ve maslahatlar var ve herbirini insanların birçok menfaatlarına hizmet eder kıldı ve Biz Azîmüşşan vahdaniyetimize delâlet eden âyetleri ilim sahibi olup herşeyi iyi teemmül eden kavim için tafsil ederiz.] Zira; onlar meseleyi tahkik eder, taklide tenezzül etmezler ve hakikati bulup ona iman ederler.
Fahri Râzi ve Nisâbûri'nin beyanları veçhile meseleyi tahkik etmeyip taklidle iktifa edenler behâim derecesinde tahkikten ârî oldukları cihetle mertebe-i insaniyetten sakıt olduklarına işaret için Vâcib Tealâ delâilin tafsili âlimlere mahsus olduğunu beyan buyurmuştur. Zira; delâilden intifa' eden onlardır. Diğerleri delâili tetkikle intifa' edemediklerinden onlara tafsilin faydası yoktur. Zira; ilimden ârî cahillerdir.
Vâcib Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet etmesi için şemsi ayn-ı zıya kıldı ki, kemâl-i zuhuruna ve kahr u galebesine delâlet eder ve kamer nefsinde cism-i zulmânî olduğu halde güneşten ziyanın aksiyle nûr sahibi kıldı ve bunlardan herbirini umurunuzu tedbir ve ihtiyacınızı teshil için herbirinin burçlarını tayin buyurdu ki, sizler senelerin, ayların hesabını bilip ziraat ve ticaretiniz esnasında zamanlarını ve hesaplarını bilesiniz. Şemsle kamerin halkolunması insanların menfaatlarını te'min için olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; cümlesi insanların mabihil hayatı olan maişetlerini tahsile sebeptir. Zira; her faslın zamanım bilmek ve onların mevsimine göre mühimmatı tedarik etmek ve mevsiminde ekmek ve dikmek gibi umur-u maişetin cümlesi bunlara merbuttur. Eğer şemsle kamer bu minval üzere halkolunmamış olsaydı insanlar için idame-i hayat etmek müşkül olurdu. Kezalik muâmelât-ı ticariyede dahi bunların külli methali vardır. Zira; muamelâtta müddet tayini behemehal lâzımdır ve bu müddetin de aylar, günler ve haftalarla husule geleceği malûmdur. Bunların şu surette halkolunması Vâcib Tealâ'nın fail-i muhtar olmasına dahi delâlet eder. Çünkü; ecsamın cümlesi maiyette müsâvî ve eczada müteşabih oldukları halde şemsi ziya ve kameri nûr sahibi kılmak ve diğerlerine zulmeti tahsis etmek halikın fail-i muhtar olmasına delâlet eder. Eğer tabiat iktizası olsaydı cümlesi bir siyak üzere olurdu. Zira; tabiatın iktizası değişmezdi. Eczada mütesavi olunca tabiata da müsavi olacağı bedihidir. Tabiat-ı vahideden sudur eden şeyin yeknesak olması zaruridir. Halbuki vukuatın bunun aksine olması fail-i muhtarın vücuduna pek büyük bir delildir ki, eşyadan herbiri ayrı ayrı birer hassa ve suret üzere bulunup bir şekil ve suret üzere bulunmuyor. Belki herşey taraf-ı ilâhiden kendine bahşolunan feyz ve şekil üzere zuhur ediyor ve kendinden maksud olan gaayeye doğru gidiyor.

***
Vâcib Tealâ kudret-i kâmile ve vahdaniyet-i ezeliyesini âlemin halkıyla ispat ettiği gibi îayl ü neharın ihtilafıyla dahi ispat etmek üzere :

إِنَّ فى اخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ الله فى السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَّقُونَ ﴿6﴾

buyuruyor.

[Gece ve gündüzün ihtilâfında ve Allah'ın göklerde ve yerde halkettiği mevcudatın cümlesinde akıbetten havfedip envâ'-i muharremattan kaçınmakla nefsini vikaaye eden kavmiçin kudret-i ilâhiyeye delâlet eden deliller vardır.] Çünkü; insanın menfaatlarına hizmet eden gece ve gündüzün ihtilâfı ve Allah'ın halkettiği rahmetler, sular, ormanlar, madenler ve otlakla hayvanlarda olan sanayi-i garibe ve acibeden âhirete imanı olan kimseler ibret alır, tefekkür ve teemmülle derecâta nail olur. Zira; bu âlem-i mükevvenatın herbirinde akıl sahibi için binlerce ders-i ibret vardır ve bu derslerden ibret alanların maddî ve manevî müstefid olacağına işaret için bu alâmetler mütteki olan kimselere tahsis olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra âhirette kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere :

إَنَّ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا وَرَضُواْ بِالْحَياةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّواْ بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ ﴿7﴾ أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمُ النُّارُ بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ ﴿8﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar âhirette bize mülakat edeceklerini ümid etmezler ve hayat-ı dünyaya razı olarak kalpleri onunla müsterih oldular ve onlar şol kimseler ki, bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizden gaafillerdir. İşte onların kesbettikleri günahları sebebiyle mekânları Cehennem ateşidir.] Çünkü; onlar âhireti inkâr ettikleri için Cenab-ı Hakka mülakat ümid etmediklerinden âhirete iltifat etmeyerek fanî olan hayat-ı dünyaya razı 2167 oldukları gibi lezzet-i dünyayla iktifa ederek kalpleri sükûnet buldu, kudretullaha ve âhirete delâlet eden delillerden gaflet üzere vakit geçirdiler. Zira; gabavet ve adem-i dirayetleri bunu intaç etmiştir. Binaenaleyh onların kesbettikleri günahları sebebiyle makamları Cehennem'dir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Allah-u Tealâ'ya m ü l â k a t la murad; Allah'ın sevabına ve lûtfuna mülakattır veyahut ma'rifet-i ilâhiyenin kemâliyle inkişafına mülakattır. Çünkü; abdin hakikatta Cenab-ı Hakka mülakatı mümkün olamaz. Zira; Allah-u Tealâ hadd ü nihayeden münezzeh olduğu cihetle hakîkî mülakat muhaldir.
Bu âyette r i c a ; korku ve iman manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Şol kimseler ki, onlar Allah'tan korkmaz ve âhirete iman etmezler. Onların mekânı Cehennem] demektir. Bu âyette ehl-i Cehennem dört sıfatla tavsif olunmuştur.
B i r i n c i s ı f a t ; Allah-u Tealâ'ya mülakat ümid etmemektir. Bu sıfat; lezzet-i rûhaniye olan ma'rifet-i ilâhiyeyi arzu etmediklerine delâlet eder.
İ k i n c i s ı f a t ; mücerret dünyaya raazı olmalarıdır. Bu sıfat; bütün himmetleri dünyaya masruf ve meyi ü muhabbetleri lezzât-ı cismaniyeye ma'tuf olduğuna delâlet eder.
Ü ç ü n c ü s ı f a t ; dünyaya kalplerinin mutmain olmasıdır. Bu sıfat; âhiret korkusu olmadığına delâlet eder.
D ö r d ü n c ü s ı f a t ; âyât-ı ilâhiyeden gaafil olmalarıdır. Bu sıfat; maneviyatla alâkaları olmadığına delâlet eder. Şu dört sıfatın cümlesi birden nar-ı canime girmelerine sebep olduğu gibi herbirerleri ayrı ayrı nara girmelerine sebeb-i müstakil olabilir. Yani şu sıfatların herbirerleri Cehennem'e duhullerine sebep olduğu gibi mecmûu sebeb-i müşterek dahi olabilir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i küfrün hallerini beyandan sonra ehl-i imanın hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فى جَنَّاتِ النَّعِيمِ ﴿9﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. İmanları sebebiyle onları Rableri Cennet'e isal eder bir doğru yola sevk buyurur. Binaenaleyh; onlar nail-i emel olurlar ki, envâ-ı nimetlere mahal olan cennetlerde onların bulundukları sarayların altından ırmakla akar.] Çünkü; onlar kuvve-i nazariye olan ma'rifetullahı ve akaaid-i diniyeyi ve kuvve-i ameliye olan a'mâl-i saunayı yerine getirmekle itikaadı ve ameli tahsili lâzım olan şeyi tahsilde kusur etmedikleri için meratib-i adideye nail olmuşlardır. Zira; kalpleri ma'rifetullahla dolu olduğu gibi azaları da ibadet-i mevlâ ile meşgul olduğundan Cenab-ı Hak onları birinci mertebede tarik-ı selâmet ve istikaamete îsâl eder ve ikinci mertebede âhirette Cennet'e îsâl edeceğini beyan buyurur.

***
Vâcib Tealâ üçüncü mertebelerine dahi işaret için :

دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلاَمٌ

buyuruyor.

[Ehl-i Cennetin Cennet'te Rablerine duâ ve münacatları «Ey bizim Rabbimiz ! Seni cümle nekaaisten tenzih ederiz» demektir ve onların birbirlerine merhabaları selâm alıp vermekle selâmlaşmaktır veyahut meleklerin selâmlarına nail olmaktır.]

***
Vâcib Tealâ onların dördüncü mertebelerini beyan etmek üzere :

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿10﴾

buyuruyor.

[Ehl-i Cennet memul ettikleri nimetlerin nihayesine varınca münşeatlarının ve duâlarının âhiri âlemleri envâ'-ı lûtuf ve keremiyle terbiye eden Rabbi Tealâ'ya hamdetmektir.]
Yani; ehl-i Cennet Vâcib Tealâ'nın acaip ve garaibini ve âsâr-ı rahmetini görüp gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetleri müşahede edince zat-ı ilâhiyi takdis ve vaad-i ilâhiyi hulf şaibesinden tenzih etmek üzere teşbih etmeye sürat ederler ve şu minval üzere Cenab-ı Hakkı tenzih edince birbirleriyle selâmlaşır ve envâ-ı mekârihten halâs olduklarına işaret ederler ve bundan sonra nail oldukları nimetlere şükür olmak üzere Cenab-ı Hakka hamd ü sena ederler ve derler ki: (ٱلۡحَمۡدُ للهِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ) Yani; «Herkesin meth ü senâsı âlemlerin Rabbi olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve Allah'tan başka hamde ehil yok» demektir.
Vâcib Tealâ kâfirlerin ve müminlerin âhirette hallerini beyan ettiği gibi ehl-i küfrün dünyada halleri Resûlleri tarafından beyan olunan azab-ı isti'cal etmek olup lâkin Allah-u Tealâ ta'cil buyurmayıp vakt-i merhumuna kadar halleri üzerine terkettiğini dahi beyan etmek üzere:

وَلَوْ يُعَجِّلُ الله لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُم بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا فى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ nâsin kendilerine hayrı isti'cal ettikleri gibi onlara şerri isti'cal etmiş olsaydı ecel-i mcv'udlarını kaza buyurur da müddet-i hayatları tükenir biterdi. Ve lâkin Allah-u Tealâ onların istedikleri azab-ı dünye\ iyeyi ta'cil buyurmuyor. Eğer dünyada onlara azabı ta'cil buyursaydı derhal ihlâk ederdi, fakat istidrac olarak onların dünyada azaplarını tc'hir eder. Binaenaleyh; Biz Azimüşşan bize mülakat ümid etmeyenleri mütehayyir ve mü tereddid olarak tuğyanlarında terkederiz ki, terkettiğimiz müddette aklını başına alıp istiğfar ve iman edenler etsinler ve iman etmeyip isyanında devam edenlerin azaba istihkakları zahir olsun.]
Yani; âhireti inkâr edip himmetlerini dünyaya hasredenleri, haddini tecavüz eden isyanları içinde terkeder ve dünyada onlara müsaade ederiz ki, âhirette azapları ziyade olsun. Şu halde onların alelacele azab istemelerinin te'siri olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zaman-ı saadette olan Kureyş kâfirleri ümem-i salife gibi Rasulullah'ın onları azapla korkutmasına karşı «Yâ Muhammed (S.A.) ! Eğer senin dediğin doğru ve nübüvvetin sahihse üzerimize semadan taş yağdır ve azap getir» demeleri üzerine Allah-u Tealâ eğer onların istedikleri veçhüzere azab edecek olsa derhal ihlâk edeceğini ve lâkin dedikleri gibi olmayıp onlara vakt-i merhununa kadar müsaade edeceğini beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ azaplarını murad etmiş olsaydı derhal ihlâk edeceğini beyandan sonra insanın kemâl-i zaafa müptelâ olduğunu ve asla sabrı olmadığını ve hali daima mütegayyir olup, sebatı olmadığını beyan etmek üzere :

وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿12﴾

buyuruyor.

[İnsana envâ'-ı zarardan bir zarar dokunduğunda yattığı, oturduğu veya kalktığı halde bize duâ eder, tazarru ve niyazda bulunur ve dört gözüyle o zarardan kurtulmasını ister. Vakta ki, biz o zararı ondan kaldırınca keenne o zarara dair bize hiç duâ etmemiş gibi duâdan vazgeçiverir, isabet eden zarardan kurtulmasına dair duâsını unutur, kcenne duâya ihtiyacı yokmuş gibi bir tavır takınır. İşte böyle müsriflere amelleri tezyin olunur.]
Yani; belâyânın geldiğinde insanın sabrı azdır ve nimet-i ilâhiyeye nail olduğunda yoluyla şükrünü eda etmez. Zira; insana bir zarar geldiğinde oturur, kalkar, yatar, gezer velhasıl cemi-i ahvalinde o zararın izalesi için duâya seğirtir, o belânın nimete tebdil olunmasını sabırsızlıkla ister. Fakat duâsı kabul olunup da belânın üzerinden kalkmasıyla hemen duâdan ve şükretmekten i'raz eder, o zararı hatırına bile getirmez. Maahaza insana lâyık olan belâya sabır ve nimete şükretmektir.
Şu halde insan için lâzım olan gerek refah ve rahatında, gerek şiddet ve mihnetinde duâdan hâli olmamaktır. Zira; Cenab-ı Hak duâsını müzayaka zamanına hasredenleri zemmetmiştir. Çünkü; refah halinde duâ edenlerin vakt-i müzayakada duâları kabul olunacağına dair Resûlullah
(من سره ان يستجاب والشدائِد فليكثرالدعاءعندرخاء) buyurmuştur. Yani «Gam, gussa ve şiddet zamanında duâsının kabulü kendisine meserret veren kimse rahat ve afiyet zamanında duâyı çok etsin ki, vakt-i ihtiyaçta duâsı kabul olunsun» demektir. Şu halde afiyet zamanında duânın çok olması musibet zamanında duânın kabulüne sebep olacağı bu hadis-i nebeviyle de sabittir. Binaenaleyh; musibet zamanında duâ edip de afiyet zamanı duâyı terketmek mezmumdur ve musibet zamanında duânın kabul olunmamasına sebeptir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; insana lâzım olan vezaif-i ubudiyetten bazılarını beyan buyurmuştur.
B i r i n c i v a z i f e ; insan kaza-yı ilâhiye razı olarak lisanıyla ve kalbiyle musibete asla itiraz etmemektir. Çünkü; Allah-u Tealâ malik-i mutlak olduğundan mülkünde dilediğini işler ve her ne işlerse ayn-ı hikmet ve sevaptır, batıl ve abesten münezzehtir. Hiç kimsenin itiraza salâhiyeti yoktur. Binaenaleyh; insana lâzım olan belâyâya karşı sabır ve sükûnet edip elem ve ıztırabı terk etmektir.
İ k i n c i v a z i f e : musibet zamanında Allah'ın zikriyle meşgul olup duâya devam etmektir. Zikirle iştigal etmek duâyla iştigal etmekten efdaldir. Zira zikir; hakla meşgul olmak ve duâ ise hazz-ı nefisle meşgul olmaktır. Binaenaleyh zikir; duâdan efdaldir;
Ü ç ü n c ü v a z i f e ; belânın üzerinden kalkmasına şükretmek lâzımdır. Zira; belâyı Cenab-ı Hakkın o kimsenin üzerinden kaldırmaması ayn-ı adalet olup kaldırması ise fazl u ihsan olduğundan bu nimet-i uzmaya elbette şükretmek lâzımdır. Duâ zamanında insanın yatmak, oturmak ve ayak üzerinde bulunmak ahvalini tasvir etmek; herhalinde insanın duâ etmesi caiz ve lâzım olduğuna işarettir ki, nasıl mümkün olursa öyle duâ etsin demektir. Binaenaleyh; duânın muayyen bir zamanı ve mekânı yoktur.
Vâcib Tealâ bu âyette insanın iki haline işaret buyurmuştur.
B i r i n c i s i ; zaaf ve aciz haliyle sabrının az olmasıdır. Bunun neticesi belâ nazil olunca zaaf halinin onu duâya ve inkıyada ve huzur-u kalple itaata sevketmesidir. Binaenaleyh; belâ isabet edince yalvarmaya başlar.
İ k i n c i s i ; gurur ve inat, sürür ve ferahtır. Bunun neticesi o belâ zail olup rahatı bulunca hemen geçmiş ıztırabı unutup Allah'ın ihsanım bir tarafa atarak şehevat-ı nefsaniyesinin arzusunu işlemeye sa'yetmek ve nimet-i ilâhiyeyi inkârla küfür ve tuğyana başlamaktır. Çünkü; nefisleri ve şeytanları onların emr-i ilâhiye muhalefetlerini ve resûlüne husumetlerini onlara güzel ve ziynetli gösterir.
Bu âyette Vâcib Tealâ belânın zevaliyle duâyı terkedenleri ve nimetin şükrünü eda etmeyenleri müsrif namryla zikir buyurmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında tazarru'la inkıyad edip belâ zail olunca unutuvermek zikrullahtan gaflet ve umur-u dinde haddini tecavüz olduğundan bu misilli kimselere müsrif denmiştir. Zira; insana malım mahallinin gayrıya sarfetmekte müsrif denildiği gibi vâcibat-ı diniyesini terketmekte dahi müsrif denilebilir. Çünkü m ü s r i f ; garaz-ı hasis uğrunda boşu boşuna malını sarfeden kimseye denildiği gibi saâdât-ı uhreviyeye nispetle gaayet değersiz ve âdı olan lezzât-ı dünyaya kıymetli akimi, fehmini ve azâ-yı sairesini sarfeden kimseye de müsrif denmek elyaktır. Zira; bu azaların mahall-i masrafı maişet-i dünyeviye ve saâdât-ı uhreviye olduğu halde gaayet hasis ve hakir olan dünyaya sarfla âhireti unutmaktan daha büyük israf olamaz. Çünkü; mahall-i masruftan 2173 birine ziyade himmet etmekle israf ettiği gibi diğerini ihmal etmekle büyük zarar ettiği için yine israf etmiştir.

***
Vâcib Tealâ eüz'i zarar isabet edince insanların tazarru' edip zarar zail olunca unutuverdiklerını beyandan sonra ümem-i sahteyi ihlâkint beyanla kâfirleri tehdid etmek üzere :

وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِن قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَاءتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ كَذَلِكَ نَجْزِى الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ ﴿13﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, âsîlere kahr u gazabımız icabı sizden evvel geçen ümmetleri zulmettikleri zaman muhakkak ihlâk ettik. Halbuki onlara resûller geldi. Mucizelerini izhar ettiler. Nübüvvet dâvalarını ispat için ümmetlerine getirdikleri mucizelerini gösterdikleri zaman ümmetleri iman eder olmadılar ve resûllerinin tebliğ ettikleri ahkâmı dinlemediler. İşte onları bilkülliye ihlâk etmek suretiyle cezalandırdığımız gibi ccraimi irtikâb eden her kavm-i günahkârı cezalandırırız.] Zira cürüm ve cinayet; cezayı muciptir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile rusûl-ü kiramın gelmelerinden maksat; ümmetlerine doğru yolu göstermek, zulüm ve inadı terkettirmek, insanlar arasına adaleti te'sis, hüsn-ü muaşereti te'min ve Allah'a ubudiyetin yolunu takrir etmektir. Bunları kabul ve resûllerine iman eden ümmetler her zaman dünya ve âhiret saadetlerine nail olmuşlardır. Bunun aksine iman etmeyip envâ'-ı kabayihi irtikâb ederek yoldan çıkanlar her zaman helâk olup gitmişlerdir. Zira enbiya vasıtasıyla vuku bulan tebligat; tenbih-i ilâhidir. Şu tenbihle mütenebbih olanlar cümle korkularından kurtulup umduklarına nail olmuş ve mütenebbih olmayanlar hâib ü hâsir dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olmuşlardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile helâk olanların helâklerine sebep; cürmü irtikâpları olduğunu sarahaten beyan için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak mücrim lâfzı varid olmuştur. Çünkü; (نَجْزِى الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ) yerine (نَجْزِيهم) denilse olabilirdi, fakat cürümlerini tasrih olmaz ve cezalarına başlıca sebep, cürümleri olduğu bilinemezdi.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salifeyi zulümleri ve cürümleri sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra ümmet-i Muhammediyeyi onlara halife kıldığını beyan etmek üzere :

ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلاَئِفَ فى الأَرْضِ مِن بَعْدِهِم لِنَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ ﴿14﴾

buyuruyor.

[Ümem-i salifeyi ihlâk ettikten sonra ne gibi amel edeceğinize nazar edip bilmek için yeryüzünde sizi halife kıldık.] Onları imtihan ettiğimiz gibi sizi de imtihan edeceğiz ve onları müptelâ kıldığımız şeylerle sizi de müptelâ kılıyoruz ki, amelinize göre mücazat edeceğiz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nazar lâfzı ilm-i hakîkî manâsında müsteârdır. Zira hakikat-ı nazar; Allah-u Tealâ'da tasavvur olunmaz. Çünkü; Vâcib Tealâ'nın nazara ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh n a z a r ; ilm-i hakîkîye teşbih tarikıyla zikrolunmuşsa da ilim manâsı murad olduğundan (لِنَنظُرَ) denmişse de (لنعلم) manâsı murad olunmuştur.
Ehl-i Mekke'nin inat ve kibirleri haddini tecavüz ettiğinden âyetin evvelinde tehdidi teşdid için kasemle ve edat-ı tahkikle varid olmuştur. Zira; muhatabın inkârı ve şiddeti derecesinde te'kid irad olunmak muktezâ-yı belagattır. İnsanları halife kılmaktan maksat; a'mâl-i haseneylc kullar beyninde adaletin zuhuru ve lâyıkıyla âlemin intizamıdır.
Cenab-ı Hakkın kullarını imtihan muâmelesiyle murad; kullarından amellerinin keyfiyet-i zuhurudur, yoksa amellerinin esasının zuhuru değildir. Çünkü; bir amel bazı zamanda ibadet olduğu gibi aynı amel diğer zamanda ma'siyet olur. Meselâ bir kimsenin yetim bir çocuğa bir tokat vurması eğer o çocuğu te'dib ve terbiye kasdıyla olursa ibadet olduğu gibi çocuğa ihanet ve eza kasdıyla olduğunda ma'siyet olur. Şu halde amelin esasının zuhuruna itibar yoktur, belki zuhurun keyfiyeti veçhine ve ameli izhar eden kimsenin niyetine itibar vardır. Amma kat'i ve sarih ma'siyeti izharda niyete itibar yoktur. Çünkü masiyet olan birşey; niyetle ibadet olamaz.

***
Vâcib Tealâ’nın insanları halife kılmaktan maksadını beyandan sonra insanların amellerinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ

buyuruyor.

[Onlar üzerlerine bizim manâsı açık âyetlerimiz okunduğunda âhirete iman etmeyip bize mülakat ümid etmeyen kimseler «Şu Kur'an'ın yerine başka bir Kur an getir» veyahut «Bunu başka bir Kur'an'a tebdil et ki, biz de okuyalım» derler.]
Yani; nebimiz lisanıyla kâfirler üzerine bizim vahdaniyetimizi ve âhirete delâlet eden ve manâsı zahir olan âyetlerimiz okunduğunda âhirette bizim ihsanımıza mülakat etmek ümid etmeyenler «Yâ Muhammed (S.A.) ! Bize bir Kur'an getir ki, âhiretten bahsetmesin veyahut bu Kur'an'ın âhirete delâlet eden âyetlerini delâlet etmeyenlere tebdil et ki, zihnimize muvafık olsun, biz de okuyalım ve iman edelim» derler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kâfirlerin bu sözlerden maksatları; Kur'an'ı ve Resûlullah'ı istihza etmektir. Çünkü; zamanımız süfehâsında da görüldüğü veçhile onlar arzularının hilâfına olan şeye itiraz ettikleri gibi bazı âyetleri de kendi hava ve heveslerine uydurmak isterlerdi. Yahut Resûlullah'tan bu suâlleri ciddi olmak muhtemeldir. Çünkü Kur'an; onların ma'budlarını ve mezheblerini zemmettiği cihetle müteezzi olduklarından ma'budlarını ve mezheplerini zemmetmeyen bir kitap gelmesini istemişlerdir. Yahut Resûlullah'ı ilzam için istemişlerdir. Çünkü; Resûlullah istediklerini getirmiş olsa onlar için tekzib daha kolay olacağından başka bir kitabın gelmesini taleb etmişlerdi.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin bu suâllerine karşı Resûlullah'ın cevabını beyan etmek üzere :

قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَاء نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ ﴿15﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem'er Rusûl ! Sen onlara «Benim için kendi tarafımdan Kur'an'ı tebdil etmek caiz olamaz. Zira Kuran; Allah'ın kelâmı olduğundan tebdili ancak Allah'a mahsustur. Tebdil etmek beşerin kudretinde değildir. Binaenaleyh; ben ittibâ' edemem, ancak bana vahyolunana tâbi' olurum. Vahyolunan ahkâmın haricinde hiçbir şeye ittibâ' edemem ve onun haricinde size birşey söyleyemem. Çünkü; ben Rabbime âsî olursam büyük bir gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım. Maahaza vahyin haricinde birşey söylemek ve Kur'an'ı tebdil etmek Allah-u Tealâ'ya isyandır. İsyan ise azabı muciptir. Şu halde azabı mucip olan şey benim için caiz olamaz» demekle cevap ver ki onlar istedikleri şeyin caiz olmadığını bilsinler.]
Yani; ey kâfirler ! Sizin istediğiniz şey muhaldir. Amma bazı âyetin bazısıyla nesholunması Allah'ın vahyi cümlesindendir. Binaenaleyh; nesihle bu âyete itiraz varid olamaz.
Bazı ulema bu âyetle Resûlullah'ın her hükmü vahye müstenid olup içtihadla hükmetmediğine istidlal etmişlerse de esah olan; bu âyet içtihada münafi değildir. Çünkü; Resûlullah içtihadla hükmettiğinde o hükmü takrir olunursa takrir de taraf-ı ilâhiden vahiy demektir. Eğer hata olsa derhal beyan olunur. Hata üzere takrir olunmaz. Şu halde içtihad üzere kararlaşmak da vahy-i ilâhi cümlesinden olduğu cihetle Resûlullah’ın her hükmü vahye müsteniddir. Amma kıyas-ı fukaha zaman-ı saadetten sonra olduğu cihetle vahye müstenid olmak lâzım gelmez. Çünkü; Resûlullah'tan sonra vahiy gelmek imkânı yoktur. Binaenaleyh; âhâd-ı ümmetten içtihadla imtiyaz eden fukahanın kıyasla bir hâdiseye fetva vermeleri caizdir ki, kıyas-ı fukaha da edille-i şer'iyeden ma'duddur. İşte bu esasa binaen mesail-i şer'iyeden birçokları kıyas-ı fukaha ile istinbat olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın Resûlullah tarafından söylenmiş birşey olmadığını beyandan sonra taraf-ı ilâhiden münzel vahiy olunduğunu beyan etmek üzere:

قُل لَّوْ شَاء الله مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلاَ أَدْرَاكُم بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِّن قَبْلِهِ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿16﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara de ki, «Eğer Allah-u Tealâ şu Kur'an'ın gayrı birşey dilemiş olsaydı bu Kur an'ı sizin üzerinize ben tilâvet edip size ta'lim etmezdim ve Allah-u Tealâ da bunu size göndermez ve bildirmezdi. Bundan evvel kırk sene kadar bir müddet de sizin içinizde bulundum, ömür geçirdim. Böyle birşeylere teşebbüs etmedim. Zira; Allah-u Tealâ henüz Kur'an'ı gönderip tilâvetimi emretmemişti. Şurasını düşünüp taakkul etmiyor musunuz ki, kırk sene sükûttan sonra böyle büyük kitabı getirmek ve tilâvet etmek ind-i ilâhiden olmayınca olabilir mi?] Ve niçin buralarını düşünmeksizin söylersiniz ve başka bir Kur'an getirilmesini veyahut bazı âyetlerini tebdil etmemi niçin teklif edersiniz? Benim vazifem bunu size tebliğ etmektir. Bunun haricinde me'muriyeim yok ki, onu işleyeyim ve sizin dilediğiniz gibi size istediğinizi getireyim. Bunlardan hiçbirisi olamaz. Çünkü; onları yapmak benim elimde değildir. Eğer benim kudretim tahtında olsaydı vahiy gelmezden evvelki kırk senede bir defa bari birşey tilâvet ederdim. Halbuki tilâvet etmedim. Çünkü; bana vahiy gelmemişti. Vahiy gelmeksizin böyle evvelîn ve âhirinin ulûmunu cami' ve vaad ü vaîdi hâvî, dünya ve âhiretin saadetini kâfil bir kitab-ı azîmi kendi indimden getirmek benim için mümkün olabilir mi? Maahaza siz benim halimi bilirsiniz ki, ben bir kitap mütalâa etmedim ve bir kimseden ders okumadım. Siz düşünmez misiniz ki, bir muallimden ders okumayan ve bir üstaza tilmiz olmayan kimseden böyle ulûm-u nefise, hakaayık, dekaayık, ahkâm ve letaif-i ahlâkı cami' ve esrar-ı acîbe üzerine müştemil olup ulema ve fuzalâ muârazasından âciz kaldığı kitabı kendi indinden getirebilir mi? Ve böyle bir kitabın vahiyle olup vahiy olmayınca olamayacağını neden taakkul etmezsiniz? »

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın Resûlullah tarafından yapılmış olduğunu kâfirlerin iddia etmeleriyle iftira etmiş olduklarını beyandan sonra iftira alâllah eden kimselerin cezalarını beyan etmek üzere :

فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ ﴿17﴾

buyuruyor.

[Yalan olarak Allah-u Tealâ'ya iftira eden veyahut âyetlerini tekzib eden kimseden ziyade zalim olur mu? Elbette olamaz. Zira; onlar felah bulmaz mücrimlerdir.] Çünkü mücrim olan; felâhyab olamaz.
Yani; Allah'tan sadır olmayan bir şeyin isnadı iftira alâllah olduğu gibi Allah'ın inzal ettiği Kur'an'ı başkasına isnad dahi iftira alâllah olur. Binaenaleyh; sizin Kur'an'ı benim tarafımdan yapılmış bir kitab olduğunu iddianız iftira alâllah olduğundan sizden zalim kim olabilir? Ve eğer sizin dediğiniz gibi Kur'an'ı ben kendi indimden söylemiş olduğum halde Allah-u Tealâ'ya isnad etmiş olsam iftira alâllah olmaz mı ve benden daha zalim dünyada kını olabilir? Benden böyle zulmü nasıl bekler ve bana nasıl isnad edersiniz? Halbuki sizin bu itikaadınızın butlanım ben edille-i kafiyeyle ispat ettim. Binaenaleyh; sizin cümle âlemden zalim ve cahil olduğunuz meydana çıktı. Halâ utanmıyorsunuz.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvelki âyetin hükmü üzerine müteferri olduğuna işaret için tefri'a delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; evvelki âyette kâfirler Resûlullah'a «Kur'an senin kendi indinden olduğu halde Allah'a isnatla iftira alâllah ediyorsun» demek istedikleri beyan olunmuştu. Bu âyette ise Resûlullah iftirayı kökünden nefyettiği gibi kendilerinin iftira ettikleri cihetle herkesten ziyade zalim olduklarını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; onların Resûlullah'a isnad ettikleri iftirayı Resûlullah onların üzerine tahmil etmiştir.

***
Vâcib Tealâ; Kur'an kâfirlerin ma'budlannı zemmettiğinden dolayı kâfirlerin Resûlullah'tan Kur'an'ın tebdilini istediklerini ve Allah-u Tealâ'ya iftira edenlerden daha ziyade bir zalim olmadığını beyandan sonra batıl mabudlara Kur'an'ın ta'nı haklı ve onlara ibadet edenler hakkında zemmi doğru olduğunu beyan etmek üzere :

وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللهِ مَالاَيَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللهِ

buyuruyor.

[Onlar Allah'ın gayrı mazarrat ve menfaati olmayan putlara ibadet ederler ve derler ki «Şu putlar indallah bizim şefaatçılarımızdır.»]
Yani; kâfirler felah bulmazlar. Zira; Allah'tan başka olarak menfaat ve mazarratı olmayan, taştan ve ağaçtan yapılmış olan putlara ibadet gibi bir cürüm ve cinayeti irtikâb ederler ve bu cinayeti irtikâplarında da «Bunlar bizim indallah şefi'lerimizdir» demekle itizar etmek isterler. Halbuki ibadet; ta'zîmin en ziyade büyüğü olduğundan envâ'-ı nimetin büyükleri kimden sadır olursa ta'zim ona olmak lâzım geldiğinden ibadete lâyık olan ancak Allah-u Tealâ'dır. Allah'ın gayrı ibadete lâyık zîrûhtan hiçbir kimse ve cemadattan hiçbir şey yoktur. Kâfirlerin ibadet ettiği cemadat ise ilıadet edenlere ibadetlerinden dolayı menfaata muktedir olamadıkları gibi ibadet etmeseler dahi mazarrata da muktedir değillerdir. Binaenaleyh; kâfirlerin ma'budlarının asla ibadete istihkakları yoktur. Çünkü; ma'bud âbidden her cihetle mükemmel olmak lâzımdır. Bunların ibadet ettikleri ma'budlar ise ibadet eden kâfirlerden ezhercihet âcizlerdir.
Fahri Râzi ve Nisâbürî'nin beyanları veçhile kâfirlerin bazıları kendilerini Allah'a ibadete lâyık görmediklerinden putlara ibadetlerini Allah'a ibadete vesile addederler ve putların kendilerine şefaat edeceklerini itikad ederler ve bazıları da içlerinden büyük tanıdıkları kimselerin veyahut meleklerin suretlerini ma'bud ittihaz eder ve ona ne kadar ibadet ederse o da ona o kadar şefaat edecek itikad ederlerdi. Nitekim zamanımızda nâsın çokları hüsnüzannettikleri kimselerin kabirlerine pek çok ta'zimle meşgul olurlar ve bu ta'zîmi onların şefaatına vesile addederler. Halbuki kabre ta'zîm o kabrin içinde olan kimseye ta'zîm olmaz, belki ta'zîm: şeriata muvafık olarak onun mesleğine sülükle Cenab-ı Hakka ubudiyet etmektir ve kâfirlerden çokları Hulûliye mezhebinden oldukları cihetle ecsam-ı âliyeden bazılarına üiûhiyetin hululünü itikad ettiklerinden o cismin suretine veyahut kendine ibadetle meşgul olurlar. Şu itikaadın cümlesi batıl olduğuna bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin itikadlan ve mezhepleri batıl olduğunu beyandan sonra onları ilzam ve tevbih etmek üzere :

قُلْ أَتُنَبِّئُونَ الله بِمَا لاَ يَعْلَمُ فى السَّمَاوَاتِ وَلاَ فى الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿18﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirlere ilzam tarikıyla de ki, «Yerde ve göklerde mevcut olmayan şeyleri mi Allah'a haber veriyorsunuz? Allah-u Tealâ cemi-i sıfat-ı nekaaisten münezzeh ve mukaddestir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların zatına şerik ittihaz ettikleri şeylerden yüce oldu.»]
Yani; Habibimî Menfaat ve mazarata muktedir olmayan birtakım cemadat ve suretlere ibadet edenleri ilzam ve işlerini red ve inkâr tarikıyla onlara sen de ki «Göklerde ve yerde vücuduna Allah'ın ilmi taallûk etmediği şeyleri mi Allah-u Tealâ'ya haber veriyorsunuz? Sizin şefaat edeceğini ümid ettiğiniz putlar size şefaat edemezler. Zira; şefaat edecek olsalardı Allah-u Tealâ’nın ilmi taalluk eder ve Allah-u Tealâ bilir». Halbuki onlardan şefaat olmadığından ilm-i ilâhi taalluk etmemiştir.
Fahr-i Razi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette hemze; istifham-ı inkârî ve tevbih manâsını mutazammın olduğundan kâfirleri tevbih ve ef'âllerini inkâr vardır. Çünkü; «Allah-u Tealâ’nın bilmediği şeyi mi haber veriyorsunuz?» demek onları terzil ve tekdir olduğu gibi istihza manâsı dahi mevcuttur. Zira; vücudu olan şeyi Allah-u Tealâ elbette bilir. Eğer bir şeyin vücudunu Allah-u Tealâ bilmiyorsa o şeyin vücudu yoktur. Kâfirlerin bazıları âhirete iman etmediklerinden bazı âyette âhirete iman etmedikleri ve bazıları da âhirete iman edip putların şefaat edeceğini itikad ettiklerinden âyetlerin bazısında onların halleri beyan olunmuştur. Binaenaleyh; kâfirlerin âhirete imanları olmadığını beyan eden âyetlerle imanı olduğunu beyan eden âyetler arasında tenakuz yoktur. Zira; herbirinin mevzuları başka başkadır. Çünkü; âyetin birinde beyan olunan bir kavmin itikaadı öbüründe beyan olunan diğer bir kavmin itikaadıdır. Binaenaleyh; ikisinin mazmunu da doğrudur ve birbirine münafi değildir.

***
Vâcib Tealâ puta ibadetin batıl olduğunu beyandan sonra puta ibadet etmek insanların mezheb-i aslileri olmayıp sonradan icad olunmuş bir mezheb-i batıl olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلاَّ أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواْ

buyuruyor.

[Nâs olmadı, illâ ümmet-i vahide oldu, sonra mezhepte ihtilâf ettiler.]
Yani; nâs fıtrat-ı İslâmiye üzere içtimâ' etmiş ümmet-i vahideydi. Esas itibarıyla bir din üzere toplanmış bir cemaatken sonraları Şeytan itikaadât-ı batılayı tezyin ve telkinatla aralarını ifsad etti. Onlar da hava ve heveslerine tebaiyetle Şeytan'ın iğfalâtına aldandılar. Binaenaleyh; mezhepçe beyinlerinde vâki olan ihtilâf üzerine müteferrik cemaatlar zuhur ederek muhtelif üm-.metler oldular.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile nâsın ümmet-i vahide olduğu zamanda ihtilâf varsa da esah olan Hz. Adem zamanında ümmet-i vahide olmuştur. Çünkü; Hz. Âdem ile evlâdı bidayet-i zamanda bir din üzere ümmet-i vahideydiler. Vakta ki, Kaabil, Habil'i katledince evlâd-ı Adem beynine tefrikalar düştü ve muhtelif cemaatlar hasıl oldu. Şu halde nâsın ümmet-i vahide olması bidaye-i devr-i Ademdeydi. Yahut tufan-ı Nûh'tan sonra nâs ümmeti vahide olmuştur. Çünkü; tufanla bilumum nâs garkolup ancak gemide bulunan ehl-i iman kaldığından işte o zamanda nâs din-i vahid üzere ümmet-i vahide olmuştur. Badehu nâs çoğaldığından efkâr ihtilâf ederek birçok milletler hasıl olmuştur.
Ümmet-i vahideyle muradın küfrüzere ittifak etmiş ümmet-i vahide olmak ihtimalini dermeyan edenler varsa da bu ihtimal aklen ve naklen baiddir. Zira; insanların yaratılmasından maksad-ı asli ibadet olduğundan dünyada bulunan insanların bilûmum küfrüzere ittifakları hiçbir zamanda vâki' olmamış ve olmayacaktır. Zira; hiç ibadetten hali olmak hikmet-i hilkata muhaliftir. Şu halde dünya yüzü velev bir şahıs tarafından olsun Allah'a ibadetten hâlî olamaz ve Resûlullah’ın hadis-i şerifi de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; rivayet-i mevsukaya nazaran Resûlullah «Yeryüzü Allah'a ibadet eden kullardan ve kendileri sebebiyle rızık nazil olan kimselerden hâlî kalmaz» buyurmuştur. Şu halde nâsın küfrüzere ittifak ettiği bir zaman olmaz ve olamaz. Amma din-i hak üzere içtimâ' ettikleri zaman olduğunu âyet-i celile beyan buyuruyor. O ittifakta beyan olunduğu veçhile ya devr-i Âdem'de veyahut devr-i Nûh'ta vuku bulmuştur. Bu iki zamanda velev az bir müddet için olsun bütün dünyada mevcut halkın iman üzere ittifak ederek ümmet-i vahide oldukları muhakkaktır.

***
Vâcib Tealâ insanların iptidaen ümmet-i vahide olup sonra mezahipte ihtilâf ettiklerini beyandan sonra azaplarının te'hiri ezelde yazılmamış olsaydı ihtilâf edenlerin derhal ihlâk olunacaklarını beyan etmek üzere :

وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿19﴾

buyuruyor.

[Yâ Habibim ! Eğer Rabbinden sebkat etmiş bir kelime olmamış olsaydı onlar beyninde ihtilâf ettikleri mesele hakkında hükmolunur ve derhal helâk olurlardı.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Rabbin Tealâ tarafından ezelde âsîlerin azap ve helâkleri ta'cil olunmayacağına dair yazılmış bir kelime sebkat etmemiş olsaydı ihtilâf ettikleri mesailde haksız olanların ihlâkiyle derhal hükmolunurlardı. Ve lâkin Allah-u Tealâ batılı irtikâb edenlerin ceza-yı lâyıkları âhirette olacağına dair takdir-i ilâhi sebkettiğinden ekseriyetle âsîler bu dünyada helâk olmamışlardır. Yahut bu âyette sebkeden kelimeyle murad; rahmet-i ilâhiyenin gazap üzerine sebketmesidir ki rahmet-i ilâhiyenin gazap üzerine sebki; âsîlerin azaplarının âhirete te'hirine veyahut vakt-i merhununa kadar imhaline sebep olmuştur. Eğer rahmet-i ilâhiye onların azaplarının te'hirine sebep olmasaydı derhal ihlâk olunurlardı demektir.
Yahut s e b k e d e n k e l i m e yle murad; tekâlif-i ilâhiyenin bekasına dair kaza-yı ilâhidir. Çünkü; ibad üzerine tekâlif-i ilâhiyenin her şahsa nazaran mevtine kadar ve umum nâsa nazaran kıyamete kadar bakî olacağına dair hükm-ü ilâhi olmasaydı âsîler derhal ihlâk olunurlar da tekâlif onlar üzerine bakî kalmazdı. Yani âsîler isyanları ve kâfirler küfürleri üzerine derhal hesaba ve muâhazeye mübaşeret olunsaydı herkes amele ve imana mecbur olurdu. Binaenaleyh; isyan edecek zaman geçmeksizin makhur oluverseler tekâlif zail olur, bakî olmazdı. Halbuki maksud; tekâlifin bekaasıdır. Âsîleri derhal ihlâk ve âbidleri ibkaa etmek teklifin esrarına münafidir. Zira; evamir ve nevâhînin hükmü biraz mühleti icab ettiğinden ihlâki ta'cil etmek hikmet-i teklife muhaliftir. Binaenaleyh; âsîlere Vâcib Tealâ mühlet verir ki, tevbe ederse tevbesini kabul buyurun, eğer tevbe etmezse i'tizara mecali kalmasın.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin davâ-yı risalete delâlet eden âyetler taleb ettiklerini beyandan sonra taleb ettikleri zaman söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere :

وَيَقُولُونَ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِّن رَّبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ للهِ فَانْتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ ﴿20﴾

buyuruyor.

[Kâfirler derler ki, «Keşke Muhammed (A.S.) üzerine Rabbisinden Kur'an'dan başka nübüvvetine delâlet eden âyet nazil olsaydı.» Yâ Ekrem-er Resûl ! Sen onların bu sözlerine cevap olarak de ki, «Sizin istediğiniz âyet gaaiptir. Binaenaleyh; bize ma'lûm değildir. Zira gaaibe ilim; Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu halde istediğiniz şeyin zuhurunu bekleyin. Allah'tan zuhur edecek hükme ben de sizinle beraber intizar edicilerdenim.»]
Yani; kâfirlerin tıynetlerinde olan habaset icabı Resûlullah'ın nübüvvet dâvasının sıdkına suret-i kafiyede delâlet eden Kur'an'a kanaat etmeyerek derler ki «Keşke Muhammed'in Rabbisinden dâvasının sıdkına delâlet eden bir âyet nazil olmuş olsaydı da biz de iman edeydik». Kâfirler bu sözleriyle adem-i imanlarını izhar ederler ve «Kur'an bir kitaptır, kitap ise mucize olmaz. Eğer kitap mucize olsaydı Mûsâ ve İsâ (A.S.) ın kitapları da. mucize olurdu. Halbuki onlar haklarında kitapları mucize olmadı» demelerine cevap olarak Resûlullah buyurmuştur ki «Şu sizin istediğiniz şey Cenab-ı Hakkın kudreti tahtındadır. Binaenaleyh; halkedip etmeyeceğini biz bilmeyiz. Zira; gaaiptir ve gaaibe ilimse Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu halde sizin de benim de taraf-ı ilâhiden zuhur edecek hükme intizar etmemiz lâzımdır. Çünkü; sizin ve benim gaybe muttali' olamadığımız cihetle zuhurata tabi olmaktan başka çaremiz yoktur» demekle onları ilzam etmiştir. Yahut, «Siz istediğinizi gözetin, ben de sizin hakkı inkârınızdan dolayı nazil olacak azabı gözeticiyim» demektir. Bu manâya nazaran kâfirleri, azap nazil olacağını beyanla Resûlullah tehdid etmiştir. Yani «İsterseniz Kur'an’ın mucize olduğunu tasdik edin ve dâvamın sıdkına delâletini kâfi görün, bana iman edin. İsterseniz iman etmeyin, azabın zuhuruna muntazır olun. İki tariktan birini ihtiyarda muhayyersiniz. Çünkü; iman ederseniz sizin için necat ve saadet vardır, eğer iman etmezseniz sizin için dünyada felâket ve âhirette azap vardır. Şu halde istediğinizi ihtiyar edebilirsiniz» demekle cevap verilmiştir.

***
Vâcib Tealâ ikinci bir cevabı beyan etmek üzere :

وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِّن بَعْدِ ضَرَّاء مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُم مَّكْرٌ فى آيَاتِنَا قُلِ الله أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ ﴿21﴾

buyuruyor.

[Nâsa kıtlık ve hastalık gibi bir belâ isabet ettikten sonra Biz Azîmüşşan onlardan o zararın izalesiyle ihsanımızı onlara tattırdığımızda ansızın onlar için bizim âyetlerimize bir hile görülür ki, âyetlerimize ta'n ve Resûlümüze ve şeriatına itirazla hile yapmak isterler. Yâ Ekrem-er Rusûlî Sen Allah'ın âyetlerini zahirinden çıkarmaya çalışanlara de ki; Allah-u Tealâ'nın tedbiri şedid ve sizin gibi âsîlerden ahz-ı intikaamı mediddir. Zira; bizim hafaza meleklerimiz sizin hilelerinizi yazarlar. Binaenaleyh; hilelerinizden hiçbir şey kalmaz, illâ cezasını görürsünüz.] Çünkü; nimete küfürle mukaabele ettiğinizden Allah-u Tealâ size azapla mukaabele eder. Şu halde dünyada rezil ve rüsvâ, âhirette azab-ı ebedî ile muep olacaksınız.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile Allah-u Tealâ Mekke ahalisini yedi sene kıtlıkla müptelâ kıldı. Malları ve mevaşileri kalmadı, bütün helâk olmak raddesine geldi ve envâ-ı müzayakaya duçar oldular. Badehu Allah-u Tealâ o zararı izale edince şu belânın izalesine şükürle Cenab-ı Hakka iman edip itaatla meşgul olmak lâzımken bir de aksi hâl üzere görüldüklerini ve âyât-ı ilâhiyeye ta'n ve birtakım asılsız itirazlarla meşgul oluverdiklerini ve envâ'-ı hileyle şeriat-ı Ahmediyeyi söndürmeye çalıştıklarını Vâcib Tealâ bu âyetle tasvir buyurmuştur ve şu manâya nazaran âyette beyan olunan m e k i r le murad; kâfirlerden sudur eden ta'n ve Resûlullah'ı zem ve belâyâmn üzerlerinden kalkmasını putlarına isnatla küfretmeleridir. İşte su tafsilâttan anlaşıldığı veçhile bunların istedikleri' âyet gelmiş olsa dahi iman etmeyeceklerine âyet delâlet eder. Çünkü âyet; evvelki âdetleri veçhile yine bir bahaneyle iman etmeyeceklerini müş'irdir. Zira; Kur'an'dan başka bir âyet istedikleri iman etmek için değildir, belki temerrüd ve inat içindir. Halbuki helâklerine sebep olacak belâyâmn üzerlerinden kalkmasından daha ziyade onları ikaz edecek bir âyet olamaz. Bunlar ise belânın üzerlerinden kalkmasıyla mütenebbih olmak şöyle dursun envâ'-ı hiyel ve desaisle nâsı iğfale ve şüphe ilkaasına çalışmışlardır.
Âyette A l l a h ' ı n m e k r i yle murad; tedbir ve âsîlerden intikamdır. (لمنارُسُل)'daki r e s û l l e r le murad; kulların amellerini yazan meleklerdir. Meleklerin onların amellerini yazmalarını beyan; onları tehdid ve hilelerinin te'siri olmayacağını beyanla insafa davet etmektir. İşte bu gibi tenbihat-ı ilâhiye kullarına her zaman vâki olur ve kullar da ya asla mütenebbih olmaz helâk olurlar, veyahut bazıları mütenebbih olmakla gazab-ı ilâhi taahhur eder.

***
Vâcib Tealâ insanları belâyâdan halâs edince birtakım hilelerle itiraza kalkıştıklarını beyandan sonra insanları mesâibden halâs buyurmasını bir misal-i cüz'i ile temsil etmek üzere :

هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنتُمْ فى الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِم بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُواْ بِهَا جَاءتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءهُمُ الْمَوْجُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُاْ الله مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنِّ مِنَ الشَّاكِرِينَ ﴿22﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü aladır ki sizi karada ve denizde yürütür, hatta siz denizde ve gemi içinde olup da güzel rüzgâr ve içinde olan kimseler o gemiyle yürüdüklerinde o geminin götürdüğü kimseler ferahlanınca ansızın bir fena ve şiddetli rüzgâr gelmesiyle her taraftan dalgalar hücum edip içinde bu'unanlar kendilerini esbab-ı helâk ihata etti zannettiklerinde itaatlarını Allah-u Tealâ'ya hasreder oldukları halde ihlâs üzere Allah'a duâ ederler ve dergâh-ı ulûhiyete iltica ederek «Zat-ı ulûhiyetine yemin ederiz yâ Rabbi ! Eğer sen bizi şu beliye ve helâkten kurtarırsan elbette biz şükredicilerden oluruz» demekle Vâcib Tealâ'ya ahid verirler.] Ve günahlarından nedametle hemen ihsan-ı ilâhiye iltica ve şu helâkten kurtulmalarını Cenab-ı Hak'tan istirham ederler.

***
Vâcib Tealâ şu duâları üzerine onları halâs edince ahidlerinin ve yeminlerinin hilâfına onlardan sudur eden harekât-ı nalâyıkayı beyan etmek üzere :

فَلَمَّا أَنجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فى الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ

buyuruyor.

[Vakta ki, biz onlara necat verince yeryüzünde bigayrıhakkın tuğyan ve fesada müsaraat ederler.]
Yani; Cenab-ı Hakkın melekleri sizin hilelerinizi yazar, Allah-u Tealâ sizi gözetir. Nasıl gözetmesin? Allah-u Tealâ arz üzerinde seyr ü seyahata size kudret vermekle sizi karada ve denizde yürütüyor ki, sizin ihlâs üzere ameliniz olup olmadığını bilmek ve iman üzere sizin sebatınızı anlamak için imtihan muamelesi yapar. Hatta size gemide olup da o gemiler içinde olanlarla seyrine muvafık rüzgâr ve lâtif hava vasıtasıyla gemide bulunanlara arız olan rahattan dolayı ferahlandıklarında derhal hava tebeddül edip gemiyi şiddetle tahrik edici fena rüzgâr esip cümle rahatları selbolunup her cihetten dağlar gibi dalgalar gelip gemiyi alt üst etmeye başlayınca hayatlarının tehlikesini gördüklerinde onlar zannederler ki, kendilerini helâk ihata etti, asla necat yoktur. İşte o zaman bilûmum itikaad-ı batılı terkle hemen itaat ve ihlâs üzere duâya müsaraat ederler ve bilirler ki, Allah'ın lûtfundan başka iltica edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; bütün halktan kat'-ı ümid eyleyerek halikın rahmetini istirham ve duâlarını yeminleriyle te'kid ederek «Ey Rabbimiz ! Eğer şu bizi ihata eden beliyeden kurtarırsan elbette biz nimetine şükredicilerden olacağımıza yemin ederiz. Zira bu nimet; unutulur nimetlerden değildir» demekle dergâh-ı ulûhiyete iltica edince vakta ki, Vâcib Tealâ onların duâlarını kabul ve zararlarını defi' ve belâlarını refi'le necat verince müptelâ oldukları belâları unuturlar. Bir de görülür ki, onlar yeryüzünü ifsad ederler ve musibetleri onlara asla ibret olmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet insanların ihtiyarî işlerini halkeden Allah-u Tealâ olduğuna delâlet eder. Çünkü; insanların deryada ve karada yürümeleri Allah-u Tealâ'ya nispet olunmuştur. Eğer Mu'tezile'nin dedikleri gibi insanlar ihtiyari işlerini kendileri halketmiş olsaydı ihtiyari işleri cümlesinden olan yürümeleri kendilerine isnad olunurdu da Allah-u Tealâ'ya isnad olunmazdı. (فَلَمَّا أَنجَاهُمْ) nazmında (فا) lâfzı necatın duâ üzerine terettüb ettiğine ve ihlâs üzere vâki olan duânın kabulüne işaret içindir. Çünkü; her taraftan kat'-ı ümid ederek Allah'a yalvarmanın ihlâs üzere olacağında şüphe yoktur. (يَبْغُونَ فى الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ) «Yeryüzünde bigayrıhakkın küfür ve sair günahlara tecavüzle ihlâstan çıkar ve tuğyan ederler» demektir.
Hulâsa; insanların müzayaka zamanında ihlâs üzere Allah-u Tealâ'ya iltica etmek âdetleri olduğu ve o müzayakanın zevaliyle ekseriya İhlâsın zail olup devamı olmadığı ve insanların daima fırsat esiri olup refah-ı halin galip üzere tuğyana sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanların tuğyan ettiklerini beyandan sonra o tuğyanın zararı ancak kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنفُسِكُم مَّتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَينَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿23﴾

buyuruyor.

[Ey nâs ! Sizin fesadınızın günahı ancak size aittir. Zira; sizin fesadınız menfaat-ı dünya içindir. Dünya ise hakir ve azıcık bir-şeydir. Dünyadan sonra ancak sizin merciiniz bizim huzur-u manevimizdir. Bizim huzurumuza rücû' edince biz size cümle amellerinizi haber verir ve herbiriylc mücazat ederiz.]
Yani; insanların nimetlere şükretmek yerine küfran-ı nimet etmelerinin zararı ancak kendilerinedir, zira; akıbet huzur-u ilâhiye varılacak ve amellerinden birer birer suâl olunacaktır. Şu halde dünya menfaati için âhireti feda etmekte bir manâ yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (مَّتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا) bağyin mef'ulünbihidir ve haber-i mahzuftur. Mahzur veyahut dalâl demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sizin menfaat-ı dünyayı taleb için fesadınız korkulu ve dalâldir ki, doğru yoldan çıkmaktır.] Yahut (بَغْيُكُمْ) ; fesad manâsına müptedadır. Haberi (عَلَى أَنفُسِكُم) lâfzıdır. (مَّتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا) mukadder (تتمتعون) fiilinin meful-ü mutlakıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sizin fesadınızın zararı ancak nefsinizedir. Binaenaleyh siz ancak menfaat-ı dünya ile intifa' edersiniz, âhirette menfaatiniz olmaz.] demektir.

***
Vâcib Tealâ insanların bütün fesadları dünya menfaati için olduğunu beyandan sonra hayat-ı dünyayı bir misal-i acîble temsil etmek üzere :

إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاء أَنزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأَرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأَنْعَامُ حَتَّىَ إِذَا أَخَذَتِ الأَرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَآ أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلاً أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَن لَّمْ تَغْنَ بِالأَمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ﴿24﴾

buyuruyor.

[Hayat-ı dünyanın sıfatı ve keyfiyeti bizim semadan inzal ettiğimiz yağmur suyuna benzer ki, o suyla insanın ve hayvanların yiyecekleri otlar birbirine karışır. Hatta rahmet suyuyla otların kökleri birbirine karışınca yeryüzü ziynetlenir ve otlar yürümeye başlar ve ehl-i arz o biten otları ve ekinleri biçmeye, kaldırmaya ve meyvaları devşirmeye kaadir olduklarını zannederler. Çünkü; bitip meydana geldiğinden oldu, bitti farzederler. Halbuki gece veyahut gündüzde o nebatı bir afet gönderip ihlâk etmekle bizim emrimiz gelince biz onu kökünden kesilmiş anız kılarız. Binaenaleyh; o ekinler ve otlar dünkü günden bitmemiş gibi olur ki, insanların ve hayvanların intifa' edecekleri birşey kalmaz. İşte fikr-i selim sahibi olan kavim için biz âyetlerimizi şu misal-i acİp gibi tafsil ve temsil eder ve bu vesileyle dünyanın halini insanlara anlatırız ki, insanlar meylettikleri ve mağrur oldukları dünyanın hali sürat-ı zevalde bizim semadan indirdiğimiz ve envâ-ı nebatla karışıp ekle salih bir hale geldikten sonra derhal helâk ettiğimiz otlar gibi olduğunu bilsinler de o kadar muhabbet etmesinler.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhilehayat-ı dünya nebatata teşbih olunmuştur. Çünkü; arz üzerine yağmurlar yağınca yeni topraktan çıkmış henüz neşvünema bulmamışsa da nemaya istidadı olan otlara yağmur suları karışınca yeryüzü ziynetini takınır âdeta yeni bir gelinin envâ'-ı ziynetlerle tezeyyün ettiği gibi nebatatın herbirinde zuhur eden beyaz, sarı, kırmızı ve siyah çiçeklerle bütün dünya ziynetlenir, bağlar ve bahçelerde envâ-ı meyvalar zuhur eder. Şu halleri bağların ve tarlaların sahipleri görünce birçok menfaatlara nail olacağını ümid eder. Sonra Allah-u Tealâ şiddetli rüzgâr ve dolu veyahut sel suyu gibi âfetlerle gecede veya gündüzde onu mahveder, keenne dünkü günden bitmemiş gibi olur, emekleri zayi olup bütün hasılat yok olunca sahibi son derece mahzun olur. İşte şu mahzun olan kimse gibi dünyaya mağrur olan ve muhabbet edenlerin akıbetleri hüzün ve kederden başka birşey olamaz. Zira; bu misilli kimselere ölüm gelip bütün mal ve mülkünü terkedip emekleri zayi olup dünyaya hırsından dolayı amel-i salihten mahrum olduğunu görünce eseften başka birşeye nail olamaz. Fakat o vakitte nedamet ve esef de fayda etmez. Çünkü; geçmiş geri dönmez.

***
Vâcib Tealâ âhireti terkederek dünyaya meyledenlerin hallerini temsil ettikten sonra âhirete terğib etmek üzere :

وَالله يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ وَيَهْدِي مَن يَشَاء إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ﴿25﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kullarını Cennet'e davet eder ve dilediği kuluna doğru yola hidayette kılar.] Çünkü; Allah-u Tealâ resûlleri ve kitapları vasıtasıyla kullarını irşad ve iradesini hayra sarfeden kullarına doğru yolu tevfik eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile S e l â m ; Allah'ın ismi olup Cennet'te Allah'ın halkettiği mülkü olduğu cihetle d a r , Allah'ın ismine muzaf kılınarak Cennet'e Darüsselâm denmiştir, veyahut Darüsselâm Abdullah lâfzı gibi Cennet'in alem-i şahsîsidir. Zira Cennet; cemi-i âfât ve mekârihten salim olduğu için Darüsselâm denilmiştir. Yahut ehl-i Cennet'e Allah-u Tealâ ve melekler selâm hediye ettiklerinden Darüsselâm denilmiştir.
Bu âyet Cennet-i A'lâ'da gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı nimetler mevcut olduğuna delâlet eder. Zira; vâcib Tealâ'nın dünyayı zemmettikten sonra kullarını Cennet'e davet etmesi bu dünyada görülmedik birçok nimetler olduğuna ve herşeyin kemâl üzere bulunduğuna delâlet eder. Çünkü; ziyafet ve ziyafetin mahalli ziyafet sahibinin azameti nispetinde tasavvur olunacağı tabiidir. Cennet'e davet eden Allah-u Tealâ ve Cennet'e davetini tebliğ eden Resûlullah ve davetin sofrası Cennet ve davet olunan mahal Darüsselâm ve davete icabet edecek ehl-i iman olunca bu ziyafetin azametini ve o ziyafette olacak ferah ve süruru ve bulunacak nimetleri bu dünyada lâyıkıyla tasavvur etmek elbette mümkün olamaz. Binaenaleyh; bu davete icabet etmek her müminin vazifesidir. Bu vazifeyi ifaya sürat eden bahtiyardır. Zira; herhalde ziyafet-i ilâhiyeye nail olmakla saâdet-i ebediveye vasıl olacaktır.
Bu âyette b i d a y e t le murad kullara verilen kudret ve rusûl-ü kiramı göndermek ve kitapları inzal etmekle irşad etmektir. Yoksa bilfiil matluba îsâl etmek manâsına değildir. Şu halde insanlara kudret vermek, resûl göndermek ve kitapları inzal etmek suretiyle davet umum kullara şâmildir ve bu manâca davetten hiç kimse hariç değildir. Ancak davete icabet etmek herkese müyesser olamaz. Binaenaleyh; iradesini icabete sarf edenlere Cenab-ı Hakkın bilfiil icabetini irade buyurup tevfik edeceğine ve iradelerini icabete sarfetmeyenlere tevfik etmeyeceğine ve onun icabetini irade etmeyeceğine işaret için hidayeti meşiyetle takyid buyurmuştur. Hidayetin meşiyetle mukayyed olması Allah'ın emri ve iradesinin başka olmasına delâlet eder. Çünkü; Allah-u Tealâ herkese hidayetle emreder ve lâkin herkesin hidayetini murad etmez. Zira hidayet; abdin iradesiyle husule geleceğinden abid irade etmeyince Allah-u Tealâ dahi irade buyurmaz.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın cümle kullarını resûller göndermek ve kitaplar inzal etmekle Cennet'e davet ettiği ve iradesini hidayete sarfeden kullarını tarik-ı müstakime hidayette kıldığı ve onların hidayetini murad buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kullarını Cennet'e davet ettiğini beyandan sonra Cennet'te kullarının saadetine sebep olan şeyleri beyan etmek üzere :

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿26﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve evamire imtisal ve nevâhîden içtinab etmek suretiyle ibadetlerini lâyıkı veçhüzere güzel güzel eda ettiler. Onlar için gaayet güzel ecirler, sevaplar ve Cennet'te nimetler vardır, birden ona ve ondan yedi yüze kadar ziyadesi de vardır.] Çünkü birden ona kadar ve daha ziyade ecir vereceği diğer âyetlerle dahi sabittir. [Ve bu misilli ibadât-ı ılâhiyeyi lâyıkıyla yerine getirenlerin yüzlerini Cennet'te toprak ve zillet ihata etmez.] Çünkü; Cennet'te olan nimetlerde mihnet ve meşakkat olmaz ki, ehl-i Cennet'in yüzlerinde hüzün ve kedere delâlet edecek, toz, toprak, horluk ve çirkinliğe delâlet edecek zillet bulunsun. Elbette bulunmaz. Binaenaleyh; yüzlerinde olan güzelliği izale edecek ve keder verecek birşey bulunmayacağı ve [İşte şu nimetlere nail ve âfetten salim olanlar ehl-i Cennettirler ki, onlar Cennet'te daim ve bakîlerdir.] Zira; Cennet'te zeval yoktur, nimetlerine inkıraz ânz olmaz. Binaenaleyh; onlar Cennet'te ebeden kalıcılardır.
Ehl-i Cennetin mertebelerinin büyüklüğüne ve şanlarının yüksekliğine işaret için ta'zîme delâlet eden ism-i işaret varid olmuştur. Şu hale Allah-u Tealâ ve Resûlünün emirleri veçhüzere lâyıkıyla ibadet edip âyetlerin ahkâmına riayet edenler için derecât-ı âliyat olacağı ve o dereceler üzerine bir de mertebe-i ulyâya nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette (زيادة) lâfzının manâsında ihtilâf vardır. Bazı ulema indinde ziyade yle murad; mağfiret-i ilâhiyedir. Yahut sevabın kat kat fazla olmasıdır. Yahut amel mukaabili olmayarak Cennet'te verilecek nimetlerdir denmişse do esah olan z i y a d e yle murad; ru'yet-i ilâhiyedir. Resûlullah; H ü s n a yla murad; Cennet'tir. Z i y a d e yle murad; Allah-u Tealâ'yı müminlerin görmesidir» buyurmuştur. (حُسْنَى) lâfzının ma'rife olup (زيادة) lâfzının nekre olarak varid olması da z i y a d e yle muradın ru'yütullah olmasına delâlet eder. Çünkü; (حُسْنَى) lâfzının terifi ma'ruf olan Darüsselâm olmasına ve (زيادة) lâfzının nekresi ma'ruf olmayan ve zikri sebkat etmeyen ru'yet olmasına delâlet eder. Zira; ziyadeyi Cennet'te olan nimetlerden bazısına hamletmek tekrarı mucip olacağından Cennet'in bazı nimetlerine hamletmek caiz olamaz. Çünkü; bu manâca ziyadenin hamlolunduğu nimetler hüsnanın müştemilâtıdan olan nimetlerden ibaret olacağı cihetle aynı manâ iade olunmuş olur. Bu ise tekrardan başka bir şey olmaz. Halbuki Kur'an; faydasız tekrardan ârîdir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i narın ahvalini beyan etmek üzere :

وَالَّذِينَ كَسَبُواْ السَّيِّئَاتِ جَزَاء سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَّا لَهُم مِّنَ اللهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِّنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿27﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar ömürlerinde günahlar kazanddar. Günahın cezası kendi misli kötülüktür. Ve onları mezellet toprakları ihata eder. Binaenaleyh onları Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir hıfzedici bulunmaz. Çünkü; onlar nefislerinin tuğyanından emr-i ilâhiye iltifat etmedikleri gibi rusûl-ü kiramın irşadlarına dahi itibar etmedikleri cihetle gazab-ı ilâhiye mazhar olurlar ve yardımcı da bulamazlar. Onlarda olan zulmet-i küfür sebebiyle 2195 keenne onların yüzlerını gecenin karanlığından bir parça ihata etmiş gibi karanlık olur. Zira; bu karanlığı izale edecek nûr-u iman olmadığından gecenin pek ziyade zulmeti gibi karanlık içinde kalırlar. Hatta onları görenler zannederler ki, her biri gecenin karanlığından bir parçadır ve zulmet-i isyan her taraflarını ihata etmiş birer Cehennem kütüğü olup Cehennem'e giderler. İşte şu ahvali beyan olunanlar ehl-i Cehennem ve Cehennem ateşine mülâzımlardır ki, asla Cehennem'den ayrılmazlar. Zira; Cehennemide ebedî kalıcılardır.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile günahın cezası onun misli olup ziyade olmadığına âyet delâlet eder. Zira; kusurun misliyle ceza vermek adalet-i nahiyedendir. Çünkü; cezada günahın ziyadesini vermek zulümdür. Cenab-ı Hak zulümden münezzehtir. Amma amel-i salih üzerine ziyade sevap vermek lûtuf olduğundan ehl-i imanı amellerinden ziyade ecirlerle taltif ihsan-ı ilâhidir ve ziyade vereceğini vaadle kullarını a'mâl-i salihaya teşvik buyurmuştur. Binaenaleyh; ceza tarafında adalet iltizam olunmuştur. Zira itimad; adaletedir. Adalet de müsavattadır. Müsavatın gayrıda adalet olamayacağından günahın cezası ancak kendi misliyle olabilir. Ziyade olamaz. Binaenaleyh; dünyada ukubatta cürümle ceza beyninde nispet-i adileye riayet etmek mahkemelerin en büyük vazifeleridir.
Hulâsa; seyyie sahiplerinin cezası günahlarının misli olup ziyade olmayacağı ve günahkârın her tarafını zillet ihata edeceği ve Allah'ın azabından onları muhafaza edecek hiçbir kimsenin bulunmayacağı ve onların yüzleri keenne geceden bir parça gibi siyah olacağı ve ehl-i seyyienin ashab-ı Cehennem olup orada muhalled kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Burada ehl-i seyyie demek ehl-i küfür demektir.

***
Vâcib Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra kâfirlerle beraber ma'budlarını da hasredeceğini ve kemâl-i sefaletlerini beyan etmek üzere : 2196

وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُواْ مَكَانَكُمْ أَنتُمْ وَشُرَكَآؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَآؤُهُم مَّا كُنتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ ﴿28﴾ فَكَفَى بِاللهِ شَهِيدًا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ إِن كُنَّا عَنْ عِبَادَتِكُمْ لَغَافِلِينَ ﴿29﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki, o zamanda Biz Azîmüşşan âbidlerle ma'budlardan her iki fırkayı toptan hasreder, hesab etmek ve amellerine göre ceza vermek için kabirlerinden kaldırır ve mahşer yerine toplarız. Sonra müşriklere hitaben «Ey müşrikler ! Siz mekânınız olan Cehennemce mülâzemet edin ve siz şerikleriniz ve ma'budlarınrzla beraber bulunun» deriz. Binaenaleyh; âbidlerle ma'budlar beyninde olan irtibatı keseriz ki, beyinlerinde rabıta ve muhabbet kalmaz ve aralarını ayırır birbirinden tefrik ve temyiz ederiz. Onların ibadet ettikleri şerikleri «Siz bize ibadet etmediniz. Zira; biz sizin ibadetinizi bilmiyoruz. Çünkü; idrakimiz yoktur. Hâl böyle olunca sizinle bizim beynimizde şahit yönünden Allah-u Tealâ kâfidir. Başka şahide hacet yoktur. Zira; muhakkak olarak biz sizin ibadetinizden gafilleriz» derler.]
Yani; Habibim ! Şol günü hatırına getir ki o günde biz sirkeden müşriklerle onların ma'budlarını toplarız. Hiçbir fert kalmaz. Ve onları topladıktan sonra biz âbidlere ve ma'budlarına hitaben «Sizin hepiniz mekânınıza mülâzemet edin ve olduğunuz mahalde durun ve görün ki, kötü amellerinizin iktizası size ne gibi azaplar olacaktır» deriz ve âbidlerle ma'budların aralarındaki âbidiyet ve ma'budiyet rabıtasını kaldırırız ki, beyinlerinde muhabbete dair birşey kalmaz ve o vakitte biz onların şirkettikleri putlarına kudret verir, söyletiriz. Binaenaleyh; o putlar kendilerine ibadet eden müşriklere hitaben derler ki «Ey ahmak kişiler ! Siz bize ibadet etmediniz. Zira; bizim şuurumuz olmadığı gibi size İbadet edin diyerek bir emrimiz de yoktur, belki.siz kendi havanıza ve size şirketmenizi emreden Şeytanınıza ibadet ettiniz» demekle onları terzil ederler ve «Biz sizin ibadetinizden gaafiliz, sizinle bizim 2197 beynimizde şahit yönünden Allah-u Tealâ kâfidir. Çünkü; hazır ve nazırdır ve ilmi herşeye vâsi'dir» derler.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile âyette müşriklerin şürekâsıyle murad; müşriklerin Allah'ın gayrı olarak ibadet ettikleri putlar, melekler, yıldızlar ve şeytanlardır. Çünkü; müşriklerin envâ'ı muhtelif olduğundan herbir nev'in ayrı ayrı ma'budları vardır. Müşrikler mallarının bir kısmını ma'budlarına ayırdıklarından ma'budlarına onların şerikleri denmiştir. Ayet-i celile âbid olan müşrikleri tehdid etmiştir. Ancak ma'budları tehdid olmaz. Çünkü; ma'budlardan bir kısmı zevilukulden olmadığı gibi akıl sahibi olanlar da onlara ibadetle emretmedikleri için mes'ul değillerdir.
Müşriklerin ma'budlarına ibadet ettikleri halde ma'budların «Siz bize ibadet etmediniz» demeleri yalan olmaz. Zira; onların emir ve iradeleriyle ibadet etmeyip kendi hava ve arzularıyla ibadet ettiklerinden kendi havalarına ibadet etmişlerdir, yoksa ma'budun emriyle ma'buda ibadet etmemişlerdir ki yalan olsun.

***
Vâcib Tealâ müşrikler için o makamda zuhur edecek ahvalin bazısını beyan etmek üzere :

هُنَالِكَ تَبْلُو كُلُّ نَفْسٍ مَّا أَسْلَفَتْ وَرُدُّواْ إِلَى اللهِ مَوْلاَهُمُ الْحَقِّ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ ﴿30﴾

buyuruyor.

[Ve arsa-i mahşerde her nefis dünyada geçirmiş olduğu amelini izhar eder de Allah-u Tealâ'nın zuhuruna reddolunurlar. Zira; Allah-u Tealâ her umurlarına mütevelli mevlâlarıdır ve Hak Tealâ sabit ve bakîdir, zeval ihtimali yoktur ve onların ma'bud ittihaz ettikleri putları kaybolur gider de Allah-u Tealâ'ya iftiraları batıl olur ve ortada elleri tutacak birşey kalmaz. Cümle emekleri zayi olur, hâib ü hâsir ve hayret üzere kalırlar.]
Yani; müşriklerin durduğu makamda herkes kendi amelini bilir. Çünkü; herkesin ameli açığa çıkar. Saklı birşey kalmaz. Zira; amel defteri herkesin eline verilip kendi kıraet ettiğinde kimseye bir diyeceği kalmaz. Bundan sonra herkes amelinin cezasını göreceği mahkemeye reddolunur. Çünkü; Allah-u Tealâ onların Rableri ve hakikatta ma'budlarıdır. Binaenaleyh; müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin cümlesi muzmahü olur gider ve bütün ümitlerinin hilafı zuhur eder ve şefaat bekledikleri şeylerden bilâkis ihanet görürler. Zira fesad üzere müesses olan şey; elbette fasid olur.
Hulâsa; mahşerde her nefis dünyada geçirmiş olduğu amelini izhar edip gizli birşey kalmayacağı ve herkesin huzur-u ilâhiye reddolunacağı ve Cenab-ı Hakkın onların sabit ve bakî mevlâ ve ma'budları olduğu ve onların ma'buddur diyerek iftira ettikleri ma'budlarının kendilerinden gaaip olup aradan zail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin fezâhatından bazılarını beyandan sonra mezheplerinin batıl olduğuna açıktan delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere :

قُلْ مَن يَرْزُقُكُم مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ أَمَّن يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ وَمَن يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَن يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ الله فَقُلْ أَفَلاَ تَتَّقُونَ ﴿31﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Tevhidi inkârla sirkeden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey kafirler ! Semadan yağmurları yağdırıp yerden otları bitirip sizi merzuk eden kimdir? Veyahut sizin kuvve-i hafızanıza medar olan kulaklarınıza ve gözlerinize malik olup onları halkeden kimdir? Ve meyyit hükmünde olan meniden hayat sahibi olan hayvanatı sahra-yı dünyaya çıkaran kimdir? Ve meyyit hükmünde olan nutfeyi hayat sahibi olan hayvanattan kim çıkarıyor? Ve şu âlem-i esbab ve müsebbebâta tedbir-i umur eden kimdir? Bu suallere karşı onlar «Elbette Allah-u Tealâdır» derler. Çünkü; Allah-u Tealâ olduğu gaayet aşikâr olduğundan inkâra mecalleri yoktur. Şu umurun cümlesinin halikı ve müdebbiri Allah-u Tealâ olduğunu ikrar edince yâ Resûlallah sen onlara de ki «Şirkeder de Allah'tan korkmaz mısınız ve Allah'ın gazap ve intikaamından çekinmez misiniz, şu kadar kuvvet ve kudretinizi tasdik ettiğiniz Allah-u Tealâ'ya menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putları nasıl şerik itikad edersiniz?» demekle onları tevbih et.]
Arzdan nebatatın hurucu semadan yağmura tavakkuf edip rızkın husulü her ikisiyle meydana geldiğinden rızkın sema ile arzdan meydana geldiği beyan olunmuştur. İnsana gıda olan hayvanat dahi nebatatla meydana geldiği için insanın rızkı nebatata münhasırdır. Allah-u Tealâ'nın tedbirinin nihayeti ve kullarına in'âm ve ihsanının hadd ü pâyânı olmadığına işaret için in'ânı-ı ilâhiyeden bazısını zikirden sonra cümlesine şamil olan tedbir-i umurunu zikirle mecmûunu hulâsa buyurmuştur. Çünkü; ayrı ayrı herbirinizi zikretmek pek uzundur.
Bu âyette beyan olunan suallere cevabın Allah-u Tealâ olduğunu beyanla varid olması kâfirlerin Allah-u Tealâ'yı ikrar ettiklerine delâlet eder. Şu halde müşriklerin işleri sözlerine ve sözleri işlerine muvafık değildir. Zira; sözleri herşeyin maliki ve halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrar ederken işleri bu itikadlarını reddeder. Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan birtakım putlara ibadet etmek itikadlarını tekzib ettiğinden mertebe-i insaniyeden sakıtlardır ve behâim zümresine ilhak olunmuşlardır.

***
Vâcib Tealâ evsaf-ı ulûhiyetten bazılarını beyandan sonra bu sıfatların sahibi Allah-u Tealâ olduğunu beyan etmek üzere :

فَذَلِكُمُ الله رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ ﴿32﴾

buyuruyor.

[Ey kâfirler ! Şu itiraf ettiğiniz zat-ı celil sizin Rabbiniz, hak ve sabit olan Allah-u Tealâ'dır. Hâl böyle olunca haktan sonra birşey olmaz, illâ batıl olur. Şu halde nasıl oluyor ki, haktan batıla doğru meyledip sarfolunuyorsunuz.] Haktan batıla doğru gitmek caiz olur mu? Elbette olamaz. Çünkü; kuvvet ve kudretini ve cümle hayratın ondan nazil olduğunu ikrar ettiniz. Allah-u Tealâ sizin cümle umurunuza mütevelli ve envâ-ı nimetiyle terbiye eden Rabbinizdir ki, Rabbiniz olduğu delail-i kafiyeyle sabittir. Zira; sizi halkeden, hayatınızı veren ve merzuk edip cümle umurunuzu tedbir ve maişetinizin esbabını halketmekle hayatınızı idame ve rahatınızı temin eden odur. Allah-u Tealâ'nın Rabbiniz olduğu hak olunca onun maverası olan ma'budlarınız batıldan başka ne olabilir? Ma'budlarınız batıl olunca elbette onlara ibadetleriniz de batıl ve dalâldir. Çünkü; haktan hariç olan herşey batıldır. Bunlar batıl olup zahir olunca nasıl oluyor ki, hakkı batıla tebdil ediyorsunuz ve hak dururken neden batıla gidiyorsunuz?
Hulâsa; herşey ikiden hâli olmayıp elbette ya hak veya batıl olduğu ve hak olmayan şeyin elbette batıl olacağından hakkaa ma'bud olan Vâcib Tealâ'dan başka ma'bud ittihaz olunan şeylerin cümlesi batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ rububiyetini ispat ettikten sonra taattan çıkanlar üzerine azabın vacip olduğunu beyan etmek üzere :

كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُواْ أَنَّهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ ﴿33﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ cümle kullarına Rab ve ma'budun bilhak olup cümle umurun halikı ve sabit olduğu gibi taat-ı ilâhiyeden çıkan ve zulmü kendine âdet eden fasıklar üzerine Allah'ın azabını beyan eder kelimesi vacip oldu. O vacip ve sabit kelime; onların iman etmeyecekleridir. Ve iman etmediklerinin neticesi onların ebedî muazzap olmalarıdır.]
Fasıklar iradelerini imana sarfetmeyeceklerinden dolayı Allah-u Tealâ iman etmeyeceklerini irade buyurduğundan iman etmeyeceklerine dair kelimesinin hak ve sabit olduğunu beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mezheplerinin batıl olduğunu bazı delâille beyandan sonra ikinci bir delille mezheplerinin butlanım beyan etmek üzere :

قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ قُلِ الله يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ ﴿34﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Putları ma'bud ittihaz eden kâfirleri ikinci merrede ilzam ve iskât için sen de ki, «Ey kâfirler ! Bu kadar mahlûkaatı iptidaen icad ve sonra öldürüp tekrar iade eden kimse sizin şerikleriniz ve putlarınızdan mıdır? O ma'bud olduklarını itikad ettiğiniz putlarınız böyle şeylere kaadir olabilirler mi?» Şu suâle cevap olarak sen onlara de ki «Mahlûkaatı evvelâ icad eden ve sonra öldürüp iade eden ancak Allah-u Tealâ'dır. Hal böyle olunca ne acaip ifk ü iftira ediyorsunuz ki, ibadetinizi Allah'ın gayrı birtakım âcizlere sarfedip o âcizlerin Allah-u Tealâ'ya şerik olduklarını itikad ediyorsunuz. Halbuki sizin ma'budlarınız evvelâ halketmeye ve sonra öldürüp iade etmeye kaadir olmadıklarından ibadete istihkakları yoktur. Böyle ibadete istihkaakı olmayan şeylere ibadet etmek iftira değil midir?]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler her ne kadar hasrı itikad etmiyorlarsa da haşrin vücuduna delilleri kat'i olduğu cihetle onları ilzam etmekte hasrı ikrar etmeleri şart değildir. Zira; hasrın vücuduna deliller gaayet açık olduğundan onların inkârları sırf inad üzere inkâr olduğu cihetle itibardan sakıt ve ilzam olunmalarına mani değildir. Hatta gaayet açık olduğundan onların verecekleri cevabı vermeye taraf-ı ilâhiden Resûlullah mezun ve me'mur kılınmıştır. Binaenaleyh; kâfirlere sorulan suâle Resûlullah cevap vermiştir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete dair delil-i aharı beyan etmek üzere:

قُلْ هَلْ مِن شُرَكَآئِكُم مَّن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ قُلِ الله يَهْدِي لِلْحَقِّ أَفَمَن يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَن يُتَّبَعَ أَمَّن لاَّ يَهِدِّيَ إِلاَّ أَن يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ ﴿35﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Müşriklere hitaben sen de ki, «Hakka hidayette kılan sizin şerikleriniz ve ma'budlarınızdan mıdır?» Ve bu suâlin cevabında onlara niyabet tarikıyla sen de ki, «Hakka hidayette kılan Allah-u Tealâ'dır. Çünkü; resûller vasıtasıyla hakka davet eden ve kitaplar gönderip hakkın delillerini beyan eden ve hakka doğru giden ve doğru yolları gösteren Allah-u Tealâ'dır, sizin putlarınız değildir. Şu halde hakka hidayette kılan kimse mi ittibâ' olunmaya lâyıktır, yoksa kendi hidayete vasıl olamaz, illâ gayrın hidayette kılmasıyla hidayete vasıl olan âciz bir kimse mi ittibâa lâyıktır? Elbette hidayete îsâl eden kimse ittibâ' olunmaya ciyaktır. Şu halde hidayete kaadir olmayan putların ma'bud olmalarıyla nasıl hükmediyorsunuz?] Ve size ne oldu ki batıl itikaada sapıyorsunuz. Maahaza edna akıl sahibi şu itikaadın batıl olduğuna hükmeder». Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile saniin vücuduna evvelâ insanları ve sair mevcudatı halketmesiyle ve saniyen de insanları doğru yola hidayette kılmasıyla istidlal etmek Kur'an'da âdet-i cariyedir. Çünkü insan; cesedle rûhtan mürekkeptir. Binaenaleyh; saniin vücuduna cesedin ahvalinden halkolunması ve rûhun ahvalinden hidayette kılınmasıyla istidlal olunuyor ve cesedin halkolunmasından maksad-ı aslî ise rûhun hidayeti ve ma'rifet kesbetmesidir, yoksa cesedin ülfet ettiği yemek ve içmek gibi telezzüz-ü cismânî değildir. Şu halde cesedin yemek ve içmek gibi maddî şeylerle meşgul olması rûhun ma'rifet tahsiline vesile kabilindendir. Binaenaleyh; cesedin halkolunması rûhun hidayeti için olduğundan hilkattan maksudun bizzat olan rûhun hidayetidir. Cesedin halkolunması maksudunbittebi' olduğu cihetle bundan evvelki âyette saniin vücuduna cesedin halkolunması ve bu âyette rûhun hidayette kılınmasıyla istidlal olunmuştur. Çünkü; ikisinin de halikı Allah-u Tealâ'dır, Allah'ın gayrı değildir. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı hiçbir şey ma'bud ittihazına şayan değildir. Zira; kullarını hidayette kılan zatın emrine ittibâ' etmek elbette lâzımdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gerçi putlar zevilukûlden olmadıkları cihetle hidayet şanlarından dtğilse de onlara ibadet edenlerin itikadlarına binaen gayrın hidayetiyle ihtida ederler denilmiştir, yoksa onların hidayet şanlarından olmadığı cihetle hidayetleri matlup değildir. Yahut onların hidayet olunmalarıyla tabir faraziyet kabilindendir. Yani «İhtida etmek şanlarından farz olunsa kendi kendilerine ihtida edemezler, belki gayrın hidayette kılmasına muhtaçlar» demektir. Yahut ş ü r e k â yla murad; kâfirlerin reisleridir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kâfirler ! Sizi reisleriniz batıl itikaada davet ederler. Onların davet ettikleri batıla ittibâ' ediyorsunuz da, hak olan Allah'ın davetine niçin icabet etmiyorsunuz? Halbuki onlar kendilerini doğru yola sevketmek iktidarını haiz olmadıklarından gayrın hidayetine muhtaçlardır. Şu halde kendilerine ittibâ' eden kullarını hidayette kılan Allah-u Tealâ'ya mı ittibâ' evlâdır, yoksa gayrın hidayetine muhtaç olan reislerinize ittibâ' etmek mi evlâdır? Şu ciheti lâyıkıyla düşünmeniz lâzımdır. Hâl böyle olunca size ne gibi şey arız oluyor ki birtakım âcizlere ittibâ' eder ve onların ma'bud olmalarıyla hükmedersirrâ de kaadir ü kayyum olan Allah-u Tealâ'ya ittiba'ı terkedersiniz. Binaenaleyh; haliniz akıl sahiplerini hayrette bırakıyor. Zira; kendi işini göremeyen ve doğru yolu bulmayan bir takım âcizlere tebaiyet etmek hayretle taaccüpten başka birşey icab etmez.]

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra mezheb-i batılı ihtiyar ettiklerinin sebebini beyan etmek üzere:

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ الله عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ ﴿36﴾

buyuruyor.

[Onların ekserisi itikadlarında ancak zanna tâbi olurlar ve kat'iyet ifade eden ilimden ârilerdir. Zan ise haktan hiçbir şeyi müfîd olmaz. Allah-u Tealâ onların zan üzere işledikleri amellerinin hepsini bilicidir.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette z a n n a i t t i b â ' e d e n k i m s e l e r le murad; sırf taklidle iktifa etmeyip bir derece nazar ve temyize muktedir olanlardır. Ve lâkin delâili lâyıkıyla tetkike muvaffak olamadıklarından âsâr-ı hariciyeyi esbabın zahirine isnad ederler de eşyanın mucid-i hakîkîsi olan Vâcib Tealâ'dan gaflet ederler. Binaenaleyh; onlar birtakım hakir şeyleri ma'bud ittihazına tenezzül ederler. Zira; onlar fâsid hayalât ve gevşek delillerden neşet eden zanna ve tahmine tebaiyet ederler ve netice-i kafiye ifade eden ilm-i yakinden gaafillerdir. Çünkü; gaaibi hazıra ve halikı mahlûka kıyas etmek gibi birtakım mevhumatla meşgul olurlar. Şu halde bu âyet; usul-ü itikadda zanla iktifa edenleri tehdid etmiştir. Çünkü; usul-ü itikadda delâil-i kafiyeden ilm-i yakin tahsil etmek vacip olduğuna açıktan delâlet eder ki, taklidle iktifa caiz değildir. Gerçi itikaadiyatta ehl-i sünnet iki kısım olup bir kısmı Eş'arî ve diğer bir kısmı Matüridî Hazretlerinin mezheplerini taklid ediyorlarsa da onların taklidleri zan üzere taklid değildir. Zira; onların taklidleri iktida ettikleri imamların delillerini tetkik edip vakıa mutabık bulmak suretiyle o delillerle istidlal ettikleri için onlara tâbi ve mukallid deniyor, yoksa onlar mukallid değillerdir. Şu halde delâili tetkikle hak olan ahkâmda tâbi olmak mezmum değildir.

***
Vâcib Tealâ; kâfirler Kur'an'ı mucize değildir diyerek Kur'andan başka delil istediklerini ve onlara verilen cevapları beyandan sonra Kur'an’ın vahy-i münzel olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَى مِن دُونِ اللهِ وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لاَ رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ ﴿37﴾

buyuruyor.

[Şu Kur an Allah'ın gayrıya isnadla iftira olunmaya lâyık olmadı ve lâkin kendinden evvel nazil olan kitapları tasdik oldu ve evamir-i ilâhiye ve nevâhı-yi subhâniyeyi beyan eden kitabı tafsil ve âlemlerin Rabbisi tarafından nazil olduğunda asla şüphe yoktur.]
Yani; ey kâfirler ! Siz Kur'an'ın Resûlullah tarafından iftira olduğunu iddia ediyorsunuz. Halbuki Kur'an Allah'ın gayrı bir kul tarafından iftira olunur bir şey olmadı. Çünkü; Kur'an mucize olduğundan insanlar tarafından icadı mümkün değil ki, Muhammed (A.S.) tarafından icad ve Allah'a isnatla iftira olunmuş olsun, iftira olamaz. Zira; Kur'an'ı getirebilmek beşer için mümkün değildir ve lâkin Kur'an kendinden evvel nazil olan Tevrat ve İncil'i tafsil eder bir kitab oldu. Eğer Kur'an sizin dediğiniz gibi Muhammed (A.S.) tarafından icad olunan birşey olsaydı Kur'an kütüb-ü sabıkayı tasdik eder olmazdı. Zira; Muhammed (A.S.) tahsil-i ilmiçin gurbete gitmedi, bir üstazdan ders okumadı ve memleketi olan Mekke'de ulema bulunmadığı gibi ümem-i salifenin ahvalinden bahseder bir kitap da yoktu ki, ondan öğrendi densin. Böyle esbaba tevessül etmeksizin Kur'an'ın itikaadiyatta kendinden evvel nazil olan kitapların ahkâmına muvafık ve ümem-i salifenin ahvalini beyanda tarihe, vukuata tamamıyla mutabık gelmesi taraf-ı ilâhiden münzel olduğuna delil-i zahirdir. Eğer Kur'an'ın, itikaadiyatta ve ümem-i salifenin ahvalini beyanda cüz'i bir muhalefeti olsaydı Tevrat ve İncil uleması derhal itiraz eder ve muhalefetini beyan ederlerdi. Halbuki böyle bir muhalefet bulamadıklarından kütüb-ü sabıkaya mutabakatını beyana mecbur oldular ve kütüb-ü sabıkada Resûlullahın ne veçhile zuhur edeceği beyan olunmuştur. Beyan olunduğu veçhile zuhur etmesi kütüb-ü sabıkayı tasdik olmuştur ki, asla muhalefet yoktur.
Bu âyet-i celile Kur'an'a ittibâ etmek vâcib olduğunu beyan eder. Zira zanna ittibâ'ı menettikten sonra Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden nazil olduğunu beyan etmek; ittibâ' etmeye şayan bir kitab olduğunu beyan etmektir ve Kur'an geçmiş ve gelecek mugayyebatı haber verip ulûm-u diniye ve dünyeviyeyi ve usul-ü itikaadı ve furu-u 'amali cami' olduğundan ve delâilini tamamıyla tafsil ettiğinden cemi-i mesaili tafsil eder taraf-ı ilâhiden nazil olmuş bir kitap olduğuna delil-i kavidir. Çünkü; bu kadar tafsilât üzere müştemil olan kitap eğer Allah tarafından olmasa elbette ahkâmında tenakuz ve ihbarında yalan zuhur ederdi. Halbuki böyle birşeyler zuhur etmedi. Çünkü; haberleri tamamen doğru ve kütüb-ü saireye muvafıktır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın Resûlullah tarafından iftira olmasını red ve inkâr etmek üzere :

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿38﴾

buyuruyor.

[Belki kâfirler «Muhammed iftira etti» derler. Habibim ! Sen onlara cevapta de ki, «Kur'an'ın misli bir sure getirin ve Allah'ın gayrı davetine muktedir olduğunuz kimseleri davet edin. Eğer benim iftira ettiğimi dâvanızda sadıksanız hepiniz birlikte çalışın, Kur'an'ın misli bir sûre getirin, biz de görelim.] Eğer getirebilirseniz dâvanızda devam edersiniz ve illâ bu inat üzere vâki olan dâvanızdan vazgeçmelisiniz» demekle âciz olduklarını kendilerine beyan et.
Yani; Habibim ! Sen kâfirlere «Ben de sizin gibi beşerim. Kur'an'ı benim icad ettiğimi iddia ediyorsunuz ve eğer dâvanız doğruysa siz de benim gibi bir Kur'an icadına kaadir olursunuz. Haydi, Kur'an'ın misli bir sûre icad edin de görelim. Madem ki beşer icad edebilirmiş. Siz de beşersiniz, icad edin. Eğer sözünüz doğruysa» demekle onları ilzam ve iskât et ki, âciz olduklarını bilsinler. Çünkü; fesahat ve belagatta ve hüsn-ü intizamda Kur'an'a müsâvî bir âyet bile getiremedikleri meydandadır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'ı tekzib ettiklerini beyandan sonra tekzipleri cehillerinden neşet ettiğini beyan etmek üzere :

بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بِعِلْمِهِ وَلَمَّا يَأْتِهِمْ تَأْوِيلُهُ كَذَلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Belki kâfirler Kur'an’ın ne olduğunu bilmeden tekzib ettiler. Halbuki onlara Kur'an'ın te'vili de gelmemişti. Bunların tekzib ettikleri gibi bunlardan evvel geçen ümmetler de tekzib ettiler. Habibim ! Sen nazar et zalimlerin akıbetleri ne olacak.]

Yani; Resûlullah kâfirlere Kur'an'ı okuyunca onlar insaf etmediler, belki Kur'an'ın ilmini ihata edemedikleri sebebiyle tekzibe sürat ve cüret ettiler. Karîhalanyla maânîsini lâyıkıyla fehmetmediklerinden düşünmeksizin bu yalandır demeye koşuştular ve henüz kendilerine Kur'an'da olan ahkâmın ve mugayyebattan ahbarın te'viline dair birşey gelmediği için inkâra kalkıştılar. İşte aynıyla bunların tekzipleri gibi ümem-i salife de kendi kitaplarını ve resûllerini tekzib ettiler. Bunların ve bunlardan evvel geçenlerin halleri böyle olunca yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen nazar et gör ki, zalimlerin akıbetleri ne oldu. Şu halde onlar helâk oldularsa seni tekzib edenler de aynı helâke mar'uz olacaklardır. Zira; amelde müşterek olunca elbette cezada da müşterek olacakları bedihidir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Kur'an'ın müştemil olduğu ahkâmı tetkik etmeksizin reddedenleri Cenab-ı Hak bu âyette zemmetmiştir. Zira; bir kimsenin duymuş olduğu bir haberi tetkik etmeksizin tasdik veya tekzibe sürat etmesi doğru değildir. Binaenaleyh; insan işitmiş olduğu bir kelâmın manâsını tamamıyla tahkik etmeksizin ve manâsını düşünmeksizin redde veya kabule müsaraat caiz olamaz. Eğer bilmezse bilen bir kimseden öğrenmek vaciptir. Hususan Kur'an gibi mühim bir meselede etrafıyla düşünmeksizin redde kalkışmak felâketi muciptir. İşte Kureyş kâfirleri Kur'an'ın mu'ciz olan lâfzında ve manâsında tefekkür etmeksizin reddettiklerinden sonraları tilâveti tekerrür ettikçe mu'ciz olduğunu bilmişlerse de eski inatlarından dönememiş ve inat üzere inkârlarında devam etmişlerdir ki, aceleten inkârlarının neticesi olarak helâk oldular, gittiler. Bu âyette Kur'an'ın manâsını bilmeyenleri zem vardır. Zira; Kureyş ahkâmını ve esrar-ı ilâhiyi bilmeyip ahkâmı mahsûsâtlarına bina ettikleri için Kur'an'ı inzalden maksadı ve hikmetini düşünmediklerinden tekzipleri sebebiyle helâk olmuşlardır ki, iman etmeyenlerin helâk olacaklarını beyanla Resûlullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdid etmiştir. Çünkü ümem-i salifenin resûllerini ve kitaplarını tekzipleri sebebiyle helâk olduklarını beyan etmek; bu ümmetin dahi tekzib edenlerinin helâk olacaklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; Kureyş kâfirlerine «Kur'an'a iman edin, eğer iman etmezseniz akıbetiniz helâk ve âhiriniz berbat olacak» demektir ve encamında iman etmeyenler helâk olmakla âyetin sırrı zuhur etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı tekzibe sürat etmeleri cehillerinden neş'et eylediğini beyan ettiği gibi müfsidlerin fesadları da yanlarına kalmayacağını beyan etmek üzere :

وَمِنهُم مَّن يُؤْمِنُ بِهِ وَمِنْهُم مَّن لاَّ يُؤْمِنُ بِهِ وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِالْمُفْسِدِينَ ﴿40﴾

buyuruyor.

[Kur'an'ı tekzib edenlerin bazıları mürur-u zamanla Kur'an'ın hakkaaniyetini tasdik eder, adavet ve husumetten vazgeçer, binaenaleyh iman eder ve bazıları da küfründe ısrar eder, iman etmez. Halbuki Rabbin Tealâ müfsidleri bilir ve onların herbirinin ifsadına göre ceza verir.]
Yani; yeryüzünde fesad edenlerin fesadları yanlarına kalmaz, elbette cezasını görürler. Zira; Allah-u Tealâ onların ifşadlarını bilir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı tekzib eden kâfirlerin cezalarını beyandan sonra onlara verilecek cevabı beyan etmek üzere :

وَإِن كَذَّبُوكَ فَقُل لِّي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلُكُمْ أَنتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعْمَلُ وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ ﴿41﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Eğer kâfirler seni tekzib ederlerse sen onlara de ki, «Benim amelim bana ait ve sizin ameliniz de size aittir. Binaenaleyh; benim amelimden siz berisiniz ve sizin amelinizden de ben beriyim.]
Yani; Habibim ! Onlar senin nasihatini dinlemez ve küfürlerinde inad ve seni tekzipte devam ederlerse sen onların amellerinden tenzih ve teberri suretiyle de ki, «Ey kâfirler ! Benim amelim bana mahsustur. Binaenaleyh; cezası bana aittir ve sizin ameliniz de size mahsustur, onun cezası da size aittir. Zira; siz benim amelimden berisiniz. Çünkü; asla methaliniz olmadığı gibi tasdik bile etmiyorsunuz. Şu halde benim amelimden hasıl olacak sevabın size tecavüzü yoktur ve ben de sizin amelinizden beriyim. Zira; sizden sudur ettiği için benim methalim yoktur. Şu halde amelinizin cezası size ait, bana tecavüzü yoktur. Binaenaleyh; zuhur edecek cezaya intizar edin »
Bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olmasını söyleyenler varsa da esah olan rivayete göre bu âyet mensuh değildir. Lâkin bu âyette kâfirlere verilen cevap insaf m son derecesidir ve bu cevap; davet tamamıyla vuku bulup ve vazife-i tebliğ bitamamiha ifa olunduktan sonradır. Çünkü; Resûlullah umum nâsı hakka davet etmek ve tevhide irşad eylemek için gönderilmiş bir resûl olduğundan onların davete icabet etmelerinden ümit kesilmedikçe bu cevap vürud etmez. Zira; onların icabetlerinden me'yus olmadıkça böyle cevap verip onları davetten sarfınazar etmek hikmet-i bi'sete muhaliftir. Zira hikmet-i bi'set; envâ-ı delâili serdetmekle ve onlara her yolu göstermekle hasıl olur. Binaenaleyh; bu cevap onların icabetlerinden me'yus olduktan sonra olmak lâzımdır. Resûlullah ahkâm-ı ilâhiyeyi tebliğin ve davetin envâ'ını icra ve bu hususta tesadüf ettiği meşakkatlara katlanarak her türlü esbaba 2210 tevessülden geri durmadı. Resûlullah'ın her esbaba tevessülü ve emr-i davette son derece sa'yından sonra onların da son derece inat ve küfre ısrar ve devamlarına binaen bu cevap varid olmuştur.
Hulâsa; umur-u âhirette iyilerin ameli kendilerine ait olup kötülerin amelinden iyilere bir zarar olmayacağı ve herkesin kendi ameliyle haşrolunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ iman etmeyenleri de ikiye taksim etmek üzere :

وَمِنْهُم مَّن يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يَعْقِلُونَ ﴿42﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerden bazıları Habibim ! Senin kelâmını dinlerler, fakat sen sağırlara söz duyurmaya kaadir misin? Velevse o sağırların idrakleri olmasın.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! İman etmeyen kâfirlerden bazıları sana buğz ve adavetleri ve dinine kemâl-i nefretlerinin iktizası iman etmezler ve lâkin istihza suretiyle senin kelâmını dinlerler. Sen onların dinlediklerine iltifat eder ve imanlarına ümid ederek Kur'an'ı okur ve şeriatını ta'lime sa'yedersin. Ve lâkin onlar senin kelâmını lâyıkıyla duymaz ve manâsını fehmetmezler. Çünkü; onlar sağırlardır. Sen sağırların sağırlıklarına bir de idraksizlikleri inzimam ettiği halde o sağırlara söz duyurmaya kaadir misin? Çünkü aklını yoluyla isti'mâlden mahrum ve maksud olan manâyı fehme iradesini sarfetmediğinden dolayı idrakten âciz ve kuvve-i samiası hakkı işitmekten kaasır olan kimselere nasıl söz duyurabilirsin? Elbette duyuramazsın. Çünkü; duymak istemez ki duysun.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu misilli kimselerin kulaklarında zahir-i halde birşey yoksa da hakikati duymadıkları için sağır menziline tenzil olunmuşlardır. Çünkü hakikatta kelâmı işitmekten maksat; o kelâmdan maksud olan manâyı fehmetmek olduğu cihetle o manâyı fetmetmek istemeyen kimseler işitmiş, olsalar da işitmiş sayamadıklarından behâimden ma'dudlardır. Zira; akılları vehimlerinin galebesiyle haleldar olduğu için onu hüsn-ü isti'mâlden âcizlerdir. Binaenaleyh; ahkâm-ı şer'iyenin birçoklarını akıllarına muhalif gördüklerinden ne kadar deliller getirilse dinlemezler ve dinleseler de intifa' etmezler. Şu halde behâimden daha kötülerdir. Çünkü behâim; çobanın sadasını işitir ve ondan intifa eder. Bunlarda ise o kadar bile intifa' yoktur.
Bu âyet-i celile; kuvve-i sâmianın kuvve-i bâsıradan efdal olduğuna delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kuvve-i sâmiayı akla müsavi ve binaenaleyh; sem'in gitmesini aklın gitmesine mukaarin kılmıştır. Gitmeleri mukaarin olunca vücutları da mukaarin olacağı tabiidir.
Hulâsa; insanın işitmesinde muteber olan işittiği elfazın manâsım anlamak ve o elfazdan maksadı fehmetmek olup manâsını fehmetmeksizin mücerret işitmenin faydası olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; ders okuyan mollaların ve vaaz u nasihat dinleyen kimselerin mücerret dinlemesine itibar yoktur. Ancak itibar; anlamasınadır. Çünkü; söylenen sözden maksat ve manâ anlaşılmayınca dinlemekte fayda olmadığı meydandadır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin anlamak üzere söz dinlemeyen kısmını beyandan sonra görmek üzere bakmayan kısmını beyan etmek üzere :

وَمِنهُم مَّن يَنظُرُ إِلَيْكَ أَفَأَنتَ تَهْدِي الْعُمْيَ وَلَوْ كَانُواْ لاَ يُبْصِرُونَ ﴿43﴾

buyuruyor.

[Kâfirlerden bazıları sana nazar edip nübüvvetine dair delâil ve emmareleri görürler ve lâkin hased ve inatlarından nübüvvetini inkâr ederler. Sen sa'y ü gayretinle velevse onların basiretleri görmez olsun o misilli körleri hidayette kılıp onlara yol gösterebilir misin ve onları doğru yola sevketmeye kaadir olur musun?] Zira; onların gözleri her ne kadar görürse de hakkı görmeye sarfetmediklerinden hakikati idrakten âciz oldukları cihetle onlar körlerdir. Sen bu misilli körlere velevse gözleri görmez olsun hakkı göstermeye kaadir misin?
Kâfirlerin gözleri gerçi görürse de gözlerini hakkı görmeye sarfetmedikleri cihetle a'mâ menziline tenzil olunduklarından gözleri mevcut olduğu halde onlardan a'mâ ile tabir olunmuştur. Şu halde zahirde bir kimsenin gözünün görmesine itibar yoktur, ancak itibar; gözden maksud olan ibretin husulüdür. Binaenaleyh; ibret nazarıyla bakmayan gözlerin varlığıyla yokluğu müsavidir.
Hulâsa; insan a'zâsından maksud olan ameli kesbedip a'zâyı maksada sarfetmedikçe o a'zâ yok hükmünde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ a'zâsını mahalline sarfetmeyenlerin kendi nefislerine zulmettiklerini beyan etmek üzere :

إِنَّ الله لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ﴿44﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ nâsa hiç birşeyle zulmetmez. Ve lâkin nâs kendi nefislerine zulmederler.]
Yani; Allah-u Tealâ nâsın aklını, gözlerini, kulaklarını zulüm olarak idrakten mahrum etmez ve lâkin nâs kendi a'zâlarını ifsad ve menfaatlarını fevtetmekle nefislerine zulmeder ve a'zâlarını maksuda sarfetmemekle nefislerini zulme koyarlar ve zulüm cezasıyla mücazat olunurlar.
Bu âyet; ibadın kisibleri ihtiyarî olup icbarı olmadığına delâlet eder. Kıyamette kendilerinin duçar oldukları azabın esbabını kendileri kazanmakla azapları ayn-ı adalet olduğu gibi kendi nefislerine bu cihetle zulmetmiş oldukları beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ hakkı işitmeyen ve görmeyen kâfirlerin hallerini beyan ettiği gibi onların haşrolunacaklarını dahi beyan etmek üzere :

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ كَأَن لَّمْ يَلْبَثُواْ إِلاَّ سَاعَةً مِّنَ النَّهَارِ يَتَعَارَفُونَ بَيْنَهُمْ قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِلِقَاء اللهِ وَمَا كَانُواْ مُهْتَدِينَ ﴿45﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki, o zamanda biz onları hasrederiz. Keenne onlar bu dünyada gündüzden bir saat eğleşmiş gibi olurlar ve kendi aralarında, birbirlerinde bilirler. Fakat âhireti ve Allah-u Tealâ’nın cezasına mülâkaatı tekzib etmekle ihtida etmeyenler muhakkak zarar ederler.] Zira; onlar tarik-ı salâh ve sevaba sülük etmediler ve Allah'ın kendilerine ihsan ettiği a'zâlarını hayrata sarfetmedikleri gibi ma'rifet ve idrake alet olan akıllarını cehalete sarf ettiler. Binaenaleyh; zarara müptelâ oldular.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile âsîlerden intikaamını almak için Cenab-ı Hak onları elbette hasredeceğini ve hasrettiğinde o günün dehşetinden onlar dünyada ne kadar çok yaşasalar gündüzden azıcık bir saat meksetmiş gibi olup hatta birbirlerinden ayrılmamışlar. İllâ azıcık bir müddette ayrılmış gibi birbirlerini tanıyacaklarını ve ömürlerini hava ve hevese sarfettiklerinden dünyadan intifa' edemedikleri cihetle müddet-i hayatlarını azıcık bir zaman farzederek unutacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve mahşerde görecekleri meşakkatla beraber çok duracaklarına nazaran hakikatta dünyanın ömrü az olduğunu beyan etmiştir. Hatta müddet-i iftirakları azıcık bir zaman gibi beyinlerindeki muârafeye bile mani olmaz. Sonra azabı görünce birbirlerini unuturlar, iltifatı keserler ve yekdiğerinin halini sormaya mecalleri kalmaz. Çünkü; herkes kendi derdiyle meşgul olur.
Yahut âyetin beyanı; dünya ile âhiret arasında kabirlerinde bulundukları müddetin azlığına mahmuldür. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Habibim ! Sen ol günü zikret ki, Biz Azîmüşşan o günde onları kabirlerinden kaldırır arsa-i mahşere cem'ederiz. Keenne onlar kabirlerinde gündüzden bir kuşluk zamanı kalmış gibi olduklarından dünyada beyinlerinde olan muarefelerine bile halel gelmez. Binaenaleyh; birbirlerini tanırlar, beyinlerinde olan muhavereyi bilirler ve cürümlerini yekdiğerine atfederek senden oldu, benden olmadı gibi münazaaya girişirler. Lâkin bu münazaa fayda etmez. Çünkü; âhireti dünyaya değiştikleri için zarar-ı azîm gördüler. Zira; bakîyi faniye, çoğu aza, iyiyi kötüye değiştiler ve mesalih-i âhireti fevtetmekle ihtida etmediler.] Çünkü; zahire iltifatla hakikatten gaflet ettiler. Bu misilli kimselerin hallerini bazı erbab-ı akıl şöyle temsil eder : Bir parlak sırçayı görüp cevahir-i nefise zannıyla birçok parayla satın alarak çok para kazanacağını sanarak cevahir bedestenine götüren kimsenin hâline benzer. Bedestende onun sırça parçası olup hiçbir kıymeti haiz olmadığını anlayınca emekleri ve ümitleri boşa gittiğini ve zarar-ı azîme duçar olduğunu bilince nasıl me'yus olursa dünyayı işine yarar zannıyla âhirete gidenler de o yolda me'yus olurlar.
Hülâsa; günahkârlar haşrolununca o günün şiddetinden dünyada ne kadar çok yaşasalar gündüzden az bir saat menzilinde olacağı ve dünyada olan muarefelerini unutmayıp arsa-i mahşerde birbirlerini bilecekleri, âhireti ve Allah'a mülâkaatı tekzib edenlerin muhakkak zarar ettikleri ve onların doğru yola vasıl olamadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ ihtida etmeyen kâfirlerin azabını beyan etmek üzere :

وَإِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ الله شَهِيدٌ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ ﴿46﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Biz Azîmüşşan onlara vaad ettiğimiz azabın bazısını senin vefatından evvel sana gösteririz ve bazılarını göstermeden seni dâr-ı âhirete irtihal ettiririz. Ve sana âhirette onların azabının ka tender katını gösteririz. Binaenaleyh; esef etme. Çünkü; dünya ve âhirette elbette düşmanlarından intikaamımızı alacağız. Zira; onların mercileri bizim huzur-u manevîmizdir ve onlar huzur-u ilâhiye rücû' ettikten sonra Allah-u Tealâ onların amellerine şehadet edicidir.] Binaenaleyh; amellerinin her cüz'ünü bilir ve ona göre mücazat eder.
Allah-u Tealâ vaadi veçhile Bedir gazasında ve sair hususatta kâfirlerin azaplarını kati ü esaretle resûlüne göstermiştir ve âhirette dahi dünya azabının yüzlerce ziyadesini göstereceğinde şüphe yoktur. Vâcib Tealâ’nın onların işlerine şehadetiyle murad; onların amellerini halk beyninde izhar etmekle rüsvâ etmek ve âleme göstermektir.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah ile ümmetinin halini beyandan sonra ümem-i salifeyle nebilerinin hallerini beyan etmek üzere :

وَلِكُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولٌ فَإِذَا جَاء رَسُولُهُمْ قُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ ﴿47﴾ وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿48﴾

buyuruyor.

[Her ümmet için bir resûl vardır. Onların resûlleri kendilerine geldiğinde aralarında adaletle hükmolunur, onlar da zulmolunmazlar ve nebilerine itiraz suretiyle derler ki, «Eğer sözünüzde doğruysanız şu vaad ettiğiniz azap hangi zamanda olacaktır? »]
Yani; her ümmete meb'us olan resûl birtakım açık mucizelerle gelip ümmetlerini imana davet ettiklerinde iman edenler eder, tekzib edenler de tekzib eder. Binaenaleyh; resûlle ümmet beyninde adaletle vâki olan hüküm neticesinde resûle tâbi' olanlar necat bulur ve tekzib edenler de helâk olur giderler. Helâk olanların helâkleri istihkakları iktizası olduğundan helâkleri haklarında zulmolunmaz. Zira; kendi seyyielerinin cezasıdır.
Yahut manâ-yı âyet: [Yevm-i kıyamette her ümmet için bir resûl vardır. O resûl ümmetinden kâfir olanların küfürlerine ve mümin olanların imanlarına şehadet eder ve bu şehadet üzerine müminlere necat ve kâfirlere azapla hükmolunur. Bu hüküm; adalete muvafık bir hükümdür. Çünkü; dünyada kâfirler resûllerinin vaad ettikleri azaba inanmaz ve istihza tarikıyla «Vaad ettiğiniz azap nerede kaldı, neden gelmiyor? Eğer bu sözünüz doğruysa vaad ettiğiniz azap gelsin, halbuki gelmiyor. Şu halde sözünüz doğru değildir» demekle] itiraz ederlerdi.
Şu manâya nazaran âyet yalnız Kureyş kâfirlerinden Resûlullaha vâki olan itirazı beyan değildir, belki bilûmum ümmetlerden resûllerine vâki olan itirazları beyandır. Çünkü; her ümmet içinde nebilerine bu yolda itiraz vâki oldu ve «Vaad ettiğiniz azaplar nerede kaldı, onun zamanı ne zaman ise geliversin» demekle itiraz edenler bulunmuştu ki bu misilli itirazdan hiçbir nebi hâlî kalmamıştır. Şu halde bu âyet; Resûlullah'ı tesliyedir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin şu itirazlarına cevabı beyan etmek üzere:

قُل لاَّ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاء الله لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاء أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ ﴿49﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Şu itiraz eden kâfirlere karşı cevapta sen de ki, «Ben kendi nefsim hakkında menfaat ve mazarrata malik değilim. Ancak Allah-u Tealâ ne isterse o olur. Şu halde size azabın geleceği zamanı ben bilemem. Ancak Allah-u Tealâ bilir ve istediği zaman gönderir. Zira; ezelde ne zaman geleceğini takdir ettiyse işte o zaman muhakkak gelecektir. Ben kendi nefsinde hayır ve şer hiçbir şeye kaadir olamayınca sizin istediğiniz azabın taciline nasıl kaadir olurum ve onun vaktini nasıl tayin ederim? Elbette tayin edemem. Zira; tayinine dair bana henüz vahiy gelmedi ki, ben size haber vereyim. Şu halde acele etmeyin. Zira; her ümmet için bir ecel ve vakt-i muayyen vardır. O vakit geldiğinde ne bir saat ileri ve ne de bir saat geri olmaz. Elbette o saatta helâkleri mukadder olan ümmet ve ümmetten her şahıs helâk olur.»] 2217 Binaenaleyh; sizin ta'ciliniz fayda etmez. Zira; ilm-i ilâhide tayin olunan zamana tahallüf mümkün değildir, takdimini ve te'hirini talep de caiz değildir. Şu halde ey kâfirler ! Siz te'hir olunsun deseniz te'hir olunmaz ki, zararınızı defedesiniz ve takdimini istemenizle takdim de olunmaz ki, menfaatinizi celbetmiş olasınız. Her iki cihette fayda olmayınca acele etmeyin ve bekleyin. Elbette eceliniz gelecektir, bana vahyolunan da budur. Bunun haricinde birşey söylemeye me'zun değilim.
Bu âyet maktul olanların veya bir afetle vefat edenlerin ecel-i mev'udlarıyla vefat ettiklerine delâlet eder. Binaenaleyh; ecel birdir, ecelsiz kimse ölmez. Zira; herkes kendi eceliyle vefat eder.

***
Vâcib Tealâ kâfirlere cevab-ı sâniyi beyan etmek üzere :

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُهُ بَيَاتًا أَوْ نَهَارًا مَّاذَا يَسْتَعْجِلُ مِنْهُ الْمُجْرِمُونَ ﴿50﴾ أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ آمَنْتُم بِهِ آلآنَ وَقَدْ كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ ﴿51﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen itiraz eden kâfirlere de ki, «Ey kâfirler ! Sizin istediğiniz azab-ı ilâhi size gece uykunuz içinde veya gündüz gelirse ne re'yeder ve define ne gibi çare düşünürsünüz? Azap geldiğinde nedametle feza' ve feryad etmekten ve eyvah demekten başka ne yapabilirsiniz? Haliniz bundan ibaret olunca ey mücrimler ! Ne sebebe mebni azabın alelacele gelmesini istersiniz ve acele etmekte faydanız nedir? Madem ki; fayda yok, niçin acele ediyorsunuz? Haber verin bana, ben de acelenizin sebebini bileyim yoksa azap vâki' olduktan sonra mı iman edeceksiniz? Halbuki muhakkak azabı isti'câl ediyordunuz. »]
Yani; eğer maksadınız azap olduğu zaman iman ederiz ve bundan dolayı azabı isti'cal ederiz diyecekseniz azabın nüzulü zamanında imanınız makbul değildir. Çünkü; azabı görünce iman-ı icbârî olur. Halbuki imanda muteber olan ihtiyarîdir, icbârî değildir. Şu halde azabı istemekte sizin için azaptan başka bir fayda yoktur.
Bu âyette hemze; tevbih için olduğu gibi (آلآن) lâfzı da tekdir içindir. Yani «Şimdi iman etmediniz de canınız boğazınıza geldiğinde mi iman edeceksiniz. Geçmiş olsun» demektir. Zira; o vakit iman makbul değildir. Çünkü; herşey zamanında olmak lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada azaplarını beyandan sonra duçar olacakları azabı beyan etmek üzere :

ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذُوقُواْ عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلاَّ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ ﴿52﴾

buyuruyor.

[Dünyada gördükleri azaptan sonra âhir ette kâfirlere denilir ki, «Azab-ı ebedîyi tadın ve görün ki, dünyada azabı isti'câl etmek kolay mıymış? Ey zalimler ! Siz cezalanmaz, illâ kazandığınız amelinizle cezalanırsınız.»] Âyette şu cümle onları tahkir içindir. Çünkü; onlar dünyada şeriatı hafif addeder ve resûllerini istihza ederek kendilerini büyük saydıklarına mukaabil tahkir edilerek kendilerine azap teklif olunur. Zira; iman etmediklerinden küfürlerinin cezası ebedî Cehennem azabı olduğu kendilerine taraf-ı ilâhîden bildirilir ki, azab üzere azab olsun.
Bu âyet; insanların kendi ihtiyarlarıyla işledikleri işlerinden mes'ul olacaklarına ve ef'âl-i ihtiyariyeleri mevcut olduğuna delâlet eder. Çünkü kisb; kullara nispet olunmuştur. Zira; insanların ef'âl-i ihtiyariyeleri olmasa da Cebriye taifesinin dedikleri gibi ef'âl-i ibad, cebrî ve zarurî olsa «Siz kesbettiniz ve onun cezasını görüyorsunuz» denmezdi. Halbuki bu ve bunun emsali âyetlerde ef'âli kesbetmek daima insanlara nispet olunur ve bu nispet ibadın kisb-i ihtiyarîsi olduğuna açıktan delâlet eder.
Hulâsa; âhirette zalimlere «Tadın azab-ı ebedîyi deneceği gibi «siz cezalanmaz, ancak kendi kesbettiğiniz amelinizle cezalanırsınız.» demekle de tahkir olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'ın tebliği üzerine kâfirlerden vâki olan suâli ve onlara verilecek cevabı beyan etmek üzere :

وَيَسْتَنبِئُونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنتُمْ بِمُعْجِزِينَ ﴿53﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Kâfirler senden haber isterler ve derler ki, «Bu senin iddia ettiğin din hak mıdır?» Onların şu suâllerine cevap olarak sen de ki, «Evet ! Rabbime yemin ederim ki, benim hakkaaniyetini iddia ettiğim din haktır ve siz de üzerinize gelecek azabı defetmekle Vâcib Tealâ'yı âciz kılamazsınız. Zira; Allah-u Tealâ istediğini işler. Siz onu menedemezsiniz.»]
Kâfirlerin suâlleri dinin, Kur'an'ın ve nübüvvetin hak olup olmadığındandır, cevapta bu suâle mutabık olarak cümlesinin hak olmasıyla cevap verilmiş ve bunların hak olduğunu beyan yeminle te'kid olunmuştur. Yeminde Cenab-ı Hakkın resûlüne vermiş olduğu sidik, emanet ve kerâmât-ı adide gibi nimetlere işaret için terbiye ve ihsana delâlet eden (رب) ism-i şerifi irad olunmuştur ki, Cenab-ı Hakkın Rab olduğunu beyanla kâfirler insafa davet olunmuşlardır. Bunların hakkaaniyetinde şüpheye mahal olmadığına ve hakkaaniyetleri muhakkak bulunduğuna işaret için tahkika delâlet eden (ان) lâfzı varid olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu suâli Resûlullah'a irad eden (Hayy b. Ahtab) denen bir kimsedir. Zamanımızda bu gibi bir çok İslâm kisvesi altında münafıklar ve sefihler vardır ve birtakım evham u hayalâtla ve vahi itirazlarla uğraşanlar her zaman görülmektedir.
(الصلحهم الله) Çünkü; ahkâm-ı şer'iyeyi hava ve hevesine uydurmak isteyenler ve arzu-yu nefsaniyelerine muhalif olan ahkâma itiraz edenler her millette bulunmakla beraber bu ümmette dahi asr-ı saadetten bu ana kadar mevcut olduğu gibi ilâyevmilkıyam dahi bulunacaktır. Birçok ahkâmı batıl te'villerle mevzuundan çıkarmak isterlerse de muvaffak olamamışlar ve olamayacaklardır.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette azabı görünce kâfirlerden vâki olacak halleri beyan etmek üzere :

وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فى الأَرْضِ لاَفْتَدَتْ بِهِ وَأَسَرُّواْ النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُاْ الْعَذَابَ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْقِسْطِ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ ﴿54﴾

buyuruyor.

[Eğer zulmeden her nefsiçin yeryüzünde olan hazine ve definelerin hepsi kendinin malı olması farzolunsa o nefis onun cümlesini göreceği azaba mukaabil fedâ etmek ister ve lâkin o malı fedâ etmek fayda etmez ve onu azaptan kurtaramaz. O zalim olan eşhas azabı gördüklerinde nedametlerini saklarlar ve lâkin nedamet fayda etmez. Binaenaleyh; azaptan kurtulmazlar ve onlar zulmolunmayıcı oldukları halde beyinlerinde adeletle hükmolunur, herkes ettiğini bulur ve amelinin cezasını görür.]
Bu hüküm müminlerle kâfirler beyninde veyahut tâbi'lerle metbû'lar beyninde veyahut zalimlerle mazlumlar beyninde olmak ihtimali varsa da esah olan; cümle akvam ve milletler beyninde olan hükme şâmildir. Yeryüzünde olan cümle hazineler zalim olan şahsm olması muhali farz kabilindendir. Zira; bilûmum definelerin ve bütün yeryüzünde olan emlâkin bir şahsın olması mümkün değildir. Binaenaleyh; manâ-yı âyet: [Zalim olan her nefis yevm-i kıyamette ahval-i kıyameti ve azab-ı Cehennem'i görünce bütün dünyanın hazinesi kendinin malı farzolunsa onu fedâ edip vermekten çekinmez. Ve cümlesini verip azaptan kurtulmak ister. Ve lâkin fayda etmez] demektir.
Bu âyette (وَأَسَرُّواْ) , (اظهروا) manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Zalimler azabı görünce nedametlerini açığa atarlar ve izhra ederler, lâkin fayda etmez] demektir. (وَأَسَرُّوا) ihfa yani gizlemek manâsına olduğunda manâ-yı nazım: [Zalimler azabı görünce etbâ'larından nedametlerini saklarlar.] demektir. Zira; reisleri etbâ'ından nedametlerini saklamasalar etba'ları onları levm ve zemmederler. Binaenaleyh; azap üzerine azap kabilinden etbâ'ın levmine duçar olmamak için nedametlerini gizlerler. (اسروا) azdaddan olduğu cihetle iki manâya ihtimali vardır. Yani saklamak veya açığa atmak manâlarını ifade ettiği gibi burada manânın her ikisi de muhtemeldir.
Hulâsa; dünyada zulmeden her nefis âhiret azabından kurtulmak için bütün dünya ve dünyada olan bütün emval kendinin olsa azap karşılığı vermek isteyip hiçbir zerre kadar gözüne görünmeyeceği ve azabı gördüklerinde nedametlerini izhar edecekleri ve halbuki adaletle hükmolunup asla zulmolunmayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bütün dünyanın emlâki zalim olan kimsenin farzolunsa azap mukaabilinde vermek isteyeceğini beyandan sonra cümle emlâk bir kimsenin olamayacağını da beyan etmek üzere :

أَلا إِنَّ للهِ مَا فى السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿55﴾ هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿56﴾

buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ki, yerde ve gökte olan cümle mahlûkat ve mevcudat Allah'ındır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir kimse malik olamaz ki, azap mukaabilinde versin de kurtulsun. Bu mümkün olamadığı cihetle âsîler elbette azap göreceklerdir. Zira; Allah-u Tealâ kudret-i tâmme sahibidir. Zalimlerden intikaamını alır ve agâh olun ve uyanık bulunun ki, Allah'ın kullarına vaad ettiği sevap ve azap cümlesi hak ve sabittir, şek ve şüpheden ârîdir. Zira; vaad-i ilâhide hulfolmaz ve lâkin nâsın ekserisi 2222 vaadin hak olduğunu bilmez. Binaenaleyh; iman etmez. Allah-u Tealâ'nın kudretinde nasıl şek ederler ki, imana meyletmezler. Halbuki Allah'ın kudreti meydandadır. Zira; Allah-u Tealâ cümle zerrat-ı cihanı halkettiği gibi bilhassa insanları diriltir, öldürür ve ancak öldükten sonra dirilip Cenab-ı Hakkın huzuruna rücû' edeceksiniz.] Bu hâl meydandayken nasıl oluyor ki, inkâra cüret edersiniz.
Bu âyette vaadin şanına ta'zîm için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lafza-i celâl varid olmuştur. Çünkü; (الاان وعده), denilse olabilirdi. Vâcib Tealâ vaadi inkâr edenleri ve iman etmeyenleri cehaletle tavsif buyurmuştur. Zira; bu makûle münkirler her ne kadar dünyaya müteallik bir miktar şey bilirlerse de umur-u şer'iyeden ve ahval-i âhiretten gaafil oldukları cihetle cehaletleri beyan ve onunla zemmolunmuşlardır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin yevm-i kıyamette zuhur edecek hallerini beyandan sonra Kur'an'ın fevaidini beyanla Kur'an'a temessük lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فى الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ ﴿57﴾

buyuruyor.

[Ey nâs ! Rabbiniz tarafından size birçok faydaları cami' bir kitap geldi ki, o kitap iyi ve kötü amelleri beyan eden ameliyyâta müteallik ilmi ve hayrata teşvik ve günahlardan tenfir eden mev'izc üzerine müştemil olduğu gibi kalplerde olan kötü itikaadı, şek ve şüphe gibi ahlâk-ı seyyieyi izale eden hikmet-i nazariye ki, itikaadiyata müteallik olan ilmi ahlâk üzere müştemil şifadır ve kulları doğru yola sevkeder ve tarik-ı selâmeti gösterir hidayet ve bilûmum müminlere ihsan-ı ilâhi ve lûtf-u subhâni olan bir rahmettir.] Binaenaleyh; insanların dünya ve âhirette saadetlerine kâfi ve kâfildir. Zira; insanları hasenata terğib ve seyyiâttan tenfir eder.
Bu âyette m e v ' i z e yle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'ın her âyeti insanların birçok menafiini beyan edip hayrata sevkedecek nasihatta bulunduğu cihetle ayn-ı vaazdır. Kalplerde olan maraz-ı cehli ve hastalığa benzeyen kötü itikadları ve ahlâk-ı fasideyi izale ettiği cihetle Kur'an'a şifa denmiştir. Şu halde Kur'an'ı getiren Resûlullah tabib-i hazıka ve Kur'an da o tabibin vermiş olduğu ilâca ve devâ-yı sâfiyeye teşbih olunmuştur. Çünkü; tabib-i hazık hastayı, evvelâ mazarrat olan me'kûlat ve meşrubattan meneder, saniyen de hastalığını izale edecek ilâcı i'tâ eder. İşte Kur'an-ı Kerimle Resûlullah evvelâ insanları muharremattan nehyi ve saniyen de menfaat olan me'muratı yerine getirmekle emreder.
Vâcib Tealâ bu âyette insanlar için mümkün olan dört mertebeye işaret buyurmuştur. Çünkü; insana evvelâ lâzım olan zahirini lâyık olmadık birtakım günahlardan tathir etmektir. Bunun lüzumuna Kur'an'ın mev'ize olmasıyla işaret etmiştir. Zira mev'izenin manâsı; insanları fenalıktan menetmek olduğundan Kur'an insanları fenalıktan nehyeder bir mev'ize demektir. İkinci merrede insanlara lâzım olan rûhlarını akaaid-i bâtıla ve ahlâk-ı fasideden tathir etmektir. Bunun lüzumuna (شفاء) lafzıyla işaret buyurmuştur. Çünkü; «Kur'an'a iman kalplerde olan şeylere şifadır» demek «Kalplerde hastalık mesabesinde olan itikaadat-ı batılayı izale eder» demektir. Üçüncü merrede insana lâzım olan nûr-u hakla münevver olup Allah'ın gösterdiği yola gitmek ve şeriatını tutmaktır. Bunun lüzumuna da Kur'an'ın (هدى) olmasını beyanla işaret etmiştir. Çünkü Kur'an; insanlara .doğru yolu gösterir ayn-ı hidayet demektir. Dördüncü merrede insana lâzım olan nevakısını ikmal etmektir. Ve bunun lüzumuna da (رَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ) lafzıyla işaret buyurmuştur. Çünkü. Kur'an'ın rahmet ve ihsan olduğunu beyan etmek insanların o ihsandan nevakısını ikmal etmek suretiyle istifadenin lüzumuna işarettir. Zira; müminler Kur'an'dan istifade etmeseler onlar hakkında rahmet olamayacağından behemehal istifadeleri lâzım demektir. Kur'an'dan menfaat görmek müminlere mahsus olduğundan Kur'an'ın rahmet olması müminlere tahsis olunmuştur. Zira; kâfirler iman etmedikleri için istifade edemezler. Binaenaleyh; onlar hakkında rahmet olmaz, belki iman etmediklerinden dolayı haklarında azabı muciptir. Çünkü; Kur'an ve enbiya-yı kiramın ervahı güneşin cirmi mesabesinde olup sair nâsın rûhları ecsam-ı saire gibidir. Şemisden ziya almak şemse teveccüh etmekle olup teveccüh etmeyen kimse güneşten ziya alamadığı gibi insanlardan Kur'an'a ve peygambere teveccüh edenler ziya alırlar ve nûr-u şeriatla münevver olurlar, amma Kur'an'a ve peygambere teveccüh etmeyenler Kur'an'dan ve nûr-u nübüvvetten ziya alıp istifade edemezler. Zira; teveccüh yok ki, ziyâsından müstefid olsunlar.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın müminlere hidayet ve rahmet olduğu nu beyandan sonra Kur'an'ın nüzulüne ferah etmek lâzım olduğu nu beyan etmek üzere :

قُلْ بِفَضْلِ اللهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُواْ هُوَ خَيْرٌ مِّمَّا يَجْمَعُونَ ﴿58﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen nâsa hitaben de ki, «Kur'an Allah'ın fazlı ve insanıyla geldi. Şu halde Kur'an'ın gelmesiyle nâs ferah etsinler. Zira Kur'an; sizin cemettiğiniz emval-i dünyadan hayırlıdır.] Çünkü; Kur'an'ın mazmunu ve ahkâmıyla amelin sevabı bakidir. Dünya malıysa fanidir. Dünya malı insanın cismine ve Kur'an rûhuna hizmet eder. Saâdet-i rûhanî, saadeti cismaniyeden efdaldir. Şu halde Kur'an rûha hizmet ettiği için bedene hizmet eden maldan elbette hayırlıdır.
(فَبِذَلِكَ) lâfzını takdim, hasr içindir. Yani insanın ferahlanmasına şayan ancak rahmet-i ilâhiye olan Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmı olan din-i İslâmdır, yoksa daima zevale ma'ruz olan emval-i dünya değildir. Zira ferah; rûhun hâl ü şanı olduğu cihetle menşei rûha ait olan kemalât-ı rûhaniyeye ferah olabilir. Lezzet-i cismaniyenin esası, iki şeye münhasırdır:
B i r i n c i s i ; me'kûlât,
İ k i n c i s i ; menkûhâttır. Amma âlâm-ı cismânî a'zanın her tarafını ihata ettiğinden elemine nispetle lezzet gaayet az olduğu cihetle feraha değmez. Lezzet-i rûhanî ise vücudun her tarafına sirayet ettiği gibi kederden de salimdir. Binaenaleyh; ferah ve sürürü değer ve ferahlanmaya şayandır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın haiz olduğu mev'ize, şifa, rahmet ve hidayet gibi sıfatlarını ve bu sıfatları cami' olan Kur'an'ın gelmesine ferahın lüzumunu beyandan sonra kâfirlerin ikrar ettikleri hıll ü hürmetin insanlara enbiya vasıtasıyla geldiğinden nübüvvetin sübutunu ikrar etmeleri lâzım geldiğini beyan etmek üzere :

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا أَنزَلَ الله لَكُم مِّن رِّزْقٍ فَجَعَلْتُم مِّنْهُ حَرَامًا وَحَلاَلاً قُلْ آللّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللهِ تَفْتَرُونَ ﴿59﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Senin nübüvvetini inkâr eden kâfirlere sen de ki, «Ey kâfirleri Allah'ın size inzal ettiği rızıkta re'yiniz nedir? Bazısını kendinize helâl ve bazısını haram kılmakla nasıl tasarruf ediyorsunuz? Yoksa bu tasarrufa Allah-u Tealâ mı izin verdi veyahut siz kendiniz mi haram ve helâl demekle Allah-u Tealâ üzerine iftira ediyorsunuz haber verin bana haliniz nedir?] Çünkü; hâl ü şan bu ikiden halî değildir. Eğer şu dâva ettiğiniz hill ü hürmeti size Allah-u Tealâ haber verdiyse elbette bu haber bir nebi vasıtasıyla geldiğinden nübüvveti tasdik etmeniz lâzımdır ve eğer Allah-u Tealâ size haber vermeksizin iftira ediyorsanız bu iftiradan vazgeçmelisiniz. Zira; iftira alâllah haramdır. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın sizin maişetinize kâfi ve emzicenize elverişli göndermiş olduğu rızık size mubah olduğu halde nasıl oluyor ki, bazısının haram olmasıyla hükmedersiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın rızkı olan gerek mevaşi ve gerek hububatın ekserisi bereket-i semaviyeyle husule geldiğinden Cenab-ı Hak rızkın semadan nazil olduğunu beyan buyurmuştur. Allah-u Tealâ’nın insanlara mubah kıldığı hayvanatın bazısını kâfirler kendilerine haram kılmışlardır. Binaenaleyh; bu âyet bir cihetten kâfirlerin mezheplerini iptal ve kendilerini cehalet ve hamakatla itham etmiştir. Zira; helâl olan şeyin hürmetini itikad etmek cehaletten başka birşey değildir. Çünkü; helâl olduğunu bilmiş olsa hürmetini itikad etmezdi.
Bir cihetten de âyet-i celile nübüvvetin tasdiki lâzım olduğunu beyan etmiştir. Zira; hill ü hürmet ancak resûl vasıtasıyla bilinebilir. Çünkü; herşey Allah'ın mahlûku ve mülkü olduğu cihetle onu haram kılıp kullarını menetmek ve helâl kılıp kullarına izin vermek Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu halde o şeyin helâl veya haram olduğunu bilmek vahiyle olup vahiy de enbiya vasıtasıyla olabileceğinden bunları bilmek ancak bir nebinin vücuduna mütevakkıftır. Binaenaleyh; nebinin nübüvvetini tasdik etmedikçe eşyanın hill ü hürmeti bilinmez.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyette hemze; istifham-ı inkârıdir. Binaenaleyh; Allah'ın hill ü hürmetini beyan etmediği bir şeye helâl veya haram demek emr-i münker olduğundan caiz olmadığına ve bu misilli ahkâmda gaayet ihtiyat lâzım olup yakinen bilmediği hükümle hükmetmek haram olduğuna âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ kâfirlere bu gibi şeylere izin vermediğini beyan etmek üzere :

وَمَا ظَنُّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللهِ الْكَذِبَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ الله لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ ﴿60﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar Allah-u Tealâ üzerine yalan olarak iftira eder, eşyanın bazısına helâl ve bazısına haramdır derler. Bunların yevm-i kıyamet hakkında zanları nedir? Yevm-i kıyamette ceza görmeyiz ve muhasebe olunmaz mıyız zannederler. Eğer böyle zannederlerse bu zanları fâsid ve bâtıldır ve Allah-u Tealâ hill ü hürmeti beyanla kullarına muhakkak fazl u ihsan sahibidir. Ve lâkin nâsın çokları bu misilli nimet-i ilâhiyeye şükretmezler.]
Kendi kendilerine bilmeyerek şu helâldir ve şu haramdır diyerek iftiraya cüret ederler. Halbuki kendilerine açık mu'cizâtla nebileri geldi, hill ü hürmeti beyan etti. Şu halde onlar için vazife; nebilerinin sözünü dinlemek ve kabul etmektir. Çünkü; envâ'-ı delâ-ille nebileri hakka davet ettiğinden onlar için kendi reyleriyle hükmetmek caiz değildir. Zira; enbiya göndermek Allah'ın kulları hakkında nimet-i uzmâsı olduğu cihetle o nimete şükretmek kullar için büyük vazife olduğundan bu nimete şükretmeyenler mezmumlardır. Bu nimetin şükrü ise iman etmek ve şeriatına yapışmak ve mucibiyle amel etmektir. Nâsın çokları imanı ve nimete şükrü terkettiklerinden Cenab-ı Hak «Şükrü terkettiler» buyurmuştur ki «Ekserisi iman etmez kâfirler» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mezheplerinin batıl ve emr-i nübüvvetin hak olduğunu beyandan sonra Allah-u Tealâ'ya ve Resûlüne itaat eden kimselerin sürürlarını ve âsîlerin gumum ve humumlarını beyan etmek üzere :

وَمَا تَكُونُ فى شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen bir hâl ü şanda olmadın ve Kur'an'dan bir âyet ve bir sûre okur olmadın ve siz bir amel işler olmadınız, illâ Biz Azîmüşşan'sizin üzerinize o amelleri işlediğiniz zaman hazır ve şahidiz ve onu biliriz.] Siz her ne zaman ki, o amele başladınız, bize o zamanda ameliniz ve haliniz ma'lûmdur. Binaenaleyh; ihlâs üzere amel edenler mesrur olsunlar. Zira; amelleri zayi olmaz. Çünkü; Allah-u Tealâ onu bilir ve nübüvvetini inkârla sana iman etmeyenler me'yus olsunlar. Zira; isyanlarının cezasını göreceklerdir. Çünkü; Allah-u Tealâ isyanlarını bilir, elbette unutulmaz. Şu halde onlara lâzım olan nübüvvetini tasdik edip ihlâs üzere itaat etmektir. Zira; itaatta sürür, adem-i itaatta ise gumum ve humum vardır. Binaenaleyh; azıcık aklı olan kimse için lâzım olan süruru mucip olan amele sa'y etmek ve kaderi mucip olandan kaçmaktır. (إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ) Yani «Siz o amele başladığınızda biz üzerinizde hazırız» demektir.

***
Vâcib Tealâ insanların amellerini bildiğini beyandan sonra insanlara ilmi nasıl lâhikse herşeye ve cümle zerrat-ı cihana ilmi öylece lâhik olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فى الأَرْضِ وَلاَ فى السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فى كِتَابٍ مُّبِينٍ ﴿61﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Yerde ve gökte bulunan mevcudattan Rab bin Tealâ'nın ilminden hiçbir şey kaybolmaz. Zira; o zerreden daha küçük ve daha büyük her ne varsa cümlesi kitab-ı mübin olan Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.] Binaenaleyh; dünya ve âhirette, yerde ve göklerde bulunan mahlûk, gelmiş, geçmiş, gelecek ve olacak herşey ilm-i huzur-u ilâhide mevcut ve ilminden bir zerresi bile uzak olmaz. Şu halde herkesin ameline ilm-i ilâhi lâhik olduğundan elbette cezasını görecektir. Geri kalmak imkânı yoktur. Binaenaleyh; herkes amelini şer'a tatbik etmek ve düşünerek işlemek lâzımdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bahis; ehl-i arza ait olduğundan âyette Vâcib Tealâ arzı sema üzerine takdim buyurmuştur ve âyetten maksad; ilm-i ilâhinin herşeyi ihata ettiğini beyan etmektir. Binaenaleyh; küçük ve büyük herşey zikrolunmuştur. K i t a b – ı m ü b i n le murad; Levh-i Mahfuz'dur.

***
Vâcib Tealâ ilminin herşeyi ihata ettiğini beyandan sonra itaat eden kullar için korku ve hüzün gibi elemi mucip olan şeyler olmadığını beyan etmek üzere :

أَلا إِنَّ أَوْلِيَاء اللهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿62﴾
الَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿63﴾

buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ki Allah'ın dostları üzerine korku olmadığı gibi hüzün ve keder dahi yoktur. Zira; onlar şol kimseler ki, iman ettiler ve imanlarının icabâtından olan emre imtisal ve nehiyden içtinab etmekle daima ittikaa üzere bulunurlar.]
Zira; onlar Allah-u Tealâ'ya ibadet ve Resûlüne itaat ederek şeriata tevfik-ı harekât ettikleri cihetle Allah'ın dostlarıdır. Binaenaleyh; onlar üzerlerine hiçbir şeyden korkmak yoktur. Çünkü ileride kendilerine azab isabet etmeyeceğine emniyet gelmiştir ve onlar için dünyada fevtolan nimetlere hüzün de yoktur. Zira; dünyada ne kadar nimet fevtoldu farzolunsa ondan daha a'lasına nail olduklarından geçmiş olan şeylere asla hüzün olmaz. Çünkü; onların kuvve-i nazariyeden ibaret olan itikadları ve kuvve-i ameliyeleri olan a'mal-i salihaları mükemmeldir. Binaenaleyh; onlar için kederi mucip birşey yoktur (نسئَل الله ان يجعلنا منهم آ مين) bu âyette ve emsali velayete müteallik olan âyetlerde veli denmeye şayan olan kimler olduğunda ulema ihtilâf etmişlerdir. Bu âyette Cenab-ı Hakkın veliyi imanla ittika eden kimse olmasıyla tarif buyurmasına nazaran v e l i ; itikad-ı sahihle itikad ve amel-i salihle amel edip evamire imtisal ve nevâhiden içtinab eden kimsedir. Bazıları da veliyi şöyle tarif ettiler : V e l i ; evamire imtisal ve nevâhiden içtinapla beraber hubb-u fillâh ve buğz-u fillâha devam eden kimsedir. Bazıları da v e l i ; feraizi eda ile Allah'a takarrub edip ma'rifet-i ilâhiyeyle kalbi dolup, gördüğünde Allah'ın kudretini görüp ve işittiğinde âyât-ı ilâhiyeyi işitip, sözü Allah'ı sena ve özü ibadet olup Allah'ı zikretmekten yorulmaz ve kalbiyle Allah'ın gayriyi tefekkür etmez.
İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimse Allah'ın velisidir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onun yardımcısı olur ve böyle olan kimseler için âhirette korku, keder yoktur. Amma dünyada insan her ne kadar zengin ve her nimete nail olsa yine korku ve kederden salim olamaz. Çünkü; dünya nimeti her zaman zevale ma'ruz olduğundan kederden salim değildir.
Yahut evliyaullah için dünyada havf ve hüzün olmaz. Çünkü; velayet mertebesini ihraz eden kimse indinde az, çok, var ve yok müsâvî olduğundan hiçbir şeye endişe etmez ki, korkusu veya kederi olsun.

***
Vâcib Tealâ veli olan kimseler için havf ve hüzün olmadığını beyandan sonra onlar için vâki olacak tebşiratı beyan etmek üzere:

لَهُمُ الْبُشْرَى فى الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفى الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴿64﴾

buyuruyor.

[İman ve ittikaa ve a'mâl-i salihaya malik olarak Allah-u Teaîâ'ya kurbiyet kazanan Allah'ın dostları için dünyada ve âhirette rü'ya-yı saliha ve envâ'-ı kerametle müjde vardır. Zira; tebşiratı hâvi vaad-i ilâhiye dair vürud eden kelimat-ı ilâhiyede tahalluf olmaz. İşte şu vaad-i ilâhiye nail olmak necat-ı azîm ve felâh-ı dâimdir.] Binaenaleyh; onlar için korku, keder gibi insanları rahatsız edecek şeyler yoktur.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette (بُشْرَى) ile murad-ı ilâhi; müminlerin gördükleri rü'ya-yı saliha veyahut bir mümin için başka kimse tarafından görülen rü'ya-yı saliha olduğu Resûlullah'tan mervidir. Çünkü; sahabeden (Ubad b. Samid) Hazretleri bu âyetteki (بُشْرَى) yı ben Rasulullahtan sordum (بُشْرَى) ile murad; «Müminin gördüğü rü'ya-yı salihadır» buyurdu demiştir. Aynı tefsir Ebudderda' Hazretlerinden dahi mervidir. Resûlullah'ın «Nübüvvetten sonra mübeşşirat bakî kaldı», buyurduğu ve «Mübeşşirat nedir? Ya Resûlallah !» denildiğinde «Rü'yâ-yı salihadır» buyurduğu mervidir. Yahut dünyada b ü ş r â yla murad; zikri cemil ve senâ-yı hasendir. Zira; Resûlullah'ın «Bir kimsenin a'mal-i salihası üzerine nâsın meth ü senâsı onun hakkında büşrâ-yı âciledir» buyurduğu mervidir. Âhirette mümin için b ü ş r â Cennettir. Veyahut müminler için b ü ş r â yla murad; rusûl-ü kiram vasıtasıyla ve kütüb-ü semaviyede varid olan tebşirattır. Yahut kalb-i mümine varid olan mükâşefattır, yahut hal-i ihtizarda meleklerin tebşiratıdır ve âhirette fevz ü felah ve necat ve enva'-ı keramet ve selâm-ı ilâhiyle meleklerin tebşiratıdır. Şu halde Allah'ın dostlarının dünyada ve âhirette tebşirat-ı ilâhiyeye nail olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ evliyası için hüzün olmadığını ve onlar için dünyada ve âhirette envâ'-ı beşaret olduğunu beyandan sonra kâfirlerin sözlerine endişe etmemek lâzım olduğunu Resûlüne tavsiye etmek üzere :

وَلاَ يَحْزُنكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴿65﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Kâfirlerin seni tekzibe ve şirke dair olan sözleri sana hüzün vermesin. Zira; kahr u galebenin cemii Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Allah'tan gayrıda asla izzet yoktur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onlara kahrettiği gibi sana da yardım eder. Çünkü; Allah-u Tealâ onların sözlerini işitici ve kalplerinde olan niyetlerini bilicidir.] Şu halde onların senin şanına lâyık olmadık sözlerinin cezasını vereceğinden senin için esef etmekte bir manâ yoktur. Zira; izzet Allah'ın ve nusret de senindir.

***
Vâcib Tealâ ululuk ve kahr u galebenin cemiinin kendine mahsus olduğunu beyandan sonra izzetin kâffesi de kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere :

أَلا إِنَّ للهِ مَن فى السَّمَاوَات وَمَن فى الأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللهِ شُرَكَاء إِن يَتَّبِعُونَ إِلاَّ الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلاَّ يَخْرُصُونَ ﴿66﴾

buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ki, göklerde ve yerde bulunan ins ü cin ve meleklerden akıl sahiplerinin cümlesi Allah'ın kulları ve memlûkeleridir. Binaenaleyh; cümlesi irade-i ilâhiyeye tâbi' ve emrine itaat edicilerdir. Allah'ın gayrı putları ve sair mahlûkaatı Allah'a şerik itikad edenler ve o âdî mahlûklara Allah'ın şeriki diyerek çağıranlar hakikatta şürekâya ittibâ' etmediler. Zira; hakikatta Allah'ın şeriki yok ki, ona ittibâ' etmiş olsunlar. Çünkü; onların Allah'ın şeriki olduğunu itikad ettikleri şeyler Allah'ın mahlûkları oldukları cihetle Allah'a şerik olmak salâhiyetini haiz değillerdir. Şu halde onlar tâbi olmazlar, ancak zanlarına tâbi' olurlar ve onlar söylemezler, illâ bu hususta yalan söylerler.] Zira; Allah'ın şerikleri itikad ettikleri ve şerikleridir dedikleri iddialarında bir delil-i yrlûniye istinad ve ittibâ' etmezler, belki sırf zann-ı fasidlerine ittibâ ederler. Binaenaleyh; itikadları evham ve hayalâttan ibarettir ve fasid üzerine bina kılınan şey fasid olduğundan mezhepleri fasid ve itikadları batıldır ve Allah-u Tealâ'ya şerik isnad etmeleri ancak yalandır ve yalana ittibâ' ise caiz değildir.
Bu âyet; kahr-u galebenin cemii Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu ispat için sevkolunmuştur. İns ü cinden akıl sahiplerinin cümlesi Allah'ın mahlûkları olunca akıl sahibi olmayan sair mah-, lûkaatın Allah'ın mahlûku ve memlükü olacakları evleviyetle sabittir. Şu halde mahlûkattan her neye ibadet etseler batıldır. Zira; cümle mahlûkaat ve bilhassa zevilukul Allah'ın kulları olunca cümlesi Allah'a ibadetle mükelleftirler. Binanealeyh; âbidi ma'bud ittihaz etmek elbette batıldır. Zira; akıl sahiplerinin ulûhiyete istihkakları olmayınca cemadatın istihkaakı olmayacağı evleviyetle sabittir.
(وَمَا يَتَّبِعُ)'da bulunan (ما) lâfzı istifhamiye olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Şeylerden hangi şeye ittibâ' eder şol kimseler ki, onlar Allah'ın gayrı birtakım mahlûkaata Allah'ın şerikleri diyorlar. Onlar melâikeye mi veyahut ins ü cinden birine mi ittibâ ediyorlar? Herhangisine ittibâ' etseler ittiba' ettikleri şeyler Allah'a tâbi'lerdir. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı eşyadan birine ittibâ' etmek hamakattan başka bir-şey değildir.]
Hulâsa; yerde ve gökte olan mahlûkaatın cümlesi Allanın memlûkü ve kulları oldukları ve onlar şirkettikleri şeylere tâbi' olmayıp zanlarına tâbi' oldukları ve ancak yalan söyledikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ izzet ve galebesini tarik-ı aharla dahi ispat etmek üzere :

هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِتَسْكُنُواْ فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا إِنَّ فى ذَلِكَ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ﴿67﴾

buyuruyor.

[Bilcümle ululuk Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Zira; o Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ve âlâdır ki, sizin için geceyi karanlıkla halketti ki, rahat edesiniz ve gündüzü gözleriniz herşeyi görür derecede aydınlık olarak halketti ki, mesalihinizi ru'yet ve havayic-i zaruriyenizi tedarik edesiniz. İşte gece ve gündüzü şu suret üzere halketmekte işitmek şanından olan kimseler için Allah'ın kudretine ve azametine delâlet eder büyük deliller vardır.]
Yani; Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki, geceyi yürümek ve gezmeye elvermez ve mesalihi ru'yete muvafık olmadık bir surette icad etti ki, sizler sükûnet üzere o gecede istirahat edip vücudunuzun kıvamını bulaşınız ve gündüzü seyr ü sefere ve meşy ü hareket ve sa'y ü amele elverişli ve ziyalı olarak halketti ki, maişetinizin esbabını arayıp mesalihinizi tesviye edesiniz. Şu halde gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı her ikisi de sizin menfaatınız için halkolunmuştur. Binaenaleyh; bu nimetlerin şükrünü eda etmek üzere iman etmek ve amel-i salih işlemekle de imanınızı tezyin etmelisiniz. İşte şu gecenin zulmetini ve gündüzün ziyâsını insanın menfaatında cemeden halikın azametine deliller vardır. Ve lâkin kâfirlerin gözlerinde olan perde ve kulaklarında olan örtü bu delilleri görüp işitmeye mani olduğundan ve iradelerini işitmeye sarfetmediklerinden küfrüzere ısrar ederler ve Allah'ın kudretini ve azametini lâyıkıyla takdir edemezler. Binaenaleyh; imana da muvaffak olamazlar. Çünkü; her ne kadar vahdaniyete ve kudret-i ilâhiyeye delâlet eder âyetler varsa da yalnız âyetlerin vücudu fayda etmez, belki onları düşünmek, dinlemek ve lâyıkıyla tetkik etmek lâzımdır. Amma onlarda olan dekaayıkı tetkik etmeyen kimseler için âyetlerin varlığı ve yokluğu müsavidir. Zira; birşeyin vücudundan intifa etmeyince o şeyin varlığıyla yokluğu arasında fark olmaz. Şu halde insan için hüner o şeyin varlığından istifade etmektir, yoksa istifade etmeyince o şey istifade edemeyenlere nazaran yok hükmünde olduğundan Cenab-ı Hak kudretine delâlet eden âyetleri işitenlere tahsis buyurmakla işitmeyenler haklarında yok mesabesinde olduğunu bildirmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin batıl itikadlarından bazısını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

قَالُواْ اتَّخَذَ الله وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فى السَّمَاوَات وَمَا فى الأَرْضِ إِنْ عِندَكُم مِن سُلْطَانٍ بِهَذَا أَتقُولُونَ عَلَى اللهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿68﴾

buyuruyor.

[Müşrikler; Allah-u Tealâ kendi için veled ittihaz etti dediler. Allah-u Tealâ veled ittihazından münezzehtir. Zira; ganiyy-i mutlaktır. Çünkü; yerlerde ve göklerde olan mevcudatın cümlesi onun mahlûkudur. Binaenaleyh; veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Ey müşrikler ! Sizin indinizde şu batıl iddianızı ispat eder deliliniz yoktur. Bilmediğiniz şeyi Allah'a nasıl isnad ediyorsunuz bu isnadınız doğru olur mu?]
Müşrikler iftira olarak «Melekler Allah'ın kızlarıdır» demekle Allah-u Tealâ veled ittihaz etti demişlerdi. Allah-u Tealâ veled ittihazından münezzeh olup ganiyy-i mutlak olduğunu beyanla müşriklerin bu iddialarını şu âyetle reddetmiştir. Çünkü; veled ittihaz etmek ihtiyaç ve aciz eseridir. Allah-u Tealâ ise ihtiyaçtan ve acizden münezzeh bir halik-ı cihan ve kaadir-i mutlaktır. Kezalik velede ihtiyaç, eser-i inkırazdır. Vâcib Tealâ ise inkırazdan masun ezelî, ebedî, dâim bir kayyum-u mutlak olduğu cihetle dahi veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Allah-u Tealâ yerde ve gökte olan cümle eşya kendine mahsus ve memlûk olduğunu beyanla gınasını ispat etmiştir. Çünkü; semavât ve arzda bulunan mahlûkun cümlesi kendinin olan zat elbette ganîdir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette Allah-u Tealâ'nın veled ittihazından münezzeh olmasına delil ganî olmasıdır. Çünkü ganiyy-i mutlak olmak; kendisinden bazı eczanın ayrılmasından münezzeh olmayı icab eder, veled ise pederinden, validesinden bazı eczanın infisaiinden hasıl olacağı cihetle Vâcib Tealâ'nın gınası veled ittihazına münafidir. Kezalik ganî, şehvet ve lezzet gibi emmare-i hudûs ve ihtiyaç olan şeylerden müstağni olmayı icab eder, veled ise şehvet ve lezzet eseri olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın gınası veled ittihazına manidir. Kezalik ganî mesalihini ru'yet ve işini tedbir etmekte âhare muhtaç olmamayı icab eder, veled ise tedbir-i umurda ve mesalih-i ru'yette muavenet için istenildiğinden Cenab-ı Hakkın her şeyde ganî olması veled ittihazına ihtiyacı olmamasını icab eder. Çünkü; velede ihtiyacı olmayan kimse veled ittihaz etmez. Vâcib Tealâ'nın veledden müstağni olması valide ve pederden de müstağni olmasını icab eder. Bu âyette dâvalarına asla delil olmamakla kâfirleri şiddetle tevbih ve tekdir vardır. Yani «Dâvanıza deliliniz olmadığı ve hakikatini bilmediğiniz halde Allah-u Tealâ'ya iftiraya nasıl cesaret ediyorsunuz ve bilmediğiniz şeyi isnad etmekten korkmuyor musunuz?» demektir.
(مِن سُلْطَانٍ) 'de bulunan (من) lâfzı nefyi te'kid içindir. Şu halde iddialarını ispat eden hiç delilleri olmadığı gibi delil şaibesi bile yok demektir. Bu âyette istifham onların itikadlarını inkâra delâlet ettiği gibi cehaletle itham da vardır ki, «Bilmediğinizi söyler misiniz?» demek «Bilmiyor cahilsiniz. Binaenaleyh; söylediğinizi bilmeyerek söylersiniz?» demektir. Şu halde âyet; usul-ü itikadda taklidin caiz olmadığına dahi delâlet eder. Zira; Allah-u Tealâ hakkında aynelyakîn bilmediklerini itikad etmelerini, Vâcib Tealâ inkâr ve reddetmekle beraber bilmediklerini Allah-u Tealâ'ya isnad etmeleri üzerine zem ve takbih etmiştir. Binaenaleyh; itikaadiyatın delâil-i kat'iye ve ilm-i yakîn üzere müpteni olması lâzım olduğuna âyet sarahaten delâlet etmektedir.

***
Vâcib Tealâ cehalet üzere kâfirlerin şan-ı ülûhiyete yakışmayacak birtakım iftiralarda bulunduklarını beyandan sonra bu misilli iftiraya cüret edenlerin hallerini beyan etmek üzere :

قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ ﴿69﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl. Sen onlara de ki, «Yalanı Allah-u Tealâ'ya iftira eden kimseler muhakkak felah bulmazlar.] Zira; yalanla iftira ettiklerinden dolayı maksudlarına vasıl olamazlar. Çünkü; sa'yları semeredar olamaz. Binaenaleyh; Cehennem'den kurtulamayacaklarından akıbet zarar görücülerdir, nimet-i Cennet'i fevtetmişlerdir. İftira alâllaha cüret eden kimselerden bazıları ömrü oldukça nimet içinde selâmetle vakit geçirdiğinden bütün derecâtına nail oldum zanneder.

***
Vâcib Tealâ işte şu zannın batıl olduğunu beyan etmek üzere:

مَتَاعٌ فى الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُواْ يَكْفُرُونَ ﴿70﴾

buyuruyor,

[Onların şu iftiraları ve ellerinde bulunan nimetleri menfa at-ı dünyadır. Zira; iftiraları sebebiyle küfürlerini muhafaza eder ve kafirlere riyâset ve mansıba nail olurlar ve bunu da kendilerine saadet zannederler. Bunlar ise gurur ve sürür icab eden şeylerden değildir. Zira; her zaman zevale ma'ruz eşya-yı hasisedir. Ve onların mağrur oldukları mal ve mansıbları zail olduktan sonra mercileri bizim huzur-u manevîmizdir. Bundan sonra biz onlara küfürleri sebebiyle şiddetli azabı tattırırız.] Zira; küfrün cezası şiddetli azaptır. Şu halde onların iftiraları dünyaca kendilerine menfaat verir gibi olursa da akıbeti onlar hakkında ayn-ı mazarrattır. Binaenaleyh; aklı olan kimse bu misilli mazarratı irtikâb etmez. İrtikâb edenler elbette ahmaklardır.
Hulâsa; Allah'a iftira edenlerin felâhyab olamayacakları, aldandıkları azıcık dünya metâ'ı olduğu ve dünyadan sonra merci'leri Cenab-ı Hakkın huzuru olup badehu küfürleri sebebiyle şiddetli azabı tadacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ iftira edenlerin felah bulmayacaklarını ve iftiraları mücerret menâfi-i dünya için olduğunu beyandan sonra Resûlünü nusretle tebşir ve kâfirleri mağlûbiyetle korkutmak üzere :

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِن كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُم مَّقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللهِ فَعَلَى اللهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُواْ أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُواْ إِلَيَّ وَلاَ تُنظِرُونِ ﴿71﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nûh (A.S.) ın haberini kavmin üzerine oku, haber ver onun şol zamandaki sözünü ki, o zamanda Nûh (A.S.) kavmine hitaben demişti «Ey kavmim ! Eğer sizin üzerinize benim hayatım ve âyât-ı ilâhiyeyle size vaaz u nasihatim ağır olduysa ve indallah benim nübüvvet ve mertebemi çekemiyorsanız ben Allah'a mütevekkil oldum ve cümle umurumu ona tefviz ettim. Binaenaleyh; siz bütün tedbirinizi ve size yardım edecek şeriklerinizi toplayın ki, sonra tedbiriniz size keder olmasın ve gizli kalmasın. Hepsini meydana çıkarın, örtülü birşeyiniz bulunmasın ve badehu o tedbirinizi benim canibime sarfedin, bana hiç müsaade etmeyin ve mühlet vermeyin, hemen ihlâkimin çaresine bakın. Sizin bu tedbirlerinize ben tevekkülle müdafaa edeceğim, başka esbaba tevessül etmeyeceğim. Zira; Allah'a tevekkül bana kâfidir, siz elinizden geleni geri koymayın» demekle kavmine vesâyâda bulundu.]
Fahri Râzi, Nisâbûrî, Kaazî ve Ebussuud'un beyanları veçhile bu âyette Nûh (A.S.) ın makamıyla murad; nübüvvettir. Kavmi içinde hayatıyla imrar-ı evkat etmesi olduğuna nazaran makam-ı Nûh'un onlar üzerine sakil ve ağır olmasının ve onlara büyük gelmesinin sebebi; çok yaşamasıyla beraber kavminin ülfet ettikleri mezhebi iptal ve onun hilafını tebliğ ve teklif etmesidir. Çünkü; onların ülfet ettikleri mezhebin hilafını teklif ve delâili kafiyeyle ispat etmek elbette onlar üzerine ağır olur. Zira; dünyayla meşgul olan kimselere vaaz u nasihat ve ülfet ettikleri lezaizden menetmek onlara elbet ağır olacağında şüphe yoktur. Yahut makam-ı Nûh'la murad; ayak üzerinde durmaktır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Nûh (A.S.) onlara ayak üzerinde vaaz ederdi. Şu halde «Benim makaamım size ağır gelirse» demek «Ayak üzerinde vaazım size ağır gelirse» demektir. Şu halde ayak üzerinde vaaz etmek meşrudur. Zira; şu manâya nazaran bu âyet ayak üzerinde vaazın cevazına işaret olduğu gibi Hz. İsa'nın da ashabına ayakta vaaz ettiği mervidir. Kezalik bizim Peygamberimiz Efendimizin dahi mühim mevkilerde ayak üzerinde nâsa tebligatta bulunduğu ve nasihat ettikleri kütüb-ü siyerde mezkûrdur.
Ayette (إِن كَانَ كَبُرَ) cümle-i şartiyesinin cevabı, Allah-u Tealâ'ya tevekküldür veyahut emr-i tedbirlerini cemetmeleridir. Bunazaran manâ-yı nazım: [Eğer ben size ağır geliyorsam ben Allah'a mütevekkilim. Siz kendi tedbirlerinizi, tedbir sahiplerinizi tc şeriklerinizi velhasıl bu hususa dair her neyiniz varsa cümlesini bir araya getirin ve hepsini benim katlim hususuna sarfedin, hiç noksan birşey bırakmayın ki, sonra niçin şöyle yapmadık, böyle yapsaydık daha iyi olurdu diyerek gelecek belâ üzerine gam ve keder olmasın] demektir. Çünkü; insan arzu ettiği maksadının husulüne lâzım olan tedbirde noksan ederse o işin vücut bulmadığını tedbirde noksana isnad ederek ömrünün âhirine kadar tedbirde vâki olan noksan üzerine esef eder. Binaenaleyh; insanlar başladıkları işin husulü için lâzım gelen tedbiri lâyıkı veçhüzere noksansız yapmak lâzım olduğuna ve noksan ederse akıbet me'yus ve mükedder olacağına bu âyette Nûh (A.S.)ın kavmiyle vâki olan muhaveresini hikâye etmekle Vâcib Tealâ kullarını irşad etmiştir. Gerçi tedbiri tam yapmak o işin elbette husulünü icab etmezse de tedbirde kusur etmediği cihetle adem-i husulüne o kadar müteessif olmaz.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın muhaveresinden bakî kalanı beyan etmek üzere :

فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَمَا سَأَلْتُكُم مِّنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ نَ الْمُسْلِمِينَ ﴿72﴾

buyuruyor.

[Eğer siz benim sözümü dinlemek ve nasihatimi kabul etmekten i'raz ederseniz benim için asla telâş yoktur. Zira; ben sizden âeret istemem. Çünkü; benim ücretim ancak Allah-u Tealâ üzerinedir ve ben Allah-u Tealâ'ya inkıyad eden zümreden olmakla emrolundum.] Binaenaleyh; sizin a'razınızdan bana zarar olmadığından bunun üzerine bende bir endişe de yoktur. Zira; insan iki şeyden korkar. Birisi; gayrın şerrinden, diğeri; menfaatinin kesilmesinden. Ben sizin şerrinizden korkmadığımı ve Allah'a mütevekkil olduğumu bundan evvelki sözümde size söyledim ve sizin sözümü dinlemediğinizde bana zarar olmadığını dahi şimdi söylüyorum. Zira; sizden bir fayda beklemem ki, o faydanın fevtinden korkmuş olsam. Şu halde sizin i'razınızdan benim için asla telâş yoktur. Zira; size tebliğim mukaabilinde ücretimi Allah'tan isterim. Çünkü: onun emrini tebliğ eder, şeriatına davet ederim. Şu halde siz ister iman edin, ister etmeyin. İman ederseniz faydası size aittir. Binaenaleyh; iman edip etmediğinizde bana bir fayda ve zarar yoktur.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın daveti üzerine kavminin cüret ettikleri efâl-i kabihayı ve helâklerini beyan etmek üzere :

فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيْنَاهُ وَمَن مَّعَهُ فى الْفُلْكِ وَجَعَلْنَاهُمْ خَلاَئِفَ وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنذَرِينَ ﴿73﴾

buyuruyor.

[Onlar Nûh (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz Azîmüşşan Nûh'a ve Nûh'la beraber gemide bulunanlara necat verdik, onları helâk olanların makamlarında halife kıldık, bizim âyetlerimizi tekzib eden ve nebileri tarafından inzar olunan kimseleri suya garkettik. Ey Habibim ! Nazar et, bak ki, nebilerini tekzib eden ve nebileri tarafından inzar olunup da kabul etmeyen asîlerin akıbetleri ne oldu?]
Yani; Nûh (A.S.) kemâl-i şefkati icabı hakimane nasihatla onları hakka davet etti, onlar ise kemâl-i temerrüd ve inadları sebebiyle davetine icabet etmediler, belki tekzibe ve birtakım lâyık olmadık ef'âle cüret ettiler. Binaenaleyh; onları tufanla gark ve Nûh'a iman edenleri, Nûhla beraber tufandan gemi vasıtasıyla halâs ettik ve yeryüzüne onları halife kıldık. İşte Nûh (A.S.) ın kavmi gibi Yâ Habibim ! Kavminden seni tekzib edenler helâk ve iman edenler halâs olacaklardır. Şu halde bak gör ki, iman etmeyenlerin akıbetleri ne oldu ve iman edenler nasıl halâs buldu? Her ümmetin hali bu minval üzere cereyan etmektedir. Çünkü iman; daima sebeb-i necat olduğu gibi küfür de daima sebeb-i helâktir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nûh (A.S.) gemiyi Allah'ın 2241 Cibril-i Emin vasıtasıyla ta'limi ve vahyiyle bu maksada mebni yapmıştı ve maksad da hasıl oldu. Gemide bulunanların Hz. Nûh ve evlâd ü ıyali beraber olduğu halde seksen kişi olduğu mervidir. Bu âyet-i celile iman etmeyen kâfirleri tehdid ve Resûlullah'ı ashabıyla beraber tesliyedir. Çünkü; nebileriyle beraber müminler helâkten kurtuldular ve iman etmeyenler helâk olup gittiler. Binaenaleyh; Allah'a âsî olanların akıbetleri daima helâk olduğuna bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) la kavmi beyninde vâki olan vak'ayı ve kavminin helâk olduğunu beyan ettiği gibi İbrahim, Lût, Hûd ve Salih (A.S.) ın vak'alarına dahi icmalen işaret etmek üzere:

ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِ رُسُلاً إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَآؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤْمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِ مِن قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلوبِ الْمُعْتَدِينَ ﴿74﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) ın ba'solunduğundan sonra kendi kavimlerine meb'us resûller gönderdik. O resûller açık mucizelerle kendi kavimlerine geldiler. Fakat kavimleri evvelce tekziplerine binaen iman eder olmadılar. İman etmeyenleri ihlâk ettiğimiz gibi hudud-u ilâhiyeyi tecavüz edenlerin kalplerini gaflet mühürleriyle mühürleriz.]
Yani; Nûh (A.S.) dan sonra nâs muhtelif ümmetler ve birçok cemaat oldular ve yeryüzüne dağıldılar. Zira; mürur-u zamanla adetleri çoğaldı ve etrafa dağıldı, muhtelif milletler olmakla hükümetler teşkil ettiler. Tarik-ı haktan çıktılar. Nûh (A.S.)ın şeriatını külliyen terkettiler. BinaenalyehfBiz Azîmüşşan onları tarik-ı hakka davet eder birçok resûller gönderdik. Her resûl kendi kavmine dâvasını ispat eder mucizelerle geldiler ve lâkin onlar resûlleri gelmezden evvel hakkı inkâr ve hudud-u ilâhiyeye tecavüzle ülfet edip bu ülfetlerini terkedemediklerinden küfrüzere devama azmettiler. Çünkü; tabiatlarında olan fenalık ve âdetleri olan kibir ü azamet; imanı kabullerine mani oldu. Binaenaleyh; nebileri gelmezden evvelki hallerini nebileri geldikten sonra tebdil edemediler ve bunun için nübüvvetten istifade müyesser olmadı. İşte bunların kalpleri mühr-ü gafletle mühürlendiği gibi hudud-u üâhiyeyi tecavüz eden zalimlerin kalplerini de mühürler ve akıbet ihlâk ederiz. Zira; onlar vâdi-i dalâlde gezdiklerinden iradelerini asla hakkı kabule sarfetmedikleri cihetle kalpleri perde-i evhamla örtülü olduğundan tarik-ı suluktan mahrum ve ebedî bir gafletle mağrur ve nimet-i Cennet'ten mey'us olmuşlardır.
Bu âyette nebileri gelmezden evvel ümmetlerin tekzipleriyle murad; usul-ü itikaadiyeyi tekzipleridir. Zira; her nebinin dininde usul-ü itikad birdir, değişmez. Fakat babalarından ve dedelerinden işittikleri batıl itikadları irtikâb edip itikaad-ı hakkı terkettiklerinden nebileri gelip itikaad-ı hakka davet edince pederlerinden işittikleri sözlere itimad edip nebilerine itimad etmeyerek batılı hak üzere tercih etmişlerdir. Şu halde inkârları usul-ü itikaadiyededir. Binaenaleyh; usul-ü Hikadda muhtelif mezhepler ihdas ederek muhtelif milletler hasıl olmuştur.

***
Vâcib Tealâ rusûl-i kiramın bi'setlerini icmalen beyandan sonra bazılarını tafsilen beyan etmek üzere:

ثُمَّ بَعَثْنَا مِن بَعْدِهِم مُّوسَى وَهَارُونَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ بِآيَاتِنَا فَاسْتَكْبَرُواْ وَكَانُواْ قَوْمًا مُّجْرِمِينَ ﴿75﴾

buyuruyor.

[Geçmiş ümmetlerden resûllerine iman etmeyenleri ihlâkimiz akabinde o helâk olan ümmetlerin resûllerinden sonra Biz Azîmüş-şan Fir'avn'a, Fir'avn'ın cemaatına, ulularına Mûsâ ve biraderi Hârûn (A.S.) ı vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizle resûl olarak gönderdik. Onlar ise iman etmekten istikbar ettiler. Binaenaleyh; cürüm sahibi bir kavim oldular.]
Yani; Fir'avn'ın ve kavminin eşrafına biz Mûsâ ve biraderi Harun'u gönderdik. Onlar tarik-ı hakka davet edince Hz. Musa'ya tâbi' olup iman etmeyi kendileri için âr ve ayıp addettiler ve kendilerini Mûsâ (A.S.) a ittibâ'dan daha büyük saydılar. Binaenaleyh: şiddetli azaba müstehak ve ashab-ı cinayetten oldular. Çünkü: hakka ittibâ'da istinkâf edenler her zaman azab içinde, her saadetten mahrum ve envâ'-ı felâkete duçar, dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olmuşlardır. bunun sebebi; kendilerinin meb'us olan nebiden büyük ve düyaca nail oldukları şerefi mertebe-i nübüvvet ve derece-i âhiretten âlî görmeleridir. Şu halde saâdet-i dareyni şekaavet-i ebediyeye değişmek suretiyle şehevât-ı nefsaniyelerine îuibâ' ettiler.
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ı resûl olarak gönderdiğini, Fir'avn ve etbâ'ının imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Mûsâ (AS.) ın mucizesine itirazlarını beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَاءهُمُ الْحَقُّ مِنْ عِندِنَا قَالُواْ إِنَّ هَذَا لَسِحْرٌ مُّبِينٌ ﴿76﴾

buyuruyor.

[Vakta kî, onlara bizim tarafımızdan ittibâ'a lâyık hak olan şeriat geldiyse onlar «Şu Musa'nın getirdiği şey açık bir sihirdir» demekle itiraz ettiler.] Halbuki çok zaman Mûsâ (A.S.) ın mucizesini kendi sihirleriyle müdafaa etmek istemişlerse de mukaabe-îeden âciz kaldılar. Binaenaleyh; daima mağlûp ve münhezim oldular ve mucizenin galebesiyle hak olduğunu bildiler, lâkin kendilerinde asılsız bir şeref gördüklerinden temerrüd ve inad ettiler. Evvelce inkâr etmişlerdi. Bu inkârlarından bir türlü dönemediler.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin itirazlarına karşı Mûsâ (A.S.) ın müdafaasını beyan etmek üzere :

قَالَ مُوسَى أَتقُولُونَ لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءكُمْ أَسِحْرٌهَذَا وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُونَ ﴿77﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) onların kelâmlarını işittikten sonra imanlarından me'yııs olunca teessüf ve tevbih tarikıyla onlara dedi ki, «Hak olan mucize size geldiğinde siz şu gelen şey elbette sihirdir der misiniz, sizin halinizi ıslâh için gelmiş olan hakka sihirdir demeye utanmaz mısınız ve hak olan mucizeye sihir demeyi nasıl yakıştırıyorsunuz? Halbuki sahirler ebeden felah bulmazlar.] Biz ise inayet-i ilâhiyeyle felâhyab olup size galip olarak şeriatımızı ta'mim edip neşredeceğiz. Eğer sizin dediğiniz gibi sâhir olmuş olsaydık felah bulmaz ve matlubumuza nail olmazdık» demekle Fir'avn'a ve kavmine karşı müdafaa etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (أَسِحْرٌهَذَا) kavl-i şerifi Mûsâ (A.S.) tarafından kâfirlere tevbihtir. Buna nazaran manâ-yı nazıra: [Sizi ıslah ve saadetinize hizmet eden ve hak olarak gelen mucizeyle sabit olan şeriat size geldiğinde ta'yib ve ta'neder de dediğiniz şeyleri der ve ağzınıza gelen sözü söyler misiniz ve şu benim size getirdiğim mucize sihir midir? Suâl ediyorum sizden, doğrusunu söyleyin bana. Halbuki sahirler ebeden necat bulmazlar. Zira; sihir olan şey derhal muzmahil ve münkariz olduğundan sahibi de rezil ve rüsvâ olur. Eğer benim mucizem sizin dediğiniz gibi sihir olsaydı sizin sihirleriniz gibi mahvolur giderdi, halbuki mahvolmadı ve sihir olsa benim gibi bir peygamberden sudur eder mi ve sudur etse diğer sihirleri iptal eder mi? Görüyorsunuz ki sizin sihirlerinizin cümlesini iptal etti.] Şu manâya nazaran bu âyette istifham üzerine istifham; onları teçhil üzerine teçhildir. Çünkü; mucizenin sihir olmadığına delâlet eder deliller mevcutken o delâ-ili düşünmeksizin hak olan birşeyin butlanıyla hükmedivermek cehalet ve hamakattan başka birşey değildir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın kelâmını beyandan sonra kâfirlerin kelâmını beyan etmek üzere :

قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاء فى الأَرْضِ وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ ﴿78﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) a hitaben kâfirler dediler ki «Sen bizi babamızın dininden döndürüp de arz üzerinde padişahlık size mahsus olmak için mi geldin? Halbuki biz sana iman edicilerden değiliz.]
Yani; kavm-i Fir'avn Mûsâ (A.S.) ın kelâmını işittikten sonra alâsebililinkâr vettaaccüp dediler ki, «Yâ Mûsâ ! Sen bizi âba ve ecdadımızın dininden döndürmek ve yer yüzünde padişahlık ve büyüklük size mahsus olmak için mi geldin? Biraderin ve sen, istediğiniz mahalle gidin. Zira; biz sizi tasdik edenlerden değiliz. Çünkü: biz babalarımızın dinine sahibiz, onu terkedip size tebaiyet edemeyiz ve arz-ı Mısır bize mahsustur. Size vermeyiz. Zira; bizim, refah ve saadetimizi Mısır te'min ettiği için Mısır'ın saltanatı bize aittir» demekle Mûsâ (A.S.) ın davetine icabetten imtina ettiler. (أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا) «Sen bizi dinimizden döndürmek için mi geldin?» demektir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette (كِبْرِيَاء) lâfzı saltanat ve padişahlık manâsınadır. Umur-u dünyada insanların arzu ettikleri şeylerin en büyüğü saltanat olduğundan saltanattan büyüklük manâsına olan kibriyâlıkla tabir olunmuştur. Çünkü; dünyada bilûmum padişahların azametleri ve nâsın kendilerine tâbi' olmalarıyla nâs üzerine tekebbürleri aşikâr olduğu cihetle kibriyâ tabirini şayan görmüştür.

***
Vâcib Tealâ Fir'avn ve kavminin itirazlarını beyandan sonra Fir'avn'ın tedbirini beyan etmek üzere :

وَقَالَ فِرْعَوْنُ ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِرٍ عَلِيمٍ ﴿79﴾ فَلَمَّا جَاء السَّحَرَةُ قَالَ لَهُم مُّوسَى أَلْقُواْ مَا أَنتُم مُّلْقُونَ ﴿80﴾

buyuruyor.

[Fir'avn «Sihir bilen her şahsı bana getirin» dedi. Fir'avn'ın laan üzerine etraf-ı memleketten sâhirleri getirdiler ve sahirler Mûsâ (A.S.) sahirlere hitaben «Atınız atacağınız şeyleri, elinizden, gösterin hünerinizi» dedi.]
Yani; Mûsâ (A.S.) ınucizelerini izharla Fir'avn'ı ve kavmim din-i hakka davet edince lisanla olan muârazalarının cümlesinde ilzam olunup kâfirler âciz kalınca fiilen muârazaya mübaşeret ettiler. Binaenaleyh; Fir'avn vüzerasına hitaben «Sihir ilminde mahir olan her şahsı bana getirin, hariçte kimse kalmasın» dedi. Fir'avn'ın emrine imtisalen vükelâsı etrafa adamlar gönderdiler ve Fir'avn'ın memaliki dahilinde olan sâhirlerin cemisini getirdiler Sâhirler peyderpey gelip toplanınca bir muayyen gün tayin ettiler ve o günde mevki-i mahsusa ahali ve sâhirler ve heyet-i hükümet cem'oldular. Mûsâ (A.S.) Allah-u Tealâ'dan istiâne ederek sâhirlere hitaben «Atın elinizde olan sihirlerinizi, koyun meydana hünerinizi. Herkes görsün, ben de göreyim» dedi.

فَلَمَّا أَلْقَواْ قَالَ مُوسَى مَا جِئْتُم بِهِ السِّحْرُ إِنَّ الله سَيُبْطِلُهُ إِنَّ الله لاَ يُصْلِحُ عَمَلَ الْمُفْسِدِينَ ﴿81﴾ وَيُحِقُّ الله الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُجْرِمُونَ ﴿82﴾

[Vakta ki, sâhirler ellerinde olan sihirlerini meydana koyup iplerini ve asalarını yere atınca Mûsâ (A.S.) «Sizin getirdiğiniz sihirdir, sihir ise hiçbir faydayı müfid olmaz. Zira; Allah-u Tealâ sihri iptal eder. Çünkü; Allah-u Tealâ sizin gibi müfsidlerin amelini ıslah etmez ve Allah-u Tealâ kendi kelimesiyle hak olan şeyi sabit kılar, velevse mücrimler kerih görsün, istemesinler» demekle sâhirlerin felâhyab olamayacaklarını ve sihirleri batıl olacağını onlara tefhim etti ve öyle de oldu.] Çünkü; onlar geldiler ve sihirlerini meydana koyup kendilerinin çokluğuna bakarak galebe edeceklerini ümid ettiler ve Fir'avn'dan atiyeler beklediler, fakat Hz. Mûsâ Allah'ın emriyle asasını yere koydu. Bir de görüldü ki, Seharenin bütün sihirlerini lokma edip yuttu. Binaenaleyh; hak zahir olunca Fir'avn ve kavminin emekleri zayi oldu ve halk arasında rezil ve rüsvâ oldular. O mahalden kemâl-i rezaletle me'yusen avdet ettiler. Allah-u Tealâ Mûsâ (A.S.) a vaadini incaz buyurdu ve emriyle hakkı sabit ve mukarrir kıldı. Batıl olan sihirleri mahvoldu gitti. Amma ashab-ı cürüm olan kâfirler bittabi böyle olduğunu istemediler. Çünkü; nûr-u imandan mahrum olan kâfirler nûr-u imanın parladığını elbette istemezler.
Hz. Musa'nın onlara emri; asâ ve ip gibi âlet-i sihir olmak üzere ellerinde bulunan şeyleri yere bırakmakla onların amellerinin fasid ve batıl olduğunu halka göstermek ve hakkı izhar etmek maksadıyla olduğu cihetle «Sihir batıldır, batıl olan şeyle Hz. Musa nasıl emretti?» şeklinde varid olacak suâl merduddur. Zira; Mûsâ (A.S.) sihirle emretmedi ki bu suâl varid olsun, belki Mûsâ (A.S.) ın emri; sihir için hazırladıkları âlâtı yere koymalarıyla hakkı meydana çıkarmak için bir emir olduğundan batılla emir değil bilâkis batılı iptal için emirdir.

***
Vâcib Tealâ, mucizenin galebesinde Fir'avn ve avanesinin mağlûp olmaları üzerine terettüp eden neticeyi beyan etrnek üzere:

فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إِلاَّ ذُرِّيَّةٌ مِن قَوْمِهِ عَلَى خَوْفٍ مِّن فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِمْ أَن يَفْتِنَهُمْ وَإِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فى الأَرْضِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِفِينَ ﴿83﴾

buyuruyor.

[İman etmedi Musa'ya, illâ kendi kavminden bazı delikanlılar iman ettiler ve imanları da Fir'avn ve Fir'avn’ın vükelâsı ve kavminin sair ileri gelenlerinin fitnesinden korkularıyla beraber bir cesaretten ibaretti. Çünkü; Fir'avn zalim, gaddar ve hakkı bilmez, tanımaz bir mütekebbirdi ve bu hususta avanesi de kendine uygundu. Zira; Fir'avn kendi zu'munca yeryüzünde büyük ve herkesten yüksek bir hükümdardı. Bununla beraber Allah'ın kullarına ve bilhassa Beni İsrail'e zulüm ve taaddî, isyan ve tuğyanda herkesten ileri gitmiş müsriflerdendi. Şu halde iman edenler nasıl korkmasınlar, elbette korkarlardı. Çünkü; arz-ı Mısır'da bulunan ahalinin cümlesine gaalip ve sefahette son derece ileri gitmiş bir anûd ve mütekebbirdi. Hatta kemâl-i kibrinden
(اناربكم الاعلى) demeye bile cüret etmişti.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) a iman edenler Beni İsrail’in delikanlılarından bazılarıydı. Çünkü; Beni İsrail'in ihtiyarları Fir'avn'dan çok zulüm gördükleri için aşikâr olarak imana cüret edemiyorlardı. Yahut i m a n e d e n z ü r r i y e t le murad; Fir'avn’ın kavminden hazinedarıyla haremi ve Fir'avn’ın karemi (Âsiye) ve kerimesi ve kerimesinin saçım tarayıcısı gibi bazı kimselerdir. Lâkin
(مِن قَوْمِهِ) de bulunan zamirin Hz. Musa'ya râci olması gaalip olduğundan iman edenlerin Beni İsrail'den olması gaalip ve râcihtir. Maamafih cem'inde inat yoktur. Binaenaleyh; her iki kavimden de iman edenler olabilir. Zira; iki kavimden de iman edenler olmasında âyetin delâletinde bir mani yoktur.
Yahut z ü r r i y e t le murad; Beni İsrail'in oğlan çocuklarını Fir'avn’ın katlettiği zaman Beni İsrail kadınlarından bazıları çocuklarını katilden muhafaza için Kıptüere gizlice feda etmişlerdi. Binaenaleyh; aslı Beni İsrail fakat Kiptiler içinde neşv ü nemâ bulmuş ve herkes nazar nda Kıptî olarak tanınıp, lâkin hakikatta İsrail'li olarak saklı kalanlardır. Binaenaleyh; onlar daima fırsat gözetirlerdi. Hz. Musa'nın zuhuru onlar için büyük bir rıimet oldu. Çün-' kü; insanlar her ne kadar ecnebi elinde çok nimet görse de nispet-i asliyesine rağbet etmek cibillî olduğundan derhal Mûsâ (A.S.) a imanla hemen muîn ve zahîr olmaya müsaraat ettiler. Binaenaleyh; dünyada ve âhirette mes'ud oldular. Çünkü; hakka muîn olanların herzaman inayet-i ilâhiyeden müstefid olacakları şüphesizdir.
Yahut zürriyetle murad; babası Kıptî, anası Beni İsrail'den olanlardır. Çünkü babası ayrı, anası ayrı kavimden olanlara zürriyet ıtlakı şâyi'dir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya gerek kendi kavminden ve gerek Fir'avn’ın kavminden az kimselerin iman ettikleri, iman edenlerin de Fir'avn'dan ve vükelâsından son derece korku ve telâş üzere iman ettikleri, Fir'avn ve cemaatının fitnesinden havfetmemek onların ellerinde olmadığı, Fir'avn’ın kendi zu'munca yeryüzünde en kavî hükümdar olmak noktasından âlî olduğu ve Fir'avn’ın süfeha ve müsrifler zümresinden bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ iman edenlerin Fir'avn'dan korktuklarını beyandan sonra ehl-i imanın korkularını izale için Hz. Musa'dan sudur eden bazı vesâyâyı beyan etmek üzere :

وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) kavmine dedi ki, «Ey kavmim ! Eğer Allah-u Tealâ'ya iman ettinizse ancak Allah'a mütevekkil olun ve tefviz-i umur edin. Hükm-ü ilâhiye razı ve emrine muti ve münkad iseniz tevekkül-ü tamla mütevekkil olmanız lâzımdır.»]
Mûsâ (A.S.) ın bu kelâmı yeni iman etmiş olup Fir'avn'ın zulmünden korkan ashabına imanın muktezasını ta'lim ve onlara Allah'ın inayetini bildirmek ve tefviz-i umur edenlerin saha-i selâmete çıkacağını beyan etmekle kavmine cesaret vermektir. Şu halde imanı zayıf olanların zalemeden havf ve endişelerini gidermek için vesâyâda bulunmak meşrudur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile imana muallak olan tevekkülün vacip olmasıdır. Zira; mümin olmayan kimseye tevekkül vacip olmaz. İslâm'a muallâk olan hüküm, tevekkülün bilfiil husulüdür. Binaenaleyh; bu âyette bir hüküm iki şarta ta'lik olunmamıştır, belki iki hüküm iki şarta ta'lik olunmuştur. Zira tevekkülün vacip olması; bir hüküm ve tevekkülün bilfiil hasıl olması da ayrı bir hükümdür. Şu halde manâ~yı nazım: [Ey kavmim ! Eğer müminseniz Allah'a mütevekkil olmak üzerinize vaciptir ve eğer Allah-u Tealâ'ya muti ve münkadsanız bilfiil tevekkülün husulü lâzım] demektir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın vaazından müteessir olarak müminlerin sözlerini beyan etmek üzere :

فَقَالُواْ عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَا رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ﴿85﴾ وَنَجِّنَا بِرَحْمَتِكَ مِنَ الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ ﴿86﴾

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) ın nasihati ve tevekkül-ü tâmmı talimi üzerine müminler dediler ki, «Ancak tevekkülümüz Allah-u Tealâ'yadır, Allah'ın gayrıya değildir. Ey bizi lutûf ve keremiyle terbiye eden Rabbimiz ! Sen bizi zulümle ma'ruf olan kavm-i Fir'avn'ın fitnesine mahal kılma ve bizim üzerimize onların tasallutuna meydan verme ve onların belasıyla bizi müptelâ kılma, bizi dinimizden döndürecek kadar onlara kuvvet verme. Yâ Rabbi ! Sen lûtf u kereminle ve bol rahmetinle kâfirlerden bize necat ver ve onların şerrinden bizi kurtar ki, hulûs-u kalple sana ibadet edelim.]
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ehl-i imanın süratle Mûsâ (A.S.) ın nasihatini kabul edip hiç tereddüd etmediklerine işaret için sürat-ı icabete delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Şu halde aklı olan ve bilhassa ehl-i imana lâyık olan hakka derhal ittibâ' edip doğru sözü kabul etmektir.
Bu âyette insanın havf ve endişesi zamanında Cenab-ı Hakka iltica etmek ve musibeti zamanında duâ, tazarru niyazla karşılamak lâzım olduğuna ve duâ edecek kimsenin de duâdan evvel Cenab-ı Hakka mütevekkil olmasına delâlet vardır. Çünkü; Hz. Mûsâ ehl-i imana evvelâ tevekkülü tavsiye ve emrettikten sonra müminler de duâları üzerine tevekkülü takdim etmişlerdir. Zira tevekkül; duânın kabulüne vesiledir. Şu halde her mümin dergâh-ı ulûhiyete müracaatında Cenab-ı Hakka tevekkül ve itimad ettikten sonra duâya mübaşeret etmesi lâzımdır. Çünkü; istediği şeyi Cenab-ı Hakkın ihsan edeceğini ümid ederek istemek lâzımdır. Hakka teveccüh ve şeraitine riayet ve ihlâs üzere duâ ederse reddolunmaz, amma ümitsiz duâ ederse reddolunur.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) a iman edenlerin tevekküllerini beyandan sonra Mûsâ (A.S.) a vahyini beyan etmek üzere :

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَن تَبَوَّءَا لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُواْ بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ ﴿87﴾

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Mûsâ ve biraderi Harun (A.S.) a vahyettik ve dedik ki «Siz kavminiz için Mısır'da mescidler bina edin ve o mescitleri Cenab-ı Hakka teveccühe mahal kılın, kıble ittihaz edin, namazınızı mescitlerde eda ve ikaame edin. Yâ Mûsâ ! Ehl-i imanı sen hayırla tebşir et] ki, dünyada nusrete ve âhirette Certnet'e nail olacaklarını bilsinler, kalpleri müsterih olsun ve bundan sonra onlara düşmanlarının tasallutu olmayacağına emin olsunlar. Binaenaleyh; zat-ı ulûhiyetime teveccüh-ü tamla teveccüh etsinler».
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Beni İsrail Fir'avn'ın korkusundan «Biz açıkta namaz kılamayız. Zira; Fir'avn görür ve duyarsa bizi meneder ve dinimizden bizi döndürür» demeleri üzerine Cenab-ı Hak vahyetmiş ve buyurmuştur ki, «Kavmin namazı için Mısır'da evler ittihaz edin ve evlerin mihrapları kıble olsun». Mûsâ (A.S.) ın şeriatında kıble Beyt-i Mukaddes ise de e v l e r d e k ı b l e yle murad; kıble canibine alâmet vazetmektir.
Yahut Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile b ü y u t la murad; Beni İsrail için yapılacak evlerdir. Buna nazaran k ı b l e yle murad; evlerin birbirine mukadbil olmasıdır. Yani «Hanelerinizi birbirine mukaabii olarak yapın ki, yekdiğerinize muavenet edesiniz» demektir. Şu halde ehl-i iman için lâzım olan bir kardeş veya bir kabile gibi haneleri bir yerde bulunmak ve birbirinin haline muttali olmak, icabında yardım etmek ve evleri birbirine muhazî ve karşı karşıya olarak bina olunmak lâzım olduğunu Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir kavim için ma'bed ittihazı evvelâ kavmin reislerine ve büyüklerine ve bilhassa enbiya-yı izam hazaratına tayin lâzım olduğuna işaret için Vâcib Tealâ mescid yapmakla evvelâ Mûsâ (A.S.) la biraderine emretmiştir. İbadet kavmin cümlesine ait vazife-i diniyyeden olduğuna işaret için kıble ittihazı ve eda-yı salâtla emir cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Ümmetini tebşir etmek sahib-i şeriata ait vezaif cümlesinden olduğuna işaret için tebşir etmek yalnız Hz. Musa'ya emrolunmuştur. Mescid ittihazıyla Hz. Musa'ya emrin sebebi; Beni İsrail Mûsâ (A.S.) ın bi'setinden evvel kiliselerde ibadet ederlerdi. Mûsâ (A.S.) ba'solunup Fir'avn'a mukaabele edince Fir'avn tarafından onların kiliseleri tahrib olunması üzerine herkes kendi evlerinde birer mescid ittihaz edip mihrap vazederek gizlice ibadet etmeleriyle emrolunmuşlardır. Şu halde bu âyette k ı b l e lafzıyla murad; hanelerindeki mescidlerdir. Beni İsrail hanelerinde namaz kılmaları zaruret üzere müpteniydir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) ın şeriatında namaz kilisenin gayrıda caiz olmazdı. Ve lâkin Firavn'ın şerrinden halâs için zaruret üzere cevaz verilmiştir. Zira zaruret; memnu' olan şeyleri daima mubah kılar. Binaenaleyh; kilisenin gayrmda namaz kılmak memnu' iken zarurete binaen meşru' olmuştur. Bu âyet-i celile dört hükmü camidir.
B i r i n c i s i ; Hz. Mûsâ ile biraderi kendi kavimleri için Mısır'da evler yapmakla Mûsâ (A.S.) a vahyolunduğu,
i k i n c i s i ; namazlarına bir kıble ittihazıyla memur oldukları,
ü ç ü n c ü s ü ; namazı ikaame etmeleri vacip olduğu,
d ö r d ü n c ü s ü ; ehl-i imanın saadetle mübeşşer olmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın daveti Fir'avn'a ve kavmine te'sir etmeyerek küfr-ü aslilerinde ısrar edip Mûsâ (A.S.) imanlarından me'yus olunca aleyhlerine duâya mübaşeret ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأهُ زِينَةً وَأَمْوَالاً فى الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّواْ عَن سَبِيلِكَ

buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) «Yâ Rabbiî Sen dünyada Fir'avn'la cemaatına mal ve ziynet verdin. Ey Rabbimiz ! Onlar senin tarikından dalâlette olsunlar. Zira; senin onlara verdiğin nimetlerin şükrünü eda etmediklerinden azaba müstehak olsunlar» dedi.] Çünkü; onların icabetlerinden me'yus olunca mazarratlarından duâyı münasip görmüştür, fakat duânın kabul olunacağını bilince tuğyanlarının sebeb-i aslisi dünya metâ'ı ve dünyaya meyi ve muhabbetleri olduğunu ve onun şükrünü eda etmediklerini beyan için ziynetlerini duâsına mukaddime kılmış ve bu kadar nimetin şükrünü edâ etmediklerinden dalâletleriyle duâ buyurmuştur ki, âhirette ahz-ı intikam olunsun. Çünkü; ıslah-ı hâl ihtimali olmayan düşmanın aleyhine duâ caizdir. Onların ıslah-ı hâl etmeyeceğini Musa (A.S.) vahiyle veyahut içtihatla bildi. Binaenaleyh; helâklerine duâ etti ve duânın faydası onların azaba istihkaklarına işaret etmektir.
Yahut manâ-yı âyet: [Yâ Rabbi ! Sen onlara dünyada nimetler verdin. Onlar bu nimetleri şerre sarfla zuafâ-yı nâsa fahr u mübahat etmekle senin tarikin olan tarik-ı haktan çıkmaları içindir. Zira; malları onların dalâline sebep oluyor. Çünkü; onlar mal sebebiyle tuğyan ediyorlar] demektir. Şu halde onlara mal verilmesinin sebebi istidraçtır, haklarında nimet değildir. Zira; mallarını, akıllarını ve bedenlerini dalâlete sarfedip hidayete sarfetmediklerinden onlara mal vermek dalâletleri için verilmiş gibidir. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun servet ve samanlarının tuğyanlarına sebep olduğu anlaşılır ve ekseriyet itibarıyla refah-ı halin ve kesret-i malın isyan ve tuğyanlarına sebep olduğu her zaman ve her mahalde görülmektedir. Çünkü; nimet ma hall-i lâyıkına sarfolmayınca dünya ve âhirette ayn-ı azaptır. Şu halde insan için lâzım olan nimeti helâlinden istemek olduğu gibi o nimeti mahalline sarfetmeyi daha ziyade düşünmek ve nail olduğu nimetin nev'ine göre şükrünü edaya çalışmak elzemdir.
Yahut bu âyette dalâl; helâk manâsınadır. Buna nazaran manâyı âyet: [Yâ Rabbi ! Onlara mal verdin ki, malları tuğyanlarına sebep olarak helâk olsunlar. Dünya fesadlarından hâli olsun da biçare mazlumlar onların zulmünden kurtulsun. Nizam ve intizam yoluna girsin] demektir.

***
Vâcib Tealâ Fir'avn ve kavminin malları tuğyanlarına sebep olduğunu beyandan sonra Mûsâ (A.S.) ın aleyhlerine duâsının keyfiyetini beyan etmek üzere :

رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُواْ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ ﴿88﴾

buyuruyor.

[Ey Rabbimiz ! Onların mallarını ihlâk et ki, tuğyana mecalleri kalmasın ve kalplerini bağla ki, iman edemesinler, azab-ı elimi görsünler» dedi.]
Yani; «Yâ Rabbi ! Mallarını mahvet ve kalplerini bağla ki, azab-ı elîmi görünceye kadar onlar iman etmesinler» demektir.
Bu âyette Mûsâ (A.S.) ın duâsı iki maksada müptenidir.
B i r i n c i s i ; mallarının helâk olmasıyla fakir olup başkalarına zulüm ve taaddiye takatları kalmasın ve
i k i n c i s i de; kalplerinde olan kasavetin tezyidiyle imana muvaffak olamasınlar ki, işledikleri küfriyât ve zulmün.cezasını görsünler. Dünyada azabı gördükten sonra iman ederler, lâkin o vakitte iman fayda vermez. Medarik'te beyan olunduğu veçhile t a m i s ; birşeyin mahv ve helâk olup âsârı kalmamasıdır, Hz. Musa'nın duâsı eseri olarak nukutlarının nakışlarıyla beraber taş olup şair mallarının helâk olduğu mervidir.
Hz. Musa'ya yapmış oldukları ezaya karşı Vâcib Tealâ'nın onlardan ahz-ı intikam etmesiyle teşeffi-i sadretmek arzusunda bulunmuştur ve adem-i imanlarıyla duânın sebebi; kaza-yı ilâhinin bu minval üzere sebkettiğini bilmesidir. Şu halde duâ-yı Mûsâ; kader-i ilâhiye muvafık düşmüştür. Çünkü; onların iradelerini imana sarfetmeyeceklerini bildiği için Cenab-ı Hak Fir'avn'ın ve kavminin iman etmeyeceklerini takdir buyurmuştur. Hz. Mûsâ Fir'avn'ın halinden iman etmeyeceğini bildiğinden bu minval üzere duâ buyurdu ve duâsının kabulünün eseri ve onların iradelerini küfre sarfettiklerinden irade-i ilâhiye iktizası olarak garkoluncaya kadar iman etmediler. Şu halde küfrüzere vefat edeceği yakinen bilinen kimsenin küfrüzere vefatıyla duânın cevazına bu âyet delâlet eder. Mukadder olduğu cihetle elbette vuku bulacak birşeyle duâ etmekten maksat; istihkaakını ilân etmektir. Amma küfrü istihsan suretiyle gayrın küfrüne rıza.olursa küfürdür, ancak gayrın küfrüne ve zulmüne binaen ahz-ı intikam için küfrüne rıza olursa beis yoktur, Hz. Musa'nın duâsı da bu kabildendir. Çünkü; iman etmeleri ihtimali kalmadığından Hz. Mûsâ bir an evvel helâk olmalarıyla duâ etmiştir.

***
Vâcib Tealâ duânın kabulünü beyan etmek üzere :

قَالَ قَدْ أُجِيبَت دَّعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا وَلاَ تَتَّبِعَآنِّ سَبِيلَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿89﴾

buyuruyor.

[Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ın duâsı üzerine Allah-u Tealâ «Duânız kabul olundu. İstikamet edin ve onları din-i hakka davete devam ve sebat edin. Elbette cahillerin tanklarına tebaiyet etmeyin, emr-i davette fütur getirmeyin. Zira; her şey in vakt-i merhunu vardır, acele etmeyin» dedi.] Çünkü; vakit gelmeyince hiçbir şey vücut bulmaz. Birşeyin hakikatini bilmeyen cahiller arzu ettikleri şeyin alelacele oluvermesini istediklerinden, halbuki vakti gelmeyince acelenin faydası olmayacağından Cenab-ı Hak aceleden ve cahillerin mesleklerine sülükten nehyetmiştir. Çünkü; irade-i ilâhiyeye karşı isti'câl sû-u edeptir.
Ayet-i sabıkada beyan olunduğu veçhile duâ eden yalnız Mûsâ (A.S.) ise de Hârûn (A.S.) da (آمين) demekle iştirak ettiğinden ve (آمين) lâfzı da duânın kabulünü rica ve ayrı bir duâ olduğu cihetle her ikisi de duâda müşterek olduklarına işaret için hitab-ı ilâhi ikisine birden varid olmuştur. Şu halde duâ edenle (آمين) diyen kimse beyninde fark yoktur. Çünkü; her ikisi de Cenab-ı Hak'tan istirham ve talepte bulunuyorlar. Zira; (آمين) lâfzının manâsı «Duâmızı kabul buyur yâ Rabbi !» demektir. Binaenaleyh; mihrapta imam duâ ederken cemaatın (آمين) demekle meşgul olmaları duâyla meşgul olmalarından efdaldir. Bazı rivayete nazaran Mûsâ (A.S.) ın duâsından sonra Fir'avn kırk sene muammer olmuş ve ondan sonra garkla helâk olmuştur. Mûsâ (A.S.) ın duâsının eseri olarak malları helâk olduğu gibi altın ve gümüşleri taşa tebeddül ettiği, ekinleri, otları ve zahireleri toprak nev'ine inkılâb ederek fakir düştükleri ve kalplerinin kasaveti gittikçe tezayüd ettiği mervidir.
Hulâsa; duânın kabulünde acele edenleri Cenab-ı Hakkın zemmettiği, binaenaleyh; duânın kabulünde acele etmek ve acele eden cahillerin tariklarına tebaiyet eylemek caiz olmadığı ve acele etmek cehalet eseri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Mûsâ (A.S.) ın duâsının kabulünü beyandan sonra Mûsâ (A.S.) ın Mısır'dan çıkıp Beni İsrail'le beraber deryayı geçtiğini beyan etmek üzere :

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ ﴿90﴾

buyuruyor.

[Biz Azimüşşan Beni İsrail'i denizden geçirdik. Fir'avn ve askeri bigayrıhakkın tekebbür ve zulmedici oldukları halde onlara tâbi' oldular ve arkalarına düştüler. Hatta Fir'avn'a denize garkolmak ulaşınca «Ben iman ettim şol zat-ı eceli ü a'lâya ki, ondan başka mabudun bilhak olmadı, illâ kendi zat-ı ulûhiyeti oldu ve ona Beni İsrail iman ettiler. Ben de onların imanı gibi iman ettim ve ben Allah-u Tealâ'ya inkıyad eden Müslümanlar zümresindenim» demekle imanını izhar etti.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Beni İsrail Fir'avn'ın zulmünden salim olarak Mısır'dan çıktıklarını Fir'avn haber alınca hemen vakit fevtetmeksizin arkalarına düşüp ta'kibe başladıklarına işaret için bilâmühle ta'kibe delâlet eden (فا) lâfzı varid olmuştur.
Çünkü; Mûsâ (A.S.) ın duâsı eseri Beni İsrail'in halâsı ve Fir'avn'ın helâki zamanı gelince Fir'avn'ın gaafil olduğu bir zamanda Cenab-ı Hak Beni İsrail'in Mısır'dan çıkmaları için emredip onlar da emre imtisalen çıkıp denize yaklaşınca Fir'avn arkadan çattı. Beni İsrail telâşa düştüler ve Mûsâ (A.S.)a «Arkamızda düşman, önümüzde deniz, nereye gideceğiz?» dediler. Mûsâ (A.S.) «Denize gideceğiz» demesiyle emr-i ilâhi üzerine asayı denize vurunca denizden Beni İsrail'in on iki kabilesine on iki yol açıldı. Beni İsrail o yollardan selâmetle geçtiler. Fir'avn bu hali görünce Mûsâ (A.S.) ın mucizesi olduğunu idrak etmeyerek kendinin istidracı 2257 zannıyla denize yürümeye cüret etti ve Cibril-i Emin de bir kısrak üzerinde önde bulunduğundan Fir'avn'ın atı kısrağın arkasından süratle yürüdü, askeri de ona tâbi' oldu. Askerin Önü denizi çıkmaya yaklaştı ve arkası tamamen denize girince emr-i ilâhi üzerine deniz hemen birbirine kavuştu. Binaenaleyh askeri ve kendi bir ferd kalmaksızın garkoldular. Fakat Fir'avn hayatından ümidi kesince hal-i ıztırarında mücerret tevhidi ikrarla halâsını rica eder ve savt-ı bâlâ ile ağlar olduğu halde «Ben Beni İsrail'in iman ettiği ma'buda iman ettim ve müslimîn zümresindenim» dedi ve imanını izhar etti. İşte denizin Beni İsrail hakkında yol olup Fir'avn ve askeri hakkında hal-i aslisinin avdeti Hz. Musa'nın mucizesi olup harikulade ve fevkattabia ahval-i acibedendir. Kudretullaha nazaran bu gibi şeylerin ehemmiyeti yoktur. Binaenaleyh; kudretullahı tasdik eden bir kimse bu gibi harikaları tasdikte tereddüd etmez ve bu gibi harikalar fenne dahi sığmaz. Esasen fenne sığmış olsa mucize olmaz.
Fir'avn'ın bu sözü kalbindedir, lisanında değildir. Zira; boğulurken söylemek mümkün olamaz veyahut bu sözü gark emmare-İeri zuhur edince lisanıyla söylemiştir.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile Fir'avn üç defa iman etmiştir.
B i r i n c i s i ; (آ منت) dedi.
İ k i n c i s i ; tevhidi ikrar etti,
ü ç ü n c ü s ü ; müslümanlardan olduğunu beyan eyledi. Fakat ne çare ki imanı kabul olunmadı. Çünkü; bu iman hal-i ıztırarındaydı. Hal-i ıztırarda ise iman; ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile makbul değildir. Yahut Fir'avn'ın imanı hakîkî değildi, belki garkolmak beliyesinden kurtulmak içindi. Hatta kurtulmuş olsaydı küfrüne devam edecekti. Zira; ihlâs üzere olmadığından makbul değildir. Yahut imanı sırf vahdaniyeti ikrardan ibaretti. Hz. Musa'ya imanı yoktur. Halbuki meb'us olan nebiye iman etmeksizin mücerret tevhid, imandan ma'dud olamaz. Yahut Fir'avn'ın imanı taklidden ibaret olup istidlali iman olmadığından kabul olunmamıştır. Zira; Fir'avn imanını kendi tahkiki üzerine bina etmemiştir. Çünkü; Fir'avn ekseri sözlerinden anlaşıldığına nazaran sâniin vücudunu münkir dehriyyundan idi.

***
Vâcib Tealâ Fir'avn’ın imanı kabul olunmadığını beyan etmek üzere:

آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ ﴿91﴾

buyuruyor.

[Şimdi mi iman ediyorsun? Halbuki bundan evvel muhakkak âsî oldun ve müfsidler zümresindendin.]
Yani; Fir'avn helâkini idrak edince imana müsaraat ettiği zaman gaipten bir nida suretiyle kendisine denildi ki «Şimdi mi aklın başına geldi ey âsî ! İmanın zamanı geçti. Hayatından ümidin kalmadığı zaman mı iman ediyorsun? Halbuki müddet-i hayatında sen muhakkak isyanla meşguldün ve envâ'-ı fesadla âlemi ifsad ediyordun. Şimdi can boğaza geldi, herşeyden ümit kesildi. Cenab-ı Hak'tan başka melce' olmadığını bildin. Binaenaleyh; imanı kendine sebeb-i necat addediyorsun, fakat fayda yoktur.»
Fahri Râzi, Hazin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Fir'avn'a bu sözü söyleyen Allah-u Tealâ idi, yahut Allah'ın emriyle Cibril-i Ernin olmak ihtimali vardır. Her kimin tarafından söylenirse soy lensin bu söz şimdiye kadar iman etmediğinden dolayı Fir'avn'ı tekdir ve tevbihtir. Binaenaleyh; imanın zamanı geçtiğinden dolayı hal-i ıztırapta vâki olan imanı reddolunmuştur. Çünkü; iman-ı yeistir. İman-ı yeis de makbul değildir.

***
Vâcib Tealâ Fir'avn’ın garkolunacağı zaman izhar-ı iman ettiğini ve imanın zamanı geçtiğinden dolayı reddolunduğunu beyan etnıek üzere:

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ ﴿92﴾

buyuruyor.

[Bugün senin bedenini denizden çıkarırım ki geride kalanlara sen ibret ve alâmet olasın. Halbuki nâstan çokları bizim âyetlerimizden gaaf illerdir.]
Yani; ey Fir'avn ! Şimdi iman ediyorsun, fakat bu zamanda imanın fayda vermez. Şu kadar ki, bugün senden sonra kalanlara ibret ve alâmet olman için üryan, miskin, zelil ve perişan olduğun halde deniz kenarına Biz Azîmüşşan seni çıkarırız ki, görsünler ve görenler «Dünkü gün rububiyet dâvasında bulunan azgın herifin birgün sonra hâli böyle olunca bizim halimiz ne olacak» demekle ibret alsınlar. Halbuki nâstan bir çokları bizim ahz-ı intikaamımıza delâlet eden bu misilli âyetlerimizden gaafillerdir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette b e d e n le murad; Fir'avn'ın rûhtan hâli cesed-i mülevvesidir. Suretine tagayyur arız olmaksızın herkesin Fir'avn olduğunu tanıyabileceği ve kisvesinden ârî bir surette denizden çıkarırız demektir. Yahut b e d e n le murad; Fir'avn'a mahsus olan kisvesiyle beraber bedenidir. Çünkü; Fir'avn'ın kendine mahsus kolları kısa altından zırhı olduğu ve onunla beraber denizin kenarına atıldığı mervidir. [Son zamanda Mısır'da bulunan lâhid eğer bu Fir'avn'ın lâhdiyse bu âyet-i celileye muvafıktır. Çünkü; âyette bedeninin denizden taşra atıldığı beyan olunmuştur. Şu halde Fir'avn'ın nâşı Mısır'a götürülüp evvelden hazırlanmış lâhdine defnolunması baîd değildir.]
Fir'avn'ın ulûhiyetini itikaad edenlerin şüpheleri zail olması için yalnız Fir'avn denizden kenara atılmış askerinden hiçbir ferd çıkmamıştır. Çünkü; Fir'avn'ın ulûhiyetini itikaad edenler eğer Fir'avn'ın leşini görmeseler, askeri garkolmuşsa da kendi garkolmadı. Zira; ilâhtır ve berhayattır. Bir taraftan çıkar gelir zannında bulunurlardı. İşte şu itikaad-ı batılı bilkülliye izale etmek için Cenab-ı Hak Fir'avn'ın İaşesini herkese göstermiştir ki, herkes bu itikaddan vazgeçsin, hakikat meydana çıksın ve din-i hak zahir olsun, zalimlerin akıbeti helâk olduğunu herkes bilsin, zulümden çekinsinler, âbidler de kemâl-i neşatla ibadetine devam etsin. Şu halde Fir'avn'ın leşini denizden çıkarmakta Allah'ın kulları için birçok menfaatlar olduğundan Cenab-ı Hak Fir'avn gibi bir zalim ve gaddarın leşini denizden çıkardığını beyan buyuruyor. Gerçi deniz her aşeyi yüzüne atarsa da eser-i gazap olarak Fir'avn'ın askeri denizin içinde kalmıştır. Ayetin âhirinde ekser-i nâsın gafletini beyan etmek; ümmet-i Muhammediye'yi gafletten men' ve gafletin her türlü saadete mani bir hal-i mezmum olduğunu beyan etmektir.

***
Vâcib Tealâ Fir'avn'ın zulmünden Beni İsrail'i halâs ve Fir'avn'ın helâkini beyandan sonra Beni İsrail'in hâlini beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ بَوَّأْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مُبَوَّأَ صِدْقٍ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyctime yemin ederim ki, Biz Azîmüşşan Beni İsrail'i iskâna salih bir mahalde iskân ettik ve güzel rızklarla biz onları merzuk ettik.]
S â d ı k b i r m e k â n la murad; onların razı olacakları ve refah-ı hallerine kâfi ve dünyaca aradıkları bulunur, havası güzel ve envâ'-ı lezaiz mevcut meyva ve sair nimetlerle dolu bir'muhaldir. Çünkü; Fahri Râzi, Hâzin, Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanları veçhile mekânın sadakati; nimetin bol olması, sinek ve pire gibi insana eza verecek şeylerin bulunmaması veyahut bulunursa da az bulunmasıyla olur. Şu halde m e k â n – ı s ı d ı k la murad; Mısır olmak ihtimali vardır. Fir'avn'ın helâkinden sonra az bir müddette Beni İsrail'in Mısır'a avdet ettikleri ve Fir'avn'ın terkettiği bağlara, bahçelere ve saraylara vaz'-ı yed ederek envâ'-ı nimete nail oldukları mervidir. Yahut m e k â n - ı s ı d ı k la murad; arz-ı Şam ve Kudüs'tür. Zira; bu arazi ucuzluk, bolluk ve bilâd-ı hayır ü berekettir ve bu arazinin nimeti gaayet bol olduğu gibi insanın gıdasına yarayışlı ve elverişlidir.

فَمَا اخْتَلَفُواْ حَتَّى جَاءهُمُ الْعِلْمُ إِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ ﴿93﴾

[İlm-i Tevrat kendilerine gelinceye kadar onlar ihtilâf etmediler. Rabbin Tealâ yevm-i kıyamette onların ihtilâf ettikleri şeyler hakkında beyinlerinde hükmeder. Zira; onlar nimete şükretmediler, bilâkis küfrettiler.]
Yani; Beni İsrail kendilerine kitap gelmezden evvel emr-i dinde müttefiklerdi. Ve resûllerinin tebliğ ettiği mesailde içtima ederler ve Hz. Musa'nın sevkettiği yola giderlerdi. Binaenaleyh; kendilerine Tevrat gelinceye kadar mesail-i diniyede beyinlerinde ihtilâf vâki olmadı ve içtimâ' üzere halleri devam etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Tevrat gelip ahkâmına vakıf olunca ihtilâfa başladılar; ayrı ayrı fırkalar peyda oldu. Binaenaleyh; birçok mezhepler zuhur etti ve tarik-ı haktan birçokları ayrıldı ve âhir zaman nebisine müteallik olan ahkâmı tağyire kadar cüret ve işlerine gelmeyen ahkâmı tahrif ettiler. Şu cüretlerine binaen Cenab-ı Hak kıyamette ihtilâf ettikleri mesail hakkında hükmedeceğini ve haklı olanları haksız olanlardan tefrik ve temyiz eyleyeceğini bu âyette beyanla bu misilli ahkâmı tağyire cüret edenleri tehdid buyurmuştur.
Bazı hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile Beni İsrail usul-ü itikadda yetmiş üç fırkaya inkısam etmiştir. Şu beyan olunan manâ bu âyetteki Beni İsrail'in Hz. Mûsâ zamanındaki Beni İsrail olduğuna nazarandır. Amma B e n i İ s r a i l le murad; asr-ı saadette mevcut olan Beni İsrail olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Biz Azîmüşşan Beni İsrail'i Şam ile Medine arasında güzel beldelerde iskân ettiğimiz gibi o beldelerde dünya nimetlerinin en a'lâsı olan incir, hurma ve sair leziz nimetlerle merzuk ettik. Hatta onlar Kur'an gelinceye kadar âhir zaman nebisi hakkında ihtilâf etmediler. Cümlesi âhir zaman nebisinin evsafında ve iman lâzım olduğunda ittifak üzereydiler. Âhir zaman nebisinin zuhurunu dört gözle beklerler ve zuhur edince derhal iman edeceklerini an itikaadin söylerlerdi. Vakta ki ufk-u nübüvvetten şems-i Risalet tulu' edince hasedlerinden naşi Resûlullah’ın Tevrat'ta beyan olunan evsafını inkârla ihtilâfa başladılar. Bazıları iman ve bazıları da küfrettiler. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette senin Rabbin onların beyninde vâki' olan ihtilâfı hâl Ve fasletmekle 2262 hükmeder ve sana iman edenleri Cennet'e, iman etmeyenleri Cehennem'e ithal eder.] demektir. Şu manâya nazaran onların ihtilâfları Resûlullah hakkındadır. Ve bu ihtilâflarının sebebi; riyâsete fart-ı muhabbetleri ve Resûlullaha çokça hasedlerinin zuhuruna bâdî olan Kur'an’ın nüzulüdür.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an hakkında ihtilâflarını beyandan sonra onların ihtilâfından nâsa arız olan şek ve şüpheyi .izale etmek üzere :

فَإِن كُنتَ فى شَكٍّ مِّمَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ فَاسْأَلِ الَّذِينَ يَقْرَؤُونَ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكَ لَقَدْ جَاءكَ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ ﴿94﴾

buyuruyor.

[Eğer sen sana inzal ettiğimiz Kuranda şekedersen senden evvel nazil olan kitabı kıraet edenlerden suâl et ki, hakikati haber versinler. Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Rabbin Tealâ tarafından sana hak olan Kur'an geldi. Şu halde sen elbette şek edicilerden olma.]
Fahri Razi, Hâzin, Kaazî, Nisâbûrî ve Taberî'nin beyanları veçhile bu âyette hitap; Resûlullah'adır. Lâkin alâtarikılfarz vettakdirdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Kur'an'da ve nübüvvetinde şekketmen muhaldir ve lâkin muhali farz kabilinden olarak bilfarzı vettakdir eğer şekkedersen senden evvel nazil olan Tevrat'ı ve İncil'i okuyan ehl-i kitaptan suâl et ki, onlar Fir'avn'la Mûsâ beyninde cereyan eden vak'aları' senin nübüvvetini ve Kuran’ın hakkaniyetini sana haber versinler. Zira; senin nübüvvetin ve Kur'an'ın hakkaniyeti onların kitaplarında sabit ve muhakkak] demektir. Bu manâya nazaran âyet-i celile ehl-i kitabı tevbih ve tekdir için sevkolunmuştur. Çünkü; farz-ı muhal olarak Resûlullah Kur'an'da ve nübüvvetinde şekketmiş olsa bu şekki ehl-i kitaptan izale etmekle emrolununca ehl-i kitabın asla şekketmemeleri lâzım olduğu halde ve şüphe eden ehl-i kitabın tekdire müstehak olacakları bedihidir. Zira; yakinen bildikleri halde inkâr elbette gaayet çirkindir.
Yahut hitap; zahirde Resûlûllah'a ise de hakikatta Kur'an'da ve nübüvvette şekkedenlere takrizdir. Yani; «Şekkedenler ehl-i kitaptan suâl etsinler. Kur'an'ın hakkaaniyetini ve Resûlullah'ın risaletini onlar bilirler. Zira; kitapları ve nebileri hakikat-ı hale şehadet etmişlerdir» demek olur.
Yahut hitap; zahirde Resûlûllah'a ise de hakikatta ümmetinedir. Çünkü bu misilli makamda metbua hitap; tâbi' olan ümmete hitaptır. Yani «Ey ümmet-i Muhammedi Sizden herhangi biriniz resûlünüze nazil olan Kur'an'da ve o Kur'an'ın haber verdiği vakıalarda şekkederse ehl-i kitaptan suâl etsin ve onlar da haber versinler» demektir.
Yahut hitap; cins-i insanadır. Zira; hitapta asıl olan muhatabın muayyen olmasıysa da umuma ta'mim için gayr-i muayyene dahi hitab etmek âdettir. Şu halde bu âyette hitap; hitaba ehil olan her insanadır. Buna nazaran manâ~yı nazım: [Ey kaabil-i hitab olan insan ! Sen Kur'an'da şekkedersen senden evvel kitab okuyan ehl-i kitaptan suâl etmekle derhal şüpheni izale et. Zira; onların kitaplarında hakikat-ı hâl ma'lûm] dernektir.
Şu manâlardan her hangisi murad olunursa olunsun emr-i dinde şüphesi olup zihnine bir halecan gelen kimsenin derhal ehl-i ilme müracaatla hemen şüphesini izale etmek üzerine vacip olduğuna âyet delâlet ettiği gibi aklı olan kimseden şekkin suduru en büyük cinayet olduğuna da işaret vardır. Zira; şekkin suduru tasavvur olunmayan nebiyy-i zişan şekketmekten nehyolununca şekkin suduru mümkün ve mutasavver olan kimselerin şekketmekten nehyolunacakları evleviyetle sabittir. Yani «İnsanın şekketmesi o kadar çirkin birşeydir ki, enbiya-yı kiramdan suduru muhal olduğu halde onlardan suduru. bile nehyolunmaya şayan» demektir. Yoksa haşa enbiya-yı izamdan böyle birşeyin suduru mütesavver değildir.
Âyette Yehûd ulemasını ilimle tavsif olduğu gibi iman etmediklerinden dolayı tekdir de vardır. Yani; «Yâ Ekrem-er Rusûlf Ulemâ-yı Yehûdun ilimleri sabittir. Hatta farz-ı muhal olarak 2264 Kur'an'ın beyan ettiği vak'alarda şekketmiş olsan ve onlardan suâl etsen senin şekkini izale edecek kadar onlarda ilim vardır. Zira; o kıssalar tamamen Tevrat'ta mezkûrdur. Binaenaleyh; iyi bilirler ve lâkin ne faydası vardır ki, ilimleriyle amel edip de iman etmediler» demektir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an hakkında şekketmekten nehyettiği gibi tekzib etmekten dahi nehyetmek üzere :

وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِ اللهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِرِينَ ﴿95﴾

buyuruyor.

[Sen elbette Allah'ın âyetlerini tekzib edenlerden olma ki, zarar edicilerden olmayasın. Eğer tekzib edenlerden olursan zarar görenler zümresinden olursun.] Şu halde gerek şek ve gerek şüphenin insanları büyük zararlara duçar edeceğinde şüphe yoktur.
Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile bu âyetlerin cümlesinde her ne kadar zahirde muhatap Resûlullah'sa da murad; Resûlullah'tan başkasıdır. Zira; gerek Kur'an'da şek ve gerek âyetleri tekzib etmek gibi ef âlin Resûlullah'tan suduru muhaldir. Binaenaleyh; âyetlerden maksat; şek ve tekzib gibi ef âle cüret edenlere ta'rizdir. Yani «Habibim ! Kur'an'da şekketmek asla caiz değildir, eğer şekkedenler olursa halleri, beyan olunduğu veçhüzere' zarar-ı azimden ibaret olacağı şüphesiz» demektir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'da şek ve tekzib etmek caiz olmadığım beyandan sonra iradelerini imana sarfetmediklerinden dolayı adem-i imanlarına kelime-i ilâhiye sebkedenlerin iman etmeyeceklerini beyan etmek üzere :

ِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ ﴿96﴾
وَلَوْ جَاءتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُاْ الْعَذَابَ الأَلِيمَ ﴿97﴾

buyuruyor.

[Rabbin Tealâ'nın kelimesi üzerlerine vacip olan kimselere bütün âyetler gelmiş olsa azab-ı elimi görmedikçe iman etmezler. Zira; onlar iradelerini küfre sarfedip devam edeceklerine binaen Rabbi Tealâ'nın küfrüzere vefat edeceklerine dair kelime-i ilâhiye ve irade-i subhâniyesi sabit ve câri olduğundan onlar iman etmezler. Binaenaleyh; Resûlullah'ın tebliği ve hakka daveti onlara asla te'sir etmez. Çünkü; sû-u iradeleri neticesi kaza-yı ilâhi sebkettiğinden tağyiri mümkün değildir. Binaenaleyh; bütün deliller ve âyetler taraf-ı risâletten onlara gelse bile azabı görmedikçe imana yaklaşmazlar. Azab-ı elimi görünce iman ederler. Fakat o vakitte iman fayda etmez.] Zira; hal-i ye'ste iman makbul değildir. Çünkü iman; ihtiyarî olmak lâzım olduğundan hal-i ye'iste iman ıztırarî olduğu cihetle dergâh-ı ulûhiyette kabul olunmaz. Binaenaleyh; bu misilli imanın vücudu ve ademi müsavidir. Nitekim yukarıda beyan olunduğu veçhile Fir'avn'ın imanı da bu kabil olmayan iman cümlesindendir.
Yani; şu kimseler ki, onlar üzerine Rabbin Tealâ'nın hükmü ve küfrüzere ısrar edeceklerine dair kelime-i ilâhiye vaki oldu. Onlar azab-ı elîmi görünceye kadar iman etmezler. Velevse onlara hakka delâlet eden her âyet gelsin, birer birer müşahede etsinler. Asla müteessir olmazlar.

***
Vâcib Tealâ küfrüzere kaza-yı ilâhi sebkedenlerin iman etmeyeceklerini beyandan sonra iman üzere kaza sebkedenlerin iman ettiklerini beyan etmek üzere :

فَلَوْلاَ كَانَتْ قَرْيَةٌ آمَنَتْ فَنَفَعَهَا إِيمَانُهَا إِلاَّ قَوْمَ يُونُسَ لَمَّآ آمَنُواْ كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الخِزْيِ فى الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ ﴿98﴾

buyuruyor.

[Keşke iman etmiş ve imanı menfaat vermiş bir karye olsaydı, böyle bir karye olmadı, ancak kavm-i Yunus'un karyesi oldu. Çünkü; onlar iman ettiler ve imanları menfaat verdi. Zira; onlar iman edince Biz Azîmüşşan onların dar-ı dünyada rüsvalığını icab eden azabı onlardan kaldırdık ve ecel-i mev'udları gelinceye kadar biz onlara müsaade ettik ve envâ'-ı nimetlerle mütena'im kıldık. Ne olaydı, helâk ettiğimiz karyeler ahalisi de iman ede ve imanları menfaat vere de helâkten kurtulalardı. Fakat azabı görmeyince iman etmediklerinden helâkten halâs olamadılar. Ancak Yunus (A.S.) ın kavmi azap gelmeden iman ettikleri için imanları menfaat verdi. Binaenaleyh; helâkten kurtuldular.]
Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Yunus (A.S.) ın karyesi Musul civarında (Ninova) kasabasıydı. Ahalisi müşrik ve zalimler olup irşada ihtiyaçlarına binaen Vâcib Tealâ onları hakka davet ve doğru yola irşad için Yunus (A.S.)ı resûl olarak gönderdi. Davete icabet etmedikleri gibi istihza etmeleri üzerine iman etmedikleri surette kırk güne kadar azabın geleceğini vahy-i ilâhiyle Yunus (A.S.) onlara haber verdi ve kavminin içinden çıkıp tenha bir mahalle çekildi. Yunus (A.S.) dan yalan sadır olmadığını ve her söylediği doğru çıktığını bildikleri cihetle Yunus (A.S.)ın içlerinden çekildiğini görünce azabın geleceğini anladılar ve intizar üzerine bulunuyorlardı. Azabın miadı geldiği gün semadan siyah bulutlar ve dumanlar etrafı ihata etmeye başlayınca derhal nedamet ederek iman etmek üzere Yunus (A.S.)ı aradılar, bulamadılar. Binaenaleyh; kavmin ileri gelenleri bir dağ başına çıkıp tazarru' ve niyaz etmeyi tensib ederek erkek, dişi, çoluk, çocuk, kör, topal bilûmum ahali tensib olunan mahalle giderek eski elbiseleri içinde Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affını istirham ettiler, yalvardılar. Cenab-ı Hak duâlarını ve tevbelerini kabul buyurdu ve gelecek azabı onların üzerinden kaldırdı. Çünkü; tevbeleri ihlâs üzere olduğundan merhamet-i ilâhiyeyi celbe vesile oldu. Gerçi Fir'avn da iman etmişti. Ve lâkin imanı azabın nüzulünden sonra olduğu gibi ihlâs üzere olmadığından kabul olunmamıştır. Binaenaleyh; Fir'avn'ın imanı bunların imanına kıyas olunamaz. Duâlarının keyfiyeti şöyledir : «Yâ Rabbi ! Bizim günahım: büyüktür ve lâkin sen daha büyüksün. Sen bize sana yakışanı işle, bize yakışanı işleme» dedikleri mervidir ve duâları da yevm-i Aşura'ya tesadüf eden Cuma günü olduğu bazı tefsirde mezkûrdur.
İşte insanlar sıkıldıkları zaman ihlâsla Rablerine iltica edince Cenab-ı Hak onların duâlarını kabul edip müzayakadan kurtaracağına bu âyet delâlet eder. Zira; insanlar için her zaman duâ ayn-ı ibadet olup menfaattan halî olmazsa da musibet zamanlarında rikkat-ı kalp sebebiyle ihlâs ziyade olduğundan duânın kabulü suret-i seriada görüldüğü çok defa müşahede olunmaktadır.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Yunus'un ihtiyarlarıyla ihlâs üzere iman ettiklerini beyandan sonra imanda ikrah caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لآمَنَ مَن فى الأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّى يَكُونُواْ مُؤْمِنِينَ ﴿99﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ dilemiş olsaydı yeryüzünde olan kimselerin cemii iman ederdi. İman etmeleri için nâsı yâ Ekrem-er Rusülî Sen ikrah mı ediyorsun?]
Yani; Habibim ! İman etmeyenlerin iman etmediklerine mahzun olma. Zira; Rabbin Tealâ isteseydi yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi ve asla kâfir kalmazdı. Binaenaleyh; insanlar beyninde itikad ve din hususunda asla ihtilâf olmazdı. Ve lâkin hikmet-i ilâhiye küfür ve iman, dalâlet ve hidayet üzere insanların ihtilâfını icab ettiğinden insanların ef'âli şu hikmet üzere zuhur ediyor ki, tekâlif-i ilâhiyenin sırrı zahir olsun, Cennet'i ve Cehennem'i dolsun ve irade-i ilâhiye yerini bulsun. Binaenaleyh; iman etmek üzere hiç bir kimseyi ikrah etmek caiz değildir. Şu halde nâsı iman edinceye kadar sen ikrah mı ediyorsun? Zira; herkesin kendi iradesini imana sarfetmesi üzerine irade-i ilâhiye taallûk etmedikçe hiçbir kimse mümin olamaz. Binaenaleyh; ikrahın asla te'siri olmaz. Şu halde nâsın imanlarına tama' ederek nefsini yorma.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile irade-i ilâhiyenin hilâfına bir şey zuhur etmeyeceğine işaret için bu âyette zamir (تكره) fiili üzerine takdim olunmuş ve (أَفَأَنتَ تُكْرِهُ النَّاسَ) varid olmuştur.
Resûlullah kavminin imanına haris olduğundan şu hırsını izale için bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ iradesi taallûk etmeyince ikrahla iman hasıl olmayacağını ispat etmek üzere :

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَن تُؤْمِنَ إِلاَّ بِإِذْنِ اللهِ وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ ﴿100﴾

buyuruyor.

[Allah'ın izni olmadıkça hiç bir nefis iman etmeye muvaffak olmaz. İman ancak izn-i ilâhiyle müyesser olur. Zira; ef'âl-i ibadın küllisi Allah'ın iradesiyle hasıl olur. İradenin haricinde birşey husul bulmaz ve Allah-u Tealâ aklı olmayıp iman etmeyenler üzerine azabım vaz' eder.] Zira; onlar medar-ı teklif olan akıllarını mevzi-i lâyıkında isti'mâlle teemmül tefekkür ederek iman etmediklerinden azaba müstehaklardır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ tab'-ı beşerin nefret edeceği azabı onlara lâyık görür.
R i c s ; necis manâsına olduğu gibi azap, gazap ve rayiha-i kerihe manâlarına da gelir. Burada azap ve gazap manâsınadır. Şu halde manâ-yı nazıra: [Allah-u Tealâ azabını ve gazabını aklını îman'a sarf etmeyen kimseler üzerine nazil kılar] demektir. İnsan iradesini imana sarfedince Allah-u Tealâ imanını irade edip halkettiğinden her müminin imanı Allah'ın iradesi ve izniyledir. Binaenaleyh; izn-i ilâhi ve irade-i subhânî olmadıkça hiçbir şey vücut bulmaz. Fakat abid iradesini sarfla mükelleftir. «Allah'ın azabı aklı olmayanlar üzerine» demek; «aklını hayra sarfetmeyenler üzerine» demektir. Çünkü; aklını hayra sarfetmeyince ekseriya envâ'-ı kabayihi işler ve azaba müstehak olurlar.

***
Vâcib Tealâ akıllarını mahalline sarfetmeyen kimseleri akılsızlıkla itham ettikten sonra itikaad-ı hakkı iktisapta tefekkür lâzım olduğunu beyan etmek üzere :2269

قُلِ انظُرُواْ مَاذَا فى السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَن قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ ﴿101﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sana iman etmeyen kâfirlere sen de ki, «Siz göklerde ve yerde bulunan ve vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eden âyetlere ve acaip ve garaibe nazar-ı ibretle nazar edin, görün ki, ne acîp ve garip sanatlar vardır. Onların her cümlesi, belki her zerresi vahdaniyet-i ilâhiyeye birer burhan-ı kâfidir ve lâkin imana iradesini sarfetmeyen kavme vahdaniyete delâlet eden alâmetler ve nâsı inzar edip azaptan korkutan resûller menfaat vermez.»] Çünkü; onlar iradelerini küfre sarfedeceklerinden dolayı adem-i imanlarına irade-i ilâhiye taallûk ettiğinden bütün deliller ve bilcümle resûller onlara nasihat etseler fayda etmez. Binaenaleyh; iman etmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ma'rifet-i ilâhiye âleme nazar-ı sahihle hasıl olacağından ve âlem de bizlerin müşahedemize nazarla iki olup biri âlem-i ulvî ki, semâvât, diğeri âlem-i süfli ki, arz olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette semavat ve arza nazar etmekle emretmiştir. Nazardan maksat; göklere ve göklerde olan yıldızlara ve onlarda olan acîb ve garîb sanatlara ve menfaatlarına ve yerlerde olan anasır-ı erbaanın ahvaline, ağaçlara, otlara ve madenlere bakarak Vâcib Tealâ'nın vahdaniyetine istidlal etmektir. Çünkü; mahlûkatta ve bilcümle mükevvenâtın her zerresinde Vâcib Tealâ'nın cemi-i sıfât-ı kemâliyeyi cami' ve sıfât-ı nekaaisten münezzeh olduğuna dair delâlet vardır. Binaenaleyh; insanlara lâzım olan vazife âlemin her cüz'üne nazar ederek herbirinden birer ders-i ibret almaktır.

فَهَلْ يَنتَظِرُونَ إِلاَّ مِثْلَ أَيَّامِ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِهِمْ

[Onlar nazar etmezler, illâ kendilerinden evvel geçen ümmetlerin günleri gibi bir güne nazar ederler.]
Yani; Habibim ! Senin ümmetin bü âlem-i mükevvenata nazar-ı ibretle bakmazlar. Zira; onlar kendilerinden evvel geçmiş olan ümmetlerin nebilerinin dâvetine icabet etmeyip herbirerleri birer gûnâ azapla muazzep ve kahr-ı ilâhî ile helâk oldukları gün gibi bir gün gözetirler ki, onlar gibi bunlar da dâvetine icabet etmiyorlar. Binaenaleyh; hüsran-ı ebedîye duçar olacaklardır. Eğer bunlar sana muârazadan vazgeçmezlerse.

قُلْ فَانتَظِرُواْ إِنِّي مَعَكُم مِّنَ الْمُنتَظِرِينَ ﴿102﴾

[Sen onlara de ki, «Siz helâkinize intizar edin, ben de sizinle beraber intizar edicilerdenim.»]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Şenin kavmin sana muârazada devam ederler. Sen onlara «Benim helâkimi siz dinleyin, ben de sizin helâkinizi bekleyicilerdenim. Bakalım hangimizin dediği olacaktır. Elbette şu ikiden birisi zuhur edecektir. Şu halde ümem-i salifenin helâk oldukları gün gibi helâk olacağınız günü bekliyorsunuz. Binaenaleyh; iman etmediğiniz takdirde elbette helâk olacaksınız» de

***
Vâcib Tealâ iman etmeyenlerin helâk olacaklarını beyandan sonra rusûl-ü kiramın ve onlara iman eden müminlerin helâkten halâs olmaları âdet-i ilâhiye cümlesinden olduğunu beyan etmek üzere :

ثُمَّ نُنَجِّي رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُواْ كَذَلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنجِ الْمُؤْمِنِينَ ﴿103﴾

buyuruyor.

[İman etmeyen ümmetlerin helâkinden sonra biz resûllerimize ve o resûllere iman eden müminlere necat verir ve azaptan halâs ederiz. Ve onları halâs ettiğimiz gibi müminleri birtakım belâyâdan halâs etmek bizim üzerimize hak oldu. Binaenaleyh; ehl-i imanı biz azaptan kurtarırız.] Çünkü; âsîleri irşad için gönderdiğimiz resûllerin ve o resûllere tebaiyet eden ehl-i imanın azaba 2271 istihkakları yoktur. Binaenaleyh; Habibim ! Sana ve sana tebaiyet eden ehl-i imana necat vereceğiz. Zira; iman edenlerle etmeyenler beynini tefrik etmek adalet-i ilâhiyemiz iktizasındandır. İşte şu adalete binaen müminlere biz elbette necat verir, âsîlerle beraber helâk etmeyiz. Çünkü; mümin imanın semeresini ve âsî de isyanın akıbetini görmek adalettir. Binaenaleyh; müminlere selâmet ve âsîlere nedamet ve felâket vardır.
Vâcib Tealâ usul-ü itikadda delâili tetkik lâzım olduğunu ve küfrüzere ısrar edenlerin helâk olacaklarını ve ehl-i imana necat vereceğini beyandan sonra kâfirlerin emr-i dinde şek ve evhamlarını izaleye sa'y ve ibadet-i ilâhiyeyi gizli eda etmekten aşikâr olarak edaya intikaal eylemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere:

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فى شَكٍّ مِّن دِينِي فَلاَ أَعْبُدُ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللهِ وَلَكِنْ أَعْبُدُ الله الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ ﴿104﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen bilûmum nâsa ve bilhassa senin dininde şekkedenlere hitaben de ki, «Ey isyanla gaflet şanından olan insanlar ! Eğer siz benim dinimde şekkederseniz Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz putlara ben ibadet etmem. Zira; onların ibadete ve ulûhiyete istihkakları ma'bud olmaya salâhiyetleri yoktur ve lâkin ben şol Allah-u Tealâ'ya ibadet ederim ki, o Allah-u Tealâ sizin rûhunuzu kabızla isyanınız icabı ihlâk eder ve cümle sıfât-ı kemâliyeyi cami' ve sıfât-ı nekaaisten münezzehtir ve ben Allah-u Tealâ'ya inkıyad eden müminler zümresinden olmakla emrolundum ve sizin iman edip o zümreden olmanızı hakkınızda hayır bilirim.»]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet Resûlullah'ın itikadda ve amelde dininin hulâsasını beyan etmiştir. Yani Allah-u Tealâ Resûlüne şöyle demekle emrediyor : Ey nâs ! Benim dinimin hulâsası budur. Aklınıza tatbik ve delâilini ayn-ı insafla tetkik edin ki, şekketmeyesiniz. Çünkü; benim dinim cümle dinlerin ekmeli ve kıyamete kadar umum nâsın merciidir. Şu halde mezhep ve mesleklerin şereflisidir. Zira; tevhid üzere bina kılındığından eğrilik yoktur. Binaenaleyh; sizin için şekketmek münasip değildir. Belki şekke lâyık olan sizin dininizdir. Çünkü; elinizle yaptığınız putlara ibadet edersiniz. Halbuki siz putlardan ezhercihet âlî ve eşreflisiniz. Zira; siz muktedirsiniz, onlar âcizdir. Ma'kul olan ednânın a'lâya ibadetidir. Yoksa â'lânın ednâya ibadeti değildir. Şu halde siz ma'kulün hilafını irtikâb ettiğiniz cihetle tereddüde şayan sizin mezhebinizdir. Benim şeriatımda herşey açık ve ma'kul olduğu için tereddüde mahal yoktur.
İtikaad-ı fasidi izale etmek itikaad-ı hakkı kesbetmek üzerine mukaddem olduğuna işaret için Resûlullah, Allah'ın gayrıya ibadet etmediğini Allah'a ibadet etmek üzerine takdim buyurmuştur. Zira; habaseti tathir etmek tezyinattan mukaddemdir. Çünkü; hanenin süprüntüsü paklanmayınca döşenmez. Binaenaleyh; hane-i kalbi itikad-ı batıldan tathir etmeyince imanla tezyini mümkün olamaz.
Ölümün mehabeti cümlenin kalbinde gaayet derin bir te'sir icra ettiğinden bu âyette Allah-u Tealâ’nın evsafından imate sıfatı — rûhlarını kabzetmek sıfatıdır — zikrolunmuştur. Yani; kâfirlere «Sizi öldüren Allah'a ibadet ederim» demek kâfirlerin helâk olacaklarını ve helâk edecek Allah-u Tealâ olduğunu hatırlarına getirmekle onları insafa davet etmektir.
Dinin esası iki olup
B i r i n c i s i ; itikad,
i k i n c i s i ; a'zâ-yı cevarihle ibadet olduğuna işaret için Resûlullah, Allah-u Tealâ'ya ibadetini beyandan sonra itikaad-ı hakkaa sahibi olan müminler zümresinden olmakla taraf-ı ilâhiden me/mur olduğunu beyan buyurmuştur. Yani «Ben müminler zümresindenim, siz de mümin zümresinden olun ki, aramızda münaferet kalmasın» demektir.

***
Vâcib Tealâ Resûlünün müminler zümresinden olmakla emrolunduğunu beyandan sonra batıldan din-i hakka meyletmeye me'mur olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَأَنْ أَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿105﴾

buyuruyor.

[Batıldan hakka meyledici olduğun halde yüzünü din-i mübîne döndürmek ve ikaame etmekle me'mursun. Şu halde elbette müşrikler zümresinden olma.]
Yani; ben taraf-ı ilâhiden din-i hakka teveccüh edip müşrikler zümresinden olmamakla me'murum. Binaenaleyh; ben, kalbim ve bilcümle vücudumla istikaamet üzere din-i İslâm'a yönümü döndüm ve o dini ikaameyle insanları tarik-ı savaba irşad edeceğim.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile dinde i s t i k a a m e t ; feraizi eda ve kabayihten kaçınmakla olur. Din için yönünü döndürmekle murad; ibadette kıbleye teveccüh olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet; [Habibim ! Sen namazda yönünü kıbleye dönmekle dinin ahkâmını sağına, soluna iltifat etmeksizin edâ et ve batıl olan şeyleri terkle hakka meyletmekle me'mursun ki, ihlâs-ı tâm ve masivadan bilkülliye i'razla zat-ı ulûhiyetime teveccüh etmiş olasın] demektir. Şu manâya nazaran namazda kemâl-i huşu ve huzû' lâzım olup bedenle Kâ'be'ye ve kalple Cenab-ı Hakka teveccühün lüzumuna bu âyet delâlet eder.
Âyette zahirde hitap Resûlullah'a ise de hakikatta hitap ümmetinedir. Zira; Resûlullah asıl yaratılışında hak üzere bulunup batıl üzere asla bulunmadığından batıldan hakka meyledecek; batıl üzere bulunmuş kimselerdir ve kezalik şirkten nehiy de ümmetini nehiydir. Zira; Resûlullah'tan şirk mutasavver değil ki, nehyolsun. Binaenaleyh şirkten nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resûlullah hal-i sabavetinden zaman-ı nübüvvetine kadar asla müşriklere iştirak etmemiştir ve daima şirkedenlerin aleyhlerinde bulunmuştur.

***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetine teveccüh lâzım olduğunu beyan ve emrettikten sonra kendinden başkasına duâ caiz olmadığını ve başkasına duâ eden kimsenin zâlimler zümresine iltihak etmiş olacağını beyan etmek üzere :

وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ ﴿106﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûlî Allah'ın gayrı sana menfaat ve mazarrat vermeyen şeylere sen duâ etme. Eğer onlara duâ edersen sen zalimlerden olursun.] Zira; menfaat ve mazarrata muktedir olmayan birtakım âciz mahlûkaata duâ etmek ve onlardan birşey istemek caiz olamaz. Çünkü; elinden hayır ve şer birşey gelmeyen cemadata yalvarmakta bir fayda yoktur. Binaenaleyh; bu misilli âcizlerden birşey istemek mahall-i lâyıkının gayrıdan istimdad olduğu cihetle zulüm olduğundan bunu işleyen kimseler zalimlerden olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bundan evvelki âyette olduğu gibi bu âyette dahi hitap zahirde Resûlullah'a ise de hakikatta Resûlullahtan başkalarınadır. Zira; Allah'ın gayrıdan birşey istemek; Resûlullah hakkında mutasavver değildir. Şu halde bu âyet-i celile putlara ibadet edip onlardan istimdad edenlere ta'rizdir. Yani; Resûlullah cümle mahlûkaatın efdali olduğu halde farz-ı muhal olarak böyle yolsuz bir muamele kendisinden sudur etse zalimler zümresine ilhakı muhakkak olunca diğerlerinin zalimler zümresine ilhak olunacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; evliyaullahtan zannolunan kimselerin kabirlerinden istimdad etmek.ve onlardan muavenet beklemek memnu' olduğuna bu âyet açıktan delâlet eder. Şu halde birçok cühelanın onların kabirlerini beklemeleri ve onlarda tasarruf var zannetmeleri ve herşeyi onlardan ümid etmeleri ve onların kabirlerine iltica ederek yalvarmaları batü bir itikad vé faydasız yorgunluktan ibarettir. Hatta bu misilli ölmüş kimselerden istimdad edip onların ianeye iktidarları olduğunu itikad edenlerin ulûhiyeti itikaadıyla beraber putperestlik edenlerden farkları olamaz. Hatta bazıları Öyle fena itikaada giriftar olmuşlardır ki, ziyaretgâh olan mahallerde medfun olan zata karşı rükû' ve sücudla namaz kılmaya kadar cüret ederler. Halbuki namazda ta'zîm; ancak Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğundan bu misilli ta'zîmi Allah'ın gayrıya lâyık gören kimseler tekfir olunurlar. Amma mazannadan olan zatların kabirlerini ziyaret caiz olduğu gibi onların hürmetine Allah-u Tealâ'ya duâ ve Allah'tan istimdad etmek ve namaz kılarsa Allah-u Tealâ'nın rızası için kılmak suretiyle ziyaret meşrudur ve sevabı da vardır. Zira; indallah makbul olan kimsenin ind-i ulûhiyette olan kurbiyetini vesile ittihaz ederek onun hürmetine Cenab-ı Hak'tan birşey istemek ve ondan hiç bir şey beklemeksizin Allah'a duâ etmek caizdir.
Amma açlığın defini ekmekte ve susuzluğun defini suda aramak gibi esbab-ı âdiyeye tevessül etmek ihlâsa mani değildir. Zira; Allah-u Tealâ esbabı kendi halkedip ve ona müracaatla emrettiği için esbaba müracaat ayn-ı ibadettir. Binaenaleyh; insanlar maişet hususunda Cenab-ı Hakkın tayin ettiği esbab-ı meşruadan bazısına tevessül ederek Cenab-ı Hak'tan rızık istemek meşru ve memduhtur ve sair hususat-ı dünyeviyede dahi hal böyle olduğu gibi âhirette derecata nail olmak için şeriatın beyan ettiği feraizi, vâcibatı, sünen ve âdabı yerine getirmek, sair nevafil ve hayrata sa'yetmek de umur-u âhirette esbaba tevessül kabilindendir.
Bazı hastaların şifayı Cenab-ı Hak'tan isteyerek tekkeye müracaatla orada bulunan kimselerden efsun talebetmek ve muska yazdırmak, o mahallin tuzundan ve ekmeğinden bir miktar yemek suretiyle o tekkede yatan kimsenin hürmetini Allah'tan şifanın husulüne vesüe ittihaz etmek tedaviye ve mualeceye müracaat kabilinden olduğu cihetle bu misilli müracaatta beis yoktur. Zira: efsun meşru olduğu gibi ekmeğini yemek ve suyunu içmek de tabibin ilâcını isti'mâl etmiş gibidir. Binaenaleyh; şifasını Cenab-ı Hak'tan bilmek suretiyle esbaba tevessül meşrudur. Şu halde şifayı Cenab-ı Hak'tan istemek suretiyle tabibin ilâcını içmekle tekkenin ekmeğini yemek ve suyunu içmek beyninde bir fark yoktur.

***
Vâcib Tealâ putların menfaat ve mazarrata muktedir olmadıklarını beyandan sonra kendi zat-ı ulûhiyetinin kaadir ü kayyum olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِن يَمْسَسْكَ الله بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ﴿107﴾

buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ sana bir zarar verirse senden o zararı kaldıracak kimse yoktur. İllâ kendi zat-ı ulûhiyeti vardır. Eğer sana bir hayır murad ederse onu menedecek bir kimse yoktur. Zira; Allah'ın kullarına fazl u ihsanını men'e kimse muktedir olamaz, belki, bütün insanlar toplansalar Allah'ın ihsanından bir zerresini bile reddedemezler. Çünkü; nimetini almak ve vermek AHahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; herşey Allah'a müsteniddir. Allah'tan başkaları âciz olduklarından birşey vermeye kaadir olamadıkları gibi almaya dahi kaadir olamazlar. Amma Allahü Tealâ her kemâlâtı cami' ve nekaaisten münezzeh olup bütün mevcudat kendi mahlûku ve mülkü olduğu cihetle her kuluna istediğini vermeye ve istediği zaman almaya kaadirdir. Çünkü; fâil-i muhtardır. Kimse işine karışamaz, her istediğini kendi yapar. Binaenaleyh; kullarından dilediği kimseye hayırla serden istediğini isabet ettirir ve tevbe eden kullarının tevbelerini kabulle günahlarını setredici ve ibadetlerine sevap vermekle merhamet buyurucudur.] Zira; merhameti bol, ihsanına kimse karışmaz ve mağfireti bol, affına kimse dil uzatamaz.
Vâcib Tealâ insanlar için hayır, maksudun bizzat olup şer, maksudun bilaraz olduğuna işaret için hayrı iradeye şerri mess kelimesine talik buyurmuştur.
Hayır; ancak fazl-ı ilâhi olup Allah-u Tealâ üzerine vacip olmadığına işaret için zamir mevziinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; zamirin mercii olacak hayır lâfzı geçmiş olduğundan zamir gelse manâya halel gelmez ve lâkin o hayrın fazl-ı ilâhi olup insanların istihkaakıyla olmadığına delâlet etmezdi.
Allah-u Tealâ'nın kulları hakkında murad buyurduğu şey zahirde bazı kimseler hakkında zarar gibi görülür, fakat o fiil hadsiz ve hesapsız faydalar ve menfaatlar üzerine müştemil olur. Meselâ şiddetli yağmur bazı kimselerin hanelerini tahrip ettiği cihetle onlar haklarında zarar gibi görülse de bütün memlekette otları, ekinleri bitirip dağlan ve ovalan ma'mur edip umum ahali ve hayvanat müstefid oldukları cihetle hayr-ı külliyi mutazammın olur. Ve hayr-ı küllî zımnında zarar-ı cüz'îyi ihtiyar caizdir.

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِوَكِيلٍ ﴿108﴾

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! İnsanlara hitaben sen de ki, «Sizin Rabbinizden hakkı sarih olan Kur'an geldi, ahkâm-ı şeriatı te'sis etti. Binaenaleyh; eğer bir kimse Kur'an'a yapışmakla ihtida ederse kendi menfaatına ihtida eder ve eğer bir kimse ihtida etmez dc şeriatın harici dalâleti ihtiyar ederse kendi mazarratına dalâli ihtiyar eder. Halbuki ben sizin her işinize kefil ve vekil değilim.] Zira; benim vazifem ahkâm-ı ilâhiyeyi size tebliğ edip doğru yolu göstermektir. Benim sözümü dinlemek ve mucibiyle amel etmek size ait bir vazifedir, isterseniz ihtida eder, menfaat görürsünüz ve isterseniz dalâleti ihtiyar eder mazarrat görürsünüz» demekle kendilerine hakikat-ı hali beyan edersin.
Bu âyette h a k la murad; din-i İslâm'dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey nâs ! Sizi irşad ye ahvalinizi ıslah edecek ve ilâyevmilkıyam hak ve sabit ve cümle umurunuza kâfi olan din-i İslâm size geldi. İsterseniz O dine tebaiyet eder doğru yolu tutar nefsinizi azaptan vikaaye edersiniz, isterseniz din-i İslâm'a tebaiyet etmez, haktan çıkar, nefsinizi Cehennem azabına duçar edersiniz. Zira; ben size vekil değilim. Çünkü; iyilik ve kötülük size ait] demektir.

وَاتَّبِعْ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتَّىَ يَحْكُمَ الله وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ ﴿109﴾

[Ey Habibimî Sana vahyolunan Kur'an'a sen rttiba' ve emrolunduğun veçhüzere nâsa tebliğ ve esna-yı tebliğde tesadüf edeceğin ezalara sabırla mukaabele et. Zira; Allah-u Tealâ'nın sana nusret verip galebe etmenle hükmedinceye kadar sabra mülâzametin lâzımdır. Çünkü; Allah-u Tealâ hakimlerin hayırlısıdır.]Zira; hükmünde hata olmaz, ilmi tamdır ve ilm-i tam üzere bina kılınan hükümde yanlış olmak tasavvur olunmaz.

Gösterim: 738