Yusuf Suresi Tefsiri

SÛRE-İ YUSUF

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz on bir âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ ﴿1﴾

Müteşabihatın te'vilini tecviz edenlere nazaran (الف) insan-ı kâmile, (لام) liyakatına ve (را) serair-i ilâhiye bayrağını refa işaret olmasına binaen manâsı, [Ey esrar-ı ilâhiye bayrağını ref ü i'lâya lâyık olan insan-ı kâmil ! Sana hitabeder ve derim ki, işte şu sûrede sana inzal olunan âyât-ı beyyinât fesahat ve belagatı açık, helâli, haramı ve sair ahkâmı zahir olan kitabın âyetleridir.]
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Kur'an'da hidayet ve dalâlet, hill ü hürmet, geçmiş ümmetlerin ahvali, durub-u emsal ve ahval-i dünya ve âhiret açıktan lâyıkı vechüzere beyan olunduğu cihetle Kur'an'a; kitab-ı mübin denmiştir. Yani «Ahkâmı beyan eder bir kitab-ı kâmil» demektir.

***
Vâcib Tealâ kitabı mübin olmasıyla tavsif ettikten sonra kitabın Arabî olduğunu ve inzalden maksadı beyan etmek üzere:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ ﴿2﴾

buyuruyor.

[Biz o kitabı sizin taakkul edip manâsını anlamanız için lisan-ı Arap üzere kıraat olunduğu halde inzal ettik.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an lâfzı ism-i cins olup aza ve çoğa ıtlakı sahih olduğundan Cenab-ı Hakkın resûlüne inzal buyurduğu kitabın mecmûuna Kur'an denildiği gibi ba'zı âyetlere ve sûrelere dahi Kur'an denir.
Kur'an’ın Arabî olması Resûlullah'ın kavm-i Araptan olup ilk tebligatı Araplara olduğundan Arapların kolaylıkla manâsını anlayıp diğer akvama din-i İslâm'ın neşr ve ta'mimine suhuletle muvaffak olmaları için olduğuna işaret etmek üzere buyurmuştur. (لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) kelimesi Vâcib Tealâ'nın kelâmında kat'-i vücut manâsını ifade ettiğinden manâ-yı nazım : [Sizin suret-i kafiyede manâsını anlamanız için biz Kur'an'ı Arabî olarak inzal ettik ki sizin için tereddüde ve «Biz manâsını anlamadık, anlamış olsaydık iman ederdik gibi itiraza ve i'tizara mahal kalmasın] demektir.
İ n z a l ; bir halden diğer hale ve yukarıdan aşağıya intikal olup kadim olan şeyde bu intikal olmadığı gibi Arabiyet ve Farisiyet dahi olmadığından firak-ı dâlleden Mu'tezile bu ve bunun emsali âyetlerle Kur'an’ın hadis ve mahlûk olduğuna istidlal etmişlerse de inzal ve Arabî olmak; manâya delâlet eden elfazın sıfatı olup hurufattan mürekkeb olan elfazın hadis ve mahlûk olduğunda şüphe ve nizâ' yoktur. Zira ehl-i sünnetin kadim olduğunu iddia ettikleri Kur'an; bu elfazın medlulü ve zatullahla kaim olan ma'nâdır. Yoksa bizim mushaflarımızda yazılı ve lisanlarımızda tilâvet olunan elfazın kadim olduğunu hiç kimse iddia etmez ve iddia ederse bedahetin hilafını iddia etmiş olur. Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulemâ-yı Yehûd Mekke müşriklerine «Evlâd-ı Ya'kub'un Şam'dan Mısır'a nakletmelerinin sebebini ve Yusuf (A.S.) ın kıssasını Muhammed (A.S.) dan suâl edin» demeleri üzerine Mekkeliler Resûlullah'a suâl edince bu sûrenin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı lisan-ı Arabî üzere inzal ettiğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) ın hikâyesini beyan etmek üzere :

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ ﴿3﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Bizim sana şu Kur'an'ı vahyimiz sebebiyle geçmiş ümmetlerin kıssalarının gayet güzelini biz sana hikâye eder, haber veririz. Halbuki bizim sana Kur'an'ı vahyimizden evvel sen kıssa-i Yusuf ve onun mutazammın olduğu âcaibâttan muhakkak gafillerden olmuştun.] Zira; buna dair henüz sana vahiy gelmemişti.
Yani; ey Resûl-ü Ekrem ! Senin şanına ta'zîm ve nübüvvetini te'yid için biz senin üzerine işitilmesi gayet güzel ve menfaati çok ve vaaz u nasihati herkese şamil olan kıssa-i Yusuf'u şu Kur'an'ı vahyimiz sebebiyle sana haber veririz. Halbuki bizim bu kıssayı sana vahyimizden evvel sen bundan haberdar değildin.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile kıssa; haberin bazısının bazısına tâbi' olarak gelmesidir. Binaenaleyh; ümem-i maziyenin ahvali haber üzerine haber olarak geldiğinden k ı s s a denilmiştir.
Yusuf (AS..) ın haberi; ibreti, durub-u emsali, dinî ve dünyevî birtakım faydaları, padişahların ahvalini, malikin ve memlûkün hallerini, ulemâ ve fudalânın menakıbını, taife-i nisvanın hilelerini, düşmanın ezasına sabrı ve kusur sahiplerinin kusurlarının affını mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak kıssaların ahseni olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; enbiya-yı izamın herbirinin kıssaları birçok fevaidi mutazammındır, lâkin Yusuf (A.S.) ın kıssası daha çok camialı, acaip ve garaibi cümlesinden ziyade olduğu için cümle kıssaların güzeli olduğu beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ ahsen-i kısası vahyettiğini icmalen beyandan sonra Yusuf (A.S.) ın kıssasını tafsil etmek üzere :

إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأَبِيهِ يَا أَبتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِى سَاجِدِينَ ﴿4﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret sol zamanı ki o zamanda Yusuf (A.S.) pederine «Ey babam ! Ben on bir yıldızı ve ayı ve güneşi bana secde ederler gördüm» dedi.]
Yani; Yusuf (A.S.) birçok acaibata işaret olan şu rü'yâsını pederine hikâye ettiği zaman ve rü'yayı hatırlamak lâzım ve onu zikretmek birçok fevaidi mutazammındır. Binaenaleyh; habibim ! Sen o zamanı zikret demektir.
Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf lâfzı; lisan-ı İbranîdendir. Arabî değildir. Fakat Muarreb olduğu için bu gibi bazı kelimatın başka lisandan bulunması Kur'an'ın Arabî olmasına münâfî değildir. Yusuf (A.S.) ın rüyası sabiyy-i âkil olduğu halde Cuma gecesi vâki olduğu mervidir. R u ' y e t le murad; rü'yadır. Uyanık halinde ru'yet değildir.
Rü'yanın tabiri; On bir yıldızla murad; biraderleri, şemsle murad; validesi yahut validesi vefat ettiğinden teyzesidir. Kamerle murad; pederidir. Rüya zamanında Hz. Yusuf'un on iki yaşında olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. S e c ' d e yle murad; biraderleri, pederi ve validesinin tevazu'la emrine itaat etmeleridir, yahut hakikaten secdedir. Çünkü; o zamanda insanların birbirlerine secdeleri selâm makaammda âdetti. Şu halde secde; secde-i ta'zîmdir. Secde-i ibadet değildir. Zira; cemi' edyanda Allah'ın gayrıya ibadet caiz değildir.
Yıldızlar akıl sahipleri olmadıkları halde âyette zevilukulde isti'mâl olunan (هم) zamiri secde edecek kimselerin zevilukulden olduklarına binaen cem'-i ınüzekker sıygasıyla varid olmuştur. Yusuf (A.S.) evvelâ yıldızları gördüğü gibi saniyen yıldızların secdelerini gördüğünden ru'yette tekerrür yoktur. Zira
b i r i n c i ru'yet; yıldızların zatını,
i k i n c i ru'yet; yıldızların secdelerini gördüğünü beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yani «Ben yıldızları gördüm ve yıldızların bana secde ettiklerini dahi gördüm» demektir.
Şemsle kamer; yıldız cümlesinden oldukları halde şereflerine işaret ve şanlarına ta'zîm için yıldızlardan sonra ayrıca zikrolunmuşlar valide ve pederine biraderlerinden sonra mülakat edeceğine işaret için şemsle kamer yıldızlardan sonra gelmiştir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın pederine rüyâsını hikâye ettiğini beyandan sonra Ya'kub (A.S.) ın rüyanın mutazammın olduğu acaibata binaen oğluna vâki' olan nasihatini beyan etmek üzere :

قَالَ يَا بُنَىَّ لاَ تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) oğluna dedi ki «Ey oğulcuğum ! Biraderlerine rü'yani haber verme.]

فَيَكِيدُواْ لَكَ كَيْدًا

[Eğer rüyam haber verirsen onlar sana gereği gibi hile ederler, haber verme ki hile yapmasınlar.]

إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنسَانِ عَدُوٌّ مُّبِينٌ ﴿5﴾

[Zira; şeytan insana adaveti meydanda bir düşmandır.] Binaenaleyh; kardeşlerini senin hakkında hileye sevkeder. Şu halde haber verme ki şeytan fırsat bulmasın» demekle oğluna vesâyâda bulundu.
Yani; Ya'kub (A.S.) rüyayı tabirden oğluna kemâl-i şefkatim izhar ederek nasihata başladı ve dedi ki «Ey oğulcuğum ! Bu rü'ya senin hakkında birçok fevaidi mutazammın olduğundan biraderlerine haber verme ki sana hased etmesinler. Eğer haber verirsen rü'yam tabirle hasedleri galeyan eder. Sana hile yaparcasına hile eder ve helâkine sa'yederler. Zira; şeytan insanlara adaveti meydanda bir düşmandır. Binaenaleyh; bu rü'ya vasıtasıyla kardeşlerinle senin aranızı açmaya fırsat bulur».
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) Hz. Yusuf'ta gördüğü zekâ ve alâmet-i nübüvvetten naşi fevkalâde muhabbetine biraderleri razı olmadıklarını bildiğinden bu rü'yayı söylerse gayretlerinin ve Yusuf'a karşı iğbirarlarının tezayüd edeceğini fehmettiğinden rüyâsını biraderlerine söylememesini tavsiye etmişti.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rü'ya; uyku halinde rûhun bedeni tedbirden minvechin feragat etmesiyle âlem-i melekûta münasebetinden dolayı birtakım suretlerin kuvve-i muhayyeleye nakşedip kuvve-i muhayyeleden hiss-i müştereke aksetmesinden ibarettir. Binaenaleyh; âlem-i melekuttan akseden rü'ya elbette sadıktır. Amma bazı.ervah-ı habiseden akseden rü'ya evhamdan ibaret olduğu cihetle kâziptir. Şu halde insanların nevm halinde gördükleri rü'ya iki kısımdır. Yusuf (A.S.) ın rü'yası sadık kısmındandır ki eseri birçok seneler sonra Mısır'da zuhur etmiştir. Binaenaleyh; Resûlullah «Rü'ya-yı sadıka Allah'tan ve kötü rü'ya şeytan'dandır. Sizden biriniz sevdiği bir rüyayı görürse hiç bir kimseye haber vermesin, ancak sevdiğine haber versin ve sevmediği rüyayı gördüğünde sol tarafına üç defa tükürsün ve şeytan'ın şerrinden Allah'a iltica etsin, o rü'ya elbette zarar vermez» buyurmuştur. İyi rü'yayı gördüğünde Allah'a hamdetmek ve kötü rü'yayı gördüğünde şeytan'dan istiaze eylemek lâzım olduğuna ve rü'yaya âkil ve dost olan bir kimseye ta'bir ettirmek umur-u mühim meden bulunduğuna dair ahadis-i celile mezkûr ve mervidir.
Hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile kötü rü'ya görüldüğünde sol tarafına tükürmek ve şeytan'dan istiâzeyle beraber sadaka vermek def'-i belâya sebeb olduğu gibi rü'yada gördüğü şerri defe ve selâmete sebeptir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) ın biraderlerinden (Yehuza), (Rubil), (Şem'ûn), (Lâvey), (Reyalûn), (Denye), (Yeşcur), Yusuf (A.S.) ın teyzesi (Liya) dan tevellüd etmişlerdir. (Vedan), (Neftali), (Cad) ve (Aşir) namındaki dördü de (Zülfe) ve (Belher) isminde iki cariyeden tevellüd etmişlerdir. On bir yıldızla tabir olunan bunlardır. Hz. Yusuf'un liebeveyn biraderi (Bünyamin) ile kendisi (Rahil) den tevellüd etmişlerdir. (Rahil) i pederleri teyzeleri (Liya) nm vefatından sonra veyahut hal-i hayatında tezevvüc etmiştir. Çünkü; şeriat-ı Ya'kub'da iki kardeşin bir kimsenin nikâhı. altında cem'i caizdi. Diğer biraderleriyle peder ve valideleri Mısır'a gelip secde ettikleri zaman Bünyamin Hz. Yusuf'un yanında bulunduğu cihetle birlikte secde edenler içinde olmadığından yukarıda on bir birader ta'dad olundu. Bünyamin de inzimam edince secde eden biraderler on iki olmak lâzım gelir. Halbuki âyette on birdir diyerek itiraz varid olmaz. Yahut diğer on bir birader içinden birinin vefatıyla Bünyamin de secde edenler meyanında dahil olmak muhtemeldir.
Hz. Ya'kub «Rüyanı biraderlerine haber verme, sana hile ederler» deyince Yusuf (A.S.) ın «Hanedan-ı nübüvvette hased olarak bu gibi şeye cesaret eden olur mu?» gibi hatırına gelen bir suâle pederi «şeytan’ın kardeşler arasına böyle fitneler koyacağını» beyan etmesiyle cevap vermiştir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Ya'kub'un oğlunu, rüyâsını kardeşlerine haber vermekten nehyettiğini beyandan sonra rüyayı ta'bir'ettiğini beyan etmek üzere :

وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ

buyuruyor.

[İşte şu rü'yayı gösterip seni kardeşlerinden mümtaz kıldığı gibi Rabbin Tealâ feyz-i ilâhisi olan nübüvvetle seni ihtiyar eder, zatına has kılar ve rü'yaların tabirini sana ta'lim eder.]

وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ

[Ve Rabbin Tealâ senin üzerine ve senin vasıtanla âl-i Ya'kub üzerine nübüvvet vermekle ni'metini itmam eder ve senin üzerine nimetini itmamı bundan evvel büyük pederlerin İbrahim ve İshak (A.S.) üzerlerine nübüvvetle nimetini itmam ettiği gibidir.]

إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ ﴿6﴾

[Zira; Rabbin Tealâ nübüvvete lâyık olan kimseyi bilir ve her-şeyi ve bilhassa nübüvveti mevzi-i lâyıkına vaz'eder.]
Yani; Ya'kub (A.S.) Hz. Yusuf'a biraderlerine rüyâsını söylememesini tavsiye ettikten sonra rüyayı tabire başlar ve der ki «Ey oğlum ! Şu rü'ya ile Rabbin Tealâ seni kardeşlerin arasında mümtaz kıldığı gibi nâs arasından seni nübüvvete intihabıyla büyük Riyâset ve yüksek mertebe olan nübüvvet ve izzetle dahi mümtaz eyler ve bazı rüyanın ta'birini ve enbiyanın ve ümmetlerinin ve kütüb-ü semaviyenin haberlerini sana ta'lim eder ve nice ma'nâlara seni vakıf kılar ve Rabbin Tealâ senin ve evlâd-ı Ya'kub'dan sairlerinin üzerine nübüvvetle ni'metini itmam eder. Zira; mansıb-ı nübüvvet; mertebelerin en a'lâsıdır. Binaenaleyh; sair nâs rütbede, dünyada ve âhirette enbiyanın tâbi'leri olup mertebeleri de aşağıdır. Sana ni'metini itmam edeceği gibi Rabbin Tealâ senden evvel büyük babaların İbrahim ve İshak Hazretlerine nübüvvetle ve sair envâ'-ı nimetleri ihsanla onlar üzerine de nimetini itmam buyurdu. Çünkü; Rabbin Tealâ herkesin liyakatini bilir ve işini hikmete muvafık işler. »
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile i c t i h a ; birşeyi kendine tahsis edip ihtiyar etmektir. Binaenaleyh; Allah'ın Hz. Yusuf'u ictibası; nübüvvetle feyz-i ilâhisine tahsis ve ihtiyar etmesidir.
T e ' v i l - i a h a d i s le murad; rü'ya tabiri ve kütüb-ü münzelenin âyetlerini tefsir ve enbiyadan rivayet olunan hadisleri tevcih ve mahlûkatın cesetlerine ve rûhlarına müteallik delilleri tetkik etmektir. Rü'yayı tabir; akıbet rücû' edeceği manâyı beyan olduğundan rü'yayı ta'bire rücû' manâsına olan te'ville tabir olunmuştur. Çünkü te'vil; evlden alınmıştır. Evi de rücû' manâsınadır.
N i m e t i i t m a m la murad; saâdet-i diniye ve dünyeviyeyle evlât, emval, cah, mansib, hadem ü haşem, a'van ve etbâ' sahibi, kulûb-u nâsta memduh olmak, herkes nazarında büyük ve ulum-u kesireye ve ahlâk-ı hamideye muvaffak kılmaktır. Bu âyette nimeti itmam bunların cümlesine şamil olduğu gibi nübüvvete dahi şamildir. Yalnız nübüvvet murad olduğuna nazaran evlâd-ı Ya'kub'un hepsinin nebi olacaklarına işaret vardır. Rü'yada yıldızların biraderlerle te'vil olunması dahi nebi olmalarını müş'irdir. Çünkü; yıldızların ziyasıyla âlem intifa' ve ihtida ettikleri gibi enbiya ile de insanlar intifa' ve ihtida ettikleri cihetle yıldızların enbiya ile te'vil olunması muvafıktır. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) ın biraderleri hakkında suizanetmekten ve fena söylemekten son derece tevakki etmek lâzımdır. Çünkü; nebi olmaları muhtemel olduğundan nebiye ta'netmek küfürdür. Şu halde onlara ta'netmek büyük mahzuru mucip olmak ihtimaline binaen her halde hüsnüzan lâzımdır. Amma biraderlerinin Yusuf (A.S.) hakkında vâki olan muameleleri nübüvvetlerinden evvel olduğu cihetle ba'dennübüvve ma'sum olmalarına mâni' değildir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın rü'yâsını beyandan sonra rü'yanın mutazammın olduğu acaibatın hayyiz-i fiile çıkmasında geçirmiş olduğu safahatın büyüklüğüne işaret etmek üzere :

لَّقَدْ كَانَ فى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِّلسَّائِلِينَ ﴿7﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Yusuf ve Yusuf'un biraderlerinde sairlerin müşkülâtını halledecek ve suâllerine cevap olacak birçok alâmetler vardır.] Çünkü; kıssa-i Yusuf (A.S.) da birçok havadisin fetvalarına cevap vardır. Meselâ «Hasedin neticesi nedir?» suâline cevap hacalet ve mahcubiyettir ve «Sabrın neticesi nedir?» suâline cevap; selâmettir ve «Kederin neticesi nedir?» suâline cevap; ferahtır ve «Meşakkatin neticesi nedir?» suâline cevap; rahattır ve «Hilenin neticesi nedir?» suâline cevap; felâkettir ve «Firkatin neticesi nedir?» suâline cevap; içtimâ' ve ülfettir diyerek kıssa-i Yusuf'la bunların cümlesine cevap verilir. Çünkü; şu sayılan fetvalar ve daha nice acaip ve garaip Yusuf (A.S.) ın sergüzeştini beyan eden bu sure-i celilede münderictir. Kıssa-i Yusuf'ta Resûlullah'ın nübüvvetine, dininin i'lâsına ve akıbet müşriklerin Resûlullah’ın emrine itaat edeceklerine delâlet vardır. Zira; Resûlullah bir kimseden okumadan ve kütüb-ü sabıkayı mütalâa etmeden Hz. Yusuf'un vak'asını aynıyla haber vermesi vahyile haber verdiğine delâlet ettiği gibi biraderlerinin gayretine karşı Yusuf (A.S.) a Cenab-ı Hakkın muaveneti müşriklerin Resûlullah'a ezalarına mukaabil resûlüne Vâcib Tealâ’nın muavenet edeceğine ve akıbet kâfirlerin emr-i Resûlullah'a itaat edeceklerine dahi delâlet eder.
Ya'kub (A.S.) ın rü'yayı tabirinin eseri seksen sene sonra zuhur ettiği gibi Yusuf (A.S.) ın biraderleri emrini redde sa'yetmişlerse de kadere karşı bir te'siri olmayıp akıbet mukadder olan zuhur ettiği gibi Cenab-ı Hakkın resûlüne va'd ettiği nusretin zuhuru her ne kadar taahhur ederse de elbette zuhur edeceğine ve emr-i resûlü iptale sa'yedenlerin gayretleri semeresiz kalacağına, şan-ı Resûlullah'a bir nakisa getiremeyeceklerine ve hakkı iptale gayret edenlerin hep emekleri boşa gideceğine dahi delâlet vardır.

***
Vâcib Tealâ Hz. Yusuf'un kıssasının azametine işaretten sonra biraderlerinin pederlerine, Yusuf (A.S.) a ve biraderi Bünyamin'e iğbirarlarını meydana koyarak birbirlerine şikâyet ettiklerini beyan etmek üzere :

إِذْ قَالُواْ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفى ضَلاَلٍ مُّبِينٍ ﴿8﴾

buyuruyor.

[Zikret yâ Ekrem-er Rusûl ! Şu zamanı ki o zamanda Yusuf (A.S.) ın biraderleri «Allah'a yemin ederiz ki Yusuf ve biraderi babamıza bizden daha muhabbetlilerdir. Halbuki biz cemaatız. Binaenaleyh; bize muhabbet daha evlâdır ve lâkin pederimiz onlara muhabbet ediyor. Zira; pederimiz umur-u dünyada ve bilhassa bu muhabbette açık bir hata içindedir» demeleriyle kalplerinde olan iğbirarlarını meydana koydular.]
Yani; Yusuf (A.S.) ın biraderleri «Biz sinnen büyük ve pederimizin bütün mesalihini ve umur-u dünyaya müteallik her işini görür bir cemaat olduğumuz halde bize muhabbet edecekken bilâkis küçük yaşta olan, bir işe yaramayan Yusuf'a ve biraderine bizden daha ziyade muhabbet ediyor. Zira; pederimiz bu hususta açık bir hatada bulunuyor. Binaenaleyh; pederimizin bu haline biz tahammül edemeyiz» dediler. Pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbetini nefrete tebdil etmek hususunda müşaverenin mukaddimesini meydana ve bürudetlerini ortaya koydular.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) ın Hz. Yusuf'a muhabbeti sairlerinde göremediği rüşd ve salâhı Yusuf (A.S.) da gördüğü gibi validesi vefat edip küçük olarak kaldığı için zaruri bir muhabbetti. Muhabbet-i zaruriye ve kalbiye ise beşer için tebdili mümkün olmayan şeylerdendir. Amma muhabbet-i hariciye ve ihtiyariyede evlâdının cümlesi Hz. Ya'kub indinde müsaviydi. Fakat evlâd-ı Ya'kub'un henüz tecrübeleri tekemmül etmeyip halleri bu cihetleri tetkike müsait olmadığından pederlerini muhabbet-i zaruriyede dalâlete nispet ettiler. Bu dalâlden muradları; umur-u dünyada dalâldir; yoksa umur-u dinde dalâl değildir. Zira; enbiya-yı izamı umur-u dinde dalâle nispet etmek küfürdür.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın biraderlerinin iğbirarlarını beyandan sonra iğbirarın neticesini ve müşaverelerinin hulâsasını beyan etmek üzere :

اقْتُلُواْ يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُواْ مِن بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ ﴿9﴾

buyuruyor.

[Öldürün Yusuf'u veyahut uzak bir beldeye atın. Pederinizin yüzü tamamen size dönsün, sizden gayrı yüzünü tevcih edecek bir kimse bulamasın. Yusuf'u öldürüp veyahut uzak bir beldeye attıktan sonra siz taib ü müstağfir bir kavm-i salih olursunuz dediler.]
Yani; Yusuf (A.S.) ın rü'yâsından sonra pederinin muhabbeti tezayüd edince biraderlerinin de gazap ve adavetleri arttıkça arttı ve pederlerinden Hz. Yusuf'u uzaklaştırmaya karar verdiler. Fakat bu kararlarını infaza muvaffak olabilmek iki şeyden birisiyle hasıl olacağını dermeyan ederek dediler ki «Yusuf'u katledin, sözünü bitirin veyahut uzak ve sadası işitilmedik bir arza atın ki unutulsun, zayi' olsun. Pederiyle bir daha görüşmek nasip olmasın. İşte o vakit pederinizin yüzü Yusuf'tan hâlî kalır ve yalnız size teveccüh eder. Çünkü; size muhabbetine başka bir mani' kalmaz. Binaenaleyh; bütün muhabbeti size münhasır kalır ve bu ikiden birini işledikten sonra tevbe eder, sulehadan olursunuz» demekle kat'i karar verdiler.
Yusuf (A.S.) ın katlini veya uzak bir beldeye tardını söyleyen (Şem'un) olup diğerlerinin yani (Yehuda) dan maadasının razı oldukları Nisâbûrî ve Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s a l i h î n le muradları; günahlarını bilerek tevbeyle sulehadan olmaları, pederlerinin hizmetine kemâliyle ehemmiyet vermeleri ve pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbetinden dolayı iğbirarın zail olup ezcanüdil işe sarılmalarıdır. Yani; Hz. Yusuf ortadan kalkarsa aradan teşevvüş kalkıp her işlerin yolunda cereyan edeceğini murad etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ şu kıtale iştirak etmeyen bulunduğunu beyan etmek üzere :

قَالَ قَآئِلٌ مَّنْهُمْ لاَ تَقْتُلُواْ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فى غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِن كُنتُمْ فَاعِلِينَ ﴿10﴾

buyuruyor.

[İhve-i Yusuf'tan bir söz söyleyen dedi ki «Öldürmeyin Yusuf'u ve onu kuyunun dibine koyun ki bazı yolcular bulsun ve alsın götürsünler. Eğer isteyecekseniz böyle yapın. »] Bu sözüyle kardeşlerine katli terkettirip işin ehven tarikına işaret etti.
Yani; Yusuf (A.S.) ın biraderleri katle veya tarda karar verince ekseriyetin bu kararına muhalif olan (Yehuza) «Yusuf'u katletmeyin. Zira; katil en büyük cinayettir ve cezası ağırdır. Binaenaleyh; terkedin katli. Eğer kararınızda devam edip Yusuf'a bir ihanet etmek isterseniz kuyunun derin ve kimsenin göremeyeceği cihetine atın ki bazı yolcular onu bulsun ve götürsünler» demekle kardeşlerini katilden men'le zarurattan ehvenini ihtiyar cihetine imale etti. Çünkü; (Yahuza) cümlesinin büyüğü ve rey ü tedbirde akıl ve dirayette hepsinden ziyadeydi.
Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile c ü b b kuyu manâsınadır. G a y a b e ; örtülü derin mahalli demektir.Yani; «Kuyunun derin ve görülmez mahalline atın» demektir. Kuyunun, beynlerinde ma'ruf bir kuyu olduğuna işaret için ta'rife delâlet eden (الف لام) ile irad etmişlerdir. Ma'ruf kuyuyu ihtiyarın sebebini dahi beyan ettiler ki yolcuların o kuyuya konak verip Hz. Yusuf'u bulup götürmeleridir.
Kuyunun mahalli (Ürdün) civarında Ya'kub (A.S.) ın hanesine üç fersah mesafede yolcuların konak mevkii ve meşhur bir kuyu olduğu mervidir. S e y y a r e ; misafir yolcular demektir. İ l t i k a t ; yol üzerinde adam bulmaktır. Yani «Kuyuya atın ki kuyuya gelen yolcular bulsunlar» demektir.
Vâcib Tealâ kuyuya atmak re'yinde ittifak ettikten sonra hile aramaya ve pederlerinin elinden Yusuf'u kurtarmaya çareler taharrisine başladıklarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا أَبَانَا مَا لَكَ لاَ تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) ın biraderleri pederlerine dediler «Ey babamız ! Sana ne oluyor ve ne gibi sebep var ki Yusuf üzerine bize emin olmuyorsun. Halbuki biz Yusuf'a hayrı murad ve nasihat ederiz.]

أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿12﴾

[Yarın gönder Yusuf'u sahraya. Bol meyvelerden yesin, oynasın. Halbuki biz Yusuf'u elbette afattan hıfzederiz. »]
Yani; Yusuf'un kardeşleri pederlerinden pederlerine şikâyet ve pederlerinin haline esef eder gibi dediler ki «Ey babamız ! Senin haline biz esef ediyoruz. Sana ne oluyor ve biz sana ve Yusuf'a ne gibi kusur ettik ki Yusuf üzerine bize emin olmaz ve Yusuf'u bize inanmazsın, buna bir sebep bilemiyoruz. Biz senin evlâdınız, Yusuf da bizim biraderimiz ve gözümüzün nûru kardeşimizdir. Halbuki biz Yusuf'a şefkat eder hayır öğüt verir elbette nasihat ederiz. Binaenaleyh; yarın gönder Yusuf'u bizimle, çıkalım dağlara, meyvelerden istediği kadar bol bol yesin ve istediği oyunlardan oynasın. Gözü gönlü açılsın. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» demekle pederlerinden müsaade istediler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu sözleri pederlerinin Yusuf (A.S.) üzerine biraderlerinden korktuğuna ve biraderlerinin de onu hissederek bu korkuyu izaleye çalıştıklarına delâlet eder. Binaenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile pederlerini kandırarak müsaade almak ve maksatlarına nail olmak için sözlerini kuvvete delâlet eden cümle-i ismiye ve te'kide delâlet eden (ان) ve (لام) ve Yusuf'a râci' zamiri takdimle hıfzını nasihatini cemiine isnad ederek
(وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ) , (وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ) cümleleriyle irad ettiler ve pederlerine vaad-i kavî verdiler.
(يَرْتَعْ) ; hayvanatın bahar günlerinde mer'ada böl ot yemeleri manâsına ise de insanın rızkında vüs'ata ve istediğini yemeye muktedir olmasında dahi isti'mâl olunduğundan bu makamda istediği meyvalardan istediği kadar yer, telezzüz eder demektir. I a ' b 'la murad; müsabaka ve ok atmak gibi muharebeye mukaddime ve âlet olan şeylerdir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Yusuf'un biraderlerinin pederlerine vâki olan ısrarlarınakarşı Yakub (A.S.)n oğlu Yusuf'u biraderleriyie göndemeye mümaşat gösterip ve lâkin göndermek istemediğine iki sebep söylediğini beyan etmek üzere:

قَالَ إِنِّى لَيَحْزُنُنِى أَن تَذْهَبُواْبِهِ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ ﴿13﴾

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Sizin Yusuf'la gitmeniz bana muhakkak hüzün verir ve sizin gafil olduğunuz halde Yusuf'u kurt yemesinden ben korkarım» dedi.]
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının Yusuf'u sahraya götürmek üzere ısrarlarına karşı onlarla göndermek istemediğine iki özür beyan etti ve «Sizin Yusuf'la sahraya gitmeniz bana muhakkak hüzün verir, iftirakına dayanamam, binaenaleyh; bir an bile gözümden ayırmak istemem ve korkarım ki siz ondan gafil olduğunuz halde Yusuf'u kurt yer, muhafazasında kusur ve gaflet edersiniz» demekle göndermeye rağbet etmediğinin sebeplerini beyan etti.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) rüyâsında Hz. Yusuf üzerine bir kurdun hücum ettiğini görüp, arz-ı Ken'ân'da kurdun çok olmasına binaen kurdun yemesinden korktuğunu dermeyan etmiştir ve lâkin (البلايا مُؤ كل بالنطق) yani «Belâ söze bağlıdır» fahvasınca korktuğu cihetten haber getirdiler. Binaenaleyh; «İnsan hayır sayınmalı işe ve hayır gelmeli başa» dedikleri darbımesel de bu vak'aya mutabıktır. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile biraderleri pederinden izin almasını Hz. Yusuf'a tavsiye etmeleri üzerine Yusuf (A.S.) da müsaade istedi ve pederi de müsaade etti.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ın iki cihetle i'tizarına karşı mahdumlarının pederlerine vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere:

قَالُواْ لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَّخَاسِرُونَ ﴿14﴾

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) ın mahdumları «Biz kuvvetli bir cemaat olduğumuz halde eğer Yusuf'u kurt yerse bu takdirde elbette biz zayiinden ve zarar edenlerden oluruz» dediler.]
Yani; Yusuf (A.S.) ın pederleri «Korkarım siz gaflet edersiniz,» Yusuf'u kurt yer demesi üzerine pederlerinin şu sözünü baîd addederek hilelerini setretmek tarikıyla «Ey baba ! Biz kavî bir cemaat olduğumuz halde eğer Yusuf'u kurt yer de biz gaflet edersek zarar edenlerden, malımızı ve mevaşimizi muhafazadan âciz zuafâ gürûhundan oluruz. Şu halde bu diyarlarda eğleşemeyiz. Ey pederimiz ! Senin aklına gelen şey ne kadar uzaktır. Eğer dediğin olursa bizim aleyhimize hüsranla duâya müstehak oluruz» demekle şecaat izhar ettiler ve pederlerinin i'tizarından ikinciye cevapla iktifa ve evvelkine cevaptan sükût ettiler. Çünkü; evvelki i'tizarı olan Hz. Yusuf'a muhabbet; onların gayz u gazap ve hasedlerine sebeb olup onlarca ma'lûm olduğundan «Niçin mahzun oluyorsun, neden ayrılamıyorsun?» gibi şeylerle cevap vermediler ki keenne o ciheti ehemmiyete almamışlardır. Zira; maksatlarını te'mine o cihetten iğmaz-ı aynetmek lâzım geliyordu. Binaenaleyh; muhabbetinden dolayı pederini muâhaze etmek ve o cihetten münakaşaya meydan vermek istemediler.

***
Vâcib Tealâ şu beyan olunan münakaşalar bittikten sonra Ya'kub (A.S.) ın müsaadesi üzerine mahdumlarının Yusuf'la beraber gittiklerini ve Yusuf (A.S.) ı ibadethanesi olan kuyuya koyduklarını beyan etmek üzere:

فَلَمَّا ذَهَبُواْ بِهِ وَأَجْمَعُواْ أَن يَجْعَلُوهُ فى غَيَابَةِ الْجُبِّ

buyuruyor.

[Vakta ki biraderleri Yusuf'la beraber gittiler ve Yusuf'u kuyunun karanlık mahalline koymak üzere cem'oldular ve arzularını işlediler, maksatlarını icra ettiler.]

وَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ ﴿15﴾

[Biz Yusuf'a vahyettik ve «Yâ Yusuf ! Merak etme. Elbette kardeşlerin bilmedikleri halde sen onların şu işlerini haber verirsin» demekle tesliye ettik.]
Yani; mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) müsaade edince onlar Yusuf (A.S.) la sahraya gittiler ve evvelce vermiş oldukları karar veçhile Yusuf (A.S.) ı ma'ruf kuyunun derin mahalline atmak üzere kuyunun başına toplandılar ve azmettikleri şeyi işlediler ve biraderlerini kuyunun içine koydular. İşte o vakit biz vahyettik ve dedik ki «Merak etme. Elbette sen saha-i selâmete çıkar ve bunların şu yolsuz işlerini onlara haber verir mahcub edersin. Halbuki onların haberleri olmaz ve seni bilmezler. Zira; senin rif at ü şanın ve ülüvv-ü merteben onların seni bilmesine mani olur» demekle biz Yusuf'u tesliye ettik.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kuyuya atınca Yusuf (A.S.) su üzerine iner ve kuyunun bir tarafında olan taşın üzerine çıkar. O vakitte Yusuf (A.S.) ın bu kuyudan halâs olacağını, o kardeşlerinin şu işlerini kendilerine haber vereceğini, o kardeşleri üzerine emîr olacağını ve rü'yâsının eseri zuhur edeceğini müş'ir vahyettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. V a h y ile murad; vahy-i hakikidir. Gerçi Yusuf (A.S.) o zaman on iki yaşında olduğu rivayet olunmaktaysa da hadaset-i sin vahye mani .değildir. Çünkü; Yahya ve İsa (A.S.) a dahi hal-i sahavetlerinde vahiy gelmiştir. Vakıa kuyunun içinde vahyini tebliğ edecek ümmet yoksa da kalbini tatmin için vahiy gelmek ve ileride ümmetine tebliğ etmek caiz olduğu Fahr-i Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Yahut v a h y ile murad; ilham olmak muhtemeldir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuyuya vazedeceklerinde kanla boyayıp pederlerine götürmek üzere gömleğini çıkarmışlarsa da Cibril-i Emin vahyile geldiğinde İbrahim (A.S.) ı Nemrud ateşe attığında Cennet'ten Cibril-i Emin bir harir gömlek getirip giydirmişti ve o gömlek gümüş zarf içinde irsen Ya'kub (A.S.) a intikal etmiş, Ya'kub (A.S.) da o gömleği teberrük tankıyla Yusuf (A.S.) ın boynuna takmış ve Hz. Yusuf'u biraderleri kuyuya koyacaklarında gömleğini çıkarmışlarsa da gümüş zarfı almak telâşla hatırlarına gelmediğinden boynunda kalmıştı. İşte Cibril-i Emin vahyile gelir, derhal o zarf içinden harir gömleği çıkarır giydirir.
Fahri Râzi, Kazî ye Medarik'in beyanları veçhile şu vahyin eseri Mısır'da zuhur etmiştir. Çünkü; Yusuf (A.S.) nice müddet sonra Mısır'a Aziz olup zahire almak üzere biraderleri huzuruna geldiklerinde Hz. Yusuf biraderlerini bildi, biraderleri ise onu bilmediler. İşte o zaman biraderlerine «Sizin baba bir kardeşiniz varmış, kuyuya atmış, babanıza kurt yedi demişsiniz» demekle onların ef'âlini haber verdi. Onlar ise Azizin, biraderleri Yusuf (A.S.) olduğunu bilmediler.
Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âyetin manâsı: [Biz vahyettik ve lâkin biraderleri bizim vahyettiğimizi bilmediler] demektir. Şu halde vahyi bilmiş olsalar gazapları daha ziyade artacağına binaen vahy-i ilâhi biraderlerinden gizlenmiştir.
Gerçi Yusuf (AS..) ın biraderlerinden pederlerine yalan söylemek ve pederleriyle biraderleri beynini tefrik etmek gibi ba'zı hatalar sebketmişse de yukarıda beyan olunduğu veçhile nebi olmaları ihtimaline binaen onları zem ve sûuzan etmek kafiyen caiz değildir. Çünkü; nebi oldukları surette bu hatalar nübüvvetlerinden evvel vâki olmuştur. Enbiyanın günah-ı kebireden masum olmaları nübüvvetlerini izhardan sonradır. Amma nebi olmadıkları surette bu gibi tevcihata hacet yoktur. Çünkü; âhad-ı ümmet hiçbir vakit hatadan hâli olamaz.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya indirdikten sonra pederlerine gelip Yusuf'u kurt yedi dediklerini beyan etmek üzere :

وَجَاؤُواْ أَبَاهُمْ عِشَاء يَبْكُونَ ﴿16﴾

buyuruyor.

[Yusuf'un kardeşleri ağlayarak akşam vakti pederlerine geldiler.]

قَالُواْ يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَاعِنَا

[Ve dediler ki «Ey babamız ! Biz müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve Yusuf'u eşyalarımızın yanında bıraktık.]

فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ

[Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi.]

وَمَا أَنتَ بِمُؤْمِنٍ لِّنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ ﴿17﴾

[Halbuki sen bizim sözümüze inanmazsın velevse doğru söylemiş olalım» demekle pederlerini endişe içinde bıraktılar.]
Yani; Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koyduktan sonra akşamın karanlığında ağlaşarak pederlerine geldiler. Pederleri onlara niçin ağladıklarını ve koyunlarına bir kaza olduğundan mı ağladıklarını ve Yusuf'un nerede olduğunu suâl edince dediler ki «Ey babamız ! Biz birbirimizle hangimiz daha ziyade ileri gider olduğumuzu bilmek için müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve biraderimizi eşya ve emteamız yanında terkettik. Müsabakaya dalmış ve gaflet etmişiz. Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi ve sen de o yolda teşe'üm etmiştin. Aklına gelen başına geldi. Biz sana doğru söylemiş olsak dahi sen bize inanır ve tasdik eder olmadın» demekle hilelerini setretmek ve bu bilâ pederlerinin teşe'ümünden neş'et ettiğine işaretle musibetin pederlerinin halinden ve sûuzannından ileri geldiğini beyanla kabahati üzerlerinden atmak istediler.
Teisir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile karanlıkta yüz yüzü görmediğinden i'tizara cesaret ziyade olduğu için pederlerinin huzuruna akşam vakti gelmesini intihab etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf'un kardeşlerinin pederlerine karşı irtikâb edecekleri yalanı takviye etmek için Yusuf (A.S.) ın gömleğini kana boyanmış olarak getirdiklerini beyan etmek üzere :

وَجَآؤُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ

buyuruyor.

[Ve onlar Yusuf (A.S.) ın gömleğine yalan olarak sürülmüş bir kanla geldiler.]

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا

[Ya'kub (A.S.) «Bu sizin sözünüz doğru değildir, belki sizin nefsiniz bu emri size tezyin etti. güzel gösterdi, nefsinize uydunuz bu çirkin emri işlediniz.]

فَصَبْرٌ جَمِيلٌ

[Binaenaleyh; benim işim sabr-ı cemildir.] Zira; sabr-ı cemilden başka çare yoktur.

وَالله الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ ﴿18﴾

[Sizin lisanınızla vasfedip söylediğiniz şey üzerine Allah'tan yardım istenir. Benden sabır, Allah'tan yardım» dedi.]
Yani; pederlerinin kolayca sözlerine inanmayacağını bildiklerinden biraderlerinin gömleğini bir koyun kanına boyadılar ve yalandan sürülmüş kanla pederlerine geldiler ve gömleğini ortaya koydular. Pederleri gömleği eline aldı ve kanın insan kanı olmadığını bildi ve dedi ki «Bu sözünüz yalandır, belki bu çirkin işi sizin nefsiniz size tezyin etti. Binaenaleyh; nefsinize uydunuz, bunu işlediniz. Şu halde benim için sabr-ı cemilden başka çare yok, ancak sabr-ı cemil vardır ve sizin söylediğiniz emir üzerine Allah'tan yardım talebolunur» demekle sözlerinin doğru olmadığını ve nefislerine uyduklarını ve bu iptilânın çaresi güzel sabır olduğunu ve bu işin akıbetine Allah'tan yardım istediğini beyan etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran yalanlarını doğru gibi göstermek üzere bir kuzu keserler, gömleği kana sürerler ve lâkin yırtmak hatırlarına gelmez. Pederlerine getirince Hz. Ya'kub gömleği alır, yüzüne ve gözüne sürer. Fakat yırtık olmayınca «Subhânallah ! Ne acip ve halim bir kurtmuş oğlumu yemiş de gömleğini yırtmamış» dedikten sonra sözlerinin yalan olduğunu, bu büyük işi onlara nefisleri tezyin ve teshil ettiğini, bu işin akıbetinde selâmeti bulmak için sabr-ı cemil lâzım geldiğini ye Allah'ın inayetine ilticadan başka çare olmadığını söyledi. Çünkü; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerinin yalan olduğunu gömleğin sağlam olmasıyla bildiği gibi oğlunun rü'yasıyla da bilmişti. Zira rü'ya; Hz. Yusuf'un, âkıbet-i hasene sahibi olduğuna delâlet ediyordu. S a b r -ı c e m i l ; şikayetsiz ve fezi' u feryad etmeden sükûnetle sabretmektir. Zira kaza-yı ilâhi üzerine sabır vaciptir ve lâkin zalimin zulmü üzere sabretmek vacip değildir. Belki zulmün define çalışmak vaciptir. Ya'kub (A.S.) ın oğlunun sağ olduğunu bildiği ve şiddetle taharri edip oğlunu o belâdan kurtarıp zulmü defetmek lâzım olduğu halde sabrının sebebi; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile iki şeydir:
B i r i n c i s i ; bu vesileyle Mısır'a gidip melce-i enam olması ve bu belâ sebebiyle derecatının terfii mukadder olduğundan Cenab-ı Hakkın taharriye müsaade etmemesidir.
İ k i n c i s i ; taharriye başlamak oğlunun hayatına suikasde sebep olmasıdır. Çünkü; mahdumlarının Yusuf (A.S.) hakkında hasedleri ve gayz u gazapları pek çok olduğundan taharriye başlanırsa Yusuf'u katletmek ihtimali galip olduğu cihetle taharriden feragatla sabra mülâzemet ve Allah'ın inayetine iltica etmiş ve şu halde pederinin sabrı oğlunun hayatını muhafaza eylemiştir. Yusuf (A.S.) ın rü'yâsının icabı akıbeti pek parlak olacağına kalbi müsterihti ve lâkin ne gibi tecelliyat olacağını bilmemekle beraber iftirakına tahammül edemediğinden hüzün ve esefi ziyadeydi.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın makam-ı mübareki olan kuyudan Mısır canibine azimetinin keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَجَاءتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُواْ وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ

buyuruyor.

[Kuyunun yakınına bir yolcu kafilesi geldi. Su getiricilerini su almak üzere kuyuya gönderdiler ve o kimse kuyuya geldi ve kovasını kuyuya saldı.]

قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلاَمٌ

[«Ey müjde ! Zamanın geldi, gel buraya, işte şu kuyudan çıkan bir oğlandır» demekle kendi kendini tebşir etti.] Çünkü; Yusuf (A.S.) kovaya sarılmış ve kovayla beraber çıkmıştı.

وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً

[Kafile halkı satılık bir metâ' olmak üzere Yusuf'u sakladılar.]

وَالله عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ﴿19﴾

[Hâlbuki Allahü Tealâ onların amellerini bilir.]

Yani; Yusuf (A.S.) a ma'bedhane olan kuyunun civarına Medyen'den gelip Mısır'a gitmek üzere bir yolcu kafilesi geldi. Malik b. Zağr isminde su getirici adamlarını kuyuya su almak.üzere gönderdiler. (Malik) kuyuya geldi ve kovasını kuyuya salınca Yusuf (A.S.) kovaya sarıldı. Malik kovayı çekti, fakat su yerine kemâl-i sabahat ve melâhatlı bir oğlan çıkınca Malik (يَا بُشْرَى هَذَا غُلاَمٌ) diyerek bağırdı. Yani «Bu ne müjdedir ey müjde ! Gel buraya, zamanın geldi. İşte su kuyudan çıkan bir oğlandır» dedi ve Hz. Yusuf'u aldı, kafileye götürdü. (Malik) ve sair kafile halkı Yusuf'u ticaret için satacak bir metâ' makamında ve emanet diyerek satmak ve parasını taksim etmek üzere ittifak ettiler ve bu yolda işin hakikatini saklamak ve söylememek üzere karar verdiler. Halbuki cemi-i seraire muttali' olan Allah-u Tealâ gerek Yusuf'un biraderlerinin ve gerek kafilenin amellerini bilir.
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile v a r i d ; kafilenin önünde gidip kafilenin konak yerini, suyunu ve ateşini hazırlayan kimseye denir. Bu kafilenin varidi de (Malik b. Zağr Huzaî) olduğu mervidir. B ü ş r â ; süruru mucip olan birşeyi ihbar için isti'mâl olunan bir kelimedir. Yahut kafilede Malik'in arkadaşlarından birinin ismi (Büşrâ) olduğundan onu çağırmıştır. B i z â a ; satıvermek için emanet edilen maldır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Malik'le diğer bir refiki Yusuf (A.S.) ı kuyuda bulduklarını kafilenin sair efradından sakladılar ve «Kuyunun yanında bulunan kimseler bu köleyi bize emanet ettiler. Mısır'da satıp parasını göndereceğiz» demelerine binaen Yusuf (A.S.) a bizâa yani satılmak üzere emanet edilmiş mal denilmiştir. Kafile Hz. Yusuf'un kuyuda üç gün ikaametinden sonra geldiği ve üç günden sonra kuyudan çıktığı mervidir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin Mısır'da sattıklarını beyan etmek üzere :

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُواْ فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ ﴿20﴾

buyuruyor.

[Kafile erkânı Yusuf'u noksan bir paraya ki sayılır birkaç dirheme sattılar ve Yusuf hakkında rağbetsizlik gösterenlerden oldular.] Çünkü; yolda bulduklarından her kaç kuruşa verseler kâr olduğu için ehemmiyet vermediler. Zira; buldukları şeyi hakir görmek ve kıymetini bilmemek her ne olsa kâr addetmek ve sahibi çıkar diyerek alelacele elden çıkarmak insanlarda âdettir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) hakkında kafile öyle yaptılar ki az paraya değiştiler. Şu manâ; satanların kafile efradı olduğuna nazarandır. Amma satanların Yusuf (A.S.) ın biraderleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [İhve-i Yusuf, Yusuf'u noksan bir paraya sattılar ki birkaç sayılır dirhem ve züyüf akçedir.] Yani; «Kaçmış bir köleleri olduğunu iddia ederek rağbetsizlik gösterdiler» demektir. Kervan kuyunun yanına konunca ihve-i Yusuf ne var ne yok diyerek Yusuf (A.S.) ın halinden haber aramak üzere kuyunun başında kafilenin yanlarına gelip biraderlerini kuyudan çıkmış görünce «Bu bizim kölemizdir, kaçtı» deyip kafileye az bir parayla sattıkları mervidir. Kafileyle gidip pederlerinden uzak olması matlub olduğundan paranın azına ve çoğuna bakmayıp hemen kafile, ne vermişse aldıklarından (وَكَانُواْ فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ) denmiştir ki «Yusuf hakkında kardeşleri ihtiyaçsız ve ehemmiyetsiz bulundular» demektir. Yahut kafile, kaçmış köle denilince ihtiyaçsız ve rağbetsiz bulundular ki az parayla alsınlar.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile s e m e n - i b a h s la murad; haram, o ayarı aşağı ve kıymeti noksan bir paradır. Ve o zamanda kırk dirhemden yukarı olan parayı tartmak ve kırktan aşağı olanı saymak âdet olduğu cihetle Yusuf (A.S.) bedelinde alman para kırk dirhemden aşağı olduğuna işaret için (دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ) yani «sayılmış bir para» denmiştir.
Z ü h d ; bir şeye rağbet etmemektir. Binaenaleyh; bu âyette evvelki manâya nazaran zahidi nle murad; kafile olursa yolda bulduklarını ve kaçmış bir köle olduğunu itikad ettiklerinden sahiplerinin usanmış olduklarını gördükleri cihetle rağbetsiz göründüler, az bir parayla aldılar ve Mısır'da az bir ticaretle sattılar demektir. Eğer zahidinle murad; biraderleri olursa keenne kaçmış bir köle olduğundan kafileye karşı rağbetsiz göründüler ve azıcık bir para aldılar, dönüverdiler demktir. Fakat kardeşlerinin «Bu bizim kölemizdi, fakat kaçmıştır» demelerine karşı Yusuf (A.S.) hakikati söyleyecek olursa katlederler korkusuna binaen sükût etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin alıp Mısır'a götürdüklerini beyandan sonra Mısır'da cereyan eden ahvali beyan etmek üzere:

وَقَالَ الَّذِى اشْتَرَاهُ مِن مِّصْرَ لاِمْرَأَتِهِ أَكْرِمِى مَثْوَاهُ عَسَى أَن يَنفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا

buyuruyor.

[Ehl-i Mısır'dan Yusuf (A.S.) ı satın alan kimse haremine «Sen bunun yatacak ve oturacak makaamını güzel yap, yiyeceğine, giyeceğine dikkat et, ikramda bulun, me'mûl ki bu zat aklıyla ve dirayetiyle bize menfaat eder veyahut biz onu velet ittihaz ederiz» demekle tenbihatta bulundu.]

***
Vâcib Tealâ Aziz-i Mısır'ın Yusuf (A.S.) da gördüğü alâmet-i necabet ve emmare-i salâh üzerine haremine tenbihat-ı lâzımeyi icra ettiğini beyandan sonra:

وَكَذَلِكَ مَكَّنِّا لِيُوسُفَ فى الأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ

buyuruyor.

[İşte biz azîmüşşan Yusuf (A.S.) ın pederinden ve biraderinden iftırak ederek küçük yaşında diyar-ı gurbete düşerek kuyunun dibinde ihtiyar-ı uzlet edip çıktıktan sonra azizin nazar-ı dikkatini, şefkat ve merhametini Yusuf üzerine tevcih ve katilden kurtarıp saha-i selâmete çıkardığımız gibi Yusuf (A.S.) a yeryüzünde kemâl-i kudret ve vüs'at verdik ki kendi ihtiyarıyla tasarruf eylesin, Biz ona rü'ya tabirini, kitapların te'vilini ve enbiyadan varid olan hadislerin tevcihini ta'lim ettiğimiz için arz-ı Mısır'da tasarrufa iktidar verdik ki adaletle hükme muvaffak olsun.]

وَالله غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿21﴾

[Halbuki cümle kullarının işlerini tedbir eden Allah-u Tealâ emri üzerine galip ve istediği kulunu âlî ve istediğini zelil kılar ve dilediğini işler, iradesine kimse karşı koyamaz ve lâkin nâsın ekserisi Allah'ın galebesini ve emrinde istiklâlini ve mülkünde tasarrufunu bilmez.] Binaenaleyh; ihve-i Yusuf gibi birçok şeylere teşebbüs eder lâkin irade-i ilâhiyeye karşı hiçbir te'siri olmaz. Akıbet hacaletini mucip olur. Zira; Allah-u Tealâ emrinde galiptir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile s e y y a r e yani deveciler Yusuf (A.S.) ı Mısır'da satmak için pazara çıkarınca Mısır'ın maliye nazırı ve başvekili (Kıtfır) Hz. Yusuf'u alır ve âyette beyan olunduğu veçhile haremi (Rail) e veyahut (Züleyha) ya son derece ikram etmesini, iltifatta bulunmasını ve muhterem tutulmasını tenbih eder. Bu tenbihine iki sebep beyan eder ki birisi; Yusuf (A.S.) da gördüğü akıl, zekâ ve salâh-ı hâl sebebiyle çiftliklerinde ve sair işlerinde menfaat göreceğini ümid etmesidir, diğeri de (Kıtfır) bilâveled olduğundan kendine oğul ittihaz edeceğini mülâhaza etmesidir.
îbn-i Mes'ud Hazretlerinin «Âhad-i nâstan en ziyade ferasetli olan üç kişiden
B i r i n c i s i ; Aziz-i Mısır'dır ki ferasetiyle Yusuf (A.S.) ı bildi ve haremine ikram etmesini tavsiye etti.
İ k i n c i s i ; Hz. Şuayb'ın kerimesidir ki ferasetiyle Mûsâ (A.S.) ı bildi, pederinden Hz. Musa'yı isticar etmesini istedi ve isticar olunanların hayırlısı olduğunu beyan etti.
Ü ç ü n c ü s ü ; Ebubekir Hazretleridir ki Hz. Ömer'in hilâfete liyakatini bildi ve yerine halife intihab etti» buyurmuştur.
Yusuf (A.S.) Mısır'ı teşrifinde Mısırda hükümdar (Amalika) kavminde (Reyyan b. Velid) isminde bir kimse olduğu mervidir. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile vukuatın cereyanından sonra Yusuf (A.S.) ı kendine vezir tayin eden budur ve Yusuf (A.S.) a iman edip din-i hak üzere Hz. Yusuf'un hayatında vefat ettiği Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın Mısır'da (Kıtfır) ın konağında karar ettiğini, (Kıtfır) ın da haremine şan-ı Yusuf'a ihtimam lâzım olup her türlü ikramla iltifat olunmasını emreylediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'un bulûğa vasıl olduğunu ve ilm ü hikmet verdiğini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِى الْمُحْسِنِينَ ﴿22﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) sinn-i bulûğa vasıl olunca biz ona nâs beyninde hikem ve emr-i dinde ilim verdik. İşte bizim Yusuf'a ilim ve hikem verdiğimiz gibi her mü'min-i müttekiyi ve ihsan sahiplerini güzel mükâfatla cezalandırırız.]
Yani; vakta ki Yusuf (A.S.) cisminin ve akl ü ferasetinin kuvvet bulduğu otuzla kırk arasındaki sinn-i vukufa baliğ olunca biz ona ilim ve hikmet verdik ki amelle müeyyed olan ilimdir ve ahadisi te'vile ilim de verdik. İşte Yusuf'a ilim, amel ve hikmet verdiğimiz gibi cümle erbab-ı ihsanı hüsn-ü ceza ile cezalandırırız.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile e ş ü d le murad; delikanlılığın nihayeti ve vücudun ve aklın tekemmülü zamanı olan otuz üç yaşında olmaktır. Buna nazaran Yusuf (A.S.) nâs beyninde adaletle hüküm ve fasl-ı hukuka otuz üç yaşında me'zun kılınmıştır. Yahut eşüdle murad; on sekizle otuz üç yaş arasıdır. Yahut sinn-i bulûğdur.
Yusuf (A.S.) a verilen hikem ve ilim, kezalik amelinde ittika, hal-i sabaveinde belâya sabır ve ihsanla meşgul olduğundan bu misilli hüsn-ü mükâfata nail olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde erbab-ı İhsanı bu gibi güzel cezalarla cezalandırırız buyurmuştur. Çünkü; muhsin; amelinde ittika ve belâya sabredip kazaya razı olan mü'min-i muhlistir. Şu halde bu sıfatlar her kini' de bulunursa ihsan-ı ilâhiye nail olacak demektir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın Azizin konağında istirahat buyurduğu zaman Azizin haremi tarafından vâki olan teklifi ve o teklife karşı Hz. Yusuf'un müdafaasını beyan etmek üzere :
وَرَاوَدَتْهُ الَّتِى هُوَ فى بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) kendi evinde bulunduğu kadın Yusuf'u, nefs-i Yusuf'tan talebetti.]

وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ

[Ve o kadın konağın kapılarını kapadı. «Haydi gel ya Yusuf ! Ben senin için hazırım» dedi.]

قَالَ مَعَاذَ اللهِ إِنَّهُ رَبِّى أَحْسَنَ مَثْوَاىَ

[Yusuf (A.S.) «Ben senin teklifini kabulden Allah'a sığınırım. Zira; senin zevcin benim seyyidimdir ki makaamımı gayet güzel kıldı ve bana ikram etmeyi sana emretti» dedi.]

إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ ﴿23﴾

[Çünkü; zalimler felah bulmaz] demekle imre-i Azizin davetini reddetti.
Yani; Yusuf (A.S.) ı Aziz-i Mısır hanesine götürüp rahatını te'min edip rüşdüne baliğ olduktan sonra Yusuf (A.S.) hanesinde eğleştiği Azizin haremi Yusuf'u, nefs-i Yusuf'tan talebetti ve arada vasıta istihdam etmedi. Bizzat kendi Yusuf'la birleşmeyi Yusuf (A.S.) dan istedi, bulundukları sarayın birçok kapılarını kapadı, Yusuf (A.S.) teklifini izhar etti ve «Yâ Yusuf ! Tez gel yanıma, ben senin için hazırlandım. Arada mani' kalmadı. Binaenaleyh; sür'atle gel, benimle birleş» dedi. Yusuf (A.S.) hatunun şu davetine icabetten imtina' ederek «Senin teklifini kabulden ben Allah'a sığınırım ve beni bu gibi ef'âlden muhafaza etmesini Allah'tan isterim. Zira; senin zevcin Aziz benim efendimdir ki benim makamımı terfi'le güzel kıldı ve bana ikram olunmasını sana ısmarladı. Böyle efendinin haremine hıyanetle kötülük eder miyim? Elbette bu gibi çirkin ef'âle ben cüret etmem. Zira; zina ile nefsine zulmeden zalimler felah bulmaz» demekle Azizin hareminin talebini reddetti. Gerçi Yusuf (A.S.) ın hüsn-ü cemâl ve melâhatından hatun müteessire olup kemâl-i aşk ve muhabbet her tarafını ihata edip tahammül edemez bir hale geldiğinden Hz. Yusuf'u şehevat-ı nefsaniyesine uydurmak üzere envâ'-ı hiyel ve desaise teşebbüs ederek tam fırsat bulduğu bir zamanda bütün esbabı Hazırlamış ve arzusunu izhar etmiştir, lâkin Yusuf (A.S.) da Allah'a iltica ederek talebini red ve bu gibi ef'âlin zulüm olduğunu ve zulmü irtikâb edenlerin azaptan kurtulamayacaklarını beyan eylemiş ve bu kelâmıyla Azizin haremine nasihat ve insafa davet etmek istemiştir.
Kapıların müteaddid olduğuna işaret için ebvab; cemi' sıygasıyla varid olduğu gibi (غلقت) kelimesi de kesrete delâlet eden tef'il babından varid olmuştur ve Yusuf (A.S.) Mısır'da halk arasında Azizin abdi olmakla meşhur olduğundan «Aziz benim seyyidimdir» demiştir, yoksa Yusuf (A.S.) hürdür, hiç kimsenin memlükü olmaz ve olmamıştır. Yahut (انه) zamiri Allah-u Tealâ'ya râci'dir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ben Allah'a iltica ederim. Zira; Allah-u Tealâ benim Rabbim ve halikımdır ve Azizin kalbini bana meylettirmekle benim rahatımı te'min ve makaamımı âlî kıldı] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) hatuna vermiş olduğu cevapta abdiçin lâzım olan vazifelerin tertibine gayet güzel riâyet etmiştir. Çünkü abdiçin birinci derecede vazife; Allah'ın emrine itaat ve nehyinden ictinabetmek olduğuna işaret için Yusuf (A.S.) cevabına (معاذالله) kelimesiyle başlamıştır. İkinci derecede abdiçin riâyet lâzım olan; hukuk-u ibad olduğuna işaret için hatunun teklifini redle cevabının ikinci safhasında Azizin nimetiyle mütena'im olup hukukuna riâyet vacip olduğunu beyan etmiştir. Üçüncü derecede herkesin nefsini zulüm gibi zarardan vikaaye etmesi vacip olduğunu beyan ve Züleyha'ya zina gibi ef'âl-i kabihadan vazgeçmesini tavsiye etmiştir. Gerçi zinada azıcık bir lezzet varsa da dünyada rüsvalığı ve âhirette büyük azabı mucip olduğundan âkil olan için bu gibi fenalığa tenezzül etmek yakışmadığına işaret etmiştir. İşte bu âyet-i celile; Yusuf (A.S.) ın kemâl-i nezahet ve iffetine delâlet eder. Çünkü davet eden hatun; o zamanda dünyada en büyük hükümdarın vezir-i a'zamının haremidir. Yusuf (A.S.) üzerine zahirde hâkime ve gayet-i hüsne malik olduğu gibi davetine icabette maddeten bir mani' olmayıp esbab-ı mülakat da hep mevcut olduğu ve Yusuf (A.S.) ın da tabiat-ı beşeriyesinin tam galeyan ve galebe edeceği bir zamanda necabet-i nebeviye ve taharet-i fıtriyeleri bu esbabın cümlesini redle damen-i pakini meharimden muhafazası pek büyük iffet ve nezahet-i şan sahibi olduğuna delil-i kafidir. Binaenaleyh bu âyet; insanların daima nefslerini bu gibi meharimden muhafaza etmesi vacip olduğuna dahi delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Azizin hareminin Yusuf (A.S.) ı nefsine davet edip Hz. Yusuf'un daveti reddettiğini beyandan sonra Yusuf'la Züleyha arasında cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ

buyuruyor.

[Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki Azizin haremi Yusuf'la ihtilât etmek ve Yusuf da onu defetmek ve ondan firar etmek kasdetti. Eğer Yusuf (A.S.) zinanın hürmetine dair Rabbisinin delillerini görmemiş olsaydı şayet ki Züleyhayla birleşmek kasdederdi ve lâkin Rabbisinin burhanını görmek Yusuf'u davet eden hatunla içtimâ'dan menetti.]

كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء

[Biz azîmüşşan Yusuf'u böylece iffetinde sabit kıldık ki ondan seyyidine ihanet gibi kötülüğü ve zina gibi fahşayı defedelim.]

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ ﴿24﴾

[Zira Yusuf (A.S.) bizim halis kullarımızdandır.]
Yani; Yusuf (A.S.) Azizin hareminin davetini reddettikten sonra hatun Yusuf (A.S.) la içtimâ' etmeyi muhakkak kendi ihtiyarıyla kasdetti. Eğer zinanın hürmetine dair Rabbisinin burhan ve delillerini görmemiş olsaydı Yusuf da, Züleyha ile birleşmeyi kasdederdi ve lâkin Rabbisinin delillerini görmesi o kasıddan menetti. İşte bizim şu suretle zinanın hürmetine deliller gösterip onu sû-i kasıddan muhafaza etmemiz ondan günahı ve zina gibi fahşayı menetmek içindir. Zira; Yusuf (A.S.) bizim nübüvvetle ihtiyar ettiğimiz ve ibadetini Allah'a tahsis eden halis kullarımızdandır.
Bu âyet-i celilede müfessirînin birçok tahkikatları vardır. Hulâsası; Yusuf (A.S.) dan kasdın vâki' olmamasıdır. Çünkü; âyet-i celilenin sarahati «Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı kasdederdi ve lâkin burhanı gördü kasdetmedi» demektir.'Yusuf (A.S.) kasdetmiş olsa kasdı zaruri olduğundan mes'ul olmaz. Çünkü; kasdın iki kısmı vardır.
B i r i n c i s i ; külbe gelen hatıratı azmeylemek ve eserini hariçte izhara sa'yetmektir. İşte Azizin hanımının kasdı bu kabildendir. Çünkü; kalbine gelen zinahın hariçte eserini izhara çalıştığı için mes'uldür. Zira; hariçte fiiliyatının husulüne sa'y ettiğinden zaruret halinden çıkmış ihtiyariyet halini iktisab etmiştir. Hemmin yani kasdıh
i k i n c i s i ; mücerret nefs-i beşere arız olup hariçte eseri izhata çalışılmayan bir hatıradır ki her zaman her beşere arız olan şeydir. Bu kabil hatıratın eserini izhar sadedinde azim ve fiiliyatını meydana getirmek için esbab taharri olunmazsa mücerret kalbe gelmesi zaruri ölüp ihtiyari olmadığından abid mes'ûl olmaz. Şu halde Yusuf (A.S.) hakkında hemm yani kasıd olsa bu kabil hatırat zaruridendir. Çünkü; hariçte bütün esbab mevcut olduğu halde asla meyil göstermediği sarahat-ı nâsla sabittir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak; Yusuf (A.S.) ın dört cihetle taharet ve iffetine şehadet etmiştir.
B i r i n c i s i ; Yusuf (A.S.) dan günah manâsına olan sûu menetmesidir.
İ k i n c i s i ; zina manâsına olan fahşayı menetmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; (مِنْ عِبَادِنَا) kavlinde zatına muzaf kılmasıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; halis kullarından olduğunu beyan etmesidir. Eğer Yusuf (A.S.) dan sûukasd manâsına hemm sudur etmiş olsaydı Cenab-ı Hak taharetine şehadet etmez ve burhanını göstermekle muhafaza etmezdi. Eğer imree-i Azizin teklifi üzerine beşeriyet noktasından kalb-i nebevilerine bir hatıra gelmişse zaruridir. Beşer için hatıra gelmemek de mümkün değildir ve hatıra gelmemekten gelip de menetmek memduhtur. Çünkü; insan arzuyu nefsanîsiyle beraber muharrematı terketmekten sevap alır ve memduh olur, yoksa arzu-yu nefsânî olmayan şeyi terkinden dolayı sevap almaz. Şu kadar ki işlemediği için azap da görmez.
Bu âyette b u r h a n la murad; zinanın hürmetine dair delilleri görmesi ve bulundukları odanın duvarına (لاتقربواالزنا) ibaresinin yazümasıdır. Yahut Cibril-i Emin'in gelmesidir. Herhangi surette olursa olsun Hz. Yusuf'un ma'sum olmasına ve Cenab-ı Hakkın sair enbiya-yı izam gibi Yusuf (A.S.) ı da bu gibi muharremattan muhafaza ettiğine delâlet eder. Çünkü cümle enbiya; ismet-i ilâhiyeyle ma'sumlardır.
Hülâsa: imree-i Aziz davet etmiş ve birleşmek kasdetmişse de Vâcib Tealâ’nın Yusuf (A.S.) ı muhafaza ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın hatunun davetinden firar ettiğini beyan etmek üzere:

وَاسُتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِن دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَى الْبَابِ

buyuruyor.

[İkisi beraber kapıya doğru müsabaka ederek koştular, hatun Yusuf (A.S.) ı tutmak üzere arkadan gömleğini yırttı. İkisi kapı önünde hatunun zevcini buldular.]

قَالَتْ مَا جَزَاء مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوَءًا إِلاَّ أَن يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿25﴾

[Hatun «Senin ehline kötülük murad eden kimsenin cezası olmadı, illâ ya hapsolunmak yahut acıtıcı değnekle döğüp azabetmek oldu» dedi.]
Yani; hatunun davetine karşı Yusuf (A.S.) kapıya doğru firar etmek kasdedince hatunla beraber kapıya doğru müsabaka edercesine koşuştular. Yusuf (A.S.) ileride hatunun şerrinden daha hızlı kaçmakta olduğu cihetle hatun arkadan yakalamak üzere gömleğini tuttu ve yırttı. İkisi beraber kapıya geldiklerinde kapının önünda hatunun efendisi olan (Kıtfır) ı buldular. Azizin haremi zevcini görünce suçunu örtmek üzere derhal şikâyete başladı ve dedi ki «Senin ehline sûukasdeden kimsenin cezası; ancak hapis veya azab-ı elimle azab olunmaktır».
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) Rabbisinin burhanını görünce kaçıp kurtulmak için kapıya doğru firar etmesi üzerine hatun bırakmamak maksadıyla arkasından tutar, fakat Yusuf (A.S.) da dinlemeyip ileriye doğru hücum edince gömleğini arkasından yırttı. (Kıtfır) ı hatunun akrabasından birisiyle kapı önünde oturur buldular. İşte o zaman hatun kendi kabahatini Hz. Yusuf'a tahmil etmek üzere şikâyete başlar ve lâkin Yusuf (A.S.) a fart-ı muhabbetinden şikâyetini cezanın tayiniyle karıştırır ki (Kıtfır) hiddetle katledivermesin için Hz. Yusuf'un hayatına zarar vermeyecek surette «Senin ehline sûukasd edenin cezası?» suâlinden sonra kendi iki suretle ceza beyan eder ki (Kıtfır) bu ikiden birini yapsın ve Yusuf (A.S.) da berhayat kalsın.
Zira; berhayat olunca bir zaman emeline nail olmak ümidi kesilmez. S i c i n le murad; saray dahilinde bir odada bir iki gün hapsolunmaktı. Yoksa uzun boylu hapsolunması değildi ve Hz. Yusuf'a son derece muhabbetine binaen hapsi azab üzere takdim etmiştir ki (Kıtfır) ı hapse imale etmekti.
Şu manâ; (ما) lâfzı (ماء نافيه) olduğuna nazarandır. Amma (ما) lâfzı istifham olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Senin ehline sûukasdedenin cezası hapsetmekten veyahut azab-ı elimle azaptan başka ne olur?] demektir. A z a b - ı e l i m le murad; değnekle düğmektir.

***
Vâcib Tealâ hatunun zevcine karşı Yusuf (A.S.) ı itham etmek istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) ın cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ هِىَ رَاوَدَتْنِى عَن نَّفْسِى وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِّنْ أَهْلِهَا

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) üzerinden ithamı kaldırmak üzere «Züleyha beni, benim nefsimden talebetti ve beni fena fule davet eden kendisidir. Benim kusurum yoktur» dedi ve hatunun kendi akrabasından bir şahit şehadet etti ve]

إِن كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِن قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الكَاذِبِينَ ﴿26﴾

[Eğer Yusuf'un gömleği ön tarafından yırtılmışsa Züleyha sadıktır, Yusuf (A.S.) yalancılardandır.]

وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِن دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِن الصَّادِقِينَ ﴿27﴾

[Ve eğer Yusuf'un gömleği arka tarafından yırtılmışsa Züleyha yalancıdır ve Yusuf sadıklardandır.] demekle şahit meseleyi halletmek istedi.
Yani; kapı önünde (Kıtfır) a tesadüf edip Züleyha (Kıtfır) a şikâyette Hz. Yusuf'u itham etmek isteyince Yusuf (,Â.S.) şu ithamı üzerinden kaldırmaya teşebbüs etti ve «Benim kusurum yoktur zira; Züleyha arada vasıta istihdam etmeden benimle vikaı benim nefsimden istedi, envâ'-ı hiyel ve desaisi isti'mâl etti, fırsat buldu ve beni yakalamak arzu etti. Ben yakayı ele vermemek ve şerrinden kurtulmak için kaçtım. O benim arkamdan tuttu, bırakmamak istedi» demekle tebrie-i zimmet edip herbiri yekdiğerine atf-ı cürümle sözleri taaruz edince hatunun kendi akrabasından (Kıtfır) ın yanında bulunan şahit meseleyi halletmek ve kabahat sahibini meydana çıkarmak üzere şehadet etti, «Bakalım Yusuf'un gömleğine. Eğer gömlek ön taraftan yırtılmışsa Züleyha sadık, Yusuf yalancılardandır ve eğer arka tarafından yırtılmışsa Yusuf doğrulardan, Züleyha yalancıdır» demekle meseleye hükmetti.
Fahri Râzi ve Hâzin'ih beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın bu vak'ada şahidi, kabahat sahibi olan hatunun akrabasından halketmesi Yusuf (A.S.) dan töhmeti kaldırmakta kimsenin şüphesi kalmasın içindir, Yusuf (A.S.) ın gömleğiyle beraeti gerek (Kıtfır) ve gerek hatunun akrabası ve sair saray halkı indinde sabit olduğu gibi hatunun envâ'-ı ziynetlerle tezeyyün etmesi ve Yusuf (Â.S.) ın firar ederek kapı önüne çıkmaları ve hatunun açık bir itham yapmayıp mücmel bir sözüyle ithama kalkmasıyla dahi sabit olmuştur.

***
Vâcib Tealâ şahidin şehadeti ve hükmü üzere gömleğin yırtığını taharri neticesinde görülen ahvali beyan etmek üzere :

فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِن دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِن كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ ﴿28﴾

buyuruyor.

[Şahidin hükmü üzere vakta ki (Kıtfır) Yusuf (A.S.) ın göm İeğini arka tarafından yırtılmış görünce haremine «Şu fiil ve buna ceza talebi sizin hilenizdendir. Zira; sizin hileniz büyüktür» dedi.]

يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا وَاسْتَغْفِرِى لِذَنبِكِ إِنَّكِ كُنتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ ﴿29﴾

[«Ey Yusuf ! Geçiver bu sözden, sakla bu esrarı, söyleme kimseye. Şu esrar beynimizde gizli kalsın ve ey Züleyha ! Sen de günahını istiğfar et. Zira; sen muhakkak istiğfara muhtaç hata edenlerdensin» demekle Yusuf (A.S.) a ricada ve hatuna nasihatta bulundu.]
Yani; şahit şehadet edip taharri neticesinde (Kıtfır) gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce evvelden beri Yusuf (A.S.) da gördüğü iffet ve taharet indinde bir kat daha kuvvet bulması üzerine haremine tevcih-i hitab ederek «Şu fena iş ve buna ceza istemek sizin hilelerinizdendir. Zira; hileniz pek büyüktür» demekle haremini tekdir ettikten sonra Yusuf (A.S.) a tevcih-i hitab ederek «Yâ Yusuf ! İ'raz et bu sözden, bir daha söyleme. Zira; bizim indimizde senin beraetin tahakkuk etti. Sakla bu esrarı» demekle ricada bulunduktan sonra haremine tekrar tevcih-i hitabederek «Sen hatana istiğfar et. Zira; sen muhakkak hata edenlerdensin. Binaenaleyh; üzerine istiğfar vacip oldu ve bir daha böyle hatada bulunma» demekle nasihat etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitab; Züleyha ve cemi-i nisvanadır veyahut yalnız Züleyha'yadır. Lâkin hilede cümlesi müşterek olduklarından cemi' sıygasıyla (كَيْدَكُنَّ) varid olmuştur. İnsan yerlere ve göklere nispetle zayıf bir mahlûksa da nisvanın hilesi gayet ince ve kulub-ü ricale taalluku ziyade ve nüfus-u beşerde te'siri büyük olduğundan hilelerinin azîm olduğu beyan olunmuştur. Hatta nisvanın hilesi erkeklerin muvacehesinde olup şeytan'ın vesvesesi gizli olduğundan kadınların hileleri şeytan'ın hilesinden daha büyüktür.

***
Vâcib Tealâ; her ne kadar (Kıtfır) ve hareminin akrabası şu esrarı saklamak istemişlerse de ancak iki dudağı tecavüz eden söz elbette şayi' olur fahvasınca bu vak'anın Mısır'da şayi' olduğunu beyan etmek üzere ;

وَقَالَ نِسْوَةٌ فى الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَن نَّفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَاهَا فى ضَلاَلٍ مُّبِينٍ ﴿30﴾

buyuruyor.

[Mısır'da kadınlardan bir taife «Azizin haremi kendi hanesinde bulunan bir delikanlıyı o delikanlının nefsinden taleb ve o delikanlıya zina gibi bir fena fiili teklif etmiş. Şu halde o delikanlı muhabbet cihetinden Azizin hareminin her tarafını ve bilhassa kalbini ihata eylemiş ve cismini muhabbetle doldurmuş, binaenaleyh; sabra tahammülü kalmamış, açıktan teklife cesaret etmiş, yanlış bir yol takib ediyormuş. Zira; biz Azizin haremini yoldan çıkmış meydanda bir dalâlet içinde görüyoruz» demekle Azizin haremini zemmettiler.]
Beyzâvî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin haremini levmeden hatunlar hükümdarın perdedarı, ekmekçisi, sakisi, zindancısı ve hayvanat müdürünün haremleridir ki saraya mensup olan beş kimsenin aileleridir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ş e g a f ; kalbi ihata eden ince deridir. Şu halde (قَدْ شَغَفَهَا) demek; «Kalb üzere bulunan derinin kalbi ihata ettiği gibi Azizin hareminin kalbini kendi gulâmmın muhabbeti ihata etmiş, boş yeri kalmamış. Binaenaleyh; tarik-ı savaptan çıkmış ve hataya düşmüş» demektir.

***
Vâcib Tealâ; Züleyha bu kadınların kendini levmettiklerini işitince kendini ma'zur göstermek üzere zemmeden kadınları da'vet edip Yusuf (A.S.) ı onlara gösterdiğini beyan etmek üzere:

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً

buyuruyor.

[Vakta ki Azizin haremi kadınların zemmini ve hilelerini işitince onlara davetciler gönderdi ve misafirler için oturup dayanacak koltuklar hazırladı.]

وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِّنْهُنَّ سِكِّينًا

[O misafir kadınlardan herbirine meyve yemek üzere birer bıçak verdi.]

وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ

[Ve «Yâ Yusuf ! Çık misafirler yanına, görün bunlara» dedi.]

فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ

[Vakta ki Yusuf (A.S.) çıktı. Misafir olan kadınlar onu görünce tekbir aldılar ve hayretlerinden bıçakla ellerini kestiler.]

وَقُلْنَ حَاشَ للهِ

[Kadınlar «Allah-u Tealâ acizden ve noksandan münezzeh oldu» dediler] ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.

مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلاَّ مَلَكٌ كَرِيمٌ ﴿31﴾

[«Şu gördüğümüz delikanlı beşer olmadı, zira; şu gulâm olmadı ancak ahlâk-ı kerime sahibi bir melektir» dediler.]
Yani; şehir dahilinde Azizin hareminin Yusuf (A.S.) a vâki olan teklifi şayi' olup ba'zı kadınların kendini zemmettiklerini ve Hz. Yusuf'u görmek için yaptıkları hilelerini işitince Züleyha kendinin bu muhabbeti zaruri olduğunu göstermek üzere bir büyük ziyafet tertib ederek kendini zemmeden hatunlara ve sair eşraf haremlerine davetciler gönderdi, onlar için o zamanın âdeti veçhile sandalya ve koltuklar, dayanıp oturacak mahaller ve her kürsünün yanında masalar üzerine ayva, elma ve nar gibi bıçakla kesilib yenecek meyveler hazırladı. Her kadının eline birer keskin bıçak verdi ve kadınların bıçakları ellerine alıp meyvelerden yemeye başlayacakları zaman evvelce güzel elbiselerle tezyin etmiş olduğu Yusuf (A.S.) a «Çık yâ Yusuf ! Misafirlerin karşısına arz-ı cemâl et, göster kendini, görsünler seni. Muhabbetimde ma'zur addetsinler beni» dedi. Yusuf (A.S.) çıkıp kadınlar hüsn-ü cemalini ve kadd ü kametini ve güzel simasını görünce hayret ve dehşetlere müstağrak olup tekbir almaya başladılar ve ne yapacaklarını şaşırdıklarından ellerini kestiler. Hatta Yusuf (A.S.) ı seyr ü temaşadan kendilerine arız olan ıztıraptan ellerinin kesildiğini bilmediler ve dediler ki «Bu misilli acaibatı halkeden hallâk aciz ve noksan gibi şeylerden münezzeh oldu. Zira; şu gördüğümüz suret beşer değildir. Çünkü; beşerde böyle bir sima görmedik. Binaenaleyh; şu gördüğümüz sima olmaz, ancak bir güzel melektir» dediler.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Züleyha'yı zemmeden hatunların zemden maksattan; Hz. Yusuf'u görmeye bir hile olduğundan onların zemmine mekir yani hile denilmiştir. Yahud evvelce Züleyha onlara esrarını söylemiş ve saklamalarını rica etmiş olduğu halde onlar Züleyha'yı zemle emanet olan sırrı ifşa ederek hile yaptıkları için onların bu ifşalarına mekir denmiştir. Yahut hafi surette zemmetmeleri hileye müşabih olduğundan onların zemlerine mekir denmiştir. Züleyha'nın mekrinden emin olmadığı için Yusuf (A.S.) a Züleyha «Yâ Yusuf ! Çık bulunduğun mahalden» deyince derhal çıkmıştır. Yusuf (A.S.) o zaman insanların hüsn-ü cemâlde en güzeli olup emsali bulunmadığından hakikatta hüsn-ü cemâlini görenlere hayret verecek bir simada olduğundan gören kadınlar Hz. Yusuf'u görünce onu halkeden Cenab-ı Hakka, tekbire ve nekaisten tenzihe müsaraat ettiler. O zamanda Mısır ahalisi putperest müşriklerse de Allah'ı ikrar ettiklerine bu âyet delâlet eder.
Gerçi cins-i beşer, cins-i melekten efdalse de taife-i nisanın kalplerinde en çirkin mahlûk şeytan olduğu gibi en güzel mahlûk da melek olmak merkûz olduğundan Yusuf (A.S.) ı meleğe teşbih etmişlerdir ve bu teşbihlerinin ikinci bir sebebi de onları Yusuf (A.S.) ın cemâlini seyrederken Yusuf (A.S.) onlara asla iltifat etmeyip üzerinde heybet-i nübüvveti ve mehabet-i risaleti ve simayı iffet ve tahareti muhafaza ettiğini görünce onlar meleğe teşbih etmişlerdir. Çünkü; melekte kuvve-i şehvaniye ve gazabiyeye dair bir şey olmayıp taamları tevhid-i ilâhi ve şarapları Allah'ı sena etmek olduğunu bilip Yusuf (A.S.) da evsaf-ı beşeriyeden bir şey görmediklerinden evsaf-ı beşeriyeden ahlâk-ı melekûtiyeye intikal ettiğini iddia ederek ta'zîm suretiyle «Şu delikanlı olmadı illâ melek oldu» dedikleri Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ; Züleyha'nın Hz. Yusuf'u hatunlara gösterip hayretlerini görünce Züleyha kendinin ma'zure olup levme lâyık olmadığını ve belki levme şayan olan onu levmeden kadınlar olduğunu ve işin saklanacak bir ciheti kalmayıp açıktan meylettiğini ye lâkin Yusuf (A.S.) ın ona asla meyletmediğini sarahaten söylemek zamanı geldiğinden bu hususa dair olan her esrarını söylediğini beyan etmek üzere :

قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِى لُمْتُنَّنِى فِيهِ

buyuruyor.

[«İşte şu gördüğünüz zat-ı şerif ona muhabbetimden dolayı beni levmettiğiniz zattır» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

وَلَقَدْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ فَاسَتَعْصَمَ

[«Allah'a yemin ederim ki muhakkak ben nefsinden onu istedim ve işittiğiniz teklifte bulundum ve lâkin o ismetini muhafaza etti ve bana asla meyletmedi» demekle Yusuf (A.S.) ın ismetine şehadet etti.]

وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِّنَ الصَّاغِرِينَ ﴿32﴾

[«Allah'a yemin ederim ki eğer bu zat benim emrettiğim şeyi istemezse elbette hapsolunur ve elbette mahpushanede hakir ve zelil olanlardan olur» demekle tehdid etti.]
Yani; Züleyha Yusuf (A.S.) ı hatunların bir defa görüşte mest ü hayran olduklarını, kendinden daha ziyade fart-ı muhabbet gösterdiklerini görünce onların hallerinden cesaret alarak herşeyi meydana koymak zamanı geldiğinden dedi ki «İşte şu gördüğünüz zat onun hakkında muhabbetle beni levmettiğiniz zattır. Şimdi benim muhabbette ma'zur olduğumu ve sabra takatim kalmadığını anladınız ki bu zata muhabbette ben levme müstehak değilim ve Allah'a yemin ederim ki ben onu nefsinden talep ve muvasalat arzu ve bu hususta lâzım gelen tedbirlerin cümlesine teşebbüs ettim ve lâkin muvaffak olamadım. Zira; ismetini muhafaza etti ve Allah'a yemin ederim ki eğer benim teklifimi kabul edip emrettiğim şeyi işlemez, eski iffetinde ısrar ederse elbette hapsolunur ve uzun müddet mahpushanede kalır, elbette zelil ve küçükler zümresinden olur» demekle herşeyi açığa attı ve tehdidatta bulundu.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu sözü kemâl-i tahassürle meramına nail olamadığına teessüfünden söyledi ve davet ettiği hatunlardan muavenet istedi. Binaenaleyh; Nimetullah Efendi'nin tefsirinde ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran misafir kadınların cümlesi Züleyha'ya muvafakat etmesini Yusuf (A.S.) a tavsiye ve ısrar ettiler ve Züleyha’nın emrine muhalefet caiz olmadığını ve muhalefet ederse işin akıbeti fena olacağını söylediler. Binaenaleyh; Züleyha’nın misafirlerden gözettiğinden ziyade misafirler gayrette bulundular. Fakat Hz. Yusuf'a karşı bu gibi gayr-ı meşru' teklif ve sözler asla te'sir etmedi.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile «Elbette sağirînden olursun» demek «Zindanda katiller, hırsızlar ve firar etmiş köleler arasında bulunursun. Şu halde sen uyku, yiyecek ve içecek bulamazsın» demektir.
Yani; «Ey Yusuf ! Sen muhabbetinle kalbimi çaldın ve efendisinden firar eden köle gibi benden firar ettin, iftirakınla beni ölüm derecesine koydun. îşte şu fiilleri hariçte işleyenlerin cezasını ben sana gösterir ve hapsettiririm. Çünkü; şerir üzerinde emîr olarak benim gibi hasnâ, üstesna bir kadının teklifini kabul etmeyen kimse zindanda aç ve susuz hasır üzerinde elbette zelil olur» demekle tehdidatını uzatmışsa da Yusuf (A.S.) a asla te'siri olmadığını görünce ismetine şehadet etti ve Yusuf (A.S.) üzerinde asla şüphe bırakmadı.

***
Vâcib Tealâ Züleyha'nın ısrarını ve Yusuf (A.S.) ın iltifat göstermediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'u bunların şerrinden kurtulmak için Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَىَّ مِمَّا يَدْعُونَنِى إِلَيْهِ

buyuruyor.

[«Ey Rabbim ! Bunların bana gösterdikleri zindan, teklif ettikleri fena fiilden daha ziyade muhabbetlidir» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

وَإِلاَّ تَصْرِفْ عَنِّى كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُن مِّنَ الْجَاهِلِينَ ﴿33﴾

[«Ey Rabbim ! Eğer bunların hile ve serlerini sen benden defetmezsen ben bunlara meyleder ve cahiller zümresinden olurum» demekle münacatta bulundu.]

فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ ﴿34﴾

[Yusuf (A.S.) ın duâsı üzerine Rabbisi duâsını kabul etti. Hilâf-ı meşru' teklifte bulunan kadınların hile ve serlerini ondan menetti. Zira; Rabbisi duâyı işitir ve duâ eden kimsenin halini bilir ve istediğini verir.]
Yani; Züleyha ve misafir olan kadınların ısrarlarını görünce Yusuf (A.S.) Cenab-ı Hakka ilticadan başka bunların şerrinden kurtulmak imkânı olmadığını bildi ve «Ey benim Rabbim ! Bunların beni tehdid ettikleri zindan, bana teklif ettikleri fena fiilden daha muhabbetlidir. Benim için bunlara muvafakat etmektense zindana gitmek hayırlıdır. Binaenaleyh; eğer sen bunların şerrini benden defetmezsen beşeriyetim icabı ben bunlara meyleder ve ilmiyle âmil olmayan cahiller zümresinden olurum» demekle tazarru' ve niyazda bulundu ve işbu istirham üzerine Rabbisi duâsını kabul ve kadınların serlerini ondan defetti. Zira; Cenab-ı Hak münacaatı işitir ve münacat eden kimsenin halini bilir.
Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar fena fiili teklif eden Azizin haremiyse de diğer kadınlar da onun fikrine iştirakle teklifini kabul etmesinde ısrar ettiklerinden Yusuf (A.S.) duâsında cümlesinin şerrinden kurtulmasını dercetmiştir.
Hatunların davet ettikleri şey her nekadar dünyaca lezzetli ve zindan meşakkatlıysa da fuhşun lezzeti ânî ve arkasında dünyada zem ve âhirette azap gibi elemi mucip olup zindanın meşakkati dünyada methe ve âhirette sevap gibi saâdet-i uzmâya vesile olacağına binaen «zindan bana bunların teklifinden daha hayırlıdır» dedi ve kadınlar zindanla tehdid ettikleri için Yusuf (A.S.) zindanı istemiştir. Gerçi onların zulmen hapsetmeleri de teklif ettikleri fiil gibi ma'siyetse de «iki zarar cem'olsa ehveni ihtiyar olunur» kaidesine tevfikan hapsolunmak onların teklif ettikleri fena fiilden ehven olduğu cihetle hapsi tercih etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile eğer Yusuf (A.S.) halâsına başka surette duâ etmiş olsaydı Cenab-ı Hak o suretle halâs ederdi. Binaenaleyh; insan daima duâsında isteyeceği şeyi iyi intihab ve âkıbet-i haseneye duâ etmeli ve Resûlullah'ın akıbet talebini sabır talebi üzerine tercih buyurması dahi bu manâyı te'yid eder.
Herkesi düşman, şeytan ve kadın şerrinden kurtaracak ancak Allah-u Tealâ olduğundan Yusuf (A.S.) kadınların şerrinden halâsını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Çünkü; eğer bunların şerrinden kurtulmak için başka çare olsaydı ona tevessül ederdi.
Vâcib Tealâ; Aziz ve a'vanının Züleyha'nın fart-ı muhabbet saikasıyla birtakım hiyel ve desaise tevessül ettiğini, Yusuf (A.S.) ın ismetini görünce nâs beyninde deveran etmekte olan şüyûâtın öriünü almak ve Züleyha'yı iffetli ve Yusuf (A.S.) ı haşa kabahatli göstermek üzere istişare edip Hz. Yusuf'un bir müddet haps olunmasına karar verdiklerini beyan etmek üzere :

ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّن بَعْدِ مَا رَأَوُاْ الآيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ ﴿35﴾

buyuruyor.

[Şu vukuat cereyan ettikten sonra Azize ve a'vanına, Yusuf (A.S.) ın beraetine alâmetleri gördükten sonra elbette Yusuf'u bir zamana kadar hapsetmek zahir oldu ve kararlaştı.]
Yani; şu beyan olunan vukuat cereyan ettikten sonra Yusuf (A.S.) ın beraetine şahidin şehadeti, hatunların ellerini kesmeleri, Hz. Yusuf'un davete icabetten imtinâ'ı ve gömleğin arkadan yırtılması gibi Hz. Yusuf'un beraetine ve Züleyha'nın fart-ı muhabbetine delâlet eden birtakım alâmetleri görüp vak'anın saklanacak bir ciheti kalmayınca onlar için Yusuf (A.S.) ı bir müddete kadar hapsetmek ciheti zahir oldu. Binaenaleyh; elbette bir müddet zindana konulması kararlaştı ve Yusuf (A.S.) da zindanı ibadethane ittihaz etti. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin haremi çok defa ısrar edip maksadına nail olamayınca Azizi tahrik etti ve «Bu gulâm nâs beyninde beni rüsvâ etti. Herkes beni levmeder oldu. Benden bu ithamı kaldırmak için ya bunu hapset veyahut bana müsaade et, sokağa çıkayım, kendi beraetimi kendim ilân edeyim» demesi üzerine Aziz bu sözlerin arkası kesilip nâs arasında güf tügû kalkıncaya kadar hapsetmeyi münasip gördü.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Kıtfır) kabahatin Züleyha'da olduğunu bilirse de Züleyha'ya meftun, mağlûp ve bütün zimamı Züleyha'nın elinde olduğundan Züleyha'nın emrine mutiydi. Züleyha da muhabbetinin icabı hapsetmesini tavsiye ediyordu ki Yusuf (A.S.) ın hapis sebebiyle teklifini kabule rağbet göstereceğini ümîd ettiği gibi kabul etmediğinde gözü görmezse de hiç olmazsa mahpushaneden haberini duymakla teşeffi'i sadredeceğine binaen haps olunmasını irae etmekten geri durmuyordu. Binaenaleyh; Aziz, Yusuf (A.S.) ı hapsetti.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın mahpushaneyi teşrifinde iki kişi beraber zindana girip ikaametleri esnasında rü'ya tabir ettirdiklerini beyan etmek üzere :

وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانَ

buyuruyor.

[Yusuf'la beraber zindana iki delikanlı girdi.]

قَالَ أَحَدُهُمَآ إِنِّى أَرَانِى أَعْصِرُ خَمْرًا

[O ikiden biri «Ben, beni ileride şarap olacak üzüm suyu sıkar gördüm» dedi.]

وَقَالَ الآخَرُ إِنِّى أَرَانِى أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِى خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ

[Ve o ikiden diğeri «Ben kendimi başımın üzerinde ekmek götürüyorum gördüm ki o ekmekten kuş yiyor» dedi.]

نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ ﴿36﴾

[«Yâ Yusuf ! Bize rü'yalarımızın tabirini haber ver. Zira; biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» dediler.]
Yani; Yusuf (A.S.) ın hapsine karar verilip hapse götürdüklerinde hükümdarın nüdemasından iki delikanlı beraberinde zindana girdiler ve bir müddet sohbetten sonra her biri birer rü'ya gördüler ve rü'yalarını ta'bir ettirmek için huzur-u Yusuf'a dahil oldular. O iki kişiden biri «Ben kendimi üzüm sıkar gördüm ki o üzüm ileride şarap olacak» dedi. Diğeri de «Ben kendi başımda ekmek götürür gördüm ki yırtıcı kuş o ekmekten yer». «Şu rü'yalarımızın ta'birini bize haber ver ey Yusuf ! Biz seni rü'ya ilmine âlimlerden görüyoruz» demekle rü'yalarının ta'birini istirham ettiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) ın zindanda hastaları iyâde ve mahzunları mesrur edip ibadetine müdim olduğunu gördüklerinden «Yâ Yusuf ! Sen hem dinde hem dünyada ihsan sahibisin» dediler. Zira bir kimse; hacet istemek için diğer kimseye gittiğinde işini bitirmek için o kimsenin muttasıf olduğu ahlâk-ı hamideleri zikretmek hacetini kazada te'sir ettiğinden bunlar da Yusuf (A.S.) a rü'yalarını ta'bir ettirmek için «Sen erbab-ı ihsandansın» dediler.
Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mısır'da bu iki kimse, hükümdarın nüdemasından birisi ekmekçisi diğeri şarapçısı oldukları hâlde padişahı istemeyenler tarafından ağulamak (zehirlemek) üzere rüşvet verdiklerinde şarapçı kabul etmeyip ekmekçi kabul ederek taamı zehirlediğinde huzur-u melike gelince şarapçı «Ekmek zehirlidir yeme» der. Ekmekçi de «Şarap zehirlidir içme» der. Melik sâkîye şarabı içmesini emreder. Sâkî içer, bir zarar görülmez. Ekmekçiye ekmeği yemesini emreder. Ekmekçi yemekten imtina' eder. Bir hayvana yedirir, hayvan telef olur. Ekmekte zehir olduğu taayyün ederse de yekdiğerine atf-ı cürüm ettiklerinden hakikat-ı hâl anlaşılmak üzere hükümdar bunları her ikisinin de zindana konulmasını emreder ve bu vak'a da Yusuf (A.S.) ın zindana teşrifi zamanına tesadüf ettiğinden beraber girdikleri beyan olunmuştur.
Yusuf (A.S.) ilmini neşretmeye ve halkı irşada başlayıp rü'ya tabirine âlim olduğunu ilân edince bu iki kişi gördükleri rü'yayı ta'bire gelirler. Binaenaleyh; rü'yayı ta'bir etmek ve ta'bir ettirmek meşru ve erbab-ı ilim ve ihsana ta'bir ettirmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ rüyayı ta'bire başlamazdan evvel Yusuf (A.S.) ın serdettiği mukaddematı beyan etmek üzere :

قَالَ لاَ يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلاَّ نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَن يَأْتِيكُمَا

buyuruyor.

[Sizin merzuk kılındığınız taam size gelmez, illâ o taam size gelmezden evvel ben onun nev'ini ve lezzetim size haber veririm.]

ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي

[İşte şu size gelmezden evvel gelecek taamın neden ibaret olduğunu size haber vermem Rabbimin bana ta'lim buyurduğu ilimlerdendir.]

إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لاَّ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَهُم بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ

[Ben bir kavmin milletini terkettim ki onlar Allah'a iman etmezler. Halbuki onlar âhireti kâfirlerdir.]
Yani; Yusuf (A.S.) bunların rü'yalarını ta'bire başlamazdan evvel din-i hakka da'vet etmek üzere mu'cize izharına başladı ve dedi ki «Açlığınızı giderecek, mizacınıza kuvvet verecek ve hayatınızı idameye hadim olacak rızkınız siz gelmezden evvel o taamın nev'ini, miktarını rengini ve tadını size haber veririm. İşte şu size gelmeden evlerinizde haremlerinizin sizin için hazırlayıp gönderecekleri taamı benim size haber vermem Rabbimin bana ta'lim ettiği ilimlerdendir. Ben bu ilimle nübüvvetimi ispat eder ehl-i dalâli hidayete da'vet ederim. Zira; ben Allah'a iman etmeyen ve halbuki âhirete küfreder bir kavmin milletini terkettim» demekle mucizesini izhar etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette t a a m la murad; rüyada görülen taam olduğunu beyan edenler varsa da esah olan hanelerinden yemek için gelecek taamlarıdır. Çünkü; Yusuf (A.S.) bu iki kimsenin sözünü dinleyeceklerini ve davetini kabul edeceklerini ümid ettiği için suâllerine cevap vermezden evvel taraf-ı ilâhiden mucizeyle müeyyed resûl olduğunu beyanla onları din-i hakka davet etmek ve salbolunacak ekmekçinin salbinden evvel iman etmesini arzu eylemek ve mühimmat-ı diniyeyi mühimmât-ı dünyeviye üzerine takdim etmek lâzım olmasına mebni bazı mugayyebattan haber vermekle onlara resûl olduğunu bildirmiş ve din-i hakka davet etmiştir.
O zamanda Mısır ahalisi ve bilhassa Aziz'in hane halkı kâfir olduklarından onların içinden çıkıp gittiği için «Terkettim» demiştir. Yoksa «Onların milletinde bir zaman dahildi de ter ketti» manâsına değildir. Zira; enbiya-yı kiram hîn-i tevellüdlerinden ân-ı irtihallerine kadar tevhid üzere bulunmuşlardır ve Azizin hane halkı âhireti şiddetle inkâr ettikleri için te'kide delâlet eden zamiri te'kid için iki defa zikretmiştir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın mucizesini izhar ederek mahpushane halkmı din-i hakka da'vet ettiğini beyandan sonra Hz. Yusuf'un enbiya neslinden olduğunu beyan ettiğini zikretmek üzere :

وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَآئِى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَقَ وَيَعْقُوبَ

buyuruyor.

[Ben tarik-ı tevhide sulukta babalarım İbrahim, tshak ve Ya'kub (A.S.) ın milletine ittibâ' ettim.]

مَا كَانَ لَنَا أَن نُّشْرِكَ بِاللهِ مِن شَىْءٍ

[Zira biz cemaat-ı enbiyaya; Allah-u Tealâya hiçbir şeyi şerik kılmak caiz ve sahih olmadı.]

ذَلِكَ مِن فَضْلِ اللهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ

[Şu tevhid üzere olup şirketmemek bize ve sair nâs üzerine Allah'ın fazlıdır.]

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَشْكُرُونَ ﴿38﴾

[Ve lâkin nâsın ekserisi bu fazilet üzerine şükretmezler.]
Yani; Yusuf (A.S.) nâsı tevhide ve din-i hakka davete başlayınca nâs üzerinde sözünün te'siri ziyade ve iyi dinlemelerine medar olması için kendinin enbiya neslinden olduğunu beyana başladı ve dedi ki «Allah'a iman etmeyen ve âhirete kâfir olan kavmin milletini terkettim; ancak babalarım Hz. İbrahim, Ya'kub ve İshak'ın milletine ittibâ' eyledim. Zira; onlar ülülazim, taraf-ı ilâhihiden gönderilmiş resûllerdir. Binaenaleyh; ben onların milletlerine ittibâ' ve mesleklerine sülük ettini. Onların meslekleri de tevhiddir. Zira biz maâşir-i enbiyaya; Allah-u Tealâ'ya hiçbir şeyi şerik etmek sahih olmaz ve lâkin bu fazilet-i tevhidin kadrini bilip iman etmek suretiyle şükrünü eda etmezler. »
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Yusuf zindan halkını, mucizesini izhar ederek tevhide da'vet edip davetine icabet olunmasına medar olmak için enbiya neslinden olduğunu izhar etmiştir. Çünkü; İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) gibi nâs beyninde şöhret-i şayiaları dünyaca mertebe-i aliyyeleri ve âhiret-çe derece-i refiaları ma'lûm olan zevat-ı .kiramın neslinden olunca böyle nesl-i necip sahibinden fenalık olmayacağına bir derece itimad ziyade olduğundan kendinin nesl-i enbiyadan olduğunu beyanı maslahat-ı da'vete muvafık görmüştür ki davetine sür'atle icabet etsinler. Pederlerinin milletine ittibâ'dan maksadı; usul-ü itikadda ittibâ'dır, yoksa furu-u a'mâlde ittiba' değildir. Zira furu-u a'mâl; her nebinin şeriatında nesih suretinde tebeddül ettiğinden her nebinin şeriatında ayrı ayrı hükümler bulunur. Binaenaleyh; her nebinin şeriatında usul-ü itikad birdir, asla tebeddül kabul etmez fakat furu-u a'mâlde ayrı ayrı ahkâm mevcut olduğundan sonra gelen nebinin evvel geçenlerin şeriatlarına ittibâ' etmesi vacip değildir.
Cümle insanlar için şirk hiç bir veçhile caiz olmadığı halde Yusuf (A.S.) ın «Bizim için şirk caiz olmaz» diyerek şirkin adem-i cevazını kendilerine hasrın hikmeti; pederleri ve kendi ülülazim peygamberan-ı zişandan oldukları hâlde bunlar için caiz olmayan şeyin âhad-ı nâs için caiz olmayacağının evleviyetle sabit olmasıdır. Şirkin hiçbir veçhile caiz olmadığına işaret için Siyak-ı nefiyde umum ifade eden nekre ve istiğraka delâlet eden (مِن) lafzıyla (مِن شَىْءٍ) varid olmuş ve Yusuf (A.S.) sözünde fazl-ı ilâhinin enbiyaya ve umum nâsa şamil olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya ahkâmını inzalle Vâcib Tealâ ihsan ettiği gibi sair nâsı irşad ve ıslah için enbiya-yı izamı göndermekle de ihsan etmiştir. Lâkin nâsın ekserisi bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmediklerini beyanla muhataplarına ta'riz etmişlerdir.
Vâcib Tealânın gerek enbiyaya ve gerek âhad-i nâsa fazl u ihsanı; vahdaniyetine delâlet eden delilleri nasbedip âyetler inzal etmesidir. Vahdaniyetin şükrünü eda ise o delâile nazarla vahdaniyete istidlal ederek iman etmektir. Halbuki nâsın ekserisi bu delâile atf-ı nazar edip istifade etmediklerinden iman etmedikleri cihetle ihsan-ı ilâhinin şükrünü eda etmezler. Çünkü; delâile nazar etmeyince imanı kâmil olamaz. Binaenaleyh; ekseri insanların ihtida edemedikleri lâyıkıyla delâili tetkik edemediklerindendir. Lâyıkıyla isti'mâl olunmayan nimet her zaman heder ve zayi' olduğundan delâil-i tevhid onlar hakkında zayi'dir. Çünkü; kıymeti bilinip istifade olunmamıştır.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın zindanda ba'zı refiklerini imana davet için serdettiği mukaddematından ba'zılarını beyandan sonra ba'zı aharı beyan etmek üzere :

يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ الله الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Ey zindan arkadaşlarım ! Müteferrik ve perişan ma'budlar mı hayırlı, yoksa vâhid-i kahhar olan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır?]

مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَآؤُكُم

[Halbuki siz Allah'ını gayrıya ibadet etmez, ancak birtakım isimlere ibadet edersiniz ki o isimleri siz ve babalarınız tesmiye etmiştir.]

مَّا أَنزَلَ الله بِهَا مِن سُلْطَانٍ

[O isimlerin ma'bud olmasına dair Allah-u Tealâ hiçbir delil inzal etmedi.]

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ للهِ

[Bab-ı ibadet ve her şeyde hüküm olmadı, ancak Allah-u Tealâ'ya mahsus oldu.]

أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ

[Binaenaleyh; emretmedi, ancak zatına ibadetle emretti.]

ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ

[İşte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; ancak din-i haktır.]

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿40﴾

[Ve lâkin ekser-i nâs tevhidin hak olduğunu bilmezler.] Demekle vahdaniyetin hak olduğunu beyan etti.
Yani; Yusuf (A.S.) zindanda nâsı din-i hakka davete başladı. Ve tevhidin delâilini nasbetmek Allah'ın kullarına ihsanı olup imanla şükrünü eda etmediklerini beyandan sonra sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım ! Soruyorum sizden, birtakım altm, gümüş, bakır ve taştan yapılmış müteaddid ve müteferrik putlar mı hayırlıdır, yoksa cümle âleme galip olup asla mağlûp olmaz ve herkese galip ve vâhid-i hakîkî olan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır? Düşünün, cevap verin. Elbette Allah-u Tealâ hayırlıdır. Zira; siz ibadet etmez, ancak Allahın gayrı kendinizin ve babanızın adını taktığınız birtakım ma'bud dediğiniz isimlere ibadet edersiniz. Zira; onların size ma'bud olmaları sizin ma'bud demenizle oluyor, yoksa hakîkî ma'bud değillerdir. Çünkü; sizin ma'budlarınızın ma'bud olduğuna dair Allah-u Tealâ bir hüccet inzal etmedi ki onlar ma'bud olsun. Binaenaleyh; onlar da ne zaten ve ne de sıfaten ulûhiyete istihkak yoktur, ancak sizin onlara ilâh demenizden ibarettir. Zira emir ve nehye ve ibadete lâyık olan ma'bud hakkında hüküm ancak Allah'ındır. Allah'ın ma'bud olmadıklarını beyan edip ma'bud olduklarına dair delil inzal etmediği şeylere siz nasıl ibadet edersiniz ve sizin ma'bud demenizle onlar ma'bud olurlar mı? Elbette olamazlar. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ ancak kendine ibadetle emir ve kendinin gayrıya ibadetten kullarını nehyetti. Şu halde hüküm sahibi olan Allah-u Tealâ ibadeti zatına hasredince zatının gayrı ibadet elbette caiz olmaz. îşte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; bir din-i haktır ki sabit ve din-i müstakimdir ve lâkin nâsın ekserisi tevhidin hak olduğunu bilmezler ve şirki irtikâbederler.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvveti ispat; ulûhiyeti ispata tevakkuf ettiğinden Yusuf (A.S.) nübüvvetini da'va ve mucizesini izhardan sonra ulûhiyeti ispata müsaraat etti ve lâkin ekser-i nâsın âdetleri Allah'ı ikrarla beraber putlara ibadetle şirkettiklerinden putlara ibadetin butlanını ispat için «Sizin müteferrik, perişan ve kahr-ı ilâhi altında makhur olan ma'budlarınız mı hayırlıdır, yoksa vâhid-i hakîkî ve kahhar olan Allah-u Tealâ mı hayırlıdır?» demekle tefrikanın herşeyde batıl olduğu gibi ulûhiyette dahi batıl ve vâhid-i hakîkîye ibadetin hayırlı olduğunu ispat etmiştir. Binaenaleyh; müteaddid âlihenin batıl ve münker olduğunu beyan için istifham-ı inkârî olan hemze-i istifhamla irad-ı kelâm etmiştir.
Putlar nefsinde erbab olmadıkları hâlde müşrikler onları erbab itikad ettiklerinden onların itikadlarına binaen Yusuf (A.S.) onlara erbab demiştir, yoksa nefselemirde erbab değillerdir ve putlarda asla haya- olmadığı halde kâfirlerin itikadları üzere farzımuhal olarak hayır olsa bile «Onlar mı hayırlı, yoksa Vâcib Tealâ mı hayırlı?» diyerek Vâcib Tealâ ile mukaayese suretiyle irad-ı kelâm etmiştir. Yani «Putlarda asla hayır yoktur. Bilfarzı vettakdir sizin itikaad-ı batılınız vechüzre hayır olduğu farzolunsa acaba hangisi hayırlı» demektir. Allah'ın kahhar ve putların âciz olduğunu beyandan sonra onların hakikatları ulûhiyete istihkaktan ârî birtakım isimlerden ibaret olup o isimleri de ancak onların ve babalarının taktıkları isimler olduğunu ve ibadetlerinin ancak kendilerinin tesmiye ettikleri isimler bulunduğunu beyanla mezheplerini iptal etmiştir.
Yusuf (A.S.) sözünün bidayetinde iki arkadaşına hitabederek başlamış ise de nihayetinde bilcümle zindanda mevcut olanlara ta'mim etmiştir ki din-i hakka daveti umumi olsun ve ma'budlarının ma'bud olduğuna dair Allah-u Tealâ'nın aklî ve naklî bir delil inzal etmediğini beyanla putlara ma'bud demek ancak kendilerinin hava ve heveslerine tâbi' olarak ihdas ettikleri şeylerden ibaret olduğunu beyan etmiştir. Allah-u Tealâ'nın izin vermediği ve emretmediği herşey batıl olduğunu beyan için herşeyde hüküm; ancak Allah'ın olduğunu ve Allah-u Tealâ'nın da böyle birşeye izin vermediğini beyan eylemiş ve Allah-u Tealâ'nın emri ancak kendine ibadet olduğunu tasrihle Allah'ın gayrıya ibadetin butlanını zikirle putperestlere hakikati anlatmıştır. Binaenaleyh; kelâmının nihayetinde beyan olunan ahkâmın din-i hak ve sabit olduğunu ve diğer edyamn butlanını ispat ve nâsın ekserisi bu hakikati bilmediklerini zikirle zindanda bulunanları cehille itham edip hakikati bilmek için sa'yın vacip olduğuna tenbih ve tavsiye etmiştir.
Hulâsa; Yusuf (A.S.) ın mucizesini izharla' zindan halkına da'vete başladığı, şu hutbe-i beliğinde tevhidin vücubunu ve kâfirlerin ma'bud dedikleri şeyler birer isimden ibaret olup ulûhiyete istihkakı olmadığı, hak olan din; ancak tevhid üzere müesses olan din olduğu, Allah-u Tealâ ancak zatına ibadetle emrettiği, her hüküm Allah'a mahsus olduğu, nâsın ekserisinin bu hakikatlara cahil olduğunu beyanla zindan halkını cehille itham ettiği ve cehil özür olmayıp hakikati öğrenmek mümkün olduğu halde öğrenmeyenlerin azaptan kurtulamayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın ehemmi mühim üzerine tercih ederek halkı din-i hakka davete başladığını beyandan sonra saillerin rü'yâsını ta'bir ettiğini beyan etmek üzere :

يَا صَاحِبَىِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا فَيَسْقِى رَبَّهُ خَمْرًا وَأَمَّا الآخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِن رَّأْسِهِ قُضِىَ الأَمْرُ الَّذِى فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ ﴿41﴾

buyuruyor.

[«Ey zindan arkadaşlarım ! Sizden biriniz ki evvelce melikin şarapcısıdır. O, yine eski hali gibi seyyidine şarap içirir. Amma diğer melikin ekmekçisi asılır ve başının etini kuşlar yer. Sizin is- if tifta ettiğiniz emir; hükm-ü kafiyle hükmolundu. Hilaf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; mesele hitam bulmuştur» demekle rüyalarını bu minval üzere tabir etti.]
Yani; Yusuf (A.S.) tevhide daveti bitirdikten sonra arkadaşlarının rü'yalarını ta'bire başladı ve dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım ! Sizden biriniz ki hükümdarın şarapcısıdır. O, yine eski âdeti veçhile hükümdarına şarap verir ve sâkîsi olur, me'muriyetine asla halel gelmez. Çünkü; efendisine sadakat etmiştir. Amma âhar ki hükümdarın ekmekcisidir. O efendisine hıyanetinden dolayı asılır ve sizin istif ta ettiğiniz şeye; hükm-ü kat'iyle hükmolundu. Zira; rusûl-ü kiramın ağızlarından çıkan elbette vâki' olur. Çünkü; vâki' olmasa söyledikleri söz yalan olur. Halbuki resûllerin lisanından yalan çıkmaz. Zira; onların lisanlarından yalan sudur etmek hikmet-i risalete muhalif olduğundan rusûl-ü kiram yalandan masumlardır. Binaenaleyh; onların ağzından çıkan şey elbette vâki' olur».
Fahri Râzi, Hâzin'in İbn-i Mes'ud Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) ın ta'biri üzerine «Biz yalan söyledik, rü'ya görmedik, senin ilmini tecrübe için geldik» demişlerdir. Bu sözleri doğru olup rüyaları uydurma olmak ihtimali olduğu gibi rü'yaları doğru olup biri hakkında ta'biri sevmedikleri için «Yalan söyledik» demek ihtimali de vardır.
Ta'birden üç gün sonra ta'bir veçhile rü'yanın eseri zuhur eder. Sâkî gider kemâfissabık Melike sâkî olur ve ekmekçi de Melikin ekmeğini zehirlediği için salbolunur.

***
Vâcib Tealâ, sâkî zindandan çıkarken sâkîye Yusuf (A.S.) ın mazlumen mahpus olduğunu Melike haber vermesini emanet edip sakinin unuttuğunu beyan etmek üzere :

وَقَالَ لِلَّذِى ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِّنْهُمَا اذْكُرْنِى عِندَ رَبِّكَ

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) rü'ya ta'bir ettiren iki arkadaştan necat bulacağını zannettiği arkadaşına «Beni seyyidin olan hükümdara zikret. Mazlumen mahpus olduğumu ve hapsimin müddeti çok uzadığını söyle ki beni zindandan kurtarsın» demekle zindanda halâsına bir çare taharri etti.]

فَأَنسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ

[Yusuf (A.S.) ın bu emri üzerine sâkî gider. Fakat sâkînin, bu hali Melike zikretmesini şeytan sâkîye unutturdu.]

فَلَبِثَ فى السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ ﴿42﴾

[Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) zindanda yedi sene daha kaldı.]
Bu âyette eğer ta'bir vahiyle olmuşsa zan; ilm-i yakın manâsınadır ve eğer içtihatla olmuşsa zan; kendi manâsınadır. Zira; ictihadda kat'iyet olmaz denilmişse de enbiyanın ictihadlarında hata olursa derhâl tenbih olunup hata üzere takrir olunmadıklarından ictihadlarının takarrürü kat'î olmasını ifade ettiği cihetle zan; herhalde ilm-i yakın manâsınadır. Yahut zanneden; sâkînin kendisidir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Yusuf (A.S.) şu kimseye «Beni Melikin yanında zikret» dedi. O kimse rü'yâsını tabirden istidlâl ederek kendinin zindandan kurtulacağını zannediyordu] demektir. Şu tevcihe nazaran zan; kendi ma'nâsına müsta'meldir. Çünkü; bu sâkînin Yusuf (A.S.) ın risaletini tasdik etmediğinden onun hakkında ta'bir ilm-i yakîn ifade etmez, ancak zan ifade eder.
Şeytan'ın Melikin huzurunda sakiye unutturduğunun hikmeti, Yusuf (A.S.) ın sâkî ve Melik gibi âciz mahlûklradan halâsını temenni etmesidir. Gerçi bir zararı ve belâyı defetmekte avam-ı nâsa nazaran mahlûkattan istimdad etmek caizse de mansıb-ı nübüvvete evlâ olan mahlûktan istimdad etmemektir. Zira; enbiya-yı izam her umurlarında Allah'a itimad ederek daima Allah'tan istiâne ederler. İşte Yusuf (A.S.) (انشاءالله) lâfzını terkederek işi sâkîye havale etmesi hakkında zelle olduğundan sâkî zindandan çıktıktan sonra yedi sene daha zindanda kalmıştır.
Kazî, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Resûlullah’ın «Allah-u Tealâ biraderim Yusuf'a merhamet buyursun. Eğer sâkîye beni hükümdarın yanında zikret demeseydi evvelce mahpushanede kaldığı beş seneden sonra yedi sene daha kalmazdı» buyurduğu kavl-i şerifinde dahi şeytan'ın unutturmasına sebep; kuldan istimdad etmesi olduğuna işaret vardır. Şu halde Yusuf (A.S.) ın sâkîden yardım istemesi iki şeye sebep oldu :
B i r i n c i s i ; Şeytan'ın sâkîye unutturmakla hazzını alması,
i k i n c i s i ; tûl-ü müddet zindanda meşakkatinin uzamasıdır.
Yusuf (A.S.) ın sâkîye söylemezden evvel beş sene ve söyledikten sonra yedi sene müddet hapsolup zindanda ikametinin mecmûu on iki sene olduğu bazı hadisin delaletiyle sabit olduğu müfessirînin cümle-i beyanatlarındandır.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın müddet-i medide zindanda kaldıktan sonra zindandan çıkmak zamanı hulul ettiğinden çıkması için hazırlanan esbaptan Melikin rü'yası halâsına sebep olduğundan o rü'yayı beyan etmek üzere :

وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّى أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ

buyuruyor.

[Mısır'ın büyük padişahı «Ben yedi semiz yağlı sığır gördüm. Onları diğer yedi zebun sığır yedi ve yedi adet yeşil ekin sünbülesi (ekin başağı) gördüm. Onları diğer yedi kuru sünbüle yedi.]

يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِى فى رُؤْيَاىَ إِن كُنتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ ﴿43﴾

[Ey ulu kişiler ! Eğer rü'ya ta'bir eder oldunuz ve ilm-i ta'bire aşina iseniz benim rü'yam hakkında bana fetva verin ve rü'yamı ta'bir edin» dedi.]

قَالُواْ أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأَحْلاَمِ بِعَالِمِينَ ﴿44﴾

[Huzurunda bulunan vükelâsı ve sair ulema ve fuzalâ «Ey padişah ! Senin rü'yan ebatîlden ibaret ta'bir kabul etmez. Halbuki biz bu gibi batıl rüyaların ta'birine âlim değiliz» dediler.]
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Melik-i Mısır rüyâsında gördü ki yedi adet semiz sığır bir kuru nehirden çıkarlar, diğer yedi zayıf sığır o mahalden zuhur ederek semiz sığırları yerler, karınlarına girer ve hiçbir eser görülmez. Yedi yeşil ekin başağını diğer kurumuş, tanesi olmayan yedi ekin başağı yeşil olanları kaybederler, yeşiller gider, kuruları kalır. Melik bu rü'yayı görünce bir ıztırab içinde uykudan uyanır. Rü'yanın ehemmiyetini idrak eder; vüzerasından ta'birini ister. Onlar ta'birden âciz kalınca memlekette bulunan müneccimleri, kâhinleri ve ulemayı toplayıp ta'bir ettirmeye karar verirler, onları getirip Melikin rü'yâsının ta'birini onlardan istif ta ederler. Onlar da «Bu bir karışık rü'yadır. Biz bu gibi karışık rü'yayı ta'bire âlim değiliz» dediler. Çünkü; rü'yanın ta'biri Yusuf (A.S.) için mukadderdi ve onun zindanı terkine vesile olacaktı. Zira; Allah-u Tealâ murad ettiği şeyin esbabını kendi hazırlar. Binaenaleyh; hiç bir kimsenin ta'bir haddi değildi.
Kazî'nin beyanı veçhile rü'yayı ta'bir; suver-i hayaliyeden maânî-i nefsaniyeye ve maânî-i nefsaniyeden a'yan-ı hariciyeye intikaldir.
A d g a s ; batıl rü'yalar demektir. Muabbirler cehillerini setriçin «Ta'bir olunan sadık olandır. Batıl rü'ya ta'bir kabul etmez» demekle rü'yanın batıl olmasıyla hükmettiler. Lâkin Melik bunların sözüne itimad etmeyip rü'yanın ehemmiyetini idrak ederek herhalde rü'yanın ta'birini arzu ediyordu. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik rü'yada zayıf ve nakısın kavi ve kâmil üzerine galebe ettiğini gördüğünden ıztıraptan hâlî olmadığı gibi bunda bir şey var diyordu ve lâkin nasıl zuhur edeceğini bilmediğinden muztaripti.

***
Vâcib Tealâ; işte tam Melikin endişe ve hayrette olduğu zamanda sâkînin Yusuf (A.S.) hatırına gelerek rü'yanın tabirini Hz. Yusuf'tan suâl etmek için Melik'ten istizan ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ الَّذِى نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَاْ أُنَبِّئُكُم بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ ﴿45﴾

buyuruyor.

[Zindan arkadaşlarından necat bulup bir müddet sonra Yusuf (A.S.) i tezekkür eden kimse «Ben size rü'yanın ta'birini haber vereyim. Gönderin beni Yusuf'a» dedi.]

يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فى سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَّعَلِّى أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ ﴿46﴾

[Sakiyi talebi veçhile zindana gönderdiler. Zindana geldi ve «Ey Yusuf, doğru söyleyici zat ! Fetva ver bize. Yedi semiz sığır ki onları diğer yedi zebun sığır yer. Ve yedi yeşil ekin başağı ki onlar diğer yedi kurumuş ekin başağıyla çarpışırlar. Kurumuş sünbüleler yeşil olanlara galebe ettiler. Ta'bir et bu rü'yayı. Tabirle me'mûl ki ben nâsa rücû' ederim, umarım ki onlar senin kadrini bilirler» dedi.]
Ya'ni; Melik rü'yâsını ta'bir ettirmek için toplamış olduğu cemaat rü'yâsını ta'birden âciz olunca Yusuf (A.S.) ın zindandaki sahiplerinden ve Melik huzurunda zikretmeyi vaad edip unutan ve necat bulup zindandan çıkan sâkînin bir müddet sonra Yusuf (A.S.) ı hatırlayarak sâkî huzur-u Melik'e gelir ve «Zindanda rü'ya ta'birine âlim mazlumen mahpus bir zat vardır. Ben size bu rü'yanın ta'birini haber veririm. Gönderin beni Yusuf'a» demekle hükümdardan izin istedi. Hükümdar da izin verdi, zindana geldi. Hz. Yusuf'la görüştü. Melikin rü'yâsını hikâye ve ta'birini istirham etti ve «Ben nâsa rü'yanın ta'biriyle döner, haber verirsem umarım ki onlar senin kadrini bilir ve halâsına sebep olur» dedi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ü m m e t le murad; zamandan bir cemaattır. Yani bu âyette ümmet; müddet manâsınadır. Sâkînin hitabı yalnız Melikeyse de ta'zim için hitapta cemi' sıygasıyla (فَأَرْسِلُونِى) demiştir, yahut Melike ve Melikin vükelâsına hitabetmiştir.
Sâkînin her ne kadar rü'yanın ta'birinde Yusuf (A.S.) a itimadı varsa da sair fuzalâ rü'yanın ta'birinden âciz olduklarını gördüğü için Hz. Yusuf'un da âciz olmak ihtimaline binaen ricaya ve şekke delâlet eden (لَعَلَّ) kelimesiyle irad-ı kelâm etmiştir. Kezalik Yusuf (A.S.) ta'bir ettiğinde nâsın kadrini bilmek ihtimali olduğu gibi bilmemek ihtimali de olduğundan (لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ) yani «Memul ki nâs kadrini bilirler» demiştir ki bu cihete de kat'i bir te'minat verememiştir. Zira; evvelce rü'yayı ta'bir ederse halâs edeceğine dair padişahla bir mukaveleye girişmemişti. Binaenaleyh; kat'i te'minata cesaret edemediğinden (لَعَلَّ) demiştir.

***
Vâcib Tealâ Melikin şarapçısı Yusuf (A.S.) a gelerek rü'yayı hikâye edip ta'birini istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) ın rü'yayı ta'bir ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدتُّمْ فَذَرُوهُ فى سُنبُلِهِ إِلاَّ قَلِيلاً مِمَّا تَأْكُلُونَ ﴿47﴾

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) «Sizin âdetiniz veçhile yedi sene ekersiniz. Hasılattan kaldırdığınızı başağı içinde terkeder, ancak yiyeceğiniz kadar azıcık birşey sürer savurur, yersiniz.]

ثُمَّ ىَ أْتِى مِن بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَاقَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلاَّقَلِيلاًمِمَّاتُحْصِنُونَ ﴿48﴾

[Bu ucuz ve bol senelerden sonra yedi sene kıtlık gelir. O kıtlık seneler, ucuzlukta o seneler için hazırladığınız hasılatı yer, ancak tohumluk için hazırladığınız azıcık bir miktar kalır.]

ثُمَّ يَأْتِى مِن بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ ﴿49﴾

[O kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o sene çok yağmur yağar. Nâs yağmur suyundan doyar ve muavenet olunurlar, o sene nâs üzümden pekmez sıkarlar» demekle rüyayı tabir etti.]
Yani; Melikin sâkîsi rü'yayı ta'bir ettirmek üzere huzur-u Yusuf'a gelip rü'yayı arzedip ta'birini talebedince Yusuf (A.S.) rü'yayı tabire başladı ve dedi ki «Siz eski âdetiniz veçhile aleddevam yedi sene hasılatı ekersiniz. O hasılattan kaldırdığınızı sünbülesinde terkeder ve tanelerini çıkarmazsınız, illâ o senelerde ihtiyacınıza kâfi yiyeceğiniz kadarını başağından çıkarır, yersiniz, diğerini kurt yememesi için başağında muhafaza etmek üzerinize vaciptir. İşte Melikin gördüğü semiz sığırlar ve yeşil sünbüleler bu senelerdir ve bu ucuz, bol yedi seneden sonra yedi sene şiddetli kıtlık gelir ki ot, ekin bitmez. Bu yedi kıtlık senelerde evvelki bol senelerde sakladığınız hasılatı yersiniz. İşte Melikin gördüğü zebun sığırlar ve kuru başaklar bunlardır. Ancak tohumluk için muhafaza Edip sakladığınız az birşey kalır ve şu yedi kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o senede yağmur çok olur. Nâs yağmura doyar ve yağmurla muavenet olunurlar ve o senede üzüm, karnup gibi pekmez, zeytin ve susam gibi yağa elverişli meyveler de çok olur ki nâs pekmez yaparlar ve yağ sıkarlar ve hayvanlarından süt sağarlar»
Hâzin, Medarik ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhile (داباً) âdet-i müstemirre manâsınadır. (تزرعون) emir manâsına ihbardır. Mübalâğa için haber suretinde emrolunmuştur. Yani «Âdetiniz veçhile yedi sene son derece gayret ve şiddetle ekin ekin, müsamaha etmeyin, hemen sa'yedin ki gelecek kıtlık senelerde meşakkat çekmeyesiniz» demektir ve ihtiyaçlarından ziyade kalacak hasılatı sünbülesinde terketmelerini emretti ki kurt yemekle zayi olmasın. Zira; sünbüle içinde müddet-i medide muhafaza olunup hariçte o kadar muhafaza olunamayacağına işaret etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yedi sene kıtlıktan sonra bereketi gayet çok bir ucuzluk sene geleceğine dair rü'yada işaret olmadığı halde vahyile Cenab-ı Hak kıtlıktan sonra ucuzluğu beyan ettiği için Yusuf (A.S.) kıtlıktan sonra bol ve bereketi çok bir sene geleceğini tebşir etmiştir.

***
Vâcib Tealâ sakinin rü'yayı ta'bir ettirdiğini beyandan sonra hükümdarın Yusuf (A.S.) la görüşmek istediğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِى بِهِ
buyuruyor.

[Melik «Getirin Yusuf'u bana göreceğim» dedi.]

فَلَمَّا جَاءهُ الرَّسُولُ قَالَ ارْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَاسْأَلْهُ مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللاَّتِى قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ إِنَّ رَبِّى بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌ ﴿50﴾

[Melik görüşmek arzu ederek kavaslarından birini gönderip göndermiş olduğu elçi huzuru hazrete gelince Hz. Yusuf elçiye hitabederek «Dön geri efendine suâl et ! Bıçaklarla ellerini kesen kadınların halleri ne oldu? Efendin onların hallerini tahkik etsin. Zira; herkes nazarında benim beraetim tebeyyün etmedikçe ben zindandan çıkmam ve benim mazlumen mahpus olduğum Melik indinde taayyün etsin. Çünkü; benim Rabbim o kadınların hilelerini ve benim beraetimi bilir. Fakat Melik de bilsin» demekle Melik'in elçisini geri döndürdü.]
Yani; sâkî gelip rüyanın ta'birini haber verdiği zaman Melik ta'birin rüyaya muvafık olup derin bir ilme müstenid olduğunu görünce Yusuf (A.S.) ın kendini bizzat görmek ve daha ziyade rüyayı tahkik etmek için «Getirin Yusuf'u bana, göreceğim» dedi ve elçisini gönderdi. Fakat Yusuf (A.S.) mazlumen mahpus olduğu herkesçe taayyün etmedikçe çıkmayacağını beyan ve iftira eden hatunların hallerini Melik'in tahkikına havaleyle elçiyi Melik'e irca' etti ve kadınların hallerini suâl ve kendinin beriüzzimme olduğunu ve kadınların hilelerini Cenab-ı Hakkın bildiğini beyan etti.
Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) beraeti tamamen tezahür etmesini, mazlumen hapsolunduğu bilinmesini, kusurun nerede olduğunun görülmesini arzu etti ki işin hakikati ve içyüzü tamamıyla anlaşılmadan çıkarsa hasudlar tarafından Melik'e tezvirat edip bunun hapsolunduğu mühim bir meseleden dolayıydı diyerek itham olunmasın ve bu gibi tezvirat yollan tamamen kapansın ve herkes nazarında iffet ve istikaameti tahakkuk etsin için ilk teklifte zindandan çıkmaya rağbet göstermedi. İşte Yusuf (A.S.) ın bu muamelesini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı insanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzım olduğu gibi şayet bulunacak olursa nefsinden töhmeti kaldırmaya sa'yetmesi lâzım olduğuna işarettir.
Resûlullah'ın «Yusuf (A.S.) ın sabır ve sebatına taaccüb ettim. Eğer ben onun yerinde müddet-i medide zindanda kalmış olsaydım derhal icabet eder, çıkardım» buyurduğu mervidir. Yusuf (A.S.) kadınların halini suâlde teeddüben Azizin haremini zikretmemiştir. Halbuki Yusuf (A.S.) ın hapsine yegâne sebep oydu ve lâkin şahsiyattan taharruz ve yalnız onu rüsvâ etmekten ictinab etmiştir ki bir şahsı âleme karşı rüsvâ etmek doğru olmadığına işaret için kadınlardan bir cemaatın hallerini Melikin tahkikine havale etti. Zira; mecmûunu tahkik mücmeldir. Filân ve filâna gibi tafsilât yoktur.
İşte Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet ilmin faziletine delâlet eder. Çünkü; Yusuf (A.S.) ın ilmi zindandan halâsına ve birçok meratibe nail olmasına sebep olmuştur. Binaenaleyh; ilim her yerde insanın sebeb-i necatı ve bais-i izzetidir. Bu âyette kadınların keydi yani hileleriyle murad; yukarıda beyan olunduğu veçhile davet mevkiinde Yusuf (A.S.) a «Züleyha'nın emrine itaat ve teklifini kabul et, eğer kabul etmezsen başına büyük belâlar gelir» dedikleri gibi hariçte de nâs arasında Hz. Yusuf'u itham etmek için bir takım asılsız sözler dağıtmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ Melikin elçisi Yusuf (A.S.) dan aldığı cevabı Melike getirdiğini ve Melikin kadınları isticvab edip kadınların şehadetleriyle beraetin tahakkuk ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَاوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفْسِهِ قُلْنَ حَاشَ للهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِن سُوءٍ

buyuruyor.

[Melik, nisvana hitaben «Sizin hal ü şanınız nedir? Şu zamanda ki o zamanda siz Yusuf'un nefsinden talebettiniz» dedi. Hatunların cümlesi birden «Allah'ı nekaisten tenzih ederiz. Biz Yusuf üzerine kötülükten birşey bilmeyiz» dediler.]

قَالَتِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ الآنَ حَصْحَصَ الْحَقُّ أَنَاْ رَاوَدتُّهُ عَن نَّفْسِهِ وَإِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ ﴿51﴾

[Azizin haremi «Şimdi hak zahir oldu. Ben Yusuf'u nefsinden talebettim. Halbuki Yusuf (A.S.) muhakkak ve elbette sadıklardandır» demekle hakikati ikrar etti.]
Yani; Melikin elçisi gelip «Yusuf (A.S.) hakikat-ı hali nisvandan tahkik etmekle beraeti tahakkuk etmeyince çıkmıyor» demesi üzerine Melik, Azizin haremini ve onun da'vet edip ellerini bıçakla kesen kadınları huzuruna celple cümlesine hitabederek «Sizin haliniz nedir şu vakitte ki o vakitte siz Yusuf'u nefsinden istediğiniz zaman emarât-ı fesaddan ne gibi şey gördünüz? Ve Yusuf'tan fıska dair ne zuhur etti? Ve Yusuf'la mülakat talebine neden cüret ettiniz? Ve o günde gördüğünüz vukuat neden ibarettir? Hakikati söyleyin saklamayın» deyince kadınların cümlesi bir ağızdan «(معاذالله) Allah'ı nekaisten tenzih eder ve Yusuf gibi bir afifi halkından dolayı Allah'ın kudretine taaccüb ederiz ve Yusuf (A.S.) üzerine biz kötülükten bir şey bilmeyiz. Allah'tan korkarız. Bir kötülük isnad edemeyiz» dediler. Azizin haremi işin saklanacak bir ciheti kalmadığını ve hakikatin meydana çıktığını görünce ikrara mecbur olarak Melike hitaben «İşte şimdi hak zahir oldu ve hakikat meydana çıktı. Ben Yusuf'u nefsinden taleb ettim, mülakatına çok hileler düşündüm ve envâ'-ı esbaba tevessül eyledim, lâkin muvaffak olamadım. Zira; Yusuf (A.S.) doğru söyleyenlerdendir. Çünkü; benim arzuma muvafakat etmedi» demekle Yusuf (A.S.) m iffet ve istikametine şehadet etti.
Melikin hitabı zahirde hatunların mecmûuna ise de hakikatta Azizin hareminedir. Zira; hileye tevessül eden ve zindana şevkine sebep olan yalnız Azizin haremidir. Lâkin mecliste mahcup olmamak ve hali mestur kalmak için nezaket üzere Melik mecmûuna hitabetmiştir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın hatunlardan hakikati Melikin tahkikine havale ettiğini ve tahkikat neticesine kadar zindandan çıkmayacağını söylediğini beyandan sonra şu tahkika havalesinin sebebini beyan etmek üzere :.

ذَلِكَ لِيَعْلَمَ أَنِّى لَمْ أَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَأَنَّ الله لاَ يَهْدِى كَيْدَ الْخَائِنِينَ ﴿52﴾

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) a Melikin tahkikaatım ve beraetine hatunların şehadetlerini Melikin elçisi tekrar gelip haber verince Yusuf (A.S.) «İşte tahkikata havale ve neticesine kadar benim zindandan çıkmadığımın hikmetini Aziz bilsin ki ben onun gıyabında Azize bir hıyanetlik etmedim ve kapılar kapanıp zevcesi bana gayr-ı meşru teklifte bulunduğunda Azizin sevmeyeceği şeyi ben işlemedim, Aziz bilsin ki hainlerin hilesini Allah-u Tealâ hidayette kılmaz ve onları maksatlarına îsâl etmez» demekle beraeti zuhur edinceye kadar zindanda kararının sebebini söyledi.]
İşte şu manâ; bu söz, Yusuf (A.S.) ın sözü olduğuna nazarandır. Amma bu söz Azizin hareminin sözü olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Şu ikrar ve hakikati beyanımın sebebi; Yusuf'un gıyabında ben Yusuf'a hıyanet etmediğimi bilsin. Halbuki Allah-u Tealâ hainlerin hilesini hidayette kılmaz. Zira; hıyanet edenler hıyanetleri sebebiyle matluplarına vasıl olamazlar. Binaenaleyh; Yusuf'a her ne yaptımsa huzurunda yaptım; Zindana gittikten sonra zemmetmedim. Ve lâkin huzurunda Yusuf'a karşı kurduğum tuzaklar ve hileler beni maksadıma îsâl etmedi ve akıbet hilelerim kendi ayağıma dolaştı, âleme rüsvâ oldum.] dedi ve kendinin hilekârlığına şehadet etti.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın tevazu' tarikıyla irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere :

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿53﴾

buyuruyor.

[Ben nefsimi tezkiye etmem. Zira; nefis şiddetle kötülüğü emreder, ancak Rabbimin merhamet buyurduğu vakit müstesnadır. Çünkü benim Rabbim hatıra gelen şeyi setreder ve güzel amel tevfik etmekle merhamet buyurur.]
Yani; Yusuf (A.S.) işin hakikatini tahkika havale edip neticesine kadar çıkmadığının sebebini beyanda Azizin gaybetinde ben hıyanet etmedim demesiyle nefsini tezkiye etmiş olduğundan bu sözden istiğfar makamında «Ben nefsimi bilûmum hatırat ve gafletten tebrie ve tezkiye edemem. Zira; hilkat-ı insanda mevcut olan nefis bitab'iha fesad ve kötülüğü emreder. Binaenaleyh; fesada meyletmek şanındandır, illâ şol kimse ki Rabbim Tealâ ona merhamet eder. İşte Allah'ın merhamet ettiği kimse nefs-i emmarenin şerrinden mahfuzdur. Çünkü; Rabbim kullarının kusurunu affeder ve günahdan muhafazayla merhamet buyurur» dedi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) ın Azizin hareminin teklifini kabul etmediği nefsi meyletmediğinden değildir, belki nefsi meyletmekle beraber Allah'tan korkusuna binaen terkettiğinden bu kelâmı irad etmiştir. Çünkü meziyet-i nefsin arzusuyla beraber onu terketmektir. Binaenaleyh; nefsin arzu etmediği şeyi terketmekte meziyet yoktur. Şu halde nefsinin arzusu hiçbir kimse için noksan değildir. Noksan; nefsin gayri meşru arzusuna tabi olmaktır. Zira; nefsin arzu etmediği şeyi terketmekte sevap bile yoktur. Ancak nefsin meyliyle beraber terkederse memdrûhtur ve onda ecir de vardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran nefis; sahihini şehevata davet ettiğinde e m m a r e denir. Arzu ettiği şeyi hayyız-ı fiile çıkardığında l e v v a m e denir. Şehevata meyline nedamet edip arzusunu fiile çıkarmaktan vazgeçtiğinde m u t m a i n n e denir. Şu halde nefsin üç mertebesinden Yusuf (A.S.) birincisini zikretmiştir. Zira; fesadın mebdei birinci mertebedir. Çünkü; nefis daima şehevatı kasdeder ve a'zâ-yı cevarihi her zaman arzusunda istihdam etmek ister. Şu tafsilât; (ذلك) den bu âyetin âhirine kadar Yusuf (A.S.) ın kelâmı olduğuna nazarandır. Bu iki âyet Azizin hareminin sözünü hikâye olduğunaı nazaran manâ-yı nazım: [Ben Yusuf'un gaybetinde hiyanet etmedim demişsem de nefsimi bilkülliye hıyanetten tebrie edemem. Zira nefis; insana daima ve şiddetle kötülükle emreder. Binaenaleyh; nefsim bana Yusuf'la birleşmek emretti. Fakat Yusuf (A.S.) bana muvafakat etmediğinden onu itham etmekle de emretti, Azize şikâyet ve hapsetmesini telkin ettim ve hapsettirinceye kadar çalıştım. Bunlar hep benim nefsimin emridir. Zira her nefis; kabayihle emreder, ancak Rabbimin merhamet edip kabahattan muhafaza ettiği nefis ve o nefsin sahibi müstesnadır. İşte Yusuf (A.S.) ın nefsi Allah'ın muhafaza ettiği nefislerdendir. Şimdi kusurumu bildim ve istiğfar ediyorum. Zira; Rabbim istiğfar edenleri mağfiret eder, tevbe edenlere merhamet, buyurur.] demektir.
Bu âyette s û ' ; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanın kasdettiği her kötülüğe şamildir. Yani «Nefis; insana her zaman kötülükle emreder, illâ Allah'ın merhamet ettiği vakit müstesnadır» veyahut «Her nefis kötülükle emreder, illâ Rabbimin merhameti kötülükten meneder» demektir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ınberaet ve sadakati ve fazl u kemâli Melik indinde tebeyyün edince Melik-i A'zam (Reyyan b. Velid) in behemehal Yusuf (A.S.) ın şeref-i mülâkaatına nail olmak arzu ettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي

buyuruyor.

[Hükümdar «Getirin Yusuf'u bana, nefsime mahsus kılayım onu, benim müşavirim olsun» dedi.]

فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مِكِينٌ أَمِينٌ ﴿54﴾

[Vakta ki hükümdarın bu arzusuna binaen Hz. Yusui Melikin yanına geldi ve Melike tekellüm ettiyse Melik «Yâ Yusuf !Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibi bir zat-ı âlikadirsin» dedi.]

قَالَ اجْعَلْنِي عَلَى خَزَآئِنِ الأَرْضِ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ ﴿55﴾

[Yusuf (A.S.) Melikin bu sözü üzerine «Ey Melik ! Beni arzın hazineleri üzerine nazır kıl. Zira; ben hasılatı hıfzeder ve fenn-i ziraatı iyi bilirim» dedi.]
Yani; Yusuf (A.S.) ınsabr u sebatını, sadakat ve emanetini bilince Melik (Reyyan) dedi ki «Getirin bana Yusuf'u, nefsime has kılayım. Benim enisim, işlerime mütevelli, umurumu tedbirimde bana muîn ve lutfundan gerek ben ve gerek memleketim müstefid olsun» dedi. Bunun üzerine elçi gelip beraetini ve Melikin sözlerini haber verince Hz. Yusuf davete icabetle saray-ı hükümdarîyi teşrif edip hükümdarla söze başlayarak icab-ı hâl ve mevkie münasip sözler söyleyince Melik Yusuf (A.S.) da gördüğü rüşd ü salâh, akıl ve deha üzerine «Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibisin, umur-u mülkünde istediğin gibi tasarrufa maliksin» deyince Yusuf (A.S.) Melikin sözlerinden umur-u memleketten bir emr-i mühimmi ihtiyar etmek lâzım geldiğini ve kurtulmak mümkün olmadığını bildi. Binaenaleyh; «Beni, arzın hazinelerine nazır kıl. Zira ben; bu hizmeti edaya ve emval-i hazineyi muhafazaya muktedirim, fenn-i ziraatı, madeniyatı ve sair dahil-i memlekete müteallik ihtiyacatı iyi bilirim» demekle ziraat ve maliye nazırlığını kabul etti.
Fahri Râzi, Kazî ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) lisan-ı İbranî üzerine tekellüm edince Melik lisanından suâl eder. Hz. Yusuf lisanının İbranî ve âbâ' ve ecdadının lisanı olduğunu söyler, Melik birçok lisana aşina olduğundan bildiği lisanlarıyla tekellüm eder. Yusuf (A.S.) da ilham-ı ilâhiyle hepsine cevap verir, Melik hayran olur. Hadaset-i sinninde bu kadar lisana vakıf ve acaibata malik olmak mevhibe-i ilâhiye olduğunu idrak ettiğinden tabirini bizzat fem-i saadetinden işitmek ister. Rü'yayı bizzat tabir ve tasvir edince Melik umur-u memlekete mütevelli olmasını rica eder. Hz. Yusuf da bu teklifi muvafık görmüş ve menfaat-ı âmmeyi mutazammin hazain-i arza nazır olmasını tercih etmiştir. Meğer Mısır'da hazain-i arza nazır olan (Kıtfır) ınvefatı o güne tesadüf ettiğinden münhal olan nezaret kendine tevcih olunmuştur. Melik Yusuf (A.S.) ıncemi-i menâkıbını iki kelimede cemederek «Sen benim indimde mekin ve eminsin» demiştir. Çünkü; mekin olmakta ilim ve kudret, emin olmakta hikmet ve sadakat münderiçtir. Şu halde «Sen benim indimde mekin ve eminsin» demek «Mekânet ve emanetle muttasıf, hayr ü şerri, salâh u fesadı bilir ve nefsin arzusuna ittibâ' etmez hikmete muvafık iş işlersin. Binaenaleyh; senden me'mûl olan adaletle âmmenin işini rü'yet ve mülk-ü milleti ıslahtır» demek olur.
Yusuf (A.S.) taraf-ı ilâhiden meb'us resûl olup bikaderilimkân ümmetin mesalihini tesviye etmek, üzerine vacip olduğundan vahiyle umumi kıtlık vuku bulacağım ve hüsn-ü tedbir olunmazsa birçok kimselerin helaklerine sebep olacağını bildiğinden alelacele bunun çaresini düşünmek ve müstehak olanlara menfaat îsâl edip mazarratı defetmek vacip olduğu cihetle Melik, rüyanın tabirini dinleyince «Buna ne gibi tedbir lâzımdır?» demesi üzerine Yusuf (A.S.) ümmet hakkında mükellef olduğu vazife-i mühimmeyi derûhte etmek üzere «Beni, arzın hazînesine nazır kıl. Zira ben; bu işin erbabıyım» dedi. Binaenaleyh; bu âyet-i celile bir kimsenin hukuk-u ibadı yoluyla temşiyete iktidarı olur, o işe onun gayrı erbab olmazsa o me'muriyete iktidarını ispat ve izhar etmek suretiyle o işi derûhte etmeye talib olmak caiz. velevse o me'muriyete tayin edecek kimse kâfir olsa dahi onunla yardımlaşmak ve hakka doğru alıp götürmek lâzım olduğuna delâlet ettiği Beyzâvî'nin cümle-i beyanatındandır.
Yusuf (A.S.) ın «Ben bu işi iyi bilirim, arzın hazinesini hıfzetmeye erbabım» demesi tezkiye-i nefis değil belki maslahat-ı âmme için iktidarını beyan lâzım gelmesine binaen söylenmiş bir sözdür. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik, umur-u devlete ait mesalihi tesviyeye kudretini ve siyaset-i hükümete ait ilmini ve ahval-i nasa ait vukufunu bilince vâki' olan teklifini kabulde Melikin bu hususta teklifinin isabetini beyan ederek o vazifeyi kabul vacip olduğundan «Ben bilirim» demiştir. Binaenaleyh; tezkiye-i nefsin haram olması helâl olmayan birşeyi irtikâpla tefahur etmektir, yoksa helâl olan bir şeyi ihtiyar için olur ve bir maslahatı mutazammın olursa caiz ve helâldir ve belki de vaciptir.
Yusuf (A.S.) (Kıtfır) ınvefatıyla makamına vezir olunca Züleyha'yı nikâh ettiği ve (Kıtfır) inîn olduğundan Züleyha'yı bakir bulduğu ve ondan iki oğlu olduğu ve hükümdar (Reyyan b. Velid) in iman ettiği mervidir.
Hulâsa; umur-u dünyada ileride millet üzerine gelecek bir belâyı hüsn-ü tedbirle karşılamak meşru' ve mansıbı ehline tevdi etmek padişah üzerine vacip olduğu ve bir kimsenin kendinden ziyade bir işe erbab olmadığını bilince kendinin o işe erbab olduğunu beyan etmek caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ı hükümdarın vezir tayin ettiğini beyan etmek üzere :

وَكَذَلِكَ مَكَّنِّا لِيُوسُفَ فِي الأَرْضِ يَتَبَوَّأُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَاء

buyuruyor.

[İşte şu vukuatta işittiğin veçhile habibim ! Biz arz-ı Mısır'a Yusuf'a kuvvet ve kudret verdik ki arz-ı Mısır'da istediği yerde ikamet eder ve konak yapar, bir mani yoktur. Çünkü; her tarafta emri nafiz, dilediği yerde istirahat eder.]

نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَن نَّشَاء وَلاَ نُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ ﴿56﴾

[Zira; bizim âdetimiz dilediğimiz kulumuzu ihsanımızla hisseyab eder, atiyemizi ona isabet ettiririz. Dünyada erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmez, mükâfatını veririz.]

وَلأجْرُ الآخِرَةِ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ آمَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ﴿57﴾

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki iman ve ittika eden kimselere âhiret ecri dünya ecrinden daha hayırlıdır.]
Yani; habibim ! İşte senin işittiğin gibicesine biz evvelâ Yusuf (A.S.) ı pederinden ayırdık. Abd suretinde Mısır'a gönderdik. Müddet-i medide zindanda karar ettikten sonra biz onun mertebesini terfi ettik, umur-u dinde nübüvvet verdiğimiz gibi umur-u dünyada saltanat, kuvvet ve kudret verdik. Hatta Mısır arazisini ona teslim ettik ki istediği yerde ikamet ve kemâl-i refahla ibadetine devam ve umur-u ibadı temşiyet ve adaletle hükmeder ve emri cümleye nafiz olur. Zira bizim adet-i kadimemiz; dilediğimiz kulumuza rahmetimizi isbat ettirmektir. İşte bu cümleden birisi de Yusuf (A.S.) a atiyemizi isabet ettirdik. Binaenaleyh; dünya ve âhiret saadetini ihsan ettik. Çünkü; biz erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmeyiz, âhiret ecri şol kimseler için hayırlidır ki onlar iman ettiler, imanlarıyla beraber âhirete gittiler ve bilcümle haram olan şeyleri terkederek vacip olan şeyleri işlemekle mütteki oldular. Onlar için âhiret dünyadan daha hayırlıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilede Melikin Yusuf (A.S.) ı derhal vezarete tâyinine sarahat yoksa da arz-ı Mısır'da kudret verildiğini beyanda, vezaretin tevcih olunduğuna işaret vardır. Çünkü Mısır arazisinde istediği gibi tasarrufa iktidar; vezir olmasını icabeder. Melikin vezareti tevcihi gerek derhal gerekse bir müddet sonra olsun muhakkaktır. Vezarete mahsus elbise ve mühr-ü vezaret verilip umur-u memleket kendine tevdi olununca bilcümle Mısır ahalisi icra-yı adaletinden memnun oldukları gibi rü'yanın ahkâmı icabı ziraatı tevsi ve zehairin hıfzı ve cem'i hususunda hüsn-ü tedbirler ittihaz edip zahire anbarları yaptırıp başağıyla hasılatı anbarlara doldurup gelecek kıtlık senelerde nası idarenin çarelerini düşündü, bol seneler geçti, kıtlık geldi, halkın ihtiyacı teşeddüd etti ve herkes Yusuf (A.S.) dan zahire mubayaa eder oldu ve yedi sene devam etti, herkesin elinde mal ü menaldan bir şey kalmadı, hep zahire bedeli olarak hükümetin eline geçti ve hükümet Yusuf (A.S.) ın tedbiri sayesinde açlıktan nüfus telef etmediği gibi hüsn-ü idareye malik oldu. Kıtlık bitti. Hükümet herkesin malını yerli yerince iade etti ve ucuzluk gelip herkesin mallarıyla vazifelerine devama başladıkları Kazî, Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlanndandır.

***
Vâcib Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuruna biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere :

وَجَاء إِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُواْ عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنكِرُونَ ﴿58﴾

buyuruyor.

[Ihve-i Yusuf geldiler ve Yusuf (A.S.) ın huzuruna girdiler. Yusuf (A.S.) onları bildi. Halbuki onlar Yusuf'u bilemediler.]

وَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُونِي بِأَخٍ لَّكُم مِّنْ أَبِيكُمْ

[Vakta ki Yusuf (A.S.) istediklerini verdi, cihazlarım teçhiz edince «Siz baba bir oğlan kardeşinizi bana getirin» dedi.]

أَلاَ تَرَوْنَ أَنِّي أُوفِي الْكَيْلَ وَأَنَاْ خَيْرُ الْمُنزِلِينَ ﴿59﴾

[Siz görmez misiniz ben kileyi dolu veririm ve ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım.]

فَإِن لَّمْ تَأْتُونِي بِهِ فَلاَ كَيْلَ لَكُمْ عِندِي

[Eğer baba bir biraderinizi bana getirmezseniz benim indimde sizin için zahire yoktur.]

وَلاَ تَقْرَبُونِ ﴿60﴾

[«Ve bana yakın gelmeyin» demekle biraderlerini, kardeşlerini getirmeye mecbur etti.]

قَالُواْ سَنُرَاوِدُ عَنْهُ أَبَاهُ وَإِنَّا لَفَاعِلُونَ ﴿61﴾

[Biraderleri «Biz onu babasından isteyelim ve alıp getirmek için biz elbette çalışırız» dediler.]
Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak imkânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı İbranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı hayallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çünkü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadığından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırlısıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indimde size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yusuf (A.S.) ın şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.
Fahri Râzi, Hâzin, Kazî, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdumları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) «Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alıkoydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederinizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.
İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin onlar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde olduklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yusuf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahireden sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarını dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki biraderleri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.
Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getireceklerine vaad-i kavî aldı.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ınbiraderlerinin çuvallarına zahire bedeli olarak verdikleri metâ'larını koydurduğunu beyan etmek üzere :

وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُواْ بِضَاعَتَهُمْ فِي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَا إِذَا انقَلَبُواْ إِلَى أَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿62﴾

buyuruyor.

[Biraderleri yola çıkacakları zaman Yusuf (A.S.) zahire ölçen kölelerine «Siz bunların metâ'larını çuvallarının içine koyun. Me'mul ki onlar beldelerinde ehl ü iyallerine vardıklarında o metâ'ı bilirler. Umarım ki tekrar döner, gelirler» dedi.] Zahire bedeli getirdikleri eşyalarının kendilerine iade olunmasına emir verdi. Köleler de aldıkları emir üzere metâ'larını hurçlarına koydular.
Kazî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile b i d â a ; zahire almak için getirdikleri deri ve ayakkabı gibi şeylerdit. Çünkü Yusuf (A.S.) ın teşkilâtının esası; halka teshilât olduğundan herkesin elinde her ne bulunursa alıp ona mukabil zahire vererek ihtiyacını te'min etmek olduğu cihetle bunlar da meşin ve saire gibi şeylerle gelmişler ve onu da almıştı. Pederine ve biraderlerine ihsan ve sıla-i rahma riâyet olmak üzere eşyalarını iade etmişti ki sehâsını ve keremini bilsinler ve aynı eşya ile avdet etsinler. Şayet kıtlık münasebetiyle başka eşyaları yoksa zahire bedeli yok diyerek gelmemezlik etmesinler.

***
Vâcib Tealâ ihve-i Yusuf'un pederleri huzuruna gelip küçük biraderleri için müsaade istediklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا رَجِعُوا إِلَى أَبِيهِمْ قَالُواْ يَا أَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَأَرْسِلْ مَعَنَا أَخَانَا نَكْتَلْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿63﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) ın biraderleri zahireyi alıp pederlerine döndüklerinde dediler ki «Ey babamız ! Bizden zahire men olundu. Binaenaleyh; gönder biraderimizi bizimle, zahire alalım. Çünkü; onu göndermezsen bize zahire vermeyecekler. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» dediler.]
Yani; Ya'kub (A.S.) ın mahdumları Mısır'dan dönüp pederlerinin huzuruna gelince Melikin ikramından ve iltifatından bahsettiler. Hatta «Evlâd-ı Ya'kub'dan olmasaydık bu kadar ikram etmezdi ve lâkin biraderimizi görmek istedi. Eğer biraderinizi getirmezseniz Mısır arazisine girmeyin ve benim yanıma yakın olmayın, size zahire yoktur dedi. Şu halde biraderimiz Bünyamin'i bizimle gönder. Mecmuumuza zahire alalım. Halbuki biraderimizi her türlü âfetten hepimiz muhafaza ederiz» demekle pederlerini te'min etmek istediler.

***
Vâcib Tealâ mahdumlarının müsaade istemelerine karşı pederlerinin kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ هَلْ آمَنُكُمْ عَلَيْهِ إِلاَّ كَمَا أَمِنتُكُمْ عَلَى أَخِيهِ مِن قَبْلُ

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Ey oğullarım ! Ben size Bünyamin üzerine emin olur muyum? Elbette emin olmam, illâ bundan evvel kardeşi Yusuf üzerine emin olduğum gibi emin olurum. Çünkü; bu sözünüzü aynıyla onun hakkında da söylemiştiniz. Yusuf hakkında vaadinizi ifa etmediniz, işlediğinizi işlediniz, zayi ettiniz. Ben size nasıl emin olurum?» dedi.]

فَالله خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ﴿64﴾

[Ben size emin olmayınca Allah-u Tealâ hıfız etme yönünden hayırlıdır. Halbuki merhamet sahiplerinin cümlesinden merhameti ziyade ve ihsan edenlerin en ziyade ihsan edenidir.] Demekle oğlunun hıfzını Allah'a havaleyle müsaadeye meylini işaret etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Bünyamin) ile diğer biraderleri arasında iğbirar olmadığı ve Yusuf (A.S.) ı götürdükleri zaman gibi genç olmayıp salâh, rüşd, ilim ve irfan sahipleri ve hayra rağbet eserlerini gördüğünden Ya'kub (A.S.) Bünyamin'in diğer mahdumlarıyla gitmesine müsaade etti, fakat hıfzını Allah'a ısmarladı. Biraderlerinin «Biz hıfzederiz» dediklerine iltifat etmediği gibi Yusuf (A.S.) a mülakatını Allah'ın rahmetinden ümid ettiğine dahi işaret için hâfız-ı hakîkînin (أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ) olduğunu sözüne ilâve etti.

***
Vâcib Tealâ ihve-i Yusuf'un götürdükleri metâ'larının Aziz tarafından iade olunduğuna muttali olduklarını beyan etmek üzere:

وَلَمَّا فَتَحُواْ مَتَاعَهُمْ وَجَدُواْ بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ إِلَيْهِمْ قَالُواْ يَا أَبَانَا مَا نَبْغِي

buyuruyor.

[Vakta ki evlâd-ı Ya'kub (A.S.) çuvallarını açtılar. Zahire bedeli vermiş oldukları eşyaları kendilerine iade olunmuş bulununca huzur-u Ya'kub'a dahil olarak «Ey babamız ! Daha ne isteriz ve bunun fevkinde daha ne bekleriz. Bu kadar ikram etti ve zahireyi dolu verdi. »]

هَذِهِ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ إِلَيْنَا

[İşte şu bizim götürdüğümüz eşyamızdır, aynıyla bize iade olunmuştur.] Bu kadar ikramla beraber zahire bedelinde verdiğimiz eşya da bize reddolunursa daha ne isteriz. Bizim ise eşyamızın reddolunduğundan haberimiz yoktur. Binaenaleyh; senin kemâl-i kereminden istirhamımız; biraderimizi bizimle gönder ki:

وَنَمِيرُأَهْلَنَا وَنَحْفَظُ أَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَعِيرٍ ذَلِكَ كَيْلٌ يَسِيرٌ ﴿65﴾

[«Biz Aziz tarafından tasdik olunalım. Ehlimize zahire alalım ve biraderimizi hıfzedelim ve biraderimiz sebebiyle hir deve yükü ziyade alalım. Zira; şu bizim getirdiğimiz azıcık bir zahiredir. Binaenaleyh; ucuzluk gelinceye kadar maaşımıza kâfi değildir» dediler.]
Şu manâ; (مَا نَبْغِي) deki (مَا) lâfzı istifham olduğuna nazarandır. Amma (مَا) lâfzı (ماءنافيه) olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ey babamız ! Azizin evsafını zikrimizde ziyade bir-şey söylemekle yalan söylemek istemedik ve olmadık şeyi zikirle yalan arzu etmeyiz. Vuku-u hali söyledik veyahut Azizin evvelce yaptığı ikramdan ziyade bir ikram istemeyiz. İşte şu bizim götürdüğümüz metâ'ımızı bile bize reddetmiş.] demektir. Yahut [Bizim metaımız bize reddolununca biz senden fazla metâ' istemeyiz, bu metâ'ı alır götürürüz.] demek istemişlerdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile (نَمِيرُ) deki mir taam ve zahire manâsınadır. O halde; (وَنَمِيرُأَهْلَنَا) demek; «Biz ehlimize zahire alır getiririz» demektir. (كَيْلٌ يَسِيرٌ) «İhtiyacımıza kâfi değil, tekrar gitmeye muhtacız» demektir. Binaenaleyh; «Biraderimizi bizimle gönder ki bu azıcık zahireyi biraderimiz sayesinde çoğaltalım» dernektir.

***
Vâcib Tealâ mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) ın oğlu Bünyamin'rn gitmesine müsaade ettiğini ve Allah'tan bir afet ihata etmedikçe Bünyamin'i getireceklerime yemin etmeyince göndermeyeceğini söylediğini ve mahdumlarının yemin ettiklerini beyan etmek üzere :

قَالَ لَنْ أُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتَّى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِّنَ الله لَتَأْتُنَّنِي بِهِ إِلاَّ أَن يُحَاطَ بِكُمْ

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) mahdumlarına «Sizi herhangi bir afet ihata etmek vakti müstesna olarak elbette Bünyamin'i bana getireceğinize dair Allah'a yemin edip bana itimad verinceye kadar ben sizinle Bünyamin'i elbette göndermem, ancak Allah'a yemin eder, itimad getirirseniz gönderirim» dedi.]

فَلَمَّا آتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ الله عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ ﴿66﴾

[Vakta ki mahdumları Bünyamin'i getireceklerine dair yeminlerini yerine getirdiler, pederlerine itimad verdiler. Ya'kub (A.S.) «Beynimizde cereyan eden mukaveleye Allah-u Tealâ vekil ve hâfız-ı hakikîdir» dedi.]
Yani; Ya'kub (A.S.) dan mahdumları, biraderleri Bünyamin'i Mısır'a götürmek üzere müsaade istemelerine karşı «Bünyamin'i elbette sizinle beraber gönderemem, hatta Bünyamin'i getireceğinize dair Allah'ın ahdini bana getirip beni te'min etmedikçe göndermem. Eğer bana getireceğinize yemin ederseniz gönderirim, ancak sizi bir afet ihata etmek vakti müstesnadır. Zira; öyle bir âfete karşı ben de bir şey demem» dedi. Vakta ki mahdumları pederlerine yeminlerini getirdilerse «Beynimizde cereyan eden mukaveleye Allah-u Tealâ vekil ve cümle umurumuzu gözeticidir» demekle te'minat-ı kavîyye aldı.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile (مَوْثِقًا) sözü kuvvetlendiren yemin ve ahiddir. Yani «Ben kardeşinizi sizinle göndermem. Elbette siz onu bana getireceğinize yemin etmedikçe ve tamamıyla ahid vermedikçe» demektir.
(إِلاَّ أَن يُحَاطَ بِكُمْ) «Sizin cemiinizi bir belâ ihata edip helak olmak vakti müstesna olmak üzere getireceğinize yemin etmeli ve ahid vermelisiniz» demektir.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ınBünyamin'i göndermeye müsaade edip mahdumları yol tedarikini görüp yola çıkacakları zaman evlâdı üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olan nesayihini beyan etmek üzere :

وَقَالَ يَا بَنِيَّ لاَ تَدْخُلُواْ مِن بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُواْ مِنْ أَبْوَابٍ مُّتَفَرِّقَةٍ

buyuruyor.

[Ya'kub(A.S.) «Ey oğullarım ! Mısır'a vardığınızda bir kapıdan girmeyin. Müteferrik kapılardan girin ki ahali sizi toplu görmesinler.»]

وَمَا أُغْنِي عَنكُم مِّنَ الله مِن شَيْءٍ

[Halbuki Allah'ın kazasından ben sizden hiç bir şeyi def edemem.]

إِنِ الْحُكْمُ إِلاّلله

[Zira hüküm; ancak Allah'ındır.]

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ

[Binaenaleyh; ben ancak Allah'a itimad ettim.]

وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ ﴿67﴾

[«İtimad edenler ancak Allah'a itimad etsinler» dedi.]
Yani; Ya'kub (A.S.) ın mahdumları sefer tedarikini görüp yola çıkacaklarında nasihat tarikıyla «Ey oğlancağızlarım ! Mısır'a vardığınızda cümleniz Mısır'ın bir kapısından toplu olduğunuz halde girmeyin ki ahalisinin hasedini ve gözlerini tarafınıza celbetmeyin. Herbiriniz ayrı ayrı kapılardan girin ki size isabet-i aynolmasın. Halbuki bu nasihatımla Allah'ın kazasından ben hiçbir şeyi sizden defedemem. Elbette kaza-yı ilâhi yerini bulur. Kazaya karşı bir şey hail olamaz. Çünkü her şeyde hüküm; Allah'ındır. Allah'ın hükmü haricinde hiçbir şey olamaz, ancak her şey; onun hükmüyledir. Binaenaleyh; ben ancak Allah'a mütevekkil olur, ona itimad ederim ve bilcümle itimad ediciler ancak Allah-u Tealâ'ya itimad etsinler. Siz de ancak umurunuzu Allah'a tefviz edin» demekle evlâdına nasihat etti, yola çıkardı ve uğurladı.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzinen beyanları veçhile Ya'kub (A.S.) ın şu nasihati mahdumları üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olmuştur. Çünkü; mahdumları bir şahsın evlâdı oldukları halde boyları uzun ve simaları güzel, kuvvet ve şecaatları herkese faik ve Azizin iltifatına nail oldukları Mısır dahilinde şöhret bulduğundan hasudların hasedinden ve fena gözlerin isabetinden korkusuna binaen şu nasihatta bulunmuştur. Yahut Mısır'da Azizin kendi oğlu Yusuf (A.S.) olduğunu vahiyle bildi ve lâkin izharına emr-i ilâhi gelmediğinden izhar etmedi ve (Bünyamin) in biraderinin yanma ayrı varması için ayrı ayrı kapılardan girmelerini emretti. O zamanda Mısır'ın müteferrik kapıları olduğuna âyet delâlet eder, Ya'kub (A.S.) ınşu nasihati esbab-ı âdiyeye tevessül kabilinden olup esbab-ı âdiyeye tevessülün meşru' olduğuna delâlet ettiği gibi her şeyde müessir-i hakîkî Vâcib Tealâ olduğunu ve hüküm; Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrının hükmünde te'sir olmadığını dahi nasihatında beyan etmiştir.
İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i naklî; Resûlullah'ın :
(العين حق ولو كان شَىءٍسبق القدرلسبقت العين القدر)
hadis-i şerifidir. Yani «İsabet-i ayn haktır. Eğer kaderi sebkeder birşey olmuş olsaydı ayn, kaderi sebkederdi» demektir. Resûlullah'ın «Gözünüzün bir kimseye isabetinden dolayı isabet olunan kimse tarafından size, abdest alıp abdest suyu istenirse derhal abdest alın ve abdest suyunuzu verin» buyurduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. [Bu hadisi Hz. Ayşe (R.A.) şöyle tefsir etmiştir : Gözü isabet eden kimseye emrolunur, abdest alır. O abdest suyundan göz isabet eden kimse guslederse biiznillâhi tealâ şifa bulur. İşte bu gibi tedaviyi bazı etibba inkâr ederse de bazı vücuda gelen ağrılara sürülen tentürdiyot ve saire gibi ilâçla şifayı halkeden hallâk, abdest suyuyla neden halketmesin ve gözü isabet eden kimsenin vücuduna o suyun isabetiyle onda bazı te'siratın suya aksiyle diğer gözü isabet ettiği kimsenin, vücuduna isabetle bu kimsenin gözünden ona isabet eden ağrıları neden silip götürmesin. Bunun emsali hariçte çoktur. Meselâ yılan sokan bir kimseye o sokan yılan öldürülse de soktuğu mahalle sarılsa o yılanın sokmasından hasıl olan tesiratı yine yılanın kendi vücudu alır ve soktuğu kimse de bi-iznilâhi tealâ kurtulur. İşte gözü isabet eden kimsenin vücuduna isabet eden suyun yine o adamdan diğerine isabet eden ağrıları almakta tedavi noktasından bir garabet yoktur. Zira; her şeyde te'siri halkeden Allah-u Tealâ olduğunu itikad ettikten sonra arada nizâ' kalmaz.]
İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i aklî; bir cismin cism-i aharda te'sir etmesidir ve bu da muhakkaktır. Meselâ yılan ve akrep gibi muziyatın sokmalarında, zehirin ihlâkinde ve etıbbanın tedavi için yerdikleri ilâçların herbirinin başka başka te'sirlerinde hep bir cismin cism-i aharda te'siri kabilindendir. Şu halde bir şahsın gözünden çıkan ufacık bizim göremeyeceğimiz derecede bir cevherin diğer şahsa isabetle mavzer kurşunu gibi onu ihlâk veya ifsad etmesinde bir mani-i aklî yoktur. Belki Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir cismin cism-i aharda tesiri yalnız ma'nevî ve nefsânî de olabilir. Binaenaleyh; kuvâ-yı cismâninin te'sirine hacet messetmez. Yalnız nefsânî kâfi olur.
Meselâ insanın bir kimse hakkında bazı tasavvuratı o kimsenin gazabına ve tehevvürüne sebep olduğu gibi o gazap ve tehevvür de vücudunun titreyip ürpermesine sebep olur. Halbuki vücudun ürperme ve titremesini icabeden cismânî birşey yok, yalnız kalpte bir tasavvur vardır. İşte bunun gibi bir şahıs, şahs-ı aharı görüp onun halini tasavvur ve bazı iyi haline taaccüb edince şu tasavvur ve taaccüp o şahs-ı aharın bedeninde tagayyura sebeb olmasında bir mani yoktur.
Hulâsa; isabet-i ayndan ihtiraz etmek lâzım ve ihtiraz için bazı esbaba tevessül eylemek meşru' olduğu, esbaba tevessülün mukadder olan bir belâyı defedemeyeceği, her şeyde hüküm ve te'sir ancak Allah'ın olduğu ve encam-ı emir; Allah'a tevekkülden başka çare olmadığı ve herkesin Allah'a i'timadı lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (AS..) ınmahdumları pederlerinin nasihatini dinledikten sonra Ken'an'dan hareket edip pederlerinin emri veçhile Mısır'a dahil olduklarını .beyan etmek üzere :

وَلَمَّا دَخَلُواْ مِنْ حَيْثُ أَمَرَهُمْ أَبُوهُم مَّا كَانَ يُغْنِي عَنْهُم مِّنَ الله مِن شَيْءٍ إِلاَّ حَاجَةً فِي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضَاهَا

buyuruyor.

[Vakta ki onlar pederlerinin emrettiği veçhile ayrı ayrı kapılardan Mısır'a girdiler ve rey-i Ya'kub onlardan Allah'ın kazasından hiç bir şey defeder olmadı, ancak nefs-i Ya'kub'da mevcut olan isabet-i ayh korkusunu kaza etti ve o vasiyeti eda etmiş, yerine getirmiş oldu.]

وَإِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِّمَا عَلَّمْنَاهُ

[Halbuki Ya'kub (A.S.) bizim kendisine ta'lim ettiğimiz ilim sebebiyle kendisi ilm-i kâmil sahibidir.]

وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ ﴿68﴾

[Ve lâkin nâsın ekserisi Ya'kub'un bildiğini bilmezler.]
Yani; evlâd-ı Ya'kub pederlerinden ayrılıp Mısır'a gelip pederlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girdilerse de pederlerinin nasihat ve re'y ü tedbiri onlar üzerine gelen Allah'ın kazasından hiç bir şeyi defedemedi ve Allah'ın takdir ettiği şeyde, tedbir-i Ya'kub te'sir etmedi. Çünkü; kendilerine sirkat isnad edildi, (Bünyamin) Mısır'da kaldı. Pederlerine verdikleri taahhüdü ifa edememekle pederleri ve kendileri mahzun oldular. Ancak Ya'kub (A.S.) ın tedbiri nefsinde düşündüğü bir ihtiyacı kaza edebildi. Zira; Ya'kub (A.S.) evlâdı hakkında isabet-i ayndan korkusuna binaen onun için bir çare düşünüyordu ve o çare de evlâdının müteferrik kapılardan girmeleriydi. İşte bu yolda nasihat etmekle kalbinde olan düşüncesini yerine getirmiş ve gönlündeki ilişiği kaldırmış oldu, nasihatinin başka tesiri olmadı. Zira; oğlanlarına gelecek yine geldi, geri kalmadı. Halbuki Ya'kub (A.S.) bizim ta'lim ettiğimiz ilim sayesinde ilm-i kesir sahibidir. Binaenaleyh; nasihatında «Allah'ın kazasından ben bir şeyi def edemem» demişti ve dediği veçhile kaadir olamadı ve lâkin nâsın ekserisi takdir-i hakkın tedbir-i abde galip olduğunu bilmezler.
Hulâsa; evlâd-ı Ya'kub (A.S.) pederlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girmişlerse de pederlerinin vesâyâsının kadere karşı hiç tesiri olmayıp ancak nübüvvete lâyık olan şefkati izharle nefsinde düşündüğü şeyi icra etmiş olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın biraderlerinin Mısır'a dahil olup kendisiyle mülakat ettiklerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أَخَاهُ قَالَ إِنِّي أَنَاْ أَخُوكَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿69﴾

buyuruyor.

[Vakta ki biraderleri Yusuf (A.S.) üzerine dahil oldularsa Yusuf (A.S.) biraderlerini kendi meclisine oturttu ve nefsine zammetti ve «Ben senin biraderinim. Binaenaleyh; sen diğer biraderlerinin amellerine mahzun olma.»] demekle Bünyamin'i tesliye ve tebşir etti.
Fahri Râzi, Kazî'nin beyanları ve Taberi'de muharrer olduğu veçhile biraderleri Hz. Yusuf'un huzuruna müteferrik surette dahil olup «İşte emrettiğin biraderimizi getirdik» deyip biraderi Bünyamin'i takdim edince Yusuf (A.S.) memnun olup bunlara güzel bir ziyafet verdikten sonra saray dahilinde her iki kişinin yatağını bir odaya tertibedip Bünyamin yalnız kalınca «Bu da benim bulunduğum odada benimle beraber yatsın» diyerek alıp kendi odasına götürünce biraderini kucağına bastı ve «Ben senin biraderin Yusuf'um. Mahzun olma ve diğer biraderlerinin yaptıkları muameleleri hatırına getirip incinme ve benim Yusuf olduğumu onlara söyleme» dedi. Bünyamin'e her ne kadar fazlaca ikram ediyorsa da gurbette kardeşlerinden ayrı bir odaya düştüğünden arız olan hüznü Yusuf (A.S.) kendi biraderi olduğunu tebşir edip kucaklamakla izale ettiğini Vâcib Tealâ bu âyetle beyan etmiştir. B i r a d e r l e r i n i n a m e l l e r i yle murad; geçmişte vâki olan hatalarıdır. Kalb-i nebevilerinde biraderlerinin eski hatalarına karşı bir iğbirar kalmadığım beyan ettiği gibi biraderinin kalbinde dahi bir iğbirar olmamasını tavsiye etti.
Hulâsa; Yusuf (A.S.) ın biraderleri huzuruna geldiklerinde kendi öz biraderi Bünyamin'e ziyadece iltifat edip yanma aldığı, kucaklayıp bağrına bastığı, öz biraderi Bünyemin'e kendinin Yusuf olduğunu haber verdiği, biraderleri tarafından geçmişte vaki olan hatâya kendinin müteessir olmadığı gibi biraderinin de mahzun olmamasını tavsiye ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın diğer biraderlerinin haberi olmadan Bünyamin'in yanında kalmasına vesile olmak üzere maşrapasını Bünyamin'in yüküne koydurup o vesileyle Bünyamin'i alıkoyduğunu beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَهَّزَهُم بِجَهَازِهِمْ جَعَلَ السِّقَايَةَ فِي رَحْلِ أَخِيهِ ثُمَّ أَذَّنَ مُؤَذِّنٌ أَيَّتُهَا الْعِيرُ إِنَّكُمْ لَسَارِقُونَ ﴿70﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) ınemriyle yükleri dolduruldu, cihazları teçhiz olundu, azıkları ve çuvalları hazırlandığı sırada Melikin su içtiği kâseyi biraderinin yüküne koydurdu ve develeri yükletip veda ederek diyar-ı Kan'an'a hareket ettikten bir müddet geçtikten sonra arkalarından bir çağırıcı nida ve ilân etti; «Ey kafile ! Nereye gidiyorsunuz? Durun, gitmeyin. Zira; siz hırsızsınız. Yükleriniz aranacak ve çaldığınız şey bulunacak» demekle kafileye arkadan bağırdı.]

قَالُواْ وَأَقْبَلُواْ عَلَيْهِم مَّاذَا تَفْقِدُونَ ﴿71﴾

[Kafile durup ilân edenler tarafına döndüler ve «Hangi şeyi yitirdiniz? Ve ne gibi şeyi ararsınız» dediler.]

قَالُواْ نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ

[İlân edenler «Melikin su kâsesini yitirdik sizden başka kimse yoktu. Elbette siz aldınız» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.

وَلِمَن جَاء بِهِ حِمْلُ بَعِيرٍ وَأَنَاْ بِهِ زَعِيمٌ ﴿72﴾

[Kâseyle kim gelirse yani kâseyi kim bulursa bulan kimse için bir deve yükü zahire vardır ve ben de bir deve yüküne kefilim.] Yani «Bulan kimseye bir deve yükü müjde verileceğine kefalet ediyorum» dedi.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazi'nin beyanları veçhile s i k a y e ; Melikin su içtiği maşrapadır. Gümüş veya altundan ve cevahirle murassa' olduğu mervidir. Taberi'de beyan olunduğu veçhile
s i k a y e s u v â ; ikisi bir şeydir ki su içtikleri kâsedir. Gerçi bazıları zahire ölçtükleri ölçektir demişlerse de esah olan s i k a y e ; su kâsesinde ma'ruftur.
Yusuf (A.S.) ın biraderleri sirkat etmedikleri halde onlara «Sariksınız» demek zahirde iftira gibi görünürse de hakikatta iftira yoktur. Çünkü; Bünyamin'e bilmüşavere onun rızası ve arzusuyla onun yüküne konulmak ve biraderlerinin pederlerine verdikleri te'minat icabı Bünyamin'in başka bir sebeple kalması müşkül olduğundan Bünyamin'i alıkoymak şeriat-ı Ya'kubiyeye tevfik etmekle olabileceğine binaen Hz. Yusuf'la biraderi arasında muvazaa olduğu cihetle iftira ve hata olmadığı Fahr-i Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.
Yahut «Siz sariksınız» demek «Evvelce Yusuf'u pederinden sakladınız» demektir ki biraderlerine ta'rizdir. O zamanda deve yükü beynennas ma'ruf olduğundan münadi «Bulana bir deve yükü zahire var. Ben de kefilim» dedi. Deve yükü ma'lum olmasına binaen bu kefalet de sahihti ve elyevm kaybolan şeyi bulan kimseye bir miktar şey verileceğini beyanla dellâla nida ettirmek âdettir. Bulana müjde verilmesi ve bulan kimsenin de o müjdeyi alması meşru' olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bir şeyi aratmak için ücret vermek ve bulan kimseye bir mal vaad etmek ve bulduğunda vaad ettiği şeyi vermek lâzım ve diğer bir kimsenin vaad olunan şeye kefil olması sahih olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ münadinin «Siz sariksiniz» diyerek nida edip onları tevkif edince kafile efradının muztarip ve mütehayyir oldukları halde söyledikleri sözleri beyan etmek üzere :

قَالُواْ تَالله لَقَدْ عَلِمْتُم مَّا جِئْنَا لِنُفْسِدَ فِي الأَرْضِ وَمَا كُنَّا سَارِقِينَ ﴿73﴾

buyuruyor.

[Siz sariksiniz denilince evlâd-ı Ya'kub (A.S.) «Allah'a yemin ederiz ki muhakkak siz bizim halimizi bildiniz. Arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik. Halbuki biz sirkat edenlerden de olmadık. Zira; bizim dinimizde sirkat büyük günahtır» dediler.]

قَالُواْ فَمَا جَزَآؤُهُ إِن كُنتُمْ كَاذِبِينَ ﴿74﴾

[Arkadan gelen münadiler «Eğer yalan söylerseniz, sarık sizde zrûhur ederse sar ikin cezası nedir?» dediler.]

قَالُواْ جَزَآؤُهُ مَن وُجِدَ فِي رَحْلِهِ فَهُوَ جَزَاؤُهُ

[Evlâd-ı Ya'kub, «Sarikın cezası; sirkat olunan şey yükünde bulunan kimsenin kendisi o sirkatin cezasıdır» dediler.]

كَذَلِكَ نَجْزِي الظَّالِمِينَ ﴿75﴾

[«Sirkat ve sair günahla nefsine ve gayra zulmeden zalimleri biz böyle cezalandırırız» demekle şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ettiler.]
Yani; arkadan «Siz sariksiniz. Azizin kâsesini çaldınız. Durun, yüklerinizi taharri edeceğiz» denilince Yusuf (A.S.) ın biraderleri «Siz bizim birtakım âlim ve kâmil. kimseler olup hanedan-ı nübüvvetten olduğumuzu bildiniz. Biz Allah'a yemin ederiz ki arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik ve biz sarık da olmadık» demekle sirkattan nefslerini tebrie ve beri olduklarını yeminleriyle te'kid etmek istediler. Arkadan gelenlerin «Siz sariksınız. Yalan söylerseniz sirkatin cezası nedir?» diyerek vâki' olan suâllerine cevaben şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ederek «Eğer sirkat varsa sirkat eden kimsenin şahsı sirkatin cezasıdır» dediler ve sözlerine şunu da ilâve ederek «İşte zalimleri biz bu misilli ceza ile cezalandırırız» demekle kendi şeriatlarının ahkâmına razı oldular. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) ın şeriatında sirkatin hükmü; sarik olan kimse bir sene mal-i mesrukun sahibine abd-i memlûk olarak hizmet eder, bir sene bitince nefsini azad etmiş olurdu, o zamanda Mısır hükümetinin kanunu ise sirkat eden kimseyi döğmek ve sirkat ettiği malın iki mislini ödemekti. Bu meseleden maksat; Bünyamin'in bu vesileyle Mısır'da kalması olduğundan Yusuf (A.S.) ceza tertibini biraderlerine havale etmişti ki pederlerinin şeriatı üzere Hz. Yusuf'un maksadı te'min edilmiş oluyordu.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ihve-i Yusuf (A.S.) iki şeye yemin ettiler.
B i r i n c i s i ; ifsad için gelmediklerine yemindir. Zira; iki kere geldiklerinde hiç kimseye bir zarar etmedikleri gibi halkın ekinlerine boyunlarını uzatmasınlar diye develerinin ağızlarına torba takıp bağlamışlardı. Envâ-ı hayrata sa'yettikleri de herkesçe ma'lûmdu.
İ k i n c i s i ; sarik olmadıklarına yemin ettiler. Çünkü; evvelki geldiklerinde yüklerinde iade olunan metâ'ı kabul etmeyerek ikincide almış getirmişlerdi. Bu kadar mütteki olan kimselerde fesad ve sirkat elbette olamaz demek istemişler ve sarik olmadıklarını yeminleriyle takviye etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın biraderlerinin sirkat zrûhur ederse sarikin cezasını tertipten sonra yüklerinde taharriyat icra edip Melikin su kâsesini Bünyamin'in yükünde bulduklarını beyan etmek üzere :

فَبَدَأَ بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاء أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِن وِعَاء أَخِيهِ

buyuruyor.

[Yüklerini taharriye başlayınca biraderi Bünyamin'in çuvalından evvel diğer biraderlerinin çuvallarını aramaya başladı. Onları aradıktan sonra kâseyi biraderinin çuvalından çıkardı.]

كَذَلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ

[İşte cezayı biraderlerine tayin ettirmek gibi hileyi vahyetmekle biz Yusuf'a ta'lim ettik.] Zira; biraderlerinin hükmüyle hükmettirdik.

مَا كَانَ لِيَأْخُذَ أَخَاهُ فِي دِينِ الْمَلِكِ إِلاَّ أَن يَشَاء الله

[Çünkü; Melikin dininde biraderini alıkoymak hiçbir vakitte sahih olmadı, illâ Allah'ın murad ettiği vakit müstesnadır. Zira; Allahü Tealâ biraderini alıkoymasını irade buyurduğundan sirkatin cezasını din-i Ya'kub üzere biraderlerine tayin ettirdi.]

نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مِّن نَّشَاء

[Biz Azîmüşşan istediğimiz kimsenin derecesini yükseltir ve şanını i'lâ ederiz.]

وَفَوْقَ كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ ﴿76﴾

[Halbuki her ilim sahibinin fevkinde ondan daha ziyade bilen vardır.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) ın biraderleri erbab-ı fazl u kemâlden oldukları halde Vâcib Tealâ Hz. Yusuf'un derecesini onlar üzerine terfi' ettiğinden biraderini alıkoymak için şu usulü ta'lim ederek biraderlerinin verdiği hükümle alıkoydu.
Bu ciheti biraderleri idrak edemediler ve ilimle mertebesini terfi' ettiğini beyanla mertebe-i ilmin cümle meratibin a'lâsı olduğuna işaret etmiştir. Zayi olan kâseyi çuvallarından arayan o zamanın polisleriyse de kafileyi Mısır'a döndürüp Yusuf (A.S.) ınhuzurunda aradıkları ve onun emriyle vâki olduğundan Yusuf (A.S.) a isnad olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.
Kendi elleriyle koydukları bilinmesin için taharriye ilk önce diğer biraderlerinin yüklerinden başlanmış ve Bünyamin'in yükünü taharri sonraya bırakılmıştır.
(كَذَلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَ) demek (مثل ذَلِكَ الحكَمنا لِيُوسُفَ) yani «Şu hüküm misilli biz Yusuf'un menfaatına hükmettik» demektir. Çünkü k e y d ; bir şeyi elde etmek için kurulan tuzak ve yapılan plândır. Allah-u Tealâ'nın hileye ihtiyacı olmadığı cihetle bu makamda «Biz Yusuf için hile yaptık» demek doğru olmadığından manâ-yı nazım : [Kardeşini Mısır'da alıkoymak için biz Yusuf'a vahy ile kardeşlerine hükmettirmeyi ta'lim ettik. Kardeşlerinin kendi aleyhlerine Yusuf'un arzusu veçhile Bünyamin'in kalmasına hükmettirdik.] ki bu hüküm Yusuf'un menfaatına ve kardeşlerinin mazarratına olduğundan onların kendileri aleyhine hükmoldu ve lâkin onlar bunun farkında olmadıklarından hileye benzer bir hükmolduğundan (كِدْنَا) denilmiştir. Gerçi Yusuf (A.S.) kardeşini her ne suretle olursa olsun alıkoymaya muktedirse de başka surette alıkoymakta zulme nispet olunmak ihtimali olduğu gibi Mısır kanunu ile işi halletmek de maksadı te'min etmiyordu. Zira; Mısır kanunu tatbik edilmiş olsa sarikı döğmek ve iki kat tazminle hükmetmek icabediyorsa da bu kanun Bünyamin'in nezd-i Yusuf'la kalmasını te'min etmediğinden maksada kâfi değildi, biraderlerile hükmettirmek bilûmum zulüm ve itham şaibesinden azade olduğu gibi bir hüküm heyetinin hükmüne raptolununca hiçbir kimse tarafından itiraza hedef olmamıştır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (ذِي عِلْمٍ) ile murad; mahlûkattan ilim sahibi olduğundan Vâcib Tealâ'nın fevkinde bir âlim olmak lâzım gelmez.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın biraderi Bünyamin'in yükünden Melikin kâsesini çıkardığını beyandan sonra biraderinin Bünyamin'e karşı söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ إِن يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ أَخٌ لَّهُ مِن قَبْلُ

buyuruyor.

[«Eğer Bünyamin çalmışsa bundan evvel onun büyük biraderi Yusuf da çalmıştı» dediler.]

فَأَسَرَّهَا يُوسُفُ فِي نَفْسِهِ

[Söyledikleri sözü Yusuf nefsinde sakladı, onlara birşey demedi.]

وَلَمْ يُبْدِهَا لَهُمْ

[Onlara hakikati izhar etmedi.]

قَالَ أَنتُمْ شَرٌّ مَّكَانًا

[Yusuf (A.S.) onlara «Siz mekân cihetinden sersiniz» dedi.]

وَالله أَعْلَمْ بِمَا تَصِفُونَ ﴿77﴾

[Halbuki Allah-u Tealâ sizin lisanınızla söylediğiniz sözü ve muttasıf olduğunuz ahvalinizi bilir demekle iktifa etti.]
Yani; yüklerinin taharrisi neticesinde kâse Bünyamin'in yükünden çıkınca gazap tarikıyla biraderleri «Eğer sirkat etmişse Bünyamin, bundan evvel onun büyük biraderi Yusuf da sirkat etmişti. Taaccübetmeyin. Zira; büyük biraderinden buna da sirayet etmiştir» demekle Bünyamin'i itham etmek istediler Binaenaleyh; şu söyledikleri makaleyi ve nispet ettikleri sirkat meselesini Yusuf (A.S.) nefsinde gizledi ve onlara hakikati izharla mukabele etmedi ve «Siz mekân yönünden şer bir kimselersiniz. Allah-u Tealâ sizin söylediğiniz hakikatin neden ibaret olduğunu ve muttasıf olduğunuz iftirayı herkesten ziyade bilir» demekle iktifa etti ve işi meydana koymakla mukaabele etmedi. Çünkü; bütün hakikatların meydana çıkacağı zaman henüz gelmemişti.
Beyzâvî ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile «Bundan evvel kardeşi sirkat etti» dedikleri sözleriyle Yusuf (A.S.) ı murad etmişlerdir. Yusuf (A.S.) a isnad ettikleri sirkat meselesi şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) dan bir kemer İshak (A.S.) a ve İshak (A.S.) dan Ya'kub (A.S.) a intikal eder ve Hz. Ya'kub da teberrük olunan bu kemeri muhafaza için hemşiresine teslim eder. Hemşiresinin taht-ı muhafazasında bulunurdu. Vakta ki Yusuf' (A.S.) ın validesi (Râhîl) vefat edince halası Hz. Yusuf'u taht-ı terbiyesine alır ve büyütür. Yusuf (A.S.) kendi yatıp kalkmaya başlayınca Hz. Ya'kub hemşiresinden oğlunu ister. Hemşiresi Hz. Yusuf'a olan muhabbetine binaen vermek istemediği cihetle vermemeye bir hile olmak üzere kemeri Yusuf (A.S.) ıniç gömleği üzerine bağlar. Kemeri yitirdiğini ilân eder. Kemeri ararlar. Hz. Yusuf'un belinde zrûhur edince Ya'kub (A.S.) ın şeriatı icabı Yusuf (A.S.) halası yanında bir sene daha kalmak lâzım geldiğinden hemşiresi nezdinde oğlu bir sene daha kalmıştır. İşte şu vak'aya işaret için «Bunun biraderi bundan evvel sirkat etmişti» dediler. Halbuki pederiyle halası beyninde bu vak'a cereyan ettiğinde Yusuf (A.S.) sabiyy-i gayr-ı mümeyyiz olduğu gibi nezdinde bir müddet daha alıkoymaya vesile olmak için kemeri beline kuşatan halasıdır. Şu halde Yusuf (A.S.) ın hiç sun'u olmadık bir meseleyi müşarünileyhe isnad etmek istemişlerdir. Yahut Yusuf (A.S.) çocukluğunda bir müşrikin putunu almış, kırmış, aptesthaneye atmıştı. Sirkatla onu murad etmişlerdir.
İşte şu sebeplerden hangisini murad etseler bunlarda sirkata dair bir şey olmadığı gibi Yusuf (A.S.) ın faziletine delâlet vardır. Çünkü; Yusuf (A.S.) bu meseleleri ketmederek işin akıbetine intizar etmiştir.

***
Vâcib Tealâ; kâsenin Bünyamin'in yükünde zrûhur edince biraderlerinin sözlerini beyandan sonra Bünyamin'in kalması hakkında verilen kararın infazına başlayınca biraderlerinin Yusuf (A.S.) a vâki' olan ricalarını ve aldıkları cevabı beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ إِنَّ لَهُ أَبًا شَيْخًا كَبِيرًا فَخُذْ أَحَدَنَا مَكَانَهُ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ ﴿78﴾

buyuruyor.

[Biraderleri «Ey Aziz ! Bünyamin'in sinnen ve mertebeten büyük bir pederi vardır. Onu pederine bağışla, yerine bizden birimizi alıkoy, cezasını biz çekelim. Zira; biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» dediler.]

قَالَ مَعَاذَ الله أَن نَّأْخُذَ إِلاَّ مَن وَجَدْنَا مَتَاعَنَا عِندَهُ إِنَّآ إِذًا لَّظَالِمُونَ ﴿79﴾

[Bunların ricalarına karşı Yusuf (A.S.) «Biz sirkat etmeyen kimseye ceza vermekten Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; sirkat eden kimse yerine başka adam alamayız. Ancak kâsemizi kimin indinde bulursak onu alır ve ona ceza veririz. Eğer sizin ricanız üzerine başka bir kimseyi alırsak bu surette zalimlerden oluruz» dedi.]
Yani; Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünde çıkınca Aziz evvelce verilen kararın infazıyla Bünyamin'i alıkoymak murad etmesi üzerine biraderleri istirham tarikıyla dediler ki «Ey Aziz ! Onun babası vardır. İlmen ve amelen büyük olduğu gibi sinnen dahi hal-i şeyhrûhattadır. Diğer helak olan bir biraderinden çok müteessir ve kalbi yanıktır ve bununla teselli bulmaktadır. Binaenaleyh; pederine merhameten onun yerine bizim birimizi alıkoy ve bu cihetle gerek pederine ve gerek bize lûtfet. Çünkü ihsan; senin âdetindir. Zira biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» demekle Azizden istirham ettiler. Bu istirhamlarına karşı Aziz «Biz mücrim olmayan bir kimseyi alıkoymaktan Cenab-ı Hakka istiâze ederiz. Sirkat eden kimsenin yerine başka bir kimse alamayız, ar 'ak metâ'ımızı kimin yedinde bulmuşsak onu alırız. Zira; başkasını almak zulümdür. Biz zulümden Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; bu zulme biz cesaret edemeyiz ve siz kendi hükmünüzün hilafım bana nasıl teklif edersiniz» demekle ricalarını reddetti.
Gerçi biraderleri sirkatin cezasını beyan etmişlerse de af tarikini ihtiyar etmesini Azizden rica ve kendileri şefaat cihetini iltizam etmişlerdir. Azizin şu muamelesi pederine ve biraderlerine eza ve birtakım endişede bırakmak olduğu cihetle caiz değil gibi görünürse de Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu muamele biraderlerinin geçmişte yapmış oldukları hatalarına kefaret olmak ve pederlerinin derecâtını terfi' etmek için Cenab-ı Hakkın emriyle yapıldığından caiz ve Yusuf (A.S.) tarafından emr-i ilâhiye imtisâldir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) a bu muameleden dolayı mes'uliyet terettübetmez.

***
Vâcib Tealâ, Azize Bünyamin'in halâsına dair ricaları fayda etmeyince tenha bir mahalle çekilip istişare ettiklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا اسْتَيْأَسُواْ مِنْهُ خَلَصُواْ نَجِيًّا قَالَ كَبِيرُهُمْ أَلَمْ تَعْلَمُواْ أَنَّ أَبَاكُمْ قَدْ أَخَذَ عَلَيْكُم مَّوْثِقًا مِّنَ الله وَمِن قَبْلُ مَا فَرَّطتُمْ فِي يُوسُفَ

buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) ricalarını kabul etmeyip Bünyamin'in halâsından me'yus olunca huzur-u Yusuf'tan çıkarak kendi aralarında fısıltıyla müşavere etmek üzere bir kenara çekildiler ve müşavereye başladılar. Büyük biraderleri (Yahuza) veyahut (Rûbil) dedi ki «Siz bilmediniz ve unuttunuz mu? Sizin babanız sizin üzerinize Bünyamin'i hıfzedeceğinize ahdalmadı mı ve siz Allah'a yemin edip Bünyamin'i hıfzedeceğinize ahid vermediniz mi, bundan evvel de Yusuf hakkında ifrat ederek kusur edip zayi' etmediniz mi? Binaenaleyh; pederinizden utanmayacak mısınız ve pederinizin yüzüne nasıl bakacaksınız?» dedi] ve sözüne şunu da ilâve etti:

فَلَنْ أَبْرَحَ الأَرْضَ حَتَّىَ يَأْذَنَ لِي أَبِي أَوْ يَحْكُمَ الله لِي وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمِينَ ﴿80﴾

[İşte şu tafsilât üzere pederim bana izin verinceye kadar ben elbette Mısır arazisinden ayrılmam. Burada karar ederim veyahut Allahü Tealâ benim için hükmedinceye kadar burada sebat ederim. Halbuki Allah-u Tealâ hâkimlerin hayırlısıdır. Elbette benim için hayırla hükmeder.] diyerek kendi hakkında kararını verdi.
Pederi izniyle muradı; Mısır'dan Ken'an'a pederinin davet etmesidir. Yani «Pederim davet etmedikçe ben Mısır'dan' gitmem» demektir. Allah'ın hükmüyle muradı; biraderinin reddiyle ve biraderiyle beraber Mısır'dan çıkmakdır. Yahut kıtalle hükmedip biraderini mukateleyle Mısırlıların elinden cebren ve kahren almaktır. Yani;. «Allah-u Tealâ'nın biraderimi reddetmedikçe veyahut benim cebren biraderimi almam için hükm-ü ilâhi gelip biraderimi almadıkça buradan ayrılmam» demektir. Bu sözüyle Cenab-ı Hakka iltica etti ve dedi ki:

ارْجِعُواْ إِلَى أَبِيكُمْ فَقُولُواْ يَا أَبَانَا إِنَّ ابْنَكَ سَرَقَ وَمَا شَهِدْنَا إِلاَّ بِمَا عَلِمْنَا وَمَا كُنَّا لِلْغَيْبِ حَافِظِينَ ﴿81﴾

[Siz Mısır'dan dönün gidin, babanıza deyin ki «Ey babamız ! Senin oğlun (Bünyamin) sirkat etti. Biz sirkatına hazır olmadık ve şehadet etmeyiz. Ancak bildiğimiz şeye şehadet ederiz. Zira; Melikin su kâsesi onun yükünden çıktı, onu gördük ve biliriz. Halbuki biz gaaibi hıfzeder olmadık ve sana yeminimiz açıkta olan şeyi hıfzetmek içindi.]

وَاسْأَلِ الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا وَالْعِيْرَ الَّتِي أَقْبَلْنَا فِيهَا وَإِنَّا لَصَادِقُونَ ﴿82﴾

[Ey babamız ! Eğer bizim sözümüze itimad etmezsen bizim içinde bulunduğumuz Mısır karyesi ahalisinden suâl et. Zira; bu vak'aya onlar da vakıftır, eğer Mısır'ı uzak dersen bizim komşularımızdan bize kaırşı gelen kervan ahalisine suâl et. Çünkü; onlar da bu meseleye vakıftır. Halbuki bizim sözümüz doğrudur, biz doğru söyleyenlerdeniz» demekle pederinize meselenin hakikatini anlatın.] diyerek büyük biraderleri vukuatı aynıyla pederlerine hikâye etmelerini diğer biraderlerine tavsiye ve bu minval üzere pederleri huzurunda töhmetten beraetlerine çalışmalarını tenbihle hareketlerini tayin etti.
Gerçi (Bünyamin) sirkat etmemişse de aranan kâse onun yükünden çıktığı için sirkat etti demişlerdir. Sirkata cezimleri olmadığından «Biz gaibi hıfzeder olmadık ve işin içyüzünü bilmiyoruz, zahirde gördüğümüze şehadet ederiz» demekle hakikatta sirkatin olup olmadığında tereddütlerini izhar ettiler.

***
Vâcib Tealâ; pederlerinin huzuruna gelip vukuatın hulâsasını anlattıklarını ve beraetlerini beyanlarına karşı Ya'kub (A.S.) ın kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Hakikat-ı hâl sizin dediğiniz gibi belki size nefsiniz bu emri teshil ve tezyin etti. Binaenaleyh; benim için sabr-ı cemil vardır.]

عَسَى الله أَن يَأْتِيَنِي بِهِمْ جَمِيعًا

[Umarım ki Allah-u Tealâ evlâdımın cemiini bana getirir.]

إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴿83﴾

[Zira; Allah-u Tealâ benim ve gurbetde olan oğlanlarımın halimizi bilir ve lâyık olduğu hükümle hükmeder» dedi.]
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının Mısır'dan getirdikleri haberi tasdik etmedi ve dedi ki «Hakikat-ı hâl sizin haber verdiğiniz gibi değil. Mısır'ın kanunu icabı sarikı sirkat bedelinde alıkoymak yoktur. Melik bunu nereden bildi. Belki bu emri sizin nefsiniz size tezyin ve teshil etti. Benim emrim sabr-ı cemildir. Zira; sabırdan başka çarern yoktur. Me'mûl ederim ki Allah-u Tealâ onların cemiini bana gönderir ve olduğum yere getirir. Zira; hüznüm uzadı ve kederim çoğaldı. Binaenaleyh; ferah ve sürür zamanım geldi. Çünkü; Allahü Tealâ benim hüznümü, esefimi ve oğullarımın hallerini bilir. Bizim hakkımızda adaletle hükmeder. Zira hükmü; adalet ve hikmete muvafıktır» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham ederek sözüne hitam verdi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا) demek «Bu yalandır, siz tertibettiniz» demek değildir, belki «Bünyamin'i yanımdan götürmek için ilhah ve ısrarınızı nefsiniz size tezyin etti. Aldınız götürdünüz, menfaat beklerken mazarrat zrûhur etti. Binaenaleyh; takdir-i ilâhi sizin tedbirinizin hilâfında görüldü» demek istemiştir, gurbette üç oğlu olduğundan cemi' sıygasıyla «Umarım Allah'tan, onların cemiini bana getirir» demiştir. Çünkü; (Yahuza) veya (Rûbil) de Mısır'da kaldığından Mısır'da üç oğlu bulunuyordu.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ınmahdumlarının sözlerini dinleyip bazı şeyler söyledikten sonra köşe-i vahdete çekilip izhar-ı esef ettiğini beyan etmek üzere :

وَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا أَسَفَى عَلَى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) mahdumlarından yüzünü döndürdü ve dedi ki Ey Yusuf ! Üzerine benim esefim «Gel bana, çağırıyorum seni» demekle kederinin nihayete vardığını izhar etti ve hüzün sebebiyle gözleri beyazlandı. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) ın kalbi gazapla doludur.]
Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerini dinledi, dinledikçe hüzn ü kederi arttı, mahdumlarından yüzünü döndürüp Cenab-ı Hakkın dergâhına teveccüh etti ve dedi ki «Ey Yusuf üzerine benim şiddetli hüznüm ve hasretim ! Gel yanıma, çağırıyorum seni. Zira; senin benden uzak olacak zamanın kalmadı. Gel bana refik ol. İkimiz dertleşelim. Çünkü; senden başka bana yar-ı gar olacak kimse kalmadı» demekle esefinin son dereceye geldiğini izhar ve hüzün sebebiyle çok ağladığından gözünün siyahı beyaza tebeddül etti. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) ınkalbi mahdumlarına karşı gazapla doludur ve lâkin izhar etmez, kalbinde gizledi.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) ın vak'ası musibetin bidayesi olup diğer vak'a da onun üzerine geldiğinden Yusuf'a hüznünü esas ittihaz ederek onun ismini zikretmiş, Yusuf'la Bünyamin'in bir anadan oldukları cihetle beyinlerinde müşabehet ziyade olduğundan Bünyamin'le müteselli olurken o dahi gurbete düşünce medar-ı tesliye kalmadığından eski dertleri yenilendiği cihetle eski derdin sebebi olan Yusuf'u zikirle iktifa etmiştir ki Bünyamin ile büyük biraderinin hayatları kat'i olup Yusuf'un hayatı zannî olduğundan ona esefinin ziyade olduğunu dahi izhar etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile belâ ve musibete müptelâ olan kimse için teessüf etmek ve ağlamak caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; eğer ağlamak caiz olmasaydı Ya'kub (A.S.) ağlamaz, teessüf etmez ve Cenab-ı Hak da bize Kur'an'da beyan eylemezdi. Zira; musibetin hücumunda teessüf etmek beşer için zaruri olduğundan ağlamamak taht-ı teklifte dahil değildir. Binaenaleyh; Resûlullah'ın, oğlu İbrahim'in vefatında ağladığı mervidir. Fakat ağlamakla Cenab-ı Hakka teslimiyetten çıkılmadığı için musibetin isabetinde (إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ) kelime-i tayyibesi ümmet-i Mûhammed'e hediye olarak taraf-ı ilâhiden ihsan olunduğundan bu kelime-i tayyibeyi okumakla ümmet-i Mrûhammediye musibet zamanında Cenab-ı Hakka teslimiyetlerini izhar ederler ve bu kelime başka ümmete verilmediğinden Ya'kub (A.S.) musibetini (يَاأَسفى) kelimesiyle karşılamıştır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) ın hüznünün derecesinden Yusuf (A.S.) Cibril-i Erriin'e suâl ettiğinde Cibril-i Emin «Yetmiş tane validenin birer tanecik oğulları olup işbu oğlancıklar vefat ettikleri zaman yetmiş validenin duydukları hüzünlerinin mecmuu kadar hüznü olup ve yüz şehidin ecri kadar ecri olduğunu» beyanla cevap vermiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Ya'kub (A.S.) ın g ö z ü n ü n b e y a z o l m a s ı yla murad; çok ağladığından görmesine bir zarar gelmediği halde siyahının beyaza benzemesidir. Çünkü; bazı rivayette oğlundan müfarakatı seksen ve bazı rivayette kırk sene olduğu ve bu müfarakat zamanında asla gözünün yaşı durmayıp aktığı ve o zamanda yeryüzünde Ya'kub (A.S.) dan efdal bir kimse bulunmadığı mervidir. İnsan ihtiyarladıkça gözünün siyahı beyaza meylettiği gibi çok yaş akmakla dahi siyahı beyaza meyletmek âdettir. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) a amâ târî olmayıp çok ağlamak sebebiyle gözü beyazlanmıştır.
İnsanda efdal olan üç azadan Ya'kub (A.S.) ın lisanı (يَاأَسفى) demekle ve gözü ağlamakla meşgul olup kalbi gazapla dolu olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ın yemekten ve içmekten kesildiğini ve bedeninin zaafa duçar olup hüzn ü esefinin devamını müşahede eden evlâd ü iyali tarafından söylenen sözü ve onlara karşı verdiği cevabı beyan etmek üzere :

قَالُواْ تَالله تَفْتَؤ تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتَّى تَكُونَ حَرَضًا أَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِكِينَ ﴿85﴾

buyuruyor.

[Evlâd-ı Ya'kub (A.S.) dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki Yusuf'u zikredersin ve onun zikrinden vazgeçmedin, devam üzere zikrediyorsun. Hatta mevte yakın bir hale geldin veyahut bu halinle helak olanlardan olacaksın.» Şu halde vazgeç Yusuf'u zikir den, yorma nefsini.] demekle pederlerini tesliye etmek istediler.

قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى الله وَأَعْلَمُ مِنَ الله مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿86﴾

[Ya'kub (A.S.) evlâdına karşı «Hüzün ve kederimi Allah-u Tealâ'ya arzediyorum, ben size birşey demiyorum. Halbuki Allah'ın lutf u kereminden sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim. Binaenaleyh; beni münacatımdan vazgeçiremezsiniz» dedi.]
Yani; Ya'kub (A.S.) ın aile halkı dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki ey pederimiz ! Sen ölüme yaklaşıncaya kadar veyahut bütün bütün helak olanlara karışıncaya kadar Yusuf'u zikredersin ve onun zikrinden vazgeçmedin ve Yusuf'u zikirden yorulmadın. Yusuf gideli uzun müddet oldu. Hâlâ sen Yusuf'u dilinden kesmedin, Yusuf'u zikrin seni ölüme yaklaştırdı veyahut helak olanlardan olacaksın da Yusuf'u zikirden usanmadın» demekle Hz. Yakub'u tesliye etmek istemişlerse de bu tesliye Ya'kub (A.S.) a tesir etmedi ve dedi ki «Ben hüznümün şiddetini ve zahir u batın her umurumu Allah-u Tealâ'ya arzediyorum ve ümid ederim ki Cenab-ı Hak bu esefi benden alır ve bana bir ferah verir. Ben size bu hususta birşey demiyorum ve şurasını iyi bilin ki Allah'ın lutf u kereminden sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim. Binaenaleyh; beni münacatımdan vazgeçiremezsiniz. Belki beni bu münacata Allah-u Tealâ sevkeder. Bırakın beni halime. Ben Rabbime tazarru'da devam ederim» demekle aile halkına cevap verdi.
Hâzin'in beyanı veçhile Ya'kub (A.S.) bu sözleriyle oğlunun hal-i hayatta olduğuna işaretle mülakattan ümidini kesmediğini beyan etmiştir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (بث) ; sabr-ı mümkün olmayıp insanın şikâyete mecbur olduğu gam ve kederdir. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) ın Yusuf'un müfarakatından sonra Bünyamin'in ve diğer büyük mahdumunun müfarakatları da inzimam edince sabra tahammül edemeyip Cenab-ı Hakka arz-ı hâcât ettiğini beyan etmiştir.
(تَفْتَؤ تَذْكُرُ) demek «Yusuf'u zikre devam eder yorulmazsın» demektir. Çünkü; (تَفْتَؤا) ef'âl-i nâkrsadan (لا تزال) manâsınadır ki «Yusuf'u zikrin zeval bulmaz» demektir.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ın şu sözlerinden sonra evlâdına iltifat ederek Bünyamin'i ve biraderlerini taharri etmelerini ve Allah'ın Rahmetinden kat'-ı ümîd etmemelerini tavsiye ettiğini beyan etmek üzere :

يَا بَنِيَّ اذْهَبُواْ فَتَحَسَّسُواْ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلاَ تَيْأَسُواْ مِن رَّوْحِ الله إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِن رَّوْحِ الله إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ ﴿87﴾

buyuruyor.

[Ey oğullarım ! Tekrar Mısır'a gidin. Bil'esale Yusuf'u ve bittabi' kardeşi Bünyamin'i arayın. Allah'ın rahmetinden me'yus olup kat'-ı ümîd etmeyin. Zira; Allah'ın rahmetinden me'yus olmaz, ancak kâfirler me'yus olurlar. Çünkü; Allahın lutfunu bilen bir kimse hiçbir zaman Cenab-ı Hakkın ihsanından kat-ı ümîd etmez.] demekle mahdumlarının Mısır'a gidip diğer mahdumlarını aramalarına emr-i kat'î verdi.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) ınmahall-i ikameti Mısır'a gayet yakın olduğu gibi şöhret-i şayia sahibi ülül'azim peygamberan-ı zişandan bulunduğu ve Yusuf (A.S.) ın Ken'âniyülasıl olması ma'ruf olduğu ve Mısır'a Aziz olup kuvvet ve kudret sahibi olduktan sonra Mısır'dan bir elçi gönderip pederine hayatını bildirmekle mesrur etmediği, biraderleri Mısır'a geldiklerinde birçok iltifat ettiği hâlde Azizin aslını ve kim olduğunu suâl etmemeleri gibi garip hallerin cümlesi âdetin hilafı olup Cenab-ı Hakkın kudretine pek büyük bir delildir. Çünkü Mısır'la Ken'an bir iklimden olduğu hâlde bu kadar yakın mesafede müfarakatın uzun müddet devamı Cenab-ı Hakkın iradesiyle olduğundan Cenab-ı Hak murad ederse pederle oğlunu bir ev içinde birbirine göstermeyeceğine insanlar bu vak'ayla istidlal edebilirler. Çünkü; Ken'an'la Mısır bir kasaba mahallâtı gibi olup Mısır'dan Ken'an'a ve Ken'an'dan Mısır'a bir mahalleden diğer mahalleye gidercesine kervanlar daima gider gelir hatta o kadar işlek yol ve ahalinin birbirine ihtilâtı çoktu ki sanki bir sarayın odalarından birbirine nakleder gibi insanlar iki memleket arasında gidip geldiği halde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koysunlar, kuyudan kafile çıkardıktan sonra tekrar bizim kölemizdi kaçtı diyerek kafileye ucuz bir pahayla satsınlar. Kafile alsın Mısır'da Aziz'e satsın ve Aziz'in hareminin teklifi üzerine Mısır kadınları «Ken'anî bir delikanlıya âşık olmuş» diyerek Züleyha'yı levmetsinler, zindana girsin, zindanda evlâd-ı Ya'kub'dan ve hanedan-ı nübüvvetten olduğunu ilân etsin ve sonra Mısır'da Aziz olsun da pederini haberdar etmesin ve pederinin dahi bunlardan haberi olmasın. İşte bunların cümlesi insanların yapacağı bir şey değildir. Zira; serâpâ vak'a; âdetin hilafı üzerinde cereyan etmiştir. Yoksa âdeten duyulmayacak ve bilinmeyecek bir mesele değildir.
Ya'kub (A.S.) ın bu iptilâsının sebebinde iki şey beyan olunmaktadır. Birinci sebep; Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir çocuğuyla beraber bir cariye satın alıp çocuğunu satmasıyla çocuğu cariyeden ayırıp cariyeyi mahzun etmesidir. Gerçi cariyenin çocuğunu satmak kendi mülkünde tasarruf olduğu cihetle meşru' bir muâmeleyse de evlâ olan çocuğu validesinden ayırmamak olup Ya'kub (A.S.) da ayırdığı için kendi oğlundan ayırmakla müptelâ kılınmıştır. Çünkü;
(حسنات الابرارسيئِات المقر بين) dun Yani; «İyilerin hasene diye işledikleri şeyler zat-ı ulûhiyete tamamıyla kurbiyet peyda edenlere nazaran seyyie mesabesinedir» İşte çocuğu satmak bu kabildendir. İkinci sebep; Ya'kub (A.S.) ınYusuf (A.S.) a şiddetle muhabbet etmesidir. Zira her şeyde ifrat; fena olduğu gibi evlâda muhabbette ifratın akıbeti firkat olduğuna bu vak'a delâlet eder. Çünkü; Hz. Ya'kub'un fart-ı muhabbeti firkatla iptilâsına sebep olduğu gibi harikulade olarak oğlunun afiyet haberine bile destires olamamıştır ki bu vesileyle derecesi terfi' olunduğu gibi bu vak'a sonradan gelenlere de ibret ve vaaz olsun. Yoksa bu kadar zaman birbirinden haberi olmayacak kadar uzak bir mesafe değildi. Fakat hikmeti hafiyye nedir? bilemeyiz. Cilve-i ilâhiye böyle zrûhur etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Ya'kub (A.S.) ın evlâdına «Tekrar gidin Mısır'a, Yusuf'u ve biraderini arayın. Rahmet-i ilâhiyeden ümidinizi kesmeyin» demesi üzerine pederlerinin nasihatini dinleyerek mahdumlarının Mısır'a gidip Azize arzıhal ve ifade-i meram ettiklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَيْهِ قَالُواْ يَا أَيُّهَا الْعَزِيزُ مَسَّنَا وَأَهْلَنَا الضُّرُّ

buyuruyor.

[Biraderleri Mısır'a geldiler ve Azizin huzuruna dahil olarak dediler ki «Ey Aziz ! Biraderimiz Bünyamin'i alıkoyduğundan dolayı bize ve ehlimize zarar dokundu.]

وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُّزْجَاةٍ

[Ve biz azıcık bir sermaye ve değersiz metâ'la geldik.]

فَأَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَآ

[Binaenaleyh; sen bize yükümüz dolusu zahire ver ve biraderimizi bize sadaka et.]

إِنَّ الله يَجْزِي الْمُتَصَدِّقِينَ ﴿88﴾

[Zira; Allah-u Tealâ tasadduk edenleri hüsn-ü ceza ile mücazat eder» demeleriyle Azize hallerini bildirdiler.]
Yani; Hz. Ya'kub'un mahdumları pederlerinin emriyle tekrar Mısır'a azimet ettiler ve Mısır'da huzur-u Azize dahil olarak dediler ki «Ey Aziz ! Biraderimizi alıkoydun. Kıtlığın şiddetinden fakr u faka bizim her tarafımızı ihata etmekle bize ve ailemiz halkına zarar isabet ettiği gibi biraderimizin iftirakından hane halkı Fizâ' ve feryad içinde kaldı. Her taraftan zarar hücum etti. Binaenaleyh; hanemizde karara tahammülümüz kalmadı ve biz azıcık bir zuyuf sermayeyle sana geldik. Sen lutf u kereminden bize yükümüz dolusu zahire ver. Bununla ihtiyacımızı defettiğin gibi biraderimizi bize sadaka etmekle aile halkımızın feryad ü figanlarına çaresaz ol. Zira; sadaka edenleri Allah-u Tealâ hüsn-ü mükâfatla cezalandırır» demekle Azizin rikkat-i kalbini celbetmeye çalıştılar.
Medarik ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile m ü z c a t ; geçmez zuyuf akçadır ki her yerde herkesin elinde bulunur, ona rağbet kısa olup mal satan kimse iğmaz-ı ayn ve müsamaha etmekle alır, azıcık bir metâ'a denirse de bu makamda müzcatla murad; koyun yünü veya meşin ayakkabı veyahut ayrandan yapılan keş dedikleri şeydir. Yahut meneviş ağacının meyvesi ki çıtlak dedikleri şeydir. Menfaati gayet çok bir meyvadır. Çünkü; balgamı izale ettiği gibi idrarı bol verir ve şiddetli yaraları yumuşatır ve iyi eder ve tabiata liynet verir. Yahut Mısır akçasında Melikin sureti olup bunların getirdikleri akçada suret olmadığından müzcat demişlerdir ki alacakları zahireye bedel verecekleri metâ'm değeri olmadığından bahisle Azizin merhametini celbetmek ve azı çoğa ve değmezi değere saymakla yüklerinin dolu verilmesini rica ettiler.
S a d a k a yla muradları; zahireyle metâ'ımız beyninde nispet gözetme, müsamaha et. Binaenaleyh; az metâ'ımıza çok zahire ver demektir. Çünkü; enbiyanın cümlesine sadaka helâl olmayıp götürecekleri zahireden pederleri de yiyecek olduğundan hakîkî sadaka murad etmemişlerdir. Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile sadakayla murad; hakîkî sadakadır. Zira; Resûlullah'tan evvel geçen enbiyanın cümlesine sadaka caizdi denmişse de esah olan Nimetullah Efendinin ve İmam-ı Dahhak'tan naklen Hâzin'in beyanları veçhile sadakayla muradları; Bünyamin'in affı ve itlâkıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Aziz ! Bize iki cihetten zarar isabet etti. Birisi kıtlık, sebebiyle açlıktır. Her ne kadar metâ'ımız noksan ve değersizse de akçemize nazar etmeyerek yükümüzü doldurmak suretiyle bu zararı bizden kaldır. İkinci zarar; nefis cihetindendir. Zira; biraderimizi alıkoydun. Hanemiz halkı rahatsız oldu ve bilhassapederimiz bir nebiyy-i zişan ve şeyh-i fanî olduğu halde hüzün ve elemi arttı. Yemeden, içmeden kaldı ve bedenden düştü helake karib bir hale geldi. Binaenaleyh; biraderimizin kusurunu affet ve bize sadaka suretiyle ver ki bu cihetten de zararımızı izale etmiş olasın.] demekle Azize hallerini ifadeyle merhametini celbe çalıştılar.
Hulâsa; Mısır'da biraderleri Yusuf (A.S.) ın huzuruna geldiklerinde «Ey Aziz ! Bize ve ehlimize açlık ve biraderimizden ayrılık gibi zarar isabet etti ve biz azıcık değersiz bir sermayeyle geldik. Kusurumuza bakmayarak bizim yükümüzü dolu ver ve biraderimizi afla bize sadaka et. Zira; sadaka edenleri Allah-u Tealâ sever ve güzel ceza verir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın biraderleri pederlerinin halinden bahsedince kendini biraderlerine bildirdiğini beyan etmek üzere :

قَالَ هَلْ عَلِمْتُم مَّا فَعَلْتُم بِيُوسُفَ وَأَخِيهِ إِذْ أَنتُمْ جَاهِلُونَ ﴿89﴾

buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) biraderlerine «Siz Yusuf'a ve biraderine ne işlediniz? Zira; siz cahillerdiniz» dedi.]

قَالُواْ أَإِنَّكَ لأنتَ يُوسُفُ

[Biraderleri «Sen muhakkak ve elbette Yusuf musun?» dediler.]

قَالَ أَنَاْ يُوسُفُ وَهَذَا أَخِي

[Yusuf (A.S.) «Ben Yusuf'um ve şu da biraderimdir» dedi.] ve sözüne şunu da ilâve etti:

قَدْ مَنَّ الله عَلَيْنَا

[«Mûhakkak Allah-u Tealâ bize ihsan etti» dedi.]

إِنَّهُ مَن يَتَّقِ وَيِصْبِرْ

[Zira hâl ü şan; Allah-u Tealâ maharimden ittika ve belâya sabreden kulunun ecrini zayi etmez.]

فَإِنَّ الله لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ ﴿90﴾

[Çünkü; Allah-u Tealâ erbab-ı ihsanın ihsanlarına mukabil ecirlerini zayi' etmez.] demekle kardeşlerine hakikati beyan etti.
Yani; Yusuf (A.S.) biraderlerinin sözünü dinledi. Pederinin kederinin ziyade olduğunu, çok yaş döktüğünden gözlerinin siyahı beyaza meylettiğini, cisminin zayıf olup tahammüle takati kalmadığını, bütün hane halkının âh ü enin içinde kaldıklarını işitince kendinin Yusuf olduğunu haber vermek zamanı geldiğinden biraderlerine hitaben dedi ki «Siz cahil olduğunuz zamanda Yusuf'a ve biraderine neler işlediniz biliyor musunuz? Kaza-yı ilâhiyi tağyire çalışmadınız mı, Yusuf'u kuyuya atmadınız mı, sonra pederinden uzak olmak için az bir paraya satmadınız mı, pederine kurt yedi diyerek yalan söylemediniz mi? Binaenaleyh; pederini bu dertlere düşüren siz değil misiniz?» deyince biraderleri Azizin Yusuf olduğunu bildüer ve dediler ki «Yoksa sen Yusuf musun?» Bu suâlini irad edince Yusuf (A.S.) «Ben Yusuf'um. İşte şu Bünyamin de benim biraderimdir. Mrûhakkak Allah-u Tealâ envâ'-ı lutf u keremiyle bize ihsan etti ve sizin hilelerinizden bizi kurtardı. Zira; Allah-u Tealâ maharimden nefsini sakınmakla ittika eden ve belâlara sabreden kimsenin ecrini zayi etmez. Çünkü; Allah-u Tealâ erbab-ı ihsanın dünyada ve âhirette ihsanlarının mükâfatını heder etmez, herkesin ihsanına göre ecrini verir. Binaenaleyh; biz de muharremattan içtinapla ittika edip sizin eza ve cefanıza sabrettiğimizden Cenab-ı Hak ecrimizi zayi etmedi. Dünyaca şu gördügünüz izzet ve saltanatı ihsan etti ve âhiretce de ecrimizi zayi' etmeyeceğine ümidimiz berkemâldir» demekle sözüne hitam verdi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) ın hakikati izharının sebebi; kardeşlerinin pederinin halinden acıklı bir surette bahsetmeleridir. Yahut Ya'kub (A.S.) ın hâlinin acınacak bir devreye geldiğinden ve Bünyamin'in Mısır'da kalması kendine daha ziyade hüzün verdiğinden bahisle yazmış olduğu nameyi okuyunca hakikati meydana koyduğu merviyse de âyette name yazıldığına dair bir delâlet olmadığından biraderlerinin pederlerinin halinden bahsi hakikati izhara sebep olduğu zahirdir.
Biraderlerinin Yusuf (A.S.) a işledikleri ma'lûmdur. Bünyamin'e işledikleri şey; Bünyamin her ne zaman biraderi Yusuf'u zikrederse Yusuf'u zikrinden dolayı tekdir etmeleri ve iki birader arasını tefrik etmekle Bünyamin'i mahzun etmeleridir: Yahut Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünden çıkınca «Biz (Râhîl) evlâdından hayır görmedik» demeleridir. Çünkü; Yusuf (A.S.) la Bünyamin'in yukarıda beyan olunduğu veçhile valideleri (Râhîl) dir.
Yusuf (A.S.) kardeşlerini tesliye ve onlar tarafından i'tizar olmak üzere «Bu işi işlediğinizde siz cahildiniz. Binaenaleyh; cehliniz sebebiyle işin akıbetini düşünemediğinizden kusurunuza bakılmaz» demek istemiştir. Maamafih işledikleri şey ma'lûm olduğu halde işin azametine ve ehemmiyetine işaret için «Siz Yusuf'a ve biraderine ne işlediniz, biliyor musunuz?» demiştir.
Vâcib Tealâ sûrenin bidayesinde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya misafir verdiklerinde Yusuf (A.S.) a «Sen biraderlerinin şu hallerini onlar bilmedikleri halde haber verirsin» diyerek vahyettiğini beyan buyurmuştu. İşte şu vahyini bu âyetle tasdik etmiştir. Zira; biraderlerinin ef'âlini tamamen haber verdiğini beyan vardır.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın nefsini ta'rif ettikten sonra kardeşleriyle aralarında cereyan eden sözleri beyan etmek üzere :

قَالُواْ تَالله لَقَدْ آثَرَكَ الله عَلَيْنَا وَإِن كُنَّا لَخَاطِئِينَ ﴿91﴾

buyuruyor.

[Biraderleri «Allah'a yemin ederiz ki muhakkak Allah-u Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Halbuki biz muhakkak hata edenlerdeniz» dediler.]

قَالَ لاَ تَثْرَيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ

[Yusuf (A.S.) «Merak etmeyin. Bugün üzerinize başa kakmak yoktur» dedi.]

يَغْفِرُ الله لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ ﴿92﴾

[«Allah-u Tealâ sizi mağfiret eder. Zira; Allah-u Tealâ erhamürrahimîndir» demekle biraderlerini tesliye etti.]

اذْهَبُواْ بِقَمِيصِي هَذَا فَأَلْقُوهُ عَلَى وَجْهِ أَبِي يَأْتِ بَصِيرًا وَأْتُونِي بِأَهْلِكُمْ أَجْمَعِينَ ﴿93﴾

[«Gidin şu gömleğimle. Koyun gömleği pederimin yüzüne. Gözü ziyalı görür olduğu halde bana gelsin ve siz de ehlinizle beraber bana cemiiniz gelin» demekle biraderlerini kendi gömleğiyle beraber pederine gönderdi.]
Yani; Yusuf (A.S.) ınkelâmını kemâl-ı dikkatla dinledikten sonra biraderleri «Ey biraderimiz ! Yemin ederiz ki Allah-u Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Biz muhakkak senin hakkında hata edicilerden olduk. Zira; sana birçok eza ettik ve işlediğimizi işledik. Çünkü; irade-i ilâhiyenin hilâfına hareket ettik» demekle kusurlarını ikrar ve nedametlerini izhar ettiler. Yusuf (A.S.) biraderlerinin şu ikrar ve nedametlerini görünce «Merak etmeyin ! Bugün sizin üzerinize levmetmek, başınıza kakmak yoktur. Sizin bu gibi hatalarınızın halk arasında şayi' olmasını arzu etmem, Allah-u Tealâ'ya istiğfar edince sizi mağfiret eder. Zira; Allah-u Tealâ merhamet sahiplerinden gayet merhametli ve ihsan sahiplerinin hepsinden ziyade ihsanı çoktur. Siz şu gömleğimi alın, götürün, pederimin yüzüne koyun. Pederim yüzüne gözüne sürsün, gözleri açık ve ziyalı olarak gelsin, siz de ehlinizle beraber cemiiniz bana gelin» demekle Ken'an'a gidip âile-i Ya'kubiyeyi tamamen alıp getirmelerine emir verdi.
Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) o günden sonra biraderlerini levmetmeyeceğine işaret için «Bugün size levm yok» demiştir. Çünkü o gün henüz Yusuf olduğunu bildirip eski dertlerin söyleşildiği gün olduğu halde o günde levmetmek ve başa kakmak olmayınca ondan sonra olmayacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; o gün levmolmadığını beyanla iktifa etmedi, belki o gün eski hatalarını başlarına kakmayacağını beyanla beraber hatalarının indallah mağfiret olunup âhirette azab olunmamalarına dahi duâ etmiştir. Çünkü; biraderlerinde Yusuf (A.S.) ın hakkı olduğu gibi hakkullah da olduğundan kendi hakkını iskat ettikten sonra hakkullahın dahi sakıt olmasına mağfiretle duâ etmiş ve iki cihetle biraderlerini mesrur etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile g ö m l e k le murad; Nemrud'un İbrahim (A.S.) ı ateşe koyduğunda Cibril-i Emin'in İbrahim (A.S.) a giydirdiği gömlektir. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile o gömlek teberrük ve irs suretiyle İshak (A.S.) a, ondan Ya'kub (A.S.) a intikal ederek Hz. Ya'kub da Yusuf (A.S.) ın boynuna takıp kuyuda üzerine giydiği gömlektir ki o gömlek bu vesileyle Yusuf (A.S.) ın nezdinde bulunuyordu ve bu gömlekte bazı hassalar olup hasta üzerine konsa biiznillâh şifa bulduğundan Hz. Ya'kub'un gözüne arız olan zaafiyete tedavi olmak üzere pederine göndermiştir. Ve «Ehlinizi beraber getirin» dediği e h i l l e r i yle murad; evlâd ü iyalleridir. Binaenaleyh; almış ve getirmişlerdir.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile (لاتثريب عليكم) demek (لاتعيرعليكم) demektir. Yani «Bugün eski hatanızdan dolayı sizi ayıplamak ve o hatanızı başınıza kakmak yok» demektir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın emri üzerine aile ve pederlerini getirmek üzere biraderlerinin Mısır'dan hareket edip ümranatı çıkınca Ya'kub (A.S.) ınsöylediği sözleri beyan etmek üzere :

وَلَمَّا فَصَلَتِ الْعِيرُ قَالَ أَبُوهُمْ إِنِّي لأجِدُ رِيحَ يُوسُفَ لَوْلاَ أَن تُفَنِّدُونِ ﴿94﴾

buyuruyor.

[Mısır'dan kervan Ken'an cihetine hareket ve ümranattan ayrılınca babaları «Eğer beni bunaklıkla itham etmemiş olsanız ben muhakkak Yusuf'un kokusunu buluyorum» dedi.]

قَالُواْ تَالله إِنَّكَ لَفِي ضَلاَلِكَ الْقَدِيمِ ﴿95﴾

[Huzur-u Ya'kub'da bulunan kimseler «Allah'a yemin ederiz ki sen eski muhabbetinde ve eski sözünde devam ediyorsun» dediler.]
Yani; Mısır'dan kafile ayrılınca Hz. Ya'kub'a Yusuf (A.S.) ın rayihası geldi. Binaenaleyh; dedi ki «Ben Yusuf'un rayihasını buluyorum. Eğer beni kocalıktan neş'et eden bunaklıkla ve akıl noksanlığına nispet etmemiş olsanız beni tasdik edersiniz ve ben de Yusuf yakın bir yerde beni görecek derim» demekle huzurunda bulunanlara oğluna mülakatın yaklaştığını beyan etti. Hz. Ya'kub'un bu sözü üzerine yanında bulunan cemaat dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki sen eski sözünde sebat edip dönmüyorsun, unutmadın ve usanmadın. Halâ Yusuf'un derdindesin» demekle Yusuf'u aramakta hataya nispet ettiler. Çünkü; onların zu'munca Yusuf (A.S.) zayi olmuştu.
Taberi, Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Ya'kub'-un oğlunun rayihasını burnunda duyduğu zaman kervanın olduğu mahal Ken'an'a sekiz veya on konak mesafe olduğu mervidir. Rayiha-yı Yusuf'u bu kadar uzak mesafeden duyması mu'cize ve harikuladedir. İşte iptilâ zamanında yakın bir mesafede olan kuyuda ve Mısır'a giderken yakın mesafelerde duymayıp da iptilâ devri geçtikten sonra bu kadar uzak mesafeden hissetmesi insanların devr-i iptilâsında her kolay olan şeyin zor ve devr-i ikbâlinde her zor olan şeylerin kolay olduğu ve devr-i in'ikâsta vücudun her kapıları kapalı olup devr-i inkişafta vücudun her şuur ve idrak menfezleri açık olduğu bu vak'adan pek aşikâr olmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında Mısır Ken'an'a o kadar uzak olmadığı halde hayatından bir haber alamadığı ve sıytini işitmediği ve aradan kırk sene geçtiği halde ufacık bir rivayete bile nail olamamıştı. Fakat iptilânın zamanı bitince Ken'an'da, Mısır'da bulunan oğlunun rayihasını, hissetmek Allah'ın kudretine delâlet eden acaibattandır. Zira; irade-i ilâhiye taalluk ederse bir gün içinde babayı oğluna ve oğlunu babasına hasret edeceğine bu vak'a pek büyük bir delildir.
(لولاان تفندون) F e n e d ; kocalıktan arız olan akıl zayıflığıdır. Yani; «Beni bunamış, aklına zaaf gelmiş demekle itham etmeseniz ben Yusuf'un rayihasını buluyorum» demektir. D a l â l ile muradları; Yusuf (A.S.) ı ölmüş bildikleri için ölmüş kimseyi aramakta hata ediyorsun demek istemişler ve fart-ı muhabbetini hataya hamletmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ kafilenin Mısır'dan hareketinden sonra gömleği beşirin huzur-u Ya'kub'a getirdiğini ve Ya'kub (A.S.) ın gömleği yüzüne sürdüğünü ve söylediği sözleri ve mahdumlarının pederlerinden istiğfar istediklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا أَن جَاء الْبَشِيرُ أَلْقَاهُ عَلَى وَجْهِهِ فَارْتَدَّ بَصِيرًا

buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) ın hayatını tebşir eden zat gömlekle gelince gömleği Ya'kub (A.S.) ın yüzüne koydu. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) ıngözünde olan zaaf zail oldu ve gözü hal-i aslisine avdet ederek görür oldu.]

قَالَ أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ مِنَ الله مَا لاَ تَعْلَمُونَ ﴿96﴾

[«Ben size Allah-u Tealâ'dan sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim demedim mi?» demekle eski sözlerini aile halkına hatırlattı.]

قَالُواْ يَا أَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ ﴿97﴾

[Mahdumları pederlerine istirham ederek «Ey babamız ! Bizim için günahlarımıza istiğfar ve günahlarımızın mağfiret olunmasını Cenab-ı Hak'tan talebet. Zira; biz hata edenlerden, sana ve Yusuf'a kusur edenlerden olduk» dediler.]

قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّيَ

[Ya'kub (A.S.) mahdumlarının ihlâs ve tevnelerini görünce «Ben sizin için yakında istiğfar ederim.]

إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ﴿98﴾

[Zira; Kabbim kullarının kusurlarını mağfiret eder ve tevbelerini kabulle merhamet buyurur» demekle istiğfar edeceğini vaad etti.]
Fahri Râzi. Kazî ve Hâzinin beyanları veçhile b e ş i r le murad; büyük biraderleri Yahuza'dır. Çünkü; (Yahuza) nın «Kanlı gömleği götürüp pederimi mahzun eden bendim. Şimdi sebeb-i meserret olan gömleği götürüp pederimi ben mesrur edeceğim ki mahzun ettiğime mukabil mesrur olsun» dediği ve gömleği getirip pederini tebşir ettiği mervidir. Şurası gariptir ki Ya'kub (A.S.) ın hüznü bir gömlek sebebiyle başladığı gibi süruru da diğer bir gömlek vasıtasıyla başlamıştır. Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile beşir gelip gömleği yüzüne sürüp gözü hal-i aslisine avdet edince Ya'kub (A.S.) secde-i şükrü eda ettikten sonra «Ben size sizin bilmediğinizi Allah'ın lutfuyla bilirim demedim mi?» demiştir.
Tefsir-i Hâzin'de Hz. Ya'kub'un beşire «Yusuf'u nasıl terkettin?» deyip beşir de «Mısır'ın mülkü onun elinde Aziz olarak terkettim» deyince «Benim mülkçe işim yoktur, hangi din üzere terkettin?» diyerek dininden suâl edince «Din-i hak üzere terketürn» demesi üzerine «Şimdi Allah'ın nimeti tamam oldu» dediği mervidir.
Fahri Râzi, Kazî.ve Medarik'in beyanları veçhile Hz. Ya'kub mahdumlarının talepleri üzere derhal istiğfar etmedi, belki istiğfarı vakt-ı sehere te'hir etti. Zira vakt-i seherde istiğfar; duânın icabete yakın olduğu bir zamandır. Yahut Cuma gecesine te'hir etti. Gerçi Cuma bu ümmete tahsis olunmuş bir günse de evvelden beri ekseri milletler arasında Cuma gününün bir mevkii ve kulûb-u nasta bir hürmeti olduğundan Cuma günü evkatın eşrefindendir. Yahut istiğfarı te'hirden maksatları; Yusuf (A.S.) la istişare ve onunla istihlâl ve kardeşlerini affetmesini emrettikten sonra hepsi beraber olduğu halde istiğfar etmekti. Te'hiri hangi sebepten dolayı olsa icabete karin olacak bir vakit aramaktan ibaretti: Hatta yirmi küsur sene Ya'kub (A.S.) ın Cuma geceleri oğullarına istiğfar ettiği mervidir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın daveti üzerine pederi ve biraderleri aileleriyle beraber Mısır'a geldiklerini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا دَخَلُواْ عَلَى يُوسُفَ آوَى إِلَيْهِ أَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُواْ مِصْرَ إِن شَاء الله آمِنِينَ ﴿99﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Ya'kub (A.S.) ve mahdumları Yusuf üzerine dahil oldularsa Yusuf (A.S.) valide ve pederini nefsine zammetti ve herbirinin boyunlarına sarıldı. «Kıtlık ve sair müzayakadan emin ve salim olduğunuz halde Allah'ın iradesiyle Mısır'a dahil olun» demekle herbirine iltifat ve tatyib-i hatır etti.l

وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّواْ لَهُ سُجَّدًا

[Hanesine gelince valide ve pederini sarayın üst katında kendi oturduğu odada kürsü üzerine çıkardı ve cümlesi Yusuf (A.S.) a ta'zîm suretiyle secdeye kapandılar.]
Yani; Yusuf (A.S.) ın gönderdiği elbise, deve ve sair eşya ile mücehhez ve mülebbes Ken'an'dan hareket edip âile-i Ya'kub cümlesi Mısır arazisine girdiklerinde onları istikbal eden Yusuf (A.S.) la mülakat edip Yusuf (A.S.) pederini ve validesi makamına kaim
olan teyzesi (Liya) yı nefsine zammetti, kucakladı ve boyunlarına sarıldı ve «Hüzn ü kederden ve kıtlıktan salim ve emin olduğunuz halde inşaallah nefsi Mısır şehrine dahil olun» demekle onları mesrur ettikten sonra saraya gelince valide ve pederini kendi kürsüsüne çıkardı ve cümlesi Hz. Yusuf'a tekrim suretiyle o zamanın selâmı kabilinden olan secdeyi yerine getirdiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette e v v e l k i d u h u l le murad; Mıstr arazisine dahil olmalan, i k i n c i d u h u l le murad; nefs-i Mtsır şehrine dahil olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) pederinin Mısır arazisine geldiğini işitince Melik-i A'zam (Reyyan) a haber verir, dört bin süvari, hükümdar ve sair erkân, a'yan, vüzera, vükelâ ve eşraf-ı memleket birkaç konak mesafede istikbâl eylemişler ve sonra Mısır'a bir debdebe ve dârâtla girmişler, saray-ı Yusuf'a misafir olmuşlardır.
O günde evlâd-ı Ya'kub'dan Mısır'a giren doksan üç kişi olduğu halde Mûsâ (A.S.) la Mısır'dan çıkan altı yüz bin küsur kişi olduğu mervidir. V a l i d e s i yle murad; teyzesi (Liya) dır. Çünkü; amca peder makamına kaaim olduğu gibi teyzenin de valide makamına kaim olduğuna bu, âyet delâlet eder. Zira; Yusuf (A.S.) ın validesi vefat edip pederinin taht-ı nikâhında teyzesi (Liya) olduğu mevsukan mervi olduğu halde bu âyette ebeveyni denilmiştir.
Secdeler Allah-u Tealâ'ya secde-i şükürdür. «Yusuf (A.S.) ı secdelerine kıble ittihaz etmişlerdir» diyenler varsa da o zamanda insanlar ta'zîm edecekleri kimseyi secde ile selâmlarlardı. Şu halde secde; selâm ve musafaha makamındaydı, yoksa secdeyle murad; ibadet değildir. Binaenaleyh; ta'zîm suretiyle Yusuf (A.S.) a secde etmişlerdir. Âyetin zahirde ibaresi buna delâlet ettiğinden te'vile ihtiyaç yoktur.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın pederi ve biraderleri Mısır'a gelip ta'zim ettikleri beyandan sonra Yusuf (A.S.) ın pederinin rü'yâsını ta'bire intikal ederek musahabete başladıkalrını beyan etmek üzere :

وَقَالَ يَا أَبَتِ هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِن قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا

buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) ve evlâdı saray-ı Yusuf'a gelip istirahat ettikleri zaman Yusuf (A.S.) pederine hitaben dedi ki «Ey babam ! Şu cereyan eden ahvâl bundan evvel benim rü'yamı ta'birin ve te'vilin aynıdır. Binaenaleyh; muhakkak Rabbim rü'yamı hak ve vakıa mutabık kıldı.]

وَقَدْ أَحْسَنَ بَي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَاء بِكُم مِّنَ الْبَدْوِ مِن بَعْدِ أَن نَّزغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي

[Halbuki benim Rabbim bana ihsan etti. Zira; beni zindandan çıkardı ve Mısır arazisinde tasarrufa malik kıldı ve şeytan'ın kardeşlerimle beynimizi ifsad edip aradan muhabbeti kaldırdıktan sonra sizi uzak badiyeden Rabbim getirdi ve tefrikadan sonra cem'etti ve birbirimize nefretimizi muhabbete kalbetti.]

إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِّمَا يَشَاء

[Zira; beni cnvâ'-ı lutfuyla taltif eden Rabbim dilediği umuru tedbirle lûtfeder.]

إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴿100﴾

[Çünkü; Rabbim kullarının işlerinin iyisini, kötüsünü, ihlâsa mukaarin olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; herşeyi vaktinde tedbir eder ve tedbiri hikmete muvafık bir hakim-i müteâldir» demekle Cenab-ı Hakka hamdettiği gibi geçmiş vukuatlara dahi işaret eyledi.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile rü'yayı ta'birle şu musahabet arasında geçen müddette birçok rivayet varsa da sıhhata karib olan kırk sene olmasıdır. Çünkü; (Kıtfır) ın sarayında ve zindanda karar etmesi ve Aziz olduktan sonra geçen müddetlerden tahmin olunan otuzla kırk arasıdır ve âyetin müddete delâlet ve işareti olmadığından müddet hakkında kat'i birşey denilemez.
Biraderleri mahcup olmaması için Cenab-ı Hakkın ihsanını ta'dad ederken zindandan çıkardığını söyledi de kuyudan çıkardığını söylemedi. Çünkü; kuyu meselesi zikrolunsa bittabi' biraderleri mahcup olmakla meclisin şetareti kaybolacaktı. Binaenaleyh; o ciheti sükûtla geçmiştir.
Ya'kub (A.S.) ın Mısır'da oğlu Hz. Yusuf'la beraber yirmi dört sene yaşadığı ve vefatı takarrub edince cenazesinin arz-ı Mukaddes'te pederi İshak (A.S.) ın yanına defnolunmasını vasiyet ettiği, vefatından sonra Yusuf (A.S.) da sac ağacından bir tabut yaptırıp pederinin cenazesini arz-ı Mukaddes'e götürdüğü ve ikisi bir batından doğan biraderi İys'in vefatı gününe tesadüf edip ikisi bir batından bir günde dünyaya geldikleri gibi bir günde de ikisinin bir kabre defnolundukları mervidir. Yusuf (A.S.) ınpederinden sonra yirmi üç sene daha muammer olduğu ve vefat edince Mısır ahalisinin hepsi kendi mahallelerine defnolunması zımnında münazaa edip bu nizaın önünü almak için mermerden bir tabut yaptırarak Nil'in cereyan ettiği mahalle koyup Nil suyunun bu tabut üzerinden cereyan edip Mısır arazisinin her tarafına bereketi vasıl olmasına razı olarak o minval üzere defn merasimini icra etmişlerdir, 400 sene sonra Mûsâ (A.S.) Mısır'dan çıkarken Yusuf (A.S.) ıncenazesini beraber alıp. götürdüğü mervidir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın pederi ve biraderiyle birleştikten sonra tahdis-i ni'met ve Cenab-ı Hakka şükrolmak üzere zikretmiş olduğu sözünü beyan etmek üzere :

رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ

buyuruyor.

[«Ey benim Rabbim ! Bana Mısır'ın mülkünü muhakkak verdin ve bana rü'ya ta'birini ve enbiya-yı sabıkanın kitaplarının ve sünnetlerinin te'villerini öğrettin.]

فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنتَ وَلِيِّي فِي الدُّنُيَا وَالآخِرَةِ

[Sen ki ya Rabbi ! Yerin ve göklerin halikı, dünyada ve âhire tte benim muinim ve yardımcımsın. Binaenaleyh; cümle umurum senin yed-i kudretindedir.]

تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ ﴿101﴾

[Yâ Rabbi ! Sen beni öldürdüğünde müslim olduğum halde öldür ve beni salihler zümresine ilhak et» demekle Rabbine tazarruda bulundu.]

Kazî'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) a verilen mülk, mülk-ü dünyadan hükümet-i Mısır'ın bazı nezareti olup te'vil-i ahadise ilim de, ulûmun bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden (من) lafzıyla irad-ı kelâm etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duânm evvelinde Cenab-ı Hakkı zikirle senada ve envâ'-ı lutf u keremini beyanda duânın kabulüne te'siri olduğundan Yusuf (A.S.) duâsının evvelinde Cenab-ı Hakkın kendine olan lutfundan bahsile zikir ve sena etmiştir. İlhak olunmasını istediği s a l i h î n le muradı; dedeleridir. Ve i l h a k la muradı; onların derecelerine nail olmaktır.
Rûhunun müslim olarak kabzolunacağı nebi olduğu cihetle muhakkak olduğu halde burada müslim olduğu halde vefatım istemek ümmetine ta'lim olduğu gibi hükm-ü ilâhiye razı ve kalbi mutmain olarak vefatını temenni etmektir.
Bir kimse dünyanın lezzetinin seriüzzevâl ve akıbet insan için mevtin muhakkak olduğuna ve âhiret nimetinin bekasını bildiğinden dolayı mevtini temenni etmesi caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Fakat dünyaca gördüğü bazı meşakkata binaen mevti temenni etmek kerahettir. Binaenaleyh; eğer mevti temenni ederse «Yâ Rabbi Eğer benim için hayat hayırlıysa hayatımı idame et ve eğer mevt hayırlıysa öldür» demek suretiyle temennide bulunması caizdir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) vak'asını beyandan sonra resûlüne bu vukuatı beyan eylemek gaibi vahyetmek olduğunu beyan etmek üzere :

ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ وَمَا كُنتَ لَدَيْهِمْ إِذْ أَجْمَعُواْ أَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ ﴿102﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Şu zikrolunan Yusuf'un ve biraderlerinin vak'ası gaibi haber kabîlindendir. Biz bunu sana vahyederiz. Halbuki Yusuf (A.S.) in biraderleri ona hile eder oldukları halde müşaverelerine içtimâ' ettiklerinde sen onların yanlarında olmadın.] Çünkü; onlar Yusuf'u pederinden ayırmak için çok zaman müşavere ettiler ve müşavere hususunda bir yere toplandılar ve bir çok hileler düşündüler, akıbet kuyuya misafir yapmaya karar verdiler ve o yolda kararlarını icra ettiler. Sen ise bu işlerin hiç birisinde yanlarında bulunmadığın gibi okuyup yazmak suretiyle dahi öğrenmedin. Şu halde senin ve kavm-i Kureyş'in bilmediğiniz bir şeyi haber kabilinden olduğu cihetle kıssa-i Yusuf (A.S.) baştan âhirine kadar vahyile bilinen bir vak'adır ve gaibi ihbar kabîlindendir. Çünkü; Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimsenin bir şeyi bilmesi okuyup yazmakla veya görmek ve işitmekle veyahut vahiy ve ilhamla olur. Şu halde Resûlulİah'da okumak ve yazmak ve bir kimseden öğrenmek suretiyle bilmek olmayınca herhalde vahyile olduğu kafidir. Binaenaleyh; bu kıssayı bu minval üzere haber vermek Resûlullah için mucizedir ve kıyamet gününe kadar bakîdir.

***
Vâcib Tealâ Yusuf (A.S.) ın vak'asını beyan; vahyile olduğunu ve bunu suâl eden müşriklerin, gaibden haber olub mu'cize olduğu cihetle iman etmeleri lâzım bulunduğunu ve Resûlullah da bunların imanlarına çok tama' ediyorsa da tama'mın te'siri olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ ﴿103﴾

buyuruyor.

[Habibim ! Sen nâsın imanına şiddetle tama' etsen de ekserisi sana iman eder olmadı.] Binaenaleyh; sen ne kadar mucize göstersen ve nübüvvetine delâlet eder âyetler izhar etsen onların hiç birisi te'sir etmez. Zira; onlar küfrüzere kalmaya karar verdiklerinden ondan dönücü değillerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yahudiler ve müşrikler Resûlullah'ı yormak için kıssa-i Yusuf'tan suâl etmeleri üzerine Resûlullah, bu sûre nazil olarak vak'ayı tamamıyla haber verince imanlarına ümid etmişti. Halbuki onlarda asla te'sir etmediğini ve küfr ü inad üzere kaldıklarını görünce Cenab-ı Hak bu âyetle resûlünü tesliye etmiştir. Yani «Sen ne kadar onların imanlarına gayret etsen iman eder olmadılar. Binaenaleyh; mahzun olma» demektir.

وَمَا تَسْأَلُهُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ لِّلْعَالَمِينَ ﴿104﴾

[Halbuki habibim ! Sen tebliğ ettiğin ahkâm üzere onlardan ücret istemezsin. Zira; tebliğ ettiğin Kur'an olmadı, illâ âlemlere mev'ize ve nasihat oldu.] Zira; ahkâmı insanlara nafi', dünya ve âhiret saadetlerini kâfil ve durub-u emsali ve hikâyeleri ibretâmizdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (العلمين) lâfzı Yehûd, Nasârâ ve müşriklerin cümlesine şâmildir. Zira; (الف لام) istiğrak için olduğundan âlemin efradından her mükellefe şamildir. Binaenaleyh; Kur'an'ın mev'ize olmadığı müstesna olan bir fert yoktur. Yalnız o mev'izeyi kabul edip müttaiz olanlar azdır. Lâkin onların kabul etmemesinden Kur'an'ın mev'ize olmaması lâzım gelmez. Halbuki vaazı kabul etmiş olsalar bir zarar olmadığı gibi ayn-ı menfaattir ve o menfaattan müstefid olacak kendileridir.

وَكَأَيِّن مِّن آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ ﴿105﴾

[Halbuki onlar semâvât ve arzda vahdaniyete delâlet eder birçok alâmetler ve deliller görürler ve o deliller üzerine yolları tesadüf eder, yürür, geçerler, onlardan asla ibret almaz ve i'raz eder vahdaniyete istidlal etmezler. Halbuki o delilleri nasbetmekten maksad-ı aslî; matlub olan vahdaniyet-i ilâhiyeye istidlal etmektir.] Çünkü; semâvâtın şu görülen cirmüzere bulunması, hareketi, yıldızların nûranî ve ziyalarının birbirinden farklı olması ve arzın anasırında ve hayvanat ve maadininde ve üzerinde biten otların gûna gün renklerinde ve tohumlarında olan acaibatın cümlesi bir fâil-i muhtarın ihtiyarı ve kudret-i kahiresiyle olduğuna açıktan delâlet ettiği cihetle istidlal edip iman etmeleri lâzımdır.

وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِالله إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ ﴿106﴾

[Halbuki onların ekserisi Allah'a iman etmez ancak müşriklerdir.] Zira; delâile nazar ve imana iradelerini sarf etmezler. Binaenaleyh; habibim ! Senden i'raz etmelerine sen mahzun olma. Çünkü; onların şu delâilden i'raz edip Allah'a iman etmemeleri senden i'raz etmelerinden ve sana iman etmemelerinden daha gariptir.

***
Vâcib Tealâ ne kadar delâil serd edilse ve ne kadar Resûlullah onların imanlarına cehdetse te'sir etmeyip iman etmediklerinden dolayı tehdid etmek üzere :

أَفَأَمِنُواْ أَن تَأْتِيَهُمْ غَاشِيَةٌ مِّنْ عَذَابِ الله أَوْ تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ ﴿107﴾

buyuruyor.

[O kâfirler gaflet ederler de onlara Allah'ın azabından umumunu ve her taraflarını ihata edecek bir azabın gelmesinden emin mi oldular? Yahut onların haberi olmadan kıyametin onlara gelmesinden emin mi oldular? Ve bütün korkularından âzâd olacaklarına bir senet mi aldılar? Ve neden bildiler onlara dehşetli bir azap gelip her taraflarını ihata etmeyeceğini ve neden bildiler ansızın kıyametin gelmeyeceğini? Ve herşeyden kurtulacaklarına ellerinde ne gibi delilleri vardır? Halbuki bunların hiç birinin ellerinde senet ve delilleri olmadığı halde niçin iman etmezler.] Binaenaleyh; onların üzerine her zaman altından kalkamayacakları ve kurtulamayacakları bir azabın gelmesi veyahut ansızın haberleri olmaksızın kıyametin gelmesi me'mûl olduğu halde bunlardan emin olarak oturmaları doğru birşey değildir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin iman etmediklerini ve mezheplerinin batıl olduğunu beyandan sonra tarik-ı hakkı beyan etmeyi resûlüne emretmek üzere:

قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى الله عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ الله وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴿108﴾

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen müşriklere de ki «Şu tevhid ve din-i İslâm benim tarikim ve dinimdir. Ben sizi bu dine ilm-i yakin üzere davet ederim. Binaenaleyh; ben ve bana tebaiyet eden kimseler, ilm-i yakin ve hüccet-i kafiyeyle bu tarika davet ederiz. Şu halde davetimiz taklid suretiyle değildir ve ben Allah-u Tealâ'yı şerikten ve cemi'-i nekaisten tenzih ederim, halbuki müşriklerden olmadım» demekle Cenab-ı Hakkın şerik ve nazirden münezzeh olduğunu ve şirkin fenalığını beyan et.]
Kazî'nin beyanı veçhile (بَصِيرَةٍ) ilm-i yakin ve hüccet-i vazıha manâsınadır. Binaenaleyh din-i hakka davet; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile yakin üzere açık delillerle olup taklid üzere olmadığına bu âyet delâlet eder. İşte şu esas üzere rusûl-ü kiram ümmetlerini, din-i hakka davette delâil-i kafiye serdiyle ve istidlal suretiyle davet ettikleri gibi ümmetin uleması da Resûlullah'ın şeriatına delâil-i kafiyeyle davet ve ahkâmını takviye ederler. Binaenaleyh; ulemanın tebligatı daima hüccet-i kafiye üzere müstenid olduğundan onları yıkmak ve çürütmek için çalışanlar her zaman zebun düşmüş ve mağlûb olmuşlardır. Zira; şeriata ta'n edenlerin ta'nları metin ve muhkem teessüs etmiş bir kaleye atılan kuru sıkı topa benzediğinden bin üç yüz küsur senedir tek bir hükmünü bile hiçbir kimse yerinden oynatamamıştır.

***
Vâcib Teala resûlünün davet ettiği tarikin tarik-ı hak olduğunu beyan ettiği gibi Mekke ahalisinin keşke resûl melekten olsaydı dediklerini reddetmek üzere :

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلاَّ رِجَالاً نُّوحِي إِلَيْهِم مِّنْ أَهْلِ الْقُرَى

buyuruyor.

[Habibim ! Senden evvel biz resûl göndermedik, illâ ehl-i kuradan kendilerine vahyettiğimiz recülleri gönderdik. Ve şimdiye kadar beşere resûl, ancak beşerin erkeklerinden göndermek adetimizdir. Mekke ahalisinin resûlün melekten olmasını istemeleri hikmet-i bi'sete muhalif cehaletleri neticesidir.]

أَفَلَمْ يَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَيَنظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ

[Onlar resûlün melekten olmasını isterler de yeryüzünde seyr ü sefer edip görmezler mi ve nazar edip bakmazlar mı? Bunlardan evvel geçen ve resûllerini tekzib edenlerin halleri ne oldu? Onlar da bunlar gibi resûllerini tekzibettiler ve akıbet helak oldular. Bunlar da tekzipte devam ederlerse aynı felâkete ma'ruz kalacakları şüphesizdir. Şu halde sonra gelenlerin en mühim vazifeleri kendilerinden evvel geçenlerden ibret alıp seni tekzib etmemektir.]

وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ اتَّقَواْ

[Halbuki dar-ı âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar resûllerini tekzipten ittika ettiler.]
أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿109﴾

[Bunlar tekzibederler de akıbet başlarına gelecek felâketi düşünmezler mi?] Lâyık olan; teemmül ve taakkul edip akıbeti düşünmek ve evvel geçenlerden ibret almaktır. Yoksa küfrüzere ısrar ve inad etmek değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; nisvandan ve ehl-i bâdiyeden nebî ba'solunmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette hasır ve kasırla ancak ehl-i kuradan recül olarak resûl gönderdiğini beyan etmiştir. Zira; taife-i nisvanın ricale nispetle akılları noksandır. Gerçi zamanımızda bu kaziyenin aksini iddia edenler varsa da bedahetin hilâfına bir iddia olduğu için erbab-ı akl ü iz'anın indinde muteber değildir, resûl ise irsal olunduğu kavmin en ziyade akıllısı olmak hikmet-i risalete muvafıktır. Ehl-i bâdiyenin tabiatlarında mevcut olan gılzat ve şiddet hikmet-i risalete münafidir. Çünkü; resûl olan zatın halim, selim ve herkesle görüşmek istidadını haiz olmak lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i bâdiyeden resûl göndermeyip ehl-i kura ve kasabadan gönderdiğini beyan buyurmuştur. Zira kasaba ahalisi ilm ü irfan cihetinden bâdiye ahalisinden ekseriyetle ziyade olduğundan emanet-i risaletin onlardan birine tevdi olunduğu beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ rusûl-ü kiramın ricalden olduğunu beyan ettiği gibi rusûl-ü kiramın mansur ve muzaffer olduklarını dahi beyanla resûlünü tesliye etmek üzere :

حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّواْ أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُواْ جَاءهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَن نَّشَاء

buyuruyor.

[Biz rusûl-ü kiramı rical olarak gönderdik ve nusret vaad ettik ve vaadimiz olan nusret taahhur etti. Hatta resûller kavimlerinin imanlarından me'yus oldular ve kavimleri için vaad ettikleri azap teehhür edince onlar zannettiler ki rusûl-ü kiram onları aldattılar ve kendileri aldandıklarını zannettikleri bir zamanda bizim resûllerimize nusretimiz geldi ve kâfirlere azap nazil oldu. Binaenaleyh; biz dilediğimiz kulumuzu azaptan kurtardık.]

وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ﴿110﴾

[Halbuki bizim azabımızı günahkâr olan kavimden kimse menedemez. Binaenaleyh; azabımız mücrimlerden menolunmaz ve gazabımızın şiddeti her halde onları bulur.] Şu manâ; (كذ بوا) kelimesi sülâsiden meçhul olarak kıraat olunduğuna nazarandır. Amma ziyadeden ve tef'il babından kıraat olunduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir. [Resûller ümmetlerinin imanlarından me'yus olduklarında yakinen bilirler ki kendileri tekzibolundular ve ümmetleri onları tekzibettiler. İşte o zaman ümmetlerinin imanlarından ümitleri olmadığı için ümmetleri aleyhine duâ ederler. Binaenaleyh; resûllere nusretimiz ve kâfirlere azabımız gelir ve dilediğimiz kimseyi azaptan kurtarırız ve günahkâr olan kavm-i mücrimden bizim azabımız reddolunmaz, elbette onları bulur.] demektir.
Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Ayşe (R.A.) dan rivayet olunan manâ-yı âyet şöyledir : [Resûller ümmetlerinin imanlarından me'yus olup âsîlere de azabın teehhür ettiğinden kendilerine iman eden mü'minler tarafından tekzib olunacaklarını zannettiklerinde resûllerimize bizim nusretimiz geldi. Binaenaleyh; biz istediğimiz kimseye necat verdik ve onlar da bizim tarafımızdan kurtuldular. Halbuki mücrim olan kavimden bizim azabımız geri çevrilmez.] demektir.
Yani; kâfirler dünyada refah ve saadetlerinin temadisinden ve azaplarının taahhurundan mağrur olmasınlar. Çünkü; bunlardan evvel geçen ümmetlerin de nimetleri temadi edip azapları teehhür etti. Hatta resûller dünyada onlar aleyhine nusret geleceğinden ve onların iman edeceklerinden kat'-ı ümid ettiler ve kâfirler, «resûller kendilerini aldattılar» dediler ve kendileri de aklandıklarını zannettiler. Çünkü; rusûl-ü kiramın haber verdikleri azap gelmeyince bunlar bize yalan söylüyorlar dediler ve öyle zannettiler. Sonra nusret-i ilâhiye geldi, yalan zannettikleri sözler doğru çıktı demektir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrenin evvelinde kıssa-i Yusuf (A.S.) in kıssaların güzeli olduğunu beyan buyurmuştu. Kıssanın güzelliği ibret cihetinden olduğu cihetle sûrenin âhirinde bu kıssada ibret-i kâmile olduğunu beyan etmek üzere :

لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِّأُوْلِي الأَلْبَابِ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Yusuf ve biraderlerinin kıssalarında akıl sahipleri için büyük ibret vardır.]

مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى

[Kur'an ve Kur'an'da zikrolunan ahkâm Cenab-ı Hakka iftira olunur bir haber olmadı.]

وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ ﴿111﴾

[Ve lâkin Kur'an kendinden evvel geçen kitapların tasdiki oldu ve Kur'an insanın muhtaç olduğu mesailin cümlesini tafsil ve yapışanları maksatlarına îsâl eder olduğu gibi iman eden kavme dahi ayn-ı rahmet oldu.]
Hz. Yusuf'un ve biraderlerinin haberlerinde ibret vardır. Çünkü; Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) bir zaman ıssız çölde mevcut kuyunun en derin ve karanlık mahallinden muhabbetin en yüksek mahalline çıktı ve hasır üzerinden serîr-i saltanata geçti ve sabrın sonu selâmet olduğu gibi mekr ü hilenin akıbeti de vehamet ve nedamet oldu.
İşte akl-ı selim sahibi olanlar kıssa-i Yusuf'ta vâki' olan acaibatı halketmeye kaadir olan Vâcib Tealâ her kimse hakkında bu gibi acaibatı halka kaadir olacağını itikad eder. Kur'an'dan intifa' edecekler; müminler olduğuna işaret için Kur'an'ın rahmet ve hidayet olması müminlere, tahsis olunmuştur.
Kur'an kendinden evvel nazil olan kitapları Sûre-i Yusuf vasıtasıyla tasdik ediyor. Zira; Hz. Yusuf'tan sonra nazil olan kitapların cümlesinde kıssa-i Yusuf (A.S.) ın aynıyla nazil olduğu mervidir. Şu halde Kur'an'da aynı sûrenin mezkûr olması onları tasdik ettiğinde şüphe yoktur.

Gösterim: 719