Zuhruf Suresi Tefsiri

SÛRE - İ ZUHRUF

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen dokuz âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
حمٓ (1)

Müteşâbihâtın te'vilini tecviz eden ahlâf-ı kiramın tevillerine nazaran (حا) lâfzı harâsete yani beklemek manâsına (ميم) lâfzı mülâzemete delâlet eder ve Resûlullah'a hitabdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Allah'ın dinini bekleyici ve tarik-ı vahdaniyete mülâzemet edici olan Habibim ! Sana hitab ederim] demektir.

وَٱلۡكِتَـٰبِ ٱلۡمُبِينِ (2) إِنَّا جَعَلۡنَـٰهُ قُرۡءَٲنًا عَرَبِيًّ۬ا لَّعَلَّڪُمۡ تَعۡقِلُونَ (3)

[Ahkâmı cami ve şeriatı beyan eden Kur'an'a yemin ederim ki Biz o kitabı Kur'an kıldık. Zira; hakla batıl beynini tefrik eder. Ve üslub-u hikemîyânesinde lisan-ı Arap üzere kıldık ki siz manâsını taakkul edesiniz.]
Yani; ey Hâmi-i din-i İlâhî olan Habibim ! Sana hitab ve ahkâm-ı İlâhiyeyi tamamiyle beyan eden kitaba yemin ederim ki sizin manâsını lâyıkıyla idrak etmeniz için biz o kitabı muhakkak lügat-ı Arap üzere Kur'an kıldık.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an; ümmetin muhtaç olduğu dünya ve âhirete müteallik ahkâmın cümlesini, menfeat ve 5178 mazarratın kâffesini, tarik-ı hidayet ve dalâletin hepsini beyan ettiği cihetle kitab, beyan sıfatıyla tavsif olunmuştur.
K i t a p la murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an yemin olunmaya şayan olduğu gibi k i t a p la murad; kitabet ve resm-i hat olduğuna nazaran dahi yemin olunmaya şayandır. Çünkü; ulûm ve fünunu muhafaza ve muamelâtın tanzimi ve insanlar arasında uzak mahallere ifade-i meram etmek resm-i hat ve kitabetle olduğundan kitabet insanlar için bir çok menfeat temin ettiği gibi âlemin intizamına dahi hadimdir. Binaenaleyh; şanına yemin olunmaya şayan olduğu cihetle Cenab-ı Hak yemin etmiştir. Çünkü; insanlara menfeati çok olan şeye yemin etmek âdet-i İlâhiye'dendir, bu âyette kitaba yemin; menfeatinin çokluğuna mebnîdir. Zira; evvelden beri insanların umur ve hususlarını ve vekâyi-i mühimmelerini zabt u rabtetmek, devletler arasında itimada şayan muahedenâmeler yapmak, nâs arasında muamelât ve senedlerle ahz ü itâ etmek ve mahkemelerde muhakemeleri tescil ve hükümdarların emr ü iradelerini tesbit etmek ve enbiya-yı izama gelen vahiyleri muhafaza etmek için (اقَرأ) sûresinde beyan buyurulduğu veçhile kitabet Allah'ın kullarına talim ve ihsan ettiği nimet cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak şanına tazim için yemin etmiştir.
Kur'an'ın âyetlerini birbirine mukarin olduğu cihetle Kur'an denilmiştir. Lisan-ı Arab fesahat, belagat ve insanların tekellümüne kolay olması itibariyle cümle lisanın efdali olduğundan Cenab-ı Hak Kur'an'ı Arabi olmasıyla sena buyurmuştur.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın büyüklüğüne işaret için Kur'an'a yemin ettikten sonra Kur'an'ın ind-i ulûhiyetinde sabit ve gayet âlî mertebe sahibi olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِنَّهُ ۥ فِىٓ أُمِّ ٱلۡكِتَـٰبِ لَدَيۡنَا لَعَلِىٌّ حَكِيمٌ (4)

buyuruyor.
[Kur'an Levh-i Mahfuzda bizim indimizde sabit ve hikmet-i maslahat üzerine şamil gayet yüksek mertebe sahibidir.] 5179

Yani; Kur'an bütün kitapların esası olan Levh-i Mahfuz'da bizim ind-i ulûhiyetimizde sabittir. Ey Mekke ahalisi ! Siz Kur'an'ı kabul etmiyorsanız bile Kur'an mertebe-i âliye sahibidir. Binaenaleyh; sizin kabul etmemenizden Kur'an'a bir nakîsa arız olmaz. Şu halde ahkâmı ilâyevmil kıyam baki, dünyevî ve uhrevî hikem-i mesâlihi cami, havadis-i beşerin kâffesini kâfil ve ahkâm-ı adalet üzere şamildir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Levh-i Mahfuz Kur'an'ın esası ve Kur'an'ın orada yazılı olduğuna ve Cibril-i Emîn icabettikçe oradan alıp getirdiğine işaret için Levh-i Mahfuz'a kitabın anası denilmiştir. Çünkü; bir şeyin esasına ana demek nâs arasında âdettir. (İbn Abbas) hazretlerinin beyanına nazaran Cenab-ı Hakkın her şeyden evvel kalemi halkettiği ve icadını irade buyurduğu şeylerin cümlesini yazmasını kaleme emreylediği ve kalemin de Levh-i Mahfuz'a bütün mahlûkâtın ahvalini ve inzali mukadder olan kitapları yazdığı mervidir. Binaenaleyh; Kur'an ezelde Levh-i Mahfuz'a yazılmış ve sonra sema-yı dünyaya ve ondan hadise ve maslahat icabı iktiza ettikçe nazil olarak yirmi üç senede inzali hitam bulmuştur.
Kur'an hadise üzerine inzal olunur. Hadisenin de aynı veya nev'i âlemde tekerrür edip daima havadisin ahkâmı Kur'an'dan istinbât olunduğundan ilâ yevnıil kıyam insanlar üzerinde cereyan etmiş ve edecek hadisâtın ahkâmını hail ü fasletmeye kâfi olduğu cihetle Kur'an'ın gayrı bir kitaba ihtiyaç kalmamıştır. Binaenaleyh; Resûlümüz Hatemül enbiyâ olduğu gibi Kur'an da Hatem-i kütüb-ü semaviye olmuştur.
***

Vâcib Tealâ Kur'an'ın Levh-i Mahfuz'da yazılı olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın nesâyihini kâfirlerin kabul etmediklerini ve onların kabul etmemeleri nesâyihi terki mucib olmadığını beyan etmek üzere :
أَفَنَضۡرِبُ عَنكُمُ ٱلذِّڪۡرَ صَفۡحًا أَن ڪُنتُمۡ قَوۡمً۬ا مُّسۡرِفِينَ (5)

buyuruyor. 5180
[Sizin kavm-i müsrif olmanız için biz sizden va'zı meneder miyiz? Elbette menetmeyiz.]

Yani; ey Allah'ın vahdaniyetini ikrar etmek için yaratılmış olan insanlar ! Biz sizi ihmal eder de sizin küfürde israfınızdan dolayı sizden Kur'an'ı ve Kur'an'ın mevaiz ve nesayihini terkeder miyiz? Elbette terk etmeyiz. Çünkü; sizin günâhta haddini tecavüz etmeniz bizim Resûlümüz vasıtasiyle tebligatımıza ve sizi ibadâta terğib ve günâhlardan tehdid için Kur'an'ı inzalimize mani olamaz. Binaenaleyh; sizin küfürde inad ve israfınız bizim sizden Kur'an'ı ref'etmemize sebep olamaz.
Hâzin'in beyanı veçhile (نضرب) , (نترك) manâsına ve (صفحا) i'râz etmek manâsınadır. Z i k i r le murad; vahiy ve Kur'an'dır, fâ lâfzı âtıfedir. Mukadder (نهمل) üzerine matuftur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım : [Biz sizi ihmâl eder de sizden i'raz edici olduğumuz halde vahiy ve Kur'an'ı terkeder miyiz? Elbette terk edemeyiz. Sizin Kur'an'ı ve imanı kabul etmemeniz bizim size nasihatimizi terk etmeye sebep olmaz] demektir.
Hulâsa; âsîlerin nasihati kabul etmemesinden nasihati terketmek ve kâfirlerin Kur'an'ı kabul etmemelerinden vahyi inzal etmemek lâzım gelmediği ve insanların hiç bir resûlün inzarından hali kalmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin küfrüzere inad etmeleri nasihati terke sebep olamıyacağını beyandan sonra nâsın evvelden beri kendilerine taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resûllerine ezâ etmek âdetleri olduğunu ve bu âdet-i kerîheleri sebebiyle helâk olduklarını beyan etmek üzere :

وَكَمۡ أَرۡسَلۡنَا مِن نَّبِىٍّ۬ فِى ٱلاًَوَّلِينَ (6) وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن نَّبِىٍّ إِلاًَ كَانُواْ بِهِۦ
يَسۡتَہۡزِءُونَ (7) فَأَهۡلَكۡنَآ أَشَدَّ مِنۡہُم بَطۡشً۬ا وَمَضَىٰ مَثَلُ ٱلاًَوَّلِينَ (8)

buyuruyor. 5181
[Ümem-i salifede çok nebiler gönderdik ve onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar her gelen nebiyi istihza ederlerdi. Onların istihzaları üzerine Biz senin kavminden daha kuvvetli olan ümmetleri ihlâk ettik ve o ihlâk olunan ümmetlerin sıfatları ve sûret-i helâkleri Kur'an'ın bir çok âyetlerinde geçti.]

Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Mekke ahalisinin seni istihza ve îzalarından müteessif olma. Zira; onlardan evvel geçen ümmetlere irşad ve tarik-ı hakka hidayete sevketmek için bir çok nebî gönderdik, onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar o nebiyi istihza ettiler. Binaenaleyh; kavmin istihzası sana mahsus bir şey olmadığından sen kavminin istihzalarından mahzun olma. Çünkü; senin emsalin resûller, ümmetlerinden bu gibi ezaları görmüşlerdir, bu gibi istihzalar nâsın eskiden beri carî âdetleridir. Eğer kavmin bu hal üzere devam ederlerse onları dahi ihlâk ederiz. Çünkü; mal, evlâd, a'vân ve servet ü saman cihetinden bunlardan daha kuvvetli ve şiddetli olanları ve emri nafiz Firavun ve Şeddâd gibileri ve kuvvetli hükümet sahiplerini ihlâk edince Kureyş gibi zayıf bir kavmi ihlâk edeceğimiz evleviyyetle sabittir. Kur'an'ın bir çok yerlerinde geçmiş milletlerin helâklerine dair vukuatları ve kendilerine gönderilen resûlleriyle aralarında cereyan eden mubahâseleri ve itaat etmediklerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyan olunmuştur.
Bu âyette Resûlullah'ı tesliye ve enbiya-yı sabıka gibi akıbet kavminin ezasından halâs olup âsîlere galebe edeceğini vaad olduğu gibi Resûlullah'ın kavmini tehdit dahi vardır. Zira; bu hal üzere devam ettikleri surette helâk olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; bir kavimde belânın gelmesine sebep olan şey ayniyle diğer kavimde bulununca o belânın onlara dahi gelmesine sebep olacağında şüphe yoktur. Zira ma'siyet; her zaman Allah'ın gazabına sebep olduğu gibi her kavim hakkında dahi helâke sebeptir. Şu halde bir günâh ki, geçmiş ümmetlerin helâklerine sebep oldu. O günâh ümmet-i Muhammed'de bulunduğu surette onların da helâklerine sebep olacağında şüphe edilemez.
Hulâsa; Cenab-ı Hak'km bizim Peygamberimizden evvel bir çok Peygamberler gönderdiği ve evvel geçen ümmetler kendilerine 5182 gönderilen Resûlleri istihza ettikleri ve o istihzaları üzerine Kureyş kavminden daha kuvvetli milletlerin helâk oldukları ve evvel geçen milletlerin sıfatları ve suret-i helâkleri Kur'an'ın bir çok âyetlerinde beyan olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin kendilerine meb'ûs olan resûllerini istihza ettiklerinden dolayı helâk olduklarını ve Kureyş kavmi de resûllerini istihza ederse akibet helâk olacaklarını beyandan sonra
kâfirlere sual olunsa Vâcib Tealâ'nın vücudunu itiraf edeceklerini beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡعَلِيمُ (9) ٱلَّذِى جَعَلَ لَڪُمُ ٱلاًَرۡضَ مَهۡدً۬ا وَجَعَلَ لَكُمۡ فِيہَا سُبُلاً۬ لَّعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ (10)

buyuruyor.
[Ey Nebiyyi Muazzam ! Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki eğer sen «Yerin ve göklerin halikı kimdir?» diyerek sual edersen elbette onlar «Cümle âleme galip ve ilmi her şeye şamil olan Allah Tealâ halketti» derler. O Allah Tealâ ki yer yüzünü sizin için mesken ve karargâh kıldı ve sizin maişetinize yol bulmanız için size yollar halketti.]

Yani ey Rasül-i Ekrem ! Mekke ahalisinin cahil ve anûd olmalarına sen mahzun olma. Zira; zatı ulûhiyetime yemin ederim ki sen onlara sual ederek «yer ve göklerin halikı kimdir?» desen onlar elbette derler ki «Yerin ve göklerin haliki cümleye galip kudret-i kahire sahibi ve mahlukâtın cümlesinin esrarına muttali, dünyevî ve uhrevî menfeatlerini bilen Allah-u Tealâ'dır». O Allah-u Tealâ şol zatı ecellü âlâdır ki yer yüzünü size karargâh kıldığı gibi o yer yüzünde sizin için yollar halketti ki o yollar sebebiyle maişetinize ihtida edersiniz. İşte şurası garibtir ki kâfirler semâvât ve arzın halikı Allüha Tealâ olduğunu ikrar ettikleri halde vahdaniyeti ikrar etmezler. 5183
Halbuki vahdaniyeti ikrar etmemeleri kemali cehaletlerine delâlet eder. Çünkü; bir taraftan Vâcib Tealâ'nın pek büyük sıfatlarından kudreti kahire ve kemali ilim sahibi olduğundan bahsederken diğer taraftan bir takım eşyayı hasiseye ibadet ederek vahdaniyeti inkâr etmek cehalet ve hamakattan başka bir şey değildir.
Hâzin'in beyanı veçhile (مهد ًا) nin asıl manâsı beşiktir. Çocuğun beşikte rahat ettiği gibi insanlar da yer yüzünde rahat ettiklerinden yer yüzüne mehd denmiştir. Şu halde insanların rahatı cihetinden yer yüzünün beşiğe müşabeheti vardır. Yer yüzünün ekin ekmeye ağaç dikmeye ve ebniye yapmaya kabiliyeti olduğu gibi ölülerin yatıp dirilerin oturmasına, ayıplarının setrine ve sair menfeatlerini temine kâfi bir beşik mesabesindedir. (سبلا) yollar manâsınadır. Yer yüzünde yolların insanlara bir nimet-i uzmâ olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette yolları nimet sırasında saymıştır. Çünkü emr-i maişette suhulet; ahalinin bir beldeden diğer beldeye, bir iklimden diğer iklime seyr ü seferle ihtilât etmeleriyle husul bulup bu seyr ü sefer ise yollar vasıtasıyla mümkün olabildiğinden yollar insanlar için pek büyük bir nimettir.
Bu âyet; yer yüzünde yolların insanların ihtiyacını def'için en ziyade muhtaç olduğu bir emr-i mühim olduğuna delâlet eder. Zira; gerek ziraat, gerek ticaret, gerek muamelât-ı saireden yolsuz hiç bir şey husul bulamadığından ve insanlar menfeatlerinin ekserisini yolla temin ettiklerinden her şeyden evvel yolların tamir ve termimine ehemmiyet verilmek lâzım olduğunu âyet-i celile müş'irdir. Bu hususu her şahıs kendi kendine temin edemeyip cemiyyet halinde temin edebileceğinden hükümetin tedbirinde bu cihete teşebbüste isabet vardır. Maatteessüf yoluyla tedvir olunamadığı cihetle bir çok kusur olduğu cümlenin malûmudur.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın yer yüzünü insanların rahatlarına, ziraat ve felâhata elverişli ve her hususta tasarruflarına kabiliyetli olarak halkettiği ve insanların maişetlerinde suhulet ve matlûblarına nail olmak vesair menfeatlarını temin etmek için yer yüzünde yollar halkettiği ve Allah'ın ahval-i ibâda muttali ilm-i kemâl sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 5184
***

Vâcip Tealâ yeri, gökleri, insanların yer yüzünde tasarruflarını teshil için yolları halkettiğini beyandan sonra semadan rahmetleri inzalle yer yüzünü ihya ettiğini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِى نَزَّلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرٍ۬ فَأَنشَرۡنَا بِهِۦ بَلۡدَةً۬ مَّيۡتً۬ا‌ۚ كَذَٲلِكَ تُخۡرَجُونَ (11)
buyuruyor.
[Allah-u Tealâ sol zat-ı şeriftir ki o zat muayyen miktar üzere semadan rahmeti inzal eder. Biz Azîmüşşân semadan inen suyu yer yüzüne dağıtır, o su ile kurumuş beldeyi ihya eder, otları ve ekinleri bitiririz. İşte o yağmur suları ile otları topraktan çıkardığımız gibi sizler de kabirlerinizden çıkarılırsınız.]

Yani; yer ve gökleri halkeden Allah-u Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki gökten ihtiyacınıza göre yağmur sularını inzal eder, Tufan-ı Nuh'da olduğu gibi ziyade inzal edip sizi ihlâk etmez. Şu yağmur sularını inzal. sebebiyle Biz Azîmüşşân kurumuş ve ravnakı kalmamış olan beldelerin otunu ve ekinini bitirmekle ihya ederiz. İşte şu semadan inzal ettiğimiz su sebebiyle otları bitirdiğimiz gibi sizler de öldükten sonra kabirlerinizden ihraç olunursunuz.
Vâcib Tealâ ölmüş insanları kıyamette ihya edeceğine, dünyada rahmet sebebiyle kurumuş topraktan otları bitirmeye kaadir olduğunu beyanla ispat buyurmuştur. Çünkü; kurumuş toprağın, otların ve köklerin ölmüş insandan hiç farkı olmadığı halde otları bitirmeye kaadir olan zatın ölmüş insanları ihyaya kaadir olduğunda hiç şüphe yoktur, otların topraktan çıktığı gibi insanların da topraktan çıkacaklarına işaret buyurmuştur. Şu halde bahar günlerinde otlar nasıl biterse yevm-i haşirde insanların da öyle biteceklerine itikad etmek zaruriyyât-ı diniyyemizdendir. Binaenaleyh hasrı inkâr etmek; diyânet-i İslâmiyede küfürdür. (Sûre-i Şûra) da beyan olunduğu veçhile bu âyet semadan nazil olan yağmurun miktar-ı muayyen üzere nazil olup lüzumundan ziyade ve noksan olmadığına delâlet eder. Yani «İhtiyaca göre ve menfeat vereceği kadar nazil olur.» demektir. Şu halde her beldenin taksimi İlm-i İlâhî'de ne ise o miktar nazil olur ziyade olmaz. Çünkü; dünyada ölçüsüz yağmur Nûh (A.S.) zamanında vaki olan Tufan'da nazil 5185 olmuştur. Başka zamanda ne kadar çok yağsa muayyen olan miktardan bir damla ziyade veya noksan olamaz.

***

Vâcib Tealâ semadan rahmetin miktar-ı muayyen üzere inzal olunduğunu ve o rahmetle kurumuş beldeleri ihya ettiğini beyandan sonra insanlar için halketmiş olduğu nimetleri beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِى خَلَقَ ٱلاًَزۡوَٲجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡفُلۡكِ وَٱلاًَنۡعَـٰمِ مَا تَرۡكَبُونَ (12) لِتَسۡتَوُ ۥاْ عَلَىٰ ظُهُورِهِۦ ثُمَّ تَذۡكُرُواْ نِعۡمَةَ رَبِّكُمۡ إِذَا ٱسۡتَوَيۡتُمۡ عَلَيۡهِ

buyuruyor.
[Yeri ve gökleri halkeden Allah-u Tealâ şol zattır ki mahlûkâtın küllisini çift olarak halketti, deryada gemiden ve karada hayvanattan sizin için binidler icad etti ki o binidler üzerine binip de onlar üzerinde kararlaştığınızda Rabbınızın nimetini zikredesiniz.]

Ezvâc; zevcin cem'idir. Z e v c ; çift demektir. F ü l k ; deryada gemi, e n ' â m ; insanların menfeatleri için yaratılmış hayvanlardır. Yani «Allah-u Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki mahlûkâtın küllisini çift olarak halkettiği gibi sizin maişetinizin ikmali için deryada gemilerden ve karada hayvanattan at, deve, merkeb ve ester gibi binidler halketti ki siz o binidlere binip üzerinde karar ettiğinizden rahatınız için halkedip size muti ve münkâd olan nimetleri zikirle şükrünü edâ etmiş olasınız.»
Şu binidlerin halkolunması sırf insanların menfeati için olduğuna işaret olmak üzere (لكم) lafzı menfeate delâlet eden lâm lâfzıyla varid ve Allah-u Tealâ'dan başka mahrukatın cümlesi çift olduğuna işaret içinde (كُلَّهَا) lâfzı varid olmuştur. Şu kadar ki zîruh olan hayvanâtın biri erkek diğeri dişi olur. Amma cemâdatta gerçi bilfiil erkek ve dişi olmazsa da ancak onlar da erkek ve dişi mesabesinde çift olur. Meselâ semâ mukabili arz, gece mukabili 5186 gündüz, kış mukabili yaz, sol mukabili sağ, tatlı mukabili acı, siyah mukabili gündüz beyaz ve saire gibi hep mahlukât aranırsa çift bulunur.
Ancak Vâcib Tealâ ferd-i vahid olup çift olmaktan münezzehtir. Tek adedinin çiftten efdal olduğunu ulemâ-yı hesab vücuh-u adîdeyle ispat etmişlerdir. Çünkü ferd; ahara muhtaç olmaz, zevç ise daima birinden biri âhara muhtaç olur. Şu halde muhtaç olmayan muhtaç olandan elbette efdaldir. Kezalik ferdin taksimi kabil olmadığından teessürden salim, zevç ise taksimi kabil olduğundan her zaman müteessir olur. Zevcin birinde bulunan evsaf diğerinde dahi bulunduğundan zevç kendine mahsus kemâl sahibi olamaz. Amma ferdin kemali kendine mahsus olduğu cihetle evsaf ve mezâyâsında şeriki olmadığından elbette zevçten efdaldir.
Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette n i m e t - i İ l â h i y e ' y i z i k i r le murad; Allah'ın vermiş olduğu nimetleri kalple Allah-u Tealâ'dan olduğunu bilmek ve aza-yı cevârihle Allah-u Tealâ'ya ibadet etmektir.
***

Vâcib Tealâ bu kadarla iktifa etmeyip bu nimetleri halkeden halikı cemi nekaisten tenzih etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَتَقُولُواْ سُبۡحَـٰنَ ٱلَّذِى سَخَّرَلَنَاهَـٰذَا وَمَا ڪُنَّا لَهُ ۥمُقۡرِنِينَ (13)

buyuruyor.
[Binidleriniz üzerine binip kararlaştığımzda «Şol Allah-u Tealâ'yı nekaisten tenzih ederiz ki o Allah-u Tealâ şu binidi bize muti ve münkâd kıldı. Halbuki bu binide itaat ettirmeye biz muktedir olamadık» deyin ve böyle demeniz lâzımdır.]

Yani; kalbinizle Allah'ın nimetlerini bilip şükrettiğiniz gibi lisanınızla dahi o nimetlerin şükrünü edâ ve Allah'ın keremini bilmek ve hakkını ifâ etmek üzere şöyle demeniz lâzımdır : «Biz şol Allah-u Tealâ'ya teşbih ederiz ki o Allah-u Tealâ şu binidi bize mutî ve münkad kıldı. Halbuki o binidi itaat ettirmeye biz muktedir olmadık.» Çünkü; hayvan veya gemi üzerine binip rahatlaşınca o rahat nimetinin şükrünü teşbihle edâ etmek lâzımdır. Zira; su üzerindeki gemileri, kemal-i cesamete malik deve ve atları insanların itaatle ellerinde döndürmesi pek büyük nimet olduğundan o nimeti ihsan eden Allah-u Tealâ'nın cemî nekâisten münezzeh olduğunu tasdik etmek herkes üzerine farzdır.
(مقَرنين) takat manâsınadır. Yani «Cenab-ı Hak bu bindiğimiz hayvanatı bize mutî kıldı. Halbuki biz buna takat getirici değildik» demektir. Yahut m u k a r r i n ; zabıt manâsınadır. Yani «Allah-u Tealâ bunu bize itaatli kılmasaydı biz bunu zabtedici olmadık» demektir. Yahut «biz bu hayvana kuvvette mukarin olmadık» demektir. Çünkü; Allah Tealâ hayvanda iki haslet halketmiştir: B i r i n c i s i ; o hayvanın binmeye ve yük götürmeye elverişli olmasıdır. İ k i n c i s i ; kuvvette insanın çok fevkinde olmasıdır. Hayvanı itaata sevkedecek akıl da yoktur. Şu halde kuvvette insandan çok yüksek olduğu ve itaate sevkedecek aklı da olmadığı halde Cenab-ı Hakkın onu insana son derece itaatli olarak halkettiğini ve bunda olan esrarı düşünen bir âkil Cenab-ı Hakkı nekâisten tenzihe sür'at eder, eğer bunu yapmazsa küfran-ı nimet etmiş olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; hayvan üzerine bindiğinde insan için lâzım olan âdâb-ı seferiyye-i şer'iyeyi talim etmiştir. Resûlullah misaferete başladığında binidinin üzerine oturup yola çıkınca üç kere tekbir sonra bu âyette beyan olunduğu veçhile teşbih ederek «Ya Rabbi ! Bu seferimde ben senden iyilik ve ittikâ isterim, amelde rızana muvafık olanı bana müyesser ve bize uzağı yakın kıl» diye duâ buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir kimse misaferete başladığında o misaferetten hayr ü bereket istemek, afiyetle beldesine dönmek ve evlâd ü iyâlinin afattan selâmet üzere olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek sünnet-i seniye-i nebeviyyedendir.

***

Vâcib Tealâ hayvana veya gemiye binen kimsenin sözüne şunu da ilâve etmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere : 5188

وَإِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا لَمُنقَلِبُونَ (14)
buyuruyor.
[Halbuki bizler bilûmum ahvalimizde Rabbimize rücû ediciyiz.]

Yani; Rabbımızın huzuruna bizim rücûmuz muhakkaktır. Binaenaleyh; her halimizde Allah'ın inayetine sığınmak lâzım olduğu gibi hayvan üzerine bindiğimizde dahi Allah'ın kudretine iltica etmek lâzımdır.
Bu âyet-i celile; yola çıkan ve binitine binen kimsenin inkılâb-ı azîm olan vefatını, dünyadan âhirete seferini, o büyük misaferetten hasıl olacak meşakkati ve huzuruna varacağı Rabbısının büyüklüğünü düşünmesi ehem ve elzem olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; alelekser dünyanın işleri âhirete numune olduğu gibi dünyada bir beldeden diğer beldeye misafereti dahi dünyadan âhirete misafere-te numunedir. Şu halde dünyada misaferette azık ve saire gibi yol tedariki nasıl lazımsa âhirete seferde dahi şeriatın beyanı veçhile öylece tedarikât lâzımdır.

***

Vâcib Tealâ misaferetin âdabını ve insan için halkettiği nimetlerin şükrünü edâ etmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın küfran-ı nimet ettiğini beyan etmek üzere :

وَجَعَلُواْ لَهُ ۥمِنۡ عِبَادِهِۦجُزۡءًا‌ۚ إِنَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ لَكَفُورٌ۬ مُّبِينٌ (15)

buyuruyor.
[Kâfirler Allah-u Tealâ için kullarından cüz' yani veled kılarlar. Zira insan; açık olarak küfran-ı nimet edicidir.]

Yani kâfirler fart-ı gaflet ve kemal-i cehaletlerinden naşi Allah-u Tealâ'ya Allah'ın kendi kullarından bazılarını Allah'ın cüz'ü ve evlâdı itikad ederler. Zira cins-i insan; nimeti inkârda gayet şiddetlidir ve inkârı galib ve zahirdir. 5189
Bu âyette c ü z ' e n ile murad; veled olmak ihtimali vardır. Çünkü veled; pederinin cüz'üdür. Şu halde kâfirlerin «İbâdın bazısı Allah'ın cüz'üdür» demeleri «Allah'ın veledidir» demektir. Yahut
c ü z ' ile murad; Allah'ın şeriki demektir. Çünkü; kâfirler «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diye itikad ederlerdi. Melekler ise insanlar gibi Allah'ın kullarıdır. İşte Allah'ın kullarından bazılarını «kızları» demek «Allah'ın cüzleri» demektir. Fakat bu zaman-ı cahiliye müşriklerinin itikadıdır. Bu zamanda milel-i mütemeddine arasında bu gibi bâtıl itikadlar kalmamışsa da bundan daha esna' dinsizliklerin teammüm ettiği malûmdur.
***

Vâcib Tealâ müşriklerin zat-ı ulûhiyetine veledi var dediklerini beyandan sonra veledden sevmedikleri kız evlâdını Allah-u Tealâ'ya isnâd edip oğlan evlâdını kendilerine mal ettiklerini beyan etmek üzere :

أَمِ ٱتَّخَذَ مِمَّا يَخۡلُقُ بَنَاتٍ۬ وَأَصۡفَٮٰكُم بِٱلۡبَنِينَ (16)
buyuruyor.
[Yoksa Rabbınız mahlukâtından kendi zatına kızları ve size oğlanları mı ihtiyar etti?]

Yani; Allah-u Tealâ'ya mahlûkâttan bazılarını cüz' kılarak veled isnad edenlerin ne acîb halleri, ne garîb şanları vardır ki onlar Allah'ın mahlûkundan sevmedikleri kızları Allah-u Tealâ veled ittihaz etti dediler, kendilerine sevdikleri oğlan evlâdını ihtiyar ettiler. İşte şu garib hallerinden sen onlara sual et ve de ki «Ey Müşrikler ! Yoksa Allah-u Tealâ sevmediğiniz kızları kendine veled ittihaz etti de size sevdiğiniz oğlanları mı ihtiyar etti ! Bu gibi sözleri söylemekten utanmaz mısınız? Nasıl olur ki halik olan Allah-u Tealâ mahlukâtından sevilmiyenleri kendi evlâd edinsin de sevilenleri size evlâd olarak versin? Böyle gülünç şeyi nasıl söylersiniz. Çünkü; halik Tealâ kendi mahlûkundan ednâ olanı alır da sizin gibi aciz mahlûklara âlâ olan oğlanları mı verir? Azıcık aklı olan bu gibi batıl şeye itikad eder mi ?» 5190
Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın veled ittihazı muhal olduğu ve evlâd içinden kâfirlerin sevmedikleri kızları kendi veled ittihaz edip sevdikleri oğlanları onlara vermesi batıl olduğu ve aklı olan kimseler için böyle itikadın caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin ıtikadları batıl olduğunu beyandan sonra kız evlâdını sevmediklerini delil-i aharla ispat etmek üzere :

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحۡمَـٰنِ مَثَلاً۬ ظَلَّ وَجۡهُهُ ۥ مُسۡوَدًّ۬ا وَهُوَ كَظِيمٌ (17)
buyuruyor.
[Onlardan birisi Vâcib Tealâ'nın evlâdı diyerek Allah-u Tealâ'ya benzettiği kız evladıyla tebşir olunsa hüzn ü keder ve gayz u gazabla kalbi dolu olduğu halde yüzü siyah olur.]

Yani; müşrikler kızları Allah'ın evlâdı derler. Evlâdın pedere benzemesi âdet olduğu cihetle Allah-u Tealâ'ya müşabih kıldıkları kız evladıyla onlardan birisi tebşir olunduğunda kemâl-i gamından yüzü siyah olur. Çünkü; sevmediği şeyi işitince yüzünü kırıştırmak ve kararmak insanlarda cibillî bir haldir. Binaenaleyh; insanın sürürü ve gumumu daima yüzünden anlaşılır. Zira sevdiği şeyi işitince yüzü güler, sevmediği şeyi işitince yüzü kararır, levni tağayyür eder, tüyleri ürperir ve gayz u gazap her tarafını ihata eder. İşte kız evlâdının dünyaya geldiğini işitince yüzünde sevmediğine dair bir takım alâmetler görülürken nasıl oluyor ki bu kadar sevmediği şeyi Vâcib Tealâ'ya isnad eder.
Bu âyet; zaman-ı cahiliyedeki Arapların âdetlerini ve hallerini beyan etmiştir. Çünkü; o zamanda Araplar kız evlâdını asla sevmezlerdi. Hatta sevmemek o kadar ileri gitmişti ki kız evlâdı dünyaya gelince diri olduğu halde o biçâre sabileri toprağa gömerler ve onları büyütüp âhar kimseye tezviç etmeye âr ederlerdi. Binaenaleyh; hâmil olan hatundan kız zuhur ederse, haber verildiğinde gamnâk olup gazablandığını Cenab-ı Hak bu âyette haber vermiştir. 5191

***

Vâcib Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyerek kendileri kız evlâdını sevmeyip oğlan evlâdını sevmeleriyle zemmettikten sonra kız evlâdının ziynete muhtaç ve davasını ispattan aciz, biçâre olduğunu beyan etmek üzere :

أَوَمَن يُنَشَّؤُاْ فِى ٱلۡحِلۡيَةِ وَهُوَ فِى ٱلۡخِصَامِ غَيۡرُ مُبِينٍ۬ (18)

buyuruyor.
[O müşrikler zînet ve nîmet içinde neşet eden kız evlâdını Allahü Tealâ'ya veled mi isnad ederler? Halbuki o ziynete muhtaç olan kız evlâdı bir kimseyle husûmet edecek olsa husumet esnâsında davasını beyan ve maksadını ifade edemez.] Şu halde ziynet içinde terbiye olup, neş'et eden ve davasını ispattan aciz olan nisvanı Allah'ın çocuklarıdır demek hamakattır. Nasıl oluyor ki akılları kısa, kendileri aciz, münazaa ve mücadele vukuunda davalarını da ispattan aciz, fikirleri rekîk, rey ü tedbirleri müşevveş ve azaları noksan olan nisvanı Cenab-ı Hakka veled olarak isnad ederler de reyi tâm ve hukukunu muhafazaya muktedir olan oğlan evlâdını kendilerine ihtiyar ederler.
Bu âyet; nisvan için ziynetin cevazına ve erkekler için kerahet olduğuna delâlet eder. Çünkü; nisvanın ziynetle terbiye olunmaları ve ziynete ihtiyaçları haklarında noksan olduğu, erkeklerin ziynete muhtaç olmamaları onlar hakkında kemâl olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; erkeklerin taife-i nisvan gibi ziynetlenmesi mezmumdur. Zira ricalin ziynete ihtiyacı yoktur, ancak rical için sabr u metanet, salabet, şeceat, ibadet ve itaat lâzımdır, meziyet de budur, yoksa karılar gibi ziynet onlar için meziyyet değildir.
İnsanın hüsn-ü ta'bire malik olup davasını lâyıkı veçh üzere tasvir etmesi ve muhaverede meramını ifadeye muktedir olması o insana ziynet veren ahvalden olduğu için kemâlâttan ma'duddur. Çünkü bu âyette taife-i nisvanın hîn-i muhasamada meramlarını ifade ve beyan edememeleri, haklarında noksan olduğunun beyan olunması; erkeklerin ifade-i merama muktedir olmaları onların haklarında meziyyet ve kemâl olmasını müstelzimdir. Zira bahis; oğlanlarla kızlar arasında olan farkları beyan hakkında olduğundan taife-i nisvan hakkında ayıp ve noksan olan şeyler taife-i ricalde 5192 olmayan şeylerdir ki rical onun zıttıyla muttasıftır. Binaenaleyh; maksadını ifadeden aciz olmak ve zahirini kadınlar gibi tezyin etmek rical için noksan ve ayıptır. Zira; irtikâb-ı mezellet etmek ve nefsini zelil ve hakir kılmaktır.
Hulâsa; insanın ziynete düşkün olması, maksadını ifade ve beyandan aciz bulunması nevakıstan madud olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin batıl itikatlarından bazılarını beyandan sonra baz-ı diğerini beyan etmek üzere :
وَجَعَلُواْ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةَ ٱلَّذِينَ هُمۡ عِبَـٰدُ ٱلرَّحۡمَـٰنِ إِنَـٰثًا‌ۚ
buyuruyor.
[Müşrikler Rahman Tealâ'nın kulları ola., melekleri taife-i nisvan zümresinden kıldılar ve «melekler dişidirler» dediler.]

Yani; müşrikler kemal-i cehaletlerinden daima ibadetle meşgul olan melekleri — onlar Allah'ın kullarıdır — akılda ve umur-u diniyyelerini edada noksan olan ve mertebede erkekten aşağı addolunan hatunlardan olduklarını itikad ettiler. Halbuki melekler daima Allah'a teşbih ve tehlil ile meşgul olup müminlere istiğfar ettiklerinden Allah'ın has ve eşref kullarıdır.
Bu âyetlerde müşriklerin üç cihetle küfürleri beyan olunmuştur : B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'ya veled isnad etmeleri, İ k i n c i s i ; o veledin kız olduğunu iddia etmeleri, Ü ç ü n c ü s ü ; Allah'ın kullarının eşrefi, erkeklik ve dişilikten münezzeh olan meleklerin erkeklere nisbetle mertebeleri aşağı olan nisvandan olduklarını itikad etmeleridir. Şu halde âyetler melekler hakkında kâfirlerin hezayanlarını beyan etmiştir. Çünkü mertebesi alâ ve eşref olanların ednâ mertebede olduklarını, söylemek ve itikat etmek; hezeyandan başka bir şey değildir.

***

Vâcib Tealâ müşriklerin meleklere isnad ettikleri dişilik bir 5193 delile müstenid olmayıp ancak kendi taraflarından uydurma bir söz olduğunu beyanla tevbih ve tekdir etmek üzere :

أَشَهِدُواْ خَلۡقَهُمۡ‌ۚ سَتُكۡتَبُ شَهَـٰدَتُہُمۡ وَيُسۡـَٔلُونَ (19)

buyuruyor.
[Kâfirler Allah'ın melekleri halkettiğinde hazır mıydılar ki meleklerin nisvandan olmalarını iddia ve şehadet ederler? Onların şehadetleri elbette yazılır ve bu sözlerinden kendileri mes'ul olurlar.]

Yani; meleklerin erkek ve dişi olmalarını iddia etmek onlar] re'ye'l-ayn müşahade etmekle, erkek veya dişi olduğunu gözle görmekle olur. Şu halde müşrikler Allah'ın melekleri halkettiğinde hazır mıydılar ki meleklerin dişi olduklarına şehadet ederler? Onların bu şehadetleri defter-i â'mâllerine elbette yazılır ve yevm-i kıyamette yalan olarak şehadetleri ve diğer amelleriyle beraber cümlesinden sual olunurlar.
Bu âyette hemze; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir ve tevbih içindir. Çünkü şehadet ve bilhassa meleklerin erkek veya dişi olmalarını iddia etmek; bir delile müstenid olması lâzımken kâfirlerin velev aklî olsun bir delile istinad etmeksizin kendi reyleriyle bilmedikleri bir şeye şehadet etmeleri tevbihe lâyıktır. Halbuki onlar için meleklerin dişi olmalarını ispat zımnında ne aklî ne de naklî bir delilleri vardır. Çünkü; bu gibi gözle görülmeyen bir davayı akılla ispat etmek mümkün olmadığı gibi nakille dahi ispat mümkün değildir. Zira delil-i naklî; elbette bir nebî tarafından haber verilmekle olacağından hiç bir nebî tarafından böyle bir haber vaki olmamıştır. Binaenaleyh bu söz; ancak kendilerinin icad ettikleri bir iftiradan ibarettir. Cenab-ı Hak bu yalanın defterlerine yazılacağını ve kıyamette mesul olacaklarını beyanla kâfirleri tehdit etmiştir. Çünkü esasını bilmiyerek dillerine ne gelirse söylemek hevâ ve heveslerine ittibâ etmekten ibaret olduğu cihetle elbette bu sözlerinin vebalini çekeceklerdir. 5194

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin itikad-ı batıllarını beyandan sonra kendilerinin yalancı olduklarını beyan etmek üzere :
وَقَالُواْلَوۡ شَآءَٱلرَّحۡمَـٰنُ مَاعَبَدۡنَـٰهُم‌ۗ مَّا لَهُم بِذَٲلِكَ مِنۡ عِلۡمٍ‌ۖ إِنۡ هُمۡ إِلاًَ يَخۡرُصُونَ (20)
buyuruyor.
[Müşrikler dediler ki «Eğer Allah-u Tealâ bizim kendine ibadet edip kendinden başkasına ibadet etmemekliğimizi murad etmiş olsaydı biz meleklere vesair mahlukâta ibadet etmezdik.» Müşrikler böyle demekle itizar etmek istemişlerse de onlar için şu sözlerini ispata ilim olmadı. Binaenaleyh; onlar olmadılar, illâ yalan söyler oldular.]

Yani; ehl-i şirkin irtikâb ettikleri günâhları saymakla cehalet ve hamakatları ve aklı olan kimselere yakışmıyacak bir takım acîb ve garîb kabahat ve sefahetlerini ehl-i iman meydana koyup kendilerini tevbih edince müşrikler müminlere istihza tarikıyla dediler ki «Ey müminler ! Eğer Rahman Tealâ bizim batıl mabudlara ibadet etmemekliğimizi murad etmiş olsaydı biz onlara ibadet etmezdik. Halbuki ibadet etmemizi murad etti ki ibadet ediyoruz. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bizim ibadetimizden razı ve hoşnuddur.» İşte müşrikler böyle diyerek müminleri ilzam etmek istediler. Onların ise şu istidlale ilimleri yoktur. Zira; onların ilimleri olmadığından daima yalan söylerler,
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ kâfirlerin mezhepleri ve sülük ettikleri meslek ve itikadları bir ilme müstenid olmayıp ancehlin olduğunu beyanla mezheplerini red ve kendilerini cehille tavsif ve zemmetmiştir.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin mezhepleri bir delile müstenid olmadığını beyandan sonra onlara asla Kur'an'dan evvel bir kitap gelmediğini beyan etmek üzere :

أَمۡ ءَاتَيۡنَـٰهُمۡ ڪِتَـٰبً۬ا مِّن قَبۡلِهِۦ فَهُم بِهِۦ مُسۡتَمۡسِكُونَ (21)

buyuruyor. 5195
[Yoksa Kur'an'dan evvel onlara bir kitap verdik de o kitapla mı istidlal ediyorlar?]

Yani; müşriklerin batıl iddiaları bir delil-i nakliye mi müsteniddir, yoksa biz onlara Kur'an'dan evvel bir kitap verdik de batıl mezheplerini o kitapla mı istidlal ediyorlar, o kitabın ahkâmına mı yapışıyorlar? Halbuki bunlardan hiç birisi yoktur. Binaenaleyh; her ne söyleseler heva ve heveslerine ve arzularına ittiba ile söylerler.
Hulâsa; delile istinad etmeksizin söz söylemek mezmum olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin ağızlarına ne gelirse onu söylediklerinden sözlerinin bir delile müstenid olmadığını beyandan sonra âba ve ecdadını taklid ettiklerini beyan etmek üzere :

بَلۡ قَالُوٓاْ إِنَّا وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةٍ۬ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِم مُّهۡتَدُونَ (22)

buyuruyor.
[Müşriklerin davalarını işaret edecek kitap, delil ve senede dair ellerinde hiç bir şey yok, belki onlar «Biz babalarımızı bu meslek üzere bulduk, onların isirlerine ittiba ile matlubumuza vasıl oluruz» dediler.]

Yani; şu batıl itikatları taşıyan müşriklerin ellerinde gerek aklî, gerek naklî ihticaca salih istinad edecek bir senedleri yok, belki onların delilleri babalarını taklid etmektir. Zira onlar «Biz babalarımızı bir din ve millet üzerine bulduk. Binaenaleyh;.biz onları taklid eder, gittikleri yolda gideriz ve onların arkasına gitmekle matlubumuza ulaşırız. Çünkü; onlara hüsn-ü zannımız var hata etmezler. Şu halde gittikleri yol doğrudur ve bizim için onların dininde sebat etmek lâzımdır» demekle küfriyâtlarından vazgeçmiyeceklerini söylediler.
Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile (أُمَّةٍ۬) lâfzı burada 5196 tarikat ve insanlar için maksud olan din manâsınadır. Çünkü; ana manâsına olan Ü m m lâfzından maksut manâsınadır. Zira; evlâdı tarafından kasdolunduğu cihetle anaya ümm denilmiştir. L i n ; milletler tarafından kastolunduğundan bu âyette dine (أُمَّةٍ۬) dahi denilmiştir.
Bu sözleriyle müşrikler babalarının irtikâbettikleri dinin herkes tarafından kasdolunmuş makbul bir din olduğuna işaretle iftihar ve babalarının dinine suluk edenlerin ihtida etmiş olacağına yani, maksad-ı aksâya vasıl olmuş bulunacağına kanaat ettiklerini beyan etmişlerdir. Halbuki itikadın delâilini kemal-i dikkatle arayıp, lâyıkıyla teftiş etmeksizin abâ ve ecdadı taklid etmek bir emr-i münker ve akibet ukubeti icabeder çirkin bir âdettir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin itikadiyatta babalarını taklid ettiklerini beyandan sonra bu gibi taklidler yeni bir adet olmayıp eskiden beri bir çok insanların iltizam ettikleri âdet olduğunu beyan etmek üzere :
وَكَذَٲلِكَ مَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ فِى قَرۡيَةٍ۬ مِّن نَّذِيرٍ إِلاًَ قَالَ مُتۡرَفُوهَآ إِنَّا وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا عَلَىٰٓ أُمَّةٍ۬ وَإِنَّا عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِم مُّقۡتَدُونَ (23)

buyuruyor.
[Şu dalâlete hidayet nazarıyla bakan müşriklerin dedikleri gibi ya Ekrem-er Rusûl ! Senden evvel biz hiç bir karyeye rasül göndermedik, illâ o karyenin zenginleri «Biz babalarımızı bir din üzere bulduk, izlerine iktidâ ediciyiz, onların dinlerinden ayrılmayız» dediler.]
(متَرفوها) zengin ve mütena'im olan kimselerdir. Çünkü; Medarik'te ve Hâzin'de Deyan olunduğu veçhile bir karyenin dünya nimetleriyle mutena'im olan reislerine mütref denir. Zira nimet; sahiplerini oyuna ve zevk u sefaya sevkettiğinden itikadiyatta ve ibadette tarik-ı Hak'tan çıkmak ekseriya onlarda vukubulur ve 5197 fukara güruhu onlara ittiba eder. Şu halde zenginler hem dâll hem de mudill olurlar. Bu misilli dalâlete sülük ve halkı idlâl edenlerin nimet ve rahat sahipleri olduğuna işaret için babalarını taklide heveskâr olanların mütenâim olanlar olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan buyurmuştur.
Nimette vüs'at insanı ekseriyetle şehevat-ı nefsaniyeye ve çeng ü tarap gibi menhiyata sevkettiğinden dünyada rahat ve nimet sahibi olanlar tekâlif-i İlâhiye'nin meşakkatin a baş eğmez, belki de ibadet edenleri istihzaya cesaret ederler. Binaenaleyh; insanlar için alelekser zahirde nîmet gibi görünen şeyler hakikatte nikmet ve aynı azap olur. Zira tuğyanına ve kibr ü gururuna sebep olduğundan o nimeti kazanmak hüner değildir. Belki hüner; o nimeti hazmedip mahalline sarfetmektir.
***

Vâcib Tealâ bu âyette bu misilli babalarını taklid etmek eski zamandan beri delilsiz bir dalâl olduğunu beyanla resûlünü tesliye
buyurmuştur.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin babalarını taklid etmeleri yeni bir şey olmayıp eski bir âdet olduğunu beyandan sonra onlara cevap olarak :

قَـٰلَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكُم بِأَهۡدَىٰ مِمَّا وَجَدتُّمۡ عَلَيۡهِ ءَابَآءَكُمۡ‌ۖ قَالُوٓاْ إِنَّا بِمَآ أُرۡسِلۡتُم بِهِۦ كَـٰفِرُونَ (24)

buyuruyor.
[Ey Habibim ! Babalarını taklid edip batıl itikadlarım terk etmiyen müşriklere hitaben sen «Sizin babalarınızın ihtiyar ettikleri dinden daha menfeatli bir din size getirmiş olsam da mı babalarınızı taklid edersiniz?» demekle mezheplerinin batıl olduğunu kendilerine bildir. Resûlülîah'ın bu hitabına karşı onlar «Biz sizin irsal olunduğunuz dine küfrediciyiz» dediler.]

Yani; «Biz babalarımızın dininden dönmeyiz, onların gittikleri yola gideriz» demekle küfriyâtta taannüt eden kâfirlere hitaben 5198 ey Nebiyyi Zîşân ! Sen de ki «Ey kâfirler ! Eğer size ben babalarınızın dininden daha hayırlı ve menfeatli bir dini getirmiş olsam da mı babalarınızı taklid edeceksiniz ve benim getirdiğim hidayeti terkedip de halâ mı dalâlete ittibâ edeceksiniz?» demekle inad ve istikbarlarının derecesini gör ve bu kelâmı senden işitince onların cevabını dinle. Zira; onlar bu sözü senden işitince; «Ey taraf-ı İlâhî'den irsal olunup yeni bir dinle geldiklerini iddia eden resûller ! Biz sizin getirdiğiniz dini red ve inkârla küfrediciyiz» demekle küfrüzere devamçdeceklerini beyan etmişlerdir.
Hulâsa; kâfirler «sizin getirdiğiniz dini kabul ile biz size ittiba edip de babalarımızın dinini terk edemeyiz, sizin getirdiğiniz ahkâma küfretmek suretiyle dinimizi ibkâ ederiz» demekle davet-i İlâhiyeye icabet etmiyeceklerine suret-i kafiyede cevap vermişlerdir.

***

Vâcip Tealâ Resûllerinin dini her ne kadar menfeat ise de kâfirlerin ittibâ etmiyeceklerini beyandan sonra onlardan intikamını aldığını beyan etmek üzere :

فَٱنتَقَمۡنَا مِنۡہُمۡ‌ۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُكَذِّبِينَ (25)
buyuruyor.
[«Onlar küfrüzere ısrar edince biz onları helâk etmekle intikamımızı aldık.» Ya Ekrem-er Rusûl ! Enbiyâ-yı izamın dinlerini tekzib edenlerin halleri ve âkibetleri ne oldu? Nazar et gör ki nasıl helâk olmuşlardır?] Çünkü; davete icabetten imtina edince intikamımızı almaya müstehak olmuşlar ve bu istihkak üzere biz de intikamımızı aldık, ey Habibim ! Enbiyâ-yı Kiram'ı tekzib edenlerin hallerine bak nasıl oldu ve akıbetleri neye uğradığını gör ki aynı âkibete seni tekzibedenlerin dahi uğrayacağını bilesin. Çünkü hakkı inkâr edenler; daima helâke maruzdur.

***

Vâcib Tealâ müşriklerin mezheplerinde itimad ettikleri taklid olup usul-ü itikadda ise taklidin batıl olduğunu beyan etmek üzere:

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَٲهِيمُ لاًَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦۤ إِنَّنِى بَرَآءٌ۬ مِّمَّا تَعۡبُدُونَ (26) إِلاًَ ٱلَّذِى فَطَرَنِى فَإِنَّهُ ۥ سَيَہۡدِينِ (27)

buyuruyor. 5199
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda cedd-i âlân olan İbrahim (A.S.) pederine ve kavmine hitaben dedi ki «Ey pederim ve kavmim ! Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerin cümlesinden beriyim, illâ şol Vâcib Tealâ'ya ibadet ederim ki o zât beni halketti. Binaenaleyh; benim ona ibadetim vâcibtir. Zira; elbette beni hidayette kılacak O'dur ve yakında hidâyette kılar, doğru yola sevkeder.»] İbrahim (A.S.) böylece pederine ve kavmine gittikleri tarîkin batıl olduğunu beyan etmiştir.

Yani; ey Rasul-ü Ekrem ! Zikret şol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi terkle istidlale mübaşeret etti ve onlara dedi ki «Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadetten beriyim, illâ ben şol halika ibadet ederim ki o beni halketti. Binaenaleyh; ben ibadetimi ona hasrederim, O'nun gayrıya ibadet etmem. Zira; o halikım beni tarik-ı hak olan dinine hidayette kıldı ve ileride bu hidayet üzere beni sabit kılacak O'dur.» demekle pederinin ve kavminin taklidden ibaret olan dinlerinin batıl olduğunu beyan etmiştir.
Şu kelâmiyle İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi istidlale tebdil buyurmasıyla usûl-ü itikadda taklidin caiz olmayıp itikad-ı hakkın istidlal ile sabit olması olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; mesail-i itikadiyenin aklî ve naklî delile müstenid olması vâcibtir.
İbrahim (A.S.) ın (إِنَّنِى بَرَآءٌ۬ مِّمَّا تَعۡبُدُونَ إِلاًَ ٱلَّذِى فَطَرَنِى) sözü kelime-i tevhiddir.

***

Vâcib Tealâ bu kelime-i Tevhid'i İbrahim (A.S.) ın zürriyeti içinde ibka ettiğini beyan etmek üzere :
وَجَعَلَهَا كَلِمَةَۢ بَاقِيَةً۬ فِى عَقِبِهِۦ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ (28)

buyuruyor. 5200
[İbrahim (A.S.) şu söylemiş olduğu Kelime-i Tevhid'i zürriyeti içinde bir kelime-i bakiye kıldı. Me'mûl ki zürriyetinden şirk edenler bu kelime sebebiyle şirkten rücû' ederler.]

Yani; İbrahim (A.S.) bu Kelime-i Tevhid'i tekellüm etmesi sebebiyle zürriyeti içinde bakî bir zikr-i cemil bıraktı. Binaenaleyh; zürriyeti içinde çok nebî ve Ehl-i Tevhid meydana geldi ve zürriyetinden şirkedenler dahi muvahhidlerin davetlerine icabetle şirklerinden dönerler.
(لعل) kelimesinden, müstefad olan recâ İbrahim (A.S.) a aid olup Vâcib Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vâcib Tealâ recâ'dan münezzehtir. İbrahim (A.S.) ın zürriyetinde ilâ yevmil kıyam vahdaniyeti ikrar eder muvahhidlerin bulunacağına işaret için kelime-i Tevhid'i bekâ ile tavsif buyurmuştur. Çünkü kelimenin bekası; ehlinin bekasına tevakkuf eder. Tevhid'in ehli bulunmazsa kelime-i tehvid tekellüm olunmaz ve o kelime de baki kalmaz. Binaenaleyh; Kelime-i Tevhid'in bakası ehl-i Tevhid'in bakasıyla olacağından ilâ yevmi'l-Kıyam ehl-i tevhidin bakasına âyet delâlet eder.
Hulâsa; İbrahim (A.S.) ın evlâd ü ahfadına üssülesâs olan kelime-i hayriye-i tevhidi terkettiği ve o kelimenin evlâdı arasında baki olmasıyla ilâ yevmil kıyam ehl-i tevhidin bulunacağı ve ehl-i Tevhid'in davetleri sebebiyle ehl-i şirkin şirkten rücû etmeleri me'mûl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

بَلۡ مَتَّعۡتُ هَـٰٓؤُلاًَءِ وَءَابَآءَهُمۡ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ وَرَسُولٌ۬ مُّبِينٌ۬ (29)

[Belki ben şu Mekke kâfirlerini ve onların babalarını muammer kıldım, nimetler verdim, hatta din-i İslâm ve risaleti zahir olan Resûl kendilerine gelinceye kadar.]
Yani; mucizâtla risaletini ispat ve izhar eden resûl ve din-i hakkı beyan eden Kur'an kendilerine gelinceye kadar ben Azîmüşşân şu kâfirlere ve babalarına ömürler ve nimetler verdim. 5201
وَلَمَّا جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ قَالُواْ هَـٰذَا سِحۡرٌ۬ وَإِنَّا بِهِۦ كَـٰفِرُونَ (30)

[Vakta ki onlara hak olan Kur'an gelince dediler ki «Risalet iddiasında bulunan zatın getirmiş olduğu Kur'an sihirdir ve Rabbısına iftira ederek kendi nefsinden icadettiği bir şeydir. Halbuki biz bunu inkârla küfrediciyiz»] demekle buğz u adavetlerini meydana koydular.
Yani; ben İbrahirh (A.S.) neslinden olan Mekke ahalisine çok ve bol nimet verdim. Hatta onlara hak olan Kur'an'ı, kelime-i Tevhid'i ve din-i hakkı yoluyla beyan eden Resûl gelinceye kadar mühlet verdim. Vakta ki hak olan din-i İslâm ve Kur'an onlara gelince dediler ki «Şu Kur'an sihirdir biz bunu inkâr eder kabul etmeyiz.» böyle demekle küfürlerini izhar ettiler ve nimetleri onları mağrur etti, bizim imhalimiz onları şehevât-ı nefsaniyelerine tabi kıldı, âbâ ve ecdadını taklide devam edip refah-ı hale malik olunca delâili tedkikten sarf-ı nazarla nimet-i dünya ile mütena'im ve şeytana ibadetle meşgul olurlar. Halbuki çok nimete nail olmak o nimetin şükrünü edâ ve kadrini takdirle Cenab-ı Hakka ibadet ve rasûlüne itaat etmek lâzımken nimetleri onları tuğyana sevketmiştir.
Allah-u Tealâ'nın verdiği ömrün ve ihsan ettiği rızkın şükrünü edâ etmeyip de ömrüne ve rızkına mağrur olarak sefahat edenleri âyette takbih ve hamakatlarını beyan vardır. Çünkü; hak geldikten sonra o hak ve hakikata sihir demekten ve ona küfretmekten daha ziyade hamakat olamaz.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin küfriyâtlarından bazılarını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere :
وَقَالُواْ لَوۡلاًَ نُزِّلَ هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانُ عَلَىٰ رَجُلٍ۬ مِّنَ ٱلۡقَرۡيَتَيۡنِ عَظِيمٍ (31)

buyuruyor.
[Mekke kâfirleri Kur'an'ın Resûlullah üzerine nazil olduğuna itiraz ederek dediler ki «Keşke şu Kur'an Mekke'yle Taif'te bulunan ricalden bir büyük racüle nazil olaydı.»] Kâfirler böyle demekle Kur'an'ın Resûlullah'a nazil olmasını münasip görmediler. 5202

Yani; kefere-i Kureyş mertebe-i nübüvveti dünya malına ve mansıba lâzım zannederek dediler ki «Keşke şu Muhammed (S.A.V.) üzerine inzal olunan Kur'an Mekke köyünde mal sahibi, nâs arasında kadri âlî, mansıbı büyük ve itibarı çok olan (Velid b. Muğire) ile Taif karyesinde maldar, câh ve mansıb sahibi olan (Urve b..Mes'üd) dan birisine nazil olaydı. Zira; bunlar; bu iki karyede herkesin büyük tanıdığı ve hatırlarına riayet ettiği kimselerdir. Binaenaleyh; mansıb-ı nübüvvet bunlardan birine yakışırdı.»
Mekke ahalisini şu sözleri söylemeye sevkeden sebep; bunların nübüvvet hakkında olan itikadlarıdır. Çünkü; bunlar «Mansıb-ı nübüvvet bir büyük mansıptır. Binaenaleyh; bir çok servete, câh ü mansıba, kudret-i tâmmeye, riyaset-i âmmeye ve bir takım evlâd ü etbâa muhtaçtır. Zira; nebî olacak zâtta şu sayılan nimetler olmazsa nâs üzerinde tesiri olamayacağından mertebe-i nübüvvetten gözetilen matlub husul bulmaz ve lâyıkıyla tebligat icra olunamaz» itikadında olduklarından bu sözü sarfetmişler ve şu arzuda bulunmuşlardır. Halbuki mansıb-ı nübüvvetin emval-i dünyaya, câh ü mansıba ve evlâd ü etbâa ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh mansıb-ı nübüvvetin erkân-ı mühimmesi; bilûmum masivâyı terkle ahlâk-ı marziye-i İlâhiyeyle tahalluk etmek olduğundan Mekke ahalisinin nübüvvete lâzımdır dedikleri şeylerden hiç birisine lüzum yoktur. Zira nübüvvet; kisible değildir ihsan-ı İlâhidir, müeyyed min indillah'tır. Esbab-ı âdiyeden hiç birisinin tesiri yoktur.
***

Vâcib Tealâ müşriklerin «nübüvvet zengin, hatırlı ve câh ü mansıb sahiplerine lâyıktır. İşte şu şartları camî olan Mekke karyesinde (Velid b. Muğîre) ve Taif karyesinde (Urve b. Mes'ud-u Sakafî) dir. Zira; bunlar iki karyede birer büyük kimselerdir. Ne olaydı nübüvvet bunlardan birine geleydi, bu vazifeyi bunlar iyi ifâ ederlerdi.» dediklerini beyandan sonra Cenab-ı Hak onların şu itikadlarına binaen söyledikleri sözlerini ibtal etmek üzere : 5203

أَهُمۡ يَقۡسِمُونَ رَحۡمَتَ رَبِّكَ‌ۚ نَحۡنُ قَسَمۡنَا بَيۡنَہُم مَّعِيشَتَہُمۡ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۚ وَرَفَعۡنَا بَعۡضَہُمۡ فَوۡقَ بَعۡضٍ۬ دَرَجَـٰتٍ۬ لِّيَتَّخِذَ بَعۡضُہُم بَعۡضً۬ا سُخۡرِيًّ۬ا‌ۗ وَرَحۡمَتُ رَبِّكَ خَيۡرٌ۬ مِّمَّا يَجۡمَعُونَ (32)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Rab bin Tealâ'nın rahmeti olan nübüvveti müşrikler mi taksim ederler? Halbuki hayat-ı dünyada maişetlerini onların arasında Biz taksim ettik de Biz Azîmüşşân derece itibariyle bazılarını bazılarının fevkında kıldık ki bazıları bazılarını hizmetçi ittihaz etsin de onlar birbirlerinin ihtiyaçlarını defetsinler ve Rabbın Tealâ'nın ihsanı onların cem'ettikleri emvâl-i dünyadan hayırlıdır.]

Yani; onlar çürük akılları ve bozuk tedbirleriyle beraber nübüvvet ve risalet hazinelerinin anahtarları kendi ellerinde de mertebe-i nübüvveti istediklerine mi taksim ediyorlar ? Bu ne acîb cehalet ve ne garib hamakattır ki taksim-i İlâhî'ye itirazla kendi hülyaları ve nüfus-u habîselerinin arzu ve iştihaları vechüzere taksim etmek isterler. Halbuki hayat-ı dünyanın azlığı ve zevaliyle beraber dünyaca maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Dünyaca derece cihetlerinden bazılarını bazılarının fevkında kıldık ki birini zengin diğerini fakir, birini malik diğerini memlûk âhar birini zayıf diğerini kavî kıldık. Hiç bir kimse bizim bu taksimimizi tağyire .muktedir olamadı. Nasıl oluyor ki pek büyük olan mansıb-ı nübüvveti tevcihimizi tağyir edecekler. Ehemmiyetten arî olan dünya malının taksimini tağyir edemiyen ve tebdilden aciz olanlar nasıl oluyor ki daha mühim olan emr-i nübüvveti tağyir etmek ve istediklerine vermek isterler? Halbuki emr-i nübüvveti biz istediğimize veririz, hiç bir kimsenin itiraza hakkı yoktur. Dünyaca nâsın bazısı bazısının fevkında kılındığının hikmeti; insanların rahat etmesi ve âlemin intizam üzere bulunmasıdır. Çünkü fakir olan zengine hizmet etmek suretiyle maişetini temin ettiği gibi zengin olan da işini fakire gördürmekle ihtiyacını defetmekle âlemin işi intizam üzere cereyan eder. Eğer küllisi zengin veya fakir olmakla 5204 cemî ahvalde müsavi olmuş olsalar hiç birisi öbürsüne inkiyâd etmez ve herkes de kendi ihtiyacını def edemez. Çünkü; ya hep zengindir, binaenaleyh; hizmet edecek olmaz veyahut hep fakirdir, hizmet edip ihtiyacını defedecek bir efendi bulunmaz. Bu ise âlemin harap olmasını icabettiği gibi bütün dünya ahalisi bir ıztırab-ı elîm içinde kalır. İşte âlemin imarına halel gelmesin ve insanlar azab-ı elim içinde kalmasın için Allah-u Tealâ dünyaca nâsın bazısını zengin, bazısını fakir kıldı ki bazısı malı ile ve bazısı ameliyle âlemin kıvamına hizmet etsin ve intizam-ı âlem yoluyla cereyan etsin de herkes daimî bir ıztırap içinde kalmasın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile r a h m e t le murad; Cennet veya nübüvvet veya din-i İslâmdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun rahmet-i İlâhiye elbette kâfirlerin cem'ettikleri dünya malından hayırlıdır. Çünkü; rahmet-i İlâhiye baki ve zevalden mahfuzdur, amma emval-i dünya daima zevale Ve inkıraza mahkûmdur.
***

Vâcib Tealâ rahmetinin dünya malından hayırlı olduğunu beyandan sonra dünya nimetlerinin denâetini, lezzetinin redâetini ve icabettiği şehevât-ı nefsaniyeyi beyan etmek üzere :

وَلَوۡلاًَ أَن يَكُونَ ٱلنَّاسُ أُمَّةً۬ وَٲحِدَةً۬ لَّجَعَلۡنَا لِمَن يَكۡفُرُ بِٱلرَّحۡمَـٰنِ لِبُيُوتِہِمۡ سُقُفً۬ا مِّن فِضَّةٍ۬ وَمَعَارِجَ عَلَيۡہَا يَظۡهَرُونَ (33)

buyuruyor.
[Eğer nâs kâfirlerin nail oldukları bol rızka ve dünya metaına bakarak küfre meyledip de ümmet-i vahide olmamış olsa Rahman Tealâ'ya küfreden kâfirlerin oturdukları hanelerinin damlarını ve damları üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten kılardık, onlar da o merdivenler üzerine çıkarlardı.]

وَلِبُيُوتِہِمۡ أَبۡوَٲبً۬ا وَسُرُرًا عَلَيۡہَا يَتَّكِـُٔونَ (34) وَزُخۡرُفً۬ا‌ۚ

[Ve onların haneleri için gümüşten kapıları ve yatıp 5205 oturacakları köşkleri, kürsüleri ve karyolaları gümüşten kılar ve bu eşyaların cümlesini altınla ziynetlerdik.]

Yani; insanlar kâfirlerin rahatlarını ve nimetlerinin çokluğunu görmekle hubb-ü dünya ve hırs-ı câh sebebiyle küfre meyletmek ve cümlesi küfrüzere bir millet olmak korkusu olmamış olsaydı cümle insanlara in'âm ü ihsan eden Rahman Tealâ'ya küfreden kâfirlerin evlerinin damlarıyla, o damlar üzerine çıkacakları merdivenlerini, hanelerinin kapılarını, yatıp ve oturup dayanacakları koltuklarını gümüşten kılar ve altınla ziynetlerdik. Lâkin kâfirlere çok nimet vermek bütün nâsın küfre meyi ü rağbet etmelerini icabetmek ihtimali vardır. Binaenaleyh; cümle nâsın küfrüzere içtimâ ederek millet-i vahide olmaları muvafık-ı hikmet olmadığından lüzumundan ziyade vüs'at vermedik.
Hulâsa dünya nimetlerinin Allah-u Tealâ indinde asla kadri olmadığı ve kadri olmadığından halkın küllisinin küfre rağbetine sebep olmak ihtimali olmasa kâfirlerin evlerinin damlarını, kapılarını, yatıp oturacak karyolalarını, koltuklarını gümüşten kılacağı velâkin kâfirlerde bu kadar gınâ ve serveti gören halkın küfre rağbet etmeleri ihtimali bu gibi emvali onlara bol vermeye mani olduğu ve eğer dünya malının İnd-i İlâhîde kadri olmuş olsa kâfirlere hiç bir şey vermemek lâzım geleceği ve hal böyle olduğu halde en alî mertebe olan mansıbı- Nübüvveti Mekke ahalisi dünya malı ile müzeyyen kimselere münasip gördüklerine dair olan zu'm ve itikadlarının batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ dünya malının kadri olmadığı cihetle nâsın itikadına halel gelmek olmamış olsa kâfirlere daha çok vereceğini beyandan sonra âhiret nimetlerinin hayırlı ve müttakîlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِن ڪُلُّ ذَٲلِكَ لَمَّا مَتَـٰعُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۚ وَٱلاًَخِرَةُ عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُتَّقِينَ (35)

buyuruyor. 5206
[Şu sayılan nimetlerin küllisi olmadı, illâ hayat-ı dünyanın metaı oldu. Halbuki Rabbın Tealâ indinde âhiret müttakîlere mahsustur.]

Yani; şu beyan olununan nimetler dünyada az bir zamanda intifa olunan eşya-yı hasisedir, âhiret nimetleri ise Rabbın Tealâ indinde günâhlardan sakınan ve nefsini azaptan vikaye eden müttakîlere mahsustur. Zira; âhiret nimetlerinin kadri büyük olduğundan, indallâh kadri alî ve makbul olan kullara mahsus olması lâzımdır. Çünkü; kâfirler haliklarına küfretmekle ecnebî oldukları cihetle menfeat-i âhiretten mahrumdurlar.

***

Vâcib Tealâ âhiretirı müttakîlere mahsus olduğunu beyandan sonra zikr-i İlâhîden i'râz edenlerin mukârini şeytan olacağını beyan etmek üzere :

وَمَن يَعۡشُ عَن ذِكۡرِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ نُقَيِّضۡ لَهُ ۥ شَيۡطَـٰنً۬ا فَهُوَ لَهُ ۥ قَرِينٌ۬ (36)

buyuruyor.
[Bir kimse Rahman Tealâ'nın zikrinden i'raz ederse ona biz şeytanı musallat kılarız. Binaenaleyh; şeytan da daima ona mukarin olur.]

وَإِنَّہُمۡ لَيَصُدُّونَہُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ وَيَحۡسَبُونَ أَنَّہُم مُّهۡتَدُونَ (37)

[Halbuki şeytanlar insanları doğru yoldan men'ederler, şeytana ittibâ eden insanlar da kendilerinin doğru yola gittiklerini zannederler.]

Yani; bir kimse kullarına ihsan sahibi olan Allah-u Tealâ'nın zikrinden ibaret olan Kur'an'dan iraz ve o Kur'an'ın ahkâmını kabulden imtina ederse biz o kimseye bir şeytan musallat kılarız ki o şeytan daima ona mukarin olur ve tarik-ı dalâleti, günâhları ve bütün muayyebâtı tezyin eder, güzel gösterir, ona hidayette olup, 5207 doğru yola gittiğini vesvese tarikıyla söyler. Halbuki şeytanlar insanları muhakkak doğru yoldan menederler, şeytanın tuzağına tutulan ve iğfâlâtına kapılan insanlar kendilerinin doğru yola gittiğini ve en alâ bir meslekte bulunduğunu zannederler, kendine mukarin olan şeytanı kendine rehber ittihaz eder ve bu hal ikisi beraber Cehennem'e gidinceye kadar devam eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytanın insana mukarin olmasının sebebi; insanın müstemirren Kur'an'dan i'raz etmesidir. Çünkü; kaziyye-i şartiyede mukaddem, talîye illet ve sebep olduğundan zikirden i'râzı; şeytanın mukarenetine sebep olmuştur. Şu halde Kur'an'dan i'raz etmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur, vesveseden hali olmazsa da mukareneti daimî olamaz.
Hulâsa; Allah'ın zikrinden daimî i'raz eden kimseye şeytanın devamlı musallat olacağı ve şeytanın insanı doğru yoldan çıkarmak için sa'yi muhakkak olduğu ve iğfal olunan insanların dalâleti hidayet zannettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın mukarin olup onu tarik-i haktan men'ettiğini beyandan sonra şeytan ile mukarin olduğu kimselerin yevm-i kıyamette aralarında cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere :

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَنَا قَالَ يَـٰلَيۡتَ بَيۡنِى وَبَيۡنَكَ بُعۡدَ ٱلۡمَشۡرِقَيۡنِ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرِينُ (38)

buyuruyor.
[Hatta şeytanın iğfâlâtına aklanan kimse yevm-i kıyamette bize geldiğinde şeytana hitaben der ki «Ne olaydı ey şeytan ! Benimle senin aramızda mağrible maşrik arası kadar uzak mesafe olsaydı da birbirimizi görmeseydik. Zira; kötü arkadaş imişsin sen ey şeytan ! Biz bilmedik sana aldandık.»] Şeytanla mukarin olan kimse böyle demekle nedametini izhâr eder.
Yani; dünyada Kur'an'dan i'raz edip mûcibiyle ameli terkeden kimse yevm-i kıyamette bizim huzurumuza geldiğinde şeytanın 5208 iğfal ettiğini ve tarik-ı haktan dalâlete saptığını bilince ona mukarin olan şeytana hitaben kemal-i tehassür ve teessüfle der ki «Ne olaydı seninle benim aramızda maşrıkla mağrib arası kadar uzaklık olaydı da birbirimizi görmiyeydik. Ne çirkin arkadaşsın sen ki beni aldattın».
Hulâsa; şehevât-ı nefsaniyeye ittibâ ve lezzet-i dünyaya tama' ederek şeytanın iğfalâtına aldanmanın neticesi nedamet, tehassür, şeytanla münazaa ve mücadele olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ şeytanın iğfalâtına aldanan kimsenin yevm-i kıyamette şeytana itâb edeceğini beyandan sonra o itabın faydası olmıyacağını beyan etmek üzere :

وَلَن يَنفَعَڪُمُ ٱلۡيَوۡمَ إِذ ظَّلَمۡتُمۡ أَنَّكُمۡ فِى ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ (39)

buyuruyor.
[Taraf-ı İlâhî'den şeytan ve şeytan'ın aldattığı kimselere hitaben denilir ki «Bu gün şu sözünüz size menfeat vermez. Zira; siz nefsinize zulmettiniz. Binaenaleyh; azapta müştereksiniz. Çünkü; dünyada o azabın sebebinde müşterektiniz.»] İşte böyle denilmekle yevm-i kıyamette nedametin faydası olmıyacağı beyan olunur.

Yani; siz tehassürünüzden ve nedametinizden naşî «ne olaydı dünyada aramız uzak olaydı da birbirimizi görmiyeydik» dersiniz lâkin yevm-i kıyamette bu sözlerin asla faydası olmaz. Zira siz küfrü ihtiyar, vesair günâhları irtikâbla nefsinize zulmettiniz. Binaenaleyh; Cehennem azabında ikiniz müştereksiniz.
Yahut manâ-yı âyet: [Bu gün sizin yekdiğerinizle mücadelenizin faydası olmadığı gibi azapta müşterek olmanızda dahi menfeat yoktur. Gerçi belâ umumî olunca azabı hafif olursa da kıyamette herkes kendi derdiyle meşgul olup gayrın haline bakmaya vakitleri olmadığından yekdiğerinin haliyle müteselli olamazlar.] Binaenaleyh; azapta müşterek olmaları azaplarının hafiflemesine sebep olmaz. 5209
Yevm-i kıyamette sözün kıymetini ve yalvarınanın faydasını gideren zulmolduğuna işaret için sözün menfeat vermemesine, zulüm illet olarak varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyandan sonra Kur'an'ı gözleri görmez, kulakları duymaz olduğunu beyan etmek üzere:

أَفَأَنتَ تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ أَوۡ تَہۡدِى ٱلۡعُمۡىَ وَمَن كَانَ فِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ۬ (40)

buyuruyor.
[Ey Habibim ! Sen nefsini meşakkate duçar etmekle kulakları sağır mesabesinde olan müşriklere işittiririm veyahut körlere yol gösteririm ve açıktan dalâleti irtikâb edenleri hidayette kılarım mı zannedersin?]

Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Sen nefsine ne kadar zahmet ediyorsun. Onların zikr-i İlâhî'den i'razları ve küfrüzere ısrarları temadi ettikçe gözleri görmez, kulakları duymaz bir hale geldiler. Şu halde sen zanneder misin ki o sağırlara söz duyurmaya, körlere yol göstermeğe ve açıktan dalâleti irtikab edenleri hidayette kılmağa muktedir olasın ki kör ve sağır mesabesinde olan müşrikleri irşada ne kadar sa'yediyorsun?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resûlullah'ın kavmini irşada son derece sa'y ve onların hidayetlerine gayrette nefsini tehlikeye atarcasına ileri vardığında Cenab-ı Hak bu derece meşakkati nefsine tahmil etmek iktizâ etmediğini beyanla resûlünü tesliye etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Bu rivayete nazaran hemze; istif ham-ı inkârı ve teaccüp içindir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Nebiyy-i Zişân ! Emr-i tebliğde ne kadar sa'yediyorsun? Onlar hakkı işitmekten imtina ettikleri sana, senin dinine buğz u adavetleri cihetinden sağırlar ve körler gibi hakkı işitmez ve görmez oldukları halde sen zanneder misin ki onlara 5210 hakkı gösterir ve duyurursun ve açıktan dalâleti irtikâbedenleri hidayete ithal edersin? Halbuki bunları hidayete ithal etmek muhal gibidir. Binaenaleyh senin üzerine lâzım olan; onlara tebliğdir, emr-i tebliği yerine getirdikten sonra elbette kabul ettireceğim diyerek nefsine îzâ lâzım değil] demektir.
Bu âyette birkaç vecihle hakkı işitmek ve görmekten imtina edenleri zem vardır. Çünkü; bundan evvelki âyette Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın musallat kılınacağı ve i'raz edenlerin âhirette nedamet edecekleri ve nedametlerinin fayda vermiyeceği beyan olunmuştu. Bu âyette ise Kur'an'dan iğrazları uzadıkça imtinâları sağırlığa, körlüğe, açıktan dalâl ü tuğyana müncer olduğu beyan olunmuştur. Şu halde bunların zikrullah'dan i'razda devam ettikleri ve devamları temâdî ettikçe hakkı işitmez ve görmez bir hale geldikleri, açıktan dalâli ihtiyarla Allah'dan korkmaz ve halktan utanmaz bir dereceye vardıkları, ne kadar irşada sa'yolunsalar sa'yin tesiri olmıyacağı ve bu veçhile hakkı kabul etmemekte inad ve temerrüdleri beyan olunmuştur ki envai mezemmetleri meydana konmuştur.
Hakka karşı inad edenlere nasihatin, sağıra söz duyurmak ve köre yol göstermek ve açıktan dalâleti irtikabeden kimseyi hidayete davet kabilinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur ki «Hidayetten uzak olanlara söz anlatmak müşküldür» demek olur.

***

Vâcib Tealâ resûlünün kâfirleri irşâd için nefsini çok meşakkata duçar ettiğinden onları irşâd hususunda nefsine o kadar zahmet etmemesini tavsiyeden sonra elbette ahz-ı intikam edeceğini beyanla tesliye etmek üzere :

فَإِمَّا نَذۡهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنۡہُم مُّنتَقِمُونَ (41) أَوۡ نُرِيَنَّكَ ٱلَّذِى وَعَدۡنَـٰهُمۡ فَإِنَّا عَلَيۡہِم مُّقۡتَدِرُونَ (42)

buyuruyor.
[Ey Rasul-ü Ekrem ! Eğer onlara azap etmeksizin seni âhirete 5211 götürürsek dünyada veya âhirette bizim onlardan intikam alacağımız muhakkaktır veyahut bizim onlara vadettiğimiz azabı elbette sana gösteririz. Zira; biz onlar üzerine azaba muktediriz. Her ne zaman istersek azap eder, azaplarını size gösterir, onları muazzep kılarız.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam ! Sen müteselli ol ve müşrikleri irşâd için nefsine bir takım meşakkat tahmil etme. Zira; elbette biz onlardan ya senin bayatında yahut vefatından sonra intikamımızı alacağız. Eğer onlardan intikamdan evvel seni âhirete götürürsek elbette intikam alırız. Zira; intikamımız muhakkaktır veyahut eğer sana göstermek istersek hal-i hayatında onları katil ve fakr u esaret gibi her türlü azaba muktediriz. Şu halde onlardan gördüğün bir takım lâyık olmadık hallerden mahzun olma. Elbette onlar amellerinin cezalarını göreceklerdir. Çünkü; onlardan intikam almaya bizim kudretimiz kâfidir.

***
Vâcib Tealâ gerek Resûlünün hal-i hayatında, gerek hal-i memâtında kâfirleri ta'zîb edeceğini beyandan sonra vahyolunan Kur'na'a tamamiyle temessük buyurmasını, sebat ve devamını tavsiye etmek üzere :

فَٱسۡتَمۡسِكۡ بِٱلَّذِىٓ أُوحِىَ إِلَيۡكَ‌ۖ إِنَّكَ عَلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (43)

buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sana vahyolunan Kur'an'a sen temessük et. Zira; doğru yol üzerindesin.]

Yani; ey Habibim ! Kâfirlerin i'razlarından müteessif olma. Zira; biz onlardan intikamımızı alacağız, biz senin intikamını almaya muktedir olunca sana vahyolunan Kur'an'ın kavâidiyle hasıl olan şeriatine ve din-i mübînin esası olan Kur'an'a sağlam yapış, hak olduğunu itikad ve muktesiyle amelde sebat ve devam et. Zira; sen doğru bir din üzerindesin o dinden i'raz etmez, ancak dalâlete münhemik olanlar i'raz ederler. 5212
Cenab-ı Hak intikamına karşı şükür olmak üzere vahyolunan Kur'an'a yapışmakla emir buyurmuş ve vahyolunan Kur'an'ın ahkâmı insan için gayet doğru bir yol olduğunu beyanla Kur'an'a yapışmak lâzım olduğunu temessüke teşvik etmiştir. Kur'an'a Resûlullah'ın temessük ettiği halde temessükle emir; devamla emirdir ve Resûlullah'a emir; ümmetine de emrolduğu cihetle bütün Ümmet-i Muhammed üzerine Kur'an'a temessük vâcibtir. Çünkü; dine yapışan kimseyi o din matlubuna isal eder.
***

Vâcib Tealâ dine yapışmanın menfeati uhreviyyesi olduğu gibi dünyaca dahi menfeati olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِنَّهُۥلَذِكۡرٌ۬ لَّكَ وَلِقَوۡمِكَ‌ۖ وَسَوۡفَ تُسۡـَٔلُونَ (44)
buyuruyor.
[Ey Rasul-ü Mükerrem; Kur'an sana ve kavmine doğru yolu gösterir bir mev'iza-i belîğadır, o mev'izayla amel edip etmemekten ve temessük edip etmediğinden yakında sual olunursunuz?]

Yani; Kur'an Resûlullah'a ve kavmine bir vaazdır ki o vaazla amel etmek vâcibtir. Zira; yakın vakitte o Kur'an'ın ahkâmiyle amel olunup olunmadığından sual olunacaktır. Vaki olacak suale lâyıkıyla cevap vermek için amel etmek lâzımdır.
Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette z i k i r le murad; zikr-i cemîl ve medh ü sena olmak ihtimali vardır. Euna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Habibim ! O Kur'an sana ve senin kavmin olan Kureyş'e zikr-i cemîl ve şeref-i azimdir, bu şeref sizin için ilâ yevmilkıyam bakidir. Binaenaleyh; bu şerefin hukukunu eda ve şükrünü ifâ edip etmediğiniz elbette sizden sual olunacak] demektir.
Şu manâya nazaran insan için dünyada zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena ibkâ etmeye sa'yetmek iyi bir şey olduğuna bu âyet delâlet eder. Eğer ibkâsı iyi bir şey olmasaydı Cenab-ı Hak Rasûlüne Kur'an'ın zikr-i cemîl olacağını beyanla imtinan buyurmazdı ve İbrahim (A.S.) da zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena istemezdi. Halbuki İbrahim 5213 (A.S.)
(واجعل لى لس نى صد قَ فى الاخرين)

ile zikr-i cemîl talebinde bulunmuştur. Şu halde insanın zikr-i cemîl ibkâsına sa'yi ve kendinden sonra geleceklere bir güzel eser terketmesi meşru ve memduh olduğuna bu âyet delâlet eder.
R e s û l u l l a h ' ı n k a v m i yle murad; Kureyş kavmi olduğuna nazaran Kur'an bilûmum Kureyşîler için büyük bir şereftir. Zira Kur'an onların lügati üzerine nazil olduğu gibi cümle âlemi ıslaha memur olan Peygamber-i Zişan dahi onların cinsinden neşet ettiğinden ilâ yevmilkıyâm iftihar etmek onlara aittir. Belki k a v m ile murad; bütün kabâil-i araphr've şeref de bütün arap ırkına aittir. Yahut kavmile murad; Resûlullah'a iman eden ehl-i imanın kâffesidir. Zira; Resûlüllan'ın şerefi ümmetine şeref olduğu gibi Kur'an'ın şerefi de Kur'an'la amel eden bütün ehl-i imana aittir. Binaenaleyh; bu âyette R e s û l u l l a h ' ı n k a v m i yle murad; bilûmum ümmeti olması makama daha ziyade muvafık ve umumîdir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'a buğz u adavetleri; putlara ibadetlerinin batıl olduğunu söylemesinden mütevellid olup halbuki putlara ibadetin butlanını beyan etmek Resûlullah'a mahsus olmayıp enbiyanın kâffesinin beyan ettiklerini beyan zımnında

وَسۡـَٔلۡ مَنۡ أَرۡسَلۡنَامِن قَبۡلِكَ مِن رُّسُلِنَآأَجَعَلۡنَا مِن دُونِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ءَالِهَةً۬ يُعۡبَدُونَ (45)
buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Muazzam ! Senden evvel gönderdiğimiz resûllerimizin ümmetlerinden ve ümmetlerin âlimlerinden ve kitaplarından sual ve teftiş et ki Biz Azîmüşşân Rahman Tealâ'nın gayrı bir takım ibadet olunmaya şayan mabudlar beyan etmiş miyiz?] Bizim tarafımızdan onlara nazil olan kitaplarda batıl şeylere ibadetle emrettiğimiz var mıymış, geçmiş nebilere ve ümmetlerine Allah'ın gayrı mabud ittihaz etmelerini beyan etmiş miyiz? Hâşâ öyle bir emrimiz yoktur ve olamaz. Belki Allah'ın gayrı mabud olmadığı ve kâfirlerin mabud tanıdıkları putların batıl olduğu 5214 Kur'an'da beyan olunduğu gibi onların şeriatlarında dahi beyan olunmuştur. Şu halde bunların batıl mabudlarına ta'netmek sana ve senin şeriatına mahsus bir hal değildir. Zira; cümle enbiyada ve onların şeriatlarında dahi carî olmuş ahvaldendir. Binaenaleyh; kâfirlerin putlarına ta'nettiğinden dolayı yalnız sana buğzetmeleri manâsızdır. Çünkü; senin söylediğini senden evvel geçen enbiyanın cümlesi de söylemiştir.

***

Vâcib Tealâ Mekke kâfirlerinin Resûlullah'a itirazları; fakrı ihtiyar buyurup Mekke ve Taif'te ise daha zenginler varken fakir bir kimseye nübüvveti münasip görmediklerini beyandan sonra Firavun gibi bir hükümet-i azime sahibine Hz. Musa'yı Resûl olarak göndermesiyle Mekke ahalisini ilzam, Resûlullah'ı tesliye ve kavmini tehdit etmek üzere :

وَلَقَدۡأَرۡسَلۡنَامُوسَىٰ بِـَٔايَـٰتِنَآإِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ فَقَالَ إِنِّى رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِينَ (46)
buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki kudretimize delâlet eden âyetler ve mucizelerle Musa (A.S.) ı Biz Azîmüşşân Firavun'a ve cemaatine gönderdik. Binaenaleyh; Musa (A.S.) onlara hitaben «Ben âlemlerin Rabbısının rasûlüyüm, bana iman edin» dedi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Seni, fakrı ihtiyar ettiğin halde Kureyş'e resûl olarak gönderdiğimiz gibi Allah-u Tealâ hakkı için Musa (A.S.) ı da nübüvvetinin sıdkına delâlet eden âyetlerimizle Firavun'a ve kavmine resûl olarak gönderdik, Musa (A.S.) da bizim tarafımızdan Resûl gönderildiğini onlara söyledi.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Musa (A.S.) ın bu kelâmında Firavun'a tariz vardır. Çünkü; Firavun kendini Mısır ahalisinin Rabbısı olduğunu ilân ve ahaliyi o yolda ibadete davet ederdi. Musa (A.S.) ın Firavun'a hitaben «Âlemlerin Rabbısı tarafından resûlüm» demesi Firavun'a «Sende rübûbiyet eseri yoktur. Halkı iğfal edip aldatıyorsun» demek manâsını anlatmıştır. 5215
Bu makamda bu kıssayı beyandan maksat; Kureyş'in Resûlullah'a «Bu fakirdir, nübüvvete lâyık değildir. Zira; nübüvvet ya Mekke'de veya Taif'te servet sahibi olan iki racülden birisine lâyık ve münasiptir» diyerek vaki olan itirazlarına cevaptır. Çünkü; Kureyş'e karşı bunu hikâye etmek şöyle demektir : «Ey ehl-i Mekke ! Musa (A.S.) da fakirdi fakat Firavun gibi maldar, sahib-i şevket ve hükümet olan bir kimseye rasül gönderdik. Ey Kureyş ! Eğer sizin dediğiniz gibi fakir olan nebî olmasa Musa (A.S.) da resûl olmazdı. Halbuki canib-i İlâhîden Firavun'a resûl gönderildiğinde şüphe yoktur». Şu halde bu kıssa; Kureyş'in «mertebe-i nübüvvet zengine lâyıktır» dediklerinin nakîzını ispat etmiştir. Kezalik bu kıssa; Resûlullah'ı da Kureyş'in «Sen fakirsin nübüvvet zenginlere lâyıktır» demelerinden neş'et eden kederi izale ettiği için tesliyedir.

***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve kavmine Resûl olarak gönderdiğini beyandan sonra Musa (A.S.) Firavun'a geldiğinde onlar tarafından gördüğü muameleyi beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَآءَهُم بِـَٔايَـٰتِنَآ إِذَا هُم مِّنۡہَا يَضۡحَكُونَ (47)
buyuruyor.
[Vakta ki Musa (A.S.) onlara mucizelerimizle gelince derhal Firavun ve kavmi mucizeye güldüler.]

Yani; Musa (A.S.) nübüvvetinin sıdkına ve bizim kudret-i kahiremize delâlet eden harikulade mucizelerimizle Firavun'a ve kavmine gelince akibetini düşünmeksizin, söylenen sözün hakikatini ve mucizenin esasını tedkik etmeksizin Musa'nın davasını ve davasını tasdik eder mucizesini görünce birdenbire gülüşüp istihzaya kalkıştılar. Halbuki bu gibi umur-u mühimmede gayet derin bir hisle düşünmek ve etrafıyla delillerini tedkik etmek lâzımken onlar hiç düşünmeksizin istihzaya koyuldular. Binaenaleyh; hâib ü hasır, dünya ve âhiret meserretlerinden mahrum oldular. Eğer kemal-i teenni ile kisve-i insafı giyinerek Musa (A.S.) ın mucizelerini 5216 nazar-ı tedkikten geçirselerdi kendilerine kanaat hasıl olarak nübüvvetini tasdikle iman eder, dünya ve âhirette mesrur olurlardı, lâkin alelacele istihza etmeleri onları her seâdetten mahrum bırakmıştır. Binaenaleyh insana lâzım olan; her şeyde teenni etmek ve insafla düşünmek ve düşünmeden hüküm vermemektir.
***

Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın mucizesine gülüştüklerini beyandan sonra bu mucizelerin büyük olduğunu ve gülenleri azapla muahaze ettiğini beyan etmek üzere :

وَمَا نُرِيهِم مِّنۡ ءَايَةٍ إِلاًَ هِىَأَڪۡبَرُمِنۡ أُخۡتِهَا‌ۖ وَأَخَذۡنَـٰهُم بِٱلۡعَذَابِ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ (48)
buyuruyor.
[Bizim onlara gösterdiğimiz âyetler olmadı, illâ ondan evvelki mucizeden daha büyük idi. Küfürlerinden rücû etsinler için onları azapla da muâhaze ettik.]

Yani; Musa (A.S.) vasıtasiyle Firavun'a ve kabilesine bizim gösterdiğimiz mucizelerden her biri kendinden evvelki mucizeden büyüktür. Hatta derece-i i'câzın nihayesine balîğ ve her bir mucize kendi nev'inde emsaline faikti. Firavun ve kabilesi bu büyük mucizelere kanaat etmeyince Biz Azîmüşşân Tûfân, çekirge, bit, kurt ve kurbağa gibi afatla azabettik ki küfriyâtlarından rücû etsinler ve küfürlerinden dönmeleri için biz onları envai azapla muahaze ettik.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Musa onlara asayı yılan suretinde gösterince sihirdir dediler ve gülüştüler. Ba'dehû yed-i beyzâ'yı gösterdi aynı muamelede bulundular. Bundan sonra Allah-u Tealâ kıtlık verdi ve çekirge hasılatlarını yedi yine mütenebbih olmadılar. Vâcib Tealâ onlara kıtlıktan daha büyük kurbağa musallat kıldı buna da kanaat edip tâib ü müstağfir olmayınca onlara daha büyük musibet olarak Nil suyu onların hakkında kan oldu, bunların cümlesi dünyaca azap ve insafa davet ve gitmiş oldukları meslekin fena bir meslek olduğuna tenbih idi lâkin 5217 mütenebbih olmadılar. İşte dünyada bütün vukuat insanları insafa davet içindir.

***

Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerinin Firavun üzerinde tevali ettiğini ve iman etmediklerinden o mucizelerden bazılarının onlar üzerine afat ve azap olduğunu beyandan sonra
bu gibi âfetler uzadıkça Firavun'un ve kavminin Hz. Musa'ya iltica ettiklerini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ يَـٰٓأَيُّهَ ٱلسَّاحِرُ ٱدۡعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهۡتَدُونَ (49)

buyuruyor.
[Firavun ve kavmi dediler ki «Ey sâhir ! Bizim için sen Rabbine duâ et sana vadini ifâ etsin. Eğer vadini ifâ ederse biz muhakkak iman ederiz.»] Firavun ve kavmi böyle demekle Musa (A.S.) duâsını ricaya müsareat ettiler.

Yani; şu beyan olunan mucizeleri gördükleri halde küfürlerinden dönmediler, dediler ki «Ey büyük sahir ! Rabbının sana ahdettiği ve senin bize haber verdiğin şeyle duâ et. Eğer senin duâ etmenle Rabbın Tealâ bizden bu azabı kaldırırsa bizim sana iman edeceğimiz muhakkaktır». Çünkü; Hz. Musa onlara «Eğer iman ederseniz Rabbım sizden bu afatı kaldıracak» demişti. Hz. Musa'nın bu sözüne itimad ederek onlar da «Rabbın Tealâ'nın sana vadi doğru ise bizim için duâ et. Eğer azabı kaldırırsa iman ederiz» dediler.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile sihir o zamanda beynennâs meşhurdu. Hatta iyi sihir bilenlere çok tazim ederlerdi. Binaenaleyh; Musa (A.S.) dan belâyânın ref i için duâ etmesini istediklerinde «Ey sahir !» demeleri de tazim içindir. Çünkü; sihir o zamanda o kadar ileri gitmişti ki hükümet-i Mısriye ve Firavniye hemen sahirler elinde olup sahirlerin rey ü tedbirleri olmaksızın hükümet iş göremezdi. Çünkü; ahalinin sahirlere itaatlarına nazaran millet içinde manevî hakim olan unsur ve kuvvet ancak sahir unsuru idi. Şu halde Hz. Musa'ya (يَـٰٓأَيُّهَ ٱلسَّاحِرُ) demek «Ey ilm-i 5218 sihirde mahir olan üstad ! Sen Rabbine duâ et. Eğer vadettiği ve senin bize haber verdiğin gibi bu afetleri bizden kaldırırsa biz de seni tasdik ederiz» demektir. «Ancak bu belâları kaldırırsa iman ederiz» dedikleri yalan ve sahte idi. Çünkü; bu sözleri doğru olsa sözlerinin bidayesinde sahir demezlerdi. Zira; sahire iman ederiz demekte bir manâ yoktur. Şu halde madem ki sahir dediler. İman ederiz sözleri kalplerindeki tasavvurlarının hilafıdır.

***

Vâcib Tealâ Firavun'un ve kavminin bu sözlerinin hilafı hakikat olduğunu beyan etmek üzere :
فَلَمَّا كَشَفۡنَا عَنۡہُمُ ٱلۡعَذَابَ إِذَا هُمۡ يَنكُثُونَ (50)

buyuruyor.
[Vaktaki Biz Azîmüşşân onlardan azabı kaldırınca derhal ahidlerini bozdular.]

Yani; onların ilticaları üzerine Musa (A.S.) ın duâsı sebebiyle Biz Azîmüşşân onlardan azabı kaldırdık. Onlarsa verdikleri vaada asla itibar etmiyerek hemel alelacele vaadlarında hulfe, ahidlerini nakza sür'at ve imandan istinkâf ederek eski temerrüdlerinde devam ettiler. Bu hal insanlarda ekseriyetle caridir. Çünkü; insan bir musibete mübtelâ olduğunda eğer o musibet üzerinden kalkarsa ibadet edeceğini ve bir kimseye tecavüz etmiyeceğini kat'iyyen söylediği halde o musibet zail olunca hali derhal değişir ve o sözlerin cümlesini unutur yine eski hamam eski tas olur. İşte Firavun'un kavminde dahi aynı hal vaki olmuştur. Zira; belâyânın ref'iyle iman etmek şöyle dursun bekli küfriyâtlarına daha ziyade musir oldular ve verdikleri ahidlerinden derhal döndüler.
***

Vâcib Tealâ Firavun'un kavmiyle Musa (A.S.) beyninde vaki olan vakayı beyandan sonra Hz. Musa'ya karşı Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere : 5219

وَنَادَىٰ فِرۡعَوۡنُ فِى قَوۡمِهِۦ قَالَ يَـٰقَوۡمِ أَلَيۡسَ لِى مُلۡكُ مِصۡرَ وَهَـٰذِهِ ٱلاًَنۡهَـٰرُ تَجۡرِى مِن تَحۡتِىٓ‌ۖ أَفَلاًَ تُبۡصِرُونَ (51)

buyuruyor.
[Firavun kavmine nida etti ve dedi ki «Ey kavmim ! Mısır'ın mülkü benim değil mi, şu nehir benim sarayımın altından cereyan etmez mi, bunu görmüyor musun?»]

أَمۡ أَنَا۟ خَيۡرٌ۬ مِّنۡ هَـٰذَا ٱلَّذِى هُوَ مَهِينٌ۬ وَلاًَ يَكَادُ يُبِينُ (52)

[«Belki ben şu hakir olan sahirden hayırlıyım. Halbuki o, sair maksadını beyandan âcizdir» demekle kavmine karşı kendini gayet büyük ve Musa (A.S.) ı pek küçük göstermek istemiştir.]

Yani; Firavun'un kavmi içinde Hz. Musa'nın kadri ve şerefi gün be gün artmağa başlamış ve nazil olan belâyânın izâlesine Firavun bir çare bulamayıp Hz. Musa'ya «Duâ et de Rabbın bizden bu afatı kaldırsın» diye Firavun'un kavmi Musa (A.S.) a müracaat edince Firavun tahammül edemiyerek bir gün kavminin tecemmu ettiği bir mahalde kemal-i mübâhât ve iftiharla söze başladı ve dedi ki «Ey kavmim ! Mısır benim mülküm değil mi ve şu Nil'den ayrılan nehirler benim köşkümün altından akmıyor mu, bu kadar kuvvet ve şevketimi görmüyor musun ki bazı şeylerde Musa'dan istimdat edip müracaat ediyorsunuz ve ondan bir fayda bekliyorsunuz? Belki ben şu fakir olan Musa'dan daha ziyade hayırlıyım. Halbuki o Musa (A.S.) ın lisanında olan lüknetten dolayı maksadını ifade ve beyana kaadir değildir. Şu halde nasıl oluyor ki bazı ihtiyacınızın defi için ona müracaat ediyorsunuz?» İşte Firavun böyle demekle kavmine karşı kendinin kuvvetli ve şevketli ve Hz. Musa'nın aciz olduğundan bahisle kavmini Musa (A.S.) a meyletmekten men'e çalıştı, bundan başlıca maksadı; Hz. Musa'ya müracaatları üzerine tehdid ve bütün kemalâtı servete ve şevket-i dünyaya hasretmekti ve bu gibi âdi şeylerle eskiden beri halkı aldatıp iğfal ettiği gibi bu sözleriyle dahi iğfal etmek istiyordu. Bu 5220 sözü Firavun'un bizzat kendi söylemek ihtimali olduğu gibi bir münadî vasıtasiyle halkın tecemmu ettiği mahalde nida ettirmek ihtimali de vardır.
(مهين) hakîr manâsına ise de Firavun'un Hz. Musa'ya m ü h î n demesiyle muradı fdkîr demektir. Çünkü; Musa (A.S.) ın hakaretini icabedecek bir hali yoktu, hakaret icabeder bir şey olmadığını Firavun'un kavmi de bilirlerdi. Zira; Musa (A.S.) Firavun'un sarayında büyüdüğünden nezahet-i hali herkesçe malûm olduğu cihetle Firavun Hz. Musa'ya hakaret manâsını murad edemezdi. M ü h î n ile muradı fakır manâsı olduğuna sözünün evvelinde de delâlet vardır. Çünkü; Firavun sözünde kendinin mülkü, servet ü samanı, şevket ve kuvvetiyle iftihar etmiş ve sözünü zenginliğiyle tezyin etmiştir. İşte burası delâlet eder ki Musa (A.S.) ı fakırla itham etmek istemiştir.
Firavun'un sarayı altından akan nehirler (Nehr-i Tolûn), (Nehr-i Dimyat) ve (Nehr-i Tenîs) olduğu mervidir. Çünkü müteaddit saraylarda müteaddit nehirler cereyan ederdi, Mısır'ın bütün nimetleri onun elindeydi.
Firavun'un Musa (A.S.) a ikinci ta'nı; lisanında bulunan rekâkettir. Gerçi Musa (A.S.) ın (Sure-i Taha) da beyan olunduğu veçhile duâsı sebebiyle Cenab-ı Hak lisanından o rekâketi kaldırmışsa da Firavun rekâketinin kalktığını bilmediği için eski hali nazarı itibare alarak meramını beyandan aciz demiştir. Yahut meramını beyandan aciz demekten maksad; dava ettiği nübüvveti ispat etmekten aciz demektir ve maksadının bu olmasını bundan sonra gelecek sözü teyid eder.

***

Vâcib Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı fakırla itham etmek istediğini beyandan sonra sözünün bakiyyesini beyan etmek üzere :

فَلَوۡلاًَ أُلۡقِىَ عَلَيۡهِ أَسۡوِرَةٌ۬ مِّن ذَهَبٍ أَوۡ جَآءَ مَعَهُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةُ مُقۡتَرِنِينَ (53)

buyuruyor.
[Firavun sözüne devam ederek dedi ki «ne olaydı Musa 5221 üzerine Rabbısı tarafından bir altın bilezik atılmış olaydı yahut onunla beraber müçtemî' olarak melekler gelse de ona muavenet etselerdi, bunlardan hiç birisi yoktur. Şu halde davası doğru değildir.»]

Firavun böyle demekle Musa Aleyhisselâm üzerinde altından bilezik olmadığını veyahud kendisiyle beraber melek bulunmadığını beyanla nübüvvetini inkâr etmiştir.
Yani; Firavun Musa (A.S.) ın nübüvvetini kavmine tasdik ettirmemek sadedinde dedi ki «Eğer Musa kendi dediği gibi» Rabbısı indinde muhterem ve muazzez olsaydı izzetine ve makbuliyetine delâlet eder Musa'nın üzerine altından bir bilezik atmaz mıydı veyahut onunla beraber birbiri arkasında müctemi melekler gelip ona muavenet etmezler miydi? Keşke altından bir bilezik Musa üzerine konulmuş olaydı veyahut beraberinde melekler bulunaydı. Bunlardan hiç birinin olmaması davasının yalan olmasına delâlet eder» demekle kavmini Hz. Musa'yı tasdik etmekten men'etmiştir.
Hâzin'in beyanı veçhile Firavun zamanında büyükler ve mansıp sahipleri kollarına altın bilezik ve boyunlarına gerdanlık takarlardı. Bu âdet onlar için pek muhkem ve mer'î olduğundan Firavun Hz. Musa'nın büyüklüğünü bununla tasdik etmek istemiştir. Her kavmin kendine mahsus bu gibi âdetleri takbih olunmaz. Meselâ salâtîn-i maziye-i osmaniyede Tuğ takmak ve bazı avrupa krallarında murassa' tâç giymek ve elyevm bazı devletlerde mevcut ve mer'î olan nişan adeti bu kabildendir.
***

Vâcib Tealâ Firavun'un sözünü beyandan sonra Firavun'un bu sözleriyle kavmini tahkir ettiği halde kavminin itaat ettiğini beyan etmek üzere :

فَٱسۡتَخَفَّ قَوۡمَهُ ۥ فَأَطَاعُوهُ‌ۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمً۬ا فَـٰسِقِينَ (54)

buyuruyor.
[Firavun şu sözleriyle kavmini hakîr addetti. Onlar da derhal Firavun'a itaat ettiler. Zira; onlar tâat-ı İlâhîye'den çıkmış bir takım fasık kavimdiler.] 5222

Yani; Firavun kavmini iğfal için kavminin akılsızlıklarından bahsetti ve rey ü tedbirleri olmadığını söyledi, bütün Mısır kendisinin mülkü olduğunu ve Musa (A.S.) ın büyüklüğüne delâlet eder Rabbısı tarafından verilmiş üzerinde bir bileziği bulunmadığını beyanla kavmini akılsız ve fikirsizlikle itham ve tahkir etti, kavmi de bu sözlerin cümlesini dinlediler ve doğruluğuna hükmederek derhal Firavun'a itaat ettiler ki kendilerinin akılsız olduklarını itaatlarıyla ispat ettiler. Çünkü; Din-i İlâhî'den çıkmış ve adaleti terketmiş bir kavm-i fasık idiler. Binaenaleyh; Firavun gibi bir tâğî ve bağînin sözünü dinleyip ittibâ ettiler de Musa (A.S.) gibi bir nebiyy-i zişânın nasihatlerini dinleyip kabul etmediler. Her zaman ekser nâsın adeti menfeatini kendine söyleyenlerin sözlerini dinlememek ve şirâr-ı nâsdan mazarratını söyliyen kimselerin hezeyanlarını dinlemektir, bu halin şu zamanda ne kadar ileri gittiği de cümlenin malûmudur.
Yahut (استخف) kelimesi sür'at talebetti demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Firavun kavminden suret-i serîada itaat etmelerini istedi ve kavmi de derhal itaat ettiler] demektir. Bu manâ makama daha ziyade mülayimdir. Çünkü; Firavun, kavminin afatın ref'i için Musa (A.S.) a müracaatlarını kendine itaatsizlik addetmesine binaen itaate davet ve bazı sözleriyle Musa (A.S.) a ta'netti ve kavmi de derhal itaat ettiler. Zira; menfeati mazarrattan tefrik eder bir cemaat değiller fasıklardı.
***

Vâcib Tealâ Firavun'un sözlerini ve kavminin ona itaatini beyandan sonra onları garkettiğini beyan etmek üzere :

فَلَمَّآ ءَاسَفُونَا ٱنتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡ فَأَغۡرَقۡنَـٰهُمۡ أَجۡمَعِينَ (55) فَجَعَلۡنَـٰهُمۡ سَلَفً۬ا وَمَثَلاً۬ لِّلاًَخِرِينَ (56)

buyuruyor.
[Vakta ki onlar bizi gazablandırdılarsa biz intikam aldık. Onları garkettik ve onları
geçmiş bir kavim ve geleceklere darb-ı mesel ve ibret kıldık ki herkes ibret alsın
mütenebbih olsun.] 5223

Yani; onların küfrüzere ısrarları bizim kahr u gazabımıza ve gayret-i İlâhiye'mize badî oldu, onlar bizi gazablandırdı. Binaenaleyh; biz cemisini garkla ihlâk ettik, yer yüzünde eserlerini bırakmadık ve onları geçmiş bir kavim kıldık ki sonra gelip onların mesleklerine sülük edenlere ibret ve darbı mesel olsun ve Ümmet-i Muhammed için onları darb-ı mesel kıldık ve bir günâh kasdettiklerinde onların hallerini misal olarak getirsinler ve vukuattan mütenassıh olsunlar. Çünkü isyan; mucib-i helâk olduğundan her zaman daire-i şeriat ve adaletten çıkan cemaatler helâke maruz olmuşlardır.
***

Vâcib Tealâ sûrenin bidayesindenberi Kureyş'in küfriyâtından bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

وَلَمَّا ضُرِبَ ٱبۡنُ مَرۡيَمَ مَثَلاً إِذَا قَوۡمُكَ مِنۡهُ يَصِدُّونَ (57)

buyuruyor.
[Vakta ki İsa (A.S.) ınisal olarak ortaya kondu. Ya Ekrem-er Rusûl ! Senin kavmin İsâ (A.S.) ın misal olmasından ferahlanıp şamata ederek bağrıştılar.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü: (Abdullah b. Ezzüb'arî) nin bazı Nasârânın İsâ (A.S.)ı mabud ittihaz etmeleri dolayısiyle Resûlullah'la mücadele etmesidir. Bu mücadelenin sebebi; Resûlullah; (انكم وماتعبدون من دون الله حصب جهنم) ayetini kıraat Duyurunca (Abdullah b. Züb'arî) mücadele suretiyle dedi ki «Ya Muhammed (S.A.) ! Allah'ın gayrı mabudlar Cehennem'de olunca Nasârâ İsâ (A.S.) a ibadet edip onu mabud tanıdıkları cihetle İsa (A.S.) da Allah'ın gayrı mabud olmakla onun da Cehennem'de olması lâzım geliyor. Biz de meleklere ibadet ederiz. Binaenaleyh; meleklerin de Cehennem'de olması lâzım gelir. Halbuki sen İsa (A.S.) ı nebidir diye sena ediyordun. Nasıl oluyor ki bir nebinin ve meleklerin Cehennem'de olmalarını söylüyorsunuz» deyince Resûlullah sükût buyurmuş ve o mecliste hazır bulunan Kureyş cemaati (İbn Züb'arî) nin bu 5224 mücadelesinden gayet hoşlandıklarından ve Resûlullah'ın sükûtunu cevaptan aciz kaldığına hükmettiklerinden kahkaha ile gülmek, haykırmak, çağırışmak ve bağırışmak gibi bir takım terbiyesizlikte bulunduklarını Vâcib Tealâ bu âyette hikâye buyurmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Ey Nebiyy-i Zîşân ! Batıl mabudların Cehennem'de olacaklarını beyanın üzerine (Abdullah b. Ezzüb'arî) nin «Hz. İsa da Nasârânın mabududur onun da Cehennem'de olması lâzımgelir» diyerek misal irâd etmesi üzerine şu isalden hoşlanan kavmin kemal-i ferahlarından gülüşüp bağrışarak senden i'râz ederler.]
Bazı rivayete nazaran (İbn Züb'arî) nin mücadelesine Resûlullah sükût edince;
(انالذين سبقَت لهم مناالحسنى اولئِك عها مبعدون)
âyeti nazil olmuştur ki bu âyet (İbn Züb'arî) nin itirazına cevaptır. Çünkü; bu âyetin manâsı «Şol kimseler ki onlar için bizim tarafımızdan güzel muamele sebketti. İşte onlar Cehennem'den uzaklardır.» (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseline bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Zira Hz. İsa, melekler ve Hz. Uzeyr gerçi müşrikler ve bazı ehl-i kitap tarafından ibadet olunurlarsa da onlar bizim makbul kullarımızdır. Nasârâ İsa (A.S.) a ibadet ettiklerinden dolayı Nasârâ Cehennme'de olurlar, İsa (A.S.) a ondan bir zarar gelmez. Zira; İsa (A.S.) onlara «bana ibadet edin» demedi. Binaenaleyh; onların İsa (A.S.) a ibadet etmelerinin mazarratı kendilerine aittir, İsa (A.S.) a zararı olamaz. Şu halde (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseli yanlış ve kıyası fasittir. Çünkü; Hz. İsa ve melekler Allah'ın makbul kulları oldukları cihetle müşriklerin mabudlarına kıyas olunamaz. İşte bu âyetle (İbn Züb'arî) ye cevap verildikten sonra tefsiri sadedinde bulunduğumuz şu âyet bu vakanın cereyanını ve Kureyş'in ahval-i mezemmetlerini beyan için nazil olmuştur.

***

Vâcib Tealâ Kureyş'in (İbn Züb'arî) nin mücadelesinden memnun olmaları üzerine vaki olan şemâtetlerinin bakiyesini beyan etmek üzere :

وَقَالُوٓاْ ءَأَٲلِهَتُنَا خَيۡرٌ أَمۡ هُوَ‌ۚ
buyuruyor. 5225
[Müşrikler dediler ki «Bizim mabudlarımız mı hayırlıdır, yoksa Muhammed (S.A.) in mabudu mu hayırlıdır?»]

Yani; Resûlullah'ın sükûtu üzerine müşrikler meserret izhâr ederek «Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa Muhammed (A.S.) in âlihesi mi hayırlıdır?» demekle kendilerini haklı ve mesleklerini doğru göstermek istediler. Yahut (هم) zamirinin mercii Hz. İsa'dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Bizim mabudlarımız mı hayırlıdır, yoksa Nasarâ'nın mabudu olan İsa mı hayırlıdır? Elbette İsa (A.S.) hayırlıdır. Şu halde İsa Aleyhisselâm hayırlı olmakla beraber ya Muhammed (S.A.) ! Senin okuduğun âyete nazaran Hz. İsa da Cehennem'de olunca mabudlarımızla beraber bizim Cehennem'de olmamıza endişe yok.] demektir. Bu sözden maksatları Resûlullah'ı istihza etmektir. Yani «sen bizim Cehennem'de olacağımızı beyan ederken Hz. İsa'nın dahi Cehennem'de olacağını beyan ettin» demek istediler. Yahut onlar «Muhammed (S.A.) bizim kendisine ibadet etmemizi ister» dediler. Şu halde (هم) zamirinin mercii Resûlullah olur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Bizim mabudlarımız mı hayırlıdır, yoksa Resûlullah mı hayırlıdır? Elbette bizim mabudlarımız hayırlıdır. Zira; âbâ ve ecdadımızın mabudları ve onları meslekleridir. Eğer hayırlı olmasalar babalarımız bunları mabud tanımazlardı] demektir.

***

Vâcib Tealâ (İbni Züb'arî) nin Hz. İsa'yı misal olarak getirmesinden maksadını beyan etmek üzere :
مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلاًَ جَدَلاَۢ‌ۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمٌ خَصِمُونَ (58)
buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusûl ! Onlar İsa (A.S.) ı sana darb-ı mesel olarak getirmediler, illâ kavga etmek ve husumet eylemek garazına mebnî darb-ı mesel olarak getirdiler, belki onların husumetleri 5226 şiddetli ve eşedd-i husumetle husumet edici kavimlerdir.] Çünkü; müşrikler (انكم وماتعبدون من دون الله حصب جهنم) «Siz ve Allah'ın gayri mâbudlarınız hep Cehennem odunusunuz» âyet-i celilesinin şu vecihle manâsının kendilerine ve kendilerinin mabudlarına mahsus olduğunu bilirlerdi. Zira; muhatab kendileri olup (ما) lâfzı aklı olmayanlarda istimal olunmak âdetleridir, lâkin lâfzın ihtimalini İbni Züb'arî fırsat addederek hiyel ü desâise koyuldu ve mugalatayla mücadeleye başladı, yoksa bir şüphe gelmiş de o şüpheyi izale için misal getirmiş değildir.

Hâzin'in beyanına nazaran Ashabdan (Ebu Ümâme) Resûlullah'ın «Hidayetten sonra bir kavim dalâleti irtikâb etmez, illâ bi-gayrı hakkın mücadele sebebiyle dalâli ihtiyar ederler,» deyip şu âyeti kıraat buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu halin zamanımızın ekser insanlarında da carî olduğu görülüyor. Çünkü hevâ ve hevesine muvafık görmediği ahkâm-ı şeriyeye bir itiraz kapısı açıp uzun boylu mücadeleye girişiyorlar ve bunları bu gibi şeylerden mene muktedir olanlar da sükût ettiğinden zuafâ-yı nâs bu mücadelelerden bir vehme düşüyorlar. Binaenaleyh; ahkâm-ı seriye bir takım ayarsız insanlar elinde oyuncak olup gidiyor.

***

Vâcib Tealâ (İbn Züb'arî) nin misal olarak irâd ettiği İsa (A.S.) ın halini beyan etmek üzere :

إِنۡ هُوَ إِلاًَ عَبۡدٌ أَنۡعَمۡنَا عَلَيۡهِ وَجَعَلۡنَـٰهُ مَثَلاً۬ لِّبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ (59)
وَلَوۡ نَشَآءُ لَجَعَلۡنَا مِنكُم مَّلَـٰٓٮِٕكَةً۬ فِى ٱلاًَرۡضِ يَخۡلُفُونَ (60)

buyuruyor.
[İsa (A.S.) olmadı, illâ bizim kendisine in'âm ettiğimiz bir kulumuz oldu ve onu Biz Benî İsrail'e bir mesel-i acîb kıldık. Eğer biz istemiş olsaydık sizin bedelinizde yer yüzünde melekler halkederdik ve yer yüzünde sakin olurlar, onlar imâr ederlerdi.] 5227

Yani; ey ibn Züb'arî ! Hz. İsa'yı mabudât-ı batılanıza kıyâs ederek misal getiriyorsunuz. Halbuki Hz. İsa mabudlarınıza kıyas kabul etmez. Zira; İsa (A.S.) ancak bizim kendisine fazl u keremimizden in'am ettiğimiz bir kulumuzdur ki biz onu Benî İsrail'e darb-ı mesel kıldık. Çünkü; Hz. İsa'nın şan-ı acibî vardır. Zira; pedersiz meydana geldi ve hîn-i sabavetinde bir çok harikulade garibeler yedinde zuhur etti. Bunların cümlesi Benî İsrail'e birer ibret oldu. Zira; her biri bizim kudret-i kahıremize delâlet eder acâibâttandır. Eğer biz sizin babasız doğmanızı isteseydik sizleri de babasız halkederdik, dileseydik sizin bedelinizde yer yüzünde melekler halkeder, onlara imâr ettirirdik ve yer yüzünde onlar sakin olur bize ibadet ederlerdi.

وَإِنَّهُ ۥلَعِلۡمٌ۬ لِّلسَّاعَةِ فَلاًَ تَمۡتَرُنَّ بِہَا وَٱتَّبِعُونِ‌ۚ هَـٰذَا صِرَٲطٌ۬ مُّسۡتَقِيمٌ۬ (61)


[İsa (A.S.) kıyamete alâmettir. Hal böyle olunca kıyametin vukuunda şek etmeyin ve bana ittibâ edin. Zira; şu size göstermiş olduğumuz tarîk bir doğru yoldur.]

وَلاًَ يَصُدَّنَّكُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ‌ۖ إِنَّهُ ۥ لَكُمۡ عَدُوٌّ۬ مُّبِينٌ۬ (62)

[Şeytan sizi doğru yoldan menetmesin. Zira; şeytan size adaveti meydanda bir düşmandır.]

Yani; İsa (A.S.) ın babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtın ihya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzih'de beyan olunduğuna nazaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şekketmeyin, benim şeriatime ve Resûlüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza îsal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir 5228 düşmanınızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkarmak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tuzağına basmamanız lâzımdır.
Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buhârî ve Müslim hazeratının ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) ın rivayeti ile Resûlullah'ın «Hz. İsa arz-ı Mukaddes'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mukaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İslâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celile Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmedeceğine delâlet etmektedir.
Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vukuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti meydanda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ İsâ (A.S.) ın Benî İsrail'e bir mev'iza ve ibret olduğunu beyandan sonra nübüvvetini izhara dair bazı ahvalini beyan etmek üzere :

وَلَمَّاجَآءَعِيسَىٰ بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ قَالَ قَدۡ جِئۡتُكُم بِٱلۡحِكۡمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُم بَعۡضَ ٱلَّذِى تَخۡتَلِفُونَ فِيهِ‌ۖ فَٱتَّقُواْ ٱللهُِ وَأَطِيعُونِ (63)

buyuruyor.
[Vakta ki İsa (A.S.) ınucizeler, İncil'in âyetleri ve ahkâm-ı vazıha ile gelince Benî İsrail'e hitaben «Rabbım tarafından Resûl 5229 olarak İncil vesair marifet-i İlâhiyeyle ben size geldim, ihtilâf ettiğiniz bazı mesaili de ben size beyan edeceğim. Binaenaleyh; Allah'tan korkun ve nefsinizi günâhlardan vikaye ile azaptan kurtarın ve bana da itaat edin» dedi.]

Yani; İsa (A.S.) nübüvvetini izharla davasını ispat eder mucizeler ve kitap ile Benî İsrail'e geldiğinde onlara hitaben «Ben size usul-ü itikadiye ve füru-u â'mâlde ihtilâf ettiğiniz ahkâmdan bazılarını beyan için geldim. Hal böyle olunca küfür ve isyandan nefsinizi vikaye edin, Allah'dan korkun ve bana itaat edin» demekle nasihatta bulundu ve ahkâm-ı şeriatı tebliğ etti.
Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette h i k m e t le murad; usul-ü itikattır. İ h t i l â f e t t i k l e r i ş e y le murad; Tevrat'ın ahkâmından bazı mesail-i fıkhiyedir. İhtilâf ettikleri mesailin bazısını beyan edeceğini beyan; her ihtilâf ettikleri şeyleri beyan etmeyeceğini beyandır. Çünkü; nâs lüzumsuz bir çok şeylerde ihtilâf ederler ki beyana hacet kalmaz. Binaenaleyh; beyana lüzum gördüklerini beyan edeceğini sarahaten zikretmiştir ki her birini beyan lâzım olmadığına işaret olsun.
***

Vâcib Tealâ Hz. İsa'nın ittikâ ve itaatle emrettiğini beyandan sonra bu emrin illet ve sebebini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱللهُِ هُوَ رَبِّى وَرَبُّكُمۡ فَٱعۡبُدُوهُ‌ۚ هَـٰذَا صِرَٲطٌ۬ مُّسۡتَقِيمٌ۬ (64)

buyuruyor.
[Muhakkak Allah-u Tealâ benim ve sizin Rabbımızdır. Cümlemizin Rabbımız olunca O'na ibadet edin. İşte Allah-u Tealâ'ya ibadet; doğru bir yoldur.]

Yani; Allah'a ittikâ ve Allah'ın azabından korkmak vâcibtir. Zira; Allah-u Tealâ benim Rabbim ve sizin de Rabbinizdir. Şu halde Allah'a ibadet edin, çünkü başka Rabbiniz yok ki ona ibadet edesiniz. İşte Allah-u Tealâ'ya şu beyan olunan ibadet; bir doğru yoldur ki ona sülük eden asla şaşmaz maksadına vasıl olur. 5230
R a b ; envai nimetle terbiye edici manâsına olduğundan envai neşvünema ve nimetlerle terbiye ve ihsan eden Rabba lâyık olan; ibadet etmek olduğuna işaret için itaatla emrin illeti olmak üzere Allah-u Tealâ'nın kendisinin ve onların Rabbısı olduğunu beyan etmiştir.

***

Vâcib Tealâ Hz. İsa'nın Resûl olarak ba'solunduğunu ve kavmine vakî olan bazı nesâyihini beyandan sonra o zamanda Yehud'un ihtilâf ettiklerini ve âkibet zalimler için helâk-i azîm olduğunu beyan etmek üzere :

فَٱخۡتَلَفَ ٱلاًَحۡزَابُ مِنۢ بَيۡنِہِمۡ‌ۖ فَوَيۡلٌ۬ للذِينَ ظَلَمُواْ مِنۡ عَذَابِ يَوۡمٍ أَلِيمٍ (65)

buyuruyor.
[Hz. İsa'nın Nebî olarak kavmine geldiği zaman Yehûd ve Nasarâ'dan fırkalar ihtilâf ettiler. Onlar ihtilâf edince yevm-i kıyametin acıtıcı azabından helâk zalimler içindir.]

Yani; İsa (A.S.) ın nebî olarak gelip kavmini hakka davet ederek ittikâ ve itaatla emrinden ve tavsiyesinden sonra fırkalar zuhur etti, onlar usul-ü itikatta ihtilâf ettiler. Böyle ihtilâf edince helâk şol kimselere olsun ki onlar Allah'ın emrinden çıktılar. Binaenaleyh; gerek kendi nefislerine ve gerek kendilerinin gayrılara zulmettiler. İşte onlar Yevm-i kıyametin azabından helâk olacaklar ve akibet Cehennem'in veyl deresi onlara mahsustur.

هَلۡ يَنظُرُونَ إِلاًَ ٱلسَّاعَةَ أَن تَأۡتِيَهُم بَغۡتَةً۬ وَهُمۡ لاًَ يَشۡعُرُونَ (66)

[O zalimler başka şey beklemezler, ancak kendilerinin haberleri olmaksızın ansızın kıyametin onlara gelmesine intizar ederler. Çünkü; onların zulümlerinin cezay-ı sezâsı ancak kıyamette olabilir.]
Yani; Hz. İsa'dan sonra ahkâm-ı dinde ihtilâf edip gûnâ gûn mezhepler icadedenler umur-u âhireti inkârla umur-u dünya ile. 5231 meşgul oldukları bir zamanda ânî olarak kıyametin gelmesini ve kendilerinin helâk olmasını gözlerler. Bu âyeti celilenin manâsı Türkçede bir darb-ı mesel hükmündedir. Çünkü; zalim ve gaddar olan bir kimse hakkında «filân adam falan vak'ayı arar, bakalım Allah-u Tealâ yoluna verir» denildiği gibi «O adam başka bir şey beklemez, Allah'dan bir belâ bekler yakında başına bir taş düşer» denir ki «ettiğini bulacak» demektir. İşte bu âyette dahi «zalimler beklemez, ancak kıyametin gelmesini beklerler» deniliyor ki «orada belâlarını bulacaklar» demektir.
***

Vâcib Tealâ icmalen kıyametten bahsettikten sonra kıyametin bazı ahvalini tafsil etmek üzere :
ٱلاًَخِلآًَءُ يَوۡمَٮِٕذِۭ بَعۡضُهُمۡ لِبَعۡضٍ عَدُوٌّ إِلاًَ ٱلۡمُتَّقِينَ (67)

buyuruyor.
[Bu dünyada küfrüzere dostluk edenlerin yevm-i kıyamette bazıları bazılarına düşmandır, illâ müminler ve müttakîler birbirlerine düşman olmazlar.]

Yani; yevm-i kıyamette küfrün cezası olan azapları görünce dünyada küfr ü ma'siyet üzere dostluk edip masa başında dostâne teâtî-i akdâh edenlerin bazıları bazılarına adavet ve husumet ederler. Çünkü; birbirlerini küfre teşvik ve yekdiğerini idlâl ettiklerinden beyinlerinde olan muhabbet adavete inkılâbeder. Zira; dünyadaki muhabbetleri âhirette azaplarına sebep olmuştur. Amma mümin-i müttekîlerin yekdiğerine karşı muhabbetleri Allah'a ibadete terğibe sebep olduğundan muhabbetlerinin neticesi âhirette derecât-ı âliyeye vesile olduğu cihetle muhabbetleri dünyada cereyan ettiği veçhile âhirette dahi devameder. Çünkü; muhabbetlerinden menfeat görüp zarar görmediklerinden muhabbetleri daha tezayüd eder. Günâhkârlar ise muhabbetleri günâh üzere müesses olduğundan aynı mazarrattır. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek birbirlerine lânethan olurlar. Zira; muhabbetleri garaz-ı fasit üzere binâ olunduğundan akibeti de fasit olur. 5232 Dünyada muhabbet; ikidir: B i r i n c i s i ; insanların yekdiğerine şehevât-ı nefsaniyeye ait bir takım günâhlarda ittifak sebebiyle hasıl olan muhabbettir. Bu nevi muhabbetin bakası olmaz. Zira; muhabbete sebep olan lezzât-ı dünyanın bakası yok ki onun üzerine binâ kılman muhabbetin bakası olsun. Elbette olamaz, belki bu gibi muhabbetlerin akıbeti nefrettir. Çünkü; bir çok azaba müeddî olur. Binaenaleyh; böyle muhabbetler dünyada dahi devam etmez. Zira; bir menfeat uğrunda dostluk o menfeatle kaim olduğundan menfeatin zevaliyle o dostluk da zail olur. İ k i n c i s i ; İnsanlar beyninde tâat-ı İlâhiyede ve imanda ittifak ettiklerinden hizmet-i mevlâda birbirine muavenetle Allah'ın rızasını tahsil için vaki olan muhabbetleridir ki bu kabil muhabbetler dünyada ve âhirette devameder tezelzüle uğramaz. Zira; muhabbetin sebebi olan ibadet ve iman ve uhuvvet-i diniye tebeddül kabul etmez ki ondan hasıl olan muhabbet tebeddül etsin. Belki bu gibi muhabetler günden güne ziyadeleşir eksilmez. Çünkü; muhabbetin sebebi daimî olup zevale maruz olmadığı gibi bir çok mükâfata dahi sebep olunca elbette muhabbet ziyadelenir. Bunların emsali hariçte binlerce görülmektedir. Meselâ her şahıs kendi nefsinde samimi ve hasbî olan muhabbetle bir menfeat-ı dünyeviyye mukabilinde hasıl olan muhabbet arasında bir çok fark bulur. Binaenaleyh; şu zamanda muhabbetler hep sahtedir. Çünkü; kâffesi menafi-i hasîse için olduğundan dün gördüğün dost bu gün düşman olur.

***

Vâcib Tealâ kıyametin ahvalinden günâhkârların dünyada birbirlerine muhabbetleri âhirette adavete inkılâb ve mümin-i müttakîlerin yekdiğerine muhabbetlerinin devamedeceğini beyandan
sonra kıyamette Cenab-ı Hakkın müminleri taltîf edeceğini beyan etmek üzere :

يَـٰعِبَادِ لاًَ خَوۡفٌ عَلَيۡكُمُ ٱلۡيَوۡمَ وَلاًَ أَنتُمۡ تَحۡزَنُونَ (68)

buyuruyor.
[Ey kullarım ! Bu gün sizin üzerinize korku yoktur ve siz mahzun olmazsınız.] 5233

Yani; Allah-u Tealâ'nın rızası için dünyada birbirlerine muhabbet eden müminleri taltif etmek üzere Vâcib Tealâ müminlere hitâb ve iltifat olarak buyurur ki «Ey iman ve uhuvvet-i diniyye icabı beyinlerinde samimi muhabbet cereyan eden kullarım ! Kıyamet gününde bizim gazab ve kahrımızdan size korku yoktur. Binaenaleyh; siz mahzun olmazsınız».
Bazı müfessirîn'in beyanları veçhile Kur'an'da (ياعباد) lâfzı müminlere mahsus olduğundan bu âyette hitab müminleredir. Binaenaleyh; bu âyette müminlere dört vecihle ikram vardır :
B i r i n c i s i ; Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette müminlere vasıtasız bizzat hitap edeceğini beyan buyurmuştur. İ k i n c i s i ; ubudiyet sıfatı ile tavsif ederek (ياعباد) demek müminler için teşrif ve ta'zîmdir. Ü ç ü n c ü s ü ; yevm-i kıyamette müminlerin korkusunu izale edeceğini beyan buyurmuştur. D ö r d ü n c ü s ü ; onlarda o günde hüzün olmıyacağını beyan etmiştir. Ehl-i mahşer bu hitabı işitince cümlesi bu iltifattan hissedar olmayı ümit ederler.

***

Vâcib Tealâ bu hitab-ı İlâhîdeki tebşirâtın yalnız müminlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere :
ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا وَڪَانُواْ مُسۡلِمِينَ (69)
buyuruyor.
[Şu tebşirâtla mübeşşer olanlar sol kimseler ki onlar bizim âyetlerimize iman ettiler, resûllerimize mütî ve münkad oldular.] Çünkü; bilcümle emirlere itaatla işlerini Allah-u Tealâ'ya tefviz ederek her işini Allah'ın rızası için işlediklerinden her türlü korkudan kurtulmuşlar ve Cenab-ı Hakkın bu suretle beyan buyurmasıyla ehl-i isyan kat'ı ümîd ederek meyus olmuşlardır.

***

Vâcib Tealâ kıyametin ahvalinden Ü ç ü n c ü s ü nü beyan etmek üzere : 5234

ٱدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ أَنتُمۡ وَأَزۡوَٲجُكُمۡ تُحۡبَرُونَ (70)
buyuruyor.
[Ehl-i Cennete «Siz ve zevceleriniz gayet mesrur olduğunuz halde Cennet'e girin» denilir.]
Yani; Allah'ın hâs ve mümin kulları kıyamette Rabları tarafından şu iltifata nail olmakla kalmazlar, belki korku ve hüzün olmadığını tebşir iltifatına nail olduktan sonra muhasebeleri kemal-i sür'atle görülür. Ba'dehû ehl-i imana ta'zîm ve tekrîm olmak ve meserretlerini tebşir etmek için tarafı İlâhî'den onlara «Siz ve zevceleriniz kemal-i meserretle müzeyyen ve mutantan olarak Cennete girin» denilir. (تُحۡبَرُونَ) habre'derı alınmış ferah ve sürur manâsında mübaleğadır ki o sürürün eseri yüzünde görülmek şarttır. Yahut ziynet manâsınadır. Yahut ikramda mübaleğadır. Bu makamda şu manâların her üçü de murad olunabilir. Zira; ceminde inat yoktur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kıyamette ehl-i imanın muhasebeleri görüldükten sonra canib-i İlâhî'den onlara hitaben «Ey halis kullar ! Siz mükerrem ve muhterem ve yüzünüzde eseri görülürcesine sürür-u tamla mesrur ve envai ziynetle müzeyyen olduğunuz halde zevcelerinizle beraber Cennet'e girin» denilir.] demektir.
İnsanların meyi ü muhabbetleri ezvâç üzerinde daimî ve rahatın kemali zevceyle beraber olduğuna işaret için ferah ve sürürün en çok olduğu Cennet'e girileceği gün Cenab-ı Hak «Zevcelerinizle beraber girin» buyuracağını beyan eylemiştir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i imanın Cennet'e girip kemâl-i sürurla kararlaştıktan sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere :

يُطَافُ عَلَيۡہِم بِصِحَافٍ۬ مِّن ذَهَبٍ۬ وَأَكۡوَابٍ۬‌ۖ وَفِيهَا مَا تَشۡتَهِيهِ ٱلاًَنفُسُ وَتَلَذُّ ٱلاًَعۡيُنُ‌ۖ وَأَنتُمۡ فِيهَا خَـٰلِدُونَ (71)

buyuruyor. 5235
[Ehl-i Cennet üzerinde, ellerinde altından büyük çanaklar ve küçük kâselerle hizmetçiler tavaf eder. Yani başlarında dönerler ehl-i Cennet'in her istedikleri şeyler ve gözlerinin telezzüz edeceği güzeller vardır, onların sürur ve ferahları tam olsun için onlara «Ey ehl-i Cennet ! Siz ebedî Cennet'te kalacaksınız» denilir ki «acaba tekrar Cennet'ten çıkar mıyız» endişesi olmasın.]

Yani; âhirette cereyan edecek ahvalden birisi de ehl-i Cennet Cennet'e girdikten sonra onlara vaki olacak ikramlardır. Çünkü; ehl-i Cennet, Cennet'e girince hizmetçilerin ellerinde altından tabaklar içinde me'külât ve altından billurlar içinde meşrubat olduğu halde ehl-i Cennet'in etrafını dolaşırlar, her ne isterlerse hizmetçiler getirirler. Zira; Cennet'te her nefsin istediği şeyler ve gözlerin telezzüz edeceği nimetler mevcuttur. Ehl-i Cennet'e «sizler ebedî Cennet'te kalıcısınız» demekle onların sürurlarım ikmâl ederler ki Cennet'ten çıkmak korkusu kalplerinden bilkülliye zail olur ve ferah içinde ebedî kalırlar.
Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet nazil olunca ashabdan birisi Resûlullah'a «Ya Resûlallah ! Ben atı pek severim, Cennet'te at var mıdır?» Ve diğer biri de «Ben de deveyi çok severim, deve de var mıdır?» dediklerinde «Her ne isterseniz âlâsı vardır» buyurduğu (Abdurrahman b. Basit) dan mervidir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette envai nimetin Cennet'te bulunacağı ve insanın arzu ettiği şeyden hiç bir noksan olmıyacağı beyan olunmuştur. Çünkü nimet; ikiden halı olamaz : B i r i n c i s i ; nefsin iştihâ ettiği, İ k i n c i s i ; gözün telezzüz eylediği şeylerdir. Âyette ise her iki nevi de zikrolunduğundan nimetin her nevi zikrolunmuş demektir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i iman için Cennet'te hazırlanan nimetler ve dereceler müminlerin amellerine göre olup meyvenin her nevi mevcut olduğunu beyan etmek üzere :

وَتِلۡكَ ٱلۡجَنَّةُ ٱلَّتِىٓ أُورِثۡتُمُوهَا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (72) لَكُمۡ فِيہَا فَـٰكِهَةٌ۬ كَثِيرَةٌ۬ مِّنۡهَا تَأۡكُلُونَ (73)

buyuruyor.
[Şu Cennet ki siz ona ameliniz sebebiyle varis olarak dahil oldunuz. Sizin için o Cennette çok meyveler vardır ve o meyvelerden siz yersiniz.]

Yani; ey ehl-i Cennet ! Sizin fevz ü felahla dahil olduğunuz şu Cennet ameliniz sebebiyle varis olduğunuz Cennet'tir, o Cennet'te envai meyve mevcut olup onlardan istediğinizi istediğiniz veçhile yersiniz. Sizin için hiç bir manî yoktur ve nev'î de çoktur tükenmek kaygısı hatıra gelmez ve sarfetmekle yok olmaz.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cennet; mal-i mevrusun verese üzerinde kaldığı gibi ehl-i Cennet üzerinde baki kalacağından mal-i mevrusa teşbih olunmuştur. Çünkü; ceza ve sevap amel üzerine terettüb edip amelin halefi olduğu cihetle amelin cezası olan Cennet mirasa benzemiştir. Yahut ehl-i iman kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından «Siz o Cennet'e varis oldunuz» denilmiştir. Cennet'te olan.meyvelerden ekletmek devamlı ve müstemir olduğuna işaret için meyvelerden yemek istimrara ve devama delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur.
İnsanların bu dünyada gördükleri ve bildikleri nimetlerin büyükleri bu âyetlerde zikrolunmuştur. Çünkü insan için bu dünyada mühim olan nimetler; Dörttür : B i r i n c i s i ; tâam kısmıdır ki mat'ümâttır. İ k i n c i s i ; şarap kısmıdır ki meşrubattır. Hizmetçilerin ellerinde kâselerle dolaşmalarıyla enva-ı meşrubatın bulunacağına işaret olunmuştur. Ü ç ü n c ü s ü ; zevceleridir ki menkûhâttır. Buna da «zevcelerinizle Cennet'e girin» denileceğini beyanla ve telezzüz-ü a'yünle yani gözlerin telezzüz edeceği şeylerin bulunacağını beyanla işaret olunmuştur. D ö r d ü n c ü s ü ; meyvelerdir. Onun da Cennet'te pek çok olacağı beyan olunmuştur. Gerçi Cennet'te gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı bir çok nimetler varsa da insanların bu dünyada anlıyabileceği nimetler bunlar olduğundan âyette bunların zikriyie iktifa olunmuştur. Yoksa Cennet'te lâyuad velâ yuhsâ nimetler mevcuttur.
***

Vâcib Tealâ'nın âdet-i İlâhiyesi; Kur'an'da ehl-i Cennetle ehl-i Cehennem'in zikirleri birbiri akabinde olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cehennemin ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere : 5237

إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِينَ فِى عَذَابِ جَهَنَّمَ خَـٰلِدُونَ (74) لاًَ يُفَتَّرُعَنۡهُمۡ وَهُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ (75)
buyuruyor.
[Günâhkârlar ve cinayet irtikâbedenler azab-ı Cehennem'de ebedidirler, asla azabları tahfif olunmaz. Halbuki onlar azaptan kurtulacaklarından ümitlerini keserler.]

Yani; günâhların pek büyüğü olan küfrü irtikâbeden kâfirler azab-ı Cehennem'de ebedi kalıcılardır, Cehennem'de kaldıkları müddet asla azapları tehaffüf etmez ve onlar da azaptan kurtulmaktan kat'ı ümîd ederler. Binaenaleyh; daima muazzeb olur dururlar.
Bundan evvelki âyetler mutlaka ehl-i imanın ahvalini beyan hakkında olmak karinesiyle bu âyette m ü c r i m l e r le murad; kâfirler olduğundan bu âyet günâhkâr olan müminlerin Cehennem'de ebedî kalmasına delâlet etmez. Gerçi mücrim asıl lügat manâsına nazaran mutlaka günâhı irtikâbeden kimseye denildiği cihetle mümine ve kâfire şamilse de bu âyette kâfirlere mahsustur.
Bu âyette kâfirlerin azaplarının üç cihetle şiddeti beyan olunmuştur : B i r i n c i s i ; azaplarının muhalled olmasıdır, İ k i n c i s i ; azaplarının tahfif olunmamasıdır. Ü ç ü n c ü s ü ; azaptan kurtulmakdan kat'ı ümîd etmeleridir. Bunun her üçü de azap üzerine azaptır.
(يفتر) , (لاينقَص عنهم) demektir. Çünkü fütur; bir şeyin gevşemesi, yorulması ve noksan olmasıdır ki burada onlardan azab noksanlanmaz demektir.

وَمَا ظَلَمۡنَـٰهُمۡ وَلَـٰكِن كَانُواْ هُمُ ٱلظَّـٰلِمِينَ (76)

[Biz onlara zulmetmedik velâkin onlar kendileri zalim oldular.]

Yani; onlar üzerine azab-ı Cehennem'i inzal etmedik, o azabın 5238 ebedî olması ve hafif olmamasıyla biz onlara zulmetmiş olmadık velâkin onlar küfür gibi bir azîm cinayeti irtikâp etmekle onlar kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; azab-ı ebedîye duçar oldular. Çünkü cezanın büyüklüğü; cinayet nisbetindedir.
***

Vâcib Tealâ mücrimlerin Cehennem'de muhalled olduklarını ve azaplarının hafiflemiyeceğini ve onların Cehennem azabından kurtulmalarından ümitlerini keseceklerini ve bu azabın onlara zulmolmayıp kendileri zalim olduklarını beyandan sonra Cehennem'de vaki olacak nidalarını beyan etmek üzere :

وَنَادَوۡاْ يَـٰمَـٰلِكُ لِيَقۡضِ عَلَيۡنَا رَبُّكَ‌ۖ قَالَ إِنَّكُم مَّـٰكِثُونَ (77)

buyuruyor.
[Ehl-i Cehennem üzerlerine vaki olan azaba tehammülleri kalmayınca Cehennem'in hazinedarlarına çağırırlar ve derler ki «Ey Cehennemin maliki ! Rabbın Tealâ bizi öldürsün ki azab-ı Cehennem'den halâs olalım. Zira; tahammülümüz kalmadı.» Ehl-i Cehennem böyle demekle tazarrûda bulununca Cehennem'in maliki «Siz Cehennem'de kalacaksınız» demekle cevap verir.]

Ehl-i Cehennem'in bu nidaları muhal olan bir şeyi temenni kabilindendir. Zira; kendileri için necat olmıyacağı bildirildiğinden azaptan kurtulmaktan nâ ümîd oldukları bundan evvelki âyette beyan olunmuştu. Yahut Cehennem'in malikini vasıta ittihaz ederek hakikatte azaptan halâslarını istirhamdır. Zira; her ne kadar halâs olamıyacakları kendilerine tefhim olunmuşsa da azabın şiddetinden unuttukları için hakikatte azaptan kurtulmak çarelerini arayacaklardır.
Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette kaza ile murad; ölümdür. Yani ehl-i Cehennem demek isterler ki «Ey malik ! Bizim için Rabbına şefaat et ki ruhumuzu kabzile bizi öldürsün, azabı idrak etmez bir hale gelelim.» Bunların feryad ederek tekrar be tekrar Cehennem'in malikine müracaatları vuku bulunca 5239 bu nidalarına cevap olarak Cehennem'in maliki kendileri için kurtulmak olamıyacağı cihetle ebedî Cehennem'de kalacaklarını ve Cehennem'de ölüm olmadığını haber verir. Ancak bu haberi vermesinin derhal olmak ihtimali varsa da Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bir çok müddet sonra ve belki yüzlerce seneler geçtikten sonra cevap verecektir. Lâkin bu gibi şeylerin ilmi Allah-u Tealâ'ya aittir. Çünkü; âyette onların sualleriyle Malik'in cevabı arasında geçecek müddete dair bir işaret yoktur.
Gerçi ehl-i Cehennem'in bu nidaları ileride olacaksa da vukuu muhakkak olup asla hilaf ihtimali olmadığına işaret için mazi sıgasıyle varid olmuştur.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'de meksedeceklerinin sebebini beyan etmek üzere :
لَقَدۡ جِئۡنَـٰكُم بِٱلۡحَقِّ وَلَـٰكِنَّ أَكۡثَرَكُمۡ لِلۡحَقِّ كَـٰرِهُونَ (78) أَمۡ أَبۡرَمُوٓاْ أَمۡرً۬ا فَإِنَّا مُبۡرِمُونَ (79)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Biz Rasûlümüz vasıtasiyle size hak olan Kur'an'ı ve ahkâm-ı İslâmiyeyi getirdik, lâkin sizin ekseriniz hak olan Kur'an'a ve o Kur'an'ı getiren Resûl-ü Mükerrem'e nefretle buğz u adavet edersiniz, belki hakkı kabul etmemeye hükm-ü kat'î verirsiniz. Binaenaleyh; biz de sizin üzerinize azab-ı ebedî inzaline hükm-ü kat'î veririz.]
Yani; ey kâfirler ! Siz Cehennem'de ebedî kalmaya mahkûmsunuz. Nasıl mahkûm
olmazsınız? Elbette mahkûm olacaksınız. Zira; muhakkak size nebilerimiz vasıtalariyle hak olan
ahkâm-ı şeriyemizi getirdik velâkin sizin ekseriniz hakkı kabulden imtina ettiğiniz gibi hakkı size tebliğ eden Peygamberlerden de nefret ettiniz, itaat ve inkiyâd cihetine asla meyletmediniz, belki hakkı kabul şöyle dursun hakkı tebliğ eden Resûle hile etmeye, hakkı kabul etmemeye, desise aramaya ve hak sahibini itlafa cür'et etmeye hükm-ü kat'î verdiniz. Binaenaleyh; biz de kahr u gazabımız 5240 îcabı size karşı mekrimizi tahkim ettik, azabımızla onları ihlâk etmek ve ebedî Cehennem'de kalmalarıyla hükm-ü kat'î verdik.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ehl-i nâr'ın ebedi Cehennem'de kalmasına sebep; ikidir : B i r i n c i s i ; haktan nefret edip kabul etmemeleridir. İ k i n c i s i ; hakkı tebliğ eden resûle birtakım hiyel ü desâisle hakkı tekzibe karar-ı kat'i vermeleridir. Bu hal insanlarda çok zamanlar vaki olan bir âdet-i seyyiedir. Çünkü; insanın kendi garaz-ı fasidi fevt olmamak için açıktan bir hakikati red ve onun reddi için bir takım hileler düşünerek hak sahibini terzil etmek insanlar arasında her zaman görülen hallerdendir. Gerçi âyet Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü halleri âdet ve hakka buğzedenlerden ve hiyel ü desâisle hakkı redde karar-ı kat'î verenlerden Cenab-ı Hakkın intikamım alacağında şüphe yoktur. Vakıa ehl-i iman kâfire kıyas olunmazsa da günâhının cezasını çekeceğinde şüphe edilemez. Zira; hakkı red için hile arayanların hileleri ayaklarına dolaşır. Binaenaleyh; ekserisi dünyada cezasını görür. Bu gibilerden ahz-ı intikam edeceğini Cenab-ı Hak (فَإِنَّا مُبۡرِمُونَ) hükm-ü kat'isiyle haber vermiştir.

أَمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّا لاًَ نَسۡمَعُ سِرَّهُمۡ وَنَجۡوَٮٰهُم‌ۚ بَلَىٰ وَرُسُلُنَا لَدَيۡہِمۡ يَكۡتُبُونَ (80)

[Yoksa onlar zannederler mi ki biz sırlarını, kaipıerindeki gizli sözlerini ve aralarındaki fısıltılarını bilmiyelim? Evet biz her şeylerini işitir ve biliriz. Zira; bizim meleklerimiz onların yanlarında herşeylerini yazıp duruyorlar.]

Ehl-i Tefsirden bazılarının beyanına nazaran Kureyş müşriklerinin (Darün-Nedve) de gizlice Resûlullah'ı katil hususunda yapmış oldukları müzakere ve netice-i müzakerede vermiş oldukları kararları hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir.
R e s û l l e r le murad; hafaza melekleridir. Çünkü; onlar insanın gizli, aşikâr, hata, savap amellerinin cümlesini bilir ve yazarlar. Cenab-ı Hakkın yarattığı kulları bunların esrarına vakıf olunca Allah-u Tealâ'nın bileceği evleviyyetle sabit olur. 5241

قُلۡ إِن كَانَ لِلرَّحۡمَـٰنِ وَلَدٌ۬ فَأَنَا۟ أَوَّلُ ٱلۡعَـٰبِدِينَ (81)

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklere hitaben de ki «Eğer Rahman Tealâ'nın veledi olsa o velede ibadet edenlerin evveli ben olurdum.] Zira; ben Allah'a ibadet ediyorum. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'ın veledi olsa pederine tazim ve ibadet ettiğim gibi evlâdına dahi evvelen tazim eden ben olurdum. Zira; pederine tazim eden; evlâdına dahi tazım eder. Çünkü; Vâcib Tealâ hakkında sahih olanı, olmıyanı, tazim edileceği ve edilmiyeceği ben sizden daha ziyade bilirim. Eğer veledi olmuş olsaydı size de haber verirdim velâkin ben ta'zîm etmiyorum. Çünkü; yoktur. Mevcut olmayan şeye ta'zîm olmaz. Şu halde benim velede ta'zîm etmediğim Vâcib Tealâ'nın veledi olmadığına delâlet eder.»

Bu âyet tarafları kâzib kendi sadık bir kaziyye-i şartiyyedir. Zira kaziyyenin şartının manâsı; Vâcib Tealâ'nın veledi olmasıdır, bu ise batıldır. Ceza tarafının manâsı; Resûlullah'ın o velede ibadet etmesidir, işte bu da batıldır. Fakat kaziyye-i şartiyenin tarafları batıl olmaktan kaziyyenin batıl olması lâzımgelmez. Çünkü kaziyye-i şartiyyenin manâsı; farziyet üzerinedir. Yani «Eğer Vâcib Tealâ'nın bilfarzı vettakdîr veledi olsaydı mabud olurdu» demekten ibarettir. Böyle demekle veledi olmuş olmaz. Şu kadar ki Vâcib Tealâ'nın veledi olması muhal ise de muhali farzetmek caizdir. Şu halde âyet-i celile Vâcib Tealâ'nın veledi olmasını şiddetle nefiy ve kâfirlerin itikadlarını tamamiyle red ve ibtâl etmiştir. Çünkü; muhali farz kabilinden «Veledi olsa» demektir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerine işaret ettikten sonra veled ittihazından münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

سُبۡحَـٰنَ رَبِّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ رَبِّ ٱلۡعَرۡشِ عَمَّا يَصِفُونَ (82)

buyuruyor. 5242
[Göklerin, yerin ve Arş-ı âlâ'nın Rabbısını kâfirlerin tavsif ettikleri nekâisten tenzihle takdis ederim.]

Yani; Vâcib Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri nekâisten münezzehtir. Zira; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süfli olan yerin ve arş-ı âlânın Rabbısıdır. Şu halde bu kadar âlemlerin Rabbısı olan zatın elbette cemî nekâisten münezzeh olması lâzımdır. Binaenaleyh; «Müşriklerin zulmen ve inaden isnad ettikleri noksan sıfatların cümlesinden tenzih ve teşbih ederim» demektir.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerini ve kendisinin veled ittihazından münezzeh olduğunu beyandan sonra bu gibi batıl îtikad taşıyanları tehdit etmek üzere:

فَذَرۡهُمۡ يَخُوضُواْ وَيَلۡعَبُواْ حَتَّىٰ يُلَـٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ (83)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zîşân ! Terket onları, dalsınlar günâhlarına ve vadolundukları yevm-i kıyamete gelinceye kadar oynâsınlar.]

Yani; ey Rasul-ü Mükerrem ! Bunların halleri batılı itikad olunca sen terket onları, dalsınlar dünyalarına ve batıl olan itikatlarına, oynâsınlar evham ü hayalleriyle vadolunduklarıyevm-i kıyamete ve o günde vuku bulacak azaba mülâki oluncaya kadar.
Bu âyetten maksat; Cenab-ı Hakka veled isnad edenleri tehdit ve onların bu itikatlarının batıl oyuncaktan ibaret olduğunu beyan etmektir. Çünkü; bu gibi itikadın batıl olduğuna dair serdolunan delillere iltifat etmeyip hemen eskiden beri ülfet ettikleri mal, cah, mansıp ve riyaset gibi bir takım zevale maruz olan şeylerle meşgul olup itikad-ı hakka meyletmediklerinden tehdide müstehak olmuşlardır. İşte şu istihkaklarına binaen bu âyetle Cenab-ı Hak onları tehdit buyurmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin Vâcib Tealâ'ya veled isnad etmeleri cehalet üzere söylenmiş bir söz olduğu, onların hevâ ve heveslerine 5243 tebeiyete münhemik oldukları ve yevm-i kıyamette muazzep olacak, lan bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***

Vâcib Tealâ nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra yerde ve gökte bulunan bilcümle mevcudâtın mabudu olduğunu beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى فِى ٱلسَّمَآءِ إِلَـٰهٌ۬ وَفِى ٱلاًَرۡضِ إِلَـهٌ۬‌ۚ وَهُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ (84)

buyuruyor.
[O Allah-u Tealâ gökte ve yerde mabuddur. Zira; hakîm-i mutlaktır, çünkü fevkinde hakim yoktur, ilm-i kâmil sahibidir. Çünkü; fevkinde âlim yoktur.]

Yani; Vâcib Tealâ için nasıl veledi var denilebilir. Bunlardan hiç birini söylemek caiz olamaz. Zira; Allah-u Tealâ ehl-i semânın, ehl-i arzın ve cümle ibâdet ehlinin mabududur, kendisine yerde, gökte ve her yerde ibadet olunur cümlenin mabududur. Şu halde Vâcib Tealâ'nın şeriki kim olabilir? Elbette kimse şerik olamaz. Çünkü; Vâcib Tealâ kullarının mesalihini tedbiri hikmet üzere yapar, işi ve sözü muhkem ve sağlamdır, kullarının her hallerini bilir. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müstehaktır, onun gayrı ibadete ehil ve müstehak yoktur.
(اله) kelimesi mabud manâsına olup (فى اسماء) de bulunan fî lâfzı (اله) e tealluk edince sema ve arzın Vâcib Tealâ'ya mekân olması lâzım gelmez.

***

Vâcib Tealâ yerde ve gökte olan mahlûkatın cümlesine mabud olduğunu beyandan sonra ibadete ehil olduğuna delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere :

وَتَبَارَكَ ٱلَّذِى لَهُ ۥمُلۡكُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَعِندَهُ ۥ عِلۡمُ ٱلسَّاعَةِ
وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (85)

[Veled ittihazından âlî ve büyük oldu şol zat-ı eceli ü â'lâ ki 5244 semâvât ve arzın ve onların arasında olan bütün mevcudatın malik-i hakikisidir, mülkü ona mahsustur, kıyametin ilmi ancak ona münhasırdır, ancak onun huzur-u manevîsine rücû olunur.]

Yani; yerin ve göklerin ve onların arasında olan bilûmum mevcudatın mülkü kendine mahsus olan Vâcib Tealâ isnad olunan nekâisin cümlesinden alî oldu ve ilm-i kâmil sahibidir. Çünkü; kıyametin ilmini ve ne zaman vukua geleceğini bilmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Allah'dan başka bir bilecek de yoktur ve âhir-i emride Vâcib Tealâ'ya noksan isnad eden kimselerin varacakları yer ancak onun huzur-u manevisidir.
(تَبَارَكَ) lâfzı sebât ve bekâ manâsından müştak olursa Nasarâ'nın «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dediklerini red ve ibtal etmiş olur. Çünkü; buna nazaran (تَبَارَكَ) nin manâsı; yerin ve göklerin mülkü kendine mahsus olan Vâcib Tealâ sabit ve bakî oldu demektir. Hz. İsa ise hadis olup bakî olmayınca Vâcib Tealâ ile İsa (A.S.) arasında münasebet ve müşabehet yok ki Allah-u Tealâ'nın oğlu olsun, olamaz. Zira; sabit ve baki olanın çocuğu dahi sabit ve baki olur. Halbuki Nasârâ İsa (A.S.) ı Yahudilerin katlettiklerini itikat ederler. Eğer Allah'ın oğlu olsaydı onların zu'munca katlolunur muydu?
Eğer (تَبَارَكَ) lâfzı çok hayır manâsına bereketten müştak olursa yine Nasârâ'nın «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dediklerini red ve iptaldir. Çünkü semâvât ve arzı ve bunların aralarında bulunan bütün hayvanâtın rızkını halketmek gibi hayrat-ı kesîre ve bereket-i tâmme sahibi olan zat-ı ecellü âlâya Hz. İsa nasıl veled olur? Elbette olamaz. Çünkü; Hz. İsa taam yemeye, su içmeye, yatıp oturmaya ve uykuya muhtaçtır. Cenab-ı Hak ise bu ihtiyaçların cümlesinden beridir. Binaenaleyh; Nasârâ'nın bu babtaki itikatları batıldır.

***

Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetine veled isnad edenleri red ve davalarını iptal ettikten sonra Allah-u Tealâ'ya şerik itikat edenleri reddetmek üzere :

وَلاًَ يَمۡلِكُ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِهِ ٱلشَّفَـٰعَةَ إِلاًَ مَن شَہِدَ بِٱلۡحَقِّ وَهُمۡ يَعۡلَمُونَ (86)
buyuruyor.5245
[Müşriklerin Allah'ın gayrı mabud ittihaz ederek ibadet ettikleri şeyler onlara şefaate malik olmazlar, illâ şol kimseler şefaate malik olurlar ki onlar Cenab-ı Hakkın ulûhiyetini bilerek kelime-i Tevhid'le hakka şehadet eden kimselerdir. Halbuki onlar lisanlarıyla şehadet ettikleri şeyleri kalpleriyle bilirler.]

Yani; müşrikler batıl olarak itikad ettikleri mabudlarının indellâh makbulüşşehâde olduklarını ve kendilerine şehadet edeceklerini itikad ederler. Halbuki bu itikatları batıldır. Zira; onların ibadet ettikleri şeyler şefaate malik değillerdir. Ancak şefaate malik olan şol kimselerdir ki Cenab-ı Hakkın mabudünbilhak olduğunu ilm-i yakînle bildiği halde kelime-i tevhidle vahdaniyetine şehadet edenlerdir.
Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile m ü ş r i k l e r i n A l l a h ' ı n g a y r ı i b a d e t e t t i k l e r i ş e y l e r le murad; İsa ve Üzeyr (A.S.) ile meleklerdir. Halbuki bunlar müşriklere şefeate malik değillerdir. Çünkü; müşrikler şefeate müstehak olmadıklarından onlar haklarında şefeat olmaz ve olacak olsa kabul olunmaz. Amma İsa ve Uzeyr (A.S.) ile Melâike şol kimselere şefeat ederler ki onlar ilm-i yakîn ile Vâcib Tealâ'nın vahdaniyetine şehadet eden mümin-i muhlislerdir. İşte onlara şefeatleri makbuldür, yoksa müşriklere şefeat edemezler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mukallidin imanı sahih olmadığını söyleyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir, «âyette h a k ile murad; kelime-i tevhiddir. Şu halde şefeat; ilm-i yakînle kelime-i Tevhid'e şehadet edenler için olup mukallidde ise kelime-i Tevhid'in mealine ilm-i yakîn olmadığı cihetle mukallid için şefaat caiz olmadığına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mukallidin mümin olmaması lâzım gelir. Zira; hakkında şefaatin caiz olmaması mü'min olmadığına delâlet eder» demişlerse de ehl-i sünnet ulemasından ekserisi indinde mukallidin imanı sahih, hakkında şefaat de caizdir. 5246

وَلَٮِٕن سَأَلۡتَهُم مَّنۡ خَلَقَهُمۡ لَيَقُولُنَّ ٱللهُِ‌ۖ فَأَنَّىٰ يُؤۡفَكُونَ (87)

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklerden kendilerinin halikının kim olduğunu sual etsen elbette Allah-u Tealâ olduğunu söylerler. Haliklarının Allah-u Tealâ olduğunu bildikleri halde nasıl ifk ü iftirada bulunup da Allah'ın şeriki vardır diyorlar.] Ve şerik dedikleri şeylere ibadet ederek Allah'a ibadeti nasıl terkederler, Allah-u Tealâ'yı bildikten sonra Allah'a olacak ibadeti Allah'ın gayrıya nasıl sarfederler?

وَقِيلِهِۦ يَـٰرَبِّ إِنَّ هَـٰٓؤُلاًَءِ قَوۡمٌ۬ لاًَ يُؤۡمِنُونَ (88)

[Cenab-ı Hak Resûlünün münacaatında «Ya Rabbî ! Şunlar iman etmez bir kavimdir» dediğini bilir.]
Yani; Resûlullah kavminin gafleti, kalplerinin kasveti ve küfr üzere inat ve ısrarları hakkında Vâcib Tealâ'ya münacaat etmiş ve münacaâtında «Ey benim Rabbim ! İşte şunlar ki Hak'dan i'râz ederek cinayetin nihayesi olan küfürde devam ediyorlar. Bunlar öyle bir kavim ki iman etmiyorlar» dediğini Allah-u Tealâ bilmişti.
Hulâsa; Vâcib Tealâ'nın kıyamete ilmi olduğu gibi Resûl'ünün kavminden şikâyet hususunda münacaatındaki şu sözlerine dahi ilmi vardır demek olur.

***

Vâcib Tealâ Resûlünün kavminin iman etmediklerinden şikâyet etmesi üzerine Resûlünün hatt-ı hareketini tayin ve müşriklere karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere :

فَٱصۡفَحۡ عَنۡہُمۡ وَقُلۡ سَلَـٰمٌ۬‌ۚ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ (89)
buyuruyor.
[Müşrikler nasihat dinlemeyip iman etmeyince ya Ekrem-er Rusûl ! Sen müşriklerden i'râz et ve onlara selâm söyle, yakında ne olacağını bilirler.] 5247

Yani; iman etmeyince sen onlardan yüz çevir. Şimdilik emr-i terbiyelerinden sarf-ı nazar et, biraz müddet davetlerinden vazgeç, mütareke olmak üzere «Benim emrim ve hal ü şanım sizden selâmette olmaktır» demekle iktifa et. Zira; yakın bir zamanda onlar amellerinin cezasını görürler ve bilirler.
Bu âyet Resûlullah'ı tesliye ve müşrikleri tehdittir. Çünkü yakında bilecekleri, kötü amellerinin netice-i vahîmesi olduğunu kelâmın şevki anlatmıştır. İ'râzla emir; bir müddet mütarekeye mahmuldür, yoksa bilkülliye i'râza mahmul değildir. Çünkü; umur-u dine davette bazı kere mütareke vukuu siyer kitaplarında mezkûrdur. Burada i'râz ve selâmla emir, mütareke kabilindendir. Kâfire selâm vermek caizdir diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir, fakat şu kadar ki kâfire yalnız selâm lafzıyla iktifa olunduğundan kâfire selâm lâfzı kafî, mümine «Selâmün aleyküm» demek lâzımdır denilmiştir.
(İbn Abbas) hazretlerinden bu âyetin âyet-i kıtalle mensuh olduğu mervî ise de Fahri Râzi bu misilli makamda nesih iltizam etmenin müşkül olduğunu beyan etmiştir. Zira; emrin mazmununu bir kere işlemekle lâfzın delâleti hasü olur. Binaenaleyh; neshi iltizama hacet yoktur. Belki emir; muvakkat bir müddete mahmuldür. Şu halde «Nusret-i İlâhiye zuhur edinceye kadar selâmetle vakit geçir» demekten ibarettir.

***

Gösterim: 58